sufiterapinewsletter9Türkçe
Transkript
sufiterapinewsletter9Türkçe
www.sufitherapy.ca www.sufiterapi.net www.sufitherapy.net SAYI 9 . Şefkat Yolu Aşktan Sağlamdır . İdeal Evlilik Bir Federasyondur 9. Sufi Seansı: Eminlik ve Emanet Tevekkül, Teslim, Tefviz ve Sika 7 Nefs: Nefsi Razıyye, Mutmainne Ailemizi Huzursuz Eden Dertler Psıkoterapist Notu Sayfa 2 Tasavvuf’un her yönü terapidir İletişim Sufi Therapy Counselling Email: [email protected] İngilizce Siteler www.sufitherapy.ca www.sufitherapy.net Türkçe Site www.sufiterapi.net Twıtter hesabı @sufiterapi SAYI NO 9 06 Haziran 2014 CUMA Modern manada terapinin ilk yıllarına baktığımızda, ne zamanki insanlar toplumdan uzaklaşmış, yalnızlığın limanında boğulur olmuşlar, işte orada anlaşılmış başka bir insanın kendi varlığı ile olan ilgisinin ne kadar önemli olduğu… Bu şekilde başlayan psikoterapi yaşantıları da göstermektedir ki tasavvufun bizlere sunduğu o hâl, sadece mânevî hayatımızı, ibadetlerimizi değil; toplumla olan ilişkilerimizi, sosyal hayatımızı da etkilemektedir. Herhangi bir tasavvuf meclisinde ya da bir sohbette elde edilen tat, kişiyi hem bedenen hem de ruhen olumlu yönde etkilemektedir. Terapi de tıpkı tasavvuf gibi iki tarafın da bir şeyler öğrendiği hoş bir sohbet ortamıdır. Bu açıdan baktığımızda ise terapinin İslâm tasavvufundan etkilendiğini görürüz ve tasavvufla yaşayan bir insanın terapiye ihtiyaç duymayacağını da anlarız. Çünkü tasavvuf dediğimiz o yaşantı başlı başına Kur’ân ahlâkı ile yaşayan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hâlidir. Bir kısım psikolog ve psikiyatrisler arasında yeni yeni ruhsal sağlıkta ve ruhsal hastalıkların tedavisinde dinin önemini vurgulayan bazı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Allah’a imanın, harika bir güç olup, dindar insana yaşamın zorluklarını göğüslemede, ruhsal yönden büyük bir güç verdiğini kabullenen batılı düşünürler ve psikologlar arasında doğu kültürüne yöneliş görülmektedir. Bu yöneliş her ne kadar imanî boyutta olmasa da takdire şâyandır. Bu sayıda sizlerle bunları paylaşacağım; lâkin öncelikle şunu da ifade etmek istiyorum: Maddenin ön planda tutulduğu, maddî kazanç yüzünden kendisini dehşetli yarışların peşinde sürüklediği, bu modern çağda yaşayan bir çok çağdaş insanın, muzdarip olduğu psikolojik rahatsızlıklardan ancak imânî bir güç ile korunabileceği unutulmamalıdır. Batı bu dönüşümü henüz yeni anlamaya başladı. Oysa çağları aşıp gelen dinimiz, inancımız, Kur’ân-ı Mübinimiz, o Yüce Peygamberimiz, âlimlerimiz ve tasavvuf büyüklerimiz her fırsatta bunu zikretmişlerdir. Kişi hasta olmadan ilacını vermişler ve asıl tedaviyi uygulamışlardır. “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla sükuna erer, rahatlar, huzura kavuşur, başkasıyla değil!” diyerek bizleri ikaz eden Yüce Yaratıcımız’ın bu ayetindeki derin imgelerde de gördüğümüz gibi en büyük terapi kaynağımız olan Kur’ân-ı Kerim, ruhsal problemlerin kaynağını da çözümünü de göstermektedir. Teğâbün sûresinin on birinci âyet-i kerimesinde geçen: “Başa gelen her musibet (hastalık, insanı üzüntüye sokan her olay) Allah’ın izniyledir. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğru düşünceye götürür” âyetini, İbn-i Kesir yorumlarken şöyle der: “İnanan insan, başına bir musibet geldiği zaman bunun Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleştiğini bilir. Buna sabreder, öldüğünde bunun mükafatını alacağını umar. Allah onun kalbine hidayet, yakîn ve doğruluk verir. Böylece başına gelen musibetin onu töhmete sevk etmek için gelmediğini, bunun Allah tarafından olduğunu bilir. Böylece ondan razı olur ve ona teslim olur” der. Faruk Arslan MSW, RSW, Psikoterapist Sufi Terapi/Kitap Sufi Terapi'nin Fethullah Gülen Hocaefendi'den Sosyal Bilimlere ve Psikoterapiye kazandırdığı yeni tanımlama “Vecd-ihlası Vicdanı” terminolojisi vicdanın temiz hali olarak bilimsel kayıtlara Kanada’nın Wilfrid Laurier Üniversitesi’nde girdi. Batılı bilim adamları Gülen’in tanımını daha önce “Kozmik Vicdan” ve “Trans– Ötesi Benlik” olarak tesbit etmişlerdi. Çünkü vicdan yanlış yapmaktan alıkoyan bir iç bekçidir, doğruları tartan iç ölçüdür, hakikatin nasıl yapılacağını anlatan bir iç eğilimdir. “VecdVicdan”lı, ihlas, samimiyet ve kalp merkezli Sufi Terapi der ki: “Allah'a kul olan, köle olan kula kul olmaz, kimseye köle olmaz, satın alınamaz çünkü vicdanı hür ve temiz özgür bir savaşçıdır.” .Kalbin Zümrüt Tepeleri-1 SKalbin Zümrüt Tepeleri, bir seri halinde ilk defa Sızıntı dergisinde yayınlanmaya başladı. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan ve Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tasavvufî düşünceye asrın anlayışı içinde farklı bir bakış açısı sunan bu serinin ilk kitabında toplam 47 başlıkbulunuyor. Kalbin Zümrüt Tepeleri-2 Kalbin Zümrüt Tepeleri, bir seri halinde ilk defa Sızıntı dergisinde yayınlanmaya başladı. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan ve Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tasavvufî düşünceye asrın anlayışı içinde farklı bir bakış açısı sunan bu serinin ikinci kitabında toplam 50 başlık bulunuyor. Kalbin Zümrüt Tepeleri-3 Kalbin Zümrüt Tepeleri, bir seri halinde ilk defa Sızıntı dergisinde yayınlanmaya başladı. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan ve Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tasavvufî düşünceye asrın anlayışı içinde farklı bir bakış açısı sunan bu serinin üçüncü kitabında toplam 32 başlık bulunuyor. Kalbin Zümrüt Tepeleri-4 Kalbin Zümrüt Tepeleri, bir seri halinde ilk defa Sızıntı dergisinde yayınlanmaya başladı. Fethullah Gülen Hocaefendi tarafından kaleme alınan ve Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tasavvufî düşünceye asrın anlayışı içinde farklı bir bakış açısı sunan bu serinin dördüncü kitabında toplam 13 başlık bulunuyor. Sayfa 3 . Sufi Terapi/ Risale Perspective Sayfa 4 Risale-i Nur Terapi: Şefkat yolu aşktan sağlamdır Aşk mesleği, hamd ve teşbih makamıdır. Bir nevi diriliş ve kıyamdır. Şefkat ise, nezih olduğundan tenzih makamıdır; karşılıksız ve fedakârane olduğundan bir nevi secdedir. Onun için Üstad Bediüzzaman, Şefkat yoluyla Allah’a yaklaşmak, aşk yoluyla yaklaşmaktan daha geniş, daha problemsiz ve daha nettir, diyor. Çünkü âşık için sınırlı ve somut bir maşuk gerekiyor; sınırlı ve somut bir yolda ise, birçok badireler insanın önüne çıkabilir. Hatta denilebilir ki, iptidai insanlar, aşkınlık ve sonsuzluk manalarını tam anlamadığından ehadiyet tecellisi manasında her şeyi bir ilah olarak algıladıklarından varlıkların başına El ve The kelimelerini koymuşlardır. Sami dillerde El kelimesi, Allah demek olduğu gibi, Hind-Aryen dillerde de The edatı Allah demektir. İnsanın nefsi ve nimet isteyen diğer duyguları eğer körelmemişse, bütün varlık âlemini bir saray, bir sergi, bir sofra yapan Allah’ın rahmetini tam tadabilse ve o rahmetin antika eserlerini güzelce takdir edebilse yani gerçek manada şükredebilse, memnun kalsa, bu şükür ve hamd dairesi içinde Allah’a yakınlık, sadece soyut ve manevi olarak seyr u sülük yapanların yakınlığından daha gerçekçi ve daha engin ve daha lezzetli olur.. Bu şükür yolunda gidenler, bazen musibetlerle ve şerlerle karşılaşırlar. Fakat eğer bunları sübhaniyet ile ifade edilen aşkınlık ve sonsuzluk çerçevesinde düşünseler, sonsuz algıya sahip olan kalbin terazisiyle tartabilseler, aklın ölçekleriyle değerlendirebilseler, o musibetler de nimete inkılâp ederler. Kur’an bu mertebeye aklı kullanmak diyor. Yani fikir ve akıl eğer sonsuzluk ve sonsuz nimetleri bilir; o çerçevede musibetleri değerlendirse insan, gerçek manada Allah’a yaklaşmış olur. Onun için genelde sübhanallahi ve bi-hamdihi (hamdle beraber tesbih) deyimi kullanılır. Hulasa: Fikir, zikir ve şükür, temel ve esas üç sacayağıdır. Gerek kanuni olsun, gerek özel ve manevi olsun, Allah’ın bütün somut tecellilerine rahmet denilir. Adeta bütün kâinat, bütün dünya, bütün insanlık bir rahmettir; İlahî bir şefkattir. Çünkü Allah soyut ve sonsuz varlığıyla hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, hiçbir şeyi yaratmayabilir; hiç vahiy ve ilham göndermeyebilir. Bu istiğna sırrından dolayı Sübhaner-Rahman değil de Sübhanallah denilir. Çünkü Allah, soyut ve sonsuz olarak yücedir; tenzih makamındadır. Fakat somut ve yaratılışta da bütün kemalat ve olgunluklar potansiyel olarak var olduğundan, Allah eşyayı ve benlikleri yaratıyor; vahiy ve emriyle onlarla ilgileniyor. Bütün isimlerim güzeldir, diyor. Kur’an Allah’ın sıfatları tabirini kullanmıyor. Çünkü sıfat nitelik demektir. Bu da sınırlı olmayı çağrıştırdığı için bizim sıfat dediğimiz yaradılışın asıl damarlarına sıfatlar değil de isimler, diyor. Rızka, rahmete ve şifaya isim dediği gibi.. Yani Allah sonsuz, soyut ve bütün yetkinliklere sahip gerçek varlıktır. O istediği gibi, tek bir realite veya kombine realiteler olarak tecelli eder; biz bu tecellilere isimler diyoruz. Onun için İbn Arabî gibi varlığın mahiyetini çok iyi bilen arifler, bizim söylediğimiz Şafi, Rezzak, Kerim gibi sözcükler, isimlerin isimleridir; Allah’ın asıl isimleri somut tecellilerdir, diyor; dolayısıyla varlığın birliğini savunuyorlar. Evet, İşarat’ül- İ’caz, 31. ayetin tefsirinde denildiği gibi ehl-i sünnete göre isim ve müsemma birdir. Fakat fiili isimler somut ve sınırlı olmaları hasebiyle gayrdırlar. Bu takdirde Kur’anda sıkça kullanılan Allah’tan gayrı şeyler (min dunillah), Allah’tan başka şeylere tapmayın, gibi ifadelerin manası şöyledir: Allah sonsuz, soyut ve yetkin varlık demektir. Ve ancak buna tapılır. Onun yansıması ve yaratması olan diğer varlıklar ise sınırlı ve bir derece somut olduklarından onlara tapılmaz. Onun için Kur’anda hiçbir yerde, Rezzak’a tapın, Rahim’e tapın, gibi ifadeler yoktur. Hatta Allah’ın somut boyutunun tümünün özel ismi olan Rahman’a tapının gibi bir ifade yoktur. Allah sonsuz soyut varlığın ismi olduğu gibi, Rahmaniyet denilen, onun somut yansımaları da özellikle yedi sübuti sıfatın tecellileri de devamlı ve zamanlar üstü faaliyette oldukları için yine sonsuzdurlar. Mesela bugün bilim Allah’ın kudret ismi olan enerjinin adeta sonsuz olduğunu görüyor. İnsanlık on bin senedir bütün ilimleriyle bunu anlamaya çalışıyor; daha bitiremedi. Allah’ın elli yedi yerde bu varlık kitabını Rahmaniyet olarak göstermesi ve bu Rahmaniyetin dil ve ilim seviyesinde bir ifadesi olan Kur’anı bizlere anlatması, başlı başına bir mucizedir. Ey insan, seni mutlak yokluktan kurtarmak için yüce aşkın âlemden sana ipler gibi sarkıtılan İlahî isimlere yapış; varlık cennetine çık. Yoksa kesin olarak bil ki, karanlık ve yokluk en büyük cehennemdir. (Mesnevi-i Arabî) “Cennet müşahhas, İlahî isimlerdir.” (İmam Rabbani) Onun için Allah’ın cennetcehennem gibi somut icraatını ve bu tarz yaratmanın alt yapısı olan diyalektik süreci anlatan ve Rahman ismiyle başlayan 55. surenin 78. ayeti şöyle diyor: “Celal ve cemal sahibi olan ve bu dualiteli tecelli ile varlığı geliştiren Rabbinin ismi çok çok bereketlidir.” Evet, bütün kâinat öyle bir birlik içinde yönetiliyor ki, sanki bütün varlıklar birden tek bir isimdirler. Sufi Terapi/Zikir Dat e and Ti me English Arabic There is no god but God Lâ ilâhe illallah Sayfa 5 Times KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ SUFİ TERAPİ ZİKİR TAKVİMİ 200 Table 2 – The Daily Dhikr Schedule, Recitation God Allah 66 He Hu 200 The Truth Hak 108 The All-Overwhelming Kahhâr 306 The All-Powerful Kâdir 314 The All-Strong Kaviyy 116 of God's Names Table 4 – The Daily Dhikr Schedule, “Sekine” (Peacefulness), Recitation of God's The All-Compelling Cebbâr 206 The Master Mâlik 90 The All-Loving Vedûd 2 0 The Peerlessly AllSingle Vâhid 19 The One Ehad 13 The Eternally Besought -of-All Samed 134 Names Date and Time English The Unique Turkish Number or Arabic of Times Ferd 33 The AllLiving Hayy 14 The SelfSubsistent Kayyûm 156 The Just Adl 104 The Judge Hakem 68 The Pure One 170 Kuddus Sufi Terapi/ Nazar Dua Terkipleri Sayfa 6 Nazar Dua Terkipleri Nazara karşı bir terkip olarak 1 Fatiha, 3 İhlâs, 3 Felak ve 3 Nâs suresi ile beraber Haşir suresinin son üç Ayetleri ile “Mâşâallahu kâne vemâ lemyeşe’ lemyekûn: Allah dilemezse hiçbir şey olmaz. Her şey Allah’ın dileyip istemesiyle olur” tevhit ifade eden cümlesi eklenen, terkibinin okunması Hadiste tavsiye edilmektedir. 21 DEFA NAZAR AYETİ OKUMAK Nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetleri tavsiye edilen dua makamındaki ayetlerdendir: “O kâfirler Kur’an’ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar ‘O bir deli,’ diyorlar. Hâlbuki o, âlemler için bir öğüttür.”(Kalem, 68: 51-52) BİRÇOK AYETİN OKUNMASIYLA TERKİP YAPILIR 1) Allah, kesin olarak bildirdi ki, kendisinden başka ilah yoktur. Meleklerle gerçek bilgi sahipleri de tam bir inançla bunu bildiler, bildirdiler: Yüce Allah’tan başka kendine ibadet edilecek yoktur.” (Al-i İmran, 3: 18) 2) “Şüphe yok ki, Kur’an’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da şüphesiz biziz.” (Hicr, 15: 9) 3) “Ve o, kesin bilginin tam gerçeğidir.” (Hakka, 69:51) 4) “İnkâr edenler Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle yiyeceklerdi. Hasetlerinden, ‘O delidir,’diyorlar.” (Kalem, 68: 51) 5) “(Allah) gözlerin hain bakışını da bilir, kalplerin gizlediğini de.” (Mü’min/Ğâfir, 40: 19) 6) “Ben, beni taşlamanızdan ötürü, benim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım.” (Duhan, 44: 20) 7) “İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar, gafillerdir.” (Nahl, 16: 108) 8) “Bir düzensizlik bulabilmek için gözünü tekrar çevir bak, ama göz aradığını bulamayıp bitkin ve yorgun olarak sana geri döner.” (Mülk, 67: 4) 9) “Gözlerimiz iyi görmüyor, herhalde büyülendik, diyeceklerdir.”(Hicr, 15: 15) 10) “Ve yine de ki: Siz bekleyin, biz de beklemekteyiz.” (Hûd, 11: 122) 11) “Artık rezil edici azabın kime ineceğini göreceksiniz.” (Hûd, 11: 39) Nazara gelmiş veya uğramış hasta, bu terkibi kendi kendine okuyup avucuna üfleyerek bütün vücuduna sürebilir veya bir başkasına okutup nefeslendirilebilir. Çok etkili terkiplerden biridir. ESMALAR VE YAPILACAK VEFKLER Nazara karşı yukarıda geçen terkiplerle beraber, “Esmaü’l-Hüsna”dan “El-Mâni’” esmasının vefki de yapılıp bu terkip de geçen ayetler çevresine yazılarak hastanın üzerinde taşıması sağlanırsa hasta hem şifaya kavuşmuş hem de gelebilecek kötü etkilere karşı da korunmuş olur. Haset ve nazar için Felak ve Nâs sureleri ile Kaside-I Celcelutiyye’de geçen; “Elâ ahcübennî min adüvvün ve hâsidin Bi-hakkı Şemâhin Eşmahin sellemet semet” Beyti de dua olarak okunabilir. Vefki de yapılıp taşınırsa daha etkili olur. Vefk için bakınız: (Varlı, Kenüz’l-Havas, V, 189.) NAZAR DUASI VE VEFKİ Yandaki bu dua, yazılıp iş yerlerine asılabilir ve üzerinizde taşınabilir. Mustafa Varlı’nın Esma 99 kitabından aldığımız dua, bu şekliyle harika bir yazım ve çizim örneğidir. Sufi Terapi/ Evlenme Sayfa 7 İdeal Evlilik Federasyondur! Evlilik bir geminin okyanusa açılması gibidir… Meçhule bir yolculuk ama yarı yolda gemiyi terk ediyorum diyemezsiniz. Birbirine aşık olarak evlenen kişiler bazen kavga edip iki seneyi doldurmadan ayrılabiliyor. Görücü usülü evlendiği halde iyi iş birlikleri kurabilenler, zamanla iyi aşıklar olabilirler. Zaten işbirliği kuramazsanız, o aşk da buharlaşır. Ömür boyu süren aşklar, işte bu iyi işbirliklerinin sonucunda ortaya çıkıyor. Eş kriterleri iyi işbirliği kurmanın kriterleridir. İnsan ilişkilerinde adalet duygusu çok önemlidir. İnsan hayatında sevgi ve disiplin ölçülü olmalıdır. Sevgi ve disiplinin dini terminolojideki karşılığı merhamet ve adalettir. Maddiyat konusuna gelirsek, parayı da adaletli kullanmak gerekir. Sosyal ve psikolojik sermayeyi de adaletli kullanmak gerekir. Ama evlilikte tüm bunlar bir bütündür, para tek ayak değildir. İdeal evlilikte ideal eş vardır. İdeal eşin temel ölçütü ideal insandır. İdeal insanın temel ölçütüyse iyi insandır. İyi bir insansa ve öyle biliniyorsa, iyi bir eş de olur. İyi insan, insani değerleri yüksek olan insandır. Bir erkek, çok zengin olabilir. Ama iyi bir eş ve iyi bir baba olamayabilir. Bizim kültürümüzde nişanlılık birbirini yeterince tanıma ihtiya cını karşılamak için vardır. Evlilik amacı gütmeyen flörtöz ilişkiler bencilliktir, erkekten ziyade bayana zarar verir. İdeal evlilik uğruna kişisel özellikler zaman zaman göz ardı ediliyor. Evlenmeden önce eş adayları birbirlerinin kişisel özelliklerini anlamaya çalışmalı, ortak ilgi alanlarını keşf etmelidir. Elbette bunlar yüzde 100 anlaşılmıyor. Ama bir insan %70-80 bu kişi bana göredir diyebiliyorsa; ‘Bismillah’ deyip gitmesi gerekir. Kişilik özelliklerin anlaşılabilmesi için kişisel alanlara bakmak gerekir. Kişilik özellikleri birlikte yaşamaya uygun mu, ona bakılmalı. O kişinin şu andaki yaşam stiline, sorun çözme stiline bakılmalı. Gelecek vizyonun da ortak olması gerekir. Bu üç alanda benzerlik önemli. Özgeçmişlerinde, ortak ilgi alanlarının da çok olması gerekir. Kişilik özelliklerinden çok bu ortak alanlar önemli. Bazen bakıyorsunuz iki zıt kişilik de çok mutlu evliliklerini sürdürebiliyorlar. Nefis ve şeytan bu yollarda öyle büyük tuzaklar hazırlamışlar ki.. Zamanımızda aşk adeta şeytanın elinde oyuncak olmuş, aşk adı altında gençleri istediği yöne çevirir olmuş. Oysa hepimiz biliyoruz ki faniye duyulan aşk geçici bir duygudur. Maalesef ki erkeklerin güzelliğe, kadınların zenginliğe olan zaafları gözleri adeta kör ediyor. Erkek güzelliğine, kadın yakışıklılığına vurulduğu erkeğin, ileride çocuklarının annesi ve babası olup olamayacağını sorgulamalı oysa ki..Yalnızca kendine eş seçme lüksü olmamalı, doğmamış çocuklarının adına da en doğru kararı vermek zorunda olmanın sorumluluğunu kalbinde hissetmelidir. Peygamberimizin (s.a.v) tavsiyesi dindar eş iken, bizler neden bu kıymetli tavsiyeyi tutmaz olduk? Üç-beş gün sonra dinecek duyguların peşinde koşmaya kendimizi adamaktansa bu emeği, bu güzel duyguları doğru kişiye yöneltmek daha akıllıca olmaz mı.. Güzelliğe, yakışıklılığa çok kısa sürede doyulur, kanıksanır. İmanla ve güzel ahlakla süslenmiş bir kalbe ise ömür boyu doyulmaz. Ne güzel söylemiş eskiler: Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, zenginliğine güvenme bir kıvılcım yeter. Büyük şehirlerde zaman hızlı akıyor, çıldırtıcı bir zamanda yaşıyoruz. Evliliklerin monotonlaşmasına engel sihirli bir formül var: Nitelikli beraberlik. Günümüzde zaman azlığından, eşlerin zamanla kardeşleşmesi sorunundan bahsedilebilir. Dizilerdeki aldatma kültürü ahlakı yozlaştırıyor, haya perdelerini yırtıyor. Uzun evliliklerde tıkanma sürecine giriliyor. Oysa çiftler 10 dakika bir araya gelebiliyorlarsa; sevgi dolu bir bakış, birkaç güzel söz ve bir tebessümü birbirlerine çok görmemelidirler. Beklemediği bir anda elini tutmak, sevgi sözcükleri söylemek nitelikli beraberliği oluşturuyor. Nitelikli beraberlikler büyük hayatların, büyük tehlikelerini azaltır. Sufi Terapi/Kalp Merkezli Farkındalık Sayfa 8 Evlilikte de eş olgunluğu gerekir. Mesela, evlilik olgunluğuna erişmeden evlenen bir erkek, üç ay sonra: ‘Benim kendi hayatım var. bana sakın karışma diyebiliyor. Bu tür söylemlerin geçtiği evlilikler, ortak alan bilinci ya da ‘biz’ bilincini oluştura- mayan evliliklerdir, ideal evliliklerde ‘biz’ bilinci oluşmalıdır. Herkesin kendi özel alanları da vardır ama ortak alanları da olmalıdır. Evlilik iki ayrı cumhuriyetin federasyon kurmasıdır. Evlilik kurumu, bir federasyona benzer, işbirliği, karşılıklı sevgi ve saygı esasına dayanır, bencilliğe yer yoktur. Evlilik, iki tarafın birbirlerinin kişiliklerini yok sayması demek değildir. Ortak hareket edebilmek demektir. Kendisini ve ilişkisini yönetebilecek seviyeye gelmiş olanlar, evlilik olgunluğuna ulaşmış insanlardır. Her iki taraf da evliliği içselleştirebilecek durumda, bir evlilik söz leşmesine imza atabilecek olgunluktalar ise evlenmekten korkmasınlar. Evlilikte, eşler arasında ‘tahammül’ ve ‘katlanma’ gibi sözcükler bazen önplana çıkar. Eşler,‘sen benim imtihanımsın, senin sayende cenneti kazanacağım’ düşüncesinde olmalıdır. Evlilik sürecinde tarafların, bir takım hareketlerine yahut özelliklerine tahammül edebilmesi gerekebilir. Bu insan ilişkilerinde de böyledir, insanların hayatları düz çizgilerden ibaret değildir. İnişler, çıkışlar ve yokuşlar vardır. Evlilik bir dağa çıkmak gibiyse; o yolda sadece çiçekler yoktur. Taşlar, çukurlar, tepeler de vardır. Bunları aşmak gerekir. Böyle durumlarla karşılaşıldığında, el ele vermek gerekir. İçinde sevgi olan tahammül faydalıdır. Evliliklerde belli başlı sorun alanları vardır. Bunlar; çocukların eğitimi, yakın akraba evliliği ve paranın kullanılmasıdır. Burada genel kaynak yönetimi kuralları geçerlidir. Sınırlı kaynakların, sınırsız hedefler için kullanılması hedeflenir, insan ilişkilerinde de psikolojik ve sosyal sermayeler vardır. Bu sermayelerin hayatımız içinde dengeli ve adil bir biçimde kullanılması gerekir. Ölçünüz ve niyetiniz Allah için olursa Allah sizleri yardımsız bırakmayacaktır inşallah. Dua ediniz. Dua sizden icabet Allah’tandır. Saygı Fevkalade Esrarengiz Bir Hikmettir. Saygıdan kasıt: genelde Allah’ın emanet olarak verdiği kocasına (çünkü kadını erkeğe, erkeği kadına emanet olarak vermiştir Cenab-ı Hakk… Emanet olarak verdiği, bir Allah emanetine karşı) gösterilmesi lazım gelen bir tarz hürmettir. Yani, onu kusuruna göre kıyaslamayarak, onu incitmemeye çalışarak yürüme sanatıdır. İnsanların yorgun oldukları zaman, canı sıkın oldukları zaman birçok yanlışlıklar yapması mümkündür, bir erkeğin. Buna karşılık, hanımefendinin ona karşı “saygı sırrı olursa,” onun içerisindeki yorgunluktan, hatta haksızlıktan, hatta nefsinden doğan bu bütün cerahatler erir, akar. Saygı fevkalade esrarlı, esrarengiz bir hikmettir. Efendimizin, Hz. Fatıma’nın nikâhında köle ve cariye kavramlarıyla lütfettiği emir bunu gösterir bize. Yani bir hanım kocasına karşı saygı gösterirken bir cariyenin efendisine karşı zorunlu olan (kanunen zorunlu olan) davranışını örnek vermiştir. Çünkü bu davranış kanuni zorunlu olan bir davranıştır saygılı olmak, itiraz edememek gibi… Ama bunu gönül rızasıyla yapmak, işte: Efendimizin sünnetidir. İslam erkeğinin bir numaralı özelliği: şefkattir. Yani, eğer bir insan kendisini mümin sayıyorsa ve şefkati yoksa imanı hastadır, lütfen gitsin bir mânâ doktoruna görünsün! Mutlaka şefkatli olması lazım gelir. Ki, bu şefkatin “en yakın gösterileceği nokta: eşidir, hanımıdır.” Bu şefkati o kadar içten ve sıcaklıkla yapmalıdır ki; kadın yaşarken günlük mevzuatında, (o da yorulacaktır, onun işi, ev işi de dışarıdaki bir işten basit bir iş değildir… Belki bazen daha da ağırdır. Çocukların mesuliyeti vardır…) bütün bu yorgunluklar eve gelen kocanın gönlünde yaşattığı şefkat ışığıyla saniyede erir. Çok önemli bir şey… Eğer bir mümin şefkat hassasını kaybetmişse, yazık olur evinin yapısına. Şefkatini, erkek kaybettiği müddetçe hiç o ailenin içerisindeki hadisattan kadın neden şikâyet etmesin. Çocukların yanlış yetişmesinden, aile bünyesindeki . çıtırtılardan, nikâhın sık sık sallanmasından hatta kopmasından evvela kendi şefkatini mutlaka sorumlu tutmalıdır. Bu şefkat sırrı, Allah’ın kendisine emanet ettiği bir yavruya göstereceği (kendi yavrusuna göstereceği) dozda aynı şiddette olması lazım gelir, eşine. Eğer Osmanlı çağında, Selçuk çağında aile yuvaları çok sağlıklı olmuşsa, yavrularını sağlıklı yetiştirmişse bir numaralı faktör: erkeğin İslami geleneklere, İslami emirlere uygun olarak şefkat duymasıdır. Şefkat dediğimiz hadise sevginin biraz dışında bir hadisedir. Yani, sevmek yalnız karşılıklı bir cazibedir ama şefkat aynı zamanda koruyup affetmekle paraleledir. Yani, yalnız sevginin karşılıklı akışı değildir şefkat. Yani karşısındakini korumak, onu manevi kollarıyla kucaklamaktır. Sevgiyi öyle takdimdir, şefkatin aslı budur. Ondan dolayı şefkat; Erkek tarafından eşine gösterilen şefkat, sevginin yaşaması için hazırladığı bir zemindir. Sufi Terapi/9. Session English Sayfa 9 Session Nine: Trustworthiness A spiritual faculty is deposited in the heart as Divine trust, as spirit for the body, will-power, feelings and mind. Each of the pillars of conscience has a function and goal. Feelings of love of God mean having a vision of God's Face. Lordship manifests in the heart: the seekers feel its manifestation in a deeper manner, till the point where Divine Names are everything, and where witnessing opens Divine secrets, the secrets of manifestation. A Sufi must have a clear relationship with the world of the spirit. God knows best what’s in your inner world, your heart. The secret of being lies in a pure bosom of faithfulness and loyalty. The secret is rising when God prepares a heart to hold these qualities. The people of truth whose eyes do not see any save for God, always pursue His good pleasure, resist the carnal self and reach to the Pure Soul. Making every effort of submission, preventing worldly desire, our eyes and the universe are fed with the pure water of secrets. Faithful souls try to hide their rank with God from others, and keep the Divine gifts granted them concealed from others. They guard their chastity, though each is a star in the heavens. They have no expectations in this world, appearing as if just fireflies. These heroes do not spend even a moment without Him and use every event, thought and consideration to mention Him. They are self-annihilated in His company, living unaware of themselves. Whatever good is done for others, and rendered God's way, conceal it. Hide your good deeds, not only from others, but even from your own self. Even if you sometimes feel pride in yourself, seek escape. Spend your life amidst ecstasy in His perfect help and care, unknown among people, remaining hidden, enclosed by secrets. Prayer: “Wish for other men what you would wish for yourself and you will become an obedient subject of God” (Hadith). As known as Prophet Shu'ayb prayer’s in Qur’an as follow: “Indeed we shall have forged a lie against Allah If we go back to your religion after Allah has delivered us from It, and it befits us not that we should go back to it, except if Allah our Lord please: Our Lord comprehends all things in His knowledge; in Allah do we trust: Our Lord! decide between us and our people with truth; and Thou art the best of deciders” (Qur’an, A’raf, 89). In Arabic: “Kadiftereynâ alallâhi keziben in udnâ fî milletikum ba’de iz necceynallâhu minhâ, ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ, vesia rabbunâ kulle şey’in ilmen, alallâhi tevekkelnâ, rabbeneftah beynenâ ve beyne kavminâ bil hakkı ve ente hayrul fâtihîn(fâtihîne)” Table 15- Homework for Session Nine Reading Meditation Sufi Technique Prayers Concepts Unity 13 Names Dhikr Sufi Technique Thirty Three Morning Trustworthiness Multiplicity 6 Names Dhikr Sufi Technique Thirty Four AfternoonX2 Journeying in Silent Special Dua Sufi Technique Thirty Five Evening Journeying from Intoxication Memorize Dua Sufi Technique Thirty Six Night Journeying with Sufi Terapi/9. Seans Sayfa 10 9. Seans Eminlik ve Emaneti Koruma Bediüzaman’dan tavsiye: Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor-tâ senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin takatin yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi, o Mâlikin esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de: "Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun huzuruna gideceğiz ve Ona müştâkız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musibet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem" der. Ömür bir sermayedir... Bize emanet edilmiştir... Dünya bir misafirhane bizler de misafirleriz. Sevdiğimiz fakat kaybettiğimiz dostlarımızla beraber, ebedî ve ölümsüz hayatta beraber olabilmek için, üzerimize düşen vazifelerimizi yapmamız gerekmektedir. Sahip olduğumuz bu sermayeyi gelişigüzel harcayamayız. Çünkü bize ait değil. Gençlik elveda diyor. Hazan yaprakları gibi sararıp soluyor. İhtiyarlığa dur diyemiyor, ölümün önüne geçemiyoruz, merhameti sonsuz Rabbim, emir ve yasaklan doğrultusunda, nefis ve malınızı Allah yolunda harcama karşılığında cennetimi satın alın buyuruyor. Aynı geminin mensupları, yolcuları olan bizlere Efendimiz: "İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet'i bekleyin!" buyurdular. Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!" buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) "Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı: -Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında ve salonlarda ve vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin." Resulullah dedi ki: "Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah'ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, kadın-koca arasındaki emanettir. Kadınla koca bir-biriyle içli dışlı olduktan sonra, kadının esrarını erkeğin neşretmesi, o gün en büyük ihanettir." Helak oldu, korkup hiyanete göz yuman, EMANETİ korumaktan çekinen, uzak duran, dini de insaniyeti de terk etti, Uğradığı musibetler birbirini takip etti. Emanet (din, adalet duyguları) insanların kalplerinin derinliklerine fıtrî meyiller olarak konmuştu. Emaneti korumaya yan çizenin, dini ve insanlığı bir yana bırakarak başını alıp gitmiştir. Yaşadıkça başına gelecek belalar birbirini takip edecektir. Hıyanete boyun eğmeği huy edinen kimseyi pek kısa zamanda sıranın kendisine gelmesine layıktır. Zilletler durmadan elemlerini yağdırırlar. Efendimiz Allah’tan aldığı mesajlara karşı emîndir.. O’nda oysa zerre kadar emanete ihanet yoktur. Sonra bütün mahlûkata karşı emîndir. Herkes O’na itimat eder. Çünkü, evvela, O herkese karşı emniyetini göstermiş, emniyet ve güven telkin etmiştir. Müslüman, işte bu rehberi gibi olmalıdır. Ayetler bu konuda çok açık ve nettir: Nisa/ 58- Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Muminun/8- Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.Ahzab/ 72- Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir. Enfal/27- Ey iman edenler! Allah'a ve Resul'e hainlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız. Sufi Terapi/ Duygu ve Düşünce Takip Ödevi Sayfa 11 Ev Ödevi olarak Excel dosyasına haftada en az üç gün yapmanız şartıyla aşağıdaki olay, duygu ve düşünce takip cetvelini koyuyorum. Hergün yaparsanız daha iyi olur ama zor gelir diye haftada üç ile başlayalım. 10 baremli not verme çizelgesinde kendi kendine not veriniz. MODEL doldurma biçimi sufi sitelerine konuldu. Olay Kim, ne, ne zaman, nerede Duygular Ne hissettin? Her düşünceye 0 ile 100 arası not ver? Otomatik Düşünceler, Hayaller Zihninde böyle düşünmeye başlamadan önce neler oluyordu? Ağır basanları işaretle. Hangi olay bu sıcak düşünceleri destekliyor? Hangi olay bu sıcak düşünceleri desteklemiyor? Alternatif balans düşünceler neler? Bunları yaz ve her alternatıfe ve balans düşünceye 0 ile100 arası not ver. DÜŞÜNCE ÇETELESİ : 5 ayrı örnekle nasıl dolduracağınız Sufi sitesine Excelde konulmuştur... Duygular Not Baremi: 0 Yok 1 2 3 4 5 10 az 20 az 30 az 40 orta 50 orta 60 orta 70 çok 80 çok 90 güçlü 100 güçlü Duygul arı Şimdi Yenide n Notland ır 2. bölümd e yer alan duygula ra ve yeni duygula ra not ver Sufi Terapi/ Aile Koruma Ailemizi Huzursuz Eden Dertler Sayfa 12 Cemil Tokpınar Problemsiz bir hayat düşünmek elbette hayal. Herkesin büyük küçük mutlaka birkaç problemi vardır. Ancak bizim üzerinde durduğumuz, ailevî geçimsizlikler ve aileyi etkileyen çözümü zor olan büyük dertler. Kişinin bütün hayatını esir alan, aklından hiç çıkmayan, onu mutsuz eden, idealleri için çalışmasını engelleyen dev problemler. Bunları birkaç grupta toplayabiliriz: 1- Ailevî problemler: Eşler arasında problemin yaşanmadığı bir örnek dünyada yoktur ve hiç gelmemiştir. Kolay aşılabilir problemlerin üzerinde durmuyoruz. Bazen eşler arasındaki problemler çekilmez olur. Yıllarca süren tartışmalar, kaprisler, huzursuzluklar hayatın bir parçasıdır sanki. Günlük hayatınızın her safhasında izleri görünür ve başarınızı engeller. Birisi, çektiği sıkıntıyı anlatmak için, “Eve gitmeye korkuyorum. Herkes evine sevinçle gider. Ben hiç gitmek istemiyorum” demişti. Bazen sorun, boşanmaya kadar gidebilir. Yakın çevrenizde, artık her çözüme başvurduklarını düşünen ve tek çarenin ayrılmak olduğuna inanan bir sürü insan vardır. En büyük hata da, tarafların ayrılmaktan başka bir çözüm olmadığına kendilerini inandırmalarıdır. Ne yazık ki ailevî problem yaşayanlar sanıldığından daha çok. Üstelik sadece evliliğin ilk yıllarıyla da sınırlı değildir. Siz hiç evliliğin onuncu, hatta yirminci yılında boşanmayı düşünen çiftler duydunuz mu? O bir tarafa, evliliğinin bir döneminde, “Yoksa yanlış kişiyle mi evlendim? Ne yapsam, boşansam mı?” diye düşünen insanların oranının yüzde 70’leri bulduğunu biliyor musunuz? Ve pek azımızın bilmediği asıl gerçek şu: Merak etmeyin! Yanlış kimseyle evlenmediniz. Üstelik kavga ve boşanmanın dışında müthiş formüller var. Ayrıca aşağıda sıralayacağımız problemleri, “aile sorunları”ndan ayrı düşünemeyiz. . 2- Geçim sıkıntısı: Hemen herkes parasal problemler yaşamıştır, ama söz konusu ettiğimiz, hayatımızın bir döneminde var olup geçen veya ara sıra karşılaşıp kolayca çözdüğümüz geçim sıkıntıları değildir. Biz, kronikleşen ve yıllarca bizim ayrılmaz bir parçamız olarak elimizi kolumuzu bağlayan ağır geçim sıkıntısını kast ediyoruz. Bunları, peş peşe girişilip hep başarısızlıkla sonuçlanan iş kurma çabaları, uzun süren işsizlikler, büyük iflâslar, ağır borç yükleri, icra, haciz ve hapse kadar uzanan problemler olarak özetleyebiliriz. Bu problemlerin olumsuz etkilediği bir aile yuvasında huzur ve mutluluktan söz edebilir misiniz? 3- Psikolojik problemler: Ülkemiz insanlarının yüzde 60’ının çok basit de olsa psikolojik problemi var. Bunların yüzde 20’sinin ciddi tedaviye ihtiyacı var ve pek azı doğru tedavi görüyor. Ezici bir çoğunluk, psikolojik derdi olduğuna bile inanmıyor. Problemi olduğuna inananların büyük bir bölümü, tedaviyi önemsemiyor. Hatta çözümü için şahsî gayret de göstermiyor. Atalarımız, “Ölüsü olan bir gün, hastası olan her gün ağlar” demiş. Kendisi, eşi veya aile ferdi psikiyatrik problem yaşayan bir kimse de her gün huzursuz oluyor. Ailede mutluluktan eser kalmıyor. Bazen gök kubbe başına göçüyor, her şeyin bittiğini sanıyor, umutsuzluğa kapılıyor. Oysa hiçbir zaman her şey bitmez. Her zaman bir çözüm mutlaka vardır. Ve belki de yanı başımızdadır, hatta içimizdedir. Kaçımız farkındayız bunun? 4- Kişilik ve yetenek problemleri: Fiziksel veya psikolojik olmayan, ancak ferdin elini kolunu bağlayan problemlerdir bunlar. Kendisini beceriksiz ve yeteneksiz görme, idealsizlik, başarısızlığına kendini inandırma, girişimsizlik, korku, çekingenlik, içe kapanıklık, engellere teslim olma, kötümserlik, isteksizlik, sürekli üzüntülü ve mutsuz görünme, kendine güvenememe, ümitsizlik gibi birçok alt başlıktan oluşan bu berbat problemin adı bile rahatsız edicidir. Eğer aynı çatıyı paylaştığımız eşimiz veya çocuklarımız, hatta kendimiz böyle bir problem taşıyorsak, başarılı olmamız çok zordur. Sonuçta ailede mutsuzluk kaçınılmazdır. Oysa bu problemlerin de mutlaka bir çözümü vardır. Hem de sanıldığından çok kolay ve kalıcıdır. Sufi Terapi/ Aile Yapısı Sayfa 13 5- Ağır veya sürekli hastalıklar: Eğer tedavisi zor ve uzun süren bir hastalığa yakalanmışsanız, kesinlikle aile huzurunuzu etkiler. Hastalığın problem olması için ille de kendimizde olması gerekmez. Anne, baba, eş, çocuk, kardeş gibi en yakınımızdaki insanların ağır veya sürekli hasta olmaları bizim hayatımızı etkileyen önemli dertlerdendir. Hatta bazen insanlar, onların derdine kendi hastalığından daha fazla üzülür. Hastalığın çaresi varsa ve maddî külfetini de karşılayabiliyorsak mesele fazla büyük değil. Ancak bunlardan birinden biri eksikse, ortada ciddi bir sorun vardır. Tedavi maliyetinin yüksek ve sürekli olması, aynı zamanda geçim sıkıntısını da beraberinde getirebilir. Bu da eğer tedbir almazsak, aile mutluluğunu sarsabilir. Eğer birbirini etkileyen ve hatta besleyen birkaç dert bir anda geliyorsa, asıl acı ve ıztırap budur. Böyle kimselere Rabbim ve herkes yardım etsin. Ancak biz tüm dertlere karşı savaş açtığımız için tek tek veya toptan da gelse inşallah tümünün çözülebileceğine inanıyoruz. Bu yüzden umutsuz değiliz. Hem çözemesek bile, ondaki hikmeti anlamak, sabretmek, neticesindeki büyük sevabı düşünmek, mutlaka acımızı hafifletir; binden bire indirir. 3. Derdin Şifresini Çözmek ve Mesajını Algılamak Bir Ramazan günü arkadaşlarımdan biriyle konuşuyordum. Ekonomik sıkıntılarından söz etti. Çok sıkıldığını ve dayanma gücünün kalmadığını anlattı. Bir yerde ağlamaya başladı ve “İntiharı bile düşündüm, ama inancım kesinlikle izin vermediğinden yapamadım” dedi. Duyduğum cümlelere inanamadım. Şaşkınlıktan donakaldım. Namazını kılan, orucunu tutan, çevresinde birçok tanıdığı bulunan bir insan, iftara az bir zaman kala, gözyaşı döküyor ve intihardan bahsediyor. Farklı zamanlarda saatlerce konuştum. Birlikte sözlü ve fiilî çözümler ürettik. Bu durumda o kadar çok insan tanıdım ki, bu tür insanların iş ve geçim sorununu çözmeden yuvalarında mutlu ve üretici bir insan olmaları mümkün değil. Burada problemin çözümü üzerinde durmadan önce bazı temel kriterlerden bahsetmekte yarar var. Ailevî problemlerimizi çözmek ve dertlerden kurtulmak için en temel inancımız ve dayanağımız şu olmalıdır: Dünya bir imtihan yeridir. Dünya hayatı gelip geçicidir. Belki pek az insanda olan veya sadece bize özgü bir problemin cenderesinde bulunabiliriz. Hangi çareye başvurduksa olumsuzlukla sonuçlanıp, ne yapacağımızı şaşırdığımız günler olabilir. “Ey şaşkınların yol göstericisi olan Allah’ım! Ne yapacağımı şaşırdım, bir yol göster, bir çıkış ver” diye feryat ettiğimiz anlarımız vardır. Kendimizi dünyanın en bedbaht ve en dertli insanı kabul edip, artık denenmedik hiçbir yolun kalmadığını sanarak müthiş bir kötümserliğe düşebiliriz. İmtihan sırrı Böyle durumlarda şu şaşmaz kriterleri hiç aklımızdan çıkarmamalıyız: Öncelikle bizi Yaratan, her hâlimizi görüyor ve biliyor. Dünyada gördüğümüz her şeye binler hikmet takan ve bizim bilmediğimiz sonsuz gerçekleri bilen Rabbimiz, içinde bulunduğumuz ağır imtihanla birçok hikmeti hedefliyor. Unutmayın: Musibetin imtihan için verildiği ve imtihanın hangi sırları hedeflediği bilindiği gün imtihan biter veya çok hafifler. Çünkü Rabbimizin maksadı, bize acı vermek değildir. Sonsuz şefkat sahibi bize acı çektirmekten zevk-i mukaddes duyuyor değildir. Derdimizin bize kazandıracağı muhteşem kazançlar vardır. Dertlerin dış görünüşü gerçekten çirkin ve üzüntü vericidir. Ancak iç yüzü inanılmaz zevk ve lezzetleri barındırmaktadır. Söz gelişi, açlık acısıyla kıvranmak kötüdür. Ancak oruç imtihanının hikmetini bildiğimiz için aç iken tokluktan ziyade lezzet alırız. Çünkü imtihanın sırrı var. Dertlerin esrarı Acaba dertlerimiz için şikâyet ve isyandan önce onun imtihan yönündeki esrarını çözmek için kafa yoramaz mıyız? Her derdin bir dili vardır. Bize bir şey söylemek ister. Öncelikle onun şifresini çözmeye çalışmamız gerekir. Şayet çözemezsek, o bize eskisinden daha gür bir sesle haykırmaya devam edecektir. Bu şifreyi çözmek için şu soruları sormalıyız: 1- Bu acıyı çekmemde kişisel sorumluluğum nedir? Ayrıca bu derde giriftar olmamda ne gibi maddî hatalar yaptım? İhmallerim, yanlışlarım nelerdir? Hangi hataları yaparak buna müstahak oldum? Meselâ, Rabbime karşı hata ve günahlarım nelerdir? Allah’a karşı ibadetlerinde ihmalkâr olan bir kimsenin, “Ya Rabbi, beni bu acılardan kurtar” diye dua etmeye ne kadar hakkı vardır? 2- Bu derdi vermekle Rabbimin iletmek istediği mesaj nedir? Bu derdin diliyle bana ne demek istiyor? Allah, şükrünü ihmal ettiğimiz veya gereği gibi değerlendiremediğimiz bir nimeti hatırlatmak isteyebilir. 3- Bu derdi kendim için avantaj hâline getirebilir miyim? Meselâ, böylece dertlilerin durumunu daha iyi anlar ve onlara yardımcı olmak için çırpınabilirim. Bir kişinin derdiyle dertlenip onu acıdan kurtarmanın zevki, acısız huzurlu bir hayat yaşamanın zevkinden kat kat fazladır. 4- Dertlerimiz, Allah’ı daha iyi tanımamıza yarayabilir mi? Acı ve ıztırapla biz marifetullahta, muhabbetullahta mesafe kat edebilir, Allah’a ait isim, sıfat ve şuunatın sırlarını öğrenebiliriz. Dünya hayatındaki zevklerin gelip geçici olduğunu, asıl mutluluğun ve sonsuz lezzetin ahirette bulunduğunu kavrayıp, Rabbimize daha içten ve daha candan dua edebiliriz. Sufi Terapi/Haftalık Risale-i Nur Tekniği Sayfa 14 Risale-i Nurdan Nefsime 4 Nasihat 33. Yok ben sen biz, onlar şunlar bunlar; var hiçlikten varlığı Yaradan. Hepimiz birbirine bağlı tek inciyiz, Bir’dir Bir’i sever, Bir Yaradan. 34. Allah ve Rasullah Hz. Muhammed (SAV) sana candan, canandan öte candır. Samimi olarak anam babam Sana feda olsun ya Muhammed (SAV) demeden gerçekten iman etmiş mümin olamazsın ve iman kalbine yerleşmez, sadece müslüman kalırsın. 35. Sönmeyen ziya, eskimeyen yeni ancak Allah ve Hatemül Enbiyasıdır, dillerde, gönüllerde ışık, dertlere deva derman, rehberdir. Sevdan, hayalin, ufkunda tütendir. Kalbinin tahtında soluduğun hava, nefesdir, başka önder arama. 36. Ölsün nefsin ve cismin, ama kalpte aşk ve şefkat ölmesin. Dirilsin vicdan ve ruhun, ama canın canı ruhun ölmesin. İnlesin garip neyinin sesi vicdanın ama, yurdunu tanımasın. Girsin kabre bedenin, ruhun ölümü ölüm bilmesin, yani kısaca ancak şehitlik seni kurtarır. Sufi Terapi/Haftalık Konsept Sayfa 15 Tevekkül, Teslim, Tefvîz ve Sika Allah'a güven ve itimat ile başlayıp, kalben beşerî güç ve kuvvetten teberri kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz'a havale edip vicdânen itimad-ı tâmmeye ulaşma ile sona eren âlem-i emre ait ahvâl veya rûhanî seyrin mebdeine "tevekkül", iki adım ötesine "teslim", bir tur ilerisine "tefviz" ve müntehâsına da "sika" denir. Tevekkül; kalbin Allah'a tam itimat ve güveni, hattâ başka güç kaynakları mülâhazasından bütün bütün sıyrılması mânâsına gelir. Bu ölçüde bir güven ve itimat olmazsa, tevekkülden söz edilemez; kalb kapıları ağyâra açık kaldığı sürece de hakikî tevekküle ulaşılamaz. Tevekkül; sebepler dairesinde arızasız esbâba riâyet edip, sonra da Kudreti Sonsuz'un üzerimizdeki tasarrufunu intizardır ki, iki adım ötesi, çok Hak dostu tarafından "gassâlin elindeki meyyit" sözüyle ifadelendirilen[1] teslim mertebesidir. Birkaç kadem ötede ise, her şeyi bütün bütün Allah'a havale edip, yine her şeyi O'ndan bekleme makamı sayılan tefviz gelir. Tevekkül, bir başlangıç, teslim onun neticesi, tefviz de semeresidir. Bu itibarla da, tefviz hem daha geniş hem de müntehîlerin hâline daha uygundur. Zira onda, insanın, kendi havl ve kuvvetinden teberri etmesinin -ki bu teslim mertebesidir- ötesinde, [2] ِالَ َح ْو َل َوالَ قُ َّوة َ إِالَّ بِاهللufkuna ulaşıp, o kenz-i mahfîyi her an içinde duyması ve kendi güç, kuvvet ve servetine bedel, ِالَ َح ْو َل َوالَ قُ َّوةَ إِالَّ بِاهللolan cennetin hususî hazinelerine sahip olması ve onlarla gınâya ermesi söz konusudur. Diğer bir mânâda bu, hak yolcusunun, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadın ihtarıyla, aczini, fakrını duyup, hissettikten sonra "Tut beni elimden; tut ki, edemem Sensiz!" diyerek o biricik güç, irade ve meşîet kaynağına yönelmesidir. Tevekkül; dünyevî olsun, uhrevî olsun, ferdin kendi maslahatlarına Rabbini vekil kabul etmesi ise; tefviz, bu vekâletin arkasındaki asaleti vicdânî bir şuurla itirafın adıdır. Diğer bir yaklaşımla tevekkül; Cenâb-ı Hak ve O'nun nezdindekilere bel bağlayıp itimat etme ve O'ndan başkasına kalbin kapılarını bütün bütün kapama demektir ki; buna, bedenin ubûdiyete, kalbin rubûbiyete kilitlenmesi de diyebiliriz. Bu mülâhazayı merhum Şihab: الرحْ َم ِن فِي اْأل َ ْم ِر ُك ِِّل ِه َّ ت ََو َّك ْل َعلَى ََاب َحقًّا َم ْن َعلَ ْي ِه ت ََو َّكل َ فَ َما خ ْ ْ َو ُك صبِ ْر ِل ُحك ِم ِه ْ ـن َواثِقًا بِاهللِ َوا َضل ُّ َتَفُ ْز بِـاهللِ ت َْر ُجوهُ ِم ْنهُ تَف "Her işinde sadece ve sadece Allah'a tevekkül ol -ki O'na tevekkül eden asla kaybetmez-, Allah'a güven, O'na itimat içinde bulun ve senin hakkındaki hüküm ve kazasına da sabret; zira O'ndan beklediğin şeyleri, ancak, yine O'nun ihsanı olarak elde edebilirsin." sözleriyle ifade eder. Zannediyorum, Hz. Ömer Efendimiz de, Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye yazdıkları bir mektuplarında: "Eğer kazaya rızâ gösterebilirsen, o bütünüyle hayırdır. Buna gücün yetmezse, dişini sık, sabret."[3] sözleriyle bu hususu hatırlatmak istemişlerdi... Bir başka zaviyeden tevekkül; hemen herkes için Hakk'a itimat ve güvenmenin adı; teslim, kalbî ve rûhî hayata uyanmışların hâli; tefviz ise, esbap ve tedbire takılmamanın unvanıdır ki, haslar-üstü haslara mahsus bir hâl veya makamdır. Tefviz semasında seyahat eden hak yolcusu, zâhiren tedbir ve sebeplerle meşgul olsa da, bu iştigal sırf esbap dairesinde bulunmanın gereği ve onun da, Hak karşısındaki memuriyetinden ötürüdür. Aksine, öyle yapmayıp da onları doğrudan doğruya nazara alsa, semaların üveyki iken arzın sürüm sürüm sürünen haşereleri hâline gelir. Menkıbe kitaplarında bu mülâhazayla alâkalı şu hadiseyi zikrederler: Bir Hak dostu, sebepler ağında, aşırı tedbir heyecanıyla yol aldığı esnada hâtiften şu sesi duyar: ير ه َْلكَى ِ الَ تُدَ ِب ِّْر لَكَ أَ ْم ًرا ِإ َّن ِفي التَّدْ ِب ْ ض اْأل َ ْم َر إِلَ ْينَا نَحْ نُ أَ ْولَى لَكَ ِمنكَا ِ فَ ِّ ِو "Vazgeç tedbir kuruntularından; zira tedbirde helâk vardır. İşleri Bize havale eyle, çünkü Biz sana senden daha evlâyız." Sebepler dağdağasından sıyrılıp, vasıtalara gönlünde yer vermeme mânâsına gelen "tedbiri terk eylemek" halkın içinde Hak'la münasebetlerini sımsıkı tutabilen koçyiğitlere mahsus bir derinliktir. Sufi Terapi/Haftalık Okuma Sayfa 16 Sebeplere tevessül ile beraber onlara tesir-i hakikî vermeme, derecesine göre hem bir tevekkül -herkes için-, hem bir teslimiyet -eşyânın perde arkasına uyananlar için-, hem de bir tefviz ve sikadır -huzur erleri için-.. Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellem, irade ve cehd ü gayreti, tefviz u tevekkül ile iç içe ne hoş ifade buyururlar: َّ لَ ْو أَنَّ ُك ْم تَت ََو َّكلُونَ َعلَى هللاِ َح َّق ت ََو ُّك ِل ِه لَ َرزَ قَ ُك ْم َك َما ت ُ ْرزَ ُق الEğer Cenâb-ı Hakk'a lâyıkıyla tevekkül َ صا َوت َُرو ُح ِب طانًا ً طي ُْر تَ ْغدُو ِخ َما edebilseydiniz, sizi, sabah yuvasından aç ayrılıp, akşam tok olarak dönen kuşların beslendiği gibi rızıklandırırdı."[4] Bu peygamberâne sözden herkes seviyesine göre bir şeyler anlar: 1. Avam, bundan Hz. Mevlânâ'nın hadis iktibaslı: َگ ْر ت ََو ُّكل َر ْهبَ َرسْـت سنَّت پَ ْيغ َْمبَرسْت ُ سبَب َه ْم َ اِين ُ ْآواز بُلَند ب ر ب َم غ ي پ فت گ ْ ْ ْ َ َ َ ِ بَـا ت ََو ُّك ْل زَ انُوي ا ُ ْشـتُر بَ َبند "Evet, tevekkül her ne kadar rehber ise de, sebeplere riâyet de Peygamber sünnetidir. Hz. Peygamber (huzuruna girip de: 'Devemi bağlayayım mı, yoksa tevekkül mü edeyim?' diyen bedeviye) yüksek sesle, 'Devenin dizine ipini vur, öyle tevekkül eyle!' dedi"[5] beyânı çizgisinde herkese açık Allah'a itimat mânâsına anlar ki: ََو َعلَى هللاِ فَ ْليَت ََو َّك ِل ْال ُمت ََو ِ ِّكلُون Tevekkül edecekler başkasına değil, sadece ve sadece Allah'a güvenip dayansınlar."[6] âyeti buna işaret eder. 2. Hayatını kalb ve ruhun yamaçlarında sürdürenler ise bundan, kendi havl ve kuvvetlerinden teberri ile Allah'ın havl ve kuvvetine teslim olup, gassâlin elindeki meyyit hâline gelmeyi anlarlar ki: mü'minler iseniz Allah'a itimad-ı tâmme içinde bulunun!"[7] fermanı bunu ihtar َو َعلَى هللاِ فَت ََو َّكلُوا ِإ ْن ُك ْنت ُ ْم ُمؤْ ِمنِينGerçek َ eder. 3. Fenâfillâh ve bekâbillah zirvelerinde dolaşanlara gelince, bunlar Hz. İbrahim gibi ateşe atılırken bile " ُي هللا َ َِح ْسب deyip,[8] "Cenâb-ı Hakk'ın benim hâlimi bilmesi, benim bir şey istememe ihtiyaç bırakmamıştır." tefvizi veya İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, düşman gölgelerinin mağaranın içine düştüğü ve herkese ürperti veren tehditlerinin Sevr'in duvarlarına çarpıp yankılandığı esnada bile, fevkalâde bir güven ve emniyet içinde: "Tasalanma, Allah bizimle beraberdir!"[9] sözleriyle ifade edilen sikayı anlarlar ki: ُو َم ْن يَت ََو َّك ْل َعلَى هللاِ فَ ُه َو َح ْسبُهKim Allah'a tefviz-i umûr ederse O, َ ona kâfidir."[10] beyânı da bu gerçeği hatırlatır. Tefviz en yüksek mertebe, sika en âlî makamdır. Bu mertebeyi tutan ve bu makamın hakkını veren, sadece aklıyla, mantığıyla, inançlarıyla değil, bütün zâhir ve bâtın duygularıyla Hakk'ın emir ve iş'ârlarında erir ve O'na bir mir'ât-ı mücellâ olur ki, mertebeler üstü bu mertebenin kendine göre bir kısım emâreleri de vardır: 1. Tedbiri takdir içinde görüp sükûnet bulmak, 2. İradesini gerçek iradenin gölgesi bilip asla yönelmek, 3. Kahrı, lütfu aynı görüp bütün benliğiyle kazaya rızâ göstermek.. bunlardan bazılarıdır. Bu mânâda tefvizi, Minhâc sahibi şöyle resmeder: ُب أَ ْم ِري ُكلَّه ِ َو َّك ْلتُ ِإلَى ْال َمحْ بُو فَإِ ْن شَا َء أَحْ َيا ِني َو ِإ ْن شَا َء أَتْلَفَا "Ben her işimi Sevgili'ye bıraktım; artık O ister beni ihyâ eder, isterse itlâf." Bir güzel söz de Enderûnî Vâsıf'tan: "Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader Hakk'a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder." Tefvizle alâkalı sözlerin en güzellerinden birini de: "Hak şerleri hayreyler, Sen sanma ki gayreyler, Ârif ânı seyr eyler. Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler. Sen Hakk'a tevekkül ol, Tefviz et ve rahat bul, Sabreyle ve râzı ol Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler." [11] matlaıyla başlayan tefviznâmesinde İbrahim Hakkı söyler. َسلِين ُ ص َ س ِِّي ِد ْال ُم ْر َ صلَّى هللاُ َعلَى ِ َربَّنَا َعلَيْكَ ت ََو َّك ْلنَا َو ِإلَيْكَ أَنَ ْبنَا َو ِإلَيْكَ ْال َم َ ير َو Sızıntı, Ekim 1993, Cilt 15, Sayı 177 Fethullah Gülen Sufi Terapi/Haftalık Ev Ödevi Sayfa 17 "Esmâyı müsemmâdan gayrı göremez ârif; Esrâra olur vâkıf derviş-i pîr-i geylan.." (M. Lütfü) Bir zat, bu mülâhazayı ifade sadedinde şöyle der: "Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle, Esrar-ı Hak'kı ilm-i ledünde ara..!" Tecellî-i Rubûbiyetin birkaç perdesi vardır: Tecellî-i Zât'tır. Bu tecellî her ne kadar esmâ ve sıfât ötesi bir tecellî ise de, mülâhazada infirat esası söz konusudur. Muhammediye Sahibi, satır aralığında itizâli iğneleyerek bu ruhânî idraki şöyle ifade eder: "Hayali nakş-ı cânımda münkeşif olalı gönlüm Hep ism ü resmi mahvetti bu tasvir-i misalîden. Yüzünü görmeye imkân, çû vardır arz-u mendim, Kulağım hâlîdir zira kelâm-ı i'tizâlîden..." Tecellî-i Ef'âldir.. ve bu tecellî, tecellî-i sıfattan bir bölüm olup fâni fiillerin bâki fiillerde fenâ bulması demektir ki, bunu da yine Muhammediye Sahibi gayet selis bir üslubla şöyle ifade eder: "Yine arz eyledi Dilber nûrun kasr-ı Celâlîden, Yine nâlân-ı şeydâyım şarâb-ı Lâyezâlîden, Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten, Ki, bu câna nida geldi nida-i Züt'teâlîden.. Anın sevdasını buldum, geçip sevda-yı sevdadan, O sevdayı bulan geçti bu sevda-yı melâlîden... BU HAFTANIN OKUMA VE GÜNLÜĞE ŞİİR YAZMA ÖDEVLERİ ŞUNLAR: Nazar ve Teveccüh http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-3/1905-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-nazar-ve-teveccuh.html, Ehadiyet ve Vahdaniyet http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-3/1849-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-ehadiyet-vahidiyet.html, Samt, Suskunluk http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-3/1918-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-samt.html, Sefer http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-3/1919-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-sefer.html, Tecelli http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-3/1935-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-tecelli.html, Esmâ-i Hüsnâ http://www.kalbinzumruttepeleri.com/fethullah-gulen-kalbin-zumrut-tepeleri-4/7076-fethullah-gulen-kalbin-zumruttepeleri-serisi-esma-i-husna.html, Sufi Terapi/ Risale-i Nur Ufku Sayfa 18 Esmanın ve ulûhiyetin somut tecellileri Zikir, etimolojik manasıyla bağ, uzantı ve değer demektir. Anmaya da zikir denilir. Çünkü anmak, anan ile anılan arasında bir bağ ve uzantıdır; anılan şeye değer vermektir. Erillik değerli kabul edildiğinden müzekker ismini almıştır. Vahiy, çok değerli ve İlahî bir bağ olduğundan vahyin bir ismi zikirdir. İnsanı konsantre edip denge ve bütünlüğü sağladığından belli ritimlerle kutsal sözcükleri tekrar etmeye de zikir denilir. Çünkü yoğunlaşmak, denge ve bütünlüğü sağlamak, insanı sonsuza entegre edip bağlar, ona değer katar. Vahiy, Kur’an ve namaz da bu özelliklere sahip olduğundan onların en önemli isimlerinden biri, zikirdir. “Zikri biz indirdik, yine onu biz koruyacağız.” (Hicr, 9) Asrımızın iyi bir Kur’an tefsiri ve Ontoloji kitabı olan Risale-i Nurun da iki temel kitabı vardır: Ayetül-Kübra ve Haşir Risalesi.. Ayetül-Kübra ulûhiyete ve ulûhiyetin ispatına bakar. Ulûhiyet, İslam kelam ilminde Vacibül-Vücud kavramı ile ifade edilir. Nitekim o risalede yüz elli sefer bu tabir kullanılmıştır. Haşir Risalesi ise, esmanın somut tecellilerine dayanarak cismani ve ebedi hayatın, ahiretin, cennet ve cehennemin ispatıdır. Hatta Üstad zamanında bu sırrı bilmeyen bir müftü, 10. Söz, haşri ispat etmiyor; Allah’ı ispat ediyor, diye itirazda bulunmuştur. İnsan esma ile Allah’ı bulmak, tanımak ve öğrenmek için programlanmıştır. “Allah, Âdeme (insanlığa) esmayı (dilleri) öğretti.” (2/31) “Allah’ın size öğrettiklerinden siz de hayvanlara öğretiyorsunuz.” (5/4) ayetleri bunun delilidir. Bu iki ayette anlatılan öğrenme ve öğretmenin mahiyeti, üst korteks seviyesinde gerçekleşen soyutlama gerçeğidir. Evet, Psikoloji ilminde bilindiği gibi, soyutlama melekesinin en güzel örneği diller ve harflerdir. Hayvanlarda üst korteks gelişmediği için onlar soyutlama yapamıyor. Onlarda bu iş, sadece şartlanma tarzında oluyor. Allah’ın rahmaniyeti sonsuz ölçekte vahiy olarak yani İlahî konuşma olarak ortaya çıkmıştır. Pek çok sırlar barındıran ve üstadın ayrı bir yorum getirdiği Rahman suresinin birinci ayetinin tam tefsiri ve şerhi bir malumu ilanla başlıyor. Ayet, şöyle diyor: “Rahman olan Allah, Kur’anı öğretti: İnsanı yarattı; ona beyanı (anlama ve anlatmayı) öğretti.” Bu güzel, manalı oran ve bilgileri anladıktan sonra hemen hatırlatalım ki; bu surede 23 sefer Rabb ismi geçiyor. Rabb, diyalektik süreç ile insanları zıtlarla imtihan eden, onları geliştiren ve terbiye eden demektir. Besmelede Allah ve Rahman isminden sonra gelen Rahim ismi ise, bu surede hiç geçmiyor. Çünkü Rahim, Allah’ın ekstra özel ilgisi ile gerçekleşen özel müdahaleler, keramet ve mucizeler kaynağıdır. Bu dizayn, bize der ki; Hz. Muhammed’in asıl mucizesi olan ve bütün varlık ve kâinatı bir kitap gibi okuyan ve bu kitabı varlığın en son halkası olan insanlık aleminde uygulayan Kur’andır. Bu Kur’an, sonsuz bilinç içeren yapısıyla, sosyal ve doğal birçok yasa ve kanun içermesiyle ve bunları gerçekleştiren sonsuz İlahî bilinci göstermesiyle öyle sonsuz bir mucizedir ki; başka özel, kişisel keramet ve mucizelere ihtiyaç bırakmıyor. Şöyle ki: Bu sure Kur’anda 19. sıradadır. Bu sayı ise iyi-kötü, cennet-cehennem bütün kâinatın somut boyutunun sembolüdür. Kur’an ve Kur’an vahyi de bu boyutun başka bir ifadesi olduğundan 19 sayısı Kur’anın da sembolü olmuştur. İnkâr edilmeyecek bir şekilde, sonsuz İlahî bilinci gösterir tarzda Kur’anda 19 tevafukları vardır. Rahman’da 61. Ayet: “O yerleşim ve yaşam cennetleri ki: Rahman olan Allah, onlar henüz görmeden, rahmaniyet sürecine bağlı olan kullarına onları vaad etmiştir.” Evet, kâinattaki zıtların yapısını, çatışmasını, gelişme sürecini ve bunun sonucunda oluşan çirkinlik ve güzelliği görenler, bu sürecin sonunda sonsuz mutluluk demek olan cennetin olacağını hissediyorlar. Ve rahmaniyet hakikatinden bilgi olarak da haber alıyorlar. Bu önemli rezerve işareten ayette Allah’ın vaat ettiği, denilmemiş de, Rahmanın vaat ettiği, deniliyor. Rahman 62. Ayet: “Bunlar bu bilinç cennetinde sadece dengeyi dinlerler, başka hiç boş bir şey işitmezler. Onlara sabah akşam rızkları da vardır.” Demek cennet somut ve cismanidir. Orada beslenme ve sabah-akşam gibi zıtlıklar vardır. Dolayısıyla oranın güzelliği, bu zıtların dengelenmesinden kaynaklanıyor, diyebiliriz. Böyle ortamlarda yaşayanlar için Allah, Rahman olarak görünür. Cennetlikler Onu Rahman olarak görecekler, Cennetin damı, Rahmanın arşıdır, mealindeki hadisleri hatırlayın. (Camius-Sagir, Hadis No: 3116) Demek madde ve fen ehli, en azından bu seviyede gerçeğe ve güzelliğe inanmalı. Fakat asıl cennet, sonsuz ve soyuttur, mutlak (sınırsız) bir âlemdir. İşte Yunus’un “Ben cenneti değil de seni istiyorum, seni..” şeklindeki sözünün manası budur. Sufi Terapi/Haftalık Şiir veya Günlük Sayfa 19 Son ev ödevi Kalbin Zümrüt Tepeleri’nden bu 8 Sufi konsepti okuduktan sonra şiir yazma veya günlük tutmadır. Bir not defteri alınız, bilgisayara değil, elyazınızla yazarak günlük tutmaya başlayınız.. Eğer şiir yazamıyorsanız bunu yapabilirsiniz.. Öğrendiklerinizi şiir ve günlüğe dökmeye çalışınız ve yazarak zihne, kalbe, ruha kazıyınız. ÖRNEK BİR ŞİİRİM. RÜYETİ ŞİR FARUK MAHLASIM. HERKUL:ORG’DA YAYINLANMIŞTIR. Sufi Terapi/ Batıda Sufi Yönelişler Sayfa 20 BATIDAKİ İMÂNİ YÖNELİŞLER Ünlü bir psikanalist olan Carl G. Jung şunları söylemektedir: “Geçmiş otuz sene zarfında modern dünyanın çeşitli uluslarından bazı şahıslarla görüşmem vaki oldu. Yüzlerce hastayı tedavi ettim. Ömrünün ikinci yarısını yaşayan “Yani 35 yaşını geçmiş” yaşamında temel dini görüşe ihtiyaç problemi olmayan hiç bir hasta görmedim. Şunu söyleyebilirim: Bunlardan her biri, her asırda yaşayan dinlerin kendi mensuplarına vermiş oldukları şeyi kaybetmiş olma nedeniyle hastalığın pençesine düşmüş ve bunların gerçek şifaları ancak yaşamda dinsel görüşüne dönmeleriyle mümkün olmuştur.” Psikiyatrist, A.A. Brill ise şunları söylemektedir: “Gerçek anlamda dindar olanlar, asla psikolojik bakımdan rahatsız olmazlar.” Buna çağrıda bulunan çağdaş Amerikalı filozof ve psikolog William James bu konuda şunları söylemektedir: “Stresin en büyük tedavisi şüphesiz imandır.” Aynı şekilde: “İman, kişinin yaşamasına yardımcı olmak üzere kendisine çokça lazım olan bir güç kaynağıdır. Onun kaybedilmesi yaşamın zorluklarına karşı direnç gücünü kaybetmektir. Bizimle Allah arasında kopmayacak bir bağ vardır. Biz nefislerimizi onun yücelmesi kullanırsak bütün ideal ve emellerimiz gerçekleşir.” diyen Dale Carnegie, sonra şu benzetmeyi yapar: “Okyanusun ıslık çalan devirici dalgaları, onun derinliğindeki dinginliği bozmuyor, emniyetini sarsmıyorsa; Allah’a imanı köklü olan kişideki sathî ve süreli değişiklikler onun ruh dinginliğini sarsmaz. Dindar kişi, strese karşı dayanıklıdır, dengesini devamlı korur. Zamanın getirebileceği muhtemel şartlara, karşı koymaya hazırlıklıdır.” Buna ilave olarak psikolog ve psikiyatristlerden son dönemin bir çok batılı düşünürü, çağdaş insanın sorununun temelde insanın dinî ve ruhsal değerlere olan ihtiyacından kaynaklandığına işaret etmişlerdir. Tarihçi A. Toynbee son asırda Avrupalıların sorunlarının, esasında ruhsal ihtiyaçlardan kaynaklandığını, bunun yegane tedavisi olarak da dine dönüş olduğunu belirtmektedir. Descartes ise: “Bende nâmütenâhî bir düşünme hassası var. Ben, nâmütenâhî olmadığıma göre bana verilen bu hassa, nâmütenâhî olan bir Zât’tan gelmektedir” mülahazasıyla bu hakikati ifşa eder. Lynn Wilcox sonuç olarak der ki: “Batı toplumunda kaybolan ruhsal coşku ve dinî hayat, onun yerini yalnızca tehlike ve heyecan ile doldurulmasını bilen boş insanlar güruhunu oluşturmuştur.” Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde Profesör olarak görev yapan Lynn Wilcox, Sufizm ve Psikoloji adlı eserinde Batının psikolojisi ile Doğunun tasavvuf geleneğine dair bir dizi karşılaştırmalar yapar ve en sonunda der ki: “Gerçek psikoterapi bizimki değil; Doğu kültürünün tasavvuf anlayışıdır.” Batı dünyasında 30 yılı aşkın psikoterapi tecrübeleriyle tanınan L. Wilcox’un tasavvuf ile psikoterapi karşılaştırmasını da sizlerle paylaşmak istiyorum: PSİKOTERAPİ İLE TASAVVUF ARASINDAKİ FARKLILIKLAR Psikoterapi bugünkü biçimine yalnızca yüzyıllık bir zaman diliminden sonra gelmiş iken; tasavvuf insanlık kadar eskidir ve 1400 yıllık bir geçmişe sahiptir. Psikoterapide amaç insanın davranışlarını tanımlamak ve kontrol etmektir; ama tasavvuf öyle değildir. Kişi kendi kendini tanımalı ve bu tanıma yoluyla yaratıcısının bilgisini kazanmalıdır. Psikoterapi niceliksel ve kaçınılmaz biçimde gayri şahsidir, ölçülebilen “ortalama” davranış ile ilgilenir. Tasavvuf ise niteliksel ve şahsidir. Psikoterapi fiziksel olana odaklanır. Tasavvuf ise fiziksel olanı kabul eder ama metafiziksel olana ağırlık verir. Psikoterapi zihinsel sağlık ile ilgilenirken; tasavvuf sevgiyle birlikteliğe ulaşılması suretiyle ruhun tedavi edilmesiyle ilgilenir. Psikoterapi kişinin hastalıklı yaşantısını düzeltmek için konuşmayı birincil metod olarak kullanırken; tasavvufta ruhsal metotlarla içsel kalbe yöneliş vardır. Psikoterapinin yol açtığı değişimler genelde küçük çaplıdır ve “uyum sağlama”yı içerir. Oysa tasavvuf yolunu derin, kalıcı ve dönüştürücü bir deneyimdir. Psikoterapide esas odak noktası insan iken; tasavvufta Allah’tır. Batı Psikolojisi araştırma alanını, ölçülebilir fiziksel olguların tanımıyla sınırlarken, kendi özgün anlamı olan ruhun hakiki varlığını ihmal etmiştir. Fiziksel seviyeye ve daha özgül olarak sözcüklere odaklanan Batı Psikolojisi, ne yüksek seviyeli yetiler ve yetenekler kazandırmak, ne de onun özgün anlamı olan “ruh tedavisi”ni sağlamak için bir yol ve yönteme sahiptir. Bunun tersine tasavvuf, ruhu tedavi etmenin ve bize doğuştan ihsan edilmiş yüksek seviyeli insanî yetiler ve yetenekleri kazanmanın yoludur. Bu itibarla gerçek psikoterapi tasavvuftur. Çünkü tasavvuf psikoterapinin, psikolojinin cevap veremediği anahtar sorulara cevap verir: Kâmil insan nasıl gelişir ve mükemmel toplum nasıl kurulur? Özbenlik ve yaşamın amacına ilişkin insanoğlunun bâki kalan sorularını yanıtlar ve hepimizin aradığı sükunetin yolunu gösterir. Psikoterapide ortaya çıkan sonuç, insan davranışı üzerinde edinilen düşünceler ve birikimsel bilgilerdir. Tasavvufun sonucu ise ilahi ışıktır. Sufi Terapi/ Tasavvuf Sayfa 21 7 NEFS ve 7 GELİŞİM DÜZEYİ NEFS-İ RÂZİYYE=SABIR “Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” Dayanma, tahammül, katlanış anlamlarına gelen sabra eşlik eden nefs; Nefs-i Râziyye’dir. Sabır bir yönüyle bilişsel, duygulanımsal ve bilinçdışı düzeylerde yaşanılan bir psikolojik süreçtir. Bir yanıyla da psikolojik süreçleri aşan mânevî bir hâldir. İçsel sabır yaşantısı üzerinde durarak dürtüsel/agresif güdülerin yıkıcı güçlerini dizginlemek isteyen tasavvuf ehli, kişinin iç huzur ve ahengini arttırır. Sessizlik, sabrın davranışa yansıyan tarafıdır. İçsel sessizlik yaşantısı daha fazla kişilik bütünleşmesi sağlayan güçlü bir psikolojik kuvvettir.Tasavvufta sabır inancın özüdür. NEFS-İ MUTMAİNNE=FAKR “Ey mutmain olan, itaat edip huzura eren nefs! Hem hoşnut edici hem de hoşnut edilmiş olarak dön Rabbine! Gir kullarımın arasına. Gir cennetime!” Fakr, yoksulluk; arzu ve isteklerden kurtuluş demektir. Tasavvuf ehli genellikle kendilerine “fakir” derler. Bu makama eşlik eden nefs; Nefs-i Mutmainne’dir. Nefs-i Mutmainne’ye ulaşmak içsel çatışmalardan, dünyevî bağlanmalardan ve sahip olma eğilimlerinden kurtulmak, hayatın ve varoluşun görünmez ritmine yaklaşmak demektir. Kişi bu dünyadan el-etek çekmeden ondan özgürleşebilmeyi başarabildiği anda Nefs-i Mutmainne’ye ulaşabilir. Gerçek yoksulluk ve fakr hâlinin göstergesi, kişinin iç dünyasında maddî nesneleri algılama biçimidir. Daha fazla edinme arzusuna, mevki kaygısına köle olmadığı sürece kişi fakirdir, erdemlidir. Tasavvuf büyüklerinden Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) Efendi Hazretleri, bu hâli Hazreti Ebubekir (R.A) edâsıyla anlatır: “Biz parayı kalbimizde değil; cebimizde taşırız.” Nefs-i Mutmainne sahibi, sürekli kulluğunun bilincindedir. Neşe ve sürûr günlerinde azgınlaşmadığı gibi; güçlük ve zorluk sırasında Allah’ın kaza ve kaderine de baş kaldırmaz. Kulluğunu eşit bir biçimde sürdürür. Görevlerini yerine getirmeye gelince, namazlarını ilk vaktinde kılar. Haramlardan, Allah’ın yasak ettiği her şeyden kaçar. Kulluğunun bilincindedir. İster darlıkta, ister genişlikte, ister nimet verilsin, ister sıkıntıya uğratılsın fark etmez. O sürekli kulluğunu yerine getirir. Sufi Therapy/ Offering Forty Teachings Sayfa 22 Gülen’s mentor Said Nursi, who died in 1960, was one of the pivotal Muslim scholars of the twentieth century to establish positive psychology and psychiatry, and the idea of dialogue and alliance within our soul, mind and heart in his work. I will explain these teachings by paraphrasing Nursi's conflict resolution principles in the context of human nature in general. I used spiritual analogy through inspiration. Sufi Technique Thirty-Four: God’s names are everlasting. Therefore, they desire to eternally be reflected on behalf of God’s holy essence. As a result, their mirrors should be everlasting, because if there is no everlasting mirror, then there is no place (i.e. no place at all times) for the names of God to reflect. Moreover, there is never ending action going on in the universe caused by the ongoing reflections of the names of God (Gülen, 2009; Nursi, 1996, p. 452). Sufi Technique Thirty-Five: Even the calamities that human beings experience in their lives are results of God’s names, so that life can become purified and developed (Gülen, 2006; Nursi, 1996, p. 366). Sufi Technique Thirty-Six: Every name of God has layers in it. For instance, there is a difference between the creation of a single human, on the one hand, and the enormous universe, on the other; and this difference refers to the difference between the layers of the names of God, the Creator. Therefore, to be able to reach the highest layer of the name of the Creator, one needs to pass beyond the whole universe and see God as the Creator of everything (Gülen , 2009; Nursi, 1996, p. 143). Sufi Technique Thirty-Seven: The spiritual treasures of God’s names are hidden in the earth and the sky. You are helpless, but rich in poverty by saying, “I am transient, so I don’t desire one who is transient. I am humbly helpless, so I don’t desire one who is humbly helpless. I submitted my soul to the most Merciful, so I don’t desire any one else. I desire nothing but only a Beloved who is eternal. I am nothing, but I desire everything” (Gülen , 2006; Nursi, 1996, p. 116). Sufi Technique Thirty-Eight: The lover is the happiest and the saddest person in the world. When he\she is excited with the idea of union with his Beloved, he\she could refuse even paradise and choose to be with Him instead. In this case, there can be no happier person than him. On the other hand, when he\she is burning with the fire of separation, even the rivers of the paradise could not extinguish his burns. In this case, there can be no person sadder than him. Another feeling that closes the doors of human heart to everything other than God is sadness. Sadness is the sorrow that the Sufi feels due to his responsibilities, duties, and goals (Gülen, 2006). Sufi Technique Thirty-Nine: The close relationship with the pure self is also an indication of the closeness of human beings to the Creator, because the whole of creation is created by God for the needs of human beings, and because human beings are deeply in need of God. This correlation indicates a very strong relationship between human beings and God. Therefore, it can be said that human beings and their servanthood are the purpose of creation (Gülen, 2000, p. 40). Sufi Technique Forty: A human being who has discovered the meaning of servanthood and instantiated it in his\her own life is a witness of the Real and a guide to others. One whose thoughts are as pure as his\her beliefs and whose conduct is fully consistent with his/her true nature as servant of God always reminds people of God and becomes a witness for His Presence wherever he or she goes. And he\she becomes a fountain from which others around may imbibe (Gülen, 2000, p. 30). Sufi Terapi/ Kalplerin Keşfi Sayfa 23 Eminlik ve Emânet Allah Resûlü, insanlar arasında en çok güvenilecek ve kendisine itimat edilecek bir şahsiyettir. Ümmeti de aynı itimada layık olmalıdır. Onun içindir ki, bir âyette şöyle buyrulur: “Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah, her şeyi işitici ve her şeyi görücüdür” (Nisâ, 4/58). Bu âyetin nüzul sebebini Hz. Ali (ra) şöyle anlatıyor: “Mekke fethedilince Efendimiz, Ka’be’nin anahtarlarını, o gün müslüman olmamış olan Osman b. Talhâ’dan alıp, Ka’be’yi bizzat kendisi açtı. Derken, Hz. Abbas gelip anahtarları taleb etti. İhtimal, istikbâlin büyük mü’mini o emanete daha layıktı. Ve aynı zamanda anahtarların ona verilmesi onun gönlünü de açacaktı. Ve öyle de oldu. Evet, bu âyet nâzil olunca Ka’be’nin anahtarları tekrar Osman b. Talhâ’ya verildi. Ve az sonra bu büyük zat müslüman oldu.190 Ancak âyetteki hüküm umumîdir. Zira, Allah Resulü, emanetin ortadan kalkmasını, kıyamet alâmeti olarak saymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin!” Sahâbe sorar: “Ya Resulallah! Emanet nasıl zayi olur?” Cevab verir: “İş, ehli olmayana verildiği zaman!” Evet, emanet çok önemlidir. İşi ehline vermek, bir emanettir, bu da, dünya nizamını ayakta tutacak en mühim âmillerden biridir. Emanetin zayi olması, umûmî dengenin ve nizamın ortadan kalkmasıyla aynı ma’nâya gelir. Böyle bir dünyanın ise, varlığı ile yokluğu müsâvidir. Başka bir hadîslerinde bu hususla alâkalı Allah Resûlü şöyle buyurur: “ Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl-ü ıyâlinin râîsidir ve raiyyetinden mes’ûldür. Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mes’ûldür. Her birerleriniz râî ve her birerleriniz raiyyetinden sorumludur.” Emanetin bu her şey sayılan ehemmiyetindendir ki, Allah Resulü şöyle buyurur: “Emaneti olmayanın îmanı da yoktur” Elinin altında bulunan emanete riayet etmeyen ve emanetin hakkını görüp gözetmeyen kimsenin îmanı da, tam ve kâmil değildir. Yani, bir cihetten îmanla emanet, birbirine sebep ve netice gibidirler: Emanete riayet etmeyen bir insan, kâmil mü’min sayılamayacağı gibi, kâmil mü’minlerin dışında da sağlam bir emanet düşüncesi bulmak zordur. Evet, eğer insan kâmil bir mü’min ise o, emanette de emin olacaktır; eğer emanette emin olamıyorsa, îmanı da kâmil değil demektir. Başka bir hadîslerinde, Allah Resulü, mü’minin tarifini yaparken şöyle buyururlar: “Hakiki mü’min odur ki, insanlar malları ve canları hususunda ona karşı emniyet içindedirler.” Efendimiz’in sıdkını anlatırken arz ettiğim bir hadîsi -meâl olarak- mevzumuzla alâkalı gördüğüm için tekrar etmek istiyorum. Allah Resûlü meâlen şöyle buyururlar: “Siz bana altı mes’elede söz verin; ben de size cenneti tekeffül edeyim.” 1. “Konuşurken dosdoğru konuşun!” Evet, davranış ve beyânlarınız dosdoğru olsun.. ve sizler bu mevzuda âdeta birer oka benzeyin! 2. “Va’dettiğinizi yerine getirin!” Zaten bunun aksi münafıklık alametidir ki, yukarıda bir nebze bahsedilmişti. 3. “Emanette emin olun!” Bir yerde emin bilindiğinizden dolayı size birşey emanet edilmişse, sakın sizi böyle zannedeni, zannında yalancı çıkarmayın! Hatta, onların hüsn-ü zanlarını ahirette dahi yalan çıkarmamaya bakın! 4. “İffetli olun!” Irz ve namusunuzu koruyun; başkalarının ırz ve namusunu aynen kendi namusunuz gibi muhafaza edin! (Bu bahsi ileride iffet bahsini işlerken tafsilatıyla ele alacağız). 5.“Gözlerinizi harama karşı kapayın!” Size ait olmayan şeylere bakmayın ve istifadesine mezun olmadığınız şeylere göz dikmeyin! Harama bakmak, kalbi ifsad eder. Bir kudsî hadîste şöyle buyrulur: “Harama bakmak şeytanın zehirli oklarından bir oktur. (Sizin irade yayınızdan çıkar ve kalbinize saplanır. Veya şeytana ait bu yay, sizin irade elinizdedir). Kim bana saygısından dolayı o bakışı terkederse, onun kalbine öyle bir îman salarım ki, onun zevkini bütün kalbinde hisseder.” 6. “Elinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun! ” Hiç kimseye ve hiçbir şekilde kötülük yapmayın! İşte, bir bakıma emniyet insanı olmanın şartları sayılan bu maddelere riayet eden bir insan, emin olarak yaşar, ahiretini de bu şekilde emniyet ve garanti altına almış olur. Zaten bu mevzûda, Allah Resûlü’ne söz verene, O da Cennet sözü vermektedir.