KENTLEŞME ve SUÇ Eray UTKU Ula C. Savcısı Giriş Bu iki olgunun
Transkript
KENTLEŞME ve SUÇ Eray UTKU Ula C. Savcısı Giriş Bu iki olgunun
KENTLEŞME ve SUÇ Eray UTKU Ula C. Savcısı Giriş Bu iki olgunun ayrıntılarına ve birbirleriyle olan etkileşimlerine geçmeden önce olayın toplumsal bir süreç olmakla birlikte sosyolojik boyutları olan bir sorun olması dikkate değerdir. Belirli bazı nedenlerle kente gelen ve uyum sorunları yaşayan kimi insan gruplarının yaşadığı sorunlar ve bu uyum sürecinde yani bir anlamda sosyal değişme esnasında yaşanan toplumsal norma karşı gelme, uymama ve hatta onunla çatışma olarak nitelendirebileceğimiz suç kavramının kentleşme kavramı ile belirli ölçüde bağlantılı oluşu zaman zaman ileri sürüldüğü gibi yapılan araştırmalar da bu ilişkiyi çoğu zaman kanıtlamıştır. Burada bu ilişkinin üzerinde durularak aradaki etkileşim süreci ve boyutları üzerinde durulacaktır. Toplumsal değişme İlk etapta konuya toplumsal değişme açısından bir göz atmak gerekir. Bu toplumda kütlesel anlamda başkalaşmadır, manevî ve kültürel bir olaydır. Kongar’a göre bu toplumsal değişme, toplumun yapısındaki değişmedir. Toplumun yapısı toplumsal kurumların belirlediği toplumsal ilişkilerden meydana geldiğine göre değişme, ilişkilerin değişmesidir. İlişkileri belirleyen de kurumların değişmesidir.(1) Toplumun değer yargılarının değişmesi veya dönemlere göre değer edinmeleri sonucunda toplumsal değişmeyi belirleyen faktörler değişebilmektedir. Örneğin batıdaki sanayî devrimi toplumun birçok yönden değişmesinde rol oynamıştır. İş bölümü işçi sendikalarının kurulması, ailelerin dağılması gibi. Yine şehirleşme olayı da toplum yapısında çeşitli değişiklikler meydana getirmiş, toplumsal ilişkiler farklılaşmış toplumsal yapının tarzı önemli bir şekilde başkalaşmıştır.(2) Değişme, eğitim, sanat ve yaşama tarzında ortaya çıkan “şekil ve biçim” değişmeleri niteliğinde, toplumun görünen yönündeki “gelişme” niteliğinde olabildiği gibi bunun dışında fert ve toplumun özünde ortaya çıkabilir. Örneğin teknolojik düzende işbölümü, işsizlik, makinalaşma ve kentleşme gibi. Toplumsal değişmeyi, insan-tabiat çelişkisinin belirlediği ideoloji arasındaki etkileşim biçimlendirir.(3) Tabiî burada bizi ilgilendiren toplumsal değişmenin kentleşme boyutu ve bu boyutun suç ve suçluluk üzerindeki etkileridir. Öncelikle kentleşme olgusu ve nedenleri üzerinde kısaca durmak gerekir. Kentleşme Dar anlamda kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun artmasını anlatır. Ancak kentleşme yalnızca bir nüfus hareketi de değildir. Bu hareketi yaratan ekonomik ve toplumsal nedenler de söz konusudur. Bu nedenler de değerlendirilerek şöyle bir tanım yapılmıştır; “kentleşme, sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucunu doğuran toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, iş bölümü ve uzmanlaşma yaratan, insanın davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikim sürecidir.”(4) Kentleşme nedenleri: Bu nedenler ekonomik, teknolojik, siyasal ve sosyo-psikolojik olarak 4 gruba ayrılabilir. 1. Ekonomik nedenlerden bir kısmı köylü nüfusu köyünden iten tarım kesiminin içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanır. Tarımda çağdaş üretim araçlarının kullanılması, makinanın tarıma girmesi, tarımsal üretim sürecinin her aşamasında ilkel yöntemlerin terkedilmesi, buna karşılık üretimi etkileyen yeni girdilerin artan oranda kullanılması, tarımda çalışmasına gereksinme duyulan insan gücü miktarını azaltmaktadır. Kısacası kapitalistleşmiş tarım işletmeleri, tarımdaki iş gücünün azalmasını özendirici etkide bulunmaktadır. Öte yandan özellikle azgelişmiş ülkelerde tarımın verimliliği ve kişi başına düşen tarımsal gelir, köylüyü köyünde tutmaya yetmeyecek kadar düşüktür. Gerek bu yetersiz gelirin gerekse toprak sahipliğinin dengesiz dağılımı, tarım topraklarının çok parçalanmış olması, iklim koşulları ve toprak aşınması (erozyon) bu itici etmenleri güçlendiren nedenlerdir. 2. Teknolojik nedenler, 17’nci yüzyılın sonunda buhar makinasının bulunmasına kadar ancak birkaç kentin nüfusu 100.000’i aşabilmiştir. Bu nedenler arasında elektrik enerjisi, ulaşım araçlarındaki gelişmeler sayılabilir. 3. Siyasal nedenler, savaşlar ve siyasal anlaşmazlıklar, çeşitli düzeylerde verilen siyasal kararlar, gezme, yerleşme ve ticaret özgürlüklerini kısıtlayan yasaların kaldırılması yanında merkezi yönetim de kentleşme üzerinde etki yapabilmektedir. 4. Sosyo-psikolojik nedenler, kentlerin sahip bulunduğu birçok toplumsal ve kültürel olanaklar ve hizmetler çok çekicidir. Bazen kente göçe, bir yükseliş gözüyle bakılmaktadır.(5) Yine kentleşmenin itici, iletici ve çekici güçlerin etkisi altında oluşan ve değişen bir nüfus hareketi olduğu söylenmektedir. a. İtici güçler, genellikle nüfusu köyden ve tarımdan köy dışına iten etmenlerdir. Köyde yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu geçimini tarımdan sağlamaktadır. Tarımda verimin düşüklüğü, tarımsal gelirin azlığı, gelirin ve toprak sahipliğinin dengesiz dağılması, tarım topraklarının çok parçalanmış olması ve tarımsal makinalaşma köylünün tarımdan ve köyden kopmasını hızlandırmıştır. b. İletici güçler ise köyünden kopan nüfusu kentlere, büyük merkezlere taşıyan ulaşım araç ve olanaklarındaki gelişmelerdir. c. Çekici güçler de köyünden ayrılan ya da ayrılmaya hazır bulunanları kentlere doğru çeken ekonomik ve toplumsal etmenlerdir. Az gelişmiş ülkeler ve aşırı kentleşme: Az gelişmiş ülkelerdeki kentleşmeler genellikle sağlıklı bir süreçten geçmediği için aşırı, çarpık, dengesiz, tek yönlü, hızlı gibi terimlerle ifade edilebilmektedir. Bu şekildeki kentleşmenin özelliklerini Ruşen Keleş şu şekilde 5 grupta toplamıştır; a. Kentleşmenin demografik bir süreç olarak sanayileşmiş ülkelere oranla hızla artan, hiç olmazsa azalmayan bir yol izlemesi. b. Büyük ve çok büyük kentlerin, orta büyüklükte ve küçük kentlere oranla daha hızlı büyümesi. c. Kentleşme hareketlerinin kimi coğrafi bölgelerdeki kentlere yönelmiş olması nedeniyle, kimi bölgelerin kentleşme oranının düşük kalması. d. Kentleşen nüfusun, kent ve kamu hizmeti gereksinmelerinin karşılanmasında yetersizlikler başgöstermesi. e. Kentleşen nüfusun çalıştırılmasına olanak verecek temel sanayi yatırımlarının yapılamaması yüzünden, iş gücünün marjinal mesleklerde ve türlü hizmet dallarında yığılması olarak belirlenmiş ve bunlara kentli nüfusun oranı ile faal nüfusun tarımsal ve tarım dışı mesleklere dağılış oranları arasındaki ilişki ve birçok ülkenin belli bir tarihteki ve geçmişteki kentleşme ve sanayileşme durumlarının da eklenebileceğini belirtmiştir. Bu nedenle batının sanayiye dayalı kentleşmesi ile günümüzdeki az gelişmiş ülkelerdeki kentleşme aynı nitelikte değildir. Aralarında demografik ve toplumsal farklar söz konusudur. Batıda kentleşme kalkınmanın bir göstergesi olabildiği halde, az gelişmiş ülkelerde kentleşme sanayileşmenin önünde gelebilmektedir ve kesim değiştiren faal nüfus, tarımdan doğruca hizmet dallarına aktarılmaktadır. Bunun sonucunda üçüncü dünyanın büyük kentlerinde hizmet kesimleri en çabuk büyümektedir. Sınaî üretimin arttığı az gelişmiş ülkelerde bu kesim, sanayileşmenin emek-yoğun değil fakat kapital-yoğun olması nedeniyle şişmektedir. Sınaî üretimin temelini işsizlik ve eksik istihdam oluşturmaktadır. Gelişen ülkelerin kentleri çağdaş sanayi kuruluşları çerçevesinde gelişen bir kesim ile, daha çok ticarî uğraşların oluşturduğu pazar ekonomisine dayanan bir kesimden oluşan ikili bir yapıya sahiptir. Verimliliğin yüksek olduğu anamal yoğun kesimde istihdam olanakları sınırlıdır. Çünkü, bu kesimde emeği devre dışı bırakan yenilikler egemendir. Öte yandan pazar tipi kesimde çalışma olanakları daha boldur. Ne var ki bu kesimde de verim düşük ve sadece “yoksulluğun paylaşılması” sonucunu doğuracak ölçüdedir.(6) Kentlileşme Kentlileşme, kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde, değer yargılarında, tinsel ve özdeksel yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması sürecidir. Kentlileşme süreci kırdan kente göç sonucu kişinin kente özgü işlerde çalışması, hem kente özgü davranış kalıplarını benimsemesi, hem de kentin sunduğu tüm olanaklardan yararlanması yönünde bir değişimdir. Kente göçen insanlar zaman içinde ekonomik ve sosyal bakımlardan kentlileşmektedirler. Ekonomik bakımdan kentlileşme, kişinin geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlıyor duruma gelmesiyle gerçekleşir. Sosyal bakımdan kentlileşme ise, kır kökenli insanın türlü konularda kentlere özgü tavır ve davranış biçimlerini, sosyal ve tinsel değer yargılarını benimsemesi ile gerçekleşmektedir.(7) Yeni kentliler, sosyal kültürel ve ekonomik bakımdan geçiş dönemi niteliklerine sahiptir. Kent mekanının ve donatımlarının yeni kullanıcıları olan bireylerin kent mekanında davranışsal alışkanlıkları da geçiş dönemi niteliklerine uygun değerler göstermektedir. Kırsal kesimde fizikî çevreyi oluşturan öğelerle kentsel mekanı oluşturan öğeler arasında olan farklılıklardan doğan davranış farklılıklarının ortadan kalkması ve yeni davranışsal alışkanlıkların elde edilmesi de belirli bir zaman gerektirmektedir. Sosyal ilişkiler, gelenek, görenek vb. yönlendiricilere olan bağlılıkların değişmesi için geçmesi gerekli zaman kadar uzun olmasa da, fizikî çevreye karşı ve o çevreyi oluşturan öğeleri kullanma alışkanlıklarını elde etme ve kentli olarak bu değerlere önem verme birikimine sahip olmak için de belirli bir zaman gerekmektedir. Çözüm, bu zaman dilimini azaltabilecek organizasyon ve bilgi akışının sağlanabilmesi için uygun politikaların üretilmesi ve üretilen politikaların uygulamaya dönüştürülmesine bağlıdır. Bu süreç içinde eğitim kurumlarına, yeni kurulacak örgütlere gerek olduğu kadar, kentli olmuş ve kent kültürü ile yoğrulmuş bireylerin bu sürece olumlu yönde katılımının sağlanmasına da gerek vardır.(8) Suç ve suçluluk Kentleşme konusundaki açıklamalardan sonra suç ve suçluluk kavramlarına da değinmek her iki olgunun kavranmasında bize ışık tutabilecektir. Öncelikle suç kavramının ne olduğunu tanımlamak gerekirse; filozof ve sosyolog Emile Durkheim’ın klâsikleşmiş tanımına başvurmak faydalı olacaktır. “Bir eylem kitlesel bilincin güçlü ve belirlenmiş yaşayış biçimlerine saldırıda bulunduğunda suçtur.” Bu da demektir ki bir eylemin suç olmasını onun nesnel özellikleri değil, toplumun ona getirdiği yargı belirler. Öyleyse suç büyük ölçüde görece ve sosyal bir kavramdır. Bundan da bir eylemin değişik mekan ve zamanlarda suç olup olmayacağının değişebileceği anlaşılır. Bu nedenle toplumların tarihi boyunca suç kavramı değişimler göstermiştir. Örneğin bazı antik toplumlarda ailenin çıkarı söz konusu olduğunda adam öldürme meşru sayılırdı. Aslında suçun ne olduğu yalnızca hukukî ihlâl çerçevesinden bakılarak anlaşılamaz. Suç eyleminin tahlili hukukî ve ahlakî çerçeveleri aşarak psikoloji, psikiyatri ve diğer disiplinlerle de ilişkili, özel yapıda bir insanî eylem olarak kendini gösterir. Suç bazı bireylerin suça eğilimli yapısı ile ilgili olduğu kadar aynı zamanda toplumsal gelişme ve değişimlerin de sonucu olarak düşünülebilir. Sosyoloji ile kriminoloji arasında yakın bir bağ vardır. Bu nedenle sanayileşme, kentleşme, göçler gibi suçu yaratan toplumsal gelişmeler söz konusudur ve suçun oluşumunda zaman zaman etkin rol oynamaktadırlar. Bazı yazarlar; örneğin Durkheim, Lombroso ve bazı kriminologlar suçun toplum için faydalı olduğu ve bir gelişme işareti olduğunu belirtmişlerdir. Suç bir sosyal uyumsuzluk ve ahenksizlik alâmetidir. Sosyal uyumsuzluklar ise statik bir topluma göre dinamik toplumlarda ve dinamik olarak geçen devirlerde daha çok ortaya çıkar. Dinamizm toplumsal hayatta sosyal gelişmeyle bir aradadır. Bu itibarla hayatı sakin ve statik ölçüler içinde geçen küçük köy çevrelerinde, şüphesiz büyük şehirlerin dinamizm içinde geçen hayatına göre daha az suç işlenir. Köylü çevrelerinde mevsimlerin getirdiği değişiklikler ayrık tutulursa iklim şartları uygun gittikçe yarın da aşağı yukarı bugün gibi olacaktır. Örneğin Amerika’nın dinamik hayatının başladığı tarihten itibaren suç bakımından içine girdiği görünüm incelenecek olursa suçun, bir çeşit gelişmeye işaret olduğu kabul edilebilecektir. Hiç kuşkusuz ekonomik gelişme ile suç ve suçluluk arasında yakın ilişkiler vardır. Ekonomik yönden gelişen bir toplumda suçluluk nitelik ve nicelik bakımından değişecektir.(9) Suçluluk insana bağlı olduğu kadar (epidemik, nevrotik), insanın içinde bulunduğu ortamla ve çevresindeki insanlarla da ilgili olabilir (ekolojik). Suç şahsın suçlularla olan temas veya suçlu bir çevre içinde yetişmesi sonucu ortaya çıkabilir. Daimi bir değişim ve ahlaksızlığa yönelmenin var olduğu çevrelerde yetişen çocuklar suçlu olabilir. Suç olgusu belirli sınıflardan gelenlerin, toplumun mümtaz sınıfında bir yer alamadıkları ve kabul edilmediklerinden ortaya çıkabilir. Ya da bazı çevrelerde ya da zamanlarda suç sayılan eylemler bazılarında sayılmamaktadır. Örneğin eski Yunan’daki Isparta’da bir eşin başka biriyle cinsel ilişkisi normal karşılandığı gibi ustaca yapılan hırsızlık da suç sayılmamaktaydı. Yine Kayseri ve Ürgüp köylerinde çalınan arıdaki verimin bol olduğuna daha bereketli oğul verdiğine inanılmaktadır. Yine Güney Anadolu Nur Dağları çevresinde yaşayanlar arasında at çalmanın bir yiğitlik belirtisi olduğuna inanılırdı. Suç sayılan fiillere karşı tepkilerin göreceli olduğunu söylediğimiz cezalandırma sistemi 18’inci yüzyıl sonlarına kadar olan dönem ile buradan günümüze kadar olan dönem şeklinde bir ayrıma tâbi tutulabilir. Eski ceza hukuku dönemi denilen ilk dönemde devlet adı verilen kuruluşlar yoktu, klan içerisinde suç olarak değerlendirilen fiil işlenmişse olay topluluk içinde çözülür ve reis fiili işleyene ceza verirdi. Yalnızca klana tecavüz cürüm sayılır, diğer fiiller kabahat sayılırdı. Klan dışı suçlarda ise şahsî öç esası geçerliydi. Bu da klanlar arasında çarpışmalara ve kan davasına neden olduğu için bunlar ya rızalarıyla birleştiler ya da kendilerini yenenlerin egemenliği altına girdiler. Bu tür birleşmelerden doğan Devlet kendi varlığını tehdit eden şahsî öç esasına bazı sınırlamalar getirme gereği duymuştur. Bunlar; a. Kısas: Zarar verene aynı miktarda zarar verilmesini gerektiren bir yöntemdir ve birçok ilkel yasada yer almıştır. En büyük özelliği cezanın şahsileştirilmesidir. Şahsî öçtekinin aksine doğrudan zarar veren cezalandırılmaktadır. b. Uyuşma: Devlet belli bir miktar tazminat karşılığında mağdur tarafın intikamdan vazgeçmesini sağlıyordu. İhtiyarî olan bu sınırlama zamanla mecburî hale getirilmiştir. c. Bazı yerlere (mabet gibi) sığınanlara karşı öç alma hareketlerinin yapılamayacağı esası getirilmiştir. d. Suç işleyenin mağdurun ailesine verilmesi: Bu halde de kollektif olan cezaî sorumluluk, suçlunun şahsî sorumluluğuna dönüşmektedir. 18’inci yüzyıl sonlarına doğru başlayan felsefî hareket ceza hukuku alanında da büyük değişikliklere neden olmuştur. Özellikle Montesqieu, Bentham, Beccaria, Voltaire gibi düşünürler eski dönemin ceza düşüncelerini ve cezaların uygulanmasını şiddetle eleştirmişler ve bu eleştiriler ceza hukukunda bir devrime yol açmıştır.(10) Kişi hareketlerinden sorumludur. Hareketin ağırlığı veya hafifliği kendisinin ve başkalarının incinen duygularına ve bu nedenle toplumda yarattığı tepkiye bağlıdır. Bu tepkinin derecesi de kişilerin sosyo-ekonomik, kültürel düzeylerine göre değişir. Suç denilen olgu başkalarının tasvip etmediği, kamu düzenini bozan, işlenmesi halinde kanun koyucunun cezalandırdığı bir harekettir. Bu nedenle suçun, ahlâk kurallarının müeyyidesi kınamadan, din kurallarının müeyyidesi günahtan farkı, bir pozitif hukuk normu tarafından tespit edilmiş, ihlâli halinde bir ceza yaptırımı öngörülmüş olmasıdır. Başkalarının arzu, istek ve eğilimlerine uymayan her hareket sosyal olmayan bir harekettir. Ancak bu hareket her zaman anlam değiştiren bir fiildir. Dolayısıyla ırz, can ve mala yönelik hareketler dışında, bugün sosyal sayılmayan hareket yarın sosyal sayılabilir. Bu nedenle sosyal olmayan her hareket suç değildir. Fakat her suç sosyal olmayan bir harekettir.(11) Uğur Alacakaptan ise Suçun Unsurları adlı kitabında suçu tanımlarken unsurlarından söz ederek konuya daha teknik bir yaklaşımla açıklık getirmeye çalışmıştır. Ona göre suçun ilk unsuru tipiklik ya da kanunîliktir. Bu, Türk Ceza Kanununun 1’inci maddesinden kaynaklanır, yani kanunla düzenlenmeyen, kanunun açıkça suç saymadığı fiile ceza verilemez, kanunsuz suç ve ceza olmaz. İkincisi Hukuka Aykırılık unsurudur. Bu, ceza kanununun veya ceza hükümlü özel bir kanunun bir maddesinde yer alan, dış görünüşüyle suç sayılan bir fiilin, aynı kanunun veya yürürlükteki hukuk nizamında yer alan diğer bir hüküm tarafından meşru sayılmamış olmasıdır. Örneğin adam öldürme suçtur, ama idama hükümlü birini yasa gereği öldüren celladın fiili yasa ile hukuka uygun hale getirilmiştir, hukuka aykırılık teşkil etmez. Üçüncü unsur Harekettir. Bir suç işlenmiştir diyebilmek için, dış alemde değişiklik yapan icraî veya ihmali bir hareket yapılmış olmalıdır. Bu mahiyette bir insan hareketi yoksa suçun varlığından söz edilemez. İcraî veya ihmali hareketin bir netice yaratmış olması şartı da aranır, hareket tek başına yetmez. Dış alemdeki değişiklik bu netice ile birlikte varlık kazanır. Hareket ile netice yanında yer alan ve suçun maddî unsurunu tamamlayan üçüncü tali unsur hareket ile netice arasındaki bağdır ve buna doktrinde illiyet bağı denilmektedir. Bu bağ olmadan dış alemdeki değişikliğin, hareketin bir neticesi olarak kabulü olanaksızdır. Yani suçun maddî unsuru hareket, netice ve bu ikisi arasındaki illiyet bağından meydana gelen bir bütündür. Bir diğer unsur ise yukarıda tarif edilen kanundaki tipe uygun ve hukuka aykırı fiillerin iradî olmasıdır. Yani işlenen fiilin suç sayılması için, kanunî ve maddî unsur ile hukuka aykırılık unsurunu ihtiva etmesi yetmez, bunları manevî unsurun da tamamlaması gerekir. Bu, fiilin iradî olması şeklinde de özetlenebilir. Bir kimsenin kanundaki tanımlamaya uygun ve hukuka aykırı olan fiilinin, kusurlu bir irade tarafından yaratılmış olduğunun söylenebilmesi için de bu irade, suç anında anlama ve isteme iradesine sahip bir kişinin iradesi olmalıdır. Suçun işlendiği anda isnat kabiliyetine (anlama ve isteme kabiliyeti) sahip bulunmayan bir kimseye ceza verilemez. Bu unsurlarla bir tanım yapmak gerekirse; “Suç, isnat kabiliyetine sahip bir şahsın kusurlu iradesinin yarattığı icraî veya ihmali bir hareketin meydana getirdiği, kanunda yazılı tipe uygun, hukuka aykırı ve müeyyide (yaptırım) olarak bir cezanın uygulanmasını gerektiren bir fiildir.” Çarpık kentleşme ve kentlileşememenin sonuçları 1. İşsizlik : Yine bu konudaki ekolojik çalışmalar işsizliğin yoğun olduğu yörelerde nispeten yüksek suç oranı olduğuna değin kanıtlar ortaya koymuştur. Örneğin Amerika’da yetişkinlerin mala karşı işledikleri suç oranının yıllar itibariyle işsizlik oranı ile doğrudan doğruya değiştiğini göstermiştir. Yine tutuklanan gençler, işsizlik ve iş gücü katılımı yüzdelerinin 20 yıl içinde karşılaştırılması sonucu siyah ve beyaz gençler için çalışma fırsatları eksikliğinin mala karşı suçları doğuran ana etmen olduğu sonucuna varılmış, işsizliğin hürriyeti bağlayıcı cezayı kullanma üzerindeki etkisini inceleme sonucu cezaevlerine girenlerin sayısı ile işsizlik arasında yakın bir korrelasyonun Amerika ve Kanada’da var olduğuna işaret edilmiştir.(12) İşsizlik ekonomik bunalım ve suç arasındaki doğru orantıyı ortaya koymaktadır. Bu görüş tarihin çok eski zamanlarına uzanmaktadır. Eflatun, Cumhuriyet adlı eserinde fakirliğin olduğu toplumlarda suçlular da olacak derken, Aristo, siyasette fakirliğin ihtilâllere ve suça yönelttiğini ileri sürmüş, Thomas Moore, Ütopya adlı eserinde ekonomik kalkınmanın suça ve sosyal huzursuzluğa nasıl neden olabileceğini anlatmıştır. 1825 yılından itibaren Fransa’da ve daha sonra Avrupa da her yıl yayınlanan suç istatistikleri ile ekonomik göstergeler arasındaki ilişkiler üzerinde yapılan araştırmalar yanında suçluluğu tespit edilmiş olan kişilerin ne oranda toplumun fakir ve işsiz kesiminden geldikleri konusunda yürütülen tahminler ve araştırmalar ekonomik koşullar ile suç arasında ilişki olduğunu teyit etmiş, suçluların büyük yüzdesinin fakirlik, işsizlik ve düşük ücretli işlerin egemen olduğu toplumun alt tabakasından geldiğini belirlemiştir. Genellikle kriminologlar ile ceza adaleti mensupları ve halk katında egemen olan görüş, ekonomik koşullar ile mala karşı işlenen suçların birbirine çok yakından irtibatlı olduğu merkezindedir. Kuşkusuz ekonomik bunalım durumu, tabiatı gereği normdan sapma türünden çeşitli davranışlara neden olmakta ve işsizler tarafından işlenen suçlarda ana motiflerin öç alma, parasızlık ve can sıkıntısı olduğu ileri sürülmektedir. Kişinin şahsiyeti ve işsizliğin uzunluğuna dayalı olarak beliren depresif ve saldırgan tepkiler suçluluğa yöneltebilir. İşsiz kişi kendisini toplumda mağdur olarak görmekte ve toplumdan kendisine yapılanın öcünü almak istemektedir. Mala karşı işlenen suçlar ile gasp suçu bu türden düşünce veya tepkinin ürünü olmaktadır. Bu bağlamda J. J. Rousseau insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağının mülkiyet olduğunu söylemekte yerden göğe kadar haklıdır. Yine kişi, içinde bulunduğu durumda boş zamanını nasıl değerlendireceğini bilmemekte, can sıkıntısı, elverişli olmayan çevre veya suça eğilim veya her ikisi birlikte kişiyi suça yöneltebilmektedir. 2. Aile: İşsizliğin suçluluğun nedenlerinden biri olduğunu açıkladıktan sonra aile ile suç arasında da gözardı edilemeyecek bir ilişki vardır. Hele de bu ilişki kırsal kesimden göçler sonucu kente gelen nüfusun, ailelerin değerlerini ve kültürünü koruma çabası ile bu ailelerin kentte doğan ve bu çevrede kent kültürünü de görerek büyüyen çocuktaki kültür çatışması daha doğru bir deyimle ilk kuşak ve daha sonrakiler arasındaki çatışma bu ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bu konuda ailenin suç işleme eğilimi yaratabilecek model oluşturması, ailedeki çocuk sayısı, çocukların doğum sırası, ilk ve tek çocuk olma, aile içi disiplin, ilgi ya da sevgi yetersizliği, anne - babanın sorumluluklarını yeterince yerine getirmemesi, fiziksel saldırganlığın sıkça görülmesi, parçalanmış aile ve yoksulluk ön plâna çıkmaktadır. Suçluluğun büyük kısmının fizyolojik veya psikolojik anormallikler sonucu olmadığı varsayılırsa, suçlunun ortaya çıkışında ailenin önemi belirginleşir. Örneğin bir araştırmaya göre suçlu çocukların babaları daha az ilgili, çocuğuyla daha az iletişim kurabilen, katı bir görünüm sergilemektedir. Yine bir araştırmacı suçlu çocukların ailelerinde bazı ortak özellikler saptamıştır. Bunlar; a. Ailedeki diğer bireyler de suçludur. b. Ölüm, boşanma veya terk nedeniyle ebeveynlerinden biri veya her ikisi de yoktur. c. Ebeveynin kontrolünün ihmal yoluyla eksikliği, ailede başka bir bireyin aşırı baskıcı hâkimiyeti, ihmal, aşırı baskı, kıskançlık, ailenin kalabalık olması, rahatsız edici akrabalar. d. Dinî ve ırksal farklılıklar bakımevleri veya kimsesizler yurdu gibi yerlerde ortak standartlardaki farklılıklar. e. İşsizlik, yetersiz gelir, annenin dışarıda çalışması gibi ekonomik baskılar.(13) Aile ile çocuğun sosyal çevresi arasında değer çatışması da çocuğu uyumsuzluğa ve sapmış davranışa iten bir başka önemli faktördür. Kişinin ailesi ile ilişkisi zayıfladıkça, aile içinde bireylerin karşılıklı sorumluluk duygularında, ilgi ve şefkatlerinde azalma oldukça kişi daha çok dış çevreye ve kendi özel ilgilerine yönelmektedir. Bu da olumsuz çevre koşulları ile birlikte sapmış davranış ya da suçlu davranışı olarak ortaya çıkabilmektedir. 3. Kırda çözülme, gecekondu ve kültür çatışması: Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu ülkelerde, piyasa mekanizmasının işlemesi ve bu konuda oluşturulan kamu politikalarının devreye sokulmasıyla tarım üretimi örgütleniş biçimi değişmektedir. Buna bağlı olarak nüfusun bir bölümü topraktan kopar. Böylece “kırda çözülme” dediğimiz olay başlar. Tarıma yeni teknolojilerin girmesiyle işletme iriliklerinin artarak sayılarının azalmasıyla ya da özellikle az gelişmiş ülkelerde toprakların mirasla parçalanarak işletmelerin aşırı cüceleşmesiyle ve hızlı nüfus artışıyla ortaya çıkan ve topraktan “fiilen ve hukuken” kopan nüfus fazlası, kırdaki çözülmenin en belirgin sebebidir. Ekonomik neden bu çözülmenin en önemli nedeni olduğundan insanlar daha iyi imkan ve hayat şartlarına kavuşma arzusuyla kentlere gelmişlerdir. Ancak kent her insanın bu arzularına aynı oranda yanıt veremediği için, sosyal normlardan bazı sapmalar olabilmektedir.(14) Kırda meydana gelen bu çözülme ile birlikte kentlere yönelen göç hareketi yönelinen kentlerde doğal olarak bir konut sorununa yol açmakta ve özellikle Türkiye ve 2. Dünya savaşından sonra gelişen çok hızlı kentleşmeye hazır olmayan az gelişmiş ülkelerde bu sorun gecekondulaşma şeklinde kendisini göstermektedir. Gecekondulaşma olgusu, 2. Dünya Savaşı sonrasında tüm üçüncü dünya ülkelerinde çok yaygın bir kentleşme biçimi olarak ortaya çıktığında, devrimci kesimlerde bir beklenti olarak, tutucu kesimlerde ise bir korku olarak, “radikalizmin sıcak yatağı olarak” görüldü.(15) Gecekondu her ne kadar kentin çevresinde ve dışında kente ve kentlileşmeye geçiş platformu olarak düşünülmüş ise de gelenlerin değerleri ile kenttekilerin değerleri arasında bir farklılık ve çatışma söz konusudur. Bu özellikle ilk kuşaklardan sonraki kuşaklarda ortaya çıkmaktadır. Yine bu çatışmalar normdan sapma şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Yine sanayileşme ve kentleşmeyle ilgili olarak Almanya’ya işçi olarak giden ilk nesilden sonra ikinci ve üçüncü nesilde suç işleme oranı daha yüksektir. İlk nesilde ise daha azdır. Buna neden olarak ilk nesil çok sıkı bir elemeye tâbi tutulduğu gibi, suç işlemeyi çoğaltan bir unsur olan işsizlik konusu baştan itibaren bu grup açısından söz konusu değildi. İkinci nesil ise değer sistemleri arasında çalkantı içinde bulunmaktadır. Örneğin, ailesinin değer yargıları ile Alman değer yargıları arasında bir kültür çatışması içinde bulunmaktadır.(16) Bu çatışma ülke içerisindeki göçler sonucu kente gelerek yerleşen, eğitim düzeyleri çok düşük olan insanlarımız için de söz konusudur. Hükümlülük ve eğitim düzeyi arasındaki ilişki Tablo-1 de gösterilmiştir. Hükümlülerin öğrenim düzeyine göre dağılımı Öğrenim Düzeyi Sayı Yüzde Okur yazar değil 268 9.2 Okur yazar ilkokul mezunu değil 235 8.1 İlkokul mezunu 1697 58.5 Ortaokul ve dengi mezunu 424 14.6 Lise ve dengi mezunu 228 7.9 Üniversite ya da Yüksekokul mezunu 47 1.6 TOPLAM 2899 100.0 Öğrenim düzeyi dışında göç etmiş olan suçlular arasında yapılan bir araştırmada hükümlülerin %30.4’ ü göç sonrası geçim sıkıntısı çektiğini, %29’u işsiz olduğunu ifade etmiş, göç sonrası en çok karşılaşılan güçlükler içinde işsizlik ve geçim sıkıntısı en çok karşılaşılanlardır. İşsiz kalanların ve geçim sıkıntısı çekenlerin de en çok işledikleri suç adam öldürme ve hırsızlıktır.(18) Yine kentleşmenin yoğun olduğu ve olmadığı bölgeler açısından da durum dikkat çekicidir. 1992 Yılına ait bölgeler itibariyle suç yoğunluğu Yüzbin Kiş.Düş. Bölge. Dava S. Sanık S. Bölge Nüf. Sanık S. Dava.S. Marmara 359.609 439.802 14.897.552 2952 2414 Ege 194.230 234.555 8.168.659 2378 2871 Akdeniz 109.036 145.300 7.584.300 1916 1438 İç Ana. 194.358 247.427 10.327.481 2386 1882 Karadeniz 96.701 131.261 8.159.933 1609 1185 D.Ana. 39.107 63.317 6.397.992 980 611 G.D.Ana. 41.160 61.258 4.642.974 1319 887 Türkiye 1.034.201 1.322.920 60.178.691 2198 1779 Bu tabloya göre en çok suç işlenen coğrafi bölge Marmaradır sonra Ege ve İç Anadolu gelmektedir. Dikkat edilmelidir ki bu üç bölgede de kentleşme çok yoğundur ve İstanbul, Ankara ve İzmir şehirleri büyük iç göçe maruz kalmışlardır. Bu nedenle Marmara, Ege ve İç Anadolu Bölgelerinin suçluluk bakımından şehirleşmenin etkilerini yansıttığı söylenebilir. Ayrıca Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki duruma ise buralarda selektif, seçilmiş bir göç olması nedeniyle suça yatkınlığı az, istikrarlı bir nüfusun bölgede kalmışlığına bağlanabilir. Bu bölgelerde suçtan caydırıcı bütün sosyal ve psikolojik unsurlar faaliyettedir.(19) Yine yeni sanayileşen bir kent olan Gaziantep’te Cumhuriyet Başsavcılığı verilerine göre yoğun göç alan Gaziantep’te oluşan kozmopolit yapının yanı sıra yaşanan sosyal ve ekonomik sıkıntıların suç oranlarında önemli artışa yol açtığı, son 10 yılda kentteki suç oranının %100 oranında arttığı, 1998 yılında resmî kayıtlara giren toplam suç sayısı 22.600 olurken, 1999 yılının 11. ayında bu sayı 24.205 ile %7.1 oranında yıllık artış gösterdiğinin belirtildiği, kentte son 10 yılda olay dağılımının ise 1989=12.084, 1990=13.692, 1991=15.176, 1992=14.598, 1993=15.443, 1994=17.166, 1995=16.060, 1996=17.045, 1997=18.565, 1998=22.600 ve 1999’un 11’inci ayına kadar 24.205 şeklinde olduğu, bunun nedeninin ise kente olan yoğun göç ve kentleşme nedeniyle sosyal ve ekonomik dengenin bozulması ile birlikte işsizliğin de arttığı, işsizliğin ise insanları belli oranda suça yönelttiğinin altını çizmek gerekir. Özellikle büyük şehrin, içinde oturanlar bakımından yaptığı suça götürücü etkiler büyüktür. Bundan başka suç işlemeye yatkın durumda olan birçok kimseler tarımsal bölgelerden büyük şehirlere gelmektedirler, küçük oturma bölgeleri ise hareketlerin kontrolü bakımından adeta bir fonksiyon görmektedir. Sosyologlar tarımsal bölgelerde yaşayan halkın mutaden daha homojen bir ilgi durumu gösterdiklerini tespit etmişlerdir. Tarım bölgelerindeki servet miktarı azdır ve servet dağılışı büyük farklar göstermemektedir. Bu nedenle zengin ve fakir arasındaki mesafe ve ekonomik rekabetin yoğunluğu buralarda daha az, tarım bölgesindeki aile daha sabittir, nüfus seyrektir, suçlular için suçlarını saklamak ve gizlemek imkanı daha azdır. Tarımsal bölgelerde oturan mütecanis ve kuvvetli ahlâk standartlarına, kanaat ve adetlere sahip halkın tamamıyla tersine olarak, şehirli geniş ölçüde birbirinden farklı, birbirine zıt ve karşılıklı olarak birbirini eleştiren teoriler, fikirler, inanışlar ve ideolojilerle temasa gelir. Bu tür şartlar altında herhangi bir kural, dernek ya da herhangi bir kurum, ya da parti doktrininin kutsal olmadığı ve bunların mutlak gerçekler olarak kabul edilemeyeceği hissolunur. Bu nedenle sosyal düzen ve onu temsil edenlere karşı saldırıların ve özellikle cinsiyet ve mülkiyete karşı olan taaruzların, sarhoşluğun şehirlerde daha yüksek oranda olmasını doğal karşılamak gerekir. Sosyal hareketliliğin hızlanması, sosyal kontrol mekanizmasının çözülmüş hale gelmesi, sosyal normların insan tavır ve hareketlerini idare edici güçlerin yıkılması (anomi), çözülme (deorganizasyon), farklılıkların biraraya gelmesi çeşitli nedenlerle bir suç alt kültürünün teşekkülü, kentleşmede suçluluğu etkileyen faktörlerdir. Büyüyen kentlerde yaşamın anonim hale gelmesi, dolayısıyla insanları birbirini tanımaz hale getirmekte yanyana yaşayan insanlar manen birbirinden soyutlanmış hale girmektedirler.(20) Sonuç Köy; küçük, farklılaşmamış, toplumsal denetimin yüksek olduğu, yüzyüze ilişkilerin hâkim olduğu, kent ise, büyük, farklılaşmış, heterojen, gayri şahsî anonim ilişkilerin yaygın olduğu bir toplumdur. Böyle bir ayrımın doğal sonucu olarak kent, suçluluğun ve şiddetin kaynağı olarak gösterilebilmektedir. Ancak çok değişik nedenlerle ve güdülerle ortaya suçluluk ve şiddet olaylarını aynı ve tek bir neden kent olgusu ile açıklamak günümüzde yetersiz hale gelmiştir. Bu konuda Luis Wirth kenti nüfus büyüklüğü, yoğunluk ve heterojenlik gibi toplumsal düzen boyutuyla ilintisi olmayan üç özellikle tanımlamış, ona göre kent göreli olarak büyük, yoğun ve toplumsal olarak heterojen olan kişilerin devamlı yerleşmesidir. İş bölümünün kent nüfusunda ve bu nüfusun gruplaşmalarında ortaya çıkardığı engin çeşitlilik kentli nüfus arasında toplumsal bağların oldukça zayıf olmasıyla birlikte gider. Bu bakımdan kent toplumu, nesiller boyu birarada oturan kişilerin ve üzerinde hemfikir olunan bir değerler sisteminin bulunduğu, içsel dayanışması yüksek kırsal toplumla tam bir karşıtlık içindedir. Kentli nüfusun büyük ölçeği kent toplumundaki bir kişinin, bir başka kişiyi yakından ve derinliğine tanımasını olanaksızlaştırır. Bu ise toplumda kişiler arasında kurulan ilişkilerin niteliğini, kırsal alandakinden çok farklı hale getirir, kurulan ilişkiler anonim, gayri şahsî, yüzeysel geçici ve kısmî olur. Bu ilişki biçimi, toplumda kişiyi yalnızlığa, kayıtsızlığa ve güvensizliğe itmektedir. Bunun sonucunda kentteki yaşantı toplumsal sapmaları kolaylaştırıcı bir özellik kazanmaktadır. Kentleşmede daha önce kentli olmayan bir grup insan kentli hale gelmekte, bir yaşam biçiminden diğer bir yaşam biçimine geçilmektedir. Bir değer sisteminden diğer bir değer sistemine geçerken kişinin önemli kişilik sorunlarıyla karşılaşacağı ve toplumsal normlardan sapan eylemleri hızlandıracağı da savunulmaktadır.(21) Suç ve suçluluk çok geniş kapsamlı bir olgudur. Toplumsal sözleşmeye aykırı davranma ve toplumsal normlardan sapmadır. Bunun da çeşitli nedenleri vardır. Bu nedenler kişiden, onun kendi iç dünyasından kaynaklanabileceği gibi toplumsal nedenlerden, kişinin çevresindeki gelişme ve değişmelerden de kaynaklanıyor olabilir. Bu bağlamda ekoloji ile uğraşanlar suçu, çevrenin değişimi ile birlikte ortaya çıkan sosyal değişmenin bir fonksiyonu olarak açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu nedenlerle kentleşme olgusunun tek başına suçun nedeni olamayacağı tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmeli ve fakat suçu etkileyen önemli faktörlerden birisi olduğu da hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. KAYNAKÇA Prof. Dr. Sami Şener, İst.1998 Sosyoloji. Emre Kongar, İst.1993 Toplumsal Değişme Kuramları. Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası. Doç. Dr. Gülden Erkut, Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları.1991. Prof. Dr. Cengiz Giritlioğlu, Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları. 1991. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, İst.1994 Kriminoloji. Doç. Dr. Emin Artuk, İst.1989 Ceza Hukuku El Kitabı. Doğan Soyaslan, Ankara.1990.Yürütme Organının Suç ve Ceza Koyma Yetkisi. Dr. Mustafa T. Yücel, Ankara.1986 Suç ve Ceza. Prof. Dr. Tülin Günşen İçli, Ankara.1993 Türkiye’de Suçlular. İlhan Tekeli, Türkiye’de Kentleşme Yazıları.Ankara.1982 Dr. Silvia Tellenbach, İst.1993. Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu.
Benzer belgeler
kentleşme - WordPress.com
Dar anlamda kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun artmasını anlatır. Ancak
kentleşme yalnızca bir nüfus hareketi de değildir. Bu hareketi yaratan ekonomik ve toplumsal
nedenler de söz konusud...
pdf - Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
söz ederek konuya daha teknik bir yaklaşımla açıklık getirmeye çalışmıştır. Ona göre suçun
ilk unsuru tipiklik ya da kanunîliktir. Bu, Türk Ceza Kanununun 1’inci maddesinden
kaynaklanır, yani kanun...