Türk basın web - Erdem Helvacioglu
Transkript
Türk basın web - Erdem Helvacioglu
Türk basın web SOKAKTA.COM INTERNET SİTESİ Kapalıçarşı’nın sesleri Amerika ve Avrupa’dan sonra Türkiye’de! Ülkemizde elektronik müziğin genç ve başarılı temsilcilerinden Erdem Helvacıoğlu’nun Kapalıçarşı’nın seslerinden oluşan albümü "A walk through the bazaar" Amerika ve Avrupa’dan sonra Türkiye’de de piyasaya çıktı. Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni bitiren Erdem Helvacıoğlu’nun Kapalıçarşı’nın seslerini kaydederek oluşturduğu albümünün öyküsü oldukça ilginç. Albümün öyküsüne geçmeden önce kısaca Erdem Helvacıoğlu’nu tanıyalım. Yıldız Teknik Üniversitesi’ni bitirdikden sonra İTÜ MİAM, Tonmaysterlik ve Kompozisyon Master programına giren Helvacıoğlu, 2000 yılından bu yana besteci, ses tasarımcısı, aranjör veya tonmayster olarak pek çok projede yer almış bir isim. Bunlar arasında film müzikleri, uluslararası alanda gerçekleştirilmiş ortak performanslar, toplama albüm çalışmaları ve çeşitli yarışmalar yer alıyor. Ayrıca birçok festival ve bienale de katılan genç sanatçının kazandığı ödüllerde bulunuyor. Gelelim albümün öyküsüne; Helvacıoğlu’nun internette araştırma yaparken rastladığı Chicago’daki "Locustmusic" adlı plak şirketinin projesi hayli ilgisini çekiyor; şirket, tüm dünya kentlerinin seslerinin yer alacağı 12 albümlük bir seri yapmak istemektedir. Bunun üzerine İstanbul’u en iyi ifade edecek sesler üzerine düşünmeye başlayan Helvacıoğlu, sonunda İstanbul’u en iyi temsil edecek seslerin çarşı sesleri olduğuna karar veriyor ve Kapalıçarşı’da ses kayıtları yapmaya başlıyor. Elbette o kalabalık içinde ses kaydı yapmak da pek kolay olmuyor. Kendisini televizyoncu zannedenler konuşmaya çalışıyorlar, hatta aralarında benim sesim çok güzeldir deyip türkü söylemeye (albümde bu konuşma ve türkü de yer alıyor) başlayan bile oluyor. Satıcıların bağırışları, zil sesleri, insanların konuşmaları, geçen araçların, cep telefonlarının sesleri, tartışmalar... Kayıtlar ve beste çalışmaları bittikten sonra şirkete yolluyor. Kısa zamanda çalışmanın beğenildiği ve albüm olarak çıkartılacağı haberi geliyor. Albümü dinlediğinizde, ortaya İstanbul’un canlılığını, koşuşturmasını ve Doğu’ya has renkliliği ve alaturkalığını yansıtan bir ses bütünlüğü çıkmış olduğunu farkediyorsunuz. Kayıtları yaptıktan sonra iki farklı düzenleme yapmış Helvacıoğlu. Yaklaşık 17 dakikalık ilk düzenlemede bu doğal sesleri montajlamakla yetinmiş. Yaklaşık 14 dakikalık ikinci parça ise bu sesleri bozarak ürettiği besteden oluşuyor. Bu beste İstanbul’un gizemli, karmaşık atmosferini ve ritmini oldukça iyi yansıtıyor. Kaotik bir hava hakim parçaya. Bu yüzden dinlerken daha çok bir film için yapıldığı hissini uyandırıyor. Anlayacağınız Erdem Helvacıoğlu’nun albümü her yönüyle ilginç bir çalışma. Albümün çıkış seyri bile farklı bir serüven izliyor. Öyküsü, yapısı ve malzemesiyle sıra dışı bir çalışmaya imza atan Erdem Helvacıoğlu, Amerika’ya açılmak isteyen müzisyenlerimizin aksine Amerika’da çıkardığı albümüyle Türkiye’ye açılmaya çalışıyor. Soysal Demir - sokakta.com 07/08/2003 MAX DERGİ Lise yıllarında elektro gitar çalarak müzik macerasına start veren, İstanbul’da pek çok rock ve caz grubunda çalan, sonraları elektronik müzik ve çağdaş klasikler üzerine ilgi geliştiren gerçekten genç bir müzisyen. Üniversite yıllarında kendi bestelerini yapmaya başlıyor ve elektroakustik müziği temel alarak son derece kendine özgü bir sound oturtuyor. 2000’de MIAM’ da ses teknisyenliği ve beste konularında master’a başlıyor. Anjelika Ajbar, Kerem Görsev ve Fahir Atakoğlu ile MIAM Stüdyoları’nda birlikte çalışıyor. Geçmişte Kronos Quartet ile çalışmış olan Ken Valitsky’nin de aralarında bulunduğu prestijli müzisyenlerle konserler veriyor. “Nemrut”, “Living in Istanbul” ve “Journey to the broken dream” ses getiren ilk besteleri oluyor. Film, tiyatro ve diğer performans sanatlarıyla müziklerini paylaşıyor. Oda orkestraları için besteler yapıyor. Bir multi enstrümantalist. Programlama, ses tasarımı ve bestecilikte son derece yetkin bir isim. Erdem Helvacıoğlu nihayetinde sınırları aşıyor ve müzik simyagerleri Locustmusic’in Met Life kataloğuna dahil olan “A walk through the bazaar” albümünü çıkarıyor. İstanbul’un pazar alanlarında duyabileceğiniz sesler, görebileceğiniz renkler “A walk through the bazaar”ın dokusunu oluşturuyor. San Francisco’lu sample efendileri Matmos’un da dahil olduğu Met Life serisinin belki de en ilgi çekici albümünü ortaya koymuş oluyor Helvacıoğlu. Buraya kadar herşey harika. Fakat yurt dışında ayakta alkışlanan bu ayrıksı albüm Türkiye’de henüz yayıncı bulabilmiş değil. Elbette “A walk through the bazaar”dan mahrum kalmanıza böyle bir kılıf uydurmamalısınız. Helvacıoğlu’nun özellikle ses düzenlemeleri açısından deneyselliğin ötesine geçen albümünü www.locustmusic.com’un yanı sıra Amazon ve CdNow gibi online alışveriş sitelerinden satın almanız mümkün. Özlem Gürel AKTÜEL DERGİ Miller Elektronik Müzik Platosu’ndan tanıdığımız Erdem Helvacıoğlu’nun Kapalıçarşı’dan topladığı sesleri müziğiyle birleştirdiği albümü geçtiğimiz günlerde ABD’de yayınlandı. Elektronik müziğin tanınmış isimlerinden Erdem Helvacıoğlu. Gitar, kemençe, sampler, beats ve laptop ile müzik yapıyor. Elektro-akustik tınılarla, çağdaş dans müziğinin ritmlerini ve geleneksel Türk melodilerini buluşturduğu HAZ ve E.H.P. isimli gruplarından tanıyoruz onu. Bir de 1999 yapımı “Fasulye” filminin müziklerine attığı imzadan. Fakat bu kez, tesadüf eseri başvurduğu bir proje ile gündemde. Chicago Locust Music şirketinin 12 serilik bir projesi bu. Çeşitli dünya şehirlerinin seslerini bir albüm haline dönüştüren “Met Life” projesinde önce Boston, Amsterdam ve Buenos Aires şehirlerinin ses kayıtlarından oluşan albümler basılmış. Erdem Helvacıoğlu’nun çalışmasında ise, Kapalıçarşı’nın sesleri var. Müşterileri çekmek için birbirinden yaratıcı çağrılarda bulunan tezgahtarlar, alışveriş yapanların konuşmaları, cep telefonlarının zil sesleri, çocuk sesleri ve çarşıda, geri planda duyulan müzikler. İstanbul’u en iyi temsil eden seslerin Kapalıçarşı’da olduğunu düşünen Helvacıoğlu, 2002’nin Eylül ayında bir gün boyunca çarşıda dolaşıp bu sesleri kaydetmiş, ardından da topladığı seslerin montajını yapmış. Albüm iki uzun parçadan oluşuyor. İlki sadece bu seslerin bir kolajı, ikincisi ise bu seslerin üzerine yazılmış melodik ve ritm temelli, elektronik seslerin bolca kullanıldığı, dans müziğine yakın duran remiks versiyonu. “A walk through the bazaar” adını taşıyan bu çalışma, serinin dördüncüsü olarak çıktı. Gelecek albümlerde İran, Endonezya gibi ülkeleri de dinleyeceğiz, hatta sample müziğinin son günlerde çok bahsedilen isimlerinden San Francisco’lu ikili Matmos da bu seriye konuk olacak... Albümü dinlemek isteyenler maalesef buradaki müzik marketleri taramasın boşuna, çünkü albüm sadece ABD ve Avrupa’da bulunabiliyor. Tek yol internet üzerinden Amazon’dan albümü satın almak ya da isterseniz, plak şirketi Locust Music’in kendi web sitesinden albümün bir kısmını dinleyebilirsiniz. 8/10 Müge Turan AKŞAM GAZETESİ - 23 Temmuz 2003 Amerika bugünlerde Kapalıçarşı'nın seslerini dinliyor. Çarşının seslerini kayda alarak müziğiyle birleştiren Erdem Helvacıoğlu'nun albümü için Amazon.com 'Zarif seslerle harika bir müzik' tanımında bulundu Türkiye'nin ünlü müzisyenleri yurtdışına açılmaya çalışırken genç müzisyen Erdem Helvacıoğlu'nun Kapalıçarşı'nın seslerinden oluşan 'A Walk Through The Bazaar' adlı ilk albümü ABD'de yayınladı. ABD ile Avrupa'ya kendini dinleten müzisyen şimdi meslektaşlarının tersine Türkiye'ye açılmaya çalışıyor. Helvacıoğlu'yla albümü üze-rine konuşmak için seslerini kaydettiği Kapalıçarşı'da buluştuk. YTÜ Endüstri Mühendisliği'ni bitirdikten sonra müzik eğitimi alan Helvacıoğlu evine bir stüdyo kurmuş ve beste yapmaya başlamış. İnternette araştırma yaparken Chicago'daki 'Locust Music' adlı müzik şirketinin projesine rastlamış. Tüm dünya kentlerinin seslerinin olduğu 12 albümlük bir seri yapmak isteyen şirketin ilanını görünce başvurmaya karar vermiş. 'İstanbul'u en iyi temsil eden seslerin çarşı sesleri olduğunu düşündüm ve Kapalıçarşı'ya gelip buradaki sesleri kaydetmeye karar verdim. Taksim Meydanı'nda da yapılabilirdi ama bu kadar etkileyici olmazdı' diye anlatıyor projesini. Satıcı naraları, zil sesleri, telefonlar Helvacıoğlu, kocaman kulaklıklarını takmış, eline mikrofonunu almış ve kayıt cihazıyla birlikte bir arkadaşını da yanına alarak Kapalıçarşı'ya gitmiş. 'İnsanlar beni görünce önce uzaylı gibi baktı. Sonra 'Hangi televizyondansın, kameran nerede?' gibi sorular sordular' diye anlatıyor. Mikrofona müşterileri çağıran tezgahtarların sesi, birbirine çarpan zillerin melodisi, insanların konuşmaları ve elbette cep telefonlarının sesleri takılmış. Bir de misafirperverlik gösteren esnafın 'Hoş geldin, buyurun' nidaları. 'Bir kişi yanımıza gelip 'Benim sesim çok güzeldir' dedi ve başladı türkü okumaya. Onun sesi de var albümde' diyor. Kayıt işlemini bir günde bitirmiş. Çarşının bir ucundan girip bir ucundan çıkmış. Sonra kayıtları düzenlemiş, montajını yapmış. Beste aşaması da iki hafta sürmüş. Biri çarşının seslerinden diğeri de sesleri bozarak ürettiği besteden oluşan 31 dakikalık CD'yi ve fotoğrafları internetteki adrese yollamış. Ardından bir e-mail gelmiş. Helvacıoğlu 'Bana CD'niz beğenildi. Albüm yapılacak' yazan bir cevap ve sözleşme yolladılar. 20 gün önce de ABD'den albümün geldi' diye anlatıyor. Albüm serinin dördüncüsü. İlk üçünde ise Boston, Amsterdam ve Buenos Aires'in sesleri var. Sertab'ın albümüyle Amazon'da satışta Gelecek albümlerde de Endonezya, İran gibi ülkeler olacak. 'Hatta içlerinden biri şu anda Bjork'le turnede olan Matmos grubu' diyor. Helvacıoğlu'nun albümü şu anda ABD'de ve Avrupa'da satılıyor ama kendisi hiç Amerika'ya gitmemiş. Her müzik şirketinin giremediği e-ticaret'in en büyük sitesinde Amazon.com'a da girmeyi başarmış. Helvacıoğlu 'Amazon'da bir benim bir de Sertab Erener'in albümü satılıyor' diye anlatıyor başarısını. Hatta si-tedeki eleştiride 'Zarif seslerle harika bir müzik. Ne çok sert ne de zor dinlenebilir bir elektronik beste' deniyor. Uluslarası alana açılmak ona yeni yollarda açmış. Aldığı bir teklif üzerine Paris'e gidecekmiş: 'Paris'in ve İstanbul'un seslerini kaydedeceğim. Görüntüler de olacak bu sefer' diyor. Ama onu en çok etkileyen internet aracılığıyla yaptığı bu başvurunun değerlendirilmiş olması 'Demek ki dünyada albüm yapmak çok zor değilmiş. Biraz araştırır ve iyi bir şeyler yaparsanız mutlaka değerlendiriliyor' diyor. Tek üzüntüsü albümünü dinlemek isteyenlerin buradaki müzik marketlerde bulamaması. Son olarak 'Umarım Türkiye'de de çıkabilir. İsteyenler Amazon'dan satın alabilir ya da www.locustmusic.com/locationsound.html linkinden bir kısmı dinleyebilir' diyor. Efnan ATMACA BLUE JEAN DERGİ “A walk through the bazaar” Erdem Helvacıoğlu Türkiye'de henüz plak sözleşmesi olmayan Erdem Helvacıoğlu özellikle Amerika'da el üstünde tutuluyor. Bu albümün Türkiye'de piyasaya verilip verilmeyeceği şu anda açıklığa kavuşmuş değil ama müzik sektörümüzün bu görmezden gelişlerini bahane haline getirmeyin. www.locustmusic.com ve Amazon benzeri online alışveriş sitelerinden "A Walk Through The Bazaar"a ulaşabilirsiniz. Ha, değer mi? Evet, fazlasıyla değer ve verdiğiniz shipping ücretini falan hiç dert etmezsiniz. Hele ki elektronik müzik hakkında güzel duygularınız varsa bu genç dehanın o duyguları iyice körükleyeceğinden emin olabilirsiniz. 9/10 Özlem Gürel VİZYON DERGİ Aralık 2003 Seslerden Hikayeler Kapalıçarşı'da kaydettiği sesleri, elektronik dokunuşlarla süslediği albümü "a walk through the bazaar"da toplayan erdem helvacıoğlu, belki de türkiye'de olduğundan çok yurtdışında ilgi uyandırdı... Yazı: Jim Catton Fotoğraf: Banu Demirci Müzikle olan geçmişinizden bahseder misiniz? Ortaokul yıllarında önce klasik sonra elektronik gitar çalmaya başladım. Rock, hard rock, blues, senfonik rock ve synth-pop dinlerdim. Lisede "Too Much" adlı grupta çaldım. Üniversitedeyken Kemancı, Sappho, Captain Hook gibi rock barlarda çaldık ve "Brave and Busy" parçamız "Sesimizi Yükseltiyoruz" toplama albümünde yayınlandı. 2000 yılında Fasülye filminin müziğini yaptım. Bu dönemde elektronik müziğe ilgim daha da arttı. O yıl İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi'nde ses mühendisliği ve elektronik müzik kompozisyonu master'ına başladım. Bu eğitim, elektronik müziğin daha derinine inmemi ve teorik bilgimi geliştirmemi sağladı. 2002 ve 2003'te dünyanın en önemli elektronik müzik ödüllerinden biri olan Luigi Russolo Elektroakustik Kompozisyon Yarışması'nda ödüller aldım. Bestelerim İtalya, Fransa, Amerika, Kanada, Singapur, Günay Afrika gibi birçok ülkede seslendirildi. "A walk through the bazaar"ın çıkış fikri neydi? Albümün konsepti Amerikalı plak şirketi Locustmusic'e ait. Temmuz 2002'de internette, "Location Sound Series" adlı, dünyanın çeşitli şehirlerinin seslerinden ve bu kayıtlardan üretilen bestelerden oluşan, on iki albüm yayınlanacağını okudum. Bunun üzerine Kapalıçarşı ve çevresinin seslerini kaydedip bestemi yaptım. Şimdilik bu seri çerçevesinde beş albüm yayınlandı. İlk albüm Seattle'ın seslerini kaydedip ambient bir parça oluşturan Keith Fullerton Whitman'a ait. Serinin 3.'sü Arjantinli grup Reynols'ın. Benimki 4. albüm. Şu anda Björk ile dünya turnesinde olan Matmos grubunun hazırladığı ise 6. albüm olacak. Neden Kapalıçarşı'yı seçtiniz? Kapalıçarşı ve çevresi İstanbul'un kendine has ambiyansını, ses olarak en iyi belirten yerlerden birisi bence. Şu ana kadar ilgi nasıl? Gayet iyi. Albüm: Splendid, All Music Guide gibi yayınlarda çok iyi eleştiriler aldı. Wire dergisinin Aralık sayısında albüm hakkında uzun bir yazı çıkacak. Bestem, birçok Avrupa ülkesinde, Güney Afrika ve Singapur'daki radyolarda çalındı. Hatta Amerika kolej radyolarında, alternatif müzik sıralamasında 6. sıraya kadar yükseldi. Aklınızda başka projeler var mı? 2004 senesi için birkaç albüm projesi var. "Living in İstanbul"; İstanbul sokak sesleriyle geleneksel enstrümanlarımızın seslerinin işlenerek oluşturulduğu ambient bir albüm olacak. 2004 Ekim ayında da Locustmusic firması, solo akustik gitar ve canlı elektronik ses işlemelerinin olduğu bir albümümü yayınlayacak. Müziğinizin oluşumunu sağlayan isimler arasında kimler var? Çok farklı isimlerden etkileşimler var. Mouse on Mars, Brian Eno, The Orb gibi elektronik besteci ve grupların yanı sıra geleneksel Türk enstrümanlarımızın sesleri de etkili. Aynı sahneyi paylaşmak isteyeceğiniz kimse var mı ? Björk ile aynı sahnede olmayı isterdim. Hem pop müzik yapıp, hem de alternatif ve yenilikçi olması heyecan verici. Albüm temelde Kapalıçarşı'daki seslerden oluşuyor. Sizin en çok sevdiğiniz ses hangisi? Sanırım dükkan sahiplerinin potansiyel alıcılara attığı laflar. Bu çok bize özgü ve komik. Elektronik müziğin dışına çıkmayı düşünüyor musunuz? Daha önce rock ve caz ile ilgilendiğimden, bu türlerin müziğimde daha etkili olacağını düşünüyorum. Kullandığınız müzik programları neler? PC'de Audiomulch, Cubase SX, Soundforge, Hog, Csound programları ve Smartelectronix, GRM Tools gibi plug-in'ler kullanıyorum. Mac de ise Max-Msp, Metasynth, Soundhack gibi programları tercih ediyorum. Her programın ve plug-in'in kendine has bir sesi var. Bestelerimi yaparken, o an kafamda nasıl bir ses oluşturmak istiyorsam, bu programlardan en uygununu seçiyorum. STÜDYO İMGE Erdem Helvacıoğlu : A Walk Through the Bazaar Erdem Helvacıoğlu günümüz Türkiye'sinin elektronik müzik alanında parlayan yıldızı konumunda. Bu alanda çok zengin bir üretim ve yapıtlara ilgi olmaması, genç müzikçinin başarısına halel getirmemeli: Tam tersine, son derece akıllıca planlanan yapıtlar bittikten sonra da verilen ciddî emekle duyurusunu, tanıtımını organize eden çoğu günümüz müzik insanı gibi Helvacıoğlu da kendi PR’ı için çaba sarfedenlerden. Hem çalıştığı ortam olan elektronik müziğin dolaşım dinamiklerinin internet üzerinden olması hem de günümüz müzik teknolojisinin iletişim teknolojileriyle giderek artan dirsek teması, bu alanda çalışanların ulusal sınırları herkesten daha rahat ve meşru bir biçimde, doğallıkla aşıp, artık anlamı farklılaşan Uluslararası’na adreslenmesini kolaylaştırıyor / hızlandırıyor. Bir de spesifik örüntüleri olan stüdyo kökenli elektronik müziğin ister istemez ‘kendini ağırlar’ kaladuran öznel kitlesi için ‘ilim neredeyse orada olmak’ misâli eser takip etmek / eser dolaştırmak, varoluş koşullarından biri: Tam da bu doğa gereği, sektörümüzün prestijli yarışmalarından olan Russolo - Pratella (İtalya)’da yapıtlarını değerlendirmeye sokan, hattâ iki defa üçüncülük ödülüyle taçlandırılma başarısı gösteren; bu gibi yarışmaların geleneksel büyük ödülü, kazanan eserleri içeren iki ortak CD’de yayınlanan yapıtlarıyla diskografyaya giren Helvacıoğlu, oyunun kurallarını ne denli iyi bilip uyguladığını da kanıtlıyor. Ama; son derece iyi tasarlanmış projeler; sıkı hesaplılık ve enternasyonel gramerin çok dikkatli kullanımı, ister istemez şeytanla yapılmış bir pazarlığı çağrıştırıyor: İşi / eseri o hesaplılıkla yola koyduktan sonra (mutlak) başarıyı beklemeye kalıyor mesele. Bu o kadar da iyi bir şey değil, her zaman; hesaplılıktan yukarı çektikçe samimiyet kendiliğinden açıkta kalıyor (~görünebiliyor). [bkz.: Dünya yapıt tarihinde Faust teması / durumu ve müziğin unutulan doğası ve ‘kendiliğindenlik’ bahisleri...] A Walk Through the Bazaar, locust music tarafından, location sound series 1:4 künyesiyle Chicago’da yayınlanıyor (2003). Dünyanın belli merkezlerinden birer ses portresi diyebileceğimiz projenin İstanbul ayağı, seride 29 numarada. Her ne kadar Bazaar ilk duyuşta Kapalıçarşı’yı imleyerek oryantalist, egzotist yüzeysel dışbakış paradigmalarını çağrıştırıyorsa da, yapıt dinlendikçe bu mefhumla sınırlanmayan genel bir çarşı - pazar imgesinin ele alındığı ortaya çıkıyor. (İsimlendirme gene direkt hedefe, sanırım!...) “Sound scape” buyrulanla “ambient sound” arası bir “audio - art” önermesi: Yaygınlaşıp oturması bir süre daha bekleyecek görünen günümüz (1970 sonrası, yeni) medyası için iyi kotarılmış bir örnek. İyiliği, ele alınan ses kolajının ‘yabancı’ya takip edilebilecek, nisbeten soyut müzikal doneler verebilirken, bu türün tanımına yabancı fakat ürünün konusunda da ‘yerli’ olan dinleyicilere de somut denilebilecek espirilerle, sözel enformasyonla sunulan malzemesiyle başlıyor. Albümdeki iki yapıttan ilki daha az müdahaleliyken, ikincisi stüdyo teknikleri ve sayısal ortamın yöntemleriyle oldukça farklılaştırılmış ses nesnelerinden hareket edip müzikal kompozisyonun 1990 sonrası elektroakustik yapıtlarındaki gramerini örnekler bir tavırla yol alıyor. Bu parçada da ‘ekranda kotarılmışlığını’ belli eder bir kontrollülük / hesaplılık ve popüler önermelerle bezeli bir deyiş var: Sanata doğru, “neyi değil, nasıl söylediğin” tezini takip etmesi halinde de gene iyi kotarılmışlık marifetiyle Helvacıoğlu lehine işleyen bir “teknik faul” daha: Özellikle ikinci parçanın ortalarından itibaren bütüne damgasını vuran dans tavrı. Yapıtlarına daha geniş bir dinleyici kitlesi oluşturma çabasını olumlu, bu çabadaki ince hesaplılık ve PR ağırlıklı manevralarını ise oluşacak kimlikte istenmedik geri dönüşsüzlükler oluşturabileceği endişesiyle, aslen peşinde olduğu müziği için tehlikeli bulduğum Erdem Helvacıoğlu’ya, daha önce bizzat söyleme fırsatını bulmuş olduğumu tekrarlayarak: Eline sağlık, iyi iş! Yolun açık ama uzun - aman dikkat! 9/10 Alper Maral - 15 Aralık 2003 CUMHURİYET GAZETESİ Romantik ses manzaracısı Uzun süredir sürdürdüğü çalışmalarını çeşitli projelerle duyuran, festivaller çerçevesinde performanslar sunan genç elektronikçi müzisyen Erdem Helvacıoğlu, ilk albümü “A walk through the bazaar” ı Amerika’da yayınladı. Chicago’lu Locust Music tarafından yayınlanan Cd’de, albümün adını taşıyan 17 dakikalık bir remiks versiyonu var. Başında kulaklık, elinde mikrofon ve kayıt cihazı ile Kapalıçarşı’yı boydan boya gezerek kayıt yapan Erdem’in amacı, şimdi albümü Türkiye’de lisanslamak. Bugün adını çok az kişi biliyor olabilir, ama yarın elektronik müziğin bu topraklardan yetiştirdiği ender isimler listesindeki yerini alacağı kesin. Erdem, planladığı ses manzarasının malzemesini bir günde toplamış. Kapalıçarşı’nın esnaf naralarını, hamal türkülerini, çeşitli konuşmaları ve uğultu halinde kulağımıza uzanan tüm sesleri albümünde kullanmış. Bir toplumun ses ve ritminin, bir müzik eserindekinden farklı olamadığını, hiç analitik bir uğraşıya girişmeden tüm basitliği içinde anlatıvermiş. Erdem’in amacı yeni elektronik akımlar ile ambient ve house’u birleştirerek “glitch ambient” olarak adlandırılabilecek bir tını yaratmaktı. Böylelikle çarşının hem sakin hem de yoğun atmosferini yansıtacak, ayrıca The Orb’dan sonraki ambient tarzın ipuçlarını verecekti. Bunun için uzun ses öğeleri ile, çok kısa ses öğelerini yan yana ve art arda getirdi. Bu sesleri önce bilgisayarda ana programlar ile daha sonra pluginler kullanarak işledi. Çıkan sesleri cakewalk sonar içinde hardware efekt prosesörler aracılığı ile miksledi ve protools’da mastering yaptı. Erdem adını ilk kez Ada Müzik’ten çıkan “Sesimizi Yükseltiyoruz” adlı toplama albümde yer alan Too Much grubu ile duyurdu. Sonra elektronik pop grubu Haz ile Roxy’de en iyi performans ödülü aldı. Ardından “Fasulye” filminin müziklerini gerçekleştirdi. Elektro-akustik müziğin steril seslerinden uzak, kirli tınıları işleyen ve B tipi eski Türk filmlerinden beslenen Erdem Helvacıoğlu Project’i (E.H.P.) kurdu. Önemli elektronik müzik yarışmalarında ödül kazandı; birçok eseri Most Significant Bytes, Pulse Field International Soundart Exhibition, CEAIT Electronic Music Festival gibi pek çok bienal ve ses sanatı festivallerinde yer aldı. Erdem’in hep bir ayağı yurtdışına basan projeleri var gelecek için; örneğin bir sonraki iş İstanbul’dan başlayıp Karadeniz, İç Anadolu ve oradan Doğu’ya uzanan ses kayıtları ile gerçekleşecek olan “Doğu Ekspresi” adlı albüm olacak. Erdem insan seslerinin birbirine karıştığı kalabalık yerleri seviyor; aslında birbirine karışan şey seslerden öte kültürler, hayat hikayeleri, seslerin sahiplerinin hayalleri, umutları ve korkuları belki de; en basitinden tepkileri. O yüzden yoğun bir kültür anarşisinin sese dönüştüğü cangıllara ilgi duyuyor. Doğu kültürünün işlendiği çalışmaların Batılıların ilgisine mazhar olduğu şu günlerde, çıkardığı albüm ile şimdiden Barnes&Noble, Tower ve Amazon gibi dünya satıcılarının satış listelerine girmiş ama, ülkemizde artık her köşe başında duyulan sıradan Doğu-Batı sentezi pazarlamayan, dünya müzikleri modasından nasiplenmeye çalışan ucuz ticari işlerden biri olduğunu düşünmeyin. Çünkü “A walk through the bazaar”, moda eğilimli bir iş değil. Tamamı Batılı bir konsept ile gerçekleştirilmiş, yaşadığı topluma ayna olma görevinin altından da alnının akıyla çıkan bir gözlem çalışması. Bize yeni bir ses şifresi sunan bir çalışma, nereyi nasıl gözlemlemek gerektiği konusundaki görüşlerimizi değiştirmeyi öneriyor. “Fotoğraf biriktirmek, dünyayı biriktirmektir” diyen Susan Sontag’ı haklı çıkarırcasına, bir dünyanın seslerini biriktiriyor. Kapalıçarşı gibi özel ve bir okadar da toplumun aynası sayılabilecek bir dünyayı, sesler yoluyla süzerek zihinsel bir nesne haline getiriyor. Tıpkı Walt Whitman gibi güzel ve çirkin, önem ve önemsizlik arasındaki farkın ötesini görmeye çalışıyor; tarihin gerçek kıldığı o yerde ve zamanda, en bayağı gibi görünenin içindeki gerçekliği arıyor. Asla didaktik olmaya çalışmadan, sadece gözlem ve yansıtma anlayışı ile alışılmışın dışında bir estetik anlayışının önsözünü yazıyor. Belki bir anlamda Dziga Vertov’un “Sinema-Göz” kavramının elektronik müzik dünyasındaki karşılığını yaratıyor. Murat Beşer RADİKAL GAZETESİ 10 Ağustos 2003 Amerika’da Kapalıçarşı nidaları Erdem Helvacıoğlu’nun Kapalıçarşı’nın sesleri ve bu sesler üzerine yaptığı besteden oluşan albümü “A Walk Through the Bazaar” çıktı ama, Amerika’da... Şı sıralar Amerika’da Kapalıçarşı’nın sesleri yankılanıyor. Elektronik müziğin Türkiye’deki genç isimlerinden 28 yaşındaki Erdem Helvacıoğlu’nun yaptığı ses kayıtlarından oluşan “A walk Through tha Bazaar” albümü Chicago’lu Locustmusic adlı plak şirketinden (ki bu şirket Björk gibi isimlerle de çalışıyor) çıktı. Albüm şimdilik Türkiye’de yayınlanmadı, ama internet üzerinden satın almak isteyen meraklıların imdadına www.amazon.com adresi ve Locustmusic’in sitesi yetişiyor. Gerçi Türkiye’de yaşayan bir müzisyenin albümünü Amerika üzerinden almak biraz sinir bozucu ama ne yazık ki bu da bir nevi beyin göçü işte. Mesela sanatçı şimdiye kadar “Kırmızı Yorgunları” oyununun müziğini, Yaşar’ın “Sevdiğim Şarkılar” albümünün tonmaysterliğini, Fahir Atakoğlu’nun “As One” albümünün tonmayster asistanlığını ve “Fasulye” filminin müziklerini yapmış Türkiye’de. Fakat çeşitli bienallerde yer alan sanatsal işleri ve diğer performansları ile hep yurt dışında biliniyor. Bu son 30 dakikalık elektronik müzik albümünde ise, biri sırf Kapalıçarşı’yla civarından kaydedilmiş seslerden diğeri de bu seslerin üzerine yapılmış bir besteden oluşan iki şarkı var. Belki içinde yaşarken insan fark etmiyor ama tüm bu sesler besteyle birleşince oldukça hoş bir sonuç çıkabiliyor ortaya. Ama Helvacıoğlu’nun da hakkını yemeyelim şimdi, maharet seslerde değil, onu birleştirende tabii ki! Nereden çıktı böyle bir fikir? Amerika Chicago’daki Locustmusic şirketinin bir projesiydi bu. Bu yıl 12 tane albüm çıkartıyorlar ve her albümde her sanatçı yaşadığı şehrin 15-20 dakikalık seslerini alıp onun üzerine beste yapıyor. Mesela Björk ve Matmos grubu da var bu seride. Ben de geçen yıl internetten buldum bu şirketi ve hemen Kapalıçarşı’nın seslerinin kayıt ettim. Neden Kapalıçarşı? Mesela Taksim’de de çok ses var. Ben aslında hep Pazar seslerine çok meraklıydım. Kapalıçarşı ve civarının da kendine has bir ambiyansı var. Bence hem İstanbul’u en iyi anlatacak yer orası hem de ses verisi çok iyi. Ben daha önce Taksim’de de kayıt yapmıştım ama o kadar yoğun bir müzik bombardımanı var ki orada, ses verisi işlenemiyor. Bir yanda Tarkan çalarken karşısından da Michael Jackson sesi yükseliyor çünkü. Peki kayıtlar kolay oldu mu? Çok ilginçti. İki kişi büyük bir mikrofon ve büyük kulaklıklarla yürüdük Kapalıçarşı’da. Dikkat çekmemesi mümkün değildi tabii ki, çok meraklı bir millet olduğumuz için her gören soru sordu. “Hangi televizyon kanalı veya ne söyleyeyim şimdi” diyenler vardı. İstanbul’da yaşayan biri olarak yer aldığınız projeler ve performanslarınızın çoğu yurtdışında. Sanki orada daha çok tanınıyorsunuz. Yaptığım müziğin orada daha çok alıcısı olduğu için durum böyle. Türkiye’de talep yok. Yani dinleyiciden talep olsa bile plak şirketlerinin ilgisi olmuyor. Yurt dışındaki plak şirketleri yaptığın en deneysel albümü de çıkartabiliyor, en ticari olanı da. Satışlar nasıl Amerika’da? Geniş bir dinleyici var. Bazı albümler 2 bin satarken bazısı 50 bin satıyor. Belli bir döngü olduğu için illa ki gidiyor müzik. Mesela bu türle ilgili dergiler var orada ve internetten takip etmek çok yaygın. Böyle farklı yollardan talep olunca geri dönüşü de rahat oluyor tabii. Sizin albümünüz de amazon.com’da var mesela. Evet şimdilik Türkiye’de yayınlanmadığı için oradan alınabiliyor. İngiltere ile Barnes&Noble ve Tower Records gibi başka yerlerde de var. Doğu müzikleri çekiuor onları. Üniversitede Endüstri Mühendisliği okumuşsunuz. profesyonel olarak ilgilenmeye nasıl başladınız? Elektronik müzikle Ortaokuldan beri hep müzikle içi içeydim. “Too Much” diye bir grubumuz vardı ve rock barlarda çaldık. Daha sonra üniversitenin sonunda “Fasulye” filminin müziklerini yaparak iyice elektronik müziğe kaydım. Kendi “home studio”umu kurdum ve İTÜ MİAM, Tonmaysterlik ve Kompozisyon Master programında elektronik müzik okudum. Ama Türkiye’de çıkan hiç albümünüz yok. Kendi ismim altında yayınlanan bireysel bir albümüm hiç olmadı. Yalnızca “Too Much” grubuyla Ada Müzik’ten çıkan “Sesimizi Yükseltiyoruz” diye toplama bir albüm var. Bir de çeşitli albümlerde yaptığım tonmaysterlik gibi diğer işlerim. Gelecek albümleriniz de hep yurt dışında mı yayınlanacak? Hollanda’da bienal zamanında çıkacak bir albüm var. İstanbul’un seslerini kullanarak yaptığım bitmiş bir albümüm de var yurtdışında yayınlanacak. İngiltere’den bir plak şirketinin ilgilendiği başka bir projem ve Amerika’da Locustmusic’in benden istediği bir albüm daha var. Yani şimdilik projeler hep yurtdışında gelişecek gibi görünüyor ama ilerde ne olur bilemem. Aslında “Doğu Ekspresi” adlı bir albüm yapma fikrim var. İstanbul’dan başlayıp Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu’ya gidip oralardaki sesleri kayıt etmek istiyorum. Bir sponsor bulunursa böyle bir albüm yapılabilir. “A Walk Through the Bazaar” albümünüze Türkiye’den gelen tepkiler nasıl oldu? İlk olarak hiç Amerika’ya gitmeden orada bir albüm çıkartmış olmama şaşırıyor herkes. İkincisi de bu konseptte bir albüm Türkiye’de olmadığı için değişik geliyor. Belki kayıt edilmiş sesler var daha önce ama tamamen bunun üzerine kurulu bir albüm yapılmadı. Hem elektronik müzikle ilgilenenler, seslerin üzerine yaptığım bestemi de beğendikleri için hep çok güzel tepkiler geliyor. ROLL DERGİSİ Haziran 2004 KAYDETMEZSEK KAYBEDERİZ Erdem Helvacıoğlu –ha bir gitar, ha bir laptop- sazıylayeni ifadebiçimleri arayan, kabiliyetini dört duvar arasına hapsetmek yerine umuma açan genç bir kompozitör. O festival senin, bu yarışma benim, dünyanın dört bir yanına koşturuyor, performanslar sergiliyor, ödüller alıyor, albümler yayınlıyor. Sokak sesleri, esnaf gürültüleri, kistch longplay’ler de onun ilgi kaynağı olabiliyor, geleneksel bir çalgı, okyanusun derinlikleri, aynanın kırık parçaları veya Yaşar Kemal de... Helvacıoğlu’nun ilginç dünyasında elektro-akustik bir yolculuğa çıktık.. Müziğe gitarla ve rockla başlamışsın.. Erdem Helvacıoğlu: Evet.. 11 yaşlarındayken abimin vasıtasıyla önce biraz klasik, sonra elektro gitara başladım. İlk Led Zeppelin, Deep Purple, AC/DC dinlemeler.. Biraz gelişince Al Di Meola, ohn McLaughlin cinsi şeylere merak salma.. Ve Satriani gibi biraz daha virtüözite durumlarına kafayı takma.. Progressive müzik, Yes’ler, King Crimson’lar.. Ortaokul-lise dönemi sürekli gitar çalışmayla geçti.. Üniversite başlarında vitüözite müziğinden iyice sıkılmıştım. Virtüöz olmuştun da mı sıkılmıştın, olamayacağını anlayınca mı sıkılmıştın, yoksa başka bir sebepten mi? Aslında Malmsteen’ler, Stevie Vai’ler çalıyordum bayağı.. Ama gideceği bir yer yoktu.. Kendini birilerine göstermek yerine, kendini nasıl ifade edeceğin önemli hale gelince, virtüözite anlamsız gelmeye başlıyor. Nirvana’nın çıktığı dönemlerde hem grunge, hem de Clash gibi gitar punk grupları dinlemeye başladım. Tamam, çok da farklı şeyler söylüyorlar, Stevie Vai’a oranla anlatımı çok daha doygun, ama bir noktadan sonra, o da insana kısıtlayıcı geliyor. Sonuçta, ana enstürmanın gitar olmadığı bir ülke burası.. O yılar Massive Attack, Tricky, Bjork’le elektronik müziğin pop içinde ön plana çıktığı yıllardı.. Bunlar beni çok etkiledi.. İlk sampler’ı edinme, ilk synthesizer dokunuşları derken,,”Fasulye” filminin müziğini yaparken elektronik müziğin detaylarına girmeye başladım 2000 yılında.. Üniversite sonunda, bu işi nasıl ileriye götürebilirim diye düşünürken, MİAM’a (İTÜ’ye bağlı İleri Müzik İleri Araştırmalar Merkezi) girdim. Tonmaysterlik ve elektronik müzik kompozisyonu okuyorum, doktoraya devam ediyorum şimdi. Gitarla aran bolzuldu mu? Az çalıyorum.. Bazen günde yarım saat dokunuyorum, bazen bir hafta elime almıyorum. Ama şimdi bir albüm projem var: akustik enstrümanlarla elektonik müzik nasıl birleşir sorusu üzerine kafa yorarken, akustik gitarla canlı elektronik, hem laptop hem de hardware ekipmanlarla yaptığım bir demo gönderdim Locust Music’e. Çok beğendiler, benden öyle bir albüm bekliyorlar. İlk dönemde, gitarda bulamayıp da elektronik müzikte bulduğun neydi? Diyelim ki rock grubumuzla bir parça yaptık. Onun bir provasını yapmamız lazım önce. Prova stüdyosunda günlüğü 500 dolara kaydetmemiz lazım en azından. Epey paraların döndüğü bir iş. O paralar cebinde olmayınca, ister istemez başka anlatılar arıyordun, elektronik müziğin imkanlarını keşfediyorsun. Bilgisayarların, teknolojinin iyice ucuzladığı bir dönemdi o. Üretim kolaylığı ve ucuzluğu mu tek sebep, elektroniğe geçmende? Etkenlerden en önemlisi bu galiba. Bütün dünyada böyle. Kendi başına müziğini yapıp, CD’ye basıp, yayınlama imkanın var. Böylesinin de, canlı grup müziğinin de ayrı tadı var. “Geleceğin müziği elektronik müziktir” gibi lafların uzantısı olarak, çağı yakalamak gibi bir derdin de var mıydı? Şu anda en çok heyecan veren müzik bu. Bundan sonra da heyecan verici olacak, çünkü belli bir limiti yok. Rock tıkandı.. Ama elektronik müzikte de iyi bir noktaya gelmek için, tıpkı gitarlı rock gibi, onu da seneler boyunca yapman gerekiyor. Her software’i ya da synthesizer’ı kullanan, pat diye bir iyi bir şey çıkartamıyor ortaya. Bunların hepsi bir enstrüman.Verdiğin emek anlamında aralarında bir fark yok, piyano veya gitarla karşılaştırdığında. Dinleyici olarak nelere kulak kesilmeye başladın 2000’lerden sonra? Şu anda daha çok ambinet işler ve hem eski hem yeni klasik müzikler diniyorum. Ligeti, Stockhausen, Xenakis ya da Orb, Orbital, Brian Eno.. Brian Eno nasıl biri sence? Yolunu açanlardan biri o muydu? Rock müziğin içinden gelmiş, aynı zamanda prodüktörlük yapmış birisi, diğer yandan da çok uç fikirleri olan, elektronik müzikte önemli bir figür. İki dünyayı da bilmesi çok büyük avantaj. Senin de böyle bir avantajın var mı? Pop ve rock’dan geliyorum. İnsanın içinde her zaman kalıyor, bu güzel bir şey. Konservatuar eğitimiyle gelseydim, dünyaya başka türlü bakacaktım. Büyük ihtimalle de daha dar bakacaktım. Demin ana enstrümanın gitar olmadığı bir ülkede yaşadığımızı söyledin. Ama sen de gitarı bırakıp uda geçmiş değilsin. Elektronik müzik yapıyorsun.. Gerçi tanbur çalmaya başladım şimdi.. Gitardan çıkacak yeni bir müzik olamayacağını düşünmüştüm, hala da öyle düşünüyorum. 300 yıl önce yaşasaydım, o dönemde varolan hangi yenilik varsa, büyük ihtimalle yine o tarafa yönelecektim. Sonuçta hiçbir enstrümanı reddetmiyorum.. Ben Türkiye’nin yeni müziğini yakalamak istiyorum: sokak seslerini ya da çevremizin seslerini alarak ordan yeni bir şey üretmek.. Sahaflara çok giderim, eski plakları toparlarım. Dj Shadow, Dj Spooky gibi adamların mantığında, bizim kültürümüzden bir şeyleri alıp yeni bir getirmek istiyorum. Bir de, çeng gibi kaybolan geleneksel enstrümanları elektronik müzikle yeniden biçimlendirmek, akustik öğe olarak onları kullanmka, tekrar kültürün içine katmak istiyorum. “Fasulye’nin” müziğinde Türkiyelilik var mıydı? Minik sample’lar olarak ney, kaval, wah-wah’dan geçirilmiş tambur vardı. “A Walk Through the Bazaar” albümünün hikayesini anlatır mısın? Locust Music’in “location sound” dedikleri, Met Life isminde 12 albümlük bir serisi var. Her sanatçı kendi şehrinin sesini kaydederek ve istediği şekilde manipüle ederek bir albüm oluşturuyor. En son Matmos’un bir albümü çıktı. Bu serinin dördüncü albümünde , ben de Kapalıçarşı ve çevresini Dat recorder’la kaydedip evde bilgisayar ortamında başkalaştırdım. Sen Kapalıçarşı’ya giderken diğerleri ne yapmış? Reynolds, Buenos Aires’te bir sokak kazısını kaydetmiş. Bu grup elektronik müzikle çok alakalı değil, gitarların, bozuk piyanoların olduğu, hafif psychedelic havalarda bir şey yapmıştır. Amerikalı Keith Fullerton Whtiman, metrodaki bir kayıttan ambient biriş yapmış. Hollandalı Au grubunun şehirlerinde bisikletle dolaşarak kaydettikleri psychedelic rock havasında albümleri var. O albümde iki track var. Birincisi, doğrudan doğruya 16 dakika boyunca Kapalıçarşı’da kaydettiğin orijinal sesler. Bu sana ilginç geliyor mu? Kim oturup dinlesin ki bunu? Tam aksini düşünüyorum. İlk track’e sadece bir sökümantasyon olarak da bakabiliriz, müzik olarak da. Buenos Aires’in sesiyle, İstanbul’un veya Diyarbakır’ın sesi, kültürümüzden, konuştuğumuz dilden dolayı her zaman farklı. Yeni bir şey yaratmak istiyorsak, çevremizdeki seslerden alacağımız çok şey var. Bunun pek yakında farkında değiliz, çevremizdeki sesleri fazla dinlemiyoruz. Sen dinliyor musun? Bende CD’ler dolusu kayıt var. Yürürken hep seslere kulak veririm. İnsanların gözleri açıktır, benimse kulaklarım.. İnsanlar ne konuşuyor, genel ses ambiyansı ne? Kültür dediğimiz şeyin bir parçası bu. Biz kaydetmezsek ve içinden yeni bir şey çıkarmazsak, bunu kaybedeceğiz. İkinci track’deki besteni oluştururken bu Kapalıçarşı seslerinden ne ölçüde faydalandın? Bir kere, bu seslerin net duyulduğu, hiç process edilmemiş bölümler var. Yarı işlenmiş, hala o dış sesi kavrayabildiğin bölümler var. Bir de, tamamen bozup başka bir forma soktuğum bölümler var. Üç tane layer hem yan yana, hem üst üste. Ayrıca hiçbir dış ses kullanmadığım elektronik sesler de var tabii. Pink Floyd şarkılarındaki helikopter, yazar kasa, hayvan sesleri de, anlattığın dış ses mantığına yakın geliyor. Özünde bir paralellik var. Benim de aklımda kalmıştır. Mesela “money”deki bozuk para sesleri. Elektronik müziğin “soğuk” olduğu söylenir. Sen dinledğin ve yaptığın müziği soğuk buluyor musun? Çok geyik bir tabir bu. Evet, bir enstrümanı çaldığında çok net bir insani boyut vardır ortada. Ama bu illa daha sıcak olduğu anlamına gelmez. Elektronik müzik soğuktur gibi laflar, insanı elektronik müzikten soğutmaya yarıyor. Halbuki bu da bir müzik formu işte. Ve bana bir his veriyor. Öyle bir elektronik beste olur ki, seni derdinden sarsabilir, ağlatabilir. İyi müzik, seni etkileyen müziktir. Biz genel olarak elektronik müzikle büyümediğimiz için, kulağımız alışık değil. Solo bir keman sesiyle klaptoptan çalınan ses arasında anlatım kabiliyeti olarak hiçbir temel fark yok.. Phonem kapsamında bir performansınız olmuştu 2003 yılında... Orada, analog seslere yakın synthesizer’lar, eski drum machine sesleri ve en yeni software’lerle yapılmış sesler bir aradaydı. Ayrıca gitar çalıyordum. Eski Türk plaklarından seslerin, minik sample’ların konulduğu bir müzikti. Mesela hangi plaklar? Mesela “Turgay’ın tavernası 2” diye başlı başına enteresan bir plak var. “Gel benden sample topla” diyen bir albüm (çantasından, kapağında taverna görüntüleri ve Muppet Şov kahramanlarının olduğu bir LP çıkarıyor) Allah Allah! Şarkı listesinde “Çling çling frigo buz”, “Alkışlar”, “Ankara misketini hiç böyle dinlemediniz” gibi başlıklar var. Elektronik müzikteki dönüştürme mantığı ve dış sesler bu plakta da var galiba.. Bir parçanın adı da “En nihayet reklamlar”. Bu parçaya reklam alınmış.”Dinarsu dinarsu” diye söylüyorlar, kendi başına cingıl yapmışlar, inanılmaz bir şey.. Nil İbrahimgil’in sivrizekalı “Nil FM” albümü bu konuda ilk değilmiş demek ki.. Başka bir konuya gelelim: sözlü müzik yapmak hiç ilgini çekmedi mi?. Dünyada da böyle örnekler az. Elektronik müziğin illa sözsüz mü olması gerekir? Genel olarak böyle belki. Ama vokalle birleştirilmiş pek çok parça var. “Sound poetry” denen bir kavram var mesela. Yazılı bir şiiri bir ses olarak kabul edip bozarak, yeninde bir ses havuzu ve yeni bir anlatım yaratmak.. İlhan Mimaroğlu’nun Nazım şiirlerinden kayıtları var mesela.. Avusturya’lı bir şirketten (Chmafu Nocords) çıkacak bir albüm var, benim de dahil olduğum.. “Voices” diye bir proje. Her katılan besteci, kendi dilinde en sevdiği kitabın ilk ve son cümlesini okuyor, kaydediyor. Kayıtlar internet ortamında belli bir yere upload ediliyor. Ve besteciler bu ses havuzundan istediğini alıp, onları manipüle edip kendi bestesini yaratıyor.. Ben de sekiz buçuk dakikalık bir parça yaptım, hem kendi kaydettiğimi, ayrıca 12 yazarı kullanarak.. Sen hangi kitabı seçin? Ben “İnce memed’i seçtim. Niye en sevdiğin kitap o? Çok beğendiğim bir roman. Hem de sembolik bir önemi var hayatımda. Türk kültürüyle barışmamın bir sembolü. Biz kolejlerde Batı kültürüyle okuyanlar bunlardan mahrum yetişiyoruz, kendi toplumumuza pek yakın değiliz. Birçok arkadaşım hala Türk müziği dinlemez, reddeder, “Türk filmine gilir mi hiç?” gibi lafları çok duyarım. Ben de geçtim oralardan.. Benim için bunların kırılmasını temsil ediyor “İnce Memed”. Herhalde 19 yaşımda okumuştum ve çok etkilenmiştim. Türkçe müzik dinliyor musun? Haci Arif Bey, Itri, Dede Efendi eserlerini de dinliyorum, Zerrin Özer’den İlhan İrem’e eski 45likler de.. Bugünlerden de Aylin Aslım, Maya, 2/5 BZ gibilerini.. Bu sene Küba’da katıldığın elektroakustik festivali Primavera en la Habana nasıldı? Ne yaptın orada? Fütürist besteci Luigi Russolo adına yapılan yarışmada ödül kazandığım parçalardan birini “Blank Mirror”ı çaldım..Yirmi seneden beri, iki senede bir yapılan bir festival. Dünyanın her yerinden bestecileri çağırıyorlar. Videolu ve DVDli bir sürü iş vardı, canlı enstrümanlarla elektroniğin birleştiği işler vardı, canlı enstrümanlarla elektroniğin birleştiği işler vardı, “tape music” işleri de vardı.. Kübalılar devrimden sonra dünyadaki her yeniliği ülkelerine getirmeye çalışmışlar. Havana’da elektroakustik bir stüdyo bile kurmuşlar, aletleri iyi olmasa da.. Ambargo kalksa, çok daha ileride götürebilecekler.. Küba’dan edindiğin izlenim ne? Orada da sokak sesi kaydettin mi? Yoksulluğun getirdği bir hüzün var tabi. Çok heyecan verici bir kültür ce sıcak insanlar.. Her an, her yerde müzik yapıyorlar, inanılmaz iyi dans ediyorlar.. İki-üç CD dolusu ses kaybettim. Ara sokaklarda, bir anda, tahta bacaklar üzerinde yürüyen beşaltı kişiye rastladım, bir gösteriye hazırlanıyorlardı. Bir trompet, iki-üç perküsyon. Yanlarında mevzilenerek yürüdüm ve onları kaydettim mesela.. Galiba Belfast’dan yeni döndüm. Oradaki Sonorities Contemporary Müzik Festivali nasıl geçti? Katıldığım en iyi festivaldi. Stockhausen açılışı yaptı. Deniz Smalley, Natasha Barrett gibi isimler de çalıyordu. Ben Russolo yarışmasında ödül alan diğer bestem “Below the Cold Ocean”la katıldım festivale. Mekanın adı Sonic Art Research Center’dı, büyüleyici bir salondu. Kırk tane speaker yerleştirmişler. Salonun zemininde mazgallar var, beş metre boşluun dibinde sekiz speaker ve yukarıya tutulan ışıklar, ayrıca bizim seviyemizde ve on metre yukarıda yine speaker’lar ve ışıklar.. Böyle etkileyici bir atmosfer.. Projelerinin bazılarından bahsetmiştin. Dahası da var mı önümüzdeki günlerde? Mayıs sonunda Tiyatro Festivali’nde prömiyeri olacak “Gökkuşağı” oyununun müziklerini yaptım. Temmuzda Fransa’da bir konser var, eylülde Milano’da bir bienal.. John Wilson isminde Meat Beat Manifesto’yla gitar çalmış, birçok film müziği yapmış Amerikalı bir müzisyen var. Onunla bağlantıya geçtim. Birlikte bir albüm çıkaracağız, yaz sonuna doğru.. Bir de Diyarbakır festivaline katılacağım, Zazaca söyleyen Venge Sodiri grubuyla ortak bir çalışma yapıyoruz. TRENDSETTER DERGİ Eylül 2003 Seslerden Hikayeler Elektronik müzik kompozitörü ve müzisyen Erdem Helvacıoğlu, geçtiğimiz Elektronik Müzik Platosu’nda ilgi çeken isimlerden biriydi. Helvacıoğlu’na, Amerika’da yayımlanan albümünün heyecanını taşıdığı şu günlerde, çalışmalarıyla ilgili sorularımızı yönelttik. Müzikle ilginiz nasıl başladı, klasik müzik tabanlı mı ya da daha farklı etkileşimler mi? Belki klasik olacak ama, müziğe ilgim ortaokul yıllarında rock ve pop müzik vasıtası ile oluştu. Evde abimin gitar çalmasından etkilendim ilk ve gitara yöneldim. Özellikle en çok 80ler’in synth popundan ve 70ler’in rock gruplarından etkilendim diyebilirim. Lisede iken Robert Kolej Tiyatro Kulübü’nün birkaç oyununa müzik yaptım ve o yıllarda Alman Lisesi’nden arkadaşların kurduğu Too Much isimli grup ile çalışmaya başladım. Psychedelic rock ve britpop tarzı besteler ve coverlar çaldık. Bu grup ile çalışmam üniversite yıllarımda da devam etti. Çeşitli klüplerde konserler verdik. Hatta o dönemlerde yaptıklarımıza ait bir demo albümümüz de var. Üniversitenin sonlarına doğru da elektronik müziğe ilgim yoğunlaştı. Fasulye filmine müzik yaptım. Haz isimli grubum ile, Türkçe elektronik pop tarzı besteler yaptım, hatta 2001 yılı Roxy Müzik Yarışması’nda “En iyi performans” ödülü de aldık. Kendi home stüdyomun iyice oturmasıyla, daha da çok elektronik müziğin içindeyim artık. Özel projelere ve tiyatro eserlerine müzikler yapmaktayım. Ara ara da enstrümanımı kullanarak Yaşar, Rashit gibi sanatçı ya da grupların albümlerinde çaldım ve tonmaysterlik yaptım. Yakında da Anjelika Akbar’ın bir remix’ini yapacağım. Daha önce birlikte çalıştığınız müzisyenlerden bahseder misiniz? Kendinizi en çok hangi projede başarılı hissettiniz? Az önce bahsettiğim gibi, lise yıllarında birlikte çalıştığım Too Much grubu galiba bana en çok zevk veren dönemlerdi. Özellikle de grubun vokalisti ve söz yazarı Can Karadoğan ile hem ruhen ve hem de kafaca benzediğimiz için, zevkli ve güzel işler çıkardığımıza inanıyorum. O dönemler belki bizlerin de en naif ve kaygısız olduğu zamanlardı. Daha üretken olduğumuz dönemlerdi. Can’ın Almanya’ya gidişiyle ara verdik. Ama her zaman kaldığımız yerden devam edeceğimizi biliyorum. Benim ikinci grup denemem Haz adlı Türkçe synth pop ve rock grubu ile oldu. Burada da eskiden tanıdığım dostlarımla çalıştım. O dönem de çok zevkli idi. Ve en son olarak da E.H.P. grubunda, uzun yıllar tanıdığım Korhan Erel ile çalıştım. Onunla Phonem Elektronik Müzik Platosu’na katıldık. Avusturya’da bir soundart bienaline katıldık. Wire gibi dergilerde grup hakkında çeşitli olumlu yazılar çıktı. Fakat gruba zaman ayırmak ve ilişkileri itina ile yürütmek gerekiyor. Yoğun dönemlerde de, bu kolay olmayabilir. Şu aralar, yine tek başımayım ve hızla yeni projeler üzerindeyim. Tek başına mı yoksa grupla mı çalışmayı tercih ediyorsunuz? İkisinin de hem artıları var hem de eksileri. Tek başına çalışırken ödün vermeden ve olabildiğince özgür hissedebiliyorsun. Özellikle elektronik müzikte tek başına herşeyi yapabilme özgürlüğü ve lezzeti ayrı. Hele ki home stüdyo imkanınız ve parçaları mix dahil son noktaya kadar getirme olanaklarınız varsa, tek başına olmanın avantajları daha fazla. Elektronikçilerde genelde bu böyle. Mesela aklıma ilk gelen Scanner veya Console. Esasında tek kişilerden oluşuyor. Albüm süreçlerinde 3-4 ay bir yerlere kapanıp kendi istediklerini son haline getirip oluşturabiliyorlar. Grup ile çalışmanınsa en büyük avantajı yaratılan sinerji. İki ya da daha çok kafa, aynı anda birçok farklı katkı sağladığı için hızla ilerleniyor. Ama kimi zaman devreye giren kişisel kaygılar ve egolar, grup ile çalışmayı zevkten çok dert haline getirebiliyor. Yani tercih yapmak oldukça güç. Elektronik müzik ve seslerle ilgili dünyada daha nasıl gelişmeler yaşanacak sizce? Nasıl ki rock müziği gelişimi içinde hem mainstream hem de deneysel kalabildiyse, elektronik müzik de kendini hem müzik marketlerinin ticari satış kategorisinde hem de deneysel kısmında bulacak. Birkaç sene öncesine kadar drum&bass heyecan verici ve yeni olarak adlandırılırken şu anda kendi kendine bir stil oldu. Bunun gibi “clicks&cuts, microsound,glitch” gibi birçok türde kendi başlarına ana türler olarak adlandırılacaklar. Teknolojinin çok hızla ilerlemesine paralel olarak da birçok yeni elektronik müzik türü oluşacak. 90lar’ın ortalarına kadar müzik marketlerde electronica tür olarak yer almıyordu. Oysa şu anda özellikle Avrupa’daki müzik dükkanlarında electronica, rock ve pop kadar çok ilgi topluyor. Bu ivme bence daha da devam edecek. Türkiye’yi soracak olursan durumlar hayli ilginç ve karışık. 90lar’a kadar hiç adı anılmayan elektronik müzik, bir anda yeni açılan klüpler, konser ve parti organizasyonları sayesinde daha çok dinlenmeye başlandı. Bu sayede the Orb, Scanner, Chemical Brothers gibi grupları İstanbul’da görme imkanı bulduk. Artı geçen sene ilki düzenlenen Phonem Elektronik Müzik Platosu da ayrı bir kapı açtı bence. Bu sayede David Toop, Tarwater, Pan Sonic gibi devler geldi ve binlerce izleyici ile buluştu. Sanıyorum plak şirketleri de bunu görüp zaman içinde elektronik müziğe daha çok yer verecektir. Aldığınız eğitimin ne kadar gerekli olduğunu düşünüyorsunuz? İTÜ MİAM’da almış olduğum tonmaysterlik ve elektronik müzik kompozisyonu eğitimi bana çok şey kazandırdı. İlk olarak müziğe bakış açımı çok genişletti. Özellikle elektronik müziğin akademik yönü ile ilgili eğitim aldığım hocalar sayesinde abstrak elektroakustik müziği, sadece sesler ile soyut bir hikayenin nasıl yaratılacağını öğrenmiş oldum. Ayrıca tonmaysterlik eğitimi sayesinde de parçalarımı, yabancı standartlarda prodükte etmeye başladım. İstanbul’un özellikle ses enstelasyonları ve düzenlemeleri konusunda geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce yeterince anlaşılıyor mu? Bence İstanbul içerdiği sesler ile dünyanın belki de en zengin ve heyecan verici yerlerinden biri. Bence bu seslerin daha yoğun ve ilginç biçimlerde kullanılması gerekiyor. İstanbul’un şehir olarak kullanılması ise zamanla daha çok olacak. Halen modern sanat ve modern kavramsal elektronik müzik yeterince ilgi görmüyor. Ancak bu ilgi yurt dışından gelen sanatçılar ile ortak yapılacak soundart projeleri sayesinde daha da artacak. 2004 senesinde İstanbul’da Avrupalı soundartçıların katılacağı bir sergi planlıyorum. Umarım bu gerçekleşebilir. Bir projeye müzik hazırlamak mı daha çok ilginizi çekiyor yoksa müziğinizin üzerine bir başka proje hazırlanması mı? İkisi de heyecan verici tabii ki. Kendi müziğimi yaparken elbette çok daha özgür düşünüyorum. Ancak bir tiyatro gösterisine veya videoya müzik yapmanın da çok büyük lezzeti var. Bu tip projelerde besteci olarak daha kavramsal düşünüyor insan. Elektronik müzik zaten doğası gereği görsel sanatlar içiçe bir müzik. Galiba ben projeye müzik üretmeyi daha heyecan verici buluyorum. Son albümünüze dair birkaç kelimelik açıklama yapabilir misiniz? Locustmusic tarafından yayınlanan “a walk through the bazaar” isimli albümüm Kapalıçarşı ve çevresinden alınan sesler ile o seslerden üretilen 14 dakikalık uzun bir remix’i içeren 31 dakikalık bir çalışma. Aralık 2003’ de yayınlanması planlanan “living in istanbul” isimli albümüm ise İstanbul seslerinin ambient müzik ile bir karışımı. Son dönem dinlemekten ya da performanslarını izlemekten zevk aldığınız müzisyenler kimler? Şu anda Matmos, Björk, Console, The Orb, Mouse on Mars, Scanner Cd çalarımda dönen CD’ler. Performans olarak yakın zamanda etkilendiğim grup ise Mouse on Mars idi. Yakın zamanda gerçekleştirmek istediğiniz planlarınız neler? İlk olarak, Türkiye’de çıkarmayı düşündüğüm elektronik müzik ve etnik enstrümanların kullanıldığı, eski 45’liklerden ve Türk filmlerinden seslerin bulunduğu bir albüm projem var. Ayrıca 2004 senesinde Cd’si de yayınlanacak olan çarpıcı bir tiyatro müziği üzerinde çalışıyorum ve de Locustmusic tarafından bana ısmarlanan akustik gitar ve canlı elektronik elementleri barındıran bir albüm hazırlayıp onu konserlerde paylaşmak istiyorum. Mart 2004’de gerçekleşecek olan 10.Küba Elektroakustik Festivali’ne Türkiye’den davet edilen tek besteci olarak katılacağım. Yani 2004 oldukça yoğun geçecek. Aylin Güngör HÜRRİYET GAZETESİ A Walk Through the Bazaar Erdem Helvacıoğlu Alışverişi bile bilgisayarımızla yaptığımız şu günlerde, böyle bir olay bizi pek şaşırtmamalıydı belki ama albümün çıkış öyküsünün bir parça sıra dışı olduğunu da kabul etmeliyiz. Kendi çapında elektronik çalışmalar yapmakta olan genç bir adam, Internet üzerinden yakaladığı fırsatla bir anda yabancı müzik şirketlerinin dikkatlerini üzerine çekiyor. Locust Music adlı firma ondan Türkiye’yi anlatan bir albüm yapmasını istiyor. O da kayıt cihazını eline alıp, ülkemizi en iyi anlatacağını düşündüğü yer olan Kapalıçarşı’ya gidiyor. Burada ne var ne yok bütün sesleri kaydediyor ve bu sesler üzerinde iki hafta çalıştıktan sonra ise bunları beste haline getiriyor. Belki çarşı pazar sounduna aşina olanlar ortada çok parlak veya orijinal bir konsept yokmuş gibi düşünebilirler fakat gerek albümün çıkış öyküsü, gerekse yapılan aklı başında elektronik düzenlemeler, bu türü sevenlerin epeyce ilgisini çekecektir bize kalırsa. Tek sorun ise albümü gidip herhangi bir müzik marketten satın alamıyor olmanız; çünkü “A Walk Through the Bazaar” henüz ülkemizde yayınlanmadı. Yine de plak firmasının web sitesine girip dinleme ya da amazon.com’dan sipariş etme şansına sahipsiniz. RADİKAL GAZETESİ Kırmızı Yorgunları İzmit Şehir Tiyatrosu, Özen Yula’nın Kırmızı Yorgunları’nı oynuyor ve ödenekli tiyatrolarda her zaman gerşekleştirilemeyen başarı çizgisini bu oyunuyla da sürdürüyor.... ...Bu kadroya yine iyi seçilmiş bir teknik ekip eşlik ediyor. Sahne ve giysi tasarımı ( Efter Tunç ); ses ve müzik tasarımı ( Erdem Helvacıoğlu ); ışık tasarımının da ( Yaşar Demirkıran ) erişilen düzeye önemli katkıları var. Hasan Anamur TİYATROONLINE BİR KÜLTÜREL GÖNDERMELER BÜTÜNÜ: "KIRMIZI YORGUNLARI" Red Kit, Tenten, Fatoş, Betty, Safinaz… Bunların tümü çizgi roman kahramanları. Son dönemin fevkalade başarılı oyun yazarı Özen Yula, yepyeni bir tiyatro biçemi deneyerek yaşadıklarından yorgun düşmüş, küskün, ruhsal sorunlarıyla debelenen, bu arada kendini kanıtlamak için yollar arayan, öyle ya da böyle zorunlu sonlar üreten beş insanı konu edinmiş... ...Erdem Helvacıoğlu'nun ses ve müzik tasarımı başarılı. Yaşar Demirkıran'ın ışıkları da amaca uygun. Üstün Akmen Kırmızı Yorgunları ...Ses ve müzik tasarımında Erdem Helvacıoğlu ilk girişte seslerle çok iyi bir Türkiye atmosferi yaratmıştı. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde “Kırmızı Yorgunları” tiyatromuzda yeni olanın habercilerinden. Gerçek bir ilgiyi hak ediyor. Erbil Göktaş TIME OUT ISTANBUL Eylül 2004 İstanbul’da ürettiğiniz müziği “yeni müzik” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ne demek? İstanbul’un farklı bir yaşamı, kültürü var. Yeni müzik için buradaki ses ve dokudan alarak evrensel bir müzik yapmayı düşünüyorum. Yeni müziği üç bölüme ayırıyorum.: Birincisi dış seslerle yeni bir yere gitmek. Türkiye’de pek bilinmese de dünyada sokak sesleri kullanılarak yapılmış ambient albümler var. İkincisi eski plaklardan sample’lar alarak hiphop mantığından yeni birşey yaratmak ve üçüncüsü de kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel enstrumanlarımızı elektronik müzik ile birleştirmek. Örneğin tek bir makam göre akorlanan ve çok akorlu, 20.yy’da müzikte değişimle kullanım dışı kalmış olan çengi şu anın bir parçası yapabilmek. Yurtdışında birçok projede yer alıyorsunuz. Bu bağlantıları nasıl kurdunuz? Yurtdışıyla bağlantı kişisel çabalarımla oldu. Festivallerle yazışmaya başladım. 2002’de Varese, İtalya’ daki Luigi Russolo Elektroakustik Beste Yarışması’nda aldığım 3.lük sonrası ilişkilerim gelişti. Uluslararası arena için yaptığın müziğin çok iyi bir seviyede olması lazım. 2003’te Babylon’da yaptığımız ctrl-alt-del’i gören ve çok beğenen Kim Cascone beni arayarak bana Avusturyalı bir plak şirketinin “Voices” adlı yeni bir projesini sundu. Ağustos ayında çıkan, Paul Yates’in de aralarında bulunduğu 12 kadar sanatçının olduğu toplama bir albüm bu. Her sanatçı kendi dilinde en sevdiği kitabın ilk ve son cümlelerini kendi sesiyle okuyarak kaydediyor. Bütün sanatçılar ortak bir havuzda biriken bu seslerle başka hiçbir ses kullanmadan kendi bestesini oluşturuyor. Ben Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini kullandım. Daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşabilmek için yurtdışına gitmeyi düşünüyor musunuz? Ben üretim için Türkiye’deki verinin daha heyecan verici olduğunu düşünüyorum. Yapılacak çok şey var. Dinleyici daha az belki ama son 5-10 yılda çok gelişti ve gelişmeye devam edecek. Benim için önemli olan müzikte enteresan, kültüre yenilik katan bir örnek sunmak. Ben bunu yurtdışında değil ancak burada yapabileceğimi düşünüyorum ki Amerika’ya gitmeden, oradan albüm çıkarabilmiş olmam da bunu gösteriyor. Ürün iyi olduğu sürece evrensel olabilir diye düşünüyorum. Şu an üzerinde çalıştığınız en heyecan verici proje hangisi? Bu seneki Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahnelenen, Damla Hacaloğlu’nun “Gökkuşağı” projesi sonrasında John Wilson adında Amerikalı bir besteciyle tanıştım. Lord of the Rings’in film müziğinden Kylie Minogue ve 9 Inch Nails’a kadar birçok isimle prodüktör, müzisyen ve remiksci olarak çalışmış bir isim. Onun kendi yaptığı enstrumanların seslerini yeniden biçimlendirerek bir albüm yapıyoruz. Şu an internet üzerinden çalışıyoruz. 2005’te bir ay kadar Amerika’da kapanıp bir albüm çıkarmayı planlıyoruz. Ve sonra? Albümleri devam ettirmek, stüdyomu büyütmek, yeni müzik üretiminde bahsettiğim üç kanalda da ilerlemek, farklı şehirlerin seslerini albümlere aktarmak... Esra Aysu Aysun BASATAP Aralık 2004 Erdem Helvacıoğlu ile tanışmış mıydınız? Erdem Helvacıoğlubu topraklarda müzik yapıyor, ama yaptıkları buralarda bilinmiyor ya da ilgi görmüyor; albümleri yurt dışında basılıyor, ait olduğu müzikal geleneğin önde gelen isimleriyle aynı albümü veya sahneyi paylaşıyor, hazırladığı birçok ses enstalasyonlarıyla Havana, Fransa, Belfast, Chicago’da gerçekleşen önemli bienal ve festivallere katılıyor ve hatta oralarda kendisine onur ödülü veriliyor; yaptığı bestelerle Luigi Russolo Elektroakustik Kompozisyon Yarışması’nda iki yıl üst üste üçüncü oluyor vs. vs. Bizim topraklara geri dönecek olursak; aslında kendisi, Yaşar’ın “Sevdiğim Şarkılar” albümünü açtığınızda albümün tonmaysteri olarak karşınıza çıkacak bir isim aynı zamanda. Sonra Güneydoğu’ya gidip Zazaca şarkılar yapan Venge Sodiri isimli bir grupla çalışıyor. Ama sanıyorum ki birçoğumuz Erdem’in ismini ve müziğini ilk kez Phonem aracılığıyla duyduk. Roxy’de düzenlenen “Yerliler” gecesinde “eski 45’liklerden, Türk film müziklerinden, sokak kayıtlarından aldığı sesleri soyut elektronik dokular ile birleştirdiği” müzik projesiyle sahneye çıkmıştı. Sonrasında öğrendiklerimiz ise asıl ilgi alanının elektro-akustik olduğu; kompozisyon okuduğu; sample, miks ve kayıt teknikleri ile hayatını geçirdiği; MIAM’da doktora yaptığı; bağımsız bir müzik eğitim projesi olan Genç Atölye’de “miks ve mastering” dersleri verdiği... Son olarak ABD’de yayınlanan, Kapalıçarşı’dan topladığı sesleri üzerinden yaptığı “A Walk Through the Bazaar” albümü ile biraz ilgi toplamıştı. Peki sonra neler oldu? Erdem Helvacıoğlu neler yapıyor, yoksa yine ABD’de bir albüm mü? Yaptığın müzikler çoğunlukla “akademik” ve dolayısıyla da “elitist” olarak yorumlanıyor mu? Bu müziği yapmak veya dinlemek için bir müzik eğitimine ihtiyaç var mı? Sence senin parçalarını kimler dinliyor ya da sen kimlerin dinlemesini isterdin? Amerika, Kanada gibi ülkelerde müziğim üniversitelerin elektronik müzik besteciliği derslerinde dinletiliyor ama genel itibariyle müziğimin akademik olarak değerlendirildiğini sanmıyorum. Ancak belki içine girmek ve daha çok tad almak için elektronik müzik bilgisi gerekebilir. Bu her türlü sanat için geçerli tabii. Ben, yeni sesler ve anlatımlar arayan, kulağı, beyni ve yüreği yeni heyecanlara açık her dinleyicinin müziğimi dinlemesini isterim açıkçası. İnsanların müziğimi dinlemek için doktora derecesine ihtiyaçları yok, sadece önyargısız, merak ve heyecan içinde dinlesinler yeterli. Hayatlarında hiç duymadıkları yeni dünyalara gireceklerini söyleyebilirim. Okuduğumuz kadarıyla son olarak Fransa’da katıldığın Nuit Bleue Festivali pek çok açıdan farklı bir deneyim olmuş. Ne gibi özellikleri vardı bu etkinliğin? Neler yaşadın? Şu ana kadar uluslararası alanda katıldığım en ilginç ve en güzel festivaldi diyebilirim. Bir kere festivalin gerçekleştiği alan çok güzel, tarihi bir mekandı. Yaklaşık 250 sene önce kurulmuş ve uzun bir süre tuz fabrikası olarak kullanılan 1000 metre karelik bir alanda gerçekleşti festival. Bu büyük mekanda toplam 48 adet hoparlör çeşitli noktalara yerleştirilmişti. Çalınan eserler canlı olarak bu 48 adet hoparlöre yönlendiriliyordu. Yani bir saniye önce 20 metre önünüzde olan ses, bir anda 30 metre gerinize düşüyordu. Müzik, ses, tarih mekanı inanılmaz bir şekilde dolduruyordu. Bir diğer güzel yanı ise benim festivale onur konuğu olarak davet edilmemdi. Hildegard Westerkamp, Mathew Adkins, AKG, Autechre, Philip Jeck, Leafcutter John gibi dünyanın sayılı elektronik bestecilerinin olduğu bir festivalde onur konuğu olarak çağrılmak büyük bir gurur kaynağıydı benim için tabi. Ağustos ayında sadece “insan” seslerinin kullanıldığı bir albümde yer aldın: “Poetry & Chaos”. Bu albümün motivasyonu neydi? John Cage’den bir alıntıyla başlıyor albüme giriş. “[...] Bence, hayatımızda ihtiyaç duyduğumuz şey, cesaretimiz olduğu ölçüde şiir ve karışıklığa dönmektir; hayatın emin tarafında durmak değil.” Bu aforizmayla albümün içeriği hangi noktada buluşuyor? Sen nasıl bir fikir veya duygunun yolunda yaptın “Vocal Metamorphosis” parçasını? Bu albümün motivasyonu, insan sesinin yeni teknolojiler ile alacağı yeni boyuttu. Her besteci kendi dilinde en sevdiği kitabın ilk ve son cümlesini kaydederek internette belli bir noktaya yükledi. Daha sonra tüm besteciler, oluşan bu ses havuzundaki verileri kendi bilgisayarlarına indirdiler ve eserlerini sadece bu ses havuzundaki verileri kullanarak oluşturdular. Böylelikle birbirini hiç tanımayan kişiler, hiç bilmedikleri dillerdeki sesleri kullanarak, birbirlerinin eserlerine katkıda bulunmuş oldular. Bu çok heyecanlı bir süreçti. Tek bir noktadan, ne kadar değişik yollara sapılabileceği albümü dinleyince anlaşılıyor. Gerçekten çok ufuk açıcı bir albüm. John Cage’e gelirsek. Albümün tüm içeriği zaten şiirsellik ve karmaşa üzerine. Bu tip eserlerden oluşan bir albümün yayınlanması, eserlerin oluşum süreci hayatın emin tarafında durmamanın bir göstergesi bence. Ben kendi parçamı üç ana katman üzerine kurdum. Birincisi, hiç proses edilmemiş, saf haliyle insan seslerinin kullanımı. İkincisi, yaratılan seslerin insan konuşmalarından olduğu anlaşılacak şekilde proses edilmesi ve son olarak tamamen farklı duyulan, orijinal kaynağın insan konuşması olduğunun anlaşılamayacağı yepyeni seslerin yaratılması. Bu üç ana öğeyi, eserde aynı anda kullandım ve böylelikle şaşırtıcı üç boyutlu yeni bir dünya yaratmaya çalıştım. Yakında yeni bir albümün çıkacak. Tabii yine yurt dışında. Biraz bundan bahsetsene? Senin kaç albümün oldu Türkiye dışında yayınlanan? Sen müziğini burada İstanbul’da yapıyorsun, çok az Türk senin yaptıklarından haberdar, neler hissediyorsun? “Türkler bu noktaya gelinceye kadar çok yol var... Beni burada kim anlar ya da takdir eder” mi diyorsun bu durumda? Yeni albümüm solo akustik gitar ve canlı elektronik ögelerden oluşuyor. Hem gitar çalıyor hem de aynı anda bilgisayardaki özel bir program(Audiomulch) ve efekt prosesörü (tc electronic fireworx) ile canlı olarak akustik gitarın sesini işliyorum. Akustik gitar repertuarı içinde özel bir yeri olacak sanıyorum albümün. Bu albümden önce yine Amerika’da “A Walk Through The Bazaar” adlı albümüm yayınlanmıştı. Onun dışında İtalya, Avusturya ve Amerika’da yayınlanan çeşitli toplama albümlerde eserlerim var. Elektronik müzik ile ilgilenen belli bir kesim sanırım benim müziğimi biliyor ama onun dışında genel olarak çok büyük bir ilgi olduğu söylenemez. Bu Türkiye’deki birçok müzik ve sanatçı için de geçerli bir durum. İnsan bazen kızıyor ve umutsuzluğa düşüyor; neden bu ülkenin müzik anlayışı kısır diye ama sanırım biz ve bizden sonraki nesil bazı şeyleri değiştirecek. MIAM’daki doktora çalışmana devam ediyor musun? Sence MIAM’ın Türk müzik sahnesindeki yeri nedir? Gelecek için ne gibi beklentilerin ya da öngörülerin var bu merkezle ilgili? Bence şu anda MIAM Türkiye’de çok önemli bir yeri temsil ediyor. Sadece MIAM’da elektronik müzik üzerine doktora programı var ve ben de hala burada elektroakustik müzik kompozisyonu üzerine doktoramı yapıyorum. Beş sene içerisinde MIAM Türkiye’nin elektronik müzik besteciliği ve kuramı üzerine en önemli merkezi olacak. Ayrıca uluslararası alanda da adının daha çok duyulacağını düşünüyorum. Son zamanlarda elektronik ya da pop müzikte neler dinliyorsun? Neler seni tetikliyor, heyecanlandırıyor? Farklı müzik anlayışlardan da besleniyor musun? Oval, Matmos, Orbital, Autechre, Hildegard Westerkamp, Natasha Barrett, Björk, Massive Attack, Brian Eno, DJ Spooky şu anda dinlediğim bazı sanatçılar. Olabildiğince farklı müzikleri dinlemeye çalışıyorum. Elektronik müzik ile hiç ilgisi olmayan çeşitli etnik müzikler dinliyorum. Onun dışında Amerikan film müziği bestecilerinin eserlerini takip etmeye çalışıyorum. Şu anda ise beni en çok yeni Japon elektronik müziği heyecanlandırıyor. Herhangi bir fotoğrafa ya da yapıya bakıp ya da bir film seyredip “Buna müzik yapmak ne güzel olurdu” dediğin oldu mu? O anlamda sana ilham veren neler var? Tabii çok oldu ve olmaya da devam ediyor. Mesela Ayasofya’da gerçekleştirmek üzere bir enstalasyon fikrim var. Tarihi mekanların bugünün sesi, müziği ve teknolojisi ile bütünleşmesi beni çok heyecanlandırıyor. Küba’da Mart ayında katıldığım elektronik müzik festivalinde izlediğim bir performans beni çok etkilemişti. Robert Mulder’ın yaptığı görseller üzerine Kanadalı besteci Kristi Allik müziklerini seslendirmişti. Müthiş bir performanstı. Görseller Kanada’nın doğa görüntülerinin jitter programı ile canlı manipülasyonundan oluşuyordu. Bu görüntülere müzik bestelemek isterdim açıkçası. Bir parçanın bittiğine ne zaman karar veriyorsun? Nasıl bir süreç bu? Bir parça ne zaman biter? Yanıtlanması zor bir soru sordun. Bu hem çok teknik bir konu, aynı zamanda çok içgüdüsel. Besteci olarak bir eserin oluşumundaki teknik konuları çok iyi öğrendikten ve içselleştirdikten sonra artık eserin oluşum süreci ve bitişine karar vermek içgüdüsel bir hal alıyor. Bir parçaya başlarken kafanda çok net bir fikir ve yön varsa eser çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Yoksa oluşum sürecinde tıkanma olasılığı çok yüksek. Parçanın bittiğine ise, başta oluşturduğum fikrin bu son haliyle olgunlaştığını düşündüğünde karar veriyorsun. Bazen bu karar verme süreci hızlı, bazen ise çok uzun ve sancılı oluyor. Müge Turan REC Kasım 2004 Takvim 1997’yi gösterirken Too Much, New Wave dinleyen kitleyi ziyadesi ile memnun eden bir performansla sıkça demo kaydediyor, toplu konserlerde boy gösteriyordu. Derken grup elemanları farklı alanlara ve ülkelere doğru yön değiştirdi ve Erdem Helvacıoğlu, ses tasarımlarını esas alan birbirinden farklı pek çok projede ismini duyurmaya başladı. Locust Music ( A.B.D ) etiketi ile 2003 yılında yayımlanan “A Walk Through the Bazaar” albümü sayesinde yeniden gündeme gelince izini bulduk; Gayrettepe’ye nazır stüdyosunda hem eski günleri andık, hem de bugünü konuştuk. Seninle en son yıllar önce, Roll dergisi için gerçekleştirdiğimiz Too Much röportajı vesilesi ile sohbet etmiştik. O zamanlarda aklımda kalanda iki şey var: İlki, grup olarak müzik yapmak konusunda vardığınız noktanın geleceği hakkında söyledikleriniz; diğeri ise İstanbul’u anlatmak istediğiniz ama bunu İngilizce sözlerle yapmak yerine başka bir yol takip ederek yapma niyetinizdi. Seni hep, bir ses kaynağı olarak gitarın sınırlarını zorlayan, heterodoks bir gitarist olarak takip ettik. Son konserlerde bas-gitar-davul üçlüsü ile Chemical Brothers çalan bir gruptan, Too Much günlerinden bu yana neler değişti? Tipik rock gitar çalımından kaçmaya çalışıyordum. Bir çok müzikle aynı anda ilgileniyor olmak, elektrikli gitar kadar akustik gitara ağırlık veriyor olmam bu arayışlara yardımcı oldu. Too Much’ın son dönemlerinde elektronik müzik yeni yeni parlamaya başlamıştı ve efekt pedallarını kullanarak farklı teknikler ve akord biçimleri ile kullanım alanını biraz daha genişletmek üzerine denemeler yapmaya başlamıştım. Peki tek başına kayıt sürecin Too Much dağıldıktan hemen sonra mı başladı? O günlerde bir Korg N5 bir de sampler almıştım ve tam o sıra “Fasulye” filminin müzikleri için teklif gelmişti. Çok az ekipmanım vardı o zaman, bilgisayarı toparlayıp çalışmaya başladım. İlk ekipmanlar nelerdi? Korg N5, Emu Esi 4000 sample, Emu Audity, PC ve mikser... Derken synth’lere merak saldım; arkadaşlardan sample bankası CD’leri toplamaya başladım ve ardından İ.T.Ü MIAM serüveni başladı. MIAM, benim için yeni bir dönemdi çünkü prodüksiyon kalitesine daha çok kafa patlatmaya başlamıştım, dinlediğim kayıtların çok daha olması gerektiğini düşünüyor, niye ve neyin olmadığını bulmaya çalışıyordum. Kafam bulanıktı çünkü nasıl yapabileceğim hakkında fikrim yoktu. Bu yüzden ses teknisyenliği okumayı tercih ettim. Hemen ardından da elektronik müzik kompozisyonu üzerine eğitim almaya başladım. İşin akademik boyutu, kompozisyon, form yaratmak, teori ve tarih... Bu eğitimin bana en büyük katkısı, kaydetmek istediğim veya başkasının kaydetmiş olduğu herhangi bir müzik parçasının nasıl düzenlenmesi gerektiğini, son halinin nasıl şekil alacağını ve ortaya çıkacak problemlerin nasıl çözümleneceğini tasarlayabilme, öngörebilme yeteneğini kazandırmak oldu. Okulda çalışırken evde kendi işlerime devam ediyordum. Okulda pek çok farklı müzik üzerine çalışma fırsatı buldum, kaydetmek, mikslemek gibi. Evde ise daha kişisel va kapalı bir çalışma dünyası ortaya çıkıyor, doğal olarak. Bugünden bakarsan, grup ile müzik yaptığın döneme nasıl bakıyorsun? Tek başına çalışmanın çok artısı var tabii. Çalışma saatini, metodolojini, prodüksiyonun tüm aşamalarını kişisel olarak belirlemekte özgürsün. Müziğini sadece kendi istediğin gibi tasarlayıp uyguluyorsun. Öbür tarafta grup ile çalışmanın da avantajları var. Sende olmayan diğer özelliklere sahip başka insanlarla müzik üretiyorsun. Karşılıklı öğrenme süreci açısından çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan prova yapman lazım, o kadar kişinin programını denk düşürmek, enstrümanları oradan oraya taşımak, ortak buluşulacak bir yere karar vermek falan... Stüdyo provasının ilk yarım saati zaten yok gitarı tak, yok davulu ayarla ile geçip gidiyor. Kalan zamanda da iki üç şeye bakıp evine dönüyorsun. Bir de Istanbul’da bunu başarmak çok zor, belki başka bir şehirde daha kolay. Şimdi düşünüyorum da nasıl yaptığımızı, düşünmesi bile yoruyor bazen... O dönemde rock ile uğraşan bir çok insan, hemen ardından kendi ev stüdyolarını kurup müzik yapmaya başladı ve elektronik müzik tasarımlarına yöneldi. MIAM ile başlayan dönemden bu yana alırsak, müzikal tasarı açısından nasıl bir süreç izledin? Yeni anlatımların peşindeydim ve rock, deneysellik anlamında bunu farklı bir yere kadar kaldırabiliyor. O dönem, Massive Attack ve Björk’ün Türkiye’de yeni yeni popülerleştiği bir dönemdi. Gitar çalmaktan o kadar sıkılmıştım ki, uzun zaman elime almadım gitarı. Kendi ses tasarımlarına yöneldiğin bu dönemi takiben yutydışında epey bir işin yayımlandı, toplama albümlere verdiğin parçalar, solo ve ortak albüm projeleri gibi... Piyasadan sipariş edilen bir işi tasarlamak ile kendi müziğini tasarlamak arasında izlek anlamında nasıl bir fark var? Biri işlevsel bir müzik, diğeri ise benim ses tasarımcısı olarak kimliğimi yansıtıyor. Bu yüzden her iki alanda da çalışırken gerek kullandığım yazılımlar, cihazların kombinasyonu ve seçimi, gerekse kompozisyonun tasarımı ve uygulaması mantık olarak farklı. Mesela bir pop prodüksiyonunda ne kullanılır, genel olarak? EQ, gate, chorus, reverb, kompresör ve saire. Oysa daha deneysel bir işe başladığında aynı plug in’leri kullanıyor olsan bile kullanım mantığı farklı oluyor. Tamamen yurtdışına yönelik olmak üzere çok yoğun bir üretim sürecin ve seyahat trafiğin var. Normal seyrin aksine çok sık albüm üretiyor ve yayımlıyorsun. Yurtdışı bağlantıların nasıl başladı ve ilerledi? MIAM döneminde elektroakustik müzik üzerine çalışırken ilk bağlantılarımı kurmaya başlamıştım zaten. Önce Amerika, derken kimi Avrupa festivallerinde eserlerim seslendirilmeye başladı. İtalya’da her yıl düzenlenen Luigi Russolo yarışmasında bir parçam finale kaldı. Sonra ilk ödül geldi, derken diğerleri... Hepsi birbirini tetiklemeye başlayınca ismin yayılmaya başlıyor. Bu sene Küba, İrlanda, İtalya’da çeşitli festivallere katıldım, şimdi G.Kore’ye gideceğim. Festivallerde çalındı diyorsun, sonuçta CD formatında gönderdiğin bir kayıt ile nasıl festivale katılıyorsun? Farklı şekillerde icra ediliyor. Ya kendin gidip yarım saatlik veya daha uzun bir performans gerçekleştiriyorsun, ki bu canlı da olabiliyor; ya da “tape music” festivalidir, orada da performans yaoan kişi senin CD’de gönderdiğin iki track parçanı sekiz ya da on altı track için difüze ediyor. Sonuçta senin besten ama performansı gerçekleştiren kişinin ellerinde orada tekrar can buluyor. Bu durumda aynı eser, her festivalde farklı tınlıyor. Türkiye’den katılıyor olman, ilgi görmene etkili oluyor mu? Aslında benim müziğimin özgünlüğü onlar için çok daha dikkate değer bir kriter. Bir kaç ödül, festivaller derken senin ses dünyanı, yaklaşımını ayırt etmeye başlıyor insanlar. Tabii Türkiye’den neredeyse hiç katılımcının olmaması onlara ilginç geliyor olabilir. Dünyanın dört bir yanından yüzlerce kompozitör katılıyor; Doğu Avrupa, Yunanistan, Balkanlar, Latin Amerika... Ama Türk yok denecek kadar az. Bunu neye bağlıyorsun? Elektronik müziğin ve elektronik müzik tasarımı anlayışının Türkiye için yeni olması. Kanımca Türkiye’de elektronika dendiğinde çoğunlukla kes yapıştırdan ibaret, sample bankalarından apartılıp örülmüş, belli bir bpm aralığının ne altına inen ne üstüne çıkan bir üretim şekli söz konusu, tek tip... Evet, bunu eğlendirmeye güdümlü, pompalanan bir seri üretim malzemesi olarak algılıyorlar çünkü. Oysa elektronik müzik kompozisyonu metodolojisini temel kabul edip üretim yapan çok insan var ama bunlar su yüzüne pek çıkmıyor; daha çok evde üretiyorlar. Bunun iki sebebi var: Reason’ın, Cubase’in ve benzeri programların yaygınlaştığı dönemde bu işle uğraşan kişilerin kafaca önünü açacak bir ortam veya kişi çıkmadı. O yüzden büyük bir çoğunluk orada, o yazılımların dünyasına sıkıştı kaldı. İkincisi, bu üretimleri yayacak bir sistemin olmaması. Radyo programı, bağımsız plak şirketleri gibi... Bence beş sene içinde çok şey değişecek. Türkiye şartları ile karşılaştırırsak, master kaydın müzisyenin elinden çıktıktan sonra süreç yurtdışında nasıl işliyor, temel farklar ne? Herşeyden önce, müzisyen ve kompozitör olarak gördüğün saygı çok büyük. Albüme doğru tüm aşamalarda seninle ortak bir şey yaratıyor olmalarının heyecanına tanık oluyorsun. Onayın alınıyor, senin için yapıldığını sana hissettiriyorlar. Diğer yandan tanıtım ve duyuru sistemi çok iyi çalışıyor. Örneğin Wire’da yayımlanacak tanıtım yazısının kime yazdırılacağından, albümde yer alan hangi parçanın eleştiri yazarlarından hangisinin hoşuna gideceğine kadar tüm bilgileri değerlendirip çalışıyorlar. Altı ay sonra ne yayınlayacakları bile belli. Boşa zaman kaybetmiyorlar. Burada Unkapanı mantığı baskın ve sömürü düzeni geçerli. Stüdyoda elin en çok hangi cihazlara gidiyor, favori kombinasyonunu sorsak? Cubase, Audiomulch, GRM Tools ve Hog başta olmak üzere özel sesler yazmaya, yaratmaya yarayan tüm özel ve butik yazılımlar tercih listemin başında geliyor. Sipariş işlerde daha dar bir setup tercih ederken kendi işlerimde çok ufak detayların üzerinde çalıştığım için özel patch’ler yaratmak, mikro sesleri büyütüp dönüştürmek için pek çok seçeneği beraber kullanıyorum. Bir dönem aldığım Audity’ye elim artık pek gitmiyor, şimdi Virus’ı tercih eder oldum. İlk dönem aldığım Lexicon MPX-100 de elimden uzak düşen aletlerden biri. Şimdi yazılımlar ve plug in’ler daha çok işime yarıyor. Aynı alanlarda iş gören hardware’leri pek kulanmaz oldum. Korg’un Kaoss pad’ini canlı kaydettiğim işlerde kullanıyorum. Bazı cihazların sound’u çok spesifik, Korg Electribe mesela. Drum machine olarak vazgeçilmezlerim arasında. Şimdilerde sadece çok spesifik işlevleri olan donanımları satın alıyorum. Virtuality... Bu eğilimin kullanım ve satın alma tercihinde ileride şimdiki kadar baskın olacağını düşünüyor musun? Yoksa hardware kullanmak tekrar moda olacak mı? Virtual yaklaşım daha uzun bir süre geçerli olacak. Mesela hardware sampler neredeyse bitmiş durumda. Emu’nun sitesine baktım, üretim durmuş. Akai ne oldu bilmiyorum. Şimdi herkes ya Giga sampler, ya Kontakt kullanıyor. Virtual enstrümanlar gelişerek devam edecek ama ne olacak? Hardware sequencer, drum machine, efekt prosesörleri... Bunlar hep varolacak, çünkü her bir markanın, modelin çok kendine has bir ses karakteri ve kullanım mantığı var. Yani şu düğmeleri çevirerek bir iş yapmanın keyfi bambaşka. Sampler’lar yolcu ama ES1 sahne performansına yönelik cihazların daha uzun süre gündemde kalacağını tahmin ediyorum. Live looping hep olacak. 2005: Ne tasarlıyorsun? Şubat gibi, Locust’tan yeni bir albümüm yayınlanacak. Akustik gitar ve live electronics temalı. DAT’a live to 2 track kaydediyorum. Plak şirketi çok heyecanlı bu proje hakkında, “akustik gitarda yeni bir anlatım” olarak nitelendiriyorlar. Ayrıca enstrüman tasarımcısı John Wilson ile çeşitli resonatörlere iliştirdiği farklı boylardaki yaylardan oluşan enstrüman dizisi için bir albüm tasarlıyoruz. Benim demolarım, onun demoları derken ortak bir noktada buluşup 2005’te albümü yayınlamayı planlıyoruz. Türkiye’den Müzikotek ile bir proje geliştiriyoruz, geleneksel Türk enstrümanlarının elektronik müzikte kullanımı esasına dayanan. 2005: Türkiye’de elektronik müzik Bence hem üretim artacak, hem de bu üretimi yayacak bağımsız plak şirketlerinin yavaş yavaş kurulacağı bir dönem başlayacak. Farklı müzikler tasarlayan insanların artık evden çıkması gerekiyor. Aynı düşünce alanında olan tüm müzisyenlerin beraber bir sinerji yaratmasını, ortaya çıkarttığımız işlerden birbirimizi haberdar etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Böylece hem dinleyici sayısı artacak, hem de hepimizin elinde olan olanakları, bağlantıları birleştirip ortak bir fayda için çalışıyor olacağız. Sarp Keskiner
Benzer belgeler
Untitled - Erdem Helvacioglu
çok daha dikkate değer bir kriter. Bir kaç ödül, festivaller derken senin ses dünyanı, yaklaşımını ayırt
etmeye başlıyor insanlar. Tabii Türkiye’den
neredeyse hiç katılımcının olmaması onlara ilgin...