Jinekolojik kanser cerrahisi
Transkript
Jinekolojik kanser cerrahisi
JİNEKOLOJİK ONKOLOJİ Jinekolojik Onkoloji, kadın genital sistemi kanserleri ile ilgili çalışan bir bilim dalıdır. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlığından sonra kazanılan bir üst ihtisastır. Kadınlarda görülen kanserlerin yaklaşık %20 sini genital sistem kanserleri (Rahim ağzı, Rahim, Yumurtalık, Vulva kanserleri) oluşturmaktadır. Bu kanserlerin erken tanı, önleme, tedavi ve takipleri jinekolojik Onkolojinin primer çalışma sahasıdır. Bu bölümde jinekolojik kanserler hakkında kısa bilgiler sunulmuştur. RAHİM AĞZI KANSERLERİNİN ERKEN TANISI Doç. Dr. Hüsnü ÇELİK Serviks (rahim ağzı) kanserlerinin henüz ileri evrelere ulaşmadan erken dönemde çok basit yöntemlerle tedavi edilebilmesine olanak sağlayan servikal kanserlerde tarama ve bu taramanın yapıldığı pap smear testi.Pap smear testi, yada daha alışılagelmiş ismiyle ‘’smear testi’’ dökülen servikal hücrelerin toplanıp incelenmesi esasına dayanan sitolojik bir tarama testidir. İlk kez 1928 yılında George Papanicolaou tarafından tanımlandığı için onun onun adına ithafen Pap smear şeklinde adlandırılır. 1930’lu yıllarda serviks kanseri kanser ölümlerinde ilk sırada iken bu kanserin hem görülme sıklığı, hem de kansere bağlı ölümlerde son yıllarda önemli azalmalar sağlanmıştır. Pap smear kullanımı ile serviks kanserine bağlı ölüm oranları ABD’de %70-80 azalmıştır. Bir çalışmada düzenli tarama yapılan grupta 7,1/100.000, tarama programlarında daha az yer alan grupta ise 15,3/100.000 olarak bildirilmiştir, kansere bağlı ölüm oranlarının ise sırasıyla 2,3/100.000 ve 3,5/100.000 olduğu belirtilmiştir. Bu azalmanın Pap testi ile yapılan taramaya bağlı olduğu düşünülmektedir. Smear testi birçok yönden ideal bir tarama testidir. Çünkü serviks kanseri premalign (henüz kanserleşmeden önce) bir dönem sonrası yıllar içinde gelişen bir hastalıktır, bu sayede belirli aralıklarla tekrarlanan testler ile kanser öncüsü lezyon halinde iken yakalanabilmektedir. Ayrıca nispeten ucuz, kolay yapılabilen ve hastalarca kolaylıkla kabul gören bir testtir. Tarama sayesinde preinvazif kanserlerin insidansın da bir artış sağlanmıştır. İngiltere’de 1971’de insidans 10/100.000 iken bu oran 1995’te 80/100.000 olarak bulunmuştur. Özellikle 35 yaşın altındaki genç kadınlarda kanser öncüsü (kolayca tedavi edilebilen) lezyonların sıklığında artış saptanmıştır. Bu nedenle Pap smear kanserin önlenmesi için geliştirilmiş tarama testleri arasında en etkili olanıdır diye biliriz. Tüm invazif (kötü huylu) serviks kanserlerinin %80’ine düzenli Pap smear taraması yapılmayan az gelişmiş ülkelerde tanı konmaktadır ve bu ülkelerde serviks kanseri halen en sık jinekolojik kanser olmaya devam etmektedir. Önerimiz, Cinsel yönden aktif tüm hanımların yılda bir kez pap testi yaptırmasıdır. 30 yaşına kadar yapılan smearlarda herhangi bir anormallik yok ise ve kadın risk grubundan değilse test aralıkları uzatılabilir. Yine aynı şekilde sıvı bazlı sistemler kullanıldığı zaman bir yıl yerine iki yıl aralar ile yapılması tarama için yeterli gözükmektedir. RAHİM AĞZI KANSERİ (SERVİKS KANSERİ) Doç. Dr. Hüsnü ÇELİK Halk arasında “rahim ağzı kanseri” olarak bilinen bu kanser, diğer jinekolojik kanserler ile karşılaşıldığında üzerinde en çok çalışılan ve karsinogenez basamakları her geçen gün daha net ortaya konulan bir kanser türü haline gelmiştir. Dünya'da kadın kanserleri arasında meme kanserinden sonra 2. sırada gelmektedir. Ortalama görülme yaşı 52 olup, 35-39 ve 60-64 yaşlarında olmak üzere bimodal dağılım göstermektedir. Dünya sağlık örgütünün verilerine göre tüm dünyada yılda yaklaşık 500.000 serviks kanseri ortaya çıkmakta ve bunlardan 280.000’i kanser nedeniyle hayatını kaybetmektedir . İnsidansta belirgin coğrafi farklılıklar olup önemli oranda tarama proğramlarının uygulanması, serviks kanseri konusunda farkındalık ve risk faktörlerinin bilinmesi ile yakın ilişki göstermektedir. Afrika ülkeleri, bazı Güney Amerika ülkeleri, orta Afrika ve Hindistan hastalığın en fazla görüldüğü bölgeler olup insidans yüzbinde 90, Doğu Avrupa ülkelerinde yüzbinde 24-40, batı ve kuzey Avrupa ülkelerinde yüzbinde 16, afrikada yüzbinde 45, Ortadoğu ülkelerinde yüzbinde 4.5, olarak bildirilmiştir. Ülkemizde ise GLOBOCAN, 2002 verilerine göre serviks kanseri insidansı yüzbinde 9’un altında bildirilmiştir. Serviks kanserine bağlı ölümlerin %90’ı gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Bu kanserin 100 yılı aşkın bir süreden beri doğum, dolayısı ile seksüel aktivite ile ilişkisi ortaya konulmuş olmasına rağmen altta yatan gerçek faktörün human papillomavirus (HPV)’un onkojenik potansiyele sahip bazı tipleri olduğuna dair bilgiler son 30 yılda ortaya çıkmaya başlamış ve son 10 yılda daha da netleşmiştir. Bugünkü bilgilerimiz ışığında serviks kanserinin oluşması için yüksek riskli HPV tiplerinden en az birisi ile enfeksiyon varlığının şart olduğu ancak tek başına yeterli olmadığıdır. Bu bilgiler ışığında bir yandan HPV odak noktası olurken diğer yandan sorumlu tutulan risk faktörleri tekrar gözden geçirilmiş ve hemen tümünün ya HPV bulaşı yada persiste HPV enfeksiyonunun gelişmesiyle doğrudan ilişkili olduğu ortaya konulmuştur (Tablo-1). Tablo-1: Serviks kanseri gelişiminde tanımlanan risk faktörleri İlk cinsel ilişki yaşının küçük olması (<16 yaş) Eşlerden her birinin birden fazla seksüel partnere sahip olması Sigara Yüksek parite Düşük sosyoekonomik düzey Uzun süreli Oral kontraseptif kullanımı Diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların varlığı Bazı HLA tipleri İmmunsupresyon Yetersiz tarama Preinvaziv lezyonların zamanında ve yeterli düzeyde tedavi edilmemesi HPV enfeksiyonları HPV, küçük, zarfsız , ikozahedral kapsid içerisinde 8000 baz çiftinden oluşan çift sarmal DNA içeren bir virusdur. Viral genom, transformasyon ve replikasyondan sorumlu her biri farklı hedeflere sahip erken “Early=E” ( E1-E8 ), kapsid proteinlerini sentez eden geç “late=L”( L1-L2 ), transformasyon ve replikasyonun kontrol edildiği ve kodlama yapmayan bölge (NCR veya LCR) olmak üzere üç farklı bölümden oluşmaktadır. DNA sekanslarına göre tiplendirilir ve şuana kadar 120’ nin üzerinde tipi tanımlanmıştır. Ancak bu tiplerin hepsi kanser gelişiminde etkili değildir ve onkojenik potansiyeline göre düşük, orta, yüksek riskli olmak üzere 3 sınıfa ayrılır (Tablo-2). Tablo-2: Onkojenik potansiyellerine göre HPV tipleri Düşük riskli HPV’ler: Tip 6,11,40,42,43,44,54,61,70,72,81 Orta riskli HPV’ler: Tip 26,34,53,57,66,83 Yüksek riskli HPV’ler: Tip16,18,31,33,35,39,45,51,52,56,58,59,68,73,82 Esas olarak seksüel ilişki sırasında cilt kontağı ile bulaş gösterdiği düşünülmektedir. Ancak penetrasyon şart değildir ve bulaş genital-genital, oral-genital ve manuel-genital olabilir. Cansız objelerden geçiş olabileceği öne sürülmüş olmakla birlikte kesinlik kazanmamıştır. Kontakt sırasındaki bulaş çok yaygın ve hızlıdır. Tek bir cinsel ilişki ile bulaş oranının %60 olduğu rapor edilmiştir. Prezervatif kullanımı ile tamamen önlenememekle birlikte insidansı azaltılabilmekte ve HPV’nin bazal hücrelere ulaşmasını kolaylaştırdığı düşünülen diğer cinsel geçişli hastalıkları azalttığı için korunmada önerilmektedir. Alınan HPV lerin %90’ı 12 ay içerisinde immun sistem ile ilişkili olarak klirense uğrar. Kalanların büyük bir kısmı da 18 aya kadar elimine edilir. Klirens, HPV prevalansının yüksek olduğu 20-25 yaşları arasında oldukça yüksektir. Artan yaş ile birlikte biryandan HPV prevalansında azalma olurken, diğer yandan benzer oranda klirenste azalmaktadır. Sonuçta 30-35 yaşlardan itibaren HPV prevalansı gittikçe azalan bir prevalans gösterir. Prevalanstaki farklar sadece yaş ile ilgili değildir ve büyük oranda coğrafi faklılıklar gösterir. Yapılan çalışmalarda sitolojik açıdan normal olan kadınlarda prevalansın Yunanistan'da %2.5, Barselona'da %3, Tayland'da %3.9, Amerikada %15 olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde ise yapılan Anadolu tabanlı bir çalışmada düşük riskli populasyonda %6.1 olarak tespit edilmiştir. HPV ve Serviks Kanseri Yüksek riskli HPV enfeksiyonları ile serviks kanseri arasındaki ilişki hem epidemiyolojik hemde moleküler düzeyde ortaya konulmuştur. Epidemiyolojik çalışmalarda yüksek riskli HPV’lerin varlığının serviks kanseri için majör risk faktörü olduğu bildirilmiştir. HPVServiks kanseri arasındaki ilişki şimdiye kadar belirlenmiş en güçlü nedensel ilişkidir. Bu ilişki, sigara ile Akciğer kanseri yada hepatit B virusu ile Karaciğer kanseri arasındaki ilişkiden daha güçlüdür. Moleküler tekniklerdeki gelişmelere paralel olarak servikal kanserlerin %99.7’sinde yüksek riskli HPV DNA’sı tespit edilmiştir . Dokuz farklı ülkede yapılan çalışmaların bir derlemesinde HPV varlığının Skuamöz serviks kanseri için riski 158.2 kat, Adenokanser için 81.3 kat, tipe göre değerlendirildiğinde ise HPV-16 için 435, HPV-18 için 248 kat arttırdığı tespit edilmiştir. Moleküler düzeyde ise yüksek riskli HPV’lerin malign transformasyondaki rolleri çok sayıda çalışma ile açık bir şekilde ortaya konmuş ve bulgular epidemiyolojik çalışmaları destekler niteliktedir. Moleküler mekanizmayı kısaca özetlemek gerekirse; Servikal epitele tutunan HPV’nin bazal hücreleri infekte etmesiyle başlayan süreçte virus biryandan kendini replike ederken, diğer taraftan hücrelerin bir kısmında malign transformasyona neden olmaktadır. Malign transformasyonda ilk basamak nükleosta ekstrakromozomal olarak bulunan viral DNA’nın lineerize olarak konakçı DNA’ sına integre olmasıdır. Bu sürecten itibaren viral DNA’daki E6 ve E7 proteinlerinin aşırı ekspresyonu ile başta P53 ile pRb gen ailesi olmak üzere tümör supressorlerin inhibisyonuna ilaveten hücre proliferasyon ve transformasyonunda görevli bir çok yolak aktive ve/veya inhibe edilerek hücreye bir bakıma hücreye ölümsüzsük kazandırılır. HPV DNA’sının integrasyonu ile başlayan süreç geri döndürülebilir. Bu hem klinik çalışmalarda lezyonların regresyonu ile kendini göstermiş, hemde in vitro çalışmalar ile ortaya konulmuştur. HPV DNA integrasyonu ile başlayan süreç her zaman yüksek dereceli bir servikal intraepitelial lezyon (CIN) yada kanser ile sonuçlanmayacaktır. İlk planda elimine edilemeyen HPV’ler düşük dereceli lezyonlara yol açabilmekte, kabaca bunların bunların %60’i spontan regresyona uğramakta, %30’u persiste kalmakta, kalan %10’u yüksek gradeli bir lezyona ilerlemektetedir. Bu persistans ve rekürrensler yüksek gradeli lezyonlar içinde geçerlidir ve sonuçta CIN1 lezyonları %1, CIN2 %5, CIN3 %12 oranında invaziv kansere ilerleme gösterebilmektedir. HPV’den başlayan karsinogenez modelinde HPV infeksiyonlarının kansere ilerleme oranının %0.15 olduğu bildirilmektedir . Şekil-2’de de görülebileceği gibi 10 milyon HPV enfeksiyonu olan bir ülkede 12-14.000 serviks kanseri gelişmektedir. Şekil-2: HPV enfeksiyonundan serviks kanserine gidiş Serviks kanserinde Tarama Serviks kanserinin önlenebilmesi üç klinik bir de preklinik vizite bağlıdır. Bunlar klinik olarak tarama, tarama sonucu anormallik tespit edilen durumlarda ileri değerlendirme, tespit edilen lezyonların etkin ve zamanında tedavi edilmesi iken preklinik vizitte aşılama yer almaktadır. Aşı ve aşılama ile ilgili çalışmalar devam etmekle birlikte serviks kanserinin insidansını azaltmada şu ana kadar etkinliği açıkça kabul görmüş olan üç klinik vizittir. Aşının toplum bazında insidans üzerine azaltıcı etkisi beklenmekle birlikte tarama programlarının etkisi ile karşılaştırabilmek için zamana ihtiyaç vardır ve şu an için tarama proğramlarının yerini alabilmesi beklenmemektedir. Serviksin izlebilir bir organ olması, karsinogenez basamaklarının bilinmesi, preivaziv lezyondan invaziv servikal karsinom gelişimi için yaklaşık 8-10 yıllık bir sürenin gerekli olması serviks kanserini henüz preinvaziv dönemde yakalanabilme potansiyeli olan bir hastalık haline getirmiştir. Tarama programları sayesinde tamamen ortadan kaldırılamasa bile insidans ve buna bağlı ölümler önemli oranda azaltılmıştır. Serviks kanseri taramasında birçok yöntem ileri sürülmüştür (Tablo-3). Ancak bugün için kullanımı en yaygın olan sitolojik testlerdir. Bu yöntemler esas olarak transformasyon zonundaki yada buradan dökülen hücerelerin bir fırça yardımıyla toplanarak bir lam üzerine yada içerisinde fiksatif solusyon bulunan bir şişe içerisine aktarılması ve bu hücrelerdeki sitolojik değişikliklerin incelenmesi esasına dayanır. Birincisine konvansiyonel pap smear, ikincisine ise sıvı bazlı sitoloji adı verilir. Henüz primer tarama testi olarak sitolojik taramanın yerine geçmese de yüksek riskli HPV DNA tespiti de taramada kullanılmaktadır. Tarama programları gerek başlama yaşı, gerekse testler arası süreler ve taramanın sonlandırma yaşı açısından önemli farklılıklar göstermektedir. Örneğin Amerikada seksüel aktiviteye başladıktan 3 yıl sonra veya en geç 21 yaşında taramaya smear testine başlanması ve konvansiyonel smear kullanılıyorsa 30 yaşına kadar yıllık, 30 yaşına kadar herhangi bir anomali tespit edilememiş ve kadın risk grubunda değilse test aralığı 2-3 yılda bir olmak üzere 65 yaşına kadar devam ederken Finlandiya ve Hollanda gibi ülkelerde 30 yaşında başlamakta ve 5 yılda bir olmak üzere 60 yaşına kadar devam etmektedir. Bu proğramlar ülkelerin ekonomik durumları, serviks kanser insidansı gibi durumlar ile yakın korelasyon göstermektedir. Ülkemizde jinekolojik onkoloji otoriteleri genel olarak Amerikan Kanser Cemiyeti tarafından önerilen yıllık taramayı benimsemekle birlikte Sağlık Bakanlığı tarafından ideal olarak 35 yaşından başlayarak 5 yılda bir yapılması ve son iki test negatif ise 65 yaşında sonladırılması önerilirken mutlak hedef 35-40 yaş arası kadınların en az bir kez smear yaptırması olarak açıklamaktadır. Tablo-3: Servikal taramada kullanılan yöntemler. Konvansiyonel servikal sitoloji (pap smear) Sıvı bazlı sitoloji (ThinPrep, CytoRich, AutocytePrep, Cytoscreen,Papspin) AutoPap sistemleri (Papnet, Autopap, Autocyte Screen) HPV testleri Vizüel inspeksiyon yöntemleri (VIA,VILI) Servikografi Servikal fluoresan spektroskopi Multispektral dijital kolposkopi Korunma Serviks kanseri artık önlenebilir kanserler arasındadır. Temel neden HPV varlığı olduğuna göre, Basın-yayın, Medya, sivil toplum kuruluşları ve eğitim kurumları ile birlikte yapılacak çalışmalar ile HPV konusunda farkındalığın arttırılması, toplum bazlı çalışmalarda önemli basamaklardan birisi olmalıdır. Maalesef bu konuda ülkemizdeki durum iç açıcı değildir ve yenilerde dört ayrı ilde, çoğunluğu yüksek öğrenim düzeyine sahip kadınlar üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada kadınların %55’inin HPV hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı tespit edilmiştir ( 7). Yine, Türkiye’den seçtiğimiz iki bölgede (Antalya-Elazığ) sağlık çalışanları (doktor ve hemşire) üzerinde yaptığımız ve henüz yayınlamadığımız çalışmamızda ise HPV hakkında bilgi düzeyinin bu gruplarda beklenenin altında olduğu tespit edilmiştir. Korunmada faydalınalabilecek bir diğer yöntem aşılamadır. Tamamen olmasa bile kanserlerin %67 sinin nedeni olduğu düşünülen HPV tip 16 ve 18’e karşı koruyan aşılar ülkemizde de kullanıma girmiştir. İki ayrı aşıdan birisi tip 16 ve 18, diğeri bunlara ilaveten vulvar kondilomlarda en sık rastlanan tip 6 ve 11’e karşı da korumaktadır. Bu aşıların mümkünse seksüel ilişki öncesi, seksüel ilişki olsa da 9-26 yaş kızlara ve kadınlara yapılabileceği bildirilmektedir. Aşı öncesi HPV testi önerilmemektedir. Ancak aşı çalışmalarında bildirilen sonuç, bu aşıların tip 16 ve 18 aracılı kanserden değil CIN-2,3’ten korumuş olmasıdır. Her nekadar teorik düzeyde CIN 2 ve 3’ün karsinogenezde önemli bir basamak olduğu bilinse de bu bilgiye dayanarak bu aşıların “kanser aşısı” olarak düşünülmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bunun yanı sıra diğer HPV tipleri ile olabilecek serviks kanserlerini de hesaba katarak aşı yaptıran kişilerde kanserden korunduğu noktasında uyandırılacak yersiz inanç konusunda özen gösterilmeli ve bu kadınların taramaya devam etmeleri için gerekli bilgilendirmeler yapılmalıdır. Tedavi Serviks kanserlerinin tedavisinde cerrahi önemli bir yere sahiptir. Cerrahi hem doğrudan tedavi edici hemde rekürrens açısından risk faktörlerinin ortaya konulabildiği önemli bir basamaktır. Prensib olarak Evre IIB’ ye kadar olan tümörlerde cerrahi primer tedavi aracı olarak, daha ileri evrelerde ise adjuvant tedavi modalitelerini belirleyecek bir araç olarak düşünülmelidir. Evre IIB’ye kadar olan lezyonlarda temel cerrahi radikal histerektomidir. Daha alt evrelerde daha az radikal cerrahilerin yapılabileceği bilgisi olmakla birlikte serviks kanserinin tedavisi ile ilgilenen Jinekolog Onkologların parametriumların pelvik yan duvardan itibaren çıkarıldığı ve vaginanın üst 1/3’ünün çıkarıldığı Tip III histerektomi ve postoperatif takibi konusunda deneyim sahibi olması gerekir (Şekil-3). Preoperatif dönemde belirlenen evreye göre, gerektiğinde pelvik ve paraaortik bölgedeki lenf nodlarının çıkarılması da gerekir (Şekil-4). Kısaca, cerrahi sonrası elde edilen bulgulara göre olgular rekürrens açısından düşük, orta ve yüksek riskli olarak sınıflandırılır ve adjuvant tedavileri planlanır. Şekil-3: Radikal histerektomi materyali Şekil-4: Pelvik ve Paraaortik lenfadenektomi Takip Tedavileri tamamlanan olgular ilk yıl 3 ayda bir, ikinci yıl 4 ayda bir, sonraki 3 yılda 6 ayda bir, daha sonra yıllık olmak üzere takibe alınır. Her takipte fizik-pelvik muayene ve smear yapılmalıdır. Yılda bir Akciğer grafileri, 6 ayda bir tam kan sayımı ve kan biyokimyasının yapılması önerilir. Rekürrens yada persistans durumunda PET/CT gibi daha ileri testler ve gerektiğinde seçilmiş hastalarda histopatolojik konfirmasyon için cerrahi eksplorasyon yapılabilir. Rahim Kanserleri (Endometrium Kanseri) Rahim kanseri olarak ta bilinen endometrium kanseri rahimin yani uterusun iç tabakasındaki endomometriumdan gelişir (Resim-1). Endüstri açısından gelişmiş ülkelerde ilk sıradadır ancak tüm dünya geneli açısından bakıldığında over veve serviks kanserinden sonra 3. Sıklıktadır. Yaygınlığı obezite ile paralellik gösterir ve obezite insidansının artmış olduğu bölgelerde endometrium kanserininde insidansında bir artış söz konusudur. Obesite ile olan ilişkisi obesitenin derecesi ile de ilgilidir. Endometrium kanseri gelişme riskini arttıran diğer nedenler tablo-1 de özetlenmiştir. Ancak bahsedilen durumların hepsi ayrı oranlarda risk artışına neden olmazlar. Hangi durumların hangi oranda risk artışına neden olduğu tablo-2 de özetlenmiştir. Resim-1 : Endometrium (rahim) kanseri Tablo-2: Endometrium kanseri gelişiminde risk oranları P rogesteronla karşılanmayan ekzojen östrojen tedavisi: 10 kat T runkal obezitesi olan kadınlarda : 1 0 kat Vücut ağırlığının, ideal ağırlıktan 9 kg fazla olması: 3 kat ideal vücut ağırlığından 23 kg fazlası olan kadınlarda: 10 kat Nulliparite,İnfertilite öyküsü: -3 kat Erken menarş-geç menopoz, d iabet : her biri : 2-3 kat Tamoksifen kullanımı : 6 kat Tablo-1: Endometrium kanseri insidansını arttıran durumlar Ekzojen östrojen tedavisi Endometrial Hiperplazi Kronik anovulasyon Polikistik over sendromu Obezite Diabetes mellitus Nulliparite Geç menopoz ( > 52 yaş) Tamoksifen tedavisi Hipertansiyon Hayvansal yağ kullanımı İnfertilite Östrojen salgılayan tümörler HNPCC Endometrial kanserli birinci derece akraba Meme Kanseri, Over Kanseri Egzersiz yokluğu Semptomlar Hemen her kanserde olduğu gibi endometrium kanserine özgü bir semptom yoktur. Ancak gerek risk grubundan olan, gerekse olmayan hastalarda görüldüğünde endometrium kanserinin akla gelmesi gereken bazı semptomlar vardır. Bunlar; Menopoz sonrası olan kanamalar : Normal adet kanaması gibi, yada daha fazla olabileceği gibi lekelenme tarzında olan kanamalarda eğer menopoz sonrası ise postmenopozal kanama olarak isimlendirilir. Postmenopozal kadınlarda kanama olmasa bile akıntılardaki artış durumlarında yine endometrium kanseri akla gelmelidir. Menopoz öncesi anormal uterin kanamalar : Normal adet kanamasından farklı olan her türlü kanamaları tanımlamaktadır. Bu kanamaların 35 yaş üzerinde olması özellikle önemlidir. 30 ile 35 yaşı karşılaştırıldığı zaman 35 yaşındaki kadın 3 kat daha fazla riske sahiptir. Yaş ilerledikçe risk artmaktadır. Anemi, Alt karın ağrısı Postmenopozal kadınlarda smearda normal veya anormal endometrial hücre bulunması. Premenopozal kadınlarda smearda anormal endometrial hücre bulunması. Özetle söylemek gerekirse aşağıdaki durumların varlığında (Tablo-3) endometrial kanserin olmadığının mutlaka ortaya konulması gerekir. Tablo-3:Endometrial kanserin dışlanması gereken durumlar Postmenopozal kanamalı olgular Postmenopozal p iyometralı olgular Smearda endometrial hücre yada USG’de endometrial kalınlık artışı saptanan asemptomatik postmenopozal olgular Menstrüel kanamada tedrici artış ve/veya intermenstruel kanaması olan perimenopozal olgular A novulasyon öyküsü bulunan anormal uterin kanamalı olgular Atipili hiperplaziye sahip olgular Tanı nasıl Konulur ? Her kanserde olduğu gibi endometrium kanserinde de doku tanısı gerekmektedir. Bunun için rahim içerisinden kanser olduğu düşünülen dokulardan bir örneğin alınması ve incelenmesi gerekir. Çok değişik doku alma teknikleri vardır. En yaygın kullanılanı pipelle dediğimiz bir alet ile (ince küretaj tüpü) rahim içerisinden doku alınmasıdır. Ancak pipelle ile alınan dokularda kanser tanısı konulabilme oranı %65-70 civarındadır. Bazen dilatasyon küretaj gerekebilir ve bu yöntem ile de kanser tespit edilebilme oranı %80-90 civarında olmaktadır. Bir diğer yöntem ise histereskopidir. Histereskopi ile alınan biyopsi ile tanı konulma oranı %90-95 tir. Anlaşılacağı üzere hiç birinde %100 değildir ve bu nedenle gerektiğinde bu yöntemler birbirini tamamlayıcı olarak kullanılabileceği gibi şüphe halinde yada semptomların devamı halinde tekrarlanabilir. Tedavi Endometrium kanserinde tedavi esas tedavi uterus ve overlerin çıkarılmasını amaçlayan cerrahidir. Ancak hastalığın yaygınlığını orataya koyabilmek için ilave olarak pelvik ve paraaortik bölgedeki lenf nodlarının çıkarılması, omentektomi şeklinde omentum biyopsisisinin de cerrahiye eklenmesi gerekir. Nadir durumlarda, düşük gradeli ve myometriyal invazyonun olmadığı seçilmiş olgularda, yüksek doz progesteron ile de tedavi yapılabilmektedir. Ancak bu hiç bir zaman kesin bir tedavi şekli değildir ve çok özel durumlarda kullanılan bir seçenektir. Literatür bilgileri, progesteron kullanılan olgularda kabaca %50 sinde lezyonun gerilediği, %25 inde aynen devam ettiği ve %25 inde ise ilerlediğini bildirmektedir. Cerrahiye geçmeden önce kabaca cerrahi öncesi dönemde hastalığın yaygınlığını ortaya koyabilecek bazı tetkiklerin yapılması gerekebilir. Ancak rutin değildir. Bunlardan en yaygın kullanılanı tüm karın ve toraks CT’dir. Yine CA 125 düzeyleri istenebilir. Zira bu testler hastalığın yaygınlığını hiç bir zaman tam olarak ortaya koyamaz. Hastalığın yaygınlığını belirlemede cerrahi altın standarttır. Cerrahi ile evreden başka, hastalığın gidişatı üzerine bilgiler verecek yada ek tedavi gerekliliğini ortaya koyabilecek “ prognostik” denilen bir çok faktör ortaya konulabilir. Cerrahi ile elde edilen bulgulara göre tekrarlama riski açısından hastalar üç ana gruba kategorize edilir (Tablo-4). Düşük riskli olgularda herhangi bir adjuvant tedaviye gerek duyulmaz iken diğerlerinde brakiterapi, ekternal kemoradyoterapi yada sistemik kemoterapilerden bir yada birkaçı tedaviye eklenmelidir. Tablo-4 : Cerrahi tedavi sonunda oluşturulan risk grupları Düşük Riskli Grup : G1, G2 , myometrial invazyon < ½ , Servikal ve istmik tutulumun olmadığı, LVSI (-) , ilave metastazın olmadığı, Tm çapı<2 cm olan olgulardır ve b u grupta adjuvant tedaviye gerek yoktur. Orta Riskli Grup : G1, G2 ve myometrial invazyon > ½ , G1, G2 ve servikal / istmik tutulum var, Myometrial invazyon yok ancak G3 , ilave metastaz yok, LVSI yok ise bu olgularda postoperatif adjuvant intravaginal brakiterapi uygulanır. Bu olguların dışında kalan daha yüksek evredeki olgularda External pelvik kemoradyoterapi ve/veya sistemik kemoterapi uygulanır. Takip nasıl olmalıdır? Tedavisi tamamlanan hastalar en az 5 yıl süreyle hastalık tekrarı dikkate alınarak takip edilmelidir. Takipler sırasında Kolon ve meme kanserinde hafif bir artış olması nedeniyle bu bölgelere ait taramalarında akılda tutulması gererekir. Remisyondaki olgularda ilk iki yıl üç ayda bir, sonraki iki yıl altı ayda bir daha sonra yılda bir hastalık tekrarı açısından gerekli inceleme ve kontrollerin yapılması gerekir. Prognoz Kanserle ilgili yaşam oranları 5 yıl üzerinden hesaplanmaktadır. Yaşam oranlarını etkileyen birçek faktör olmakla birlikte fikir vermesi açısından sadece evre üzerinden değerlendirildiğinde 5 yıllık yaşam oranları tablo-5 de gösterilmiştir. Tablo-5: Evreye göre 5 yıllık yaşam oranları Evre 1 yıl(%) 2 yıl(%) 3 yıl(%) 4yıl (%) 5 yıl(%) Ia 98.2 96.6 95.3 93.7 90.8 Ib 98.7 96.6 94.6 92.5 91.1 Ic 97.5 93.7 89.7 87.2 85.4 IIa 95.2 93.2 89.0 86.0 83.3 IIb 93.5 85.3 80.3 76.7 74.2 IIIa 89.0 79.9 73.3 69.4 66.2 IIIb 73.5 61.6 56.7 52.7 49.9 IIIc 89.9 74.5 66.3 61.5 57.3 IVa 63.4 46.7 34.4 29.1 25.5 IVb 59.5 37.0 29.0 22.3 20.1 YUMURTALIK KANSERİ (OVER KANSERİ) Doç. Dr Hüsnü ÇELİK Kadınlarda görülen kanserlerin %4ünü, tüm jinekolojik kanserlerin %23 ünü oluşturmakla birlikte kadın genital sistemine bağlı kanser ölümlerinin yarısından sorumludur. Bir araştırmaya göre Amerika’da yıllık ortalama 25.000 vaka tanı almakta ve yine yaklaşık 12.000 kadın bu hastalığa bağlı kaybedilmektedir. Erken evrelerde 5 yıllık sağkalım oranları daha yüksektir. Evre I de ortalama 5 yıllık sağkalım %90 civarında iken Evre IV’de bu oran %5’e düşmektedir. Tüm evreler birlikte değerlendirildiğinde ortalama 5 yıllık sağkalım %40 civarındadır (Şekil-1). Şekil -1: Over Kanserinde evrelere göre sağkalım oranları Over kanserleri genellikle semptomsuz seyreder ve tanı konulduğunda olguların %75’inde tümör overlerin dışına yayılmış yani ileri evre haline gelmiş halde tespit edilir. Bu nedenle jinekolojik kanserler içerisinde “sessiz öldürücü” olarak isimlendirilir. Ülkemizde jinekolojik kanserler içerisinde ilk sıralardadır. Over kanserleri kanserin gelişme bölgesine göre çok geniş bir spektrum gösterir. Bunlar içerisinde en fazla görülen overin yüzeyel epitelyuminden köken alan epiteliyal over kanseridir. Tüm over kanserlerinin %90 ını oluşturur. Erken tanı için herhangi bir test bulunmamakla birlikte bu kanserlerin %15 inin 40 yaş öncesinde ve %25 inin evre I de yakalanabilir olması düzenli jinekolojik kontrollerin önemini göstermektedir. Özellikle Avrupa kaynaklı yayınlarda düzenli ve bilinçli jinekolojik kontroller ile olguların daha erken evrede yakalanabilir olduğunu bildiren çalışmalar vardır. Semptomlar nonspesifik yani herhangi bir hastalıkta da görülebilecek semptomlardır. Bununla birlikte, pelvik bölge yada karında şişlik ,dolgunluk, ağrı ve gerginlik hissi, hazımsızlık, ele gelen kitle hissi over kanserini düşündürmelidir. Yine, sürekli bulantı, nedeni açıklanamayan ishal ya da kabızlık, cinsel ilişki sırasında ağrı, anormal vajinal kanama, sürekli halsizlik hissi, sırt ağrısı gibi belirtilerde mutlaka doktora başvurulmalı ve pelvik bölge herhangi bir patoloji açısından incelenmelidir. OVER KANSERİ RİSKİ TAŞIYANLAR Over kanseri her kadında görülebilir ancak en sık riskli grup özellikleri, 1- Yaş (40 yaşından büyük olmak) 2- Beyaz ırktan olmak 3- Hiç gebe kalmamış ya da doğum kontrol hapı kullanmamış kadınlar 4-Kısırlık tedavisi için ilaç kullanmış olan kadınlar( Fertilite ilaçları) 5- Endometrium kanseri öyküsü olan kadınlar 6- 50 yaşından önce meme kanseri öyküsü olan kadınlar 7- Genetik: Birinci derece akrabalarından iki tanesinde over kanseri varsa, görülme riski yaklaşık %50’dir. Yakın akrabalarından birinde 40 yaş öncesi over kanserinin tespit edilmesi, over kanseri açısından takip edilmeyi gerektirir. OVER KANSERİNİ AZALTICI FAKTORLER Çok sayıda doğum yapmış olmak, doğum kontrol hapları kullanmak, uzun laktasyon dönemleri, tubal ligasyon ve histerektomi gibi durumlarda over kanseri görülme ihtimali azalır. Ancak hiçbir zaman bu oran sıfırlanmaz ve risk her zaman vardır. TANI Her türlü jinekolojik kanserin erken tanısı için temel değerlendirme ayrıntılı pelvik muayenedir. Takiben gerekli görüldüğü taktirde görüntüleme yöntemleri (En fazla kullanılan ultrasonografi) ve laboratuvar testleri yapılır. Ultrasonografide basit görünümlü küçük çaplı kistlerin haricinde her türlü görünüm over kanseri incelem ve/veya takip gerektirir. Laboratuar testlerinden en fazla kullanılan belirteç, CA 125 olarak isimlendirilen tümör markeridir. Ancak, özellikle menopoz öncesi kadınlarda kanser dışı bir çok nedene bağlı olarak yüksek bulunabileceği gibi, erken evre over kanserlerinin %50 sinde normal düzeylerde bulunabilir. OVER KANSERİNİN TEDAVİSİ Over kanserinin gerek tanı, gerekse yaygınlığının ortaya konulması ve ilave tedavi gerekliliğinin belirlenmesi için ilk adım cerrahidir. Bir başka deyişle cerrahi köşe taşıdır Over kanser tedavisi yapılan merkezin durumu oldukça önemlidir. Bu merkezde, jinekolog onkolog, kemoterapi, radyoloji, jinekopatolojide uzmanlaşmış histopatoloğun bulunması gerekir. Ayrıca, merkezin birbiri ile koordine çalışan birimlerden oluşması, yoğun bakım reanimasyon ünitesinin bulunması, majör cerrahiler konusunda deneyimli anestezi uzmanlarının bulunan bir merkez olması gerekir. Yine, kemoterapi konusunda özelleşmiş hemşirelerin varlığı, tedavi kadar hastaya sunulan bilgilendirme ve destekte hayati role sahiptir. Dünyada jinekolojik kanserlere spesifik çalışan çok ciddi merkezlerde yapılan araştırmalar, over kanserinde ilk cerrahinin doğrudan sağkalıma etkili olduğu, bu operasyonun uygun bir merkezde ve bir jinekolog onkolog tarafından yapılması halinde sağkalımın anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Klasik olarak cerrahi Xsifoidden symphise kadar uzanan orta hat insizyon ile başlar. Batın açılır açılmaz yıkama yada asit sıvı örneği alınır ve takiben dikkatli bir explorasyon yapılır. Kitle kapsulu ile birlikte intakt olarak çıkarılır. Peritoneal yüzeyler ve tüm barsak serozaları incelendikten sonra şüpheli tüm alanlardan biyosiler yapılır. Eğer tüm intra-abdominal alanlar normal izleniyorsa random peritoneal biyopsiler alınır. Takiben total abdominal histerektomi, bilateral salpingooferektomi, omentektomi, appendektomi ve retroperitoneal pelvik-paraaortik lenfadenektomi yapılır (Seçilmiş olgularda fertilite koruyucu cerrahi yapılabilir ancak bu asla standart bir tedavi yöntemi değildir). Agressif tümör cerrahisi gerektiği kadar yapılmalıdır ve amaç cerrahi bitiminde gözle görülebilir tümör tümör kalmaması olmalıdır. Tümör yükünün azaltılması adjuvant tedavinin etkisini arttırarak sağkalımı arttırmaktadır. Cerrahi sonunda elde edilen histopatolojik verilere göre evrelenen olgulardan, evre IA, IB, Grade I, II hariç tümüne platin+ paklitaksel kemoterapisi verilir. Kemoterapi bitiminde en az 3 ayda bir olmak üzere hasta takiplere alınır ve rekürrens açısından hasta yakından izlenir. Tüm karın boşluğu açılarak detaylı bir inceleme yapıldıktan sonra operasyona başlanır ( Operasyon anı..) Barsaklar üzerindeki yağlı tabakanın (omentum) çıkarılması. Tümörün uterus ve barsakların bir kısmı ile birlikte çıkarılması ve Barsağın karın cildine ağızlaştırılması Over kanseri cerrahisinden sonra operasyon yerinin kapatılması VULVA KANSERI Doç. Dr Hüsnü ÇELİK Kadın dış üreme organlarından vulva, büyük ve küçük dudaklar, klitoris ve vagen girişini içeren bölgedir. Kadınlardaki kanserlerin %3'ünü vulva kanseri oluşturur. En sık menopoz sonrası yıllarda ortaya çıkmaktadır. Büyük bir kısmı squamoz tipte kanserlerdir. Yani cildi de döşeyen çok katlı dokunun kanserleridir. En sık büyük ve küçük dudaklar tutulur. Ayrıca bazal hücreli kanser, paget hastalığı, melanom gibi cilt kanserleri de vulvada görülebilir. Vulva kanserleri lokal olarak büyüyerek çevre doku ve organlarada hasara neden olurlar. İlk önce vulvada ülser şeklinde veya tümör şeklinde ortaya çıkabilir.. Zaman ilerledikçe vulva bölgesindeki diğer organlara , idrar yollarına, anüse, ve vaginaya ilerleyebilir. Bu arada kasık bölgesindeki lenf damarlarına ulaşarak oradan lenf nodlarına ve kan yoluyla da diğer uzak organlara vücuda yayılabilir. Vulva cildinde sertleşme, kabarma şeklinde ortaya çıkar, çoğu kadın bu farklılaşmayı hisseder. Vulva cildinde renk değişikliğinin kanser olabileceği bilinmelidir. Vulva kanserlerinin ilk ve en fazla görülen bulgusu vulva bölgesinde görülen kaşıntıdır. Uzun süreden bu yana devam etmekte olan kaşıntı için çeşitli ilaç tedavileri denenmiş ancak şikayeti giderilememiş kadınlarda vulva kanseri olasılığı akla getirilmelidir. Vulvada görülen bazı cilt hastalıkları ileriki dönemlerde kansere dönüşebileceğinden dikkatli bir şekilde tanısı konulmalı ve takip edilmelidir. Ancak her kronik kaşıntının kanser olmadığının bir kez daha vurgulanması gerekir. Yine cinsel ilişki ve idrar yapma sırasında ortaya çıkan ağrılar, kötü kokulu akıntılar nadirde olsa ilk belirti olarak ortaya çıkabilmektedir. Tüm kanserlerde olduğu gibi şüpheli bölgeden alınan örneklerin patolojik incelemesi ile tanı konur. Vulva kanserinden şüphelenildiğinde normal bir jinekolojik muayene masasında lokal anestezi altında acı hissetmeden alınacak biyopsi temel tanı yöntemidir. Gözle izlenmesi çok zor olan özellikle başlangıç aşamasındaki vulva kanserlerinin tanınması ve doğru yerden biyopsi alınmasını kolaylaştırmak amacı ile kolposkopi denen bir alet kullanılmaktadır. Kolposkopi, vulva bölgesini 10-40 defa büyüterek daha iyi bir inceleme olanağı sunar. Temel tedavi yöntemi cerrahi olarak vulvanın çıkartılmasıdır. Bu işleme kasık lenf bezlerinin çıkartılması da eklenebilir. Cerrahi sonrası elde edilen bulgulara göre hastaya adjuvan denilen yardımcı tedaviler verilebilir. Bunlar genelde kemoterapi ve radyoterapinin birlikte kullanıldığı rejimlerdir. Küçük tümörlerde ve uygun vakalarda dış genital bölgenin görünümünü korumak amacıyla daha sınırlı (koruyucu cerrahi) cerrahiler yapılabilir. Uygun vakalar seçildiğinde onkolojik açıdan güvenli tedavilerdir. Vulva kanserinde vulva ve kasık lenf nodlarının çıkarılması GESTESYONEL TROFOBLASTIK HASTALIKLAR (ÜZÜM GEBELIKLERI ve GEBELIK KANSERI) Doç. Dr Hüsnü ÇELİK İsminden de anlaşılacağı gibi bu grup hastalıklar trofoblastik dokudan kaynaklanır. Trofoblastik doku, her türlü gebelik sırasında oluşan, plasanta ve eklerinin geliştiği bir dokudur. Görülme sıklığı ırk ve ülkelere göre değişmekle birlikte yaklaşık 2000 gebelikte birdir ve ülkemizdeki oranlar bun ayakındır. Bu hastalıklar şimdiye kadar çok farklı şekilde sınıflandırılmış olmakla birlikte en basit ve anlaşılır sınıflama 1983 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan sınıflamadır. Dünya Sağlık Örgütü Sınıflaması I . Mol Hidatiform A. Komplet B. Parsiyel I I . Gestesyonel trofoblatik Neoplazi A. İnvaziv Mol B. Koryokarsinom C. Plasental-site trofoblastik tümör Bunların içerisinde en fazla görülen Mol Hidatiformdur. Fertilizasyon sırasında oluşumuna göre ve diğer klik özelliklerine göre Komplet ve Parsiyel olarak ikiye ayrılır. Komplet Mol’ de genel olarak boş yada afonksiyone nükleosa sahip bir ovum normal bir sperm tarafından fertilize edilir ve fertilize olmuş ovum kromozomlarını duplike ederek çoğalmaya başlar. Bu nedenle kromozom sayısı 46 dır. Parsiyel Mol de ise normal bir ovum iki sperm tarafından fertilize edilir ve böylece 69 kromozom yapısına sahip olur. Bu iki formun sadece kromozom yapıları değil, klinik özellikleri de birbirinden faklılık gösterir. Bunlardan en önemlisi Komplet Molde embrionik yapılara rastlanmaz iken Parsiyel Mol de zaman zaman bu yapılara rastlanmasıdır. Genel olarak bu formun her ikisinde de vezikül şeklinde yapılar oluştuğundan buna halk arasında “üzüm gebeliği” olarak ta adlandırılır. Tanı yöntemlerinin gelişmesinden evvelki dönemlerde bu hastalar küçük üzüm tanesi şeklinde vezikül düşürdüklerinde tanı konulduğu için bu isim verilmiştir. Özellikle Ultrasonun tanı aracı olarak yaygınlaşmasından sonra bu veziküler yapıların gösterdiği tipik yapılar ile tanı konulur olmuştur. Bunlar Ultrasonda tipik olarak “bal peteği” manzarası gösterirler. Neredeyse hemen hemen Mol Hidatiforma özgü bu görünüm izlendiği zaman birkaç ilave tetkikle tanı kesinleştirilir. Bu tetkiklerden en önemlisi Beta HCG dir. Bu görünüm ile birlikte HCG düzeylerinin ölçülebilir olması tanı için yeterlidir. Ultrason incelemsi sırasında parsiyel mol hydadiform olgularında fetusa ait görünümlerde olabilir. Yine çoğul gebeliklerden birisi molar gebelik yönünde gelişirken diğeri normal gebelik olabilir. Mol Hidadiform için tipik USG ve materyal görünümü SEMPTOMLAR Olguların büyük bir çoğunluğu vaginal kanama ile başvururlar. Bu olgularda USG ile tanı kolayca konulabilir. Buna ilaveten, vezikül düşürülme hikayesi yada gebelik semptomlarının abartılı seyretmesi, gebelikte sinirlilik, çarpıntı, terleme, tremor gibi hipertroidi semptomlarının görülmesi molar gebeliğin akla gelmesi gereken durumlardır. Nadir olarak özellikle komplet molde daha fazla olmak üzere bu olgular preeklampsi ile başvurabilirler. 20. gebelik haftasından önce preeklampsi gelişmesi durumunda ilk araştırılması gereken durum preeklampsidir. Mol hidatiform olgularında yüksek HCG nin over stromasını uyarmasına bağlı teka lutein kistleri gelişir. Molar gebeliğin tedavisiyle spontan düzelen bu kistler zaman zaman torsiyone olarak komplike olabilir. TEDAVİ Molar gebeliğin tedavisinde uterus içindeki molar dokunun boşaltılması temeldir. Bu işlem vakum+küretajın kombine edildiği metod ile yapılır. Genellikle genel anestezi altında yapılır. Zaman zaman özellikle üreme çağının son dönemlerinde görülen molar gebeliklerde histerektomi tedavi seçenekleri arasında sayılabilir. Ancak hiç bir durumda ilk önerilen tedavi yöntemi değildir. TAKİP Molün boşaltılmasını takiben önce haftalık, daha sonra aylık olarak serum HCG düzeyleri takip edilmelidir. Bu takip, hastalığın evresine ve risk faktörlerinin varlığına göre değişmekle birlikte standart bir mol hidadiform olgusunda en az bir yıl süreyle yapılmalı ve olgular bu süre içinde mutlaka oral kontraseptif ile gebelikten korunmalıdır. Oral kontraseptif dışı korunma genel olarak önerilmemekle birlikte steroid kullanımının kontendike olduğu durumlarda diğer korunma yöntemlerinden biriside kullanılabilir. Ancak yöntemle ilişkli oluşabilecek durumlar hasta ve yakınları ile paylaşılmalıdır. Mol boşaltılması sonrası HCG ile yapılan takibin ana gayesi, gelişebilecek yada mevcut gestesyonel trofoblastik neoplazinin (özelllikle koriyokarsinom ve invaziv mol) tespit edilmesidir. Takipler sırasında HCG düzeylerinin plato çizmesi yada yükselmeye başlaması gestesyonel trofoblastik neoplaziyi düşündürür ve kemoterapi başlama endikasyonudur. Böyle bir durumda en fazla komplet molün myometriyuma invazyon yaptığı invaziv mol tespit edilir. Ancak yine de koriokarsinom olasılığı gözönünde bulundurularak görüntüleme yöntemleri ile genel vücut taraması yapılmalıdır ( kranial, torax ve abdomen). KEMOTERAPİ Kemoterapiye genel olarak tek ajan sisteminde total skorun 8 ve protokollerinden birisi başlanabilir. Bununla başarı elde edilemeyen protollerden birisine geçilir. ile başlanır. Ancak bazı durumlarda, özellikle skorlama üzerinde olduğu durumlarda kombine kemoterapi Enfazla kullanılan tek ajan kemoterapi Metotreksattır. durumlarda Aktinomisin-D denebilir yada kombine KOLPOSKOPI Doç. Dr Hüsnü ÇELİK Serviks (rahim ağzı),vajina ve vulva dokularını bir büyüteç gibi 10-40 kez büyüterek inecelenmesine olanak sağlayan ve tarama –tanı amacıyla kullanılan alete kolposkop,yapılan işleme ise kolposkopi adı verilir. Kolposkopi son derece güvenli bir işlemdir. Bu alet yardımıyla jinekolojik muayene masasında genital bölgede yerleşen serviks hastalıkları,vajen hastalıkları ,vulva hastalıkları ve kanser öncüsü hastalıklar kolayca ve ağrısız tespit edilebilir.Kolposkop ile normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen rahim ağzı daha büyük ,net ve detaylı bir şekilde incelenir.İşlem esnasında rahim ağzına bazı boya ve maddeler uygulanarak şüpheli alanların daha belirgin hale gelmesi sağlanır.Özellikle Pap-smear testi sonucu riskli çıkmış hastalarda, doğru tanının konulabilmesi için gerekli görülen alanlardan biopsi alınması kolposkopi ile mümkündür. Kolposkopi cihazı KOLPOSKOPİ KİMLERE YAPILIR ? Pap-smear testi sonucu; ASCUS, ASC-H, AGUS, LSIL, HSIL, olarak rapor edilenler, Pap smear sonucu sürekli yetersiz smear olarak gelenler, Anormal serviks görünümüne sahip kişilere kolposkopi yapılmalıdır. KOLPOSKOPİ NASIL YAPILIR ? İşlem esnasında tıpkı normal jinekolojik muayenede olduğu gibi vajina ve rahim ağzını görmeye yarayan spekulum kullanılır. Kolposkop ile rahim ağzı ve vajina gözlemlenir. İncelemede temel olarak değerlendirilen bölge rahim ağzının dış kısmını oluşturan hücre tabakası ile rahimin içine doğru uzanan kanalı oluşturan hücre tabakasının birleştiği bölgedir. Bu alana squamo-kolumnar bileşke ya da transformasyon zonu denir. Rahim ağzı kanserleri bu bölgeden başlar. Bu bölge tam olarak değerlendirilmelidir.Tam olarak değerlendirilememesi yetersiz kolposkopidir. İşlem sırasındaki önemli noktalardan biri de rahim ağzındaki damarlanmanın gözlemlenmesidir. Bu değerlendirme, rahim ağzı salin solüsyonu ile temizlendikten sonra kolposkopta yeşil ışıkla yapılır. Düzensiz (atipik) damarlanma izlenen bölgelerden biopsi alınmalıdır. İleriki değerlendirmeler için rahim ağzına %3-5 lik asetik asit tatbik edilir. Asetik asit uygulaması işlem süresinin uzunluğuna göre birden fazla yapılabilir. Bu işlem hafif bir yanmaya neden olabilirse de ağrılı bir işlem değildir. Uygulama alanında anormal hücreler barındıran bölgeler varsa bu bölgeler beyaz renge dönüşürler. Bu bölgelere aseto-white bölge adı verilir.Bu bölgelerden biopsi alınmalıdır.İnceleme alanındaki ülsere lezyonlardan da biopsi alınabilir. Bazı durumlarda lugol solüsyonu adı verilen bir iyot solüsyonu ile incelemeye devam edilir. (Schiller testi) Lugol solüsyonu ile boyanmayan alanlar anormal alanlardır ve biopsi alınmasını gerektirir. BİOPSİ ALINMASI Biopsi herhangi bir dokudan küçük bir parça alınması demektir. Rahim ağzı biopsisinde özel bir alet yardımıyla çok küçük bir doku örneği (mercimek tanesi büyüklüğünde) alınır. Alınacak biopsi sayısı kolposkopide sağlanan bulgulara bağlıdır. Rahim ağzı biopsisi fazla ağrılı bir işlem değildir. Biopsi esnasında rahim kasılması olabileceğinden adet ağrısına benzer hafif bir ağrı hissedilebilir. Biopsi sonrasında hafif kanama olması normaldir. İşlem sonrası biopsi alanlarına bir süre bastırılarak veya özel solüsyonlar sürülerek kanama durdurulur.Bu işlemlerde ağrısızdır. Bazı dumlarda rahim ağzından rahim boşluğuna doğru uzanan kanal içerisinden veya rahim içerisinden biopsi alınması gerekebilir.Bu işlemler rahim ağzı biopsisine göre biraz ağrılıdır.Ancak genel anestezi gerektirmez. Gerekirse lokal anestezi uygulanabilir. İŞLEMİN RİSKLERİ Birkaç gün devam eden hafif lekelenme tarzında kanamalar hafif kramplar tarzında kasık ağrıları olabilir. Çok nadiren aşırı kanamalar görülebilir.Çok nadiren enfeksiyon gelişebilir. İşlemin büyüklüğüne göre proflaktik antibiyotik önerilebilir. LEEP işlemi nedir? Smear testinde izlenen bazı anomaliler sonucunda rahim ağzındaki değişimin kesin tanısını koymak ve tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tekniktir. Bu işlem için ucunda halka şeklinde tel bulunan ve elektrik ile çalışılan bir alet kullanılır. Lazerden daha yeni bir teknoloji olan LEEP (Loop Electrosurgical Excision Procedure) cümlesinin kısaltılmış hali olup rahim ağzı denilen bölgeden küçük bir anormal doku parçasının çıkarılması işlemidir. LEEP işlemi anormal smear sonucunda ileri değerlendirme yapılarak tespit edilen kanser öncüsü lezyonların (CIN-2, CIN-3) tedavisi için uygulanır. Günümüzde LEEP bazı hastalıklarda kullanılan rahim ağzını yakma, dondurma ya da laser ile tahrip etme gibi pekçok geleneksel tedavinin yerini almıştır. Diğer işlemlerin aksine LEEP ile doku tahrip edilmeden çıkartılır ve bu sayede tedavi sağlanırken çıkarılan dokunun detaylı patolojik incelemesi şansını da verir. LEEP, cerrahi bir işlem olmakla birlikte ayaktan cerrahi işlemler sınıfına dahil edilir. LEEP, lokal anestezi veya genel anestezi ile yaklaşık 5–10 dakikada yapılabilecek bir işlemdir. İşlem sonrası hastanede yatış gerekmez ve hasta hemen normal hayatına dönebilir. Hasta uygun pozisyonda hazırlandıktan sonra resimdede görüldüğü gibi ucunda elektrik akımını ileten yarım halka şeklinde bir tel bulunan kaleme benzeyen alet yardımı ile rahim ağzından bir parça çıkartılır. Çıkartılan materyal incelenmek üzere patolojiye gönderilir. İşlem anestezi altında yapıldığından hasta ağrı hissetmez. İşlem lokal anestezi ile yapıldıysa hasta hemen kalkarak normal yaşantısına dönebilir. Genel anestezi ile yapılan işlemlerden sonra ise anestezinin etkisi geçene kadar ayılma odasında bekler. LEEP olacak hastaların işlem öncesi özel bir hazırlık yapmaları gerekmez. Her cerrahi müdahalede olduğu gibi LEEP sonrası da bazı yan etkiler görülebilir. Yakınmalar genelde oldukça az ve hafiftir. Rahim ağzının iyileşmesi ve eski haline dönmesi birkaç hafta alacaktır. İşlem sonrası bir kaç hafta koyu kahverengi bir akıntı ve /veya et suyu kıvamında bir akıntı olabilir. Bazen işlem günü ve bir sonraki günde adet sancısına benzer kramp tarzında ağrılar olabilir. İşlem oldukça basit güvenilir bir metot olmasına rağmen kanama ve enfeksiyon gibi bazı ciddi problemler olabilir. Bu olası durumlar için hastaya antibiyotik ve analjezik tedavi önerilir. İşlem sonrası yaklaşık 3–4 hafta cinsel ilişkiden kaçılmalıdır. Karın ağrısı, aşırı vajinal kanama ve ateş durumunda mutlaka doktorunuzla iletişime geçilmelidir. İlk 3–4 gün ağır eksersizlerden kaçınılmalı, deniz, havuz ve küvete girilmemelidir. Önerilen ilaçlar düzenli olarak kullanılmalıdır.
Benzer belgeler
Rahim ağzı kanseri araştırması Bilmeniz gereken
etmektedir. Önerimiz, Cinsel yönden aktif tüm hanımların yılda bir kez pap testi
yaptırmasıdır. 30 yaşına kadar yapılan smearlarda herhangi bir anormallik yok ise ve kadın
risk grubundan değilse te...
S15-Anormal Servikal Sitoloji Sonucu Olan Hastalarda Servikal
rastlanan kanser serviks kanseridir , ama yaĢı 15 ile 44 yaĢ arasındaki kadınlarda
en sık rastlanan kanser olarak yedinci sıradadır. (G)
Sağlık Bakanlığı ve GLOBOCAN 2002 'nin istatistiklerine göre...
HPV Human Papilloma Virus Enfeksiyonları
Tablo-2: Onkojenik potansiyellerine göre HPV tipleri
Düşük riskli HPV’ler: Tip 6,11,40,42,43,44,54,61,70,72,81
Orta riskli HPV’ler: Tip 26,34,53,57,66,83
Yüksek riskli HPV’ler: Tip16,18,31,33,35,39...