yenđlenebđlđr enerjđ kaynakları - HESKON ENERJİ son yıllarda
Transkript
yenđlenebđlđr enerjđ kaynakları - HESKON ENERJİ son yıllarda
1 YENĐLENEBĐLĐR ENERJĐ KAYNAKLARI 1. GĐRĐŞ Ekonomik kalkınmanın temel öğelerinden biri olan enerji, insanlığın vazgeçilmez gereksinimlerinden biridir. Dünya nüfusu ve endüstriyel gelişmelere paralel olarak enerji gereksinimi giderek artmakta buna karşın fosil enerji kaynaklarının rezervleri hızla tükenmektedir. En son istatiksel değerlendirmelere göre; dünya enerji ihtiyacının %38,5’ini karşılayan petrolün 41, %23.7’sini karşılayan doğal gazın 62, %24.7’sini karşılayan kömürün ise 230 yıl rezerv kullanım süresi bulunmaktadır. 1900 yılında nüfusu 1.6 milyar, birincil enerji tüketimi yaklaşık 1 000 Mtep olan dünyamızda 1997 yılında nüfus 6.5 milyara ulaşmış, birincil ticari enerji tüketimi 8639.6 Mtep düzeyine çıkmıştır. Böylece bir yüzyıl içinde dünyanın birincil enerji tüketimi 8 katın üzerinde artış göstermiş bulunmaktadır. Günümüz dünyasında tüketilen enerjinin yaklaşık %85'i direkt satış amacıyla üretilen "ticari enerji" olup, kömür, petrol ve doğal gaz dünya enerji gereksiniminin yaklaşık dörtte üçünü karşılamaktadır. Kalan dörtte biri nükleer, hidrolik, odun, bitki ve hayvan artıkları gibi klasik biomas, yeni ve yenilenebilir kaynaklar ile karşılanır durumdadır. Enerji bütçelerinin ağırlıkla fosil yakıta dayanması nedeniyle, fosil yakıt üretici ve satıcı ülkeler ile fosil yakıt alıcı ülkeler arasındaki ilişkiler, dünya stratejik dengesinin önemli unsurları olmuştur. Dünyada enerji talebinin karşılanmasında ana kaynakların fosil yakıtlar olması, fosil yakıtların yanma reaksiyonu ile değerlendirilmesi ve bu reaksiyonda karbondioksit (CO2) ile diğer zararlı emisyonların ortaya çıkması, çevre sorunları oluşturmaktadır. Bugün dünyanın en önemli çevre sorunu olan global ısınmanın ana nedeni, artan CO2 emisyonu ile atmosferin sera etkisinin güçlenmesidir. Dünyada CO2 emisyonunu sınırlandırmak için çeşitli girişimler yapılmakla birlikte, henüz çare olacak sonuçlardan uzak bulunulmaktadır. Birincil enerji kaynaklarının rezervlerinin kısıtlı olması, yakıt fiyat artışları, nüfus artışı, endüstrileşme, ulusal kaynaklarının değerlendirilmesi zorunluluğu, 21. yüzyılın sosyo-ekonomik yapılanması, mevcut yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri (sera etkisi, küresel ısınma, iklim değişiklikleri, yağış anormallikleri, asit yağmurları, sağlık problemleri gibi), yeni enerji teknolojileri kapsamında, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerekliliğinin temellerini oluşturmaktadır. 2 2. GENEL ENERJĐ DURUMU 2.1. Dünyanın Enerji Durumu Enerji insanoğlunun temel girdilerinin karşılanmasında, ülkelerin sosyal ve ekonomik olarak kalkınmasında en önemli gereksinimlerden biridir. Dünya enerji sektöründe, önceleri petrol krizinden kaynaklanan arz kısıtlamaları, günümüzde ise çevresel baskılardan kaynaklanan büyük maliyet artışları söz konusudur. Enerji sektörü artık ülke sınırlarını aşmış, uluslararası boyutları ile irdeleme konumuna girmiştir. Uluslararası organizasyonların enerji sektörü ile ilgili olarak uyguladıkları kararlar tüm dünya ülkelerinin etkilemektedir. Dünya enerji tüketimi, 2001 yılında %0,3 oranında artmıştır. Bu yılda kömür ve nükleer enerji tüketimlerindeki artışa karşılık, hidrolik enerji tüketiminde düşme gözlemlenmiştir. Petrol ve doğalgaz tüketimlerinde çok önemli bir değişiklik yaşanmamış olup, bunun da 2001 yılında petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlardan kaynaklandığı düşünülmektedir(WEC,2002). 2.1.1. Fosil yakıtlar Günümüzde enerji ihtiyacının büyük bir bölümü fosil yakıtlardan karşılanmaktadır. 2001 yılı sonu itibariyle dünyadaki fosil yakıt rezervleri, petrolde 142.9 milyar ton, doğalgazda 155,1 trilyon m3, taşkömüründe 519,1 milyar ton ve linyitte 465,4 milyar ton olarak belirlenmiştir (WEC 2002). 2001 yılında fosil yakıt rezervlerinin kullanılabilme süreleri petrolde 40 yıl, doğalgazda 62 yıl ve kömürde ise 216 yıl olarak tespit edilmiştir (WEC, 2002). 2001 yılında dünyadaki toplam fosil yakıt üretimi 8050,9 milyon TEP olarak gerçekleşmiştir. Bunun 3584,9 milyon ton’u petrol, 2217,7 milyon TEP’ i doğalgaz ve 2248,3 milyon TEP’i kömür olarak gerçekleşmiştir. 2001 yılında, 2000 yılına göre fosil yakıt tüketimlerinde toplam %0,3’lük bir artış kaydedilmiştir. 2001 yılında, fosil yakıt tüketimleri içerisinde petrol %44 ile ağırlığını korumuş, bunu %29 ile kömür ve %27 ile doğalgaz takip etmiştir. 3 2.1.2 Diğer enerji kaynakları Dünya genelinde 14 000 TWh/yıl değerlendirilebilecek hidrolik potansiyel vardır. Avrupa ve Kuzey Amerika'da bu kapasitenin %60 kadarı kullanılmaktadır. Dünyanın diğer bölgelerinde de söz konusu kapasitenin %10'u kullanılmakta olup, %30'u değerlendirme beklemektedir. 2001 yılı hidrolik enerji tüketiminin 2000 yılına göre %3,7 azaldığı görülmektedir. Dünya nükleer santrallarının kurulu güç kapasitesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarına göre, 2001 yılı Nisan ayı itibariyle 438 reaktör ünitesi bulunmakta olup, toplam kurulu güç 351327 MW'dır. Đnşası süren 31 ünitenin kurulu gücü 27756 MW düzeyindedir. 2000 yılında toplam nükleer enerji arzı 2562 TWh olarak gerçekleşmiştir. Dünya nükleer enerji üretiminin %86'si OECD ülkeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. OECD’ye üye ülkeler arasında yer alan Fransa’nın elektrik üretimindeki nükleer enerjinin payı (2001 Nisan ayı itibariyle) %76, Belçika’nın %57, Japonya’nın %34 ve ABD’nin ise %20 oranındadır. Đşletmede olan nükleer santraller açısından ABD 104 ünite ve 97411 MW kurulu güç ile birinci sırada, Fransa 59 ünite ve 63073 MW kurulu güç ile ikinci sırada, Japonya 53 ünite ve 43491 MW ile üçüncü sırada yer almaktadır. 2.1.3 Yenilenebilir enerji kaynakları Dünyanın üzerinde durulan yeni ve yenilenebilir kaynakları jeotermal enerji, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, biomas enerji, hidrojen enerjisi olup, bunların dışında gel-git enerjisi, deniz dalga enerjisi, deniz ısıl enerjisinin kullanımı için çalışmalar sürdürülmektedir. Yenilenebilir kaynakların toplam brüt ve/veya teorik potansiyeli, insanlığın maksimum 12 TW kadar olan toplam enerji gereksinimi karşısında sonsuz büyüklükte kalmaktadır. Jeotermal enerji olarak adlandırılan yer derinliklerinden gelen ısı akımı dünya için ortalama 30.6 TW güç rezervi sağlamaktadır. Jeotermal enerjide en büyük kurulu güç elektriksel olarak 2842 MW ve direkt kullanım olarak 2242 MW ile ABD'de bulunmaktadır. ABD'den sonra en büyük elektriksel kurulu güç 1448 MW ile Filipinlerde, en büyük direkt kullanım gücü ise 2143 MW ile Çin'dedir. 4 Güneş enerjisi dünya için sonsuz bir enerji kaynağı sayılabilir. Dünya genelinde güneş enerjisinin brüt potansiyeli 178.000 TW'dır. Teorik olarak alınabilir potansiyel 50-100 TW arasında bulunmaktadır. Güneş enerjisi uygulamaları elektrik üretimi ve ısıl uygulamalar biçiminde iki ana grupta toplanmaktadır. Dünyada güneş elektrik santrallerinin kurulu gücü henüz 580 MW düzeylerindedir. Bunun 180 MW'ı fotovoltaik, kalanı termiktir. Güneş enerjisinin kurulu kollektörlerle ısıl kullanımı 10 Mtep/yıl düzeylerinde bulunmaktadır. Güneş elektrik santrallerinde en büyük kurulu güç termik/hibrid santrallere aittir. Fotovoltaik santraller henüz küçük güçlerdedir ve yeni geliştirmeler ile maliyet düşürülmesine çalışılmaktadır. Atmosferin rüzgârı oluşturan brüt kinetik potansiyeli 191 TW'dır. 50° kuzey ve güney enlemleri arasında alınabilir rüzgar gücü potansiyeli 3 TW kadar olmakla birlikte, maksimum teknik potansiyelin 1 TW olduğu hesaplanmıştır. Rüzgar enerjisi mini türbinlerin yanı sıra, 2 MW'lık geliştirilmiş türbinlerle de kullanılabilmektedir. Rüzgâr elektrik santralleri şebekeden bağımsız ve şebeke bağlantılı kurulabilmekte olup, şebeke bağlantılı olanları yaygınlaşmıştır. Günümüz rüzgâr santralleri birden fazla türbin içeren rüzgar tarlaları biçimindedir. 1990 yılında dünyada rüzgar santrallerinin kurulu gücü toplam 2160 MW iken, 1996 sonunda 6097 MW'a ulaşmıştır. Bu hızlı artış trendi sürmekte olup, 1997 yılında kurulu güç 7500 MW'a yükselmişse de, kullanılabilecek minimum potansiyelin binde biri değerlendirilmemiş durumdadır. 1997 yılında dünya genelinde rüzgardan sağlanan elektrik üretimi 12300 GWh kadardır. Önemli bir yenilenebilir kaynak biomas enerjidir. Biyosferde biyolojik materyal devresinin kuru madde kütlesi 250 milyar ton/yıl ile 100 milyar ton/yıl karbona eşdeğerdir. Biyosferdeki fotosentez enerjisi 2 x 1021 J/yıl (70 TW) düzeyindedir. Dünyadaki toplam biomas üretimin enerji değeri karşılığı, toplam enerji tüketiminin 8 katını aşmaktadır. Biomasın sanayileşmiş ülkelerdeki birincil enerji tüketimindeki payı genel olarak %3’ün altında ise de bazı ülkeler bioenerji kaynağını önemli ölçüde kullanmaya başlamışlardır. Finlandiya %15, Đsveç %9, Amerika %4, Eski SSCB Devletleri %3-4 oranında biomas enerjisi kullanmaktadır. 2.2 Türkiye’nin Enerji Durumu Türkiye’nin birincil enerji kaynakları rezervleri incelendiğinde; kömür rezervi ile jeotermal ve hidrolik enerji potansiyeli, dünya kaynak varlığının %1’i kadardır. Petrol ve doğalgaz rezervleri ise son derece kısıtlıdır. Toryum rezervi dünya rezervinin %54’ünü oluşturmaktadır. Bunun değerlendirilmesi ise henüz deneme safhasında olan toryum santrallerinin gelişmesine bağlıdır. Birincil enerji kaynakları üretimi 2002 yılında, 2001 yılına göre %2’lik bir azalmayla 25,2 Mtep’ten, 24,6 Mtep seviyesine düşmüştür. 2002 yılında hidrolik, 5 güneş ve jeotermal enerji hariç olmak üzere hemen hemen tüm enerji kaynaklarının üretimlerinde düşüşler gözlenmiştir. Petrol ve doğalgaz üretim miktarı oldukça küçük olup, ülkenin ana enerji kaynağı başta linyit olmak üzere kömürdür. 1990-1999 yılları arasında üretiminde önemli artışlar kaydedilen linyitin üretimde bu yıldan itibaren düşmeler kaydedilmeye başlanmış, özellikle 2002 yılında santral tüketimlerindeki azalmaya paralel olarak bu kaynağın üretimi 51 Mt. olmuştur. Üretiminde önemli artış kaydedilen diğer bir enerji kaynağı da hidrolik enerji olup, 1990 yılında 23148 GWh’ten yıllık ortalama %7,8 artışla 1998 yılında 42.229 GWh’e ulaşmıştır. Ancak 1999-2001 yılları arasında ülkemizde kuraklığın hüküm sürmesi ve diğer bazı teknik zorunluluklar nedeniyle hidrolik enerji üretiminde önemli derecede düşmeler gözlenmiş ve 33684 GWh olarak gerçekleşmiştir. 2002 yılında toplam kömür, birincil enerji kaynakları üretiminin %47,4’ünü, petrol ve doğalgaz %11,8’ini, hidrolik ve jeotermal elektrik %12,2’sini, diğer yenilenebilir kaynaklar %4,3’ünü, ticari olmayan yakıtlar ise %24,3’ünü oluşturmuştur 1990-2002 yılları arasında yıllık ortalama %3,3’lük bir artış gözlenmiştir. 1990 yılında 53 Mtep olan tüketim, 2000 yılında 81,3 Mtep’ne ulaşmış ancak, 2001 yılında ülkemizde yaşanan krize paralel olarak enerji tüketiminde de önemli derecede bir azalma olmuş, 2002 yılında tekrar tüketimin artışı yönünde bir eğilim olmuştur. 2002 yılında genel enerji tüketiminde petrol %39,3 ile en büyük paya sahip olmuştur. Bunu %20,6 ile doğalgaz, %13,5 ile linyit takip etmiştir. Aynı yılda hidrolik enerjinin payı %3,7 iken ticari olmayan kaynakların payı %7,6 olmuştur. 2002 yılında hidrolik enerji hariç yenilenebilir enerji kaynaklarının toplamı 7,1 Mtep olmuştur. Bunun önemli bir miktarı odun (4,7 Mtep) ile hayvan ve bitki artıklarını (1,3 Mtep) içermekte olup, geri kalan kısmını jeotermal enerjiye (0,8 Mtep) ile güneş (0,3 Mtep) oluşturmaktadır. 1990 yılında 944 kgpe olan kişi başına enerji tüketimi, 2002 yılında 1126 kgpe’ne ulaşmıştır. 2.2.1. Enerji ithalatı ve ihracatı Enerji üretim artışının talepten daha düşük olması nedeniyle 1990-2002 yılları arasında net ithalatla %5,5’lik bir artış gerçekleşmiş ve net ithalat yaklaşık 2 kat artarak 1990 yılındaki 28,5 Mtep seviyesinden 2002 yılında 53,9 Mtep seviyesine ulaşmıştır. 2002 yılında da başta petrol olmak üzere doğalgaz, kömür ve elektrik enerjisi ithalatları yapılmıştır. Taşkömürü ve ikincil kömür ithalatları toplam olarak 9,6 Mtep (%16,5), ham petrol ve petrol ürünleri 32,6 Mtep (%56), doğalgaz 15,8 Mtep (%27) ve elektrik 0,3 Mtep (%0,5) olarak gerçekleşmiştir. 2002 yılında gerçekleşen bu ithalat miktarları sonucunda 1990 yılında %48,1 olan talebin yerli üretimle karşılanma oranı, 2002 yılında %31,3 olmuştur. 6 2.2.2. Elektrik enerjisi durumu Enerjiye doymuş sanayileşmiş ülkelerde bile talebi artan ikincil enerji kaynağı olarak ülke kalkınmasında kritik bir önemi artarak devam etmektedir. 1990 yılında 16318 MW olan ülke kurulu güç kapasitesi, son dönemlerde devreye alınan 15528 MW ilave kapasite ile 2002 yılında 31846 MW’a ulaşmıştır. Aynı dönemlerde üretim yıllık ortalama %7 artışla, 57543 GWh’ten 129400 GWh’e ulaşmıştır. 1990-1996 yılları arasında net elektrik enerjisi ihracatçısı olan Türkiye, bu yıldan itibaren arz kapasitesi artışının talep artışından daha düşük olması nedeniyle net ithalatçı konumuna gelmiştir. 1990 yılında net tüketim 46820 GWh, kişi başına net tüketim 834 kWh, kişi başına brüt tüketim ise 1012 kWh iken 2002 yılında yaklaşık iki kat artarak sırası ile 102800 GWh, 1476 kWh ve 1903 kWh olarak gerçekleşmiştir. 3. YENĐLENEBĐLĐR ENERJĐ KAYNAKLARI Dünya'da artan nüfusa bağlı olarak, enerji ihtiyacı her yıl yaklaşık %4-5 arasında artmaktadır. Buna karşılık fosil yakıt rezervleri ise hızla azalmaktadır. Yapılan hesaplamalara göre en geç 2030-2050 yılları arasında petrol, kömür, doğal gaz rezervleri tükenme aşamasına gelecek ve ihtiyacı karşılayamayacaktır. Fosil yakıtların kullanımı dünya ortalama sıcaklığını 500 bin yılın en yüksek seviyesine ulaştırmıştır. Bu durum son yıllarda yoğun hava kirliliğine, sel, fırtına ve doğal afetlerin hızla artmasına sebep olmaktadır. Sıcaklığın yükselmesi ile deniz seviyesinde bulunan birçok adada yerleşim alanları, buzulların erimesi ve su seviyesinin yükselmesinden dolayı boşaltılmıştır. Önlem alınmaması durumunda yakın gelecekte, deniz kenarlarındaki birçok şehir sular altında kalacaktır. Yakın gelecekte alternatif enerji kaynaklarına geçilmemesi durumunda birçok bitki ve hayvan soyu tükenecektir. Bu durumda doğal denge bozulacak ve yaşam şartları ağırlaşacaktır. Egzoz gazlarındaki kurşun nedeniyle doğan zihinsel özürlü çocuk sayısı hızla artmaktadır. Asit yağmurları nedeniyle birçok doğal eko sistemler tamamen ölmüş, doğadaki gıda ve madde zinciri ile ağır metaller insan vücuduna besinlerle girmeye başlamıştır. Bu olumsuz yönlerden dolayı alternatif enerji kaynakları çok önem kazanmaktadır. Alternatif enerji kaynaklarına geçilmesiyle, daha değişik dünya görüşü hayatımıza girecektir. Sınırsız ve sorumsuz harcanan enerji tüketiminin yerini bilinçli, çevreye saygılı ve ihtiyacı karşılamaya yönelik enerji tüketimi alacaktır. Böyle bir ortamda refah düzeyini, en fazla enerji tüketen yerine, enerjiyi en verimli kullanan belirleyecektir. Fosil yakıtları bitmeden temiz enerji dediğimiz alternatif enerji kaynaklarına yönelmek son çare olacaktır. 7 Yenilenebilir enerji kaynakları : 1. Hidrolik (Su) Enerjisi 2. Güneş Enerjisi 3. Rüzgar Enerjisi 4. Jeotermal Enerji 5. Biyokütle (Biomas) Enerjisi 6. Hidrojen Enerjisi olmak üzere 6 grupta incelenir. 3.1. Hidrolik Enerji Suyun potansiyel enerjisinin kinetik enerjiye çevrilmesiyle elde edilen enerjidir. Hidrolik enerji, kirlilik oluşturmaz, doğal kaynak kullanıldığından dışa bağımlı değildir. Pik enerji ihtiyacında çok hızlı devreye girer ve acil durumlarda da hızlı devreden çıkabilir. Yapılan yatırım enerji üretimi yanında, sulama amaçlı olarak da kullanılabilir. Elektrik enerjisi üretiminde fosil ve nükleer yakıtlı termik, doğalgazlı santraller yanında hidroelektrik santrallerinin yenilenebilir "puant" çalışabilme gibi iki özelliği vardır. Hidroelektrik santraller ilk yatırım maliyeti yönünden özel haller ve doğal gazlı santraller dışında termik ve nükleer santrallerle rekabet edecek durumdadır. Đşletilmesi ekonomik ve çevreye zararı en az olan santrallerdir. Bununla birlikte, bu enerji kaynağının yatırım maliyeti yüksek, inşaat süresi uzundur ve aşırı yağışlardan olumsuz etkilenebilmektedir. Türkiye'de 26 akarsu havzasına dağılmış olan su kaynaklarının enerji üretimi açısından toplam debisi 186 km3/yıl düzeyindedir. Bu doğal olanakta havzaların en büyük payları sırasıyla; Fırat % 17, Dicle % 11.5, Doğu Karadeniz % 8, Doğu Akdeniz % 6 ve Antalya % 5.9 düzeylerindedir. Hidrolik enerji 2002 yılında toplam elektrik enerjisi üretiminin %26’sını sağlamıştır. 1990 yılında 2 Mtep (23148 GWh) olarak gerçekleşen hidrolik enerji üretimi, yıllık ortalama %3,2 artışla 2002 yılında 2,9 Mtep’ne (33648 GWh) ulaşmıştır. 2002 yılı sonu itibariyle 126 milyar kilowatt saat olan toplam hidrolik enerji potansiyelinin %34’ü değerlendirilmiş durumdadır. Önümüzdeki yıllarda hidrolik enerji üretim artışının devam etmesi planlanmaktadır (WEC, 2002). 3.2. Güneş Enerjisi Güneş enerjisi, bilinen en eski birincil enerji kaynağıdır ve bütün enerji kaynakları güneş enerjisinden türemiştir. Temizdir, yenilenebilir ve dünyanın her tarafında yeterince vardır. Güneş'ten yeryüzüne 8 dakikada gelen enerji, tüm dünyada kullanılan enerji miktarına karşılık gelir. Güneş enerjisi kesikli ve değişken, günlük ve mevsimlik değişimler gösterir. Diğer kaynaklarla karşılaştırıldığında güneş enerjisinin yoğunluğu düşüktür. Güneş enerjisi fotosentetik ve 8 fotokimyasal olayları başlatmak için gereken özelliklere sahiptir. Yarı iletkenlerde, fotoelektrik ve termoelektrik etkileri kullanılarak güneş enerjisini doğrudan elektrik enerjisine çevirmek mümkündür. Güneş enerjisinden yararlanabilmek için ilk aşama, bu enerjinin depolanmasıdır. Toplama işlemi, ısıl ve elektriksel yöntemle yapılmaktadır. Basit ve ucuz olmasından dolayı toplama yöntemi tercih edilir. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle sahip olduğu güneş enerjisi potansiyeli açısından birçok ülkeye göre şanslı durumdadır. Devlet Meteoroloji Đşleri Genel Müdürlüğünde (DMĐ) mevcut bulunan 1966-1982 yıllarında ölçülen güneşlenme süresi ve ışınım şiddeti verilerinden yararlanılarak EĐE tarafından yapılan çalışmaya göre Türkiye’nin ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat (günlük toplam 7,2 saat), ortalama yıllık toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m2-yıl olduğu tespit edilmiştir. Bu verilerin değerlendirilmesi ile Türkiye bir yılda 26,4 milyon TEP termal, 8,8 milyon TEP elektrik enerjisi teknik potansiyeline sahip olduğu belirlenmiştir. Türkiye’nin en fazla güneş alan bölgesi Güney Doğu Anadolu Bölgesi olup, bunu Akdeniz bölgesi izlemektedir. Türkiye’de güneş enerjisinin en yaygın kullanımı sıcak su ısıtma sistemleridir. Halen ülkemizde kurulu olan güneş kollektörü miktarı 2001 yılı için 7,5 milyon m2 civarındadır. Çoğu Akdeniz ve Ege Bölgelerinde kullanılmakta olan bu sistemlerden yılda yaklaşık 290 bin TEP ısı enerjisi üretilmiştir. Sektörde 100’den fazla üretici firmanın bulunduğu ve 2000 kişinin istihdam edildiği tahmin edilmektedir. Yıllık üretim hacmi 750 bin m2 olup bu üretimin bir miktarı da ihraç edilmektedir. Bu haliyle ülkemiz dünyada kayda değer bir güneş kollektörü üreticisi ve kullanıcısı durumundadır (WEC, 2002). 3.3. Rüzgar Enerjisi Rüzgar enerjisi yenilenebilir enerji kaynakları içinde en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli türdür. Bütünüyle doğa ile uyumlu, çevreye zarar vermeyen ve tükenme ihtimali olmayan enerji kaynağıdır. Sera gazı emisyonlarını önlemenin ötesinde, rüzgar enerjisi civa, kükürt, kükürt dioksit, ve azot oksit gibi zararlı fosil kirleticileri önler, hava ve suyun daha temiz olmasını sağlar. Uygun rüzgar alanlarında fosil yakıtlar ve nükleer enerji ile rekabet edebilir. Rüzgar teknolojisi ilerledikçe ve kullanım alanları genişledikçe maliyetleri düşmektedir. Bu enerji kaynağının bazı dezavantajları da vardır. Türbin için geniş yer gereklidir. Bu alanlar aynı zamanda tarım amaçlı olarak da kullanılabilir. Görsel ve estetik açısından olumsuz, gürültülü ve çok az da olsa kuş ölümlerine sebep olabilirler. Rüzgar enerjisi kaynağı doğal olsa da, rüzgarın tutularak enerjiye dönüştürülmesi için bir maliyet gerekir. Rüzgardan verimli enerji eldesi rüzgarın hızına, esme süresine, seçilecek bölgenin meteorolojik özelliklerine ve seçilecek türbin tasarımına bağlıdır. Uygun bölge seçimi, ölçümler sonucu yapılan istatistiksel yöntemlerle hesaplanan kararlı rüzgar rejimlerine göre yapılır. Rüzgarın 9 sürekliliği, rüzgar hızı ve yön ölçümleri, topografik yapı ve arazi pürüzlülüğü önemlidir. Rüzgar enerjisi bakımından en zengin olan bölgelerimiz Ege, Marmara ve Doğu Akdeniz kıyılarıdır. Devlet Meteoroloji Đşleri Genel Müdürlüğü’nün 113 istasyonunun saatlik rüzgar kayıtlarını temel olarak EĐE Đdaresi Genel Müdürlüğü tarafından yapılan değerlendirme çalışmasına göre Türkiye’nin ortalama rüzgar hızı 2,5 m/sn, yıllık ortalama rüzgar gücü yoğunluğu 24 W/m2’dir. Yerleşim alanları dışında 10 m yükseklikteki rüzgar hızı yıllık ortalaması, Ege Bölgesi ve diğer kıyı alanlarında 4,5-5,6 m/sn, iç kesimlerde ise 3,4-4,6 m/sn civarındadır. Türkiye’nin bugünkü koşullarda rüzgar enerjisi teknik potansiyeli 88000 MW, ekonomik potansiyelinin ise 10000 MW civarında olduğu tahmin edilmektedir. 2002 yılı sonu itibariyle 18,9 MW kurulu gücündeki 2 adet rüzgar santralinden 48 GWh’lik elektrik enerjisi üretilmiştir (WEC, 2002). 3.4. Jeotermal Enerji Yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş olan ısının oluşturduğu, sıcaklıkları atmosfer sıcaklığının üstünde olan sıcak su, buhar, ve gazlar olarak tanımlanır. Jeotermal enerji, yerkabuğunun derinliklerinden gelen ısının doğal olarak yer altındaki sulara aktarılması ve yeraltı sularının yeryüzüne çıkması ile oluşan enerji türüdür. Çevre dostudur, temizdir, suyun ısıtılması ve buharlaştırılması için fosil enerjiye gereksinimi yoktur. Yer altı sularının, paslanmaya, çürümeye, kireçlenmeye neden olması ve içerdiği Bor, H2S, CO2 gibi maddeler nedeniyle uygulamada bazı teknolojik önlemlerin alınması gerekmektedir. Jeotermal kuyular CO2 üretimi için kaynak olarak kullanılabilir. Kabuklaşma sorunu akışkana kimyasal inhibitör katılmasıyla çözülmüştür. Kullanılan jeotermal akışkanın çevreye zararlı etkisini azaltmak için yeraltına geri verme (reenjeksiyon) uygulaması geliştirilmiştir. Dünyada jeotermal ısı kullanımı ve kaplıca uygulamalarındaki ilk 5 ülke Çin, Japonya, ABD, Đzlanda ve Türkiye’dir. Türkiye’de keşfedilmiş olan 170 adet jeotermal alan ve alt sıcaklık sınırı 20°C kabul edilen toplam 1000 dolayında sıcak ve mineralli su kaynağının varlığı ile ülkemiz Avrupa’da birinci sırayı almaktadır. Bilinen jeotermal alanların %95’i ısıtmaya ve kaplıca kullanımına, diğerleri de elektrik üretimine uygundur. Sadece doğal jeotermal kayakların boşalımları değerlendirildiğinde potansiyel 600 MWt’dir. MTA verilerine göre Türkiye’nin ispatlanmış termal kapasitesi 3173 MWt’dir. Muhtemel jeotermal potansiyelimiz ise 31500 MWt’dir. Bu da Türkiye’deki konut sayısının %30’una karşılık gelmektedir. 10 2002 yılında, jeotermal enerjinin toplam birincil enerji kaynakları arzına katkısı 105 GWh’lik elektrik enerjisi üretimiyle birlikte 820 Btep olmuştur (WEC, 2002). 3.5. Biyokütle (Biomas) Enerjisi Biomas enerji, uygun bitkilerin yetiştiriciliğine bağlı olduğu için yenilenebilir, çevre dostu ve yerli kaynak olarak değer kazanmaktadır. Bu enerji kaynağı klasik ve modern enerji kaynağı olarak iki grupta incelenir. Klasik biomas enerji, ormanlardan elde edilen odun, yakacak olarak kullanılan bitki ve hayvan artıklarından oluşur. Bitkisel ve hayvansal kökenli bütün maddeler biyokütle enerji kaynağıdır. Bu kaynaklardan üretilen enerji biyokütle enerji adını alır. Modern biomas kaynakları; enerji ormancılığı ürünleri, orman ve ağaç endüstrisi artıkları, enerji tarımı ürünleri, kentsel atıklar, tarım kesiminin bitkisel ve hayvansal atıkları, tarımsal endüstri atıkları olarak sayılabilir. Biomas kütleler çeşitli biomas yakıt teknikleri ile işlenerek katı, sıvı ve gaz yakıtlara dönüştürülür. Biomas yakıt üretmek için piroliz, hidrogazifikasyon, hidrojenlendirme, parçalayıcı distilasyon, asit hidroliz tekniklerinden yararlanılmaktadır. Türkiye biomas materyal üretimi açısından, güneşlenme ve alan kullanılabilirliği, su kaynakları, iklim koşulları gibi özellikleri uygun olan ülkedir. Türkiye'de kültürel yetiştiriciliğe ve gıda üretimi dışında fotosentezle kazanılabilecek enerjiye bağlı olarak biomas enerji brüt potansiyeli teorik olarak 135-150 Mtep/yıl kadar hesaplanmakla birlikte, kayıplar düşüldükten sonra net değerin 90 Mtep/yıl olacağı varsayılmaktadır. Ancak, ülkenin tüm yetiştiricilik alanlarının yıl boyu yalnızca biomas yakıt üretim amacıyla kullanılması olanaklı değildir. Olabilecek en üst düzeydeki yetiştiriciliğe göre teknik potansiyel 40 Mtep/yıl düzeyinde bulunmaktadır. Ekonomik sınırlamalarla 25 Mtep/yıl değeri, Türkiye'nin ekonomik biomas enerji potansiyeli alınabilir (WEC, 2002). 3.6. Hidrojen Enerjisi Hidrojen enerjisi; verimli, sınırsız ve yeryüzünde bolca bulunmaktadır. Otomotiv sektöründen hava taşımacılığına kadar tüm sanayi kollarında enerji olarak kullanılabilme özelliğine sahiptir. Yakılmasıyla direkt kullanılabildiği gibi, yakıt pili kullanan araçlarda enerji kaynağı olarak da kullanılabilir. Alternatif yakıtlar içinde en verimlisi ve kullanışlısı hidrojendir. Hidrojen enerji teknolojisi, hidrojenin üretim teknolojisi, hidrojenin taşınması, hidrojenin depolanması ve hidrojenin kullanım teknolojisi bölümlerine ayrılır. Bu bölümler için gelişmeler sağlanmış olup yakın bir gelecekte kullanılabilecek teknoloji birikimi bulunmaktadır. Hidrojen üretimi için kullanılan konvansiyonel yöntemler; doğal gazın katalitik buhar reformasyonu, ağır petrolün kısmi oksidasyonu, kömürün gazifikasonu, buhar-demir işlemi, suyun ısıl ayrıştırılması (Decomposition), biyolojik ve 11 biyokimyasal hidrojen üretimi, suyun elektrolizi/güneş olarak sınıflandırılabilir. Bazı işlemlerle yan ürün olarak hidrojen elde edilmektedir. Klor-Alkaliden karşıt klor üretiminde, kok fırınlarında kömürden kok üretimi, kimyasal dehidrojenerasyon işleminde hidrojen yan ürün olarak elde edilmektedir. Hidrojen en yaygın olarak sudan elde edilmekte ve yan ürün su ve su buharı olmaktadır. Ülkemizde hidrojen enerjisi henüz kullanılmamaktadır. 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı genel enerji özel ihtisas komisyonu yeni ve yenilenebilir ihtisas komisyonu raporunda hidrojen enerjisine değinilmesine rağmen resmileşen raporda hidrojen enerjisi adı geçmemiştir. Yakıt hücreleri ile ilgili olarak TÜBĐTAK Marmara Araştırma Merkezi ve ODTÜ Kimya mühendisliği laboratuarlarında araştırma çalışmaları yapılmaktadır ve ODTÜ'de hidrojen gazından elektrik üretebilecek alkali yakıt hücresi tasarlanmış, kurulmuş ve gücünü etkileyen etkenler araştırılmıştır. 4. ENERJĐ VE ÇEVRE Enerji ve çevre çoğu zaman çatışır iki ayrı kavram ve/veya alan gibi görülmek yada gösterilmek istenmişse de, enerji ve çevre ilişkilerinin optimal bir dengede uyuşması olanaklı olduğu gibi, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir enerjinin paralel gelişimine çalışılmaktadır. Doğal çevreyi tüm insan faaliyetleri etkilemektedir. Bu faaliyetlerin en etkililerinden biri enerji alanıdır. Sanayi devrimimin başlangıcından beri giderek artan ve aşırı boyutlara ulaşan, artışı tükenme pahasına sürdürülen fosil yakıt kullanımı, enerji-çevre sorunlarının oluşmasının temel nedenidir. Diğer enerji kaynaklarının da doğal çevre üzerinde etkileri vardır. Onların kullanımı fosil yakıtlar düzeyine ulaşmadığından, teknolojilerinin farklılığından etkileri daha sınırlı bulunmaktadır. Çevre teknolojilerinin dünyadaki gelişim sürecine bakıldığında, 1970'li yıllarda geliştirilen ilk teknolojiler kirlilik kontrol amaçlıdır. Kirleticilerin havaya, suya ve toprağa atılmadan engellenmesini yada azaltılmasını amaçlayan uygulamalardır. Ancak, bu teknolojiler üretim sürecinin sonuna yönelik olup, fazla malzeme ve enerji gereksinimli, düşük verimli teknolojilerdir. 1980'lerin başında çevre yönetimi yaklaşımı ile üretim sürecinin her aşamasında çevre ve enerji verimliliklerini artıracak tasarımlar üzerinde durulmaya başlanmıştır. 1980'lerin sonuna doğru çevre politikaları endüstriyel ekoloji görüşü ile biçimlendirilmiş, üretim sistemlerindeki madde ve enerji akışının irdelenmesi ve atıkların girdi olarak değerlendirilmesi üzerinde durulmaya başlanmıştır. 1990'larda çevre yönetim fonksiyonlarına toplam kalite yaklaşımı eklenmiştir. 12 Çağdaş çevre politikası, işlem ve üretimlerin atık oluşumunu engelleyecek biçimde, yeniden dizayn edilmesi ve düzenlenmesi üzerinde odaklanmıştır. Artık, kirliliğin kaynağında önlenmesi ve temiz üretim ilke edinilmiştir. 1992 Rio de Janerio’da yapılan "Çevre ve Kalkınma Konferansı" sonuçları ve Avrupa Birliği 5. Çevre Eylem Programı, sürdürülebilirlik temeline göre hazırlanmış olup, hedef sektörler arasında enerji sektörü ağırlıklı biçimde yer almaktadır. Belirlenen ve enerji ile ilgili olan hedef alanlar ise; iklim değişikliği, asit etkileri ve hava kalitesi, atık yönetimi, gürültü kirliliği, çevre riskleri ve kazaları şeklinde sıralanabilir. 1997'de Kyoto toplantısında konu alınan “Đklim Değişikliği Anlaşmaları"nda ise, özellikle karbondioksit emisyonu ve global ısınma üzerinde durulmuştur. Türkiye'de 1982 Anayasası ile yurttaşların sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakları tanınmış, 1983 yılında Çevre Kanunu çıkarılmış, 1991 yılında Çevre Bakanlığı kurulmuştur. 7. Beş Yıllık Kalkınma Planının önerisine de uygun olarak Ulusal Çevre Eylem Planı (UÇEP) oluşturulmuştur. UÇEP kapsamında ele alınan hedeflerden "çevre yönetiminin iyileştirilmesi" enerji sektörü ile yakın ilişki içindedir. Yanma reaksiyonu ile ortaya çıkan fosil yakıt emisyonları, birincil ve ikincil kirleticiler diye ayrılmaktadır. Birincil kirleticiler COx, NOx, SOx, PbOx, TSP hidrokarbonlar iken, yanma dışı reaksiyonlar ve güneşin UV ışınları ile ikincil kirleticilere dönüşmektedirler. Bu grupta aerosollar, aldehitler, olefinler, PAH, nitrosamin, oksidantlar vb kirleticiler bulunmaktadır. Birincil ve ikincil kirleticilerin bazıları sera etkisi oluşturmakta ve iklim değişikliğine neden olmakta, bazıları biyosferi zehirlemektedir. PAH bileşikleri ve halojenli yakıtlardan çıkan PCDD/PCDF (dioksin ve furan) türü yanma ürünleri ise, kanserojen maddeler olarak bilinmektedir. Enerji üretiminin neden olduğu çevre etkileri; asit kirleticiler, sera etkisi (global ısınma), insan sağlığı ve emniyet sorunu, partiküller, ağır metaller, afet olasılığı, atık sorunu, çirkin görüntü, gürültü, ışık kirliliği, radyasyon kirliliği, arazi gereksinimi olmak üzere gruplandırılabilir. Açıklanacak olan olumsuz çevre etkilerini ve/veya kirlilikleri giderebilecek mühendislik çözümleri bulunmaktadır. Bu nedenle, yeterli güvenlik önlemleri alınmak koşulu ile her teknolojiden yararlanılabilir. 13 4.1. Sera Etkisi ve Global Isınma 20. yüzyılda enerji tüketimi başlangıca göre 8 kat artış göstermiştir. Her enerji dönüşümü ve/veya çevrimi, dünyada entropiyi artırmış, kullanılabilir enerjiyi azaltmıştır. Dünyada entropi artışının yanı sıra, global dünya sıcaklığı da artmıştır. Dünyanın buzul çağından bu yana ortalama yüzey sıcaklığının 3 oC arttığı hesaplanmakta, bu artışın zaman sürecine bağlı olarak en yüksek hızını son yarım yüzyıl içinde aldığı belirtilmektedir. Yaklaşık 1oC'lik daha artış, kutuplardaki buzulların erimesi ve iklim değişiklikleri ile insanlık için önemli sorunlar dizini ortaya çıkaracaktır. Sera etkisine neden olan gazlar başta CO2 olmak üzere, N2O, HFC, PFC VE SF6 olarak sıralanabilir. 1997 yılında imzalanan "Kyoto Protokolü" gereği protokole dahil olan ülkelerde 2008- 2012 dönemine kadar toplam sera gazı emisyonlarında 1990 yılı değerlerine ulaşılması hedeflenmektedir. 1990- 2000 yılları arasında AB ülkelerinde sera gazları emisyonlarında sağlanan azalma %5.4’tür. 2000 yılı ilk yarısında, AB’de CO2 emisyon değerleri 1990 değerlerinin %0.6 aşağısında olup, ikinci yarısında değerler sabitlenmiştir. Sera gazı emisyon kaynağı olarak gösterilen enerji üretimi, tarım, sanayi, atık yönetimi ve konut sektörlerinde azalmalar gerçekleştirilmesine ve 1995- 2000 yılları arasında otomobillerde üretilen CO2 emisyonu miktarları %7.5 azaltılmasına rağmen ulaşım sektöründe kullanılan araç sayısındaki hızlı artış nedeniyle emisyonlarda %18’e varan bir artış gerçekleşmiştir. Đleriye dönük projeksiyonlar sonucunda teknolojideki gelişim ve taşıt sayısındaki artışa paralel olarak 2010 yılında bu artışın %28 olacağı düşünülmektedir. Otomobillerden kaynaklanan CO2 emisyonlarının 19952008 döneminde %25 azaltılması ACEA (Assoc. des Constructeurs Europeens D’Automobiles), JAMA (Japan Automobile Manufacturers Association) ve KAMA (Korea Automobile Manufacturers Association) tarafından onaylanmıştır. Avrupa’da hedeflenen CO2 emisyon oranı ortalama 140 g- CO2 km’dir. Sera gazlarının etkisinin azaltılması için bir takım önlemler alınmaktadır. Bunlar sırasıyla; fosil yakıtların tüketiminin azaltılması ve bu yakıtların yüksek verimle yanmalarının sağlanması, yanma sırasında oluşan CO2 ’in absorpsiyon gibi yöntemlerle tutulması ve karbon sayısı düşük veya hiç karbon içermeyen yakıtların kullanılmasıdır. Günümüzde ulaşım sektöründe emisyonların azaltılması için yakıt tüketiminin azaltılması, alternatif yakıtların kullanılması, ulaşım planlaması, trafik düzenlenmesi gibi önlemler alınmaktadır. 14 4.2. Enerji Kaynakları ve Çevre Etkileri Fosil yakıtların ve yenilenebilir enerji kaynaklarının çevreye olan etkileri farklıdır ve bunlar ayrı kategorilerde incelenecektir. 4.2.1. Fosil yakıtlar Fosil yakıtların en önemli çevre etkisi CO2 emisyonudur. Bu yakıtın karbon (C) içeriğine bağlıdır. Genelde 1 kg karbonun yanması ile 4 kg karbondioksit oluşmaktadır. Fosil yakıt kullanımında CO2 emisyonu kömürde 85.5-101.2 kg/GJ, petrolde 69.4-81.2 kg/GJ ve temiz yakıt diye sunulan doğal gazda 52.0-54.8 kg/GJ kadardır. Fosil yakıtların tümünün bileşiminde az veya çok miktarda kükürt bulunur. Yanma sonucu bu kükürt SO2 ve SO3 biçimine, kısaca bunların toplamını ifade eden SOx emisyonuna dönüşür. Özellikle, SOx solunum yolu enfeksiyonlarına ve kalp rahatsızlıklarına neden olduğu gibi, atmosferdeki mutlak nem ile birleşerek sülfüroz ve/veya sülfürik asit biçimine dönüşerek, yağmurla birlikte asit yağmuru olarak yeryüzüne döner. Kültür alanlarında, ormanlarda ve doğal bitki örtüsü üzerinde büyük tahribat yapar. SOx gazlarının arıtılması için termik santral bacalarına baca gazı desülfürizasyon tesisleri eklenmektedir. Fosil yakıtların yanması sonucu ortaya çıkan bir diğer kirletici NOx emisyonudur. Doğal gazın alevinin yüksek sıcaklıkta olması NOx üretimini artırmaktadır. NOx emisyonu CO2 gibi bir sera gazıdır. Ayrıca, NOx solunması koşulunda aside dönüşerek akciğer dokusunu tahrip etmektedir. 1995 yılında dünyada 9.33 milyar ton fosil yakıt yakılmıştır. Yanma sonucu ortaya çıkan sera gazları, asit yağmuru bileşenleri ve toksit kimyasallardan oluşan kirleticilerin toplam miktarı 29.3 milyar tondur. Miami Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan araştırma, bu kirleticilerin oluşturduğu çevre zararının 2 700 milyar $ ile dünya brüt gelirinin % 14'üne eşit olduğunu ortaya koymuştur. Ulaşım sektörü de kirletici emisyonlar yönünden önemli bir paya sahiptir. Toplam emisyonlarda trafiğin payı, partikül maddeler ve SO2 için hemen hemen yok varsayılırken, NOx emisyonu için % 82, toksit olan CO için % 57 ve hidrokarbon (HC) için % 92 dir. Dizel motorlu araçlar, taşıtların CO emisyonuna % 15, benzin motorlu araçlar % 85 katkı yapmaktadır. NOx emisyonu için bu durum tersine 15 dönmekte, dizel motorlu taşıtların katkısı % 84, benzin motorlu taşıtların katkısı % 16 olmaktadır. Taşıtların HC emisyonunda dizel motorlu araçların payı % 62, benzin motorlu araçların payı % 38 düzeylerindedir. Büyük kentlerde trafikten ortaya çıkan emisyon kirlilikleri, termik santrallerin oluşturduğu kirlilikten fazladır. 4.2.2. Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yenilenebilir kaynakların başında yer alan hidrolik enerjinin başlıca olumsuz etkileri; büyük alan kaplaması, iklimi değiştirmesi, dikkate değer kaza ihtimali bulunması, doğal görünümü bozarak görüntü kirliliği oluşturabilmesi, balık ve doğal yaşamı etkilemesi, ekolojik dengeyi bozması, suyun kalitesini düşürmesi, doğal fay hareketlerini etkileyerek deprem oluşum riskini artırması biçiminde sıralanmaktadır. Bir diğer yenilenebilir kaynak olan jeotermal akışkan, bünyesindeki yoğuşmayan gazlar nedeni ile az da olsa asit kirleticilere katkı yapabilmekte, bünyesindeki CO2 ve CH4 sanayi amaçlı değerlendirilmeyecek olursa, sera gazı atımı gerçekleşmektedir. Akışkandaki bor nedeni ile su ve toprak kirliliği oluşabilmektedir. Teknolojik gelişmeler yeni ve yenilenebilir kaynaklardan rüzgar enerjisine önem kazandırmıştır. Rüzgar santrallerinin görsel ve estetik kirliliği, gürültü yapması, kuş ölümlerine neden olması, gerek radyo ve gerekse TV alıcılarında parazitler oluşturması gibi olumsuz çevre etkileri ile kaza olasılıklarından söz edilmektedir. Görüntü kirliliğini engellemek ve estetik görünüm için pilon tipi kafes kulelerin yerini boru kuleler almıştır. Türbinlerin haberleşmede parazit oluşturması ise 2-3 km'lik alanla sınırlı kalmaktadır. Uçma hızı düşük kuşların rüzgar türbinlerine çarpması ve kuş ölümlerine neden olması ise ihmal edilebilir düzeyde bulunmaktadır. Güneş enerjisinin kullanım biçimine göre çevre etki ve sorunları değişik olmaktadır. Bugün yaygın biçimde kullanılan güneşli su ısıtıcılar, mimari yapı ile bütünleşik ele alınmadıklarından görüntü kirliliği oluşturmaktadırlar. Burada özellikle güneşle elektrik üretiminin çevre etkileri ele alınmıştır. Fotovoltaik üreteçler, üretimleri ve atılmaları koşulunda partikül sorunu, ağır metal sorunu ve atık sorunu ortaya çıkarmaktadır. Görüntü kirliliği oluşturabilmekte, çevrim verimlerinin düşüklüğü nedeni ile büyük alan istemektedirler. 16 Bir başka yenilenebilir kaynak olan biomas enerji asit kirletici, CO2 emisyonu, CH4 emisyonu oluşturabilmektedir. Ancak, yetiştiricilik aşamasındaki fotosentez prosesinde CO2 gazını kullandığı için, CO2 salımı yapmadığı varsayılır. Partikül emisyonu olmakta, atık sorunu oluşabilmekte, çirkin görüntü ve tesisin cinsine göre gürültü kirliliği de ortaya çıkmaktadır. Ayrıca alan gereksinimi ve su gereksinimi önemli büyüklüktedir. Tüm enerji kaynaklarını işlenmesinde, bu kaynaklara dayalı çevrimlerde ve/veya dönüşümlerde, çevre sorunlarından ve bazılarında büyük bazılarında küçük çevre ve sağlık risklerinden söz edilebilir. Bununla beraber, bu sorunlar çözülemez değildir. Çevre sorununu çözümleyici önlemler en son teknolojiyle yeterince alınarak hiçbir santralın yapımı ve işletilmesi engellenmemelidir. 4.3. Enerji Teknolojilerini Değerlendirme Kriterleri Enerji teknolojilerini değerlendirirken; doğal kaynakların kullanımı, çevre üzerindeki tahrip edici etkiler, insan sağlığı üzerindeki etkileri, muhtemel kazaların yaratacağı etkiler, dışa bağımlılık, makroekonomik etkiler, üretim ve yatırım maliyetleri gibi çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Üzerinde en çok durulanlar ise; çevre üzerindeki etkiler ve sosyo-ekonomik risklere ilişkin kriterler olarak göze batmaktadır. Son 25-30 yıl içerisinde enerji darboğazları, enerji sorununa toplumsal ilginin artması, enerji seçeneklerine ilişkin karar vermeyi çok daha karmaşık bir hale getirmektedir. Bu nedenle son yıllarda, farklı yapıdaki enerji teknolojilerinin birbiriyle mukayesesinde önem kazanan noktalar ve bu doğrultuda çalışmalar yapılmaktadır. Enerji teknolojilerini mukayeseye yönelik çalışmalar genellikle gelişmiş ülkelerde gerçekleştirildiği için, mukayesede kullanılan kriterler doğal olarak bu ülkelerin şartlarını ve değer yargılarını aksettirmektedir. Ülkemiz şartlarına ve değer yargılarına bağlı olarak, değerlendirilmelerde önem kazanan faktörler, maliyetler, faydalar ve dolayısıyla varılacak sonuçlar çok farklı olabilmektedir Ülkemizde yakın gelecekte sıkıntıya düşmemek için enerji talebinin hangi kaynaklarla karşılanacağının belirlenmesi ve uygulamaların da buna göre yapılması gereklidir. Enerji politikalarındaki ciddiyetsizlik ve dağınıklık önlenmeli, ülkenin güvenli, temiz ve yeterli enerjiye sahip olmasını hedefleyen planlı bir enerji politikası oluşturulmalıdır. 17 5. HĐDROJEN ENERJĐSĐ Enerji insanoğlunun temel girdilerinin karşılanmasında, ülkelerin sosyal ve ekonomik olarak kalkınmasında en önemli gereksinimlerden biridir. Dünya nüfusu ve endüstriyel gelişmelere paralel olarak enerji gereksinimi giderek artmakta buna karşın fosil enerji kaynaklarının rezervleri hızla tükenmektedir. Birincil enerji kaynaklarının rezervlerinin kısıtlı olması, yakıt fiyat artışları, nüfus artışı, endüstrileşme, ulusal kaynaklarının değerlendirilmesi zorunluluğu, 21. yüzyılın sosyo-ekonomik yapılanması, mevcut yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri (sera etkisi, küresel ısınma, iklim değişiklikleri, yağış anormallikleri, asit yağmurları, sağlık problemleri gibi), yeni enerji teknolojileri kapsamında, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gerekliliğinin temellerini oluşturmaktadır. Alternatif enerji olarak en çok şans verilen enerji türü hidrojen enerjisidir. Endüstri devrimi ile 1750 yılından bu yana, teknik yeniliklere dayalı olarak dünya genelinde ekonominin gelişmesi, peş peşe beş ayrı dalgalanma biçiminde sürmüştür. 1750-1825 yılları arasındaki birinci dalgalanmanın başat enerji kaynağı kömürdür. 1825-1860 arasındaki ikinci dalgalanmada, ekonomiye ivme kazandıran elektrik olmuştur. 1860-1910 yılları arasındaki üçüncü dalgalanmada elektrik etkisini sürdürmüş, ama yeni kaynak olarak petrol ortaya çıkmıştır. 1910-1970 arasındaki dördüncü dalgalanmada ekonomiyi büyüten yeni enerji kaynağı nükleer enerjidir. Şimdi ise1970'lerde başlayan 21. yüzyılın neresinde biteceği henüz bilinmeyen yeni bir dalgalanma içindeyiz. Bu yeni dalgalanmayı etkileyen enerji türü hidrojendir. Hidrojen aşağıda sıralandığı gibi çeşitli avantajlara sahip ideal bir enerji taşıyıcısıdır. 1. Hidrojen yenilenebilir enerji kaynakları da dahil olmak üzere herhangi bir enerji kaynağı kullanılarak üretilebilir. 2. Hidrojen elektrik kullanılarak üretilebilir ve nispeten yüksek verimle de elektriğe çevrilebilir. Hidrojenin solar enerjiden doğrudan üretim süreçleri de geliştirilmiştir. 3. Fosil yakıtlar son kullanımda sadece bir süreç ile dönüştürülürken, hidrojen kullanılacak enerji şekline beş farklı süreç ile dönüştürülmektedir. 4. Son kullanımda hidrojen kullanılacak enerji şekline dönüşürken en yüksek verime sahiptir. Hidrojen fosil yakıtlardan %39 daha verimlidir. Kısaca hidrojen birincil enerji kaynaklarını korur. 5. Hidrojen gaz şeklinde (büyük ölçekli depolamada), sıvı şeklinde (hava ve uzay ulaşımında) veya metal hidrit şeklinde (araçlar ve diğer küçük ölçekli depolamada) depolanabilir. 6. Hidrojen boru hatları veya tankerler ile büyük mesafelere taşınabilir (bir çok 18 durumda elektrikten daha ekonomik ve verimlidir). 7. Hidrojen diğer yakıtlardan farklı güvenlik ekipmanı ve prosedürü gerektirse de onlardan daha fazla tehlikeli değildir. Hidrojen güvenlik sıralamasında propan ve metanın (doğal gaz) arasındadır. Yangın tehlikesi ve zehirlilik dikkate alındığında hidrojen en güvenilir yakıttır. 8. Hidrojen elektrikten veya solar enerjiden üretilirken, taşınırken veya depolanırken ve son kullanımda herhangi bir kirletici üretmez veya çevreye zararlı herhangi bir etkisi yoktur. Hidrojenin yanması veya yakıt hücresinde tüketilmesi sonucu son ürün olarak sadece su üretilir. Yanma yüksek sıcaklıkta olursa havadaki azot ve oksijenden NOx oluşabilir. Ancak bu sorun diğer yakıtlarla aynıdır ve kontrol edilebilir. 9. Çevresel hasarlar ve yüksek kullanma verimi dikkate alındığında solar hidrojen enerji sistemleri en düşük etkin maliyete sahiptir. Yenilenebilir enerji kaynakları içinde hidrojenin önemi her geçen gün hızlı bir şekilde artmaktadır. Yıldız ve gezegenlerde serbest halde en çok bulunan element olan hidrojen, dünyada da fazla miktarda bulunmasına rağmen, serbest halde bulunmamaktadır. Hidrojen kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlardan, güneş enerjisi ve nükleer enerjiden, su gibi sonsuz bir kaynaktan elde edilebilir. Sınırsız kaynağa sahip olan ve havayı kirletmesi açısından içten yanmalı motorlarda kullanılan diğer alternatif yakıtlara göre pek çok avantaja sahip hidrojenin, içten yanmalı motorlarda kullanım çalışmalarına 1900’lü yılların başında başlanmıştır ve günümüzde de çalışmalar çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Gaz haldeki hidrojen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gazdır. Hafif olan kütlesi nedeniyle çok yüksek yayılma özelliğine sahiptir. Gaz haldeki hidrojen aynı hacimdeki havadan 15 kat daha hafiftir. Kullanım alanları incelendiğinde hidrojenin, fosil yakıtlara göre oldukça fazla alanda kullanılabileceği ortaya çıkmaktadır; hidrojen alevli yanma, doğrudan buhar üretimi, katalitik yanma, kimyasal dönüştürme, elektrokimyasal dönüştürme uygulamalarında yakıt olarak kullanılabilirken, fosil yakıtlar sadece alevli yanma uygulamalarında kullanılabilmektedirler. Hidrojen araçlarda sıvı veya gaz formda depolanabilmektedir. Depolamada seçilecek yol, aracın kullanım alanı, araçtan beklenen performansına bağlıdır. Günümüzde, hidrojenli yakıtlarda hidrojen sıvı ve yüksek basınç altında gaz halde depolanmaktadır. Hidrojenin yukarıda sıralanan özellikleri gösteriyor ki yeni yüzyıl, enerji-ekonomi-ekoloji uyumu açısından hidrojen çağı olacaktır. 19 5.1 Hidrojen Enerjisinin Gelişimi ve Dünyadaki Uygulamaları Hidrojenin yakıt olarak kullanılmasına ilişkin düşünceler 1820'lere kadar gitmekte ise de, bu düşüncenin gerçekleşmesine yönelik çalışmaların başlaması 150 yıl sonra olabilmiştir. 1970'li yıllarda hidrojene enerji taşıyıcısı olarak az bir dikkatle bakıldığı söylenebilir. O yıllarda "hidrojen enerjisi", "hidrojen ekonomisi" ve "hidrojen enerji sistemi" gibi kavramlar enerji literatürlerinde yer almıyordu. Ancak, roket yakıtı olarak hidrojen kullanılıyor, süper devletler hidrojen çalışmalarını gizlilik içinde yürütüyordu. 1974 yılında ABD Florida'da, Miami Üniversitesi Temiz Enerji Enstitüsü tarafından düzenlenen "Hidrojen Ekonomisi Miami Enerji Konferansı" (THEME), bu konuların yayılması ve hidrojen enerjisi kullanımına başlangıç oluşturması açısından önemlidir. Bu toplantı ile Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği (IHEA) kurulmuştur. Bugün söz konusu örgütün dışında, çeşitli ülkelerde ona yakın hidrojen enerjisi örgütü bulunmaktadır. Ayrıca, on bir kez Dünya Hidrojen Enerjisi Konferansı (WHEC) toplanmıştır. Yakıt olarak hidrojen kullanan ilk uçak ABD'de 1956 yılında denenmiştir. Eski Sovyetler Birliği'nin hidrojenle uçan ilk uçağı ise 1988 yılında yapılmıştır. ABD Lockheed firması hidrojenle çalışan kargo uçağı geliştirmiştir. Bu konuda AlmanRus işbirliği ile air-bus tip uçak geliştirme projesi olup, Japonya'da hidrojenli hipersonik uçaklar geliştirilmesi üzerinde durulmaktadır. Halen uzay mekiğinde ve uzay araştırma roketlerinde yakıt olarak hidrojen kullanılmaktadır. Son on beş yıl içerisinde hidrojenle çalışan değişik motorlar üretilmiş, otomobillere, otobüslere uygulanarak demonstrasyonlar yapılmıştır. Đçten yanmalı motorlarda yakıt olarak hidrojen kullanılabilmekte olup, bunlar çoğunlukla enjeksiyonlu motorlardır. Bu motorların hem iki ve hem de dört zamanlı olanları vardır. Son yıllarda hidrojen/benzin ve hidrojen/doğal gaz sistemli Otto motoru gibi düzenlemeler ortaya çıkarılmıştır. Hidrojen yakıtı araçlara sıvılaştırılmış biçimde veya metalik hidrit biçiminde uygulanmaktadır. Ballard, BMW, Buick, Daimler Benz, Ford, G.M., Honda, Mazda, Suzuki, Toyota gibi otomobil firmalarının 1990 öncesi deneme ve demonstrasyon amacıyla ürettikleri hidrojenli araçlar vardır. % 15-20 hidrojen ve % 80-85 doğal gaz karışımı hythane olarak adlandırılmakta olup, bu yakıtla çalışan otobüs, 1993 yılında Kanada Montreal'da denenmiştir. MAN firması içten yanmalı doğal gaz motorundan geliştirdiği tek sıra üzerinde altı silindirli hidrojen motorunu MAN SL 202 otobüsüne uygulamıştır. MAN D 2566 Diesel motoru da hidrojene uyarlanmış olarak bir diğer test otobüsünde kullanılmıştır. Almanya'da bu tür test ve gösterim otobüsleri 1994 yılından bu yana piyasaya sürülmüş bulunmaktadır. Hidrojenin eşsiz bir özelliği, ekzotermik kimyasal reaksiyon altında, bazı metal ve alaşımlarla kolayca büyük miktarlarda hidrit biçimine dönüşebilmesidir. Değişik 20 tip hidritler geliştirilmiş olmakla birlikte, metal hidritler hidrojen depolanması ve taşınması için kullanıldığından, kütlesi hafif olanlar tercih edilmektedir. Hidritlere ısı verildiğinde hidrojen serbest kalmaktadır. Đlk kez Mercedes firması tarafından metal hidritli bir deneme aracı yapılmıştır. Değişik senaryolara göre 2025 yılında dünya genel enerji tüketiminin ulaşacağı düzey 12 000-16 000 Mtep olarak kestirilmektedir. Aynı yılda dünyada 1 500-2 600 Mtep hidrojen enerjisinin kullanılması planlanmaktadır. Böylece, göz önüne alınan etüt periyodu (2000-2025 dönemi) sonunda, dünya birincil enerjisinin % 9-21 açıklığı arasındaki bir bölümü hidrojene dönüştürülerek kullanılabilecek demektir. Bu oran daha çok % 10 olarak öngörülmektedir. 5.2 Hidrojen Üretim Yöntemleri Hidrojen sentetik bir yakıt olup, üretim kaynakları son derece bol ve çeşitlidir. Bunlar arasında su, hava, kömür ve doğal gaz sayılabilir. Ancak, sayılan bu kaynaklardan kömür ve doğal gaz fosil yakıt olup, sınırlı rezerve sahiptir. Ayrıca, bu gerçek birincil enerji kaynağı, gerekse hidrojen üretim kaynağı olarak kullanması çok büyük çevre zararlarına yol açmaktadır. Bu nedenle, hidrojenin temiz enerji kaynakları ile sudan üretilmesi en doğru seçim olacaktır. Her türlü birincil enerji yardımıyla üretilen hidrojen, günümüzde suni gübreden, nebati yağlara, oradan roket yakıtlarına kadar çeşitli alanlarda kullanılmakta ve bunun için dünyada her yıl 600 milyar metreküp hidrojen üretilmektedir. Hidrojen üretimi için çok eskiden beri bilinen bir yöntem, bileşiği H2O olan suyun içindeki hidrojeni elektroliz yoluyla ayırmaktır. Burada hidrojen üretimi yöntemlerini tanımlarken, kullanılabilecek birincil enerji kaynaklarını da ayrıca belirtmek yerinde olacaktır. Buna göre hidrojen, fosil yakıtlar yardımıyla olabildiği gibi, güneş,rüzgar, dalga enerjileri, jeotermal enerji ve biyokütle gibi birincil enerji kaynaklarının hepsi ile aşağıda tanımlanan yöntemlerin her hangi biri ile üretilebilir. Hidrojen evrenin en bol elementi olmasına rağmen atmosferdeki derişimi milyonda birden daha da azdır. Hidrojenin çoğu kimyasal bileşiklere bağlıdır. Bu nedenle büyük ölçekli kullanım için hidrojen bitkiler, su, kömür veya doğal gaz gibi kaynaklardan elde edilmektedir. Elde edilme sırasında önemli miktarda enerji tüketildiğinden, hidrojen enerji kaynağı olmaktan çok bir enerji taşıyıcısı olarak düşünülmektedir. Aslında hidrojen kullanımı sonucunda açığa çıkan enerji üretimi sırasında yatırılan enerjidir. Bu nedenle hidrojenin nasıl üretildiği büyük önem taşımaktadır. 21 Hidrojen üretim yöntemleri; buhar iyileştirme, atıkgazların saflaştırılması, elektroliz, fotosüreçler, termokimyasal süreçler, radyoliz, solar hidrojen, hidrokarbonların kısmi oksidasyonu olarak sıralanabilir. • Buhar iyileştirme: Fosil yakıttan hidrojen üreten bir süreçtir. Hidrojen kaynağı olarak en yaygın metandan oluşan doğal gaz kullanılır. Su buharı ve metan yüksek basınç ve sıcaklıkta kimyasal tepkime ile hidrojen ve karbon dioksite dönüşür. Üretilen hidrojenin enerji içeriği, tüketilen doğal gazdan daha yüksektir. Ancak iyileştirmenin yapılması için yüksek miktarda enerji gerekmektedir. Bu nedenle net dönüşüm verimi %65’dir. • Atıkgazların saflaştırılması: Petrol rafinerileri ve bazı kimyasal tesisler gibi bir çok endüstrinin atık akımlarında hidrojen derişimi yüksektir. Bu gazların toplanması ve saflaştırılması uygulanır. Atık gazdan elde edilen hidrojen yine endüstride kullanılır. Bu uygulama mevcut hidrojen pazarının önemli bir öğesidir, ancak gelecekte hidrojenin yaygın kullanımında talebi karşılayacak yeterlilikte değildir. • Elektroliz: Elektroliz, sudan elektrik akımı geçirerek su moleküllerinin hidrojen ve oksijene ayrılmasını sağlar. Bu süreçte enerji kaybı nispeten azdır ve yaklaşık %65 enerji verimi elde edilir. Elektroliz mevcut hidrojen pazarında küçük bir paya sahip olsa da, temiz bir süreç olması ve suyun bol bulunması nedeniyle büyük ilgi çekmektedir. Ancak, yüksek maliyet nedeniyle yakın ve orta vadede elektrolizin pazarda büyümesi sınırlı görülmektedir. • Fotosüreçler: Fotosüreçler genellikle güneş ışığını kullanarak su veya biyokütleden hidrojen üreten süreçlerdir ve üç ana kategoriye ayrılır. Bunlardan birincisi olan fotobiyolojik teknikler bazı bakteri, alg ve bitkiler ile fotosentez döngüsüne dayanır. Fotobiyolojik hidrojen üretim verimi sadece %1-5 arasındadır. Diğer fotosüreç olan fotokimyasal süreçler, sentetik molekülleri kullanarak doğal fotosentezi taklit eder. Bu teknik sadece %0.1 verimlidir. Üçüncü fotosüreç olan fotoelektrokimyasal süreçte yarı iletken maddeler ışığa maruz kaldığında gerilim farkı yaratır ve bu da suyun hidrojen ve oksijene parçalanmasını sağlar. Günümüzde hidrojen araştırma programlarının çoğu fotosüreçlerden oluşmaktadır. • Termokimyasal süreçler: Suyun hidrojen ve oksijene ayrılması için ısının kullanıldığı bir süreçtir. Basit bir uygulaması suyun çok yüksek sıcaklığa (3400 K) ısıtılması ile doğrudan ısıl dönüşümdür. Yüksek sıcaklık gerektiğinden, doğrudan ısıl dönüşüm pratik bir süreç değildir. Kompleks, çok basamaklı süreçler çalışılmaktadır. Ayrıca bir veya daha fazla tepkime basamağının elektrolizi içerdiği hidrit çalışmalar da yapılmaktadır. 22 • Radyoliz: Bu metotta nükleer reaktörde üretilen yüksek enerjili partiküllerin çarpışması ile su molekülleri parçalanır. Üretilen hidrojen ve oksijen atomları tekrar su oluşturmak üzere çok çabuk bir araya geldikleri için radyolizin verimi %1 civarındadır. • Solar hidrojen: Bu yöntemde fotovoltaik hücreler kullanılarak güneş ışığından üretilen elektrik ile su elektroliz edilir. Genellikle solar hidrojen terimi rüzgar gibi diğer yenilenebilir kaynaklı elektrikle suyun elektrolizinden elde edilen hidrojen için de kullanılmaktadır. Fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kaynağının kullanımı çevresel yararından dolayı oldukça ilgi çekmiştir. • Hidrokarbonların kısmi oksidasyonu: Bu yöntemde hidrojen hidrokarbonların katalitik olmayan kısmi oksidasyonundan (örneğin gazifikasyon) elde edilir. Bu teknikte sıkıştırılabilen veya pompalanabilen hidrokarbon kaynağı kullanılmaktadır. Ancak sürecin toplam verimi %50 civarındadır ve saf oksijen gereklidir. Bu dönüşümün kullanıldığı iki ticari teknoloji vardır: Texaco gazifikasyon süreci ve Shell gazifikasyon sürecidir. Bu sayılan teknolojilerden başka bir çok hidrojen üretim teknolojileri vardır. Ancak bu süreçlerin çoğu gelişme aşamasındadır. 5.3. Hidrojenin Depolanması Gerek sabit gerekse taşınabilir uygulamalar için hidrojenin etkin ve güvenilir tarzda depolanabilmesi gereklidir. Taşınabilir uygulamalarda ilave olarak depolamada hafiflikte önem kazanmaktadır. Hidrojenin depolanması; dağıtım sisteminde depolama ve son kullanımda depolama olarak iki grupta incelenebilir. 5.3.1. Dağıtım Sisteminde Depolama Hidrojen dağıtım sisteminde depolanması gaz veya sıvı şekilde olabilir. Gaz hidrojen depolanması genellikle doğal gazın tükendiği yer altı mağaralarında yapılmaktadır. Hidrojenin diğer gazlara göre sızma özelliği daha çok olmasına karşın bu teknik ile depolamada sızıntı problem oluşturmamaktadır. Bu teknik ile depolamaya örnek şehir gazının (hidrojen içeren karışım) mağarada başarı ile depolandığı Fransa verilebilir. Ayrıca, hidrojenden daha fazla sızma eğilimli olan helyum gazı Teksas, Amarillo yakınında, tükenmiş doğal gaz mağarasında depolanmaktadır. Bu teknikte gazın mağara içerisine ve sonra da mağaradan dışarıya pompalanması için kullanılan enerji önem taşımaktadır. Bu tip depolamaya alternatif, yüksek basınçlı tanklarda depolamadır. Hidrojenin sıvı olarak depolanmasında, sıvı hidrojen taşınım tanklarına benzer tanklar kullanılır. Örneğin Kennedy Uzay Merkezinde fırlatma alanının yanında 3217 m3 hacminde küre kullanılır ve bu tanktan uzay mekiğine 38 m3/dk hıza 23 kadar aktarım olabilmektedir. Sıvılaştırma tesislerinde ise depolama genellikle 1514 m3 hacminde vakum-izole küresel tankta yapılır. 5.3.2. Son Kullanımda Hidrojenin Depolanması Araçlarda hidrojen kullanımında başlıca engel hidrojenin depolanmasıdır. Hidrojen gaz formunda oda sıcaklığı ve basıncında aynı eşdeğer enerji miktarına sahip bir gazdan 3000 kat daha fazla yer kaplar. Bu nedenle de hidrojenin araçta kullanımı için sıkıştırma, sıvılaştırma veya diğer teknikler gereklidir. Dört ana teknik mevcuttur. Bunlar sıkıştırılmış gaz, karyojenik sıvı, metal hidrit ve karbon absorpsiyonudur. Kısa dönemde en uygulanabilir olanları ilk ikisidir. Metal hidrit yöntemi gelişmiş bir yöntem olsa da rekabet edebilir olması için daha fazla araştırma gereklidir. Karbon absorpsiyonu ise henüz olgunlaşmış bir teknik değildir, ancak araştırma-geliştirme çalışmalarının sonunda hedefler gerçekleştirilirse uygulanabilir yöntem olarak görülmektedir. Hidrojenin son kullanımda depolama teknikleri her bir uygulama için farklıdır . • Sıkıştırılmış Gaz Olarak Hidrojenin Depolanması: Bu depolama oda sıcaklığında yüksek basınca dayanıklı tankta yapılmaktadır. Sıkıştırılmış gaz depolamada tankın ağırlığına dolayısıyla tankın tipine bağlı olarak ağırlıkça %1-7 hidrojen depolanmaktadır. Daha hafif, dayanıklı ve ağırlıkça daha fazla hidrojen depolayabilen tanklar daha pahalıdır. Doldurma istasyonunda hidrojen gazının sıkıştırılması için yakıtın enerji içeriğinin %20'si harcanır . • Karyojenik (Dondurulmuş) Sıvı Depolama: Bu teknikte hidrojen atmosfer basıncında, 20 °K'de oldukça iyi izole edilmiş tankta depolanmaktadır. Hidrojen sıvı şekilde olduğu için, eşdeğer ağırlıktaki benzinden 3 kat fazla enerji içerir ve eşdeğer enerji içerdiği durumda da 2,7 kat fazla hacim gerektirir. Bu teknik tank ve izolasyon dahil ağırlıkça %16 hidrojen depolar. Ayrıca, sıvılaştırma yakıtın enerji içeriğinin %40'ı kadarını gerektirir. Diğer bir dezavantaj izolasyona rağmen tanka ısının sızmasıdır. Bu sızma sonucunda hidrojen ısınır. Basınçlı tank kullanılarak bu problem çözülebilir ama bu da ağırlığı ve boyutu artırır . • Metal Hidrit Sistemi Đle Depolama: Bu teknikte hidrojen granüler metallerin atomları arasındaki boşluğa depolanır. Bu amaçla çeşitli metaller kullanılmaktadır. Kullanım sırasında da ısıtma ile hidrojen salınır. Metal hidrit sistemleri güvenilir ve az yer kaplar, ancak ağırdır ve pahalıdır. Araştırma aşamasında olan uygulamalarda ağırlıkça %7 hidrojen depolanabilmektedir. Sıkıştırılmış gaz veya dondurulmuş sıvı depolamanın aksine metal hidrit yeniden doldurulmada çok az enerji gerektirir. Ancak yakıtın dışarıya salınımı için enerji harcanır. Düşük sıcaklıkta metal hidrit depolanmasında bu enerji yakıt hücresinin veya motorun atık ısısından sağlanabilir. Yüksek sıcaklık metal hidrit depolaması daha ucuz olmasına rağmen, aracın enerji tüketiminin yarısı metalden hidrojeni açığa çıkarmak için harcanır . 24 Tepkimeler: Absorpsiyon :M+xH2 → MH2x+ısı (1) Desorpsiyon: MH2x+ısı → M+xH2 (2) şeklindedir. Burada M, metal, element veya metal alaşımı temsil etmektedir. • Karbon Absorpsiyon Tekniği: Bu teknik hidrojeni basınç altında oldukça gözenekli süper aktif grafit yüzeyine depolar. Bazı uygulamalarda soğuk ortam bazılarında oda sıcaklığı gereklidir. Mevcut sistem ağırlıkça %4 hidrojen depolar. Bu verimin %8'e çıkması beklenmektedir. Bu teknik sıkıştırılmış gaz depolamaya benzer, ancak burada basınçlandırılmış tank, grafit ile doldurulur. Grafitler ek ağırlık getirmesine rağmen aynı basınçta ve tank boyutunda daha fazla hidrojen depolanabilmektedir . • Cam Mikrokürelerde Depolama: Küçük, içi boş, çapları 25 ile 500 mm arasında değişen ve duvar kalınlıkları ~1mm olan cam küreler kullanılır. Bu mikroküreler 200-400 °C'de hidrojen gazı ile doldurulur. Yüksek sıcaklıkta cam duvarlar geçirgenleşir ve gaz kürelerin içine dolar. Cam oda sıcaklığına soğutulduğunda, hidrojen kürelerin içine hapsolur. Kullanılacağı zaman kürelerin ısıtılması ile hidrojen tekrar açığa çıkar . • Yerinde Kısmi Oksidasyon: Benzin veya dizel gibi geleneksel yakıt kullanılan kısmi oksidasyon süreci doğrudan %30 hidrojen gazı ve %20 karbonmonoksit verir. Daha sonra karbonmonoksit su buharı ile tepkimeye girerek yakıt hücresinde kullanıma hazır hidrojen ve karbondioksit gazı oluşturur . Diğer Teknikler: Araştırılan diğer teknikler gelişme aşamasındadır. Toz demir ve suyun kullanıldığı bir teknikte yüksek sıcaklıkta pas ve hidrojen üretilmektedir. Metal hidrit tekniğine benzer şekilde metal yerine sıvı hidrokarbon veya diğer kimyasalların kullanıldığı teknikte mevcuttur. 5.4. Hidrojen Kullanımında Güvenlik Hidrojen diğer yakıtlardan farklı güvenlik donanımı ve prosedürü gerektirse de onlardan daha fazla tehlikeli değildir. Dünyada hidrojen zaten petrol ve kimya endüstrisinde veya başka yerlerde güvenle kullanılmaktadır. Hidrojen güvenlik sıralamasında propan ve metanın (doğal gaz) arasındadır.
Benzer belgeler
temiz enerji yayınları hidrojen enerjisi
gerçekleşmiştir. Bunun 3584,9 milyon ton’u petrol, 2217,7 milyon TEP’ i doğalgaz
ve 2248,3 milyon TEP’i kömür olarak gerçekleşmiştir.
2001 yılında, 2000 yılına göre fosil yakıt tüketimlerinde topla...