PDF ( 6 )
Transkript
PDF ( 6 )
K›fl / Winter 2009 Say›/Issue 3 Cilt/Volume 7 civilacademy Ümit KURT 12 Eylül Rejimi'nin Resmi ‹deolojisi Olarak “Türk-‹slam Sentezi Doktrini”: Devlet'in ‹deolojik Ayg›t› Olarak “Ayd›nlar Oca¤›” Rümeysa ÖZCAN Aletheia”in Curls of the Memory of Proust, The Way By Swann's ‹lker ERDO⁄AN Türkiye'de Medya Gündeminin Belirlenmesinde Bask› Gruplar›n›n Rolü: Avrupa Birli¤i Müzakere Süreci Örne¤i Elif Gizem U⁄URLU Tarihsel Süreç ‹çinde Annelik Rolünün Kuruluflu ve Televizyon Reklamlar›nda Annelik Rolünün Sunumu Elif RE‹S The Bastard of Istanbul: An Alternative Perspective of a Turkish-Armenian Issue H. Kamil B‹Ç‹C‹ Mu¤la Turgutreis Akçal› Köyü Yukar› Mahalle Mezarl›¤› Mezar Tafllar›ndan Örnekler ISSN 1304-9119 9 771304 911002 c i v i l a c a d e m y . f a t i h . e d u . t r ‹letiflim Adresi / Correspondence Address civilacademy Sosyal Bilimler Toplulu¤u Fatih Üniversitesi 34500 Büyükçekmece/‹stanbul Tel: + 90 212 886 33 00 E-mail: [email protected] K›fl/Winter 2009 civilacademy Civilacademy Journal of Social Sciences civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi Fatih University 2009 I civilacademy Civilacademy Cilt / Volume 7 Sayı / Issue 3 Kış / Winter 2009 Sahibi / Owner Civilacademy Sosyal Bilimler Topluluğu Civilacademy Social Sciences Society Editör / Editor Ertuğrul Gündoğan Yardımcı Editörler / Co-editors Gülşah Neslihan Demir, Ömer Akkaya, Tamer Güven Baskı / Printed in: Elma Basım 0212 697 30 30 İletişim Adresi / Correspondence Address Civilacademy Sosyal Bilimler Topluluğu Fatih Üniversitesi Büyükçekmece Kampüsü 34500 Büyükçekmece / İstanbul Tel: + 90 212 866 33 00 Web: Civilacademy.fatih.edu.tr E-mail: [email protected] II civilacademy Danışma ve Hakem Kurulu / Advisory Board* Abdülkadir Civan (Fatih Ünv.), Ali Murat Yel (Fatih Ünv.), Ali Yaşar Sarıbay (Uludağ Ünv.), Alpaslan Açıkgenç (Fatih Ünv.), Atilla Girgin (Marmara Ünv.), Bedriye Saraçoğlu (Gazi Ünv.), Berdal Aral (Fatih Ünv.), Elif Ekin Akşit (Ankara Ünv.), Erdoğan Keskinkılıç (Fatih Ünv.), Ertuğrul Gündoğan (Fatih Ünv.), Ferda Keskin (Bilgi Ünv.), Fuat Keyman (Koç Ünv.), Gökhan Bacık (Zirve Ünv.), İdil Işık (Fatih Ünv.), İrfan Erdoğan (Gazi Ünv.), Kemal Karpat (Wisconsin Ünv.), Kemal Özden (Fatih Ünv.), Kevin J. McGinley (Fatih Ünv.), Mehmet İpşirli (Fatih Ünv.), Mete Tunçay (Bilgi Ünv.), Mümtaz’er Türköne (Gazi Ünv.), Nihat Solakoğlu (Bilkent Ünv.), Nizamettin Bayyurt (Fatih Ünv.), N. Gökhan Torlak (Fatih Ünv.), Ömer Çaha (Fatih Ünv.), Ralph J. Poole (Salzburg Ünv.), Recep Şentürk (FatihÜnv), Savaş Genç (Fatih Ünv.), Sezai Coşkun (Fatih Ünv.), Şammas Salur (Fatih Ünv.), Şengül Çelik(Fatih Ünv.), Şükran Esen (Marmara Ünv.), Talip Küçükcan (İSAM), Visam Mansur (Fatih Ünv.), Yasin Aktay (Selçuk Ünv.) İngilizce Redaktörler / English Redactors Betty and Barrie Eichhorn Türkçe Redaktörler / Turkish Redactors Mehmet Kutalmış Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi (ISSN 1304-9119) yılda üç defa yayınlanır. Civilacademy Journal of Social Sciences (ISSN 1304-9119) is published three times in a year periodically. Civilacademy Dergisi ‘Gale Cengage Learning’ tarafından indekslenmektedir. Civilacademy Journal of Social Sciences is indexed in ‘Gale Cengage Learning ’. * İsme göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Listed alphabetically by name. III civilacademy Amaç ve Kapsam Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, disiplinler arası, hakemli, Türkçe ve İngilizce dillerinde yayınlanan bir sosyal bilimler dergisidir. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, insanları ve toplumu ilgilendiren tüm konulara sosyal bilimler perspektifinden yaklaşan, mevcut ve alternatif paradigmaların tartışmaya açıldığı bir platform olmayı amaçlamaktadır. Aims and Scope Civilacademy Journal of Social Sciences is a peer reviewed interdisciplinary bilingual (both Turkish and English social science journal. The aim of Civilacademy Journal of Social Sciences is to provide an intellectual platform for social-scientific studies, a platform in which research in alternative paradigms for social inquiry could be jointly presented and debated and is to publish conceptual, research, and/or case based works that can be of practical value to the people interested. IV civilacademy İçindekiler / Contents Editör’ün Notu / Editor’s Note VIII Ümit KURT 12 Eylül Rejimi’nin Resmi İdeolojisi Olarak “Türk-İslam Sentezi Doktrini”: Devlet’in İdeolojik Aygıtı Olarak “Aydınlar Ocağı” 1 Rümeysa ÖZCAN Hafızanın kıvrımlarında “Aletheia”: The Way by Swann’s, Marcel Proust 19 İlker ERDOĞAN Türkiye’de Medya Gündeminin Belirlenmesinde Baskı Gruplarının Rolü: Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneği 27 Elif Gizem UĞURLU Tarihsel Süreç İçinde Annelik Rolünün Kuruluşu ve Televizyon Reklamlarında Annelik Rolünün Sunumu 55 Elif REİS Baba ve Piç: Ermeni Sorununa Alternatif Bir Bakış 75 H.Kamil BİÇİCİ Muğla Turgutreis Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Mezar Taşlarından Örnekler 87 V Civilacademy Journal of Social Sciences Sosyal Bilimler Dergisi VII civilacademy Editör’ün Notu Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi’nin dergisinin 21. sayısı ile karşınızdayız. Bu sayıya katkıda bulunan yazarlarımıza, dergimiz ve okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Türkiye’de ve dünyada önemli olaylar, değişimler ve gelişmeler yaşanıyor. Bunların kalıcı etkileri önümüzdeki yıllarda daha görünür hale gelecek. Global etkileri de olabilecek, yerel ya da küresel olaylar/oluşumlar üzerine yapılmış projeksiyonlara, tahlillere ve yeni perspektiflere Civilacademy’de her zaman yer olacaktır. Civilacademy’de yoğun olarak sosyo-kültürel, sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve felsefi bakış açılarından insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunları, dünyada olup bitenleri bilimsel yöntemlerle ele alan ve çözümleyen yazılara yer vermek istiyoruz. Alan araştırmaları, ampirik ve analitik çalışmalar ve çözümlemeler için bir kalıcı platform/ özgür bir okul olma çabası içindeyiz. Yazılan etkili bir yazıya bir sonraki sayıda verilen güçlü bir cevapla ve yapılan eleştirilerle, dinamik bir tartışma ortamının da oluşmasından yanayız. Yazarların ve okuyucularımızın bunlarla ilgili her türlü eleştiri ve önerilerini önemsiyor ve bekliyoruz. Sosyal bilimlere ve insanlığa daha fazla katkı sunabildiğimiz yeni sayılarda buluşmak üzere. Saygılarımla, Ertuğrul Gündoğan VIII civilacademy Editor’s Note We are again here with the 21st issue of the Civilacademy Journal of Social Sciences. We thank to the authors of this issue in the name of our readers and our Journal. Major events, changes, and developments have been going on in the contemporary Turkey and in the world. More lasting effects of these will reveal and be distinguished in the coming years. The projections, analysis, and new perspectives made on global effects of local or global events / occurrences will always take place in Civilacademy. We would like more articles in which socio-cultural, socio-political, socio-economic, and philosophical perspectives on the humanity problems are focused on using scientific methods to take place in our journal. We are in an effort to become a permanent platform / free school for field research, theoretical, empirical and analytical studies. We believe in the importance of that some arguments, thoughts, and proposals in any article published in the previous issues of Civilacademy will be criticized, answered, or rejected in different articles of later issues of Journal. Civilacademy’s editorial policy and practices and the publication processes strongly and directly concerns the authors and readers of the Journal. We are looking forward to any kind of criticism, comments, and contributions of them. We are in aware of the need of taking this kind of return into account. We wish to meet in the new issues of Civilacademy which we hope to provide more contributions to humanity and social sciences. Best Regards, Ertugrul Gundogan IX civilacademy 12 EYLÜL REJİMİ’NİN RESMİ İDEOLOJİSİ OLARAK “TÜRK-İSLAM SENTEZİ DOKTRİNİ”: DEVLET’İN İDEOLOJİK AYGITI OLARAK “AYDINLAR OCAĞI” The Doctrine of “Turk-Islam Synthesize” As Official Ideology of the September 12 1980 and the “Intellectual Hearts” As the Ideological Apparatus of the State. civilacademy Ümit Kurt1* “... Gerçekten, ordunun Atatürkçü geleneğini İslami kurumlarla bağdaştırmak çok zordu. Kaldı ki muhafazakâr grubun ortak bir ideoloji oluşturmak konusunda zorlandığı tek husus ordu değildi. Bu sorunun yanısıra, kavmiyetçiliği reddeden İslamiyet ile ırkçı Türkçülük nasıl bağdaşacaktı?” (Güvenç, Şaylan ve Turan, 1991: 11). “Evet, Türk-İslam Sentezi Terkibi tezimizin 1980 sonrasında Devlet katında bir kabul ve itibar gördüğü doğrudur. Çünkü bu, aklın ve ilmin ortaya koyduğu bir vakıadır. Nitekim Atatürk Yüksek Kurulunun Türk-İslam Sentezini benimsemesi bizim için sevindirici olmuştur. Niye böyle oluyor? Sağa sola bakıyorlar, başka çıkış yolu bulamayınca bu fikre geliyorlar.” (Kafesoğlu, 1987, aktaran Güvenç, Şaylan ve Turan, 1991: 39) ABSTRACT Within a particular social formation, there does not exist merely one dominant ideology, rather there are many antagonistic ideologies. The dominant ideology per se becomes dominant as long as it suppresses other ideologies not by applying violence or force. Instead, dominant ideology can manage to do it through the support of ideological apparatuses of the state. This article, in the sense of theoretical and conceptual framework drawn above, focuses on the Intellectual Hearts (Aydınlar Ocağı) as one and the most important of the ideological 1 * Zirve Üniversitesi, Öğretim Görevlisi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi ve Boğaziçi Üniversitesi, Doktora Adayı, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler. [email protected] 1 Ümit Kurt apparatuses of September 12 regime and tries to analyse its “Turk-Islam Synthesis Doctrine”, which constitutes the cement of social formation of dominant ideology of the dominant class. In this article, there will be observations and considerations by following 1970s and September 12 1980 military coup period as a historical theme regarding the changing nature of the Intellectual Hearts particularly after the 1980 period that neoliberalism and globalization gained momentum in Turkey. Key Words: Intellectual Hearts, Ideological Apparatuses of the State, “Turk-Islam Synthesize” doctrine, 12 September 1980, neoliberalism. ÖZET civilacademy Bir toplumsal formasyonda yalnızca bir egemen ideoloji bulunmaz, birbirleriyle çelişkili birçok ideoloji veya ideolojik alt sistemler vardır. Bizzat egemen ideoloji, ancak bu ideolojilere veya ideolojik alt sistemlere baskın çıkmayı başardığında egemen ideoloji olabilmektedir. İşte bu da, devletin ideolojik aygıtlarının desteği ile yapılmaktadır. Bu makalede, yukarıda betimlemeye çalıştığımız teorik-kavramsal çerçeve bağlamında, 12 Eylül rejiminin ideolojik aygıtlarından biri olan Aydınlar Ocağı tarafından formüle edilen, devlet iktidarını ve devletin baskı aygıtını tek başına ya da sıklıkla olduğu gibi sınıf fraksiyonları veya sınıf ittifakları ile elinde tutan ve toplumsal formasyonun çimentosunu oluşturan egemen sınıfın ideolojisi olarak “Türk-İslam Sentezi” doktrini üzerinde durulacaktır. Makale, kronolojik izlek olarak, 1970’ler ve 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemini takip ederek ve özellikle Türkiye’de neoliberalleşme ve küreselleşmenin dozajını arttırdığı 1980 sonrası dönemde Aydınlar Ocağı’nın değişen doğası hakkında tespitlerde bulunacaktır. Anahtar Kelimeler: Aydınlar Ocağı, Devletin ideolojik aygıtları, “Türk-İslam Sentezi” doktrini, 12 Eylül 1980, neoliberalizm. Baskıcı Devlet Aygıtı ve Devlet Aygıtları Olarak İdeolojik Aygıtlar ideoloji olarak, “bir toplumsal kuruluşta sınıfların temel iktidarını oluşturur” (Poulantzas, 2004: 351). Her şeyden önce, Gramsci (2005), devletin basit olarak salt bir “kuvvet” işlevi görmediği, fakat aynı şekilde bir ideolojik işlevi de (hegemonya da denebilir) olduğu konusu üzerinde ısrarla durarak, devletin hegemonyanın örgütleyicisi olarak da değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Egemen ideoloji, toplumun bağrında bir dizi aygıtların ve kurumların içinde somutlaşır. Bu aygıt ve kurumlar arasında, Gerçekte, ideoloji sadece düşüncede yer almaz, ayrıca, kelimenin tam anlamı ile “kavramsal bir sistem” oluşturmaz (Poulantzas, 2004: 351). İdeoloji, Gramsci’nin (2005) önemle belirtmiş olduğu gibi, gelenek ve göreneklere, bir toplumdaki bireylerin hayat tarzlarına kadar nüfuz eder. Böylece ideoloji, toplumsal pratiklerde somutlaşır. Öte yandan, ideoloji, egemen 2 civilacademy gerçekleşen de, bütün çelişkileriyle birlikte, sonuçta egemen sınıfın ideolojisinin bizatihi kendisidir. Althusser’in önemle vurguladığı gibi, “hiçbir sınıf devletin ideolojik aygıtları içinde ve üstünde kendi hegemonyasını uygulamadan devlet iktidarını kalıcı olarak elinde tutamaz” (Althusser, 2003: 172). Bu aygıtlar, göreceli olarak, devletin “baskı aygıtından” (ordu, polis, idare, mahkemeler, hükümet) ayrıdırlar; ana görünümü örgütlü fiziki baskı olan ve rolünü devletin yasal tekeli altında yerine getiren bu aygıt dar anlamda “devlet aygıtı”dır (Poulantzas, 2004: 351). İdeolojik aygıtların ana görünümü ise ideolojik hazırlama ve doktrinizasyondur. Poulantzas’a göre bu tür aygıtların, birer devlet aygıtı olarak değerlendirilmesinin sebebi, ideolojinin toplum içinde “tarafsız” bir şey olmaması; toplumda sınıf ideolojisinden başka ideolojinin bulunmamasıdır (2004: 352). Karmaşık bir sistem olan “devletin ideolojik aygıtları” sistemi içinde var olan egemen ideoloji, çok uzun süren, sert bir sınıf mücadelesinin sonucudur (Althusser, 2003: 130–131). İktidar ilişkilerinin baskın olduğu bu sert sınıf mücadelesi sürecinde siyasal egemenliği ele geçiren sınıf bunu yalnızca fiziksel baskı ve şiddet araçlarıyla sağlayamaz. Bunun yanında “ideolojinin kesin ve dolaysız olarak devreye girmesini gerektirir” (Poulantzas, 2004: 352–353). Marksizm’in klasiklerine göre, devlet (sınıf devleti) yalnız fiziki baskı gücünü elinde tutması ile değil, toplumsal ve siyasal işlevleriyle de tanımlanır. Sınıf devleti, bir sınıf mücadelesi sisteminde, siyasal egemenliğe sahip olan sınıfın güvencesidir. İdeolojik aygıtların gördüğü işlev işte tam da bu noktada kendini gösterir. Genellikle egemen ideoloji, toplumsal formasyonun harcını oluşturur (Poulantzas, 2004: 353). Devletin baskı aygıtı büyük ölçüde kendi yeniden üretimine katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda ve özellikle, baskı yoluyla devletin ideolojik aygıtlarının işleyişinin siyasal dinamiklerini sağlar. Althusser’in ifadesiyle, egemen ideolojinin, yani devlet iktidarını elinde tutan egemen sınıfın ideolojisinin rolü de ağırlıklı olarak burada zuhur eder. Özetlemek gerekirse, gerçekte, devlet aygıtının dar anlamda hiç çatlaksız yekpare bir gövdeden oluştuğunu düşünmek yanlış olur (Poulantzas, 2004: 357). Bizzat devletin baskı aygıtı uzmanlaşmış kollar olarak ifade edilecek olan ordu, polis, idare ve benzerlerinden oluşmaktadır. Fakat devletin ideolojik aygıtları, birbirleriyle karşılıklı ilişkilerinde ve devlet aygıtı ile olan ilişkilerinde, devlet aygıtı kollarının sahip olmadığı bir “göreceli özerklik” biçimi ve derecesine sahiptirler (Poulantzas, 2004: 357). Devletin ideolojik aygıtlarına malûl olan bu “göreceli özerklik” durumu, başta ideolojik alanda sınıf mücadelesinin temel civilacademy kiliseler (dini aygıt), siyasal partiler (siyasal aygıt), sendikalar (sendikal aygıt), okullar ve üniversiteler (öğretim aygıtı), iletişim araçları (gazeteler, radyo, sinema, t.v.), “kültürel” yayınlar, aile sayılabilir. Bunlar “Devletin İdeolojik Aygıtları”dırlar (Althusser, 2003: 168–169). Eğer ilke olarak “egemen sınıf”ın devlet iktidarını tek başına ya da sıklıkla olduğu gibi sınıf fraksiyonları veya sınıf ittifakları ile elinde tuttuğunu, dolayısıyla devletin baskı aygıtını elinde bulundurduğunu düşünürsek, egemen sınıfın devletin ideolojik aygıtlarında da etkin olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünkü devletin ideolojik aygıtlarında 3 Ümit Kurt Türkiye Siyasal Tarihinde Aydınlar Ocağı civilacademy verilerine dayanmaktadır. Bir toplumsal formasyonda yalnızca bir egemen ideoloji bulunmaz, birbirleriyle çelişkili birçok ideoloji veya ideolojik alt sistemler vardır. Bunlar, Poulantzas’ın (2004: 358) deyimiyle, mücadele halindeki çeşitli sınıflara ilişkindirler. Bizzat egemen ideoloji, ancak bu ideolojilere veya ideolojik alt sistemlere baskın çıkmayı başardığında egemen ideoloji olabilmektedir. İşte bu da, devletin ideolojik aygıtlarının desteği ile yapılmaktadır (Poulantzas, 2004: 358). Devletin baskı aygıtı (uzmanlaşmış kollardan oluşan bürokrasi ve ordu), devletin özünü oluşturduğundan egemen sınıf veya fraksiyon genellikle bu aygıtta iktidarı elinde tutmaktadır. Devletin ideolojik aygıtları ise, egemen olmayan sınıf veya fraksiyonların yoğunlaşmasına en yatkın olan aygıtlardan oluşmaktadır. Böylece, bu aygıtlar, söz konusu sınıfların “hem ayrıcalıklı sığınakları hem de en mükemmel yağma alanlarıdır” (Poulantzas, 2004: 359–360). Bu makalede, yukarıda betimlemeye çalıştığımız kavramsal çerçeve bağlamında, 12 Eylül rejiminin ideolojik aygıtlarından biri olan Aydınlar Ocağı tarafından formüle edilen, devlet iktidarını ve devletin baskı aygıtını tek başına ya da sıklıkla olduğu gibi sınıf fraksiyonları veya sınıf ittifakları ile elinde tutan ve toplumsal formasyonun çimentosunu oluşturan egemen sınıfın ideolojisi olarak “Türk-İslam Sentezi” doktrini üzerinde durulacaktır. Makale, kronolojik izlek olarak, 1970’ler ve 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemini takip ederek ve özellikle Türkiye’de neoliberalleşme ve küreselleşmenin dozajını arttırdığı 1980 sonrası dönemde Aydınlar Ocağı’nın değişen doğası hakkında tespitlerde bulunacaktır. 4 Sol düşünce 1960’lı yıllarda, 1961 anayasasının sağladığı geniş özgürlüklerin de katkısıyla, Türkiye’nin siyasi ve kültürel hayatında ağırlıklı bir konum kazanmaya başladı. İşte bu yıllarda sağ görüşlü muhafazakâr bir grup üniversite hocası, gazeteci ve yazar seslerini duyurarak sola karşı bir alternatif yaratmak için bir araya geldiler. Amaç sol düşüncenin yayılmasına karşı mücadele etmek, Türk Sağı’nı birleştirmekti. Önce 1965’de Aydın Kulübü arkasından, İbrahim Kafesoğlu, Altan Deliorman, Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı gibi muhafazakâr çevrenin önemli isimlerinin içinde yer aldığı, isim babası Necip Fazıl Kısakürek olan Aydınlar Ocağı 56 kurucu üyesi ile 14 Mayıs 1970’de kuruldu. Aydınlar Ocağı Türkiye’deki muhafazakâr aydınların bir araya gelip memleket meseleleri üzerine fikir yürüttüğü ve düzenledikleri panel ve konferanslarla bu fikirleri kamuoyuna açtığı bir düşünce üretim merkezi olarak çalışmaya başladı. Nihayetinde, bu fikir kulübü çok geçmeden büyük bir etkinlik kazandı. 1969’da toplanan II. Milliyetçiler Kurultayı’nda alınan kararlar doğrultusunda 1970’te İstanbul’da kurulan Aydınlar Ocağı’nın harcında, muhafazakâr entelijansiyasının sağ iktidar bloğu ve sağ kitle tabanının bölünmesi karşısında duyduğu kaygı vardı (Bora ve Can, 1991: 131). Türk milliyetçiliği ile İslam ümmetçiliğini uzlaştırma çabası üzerine çatısı çatılan Aydınlar Ocağı, ilk resmî görüşünü 1973’te kitaplaştırarak yayınlar. “Aydınlar Ocağı’nın Görüşü: Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri” adını taşıyan 406 sayfalık kitapta 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ne düşünsel, ideolojik ve siyasal alanda yol göstericiliğini yapan civilacademy 1960’ların sonlarında iktidardaki Adalet Partisi (AP), sermaye içi çelişkilerin çatallaşıp keskinleşmesine ve “eski” orta sınıfların gerileyerek fraksiyonlaşmasına bağlı olarak, burjuvazinin ve mülk sahibi orta sınıfların genel ortalama çıkarını temsil eden “büyük sağ federasyon” niteliğini yitirmekteydi (Bora ve Can, 1991: 131). Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Demokrat Parti (DP) ve Milli Selamet Partisi’nin (MSP) kurulması bu sınıfsaltoplumsal ayrışmanın siyasal düzlemdeki izdüşümüydü. Tanıl Bora ve Kemal Can’ın da vurguladığı üzere “DP ve daha önemlisi MSP ile MHP’nin özgül söylemlerinin tahkim edilerek kemikleşmeleri sonucunda sağın kalıcı bir şekilde bölünmesi tehlikesi belirdi” (1991: 131). Bu durumu tehlike olarak mutaala edenlerin başında muhafazakâr entelijansiyanın mensupları gelmekteydi. Bu grup, 60’ların sonu 70’lerin başında Türkiye’de sol rüzgârların şiddetli bir biçimde esmesiyle birlikte, sosyal demokrat çizgiye yönelen Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ve devrimci harekete bakarak, tehlike olarak nitelendirilen bölünmeden doğan zaafın komünizme kanalize olacağı kanısındaydı. Bu bağlamda, Aydınlar Ocağı’nın kuruluşunun altında yatan en önemli tarihsel saiklerden biri ve belki de en önemlisi, “büyük sağ federasyon”da oluşan parçalanmayla birlikte ayrışan iktidar söyleminden doğan yeni söylemlerin ortak paydasını kurgulayıp yayarak, bu tehlikeye karşı koymaktı (Bora ve Can, 1991). civilacademy “Türk-İslam Sentezi” doğrultusundaki görüşler yerli yerine oturtulur ve sistemleştirilir. gibi), Abdurrahman Dilipak’ın tanımlayışıyla “ne AP kadar mason çevrelerin, ne MSP kadar dini çevrelerin ve ne de MHP kadar milliyetçi çevrelerin etkisinde olan, her kesime yakın ama hiçbirini temsil etmeyen” (1985: 50–61) unsurlardır. Bu argüman, esas itibariyle Aydınlar Ocağı’nın sahip olduğu siyasal-ideolojik omurgasızlığı ortaya koyması açısından kayda değerdir. Ancak, ilk başkan İbrahim Kafesoğlu’nun ve derneğin gündelik siyaset alanındaki ideoloğu sayılan Muharrem Ergin’in Türkçümilliyetçi geçmişleri, ayrıca kuruluşta antikomünist parametrenin ağırlık merkezi oluşturması, Aydınlar Ocağı’nın siyasal olarak AP ile MHP arasında köprü kurma işlevinin ağır basmasında oldukça etkili oldu. Bunun yanında, İslam’ın Ocak ideolojisindeki konumuna baktığımız zaman, Ocak’ın İslam hususunda oldukça araçsal bir kavrayışı sahip olduğunu ancak İslam’ı belirleyici bir kerte ve kategori olarak algılamadığını söyleyebiliriz. Örneğin, Ocak çevresi, Erbakan’ın Milli Nizam Partisi girişimine destek vermemiştir. Bu anlayış, doğal olarak MSP’yle ilişkilerin daha mesafeli olmasını getirmiş, MSP’nin 1973/74’de CHP’yle koalisyon kurması karşısında duyulan tepki, bu yönelimi pekiştirmiştir (Bora ve Can, 1991: 132). Aydınlar Ocağı’nın siyasal arenadaki ilk reel politik görünümü, 1. Milliyetçi Cephe’nin (MC) kuruluşunda üstlendiği roldü. Bu rolün içeriğini, Ocak mensuplarının yazılarının yayınlandığı Ortadoğu gazetesi ve özellikle Muharrem Ergin’in önderliğinde milliyetçi partilerin anti-komünizm ekseninde birleşmesini öngören bir kampanya faaliyeti oluşturdu. Ondört Ocak’lı profesör bu doğrultuda bir çağrı yayımladılar. Başlangıçta bu cephenin oluşturacağı hükümette Aydınlar Kurucular (İbrahim Kafesoğlu, Altan Deliorman, Muharrem Ergin, Ahmet Kabaklı 5 Ocağı’ndan bir profesörün başbakan olması fikri ortaya atıldı. Bu önerinin gerçekçi olmadığı görülünce Demirel’in başbakanlığı savunuldu. “Gittikçe ilerleyen 565 bin oyu ile kudretli gençliği ile yılmaz kararlığı ile vazgeçilmez bir kuvvet olan MHP’nin” koalisyona dâhil edilmesi konusunda özellikle ısrar edildi (Ergin, 1976: 204). Süreç içerisinde Aydınlar Ocağı, 1. MC’nin entelijansiya içindeki kaldıraç ve motoru olarak, egemen blok ve MC partileri nezdinde enikonu bir itibar kazandı. Kuşkusuz, bu egemen blok içinde MHP’nin ayrı ve özgül bir yeri vardı. 1970lerin ortalarına doğru, MHP’nin söyleminde İslami motiflere ağırlık vermeye başlaması, Aydınlar Ocağı ile uyumunu artırdı. Ancak bu uyumun ve iyi ilişkinin, daha ziyade, Türkeş ve yakın çevresindeki “asker-sivil bürokrat kökenli devletlû kesimle” (Bora ve Can, 1991: 132) sınırlı olduğu söylenmelidir. civilacademy Ümit Kurt Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül’e yol göstericiliği yapan düşünsel, ideolojik ve siyasal konumuna gelmeden önce, onun geleneksel Kemalist asker-sivil bürokrasi geleneğiyle olan organik uyuşmasına elveren ideolojisi ve teknokratik bir yapısını vurgulamak gerekir. Her şeyden önce Aydınlar Ocağı, bütün siyasal angajmanlarına rağmen, kendisini “partilerüstü bir uzmanlarseçkinler heyeti” (Bora ve Can, 1991: 132) olarak kavramış, öyle sunmuştur. Ocak üyesi olan İstanbul Üniversiteli bazı ünlü ekonomi, mühendislik ve tıp profesörleri, derneğin politikalarında aslında sosyal bilimci “hocalar” kadar ağırlıkta olmamalarına rağmen, bu “seçkin uzman heyeti” (Bora ve Can, 1991: 133) imajının oluşmasını sağlamışlardır. Aydınlar Ocağı’nın egemen devlet aygıtının ajanları olarak Kemalist asker-sivil bürokrasi ile, Türkiye’de sağa mündemiç popülizm ile ciddi biçimde çelişen özdeşleşme düzeyi, Ocak’ın entelijansiyasının öne çıkan mensuplarının 27 Mayıs’ı muhakeme ve yorumlayış tarzlarında kendisini dışa vurur. Ocak’ın belli başlı ideologlarından olan Muharrem Ergin Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri adlı kitabında DP’yi “memleketin yüzde sekseni köylüdür, biz yalnız ona dayanarak 2000 yılına kadar iktidarda kalırız” (Ergin, 1973: 219) düşüncesine kapılmakla eleştirmekte, 27 Mayıs’ın temel nedenini de “memur ve münevverin Türk tarihinde görülmemiş şekilde ihmal edilmesi, müşkül duruma düşürülmesi” (Ergin, 1973: 235) ile açıklamaktadır. Kemalist devrimin savunuculuğu adı altında, daha çok Demokrat Parti’nin Ordu’nun prestijini tehlikeye atan ve özelikle uyguladığı enflasyon politikasıyla askerlerin maaş ve ücretlerinde büyük bir hasara yol açan uygulamalarına karşı tabanını Silahlı Kuvvetlerin alt ve orta kademelerinin oluşturduğu bir hareket olarak da değerlendirilebilinecek bir hamle olan 27 Mayıs, bu bağlamda Aydınlar Ocağı’nı asker-sivil bürokrasi ile aynı çizgiye taşımıştır (Ahmad, 1993). 27 Mayıs’a yönelik tutumu Türk sağının alışık olmadığımız biçimde, genel çizgisinden ve adeta onunla özdeşleşen popülist demokrasi söyleminden bir sapmayı gösterse de, bu hiç kuşkusuz Ocak çevresini bürokrasi ve özellikle ordu nezdinde sempatik kılan bir sapmadır. Ocak söyleminde, “Atatürkçülük”le ve Atatürk’le olan belirgin bir pozitif ilişki mevcuttur. Bu pozitiforganik ilişkinin en çarpıcı tezahürlerini Ocak’ın “Atatürk İnkılâpları ve Atatürk prensipleri” ile ilgili Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri kitabında yer alan metinlerde 6 civilacademy “yüzde 75–80 aynı” olduğunu açıkça söyleyebildiler (Umur ve Bora, 1987: 10–18). Aydınlar Ocağı’nın 12 Eylül ve sonrasındaki etkinliği, resmi ideolojinin yeniden yapılandırılmasındaki ağırlıklı ve etkin rolüne bağlı olmuştur. Ocağın sunduğu “Milli Mutabakatlar”, 1980’lerde resmi ideolojinin çekirdeğini ve temel veçhelerini oluşturmuştur. Bu bağlamda Taşkın, Ocak’ın girişimlerini, “devlette etkin ‘seçilmiş ve seçilmemiş seçkinlerin’ gözünde en ideal organik entelektüeller olarak tanınma çabası” (2007: 247) olarak değerlendirir. “Milli Mutabakatlar” ve Türk-İslam Sentezi Doktrinine Tarihsel Bir Bakış civilacademy görmek mümkündür. Bu metinlerde, “Atatürkçülük” doktriner bir düzeyde ele alınır ve metinlerde anlatılanların “Atatürkçülük”ün en doğru ve saf hali olduğu iddia edilir. Aydınlar Ocağı’nın temsil ettiği entelijensiya, Cumhuriyet’in ilk dönemini, gerçek bir “asr-ı saadet” gibi algılar. Atatürk’ün ve Atatürk devrinin sahiplenilmesi ve benimsenmesi, önemli ölçüde bu metinlerde yaratılmaya çalışılan “en ileri Türk Milliyetçisi olarak Atatürk” (Ergin, 1973: 320–323) tasarımına ve Atatürk döneminde devletin “milli kültürü esas aldığı” (Ergin, 1973: 312–313) saptamasına bağlıdır. Toplumsal yapıyı ve süreci biçimlendirme ve yönlendirmeye dönük yetkinin, meşruiyetini milli kültüre uygunluktan aldığını, dolayısıyla, milli kültüre bağlılığın siyasal otoriteyi meşru saymaya yeterli olduğunu savunan bu faşizan otoriteryanizm, halk iradesini milletle, millet iradesini dil, tarih, kültür birliğinin ezeli-ebedi geçerliliğini cisimleştiren Devlet’le özdeşleştiren Kemalist otoriteryanizm ile paralel ideolojik parametreler barındırmakta hiç zorluk çekmemiştir (Köker, 1990: 79–85, 115–117). Ocak’ın düşünsel-zihinsel haritasında ve ikliminde “ordu-millet” özdeşliğine paralel bir milli unsur olarak, Türk ordusunu şoven, saldırgan ve anti-komünist etmenlerle yücelten bir yaklaşım her zaman mevcuttu. Aydınlar Ocağı, 12 Eylül’den sonra Türklerin “ordu-millet” özelliğini iyice vurgulayarak askeri yönetimi kayıtsız şartsız destekledi ve askerlerle sağlam ilişkiler kurmaya büyük önem verdi. Bunun bir getirisi olarak olsa gerek, kurumlar adına öneri yapılmasının yasaklandığı 1982’de, hazırladığı Anayasa taslağını bizzat MGK’ya iletme ayrıcalığına sahip oldu. Hatta Aydınlar Ocağı yöneticileri 1982 Anayasasının hazırladıkları taslakla İlk elden söylenmesi elzem olan nokta, Aydınlar Ocağı’nın savunuculuğunu ve ideolojik taşıyıcılığını yapmış olduğu Türkİslam Sentezi doktrininin, Ocak’ın ve faşist entelejensiyanın 12 Eylül sonrasındaki etkinliğinin temel aracı ve sembolü olduğudur. Türkiye entelejensiyasında Türklük, İslamiyet ve Batı arasında sentez kurma çabaları, Cumhuriyet öncesi döneme kadar uzanır. Taha Parla’nın vurguladığı gibi, “Türk yönetici sınıfının 250 yıllık kültürel kimlik arayışında, ‘Türklük, İslamiyet ve Batı(cılık)’ unsurları esas olagelmiş, farklılıklar bu üç unsurun nasıl, hangi vurgularla ve hangi sıraya göre sentezlendiğine göre belirmiştir. Resmi ideoloji olan Kemalizm de, İslamiyet unsurunu dışlama ölçüsünde marjinalleştiren, önem sırasına göre, BatıTürklük-İslam sentezini ifade eder” (Parla, 1986: 40–41). Asker-sivil bürokratik yönetici sınıf ve entelijansiyanın yeni sentez arayışlarına dayalı ideolojik mücadelelerinin, 1960’lardan itibaren “milliyetçi-muhafazakâr” olarak tanımlanan sağ bloğun Türklük ve İslamiyet 7 Ümit Kurt 1991: 138). “Batı” unsuru, MHP’de salt teknoloji ve anti-komünist ittifak mantığı dolayımında, önem sırasına göre üçüncü sırada yer alırken, MSP’de dışlanma ölçüsünde marjinalleştirilmiştir (Bora ve Can, 1991: 138). Aydınlar Ocağı’nın Türk-İslam Sentezi doktrini, pratik siyasal anlamıyla, MHP-MSP odaklı bu iki tasarım ile resmi ideoloji veya resmi sentez (Milliyetçi-Muhafazakârlıkla eklemlenen Sağ Kemalizm veya Cumhuriyetçi Muhafazakârlık) arasında ortak payda ve bir köprü oluşturma girişimidir. civilacademy vurgularını koyulaştırma çabası ile kızıştığı söylenebilir. 1960’ların ortalarından itibaren, sağ-sol kutuplaşmasının siyasal hayatı tanzim eden bir yapı olarak oturması ve bu çerçevede anti-komünizmin kuvvetli bir sol karşıtı asgari müşterek hükmü kazanmasıyla birlikte, Kemalizm’in sağ yorumlarının rejimin bekasıyla ilgili tehdit hisseden bütün kesimleri kavradığı bir evreye girilir. Genellikle CHP geleneği içinde sosyalleşen ve politikleşen “asker-sivil aydın zümreler” de bu etkinin dışında kalmamıştır (Bora ve Taşkın, 2001: 540–541). Dolayısıyla, bu elitin Cumhuriyetçi söyleminin rejimi takviyeyi önceleyen muhafazakâr bir çizgiye oturma süreci, sağ Kemalist dinamikler içinde değerlendirilmelidir. Zira Sağ Kemalizm’inin (Cumhuriyetçi Muhafazakârlık olarak da okunabilir) taşıyıcı öğesi, Atatürkçülüğü esasen milliyetçilik olarak değerlendirmesidir. Bu kertede, Türk-İslam Sentezi doktrini sağ Kemalizm’in milliyetçi-muhafazakârlıkla daha örgün bir eklemlenmeye girmesini sağlamıştır. Muharrem Ergin (1973: 320–321), Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri adlı kitabında, bu eklemlenme de başat rolü oynayan milliyetçiliği şöyle tanımlar: Milliyetçilik, Atatürk doktrininin esasını teşkil eden ve bütün diğer prensipleri etrafında toplayan temel prensiptir. Atatürkçülük milliyetçilik ve onun icapları demektir. Yani Atatürk’te milliyetçilik esas, diğer prensipler onun tamamlayıcıları durumundadır. 1960’lardan itibaren “milliyetçimuhafazakâr” olarak tanımlanan sağ bloğun Türklük ve İslamiyet vurgularını koyulaştırma mücadelesinde, MHP ve MSP iki ana akımı temsil ederler. MSP İslam’ın hegemonik olduğu, MHP ise Türklüğün temel/başat kategori olduğu Türklük-İslamiyet sentezi tasarımlarına yönelmişlerdir (Bora ve Can, 8 Böyle bir siyasal tasarımın “doktrin” olarak sunulmasının sebebi, pratik siyasal geçerlilik kazanmış ve bir ideolojik kimlik dayanağı haline gelmiş olmasıdır. Bunun, tümleşik bir kuramdan ziyade, eklektik ve vulger bir söylem olduğu söylenebilir. “Başarısı”, bu söylem temelinde sunduğu otoriter faşizan rejim tasarımının, 12 Eylül yönetiminin ideolojik bagajını oluşturması ve ideolojik destek ve meşruiyet ihtiyacına denk düşmesinden ileri gelmiştir (Bora ve Can, 1991: 138). 12 Eylül 1980 askeri darbesinin başında, rejimin restorasyonu çabalarının yüksek siyaset ve kültür kurumlarıyla sınırlandırılmasının kitlesel destek ve kalıcı başarılar sağlamaya yetmeyeceği aşikârdı (Bora ve Taşkın, 2001: 540–541). 1970’lerdeki sağ-sol çatışmasına dayalı siyasal kutuplaşma, “o zamana kadar doktriner ve programatik içerikten yoksun, muğlâk, kristalleş(e)memiş bir boş çerçeve arz eden Atatürkçülüğü, tam da bu niteliğiyle hegemonik kodları olan bir güç oluşturma imkânından yoksun bırakmıştı” (Bora ve Taşkın, 2001: 540–541). Atatürkçülük bu haliyle egemen bir ideoloji olmaktan, toplumsal/moral bir meşruiyet ve kitlesel destekten yoksundu. Bu minvalde, 12 Eylül yönetimi muhtaç olduğu bu desteği Aydınlar civilacademy Ocağı etrafındaki milliyetçi-muhafazakâr seçkinlerle yaptığı ittifakta aramıştır. civilacademy Türk-İslam Sentezi doktrininin, 12 Eylül yönetimine sağladığı en önemli “katkı”, İslam’ın resmi ideolojiye eklemlenmesini sağlamak olmuştur. Tanıl Bora ve Kemal Can’ın (1991: 139) belirttiği gibi, “bunu Türklük ve Batı unsurlarının ağırlıklarını azaltma pahasına yapmaması, resmi ideolojiyle bağdaşmasını kolaylaştırmıştır”. Nitekim Türk-İslam Sentezi doktrininin Aydınlar Ocağı’nca konan adı, “Türk-İslamBatı Sentezi”dir. Teknoloji ve iktisadi, siyasal ve askeri ittifaklar düzeyinde Batı’yı sentez dışı bırakmaması, Türk-İslam Sentezi doktrinini, MSP’den çok MHP’nin tasarımlarına yakın kılan bir niteliktir (Bora ve Can, 1991: 139). Türk-İslam Sentezi, bileşenlerinden ziyade tasarımı bakımından “yeni” bir formüldür; bürokratik-otoriter devlet geleneğinin taşıyıcılarının konumlarını meşrulaştırma ve sağlamlaştırma saikine hizmet etmesi bakımından ise, hiç de “yeni” sayılamaz. Özetlersek, Türk-İslam Sentezi doktrininin kimyasını, Türklük ile İslamiyet arasında kurguladığı sentezin kavrayıcılığı değil; bu sentez arayışlarını ortalama, vulger ve eklektik bir söylem ekseninde otoriterfaşizan bir rejim tasarımıyla örtüştürmesi, bütünleştirmesi oluşturur (Bora ve Can, 1991: 139). Sentez’in bu içeriği, Aydınlar Ocağı tarafından “Milli Mutabakatlar” adı altında, yazılı olmayan bir Anayasa gibi ortaya konulmuş ve özü itibariyle yazılı-resmi anayasanın da (1982 Anayasası) temel mantığını oluşturmuştur. 12 Eylül rejimiyle oldukça organik bir bütünlük içeren ve rejimin temel parametreleriyle örtüşen öneriler demeti, 1980’lerde Aydınlar Ocağı’nın 2. başkanı olan ve MC hükümetlerinin kuruluşundan beri Ocak’ın gündelik siyasal stratejilerinin belirlenmesinde ağırlıklı rol oynayan, Türkoloji profesörü Muharrem Ergin’in Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri kitabındaki yaklaşım ve öneriler, Ocak’ın Eylül 1984’de düzenlediği “Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerindeki Oyunlar” seminerinde “Milli Mutabakatlar” başlığı altında, kırk maddede özetlenerek toparlanmıştır. Türk-İslam (-Batı) Sentezi siyasalideolojik bir öncül olarak ilk kez bu “Milli Mutabakatlar” bildirisinde ortaya atılmış ve “Türk-İslam sentezinin değişmez öz, Batı kolunun ise değişen ve gelişen unsur olduğu” (Bora ve Can, 1991: 139–140) belirtilmiştir. 9 Muharrem Ergin’in kitabının ağırlıklı konusu ve “Milli Mutabakatlar”ın en önemli meselesi Türkiye’nin “beka davası”dır. “Beka davası”nın önemi, klasik antikomünist soğuk savaş söylemi içinde, uzun uzadıya, 12 Eylül yönetiminin ve genel olarak ordu kurmaylarının da gözde temalarından olan “dört yanı düşmanlarla çevrili Türkiye” tasvirleriyle ortaya konulur (Ergin, 1973: 74–76). Bu “tehdit miti”, Bora ve Can’ın vurguladığı üzere (1991: 140) ırkçışoven bir “Türklük” anlayışı ve adeta “tarihin motoru” olarak sunulan “milli kültür” (anti-Marksist bir bağlamda) kavrayışıyla uyumludur: “İnsan cemiyetlerinin en mütekâmili, en sağlamı, en gerçeği ve en büyüğü millettir. Millete bu vasfını veren, onu bu yapıya kavuşturan şey ise kültürdür, kültür unsurlarıdır” (Ergin, 1973: 19). Türk kültürü ise “yeryüzünde mevcut en büyük birkaç beşer kültürden biridir, dünya tarihine istikamet veren örnek bir cemiyet şekli ortaya koymuştur” (Ergin, 1973: 19). Muharrem Ergin’e göre 12 Eylül öncesindeki “çöküş”ün sebebi, milli devlet olmanın şartlarının yeri- ne getirilememesi, yani milli kültür politikasının uygulanılmamış olmasıdır. 12 Eylül’ü “bir daha ele geçmeyebilecek bir fırsat” olarak değerlendiren Ergin, milli kültürü yeniden egemen kılma ve Atatürk’ünkinden sonra ikinci “Türk rönesansı”nı gerçekleştirme doğrultusunda 12 Eylül’ü bir yol ayrımı olarak görür (Ergin, 1973: 211–213). Ancak, gerek bu “Türk rönesansı”nı gerçekleştirmek, gerek bütün acil sorunların çözümü için, “beka davası”ndan sonra en önemli mesele olan “siyasi huzur”un sağlanması şarttır. Ergin’e göre, Türkiye’de siyasi huzur özellikle Atatürk devri ve 1938–1945 dönemlerinin ardından gelen demokrasi devresinde bozulmuştur. Ergin, bunun nedenini “yanlış demokrasi” olarak imler. Ona göre, demokrasi Türkiye’de yanlış uygulanmıştır ve bu yanlışlıkta, milli kültürün hegemonik konumunu yitirmesinin ağırlıklı yeri vardır (Bora ve Can, 1991: 141). Muharrem Ergin’in demokrasi anlayışına göre: “demokrasi milli irade demek... milli irade ise milli kültür demektir” (Ergin, 1973: 230). Görüldüğü üzere, Ergin, “milli kültürü” her açıdan siyasetin odağına yerleştirir ve her sorunun pratik-siyasal çözümünü adeta sihirli bir kavram haline getirdiği bu sözcükte arar. Bu bakımdan, Ergin için, 12 Eylül’ün “milli kültüre dönüş hamlesi”ni başlatması son derece yerindedir. Zira Ergin’e (1973: 239) göre, 12 Eylül, “yanlış demokrasi”ye müdahale edip, “Türkiye’nin çökerek Ortadoğu’daki hassas dengenin bozulması ve hür dünyanın komünist dünya karşısında dayanma stratejisinin altüst olması gibi” aslında “ ‘milli kültür’den çok ‘Pentagon kültürü’nü hedef alan bir felaketi önleyişiyle, mübarek bir harekettir” (Bora ve Can, 1991: 140–142). civilacademy Ümit Kurt Gerek Aydınlar Ocağı mensubu veya çevresindeki entelijansiya, gerekse MHP’ye daha yakın olan muhafazakâr aydınlar ve 12 Eylül döneminde ülkücü hareketin sözcülüğünü yapan Bakış, Yeni Hamle, Tercüman, Yeni Düşünce gibi yayın organları, ABD’nin Ortadoğu stratejisiyle tamamen uyum içerisinde bir tavır aldılar. Ergin’in Türkiye’de 1945’den sonraki demokrasinin “yanlışlığını”, milli kültür ölçütünün geçerli kılınmayışı ile birlikte; devleti yüceleştiren, sınıfsız, ideolojisiz, doktrinsiz, sağ-sol çatışmasına dayanmayan faşist-korparatist bir toplum modeli ve rejim tasarımı öngören tasavvurları, Kenan Evren’in 12 Eylül dönemindeki açıklamaları ve 12 Eylül’ün kurumlaştırmaya giriştiği siyasal rejim ile tam anlamıyla bir yol gösterme ve meşrulaştırma ilişkisi içindedir. Ergin (1973: 242), 12 Eylül’ün, “Türkiye’nin belki de en az yüz yıllık ihtiyacını karşılayan 1982 Anayasası” ile “demokrasinin Atatürkçülüğü esas alan restorasyonunu” (237) ve “uluorta değil, cemiyetin bünyesine göre demokrasi” (253) biçiminde özetlediği, “disiplinli demokrasiyi” gerçekleştireceği kanaatindedir. Ergin’e göre “İktisadi kalkınmanın sükûnetle rayına sokulamayıp lüzumsuz ve kısır çekişmelerin konusu yapılmasına; siyasi huzur, istikrar ve rejim meselesinin Arap saçına dönmesine; memleket güvenliğinin tehlikeye düşürülmesine” (1973: 283) yol açan temel bir mesele de, “aklın ve ilmin hâkimiyetinin sağlanmaması”dır (283). Bu tespit Tanıl Bora ve Kemal Can’ın da (1991) işaret ettiği üzere her alanda yetkinin ve gücün, siyasal değerlendirmelerden etkilenmeksizin, “nesnellikle” iş görecek olan uzmanlara, teknokratlara aktarılması gerektiği düşüncesini yansıtır (143). Aklın ve ilmin hâkimiyeti şiarı, önemli toplumsal- 10 civilacademy Türk-İslam Sentezi Doktrini ve 12 Eylül civilacademy siyasal sonuçları olan tercihlerin “politika dışı” sayılmasını vaaz eder (Bora ve Can, 1991: 143). Ergin’in “akıl ve ilim ışığında tekniğin ve medeniyetin alınması” (1973: 325) olarak tanımladığı Batılılaşma kavrayışı ile yukarıda anlatılan pozitivist kavrayış, Aydınlar Ocağı ideolojisinin Kemalizm’e eklemlenmesinde önemli gönderim noktalarıdır. Bu bağlamda, belirtilmesi icap eden bir diğer önemli gönderim noktası, Aydınlar Ocağı’nın Eylül 1984’de düzenlediği seminer sonrasında ortaya resmen attığı “Milli Mutabakatlar”a esas sayılan tam adı “Türkİslam-Batı Sentezi” olan Türk-İslam Sentezi’nin Kemalizm’in “müspet ilimcilik” olarak algılanan Batılılaşma-modernleşme misyonuna, Ziya Gökalp’ın hars (kültür)medeniyet ayrımını vurgulayarak sahip çıkması ve Atatürkçülüğü bu eksende yeniden tanımlamasıdır (Bora ve Can, 1991: 143– 144). Muharrem Ergin’e göre, “yanlış demokrasi” gibi bir de “yanlış Atatürkçülük” sorunu vardır. “Doğru Atatürkçülük”, insanlığın temelini ve toplumsal gelişmeyi millet esasına ve onun özünü oluşturan milli kültüre göre açıklayan ‘kültür milliyetçiliği veya ilmi milliyetçilik’”tir (Ergin, 1973: 310312). Bu kertede, Atatürk’ün Türk kültür milliyetçiliğinin kurucusu ve babası olan Ziya Gökalp’ı aştığı belirtilirken, Gökalp’ın hars-medeniyet ayrımı uçlaştırılarak uygulanır; yani bu ikisi “birbirinden tamamen yalıtılır, uygarlık-kültür arasında ve kültürler arasında zenginleştirici/geliştirici etkileşim imkânı yok sayılır” (Bora ve Can, 1991: 144). Ergin hars-medeniyet ve Türkleşmemuasırlaşma kavram çiftlerini birbirlerinden tamamen yalıtarak kullanmasına bağlı olarak; Gökalp’te rastlanmayan, ırkçı bir “milli hars” kavramı ve “Türk” kimliği ortaya koyar (1973: 294–303). 11 “Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri” ve “Milli Mutabakatlar” ile ilgili muhtelif argümanları sunduktan sonra; buradan hareketle Türk-İslam Sentezi Doktrini’ni, bu doktrinin 12 Eylül’ün İslam Politikası ve muhafazakâr entelijansiya ile olan ilişkisini irdeleyebiliriz. Türk-İslam Sentezi doktrininin isim babası ve bu öğretiye dayanarak oluşturulan tarih tezinin sahibi, Aydınlar Ocağı’nın ilk başkanı olan Kafesoğlu’dur. Kafesoğlu “Türk-İslam Sentezi”nden ilk olarak 12 Mayıs 1972’deki bir konferansında söz etmiş, bu tanım 1975’den itibaren Aydınlar Ocağı’nca benimsenerek kullanılmıştır. Kafesoğlu, bu “sentez” tezini “Türk- İslam Sentezi” adıyla kitaplaştırmıştır (1985). Esasında Kafesoğlu’nun Türk-İslam Sentezi’ndeki bakış açısı, özellikle İslam’ın ele alınışı bakımından, romantik Türkçülük dönemindeki yaklaşımından özde farklı değildir. Düşüncelerinde, Türklük-İslam ilişkisini veya sentezini ırkçı-Türkçü bir tarih tasarımının odağındaki “Türk’ün cihan hâkimiyeti ülküsünün” bir aşaması olarak kavraması bakımından kesin devamlılık vardır (Bora ve Can, 1991: 145). Türk milli kültürünün ve kültür milliyetçiliğinin unsurlarından birisi olmanın dışında İslam, kategorik bir önceliğe ve aşkınlığa sahip değildir. Bu nedenle, milli kültür ve kültür milliyetçiliği motifleri, İslami damara baskın çıkar ve onu önceler. İslam’ın milli kültür kavramının yanında tali bir unsur olarak varlığı, Kafesoğlu’nun kitabında daha da somutlaşır. Kafesoğlu’na göre, Türklerin tek tanrıcılığı, Gök-Tanrı inancının özellikleriyle gerekçelendirilir. Türklerin bütün varlıkların yaratıcısı olarak gördükleri göğün ebedi, uçsuz bucaksız, cisimsel olmayan, soyut bir varlık Ümit Kurt Türklük kavramının birincil öncül olarak değerlendirilmesiyle birlikte, İslam’la olan eklemli ilişkisine atıfta bulunarak, Türkİslam Sentezi yatağına ulaşır. Türk-İslam Sentezi’nin temel savı, Türklerin İslamiyet’i yalnızca siyasal olarak kurtarmakla kalmayıp, onu bir dizi ‘gerçekçi’, ‘akılcı’, geliştirici revizyona tabi tuttukları doğrultusundadır” (Bora ve Can, 1991: 147). Bu tez, Kafesoğlu’nun “romantik Türkçülük” döneminin ürünü olan Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri kitabında Türklük-İslam ilişkisi üzerine yazdıklarıyla paralellik gösterir. Kafesoğlu, bu eski çalışmasında laiklik ilkelerinin uygulamasının ilk olarak Türk tarihinde görüldüğünü; Türklerin kendi toplum yapılarında var olan bu laikliği İslam’a taşıyarak önemli bir tarihi misyonu yerine getirdiklerini yazmıştır (Kafesoğlu, 1966: 89–96). Bu laiklik operasyonuyla kastedilen, Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşunda hem dini önder, hem devlet başkanı olan halifenin yetkilerinin din alanıyla sınırlanarak, dünyevi işlerin idaresini Türk Sultanlarına bırakmasıdır (Bora ve Can, 1991: 147). Türk-İslam Sentezi’nde bu tespit daha büyük önem atfedilerek tekrarlanır. Kafesoğlu’nun kitabında işlediği bu tezler, civilacademy olması, buna uyarlı, soyut bir tanrı kavrayışının doğuşuna kaynaklık etmiştir (Kafesoğlu, 1985: 67–72, 88–92). Bu bağlamda, Kafesoğlu, İslam’ın Türklerin tek tanrıcılığa çok uyumlu bir din olduğu saptanmasından geçişle, bir etnisite olarak Türklerle Müslümanların bütünleşmesini “rahatlıkla” açıklar. Gök-Tanrı inancının İslamiyet’le uyumluluğu, “Türklerin adeta yeni bir dine girdiklerini değil, kendi kadim inançlarının çok daha sağlam, kitabi, inandırıcı bir sisteme kavuştuğunu” düşündüklerini ifade edecek ölçüde abartılı bir biçimde sunulur (Bora ve Can, 1991: 146). Böylece, Türklerin kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte; Türk-İslam sentezi de gerçekleşme yoluna girmiştir (Kafesoğlu, 1985: 159–164). 12 “Milli Mutabakatlar”ın çerçevesi ve Türk-İslam Sentezi doktrini, 12 Eylül’ün İslam’a yönelik politikasının payandalarını oluşturmuştur. Muharrem Ergin’in Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri’nde kullandığı formül bu politikanın sarih bir özetidir: “Türkiye dinci olmayacak, fakat daima dindar kalacaktır” (1973: 199–207). Ergin’e (1973: 199–207) göre, bir huzur ve sükûn müessesesi olarak dinin toplum hayatındaki yeri büyüktür ve İslam “Türklüğü koruyan çok kuvvetli bir manevi silah”tır. Ergin (1973: 199–207), tarikatların güçlenmelerinin ve örgütlenmelerinin Türkiye’nin bünyesinde “çağdaş dünyanın icaplarına ayak uydurmak zorunda olan modern bir cemiyet için mühim ayak bağları” oluşturan meseleler olduğu kanaatindedir. O halde Türkiye’de dinden beklenen işlevlerin, devletin müdahalesiyle gerçekleştirilmesi gereklidir. Bu yaklaşım, Kemalizm’in, dini kontrol altında tutarak, sivil bir din yaratmaya çalıştığı din politikası ve Kemalizm’e özgü laiklik politikasıyla uyum içindedir. Nitekim Türk-İslam Sentezi doktrininin 12 Eylül ideolojisindeki rolünün en belirgin biçimde tezahür ettiği veya 12 Eylül’ün bu doktrinden en somut biçimde yararlandığı (devletin ideolojik aygıtı olması saikiyle) alan, kuşkusuz din politikasıdır. Zira Aydınlar Ocağı, bu ideolojinin yaygınlaştırılması (kendini yeniden üretmesi) doğrultusunda, 9–10 Mayıs 1981’de “Milli Eğitim ve Din Eğitimi” konulu bir seminer düzenleyerek “devletin zorunlu din eğitimi vermesi”, “laikliğin zorunlu din eğitimiyle çelişen yönünün bulunmadığı” görüşünü ortaya attı (Bora ve Can, 1991: 148). Türk-İslam Sentezi doktrininin 12 Eylül’ün resmi ideolojisine eklemlenmesi doğrultusunda sergilediği bu duruş, muhafazakâr entelijansiya ve MHP’ye yakın olan aydınların büyük çoğunluğu tarafından benimsendi ve desteklendi. Sonuç olarak, ortaöğretimde zorunlu din dersi uygulaması, 1982 Anayasası’nda da belirtilerek yürürlüğe kondu. Türk-İslam Sentezi doktrininin 12 Eylül’ün resmi ideolojisine eklemlenmesi, devletin ideolojik aygıtlarından biri olarak toplumsal alanın her veçhesine nüfuz etmesi (kendi rıza mekanizmalarını üreterek) adına diğer önemli bir gelişme, bu doktrinin Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından resmi kültür politikasının çerçevesini çizmek için önerilmiş olmasıdır. Bu olay, Türk-İslam Sentezi doktrininin, resmi ideolojinin asli kollayıcısı olan ordu nezdinde kabul görmesi bakımından çarpıcı bir gelişmedir. Aydınlar Ocağı’nın “dinci olmayan ama dindar olan devlet” yaklaşımı, 12 Eylül rejimince kabul gördüğü gibi ANAP iktidarı döneminde kurumsallaştı. Böylece, Türkİslam Sentezi çevresinde zerk edilen söylemin resmi söylem üzerindeki etkisi güçlendi. Ancak, bu kertede vurgulamamız gerekir ki, Türk-İslam Sentezi’nin siyasal-sosyalkültürel etkinliğini mitleştirmek ve sentez söyleminin kesin ve kalıcı ideolojik hegemonyasından söz etmek pek isabetli olmayacaktır. Zira “egemen blok içinde ağırlıklı bir konuma sahip olan tekelci büyük sermayenin önemli bir kesiminde, ayrıca bizatihi ordunun kendisinde, bu doktrine tamamen bel bağlamaktan ziyade, onun bazı motiflerinden yararlanma eğilimi baskındı” (Bora ve Can, 1991: 151). Türk-İslam Sentezi, Aydınlar Ocağı’nın hayat damarı ve kuruluş ethosu olan, Türk sağının iki ucundaki ideo- civilacademy civilacademy lojik açılımları sentezleyerek/kuşatarak merkezde/iktidarda bütünleştirme amacını realize etmeye de yaramadı. Yazının en başında da belirttiğimiz üzere, ideolojik bakımdan, doktrine şamil olan had safhadaki eklektisizm, pragmatizm ve araçsallık bunu engelledi. Türk-İslam Sentezi doktrini, İslami entelijansiyaya kıyasla, muhafazakâr entelijansiya tarafından daha fazla benimsenmişti. Bunda hem ideolojik sebepler, hem de siyasal anlamda stratejik ve klientelist hesaplardan ileri gelen sebepler vardı. İdeolojik bakımdan, Türk-İslam Sentezi doktrininin açık bir biçimde “Türklük” önceliğine dayanması, muhafazakâr entelijansiyanın onunla özdeşleşmesinde etkili olmuştur (Ortaylı, 1988: 46–47). Muhafazakâr entelijansiyanın, anti-komünizmle bezenmiş vulger ve ajitatif “milliyetçi-muhafazakârlık” söylemi, bu doktrinde iman tazeleme ve ritüelleşme olanağını bulmuştur. 1982–1983 döneminde, siyasal kimliğini, 12 Eylül’le özdeşleştirerek savunma ve yeniden üretme yolunu tutan MHP kurmaylarıyla uyum içinde davranan bu kesim, Türk-İslam Sentezi doktrininin resmi ideolojiyle olan organik ilişkisini, “fikri iktidarda kendi zindanda” şiarını açıkça doğrulayan bir gelişme olarak kucaklamıştır (Bora ve Can, 1991: 154). Aydınlar Ocağı’nın Değişen Doğası ve Tarihsel Uzlaşma: “Kızılelma Koalisyonu” 12 Eylül rejiminin resmi ideolojisi olan “Türk-İslam Sentezi” doktrininin taşıyıcıları olarak Aydınlar Ocağı, devlet-toplum ilişkilerinin hatırı sayılır değişim ve dönüşümler geçirdiği 1980’li yıllarda ciddi bir kriz dönemine girdi. Hâkim sınıfın hâkimiyet altında bileşeni milliyetçi muhafazakâr Aydınlar Ocağı entelijansiyası yeni sağ politikaların 13 Ümit Kurt arasında yeni bir mücadele boyutunu temsil etmektedir. Çünkü AKP, İslami, muhafazakârdemokrat görünümü ardında, Türk Devriminden alınacak etnik bir intikamı temsil etmektedir. AKP lideri ve yakın çevresi ile bu partinin üst düzey yönetimi büyük bir milli kimlik sorunu içindedirler. AKP lideri ve çevresinin içinde olduğu milli kimlik sorunu Türkiye için bir ulusal güvenlik tehdidi oluşturmaktadır (Özdağ, 2003: 5–22). civilacademy ve küreselleşmeyle birlikte hızla yaygınlaşan neoliberal ekonomik ve toplumsal düzene uyum sağlamakta bir hayli zorlandılar. Soğuk Savaş dönemindeki anti-komünizme karşı milli kültürü ihya ederek devletlû kesimin nezdinde saygın ve korunaklı bir yer edinen bu cenah, Sovyetlerin çöküşü ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle birlikte bu itibarlı ve ayrıcalıklı rolünü kaybetti ve büyük kısmı Soğuk Savaş’a özgü fikir ve pratikleriyle, piyasanın artan gücüne ve büyük bir hızla yaygınlaşan popüler kültüre karşı savunmasız kaldı. Özellikle, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) adaylık statüsü kazanması ve 17 Aralık 2004’de müzakere tarihi almasıyla birlikte Avrupa Birliği’yle ilişkilerin getirdiği siyasal ve kültürel demokratikleşmenin yarattığı pozitif momentum, bu gelişmelere adapte olmakta zorlanan ve direnen milliyetçi muhafazakâr Aydınlar Ocağı’nı içe kapanmacı, savunmacı ve kuşkucu hale getirdi. Zira artık bu cenah milli kültür üzerindeki ipoteğini, inhisarını ve son sözü söyleme ayrıcalığını yitirmişti. Bahsetmiş olduğumuz bu sebeplerle, AB’ne entegrasyon sürecinin bayraktarlığını yapan ve kendisini merkez sağa aday gören Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, Aydınlar Ocağı’nın başını çektiği milliyetçi muhafazakar çevreler bu denli mesafeli ve öfkeli yaklaşmışlardır. Taşkın bu durumu milliyetçi muhafazakar seçkinlerin, sağ iktidarlarla kurmaya alışkın oldukları yakın markaj ve fayda ilişkisi geleneğinin kırılması olarak değerlendirir (bkz. Taşkın, 2007: 391). Örneğin, ASAM’ın eski başkanı Özdağ’ın Türk Yurdu dergisindeki AKP değerlendirmesi, bu bakımdan son derece açıklayıcıdır: AKP’nin iktidara gelişi, Türkiye Cumhuriyeti ulus-devleti ile II. Cumhuriyetçiler 14 Yukarıda açımlamaya giriştiğimiz bu “yeni” dönemden son derece olumsuz etkilenerek eski ayrıcalıklı konumlarını yitiren Aydınlar Ocağı ve çevresi AB süreciyle gelişen demokratikleşmenin yol açtığı güç kaybını bir zamanlar düşman olduğu, ayrı ideolojik kamplarda yer aldığı ve kendi meşrebine aykırı görünen “Ulusalcı Sol” veya “Türk Solu” gibi çevrelerle ittifak kurarak telafi etmeye çalışmıştır. Ocağ’ın “Ulusalcı Sol/Türk Solu” ile kurduğu söylemsel düzeydeki uzlaşma, izdüşümlerini Türk Solu dergisinde bulmuştur. Dergi’nin “Türk’ün Ateşle İmtihanı” başlıklı 35. sayısında yer alan yazılarda işlenen bütün tematikler neredeyse aynı içeriktedir. Aydınlar Ocağı’nın milliyetçi sağ muhafazakâr seçkinleri ve ulusalcı sol çevreler, “Batı’nın Türklük üzerindeki menfur emelleri”, “Batı’nın Hıristiyanemperyalist bir küstahlıkla Türkiye’yi kendi arasına almaya tenezzül etmemesi”, ve “dört yanımız düşmanlarla çevrili, Sevr’i yeniden diriltecekler” gibi söylemlerle bezenen antiAB’ci ve anti-küreselleşmeci söyleme sıkı sıkıya sarılmışlar; Kıbrıs sorununa, Irak’ta 11 Türk askerinin gözaltına alınmasına, AB uyum yasalarına ve ABD’ye hemen hemen aynı içerikte tepkiler göstermişlerdir. “AB ve ABD’nin Türkiye’yi bölme, parçalama civilacademy planları”ndan bahseden bu yazılarda, AB uyum yasalarının ‘Türkiye’nin bölünme’ ve ‘ülkenin satılma’ planının bir parçası olduğu ileri sürülmüş ve yeni bir Kuvayı Milliye hareketinin acil gerekliliğinin altı çizilmiştir. Geçmişte birbiriyle çatışan ve siyasal yelpazenin sağında ve solunda yer alan bu iki grubun ortak paydalarının söylemsel düzeyde nasıl ve hangi saiklerle örtüştüğünü Aydınlar Ocağı’nın bugünkü başkanı Erkal’ın şu ifadeleri açık bir şekilde ortaya koyar: “Kızılelma Koalisyonu” yukarıda söylemsel düzlemde nasıl bir ortak paydada buluştuklarını anlatmaya çalıştığımız Türkİslam sentezinin koyu milliyetçi muhafazakârları ve kendini sol olarak tanımlamakta ısrar eden otoriter ve milliyetçi kadim eğilimin ortak söylemlerini sergileme ve eyleme dökme imkânı bulduğu bir mecradır. Sonuç Yerine civilacademy Türkiye’nin bugün AB, IMF vb. ilişkilerde karşı karşıya kaldığı sorunları anlayabilmek için değişen dünya şartlarını, küreselleşmeyi ve onunla gelen istilayı yakalamak lâzım. Bugün milli devletlerle küresel güç ve bloklar arası bir mücadele var. Ulus-Devlet düşmanlığı, çağdaş sömürgecilik olan “küresel entelektüel bağımlılık” fark edilmeli. Ne zaman ki iki kutuplu denge; yerini tek kutuplu, tek patronlu bir dünyaya bıraktı, ABD tek patron olarak gündeme geldi, komünizm bir tehlike olmaktan artık çıktı. Yerine İslâm oluşturuldu ve hedef önü açılan Türkiye oldu. Türkiye’nin üzerine gelinmeye başlandı, sosyal yapısı laboratuvara alındı (Erkal, 2003). duruş farkları doğmuştur. Sağ olup da bölücü, liberal, radikal dinci veya ikinci cumhuriyetçi olanlarla Türk milliyetçileri aynı safta yer alamaz (Erkal, 2003)1∗. Türk-İslam sentezi, 14 Mayıs 1970 yılında “milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk milliyetçiliği fikrini yaymak” amacıyla kurulan Aydınlar Ocağı çevresinde bir araya gelen sağcı siyasetçilerin ve fikir adamlarının çerçevesini çizdiği, onların deyişiyle bir “terkib”, “ülkü” ya da “sentez”dir (Çiller, 2006). Sentez, 12 Eylül darbesi sonrasında olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, yitirilen toplumsal düzenin yeniden sağlanacağı, birliğin ve 1 ∗ A.g.e. Burada vurgulanması gereken önemli bir nokta vardır. O da şudur: Aydınlar Ocağı’nın şimdiki başkanı olan Erkal’ın buradaki ifadeleri Ocak’ın tüm üyeleri tarafından paylaşılan düşünceler değildir. Bu bağlamda Ocak’ın düşünsel ikliminin geçmişe nazaran daha yekpare olduğunu söylemek çok güçtür. Zira Erkal bu yazısındaki bu ifadelerden sonra şunları da ekler: “Gaflet ve delalet içindeki iktidar mensupları arasında Aydınlar Ocakları’nda görev yapmış olanlar da vardır. Bunlar, bu dıştan kumandalı tezgâha, ihanete daha ne kadar tahammül edeceklerdir?” (Erkal, 2003). Bu noktada Erkal’ı ve onu destekleyenleri Aydınlar Ocağ’ın “sol” kanadı olarak değerlendirmek mümkündür. Bu kanadın Ocak’ın kadim ideolojisi olan ‘Türk-İslam Sentezi’ doktrininin önemli bir bileşeni olan İslam’ın Türkleştirilmiş versiyonunu benimsedikleri söylenebilir. Bu minvalde, Erkal kanadı için Türklük başat unsurdur. Bu bir bakıma Erkal’ın ulusalcı solla Kızılelma düzleminde bir araya gelmesini kolaylaştıran bir dinamiktir. Ulusalcı solun anti-emperyalizm retoriğini kullanarak küreselleşmenin ve onun aktörlerinin hegemonik pozisyonuna karşı ulus devleti savunma misyonunu benimseyen Erkal’ın, ulusal sol ile olan yakınlaşması şu cümlelerde iyice kristalize olur: Türkiye’ye karşı ihanette bir ittifak vardır. Buna karşı Cumhuriyet’ten, üniter ve milli devletten yana olanlar da bazı farkları bir tarafa koyarak birlikte hareket etmelidirler. Sağ-sol ayrımı anlamını yitirmiştir. Stratejik 15 bütünlüğün ilelebet korunacağı vaadini örgütleyerek ideolojik fantezi ufkunu çizdi. 12 Eylül 1980 darbesinin resmi ideolojisi olması sıfatıyla, devlet ve toplum arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandırılmasına tekabül eden bu süreçte, Türk-İslam Sentezi siyasal, sosyal ve kültürel bir kodlamalar manzumesine sahip hegemonik bir ideoloji olmaya çalıştı. Bu bağlamda, devletin ideolojik aygıtı işlevini gördü. Türk-İslam sentezinin fantezi çerçevesi ya da uzamı, “Türklüğün ancak Müslüman olmak koşuluyla mümkün ve sürdürülebilir olduğu” vurgusunu merkeze alır (Çiller, 2006). Bu ideolojinin esas iddiası, Türklük ve Müslümanlık arasındaki ilişkinin bir uyum ilişkisi olduğudur. Buna göre, Türk milleti, İslam’ın yayılma tarihindeki öncü rolüyle ayrıcalıklı bir konum edindi ve tevhid (birlik, bütünlük) ilkesine sahip çıkarak, millet olma özelliğini kazandı. İman birliği ve din kardeşliğine dayalı ümmetçilik, sentezde “Allahın iradesine teslimiyetten ibaret bir insan topluluğunun peşinden koşulmasıdır” (Ergin, 1973: 199–207). Milliyetçilik ise insanın kendi milletini bilmesiyle ilgili bir “idrak” olarak tarif edildi. Böyle ortaya konulduğunda sentezde, millet idraki ile Allah’ın buyruk ve iradesine teslimiyet anlamındaki ümmet idraki arasında herhangi bir uyuşmazlık ya da gerilim mevcut değildir. Türk-İslam sentezi, milliyetçilik ve ümmetçilik arasında 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da açıkça gelişen tarihsel yarılmanın üstesinden gelmeye çalışan bir ideolojidir. İdeal olan, senteze göre, bütün Müslümanların tek bir ümmet olma idrakine sahip olmasıdır. Ancak, bütün Müslüman grupların birleşme ülküsünü özümsememesi göz önüne alındığında, milliyet önemli hale gelmektedir. Bu durumda, Türk milleti, civilacademy Ümit Kurt “kâfirlere karşı Allah yolunda cihad etmek” bakımından çeşitli İslam milletleri arasında “en fazla rahmaniyete mazhar olmuş (Ergin, 1973: 199–207) bir millet olarak ayrıcalıklandırılmıştır. Tam da böyle bir ayrıcalıklı olma hareketi ile sentezin milliyetçi ve ümmetçiliğe dayalı farklı kimlik öğeleri bir eklemlenmeye dayanabilmiştir. Sentez ideolojisinde, Müslümanlık ile Türklük arasındaki imgesel bağlantı güçlendirilmiştir. 1980 askeri darbesi öncesinde Türklüğün Müslüman olmakla olanaklılığını vurgulayan bu ideolojik uzam, 12 Eylül sonrasında arzulanan “birlik ve bütünlük” için toplumsal alanı yapılandırıcı çerçeveye dönüştü. Dönemin otoriter politik rejimini ve değişime dirençli politik toplumsal ortamı sürdürebilmek amacıyla, Türk-İslam sentezinin bu fantazi uzamı devreye sokuldu. Kurulduğu günden itibaren Türkiye’de kimlerin iktidara geleceğinde önemli bir rol oynayan, Türk-İslam sentezi fikrini savunan, sağın en önemli fikir kulübü işlevini gören Ocak şimdilerde kendine yeni bir rota çiziyor. Türk-İslam Sentezi fikrini savunarak sağda toparlayıcı bir şemsiye işlevi gören Ocak’ın İstanbul kanadının ulusalcı solla Kızılelma koalisyonu adı altında birlikte hareket etmesi ve birbiriyle kavgalı iki eski grubun neredeyse aynı söylemi benimsemeleri şaşırtıcı olmakla birlikte, aslında Ocak’ın ideolojisinin eklektik ve kaygan zeminini bir kez daha gözler önüne seriyor. Kaynakça Ahmad, Feroz. The Making of the Modern Turkey, London: Routledge, 1993. Althusser, Louis. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İstanbul: İthaki Yayınları, 2003. 16 civilacademy Bora, Tanıl, Taşkın, Yüksel. “Sağ Kemalizm”. Kemalizm. İletişim Yayınları, 2001: 540–541. Türk Yurdu, Sayı: 9: 5–22. Bora, Tanıl, Can, Kemal. Devlet, Ocak, Dergâh: 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket, İstanbul: İletişim Yayınları, 1991. Poulantzas, Nicos. Faşizm ve Diktatörlük, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004. Dilipak, Abdurrahman. Türkiye Nereye Gidiyor?, İstanbul: Risale Yayınları, 1998. Şaylan, Gencay. İslamiyet ve Siyaset, Ankara: Verso Yayınları, 1987. Parla, Taha. Dinci Milliyetçilik. Yeni Gündem. 19/05/1986. Çiller, Dursun. “Türk-İslam Sentezi İdeolojisinin Failini Tanımak”. Radikal İki, 28/05/2006. Taşkın, Yüksel. Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya, İletişim Yayınları, 2007. Ergin, Muharrem. Milliyetçiler Korkmayınız Birleşiniz, Ankara: Ekonomik ve Sosyal Yayınları, 1976. Umur, Mehmet., Bora, Tanıl. “Türk –İslam ‘Masonları’ ”. Yeni Gündem, 22/02/1987. Erkal, Mustafa (2003). “Kuvayı Milliye şuurundan yana olanlar birleşmelidir”. Türk Solu, Sayı: 35. bkz. http://www.turksolu. org/35/erkal35.htm civilacademy Ergin, Muharrem. Aydınlar Ocağı’nın Görüşü: Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri, İstanbul: Garanti Matbaası, 1973. Gramsci, Antonio. “Hegemony”. Power: A Critical Reader. Upper Saddle River, NJ: Pearson Prentice Hall, 2005. Kafesoğlu, İbrahim. Türk-İslam Sentezi, İstanbul: Aydınlar Ocağı Yayını, 1985. Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1966. Köker, Levent. Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990. Ortaylı, İlber (1988). “Türk İslam Sentezinde Batılı Olan Nedir?”. Mülkiyeliler Birliği Derneği: 46–47. Özdağ, Ümit (2003). “Yeniden Türk Milliyetçiliği, Daima Türk Milliyetçiliği”. 17 18 civilacademy civilacademy ALETHEIA” IN CURLS1 OF THE MEMORY OF PROUST, THE WAY BY SWANN’S Hafızanın kıvrımlarında “Aletheia”: The Way by Swann’s, Marcel Proust Rümeysa ÖZCAN2∗ ABSTRACT In this paper, the Greek word A-letheia—uncoveredness, clearness, truth— revised and reconceptualized by Martin Heidegger in the article “The Origin of the Work of Art” will be investigated tracing the passages of The Way by Swann’s by Marcel Proust discussing in what ways the memory operates in the novel. The novel, written in a stream of conciousness, is examined as a piece of work of art in which the memory works in the construction and manifestation of that aletheia-truth throughout the lines observing the act of writing with the help of evocation and movement of déjà vu. Key Words: Aletheia, Martin Heideggeir, Marcel Proust, Dwelling and déjà vu in Writing, Performative Writing, The Way by Swann’s ÖZET Bu makalede, Martin Heideggeir’in “The Origin of the Work of Art” yapıtında yeniden kavramlaştırıp tartıştığı Yunanca kelime A-letheia—açığa çıkma, örtüsünü kaldırma, hakikat— Marcel Proust’un The Way by Swann’s romanından bazı pasajlar ele alınarak hafızanın yazı akışında nasıl işlediği inceleniyor. Bilinç akışı tekniği ile yazılan roman, déjà vu’yu bir edebi yöntem gibi ele alarak hafızanın etkisiyle Aletheia’nın (hakikat) satırlarda ne şekilde belirdiği yorumlanıyor. Bizzat Proust’un kullandığı dil ve yazma tekniği vasıtasıyla, yazarın hafızasının kıvrımlarına Heidegger’in deyimiyle bir “örtüsünü kaldırma” (unconcealment) eylemi gerçekleştiriliyor. Anahtar Kelimeler: Aletheia, Martin Heidegger, Marcel Proust, Yazımda Mesken Tutma ve Déjà vu, Gerçekleştirici Yazım (Performative, Edimsel), The Way by Swann’s 1 The word “curl” used here in the sense the translation of Turkish word “kivrim” which has a significant meaning as a poetic expression , means something in the “depth” of something; the curve, the spiral shape signifies the profoundness of something as the circle signs the perfection and excellence of something in the Aristotelian onthology. For this reason, I cannot help but use this word to emphasize the profound and inspiring nature of memory as a “poetic expression”. 2 * Mezun, İngiliz Dili ve Edebiyatı, Beykent Üniversitesi, [email protected] 19 tance from the past and detached himself in a way by being in a state of between sleepy (out of consciousness- dreams) and (half) awake in which first is the act of forgetting it then re-remembering it in order to make the story memory through the language—which shows man only dwells upon through constituting the place and time through the memory. civilacademy Stream of memory, then consciousness in the midst of that flowing memory actively, in the sense of dwelling, through but the language makes The Way by Swann’s by Marcel Proust a “story memory” in where the readers observe the activity of remembering through the language and memory enables the only dwelling and the unconcealment of being: aletheia. In Proust’s act of writing, the remembrance of the past turns to be an active memory as the story memory in which it reveals itself as a revelation just because of the language in the sense of poeisis—poetry as the essence of art. His pen perforce then transforms the remembrance in the form of an art in a sense as discussed by Heidegger. In this paper, in the light of the conception of “aletheia”—the concept developed and discussed by Heidegger—some parts from the act of Proust’s writing in the novel will be perceived, observed and dwelled in the curls of his past memory—like being in a conceit déjà vu as a device—demonstrating in what ways memory operates in the novel in the sense of as a piece of artwork and truth being. The opening section of The Way by Swann’s has been introduced “all the principal characters and themes which [the author] intends to develop in the four-thousand-pages of In Search of the Lost Time (Hindus, 1962: 16)”. The narrative begins with “for a long time” and telling the incident of the way falling asleep of the narrator. The opening hint of the novel is the time as a theme of the novel as pronouncing the first phrase as “for a long time” and “described … of Proust’s Remembrance is sleep… sleep as the element of unreason… A man in his sleep may be changed not only into another person but into a thing and even into an abstraction (Hindus, 1962: 17)”. Beginning with the sign of sleep and time exposes that Proust keeps his dis- But it was enough if, in my own bed, my sleep was deep allowed my mind to relax entirely; then it would let go of the map of the place where I had fallen asleep and, when I woke in the middle of the night, since I did not know where I was, I did not even understand in the first moment who I was; all I had, in its original simplicity, was the sense of existence as it may quiver in the depths of an animal. . . but then the memory- not yet of the place where I was, but of several of those where I had lived and where I might have been- would come to me like help from on high to pull me out of the void from which I could not have got out on my own; I passed over centuries of civilization in one second…(Proust, 2003: 9) The passage of the sequence of the phrases in the narrative above, hints the serenity of the sleep upon the mind and then the blur of half awakening into time, place and being, which the latter could quiver him, then the memory comes to help, eases this heavy sense of existence, memory like an extraordinary power comes to being in the lines of Proust, virtually in the conscious memory of Proust. The act of memory as a technique used throughout the novel, the piece of art work, creates much of the essential intrinsic power of the texture itself. The authentic 20 civilacademy dwelling (in the sense discussed by Heidegger) comes into view through this act of conscious memory in which memory of time and place constructs possibility of one’s own having existed. Not Proust calculate what he is going to write on but through the move of his pen, through the very act of language, the memory activate itself, the consciousness rises to the surface out of the depths of the memory. The more Proust writes- or sets the narrative to music- by the stream of consciousness, the more the truth being comes to existence in the very act of dwelling. “the unconcealment of beingsthis is never a merely existent state, but a happening. Unconcealment (truth) is neither an attribute of matters in the sense of beings, nor one of propositions… To know means to have seen, in the widest sense of seeing, which means to apprehend what is present, as such. For Greek thought the essence of knowing consists in aletheia, that is, in the revealing of beings (1993: 179–184) civilacademy The Greek word “a-letheia”, the state of not being hidden, the state of being evident or unconcealment of being-- has been reconceptualiazed by Heidegger in his article “The Origin of the Work of Art” discussing Heidegger gives the example of Van Gohs’ painting of a peasont’s shoes- this work of art- which illustrates the whole toil and labor of the owner of the shoes, “reveals the world of the peasant”, which mirrors the peasant’s existence as the reflection of being-in-the-world. “For the Being of beings, the coming to presence of things, is the original self showing by which entities emerge from hiddenness... beings that are works of art manifest their origin in a special way. Heidegger therefore calls art the becoming of truth, the setting to work of the truth of beings (1993: 140)”. In the questions regarding the origins of art, Heidegger makes relation the “matter of art to truth as aletheia or unconcealment”. “Art then is a becoming and happening of truth, (Heidegger, 1993: 197)”. Truth then, as a process, unconceals itself in the works of art, “happens in being composed”. According to Heidegger, “all art, as letting happen of the advent of the truth of beings, is such; in essence, in poetry ...Poetry is the saying of the unconcealment of beings... Language itself is poetry in the essential sense…it is the primal poesy; rather, poesy propriates in language because language preserves the original essence of poetry (1993: 197-199)”. In a nutshell, in the sense of “Art, as the setting-into-work of truth, is poetry (Heidegger, 1993: 197-199). it is therefore aletheia in the performance of a literary art work, the revealation or the unconcealment, kind of clearing of the truth. Coming back to Proust, illuminated with aletheia, the truth being, mentioned above, is in the very rhythm of Proust’s lines flowing through the mind by the very power of memory as Proust himself expressed on the first passage as memory comes forth as the extreme source of spirit and energia. It itself is aletheia which Proust tries to be existed again in the depths of memory. The Madeleineand-tea episode of the novel, which may be the best sample for the aletheia and an advent of truth, the sensation and then its evocation to the past of that particular experience, opens a horizon to the memory. I carried to my lips a spoonful of the tea in which I had let soften a piece of madeleine. But at the very instant when the mouthful of tea mixed with cake-crumbs touched my palate, I 21 quivered, attentive to the extraordinary thing that was happening in me. A delicious pleasure had invaded me, isolated me without my having any notion as to its cause. It had immediately made the vicissitudes of life unimportant to me, its disasters innocuous, its brevity illusory, acting in the same way that love acts, by filling me with a precious essence: or rather this essence was not in me, it was me. I had ceased to feel I The taste sensation at once brings forth an extra ordinary state of mind, in which the pleasure of Madeleine-and-tea taste evokes some kind of weird euphoric condition-- “the essence was not in me, it was me”-- that the statement is itself such an unconcealment in which the piece of incident the narrator experienced provokes a revelation- “aletheia”- through the narration that exposes the very truth being. As Kant’s distinction between phenomena (appearances) and noumena (“things-in-themselves”) which our minds make sense of things, Proust arrives this utmost perception of that “things-in-themselves” contemplating and constantly dwelling through the language itself. “The extreme slowness of narrative movement (Hindus, 1962: 16)” which flows on over pages and pages signs how the operation of memory with sensory perceptions comes into existence in search of dwelling in which aletheia occurs in the manoeuvre (in the sense of “curl” explained in the beginning) of his memory. The extreme pleasure taken from the taste as expressing “a delicious civilacademy was mediocre, contingent, mortal. Where could it have come to me from—this powerful joy (Proust, 2003:47)? pleasure had invaded me, isolated me… I had ceased to feel I was mediocre, contingent, mortal” add another dimension far from being on earth and mortal in which unutterable and effable revelation are come in sight by the very existence of language. Derrida correlates that the language with the power as “[f]ostering the belief that writing befalls power…that it can ally itself to power, can prolong it by complementing it, or can serve it, the question suggests that writing can come [arriver] to power or power to writing (1998: 50)”. That said power of writing is to be the very transformative and performative activitiy which gets the aletheia or déjà vu to be manifested over the lines. At this juncture, Derrida even explains himself the literature obscurely as well as explicitly as “nothing to this day remains as new and as incomprehensible to me, at once very near and very alien, as the thing called literature. Sometimes and especially—I will explain myself—the name without the thing (2000: 20)”. Back to the novel, the sensory perception of the madeleine dipped into lime-blossom tea triggers the memory to take a journey going back into past story. Then at the end of the passage above déjà vu-like questioning is the foreshadowing of the childhood memory: And suddenly the memory appeared. That taste was the taste of the little piece of Madeleine which on Sunday mornings at Combray…my Aunt Léonie would give me after dipping it in her infusion of tea or limeblossom… the forms – and the form, too, of the little shell made of cake, so fatly sensual within its severe and pious pleating—had been destroyed, or, still half asleep, had lost the force of expansion that would have allowed 22 civilacademy them to rejoin my consciousness. But, when nothing subsists of an old past, after the death of the people, after the destruction of things, alone, frailer but more enduring, more immaterial more persistent, more faithful, smell and taste still remain for a long time, like souls, remembering, waiting, hoping, on the ruin of all the rest, bearing without giving way, on their almost impalpable droplet, the immense edifice of memory (Proust, 2003: 49-50). civilacademy The enigma of déjà-vu like euphoria of the first tasting the Madeleine-and-tea is just dissolved by the very act of memory praising the memory itself mostly. “The forms… had been destroyed” not only the shape of the cake fades away by time, but any other kind of “forms” of that world—images, visions-within being in a “still half asleep” that it is the sign of “forgetful” nature of memory: we all are-in-the-world, live and constantly forget the things that consequently memory gets into play with that half-asleep state of mind. “The forms… had lost the force of expansion” that would “rejoin my consciousness” but not because of that “still half asleep”. In the last instance, everything evident, historical, and phenomenon including man himself vanishes into the blue, fades away from the scene, yet “smell and taste still remain for a long time, like souls, remembering, waiting, hoping, on the ruin of all the rest, the immense edifice of memory”, smell and taste in the fortress of the memory in search of the lost time, in realm of the revelation are all at work. Furthermore, memory, as the feeling of déjà vu reiterates on and on in respect of the aletheia and dwelling throughout the unceasing pages all the rest in the novel. Déjà vu, the instant in the sense of past life regression, remembrance of a past event, (re-)creating the history is used here in the novel as a kind of literary device, déjà vu in the sense in clearing the being-into-truth like extended metaphor throughout the novel. “The essence of art is poetry, the essence of poetry, in turn, is the founding of truth (1993: 199)” says Heidegger. Herein Proust’s poetic memory in the sense of detecting the ultimate hidden truth being creates the textual manifestation of the essence of being. “Proust’s description of the thaumaturgic effects of sensory perceptions upon his memory is little more than a formal device by which he manages to order his narrative (Hindus, 1962: 21)” remarks one of the critics. To tell the truth, his description of the effects of sensory perception upon his memory is just due to the fact of the device he narrates: poetic memory incarnated in language. And along the Guermantes way I would sometimes pass damp little enclosures over which climbed clusters of dark flowers. I would stop, thinking I was about to acquire some precious idea, because it seemed to me that there before my eyes I possessed a fragment of that fluvial region I had so much wanted to know ever since I had seen it described by one of my favorite writers (Proust, 1993: 173). The instant —kind of evocation concerning the process of revelation; aletheia— the narrator pauses to capture it triggered by a visual sensation of clusters of dark flowers is to be remembered through a description of a writer. It just signs that “precious idea”, revelation of the evocation of the sensation by memory, the aletheia, is genuinely possible by poetic description: language. The thing beyond expression is feasible by means of an expression again. The realization of that truth 23 by the narrator in the excerpt is again the example of the textual manifestation of the essence being in which the narrative movement comes to consequence of a remembrance of the possession “a fragment of… fluvial region” “before (his) eyes” seized it. her the subjects of the poems that I intended to compose. And these dreams warned me that since I wanted to be a writer some day, it was time to find out what I meant to write. But as soon as I asked myself this, trying to find a subject in which I could anchor some infinite philosophical meaning, my mind would stop functioning, I could no longer see anything but empty space before my attentive eyes, I felt that I had no talent or perhaps a disease of the brain kept it from being born (Proust, 2003: 173). civilacademy I dreamed that Mme de Guermantes had summoned me there, smitten with a sudden fancy for me; all day long she would fish for trout with me. And in the evening, holding me by the hand as we walked past the little gardens of her vassals, she would show me the flower that leaned their violet and red stems along the low walls, and would teach me their names. She would make me tell Proust’s memory which is taken out of a past time dream leads him into an investigation about himself. “Marcel is launched upon the most painstaking, treacherous and uncertain of voyages—the quest for self-knowledge and the finding of his true vocation (Hindus, 1962: 23)”. While he was dreaming of pleasant gardens and flowers, suddenly this fanciful dreaming flashes in his mind of his desire of being a writer. The uncoveredness—ale- 24 theia—appears as “it was time to find out what I meant to write” in the quest of the self towards the very journey of himself from the very act of memory. The revelation of Marcel’s kind of “writer self” becomes visible in the very lines of which comes out of the depth of his memory. Levinas mentions Proust’s “strange translation between self and self” expressing it as “it is not the inner event that counts, but the way in which the I grasps it and is overcome by it, as if encountering it in someone else (1996: 102)”. Asking himself of that revelation—“it was time to find out what I meant to write”—in order to find a philosophical meaning or some sort of in it, the answer comes out light from the memory as “I could no longer see anything but empty space before my attentive eyes”, in which the I as writer(who is writing at the same moment) encounters as the other I comes out, in the sense of Levinas’ point, “Proustian reflection, dominated by a separation between the I and its state, imparts its own accent to the inner life by a kind of refraction (1996: 102) ”. Undoubtedly, last couple of sentences might be read by a metafictional gesture as well. The lack of being able to find the philosophical meaning in writing, or lack of talent or the brain disease kept him to write all the way long might all be read as in the flowing lines of book—piece of art work—of Proust is the act of memory which not deals infinite philosophical meanings but it itself all is this meaning in the sense the memory with sensations operates constantly as aletheia. Marcel struggles with himself; “behind the moving forces of the soul, it is the quiver in which the I grasps itself, the dialogue with the other within the self, the soul of the soul (1996: 102)” deduces Levinas in the article The Other in Proust. The dimension of aletheia herein comes from the other in Proust. “At civilacademy Derrida, Jacques. “Scribble (writing power)”. The Derrida Reader. Ed. Julian Wolfreys. Lincoln, University of Nebraska Press, 1998. one in thus being entrusted to one another, they are unconcealed (Heidegger, 1917: 173)”. Heidegger. Martin. “The Origin of the Work of Art”. Basic Writings. Ed. David Farrel Krell. London, Routledge, 1993. Heidegger, Martin. Poetry, Language, Thought. New York, Evanston, San Francisco, London, Harper & Row, Publishers, 1917. Hindus, Milton. A Reader’s Guide To Marcel Proust. London, Thames And Hudson, 1962. Levinas. Emmanuel. Proper Names. London, The Athlone Press, 1996. Proust, Marcel. The Way By Swann’s. London, Penguin Books, 2003. civilacademy After all, what Proust sets forth of the streaming narrative by the very power of the memory is that the things come to be uncovered in the very essence of the art work— aletheia—, in the poetic memory in which the textual manifestation of the essence of being is carried out through but language. “In Proust, the true emotion is always the emotion of the emotion. The former communicates to the latter all its warmth, and additionally all its anxiety (Levinas, 1996: 102)” which is effectuated by the intensity of the narration success clearing the very form of memory. Proust’s incessant déjà vu throughout the novel unclothes the hidden depth of the memory and self as well in the very process of aletheia. “The mystery in Proust is the mystery of the other (1996: 102)” says Levinas pointing the dialectic play of memory in quest of the knowledge of the other self in the I. “Its (Proust’s meaning) is despair is an exhaustible source of hope (Levinas, 1996:104)” by means of dwelling Marcel who constantly has recourse to via the act of writing triggered by the memory. In a word, Proust makes his intense flowing narration, then so his language—his home—in where he on and on dwells there in order to be able to “pass(ed) over centuries of civilization in one second (Proust, 2003: 9)”. Works Cited Blanchot, Maurice; Derrida Jacques. THE INSTANT OF MY DEATH / DEMEURE. Translated by Elizabeth Rottenberg. Ed. Werner Hamacher; David E. Wellbery. Stanford, Stanford University Press, 2000. 25 civilacademy TÜRKİYE’DE MEDYA GÜNDEMİNİN BELİRLENMESİNDE BASKI GRUPLARININ ROLÜ: AVRUPA BİRLİĞİ MÜZAKERE SÜRECİ ÖRNEĞİ1* The Role of Pressure Groups in Setting Media Agenda in Turkey: Example of the European Union Negotiation Process ABSTRACT civilacademy Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN2** In studies on agenda setting, which attempts to prove empirically the power of media within the scope of liberal-pluralist paradigm and conventional mainstream communication researches, it is not assessed who – how and for which purposes – is effective or active in setting (determining) the media (news media) agenda or in the construction of news content, and media agenda is handled as given without taking into account whether political actors (especially pressure groups and politicians) are effective or active in this process. In this respect, in recent years, scientists who work in the field of political communication and media studies are focusing on the gradually increasing interest in the agenda building approach rather than investigating media’s function of agenda setting. Generally, agenda building approach assumes that media, politicians and public opinion are mutually affecting one another. This assumption points at the relationship between news source and media in media’s interaction with other institutions for setting (determining) public agenda. In this study, by focusing on the relationship between news source and media, a sample case research was designed in order to determine the role or effect of especially pressure groups in setting media agenda or constructing news content and in media’s selection and presentation of news subjects related to political reality. At the end of the research, only a few findings were obtained regarding the framing of media agenda by both the rhetoric of pressure 1 2 * Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü tarafından kabul edilen Türkiye’de Gündem Belirlemede Baskı Gruplarının Rolü: Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneğinde Siyaset-Medya-Kamuoyu İlişkisi başlıklı yayımlanmamış doktora tezinden derlenmiştir. ** Erciyes Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü, Merkez Kampüs, Talas-Kayseri, Tel: 0352 4375261 E-mail: [email protected] 27 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN groups and the rhetoric and official view of politicians who are TBMM members, while it was observed that media (news media) agenda in Turkey is dependent on politicians as news sources. Therefore, these findings, regarding news framing, have not confirmed the two separate hypotheses anticipating a close relationship between media representations and frames supported by pressure groups which are the organized form of public opinion and politicians. On the contrary, these findings have revealed that media plays a more independent role politically in the process of both setting media agenda and shaping public discussion. Keywords: Agenda setting, agenda building, framing, media, pressure groups, Turkey, European Union civilacademy ÖZET Liberal-çoğulcu paradigma içinde ve geleneksel ana akım iletişim araştırmaları kapsamında medyanın gücünü görgül olarak kanıtlamaya çalışan gündem koyma ve saptama araştırmalarında, medya (haber medyası) gündeminin belirlenmesinde ya da haber içeriğinin yapılandırılmasında kimin ya da kimlerin, nasıl ve hangi amaçlarla etkin ya da etkili olduğu değerlendirilmemekte ve siyasi aktörlerin (özellikle baskı gruplarının ve siyasetçilerin) etkin ya da etkili olup olmadığı dikkate alınmadan, medya gündemi verilen olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda, siyasal iletişim ve medya araştırmaları alanında çalışmalarını sürdüren bilim insanları, medyanın gündem koyma ve saptama işlevini araştırmaktan ziyade, gündem kurma yaklaşımı üzerinde giderek artan ilgiye odaklanmaktadırlar. Genel olarak, gündem kurma yaklaşımı, medyanın, siyasetçilerin ve kamunun karşılıklı olarak birbirlerini etkilediğini varsaymaktadır. Bu varsayım da, kamu gündeminin belirlenmesi için medyanın diğer kurumlarla etkileşiminde, haber kaynağı ile medya arasındaki ilişkiye işaret etmektedir. Bu çalışmada da, haber kaynağı ile medya arasındaki ilişkiye odaklanılarak, medya gündeminin belirlenmesinde ya da haber içeriğinin yapılandırılmasında ve medyanın siyasal gerçeklik ile ilgili haber konularının seçiminde ve sunumunda özellikle baskı gruplarının rolünü ve etkinliğini ya da etkilerini belirlemek için bir örnek olay araştırması gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda, Türkiye’de medya (haber medyası) gündeminin haber kaynağı olarak siyasetçilere bağımlı olduğu görülürken, medya gündeminin hem baskı gruplarının retoriği hem de TBMM üyesi siyasetçilerin retoriği ve resmi görüşü tarafından çerçevelendirildiğine dair çok az bulgu elde edilmiştir. Bu nedenle, söz konusu bulgular, konu çerçeveleme bağlamında, kamuoyunun örgütlü biçimi olan baskı grupları ve siyasetçiler tarafından desteklenen çerçeveler ile medya temsilleri arasında yakın bir ilişki öngören iki ayrı hipotezi doğrulamamıştır. Aksine bu bulgular, hem medya gündeminin belirlendiği hem de kamusal tartışmanın şekillendiği süreçte, medyanın politik olarak daha bağımsız bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Gündem koyma ve saptama, gündem kurma, çerçeveleme, medya, baskı grupları, Türkiye, Avrupa Birliği 28 civilacademy GİRİŞ 1. Medya Gündeminin Belirlenmesinde Baskı Gruplarının Rolüne İlişkin Araştırmalar civilacademy Bu çalışmada, kamusal tartışmanın şekillenmesi ve sürdürülmesi sürecinde medyanın merkezi bir rol oynadığı kabul edilmiştir. Bu bağlamda, çalışmada, medya ve siyaset arasındaki ilişkinin farklı boyutları dikkate alınarak, siyasallaşmış medya formatlarının kamusal tartışma olanaklarını ne ölçüde genişlettiği ve medyanın siyasal gerçekliği yapılandırmak için kullandığı farklı sunum biçimleri araştırılmıştır. Siyasal iletişim ve medya araştırmaları bağlamında, medya gündeminin belirlenmesinde ya da inşa edilmesinde rol oynayan siyasi aktörlerin (özellikle baskı gruplarının) rekabet gücü ve medyanın, siyasal gerçeklik ile ilgili haber konularının seçiminde ve sunumunda uyguladığı ölçütler incelenmiştir. Medya gündeminin belirlenmesinde ya da inşa edilmesinde özellikle baskı gruplarının rolüne odaklanılarak, siyasi aktörlerin rekabet gücü ve medyanın siyasal gerçeklik ile ilgili haber konularının seçiminde ve sunumunda baskı gruplarının etkileri ya da etkinliği belirlenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda, araştırma, gündem kurma (agenda building) yaklaşımına dayanılarak gerçekleştirilmiştir. üzerinde giderek artan ilgiye odaklanmışlardır. Genel olarak, gündem kurma yaklaşımı, medyanın, siyasetçilerin ve kamunun karşılıklı olarak birbirlerini etkilediğini varsaymaktadır. Bu varsayım da, kamu gündeminin belirlenmesi için medyanın diğer kurumlarla etkileşiminde, haber kaynağı ile medya arasındaki ilişkiye işaret etmektedir (Tanner, 2004: 353). Dolayısıyla, gündem kurma yaklaşımına dayanan bu çalışmada da, haber kaynağı ile medya arasındaki ilişkiye odaklanılarak, medya gündeminin belirlenmesinde ya da inşa edilmesinde baskı gruplarının rolünü belirlemek için bir örnek olay araştırması gerçekleştirilmiştir. Son yıllarda, siyasal iletişim ve medya araştırmaları alanında çalışmalarını sürdüren bilim insanları, ilk kez 1972 yılında McCombs ve Shaw tarafından ortaya konulan medyanın gündem koyma ve saptama1 rolünü araştırmaktan ziyade, gündem kurma yaklaşımı Baskı grupları, siyasi amaçları doğrultusunda üzerinde yoğunlaştıkları en önemli konuyu ya da konuları gündeme getirmek için sisteme girdi (bilgi) sağlayarak medya (haber medyası) gündeminin belirlenmesinde etkin olabilmektedirler. Ayrıca, baskı grupları, medyanın, gündemi belirlemek için bir konuya ya da konulara ayırdığı yerin ve zamanın kısıtlılığını da dikkate alarak, gazetecilerle, siyasetçilerle ve halkla ilişkiler uzmanları ile medya gündeminde yer alabilmek ya da gündeme gelmesini istedikleri konu ya da konuları gündeme getirebilmek için rekabet etmektedirler. Gündem kurma yaklaşımı bağlamında gerçekleştirilen araştırmalarda, kamusal politika konularını, medya gündeminin üst sıralarına taşıyan en önemli etkenlerin başında siyasal ileti mübadelesinin geldiği savunulmaktadır. Bu mübadelede de, çeşitli siyasal ve ekonomik baskı grupları tarafından gerçekleştirilen kamuoyu oluşturma kampanyaları ile siyasetçiler ya da resmi görevliler tarafından yapılan açıklamalar büyük bir önem taşımak- 1 İngilizce karşılığı ‘agenda setting’ olan ‘gündem koyma ve saptama’ kavramı, Türkçe literatürde yaygın bir kullanım alanı bulurken, bazı çalışmalarda, gündem oluşturma, gündem kurma ve gündem belirleme gibi farklı kavramların da kullanıldığı görülmektedir [Bakınız. GÜZ Nurettin (1996), “Türk Basınında Gündem Oluşturma”, Yeni Türkiye Medya Özel Sayısı (II) 12: 982-997, Bakınız. HAZAR Murat Ç (2002), “Medyanın Sosyolojik İşlevlerinden Gündem Kurma”, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi: İletişim 16: 47-69, Bakınız. YÜKSEL Erkan (2001), Medyanın Gündem Belirleme Gücü, Konya, Çizgi Kitabevi Yayınları]. 29 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Bununla birlikte medyanın baskı gruplarının ve siyasetçilerin retoriğini pasif olarak aktaran bir kanal ya da araç olmadığı da varsayılmaktadır. Bu nedenle, medya araştırmalarında, siyasi aktörlerin sözlerine ve eylemlerine odaklanan bir yaklaşımdan, siyasal söylemlerin, söylemsel alan içinde nasıl birbirlerine eklemlendiklerine ve yeniden kurulduklarına ilişkin tartışma fırsatı sunan bir başka yaklaşıma geçişin benimsendiği de görülebilmektedir. Ayrıca, bu söylemler, medya metinlerinden, farklı söylemsel toplulukların (en geniş anlamı ile kamuoyu) anlamlandırma pratiklerine uzanan oldukça geniş bir söylemler ağını kapsamaktadır. Bu bağlamda, gündem kurma yaklaşımı da, siyasal söylemlerin, söylemsel alan içinde nasıl birbirlerine eklemlendiklerini, medyanın, siyasetçilerin ve kamunun birbirlerini nasıl etkilediklerini belirlemeye çalışan araştırmaların kuramsal temelini oluşturmaktadır. civilacademy tadır (aktaran Atabek, 1997: 1262). Bu nedenle, siyasal ileti mübadelesi aracılığıyla, kamusal politika konularının, bir başka ifadeyle, siyasal ve ekonomik boyutları ile kamuoyunu ilgilendiren politik konuların medya gündeminin üst sıralarına taşınmasında, baskı grupları tarafından gerçekleştirilen kamuoyu oluşturma girişimleri (bu grupların retoriği) ile siyasetçilere ait retoriğin belirleyici olduğu varsayılmaktadır. Dolayısıyla da, politik retorik üzerindeki kontrolün, kamuoyunu etkilemek için kullanılan temel bir araç olduğu ve dolayısıyla da, bazı kavramların sağlamlaştırılmasının ve diğerlerinin yok olmasının genel olarak siyasi başarının ya da yenilginin bir işareti olduğu düşünülmektedir (Callaghan ve Schnell, 2001: 184). belirlemek için değişkenleri tanımlamaya çalışmaktadır (Mathes ve Pfetsch, 1991: 34). Ayrıca bu yaklaşım, medya gündeminin, kamu gündemine aktarılan haberleri şekillendirmek için kullanılan haber kaynakları tarafından inşa edildiğini öne sürmektedir (aktaran Taner, 2004: 353). Bu bağlamda, gündem kurma, özellikle baskı gruplarının kendi amaçları için medyayı araçsallaştırmaya çalıştıkları etkileşimli bir süreç olarak da görülebilmektedir (Mathes ve Pfetsch, 1991: 34). Bu nedenle, gündem kurma sürecinde2, baskı gruplarının haber medyasına etkisini belirleyebilmenin önemi, bu grupların yanı sıra, siyasal ve ekonomik iktidar alanında söz sahibi olan kişi ya da kurumların rolü ile de ilişkilidir. Bu ilişki bağlamında, medya gündeminin belirlenmesinde kimin ya da kimlerin etkili olduğunu belirlemeye çalışan araştırmalarda, daha çok medya içeriğine odaklanılmaktadır. Dolayısıyla, baskı gruplarının medya gündeminin belirlenmesindeki rolünün çözümlenebilmesi için gerçekleştirilen araştırmalarda, çözümleme, medya içeriğinin yapılandırılmasına ya da inşa edilmesine odaklanılarak gerçekleştirilmektedir. Ayrıca medya gündemini ve haber kaynaklarını belirlemek için araştırma yapmak, haber medyası gündemini ve dolayısıyla da, kamu gündemini kimin ya da kimlerin etkilediği sorusunu da kapsayan süreçlerin nasıl işlediğini belirlemenin bir biçimi ya da yöntemi (Danielian, 1994: 71) olarak da görülmektedir. Liberal-çoğulcu kuramsal yaklaşım için baskı grupları son derece önemlidir ve pek çok iletişim araştırması, liberal-çoğulculuğun test edilmemiş varsayımları çerçevesinde 2 Helena Catt’a göre (1999: 106), gündem kurma sürecinde, baskı gruplarının, kamuoyunun, medyanın, siyasi partilerin, parlamento üyelerinin ve bürokratların dahil olduğu bir aktörler topluluğu faaliyet göstermektedir. Ancak, bu aktörler topluluğu, özellikle basın ve ifade özgürlüğünün var olduğu ve medya ile kamuoyunun politik olarak aktif olduğu liberal-çoğulcu toplumlarda görülebilmektedir. Gündem kurma yaklaşımı, ‘medya gündemini kim belirler?’ sorusunu cevaplamaya çalışmakta ve bir konunun medya gündeminde önemli bir konuma sahip olup olmadığını 30 civilacademy 1. 1. Medya Gündeminin Belirlenmesinde Baskı Gruplarının Rolüne İlişkin Birinci Aşama (Geleneksel) Araştırmalar Gündem kurma yaklaşımı bağlamında gerçekleştirilen araştırmalara ilişkin literatür incelendiğinde, medya gündeminin belirlenmesinde baskı gruplarının rolünü araştıran çalışmaların genel olarak, içerik analizi yöntemini kullanan birinci aşama (geleneksel) araştırmalar ile çerçeveleme analizi yöntemini kullanan ikinci aşama (çerçeveleme) araştırmalar (çerçeveleme sürecinin, çerçeve kurma aşamasını çözümleyen) şeklinde iki ayrı grupta toplandığı görülmektedir. Gündem kurma yaklaşımı bağlamında medya gündeminin belirlenmesine ilişkin birinci aşama (geleneksel) araştırmalarda, baskı gruplarının, medya gündemindeki konuların önemini ya da önceliğini nasıl ve ne ölçüde etkilediği, ikinci aşama (çerçeveleme) araştırmalarda ise, medya (haber medyası) içeriğindeki konuların sunumunda kullanılan çerçeveleri nasıl ve ne ölçüde etkilediği incelenmektedir (Kiousis ve Wu, 2008: 60). Bu çalışmalardan en önemlileri, Kyle Huckins’in, ‘Interest Group Influence on the Media Agenda: A Case Study’ adlı çalışması (birinci aşama gündem kurma) ile Karen Callaghan ve Frauke Schnell’in, ‘Assessing the Democrative Debate: How the News Media Frame Elite Policy Discourse’ (ikinci aşama gündem kurma) adlı çalışmasıdır. Çalışmanın bu kısmında, söz konusu araştırmalar da dikkate alınarak, baskı gruplarının medya gündeminin belirlenmesindeki rolü, baskı gruplarına ilişkin gerçekleştirilmiş olan birinci ve ikinci aşama gündem kurma araştırmaları bağlamında değerlendirilmektedir. civilacademy yapılmıştır ya da yapılmaktadır. Ancak iletişim araştırmacıları tarafından baskı gruplarına görece daha az ilgi gösterildiği ve söz konusu araştırmacıların haber medyası kaynakları olarak baskı gruplarına görece daha az odaklanmış (Danielian, 1994: 71) oldukları görülmektedir. Gündem kurma yaklaşımı bağlamında gerçekleştirilen çok az sayıdaki karşılaştırmalı araştırmada, ‘haberlerin distilasyonu (özü ya da ana fikri)’, yani haber kaynaklarının konuları, bilgiyi ve kendilerini medyaya nasıl sundukları ve bu sunumların etkilerinin ne olabileceği sorgulanırken, haber kaynağı ve gazeteci ilişkisini konu alan gündem kurma araştırmaları, haberlerde yansıtılan imajları ile ilgili özenli ve gayretli çalışmalar yapan baskı gruplarından ziyade, seçilmiş seçkinlere odaklanmıştır (Huckins, 1999: 76). Ayrıca, medya gündeminin belirlenmesinde, baskı gruplarına ilişkin haber kaynağı etkisini, grup ve konu açısından takip etmeye çalışmış olan araştırmaların potansiyeli ümit verici olmakla birlikte, söz konusu etki başarılı bir şekilde test edilmemiştir. Aynı zamanda, bu araştırmalar metodolojinin yarattığı engele de takılmışlardır (Huckins, 1999: 77-78). Medya gündeminin belirlenmesinde, devlet başkanı ya da siyasal seçkinler gibi etkili haber kaynakları başta olmak üzere diğer medya kaynakları3 (medyalararası gündem belirleme) ile toplumsal normlar ve gazetecilik gelenekleri de etkili olabilmektedir (Weaver ve diğerleri, 2004: 257-282). Ayrıca medya gündeminin belirlenmesinde, olağanüstü haber olaylarının dışında hem siyasal kurumlar, siyasi partiler, siyasetçiler hem de çıkarlarına uygun olarak kamusal iletişimi 3 Gündem kurma sürecinde, medyanın kendisi de aktif bir katılımcıdır. Bu nedenle, siyasal sistem ile medya sistemi arasındaki karşılıklı ilişkinin incelenmesinde, bu dinamik sürecin tamamını yeterli ölçüde çözümleyebilmek için medya sisteminin iç işleyişinin de incelenmesi gerekmektedir. Bu bakış açısı da, medyalararası gündem belirleme olarak değerlendirilen iç süreçlere gönderme yapmaktadır. Medyalararası gündem belirleme de, medya kurumları diğer medya kurumlarını nasıl etkilemektedir? ve medya kurumları bir diğer medya kurumunun gündemini nasıl belirlemektedir? sorusuna odaklanmaktadır (Mathes ve Pfetsch, 1991: 34-35). 31 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN etkilemeye çalışan baskı grupları, ‘gündem belirleyici’ler olarak etkili olabilmektedirler (Mathes ve Pfetsch, 1991: 34). Siyasi çıkarları ile uyumlu olan sonuçları yapılandırma çabası içinde olan siyasetçiler ve baskı grupları, kamusal tartışmaların niteliğini kontrol etmek ve şekillendirmek çabası içindedirler. Çünkü siyasetçiler ve baskı grupları, kasıtlı olarak politik bilginin ve alternatiflerin dağılımını genişletmeye ve böylece de kamuoyunu kontrol altına almaya çalışmaktadırlar4. Bununla birlikte, medya gündeminde yer alan konunun ya da konuların gündemde kalma savaşını kazanabilmesi için eşgüdümlü bir çabaya gereksinim duyulmakta ve konuyu ya da konuları daha ileri aşamalara taşıyacak önderlik kurumunun oluşumu önem kazanmaktadır. Bu tür bir önderlik rolü farklı biçimler alabilmektedir. Birçok durumda baskı grupları konular ile ilgili olarak girişimlerde bulunmakta ve söz konusu örgütlerdeki profesyonel liderler, sorunların çözümü için çalışmaktadırlar. Böylece, örgütlü liderlik, açıklamada bulunma ve pazarlama yöntemleri ile konunun gündeme gelmesini sağlayabilmektedir (Waldahl, 1994: 67). Dolayısıyla, baskı grubu liderinin sistematik biçimde güçlü savlarla konuyu ortaya koyabilmesi önem kazanmaktadır. civilacademy Bu bağlamda, Şekil 1’de görüldüğü gibi, genişletilmiş gündem koyma ve saptama sürecinde, hem medyanın haber önceliklerinin (haber değeri ve kamunun ilgisi önemli bir rol oynamaktadır) hem de kamunun düşüncelerinin ya da tutumlarının; siyasal grupların ve baskı gruplarının önceliklerinden etkilendiği varsayılmaktadır (McQuail, 2000: 456). ğu güven nedeniyle de, kamu politikası tartışmalarını kimin ya da kimlerin kontrol ettiğini belirlemek büyük önem taşımaktadır (Callaghan ve Schnell, 2001: 183-184). Kamu politikası tartışmalarında, siyasal karar alma sürecinde merkezi bir konuma sahip olan baskı grupları da, kamuoyuna çağrıda bulunmayı, propaganda yapmayı, kamunun tercihlerini değiştirmek için kamuoyunu ikna etmeyi ve aynı zamanda, siyasetçilere kendi çıkarları doğrultusunda baskı uygulamayı da kapsayan etkileme yöntemlerinden biri olarak ‘politik taraftarlık’ı kullanmakta ya da uygulamaktadırlar (Danielian ve Page, 1994: 1056). Bu bağlamda, baskı grupları da, kamusal tartışmalarda konumlarını ya da tutumlarını açıkça ve doğrudan ifade etmekte, bir başka ifadeyle, medya aracılığıyla politik taraftarlığı benimsemekte ve kamu politikası tartışmalarındaki pozisyonlarını ortaya koymaktadırlar. 1. 2. Medya Gündeminin Belirlenmesinde Baskı Gruplarının Rolüne İlişkin İkinci Aşama (Çerçeveleme) Araştırmalar Ayrıca kamuoyunun ve uzmanların, ‘medyanın şekillendirdiği’ gerçekliğe duydu- Haber medyasında ileti (haber) sunumlarından hangisinin tutarlı bir şekilde gerçekleştiğinin belirlenmesinin, kamu politikası tartışmalarını kimin ya da kimlerin yönlendirdiğine ilişkin son derece anlamlı ve açıklayıcı bir açılım sağlaması beklenmektedir. Çünkü haberde aktörlerden birinin verdiği mesajın ağırlık kazanması, söz konusu baskı grubunun ya da bir diğer siyasi aktörün, medyanın yönünü başarılı bir şekilde belirlemesi ve böylece verdikleri mesaja kitleleri maruz bırakarak ve problemin tanımı (çerçeve) üzerinde kontrol sağlayarak kamuoyunu etkileme potansiyeline sahip olması anlamına gelmektedir. 4 Politik bilginin ve alternatiflerin dağılımını genişletmeye ve kamuoyunu kontrol altına almaya çalışan bir diğer önemli siyasi katılımcı da medyadır. Medya gündeminin belirlenmesinde özellikle baskı gruplarının, siyasetçilerin ve gazetecilerin faaliyetleri ile birlikte konu çer- 32 çeveleri de, belirli bir konu ile ilgili olarak iletinin (haberin) hem gücü hem de niteliği üzerinde etkili olabilmektedir (Scheufele ve Tewksbury, 2007: 12). Bu bağlamda, haber medyası tarafından sunulan iletinin (haberin) kontrolü için siyasi katılımcılar (siyasetçiler ve baskı grupları) arasında gerçekleşen rekabet, olası üç farklı sonuç yaratmaktadır. Bu üç farklı sonuç kapsamında düşünüldüğünde, kamuoyu tarafından tüketilen haberlerin sunumu, ya bir tarafın (siyasetçiler ve baskı grupları) haber yorumunun egemenliği altındadır, ya siyasi aktörlerin (bu çalışmada siyasetçiler ve baskı grupları üzerinde odaklanılmaktadır) görüşleri ile nihai hakem olarak hareket eden medyanın görüşlerinin bir birleşimidir, ya da siyasi aktörlerin verdikleri mesajları bir kenara bırakıp, onların retoriğinden farklı ve tamamen medyanın ürettiği bir tartışma versiyonu yaratan bir bildiri niteliğindedir (Callaghan ve Schnell, 2001: 184). Haber sunumunun, siyasi aktörlerin verdikleri mesajların ‘medya tarafından şekillendirilen’ bir karışım ya da sadece medyaya ait olan bir retorik olması durumunda, medya, politik mesajların şekillendirilmesinde, siyasi aktörlerin çerçevelerini yeniden şekillendirerek ya da kendi konu yorumunu ortaya koyarak daha aktif bir rol oynayabilmektedir (Callaghan ve Schnell, 2001: 184). Dolayısıyla, medya gündeminde yer bulma isteğinin ötesinde medya çerçevelerini belirleyebilme çabası da, siyasi aktörlerin medya ile ilişkisinde merkezi bir rol oynamaktadır. Ancak söz konusu ilişkide son sözü söyleyen taraf medya da olabilmektedir. Bilimsel araştırmalarda ortaya konulan önemli sayıdaki bulgu, medyanın kamuoyunu ve ilgili siyasi algıları etkilemekte güç sahibi olduğunu öne sürmektedir. Medya ilk olarak, hangi konuları işleyeceğine karar vererek, kamu gündemini belirlemekte, ikinci olarak da, belirli konuları diğerlerinin üzerine çıkararak (öne çıkarma) kamuoyunun civilacademy civilacademy siyasi aktörler hakkındaki değerlendirmesini etkilemekte ve siyasi aktörlerin değerlendirileceği kriterleri değiştirmektedir (Weaver, 2007: 145). Ancak gündem koyma ve saptama (agenda setting) ve bazı konuları öne çıkarma (priming)5 medyanın elindeki alternatifsiz güçler değildir. Kamusal politika konuları pek çok farklı şekilde çerçevelenebilmekte ya da sunulabilmektedir. Medyanın hangi çerçeveyi kullanacağına dair yaptığı seçim de, kamuoyunun ve siyasi seçkinlerin konu hakkındaki düşüncelerini ve politikayı destekleme düzeylerini etkileyebilmektedir. Konuları çerçeveleme (framing) imkanı, baskı grupları ve siyasetçiler tarafından sunulan retorik arasından medyanın tercih ettiği retoriği seçme yetisinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, medya diğer tüm siyasi aktörlerin bilgi girdilerini bir kenara bırakabilmekte ve tartışmanın sadece medya tarafından üretilmiş versiyonunu ortaya koyabilmektedir. Bununla birlikte, medya, bir baskı grubunun spesifik mesajını kamuya sunarak bu grubu teşvik edebilmektedir. Ancak medyanın, bu mesaja uyum sağlayacağını garanti edebilmek mümkün olamamaktadır. Medya, bir baskı grubunun temasını seçebileceği gibi, grubun savunduğu pozisyon da, medya tarafından bütünlük içerisinde aktarılmayabilmektedir. Mesaj istenmeyen bir bağlam içerisine yerleştirilebilmekte ya da baskı grubunun retoriği tamamen değiştirilebilmektedir. Bir başka ifadeyle, baskı grupları kendi konu yorumlarını ortaya koyduklarında, medyanın bunu izleyen davranışları grubun kontrolü 5 Gündem koyma ve saptama (agenda setting), öne çıkarma (priming) ve çerçeveleme (framing) arasındaki ilişkiyi daha iyi kavrayabilmek için (a) haber metinleri nasıl üretilmektedir (haber üretimi), (b) haber metinleri nasıl işlenmektedir (haber işleme) ve (c) etkiler nasıl gerçekleşmektedir (etkinin konumu) soruları arasında bir bağlantı kurmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü gündem koyma ve saptama, öne çıkarma ile çerçeveleme etkilerini açıklayan bir kavramsal modelin gelişimi, bu üç soru ile ilgili olarak bu yaklaşımlar arasındaki ilişkilere göndermede bulunmaktadır (Scheufele ve Tewksbury, 2007: 12). 33 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN 2. Medya Gündeminin Belirlenmesinde Baskı Gruplarının Rolünün İçerik ve Çerçeveleme Analizi Yöntemiyle Çözümlenmesi: Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneği dışında (Callaghan ve Schnell, 2001: 187188) kalabilmektedir. Bu bağlamda, konunun, medya tarafından üretilen gerçeklik versiyonuna uygun olarak sunulması, medyanın politik gücünün diğer bir göstergesidir (Callaghan ve Schnell, 2001: 188). Medya (haber medyası) gündeminin belirlenmesinde baskı gruplarının rolünü, bir başka ifadeyle, baskı gruplarının medya (haber medyası) gündemi üzerindeki olası etkilerini çözümlemek için gerçekleştirilen bu çalışmanın araştırma bölümünde, Avrupa Birliği Müzakere Süreci örnek olay olarak ele alınmış ve gündem kurma yaklaşımı bağlamında, medya ile baskı grupları ilişkisi çerçeveleme analizi6 yöntemi uygulanarak çözümlenmeye çalışılmıştır. 2. 1. Araştırmanın Temel Sorunsalı civilacademy Gündem kurmada, medyanın rolünü açıklamaya çalışan araştırmaların ilgi gösterdiği temel konulardan biri de, eylemleri ve açıklamaları haber haline getirilen büyük güç odaklarının politika önceliklerine medyanın bağımlılık derecesi değil, belirli sorunları ya da konuları kamunun dikkatini çekebilmek için ön plana çıkarma noktasında medyanın göstermiş olduğu özerkliğin ya da gücün derecesidir (Gurevitch ve Blumler, 2002: 268). Çünkü medya, kamu gündemini belirlemenin ötesinde, baskı gruplarının ve siyasetçilerin sunduğu konu çerçeveleri arasından seçim yaparak kamu söylemini aktif olarak şekillendirme gücüne sahip olabilmektedir. Ayrıca, medya profesyonelleri seçtikleri retoriğin gündemden düşmesi ya da gazetecilik normlarına uymaması halinde, konu ile ilgili olarak kendi tematik yorumlarını yaratmak ve vurgulamakta özgür olmakta ve medya bir çatışmanın egemen tanımını değiştirebilmektedir. Bu nedenle, siyasi aktörler (siyasetçiler ve baskı grupları gibi), kendi konu çerçevelerinin haberleştirilmesini sağlayabilmek ve bunu en üst düzeye çıkarmak için medya tarafından empoze edilen ve siyasetçiler tarafından bilinen sınırlar içerisinde çalışmak zorundadırlar. Dolayısıyla, siyasi aktörlerin ilginç olaylar ve iyi görsel malzeme sunmaları, tartışmaları basitleştirmeleri, olaylar aracılığıyla iletişim kurmaları ve genellikle geleneksel haber anlatımlarına uymaları gerekmektedir (Callaghan ve Schnell, 2001: 203). Ancak, bir konunun, baskı grupları ve diğer siyasi aktörlerin egemenliği altında oluşturulan şekilde sunulması da mümkün olabilmektedir. 34 Avrupa Birliği konusu, Türkiye’nin iç ve 6 Communication Abstracts’ indeksinde gösterilen verilere bakıldığında, 1990’lı yılların ilk yarısından (1991-1995 yılları arasında 31 araştırma makalesi yayımlanmıştır) günümüze kadar çerçeveleme araştırmalarında çarpıcı bir artışın meydana geldiği, 1996 yılından itibaren de bu artışın önceki yıllara oranla daha büyük olduğu görülmektedir (Çerçeveleme terimini kullanan ilk araştırma makalesi 1980 yılında Journalism Quarterly dergisinde yayımlanmıştır). Bu artış, 1996-2000 yılları arasında 76, 2001-2005 yılları arasında da 165 araştırma makalesinin yayımlanması ile hız kazanmıştır (Weaver, 2007: 143-144). 1997 yılında yayımlanan ve İspanyol seçmenler ile ilgili olarak gerçekleştirilen bir araştırmada, seçmenlerin adaylara yönelik imajları ile medya haberleri ve reklamları arasında tutum transferini gösteren anlamlı bir ilişki (pozitif) bulunmuş ve bu bağlamda, medyanın insanların nasıl düşüneceklerini belirleme gücüne de sahip olduğu öne sürülmüştür. Bu duruma, ‘İkinci Aşama Gündem Koyma ve Saptama (Second Level Agenda Setting)’ adı verilmiştir (McCombs ve diğerleri, 1997: 703-717). 2001 yılında yayımlanan ve haber medyasının kamu politikası ile ilgili konuları nasıl çerçevelendirdiğini ve siyasi aktörlerin (baskı grupları, siyasetçiler gibi) bu konuları çerçevelendirme sürecini ne kadar etkileyebildiklerini inceleyen (Callaghan ve Schnell, 2001: 183-212) bir başka araştırmada, çerçeveleme sürecinin birinci aşamasına, yani gazeteciler ile seçkinler ve sosyo-ekonomik gündem arasındaki sürekli etkileşime işaret eden ve haber metinlerinde açıkça görülebilen çerçevelere odaklanılmıştır. Bu makale çalışmasında da, çerçeveleme araştırmalarında ele alınan aşamalardan biri olan (çerçeveleme sürecinin birinci aşamasına, yani medya çerçevelerinin ortaya çıkışına odaklanan) çerçeve kurma-framing building aşaması araştırılmıştır. Bu bağlamda, çalışmada, haber medyasının konuları nasıl çerçevelendirdiği ve siyasi aktörlerin (baskı grupları, siyasetçiler gibi) konuları çerçevelendirme sürecindeki olası etkileri incelenmiştir. civilacademy leri ve medyanın sunduğu konu çıktıları (Callaghan ve Schnell, 2001: 187) olmak üzere söz konusu ilişkinin iki ayrı evresi üzerinde yoğunlaşılarak çözümlenmiştir. Ayrıca, baskı gruplarının ve siyasetçilerin kendilerine özgü politik mesajlarını etkili bir şekilde kamuoyuna iletebilme ve bir konu ile ilgili olarak haber medyasında yer alabilme kapasiteleri belirlenmiş ve bu bağlamda, genel olarak kamusal politika konularının ve özel olarak da Avrupa Birliği Müzakere Süreci’nin medya gündeminde nasıl yapılandırıldığı ve yorumlandığı ortaya konulmuştur. dış politikasında siyasal söylemin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Siyasal karar alma mekanizmalarında bulunanlar (siyasetçiler) bu konu ile ilgili siyasal söylemden etkilenmiş, medya, konu ile ilgili tartışmalarda siyasal iletişimin bir tarafı haline gelmiş, siyasal iletişim aktörlerine yenileri eklenmiş ve var olanlar da giderek güçlenmiştir (Aziz, 2007: v-vi). Bu yüzden, çalışmada, medya araştırmalarının temel kuramsal yaklaşımlarından biri olan gündem kurma yaklaşımı bağlamında, medya gündeminin belirlenmesinde rol oynadığı varsayılan ve siyasal iletişim aktörleri olarak kabul edilen baskı gruplarının (TÜSİAD ve TOBB), medya gündemi üzerindeki olası etkileri, Türk siyasetinin en önemli gündem maddelerinden biri olan Avrupa Birliği Müzakere Süreci’ne odaklanılarak incelenmiştir. civilacademy Medya ve siyaset ilişkisini farklı biçimlerde ele alan iki temel bakış açısından birincisi, medyanın, yasama, yürütme ve yargı güçlerini kamu adına denetleyen ve bu güçleri dengeleyen dördüncü güç olduğunu öne sürerken, diğer bakış açısı, medyayı siyasetçilerin meşruiyet kazanma aracı olarak değerlendirmekte ve medya ile siyasetin karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde olduğunu öne sürmektedir. Bu ikinci bakış açısı bağlamında, medya ve siyaset ilişkisini ele alan araştırmalarda, genel olarak gazeteciler ya da haberciler ile haber kaynağı konumundaki iktidar odakları (siyasetçiler, siyasi partiler, baskı grupları vb.) arasında kurulan ilişkilerde (ilişkinin yönü ve derecesi anlamında ana akım gazetecilik pratiklerinin sonuçları itibariyle) ortaya çıkan etki mekanizmalarının söz konusu araştırmaların temel sorunsalı olarak algılandığı ve tartışıldığı görülmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada, haber medyası, baskı grupları ve siyasetçiler arasındaki dinamik ilişki, siyasal aktörlerin (baskı grupları ve siyasetçiler) tartışmaya soktukları bilgi girdi- 2. 2. Araştırmanın Sınırlılıkları Amacı ve Bu çalışmanın temel amacı, TürkiyeAvrupa Birliği ilişkileri ve katılım müzakereleri sürecinde, baskı gruplarının medya gündeminin belirlenmesindeki olası rolünü ve olası etkilerini ya da etkinliğini araştırmaktır. Çalışmanın bu bölümünde, araştırma materyalinin incelenmesi için ele alınan zaman dilimi, Türkiye-Avrupa Birliği Müzakere Süreci’nin (Müzakere Çerçeve Belgesi’nin-MÇB imzalanması ile başlayan süreç7) 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması nedeniyle, 3 Ekim 2005 ile 3 Ocak 2006 tarihine kadar olan dönemle sınırlandırılmıştır. Ayrıca, bu çalışmada, ‘siyasal habercilik’ (bu çalışmada ele alınan örnek olay ile ilgili politik haberler) bağlamında, ‘bilgi yoğun habercilik’in ve medya içeriğinde sunulan ‘siyasal bilginin’ çözümlenmesi ile ilgilenil7 AB Konseyinin talebi üzerine Avrupa Komisyonu, 29 Haziran 2005 tarihinde, Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nde alınan ve Haziran 2005 zirvesinde de onaylanan kararlar doğrultusunda, Türkiye ile üyelik müzakerelerinin ilkelerini ve çerçevesini ortaya koyan bir ‘Müzakere Çerçeve Belgesi’ önermiştir. 3 Ekim 2005 tarihinde imzalanan bu belge ile aday ülke Türkiye’nin AB müktesebatını ne şekilde ve hangi zaman dilimleri içinde kabul edip uygulayacağını ve bu uygulama için gereken hukuki ve idari yapılanmayı nasıl oluşturacağını belirleyecek olan Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri süreci başlamıştır (Palabıyık ve Yıldız, 2007: 88-89). 35 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN uygunluk olup olmadığı belirlenmeye çalışılmıştır. miştir. Yine bu çalışmada, medya gündemi ile gerçek dünya göstergeleri arasındaki ilişkiye ve medyanın kamu gündemi ve kamunun da siyasal gündemi üzerindeki etkilerine odaklanılmamıştır. Bu etkilerin, başka bir çalışmanın konusu olduğu düşünülmüştür. Bu örnek olay çalışmasında, gündem koyma ve saptama ile gündem kurma yaklaşımları bağlamında gerçekleştirilen araştırmalarda sıklıkla kavramsallaştırılan olay, olgu, konu gibi araştırma literatüründe yer alan kavramlar arasında bir ayırım yapılmamıştır. Ayrıca bu çalışmada, gazetelerde yayımlanan makaleler (köşe yazıları) ile editöryal metinler de (röportajlar, mülakatlar, yazı dizileri gibi) çözümlemeye dahil edilmemiştir. • Araştırma Sorusu (2): Medya gündeminin belirlenmesinde haber kaynağı konumunda olması beklenen baskı gruplarına ait iletilerin özniteliklerinde yapılan değişiklik (çerçeveleme), medya haberlerinin çerçevelenmesinde etkili midir? Bu soru, medya (haber medyası) çerçevelerinin belirlenmesinde baskı gruplarının (TÜSİAD’nin ve TOBB’nin) olası rolüne ya da bir başka ifadeyle, hem medya haber çerçeveleri hem de baskı gruplarının çerçeveleri arasındaki olası benzerliğe ya da farklılığa odaklanmıştır. • Bununla birlikte, bu çalışmanın iki temel varsayımı bulunmaktadır: Bu çalışmada, daha önce belirtilen temel amaç ve sınırlılıklar doğrultusunda ve Türkiye özelinde genel olarak, ‘demokratik kitle örgütleri (baskı grupları), bir konunun medya gündeminde ele alınmasında ne kadar etkilidir?’ (Yüksel, 2001: 182) sorusuna cevap aranmıştır. Ayrıca, baskı gruplarının medya gündeminin belirlenmesindeki rolünü ortaya koyabilmek için iki temel araştırma sorusuna da cevap aranmaya çalışılmıştır: civilacademy 2. 3. Araştırmanın Soruları ve Hipotezleri • Temel Varsayım (1): İzleyiciye-okura ulaşabilmenin medya dışında bir başka alternatifi olmadığını düşünen baskı grupları, medyanın en yaygın üretim kodlarına uygun bir şekilde hareket ederek, medya gündeminin belirlenmesinde ya da inşa edilmesinde aktif bir rol oynamaktadırlar. • Temel Varsayım (2): Baskı grupları, diğer siyasi aktörlerle rekabet etmekte ve ürettikleri retorik ile kamusal tartışmayı şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu bağlamda, baskı grupları, medya (haber medyası) gündemini çerçeveleyerek medya gündeminin belirlenmesinde rol oynamaktadırlar. • Araştırma Sorusu (1): Medya gündeminin belirlenmesinde haber kaynağı konumunda olması beklenen baskı gruplarının rolü, baskı grubu ve medya gündemi ilişkisinin yönü ve etkinin derecesi nedir? Bu soru, baskı grupları ve medya arasındaki geleneksel gündem kurma işlevini ölçümlemek için tasarlanmıştır. Bu soruya cevap verebilmek için gündem maddelerini içeren bir liste, TÜSİAD’nin ve TOBB’nin haber bültenlerindeki konuların öncelik sıralamasına göre özetlenmiştir. Bu konuların haber bültenlerindeki öncelik sırası ile medyadaki (ulusal gazeteler) öncelik sırası arasında • Araştırmanın hipotezleri ise şunlardır: • Hipotez (1): Haber kaynağı konumunda olması beklenen baskı grupları, medya (haber medyası) gündemini belirlemiştir. • Hipotez (2): Medya gündemindeki haberler baskı gruplarının çerçevelerinin egemenliği altında yapılandırılmıştır. • Hipotez (3): Medya gündemindeki haberler siyasetçilerin çerçevelerinin egemenliği altında yapılandırılmıştır. 36 civilacademy kurum olan TBMM’nin Genel Kurul Tutanak Kayıtları çözümlemeye dahil edilmiştir. Bu çalışmada, kelime bazlı tarama sistemi8 ile gerçekleştirilen işlemde, taranan anahtar kelimeler, çerçeveleme analizi yönergesinde yer alan kategorilerdeki tanımlamalardan hareketle incelenmiştir. • Hipotez (4): Medya, siyasi aktörlerin (baskı gruplarının ve siyasetçilerin) çerçevelerini ya aynen kullanarak ya da siyasi aktörlerin çerçeveleri ile benzer çerçevelerin birleşimini yeniden şekillendirerek sunmuş, bazen de siyasi aktörlerden bağımsız olarak konuyu çerçevelemiş ve kendi haber çerçevelerini sunarak gündemini yapılandırmıştır. 2. 4. Araştırmanın Evreni ve Örneklemi İçerik analizinde evren dört temel yaklaşımla sınırlanabilmektedir (Koçak ve Arun, 2006: 24): Nerede, ne zaman, hangi aracıyla ve hangi konuda. Bu bağlamda, Türkiye özelinde gerçekleştirilen bu araştırmada, 3 Ekim 2005-3 Ocak 2006 tarihleri arasında yayımlanan ulusal gazete haberleri arasından örneklem alınabilmesi için gazetelerin bağlı oldukları medya-yayın grubu dikkate alınarak bir seçim yapılmış, farklı medya-yayın gruplarına bağlı olarak yayımlanan ve merkez sağ yazılı medyayı temsil ettikleri düşünülen Hürriyet ve Sabah (söz konusu dönemde, Sabah gazetesi, Ciner Medya Grubu’na bağlı olarak yayımlanmaktaydı) gazeteleri ile Zaman (söz konusu dönemde, net-fiili satış ortalamaları itibariyle, en çok satan ikinci gazete konumundadır, ancak, bu konumu abonelik esasına dayalı olan satış sistemi ile elde ettiğini de belirtmek gerekmektedir) gazetesi örnekleme dahil edilmiştir. Ayrıca, bu araştırmada, gazetelerin gündemini yansıtması itibariyle, gazetelerin yalnızca birinci sayfaları dikkate alınmıştır. civilacademy Bu araştırmanın evrenini, yazılı medya, siyasetçiler ve Türkiye’de faaliyetlerini sürdüren baskı grupları oluşturmuş ve araştırmanın amacı ile sınırlılıkları da dikkate alınarak evrenden ‘amaçlı örnekleme’ alınmıştır. Son olarak da, araştırmanın amacına ve sınırlılıklarına uygun olarak, Türkiye-AB ilişkileri ve AB katılım müzakereleri süreci kapsamında faaliyetlerini sürdüren TOBB ve TÜSİAD örnekleme dahil edilmiş -TOBB ve TÜSİAD, AB siyaseti konusunda görüşleri daha fazla dinlenilen örgütlerdir (Doğan, 2006: 50-51)- ve çözümleme, söz konusu grupların yayımladıkları haber bültenleri dikkate alınarak gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, araştırma bölümünde, farklı retorikler ürettiği ve sunduğu varsayılan bu iki baskı grubunun konuyu çerçeveleme stratejileri arasındaki farklılıkların ya da benzerliklerin belirlenebilmesi için de söz konusu gruplar iki farklı kategoriye indirgenmiştir. 2. 5. Araştırmanın Metodolojisi Siyasal iletişim alanında gerçekleştirilen ilk araştırmalar, özellikle siyasal seçim kampanyası dönemlerinde gerçekleştirilen kamuoyu araştırmaları ile medyanın etkileriyle ilgilenen medya etki araştırmaları şeklinde gerçekleştirilmiştir. Aslında ilk siyasal iletişim araştırmaları ‘etki araştırmaları’ niteliğindedir ve 8 1996 yılı itibariyle ‘TBMM Genel Kurul Tutanak Kayıtları’ (internet erşim adresi: http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/ tutanak_ss.sorgu_baslangic) bilgi işlem ortamına aktarılmış ve kelime bazlı tarama sistemi yardımıyla gerçekleştirilen işlemler internet üzerinden yapılmaya başlanmıştır. Literatürde, bu tür işlemlerin örneklerine rastlamak mümkündür. Örneğin, ABD’de gerçekleştirilen bir araştırmada, siyasi aktörler tarafından sunulan bilgi girdileri ile ilgili olarak siyasa gündeminin değerlendirilebilmesi için ‘Kongre Kütüphanesi Web Sitesi’nden online erişim yolu ile Congressional Record-Kongre Kayıtları incelenmiştir (Bknz. Karen Callaghan, Frauke Schnell, 2001). Bu makale çalışmasında da, siyasetçilerin konu ile ilgili görüşlerinin birincil göstergesi olarak ‘TBMM Genel Kurul Tutanak Kayıtları’ kullanılmıştır. Bununla birlikte, siyasetçilerin çerçevelerinin belirlenebilmesi için de, Türkiye’nin en önemli sorunlarının görüşüldüğü ve çözüm önerilerinin sunulduğu en yetkili siyasal 37 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Bu bağlamda çalışmada, medya içeriğinin ve içeriğin kaynağının çözümlenebilmesi için metin çözümleme araştırma yöntem ve tekniklerinden hem nicel içerik analizi (quantitative content analysis) hem de çerçeveleme analizi (framing analysis)9 yöntem ve teknikleri uygulanmıştır. Çalışmanın araştırma bölümünde, medya ve baskı grupları gündemini belirleyebilmek için Avrupa Birliği Müzakere Süreci’ni ele alan haber metinleri - medya ve siyaset ilişkisi söz konusu olduğunda, ilk akla gelen medya içeriği haber metinleridir - (İnal, 1999: 25) ile TÜSİAD’nin ve TOBB’nin yayımladığı haber bültenlerinde10 yer alan metinler, içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bu çalışmaya konu olan dönemde, örnekleme dahil edilen gazetelere uygulanan içerik analizi yöntemine bağlı olarak yönerge- Medya araştırmaları alanındaki araştırma yaklaşımlarından birincisi ‘Medya Merkezli’ (McLeod ve Reeves, 2003: 99) araştırma yaklaşımıdır ve bu yaklaşım, medyanın yapısı ile içeriği üzerinde yoğunlaşmaya çabalamakta ve sıklıkla medya içeriğini incelemektedir. ‘Önemli olayları’ ya da ‘örnek olayları’ çözümleme geleneğine dayanan medya merkezli araştırmalarda üzerinde yoğunlaşılan temel sorunsallar, medya içeriği ile içeriğin kaynağıdır. ‘Etki Merkezli’ (McLeod ve Reeves, 2003: 100) ikinci araştırma yaklaşımı ise, iletişim değişkenlerini, ilgi gösterilen belirli bir etkiyi, söz konusu etki ile ilgili diğer etkilerle ilişkilendirerek incelemektedir. Medya araştırmaları alanında araştırma yapan bilim insanları da, bu araştırma yaklaşımlarının her ikisini birden değil, yalnızca birini ya da diğerini izleme eğilimi göstermektedirler. Bu nedenle, bu çalışma da, medya merkezli araştırma yaklaşımına odaklanarak, medya araştırmalarına yol gösteren araştırmalardan yalnızca metin çözümleme araştırmalarının yöntem ve tekniklerini uygulayan bir araştırma olarak gerçekleştirilmiştir. civilacademy etki araştırmaları birbirine koşut iki ayrı alanda, yani, kültürel göstergeler de dahil olmak üzere, tutum, inanç ve düşünce değişimi araştırmaları ile çoğunlukla seçim kampanyalarına odaklanan siyasal iletişim araştırmaları alanlarında gelişmiştir (Erdoğan ve Alemdar, 2005: 183). 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında gerçekleştirilen araştırmalar ise, genel olarak metin çözümleme üzerinde (bu araştırmalarda genellikle içerik analizi ve söylem analizi yöntem ve teknikleri kullanılmaktadır) odaklanmıştır (Aziz, 2007: 157). Bu çalışma da, kuramsal yaklaşımı ve araştırma yöntem ve teknikleri (metin çözümleme araştırmalarının yöntem ve tekniklerinin - hem içerik hem de çerçeveleme analiz yöntem ve tekniği ile - bir sentezini sunmaktadır) itibariyle özgün bir siyasal iletişim çalışmasıdır. 9 Metin çözümlemelerinde, -niteliksel içerik analizi yönteminin, -niceliksel içerik analiz yöntemi ile birlikte ya da ona alternatif bir yöntem olarak kullanılabildiği görülmektedir. Bu bağlamda, çerçeveleme analizi (framing analysis) de, alternatif bir niteliksel analiz yöntemi olarak kullanılabilmektedir. Genel olarak, çerçeveleme analizi, gazetecinin ya da haber kuruluşunun retoriğini belirlemek ve bu bağlamda çerçeve tanımlamak için metni inceleyen araştırmacı tarafından kullanılan anlatı ya da içerik analizinin bir türüdür. Çerçeveleme analizi, özellikle gazeteciliğe özgü metnin siyasal bir rol oynayıp oynamadığını değerlendirmektedir. Çerçeveleme araştırması, çerçevelerin siyasi aktörler tarafından nasıl desteklendiğini, gazetecilerin haber metninin inşasında çerçeveleri nasıl kullandıklarını ve haber metinlerinin çerçeveleri nasıl eklemlediğini incelemektedir (Carragee ve Roefs, 2004: 214-233). Haber metninde yinelenen egemen çerçeveleri ortaya çıkarmaya çalışan çerçeveleme analizi, bir ölçüde söylem analizine (discourse analysis) benzeyen bir analiz yöntemi olmakla birlikte, söylem analizi ile çerçeveleme analizinin aynı metodolojik yaklaşıma dayandığını söylemek mümkün değildir. Çünkü söylem çözümlemesini, niteliksel içerik analizinden ayıran en önemli fark, metni parçalara ayırmadan bir bütün olarak ele alması ve metin içindeki egemen söylemin nasıl inşa edildiğini ortaya koymasıdır (İrvan, 2000: 79, 81). 10 ABD’de baskı gruplarının medya gündemi üzerindeki etkilerini inceleyen bir örnek olay araştırmasında, araştırmanın sürdürüldüğü zaman dilimi içerisinde, ‘Hristiyan Koalisyonu’ adlı baskı grubu tarafından yayımlanan gazetedeki metinler çözümlenmiştir. Yılda dokuz ya da on iki kez yayımlanan ve grubun ‘resmi gazetesi’ olarak afişe edilen Christian AmericanHıristiyan Amerikalı’da, grubun kendi haber ve görüşleri yer almıştır. Bu nedenle, bu gazetenin gündemi koalisyonun, ya da bir başka ifadeyle, haber kaynağının ve dolayısıyla da baskı grubu gündeminin bir temsili olarak ele alınmıştır (Huckins, 1999: 79). Bu makale çalışmasında da, TOBB’nin ve TÜSİAD’nin yayımladıkları haber bültenleri çözümlenmiştir. 38 civilacademy nin11 oluşturulması ve bu yönergede yer alan kategorilerin belirlenmesi, söz konusu gazetelerin ön incelemesi sonucunda gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, medyanın ve siyasi aktörlerin (özellikle baskı gruplarının ve siyasetçilerin) konu çerçevelerini (genel ve konuya özgü çerçeveler) belirleyebilmek için hem haber metinleri hem de TÜSİAD’nin ve TOBB’nin haber bültenleri ile TBMM Genel Kurul Tutanak Kayıtları çerçeveleme analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. civilacademy Çerçeveleme çözümlemesi, çerçeve kavramının sosyolojik ve bilişsel formülasyonları arasındaki birleşme noktası üzerinde inşa edilen kuramsal bir yapı içerisine metin çözümlemesini yerleştirmektedir. Bu bağlamda, bir araştırma yöntem ve tekniği olarak çerçeveleme, haber söylemini çözümlemek için temelde kamu politikası konuları hakkında kamusal söylemin nasıl inşa edildiği ve nasıl müzakere edildiği ile ilgilenmektedir. Bununla birlikte, gündem koyma ve saptama ile gündem kurma araştırmalarında, çerçeveleme çözümlemesi, konuların nasıl kavramsallaştırılması gerektiğine ilişkin çeşitliliğin ve alışkanlığın incelenmesini, dolayısıyla da, politik konuların kavramsal gelişiminin daha verimli bir biçimde çözümlenmesini mümkün kılmaktadır. Bu nedenle, çerçeveleme analizi yöntemi, siyasal iletişim sürecinin (siyasal sistemin işleyişine ek olarak siyasetçilerin ifadeleri, medya içeriği ve izleyicilerin-okurların zihinlerindeki temsiller) çeşitli aşamalarında uygulandığından araştırmacıları politik dili incelemek için duyarlı hale getirmektedir (Pan ve Kosicki, 1993: 70-72). sırasında eldeki materyalden doğmuş olan konuya özgü çerçeveler dikkate alınarak çözümlenmiştir. Belirli çerçeveler sadece spesifik konulara ya da olaylara uygundur. Bu tür çerçeveler konuya özgü çerçeveler olarak sınıflandırılabilmektedir. Diğer çerçeveler tematik sınırlamaları aşmaktadır ve farklı konularla ilişkili olarak tanımlanabilmekte, hatta bazıları zamanın ötesinde ve farklı kültürel bağlamlarda tanımlanmaktadır. Bu çerçeveler de, genel çerçeveler olarak sınıflandırılmaktadır (Vreese, 2005: 54). Bu bağlamda, çalışmada, ‘Avrupa Birliği Müzakere Süreci’ örneğinde karşılaştırmalı bir çözümleme yapabilmek için hem genel çerçeveler12 hem de konuya özgü çerçeveler dikkate alınmıştır. Ayrıca, bu çalışma, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği ile ilgili medya (haber medyası) içeriğinde yer alan özellikle iki önemli genel çerçevenin varlığını (bu çerçeveler, -Türkiye için bir fırsat olarak Avrupa Birliği üyeliği, - Türkiye için bir risk olarak Avrupa Birliği üyeliği şeklinde tanımlanmaktadır) da araştırmıştır. Bununla birlikte, çalışmada genel olarak konuya özgü çerçeveler, tartışmanın tematik olarak nasıl yapılandırıldığına, yani konuya özgü çerçevelerin organizasyonu aracılığıyla hangi tartışmaların ortaya konulduğuna ilişkin işletimsel olarak tanımlan12 ABD’nde gerçekleştirilen pek çok araştırmada, siyaset ve ekonomi ile ilgili haberlerin sıklıkla çatışma açısından ya da olayların, konuların ya da politikaların ekonomik sonuçları açısından çerçevelendiği öne sürülmektedir (Vreese ve diğerleri, 2001: 109). Bu araştırma da, gazetecilik kuralları, normları ve haber değerleri gibi daha genel haber yayımı özellikleri ile ilişkilendirilen ve gazeteciliğin gelenekleri içerisinde yapılanan genel haber çerçevelerine odaklanırken, Semetko ve Valkenburg (2000: 93-109) tarafından belirlenen genel haber çerçevelerinden ‘çatışma’ ve ‘ekonomik sonuçlar’ çerçevelerini çözümlemeye dahil etmiştir. Ayrıca, bu genel haber çerçevelerinin, Avrupa hükümet liderleri ve Avrupa Birliği zirvesi ile ilgili değişik konuların medyada ele alınmasının temelini oluşturmaları ve Türkiye-AB müzakere sürecinde siyasi ve ekonomik kriterlere yönelik tartışmaların ön planda olması da göz önünde bulundurularak, bu çalışmada Semetko ve Valkanburg tarafından belirlenen genel haber çerçeveleri dikkate alınmıştır. Bu çalışmada, çerçeveleme sürecine yönelik iki farklı ampirik yaklaşım -hem tümevarım hem de tümdengelim- benimsenmiştir. Bu bağlamda, metinler hem önceden tanımlanmış çerçeveler hem de analiz süreci 11 Bu çalışmanın araştırma bölümünde uygulanan içerik çözümlemesinin kodlama yönergesi EK 1’de yer almaktadır. 39 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN mıştır. Konuya özgü çerçevelerin listesi13 daha sonra AB Müzakere Süreci ile ilgili bilimsel literatür analiz edilerek bir araya getirilen olası çerçevelerin bir planı ile karşılaştırılmıştır. Ayrıca, çerçevelerin tam ve güvenilir bir şekilde belirlenebilmesi için de haber metinleri karşılaştırılmıştır. Çünkü birçok çerçeveleme tekniği ile bazı çerçeveler ‘doğal’ olarak görülebilirken, bazı çerçeveler ‘dikkate değer olmayan’ kelimelerin ve görüntülerin yardımıyla haber metinlerinin içinde saklı kalabilmektedir (aktaran Kılıç, 2007: 73). gerçekleştirilen iki ayrı araştırma kapsamında değerlendirilmiş ve karşılaştırılmıştır. 2. 6. 1. 1. Medya Gündeminin Belirlenmesine İlişkin Araştırma Bulguları Avrupa Birliği Müzakere Süreci’ne ilişkin konuların, medya gündemindeki yerini ve önemini belirlemek için elde edilen bulgular, haber sayısı, haber kaynağı ve haber konusu (gündem maddesi) olmak üzere üç temel kategori kapsamında değerlendirilmiştir. Gündem kurma araştırmaları yöntembilimsel olarak farklı bakış açıları ile farklı biçimlerde sınıflandırılmaktadır. Bu nedenle, gündem kurma araştırmaları, geleneksel (birinci aşama) ve ikinci aşama (çerçeveleme) gündem kurma araştırma gelenekleri ve tasarımları dikkate alınarak iki temel kategoriye ayrılmaktadır. civilacademy 2. 6. Araştırmanın Bulguları Çalışmanın gerçekleştirildiği zaman periyodunda, Türkiye-Avrupa Birliği Müzakere Süreci konusunun medya gündeminde nasıl yer aldığını belirleyebilmek için içerik analizi yöntemi uygulanmış, aşamalar (I, II ve II) ve ele alınan zaman periyodunun tamamı itibariyle, gazetelerde yayımlanan haber sayıları Tablo 1’de sunulmuştur. Tablo 1: Medyada Yayımlanan Avrupa Birliği Müzakere Süreci İle İlgili Haberlerin Sayısı 2. 6. 1. Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneğinde Birinci Aşama (Geleneksel) Araştırmanın Gazeteler Zaman Periyodu Bulguları Aşama I, 3 Ekim-2 Kasım TürkiyeHürriyet Gazetesi Aşama II, 3 Kasım-2 Aralık Avrupa Birliği Aşama III, 3 Aralık-3 Ocak Müzakere Süreci Toplam Aşama I, 3 Ekim-2 Kasım örneğinde elde ediSabah Gazetesi Aşama II, 3 Kasım-2 Aralık len geleneksel günAşama III, 3 Aralık-3 Ocak dem kurma araştırToplam masının bulguları, Aşama I, 3 Ekim-2 Kasım medya ve baskı Zaman Gazetesi Aşama II, 3 Kasım-2 Aralık grupları gündeminin Aşama III, 3 Aralık-3 Ocak Toplam belirlenmesi için Genel Toplam 13 Bu çalışmanın araştırma bölümünde uygulanan çerçeveleme çözümlemesinin kodlama yönergesi EK 2’de yer almaktadır. 40 Haber Sayısı (N=29) (N=1) (N=3) (N=33) (N=24) (N=4) (N=1) (N=29) (N=22) (N=4) (N=4) (N=30) (N=92) civilacademy sinde en fazla siyasetçilere başvurulduğu ortaya konulmuştur. Haber sayıları ile ilgili olarak bir başka değerlendirmede, haber sayıları dikkate alınarak gazeteler arasındaki ilişki düzeyi (korelasyon katsayısı) belirlenmiştir. Araştırmada ele alınan zaman periyodu içerisinde her üç aşamada tespit edilen haber sayıları birbirleri ile ilişkilendirildiğinde, bütün gazetelerin haber sayıları arasındaki ilişki düzeyinin anlamlı olduğu görülmüştür. En yüksek ilişki düzeyi, Hürriyet ve Zaman (,998*) gazeteleri arasında görülürken, söz konusu ilişki düzeyi, Sabah ve Zaman (,993*) ile Hürriyet ve Sabah (,983*) gazeteleri arasında da yüksektir. civilacademy Çalışmada örnek olay olarak ele alınan Türkiye-Avrupa Birliği Müzakere Süreci, araştırmanın yapıldığı zaman periyodunun (3 Ekim 2005-3 Ocak 2006) ilk aşamasında (3 Ekim-3 Kasım 2005) medyada geniş yer bulmuştur. Ancak, daha sonraki aşamalarda medyanın konuya göstermiş olduğu ilgi giderek azalmıştır. Bununla birlikte, gazetelerin tümünde her üç aşamada (araştırmanın gerçekleştirildiği zaman periyodu birer ay olmak üzere üç ayrı döneme ayrılmıştır) ve genel toplamda haber sayılarının birbirine yakın değerler göstermiş olduğu da görülmüştür. Haberlerin içeriği ile ilgili olarak elde edilen bir diğer araştırma bulgusunu da, haber konuları (gündem maddeleri) oluşturmuştur. Türkiye-Avrupa Birliği Müzakere Süreci ile ilgili haber konularının (gündem maddelerinin) dağılımına ve derece sırasına bakıldığında, her üç gazete de, Avrupa Birliği Müzakere Süreci ile ilgili haber konuları (gündem maddeleri) arasında, birinci sırada üyelik müzakereleri konusuna önem ve öncelik verirken, diğer haber konularına aynı ölçüde önem ve öncelik vermemiştir. Bununla birlikte, her üç gazetenin de, Türkiye-AB ilişkilerinde politik çatışmanın1413 merkezinde yer alan, gazetelerin söylemlerinde en fazla ayrışmaya neden olan ve Türkiye-AB ilişkileri ile doğrudan ilgili olan Kıbrıs ve sözde Ermeni soykırımı sorunlarına farklı ölçülerde önem ve öncelik verdikleri görülmüştür. 2. 6. 1. 2. Baskı Grupları (TÜSİAD ve TOBB) Gündeminin Belirlenmesine İlişkin Araştırma Bulguları Baskı gruplarının (TÜSİAD ve TOBB) gündeminde yer alan ve AB Müzakere Süreci ile ilgili konuların öncelik (önemlilik) sıralamasına ilişkin frekans sıklığı Tablo 2’de sunulmuştur. Haberlerin içeriği ile ilgili olarak elde edilen bir diğer araştırma bulgusunu da, haber kaynağı olarak siyasi aktörlerin ve medya profesyonellerinin haber metinlerinde yer alma sıklığı oluşturmuştur. Türkiye-Avrupa Birliği Müzakere Süreci ile ilgili haberlerin kaynaklarının dağılımına ve derece sırasına bakıldığında, haberlerde en çok (1. sırada - % 28.15) Avrupa Birliği Parlamentosu’nun ve üye ülkelerdeki siyasi partilerin üyelerine (siyasetçilere), daha sonra da (2. sırada - % 14.86) hem Avrupa Birliği Dışişleri Bakanlarına hem de TBMM’nin ve siyasi partilerin üyelerine (siyasetçilere) ve (3. sırada - % 9.22) Türk Dışişleri Bakanı’na haber kaynağı olarak başvurulduğu görülmüştür. Bu bağlamda, araştırmada haber kaynakları içeri- 13 Türkiye-AB ilişkilerinde ve müzakere sürecinde, siyasi aktörlerin (baskı grupları ve siyasetçiler) politik çatışmayı çerçeveleme biçiminin, çatışmanın nedenlerinin, taraflarının, sonuçlarının ve çatışmaya taraf olan aktörlerin görüşlerinin medyadaki sunumuna ilişkin değerlendirmeler ‘Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneğinde İkinci Aşama (Çerçeveleme) Araştırma Bulguları’ başlığı altında ortaya konulmuştur. 41 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Tablo 2: Baskı Grupları (TÜSİAD ve TOBB) Gündemindeki Konuların Öncelik Sıralaması (Önemlilik) (% Kayıtlar) Konu Vurgusu ve Derece Sırası %a Konular TÜSİAD N= 29 Genel Ortalama N= 92 Üyelik Müzakereleri % 34.15 1.0 % 72.73 1.0 % 51.35 1.0 Kıbrıs Sorunu % 2.44 5.0 % 6.06 3.0 % 4.05 5.0 Türkiye Taraftarı AB Ülkeleri - - - - - - Türkiye Karşıtı AB Ülkeleri - - - - - - % 21.95 3.0 % 15.15 2.0 % 18.92 2.0 AB’nin Türkiye Politikası % 12.19 4.0 % 3.03 4.0 % 8.11 4.0 Ermeni Sorunu - - - - - - Türkiye’nin AB Politikası % 29.27 2.0 % 3.03 4.0 % 17.57 3.0 civilacademy Türkiye’nin AB’ne Tam Üyeliği TOBB N= 30 % 100 % 100 N= Haber Bülteni Sayısı a Ölçüm birimi olan cümlelerde ele alınan konuların frekans sıklığı ile ilgili yüzdeler cümle sayısına göre belirlenmiştir. Ayrıca paragraflarda ele alınan konuların frekans sıklığını gösteren yüzdelerin toplamı % 100 şeklinde belirlenmiştir. Derece Sırası % 100 2. 6. 2. Avrupa Birliği Müzakere Süreci Örneğinde İkinci Aşama (Çerçeveleme) Araştırma Bulguları Araştırma bulgularının bu kısmında, hem siyasal sisteme hem de medyaya bilgi (girdi) sağlayarak medya gündemini belirleyen ve dolayısıyla da hem kamusal söylem gündemini hem de kamusal politika tartışmasını ustaca şekillendiren ya da öyle olduğu varsayılan siyasi aktörlerin (baskı grupları ve siyasetçiler) genel ve konuya özgü çerçeveleri ele alınmıştır. Ayrıca, haber metinlerinin (çıktılar) çerçevelenmesinde genel ve konuya özgü Tablo 2’de de görüldüğü gibi, hem TÜSİAD’nin hem de TOBB’nin gündeminde üyelik müzakereleri konusuna önem ve öncelik verilirken (1. sırada), Türkiye taraftarı ve karşıtı AB ülkeleri ve sözde Ermeni soykırımı sorununa yer verilmemiştir. 42 civilacademy haber çerçevelerini kullanan medyanın haber sunumu modelleri değerlendirilmiştir. Daha sonra da, siyasi aktörlerin girdileri ile medya haber metinleri (çıktılar) karşılaştırılmıştır. 2. 6. 2. 1. Baskı Gruplarının (TÜSİAD ve TOBB) Çerçevelerine İlişkin Araştırma Bulguları ğı, TOBB’nin ise konuyu nadiren ya da diğer çerçeveye oranla daha az risk çerçevesi ile çerçevelendirdiği görülmüştür (% 33). (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve Derece Sırası Baskı Grupları Baskı gruplarının, AB TÜSİAD Müzakere Süreci konusunu çerçeveleme biçimine bakıldığında, TOBB hem TÜSİAD’nin hem de TOBB’nin konuyu en çok ekonoGenel mik sonuçlar çerçevesi ile çerçeOrtalama velendirdiği (sırasıyla % 93 ve % 83), ancak her iki grubun da konuyu nadiren çatışma çerçevesi ile çerçevelendirdiği görülmüştür (sırasıyla % 7 ve % 17). Fırsat Çerçevesi Risk Çerçevesi % 100 (n=5) 1.0 (n=5) - % 67 (n=4) 1.0 % 33 (n=4) 2.0 % 80 (n=9) 1.0 % 20 (n=9) 2.0 civilacademy Tablo 4: Baskı Gruplarının (TÜSİAD ve TOBB) Genel Çerçeveleri: Fırsat ve Risk Çerçeveleri (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve Baskı gruplarının retoriğine ve Derece Sırası dolayısıyla da, bu grupların konuya özgü çerçeve kullanımına bakıldıBaskı Çatışma Ekonomik Sonuçlar ğında ise, hem TÜSİAD’nin hem de Grupları Çerçevesi Çerçevesi TOBB’nin, Avrupa Birliği Müzakere %7 % 93 Süreci ile ilgili kamusal politika tarTÜSİAD 2.0 1.0 (n=5) (n=5) tışmasının yapılandırılmasında rol oynamak için ciddi girişimlerde % 17 % 83 bulunmadıkları görülmüştür. TOBB 2.0 1.0 (n=4) (n=4) Bununla birlikte her iki grup, medyadan farklı olarak bazı temaları ön Genel % 12 % 88 2.0 1.0 plana çıkarmaya çalışmıştır. Örneğin, Ortalama (n=9) (n=9) TÜSİAD, yapısal reformlar üzerinde odaklanarak konuyu çerçevelemiştir. TOBB ise, limanların açılması üzerinTablo 3: Baskı Gruplarının (TÜSİAD de odaklanarak konuyu çerçevelemiştir. ve TOBB) Genel Çerçeveleri: Çatışma ve Ekonomik Sonuçlar Çerçeveler 2. 6. 2. 2. Siyasetçilerin Çerçevelerine İlişkin Araştırma Bulguları Siyasetçilerin (TBMM’nde iktidar ve muhalefet partisi temsilcisi siyasetçilerin), AB Müzakere Süreci konusunu çerçeveleme biçimine bakıldığında, hem iktidar partisi hem de muhalefet partisi temsilcisi siyasetçilerin konuyu en çok genel çerçevelerden biri olan Ayrıca, yine baskı gruplarının, AB Müzakere Süreci konusunu çerçeveleme biçimine bakıldığında, hem TÜSİAD’nin hem de TOBB’nin konuyu en çok genel çerçevelerden biri olan fırsat çerçevesi ile çerçevelendirdiği (sırasıyla % 100 ve % 67), ancak TÜSİAD’nin risk çerçevesini hiç kullanmadı- 43 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN çerçevesini hiç kullanmadıkları görülmüştür. çatışma çerçevesi ile çerçevelendirdikleri (sırasıyla % 60 ve % 94), ancak, konuyu nadiren ya da diğer çerçeveye oranla daha az ekonomik sonuçlar çerçevesi ile çerçevelendirdik- civilacademy Tablo 6: TBMM’nde İktidarve Muhalefet Partisi Temsilcisi Siyasetçilerin Genel Çerçeveleri: Fırsat ve Risk Çerçeveleri (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve Derece Sırası Ayrıca siyasetçilerin, AB Müzakere Süreci ile ilgili Çatışma Ekonomik Sonuçlar Siyasetçiler söylemlerinde, müzakere Çerçevesi Çerçevesi sürecine ilişkin teknik tartışİktidar Partisi maların yanı sıra, Türkiye’nin % 60 % 40 Temsilcisi 1.0 2.0 ulusal çıkarlarına ilişkin tar(n=4) (n=4) Siyasetçiler tışmalar da egemen olmuştur Muhalefet (tüm konuya özgü çerçevelePartisi % 94 %6 rin ilk beşi sırasıyla KKTC’ne 1.0 2.0 Temsilcisi (n=6) (n=6) izolasyon % 21.30, tam üyeSiyasetçiler lik % 15.74, yapısal reformlar % 77 % 23 %13.90, AB hedefi (müzakeGenel Ortalama 1.0 2.0 (n=10) (n=10) relerin başlaması) % 12.96 ve limanların açılması % 8.33). Özellikle, siyasetçiler, leri görülmüştür (sırasıyla % 40 ve % 6). Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ilişkin tartışmaTablo 5: TBMM’nde İktidar ve larda, KKTC’ne izolasyon ve limanların açılMuhalefet Partisi Temsilcisi Siyasetçilerin ması çerçevelerini öne çıkarmışlardır. Genel Çerçeveleri: Çatışma ve Ekonomik Bu çerçevelerin içeriğini oluşturan temaSonuçlar Çerçeveleri ları da, genel olarak müzakere temasını içeren Bununla birlikte, siyasetçilerin tam üyelik, yapısal reformlar ve AB hedefi (TBMM’nde iktidar ve muhalefet partisi temsil(müzakerelerin başlaması) çerçeveleri takip cisi siyasetçilerin), konuyu yalnızca fırsat çerçeetmiştir. Ancak, tartışmanın boyutları değiştikvesi ile çerçevelendirirken (% 100) demokrasiçe sırasıyla, Türkiye’nin AB’ne üye ülkelerden nin, özgürlüğün ve insan haklarının yaygınlaşözellikle Fransa ile çatışmasını vurgulayan ması ya da ekonomik gelişme gibi potansiyel sözde Ermeni soykırımı (% 5.55) ile küresel olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin açıdan Türkiye’nin AB’ne üyeliğinin önemini pozitif sonuçlarını vurguladıkları, ancak, risk vurgulayan medeniyetler ittifakı (% 5.55) çerçeveleri biraz daha az ön (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve plana çıkmıştır. Derece Sırası Siyasetçiler Fırsat Çerçevesi Risk Çerçevesi İktidar Partisi 2. 6. 2. 3. Medyanın % 100 Temsilcisi 1.0 Çerçevelerine İlişkin Araştırma (n=4) (n=4) Siyasetçiler Bulguları Muhalefet Medyanın, AB Müzakere Partisi % 100 Süreci konusunu çerçeveleme biçi1.0 Temsilcisi (n=6) (n=6) mine bakıldığında, her üç gazetenin Siyasetçiler de konuyu en çok genel çerçevelerGenel % 100 den biri olan çatışma çerçevesi ile 1.0 Ortalama (n=10) (n=10) 44 civilacademy gazetenin de konuyu nadiren risk çerçevesi ile çerçevelendirdiği görülmüştür (Hürriyet % 29, Sabah % 8 ve Zaman % 11). çerçevelendirdiği (Hürriyet % 85, Sabah % 60 ve Zaman % 75), ancak, her üç gazetenin de konuyu nadiren ya da diğer çerçeveye oranla Hürriyet Sabah Zaman Genel Ortalama daha az ekonomik sonuçlar çerçevesi ile çerçevelendirdiği görülmüştür (Hürriyet % 15, Sabah % 40 ve Zaman % 25). Tablo 7: Medyanın Genel Haber Çerçeveleri: Çatışma ve Ekonomik Sonuçlar Çerçeveleri civilacademy Gazete (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve Derece Sırası Ekonomik Sonuçlar Çatışma Çerçevesi Çerçevesi % 85 % 15 1.0 2.0 (n=33) (n=33) % 60 % 40 1.0 2.0 (n=29) (n=29) % 75 % 25 1.0 2.0 (n=30) (n=30) % 73 % 27 1.0 2.0 (n=92) (n=92) Tablo 8: Medyanın Genel Haber Çerçeveleri: Fırsat ve Risk Çerçeveleri Araştırmanın gerçekleştirildiği toplam zaman süresinde, AB Müzakere Süreci ile ilgili tartışmanın yapılandırılması için haber medyası tarafından kavramsal olarak 16 farklı haber çerçevesi kullanılmıştır: Bunlar, sırasıyla AB hedefi (müzakerelerin başlaması), KKTC’ne izolasyon, ortak gelecek, tam üyelik, yapısal reformlar, sözde Ermeni soykırımı, medeniyetler ittifakı, ifade özgürlüğü, Müslüman ülkeler, limanların açılması, insan hakları, azınlık hakları, kadın hakları, Hıristiyan kulübü, Kopenhag kriterleri ve bölgesel güçtür. Baskı gruplarının ve siyasetçilerin sağladığı girdiler ile haber medyası çıktılarının karAyrıca, her üç gazetenin de konuyu en şılaştırılmasının ortaya koyduğu gibi, bu çerçeçok genel çerçevelerden biri olan fırsat çerçevelerden dördü (yapısal reformlar, KKTC’ne vesi ile çerçevelendirdiği (Hürriyet % 71, izolasyon, tam üyelik ve ortak gelecek) hem Sabah % 92 ve Zaman % 89), ancak her üç temeli baskı gruplarına ve siyasetçilere ait resmi söyleme dayanan terminoloji ya (% Kayıtlar) Çerçeve Vurgusu ve Derece Sırası da politik pozisyonlardan hem de haber medyasının politik tutumundan kaynakGazete Fırsat Çerçevesi Risk Çerçevesi lanmıştır. Ancak, diğer haber medyası % 71 % 29 çerçevelerinin, temeli spesifik baskı grup1.0 2.0 Hürriyet (n=33) (n=33) larına (TÜSİAD ve TOBB) dayanan terminolojiden ya da bu baskı gruplarına ait % 92 %8 Sabah 1.0 2.0 politik pozisyonlardan kaynaklanmadığı (n=29) (n=29) da görülmüştür. Bununla birlikte, bu % 89 % 11 Zaman 1.0 2.0 çalışmanın örneklemine dahil edilen (n=30) (n=30) haber medyası tarafından kullanılan Genel % 84 % 16 Müslüman ülkeler çerçevesi, haber med1.0 2.0 Ortalama (n=92) (n=92) yası tarafından üretilen tek çerçevedir ve örneklem içerisinde yalnızca Hürriyet ve 45 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Aynı zamanda hem baskı gruplarının gündeminde hem de medya gündeminde yer alan konuların öncelik sıralaması arasında benzerlik olmadığı da saptanmıştır. Zaman gazeteleri tarafından kullanılmış ve üretilmiştir. Müslüman ülkeler çerçevesi, Türkiye’nin AB üyeliğinin bölgedeki Müslüman ülkeleri de olumlu bir şekilde etkileyeceği yorumunu güçlendirmek için kullanılmıştır. Ayrıca, bu çerçeve ile bölgesinde güçlü olan bir ülkenin modernizm ve demokrasi örneği olarak Müslüman ülkelere ilham vereceği de vurgulanmıştır. Bu çalışmada, araştırmanın sorularını cevaplayabilmek ve hipotezlerini test edebilmek için gerçekleştirilen çözümleme, AB Müzakere Süreci konusunda, bilgi girdileri (baskı gruplarının ve siyasetçilerin retoriği) ile medya çıktılarının (haber metinlerinin) karşılaştırılmasına olanak vermiştir. Bulgular, birinci aşama (geleneksel) ve ikinci aşama (çerçeveleme) araştırma ile medya gündeminin belirlenmesi ya da çerçevelenmesi (haber içeriğinin yapılandırılması) sürecinde hem medya müdahalesinin derecesini hem de medyanın ve siyasi aktörlerin politik rolünü ya da politik tutumunu ve taraftarlığını ortaya koymuştur. Bulgular, baskı grupları, siyasetçiler ve medya arasındaki rekabetçi ve aynı zamanda birbirine bağlı ya da bağımlı olan ilişkinin ortaya konulmasına da katkı sağlamıştır. civilacademy Sonuç ve Tartışma Bu araştırmada, medya (haber medyası) çerçevelemesinin, baskı gruplarının retoriği tarafından şekillendiğini gösteren herhangi bir bulgu elde edilememiştir. Bununla birlikte, medya ve TÜSİAD arasındaki regresyon analizi, medya haber metinlerinin % 35’inin bu grubun ön plana çıkardığı çerçeveler ile benzerlik gösterdiğini, medya haber metinleri ile TOBB’nin ön plana çıkardığı çerçeveler arasında ise anlamlı bir ilişkinin söz konusu olmadığını ortaya koymuştur. Ancak, medyanın haber üretiminde baskı gruplarının aktif bir rol oynamadıkları dikkate alındığında, baskı gruplarına ait iletilerin özniteliklerinde yapılan değişikliğin (çerçeveleme), medya haberlerinin çerçevelenmesinde etkili olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Bu örnek olay araştırmasının bulgularının da gösterdiği gibi, hem medyanın kendisi hem de AB Parlamentosu ile TBMM üyesi siyasetçiler, gündem kurma sürecinde haber kaynağı olarak aktif katılımcılar ve gündem belirleyiciler konumunda faaliyet göstermişlerdir. Medya, haber kaynağı olarak başvurmadığı baskı gruplarının retoriğini göz ardı etmiştir. Araştırma sonucunda, baskı gruplarının, medyaya oranla ekonomik sonuçlar çerçevesine daha fazla ağırlık verdikleri, medyanın da, baskı gruplarına oranla çatışma çerçevesine daha fazla ağırlık verdiği görülmüştür. Ayrıca, baskı gruplarının, medyaya oranla fırsat çerçevesine daha fazla ağırlık verdikleri ve konuyu fırsat çerçevesi ile çerçevelendirirken, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin pozitif sonuçlarını vurguladıkları da görülmüştür. Çalışmada, medya gündeminin belirlenmesi ya da çerçevelenmesi (konu çerçeveleme) sürecinde baskı grupları ile siyasetçiler arasındaki rekabete ve medya müdahalesinin derecesine ilişkin öngörüler dikkate alınmıştır. Araştırma sorularının cevaplanması ve hipotezlerin test edilmesi neticesinde elde edilen sonuçlar ise şunlar olmuştur: Bu araştırmadan elde edilen bulgular, medyanın haber üretiminde, baskı gruplarının aktif bir rol oynamadıklarını (haber kaynağı konumunda değildirler) ortaya koymuştur. Araştırma bulguları, genel çerçevelerin yanı sıra, baskı grupları tarafından destekle- 46 civilacademy ilişkisinin genel hatlarını görebilmek ve bu bağlamda, Türkiye’de farklı konu alanlarında gündem kurma sürecinin nasıl işlediğini belirleyebilmek mümkün olacaktır. nen konuya özgü çerçeveler ile medya temsilleri arasında da yakın bir ilişki bulunmadığını, aksine, medyanın, gündem kurma ve kamusal tartışma oluşturma sürecinde politik olarak daha bağımsız bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Araştırma sonucunda da görüldüğü gibi, medyada temsil bağlama göre değişmiş ve gündem bu değişime bağlı olarak farklı şekillerde çerçevelenmiştir. Bu nedenle, medya gündemindeki haberlerin baskı gruplarının çerçevelerinin egemenliği altında yapılandırıldığını söyleyebilmek de olası değildir. Atabek, Ümit. “İçerik Çözümlemesi: İletişim Çalışmalarının Olağan Yöntemi”. (der.) Gülseren Şendur Atabek ve Ümit Atabek. Medya Metinlerini Çözümlemek: İçerik, Göstergebilim ve Söylem Çözümleme Yöntemleri. Ankara: Siyasal Kitabevi, 2007: 1-18. Atabek, Nejdet. (1997). “Siyasal Gündem ve Kamuoyu”. Yeni Türkiye Siyasette Yozlaşma Özel Sayısı II, (13): 1257-1262. Aziz, Aysel. Siyasal İletişim, Ankara: Nobel Yayınevi, 2007. civilacademy Genel olarak araştırmada, konu çerçeveleme sürecinde medya müdahalesinin var olduğuna, bir başka ifadeyle, medya gündeminin belirlenmesi ya da çerçevelenmesi (haber içeriğinin yapılandırılması ve konu çerçeveleme) sürecinde, medyanın bağımsız bir rol üstlendiğine ilişkin bulgular elde edilmiştir. Baskı grupları, konu çerçeveleme sürecinin dışında tutulurken, medya, bazen kendi çerçevelerini üreterek tartışmayı yapılandırmıştır. Ayrıca, örnekleme dahil edilen medya kurumları, diğer medya kaynaklarının girdileri ile gündemlerini yapılandırırken, zaman zaman da çerçeveleme sürecini kendileri şekillendirmiştir. Kaynakça Callaghan, Karen ve Schnell, Frauke. (2001). “Assessing the Democrative Debate: How the News Media Frame Elite Policy Discourse”. Political Communication (18): 183-212. Carragee, Kevin M. ve Roefs, Wim. (2004). “The Neglect of Power in Recent Framing Research”. Journal of Communication 54 (2): 214-233. Catt, Helena. Democracy in Practice, London-New York: Routledge, 1999. Sonuç olarak, AB Müzakere Süreci konusu ile ilgili olarak gerçekleştirilen bu çözümleme, belirli sınırlılıklar içeren ölçüde hipotez üretmeye katkıda bulunmuştur. Ancak, bu alandaki çalışmalar arttığı ölçüde, çalışmanın örnek olayı dışında kalan diğer daha az görünür ya da değişken politik tutum tartışmaları, konu çerçevelemenin doğasına ilişkin genel bir yorum yapılabilmesine olanak verecektir. Bu nedenle, ortak bir kuramsal çerçeve geliştirebilmek için gelecekte yapılacak olan araştırmalar, örgütlü olmayan kamuoyuna, farklı kamusal tartışma konularına ve konu tiplerine odaklanmalıdır. Çünkü farklı örnek olay araştırmaları ile siyaset-medya-kamuoyu Danielian, Lucig. “Interest Groups in the News”. (ed.) J. David Kennamer. Public Opinion The Press and Public Policy. CT: Praeger, 1994: 63-79. Danielian, Lucig ve Page, Benjamin. (1994). “The Heavenly Chorus: Interest Group Voices on TV News”. American Journal of Political Science 38 (4): 1056-1078. Doğan, Erhan. “AB Katılım Süreci, NeoKorporatizm ve Türk Siyasetindeki Korporatist Kalıntılar”. (yay. haz.) Semra Cerit Mazlum ve Erhan Doğan. Sivil Toplum ve Dış Politika: Yeni Sorunlar, Yeni Aktörler. İstanbul: Bağlam 47 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN (1991). “The Role of the Alternative Press in the Agenda-Building Process: Spill-over Effects and Media Opinion Leadership”. European Journal of Communication 6: 33-62. Yayınları, 2006: 35-54. Erdoğan, İrfan ve Alemdar, Korkmaz. Öteki Kuram: Kitle İletişim Kuram ve Araştırmalarının Tarihsel ve Eleştirel Bir Değerlendirmesi, Ankara: Erk Yayınları, 2005. McCombs, Maxwell ve diğerleri. (1997). “Candidate Images in Spanish Elections: Second Level Agenda Setting Effects”. Journalism and Mass Communication Quarterly 74 (4): 703-717. Gurevitch, Michael ve Blumler, Jay G. “Siyasal İletişim Sistemleri ve Demokratik Değerler”. (der.) Süleyman İrvan. Medya Kültür Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi, 2002: 263-291. McCombs, Maxwell. Setting the Agenda: The Mass Media and Public Opinion, UK: Polity Press, USA: Blackwell Publications, 2005. İnal, Ayşe. (1999). “Medya Dil ve İktidar Sorunu: İletişim Çalışmalarında Medya ve Siyaset İlişkisini Nasıl Tartışmalıyız?”. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi: İletişim 3: 13-36. İrvan, Süleyman. “Metin Çözümlemelerinde Yöntem Sorunu”. Medya ve Kültür: 1. Ulusal İletişim Sempozyumu Bildirileri: İletişim Dergisi Yayınları, 2000: 73-86. civilacademy Huckins, Kyle. (1999). “Interest Group Influence on the Media Agenda: A Case Study”. Journalism and Mass Communication Quarterly 76 (1): 76-86. McLeod, Jack M. ve Reeves, Byron. “Medya Etkilerinin Doğası Üzerine”. (der. ve çev.) Murat Sadullah Çebi. Medya Etki Araştırmaları. Ankara: Alternatif Yayınları, 2003: 61-121. McQuail, Denis. Mass Communication Theory, London: Sage Publications, 2000. Palabıyık, M. Serdar ve Yıldız, Ali. Avrupa Birliği, Ankara: ODTÜ Yayıncılık, 2007. Pan, Zhongdang ve Kosicki, Gerald. M. (1993). “Framing Analysis: An Approach to News Discourse”. Political Communication 10 (1): 55-75. Kılıç, Deniz. (2007). “Türk Basınında İran Nükleer Krizi’nin Sunumu: Haberin Çerçevelenmesi”. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi: İletişim 6: 67-86. Scheufele, Dietram A. ve Tewksbury, David. (2007). “Framing, Agenda Setting, and Priming: The Evolution of Three Media Effects Models”. Journal of Communication 57 (1): 9-20. Kiousis, Spiro ve Wu, Xu. (2008). “International Agenda-Building and AgendaSetting: Exploring the Influence of Public Relations Counsel on US News Media and Public Perceptions of Foreign Nations”. The International Communication Gazette 70 (1): 58-75. Schuck, Andreas R. T. ve Vreese, Claes H. de. (2006). “Between Risk and Opportunity: News Framing and its Effects on Public Support for EU Enlargement”. European Journal of Communication 21 (1): 5–32. Koçak, Abdullah ve Arun, Özgür. (2006). “İçerik Analizi Çalışmalarında Örneklem Sorunu”. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi: Selçuk İletişim 4 (3): 21-28. Semetko, Holli A. ve Valkenburg, Patti M. (2000). “Framing European Politics: A Mathes, Rainer ve Pfetsch, Barbara. 48 civilacademy Content Analysis of Press and Television News”. Journal of Communication 50 (2): 93-109. Taner, Andrea H. (2004). “Agenda Building, Source Selection and Health News at Local Television Stations: A Nationwide Survey of Local Television Health Reporters”. Science Communication 25 (4): 350-363. Weaver, David H. (2007). “Thoughts on Agenda Setting, Framing and Priming”. Journal of Communication 57 (1): 142-147. Vreese, Claes H. de ve diğerleri. (2001). “Framing Politics at the Launch of the Euro: A Cross-National Comparative Study of Frames in the News”. Political Communication 18: 107-122. civilacademy Weaver, David H. ve diğerleri. “Agenda Setting Research: Issues, Attributes and Influences”. (ed.) Lynda Lee Kaid. Handbook of Political Communication Research. NJ: Lawrence Erlbaum Associates, 2004: 257282. Vreese, Claes H. de. (2005). “News Framing: Theory and Typology”. Information Design Journal+Document Design 13 (1): 51-62. Yüksel, Erkan. Medyanın Gündem Belirleme Gücü, Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları, 2001. 49 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Ek 1. İçerik Çözümlemesinin Kodlama Yönergesi 1) Gazete Adı: 2) Tarih: 3) Haber Sayısı: 4) Manşet Haberlerin Konusu: 5) Sürmanşet Haberlerin Konusu: 7) Haber Kaynakları: Üyelik Müzakereleri Türkiye Taraftarı AB Ülkeleri Türkiye Karşıtı AB Ülkeleri Türkiye’nin AB’ne Tam Üyeliği Türkiye’nin AB Politikası AB’nin Türkiye Politikası Kıbrıs Sorunu Ermeni Sorunu civilacademy 6) Gündem Maddeleri (Gündem Konularının Kategorileri): • • • • • • • • • Türk Siyasetçileri (Siyasi Partilerin ve TBMM’ nin Üyeleri) • Türk Dışişleri Bakanı • Türk Bürokratlar • AB Üye Ülke Siyasetçileri (Siyasi Partilerin ve Avrupa Parlamentosunun Üyeleri) • AB Dışişleri Bakanları • AB Bürokratları • İşadamları • TÜSİAD • TOBB • Akademisyenler • Uzmanlar • Küresel Medya • Ulusal-Yerel Medya • Sivil Toplum Kuruluşları EKLER 50 civilacademy Genel Çerçeveler Çerçeveler Durum Tanımları1* Çatışma Çerçevesi Çatışma çerçevesi, bireyler, gruplar, kurumlar ya da ülkeler arasındaki çatışmayı vurgulamaktadır. Ekonomik Sonuçlar Çerçevesi Ekonomik sonuçlar çerçevesi, bir olayı, problemi ya da konuyu bir bireyde, grupta, kurumda, dinde ya da ülkede yaratacağı ekonomik sonuçlar açısından yorumlayarak sunmaktadır. Risk Çerçevesi Fırsat çerçevesi, demokrasinin, özgürlüğün ve insan haklarının yaygınlaşması ya da ekonomik gelişme gibi potansiyel olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin pozitif sonuçlarını vurgulamakta, umudu ve güveni ifade etmektedir. Risk çerçevesi, yüksek maliyetler, suç oranının artışı ve istikrarsızlık gibi potansiyel olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin negatif sonuçlarını vurgulamakta ve kaygıları ifade etmektedir. Konuya Özgü Çerçeveler Çerçeveler AB Hedefi (Müzakerelerin Başlaması) Ortak Gelecek Tam Üyelik Limanların Açılması civilacademy Fırsat Çerçevesi Durum Tanımları2** Bu çerçeve, AB Konseyi’nin, 3 Ekim 2005 tarihinde, AB ile Türkiye arasında katılım müzakerelerinin başlamasına ilişkin 9 maddelik bir açıklamada bulunmasını, Müzakere Süreci ve Düzenleme İlkelerini (Müzakere Çerçeve BelgesiMÇB) kabul etmesini, Başkanlık Bildirisi’ni yayımlamasını ve böylece AB ile Türkiye arasında müzakerelerin başlamasını vurgulamaktadır. Bu çerçeve, AB’nin Türkiye ile birlikte daha güçlü olabileceğini, AB’nin istikrarlı ve demokratik bir Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu ve Türkiye’ye ihtiyaç duyan AB’nin Türkiye ile birlikte küresel bir güç olabileceğini vurgulamaktadır. Bu çerçeve, Türkiye’nin AB’ne üye olması halinde, AB ülkeleri ile ‘ortak üye’ statüsünde ve onların yanında değil, onlarla aynı ve eşit haklara sahip olarak Birlik içinde yer alabileceğini vurgulamaktadır. Bu çerçeve, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin normalleştirilmesi için limanların GKRY gemilerine açılmasını öngören Müzakere Çerçeve Belgesi’nin (MÇB) 6. maddesini vurgulamaktadır. 51 Yrd. Doç. Dr. İlker ERDOĞAN Müslüman Ülkeler Bu çerçeve, Türkiye’nin AB üyeliğinin bölgedeki Müslüman ülkeleri de olumlu yönde etkileyeceğini öngören yorumları vurgulamaktadır. Medeniyetler İttifakı Bu çerçeve, Türkiye’nin AB üyeliğinin İslam dünyasının modernleşme hareketlerini hızlandıracağı görüşünü ve medeniyetler arasındaki barışı vurgulamaktadır. KKTC’ne İzolasyon Bölgesel Güç İfade Özgürlüğü İnsan Hakları Kopenhag Kriterleri Sözde Ermeni Soykırımı Yapısal Reformlar Kadın Hakları Azınlık Hakları Bu çerçeve, AB’nin küresel bir güç olma fırsatını kaçırma ihtimalini vurgulamaktadır. Bu çerçeve, KKTC’ne yönelik ekonomik izolasyonun kaldırılmasına ilişkin AB Konseyi tarafından alınan karara atıfta bulunan Avrupa Parlamentosu kararını vurgulamaktadır. Bu çerçeve, ulusal çıkarlarını ve istikrarını koruyabilen Türkiye’nin gücünü ve stratejik önemini vurgulamaktadır. Bu çerçeve, ifade özgürlüğünün Avrupa’nın öz değerlerinden biri olduğunu ve AB’ne katılmak isteyen bir ülkenin ifade özgürlüğüne saygı göstermesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçeve, Türkiye’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uyumunu vurgulamaktadır. civilacademy Hıristiyan Kulübü Bu çerçeve, demokrasinin güvence altına alınmasını, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve azınlık haklarına saygı gösterilmesini, işleyen serbest piyasa ekonomisini ve birlik içindeki piyasa güçleriyle rekabet edebilme yeteneğini ve aday ülkeler tarafından AB müktesebatının kabulünü ve uygulanmasını kapsayan kriterleri vurgulamaktadır. Bu çerçeve, Fransa Parlamentosu’na sunulan ve sözde Ermeni soykırımının meydana gelmediğini iddia edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa tasarısını vurgulamaktadır. Bu çerçeve, siyasal ve ekonomik reform sürecinde başta demokratik reformlar olmak üzere kapsamlı bir kamu reformu ile tarım, eğitim, sosyal güvenlik alanlarındaki reformları vurgulamaktadır. Bu çerçeve, temel hak ve özgürlükler kapsamında kadın hakları ile ilgili olarak Türkiye’den beklentileri vurgulamaktadır. Bu çerçeve, özellikle din özgürlüğü alanında ilerlemelerin kaydedilmesini ve kültürel çeşitliliğin sağlanmasını isteyen AB’nin taleplerini ve Türkiye’ye ilişkin beklentilerini vurgulamaktadır. 52 civilacademy DİĞER GÜNDEMLER MEDYA GÜNDEMİ KAMU GÜNDEMİ [Haber Değeri] Konular Konular Kurumlar Baskı Grupları Halkla İlişkiler Siyasal Kampanyalar Konular Dikkat Çekiciliğin Aktarımı Öznitelikler [Haber Değeri] Öznitelikler Öznitelikler ** Karluk, Rıdvan. Avrupa Birliği ve Ek 2. Çerçeveleme Çözümlemesinin Kodlama Yönergesi civilacademy Şekil 1. Gündem Koyma ve Saptamanın Genişletilmiş Bir Görünümü Türkiye. İstanbul: Beta Kitap, 2007. Kaynak: McCombs, Maxwell. Setting the Agenda: The Mass Media and Public Opinion. UK: Polity Press, USA: Blackwell Publications, 2005: 99. (Footnotes) * Semetko, Holli A. ve Valkenburg, Patti M. (2000). “Framing European Politics: A Content Analysis of Press and Television News”. Journal of Communication 50 (2): 93-109, Schuck, Andreas R. T. ve Vreese, Claes H. de. (2006). “Between Risk and Opportunity: News Framing and its Effects on Public Support for EU Enlargement”. European Journal of Communication 21 (1): 5-32. 53 civilacademy TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ANNELİK ROLÜNÜN KURULUŞU VE TELEVİZYON REKLAMLARINDA ANNELİK ROLÜNÜN SUNUMU1* Representation of Motherhood in Turkish Television Commercials Elif Gizem UĞURLU2∗∗ ABSTRACT civilacademy Motherhood is located in a private field as a result of gender segmented division of labor. This comes from gender identity of motherhood. Stated identity covers bearing baby, traditional housekeeping and other related. This growing circle strengthens itself with its ongoing determined charasteristics and the role of media takes an important role in this process in this study, motherhood in Turkey, within its histoircal context, is tried to be examined in terms of its own structure and how Turkish commercials represent role of the mother. Key words: Gender, motherhood. ÖZET Bütün canlıların biyolojik olarak üreme işlevi açısından ikiye ayrıldıkları sosyologlar, antropologlar, psikologlar gibi bu konuda araştırma yapan kişiler tarafından da kabul görmektedir. Bunun yanı sıra; toplumsal yaşamda kadınla erkekten beklenen davranışlar, nitelikler, belirtkenler (karakteristikler), kısacası kadınla erkek kimlikleri aynı olmamaktadır. Biyolojik cinselliğe, toplumsal ilişkilerle ve içinde bulunulan kültürel yapı ile şekillenen toplumsal cinsellik de eşlik etmektedir. Annelik rolü, toplumsal ve kültürel olarak belirlenmekte, bir toplumdan diğerine annelik değerlerine yüklenen değerler değişmekte ve tarihsel süreçten etkilendiği görülmektedir. Bir toplumsal cinsiyet kavramından bahsediliyor ise bu toplumu oluşturan bireylerden 1 * Bu makale, Türkiye'de Ulusal Televizyon Kanallarında Yayınlanan Reklamlarda Annelik Rolünün Sunumu" başlıklı Yüksek Lisans tez çalışmasına dayanmaktadır. 2 ** Arş. Gör., Anadolu Üniversitesi, İletişim Bilimleri Fakültesi, Sinema ve Televizyon Bölümü 55 [email protected] Elif Gizem UĞURLU de bahsediliyor demektir. Bu bireylerin gösterdiği davranış kalıplarının genellenmesi ile oluşturulan bu adlandırma bireylerin sergiledikleri davranışlarla açığa çıkmaktadır. Kadın ya da erkek olarak doğmanın biyolojik bir olgu olduğu kabul görmektedir. Ancak; kişi, kadın ya da erkek olmayı toplumsallaşma süreci içinde öğrenmektedir. Bu çalışmada, tarihsel süreçte annelik rolünün nasıl kurulduğu, Türkiye’de nasıl yapılandırıldığı ve televizyon reklamları aracılığı ile nasıl yapılandırıldığı 57 ay boyunca televizyonda yayınlanan 14472 adet reklam izlenerek, tekrarlar çıkartıldıktan sonra annelik rolü bulunan 190 reklamın görsel ve işitsel kodları incelenerek yorumlanmıştır. Anahtar Kelimler: Toplumsal cinsiyet, tarihsel süreçte annelik rolü, televizyon reklamları. Anne, Meydan Larousse’ ta (1969: 549): “Çocuğu olan kadın” olarak tanımlanmaktadır. Coward (1995: 88) “Annelik, ... kadınların nasıl olmaları ve neyi başarmaları gerektiğine ilişkin reçetelerin en katı olduğu alandır” tanımlamasını yapmaktadır. Badinter (1992: 10), annelik kavramının çift anlamlı kullanımıyla güçlendiğini iddia etmektedir. Birincisi, dölütün sağ kalmasını ve embriyonun gelişmiş bir bireye dönüşmesini sağlayarak eseri meydana getiren annelik, ikincisi de şefkat ve eğitim ile bireyi yetiştiren annelik. civilacademy 1. Annelik Rolü tespit etmiştir; annelik rolünün dişiliğe etkisi olduğunu savunmaktadır (Haralambos, 1984: 372). Beauvoir (1993a: 111), kadının vücut yapısının bütünüyle insan türünün devamına dönük olmasından dolayı bedensel yazgısını annelikle tamamladığını anneliğin onun doğal görevi olduğunu ifade etmektedir. Ancak örneklerle açıkladıktan sonra “analık ‘içgüdüsü’ diye bir şey yoktur hiç değilse, bu insan türüne uygulanamaz” (1993a: 145) ifadesini kullanmakta, annenin çocuk karşısındaki tutumunu toplum içindeki durumu ile anneliği yüklenişine bağlamaktadır. Lipovetsky (1998: 162), bu tarihi düzeni bir modern icat olarak düşünmek gerektiğini, çünkü annelik işlevinin idealleşip toplumda değer kazanmasına yönelik olağandışı bir sürecin beraberinde geldiğini savunmaktadır. İnsanlığın varoluşundan bu yana, dişil etkinliklerin sistematik olarak küçümsenmiş ya da sessizce geçiştirilmiş olduğunun altını çizmekte, doğurganlığın, toplumsal değerini koruduğunu, ancak anne sevgisi ve bakımı, doğal ve kendiliğinden davranışlarla bir tutulduğu için hiçbir özel övgü görmediğinden yakınmaktadır. Annelik rolü, toplumsal ve kültürel olarak belirlenmekte, bir toplumdan diğerine annelik değerlerine yüklenen değerler değişmekte ve daha ileride de açıklanacağı gibi Haralambos (1984: 372)’un yorumuna göre; Parsons, çekirdek aileden modern endüstri toplumundaki aileye kadar her dönemde bir annenin en önemli sorumluluğunun ve genç bir kadının en keskin rolünün bir çocuk dünyaya getirmek ve onunla yakın ilişki kurup ona bakmak olduğunu, ifade etmekte kadının ailedeki rolü için ‘sıcak’, ‘güvenli’ ve ‘duygusal destek verici’ terimlerini kullanmaktadır. Kadının bu rolünün de bir gencin sosyalleşmesinde büyük önem taşıdığını eklemektedir. Parsons gibi John Bowby de kadının evdeki yerinin bebeklik çağındaki çocuğuna bakmak olduğunu iddia etmektedir. Çalışmalarında erken yaşlarda anneden ayrılan çocuklarda psikolojik rahatsızlıklar oluştuğunu 56 civilacademy Kadınlar artık yalnızca “ev kadını ve anne” olarak görülmekten endişe duymaya başlamaktadırlar (Coward, 1995: 91). Ancak Nancy Chodorow (1979: 71)’un da belirttiği gibi kadının anne oluşu, kız ve erkek çocuklarının farklı kimlik yapılanmalarını ortaya çıkarmakta ve gencin kadın veya erkek olarak toplumsal cinsiyet rollerini üstlenmesi cinsel olarak eşit olmayan toplumun ve annelik rolünün yeniden üretilmesine neden olmaktadır. Araştırma kapsamındaki annelik rolü konusuna daha yakından bakmak için önce annelik rolü çerçevesinde, tarihsel süreci ve yaklaşımları da incelemek gerekmektedir. 1.1. Sanayi Devriminden Önce Annelik Rolü civilacademy tarihsel süreçten etkilendiği görülmektedir. Giddens (1994: 45), farklı kültürlerde çeşitli şekillerde temsil edilen, her cinsin öteki için bir sır olduğu düşüncesinin eski bir düşünce olduğunu, ancak anneliğin kişilik nitelikleri ile kadın kimliğinin birbirinden ayrı olmamasının diğer bir değişle bu ikisinin birleştirilmiş olmasının kadın cinselliği anlayışlarına da sızmış önemli bir nokta olduğunun altını çizmektedir. Ann Dally (1983), Inventing Motherhood adlı kitabında 18. yüzyıl sonlarından itibaren Romantik aşk karmaşasının doğduğunu ve kadınları etkileyen birçok etki kümesiyle ilişkili olduğunu ifade etmektedir. Bunlardan birincisinin evin yaradılışı olduğunu, ikincisinin, ebeveynler ile çocukları arasındaki değişen ilişkiler olduğunu, üçüncüsünün de, bazılarının “anneliğin icadı” diye adlandırdığı şey olduğunu, kadının konumu açısından da tüm bunların sıkı sıkıya bütünleşmiş olduklarını belirtmektedir (Giddens, 1994: 44). Tarihsel süreçte annelikten bahsetmeden önce de tarih yazımında ve yorumlanmasında erkek bakış açısının etkili olduğunu hatırlatmak uygun görünmektedir. Berktay (2003: 20), “Tarihin Cinsiyeti” adlı kitabında, Tarih’in “bilimsel” bir disiplin olarak kabul edildiği 19. yüzyıldan bu yana, kadınların tarihteki rolünün, tarihçilerin kendi bakış açılarına göre farklılık gösterdiğini, yakın zamanlara kadar, “bu tarihçilerin cinsiyetler arasındaki ilişkilere bakış açıları ataerkil toplumsal cinsiyet kalıplarının etkisi altında” olduğunu savunmaktadır. Ancak, bu tutumun günümüzde belli ölçülerde değişmesinde ve tarihçilerin sorgulayıcı bir içgörü kazanmasında postmodernist ve feminist eleştirinin epey etkisi olduğunu da eklemektedir. Sanayi öncesi toplumlarda, hamilelik gerektirdiği sürece ve bebek bakıma ihtiyaç duyduğu dönemler dışında ev işlerinin kadın etkinliklerinde baskın bir yer kaplamaktan uzaktı. Halk katmanlarında, kadınların temel görevleri, evin içinden çok dışına yönelik olduğu, evinin çevresinde ancak geçim sağlayıcı etkinliklere daha çok zaman ayırdığı bilinmektedir. Lipovetsky de benzer yaklaşımla VIII. yüzyıla kadar, halkın yaşayış biçimlerinde ev işlerine çok az zaman ayrılmakta olduğunu, kadınların süt bebeğinin rahatına, bilinçlenmesine, kişiliğinin gelişmesine çok az önem vermekte, köylü kadınlar saatlerce evden uzak kalmakta, bebeklerinin altını geniş aralıklarla değiştirmekte, onları beşiklerinde ağlarken bırakmakta, onlarla çok az konuşmakta olduklarını belirtmektedir. İlkel topluluklardan Annelik rolü ile ilgili bir toparlama yapmak gerekirse, kadın doğası gereği anne olma, neslin devamını sağlayacak canlıyı üretme yetisine sahiptir. Ancak annelik, kadının genetik olarak getirdiği bir durum olmayıp sosyal bir yapılandırmadır. Toplumlar çocuğun yaşaması için anneye gereksinim duyduğunu kavramakta ve ekonomik üretimin çocuğa verdiği kıymetle birlikte toplumda annelik değer kazanmakta, annelik ideali de bu koşullarda oluşmaya başlamaktadır. 57 Elif Gizem UĞURLU uygar toplum düzenine geçiş sırasında kadın – erkek arasındaki iş bölümü gelişmekte ve pekişmektedir. Şenel (1995: 199), gerek bitki, gerek hayvan yetiştirmenin ev ekonomisi içindeki uzantıları olan işlerin de kadınlar tarafından görüldüğünü böylece ev ekonomisi ve ev dışı ekonomi birlikte göz önüne alındığında, kadınların ekonomik etkinlik alanında erkeklerden daha büyük rol oynadıklarını ifade etmektedir. civilacademy Beauvoir (1993: 68), tarih öncesinin ve budunbilimin sağladığı verileri varoluşsal felsefenin ışığında yeniden ele alarak incelemekte, cinslerarasındakibasamaklandırmanınnasılortaya çıktığının bu şekilde daha kolay kavranabilmesine olanak sağlamakta olduğunu belirtmektedir. Budunbilimcilerin ilkel insan toplumu biçimleri ile ilgili bilgilerinin çok çelişkili olduğunu ve kadının tarım öncesi dönemdeki durumu konusunda fikir sahibi olmanın son derece güç olduğunu ifade etmektedir. Ancak erkekler ve kadınların kanlı savaşlara birlikte katıldıklarına dair var olan belgelerden kadınların da erkekler kadar yiğit ve acımasız olabildiklerinden söz edilmekte olduğunu ama o dönemde bile bu gün olduğu gibi erkeklerin bedensel güç ayrıcalığı bulunduğuna dikkat çekmektedir. Ancak Amazon kadınlarının çocuk doğurma işinin getirdiği yük altında ezildiklerini ve anne olmak istemediklerinin göstergesi kabul edilecek biçimde memelerini kestiklerinin anlatıldığını ifade etmektedir. Gebeliği önleyecek bir çarenin yokluğuna değinen Beauvoir, yaşam şartların zorluğunun yavrularını düşmanlardan ve yırtıcı hayvanlardan korumalarını zorlaştırmakta olduğunun altını çizmektedir. yayılan, birçok ulus, uygarlık ve kültürlerde değişik adlarla anılan Anadolu’nun Ana Tanrıçası’nın Kybele olduğu belirtilmektedir. Doğayı, bütün canlılığı, bereketi ve doğurganlığı, “çocuk büyütmeyi ve gelişmeyi” (Gündüz, 1998: 31) simgelemektedir. Hiçbir mitolojide hiçbir tanrı Ana tanrıça kadar çeşitli adlarla adlandırılmamaktadır. Kültepe tabletlerinde adına Kubaba olarak rastlanmakta, Lydia’da adı Kybebe, Phrygia’da Kybele olarak geçmektedir. Hitit kaynaklarında Hepat diye adlandırılmakta, Tokat bölgesinde ve Kapadokya’da adı Mâ olmaktadır. Sümer’de Marienna, Hitit’te Arinna, Mısır’da İsis, Suriye’de Lat, Girit’te Rhea, Efes’de Artemis, İtalya’da Venus olarak anılmaktadır (Erhat, 1989: 199; Beauvoir, 1993: 82). Bir başka anne anlatımı da Kurt Anne’dir. Bahaeddin Ögel (1971: 17), “Türk Mitolojisi” adlı kitabında Orta Asya Türk kavimlerinin bazılarında “kurt, ana şeklinde görülmüş ve bazılarında da bir baba gibi” anlatıldığından bahsetmektedir. Uygurlar ve daha önceki dönemlerde ana ailesi (ana soylu) düzeninin olduğu ancak, Göktürkler döneminde tamamen baba ailesi (baba soylu) düzenine dönüş yapıldığı görülmektedir. Göktürklerde annenin kurt olduğu, babanın ise insan olduğu efsaneleri bulunmaktadır. Böylece kurt anneden doğan insan babanın çocuğu baba soyu düzenine göre insan gibi yetiştirilebilmektedir. Sanayi öncesi toplumlarda annelik konusuna tarihsel akış içerisinde yaklaşmanın ve Eski Taş Çağı’ndan başlamanın anlatımı kolaylaştıracağı düşünülmektedir. Mitoloji kitaplarında ve sözlüklerinde (Erhat, 1989: 199; Grimal, 1997: 411; Bonnefoy, 2000: 99; Bayladı, 1996: 128), tek tanrılı dinlerin yerleştiği dönemlere kadar uzanan ve Akdeniz yöresini kaplayıp, bir yandan kuzey ülkelerine diğer yandan Asya’nın içlerine dek Leakey (1971: 8-9), taş devrinin insan ve kültürleri hakkında çok kıymetli bilgiler verdiğini iddia etmektedir. Erkeklerin yiyecek temini için vahşi hayvanları avladıkları taş devrinde kadınların av esnasında erkeklere yardım ettikleri gibi, yenecek meyveleri 58 civilacademy kabuklu yemişleri ve kökleri topladıklarını ileri sürmektedir. Çelebi (1990: 7), bu antropolojik bulgulardan yola çıkarak “insanlığın ilk dönemlerindeki sosyal organizasyonlarda kadının, kadını biyolojik kategori kılan karakteristiğinin, kadının toplum içindeki statüsünü düşürtücü olması bir yana, yükseltici bir rol oynadığı” şeklinde bir yorum getirmektedir. Ortaçağınortayaçıkardığı“kamuotoritesinin bölünmesi, feodalizmden kaynaklanan ademi merkeziyetçiliğin güçlenmesi, ideolojik üstyapılara dinin egemen olması, piyasa için üretim yapılmasının yaratılması, burjuvazinin kent ve ülke parlamentolarında temsil edilmesi”nin (Gümüş vd., http://www.mfa.gov.tr/turkce/ gruph/ha/ha02htm/02.htm, 2003) sağlanması gibi önemli özellikler, aileyi ve annelik rolünü etkilemektedir. civilacademy Antropologlar ve sosyologlar günümüzden 8–12 bin yıl kadar önce insan yaşamında ve toplumun gelişmesinde sanayi devrimi kadar önemli başka bir devrim olduğu konusunda birleşmektedirler. Bu, insanların toplayıcılık ekonomisinden, yiyecek üretimi ekonomisine geçtikleri yeni taş çağı (neolitik) devrimi olarak adlandırılmaktadır. Yeni taş çağında kadın çiftçilik yaparken, erkeğin de avcılık ve hayvan yetiştiriciliği ile uğraşmasının yanı sıra yerleşik düzene geçilmesinin ilk adımları bu dönemde görülmektedir ve anaerkil aile düzeni dikkat çekmektedir. “Kadının bu üstünlüğüne uygun bir ideoloji (din) geliştirilmiştir. Anadolu’da Kubaba, Kybele gibi baş tanrıçanın “ana tanrıça Kybele” olduğu” (Şenel; 1978: 30) yeni taş çağı toplumları olarak bilinmektedir. ailenin bekçisi ve koruyucusudur” aktarmasını yapmaktadır. Yeni taş çağında da çocuk bakımı ile annelik arasında bir bağ kurulmaktadır. Reed (1994: 23), İlkel toplumda “ana” sözcüğünün bir aile değimi değil de, işlevsel bir klan değimi olduğunu, bir erkeğin kendi klanında bulunan her yaş kümesindeki dişilerin tabu kabul edildiğini belirtmekte, öncü insanbilimcilerin, çeşitli araştırmalar sonucu uygarlaşmış ataerkil toplumdan önce anasoylu bir toplumsal örgütlenme biçiminin varlığını ortaya çıkardıklarını ancak araştırmaların ilk evresinde neden toplumun baba-ailesi ile değil de anasoylu klanla başladığına cevap veremediğini ifade etmektedir. Bu dönem için Edward Westemark’ın The History of Human Marriage kitabından “Yeni doğan çocuklara bakma görevi daha çok anaya düşer, babaysa Beauvoir (1993: 95), Ortaçağ’ı kadın açısından değerlendirdiğinde kadın, rızası alınmadan evlendirilmekte olduğunu, yaşam hakkına kocası tarafından karar verildiğini ve kocası istediği an boşamakta, hizmetçi gibi davranılmakta olduğunu ifade etmektedir. Kocasının malı, çocuklarının anası olduğu için, yasalarca korunduğuna dikkat çekmektedir. Engels (1992: 144) de Ortaçağ’a kadar analık hukukunun izlerine rastlandığını ancak ortaçağda babalık hukukunun öne çıktığını, analık ya da babalık hukukunun varlığını da çocuğa kalacak olan miras ile ilişkilendirmektedir. Bu nedenle çocuğun soyunun bilinmesi önem kazanmaktadır. Modern anlamda çocuk ve çocukluk terimlerine Ortaçağ’da da rastlanmamakta olduğunu belirten Emine Akyüz (2001: html), Fransız nüfus bilimcisi ve sosyal tarihçisi Aries’in Eski Devirlerde Çocuk ve Aile Yaşantısı adlı kitabında çocukluğun değişmez bir olgu olduğu konusundaki geleneksel varsayımları eleştirmekte olduğunu ve Ortaçağ Batı toplumlarında modern anlamda bir çocukluk kavramının bulunmadığını ileri sürdüğünü ifade etmektedir. 17. yüzyılın sonuna kadar, Hıristiyanlık, “kilise babaları arasında en önemli ve etkili 59 Elif Gizem UĞURLU Donovan (1997: 19), “17. ve 18. yüzyıllar boyunca - öncesinde ve sonrasında - kadının eş ve anne olarak evine ait olduğu” varsayımının neredeyse evrensel olduğunu ifade etmektedir. Din bilimcilerin, 16. yüzyılda annelerin çocuklarına gösterdikleri şefkati günah sayıp uyarırlarken, 18. yüzyıla gelindiğinde şefkat göstermeyen anneleri kınadıkları görülmektedir. Badinter (1992: 75), 17. ve 18. yüzyılların özellikle olanakları elverişli kadınların kendilerini kadın olarak tanımlamayı denedikleri bir dönem olduğunu bu girişimin, toplumun henüz çocuğa günümüzde ona tanınan yerin verilmemesiyle kolaylaştığını ifade etmektedir. Sanayi devrimi tam bir başlangıç noktası olmasa da insan ihtiyacının belirmesi ile çocuğa verilen değer artmakta, yaşaması için ideolojik destekle orantılı olarak toplumsal destek de artmaya başlamaktadır. Çocuğa verilen değer Ortaçağ sonunda artmaktadır. Bunun nedeni de daha önce belirtildiği gibi insan gücüne olan ihtiyacın artması olmaktadır. Geleceğin yetişkini olacak olan çocuğun yaşayabilmesi için annenin sütüne ve bakımına olan ihtiyaç bilinmektedir. Çocuğa verilen değer ile doğru orantılı olan anneliğe verilen değer de artmaktadır. civilacademy yazar” (Sarıkçıoğlu, 1983: 16), Aziz Augustin’in imgelemesini onaylamakta, çocuğun kötü güçlerin sembolü ve bir günahkâr olduğu düşüncesi ile ana babaların çocuklarına karşı soğuk davranmalarını öğütlemektedir. Annenin çocuğuna gösterdiği şefkat ve hoşgörü ise günah olarak değerlendirilmektedir. Hatta annenin çocuğunuemzirmesibile,anneninşehvetlebaştan çıkması olarak yorumlanmaktadır (Badinter, 1992: 35-65). Annelerin de günah korkusunun yanı sıra ilk bir yıl içinde ölme olasılığı yüksek olan küçük varlığa ilgi duymasının ölümünden sonra yaratacağı üzüntüyü düşünerek kayıtsız kaldığı tarihi dokümanlardan ve edebiyat eserlerinin yansıttıklarından çıkarılan bir yorum olarak karşımıza çıkmaktadır (Dally, 1983: 28). Badinter, yaygın bir anlayışı tersine çevirmek zorunda kaldığından bahsetmektedir: “Çocuklar sinekler gibi öldükleri için anneler ilgisiz değildi, anneler ilgilenmediği için çocuklar bu kadar çok sayıda ölüyorlardı” (Badinter, 1992: 35-65). Uygarlaşma ile iş bölümü gelişmekte, “iş bölümü”, geliştikçe zanaatkârlar ortaya çıkmaktadır (Şenel 1978: 7). Zanaatçilerin ve küçük tüccarların karılarının da dükkânda ya da atölyede yardımcı olabilmek için çocuklarını sütanneye bıraktıkları anlatılmaktadır. Çiftliği idame etmek, dokuma işinde kocaya yardımcı olmak, çocuk bakımından önce gelmektedir. XIX. yüzyılın yarısına dek, Kuzeyli burjuva kadınlar dükkânla, hesap işleriyle, işletmenin organizasyonuyla ilgilenmektedirler (Lipovetsky, 1999: 156). Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi kadının toplumsal üretimdeki katkısıyla eş rolü, annelik rolünün önüne geçmektedir. Lipovetsky, ev işlerine mahkûm olan kadının bile, kelimenin tam anlamıyla “ev kadını”, bir başka deyişle salt ev işleri ve çocukların gaspı altında olmadığını belirtmektedir. Badinter de 17. yüzyıldan itibaren ele aldığı annelik sevgisi konusunda 17. yüzyıldan önce de annelerin çocuklarına ve bebeklerine karşı ilgisiz olduğunun altını çizmekte ancak, bunun toplumsal yapılandırma ve ideoloji ile ilişkisini göz önüne sermektedir. Dally (1983: 25–26), İngiltere ve Galler’de 1872’de çalışan annelerden doğan çocukların % 68,6’sının, çalışmayan annelerden doğan çocukların % 45,5’i daha beş yaşına gelmeden öldüklerini resmi açıklamalara dayanarak ifade etmektedir. Badinter, 1780’de Paris’te bir yılda doğan 21.000 çocuktan ancak bin kadarının anneleri tarafından emzirildiğini; bin kadarının da 60 civilacademy Konuya tarihsel süreç içinde Anadolu ve Doğu’daki annelik rolünün yapılanmasına bakarak devam etmek uygun olacaktır. Bu uygarlıklarda toplumsal yapı ve anneliğe verilen önemin bilinmesi annelik rolünün yapılanmasını anlamaya yardımcı olacaktır. Anadolu’da tarihî çağlar Asur tüccarlarının Anadolu’da kurdukları ticaret kolonileri ile M.Ö. 2. bin yılında başlamaktadır. Paleolitik çağlardaki Anadolu kadını hakkında hemen hemen hiç bilgiye rastlanmamaktadır. “Anadolu’da özellikle Çatal Höyük ve sonra Hacılar’da bulanan duvar fresklerinde görülen kadın figürlü kompozisyonlar ve kadın heykelcikleri, “bunların erkek eşli ve çocuklu grupları neolitik ve onu izleyen kalkolitik toplumda kadına verilen önemi dinî alanda olduğu gibi çağın ilkel cemiyetlerinde de en önde gelen yerini belli etmektedir” (Darga, 1984: 1). Bu bulgular ışığında Muhibbe Darga (1984: 2), “Büyük olasılıkla bu toplumda anaerkil bir aile düzeni ve geleneği egemendi” yorumunu getirmektedir. civilacademy evde sütanneler tarafından emzirildiğini geri kalan 19.000 kadar çocuğun anne kucağından uzaklarda yetiştirilip emzirilmek üzere ücretli annelere verildiğini aktarmıştır. Buna bağlı olarak da annesi ile hiç tanışmadan ölen sayısız çocuk bulunduğu, evine birkaç yıl sonra dönebilenlerin de annesine yabancı oldukları ifade edilmektedir (Badinter, 1992: 9). Anne sütü ve bakımıyla yaşam şansı yakalayabilecek çok sayıda bebeğin günümüzün değer yargılarına ters düşecek bir şekilde bakımsız bırakıldığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Badinter, bunu 18. yüzyılda annelerin “duygusuz” ve “ilgisiz” oluşuna bağlamaktadır. Ancak 19. ve 20. yüzyılda annelik anlayışında meydana gelen değişimle annenin “ilgili”, “şefkatli” olduğunu ifade etmektedir. Türkler’in İslâmiyet’ten önce Orta Doğu, Orta Asya ve Avrupa olmak üzere üç bölgede yaşadıkları bilinmektedir. Orta Doğu’da Hititler ve Sümerler medeniyetleri etkisindeyken o devrin kadınının sadece kişisel hakları üzerinde değil, eşyaları üzerinde de söz sahibi olduğu ve kadına daima değer verildiği o devre ait belgelerden anlaşılmaktadır. Türklerin ana vatanı olarak kabul edilen Orta Asya’da da Hun devri sırasında Devleti “Hakan’ın Karısı” sıfatı ile temsil eden kadın, aile içinde annenin çocuklarına velilik etmeye yetkili ve evin mutlak idarecisi olduğu yazılı belgelerden de anlaşılmaktadır. Eski Türk aile sisteminde ana ve baba eşit sorumluluklara sahiptiler. Avrupa’daki Türk kadını ise göçebe ya da yerleşik düzende olmalarına göre toplumda farklı rollerde karşımıza çıkmaktadır (Onay, 1969: 4-18). Her ne kadar aile içinde evin idarecisi olarak görünse de kendi adı ve sıfatı ile değil, Hakan’ın ya da kocasının sıfatı ile temsil gücüne sahip oluşu, kadının ikincil konumda olduğunu göstermektedir. Altındal (1991: 34) Eski Anadolu Uygarlıkları’nda kadının Ortaçağ kadınının durumundan göreceli olarak daha iyi olduğunu savunmaktadır. Hıristiyanlıkta ve İslamiyet’te kadının “kayıtsız – şartsız” teslim olduğunu ancak bu dönemde bazı hakları olabildiğini anlatmakta bunu da “görece iyi” olarak yorumlamaktadır. Ali Bardakoğlu’nun da ifade ettiği gibi, Eski Türkler’de aile, baba hâkimiyetine dayalı ataerkil bir karakter taşımaktadır. Kadın, babasının veya kocasının velayeti altında olmakla birlikte toplum hayatında oldukça saygın konuma sahip olup merasimlerde, çarşıda, tarlada kocasının yanında bulunmaktadır. Yıllarca devam eden savaşlar, seferler, kadına ev işlerini idarede geniş serbesti ve aktif bir rol sağlamış bulunmaktadır (Bardakoğlu, 1990: 11). Sümerler’de Kadın 61 Elif Gizem UĞURLU düzenlemenin, diğer bir deyişle kadının erken evlilikle erkek reisli hane halkı içine katılmasının, açıkca oğlan çocuk tercihinin, kız çocuğun değersizleşmesinin, kadın ve erkek alanlarının ikisinde de görülen yaş hiyerarşisinin kesinlikle sadece İslamî toplumlara özgü bir durum olmadığını belirtmektedir. Hindistan ve Çin gibi Güney ve Doğu Asya toplumlarında da bunun tipik örneklerine rastlandığını savunmaktadır. İskitler, Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar’da da ataerkil aile düzenin egemen olması kadına verilen değer konusunda Sümerlerle benzerlik göstermekle beraber Altındal (1991: 36)’a göre İskitler’de, Göktürkler’de ve Uygurlar’da kadının ata binmesi ve silah kullanmakta beceri göstermesi evlenme çağındaki geç kızların tercih edilmesinde önem teşkil etmektedir. Diğer taraftan, Dede Korkut Destanları’nın Eski Türklerde “anne” ve “eş” olarak kadına toplum içinde verdiği değeri gösteren önemli bilgiler içerdiğine dikkat çeken Emin Işık (1990: 29), Eski Türkler’de kadından annelik ve evini çekip çevirme becerisinin beklendiğini ifade etmektedir. Türkler’in Anadolu’da kurdukları ilk büyük devlet olan Selçuklular’dan Osmanlılar’a dek kadının toplumsal ve siyasal hayatta “varlığını ve sesini duyuramayacak hale geçişinin süreci” (Altındal; 1991: 66) yaşanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar geçen yaklaşık 600 yıllık dönemde saray çevresi kadınları ile köylü kadınlar arasında uçurum artmakta (Altındal; 1991: 81), ancak her iki kesim için de İslam Hukuk’u geçerli sayılmaktadır. Bu da konunun başında anlatılan eşitlik ve değer anlayışının devamı olmakta, cennet ise hala annelerin ayakları altında bulunmaya devam etmektedir. civilacademy mahkemede tek başına tanık olabilmekte, mallarının yönetimine sahip olabilmekte ve istemediği takdirde kocasından boşanmamak için mahkemeye başvurabilmektedir ancak çocuğu olmayan kadının üstüne kocasının yeni bir kadın alma hakkına sahip olabileceği yazılı belgelerden anlaşılmaktadır (Altındal, 1991: 35). Kadının doğurganlığının, anne olabilmesinin önemi bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Nermin Erdentuğ (1971: 131), yaptığı araştırmaya dayanarak İran - Pakistan ve Türkiye’nin geleneksel köy-kır toplumları arasında İslam kültürü çevresine mensup olmaları bakımından aile ve akrabalık gibi toplumsal yapı özellikleri arasında dikkate değer ortak kültür elemanları olduğunun altını çizmektedir. Bu açıdan bakıldığında bu toplumların anneliğe bakış açılarının da benzerlikler gösterdiği düşünülmektedir. Aişe Aslı Sancar (1999:10), Osmanlı Kadınları’nın, “kadınların Allah emaneti olarak kabul edildiği, anneliğin kutsal vazife olarak görüldüğü bir ortamda yaşadıklarını” iddia etmekte, “bir kadın olarak sevilmiş, saygı görmüş ve taktir edilmiş” olduğunu ve “cinsel bir obje ya da iktisadi üretimin bir parçası olarak” görülmediğini ifade etmektedir. Valide Sultan örneği ile Osmanlı toplumunda anne rolünün sahip olduğu saygı ve statüyü anlatan Sancar, Valide Sultan’ın diğer erkek doğuran kadınlara göre de yüksek mertebede olmasına dikkat çekmektedir. Ancak bir annenin Valide Sultan olsa dahi Hakan’dan daha üst statü dercesine sahip olamayacağı, erkek doğurmak sureti ile belli bir mertebeye yükselebileceği umudu Kandiyoti (1997: 79), ataerkil geniş ailede kadının yaşam döngüsünün niteliğinin bize gerek Ortadoğu’da kadınların ikincil konumunu, gerekse bu konumun psikolojik içselleştirilmesiyle ilgili önemli ipuçları sağlamakta olduğunu, bu tip hane içi 62 civilacademy taşıdığı, bu şekilde erkek çocuğa verilen değer ile kız çocuğun değerinin düşürülmesi burada gözden kaçan noktalar olarak görünmektedir. 1. 2. Sanayi Devriminden Sonra Annelik 18. yüzyılın sonunda devletler zenginliklerini oluşturacak insan gücüne ihtiyaç duymaya başlamıştır. Bu, insan kaybını önlemek diğer bir deyişle bebeklerin hayatta kalabilmelerini sağlamak anlamına gelmektedir. Çocuğun emzirilmesi tekrar değer kazanmaya başlamaktadır. Annelerin bu eyleme yönlendirilmeleri ve buna ikna edilebilmeleri eşitlik ve mutluluk söylevleriyle desteklenmektedir. Erkekler de bu durumdan ekonomik ve sosyal faydalar sağlamaktadırlar. Annelere telkin edilen, iyi anne olmaları durumundamutlulukvesaygınlıkkazanacakları, aile içinde vazgeçilmez olacakları ve bu şekilde vatandaşlık hakkı verilebileceği olmaktadır. Anneler de bu vaatlere inanmakta üstelik erkekler tarafından gerçekleştirilemeyecek bu görevi mutlulukla yapmaktadırlar. Bu vaatlere inanmayıp direnen kadınlar da bulunmaktadır ancak büyük çoğunluk içinde erimektedirler (Badinter, 1992: 116). civilacademy Osmanlı topraklarında olduğu gibi Batı dünyasında da hayat devam etmektedir. Sanayi devriminden önce ve sanayi devriminden sonra, olmak üzere iki ana bölüme ayırarak incelediğimiz bu iki dönem arasında annelik konusunda kesin çizgilerle çizilmiş bir ayrım bulunmamaktadır. Ancak araştırmanın akışı içerisindeki tarihsel sıralama da dikkate alındığında annelik rolü konusundaki taşların yerine oturması bakımından kolaylık sağlayacağı düşünüldüğünden Sanayi Devrimi’nden sonraki gelişmeleri içeren bölümle konuyu incelemeye devam etmek gerekmektedir. Çocukların yaşam şansını arttırmak için, kadınlara anneliğin olumlu yönlerinin gösterilmesi ve bunu yeniden tadabilmeleri için üç söylemle desteklenmeleri gerektiğini ifade eden Badinter, sadece aydın erkeklere hitap eden ekonomik söylemin yanı sıra her iki cinse de hitap eden felsefi ve psikoanalitik söylemden bahsetmektedir. Aydın erkeklere hitap eden ekonomik söylem; bir ulus için nüfusun önemini ve sağlayacağı sosyal faydaları bilince yerleştirmeye yönelik olmaktadır. Devlet büyükleri tarafından çocuğun ekonomik anlamda da bir zenginlik olduğunun anlaşılması ile çocuk ticari bir değer kazanmış, canlı varlıkların ekonomik gücünün yanı sıra askeri gücünün de önemi nedeni ile çocuk, değerli bir maddeye dönüşmüştür. Her iki cinse de hitap eden söylemlerden biri aydınlanma felsefesi doğrultusunda verilen mutluluk ve eşitlik vaatleridir. Bu şekilde anne saygınlık ve aile içinde vazgeçilmezlik istemine kavuşacak, baba otoritesi zayıflayacaktır. Bir diğeri psikoanalitik söylem olup, anneyi çocuğun mutluluğundan sorumlu kişi sıfatına yükseltmektedir (Badinter, 1992: 118). Bu işleyen söylemler sayesinde annelik imgesi yüceltilmeye, anne rolü içindeki kadın çocuğun toplumda değer kazanması ile kocasına da yaklaşmaya başlamaktadır. Baba otoritesinin zayıflaması, kocanın da karısına arkadaş olduğu söyleminin yavaş yavaş yerleşmesi ile annelik kadın tarafından da gönüllü olarak benimsenen bir imgeye dönüşmektedir. Anneler kendiliklerinden çocuklarına yönelirken bir yandan da toplum tarafından destek görmektedirler. Hatta bir süre sonra bu durum eskiye bakarak çocuğunu emzirmeyen annelerin kınanmasına bile neden olmaktadır (Badinter, 1992: 119). 18. yüz yılın ortasından itibaren ve özellikle 19. yüzyılın başında tarihsel dönüşümler, özellikle de sanayi 63 Elif Gizem UĞURLU Badinter (1992: 118), majesteleri kral için itaatkâr uyruklar yetiştirecek, hatta yaratacak olan kadının anne olarak yüceltilmesinin altında devletin zenginliğini oluşturacak olan insan varlığının öneminin keşfedilmiş oluşuna bağlamaktadır. İnsanın ekonomik değerinin farkına varılması, nüfusun armasının sağlanması için çalışmalara yöneltmektedir. Bu da bebek ölüm oranın azaltılması anlamına gelmektedir. Bunun için annelerin bebeklerine süt vermeleri, onları önemsemeleri ilk haftalarda gerçekleşen bebek ölümlerini azaltmak için ilk tedbir olmaktadır. Annelerin de bebeklerine ilgi göstermeleri annelik idealinin yüceltilmesi ile doğru orantılı olacağından ekonomik ve felsefi söylemlerin yanı sıra, annelere anneliğin ve annelik sevgisinin duygusal bağlamda mutluluk vereceği söylemleri de devlet tarafından desteklenmektedir (Badinter, 1992: 118). civilacademy devrimi, kadını özel alana tecrit etmekte, iş yeri ile ev mekânını da birbirinden ayırmaktadır (Donovan, 1997: 19). Başat ideoloji çocuğun yaşaması için gerekli olan anneyi ve annelik rolünü yücelterek bu ideali desteklemektedir. Anneler üzerlerine yüklenen misyonla özdeşleşmeye başlarken, babanın otoritesi altında olmaya da devam etmekte, her yerde iyilik, şefkat, sevecenlik imajı desteklenmektedir. Çocukların eğitim işlevinde annenin denetimi ve hakimiyeti ön plana çıkmaktadır. Lipovetsky (1999: 161)’ye göre; annelerin tek eğitmenler olduğu ilan edilip yüceltilirken, “analık sadakati” ve “çocukların ilk eğitmeni” sıfatları modern anneye yüklenmektedir. “Modernlerle birlikte anne, laik kült nesnesi haline getirilir” (Lipovetsky, 1999: 161). Badinter (1992), annenin, babanın ve çocuğun rollerinin yaşadıkları toplumun egemen değerlerine ve gereksinimlerine göre belirlenmekte olduğunun da altını çizmektedir. Lipovetsky (1999: 161)’ye göre; ev kadını ideali, kadınları ailenin kapalı mekânı içinde tutmaya, onları kamu görevlerinden uzaklaştırmaya, kızların yüksek öğrenim görmeleriniengellemeyekatkıdabulunmaktadır. Ancak, bu “kapalılık” kadınların geleneksel bilgi ve yöntemlere açılmasını başlatan eşzamanlı bir süreci engellememektedir. Okul, kızları kilisenin etkisinden koparmakta, tıp camiası da bebekleri besleme, yıkama ve kundaklamaya ilişkin yeni kuralları annelere aşılamaktadır. Zamanla kadınları bilimsel bilgilerle eğitmek, geleneksel yöntemlerden arındırmak, çocuk bakımı ve sağlığa uygunluk ile ilgili yeni kuralları öğreterek kadınları yönlendirmek söz konusu olmaya başlamaktadır. Annelik rolü toplumsal olarak yüceltildikçe annelik içgüdüsü bilimsel ve tıbbi organizmaların talimatlarıyla çerçeve içine ve disiplin altına alınmaktadır. Kadınlar da ev işlerine layık görüldükçe, atalarından kalma şartlanmalardan kurtulup tıp camiasının dikte ettiği normlara daha fazla açılmaktadırlar. Kadınların dışarıya açılması ile annelik davranışları yeniden biçimlenmekte, geçmişten miras kalmış düşünce tarzlarını değiştirmeye yönelik tamamen modern istenç devreye girmektedir (Lipovetsky, 1999: 161). Giddens (1994: 44), ailelerin küçüldükçe ve çocukların incinebilir ve uzun vadeli duygusal eğitim ihtiyacında olan varlıklar olarak görülmeye başlandıkça kadınların çocuk yetiştirme üzerindeki kontrolünün arttığını ifade etmektedir. 20. yüzyılın başlarında artık kadınlar toplum içerisinde daha iyi bir yer almaya başlamışlardır. Teknolojik ve ekonomik değişikliklerin kadının rolünü de etkilemeye başlaması kadını değiştirmektedir. Anne sütü yerine geçebilecek yiyeceklerin bulunması, kadını çocuğunu emzirmek için zorunlu olarak evde kalmaktan kurtarmaktadır. Böylece 64 civilacademy “Modern toplumlarda kadınların toplumda var olma nedenlerinin anneliklerine” indirgendiğini savunan Atabek (1999: 121) de, kadınların nasıl anneler olmaları gerektiği, çocukların nasıl yetiştirileceği gibi konulara simgesel anlamlar yüklendiğini ifade etmektedir. Çocuk yetiştirme yöntemlerinin, psikolojinin sosyolojinin, tıbbın, politikanın konusu haline geldiğini, “eski düzenin “karanlıklar içinde bırakılmış anne” imgesi yerine, yeni düzenin simgesi olarak “namuslu ve şefkatli anneler” imgesinin” kullanılmaya başlamasını, modernleşme sürecinin en önemli özellikleri arasında saymaktadır. kadının Cumhuriyet döneminde sahip olduğu haklar ve olanaklar ile anneliği ve annelik rolünü yapılandırması arasında da bir bağ bulunmaktadır. Aşağıda da görüleceği gibi, yapılan araştırmalar bu görüşleri destekler niteliktedir. civilacademy kadınlar daha fazla boş zamana ve özgürlüğe kavuşmaktadırlar. Aynı zamanda “19. yüzyıldan itibaren kadınların eğitim görmeleri” (Abadan-Unat, 1998a: 6) ile eğitim düzeyi de yükselmeye başlamıştır. İnsana ve emeğe olan ihtiyacın artması ve eğitimli kadınların olduğu kadar değişik toplumun her sınıfından kadına göre iş imkânlarının bulunması ile bu asrın sonlarına doğru çalışan ve evli olarak çalışan kadınların toplam iş gücündeki oranı da artmaya başlamıştır. Kadın hareketlerinin başlaması ile de kadınlar modern teknoloji sayesinde daha fazla güç ve kuvvet isteyen işlerin onlar tarafından da yapılabileceğini öne sürmekte, böylece fiziki farklılığın ortadan kalkacağını savunmaktadırlar. Özkalp (1985: 172), diğer bir farklılık olan psikolojik farklılıkların ise (aşırı duygusallık, rekabetçi olmama gibi) kişinin toplumsallaşması sonucunda oluştuğundan, bunun önemli bir fark olmadığını öne sürmektedir. Bireylik, “modern topluma özgü bir varoluş biçimi” (Bora, 1998: 9) olarak tanımlanmaktadır. İnsanı insan yapan özelliği Modernist kurama göre açıklayan Bora, “başkalarının iradelerinden bağımsız” olmanın önemine dikkat çekmektedir. Bu bağımsızlığın, “bireyin ‘kendi çıkarları’nı gözeterek girdiği ilişkilerin dışında başka hiçbir zorlayıcı ilişkiye girmeme özgürlüğü” anlamına geldiğini, bireyin, “toplumdan bağımsız olarak (topluma hiçbir borcu olmaksızın) kendi bedeninin ve yeteneklerinin” sahibi olduğunu ifade etmektedir (1998: 12). Bu noktadan yola çıkarak annelik rolünün kadını modern birey tanımından uzaklaştırdığı düşünülmektedir. Çünkü Bora’nın da iddia ettiği gibi, “kadınlar, çocuk doğurdukları ve çocuklara baktıkları için, modern birey tanımının özünde yatan bağımsızlığa sahip değildirler” (1998: 12). Bu görüşleri tartışabilmek için Türkiye’de kadının anne olarak konumunu ve annelik rolü hakkındaki verileri incelemeye devam etmek gerekmektedir. Kırkpınar (1998: 13), Türkiye Tarihi boyunca kadın-erkek eşitliğinin sağlanması yönünde dev adımlar atıldığını, Tanzimat ile birlikte başlayan çağdaşlaşma hareketi çerçevesinde de Türk kadınının, gerek düşünce alanında gerekse doğrudan doğruya siyasi ve toplumsal haklar yönünde ciddi adımlar atabildiğini ifade etmektedir. Tanzimat’tan sonra, düşünce dünyasında ve siyasal yaşamda zaman zaman geriye dönüşlerin olduğunu ancak, “imparatorluk sosyal yaşantısında, dünyada gelişen yeni siyasi akımların etkisiyle, 1.3. Türkiye’de Annelik Rolü Tanzimat döneminden, Cumhuriyet’e gelene kadar olan dönem içerisinde kadına tanınan haklar ile annelik rolü arasında bir bağ olduğu düşünülmektedir. Aynı şekilde 65 Elif Gizem UĞURLU özellikle II. Meşrutiyet Dönemi’nde radikal kırılmalar” görüldüğüne dikkat çekmekte, kadın sorunları açısından, ilk ciddi gelişmelerin de bu dönemde yaşandığını ifade etmektedir. sağlığı, artan doğum sayısı, sıklaşan doğum aralığı ve düşüklerle ciddi bir biçimde tehlikeye atılmaktadır. Kolankaya (2001: 157), kadın sağlığının belli bir toplumsal yapılanma içinde toplumun kadını algılayış biçiminden ve kadına verilen değerden etkilendiğini, kadının toplum içindeki statüsü ile doğurganlığı arasında zıt bir ilişki bulunduğunu statüsü düştükçe doğurganlığının arttığını ve bu artışın sağlığını olumsuz yönde etkilediğini, üstelik hastalanma ve ölüm riski getirdiğini savunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte, 1923-1938 yılları arasında Türk kadını artık yeni bir düzen anlayışının kadını olmakta, “kendisine, okuyup öğrenme, kamusal yönetime ortaklık,toplumdatırmanmayapabilme,seçicilik, çağına uygun duyuş / düşünüş / davranış olanak ve hakları” (Altındal, 1991: 119) tanınmaktadır. Kırkpınar (1998: 15), “Cumhuriyet kadınının, bölgeler ve kültürler arasındaki farklılıklara ve yaşanan yoğun çelişkilere rağmen, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde farklı olduğunu, bu farklılığın, yalnızca kadının dış görünüşünde değil, toplumsal statüsünde, kültürel yapısında, kişilik tanımlamasında tanık olunan çok yönlü bir farklılık olduğunu belirtmektedir. Ancak Cumhuriyet döneminde izlenen iki ayrı nüfus politikasında kadının bazı yönlerden ihmal edildiği ortaya çıkmaktadır. 1965 yılına kadar doğumları teşvik edici politika ile kadın sağlığından çok ülke yararı gözetilmektedir. Doğumları teşvik edici politikayla kadınların bakmakla yükümlü oldukları çocuk sayısı arttırılırken, kadın civilacademy İsviçre Medeni Kanunu’ndan esinlenerek hazırlanan Türk Medeni Kanunu’na göre çok karılılık (eşlilik) yasaklanmakta, her iki eşe de eşit boşanma hakkı ve çocukların velayet hakkı tanınmakta, birey sıfatı ile kadın - erkek eşitliğine yer verilmekte, Türk kadının önündeki hukuksal engeller “hiç olmazsa soyut yasa kurallarıyla” (Koyuncuoğlu, 1998: 58) kaldırılmaktadır. Kadınların siyasal ve toplumsal hayatta önünü açan, Türk Medeni Kanun’u l935’den beri süren değişiklik çalışmaları sonucunda Yeni Türk Medeni Kanun’u olarak l Ocak 2002 de yürürlüğe girmiştir (DİE,http://www.die.gov.tr/tkba/mevzuat. htm#medeni, bağlanma tarihi, 2003). Annelik olgusunun çoğunlukla kadının ayrılmaz bir özelliği, üzerinden atamadığı bir görev, bir zorunluluk haline getirildiği gerçeği genel kabul görmektedir. Bu olgu, “toplum tarafından kadınlara dışsal etkilerle benimsetilmiş ve sonradan kadınlar tarafından içselleştirilmiş ve yalnızca kadınlara yüklenmiş bir görev olarak” (Atabek, 1999: 7) annelik kavramı üzerinde yüklenmektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda çalışan kadınlar ancak mükemmel bir ev kadını ve anne oldukları sürece başarılı görülmektedirler, çalışan ya da çalışmayan tüm kadınlarda onaylanan ve hedeflenen temel ölçüt onların kadınlık özelliklerinden uzaklaşmamış olmalarıdır. Toplum tarafından onaylanan şefkatli, yumuşak, anlayışlı iyi bir eş, aynı zamanda fedakar bir anne olmaları ve bunlara ek olarak modern hayatın getirdiklerine uyum sağlayabilen özelliklere sahip olmalarıdır (Atabek, 1999: 5). Arat (1994: 47), Türkiye’de geleneksel altyapının çok yavaş değiştiğini, kadınların büyük çoğunluğunun ailede, toplumda ve ekonomide erkek egemen kurumlara koşullanmış olduğunu, pek çok, geleneksel, hukuksal zorlukla ve ayrımcılıkla karşılaştığını, ifade etmektedir. Gelişmekte olan bu ülkede kadınların, dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak eğitim düzeylerini yükseltebildikleri zaman erkek egemen iş dünyasında kendilerine yer 66 civilacademy Televizyon programları da reklam yayınları da toplumsal değerlerden beslenmekte ve bunları tekrarlayarak ihtiyaçları hatırlatma ve ihtiyaç uyandırma ile kendine tüketici kitlesi yaratmaya çalışmaktadır. Kimi zaman toplumsal, geleneksel değerleri vurgulayarak ödül vaadinde bulunmakta ya da bu ödülden yoksun kalınabileceği ima edilmektedir. Basmakalıp örnekleri taklit etme, özdeşleşme kurma gibi taktikler kullanılabildiği gibi, bir gruba dahil olma gereksinimini, gıpta etme ve imrenme duygularını da kullanmaktadır. Bu şekilde göze hoş görünme ve izleyiciyi ekran karşısında tutma amacını taşımaktadır. açabileceklerini savunmaktadır. Ancak Kandiyoti’nin yaptığı araştırma sonucu kadınların başarılı olmanın ilk koşulu olarak kendi rollerini “iyi bir anne ve eş” şeklinde tanımlamakta ısrar ettikleri görülmektedir. Oktik (2001: 205)’in son yıllarda yaptığı bir araştırmanın bulguları da günümüzde kadının toplum tarafından kabul edilen birincil rolünün, aileyi ve yüksek statü atfedilen anne ve eş pozisyonlarını sürdürmesi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu durumu erkek tarafından sergilenen rollere kıyasla daha aşağıda bulunmaktadır. Televizyonun pek çok toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da önemli ve etkili bir kitle iletişim aracı olduğu bilinmektedir. Televizyon, eğitim düzeyi, toplumsal sınıfı ne olursa olsun, cinsiyet ya da yaş grubu gözetmeksizin büyük bir kitle tarafından izlenmekte, programlar her kesimden izleyiciyi çekebilecek şekilde tasarlanmaya çalışılmakta, yayın saatleri mümkün olan en çok izleyici kitlesini yakalamaya yönelik olarak planlanmaktadır. Yazılı basın, radyo ve internet de kitle iletişiminde önemli araçlardır. Televizyonun sunduğu görsel zenginlik ve yaygınlık televizyonu bir adım daha öne çıkarmaktadır. civilacademy a. Kitle İletişim Araçlarında Kadının Konumlandırılışı ve Annelik Rolü Televizyon “sadece bir teknoloji değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve endüstriyel” (Mutlu, 1992: 16) bir gerçek olarak da karşımıza çıkmaktadır. İzleyicilerin içinde bulunduğu çevreyle, işleyiş süreci iç içe geçmiş olan televizyon, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası, aynı zamanda da sosyal öğrenmede önemli rolü olan bir araç konumunda bulunmaktadır. Bir televizyon reklamının süresi bir program yayınının süresi kadar uzun değildir. Reklamın kısa sürede iletisini alıcıya göndermeye çalışma gibi bir uğraşısı daha vardır. Zamana karşı yapılan bu yarış içinde defalarca tekrarlanacağı düşünülerek hazırlanan reklamın her karesinin amaca yönelik bilgileri içeren şekilde düzenlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle baştan beri ifade edilmeye çalışılan toplumsal değerlerin, geleneğin, ödül ve cezalandırmanın ve diğerlerinin reklamın kısacık zaman diliminde yansımasını bulabilmesi için basmakalıp örneklerden yararlanılmaktadır. Bir oyuncu anne rolünü oynayacaksa bakışı, duruşu, saçı, giyimi, tutumu ile bir karede mümkün olan en fazla mesajı vermeye çalışacak şekilde tasarlanmaktadır. Böylece toplumda var olan bir imaj yeniden düzenlenerek reklam yolu ile tekrar sunulmaktadır. Anneliğin öğrenilme sürecinde medyanın da çok büyük önemi olduğunu vurgulayan Atabek (1999: 123)’e göre; annelik rolü ve davranışları “aile içinde anne tarafından, medyada da film, reklam ve benzeri birçok sunum içindeki simgeler aracılığı ile” öğretilmektedir. Öğrenme sürecinin temel 67 Elif Gizem UĞURLU seçilerek incelenmesinin araştırma amaçlarına ulaşabilmek açısından en uygunu olduğu düşünülmektedir. 57 ayda yayınlanan toplam 14472 adet reklamdan annelik rolü bulunan 257 reklam tespit edilmiş, tekrarlar çıkarıldıktan sonra 190 reklam kaydedilmiştir, yapılan inceleme ile bu reklamların içinde 207 annelik rolü görülmüştür. Bu reklamlar görsel ve işitsel kodlar olarak ayrılıp incelenmiş ve yorumlanmıştır. öğrencisinin kız çocuk olduğunu ancak, baba ve erkek çocuğun da bu sürecin içinde yer aldıklarını belirtmektedir. Timisi (1998: 423), kitle iletişim araçlarının aracılığı ile sunulan yazı, ses ve görüntülerin gerçeğin bire bir kendisi olmadığını, belirli öncelik ve dünya görüşlerini yansıtan bir seçme sürecinin sonucu olduğunu, bu seçimlerin de toplumsal cinsiyet hakkında belirli varsayımlar ürettiğini belirtmektedir. 2. AMAÇ VE YÖNTEM 3. BULGULAR VE YORUM civilacademy Timisi (1998: 409), televizyon programlarında kadın karakterlerin toplumsal rollerinin zaman içerisinde değişiklik gösterebildiğini ancak evlilik ve aile kurumunun kadın kimliğinin tanımlanmasında önemli rol oynadığını ileri sürmektedir. 1969-1975 yılları arasındayeralanprogramlardakadınkarakterlerin toplumsal rollerini inceleyen araştırmaları örnek göstererek, “televizyon karakterleri içerisinde kadınların yarıdan fazlasının anne ve eş olarak” sunulduğuna dikkat çekmektedir. Araştırmada kaynak taramasının yanı sıra seçilen televizyon reklamlarının görüntü ve ifadelerin çözümlemesi yapılmıştır. Sistematik bir program çerçevesinde görüntülerden ve ifadelerden alınan veriler ışığında araştırma problemini çözmeye yönelik veriler toplanmıştır. Görüntü ve ifadelerin çözümlemesi için görüntüye ve diyaloglara uygulanmak üzere çalışmanın amaçlarına ulaşmak doğrultusunda bir sormaca kullanılmıştır. Sormacada yer alan kategoriler ve kodları aşağıda sıralanmaktadır. Bu kodlardan alınan veriler açıklanmıştır. 2.1. Araştırmanın Amacı Bu araştırmanın amacı, Türkiye’de ulusal televizyon kanallarında yayınlanan reklam filmlerindeki annelik rolünün nasıl sunulduğu ortaya çıkartmak olmuştur. • Reklamı yapılan ürün kategorileri, • Temizlik, gıda, bebek, ev eşyası, içecek, diğer. • Annelerin giyim renkleri • Beyaz, pembe-bej, mavi tonlar, yeşil tonlar, kahverengi-siyah, diğer. 2.2. Araştırmanın Yöntemi Bu araştırma kapsamında Türkiye’de ulusal televizyon kanallarında yayınlanan reklamlar çalışma evrenini oluşturmaktadır. Bu evren içerisinden 1998 yılı ocak ayı ile 2002 yılı Ekim ayı arasında ulusal kanallarda yayınlanan televizyon reklam yayınlarından amaçlı örnekleme yöntemlerinden tipik durum örneklemesi yöntemi (Yıldırım vd. 1999: 69) ile annelik rolü bulunan reklamların • Annelerin giyim çeşitleri • Gömlek, bluz, kazak, elbise, gecelik, pyjama, eşofman, diğer. • Annelerin saç renkleri • Kahverengi, siyah, sarı, kızıl, diğer • Annelerin saç biçimleri • Toplu, kısa, dağınık, topuz, diğer 68 civilacademy Reklamı yapılan ürünler altı ana bölümde toplanmıştır. Gıda, içecek, temizlik, bebek, ev eşyası, diğer. Bebek olarak ayrılan bölümün içinde bisküvi, mama, ıslak mendil, çocuk bezi, salıncak; ev eşyası bölümünde pencere, yatak, halı, tencere ve mobilya; diğer bölümünde ise diş macunu, araba, banka, kağıt havlu, tuvalet kağıdı ve kadın bağı bulunmaktadır. • Annelerin reklam süresince eylemleri • Çocuk bakımı, servis, yemek, çamaşır, temizlik, bulaşık, diğer. • Annelerin eylem sırasında kullandıkları araçlar • Çocuk bakımına ait ürünler, yemek yapım gereçleri, servis gereçleri, çamaşır yıkama gereçleri, bulaşık yıkama gereçleri, yok, diğer. • Annelerin çalışma durumları • Çalışmıyor, çalışıyor, belirsiz. • Annelerin reklam boyunca bulundukları mekânlar • Mutfak, salon, oturma odası, kamusal alan, bebek odası, balkon, bahçe, banyo, diğer. • Özel alan, mağaza, okul, oyun parkı, iş yeri, sokak, araba, banka, diğer. • Annelerin kamusal bulundukları kişiler alanda birlikte civilacademy • Annelerin kamusal alanda bulundukları mekânlar • Özel alanda, çocuğu ile, çocuğu ve kocası ile, yalnız, diğer, Anne, en çok (% 34.3) temizlik ürünleri reklamlarında görülmektedir. 207 reklam filmi içinde 71 temizlik ürünü reklamında anne kullanılmaktadır. Bu kadının anne olmasının yanı sıra temizliğe de önem veren, evde bu kararı veren kişi olduğunun pekiştirilmesidir. Annenin gıda, bebek ürünleri, ev eşyası ve içecek reklamlarında da kullanıldığı görülmektedir. Bu ürünlerin hepsi, özel alana ait ürünlerdir ve kadının sorumluluğuna atfedilen temizlik, beslenme, çocuk bakımı, evin derlenip toplanması rollerinin anneye ait olduğunun hatırlatılması üzerine kuruludur. Kamusal alana ait ürünlerde yer almıyor olması, kamusal alanın anneleri dışlayan yapısını pekiştirdiğini düşündürmektedir. • Reklamlarda duyulan dış ses • Erkek, kadın, çocuk, yok, diğer, SONUÇ • Annelerin konuşma konuları Türkiye’deki batılılaşma çabalarının anneliği ve annelik rolünün yapılandırılmasına etkide bulunduğu yapılan araştırmalarca da desteklenmekte ancak kadının anne oluşu ile modern birey tanımına mesafeli durduğunu göstermektedir. İnançlar, toplumsal değer ve yargılar, hukuki, sosyal ve siyasal hayattaki reform çalışmalarına ve gelişmelere rağmen annelik rolüne yüklenen değerlerin köklerinin sağlam olduğu anlaşılmaktadır. Toplumsal yaşamın bir parçası haline gelen kitle iletişim araçlarının da bu rolleri yineleyerek pekiştirdiği görülmektedir. • Duruma dair, ürüne dair, çocuğa dair, kendine dair, konuşmuyor, diğer • Annelerin çocuklarına karşı olan tutumları • İlgili, şefkatli, anlayışlı, güler yüzlü, birebir ilgilenmiyor, diğer. • İşitsel kodlar; • Annelerin kendilerini tanımladıkları, • Annelerin anneliği tanımladıkları, • Annelerin duygularını ifade ettikleri, • Dış sesin anneliğe dair ifade ettikleri olarak ayrılmıştır. 69 Elif Gizem UĞURLU ya da erkeğe atfedilen eylemler ve araçları kullanmamaktadırlar. Bu şekilde toplum içinde erkek ve kadın rollerinin toplumdaki yerleri ve kullandıkları araçlar ayrıştırılmakta ve sabitlenmektedir. Televizyon reklamlarında annelik rolünün 1998-2002 yılları arasındaki sunumunu incelemek için 190 reklamın görüntü ve ifadelerin çözümlemesi yapılmıştır. Bu çömlemelerden çıkan sonuçlara göre; annelik rolünden beklenen, temizlik gıda ve bebek ürünleri reklamlarında sıklıkla kullanılarak, anne olmasının yanı sıra, temizliğe önem veren, beslenmeden ve çocuk bakımından sorumlu olan kişi olduğu görüşünü pekiştirmektedir. Televizyon reklamları içinde annelerin mesleki statüleri farklılık göstermekle birlikte, annenin profesyonel yaşamdaki konumundan çok, ev yaşamı ön plana çıkartılmakta, ev dışında çalışıyor olsa bile, kadının birincil ilgi alanı olarak ev yaşamı gösterilmektedir. Ev içinde giydiği profesyonel yaşamı sembolize eden kıyafetleri ile cinsiyete dayalı iş bölümünü kıyafetlerinden yansıyan mesajlarla meşrulaştırmaktadır. Cinsel kimliğinin öne çıkarılmasından kaçınıldığı ve üzerine yüklenen görevlerin vurgulandığı bir yaklaşım dikkati çekmektedir. Annenin özel alanı kamusal alan olarak kabullenmesine verilen destek bu mesajlar içinde yer almaktadır. civilacademy Yarattığı psikolojik etkiden ve geleneksel ön yargılardan yararlanarak annenin giyiminde tercih edilen açık renkler ile annenin, temiz, titiz, sevecen, huzur ve güven verici, uyumlu bir kişi olduğu kalıpları tekrar edilerek yerinin sabitleştirilmesine çalışılmaktadır. Annenin fiziksel görünümünde göze çarpan bir özellik de saçların siyah ve kahverengi oluşudur. Sarı saçın yarattığı cinsel cazibeden kaçınılmakta koyu renklerin yarattığı, sağlıklı, enerjik ve çocuk yetiştirebilme anlamlarını vurgulayan renklerin tercih edilerek, annelik rolü için koyu saç renklerinin uygun görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Sosyal kontrol altında ve disiplinli olma anlamına gelen kısa ve toplu saç biçiminin tercihi de anneye atfedilen bu rollerin pekiştirilmesidir. Türk kadınlarının çalışıyor olsa bile, aile içindeki statüsü ya da üzerine yüklenen görevler değişmemektedir. Annenin evinin kadını çocuklarının bakıcısı olması, zamanını ev işine temizliğe, bakımına ayırması gerektiği görüşlerini pekiştirmektedir. Ayrıca toplumsal üretimdeki rollerinin azımsanması düşüncesinin meşrulaştırılmasına yardımcı olmaktadır. Annelik rolünün özel alanda konumlandırılışı, cinsiyete dayalı iş bölümüne göredeyenidenüretimilesınırlandırıldıklarından kamusal olanın uzağında tutulmaktadırlar. Bu da annelik rollerinin üzerine yüklenmiş olan işlevlerini yerlerine getirirken harcadıkları zaman yüzünden onları kamusal alanın etkinliklerine uzaklaştırmakta, özel alanda kalmalarına neden olmaktadır. Annelerin üzerlerine atfedilen rollere uygun görülen sabit işlevli mekânlarda bulunmaları gün içinde zamanlarının bu mekanlarda geçtiği görüşünün sunulması bu alanları annelere ait göstermek diğer alanları anneden ayırmakta ve bunun meşrulaştırılmasına katkıda bulunmaktadır. Reklamlarda annenin kamusal alanda çok gösterilmemesi de bu durumu desteklemektedir. Nadiren göründüğü kamusal alanda da ailenin bir üyesi kimliği ile bulunması, sosyal dayatmaların ve sınırlandırmaların annenin aile içinde konumlandırıp sabitlenmesinin göstergesi olmaktadır. Anneler çocukları- Anneler eylemlerinde ve eylemleri boyunca kullandıkları araçlarda da toplumsal cinsiyet rollerinin üzerine yüklediği eylemleri yerine getirmektedirler. Özel alan içerisinde bile kamusal alana ait olduğunu düşündürebilecek 70 civilacademy saç biçimi, saç şekli, eylemleri ve diğerleri ile tekrarlanmaktadır. Annelik rolünün yüceltilmesi ile annenin yaptığı seçimler özendirilmektedir. Reklamı yapılan ürün satın alındığında, kullanıldığında, önerilen şekilde davranıldığında kadının toplumsal olarak ödüllendireceği vaadi sunulmaktadır. na karşı yüzyıllardır uygun görüldüğü biçimde şefkatli, ilgili, anlayışlı, güleryüzlü bir tutum sunmaktadırlar ve günümüzde de bu tutum toplumsal kabul görmektedir. Özel alan içinde dahi annenin kullandığı ürüne ve eylemlerine dair son söz erkek ses tarafından söylenmekte, bunun da var olan erkek egemen söylemin bir göstergesi olarak, toplumsal kabul gören bir olgunun yansıması olduğu anlaşılmaktadır. Annelik rolündeki kadının reklam içersinde çok konuşkan gösterilmemesi annelik rolünden bir başka beklenti olarak sunulmaktadır. Konuşma konusu ise çok gerekmedikçe kendi hakkında olmamaktadır. Annelerin kişilik özellikleri, beğeni ve istekleri önem dercesine göre en son gelmekte ve bunun günümüzde de toplumsal olarak onaylandığı düşünülmektedir. Abadan Unat, Nermin. İdeoloji Açısından Kadın Araştırmaları, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yay no: 285: Ankara: 1998. Altındal, Aytunç. Türkiye’de Kadın, İstanbul: Anahtar Kitaplar,1991. Arat, Necla. Türkiye’de Kadın Olmak, İstanbul: Say, 1994. civilacademy Anneler kendilerini temiz, titiz olarak tanımlamakta, bu şekilde toplumsal kabul görüp övüldüklerini; anneliği de tutumlu, çalışkan özenli olarak tanımlamakta, toplumsal olarak yüklenmiş görevlerin bilimcinde olduklarını ifade etmektedirler. Kaynakça Anneler mutluklarını ve kendilerini şanslı hissetmelerini ise evlilik kurumunun kanatları altında olmaya ve babaya bağlamaktadırlar. Toplumsal olarak beklenilenin tersine anneye yardımcı olarak rolünde değişime uğramış babanın dünya üzerinde bulunması zor ve normal olmayan bir durum gibi gösterilmektedir. Bu değişimin anne tarafından da şaşkınlık ile karşılanacağının altı çizilmekte ve yerleşik olan cinsiyetçi kalıpların hatırlatılması yolu ile sabitleştirilmesi sağlanmaktadır. Dış ses de anne hakkında konuştuğunda da toplumsal olarak anneliğe yüklenen görevleri tekrarlamaktadır. Atabek, Gülseren Şendur. Türkiye’de Anneler Gününde Yayınlanan Reklam Fotoğraflarında Annelik İmgesinin Değişimi. Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Programları ve Öğretim (Güzel Sanatlar Eğitimi), Anabilim Dalı Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 1999. Badinter, Elisabeth. Annelik Sevgisi, Çev: Kamuran Çelik. İstanbul: Afa, 1992. Bardakoğlu, Ali. “Aile Hukukumuzun Tarihi Gelişimi”, Tarihi Akışı İçerisinde Türklerde Aile Yapısı Sempozyumu Bildirileri. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları No:9, 1990. Beauvoir, Simone De. Kadın İkinci Cins Evlilik Çağı, Çev: Bertan Onaran. İstanbul: Payel Yayınları, 1993. Berktay, Fatmagül. Tarihin Cinsiyeti, İstanbul: Metis, 2003. Bütün bunlar reklamın şık ve çekici görüntüleri eşliğinde özendirici bir biçimde sergilendiği için annelerin kullandıkları ürünler kadar, toplumsal cinsiyet kalıpları giyimi, Bonnefoy, Yves. Mitolojiler Sözlüğü, Çev: L.Yılmaz. Ankara: Dost Kitabevi, 2000. 71 Elif Gizem UĞURLU Gümüş, Okan, Aziz Sevi. Uluslararası İlişkiler Sözlüğü. http:/www.mfa.gov.tr/turkce/ gruph/ha/ha02htm/02.htm, 2003. Bora, Aksu. Türk Modernleşme Sürecinde Annelik Kimliğinin Kurulması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998. Gündüz, Şinasi. Din ve İnanç Sözlüğü. Ankara: Vadi Yayınları. 1998. Childe, Gordon. Kendini Yaratan İnsan, İstanbul: Varlık, 1996. Haralambos, M. Sociology Themes and Perspectives, Bungay, Suffolk: University Tutorial Press, 1984. Chodorow, Nancy. The Reproduction of Mothering, (Psychoanalysis and the Sociology of Gender) London: University of California Press, Ltd. 1979. Çelebi, Nilgün. Kadınlarımızın Cinsiyet Rolü Tutumları, Konya: Sebat Ofset, 1990. Kandiyoti, Deniz. Cariyeler Bacılar Yurttaşlar, İstanbul: Metis Yayınları, 1997. DİE. http//www.die.gov.tr/tkba/mevzuat. htm#medeni 2003 Kırkpınar, Leyla. “Türkiye’de Toplumsal Değişme Sürecinde Kadın”. 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 1998. Dally, Ann. İnventing Motherhood, New York: Shocken Books 1983. Darga, Muhibbe. Eski Anadolu’da Kadın, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1984. civilacademy Coward, Rosalind. Şu Hain Kalplerimiz, Çev: A. Bora, A. Emre. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995. Işık, Emin. “Türk Aile Yapısı’nda İslâmi Dönem”. Tarihi Akışı İçerisinde Türklerde Aile Yapısı Sempozyumu Bildirileri. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları No:9, 1990. Donovan, Josephine. Feminist Teori, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997. Erdentuğ, Nermin. “Türkiye, Pakistan ve İran Köy-Kır Toplumlarının Karşılaştırmalı Etnolojik İncelemesi”. İran Şehinşahlığı’nın 2500. Kuruluş Yıldönümüne Armağan. İstanbul: T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Yay. 1971. Kolankaya, Tolunay. “Türkiye’de Doğum Kontrolü Alanına Bir Bakış”. Yerli Bir Feminizme Doğru, Yayına Haz: Aynur İlyasoğlu, Necla Akgökçe. İstanbul: Sistem. 2001. Koyuncuoğlu, Tennur. “Medeni Kanun ve Kadın Hakları”. 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 1998. Leakey, L.S.B. İnsanın Ataları, Çev: G. Arsebük. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1971. Erhat, Azra. Mitoloji Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1989. Engels, Friedrich. Ailenin Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, Çev: Kenan Somer. Ankara: Sol Yayınları, 1992. Lipovetsky, Gilles. Üçüncü Kadın, Çev: Deniztekin, F.N.İstanbul: Varlık, 1999. Meydan Larousse, Meydan Larousse-Büyük Lügat ve Ansiklopedi. Yayımlayanlar: Safa Giddens, Anthony. Mahremiyetin Dönüşü. Çev: İdris Şahin. İstanbul: Aytıntı Yayınları, 1994. Kılıçlıoğlu, Nezihe Araz, Hakkı Devrim. İstanbul: Meydan Yayınevi, c.1, 1969. Grimal, Pierre. Mitoloji Sözlüğü Yunan ve Roma. Çev: S. Tongüç. İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1997. Mutlu, Erol. Televizyonu Anlamak. Ankara: Gündoğan Yayınları, 1991. 72 civilacademy Oktik, Nurgün. “Tarladan Turizm Sektörüne”. Yerli Bir Feminizme Doğru, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2001. Onay, Perihan. Türkiye’nin Sosyal Kalkınmasında Kadının Rolü, Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1969. Ögel, Bahaeddin. Türk Mitolojisi, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1971. Reed, Eveleyn. Kadının Evrimi, Çev: Ş. Yeğin. İstanbul: Payel, 1994. Sancar, Aişe Aslı. Osmanlı Toplumunda Kadın ve Aile, İstanbul: Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, 1999. Şenel, Alaeddin. İnsanlık Tarihi, Ankara: İmaj Yayıncılık, 1995. Timisi, Nilüfer. Yeni İletişim Teknolojileri ve Demokrasi, Dost Kitabevi, Ankara. 2003 civilacademy Sarıkçıoğlu, Ekrem. Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul: Bayrak Yayımcılık, 1983. 73 74 civilacademy civilacademy THE BASTARD OF ISTANBUL: AN ALTERNATIVE PERSPECTIVE OF A TURKISH-ARMENIAN ISSUE Baba ve Piç: Ermeni Sorununa Alternatif Bir Bakış Elif REİS1* ABSTRACT civilacademy Intense political debates about the Armenian issue have been fruitless because the social aspects of the issue have been mostly ignored. Elif Shafak, in her novel The Bastard of Istanbul, approaches the issue with an aim to create a mutual understanding of the trauma that the issue has caused to Turkish and Armenian societies. This paper analyzes the reasons why Turkish and Armenian characters of The Bastard of Istanbul perceive 1915 events differently and states that understanding the underlying reasons of such varying perceptions will promote a social awareness towards the resolution of the issue. Key Words: Armenian Issue, Bastard of Istanbul, collective memory, collective amnesia, national identity ÖZET Ermeni meselesi üzerindeki yoğun siyasi tartışmalar konunun toplumsal yönleri gözardı edildiğinden çözüme ulaşmaktan uzaktır. Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanında, yazarın konuyu siyasi boyutundan uzaklaştırıp, iki ülkenin toplumları üzerindeki etkisine yoğunlaşması karşılıklı bir anlayışın oluşmasına katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada, romandaki Türk ve Ermeni karakterlerin 1915 olaylarını algılayış tarzları ve bu olaylara karşı aldıkları tavırların farklı olmasının sebepleri incelenmekte ve bu sebeplerin anlaşılmasının meselenin çözümü için gerekli toplumsal farkındalığın oluşmasında olumlu bir etkisinin olacağı söylenmektir. Anahtar Kelimeler: Ermeni Meselesi, Baba ve Piç, toplumsal hafıza, toplumsal amnezi, milli kimlik 1 * Yüksek lisans öğrencisi, Kültürel İncelemeler, Bilgi Üniversitesi 75 The Bastard of Istanbul is a controversial novel by Turkish author Elif Shafak, focusing on the conflicts between the Armenians and the Turks. The novel carries both social and literary importance by breaking a silence on this issue and presenting an unconventional perspective. The novel approaches the unresolved issue between the Armenians and Turks not by approaching it as genocide, as it is generally discussed, but by offering a sympathetic perspective of the trauma experienced on both sides. Shafak sets out to understand how the Armenians and the Turks perceive this trauma. More importantly, she examines how their perceptions of this trauma differ; she also investigates how the dynamics within each nation caused such varying perceptions and the consequences of these viewpoints. Elif Shafak depicts the Turkish-Armenian issue as a story of memory, silence, and national identity. The characters in the novel depict segments of people from both nations, bringing a balanced, alternative perspective. The Bastard of Istanbul is an attempt to create an understanding between Armenians and Turks by analyzing their responses to the events of 1915, illustrating their perceptions of history and memory, through which both nations have constructed their national identity. This paper analyzes the characters and theme of the novel from the perspective of breaking silence as a constructive step and alternative approach in establishing the future of the ArmenianTurkish peace formation. 1. civilacademy Elif REİS however, that curiosity, rather than courage, motivated her. Shafak’s novels, in general, reflect her cosmopolitan background and position both as a native of and a stranger to her homeland. Her personal experience as a young expatriate contributes to her appreciation of different cultures. Having been born in France and lived in cities like Madrid, Amman, and Koln, she became alienated from her mother tongue; however, Shafak found inspiration in this alienation. Shafak said in an interview during the International Literary Conference in Holland that estrangement from her mother tongue led her to approach language with a curiosity that earned her a rich linguistic background (Shafak, The Interview with Hendrik Bakker). Her perspective as an outsider draws her closer to Ottoman words, which were discarded from the Turkish language as an endeavour towards modernization during the regime change of the early 1900’s. Kemalists criticize her fascination with these words, which they consider old fashioned.1 Further, her writing in English has been condemned by both Kemalists and conservatives. The Bastard of Istanbul starts with an epigraph that foretells its story: “Once there was; once there wasn’t. God’s creatures were as plentiful as grains and talking too much was a sin, for you could tell what you shouldn’t remember and you could remember what you shouldn’t tell” (Shafak 354). A group of Turkish lawyers thought that Shafak’s writing pushed the limits of legality; she was prosecuted for denigrating Turkishness based on Article 301 of the Turkish penal code. This The Bastard of Istanbul and its Author As a young woman writer, Shafak demonstrates great courage by delving into the dark silence of this subject. She expresses, 1 76 Kemalism is the founding ideology of the Republic of Turkey. Republicanism, populism, secularism, nationalism, revolutionism, and statism constitute the essence of Kemalism (See Zurcher). civilacademy mechanisms of silencing. civilacademy article imposes the six months’ to three years’ imprisonment of a person who denigrates Turkishness, the Republic, or the Grand National Assembly of Turkey. The Turkish Parliament has since amended the article to prevent the misuse of it by ultranationalist groups2, but not before Turkish Nobel Prize winner author Orhan Pamuk, Elif Shafak, and several other authors and journalists were prosecuted. Government officials realized the severity of the issue when Armenian-Turkish journalist Hrant Dink, who worked for peace among Turks and Armenians, was assassinated in January 2007. Dink was prosecuted under the same code and consequently became a target of ultranationalist groups. His articles and public talks had been edited and manipulated to indicate his guilt under Article 301, and although Dink was acquitted posthumously, some claim that much evidence suggests that his prosecution led to his death. The inherent problems with this controversial law have yet to be resolved. First, the claims surrounding the history of the massacres of Armenians in 1915 that kindled this conflict must be given context. The Turks claimed that the deaths of the Armenians were not deliberate but instead unfortunate consequences of relocation. Turkish historians claim that World War I conditions necessitated the relocation of Armenians to decrease the power of the Armenian gangs, which Russia controlled and used against Ottoman state. The general consensus in modern Turkey remains that the government intended only to protect the country by expelling a threat. No Turkish government since the foundation of the Turkish Republic has accepted responsibility for the deaths. The complete denial of the 1915 massacres by ultranationalist groups and Kemalists make true resolution of the issue impossible. The underlying reason behind the prosecution of Shafak is that The Bastard of Istanbul breaks a silence in her country concerning the events that turned the Armenians and Turks into enemies after having lived together peacefully for centuries. The silence about the events has further contributed to the enmity between the two nations. The breaking of this silence is crucial for the realization of any positive step towards the resolution. Nevertheless, groups who insist on Turkey maintaining its status as an insular and nationalistic country prevent such a resolution through their systematic On the other hand, Armenians claim that the mass deaths constituted genocide3. They argue that the killings took place systematically. Survivors narrate tales of being forced out of their homes with only what they could carry, walking long distances with little food or resources. Many did not survive the torturous marches. People died of illnesses and starvation or were killed by gangs or soldiers who abused their positions. The claims of genocide are perceived as calumnious in Turkey; even using the word “genocide” in the Armenian context has become taboo. The insistance on using the term genocide angered the Turks, who contended that because the events took place before the foundation of The Republic of Turkey, the current 2 3 These ultra-nationalist groups base their ideas on the racist ideology of Turkism, which suggests the union of all Turkic nations and the superiority of Turks over other races. 77 I use massacre instead of genocide to refer to the systematic killings of the Armenians by the Ottoman authorities because the term genocide has not been accepted by the international courts. Elif REİS Armanoush grows up in between her “proud but traumatized Armenian family and a hysterically anti-Armenian mom” (Shafak, The Bastard of Istanbul 119). She later complains about her identity crisis: she has to be an American with her mom and an Armenian with her father’s family. In college, she decides to confront her family’s past to better understand her American-Armenian identity. She plans to visit Istanbul, where her grandmother Shushan’s family lived before the forced relocation of 1915, during which the authorities killed Shushan’s father. Without telling her parents, Armanoush secretly visits her stepfather Mustafa’s family in Istanbul, hoping that they will help her find her grandmother’s house. state should not be held responsible. The conflict has reached an impasse. Gradually, ultranationalist groups and authorities as well as the media started denying the sufferings and killings of Armenians as a whole; they now only allow usage of the word “relocation.” A heavy blanket of silence persists, a silence The Bastard of Istanbul attempts to break. Summary of the Novel The Bastard of Istanbul tells the story of two families, the Kazancis and the Tchakhmakhchians. The Kazancis are a Turkish family based in Istanbul, and the Tchakhmakhchians are an Armenian family living in San Francisco. These two seemingly unrelated families share a common history upon which Shafak builds the novel, shedding light on the issue using the personal experiences of each family member. Armanoush Tchakhmakhchian is a girl with a multicultural American family whose experiences present part of the framework of the story. Her mother, Rose, is from a small Kentucky town. Rose marries Armenian Barsam, whose immigrant family intervenes in their marriage and causes their divorce. Rose blames Barsam’s four sisters and their mother Shushan for the unhappy ending of her marriage. Rose seeks revenge on the “proud and puffed up” (Shafak, The Bastard of Istanbul 46) Tchakhmakhchians and discovers that the best way to anger her former in-laws is to marry a Turk: the enemy of the Armenians. She later meets and marries Mustafa Kazanci, a Turkish student in the US, and she receives the expected reaction of the Tchakhmakhchians: They strongly oppose the idea of a Turk raising their beloved Armanoush, Rose and Barsam’s daughter. civilacademy 2. Mustafa, Armanoush’s stepfather, was the long awaited son of the Kazancis, a family whose sons traditionally died young. Mustafa grew up with four sisters, enjoying the privileges of being the only son and sole successor of the family. However, his failure to find the same treatment outside of the home traumatized him. He grew up to be insecure and “arrogantly antisocial” (Shafak, The Bastard of Istanbul 32). Unlike his mother and sisters, his authoritative, dominant father, Levent, oppressed him. Levent’s children believed that their father mistreated them out of anger towards his own mother, Shushan. He beat his children severely, and none of them spoke against him except Zeliha, whom Mustafa envied for her outspoken and rebellious personality. Long after their father died, trouble arose between Mustafa and Zeliha. Due to his problematic relationships with women, Mustafa felt frustrated and challenged by Zeliha’s physical appeal. In response, Mustafa wanted to hurt his sister so badly that she would 78 civilacademy never forget it. Blinded by rage, Mustafa raped Zeliha. Out of shock, Zeliha told no one. Soon after this incident, the family sent Mustafa to America to avoid the haunting fate of the family’s men. Meanwhile, Zeliha gave birth to Asya. Other than Zeliha’s clairvoyant sister Banu, the family never learns that the father is Mustafa. 3. When Armanoush visits the Kazancis in Istanbul, only Banu recognizes the common history between Armanoush and the Kazancis. Armanoush’s grandmother Shushan is the mother of their father, Levent. Although Armenians and Turks share a common history, 4 Djinni are supernatural creatures. In the Islamic tradition, djinni are believed to have the power of prophesying past events. 5 A desert in today’s Syria, which was a state of the Ottoman Empire at the time. Armenians’and Turks’Perception of History It is striking to see how much Armanoush’s and Asya’s perceptions of history differ. Armanoush’s and Asya’s attitudes towards their personal and national history symbolize the attitudes of their nations throughout history. While Armenians cling to their memories and transfer them from generation to generation, Turks live with permanent amnesia. The differing responses have been influenced through victimization and by the dominant ideology in Turkey. civilacademy It is also Banu who learns of Armanoush’s family history, through the testimonials of her djinni.4 Banu wants to determine if the story Armanoush tells about the events of 1915 is true. Through her djinni, she learns that after the government ordered Ottoman Armenians to be relocated, Armanoush’s grandmother, Shushan, lost most of her family. During the inhumane forced marches towards the uninhabitable Der-Zor,5 Shushan got lost. Years later, Rıza Selim, the apprentice of Shushan’s uncle Levon, found her in an orphanage in Istanbul and married her to save her from the life of an orphan. A few years after their wedding, Shushan reunited with her brother, leading her to abandon her husband and son, Levent, to live with what remained of her family in San Francisco. Rıza Selim, who never forgave Shushan, took a second wife, Petite-Ma. Levent never loved his stepmother and always carried the scars of his abandonment. they cannot see it: many factors have driven them to interpret the events of 1915 from different perspectives. 79 To a certain extent, the Turks’ amnesia is understandable. Based on the principle that people tend to forget negative memories, it would be expected that the Turks would attempt to forget the events of 1915. However, such a traumatizing event for the Armenian nation should have left its scars on the Turkish nation as well. On the contrary, the Turks seemingly exclude these events from their collective memory. Some claim that the Turkish Republic’s ideology has played a significant role in the denial of the massacre. When the Turks founded the modern Republic in 1923, they distanced themselves from the Ottoman Empire. A series of reforms and revolutions strived to make the country a modern state. During this process, the administrative elite realized cultural, social, and political reforms. According to the new Republic, history began in 1923. The Turkish political and military elite of the new Republic focused on building a future of their own. They aimed at building a secular, Republican democracy and forgetting their monarchic and religious Ottoman state Elif REİS heritage. The strength of the Republic came from the promises of a future separate from the so-called glorious past of the Ottoman Empire. The Turkish characters in The Bastard of Istanbul symbolize this ideology of the Turks. civilacademy Asya’s and her aunts’ reactions when Armanoush tells them about Shushan’s family’s sufferings at the time of the massacre is expected. The aunt listens to the story as if the events occurred in a completely different place. Auntie Cevriye, who ironically teaches Turkish national history, asks Armanoush, “Who did this atrocity?” (Shafak, The Bastard of Istanbul 163). Even she, a teacher, is ignorant of that side of the massacre. Apparently, her professors had taught her the official discourse of the Turkish Republic about the Armenian issue. Since the foundation of the Republic, the political and military elite of the Republic gradually produced this official discourse, which suggests that war conditions in the country necessitated the “relocation” of the Ottoman Armenians. This predominant mentality claims that Armenians betrayed the Ottomans by supporting Russians during World War I and that the Armenians’ existence in the country posed a great threat to villages inhabited by Muslim Turks. This discourse is the conceptual framework on which most Turks’ ideas about the events of 1915 are based. By producing this discourse, the administrative elite aims to create a history free from atrocities. Auntie Cevriye symbolizes the Turks who have fallen victim to this discourse. When she hears about the sufferings of the Armenians, she sympathizes with them but does not go beyond that. Shafak illustrates Cevriye’s reaction as “drawing an impermeable boundary between the past and the present” (Shafak, The Bastard of Istanbul 164). Asya consciously rejects the fetishism of history, explaing, “Someone like me can never be past-oriented… not because I find my past poignant or that I don’t care. It’s because I don’t know anything about it” (Shafak, The Bastard of Istanbul 180). Asya, like most Turks, lacks accurate information about her past. Her mother, Zeliha, has never told her who her father is, breaking the continuity of her family history. Thus, as Asya cannot feel attached to her past, she focuses on her future, which she has the capability to change. Since the Turks have been subject to systematical misinformation about their national history, they have become aware of the unreliability of historical information and concentrate on building a future. Armenians, on the other hand, constitute strong bonds with their past. Since ancient times, the Armenian “homeland has been an exceptionally troubled history of being repeatedly subjected to invasion, looting, and massacre” (Herzig and Kurkchiyan 1). Because of their troubled past, a large number of Armenians live outside the Republic of Armenia. Both those in the diaspora and those in the Republic of Armenia acquired a strong sense of community and solidarity. Armenians base this solidarity on their troubled history and enmity toward a common enemy, the Turks. The Armenian national history is the common ground for the creation of an Armenian identity. They pride themselves on their antiquity and authenticity. Likewise, they build their nation on a myth of being ancient. To keep the nation intact, they pass on their pride and memories from generation to generation. Armanoush grows up with a strong sense of Armenianness, sustained specifically with genocide stories. Like most Diaspora Armenians, she internalizes the sufferings 80 civilacademy 4. The nation-state building processes of Armenians and Turks caused the strikingly divergent notions of time frames6, provoked by the foundational myths of their states. While Turks glorified the future, Armenians took pride in their past. The Turks’ time frame is ruptured and “multi-hyphenated” (Shafak 165), while the Armenian time frame is cyclical. As an Armenian, Armanoush “embodie[s] the spirits of her people generations and generations earlier, … the average Turk had no such notion of continuity with his or her ancestors” (Shafak, The Bastard of Istanbul 164). One of Armanoush’s cyber friends, Daughter of Sappho, summarizes the situation: “The oppressor has no use for the past. The oppressed has nothing but the past” (Shafak, The Bastard of Istanbul 261). An analysis of Armenian and Turkish perceptions of history indicates how these perceptions filter these two nations’ memories. 6 civilacademy of massacre survivors. Armanoush tells Asya, “Despite all the grief that it embodies, history is what keeps [Armenians] alive and united” (Shafak, The Bastard of Istanbul 179), justifying why she values history so highly. Armanoush and Asya’s dialogue about history clearly shows their divergence. Armanoush finds Asya too “impervious,” and Asya thinks that Armanoush carries the memory of an old person (Shafak, The Bastard of Istanbul 178). However, Armanoush still feels the unbearable dilemma of her identity; she says, “The remnants of the past pile up –a womb of tenderness and sorrow, a sense of injustice and discrimination. On the other hand glimmers the promised future-- a shelter…, a sense of safety …, the comfort of joining the majority and finally being deemed normal” (Shafak, The Bastard of Istanbul 116). Collective Memory vs. Collective Amnesia Armenians’ and Turks’ divergent notions of time periods affect the formation and organization of their memories. As the Turks’ future-oriented notions focus on the future, the past remains in the individual memory. As a community, every society attempts to forget traumatic events, especially those that conflict with the national discourse. This act of forgetting may even reach a level of collective amnesia. The Turks’ collective amnesia discloses itself in their reactions to the Armenian massacres, which barely remain in the collective memory of Turks. The generation of Turks who witnessed the events remembered them, but they did not pass their memories on to the younger generations as Armenians did. Instead of remembering the events, the witnesses chose to neglect them to move forward. The official discourse of Turkey is the main factor precipitating this collective amnesia of Turks; it denies the massacres and accordingly deletes the dreadful events from the history of the state. This amnesia has constituted a silence about the massacres. The silence of the authorities reinforced the silence of people. Armenians faced tragic events during World War I. Almost one million Armenians lost their lives under torturous circumstances (Hovannisian 15). Those few who managed to survive the massacres were obliged to leave their homes and live in Diaspora communities. Although they were traumatic, Armenians never forgot these events; rather, they took care to remember their sufferings. In Cultural Memory, Jan Assman’s belief that remembrance is a weapon against oppression (Assman 88) explains the Armenians’ efforts to retain their memories. By remembering the tragedies of By “time frames,” I mean being past-oriented and futureoriented. 81 Elif REİS their ancestors, Armenians feel a need for the Turks’ confession of guilt. Armenians render remembrance of the massacre through the sustenance of their memories. civilacademy The survivors of the massacre told their stories, and, in time, the people who listened internalized these memories. People sympathized with the sufferings of the survivors and adopted their memories, which no longer belonged to individuals but to the Armenians as a whole. The Armenians’ common history of the massacre constitutes their collective memory. Each new member of the Armenian nation is born into this collective memory. The Armenians’ collective memory confirms Jan Assman’s suggestion that societies determine the individual’s memory (Assman 40). Even young Armenians born almost a century after the massacre internalize the sufferings of their great-grandparents, made possible through the efforts of sustaining an awareness of Armenian identity. Uncle Dikran in The Bastard of Istanbul, explains the importance of these efforts: “Tt is because of this collective spirit that the Armenian people have managed to survive” (Shafak, The Bastard of Istanbul 56). Shafak shows how young generations of Armenians acquire the collective memory of the Armenian nation with Armanoush. each other and talk about their families, Asya comments that Armanoush is a young person with an old memory (Shafak, The Bastard of Istanbul 165). Armanoush, like many other Armenians, carries with her the ghosts of massacred Armenians. Asya’s attitude towards memory contrasts with Armanoush’s beliefs. Asya prefers amnesia to remembering and feels living with the memories of the past is a burden (Shafak, The Bastard of Istanbul 179). Asya appreciates the continuity of history, which she lacks, yet still chooses to forget (Shafak 180). However, Armanoush clings to the collective memories of the Armenians. The Armenians’ endeavor to create a collective memory is an act of breaking silence. By writing memoirs and novels and employing mediums like film and music— even just by narrating their memories—they guarantee remembrance of the massacre. Each work contributing to the establishment of the collective memory resists the Turkish denial of the massacre. The Armenians have not yet received the apology they have been waiting for since 1915. According to Armenians, the Turkish state and administrators still deny the massacre. The silence of Turkish academians and intellectuals adds to the dismay of the Armenians, who still expect an acceptance of guilt from the Turkish community and government. The Turkish systematic denial of the massacre has silenced those who have dared to speak against the national discourse, while Armenians strive to break this silence and inform people worldwide about their claim of genocide. Their efforts have generally succeeded, but awareness of the Armenian massacre in Turkey has been constituted belatedly. Shafak portrays Armanoush as a paradigm of Armenian youth, surrounded by stories of the massacre. Being a granddaughter of survivors and living in the diaspora are the definitive elements of her Armenian identity. This collective memory enhances the sense of community and solidarity, but it also holds Armenians responsible for their nation. This responsibility motivated Armanoush to go to Istanbul to confront her past and acknowledge her Armenian identity more fully. When Armanoush and Asya share their opinions with In Turkey, especially since the year 2000, memoirs, novels, and academic 82 civilacademy studies7 have begun to be published about the massacre. Although the academic works have managed to break the silence among intellectuals, the average Turk still bears prejudices loaded with the national discourse. However, the novels and memoirs are slowly informing and changing readers’ opinions about the massacre. The power of the novels and memoirs come from their illustration of the humane side of the issue, forcing Turkish society to see beyond the policital aspects. People who read them sympathize with the sufferings of the Armenians during the World War I, and a slow awareness of the Armenian issue has begun to manifest. 5. civilacademy Fethiye Cetin’s book, My Grandmother, has played a pivotal role in the formation of Turks’ awareness of the Armenian massacres. Cetin, in her narrative, tells the story of her Armenian grandmother, whose family died during the relocation of 1915. Cetin’s grandmother keeps her identity secret until one day, after almost sixty years of silence, she asks Fethiye Cetin’s help to find her brother, who also survived the massacre. Cetin notes that her grandmother has never forgotten the details of the events. Her memory bonds her with her past and her Armenian identity. For Turkish society, Cetin’s My Grandmother did what politics and academics could not do for years: it broke the silence. received life-menacing threats (Sassounian). However, the campaign was an important step in the acknowledgment of the massacre by society. The campaign’s importance was affirmed when a group of Armenians started an apology campaign as well, as a supportive declaration of the previous campaign. During this campaign, a group of Armenians apologized from the Turks for the massacres made by the Armenians. These two campaigns called for great courage considering the ultranationalist groups in both Armenia and Turkey. Elif Shafak’s novel has further contributed to this issue by raising awareness. See Cetin, Sernin, Gibbons, Chaliand, Oran, and Altinay 8 http://www.ozurdiliyoruz.com/ Perception of history and organization of memory are entertwined constructive elements of the national identities of Armenians and Turks. Jeffrey C. Alexander argues in his article “Toward a Theory of Cultural Trauma” that remembering and amnesia are strategic elements in the maintenance of the collective values and integrity of groups (Alexander 1). While Turks’ strategy is amnesia, Armenians’ strategy is remembering. The Turks’ past-oriented history perception resulted from the founding ideology of the Turkish Republic, which focused on modernization and rejected the Ottoman heritage. Fascination with the past has been perceived in Turkey as reactionism. The national discourse and national education system emphasizes moving forward, thus detaching from the past. Building a future is an element of solidarity for the Turkish nation. The growing awareness of the Armenian issue continued with the publication of several other books, including Shafak’s The Bastard of Istanbul. In 2009, a group of intellectuals started an apology campaign8 with over three thousand participants. Nationalists criticized the campaign, and some of the participants 7 Construction of National Identity On the other hand, Armenians’ traumatic history constitutes a common point for the nation. Their shared pain unites them. Donald and Lorna Miller explain in “Memory and 83 Elif REİS 6. conflict requires political actions. However, for a political resolution to occur, society’s attitude must make a change that will only be possible through an understanding of the issue from a humane perspective. The memoirs and novels about the massacre aim to generate this humane perspective by letting people listen to the witnesses. civilacademy Identity across Generations,” how “traumatic events such as genocides … potentially serve as the axial point for group and generational selfunderstanding. These traumatic events become the template through which generations relate to each other and through which group selfunderstanding evolves” (Miller and Miller 36). The Armenian national identity centers on their traumatic history and their psychology of victimization. As one of Armanoush’s cyber friends, Miserable-Coexistence says, “For most Armenians in Diaspora, Hai Dat is the sole psychological anchor that [Armenians] have in order to sustain an identity” (Shafak, The Bastard of Istanbul 117). Another cyber friend criticizes the foundation on which the Armenian identity is built, saying, “Some among the Armenians in the diaspora would never want the Turks to recognize the genocide. If they do so, they’ll pull the rug out from under our feet and take the strongest bond that unites us. Just, like the Turks have been in the habit of denying their wrongdoing, the Armenians have been in the habit of savoring the cocoon of victimhood” (Shafak, The Bastard of Istanbul 263). As Cihan Tugal suggests, the 1915 massacres and the construction of these events in Armenians’ collective memory was pivotal in the formation of their identity (Tugal 139). Conclusion The Bastard of Istanbul attempts to show an alternative approach to the Armenian issue. Shafak suggests that more than political problems influence the ways Armenians and Turks perceive the massacre. While Armenians expect an apology for the sufferings of their ancestors, Turks systematically deny the events even took place. The resolution of the 84 As suggested by the prosecution of several intellectuals under article 301, the assassination of Hrant Dink, and the severe reactions to the apology campaigns both in Turkey and Armenia, the breaking of prejudices in these societies requires courage. However, the severity of the issue inspires courageous acts. Most prosecutions under article 301 end in acquittal, and the amendments indicate positive steps towards resolution. The recent changes in the political and social arenas show the power of literature in changing society. The publishing of memoirs and novels has attracted attention to the Armenian issue in the mainstream media. People who read the witness testimonials now realize the social aspects of the issue, and the authorities have realized the need to take political action. Thus as an indirect result of these literary works, the Republic of Armenia and the Republic of Turkey have signed a protocol in order to promote relations. The political actions towards a resolution and the awareness of society prove literature’s impact on an issue about which people have long been silenced. The Bastard of Istanbul, in this sense, has played a critical role in the creation of social awareness, which in turn has led to political action to form a more peaceful relationship between Turks and Armenians toward their common future, just as they have shared their long rooted past. civilacademy Bibliography Works Cited Adler, Nanci. Memories of Mass Repression. New Brunswick: Transaction Publishers, 2009. Alexander, Jeffrey C. “Toward a Theory of Cultural Trauma.” Cultural Trauma and Collective Identity. Eds. Jeffrey C. Alexander et al. Berkeley: University of California Press, 2004. 1-30. Akcam, Taner. From Empire to Republic Turkish Nationalism and the Armenian Genocide. New York: Zed Books, 2004. Assman, Jan. Kültürel Bellek. n.d. Alayarian, Aida. Consequences of Denial. London: Karnac Books , 2008. Herzig, Edmund, and Marina Kurkchiyan. The Armenians Past and Present in the Making of National Identity. New York: Routledge Curzon, 2005. Alexander, Edward. A Crime of Vengeance: An Armenian Struggle for Justice. New York: Maxwell Macmillan International, 1991. Hovannisian, Richard G. “The Armenian Genocide.” Remembrance and Denial: The Case of the Armenian Genocide. Ed. Richard G. Hovannisian. Detroit: Wayne State University Press, 1999. 13-22. civilacademy Miller, Donald E., and Lorna T. Miller. “Memory and Identity Across the Generations: A Case Study of Armenian Survivors and their Progeny.” Qualitative Sociology (1991): 13-38. Altinay, Ayse Gul, and Fethiye Cetin. Torunlar (Grandchildren). Istanbul: Metis, 2009. Sassounian, Harut. “Turks’ Apology for Armenian Genocide: Good First Step, But Not Good Enough.” The California Courier 18 December 2008. Barthel, Diane. Historic Preservation: Collective Memory and Historical Identity. New Brunswick: Rutgers University Press, 1996. Birikim. Bir Zamanlar Ermeniler Vardı [Once upon a time were the Armenians]. Istanbul: Birikim, 2008. Bruner, Michael Lane. Strategies of Remembrance. Columbia : University of South Carolina Press, 2002. Shafak, Elif. The Bastard of Istanbul. London: Penguin Books, 1997. Cetin, Fethiye. Anneannem Grandmother). Istanbul: Metis, 2004. Shafak, Elif. Interview with Hendrik Bakker. 21-23 January 2005. (My Chaliand, Gerard. Hatıramın Hatırası (Memoire de ma Memorie). Trans. Ruken Bağdu Keskin. Istanbul: Avesta, 2006. Tugal, Cihan. “Memories of Violence, Memories of Nation.” The Politics of Public Memory in Turkey. Ed. Esra Ozyurek. New York: Syracuse University Press, 2007. 138162. —. The Armenians from Genocide to Resistance. London: Zed Press, 1983. Cole, Norma. Collective Memory. New York: Granary Books, 2006. Cubitt, Geoffrey. History and Memory. New York: Manchester University Press, 2007. Dadrian, Vakahn. The Key Elements in the 85 Elif REİS Turkish Denial of the Armenian Genocide. Perspectives on the Cultural Landscape. Burlington: Ashgate, 2007. Cambridge: Zoryan Institute, 1999. Nercessian, Andy. The Duduk and National Identity in Armenia. Lanham: Scarecrow Press, 2001. Diner, Dan, and Gotthard Wunberg. Restitution and Memory. New York: Berghahn Books, 2007. Oran, Baskin. “M.K.” Adlı Çocuğun Tehcir Anıları [Relocation Memories of a Child Called “M.K.”]. Istanbul: Iletisim, 2005. Fournet, Caroline. The Crime of Destruction and the Law of Genocide : Their Impact on Ozyurek, Esra. The Politics of Public Memory in Turkey. Syracuse: Syracuse University Press, 2007. Collective Memory. Burlington: Ashgate, 2007. Gibbons, Halen Davenport. The Red Rugs of Tarsus. Trans. Atilla Tuygan. New York: The Pennebaker, James W., Darío Páez and Bernard Rimé. Collective Memory of Political Events. Century Co, 1917. Halbwachs, Maurice. The Collective Memory. New York: Harper and Row, 1980. Hutchison, Emma, and Roland Bleiker. “Emotional Reconciliation: Reconstituting Identity and Community AfterTrauma.” European Journal of Social Theory (2008): 385404. Saparov, Arseny. “The Alteration of Place Names and Construction of National Identity in civilacademy Hovannisian, Richard G. Looking Backward, Moving Forward. New Brunswick: Transaction Publishers, 2003. Mahwah: Erlbaum, 1997. Soviet Armenia.” Cahiers du Monde russe (2003): 179-198. Sarat, Austin, Nadav Davidovitch, and Michal Alberstein. Trauma and Memory. Stanford: Stanford University Press, 2007. Iletişim. Kemalizm (Kemalism). Istanbul: Iletişim, 2001. Schivelbusch, Wolfgang. The Culture of Defeat. New York: Metropolitan Books, 2003. Iletisim. Milliyetcilik Istanbul: Iletisim, 2002. Sernin, Andre. Tokatlı Yetvart’ın Anıları [Memoirs of Tokatian Yetvart]. Trans. Anais Martin. (Nationalism). Irwin-Zarecka, Iwona. Frames of Remembrance. New Brunswick: Transaction Publishers, 1994. Istanbul: Pencere, 2009. Shafak, Elif. Baba ve Piç [The Bastard of Istanbul]. Trans. Aslı Biçen. Istanbul: Metis, 2006. Lewy, Guenter. The Armenian Massacres in Ottoman Turkey. Salt Lake City: University of Utah Press, 2005. Smith, Anthony. National Identity. Reno: University of Nevada Press, 1991. Melson, Robert. Revolution and Genocide. Chicago: University of Chicago Press, 1992. Zurcher, Erik Jan. “Kemalist Düşüncenin Osmanlı Kaynakları” [The Ottoman Sources of the Kemalist Thought]. Istanbul: Iletisim, 2001. 44-55. Moore, Niamh and Yvonne Whelan. Heritage, Memory and the Politics of Identity : New 86 civilacademy MUĞLA TURGUTREİS AKÇALI KÖYÜ YUKARI MAHALLE MEZARLIĞI MEZAR TAŞLARINDAN ÖRNEKLER Gravestones with Ornaments in Turgutreis Akçalı Village (Yukarı mahalle) Cemetery H. Kamil BİÇİCİ1* ABSTRACT civilacademy Akçalı Village (yukarı mahalle) Cemetery is 2-3 km. away from Turgutreis and 18 km. away from Bodrum. It’s near to the shore and a small cemetery. Ten Ottoman term ornamented gravestones were chosen to study. The oldest one is from 1804, the newest one is 1887. Two of them of males, eight of them of females. The ornaments are mostly floral but there are also, objective and written. The ornaments are antinaturalistic and partly naturalistic. They stylized with baroque and rococo styles. The linear ornaments are also seen. Key words: Cemetery, style, ornament, gravestones, floral. ÖZET Muğla iline bağlı Turgutreis Beldesinin yukarı mahalle Akçalı Köyü Mezarlığı Turgutreis’den yaklaşık 2-3 km. uzaktadır. Bodrum merkeze uzaklığı 18 km.dir. Denize yakın küçük bir mezarlıktır. Süslemeli on mezar taşı seçilerek çalışma kapsamına alınmıştır. Mezar taşlarının en geç tarihlisi 1804, en yakın tarihlisi 1887 yılına aittir. Mezar taşlarından iki tanesi erkeklere, sekiz tanesi kadınlara aittir. Mezar taşlarında karşımıza çıkan en fazla süslemeler bitkisel olup, nesneli ve yazılı bezemeler de vardır. Süslemeler antinatüralist (doğa dışı) ve bir kısmı da naturalist (doğaya özgü) formlarda ele alınmıştır. Barok ve rokoko üslubunun etkisiyle yapılmışlardır. Ayrıca çizgisel üslupta verilmiş süslemeler de karşımıza çıkmaktadır. Anahtar Sözcükler: Mezarlık, üslup, süsleme, mezar taşı, bitkisel. 1 * Öğretim Görevlisi, Sanat Tarihi Bölümü, Fen Edebiyat Fakültesi, Gazi Üniversitesi, [email protected] 87 H. Kamil BİÇİCİ Giriş civilacademy Bodrum’a yaklaşık 20 km. uzaklıkta bulunan Turgutreis, Bodrum’dan sonra yarımadanın en kalabalık yerleşim merkezidir. Turgutreis, kültür tarihinin beşiği Anadolu‘nun koy, burun, yarımada ve adalar şöleni sunan Ege’de kimine göre tarih, kimine göre deniz demek olan Bodrum Yarımadası’nın en batı ucunda hızlı ve dinamik bir gelişme gösteren, doğal güzelliklere sahip bir kasabadır. Batılıların “Dragut” adını verdikleri, Karabağ Mahallesi’nde doğan ve Türk Denizcilik Tarihi’nde yerini alan, 16. yüzyılın ünlü denizcisi Amiral Turgut Reis’den adını alan bu şirin beldenin özellikleri oldukça fazladır. Turgutreis’in tarihi elbette Amiral Turgut Reis’le başlamıyor, kıyı Ege’nin tamamında olduğu gibi Antik Yunan’dan daha öncesi olan Lelegler’e kadar gittiği söylenilmektedir. Tatilciler ya da belediye tarafından yeteri kadar ilgiye değer bulunmasa da Turgutreis sırtlarında yer alan kaya mezarlar geçmişin tanıklığını günümüzde de gösteren ilginç anıtlar niteliğindedir. Turgutreis belde olarak bakıldığında merkez dışında birçok yerleşime sahiptir. Kadıkalesi, Akçabük, Akyarlar, Bağla ve Aspat sınırları içinde olan belli başlı koylar yerleşimin en çok olduğu ve oldukça rağbet gören yerlerdir. Batı rüzgârlarına açık olduğu için yazın en sıcak zamanlarında bile Turgutreis ve çevresi yeterli rüzgâr almaktadır. 2 km. uzunluğundaki Turgutreis kumsalından Yunan adalarıyla birlikte, irili ufaklı birkaç ada da görülebilir. Bu adalardan biri olan Yassıada 1961’den beri sualtı arkeolojik araştırmalarına ev sahipliği yapıyor. Diğer koylara kıyasla oldukça gelişmiş ve turizm potansiyeli yüksek olan Turgutreis’te, her türlü alışveriş ve konaklama imkânı bulunmaktadır. yukarı mahalle denilen kısmındaki yerleşim yerlerine 300-400 m. kadar mesafede bulunan mezarlık, XIX. yüzyıl Osmanlı mezar taşlarını barındırdığı gibi, Cumhuriyet döneminden günümüze kadar olan yakın tarihli mezarları da barındırmaktadır. Mezarlık alanının etrafı duvarlarla çevrilidir. 2006-2008 yıllarının yaz dönemlerinde Gazi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi’nin sağladığı destekle Turgutreis’e gidilerek, ilgili yerde çalışmalar yapılmıştır. Bu konuyu incelememizin sebebi, Turgutreis mezar taşlarının insanlarımız tarafından bilinmediğidir. Ayrıca bugün var olan taşların kaybolmadan veya bir tahribata uğramadan hususiyetlerini ortaya çıkartıp, Türk Sanatı içerisinde hak ettiği yere koymaktır. Öncelikle Turgutreis Beldesinin kimlik belgesini yansıtan mezar taşlarına eğilerek kime ait olduğunun bulunması düşünülmüştür. Günümüzde Turgutreis Beldesi daha çok kum ve deniz aktiviteleri ile tanınmaktadır. Bu özelliklerinin yanında kültür ve sanat yönünü de ön plana çıkartacak olan bu çalışma ile tarihi birer miras olan mezar taşlarının önemini ortaya koymak da amaçlanmıştır. Mezarlıkta bulunan, nispeten iyi durumda olan on tane mezar taşını araştırma kapsamına aldık. Mezar taşlarından dokuz tanesi süslemeli, bir tanesi sade ele alınmış olup, döneminin kadın başlığıyla verilmiştir. Mezar taşlarını en erken tarihten başlayıp, en geç tarihe kadar sıralayarak bir katalog şeklinde vermeye çalıştık. İncelenen bütün mezar taşlarının çevresi beton ve taşla çevrilmiştir. Osmanlı dönemi sekiz mezarda hem baştaşı, hem ayaktaşı bulunmaktadır. Ancak İki mezar taşı hariç ayaktaşlarında süsleme bulunmaması sebebiyle değerlendirmeye almadık. Altı mezarın ayaktaşı sade yapılmıştır. İki mezarın da ayaktaşı bulunmamaktadır. Turgutreis Beldesi’nin yaklaşık 3-4 km. güneydoğusunda, Akçalı Köyünün (Fot. 1-2) 88 civilacademy Mezar Taşı No : 1 minarenin bitişiğine iki adet servi ağacı tasvir edilmiştir. Minarenin yanında üçgen çatılı, dikdörtgen biçiminde içleri taralı birer penceresi olan üç adet ev betimlenmiştir. Evlerin ortasından üste doğru bir gül çıkmaktadır. Kitabenin bulunduğu gövde kısmıyla süslemelerin bulunduğu tepelik kısmını yatay bir bordür ayırmaktadır. Bu bordürün altında yarım yuvarlak kemer şekilli bir kuşak yer almaktadır. Kuşağın iki yan köşesinin içlerinde stilize edilmiş akantus yaprakları dikkat çekmektedir. Taşın kitabesi, silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, beş satır halinde, kabartma görünümünde işlenmiştir. Fotoğraf No: 1 Tarih: H.1219/M.1804 Kime Ait Olduğu: Gülsüm Kadın Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Üslup: Antinatüralist verilmiştir. Kitabesi: - Hüve’l mu’in - Hacı Memiş Ağa - Kerimesi merhume - Gülsüm kadın - Ruhuna fatiha - Sene 1219 Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Türü: Kadın mezarıdır. Malzeme: kullanılmıştır. Mermer malzeme Fotoğraf No: 2 civilacademy Bugünkü Durumu : Sağlam durumdadır. Mezar Taşı No : 2 Ölçü: Boy : 103 cm. En: 33 cm. Kal.: 5 Tarih: H.1226/M.1810 Kime Ait Olduğu: Zeyneb Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Üslup: Antinatüralist verilmiştir. cm. Kitabesi: Konu: Bitkisel (akantus, servi, gül), nesneli (cami, ev) işlenmiştir. - Hüve’l-ba’ki sene 1226 - Bir kuş idim uçtum yuvadan ecel Tanım ve Kompozisyon: Şahide dikdörtgene yakın gövde biçimlidir. Taşın üçgen, sivri kemer şeklindeki tepelik kısmının sol yanında iki cepheli, kubbeli ve minareli bir cami bulunmaktadır. Caminin kubbesi dilimlidir. Kubbenin altındaki cepheler yatay birer kuşakla sınırlandırılmıştır. Üst cephede içleri taralı üç adet pencere, alt cephede, dikey bir çizgiyle iki kanada ayrılmış bir kapısı, kapının yanlarında içleri baklava dilimleriyle taralı kare şeklinde birer pencere göze çarpmaktadır. Minare camiye sağdan bitişik olup, şerefeli, mazgal delikli ve kapılı olarak verilmiştir. Cami kubbesinin arkasına ve - Ayırdı beni anamdan babamdan - Abdullah oğlu İsa’nın kerimesi Zeyneb - Ruhuna fatiha Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Türü: Kadın mezarıdır. Malzeme: kullanılmıştır. Mermer malzeme Ölçü: Boy: 75 cm. En: 30 cm. Kal.: 6 cm. Konu: Bitkisel (akantus) işlenmiştir. 89 H. Kamil BİÇİCİ Tanım ve Kompozisyon: Şahide alttan üste doğru dikdörtgene yakın gövde biçimlidir. Taşın üst kısmında yer alan akantus yaprak demetleri, üste doğru çıkmakta ve yanlara doğru kıvrılmaktadır. Yazı şeritlerinin bulunduğu gövde kısmıyla süslemelerin bulunduğu tepelik kısmını yarım yuvarlak kemer biçimli bir kuşak ayırmaktadır. Taşın kitabesi, silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, beş satır halinde, kabartma görünümünde verilmiştir. Taşın çevresi beton ve taşla kapanmıştır. dir. Taşın üçgen tepelik kısmının ortasında kubbeli bir cami, yanlarında evler, kubbenin yanlarında birer servi ağacı göze çarpmaktadır. Evlerin duvarları baklava dilimleriyle taralı olup, evler üçgen, kırma çatılıdır. Tek katlı olan caminin, kubbesi dilimlidir. Kubbeyi çevreleyen yatay kuşağın altında yuvarlak kemer biçimli, dikey bir çizgiyle ikiye ayrılmış iki kanatlı kapısı bulunmaktadır. Taşın üçgen tepeliği ile gövdenin bulunduğu kitabe kısmını yatay bir kuşak ayırmaktadır. Bu kuşağın altında yarım yuvarlak kemer biçimli başka bir kuşak daha yer almaktadır. Bu kuşağın iki yan köşe kısımlarının olduğu yerde stilize edilmiş irice birer kır çiçeği dikkat çekmektedir. Taşın kitabesi eğimli bir şekilde, beş satır halinde, kabartma görünümünde işlenmiştir. Mezar Taşı No : 3 Fotoğraf No: 3 Tarih: H.1229/M.1813 Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Üslup: Antinatüralist verilmiştir. Kitabesi: civilacademy Kime Ait Olduğu: Gülsüm Kadın - Hüve’l-mu’in Mezar Taşı No : 4 Fotoğraf No: 4 Tarih: H.1285/M.1868 Kime Ait Olduğu: Ayşe Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı - Merhume ve mağfure - Gülsüm kadın Üslup: Antinatüralist verilmiştir. - Ruhuna fatiha Kitabesi: - Hüve’l-ba’ki sene 1285 - Sene 1229 - Çakıroğlu Muhammed’in Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. - Kerimesi Ayşe ruhuna Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Türü: Kadın mezarıdır. Malzeme: kullanılmıştır. Mermer Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. malzeme Türü: Kadın mezarıdır. Ölçü: Boy : 65 cm. En: 29 cm. Kal.: 5 cm. Malzeme: kullanılmıştır. Konu: Bitkisel (kır çiçeği, servi), nesneli (cami, ev) işlenmiştir. Mermer malzeme Ölçü: Boy: 52 cm. En: 32 cm. Kal.: 4 cm. Tanım ve Kompozisyon: Şahide alttan üste doğru dikdörtgene yakın gövde biçimli- Konu: Bitkisel (palmiye), nesneli (vazo) işlenmiştir. 90 civilacademy Tanım ve Kompozisyon: Mezar taşı alttan üste doğru dikdörtgene yakın gövde formludur. Taşın üst tepelik kısmında vazodan çıkan palmiye yaprakları, üste ve yanlara doğru kıvrılmaktadır. Kitabenin bulunduğu gövde kısmıyla süslemelerin bulunduğu tepelik kısmını yarım yuvarlak kemer biçimli bir şerit sınırlamaktadır. Taşın kitabesi, silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, üç satır halinde, kabartma görünümünde verilmiştir. Taşın alt kısmı toprağa gömülü vaziyettedir. Mezarın etrafı betonla çevrilmiştir. Ayaktaşı: Boy: 101 cm. En: 23 cm. Kal.: 5 cm. Konu: Bitkisel (horoz ibiği,servi) işlenmiştir. Mezar Taşı No : 5 Fotoğraf No: 5-6 Tarih: H.1299/M.1881 Üslup: Antinatüralist verilmiştir. Kitabesi: civilacademy Kime Ait Olduğu: Hasan Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı - Hüve’l-hayy sene 1299 Fotoğraf No: 7 Kime Ait Olduğu: Hatice - Sakinlerinden olup Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı - Semercioğlu - Hüseyin’in oğlu Üslup: Antinatüralist verilmiştir. - Hasan’ın ruhuna Kitabesi: - Fatiha - Ah mine’l-mevt sene 1303 Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. - Ali Mülazım kerimesi - Hatice ruhuna Bugünkü Durumu: Kırık ve eksik durumdadır. - Fatiha Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Türü: Erkek mezarıdır. Mermer Mezar Taşı No : 6 Tarih: H.1303/M.1885 - Akçalık karyesi Malzeme: kullanılmıştır. Tanım ve Kompozisyon: Baştaşı ve ayaktaşı alttan üste doğru dikey şekilde verilmiş olup, dikdörtgene yakın gövdeli bir görünüme sahiptir. Baştaşının üst kısmında bulunması gereken başlık yerinde yoktur. Boynun üst kısmı kırılmış vaziyettedir. Ayaktaşının ön yüzünde alttan üste doğru giden, ucu sağa kıvrık bir servi ağacı tasvir edilmiştir. Servi ağacının iki yanından birer horoz ibiği çiçeği S ve C şeklinde kıvrılarak üst kısma doğru gitmektedir. Kitabeler baştaşının ön yüzünde dikdörtgene yakın silmelerin oluşturduğu diagonal çerçevelerin içerisinde, 7 satır halinde, kabartma görünümünde işlenmiştir. malzeme Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Ölçü: Türü: Kadın mezarıdır. Baştaşı: Malzeme: kullanılmıştır. Boy: 100 cm. En: 21 cm. Kal.: 5 cm. 91 Mermer malzeme H. Kamil BİÇİCİ Ölçü: Boy: 77 cm. En: 26 cm. Kal.: 5 cm. Konu: işlenmiştir. Bitkisel (akantus, Konu: Bitkisel (servi), nesneli (başlık) işlenmiştir. palmiye) Tanım ve Kompozisyon: Baştaşı ve ayaktaşı alttan üste doğru dikey şekil-de giden görünüme sahiptir. Baştaşı fes türü başlıklıdır. Ayaktaşının ön yüzünde alttan üste doğru devam eden, ucu sağa doğru kıvrık bir servi ağacı bulunmaktadır. Kitabeler baştaşında silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, dört satır halinde, kabartma görünümünde betimlenmiştir. Tanım ve Kompozisyon: Şahide alttan üste doğru dikdörtgene yakın göv-de biçimlidir. Taşın üst tepelik kısmında akantus yapraklarının arasından çıkan, üste ve yanlara doğru kıvrılan palmiye yaprakları göze çarpmaktadır. Kitabenin bulunduğu gövde kısmıyla süslemelerin bulunduğu tepelik kısmını yarım yuvarlak kemer biçimli bir kuşak ayırmaktadır. Taşın kitabesi, silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, dört satır halinde, kabartma görünümünde verilmiştir. Mezar Taşı No : 8 Fotoğraf No: 10 Tarih: H.1305/M.1887 Mezar Taşı No : 7 Kime Ait Olduğu: Fatma Tarih: H.1304/M.1886 Kime Ait Olduğu: Mustafa Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı civilacademy Fotoğraf No: 8-9 Üslup: Antinatüralist verilmiştir. Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Üslup: Antinatüralist verilmiştir. Kitabesi: - Ah mevt sene 1305 - Hacı Ali oğlu Kitabesi: - Ali kerimesi Fatma - Ah mine’l -mevt sene 1304 - Ruhuna fatiha - Semerci oğlu Hüseyin Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. - Oğlu Ahmet oğlu Mustafa - Ruhuna fatiha Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Türü: Kadın mezarıdır. Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Malzeme: Mermer malzeme kullanılmıştır. Türü: Erkek mezarıdır. Ölçü: Boy: 68 cm. En: 24 cm. Kal.: 5 cm. Malzeme: Mermer malzeme kullanılmıştır. Konu: Bitkisel (palmiye) işlenmiştir. Tanım ve Kompozisyon: Taş dikdörtgene yakın gövde biçimlidir. Taşın üst tepelik kısmında S şeklinde kıvrılan, yaprakların arasından çıkan, üste ve yanlara doğru kıvrılan palmiyeler tasvir edilmiştir. Kitabenin bulunduğu gövde kısmıyla süslemelerin Ölçü: Baştaşı: Boy: 74 cm. En: 22 cm. Kal.: 6 cm. Ayaktaşı: Boy: 67 cm. En: 30 cm. Kal.: 4 cm. 92 civilacademy Mezar Taşı No : 10 bulunduğu tepelik kısmını yarım yuvarlak kemer biçimli bir kuşak ayırmaktadır. Taşın kitabesi, eğimli bir şekilde dört satır halinde, kabartma görünümünde ele alınmıştır. Mezarın çevresi betonla çevrilmiştir. Fotoğraf No: 12 Tarih: Tarihi belli değil. XIX. yy. ilk yarısında yapılmış olabilir. Kime Ait Olduğu: Monna…… Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Mezar Taşı No : 9 Fotoğraf No: 11 Üslup: - Tarih: H. 13…. / M. 1882 ile 1920 arasında yapılmış olabilir. Kitabesi: - Ya hu Kime Ait Olduğu: Fatma - Bir kuş idim uçtum cennet bağına Yeri: Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı - Firakı kaldı valideyni canına - Semerci oğlu Hüseyin Üslup: Antinatüralist verilmiştir. - Kerimesi merhume Kitabesi: - Monna…. ruhuna fatiha - Ah mine’l-mevt sene 13.. - Sene…… - Kerimesi Fatma…….Hüseyin Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. civilacademy - Çavuş oğlu Habib Ağa Biçimi: Dikdörtgene yakın gövde formludur. Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Türü: Kadın mezarıdır. Bugünkü Durumu: Sağlam durumdadır. Malzeme: Mermer malzeme kullanılmıştır. Türü: Kadın mezarıdır. Ölçü: Boy: 122 cm. En: 22 cm. Kal.: 5 cm. Malzeme: Mermer malzeme kullanılmıştır. Konu: Süslemesi bulunmamaktadır. Ölçü: Boy: 60 cm. En: 30 cm. Kal.: 5 cm. Tanım ve Kompozisyon: Şahide alttan üste doğru dikdörtgene yakın bir görünüme sahiptir. Taşın üst kısmında bir çeşit kadınlara ait başlık bulunmaktadır. Taşın süslemesi bulunmamaktadır. Kitabeler taşın boynun altında silmelerin oluşturduğu dikdörtgene yakın çerçevelerin içerisinde, yedi satır halinde, kabartma görünümünde verilmiştir. Mezarın çevresi betonla çevrilmiştir. Konu: Bitkisel (palmiye) işlenmiştir. Tanım ve Kompozisyon: Mezar taşı alttan üste doğru giden, dikdörtgene yakın gövde formlu olarak yapılmıştır. Taşın sivri kemer biçimli üst tepelik kısmında vazo biçiminde verilmiş olan palmiye ağacının gövdesinden çıkan palmiye yaprakları üste ve yanlara doğru kıvrılmaktadır. Kitabenin bulunduğu kısımla süslemelerin bulunduğu tepelik kısmını yarım yuvarlak kemer biçimli bir kuşak sınırlamaktadır. Taşın kitabesi diagonal bir şekilde, dört satır halinde, kabartma görünümünde ele alınmıştır. Taşın alt kısmı toprağa gömülü vaziyettedir. Etrafı betonla çevrilmiştir. Değerlendirme Turgutreis Akçalı Köyü yukarı mahalle mezarlığında incelenen mezar taşlarında (Tablo), tarihleri bilinen örnekler 1804 ile 1887 yılları arasındadır. İki mezarın tarihi tam 93 belli değildir (No. 9-10). Fakat birinin tarih kitabesi eksik olup, hicri XIII. yüzyıl ibaresi vardır (No. 9). Bu mezar taşı 1887 ile 1920 yılları arasına, diğerini de XIX. yüzyılda sevilerek kullanılan kadın başlığına sahip olmasından dolayı XIX. yüzyılın ilk yarısına tarihleyebiliriz. Sekiz şahideli mezar kadınlara ait, iki mezar da erkeklere aittir (No. 5-7). Bütün mezar taşları oyma tekniğiyle yapılmış ve süslendirilmiştir. Yazı şeritleri ve süsleme kompozisyonu içinde yer alan öğeler kabartma görünümünde verilmiştir. Yazılı bezemelerin hepsi sülüstür. Ayrıca mezar taşı No. 1, 3, 5, 7 baştaşlarında ve ayaktaşlarında kazıma tekniği de uygulanmıştır. Mezar taşlarının boyları 52 ile 122 cm. arasında, enleri 21 ile 33 cm. arasında, kalınlıkları 4 ile 6 cm. arasında yapılmıştır. İncelenen bütün mezar taşları şahideli olup, mezar taşlarının hepsi dikdörtgene yakın gövdelidir. Dikdörtgen gövdeli mezar taşları kendi arasında tepelik biçimine göre ayrılmaktadır. Baş ve ayaktaşı da dahil olmak üzere üçgen tepelikli veya alınlıklı mezar taşı iki (No .1,3), sivri kemere yakın biçiminde tepelikli baştaşı ve ayaktaşı yedi mezarda karşımıza çıkmaktadır. Bezemeler içerisinde bitkisel bezeme; akantus (Biçici, 2004:768-769; Biçici, 2005:2-7; Biçici, 2007:192-194; Biçici, 2008a:454, 461; Biçici, 2008b:313-314, 320; Biçici, 2008c:63, 68-69; Biçici, 2009:114-116, 118, 121-122, 124, 126-127, 129; Çal, 2007:310; Ülker,1991:457-476), (Fot. 3, 4, 5, 6, 13, 14), gül (Barışta, 1991:19-23; Barışta, 1993:42-44; Çal, 2007:308; Biçici, 2004:771-772; Biçici, 2009:116, 118-119, 122, 127, 129; Ülker, 1991:457-476), (Fot. 3, 4), horoz ibiği (Biçici, 2004:772-773; Biçici, 2007:192; Biçici, 2008:64, 69; Biçici, 2009:121, 124; Tunçel, 1989:101-102, 202-203), (Fot.12), kır çiçeği (Fot.7, 8), palmiye (Biçici, 2004:777; Biçici, 2009:118; Tunçel, 1989:25-29), (Fot. 9, 10, civilacademy H. Kamil BİÇİCİ 13, 14, 18, 19, 20) ve servi (Aydoğdu, 1997:244; Barışta, 1993:32; Barışta, 1992:12, 65, 74, 76; Barışta, 1991:12-13, 37; Biçici, 2004:778-780; Biçici, 2005:2-5, 7; Biçici, 2007:192-193; Biçici, 2008b:313-314, 320; Biçici, 2008c: 64, 67-69; Oğuz, 1983:29, 31), (Fot. 3, 4, 7, 8, 12, 16, 17) motifleridir. Nesneli bezeme ise; fes (Fot.15, 17), kadın başlığı (Fot. 21), vazo (Akar, 1969:268; Biçici, 2004:792-793; Biçici, 2005; Biçici, 2007:192, 195-196; Biçici, 2008c:64, 67-69; Çal, 2007:311; Laquer, 1984:265; Önkal, 1994:133, res.4; Tunçel, 1989:31-33, 47-49, 57-58, 66-68, 90-94,183-184, 153-155, 173-174, 216-217), (Fot. 9,10) ve mimari özellikli motifler şeklinde (Fot. 3, 4, 7, 8) işlenmiştir. Stilize edilen bitkiler, tasvir edilen camiler ve evler oldukça gösterişten uzak ve sadedirler. Mimari özellikli süslemeler iki mezar taşında karşımıza çıkmaktadır (Biçici, 2005:1-15; Biçici, 2008c:67-68, 70; Tunçel, 1989). Bunlar cami, ev (No. 1,3) şeklinde yer almıştır. Mimari unsurların işlenişinde bir derinlik etkisi veya perspektif etkisi gözlenememektedir. Bitkisel bezemeli (akantus, gül, palmiye, servi) ve nesneli bezemeli (başlık, vazo) mezar taşları aynı belde içerisinde Kadı Kalesi Mezarlığında (Fot. 22), komşu belde Ortakent Mezarlığında (Fot. 23-27) da karşımıza çıkmaktadır. Kadı Kalesi ve Ortakent Mezarlıklarında mimari bezemeli (cami, ev) şahidelerin bulunmadığından dolayı, o dönemin yöre sakinleri tarafından tercih edilmediğini anlamaktayız. Buradaki mezar taşları üslup ve stil olarak Akçalı Köyü mezar taşlarına benzemektedir. Birbirlerine yakın yerleşim yerleri ve iletişim olduğu için etkilenmeleri doğaldır. Akçalı Köyü Mezarlığındaki mezar taşlarının onlara göre daha sade ve gösterişten uzak yapılmış oldukları görülmektedir. 94 civilacademy Süslemede Seçilen Motifler baş süslemesinde görülen gül Urartu dönemi düğmeleri üzerinde de görülmektedir. Müslüman toplumlardaki inanışa göre gül’ün Hz. Muhammed’in kestiği tırnağından veya terinden çıkarak hayat bulduğu inananlarca ifade edilmektedir (Biçici, 2004:771-772). Akçalı Köyü mezarlığında karşımıza çıkan Osmanlı dönemi mezar taşları içerisinde bitkisel ve nesneli tasvirler dikkat çekmektedir. Bu tasvirlerin büyük çoğunluğu ahiret hayatını, ebedi hayatı ve kutsallığı sembolize eden bitkisel unsurlardır. Bunun yanında da müslümanların kutsal mekanlarından biri olan, beş vakit ibadet ettikleri camilerin ve insanların aile hayatı yaşadıkları ve barındıkları evlerin tasvirlerinde yer almaları, günlük hayat ile, dini yaşamın bir arada olduğunu vurgulayarak dünyanın gelip geçiciliğinin yansıtılmasının hedeflendiği düşünülebilir. civilacademy Akantus: Akantus yabani enginar yaprağıdır. Hitit Sanatında, Yunan, Roma ve Anadolu Selçuklu, Bizans Sanatında, sütun başlıklarında beğeniyle kullanılmıştır. Osmanlı Döneminde akantus motifi batılılaşmayla birlikte gerek mimari plastikte, gerek duvar resimlerinde ve gerekse mezar taşlarında, barok ve rokoko döneminin antinatüralist yani stilize edilmiş ve türlü biçimlere girmiş olarak ortaya çıkmaktadır. Stilize edilmiş akantus yaprakları genellikle mezar taşlarını bir kemer gibi alınlığı çeviren bir kuşak şeklinde, kitabenin üstünde, üçgen alınlıkta, gövdenin köşeliklerinde, taşın tepeliğinde C ve S kıvrımları oluşturacak biçimde, taşın tepeliğini veya alınlığını bir hotoz ve gelin başı gibi kaplayacak biçimde alttan üste doğru yayılması şeklinde yer almaktadır (Biçici, 2004:768-769). Horoz İbiği: Yelpaze şeklini andıran bu çiçek Gördes Üçgen alınlıkta mimari ve bitkisel kompozisyon içinde çoğunlukla da, ayak taşlarında servinin iki yanında duran, çıkan dal üzerinde göze çarpmaktadır (Biçici, 2004:772-773). Kır çiçeği: Stilize edilmiş olduğundan kesin isim verilemeyen ve yöresel olduğu düşünülen, bu çiçeklerin baş taşlarının tepeliğinde, üçgen alınlığında, kitabenin üstündeki köşeliklerde veya ayak taşında, mimari bezemeler içinde, servi ve diğer bitkisel unsurlarla birlikte tasvir edildiği görülmektedir (Biçici, 2004:774). Palmiye: Baş taşlarının tepeliklerinde, üçgen alınlıklarında bitkisel ve mimari kompozisyonla beraber yer almıştır. Genelde şemsiye veya mantarı andırır şekilde taşın yüzeyinde, alınlığında mimari kompozisyon ve diğer bitkisel unsurlarla birlikte palmiye motifinin ele alındığı anlaşılmaktadır (Biçici, 2004:777). Servi: Dalları dik çıkan servi ağacı alt dallarını diğer ağaçlardan geç kaybetmektedir. Oldukça uzun ömürlü bir ağaç olup, yaz kış yeşil duran bir özelliği vardır. Servi Osmanlı sanatının neredeyse her kolunda sevilmiş ve servili eşsiz eserler vermiştir. Türk sanatında her zaman karşımıza hayat ağacının ve ölümsüzlüğün simgesini servi Gül: Dik, yatık gövdeli, dikenli, çiçekleri kokulu ve çiçekleri çeşitli renklerde olan, hoş kokulu kıymetli bir süs bitkisidir. Hayat ağacı motiflerinden biri olduğu söylenen ve Hititlerde Kargamış Ana Tanrıçası Kubaba’nın 95 H. Kamil BİÇİCİ Vazo: Vazoya çiçek yerleştirme mefhumunun Uzak Doğu’da ortaya çıkıp, Türklerin Çin’le olan münasebetleri sonucu kaplı çiçek motifinin Türklerce benimsendiği ifade edilmektedir. Vazo motifi duvar çinilerinde, seramiklerde, taş mermer üzerinde (özellikle çeşmelerde ve mezar taşlarında), eski resim ve minyatürlerde, tezhiplerde, tahta üzerindeki nakışlarda, sedef işlerinde, kağıt oymacılığında, işlemelerde beğenilen bir motif olarak çok kullanılmıştır. Vazo motifinin genellikle şahidenin tepeliğinde veya vazo içerisinde akantus yaprakları, çiçeklerle, meyvelerle birlikte ele alındığı görülmektedir. Vazolardan bir kısmı bolluğun ve refahın simgesi olan bereket boynuzu şeklinde bir kısmı kaideli, bir kısmı kulplu ve kaidelidir (Biçici, 2004: 792-793). civilacademy motifleri sembolize etmektedir. Mezar taşlarında mimari kompozisyon içinde yer alıp, bütünlük katan serviler hariç çoğunlukla ayak taşlarına işlenen serviler tek olarak tasvir edilmiştir. Ancak servilerin uçları bazıları sağa, bazıları sola, çok azı da dikey vaziyette taşlarda ele alınmıştır. Serviler şekil itibarıyla düz ve sade olabildikleri gibi, genelde iki yanında horoz ibiği çiçeği, kıvrık asma dalı ve yıldız-hilal motifleriyle beraber mezarlıklarda servi motifi tasvir edilmiştir. (Biçici, 2004: 778-780). düzenleme bulunmaktadır. Genellikle bu tür tasvirlerde bir derinlik etkisi veya perspektif olmamakla birlikte bazı mezar taşlarında kompozisyon içinde yapılar ve diğer unsurlar arasında bir bütünlüğe yönelik çabalar, perspektif havası az da olsa sezilebilmektedir. Mimari unsurların şahide üzerinde ele alınışı, cami veya evin alttan üste doğru verilişleri, öndeki veya arkadaki yapıların görünümleri her ne kadar gerçeği yansıtmıyorsa da bir derinlik taşıma havası yaratma kaygısı çabaladıkları gözlenmektedir. XVIII ile XIX. yüzyılda ortak beğeniler sonucu, mimari bezemeli mezar taşları, yöresel bir etkinin neticesi olarak Ege Bölgesinde ve çoğunlukla kadın mezarlarında karşımıza çıkmaktadır. İhtimal, bu tür tasvirlerle mevtanın dini bütün bir müslüman olmasına işaret edebilmesinin yanında, yaşadığı, gördüğü veya görmeyi çok istediği bir yer ifadeye çalışılmış olmalıdır (Biçici, 2004:793-803). Sonuç: Turgutreis Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığından Osmanlı dönemine ait, bu çalışma kapsamına alınan on mezar taşı bulunmaktadır. Malzeme olarak hepsi mermerdir. Mezar taşlarında taşçı veya mermer ustası, hattat gibi meslek belirten bir ibareye rastlanılmamıştır. Şahidelerin işlenişinde oldukça sadelik ve çizgiselliğin hakim olduğu göze çarpmaktadır. Süslemede seçilen kompozisyonlar, ele alınan motifler ve mimari bezemeler bakımından İzmir, Manisa ve kısmen Balıkesir gibi yakın bölgelerle bir benzerlik gösterdiği, dolayısıyla Ege Bölgesi ve çevresi ile bir iletişim içinde olduğu düşünülmektedir. Cami-Ev: Mimari kompozisyonlu mezar taşlarında bitkisel unsurlarla birlikte cami ve ev gibi şekiller yansıtılmaya çalışılmıştır. Bazen cami, türbe, medrese ve ev gibi unsurlar bir arada verilirken bazen yalnızca caminin veya evin olduğu tasvirlerde karşımıza çıkmaktadır. Tasvirlerde tek cami, tek ev veya evler topluluğu, cami-ev gibi çeşitli mimari unsurların da yer aldığı bir Mezarlıkta daha çok bitkisel bezeme olmak üzere, nesneli bezeme ve yazılı bezeme türleri öne çıkmaktadır. Bitkisel bezeme- 96 civilacademy Akçalı Köyü’nün XIX. yüzyıla ait mezar taşlarında meyveli ve çiçekli kâse, çiçek, meyve, vazoların bu yüzyıldaki süslemelerde fazla yer almadığı anlaşılmaktadır. Bitkisel kompozisyonlar içinde, her yerde olduğu gibi burada da akantus, palmiye ve servinin çok sevildiği, bunun yanında Akçalı Köyü Yukarı Mahalle mezarlığında Ege Bölgesi’nde sevilerek kullanılan birçok motifin benimsenmemesinin yanında duygu ifade eden unsurlar ve üslup yönünden etkileşim göze çarpmaktadır. Barok ve rokoko üslubunun yansımalarının İstanbul ve Anadolu’nun birçok yerinde karşımıza çıktığı gibi (Barışta, 2000:252-253; Barışta, 2002:123-136; Çulpan, 1961; Ersoy, 2002:90-95; Tüfekçioğlu, 2002:759-774; Ülker, 1985:1-20; Ülker, 1986:5-34; Ülker, 1988:11-42; Ülker, 1989:19-34; Ülker, 1999:230-237; Vatin, Zarcone, 1997:79-110; Yardım, 2002) Turgutreis’in ekonomik yön- den zayıf olan Akçalı Köyünde sade bir tarzda ele alınmış örneklerde de çıkmış olması, mezar taşı işçiliğinin anlatım dilinin önemini göstermektedir. civilacademy ler mezar taşın alınlığında vazo içerisinden çıkabildiği gibi serbest olarak demet şeklinde, akantusla, tek veya başka çiçeklerle bir arada verildiği de gözlenmektedir. Bazı bezemelerde stilize edilmiş, herhangi bir ad verilemeyen kır çiçeklerinin de işlendiği görülmektedir. Bitkisel bezemeler; akantus, gül, horoz ibiği, kır çiçeği, palmiye ve servi olup, taşlar üzerinde yoğun olarak kullanılmamıştır. Kullanılan motifler de kitabenin alınlığında veya tepeliğinde, kitabeyi çeviren kuşağın üst iki yan köşesinde, ayak taşlarında bazen tek bazen diğer çiçekler, akantus ve servi ağaçlarıyla birlikte kompozisyona katılmıştır. Nesneli bezemeler ise; vazo, mimari bezemeler (cami, ev) ve başlıklar (fes, kadın başlığı) şeklinde çıkmaktadır. Mimari bezemeli mezar taşları, taşın üstünde, üçgen biçimli alınlık kısmında yer almaktadır. Minyatür tarzını hatırlatan iki boyutlu şematik anlayış ile dikkat çekmektedir. Turgutreis Beldesinde ele alınan on mezar taşıyla ilgili sonuca varmak zordur. Ama süslemeler yönünden incelediğimiz şahideler, çoğunlukla bitkisel konuludur. Mezar taşlarında dikkati çeken husus, süsleme kompozisyonlarının çok yoğun olmaması, sadeliğin hakim olmasıdır. Bu durum Akçalı Köyü yukarı mahallenin Osmanlı döneminin sakinlerinin sosyo-ekonomik gücüne de işaret etmektedir. Sade olup, ince işçilik özellikleri göstermeyen mezar taşlarının çoğu bölgedeki yerel taşçı ustalarına yaptırılmış, kısmen de İzmir gibi yerlerden siparişle yaptırılarak, getirilmiş olabilir. Bunun yanında Turgutreis’e çok yakın bir yerleşim yeri olan Ortakent (Müsgebi) Beldesinde yer alan mezar taşları süslemeler bakımından daha zengin özellikler göstermektedir. Buradaki mezar taşları neredeyse İzmir ve Ege Bölgesinde bulunanlarla yarışacak düzeydedir. İhtimal, Ortakent’in geçmişteki sakinlerinin ekonomik yönden Turgutreis Beldesindekilerden daha iyi durumda oldukları sonucuna varabiliriz. Osmanlı döneminin XIX. yüzyılına ait bu taş eserlerin gerek taş işçiliği ve süsleme özellikleri, gerekse bu taşların mevtalarla ilgili sunduğu bilgiler, Akçalı Köyünün Osmanlı dönemindeki sosyal yapıyı anlatması açısından önem arz etmektedir. Hayatın gelip geçiciliğini, ölümü hatırlatan, çeşitli nasihatler sunan, bilgilendirirken de, aydınlatan mezar taşlarına sahip çıkılmalıdır. Ne yazık ki, Türkiye’nin bazı yerlerinde olduğu gibi buradaki mezar taşları da ilgisizlikten, bakımsızlıktan dolayı gün geçtikçe tahrip olmaktadır. İnsanlığın görevi kültür hazinelerine sahip çıkmaktır. 97 H. Kamil BİÇİCİ Kaynakça Kadın Mezar Taşları”, VI. Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazı Sonuçları Toplantısı, Sanat Akar, Azade, (1969). “Tezyini Sanatlarımızda Vazo Motifleri”. Vakıflar Dergisi. Sayı: VIII, Tarihi Sempozyumu 8-10 Nisan 2002, Erciyes Üniversitesi, Kayseri, 123-136. Ankara, 267-272. Aydoğdu, Günnur, Amasya Mezar Taşları, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Biçici, H.Kamil, Manisa Gördes’te Bulunan Osmanlı Dönemi Süslemeli Mezar Taşları, Tarihi Anabilim Dalı (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara, 1997. G.Ü.Sos. Bil. Ens.(Basılmamış Doktora tezi), Ankara 2004. Barışta, H.Örcün, İstanbul Çeşmeleri, Beyoğlu Cihetindeki Meyve Tabağı Motifleriyle Biçici, H.Kamil, (2005).”Gördes’te Bulunan Mimari Bezemeli Mezar Taşı İşçiliğinden Bazı Bezenmiş Tek Cepheli Anıt Çeşmeleri: Kaptan Hüseyin Paşa Çeşmesi, Topçubaşı İsmail Örnekler”. Manas Ünv. Sos. Bil. Der., Kırgızistan-Türkiye Manas Ünv. Yay. 66, sayı:13, Barışta, H. Örcün, İstanbul Çeşmeleri, Ortaköy Damat İbrahim Paşa Çeşmesi, Şişhane Hacı Bişkek, 1-15. civilacademy Ağa Çeşmesi, Kemankeş Çeşmesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,1991. Mehmet Ağa Çeşmesi, Taksim Maksemindeki I. Mahmud Çeşmesi, Ankara 1992. Biçici, H.Kamil, (2007). “Cumhuriyet Dönemi (1929-1961) Gördes’in Geleneksel Süslemeli Mezar Taşlarından Bazı Örnekler”. A.Ü. İlahiyat Fak.Der., C.47, S.1, Ankara, 170196. Biçici, H.Kamil, (2008a). “Turgutreis Kadıkalesi Mezarlığında Bulunan Süslemeli Mezar Barışta, H.Örcün, Kabataş Hekimoğlu Ali Paşa Meydan Çeşmesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Taşları”. EKEV Akademi Dergisi, yıl: 12, S.: 34, Kış, 445-461. Ankara, 1993. Barışta, H.Örcün, (2000). “Eyüpsultan Cafer Paşa Türbesi ve Mezar Taşı Süslemeleri Biçici, H.Kamil, (2008b).”Safranbolu Yörük Köyü Mezarlığında Bulunan Süslemeli Üzerine”. Tarihi Kültürü ve Sanatıyla IV. Eyüpsultan Sempozyumu, Tebliğler,5-7 Mayıs Mezar Taşları”. Manas Ünv. Sos. Bil. Der., Kırgızistan-Türkiye Manas Ünv. Yay. 66, Sayı:20, Bişkek, 298-320. 2000,İstanbul, 252-283. Biçici, H.Kamil, (2008c).”Manisa Müzesinde Teşhirde Bulunan Osmanlı Mezar Barışta, H.Örcün, (2002).“Göynük Akşemsettin Türbesi Haziresindeki Bitkisel Bezemeli 98 civilacademy “Balıkesir ve Yöresinde Araştırmaları, Mezar Taşlarından Örnekler”. Uluçam Armağanı, Van Çevre ve Kül.Der.Yay., Ankara, Mayıs, 55-70. Taşları”. VI. Ortaçağ ve Türk Dönemi Kazı Sonuçları Toplantısı ve Sanat Tarihi Biçici, H.Kamil, (2009). “Tire Müzesinde Bulunan Süslemeli Mezar Taşlarından Sempozyumu (8-10 Nisan 2002) Bildiriler, Erciyes Üniversitesi, Kayseri, 759774. Örnekler”. A.Ü. İlahiyat Fak.Der., C.50, S.1, 109-150. Ülker, Necmi, (1985).“İzmir’in Pınarbaşı Mezar Kitabeleri I (XVIII-XIX. yüzyıl)”. II. Çal, Halit, (2007).“Göynük (Bolu) Mezar Taşları“. Vakıflar Dergisi, XXX, Ankara, 310. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 16-20 Nisan 1984, Ankara, 1-20. Ülker, Necmi,(1986).“Tire Müzesindeki İslami Kitabeler”.III. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Çulpan, Cevdet, Antik Devirlerden Zamanımıza Kadar İlahiyat-Edebiyat-Tıp ve Sanat 20-24 Mayıs 1985, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 5-34. İstanbul, 90-95. civilacademy Tarihlerinde Serviler, II, İstanbul 1961. Ersoy, Ayla, (2002).“Eyüp’deki Mezar Taşlarında Servi Ağacı Kültü”. Tarihi, Kültürü ve Sanatıyla V. Eyüpsultan Sempozyumu, Tebliğler, 11-13 Mayıs 2001,Eyüp Belediyesi, Laquer, Hans Peter, (1984).“Osmanlı Mezar Taşlarının Süslemesinde Bitkisel Motifler”. Suut Ülker, Necmi, (1989). “İzmir Ali Ağa Cami Haziresi Mezar Kitabeleri, (XVIII-XX. yüzyıl)”. Ülker, Necmi, (1991).“Balıkesir Şeyh Lütfullah Camii Haziresi Mezar Kitabeleri (XVIII- XX. Oğuz, Burhan, Mezartaşında Simgeleşen İnançlar, İstanbul 1983. Önkal, Hakkı. (1994).“ Birgi Karaoğlu Cami Haziresindeki Mezar Taşları”. Prof. Dr. Yılmaz yüzyıl)”.VIII. Araştırma Sonuçları Toplantısı, 28 Mayıs-1 Haziran 1990, Ankara, 457-476. Önge Armağanı, Selçuk Üniversitesi, Selçuklu Araştırmalar Merkezi, Konya, 129138. Ülker, Necmi, “Ege Bölgesi Osmanlı Devri Mezartaşları”, Osmanlı, c.IX, YTY,Ankara, 1999, Tunçel, Gül, Batı Anadolu Bölgesinde Cami Tasvirli Mezartaşları, Kültür Bakanlığı 230-237. Vatin, Nicolas, Zarcone, T. (1997). “Le Tekke Bektachi de Kazlıçeşme, I. Etude Historique et Yayınları, Ankara 1989. Abdülhamid, Ülker, Necmi,(1988).“İzmir Hacı Mahmud Cami Haziresindeki Mezar Kitabeleri (XVIII- IX. yüzyıl)”. V.Araştırma Sonuçları Toplantısı 6-10 Nisan 1987, Ankara,11-42. Araştırma Sonuçları Toplantısı23-27 Mayıs 1988, Ankara, 19-34. Kemal Yetkin’e Armağan, Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 263-274. Tüfekçioğlu, 2001Yılı (2002). 99 H. Kamil BİÇİCİ Epigraphie”, Anatolia Moderna, Yeni Anadolu, VII, Paris, 79-110. 26. Ortakent Mezarlığı 27. Ortakent Mezarlığı Yardım, Ali, Alanya Kitabeleri, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 2002. ÇİZİMLER 1. No.1, Gülsüm, 1804. 2. No.2, Zeyneb, 1810. 3. No.3, Gülsüm, 1229. 4. No.4, Ayşe, 1868. 5. No.5, ayaktaşı, Hasan, 1881. 6. No.6, Hatice, 1885. 7. No.7, ayaktaşı, Mustafa, 1886. 3. No.1, Gülsüm, 1804. 8. No.8, Fatma, 1887. 4. No.1, Gülsüm, 1804. 9. No.9, Fatma, 19.yy.sonu. HARİTA , FOTOĞRAF VE ÇİZİM LİSTESİ Harita, Turgutreis. 1. Google Earth, Turgutreis Akçalı Köyü ve mezarlık 2. Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığından görünüm. 5. No.2, Zeyneb, 1810. 7. No.3, Gülsüm, 1229 8. No.4, Ayşe, 1868. 9. No.4, Ayşe, 1868. 10. No.5, baştaşı, Hasan, 1881. civilacademy 6. No.3, Gülsüm, 1229. 11. No.5, ayaktaşı, Hasan, 1881. 12. No.5, Hasan, 1881. 13. No.6, Hatice, 1885. 14. No.6, Hatice, 1885. 15. No.7, baştaşı, Mustafa, 1886. 16. No.7, ayaktaşı, Mustafa, 1886. 17. No.7, Mustafa, 1886. 18. No.8, Fatma, 1887. 19. No.8, Fatma, 1887. 20. No.9, Fatma, 19.yy.sonu. 21. No.10, şahide,19.yy.ilk yarısı. 22. Kadı Kalesi Mezarlığı 23. Ortakent Mezarlığı 24. Ortakent Mezarlığı 25. Ortakent Mezarlığı 100 Gülsüm Ayşe Hasan Hatice Mustafa Fatma Fatma No.3 No.4 No.5 No.6 No.7 No.8 No.9 No.10 Zeyneb No.2 MEZAR TAŞLARINDA KULLANILN MEVTA İSİMLERİ Gülsüm 101 No.1 MEVTA YAKINLARI İSİMLERİ - 13.. Habib Hüseyin 1305 Ali-Ali 1304 1303 Ali Hüseyin-Ahmet 1299 1285 1229 1226 1219 HİCRİ Hüseyin-Hasan Muhammed Abdullah-İsa Memiş MİLADİ 19.yy. İlk yarısı 19.yy. sonu 1887 1886 1885 1881 1868 1813 1810 1804 ERKEK X X X X X X X X X X KADIN BAŞTAŞI X X X X X X X X X X AYAKTAŞI X X X X X X X X OYMA X X X X X X X X X X X X X X X X X X X X AKANTUS KAZIMA BİTKİSEL X X X X X X X civilacademy KABARTMA TEKNİĞİ SÜSLEME X GÜL TÜRÜ X KIR ÇİÇEĞİ X PALMİYE X X X X SERVİ X X X X BAŞLIK (FES) X NESNELİ X KADIN BAŞLIĞI TARİHİ HOROZ İBİĞİ SÜSLEME KONUSU VAZO X MİMARİ X X CAMİ YAPIM VE X X EV MİNARE X YAZI X X X X X X X X X X SÜLUS MEZAR TAŞI TURGUTREİS AKÇALI KÖYÜ YUKARI MAHALLE MEZARTAŞLARI TABLO MEZAR TAŞLARINDA ADI GEÇEN UNVAN-MESLEKLER- LAKAPLAR Semercioğlu, monna Çavuşoğlu Hacı Semercioğlu Mülazım Semercioğlu Çakıroğlu Hacı civilacademy H. Kamil BİÇİCİ HARİTA, FOTOĞRAFLAR VE ÇİZİMLER Harita, Turgutreis Fot.1,Google Earth,Turgutreis Akçalı Köyü,mezarlık 102 civilacademy Fot.2, Akçalı Köyü Yukarı Mahalle Mezarlığı Fot.3, No.1 Fot.5, No.2 Fot.4, No.1 103 H. Kamil BİÇİCİ Fot.6, No.3 Fot.7, No.3 Fot.8, No.4 Fot.9, No.4 104 civilacademy Fot.10, No.5 Fot.13, No.6 Fot.12, No.5 Fot.11, No.5 Fot.14, No.6 Fot.15, No.7, baştaşı 105 H. Kamil BİÇİCİ Fot.16,No.7,ayaktaşı Fot.17, No.7 Fot.18, No.8 Fot.19, No.8 106 civilacademy Fot.20, No.9 Fo.23, Ortakent Mez. Fot.21, No.10 Fot.24, Ortakent Mez. 107 Fot.22, Kadı Kalesi Mez. Fot.25, Ortakent Mez. H. Kamil BİÇİCİ Fot.26, Ortakent Mez Çiz. 2 Fot.27, Ortakent Mez Çiz. 3 108 Çiz. 1 Çiz. 4 civilacademy Çiz. 5 Çiz. 6 Çiz. 7 Çiz. 8 Çiz. 9 109 civilacademy YAZARA NOTLAR Civilacademy Sosyal 3) Çalışmaların ilk sayfasında; a) Başlık, Bilimler Dergisi’nin her sayısı serbest konuludur. Civilacademy Dergisi, disiplinler arası yeni b) Yazarların ve (varsa) bağlı olunan ve eleştirel yaklaşımlara, sosyal bilimler kurumların adları, alanında yayınlanan ve duyurulmasında yarar görülen kitap incelemelerine yer ver- c) Yazarların adresi, telefon ve faks mektedir. numaraları ve e-posta adresi, Bir sosyal bilimler dergisi olarak Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, siya- d) set bilimi, iktisat, sosyoloji, antropoloji, kül- Özet bulunmalıdır (Tercihen türel çalışmalar, uluslararası ilişkiler, kamu İngilizce ve Türkçe olmak üzere her iki yönetimi, işletme, organizasyonlar, halk bili- dilde). mi, tarih, din, edebiyat ve dil bilimi, psikolo4) Çalışmalar A4 boyutunda geniş kadın çalışmaları gibi konularda makalelere kenarlıklı ve çift satır aralıklı olarak, 12 yer vermektedir. Makalelerdeki görüş ve düşünceler yazarlarına aittir. Civilacademy Sosyal civilacademy ji, felsefe, iletişim ve medya araştırmaları, Bilimler Topluluğu’nun kurumsal görüş ve Sosyal sunulmalıdır. 5) Şemalar ve tablolar art arda numara- düşüncelerini yansıtmazlar. Civilacademy punto ve Times New Roman yazı formatında landırılmalıdır. Bilimler Dergisi’nde yayınlanması talebiyle gelen 6) Alıntılar, referans olarak belirtilmeli- çalışmalar, dir. Yazıda tartışılan her alıntı sırasıyla “Notlar, Kaynakça veya Bibliyografi” başlı- 1) Hem İngilizce hem Türkçe olabilir. ğı altında verilmelidir. 2) Daha önce başka bir yerde yayınlan- 7) Metinde içinde atıf, yazarın soyadı, mamış veya yayınlanmak üzere kabul edil- yayının tarihi ve sayfa numarası verilerek memiş olmalıdır. yapılmalıdır. 110 civilacademy Kitaptan Bölümler: a. Eğer yazarın soyadı metinde geçiyorsa yayımlanma tarihi ve sayfa numarası Eagleton, Terry. “Phenomenology, parantez içine yazılmalıdır. Örnek: “Crozier Hermeneutics, Reception Theory”. Literary (1964: 34)…”, “ Akkaya (2007: 73–76 )…” Theory: An Introduction. London, Blackwell Publishers, 1996. b. Eğer yazarın soyadı metinde geçmiyorsa, parantez içinde hem yazarın soyadı, Çeviriler: hem yayının yayımlanma tarihi hem de sayfa Jauss, numarası yazılmalıdır. Eğer birden fazla Hans-Robert. Aesthetic Experience and Literary Hermeneutics. Çev. yayına atıf varsa, yazar soyisimleri alfabetik Michael Shaw. Intro. Wlad Godzich. sırayla yer almalı ve soyisimler birbirlerin- Minneapolis, U of Minnesota P, 1982. den noktalı virgülle ayrılmalıdır. Örnek:“… (Mintzberg, 1983: 58; Preffer and Slancık, Ansiklopedik Bilgiler: 1978: 76)…” Anarchism. The Shorter Routledge Encyclopedia of Philosophy. 2005. fından yayımlanmışsa, ilk yazarın soyadı ‘ve diğerleri” ifadesi ve sayfa numarası yazılmalıdır. Örnek: “…(Christen ve diğerleri, 1985: 57)…” civilacademy c. Eğer bir yayın ikiden fazla yazar tara- İnternet kaynakları: Godwin, William. (2006). In Britannica Concise Encyclopedia. Erişim Tarihi, Aralık 7, 2006, Encyclopedia Britannica Online: http://www.britannica.com/ebc/artic- Kaynakça kısmında atıflar (referanslar) le–9037183 alfabetik olarak sıralanmalı ve aşağıdaki örnekler dikkate alınarak yazılmalıdır: Sunumlar: Kitaplar: Gioia, D.A., Brass, D.J. ve Sims, H.P., Jr. “The Creative Use of Short-Cycle Video- Said, Edward W. Şarkiyatçılık, İstanbul, Tape Technology: From Single Student to Metis Yayınevi, 1995. Large Lecture Learning”. 8. Geleneksel Organizesel Davranış Öğretimi Konferansı. Makaleler: Swart, Koenraad W. (1962). Boston, Massachusetts, Haziran 1981. “ ‘Individualism’ in the Mid-Nineteenth Century (1826–1860)”. Journal of the History of Ideas. Cilt 23, No 1. 111 civilacademy GUIDE FOR AUTHORS a. the title Civilacademy Journal of Social Science b. the accepts submissions for an open topics issue. name(s) and institutional affiliation(s) of the author(s) We seek fresh, critical approaches in interdisciplinary fields, as well as studies that c. the address, telephone and fax num- reflect new directions. Submission is open to bers (as well as the e-mail address) of the the general public. corresponding author. As a social science journal, Civilacademy d. an abstract; at least in one language, Journal of Social Science includes especially but if possible both. (Turkish articles with essays on politics, international relations, English abstracts and English articles with management, economy, public administrati- Turkish abstracts) on, communication, anthropology, folklore, history, religion, sociology, literature, 4) Manuscripts should be double spa- women’s or gender studies, cultural studies, ced, Times New Roman font and font size 12 working-class studies, ethnic studies but the fields are not limited. civilacademy psychology, philosophy, media studies, point. Equations and symbols should be typed as well. The ideas belong to the authors and 5) Figures and tables should be num- they do not reflect the opinions and the bered consecutively. policy of Civilacademy Social Sciences Society. 6) Notes should be used to cite references. Any notes to supplement discussion 1) Papers might be in both Turkish in the text should be numbered consecuti- and English. vely and placed at the end of the paper under the heading “Notes, References or Bibliography”. 2) Papers that are submitted to Civilacademy Journal of Social Sciences for publication should not be under review at 7) Reference to a publication should other journals. be made in the text by citing the surname of the author, the year of publication, and the page number. 3) The first page of the manuscript should contain: 112 civilacademy Chapters in Books: a. When the surname of the author is used in the text, only indicate the date in Eagleton, Terry. “Phenomenology, parentheses and the page number, e.g., Hermeneutics, Reception Theory”. Literary “Crozier (1964: 34)…”, “ Akkaya (2007: Theory: An Introduction. London, Blackwell 73–76 )…” Publishers, 1996. b. When the name of the author does Translations: not appear in the text, include in parentheses Jauss, the name of the author, the year of publicati- Hans-Robert. Aesthetic Experience and Literary Hermeneutics. on, and the page number. If more than one Trans. Michael Shaw. Intro. Wlad Godzich. publication are cited, the authors’ surnames Minneapolis, U of Minnesota P, 1982. should appear in alphabetical order and be separated by semicolons, e.g., “…`(Mintzberg, Encyclopedic Resources: 1983: 58; Preffer and Slancık, 1978: 76)…” Anarchism. The Shorter Routledge Encyclopedia of Philosophy. 2005. two authors, cite the surname of the first author followed by “et al.,” and page number, e.g., “…(Christensen et al., 1985: 57)…”. civilacademy c. When a publication has more than Online Resources: Godwin, William. (2006). In Britannica Concise Encyclopedia. Date Retrieved, December 7, 2006, Encyclopedia Britannica References should be listed at the end of the main text in alphabetical order under Online: http://www.britannica.com/ebc/ the title of “Works Cited”. The following article-9037183 examples show the convention to be observed in References: Presentations: Gioia, D.A., Brass, D.J. and Sims, H.P., Books: Jr. “The Creative Use of Short-Cycle Video- Said, Edward W. Orientalism, Istanbul, Tape Technology: From Single Student to Large Lecture Learning”. The 8th Annual Metis, 1995. Organizational Teaching Conference, Boston, Massachusetts, June Articles: Swart, Behavior Koenraad W. 1981. (1962). “‘Individualism’ in the Mid-Nineteenth Century (1826-1860)”. Journal of the History of Ideas Vol 23, No 1. 113 K›fl / Winter 2009 Say›/Issue 3 Cilt/Volume 7 civilacademy Ümit KURT 12 Eylül Rejimi'nin Resmi ‹deolojisi Olarak “Türk-‹slam Sentezi Doktrini”: Devlet'in ‹deolojik Ayg›t› Olarak “Ayd›nlar Oca¤›” Rümeysa ÖZCAN Aletheia”in Curls of the Memory of Proust, The Way By Swann's ‹lker ERDO⁄AN Türkiye'de Medya Gündeminin Belirlenmesinde Bask› Gruplar›n›n Rolü: Avrupa Birli¤i Müzakere Süreci Örne¤i Elif Gizem U⁄URLU Tarihsel Süreç ‹çinde Annelik Rolünün Kuruluflu ve Televizyon Reklamlar›nda Annelik Rolünün Sunumu Elif RE‹S The Bastard of Istanbul: An Alternative Perspective of a Turkish-Armenian Issue H. Kamil B‹Ç‹C‹ Mu¤la Turgutreis Akçal› Köyü Yukar› Mahalle Mezarl›¤› Mezar Tafllar›ndan Örnekler ISSN 1304-9119 9 771304 911002 c i v i l a c a d e m y . f a t i h . e d u . t r ‹letiflim Adresi / Correspondence Address civilacademy Sosyal Bilimler Toplulu¤u Fatih Üniversitesi 34500 Büyükçekmece/‹stanbul Tel: + 90 212 886 33 00 E-mail: [email protected] K›fl/Winter 2009