Sayı 24 Kış-Bahar 2007 - İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Transkript
Sayı 24 Kış-Bahar 2007 - İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi
Sayı 24 Kış-Bahar 2007 G. Ü. İ. F. adına sahibi Sorumlu yazı işleri müdürü Editör Prof. Dr. Kadri Yamaç Prof. Dr. Korkmaz Alemdar Prof. Dr. İrfan Erdoğan Yardımcı editörler Doç. Dr. Gamze Y. Özdemir Yrd. Doç. Dr. Cem Yaşın Araş. Gör. Özge Güven Dr. Esra Keloğlu-İşler Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Selçuk Üniversitesi Yayın kurulu Prof. Dr. Levent Kılıç Prof. Dr. Bayram Kaya Prof. Dr. Merih Zıllıoğlu Prof. Dr. Sacide Vural Prof. Dr. N. Gürkan Pazarcı Prof. Dr. Seçil Büker Doç. Dr. Nazife Güngör Prof. Dr. Peyami Çelikcan Prof. Dr. Raşit Kaya Prof. Dr. Dan Schiller Prof. Dr. Vincent Mosco Prof. Dr. Stuart Ewen Anadolu Üniversitesi Ankara Üniversitesi Galatasaray Üniversitesi Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Maltepe Üniversitesi ODTÜ University of Illinois, USA Queen’s University, Canada CUNY, USA Kapak ve sayfa tasarımı İrfan Erdoğan ISSN: 1302-146x Copyright © Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi. Tüm hakları saklıdır Yayın ve türü: Yılda iki kez basılan hakemli, yaygın, süreli bir dergidir. Yönetim merkezi ve adresi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 06510 Emek, Ankara Tel: 90 312 212 6495 Fax: 0 312 212 1832 e-mail: [email protected] Yayın tarihi: 20 Ağustos 2007 Basım yeri: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Basımevi, Emek, Ankara. Dergi Politikası 1983 yılından beri “İletişim” başlığıyla çıkan İletişim Dergisi iletişim kuram ve araştırmalarına odaklanan bir sosyal bilimler dergisidir. Dergi farklı kuramsal yaklaşımlara ve inceleme yönelimlerine açık bir karaktere sahiptir; Türkiye ve dünyada iletişim konularının akademik tartışması için bir forum oluşturur; iletişim alanında kuramsal ve yöntem bilimsel olarak zengin bilgi kazanımı ve gelişmesine katkıda bulunarak toplumsal bağlamda faydalı bilginin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Journal’s Policy The Journal of Communication Theory and Research, launched in 1983 and formerly published under the title Communication, is a social science journal focusing on theory and research on communication. The journal is dedicated to present competing theoretical approaches and study orientations; to develop a forum for the scholarly discussion of communication issues in Turkey and around the world in order to further the field; to expand the frontiers of knowledge by contributing to the literature on communication; to perform its role in the development of theoretically and methodologically enriched multidisciplinary body of knowledge on communication. Makale Sunumu Makale göndermek isteyenler kesinlikle web sayfasındaki makale ve diğer yazıları sunma koşullarını okumalıdır. Makalenin bir kopyası PC word formatında hazırlanmalı ve “[email protected]” adresine bir niyet mektubuna eklenerek gönderilmelidir. Editör makaleyi okuduktan sonra ya değerlendirmeleri için iki hakeme gönderir ya da değişiklik önerileriyle yazara geri yollar. Yazar, isterse yaptığı değişikliklerle makaleyi göndererek süreci yeniden başlatabilir. Makalenin formatı kesinlikle Dergi’nin belirlediği kurallara uymalıdır. Fazla bilgi için derginin web sayfasına ve son sayılarından birine bakınız. Submissions Manuscripts submitted for publication consideration should be sent in digital form. Digital copy of a manuscript and inquiries of an editorial nature should be e-mailed to ([email protected]). Please insure that the digital version of the submission is virus-free and created in PC Word format. The manuscript should be double-spaced; references and formatting should follow the style guidelines of the APA (5th ed.). Please find the further information in the web page of the journal. Editörün notu Bu sayıda altı makale sunuldu. Makalelerin ikisi sinema konusunu ele alıp incelemektedir. Diğer dördü, sırasıyla, öğrenci yerleştirme, medya grupları arasındaki çatışma, emek piyasasında cinsiyetçi ücret ayırımı ve Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri üzerinde durmaktadır. İlk makale’de Asaf Varol ve Korkmaz Alemdar iletişim fakültelerinin öğrenci yerleştirme ve ders müfredatı sorunlarını ele almakta ve çözüm önerileri sunmaktadır. İkinci makale Türkiye’de bilinmeyen Uygur sinemasının gelişmesi ve bu gelişmede Çin’in etkisi üzerinde durmaktadır. Adile Abdulahat’ın Çince, Rusça ve Uygurca kaynaklardan yararlanarak hazırladığı bu makale, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle ilgili. Bu tür bilgiler Türkiye’deki akademisyenler için Doğu’ya doğru dikkatleri çevirme, bilme ve anlamanın geliştirilmesine sağlama bağlamında oldukça önemlidir. Üçüncü makale, resmi kuralların uzun zamandan beri oluşarak geliştiği, fakat yönetici sınıfların bu kurallara ancak kendi öznel çıkarına uygun olduğunda uyduğu, fakat uygun olmadığında uymadığı ve birbiriyle kıyasıya “zero-sum-game” denen “ya ben ya o” çekişmesine girdiği bir sınıf içi ilişkinin gazetecilik alanındaki karakterini incelemektedir. Makalede, Tolga Şentürk, Doğan ve Uzan medya grupları arasında 2000 yıllarının başlarında çıkan çatışmayı inceleyerek, bu sınıf içi çatışmanın taraflarca medyada nasıl yansıtıldığına ışık tutmaktadır. Dördüncü makalede Tuba Duruoğlu Bursa Organize Sanayi bölgesi örneğiyle emek piyasasında cinsiyetçi ücret ayrımı sorununu incelemektedir. Beşinci makalede Hüseyin Köse seçilen bazı önemli Hollywood filmlerini irdelemekte ve bu filmlerde entelektüel kimliklerin “kötü” olarak temsilinin karakteri üzerinde durmaktadır. Son makalede Esra Keloğlu-İşler, halkla ilişkiler alanında yapılmamışı yaparak, Demokrat Parti’nin siyasal halkla ilişkilerini incelemektedir. Bu sayının forum bölümünde iletişimdeki bazı klasikler sunuldu. Bu sunumun gerekçesi olarak da basitleştirme, standartlaştırma, cahilleştirme, tembelleştirme ve endüstriyel çıkarları ve çıkar ilişkilerini popülerleştirme gibi nedenler verildi: Standartlaştırılmış kitle üretiminin çıkarına uygun bir şekilde basitleştirilmiş Gönderici-Mesaj-Alıcı-Geribesleme modeli üzerine kurulmuş ve ana-akımın siyaset bilimi, sosyoloji ve sosyal-psikoloji temeline dayanan, çoğu kuram olmayan birçok “kuramlar” okullarda sunula gelmekte, kitaplar tercüme edilmekte ve makaleler yayınlanmaktadır. Kapitalist üretim ve ilişki tarzını koruma ve geliştirme üzerine kurulmuş olan bu tür eğitim ve kitle iletişim politikası, tek yönlü ve bilgiçlik-taslatan ahmaklaştırıcı bilinç yönetimi işinde kendi işine gelmeyen düşünceleri bilinçli olarak ya çarpıtıp sunmakta ya değersiz veya yanlış ilan edip üzerinde durmamakta ya da yokmuş gibi gündeme bile getirmemektedir. Bunu sadece kendine alternatif olan “düşman görüşler” üzerinde yapmamakta, aynı zamanda kendini incelikle savunan, ama kendinin kendi çıkarı için uydurduğu egemen demokrasi, özgürlük, insan hakları, iki-yönlü iletişim, empati, katılımcı yönetim, halkla ilişkiler, reklamcılık ile ilgili egemen bilişleri ve bu bilişlerin desteklediği pratikleri eleştiren “anlamlı görüşler” üzerinde de yapmaktadır. Bunun sonucu olarak, örneğin Lasswell, Schramm, Lerner, McQuail, Huntington gibi ana akımın merkezinde duranların tanıtıldığını, “kullanımlar ve doyumlar, kullanımlar ve bağımlılık, aktif izleyici, otokontrol” gibi görüşlerin yaygınlaştırıldığını, ve eleştirel görüş olarak da Fiske, Grossberg, Habermas ve bazı post-yapısalcıların verildiğini görürüz. Bu sırada, ana akım içinde merkezde yer almayan, yani baskıyı ve terörün “hunhar ve vicdansız düşünsel gerekçelerini” savunan mankafalığı yaratma ve sürdürme değil de, rasyonel ve mantıklı düşünmeden geçerek kontrol mekanizmaları kurarak sistemi geliştirmeyi savunanların isimlerinin bile bilinmediğini, biliniyorsa da, sadece basit bir bilgi veya yanlış bir “bilgiyle” kısaca geçiştirildiğini görürüz. Bu kişiler öğretilirse, örneğin Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi gibi “komünistlerin olduğu” söylenen okullarda öğretilir ki, ben bu tür okullarda Marksizme açıktan veya gizliden düşman olmayana, bir iki Ollmancı Praksistçiler dışında, rastlamadım, çünkü bu okullarda tutucular ve büyük çoğunlukla kapitalizmi eleştiren liberal-burjuva görüştekiler (bunlara Türkiye’de solcu deniyor!) eğitim vermektedir. Eğitim adına, kendileri cahil oldukları, okumadıkları ve okusalar bile anlamadıkları için cehaleti yaygınlaştıran veya bilinçli olarak küresel pazarın kaba ve ahmaklara kolay gelen ideolojisini yayanlar, örneğin, kapitalizmi incelikle savunan bir Chicago Okulunu “solcu” diye okutmazlar veya solcu diye okuturlar. Aynı nedenle Cumhuriyet gazetesinden korkarlar. Korkmaları ve mücadele etmeleri gerekenlerle düşünsel ve davranışsal BİZLİK kurarlar. Kendilerini bu duruma düşüren egemen gerçeklere düşman olma yerine, düşman olmamaları gerekene düşman olurlar: Kendilerine. Bu tür “öğrenim” ve “öğretme” sürecinde, kurnazca sunulan ideolojik ahmaklık ve bu ahmaklığın vicdansız ve hunhar ilişkiler yapısı, bir zamanlar basının dört teorisi, yeniliklerin yayılması, kullanımlar ve doyumlar, etkili iletişim, aktif izleyici gibi inşalarla insanların beynine pompalanırdı. Şimdi bunlara “küresel dünyada karşılıklı bağımlılık, empati, vücut dili, NLP, dengeler, özelleştirme, otodenetim, deregülasyon, yöndeşme, internetle gelen demokratikleşme, özel ve kamusal alan, özgürlük, pratiğe yönelik eğitim, Avrupa Birliğinin kriterlerine uyma, rating ve kamuoyu araştırmaları” eklendi. Böylece, faydalı bilgiyi kendisi için üreten ve gizleyen bir pazar yapısı, aynı zamanda, bilgiçlik taslayan cehaleti “bilgi” diye üniversitelerde ve kitle iletişim ürünlerinde üreterek yoğun bir bilinç ve davranış yönetimi yapmaktadır. Bilişsel ve materyal yoksulluğun yoğun bir şekilde sürekli yeniden üretildiği ortamlarda, bu yoksulluğu sürdürmenin bir koşulu da, vicdanı ve yaşam gerçeği midesinden geçen ahlaksız bir insanlık durumu yaratmaktır. Bunun için de, balık tutma koşulları elinden alınmış ve karnını doyuracak kadar bile balık tutamayan (işsiz olan veya aylığı ev kirasına yetmeyen) yoksullaştırılmışa, aynı zamanda, “balık dağıtır” ve onun bilişini materyal kazançtan geçerek kirletirsin. Bu kirletilmiş bilinçle, rahatlatmak için onu maça gönderir veya maç seyrettirirsin, oy kullandırırsın, yarışma programlarıyla eğlendirir ve duygusal hurafelerle ağlatırsın. Onu, bilişi ve davranışıyla satın alırsın. Bu satın alışla, 1886’da ABD’de demiryolu kralı Jay Gould’un meşhur sözünün anlamı çok daha derinleşmekte ve ürpertici bir gerçeği göz önüne sermektedir: “İşçi sınıfının yarısını, diğer yarısını öldürtmek için kiralayabilirim.”1 Bu zaten, Jay Gould’dan önce yapılıyordu ve sonra daha da yoğun ve profesyonel bir şekilde yapılmaya devam etti ve günümüzde en başarılı seviyesine ulaştı: “Her gün sürekli televizyonlarda, gazetelerde, halkla ilişkilerde, reklamcılıkta, okullarda, toplantılarda, parti mitinglerinde yapılanlar “bilgi toplumu için bilgi akışını” sağlamak ve demokrasiyi ve özgürlüğü yaymak için yapılıyor” iddiasıyla gelen sahtekarlık. Günümüzdeki ürpertici gerçeklerden biri de şudur: Kiralanmayanların muhtemelen önemli bir kısmı da kiralanmak için can atmaktadır. Ne demek istediğimi anlamak için, yakın tarihe, örneğin şu sıralarda Irak’ta kimin kimi öldürdüğüne bakmak yeterlidir. O kadar uzağa gitmeye gerek yok, televizyonda polisin müdahele ettiği olaylara televizyon önünde insanların nasıl reaksiyon gösterdiğini misafir olarak gittiğiniz birkaç aileyi veya kendi ailenizi izleyerek görebilirsiniz: Herkesin hakim, yargıç ve infaz eden cellat 1 Boyer, R. O. ve Morais, H. M. (1965/1980). Labor’s Untold Story. New York: UE. olarak biçimlendirildiği ve en kötüsü de “suçluların” ve “çözümlerin” yanlış belirlendiği bir örgütlü dünya düşünün. Öyle bir dünya ki, köle köleliğini kendine bahşedilmiş en değerli özgürlük sanmakta, efendisinin sesini taklit etmekte, kendi sesinden utanmakta ve kendi sesini susturmaktadır. Kendi sesini kendisi gibiler için çıkaranlara da düşman kesilmektedir: Kendine düşman olan insanlık durumu. Günümüzün bu insanlık durumu öyle kolayca yaratılmadı. Örneğin, Ankara’ya Kızılırmak’tan su getirerek, Ankara’nın su sorununu çözme düşünülürken, “ama, o su bir sürü kimyasal tehlikeli atıklarla dolu” dendiğinde, yanıt olarak “onu da arıtma tesisleri kurarak, temizleriz” verilmesi ve belki de çok az kişinin dışında büyük çoğunluğun aklına “affedersiniz ama, bu kadar zahmete ve harcamaya niye katlanıyorsunuz ki? Ayrıca arıtma tesisi ne kadar arıtır? Onun yerine, Kızılırmak’tan şöyle kaynağına doğru bir helikopterle gözlem yapın, nerede kim Kızılırmağı kirletiyorsa, kirletmeyi yapan iş yapış biçimini değiştirin” demek gelmemesi, uzun senelerden beri süregelen baskıların ve biliş yönetiminin sonuçlarından biridir. Hiç siz, televizyondaki herhangi bir eğlence ve haber programında, tv dizilerinde, ücret politikalarının gündeme getirildiğini gördünüz mü? Siz hiç gazete ve televizyonda ve filmlerde çalışanların çalışma koşullarının ve onlara aylıklarının nasıl ödendiğinin, nasıl kölelik ücreti bile olmayan ücretle ve hatta bedavaya çalıştırıldıklarını işleyen bir söz, bir tartışma izlediniz mi? İletişim fakültelerinin dergilerinde, toplumsal anlamlılığı şirketler dünyasının çıkarından geçerek biçimlendirilmeyen içerikler ne kadar dersiniz? Bu sayıdaki Forum bölümünde, kapitalist sistemi akıllıca savunan ve bu savunuyu yaparken “cehaleti yeniden-üreterek ve insanları birbirine düşürerek baskıcı bir sistemi eleştiren, bu eleştiri nedeniyle, içlerinden az da olsa bazıları “bölücü” ve hatta “vatan haini” olarak suçlanan, iletişim alanında önemli yeri olan birkaç aydının görüşleri sunuldu. Buna ek olarak, ana akım içinde yapıtlarının doğru bilinmesi gerektiğini düşündüğümüz birkaç akademisyenin, yüzeyde bilinen fakat çoğu kişi tarafından okunmadığını tahmin ettiğimiz yazılarından alıntılar sunuldu. Bu yazılar 1880’ler ile 1950’ler arasında yazılmış klasik metinlerdir. Okumak ve zoru anlamaya çalışmak zevk olmaktan çıktığında ve okuma “parasal fayda getiren pratik iş” dışında yapılmadığında, ne yazık ki, insan insan olma karakterini biraz daha yitirmektedir. İrfan Erdoğan Sayı 24 Kış-Bahar 2007 MAKALELER Asaf Varol ve Korkmaz Alemdar İletişim fakültelerine öğrenci yerleştirmede karşılaşılan çelişkiler ve çözüm önerileri ............................................................................... 1 Adile Abdulahat Uygur sineması ve Tanrıdağ Film Stüdyosu......................................... 13 Tolga Şentürk Halkla ilişkilerde etik bağlamında Doğan ve Uzan Medya Grupları arası çatışma üzerine bir inceleme ...................................... 39 Tuba Duruoğlu Emek piyasasında cinsiyetçi ücret ayrımı: Bursa Organize Sanayi bölgesinde bir araştırma .................................................................... 61 Hüseyin Köse Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili......................... 77 Esra Keloğlu-İşler Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri üzerine bir inceleme .................. 111 FORUM İrfan Erdoğan Forum hakkında .................................................................................. 129 Charles Horton Cooley Cooley on the meaning and organization of communication ............. 135 Thorstein Veblen Veblen on social classes and conspicious consumption ..................... 169 E. Bernays, P. Lazarsfeld, H. Field and C. Robinson On the danger of public opinion research ........................................... 193 Bernard Berelson Communications and public opinion .................................................. 201 Harold D. Lasswell The structure and function of communication in society.................... 215 Paul F. Lazarsfeld and Robert K. Merton Mass communication, popular taste, and organized social action ...... 229 Daniel J. Boorstin From news-gathering to news-making: a flood of pseudo-events ...... 251 Elihu Katz ve Paul Lazarsfeld Personal influence ............................................................................... 271 Daniel Bell The end of ideology ............................................................................ 281 İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.1-12. Makale İletişim fakültelerine öğrenci yerleştirmede karşılaşılan çelişkiler ve çözüm önerileri Asaf Varol 1 Korkmaz Alemdar 2 Öz: Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kırgızistan’da iletişim eğitimi yapan toplam 40 yükseköğretim kurumu bulunmaktadır. Bu kurumlarda uygulanan müfredatlardaki tutarsızlıklar, bölüm adlarındaki gereksiz çeşitlilik, öğrenci seçiminde uygulanan puan türü çelişkileri, farklı fakülteler bünyesinde aynı amaçlı bölümlerin oluşturduğu sorunlar bulunmaktadır. Bu çalışmada söz konusu tutarsızlık ve çelişkilerin neler olduğu ele alınarak ve nicel dağılımların nitel değerlendirmesinden geçerek çözüm önerileri sunulacaktır. Anahtar kelimeler: İletişim eğitimi, puan türü çelişkileri, iletişim fakültelerindeki müfredatlar Discrepancies in student enrollment to communication faculties and a suggested solution Abstract: There are forty higher education institutions in communication field in Turkey, Turkish Republic of Northern Cyprus and Kyrgyzstan. Inconsistent curriculums, unnecessary variety of faculty names, contradiction of the type of grading while selecting the students, and the asset of having same purposeful departments in other faculties are the vital problems of the increasing number of communication faculties. The study, qualitatively evaluating the quantitative data, discussed the prevailing inconsistencies and discrepancies and provided some suggestions for better solutions to the problem. Keywords: Communication curriculum, Grading discrepancies, Communication education, enrollment problems 1 Prof. Dr., Fırat Üniversitesi, Teknik Eğitim Fakültesi, Elazığ. e-posta: [email protected] 2 Prof. Dr., Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Ankara. e-posta: [email protected] 2 A. Varol ve K. Alemdar GİRİŞ İletişim fakültelerinin sorunlarına çözüm bulmak, gelişen teknolojiler karşısında ders programlarını güncellemek, ortak bir platformla güç birliği sağlamak, bu fakülteler arasında akademik ve sosyal işbirliğini geliştirmek, 1991 yılında özel bir televizyon şirketinin uydu üzerinden yayınlarını başlatmasıyla, yerel ve ulusal bağlamda özel radyo ve televizyonların yarattığı kaotik ortamın giderilmesine çözümler üretmek için iletişim fakülteleri dekanları; ilk olarak 1999 yılı sonunda bir araya gelmişlerdir (Varol, A., Çetin, D., 2004). Bu toplantılar daha sonra düzenli bir biçimde sürdürülmüş ve XV. İletişim Fakülteleri Dekanları toplantısı 14-18 Mayıs 2007 tarihleri arasında Bişkek’te yapılmıştır. Dekanlar arasında oluşturulan bu güç birliği sayesinde “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun”un bazı maddelerinin değiştirilmesi sağlanmış ve 24. maddesine konulan “…radyo-televizyon bölümleri bulunan iletişim fakültelerine yerel bazda frekanslar ve kanallar ücretsiz olarak tahsis edilir” hükmü ile o güne kadar yasal olmadan yayınlarını sürdüren ve yayın hayatına 1992 yılında başlayan ilk yerel üniversite televizyonu olan FIRAT TV (Kunç, Ş., 1993, Varol, A., 2003) ile yayınlarına 1998 yılında başlayan Selçuk Üniversitesi yerel televizyonunun yasallaşması sağlanmıştır. Bu değişiklik ile birlikte üniversitelerde iletişim fakültelerinin hızla çoğaldığı görülür. Üniversite bünyelerinde yayın yapan televizyon ve radyo sistemlerinin, üniversite faaliyetlerinin topluma aktarılması, eğitim amaçlı yayınların yapılması, bu sistemlerinin uzaktan eğitim amaçlı kullanılabilmesi, üniversitenin halka açılan penceresi olarak görev üstelenen unsurlarını kullanmak isteyen üniversiteler, peş peşe iletişim fakültesi açmaya başlamışlardır. Özelikle vakıf üniversitelerinin, kuruluşu aşamasında fazla maddi bir donanım gerektirmeyen Halkla İlişkiler, Halkla İlişkiler ve Tanıtım, Görsel İletişim Tasarımı, Halkla İlişkiler ve Reklamcılık vb isimler altında bölümler kurdukları görülmektedir. İletişim Fakülteleri bu gelişmeler ve artan öğrenci sayısı karşısında eğitimin niteliği ve amaçları konusunda sorgulamalar da yapmaya başlamışlardır. Özellikle ortaöğretimden gelen öğrencilerin eğitim düzeyi konusunda kaygılar ortaya çıkmış; fakültelerin alabilecekleri herhangi bir önlem olmadığı için dikkatler sistemin gönderdiği öğrencilerin puan türüne yönelmiştir. Puan türü ve öğrencilerin başarı puanlarının hesaplama biçimi sorgulanmaya başlanmıştır. İletişim fakültelerinde öğrenci yerleştirme 3 ANALİZ VE DEĞERLENDİRME Ortaöğretim başarı puanı (OBP) Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) öğrencinin diploma notunun 50 ile 100 arasında bir değere dönüştürülme işlemidir. Bu puan bütün okullarda 50 ile 100 arasındadır. Bununla ilgili tüm hesaplamaları ÖSYM yapmaktadır. Hesaplamanın içeriğini ÖSYM, ÖSS kılavuzlarda açıklamaktadır. Ancak kılavuzdaki bilgilerle kişinin kendi OBP'sini hesaplaması olası değildir. Bir öğrenci, okuduğu okulun ortalama diploma notuna sahip olan öğrencilerden biri ise, Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) yaklaşık 75 olur. Öğrencinin okul puanı artıkça öğrencinin OBP'si de 75'ten 100'e doğru bir artış gösterir. Öğrencinin başarısı düştükçe OBP'de 75'ten 50'ye doğru bir düşme gösterir. OBP 50'ye yakın ise öğrencinin diploma notu düşük demektir. OBP 100'e yakın ise diploma notu yüksek anlamına gelir. Okul başarısının bir üst okula yerleşmede etkisi ise OBP'nin AOBP'ye çevrilmesi ile oluşur. Ağırlıklı ortaöğretim başarı puanı (AOBP) Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı puanı hesaplamaları Tablo 1’de sunuldu. Tablo 1. AOBP hesaplamaları ALANLAR Sözel Eşit Ağırlıklı Sayısal GENEL LİSE Alan dışı Alan içi 0,3 0,3 0,3 0,8 0,8 0,8 Ortaöğretim kurumundan mezun bir öğrenci, kendi alanında bir lisans programına yerleştirilirken, AOBP’leri 0,8 ile; diğer bir alandaki programa yerleştirilirken, AOBP’leri 0,3 ile çarpılmaktadır. Bir mesleğe yönelik bir program uygulayan ortaöğretim kurumu mezunlarına verilecek olan ek puanlarının hesaplanmasında kullanılacak AOBP’ler, ilave olarak 0,24 katsayısı ile bir kez daha çarpılır. Sonuçta genel lise mezunları için Tablo 1’de verilen katsayılar ortaya çıkar. 4 A. Varol ve K. Alemdar Örneklerle açıklamak gerekirse; Örnek 1: Okul birincisi bir öğrencinin diploma notu 5'tir. OBP'si 100'dür. AOBP'si de 100'dür. Bu öğrenci genel liseli ise AOBP'sinin 0,8 oranında etkisi olacaktır. Bu da genel liseli öğrenciye 80 puan eklenmesi anlamına gelir. Diploma notu = OBP/AOBP Örnek 2: Herhangi bir genel ya da meslek lisesinde öğrenim gören ve okulunun orta derecede başarılı öğrencisini düşünelim. Bu öğrencinin tahmini diploma notu 3 ile 3.5 arasındadır ve bu öğrencinin OBP'si de 70-80 arasında kalacaktır. Buraya kadarki tüm işlem, bütün liselerde aynıdır. Bu noktadan sonra okul başarısı ve türü çok önemlidir. Okul başarısı anlamlı derecede yüksek olan okullarda öğrencinin OBP'si 70-80 iken, AOBP'si 80-90 arasındaki değerlere yükselebilmektedir. Bu tamamen okulun ÖSS başarısı ile ilintilidir. Belirlenmiş olan AOBP genel liseli öğrenci için 0,8, meslek liseli bir öğrenci için 0,8’e ilave olarak 0,24 katsayısı ile bir kez daha çarpılır. Örnek 3: Alan dışı tercihlerde okul başarısının etkisi çok fazla düşer. Sözel çıkışlı genel liseli okul birincisi bir öğrenci düşünelim. Bu öğrenci sayısal yada eşit ağırlıklı alanda olup, ortak alan olmayan bir bölüm tercih ettiğinde, okuldan kendisine gelecek olan puan maksimum 30'dur. Kendi alanında tercih yapıyor olsaydı, bu değer 80 olacaktı. Alan dışı tercihinde bu değer 30 puana kadar düşmektedir. İletişim fakülteleri bölümleri Tablo 2’de İletişim fakültelerinin bazı bölümleri ve ait oldukları fakülte ve üniversite isimleri görülmektedir. Başkent ve İstanbul Bilgi Üniversiteleri İletişim Fakülteleri bünyesinde yer alan Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümünü Sosyal Bilimler, Edebiyat, Sosyal Bilimler ve Edebiyat, Dil ve Edebiyat ve Genel Kültür (SÖZ) alanlarından mezun olanlar yanında Türkçe-Matematik (EA) alanından mezun olanlar da tercih ettiklerinde, AOBP’leri 0,8 ile çarpılmaktadır. İlk bakışta her iki ayrı alandan gelen öğrencilerin bu bölümü tercih ettiklerinde, hiçbir kayıplarının olmadığı zannedilebilir. Oysa sosyal bilimler alandan gelen öğrenciler dezavantajlıdır. Çünkü her ne kadar AOBP’leri 0,8 ile çarpılsa da, bu alandan gelen orta öğretim öğrencilerinin matematik sorularını (EA) cevaplamada genelde başarısız olacakları açıktır. 5 İletişim fakültelerinde öğrenci yerleştirme Tablo 2. İletişim fakültelerinin gazetecilik bölümleri Bölüm adı İletişim Fakültesinin Adı Bilgi ve Belge Yönetimi (EA-2) Başkent, İstanbul Bilgi (Liselerin Sosyal Bilimler ve Türkçe-Matematik bölümü mezunlarının AOBP’leri 0,8 ile çarpılmaktadır) Basın ve Yayın (SÖZ-2) Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri, Amerikan (İşletme ve Ekonomi Fak) Fotoğraf ve Video İstanbul Bilgi, Bahçeşehir Gazetecilik (SÖZ-2) Akdeniz, Ankara, Atatürk, Bahçeşehir, Doğu Akdeniz, Ege, Erciyes, Gazi, İstanbul, Karadeniz Teknik, Kırgız-Manas, Kocaeli, Lefke, Marmara, Mersin, Selçuk, Uluslararası Kıbrıs, Yakındoğu, Yeditepe Gazetecilik ve Internet Yayıncılığı Galatasaray Görsel İletişim Tasarımı Doğuş (Sanat ve Tasarım), Ege, Gazi (Güzel Sanatlar) İstanbul Bilgi, İstanbul Ticaret, Kocaeli, Maltepe, Yakın Doğu, Yeditepe Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Akdeniz, Bahçeşehir, Doğu Lefke Girne- SÖZ-2 puan türü ile Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesinde yer alan Basın ve Yayın Bölümü; Girne-Amerikan Üniversitesi’nde ise İşletme ve Ekonomi Fakültesi bünyesinde yer almaktadır. Farklı iki fakülteden aynı alanda mezun verilmektedir. Aynı alana farklı fakülte bünyelerinde eleman yetiştirmek, bir çeşitliliktir ve rekabeti artırıcı unsurlar taşıyabilir. Ancak iletişim alanında görev yapacak mezunların, İşletme ve Ekonomi Fakültesi bünyesinde yetiştirilmesi, bir çelişki de olabilir. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi bünyesinde yer alan Basın ve Yayın Bölümü müfredatında yer alan derslere internet üzerinden ulaşılabilmektedir. Ders içerikleri incelendiğinde Basın ve Yayın Bölüm başlığına uygun 6 A. Varol ve K. Alemdar müfredat uygulandığı, ancak Girne-Amerikan Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Fakültesi bünyesinde yer alan Basın ve Yayın bölümü derslerinin neler olduğu elde edilememiştir. İstanbul Bilgi ve Bahçeşehir Üniversiteleri İletişim Fakülteleri bünyesinde Fotoğraf ve Video adı ile bölümler yer almaktadır. Bu bölümün ders programı, fotoğrafçılık ve video alanlarının, algı, görsel kültür, fotoğraf tarihi gibi temel konularını ve ayrıca sayısal görüntü işleme teknikleri, müzik videosu, reklam fotoğrafçılığı, mimari fotoğrafçılık, post-prodüksiyon, büyük format fotoğrafçılık, etkileşimli video ve yayın tasarımı gibi ileri uzmanlıkları kapsayacak biçimde tasarlanmıştır. Mevcut uygulamada bu bölüm SÖZ-2 puan türü ile öğrenci almaktadır. Bu bölümü tercih edecek öğrencilerin ortaöğretim kurumlarının Türkçe-Matematik (EA) alanından mezun olanlardan seçilmesi halinde, kalite artacak ve öğrencinin bölüme uyumu kolaylaşacaktır (Fotoğraf ve Video Bölümü, İstanbul Bilgi Üniversitesi web sayfası, 2007). Üniversitelerimizin İletişim Fakültelerinin 19 unda Gazetecilik Bölümü yer almaktadır. Ayrıca Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde Gazetecilik ve Internet Yayıncılığı bölümü bulunmaktadır. Gazetelerin artık Internet üzerinden de yayınlanması kaçınılmazdır. Internet üzerinden yayınlanmayan gazeteler, rekabet gücünü yitirecektir. Gazetecilik bölümlerinde artık Internet yayıncılığı alanından uygun dersler mutlaka müfredata eklenmelidir. Bu amaçla klasik gazetecilik anlayışından vazgeçilmeli ve teknolojik olanakları kullanabilen, masaüstü yayıncılık kurallarını bilen gazeteciler yetiştirilmelidir. Bu nedenle Türkçe-Matematik alanından gelen öğrenciler daha başarılı olacaktır. Oysa mevcut uygulamada Sosyal Bilimler alanından mezun olanların AOBP’leri 0,8 ile çarpılarak, Türkçe-Matematik alanından gelen öğrencilere büyük haksızlık yapılmaktadır. Görsel İletişim Tasarımı Bölümü, Doğuş Üniversitesinde Sanat ve Tasarım Fakültesi bünyesinde, Ege ve Gazi Üniversitelerinde Güzel Sanatlar Fakültesi bünyesinde yer alırken; İstanbul Bilgi, İstanbul Ticaret, Kocaeli, Maltepe, Yakın Doğu ve Yeditepe Üniversitelerinde ise İletişim Fakülteleri kapsamındadır. Görsel İletişim Tasarım Bölümüne girmek isteyen öğrenciler ÖSS’nin herhangi bir puan türünde 160’ın üzerinde puan almış olması gerekmektedir. Puan türünün serbest bırakılmış olması, puan türü kargaşasının telafisi bakımından fırsat doğurabilir. İletişim fakültelerinde öğrenci yerleştirme 7 İletişim Fakülteleri bünyesinde halkla ilişkiler alanında farklı adlar altında bölümler yer almaktadır. Tablo 3’de Halkla İlişkiler alanında dört ayrı bölüm ismi ile karşılaşılmaktadır. Halkla İlişkiler ve Tanıtım veya Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümleri müfredatları arasında çok az farklılıklar bulunmaktadır. Tanıtım denildiğinde reklamcılık alanlarında kullanılan temel kavramların da bilinmesi gerekir. Zaten tanıtımın kendisi, bünyesinde reklamı da içerir. Akdeniz, Ankara, Başkent, Ege, Gazi, İstanbul, Kocaeli, Maltepe, Marmara, Selçuk, Yakın Doğu, Yeditepe Üniversitelerinde Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü bulunurken; İzmir Ekonomi, Yaşar, Doğu Akdeniz ve Lefke Üniversitelerinde Bölüm adı Halkla İlişkiler ve Reklamcılık olmaktadır. Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümünü Sosyal Bilimler (SÖZ-2) ve Türkçe-Matematik (EA-2) alanlarından gelen orta öğretim mezunları tercih ettiklerine AOBP’leri 0,8 katsayısı ile çarpılmaktadır. Ancak öğrenci yerleştirilirken SÖZ-2 puanı esas alınmaktadır. Ortaöğretimini TürkçeMatematik (EA) alanından tamamlayan öğrenci, bu bölüme girebilmek için SÖZ-2 alanına giren (Tarih, Ülkeler Coğrafyası, Sosyoloji, Mantık) soruları da cevaplaması gerekecektir. Tablo 3 dikkatli incelendiğinde aynı amaca yönelik mezun veren bölümlerin adlarındaki çelişkileri hemen fark edebilir. Türkçe-Matematik alanından gelen bir ortaöğretim öğrencisi, SÖZ-2 puan türü ile girebildiği Reklamcılık ve Halkla İlişkiler Bölümünü seçtiğinde AOBP’si 0,8 ile çarpılacak, ancak SÖZ-2 puan türü kapsamındaki Tarih, Ülkeler Coğrafyası, Sosyoloji, Mantık sorularını cevaplamada zorlanacağı için bu bölüme yerleşemeyebilecektir. Oysa aynı öğrenci EA-2 puanı ile öğrenci alan Reklamcılık Bölümünü tercih edecek olursa, AOBP’si 0,8 ile çarpılmasının yanında, Türkçe-Matematik alanından gelen soruları cevaplaması çok daha kolay olacaktır. Reklamcılık Bölümü ile Reklamcılık ve Halkla İlişkiler Bölümü müfredatları birbirine çok benzerdir. Reklamın odağındaki unsur halktır. Yani reklam halkla yapılır. Tanıtım da halka yapıldığına göre, adları farklı da olsa, bu iki bölümün hedefinin aynı olduğu açıktır. Bu durumda da bir bölüme EA2, diğer bölüme ise SÖZ-2 puanı ile öğrenci yerleştirilmesi çelişkidir. 8 A. Varol ve K. Alemdar Tablo 3. İletişim fakülteleri halkla ilişkiler ve reklamcılık bölümleri Bölüm adı İletişim Fakültesinin Adı Halkla İlişkiler (SÖZ-2) Atatürk, Bahçeşehir, Erciyes, Girne-Amerikan (İşletme ve Ekonomi Fak), İstanbul Bilgi, İstanbul Ticaret, Karadeniz Teknik, Kırgız Manas Halkla İlişkiler ve Reklamcılık (SÖZ-2) İzmir Ekonomi, Yaşar, Doğu Akdeniz, Lefke (Liselerin Sosyal Bilimler ve Türkçe-Matematik bölümü mezunlarının AOBP’leri 0,8 ile çarpılmaktadır) Akdeniz, Ankara, Başkent, Ege, Gazi, İstanbul, Kocaeli, Maltepe, Marmara, Selçuk, Yakın Doğu, Yeditepe Halkla İlişkiler ve Tanıtım (SÖZ-2) Halkla İlişkiler, Tanıtım ve Reklamcılık Galatasaray Reklam Tasarımı ve İletişimi (SÖZ-2) Yeditepe Reklamcılık (EA-2) Bahçeşehir, İstanbul Bilgi, Kocaeli (Liselerin Sosyal Bilimler ve Türkçe-Matematik bölümü mezunlarının AOBP’leri 0,8 ile çarpılmaktadır) Reklamcılık ve Halkla İlişkiler (SÖZ-2) Anadolu Ü. İletişim Bilimleri, Mersin, Uluslar arası Kıbrıs (Liselerin Sosyal Bilimler ve TürkçeMatematik bölümü mezunlarının AOBP’leri 0,8 ile çarpılmaktadır) İletişim Fakülteleri bünyesinde önemli bölümlerden biri Radyo Televizyon ve Sinema Bölümüdür. Önemli bir bölümdür, çünkü bünyelerinde radyo-televizyon bölümleri bulunan İletişim Fakültelerine “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun”un 24. maddesi gereğince yerel bazda frekanslar ve kanallar ücretsiz olarak tahsis edilebilmektedir. Bu ayrıcalık sadece İletişim Fakültelerine aittir. Oysa bünyelerinde Sinema TV, Sinema ve Televizyon barındıran Güzel Sanatlar Fakültelerine bu hak tanınmamıştır. Üniversitelerimizde radyo ve televizyon alanlarında eğitim veren fakülteler Tablo 4’de görülmektedir. İletişim fakültelerinde öğrenci yerleştirme 9 Tablo 4. İletişim fakülteleri radyo, televizyon ve sinema bölümleri Bölüm adı İletişim fakültesinin Adı Radyo Televizyon ve Sinema Akdeniz, Ankara, Atatürk, Başkent, Doğu Akdeniz, Ege, Fırat, Galatasaray, Gazi, Hacettepe, İstanbul, Karadeniz Teknik, Kırgız- Manas, Lefke, Marmara, Selçuk, Yakın Doğu, Radyo ve Televizyon Uluslararası Kıbrıs Radyo, Sinema ve Televizyon (SÖZ-2) Erciyes, Kocaeli, Maltepe, Mersin, Yeditepe Sinema TV Beykent (Güzel Sanatlar), Marmara (Güzel San) Sinema ve Televizyon (SÖZ-2) Anadolu Ü. İletişim Bilimleri, Bahçeşehir, İstanbul Bilgi, Dokuz Eylül (Güzel Sanatlar), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ü., Süleyman D. (Güzel San), YYÜ (Güzel San) Televizyon Haberciliği Programcılığı (SÖZ-2) İstanbul Bilgi Radyo ve televizyon yayınlarında, haberleşme teknolojilerinden yararlanılmaktadır. Internet üzerinden radyo ve televizyon yayınlarının yapıldığı, uygun yazılımlar kullanılarak bilgisayarlar üzerinde video montaj ve kurgularının basitçe yapılabildiği bir süreçte bulunmaktayız. Radyo ve televizyon alanında faaliyet gösteren şirketler, artık yeni teknolojileri kullanabilen, diz üstü bilgisayar üzerinde kurgu ve montaj yapabilen, her türlü ses efektlerini görüntü altına döşeyebilen, iletişim mezunlarına gereksinim duymaktadır. Sektör bu tür nitelikli elemanlar ararken, orta öğretimde Sosyal Bilimler alanından mezun bir öğrenci, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümüne girdiğinde, teknik alandaki derslerde büyük sıkıntılar çekmekte ve uyumsuzluk nedeniyle yeterli bilgi sahibi olamadan fakülteden mezun olabilmektedir. Oysa Radyo Televizyon ve Sinema Bölümlerine EA-2 puan türü ile öğrenci alınabilirse, kaliteli ve kuramsal altyapı yanında, teknik uygulama becerisine sahip iletişimciler de yetişebileceklerdir. Bugünkü şartlar, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümlerine EA-2 puanı ile öğrenci alınımını zorunlu kılmaktadır. 10 A. Varol ve K. Alemdar Tablo 5’de İletişim, Kültür Yönetimi, Sahne ve Gösteri Sanatları alanlarında eğitim ve öğretimlerini sürdüren İletişim Fakülteleri görülmektedir. Bu tür eğitimler sadece İletişim Fakülteleri içerisinde değil, aynı zamanda Güzel Sanatlar Fakülteleri bünyesinde de yer almaktadır. Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Sahne ve Gösteri Sanatları Bölümü, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde ise Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü yer almaktadır. Farklı fakülteler altında ve de isimleri arasında küçük farklılıklar olsa da, bu iki bölümün amacı aynıdır. Tablo 5. İletişim ve sanat alanlarında eğitim veren fakülteler Bölüm adı İletişim Fakültesinin Adı İletişim (SÖZ-2) Anadolu Ü. İletişim Bilimleri İletişim Bilimleri (SÖZ-2) Hacettepe Kültür Yönetimi (SÖZ-2) İstanbul Bilgi Medya ve İletişim (SÖZ-2) İzmir Ekonomi Medya ve İletişim Sistemleri (SÖZ-2) İstanbul Bilgi, İstanbulTicaret Sahne ve Gösteri Sanatları Beykent (Güzel Sanatlar) Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Sanat Sanat Yönetimi (SÖZ-2) İstanbul Bilgi Yıldız Sanat ve Tasarım Fak. İstanbul Bilgi, İstanbul Kültür (Sanat ve Tasarım) SONUÇ VE ÖNERİLER İletişim fakülte sayıları son yıllarda hızla artmıştır. Bu artışın nedenlerinin başında halkla ilişkiler ve benzeri bölümlerinin büyük alt yapı masrafı gerektirmemesi nedeniyle vakıf üniversitelerince cazip görülmesidir. “3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun”un iletişim fakültelerine yerel bazda frekanslar ve kanalları ücretsiz olarak tahsis edilebilmesi ve iletişim fakültelerinin üniversitelerin halka açılan vitrini olarak algılanması; üniversitelerin radyo ve televizyon yayınları yapabilmek İletişim fakültelerinde öğrenci yerleştirme 11 için bünyelerinde iletişim fakültesi kurmasını ivmelendirmiştir. Mart 2007 ayı sonunda Yükseköğretim Kurulu hukuk, eğitim ve iletişim fakülte sayılarını dondurma kararı almıştır. Bu kararın sürdürülebilmesi amacıyla İletişim Fakülteleri Dekanları Yürütme Kurulu, bu kararın uygulanabilirliğini takip etmelidir. İletişim fakültelerine öğrenci seçiminde uygulanan puan türü (SÖZ-2), çağın teknolojik gelişmelerinin oluşturduğu iletişim platformuna uygun değildir. İletişim fakültelerinin bölümlerinin tümüne EA-2 puan türü ile öğrenci alınmalıdır. İletişim ve güzel sanatlar fakülteleri altında yer alan aynı amaca yönelik mezun veren bölüm adlarında birliktelik sağlanmalı ve söz konusu bölümlerin hangi fakülte altında yer alması gerektirdiği konusunda kapsamlı bir çalışma yapılmalıdır. İletişim fakülteleri bünyesinde yer alan Görsel İletişim Tasarımı Bölümüne girebilmek için özel yetenek sınavı yapılmaktadır. Bu uygulama yerindedir. Ancak, müracaat edecek öğrencilerin ÖSS’nin herhangi bir puan türünde 160’ın üzerinde puan almış olması yerine, bu seçimin EA puan türü olarak değiştirilmesi, kaliteyi artıracaktır. Ülkemizde iletişim fakülteleri bünyesinde henüz online yada uzaktan eğitim yapılmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde iletişim fakülteleri bünyesinde çok farklı yöntemlerle uzaktan eğitim uygulandığı bilinmektedir. Yeni açılan fakültelerde öğretim elemanı eksikliğinin giderilmesi amacıyla, ikili yada çoklu fakülteler arasında uzaktan eğitim başlatılmalıdır. Atatürk, Cumhuriyet, Erciyes, Fırat, Gazi Osman Paşa, İnönü, Kafkas, Karadeniz Teknik ve Yüzüncü Yıl Üniversiteleri arasında oluşturulan ÜNİP Üniversiteleri (YÖK, 2007), lisansüstü programlarını değerlendirerek karşılıklı yüksek lisans ve doktora programları açabilir. Öğretim elemanı yetiştirmek için bu fırsat kaçırılmamalıdır. Yükseköğretim Kurumlarının Yurtiçindeki Yükseköğretim Kurumlarıyla Ortak Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Programları Tesisi Hakkında Yönetmelik 22 Şubat 2007 tarihli 26442 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır (Resmi Gazete, No: 26422). Bu yönetmeliğin amacı; Türkiye’deki yükseköğretim kurumlarının aralarında işbirliği tesis ederek lisansüstü programlarında yürütecekleri ortak eğitim ve öğretim programlarının işleyişine ilişkin usul ve esasları düzenlemek, Türkiye’deki yükseköğretim kurumları birlikte yürütmek üzere yüksek lisans veya doktora düzeyinde ortak programlar tesis etmektir. Bu programlar, iki kurum arasındaki akademik işbirliğini ve etkileşimi 12 A. Varol ve K. Alemdar sağlamak, güçlü taraflarını bir araya getirerek zenginleştirmek ve ortak programa katılan öğrencilerin en üstün akademik standartlarda eğitim ve öğretim almalarına imkan vermeyi hedefler. Bu kapsamda iletişim fakülteleri arasında ikili protokoller vakit geçirilmeksizin imzalanarak, uygulanmaya geçilmelidir. KAYNAKÇA Fotoğraf ve Video Bölümü, İstanbul Bilgi Üniversitesi, (2007). http://pov.bilgi.edu.tr/. Resmi Gazete (2007) “Yükseköğretim Kurumlarının Yurtiçindeki Yükseköğretim Kurumlarıyla Ortak Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Programları Tesisi Hakkında Yönetmelik” 22 Şubat 2007 tarihli 26442 sayılı Resmi Gazete ÜNİP Üniversiteleri, YÖK (2007). Varol, A.. (2003) “Dünden Bugüne Fırat Televizyonu” Elazığ: Fırat Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanlığı Yayını. Varol, A., İlal, E., Aziz, A. ve Uğur, A. (2001), “Uzaktan Eğitim ve 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun, Maltepe Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dergisi, 2001 (1): 1-9. Varol, A.; Çetin, D., (2004), “İletişim Fakültesi Dekanları Toplantıları (1-12)”, F.Ü. İletişim Fakültesi Dekanlığı, Yayın No:5, s. 415. Varol, A.; Kunç, Ş. (1993) “Fırat Televizyonu Yayın Sistemi”, Fırat Üniversitesi, Fen ve Mühendislik Bilimleri Dergisi, 5(1):118-131. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.13-38. Makale Uygur sineması ve Tanrıdağ Film Stüdyosu Adile Abdulahat 1 Öz: Bu makalede, Türkiye’de az bilinen Uygur sineması hakkında temel bilgiler verildi. Bu yolla, Uygur sinemasının ve Çin politikasını yansıtan Tanrıdağ Film Stüdyosu’nun geçmişi ve şimdisi, başarıları ve karşılaştığı sorunlar hakkında Türkiye akademisindeki okuyucular hem bilgilendirilmeye çalışıldı hem de akademisyenlerin Uygur ve Orta Asya ülkelerindeki iletişim konusuna eğilmeleri gerektiği vurgulanmaya çalışıldı. Makale için kullanılan gerekli veriler Çince ve Rusça dahil, var olan kayıtlı/yazılı bilgi birikimine başvurularak toplandı ve değerlendirildi. Makalenin ana bulgusuna göre, Uygur sineması ve Tanrıdağ Fim Stüdyosu, tarihsel olarak geç ve güç bir başlangıç yaptı ve filmsel içeriğin karakteri bazında ciddi gelişme ve dönüşümler yaşadı. Uygur sinemasının olanakları giderek artarken aynı zamanda zorlukları da artmaktadır. Anahtar kelimeler: Uygur sineması, Tanrıdağ film stüdyosu, Uygur tarihi Uigur cinema and Tanrıdağ Film Studio Abstract: This article was designed to provide fundamental knowledge about the Uigur sinema that is not known in Turkey. By doing so, it was aimed at enabling Turkish academicians and readers with gaining information about the historical background, development, success and problems of Uigur cinema and Tanrıdağ Film Studio. It was also thought that this article may be a first attempt to drive attention of Turkish scholars to the cinema in Uigur and Central Asian republics. Necessary information for the preparation of the article was collected by means of using written documents in Russian and Chinese about the subject under discussion. Uigur cinema made historically difficult start and faced with development problems along with the character of cinematic content. Better prospects for the development as well as serious constraints still prevail. Keywords: Uigur cinema, Tanrıdağ Film Studio, Uigur history 1 Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunu. 14 Adile Abdulahat GİRİŞ İlk sinema filmi 1894 senesinde çekildiğinden bu yana sinema sektörü inanılmaz derecede gelişmeler göstermiştir. Bu dev sektör milyonlarca insana hitap edebildiği için her zaman bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Dünya sinema pazarını tekelinde tutan Hollywood yapımı filmlerde misyonerlik propagandasını, ABD propagandasını çok başarıyla yürütmüştür. Yani, anlaşılan tarafsız bir şey olmadığı gibi sinema sanatı da bundan müstesna olamamış, baskın güçler için hizmet etmiştir. Bunun gibi geçen yüzyılın 30’lu yıllarında meydana gelen Uygur sineması da geçirdiği tarihi süreçler boyunca farklılıklar göstermiştir. Kimi zaman özgürlüğünü yaşamışsa da, kimi zaman Çin’in Uygur Türklerine yürüttüğü baskıcı politikasının aracı olarak kullanılmıştır. Bu makalede Uygur sinemasının Çin’in propaganda aracı olarak kullanılması üzerinde durulacak ve değişik siyasi süreçlerde nasıl bir değişim gösterdiği irdelenecektir. Böylece Türkiye’de pek bilinmeyen Uygur sinemasının geçirdiği süreçler ve bugünkü durumuyla ilgili olarak okuyuculara katkı sağlanmış olacaktır. Bir milletin sinemasını, tarihi gelişimini bilmek için öncelikle o milletin kültürel yapısı, siyasal ve sosyal yapısından haberdar olunmalıdır. Dolayısıyla çalışmanın başında Uygur Türklerinin kim olduğu, Uygurların siyasal ve sosyal yapısının ne olduğu ve Doğu Türkistan’daki Çin politikaları anlatılmıştır. Uygur Türklerinin sinema sanatı tarihi süreç içerisinde gelişmiştir. Dünyada olduğu gibi Çin sınırları içerisinde bulunan Doğu Türkistan’da yaşanan toplumsal, siyasal, ekonomik gelişmeler, Uygur sinema sanatını da en az diğer alanlar kadar etkilemiştir. Buna bağlı olarak, o dönemlere göre Uygur sinema filmlerinin konuları, içerikleri, temaları da değişmiştir. Araştırmanın konusu Çin’in propaganda aracı olarak kullanılan Uygur sineması olduğu için 90’ların son yıllarında Uygur iş adamlarının kurduğu özel film stüdyoları tarafından çekilen filmler araştırmaya dahil edilmemiştir. Araştırmada Çin hükümeti tarafından Doğu Türkistan’da (Sin Cian Uygur Özerk Bölgesi) kurulan, devlet elindeki film stüdyosu olan Tanrıdağ Film Stüdyosu ve onun yaptığı filmler ele alındı. Uygur sineması 15 YÖNTEM Araştırmada veri toplama ve değerlendirme yöntemi olarak genel anlam çıkartan içerik çözümlemesi ve literatür taraması kullanılmıştır. İçerik çözümlemesi ve literatür taraması sırasında tarihi kitaplar, sinema ile ilgili kitap ve makaleler tek tek incelenmiştir. Doğu Türkistanlı Uygur ve Çinli sinema araştırmacıları ve yazarların kitap ve makaleleri en önemli kaynakları oluşturmaktadır. Uygur filmlerinden her döneme örnek teşkil eden “Artist Olmak İstemeyen Kız” (Artist bolmaydighan kız), “Kraliçe Amannisahan” (Haniş Amannisahan), “Kaçkın, Kız ve Köpek” (kaçkun, Kız ve İt) filmleri içerik çözümlemesi yapılarak incelenmiştir. Bu filmlerden bazıları Uygur sinema eleştirmenleri tarafından Çin kültürüne ait değerlerin sunulduğu ve tarihin çarpıtıldığı filmler olarak kabul edilmektedir. Araştırmada önce genel bilgiler sunuldu. Ardından ele alınan sinemalarla ilgili analiz ve değerlendirme yapıldı. Analiz ve değerlendirme birbirini takip eden dört tarihsel döneme ayrılarak verildi: 1. Uygur Sinemasının başlangıç yılları ve Tanrıdağ Film Stüdyosu 2. 80’li yıllarındaki Uygur Sineması 3. 90’lı yıllardaki Uygur Sineması 4. 2000’li yıllardaki Uygur Sineması GENEL BİLGİLER Tanımlar Doğu Türkistan: Türk Dünyasının doğusunda yer alan Doğu Türkistan, Çin’in Kuzey batısında yer almaktadır. Bugün Çin işgali altında bulunan Doğu Türkistan, Çin`in bütün eyalet ve özerk bölgelerinin en büyüğü olarak 1.600 000 kilometre kare yüzölçümüyle Çin Halk Cumhuriyetinin 1/6`sını oluşturur. Güneydoğuda Çin ile Güneyde ise Tibet`le komşudur. Kuzeydoğuda Moğolistan, Kuzeybatıda Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan; Güneybatıda ise, Hindistan, Pakistan ve Afganistan olmak üzere toplam olarak dokuz ülke ile sınır komşusudur. Uygur Türkleri: ilk yerleşik hayata geçen Türk topluluğudur. Şimdi Çin’in kuzeybatısında Şin Ciang Uygur Özerk Bölgesinde yani Doğu Türkistan’da yaşamaktadır. 16 Adile Abdulahat Türk Dünyası: çeşitli Türk toplulukları yaşamakta olan Adriyatik’ten Çin Seddine kadar uzanan geniş coğrafyanın adıdır. Uygur Kültürü: Uygur Türklerinin yarattığı ve Uygur Türklerine özgü olan kültürün adıdır. Tanrıdağ Film Stüdyosu: Çin hükümeti tarafından Uygur bölgesinin merkezi olan Urumçi’de kurulan film stüdyosudur. Film stüdyosuna her sene hükümet tarafından yılda belli sayıda film çekme kontenjanı verilmektedir. Filmler bu kontenjana göre çekilmektedir. CCTV: China Centrel Television. Çin’in televizyon tekelidir. Devlet kanalıdır. Uygur Türklerinin kısa tarihçesi Uygur Türkleri 7. yüzyılda Orhun Vadisinde Uygur devleti, 8. yüzyılda Turfanda Koço Uygur Devletini daha sonra Karahanlı ve Seidiye Devletlerini kurmuş Türk topluluğudur. 17. yüzyılda Mançu İmparatorluğunun egemenliği altına giren Uygur Türkleri zaman zaman bağımsızlıklarına kavuşmuş olsa da, Doğu Türkistan üzerindeki Mançu sülâlesinin hâkimiyeti 1911 yılına kadar devam etmiştir. Bu tarihte Çin’deki Mançu sülâlesi yıkılarak cumhuriyet rejimi kurulmuş ve bu rejim de bölgeyi kâğıt üzerinde elinde tutmuştur. Bu zaman zarfında mahallî idareciler merkezin zayıflığı sebebiyle tamamen bağımsız hareket ediyorlardı. Hatta dış ülkelerle doğrudan doğruya antlaşmalar yapabiliyorlardı. Ancak bu sürede Doğu Türkistan idarecilerinin Çinli olduğu da unutulmamalıdır. 1930’lara gelindiğinde, yerli idarecilerin halk üzerindeki baskıları artmış ve halkı bezdirmişti. Bunun bir sonucu olarak yer yer ayaklanmalar patlak vermeye başlamıştır. Bunlardan önemlileri şunlardır: - Hoca Niyaz Hacı liderliğinde, Nisan 1931’de Kumul ayaklanması - Mahmut Muhiti liderliğinde, Ocak 1933’te Turfan ayaklanması - Mehmet Emin Buğra liderliğinde, Şubat 1933 Hoten ayaklanması Bunların yanında, yine 1933 yılı içinde Tarım havzasında Timur ve Osman isimli kişilerin liderliğinde, Altay’da Şerif Han Töre liderliğinde ayaklanmalar patlak verdi. Bütün bu ayaklanmalar sonuç verdi ve aynı sene Ürümçi şehri haricinde bütün Doğu Türkistan Çinlilerden temizlendi. İhtilâllerin ilk başladığı yer olan Kumul’daki ayaklanmaya Döngenlerden Ma Jung Ying, Mayıs 1931’de emrindeki yüz gönüllü ile katıldı; ancak yaralanınca Temmuz’da Kansu’ya döndü. Uygur sineması 17 Kumul’a Eylül 1931’de Ruslar yardım teklif etti ise de Kumul ihtilâlcileri reddetti. Bunun üzerine Rusya Doğu Türkistan’ın valisi Jing Şu Ren’le Ekim ayında gizli bir antlaşma yaparak vali kuvvetlerine silah yardımına başladı. Buna rağmen bölgeye hâkim olamayan Jing Şu Ren, Nisan 1933’te Rusya üzerinden Çin’e kaçınca, başkumandan Şing Şi Sey kendini askeri vali ilân ederek idareyi ele aldı. 1933’te Ma Jung Ying binden fazla gönüllüyle tekrar gelerek 16 Haziranda Hoca Niyaz Hacıyla görüştü. Ma Jung Ying’in bütün askeri işleri tek başına ele almak istemesine Hoca Niyaz karşı çıktı. Bunun üzerine Ma ihtilâlcilere saldırarak ellerindeki silah ve mühimmatı aldı. Hoca Niyaz’ın zor duruma düştüğünü gören Rusya, Hoca Niyaz’a Şin ile anlaşmasını teklif etti. Teklifi değerlendiren Hoca Niyaz, 9 Temmuz 1933’te Şin ile anlaştı. Antlaşmaya göre Tanrı dağlarının güneyi Hoca Niyaz’ın, kuzeyi de Şin’in idaresinde olacaktı. Antlaşma Ürümçi’de imzalandı. Kâşgar’da “Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti” ilân edildi ve hükümet kuruldu. Ocak 1934’te Çöçek ve Altay sınırından giren Kızıl Ordu, Ürümçi civarında Ma Jung Ying’i bozguna uğratarak Kâşgar’a doğru ilerlemeye başladı. Bu arada Ürümçi’den Kâşgar’a gelen başkonsolos Afserof, Hoca Niyaz ile görüşerek hükümetin lâğvedilmesi ve kendisinin Ürümçi’de Şing Şi Sey ile birlikte ortak idare kurmasını teklif etti. Bunu kabul etmek zorunda kalan Hoca Niyaz, Afserof ile birlikte Kâşgar’dan ayrıldı. Ürümçi’de genel vali yardımcısı oldu ve böylece hükümet sona erdi. Eylül 1938’de Şing Şi Sey, Stalin’in mümtaz misafiri olarak Moskova’ya gitti ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne üye oldu. Nisan 1937’de çıkan ihtilâlin bastırılmasının ardından Hoca Niyaz tutuklandı; sonra da Şerif Han Töre ve diğer mücahitler gibi işkence ile öldürüldü. Aynı yıl Barköl’de dört ayaklanma ile Şubat 1940’ta ve Haziran 1941’de Altay’da çıkan ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldı. Şing Şi Sey bir yandan Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurarken diğer yandan Çin ile gizlice anlaşmıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında fırsatını bulan Şing Şi Sey Çin’e bağlılığını ilân etti. Bunun üzerine önceden sınıra yığınak yapmış bulunan Çin ordusu ülkeye girdi, Kızıl Ordu Doğu Türkistan’ı terk etti. Bu, Milliyetçi Çin’in Doğu Türkistan’a soktuğu ilk kuvvetti. Halk Çin işgaline karşı yer yer direnişe geçti. Bunlardan bir kısmını Rusya desteklemekteydi. 18 Adile Abdulahat Eylül 1944’te İli’de çıkan ayaklanma sonuç verdi ve İli, Altay, Tarbagatay vilayetleri kurtarılarak 12 Kasım 1944’te “Şarkî Türkistan Cumhuriyeti” ilân edildi. İli’de hükümet kurulduktan sonra Ruslar isyancılara yardım olarak silah, askeri ve sivil müşavirler yolladı. Bu müşavirler vasıtasıyla Rusya, Çin’le antlaşma yapılmasını telkin etti. Bunun üzerine Çin’le görüşmeler başladı. Çin görüşmelerde aracı olmaları için literatürde “Üç Efendi” olarak bilinen İsa Yusuf Alptekin, Mehmet Emin Buğra ve Mesut Sabrı’yi Doğu Türkistan’a davet etti. Ülkeye gelen Üç Efendi çoğunlukla gençlerin dinleyici olarak katıldığı bir konferans düzenleyerek tam bağımsızlığa ulaşmak için önce Çin’e bağlı bir millî muhtariyet kurulmasının ve bu şekilde kültürün, mefkûrenin ve iktisadî hayatın yükseltilmesinin en uygun yol olduğunu, bir süre sonra Doğu Türkistan’ın Rus boyunduruğuna girme tehlikesinden de uzak olarak bağımsız olabileceğini anlattılar. Görüşmelerin sonunda anlaşma sağlandı. Ancak antlaşmaya taraftar olmayan Ali Han Töre ile birkaç reis Rusya’ya kaçırıldı. Antlaşma neticesi Ürümçi’de 15’i yerli, 10’u da Çinli olmak üzere 25 kişilik ortak bir hükümet kuruldu. Buna göre Çinli general Zhang Zhi Zhong Genel Vali, Kremlin yanlısı olan Ahmetcan Kasım ile Burhan Şehidî de vali muavinleri olmuşlardı. Aynı hükümete Mehmet Emin Buğra Bayındırlık Bakanı, Canım Han Maliye Bakanı, İsa Yusuf sandalyesiz üye olarak girmiş, Mesut Sabri de Eyalet Genel Müfettişi olmuştu. İhtilâl kuvvetlerinin altında olan ve Ruslarca desteklenen İli, Altay, Tarbagatay vilayetlerine Çin eli uzanmıyor, güneydeki Çinlileştirme politikası ise halkın kuzeydeki gibi Rusya’ya meyline sebep oluyordu. Bunun üzerine Çin, Mesut Sabri’yi genel valiliğe, İsa Yusuf’u da hükümet genel sekreterliğine atamak yoluyla idareyi milliyetçilere bıraktı. Hükümetin Rus yanlısı üyeleri bu yeni durum karşısında İli bölgesine çağrıldılar ve hükümetten çekildiler. “Milliyetçi hükümet” ilk iş olarak Türkleşme prensibiyle eğitime el attı. Bu hareket Çin’i ve Rusya’yı telâşlandırdı. 1948’de Doğu Türkistan’da bulunan Çin silahlı kuvvetleri başkumandanı bir beyanname yayınlayarak yerli milliyetçilerin Rus taraftarlarından daha tehlikeli olduğunu ifade etti. Aynı sıralarda Çin’de Mao’nun meşhur yürüyüşü gerçekleşmekteydi. Bunun bir neticesi olarak Çin hükümeti, S.S.C.B.’ne hoş görünmek amacıyla, 1 Ocak 1949’da Mesut Sabri ve İsa Yusuf’u işten el çektirdi. Yerlerine Kremlin yanlısı komünist Burhan Şehidî getirildi. Bu arada Çinli komünistler Uygur sineması 19 yavaş yavaş Çin’e hâkim olmuş ve Doğu Türkistan sınırına dayanmıştı. Eylül 1949’da Doğu Türkistan’daki milliyetçi Çin birliklerinin baş kumandanı, Çin komünist hükümetine bağlılık ilân etti. Böylece komünist ordu hiçbir askeri kuvvetle karşılaşmadan ülkeye girdi. İsa Yusuf, Mehmet Emin Buğra ve binlerce Uygur ve Kazak Türkü Hindistan ve Pakistan’a iltica etti. Mesut Sabri öldürüldü. Böylece Doğu Türkistan’daki karanlık günler başladı. On binlerce aydın hapislere atıldı ve katledildi. O tarihten günümüze dek Çin’e karşı bağımsızlık mücadelesi devam etmektedir. Son olaylarla doruk noktasına çıkmıştır ve yer yer ayaklanmalar olduğu gözlenmektedir. Ayaklanmaların Uygur Türkleri bağımsızlığa kavuşuncaya kadar devam edeceği anlaşılmaktadır. Doğu Türkistan’ın nüfus yapısı Günümüzde Doğu Türkistan’da en büyüğü Uygurlar olmak üzere, çok sayıda Türk toplulukları ve diğer milliyetten halk bir arada yaşamaktadır. Sağlıklı bir veri olmamakla birlikte 1993 nüfus sayımına göre ve 1993 sonu itibariyle bölgenin toplam nüfusu 16.052.648 kişidir. Bu nüfusun yüzde 62’sini oluşturan 10.015.948 kişi Türk kökenlidir. Doğu Türkistan’ın yüzde 47’sini oluşturan Uygurların nüfusu 7.589.468’dir; nüfusun yüzde 37’si, yani 6.036.700 kişi (Çin Ordusu hariç) Han milliyetindendir; 1.196.416 Kazak Türkü, Doğu Türkistan nüfusunun yüzde 7.3’ünü oluşturur. Ayrıca bölgede 732.294 Huy (Çinli Müslüman); 149.198 Moğol; 154.282 Kırgız Türkü; 36.785 Şibe; 36.108 Tacik; 12.782 Özbek Türkü; 18.856 Mançu; 5.827 Dagur; 4.440 Tatar Türkü ve 8.563 Rus yaşamaktadır. Yukarıda adı geçenlerden Han milliyeti dışındaki Türk ve daha sonra da Moğol soyundan gelenler yüzyıllardır Doğu Türkistan topraklarında bir arada yaşamaktadırlar. Ayrıca Doğu Türkistan nüfusunun 70.929 kişilik bir bölümü Dong Şiang, Tibet, Miao, Yi, Buyi ve Kore milliyetlerindendir. Bu toplulukların büyük bir bölümü Çin Halk Cumhuriyeti’nin Doğu Türkistan’ı işgalinden hemen önce ya da sonra diğer eyalet ve özerk bölgelerden bölgeye göç etmişlerdir. Özellikle Han milliyetini Çin hükümeti Doğu Türkistan’da çoğunluğu sağlayarak asimile etme siyaseti ile göç ettirmiştir. Doğu Türkistan’ın ilk işgal yıllarında Han milliyetinden olanların sayısı 200 bin iken, bugün altı buçuk milyona ulaşmıştır. Bu göç bugün bütün hızıyla devam etmektedir. 20 Adile Abdulahat Doğu Türkistan bugün de birçok dinin yaşandığı bir bölgedir. Bölgede en yaygın dinler İslamiyet, Lamaizm (Tibet Budizmi), Budizm, Taoizm, Hristiyanlık (Katoliklik, Doğu Ortodoks Kilisesi) ve Şamanizmdir. Uygur, Kazak, Huy (Döngen), Kırgız, Tacik, Özbek, Tatar, Salar, Dong Şiang ve Baoan milliyetlerinden halklar İslam dinindendir. Dolayısıyla Doğu Türkistan’ın toplumsal yaşamında en etkin din İslamiyet’tir. Doğu Türkistan’da 23.000 cami, Lamaist tapınağı ve Katolik kilisesi bulunmaktadır. Çin, tarihten beri uyguladığı ikili dini siyaseti günümüzde de uygulamaktadır. Mao’nun ölümünden sonra dini siyasette kısmen de olsa yumuşama olmasına rağmen, dini baskı günümüzde de devam etmektedir. Doğu Türkistan’ın yönetim sistemi üzerinde Çin devletinin etkisi 1949 yılında komünist Çin işgalinden sonra, Çin Hükümeti tarafından 1 Ekim 1955’te eyalet statüsüne son verilip, Doğu Türkistan’ın adı Xin Jiang Uygur Özerk Bölgesi olarak belirlendi. Bölgenin başkentinin “Dihua” olan eski adı da “Ürümçi” olarak değiştirildi. “Şin Jiang Uygur Özerk Bölgesi” hükümeti kuruluşundan itibaren Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin özerklik siyasetini uygulamadı. Kendi başına karar alıp Çinlilerin sindirme politikasını uyguladı. Uygur Türkleri siyasî yaşama, hükümet çalışmalarına, ekonomik kalkınma ve kültürel etkinliklere katılamadı. Doğu Türkistan’da Turfan, Kumul, Aksu, Kâşgar, Hoten, İli, Çöçek ve Altay adı taşıyan sekiz “yönetim bölgesi” vardır. İli Kazak Özerk Yönetim Bölgesi, Böritala Moğol Özerk Yönetim Bölgesi, Cimisar Huy Özerk Yönetim Bölgesi, Bayangol Moğol Özerk Yönetim Bölgesi ve Kızılsu Kırgız Özerk Yönetim Bölgesi olmak üzere beş “özerk alt bölge” bulunmaktadır. Ürümçi, Karamay ve Şihenze kentleri doğrudan doğruya “Şin Jiang Uygur Özerk Bölgesi” hükümetine bağlı olarak yönetilirler. Turfan şehri, Kumul şehri, Aksu şehri, Kâşgar şehri, Hoten şehri, Gulca şehri, Çöçek şehri ve Altay şehri kendi isimlerini taşıyan bölge yönetimlerine bağlı olarak yönetilirler. Kuytun şehri, Korla şehri, Böritala şehri, Cimisar şehri, Fukang şehri ve Artuş şehri özerk bölge yönetimlerine bağlı olan şehir merkezleridir. Doğu Türkistan’da 64 kasaba, 6 özerk ilçe, 802 nahiye ve 42 azınlık özerk nahiyesi bulunmaktadır. Uygur sineması 21 Uygur özerk bölgesinin bugünkü sosyo – ekonomik durumu Ekonomi: Uygur Özerk Bölgesi petrol, uranyum, demir, kömür, altın, volfram, tuz, doğal gaz gibi stratejik yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip bir bölgedir. Bütün Çin’de mevcut olan 148 çeşit madenin 118 çeşidi Doğu Türkistan’dan çıkarılmaktadır. Doğu Türkistan’da şimdiye kadar 5.000 yerde maden ocağı bulunmuş olup bu, Çin’deki toplam maden ocağının % 85’ini teşkil eder. Yaklaşık 500 bölgeden petrol, 30 bölgeden doğal gaz çıkarılmaktadır. Petrol rezervi 8 milyar ton olarak tespit edilmiş ve her yıl 10 milyon ton petrol Çin’e taşınmaktadır. Çin’in kömür rezervinin yarısı Doğu Türkistan’dadır. Yıllık altın üretimi de 360 kg. civarındadır. Uranyum, volfram gibi stratejik madenler ile tuz ve renkli kristal taşları Doğu Türkistan’ın başlıca yer altı ürünlerindendir. 150 bin km2 tarım arazisine ve bir o kadar ekilebilen toprağa ve 12 bin 2 km genişliğinde ormanlık alana sahip Doğu Türkistan yaylalarında 60 milyona yakın küçük ve büyük baş hayvan beslenmektedir. Kısacası, Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) dünyanın en zengin bölgelerinden biri olmasına rağmen, bu zenginliğin asıl sahipleri olan Uygurlar bunlardan yararlanamamaktadır. Eğitim: Doğu Türkistan bölgesinde 800 anaokulu, 7100 ilkokul, 1900 ortaöğretim okulu, 100 meslekî ortaöğretim okulu, sağır dilsiz ve görme özürlü çocuklar için 20 özel okul, 21 yükseköğretim enstitüsü ve çeşitli branşlarda 100 fakülte vardır. Teknik ve meslek içi eğitim kurslarıyla tatil dönemlerinde eğitim sunan programlar da oldukça yaygındır. Günümüzde 40 üniversite ve 90 lisansüstü uzmanlık okulu vardır. Endüstri, tarım, ormancılık, tıp ve halk sağlığı, finansman, hukuk ve siyasal bilimler, kültürfizik, sanat eğitimi, öğretmen okulları ve okul öncesi eğitim uzmanlığı gibi branşlarda yaygın eğitim verilmektedir. Günümüzde Uygur bölgesi eğitim kurumlarından yararlanan çocuk, ergen, yetişkin, sağır-dilsiz ve görme özürlü kişilerin toplamı dört milyon civarındadır ve sayılan eğitim kurumlarında 180.000 öğretmen çalışmaktadır. Eskiden milli okullarda Uygurca ağırlıklı eğitim yapılırken, 1993 yılında alınan bir kararla üniversitelerde eğitim Çince ağırlıklı yapılmaya başlanmıştır. 2003 yılında alınan kararla ise bazı ilkokul, ortaokul, liselerde deneme olarak Çince eğitime başlanmıştır. 2011 yılında ise ilkokullardan tutun liselere kadar bütün okullarda Çince eğitime geçilmesi planlanmaktadır. 22 Adile Abdulahat Buna hazırlık olarak öğretmenlere kısa süreli Çince eğitim verilmektedir. Bu eğitimler sonrası öğretmenler Çince sınava tabı tutulmaktadır. Sınavdan geçemeyenler ise işten atılmaktadır. Bu uygulamayla milli okullardaki kadrolar bile Çinlileştirilmekte ve Uygurca eğitim dili yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Basın-yayın: Doğu Türkistan’da basın-yayın hayatının durumu ile ilgili olarak F. Sema Barutcu Özönder’in “Doğu Türkistan’da Basın–Yayın Hayatı: Milletler Neşriyatı’nın Edebi Neşriyatı Örneğinde” adlı çalışması da bir fikir verebilir. Bu makalede Çin’in en büyük azınlıklar neşriyatı olan Milletler Neşriyatının Uygurca kitap katalogunu incelemiş ve Kurum’un neşriyatı Merkezi hükümetin azınlık topluma karşı yürüttüğü siyasetle birebir uygunluk gösterdiği tespit edilmiştir. Yayınevinin 1953-1980 yılları edebî yayın faaliyeti birkaç istisna dışında tamamen parti ideolojisine dönük propaganda eserleridir ve çok az Rusçadan tercümeyi saymazsak, hemen hepsi Çinceden tercümedir. Sağlık: Halk, devletin sağlık hizmetlerinden de mahrumdur. Doğu Türkistan’daki Çinli nüfusun %95’i devletin ücretsiz sağlık hizmetlerinden yararlanmasına karşılık, Türklerin yararlanma oranı ancak % 12 civarındadır. Kalanı, % 88’i ücrete tabidir. ANALİZ VE DEĞERLENDİRME Uygur sinemasının başlangıç yılları ve Tanrıdağ Film Stüdyosu İlk Sinema filmi 1894 yılında çekildiğinden beri bir asırdan fazla yolu katederek büyük bir hızla gelişti. Uygurların sinema sanatı ise 1930’lu yıllarda Urumçı, Kaşgar gibi yerlerde sessiz sinemanın gösterilmesinden itibaren bugune kadar 70 senelik mesafeyi katletti. Gerçi bu bütün bir Uygur kültür tarihine göre çok az bir zaman sayılsa da, Uygur halkı bu süre içinde sinemayı anlamaya ve sinema teknolojisiyle tanışmaya çaba sarf etmişlerdir. Bunu tamamladıktan sonra da kendilerinin hayatı ve kültürü işlenen belgeselleri, sinema filmlerini çekmeye başlamışlardır. 1956 senesinde Urumçi’de Şinjiang Film Stüdyosu kurulduğundan 1962 senesinde kapatılışına kadar “Bostanlıktaki Tantana” (Şanghai ortak yapımı, 1958), “İki Evlad” (1959), “Uzaktaki Kıvılcım” (1960) ve “Anarhan” (1961) gibi filmler çekilmiştir. Bu filmlerde kısmen de olsa Uygur Türklerinin örf ve adetleri, milli kültürü yansıtılmıştır. Bu dönem Mao komünist devriminin ilk Uygur sineması 23 dönemleri olup, Doğu Türkistan’daki komünist güçleri milli kültüre saygı gösterme politikası uygulamıştır. Uygur sinemasının Shang Hai film stüdyoları ile ortaklaşa yaptığı filmler halkın beğenisini kazanarak, bu sektörde ümit ışıkları yanmak üzereyken Çin’de kültür devrimi başlatılmıştır. İşte bu nedenle Kültür Devrimi dolayısıyla Doğu Türkistan’da film yapım işleri durdurulmuştur. (Kadir, 1997:3). Uygur sinema tarihine bakıldığında 1966 -1979 yılları arasında hiçbir filmin çekilmediği görülür. 1966 yılında Çin’de başlayan kültür devriminde üniversiteler, sanat toplulukları ve film stüdyoları kapatılmıştır. Çin komünist devriminin önderlerinden Mao Zedong’un başlattığı Kültür Devrimi’nin amacı milli örf ve adet, gelenek görenek ve dini inançları yok edip komünist ideolojisiyle donatılan yeni bir vatandaş yaratmak idi. Fakat Çin’in uyguladığı aşırı sol politikanın sonucunda Kültür Devrimi amacından saparak başarısızlığa uğramıştır. Bunun sonucu olarak, milyonlarca insan aç ve cahil bırakılmıştır. 1976 yılında Mao Zedong’un ölümünden sonra Çin’de uygulamaya konulan açıklık politikasının sayesinde Doğu Türkistan’da yeniden film çekilmeye başlanmıştır. Kültür Devrimi sona erdikten sonra yani 1979 yılı Kasım ayında Şinjiang Film Stüdyosu’nun adı “Tanrıdağ Film Stüdyosu” olarak değiştirilmiştir. Gerçi Tanrıdağ Film Stüdyosu’nun çektiği filmler çok azdır, senede ortalama 3 film çekmiş olmasına rağmen “Anarhan,” “Rehber,” “Sanatçı Olmak İstemeyen Kız” gibi filmleri büyük beğeni kazanmıştır ve Çin kültür bakanlığının ödülünü kazanmıştır.2 80’li yıllarda Uygur sineması 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başında Çin kültür devriminin bıraktığı yaralar sarılmaktaydı, eskilerle yeniler yer değiştirerek yeni bir siyasi hayatın yaşanmakta olduğu bir dönem idi. Çin’in sıkı komünist rejiminden açıklık politikasına geçmekte olduğu bir dönemdi. Doğal olarak, bu Doğu Türkistan’da da böyleydi. Dolayısıyla, bu dönem Uygur sineması oldukça karmaşık siyasi ve kültür dönemini başından geçirmekte olan Uygur halkının karmaşık duygu ve düşüncelerini, yaşadığı içsel çatışmaları, medeniyet ve estetik anlayışlarını yansıtmak ve halkı eğitmek gibi bir sorumluluğu üzerinde taşımıştır (Dursun,2005:4). Doğu Türkistan’da çekilen filmlerde bu süreç net bir şekilde görülebilirdi. Bu dönemde Kültür Devrimindeki olaylar ve kültür 2 Ayrıntı için bkz: “China Movie Database” web sayfası 24 Adile Abdulahat devriminin bıraktığı yaraları sarmaya çalışan halkın duygularını yansıtan filmler çekilmiştir. Yaralı kalpler, hasratler, insanlık, insani değer, sevgi ve aile, yaşam ve mutluluk, Uygur aydınlarının o dönemde çektikleri eziyetler gerçekçi bir şekilde filmlerin ana konuları olmuştur. Uygurların yeni bir tarihi süreçte yaşadığı değişimlerin insan ruhundaki yansımaları, kültür ve düşüncelerdeki değişimleri yansıtılmıştır. 1983 senesinde çekilen “Artist Bolmaydiğan Kız” (Sanatçı Olmak İstemeyen Kız) filmi tam bu Kültür Devriminin bıraktığı yaraları açık ve net gösteren çok güzel bir filmdir. Filmde 60-70’li yıllarda siyasi, sosyal olaylarda tarih ve medeniyete büyük bir darbe vurulduğu, milli medeniyetin kısıtlandığı, insanlık değerlerinin yok edildiği, siyasi rejim ve sosyal açıdan bizlere yansıtılmıştır (Kadir, 1997:9). Bu film, Uygur filmlerinde milli medeniyetin ve milli estetik özelliğin yansıtılma çabalarının ilk meyvesidir. Filmde Uygurların örf ve adetlerine sadık kalınmış, Uygurların yaşam biçimi gerçekçi bir usulle ifade edilmiştir. Uygurların milli dansının güzelliği, Doğu Türkistan’ın manzarasının güzelliği, insanlarının kalbinin güzelliği beyan edilerek, halkın büyük beğenisini kazanmıştır. Bu film 80’li yıllarda yapılan filmlere örnek teşkil eden bir filmdir. Filmin adı: Artist Bolmaydiğan Kız Yönetmen: Guang Chun Lan, Oyuncular: Reyhan, Rana Gül, Kasım İbrahim Gösterime girdiği sene: 1983 3 Filmde, Urumçi’de dans öğretmeni olan Amine hanım Doğu Türkistan’ın köy kasabalarına dans okuluna öğrenci seçmek için gider ve bu sırada büyük bir yeteneği keşfetmektedir. Dansta çok yetenekli olan Mahire adlı bu kız gerçi Urumçi’deki dans okuluna gitmeyi çok istese de, dedesinin kendisinin sanatçı olmasına karşı olduğunu bildiği için bu işten vazgeçer. Ama Amine hoca bu büyük yeteneğin değerlendirilmesi gerektiğini düşünerek onun ailesini araştırır; yaşlı dede ve ninesi ile yaşayan bir kız olduğunu öğrenir. Onların evine kadar gidip dedesiyle konuşur. Olaylı geçen bu ikna sürecinden sonra Emet dede Mahire’yi Urumçi’ye göndermeye ikna olur. Mahire evinden ayrılmadan önce ninesi ona vefat eden annesinden kalmış olan bir dans 3 Ayrıntı için bkz: www.cnmdb.com Uygur sineması 25 ayakkabısı verir. Mahire, Urumçi’ye geldikten sonra dedesinden bir mektup alır. Mektup, öldü diye kabul edilen annesinin aslında meşhur bir dans sanatçısı olduğu, ama kültür devriminde çok kötü ceza ve işkencelere maruz kaldığı, kendisini bu yaşlı insanlara teslim ettikten sonra kaybolduğu ve hayatta olup olmadığından haber alınamadığı ile ilgilidir. Mahire bu gerçekleri öğrenince aslında dedesinin kendisinin sanatçı olmasına neden karşı olduğunu anlar ve annesinden kalan tek yadigar olan dans ayakkabısına sarılarak ağlamaya başlar. Tam bu sırada dans hocası Amine Hanım onun yanına girer ve Mahire’nin elindeki ayakkabıyı görünce şaşkınlık geçirir. Çünkü bu dans ayakkabısı onundu. Bundan yola çıkarak Amine Hanım araştırma yapar. Sonra anlaşılır ki, Mahire adlı bu kız iki yaşındayken kaybettiği ve senelerdir aramakta olduğu kızı Mahire’nin ta kendisi idi. Filmin konusu işte böyle bir ana tema üzerinde ilerleyerek, Kültür Devriminde insanların çektiği çileler, kültür devriminin bıraktığı yaralar, o yıllarda sanatçıların uğradığı haksızlıklar ve zorluklar etkileyici bir şekilde ifade edilmektedir. Senarist ve yönetmen gerçeği yansıtmada ve karakterlerin karmaşık iç dünyalarını yansıtmada geniş anlamlara sahip olan manzara tasvirine yer vermiştir. Filmdeki manzaralar, görüntüler çok iç açıcı ve çok gerçekçi olmuştur. Örneğin: Mahire’nin dağda arkadaşlarıyla çiçek toplarken şarkı söyleyerek dans etmesi, arkadaşlarından biri olan Emin’in Mahire’yi bulacağım derken çukura düşmesi, Mahire’yi yetiştiren Emet dedenin Mahire giderken gözlerini kapatıp gözyaşları içinde tambur çalması ve buna benzeyen görüntüler seyircileri etkileyen önemli unsurları oluşturmuştur. Filmde karakterlerin iç dünyaları bu tür görüntülerle desteklenerek yansıtılmıştır ve karakterlerin etkisi arttırılmıştır. Bazılarına göre, bu tür sunum, bir tarihsel konuyu veya sorunu ele alıp, bireyselleştirerek ve bireysel duygulara ve ilişkilere indirgeyerek basitleştirme ve Hollywood tarzı bu indirgeme ve basitleştirme ile sosyal eleştiri yapma biçimidir. Film gösterime girdikten sonra büyük beğeni kazanmıştır. Bunun nedeni ise film ister Uygur milli medeniyetin yansıtılması bakımından olsun, ister karakter yapılarının gerçekliğiyle olsun, ister o dönemi yansıtmakta olsun hakikaten belli başarı elde etmiştir. “Sanatçı Olmak İstemeyen Kız” filmi 1983 senesinde Çin Kültür Bakanlığı tarafından ödül kazanmıştır. Daha sonra 1985 senesinde Uluslararası İstanbul Film Festivalinde de ödül kazanmıştır (Fan Bao, 2006) 80’li yıllarda Çin’de meydana gelen açıklık politikasının etkisiyle Uygur edebiyat ve sanat alanındaki yazar ve şairler, sanatçılar öz eserlerinde Uygur 26 Adile Abdulahat halkının geçmişteki ve şimdiki siyasi, sosyal geçmişini, yaşam bilincini yansıtıyor. Bir taraftan da, bugünkü Uygurların gittikçe yeniliğe yüz tutan, değişen kültür ve güzellik anlayışını aktarmakta oldukça büyük adımlar atılmıştır. Bu dönem Uygur aydınları tarafından Uygurların aydınlanma dönemi olarak adlandırılmaktadır. Çünkü 1949 yılından yani komünist devriminden sonra Çin’de ve Doğu Türkistan’da Çin kızıl ordusuna methiye okunan edebiyat sanat akımı yaratılmaya çalışılmıştır. Bu dönemde, yani 1949’dan 1970’li yılların sonuna kadar, bütün edebiyat sanat eserlerinin dili Uygur Türkçesi olmasına rağmen içeriği Çin kültürü ile doludur. Yani, Doğu Türkistan’da okutulan eserlerin çoğu Çinceden çevrilmiş eserlerdir. Bu dönemde, Doğu Türkistan’da kendi kültür değerlerini bilmeyen bir kuşak yetişmiştir. 1980’li yıllarda, Çin’de yürürlüğe konulan açıklık politikasının sayesinde, Uygur Türkleri arasında kendi milli değerlerini öğrenme hareketi başlatılmıştır. Milli eğitimde kendi milli değerlerini içeren dersler okutulmaya başlanmıştır. Bu dönemde, Doğu Türkistan bölge hükümetine bağlı eski eserleri neşretme dairesi kurulmuş, Türk dünyası klasik eserlerinden Yusuf Has Hacib’in “Kutad kubilig,” Kaşgarlı Mahmut’un “Divanü Lugatit Türk” namlı eserleri Uygur Türkçesiyle yayınlanmıştır. Diğer alanlarda olduğu gibi bu dönemde, Uygur sinemacılığında da milli kültürü yansıtan filmler çevrilmeye başlanmıştır. Bu dönemde “Sanatçı Olmak İstemeyen Kız” filmi dışında “Gizemli Kervan” (1986), “Güzelin Ölümü” (1986), “Rana’nın Düğünü” (1982), “Nurnisa” (1984), “Nasrettin Hoca” (1980), “Mutluluk Şarkısı” (1981), “Para Denilen Bu Şey” (1985), “Mehmet Hakkında Her Şey” (1988), “Bekarlar Ailesi” (1988), “Molla Zeyittin” (1989) gibi filmler çekilmiştir (Kadir, 1997:1). 80’li yılların filmlerinde ister içerik, ister kurgu, ister rol bakımından olsun, gelişme olduğu net bir şekilde görülmektedir. Bu yıllardaki filmler tarihi gerçeğe yaklaşmıştır. Yani bu dönem filmleri Uygurların geçmişi ve bugünkü hayatını ve içsel durumunu yansıtmakta gözardı edilemeyecek biçimde başarı elde etmiştir. Tarihe bakacak olursak, Uygurların geleneksel örf ve adetlerinde aşk, nikah, aile ve kişilerarası ilişkilerde kullanılan görgü, örf ve adetler, ahlak ölçüleri gayet çoktur. Ahlak ve insanilik Uygur kültürünün çok önemli bir kısmıdır. Büyük şehirlerden tutun, küçük köy kasabalara kadar Uygurların yaşam biçimi güçlü bir örf ve adet ve ahlak değerleriyle yoğrulmuştur. Bütün bunlarla beraber bin türlü kısmetleri yaşayan bu millette bahadırlık, mertlik, iyi niyetlilik, alçak gönüllülük, sıcak kanlılığının yanı sıra cahillik, inatçılık, bencillik, gericilik, acelecilik, kıskançlık gibi durumlar da milletin geleneğine Uygur sineması 27 karışarak Uygur milletinin şansız kısmetleriyle beraber bugünlere dek gelmiştir (Dursun, 2005:38). Uygurlarda “illet tüzelmigüçe millet tüzelmez” diye bir atasözü vardır. Yani “yanlışlar düzeltilmeden millet düzeltilemez.” Dolayısıyla, Uygurların kendi yanlışlarını anlayıp, onları düzeltmesi için öncelikle o yanlışları ortaya çıkarması lazım. İşte bu noktada sinemanın önemi büyüktür. Bu dönem sinemasındaki örneklerden “Gizemli Kervan” ve “Gerib ve Sanem” gibi filmler Uygurların tarihteki yaşam biçimlerini, örf ve adetlerini, kendine özgü psikolojisini yansıtma yanında, Uygurların estetik anlayışını, doğruya, adalete, özgürlüğe olan özlemini çok güzel işlemiştir. Bu filmler Uygur sinemasının 80’li yıllarda büyük bir başarıya imza attığının en güzel örnekleridir. 1986 yılında çekilen “Gizemli Kervan” filminde antika eşyalar kaçakçılığı konusu işlenmiştir. Bu film batı filmlerini taklit edilerek çekilmiş olup, film çok yönlü olaylar örgüsünde devam etmektedir. Görüntüler açısından zengindir. Olaylar örgüsünün merkezi noktasına koyulan bir kervan vardır ve biz o kervanla beraber çok değişik ve şaşırtıcı bir coğrafya ile tanışırız. “Gelin Arabası” yani antika eşyalar kaçırılan deve kervanları kadim ipek yolunda ilerlemektedir. Biz orada yüzlerce yaşa giren bir yaşlı ağacı, ateşte pişirilen tandır kebabını ve o kervanın içindeki siyah şapkalı gizemli bir adamı görürüz. İşte bunlar gerçi çok özel bir görüntüler olmasa da, filmde çok önemli detayları oluşturarak, karakterlerin kişiliklerinin yansıtılması ve filmin milliliğinin arttırılmasında çok büyük rol oynamıştır. Geleneksel aile ahlakı, nikah, aşk meselelerinde erkeklerin yeri, kızların kendi arzularına uymasa da anne babalarının seçimine boyun eğmeleri, itaat etmeleri Uygur ananevi medeniyetinin kadın ahlakıyla ilgili bir özelliğidir. Geleneksel kültür ve ahlaki değerlere ait olan bazı adet ve düşünceler yeni devirdeki milletin gelişmesinde bir engel olarak görülmektedir. “Mutluluk Şarkısı,” “Rana’nın Düğünü” ve “Nurnisa” gibi filmlerde Uygur kadınlarının geleneksel ahlak ölçülere, görgülere boyun eğmek ya da direnmek arasındaki kararsızlıkları, aşırı itaatçılık ve ahlak kurallarından kaynaklanan mutsuz evlilikler önemli bir konu olarak işlenmiştir (Kadir, 1997:6). Her milletin kendine özgü olan düşünce davranış biçimi, karakter, estetik özelliği, örf ve adetleri o milleti başka milletlerden ayıran unsurlarlardır ve o milletin milli ruhunun en belirgin yansımasıdır. Dolayısıyla, bir filmdeki karakterin milli kimliği, karakteri onun hareketi ve konuşmalarında ifade edildiğinden filmlerde değişik içerikler yada boş manzara, şan şanlı görüntü peşine düşmek yerine o karakteri en iyi ve en gerçekçi bir biçimde yansıtmaya 28 Adile Abdulahat çalışmak lazım (Dursun, 2005:12). 80’li yıllarda yapılan filmler milli karakterleri başarıyla yaratarak, milli kültür ve estetik özellikleriyle Uygur sinema seyircilerinin beğenisini kazanmıştı. Dolayısıyla Doğu Türkistan (Sinjiang) filmcilik işlerinin en revaj bulduğu dönem olarak akıllarda kaldı. 90’lı yıllarda Uygur sineması 1990’lı yıllar soğuk savaşın bitimiyle Sovyetler Birliği’nin parçalandığı, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuştuğu yıllardır. Bu dönemde Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsız olması, dünyanın çok kutupluluktan tek kutupluluğa yönelmesi Çin’i endişelendirmiştir. Çünkü eskiden beri bağımsızlıları için mücadele eden Uygur Türklerinin bağımsızlık arzusu bununla daha da güçlenmiştir. Çin 1980’lı yıllarda Uygurlara vermiş olduğu kültürel hakları tekrar geri almaya başlamıştır. Milli değerleri konu eden edebi eserler, kitaplar toplatılmıştır. Sinema filmlerinin konularında da değişiklikler ortaya çıkmıştır. Doğu Türkistan’daki siyasi durum, farklı kültürlerin bir birini etkilemesi ve Çinlilerle Uygurların açık veya gizli çekişmeleri Doğu Türkistan’da özel bir durum yaratmıştır. Uygurların bugünkü yaşam biçimi, ahlak ve kültür, özellikle gençlerin inanç ve değerlerinde bu özel durum daha da belirgin olmuştur (Dursun, 2005:13). 90’lı yıllarda “Yurdun Batısındaki Dansçılar,” “Mutlu Anlar,” “Aşk İnsanları,” “Ateş Gibi Parlayan Gençlik”, “Kaçkın, Kız ve Köpek” gibi filmler çekilmiştir. Ama maalesef bu filmler gerçeklikten uzak, suni, basit konuları ele almıştır. Bu filmler sırf siyasi propagandaya dayandığından, izleyicilerin beğenisini kazanamamış ve çok eleştirilmiştir. Uygur medeniyeti uzun tarihi süreçleri baştan geçirerek bu günlere ulaşan bir kültürdür. Dolayısıyla Uygur kültürü başka kültürlerden farkını her alanda hissettirmektedir. Hangi saha olursa olsun, bir milletin bakışıyla öbür milletin kültürü değerlendirilemez. Ama Çinli rejisörlerin çektiği filmler, propaganda amaçlı çekilen filmler olduğu için, filmlerde, Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar ve diğer azınlıkların geleneklerini kendi isteğine göre değiştirmekte, aşağılamakta, yanlışları abartmakta, çarpıtmaktadır. O milletlerin tarihi, medeniyeti, karakteri, değerleri ve yaşama bağlılığından söz edilmemektedir. Uygurlar ve Çinlilerin dostluğu işlenmektedir. Bu filmler gerçekten çok uzak olduğu için Uygurların ve diğer azınlıkların tepkisini çekmiştir. Filmin adı: Kaçkın, Kız ve Köpek Yönetmen: Da Qi Oyuncular: Ferize Tahir, Adil Mecit, Abureşit Murat, Kui Jian Fang Uygur sineması 29 “Kaçkın, Kız ve Köpek” filmi yukarıda sözü edilen siyasi propaganda filmlerinden biridir. Filmde farklı millet gençlerinin farklı dünya görüşleri karşılaştırılmıştır. Filmde bundan başka etkileyici bir olay bulunmamaktadır. Filmde belli nedenler sonucu bir çölde bırakılan 3 tane genç canlandırılmıştır. Kaçkın bir Uygur genci, Uygur kızı ve bir tane de Çinli genç. Bunlar çölden çıkabilmek için hayat mücadelesi vermektedir. Filmdeki Uygur kaçkın çocuk çölde sıcaktan ve susuzluktan ölmek üzereyken bile Çin’deki lüks hayatı, güzel kızları, deniz sahillerini ve paraları düşünerek ah çekmektedir. Öbür Çinli genç ise ölmek üzereyken “örnek bir davranış” sergileyerek, “Tanrıdağı Melodilerini” yani milletlerin beraberliğini öven şarkısının melodilerini yazmaktadır. Uygur kız ise Çinli genç denizi nasıl tarif etse etsin, bir türlü denizin nasıl bir şey olduğunu kavrayamamaktadır. Film çölde hayat mücadelesi veren iki genci karşılaştıran olaylar örgüsünde devam etmiş olsa da, bu olayların bir biriyle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Olaylar bir birinden kopuk verilmiştir. Kumarhanedeki gençler, kaçkını kovalayan polisler, kaçkın ve kız, çölde şarkı yazmaya kalkışarak beyhude zahmet çeken Çinli genç arasında hiçbir bağlantı bulunamamaktadır. Filmde denizin nasıl bir şey olduğunu bir türlü kavrayamayan kız gösterilerek, Uygur gençleri cahil yerine konulmuş ve alay edilmiştir. Filmin başından sonuna kadar iki genç karşılaştırılarak Türkler cahil, barbar, düşüncesiz, çapkın, paragöz olarak gösterilmiştir. Film sanatının büyük bir hızla ilerlediği günümüzde hala karakterlere iyi ve kötü markası yapıştırarak piyasaya sürmek insanı gerçekten çok üzmektedir (Bu sunum özel mülkiyet ilişkilerini kıran kötü ile onu koruyan iyi üzerine kurulan tüm Hollywood filmlerinin temel karakterlerinden biridir). İşte bunun gibi, 90’li yılların filmleri bireysel ilişkiler, umutlar ve beklentileri “iyi ve kötüye” bağlayan ve sinema sanatını giderek daha ustaca kullanan ideolojik/siyasi propaganda karakterini taşımaktadır. Bir milletin ya da ülkenin tarihini, önemli şahıslarını filme konu etmek ve bu filmler aracılığıyla onları sonraki nesillere aktarmak bir yönetmenin vazifesidir (Kadir, 1997:18). Yarkent – Seidiye Hanlığının kraliçesi Amannisahan’ın hayatı konu edilen tarihi film “Kraliçe Amannisahan” filminde Yarkent Devletinin medeniyetine büyük değişimler getiren Abdureşit Han, Amannisahan, Kadir Han gibi meşhur şahıslar, onların faaliyetleri ve Uygur makamının derlenip yeniden yazılması konu edilmiştir. Filmde orta çağ Uygur cemiyetinin karmaşık siyasal ve sosyal yapısındaki türlü tarihi şahısların faaliyetleri, görevleri ve etkileri anlatılmıştır. Filmde Kraliçe Amannisahan’ın kocası yani Yarkent devletinin padişahı Abdureşithan’ın ve 30 Adile Abdulahat müzik hocası Kadir Han’ın desteğiyle Uygur makamlarını derleme işine başlamasını, gerici molla ve sofilerin buna karşı çıkarak engellemeye çalışmalarını detaylarıyla ifade etmek yönetmenden ustalık isteyen bir iştir. Bir yönetmenin bunu başarabilmesi için o milletin tarihini, edebiyatını, örf ve adetlerini çok iyi öğrenmek durumundadır. Tarihi film, “tarihi gerçek” ile “film estetiğinin” mükemmel birleşimi olmalıdır. Kesinlikle tarihi uydurmak değil, geçmişin gerçeklerini sinema sanatıyla yansıtmak demektir. Tarih ancak gerçek karakteriyle yansıtıldığı zaman insanları etkileyebilir. Tarihe şekil düzen verildiğinde ise hiçbir değer yaratılamaz (Kadir, 1997:4). Ama siyaseti öne çıkarmak ve olayları tarihi gerçeğiyle sunmamak Uygur tarihi filmlerinin büyük bir sorunudur. “Kraliçe Amannisahan” filminde de bunun gibi sorunlar mevcuttur. Bunu aşağıdaki birkaç başlık altında görebiliyoruz. Tarihi film, tarihi gerçek ve şahısların hayatını tarihi arşivlere incelenerek estetik bir usulle ifade eden filmdir. “Kraliçe Amannisahan” filminde makam üstadı, şaire Amannisahan’ın hayat faaliyetleri ana konu olarak Yarkent Seidiye Hanlığı dönemindeki medeniyet, edebiyat, sosyal durum, halkın hayatı gibiler yansıtılarak, insanlara o tarihi dönemi anlama imkanı verir (Ming, 2006:1). Filmin adı: Haniş Amannisahan Yönetmen: Wang Yan, Wang Xing jun Oyuncular: Münire, Miradil Ablimit, Tursuncan Zunun, Sadık Nicat Gösterime girdiği sene: 1993 Yarkent Seidiye Hanlığı medeniyetin hızla geliştiği, Amannisahan başlık sanatkar kişilerin Uygur medeniyetini geliştirmek yolunda molla sofilerle savaştığı dönemdir. Ama filmde bu çatışmalar net ifade edilmemiştir, olaylar çok basit bir şekilde geçmiştir. Yarkent Devleti orta ve merkezi Asya’da toplam 164 sene hüküm süren büyük padişahlıklardan biri olup, tarihçi Mirza Haydarın “Tarihi Reşidi” adlı kitabının 4. bölümünde denildiği üzere, Seidiye Devletinin sınırları doğuda Kıtanlar sınırlarından güneyde Hoten’e kadar olan toprakları kapsamaktadır. En güçlendiği dönemlerde toprakları Tanrıdağları’nın güney ve kuzeylerinden ta Balkaş gölünün güneyindeki bölgelere, Issıkköl, Pergane vedeleri, Bedehşan, Tibet ve Kaşmire kadar genişlemiştir. Halkı zengindir (Turdi, 2003:137). Ama filmde padişah Abdureşithan’ın sarayı yani Yarkent Seidiye Uygur sineması 31 Devletinin sarayı herhangi bir zenginin ya da bir toprak ağasının konağından farklı görünmemektedir. O şehrin tıklım tıklım sokaklarından, zengin halkından hiçbir ize rastlanmamaktadır. Filmde Abdureşithan avlanmaya sadece birkaç tane askeriyle gitmektedir. Bir devletin kraliçesi olan Amannisahan Abdureşithan’a evlenip, baba evinden saraya götürülürken sadece 4 tane atlı askerle çok mütevazi bir şekilde götürülmektedir. Üstelik filmde büyük bir devletin sultanı olan Abdureşithan savaşa çıkarken sadece 10 tane askerle savaşa çıkmaktadır. Padişahın sarayı diye çekilen yer ise bir eski kaleye benzemektedir. Tarihi kitaplarda beyan edildiği üzere Kraliçe Amannisahan doğumunda ölmektedir. Ama filmde Amannisahan makamları derlerken yollarda riyazet çekerek, yorgunluktan ölmüş olarak gösterilmiştir. Böylelikle yönetmen belki filmin etkileyiciliğini artırmayı düşünmüş olsa da istenilen sonuca ulaşılamamıştır. Bu tarih yönetmen tarafından uydurulmuş bir tarihtir. Gerçi bu film gösterime girdikten sonra bu yanlışlar dile getirilmiş, film Uygur sinema eleştirmenleri tarafından eleştirilmiş olsa da, yeterli bütçenin olmaması olanlara bahane olarak gösterilmiştir. Ama bu Çin hükümetinin ve onlara hizmet eden Çinli yönetmenlerin bilerek yaptığı bir iştir. Çünkü, film boyunca padişah Abdureşithan’ın yanında hep bir Çinli vezir görülmektedir. Oysa, hiçbir tarihi kaynaklarda Abdureşithan’ın bir Çinli vezirinin olduğuna dair bir bilgi yoktur. Bu filmde kasıtlı olarak, Uygurların tarihte kurduğu büyük devletler küçümsenmiş, Uygurların kurduğu devletlerin sadece küçük beğlikler olduğu gibi propaganda insanların bilincine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Yani, filmde açık bir şekilde Yarkent Seidiye Devletini küçük düşürme ve yeni kuşağa bunu böyle aşılamak gibi bir amaç bulunmaktadır. Belli bir döneme ait bir film çekilirken, o filmdeki karakterlerin giyim kuşağından tutun konuştuğu her bir kelime bile o döneme ait olmalı ve o dönemin özelliklerini yansıtmalıdır. Yoksa bu filmin gerçekçi olduğundan söz açmak pek mümkün olmamaktadır. “Kraliçe Amannisahan” filmindeki olaylar 16.yüzyıldaki Uygurların hayatından alınmıştır. Dolayısıyla filmde o dönem insanlarının düşünce tarzını, felsefi bilincini, dini duygularını, örf ve adetlerini en gerçekçi ve en doğru yaratmak bu tarihi filmin can alıcı noktasını teşkil etmektedir. Milli örf ve adetleri teşkil eden öğeler genelde hüner –el işleri, ticaret, alış veriş, taşımacılık, giyim kuşam, yemek-içmek, mimarlık, geleneksel bayramlar, düğünler, inançlar ve konuşulan dili kapsamaktadır. 32 Adile Abdulahat “Kraliçe Amannisahan” filminde saray hayatı, şehzadeler ve vatandaşların hayatı ayrı ayrı anlatılmaktadır. Ama onların ekonomik yaşamları, düşünceleri, giyim kuşamı, ev döşemeleri, düşünme ve kavrama tarzlarınının nasıl olduğu anlaşılmamaktadır. Filmde Yarkent devletinin caddeleri, pazarları gösterilmiş olsa da, biz o caddelerden İslam’i özelliklere sahip olan Yarkent medeniyetini, mimarlarını, hararetli alış veriş sahnelerini, hüner el işi ustalarının marifetlerini görememekteyiz, aksine Uygur 12 makamı üstadı olan Kadir Han caddelerde dolaşırken, o caddelerde “zhung shan fu” (4 cepli, yakalı bir kostüm. Genelde komünist Çinlilerin giydiği kostümdür) giyen insanın geçtiği görülmektedir. Yarkent devleti İslam kültürü işleyen medeniyet merkezlerinden biridir. Ama filmdeki karakterlerin söz ve hareketlerinden, kişiler arası iletişimlerinden bu özelliği görmek mümkün olmamaktadır. Filmde Kraliçe Amannisahan’ın köylere giderek halkın arasından Uygur makamlarını derleme işlerini yaptığı anlatılmıştır ama o zamanlardaki dini ortamda üstelik Yarkent devleti padişahının eşi olan Amannisahan’ın 3 tane erkek korumayla halkın arasına girmesi gerçeğe pek uygun görünmemektedir. Gerçi filmde Amannisahan’ın makam derlemek için köy kasabalara kadar indiği anlatılmış olsa da, filmde onun halk sanatçılarından ve aşıklardan makam öğrendiği ve derlediğini gösteren bir sahne bulunmamaktadır. Uygurlar milli bayramlarını ve özel merasimlerini ta kadim tarihten itibaren tantanayla kutlayan bir millettir. Çok sıradan bir kişinin düğünü bile en az yüz kişisiz geçmemektedir. Ama filmde koskoca bir devletin padişahı olan Abdureşithan’ın düğünü ise sessiz sedasız bir şekilde geçmektedir. Filmde bu tür ayrıntılar göz ardı edildiği için filmdeki milli özellik iyi ifade edilememiştir. Karakterlerin dili o döneme uymamıştır. Bir filmde kullanılan dil o dönemin insanlarını, karakterlerini, onların kullandığı dili gözler önüne sermektedir. Bir filmde hangi dönemin konusu işleniyorsa o döneme ait olan konuşma dili kullanılmalıdır. Yarkent devleti dönemindeki Uygurların dili yakın zaman Çağatay dili olup, Arap, Fars dillerinin etkisine uğramış olan güzel, güçlü yapıya sahip olan kent halkının kullandığı bir dildir. O, cümle şekli ve yapısı değişik, kulağa hoş gelen, anlaşılır, klasikliği güçlü olan bir dildir. Ama bu filmde kullanılan dil ise kaba ve basittir. O dilde ne bir nezaket ne de bir kararlılık bulunmaktadır. Karakterlerin sosyal konumuna bile uymayan bir dil kullanılmıştır. Oysa Padişah Abdureşithan babası Seidhan’ın güçlü talim Uygur sineması 33 terbiyesi altında büyümüş, Arap, Fars dillerini ana dili gibi bilen, üst tabakalarda büyüyen bir şahıstır. Dolayısıyla onun söz hareketleriyle, konuşmalarıyla asilzadelere özgü davranış biçimi sergilemeliydi. Ama maalesef filmde bunların göz ardı edildiğini açıkça görülmektedir. İşte “Kraliçe Amannisahan” filmindeki bütün yanlışlar, Uygur tarihinin sonraki nesillere ne derece doğru aktarılmakta olduğunun canlı bir örneğini teşkil etmektedir. Film Uygur filmleri üzerindeki Çin baskılarını çok açık ve net bir şekilde gözler önüne sermektedir. 2000’li senelerdeki Uygur sineması 2000’li yıllarında Çin hükümeti gerçi ekonomi bakımından açıklık politikalarını getirerek, Doğu Türkistan’ı Orta Asya’nın önemli bir ticari merkezi haline getirmiş olsa da, Doğu Türkistan halkının üzerindeki baskılar artarak devam etmektedir. Dolayısıyla biz bu dönem filmlerinde de 90’lardaki filmlerden pek farklı bir şey görememekteyiz. Örneğin: 2002 yılında çekilen “Kurban Amca Pekine Geldi” filmi Çinli yönetmen Li Cheng Shing tarafından çekilmiştir. Filmin senaristleri de Guo Hua, Dong Ling adlarındaki Çinli senaristlerdir. Filmin özeti şöyledir: Kurban Tulum, Doğu Türkistan’ın Hoten ilinin bir köyünde yaşayan bir çiftçidir. Küçük yaştayken anne – babasını kaybeden bu kişi çocukluk yıllarını bir köy zenginin evinde zor şartlarda geçirmiştir. Bu kulluk hayatından kurtulmak için eşi ve çocuklarını alarak kuytu bir ormana kaçar ve orda 17 sene yabani hayat sürdürür. CCTV’nın web sayfasının film tanıtımıyla ilgili açıklamaya göre, Sin Ciang 1949 senesinde azat edildikten sonra Kurban Tulum köyüne döner. O kendini Mao Ze Dong’un hürlüğe kavuşturduğunu, kulluktan kurtardığını öğrendikten sonra, sürekli Pekin’e gidip kendisiyle görüşmeyi arzu eder. Ve o bir gün “eğer ben bu hayatımda liderimiz Mao’yu bir görerek ölürsem hiçbir armanım kalmaz” diyerek Pekin’e doğru yola koyulmaktadır. 28 Haziran 1958 günü Kurban Tulum Pekinde Mao tarafından kabul edilir. O liderimiz Mao Zedong’a sımsıkı sarılır, bir türlü bırakmak istemez. O, Mao’a bakıp ona söyleyecek milyonlarca teşekkürün hangi birini söyleyeceğini bilemez. Dikkat edilirse, “Kurban Amca Pekine Geldi” filminin içeriği belli bir biliş işleyen propagandadan oluşmaktadır. Bu film 2003 senesinde 9. Çin Hua Biao Sinema Ödüllerinde en iyi filmler dalında 3. dereceyi almıştır. 34 Adile Abdulahat 2006 senesinde yine Tanrıdağ Film Stüdyosu tarafından çekilen film olan “Turfandaki Aşk Şarkısı” filmi de devlet radyo-televizyon kurulunun sinema eleştirmenlerinin beğenisini kazanarak onlardan tam not almıştır (Fan Bao, 2006). Eleştirmenlerin dediğine göre, bu film açıklık politikasından sonraki Sin Jiang’daki çiftçilerin yeni yüzünü, güzel hayatını, oralardaki canlılığı çok iyi ifade etmiştir. Bazılarına göre ise, bu filmler gerçekten çok uzaktır. Doğu Türkistan’daki çiftçilerin gerçek durumunu, onların zorluklarını hiç yansıtmamaktadır. Yani çiftçilerin sözde güzel hayatı hayal ürünüdür. Burada dikkat edilecek bir husus daha var: Tanrıdağ Film Stüdyosunun 2000 senesinden günümüze kadar sadece 2 film çekmiş olması. Bundan açıkça görülmekte ki, Tanrıdağ Film Stüdyosu kendi seyircisini kaybetmiştir. 90’lı yılların sonundan itibaren Uygur iş adamları kendi çaplarında film stüdyolarını kurarak film çekmiş ve onu piyasaya sürmeye başlamıştır. Bu filmlerin Uygur halkının kendi milli sinemasına olan talebini karşılayacak bir karaktere mi sahip olduğu yoksa gelişen ticari bir kültürün sözcülüğünü mü yaptığının araştırılması gerekmektedir. Dolayısıyla, artık Tanrıdağ Film Stüdyosunun çektiği filmlere halkın bağımlı kalması gereği ortadan kalkmıştır. Bazılarına göre, ne zamanki bu stüdyo Çin’in propaganda aracı olmaktan çıkıp gerçekleri ve halkın hayatını yansıtmaya başlarsa yine kaybettiği seyircisini geri kazanacaktır. SONUÇ Uygurlar film sanatıyla tanışalı 80 sene, “Tanrıdağ Film Stüdyosu” kurulalı 50 sene olmuş olsa da, filmler Uygur edebiyat ve sanatına sadık kalamamış, ondan öğrenerek milli özellik ve kültür değerlerini yansıtmakta pek başarılı olamamıştır. Yani Uygur kültürü ile sinema sanatı bir bütün olamamıştır (Kadir, 1997:8). “Tanrıdağ Film Stüdyosu” başlangıç yıllarında film çekmeye başlayıp Çinli ve Uygur senaryo yazarları ve yönetmenler Uygurların hayatını anlatılan filmler yapmaya, Uygurların hayatını olabildiğince gerçekçi yansıtmak için çaba sarf etmiştir. “Buz Dağına Gelen Misafir”, “Anarhan”, “Bostanlıktaki Tantana” gibi filmler gerçi Çinli senarist ve yönetmenler tarafından çekilmiş filmler olsa da, Uygurların hayatına, örf ve adetlerine sadık kalınarak yapılmaya çalışılmış ve kısmen de olsa başarılı olmuştur. Dolayısıyla halkın da beğenisini kazanmıştır. Uygur sineması 35 80’li yıllarda çekilen “Gerib Senem,” “Nasrettin Hoca,” “Rananın Düğünü,” “Artist Olmak İstemeyen Kız” ve “Gizemli Kervan” gibi filmlerde de Uygur sinemasının milliliği için çaba sarf edilmiştir ve belli bir sonuç elde edilmiştir. Tarihi konular, real, kent ve köy hayatı filme çevrilmiş, çocuk filmleri ve komedi filmleri yapılmıştır. Ama maalesef Uygur sinemacılığında bunun gibi başarılı olan filmler çok azdır. Yani, Uygur film sanatında milliliği, haslığı yaratmak konusunda başarılı olanlar çok az sayıda, başarısız olanların sayısı ise çok fazla olmuştur. Uygurların hayatı canlandırılan bazı filmlerde gerçeğe sadık kalınmadan, kafasına göre senaryo yazılmıştır. Sadece göze hitap etmeye önem verilmiş, karakterin gerçekçi olmasına önem vermemek gibi yanlışlar yapılmıştır. Karakterler çok basit ve gerçekten uzak, mantığa uygunsuz yaratılmıştır. Bunun esas sebeplerinden biri ise, Doğu Türkistan’da film stüdyolarının Çin hükümetinin propaganda aracı olarak kullanılmasıdır, gerçeğe uygun olmayan tamamen propaganda amaçlı filmlerle Uygurların beyninin yıkanmak istenmesidir. Ayrıca, Doğu Türkistan’da insanlar düşünce özgürlüğü, fikir özgürlüğüne sahip değildir. Çin uzun zamandan beri Uygur Türklerine yönelik asimilasyon politikasını uygulamaktadır. İşte bu yüzden Uygur sineması seyircisini kaybetmek gibi bir durumla karşı karşıyadır. Ne zamanki, Uygur sineması kendi başına, özgürce, siyasi baskılara maruz kalmadan hareket edebilir, işte o zaman Uygur sineması başarılı olur ve kendi seyircisini geri kazanır. Uygur Türkleri mizahı seven bir toplumdur. Onlar boş zamanlarında eğlence, düğün-dernek gibi etkinliklerde birbirine fıkra anlatırlar, kendi aralarında değişik espriler söylerler. Espri yapmak artık Uygur Türklerinde bir geleneğe dönüşmüştür (Emet, 2005:11). Uygurlarda komedi filmleri 80’li yıllarda hızla gelişmeye başlamıştır. O yıllarda “Nasrettin Hoca,” “Rana’nın Düğünü,” “Bekarlar Ailesi,” ve “Para Denen Şey” gibi filmler çekilmiştir. “Nasrettin Hoca” filminde Nasrettin Hocanın komik, mizahsal fıkraları aracılığıyla filmde insanlara hayatın gerçekleri gösterilmiştir. “Rana’nın Düğünü,” “Bekarlar Ailesi” ve “Para Denen Şey” gibi filmler Kültür Devrimi bittikten sonraki yeni dönemdeki Uygurların sevgi, aile, evlilik, ahlak ve insani değerleri, karakterleri komik bir dille ifade edilerek kötülükler eleştirilir. Ama 90’lı yıllarda yapılan “Batı Yurdundaki Dansçılar,” “Mutlu Zamanlar” ve “Azimetler Gazinosundaki Kadın” gibi komedi filmler ise başarıyı yakalayamamış, üstelik Uygurların alay konusu olmuştur. Çünkü filmlerde komik unsurların yansıtılması Uygurların espri anlayışına hiç uymamıştır. Burada Çin’in espri kültürü taklit edilmiştir. 36 Adile Abdulahat Komedi, Uygurların milli karakterindeki en önemli özelliklerden biridir. Komedi ve onun ifade biçimi bir insanın doğup büyüme sürecince ona yerleşerek bugünlere ulaşmıştır. Dolayısıyla komedi filmlerinin değeri, filmin bu kadim geleneksel milli karakteri ne kadar başarıyla yansıtabilmesinde yatar (Dursun, 2005:36). Zamanımızda artık kendi kültürünü iyi anlayan ve başka milletler kültürünün olumlu yönlerini benimseyerek, yeni bir devre uyum sağlayabilen milletler kendini gerçekten tanıyan ve istikballi bir millet sayılır. İnsaniyet tarihinden bildiğimiz üzere, bir milletin soyunun devam etmesinde o milletin çağdaşlaşması çok önemli bir yer tutmuştur. Dolayısıyla, sinemada milli kültürün işlenmesi ve geliştirilmesi gerekir. Uygurların sinema ile tanışması geçen yüzyılın 20’li yıllarında yabancı tüccarların sessiz belgeselleri Doğu Türkistan’a getirmesiyle ve göstermesiyle olmuştur. O yıllarda halk arasında “bez oyunu” yada “şeytan resmi” diye adlandırılan siyah beyaz belgesellerin gösterilişi Uygurların hayatına büyük bir neşe ve yenilik katmıştır (Kadir, 1997:20). 30’lu yıllarda eski Sovyetler Birliğinin “Cephedeki Soldat” ve “ÇAPAYEV” gibi klasik filmlerinin gösterilmesiyle, yenilikçi Uygur tüccar ve iş adamları Tanrıdağlarının güney ve kuzeyine film teknolojisini dağıtarak birçok film şirketlerini kurmuştur. 3040’ıncı yıllarda Doğu Türkistan’ın her yerinde kulüpler, sinemalar ve gösteri salonları açılmıştır ve Doğu Türkistan’ın milli yaşamları konu edilen belgeseller bile çekilmiştir. Ama maalesef Doğu Türkistan Çin egemenliğinin altına girdikten sonra bu tür özel kulüpler kaldırılarak sadece Çin hakimiyetinin kurduğu “Tanrıdağ Film Stüdyosu” kalmıştır. Gerçi onlar 19501960’lı yıllarda azınlıklara yürütülen iyi politikalar sayesinde güzel filmler çekmiş olsa da, Çin hakimiyetinin Uygurlara yönelik uyguladığı baskı siyasetinin ve beyin yıkama çalışmalarının artmasıyla bu film stüdyosu Çinlilerin propaganda aracı olarak kullanılmaya başlanmış ve çevrilen filmler gittikçe kötüleşmiştir. Doğu Türkistan film sanatının neredeyse durma noktasına geldiği, gerilemeye başladığı 90’lı yılların sonunda özel stüdyoların kurulması, iş adamlarının bu sektöre girmesiyle bu sektör yeniden canlılık kazandı. Ana görüşe göre, onlar halkın ihtiyaçlarını göz önünde tutarak, Uygur film sektörüne yatırım yapmış ve Uygur sinema sanatının yeni bir çağda nasıl ayakta kalabileceğinin yollarını aramaya başlamıştır. Gerçi bu filmler bugün Uygurların milli filmlere olan ihtiyacını kısmen karşılasa da, bazı filmler sırf ekonomik değer yaratmak amacıyla amatör insanlar tarafından yapılması Uygur sineması 37 dahil, bir çok nedenlerden dolayı, filmlerin, estetik değeri düşüktür, içeriği boştur, Uygurların bugünkü aile yapısını, yaşamını ve inançlarını doğru yansıtamamaktadır. Uygur sinemacılığının bugünkü durumunu kimileri bu sektöre yatırılan yatırımın az olmasına bağlamakta, kimileri de teknolojik yetersizliği neden olarak göstermektedir. Tabii ki, bunlar bir filmin başarılı olmasında önemlidir. Ama en önemlisi, sinema sanatında içeriğin nasıl doldurulduğudur. Çin rejimi eskiden beri sinemayı kendi rejiminin propaganda aracı olarak kullana gelmektedir. Çin’de sinema tümüyle devletin elindedir. Çin’in Uygurlara yürütmekte olduğu ırkçı politikasından dolayı Uygur sinema sektörüne yeterince bütçe ayrılmamaktadır. Böyle bir durumda Uygur sinemacılığının geleceğinden söz etmek biraz zor görünmektedir. Araştırmaların Uygur sinemasında Çin’in etkisi ve politikaları, film içeriklerinin tarihi ve Uygur kültürünü nasıl sunduğu, sinema aracılığıyla Uygurları asimile politikaları, yeni gelişen özel sinema sektörünün Uygur kültürüne ne getireceği ve ondan ne götüreceği üzerinde durması gerekir. KAYNAKÇA Abdullah, Mömin (1989) Türkçä - Uygurçä Lugât, Bei Jing: Milletler Neşriyatı. Almas, Turgun (1984) Şin Jiang’ın Kısaca Tarihi, Urumçi: Şinjiang Halk Neşriyatı. Alptekin, Erkin (1978) Uygur Türkleri. İstanbul:D.Türkistan Vakfı Neşriyatı. Barthold, V.V. (1990) Moğol İstilasina Kadar Türkistan, Haz.:Hakkı Dursun. Ankara: Yıldız. Buğra, Mehmet Emin (1987) Şarkî Türkistan Tarihi, Ankara. Çin Halk Cumhuriyeti Türkiye Büyük Elçiliği (1997) Sincian’ın Şimdiki Durumu, Ankara. Dursun, İkbal (2005) Uygurlarda Televizyon- Sinema Medeniyeti, Urumçi: Şinjiang Halk Neşriyatı. İzgi, Özkan (1987) Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi, Ankara. Kadir, Ömer (1997) Uygur Sinemacılığı hakkında düşüncelerim. Urumçi: Şinjiang Halk Neşriyatı. Liu, Zhixiao (1982) Uygur Tarihi. Pekin: GuangXing. Ming, Jia (2006) Çin’deki Azınlıklar Sineması, Pekin: Azınlıklar Neşriyatı. Bao, Fan (2006) “Turfanda Aşk Şarkısı filminden Sin jiang filmlerine bir bakış”, www.chinaxinjiang.cn Ömer, Firdevs (1992) Uygur Sinema Sanatı, Urumçi: Şinjiang Gençler Neşriyatı. Turdi, Ahat (2003) Seidiye Hanlığı, Urumçi: Şinjiang Gençler Neşriyatı. 38 Adile Abdulahat İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.39-60 Makale Halkla ilişkilerde etik bağlamında Doğan ve Uzan Medya Grupları arasındaki çatışma üzerine bir inceleme Tolga Şentürk 1 Öz: Yöntem olarak niteliksel içerik analizinin kullanıldığı bu çalışmada, günlük üretilen ürünün karakteriyle gelen halkla ilişkilerin doğasının etik olgusuyla bağdaşıp bağdaşmadığı, Türkiye’nin iki büyük yazılı basın kuruluşunun aralarındaki çatışmaya bağlı kriz döneminde ortaya çıkan tipik olay bağlamında analiz edilmiştir. Araştırmanın kapsamını Doğan Medya Grubunun Uzan Medya Grubuyla yaşadığı çatışma oluşturmaktadır. Araştırmada çatışmanın ortaya çıkışı ve perde arkasına ilişkin tespitler yapılmış ve değerlendirmelere yer verilmiştir. Araştırma, basın kuruluşlarının aralarındaki çatışmaya bağlı olarak oluşan kriz döneminde sundukları içerikle yaptıkları halkla ilişkiler belirledikleri amaca ulaşmada dönemsel bir araç olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda, yazılı basın kuruluşlarının halkla ilişkilerinin, profesyonel halkla ilişkilerin temel doğasından farklı bir nitelikte olmadığı anlaşılmıştır. Etik dışılık, bu argümanlarla da bitmemekte, bir yandan sosyal sorumluluğu ve toplumsal fayda sağlıyor olmayı halkın zihnine işlerken, öte yandan örgütsel çıkarları gerçek amaç edinme ayrı bir etik dışılık olarak kendini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Medya ve etik, Doğan grubu, Uzanlar. A study on the conflict between Dogan and Uzan media groups in tems of public relations ethics Abstract: This article, using the qualitative content analysis, analyzed whether the notion of public relations goes well with ethics, in the frame of applications of the media organizations in the conflict process. The beginnings and the basics of the conflict between Dogan Media Group and Uzan Media Group is the scope of this research. The study findings indicate that the public relations applications in crisis 1 Yüksek Lisans, Celal Bayar Üniversitesi, İşletme Bölümü. 40 Tolga Şentürk period have a sporadic use for reaching certain goals by advocating, conscious management of the target publics, hiding or distorting the facts. Thus, it is found that the public relations of the media organizations do not differ from the basic nature fo the general public relations. Unethical practices arenot limited with only with these examples. While making people belive that media have organizational social responsibility and provide social benefits, considering organizational benefits as the real goal are also unethical. Keywords: Media, journalism ethics, Dogan group, Uzan group. GİRİŞ Literatürde etik kavramına ilişkin geliştirilen tanımlardan bazıları etiği “bir bireyin izlemesi gereken ahlaki standart ve kurallar” şeklinde ele alırken, bazıları da “bireylerin nasıl doğru davranacağını açıklayan ve tanımlayan ilkeler, değerler ve standartlar sistemi” olarak değerlendirmektedir (Schlegelmich, 1998:6). Etik kavramı, ahlak bilgisi, ahlak felsefesi ya da insan eylemlerini özel bir problem alanı olarak araştırarak, bu alanın nitelikleri ile bu alanı yöneten ilkelerin (değerlerin) niteliklerini inceleyen disiplin olarak tanımlanmaktadır (Aslan, 2001:1). Bir başka ifadeyle etik, insan yaşamındaki değerler, ilkeler ve yargıları inceleyen felsefe dalıdır (Aktan, 1999:2). Etik insan eylemlerini konu alır. Etik, bir eylemi ahlaki açıdan iyi bir eylem yapan niteliksel durumu sormaktır ve bu bağlamda ahlak, iyi, ödev, gereklilik, müsaade gibi kavramları ele almaktır. Ekonomik hayatın sistematikleşmesi, etik bir anlayışa sahip olması ve bunu sürdürmesi, bireylerin bir ahlak boşluğu içerisinde yaşamaktan kurtulması son derece önemlidir. Ekonomik hayatın bir parçası olan meslek yaşamında karşılaşılan ahlaki sorunların çözümü bir mesleğin kendi içerisindeki ilke ve kuralların tanımlanmasını beraberinde getirir. Bu tanımlama da meslek ahlaki çerçevesinde yapılır. İşverene, iş ortaklarına ve çalışanlara sorumluluk ve yükümlülüklerini açık bir şekilde ifade eden kuralların var olması gerekmektedir. Söz konusu kuralların tanımlanmayışı nedeniyle doğru ile yanlış arasında sabit bir sınır yoksa ve başarı etik olmayan hareketleri bağışlatıyorsa bir etik disiplini kurulamaz. Ancak bu ilke ve kurallar sadece çalışanları hedef almamalı, aynı zamanda işin örgütleniş biçiminin getirdiği koşulları da hedef almalıdır. Örneğin bu makalede ele alınacak olan halkla ilişkiler mesleğinin örgütleniş biçimi nedeniyle her nerede olursa olsun mesleğin içinde barınan (doğasına nüfuz etmiş) gerçekleri saklama, yalanlama ya da saptırma gibi etik açıdan kabul edilemez uygulamaların var olma nedenlerini de hedef tahtasına koymalıdır. Her türlü Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 41 ekonomik disiplin eksikliği etkisini, ekonomik hayatın ötesinde de gösterir ve bunun sonucu olarak, toplum ahlakında çöküş eğiliminin boyutları büyük olur. Ekonomik hayatın etik değerlerden uzaklaşması, kamu hayatı için bir tehlike teşkil etmektedir. Sorumluluk bilincinin vicdanlarda yer etmesi için söz konusu değerin ısrarla uyanık tutulmaya çalışılması gerekir. Bu da ancak, sorumlulukları hatırlatan organize olmuş bir grubun varlığı ve bu gurubun metanın değerine dayanan etiği değil, insan değerine dayanan etiği egemen kılmaya çalışması ile mümkün olabilir. Ancak günümüzde egemen ekonomik ve ideolojik yapıya organik olarak bağlı meslek kuruluşlarının bu görevi ne kadar yerine getirebildikleri özellikle eleştirel yaklaşımlar çerçevesinde konuyu ele alan yazarlar tarafından yoğun biçimde sorgulanmaktadır. Meslek örgütlerinin karşılaşılan etik sorunlara ve ikilemlere çözüm geliştirememeleri, hatta yerine göre kendi içlerinde skandallara imza atmaları da etik sorununun farklı bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda da yapılan etik toplantıları, etik söyleşileri, etik kurulları; alınan kararlar, saptanan ilkeler, kurallar; organize edilen faaliyetler ve etiklik ödülleri sonuç olarak mevcut durumu meşrulaştırmaya ve bilinç yönetiminin bir boyutunu ortaya koymaya yaramaktadır. Bu nedenle ilgili kuruluşlar sorunlara çözüm getirecek bir yapıya ve işlerliğe bürünmedikçe mevcut sıkıntılar çözümsüz kalmaya devam edecektir. Toplumda egemen olan etik anlayış, gerçekte büyük ölçüde egemen ideoloji tarafından üretilmiş değer yargılarıyla biçimlenmektedir. İyilik, kötülük, dürüstlük, yalancılık gibi ikili karşıtlıklarla öne çıkan etik değerler, egemen sınıfın ideolojisine koşut biçimde farklı değerler taşımaktadır. Örneğin kapitalist bir sistemde serbest girişimcilik ve kar olgusu, olumlu değerler olarak empoze edilirken sosyalist bir düzende kamu girişimciliğine ve kamu yararına ilişkin değerler öne çıkarılmaktadır. Dolayısıyla sistemler üzerinde belirleyici olan sınıfların etik anlayışları, birbirinden farklıdır. Ancak bugünkü iletişim olanaklarının katkısıyla küresel ölçekte merkezileşen egemen ideoloji farklılıkları indirgemek, makro bağlamda sınıfsal, mikro bağlamda ulusal ve yerel değerleri kitle kültürünün potasında eritmek istemektedir. Sonuç olarak etik olgusu yaşanılan tarihsel sürecin sosyoekonomik ve siyasal niteliğinden ayrı düşünülmemelidir. Örneğin bugüne damgasını vuran tüketim ideolojisinin en yüce değer olarak metayı kutsallaştırması ve ona ulaşılacak yolda tüm araçları meşru sayması egemen ideolojiye göre etikle bağdaşmaktadır (Bıçakçı, 2000:146). 42 Tolga Şentürk Halkla ilişkiler 20. yüzyılın bir fenomeni olarak bilinmektedir. Bu alan 1900’lerin başlarına kadar profesyonel ve endüstriyel bir uygulama alanı olarak görülmemiştir. Söz konusu meslek, Amerika dışında da reklam ve medya endüstrileriyle iç içe faaliyette bulunan dev bir endüstriyel yapının, Chomsky (1993), Ewen (1996) ve Erdoğan’ın (2006) deyimiyle, “bilinç endüstrisinin parçası” olarak 2000’li yıllara gelmiştir (Keloğlu, 2003).Türkiye özellikle 1980’lerden beri küreselleşme sürecinin hızlandırılmasıyla birlikte hızla dünyaya yayılan halkla ilişkiler örgütlenmesi ve faaliyetlerinin dışında kalmamıştır. Halkla ilişkiler, kamu kurumlarında ve özel şirketlerde artık sadece ara sıra konuşulan bir konu olmanın ötesinde etik konusu dahil, akademik önemli gündem konuları arasında yer almaya başlamıştır. Ancak özellikle bilinçli bir yönetim faaliyeti olarak ortaya çıkışından bu yana halkla ilişkilerin etik kodlarla örtüşüp örtüşmediği üzerine ciddi tartışmalar yaşanmakta ve bu noktada mesleğin kendine özgü iç dinamiklerini oluşturan pragmatist görüşler ile halkla ilişkileri, “imal edilmiş gerçeği” tanımlamak için kullanan bakış açısı arasında etik temelli tartışmalarla karşılaşılmaktadır (Pira, 2004:203). Halkla ilişkilere karşıt geliştirilen etik argümanların temelinde, halkla ilişkiler çalışmaları ile oluşturulacak gerçeklik ile gerçek arasındaki farkın ne kadar önemsendiği bulunmakta ve eleştirel yaklaşımlar da halkla ilişkileri gerçeğe dayanmayan simgeler yaratması, bu simgeleri çeşitli yöntem ve teknikleri kullanmak suretiyle hedef kitlenin odak noktası haline getirmesi, ancak; arkasındaki gerçeklikle ilgilenmemesi savıyla etik tartışmaların odağına çekmektedir. Halkla ilişkilerin etik sorununun temelinde, halkla ilişkiler uygulamalarının sahte imajlar yaratma, yanıltma aracı olma ve gerçeği üretme düşünceleri yattığı uzun zamandan beri tartışılmaktadır. Bu bağlamda eleştirel yaklaşımların halkla ilişkiler mesleği için dile getirdiği tespitler, mesleğin doğasının etiklikten uzak olduğunu göstermektedir. Bu tartışmaya savunuyla katılan egemen yaklaşımlar ise halkla ilişkileri, etik ve sorumluluk kavramının savunucusu olarak görmektedir. Oysa etiğin önemi kavranmış olsa da, etik ile ilgili çok az şey bilinmektedir. Dürüstlük, standartlar, toplumsal sorumluluk kavramları çok sık dile getirilse de halkla ilişkiler mesleği, kamuoyunun doğru olmayan bir şeye inandırılması faaliyeti olarak algılanmaktadır (Wright, 1989:3). Etik ilkeler doğrultusunda görüş bildiren çoğu uzman, halkla ilişkilerin kamu yararını gözetmek zorunda olduğunu, halka karşı işletmenin dürüst, saydam ve güvenilir olması gerektiğini vurgulamaktadır. Burada söz konusu edilen çoğunlukla, işletmelerin halkla ilişkiler çabaları çerçevesinde sürdürdüğü Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 43 kampanyaların içeriğidir, yani söz konusu kampanyalar kamuoyunu aldatıcı nitelikte olmamalıdır. Oysa, başarılı halkla ilişkiler çalışmalarını sürdüren ve dünya ekonomisine yön veren çokuluslu şirketlerin azımsanmayacak bir kısmı, üretimleriyle insanlara dolaylı ya da dolaysız yoldan zarar veren kuruluşlardır (Bıçakçı, 2000:147). Örneğin ürettiği ürünlerle milyonlarca insanı zehirleyen sigara firmalarının yaptığı halkla ilişkiler çalışmalarında kamu yararını gözetiyor olması ne denli inandırıcıdır? Ya da ülkemizde işçilerine sendika hakkı vermeyen, çevreye daha az zararı bulunan kurşunsuz benzini normal benzinden daha pahalıya satan büyük petrol şirketlerine, sanata ve sanatçıya katkılarından dolayı teşekkür mü etmeliyiz? İnsan sağlığına zararlı olan alkollü ve kolalı içecekleri üreten firmaların spor ve müziğe desteği kadar anlamlıdır? Bu soruların yanıtlarını düşünmeden halkla ilişkilerde etik konusunu sağlam bir zemine oturmak mümkün olmaz. İletişim faaliyetleri çerçevesinde kurgulanan mesajlarla, konular üzerine ve/veya kuruluşların kurumsal kimliği üzerine imaj mühendisliği yapılabilmektedir. Burada belirtilen imaj mühendisliği özellikle medya kuruluşlarının aralarındaki çatışma döneminde kendisini çok net bir bicimde göstermekte ve bu faaliyet söz konusu kurumların kendi kriz dönemlerinde ortaya koydukları halkla ilişkiler faaliyetlerinin içerisinde yer almaktadır. Burada da savunma rolü, propaganda ve kurgulanmış gerçekleri kamulara duyurma faaliyeti karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca kriz dönemlerinde çatışmanın şiddetine bağlı olarak da taraflar arasında gazetecilik etiği açısından sorgulanacak bir çok argüman kendini göstermektedir. Bu hususta özellikle aşağılama, küçük düşürme, gazeteciliği özel çıkarlara alet etme gibi birçok etik dışı uygulama ile karşılaşılmaktadır. Makalede halkla ilişkiler ve etik konusu egemen ve popüler yaklaşımlardan farklı olarak ele alındı. Halkla ilişkiler ve etik bağlamında yazılı basın halkla ilişkilerine değinilmesi ise, özellikle kurumsal kriz dönemlerinde medya kuruluşlarının yaptıkları haberlerin kendi halkla ilişkiler faaliyetlerinin ürünleri haline gelmesinden kaynaklandı. Bu araştırma, yukarıda tartışılan konularda var olan bilgiye katkıda bulunma amacıyla, Doğan Medya Grubu ile Uzan Medya Grubu arasında yaşanan çatışmayı ele aldı ve halkla ilişkiler mesleğinin doğasının etik olgusuyla bağdaşıp bağdaşmadığını yazılı basın kuruluşlarının çatışma döneminde ortaya koydukları bir tipik olay çerçevesinde analiz etti. 44 Tolga Şentürk YÖNTEM Çalışmada yöntem olarak niteliksel içerik analizi kullanılmıştır. Bu amaçla konu hakkında gazete arşivleri araştırılmış ve internet ortamında, özellikle diğer medya kuruluşlarının konuyla ilgili yaklaşımlarını tespit amaçlı taramalar yapılmıştır. Elde edilen bulgular çatışmanın ortaya çıkışı, çatışmanın gelişimi ve ilişkili tespitler, tarafların argümanları veriş tarzı, çıkarların savunulmasına ilişkin üstlenilen rol, çatışmaya ilişkin değerlendirmeler ve sonuçlar başlıkları altında ele alınmıştır. Bulguların etik bağlamda yorumlanmasında gazetecilik açısından basın konseyinin basın meslek ilkeleri ve halkla iliksiler acısından ise IPRA meslek ahlak yasası ve halkla iliksiler enstitüsü (IPR) ahlak kuralları kriter olarak kabul edilmiştir. Okuyucuların söz konusu ilke ve kurallara inernet yoluyla kolaylıkla ulaşabileceği kabul edildiğinden, makale içerisinde bunların ayrı bir başlık altında dökümünün yapılmasından kaçınılmıştır. Aynı zamanda konu hakkında basın içinden yöneltilen değerlendirmeleri aktarmak bakımından diğer medya kuruluşlarının konuyla ilgili yorumları da çalışmaya eklenmiştir. Konuyla ilgili daha önceden yazılmış makalelerin, yapılmış araştırmaların ve hazırlanmış tezlerin olup olmadığına ilişkin bir çalışma da yapılmıştır. Niteliksel içerik analizi yöntemi gereği konuyla ilgili daha önceden yapılmış çalışmalarla mevcut çalışmayı karşılaştırma gereği dikkate alınmıştır. Araştırmanın çerçevesini Doğan Medya Grubunun Uzan Medya Grubuyla Yaşadığı çatışma oluşturmaktadır. Bu krizde iki grup arasında gerek holding sahiplerini, gerekse bu kişilerin sahibi olduğu firmaları ve basın kuruluşlarını hedef alan karalama kampanyaları söz konusu olmuştur. Çalışmanın içeriğinde olayın ortaya çıkışı, gelişimi ve perde arkasına ilişkin tespitler sunulup, yorumlamalara geçilmiştir. Bu yorumlamalarda hem gazetecilik etigi hem de halkla ilişkiler etiği bakımından değerlendirmelere yer verilmiştir. Araştırmada, yöntem bağlamında konu hakkında daha önceden yapılmış çalışma ve uygulamalar olup olmadığına bakılmıştır. Ancak yazılı basın kuruluşlarının çatışmalarını halkla ilişkiler ve etik çerçevesinde ele alan her hangi tez, makale, uygulama ya da araştırmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle yapılmış olan çalışma konuya öncülük ederek, konu hakkındaki diğer niteliksel analiz çalışmalarında karşılaştırmalar yapılabilmesine olanak sağlayacaktır. Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 45 BULGULAR, ANALİZ VE DEĞERLENDİRME Araştırmada kullanılan niteliksel içerik analizi yöntemiyle elde edilen bulgular aşağıdaki başlıklar altında sunulmuştur. Çatışmanın ortaya çıkışı Medya kuruluşları arasındaki çatışmalar, tarafların pazar payını arttırma amaçlı olarak birbirlerine karşı giriştikleri karalama kampanyaları, siyasi görüş farklılıklarına bağlı sürtüşmeler ve ekonomik gücü elinde bulunduran grupların çatışmalarına taraf olma gibi nedenlerle ortaya çıkabilmektedir. Doğan Medya Grubu ve Uzan Medya Grubu arasında yaşanan medya çatışmasına bağlı kriz 2001 yılının Ağustos sonu itibariyle başlamış ve süreklilik göstermemekle birlikte aynı yılın Kasım ayına kadar devam etmiştir. Söz konusu süreçte çatışmayı durduran, ülke dışında gerçekleşen bazı küresel çaplı olaylardır. Bunlar 11 Eylül 2001 saldırıları ve Afganistan harekatıdır. Çatışmanın başlangıcı, Fatih Altaylı adlı gazetecinin Hürriyet gazetesindeki köşesinde, Uzan Grubu şirketleri içerisinde yer alan Telsim Mobil Telekomünikasyon Hizmetleri A.Ş.’nin dünyaca ünlü iletişim tekelleri Motorola ve Nokia’ya olan borcunu gündeme getirmesi ve ülke itibarının uluslararası kamuoyunda zedelendiğini ve bunun derhal çözüme kavuşturulması gerektiğini söylemesiyle olmuştur. Gazeteci köşesinde Motorola şirketinin Amerika’da Uzanlar’dan alacaklarına ilişkin dava açtığı haberini de vermiştir. Altaylı’nın köşesinde Uzanlar’a yer vermesi ilk olarak 14 Temmuz 2001 tarihindedir. Bu tarihte “Motorola'yı çırak çıkardılar” adlı makalesinde, Uzanlar'ın Galatasaray'a ‘‘sızmasına’’ karşı çıkmanın pek çok haklı gerekçesi olduğunu belirterek Uzanlar hakkında elde ettiği bilgilere yer vermiştir. Köşe yazısının devamında şu bilgi ve yorumlar yer almaktadır (Hürriyet, 14 Temmuz 2001, Perşembe, sf:11): Uzanlar’ın Galatasaray’a sızmasına karşı çıkmanın pek çok gerekçesi var. Alın size belgeli, bilgili somut bir tane. Öyle bir tane ki, sadece bu grubu değil, Türkiye'yi bile sıkıntıya sokacak, lekeleyebilecek bir olay. Büyük bir ihtimalle biliyorsunuz, bu gruba ait Telsim adlı GSM operatörünün, Amerikan Elektronik ve Telekomünikasyon devi Motorola'ya 2 milyar dolar civarında borcu var. Yani IMF'nin Türkiye'ye yolladığı son dilim kurtarıcı kredinin yaklaşık yüzde 50 fazlası. Amerikan Motorola şirketi, bu parayı tahsil edemediği için batma noktasında. Telsim hisselerinin yaklaşık yüzde 60'ı Motorola'ya 46 Tolga Şentürk rehin edilmişti ve bu yüzde 60'lık kısım, Motorola'nın alacağı olan 2 milyar doları karşılar gibi duruyordu. Fakat Motorola şimdi panikte. Neden mi? Çünkü Uzan Grubu, Türk işi bir operasyonla Motorola'yı çırak çıkardı. Telsim Mobil Telefon ve Telekomünikasyon Hizmetleri A.Ş. unvanlı GSM operatörü, geçtiğimiz aylarda bir genel kurul yaparak sermaye artırımına gitti. Diyeceksiniz ki, normaldir. Şirketler sermaye artırırlar. İyi de normal şirketler sermaye artırımı için yapacakları genel kurulu ortaklarına duyururlar ve bunu gizlice yapmazlar. Ama Uzanlar bunu, ilginç bir biçimde yaptılar. İstanbul merkezli Telsim'in genel kurul toplantısı her nedense Ankara'da, Esenboğa Havalimanı yolunda Pursaklar mevkiinde bir yerde yapıldı. Toplantı sonunda şirketin sermaye artırımına gitmesi kararı alınır. Ancak ortaklardan sadece biri, Standart Telekomünikasyon Bilgisayar Hizmetleri A.Ş. sermaye artırımına katılır. Şirketin diğer ortaklarının payı aynı kalırken, Standart'ın payı 41 milyar 405 milyon liradan, 25 trilyon 777 milyar 165 milyon 800 bin liraya çıkarılır. En küçük ortak olan Standart A.Ş. bir anda en büyük ortak olur ve şirketin yüzde 50'sinden fazlasını ele geçirir. Bu arada en büyük alacaklı Motorola'nın elindeki yüzde 60'lık pay yüzde 22'ye düşer. Ha bu arada, Standart A.Ş.'nin ortakları Cem Uzan, Hakan Uzan, Ayşegül Akay, Enis Zaimoğlu ve Coşkun Çoroğlu'dur. Onu da aktarayım. Bu durum Türkiye'nin ve Türk şirketlerinin uluslararası piyasalarda itibarını çok sarsacak bir gelişme. Bunların yüzünden ABD-Türkiye ilişkilerinin bozulması bile mümkün. Fatih Altaylı özellikle 2001 yılı Temmuz ayı boyunca gazetedeki köşesinde şirketin sahibi olan Uzan ailesini ağır bir dille suçlamıştır. Özellikle 17 Temmuzda yayınladığı konuyla alakalı ikinci yazısında Altaylı, ABD’nin Uzanlar’ın peşini bırakmayacağını birçok bakımdan aktarmakta ve bu ülkenin konu hakkındaki girişimlerine yer vermektedir (Altaylı, Fatih; “Motorola Uzanların Peşinde”, Hürriyet, 17 Temmuz 2001, Pazar, sf:11): “Amerikan savunma çevreleriyle yakın ilişkileri olan Motorola, ABD yönetimini Türkiye'ye yönelik baskı kurması için zorluyor. ABD yönetimi de, bir Amerikan firmasının Türkiye'de dolandırılmasının hesabının sorulabilmesi için Türkiye'den yardım istiyor. ABD yönetiminin bu yöndeki baskısı Ankara'da giderek daha fazla hissediliyor. Pazar sabahı konuştuğum bir işadamı, bu işle ilgili olarak General Brent Scowcroft'ın Türkiye'ye geleceğini söyleyerek, ‘Bu iş çok büyüyor. ABD çok kararlı. Türkiye bu işi çözemezse, Türk firmalarına dünya kapıları kapanacağı gibi, bundan böyle doğrudan veya dolaylı olarak Türkiye'ye yabancı sermaye gelmez’ dedi.” Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 47 Fatih Altaylı’nın konu hakkındaki yazılarının tetikleyicisi olan ilgi çekici nokta (kendisine göre) Galatasaray’a olan “bağlılığıdır”. Yazar, bu gibi önemli bir konuyu hem kendi, hem de ülke gündemine taşırken, “taraftarlık” bilinciyle hareket ettiğini belirtmektedir. Burada “muckracking” araştırmacı gazetecilik bilincini ya da en azından sorumlu bir vatandaşlık örneğini algılamak mümkün değildir. Bu durumdan, Fatih Altaylı’nın konuyla alakalı olarak “duygusal” güdülerle hareket ettiği anlaşılmaktadır. Gazetecinin sorunu gündemine taşıması için Galatasaray Kulübüyle bağlantılı olarak Uzanlar’la olan husumetinin bahane edilmesi bir senaryonun parçası olarak görülmelidir. Uzan Medya Grubuna bağlı Star Gazetesi 24 Ağustos tarihinde ilk olarak, Aydın Doğan’ın Petrol Ofisi’ni ortak olarak satın aldığı İş Bankası ile birlikte Vakıfbank’tan 100 milyon dolar, tek başına ise 4 ayrı parçada yine yaklaşık 100 milyon dolar kredi kullandığını yazmıştır. Üstelik normalde bu krediler için istenen faiz yüzde 20-30 arasında değişirken, Aydın Doğan’dan istenenin yüzde 10.5’lik bir faiz olduğu haberde belirtilmiştir. Aydın Doğan ve İş Bankası Başkanı Ersin Özince'nin fotoğrafları eşliğinde haberi veren Star Gazetesinin kredi iddiası şu şekildedir (www.zaman.com.tr/2001/08/29/ medyaanaliz/medyaanaliz.html): "Devlet, para bulmak için özelleştirmede Petrol Ofisi'ni sattı. İhaleden, uzatmalı ortaklar İş Bankası—Aydın Doğan Konsorsiyumu galip çıktı. Ama para yine devletten çıktı. İki ortak, para bulmak için devlet bankası Vakıfbank'ın kapısını çaldı... Araya siyasiler girdi... İş—Doğan'a ucuz kredi sağlandı”... Star’ın bu konudaki haber kaynağı oldukça sağlamdır, çünkü bu durumu ortaya çıkaran Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından görevlendirilen Devlet Denetleme Kurulu olmuştur. Yazdığı yazılarla Uzan Grubunu eleştiren Fatih Altaylı’nın krizin başlangıcına imza attığı söylenebilir. Yani krizde ilk hamle Doğan Grubundan gelmiştir. Ancak Uzan Grubu kendisi hakkında yazılanlara ilişkin savunma olarak yaptığı haberlerde, Nokia ve Motorola’ya olan borçlarını konu edinmemiştir. Grup sadece Doğan Holding ve İş Bankası ortaklığının yaptığını ileri sürdüğü usulsüzlükleri gazetesinin sayfalarına taşımıştır. Çatışmanın gelişimi ve ilişkili tespitler Çatışmanın gelişim sürecinde Star Gazetesinde çıkan haberlere karşılık, önce İş Bankası harekete geçmiştir. İş Bankası, Uzan Grubu’na ait yayınlarda bankalarına yönelik suçlamaların engellenmesi için mahkemeye başvurmuş. Daha sonra Doğan Medya Grubu da konuya taraf olmuştur. 48 Tolga Şentürk Milliyet’in (Milliyet, 05/09/2001) birinci sayfasında, sürmanşetten verdiği “Şantajcının derdi” başlıklı haberde, Uzan Grubu’nun İş Bankası’na yönelik haberlerinin (şantajın) nedeninin bu grubun patronu olan Cem ve Hakan Uzan’ın kara para transferi yapmak istemeleri olduğunu yazmıştır. Habere göre Uzanlar, ABD’deki bir bankaya 2.3 milyon dolar transfer etmek için İş Bankası Mecidiyeköy Şubesi’ne gelmişler, ancak ABD’deki banka “Uzan Grubu’nun buradaki bankaların kara para listesinde” olduğunu belirtmiş, transfer edilecek 2.3 milyon dolar için “kara para” araştırması istediğini eklemiştir. Aktarılanlara göre, İş Bankası Şubesi de araştırma sonuçlanmadan, transferin yapılamayacağını Uzanlar’a bildirmiştir. Bunun üzerine transfer Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı bir bankadan yapılmak istenmiştir. Ancak bu banka da aynı araştırmayı talep etmiş ve Uzanlar tekrar İş Bankası Mecidiyeköy Şubesi’ne gelerek, banka yönetimini bu konuda ikna etmeye çalışmışlardır. Yanıt yine “ret” olmuş ve daha sonra da İş Bankası, kara para hareketlerini araştıran Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) başvurmuştur. Bu başvuru da prosedürler gereği gerçekleştirilmiştir. Uzan Grubu’nun bu konudaki iddialara yanıtı hemen ertesi gün Star Gazetesi aracılığıyla gelmiştir. Gazetede yine baş sayfada, sürmanşetten ‘Hortumcu, vurguncu, yalancı’ başlıklı bir haber yayınlanmıştır. Gazetenin ekonomi haberlerinin bulunduğu 5. sayfasında Aydın Doğan’ın büyük bir fotoğrafını basarak, kapital harflerle “Hortumcu, Vurguncu, Yalancı” başlığını kullanmıştır. Star gazetesinin iddiaları şu şekildedir (www.evrensel.net /08/09/01/medya.html): Hortumcu çünkü... İş Bankası ile birlikte bir devlet bankası olan Vakıfbank’tan hortumladığı ballı krediyle Petrol Ofisi’ni satın aldı. “Vurguncu çünkü... Milliyet’in borsadaki hisseleri üzerinden, devlet tarafından el konulan Yurtbank’ın eski patronu Ali Balkaner ve 22 kişi spekülasyonlar yaptı ve gazetenin hisseleri tam 9 kat yükseldi. Ve bu yükselişten en çok yararlanan Aydın Doğan oldu. Yalancı çünkü... Milliyet’te yer alan haberde ‘kara para’ kuşkusuyla ABD’ye gönderilmedi denilen para, İş Bankası’nın Mecidiyeköy Şubesi’nden gönderildi, dekontu da alındı.” Çatışmanın başlangıcına imza atan Hürriyet yazarı Fatih Altaylı ise 7 Eylül’deki köşesinde Uzan’ın ‘daktilografları’ başlıklı bir yazı yayınlamış ve Star Gazetesinin Milliyet Gazetesi hisseleri üzerinde spekülasyon yapılarak, haksız kazanç elde edilmesi ile ilgili haberi için, gazeteye grubu adına cevap vermiştir. Altaylı, Star Gazetesinin haberinde geçen bir cümlenin kendisini Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 49 oldukça mutlu ettiğini belirtmiştir. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) raporunda geçen “... belirtilen çerçevede fiyatların yükselmesinde Doğan AŞ’nin herhangi bir dahili bulunmamış, satıcı tarafında yer almak suretiyle fiyatı yükseltici değil, düşürücü yönde davranmıştır” cümlesini Altaylı şöyle yorumluyor: “Birileri Milliyet hisseleri üzerinde oyun oynamaya başlayınca Doğan A.Ş. devreye girmiş ve maniplasyon yapanların oyunla kâr sağlamalarını engellemiştir.” Star Gazetesi ise bu konuda aynı gün şu ifadeleri kullanmıştır: Bu yükselişten en çok faydalananın Aydın Doğan olduğu raporlara geçti. Aydın Doğan, açılan davada, maniplasyonda hep satıcı olduğu için, hiç alım yapmadığı gerekçesiyle dava dışı bırakıldı. Oysa Aydın Doğan, 12 Ocak’ta Born Investment’a Milliyet’in yüzde 8.6’sını satmış ve 5.5 trilyon lira kazanmıştı. Ali Balkaner de kazancıyla Yurtbank’ın bilançosunu suni şekilde düzeltmişti. Dönemin SPK Başkanı Muhsin Mengütürk, Born’un Aydın Doğan’ın şirketi olduğunu gizledi. Çatışma hakkındaki incelemeler neticesinde iki medya grubu arasında bir süreliğine normalleşme ve karşılıklı suçlamalara son verme döneminin yaşandığı görülmüştür. 11 Eylül’de ABD’ye yapılan saldırılar, tüm dikkatleri bu olaya çekerken, çatışmanın durulduğu gözlenmiştir. Milliyet Gazetesi (Milliyet, 2 Ekim 2001), “Uzanlar İş Bankasına yönelik tehdit ve yıldırma kampanyasına girişti” başlıklı haberiyle krizin ikinci yarısının başladığının haberini de dolaylı olarak vermiştir. Milliyet Gazetesinin 3 Ekim 2001’deki sayısında, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) uzmanlarının Çukurova ve Kepez Elektrik Şirketleri ile Off-shore hesabı üçgeninde örtülü “kar aktarımı” yapıldığı konusunda tespitleri bulunduğu ve konu hakkında bir rapor hazırlandıkları belirtilmiştir. Haberde raporun hazırlanma tarihi de belirtilmiştir. Rapor tarihi 2 Ekim 2000’i göstermektedir. Milliyet 4 Ekim 2001 tarihli sayısının birinci sayfasının sürmanşetini yine Uzanlar’a ayırmıştır. Haberde, Uzanlar’ın 746 trilyonluk bir vurgun gerçekleştirdikleri belirtilmiştir. Milliyet’e göre, ki Milliyet’in de haber kaynağının Dünya Bankası olduğu belirtilmiştir, Uzanlar’ın “1 milyar dolara yaptırdık” dediği Berke Barajı 591 milyon dolara mal olmuştur ve aradaki 470 milyon dolarlık fark (yaklaşık 746 trilyon) Uzanlar’ın cebine girmiştir. Milliyet, tüm bu yolsuzluk olaylarının başlama tarihinin, ÇEAŞ’ın Uzanlar tarafından alınması olduğunu iddia etmiştir. Habere göre, ÇEAŞ ve Kepez Elektrik AŞ çeşitli hisse oyunlarıyla Uzanlar’ın eline geçmiş, bundan sonra da 50 Tolga Şentürk yolsuzlukların ardı arkası kesilmemiştir. Gazeteye göre, Uzanlar bu barajın 1997’de biteceğini ve maliyetinin de 600 milyon dolar olacağını açıklamışlardır; ancak ÇEAŞ’ı zararda diye gösteren Uzanlar Dünya Bankası’ndan 280 milyon dolar kredi çekmişler, fakat bunu da “başka kasalar”a aktarmışlardır. Dünya Bankasının bile “Bizi Uzanlar’dan kurtarın” diye feryat edip, hükümete başvurmuş olduğu haberde iddia edilmiştir. Bunun dışında, daha önce de gündeme getirilen İş Bankası ile Uzanlar arasında geçen bir para havalesi olayı da yine bu satırlar arasında kendine yer bulmuştur. Milliyet’in 4 Ekim 2001 tarihli yazılarına karşılık, Uzanlar da boş durmamıştır. Star Gazetesi Aydın Doğan’ı, “İşte her şeyi açıklayan belge” manşetiyle haber yapmıştır (www.evrensel.net/05/9/01/medya.html). Habere göre, “dünyanın en büyük yatırım bankası Goldman Sachs”, Aydın Doğan’ın 6 ayda 730 milyon dolar borcunu ödeyemezse batacağını açıklamıştır. Gazeteye göre, Aydın Doğan’ın kendilerine saldırmasının da nedeni budur. Star Gazetesi konuyu biraz daha açmış; Goldman Sachs’ın dünyanın dört bir yanındaki büyük yatırımcılara gönderdiği “acil ve önemli” raporuna göre, Aydın Doğan’ın 1 milyar dolar kısa vadeli borcu olduğunu; bu borcun 730 milyon dolarlık bölümünün, çoğu devlet bankası olmak üzere, Türkiye’deki bankalara ait olduğu; üstelik de bu borcun 6 ay gibi kısa bir sürede ödenmesi gerektiğini, yoksa Aydın Doğan’ın batacağını iddia etmiştir. Bu devasa borcun ödenmesi içinse Aydın Doğan’ın yeni “ballı kredilere” ihtiyacı olduğu; ancak Star gazetesinin ard arda yaptığı belgeli yayınların bu hortumun kesilmesine neden olduğu; sermayesinin tam 8 katı borçlanan Aydın Doğan’ın da bu nedenden dolayı, Star’a ve onun sahibi Uzan ailesine saldırmaya başladığı belirtilmiştir. Star Gazetesinin haberinde Aydın Doğan’a tavsiyeleri de bulunmaktadır. “Tetikçi gazeteleri” Hürriyet ve Milliyet üzerinden kendisiyle uğraşmayı kesmesini, iftira atacağına borçlarını kendi cebinden ödemesini, Vakıfbank’ı hortumlamayı kesmesini, Halk Bankası’nı halka bırakmasını, ortağı Ersin Özince ile İş Bankası’nın yakasından düşmesini tavsiye etmiştir. Gazete Aydın Doğan’a, “Escobar” gibi Virgin Adaları üzerinden değil, ticareti dürüst bir tüccar gibi yapmasını önermiştir. Krizde, Afganistan harekatının başlamasından önce, son olarak Milliyet Gazetesinde (Milliyet, 07/10/2001, sf:20) Aydın Doğan’ın Uzanlar hakkında Başbakanlık Teftiş Kurulu’na bizzat iki klasörlük bir dosya sunduğu haberi verilmiştir. Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 51 Yine aynı gazetede 1 Kasım 2001 tarihinde yayınlanan haberde, İş Bankası avukatlarının yaptıkları başvurular sonucunda İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesinden ve Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesinden Metro FM, Süper FM, Joy FM radyolarıyla, Star TV ve Kanal 6 yayınlarının durdurulmaları hakkında, ihtiyati tedbir kararı çıkardıkları belirtilmiş; ancak Uzan Grubu’nun karara rağmen yayınlarını sürdürdüğü vurgulanmıştır. Krizin perde arkasına ilişkin tespitler ise konuyu daha da derinleştirmektedir. Motorola’nın Uzanlar’dan tahsil edemediği parası için Telsim aleyhine ABD’de açtığı dava, Türkiye’de medya kavgasını alevlendirdiği yukarıda belirtilmiştir. Ancak Doğan Grubu, bunun bir kavga olmadığını vurgulasa da Hürriyet ve Milliyet, hemen hemen her gün Uzan Grubu’nun Star gazetesiyle çatışmaya girmiştir. Motorola ve Nokia’nın New York Bölge Mahkemesi’nde Uzan ailesi aleyhinde açtığı davadan sonra Uzanlar’ın İngiltere’de de mahkum olması, Türk medyasında da büyük tartışmaları tetiklemiştir. Doğan Gurubu’nun Uzanlar ile ilgili mahkeme kararlarını kamuoyuna duyurma tarzları, Uzan Medya Grubu’nun da aynı şiddette cevap vermesine sebep olmuştur. Karşılıklı suçlamaların perde arkası ise oldukça dikkat çekicidir. Doğan Grubu'nun ABD’deki davaya dayanan iddiasına göre Uzanlar’ın Meksikalı ortağı, Motorola ve Nokia’dan Telsim aracılığıyla elde edilen paraları aklamıştır. Öyle ki ABD’deki savcılık dosyasında Uzanlar’ın kara para trafiğinin dahi yer aldığı belirtilmiştir. Buna göre, Uzanlar ABD’ye Antonio Luna Betancourt adına İş Bankası’ndan 2,3 milyon dolar göndermek istemiş, banka şüphelenip işlemi yapmamıştır. Ardından para İş Bankası’nın New York’taki muhabir bankasına gönderilmiş, İş Bankası’nın durumu MASAK’a bildirmesiyle soruşturma açılmıştır. Hatta Luna’nın İtalyan, Monaco ve Meksika pasaportlarıyla Türkiye’ye 35 kez giriş yaptığı belirlenmiştir. Uzan Grubu ise kendileri adına gerçekleştirilen olumsuz haberler karşısında boş durmamış; Uzanlar, Doğan Grubu’nun İş Bankası ile olan bağlantısının yanı sıra Motorola’nın da İş Bankası ile ortak olmasına değinerek aradaki dolaylı ilişkiyi masaya yatırmıştır (www.zaman.com.tr/ 2002/02/03/haberler/h14.htm). Star Gazetesine göre Aydın Doğan, Uzan Grubu’na saldırıp hem Motorola’dan para almakta, hem de İş Bankası’nı maddi olarak zor durumda bırakan Aria’yı pazara sokmaya çalışmaktadır. Yine gazeteye göre Aydın Doğan, 1994 yılında Dışbank’ı üçte bir fiyatına kendisine satan, devletten Petrol Ofisi’ni alırken, kendisini ortak yapan İş Bankası’nın ekmeğine yağ sürmektedir. 52 Tolga Şentürk Söz konusu çatışmanın perde arkasında siyasi boyutun da olduğunun çeşitli kulislerde dile getirildiği medyada yer almıştır. Örneğin Uzanlar’ın o dönem Başbakan Yardımcısı ve DSP Genel Başkan Yardımcısı olan Hüsamettin Özkan ile, Aydın Doğan’ın da o dönem Başbakan Yardımcısı ve ANAP Genel Başkanı olan Mesut Yılmaz ile dirsek temasında olduğu ve iki patronun bu iki siyasi odaktan güç aldıkları şeklinde yorumlar dillendirilmiştir (www.evrensel.net/05/10/01/medya.html). Tarafların argümanlari veriş tarzı Taraflar arasında ortaya konan argümanların veriliş tarzına ilişkin yapılan analizde haber etiği, halkla ilişkiler etiği ve gazetecilik etiği açısından değerlendirilebilecek birçok açık göstergeler bulunmaktadır. Haber etiği açısından, nesnellik ve denge kuralının ihlali, ayrıca çarpıtma ve maniplasyon söz konusu bulgularda kendini göstermektedir. Yine halkla ilişkiler etiği açısından basını kışkırtma ve yanlış bilgi verme ilkelerine gösterilen özensizlik, bulgulardan çıkarılan sonuçlar arasındadır. Bu bulgular arasında yer alan Star Gazetesinin Doğan Medya Grubu ile olan çatışmasında kullandığı Ağustos ve Ekim 2001 tarihleri arasındaki haber başlıkları şöyledir: • • • • • • • • • 24 Ağustos 2001: “İş Bankası Genel Müdürü kendi ağzıyla yakalandı”. 29 Ağustos 2001: “Türkiye hortum haberini konuşuyor”. 1 Eylül 2001: “En başarılı bankacı hortumlatan bankacı” 5 Eylül 2001: “DGM’lik kanıtı açıklıyoruz”. 9 Eylül 2001: “Vergi kaçakçısı Aydın Doğan”. 2 Ekim 2001: “İşte asıl çete”. 3 Ekim 2001: “Herkesi soyan Aydın Doğan”. 4 Ekim 2001: “Kaçakçıya suçüstü”. 6 Ekim 2001: “İşte her şeyi açıklayan belge” ve “Naylon damadın yeni kaseti çıktı”. Bu çarpıcı başlıkların devamındaki haber içeriği de birçok önemli argümanı barındırmaktadır: En başarılı bankacı hortumlatan bankacı... Aydın Doğan devletin 200 milyon dolarını hortumlarken ortağı olan İş Bankası Genel Müdürünü kendi dergisinde yılın bankacısı seçti. ...Bu da hortum ödülü ...Aydın Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 53 Doğan hortum ortağı İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’yi en iyi profesyonel seçerek taltif etti. ...Kimi övse altından pislik çıkıyor. ...Aydın Doğan kullandığı herkesi övmüş ...İşte asıl çete. ...Çete, Aydın Doğan ile Ersin Özince’nin çirkin bir hesabından başka bir şey değildi. ...Aydın Doğan’ın tüm pis işlerinde ortağı olan İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince... Karalamayı yapan da, İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’ydi. ...Aydın Doğan, Ersin Özince’yi bir tetikçi gibi kullandı. ...İşte hortumcu Aydın Doğan’ın, İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince başta olmak üzere birçok şaibeli isimle birlikte yaptığı vurgunların kısa bir dökümü. ...Doğan’ın dergisi Ekonomist, İş Bankası’nı batmanın eşiğine getiren Özince’yi ihale süpermeni diye lanse edip yılın adamı ilan etti (www.basinkonseyi.org.tr/kararlar/ykkararlari162.htm). Aynı zaman diliminde Doğan Medya Grubu’nun üslubu (Milliyet ve Hürriyet Gazetesinden haber başlıkları ve içerikler) Uzan Medya Grubu’nun üslubundan farklı değildir: Şantajcının derdi, Kara paracı, Daktilograflar ithamı, Uzanlar İş Bankasına yönelik tehdit ve yıldırma kampanyasına girişti; Dolandırıcı ithamı; Medya teröristleri ithamı. Bundan başka Fatih Altaylı’nın 4 Eylül 2003 tarihinde Hürriyet’teki yazısında Uzan Grubundaki meslektaşlarına “satılmışlık” ithamında bulunduğu da görülmüştür. Doğan Medya Grubuna bağlı Milliyet Gazetesinde kriz döneminde verilen bazı haber içerikleri ise şöyledir: Uzanlar’ın Meksikalı ortağı, Motorola ve Nokia’dan Telsim aracılığıyla elde edilen paraları aklamıştır… Dünya Bankası bile “Bizi Uzanlar’dan kurtarın” diye feryat edip, hükümete başvurmuştur… Uzanlar’ın trafiğini suçüstü yakalatan İş Bankası’dır… İş Bankasına ve yöneticilerine karşı girişilen medya terörünü önlemek, herkesten önce gazetecilerin görevidir… Uzanlar reklam gelirlerinden RTÜK’e ödemeleri gereken payı türlü fatura ve paravan şirket oyunlarıyla ödemiyor. Çıkarların savunulmasına ilişkin üstlenilen rol Ülkemizde medya organlarına sahip olmayan holdingler, kriz dönemlerinde bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak basın duyuruları hazırlayıp, konu hakkında kendi gerçeklerini ve savunmalarını halka sunma yoluna gitmektedirler. Bu bağlamda, ilgili şirketlerce bu duyuruların tüm medya organlarında yayınlatılarak daha fazla okuyucuya ulaşılması birincil amaçlardan olmaktadır. Ancak ele alınan krizde taraflar, kendilerine 54 Tolga Şentürk yöneltilen iddialara karşı cevap vermede sahip oldukları yayın organlarını bir araç olarak kullanmış, böylelikle bu yayın organlarını da karşı karşıya getirmiş ve tarafsız yayın organlarında bu iddiaları cevaplama yoluna gitme gereği duymamışlardır. Doğan Medya Grubu çatışma öncesinde yayınladığı haberlerle Uzan ailesinin sahip olduğu Rumeli Holding bünyesinde bir kriz yaratmıştır. Bu süreçte Uzan Medya Grubu’nda sadece İş Bankasına ve yöneticilerine yönelik iddialar yer asla da, bunlara ilişkin cevaplar Doğan Medya Grubu’ndan gelmiştir. Bu aşamadan sonra da Uzan Medya Grubu, Doğan Holding ve İş Bankası arasında var olan bazı ticari ortaklıkları göz önüne alarak, Doğan Holding ve Doğan Medya Grubu hakkında da iddialara yer vermeye başlamıştır. Doğan Medya Grubu, Uzan Medya Grubu’nun iddialarının kendisine yönelmesinden önce, İş Bankası ile Uzan Medya Grubu arasındaki çatışmayı diğer gazete ve yayınlardan farklı olarak ele alıp, bir takım çıkarların savunulduğu fikrinin oluşturulmasına neden olmuştur. Yukarıdaki bulgularda belirtildiği gibi, İş Bankası’na ilişkin iddiaları ele alan haber, Milliyet gazetesinde “Şantajcının derdi” başlığıyla sunulmuştur. Süreçte Uzan Grubuna bağlı Star gazetesinin de Rumeli Holding’in sözcülüğüne soyunduğu görülmektedir. Yapılan taramada iki taraf dışında kalan gazetelerin, Doğan Grubu ile Uzan Grubu arasındaki krizin alevlenmesiyle birlikte söz konusu iddiaları gündemlerine taşıdıkları görülmüştür. Çatışmaya ilişkin değerlendirmeler Taraflar arasında kriz esnasında ortaya konan argümanlardaki tarz, eleştiri sınırlarını aşan ve hakaret içeren, karşı tarafı suçlu ilan eden bir nitelik taşımaktadır. İki medya grubunun gazetecileri, kendi gruplarını aklama ve karşı tarafı suçlama yarışında görünmektedirler. Daha saldırgan ve münasebetsiz olmanın maharet sayıldığı da anlaşılmaktadır (www. evrensel.net /07/09/01/medya.html). Doğan Medya Grubu’nda çalışmakta olan Fatih Altaylı’nın köşesinde yayınladığı haberler bir tarafa konulduğunda; Doğan Medya Grubu’nun, Uzan ailesine ait Rumeli Holding şirketleri hakkındaki suçlayıcı tutumunun, bağlı bulundukları holding ile ticari ortaklık yapan İş Bankası aleyhindeki haberlerin Uzan Grubu’nda yayınlanmasıyla birlikte oluştuğu görülmüştür. Örneğin, Uzan ailesinin şirketleri kanalıyla off-shore hesaplarına örtülü kar aktarımı yaptığı bilgisinin yer aldığı SPK raporu 2 Ekim 2000’de hazırlanmış, Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 55 ancak Milliyet Gazetesi sayfalarında tam bir yıl sonra, 3 Ekim 2001 tarihinde, iki grup arasında kriz yaşandığı bir dönemde yer bulmuştur. Bu durum, Doğan Medya Grubu tarafından toplum için son derece önemli bazı gerçeklerin aynı zamanda kendisi için de bir o kadar “önemli” olduğu bir ortamda halka duyurulduğunu göstermektedir. Aynı gerçeklik Uzan medya grubu için de söylenebilmekte, Doğan Holding hakkındaki iddiaların ancak çatışma döneminde bu ayrıntı ve baskınlıkla verilmesi dikkatlerden kaçmamaktadır. Doğan Medya Grubu’nun, “Karşı taraf Türkiye’nin uluslararası alanda itibarını zedeliyor” yönündeki yayınları aracılığıyla, okuyucularının milli duygularına da temas ederek, rakip grup hakkında kötü imaj yaratma çabasına farklı bir boyut kattığı da görülmüştür. Yayınlanan köşe yazılarında dikkate alınması gereken temel prensipler güncel olayların önemi ve haberin özü iken, söz konusu yazılar suç duyurusu ve hakaret için hazırlanmış görünmektedir. Milliyet köşe yazarı Mehmet Yılmaz, 3 Ekim 2001 tarihindeki yazısında, İş Bankası’nın Uzanlar’ın trafiğini suçüstü yakalattığını belirtmiştir. Ancak yine Milliyet’te yer alan haberden öğrendiğimize göre Uzanlar’ın kara para trafiğini yakalatan İş Bankası değil, havalenin gerçekleştirilmek istendiği A.B.D.’deki bankadır. Kara para araştırması bu banka tarafından istenmiştir. İş Bankası süreçte sadece prosedürleri yerine getirmiştir. Söz konusu durumdan hareket ederek, ilgili yazarın, Uzan Medya Grubu’nun İş Bankası’na yönelik yaptığı haberlere gerçek dışı bir neden üretme kaygısının var olduğu öne sürülebilir; ve aynı yazarın köşe yazısı bu gerçeğe rağmen editörden onay almıştır. Uzan Medya Grubu’nun, İş Bankası ve Motorola’nın ortak olduğu ve Doğan Holding’le İş Bankası’nın ticari ortaklığı bulunduğunu ilgili süreçte masaya yatırması bu açıdan bize bir fikir verebilmektedir. Doğan Medya Grubu’nda 4 Ekim 2001 yılında Berke Barajı için çıkan haber Uzan ailesi hakkında bir takım usulsüzlükleri dile getirmiştir. Barajın yapımı 1991 yılında başlamış ve 1997 yılında bitirileceği planlanıyorken 2001 yılında bitirilebilmiştir. İnşa sürecinde yapıldığı öne sürülen usulsüzlükler ise söz konusu 10 yıllık dönem içerisinde değil, iki grup arasında krizin patlak verdiği bir dönemde ortaya konmuştur. Bu örnek de Doğan Medya Grubu’nun toplum faydası konusundaki kriterinin öncelikle kendi faydasından geçtiğini göstermektedir. 56 Tolga Şentürk Çatışmada iki grubun üslubunun, eleştiri sınırlarını aşan, hakaret içeren ve karşı tarafı suçlu ilan eden bir nitelik taşıdığı görülmüştür. İki grup da bağlı bulundukları holdinglerin elde ettiği haksız kazançları ve giriştiği kanunsuzlukları saklamakta ancak yalanlayamamaktadır. Bu nedenle söz konusu süreçte toplum iki grubun “sicilini” ve “ilişkisel etiğini” birbirinden öğrenmiştir. Gazetelerin gruplarını savunma stratejisi, “karşı taraftan daha şiddetli saldırı” olarak kendini göstermiştir. Bu durum kriz dönemi halkla ilişkileri ve etik açısından çok önemli bir örneği üretmekle beraber, toplumun da iki grup hakkındaki gerçekleri artan bir hızla öğrenmesini sağlamıştır. Bu ivme, söz konusu olan toplum çıkarı değil de örgüt çıkarı olduğunda, halkla ilişkiler faaliyetlerinin ne kadar verimli kullanılabildiğini açık olarak göstermektedir. İlgili süreçte yayınlanan haberler grupların halkla ilişkiler faaliyetlerinin bir urunu haline gelince, haber etiği açısından göz önünde bulundurulması gereken nesnellik ve denge kuralının ihlali, ayrıca çarpıtma ve maniplasyon da olağan hale gelmektedir. Yazılı basının sosyal sorumluluğu toplumun gözü, kulağı ve dili olmaktır. Oysa ki çatışmada karşı taraf hakkında verilen haberlerdeki temel neden, toplumun gözünden saklanan bazı gerçekleri ortaya çıkarmak değil, içinde bulunulan çatışma durumunda taraf tutmak suretiyle savunma görevi üstlenmektir. İlgili dönemde ortaya konan bilgiler ve gerçekler toplum için son derece önemli ve etkileyici bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu süreçte, siyaset-hukuk-medya-özel sektör ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarken, sistemdeki çarpıklık da gözler önüne serilmektedir. Toplumun gözü, kulağı ve dili olma işleviyle övünen ve bunu zihinlere işleyen kitle iletişim örgütlerinin, bu görevlerini sadece “kendi çıkarları öyle gerektirdiğinde” yerine getirdikleri bu örneklerde de kendini sarsıcı biçimde göstermektedir. Konu hakkında Evrensel Gazetesinin yorumu şu şekildedir (www.evrensel.net/07/09/01/ medya.html): Bir kez daha görüldü ki, holding medyası birbirleriyle çıkarları çatışana kadar, “meslek etiği”, “gazetecilik ahlakı” gibi unsurları dillerinden düşürmemekte, fakat patronlarının çıkarına en ufak bir zarar gelmesi durumunda ise, karşı tarafa kırmızı görmüş boğa gibi saldırmaktadırlar. Her şey çıkar noktasında kesişiyor, yoksa herhangi bir “etik” söz konusu değil onlar için. Medyadaki tekelleşme olgusu, basın kuruluşlarının boyutlarının büyümesi, buna karşın sayılarının azalması olarak da algılanmaktadır. Bülbül’e (2001) göre, medya organizasyonlarının belli ellerde toplanmasının Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 57 da etik açıdan sakıncalar doğurduğu kuşkusuzdur. Hatta basında tekelleşme değişik kaynaklarca sansürün ikiz kardeşi olarak değerlendirilmektedir (Bülbül, 2001:47). Gazeteci Emin Şirin bir internet sitesinde yayımlanan yazısında basının kendini ne kadar kanunların üzerinde gördüğünün bir başka örneğini de Fatih Altaylı’nın 24 Ocak 2005’teki sütunlarından okuduğumuzu belirtmiştir (Şirin, Emin; “Mesele Medya Çıkarı Olunca Kanun Bile Hiçe Sayılıyor” http://www.digimedya.com/default.asp?t=wa&wid=6&aid=132). Fatih Altaylı köşesinde, gazetesinde yaptığı bir toplantıyı okuyucularına aktarmış, toplantı konusunun Uzan ailesine ait bir ses bandının olduğunu belirtmiş ve yazısında şu satırlara yer vermiştir: Bantların yayınlanması mutlaka rating getirecek. Çünkü ilginç. Ama haber değeri yok. Çünkü içeriği zaten daha önce yayınlanmış”. Buradaki durumun basın kanunlarına aykırılığını aktaran Emin Şirin, ilgili basın kanunu maddesini de vermiştir: “Hazırlık soruşturmasının başlamasından, takipsizlik kararı verilmesine veya kamu davasının açılmasına kadar geçen süre içerisinde, Cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme işlemlerinin ve soruşturma ile ilgili diğer belgelerin içeriğini yayımlayan kimse, iki milyar liradan elli milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza, bölgesel süreli yayınlarda on milyar liradan, yaygın süreli yayınlarda yirmi milyar liradan az olamaz. Gazetecilik etiği açısından bakıldığında söz konusu süreçte iki medya grubunun, Basın Meslek İlkeleri’nin “Kişileri ve kuruluşları eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.” içerikli 4., “Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.” içerikli 10. maddelerini ihlal ettiği, yine ayni ilkelerde yer alan gazeteciliği özel çıkarlara alet etmeme (madde 3), aşağılama ve küçük düşürme (madde 1) maddelerine aykırı hareket ettiği görülmüştür. Söz konusu kuruluşların kriz dönemine halkla ilişkiler etiği açısından bakıldığında ise “daima kamuoyunun çıkarları doğrultusunda hareket etme”, “medyayı birbirine düşürecek hareketlerde bulunmama”, “her zaman doğruyu söyleme, doğruyu saptırmama”, “mahkeme emri olmadığı sürece gizli bilgileri vermeme ve hiç bir şey söylememe” ilkelerinin ihlal edildiği gözlenmektedir. 58 Tolga Şentürk SONUÇLAR Bugün günlük yaşamda iletişimin önemli bir kısmı, insanın veya örgütün kendisi için, sosyal çevre için, üretilen ve tüketilen ürünler için “kabul edilebilir imajlar yaratmaya” hizmet etmektedir. Bu tür iletişimin etiği, belli siyasal, ekonomik ve kültürel pazar çıkarlarına uygun düşünce, duygu ve davranış biçimleri yaratma görevini yapan maniple edilmiş bir karakter taşır (Erdoğan, 2007:21). Pazar payını tutmak ve mümkünse genişletmek için okuyucunun/izleyicinin tercihi olmak, dikkatini ve ilgisini çekmek, onlara kurgulanmış gerçekleri empoze etmek için yapılanlara bakıldığında, orada medyayı yönetenlerin neyi nasıl düşündüğü ile ilgili önemli göstergeler ve ip uçları görülür. Bu göstergeler ayni zamanda medyayı yönetenlerin etiğini anlatır. Bu yapı içerisinde ortaya konan halkla ilişkiler uygulamaları da etik açıdan paralellik taşır. Makalede ele alınan tipik olay, medya kuruluşlarının aralarındaki çatışmaya bağlı olarak oluşan kriz dönemi halkla ilişkilerinin, halkla ilişkilerin temel doğasından farklı bir nitelikte olmadığını ve bu niteliğin de etik konseptten yoksun olduğunu işaret etmektedir. Burada da savunma rolü, hedef kitlelerin düşüncelerini yönetme, gerçekleri saklama ya da saptırma, karşı tarafı karalama ve kötüleme bulunmaktadır. Etik dışılık, bu argümanlarla da bitmemekte, bir yandan sosyal sorumluluğu ve toplumsal fayda sağlıyor olmayı halkın zihnine işlerken, bir yandan da örgütsel çıkarları gerçek amaç edinme ayrı bir etik dışılık olarak kendini göstermektedir. Karalama ve aklama faaliyetleri, ekonomik ve mesleki çıkarlara ilişkin gerçekleri gözler önüne sermekle birlikte, medya kuruluşu sahiplerinin farklı ticari alanlarda iş yapmalarını engelleyici yasal düzenlemelerin gerekliliğini de ortaya koymaktadır. Kurumsal iletişim tarafsız, güvenilir ve gerçekçi olmalıdır. Halkla ilişkiler mesleği de meşru teknikleri uygulamada doğru hareket etmelidir. Ancak mevcut sosyoekonomik ve siyasal sistemin içerisinde halkla ilişkiler mesleği ve uzmanları kurumun çıkarını ve saygınlığını her şeyin üzerinde görmektedir. Medya kuruluşları için olsun yada farklı kurumlar için olsun, kriz dönemlerinde eyleme geçildiğinde haber yönetimi haber yönlendirmesine, şeffaflık aldatmacaya, etkileyici gündem gizli propagandaya ve doğruluk çarpıklığa dönüşmektedir. Bu gibi olumsuz sonuçları baştan engellemek için organize edilmiş meslek örgütleri ve bu örgütlerle gelen etik kodları sorunları gidermede katkı Doğan ve Uzan medya grupları çatışması 59 sağlayamamaktadır. Hatta denilebilir ki mevcut sosyoekonomik yapı göz önüne alındığında ortaya konan etik kodlar ütopik bir durum arz etmektedir. Bu kodların hiç bir zaman dikkate alınmaması bunun en güzel göstergesidir. Meslek örgütleriyle gelen ilke ve kurallar sadece çalışanları hedef almamalı, aynı zamanda işin örgütleniş biçiminin getirdiği koşulları da hedef almalıdır ve metanın değerine dayanan etiği değil, insan değerine dayanan etiği egemen kılmaya çalışmalıdır. Bu incelemede görülmüştür ki, söz konusu iki medya grubunda oluşan krizde ilgili yazılı basın organları tarafsızlık, doğruluk, dürüstlük ve saygı gibi mesleki temel değerlerden ödünler vererek bağlı bulundukları kuruluşun savunusuna geçmişlerdir. Bu aşamada Hürriyet, Milliyet ve Star Gazetesi gibi yazılı basın kuruluşları bağlı bulundukları medya gruplarının kriz dönemi halkla ilişkilerini yönetmişlerdir. Bu faaliyetleri sırasında da haber etiği, meslek etiği ve halkla ilişkiler etiği bağlamında birçok olumsuz uygulamaya imza atmışlardır. Söz konusu tipik örnek halkla ilişkiler uygulamalarının ve tekniklerinin literatürde, meslek cemiyetlerinde ve eğitim kurumlarında aktarılandan çok daha farklı amaçlarla kullanıldığını göstermektedir. Burada da, meslekte çoğu zaman görüldüğü gibi, kriz ortamında karşı tarafı suçlayıcı, yargılayıcı, aşağılayıcı bir kampanyayla ve örgütün savunusunu yapan bir anlayışla örgütün kamularına yönelik bilinç yönetimi faaliyeti yapılmıştır. KAYNAKÇA Aktan, C. C. (1999). Toplam Ahlak Felsefesi ve Toplam Ahlak. Ankara: Arı Düşünce ve Toplumsal Değişim DerneğiYayınları. Arslan, M. (2001). İş ve Meslek Ahlakı, Ankara: Nobel Yayınları. Bıçakçı, İ. (2000). İletişim ve Halkla İlişkiler: Eleştirel Yaklaşım, Ankara: Mediacat Kitapları,. Bülbül, A. R. (2001). İletişim ve Etik, Ankara: Nobel (2. baskı). Chomsky, Naom (1993). Medya Denetimi, Çev. Şen Süer, İstanbul: Tüm Zamanlar Yayıncılık Erdoğan, İ. (2006). « Medya ve etik : eleştirel bir giriş » İletisim Kuram ve Arastirma Dergisi, Gazi Ünv. İletisim Fak. Basımevi, Emek, Ankara, 2007. Erdoğan, İ. (2006). Teori ve Pratikte Halkla İlişkiler. Ankara: Erk. Ewen, S. (1996). PR! A Social History of Spin, New York: Basic Books Hürriyet Gazetesi: 14/07/2001, 17/07/2001 Keloğlu, E. İ. (2003). Halkla İlişkilerde Tanım, Tarih, Kuram Bağı ve Eğitimin Doğası Üzerine Eleştirel Bir İnceleme, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi. 60 Tolga Şentürk Milliyet Gazetesi: 05/09/2001, 2/10/2001, 4/10/2001, 07/10/2001 Pira, A. (2004). “Küresel Köyde Halkla İlişkiler Adına Neler Konuşuluyor?” İzmir: E.Ü. İletişim Fak. Yayınları, no:35. Schlegelmich, B. (1998). Marketing Ethics, UK: International Thomson Business Press Wright, D. K. (1989). “Ethics Research in Public Relations: An Overview”, Public Relations Review, vol. 19, no.1, sf:13-20. www.basinkonseyi.org.tr/kararlar/yk-kararlari162.htm www.evrensel.net/05/10/01/medya.html www.evrensel.net/07/09/01/medya.html www.evrensel.net/08/09/01/medya.html www.zaman.com.tr/2001/08/29/medyaanaliz/medyaanaliz.htm www.zaman.com.tr/2002/02/03/haberler/h14.htm İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 61-76 Makale Emek piyasasında cinsiyetçi ücret ayrımı: Bursa Organize Sanayi bölgesinde bir araştırma Tuba Duruoğlu 1 Öz: Bu çalışma kadınların, istihdama katılım bakımından erkeklere göre dezavantajlı bir konumda bulunduğu genel varsayımı üzerine inşaa edilmiştir. Çalışmada kadınların yoğun olarak istihdam edildiği alan olan tekstil sektöründeki, cinsiyetçi ayırım araştırıldı. Üç hipotezin test edildiği bu çalışma niceliksel alan araştırması olarak tasarlandı. Araştırmanın bulguları üç hipotezi de doğruladı. Araştırmanın ulaştığı sonuca göre, çalışmanın yapıldığı sektörde cinsel ayırımcılığa dayanan istihdam politikaları uygulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Emek piyasası, cinsiyetci ayırımcılık, ücret politikası Gender based wage discrimination in labor market: A study in Bursa organized industry Abstract: This study was constructed on the main hypothesis that women are placed in less advantages position as compared to men in terms of employment The study investigated the sexual discrimination in textile industry wherein multitude of women are employed. The study, which was designed as quantitative survey research, tested three hypotheses on the employment issue. The findings supported all three hypotheses. It was found that there was widespread sexual discrimination in the textile industry. Keywords: Labor market, sexual discrimination, wage policy. 1 Yüksek lisans mezunu, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi E-posta: [email protected] 62 Tuba Duruoğlu GİRİŞ Sorun Bu çalışma kadınların, istihdama katılım bakımından erkeklere göre dezavantajlı bir konumda bulunduğu genel varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Bilindiği gibi ataerkil toplumların tümünde geçerli olan geleneksel ideolojinin cinsiyetçi işbölümü, kadın öncelikle ev işlerinden ve çocuk bakımından sorumlu tutmuştur. Kadınların büyük bir çoğunluğu, bu nedenle toplumsal üretimden uzak kalır ve kendilerine küçük yaşlardan itibaren öğretilip benimsetilen toplumsal cinsiyet, düşünce ve davranış kalıplarına göre beceriler edinir. Zaman zaman bu beceriler onlara evdeki işlerinin bir tür uzantısı olan mesleklerde ve çalışma alanlarında istihdam olanakların açmaktadır. Ama kadınlar hemen hemen tüm toplumlarda hep ikinci dereceden emek kaynağı olmayı sürdürmektedirler. Çünkü geleneksel ideoloji, “kadın için aile ve çocuğun her şeyden önce olduğunu” kuşaktan kuşağa aktarmaktadır. Bu nedenle çalışma yaşamında erkeğe özgü ve kadına özgü olarak nitelenen işler, geleneksel olarak belirlenmiştir. İşleri toplumsal cinsiyet açısından kategorilere ayıran bu anlayış, kadını toplumsal üretime “ev kadınlığı” statüsünü koruyarak ve ancak kadın emeğini gerektiren zorunlu durumlarda dahil etmektedir. Ataerkil değerlerin ya da erkek egemen zihniyetin kurumları biçimlendirdiği toplumlarda kadınlar, her alanda (ekonomi, siyaset, bilim) engelleyici bir sınırlanmışlık durumunu, marjinal bir varoluş konumunu yaşamaktadırlar ve bilinmelidir ki egemenliği binlerce yıldır sürdüren bir gücün ortadan kaldırılması o kadar kolay değildir (Arat, 1996: 45, 46). Kapitalizmle birlikte yukarıda anlatılan gibi bir yapının varolan üretim sürecinde ve mekanın organizasyonunda toplumsal cinsiyete ilişkin formlarının yeniden düzenlendiği görülmektedir. Son yıllarda kadınlara yönelik ataerkil tutumlarda çok az bir değişme ve belirli alanlarda boyun eğişlerinde ya da onlara yüklenen ikincil konumlarda çok az gelişme gözlenmiştir. Eisenstein’a göre (1979:28) ataerkillik kapitalist süreçte de varolan ve bugün cinsel roller aracılığıyla erkeğin gücüne dayanan ve çekirdek aile de kurumsallaşmış olan bir şeydir. Cinsiyete dayanan işbölümü, içinde çalışmak için kadına özel alan olan evi, erkeğe de kamusal alanı vermesi nedeniyle doğal olarak evin dışındaki her işi erkeksi, ev işlerinin de kadınsı olduğuna ilişkin derin bir önyargı yaratmıştır. Yiyeceklerin Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 63 hazırlanması ve sunulması, beslenme ve temizlikle ilgili işlemler kadınların işlevi sayılmıştır ve bu işlerin ev denilen mekanda yürütülmesi gerektiği düşünülmüştür. Kapitalizmle birlikte de, kadınlar daha çok ev işlerine benzeyen hizmetler sektöründe, sağlık, eğitim, tekstil, gıda vb. alanlarda kitlesel bir biçimde çalışmaya başlamışlardır. Eşit ise eşit ücret yasalarına rağmen ücretleri erkeklerinkinden daha düşük olmuştur. Ekonomik bunalım dönemlerinde ya öncelikle işten çıkarılırlar ya da parttime olarak çalışmaya yönlendirirler. Karar alıcı, yönetici, örgütleyici konumlara çok az sayıda ve çok zor gelebililer. Evlilik ve çocuk bakımı gibi nedenlerle işi aksatma veya bırakma olasılıkları oldukça yüksektir. Bundan ötürü, işe almalarda erkeklere tercih edilmezler (Arat, 1996: 46). Momsen ve Townsend (1987:15) bugün asıl dikkat çekici olanın, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin çok daha karmaşık kalıplarını analiz etmekteki girişimler olduğunu belirtmektedirler. Çünkü gelişmekte olan kapitalist ekonomiler içinde hızla değişmekte olan toplumsal cinsiyet ilişkilerinin uzamsal bir mozaiği söz konusudur. Gelişmekte olan kapitalist ekonomilerde ya da Üçüncü Dünya’yı oluşturan uluslarda sıklıkla doğurganlık oranı yüksek, gelirler düşük ve ücretli işgücüne kadın emeğinin katılımı daha az iken, bu ülkelerde toplumsal cinsiyetin yapılanmalarında büyük bir çeşitlilikle karşılaşılmaktadır. Öte yandan, Birinci ve İkinci Dünya ülkelerinde ya da ileri endüstriyel ve merkezi planlı ekonomilerde, oldukça kararlı düşük doğurganlık oranları ve ücretli işgücüne kadın emeğinin katılımında bir süreklilik görülmektedir. Ancak doğurganlık ve ücretli iş sadece toplumsal cinsiyetin yapılandırılmasındaki boyutlardan ikisi değil aynı zamanda toplumsal cinsiyete ilişkin coğrafyayı oluşturan önemli parametrelerdendir. Türkiye’de, geleneksel altyapının çok yavaş değiştiği, kadınların büyük çoğunluğunun ailede, toplumda ve ekonomide erkek egemen kurumlara koşullanmış olduğu, pek çok, geleneksel, hukuksal zorlukla ve ayrımcılıkla karşılaştığı gelişmekte olan genç bir ülkedir (Arat, 1996:47). Dolayısıyla da kadına ilişkin istihdam problemleri birtakım kurum ve kuruluşlarca önemsenen ve geliştirilmeye çalışılan konulardan olmuştur. Bu çalışmada da özellikle tekstil sektöründe çalışan kadınların karşılaştıkları problemler, ileri de oluşturulmaya çalışılan kuramsal çerçeve bağlamında ortaya koyulacak; Üçüncü Dünya Ülkelerinde ve hatta gelişmiş sanayi ülkelerinde kadınların çoğunlukla istihdam edildiği alan olan tekstil sektöründeki, cinsiyetçi ayırım araştırılacaktır. 64 Tuba Duruoğlu Önem Kadının emek piyasasında yer alması özel olarak aile genel olarak da ülke refahı için önemli bir öğedir. Dolayısıyla kadının bir cins değil bir birey olarak eşitlikçi bir muamele görmesi ve her bakımdan çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerekmektedir. Ancak ileri kapitalist üretim ilişkilerinin bunu sınırlandırdığı hatta böyle bir yapıya engel teşkil ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla böyle bir önermenin gerçekliğini nicel verilerle kanıtlamak da önemli görülmektedir. Bu çalışma Bursa Organize Sanayi Bölgesinde bulunan ve kadınların yoğunlukla çalıştığı daha önceki araştırmalarla tespit edilen tekstil sektörünün parçaları olan, üç fabrikada yapılmış ilk araştırmadır. Daha önce, Türkiye’de, kadının istihdamı, çalışma koşulları ve çalışma hayatında karşılaştıkları zorluklara ilişkin yapılmış pek çok araştırma olmasına rağmen Bursa ili böyle bir araştırmaya konu olma bağlamında ihmal edilmiştir. İl, Türkiye tekstil sektöründe üretim kapasitesi ve genişliği bağlamında öncü olduğundan, buradaki fabrikalarda çalışan kadın işgücünün, çalışmanın kuramsal çerçevesi sınırlılığında, çalışma yaşamındaki konumunu ortaya koymak gerektiği düşünülmektedir. Amaç Bu araştırma ile kadının cinsiyetçi, eşitsiz iş koşullarında çalıştırılması ile ilgilenen kişilere, kurum ve kuruluşlara yararlı olmak, bu konudaki tartışmalara ve araştırmalara kaynaklık etmek, yöntem açısından anket çalışmasına ve çeşitli ölçme tekniklerine bir örnek daha teşkil etmek, kısaca bilimsel bilgiye katkıda bulunmak amaçlanmaktadır. İlgili incelemeler Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı, mesleksel dağılımı, çalıştıkları sektörler, cinsiyetçi meslek ayırımı üzerine yapılan araştırmalar istatistikler kullanılarak, sektör bazında kadın/erkek çalışanlar veri alınarak yapılmış niceliksel, niteliksel çalışmalar ya da vaka çalışmalarıdır. Veri, bilgi ve istatistik alınabileck pek çok sayıda araştırma, araştırmacıya yardımcı olmuştur. Hemen hemen tüm sektörlere ilişkin, kayda değer örneklem sayılarına sahip araştırmalar geçmiş tarihlerde yapılmıştır ve hala yapılmaya Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 65 devam etmektedir. Bu araştırmalar kadın ile ilgili hemen tüm konuları kapsar niteliktedir. (bkz. TBMM Kadının Statüsünü Araştırma Komisyonu Raporları, Tutanakları, İstatistikleri, Araştırma Kataloğu, Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü). Bu araştırma yapılırken de söz konusu araştırmalardan kuram, yöntem ve sonuçları açısından faydalanılmış ve farklı bir ilde farklı bir örneklem kullanılarak yapılan bu araştırmada, sonraki çalışmalara yardımcı olmak amaçlamıştır. Kuramsal Çerçeve Günümüz kapitalizminde işbölümü, kadın ve erkek işçiler arasında belirgin bir farklılaşmayı yansıtır. Kadın emeği belirli düzeylerde belirli endüstrilerde yoğunlaşır, kötü çalışma koşullarına sahiptir ve bu emeğin kazancı sistematik olarak erkeklerden daha düşüktür. Ücretli iş alanında kadınlarla erkekler arasındaki söz konusu ayrımlar, genellikle “cinsel işbölümü”nün merkezinde yer alan öğeyi oluşturur. Buna ek olarak, cinsel işbölümü kapitalist süreçlerin türevidir ve onlar tarafından yeniden yaratılmaktadır. Kadınlar düşük ücretli, daha az güvenceli, erkeklere oranla daha az terfi olanağına sahip işlerde çalışmaktadır. Genellikle kadınların çalışma alanları hizmet ve endüstri sektörlerindeki belirli meslekler olmaktadır. (Barrett, 1995:152). Sanayi üretiminde kadın emeği kullanımı çok eskilere gitmekle birlikte gelişmekte olan ülkelerde kadın emeğinin toplu bir şekilde keşfedilmesi, Fordist üretimin son evresinde yeni ortaya çıkan işbölümüne uygun olarak, firmaların işçilik maliyetlerini azaltmak üzere bu ülkelere yatırımlarını yönlendirmeleriyle olmuştur. Bu dönemde neden kadın emeğinin gündeme geldiği sorusuna Massey (1993)’in verdiği yanıtlar bu çalışma için de aydınlatıcı olacaktır: 1. Kapitalist birikim süreci içinde kadın en uygun işgücünü oluşturmaktadır. Kadınlar genel olarak ev kadını olarak tanımlanmakta, evde yaptıkları işler ücretli iş kapsamına girmemekte, ancak ev dışında gerçekleştirdikleri işler gelir artırıcı bir etkinlik olarak görülmektedir. Bu nedenle kadın emeği erkeğinkinden daha ucuza satın alınabilmektedir. 2. Kadınların ev kadını olarak genellenmesi aynı zamanda daha kolay kontrol edilebilmesini sağlamaktadır. Atomistik ve örgütlü olmayan kadın 66 Tuba Duruoğlu işgücü ortak istemleri konusunda fazla bilinçli olmayıp, bunları da dile getirmekte zorlanmaktadır. Pek çok kadının ufku ailesi ile sınırlıdır. 3. Kadının işgücünün tercih nedenlerinden biri, bu iş gücünün serbest tipik proleter işgücü yerine, marjinalleştirilmiş eve bağımlı ve serbest olmayan bir niteliği olmasındandır. 4. Yukarıdaki tanım, işgücü piyasasında cinsiyete dayalı bir işbölümünü de tanımlamaktadır. Bu işbölümünde erkek için betimlenen rol özgür ücretli işçi iken, kadın işgücü için bağımlı ev kadını olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tanım, uluslararası işbölümü çerçevesinde gelişmiş ülkelere verilen tüketim ve az gelişmiş ülkeler için tanımlanan üretim işlevi gelişmekte olan ülke kadınlarının hem üretim, hem de kadınlığını öne çıkaran bir rol tanımını pekiştirmektedir. 5. Gelişmiş ülkelerdeki tüketim mallarının bolluğu, emeğin verimliliğinin artmasından değil, özellikle gelişmekte olan kadın emeğinin giderek artan biçimde sömürülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu dönemdeki işgücü piyasasına ilişkin ana beklenti emeğin ucuza kullanılmasıdır. Sanayi kollarında kadın emeğinin yoğunlaşması özellikle dokuma ve konfeksiyon gibi geleneksel kadın sektörleri ile elektronik, elektrikli dayanıklı tüketim malları ve oyuncak gibi yeni dışsatım sektörlerinde görülmektedir. 1970’li yıllarda bunalıma yanıt olarak gündeme gelen yeniden yapılanma çabaları kapsamında ortaya çıkan yeni emek süreçleri yine ucuz emek aramıştır. Ancak artık emeğin ucuz olması yetmemekte ve iş gücünden istenenler farklılaşmaktadır. İşgücünün esnek çalışma koşullarını benimsemesi işe giriş ve çıkış koşullarına kolaylıkla uyum sağlayabilmesi, belirli bir konuda uzmanlaşma yerine genel becerilerinin fazla olması ve farklı ürünlere ve bunlar için tanımlanacak üretim sürecine kolaylıkla uyum göstermesi beklenmektedir (Ansal, 1989). Bu yeni emek süreçlerinin tanımlandığı emek tipi, kadın işgücünün neden tercih edildiği konusuna yanıt getirmektedir. Kadın işgücünün yarı zamanlı ve esnek saatleri olan işleri daha kolay kabul etmeleri, işte süreklilik arayışlarının daha az olması, geçici olarak işten ayrılmayı kabul edebilmeleri ve uyumlu olmaları, kadın işgücünü bu yeni üretim düzeninde öne çıkarmaktadır. Bu durum yalnızca fason iş yapan teknolojik açıdan düşük sektör ve firmalarda değil, ileri teknoloji kullanan sektörlerde de gözlenmektedir. Öte yandan kadının genel becerilerini kullanarak yaptığı pek çok işin becerisiz iş olarak tanımlanması nedeniyle, kadın emeği ucuza kullanılabilmektedir. Benzer bir Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 67 iş erkek tarafından yapıldığında becerili sayılırken, kadın doğal yeteneklerini kullandığı için beceri istemeyen bir iş yaptığı bunun için ek bir parasal ödüllendirmenin gerekmediği düşünülmektedir. Bu durum ve kadının toplumsal konumu, istenen niteliklere sahip olan kadın emeğinin ucuza istihdam edilmesine neden olmaktadır (Ansal, 1989: 83). Kadın işgücünün emek piyasasına katılım biçiminin erkek iş gücünden yadsınamayacak ölçüde farklı olduğu gözlendiği andan itibaren kadın emeğinin değerlendirilmesi için ek bir kavramlaştırmaya gerek duyulmuş ve bu amaçla yola çıkan pek çok epistemolojik yaklaşım ortaya çıkmıştır. Örneğin akılcı–görgül temelli feminist kavramlaştırmalar cinsiyet ayrımından kaynaklanan eşitsizliği vurgularken, kadın-erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasını savunmaktadır. Köktenci feminizm ise yine kadın –erkek farklılığını vurgulamakla birlikte, bu farklılığın giderilmesi değil, yüceltilmesi gerekli bir değer olduğunu benimsemektedir. Her iki yaklaşımda da kadına bakış cinsiyet farklılığı üzerine kurgulanmaktadır. Böyle bir bakış açısı içinde, kadının çoklu kimliğinin ortaya çıkış süreçlerini açıklamak mümkün değildir. Postmodern feminist yaklaşım ise farklı kadın kimliklerinin nasıl olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Bu çerçevede cinsiyetin sosyal ve kültürel içerikle tanımlandığı, sosyal süreçler ve güç ilişkileri ile şekillendiği öne sürülmektedir. Mekanın farklı kadın kimliklerinin oluşmasındaki etkilerinin yanısıra ırk, etnik köken gibi bazı ek boyutlar bu çerçevede tartışılmaktadır. Tüm bu yaklaşımlar cinsiyeti ön planda fazlasıyla vurgulayan, kadının başlı başına ayrı bir cinsiyet olarak ele alındığı yaklaşımlar olduğu için evrensellik kaygısı taşımakta ve pek çok diğer öğeyi göz ardı etmektedir (McDowell, 1998:157). Eşitsizliği vurgulanan kadının işgücü piyasasına katılımı gözönüne alındığında ise farklı yaklaşımlar ortaya atılmıştır. Ekonomik kökenli işgücü piyasası kuramlarında kadının öznelliği üzerinde daha az durulmaktadır. Örneğin neo-klasik emek piyasası kuramı kadının üretimdeki rolünü toplam emeğin arzı ve bu emeğe talep ile açıklamaktadır. Kadın işgücü beceri düzeyi ile elde ettiği marjinal verimliliğine bağımlı olarak istihdam edilmekte ve ücret almaktadır. Kadınların göreli olarak elde ettikleri düşük ücretler becerilerinin niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Ayrımlaşmış emek piyasası kuramı ise işgücü piyasasının farklı tabakalardan oluştuğu görüşünü esas alarak, çalışma koşullarının ve davranış kurallarının farklı olduğu alt piyasa ve farklı süreçlerin olduğu yapılardan söz etmekte, emek piyasasının tekdüze bir yapıya sahip olmadığını öne sürmektedir. İşgücü piyasasında sendikalı işçi 68 Tuba Duruoğlu çalıştıran firmalarda istihdam edilecek emeğin teknolojik olarak tanımlandığı, bu kesimdeki girişimcilerin, emeğin eğitilebilir olması ve beceri öğesine dayalı olarak işgücünü seçtiklerini ve bu üretim sırasında da becerilerini geliştiren işgücüne sürekliliğin sağlanması için ücret sırasında da becerilerini geliştiren işgücüne sürekliliğin sağlanması için ücret ve çalışma güvencesi verildiği öne sürülmektedir. Buna karşılık ikincil işgücü piyasasında, birincil piyasada iş bulamayan işçiler beceri düzeyleri ne olursa olsun güvencesiz koşullarda ve göreli olarak daha düşük ücretlerle çalışarak iş gücü piyasasına katılabilmektedir. Çoğunlukla kayıt dışı kesimi oluşturan bu piyasada da kadın işgücü yoğun bir şekilde istihdam edilmektedir. Bu yaklaşımlarda görüldüğü gibi üretim ilişkileri konu dışı bırakılmıştır. Bu yüzden söz konusu çalışmayı kuramsal açıklamada yetersiz kalmaktadır (Jacobsen, 1994). Kadın emeğinin özünü, sosyal yapı ve sosyal ilişkileri öne çıkararak açıklamaya çalışan yaklaşımlar da vardır. İlki aileyi esas alan yaklaşımdır. Aile içinde kadın-erkek üzerine odaklanan yaklaşım, kadının işgücü piyasasına katılımı ile aile içinde değişen konumunu irdelemeye çalışmaktadır. Kadın emeğinin ucuz ve güvensiz işlerde ve kötü koşullarda istihdamı, eğitim, beceri düzeyi gibi faktörlere dayalı olmayıp, bunun temel nedeni evle ücretli iş arasındaki ilişkiden/çelişkiden kaynaklanmaktadır. Kadının evdeki tüm sorumluluklarının devam etmesi ve işteki çalışma koşullarını ve saatlerini ailenin yaşam çerçevesi içinde düzenlemeye çalışması, kadını işgücü piyasasında dezavantajlı konuma sokmaktadır. İkinci yaklaşım ise toplumdaki eşitsizlikler içindeki aileyi ele almakta ve aile içi eşitsizliklerin olduğunu kabul etmekle birlikte, bu farklılaşmanın dışsal sömürü ve fakirliğe ve bunların kurumlarına karşı hareket içinden aza indiğini savunmaktadır. Aile bireyleri gelirlerinin, aile içinde toplanmasıyla bir ekonomik sıçrama yapılabilir. Bu çerçevede ailenin bir yandan bütünlüğü sağlamaya çalıştığı ve geleneksel değerlere sıkı sıkıya sarıldığı, öte yandan kadının emeğinin kullanılmasının ailenin gelirini artırdığı kabul edilmektedir. Üçüncü yaklaşım ise akrabalık bağları ve ekonomik ve sosyal yaşamını sürdürdüğü emek alış-verişi (paralı veya parasız) ile tanımlanan sosyal çevre içinde kadını ele almak şeklinde özetlenebilir. Bu tür bir yaklaşımda kadın emeği sosyal içeriği ile tanımlanma yoluna gidilmektedir. Kadın emeğinin ne şekilde kullanıldığı, sosyal yapı içinde nasıl şekillendiği veya sosyal yapıyı nasıl etkilediği önem kazanmaktadır. Kadının birey olarak işlevi kadar, sosyal çevredeki kadınlarla olan ilişkileri ana ilgi odağı haline gelmektedir (McDowell, 1998). Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 69 Ansal (1989) ise emek piyasası içinde cinsiyetçi meslek ayrımına ilişkin yaklaşımları farklı bir formülleştirmeyle sunmaktadır. Bunlardan ilki beşeri sermaye yaklaşımıdır. İki cinsin farklı meslekler seçmesinin cinsiyet rollerinden kaynaklandığını, özellikle evli erkeklerin yaşam dönemi boyunca ev dışında çalışmaya evli kadınlardan daha fazla zaman ayırdıklarını, evli kadınların doğum nedeniyle işlerine ara verdiklerini ve işlerine tekrar döndüklerinde, ayrı oldukları sürede becerilerini geliştirmedikleri için düşük ücret aldıklarını iddia etmektedirler. Kadınlar işe ara verme durumunda en az gelir kaybı olacak meslekleri seçerler. Böylelikle düşük ücretli, kötü çalışma koşullarına sahip, yükselme şansı olmayan mesleklerin sebebi ayrımcılık değil, kadınların bireysel seçimidir. İşveren ayrımcılığı yaklaşımı ise mesleksel ayrımın işverenin uyguladığı ayrımcı tutumdan kaynaklandığını ileri sürer. Erkeklerin işveren, koca, işçi, tüketici ve yasa koyucu olarak kadınların meslek seçimi üzerinde hakimiyet kurmuş olduklarını iddia eder. Ailenin kocanın işinin bulunduğu yerde yerleşmesi, yasa koyucunun kadınların bazı işlerde çalışmasını yasaklaması gibi tutumlar bu tür ayrımcılığı oluşturan olgular olarak sayılır. İstatistiksel ayrımcılık da işverenin işe girmek için başvuru yapan bireyleri tek tek değerlendirmektense, o kişinin ait olduğunu varsaydığı grubun niteliklerine göre değerlendirme yaptığı fikrine dayanır. Örneğin kadınların erkeklere göre daha fazla devamsızlık yaptıkları yaygın kanısına göre bir işe başvuran kadının özelliklerine bakmadan sadece kadın olduğu için devamsızlık yapacağı yargısının ayrımcılığa yol açacağı ileri sürülür. Cinsiyetçi rol toplumsallaşması yaklaşımına göre ise yaşama ilk adımı atmalarından itibaren kadınlarla erkeklerin toplumsallaşma biçimi farklı gelişir. Bu yüzden kadın ve erkek farklı olarak yetiştirildiğinden farklı nitelikler ve tutumlar geliştirir ve bu durum iki cinsin meslek seçimine yansır. Son olarak, kurumsal yaklaşımda ise emek piyasasının cinsiyetçi ayrımının kurumsal engellerden kaynaklandığı belirtilir. Bu engeller cinsiyet, ırk, Farklı fiziksel ve toplumsal niteliklere karşı önyargı ve ayrımcılık biçiminde olabilir. Bu çalışma için benimsenen kuram ise yukarıda anlatılanların çoğundan çok farklıdır. Toplumsal olarak kadına ve kadın işgücüne belirli roller ve nitelikler yüklendiği ve bu yüklenen niteliklerin üretim ilişkileri aracılığıyla bilinçli olarak pekiştirildiği şeklindeki yaklaşımın cinsiyetçi ayrımlaşmayı açıklamada tam olarak yetkin olduğu düşünülmektedir. Buna göre ataerkillik 70 Tuba Duruoğlu salt sermayeye yönelik işlevleri açısından ele alınmaktadır. Kapitalizm ataerkilliği kullanır ve ataerkillik sermayenin gereksinimleriyle tanımlanır. Emek bir meta değildir ve bu tür bir yaklaşım emeğin girişimci tarafından talep edildiğinde meta haline geldiğini öne sürmektedir. Artı değer emeğin katkısı ile oluşmakta ve üretim faktörlerinin mülkiyeti nedeniyle emeğe yapılan ödemelerin sömürü koşullarını tanımladığı belirtilmektedir. Toplumsal sınıflar ve bunların üretim faktörleri ile olan ilişkileri öne çıkarılır. Ev gibi emek piyasası da kadın için tüketim ve yeniden üretim mekanı olarak tanımlanmaktadır. Küresel eğilimler çerçevesinde kadın işgücünün tercih nedeni, kadınların düzensiz, güvencesiz ve düşük ücretli işleri daha fazla kabul etmeleridir. Kapitalist, düşük ücret ve kötü çalışma koşullarının yer aldığı, yükselme şansı olmayan ve iş güvencesinden yoksun işleri daha çok kadınlara ve çocuklara vererek ve onları sömürerek ataerkilliği işler hale getirmektedir. Kar maximizasyonu prensibiyle çalışan ve ayrımcılık yapan işveren daha düşük ücretle çalışmayı kabul eden kadın işgücünü her zaman yeğleyecektir. Burada temel nokta kadının ayrı bir cinsiyet olmakla birlikte, erkekten daha fazla sömürüldüğüdür. Asıl vurgu kadına bakış ya da cinsiyet üzerine değil, cins ayrımı yapmadan birey üzerinedir. Böyle bir yaklaşım evrensel olma kaygısından da uzak olduğu için, öznellikleri de içerir. İleri kapitalizm insanlara, manipüle edilecek nesneler olarak davranır ve onların genel bir şeyleştirilmesine yol açar. İnsanlar insanı özelliklerinden yoksun bırakılır ve metalara insani değerler atfedilir (Poster, 1989; Barrett, 1005; Massey, 1983). Bu yaklaşımın ana kavramları ataerkillik, yeniden üretim ve ideolojidir. Yeniden üretim sürecinde kadının sömürüsü ailede başlayıp iş yaşamında da devam etmektedir. Toplum içinde varolan eşitsizlikler sosyalizasyon süreci ile ataerkil anlayışın rolleri kadınlara iletilmektedir. Kadının konumu her durumda eşitsizdir ve kadın genellikle ücretsiz aile işçisi konumundadır. Bu anlayışı benimseyenler kadının ücretli işçi olarak düşünüldüğünde düşük ücretli ve güvensiz konumlarını tekrar tekrar belirtirken ataerkil aile ideolojisini dikkate alırlar. İdeoloji yaşanılan deneyim, ekonomik düzeyden görece bağımsız olan bir pratik olarak görülmektedir. Bireysel konular ideolojide yapılanmakta ve yeniden üretilmektedir. Bu yaklaşım ideolojik süreçlerin ve kapitalist toplumsal oluşumdaki cins ayrımının önemini vurgulayarak çalışmalarını iki yönde ilerletir: aile ilişkilerinin kavranması ve eril ve dişil öznelliğin gelişmesi ile kültürel üretimde cins ayrımlarının çözümlenmesi (Barrett, 1995:34-35). Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 71 Hipotezler Bu araştırmada genel olarak cinsiyetin alınan ücretle ilişkisi saptanmaya ve kadın işçilerin düşük ücret aldığına ilişkin genel varsayımın doğruluğu sınanmaya çalışılmıştır. Bu varsayım yukarıda oluşturulmaya çalışılan kuramsal çerçeveden hareketle formüle edilmiş ve doğruluğunu ispatlamak için de birkaç alt hipotez belirlenmiştir. Hipotez 1: Araştırmanın ilk hipotezi cinsiyet ile alınan ücret arasında bir ilişki olduğuna yöneliktir. Buna göre kadın işçiler ile erkek işçilerin aldığı ücretlerin farklı olduğu, kadınların erkek işçilerden daha düşük ücret aldıkları düşünülmektedir. Kadın ve erkek arasındaki cinsiyetçi ücret ayrımını ortaya koyabilmek ya da ölçebilmek amacıyla oluşturulan bu hipotez için cinsiyet ve alınan ücret değişkenlerine chi square testi uygulanmıştır. Hipotez 2: Kadın işçilerin aldıkları ücretlerin sadece erkek işçilerin ücretlerinden değil, asgari ücretten de düşük olduğu varsayılmıştır. Çalışmanın kuramsal çerçevesinde belirtildiği gibi, kar maksimizasyonu, emeğin günden güne daha çok sömürülmesi durumunu ortaya çıkarmış ve aynı amaç uğruna işçi ücretlerini en alt seviyede tutma gayretini göstermiştir. İşçi ücretlerinin olabildiği kadar düşük tutulması karı arttıracağı için ‘niteliksiz’ olarak görülen kadın işçiler erkeklerden daha fazla tercih edilir olmuştur zira ataerkil kapitalist düşünceye göre bir kadın işçiye bir erkek işçiden daha az ücret verilebilir; bu da kapitaliste daha fazla kar getirecektir. İşte araştırmanın bu hipotezinde kadına, verilmesi gereken en düşük ücretten yani asgari ücretten bile daha düşük ücret verildiğini göstermek amacıyla , kadın işçilerin ücretlerinin ortalaması asgari ücretle one-sample t-test ile karşılaştırılmış ve anlamlı bir fark bulunmaya çalışılmıştır. Hipotez 3: Kadın işçilerin yaşı arttıkça, ücretleri de artmaktadır. Buna göre işçilerin aldığı ücretler cinsiyetlerinden dolayı zaten düşük iken, bir de araya yaş faktörünün girdiği düşünülmektedir. Buna göre kadın işçiler düşük ücret alırken, genç işçiler diğerlerinden de düşük ücret almaktadırlar. Bunun nedeni ise yine ataerkilliği pekiştiren kapitalist düşüncede yatmaktadır. Zira genç kızlar bir eş veya bir anne durumunda olmadıkları için onlara daha az ücret verilir. Bunun yanında yaşları nispeten daha ileri olan kadınlar her zaman bir eş ve anne konumunda değerlendirildiği ve ataerkil düşünce gereği öyle görüldüğü için genç kızlardan daha yüksek ücret almaktadırlar. 72 Tuba Duruoğlu YÖNTEM Nüfus-örneklem: Bu çalışma için, Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren üç tekstil fabrikasındaki 1500 işçiden 75’i kadın , 75’i erkek olmak üzere 150’si basit rastlantı örneklemi tekniğinden yararlanılarak seçilmiştir. Veri toplama ve ölçme: Seçilen 150 işçiye yukarıda belirtilen hipotezlerin değişkenlerini ölçmeye yarayacak sorular sorulmuştur. Bunlar “Yaşınız nedir?” ve “Aldığınız ücret nedir?” şeklindeki sorulardır. Araştırma değişkenlerin demografik karakterini belirlemekle başlamaktadır. Öncelikle yaş değişkeninin özelliklerinin tekrarlanan dağılımı üzerinde durulmuş ve frekans dağılımı yapılmıştır. Bunun için yaş değişkeni gruplandırılmış ve isimsel ölçek haline getirilmiştir. Buna göre 18-34 yaş arasına 1 değeri, 35-51 yaş arasına 2 değeri ve 52-68 yaş arasına da 3 değeri verilmiştir. Böyle bir gruplandırma yapılmasının sebebi ise minimum yaşın 18, maksimum yaşın 68 olması ve diğer araştırmaların da yaş değişkenini ölçerken genellikle üçlü gruplar kullanması olarak belirlenmiş ve bu şekilde bir gruplandırmanın anlamlı olduğu düşünülmüştür. Burada, sadece kadın işçilerin yaşlarının frekans dağılımının belirlenmesi ise, araştırmanın hipotezlerinin ölçülmesi için yalnızca bu verilerin yeterli olmasına bağlanmalıdır. İkinci olarak merkezi yönelime dayanan istatistikler yapılmıştır (Bkz. Tablo 2). Burada ölçülen değişken ise alınan ücrettir. Yine araştırmanın kuramsal çerçevesi gereği sadece kadınların ücretlerinin ortalamasını bulmak amaçlanmaktadır. Ücret değişkeni merkezi yönelim istatistiğinin kuralı gereği gruplandırılmamış, sayısal veriler olarak olduğu gibi ele alınmıştır. Hipotezlerin ölçülmesinde ise üç farklı istatistiksel analiz testi kullanılmıştır. İlk hipotez için (cinsiyet ile alınan ücret arasında bir ilişki vardır) , kadınlar ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliğini ölçmek amacıyla chi square testi yapılmış ve cinsiyet ile alınan ücretler arasındaki ilişki test edilmiştir. Chi square testi için gerekli olan isimsel ölçekler de; cinsiyete 1 ve 0 değerleri (1=kadın , 0=erkek) ve ücretlere de 1, 2,ve 3 değerleri (100-150 milyon arası=1, 151-201 milyon arası=2, 202-252 milyon arası=3) verilerek sağlanmıştır. Ücretlerin bu tür sınıflandırılmasının nedeni ise en düşük ücretin 100 milyon ve en yüksek ücretin 252 milyon lira olması ve üçlü sınıflandırmanın anlamlı olduğunun düşünülmesidir. Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 73 İkinci hipotezi (kadın işçilerin aldıkları ücretler asgari ücretten düşüktür) ölçmek için belirli bir standarda (asgari ücret) göre kadın işçilerin ücretlerinin ortalamasını ölçmeye yarayan one sample t-test kullanılacaktır(Bkz. Tablo 6).Bu test kadınlara verilen ücreti asgari ücretle karşılaştıracak ve asgari ücret ile kadınların aldığı ücretler arasında anlamlı bir fark olup olmadığını ortaya çıkaracaktır. Yine ölçme tekniği gereği veriler sayısal olarak yüklenmiş, asgari ücret ise 200 milyon olarak belirlenmiştir. Pearson testi ise genç kadınlara daha düşük ücret verildiğini doğrulamak üzere yapılmıştır (Bkz. Tablo 6). Aslında araştırmanın kuramsal çerçevesine biraz uzak kalmakla birlikte böyle bir testin uygulanma zorunluluğu araştırmanın formatı ve değerlendiricinin isteği gereğidir. Bu testi uygulamakta amaç ‘kadın işçilerin yaşı arttıkça aldıkları ücretler de artacaktır’ şeklindeki araştırma hipotezinin, yaş ve ücret değişkenleri arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını ölçebilmektir. Bu test sadece kadın işçiler üzerinde uygulanmış, Pearson testinin kuralları gereği kadın işçilerin yaşı ve aldıkları ücretler niceliksel veriler olarak yüklenmiştir. BULGULAR Deneklerin demografik özelliklerini ortaya çıkarabilmek için yapılan frekans analizi sonucunda 75 deneğin yaşları şu şekilde dağılmaktadır: 18-34 yaş arasında 42 kadın işçi örneklemin %56’sını oluşturmaktadır. Deneklerin 14’ü 35-51 yaş arasında ve 19’u da 52-68 yaş arasındadır ve tüm kadın işçi örnekleminin sırasıyla %18.7’si ve %25.3’ünü temsil etmektedir. Bulgulara gore, 75 kadın işçinin aldığı en düşük ücret 100 milyon, en yüksek ücret ise 150 milyon liradır. Alınan ortalama ücret ise 130 milyon lira olduğu görülmektedir. Cinsiyet ve ücret bağı: Tablo1’de cinsiyet ile alınan ücret arasındaki ilişki chi square testiyle analiz edilmiştir. Bulguya göre, 75 kadın işçinin tamamının (%50) 100-150 milyon lira arasında ücret aldıkları görülürken bu rakam erkeklerde sadece 4’tür (% 2,7). Erkek işçilerin 38’i (% 25,3) 151-200 milyon lira arasında ücret alırken, 33’ü (% 22) 201-250 milyon lira arasında ücretlendirilmektedir. İstatistk analizi p.= 0,001 seviyede anlamlı bir ilişkinin olduğunu göstermektedir. İlişkinin gücü ise % 688 seviyesindedir. Dolayısıyla cinsiyet ile alınan ücret arasındaki ilişkinin varlığına yönelik hipotez 1, 150 denek üzerinde uygulanan chi square ilişki testinin anlamlı çıkması sonucu kabul edilmiştir: Cinsiyet ile alınan ücret arasında anlamlı bir ilişki vardır. 74 Tuba Duruoğlu Tablo 1. Cinsiyet ile alınan ücret arasındaki ilişki (N=150) Alınan Ücret (milyon olarak) 100-150 151-200 201- 250 Toplam Erkek 4 38 33 75 Kadın 75 - - 75 79 38 33 150 K-kare= 134.81 df= 2 p=0,001 c= .688 Ücretlerin asgari ücretle karşılaştırılması: Bu analizde alınan ücretlerin ortalamasını asgari ücretle karşılaştırabileceğimiz one-sample t-test kullanılmıştır (Tablo 2). Tabloda görüldüğü gibi asgari ücret, 200 milyon (test value=200) olarak belirlenmiş ve bu rakam kadınların aldıkları ücretlerin ortalaması ile karşılaştırıldığında, anlamlı bir fark olduğu ortaya çıkmıştır (p = 0,000). Tablo 2. Kadınların aldıkları ücretlerin asgari ücretle karşılaştırılması Test value= 200 milyon lira Kadının ücreti t df Anlamlılık (2 tail) Ortalama farkı 38,843 74 0,001 72 Bulgulara göre, kadınların ücreti ortalamasıyla asgari ücret arasında 72 milyon (mean difference=72) fark vardır. Kadınlar, asgari ücretten ortalama olarak 72 milyon TL daha az ücret almaktadırlar. Böyle bir sonuç araştırmanın ikinci hipotezini de doğru kılmaktadır: ‘kadın işçilerin aldıkları ücretler asgari ücretten düşüktür’. Erkeklerin durumuna gelince, erkeklerin ücretlerinin ortalaması ile asgari ücret (200 milyon) karşılaştırılmış ve anlamlı bir fark (sig.= ,059) bulunamamıştır (Tablo 3). Emek piyasında cinsiyetçi ücret ayırımı 75 Tablo 3. Erkeklerin ücretlerinin asgari ücretle karşılaştırılması (N=75) Test value= 200 milyon lira Erkeklerin ücreti T df Anlamlılık (2 tail) Ortalam a farkı - 1,915 74 0,059 5,680 Anlamlı bir fark olmamasına rağmen bu testin yapılmasının sebebi erkeklerin ücretlerinin kadınlara göre asgari ücrete daha yakın olması ve kadın-erkek eşitsizliği ile birlikte erkeklerin de düşük ücret aldığına bir kanıt teşkil etmesidir. Erkekler de kadınlar gibi asgari ücrete göre düşük –ama yine de kadınlara göre daha fazla-ücret almaktadırlar. Tabloya göre erkeklerin ücretlerinin ortalaması asgari ücretten 5 milyon 680 bin lira düşüktür. Bu testin yapılmasının nedeni araştırmanın kuramsal çerçevesinde söylendiği gibi kadın işçilerin daha çok olmasının yanında erkek işçilerin de düşük ücretler aldıklarını kanıtlayabilmek ve çalışmaya ek bilgi sağlayabilmektir. Anlamlı bir fark görülmemektedir ama erkeklerin ücretlerinin ortalamasının da asgari ücretten düşük olduğu buradan çıkarılabilmektedir. Yaş ve ücret ilişkisi: Pearson testi kullanılarak yapılan ilişki analizinde kadın işçilerin yaşları ile ücretleri arasındaki doğru-çizgisel ilişki tespit edilmeye çalışıldı. 75 kadın işçinin yaşları ile aldıkları ücretler arasında yapılan karşılaştırma sonucunda p= ,001 seviyesinde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. İlişki c= ,848 seviyesinde güçlü bir ilişkidir. Dolayısıyla araştırmanın başlangıcında ortaya koyulan ‘kadınların yaşı arttıkça ücretleri de artar’ şeklindeki hipotez de doğrulanmış olmaktadır. SONUÇ Bursa Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan üç tekstil fabrikasındaki 150 kadın ve erkek işçi üzerinde uygulanan bu araştırmanın asıl hedefi cinsiyetçi ücret ayrımını ortaya koyabilmekti. Araştırmanın kuramsal çerçevesi içinde kalınarak formüle edilmeye çalışılan hipotezlerin doğruluğu, chi square, one sample t-test ve pearson testi ile kanıtlandı. Buna göre bulunan sonuçlar daha önce yapılan diğer araştırmaların bulgularını destekler ve kullanılan farklı örneklem dolayısıyla araştırmalara katkıda bulunur niteliktedir. Buna göre Bursa Organize Sanayi Bölgesi’ndeki üç tekstil fabrikasında da, diğer tekstil 76 Tuba Duruoğlu fabrikalarında yapılan araştırmalarda çıkan sonuçlar gibi: Cinsiyet ve alınan ücret arasında ilişki vardır. Kadın işçiler erkek işçilere oranla daha düşük ücret almaktadırlar. Kadın işçiler sadece erkek işçilerin aldıkları ücretten değil asgari ücretten de az ücret almaktadırlar. Ancak yapılan ek test sonucu erkeklerin de çok yüksek ücretler almadıkları belirlenmiştir. Bunun sebebi ise kapitalistin (işverenin) işçiyi bir meta olarak görmesi, cinsiyet ayrımı göz önünde bulundurmadan işçilere düşük ücretler vermesi, cinsiyet ayrımı göz önüne alındığında ise kadına daha düşük ücretler vermesi söz konusudur. Yani kısaca, genel olarak işçilerin aldıkları ücretler düşük iken öte yandan kadın işçilerin sadece kadın oldukları için aldıkları ücretler erkek işçilerinkilerden daha düşüktür. Genç kadınlar daha yaşlılardan düşük ücret almaktadırlar. Bu da araştırmada yine ataerkilliği destekleyip pekiştiren kapitalist anlayışın ezelden beri kadına atfettiği analık-dişilik-evcillik yükünün bir görünümü olarak nitelendirilmektedir. Genç kadınlar da bir aileleri yani bakması gereken bir kocası ve çocuğu olmadığı için bir anlamda daha düşük ücretle cezalandırılmaktadır. KAYNAKÇA Ansal, H., (1989). Kapitalist Üretimde Cinsiyetçilik, İstanbul: Uluslararası Yayıncılık, Onbirinci Tez Kitap Dizisi, No:9, Arat, N., (1996). "Türkiye'de Kadınların Çalışma Yaşamına Karşılaştıkları Zorlukların Sosyo-Kültürel Nedenleri", içinde: Türkiye'de Kadın Olmak, Der: Necla Arat, İstanbul: Say Yayınları. Barrett, M., (1995). Günümüzde Kadına Uygulanan Baskı: Marksist Feminist Çözümlemede Sorunlar, İstanbul: Pencere Yayınları. Eisenstein, Z., (1979). “Capitalist Patriarchy and the Case for Socialist Feminism”, Monthly Review Press, MY. Jacobsen, S., (1994). The Economics of Gender, Cambridge: Blackwell Press. Massey, D., (1983). "Industrial Restructuring as Class Restructuring", Regional Studies 17:2, 73-89. Mcdowell,L., (1998). "Space, Place and Gender Relations", Progress in Human Geography, n.17:157/159. Momsen, J.H. ve Townsend,J., (1987). Geograpy of Gender in The Third World, Albany: MY Press. Poster, M., (1989). Eleştirel Aile Kuramı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.77-110. Makale Hollywood filmlerinde entelektüel kimliklerin temsili Hüseyin Köse 1 Öz: Bu çalışmada, son dönem Hollywood filmlerinde temsil edilen entelektüel kimliklere dair yanlı bakış açısı, bazı somut film örnekleri bağlamında içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmeye çalışıldı. Son dönem üretilen Hollywood filmlerinde dikkati çeken şey, film kahramanlarının birçoğunun kötülüğe eğilimli kişiler olarak sunulmasıydı. Yine bu kahramanların birçoğu, aynı zamanda entelektüel birer kimliğe sahipti. Entelektüel kimliğin kötülük düşüncesiyle bu iç içe sunumunda, başlıca iki sorun dikkati çekmekteydi: İlki, bizatihi Hollywood sinema sektörüne hizmet edenlerin küresel kapitalist değerlerin yeniden üretiminde görev alan işbirlikçi entelektüeller olmaları; ikincisi ise, bu entelektüeller üzerinden, Hollywood’un “insani sorumluluğun paylaşılması” ilkesinden hareket eden günümüz kolektif entelektüeline karşı duyduğu köklü bir önyargının varlığı. Bu tür bakış açısı sorununun doğal sonucu ise şuydu: kötülük düşüncesinin, entelektüel kişilikler üzerinden “estetize edilmiş bir kötülük” biçiminde yeniden üretilerek meşrulaştırılması. Bu bağlamda, söz konusu estetize edilmiş kötülük, izleyicilerin entelektüel bir kimliğe sahip kişilerin karmaşık varlığıyla özdeşleşmelerini kolaylaştırırken; aynı zamanda içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin de yanılsamalı bir özgürlük duygusu edinmelerine yol açmaktadır. Bu tür filmler söylemsel düzeyde entelektüel film kahramanları üzerinden geçerek entelektüel kişilerin kötücül kişiler olduğunu işlemektedir. Anahtar kelimeler: Kötülük, Sinemada entelektüel kimlikler, Yanlı temsil, Tehlikeli özdeşleşme. 1 Yard. Doç., Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü, Kampüs, 25240 / Erzurum, e-posta: [email protected] 78 Hüseyin Köse Representation of intellectual identities in Hollywood films Abstract: This study was designed to assess the prejudiced viewpoints of Hollywood movies on intellectual identities. Data were collected by means of content analysis of selected Hollywood movies. What took attention in Hollywood movies produced in the recent period was that many of the heroes were being depicted as having a tendency of wickedness. Nevertheless, many of these heroes had intellectual identities. There are two main reasons that attracted attention in presentation of intellectual identity within wickedness thought: First one was that especially those who served Hollywood cinema sector were the collaborator intellectuals’ taking part in reproducing global capitalist value.The second one was that the presence of a fundamental prejudice against today’s collective intellectuals who relied on “share of humane responsibility” article of Hollywood. The expected outcome of the problem of this prejudiced viewpoint was that: the thought of wickedness was being legitimized as an “aesthetic wickedness” by reproducing it related to the intellectual identities. In this context, while aesthetic wickedness in question, made identifying audience as sophisticated existence of individuals intellectual identities easy, it also gave rise to acquiring an echoed liberty sensation related to the world they live in. What this sort of film suggested on discourse level by means of film heroes was that intellectuals’ being demonic people. Keywords: İntellectual identity, prejudiced representation, dangerous identification. GİRİŞ Hollywood filmlerinde genel olarak kötülük-sanat pratiği bağlamında entelektüel karakterlerin temsili konusu, her şeyden önce, sanatsal üretimin ideolojik boyutuyla birlikte düşünülmesi gereken bir konudur. Öncelikle, sanatsal üretimin ideolojik niteliğini iki açıdan düşünmek gerekmektedir: Birincisi, sanatçının ortaya koyduğu yapıtla açıkça kötülüğün olumlanmasına bilinçli ya da bilinçsizce katkıda bulunduğu durumlarda sanatsal yaratımın üstlendiği evrensel sorumluluk ya da sorumsuzluğun, kaynağını hangi etik ilke ya da ilkelerden aldığıdır. İkinci olarak da, kötülüğün somut bir öneri olarak sunulduğu ve özel olarak da bazı sinema filmlerinde karşılaşılan “karizmatik” kötü karakterler üzerinden kurulmaya çalışılan kötülük mesajlarıyla gerçekte neyin amaçlandığıdır. Bu iki noktayı göz önünde bulundurmadan, sorunu gereği gibi doğru ve yeterli açıklamanın olanağı yoktur. Bu çalışmada, temelde, bu iki önemli hususun aydınlatılmasına çalışılacaktır. Ayrıca bunlara ek olarak, çalışmada yanıtı aranacak başlıca sorular şunlar olacaktır: Bazı Hollywood filmlerinde temsil edilen karakterlerin çoğunlukla entelektüel bir yüksek bilince sahip kimseler arasından seçilmesinin, entelektüel kimliğe karşı duyulan önyargılı bakış Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 79 açısıyla doğrudan bir ilişkisi var mıdır? Ya da bu karizmatik karakterlerle izleyicilerin tehlikeli özdeşleşme biçimleri hakkında neler söylenebilir? Modern dünyada şiddetin seyirlik ve teşhirci bir gösteriye dönüştürülmesinin, bir kötülük müzesi ve etiği kurma girişiminin arkasındaki toplumsal güdüyü nasıl açıklamalıdır? Dayanaklarını kapitalist değerler sisteminden alan felsefi bir girişim olarak kötülük ve şiddetin mutenalaştırılması mıdır söz konusu olan? Yoksa şiddetin ve kötülüğün yarattığı şoku yumuşatarak olumsuz etkilerini kabul edilebilir kılmak mıdır? Bir yandan, tüm bu sorulara yanıt ararken, aynı zamanda, çalışmanın asıl savını oluşturan entelektüellerin temsili sorununu tartışmaya açmak gerekmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Hollywood tarafından temsil edilen kötü entelektüel karakterlerin temelde verili toplumsal ahlakı hiçe sayarak ondan daha yüce bir ahlaki sistem kurmaya çalışmak gibi bir çabaları yoktur. Sorun, entelektüel kimliğe sahip kişilerin “kötülük için kötülük yapan” kişiler olmaları, başka bir deyişle, kötücül davranış ve eylemleriyle hiçbir surette bir “kötülük etiği” yapılandırmaya muktedir olmayan kişiler olarak sunulmalarıdır. Onlar sadece, gerçek, huzursuz edici entelektüele karşı kaskatı bir önyargıyla donanmış kapitalist toplumun bizzat kendi ruhsuz gelişiminin neden olduğu yıkımlar için suçlayacak birini aradığında karşısında bulduğu “günah keçileri”dir. Dahası, Hollywood’un günümüz entelektüelinden anladığı “katil”, “bozguncu”, “öz yıkıcı”, “sabotajcı”, “Üçüncü Dünya’nın hizmetindeki şer güçler” vb. nitelemeler, ancak anlayabildiği kadarını anlatabilme becerisi olan sığ bir bilincin ürünüdür. Bu çalışmanın, dikkatli ve eleştirel bir okumayla, sanatsal planda estetize edilmiş şiddet içinden yapılandırılan kötülük düşüncesi ile, Hollywood sinema anlayışının sanatsal pratik aracılığıyla kurguladığı entelektüel “bir kişilik olarak” film karakterinin kötülükle “sorunlu” ilişkisini aydınlatmaya çalışmak dışında bir iddiası yoktur. YÖNTEM Çalışmada özellikle dört Hollywood filminin entelektüel kişilikler-kötülük ilişkisi bağlamında yer verdiği temsillerin çözümlenişinde “süreç açıklayıcı” bir yöntem olarak içeriğin niteliksel analizi yapıldı. Ekonomik, siyasal ve kültürel nitelikli ürünün (sinema filminin) içeriksel-yapısal çözümlenmesinde eleştirel medya yaklaşımları kullanıldı. Özellikle, Hollywood sinema 80 Hüseyin Köse sektörünün kapitalist küreselleşmenin siyasal ve kültürel boyutlarına yaptığı doğrudan katkılar ve liberal kapitalist bakış açısının koşullandırıcı görme biçimlerine etkisi üzerinde durmak, söz konusu yapısal çözümleme için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Hollywood sinema sektörünün üretici entelektüel donanımının başlı başına bir sorgulanma alanı haline dönüştürülmesi ise, ayrıca çalışmanın temel parametrelerinden biri olan entelektüel kavramının çift yönlü açımlanışına katkıda bulunacaktır. Buna göre, ilki küresel kapitalist üretim düzeninin “işbirlikçisi” ve doğrudan doğruya bu filmlerin üretimine entelektüel sermaye bakımından destek veren bir aydınla, ikinci olarak, “kolektif kamu entelektüeli” şeklinde tanımlayabileceğimiz, ancak Hollywood filmlerinde yanlış temsil edilen bir aydın tipini birbirinden ayrı tutmamız gerekmektedir. Bu çalışmada, ilk türdeki aydın tipine yöneltilen eleştirilerle birlikte, önce, Hollywood sinemasında temsil edilen entelektüel/aydın tipi konusu üzerinde duruldu. Doğal olarak, çalışmada, temsil edilen entelektüel karakterler, içerik analizi düzleminde “kişilik çözümlemesi” tekniğiyle belirgin kılınmaya çalışılırken, Hollywood sinema anlayışının kolektif kamu entelektüeline yaptığı kurgusal kimi eklemelerin de eleştirel açıdan bir okuması yapıldı. Bu sayede, film karakterlerinin söylemlerine eşlik eden psikolojik süreçlerin açıklanması anlamında, entelektüel karakterlerin psikolojik yapıları, sosyo-kültürel kökenleri, dünya görüşleri ve hayata bakış açılarını ele veren kimi sözcük ve ifadelerin tümü, ayrı ayrı analiz birimleri olarak ele alınıp değerlendirildi. Bu yapılırken, aynı zmanda, kişilik çözümlemesi yardımıyla, Hollywood film sektörünün ideolojik mantığının kimi ayırt edici özellikleri, kurgusal birer gerçeklik olarak entelektüel karakter tasarımları üzerinden irdelendi. Bunları takiben, analiz için seçilen dört Hollywood filmi teknik anlatım özellikleri, Hollywood sinemasının geleneksel temsil görenekleri temelinde eleştirel bir okumaya tabi tutuldu ve Hollywood sinema sektörünün ideoloji ve politikasına ilişkin ayrıntılı bir açıklayıcı çerçeve sunulmaya çalışıldı. KURAMSAL TARTIŞMA Kötülük ve entelektüel kimlik ilişkisi Öncelikle belirtmek gerekir ki, makalenin bu bölümünde entelektüel ve kötülük probleminin tarihsel kronoloji açısından genel bir değerlendirilişine eğilme nedeni, olguya ilişkin sosyal bilimler alanında bugüne dek üretilmiş düşüncelerin lineer bir dökümünü yapmak değildir. Tam aksine, Hollywood Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 81 sinema anlayışının sunduğu entelektüel kişiliklerin kötülükle kurdukları ilişkinin sorunlu bir ilişki olduğu kuramsal varsayımından hareketle, böyle bir ilişkinin eleştirel ya da haklı bir düşünsel tepkiden kaynaklanmadığını göstermeye çalışmaktır. Dolayısıyla, felsefi, varoluşsal ve eleştirel nitelikten yoksun böylesi bir kötülük pratiğinin gerek bireysel, gerekse toplumsal değişim ve dönüşüme zemin hazırlama amacı taşımadığını göstermektir. Bu nedenle, araştırmada, Hollywood’un kurguladığı “kötü entelektüellerin”, yönsüz, amaçsız ve ilkesizce yaptıkları kötülüklerle belli bir “kötülük etiği” pratiğini yapılandırıp yapılandırmadıkları irdelenmekte ve entelektüel-kötülük ilişkisini bir dizi soruyla aydınlatmaya çalışmaktadır. Örneğin, Hollywood’un kötü entelektüel karakter örnekleriyle, kötülüğe eğilimli entelektüel doğa arasında ne tür benzerlikler mevcuttur? Hollywood, entelektüelleri, kötü karakterler olarak kodlarken, kötülüğe ilişkin hangi eleştirel, felsefi ya da siyasal bakış açısından esinlenmektedir? Ya da kötülük paradigmalarının hangilerinden dayanak almaktadır? Bu bölümde, kısaca konu hakkında okuyucuya bu tür sorulardan hareketle yapılan kuramsal açıklamalardan geçerek analojik (karşılaştırmalı, benzeştirmeli) bir çözümleme yapabilme fırsatı ve olanağı sunmaktır. Böyle bir karşılaştırma yapılmasına olanak sunmak için de, ilkin entelektüel kimliğin doğası-kötülük ilişkisine değinmekte yarar vardır. Bu tür saptamaların niteliğiyle, Hollywood sinemasında temsil edilen entelektüel karakterlerin kötülükle kurdukları ilişkilerin niteliği arasındaki farklılıklar, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde yapılacak film çözümlemelerinde daha net bir biçimde kendini ortaya koyacaktır. Entelektüel kimliğin doğası-kötülük ilişkisi bağlamında, Arthur Miller, en ünlü yapıtında, belki de 1950’lerde “komünist avcılığı” (MacCartism) ile Amerikan entelektüellerinin vatan hainliğiyle suçlanarak sorguya çekildiği zamanları da hatırlatarak, “hepimiz bir gün cadı olduğumuzu itiraf etme baskısıyla karşı karşıya kalabiliriz. Zaten, hayatının hiçbir anında ‘şeytan’la işbirliği yapmamış tek bir insanoğlu bulunabilir mi?” (1985: 87) diye soruyordu. Miller’in sorusu, belki de hiçbir şeyi olmadığı kadar, -şayet hakkında söylenilenler doğruysa- entelektüellerin Şeytan’la yaptıkları işbirliğinin niteliğini anlamamıza yardımcı olabilirdi. Ancak hemen belirtelim ki, böyle bir yargı bu makalenin kuramsal çerçevesi dışında kalmaktadır. Dolayısıyla, bu önyargının olası nedenleri üzerinde durulması ve sorununun aydınlatılması gerekir. 82 Hüseyin Köse Her şeyden önce, entelektüele dair bu önyargının nedenlerinden birisi ve belki de en önemlisi, onun kurulu düzenin normlarıyla girdiği süreğen hesaplaşmayı neredeyse bir varlık nedeni haline getirmiş olmasıdır. Onu, sıradan bireylerden ayıran temel özelliği, toplumun parçalanmışlığını kendi varlığında cisimleştirmesi ve Besnier’in dediği gibi, “üstlenecek bir çelişkisinin” ya da çelişkilerinin olmasıdır (1996: 84). Bu çelişki, içinde yaşadığı toplumun ya da toplumsal gerçekliğin yol açtığı bir çelişkidir. O, deyim yerindeyse, toplumsal kargaşayı kolektif bir coşkuya dönüştüren kişidir. Tarih boyunca, her zaman kurulu düzenin normlarına ve iktidar mekanizmalarına karşı açık bir tehdit olarak algılanmış, otorite merkezlerine ya da egemen olan çevrelere karşı madunların ve ezilmişlerin kolektif vicdanını temsil etmiştir. Bu nedenle, onun bağlandığı değerler, resmi kültür ve politikaların değil, sözcülüğünü yaptığı bu madunların talep ettiği eşitlik ve özgürlük kavramları olmuştur. Bu “şeytanla işbirliği” içinde olmak değil, iktidara tabi kılınmışlar lehine otoriteyi tedirgin etmektir. Camus’nun Başkaldıran İnsan ve diğer yapıtlarıyla ezilmiş Cezayir halkının savunuculuğunu yapmasını; Sartre’ın gerek yapıtları, gerekse eylemleriyle ruhu köleleştirici her tür otoriter sisteme karşı çıkmasını; Genet’nin siyah ırkın aşağılanmasına karşı sesini yükseltmesini; Chomsky ve Bourdieu’nün radikal karşı çıkışlarıyla Amerikan ve Batı emperyalizmine meydan okuyuşlarını; Said’in mazlum Filistin halkının kimliğinde zorbaya karşı tüm itirazlarını dile getirmesini; kısaca tüm bu entelektüel duyarlık ve insancıl müdahaleyi, sadece basit bir kötülük düşüncesiyle mahkum etmek, köklü bir önyargıdan başka bir şey olabilir mi? Besnier’in özellikle Fransız düşünür Georges Bataille’ın entelektüel kimliğinin karmaşıklığı, farklı olaylar karşısında aldığı değişik pozisyonlar ve “olumlamanın imkansızlığı” kavramı üzerinden dile getirdiği görüşler, deyim yerindeyse, günümüz entelektüelinin ideal bir portresini sunmayı amaçlamaktadır. Sunulan bu ideal entelektüel portresi tanımlaması içinde, entelektüelin kendi çağının kötücül güçlerine hizmet ettiği iddiası dışında, neredeyse her şey vardır. Besnier’in perspektifinden, “ideal entelektüel” kimlik tanımlaması şöyledir: “Belli bir dava için harekete geçen, sonra tekrar çok huzurlu sıradanlığa, anonimliğe geri dönen; tutkulu ve sistematik pozisyonlar alarak saygınlığını hiçbir zaman zedelemeden, bilinçli olarak mücadele etmenin ayrıcalığını koruyan, ‘beklenmedik söz hakkı’nın tadını çıkaran bir insan” (1996: 14). Özellikle bu sonuncu ifade -“beklenmedik söz hakkının tadını çıkaran”-, belki de entelektüeli kurulu sistemin “kadro dışı” elemanı yapan yegane özelliğidir; Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 83 çünkü bu özelliği, onu hoşnutsuz ve rahatsız bir bilince dönüştürmekle kalmaz, aynı zamanda “üstlendiği bazı çelişkilerden” dolayı da onu her an başkaları için varlığını riske atmayı göze almaya hazır sıra dışı bir figür yapar. Anormallik şudur ki, entelektüel, biraz da içselleştirdiği bu çelişkiler sayesinde huzur bulur; tıpkı, “entelektüelin görevinin krizi evrenselleştirmek” olduğunu savunan Said’in (1995: 51) entelektüelin vicdanını huzura kavuşturabilmesinin yegane yolunun, evrensel bir acı ve drama duyarlı olmaktan geçebileceğini söylemesi gibi. Şayet -kendi işleri yolunda gitmesine ve hayatta hiçbir eksiği olmamasına rağmen- duyduğu bu evrensel huzursuzluksa ve bu huzursuzluğu gidermenin yolu, sadece tüm insanlığın kolektif acısını kendi kimliğinde temsil etmekten geçiyorsa, salt “mutsuzluk fikriyle mutlu olma eğilimdeki” (Said, 1995: 58) bu adamı, aceleci bir tutumla kötü bir birey olarak damgalamadan önce, hiç kuşkusuz, onu tüm olası önyargılardan arınmış olarak yeniden değerlendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla, entelektüel kötü biri olamaz. Sadece şu yargı bile, ona bu sıfatı reva görme hakkını elimizden alır: “Bir entelektüel, gemisi battıktan sonra, karada değil karayla birlikte yaşamayı öğrenen birine benzer” (Said, 1995: 63). Entelektüelin yazgısı, bir parçası olduğu insanlığın yazgısından bağımsız değildir; özgürlük ve en temel insan ve ulus haklarının tehdit altında olduğu koşullarda, hiçbir insan huzurlu olamaz. Tarihte bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Dreyfus davasında Zola’nın, Kara Kaplanlar sorununda Genet’nin, Hindistan’ın bağımsızlığı konusunda Gandhi’nin, Güney Afrika halkına karşı girişilen ırkçı apartheid uygulamalarında Mandela’nın, İkinci Dünya Savaşı sırasında kendisine sunulan atom bombası yapma önerisini reddeden fizik profesörü Oppenheimer’ın, McDonald’s’ın tabelasını söken bir köylünün yargılanmasında savunma rolü üstlenen Bourdieu’nün ya da Zola’dan çok daha önce, Amerikalı Thoreau ve Whitman gibi sivil itaatsizlerin günün yaşanan sorunlarına ve haksızlıklara karşı geliştirdikleri çağdaş entelektüel müdahalecilik formu hep bu kaçınılmaz gerçeğe işaret etmektedir. O halde, entelektüele yüklenen bu kötülük ve şeytanın avukatlığı yanılgısının kaynağı nedir? En akla yatkın görünen yanıt, ilk çağlardan bu yana düzenle düzensizlik arasında var olduğuna inanılan diyalektik görüştür. Sürekli olarak, belli bir kurulu düzeni kovalayan düzensizlik fikri –ya da buna bir ölçüde her iyiliği mutlaka bir kötülüğün takip etmesi de diyebilirsiniz-, kendine her dönemde sadık taraftarlar ve toplumsal aktörler bulmuştur. Bu zıtlaşmada, kendine özgü evrensel huzursuzluğu ve kuşatıcı bilinciyle 84 Hüseyin Köse entelektüelin varlığı, Lévy’nin deyimiyle, salt “bir genel bilgiyi değerden düşürmek üzere harekete geçmiş olan karmaşık işleyişlerin üstadı” olmaktan ziyade, bir “korkusuzluk, taraftarlık” (Levy, 2002: 93) olarak boy göstermiştir. Başka bir deyişle, o, her dönemde verili olanın negatif bilincinin temsilcisi, yeni ve alışılmadık fikir ve değerlerin savunucusudur. Zola’nın ve diğer tüm çağdaş entelektüellerin durumu özetle budur. Gözüpeklikleri, onları, kurulu düzenin ve egemen toplumsal sistemlerin “kötü”sü yapmıştır. Tıpkı Alman yazar Henrich Böll’ün Kara Koyun adlı öyküsünde tasvir ettiği gibi, o, bir anlamda tüm insanlık ailesinin huysuz ve uslanmaz çocuğudur. Bu anlamda, Sade ve Genet değişik dönemlerdeki Fransız toplumunun, Heidegger ve Grass da günümüz Almanya’sının kara koyunu ve kötüsüdür. Özellikle bu sonuncusunun durumu, şu sıralar entelektüel değerlere karşı önyargının şekillenmesinde genel iyinin çarpık bakışını yeniden diriltmiştir. Bilindiği üzere, Grass, henüz 17 yaşındayken İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde Alman Nazi Ordusu’nun paramiliter savaş kolu olan Waffen SS'e katılışını anlattığı ve bir yönüyle “Nazi itirafı” sayılabilecek Beim Hauten der Zwiebel adlı anılar kitabının tüm Avrupa’da yarattığı yankıyla, müthiş saldırıların hedefi olmuştur. 17 Ağustos 2006 tarihli Le Figaro gazetesinde Grass’ın “nazik” durumunu yorumlayan Cécile Calla, içten içe bu gecikmiş itirafın yazarın entelektüel sorumluluğuna gölge düşürdüğünü, ancak henüz genç bir yaşta işlenmiş olan bir insanlık suçunun, “yazar Günter Grass”ı ne ölçüde bağlayabileceğini sorgulamaktadır. Calla’ya göre, yazarın kitabının Waffen SS’lere yazılma hikâyesini anlattığı “Korkuyu Nasıl Öğrendim” adlı bölümünün başlığının bile “geçmişin yükünden kurtulmak isteyen” bir adamın pişmanlık dolu çırpınışları olduğu ortadadır (Calla, 2006). Deyim yerindeyse, burada entelektüelin “kökten kötü” bir temsiliyle değil, Laurent Margantin’in deyimiyle, “uç (terminal) entelektüelin, kendisini düzenli olarak itirazda bulunmaya götüren ya da kaba gerçeklikle hata yapmaya sürükleyen temsiliyle” karşılaşmaktayız (Margantin, 2006). Aynı şekilde, entelektüel tavrını “tiksinti”, “ihanet” ve “toplumun reddi” içerisinden kurmaya çalışan Jean Genet de “kökten kötü” birisi değil, sadece “her yerin ötekisi”dir. Genet, kendisiyle yapılan bir söyleşide, içinde gönüllü olarak soluk almayı seçtiği ve ölünceye kadar da sürdürmekte kararlı olduğunu belirttiği kötülük hakkında şöyle demektedir: “Kötülüğü o şekilde yaşayacaksınız ki, iyiliği simgeleyen toplumsal güçler sizi ele geçiremesin (…) Kötülüğü kendi şahsi ölümüme kadar yaşamayı kastetmiyorum bununla, [yani] o şekilde yaşayacaktım ki, bir yerlere sığınacak idiysem sonuçta ancak ve ancak Kötülüğe sığınacaktım, asla Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 85 İyiliğe değil” (Genet, 1994: 17). Genet, aynı yerde, aşağılanmışlar ve suçlularla gerçek ya da olası bir dayanışmayı da reddettiğini söyler, çünkü her tür dayanışmayı “bir ahlak başlangıcı, dolayısıyla iyiliğe dönüş” (1994: 18) olarak görür. Bu ifadeler aynı zamanda, onun Büyük İyilik ya da Zizek’in Büyük Öteki dediği kurulu simgesel düzen karşısında aldığı uzlaşmaz bir pozisyondur. Dolayısıyla onun yolu, felsefede Nietzsche’nin tuttuğu yol ya da daha açık bir ifadeyle, Besnier’in “imkansızın politikası” dediği şeydir. Büyük İyi’nin (Ötekinin) onay vereceği bir toplumsal ve düşünsel projeye destek verip ona tabi olmaktansa, “kötü” ama “lanetli” biri olarak yaşamayı tercih etmek ya da doğrudan doğruya “koşulların bilincine” tabi olmak. Sonuç olarak, tüm bu örnekler, bu makalenin kuramsal tezini çürütmemekte, desteklemektedir. Çünkü entelektüele yakıştırılan kötülük yaftasının bildik herhangi bir nesnel kötülük olayıyla ilgisi yoktur. Daha açık bir ifadeyle, buradaki “kötülük, iblis tayfasının belirgin niteliği veya ahlak yoksunluğu değil, Georges Bataille’ın düşündüğü gibi, ahlakı hiçe sayan bir yüksek ahlaklılık ve bilinç sorunudur. Bu bağlamda, özgürlüğün içindeki kötülüğü ortaya koymak uzlaşmacı ve konformist düşünce tarzına karşıdır. Çünkü “kötülük çiçeklerini” büyüten toplum, anlaşılmaz, kapalı toplumlardan biri değil, doludizgin ilerleyen kapitalist toplumdur” (Öğüt, 2005: 76). O halde, bu sonuncu karmaşık/sofistike kötülük tanımlamasını, günümüz Hollywood polisiyelerinin çoğunda tanık olduğumuz, daha baştan kötülüğe eğilimli olan kaba saba “entelektüel” karakterlerin nesnel bir kötülük olayına karışan eylemlerinden ayrı tutmak gerekmektedir. Entelektüel-kötülük düşüncesine ilişkin tüm bu belirlemeler, aynı zamandan sanatsal pratik ve kötülük ilişkisi bağlamında anlamını bulan “estetize edilmiş kötülük” düşüncesi üzerinde durmayı gerektirir. “Estetize edilmiş kötülük” düşüncesi Denebilir ki, estetize edilmiş kötülük düşüncesinin odak noktasında, kötülüğe ilişkin belli bir “meşrulaştırma” amacı yatmaktadır. Kötülüğün estetize edilmesi, özellikle sanatsal üretim alanında onu kabul edilebilir, tercih edilebilir, öykünülebilir bir değer haline getirmektedir. Kötülüğün bu biçimine yönelik belli bir araştırma, özellikle, dikkatimizi kötülükle ve kötü karakterlerle izleyiciler arasında kurulabilecek “tehlikeli özdeşleşme” ve yakınlaşma biçimlerinin yaratacağı yıkımlara çekmesi bakımından son derece önemlidir. 86 Hüseyin Köse Aynı şekilde, estetize edilmiş kötülük biçimlerini anlamaya dönük çabanın bir başka önemli boyutu da şudur: Kötülük olgusunu düşünürken, aynı zamanda bakışımızı doğrudan doğruya gündelik yaşam pratiklerimizde verili olan şiddet ve kötülüğü evcilleştirme süreçleri ile bu süreçlere doğrudan destek veren sanatsal yaratım alanına çevirmenin zorunluluğu. Bu açıdan tarihsel olarak akla gelen ilk estetize edilmiş kötülük örneği, 19.yüzyılın başlarındaki cinai eylemini, arkasında bıraktığı elli sayfalık bir hatıratla taçlandırarak estetize etmiş olan Pierre Rivière’dir. Foucault ve arkadaşlarının yoğun merakını uyandıran bu olağanüstü olayın –çünkü katil henüz yirmili yaşlarını sürmektedir ve o haldeyken bile giriştiği eyleme ilişkin korkunç bir farkındalık düzeyine sahiptir- yankıları büyük olmuştur. Foucault, kendi eyleminin kusursuz bir ruhbilimsel betimlemesini de sunmuş olan Rivière’in hatıratını baba katilliğinin sosyo-ekonomik temelli nedenlerinin somut bir kanıtı olarak analiz eder. Katilin işlediği cinayetler büyük bir soğukkanlılıkla planlanmış ve ahlaki olarak da yetkin bir şekilde gerekçelendirilmiştir. Rivière, kesinlikle normal ve sıradan biridir, ancak o, Arendt’in yukarıda sözünü ettiğimiz, kötülüğün maddi koşullara bağlı olabileceği yollu tezini doğrulayan somut bir örnektir de. Tek farkla ki; katil, burada, işlediği suçların – Rivière acımasızca annesi, babası ve kız kardeşini katletmiştir- ruhbilimsel açıdan doğrulanışına, deyim yerindeyse, “estetize edilmiş bir kötülük” teorisiyle doğrulanışına da katkıda bulunmuştur ardında bir hatırat bırakarak. Ortaya konulan edebi metin, gündelik yaşamdaki çatışmaların – Rivière’in durumunda, aile içi çatışmaların ve üvey baba nefretinin- içerdiği kötülük eğilimlerinin neden olabileceği felaketlerin “belgelenmesi” ya da bu felaketlerin yıkıcı sonuçlarını kabul edilebilir bir düzeye indirgeyerek meşrulaştıran bir girişim değildir yalnızca; bu aynı zamanda, katilin gerçekleştirdiği yapıtın –işlediği cinayetlerin- altına atmış olduğu bir “imza”dır. Deyim yerindeyse, buluğ çağındaki Rivière, şiddetin gücüyle yarattığı ilk sanat yapıtının uyandırdığı hayranlık duygusuyla ölümsüz kılmak için onu estetize etmeyi seçmiştir. Durum, bir yönüyle de, katilin ayaklanmış olan kendi kötü doğasını edebi bir yoldan sağaltma ve ona katlanma girişimidir. Katilin yapıtı, edebi yönü güçlü bir dramdır. Çünkü başka bir açıdan “kişi esrimeye veya kendinden geçişe ancak varoluşu dramlaştırarak ulaşabilir” (Çubuklu, 1998: 45). Katilin kendi kötü doğasına ilişkin arkasında yazılı bir hatırat bırakmasını, sözel kültürün çözülerek yerini yazılı bir kültüre bırakmasının son “lanetlerinden” biri olarak da okuyabiliriz öte yandan. Nitekim bu yeni gelişmeyle, yani “sözel kültürün ortadan kalkmasıyla birlikte, Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 87 insanlar arasındaki uygar tartışma [da] bitmiş durumda”dır (Kahraman, 2005: 211). Aynı şekilde, şiddet ve kötülüğün efendisi Marquis de Sade da, eyleminin yöneldiği kurbanlarına ölümlerinden sonra estetik bir ayini çok görmez. Bunun en somut örneği, Rose Keller adındaki bir dilenci kızı çakı darbeleriyle delik deşik ettikten sonra, kurbanın bedeninde açtığı yaralara sıcak balmumu damlatarak eylemini sanatsal açıdan taçlandırmasıdır (Bataille, 1997: 94). Bu, tümüyle katilin işlediği cürümü estetik bir hazla onurlandırışı, şiddetin estetize edilişidir. Kötülük düşüncesinin tümüyle estetik bir hazla iç içe olabileceği görüşünün anlamlı örneklerinden biri de, şiddet ve kötülüğün tohumlarının bizatihi gündelik yaşam pratikleri içinde kayıtlı olduğu savıdır. Kahraman, bu duruma oldukça somut örnekler vermektedir: “Modanın, askeri kıyafetleri dönüştürerek yeniden üretmekle yaptığı şeyin, insanların askerliğin ruhunu üstlerinde taşımaları”na aracı olduğu (2005: 211) ya da bizzat “Marinetti ve arkadaşlarının, (Fütüristlerin) savaşın en önemli sanat olduğunu” iddia etmelerinde olduğu gibi (2005: 212). İlkinde, askerliğin temel mantığının doğrudan doğruya “öldürme sanatı”na bitiştirilmiş olması; ikincisinde ise, bizzat savaşın kendisinin yeni işkence ve öldürme alet ve tekniklerinin bin bir türünün icadına gereksinme duyması nedeniyle, kötülüğün estetize edilişine hizmet ettiği söylenebilir. Bu anlamda, upuzun bir giyotinler çağı tarihi, aynı zamanda ölüm anının dehşeti karşısındaki çaresizliği ve infaza yazgılı bedenin can verirkenki çırpınışını minimalize etmenin tarihidir. Öldürücü darbe ile ölüm süresi arasına yerleştirilen bu kısacık mesafe, ölüm anını şiirleştirmeye yetmese de bundan daha önemli bir şeye hizmet etmektedir: infaz mahallinin bir “konfora” dönüştürülmesi… Kuzuların Sessizliği’nin (The Silence of the Lambs, Jonathan Demme, 1991) sapık seri katili de, kendi cinsel kimlik değişimi için gereksindiği protez bir bedene sahip olma hayalinin gerçekleşmesini, genç kızların sağlıklı derilerini yüzerek kendine yeni bir “giysi” hazırlamakta görmüyor muydu? Katilin yaptığı şey, bu anlamda “cerrahi bir terzilik” değil midir? Ya da Baudrillard’ın deyimiyle, “başkalığın estetik cerrahisi” değil midir? Başkası olma arzusunun bu korkunç estetizasyonu, şu halde, başka hiçbir şeyle değil, tam da katilin kendi bedeninde sakladığı ölümcül şiddeti bir başkasına devretmesinin sanatsal bir beceriyi gerektirmesiyle ilgilidir. İşte, Kuzuların Sessizliği’nin dehşetengiz seri katilinin eyleminin anlattığı temel şey budur: kendi doğasında karşılaştığı ve bir türlü ıslah edemediği kötülüğü, bedeninde dışsallaştırarak “estetize etmesi”. 88 Hüseyin Köse Kısaca, onu, insan bedenlerini yok etmek suretiyle yeni bir kimlik oluşturmaya yönelten şey, Spinoza’nın deyimiyle, dengeli bir “akıl hayatı”na karşılık, ebedi bir belirsizlikler ve hatalar deniziyle dolu bir “hayal yaşamı”na mahkum etmesi değil midir? Şayet “hayal gücü”, Spinoza’nın dediği gibi, dünyadaki yaşamı eksik tanımanın bir sonucuysa, insanoğlunun içine düştüğü yanılgı tuzaklarının da başlıca nedenidir (Werner, 2000: 20). Estetize edilmiş kötülük düşüncesi, öte yandan, estetize edilmiş şiddet eylemlerinden de büsbütün ayrı düşünülemez. Bu konu, bizi Antik Roma tiyatrosu’nun en eski kaynaklarına, özellikle de Seneca’nın sahnede gerçek şiddet eylemlerine izin verildiği trajedilerine geri götürür. Bu anlamda, “kötü karakterler, şiddet eğilimli ya da hain kişiler üzerinden ilk kez Seneca’nın trajedileri döneminde Avrupa edebiyatında görülmüştür” (Morton, 2005: 150). Dahası, Seneca’nın trajedileri, günümüzün snuff movie film türünün (gerçek insanların kullanıldığı, sahnede gerçek ölüm seyretme arzusuna dayalı film türünün) de ilk örneklerinden birisidir. Yine bilindiği üzere, tıpkı ölüm cezasıyla yargılanan suçluların Antik Roma arenalarında gerçek “ölüm gösterilerinde” acımasız gladyatörler için yem olarak kullanılmalarına benzer biçimde, Seneca’nın bu oyunlarında da gerçek suçluların figüran olarak kullanıldıklarına dair rivayetler mevcuttur. Daha temelde ise, Antik Roma tiyatrosunda “izleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal edilebildiği bir ortamda”, bu tür oyunların sahnelenme yönündeki isteksizliğin aşılması yönünde, oyunlara fazladan gösteri unsurları katılması durumu söz konusudur (Artaud, 2006); bu ise, gösterilerin bazen kaçınılmaz biçimde aşırılıklara varmasıyla sonuçlanmaktadır. Aynı gösteri unsurunu, bu kez bambaşka bir kaygıyla ve görece daha steril bir biçimde sahnede “bedenin dili” içine yerleştirmeye çalışmış olan Antonin Artaud ise, tiyatro alanında estetize edilmiş şiddet sahneleri için Vahşet Tiyatrosu’na ilişkin kaleme aldığı “İkinci Manifesto”sunda şu ölümcül gerekçeyi öne sürmektedir: “Kabul edilsin ya da edilmesin, bilinçli ya da bilinçsiz, şiirsel durum, yani hayatın aşkın bir durumu, aslında halkın aşkta, suçta, uyuşturucuda, savaşta ve isyanda aradığıdır” (Artaud, 2006). Buna karşın, Artaud’nun manifestosunda sözünü ettiği olumsuzluklar, insandaki kötü doğanın tezahürleri ya da doğrudan bir araştırmasını açığa vurmayı amaçlamaz. Artaud’nun sözünü ettiği şey, daha ziyade, “insanların değil de olayların sahnelenmesini” amaçlayan; insanları “belirli güçlerin görüntüleri olarak ve olaylarla içinde rol aldıkları tarihin ölümcüllüğü açısından ele alan” Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 89 bir perspektiftir (Artaud, 2006). Her durumda, Artaud’nun tiyatrosu, dünyayı yaşanan olumsuzlukların ve kötülüklerin içinden betimlemeyi düşlemektedir. Konunun edebiyatçılar ve şairler yakasında ise, kötülüğün estetize edilişine ilişkin görece daha zengin bir malzeme ve “ruh haliyle” karşılaşmaktayız. Başta Rimbaud, Verlaine, Laetreamont, Baudelaire ve Wilde olmak üzere, upuzun bir çağdaş şiir ve edebiyat tarihi, “lanetli yan”da duran figürlerle doludur. Bunlardan, Verlaine ile yaşadıkları aykırı aşk ilişkisiyle de ünlü Rimbaud, çok erken bir yaşta şiiri bıraktıktan sonra, Kuzey Afrika sahillerinde beyaz kadın ticareti yapmayı seçerek ruhundaki iflah olmaz kötülüğe teslim olmuştur. Şiiri, tıpkı Wilde için de olduğu gibi, toplumun lanetlediği günahkar yaşam biçiminin çınlayışlarıyla doludur. Bizde ise, yazdığı şiirlerle “bir kötülük toplumunda haklılığın inadını taşıdığını” söyleyen Ece Ayhan (Akt. Keskin, 2006) bu lanetli şairler kuşağının en dikkat çekici simalarından birisidir. Ayhan’ın sesi, kendi deyişiyle, bir “atonalliği” ve içinde yaşanılan toplumsal sisteme karşı belli bir yabancılaşmayı açığa vuran “bakışımsızlığı” temsil etmektedir. Burada, şairin yıkıcı şiirsel yönelişinin ve şair duruşunun hedefi olan kötülük, bizzat, kendisini doğuran modernliğin ya da Keskin’in deyimiyle, “aydınlanmacı aklın” bir sonucudur (Keskin, 2006). Ayhan, deyim yerindeyse, yazdığı şiir ve takındığı tavırla, kendisinden önce yaratılmış olan “estetik” geleneği yıkarak, yerine yeni bir kötülük estetiği kurmayı amaçlar. Sonuç olarak tüm bu örnekler, Raymond Geuss’un şu yargısının doğrulanışına hizmet ediyora benzemektedir: “Eğer sanat toplumsal olarak eleştirel olacaksa, yani bu dünyayı olumsuzlayacaksa estetik olarak da radikal olmalı, yani radikal bir biçimde kendi olumlama eğilimine karşı mücadele etmelidir” (Keskin, 2006). Benzer şekilde, Nietzsche’nin trajediye yaklaşımı da, bizi, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde, kötülük ve şiddetin estetik bir yüce değere dönüşümüne tanıklık etmeye çağırmaktadır. Çünkü son kertede, Nietzsche’nin genelde sanattan anladığı, “yalnızca sanatın, dehşeti yüce bir şeye dönüştürebileceği” ve özel olarak da, yalnızca “trajedinin gerçek neşe üretebileceği”dir (Neimann, 2006: 259). Tüm bunlara ek olarak, günümüz Hollywood sinemasında sunulan şiddet ve kötülük eğilimlerinin estetize ediliş biçimleri ise, toplumsal dünyanın içerdiği moral kötülüğün katı bir inatçılıkla irdelenmesine –ve çoğunlukla da onaylanmasına- hizmet eder. Sadece şu kadarını söylemek gerekir ki, bu filmlerin kötülüğü estetize etme biçimi, sadece şiddeti şiddetle bertaraf etmenin “yaralayıcı etiği”ni sunar. Başta Leone, Stone, Kubrick ve Lynch 90 Hüseyin Köse olmak üzere, filmlerinde şiddeti ve kötülüğü estetize etmeye çalışmış olan yönetmenlerin birçoğu, kötü ve şiddet eğilimli karakterlerinin sahip olduğu “kişisel, özel motiflerin davranış nedenlerini, […] şiddet toplumunda şiddete ancak şiddet ile cevap verilebileceğine seyirciyi inandırma işlevi taşır; bu anlamda da kahramanların davranışlarına ahlaki bir düzlemde gerekçe sunar” (Seesslen vd., 2002: 105). Son olarak, estetize edilmiş kötülük ve şiddet düşüncesine ilişkin, Kahraman’ın sanat alanından aktardığı iki çarpıcı örnekle bu bölümde açtığımız parantezi kapatmak, konuyu daha da pekiştirmemize yardımcı olacaktır. Kahraman şöyle yazmaktadır: “Sanat tarihinin önemli eleştirmenlerinden birisi, toplama kamplarını gezdiğinde gördüklerinin kendisini hiç de şaşırtmadığını belirtiyordu. Bütün geriye kalanlar ve gördükleri ona neredeyse bir ‘çağdaş sanat’ sergisini anımsatıyordu”. İkinci olarak da şunu: “Çağdaş sanat, 2. Dünya Savaşı sonrasında çok geniş ölçüde ölümü ve şiddeti kendisine konu edinmişti. Bu, en nihayet 1990’larda, Orlan gibi sanatçıların kendi ameliyatlarını, kan revan içindeki durumlarını halka göstermesine kadar gitmişti” (Kahraman, 2005: 212). Yukarıda, ele alınan konuyla ilgili olarak inşa edilen araştırmanın kuramsal yapısı çerçevesinde, Hollywood’un önde gelen dört filmi incelendi: Hannibal, 7/Seven, Telefon kulübesi ve Er Ryan’ı kurtarmak. ANALİZ: DÖRT FİLMDEKİ ENTELEKTÜEL KARAKTERLER Hollywood’un genel olarak entelektüele bakış açısı, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, sorunlu ve negatif bir bakış açısı düzleminde ele vermektedir kendini. O (entelektüel) doğasındaki bir kusurdan kaynaklanan içgüdüsel bir yöneliş ve nedensizce kötülük yapma isteği ile modern kapitalist toplumun inşa edip neredeyse tüm gezegende dokunulmaz kılmaya çalıştığı kimi değerlerin azılı düşmanı olarak resmedilmekte, sıkıştırılmış, sorunlu bir vizyon içinden kurgulanmaktadır. Her şeyden önce, entelektüelin hemen her zaman birçok filmde katastrofik bir vizyonla ilişkilendirilmesi, onu yaşayanı yok etmekten haz alan mizantrop bir karakter gibi göstermeye dönüktür. Buna göre, entelektüel, kurulu sembolik düzenin ve moral değerlerin –ki bunların birçoğu, aslında liberal kapitalist değerlerdir- düşmanıdır; karanlık şer güçlerin, çoğunlukla da Doğu Avrupalı ve Ortadoğulu terörist güçlerin hizmetindedir. Entelektüel, en barışçı olduğu hallerde bile, aslında ticaretin ve sömürünün sürdürülmesinden başka bir şeye yaramayan savaşın başarısızlığa Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 91 uğratılmasına, dolayısıyla “ilerlemenin” engellenmesine hizmet eden, aktiviteleri dünyayı değiştirmeye yetmeyen bir “parazit”tir yalnızca. Forrest Gump’ın (Forrest Gump, Robert Zemeckis, 1994) savaş karşıtı entelektüelleri, Full Metal Jacket’ın (Stanley Kubrick, 1987) savaş cephesinde yakalarında barış rozeti taşıyan askerleri, Kirli Harry’nin, New York caddelerinde peşine düştüğü adamlar, Er Ryan’ı Kurtarmak’ın (Saving Private Ryan, Steven Spielberg, 1998) tutsak aldığı Alman askerini öldürecek gücü bulamamasıyla bir dizi felakete neden olan yufka yürekli entelektüeli, Ölü Ozanlar Derneği’nin (Dead Poets Society, Peter Weir, 1989) değişimi körükleyerek katı disiplinci ve tutucu eğitim sistemini tehdit eden entelektüel öğretmeni, v.s. hep bu kategoriye giren kişilerdir. Tüm bu örneklerde, entelektüel kimliğe yüklenen değerler mutlak biçimde olumsuzdur: onlar kurulu düzeni tehdit ederler, emek-ücret dengesini bozarak işçileri isyana sürüklerler, simgesel normlara karşı belli bir toplumsal nefreti örgütlerler, silah depolarını ve ülkenin maddi servetinin korunduğu bölgeleri kundaklarlar, cani ve sapıktırlar, genç insanların ahlakını bozarlar, dengesiz kişilerdir. Çoğu, Oliver Stone’un “Doğum Günü 4 Temmuz” filmindeki Amerikalı bir generalin deyimiyle “işe yaramaz” ve “hippi kılıklı solucanlar”dır. Entelektüellerin, Hollywood’un, nefret ettiği tüm değerleri kendilerine yansıttığı kişiler olmaları, bu kişilere karşı sahip olunan köklü önyargının bir göstergesidir. Ele alınan dört film örneğinde de bu önyargının somut yansımaları bulunmaktadır. Hannibal: kötülük arzusunun ideolojik nitelikli bir kurgusu Hannibal (Hannibal, Ridley Scott, 2001) filminin başkarakteri Dr. Lecter’ın bir entelektüel olarak sahip olduğu tüm melekeleri, en nihayetinde nesnel bir kötülük olayına aracı olur. Onunla ilgili söylenebilecek en muteber şey, kötülük arzusunu patolojik bir soruna indirgemesidir. Bu, kötülüğe karşı bir etik yasa arayışı ya da kötülük etiğinin temel yasalarının araştırılması değildir; daha ziyade, suçun içerdiği kötülüğün estetize edilmiş cinayet tasarılarıyla birleştirilmesidir. Kevin Robbins’in de deyimiyle, “Lecter, ‘parlak zekâsıyla’, ‘olağanüstü beyin gücüyle’ karakterize edilmektedir; tıpkı ‘şık’ ve ‘parlak zekâlı’ silahlar [Amerikalılar buna ‘akıllı bombalar” da demektedir] gibi bu adam da özenle ve şaşmadan vurmaya programlanmıştır” (1999: 120). Lecter, ölümün doyurucu gücünü insan etine karşı duyduğu iştahta bulmaktadır. Dolayısıyla, o bir entelektüel olarak sahip olduğu tüm incelmiş ve seçkinci beğeni yargısıyla bir cinayeti taçlandırmaya adamıştır kendini. Yine Robins’in deyimiyle, Hannibal’ı önceleyen Kuzuların Sessizliği 92 Hüseyin Köse ve bizzat Amerikan Sapığı [American Psycho, Marry Harron, 2000] gibi deyimlerle vurgu yapılmaya çalışılan şey, “Başkan Bush’un Ortadoğu’daki ‘siyaha karşı beyaz, şeytana karşı iyi’ savaşına gönderme yapmaktadır” (1999: 129). Eğer, Robins’in savı doğruysa, bu durumda Lecter’ı, Amerika ve tüm Uygar Batı’nın korkulu rüyası olan Bin Ladin, daha öncesinde ise Humeyni ve Kaddafi imgesi olarak da görebiliriz. Fakat söz konusu nefretin yöneldiği başlıca hedef olarak, açıkça Katil Carlos gibi, uzun zaman insanlığın başına musallat olmuş bir caninin değil de, son derece kültürlü ve zevk sahibi bir entelektüel kişiliğin seçilmesini nasıl yorumlamalıdır? Hollywood’un bilinçaltı, Carlos gibi “kökten kötü” canilerde estetize edilmeye değer bir yan bulmamış olabilir mi? Ya da Lecter gibi karizmatik bir kişiliğin özellikle seçilmiş olmasının arkasındaki neden, “nezaket sahibi” ve “saygın” görünümlü birinin dehşete ilişkin yaratılacak etkiyi daha da güçlendirebileceği düşüncesi midir? İkincisi, akla daha yatkın görünüyor. Ama her durumda, aynı bilinçaltı, bu filmle birlikte, entelektüele karşı bilinçli bir korkuyu ve nefreti yapılandırmayı da seçmiştir. Bizi asıl ilgilendiren de budur. Kesin olan bir şey varsa, o da Lecter karakteri üzerinden, ahlaki değerleri altüst etmeye kesinkes kararlı ve kendi türdeşlerini yemeye azimli “yamyam” bir kişiliğin kurgulanmış olmasının, entelektüele karşı takınılan hoşnutsuz tavrı tüm boyutlarıyla gözler önüne sermesidir. Çünkü ahlaken parçalanmış modern bir yaşamın taşlaşmış, yabancılaşmış değerlerine karşı duyulan nefreti sıradan birinin değil de bir entelektüelin dile getirmesi ilginçtir. Bundan çıkarılacak ilk ders, bütün kötülüklerin görünür kaynağının entelektüeller olduğu mesajıdır. İkinci olarak da, entelektüel kimliğin her dönemdeki otorite ve iktidar sistemlerinin baş düşmanı olduğu gerçeği… Tıpkı Platon’un kendi Devlet’inden şairleri kovması gibi, tartışmasız bir yetke ve tek görüşün egemenliğiyle donatılmış sistemler de –bugünün neo-liberal ekonomik ve toplumsal sistemi örneğin- “sorun çıkaran”, iktidarın işine burnunu sokan kişileri kendi sisteminden dışlamıştır. Hannibal filminin mesajının hammaddesi ya da başka bir ifadeyle, izleyicinin asıl inandırılmaya çalışıldığı şey de, kökleşmiş bir önyargının gizli iknanın bilinçaltı yöntemleriyle benimsetilmek istenmesidir. Oysa durum tam olarak bunun tersidir. Çünkü filmin bir yerinde, Lecter “Benim kötü olduğumu nasıl söyleyebilirsin?” diye sorar dedektif Clarice Starling’e. Robins’e göre, “Lecter’ın sorusu, kendi ahlaki durumumuza meydan okuyan bir sorudur. [Bu soru] duygusal yaşamımızın düzensizliğini ortaya koyar” (1999: 132). Ancak filmde sunulduğu biçimiyle, bu sorunun ifade ettiği olası anlamlar üzerinde fazlaca Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 93 durulmaz, hatta Lecter’ın psikopatoloji alanındaki akademik bilgileri bile, seri katil Francis Dolarhyde’ın ruh halini çözmek için kabaca düzenlenmiş bir reçeteden öteye geçemez. Dahası, Lecter’ın, katilin bir sonraki hamlesine ilişkin öngörüleri, doğal olarak onu katilin eylemiyle özdeşleştirmeye götürür; böylelikle Lecter, bir kez daha kendisine yakıştırılan kötü doğanın varlığını onaylamış olur. Katille özdeşlik kurmaktaki olağanüstü rahatlığı, çok geçmeden onu öldürme konusunda vaazlar veren bir azize dönüştürür. Dolayısıyla bir entelektüel olarak sahip olduğu kültürel sermaye ve akademik bilgi birikimi, burada da iyiliğin değil, kötülüğün hizmetindedir. Özellikle serinin üçüncü filmi olan Kızıl Ejder’de, seri katili (Ralph Fiennes) günlük bir gazetenin ilan sayfası aracılığıyla akrostişli mesajlar göndererek bir sonraki kurbanın adresine yönlendirmesi, akademik becerilerin “kötüye kullanılmasının” en somut örneğidir. Bu nokta önemlidir, çünkü bir entelektüel olarak erişme başarısını gösterdiği “azizlik” ile “günahkarlık” arası bir mertebede durmaktadır Hannibal Lecter. Gerçek bir “azizdir”; çünkü cinai nefret ve eylemini çoğu zaman dinsel ve ahlaki bir düsturu çiğneyen günahkar ruhlara yöneltmek zorunda kalır. Sözgelimi bu durumun somut bir delili, Hannibal’da Clarice Starling’i (Julianne Moore) kendi kafasında bir saplantı haline getirmiş olan FBI Başmüfettiş Yardımcısı Paul Kendler’a kendi beynini pişirip yedirmek suretiyle- işkence etmesi durumudur. Öte yandan, “günahkardır”; “Hannibal Lecter, öldürür, çünkü bu onun yaşamıdır, [o] insani motivasyon fikrinin maskarasıdır” (Robins, 1999: 131). Şu halde, Lecter’ın motivasyonu, ikiz bir tema üzerine kuruludur. O, bir yandan, öldürmeyi tüm insanlığın günahlarının kefaretini ödeme biçimi ve mutlak bir arınma olarak; diğer yandan da, onu olası bir suç işlemekten alıkoyacak ahlaki bariyerlerinin aşınmış olmasının bir sonucu olarak kavrar. Kahraman’ın da dediği gibi, bu tema, başka bir açıdan da “Hıristiyan ahlakının önemli bir metafizik sorunu”dur; bu ahlaki metafizikte “fahişenin aynı zamanda azize olması” durumu söz konusudur (2006: 97). Lecter’ın entelektüel kimliğinde göze çarpan sorun şudur ki, her şeyden önce o, bir entelektüelde olması gereken en temel özellikten yoksundur. Başka bir deyişle, Lecter, diğer insanlarla her tür empati yeteneğini tümden kaybetmiş toplum-dışı, otistik bireyin silik bir örneğidir. Morton’un deyişiyle, “Lecter, başka birinin yerinde olmanın ne demek olduğuna dair bir hissi olmayan, ama sıradan insanların hantal sezgileri ve sınırlı teorileriyle başaramadığını başarıp neredeyse mükemmel bir şekilde taklit edebildiği insan doğasıyla ilgili çok gelişkin bir teorisi olan tam bir sosyopattır” (2005: 94 Hüseyin Köse 108). Şu halde, izleyicilerin böylesi bir karakterle üst düzey bir özdeşlik kurma çabalarının kendisi, ölümcül bir hatadır. Çünkü, filmde her şeyden önce, normal insanlarla değil de, sadece katil ve canilerle özdeşleşebilen ve sadece onlarla empati kurabilen bir adamla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, böyle biriyle özdeşleşmek, izleyiciler açısından, doğrudan doğruya katilin kendisiyle özdeşleşmekle aynı şeydir. Bu ise, bir sinema filmi izleme deneyimi içindeki izleyicinin karşılaşabileceği en tehlikeli şeydir. Lecter’ın dayanaksız ve gösterişli entelektüelliği ve başlı başına Lecter karakterinin kendisi, aslında Hollywood yapımcılarının kendi kafalarındaki önyargılı entelektüel temsilinin bir ürünü olup, filme karşı yüksek entelektüel bir beklenti içerisindeki izleyicilere sunulmuş yalancı bir yemdir. Hollywood’un yanıltıcı ve önyargılı “entelektüel” temsil biçiminin bir başka önemli dayanağını “kötülüğü her şeyden önce bir muhayyile sorunu” olarak gören görüşle açıklayabiliriz. Buna göre, “büyük eksikliğimiz, sonunda daima iyilerin kazanmasıdır; bu ise bir muhayyile eksikliğidir”(Kahraman, 2006: 100). Çünkü kötülük yapmak zekâ işidir, en karmaşık cinayet planları öncelikle güçlü bir hayal gücünü gerektirir. Eğer bu varsayım doğruysa, herkesten önce, entelektüellerin güçlü bir muhayyile gücüne sahip oldukları söylenebilir; dolayısıyla, bu güç, onlara iyiliğin mi yoksa kötülüğün mü bir anıtını dikmeleri gerektiği konusunda yardımcı olabilir; bu ise, tümüyle bir tercih sorunudur. Gelgelelim, bu soruya Hollywood’un verdiği yanıt, hiç tartışmasız, söz konusu muhayyileyi kötülüğün hizmetine koşmak olacaktır ki, Dr. Lecter karakteri bunun en somut örneğidir. Özetle, Lecter’ı kötülüğe eğilimli entelektüelin katıksız bir sureti olarak sunan film anlayışı, genel olarak entelektüel kimliğe karşı geliştirilmeye çalışılan önyargılı bakış açısının bir tezahürüdür. Film, entelektüelin bilgi birikimi, olumlu ve barışçı tavrıyla insanlık için yararlı işler yapmayı düşünmeden önce, bu gücü kötüye kullanma yönündeki isteğinin klişeleşmiş Hollywood temsil görenekleri içinde dışa vurulmasıdır. Çünkü bize sunulan Lecter karakteri, şayet tam olarak akli melekelerden yoksun birisi olsaydı, o zaman belki giriştiği cürümlerden dolayı onu bağışlayabilirdik. Oysa yakından bakıldığında, aksine, Lecter’ı diğer sosyopat kişilik tiplerinden farklı kılan şey, onun fazlasıyla akıllı olmasıdır. O, “normal olandan patolojik olana doğru genişleyen eşiği” (Morton, 2005: 58) rahatça ve hızla geçebilmekte, deyim yerindeyse, kötü niyetinin onu götürüp bıraktığı yerde, karşılaştığı bin bir zorluğa karşın yine de ölüm çarkını işletebilmektedir. Yani ne yaptığının tümüyle bilincindedir. Bu da olsa olsa gözümüzde onun korkunçluğunu ve Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 95 yaptığı kötülüklerin şiddetini iki kat artırmaktadır. Amaçlanan algılama biçimi de budur. Entelektüel film karakterini izleyiciye bu algılatma biçimi, özünde tastamam manipülatif bir nitelik taşıdığı içindir ki, kelimenin tam anlamıyla ideolojiktir. İzleyiciye entelektüele ilişkin çarpıtılmış bir bakış açısı ve vizyon sunmaktır. Bu nedenledir ki, yine ideolojik açıdan yapılmak istenen şey, izleyicinin kendi kafasında “toplum için gerçekten yararlı, akademik bilgisini insanların ve toplumun yararına sunmuş bir başka entelektüel iyi kişi olarak Lecter” portresi kurgulamasının ya da bu tür bir başka çağrışım aramasının önlenmesidir. Bu çıkarımlar, elbette, filmi üretenlerin ya da alışıldık bir kullanımla söylersek, ileti tasarımcılarının izleyici kitlede hedefledikleri şeydir. İzleyicinin amaçlı, kötü niyetli bir yönlendirmeyle kitlesel baştan çıkarılmasıdır. İlahi/cezalandırıcı yargıç olarak entelektüel portresi: “7/seven” 7 (Seven, David Fincher, 1995) filminin kötü adamı olan John Doe’nun (Kevın Spacey), sinema tarihinin o güne dek tanık olduğu seri katillerden en belirgin farkı, öldürmeyi, yüce, ahlaki bir ideale dönüştürmüş olmasıdır. Deyim yerindeyse, o, “iğrenç bir cinayet eylemini ‘tutkuyla işlenmiş’ bir cinayetle bir tutmaz” (Bataille, 1997: 26). Onun tutkusu, eylemiyle ilahi adaletin dünyevi bir tezahürünü somutlaştırmaktır. İşlediği cinayetler, ahlaki dayanaklarını Milton’ın Kayıp Cennet’inde, Shakespeare’in Venedik Taciri’nde ya da Dante’nin İlahi Komedya’sında bulur. Özellikle bu sonuncusu, insanlığın kötücül doğasının ıslahı için yakılmış bir ağıt gibidir. Katil, sabırla işlediği cinayetlerinde bu kitaptan kendi ahlaki düsturlarının doğrulanmasının aracı olarak yararlanır. Dedektif William Somerset’in (Morgan Freeman) deyişiyle, cinayetleriyle “insanlığa öğüt verir”. Katilin ilk kurbanı, “oburluk” günahını işlemiş bir obezdir. Kurbanın bedeninden kopardığı et parçası, Shakespeare’in Venedik Taciri adlı oyununda geçen “yarım kilo et” ifadesine gönderme yapar. Günahkar insanın kendi bedeniyle ödemesi gereken bir kefarettir bu; kendi dirimsel varlığının kullanma hakkını elinde bulundurmasına karşılık Tanrı’ya vermesi gereken bir “rüşvet”. Bu anlamda, Seven’ın katili, Tanrı’nın yeryüzündeki “tahsildarı”dır. Bu mantık, Fromm’un, ilkellerin sünnet törenlerinin nedenlerini açıkladığı mantıkla aynıdır: yaratıcılığın yegâne uzvu olan erkek cinsel organı, Tanrı’nın yaratıcı özelliğinin bir parçası olarak insana sunulmuş olan bir lütuftur, şu halde bu lütfun nimetlerinden yararlanan insanoğlu, bunun vergisini ödemelidir; törenle uzvun bir parçasının kesilerek Tanrı’ya 96 Hüseyin Köse adanmasıdır bu da. İkinci kurbanın işlediği en büyük günah, Yedi Ölümcül Günah’ın ilki olan “tembellik”tir. Kurbanın bunun için ödemesi gereken kefaret ise, bir yıl boyunca yatağa bağlanarak bedeninin çürümeye bırakılması olacaktır. Tanrı tarafından insana bahşedilmiş olan beden, her şeyden önce, üretimin, iş yapmanın “yeri”dir, bir “atölye”dir. Dolayısıyla, tembellik edip çalışmamak, aylaklık ederek yan gelip yatmak, bedenin kötüye kullanılmasının bir göstergesi, tanrısal buyruğun reddidir. Şu halde, katilin insanlığa verdiği ikinci öğüt asetik bir öğüttür. Hırslı bir avukatın öldürülmesi ise, “aç gözlülük” günahını işlemiş birinin; sahip olduğu tüm dünyevi güce ve maddi zenginliğe karşın yine de para kazanmak uğruna katilleri ve suçluları savunmaktan geri durmayan birinin ilahi yoldan cezalandırılmasını anlatır. Burada da dinsel buyruğun anlamı açıktır: insanoğlu sahip olduğu nimetler için şükretmeli, ruhsal yaşamını maddi görüngülerin esiri yapacak her türlü tamahkârlıktan uzak durmalı, daha fazlasına göz dikmemelidir. Öte yandan, bu cinayetin açığa vurduğu ahlaki düsturun, içinde ideolojik bazı motifler barındırdığı da söylenebilir. Doe, aslında Hollywood’un dokunulmaz kılarak göklere çıkardığı kimi burjuva idealleriyle Amerikan iş yaşamı etiğinin temel değerlerine de kafa tutmaktadır: Burada, “başarı”, “kariyer”, “iş yaşamında vahşi rekabet” ve “fırsatçılık” gibi ideallerin, bunları lanetleyen birinin elinde “can verişi” söz konusudur. Katil John Doe, bu bakış açısıyla, egemen kapitalist dünyanın tam kalbine müdahale etmektedir. Ryan ve Kellner, “Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası”nı tartıştıkları ortak çalışmalarında, söz konusu dokunulmaz değerlerin bir dökümünü yaparlar. Buna göre, Hollywood’un dokunulmaz kıldığı bu değerler, aynı zamanda onun “temsil görenekleri”ni oluşturan şu tür kapitalist idealleri merkeze alır: “(Merkezinde kişisel yeterlilik ve hükümete karşı güvensizlik olmak üzere) bireycilik, (rekabet, dikey hareketlilik ve en iyinin ayakta kalması değerleri ile) kapitalizm, (erkeklerin imtiyazlı kılınması ve kadınların ikinci sınıf toplumsal rollerde konumlandırılması ile) babaerkil anlayış, (toplumsal iktidarın eşitsizce pay edilmesi ile) ırkçılık vb.” (Ryan ve Kellner, 1997: 17). Bu temsil görenekleri, “Uygar” dünyanın tartışmasız biçimde kutsadığı göreneklerdir. Katilin, hırsı ve daha fazlasına sahip olma güdüsüyle önüne çıkan her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışan “Uygar” bir insanı ortadan kaldırmakla giriştiği eylemi, bu nedenle, söz konusu temsil göreneklerinden birine karşı açık bir sabotaj niteliği taşımaktadır. Bu ise, bizi “entelektüel-katil figürünün uygar dünyanın hasmı” olduğu tezine götürür. Seven’ın katili John Doe, diğer cinayetlerini de hep bu doğrultuda işleyecektir; o, eylemleriyle, Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 97 çok önemli bir felsefi düsturu; Derrida’nın, modern dünyada “hukukun tecelli ettiğini, ancak adaletin gerçek anlamda tecelli etmediğini” dile getiren önermesini doğrulayacak; modern hukukta bırakılmış boşlukları kendi “tarzında” dolduracaktır. Öte yandan, Seven’ın katilinin, kendi duruşuyla doğrulamaya çalıştığı bir başka şey, Zizek’in farklı açıdan tanımladığı bir “kötülük” düşüncesinde karşılığını bulmaktadır. “Kötülük” diye yazmaktadır Zizek; “her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir” (2002: 301). Bu masum bakışın yöneldiği hedef, günümüzde modern kapitalist dünyanın çarpık bakışı ya da daha önce değindiğimiz gibi, Öğüt’ün sözünü ettiği, bağrında “kötülük çiçeklerini büyüten” kapitalist toplumun kendisidir. Nitekim Seven’ın seri katili John Doe, açgözlülük günahını işleyen avukatı, “hayatını sürekli olarak katilleri, eşcinselleri ve uyuşturucu kaçakçılarını korumak için yalanlar söyleyerek geçirdiği”; kibir günahını işleyen kadını ise “iç dünyasının çirkinliği yüzünden, dış güzelliği olmadan hayatını sürdürmeyi başaramayan birisi olduğu” için öldürdüğünü söyler. Do, aynı şekilde, işlediği şehvet günahı nedeniyle cezalandırdığı fahişeyi “ortalığa hastalık saçan birisi” olduğu için; oburluk günahını işleyen obezi “ayağa bile kalkamayacak kadar iğrenç birisi olması” nedeniyle; tembellik günahını işleyen adamı ise “kendisine bahşedilen bedeni kötüye kullandığı” için cezalandırır. Doe’nun, son iki cinayete kendi ölümünü de eklemesiyle “eserini tamamlaması”na izin veren günahlar da, aynı “ilahi haleyle” gerekçelendirilmiştir: Dedektif David Mills, kapıldığı öfkenin bedelini karısının ölümüyle öderken, katil John Doe, Mills’in aile saadetiyle dolu sade yaşamına karşı duyduğu kıskançlığın bedelini öder. John Doe, kurbanlarıyla ilgili bu “samimi” düşüncelerini bir bir açıkladıktan sonra, bu kötülük toplumuna dönük nefretini finalden bir önceki sahnede şöyle ifade eder: “Ama mesele bu; her köşe başında, her evde ölümcül bir günah gizli ve bunu önemsemiyoruz, çok yaygın olduğu için önemsemiyoruz.” John Doe’nun algıladığı dünya, o kadar günaha batmış bir dünyadır ki, kişi bu dünyada eğer “birisinin kendisini dinlemesini istiyorsa, onun omuzlarına yavaşça dokunmasının artık yeterli olmadığını” bilmelidir; Doe’ya göre, artık kişinin başkasından küçücük bir ilgi ve anlayış görmek için bile “onun omuzlarına balyozla vurması gerekmektedir”. Çünkü bu dünya, insani yabancılaşmanın, “duygusal buzlaşmanın” dünyasıdır. Dedektif Somerset’in de filmin bir yerinde dediği gibi, “kayıtsızlığın bir fazilet gibi kabul edildiği bu dünyada daha fazla yaşanamaz.” Yatak odasının başucunda kırmızı ışıklı bir haç, evinin odasının raflarında da her biri yazılı 250 sayfa 98 Hüseyin Köse içeren 2000’den fazla defter bulunduran John Doe, bu haliyle dünyevi yaşamın ilahi cezalandırıcısı, yetkisini yalnızca Yaradan’dan alan yargıcıdır. Onun Milton, Shakespeare ve Dante okuyan ve çağına karşı duyduğu hoşnutsuz düşüncelerini titizlikle kâğıda dökebilen bir “entelektüel” olması ise, onunla bir şekilde “özdeşlik” kuracak izleyiciler için tam anlamıyla bir talihsizliktir. Çünkü entelektüel yaşamın doğrudan doğruya suça ve şiddete kodlanmış temsili, yalnızca entelektüelin kendisine karşı duyulan önyargının bir dışa vurumu değil, aynı zamanda ona esin kaynağı olmuş yukarıda isimlerini andığımız yazarların da tüm insancıl ve olumlu düşüncelerinin salt kıyametçi bir vizyona indirgenmesidir. Telefon kulübesi: ahlaksal normun toplumsal kontrol ve baskıyla çerçevelenmesi Anne-Cécile Larrieu’nün de dediği gibi, günümüzde artık kötü görünen olayları saptayabilmek için teoloji doktoru olmaya gerek yoktur (Larrieu, 2006). Genel olarak kötülüğün iki türünü ayırt eden Larrieu, “suça dayalı kötülüğü”, “masumane kötülük”ten ayırır. Larrieu’ye göre, insan doğal yaşlanma sürecinin sonunda ölüme teslim olmakla ya da doğal bir afet ve kazanın sonucunda masumane bir kötülüğün kurbanı olur. Bu tür kötülükte açıkça ortada suçlanacak bir sanık ya da sorumlu yoktur. Ne var ki, kaynağını bizzat insanların oluşturduğu ikinci bir kötülük türü vardır ki, bu kötülük tamamıyla bize bağlıdır; “bizim bozuk niyetlerimizden, aşağılık yaradılışımızdan ya da sadizmimizden ileri gelir. Bu bağlamda soykırımlar, toplama kampları ve savaşlar doğal kazalar değildir; kısaca, bu suça dayalı kötülükten insanlar sorumludur” (Larrieu, 2006). Joel Schumacher imzalı Telefon Kulübesi’nin (Phone Booth, 2002) kurbanı Stu Shepard da bu tür bir kötülüğün kurbanıdır. “Yolda yürürken bile asistanı yardımıyla iş bağlayan” Shepard, kaybedecek bir saniyesi bile olmayan bir reklamcıdır. Bu meslek, Henri-Frédéric Blanc’ın Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı adlı romanında Charles Cuvelier adlı tanınmış bir Paris’li reklamcı üzerinden ayrıntılı bir ruhsal analizini yaptığı “zamanımızın çağdaş iblisi”dir. Yazarın, Cuvelier karakteri ile ilgili betimlemeleri tastamam “Başkaları karşısında duygusuzluğu, nesnelere marazi bağlılığı aşılayan… Aynı zamanda yakışıklı, çekici ve zeki” (Blanc, 1993: 26) birisi olan İblis’in nitelikleriyle aynıdır. Cuvelier’nin, mahsur kaldığı asansörün ev sahibesi Madam Valmer’in gözündeki imgesi işe yaramaz, aşağılık ve dalavereci bir kişiliktir. Dolayısıyla roman boyunca Cuvelier, Madam Valmer’ın aşağılayıcı azarlarına maruz Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 99 kalır: Bir yerde; “Beyninizin” der Madam Valmer, “çıkar hesaplamaktan başka bir işe yaradığı yok” (Blanc, 1993: 74). Cuvelier, kuşkusuz bu hakaretleri hak eder: Niteliksiz ve ucuz ürünleri, paha biçilmez şeylermiş gibi allayıp pullayarak “kakalamaya” çalışır; insanları tüketim çılgınlığının kölesi yapacak her tür girişimi işinin bir erdemi sayar; yalanlar söyler, malları pazarlamayı bildiği gibi, en sahtekar kişilikleri ve bu arada kendini de çok iyi pazarlar; en yüce ilkesi, “daha çok malı daha çok fiyata ve daha kısa sürede satabilmek”tir. O, reklamcılık adlı çağdaş dinin bir havarisidir. Ne var ki, Blanc’ın kahramanı ile Schumacher’in reklamcısı benzer bir paralel kurgu içinde kapalı bir mahalde –ilki bozuk bir asansörde, ikincisi bir telefon kulübesinde- mahsur kalıncaya dek kişiliklerindeki bu gayrı ahlaki çarpıklıkları fark etmezler. Her iki karakter de ne zaman ki, kıstırıldıklarını anlarlar; işte o zaman iç dökme, günah çıkarma faslı başlar. İlki, bina ve asansörün sahibesi dul bir kadının; ikincisi, tehdit ve tacizlerini yalnızca sesiyle duyuran bir katilin eline düşmüştür. Her iki sorgucu da ahlaki birer yargıçtırlar. Her iki halde de, reklamcılarımız, masum insanlara söyledikleri yalanların, yaptıkları ihanet ve açtıkları üçkağıtların bedelini ödemek zorundadırlar. Yine her iki sorgulamanın nihayetinde, ilkinin hayatı, yaşadığı yoğun paranoyanın sonucu intiharla; ikincisininki ise ahlaksal bir “arınmayla” noktalanır. Bu bağlamda, analize, öldürmeyen ama “arındıran” ikincisinden, Phone Booth’ın katilinden başlandı. Phone Booth’ın kimliği belirsiz seri katili (Kiefer Sutherland), günahkar çağın intikamcısı, bozulmuş ahlaki yaşamın onarıcısıdır. Entelektüel birisidir; çünkü eylemine gerekçe olarak öne sürdüğü çok sağlam felsefi ve toplumsal dayanakları vardır. Eğer, bu filmde telefon kulübesini modern dönemin “günah çıkarma kabini” olarak görebilirsek, katili de kabin paravanı arkasındaki papaz olarak düşünebiliriz. Sinemada mekânın yaratıcı kullanımının mükemmel bir örneğini sunan Phone Booth, yarattığı seri katil karakteriyle de izleyicileri “entelektüel bir canavara” karşı derin bir hayranlık duymaya yöneltmeyi amaçlıyor gibidir. Gerçekte ise, Phone Booth’ın katili, içindeki nefreti ve kötülüğü davranışlarında ve kişiliklerinde ahlaki (moral) bir kötülük algıladığı kimselere yöneltmiştir; Stu Shepard böyle birisidir; karısını bir başkasıyla aldatırken nikah yüzüğünü çıkararak vicdanını rahatlatmakta, doğruluğuna inanmadığı bir hayat yaşadığı halde hiçbir vicdani sorgulamaya yanaşmamakta söylediği yalanlar ve attığı kazıklarla insanları dolandırmaktadır. Üstelik Shepard’ın ahlak dersleri almaya ihtiyacı da 100 Hüseyin Köse yoktur.2 Burada, basit bir ilkeden hareketle, Phone Booth’ın katilinin varmaya çalıştığı noktayı rahatlıkla görebiliriz. Phone Booth’ın katili kabaca şöyle düşünür: “Eğer İyilik, yaşamın yüceltilmesine adanmış olansa, yapmaya çalıştığım şey, son derece doğrudur. Çünkü insan bilincinin evrimi, ilerlemeyi daima daha iyiye doğru giden bir süreç olarak algılamaktan acizse ya da bu süreç, insanı kendi özgürlüğünü yararlı olarak kullanma biçimleri üzerinde düşünmeye sevk etmiyorsa, orada esaslı bir tadilat işine girişmek gerekir!” Ne var ki, bu “sofistike” düşünce, onu, yine de etrafındaki insanların hayatına burnunu sokan, “anormal”, “toplum düşmanı”, “sosyopat bir keskin nişancı” kertesine indirgemeye engel olmaz. Nitekim Phone Booth’ın katilinin, Stu için ısmarladığı pizzayı getiren adamı yok yere öldürmesini başka türlü yorumlamak olanaksızdır. Film, entelektüel kişiliği, tüm karmaşıklığı içinde ele alıp çözümleme zahmetine yanaşmaz; çünkü böyle bir çaba, ortaya yeni argümanlar koyabileceğinden, “ortalama” film izleyicisi tarafından sindirilmesi zor, zahmetli bir iştir. Bunun yerine, “gerçekler” kapsül bilgiler halinde, hazır ve yerleşik düşünce kalıpları biçiminde verilir; bu yöntem, kişiyi akla ziyan sorgulamalara sevk etmediğinden, akıl sağlığı için eşi bulunmaz değerdedir. Yine aynı nedenden dolayıdır ki, Hollywood sineması her tür eğitici vasıftan da yoksundur: “Yeme alışkanlıkları bozuk olan ya da rasgele cinsel ilişkide bulunan ergenlik çağındaki çocuklarının sorunlarını çözmekte ya da ailede ciddi bir hastalıkla karşılaşıldığında, ana babalara yardım edebilecek hiçbir Hollywood filmi yoktur” (Gans, 2005: 95). Bu sinemasal bakış açısı, aynı nedenle, Phone Booth’ın katilini ruhsal bir çıkmaza sürükleyen düşünsel etkenleri de anlayamaz. Anlayamadığı için de anlatamaz. Bu sinema türü için düşünmemek, sorgulamamak, en güvenilir sığınaktır. Verilen mesaj açıktır: En kolay anlaşılır klişeler yeğlenir, çünkü böylesi, izleyicinin kafasında yer etmiş olan hazır sunum kalıplarına daha uygun düşer, böylelikle mesaj kolayca benimsenir. Hollywood, izleyicinin kafasında soru işaretleri oluşturmak istemez, asıl amaçladığı, “bildik dünyanın” her günkü “bildik” sorunları üzerine fazlaca düşünülmemesi gerektiğidir. Buna 2 Stu, bir türlü peşini bırakmayan alt-orta sınıf geçmişinden kurtulmak için, pahalı İtalyan elbiseler giymeye ve nadide aksesuarlar taşımaya özen göstermekte, bir bakıma kendini kandırmaktadır. Stu’yu asıl endişelendiren, “sınıf düşme korkusu”dur. O, bu korkuyu yenme uğruna sahte bir hayatı sürdürmeyi göze almıştır. Tabii, bunun bedelini de… Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 101 göre: Dünya güvensiz bir yer, göçmenler ve yabancılar kötü kimselerdir, hayatta kalabilmek için her türlü acımasız mücadele şarttır, v.s… Aynı şekilde: Katil, pizzacı adamı öldürür, bunun belli bir nedeni yoktur, çünkü günlük yaşamda bu tür bir şiddet olayı olağandır, denir. Entelektüeller söz konusu olduğunda, aynı indirgemeci mantığın ürettiği oldukça verimli bir literatür göze çarpar. Başka bir deyişle, Hollywood’un entelektüel kişilikten anladığı, asla onun, yaptığı yararlı işlerle gündeme gelmesi değildir; bu nedenle, birçok Hollywood filminde entelektüeller ya terörist ve sabotajcı (sözgelimi Bond filmlerinin hemen hemen tümündeki kötü adamlar) ya da okuya okuya “kafayı yemiş”, toplumsal normları hiçe sayan, ahlak bozucu anomik kişilerdir (Ölü Ozanlar Derneği’nin sıra dışı, ideal öğretmeni sözgelimi). Onlar bir hayal aleminde yaşar, dengesizlikleri ve gizli bir niyeti açığa vuran tasarılarıyla uygar dünyayı huzursuz ederler. Bu anlamda, Phone Booth’ın katilinin rahatsız edici yönü, ortada güçlü bir hukuk devletinin yasaları ve tıkır tıkır işleyen mekanizmalar dururken, “cümle alemin ahlakını düzeltme” işini üstlenmiş olmasıdır. Daha sonra göreceğimiz gibi, “güçlünün, her fırsatta kendi gücünü göstermesini gerekli kılan bir dünyada” barıştan ya da toplumsal uzlaşmadan yana olmak da, bedeli ağır şekilde ödetilmesi gereken ölümcül bir aymazlıktır. Aynı mantık, durağanlıktan ve ebedi bir huzur halinden hiçbir şey anlamaz; esas gelişme, şiddetle, hareketle, gürültü patırtıyla, ülkelerin harita üzerinde durmaksızın değişen coğrafi sınır çizgileriyle olur ya da durmadan patlayan bombalar ve silahlarla. Phone Booth’ın katili, durmadan patlayan bir silahtır. Filmde entelektüel-katile hak ettiği değer (!) belki de kurbanına yaptığı tüm işkence sona erdiğinde ekranda ilk ve son kez boy gösterdiği zaman verilir. Phone Booth’ın katili, ambulansta yarı baygın uzanmış yatan Stu’ya yaklaşarak gayet nazik bir şekilde ona şöyle der: “Dürüstlüğüne yeniden kavuştuğuna göre, artık toplumda iyi bir adam olarak yaşamaya devam edebilirsin. Ama eğer olur da yine yalanlar söyleyen, yaramaz herifin teki olmaya başlarsan, seni yeniden bulup yaptıklarının hesabını soracağımdan emin olabilirsin!” Er Ryan’ı kurtarmak: entelektüel tavra yönelik şövenist inşa Steven Spielberg imzalı Er Ryan’ı Kurtarmak filmi baştan sona “Amerikan yurttaşı olmanın erdem ve ayrıcalığına” vurgu yapmakta gibidir. Film, Normandiya çıkarmasının yapıldığı günlerde küçük bir askeri birliğe özel bir görevin verilmesiyle başlar: Paraşütçü Er James Ryan’ın (Matt 102 Hüseyin Köse Damon) savaş cephelerinde aranıp bulunarak ailesine teslim edilmesi gerekmektedir. Onun kurtarılması önemlidir; çünkü Ryan’ın annesi, üç oğlunun üçünü de savaş meydanlarında kaybetmiştir. Ne var ki, Ryan, filmin sonlarında bu cömert ve aynı zamanda “aşağılayıcı” teklifi kahramanca reddederek göğüs göğse muharebeyi seçecektir-tabii bunun bedeli, kendisini kurtarmakla görevli askeri birliğin talihsiz bir şekilde, tamamen yok edilmesiyle ödetilecektir. Ne var ki, bu filmde ilgimizi çeken asıl figür er Ryan değil, entelektüel sinikliği, korkaklığı ve hümanist duyarlılığıyla öne çıkan askeri birlik üyelerinden “Onbaşı Upham”dır. Upham, deyim yerindeyse, müfrezenin en “zayıf” halkasıdır. Sahip olduğu bu kırılganlık, müfrezenin başına türlü belalar açar, hümanizminin cezasını bir bütün olarak müfreze çeker. Merhametli ve yardımseverdir, kendi durumunun en trajikomik biçimiyle, o “barış yanlısı bir asker”dir. Sahip olduğu merhamet, müfrezenin birkaç adamının hayatına mal olur. Filmin bir yerinde, yüksek bir kuleye mevzilenmiş bir Alman keskin nişancısının hedefi olan iki çocuklu bir Fransız ailesiyle karşılaşılır. Aile zor durumdadır ve anne-baba çocuklarını oradan uzaklaştırmaları için Amerikan askerlerine yalvarırlar; birliğin komutanı Yüzbaşı Miller’ın (Tom Hanks) tüm itirazlarına rağmen, başta Onbaşı Upham olmak üzere, diğerleri çocukları yanlarına almayı ister, ama sonuç tam bir faciadır; sonunda bir asker, keskin nişancının açtığı ateş sonucu feci bir şekilde can verir. Yüzbaşı haklı çıkmıştır: Savaş ortamında insanca bir zaafiyet göstermenin bedeli ağırdır! Böylelikle, filmin genel konsepti içinde Upham’ın yaklaşım ve tavrı “lanetlenmiş” olur. İzleyicinin, alttan alta bu ölümden Upham’ı sorumlu tutması beklenir. Sonrasındaki daha ölümcül bir sahne ise, Upham’a karşı oluşturulmak istenen önyargının daha da pekiştirilmesine aracı edilir. Bu, Onbaşı Upham’ın bir harabede Alman askerlerinin kıstırdığı iki arkadaşına bir türlü cesareti toplayıp da yardım edememesi hadisesidir. Arkadaşları tüm güçleriyle içeride düşmana karşı direnirken, Upham, onların yardım çağrısına ve imdadına yetişemez. İçeridekiler, cephanelerinin bittiğini, kendilerine acil olarak cephane yardımı yetiştirmesini istediklerinde, Upham, korkudan merdivenlere yığılıp kalmıştır bile. Böylelikle Upham kendi yüreksizliğinden kaynaklanan iki ölümden daha sorumlu tutulacaktır. Bu aşamada Upham’ın kişiliğine ilişkin kurulmaya çalışılan önyargı ifadesi şudur: O, bir asker olabilir, ancak, “erkek gibi” dövüşecek güçten yoksundur. Üstelik Upham’ın talihsizliği bununla da bitmez: sonunda kendi hatası sonucu arkadaşını öldürecek olan bir Alman askerini kıskıvrak yakalar, ama eline fırsat geçtiği halde onu öldüremez. Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 103 Adamı salıverir ve elbette adam boş durmaz ve savaşın doğası gereği Amerikalı askerleri öldürmeye devam eder. Upham’ın bu sonuncu “ödlekliği”, başından beri güven vermeyen entelektüel kişiliğine ilişkin son olumsuz yargıyı da tartışmasız biçimde somutlamış olur. Tümüyle olumsuz bu entelektüel temsil örneğinde dikkatimizi çeken şey, entelektüel kimliğin yaşadığımız çağın gereklerine uymadığıdır. O, öldürmenin yasal olduğu savaş meydanında bile öldüremez, oysa bir şairin de dediği gibi, “tarih ölülerle yürür.” Erkek egemen toplum, gücünün bir göstergesi olarak her alanda iktidarını duyurmak ister. Ne var ki, bu açıdan da filmde yine önyargılı bir temsil biçimi olarak, Onbaşı Upham’ın “iktidarsız” biri olduğuna ilişkin belirgin imalar mevcuttur. Upham, fiziksel olarak zayıf ve çelimsizdir, davranışlarının pek çoğunda “kadınsı” nitelikler sezilir. Nazik ve kibardır; diğer askerler gibi yerli yersiz kaba küfürler savurmaz, konuşmalarında argo üslup kullanmaz. Oysa genel kabul gören bir görüşe göre, “sert askerler, erkekçe, sıkı küfürler ederler”. Cephede akşam olduğunda, askerler karanlığın içinde dinlenmeye çekildiklerinde, birbirlerine geçmişteki huzur dolu hayat hikâyelerini anlatırlar; çoğu, genellikle uzaktaki eşini ve çocuklarını, nişanlısını yahut sevgilisini özler, birbirlerine sevdiklerinin resimlerini gösterir, bu resimler üzerinde saatlerce hayal kurarlar. Onbaşı Upham’ın, bu anlamda da, ne uzaklarda özlemini duyduğu bir sevgilisi, ne de arkadaşlarına göstereceği resimleri vardır, v.s. Nasıl ki, Yüzbaşı Miller, özel hayatının gizliliğiyle, film boyunca tüm birlik askerleri için tam bir bilmece olarak kalırsa, Onbaşı Upham da, erkekliği üzerinde toplanan gizli bir kuşkunun gölgesi altında bilinmedik birisi olarak kalır. Bu durum, açıkça dile dökülmese bile, gizli bir genel kabul olarak, kimi yaklaşımlarla izleyiciye hissettirilir. Er Ryan’ı Kurtarmak filminin entelektüel portresi, izleyicinin gözünde yırtıcı “şahin” tavra karşılık korkaklık ve sinikliğin utanç verici abidesini diker. Upham’ın entelektüel kişiliğinin kurucu öğeleri, evrensel değerleri içselleştirmiş, kolektif bir vizyonla donanmıştır; bu nedenledir ki, aynı entelektüel kimlik, “vatan”, “millet”, “şan”, “zafer”, “vatan uğruna kendini feda etmek” gibi milliyetçi / şövenist erdemlerin, daha kuşatıcı evrensel ve hümanist değerler içinde eridiği bir çerçeve sunar. Upham’ı, tümüyle hümanist ve barışçı olduğu yerde “yıkıcı” kılan da budur; o, deyim yerindeyse, her türlü düşünsel toptancılığın dinamit kuyusudur. Ulusal çıkarların –ki Amerika’nın durumunda, çoğu savaşla, sömürüyle, zorla ve yağmayla sağlanır- koşulsuzca hizmetinde olan biri değildir o; bu anlamda 104 Hüseyin Köse Upham’ın “güvercinliğini”, filmin merkezinde yer alan Er Ryan’ın “yırtıcılığı” dengeler. Bu sonuncusu, ölümün kıyısında soluklanırken bile, kendisini fazlasıyla yapay ve eprimiş ezeli “Amerikan Rüyası” fantazmasına kaptırmakta bir sakınca görmez; Ryan’ın bedelsiz yiğitlik gösterisi, “vatanına borcunu kötü biçimde ödeyen” Upham’ın ödlekliğiyle lanetlenmiş entelektüel dünyayı daha belirgin kılmak için kullanılır: Upham ve barıştan söz eden “hippi kılıklı entelektüeller” vatan toprağına serpilmiş “kötü” tohumlardır! Amerika’nın çıkarlarına ve Sam Amca’nın bağışlayıcılığına sırtlarını dönmüş kimselerdir. Ya da çok alışıldık bir klişe biçiminde söylersek, katıksız “vatan hainleri”dirler. Aynı şövenist zihniyet daha da ileri giderek şöyle düşünür: Amerika’nın başına gelmiş tüm felaketler, bir zamanlar 68’ Öğrenci Olayları’nın resmi sloganı haline gelmiş olan “savaşma seviş!” düsturudur. Görüldüğü üzere, toplumsal şövenist baskının, her koşula uyarlanabilen stigmatik (damgacı, dışlayıcı) tutumu geçerli kılabilmek için gereksindiği nedenlerin sonu yoktur. Upham, “öldürme özürlü” birisi olarak, müfrezedeki diğer askerlerin alet edevatlarını taşır, apaçık bir hizmetkâr, ayakçıdır o, filmin pek çok yerinde bir asker yüksek sesle bağırarak onu yanına çağırdığında, izleyeni rahatsız edici düzeyde, zalimce bir itaat beklentisinin denetimi altındadır. Bu görüntünün okuması, filmde Upham’ın kimliğinde temsil edilen “entelektüel”in toplum içinde henüz erginleşememiş, çekip çevrilmeye, güdülmeye gereksinmesi olan, yetersiz bir birey olduğu yollu gizli bir telkini dayatır. Upham’ın, pek çok karede göze çarpan elinde tuttuğu tüfeğin tedirginliği ve şaşkınlığı içinde sunduğu olumsuz görüntünün film dilindeki “yeğlenen” okuması ise şudur: Elinin hamuruyla -Upham’ın durumunda, buna “kalemiyle” demek daha doğru- “erkek” işine karışan bir efemine-asker! Upham karakterinin “uysallığı” üzerinden üretilmeye çalışılan koşullamalardan biri de, savaşın içerdiği vahşet ve acımasız şiddetin hafifletilmesi ve yumuşatılması olabilir. Şöyle ki: İzleyici, insanların (Amerika’nın) niçin savaştığından çok, yer yer “iyi” ve “vicdan sahibi” Amerikalıların kendi içlerinde verdikleri sinir savaşına ve zaman zaman da askerlerin zor koşullarda durumun vahametini bir nebze olsun azaltmalarına yardımcı olacak birine (Upham) yönetilen alaycı ve eğlenceli tavırlara odaklanır. Bu anlamda denebilir ki, Upham’a yönelik alaycılık, bir ölçüde savaşın kıyıcılığına karşı “paravana etkisi” işlevi görür. Ama bu her halükarda, Er Ryan’ı Kurtarmak filminin asal ekseninde görünür kılınmaya çalışılan bakış açısı şudur: Amerika, kendi çıkarları için savaşarak ölmeyi Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 105 göze almış yurttaşlarını dahi, şayet bir parça özgür çağrışımla düşünebiliyorlarsa, kendinden biri olarak görmez. Çünkü sadece gözünü kırpmadan “vatan uğruna ölmeyi” göze almak yetmez; aynı zamanda en küçük bir tereddüde yer bırakmaksızın, düşünmeden ölmeyi göze almak gerekir. SONUÇ Sonuç olarak, yukarıda tek tek çözümlemeye çalıştığımız filmler –ki hemen hepsi, son on yıllık tarihsel bir dönemin ürünüdür- özellikle entelektüellere dair kültürel / siyasal / toplumsal temsil açısından belli bir dönemi örneklemektedir. Yine bu filmlerin hemen hepsi, tüm dünya ile birlikte, ülkemizde de sinema salonlarında gösterim olanağı bulmuş ve pek çok sinema izleyicisi tarafından büyük bir ilgiyle izlenmiştir. Hannibal’ın önceli Kuzuların Sessizliği ile Er Ryan’ı Kurtarmak adlı filmler özellikle gösterildikleri dönemlerde gişe rekorları kırmış filmlerdir. İkinci olarak, bu filmler dolayımıyla, bir başka noktaya daha dikkat çekmemiz gerekmektedir: Hollywood’un film kategorileri temelinde entelektüel kimlikleri temsili konusunun zaman içinde geçirdiği dönüşümler. Bu açıdan, dikkat çekici bir noktanın; özellikle korku-gerilim türü filmlerde temsil edilen entelektüel karakterlere ilişkin bazı özelliklerin altı çizilebilir. Sözgelimi, 60’lı ve 70’li yıllarda Hollywood’un “kızıllar”a ve içsel tehditlere karşı dışavurumunu yansıtan bazı korku filmleri -örneğin Rosemary’nin Bebeği-Rosemary’s Baby, 1968; Şeytan, 1973; Kehanet-The Omen, 1976; v.b. filmler- ABD hükümetinin Soğuk Savaş stratejisinin bir yansıması olarak entelektüelleri genellikle “gizli güçler”in hizmetindeki casuslar, iblisler ya da “kızıllar” olarak resmederken; 80’li ve 90’lı yıllarda aynı kategorideki filmlerin temsil ettiği entelektüel tipinin ifade ettiği anlamlar da genel olarak değişmemekle birlikte, daha da radikalleşmiştir. 60’lı yıllar Hollywood’unun entelektüel kimliği temsilinin bir başka boyutu, savaş karşıtı öğrencileri düzen karşıtı entelektüeller olarak Üçüncü Dünya’nın bozguncu devrimci hareketleriyle eşleştirerek lanetlemesi olmuştur. Bu öğrenci hareketlerinin önemli hedeflerinden birinin de, ekonomik olarak Üçüncü Dünya’nın, başta Amerika olmak üzere, Batılı ülkeler tarafından sömürülmesine karşı yükseltilen itirazlar olduğu düşünülürse, çarkını işletmek için hemen hemen aynı sömürge kaynaklarından beslenmek zorunda olan Hollywood sinema sektörünün geliştirdiği “entelektüel” söyleminin de, aynı ekonomik belirleyiciliğin 106 Hüseyin Köse yarattığı itkiyle hareket ettiği söylenebilir. Bu dönemin en tipik filmlerinden biri, savaş yanlısı yetişkinlere karşı gençlerin entelektüel ve ideal bazı taleplerde bulunmasını statükocu bir bakış açısından ele alan Wild in the Street (1968) adlı filmdir. 70’li yılların sonuna doğru ise, Kellner ve Ryan’ın da belirttikleri üzere, genel olarak Hollywood filmlerinde sunulan geleneksel temsil göreneklerinden olan kapitalizm, ataerkillik ve bireycilik gibi temaların sağ ve yeni muhafazakâr nitelikli bir kültürel sisteme yaptığı katkılarla birlikte düşünülmesi gerekir (1997: 17). Doğaldır ki bu dönemde Hollywood sinemasının, genel olarak, bu tür değerlerin karşısında yer alan entelektüel kişilikleri de yine aynı bakış açısından olumsuzca betimlediği görülmektedir. Örneğin Don Siegel’in 1971 yapımı Kirli Harry (Dirty Harry) adlı filminde, Harry’nin peşine düştüğü “efemine” katil Scorpio, yakasındaki barış sembolleri, kendisini alt kültür gruplarına ait kılan uzun saçları ve daha başka özgün ve aykırı kültürel göstergeleriyle, tam olarak, bu tür temsil göreneklerinin karşısında yer almaktadır (Kellner ve Ryan, 1997: 80). 80’li yıllara gelindiğinde ise, Hollywood’un entelektüele karşı bakış açısı temelde değişmemekle birlikte, temsil edilen entelektüel figürü üzerinden Amerikan ırkçılığının bir uzantısı olarak başka bir şeyin; yeni muhafazakâr ve militer değerlerin ön plana çıktığı görülmektedir. Özellikle Amerika’nın kendi kapitalist kültürel sistemini ihraç etmeye çalıştığı Güney Afrika, El Salvador, Angola, Etiyopya ve Mozambik gibi ülkelerin gitgide Amerika’nın denetimi dışına çıkmaya başlayarak sosyalizme doğru yönelmeleri, ABD dış politikasında oluşan üst düzey bir tehdit algılamasıyla yeni bir militarist dalgayı da beraberinde getirmiştir. Bu açıdan, dönemin en cesur komünizm karşıtı filminin, John Milius’un Kızıl Şafak (Red Dawn, 1984) adlı filmi olması şaşırtıcı değildir (Ryan ve Kellner, 1997: 329). Özetle, bu yılların Hollywood filmlerinde resmedilen entelektüel figürünün, genel hatlarıyla, Soğuk Savaş döneminin yarattığı tehlikelere bağlı olarak geliştirilen “kadim bir düşman” olarak formüle edildiği söylenebilir. Çalışmada çözümlemeye çalıştığımız Er Ryan’ı Kurtarmak adlı filmdeki entelektüel karakter Onbaşı Upham’ı ise, sonradan Vietnam yenilgisi sonrası ortaya çıkacak ve gitgide günümüzde Irak Savaşı ile birlikte daha da kökleşecek olan bir sendromun – daha çok ekonomik anlamda, koyduğundan fazlasını kazanamamanın yol açtığı bir sendromdur bu gerçekte- ve yeni militer kahramanlık kültünün içerden yıkılmasının yarattığı bir rahatsızlık olarak okumak mümkündür. Çalışmada yer verdiğimiz Hannibal ve diğer filmler de, temsil ettikleri Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 107 entelektüel karakterler-kötülük bağlamında, büyük ölçüde yine aynı temsil göreneklerinin izini taşımaktadır. Tüm bu veriler ışığında, diyebiliriz ki, belki de önemli olan, kötülük problemi-entelektüel ilişkisinin estetik düzlemde ilişkilendirilerek yanlış bir entelektüel temsilini “alenileştirmek” değildir; asıl anlaşılması gereken, bizzat bu estetikleştirme sürecinin toplumsal dünyaya ilişkin ne tür bir makro algılama sürecini dayattığıdır izleyiciye, medya metni “okuyucularına”. Bu açıdan düşünüldüğünde, “estetize etme”, ne Lecter’ın, ne de Doe ve benzeri diğer seri katil tiplemelerinin davranışlarına eşlik eden bir süreç değildir; yine böyle olduğu içindir ki, suçun ya da şiddetin kendisi, bireysel bir psikoloji sorununa indirgenemez. Özellikle “anaakım” medya retoriğinin kayıtsız şartsız formüle etmeye çalıştığı medya-suç-şiddet ilişkisinin temelini oluşturan kişiselleştirilmiş ve dramatize edilmiş suç ve şiddet biçimlerinde bu “çarpıtılmış” bağlamından saptırılmış şiddet sunumu örneklerini bolca görmekteyiz. Bu araştırmada, vurgulamaya çalışılan suçun ve şiddetin “entelektüel” kişilikler üzerinden psikolojik çerçevede estetize edilmesi durumunun şiddete ve kötülüğe ilişkin daha makro toplumsal ve siyasal yapıların bir ürünü ya da yansıması olduğu yönündedir. Deyim yerindeyse, Hollywood, insanal ve toplumsal patolojiye ilişkin her materyali, kitle kültürünün geniş düzeyde maddi bir tahvile çevrilme yeri olan “pazar ekonomisinin” türdeşleştirilmiş (homojenleştirilmiş), anonimleştirilmiş ve standartlaştırılmış müşterilerine uyarlamak suretiyle ve söz konusu patolojiyi toplumsal, tarihsel, siyasal ve/veya kültürel bağlamından kopararak (hipostazlaştırarak) basit bir semptoma indirgemeye çalışır. Bu gerçeği göz önünde tuttuğumuzda, bir Lecter’ın ya da bir Doe’nun insanlara ve topluma yönelttiği şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını ya da aynı şekilde, Upham’un kişiliğine ve davranışlarına karşı yöneltilen şövenist tutum ve tavırların ideolojik arka planını daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebiliriz. Tüm bu düşüncelerin ışığında denebilir ki, Hollywood, ideolojik söylemi eğlenceye ya da en ciddi göründüğü yerde “sanata”- kodlayan bir sektör olarak, aynı zamanda eğlencenin ve eğlence yoluyla izleyicilerin boş zamanlarının içerdiği düşünsel enerjilerinin sömürülmesinin de estetik düzlemde sönümlendirildiği bir gerçekliği barındırır. Bu mantığın sinemasal dildeki karşılığı, izleyici beğenisine yönelik katartik etkinin, bilinçli olarak, “kitlesel rahatlamanın yalancı yemi”ne dönüştürülmesidir. Yine bu açıdan düşünüldüğünde, yamyam Lecter’ın kötücül eylemini sadece “insana özgü hayvani bir içgüdüye” endeksleyerek açıklamaya çalışmak ya da sadece bu şekilde lanse etmek de, 108 Hüseyin Köse bu tür bireysel psikolojilerin, kendisini ortaya çıkaran toplumsal, ahlaksal ve kültürel sistemdeki –Lecter’ın durumunda, akademik alandaki ve akademik kimlikteki- kokuşmuşlukla olan ilgisini gizlemeye çalışmaktır. Bu anlamda, Lecter ve benzeri karakterlerin kendilerine özgü egoizmleri ve bireysel saldırganlıklarının estetize edilerek temsili ve böyle bir temsil biçimi üzerinden izleyicilerin alılmamasına sunulması da, yabancılaşmış ve atomize olmuş toplumların “yalnız, ama özgür” bireyler yaratmayı vaaz eden neoliberal politikalarının toplumsal yaşamdaki tüm yırtıcılığını ve yıkıcı etkilerini –bireysel kazanç hırsının, bencilce haz arayışının, maddi zenginlikler için acımasız rekabetin, sevginin çıkara dayalı olarak maddileştirilmesinin, toplumsal / kolektif dokuya, bütünleşme ve dayanışma biçimlerine verdiği zararlar, v.s.- perdelemeye dönüktür. Öte yandan, son dönem Hollywood filmlerinde, aynı bakış açısının doğal bir sonucu olarak, temsil edilen entelektüel kişiliklerin, en başta da Hollywood’un baskın temsil görenekleriyle uyumlu kişiler oldukları söylenebilir. Buna göre, entelektüel kişilik, hemen her zaman, kendisine yakıştırılan kötücül doğa yüzünden, kurulu simgesel düzenin Öteki’sidir. Bu bağlamda, denebilir ki, yukarıda tek tek analiz etmeye çalıştığımız filmler, entelektüelin sürgün yeridir. Entelektüel, sahip olduğu tüm iyi niyeti ve insancıllığıyla, Hollywood’un egemen ideolojik söylemi tarafından ters yüz edilmiştir. Deyim yerindeyse, “içi dışına çıkarılan” entelektüelin karmaşık doğası da, bu sorunlu temsil tarzı çerçevesinde, katıksızca kötülüğe dönüşmüştür. Daha önce de söylediğimiz gibi, Hollywood sinemasının, günümüz entelektüeline ve genel olarak da entelektüel dünyaya karşı geliştirdiği sorunlu bakış açısının varlığı, ele aldığımız film örneklerinin ilk üçünde –izleyiciye özdeşleşme kolaylığı sağlamak için- “karizmatik seri katil” figüründe; sonuncusunda ise, artık çağımızın gereklerine ayak uyduramayan, zayıf ve savunduğu ilke ve değerler liberal-kapitalist çağda çoktan “değerden düşmüş” olan bir demode kimlik ve duyarlıkta cisimleşmektedir. Özellikle bu sonuncu temsil biçiminde, “yaşamın güçlüler ile güçsüzler arasında sürekli bir savaş hali” olduğunu vaaz eden eden klasik sosyal Darwinci yaklaşım oldukça belirgindir. Tüm bu örneklerde, Hollywood sinemasının entelektüele dönük bu sorunlu ve nefretengiz bakış açısının, kötülük düşüncesini, entelektüel kişilikler üzerinden “estetize edilmiş bir kötülük” biçiminde yeniden üreterek meşrulaştırması durumu söz konusudur. Sıradan ve silik katilleri, entelektüel bir arka plana sahip katillerden ayıran başlıca özellik, ikincilerin “tutkuyla cinayet işlemeleri” ve dahası, bunu son derece sofistike nedenlere dayandırarak gerekçelendirme Hollywood filmlerinde entelektüel kimlik temsili 109 konusundaki becerileridir. Bu sunum tarzının içerdiği manipülasyon süreci derin bilinçaltı etkilere sahiptir. Buna göre, izleyici ekranda gördüğü karizmatik seri katillerle çabucak özdeşleşmekte bir sakınca görmez, çünkü onların kötülüğü inşa etme biçimi, zekâ kıvılcımlarıyla dolu, zarif ve hayranlık uyandırıcı yöntemleri açığa vurur. Bu gizli etki, film izleme deneyimini belli bir farkındalık düzeyine sahip olmaksızın yaşayan izleyiciler için oldukça tehlikeli bir özdeşleşme sürecini açığa vurması bakımından son derece önemlidir. Bu nedenle, söz konusu önyargılı sunum biçimlerine karşı hazırlıklı olmak, her şeyden önce, bu gizli koşullandırma süreçlerine karşı bilinçli olmayı gerektirmektedir. KAYNAKÇA Artaud, A. (2006). Vahşet Tiyatrosu I: İkinci Manifesto, http://www.halksahnesi.org/ yazilar/vahset_tiyatrosu/vahset_tiyatrosu.htm, 2 Eylül 2006’da indirildi. Bataille, G. (1997). Edebiyat ve Kötülük, çev. Ayşegül Sönmezay, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Baudrillard, J. (2005). Şeytana Satılan Ruh Ya Da Kötülüğün Egemenliği, çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu-Batı Yayınları. Blanc, H.F. (1993). Yırtıcıların Alacakaranlıkta Savaşı, çev: Halil Gökhan, İstanbul: Can Yayınları. Besnier, J.M. (1996). İmkânsızın Politikası-İsyanla Bağlanma Arasında Entelektüel, çev: Işın Gürbüz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Calla, C. (2006). « Günter Grass: l’aveau qui fait mal », Le Figaro, 17 Ağustos 2006. Çubuklu, Y. (1998). Edebiyat ve Kötülük, Virgül, 4, 45–46. Gans, H. J. (2005). Popüler Kültür ve Yüksek Kültür, çev: Emine Onaran İncirlioğlu, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Genet, J. (1994). Açık Düşman, çev: Sosi Dolanoğlu, İstanbul: Metis Yayınları. Kahraman, H. B. (2005). Cinsellik Görsellik Pornografi, İstanbul: Agora Kitaplığı. Kahraman, H. B. (2006). “Modern Şiir, Moderniteye Başkaldırının Ta Kendisidir”, Yasakmeyve, 20, 94–101. Keskin, F. (2004). Kötülük Toplumu ve Biçimin Muhalefeti: Ece Ayhan Şiirini Okumak İçin Kavramsal Bir Arkaplan Taslağı, http://www.ykykultur.com.tr/ cogito/38/sonsayi.html adresinden 20 Temmuz 2006’da indirildi. Köse, H. (2006). İletişim Sosyolojisi Temel Kavramlar Antolojisi, İstanbul: Yirmi Dört Yayınları. Larrieu, A.C. (2006). Une approche chrétienne du Mal, http:// www.polytechnique.fr, 30 Temmuz 2006’da indirildi. Lévy, B.H. (2002). Entelektüellerin Övgüsü, çev: Halil Gökhan, İstanbul: Gendaş Yayınları. 110 Hüseyin Köse Margantin, L. (2006). L’intellectuel et son ombre. http://www.larevuedesressources. org, 9 Eylül 2006’da indirildi. Miller, A. (1995). Cadı Kazanı (Seçilmiş Oyunlar I) içinde, çev. Sabahattin Eyuboğlu-Vedat Günyol, İstanbul. Adam Yayınları. Morton, A. (2005). Kötülük Üzerine, çev. Zeynep Okan, İstanbul: Güncel Yayıncılık. Neimann, S. (2006). Modern Düşüncede Kötülük, çev: Ayhan Sargüney, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Öğüt, H. (2005). Kötülük Çiçeği: Patricia Highsmith, Varlık, 1178, 76–80. Robins, K.(1999). İmaj, çev: Nurçay Türkoğlu, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Ryan M. ve Kellner, D. (1997). Politik Kamera, çev: Elif Özsayar, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Said, E. (1995). Entelektüel, çev: Tuncay Birkan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Seesslen, G., Barg, W.C., Plöger, T., Fischer, R., Körte, P. (2002). Şiddetin Mitolojisi, çev ve der: Veysel Atayman, İstanbul: Donkişot Yayınları. Werner, C. (2000). Kötülük Problemi, çev. Sedat Umran, İstanbul: Kaknüs Yayınları. Zizek, S. (2002). Kırılgan Temas, çev: Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınları. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.111-128 Makale Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri üzerine bir inceleme Esra Keloğlu-İşler 1 Öz: Bu makale Türkiye’de siyasal halkla ilişkilerin gelişmesinde önemli başlangıçları beraberinde getiren Demokrat Parti dönemini incelemek için tasarlandı. İncelenen konuda toplanan veriler ve bilgiler niteliksel analizle değerlendirildi. Değerlendirme sonuçlarına göre, DP Türkiye’de siyasal halkla ilişkilerde günümüze kadar uzanan ciddi başlangıçların mimarı olmuştur. Bu başlangıçlar arasında kampanya düzenleme, medya ilişkileri, dinin siyasetin merkezine çekilmesi, afişlerden el ilanlarına kadar çeşitlenen iletişim araçlarının kullanılması, cemaat toplantıları, halkla yüzyüze iletişim bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Siyasal halkla ilişkiler, DP halkla ilişkileri, DP medya ilişkileri, Muhalefetle ilişkiler, DP seçim kampanyaları A study on the public relations of Democratic Party Abstract: This article was desiged to study the DP era that brought along important beginnings in the development of political public relations in Turkey. The data and information about the subject of the study were evaluated by means of qualitative analysis. Analysis indicated that DP had been important architect of serious developments in the public relations that cultivated the nature of current political public relations. There are campaigning, media relations, positioning religion at the center of politics, public meetings, using communications media ranging from posters to handouts and face to face communications with people among these developments. Keywords: Political public relations, DP public relations, DP media relations, DP election campaigns. 1 Dr. Esra Keloğlu-İşler. [email protected] 112 Esra Keloğlu-İşler GİRİŞ Halkla ilişkilerin, oluşması ve gelişmesi, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, ülke içindeki ve uluslararası alandaki ekonomik ve siyasal yapılarla tarihsel paralellik göstererek biçimlenmiştir. Bunların yanı sıra, ekonomik çıkarları destekleyen yönetsel güç elde etme ve sürdürme amaçlı stratejilerin çizilmesinde, taktikler kullanılarak kontrol mekanizmaları geliştirmekte halkla ilişkilere etkin rol düşmektedir. Siyasal partiler, devlet kurumları ve sivil toplum örgütleri günlük etkinliklerinde gerektiğinde profesyonel yardım alarak halkla ilişkiler uygulamaktadırlar. Siyasal halkla ilişkiler kurumsal olandan bilinçli olarak ayrılmıştır. Amerikan türü siyaset anlayışının sadece siyasal süreçlere ve bu süreçlerin de seçim süreçlerine indirgenmesi nedeniyle, kurumsal halkla ilişkiler, siyasal iletişim ve siyasal halkla ilişkiler dışında tutulmuştur. Halkla ilişkiler tarihi ve gelişmesiyle ilgili olarak hem siyasal partiler, hem kurumlar hem de şirketler bağlamında dünyada ve Türkiye’de son derece fazla sayıda araştırma bulmak mümkündür. Türkiye’de ise yapılan araştırmalarda, niteliksel ve tarihsel değerlendirmeler son derece sayılıdır, buna karşılık şirketlerin sorunlarına yönelik ve onların etki/başarı elde etmelerine odaklanan yönetimsel araştırma karakterini taşıyan araştırmalar çok fazladır. Dolayısıyla, Türkiye’de, halkla ilişkilerin yapısal doğasını tarihsel bağlamda irdeleyen veya siyasal halkla ilişkileri, biliş yönetimi bazında ele alıp inceleyen bilimsel karaktere sahip araştırma bulmak bir hayli zordur. Aynı zamanda, hem üniversiteler hem de özel şirketler tarafından seçimlerle ilgili olarak yapılan kamuoyu araştırmaları niceliksel olarak son derece fazla olmasına rağmen bu araştırmaların akademik veya bilimsel değeri çok şüphelidir. Tüm bu durum, şirket, kurum ve siyasal parti halkla ilişkilerinin, bilimsel geçerliliğe ve güvenirliğe sahip araştırma tasarımlarıyla incelenmesi gereksinimini doğurmaktadır. Özellikle Türkiye’de siyasal halkla ilişkilerin, ikna ve etki gibi modası geçmiş ve basit bir anlayışın ötesine geçerek tüm yönleriyle ciddiyetle ele alınması, incelenmesi gerekmektedir. Halkla ilişkilerin klasik ve ana akım algılanışına bir alternatif olarak Erdoğan'ın yapıtı (2006) örnek verilebilir. Asya’daki ilk Türk kavimlerinden, Osmanlılara ve oradan da Türkiye Cumhuriyetine uzanan uzun bir tarihsel çerçeve içinde halkla ilişkiler Türkiye’deki akademik gelenekte alışılmamış biçimde sunulmuştur ve bu sunumla araştırılması gereken birçok soruyu da öne çıkarmıştır. Bu makale yukarıda tartışılan gereklilik ve araştırma Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 113 gereksiniminden hareket ederek, Türk siyasal tarihinde önemli bir başlangıç yapmış olan Demokrat Parti (DP) dönemindeki halkla ilişkilerin karakterini incelemek için hazırlandı. DP’nin siyasal iktidarı elde etme ve tutma mücadelesinde partinin halkla ilişkiler faaliyetlerinin karakteri belirlendi. Makalede incelenen dönem, DP’nin halkla ilişkiler stratejilerini yoğun bir şekilde kullanmaya başladığı iktidara gelmesinden başlayarak 1960’da ihtilal ile iktidarı kaybedene kadar olan dönemdir. Bu makalenin amacı siyasal halkla ilişkiler alanındaki ciddi eksiklikleri giderme çabalarına katkıda bulunmaktır. Bu makalenin kuramsal gerekçesine göre, Türkiye’de siyasal ve ekonomik kültürü (neyin nasıl yapıldığının ve yapılmadığının) günümüzdeki biçimde ortaya çıkaran nedenlerin oluşması ve yayılmaya başlaması, çok partiye geçişle ve DP dönemiyle başlamıştır. Bu oluşumun halkla ilişkiler yanının incelenmesi akademik bir gerekliliktir. Tek partiden çok partiye geçiş, bütün toplumu ilgilendiren siyasal, ekonomik ve sosyolojik boyutları olan bir dönemdir. Bu makalede DP’nin halkla ilişkileri idealist ana akım yaklaşımlarında olduğu gibi yönetim fonksiyonu, aracı yapı, etkili iletişim stratejisi içinde ele alınmadı. Bunun yerine DP'nin çeşitli kesimlerle ilişkisi ve herkesi kapsayan bir üst küme olarak seçmen halk ile kurduğu ilişkileri tarihsel olarak incelendi. YÖNTEM Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde belli bir dönemi alıp o dönemle ilgili olarak girişte belirlenen halkla ilişkiler faaliyetlerinin doğasını belirleyen ve irdeleyen bu makale, niteliksel tarihsel tasarım karakterini taşımaktadır. DP’nin iktidar dönemindeki halkla ilişkilerinin incelenmesinde, önce iktidar yıllarının ilişkin genel tarihsel bir değerlendirme yapıldı. Daha sonra siyasal rakibi CHP'nin artık muhalefete düşmesiyle gelen egemenlik ve güç ilişkilerindeki değişiklik bağlamında ilişkileri incelendi. Ardından parti içi muhalefeti ve bu çatışmalara çözüm olarak kullandığı iletişim stratejileri araştırıldı. Halkla ilişkiler taktikleri genel olarak mitingler, halkla doğrudan buluşmalar, liderlik, muhalefete karşı yürütülen faaliyetler, afişler, gazete ilanları, el ilanları, reklamlar, fon toplama, söylem, propaganda taktikleri başlıkları altında değerlendirildi. Ardından, seçmene yönelik halkla ilişkilerini nasıl inşa ettiği ve sürdürdüğü incelendi. 114 Esra Keloğlu-İşler Makalenin ele aldığı yukarıda belirtilen konularla ilgili bilgileri toplamak ve değerlendirmek için bu tarihi dönemle ilgili yazılmış akademik kaynaklar (kitap, dergi, makaleler, hatıralar, biyografiler) kullanıldı. Bu kaynakların yanı sıra, o dönemin güncel olaylarını anlatan, siyasal ilişkiler ve iletişim stratejileri hakkında bilgilerin elde edilebileceği günlük gazeteler veri kaynağı olarak tarandı. O dönemin basınında yer alan pek çok gazete içinden en önemli üç tanesi seçildi: Ulus, Zafer ve Vatan. Bu gazetelerde yer almayan bazı haberler için diğer gazetelerden faydalanıldı. Bunun dışında, TBMM Kütüphanesi ve mikrofilm arşivi, Milli Kütüphane ve TTK Kütüphanesinden yararlanıldı. ANALİZ VE DEĞERLENDİRME Çok Partili döneme gelindiğinde, Atatürk’ün tüm çabalarına rağmen Cumhuriyete taşınan, fakat kendini egemen kılma ve sürdürme koşulunu ancak İkinci Dünya Savaşından sonra bulan bir siyasal ilişki kültürü vardı. Bu kültür seçimden sonra tüm çıplaklığıyla kendini göstermeye başladı: DP muhalefet döneminde anti-demokratik yasaların kaldırılması ve devlet başkanlığı ile yönetimin yansızlığının sağlanmasını şiddetle savunmuştu. İktidara geldiğinde genel af ilan etti ve kısa zamanda yaptıklarıyla geçersiz hale getireceği liberal bir basın yasası çıkarttı; anti demokratik faaliyetlerini artırdı; siyasal liberalleşme karşıtı bir tutum aldı; Ceza Kanunu’nun baskıcı hükümleri daha da ağırlaştırıldı. Mayıs 1951’de, çıkarılan bir kararname ile resmi ilânları dağıtma yetkisi hükümete verilerek basın özgürlüğüne çok ciddi bir kısıtlama getirdi: Hükümeti ve DP’yi eleştiren basın ilansız, dolayısıyla finanssız bırakılarak zor durma düşürüldü. 1953’de çıkarılan “zoralım yasası” ile CHP’nin tüm serveti hazineye devredildi (Eroğul, 1998). DP, günümüzde Refah partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi, Fazilet Partisi gibi partilerin oluşması ve güçlenmesine en büyük neden olan dinin siyasal amaçlarla kullanımını başlattı. Önceleri radyodan muhalefetin de yararlanmasının demokrasinin gereği olduğunu, radyonun şu ya da bu partinin yayın organı olmadığını, ancak Türk milletinin hizmetinde olduğunu öne süren DP, iktidara geldiğinde radyoyu kendi yayın organı yaptı. Haberlerde DP tarafından kurulan Vatan cephesine geçen vatandaşların gönderdikleri ileri sürülen isim listeleri okunuyordu. Radyo’nun Meclis Saati adıyla yayımlanan ve meclis müzakerelerine yer veren programlarında da muhalefet sözcülerinin sözleri hiç aktarılmıyordu ya da anlamı çarpıtılarak veriliyordu. Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 115 Demokrat Parti halkla ilişkilerinin genel yapısı DP'nin iktidarıyla birlikte halkla ilişkilerinde belli değişiklikler olmuştur. Muhalefetteyken yandaşı olan din adamları, il ve ilçe müteşebbis heyetlerindeki partililer tarafından sunumu yapılan "özgürlük" ideali vicdan hürriyeti olarak tanımlanarak dine saygılı olmaktan geçen bir demokratlık doğdu, buna uygun icraatlar hemen uygulamaya başlandı. Bununla birlikte muhalefetteyken yakın ve olumlu ilişki kurduğu kimi basın kuruluşlarının desteğini kaybetmeye başladı. Bu nedenle de muhalefetteyken etkin olarak yararlanamadığı radyoya yöneldi. Mitingler DP kuruluşundan itibaren halkla doğrudan ilişki kurduğu mitinglere ayrı bir önem verdi. Bu mitingler parti kurucularının liderlerin hep beraber katıldığı önemli bir halkla ilişkiler aracı olarak iş gören etkinliklerdi. Mitingin yapılacağı tarihten önce duyurular yapılarak halk, mitinge davet edilmekteydi. DP iktidara geldikten sonra da sık sık mitingler düzenlemeye devam etti. Fakat bu sefer bir fark vardı. İktidar dönemi mitinglerinde, icraatların halka anlatılması, kalkınma, sağlık ve eğitim konuları ağırlıklı olarak ele alınmıştır. DP'nin mitingleri, seçim kampanyalarındaki mitingler ve gezilerde, açılışlarda, törenlerde yapılan mitingler olarak ikiye ayrılarak incelenebilir. Seçim kampanyalarındaki mitinglerde DP'nin seçmenin oyuna yönelik kendi halkla ilişkilerini yapmak ve oyu elde etmek için halkın rızasını isteme durumu söz konusudur. Oysa gezi, açılış ve tören gibi rutin etkinliklerde yapılan siyasal halkla ilişkiler, seçmen oyunun doğru yere gittiğine ikna edecek bir demokrat bizlik sunumu içermektedir. DP ''kayıtsız şartsız millet hakimiyeti'‘ düsturuna göre yaptıkları her iyi şeyi halkın desteğine dayandırarak, seçmenle muhalefette iken başlattıkları ilişkiyi iktidara gelince sağlamlaştırarak tutmuşlardır. Sadece muhalefette veya seçim kampanyaları sırasında değil, iktidara geldikten sonra da aralıksız olarak bütün Türkiye'yi gezerek halkla buluşmaları, DP'nin halkla ilişkilerinde planlı ve sürekli bir etkinlik olduğu için istenilen sonuçları vermiştir. Hatta ülkenin siyasal ve ekonomik sorunlarından bunalan liderler, kimi zamanlar kendilerini iyi hissetmek için halkla buluşmuşlardır. Halkla doğrudan buluşmalar DP'nin başarıyla uyguladığı mitinglerle eş zamanlı giden bir taktiktir. Bu doğrudan buluşmalar mitinglere giderken yol üzerindeki köy kahvelerine uğrayıp halkla "hasbihal" etmekten, grup toplantıları düzenlemeye, 116 Esra Keloğlu-İşler konaklamak için köylülerin evlerinin seçilmesinden, açılış törenlerine kadar çeşitlenmektedir. Halkla doğrudan buluşmalar, gazete haberlerinden tanınan liderleri, sıradan birer insan olarak halkın karşısına getirmektedir. İnsanlarla el sıkışan, köy kahvesinde çay yudumlayan, memleketin gidişatı hakkında laflayan, hatta misafirliğe kalan kurucuların halkla ilişkilerini mitinglerdeki buluşmalardan daha bireysel hale getirmiştir. Bu buluşmalarla kamuoyunu belirli bir konuda bilgilendiriliyor ve kanaat lideri olarak maniple ediliyordu. Liderlerden yararlanma DP’nin kurucu liderleri muhalefet döneminde nasıl örgütlenmeyi gerçekleştirerek DP'nin bütün ilişkilerinde belirleyici oldularsa, iktidara geldiklerinde bu rolleri artarak devam etmiştir. Kurucular arasında yine Celal Bayar ve Adnan Menderes adı öne çıksa da dörtlünün hepsinin çok etkin olduğu görülmektedir. Oysa iktidar döneminde bu dörtlü en önemli dört görevi iş bölümü içinde yönetmişti. Bu iş bölümünde dikkati çeken unsur, herkesin yeteneklerine uygun işleri yürütmeleri ve başarılı olmalarıdır. Celal Bayar, "Atatürk'ün güvendiği adam" elbisesini giyerek neredeyse ona öykünerek büyük, babacan, mütevazı lider imajı çerçevesinde hareket etmiştir. İhtiyacı olanlara maddi yardımlarda bulunmak, yaşlılara, çocuklara kimsesizlere arka çıkmak, onların dertlerini dinlemek gibi yüce tutumlar içindeyken aynı zamanda sıradan bir adammış gibi mütevazı davranmaya gayret etmiştir. Bu nedenle de halk arasında gerçekten onu çok seven bir hayran kitlesine sahip olmuştur. Başbakan Menderes iktidar döneminde liderlikle ilgili Celal Bayar gibi hayırsever çalışmalar yürütme, halkın içinden çıkmış bir halk adamı olma imajına katkıda bulunmaya çalışmıştır. Menderes'in Londra'nın Gatwick Havaalanı’nda meydana gelen ve yolcuların büyük bölümünün öldüğü kazadan mucizevi kurtuluşu, bir çok dinci çevrede Menderes'in Tanrının insanlara önderlik etmesi için gönderdiği bir süper insan figürü olduğu inancını işlemişti (Zürcher,1993; Toprak, 1998). Bu olaydan sonra "Allah'ın sevdiği kulu" olduğu görüşü halkta hakim oldu. Türkiyeye dönüşünde kazadan kurtulduğu için yollarda kurbanlar kesildi. Halk onu coşkuyla karşıladı. Afişler DP’nin 1946 ve 1950 seçimlerinde kullandığı "Yeter söz milletindir" afişinin günümüze değin herkesin aklında kalması, etkili ve anlamlı bir slogana sahip olması ve tasarımıyla başarısını kanıtlamıştır. 54 ve 57 Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 117 seçimlerinde de yoğun olarak afiş kullanıldığı halde bu döneme ait ulaşılabilen diğer afişlerin "yeter söz milletindir" afişinin başarısına ulaştığı söylenemez. DP 54 ve 57 yıllarındaki seçimlerinde daha çok icraatlarını anlattığı slogana dayalı afişleri tercih etmiştir. Bu afişlerde ilk afişlerin tersine grafik, resim ve desen kullanılmamış, sadece sloganlara ağırlık verilmiştir. Genellikle 3 renk veya 5 renk hazırlanan afişlerdeki sloganlarda DP bizliği, rakip parti CHP dönemini suçlayıcı hatırlatmalar ve emredici bir ton hakimdir. 1954’de kullanılan DP afişleri: Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır (2 renk), Kalkınma Türkiye senin eserindir onu yıktırma! (4 renk), Işık, okul, su yolumuz köye doğru (4 renk), Güvendin seçtin eserini koru! (4 renk), Buğdayına 30 kuruşu çok görene oy verme. Her işçiye bir çatı (4 renk), Yapayalnızdık bugün cihan bizimledir (4 renk), İşçi Vatandaş! Demokrat Parti haklarının bekçisidir. Senin partin "Demokrat Parti" dir (4 renk) 1957 yılındaki afişler ise: Daha büyük fabrikalar…Büyük müreffeh köylü ve şehirli vatandaşlarla dolu…, Daha çok yol Daha çok fabrika Daha çok refah İstiyorsan reyini Demokrat Partiye ver, Senin partin Demokrat Parti, Seni düşündüğü seninle çalıştığı için muvaffak oldu (5 renk) Dağlar yol, viraneler bağ oldu (5 renk) Köylü vatandaş DP seni kimseye ezdirmez (5 renk), Az laf çok iş (5 renk) Rey çalanı…Mazbata sahtekarlığı yapanı…Dayak atanı…UNUTMA Oyunu DP'ye ver, Dedikodu Yok! İşimizi elbirliğiyle bitirelim, Daha ileri, daha kuvvetli bir Türkiye için Demokrat Parti reyini hak etti (6 renk) Başlanan işlerin bitmesi lazım Kalkınmaya devam! Reyini Demokrat Partiye ver (5 renk), Geri kalmış bir devlettik İleri bir dünya milleti olduk (5 renk), Daha çok iş. İşçiye refah ve emniyet (3 renk) 1946 ve 1950'de son derece güzel bir slogana sahip, doğru mesajı ileten grafik çizimli, okuryazar olmayanların bile anlayıp mesajını aklında tutabildiği "yeter söz milletindir" afişinin başarısı üzerine 54 ve 57 seçimlerinde mümkün olduğunca çeşitli slogan ağırlıklı afişlerin basılması yoluna gidilmiştir. Günümüzde afişlemenin yoğun ve işgal iletişimi türünde kullanılması usandırıcı, çevreyi kirleterek çirkinlik yaratan, kaçınmanın mümkün olmadığı insanları etkileme başarısı abartılmış bir siyasal halkla ilişkiler aracı olmuştur. "Yeter söz milletindir" afişinin tarihsel, sosyal, ekonomik arka planını göz önüne bulundurmaksızın halen pek çok siyasal parti tarafından ısıtılıp ısıtılıp seçmen önüne sürülmesi ise Türk siyasal halkla ilişkilerinin klişe bir geleneği olmuştur. 118 Esra Keloğlu-İşler Gazete ilanları, el ilanları ve reklamlar DP ile ilgili gazete ilanları iki karakter taşır. İlki DP'nin siyasal halkla ilişkilerinin duyurma işlevini yerine getiren ilanladır. İkincisi ise devletin resmi ilanlarıdır. DP gazete ilanları dışında, siyasal halkla ilişkiler faaliyetlerinde çeşitli konularda vatandaşları bilgilendirmek için el ilanlarını kullanmıştır. Parti halkla ilişkilerine katkıda bulunacak etkinliklerin bilet satışı gibi konularda ise reklam ilanlarına başvurmuştur. Gazete ilanları ve reklamlar arasındaki ayırıcı fark, faaliyetleri duyurmaya yönelik ilanlar parti yayın organı olan gazetelerde sıklıkla yer alırken, örneğin eşya piyangosu, resmi milli bayramlar için düzenlenen balo, eğlence gibi etkinliklerin reklam ilanları daha yaygın gazetelerde yer almıştır. DP gazetelerde faaliyetlerine yönelik çok değişik içerikli ilanlar vermiştir. Bu ilanlar mitinglerin, halk toplantılarının duyurulmasından, örgütlenmeleri tamamlanan il teşkilatı haberlerine ve duyurularına, milletvekili adaylarının halkla tanıtılmasını amaçlayan "haber" şeklinde yazılmış ilanlardan vatandaşa oyunu nasıl kullanması gerektiğini anlatan yazılara kadar çeşitlenmektedir. 10 Eylül 1950 tarihli Zafer'de “Demokrat Partinin Ankaralılara Teşekkürü” başlıklı haberde olduğu gibi, haberde DP, Ankara İl İdare Kurulundan belediye seçimlerinde de “parti adaylarını seçmek suretiyle yüksek teveccüh ve alakasını esirgememiş olan Ankaralılara ve feragatli çalışmalarından dolayı teşkilat mensuplarına” teşekkür edilmiştir. Bir diğer önemli konu resmi ilanların dağıtılmasıdır. DP iktidara geldikten sonra resmi ilanların dağıtılmasında kendisini destekleyen ve partisinin yayın organı olarak faaliyet gösteren gazeteleri gözetmeye başladı. Bunlara ayrılan paylar büyüdü. Resmi ilanların adaletsiz olarak dağıtılması ilan payı kısılan gazeteleri maddi olarak olumsuz etkileyen bir unsur olduğu için DP tepki gördü. Bu ilanların bazıları sadece parti üyelerine değil seçmenlere de yönelik bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak ele alınabilir. DP fon toplamak için düzenlediği eşya piyangosu biletlerini satmak, resmi bayramlarda düzenlediği balo ve eğlencelere vatandaşların gelmesini sağlamak gibi amaçlarla gazetelere çeşitli reklamlar vermiştir. Demokrat Parti tarafından yapılan yayınlar DP iktidara geldiğinde yaptığı icraatların tanıtımını yapmak için seçim kampanyası öncesinde birçok konuda farklı kitlelere yönelik broşür -kitaplar bastırmıştır. 1954 seçimlerinde Kalkınan Türkiye, Horalarımızı Adım Adım Geziyoruz, Hangisi Bulunmaz Nimet, Sağlam Dimağ Sağlam Vücutta bulunur, Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 119 Bayar’ın Amerika Seyahati, Genç Demokratlar ve Esasları gibi başlıklar taşıyan basılı yayınlar dağıtmışlardır. Ayrıca DP Diyanet İşleri yoluyla İslam Dini, İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri arasında Mukayese, Kutsi Hadis, İlahi Hadiseler, Hutbe, Radyoda Dini ve Ahlaki Konuşmalar gibi dini konularda 20 tane kitap yayınlamıştır. Fon toplama (Fund raising) Daha önceleri Eşya Piyangosu ve üyelik aidatı yoluyla para toplayan DP, iktidara geldiğinde fon toplamayı toplumu ilgilendiren önemli konularda yapmaya başladı. Örneğin, Celal Bayar tarafından "ana davamız" diye nitelenen Bulgaristan'da baskı altındaki vatandaşların Türkiye'ye getirilmesi ve bu göçmenlere hayatlarına başlayacak paranın sağlanması için fon toplanmıştı. Fon toplama sel ve deprem gibi felaketlerde de kullanılmıştır. Demokrat Parti’nin muhalefete karşı faaliyetleri DP’nin çok partili hayata geçiş tamamlandıktan sonra pek çok farklı parti kurulmuş olsa bile en önemli rakibi güçlü CHP'dir. Daha sonra bu muhalefette ikinci sırada kendi içinden çıkan müstakil demokratlar grubunun kurduğu Millet Partisi gelir. DP kendi icraatlarını anlatırken "öteki" haline getirdiği eski iktidar sahibi CHP'nin yanlışlıklarına vurgu yapmış, cepheleşmeyi teşvik ederek, diğerini "soyguncu, onursuz, hırsız" olarak nitelerken kendisinin bunun tezatı olarak "dürüst, yeni, vatandaş yanlısı" özelliklerini tanımlamış ve halkın oyunda inşa etmiştir. DP iktidarında CHP’ye karşı faaliyetlerle ilgili olarak en çok kullanılan araç basındır. Demokrat Parti’nin kendi içindeki muhalefet 1954’den sonra DP’nin giderek zor duruma düşmesi, parti içine de yansımıştır. Fuat Köprülü, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Fethi Çelikbaş, Feridun Ergin, Mükerrem Sarol gibi önemli isimler parti yönetimine 6-7 Eylül olayları nedeniyle sert eleştiriler yönelttiler. Bu krize, Ekim 1955'te ikincisi eklendi. Bazı DP'liler yazılarından dolayı mahkum edilen gazeteciler için ispat hakkı istediler. İspat hakkı isteyen milletvekillerinden dokuzu 15 Ekimde partiden ihraç edildi. Bunun üzerine 10 milletvekili de istifa etti. Üçüncü kriz Hüseyin Çorakçıoğlu’nun İktisat ve Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı hakkında gensoru önergesi vermesiyle DP meclis grubunda ortaya çıktı ve hükümet krizine dönüştü. Bütün kabine toptan istifa etti. Menderes kürsüye 120 Esra Keloğlu-İşler çıkarak "kaderimi sizin oylarınıza terk ediyorum" konuşmasını yaptı. Bu konuşma çok etkili oldu. Görüşmelerin yeterli olduğu yönünde bir önerge sunularak kabul edildi. Menderes için güvenoyuna geçildi ve büyük bir oy çoğunluğu elde edildi. Menderes kürsüye çıkarak "arslanlar gibi insanlarsınız, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz size layık olmaya çalışacağım" diyerek ünlü konuşmasını yaptı. Demokrat Parti’nin seçmenle ilişkileri DP’nin seçmenle ilişkileri icraatler, ekonomik-siyasal politikalar, inşaatlar, kalkınma, dış politika konularıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda özel olarak sahnelenen olaylar, halkı cepheleşmeye sevkeden kampanyalar, radyonun partizanca kullanımıyla dikkat çekici özellikler sergilemektedir. DP seçmenin tam desteğini sağlayarak iktidara gelmekten memnun olarak icraatlarına başlamıştır. Yaptığı her şeyi halkın kendisini bunları yapması için seçtiği sunumuyla meşrulaştırmaktadır. DP’nin seçmenle halkla ilişkilerindeki muhalefete düşmanlık ve DP’ye ise bağlılık yaratma girişimleri devam etmektedir. O dönemde düşmanlık sebebi bulmak pek de zor değildi. Sadece halkın yoksullaşmasına neden olmak değil aynı zamanda komünizme sempati duymak, komünist propaganda yapmak, bu tür kişilerle ya da kurumlarla bağlantılı olmak da dönemin tarihsel koşulları içinde düşman bir cepheden sayılmak için yeterliydi. İnanç istismarının yaygınlaşması DP’nin kendini takip eden siyasal partilerin ve hatta CHP gibi partilerin seçim sürecinde ve seçim sonrası oy toplamak için kullandıkları halkla ilişkileri stratejilerinden biri de, Anadolu insanının dini inanç ve duygularını istismarının temellerini atmak, politikada ve kamu yaşamında dinin yeniden merkeze getirmek olmuştur. Bu bağlamdaki halkla ilişkilerinde DP Türkçe ezanı tekrar Arapçaya döndürmüş, okullarda din dersini koydurmuş, imam hatip okullarının sayısını artırmış, Anadolu'da yoğun bir şekilde camilerin inşa edilmesi ve tarikatların kuran kursları açması ve yayılmasına katkıda bulunmuştur (Sherwood, 1967; Stokey, 1992; Dodd, 1992). İktidarlarının ilk kanunlarından biri 16 Haziran 1950'de ezanın Arapça okunması yasağının kaldırılması olmuştur. Böylece kendilerini destekleyen kitleye liderler değil ama taşra örgütlenmelerindeki DP'li yöneticilerin verdiği çok önemli bir söz yerine getirilmiş oldu. 1950'den sonra her cuma sabah Ankara Radyosundan Kuran yayını başlamış. Yine aynı yıl, radyoda buna mevlit yayınları Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 121 eklenmiştir. Kuran kursları, Arapça tedrisat ve tarikat faaliyetlerine göz yuman bir ortam oluşmuş, İslamcı çıkar çevrelerinden muhalefeti ''CHP Frenk meşreplerin partisidir" diyen din merkezli yazılar artmıştır (Cem, 1999: 343). Bu tarz halkla ilişkiler 1950 seçim öncesindeki küçük kongrede söz alan Fuat Köprülü’nün “Bu imanlıların, imansızlara karşı bir mücadelesidir” beyanı Anadolu insanını birbirine düşman yapan faaliyetlerin en belirgin ifadelerinden biridir. Dini inançla ilgili halka ilişkilerinde, DP kamuoyuna sözler vermeye devam etmiştir. Örneğin 1957 seçimlerindeki halkla ilişkiler kampanyalarında 7 yılda 15 bin cami kurduklarını, din adamı yetiştirmek için yeni dini okullar açacaklarını, İstanbul'u ikinci Kâbe yapacaklarını, her fabrika bacasının yanında bir de minare dikeceklerini yaymışlardır. Bazı DP konuşmacıları Kuran'dan ayetler okumuşlar ve eğer dini özgürlüğü korumak istiyorlarsa, halka kafir Cumhuriyetçilere oy vermemelerini söylemişlerdir (20 Ekim 1957 Cumhuriyet, 23 Ekim 1957 Zafer; Menderes, Adana ve Konya'da). Camilerde “seçim namazları” düzenlenmiştir. Bazı hocalar peygamberin Başbakana rüyasında göründüğü ve ülkeyi yönetmesi için ona devletin mührünü verdiği “havadisini” yaymışlardır. Bazı hocalar da aile soyadı yasasını eleştirmişler ve CHP'nin Allah'ın adını "tanrı" diye değiştirerek günah işlediklerini ve Allah"a karşı geldiklerini öne sürmüşlerdir. Bazıları CHP vekillerinin mason olduklarını iddia etmişlerdir (Zafer, Ekim 19, 1957 (Koraltan Kocaeli'de; Cumhuriyet, 6, 9, 10, 19, 21, 30 Ekim 1957; Ulus, Ekim 10, 17, 1957; Dünya, Ekim 5, 1957). Din dersi eğitimi Nal'ı belirttiği gibi (2005) din dersi eğitimindeki ilk tavizler CHP iktidarında verilmiştir. 1948-49 öğretim yılından itibaren, CHP'nin değişen din siyaseti çerçevesinde ilkokullara seçmeli din dersleri konulmuştur. DP tarafından getirilen din derslerinin okullarda verilmesine ilişkin kanunda “Türk çocukları, diğer ihtiyaçları olduğu gibi, diğer ihtiyaçlarına da cevap vermek üzere, ilkokullarda din öğretiminin yapılması ve bu derslerin diğer dersler arasına alınması uygun görülmüştür” denmektedir. Program dışı okutulan bu dersler, 1950–51 ders yılından itibarense seçmeli olmakla birlikte programa dahil edildi. 1951-52 ders yılından itibaren de öğretmen okullarının ikinci devrelerinin bir ve ikinci sınıflarına haftada birer saat olmak üzere zorunlu din dersi konuldu (Bolay ve Türköne, 1995). 5-14 Şubat 1953 tarihleri arasında düzenlenen Beşinci Milli Eğitim Şurası'nın temel 122 Esra Keloğlu-İşler konularından birisini ilkokullardaki din eğitimi oluşturuyordu. Milli Eğitim Bakanı İleri Devletin okullarda din dersi okutmak suretiyle aynı zamanda gericilikle de mücadele ettiğini ileri sürüyordu (Parmaksızoğlu,1966:30). İmam hatip okulları ve kuran kursları 1949 yılında on il merkezinde on ay süreli imam hatip kursları açılmıştı. DP döneminde kurslar, birinci devresi dört, ikinci devresi üç yıl olan yedi yıllık imam hatip okullarına dönüştürülmüş ve sayıları 1951 yılında yediye ulaşmıştı. Bu okullar DP'nin dinsel muhalefetinin muhatabı olan kesim tarafından büyük sevinçle karşılanmış, parasal olarak desteklenmiş, binaları yaptırılmış çeşitli gereksinmeleri karşılanmıştır (Bolay ve Türköne 1995:135). DP’nin bu okulları açma gerekçesi aydın din adamları yetiştirmektir. Tevfik İleri valiliklere genelge göndererek bazı yerlerde cahil kişilerin okul çağındaki çocuklara mahalle mekteplerinde yasalara aykırı olarak Arap harfleriyle eğitim verdiklerine işaret ederek yasal işlem talep ediyordu. Bu durum yönetim tarafından somut olarak ortaya konunca Arap harfleriyle eğitimi önlemek amacıyla eğitim kurumlarındaki din derslerine aydın din adamı yetiştirilmesi gerekçesiyle imam-hatip kursları açıldı. Olay sahneleme: 6-7 Eylül olayları 6-7 Eylül olayları, 1955 yılında DP’nin iktidarda geçirdiği sıkıntılı döneme gelen eleştirilerden kaçınmak üzere sahnelenmiş ancak sonu başarısız olmuş bir olay sahneleme (pseudo-event) olarak ele alınabilir. Atatürk'ün Selanik'teki evinin yakınındaki Türk Konsolosluğunun bombalandığı haberi alındığında A. Menderes, hemen olayın radyodan yayınlanması için talimat verdi. Aynı saatlerde DP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskıya geçti. Bu iki binanın hasar aldığı haberi verildi. Kıbrıs Türktür Cemiyetinin örgütlediği büyük gruplar Taksime doğru yürümeye başladılar. Taksim ve Beyoğlu'ndaki dükkanlara saldırarak yakmaya, yıkmaya ve yağmalamaya başladılar. Ermeni, Yahudi, Rum ve bazı Türk vatandaşlarının evleri ve malları talan edildi canlarına kast edildi. 73 kilise, 8 ayazma, 1 havra, 2 manastır, 4340 dükkan, 110 otel-restoran, 27 eczane, 21 fabrika, 3 Rum gazetesi, 5 Rum kulübü, 2600 ev, 52 Rum ve 8 Ermeni okulu ve pek mezar talan edildi. Bu korkunç olay Ankara ve İzmir'e de sıçradı. Ancak en şiddetli gösteri İstanbul İstiklal Caddesinde meydana geldi. İzmir'de Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu yakıldı. 14 ev, 6 dükkan, 1 pansiyon, 1 kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi. Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 123 Demokrat Parti’nin medyayla ilişkileri Basınla ilişkiler Albayrak'ın belirttiği gibi (2004) DP’nin 1949 yılında Zafer'in kuruluşuna kadar, kendine ait bir yayın organı olmamasına karşın, Vatan, Cumhuriyet, Zafer, Kuvvet, Yeni Sabah, Son Posta, gibi gazetelerce desteklenmiştir. DP’nin 1950 Temmuzunda kabul ettiği basın yasası ile basın nispeten daha olumlu koşullara kavuşur. Gazete, dergi çıkartmak için bildirimde bulunmanın yeterli olması, gazete sahiplerine ceza verilmesinin kaldırılması, adı kötüye çıkmış kişilerin basında çalışmasını engelleyen maddenin çıkarılması, basın davalarının özel mahkemelerde görülmesi olarak sayılmaktadır. Sendika kurma hakkı, sosyal güvenlik, kıdem tazminatı, iş sözleşmesi, DP iktidarının basınla ilgili getirdiği olumlu yeniliklerdir. DP iktidarının daha ilk aylarından başlayarak Ulus Gazetesi’nde Ratip Tahir Burak’ın, hükümet üyelerini dansöz, hayvan ve daha başka yaratıklar şeklinde eleştiren karikatürlerinin yayınlanması ise, başta Menderes olmak üzere DP’lileri çileden çıkarmıştır. Bütün şimşekleri üzerine toplayan Ulus Gazetesi, iktidar tarafından sıkı bir izlemeye alınarak; Hüseyin Cahit “Göz Kapalı Oy Verme”, Fatih Rıfkı da “Çetecilik” yazılarından dolayı mahkemeye verildilerse de (Ulus 25 Nisan 1951), bu gazeteciler, yargılama sonucunda beraat ettiler (Ulus 3 Mayıs 1951). Ancak DP iktidarının basınla ilişkisi giderek kötüleşti. 1952 yılından itibaren yasaya getirilen ek maddelerle basının özgürlük ortamı oldukça daraltıldı. İktidarlarının ilk yıllarından itibaren Başta Ulus olmak üzere, bazı gazetelerin yazarları hakkında dava açma girişiminde bulundular. Hüseyin Cahit Yalçın bu gazetecilerin başında gelmektedir. Yalçın, 25 Şubat 1951 tarihindeki “Türk Milleti daha iyisine layıktır..” başlıklı yazısında, hükümetin tinsel kişiliğine hakaret ettiği gerekçesiyle, mahkemeye verildi (Ulus 14 Nisan 1951). Yeni maddelerle getirilen baskı ve sınırlamalar sırasında, Örneğin Safa Kılıçoğlu (Yeni Sabah) 1954 de halkı kışkırtmaktan altı ay hapse mahkum edildi. Başbakan Menderesi eleştirdiği için 79 yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın hapse atıldı. Basınla ilişkileri düzeltmeye yönelik çabalara rağmen DP’nin basına eşitlikçi davranmaması olumsuz sonuçlar doğurmaya devam etti. 5 Temmuz 1952 tarihinde Ulusi ile aynı binada yer alan CHP arşivinin bir bölümünün yanmasıyla sonuçlanan ve gazete tarafından “kundaklanma” olarak nitelendirilen yangın çıktı (Ulus 6 Temmuz 1952). Gazetecilere yönelik baskılar artarak devam etti. Yusuf Ziya Ademhan, Selami Akpınar, Cüneyt 124 Esra Keloğlu-İşler Arcayürek, Cemil Sait Barlas, Beyhan Cenkçi, Bedii Faik, Tarık Hakululu, Naim Tiralı, Kemal Toker, Cemalettin Ünlü, Oktay Verel, Bülent Ecevit gibi gazeteciler gözaltına alındı, hapis yattı (Alemdar, 2001). 1954 yılında Millet Partisi’nin kapatılmasına tepki gösterdiği bahanesiyle, CHP’nin geri kalan mallarına da el konulmuş, Ulus Gazetesi ve matbaası hazineye devredilerek, iktidarın en çok şikayetçi olduğu bu yayın organı susturulmak istenmişti. Bütün bu gelişmelerin akabinde hazırlanan yeni basın kanunu gazete sahipleri, başyazar, yazı işleri müdürleri, makale yazarları ve siyasi muhabirler için yüksekokul mezunu olma şartı getirildi. Böylece bütün gazetecilerin eğitimlerini tamamlaması, gazetelerin ise bunu beyan eden belgeleri ilgili mercilere vermesi durumu doğdu. İktidar, siyasi ve ekonomik bunalımın giderek artması üzerine, yalnızca basına kısıtlamalar getirmekle kalmayacak, aynı zamanda miting ve gösterileri engelleyici nitelik taşıyan “Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri” hakkındaki 6761 sayılı yasayı, 27 Haziran 1956 tarihinde kabul edecekti. Ardından baskının bir başka şekli gazete kağıdına büyük bir zam yapma ve gazetelerin sayfa sayısıyla boyutunun sınırlandırılmasıyla geldi. DP kendisini eleştiren muhalif basın üzerinde, genel seçimlere birkaç ay kala çok sık bir denetim kurmuştur. Seçimler sırasında muhalif basının kağıt, mürekkep bulma bulması zorlaştırıldı. Bunun en önemli nedeni ise, özellikle Başbakan ve hükümet üyelerinin 1957 genel seçimlerindeki oy kaybından basını sorumlu tutmalarıdır. Basınla DP ilişkisinde çatışma ve sorun yaratan önemli bir konu ise resmi ilanlar meselesidir. Doğal olarak resmi ilanlar gazetelerin en önemli gelir kaynaklarıdır. Bu gelirler gazetelerin yaşamasında hayatidir. DP ise resmi ilanların dağıtımı konusunda kendi yandaşı olan gazeteleri kayırma yoluna gitmiştir. Böylelikle, 1960 yılı Mayıs ayına gelindiği zaman, artık özgür bir basın olmak bir yana, basın diye bir şeyden söz etmek bile olanaksız görünüyordu. Zira gazeteler, günlük görevlerini bile yapmaktan alıkonularak, etkisiz duruma getirilmiş, yada çoğu kapatılmış bulunuyordu. Radyo ve Vatan Cephesi DP 1957 seçimlerini kazanmasına rağmen oyları muhalefetin toplam oylarından daha azdı. Muhalefet birleşerek güçlenme arayışına girdi. Başbakan Menderes 12 Ekim 1958 tarihinde DP Manisa il örgütünde yaptığı Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 125 konuşmada DP'ye karşı kin ve husumet cephesi oluştuğunu bu cepheye karşı bir "Vatan Cephesi" kurmanın gerekliliğinden söz etti. DP İktidarı, vatandaşın popüler en büyük eğlencesi radyoyu Vatan Cephesi’nin propaganda aracı olarak kullanmaya karar verdi. Vatan cephesine katılanlara ilişkin uzun isim listeleri devlet radyosundan yayınlandı. Bu listelerde ölmüş insanlar, bebekler, isminin orada okunduğundan habersiz kişiler vardı. Vatan cephesine ilişkin propaganda sadece radyo ile sınırlı kalmamış haftalık olarak yayınlanan ve o haftanın iktidarı ilgilendiren olumlu haberlerin yer aldığı, Vatan Cephesi adında yöresel propaganda gazeteleri yayınlanmaya başlamıştı (Zürcher, 1993). Çankaya’ya göre (2000) DP iktidarının ABD ile artan ilişkileri radyo yayınlarına "Unesco Saati","Türkiye'de Marshall Planı" ve "Birleşmiş Milletler Saati" gibi programlardan geçerek yansımıştır. SONUÇ DP Türk siyasal hayatında ekonomik, sosyal, siyasal kültürün yeni oluşumları ve dönüşümlerini, önemli siyasasal halkla ilişkiler başlangıçlarını temsil etmektedir. DP’nin Türk siyasal hayatı içinde yer almasıyla siyasal halkla ilişkilerin dolayısıyla halkın gönüllü katılımı ve rızasının imal edilmesi önem kazandı. Siyasal halkla ilişkiler faaliyeti olarak planlı sistemli ve uzun vadeli çalışmalar yapılmaya başlandı. Çok partili sisteme geçişte siyasal halkla ilişkiler belli erozyonları da getirdi. Atatürk ve tek parti döneminde siyasal halkla ilişkiler belirli amaçlar doğrultusunda devrimin ihtiyaçlarını yerine getirmek esasına dayanmaktaydı. DP'nin kurulması ve çok partili siyasal döneme girilmesiyle, uluslararası siyasal ve ekonomik pazar politikalarıyla desteklenen yeni-toprak ağalarından, bankacılara, tüccarlardan ve sanayicilere kadar son derece geniş bir özel çıkar çevresi, giderek yoğunlaşan bir ikna ve yönlendirme gereksinimi duymaya başladı. Siyasi rekabet ve çatışmalar arttıkça, doğal olarak halkla ilişkilerin siyasal alanda kullanımı da artmaya başlamıştır. Yeni-liberal politikalar yaygınlaşana dek, özel şirket biçiminde oluşturulan ve kurumsallaşarak siyasal alanda iş yapan profesyonel halkla ilişkiler ortaya çıkmamıştır. DP’nin iktidardaki yıllarındaki halkla ilişkiler faaliyetleri doğal olarak yürütme araçlarını elinde tutmanın yanı sıra o zamana kadar uyguladığı halkla ilişkiler stratejileriyle elde ettiği gücü destekleyen bir karaktere sahip olacaktır. Bu dönemde DP radyo gibi daha önce sınırlı olarak kullanabildiği 126 Esra Keloğlu-İşler popüler kitle iletişim araçlarını kendi yayın organına dönüştürmüştür. Ayrıca Zafer gibi kendi yayın organı olarak çalışan basınla beraber küçük yerel gazetelere de destek vererek faaliyetlerine devam etmiştir. DP muhalefet döneminde kendisine destek veren basının rüzgarını arkasına alarak kamuoyu nezdinde görüşlerini aktarmıştır. Ancak iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra basının desteğini giderek kaybetmeye başlamıştır. Bu nedenle iktidarın sunduğu olanaklarla kendi propagandası için Güneş Matbaacılık ve Neşriyat Türk Anonim Ortaklığı gibi oluşumlara başvurmuştur. İki kuruluş kaynaklarının iyi yönetilememesi nedeniyle 1957 yılında birleşmişlerdir. Bu kuruluşlar DP'nin Zafer, Zafer Akşam Postası, Yeni Köylü, Havadis gibi gazeteleri yayınlayarak resmi abonelik, ücretsiz dağıtım yoluyla kamuoyuna dağıtılmıştır (Alemdar, 2001). Böylece artık basının kendilerine sağladığı destekten mahrum kalan DP parti bizliğinin satışı için kendisi tarafından yayınlanan bu neşriyattan yararlanmıştır. DP’nin halkla ilişkiler çalışmaları kuruluşundan muhalefete, muhalefetten iktidara modern anlamda planlı, sistemli süreklilik gösteren yönetimsel bir uygulama niteliğindedir. Amerika'daki uygulamaya paralel şekilde siyasal halkla ilişkilerin bütün araçlarını kullanmıştır. Ayrıca kamuoyunu maniple etmede, seçmen halkın bilincini yönetmede, tanıtma ve duyurma faaliyetlerinde Türkiye'de ilk örnekler vermişlerdir. Günümüze kadar uzanan Türk siyasal iletişimde aradan geçen kırk yedi senelik zaman diliminde halen siyasal partiler tarafından strateji ve taktikleri taklit edilmekte, "yeter söz milletindir" gibi ünlü sloganları seçim kampanyalarında biraz değiştirilerek de olsa kullanılmaktadır. Bu nedenle de sadece liderleri değil parti de siyasal hayatta bir mit haline gelmiştir. 1954 seçimlerinde, özgürlükler ve ekonomik refah üzerine kurulan siyasal halkla ilişkileriyle seçimlere giren DP seçimi büyük zaferle kazansa da 1955 de ekonomik plansızlık nedeniyle iktisat politikaları geri tepmeye başlamıştır. Zorluklarla birlikte siyasal halkla ilişkilerinde DP liderlerini uçuruma götüren stratejiler geliştirmeye ve taktikler kullanmaya başlamıştır. Örneğin, 1958 de olacak seçim bir sene öne alınarak karşıtlar ve muhalifler için ciddi engeller içeren bir seçim yasası değişikliği getirilmiştir. (Tachau ve Good, 1873; McCally, 1956; Karpat, 1962; Turan, 1986). Demokrat Partililer kalkınma, büyüme ve inşaat alanındaki icraatları üzerine vurgu yapacak şekilde 1957 seçimin hemen öncesinde yoğun bir hakla ilişkiler gösterisine girişmişlerdir: Yeni fabrikaların (Niğde'de Çimento fabrikası, Nevşehir'de tekstil fabrikası, Mudanya'da jüt fabrikası) , yolların, ev projelerinin vs. açılışlarını yaptılar, Demokrat Parti’nin halkla ilişkileri 127 Zafer'in yazdığı gibi üç ayda 33 endüstriyel proje gerçekleştirdiler (Zafer gazetesi, 12 Ağustos, 1957). Bu tür halkla ilişkiler girişimlerinde beklenen geniş kitlelerin oy vererek katılmasıydı. Öte yandan siyasal halkla ilişkilerdeki en büyük yanlışlık hükümeti kontrol edenlerin kendilerini devlet sanmaları ve seçilmiş temsilciler yoluyla halkın, dolayısıyla devletin iradesini temsil ettiklerini iddia etmeleri ile geldi. Bu durumun olumsuz etkileri kadrolaşmaktan radyonun kullanımına kadar her alanda kendini gösterdi. Diğer özgürlüklerde olduğu gibi radyonun kullanımı özgürlüğünün kısıtlanması da devletin bütünlüğü ilkesi gerekçe gösterilerek meşrulaştırıldı (Dodd, 1992; Ahmad, 1994). Sonuç olarak, DP”nin halkla ilişkiler çalışmaları hem muhalefet hem iktidar döneminde onlara "başarı"yı getirmiştir demek idealist bir varsayım olarak kalır. Çok partili siyasal hayata geçişte başarının altında pek çok unsur yatar. Bunlardan en önemlilerinden biri, DP'nin halkla ilişkilerini bizzat planlayan ve sistematik etkinlikler olarak uygulayan kurucu liderlere bağlı olmasıdır. Ancak sadece kurucu liderler de "başarı"yı açıklamakta yetersiz kalır. Bu kurucuların özellikleri de önemlidir. DP liderler takımı Türkiye'de modern anlamda siyasal halkla ilişkiler yokken batıdaki örnekleri takip etmiş ve uygulanması için çaba göstermişlerdir. Elbette bu çaba dönemin tarihsel koşulları mükemmel bir zemin hazırlamasaydı başarılı olamazdı. Yine varolan pek çok partide lider olmayan liderlerin siyasal halkla ilişkilerin sihirli değneği dokundurularak parlatılarak pazarlanması yerine DP'de birden fazla ve uyum içinde çalışan liderler grubunun herhangi bir iletişim ya da halkla ilişkiler birimi olmaksızın veya dışarıdan bu işlevleri gerçekleştiren biri tutulmaksızın iş görmesini açıklamaktadır. KAYNAKÇA Ahmad, F. (1994). Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980), İstanbul:Hil. Albayrak, M. (2004). Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti (1946-1960). Ankara: Phoenix. Alemdar K. (2001). İletişim ve Tarih. (1.baskı) Ankara:Ümit. Bolay ve Türköne. (1995). Din Eğitimi Raporu. Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları. Cem, İsmail (1999). Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, İstanbul: Can yayınları. Çankaya, Ö. (2000). "Türkiye'de Radyo Yayıncılığının Öyküsü" içinde: İstanbul Radyosu Anılar, Yaşantılar, İstanbul: Yapı ve Kredi Kültür Sanat Yayıncılık. Dodd, C.H. (1992). "The Development of Turkish Democracy" British Journal of Middle Eastern Studies, Vol. 19, No. 1., pp. 16-30. 128 Esra Keloğlu-İşler Eroğul, C. (1998). “ Çok Partili Düzenin Kuruluşu”, İçinde: Geçiş Sürecinde Türkiye. (der:İrvin Cemil Schick ve Ahmet Tonak) (3. baskı) İstanbul: Belge Yayınları. Karpat, K. H. (1962). "Recent Political Developments in Turkey and Their Social Background". International Affairs, Vol. 38, No. 3., pp. 304-323. Keloğlu-İşler, E. (2007). Demokrat Parti’nin halkla ilişkiler stratejileri üzerine tarihsel bir inceleme: 1946-1960. Yayınlanmamış doktora tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya. McCally, S. P. (1956, May). "Party Government in Turkey". The Journal of Politics, Vol. 18, No. 2. pp. 297-323. Nal, S. (2005). "Demokrat Partinin 1950–1954 Dönemi Din Siyaseti" Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 60: 3, Temmuz-Eylül. Parmaksızoğlu, İ. (1966). Türkiye'de Din Eğitimi. Ankara: Yetkin Yayınları. Sherwood, W. B. (1967, October). "The Rise Of The Justice Party In Turkey". World Politics, Vol. 20, No. 1, pp. 54-65. Stokey, M. (1992). "Islam, the Turkish State and Arabesk” Popular Music, Vol. 11, No. 2, pp. 213-227. Tachau, F., ve Good, M. D. (1973). "The Anatomy of Political and Social Change: Turkish Parties, Parliaments, and Elections" Comparative Politics, Vol. 5, No. 4., pp. 551-573. Toprak, B. (1998). "Dinci Sağ" içinde: Geçiş Sürecinde Türkiye. (der: İrvin Cemil Schick ve Ahmet Tonak), (3. baskı). İstanbul: Belge Yayınları. Turan, İ. (1986, November). "The Recruitment of Cabinet Ministers as a Political Process: Turkey, 1946-1979" International Journal of Middle East Studies, Vol. 18, No. 4. pp. 455-472. Zürcher, E. J. (1993). Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris&Co Ltd Publishers. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.129-134 Forum Forum hakkında İrfan Erdoğan Forum bu sayısında, iletişimin klasikleri olarak nitelenen görüşleri taşıyan birkaç yapıtı tartışmaya açmaktadır. İdealist felsefenin iletişim, insan ve toplum anlayışı, insanı ve faaliyetlerini gözlemleyerek iletişimle, insanla ve toplumla ilişkili olarak belli bir düşünsel dünya inşa eder. Böylece, ilişkisel olarak inşa edilmiş ve yürütülenleri de açıklar. Bu açıklamanın felsefi ve epistemolojik anlatısına göre, materyal ve ilişkisel olanın ne olduğunu belirleyen, insanın aklıdır (düşüncedir). Bu yaklaşım tarzı, oluşmuş, süregelen, yürütülen ve var olan “pratiğin açıklamasında,” tarihsel olarak oluşturulmuş gerçeğin üzerine düşünceyi (fikri, mantığı) çökerterek, gerçeği düşüncenin edilgin parçası yapar. Bu “yapışı” idealist felsefeye dayanan tutucu sosyal bilimcilerin açıklamalarında yakalamak kolaydır, çünkü onların açıklamalarındaki meşrulaştırma, eğitilmiş bir insan için bariz bir şekilde ortadadır. Liberal sosyal bilimcilerin ve özellikle eleştiri sunan liberal çoğulcuların “yapışındaki” bu tür özellikleri yakalamak oldukça zordur. O denli zordur ki, liberal bir gazete “komünist gazete” ve liberal bir yaklaşım tarzı eleştirel bir yaklaşım tarzı olarak görünür veya nitelenir. Bunun bir nedeni de klişe kavramlarla sunulan uyduruların gerçeğin yerini almasıdır. Bu sahte-gerçekte “öteki” olan her şey ve herkes “bizden” değildir, bize düşmandır. Bu düşman aslında “öteki” olmasa bile. Derginin bu sayısındaki Forum bölümü, idealist felsefeden hareket eden bazı önemli aydınların iletişimle ilgili olarak bilinmesi gereken ancak ya hiç bilinmeyen, ya basmakalıp bir şekilde bilinen ya da yanlış bilinen görüşlerine ayrıldı. Bu aydınların görüşlerinin Türkiye’deki iletişim camiasında bilinmesi gerekir. Çünkü, iletişim kuramları ve iletişim pratiğinin anlamlandırılmasıyla ilişkili olarak, bir tarafta “şirket veya kurum için kampanya veya reklam 130 İrfan Erdoğan hazırlayanın, bir haber yazarının veya bir kameramanın bilmesi gereken mekaniksel faaliyete indirgenmiş” bir eğitim anlayışı egemen olmaktadır, Diğer tarafta da bu anlayışı destekleyen ve meşrulaştıran kuramsal uydurular, “kuram karın doyurmaz” gibi pragmatik görünen şarlatanca işlevsel sözler, bilimsel anlatılar olarak sunulmaktadır. Bilimsel şarlatanlığın seviyesi kuram ile pratik arasındaki bağın bile farkında olmayan bazı “akademisyenlerin” “iletişimde çok fazla kuram var, pratik yok; kuramcılar gerçek dünyadan kopuklar; kuram da ne demek, bize pratik gerek” gibi sözleri sürekli yeniden üretmesiyle giderek artmaktadır. Derginin bu sayısındaki Forum bölümü, bu tür işlevsel-anlatılarla örgütlü materyal çıkarlar dünyasının pratiklerini ve pratikle kuram arasındaki bağı, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yanlış açıklayan “kuramsal varsayımlarla” (standartlaşmış ve yiyenin sıhhatine zararlı ve satan endüstriler için hayati işlevselliğe sahip fast food diyetiyle) ciddi şekilde kötü-beslenen akademik çevreye, “kendi felsefi çerçevesi içinde tutarlı, sistemli, doğru ve değerli” menüler ve içerikler sunmak için hazırlandı. Cumhuriyet gazetesini Pravda gazetesi sanan veya Devletçiliği (veya refah devleti politikasını) ve KİT’leri “kapitalizme karşı, özel şirket dünyasına karşı, sosyalist yapılar sananlar rahatlasınlar, çünkü bu menülerde ve içeriklerde komünizm veya devletçilik falan yok. Bu menüler ve içerikler kapitalist üretim tarzı ve ilişkilerini en incelikle korumaya ve geliştirmeye çalışanların hazırladıklarıdır.1 Sunulanların önemli bir kısmı “insan iletişimi, sosyal iletişim” üzerinde durmaktadır. Okurken dikkat edilirse, bu sunumlarda ya “yönetimsel iletişim” (gazete, radyo, televizyon, halkla ilişkiler, reklamcılık) yer almamakta ya marjinal olarak yer almakta ya gelişimin bir yerinde yer almaktadır. İletişim de “uyaran ve tepki” veya “mesaj, gönderen, alıcı ve geri besleme” gibi mekaniksel basitliğe indirgenmemektedir. İnsanın zengin yaratıcı faaliyetlerini ve ürünlerini içeren sözsüz iletişim birkaç şarlatanın para kazanması için biçimlendirilmiş “vücut/beden dili” içine de çökertilmemiştir. Ne yazık ki, İletişim Fakültesi denildiğinde, bu fakültelerin bölümlerine ve derslerine baktığımızda, İletişim Fakültelerinin endüstriyel yapı biçimlerinin akademideki yansımaları olduğunu görürüz (gazetecilik bölümü, radyo 1 Okumayanlar, dolayısıyla klişelerle yaşayanlar ve “dikkat vücudunuz konuşuyor” seviyesinde düşünenler, bu yazdıklarımı zaten okumayacaklar, tesadüfen okusalar bile, Cumhuriyet’in Pravda olduğu inancından vazgeçmeyeceklerdir. Günümüzde akademik hayatın üzücü gerçeklerinden biri bu. Forum hakkında 131 televizyon sinema bölümü, halkla ilişkiler ve reklamcılık bölümü). Endüstriyel yapılar için işlevsel olmayan bölümlere ve derslere rastlanmaz. Örneğin bir aile iletişimi olmaz, çünkü bu tür iletişim, örneğin aile terapisi ve iletişim çökmesi uydurusu sunarak para kazananların alanı içine girer. Örgüt denince akla şirket gelir (ama bazı geri-kalmışlıkta, başka anlam gelir, dolayısıyla, örgüt yerine “teşkilat” kavramı kullanılır), aile gelmez, cemaat gelmez, sendika gelmez. Hangi iletişim fakültesinde çalışanların insan haklarını kazanma mücadelesiyle ilgili iletişim tarihi dersi verilmiştir? ABD’de yüzyıldan beri kullanılıp eskiyen “live or leave” (sesini kes, memnun ol, yaşa; memnun değilsen, sesini yükseltiyorsan, defol git” patolojik mental ve ilişkisel durum, Türkiye’de giderek hortlatılıp yaygınlaştırılmaktadır. İnsanlık dışılığı, vicdansızlığı, geri-kalmayı teşviki, soyguna ve hırsızlığa karşı sessiz kalmayı ve hunharlığı ifade eden bu mental-hastalığı, siyasetçiler de kurnazca kullanmaktadır: Ya sev ya terk et! Sunulan görüşleri yazarın kendi diliyle, tercüme etmeden koyduk. Boyunsunan ve katılan da olsak veya eleştiren ve karşı olan da olsak, şu gerçeğin artık tanınması ve ona göre strateji ve taktiklerin kullanılması gerek: Bilimin dili çağımızda İngilizcedir. İngilizce bilmeyen bilim yapamaz. İngilizce bilmek, bu dili yaratan dünyanın dostuysan, dostunu tanımak demektir. İngilizce bilmek, bir “emperyalist üretim ve ilişkiler dünyasının” dilini bilmek demektir. Dilini bilmek demek nasıl düşündüğünü bilmek demektir. İngilizceyi bilmek “dostunu kendine yakın tut, düşmanını daha da yakın” sözünden ders almak ve “bilmekten geçerek de kontrol edenleri bilerek, kontrol mekanizmalarını anlamak ve onlar üzerinde karşı-tedbirler almak demektir en azından. Forumda sunulan parçalar kitaplardan ve makalelerden “doğrudan alıntılardan” oluşmaktadır. Kitabın veya makalenin içeriksel özüne zarar getirmeden “gerekli” olanlar alınarak ve “ayrıntı olarak” görülenler alınmayarak sunuldu. Bunları araştırmalarında kullanmak isteyenler için sayfa numaraları dahil gerekli kaynakça bilgileri verildi. Görüşleri sunulan ilk kişi, aslında iletişim alanında herkesin bilmesi ve ayrıntılı olarak incelemesi gereken Charles Cooley’dir. Cooley, kamuoyu, iletişim, sosyal etkileşim, sembolsel etkileşim, kişilerarası iletişim ve “kendini diğerinin gözüyle görme” düşüncesini geliştiren (diğerine nasıl görüneceğini düşünerek, ona göre davranışını düzenleme, utanma, sıkılma, geleneklere, modaya uyarak kendini diğerinin bakışına göre ayarlama) bir aydındır. Cooley, işbirliğine, şeffaflığa ve dürüstlüğe dayanan bir dünya kurguladı. 132 İrfan Erdoğan Cooley’in dahil olduğu Chicago okulunu ve Simmels’i takip eden yaklaşımların bir kısmı barış iletişimi, çatışma ve kriz çözümü üzerinde durdu. Bir kısmı da sembolsel etkileşimi, Ervin Goffman ve takipçileri gibi, gündelik yaşamdaki bireysel deneyimleri anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştılar. Bu çaba, postmodern anlayışla “zenginleştirilerek” (daha doğrusu fakirleştirilerek) bireyin etkileşimsel dünyasını anlama işine girdiler. Forumda Cooley’in “Social organization” kitabından iletişimle ilgili parçalar alınarak sunuldu. Forumda düşüncesi sunulan ikinci kişi olarak Thorstein Veblen’e yer verildi. Veblen’in “The Theory of the Leisure Class” yapıtından bazı fikirler Türkçeye çevrilip sunulmuş. Fakat okuduğum bazı Türkçe kaynaklarda, Veblen’in dediğinin yanlış anlaşıldığını veya farkında olmadan yanlış aktarıldığını gördüm. Günümüzün insanını anlama ve iletişiminin doğasını anlamlandırmada Veblen’in sunduklarının gereğince bilinmesi gerekmektedir. Özellikle, çağımızın önemli yaşam biçimi olan “vicarious relationship” (örneğin, gerçek sosyal ilişki gereksinimini televizyonda seyrettikleriyle giderme) ve kurnazca işlenen “conspicious consumption” gibi düşünsel ve davranışsal hastalığın, 1890’larda nasıl olduğunu ve dolayısıyla gelişmesini iletişim alanındaki insanların anlamasında Veblen oldukça yardımcı olacaktır. Bu amaçla Veblen’in kitabından sosyal sınıflar, “leisure class” ve “conspicious consumption” ile ilgili parçalar sunuldu. Forumda, üçüncü olarak, halkla ilişkilerin piri olan Edward Bernays’ın kamuoyu araştırmalarının tehlikesiyle ilgili olarak 1945’deki bir açıklamasına karşı, P. Lazarsfeld, Harry Field ve Claude Robinson’un tepkilerini ve bu tepkilere karşı Edwards’ın yanıtı üzerinde durdu. Bunu, iletişim alanında sadece ismi ve birkaç sözü bilinen Bernard Berelson’un klasik “Communication and Public Opinion” makalesinden alıntılar takip etti. Bu klasiğe bir başka klasik ekledik: H. D. Lasswell’in “The Structure and Function of Communication in Society” başlıklı yapıtından alıntılar sunarak, Lasswell’in görüşlerini birkaç kelimelik formül ötesinde sunduk. Bunu Paul lazarsfeld ve R. K. Merton’un 1940’lara ait klasik yapıtı takip etti: “Mass Communication, Popular Taste, and Organized Social Action.” “Haber verme” yerine, “haberi imal etme veya haber yapma” işi uzun zamanlardan beri üzerinde durulan önemli konulardan biridir. Bu konunun önemi günümüzde televizyon haberlerine baktığımızda haber olarak izleyicilere sunulan planlanmış basitlik ve saçmalıklarla oluşturulan “egemen Forum hakkında 133 ilgi” ve böylece işlenen ve sürdürülen biliş ve davranış yönetimi işinin yaygınlaşmasıyla giderek artmaktadır. Bu sorun üzerinde hemen herkes durmaktadır. Bunlar arasında, 50 yıl kadar önce ABD’de yoğun ilgiyle okunan Daniel Boorstin’in “The Image” kitabı vardır. Forumda, haber toplamadan haber yapmaya dönüşen medya içeriği ile ilgili olarak Boorstin’in kitabından, zamanımızı da çok iyi açıklayan, alıntılar yapıldı. Kitle iletişiminde ana akım yaklaşım ve Amerikan propagandasını başarılı bir şekilde yapan biri düşünüldüğünde, iletişimde akla ilk gelenlerden biri de W. Schramm’dır. Schramm elbette yalnız değildi. Ardında güçlü sermaye ve ABD kurumları yanında, diğer önemli akademisyenler vardı. Sorumluluk, diğer göstergeler yanında, etki konusunun açıklığa kavuşturulmasıyla aydınlığa kavuşabilirdi. Dolayısıyla, etkiyi araştırma hem talebin siyasal, ekonomik, kültürel ve düşünsel yapısının “durumunu” bilmek (böylece reklamları, halkla ilişkiler ve biliş yönetimi faaliyetlerini ona göre düzenlemek) hem de “etkinin doğrudan olmadığı” ve “zayıf etki” ve ardından “aktif izleyici” tezleriyle, dünyayı bilişsel ve materyal pisliklerle dolduran bir endüstriyel yapıyı desteklemek için hayati öneme sahipti. Bu bağlamda, özellikle 1940 başlarında başlayarak yapılan araştırmalar ve ileri atılan “kuramlar” çokluğunu görürüz. Bunların en klasiklerinden biri E. Katz ve P. Lazarsfeld’in “Personal Influence” başlığıyla yayınladıkları araştırma sonuçlarıdır. Forumda, araştırmayı özlüce açıkladığı için, bu kitabın “introduction” bölümü sunuldu. Forumdaki sunulanların, aynı zamanda, her yüksek lisans ve doktora öğrencisinin okuması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Okumayanlara da okutulması gerekir, çünkü iletişim alanında ana akım okulu benimsesin veya karşı olsun, herkesin bu klasikleri ve diğerlerini bilmesi gerekir. Televizyon stüdyosunda program yaparak, gazete odasında gazete formatı yaparak veya şirketler veya kurumlar için halkla ilişkiler kampanyası yapmayı düşünerek yüksek lisans ve özellikle doktora öğrenimi ve öğretimi yapılmaz. Bunlar hobi veya pratiği öğrenme seviyesinde bir girişimdir ve özellikle bir doktora öğrencisinin işi bu değildir; ilgilendiği alanında bilimi ve bilimsel girişimi öğrenmektir. Son zamanlarda, yüksek lisans ve doktora öğrencileri “AB, şirketler veya kurumlardan “projeler alma” ve projeler yapma işine sokulmakta ve zorlanmaktadır. İletişim fakültesi proje ve müşteri peşinde koşmayı gerektiren bir ticarethane değildir. Ama ne yazık ki, üniversiteler bilinçli ve planlı olarak ticarethaneye dönüştürülmektedir. Bu durumun da araştırılması ve üniversitelerin eğitim politikalarının (“misyonu ve vizyonu” 134 İrfan Erdoğan kavramını kullanmıyorum, çünkü bu kavramlar işletmecilerin “işletme” amaçlı kavramlarıdır ve bu planlı dönüştürmenin dilinin parçalarıdır) yönelimi üzerinde durulmalıdır. “Bunlar zaten bir yerlerde ve bir zamanlar çevrilmiş veya bulunabilir” diyerek, sorunu “bahaneyle” geçiştirmeyelim. “Hangi iletişim fakültesinin hangi dersinde hangi hoca veya öğrencisi bu metinleri okumuş ve üzerinde tartışmıştır?” sorusunu soralım ve bu soruya yanıt verelim. “Bu metinlerin okunması gerekir mi?” sorusuna, çağdaş ticaret yapan ve öğrenciyi “müşteri” olarak niteleyen bir düşünsel ve ilişkisel yapıda, çoğunlukla verilecek yanıt “hayır” yanıtıdır, çünkü bu yapıda önemli olan “ticari ilişkilerin imajlarla yönetimini ve ticaretin mekaniğini, yollarını, verimlilik sorunlarını ve buna çözümleri öğretmektir. Aynı soruya, tembelliğin egemen olduğu ve “ders notlarıyla” eğitimin yapıldığı (eğitimsizliğin, dilenmenin, baskının, yalakalığın, üretmeden ve çalışmadan kişisel ilişkilerle köşe dönmeciliğin ve tembelliğin egemen yapıldığı) üniversite ortamında da yanıt “hayır” yanıtını meşrulaştıran bahaneler olacaktır. Bu yazdıklarımı kendini ve dışını soruşturmayı sürdürme girişiminin bir parçası olarak okuyanlar egemen gerçeğin istisna parçalarıdır, benim gibi. Yazdıklarımı, başka nedenlerle okuyanlar ve okurken “duyarlılıkları kabaran” ve “savunma” gereksinimi duyanlar, yukarıda tanımlanan gerçeğin bilinçli veya kendini bilen sanan parçalarıdır. Okumak, özellikle bilmek ve soruşturmak için okumak, zahmetlidir. Bu zahmeti seçtiğiniz için kendinizle övünebilirsiniz, biri size “para kazandırdı mı?” diye alay ederek sorsa bile. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.135-168 Forum Cooley on the meaning and organization of communication Chicago Üniversitesi'nin önemli üç entelektüeli John Dewey, George H. Mead, Robert E. Park ve Michigan Üniversitesi’nden Charles Cooley iletişim alanında liberal-demokratik kuramsal yaklaşımın kurucuları oldular: İletişimin demokrasinin reformuna hizmet edeceğini umut ettiler. Cooley'e göre (1909) kitle iletişimi araçları sayesinde ideal demokratik duruma dönüş mümkün olacaktı, çünkü fikirlerin serbest akımı herkesin siyasal karar verme sürecine katılmasını kolaylaştıracaktı. Bu umuda günümüzde sahip olmak için, iyimserlik ötesinde çok özel bir insan olmak gerekir. Cooley kitabının 6 ile 10’uncu bölümü arasında iletişim üzerinde durduğu için, bu bölümlerden Forum okuyucularının bilgilenmesi, üzerinde düşünmesi ve gerektiğinde akademik yazılarında kullanıp irdelemesi için alıntılar sunuldu. Bu bölümlerde Cooley iletişimin önemi, gelişmesi ve modern iletişimin insansal ve toplumsal karakteri üzerinde durmaktadır. Bu amaçla önce tanımdan başlamakta, iletişim yollarıyla, işaretlerin anlamlarıyla ve iletişimin olmamasıyla ilgili görüşlerini sunmaktadır. Bunları iletişimin olmasının birey ve dışı için anlamları, iletişim sistemi, iletişimin gelişmesi, Söz-öncesi (sözsüz), sözlü ve yazılı iletişim ve yirminci yüzyılın başındaki iletişim devriminin anlamı ve modern iletişimin doğası üzerindeki açıklamaları takip etmektedir. 136 C. H. Cooley Social Organization Charles Horton Cooley 1 The significance of communication 2 By Communication is here meant the mechanism through which human relations exist and develop—all the symbols of the mind, together with the means of conveying them through space and preserving them in time. It includes the expression of the face, attitude and gesture, the tones of the voice, words, writing, printing, railways, telegraphs, telephones, and whatever else may be the latest achievement in the conquest of space and time. All these taken together, in the intricacy of their actual combination, make up an organic whole corresponding to the organic whole of human thought; and everything in the way of mental growth has an external existence therein. The more closely we consider this mechanism the more intimate will appear its relation to the inner life of mankind, and nothing will more help us to understand the latter than such consideration (s. 61). There is no sharp line between the means of communication and the rest of the external world. In a sense all objects and actions are symbols of the mind, and nearly anything may be used as a sign—as I may signify the moon or a squirrel to a child by merely pointing at it, or by imitating with the voice the chatter of the one or drawing an outline of the other. But there is also, almost from the first, a conventional development of communication, springing out of spontaneous signs but soon losing evident connection with them, a system of standard symbols existing for the mere purpose of conveying thought; and it is this we have chiefly to consider (p. 62). Without communication the mind does not develop a true human nature, but remains in an abnormal and nondescript state neither human nor properly brutal (p. 62). It is through communication that we get our higher development. The faces and conversation of our associates; books, letters, travel, arts, and the 1 2 Orijinal kaynak: Cooley, C. H. (1909) Social Organization. New York: Charles Scribner's Sons. Chapter 6; s. 61-65. On the meaning of communication 137 like, by awakening thought and feeling and guiding them in certain channels, supply the stimulus and framework for all our growth (p. 63). In the same way, if we take a larger view and consider the life of a social group, we see that communication, including its organization into literature, art, and institutions, is truly the outside or visible structure of thought, as much cause as effect of the inside or conscious life of men. All is one growth: the symbols, the traditions, the institutions are projected from the mind, to be sure, but in the very instant of their projection, and thereafter, they react upon it, and in a sense control it, stimulating, developing, and fixing certain thoughts at the expense of others to which no awakening suggestion comes. By the aid of this structure the individual is a member not only of a family, a class, and a state, but of a larger whole reaching back to prehistoric men whose thought has gone to build it up. In this whole he lives as in an element, drawing from it the materials of his growth and adding to it whatever constructive thought he may express (p. 63). Thus the system of communication is a tool, a progressive invention, whose improvements react upon mankind and alter the life of every individual and institution. A study of these improvements is one of the best ways by which to approach an understanding of the mental and social changes that are bound up with them; because it gives a tangible framework for our ideas—just as one who wished to grasp the organic character of industry and commerce might well begin with a study of the railway system and of the amount and kind of commodities it carries, proceeding thence to the more abstract transactions of finance (p. 64, 65). And when we come to the modern era, especially, we can understand nothing rightly unless we perceive the manner In which the revolution in communication has made a new world for us. So in the pages that follow I shall aim to show what the growth of intercourse implies in the way of social development, inquiring particularly into the effect of recent changes (p. 65). The growth of communication 3 The chief means of what we may call pre-verbal communication are the expression of the face—especially of the mobile portions about the eyes and mouth—the pitch, inflection, and emotional tone of the voice; and the 3 Chapter 7, s. 66-79 138 C. H. Cooley gestures of the head and limbs. All of these begin in involuntary movements but are capable of becoming voluntary, and all are eagerly practiced and interpreted by children long before they learn to speak. They are immediately joined to action and emotion: the inflections of the voice, for instance, play upon the child's feelings as directly as music, and are interpreted partly by an instinctive sensibility. I have heard a child seventeen months old using her voice so expressively, though inarticulately, that it sounded, a little way off, as if she were carrying on an animated conversation. And gesture, such as reaching out the hand, bending forward, turning away the head, and; the like, springs directly from the ideas and feelings it represents (p. 66). The human face, " the shape and color of a mind and life," is a kind of epitome of society, and if one could only read all that is written in the countenances of men as they pass he might find a great deal of sociology in them (p. 66). Hereditary bias, family nurture, the print of the school, current opinion, contemporary institutions, all are there, drawn with a very fine pencil. If one wishes to get a real human insight into the times of Henry the Eighth, for example, he call hardly do better than to study the portrait drawings of Holbein; and so of other periods, including our own, whose traits would appear conspicuously in a collection of portraits. Many people can discriminate particular classes, as, for instance, clergymen, by their expression, and not a few will tell with much accuracy what church the latter belong to and whether they are of the lower rank or in authority. Again there is a difference, indescribable, perhaps, yet apparent, between the look of American and of English youths—still more of girls—which reflects the differing social systems (p. 67). This sort of communication is, of course, involuntary. An artificial mechanism of communication originates when man begins purposely to reproduce his own instinctive motions and cries, or the sounds, forms, and movements of the world about him, in order to recall the ideas associated with them. All kinds of conventional communication are believed to be rooted in these primitive imitations, which, by a process not hard to imagine, extend and differentiate into gesture, speech, writing, and the special symbols of the arts and sciences; so that the whole exterior organization of thought refers back to these beginnings (p. 67). We can only conjecture the life of man, or of his humanizing progenitor, before speech was achieved; but we may suppose that facial expression, inarticulate cries and songs, and a variety of imitative sounds and actions On the meaning of communication 139 aroused sympathy, permitted the simpler kinds of general ideas to be formed, and were the medium through which tradition and convention had their earliest development It is probable that artificial gesture language was well organized before speech had made much headway. Even without words life may have been an active and continuous mental whole, not dependent for its unity upon mere heredity, but bound together by some conscious community in the simpler sorts of thought and feeling, and by the transmission and accumulation of these through tradition. There was presumably cooperation and instruction of a crude sort in which was the germ of future institutions (p. 68). No one who has observed children will have any difficulty in conjecturing the beginnings of speech, since nearly every child starts in to invent a language for himself, and only desists when he finds that there is one all ready-made for him. There are as many natural words (if we may call them so) as there are familiar sounds with definite associations, whether coming from human beings, from animals, or from inanimate nature. These the child instinctively loves to reproduce and communicate, at first in mere sport and sociability, then, as occasion arises, with more definite meaning. This meaning is easily extended by various sorts of association of ideas; the sounds themselves are altered and combined in usage; and thus speech is well begun (p. 68). Many humble inventors contribute to its growth, every man, possibly, altering the heritage in proportion as he puts his individuality into his speech. Variations of idea are preserved in words or other symbols, and so stored up in a continuing whole, constantly growing in bulk and diversity, which is, as we have seen, nothing less than the outside or sensible embodiment of human thought, in which every particular mind lives and grows, drawing from it the material of its own life, and contributing to it whatever higher product it may make out of that material (69). A word is a vehicle, a boat floating down from the past, laden with the thought of men we never saw; and in coming to understand it we enter not only into the minds of our contemporaries, but into the general mind of humanity continuous through time. The popular notion of learning to speak is that the child first has the idea and then gets from others a sound to use in communicating it; but a closer study shows that this is hardly true even of the simplest ideas, and is nearly the reverse of truth as regards developed thought. In that the word usually goes before, leading and kindling the idea—we 140 C. H. Cooley should not have the latter if u-e did not have the word first. "This way," says the word, "is an interesting thought: come and find it." And so we are led on to rediscover old knowledge. Such words, for instance, as good, right, truth, love, home, justice, beauty, freedom; are powerful makers of what they stand for (p. 69). A mind without words would make only such feeble and uncertain progress as a traveller set down in the midst of a wilderness where there were no paths or conveyances and without even a compass. A mind with them is like the same traveller in the midst of civilization, with beaten roads and rapid vehicles ready to take him in any direction where men have been before. As the traveller must pass over the ground in either case, so the mind must pass through experience, but if it has language it finds its experience foreseen, mapped out and interpreted by all the wisdom of the past, so that it has not only its own experience but that of the race—just as the modern traveller sees not only the original country but the cities and plantations of men (p. 70). The principle that applies to words applies also to all structures that are built of words, to literature and the manifold traditions that it conveys. As the lines of Dante are "foot-paths for the thought of Italy," so the successful efforts of the mind in every field are preserved in their symbols and become foot-paths by which other minds reach the same point. And this includes feeling as well as definite idea. It is almost the most wonderful thing about language that by something intangible in its order and movement and in the selection and collocation of words, it can transmit the very soul of a man, making his page live when his definite ideas have ceased to have value. In this way one gets from Sir Thomas Browne, let us say, not his conceits and credulities, but his high and religious spirit, hovering, as it were, over the page (p. 70). The achievement of speech is commonly and properly regarded as the distinctive trait of man, as the gate by which he emerged from his pre-human state. … It not only permitted the rise of a more rational and human kind of thinking and feeling, but was also the basis of the earliest definite institutions A wider and fuller unity of thought took place in every group where it appeared. Ideas regarding the chief interests of primitive life—hunting, warfare, marriage' feasting and the like—were defined, communicated and extended. Public opinion no doubt began to arise within the tribe, and crystallized into current sayings which served as rules of thought and conduct; the festal chants, if they existed before, became articulate and historical. And On the meaning of communication 141 when any thought of special value was achieved in the group, it did not perish, but was handed on by tradition and made the basis of new gains. In this way primitive wisdom and rule were perpetuated, enlarged and improved until, in connection with ceremonial and other symbols, they became such institutions, of government, marriage, religion and property as are found in every savage tribe (p. 71). Nor must we forget that this state of things reacted upon the natural capacities of man, perhaps by the direct inheritance of acquired social habits and aptitudes, certainly by the survival of those who, having these, were more fitted than others to thrive in a social life. In this way man, if he was human when speech began to be used, rapidly became more so, and went on accumulating a social heritage (p. 71). So the study of speech reveals a truth which we may also reach in many other ways, namely, that the growth of the individual mind is not a separate growth, but rather a differentiation within the general mind. Our personal life, so far as we can make out, has its sources partly in congenital tendency, and partly in the stream of communication, both of which flow from the corporate life of the race. The individual has no better ground for thinking of himself as separate from humanity than he has for thinking of the self he is to-day as separate from the self he was yesterday; the continuity being no more certain in the one case than in the other. If it be said that he is separate because he feels separate, it may be answered that to the infant each moment is separate, and that we know our personal life to be a whole only through the growth of thought and memory. In the same way the sense of a larger or social wholeness is perhaps merely a question of our growing into more vivid and intelligent consciousness of a unity which is already clear enough to reflective observation (p. 72). It is the social function of writing, by giving ideas a lasting record, to make possible a more certain, continuous and diversified growth of the human mind. It does for the race very much what it does for the individual. When the student has a good thought he writes it down, so that it may be recalled at will and made the starting point for a better thought in the same direction; and so mankind at large records and cherishes its insights (72). Until writing is achieved the accumulation of ideas depends upon oral tradition, the capacity of which is measured by the interest and memory of the people who transmit it. It must, therefore, confine itself chiefly to ideas and sentiments for which there is a somewhat general and constant demand, such 142 C. H. Cooley as popular stories—like the Homerian legends—chants, proverbs, maxims and the like. It is true that tradition becomes more or less specialized in families and castes—as we see, for instance, in the wide spread existence of a hereditary priesthood—but this specialization cannot be very elaborate or very secure in its continuance. There can hardly be, without writing, any science or any diversified literature. These require a means by which important ideas can he passed on unimpaired to men distant in time and space from their authors (p. 73) Nor can stable and extended government be organized without it, for such government requires a constitution of some sort, a definite and permanent body of law and custom, embracing the wisdom of the past regarding the maintenance of social order (p. 73). It is quite the same with religious systems. The historical religions are based upon Scriptures, the essential part of which is the recorded teaching of the founder and his immediate disciples, and without such a record Christianity, Buddhism or Mohammedanism could never have been more than a small and transient sect. There may well have been men of religious genius among our illiterate forefathers, but it was impossible that they should found enduring systems (p. 73). The whole structure and progress of modern life evidently rests upon the preservation, in writing, of the achievements of the antique mind, upon the records, especially, of Judea, Greece and Rome. To inquire what we should have been without these would be like asking what we should have been if our parents had not existed. Writing made history possible, and the man of history with his complex institutions. It enabled a rapid and secure enlargement of that human nature which had previously been confined within small and unstable groups (p. 74). If writing, by giving thought permanence, brought in the earlier civilization, printing, by giving it diffusion opened the doors of the modern world (p. 74). Before its advent access to the records of the race was limited to a learned class, who thus held a kind of monopoly of the traditions upon which the social system rested. Throughout the earlier Middle Ages, for example, the clergy, or that small portion of the clergy who were educated, occupied this position in Europe, and their system was the one animate and wide-reaching mental organization of the period. For many centuries it was rare for a layman, of whatever rank, to know how to sign his name. Through the Latin On the meaning of communication 143 language, written and spoken, which would apparently have perished had it not been for the Church, the larger continuity and cooperation of the human mind was maintained. Those who could read it had a common literature and a vague sense of unity and brotherhood. Roman ideas were preserved, however imperfectly, and an ideal Rome lived in the Papacy and the Empire. Education, naturally, was controlled by the clergy, who were also intrusted with political correspondence and the framing of laws. As is well known they somewhat recast the traditions in their own interest, and were aided by their control of the communicating medium in becoming the dominant power in Europe (p. 75). Printing means democracy, because it brings knowledge within the reach of the common people; and knowledge, in the long run, is sure to make good its claim to power. It brings to the individual whatever part in the heritage of ideas he is fit to receive. The world of thought, and eventually the world of action, comes gradually under the rule of a true aristocracy of intelligence and character, in place of an artificial one created by exclusive opportunity. Everywhere the spread of printing was followed by a general awakening due to the unsettling suggestions which it scattered abroad. Political and religious agitation, by no means unknown before, was immensely stimulated, and has continued unabated to the present time (p. 75). While spoken language, along with the writing and printing by which it is preserved and disseminated, in the main current of communication, there are from the start many side channels (p. 75). Thus among savage or barbarous peoples we everywhere find, beside gesture language, the use of a multitude of other symbols, such as the red arrow for war, the pipe of peace, signal fires, notched sticks, knotted cords, totems, and, among nations more advanced in culture, coats-of-arms, flags and an infinite diversity of symbolic ritual. There is, indeed, a world of signs outside of language, most of which, however, we may pass by, since its general nature is obvious enough (p. 76). The arts of painting, sculpture, music, and architecture. considered as communication, have two somewhat different functions: First, as mere picture or image writing, conveying ideas that could also be conveyed (though with a difference) in words; and, second, as thc vehicle of peculiar phases of sentiment incommunicable in any other way. These two were often, indeed usually, combined in the art of the past. In modern times the former, because of the diffusion of literacy, has become of secondary importance of the 144 C. H. Cooley picture-writing function the mosaics, in colors on a gold ground, that cover the inner walls of St. Mark's at Venice are a familiar instance. They set forth in somewhat rude figures, helped out by symbols, the whole system of Christian theology as it was then understood. They were thus an illuminated book of sacred learning through which the people entered into the religious tradition. The same tradition is illustrated in the sculpture of the cathedrals of Chartres and Rheims, together with much other matter—secular history, typified by figures of the kings of France; moral philosophy, with virtues and vices, rewards and punishments; and emblems of husbandry and handicraft. Along with these sculptures went the pictured windows, the sacred relics -which, as Gibbon says, "fixed and inflamed the devotion of the faithful" -- the music, and the elaborate pageants and ritual; all working together as one rich sign, in which was incarnated the ideal life of the times (p. 77). A subtler function of the non-verbal arts is to communicate matter that could not go by any other road, especially certain sorts of sentiment which are thus perpetuated and diffused (p. 78). One of the simplest and most fruitful examples of this is the depiction of human forms and faces which embody! as if by living presence, the nobler feelings and aspirations of the time. Such works, in painting or sculpture, ret main as symbols by the aid of which like sentiments grow up in the minds of whomsoever become familiar with them Sentiment is cumulative in human history in the same manner as thought, though less definitely and surely, and Christian feeling, as it grew and flourished in the Middle Ages, was fostered by painting as much, perhaps, as by the Scriptures. And so Greek sculpture, from the time of the humanists down through Winckelmann and Goethe to the present day, has been a channel by which Greek sentiment has flowed into modern life. This record of human feeling in expressive forms and faces, as in the madonnas and saints of Raphael, is called by some critics "illustration"; and they distinguish it from "decoration," which includes all those elements in a work of art which exist not to transmit something else but for their own more immediate value, such as beauty of color, form, composition and suggested movement. This latter is communication also, appealing to vivid but other wise inarticulate phases of human instinct. Each art can convey a unique kind of sentiment and has "its own peculiar and incommunicable sensuous charm, its own special mode of reaching the imagination." … And so with architecture, an art peculiarly close to social organization, so that in many On the meaning of communication 145 cases—as in the Place of Venice—the spirit of a social system has been visibly raised up in Stone ( p. 79). It needs no argument, I suppose, to show that these arts are no less essential to the growth of human spirit than literature or government (p. 79). Modern communication: enlargement and animation 4 The changes that have taken place since the beginning of the nineteenth century are such as to constitute a new epoch in communication, and in the whole system of society. They deserve, therefore, careful consideration not so much in their mechanical aspect, which is familiar to every one, as in their operation upon the larger mind. If one were to analyze the mechanism of intercourse, he might, perhaps, distinguish four factors that mainly contribute to its efficiency, namely: Expressiveness, or the range of ideas and feelings it is competent to carry. Permanence of record, or the overcoming of time. Swiftness, or the overcoming of space. Diffusion, or access to all classes of men. Now while gains have no doubt been made in expressiveness, as in the enlargement of our vocabulary to embrace the ideas of modern science; and even in permanence of record, for scientific and other special purposes; Net certainly the long steps of recent times have been made in the direction of swiftness and diffusion. For most purposes our speech is no better than in the age of Elizabeth, if so good; but what facility we have gained in the application of it! The cheapening of printing, permitting an inundation of popular books, magazines arid newspapers, has been supplemented by the rise of the modern postal system and the conquest of distance by railroads, telegraphs and telephones. And along with these extensions of the spoken or written word have come new arts of reproduction, such as photography, photo-engraving, phonography and the like—of greater social import than we realize—by which new kinds of impression from the visible or audible world may be fixed and disseminated (p. 80, 81). 4 Chapter 8, s.80-90 146 C. H. Cooley It is not too much to say that these changes are the basis, from a mechanical standpoint, of nearly everything that is characteristic in the psychology of modern life. In a general way they mean the expansion of human nature, that is to say, of its power to express itself in social wholes. They make it possible for society to be organized more and more on the higher faculties of man, on intelligence and sympathy, rather than on authority, caste, and routine. They mean freedom, outlook, indefinite possibility. The public consciousness, instead of being confined as regards its more active phases to local groups, extends by even steps with that give-andtake of suggestions that the new intercourse makes possible, until wide nations, and finally the world itself, may be included in one lively mental whole (p. 81). The general character of this change is well expressed by the two words enlargement and animation. Social contacts are extended in space and quickened in time, and in the same degree the mental unity they imply becomes wider and more alert. The individual is broadened by coming into relation with a larger and more various life, and he is kept stirred up, sometimes to excess, by the multitude of changing suggestions which this life brings to him (p. 82). From whatever point of view we study modern society to compare it with the past or to forecast the future, we ought to keep at least a subconsciousness of this radical change in mechanism, without allowing for which nothing else can be understood (p. 82). In the United States, for instance, at the close of the eighteenth century, public consciousness of any active kind was confined to small localities. Travel was slow, uncomfortable and costly, and people undertaking a considerable journey often made their wills beforehand. The newspapers, appearing weekly in the larger towns, were entirely lacking in what we should call news; and the number of letters sent during a year in all the thirteen states was much less than that now handled by the New York office in a single day. People are far more alive to-day to what is going on in China, if it happens to interest them, than they were then to events a hundred miles away. The isolation of even large towns from the rest of the world, and the consequent introversion of men's minds upon local concerns, was something we can hardly conceive (p. 82). In the country "the environment of the farm was the neighborhood; the environment of the village was the encircling farms and the local tradition; . . . few conventions assembled for discussion and common On the meaning of communication 147 action; educational centres did not radiate the shock of a new intellectual life to every hamlet; federations and unions did not bind men, near and remote, into that fellowship that makes one composite type of many human sorts. It was an age of sects, intolerant from lack of acquaintance." (p. 83). The change to the present regime of railroads, telegraphs, daily papers, telephones and the rest has involved a revolution in every phase of life; in commerce, in politics, in education, even in mere sociability and gossip— this revolution always consisting in an enlargement and quickening of the kind of life in question (s.83). Probably there is nothing in this new mechanism quite so pervasive and characteristic as the daily newspaper, which is as vehemently praised as it is abused, and in both cases with good reason. What a strange practice it is, when you think of it, that a man should sit down to his breakfast table and, instead of conversing with his wife, and children, hold before his face a sort of screen on which is inscribed a world-wide gossip! (p. 83) The essential function of the newspaper is, of course, to serve as a bulletin of important news and a medium for the interchange of ideas, through the printing of interviews, letters, speeches and editorial comment. In this way it is indispensable to the organization of the public mind (p. 83). The bulk of its matter, however, is best described by the phrase organized gossip. The sort of intercourse that people formerly carried on at cross-road stores or I over the back fence, has now attained the dignity of print and an imposing system. That we absorb a flood of this does not necessarily mean that our minds are degenerate' but merely that we are gratifying an old appetite in a new way (p. 84). That the bulk of the contents of the newspaper is of the nature of gossip may be seen by noting three traits which together seem to make a fair definition of that word. It is copious, designed to occupy, without exerting, the mind. It consists mostly of personalities and appeals to superficial emotion. It is untrustworthy—except upon a few matters of moment which the public are likely to follow up and verify. These traits any one who is curious may substantiate by a study of his own morning journal (84). There is a better and a worse side to this enlargement of gossip. On the former we may reckon the fact that it promotes a widespread sociability and sense of community; we know that people all over the country are laughing at the same jokes or thrilling with the same mild excitement over the foot-ball game, and we absorb a conviction that they are good fellows much like 148 C. H. Cooley ourselves. It also tends powerfully, through the fear of publicity, to enforce a popular, somewhat vulgar, but sound and human standard of morality. On the other hand it fosters superficiality and commonplace in every sphere of thought and feeling, and is, of course, the antithesis of literature and of all high or fine spiritual achievement. It stands for diffusion as opposed to distinction (p. 85). In politics communication makes possible public opinion, which, when organized, is democracy. The whole growth of this, and of the popular education and enlightenment that go with it, is immediately dependent upon the telegraph, the newspaper and the fast mail, for there can be no popular mind upon questions of the day, over wide areas, except as the people are promptly informed of such questions and are enabled to exchange views regarding them (p. 85). One is often impressed with the thought that there ought to be some wider name for the modern movement than democracy, some name which should more distinctly suggest the enlargement and quickening of the general mind, of which the formal rule of the people is only one among many manifestations. The current of new life that is sweeping with augmenting force through the older structures of society, now carrying them away, now leaving them outwardly undisturbed, has no adequate name (p. 87). Popular education is an inseparable part of all this: the individual must have at least those arts of reading and writing without which he can hardly be a vital member of the new organism. And that further development of education, rapidly becoming a conscious aim of modern society, which strives to give to every person a special training in preparation for whatever function he may have aptitude for, is also a phase of the freer and more flexible organization of mental energy. The same enlargement runs through all life, including fashion and other trivial or fugitive kinds of intercourse. And the widest phase of all, upon whose momentousness I need not dwell, is that rise of an international consciousness, in literature, in science and, finally, in politics, which holds out a trustworthy promise of the indefinite enlargement of justice and amity (p. 87). This unification of life by a freer course of thought is not only contemporaneous, overcoming space, but also historical, bringing the past into the present, and making every notable achievement of the race a possible factor in its current life—as when, by skilful reproduction the work of a mediaeval painter is brought home to people dwelling five hundred years later On the meaning of communication 149 on the other side of the globe. Our time is one of "large discourse, looking before and after" (p.87). There are remarkable possibilities in this diffusive vigor. Never, certainly, were great masses of men so rapidly rising to higher levels as now. There are the same facilities for disseminating improvement in mind and manners as in material devices; and the new communication has spread like morning light over the world, awakening, enlightening, enlarging, and filling with expectation. Human nature desires the good, when it once perceives it, and in all that is easily understood and imitated great headway is making (p. 88). Nor is there, as I shall try to show later, any good reason to think that the conditions are permanently unfavorable to the rise of special and select types of excellence. The same facility of communication which animates millions with the emulation of common models, also makes it easy for more discriminating minds to unite in small groups The general fact is that human nature is set free; in time it will no doubt justify its freedom (p. 88). The enlargement affects not only thought but feeling, favoring the growth of a sense of common humanity, of moral unity, between nations, races and classes. Among members of a communicating whole feeling may not always be friendly, but it must be, in a sense, sympathetic, involving some consciousness of the other's point of view. Even the animosities of modern nations are of a human and imaginative sort, not the blind animal hostility of a more primitive age. They are resentments, and resent meet, as Charles Lamb says, is of the family of love (p. 88). The relations between persons or communities that are without mutual understanding are necessarily on a low plane. There may be indifference, or a blind anger due to interference, or there may be a good-natured tolerance; but there is no consciousness of a common nature to warm up the kindly sentiments. A really human fellow-feeling was anciently confined within the tribe, men outside not being felt as members of a common whole. The alien was commonly treated as a more or less useful or dangerous animal -destroyed, despoiled or enslaved. Even in these days we care little about people whose life is not brought home to us by some kind of sympathetic contact. We may read statistics of the miserable life of the Italians and Jews in New York and Chicago; of bad housing, sweatshops and tuberculosis; but we care little more about them than we do about the sufferers from the Black Death, unless their life is realized to us in some human way, either by personal contact, or by pictures and imaginative description (p. 89). 150 C. H. Cooley And we are getting this at the present time. The resources of modern communication are used in stimulating and gratifying our interest in every phase of human life. Russians, Japanese, Filipinos, fishermen, miners, millionaires, criminals, tramps and opium-eaters are brought home to us. The press well understands that nothing human is alien to us if it is only made comprehensible (p. 89). With a mind enlarged and suppled by such training, the man of to-day inclines to look for a common nature everywhere and to demand that the whole world shall be brought under the sway of common principles of kindness and justice. He wants to see international strife allayed— in such a way, however, as not to prevent the expansion of capable races and the survival of better types; he wishes the friction of classes reduced and each interest fairly treated—but without checking individuality and enterprise. There was never so general an eagerness that righteousness should prevail; the chief matter of dispute is upon the principles under which it may be established (p. 90). The work of communication in enlarging human nature is partly immediate, through facilitating contact, but even more it is indirect, through favoring the increase of intelligence, the decline of mechanical and arbitrary forms of organization, and the rise of a more humane type of society. History may be regarded as a record of the struggle of man to realize his aspirations through organization; and the new communication is an efficient tool for this purpose. Assuming that the human heart and conscience, restricted only by the difficulties-of organization, is the arbiter of what institutions are to become, we may expect the facility of intercourse to be the starting-point of an era of moral progress. Modern communication: individuality 5 It is a question of utmost interest whether these changes do or do not contribute to the independence and productivity of the individual mind. Do they foster a self-reliant personality, capable at need of pursuing high and rare aims, or have they rather a levelling tendency, repressive of what is original and characteristic? There are in fact opposite opinions regarding this matter, 5 Chapter 9, s. 91-97 On the meaning of communication 151 in support of either of which numerous expressions by writers of some weight might be collected (p. 91). From one point of view it would appear that the new communication ought to encourage individuality of all kinds; it makes it easier to get away from a given environment and to find support in one more congenial. The world has grown more various and at the same time more accessible, so that one having a natural bent should be the more able to find influences to nourish it. If he has a turn, say, for entomology, he can readily, through journals, correspondence and meetings, get in touch with a group of men similarly inclined, and with a congenial tradition. And so with any sect of religion, or politics, or art, or what not; if there are in the civilized world a few likeminded people it is comparatively easy for them to get together in spirit and encourage one another in their peculiarity (p. 92). It is a simple and recognized principle of development that an enlarged life in the organism commonly involves greater differentiation in its parts. That the social enlargement of recent times has in general this character seems plain, and has been set forth in much detail by some writers, notably by Herbert Spencer. Many, indeed, find the characteristic evil of the new era in an extreme individuality, a somewhat anarchic differentiation and working at cross purposes (p. 92). On the other hand we have what we may call the dead level theory, of which De Tocqueville, in his Democracy in America, was apparently the chief author. Modern conditions, according to this, break down all limits to the spread of ideas and customs. Great populations are brought into one mental whole, through which movements of thought run by a contagion like that of the mob; and instead of the individuality which was fostered by former obstacles, we have a universal assimilation. Each locality, it is pointed out, had formerly its peculiar accent and mode of dress; while now dialects are disappearing, and almost the same fashions prevail throughout the civilized world. This uniformity in externals is held to be only the outward and visible sign of a corresponding leveling of ideas. People, it is said, have a passion to be alike, which modern appliances enable them to gratify. Already in the eighteenth century Dr. Johnson complained that "commerce has left the people no singularities," and in our day many hold with John Burroughs that, "Constant intercommunication, the friction of travel, of streets, of books, of newspapers, make us all alike; we are, as it were, all pebbles upon the same shore, washed by the same waves." (p. 93). 152 C. H. Cooley The key to this matter, in my judgment, is to perceive that there are two kinds of individuality; one of isolation and one of choice, and that modern conditions foster the latter while they efface the former. They tend to make life rational and free instead of local and accidental. They enlarge indefinitely the competition of ideas, and whatever has owed its persistence merely to lack of comparison is likely to go, while that which is really congenial to the choosing mind will be all the more cherished and increased. Human nature is enfranchised, and works on a larger scale as regards both its conformities and its non-conformities (p. 93). Something of this may be seen in the contrast between tow n and country, the latter having more of the individuality of isolation, the former of choice. "The rural environment,,' says Mr. R. L. Hartt, speaking of country villages in New England, " is psychically extravagant. It tends to extremes. A man carries himself out to his logical conclusions; he becomes a concentrated essence of himself." I travelled some years ago among the mountains of North Carolina, at that time wholly unreached by modern industry and communication, and noticed that not only was the dialect of the region as a whole distinct from that of neighboring parts of the country, but that even adjoining valleys often showed marked differences. Evidently, this sort of local individuality, characteristic of an illiterate people living on their own corn, pork and neighborhood traditions, can hardly survive the new communication (p. 94). It must be said, however, that rural life has other conditions that foster individuality in a more wholesome way than mere isolation, and are a real advantage in the growth of character. Among these are control over the immediate environment, the habit of face-to-face struggle with nature, and comparative security of economic position. All these contribute to the selfreliance upon which the farming people justly pride themselves (94). In the city we find an individuality less picturesque but perhaps more functional. There is more facility for the formation of specialized groups, and so for the fostering of special capacities. Notwithstanding the din of communication and trade, the cities are, for this reason, the chief seats of productive originality in art, science and letters (94). So, easy communication of ideas favors differentiation of a rational and functional sort, as distinguished from the random variations fostered by isolation. And it must be remembered that any sort is rational and functional that really commends itself to the human spirit. Even revolt from an ascendant On the meaning of communication 153 type is easier now than formerly, because the rebel can fortify himself with the triumphant records of the non-conformers of the past (p. 95). It is, then, probable that local peculiarity of speech and manner, and other curious and involuntary sorts of individuality, will diminish. And certainly a great deal is thus lost in the way of local color and atmosphere, of the racy flavor of isolated personalities and unconscious picturesqueness- of social types. The diversities of dress, language and culture, which were developed in Europe during the Middle Ages, when each little barony was the channel of peculiar traditions, can hardly reappear. Nor can we expect, in modern cities, the sort of architectural individuality we find in those of Italy, built when each village was a distinct political and social unit. Heine, speaking of Scott, long ago referred to "the great pain caused by the loss of national characteristics in consequence of the spread of the newer culture—a pain which now quivers in the heart of all peoples." (p. 96) But the more vital individuality, the cultivation by special groups of peculiar phases of knowledge, art or conduct, of anything under the heavens in fact that a few people may agree to pursue, will apparently be increased Since uniformity is cheap and convenient, we may expect it in all matters wherein men do not specially care to assert themselves. We have it in dress and domestic architecture, for instance, just so far as we are willing to take these things ready-made; but when we begin to put ourselves into them we produce something distinctive (p. 96). Even languages and national characteristics, if the people really care about them, can be, and in fact are, preserved in spite of political absorption and the assimilating power of communication. There is nothing more notable in recent history than the persistence of nationality, even when, as in Poland, it has lost its political expression; and, as to languages, it is said that many, such as Rumanian, Bulgarian, Servian, Finnish, Norsk and Flemish, have revived and come into literary and popular use during the nineteenth century. Mr. Lecky, in his "Democracy and Liberty" declared that "there has been in many forms a marked tendency to accentuate distinct national and local types." (p. 96). To assume that a free concourse of ideas will produce uniformity is to beg the whole question. If it be true that men have a natural diversity of gifts, free intercourse should favor its development, especially when we consider that strong instinct which causes man to take pleasure in distinguishing himself, and to abhor to be lost in the crowd. And, as regards the actual tendency of modern life, only an obstinate a priori reasoner will maintain with any 154 C. H. Cooley confidence the decline of individuality. Those who charge that we possess it in extravagant excess have at least an equal show of reason (p. 97). Nor, from the standpoint of sentiment, does the modern ' expansion of feeling and larger sense of unity tend necessarily to a loss of individuality. There is no prospect that self-feeling and ambition will be "lost in love's great unity." On the contrary these sentiments are fostered by freedom, and are rather guided than repressed by sympathy (p. 97). In a truly organic life the individual is self-conscious and devoted to his own work, but feels himself and that work as part of a large and joyous whole. He is self-assertive, just because he is conscious of being a thread in the great web of events, of serving effectually as a member of a family, a state, of humanity, and of whatever greater whole his faith may picture. If we have not yet an organic society in this sense, we have at least the mechanical conditions that must underlie it (97). Modern communication: superficiality and strain 6 The action of the new communication is essentially stimulating, and so may, in some of its phases, be injurious. It costs the individual more in the way of mental function to take a normal part in the new order of things than it did in the old. Not only is his outlook broader, so that he is incited to think and feel about a wider range of matters, but he is required to be a more thorough-going specialist in the mastery of his particular function; both extension and intension have grown. General culture and technical training are alike more exigent than the: used to be, and their demands visibly increase from year to year, not only in the schools but in life at large. The man who does not meet them falls behind the procession, and becomes in some sense a failure: either unable to make a living, or narrow and out of touch with generous movements (p. 98). Fortunately, from this point of view, our mental functions are as a rule rather sluggish, so that the spur of modern intercourse is for the most part wholesome, awakening the mind, abating sensuality, and giving men idea and purpose. Such ill effect as may be ascribed to it seems to fall chiefly under the two heads, superficiality and strain, which the reader will perceive to be 6 Chapter 10, s. 98-103. On the meaning of communication 155 another view of that enlargement and animation discussed in the last chapter but one (p. 99). There is a rather general agreement among observers that, outside of his specialty, the man of our somewhat hurried civilization is apt to have an impatient, touch and go habit of mind as regards both thought and feeling. We are trying to do many and various things, and are driven to versatility and short cuts at some expense to truth and depth. "The habit of inattention," said De Tocqueville about 1835, " must be considered as the greatest defect of the democratic character"[1]; and recently his judgment has been confirmed by Ostrogorski, who thinks that deliverance from the bonds of space and time has made the American a man of short views, wedded to the present, accustomed to getting quick returns, and with no deep root anywhere.[2] We have reduced ennui considerably; but a moderate ennui is justly reckoned by Comte and others as one of the springs of progress, and it is no unmixed good that we are too busy to be unhappy. (p. 99). In this matter, as in so many others, we should discriminate, so far as we can, between permanent conditions of modern life and what is due merely to change, between democracy and confusion. There is nothing in the nature of democracy to prevent its attaining, when transition has somewhat abated, a diverse and stable organization of its own sort, with great advantage to our spiritual composure and productivity (p. 100). In the meanwhile it is beyond doubt that the constant and varied stimulus of a confused time makes sustained attention difficult. Certainly our popular literature is written for those who run as they read, and carries the principle of economy of attention beyond anything previously imagined. And in feeling it seems to be true that we tend toward a somewhat superficial kindliness and adaptability, rather than sustained passion of any kind Generally speaking, mind is spread out very thin over our civilization; a good sort of mind, no doubt, but quite thin (p. 100). All this may be counteracted in various ways, especially by thoroughness in education, and is perhaps to be regarded as lack of maturity rather than as incurable defect (p. 100). Mental strain, in spite of the alarming opinions sometimes expressed, is by no means a general condition in modern society, nor likely to become so; it is confined to a relatively small number, in whom individual weakness, or unusual stress, or both, has rendered life too much for the spirit. Yet this number includes a great part of those who perform the more exacting 156 C. H. Cooley intellectual functions in business and the professions, as well as peculiarly weak, or sensitive, or unfortunate individuals in all walks of life. In general there is an increase of self-consciousness and choice; there is more opportunity, more responsibility, more complexity, a greater burden upon intelligence, will and character. The individual not only can but must deal with a flood of urgent suggestions, or be swamped by them. "This age that blots out life with question marks" forces us to think and choose whether we are ready or not (p. 101). Worse, probably, than anything in the way of work— though that is often destructive -- is the anxious insecurity in which our changing life keeps a large part of the population, the well-to-do as well as the poor. And an educated and imaginative people feels such anxieties more than one deadened by ignorance (p. 101). I do not propose to inquire how far the effects of strain may be seen in an increase of certain distinctly pathological phenomena, such as neurasthenia, the use of drugs, insanity and suicide. That it has an important working in this way—difficult, however, to separate from that of Other factors—is generally conceded (p. 103). The Enlargement of Consciousness 7 IN a life like that of the Teutonic tribes before they took on Roman civilization, the social medium was small, limited for most purposes to the family, clan or village group. Within this narrow circle there was a vivid interchange of thought and feeling, a sphere of moral unity, of sympathy, loyalty, honor and congenial intercourse. Here precious traditions were cherished, and here also was the field for an active public opinion, for suggestion and discussion, for leading and following, for conformity and dissent." In this kindly soil of the family," says Professor Gummer in his Germanic Origins, "flourished such growth of sentiment as that rough life brought forth. Peace, good-will, the sense of honor, loyalty to friend and kinsman, brotherly affection, all were plants that found in the Germanic home that congenial warmth they needed for their earliest stages of growth.... 7 Chapter 11, s. 107-120. On the meaning of communication 157 Originally the family or clan made a definite sphere or system of life; Outside of it the homeless man felt indeed that chaos had come again." (p. 108). When we say that public opinion is modern, we mean of course, the wider and more elaborate forms of it. On a smaller scale it has always existed where people have had a chance to discuss and act upon matters of common interest. Among our American Indians, for example, "Opinion was a most potent factor in all tribes, and this would be largely directed by those having popularity and power. Officers, in fact all persons, became ex. tremely well known in the small community of an Amerind tribe. Every peculiarity of temperament was understood, and the individual was respected or despised according to his predominating characteristics. Those who were bold and fierce and full of strategy were made war-chiefs, while those who possessed judgment and decision were made civil chiefs or governors. "The Germanic tribes were accustomed to assemble in those village moots to which the historian recurs with such reverence, where" the men from whom Englishmen were to spring learned the worth of public opinion, of public discussion, the worth of the agreement, the 'common-sense' to which discussion leads, as of the laws which derive their force from being expressions of that general conviction." Discussion and public opinion of this simple sort, as every one knows, takes place also among children wherever they mingle freely. Indeed, it springs so directly from human nature, and is so difficult to suppress even by the most inquisitorial methods, that we may assume it to exist locally in all forms of society and at all periods of history (p. 108). It grows by looks and gestures where speech is forbidden, so that even in a prison there is public Opinion among the inmates. But in tribal life these local groups contained all the vivid and conscious society there was, the lack of means of record and of quick transmission making a wider unity impracticable (p.109). In the absence of indirect communication people had to come into face-toface contact in order to feel social excitement and rise to the higher phases of consciousness. Hence games, feasts and public assemblies of every sort meant more to the general life than they do in our day. They were the occasions of exaltation, the theatre for the display of eloquence either in discussing questions of the moment or recounting deeds of the past—and for the practice of those rhythmic exercises that combined dancing, acting, poetry and music in one comprehensive and communal art. Such assemblies are possibly more ancient than human nature itself—since human nature implies a preceding 158 C. H. Cooley evolution of group life—and in some primitive form of them speech itself is supposed by some to have been born. Just as children invent words in the eagerness of play, and slang arises among gangs of boys on the street, so the earliest men were perhaps incited to the invention of language by a certain ecstasy and self-forgetting audacity, <like that of the poet sprung from the excitement of festal meetings (p. 109). The central fact of history, from a psychological point of view, may be said to be the gradual enlargement of social consciousness and rational cooperation. The mind constantly, though perhaps not regularly, extends the sphere within which it makes its higher powers valid. Human nature, possessed of ideals moulded in the family and the commune, is ever striving, somewhat blindly for the most part, with those difficulties of communication and organization which obstruct their realization on a larger scale. Whether progress is general or not we need not now inquire; it is certain that great gains have been made by the more vigorous or fortunate races, and that these are regarded with emulation and hope by many of the others (p. 113). Throughout modern European history, at least, there has been an evident extension of the local areas within which communication and cooperation prevail, and, on the whole, an advance in the quality of cooperation as judged by an ideal moral unity. It has tended to become more free and human, more adequately expressive of communal feeling (p. 114). The present epoch, then, brings with it a larger and, potentially at least, a higher and freer consciousness. In the individual aspect of life this means that each one of us has, as a rule, a wider grasp of situations, and is thus in a position to give a wider application to his intelligence, sympathy and conscience. In proportion as he does this he ceases to be a blind agent and becomes a rational member of the whole (p. 116). Because of this more conscious relation to the larger wholes—nations, institutions, tendencies—he takes a more vital and personal part in them. His self-feeling attaches itself, as its nature is, to the object of his free activity, and he tends to feel that "love of the maker for his work," that spiritual identification of the member with the whole, which is the ideal of organization (p.116). The general or public phase of larger consciousness is what we call Democracy. I mean by this primarily the organized sway of public opinion. It works out also in a tendency to humanize the collective life, to make institutions express the higher impulses of human nature, instead of brutal or On the meaning of communication 159 mechanical conditions. That which most inwardly distinguishes modern life from ancient or mediaeval is the conscious power of the common people trying to effectuate their instincts. All systems rest, in a sense, upon public opinion; but the peculiarity of our time is that this opinion is more and more rational and self-determining. It is not, as in the past, a mere reflection of conditions believed to be inevitable, but seeks prineiples, finds these principles in human nature, and is determined to conform life to them or know why not. In this all earnest people, in their diverse ways, are taking part (p. 118). On the whole, however, the larger mind involves a democratic and humanistic trend in every phase of life. A right democracy is simply the application on a large scale of principles which are universally felt to be right as applied to a small group—principles of free cooperation motived by a common spirit which each serves according to his capacity. Most of what is characteristic of the time is evidently of this nature; as, for instance, our sentiment of fair play, our growing kindliness, our cult of womanhood, our respect for hand labor, and our endeavor to organize society economically or on "business principles." And it is perhaps equally evident that the ideas which these replace—of caste, of domination, of military glory, of "conspicuous leisure" and the like—sprang from a secondary and artificial system, based on conditions which forbade a large realization of primary ideals (p. 119). The Theory of Public Opinion 8 Public opinion is no mere aggregate of separate individual judgments, but an organization, a cooperative product of communication and reciprocal influence. It maybe as different from the sum of what the individuals could have thought out in separation as a ship built by a hundred men is from a hundred boats each built by one man (p. 121). A group "makes up its mind" in very much the same manner that the individual makes up his. The latter must give time and attention to the question, search his consciousness for pertinent ideas and sentiments, and work them together into a whole, before he knows what his real thought about 8 Chapter 12, s. 121-134 160 C. H. Cooley it is. In the case of a nation the same thing must take place, only on a larger scale. Each individual must make up his mind as before, but in doing 90 he has to deal not only with what was already in his thought or memory, but with fresh ideas that flow in from others whose minds are also aroused (p. 121). Every one who has any fact, or thought, or feeling, which he thinks is unknown, or insufficiently regarded, tries to impart it; and thus not only one mind but all minds are searched for pertinent material, which is poured into the general stream of thought for each one to use as he can. In this manner the minds in a communicating group become a single organic whole. Their unity is not one of identity, but of life and action, a crystallization of diverse but related ideas (p. 122). It is not at all necessary that there should be agreement; the essential thing is a certain ripeness and stability of thought resulting from attention and discussion. There may be quite as much difference of opinion as there was before, but the differences now existing are comparatively intelligent and lasting. People know what they really think about the matter, and what other people think. Measures, platforms, candidates, creeds and other symbols have been produced which serve to express and assist cooperation and to define opposition. There has come to be a relatively complete organization of thought, to which each individual or group contributes in its own peculiar way. One who would understand public opinion should distinguish clearly between a true or mature opinion and a popular impression. The former requires earnest attention and discussion for a considerable time, and when reached is significant, even if mistaken. It rarely exists regarding matters of temporary interest, and current talk or print is a most uncertain index of it. A popular impression, on the other hand, is facile, shallow, transient, with that fickleness and fatuity that used to be ascribed to the popular mind in general. It is analogous to the unconsidered views and utterances of an individual, and the more one studies it the less seriously he will take it. It may happen that ninety-nine men in a hundred hold opinions to-day contrary to those they will hold a month hence—partly because they have not yet searched their own minds, partly because the few who have really significant and well-grounded ideas have not had time to impress them upon the rest. It is not unreasonable, then, to combine a very slight regard for most of what passes as public opinion with much confidence in the soundness of an aroused, mature, organic social judgment (p. 123). On the meaning of communication 161 Public opinion is no uniform thing, as we are apt to assume, but has its multifarious differentiations. We may roughly distinguish a general opinion, in which almost everybody in the community has a part, and an infinite diversity of special or class opinions—of the family, the club, the schoolroom, the party, the union, and so on (p. 126). General public opinion has less scope than is commonly imagined. It is true that with the new communication, the whole people, if they are enough interested, may form public judgments even upon transient questions. But it is not possible, nor indeed desirable, that they should be enough interested in many questions to form such judgments. A likeness of spirit and principle is essential to moral unity, but as regards details differentiation is and should be the rule. The work of the world is mostly of a special character, and it is quite as important that a man should mind his own business—that is, his own particular kind of general service—as that he should have public spirit. Perhaps we may say that the main thing is to mind his private business in a public spirit—always remembering that men who are in a position to do so should make it their private business to attend to public affairs. It is not indolence and routine, altogether, but also an inevitable conflict of claims, that makes men slow to exert their minds upon general questions, and underlies the political maxim that you cannot arouse public opinion upon more than one matter at a time (p. 128). It is better that the public, like the general-in-chief of an army, should be relieved of details and free to concentrate its thought on essential choices. I have only a limited belief in the efficacy of the referendum and similar devices for increased participation of the people at large in the details of legislation. In so far as these facilitate the formation and expression of public will upon matters to which the public is prepared to give earnest and continuous attention, they are serviceable; but if many questions are submitted, or those of a technical character, the people become confused or indifferent, and the real power falls into the hands of the few… The rule of public opinion, then, means for the most part a latent authority which the public will exercise when sufficiently dissatisfied with the specialist who is in immediate charge of a particular function. It cannot extend to the immediate participation of the group as a whole in the details of public business (p. 131). This principle holds good in the conduct of government as well as elsewhere, experience showing that the politics of an intricate state is always a specialty, closer to the public interest, perhaps, than most specialties, 162 C. H. Cooley but ordinarily controlled by those who, for whatever reason, put their main energy into it. Professional politicians, in this sense, are sure to win as against the amateur; and if politics is badly managed the chief remedy is to raise the level of the profession (p. 132). What the Masses Contribute 9 The function of leaders in defining and organizing the confused tendencies of the public mind is evident enough, but just what the masses themselves contribute is perhaps not so apparent. The thought of the undistinguished many is, however, not less important, not necessarily less original, than that of the conspicuous few; the originality of the latter, just because it is more conspicuous, being easy to overestimate. Leadership is only salient initiative; and among the many there may well be increments of initiative which though not salient are yet momentous as a whole. The originality of the masses is to be found not so much in formulated idea as in sentiment. In capacity to feel and to trust those sentiments which it is the proper aim of social development to express, they are, perhaps, commonly superior to the more distinguished or privileged classes. The reason is that their experience usually keeps them closer to the springs of human nature, and so more under the control of its primary impulses (p. 136). The common people, as a rule, live more in the central current of human experience than men of wealth or distinction. Domestic morality, religious sentiment, faith in man and God, loyalty to country and the like, are the fruit of the human heart growing in homely conditions and they easily wither when these conditions are lost (p.137). The life of special institutions is often transient in proportion to its speciality, and it is only natural that commercial and professional activity should deal largely with evanescent interests of little dignity in themselves. The "demand" of the public which the merchant has to meet, is in great part a thing of vanity, if not of degradation, which it can hardly be edifying to supply (p. 141). Indeed, many, if not most, business men play their occupation as a game, rather than in a spirit of service, and are widely infected by the fallacy that they are justified in selling anything that the people will buy. 9 Chapter 13, s. 135-149. On the meaning of communication 163 Simple minds are revolted by the lack of tangible human service in many of the higher paid occupations, and young men enter them for the pay alone when their better impulses would lead them to prefer hand labor (p. 142). The sentiment of the people is most readily and successfully exercised in their judgment of persons. The real interest of the voter at our elections is usually in personality. One likes or dislikes A, who is running for alderman, and votes accordingly, without knowing or caring what he is likely to do if elected. Or one opposes B, because he is believed to be in league with the obnoxious C, and so on. It is next to impossible to get a large or intelligent vote on an impersonal matter, such as the constitutional amendments which, in most of our states, have to be submitted to the people. The newspapers, reflecting the public taste, say little about them, and the ordinary voter learns of them for the first time when he comes to the polls. Only a measure which directly affects the interests or passions of the people, like prohibition of the liquor traffic, will call out a large vote (p. 143). If it be true that most people judge men rather than ideas, we may say that democratic society is representative not only in politics but in all its thought. Everywhere a few are allowed to think and act for the rest, and the essence of democratic method is not in the direct choice of the people in many matters, but in their retaining a conscious power to change their representatives, or to exercise direct choice, when they wish to do so. All tolerable government is representative, but democracy is voluntarily so, and differs from oligarchy in preserving the definite responsibility of the few to the many. It may even happen, as in England, that a hereditary ruling class retains much of its power by the consent of a democratized electorate, or, as in France, that a conception of the state, generated under absolute monarchy, is cherished under the rule of the people. So in answer to the question, Just what do the undistinguished masses of the people contribute to the general thought? we may say, They contribute sentiment and common-sense, which gives momentum and general direction to progress, and, as regards particulars, finds its way by a shrewd choice of leaders. It is into the obscure and inarticulate sense of the multitude that the man of genius looks in order to find those vital tendencies whose utterance is his originality. As men in business get rich by divining and supplying a potential want, so it is a great part of all leadership to perceive and express what the people have already felt. 164 C. H. Cooley Open classes 10 With the growth of freedom classes come to be more open, that is, more based on individual traits and less upon descent. Competition comes actively into play and more or less efficiently fulfils its function of assigning to each one an appropriate place in the whole. The theory of a free order is that every one is born to serve mankind in a certain way, that he finds out through a wise system of education and experiment what that way is, and is trained to enter upon it. In following it he does the best possible both for the service of society and his own happiness. So far as classes exist they are merely groups for the furtherance of efficiency through cooperation, and their membership is determined entirely by natural fitness (p. 239). This ideal condition is never attained on a large scale. In practice the men who find work exactly suited to them and at the same time acceptable to society are at the best somewhat exceptional—though habit reconciles most of us—and classes are never wholly open or wholly devoted to the general good (p. 239). We may assume, then, that in contemporary life we have to do with a society in which the constitution of classes, so far as we have them, is partly determined by inheritance and partly by a more or less open competition, which is, again, more or less effective in placing men where they rightly belong. If classes are open and men make their way from one into another, it is plain that they cannot be separate mental wholes as may be the case with castes. The general state of things becomes one of facile intercourse, and those who change class will not forget the ideas and associations of youth. Non-hereditary classes may have plenty of solidarity and class spirit— consider, for instance, the mediaeval clergy—and their activity may also be of a special and remote sort, like that of an astronomical society, but after all there will be something democratic about them; they will share the general spirit of the whole in which they are rooted. They mean only specialization in consciousness, where caste means separation (p. 239). 10 Chapter 21, s. 239-247 On the meaning of communication 165 The question whether there is or ought to be "class consciousness" in a democratic society is a matter of definitions. If we mean a division of feeling that goes deeper than the sense of national unity and separates the people into alien sections, then there is no such thing in the United States on any important scale (leaving aside the race question), and we may hope there never will be. But if we mean that along with an underlying unity of sentiment and ideals there are currents of thought and feeling somewhat distinct and often antagonistic, the answer is that class-consciousness in this sense exists and is more likely to increase than to diminish. A country of newspapers, popular education and manhood suffrage has passed the stage in which sentiments or interests can flow in separate channels; but there is nothing to prevent the people forming self-assertive groups in reference to economic and social questions, as they do in politics (p. 241). Class-consciousness along these lines will probably increase with growing interest in the underlying controversies, but I do not anticipate that this increase will prove the dreadful thing which some imagine. A "class-war" would indeed be a calamity, but why expect it? I see no reason unless it be a guilty conscience or an unbelief in moral forces. A certain sort of agitators expect and desire a violent struggle, because they see privilege defiant and violence seems to them the shortest way to get at it; and on the other hand, there are many in the enjoyment of privilege who feel in their hearts that they deserve nothing better than to have it taken away from them: but these are naive views that ignore the solidity of the present order, which ensures that any change must be gradual and make its way by reason. Orderly struggle is the time-honored method of adjusting controversies among a free people and why should we assume that it will degenerate into anarchy and violence at just this point ? Will not feeling be rather better than worse when a vague sense of injustice has had a chance to try itself out in a definite and positive selfassertion? (p. 242). It is to be remembered, moreover, that in a society where groups interlace as much as they do with us a conflict of class interests is, in great degree, not a conflict of persons but rather one of ideas in a common social medium— since many persons belong to more than one class. Only under conditions of caste would a class war of the sort predicted by some theorists be likely to come to pass. I am not sure that it would be more fantastic to expect a literal war between Democrats and Republicans than between the parties—hardly less united by common social and economic interests—of Labor and Capital. 166 C. H. Cooley It seems equally mistaken to say, on the one hand, that all classconsciousness is bad, or, on the other, that we ought above all things to gird ourselves for the class struggle. The just view apparently is that we should have in this matter, as elsewhere, difference on a basis of unity. Class loyalty in the pursuit of right ends is good; but like all such sentiments it should be subordinate to a broad justice and kindness. If there is no class-consciousness men become isolated, degraded and ineffective; if there is too much, or the wrong kind, the group becomes separate and forgets the whole. Let there be "diversities of gifts but the same spirit." (p. 242) Class organization is not, as some people assert, necessarily hostile to freedom. All organization is, properly, a means through which freedom is sought. As conditions change, men are compelled to find new forms of union through which to express themselves, and the rise of industrial classes is of this nature (p. 245). Hostile feeling between classes 11 Class animosity by no means increases in proportion to the separation of classes. On the contrary, where there is a definite and recognized class system which no one thinks of breaking down, a main cause of arrogance and jealousy is absent. Every one takes his position for granted and is not concerned to assert or improve it. In Spain, it is said, "you may give the inch to any peasant; he is sure to be a gentleman, and he never thinks of taking the elf." So in an English tale, written about 1875, I find the following: "The peasantry and little people in country places like to feel the gentry far above them. They do not care to be caught up into the empyrean of an equal humanity, but enjoy the poetry of their self-abasement in the belief that their superiors are indeed their betters." So at the South there was a kind of fellowship between the races under slavery which present conditions make more difficult. A settled inequality is the next best thing, for intercourse, to equality (p. 301). 11 Chapter 27, s. 301-309 On the meaning of communication 167 But where the ideal of equality has entered, even slight differences may be resented, and class feeling is most bitter, probably, where this ideal is strong but has no regular and hopeful methods of asserting itself. In that case aspiration turns sour and generates hateful passions (p. 302). Some of us would be glad to see almost any amount of wealth spent upon beautiful architecture, though we might prefer that the buildings be devoted to some public use. Let us have beauty, even luxury, but let it be public and communicable. It certainly seems at first sight that vast expenditure upon private yachts, private cars, costly balls, display of jewelry, sumptuous eating and the like, indicates a low state of culture; but perhaps this is a mistake; no doubt there is some beneficence in these things not generally understood (p. 306). We do not want uniformity in earning and spending, more than elsewhere, only unity of spirit. Some writers praise the emulation that is determined to have as fine things as others have, but while this has its uses it is a social impulse of no high kind alla keeps the mass of men feeling poor and inferior. Our dignity and happiness would profit more if each of us were to work out life in a way of his own without invidious comparisons (p. 307). An essential condition of better feeling in the inevitable struggles of life is that there should be just and accepted "rules of the game" to give moral unity to the whole Much must be suffered, but men will suffer without bitter ness if they believe that they do so under just and necessary principles (p. 307). : Disorganization: Other traditions 12 This same idea, of confusion and inefficiency in social actions arising from the breaking up of old structures, might find illustration in almost any phase of life which one might choose to investigate. The economic system, for example, is in a state somewhat analogous to that of the family and the church, and indeed the "industrial revolution" is the chief seat of those phases of decay and reconstruction which most affect the daily life of the people (p. 383). I need not point out in detail how the old legal and ethical relations—the whole social structure indeed—of industry have mostly broken down; how the craftsman has lost control of his tools and is struggling to regain it through 12 Chapter 33, s. 383-392 168 C. H. Cooley associations; how vast and novel forms of combination have appeared; how men of all classes are demoralized by the lack of standards of economic justice; these are familiar matters which I mention only to show their relation to the principle under discussion (p. 383). In general, modern industry, progressing chiefly in a mechanical sense, has attained a marvelous organization in that sense; while the social and moral side of it remains in confusion. We have a promising plant but have not yet learned how to make it turn out the desired product of righteousness and happiness. Wherever there is power which has outstripped the growth of moral and legal standards there is sure to be some kind of anarchy; and so it is with our commerce and finance. On these seas piracy flourishes alongside of honest trade; and, indeed, as in the seventeenth century, many merchants practice both of these occupations. And the riches thus gained often go to corrupt the state (p. 384). Among the many things that might be said in this connection I will touch upon only one consideration, generally overlooked, namely the value of a common type of culture, corresponding in this respect to what used to be known as "the education of a gentleman." Since the decay of the classical type set in our higher education, notwithstanding so much that is excellent in it, has had practically no common content to serve as a medium of communication and spiritual unity among the educated class. In this connection as in so many others the question arises whether even an inadequate type of culture is not better than no type at all. I suspect that we may be participating in the rise of a new type of culture which shall revise rather than abandon the old traditions, and whose central current will perhaps be a large study of the principles of human life and of their expression in history, art, philanthropy and religion. And the belief that the new discipline of sociology (much clarified and freed from whatever crudeness and pretension may now impair it) is to have a part in this may not be entirely a matter of special predilection. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 169-192 Forum Veblen on social classes and conspicious consumption Veblen ((1857-1929) Manitowoc County’de (Wisconsin) doğdu ve kırsal Minnesota’da büyüdü. 1884’de Yale Üniversitesinde felsefe doktorası aldı. 1892 ve 1906 arası, University of Chicago’da Siyasal Ekonomi dersleri verdi ve yaratıcı, alışılagelmişin dışında ve zeki bir insan olarak ün saldı. 1899 da yayınlanan ilk kitabı “The Theory of the Leisure Class” onu sosyal eleştirmen olarak önemli bir konuma getirdi.1 Veblen bu kitabında ve diğer çalışmalarında laissez passez, laissez-faire economisini ve büyük şirketlerin modern toplumu ve kültürünü şekillendirmedeki etkisini şiddetle eleştirdi. Kullanım ve tüketimin karakterini ve sınıfsal ayırım için gösterge yapılışını tarihsel olarak ele alan ve kendi zamanındaki insanlık durumunu da açıklayan Veblen’de, aynı zamanda, 21. yüzyılın insanının gösteriş için, statü ve değer kazanmak için nasıl tüketime yönlendirildiği ve yönlendiğinin nedenleriyle ilgili önemli ipuçları bulunmaktadır. Veblen insanlığın gelişmesini Spencercı ve Darwinci perspektifin karışımı bir biçimde düşünmüştür. Gerçi savaş karşıtı olduğu ve toplum eleştirisi nedeniyle üzerine yoğun bir “vatan haini” ve hatta “tehlikeli sosyalist” baskısı kurulmuştu, fakat Veblen, Hegelci ve Marksist tarihsel materyalist gelişim anlayışını reddetmiştir. Onun yerine, tarihsel gelişimi körce biriken nedensellikler şeması olarak görmüştür. Bu birikimde, Veblen’e göre, hiçbir belirli yönelim, hiçbir son koşul, hiçbir tamamlama yoktur. 1 Leisure Class” bize aylak sınıf olarak çevrilmiş. Veblen leisure Class’ı tarihsel yapılar içinde “materyal üretime katılmayanlar” anlamına kullanmıştır. Aylaklık anlamında değil, çünkü onlar da sosyal üretime ve tüketime yaptıkları ve yapmadıklarıyla özel bir şekilde katılmaktadır. Fark katılımın doğasındadır. Okuyucuya önerim, örneğin “vicarious consumption” gibi kavramları sözlükten bulmaya çalıştığınızda, ilgili felsefe veya sosyal bilimler sözlüklerine bakın. “Connotative meaning” kavramına yan anlam diyen sözlüklerden değil. 170 T. Veblen The theory of the leisure class: An economic study of institutions Thorstein Veblen 2 Chapter I: Introductory The institution of a leisure class is found in its best development at the higher stages of the barbarian culture; as, for instance, in feudal Europe or feudal Japan. In such communities the distinction between classes is very rigorously observed; and the feature of most striking economic significance in these class differences is the distinction maintained between the employments proper to the several classes. The upper classes are by custom exempt or excluded from industrial occupations, and are reserved for certain employments to which a degree of honour attaches. Chief among the honourable employments in any feudal community is warfare; and priestly service is commonly second to warfare. If the barbarian community is not notably warlike, the priestly office may take the precedence, with that of the warrior second. But the rule holds with but slight exceptions that, whether warriors or priests, the upper classes are exempt from industrial employments, and this exemption is the economic expression of their superior rank. …In the communities belonging to the higher barbarian culture there is a considerable differentiation of sub-classes within what may be comprehensively called the leisure class; and there is a corresponding differentiation of employments between these sub-classes. The leisure class as a whole comprises the noble and the priestly classes, together with much of their retinue. The occupations of the class are correspondingly diversified; but they have the common economic characteristic of being non-industrial. These non-industrial upperclass occupations may be roughly comprised under government, warfare, religious observances, and sports. The evidence afforded by the usages and cultural traits of communities at a low stage of development indicates that the institution of a leisure class has 2 Orijinal Kaynak: Veblen, Thorstein (1899). The Theory of the Leisure Class: An Economic Study of Institutions. New York: The Macmillan Company Conspicuous consumption 171 emerged gradually during the transition from primitive savagery to barbarism; or more precisely, during the transition from a peaceable to a consistently warlike habit of life. The conditions apparently necessary to its emergence in a consistent form are: (1) the community must be of a predatory habit of life (war or the hunting of large game or both); that is to say, the men, who constitute the inchoate leisure class in these cases, must be habituated to the infliction of injury by force and stratagem; (2) subsistence must be obtainable on sufficiently easy terms to admit of the exemption of a considerable portion of the community from steady application to a routine of labour. The institution of leisure class is the outgrowth of an early discrimination between employments, according to which some employments are worthy and others unworthy. Under this ancient distinction the worthy employments are those which may be classed as exploit; unworthy are those necessary everyday employments into which no appreciable element of exploit enters. As has already been indicated, the distinction between exploit and drudgery is an invidious distinction between employments. Those employments which are to be classed as exploit are worthy, honourable, noble; other employments, which do not contain this element of exploit, and especially those which imply subservience or submission, are unworthy, debasing, ignoble. The concept of dignity, worth, or honour, as applied either to persons or conduct, is of first-rate consequence in the development of classes and of class distinctions, and it is therefore necessary to say something of its derivation and meaning. Its psychological ground may be indicated in outline as follows. When the community passes from peaceable savagery to a predatory phase of life, the conditions of emulation change. The opportunity and the incentive to emulate increase greatly in scope and urgency. The activity of the men more and more takes on the character of exploit; and an invidious comparison of one hunter or warrior with another grows continually easier and more habitual. Tangible evidences of prowess -- trophies -- find a place in men's habits of thought as an essential feature of the paraphernalia of life. Booty, trophies of the chase or of the raid, come to be prized as evidence of pre-eminent force. Aggression becomes the accredited form of action, and booty serves as prima facie evidence of successful aggression. As accepted at this cultural stage, the accredited, worthy form of self-assertion is contest; and useful articles or services obtained by seizure or compulsion, serve as a conventional evidence of successful contest. Therefore, by contrast, the 172 T. Veblen obtaining of goods by other methods than seizure comes to be accounted unworthy of man in his best estate. The performance of productive work, or employment in personal service, falls under the same odium for the same reason. An invidious distinction in this way arises between exploit and acquisition on the other hand. Labour acquires a character of irksomeness by virtue of the indignity imputed to it. The substantial difference between the peaceable and the predatory phase of culture, therefore, is a spiritual difference, not a mechanical one. The change in spiritual attitude is the outgrowth of a change in the material facts of the life of the group, and it comes on gradually as the material circumstances favourable to a predatory attitude supervene. The inferior limit of the predatory culture is an industrial limit. Predation can not become the habitual, conventional resource of any group or any class until industrial methods have been developed to such a degree of efficiency as to leave a margin worth fighting for, above the subsistence of those engaged in getting a living. The transition from peace to predation therefore depends on the growth of technical knowledge and the use of tools. A predatory culture is similarly impracticable in early times, until weapons have been developed to such a point as to make man a formidable animal. The early development of tools and of weapons is of course the same fact seen from two different points of view. Chapter IV: Conspicuous Consumption 3 In what has been said of the evolution of the vicarious leisure class and its differentiation from the general body of the working classes, reference has been made to a further division of labour, -- that between the different servant classes. One portion of the servant class, chiefly those persons whose occupation is vicarious leisure, come to undertake a new, subsidiary range of duties -- the vicarious consumption of goods. The most obvious form in which this consumption occurs is seen in the wearing of liveries and the occupation of spacious servants' quarters. Another, scarcely less obtrusive or less effective form of vicarious consumption, and a much more widely prevalent 3 Chapter 4, s. 68-101. Conspicuous consumption 173 one, is the consumption of food, clothing, dwelling, and furniture by the lady and the rest of the domestic establishment (p. 68). But already at a point in economic evolution far antedating the emergence of the lady, specialised consumption of goods as an evidence of pecuniary strength had begun to work out in a more or less elaborate system. The beginning of a differentiation in consumption even antedates the appearance of anything that can fairly be called pecuniary strength. It is traceable back to the initial phase of predatory culture, and there is even a suggestion that an incipient differentiation in this respect lies back of the beginnings of the predatory life. This most primitive differentiation in the consumption of goods is like the later differentiation with which we are all so intimately familiar, in that it is largely of a ceremonial character, but unlike the latter it does not rest on a difference in accumulated wealth. The utility of consumption as an evidence of wealth is to be classed as a derivative growth. It is an adaption to a new end, by a selective process, of a distinction previously existing and well established in men's habits of thought (p. 69). In the earlier phases of the predatory culture the only economic differentiation is a broad distinction between an honourable superior class made up of the able-bodied men on the one side, and a base inferior class of labouring women on the other. According to the ideal scheme of life in force at the time it is the office of the men to consume what the women produce. Such consumption as falls to the women is merely incidental to their work; it is a means to their continued labour, and not a consumption directed to their own comfort and fulness of life. Unproductive consumption of goods is honourable, primarily as a mark of prowess and a perquisite of human dignity; secondarily it becomes substantially honourable to itself, especially the consumption of the more desirable things. The consumption of choice articles of food, and frequently also of rare articles of adornment, becomes taboo to the women and children; and if there is a base (servile) class of men, the taboo holds also for them (p.69). With a further advance in culture this taboo may change into simple custom of a more or less rigorous character; but whatever be the theoretical basis of the distinction which is maintained, whether it be a taboo or a larger conventionality, the features of the conventional scheme of consumption do not change easily. When the quasi-peaceable stage of industry is reached, with its fundamental institution of chattel slavery, the general principle, more or less rigorously applied, is that the base, industrious class should consume only what may be necessary to their subsistence. In the 174 T. Veblen nature of things, luxuries and the comforts of life belong to the leisure class. Under the taboo, certain victuals, and more particularly certain beverages, are strictly reserved for the use of the superior class (p. 70). The ceremonial differentiation of the dietary is best seen in the use of intoxicating beverages and narcotics. If these articles of consumption are costly, they are felt to be noble and honorific. Therefore, the base classes, primarily the women, practice an enforced continence with respect to these stimulants, except in countries where they are obtainable at a very low cost. From archaic times down through all the length of the patriarchal regime it has been the office of the women to prepare and administer these luxuries, and it has been the perquisite of the men of gentle birth and breeding to consume them. Drunkenness and the other pathological consequences of the free use of stimulants therefore tend in their turn to become honorific, as being a mark, at the second remove, of the superior status of those who are able to afford the indulgence. Infirmities induced by over-indulgence are among some peoples freely recognised as manly attributes (p. 70). It has even happened that the name for certain diseased conditions of the body arising from such an origin has passed into everyday speech as a synonym for "noble" or "gentle". It is only at a relatively early stage of culture that the symptoms of expensive vice are conventionally accepted as marks of a superior status, and so tend to become virtues and command the deference of the community; but the reputability that attaches to certain expensive vices long retains so much of its force as to appreciably lesson the disapprobation visited upon the men of the wealthy or noble class for any excessive indulgence. The same invidious distinction adds force to the current disapproval of any indulgence of this kind on the part of women, minors, and inferiors. This invidious traditional distinction has not lost its force even among the more advanced peoples of today. Where the example set by the leisure class retains its imperative force in the regulation of the conventionalities, it is observable that the women still in great measure practise the same traditional continence with regard to stimulants (p. 71). The consumption of luxuries, in the true sense, is a consumption directed to the comfort of the consumer himself, and is, therefore, a mark of the master. Any such consumption by others can take place only on a basis of sufferance. In communities where the popular habits of thought have been profoundly shaped by the patriarchal tradition we may accordingly look for survivals of the taboo on luxuries at least to the extent of a conventional Conspicuous consumption 175 deprecation of their use by the unfree and dependent class. This is more particularly true as regards certain luxuries, the use of which by the dependent class would detract sensibly from the comfort or pleasure of their masters, or which are held to be of doubtful legitimacy on other grounds (p.72). The objection of course presents itself that expenditure on women's dress and household paraphernalia is an obvious exception to this rule; but it will appear in the sequel that this exception is much more obvious than substantial. During the earlier stages of economic development, consumption of goods without stint, especially consumption of the better grades of goods, -- ideally all consumption in excess of the subsistence minimum, -- pertains normally to the leisure class. This restriction tends to disappear, at least formally, after the later peaceable stage has been reached, with private ownership of goods and an industrial system based on wage labour or on the petty household economy. But during the earlier quasi peaceable stage, when so many of the traditions through which the institution of a leisure class has affected the economic life of later times were taking form and consistency, this principle has had the force of a conventional law. It has served as the norm to which consumption has tended to conform, and any appreciable departure from it is to be regarded as an aberrant form, sure to be eliminated sooner or later in the further course of development (p. 73). The quasi-peaceable gentleman of leisure, then, not only consumes of the staff of life beyond the minimum required for subsistence and physical efficiency, but his consumption also undergoes a specialisation as regards the quality of the goods consumed. He consumes freely and of the best, in food, drink, narcotics, shelter, services, ornaments, apparel, weapons and accoutrements, amusements, amulets, and idols or divinities (p. 73). Since the consumption of these more excellent goods is an evidence of wealth, it becomes honorific; and conversely, the failure to consume in due quantity and quality becomes a mark of inferiority and demerit (p. 74). This growth of punctilious discrimination as to qualitative excellence in eating, drinking, etc. presently affects not only the manner of life, but also the training and intellectual activity of the gentleman of leisure. He is no longer simply the successful, aggressive male, -- the man of strength, resource, and intrepidity. In order to avoid stultification he must also cultivate his tastes, for it now becomes incumbent on him to discriminate with some nicety between the noble and the ignoble in consumable goods. He becomes a connoisseur in creditable viands of various degrees of merit, in manly beverages and trinkets, 176 T. Veblen in seemly apparel and architecture, in weapons, games, dancers, and the narcotics. This cultivation of aesthetic faculty requires time and application, and the demands made upon the gentleman in this direction therefore tend to change his life of leisure into a more or less arduous application to the business of learning how to live a life of ostensible leisure in a becoming way (p. 74). Closely related to the requirement that the gentleman must consume freely and of the right kind of goods, there is the requirement that he must know how to consume them in a seemly manner. His life of leisure must be conducted in due form. Hence arise good manners in the way pointed out in an earlier chapter. High-bred manners and ways of living are items of conformity to the norm of conspicuous leisure and conspicuous consumption (p. 75). Conspicuous consumption of valuable goods is a means of reputability to the gentleman of leisure. As wealth accumulates on his hands, his own unaided effort will not avail to sufficiently put his opulence in evidence by this method. The aid of friends and competitors is therefore brought in by resorting to the giving of valuable presents and expensive feasts and entertainments. Presents and feasts had probably another origin than that of naive ostentation, but they required their utility for this purpose very early, and they have retained that character to the present; so that their utility in this respect has now long been the substantial ground on which these usages rest. Costly entertainments, such as the potlatch or the ball, are peculiarly adapted to serve this end. The competitor with whom the entertainer wishes to institute a comparison is, by this method, made to serve as a means to the end. He consumes vicariously for his host at the same time that he is witness to the consumption of that excess of good things which his host is unable to dispose of single-handed, and he is also made to witness his host's facility in etiquette (p. 75). In the giving of costly entertainments other motives, of more genial kind, are of course also present. The custom of festive gatherings probably originated in motives of conviviality and religion; these motives are also present in the later development, but they do not continue to be the sole motives. The latter-day leisure-class festivities and entertainments may continue in some slight degree to serve the religious need and in a higher degree the needs of recreation and conviviality, but they also serve an invidious purpose; and they serve it none the less effectually for having a colorable non-invidious ground in these more avowable motives. But the Conspicuous consumption 177 economic effect of these social amenities is not therefore lessened, either in the vicarious consumption of goods or in the exhibition of difficult and costly achievements in etiquette. As wealth accumulates, the leisure class develops further in function and structure, and there arises a differentiation within the class. There is a more or less elaborate system of rank and grades. This differentiation is furthered by the inheritance of wealth and the consequent inheritance of gentility. With the inheritance of gentility goes the inheritance of obligatory leisure; and gentility of a sufficient potency to entail a life of leisure may be inherited without the complement of wealth required to maintain a dignified leisure. Gentle blood may be transmitted without goods enough to afford a reputably free consumption at one's ease. Hence results a class of impecunious gentlemen of leisure, incidentally referred to already. These half-caste gentlemen of leisure fall into a system of hierarchical gradations (p. 76). Those who stand near the higher and the highest grades of the wealthy leisure class, in point of birth, or in point of wealth, or both, outrank the remoter-born and the pecuniarily weaker. These lower grades, especially the impecunious, or marginal, gentlemen of leisure, affiliate themselves by a system of dependence or fealty to the great ones; by so doing they gain an increment of repute, or of the means with which to lead a life of leisure, from their patron. They become his courtiers or retainers, servants; and being fed and countenanced by their patron they are indices of his rank and vicarious consumer of his superfluous wealth. Many of these affiliated gentlemen of leisure are at the same time lesser men of substance in their own right; so that some of them are scarcely at all, others only partially, to be rated as vicarious consumers. So many of them, however, as make up the retainer and hangers-on of the patron may be classed as vicarious consumer without qualification. Many of these again, and also many of the other aristocracy of less degree, have in turn attached to their persons a more or less comprehensive group of vicarious consumer in the persons of their wives and children, their servants, retainers, etc. Throughout this graduated scheme of vicarious leisure and vicarious consumption the rule holds that these offices must be performed in some such manner, or under some such circumstance or insignia, as shall point plainly to the master to whom this leisure or consumption pertains, and to whom therefore the resulting increment of good repute of right inures (p. 77). The consumption and leisure executed by these persons for their master or patron represents an investment on his part with a view to an increase of good fame. 178 T. Veblen As regards feasts and largesses this is obvious enough, and the imputation of repute to the host or patron here takes place immediately, on the ground of common notoriety. Where leisure and consumption is performed vicariously by henchmen and retainers, imputation of the resulting repute to the patron is effected by their residing near his person so that it may be plain to all men from what source they draw. As the group whose good esteem is to be secured in this way grows larger, more patent means are required to indicate the imputation of merit for the leisure performed, and to this end uniforms, badges, and liveries come into vogue. The wearing of uniforms or liveries implies a considerable degree of dependence, and may even be said to be a mark of servitude, real or ostensible. The wearers of uniforms and liveries may be roughly divided into two classes-the free and the servile, or the noble and the ignoble. The services performed by them are likewise divisible into noble and ignoble. Of course the distinction is not observed with strict consistency in practice; the less debasing of the base services and the less honorific of the noble functions are not infrequently merged in the same person. But the general distinction is not on that account to be overlooked (p. 78). What may add some perplexity is the fact that this fundamental distinction between noble and ignoble, which rests on the nature of the ostensible service performed, is traversed by a secondary distinction into honorific and humiliating, resting on the rank of the person for whom the service is performed or whose livery is worn. So, those offices which are by right the proper employment of the leisure class are noble; such as government, fighting, hunting, the care of arms and accoutrements, and the like -- in short, those which may be classed as ostensibly predatory employments. On the other hand, those employments which properly fall to the industrious class are ignoble; such as handicraft or other productive labor, menial services and the like. But a base service performed for a person of very high degree may become a very honorific office; as for instance the office of a Maid of Honor or of a Lady in Waiting to the Queen, or the King's Master of the Horse or his Keeper of the Hounds. The two offices last named suggest a principle of some general bearing. Whenever, as in these cases, the menial service in question has to do directly with the primary leisure employments of fighting and hunting, it easily acquires a reflected honorific character. In this way great honor may come to attach to an employment which in its own nature belongs to the baser sort (p. 79). Conspicuous consumption 179 In the later development of peaceable industry, the usage of employing an idle corps of uniformed men-at-arms gradually lapses. Vicarious consumption by dependents bearing the insignia of their patron or master narrows down to a corps of liveried menials. In a heightened degree, therefore, the livery comes to be a badge of servitude, or rather servility. Something of a honorific character always attached to the livery of the armed retainer, but this honorific character disappears when the livery becomes the exclusive badge of the menial (ş. 79). The livery becomes obnoxious to nearly all who are required to wear it. We are yet so little removed from a state of effective slavery as still to be fully sensitive to the sting of any imputation of servility. This antipathy asserts itself even in the case of the liveries or uniforms which some corporations prescribe as the distinctive dress of their employees. In this country the aversion even goes the length of discrediting -- in a mild and uncertain way -- those government employments, military and civil, which require the wearing of a livery or uniform (p. 80). With the disappearance of servitude, the number of vicarious consumers attached to any one gentleman tends, on the whole, to decrease. The like is of course true, and perhaps in a still higher degree, of the number of dependents who perform vicarious leisure for him. In a general way, though not wholly nor consistently, these two groups coincide. The dependent who was first delegated for these duties was the wife, or the chief wife; and, as would be expected, in the later development of the institution, when the number of persons by whom these duties are customarily performed gradually narrows, the wife remains the last. In the higher grades of society a large volume of both these kinds of service is required; and here the wife is of course still assisted in the work by a more or less numerous corps of menials (p. 80). But as we descend the social scale, the point is presently reached where the duties of vicarious leisure and consumption devolve upon the wife alone. In the communities of the Western culture, this point is at present found among the lower middle class (p. 81). And here occurs a curious inversion. It is a fact of common observance that in this lower middle class there is no pretense of leisure on the part of the head of the household. Through force of circumstances it has fallen into disuse. But the middle-class wife still carries on the business of vicarious leisure, for the good name of the household and its master. In descending the social scale in any modern industrial community, the primary fact-the conspicuous leisure of the master of the household-disappears at a relatively 180 T. Veblen high point. The head of the middle-class household has been reduced by economic circumstances to turn his hand to gaining a livelihood by occupations which often partake largely of the character of industry, as in the case of the ordinary business man of today. But the derivative fact-the vicarious leisure and consumption rendered by the wife, and the auxiliary vicarious performance of leisure by menials-remains in vogue as a conventionality which the demands of reputability will not suffer to be slighted. It is by no means an uncommon spectacle to find a man applying himself to work with the utmost assiduity, in order that his wife may in due form render for him that degree of vicarious leisure which the common sense of the time demands (p. 81). The leisure rendered by the wife in such cases is, of course, not a simple manifestation of idleness or indolence. It almost invariably occurs disguised under some form of work or household duties or social amenities, which prove on analysis to serve little or no ulterior end beyond showing that she does not occupy herself with anything that is gainful or that is of substantial use. As has already been noticed under the head of manners, the greater part of the customary round of domestic cares to which the middle-class housewife gives her time and effort is of this character. Not that the results of her attention to household matters, of a decorative and mundificatory character, are not pleasing to the sense of men trained in middle-class proprieties; but the taste to which these effects of household adornment and tidiness appeal is a taste which has been formed under the selective guidance of a canon of propriety that demands just these evidences of wasted effort. The effects are pleasing to us chiefly because we have been taught to find them pleasing. There goes into these domestic duties much solicitude for a proper combination of form and color, and for other ends that are to be classed as aesthetic in the proper sense of the term; and it is not denied that effects having some substantial aesthetic value are sometimes attained. Pretty much all that is here insisted on is that, as regards these amenities of life, the housewife's efforts are under the guidance of traditions that have been shaped by the law of conspicuously wasteful expenditure of time and substance (p. 82). If beauty or comfort is achieved-and it is a more or less fortuitous circumstance if they are-they must be achieved by means and methods that commend themselves to the great economic law of wasted effort. The more reputable, "presentable" portion of middle-class household paraphernalia are, on the one hand, items of conspicuous consumption, and on the other hand, Conspicuous consumption 181 apparatus for putting in evidence the vicarious leisure rendered by the housewife (p. 83). The requirement of vicarious consumption at the hands of the wife continues in force even at a lower point in the pecuniary scale than the requirement of vicarious leisure. At a point below which little if any pretense of wasted effort, in ceremonial cleanness and the like, is observable, and where there is assuredly no conscious attempt at ostensible leisure, decency still requires the wife to consume some goods conspicuously for the reputability of the household and its head. So that, as the latter-day outcome of this evolution of an archaic institution, the wife, who was at the outset the drudge and chattel of the man, both in fact and in theory -- the producer of goods for him to consume -- has become the ceremonial consumer of goods which he produces. But she still quite unmistakably remains his chattel in theory; for the habitual rendering of vicarious leisure and consumption is the abiding mark of the unfree servant (p. 83). This vicarious consumption practiced by the household of the middle and lower classes can not be counted as a direct expression of the leisure-class scheme of life, since the household of this pecuniary grade does not belong within the leisure class. It is rather that the leisure-class scheme of life here comes to an expression at the second remove (p. 83). The leisure class stands at the head of the social structure in point of reputability; and its manner of life and its standards of worth therefore afford the norm of reputability for the community. The observance of these standards, in some degree of approximation, becomes incumbent upon all classes lower in the scale. In modern civilized communities the lines of demarcation between social classes have grown vague and transient, and wherever this happens the norm of reputability imposed by the upper class extends its coercive influence with but slight hindrance down through the social structure to the lowest strata. The result is that the members of each stratum accept as their ideal of decency the scheme of life in vogue in the next higher stratum, and bend their energies to live up to that ideal. On pain of forfeiting their good name and their selfrespect in case of failure, they must conform to the accepted code, at least in appearance. The basis on which good repute in any highly organized industrial community ultimately rests is pecuniary strength; and the means of showing pecuniary strength, and so of gaining or retaining a good name, are leisure and a conspicuous consumption of goods. Accordingly, both of these methods are in vogue as far down the scale as it remains possible; and in the 182 T. Veblen lower strata in which the two methods are employed, both offices are in great part delegated to the wife and children of the household. Lower still, where any degree of leisure, even ostensible, has become impracticable for the wife, the conspicuous consumption of goods remains and is carried on by the wife and children (p. 84). The man of the household also can do something in this direction, and indeed, he commonly does; but with a still lower descent into the levels of indigence -- along the margin of the slums -- the man, and presently also the children, virtually cease to consume valuable goods for appearances, and the woman remains virtually the sole exponent of the household's pecuniary decency. No class of society, not even the most abjectly poor, forgoes all customary conspicuous consumption. The last items of this category of consumption are not given up except under stress of the direst necessity. Very much of squalor and discomfort will be endured before the last trinket or the last pretense of pecuniary decency is put away. There is no class and no country that has yielded so abjectly before the pressure of physical want as to deny themselves all gratification of this higher or spiritual need (p. 85). From the foregoing survey of the growth of conspicuous leisure and consumption, it appears that the utility of both alike for the purposes of reputability lies in the element of waste that is common to both. In the one case it is a waste of time and effort, in the other it is a waste of goods. Both are methods of demonstrating the possession of wealth, and the two are conventionally accepted as equivalents. The choice between them is a question of advertising expediency simply, except so far as it may be affected by other standards of propriety, springing from a different source (p. 85). On grounds of expediency the preference may be given to the one or the other at different stages of the economic development. The question is, which of the two methods will most effectively reach the persons whose convictions it is desired to affect. Usage has answered this question in different ways under different circumstances (p. 86). So long as the community or social group is small enough and compact enough to be effectually reached by common notoriety alone that is to say, so long as the human environment to which the individual is required to adapt himself in respect of reputability is comprised within his sphere of personal acquaintance and neighborhood gossip -- so long the one method is about as effective as the other. Each will therefore serve about equally well during the earlier stages of social growth. But when the differentiation has gone farther Conspicuous consumption 183 and it becomes necessary to reach a wider human environment, consumption begins to hold over leisure as an ordinary means of decency. This is especially true during the later, peaceable economic stage. The means of communication and the mobility of the population now expose the individual to the observation of many persons who have no other means of judging of his reputability than the display of goods (and perhaps of breeding) which he is able to make while he is under their direct observation (p. 86). The modern organization of industry works in the same direction also by another line. The exigencies of the modern industrial system frequently place individuals and households in juxtaposition between whom there is little contact in any other sense than that of juxtaposition (p. 86). One's neighbors, mechanically speaking, often are socially not one's neighbors, or even acquaintances; and still their transient good opinion has a high degree of utility. The only practicable means of impressing one's pecuniary ability on these unsympathetic observers of one's everyday life is an unremitting demonstration of ability to pay. In the modern community there is also a more frequent attendance at large gatherings of people to whom one's everyday life is unknown; in such places as churches, theaters, ballrooms, hotels, parks, shops, and the like. In order to impress these transient observers, and to retain one's self-complacency under their observation, the signature of one's pecuniary strength should be written in characters which he who runs may read. It is evident, therefore, that the present trend of the development is in the direction of heightening the utility of conspicuous consumption as compared with leisure (p. 87). It is also noticeable that the serviceability of consumption as a means of repute, as well as the insistence on it as an element of decency, is at its best in those portions of the community where the human contact of the individual is widest and the mobility of the population is greatest. Conspicuous consumption claims a relatively larger portion of the income of the urban than of the rural population, and the claim is also more imperative. The result is that, in order to keep up a decent appearance, the former habitually live handto-mouth to a greater extent than the latter. So it comes, for instance, that the American farmer and his wife and daughters are notoriously less modish in their dress, as well as less urbane in their manners, than the city artisan's family with an equal income. It is not that the city population is by nature much more eager for the peculiar complacency that comes of a conspicuous consumption, nor has the rural population less regard for pecuniary decency 184 T. Veblen (p. 87- 88). But the provocation to this line of evidence, as well as its transient effectiveness, is more decided in the city. This method is therefore more readily resorted to, and in the struggle to outdo one another the city population push their normal standard of conspicuous consumption to a higher point, with the result that a relatively greater expenditure in this direction is required to indicate a given degree of pecuniary decency in the city. The requirement of conformity to this higher conventional standard becomes mandatory. The standard of decency is higher, class for class, and this requirement of decent appearance must be lived up to on pain of losing caste (p. 88). Consumption becomes a larger element in the standard of living in the city than in the country. Among the country population its place is to some extent taken by savings and home comforts known through the medium of neighborhood gossip sufficiently to serve the like general purpose of Pecuniary repute. These home comforts and the leisure indulged in -- where the indulgence is found -- are of course also in great part to be classed as items of conspicuous consumption; and much the same is to be said of the savings. The smaller amount of the savings laid by by the artisan class is no doubt due, in some measure, to the fact that in the case of the artisan the savings are a less effective means of advertisement, relative to the environment in which he is placed, than are the savings of the people living on farms and in the small villages (p. 88). Among the latter, everybody's affairs, especially everybody's pecuniary status, are known to everybody else. Considered by itself simply -- taken in the first degree -- this added provocation to which the artisan and the urban laboring classes are exposed may not very seriously decrease the amount of savings; but in its cumulative action, through raising the standard of decent expenditure, its deterrent effect on the tendency to save cannot but be very great (p. 89). A felicitous illustration of the manner in which this canon of reputability works out its results is seen in the practice of dram-drinking, "treating," and smoking in public places, which is customary among the laborers and handicraftsmen of the towns, and among the lower middle class of the urban population generally Journeymen printers may be named as a class among whom this form of conspicuous consumption has a great vogue, and among whom it carries with it certain well-marked consequences that are often deprecated. The peculiar habits of the class in this respect are commonly set down to some kind of an ill-defined moral deficiency with which this class is credited, or to a morally deleterious influence which their occupation is Conspicuous consumption 185 supposed to exert, in some unascertainable way, upon the men employed in it. The state of the case for the men who work in the composition and press rooms of the common run of printing-houses may be summed up as follows. Skill acquired in any printing-house or any city is easily turned to account in almost any other house or city; that is to say, the inertia due to special training is slight (p. 89). Also, this occupation requires more than the average of intelligence and general information, and the men employed in it are therefore ordinarily more ready than many others to take advantage of any slight variation in the demand for their labor from one place to another. The inertia due to the home feeling is consequently also slight. At the same time the wages in the trade are high enough to make movement from place to place relatively easy. The result is a great mobility of the labor employed in printing; perhaps greater than in any other equally well-defined and considerable body of workmen. These men are constantly thrown in contact with new groups of acquaintances, with whom the relations established are transient or ephemeral, but whose good opinion is valued none the less for the time being. The human proclivity to ostentation, reenforced by sentiments of goodfellowship, leads them to spend freely in those directions which will best serve these needs. Here as elsewhere prescription seizes upon the custom as soon as it gains a vogue, and incorporates it in the accredited standard of decency. The next step is to make this standard of decency the point of departure for a new move in advance in the same direction -- for there is no merit in simple spiritless conformity to a standard of dissipation that is lived up to as a matter of course by everyone in the trade (p. 90). The greater prevalence of dissipation among printers than among the average of workmen is accordingly attributable, at least in some measure, to the greater ease of movement and the more transient character of acquaintance and human contact in this trade. But the substantial ground of this high requirement in dissipation is in the last analysis no other than that same propensity for a manifestation of dominance and pecuniary decency which makes the French peasant-proprietor parsimonious and frugal, and induces the American millionaire to found colleges, hospitals and museums. If the canon of conspicuous consumption were not offset to a considerable extent by other features of human nature, alien to it, any saving should logically be impossible for a population situated as the artisan and laboring classes of the cities are at present, however high their wages or their income might be (p. 91). 186 T. Veblen But there are other standards of repute and other, more or less imperative, canons of conduct, besides wealth and its manifestation, and some of these come in to accentuate or to qualify the broad, fundamental canon of conspicuous waste. Under the simple test of effectiveness for advertising, we should expect to find leisure and the conspicuous consumption of goods dividing the field of pecuniary emulation pretty evenly between them at the outset. Leisure might then be expected gradually to yield ground and tend to obsolescence as the economic development goes forward, and the community increases in size; while the conspicuous consumption of goods should gradually gain in importance, both absolutely and relatively, until it had absorbed all the available product, leaving nothing over beyond a bare livelihood. But the actual course of development has been somewhat different from this ideal scheme (p. 91). Leisure held the first place at the start, and came to hold a rank very much above wasteful consumption of goods, both as a direct exponent of wealth and as an element in the standard of decency , during the quasi-peaceable culture. From that point onward, consumption has gained ground, until, at present, it unquestionably holds the primacy, though it is still far from absorbing the entire margin of production above the subsistence minimum (p. 92). The early ascendency of leisure as a means of reputability is traceable to the archaic distinction between noble and ignoble employments. Leisure is honorable and becomes imperative partly because it shows exemption from ignoble labor. The archaic differentiation into noble and ignoble classes is based on an invidious distinction between employments as honorific or debasing; and this traditional distinction grows into an imperative canon of decency during the early quasi-peaceable stage. Its ascendency is furthered by the fact that leisure is still fully as effective an evidence of wealth as consumption. Indeed, so effective is it in the relatively small and stable human environment to which the individual is exposed at that cultural stage, that, with the aid of the archaic tradition which deprecates all productive labor, it gives rise to a large impecunious leisure class, and it even tends to limit the production of the community's industry to the subsistence minimum. This extreme inhibition of industry is avoided because slave labor, working under a compulsion more vigorous than that of reputability, is forced to turn out a product in excess of the subsistence minimum of the working class (p. 92). The subsequent relative decline in the use of conspicuous leisure as a basis of repute is due partly to an increasing relative effectiveness of consumption as Conspicuous consumption 187 an evidence of wealth; but in part it is traceable to another force, alien, and in some degree antagonistic, to the usage of conspicuous waste (p. 93). This alien factor is the instinct of workmanship. Other circumstances permitting, that instinct disposes men to look with favor upon productive efficiency and on whatever is of human use. It disposes them to deprecate waste of substance or effort. The instinct of workmanship is present in all men, and asserts itself even under very adverse circumstances. So that however wasteful a given expenditure may be in reality, it must at least have some colorable excuse in the way of an ostensible purpose. The manner in which, under special circumstances, the instinct eventuates in a taste for exploit and an invidious discrimination between noble and ignoble classes has been indicated in an earlier chapter. In so far as it comes into conflict with the law of conspicuous waste, the instinct of workmanship expresses itself not so much in insistence on substantial usefulness as in an abiding sense of the odiousness and aesthetic impossibility of what is obviously futile. Being of the nature of an instinctive affection, its guidance touches chiefly and immediately the obvious and apparent violations of its requirements. It is only less promptly and with less constraining force that it reaches such substantial violations of its requirements as are appreciated only upon reflection (p. 93). So long as all labor continues to be performed exclusively or usually by slaves, the baseness of all productive effort is too constantly and deterrently present in the mind of men to allow the instinct of workmanship seriously to take effect in the direction of industrial usefulness; but when the quasipeaceable stage (with slavery and status) passes into the peaceable stage of industry (with wage labor and cash payment) the instinct comes more effectively into play. It then begins aggressively to shape men's views of what is meritorious, and asserts itself at least as an auxiliary canon of selfcomplacency. All extraneous considerations apart, those persons (adult) are but a vanishing minority today who harbor no inclination to the accomplishment of some end, or who are not impelled of their own motion to shape some object or fact or relation for human use. The propensity may in large measure be overborne by the more immediately constraining incentive to a reputable leisure and an avoidance of indecorous usefulness, and it may therefore work itself out in make-believe only; as for instance in "social duties," and in quasi-artistic or quasi-scholarly accomplishments, in the care and decoration of the house, in sewing-circle activity or dress reform, in proficiency at dress, cards, yachting, golf, and various sports. But the fact that 188 T. Veblen it may under stress of circumstances eventuate in inanities no more disproves the presence of the instinct than the reality of the brooding instinct is disproved by inducing a hen to sit on a nestful of china eggs (p. 94). This latter-day uneasy reaching-out for some form of purposeful activity that shall at the same time not be indecorously productive of either individual or collective gain marks a difference of attitude between the modern leisure class and that of the quasi-peaceable stage (p. 94). At the earlier stage, as was said above, the all-dominating institution of slavery and status acted resistlessly to discountenance exertion directed to other than naively predatory ends. It was still possible to find some habitual employment for the inclination to action in the way of forcible aggression or repression directed against hostile groups or against the subject classes within the group; and this sewed to relieve the pressure and draw off the energy of the leisure class without a resort to actually useful, or even ostensibly useful employments. The practice of hunting also sewed the same purpose in some degree. When the community developed into a peaceful industrial organization, and when fuller occupation of the land had reduced the opportunities for the hunt to an inconsiderable residue, the pressure of energy seeking purposeful employment was left to find an outlet in some other direction. The ignominy which attaches to useful effort also entered upon a less acute phase with the disappearance of compulsory labor; and the instinct of workmanship then came to assert itself with more persistence and consistency (p. 95). The line of least resistance has changed in some measure, and the energy which formerly found a vent in predatory activity, now in part takes the direction of some ostensibly useful end. Ostensibly purposeless leisure has come to be deprecated, especially among that large portion of the leisure class whose plebeian origin acts to set them at variance with the tradition of the otium cum dignitate (95). But that canon of reputability which discountenances all employment that is of the nature of productive effort is still at hand, and will permit nothing beyond the most transient vogue to any employment that is substantially useful or productive. The consequence is that a change has been wrought in the conspicuous leisure practiced by the leisure class; not so much in substance as in form. A reconciliation between the two conflicting requirements is effected by a resort to make-believe. Many and intricate polite observances and social duties of a ceremonial nature are developed; many organizations are founded, with some specious object of amelioration embodied in their official style and title; there is much coming Conspicuous consumption 189 and going, and a deal of talk, to the end that the talkers may not have occasion to reflect on what is the effectual economic value of their traffic. And along with the make-believe of purposeful employment, and woven inextricably into its texture, there is commonly, if not invariably, a more or less appreciable element of purposeful effort directed to some serious end (p. 96). In the narrower sphere of vicarious leisure a similar change has gone forward. Instead of simply passing her time in visible idleness, as in the best days of the patriarchal regime, the housewife of the advanced peaceable stage applies herself assiduously to household cares. The salient features of this development of domestic service have already been indicated (p. 96). Throughout the entire evolution of conspicuous expenditure, whether of goods or of services or human life, runs the obvious implication that in order to effectually mend the consumer's good fame it must be an expenditure of superfluities (p. 96). In order to be reputable it must be wasteful. No merit would accrue from the consumption of the bare necessaries of life, except by comparison with the abjectly poor who fall short even of the subsistence minimum; and no standard of expenditure could result from such a comparison, except the most prosaic and unattractive level of decency. A standard of life would still be possible which should admit of invidious comparison in other respects than that of opulence; as, for instance, a comparison in various directions in the manifestation of moral, physical, intellectual, or aesthetic force. Comparison in all these directions is in vogue today; and the comparison made in these respects is commonly so inextricably bound up with the pecuniary comparison as to be scarcely distinguishable from the latter. This is especially true as regards the current rating of expressions of intellectual and aesthetic force or proficiency' so that we frequently interpret as aesthetic or intellectual a difference which in substance is pecuniary only (p. 97). The use of the term "waste" is in one respect an unfortunate one. As used in the speech of everyday life the word carries an undertone of deprecation. It is here used for want of a better term that will adequately describe the same range of motives and of phenomena, and it is not to be taken in an odious sense, as implying an illegitimate expenditure of human products or of human life. In the view of economic theory the expenditure in question is no more and no less legitimate than any other expenditure (p. 97). It is here called "waste" because this expenditure does not serve human life or human wellbeing on the whole, not because it is waste or misdirection of effort or 190 T. Veblen expenditure as viewed from the standpoint of the individual consumer who chooses it. If he chooses it, that disposes of the question of its relative utility to him, as compared with other forms of consumption that would not be deprecated on account of their wastefulness. Whatever form of expenditure the consumer chooses, or whatever end he seeks in making his choice, has utility to him by virtue of his preference. As seen from the point of view of the individual consumer, the question of wastefulness does not arise within the scope of economic theory proper. The use of the word "waste" as a technical term, therefore, implies no deprecation of the motives or of the ends sought by the consumer under this canon of conspicuous waste (p. 98). But it is, on other grounds, worth noting that the term "waste" in the language of everyday life implies deprecation of what is characterized as wasteful. This common-sense implication is itself an outcropping of the instinct of workmanship. The popular reprobation of waste goes to say that in order to be at peace with himself the common man must be able to see in any and all human effort and human enjoyment an enhancement of life and wellbeing on the whole. In order to meet with unqualified approval, any economic fact must approve itself under the test of impersonal usefulness-usefulness as seen from the point of view of the generically human. Relative or competitive advantage of one individual in comparison with another does not satisfy the economic conscience, and therefore competitive expenditure has not the approval of this conscience (p. 98). In strict accuracy nothing should be included under the head of conspicuous waste but such expenditure as is incurred on the ground of an invidious pecuniary comparison. But in order to bring any given item or element in under this head it is not necessary that it should be recognized as waste in this sense by the person incurring the expenditure. It frequently happens that an element of the standard of living which set out with being primarily wasteful, ends with becoming, in the apprehension of the consumer, a necessary of life; and it may in this way become as indispensable as any other item of the consumer's habitual expenditure. As items which sometimes fall under this head, and are therefore available as illustrations of the manner in which this principle applies, may be cited carpets and tapestries, silver table service, waiter's services, silk hats, starched linen, many articles of jewelry and of dress. The indispensability of these things after the habit and the convention have been formed, however, has little to say in the classification of expenditures as waste or not waste in the technical meaning of the word. The Conspicuous consumption 191 test to which all expenditure must be brought in an attempt to decide that point is the question whether it serves directly to enhance human life on the whole-whether it furthers the life process taken impersonally. For this is the basis of award of the instinct of workmanship, and that instinct is the court of final appeal in any question of economic truth or adequacy. It is a question as to the award rendered by a dispassionate common sense (p. 99). The question is, therefore, not whether, under the existing circumstances of individual habit and social custom, a given expenditure conduces to the particular consumer's gratification or peace of mind; but whether, aside from acquired tastes and from the canons of usage and conventional decency, its result is a net gain in comfort or in the fullness of life. Customary expenditure must be classed under the head of waste in so far as the custom on which it rests is traceable to the habit of making an invidious pecuniary comparison-in so far as it is conceived that it could not have become customary and prescriptive without the backing of this principle of pecuniary reputability or relative economic success (p. 100). It is obviously not necessary that a given object of expenditure should be exclusively wasteful in order to come in under the category of conspicuous waste. An article may be useful and wasteful both, and its utility to the consumer may be made up of use and waste in the most varying proportions. Consumable goods, and even productive goods, generally show the two elements in combination, as constituents of their utility; although, in a general way, the element of waste tends to predominate in articles of consumption, while the contrary is true of articles designed for productive use. Even in articles which appear at first glance to serve for pure ostentation only, it is always possible to detect the presence of some, at least ostensible, useful purpose; and on the other hand, even in special machinery and tools contrived for some particular industrial process, as well as in the rudest appliances of human industry, the traces of conspicuous waste, or at least of the habit of ostentation, usually become evident on a close scrutiny (p. 100). It would be hazardous to assert that a useful purpose is ever absent from the utility of any article or of any service, however obviously its prime purpose and chief element is conspicuous waste; and it would be only less hazardous to assert of any primarily useful product that the element of waste is in no way concerned in its value, immediately or remotely (p. 101). 192 T. Veblen İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.193-200 Forum On the danger of public opinion research Edward L. Bernays, 1945’de kamuoyu araştırmalarının demokratik topluma olası iki tehlikesinden bahsetti.1 Birinci tehlikenin beceriksiz, bu araştırmaların yeteneksiz ve dürüst olmayan kişilerin ellerine düşmesi olduğunu belirtti. Gerçekten de Bernays’ın işaret ettiği tehlike Türkiye’de özellikle 2000’lerde artan bir şekilde kendini göstermektedir. Bunun göstergelerini sadece seçim sırasındaki “araştırmalarda ve araştırma yapanlarda” değil, daha kötüsü TRT ve RTÜK gibi kurumların yaptığı veya yaptırdığı araştırmalarda görmek mümkündür. Daha da kötüsü üniversitelerde yöntem bilmeyenlerin araştırma yöntemi dersi vermesi durumu giderek yaygınlaşmaktadır. Bernays ikinci tehlike olarak, lider kamuoyu araştırmacılarının baskın görüşlerin sadece takipçileri durumuna gelmesini gösterdi. Bu tehlike Türkiye’de artan bir şekilde siyasetçilerin, medyanın yaptığı gibi, “halka istediğini vermek” için, onların durumlarını, inançlarını, engellenmişliklerini ve isteklerini öğrenmelerini ve buna uygun bir şekilde siyasal kazançlar amacıyla halka halkın cebinden “balık dağıtmalarını” yaygınlaştırdı. Bu iki yönelim, sadece “uygulayanların” değil, aynı zamanda “balık verilen halkın” da dürüstlükten uzaklaşması ortamını getirir. Bu da haklı, iyi ve doğrunun bireysel çıkarla tanımlanmasını getirerek, sosyal/toplumsal faydanın geçersizliği ve dürüstlüğün “para etmediği” gibi görüşlerin egemenliğini kurdu. Nasıl ki, sunduğum doğrular “birilerinin çıkarına uygun gelmiyorsa,” Bernays’ın dedikleri de birilerinin çıkarına uymadığı için Bernays’a karşı değişen ölçüde savunmayı getirdi. Elbette bu savunu, bir endüstrinin ve ona bağlı çıkar yapılarının çıkarını koruma adına yapılmayacaktır ve yapılmaz da. Onun yerine “demokrasiye, özgürlüğe, serbest rekabete ve bireysel haklara” 1 Ayrıntılı okuma için bkz: The Public Opinion Quarterly, 9 (4), Winter, 1945-1946. 194 Bernays, Lazarsfeld, Field ve Robinson uymadığı, onlar için tehlikeli sinyalleri taşıdığı veya ciddi şekilde karşı olduğu belirtilir. Bu belirtmeyi, Bernays’ın yanlışlığını öne süren Lazarsfeld, Field and Robinson vermişlerdir. Bu kişiler materyal zenginliklerini ve ekonomik güvencesini özel şirketlerle ve kurumlarla olan ticari ilişkilerinden almaktadır. Dikkat edilirse, savunularda, olan veya olası “tehlikeyi” nasıl giderileceği üzerinde durulmamakta, onun yerine öncelikle “tehlikeye düşen çıkar yapıları” demokrasi ve özgürlük gibi gerekçelerle korunur. Elbette, savunular, savununun bu karakterine uygun bir şekilde Bernays’ın sunduğu çözümler üzerine de odaklanmıştır. Zengin bir aristokrat ve halkla ilişkiler ve araştırma işini iyi bilen ve aynı zamanda “insanları yönlendirme” işinde başarısında “dürüstlüğü kendine göre yeniden tanımlayan Bernays çözüm olarak şunları sunmuştur: (1) kamuoyu araştırması yapanların lisans alması (ki kendisi kolayca alır) (2) liderler dahil ilgili insanları eğitilmesi (ki bunu da Bernays vb iyi yaparlar). Dikkat edilirse, Bernays lisans ve eğitimi çözüm olarak önermektedir, ancak özellikle lisans seçeneğini tekel olmak isteyenler dışında hiç bir sermaye sahibi iş adamı sevmeyecektir. Aşağıda Bernays’a verilen yanıtlardan, okuyucunun üzerinde düşünmesi için alıntılar verildi. Birinci yanıt Lazarsfeld, ikinci yanıt Harry Field ve üçüncü yanıt C. Robinson’dan gelmiştir. Bu yanıtlar bize, aynı yapı içinde benzer ve farklı çıkarla göre biçimlenmiş düşüncelerin kendini nasıl savunduğu ve aynı zamanda nasıl işbirliğini oluşturduğu hakkında somut bilgiler verecektir. Paul F. Lazarsfeld Suppose someone wrote a warning against the activity of physicists: physics is dangerous because it leads to an atomic bomb. Obviously the warning would be misdirected. Scientific progress can hardly be stopped; the forms of our social organization need to be adapted to whatever discoveries are being made. The same holds true for polls. The results of well-conducted polls are scientific facts; these can be misinterpreted and misused. But the solution certainly is not the forbidding of polls, rather, it would be to give thought to how polls are used, and by whom. The awkward thing about Mr. Bernays' article is that its literal content is so at variance with its undertone. He explicitly says that polls "fill a sound democratic purpose." Yet, the reader carries away the impression that Mr. Betrays does not like polls. Discussion on opinion polls 195 As to the polls themselves, polling techniques, like every other scientific procedure, need perpetual refinement and should not be applied where they do not fit. This is something of which all serious people in public opinion research are well aware.' For many a student of public opinion, Mr. Bernays' criticism will be somewhat embarrassing. He will agree with him, but will not exactly feel that he had to be advised on a subject matter with which he himself is so continuously concerned. It may be that "leaders" do need Mr. Betrays' advice not to misinterpret and not to misuse polls. Offhand, there is no contradiction between paying attention to polls and carrying through one's own conviction. If public opinion data had been available to Woodrow Wilson, one of two things would have happened: either he could have shown his opponents that the country was behind his visions of international cooperation, or, if the polls had shown him that the country did not agree with him, be certainly could have mapped his educational strategy much more efficiently and might have lived to see the victory of his ideas reflected in later polls. Every psychologist will agree with Mr. Bernays that often there are unconscious motives behind people's public attitude statements. It may be permitted to apply this insight to the case in point. Could there be an understandable tendency among public relations counsellors to pit their charismatic insight into a social situation against the evidence of cold figures, which every well-trained social scientist would be able to collect at a considerably lower remuneration? We all will agree that standards of public opinion research need to be maintained. The Social Science Research Council has just created a committee under the chairmanship of Professor S. A. Stouffer for this very purpose. However, this might not be enough. I, for one, would completely agree with Mr. Bernays' suggestion to develop self-regulation, licensing practices, and even public supervision of polling activities. As a matter of fact, there is being sent to Mr. Betrays an application for funds to carry through an interesting research study along that line. Let us take a sample of "leaders" and find out what they know about, and what they do with polling data. The findings of the study would form the best conceivable basis for such an educational campaign-which I would gladly entrust to Mr. Bernays, whose keen understanding of such problems has so often contributed to the progress of public opinion research. 196 Bernays, Lazarsfeld, Field ve Robinson Harry H. Field 1 When Mr. Bernays states that polls are a threat because they are "potentially dangerous weapons in the hands of the unwise, the inept, the dishonest or the anti-social," he is himself on dangerous ground because the very same finger can be pointed at religion, freedom of the press and speech, and at the democratic process itself. If we condemn anything for being "a potentially dangerous weapon" when used by the unscrupulous, we condemn our American way of life. But when the author of "Attitude Polls-Servants or Masters" states that public opinion is like an iceberg, he is on much safer ground. And when he suggests that the visible or vocal portion, which all too often consists of pressure groups, is not always so powerful as the submerged portion-the masses of the people-he would seem to be making a strong argument for some method of ascertaining the opinion of the submerged two-thinds. The greatest weakness of public opinion surveys is obviously language itself. We all know the many difficulties surrounding semantics and those of us who are devoting all our time to this youngest member of the social sciences feel that semantics is a much truer problem than what a respondent eats for breakfast, how much he drank the night before the interview, or how he slept. It might be interesting to study a sample of Park Avenue New Yorkers for the effect of such indulgences on their individual attitudes, but the study would be of doubtful significance. When the part of the article referring to such indulgences was read by an NORC supervisor, he remarked: "I'd say that by and large the American people can and do rise above their personal ills and irritations when considering such questions as national defense, military training, a world organization, the atomic bomb, etc. Of course, there is some truth in all of Mr. Bernays' statements, but if he were to spend six months in the field interviewing typical samples of his fellow citizens, many of his present blocks about opinion surveys would be dissipated." The most startling of all the statements in the article, to those of us who are active in this field, is the influence attributed to opinion polls. Just prior to the last Presidential election, NORC asked a nationwide cross-section of 2,564 prospective voters: "Have you read or heard what either the Gallup or 1 Director of the National Opinion Research Center, at the University of Denver Discussion on opinion polls 197 the Fortune public opinion polls have said about who will win the elections?" Only 38 out of every 100 adult Americans answered "Yes." The majority (62%) said "No." It is difficult to accept Mr. Bernays' bandwagon theory when so many people admit that they have neither read nor heard about election polls. Finally, I would like to offer Mr. Bernays felicitations upon the objectives at which the two recommendations he makes are aimed. And, I am happy to note that the National Research Council has already taken a long step in the direction which he recommends. Claude G. Robinson 1 Most opinion researchers would agree that leaders should use poll data as a source of information, not as a public command which must be obeyed. A leader who is too much engaged in keeping his ear to the ground will have little time to solve the leadership problems of his group. He will tend to lack purposefulness; he will be all things to all people. Sooner or later the public will find him out and turn him out of office. To the extent that Bernays expresses this point of view, pollers will say, "Hallelujah." But Bernays states his case in terms of extremes without objective evidence to prove his case. He says, "We are no longer led by men; we are led by polls." Also, "The public scans the figures [from polls] with devotion," and polls exercise "strong influence." Where is the proof? Field studies show no evidence of bandwagon tendencies.' The notion that the causative factor in a public's behavior is mainly knowledge of a poll report is, to say the least, historically naive. Most historians would probably examine economic trends, population shifts, religious beliefs, etc. for their primary interpretive theses. Bernays also says, "The undue influence of polls was dramatically brought before the public" in the recent Detroit Mayoralty race. The proof submitted for this statement is that Frankensteen charged that the poll adversely affected his election by showing that a majority of Negroes favored Frankensteen. But competent field data actually show that the "Negro-forFrankensteen" idea played a very negligible role in the thinking of the voters. 1 President of the Opinion Research Corporation, of Princeton, N.J 198 Bernays, Lazarsfeld, Field ve Robinson Bernays argues that polls may destroy progressive action and cites the breakdown of the morale of the Liberal Party in the New York Mayoral campaign. But did campaign morale crack because it was inherently weak, or because of the exposure of its weakness? Does Bernays feel that democracy is best served when the public knows the facts, or when there is public ignorance which enables the leader to propagandize his following? One recommendation Bernays makes is for government licensing of polls. It is possible that in the future the polling profession may become as highly organized as law or medicine and require licenses for practice. In the meantime, it would seem that the public has little to fear, for there is a high premium on honesty in public opinion research. The public's mind is an open book for any and all who will develop the skill and go through the laborious work necessary to read it. If a poll-taker is dishonest, the public subsequently fails to behave as the poller indicates and his clientele is likely to repudiate him for giving bad information. Also, the evidence gathered by other polltakers exposes the faker and the incompetent and discredits them. These controls are almost automatic. A good deal of dependence can be placed on them to keep the polling field clean. E. Bernay’s response IT is gratifying to learn that the three pollsters who comment on my article, "Attitude Polls-Servants or Masters?" agree with some of my recommendations to ensure that attitude polls will serve the public interest more helpfully than at present. Their critiques, taken together, combine approval with disapproval, snaking it difficult to isolate the points of disagreement. Three points of disagreement with my thesis, however, are discernible. Here they are, with my comments: 1. It is said that so few people read the polls as to make them ipso facto no menace. There are, of course, two answers to this assertion. If few people read the polls, why bother to take them at all? On the other hand, we do know that the polls are read-particularly by those in a position of leadership. We know that they will be read increasingly. Saying "few people read the polls" is no protection against their misuse or misinterpretation. 2. It is alleged that the accuracy of attitude polls is checked autostatically by the multiplicity of polls taken by diverse pollsters. This might appear to be Discussion on opinion polls 199 valid so far as election polls are concerned-for these polls of course are "checked" by the election returns. But on issues in which there is no referendum by the people, there is no check. Antisocial polls can do their damage with no one to say them nay. 3. It is declared that intelligent leaders, politically and otherwise, do not use the polls as a guide to the extent my article indicates. This question need not be taken up statistically, for we are dealing here with qualitative as well as quantitative leadership. Historically and practically, we all must acknowledge the potential tyranny of the majority; must recognize that too often today, thanks to the situation which my recommendations seek to ameliorate, the voice of an alleged majority is heeded to the exclusion of minority opinion and to the detriment of democratic processes. It would appear to me that those interested in the preservation of American democracy would wish to be numbered among the loudest champions of proper evaluation, interpretation and use of attitude polls. As for the ad hominem point raised in the comments, it may interest the readers of the Public Opinion Quarterly to know that widespread support for the conclusions drawn in the article came from critics representing the most diverse viewpoints, and from many parts of the country. This would indicate recognition, among groups and individuals interested in preserving democracy, that there are evils associated with polling. This attitude was expressed in editorials in newspapers as varied as the Toledo Blade, the Portland Oregonian, and others. Captioning its editorial "The Danger of Polls," the Toledo Blade, after reviewing the article, says? "A much more serious danger pointed out by Mr. Bernays is that attitude polls are inimical to the democratic processes. Public opinion should be shaped by the discussion which precedes decision. When the attitude of the public toward a given issue is duly recorded in a poll before the discussion takes place in Congress or elsewhere, the cart is put well in front of the horse. For though public opinion, which may not have been very strong in the first place, may be swung over to the other side by the facts brought out in the discussion, the Congressmen who were checking the polls instead of listening to the argument may not discover that, until after they have voted to give the public what it no longer wants. Whether anything comes of Mr. Bernays' suggestion that polls should be regulated in the public interest, his article should show that though the voice of the people may be the voice of God, the attitude poll is Gallup's, not Gabriel's trumpet." 200 Bernays, Lazarsfeld, Field ve Robinson A Minneapolis Morning Tribune editorial, which reviews the article, says;' "By examining the issue of compulsory peacetime military training in the light of Bernays' analysis, the significance of his warning comes into focus. At the moment, opinion polls show overwhelming sentiment in favor of compulsory training. At the same time a highly vocal minority is offering carefully considered arguments against it. Should Congress bow to the poll figures and pass a conscription law today, it would ostensibly satisfy a 'majority.' But such abrupt action would deny to the minority the national attention it now commands. Important new evidence might not receive adequate consideration evidence which, once understood by all of the people, might convince the majority it had been mistaken. Betrays, of course, is not condemning scientifically conducted opinion polls. He's all for them. His concern is that they continue to be scientifically conducted and, more important, that they be properly understood by the people and their leaders." The Asheville (N.C.) Times takes a similar point of view, summed up thusly in the first paragraph of its editorial:' "About the taking and interpretation of public-opinion polls there has been much debate. It is a discussion that probably will continue, as it should, until this new device for sampling and properly analyzing the attitude polls is placed under some necessary controls and the people are educated to understand it better." John Temple Graves II in his widely syndicated newspaper column, "This Morning," comments:' "Edward L. Bernays, who has a most important piece on opinion polls in the December issue of the Public Opinion Quarterly, should prepare to be tut-tutted. That is what has happened to the rest of us, anyhow, who have been saying for years that these opinion polls might have to be limited in democracy's very name since they have come to a point where they guide opinion as much as they express it and where, in a close election, the fact that an opinion poll showed one side leading could induce enough band-wagon jumping actually to determine the issue." And, one final sample from the many similar comments, the Portland Oregonian says editorially: "It is the writer's theme that attitude polls can become an aid to democratic processes rather than a `majority opinion overwhelming all other points of view.' It is something for the government and the people to think seriously about." İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.201-214 Forum Communications and public opinion Bernard Berelson 1 The purpose of this paper is to discuss the relationship between communication and public opinion. "Discuss" here means to report on some (illustrative) research findings in the area and to propose relevant (and again illustrative) hypotheses for investigation. By communication is meant the transmission of symbols via the major media of mass communication—radio, newspaper, film, magazine, book—and the major medium of private communication—personal conversation. By public opinion is meant people's response (that is, approval, disapproval, or indifference) to controversial political and social issues of general attention, such as international relations, domestic policy, election candidates, ethnic relations. The paper is organized into two parts because the relationship between communication and public opinion is twofold. The first section deals with the effect of public opinion upon communication and the second with the effect of communication upon public opinion. The second section is traditional, and there is more to say about it; the first is usually neglected. Effect of public opinion upon communication This problem is usually neglected in analyses of the relationship because it is not so obvious as the other and perhaps because it is more difficult to study. The problem deals with the extent to which, and the ways in which, communication content is determined to harmonize with the actual or 1 Kaynak: Communications in Modern Society, 1948, University of Illinois Press. Kaynak: Schramm, W. (1960) Mass Communication. Urbana: University of İlinois Press, s. 527-543. 202 Bernard Berelson presumed opinions of the actual or potential audience. It is clear that one factor, among others, that conditions what the media of communications say on social and political issues is the desire or expectation of the readerslisteners-seers to be told certain things and not others. The reporter or commentator or editor or producer may know or may think he knows "what his public wants" on a given issue, and to the extent that such knowledge affects what he communicates, to that extent public opinion becomes a determinant of communications. This aspect of relationship between communication and public opinion is not admitted, or even recognized, because of the immorality of guesting that anything but "truth" or "justice" contributes to the character of communication content. However, everyone knows communication channels of various kinds tell people what they want to hear. In such cases, public opinion sets limits upon the nature of what is typically communicated. This determination (or really, partial determination, since this is, ofcourse, not the only factor responsible for communication content any more than communication content is the only factor responsible for public opinion) can operate in two ways, once the communication channel (newspaper, magazine, political writer, radio commentator, and so forth) has attracted to itself a distinguishable audience. The two ways are themselves interrelated and can coexist. First, it can operate through conscious and deliberate and calculated manipulation of the content in order to coincide with the dominant audience opinion. Sometimes this operates by rule of thumb, as when someone on the production line in the communication process decides that "our public won't take this, or won't like it." Sometimes it operates through elaborate machinery organized precisely for the purpose, as when thousands of research dollars and hours are spent in finding out what kinds of people the audience is composed of and what kinds of opinions they hold on controversial issues. Whether the decision to conform to audience predispositions is taken on the front line or in the front office is for the moment immaterial; so is the question of why it happens, e.g., the desire or need for constant and large audiences for economic reasons. The important point is that overt consideration of audience opinion does (help to) shape the social and political content of the mass media. Everyone recalls the story of the foreign correspondent who cabled a thoroughgoing analysis of a relatively obscure Hungarian crisis to the home office only to be told: "We do not think it advisable to print it because it does not reflect Midwestern opinion on this point." Communication and public opinion 203 The other method by which public opinion can affect communications is implicit, through the sincere and more or less nonconscious correspondence of ideology between producers and consumers. The two groups often see the world through the same colored glasses The correspondence is achieved through a two-way process: the audience selects the communications which it finds most congenial and the producers select people with "the right viewpoint" to prepare communications for other people with "the right viewpoint." Although this latter process also occurs through deliberate decision, it also happens through the most laudable and honest motives that people of the same general persuasion as their audience are found in influential positions in particular communication agencies. This is all the more true in specialized enterprises like trade papers or magazines like Fortune or The Nation. In such cases, producers react to new issues and events like the modal members of their audience; and their communications fit audience predispositions, not through a process of tailoring, but through correspondence in outlook. "The daily re-election of the editor" serves to make the editor quite sensitive to the wishes of the electors. Here again the economic necessity to hold an audience and the political desire to do so are relevant factors, as well as the "correctness" of outlook. The point is that the nature of one's audience places certain limits upon what one can say to it— and still have an audience. The need of the audience is not only to be informed but also to be satisfied, and the latter is sometimes evaluated more highly than the former. It is important to take account of this direction in the flow of influence between communication and public opinion in order to appreciate the reciprocal nature of that influence, i.e., to recognize that it is not all a one-way process. It is also important to note that the total effect of this reciprocal process is probably to stabilize and "conservatize" opinion since ideologies are constantly in process of reinforcement thereby. The over-all picture, then, is that of like begetting like begetting like. The effect of communication on public opinion But the effect of communication on public opinion needs to be examined much more closely and directly than that. To speak roughly, in the 1920's propaganda was considered all-powerful—"it got us into the war"—and thus communication was thought to determine public opinion practically by itself. 204 Bernard Berelson In the 1930's the Roosevelt campaigns "proved" that the newspaper had lost its influence and that a "golden voice" on the radio could sway men in almost any direction. Now, a body of empirical research is accumulating which provides nine refined knowledge about the effect of communication on public opinion and promises to provide a good deal more in the next years. What has such research contributed to the problem? By and large, do communications influence public opinion? By and large, of course, the answer is yes. But by-and-large questions and answers are not sufficient for a scientific theory of communication and public opinion. The proper answer to the general question, the answer which constitutes a useful formulation for research purposes, is this: Some kinds of communication on some kinds of issues, brought to the attention of some kinds of people under some kinds of conditions, have some kinds of effects. This formulation identifies five central factors (or rather groups of factors) which are involved in the process, and it is the interrelationship of these variables which represents the subject matter of theory in this field. At present, students can fill out only part of the total picture—a small part—but the development of major variables and the formulation of hypotheses and generalizations concerning them are steps in the right direction. Theoretical integration in any full sense is not as yet possible, but descriptions of some ways in which these factors operate can be usefully made. Each set of factors will be discussed illustratively (not completely) in an effort to demonstrate how each of them conditions the total effect of communication on public opinion and thus contributes to the formulation of a general theory. Kinds of communication The effectiveness of communications as an influence upon public opinion varies with the nature of the communication. First let us deal with the effect of certain media characteristics. The more personal the media, the more effective it is in converting opinions. This means (other things being equal) that personal conversation is more effective than a radio speech, and that a radio speech is more effective than a newspaper account of it. The greater the amount of "personalism" the communication act contains, the more effective it presumably is. Recent analyses have confirmed Communication and public opinion 205 the critical importance in opinion formation of personal contact between the individual and his fellows. The individual's opinions are formed in the context of his formal and informal group associations. College students become more liberal in political opinion over the period of their college attendance largely through the influence of the liberality of the college community, that is, the older students and the instructional staff. Intensive case studies of current opinion toward the USSR held by adult men reveal the powerful influence of personal contacts: "The need to conform in one's opinion to the opinions of one's associates and of members of favored groups is an important motivational factor."6 This effect operated in two ways: directly through the process of conformity as such and indirectly through the sharing of common values and information. The formation of political opinion during a presidential campaign was dependent upon personal influence to a large extent; the political homogeneity of social groups was strikingly high. "In comparison with the formal media of communication, personal relationships are potentially more influential for two reasons: their coverage is greater and they have certain psychological advantages over the formal media." Personal contacts are more casual and non-purposive than the formal media, they are more flexible in countering resistance, they can provide more desirable rewards for compliance, they offer reliance and trust in an intimate source, and they can persuade without convincing. The greater effectiveness of radio over newspapers derives to some extent from its greater "personalism." The radio speaks "to you" more than the newspaper does; it more closely approximates a personal conversation and can thus be more persuasive. The listener can "get a feel" of the speaker's personality, and this is often more effective a factor making for conversion of opinion than the content of the argument itself. The dominant characteristic which enabled Kate Smith to sell nearly $40,000,000 worth of war bonds in one day was the listener's image and evaluation of her personality established over a period of time.8 In other areas, too, the (radio) personality of such influencers of public opinion as Raymond Gram Swing or Gabriel Heatter or Franklin Delano Roosevelt contributed to their influence. This discussion of the role of personal contact in opinion formation would not be complete without mention of the relationship between personal conversation and the formal media of communication. This relationship introduces the notion of the "opinion leader" or "opinion transmitter" who takes material from the formal media and passes it on, with or without 206 Bernard Berelson distortion or effect, to associates who do not use the formal media so frequently in the particular area of concern. There are such people in all social groups and for all social topics, from politics to sports and fashions. This "two-step flow of communication" has been identified and is currently being studied intensively. The concept is of central importance for the formation of a general theory of communication and public opinion. Within a medium of communication, the particular channels specialized to the subject's predispositions are more effective in converting his opinion than the generalized channels. "The specialized magazine already has a foot in the door, so to speak, because it is accepted by the reader as a reliable spokesman for some cause or group in which he is greatly interested and with which he identifies himself. The general magazine tries to speak to everyone at once and as a result is less able to aim its shots directly at a particular target. ... In Erie County in 1940, the Farm Journal was mentioned as a concrete influence upon changes in vote intention as frequently as Colliers, despite their great difference in circulation, and the Townsend publication as frequently as Life or the Saturday Evening Post." Similarly farm programs on the air are probably more effective in influencing farmers' opinions than general radio programs dealing with the same issues. Although there is little direct evidence on this point, it is at least a plausible hypothesis that the specialized communication, per unit of exposure, is more effective in promoting opinion changes than the generalized communication. In a sense, then, this is an obstacle to the homogenizing influence of the mass channels in the mass media. These are a few ways in which the distinctions among the media themselves are involved in the effect of communication upon opinion. What about communication content? Obviously it has a central position in this process. Perhaps the primary distinction in communication content as a factor affecting public opinion is the most primitive, namely, the distinction between the reportorial content and the editorial or interpretive content. Too often discussions of the general problem of the effect of communications upon public opinion is restricted to the latter kind of content. Yet the former is probably more effective in converting opinion. The events reported through the media presumably change more minds—or solidify more—than the comments of editorial writers, columnists, and commentators. …And again, "Opinion is generally determined more by events than by words—unless those words are themselves interpreted as an 'event.' In addition events tend to Communication and public opinion 207 solidify opinion changes produced by words, changes which otherwise would be short-lived; and the fait accompli crystallizes opinion in favor of the event even though words had not previously been able to do so. Thus the reportorial content of the media is probably more influential than the interpretive. However, it is necessary to make two remarks here. First, the distinction between "events" and "words" is not easy to make. Is a major speech by the President of the United States an "event" or just "propaganda"? Or a report issued by a pressure group? Or an investigation by a congressional committee? Or a tour of inspection? What about "propaganda of the deed"? Although the distinction is useful, the borderline is not always crystal-clear. And secondly, many events exercise influence not in and of themselves, but with active assistance from "words." Thus, for example, the relatively sharp changes in opinion on the interventionist-isolationist issue which occurred at the time of the fall of France in June, 1940, are often attributed to the event itself. However, it must be recognized that this event was strongly interpreted in one way (i.e., pro-interventionism) by most newspapers and radio commentators and by the pronouncements of the national administration. What if most communication channels and the official administration had taken another view of the event? At the least one might suppose that the effect of "the event" would have been different. More recently, the event represented by people's experience in the meat crisis in the fall of 1946 was sometimes credited with the Republican congressional victory at that time. Yet it must be remembered that the communication media gave that event a dominant interpretation (i.e., anti-administration) even though another was possible. In short, the interrelationship of "events" and "words" must be recognized in this connection. The fact is that the communication media are most effective when their reportorial and interpretive contents are in congruence. Finally, to illustrate this aspect of the process, there is the hypothesis that emotional content of the media is more effective in converting opinions than rational content. There is some evidence for this. Votes for a Socialist candidate were increased more by "emotional" leaflets than by "rational" ones. The highly effective bond broadcasts by Kate Smith even omitted two "rational" themes in favor of emphasis upon various "emotional" ones. In the case of this distinction, of course, the need is not so much to test the finding as to refine it, especially for different population groups. 208 Bernard Berelson Kinds of issues The effectiveness of communications as an influence upon public opinion varies with the nature of the issue. Communication content is more effective in influencing public opinion on new or unstructured issues, i.e., those not particularly correlated with existing attitude clusters. The closer the opinion situation is to the tabula rasa, the easier it is for the communication media to write their own ticket. "Verbal statements and outlines of courses of action have maximum importance when opinion is unstructured. . ." Again, with reference to opinion toward the USSR: "The object of the attitude is remote, the facts are ambiguous, and a person may fashion his own picture of Russia or fall in with the prevailing stereotypes"—which are provided predominantly by the formal media. Communication content is more effective in influencing opinion on peripheral issues than on crucial issues. That is, it is easier for the media to shape opinion on what to do about local courts than what to do about organized labor; and it is probably easier for them to shape opinion toward organized labor than on ethnic relations. The "relevance-quotient" or "intensity-quotient" of this issue is inversely correlated with the capacity of communication content to change minds. Finally, communications are probably more effective in influencing opinion on "personalities" than on "issues." In the first place, Americans are an individualistic people. They like to have heroes; and the communications media do their best to supply heroes of various kinds to various groups in the population. Secondly, Americans do not like to believe that there are deepcutting political issues which have the potentiality of "classifying" the public so that they tend to resist the acceptance or even the recognition of some basic issues. As a result, the media probably can sway more people with "personality" arguments than with "issue" arguments. Kinds of people The effectiveness of communications as an influence upon public opinion varies with the nature of the people. In the first place, varying proportions of people simply do not read or see or listen to the different media. So far as direct effect of the media is concerned (and omitting considerations of indirect effects through such a process as opinion leadership), two-thirds of the adult Communication and public opinion 209 population is not influenced by books, about one-half is not influenced by motion pictures, and so on. Direct effects of the media upon public opinion can be exercised only upon that part of the public which attends to the different media (and to different parts of them)—and that rules out distinguishable groups at the outset. On one side of the coin is the distinction between peripheral and central issues; on the other side is the distinction between strong and weak predispositions. The stronger predispositions are on the issue, the more difficult it is for the media to convert opinions. Strong predispositions "compel" an opinion which the media only helps to rationalize and reinforce; in recent presidential elections very few people of high income, rural residence, and Protestant religion were converted to a Republican vote by the media of communication. Strong predispositions make for greater interest in the issue, an earlier decision on it, and fewer changes afterwards. All this is clear enough. What may or may not be so clear, however, is that the strongly predisposed on an issue actually manage not only to avoid contrary communication material, so that it just does not come to their attention, but also that they manage to misunderstand the material (which objectively is straightforward) when confronted by it. This has been particularly demonstrated in connection with communication material on ethnic relations, a topic on which predispositions run strong. Prejudiced people find several ways in which to evade the message of pro-tolerance propaganda: they avoid the intended identifications, they invalidate the message, they change the frame of reference, they "just don't get it." The less informed people are on an issue, the more susceptible they are to opinion conversion through the influence of the communication media. This means that the less informed are more mercurial in their opinions; the base of data upon which stable opinion is more securely founded is simply absent from them, and the media (or more frequently, personal contacts) can more readily move them in different directions. "The compulsion of (mediasupplied and other) stereotypes is great, particularly for persons with meager informational backgrounds." Kinds of conditions The effectiveness of communications as an influence upon public opinion varies with the nature of the conditions. Many mass communications on 210 Bernard Berelson controversial issues in this country have to make their way in a competitive situation, i.e., under conditions in which alternative proposals are also available in the media. In some areas, such as the desirability of professing religious beliefs, this is not true: there is a virtual pro-religious monopoly on communications available to large audiences in America today. But it is the case in most areas of political and social concern, although here too various minority groups, e.g., the Communists, feel that their point of view is not given fair or proper attention in the mass media. It is necessary to recognize that the effect of communications upon public opinion must usually be exercised in this context of competing communication content and not in a context of monopoly. This is of central importance: communication has effects upon converting opinion under conditions of monopoly which are much greater than its effects under conditions of competition (even though that competition might be quite uneven). However, the effectiveness of formal communications is not unlimited; there are suggestions that the virtual monopoly exercised by the Nazis over communication content did not succeed in converting some large groups of Germans to their political philosophy. That is one point—the greater but not absolute effectiveness of communication monopoly. Another deals with the problem of "balance" within competition. What does "balance" mean in the mass media? Does it mean a fifty-fifty division between pro and anti-content? What is a "fair" distribution of attention to the different sides on a public controversy? One approach to this matter is to consider what might be called "functional balance" in the media, i.e., the proportionate distribution of content which enables partisans on an issue to read or see or listen to their own side with reasonably equal facility. This does not necessitate an automatic fifty-fifty division of the content. In one presidential campaign, for example, the Republicans and Democrats in a community read and heard their own side about equally, even though there was about a two-to-one disproportion of content favoring the Republicans. In any case, the effect of the communication media upon public opinion is a function of the degree of competition on the issue within the media. Another condition of communication exposure which affects opinion conversions is the purposiveness or non-purposiveness of the exposure. There is some slight evidence to suggest that non-purposive (or accidental) reading and listening is more effective in changing opinions than purposive (or deliberate). In the first place, people see and hear more congenial material through deliberate Communication and public opinion 211 communication exposure, and accidental reading and listening is more likely to bring diverse viewpoints to their attention. Secondly, in such exposure, defenses against new ideas are presumably weaker because preconceptions are not so pervasively present. Finally, there may be other psychological advantages centering around the gratification of "overhearing" something "not meant for you," a consideration that also weakens the resistance to "propaganda" (since "it would not be propaganda if it wasn't intended for you"). This factor of accidental-and-deliberate communication exposure corresponds to the factor of indirect-and-direct communication content, and the same hypothesis probably holds.26 Direct content attacks the issue headon (e.g., an article urging fairer treatment of the Negroes). Indirect content takes the roundabout approach (e.g., a story about Negro children without direct reference to the problem of race relations). The indirect content is more effective in converting opinions for much the same reasons which apply to accidental exposure. Kinds of effects Finally, the media of communication have different kinds of effects upon public opinion. First, a distinction should be made between the effect of the media upon the holding of certain opinions rather than others and their effect upon the holding of political opinions at all. Most attention has been given to the former problem, but the latter— the problem of the creation and maintenance of political interest or political apathy—is of considerable importance. The media have a major influence in producing an interest in public affairs by constantly bringing them to people's attention in a context of presumed citizenly concern. The more the media stress a political issue, the less indecision there is on the issue among the general public. At the same time, however, the communication media may also be promoting in actuality, but without intention, a sense of political apathy among some of its audience. This can occur in at least two ways. In the first place, it is at least a plausible hypothesis that the attractive substance and easy accessibility of the entertainment or recreational or diversionary content of the mass media operate to minimize political interest for some groups in the population. Comedians, dramatic sketches, and popular music on the air; light fiction of the adventure, mystery, or romantic variety in 212 Bernard Berelson magazines and books; comics and comic strips; feature films of "straight entertainment"—such "non-serious" content of the media may well serve to divert attention from political affairs directly and also to recreate the audience so that it is under less compulsion to "face up" to the general political problems which confront it and which shape its life. This is said with complete recognition of the psychological relief provided by such communication materials for many people; at the same time, their effect in lowering political interest and attention seems equally clear. Secondly, the media may increase political apathy simply through presentation of the magnitude, the diversity, and the complexity of the political issues on which the responsible citizen is supposed to be informed. Some readers and listeners, conscious of their inability to become informed other than superficially on more than a few public problems, retreat from the whole area. How can one know what should be done about the Palestine partition, about inflation, about the Greek guerrillas and the Chinese Communists, about race relations in the United States, about the cold war with the USSR, about labor-management relations generally or the latest strike specifically, about "free enterprise" or "planning," about the atom—all at the same time? The media atmosphere of public responsibility for public actions may thus become a boomerang: the more the public is enjoined to exercise its duty to become an "informed citizenry," the less it feels able to do so. And, overwhelmed by the presentation of issues and problems of a public nature, part of the audience may withdraw into the relative security of their private problems and their private lives. In any discussion of the effect of the media upon the kinds of political opinions held by people, an initial distinction should be made between longrun and short-run effects. The importance of the former is inversely related to the research attention which has been given them. The fact that it is easier to study short-run changes in attitudes produced by the communication media— not that that is easy!—should not divert attention from the pervasive, subtle, and durable effects of the media over long periods of time. For example, motion pictures undoubtedly affect the political attention of their audiences over the long run by strengthening certain "basic" values in terms of which political issues are later decided. The influence is remote and indirect, but it is nonetheless present and active. Or again, the communication media affect public opinion over the long run by providing a set of definitions for key political terms (of an affective nature) which come to be accepted through Communication and public opinion 213 lack of adequate challenge. Thus, "freedom" in this country has mainly been defined in the media in terms of the absence of governmental intervention; and when the value of "freedom" is invoked in a political argument, it usually carries this meaning into the attitudinal battle. Other definitions are possible, but not so current. When it is suggested that "freedom of the press" be defined in terms of the ability of various population groups to secure the kind of communication they want (or someone thinks they should have) rather than in terms of governmental control, the proposal is confronted by the established definition—established through repetition over a long period of time. Now for the short-run effects of the media upon opinion. Most is known about this area of the general problem, but not much is known. At the least, distinctions should be made among the various kinds of effects which the communication media can have upon public opinion. Usually the term "effect" includes only the conversion of opinions (i.e., changes away from a predispositional position or prior attitudes), but the (more frequent) reinforcement and activation effects should not be overlooked. The media are extremely effective in providing partisans with the deference and the rationalizations needed to maintain their position (i.e., reinforcement): "If the press follows a tenacious policy during an economic crisis, it may be able to retard or prevent shifts from one major party to another." And they are also effective in bringing to visibility people's latent attitudes (i.e., activation). More than that, the media are effective in structuring political issues for their audiences. For example, there is a tendency for partisans on each side of a controversial matter to agree with their own side's argument in the order in which those arguments are emphasized in mass communications. Thus, the media set the political stage, so to speak, for the ensuing debate. In addition, there is some evidence that private discussions of political matters take their cue from the media's presentation of the issues; people talk politics along the lines laid down in the media. Finally, one thing must be made quite clear in this discussion of the effects of the media upon public opinion. That is that effects upon the audience do not follow directly from and in correspondence with the intent of the communicator or the content of the communication. The predispositions of the reader or listener are deeply involved in the situation, and may operate to block or modify the intended effect or even to set up a boomerang effect. This has been found time and again in studies of the effectiveness of materials promoting tolerance toward ethnic groups, on which topic, predispositions run 214 Bernard Berelson strong. In another context—and under relatively favorable conditions— Communist propaganda provided a catharsis for its subjects, inefficiently for its own objectives, because its themes directly countered strong feelings of individualism and nationalism held by the audience. Conclusion This brief discussion of communication and public opinion has indicated the reciprocal effects of the two major factors upon one another, and has presented a categorization in terms of which the effects of communication upon public opinion can usefully be investigated. In this latter analysis, five sets of variables were identified: communications, issues, people, conditions, effects. The interrelationships of these variables constitute the subject-matter of a scientific theory in this field. For example, illustrative hypotheses can be suggested which deal with these interrelationships: The more specialized the media (communication), the greater reinforcement (effect). The greater the competition in a communication system (conditions), the greater reinforcement (effect). The "deeper" the predispositional affect toward the issue (people), the more effective the indirect content (communication) in converting opinion (effect). And so on, within the formulation: some kinds of communication on some kinds of issues, brought to the attention of some kinds of people under some kinds of conditions, have some kinds of effects. It is hypotheses of this sort that should be systematically explored as the next step in research in this field. Whatever the method of investigation (and some of these are better than others)—historical (Mott), trend analysis (Cantril), statistical correlation of ecological and voting data (Gosnell), case study (Smith), opinion survey and analysis (Cottrell), experimental (I. and E. Division), panel (Lazarsfeld, Berelson, and Gaudet)—this sort of prepositional organization should be considered as the framework of study. In this way, a scientific theory of communications and public opinion can be developed for the enrichment not only of the field of communications research generally, but for social science as well. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s.215-228 Forum The structure and function of communication in society Harold D. Lasswell 1 Türkiye’deki gibi hem siyasal bilgiler fakültesinde dikiş tutturamayıp iletişim fakültelerine gelen, hem iletişimi hor gören hem de iletişimin olma koşulu olarak “en az iki kişinin gerektiğini” (gönderici ve alıcı olmasını) öne sürecek kadar bilgisiz olanları yetiştirenlerin aksine, ABD’de iletişim alanını kuran ve geliştirenlerin önde gelenleri sosyal bilimciler, özellikle sosyologlar ve siyaset bilimcileri, olmuştur. Nermin Abadan-Unat ve Ünsal Oskay gibi bazı istisnalar dışında, hem politika ve iletişim arasında doğru ve anlamlı bağ kuramayacak kadar “yetersizlerin” hem de bu yetersizliklerini İngilizceyi iyice öğrenerek ve tembelliklerini yenerek giderme yerine okul odalarında çaylı-kahveli dedikoduyu seçenlerin ve iletişim alanına, hiç bir olumlu katkıda bulunmadıkları gibi, zarar verenlerin aksine, ABD’deki siyaset bilimciler iletişimin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır. Bunların başında gelenlerden biri de H. Lasswell’dir. Harold Lasswell iletişimde sadece bir formül öne sürmemiş, iletişimin yapısı ve toplumdaki işlevleri hakkında bir kuram geliştirmiştir. Lasswell’in klasik kuramının birkaç kelimelik formül ötesinde bilinmesi ve bu görüşün irdelenmesi gerekir. Lasswell’in “Structure and function of communication in society” makalesinden parçalar sunulmasındaki amaç, iletişimin göndericiMesaj-Alıcı-Geribesleme çerçevesi içinde ele alan basitlikten ve Defleur gibi bilim adamlarının ultra-tutucu bağnazlıklarının ötesinde anlaşılmasıdır. Bu sunum iletişimin mesaj gönderme-alma mekanik süreç algısının tersine toplumda sürekliliği sağlamayla ilişkisini ortaya koymaktadır. 1 Original kaynak: Lyman Bryson (1948) (ed.) The Communication of Ideas. New york: The Institute for Religious and Social Studies. Kaynak: Schramm, W. ve Roberts, D. F. (1971) The Process and Effects of Mass Communication. Urbana: University of Illinois Press, s. 84-99. 216 H. D. Lasswell The act of communication Convenient way to describe an act of communication is to answer the following questions: Who Says What In Which Channel To Whom With What Effect? The scientific study of the process of communication tends to concentrate upon one or another of these questions. Scholars who study the "who," the communicator, look into the factors that initiate and guide the act of communication. We call this subdivision of the field of research control analysis. Specialists who focus upon the "says what" engage in content analysis. Those who look primarily at the radio, press, film, and other channels of communication are doing media analysis (p. 84). When the principal concern is with the persons reached by the media, we speak of audience analysis. If the question is the impact upon audiences, the problem is effect analysis. Whether such distinctions are useful depends entirely upon the degree of refinement which is regarded as appropriate to a given scientific and managerial objective. Often it is simpler to combine audience and effect analysis, for instance, than to keep them apart. On the other hand, we may want to concentrate on the analysis of content, and for this purpose subdivide the field into the study of purport and style, the first referring to the message, and the second to the arrangement of the elements of which the message is composed. Structure and function Enticing as it is to work out these categories in more detail, the present discussion has a different scope. We are less interested in dividing up the act of communication than in viewing the act as a whole in relation to the entire social process. Any process can be examined in two frames of reference, namely, structure and function; and our analysis of communication will deal with the specializations that carry on certain functions, of which the following Communication in society 217 may be clearly distinguished: (i) the surveillance of the environment; (2) the correlation of the parts of society in responding to the environment; (3) the transmission of the social heritage from one generation to the next. Biological equivalences At the risk of calling up false analogies, we can gain perspective on human societies when we note the degree to which communication is a feature of life at every level. A vital entity, whether relatively isolated or in association, has specialized ways of receiving stimuli from the environment. The single-celled organism or the many-membered group tends to maintain an internal equilibrium and to respond to changes in the environment in a way that maintains this equilibrium. The responding process calls for specialized ways of bringing the parts of the whole into harmonious action (p. 85). Multicelled animals specialize cells to the function of external contact and internal correlation. Thus, among the primates, specialization is exemplified by organs such as the ear and eye, and the nervous system itself. When the stimuli receiving and disseminating patterns operate smoothly, the several parts of the animal act in concert in reference to the environment ("feeding," "fleeing," "attacking"). In some animal societies certain members perform specialized roles, and survey the environment. Individuals act as "sentinels," standing apart from the herd or flock and creating a disturbance whenever an alarming change occurs in the surroundings. The trumpeting, cackling, or shrilling of the sentinel is enough to set the herd in motion. Among the activities engaged in by specialized "leaders" is the internal stimulation of "followers" to adapt in an orderly manner to the circumstances heralded by the sentinels. Within a single, highly differentiated organism, incoming nervous impulses and outgoing impulses are transmitted along fibers that make synaptic junction with other fibers. The critical points in the process occur at the relay stations, where the arriving impulse may be too weak to reach the threshold which stirs the next link into action. At the higher centers, separate currents modify one another, producing results that differ in many ways from the outcome when each is allowed to continue a separate path. At any relay station there is no conductance, total conductance, or intermediate conductance. The same categories apply to what goes on among members of an animal society. The sly fox may approach the barnyard in a way that 218 H. D. Lasswell supplies too meager stimuli for the sentinel to sound the alarm. Or the attacking animal may eliminate the sentinel before he makes more than a feeble outcry. Obviously there is every gradation possible between total conductance and no conductance (p. 86). Attention in World Society When we examine the process of communication of any state in the world community, we note three categories of specialists. One group surveys the political environment of the state as a whole, another correlates the response of the whole state to the environment, and the third transmits certain patterns of response from the old to the young. Diplomats, attaches, and foreign correspondents are representative of those who specialize on the environment. Editors, journalists, and speakers are correlators of the internal response. Educators in family and school transmit the social inheritance. Communications which originate abroad pass through sequences in which various senders and receivers are linked with one another. Subject to modification at each relay point in the chain, messages originating with a diplomat or foreign correspondent may pass through editorial desks and eventually reach large audiences. If we think of the world attention process as a series of attention frames, it is possible to describe the rate at which comparable content is brought to the notice of individuals and groups. We can inquire into the point at which "conductance" no longer occurs; and we can look into the range between "total conductance" and "minimum conductance." The metropolitan and political centers of the world have much in common with the interdependence, differentiation, and activity of the cortical or subcortical centers of an individual organism. Hence the attention frames found in these spots are the most variable, refined, and interactive of all frames in the world community. At the other extreme are the attention frames of primitive inhabitants of isolated areas. Not that folk cultures are wholly untouched by industrial civilization. Whether we parachute into the interior of New Guinea, or land on the slopes of the Himalayas, we find no tribe wholly out of contact with the world. The long threads of trade, of missionary zeal, of adventurous exploration and scientific field study, and of global war reach far distant places. No one is entirely out of this world (p. 87). Communication in society 219 Among primitives the final shape taken by communication is the ballad or tale. Remote happenings in the great world of affairs, happenings that come to the notice of metropolitan audiences, are reflected, however dimly, in the thematic material of ballad singers and reciters. In these creations faraway political leaders may be shown supplying land to the peasants or restoring an abundance of game to the hills. When we push upstream of the flow of communication, we note that the immediate relay function for nomadic and remote tribesmen is sometimes performed by the inhabitants of settled villages with whom they come in occasional contact. The re-layer can be the school teacher, doctor, judge, tax collector, policeman, soldier, peddler, salesman, missionary, student; in any case he is an assembly point of news and comment. More detailed equivalences The communication processes of human society, when examined in detail, reveal many equivalences to the specializations found in the physical organism and in the lower animal societies. The diplomats, for instance, of a single state are stationed all over the world and send messages to a few focal points. Obviously, these incoming reports move from the many to the few, where they interact upon one another. Later on, the sequence spreads fanwise according to a few-to-many pattern, as when a foreign secretary gives a speech in public, an article is put out in the press, or a news film is distributed to the theaters. The lines leading from the outer environment of the state are functionally equivalent to the afferent channels that convey incoming nervous impulses to the central nervous system of a single animal, and to the means by which alarm is spread among a flock. Outgoing, or efferent, impulses display corresponding parallels. The central nervous system of the body is only partly involved in the entire flow of afferent-efferent impulses. There are automatic systems that can act on one another without involving the "higher" centers at all (p. 88). The stability of the internal environment is maintained principally through the mediation of the vegetive or autonomic specializations of the nervous system. Similarly, most of the messages within any state do not involve the central channels of communication. They take place within families, neighborhoods, shops, field gangs, and other local contexts. Most of the educational process is carried on the same way. 220 H. D. Lasswell A further set of significant equivalences is related to the circuits of communication, which are predominantly one-way or two-way, depending upon the degree of reciprocity between communicators and audience. Or, to express it differently, two-way communication occurs when the sending and receiving functions are performed with equal frequency by two or more persons. A conversation is usually assumed to be a pattern of two-way communication (although monologues are hardly unknown). The modern instruments of mass communication give an enormous advantage to the controllers of printing plants, broadcasting equipment, and other forms of fixed and specialized capital. But it should be noted that audiences do "talk back," after some delay; and many controllers of mass media use scientific methods of sampling in order to expedite this closing of the circuit. Circuits of two-way contact are particularly in evidence among the great metropolitan, political, and cultural centers of the world. New York, Moscow, London, and Paris, for example, are in intense two-way contact, even when the flow is severely curtailed in volume (as between Moscow and New York). Even insignificant sites become world centers when they are transformed into capital cities (Canberra, Australia; Ankara, Turkey; the District of Columbia, U.S.A.). A cultural center like Vatican City is in intense two-way relationship with the dominant centers throughout the world. Even specialized production centers like Hollywood, despite their preponderance of outgoing material, receive an enormous volume of messages. A further distinction can be made between message controlling and message handling centers and social formations. The (p. 89) message center in the vast Pentagon Building of the War Department in Washington transmits with no more than accidental change incoming messages to addressees. This is the role of the printers and distributors of books; of dispatchers, linemen, and messengers connected with telegraphic communication; of radio engineers and other technicians associated with broadcasting. Such message handlers may be contrasted with those who affect the content of what is said, which is the function of editors, censors, and propagandists. Speaking of the symbol specialists as a whole, therefore, we separate them into the manipulators (controllers) and the handlers; the first group typically modifies content, while the second does not. Communication in society 221 Needs and values Though we have noted a number of functional and structural equivalences between communication in human societies and other living entities, it is not implied that we can most fruitfully investigate the process of communication in America or the world by the methods most appropriate to research on the lower animals or on single physical organisms. In comparative psychology when we describe some part of the surroundings of a rat, cat, or monkey as a stimulus (that is, as part of the environment reaching the attention of the animal), we cannot ask the rat; we use other means of inferring perception. When human beings are our objects of investigation, we can interview the great "talking animal." (This is not that we take everything at face value. Sometimes we forecast the opposite of what the person says he intends to do. In this case, we depend on other indications, both verbal and nonverbal.) In the study of living forms, it is rewarding, as we have said, to look at them as modifiers of the environment in the process of gratifying needs, and hence of maintaining a steady state of internal equilibrium. Food, sex, and other activities which involve the environment can be examined on a comparative basis. Since human beings exhibit speech reactions, we can investigate many more relationships than in the nonhuman species (p. 90). Allowing for the data furnished by speech (and other communicative acts), we can investigate human society in terms of values; that is, in reference to categories of relationships that are recognized objects of gratification. In America, for example, it requires no elaborate technique of study to discern that power and respect are values. We can demonstrate this by listening to testimony, and by watching what is done when opportunity is afforded. It is possible to establish a list of values current in any group chosen for investigation. Further than this, we can discover the rank order in which these values are sought. We can rank the members of the group according to their positions in relation to the values. So far as industrial civilization is concerned, we have no hesitation in saying that power, wealth, respect, wellbeing, and enlightenment are among the values. If we stop with this list, which is not exhaustive, we can describe on the basis of available knowledge (fragmentary though it may often be) the social structure of most of the world. Since values are not equally distributed, the social structure reveals more or less concentration of relatively abundant shares of power, wealth, and other 222 H. D. Lasswell values in a few hands. In some places this concentration is passed on from generation to generation, forming castes rather than a mobile society. In every society the values are shaped and distributed according to more or less distinctive patterns (institutions). The institutions include communications which are invoked in support of the network as a whole. Such communications are the ideology; and in relation to power we can differentiate the political doctrine, the political formula, and the miranda.3 These are illustrated in the United States by the doctrine of individualism, the paragraphs of the Constitution, which are the for mula, and the ceremonies and legends of public life, which comprise the Miranda (p. 91). The ideology is communicated to the rising generation through such specialized agencies as the home and school. Ideology is only part of the myths of any given society. There may be counterideologies directed against the dominant doctrine, formula, and miranda. Today the power structure of world politics is deeply affected by ideological conflict, and by the role of two giant powers, the United States and Russia. The ruling elites view one another as potential enemies, not only in the sense that interstate differences may be settled by war, but in the more urgent sense that the ideology of the other may appeal to disaffected elements at home and weaken the internal power position of each ruling class. Social conflict and communication Under the circumstances, one ruling element is especially alert to the other, and relies upon communication as a means of preserving power. One function of communication, therefore, is to provide intelligence about what the other elite is doing, and about its strength. Fearful that intelligence channels will be controlled by the other, in order to withhold and distort, there is a tendency to resort to secret surveillance. Hence international espionage is intensified above its usual level in peacetime. Moreover, efforts are made to "black out" the self in order to counteract the scrutiny of the potential enemy. In addition, communication is employed affirmatively for the purpose of establishing contact with audiences within the frontiers of the other power. These varied activities are manifested in the use of open and secret agents to scrutinize the other, in counterintelligence work, in censorship and travel restriction, in broadcasting and other informational activities across frontiers. Communication in society 223 Ruling elites are also sensitized to potential threats in the internal environment. Besides using open sources of information, secret measures are also adopted. Precautions are taken to impose "security" upon as many policy matters as possible. At the same time, the ideology of the elite is reaffirmed, and counter-ideologies are suppressed (p. 92). The processes here sketched run parallel to phenomena to be observed throughout the animal kingdom. Specialized agencies are used to keep aware of threats and opportunities in the external environment. The parallels include the surveillance exercised over the internal environment, since among the lower animals some herd leaders sometimes give evidence of fearing attack on two fronts, internal and external; they keep an uneasy eye on both environments. As a means of preventing surveillance by an enemy, wellknown devices are at the disposal of certain species, e.g., the squid's use of a liquid fog screen, the protective coloration of the chameleon. However, there appears to be no correlate of the distinction between the "secret" and "open" channels of human society. Inside a physical organism the closest parallel to social revolution would be the growth of new nervous connections with parts of the body that rival, and can take the place of, the existing structures of central integration. Can this be said to occur as the embryo develops in the mother's body? Or, if we take a destructive, as distinct from a reconstructive, process, can we properly say that internal surveillance occurs in regard to cancer, since cancers compete for the food supplies of the body? Efficient communication The analysis up to the present implies certain criteria of efficiency or inefficiency in communication. In human societies the process is efficient to the degree that rational judgments are facilitated. A rational judgment implements value goals. In animal societies communication is efficient when it aids survival, or some other specified need of the aggregate. The same criteria can be applied to the single organism. One task of a rationally organized society is to discover and control any factors that interfere with efficient communication. Some limiting factors are psychotechnical. Destructive radiation, for instance, may be present in the environment, yet remain undetected owing to the limited range of the unaided organism (p. 93). 224 H. D. Lasswell But even technical insufficiencies can be overcome by knowledge. In recent years shortwave broadcasting has been interfered with by disturbances which will either be surmounted, or will eventually lead to the abandonment of this mode of broadcasting. During the past few years advances have been made toward providing satisfactory substitutes for defective hearing and seeing. A less dramatic, though no less important, development has been the discovery of how inadequate reading habits can be corrected. There are, of course, deliberate obstacles put in the way of communication, like censorship and drastic curtailment of travel. To some extent obstacles can be surmounted by skillful evasion, but in the long run it will doubtless be more efficient to get rid of them by consent or coercion. Sheer ignorance is a pervasive factor whose consequences have never been adequately assessed. Ignorance here means the absence, at a given point in the process of communication, of knowledge which is available elsewhere in society. Lacking proper training, the personnel engaged in gathering and disseminating intelligence is continually misconstruing or overlooking the facts, if we define the facts as what the objective, trained observer could find. In accounting for inefficiency we must not overlook the low evaluations put upon skill in relevant communication. Too often irrelevant, or positively distorting, performances command prestige. In the interest of a "scoop," the reporter gives a sensational twist to a mild international conference, and contributes to the popular image of international politics as chronic, intense conflict, and little else. Specialists in communication often fail to keep up with the expansion of knowledge about the process; note the reluctance with which many visual devices have been adopted. And despite research on vocabulary, many mass communicators select words that fail. This happens, for instance, when a foreign correspondent allows himself to become absorbed in the foreign scene and forgets that his home audience has no direct equivalents in experience for "left," "center," and other factional terms (p. 94). Besides skill factors, the level of efficiency is sometimes adversely influenced by personality structure. An optimistic, outgoing person may hunt "birds of a feather" and gain an un-corrected and hence exaggeratedly optimistic view of events. On the contrary, when pessimistic, brooding personalities mix, they choose quite different birds, who confirm their gloom. There are also important differences among people which spring from contrasts in intelligence and energy. Communication in society 225 Some of the most serious threats to efficient communication for the community as a whole relate to the values of power, wealth, and respect. Perhaps the most striking examples of power distortion occur when the content of communication is deliberately adjusted to fit an ideology or counterideology. Distortions related to wealth not only arise from attempts to influence the market, for instance, but from rigid conceptions of economic interest. A typical instance of inefficiencies connected with respect (social class) occurs when an upper-class person mixes only with persons of his own stratum and forgets to correct his perspective by being exposed to members of other classes. Research in Communication The foregoing reminders of some factors that interfere with efficient communication point to the kinds of research, which can usefully be conducted on representative links in the chain of communication. Each agent is a vortex of interacting environmental and predispositional factors. Whoever performs a relay function can be examined in relation to input and output. What statements are brought to the attention of the relay link? What does he pass on verbatim? What does he drop out? What does he rework? What does he add? How do differences in input and output correlate with culture and personality? By answering such questions it is possible to weigh the various factors in conductance, no conductance, and modified conductance (p. 95). Besides the relay link, we must consider the primary link in a communication sequence. In studying the focus of attention of the primary observer, we emphasize two sets of influences: statements to which he is exposed; other features of his environment. An attache or foreign correspondent exposes himself to mass media and private talk; also, he can count soldiers, measure gun emplacements, note hours of work in a factory, see butter and fat on the table. Actually it is useful to consider the attention frame of the relay as well as the primary link in terms of media and nonmedia exposures. The role of nonmedia factors is very slight in the case of many relay operators, while it is certain to be significant in accounting for the primary observer. 226 H. D. Lasswell Attention Aggregates and Publics It should be pointed out that everyone is not a member of the world public, even though he belongs to some extent to the world attention aggregate. To belong to an attention aggregate it is only necessary to have common symbols of reference. Everyone who has a symbol of reference for New York, North America, the western hemisphere, or the globe is a member respectively of the attention aggregate of New York, North America, the western hemisphere, the globe. To be a member of the New York public, however, it is essential to make demands for public action in New York, or expressly affecting New York. The public of the United States, for instance, is not confined to residents or citizens, since noncitizens who live beyond the frontier may try to influence American politics. Conversely, everyone who lives in the United States is not a member of the American public, since something more than passive attention is necessary. An individual passes from an attention aggregate to the public when he begins to expect that what he wants can affect public policy. Sentiment Groups and Publics A further limitation must be taken into account before we can correctly classify a specific person or group as part of a public (p. 96). The demands made regarding public policy must be debatable. The world public is relatively weak and undeveloped, partly because it is typically kept subordinate to sentiment areas in which no debate is permitted on policy matters. During a war or war crisis, for instance, the inhabitants of a region are overwhelmingly committed to impose certain policies on others. Since the outcome of the conflict depends on violence, and not debate, there is no public under such conditions. There is a network of sentiment groups that act as crowds, hence tolerate no dissent. From the foregoing analysis it is clear that there are attention, public, and sentiment areas of many degrees of inclusive-ness in world politics. These areas are interrelated with the structural and functional features of world society, and especially of world power. It is evident, for instance, that the strongest powers tend to be included in the same attention area, since their ruling elites focus on one another as the source of great potential threat. The Communication in society 227 strongest powers usually pay proportionately less attention to the weaker powers than the weaker powers pay to them, since stronger powers are typically more important sources of threat, or of protection, for weaker powers than the weaker powers are for the stronger. The attention structure within a state is a valuable index of the degree of state integration. When the ruling classes fear the masses, the rulers do not share their picture of reality with the rank and file. When the reality picture of kings, presidents, and cabinets is not permitted to circulate through the state as a whole, the degree of discrepancy shows the extent to which the ruling groups assume that their power depends on distortion. Or, to express the matter another way, if the "truth" is not shared, the ruling elements expect internal conflict, rather than harmonious adjustment to the external environment of the state (p. 97). Hence the channels of communication are controlled in the hope of organizing the attention of the community at large in such a way that only responses will be forthcoming which are deemed favorable to the power position of the ruling classes. The Principle of Equivalent Enlightenment It is often said in democratic theory that rational public opinion depends upon enlightenment. There is, however, much ambiguity about the nature of enlightenment, and the term is often made equivalent to perfect knowledge. A more modest and immediate conception is not perfect but equivalent enlightenment. The attention structure of the full-time specialist on a given policy will be more elaborate and refined than that of the layman. That this difference will always exist, we must take for granted. Nevertheless, it is quite possible for the specialist and the layman to agree on the broad outlines of reality. A workable goal of democratic society is equivalent enlightenment as between expert, leader, and layman. Expert, leader, and layman can have the same gross estimate of major population trends of the world. They can share the same general view of the likelihood of war. It is by no means fantastic to imagine that the controllers of mass media of communication will take the lead in bringing about a high degree of equivalence throughout society between the layman's picture of significant relationships, and the picture of the expert and the leader (p. 98). 228 H. D. Lasswell Summary The communication process in society performs three functions: (a) surveillance of the environment, disclosing threats and opportunities affecting the value position of the community and of the component parts within it; (b) correlation of the components of society in making a response to the environment; (c) transmission of the social inheritance. In general, biological equivalents can be found in human and animal associations, and within the economy of a single organism.1 In society, the communication process reveals special characteristics when the ruling element is afraid of the internal as well as the external environment. In gauging the efficiency of communication in any given context, it is necessary to take into account the values at stake, and the identity of the group whose position is being examined. In democratic societies, rational choices depend on enlightenment, which in turn depends upon communication; and especially upon the equivalence of attention among leaders, experts, and rank and file. 1 Ana akım görüşler bu üç işleve bir dördüncüyü eklerler: Eğlence. Lasswell eğlenceyi eklememesinin nedeni, iletişimi “alıcının gereksinimleri” çerçevesinde değil, toplumsal seviyede almasındandır. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 229-250 Forum Mass communication, popular taste, and organized social action Paul F. Lazarsfeld Robert K. Merton 1 Ana akımın en tanınmış ve en önemli iki aydınının iletişim alanında en önemli klasik yapıtlarından biri de Mass Communication, Popular Taste and Organized Action yapıtıdır. Lazarsfeld iletişimde ampirik yöntemin gelişmesinde ve yönetimsel araştırmanın yaygınlaşmasında öncülük etmiştir. Merton, T. Parsons’un yapısal fonksiyonalizmini geliştiren Amerikan ana akım sosyolojisinin önemli liderlerindendir. Lazarsfeld ve Merton bu yazılarında kitle iletişimiyle ve etki konusuyla ilgili olarak, ana akımın tutucu okullarında söylenmeyenleri tartışarak, örneğin 20 yıl kadar sonra G. Gerbner’in medyanın işlevi hakkında öne sürdüklerine paralel bir açıklama getirmektedirler: Kitle iletişim sistemi iş dünyasının bütünleşik bir parçası olarak var olan değerler ve normları destekler ve değişimi engellerler. Bunun dışında, Lazarsfeld ve Merton bu yazılarında, kitle iletişimiyle ilgili olarak doğru anlaşılması gereken önemli kavramlar üzerinde durmaktadırlar. 2 1 2 Orijinal kaynak: Lyman Bryson (1948) (ed.) The Communication of Ideas. New york: The Institute for Religious and Social Studies. Kaynak: Schramm, W. ve Roberts, D. F. (1971) The Process and Effects of Mass Communication. Urbana: University of Illinois Press, s. 554-578. Merton ve yapısal fonksiyonalizm yaklaşımına getirdiği farklılık için bkz Erdoğan ve Alemdar (2005) Öteki Kuram. Ankara: Erk. 230 P. F. Lazarsfeld and K. Merton Problems engaging the attention of men change, and they change not at random but largely in accord with the altering demands of society and economy. If a group such as those who have written the chapters of this book had been brought together a generation or so ago, the subject for discussion would in all probability have been altogether different. Child labor, woman suffrage, or old-age pensions might have occupied the attention of a group such as this, but certainly not problems of the media of mass communication. As a host of recent conferences, books, and articles indicate, the role of radio, print, and film in society has become a problem of interest to many and a source of concern to some (p. 554). This shift in public interest appears to be the product of several social trends. Social concern with the mass media Many are alarmed by the ubiquity and potential power of the mass media. A participant in this symposium has written, for example, that "the power of radio can be compared only with the power of the atomic bomb." It is widely felt that the mass media comprise a powerful instrument which may be used for good or for ill and that, in the absence of adequate controls, the latter possibility is on the whole more likely. For these are the media of propaganda and Americans stand in peculiar dread of the power of propaganda. As the British observer, William Empson, remarked of us: "They believe in machinery more passionately than we do; and modern propaganda is a scientific machine; so it seems to them obvious that a mere reasoning man can't stand up against it. All this produces a curiously girlish attitude toward anyone who might be doing propaganda. 'Don't let that man come near. Don't let him tempt me, because if he does, I'm sure to fall." The ubiquity of the mass media promptly leads many to an almost magical belief in their enormous power. But there is another (and probably a more realistic) basis for widespread concern with the social role of the mass media; a basis which has to do with the changing types of social control exercised by powerful interest groups in society. Increasingly, the chief power groups, among which organized business occupies the most spectacular place, have come to adopt techniques for manipulating mass publics through propaganda in place of more direct means of control. Industrial organizations no longer compel eight-year-old children to attend the machine for fourteen hours a day; they engage in elaborate programs of "public relations." They place large and Mass communication, popular taste, social action 231 impressive advertisements in the newspapers of the nation; they sponsor numerous radio programs; on the advice of public relations counsellors they organize prize contests, establish welfare foundations, and support worthy causes (p. 555). Economic power seems to have reduced direct exploitation and turned to a subtler type of psychological exploitation, achieved largely by disseminating propaganda through the mass media of communication. This change in the structure of social control merits thorough examination. Complex societies are subject to many different forms of organized control. Hitler, for example, seized upon the most visible and direct of these: organized violence and mass coercion. In this country, direct coercion has become minimized. If people do not adopt the beliefs and attitudes advocated by some power group—say, the National Association of Manufacturers—they can neither be liquidated nor placed in concentration camps. Those who would control the opinions and beliefs of our society resort less to physical force and more to mass persuasion. The radio program and the institutional advertisement serve in place of intimidation and coercion. The manifest concern over the functions of the mass media is in part based upon the valid observation that these media have taken on the job of rendering mass publics conformative to the social and economic status quo. A third source of widespread concern with the social role of mass media is found in their assumed effects upon popular culture and the aesthetic tastes of their audiences. In the measure that the size of these audiences has increased, it is argued, the level of aesthetic taste has deteriorated. And it is feared that the mass media deliberately cater to these vulgarized tastes, thus contributing to further deterioration. It seems probable that these constitute the three organically related elements of our great concern with the mass media of communication. Many are, first of all, fearful of the ubiquity and potential power of these media. We have suggested that this is something of an indiscriminate fear of an abstract bogey stemming from insecurity of social position and tenuously held values. Propaganda seems threatening. There is, second, concern with the present effects of the mass media upon their enormous audiences, particularly the possibility that the continuing assault of these media may lead to the unconditional surrender of critical faculties and an unthinking conformism (p. 556). Finally, there is the danger that these technically advanced instrument!; of mass communication constitute a major avenue for the deterioration of 232 P. F. Lazarsfeld and K. Merton aesthetic tastes and popular cultural standards. And we have suggested that there is substantial around for concern over these immediate social effects of the mass media of communication. A review of the current state of actual knowledge concerning the social role of the mass media of communication and their effects upon the contemporary American community is an ungrateful task, for certified knowledge of this kind is impressively slight. Little more can be done than to explore the nature of the problems by methods which, in the course of many decades, will ultimately provide the knowledge we seek. Although this is anything but an encouraging preamble, it provides a necessary context for assessing the research and tentative conclusions of those of us professionally concerned with the study of mass media. A reconnaissance will suggest what we know, what we need to know, and will locate the strategic points requiring further inquiry. To search out "the effects" of mass media upon society is to set upon an ill-defined problem. It is helpful to distinguish three facets of the problem and to consider each in turn. Let us, then, first inquire into what we know about the effects of the existence of these media in our society. Second, we must look into the effects of the particular structure of ownership and operation of the mass media in this country, a structure which differs appreciably from that found elsewhere. And, finally, we must consider that aspect of the problem which bears most directly upon policies and tactics governing the use of these media for definite social ends: our knowledge concerning the effects of the particular contents disseminated through the mass media (p. 557). The social role of the machinery of mass media What role can be assigned to the mass media by virtue of the fact that they exist? What are the implications of a Hollywood, a Radio City, and a TimeLife-Fortune enterprise for our society? These questions can of course be discussed only in grossly speculative terms, since no experimentation or rigorous comparative study is possible. Comparisons with other societies lacking these mass media would be too crude to yield decisive results, and comparisons with an earlier day in American society would still involve gross assertions rather than precise demonstrations. In such an instance, brevity is clearly indicated. And opinions should be leavened with caution. It is our tentative judgment that the social role played by the very existence of the Mass communication, popular taste, social action 233 mass media has been commonly overestimated. What are the grounds for this judgment? It is clear that the mass media reach enormous audiences. Approximately forty-five million Americans attend the movies every week; our daily newspaper circulation is about fifty-four million, and some forty-six million American homes are equipped with television, and in these homes the average American watches television for about three hours a day. These are formidable figures. But they are merely supply and consumption figures, not figures registering the effect of mass media. They bear only upon what people do, not upon the social and psychological impact of the media. To know the number of hours people keep the radio turned on gives no indication of the effect upon them of what they hear. Knowledge of consumption data in the field of mass media remains far from a demonstration of their net effect upon behavior and attitude and outlook. As was indicated a moment ago, we cannot resort to experiment by comparing contemporary American society with and without mass media. But, however tentatively, we can compare their social effect with, say, that of the automobile. It is not unlikely that the invention of the automobile and its development into a mass-owned commodity has had a significantly greater effect upon society than the invention of the radio and its development into a medium of mass communication (p. 558). Consider the social complexes into which the automobile has entered. Its sheer existence has exerted pressure for vastly improved roads, and, with these, mobility has increased enormously. The shape of metropolitan agglomerations has been significantly affected by the automobile. And, it may be submitted, the inventions which enlarge the radius of movement and action exert a greater influence upon social outlook and daily routines than inventions which provide avenues for ideas—ideas which can be avoided by withdrawal, deflected by resistance, and transformed by assimilation. Granted, for a moment, that the mass media play a comparatively minor role in shaping our society, why are they the object of so much popular concern and criticism? Why do so many become exercised by the "problems" of the radio and film and press and so few by the problems of, say, the automobile and the airplane? In addition to the sources of this concern which we have noted previously, there is an unwitting psychological basis for concern which derives from a socio-historical context. 234 P. F. Lazarsfeld and K. Merton Many make the mass media targets for hostile criticism because they feel themselves duped by the turn of events. The social changes ascribable to "reform movements" may be slow and slight, but they do cumulate. The surface facts are familiar enough. The sixtyhour week has given way to the forty-hour week. Child labor has been progressively curtailed. With all its deficiencies, free universal education has become progressively institutionalized. These and other gains register a series of reform victories. And now, people have more leisure time. They have, ostensibly, greater access to the cultural heritage. And what use do they make of this unmortgaged time so painfully acquired for them? They listen to the radio and go to the movies. These mass media seem somehow to have cheated reformers of the fruits of their victories. The struggle for freedom for leisure and popular education and social security was carried on in the hope that, once freed of cramping shackles, people would avail themselves of major cultural products of our society, Shakespeare or Beethoven or perhaps Kant (p. 559). Instead, they turn to Faith Baldwin or Johnny Mercer or Edgar Guest. Many feel cheated of their prize. It is not unlike a young man's first experience in the difficult realm of puppy love. Deeply smitten with the charms of his lady love, he saves his allowance for weeks on end and finally manages to give her a beautiful bracelet. She finds it "simply divine." So much so, that then and there she makes a date with another boy in order to display her new trinket. Our social struggles have met with a similar denouement. For generations men fought to give people more leisure time, and now they spend it with the Columbia Broadcasting System rather than with Columbia University. However little this sense of betrayal may account for prevailing attitudes toward the mass media, it may again be noted that the sheer presence of these media may not affect our society so profoundly as it is widely supposed. Some social functions of the mass media In continuing our examination of the social role which can be ascribed to the mass media by virtue of their "sheer existence," we temporarily abstract from the social structure in which the media find their place. We do not, for example, consider the diverse effects of the mass media under varying sys- Mass communication, popular taste, social action 235 tems of ownership and control, an important structural factor which will be discussed subsequently. The mass media undoubtedly serve many social functions which might well become the object of sustained research. Of these functions, we have occasion to notice only three. The status-conferral function The mass media confer status on public issues, persons, organizations, and social movements. Common experience as well as research testifies that the social standing of persons or social policies is raised when these command favorable attention in the mass media. In many quarters, for example, the support of a political candidate or a public policy by the Times is taken as significant, and this support is regarded as a distinct asset for the candidate or the policy (p. 560). Why? For some, the editorial views of the Times represent the considered judgment of a group of experts, thus calling for the respect of laymen. But this is only one element in the status-conferral function of the mass media, for enhanced status accrues to those who merely receive attention in the media, quite apart from any editorial support. The mass media bestow prestige and enhance the authority of individuals and groups by legitimizing their status. Recognition by the press or radio or magazines or newsreels testifies that one has arrived, that one is important enough to have been singled out from the large anonymous masses, that one's behavior and opinions are significant enough to require public notice. The operation of this status-conferral function may be witnessed most vividly in the advertising pattern of testimonials to a product by "prominent people." Within wide circles of the population (though not within certain selected social strata), such testimonials not only enhance the prestige of the product but also reflect prestige on the person who provides the testimonials. They give public notice that the large and powerful world of commerce regards him as possessing sufficiently high status for his opinion to count with many people. In a word, his testimonial is a testimonial to his own status. The ideal, if homely, embodiment of this circular prestige pattern is to be found in the Lord Calvert series of advertisements centered on "Men of Distinction." The commercial firm and the commercialized witness to the 236 P. F. Lazarsfeld and K. Merton merit of the product engage in an unending series of reciprocal pats on the back. In effect, a distinguished man congratulates a distinguished whisky which, through the manufacturer, congratulates the man of distinction on his being so distinguished as to be sought out for a testimonial to the distinction of the product. The workings of this mutual admiration society may be as nonlogical as they are effective. The audiences of mass media apparently subscribe to the circular belief: "If you really matter, you will be at the focus of mass attention and, if you are at the focus of mass attention, then surely you must really matter" (p. 561). This status-conferral function thus enters into organized social action by legitimizing selected policies, persons, and groups which receive the support of mass media. We shall have occasion to note the detailed operation of this function in connection with the conditions making for the maximal utilization of mass media for designated social ends. At the moment, having considered the "status-conferral" function, we shall consider a second: the enforced application of social norms through the mass media. The enforcement of social norms Such catch phrases as "the power of the press" (and other mass media) or "the bright glare of publicity" presumably refer to this function. The mass media may initiate organized social action by "exposing" conditions which are at variance with public moralities. But it need not be prematurely assumed that this pattern consists simply in making these deviations widely known. We have something to learn in this connection from Malinowski's observations among his beloved Trobriand Islanders. There, he reports, no organized social action is taken with respect to behavior deviant from a social norm unless there is public announcement of the deviation. This is not merely a matter of acquainting the individuals in the group with the facts of the case. Many may have known privately of these deviations—e.g., incest among the Trobriandei's, as with political or business corruption, prostitution, gambling among ourselves—but they will not have pressed for public action. But once the behavioral deviations are made simultaneously public for all, this sets in train tensions between the "privately tolerable" and the "publicly acknowledgeable." The mechanism of public exposure would seem to operate somewhat as follows. Many social norms prove inconvenient for individuals in the society. Mass communication, popular taste, social action 237 They militate against the gratification of wants and impulses. Since many find the norms burdensome, there is some measure of leniency in applying them, both to oneself and to others (p. 562). Hence, the emergence of deviant behavior and private toleration in these deviations. But this can continue only so long as one is not in a situation where one must take a public stand for or against the norms. Publicity, the enforced acknowledgment by members of the group that these deviations have occurred, requires each individual to take such a stand. He must either range himself with the nonconformists, thus proclaiming his repudiation of the group norms, and thus asserting that he, too, is outside the moral framework or, regardless of his private predilections, he must fall into line by supporting the norm. Publicity closes the gap between "private attitudes" and "public morality." Publicity exerts pressure for a single rather than a dual morality by preventing continued evasion of the issue. It calls forth public reaffirmation and (however sporadic) application of the social norm. In a mass society, this function of public exposure is institutionalized in the mass media of communication. Press, radio, and journals expose fairly well-known deviations to public view and, as a rule, this exposure forces some degree of public action against what has been privately tolerated. The mass media may, for example, introduce severe strains upon "polite ethnic discrimination" by calling public attention to these practices which are at odds with the norms of nondiscrimination. At times, the media may organize exposure activities into a "crusade." The study of crusades by mass media would go far toward answering basic questions about the relation of mass media to organized social action. It is essential to know, for example, the extent to which the crusade provides an organizational center for otherwise unorganized individuals. The crusade may operate diversely among the several sectors of the population. In some instances, its major effect may not be so much to arouse an indifferent citizenry as to alarm the culprits, leading them to extreme measures which in turn alienate the electorate. Publicity may so embarrass the malefactor as to send him into flight as was the case, for example, with some of the chief henchmen of the Tweed Ring following exposure by the New York Times. Or the directors of corruption may fear the crusade only because of the effect they anticipate it will have upon the electorate (p. 563). Thus, with a startling realistic appraisal of the communications behavior of his constituency, Boss Tweed peevishly remarked of the biting cartoons of Thomas Nast in Harper's 238 P. F. Lazarsfeld and K. Merton Weekly: "I don't care a straw for your newspaper articles: my constituents don't know how to read, but they can't help seeing them damned pictures." The crusade may affect the public directly. It may focus the attention of a hitherto lethargic citizenry, grown indifferent through familiarity to prevailing corruption, upon a few dramatically simplified issues. As Lawrence Lowell once observed in this general connection, complexities generally inhibit mass action. Public issues must be defined in simple alternatives, in terms of black and white, to permit organized public action. And the presentation of simple alternatives is one of the chief functions of the crusade. The crusade may involve still other mechanisms. If a municipal government is not altogether pure of heart, it is seldom wholly corrupt. Some scrupulous members of the administration and judiciary are generally intermingled with their unprincipled colleagues. The crusade may strengthen the hand of the upright elements in the government, force the hand of the indifferent, and weaken the hand of the corrupt. Finally, it may well be that a successful crusade exemplifies a circular, self-sustaining process, in which the concern of the mass medium with the public interest coincides with its self-interest. The triumphant crusade may enhance the power and prestige of the mass medium, thus making it, in turn, more formidable in later crusades, which, if successful, may further advance its power and prestige. Whatever the answer to these questions, mass media clearly serve to reaffirm social norms by exposing deviations from these norms to public view. Study of the particular range of norms thus reaffirmed would provide a clear index of the extent to which these media deal with peripheral or central problems of the structure of our society (p. 564). The narcotizing dysfunction The functions of status conferral and of reaffirmation of social norms are evidently well recognized by the operators of mass media. Like other social and psychological mechanisms, these functions lend themselves to diverse forms of application. Knowledge of these functions is power, and power may be used for special interests or for the general interest. A third social consequence of the mass media has gone largely unnoticed. At least, it has received little explicit comment and, apparently, has not been systematically put to use for furthering planned objectives. This may be called the narcotizing dysfunction of the mass media. It is termed dysfunctional Mass communication, popular taste, social action 239 rather than functional on the assumption that it is not in the interest of modern complex society to have large masses of the population politically apathetic and inert. How does this unplanned mechanism operate? Scattered studies have shown that an increasing proportion of the time of Americans is devoted to the products of the mass media. With distinct variations in different regions and among different social strata, the outpourings of the media presumably enable the twentieth-century American to "keep abreast of the world." Yet, it is suggested, this vast supply of communications may elicit only a superficial concern with the problems of society, and this superficiality often cloaks mass apathy. Exposure to this flood of information may serve to narcotize rather than to energize the average reader or listener. As an increasing meed of time is devoted to reading and listening, a decreasing share is available for organized action. The individual reads accounts of issues and problems and may even discuss alternative lines of action. But this rather intellectualized, rather remote connection with organized social action is not activated. The interested and informed citizen can congratulate himself on his lofty state of interest and information and neglect to see that he has abstained from decision and action. In short, he takes his secondary contact with the world of political reality, his reading and listening and thinking, as a vicarious performance (p. 565). He comes to mistake knowing about problems of the day for doing something about them. His social conscience remains spotlessly clean. He is concerned. He is informed. And he has all sorts of ideas as to what should be done. But, after he has gotten through his dinner and after he has listened to his favored radio programs and after he has read his second newspaper of the day, it is really time for bed. In this peculiar respect, mass communications may be included among the most respectable and efficient of social narcotics. They may be so fully effective as to keep the addict from recognizing his own malady. That the mass media have lifted the level of information of large populations is evident. Yet, quite apart from intent, increasing dosages of mass communications may be inadvertently transforming the energies of men from active participation into passive knowledge. The occurrence of this narcotizing dysfunction can scarcely be doubted, but the extent to which it operates has yet to be determined. Research on this problem remains one of the many tasks still confronting the student of mass communications. 240 P. F. Lazarsfeld and K. Merton The structure of ownership and operation To this point we have considered the mass media quite apart from their incorporation within a particular social and economic structure. But clearly, the social effects of the media will vary as the system of ownership and control varies. Thus to consider the social effects of American mass media is to deal only with the effects of these media as privately owned enterprises under profit-oriented management. It is general knowledge that this circumstance is not inherent in the technological nature of the mass media. In England, for example, to say nothing of Russia, the radio is to all intents and purposes owned, controlled, and operated by government. The structure of control is altogether different in this country. Its salient characteristic stems from the fact that except for movies and books, it is not the magazine reader nor the radio listener nor, in large part, the reader of newspapers who supports the enterprise, but the advertiser (p. 566). Big business finances the production and distribution of mass media. And, all intent aside, he who pays the piper generally calls the tune. Social conformism Since the mass media are supported by great business concerns geared into the current social and economic system, the media contribute to the maintenance of that system. This contribution is not found merely in the effective advertisement of the sponsor's product. It arises, rather, from the typical presence in magazine stories, radio programs, and newspaper columns of some element of confirmation, some element of approval of the present structure of society. And this continuing reaffirmation underscores the duty to accept. To the extent that the media of mass communication have had an influence upon their audiences, it has stemmed not only from what is said, but more significantly from what is not said. For these media not only continue to affirm the status quo but, in the same measure, they fail to raise essential questions about the structure of society. Hence, by leading toward conformism and by providing little basis for a critical appraisal of society, the commercially sponsored mass media indirectly but effectively restrain the cogent development of a genuinely critical outlook. Mass communication, popular taste, social action 241 This is not to ignore the occasionally critical journal article or radio program. But these exceptions are so few that they are lost in the overwhelming flood of conformist materials. Since our commercially sponsored mass media promote a largely unthinking allegiance to our social structure, they cannot be relied upon to work for changes, even minor changes, in that structure. It is possible to list some developments to the contrary, but upon close inspection they prove illusory. A community group, such as the PTA, may request the producer of a radio serial to inject the theme of tolerant race attitudes into the program. Should the producer feel that this theme is safe, that it will not antagonize any substantial part of his audience, he may agree, but at the first indication that it is a dangerous theme which may alienate potential consumers, he will refuse, or will soon abandon the experiment (p.567). Social objectives are consistently surrendered by commercialized media when they clash with economic gains. Minor tokens of "progressive" views are of slight importance since they are included only by the grace of the sponsors and only on the condition that they be sufficiently acceptable as not to alienate any appreciable part of the audience. Economic pressure makes for conformism by omission of sensitive issues. Impact upon popular taste Since the largest part of our radio, movies, magazines, and a considerable part of our books and newspapers are devoted to "entertainment," this clearly requires us to consider the impact of the mass media upon popular taste. Were we to ask the average American with some pretension to literary or aesthetic cultivation if mass communications have had any effect upon popular taste, he would doubtlessly answer with a resounding affirmative. And more, citing abundant instances, he would insist that aesthetic and intellectual tastes have been depraved by the flow of trivial formula products from printing presses, radio stations, and movie studios. The columns of criticism abound with these complaints. In one sense, this requires no further discussion. There can be no doubt that the women who are daily entranced for three or four hours by some twelve consecutive "soap operas," all cut to the same dismal pattern, exhibit an appalling lack of aesthetic judgment. Nor is this impression altered by the contents of pulp and slick magazines, or by the depressing abundance of 242 P. F. Lazarsfeld and K. Merton formula motion pictures replete with hero, heroine, and villain moving through a contrived atmosphere of sex, sin, and success. Yet unless we locate these patterns in historical and sociological terms, we may find ourselves confusedly engaged in condemning without understanding, in criticism which is sound but largely irrelevant. What is the historical status of this notoriously low level of popular taste? Is it the poor remains of standards which were once significantly higher, a relatively new birth in the world of values, largely unrelated to the higher standards from which it has allegedly fallen, or a poor substitute blocking the way to the development of superior standards and the expression of high aesthetic purpose? (p. 568) If aesthetic tastes are to be considered in their social setting, we must recognize that the effective audience for the arts has become historically transformed. Some centuries back, this audience was largely confined to a selected aristocratic elite. Relatively few were literate. And very few possessed the means to buy books, attend theaters, and travel to the urban centers of the arts. Not more than a slight fraction, possibly not more than one or two percent, of the population composed the effective audience for the arts. These happy few cultivated their aesthetic tastes, and their selective demand left its mark in the form of relatively high artistic standards. With the widesweeping spread of popular education and with the emergence of the new technologies of mass communication, there developed an enormously enlarged market for the arts. Some forms of music, drama, and literature now reach virtually everyone in our society. This is why, of course, we speak of mass media and of mass art. And the great audiences for the mass media, though in the main literate, are not highly cultivated. About half the population, in fact, have halted their formal education upon leaving grammar school. With the rise of popular education, there has occurred a seeming decline of popular taste. Large numbers of people have acquired what might be termed "formal literacy," that is to say, a capacity to read, to grasp crude and superficial meanings, and a correlative incapacity for full understanding of what they read.2 There has developed, in short, a marked gap between literacy and comprehension (p.569). People read more but understand less. More people read but proportionately fewer critically assimilate what they read. Our formulation of the problem should now be plain. It is misleading to speak simply of the decline of aesthetic tastes. Mass audiences probably include a larger number of persons with cultivated aesthetic standards, but Mass communication, popular taste, social action 243 these are swallowed up by the large masses who constitute the new and untutored audience for the arts. Whereas yesterday the elite constituted virtually the whole of the audience, they are today a minute fraction of the whole. In consequence, the average level of aesthetic standards and tastes of audiences has been depressed, although the tastes of some sectors of the population have undoubtedly been raised and the total number of people exposed to communication contents has been vastly increased. But this analysis does not directly answer the question of the effects of the mass media upon public taste, a question which is as complex as it is unexplored. The answer can come only from disciplined research. One would want to know, for example, whether mass media have robbed the intellectual and artistic elite of the art forms which might otherwise have been accessible to them. And this involves inquiry into the pressure exerted by the mass audience upon creative individuals to cater to mass tastes. Literary hacks have existed in every age. But it would be important to learn if the electrification of the arts supplies power for a significantly greater proportion of dim literary lights. And, above all, it would be essential to determine if mass media and mass tastes are necessarily linked in a vicious circle of deteriorating standards or if appropriate action on the part of the directors of mass media could initiate a virtuous circle of cumulatively improving tastes among their audiences. More concretely, are the operators of commercialized mass media caught up in a situation in which they cannot, whatever their private preferences, radically raise the aesthetic standards of their products? (p. 570) In passing, it should be noted that much remains to be learned concerning standards appropriate for mass art. It is possible that standards for art forms produced by a small band of creative talents for a small and selective audience are not applicable to art forms produced by a gigantic industry for the population at large. The beginnings of investigation on this problem are sufficiently suggestive to warrant further study. Sporadic and consequently inconclusive experiments in the raising of standards have met with profound resistance from mass audiences. On occasion, radio stations and networks have attempted to supplant a soap opera with a program of classical music, or formula comedy skits with discussions of public issues. In general, the people supposed to benefit by this reformation of program have simply refused to be benefited. They cease listening. The audience dwindles. Researchers have shown, for example, that radio programs of classical music tend to preserve rather than to create interest in classical music and that newly emerging 244 P. F. Lazarsfeld and K. Merton interests are typically superficial. Most listeners to these programs have previously acquired an interest in classical music; the few whose interest is initiated by the programs are caught up by melodic compositions and come to think of classical music exclusively in terms of Tchaikovsky or RimskiKorsakov or Dvorak. Proposed solutions to these problems are more likely to be born of faith than knowledge. The improvement of mass tastes through the improvement of mass art products is not as simple a matter as we should like to believe. It is possible, of course, that a conclusive effort has not been made. By a triumph of imagination over the current organization of mass media, one can conceive a rigorous censorship over all media, such that nothing was allowed in print or on the air or in the films save the best that has been thought and said in the world." Whether a radical change in the supply of mass art would in due course reshape the tastes of mass audiences must remain a matter of speculation. Decades of experimentation and research are needed (p. 571). At present, we know conspicuously little about the methods of improving aesthetic tastes, and we know that some of the suggested methods are ineffectual. We have a rich knowledge of failures. Should this discussion be reopened in 1976, we may, perhaps, report with equal confidence our knowledge of positive achievements. At this point, we may pause to glance at the road we have traveled. By way of introduction, we considered the seeming sources of widespread concern with the place of mass media in our society. Thereafter, we first examined the social role ascribable to the sheer existence of the mass media and concluded that this may have been exaggerated. In this connection, however, we noted several consequences of the existence of mass media: their status-conferral function, their function in inducing the application of social norms, and their narcotizing dysfunction. Second, we indicated the constraints placed by a structure of commercialized ownership and control upon the mass media as agencies of social criticism and as carriers of high aesthetic standards. We turn now to the third and last aspect of the social role of the mass media: the possibilities of utilizing them for moving toward designated types of social objectives. Mass communication, popular taste, social action 245 Propaganda for social objectives This final question is perhaps of more direct interest to you than the other questions we have discussed. It represents something of a challenge to us since it provides the means of resolving the apparent paradox to which we referred previously: the seeming paradox arising from the assertion that the significance of the sheer existence of the mass media has been exaggerated and the multiple indications that the media do exert influences upon their audiences. What are the conditions for the effective use of mass media for what might be called "propaganda for social objectives"-the promotion, let us say, of nondiscriminatory race relations, or of educational reforms, or of positive attitudes toward organized labor? Research indicates that, at least, one or more of three conditions must be satisfied if this propaganda is to prove effective (p. 572). These conditions may be briefly designated as (1) monopolization, (2) canalization rather than change of basic values, and (3) supplementary face-to-face contact. Each of these conditions merits some discussion. Monopolization This situation obtains when there is little or no opposition in the mass media to the diffusion of values, policies, or public images. That is to say, monopolization of the mass media occurs in the absence of counterpropaganda. In this restricted sense, monopolization of the mass media is found in diverse circumstances. It is, of course, indigenous to the political structure of authoritarian society, where access to the media of communication is wholly closed to those who oppose the official ideology. The evidence suggests that this monopoly played some part in enabling the Nazis to maintain their control of the German people. But this same situation is approximated in other social systems. During the war, for example, our government utilized the radio, with some success, to promote and to maintain identification with the war effort. The effectiveness of these morale-building efforts was in large measure due to the virtually complete absence of counterpropaganda. Similar situations arise in the world of commercialized propaganda. The mass media create popular idols. The public images of the radio performer, 246 P. F. Lazarsfeld and K. Merton Kate Smith, for example, picture her as a woman with unparalleled understanding of other American women, deeply sympathetic with ordinary men and women, a spiritual guide and mentor, a patriot whose views on public affairs should be taken seriously. Linked with the cardinal American virtues, the public images of Kate Smith are at no point subject to a counterpropaganda. Not that she has no competitors in the market of radio advertising. But there are none who set themselves systematically to question what she has said. In consequence, an unmarried radio entertainer with an annual income in six figures may be visualized by millions of American women as a hard-working mother who knows the recipe for managing life on fifteen hundred a year (p. 573). This image of a popular idol would have far less currency were it subjected to counterpropaganda. Such neutralization occurs, for example, as a result of preelection campaigns by Republicans and Democrats. By and large, as a recent study has shown, the propaganda issued by each of these parties neutralizes the effect of the other's propaganda. Were both parties to forgo their campaigning through the mass media entirely, it is altogether likely that the net effect would be to reproduce the present distribution of votes. This general pattern has been described by Kenneth Burke in his Attitudes toward History: "businessmen compete with one another by trying to praise their own commodity more persuasively than their rivals, whereas politicians compete by slandering the opposition. When you add it all up, you get a grand total of absolute praise for business and grand total of absolute slander for politics." To the extent that opposing political propaganda in the mass media are balanced, the net effect is negligible. The virtual monopolization of the media for given social objectives, however, will produce discernible effects upon audiences. Canalization Prevailing beliefs in the enormous power of mass communications appear to stem from successful cases of monopolistic propaganda or from advertising. But the leap from the efficacy of advertising to the assumed efficacy of propaganda aimed at deep-rooted attitudes and ego-involved behavior is as unwarranted as it is dangerous. Advertising is typically directed toward the canalizing of preexisting behavior patterns or attitudes. It seldom Mass communication, popular taste, social action 247 seeks to instill new attitudes or to create significantly new behavior patterns. "Advertising pays" because it generally deals with a simple psychological situation. For Americans who have been socialized in the use of a toothbrush, it makes relatively little difference which brand of toothbrush they use. Once the gross pattern of behavior or the generic attitude has been established, it can be canalized in one direction or another (p. 574). Resistance is slight. But mass propaganda typically meets a more complex situation. It may seek objectives which are at odds with deep-lying attitudes. It may seek to reshape rather than to canalize current systems of values. And the successes of advertising may only highlight the failures of propaganda. Much of the current propaganda which is aimed at abolishing deep-seated ethnic and racial prejudices, for example, seems to have had little effectiveness. Media of mass communication, then, have been effectively used to canalize basic attitudes, but there is little evidence of their having served to change these attitudes. Supplementation Mass propaganda which is neither monopolistic nor canalizing in character may, nonetheless, prove effective if it meets a third condition: supplementation through face-to-face contacts. A case in point will illustrate the interplay between mass media and face-to-face influences. The seeming propagandistic success achieved some years ago by Father Coughlin does not appear, upon inspection, to have resulted primarily from the propaganda content of his radio talks. It was, rather, the product of these centralized propaganda talks and widespread local organizations which arranged for their members to listen to him, followed by discussions among themselves concerning the social views he had expressed. This combination of a central supply of propaganda (Coughlin's addresses on a nationwide network), the coordinated distribution of newspapers and pamphlets and locally organized face-to-face discussions among relatively small groups—this complex of reciprocal reinforcement by mass media and personal relations proved spectacularly successful. Students of mass movements have come to repudiate the view that mass propaganda in and of itself creates or maintains the movement. Nazism did not attain its brief moment of hegemony by capturing the mass media of communication. The media played an ancillary role, supplementing the use of 248 P. F. Lazarsfeld and K. Merton organized violence, organized distribution of rewards for conformity, and organized centers of local indoctrination (p. 575). The Soviet Union has also made large and impressive use of mass media for indoctrinating enormous populations with appropriate ideologies. But the organizers of indoctrination saw to it that the mass media did not operate alone. "Red corners," "reading huts," and "listening stations" comprised meeting places in which groups of citizens were exposed to the mass media in common. The 55,000 reading rooms and clubs which had come into being by 1933 enabled the local ideological elite to talk over with rank-and-file readers the content of what they read. The relative scarcity of radios in private homes again made for group listening and group discussions of what had been heard. In these instances, the machinery of mass persuasion included face-to-face contact in local organizations as an adjunct to the mass media. The privatized individual response to the materials presented through the channels of mass communication was considered inadequate for transforming exposure to propaganda into effectiveness of propaganda. In a society such as our own, where the pattern of bureaucratization has not yet become so pervasive or, at least, not so clearly crystallized, it has likewise been found that mass media prove most effective in conjunction with local centers of organized face-toface contact. Several factors contribute to the enhanced effectiveness of this joining of mass media and direct personal contact. Most clearly, the local discussions serve to reinforce the content of mass propaganda. Such mutual confirmation produces a "clinching effect." Second, the central media lessen the task of the local organizer, and the personnel requirements for such subalterns need not be as rigorous in a popular movement. The subalterns need not set forth the propaganda content for themselves, but need only pilot potential converts to the radio where the doctrine is being expounded. Third, the appearance of a representative of the movement on a nationwide network, or his mention in the national press, serves to symbolize the legitimacy and significance of the movement. It is no powerless, inconsequential enterprise. The mass media, as we have seen, confer status. And the status of the national movement reflects back on the status of the local cells, thus consolidating the tentative decisions of its members (p. 576). In this interlocking arrangement, the local organizer ensures an audience for the national speaker, and the national speaker validates the status of the local organizer. Mass communication, popular taste, social action 249 This brief summary of the situations in which the mass media achieve their maximum propaganda effect may resolve the seeming contradiction which arose at the outset of our discussion. The mass media prove most effective when they operate in a situation of virtual "psychological monopoly," or when the objective is one of canalizing rather than modifying basic attitudes or when they operate in conjunction with face-to-face contacts. But these three conditions are rarely satisfied conjointly in propaganda for social objectives. To the degree that monopolization of attention is rare, opposing propagandas have free play in a democracy. And, by and large, basic social issues involve more than a mere canalizing of preexistent basic attitudes; they call, rather, for substantial changes in attitude and behavior. Finally, for the most obvious of reasons, the close collaboration of mass media and locally organized centers for face-to-face con tact has seldom been achieved in groups striving for planned social change. Such programs are expensive. And it is precisely these groups which seldom have the large resources needed for these expensive programs. The forward-looking groups at the edges of the power structure do not ordinarily have the large financial means of the contented groups at the center. As a result of this threefold situation, the present role of media is largely confined to peripheral social concerns and the media do not exhibit the degree of social power commonly attributed to them. By the same token, and in view of the present organization of business ownership and control of the mass media, they have served to cement the structure of our society. Organized business does approach a virtual "psychological monopoly" of the mass media. Radio commercials and newspaper advertisements are, of course, premised on a system which has been termed free enterprise. Moreover, the world of commerce is primarily concerned with canalizing rather than radically changing basic attitudes; it seeks only to create preferences for one rather than another brand of product (p. 577). Face-to-face contacts with those who have been socialized in our culture serve primarily to reinforce the prevailing culture patterns. Thus the very conditions which make for the maximum effectiveness of the mass media of communication operate toward the maintenance of the going social and cultural structure rather than toward its change (p. 578). 250 P. F. Lazarsfeld and K. Merton İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 251-270 Forum From news-gathering to newsmaking: a flood of pseudo-events Daniel J. Boorstin 1 Her akşam izlediğimiz haberlerin (eğer izliyorsak, çünkü insanlar giderek haber denen şeyleri de izlememeye başladı) hemen herkes artık ne kadarının haber olduğu hakkında ciddi şüpheye sahip. Televizyon haberleri haberden çok promosyon ve halkla ilişkilerden başlayarak gizli reklama kadar çeşitlenen “haber olmayan haberler” ile doldurulmaktadır. Bu tür haberler televizyondan önce 19. ve 20. yüzyılda gazetelerde kurnazca kullanılıyordu. Televizyonla birlikte bu tür amaç için televizyonda işlevsel bir araç olmuştur. Bu kullanım günümüzde “haber denen şeylerin çok azının haber olduğu düşüncesini yaygınlaştıran bir duruma geldi. Boorstin 1960’ın IMAGE adlı kitabında başında bu durumu çok açık bir şekilde irdelemektedir: Boorstin haber medyasının sahte olaylar hazırladığını, çünkü insanların haberlerde heyecan aradığını, bu arayışta ona sunulanlara kanmadığı, sadece heyecanı yaşadığını, fakat aynı zamanda “haberle bilgilendirilmediği” (enformasyon almadığı) üzerinde durur. Bu bağlamda, Boorstin’in kitabından sahte olay düzenlemeyle ilgili alıntılar sunuldu. Bu sunumda, diğer sunumlarda da olduğu gibi, hem sunanın kuramsal yaklaşımı (dolayısıyla, dünya görüşü) hem de açıklamaların medya ve yansıttığı dünyamızı anlamamız için ipuçları aramamız ve eleştirel bir şekilde sunulanı irdelememiz gerekir. 1 Orijinal kaynak: Daniel J. Boorstin (1961) The Image: A Guide to Pseudo-Events in America. NewYork: Harper Colophon. Kaynak: Schramm, W. ve Roberts, D. F. (1971) The Process and Effects of Mass Communication. Urbana: University of Illinois Press, s. 116-150. 252 D. Boorstin ADMIRING FRIEND: "My, that's a beautiful baby you have there!" MOTHER: "Oh, that's nothing—you should see his photograph!" I The simplest of our extravagant expectations concerns the amount of novelty in the world. There was a time when the reader of an unexciting newspaper would remark, "How dull is the world today!" Nowadays he says, "What a dull newspaper!" When the first American newspaper, Benjamin Harris's Public Occurrences Both Foreign and Domestic, appeared in Boston on September 25, 1690, it promised to furnish news regularly once a month. But, the editor explained, it might appear oftener "if any Glut of Occurrences happen." The responsibility for making news was entirely God's—or the Devil's. The newsman's task was only to give "an Account of such considerable things as have arrived unto our Notice" (p. 116). Although the theology behind this way of looking at events soon dissolved, this view of the news lasted longer. "The skilled and faithful journalist," James Parton observed in 1866, "recording with exactness and power the thing that has come to pass, is Providence addressing men." The story is told of a Southern Baptist clergyman before the Civil War who used to say, when a newspaper was brought in the room, "Be kind enough to let me have it a few minutes, till I see how the Supreme Being is governing the world." Charles A. Dana, one of the great American editors of the nineteenth century, once defended his extensive reporting of crime in the New York Sun by saying, "I have always felt that whatever the Divine Providence permitted to occur I was not too proud to report." Of course, this is now a very old-fashioned way of thinking. Our current point of view is better expressed in the definition by Arthur MacEwen, whom William Randolph Hearst made his first editor of the San Francisco Examiner: "News is anything that makes a reader say, 'Gee whiz!' " Or, put more soberly, "News is whatever a good editor chooses to print." We need not be theologians to see that we have shifted responsibility for making the world interesting from God to the newspaperman. We used to believe there were only so many "events" in the world. If there were not many intriguing or startling occurrences, it was no fault of the reporter. He could not be expected to report what did not exist. Flood of pseudo-events 253 Within the last hundred years, however, and especially in the twentieth century, all this has changed. We expect the papers to be full of news. If there is no news visible to the naked eye, or to the average citizen, we still expect it to be there for the enterprising newsman. The successful reporter is one who can find a story, even if there is no earthquake or assassination or civil war. If he cannot find a story, then he must make one —by the questions he asks of public figures, by the surprising human interest he unfolds from some commonplace event, or by "the news behind the news." If all this fails, then he must give us a "think piece"—an embroidering of well-known facts, or a speculation about startling things to come. This change in our attitude toward "news" is not merely a basic fact about the history of American newspapers (p. 117). It is a symptom of a revolutionary change in our attitude toward what happens in the world, how much of it is new, and surprising, and important. Toward how life can be enlivened, toward our power and the power of those who inform and educate and guide us, to provide synthetic happenings to make up for the lack of spontaneous events. Demanding more than the world can give us, we require that something be fabricated to make up for the world's deficiency. This is only one example of our demand for illusions. Many historical forces help explain how we have come to our present immoderate hopes. But there can be no doubt about what we now expect, nor that it is immoderate. Every American knows the anticipation with which he picks up his morning newspaper at breakfast or opens his evening paper before dinner, or listens to the newscasts every hour on the hour as he drives across country, or watches his favorite commentator on television interpret the events of the day. Many enterprising Americans are now at work to help us satisfy these expectations. Many might be put out of work if we should suddenly moderate our expectations. But it is we who keep them in business and demand that they fill our consciousness with novelties, that they play God for us. The new kind of synthetic novelty which has flooded our experience I will call "pseudo-events." The common prefix "pseudo" comes from the Greek word meaning false, or intended to deceive. Before I recall the historical forces which have made these pseudo-events possible, have increased the supply of them and the demand for them, I will give a commonplace example. The owners of a hotel, in an illustration offered by Edward L. Bernays in his pioneer Crystallizing Public Opinion, consult a public relations counsel. 254 D. Boorstin They ask how to increase their hotel's prestige and so improve their business. In less sophisticated times, the answer might have been to hire a new chef, to improve the plumbing, to paint the rooms, or to install a crystal chandelier in the lobby (p. 118). The public relations counsel's technique is more indirect. He proposes that the management stage a celebration of the hotel's thirtieth anniversary. A committee is formed, including a prominent banker, a leading society matron, a well-known lawyer, an influential preacher, arid an "event" is planned (say a banquet) to call attention to the distinguished service the hotel has been rendering the community. The celebration is held, photographs are taken, the occasion is widely reported, and the object is accomplished. Now this occasion is a pseudo-event, and will illustrate all the essential features of pseudo-events. This celebration, we can see at the outset, is somewhat—but not entirely—misleading. Presumably the public relations counsel would not have been able to form his committee of prominent citizens if the hotel had not actually been rendering service to the community. On the other hand, if the hotel's services had been all that important, instigation by public relations counsel might not have been necessary. Once the celebration has been held, the celebration itself becomes evidence that the hotel really is a distinguished institution. The occasion actually gives the hotel the prestige to which it is pretending. It is obvious, too, that the value of such a celebration to the owners depends on its being photographed and reported in newspapers, magazines, newsreels, on radio, and over television. It is the report that gives the event its force in the minds of potential customers. The power to make a reportable event is thus the power to make experience. One is reminded of Napoleon's apocryphal reply to his general, who objected that circumstances were unfavorable to a proposed campaign: "Bah, I make circumstances!" The modern public relations counsel-arid he is, of course, only one of many twentieth-century creators of pseudo-events—has come close to fulfilling Napoleon's idle boast. "The counsel on public relations," Mr. Bernays explains, "not only knows what news value is, but knowing it, he is in a position to make news happen. He is a creator of events." The intriguing feature of the modern situation, however, comes precisely from the fact that the modern news-makers are not God (p. 119). The news they make happen, the events they create, are somehow not quite real. There remains a tantalizing difference between man-made and God-made events. Flood of pseudo-events 255 A pseudo-event, then, is a happening that possesses the following characteristics, (1) It is not spontaneous, but comes about because someone has planned, planted, or incited it. Typically, it is not a train wreck or an earthquake, but an interview. (2) It is planted primarily (not always exclusively) for the immediate purpose of being reported or reproduced. Therefore, its occurrence is arranged for the convenience of the reporting or reproducing media. Its success is measured by how widely it is reported. Time relations in it are commonly fictitious or factitious; the announcement is given out in advance "for future release" and written as if the event had occurred in the past. The question, "Is it real?" is less important than, "Is it newsworthy?" (3) Its relation to the underlying reality of the situation is ambiguous. Its interest arises largely from this very ambiguity. Concerning a pseudo-event the question, "What does it mean?" has a new dimension. While the news interest in a train wreck is in what happened and in the real consequences, the interest in an interview is always, in a sense, in whether it really happened and in what might have been the motives. Did the statement really mean what it said? Without some of this ambiguity a pseudo-event cannot be very interesting. (4) Usually it is intended to be a self-fulfilling prophecy. The hotel's thirtieth-anniversary celebration, by saying that the hotel is a distinguished institution, actually makes it one. II In the last half century a larger and larger proportion of our experience, of what we read and see and hear, has come to consist of pseudo-events. We expect more of them and we are given more of them. They flood our consciousness. Their multiplication has gone on in the United States at a faster rate than elsewhere. Even the rate of increase is increasing every day. This is true of the world of education, of consumption, and of personal relations. It is especially true of the world of public affairs which I describe in this chapter (p. 120). A full explanation of the origin and rise of pseudo-events would be nothing less than a history of modern America. For our present purposes it is enough to recall a few of the more revolutionary recent developments. The great modern increase in the supply and the demand for news began in the early nineteenth century. Until then newspapers tended to fill out their columns with lackadaisical secondhand accounts or stale reprints of items first published elsewhere at home and abroad. The laws of plagiarism and of 256 D. Boorstin copyright were undeveloped. Most newspapers were little more than excuses for espousing a political position, for listing the arrival and departure of ships, for familiar essays and useful advice, or for commercial or legal announcements. These events were part of a great, but little-noticed, revolution—what I would call the Graphic Revolution. Man's ability to make, preserve, transmit, and disseminate precise images—images of print, of men and landscapes and events, of the voices of men and mobs—now grew at a fantastic pace. The increased speed of printing was itself revolutionary. Still more revolutionary were the new techniques for making direct images of nature (p. 121). The new power to report and portray what had happened was a new temptation leading newsmen to make probable images or to prepare reports in advance of what was expected to happen. As so often, men came to mistake their power for their necessities. Readers and viewers would soon prefer the vividness of the account, the "candidness" of the photograph, to the spontaneity of what was recounted. Then came round-the-clock media. The news gap soon became so narrow that in order to have additional "news" for each new edition or each new broadcast it was necessary to plan in advance the stages by which any available news would be unveiled (p. 122). After the weekly and the daily came the "extras" and the numerous regular editions. The Philadelphia Evening Bulletin soon had seven editions a day. No rest for the newsman. With more space to fill, he had to fill it ever more quickly. In order to justify the numerous editions, it was increasingly necessary that the news constantly change or at least seem to change. With radio on the air continuously during waking hours, the reporters' problems became still more acute. News every hour on the hour, and sometimes on the half hour. Programs interrupted any time for special bulletins. How to avoid deadly repetition, the appearance that nothing was happening, that news-gatherers were asleep, or that competitors were more alert? As the costs of printing and then of broadcasting increased, it became financially necessary to keep the presses always at work and the TV screen always busy. Pressures toward the making of pseudo-events became ever stronger. News-gathering turned into news-making. The "interview" was a novel way of making news which had come in with the Graphic Revolution. Later it became elaborated into lengthy radio and television panels and quizzes of public figures, and the three-hour-long, rambling conversation programs. Although the interview technique might Flood of pseudo-events 257 seem an obvious one—and in a primitive form was as old as Socrates—the use of the word in its modern journalistic sense is a relatively recent Americanism. Ellen Jewett, inmate of a house of prostitution, had been found murdered by an ax. Richard P. Robinson, a young man about town, was accused of the crime. Bennett seized the occasion to pyramid sensational stories and so to build circulation for his Herald; before long he was having difficulty turning out enough copies daily to satisfy the demand. He exploited the story in every possible way, one of which was to plan and report an actual interview with Rosina Townsend, the madam who kept the house and whom he visited on her own premises (p. 123). Historians of journalism date the first full-fledged modern interview with a well-known public figure from July 13, 1859, when Horace Greeley interviewed Brigham Young in Salt Lake City, asking him questions on many matters of public interest, and then publishing the answers verbatim in his New York Tribune (August 20, 1859). The common use of the word "interview" in this modern American sense first came in about this time. …A few years later another magazine editor called the interview "the most perfect contrivance yet devised to make journalism an offence, a thing of ill savor in all decent nostrils." Many objected to the practice as an invasion of privacy. After the American example it was used in England and France, but in both those countries it made much slower headway. Even before the invention of the interview, the news-making profession in America had attained a new dignity as well as a menacing power. It was in 1828 that Macaulay called the gallery where reporters sat in Parliament a "fourth estate of the realm." But Macaulay could not have imagined the prestige of journalists in the twentieth-century United States. They have long since made themselves the tribunes of the people. Their supposed detachment and lack of partisanship, their closeness to the sources of information, their articulateness, and their constant and direct access to the whole citizenry have made them also the counselors of the people. Foreign observers are now astonished by the almost constitutional—perhaps we should say supraconstitutional—powers of our Washington press corps. Since the rise of the modern presidential press conference, about 1933, capital correspondents have had the power regularly to question the president face-to-face, to embarrass him, to needle him, to force him into positions or into public refusal to take a position (p. 124). A president may find it inconvenient to meet a group of dissident senators or congressmen; he seldom 258 D. Boorstin dares refuse the press. That refusal itself becomes news. It is only very recently, and as a result of increasing pressures by newsmen, that the phrase "No comment" has become a way of saying something important. The reputation of newsmen—who now of course include those working for radio, TV, and magazines —depends on their ability to ask hard questions, to put politicians on the spot; their very livelihood depends on the willing collaboration of public figures. Even before 1950 Washington had about 1,500 correspondents and about 3,000 government information officials prepared to serve them. The live television broadcasting of the president's regular news conferences, which President Kennedy began in 1961, immediately after taking office, has somewhat changed their character. Newsmen are no longer so important as intermediaries who relay the president's statements. But the new occasion acquires a new interest as a dramatic performance. Citizens who from homes or offices have seen the president at his news conference are then even more interested to hear competing interpretations by skilled commentators. News commentators can add a new appeal as dramatic critics to their traditional role as interpreters of current history. Even in the new format it is still the newsmen who put the questions (p. 125). … We Americans have accommodated our eighteenth-century constitution to twentieth-century technology by multiplying pseudo-events and by developing professions which both help make pseudo-events and help us interpret them. The disproportion between what an informed citizen needs to know and what he can know is ever greater. The disproportion grows with the increase of the officials' powers of concealment and contrivance. The news gatherers' need to select, invent, and plan correspondingly increases. Thus inevitably our whole system of public information produces always more "packaged" news, more pseudo-events. The common "news releases" which every day issue by the ream from congressmen's offices, from the president's press secretary, from the press relations offices of businesses, charitable organizations, and universities are a kind of Congressional Record covering all American life (p. 126). And they are only a slightly less inaccurate record of spontaneous happenings. To secure "news coverage" for an event (especially if it has little news interest) one must issue, in proper form, a "release." The very expression "news release" (apparently an American invention; it was first recorded in 1907) did not come into common use until recently. There is an appropriate perversity in Flood of pseudo-events 259 calling it a "release." It might more accurately be described as a "news holdback," since its purpose is to offer something that is to be held back from publication until a specified future date. The newspaperman's slightly derogatory slang term for the news release is "handout," from the phrase originally used for a bundle of stale food handed out from a house to a beggar. Though this meaning of the word is now in common use in the news-gathering professions, it is so recent that it has not yet made its way into our dictionaries. The release is news precooked, and supposed to keep till needed. In the well-recognized format (usually mimeographed) it bears a date, say February i, and also indicates, "For release to p.m.'s February 15." The account is written in the past tense but usually describes an event that has not yet happened when the release is given out. The use and interpretation of handouts have become an essential part of the newsman's job. …In 1947 there were about twice as many government press agents engaged in preparing news releases as there were newsmen gathering them in. The general public has become so accustomed to these procedures that a public official can sometimes "make news" merely by departing from the advance text given out in his release (p. 127). We begin to be puzzled about what is really the "original" of an event. The authentic news record of what "happens" or is said comes increasingly to seem to be what is given out in advance. More and more news events become dramatic performances in which "men in the news" simply act out more or less well their prepared script. The story prepared "for future release" acquires an authenticity that competes with that of the actual occurrences on the scheduled date. III In recent years our successful politicians have been those most adept at using the press and other means to create pseudo-events. President Franklin Delano Roosevelt, whom Heywood Broun called "the best newspaperman who has ever been President of the United States," was the first modern master. While newspaper owners opposed him in editorials which few read, F.D.R. himself, with the collaboration of a friendly corps of Washington correspondents, was using front-page headlines to make news read by everybody. He was making "facts"— pseudo-events—while editorial writers were simply expressing opinions. It is a familiar story how he employed the 260 D. Boorstin trial balloon, how he exploited the ethic of off-the-record remarks, how he transformed the presidential press conference from a boring ritual into a major national institution which no later president dared disrespect, and how he developed the fireside chat. Knowing that newspapermen lived on news, he helped them manufacture it. And he knew enough about news-making techniques to help shape their stories to his own purposes (p. 128). … In the traditional vocabulary of newspapermen, there is a well-recognized distinction between "hard" and "soft" news. Hard news is supposed to be the solid report of significant matters: politics, economics, international relations, social welfare, science. Soft news reports popular interests, curiosities, and diversions: it includes sensational local reporting, scandal mongering, gossip columns, comic strips, the sexual lives of movie stars, and the latest murder. Journalists-critics attack American newspapers today for not being "serious" enough, for giving a larger and larger proportion of their space to soft rather than to hard news (p. 129). The reporter shrewdly adds that the task of his profession today is seldom to compose accounts of the latest events at lightning speed. Rather, it is shaped by "the problem of packaging." He says: "Our job is to report the news but it is also to keep a steady flow of news coming forward. Every Saturday morning, for example, we visit the Congressional leaders. We could write all the stories that we get out of these conferences for the Sunday a.m.'s but we don't. We learn to schedule them in order to space them out over Sunday's and Monday's papers. (p. 129)" An innocent observer might have expected that the rise of television and on-the-spot telecasting of the news would produce a pressure to report authentic spontaneous events exactly as they occur. But, ironically, these, like earlier improvements in the techniques of precise representation, have simply created more and better pseudo-events(p. 134) But the television perspective was quite different. The video viewer had the advantage of numerous cameras which were widely dispersed. Television thus ordered the events in its own way, quite different from that of the on-thespot confusion. The cameras were carefully focused on "significant" happenings— that is, those which emphasized the drama of the occasion. …On the television screen one received the impression of wildly cheering and enthusiastic crowds before, during, and after the parade. Of course the cameras were specially selecting "action" shots, which showed a noisy, Flood of pseudo-events 261 waving audience; yet in many cases the cheering, waving, and shouting were really a response not so much to the General as to the aiming of the camera. Actual spectators at the scene were doubly disappointed, not only because they usually saw very little (and that only briefly) from where they happened to be standing, but also because they knew they were missing a much better performance (with far more of the drama they expected) on the television screen (p. 135). "I bet my wife saw it much better over television!" and "We should have stayed home and watched it on TV" were the almost universal forms of dissatisfaction. While those at the scene were envying the viewers of the pseudo-event back home, the television viewers were, of course, being told again and again by the network commentators how great was the excitement of being "actually present." Yet, as the Chicago sociologists noted, for many of those actually present one of the greatest thrills of the day was the opportunity to be on television. Just as everybody likes to see his name in the newspapers, so nearly everybody likes to think that he can be seen (or still better, with the aid of videotape, actually can see himself) on television. Similarly, reporters following candidates Kennedy and Nixon during their tours in the 1960 presidential campaign noted how many of the "supporters" in the large crowds that were being televised had come out because they wanted to be seen on the television cameras. Television reporting allows us all to be the actors we really are. Recently I wandered onto the campus of the University of Chicago and happened to witness a tug of war between teams of students. It was amusing to see the women's team drench the men's team by pulling them into Botany Pond. Television cameras of the leading networks were there. The victory of the women's team seemed suspiciously easy to me. I was puzzled until told that this was not the original contest at all; the real tug of war had occurred a day or two before when telecasting conditions were not so good. This was a reenactment for television. On December 2, 1960, during the school integration disorders in New Orleans, Mayor de Lesseps S. Morrison wrote a letter to newsmen proposing a three-day moratorium on news and television coverage of the controversy. He argued that the printed and televised reports were exaggerated and were damaging the city's reputation and its tourist trade. People were given an impression of prevailing violence, when, he said, only one-tenth of 1 percent of the population had been involved in the demonstration. But he also pointed 262 D. Boorstin out that the mere presence of telecasting facilities was breeding disorder. "In many cases," he observed, "these people go to the area to get themselves on television and hurry home for the afternoon and evening telecasts to see the show" (p. 136). At least two television reporters had gone about the crowd interviewing demonstrators with inflammatory questions like "Why are you opposed to intermarriage?" Mayor Morrison said he himself had witnessed a television cameraman "setting up a scene," and then, having persuaded a group of students to respond like a "cheering section," had them yell and demonstrate on cue. The conscientious reporters indignantly rejected the Mayor's proposed moratorium on news. They said that "freedom of the press" was at stake. That was once an institution preserved in the interest of the community. Now it is often a euphemism for the prerogative of reporters to produce their synthetic commodity. IV In many subtle ways, the rise of pseudo-events has mixed up our roles as actors and as audience—or, the philosophers would say, as "object" and as "subject." Now we can oscillate between the two roles. "The movies are the only business," Will Rogers once remarked, "where you can go out front and applaud yourself." Nowadays one need not be a professional actor to have this satisfaction. We can appear in the mob scene and then go home and see ourselves on the television screen. No wonder we became confused about what is spontaneous, about what is really going on out there! New forms of pseudo-events, especially in the world of politics, thus offer a new kind of bewilderment to both politician and newsman. The politician (like F.D.R. in our example, or any holder of a press conference) himself in a sense composes the story; the journalist (like the wire service reporter we have quoted, or any newsman who incites an inflammatory statement) himself generates the event. The citizen can hardly be expected to assess the reality when the participants themselves are so often unsure who is doing the deed and who is making the report of it. Who is the history, and who is the historian? An admirable example of this new intertwinement of subject and object, of the history and the historian, of the actor and the reporter, is the so-called news "leak" (p. 137). By now the leak has become an important and wellestablished institution in American politics. It is, in fact, one of the main vehicles for communicating important information from officials to the Flood of pseudo-events 263 public. A clue to the new unreality of the citizen's world is the perverse new meaning now given to the word "leak." To leak, according to the dictionary, is to "let a fluid substance out or in accidentally: as, the ship leaks." But nowadays a news leak is one of the most elaborately planned ways of emitting information. It is, of course, a way in which a government official, with some clearly defined purpose (a leak, even more than a direct announcement, is apt to have some definite devious purpose behind it) makes an announcement, asks a question, or puts a suggestion. It might more accurately be called a "sub rosa announcement," an "indirect statement," or "cloaked news." The news leak is a pseudo-event par excellence. In its origin and growth, the leak illustrates another axiom of the world of pseudo-events: pseudoevents produce more pseudo-events. I will say more on this later. With the elaboration of news-gathering facilities in Washington—of regular, planned press conferences, of prepared statements for future release, and of countless other practices —the news protocol has hardened. Both government officials and reporters have felt the need for more flexible and more ambiguous modes of communication between them. The presidential press conference itself actually began as a kind of leak. …But today the leak is almost as well organized and as rigidly ruled by protocol as a formal press conference. Being fuller of ambiguity, with a welcome atmosphere of confidence and intrigue, it is more appealing to all concerned. The institutionalized leak puts a greater burden of contrivance and pretense on both government officials and reporters (p. 138). Pseudo-events spawn other pseudo-events in geometric progression. This is partly because every kind of pseudo-event (being planned) tends to become ritualized, with a protocol and a rigidity all its own. As each type of pseudoevent acquires this rigidity, pressures arise to produce other derivative forms of pseudo-event which are more fluid, more tantalizing, and more interestingly ambiguous. Thus, as the press conference (itself a pseudo-event) became formalized, there grew up the institutionalized leak. As the leak becomes formalized still other devices will appear. Of course the shrewd politician or the enterprising newsman knows this and knows how to take advantage of it. Seldom for outright deception; more often simply to make more "news," to provide more "information," or to "improve communication." (p. 140) These pseudo-events which flood our consciousness must be distinguished from propaganda. The two do have some characteristics in common. But our 264 D. Boorstin peculiar problems come from the fact that pseudo-events are in some respects the opposite of the propaganda which rules totalitarian countries. Propaganda—as prescribed, say, by Hitler in Mein Kampf—is information intentionally biased. Its effect depends primarily on its emotional appeal. While a pseudo-event is an ambiguous truth, propaganda is an appealing falsehood. Pseudo-events thrive on our honest desire to be informed, to have "all the facts," and even to have more facts than there really are. But propaganda feeds on our willingness to be inflamed. Pseudo-events appeal to our duty to be educated, propaganda appeals to our desire to be aroused (p. 141). While propaganda substitutes opinion for facts, pseudo-events are synthetic facts which move people indirectly, by providing the "factual" basis on which they are supposed to make up their minds. Propaganda moves them directly by explicitly making judgments for them. In a totalitarian society, where people are flooded by purposeful lies, the real facts are of course misrepresented, but the representation itself is not ambiguous. The propaganda lie is asserted as if it were true. Its object is to lead people to believe that the truth is simpler, more intelligible, than it really is. "Now the purpose of propaganda," Hitler explained, "is not continually to produce interesting changes for a few blaze little masters, but to convince; that means, to convince the masses. The masses, however, with their inertia, always need a certain time before they are ready even to notice a thing, and they will lend their memories only to the thousandfold repetition of the most simple ideas." But in our society, pseudo-events make simple facts seem more subtle, more ambiguous, and more speculative than they really are. Propaganda oversimplifies experience, pseudo-events overcomplicate it. At first it may seem strange that the rise of pseudo-events has coincided with the growth of the professional ethic which obliges newsmen to omit editorializing and personal judgments from their news accounts. But now it is in the making of pseudo-events that newsmen find ample scope for their individuality and creative imagination. In a democratic society like ours—and more especially in a highly literate, wealthy, competitive, and technologically advanced society—the people can be flooded by pseudo-events. For us, freedom of speech and of the press and of broadcasting includes freedom to create pseudo-events. Competing politicians, competing newsmen, and competing news media contest in this creation. They vie with one another in offering attractive, "informative" accounts and images of the world. They are free to speculate on the facts, to Flood of pseudo-events 265 bring new facts into being, to demand answers to their own contrived questions. Our "free marketplace of ideas" is a place where people are confronted by competing pseudo-events and are allowed to judge among them (p. 142). When we speak of "informing" the people, this is what we really mean. Until recently we have been justified in believing Abraham Lincoln's familiar maxim: "You may fool all the people some of the time; you can even fool some of the people all the time; but you can't fool all of the people all the time." This has been the foundation belief of American democracy. Lincoln's appealing slogan rests on two elementary assumptions. First, that there is a clear and visible distinction between sham and reality, between the lies a demagogue would have us believe and the truths which are there all the time. Second, that the people tend to prefer reality to sham, that if offered a choice between a simple truth and a contrived image, they will prefer the truth. Neither of these any longer fits the facts. Not because people are less intelligent or more dishonest. Rather because great unforeseen changes—the great forward strides of American civilization—have blurred the edges of reality. The pseudo-events which flood our consciousness are neither true nor false in the old familiar senses. The very same advances which have made them possible have also made the images—however planned, contrived, or distorted—more vivid, more attractive, more impressive, and more persuasive than reality itself. We cannot say that we are being fooled. It is not entirely inaccurate to say that we are being "informed." This world of ambiguity is created by those who believe they are instructing us, by our best public servants, and with our own collaboration. Our problem is the harder to solve because it is created by people working honestly and industriously at respectable jobs. It is not created by demagogues or crooks, by conspiracy or evil purpose. The efficient mass production of pseudo-events —in all kinds of packages, in black-and-white, in technicolor, in words, and in a thousand other forms—is the work of the whole machinery of our society. It is the daily product of men of good will. The media must be fed! The people must be informed! Most pleas for "more information" are therefore misguided. So long as we define information as a knowledge of pseudo-events, "more information" will simply multiply the symptoms without curing the disease (p. 143). Pseudo-events from their very nature tend to be more interesting and more attractive than spontaneous events. Therefore in American public life today 266 D. Boorstin pseudo-events tend to drive all other kinds of events out of our consciousness, or at least to overshadow them. Earnest, well-informed citizens seldom notice that their experience of spontaneous events is buried by pseudo-events. Yet nowadays, the more industriously they work at "informing" themselves, the more this tends to be true. In his now-classic work, Public Opinion, Walter Lippmann in 1922 began by distinguishing between "the world outside and the pictures in our heads." He defined a "stereotype" as an oversimplified pattern that helps us find meaning in the world. As examples he gave the crude "stereotypes we carry about in our heads," of large and varied classes of people like "Germans," "South Europeans," "Negroes," "Harvard men," "agitators," etc. The stereotype, Lippmann explained, satisfies our needs and helps us defend our prejudices by seeming to give definiteness and consistency to our turbulent and disorderly daily experience. In one sense, of course, stereotypes—the excessively simple, but easily grasped images of racial, national, or religious groups—are only another example of pseudo-events. But, generally speaking, they are closer to propaganda. For they simplify rather than complicate. Stereotypes narrow and limit experience in an emotionally satisfying way; but pseudo-events embroider and dramatize experience in an interesting way. This itself makes pseudo-events far more seductive; intellectually they are more defensible, more intricate, and more intriguing. To discover how the stereotype is made—to unmask the sources of propaganda—is to make the stereotype less believable. Information about the staging of a pseudo-event simply adds to its fascination (p. 144). Lippmann's description of stereotypes was helpful in its day. But he wrote before pseudo-events had come in full flood. Photographic journalism was then still in its infancy. Wide World Photos had just been organized by the New York Times in 1919. The first wirephoto to attract wide attention was in 1924, when the American Telephone and Telegraph Company sent to the New York Times pictures of the Republican convention in Cleveland which nominated Calvin Coolidge. Associated Press Picture Service was established in 1928. Life, the first wide-circulating weekly picture news magazine, appeared in 1936; within a year it had a circulation of 1,000,000, and within two years, 2,000,000. Look followed, in 1937. The news-reel, originated in France by Pathe, had been introduced to the United States only in 1910. When Lippmann wrote his book in 1922, radio was not yet reporting news to the consumer; television was of course unknown. Flood of pseudo-events 267 Recent improvements in vividness and speed, the enlargement and multiplying of news-reporting media, and the public's increasing news hunger now make Lippmann's brilliant analysis of the stereotype the legacy of a simpler age. For stereotypes made experience handy to grasp. But pseudoevents would make experience newly and satisfyingly elusive. In 1911 Will Irwin, writing in Collier's, described the new era's growing public demand for news as "a crying primal want of the mind, like hunger of the body." The mania for news was a symptom of expectations enlarged far beyond the capacity of the natural world to satisfy. It required a synthetic product. It stirred an irrational and undiscriminating hunger for fancier, more varied items. Stereotypes there had been and always would be; but they only dulled the palate for information. They were an opiate. Pseudo-events whetted the appetite; they aroused news hunger in the very act of satisfying it. In the age of pseudo-events it is less the artificial simplification than the artificial complication of experience that confuses us (p. 145). Whenever in the public mind a pseudo-event competes for attention with a spontaneous event in the same field, the pseudo-event will tend to dominate. What happens on television will overshadow what happens off television. Of course I am concerned here not with our private worlds but with our world of public affairs. Here are some characteristics of pseudo-events which make them overshadow spontaneous events, (1) Pseudo-events are more dramatic. A television debate between candidates can be planned to be more suspenseful (for example, by reserving questions which are then popped suddenly) than a casual encounter or consecutive formal speeches planned by each separately. (2) Pseudo-events, being planned for dissemination, are easier to disseminate and to make vivid. Participants are selected for their newsworthy and dramatic interest. (3) Pseudo-events can be repeated at will, and thus their impression can be reinforced. (4) Pseudo-events cost money to create; hence somebody has an interest in disseminating, magnifying, advertising, and extolling them as events worth watching or worth believing. They are therefore advertised in advance and rerun in order to get money's worth. (5) Pseudo-events, being planned for intelligibility, are more intelligible and hence more reassuring. Even if we cannot discuss intelligently the qualifications of the candidates or the complicated issues, we can at least judge the effectiveness of a television performance. How comforting to have some political matter we can grasp! (6) Pseudo-events are more sociable, more conversable, and more convenient to 268 D. Boorstin witness. Their occurrence is planned for our convenience. The Sunday newspaper appears when we have a lazy morning for it. Television programs appear when we are ready with our glass of beer. In the office the next morning, Jack Paar's (or any other star performer’s) regular late-night show at the usual hour will overshadow in conversation a casual event that suddenly came up and had to find its way into the news. (7) Knowledge of pseudoevents—of what has been reported, or what has been staged, and how— becomes the test of being "informed." News magazines provide us regularly with quiz questions concerning not what has happened but concerning "names in the news"—what has been reported in the news magazines (p. 146). Pseudo-events begin to provide that "common discourse" which some of my old-fashioned friends have hoped to find in the Great Books. (8) Finally, pseudo-events spawn other pseudo-events in geometric progression. They dominate our consciousness simply because there are more of them, and ever more. By this new Gresham's law of American public life, counterfeit happenings tend to drive spontaneous happenings out of circulation. The rise in the power and prestige of the presidency is due not only to the broadening powers of the office and the need for quick decisions, but also to the rise of centralized news-gathering and broadcasting, and the increase of the Washington press corps. The president has an ever more ready, more frequent, and more centralized access to the world of pseudo-events. A similar explanation helps account for the rising prominence in recent years of the congressional investigating committees. In many cases these committees have virtually no legislative impulse, and sometimes no intelligible legislative assignment. But they do have an almost unprecedented power, possessed now by no one else in the Federal government except the President, to make news. Newsmen support the committees because the committees feed the newsmen: they live together in happy symbiosis. The battle for power among Washington agencies becomes a contest to dominate the citizen's information of the government. This can most easily be done by fabricating pseudoevents. A perfect example of how pseudo-events can dominate is the recent popularity of the quiz show format. Its original appeal came less from the fact that such shows were tests of intelligence (or of dissimulation) than from the fact that the situations were elaborately contrived—with isolation booths, armed bank guards, and all the rest—and they purported to inform the public. Flood of pseudo-events 269 The application of the quiz show format to the so-called "Great Debates" between presidential candidates in the election of 1960 is only another example. These four campaign programs, pompously and self-righteously advertised by the broadcasting networks, were remarkably successful in reducing great national issues to trivial dimensions (p. 147). With appropriate vulgarity, they might have been called the $400,000 Question (prize: a $1oo,ooo-a-year job for four years). They were a clinical example of the pseudo-event, of how it is made, why it appeals, and of its consequences for democracy in America. In origin the Great Debates were confusedly collaborative between politicians and news makers. Public interest centered around the pseudo-event itself: the lighting, make-up, ground rules, whether notes would be allowed, etc. Far more interest was shown in the performance than in what was said. The pseudo-events spawned in turn by the Great Debates were numberless. People who had seen the shows read about them the more avidly, and listened eagerly for interpretations by news commentators. Representatives of both parties made "statements" on the probable effects of the debates. Numerous interviews and discussion programs were broadcast exploring their meaning. Opinion polls kept us informed on the nuances of our own and other people's reactions. Topics of speculation multiplied. Even the question whether there should be a fifth debate became for a while a lively "issue." (p. 148) …The television medium shapes this new kind of political quiz-show spectacular in many crucial ways. This greatest opportunity in American history to educate the voters by debating the large issues of the campaign failed. The main reason, as White points out, was the compulsions of the medium. "The nature of both TV and radio is that they abhor silence and 'dead time.' All TV and radio discussion programs are compelled to snap question and answer back and forth as if the contestants were adversaries in an intellectual tennis match. Although every experienced newspaperman and inquirer knows that the most thoughtful and responsive answers to any difficult question come after long pause, and that the longer the pause the more illuminating the thought that follows it, nonetheless the electronic media cannot bear to suffer a pause of more than five seconds; a pause of thirty seconds of dead time on air seems interminable. Thus, snapping their two-and-a-half-minute answers back and forth, both candidates could only react for the cameras and the people, they could not think" (p. 149). Whenever either candidate found himself touching a thought 270 D. Boorstin too large for two-minute exploration, he quickly retreated. Finally the television-watching voter was left to judge, not on issues explored by thoughtful men, but on the relative capacity of the two candidates to perform under television stress. Pseudo-events thus lead to emphasis on pseudo-qualifications. Again the self-fulfilling prophecy. If we test presidential candidates by their talents on TV quiz performances, we will, of course, choose presidents for precisely these qualifications. In a democracy, reality tends to conform to the pseudoevent. Nature imitates art. We are frustrated by our very efforts publicly to unmask the pseudo-event. Whenever we describe the lighting, the makeup, the studio setting, the rehearsals, etc., we simply arouse more interest. One newsman's interpretation makes us more eager to hear another's. One commentator's speculation that the debates may have little significance makes us curious to hear whether another commentator disagrees. Pseudo-events do, of course, increase our illusion of grasp on the world, what some have called the American illusion of omnipotence. Perhaps, we come to think, the world's problems can really be settled by "statements," by "summit" meetings, by a competition of "prestige," by overshadowing images, and by political quiz shows. Once we have tasted the charm of pseudo-events, we are tempted to believe they are the only important events. Our progress poisons the sources of our experience. And the poison tastes so sweet that it spoils our appetite for plain fact. Our seeming ability to satisfy our exaggerated expectations makes us forget that they are exaggerated.(p.150) İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 271-280 Forum Personal influence Elihu Katz ve Paul Lazarsfeld İletişim kuramlarıyla ilgili önemli değişimler, 1940’ların başlarında gelmeye başlamıştır. Bu değişim, kitle iletişim araçlarının “uyaran-tepki modeline” dayanan güçlü etkisinden, dolayısıyla kitle toplumu düşüncesinden uzaklaşma olarak nitelenir. Bu değişimle ilgili araştırmalara örnek olarak Ruth C. Peterson and L. L. Thurstone’un “Motion Pictures and the Social Attitudes of Children”; Herbert Blumer and Philip M. Hauser’in “Movies, Delinquency, and Crime”; Hadley Cantril’in “The Invasion From Mars”; Bernard Berelson, Hazel Gaudet ve Paul Lazarsfeld’in “The People Choice”; Elihu Katz ve Paul Lazarsfeld’in “Personal Influence” verilir. Bu tür ve bundan sonraki araştırmacılara verilen dolarların amacı “etkinin kaç aşamadan geçtiğini, dolaylı olup olmadığını” bulmaları için değil, etkinin kimlerden ve nasıl geçerek oluştuğunu bulmak ve böylece yeni iletişim stratejileriyle kontrol mekanizmaları kurarak kitlelerin düşüncelerini ve davranışlarını yönlendirme yollarını mükemmelleştirmektir. Bu araştırmalar algısal uyum faktörleri, grup üyeliği, sosyal ağlar, atfetme, kaçınma, yaklaşma, kararı etkileyen diğer kapı tutucular gibi “ara etkenlerin” girdiğini buldular. Bu bulgulardan etkinin dolaylı ve hatta zayıf olduğu akademik çevrelerde sunulurken, aynı anda etkinin bu bulgular yardımıyla nasıl güçlü ve yaygın olarak sağlanabileceği üzerinde durulmaya başlandı. Amaç akademik alanda zayıf etki kuramları geliştirilirken ve böylece kitle iletişim sistemi “kötü etkiler” konusunda sorumluluktan arındırılırken, endüstriyel alanda etkiyi maksimum bir şekilde sağlama yolları aranmaya devam etti. Bu araştırmaların klasiklerinde biri olan ve Personal Influence başlığıyla yayınlanan yapıtın araştırma hakkında önemli bilgiler veren “Introduction” bölümü sunuldu. 272 E. Katz ve P. Lazarsfeld Introduction 1 Although mass communications research is a recent development, it has already acquired a definite structure, which is often expressed in the wellknown organizing formula, "Who says what to whom and with what effect?" The first volume in the series devoted to this field and edited by Paul F. Lazarsfeld and Bernard Berelson dealt with content analysis. Other volumes will be concerned with audience research, with the structure of the communications industry, and with the effect of mass media on various sectors of contemporary American life. These are units which, in their general outlines, are familiar to all students of mass communications. In recent years, however, the organizing formula referred to above has acquired a larger meaning. When it was first stated by Lasswell it was intended to indicate that a radio station or newspaper could be likened to a person who was communicating a flow of messages. But in the meantime we have once again become interested in person-to-person communication and it now has become increasingly clear that the individual person who reads something and talks about it with other people cannot be taken simply as a simile for social entities like newspapers or magazines. He himself needs to be studied in his two-fold capacity as a communicator and as a relay point in the network of mass communications. It therefore seems appropriate to include a volume on personal influence in the present series. Because the investigation of personal influence is quite new, it has not yet been possible to develop a unified approach. The present volume consists of two parts. In the first, a large number of studies conducted by social psychologists are organized in a way which points up their relevance to the analysis of personal influence. The second part contains the main findings of an investigation conducted in Decatur, Illinois. The relation of these two parts to each (p. 1) other can best be understood if we start out with a brief history of our field study. Just before the last war the executives of a national news magazine wanted to give a new twist to a familiar research story. They had found repeatedly that their magazine was read by people who held important positions in the business community like bankers, lawyers and industrialists. 1 Kaynak: E. Katz and P. F. Lazarsfeld (1955) Personal Influence. New York: Free Pres, s. 1-12. Personal influence 273 But were they actually influential in the sense that they affected other people's decisions either by their example or their advice? Called on to suggest a procedure by which this possibility might be investigated, one of the authors of this volume suggested the following design: A sample of persons in a moderate-sized community were to be asked who had influenced them in any of a number of areas; the individuals who were most often designated as influential in this first step were then to be asked which magazines they read. As can be readily seen, two research ideas were merged in this suggestion. One came from the field of sociometry: the relative position of different community members was to be ascertained by asking them about the kinds of interrelations which existed between them. This is exactly the kind of characterization which the sociometrist makes; he asks the members of a group with whom they would like to talk or work and, from that information, determines which individuals are isolated and which are sought after. But the sociometric choice proposed here was not to be an abstract or artificial one: it was to be the report of a choice already made. This was to be done by inquiring into actual decisions which a sample of persons had made, and the influences which they had experienced in connection with their decisions. Whether or not a particular individual was to be considered influential would be determined by the number of people whose decisions he had affected in some concrete manner (p. 2). Simultaneously, another study2 had focused attention on what were then called "molecular leaders," or persons who were influential in their immediate environments, but not necessarily prominent within the total community. The importance of this kind of leadership was discovered almost accidentally. During the 1940 presidential campaign the effect of radio and print on developing vote decisions was investigated in an Ohio community. The findings of that study indicated that the effect of the mass media was small as compared to the role of personal influences. Voters made up their minds in such a way that, in the end, they conformed closely to the political climate of their social environment. And there was ample evidence that these decisions were strongly influenced by the advice and suggestions of others whom the voters met in the course of their daily lives. For it develops that, in all walks of life, there are persons who are especially likely to lead to the crystallization of opinion in their fellows. This finding came to the attention of Mr. Everett R. Smith, research director of the Macfadden Publications, Inc. He felt that it might have important implications for his firm, many of whose publications are aimed at 274 E. Katz ve P. Lazarsfeld reaching readers in the wage-earning class. It had been generally assumed previously that opinions were formed by the elite of the community, and then percolated down from one social stratum to the next until all followed the lead of the conspicuous persons at the apex of the community structure. But the 1940 election study seemed to indicate the parallel existence of what was then called horizontal opinion leadership. Each social stratum generated its own opinion leaders—the individuals who were likely to influence other persons in their immediate environment. In addition, the investigation seemed to indicate what was called a two-step flow in the effect of the mass media. In each social stratum, these "molecular" (p. 3) opinion leaders were more likely to expose themselves to magazines and broadcasts especially tuned to their level of education and interest. This seemed to suggest that influences stemming from the media make contact with opinion leaders who, in turn, pass them on to other people. An obvious question to raise was whether these findings could be corroborated in another investigation more carefully centered around the problem of personal influence. The design for the present study begins with a cross-section of women and then proceeds to identify the persons who are influential for these sample members in the pursuit of their daily activities. Four areas were chosen for special investigation: daily household marketing; the area of fashion as represented especially by dresses, cosmetics and various beauty treatments; attendance at movies; and the formation of opinions on local public affairs which happened to be under discussion at the time of the study. Each respondent was asked whether she had recently made a change or reached a decision in any of these four areas. If she had, she was asked a large number of questions in an effort to find out which media and what individuals had influenced her. By an inverse procedure, we also identified those individuals who, according to a number of criteria, seemed more likely to be sought out for advice by other persons in their immediate environment. The locale of the study was selected by a number of objective indices. For cities with approximately 60,000 population, all available census information was collected. A small number were found to be most typical in terms of their average characteristics. By adding some further considerations, Decatur, Illinois, turned out to be the obvious choice. The whole selection procedure is reported in an appendix. Personal influence 275 Five main problems were singled out for investigation; in the second part of this book the data collected in Decatur are .selected and organized around them. For the guidance of the reader, the problems may be described briefly in the following terms: 1. How is the notion of personal influence, as implicitly defined by our procedure, related to similar concepts such as prestige, persuasion, and so on? (In Merton's preliminary study, careful analysis of a variety of concepts was made. In our study, comparative data were provided for some of these.) (p. 4). 2. The application of sociometric methods to a community of 60,000 people was to be tried out. Heretofore the study of mutual choices had been largely confined to small groups like school classes or boy scout troops. In those cases everyone who was interviewed and everyone who was chosen belonged to the same group. But only a small portion of a total city population can be questioned. The persons they designate (in the present study, those chosen as influentials) are most likely to fall outside the sample; they therefore had to be located and investigated in separate follow-up interviews. In order to single out the influential people within the original sample, we had to make use of techniques of self-designation. Because different approaches were required, the various procedures had to be checked against each other. 3. Once the influential persons were spotted—they were called opinion leaders in our study, and most of them were located through procedures of self-designation—we wanted to find out what kind of people they were. This was to be done in terms of their social and demographic characteristics, their interest in the area under investigation, and their position in the network of mass communication. We also wanted to find out how they were related to the persons for whom they were influential: Were they older or younger; were they richer or poorer; were they family members, friends, neighbors, or coworkers? 4. For all of our respondents, and this was the crucial issue, we wanted to know how influences stemming from other people compared with the mass media influences in their decision-making experience. This led us to a detailed discussion of what we have called impact analysis. The problem is whether, under proper interviewing conditions, external factors such as advertising or another person's advice can be traced into a decision made by a particular respondent. Both authors of the present volume have carried out a number of studies in which this kind of question was raised; but this book offers the first detailed analysis of pertinent procedures. (p.5) 276 E. Katz ve P. Lazarsfeld 5. At the beginning of the study it was hoped that follow-up interviews with advisers could be made in more than two steps, so that a chain of impact leading from one person to the next could be traced. Because of budget limitations only token data could be collected. But these data, which are presented here, point to a very promising area for future research. From the last section of our report the reader will see that the existence of horizontal opinion leadership in many crucial areas of people's daily lives becomes clearly established. This does not mean, of course, that like always influences like. Even in our own study we find areas where vertical opinion leadership plays a considerable role and it is not quite absent anywhere. So the problem then arises of how the different modes of personal influence are interlaced. When it comes to choosing a movie, young people influence older people. When it comes to buying small consumer goods the older housewife influences the younger. The actual vote of a person in a presidential campaign where major social allegiances are involved is established within a social stratum rather independently of the choices made by people considerably higher or lower on the social scale; but when it comes to making up one's mind on local affairs where party tradition doesn't matter and where more need is felt for specific information, then the wage earner is more likely to take advice from the better educated white collar person. The original sponsor of the study will be pleased to learn that horizontal opinion leadership is most clear-cut in the field of small consumer purchases; in this realm, influence rarely crosses from one social stratum to another. However useful and informative such findings are, it should not be overlooked that they don't settle, but rather open up, an interesting and complex topic of inquiry. This might be a good point to take a stand on an issue which is sometimes debated among social scientists. Many of them make a distinction between dignified and undignified topics of research. How college students choose their dates is considered a dignified topic for a Ph.D. dissertation. The study (p. 6) of the effect of advertising on purchases is frowned upon in spite of the fact that the empirical study of human action could hardly find better material than this to develop systematic knowledge. At another place, one of the authors discusses this matter in considerable detail. There seems to be no point in repeating the argument here, for it can be hoped that the results reported in our study will by themselves show that the analysis of consumer actions goes far beyond its commercial implications into general problems of human behavior. Personal influence 277 Preparations for our study began in the fall of 1944, and field work was started in the spring of 1945, just as the European war ended. Analysis of the large mass of data which was collected proceeded slowly, because of the heavy work load imposed on the universities during the years following demobilization. As will be seen from our Acknowledgment, a number of colleagues who were associated with the study in its early phases moved to other positions, and could not maintain their affiliation with our inquiry. By the time our findings were ready for publication, an important new trend in social research had become so widespread that it had to be considered in connection with our approach. This required additional time. Stemming from a number of intellectual sources, the study of small groups had almost reached the status of an independent discipline. In many ways, the rapidly accumulating findings in this field were relevant to our own problem. For example, if one looked at a person in isolation or as simply an element in a statistical aggregate, something was left out of the picture. It had become obvious that the influence of mass media are not only paralleled by the influence of people; in addition, influences from the mass media, are, so to say, refracted by the personal environment of the ultimate consumer. Whether one person influenced another did not depend only upon the relation between the two, but also upon the manner in which they were imbedded into circles of friends, relatives (p. 7) or co-workers. While we had a large collection of data of relevance to this new approach to the problem, we certainly had not worked with a basic theory of "group dynamics" in mind. At the same time, as we started to examine the growing literature on the role of small groups, we also made an inverse observation. Authors in this area had paid little attention to the way in which their work was related to the large body of knowledge concerning the mass media; nor had they questioned how the results of experiments could be related to findings of large-scale field surveys and to techniques which aim at tracing influences through direct interviews with people affected in the normal course of their daily lives. It therefore seemed that, as a natural and necessary complement to our study, we should attempt a systematic integration of the two developments which had grown rapidly and simultaneously, but which had not taken account of each other: Small group research, on the one hand, and the study of mass media and personal influence through broad-scale survey techniques, on the other. 278 E. Katz ve P. Lazarsfeld As a result, one of us undertook the task of providing such an integration. This new sort of overview, which took the better part of two years to ready for publication, now forms the first part of the present volume. It begins with a short historical review which makes it evident that the "discovery of the small group" came about simultaneously in several areas of social research. The pertinent findings are organized into two major categories: those which trace influence within the group, and those which study factors impinging upon groups from the outside. As far as "communications within the group" are concerned two major sets of findings current in small group research are of considerable relevance: (a) Ostensibly private opinions arid attitudes are often generated and/or reinforced in small intimate groups of family, friends, co-workers. Opinions are more stable if they are shared by a group, and, under pressure of a "campaign," people are more likely to change opinions jointly than individually. (b) Families, friendships, work-groups and the like are interpersonal communications networks through which influences flow in patterned ways. The leader is a strategic element in the (p. 8) formation of group opinions: he is more aware of what the several members think; he mediates between them; and he represents something like the "typical" group-mind. Then we consider what small group research has contributed to an understanding of "communication to the group"—that is, to the problem of how groups keep in touch with their environments, and how influences stemming from outside make their way into the group. It is especially in connection with this second line of inquiry that the intertwining of personal influence and the mass media becomes evident. Here, however, small group research can contribute only a little, since so much of this work has been carried out in laboratories where the natural environment is intentionally eliminated. But if small group research cannot serve so well at this point, we are reminded that other fields of social research can. In underdeveloped areas, for example, face-to-face contacts probably play a more important role than they do in Western society. As modern mass media gradually make their way into Middle and Far Eastern countries, our main topic can be studied under very promising research conditions. As a matter of fact, we soon realized that there is a great deal of material which deserves scrutiny from our special point of view. There is rapidly accumulating a fund of anthropological data in which the interplay between mass media and personal contact has come to the Personal influence 279 attention of the field worker. Even in our own society there are situations which deserve re-analysis from this point of view: for instance, the role of the agricultural agent and of fellow farmers who interpret for farmers materials which they can obtain over the radio and through government pamphlets. These are the main considerations which lay behind the organization of our book in its present form. Originally, a third section was contemplated; it should at least be mentioned so that the reader can see the problem of personal influence in its total context. The way in which people influence each other is not only affected by the primary groups within which they live; it is codetermined by the broad institutional setting of the American scene. Some influence is exercised by the concentrated efforts of pressure groups. In recent years these efforts have been extended in several dirctions: It is not only the (p. 9) legislator, but also public opinion at large, which is being influenced; and the target is not only legislation, but also the choices and general attitudes of the ultimate consumers. Whole new professions, such as advertising and public relations, have grown up in this connection. But purposive activities of this kind are not the only ones which are relevant for our topic. The beauty parlor, the disc jockey, the department store, while intended as means of selling commodities become, derivatively, agencies which affect the styles of life and ways of thinking of those whom they influence. Some social theorists like David Riesman are inclined to feel that the whole intellectual climate in modern industrial society is permeated by the "advertising spirit." In the course of our field work, we collected a considerable number of interviews and observations pertaining to the more institutionalized sources of personal influence: beauty parlor operators, columnists who give advice in Decatur newspapers, lawyers, and others who are at the service of local businessmen and political figures. It turned out, however, that this material was too sketchy to permit a coherent presentation; it therefore is not included in our report. One more word is needed regarding the decision we made as to which of our own empirical data to include in the present publication. From the questionnaire reproduced in the appendix the reader will gather how many topics were included in the original plan of the study. He will notice, for instance, that the respondents were, on many topics, interviewed twice. The original plan was to analyze the changes in their answers, a procedure which is now generally known as the panel technique. In recent years, however, so much more extensive panel data have become available that it did not seem worthwhile to publish one of the earlier efforts. It will be seen that we asked 280 E. Katz ve P. Lazarsfeld our respondents a large number of questions regarding details of their reading and listening habits. Their answers are likely to be pretty much out of date by now. Inversely, however, we have included data even when they (p. 10) were not very impressive statistically in cases where they could exemplify a more important research idea. Thus, for instance, we have information on conversations by two partners, the one who gave advice and the one who got it. For a variety of reasons, discussed at several points in the report, the number of cases is small. But this type of information was not only new at the time it was collected; no other study to our knowledge, has provided it since. It therefore seemed desirable to bring it to the attention of our colleagues in the hope that other students would subsequently find the report and try it out on a large scale. We have attached a rather lengthy technical appendix where the short-comings as well as the promises of some of our efforts are candidly discussed. The place of this volume in a series on communications research can thus be summarized as follows. We are presenting the results of an empirical study which was intended to extend the scope of traditional communications research by taking into account some specific notions about the role of people. Behind the design of this study was the idea that persons, and especially opinion leaders, could be looked upon as another medium of mass communication, similar to magazines, newspapers and radio. We could study their "coverage," their effect, and, in a way, their content.8 The Decatur study did (p.11) indeed provide supporting data for such an approach. But it turned out to be too narrow. The individual person, whether as a generator or as an object of influence, must be studied in the setting of the primary group within which he lives. Studies in the newly developed tradition of small group research turned out to be amenable to re-organization and re-interpretation along the lines of this broader problem. The results of our secondary analysis of such material is also presented in this volume. There remains the corresponding task of relating both parts of the book to the work of students who have concentrated on broad social analyses. This, for the moment, must be left to a future endeavor. İletişim kuram ve araştırma dergisi Sayı 24 Kış-Bahar 2007, s. 281-293 Forum The end of ideology Daniel Bell 1 İdealist felsefenin evrimci entelektüellerine göre (örneğin Max Weber) endüstriyel kapitalizmle birlikte kültür ve gelenekler ve geleneksel değerler dönüşüme, değişime uğramaya başladı. Kapitalizm, bürokratik devletin yükselmesiyle birlikte, artan bir şekilde toplum ve insan etkinliklerini rasyonelleştirdi ve gelenekleri, görenekleri, dini inanış ve pratikleri değil tekniksel etkenlikte insan davranışını kendine ölçü olarak aldı. Sosyal yaşamın ve siyasal gücün laikleşmesi "ideolojilerin" çıkması ve yayılmasının koşullarını yarattı. Bu çerçevede, "ideolojiler" öncelikle harekete geçirme ve meşrulaştırma fonksiyonlarına sahip laik inanç sistemleri olarak anlaşıldı. 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başları bu anlamda "ideolojiler çağı" olarak, işaretlendi: Fransız ve Amerika devrimleri, sosyalizm, komünizm, liberalizm, tutuculuk, milliyetçilik gibi siyasal doktrinlerin veya "izmlerin" yaygınlaşması gibi... Bu “izm”lerin yayılmasında artan gazete endüstrisinin ve okuma yazmanın belli bir etkisi olmuştur. İletişim araçlarının etkisi bazen büyük ölçüde abartılmış, bazen de "kaç kişi okuryazardı ki, kim okuyor veya okuyabiliyordu” savıyla yapılan incelemelerle büyük ölçüde küçümsenmiştir. Bazı bilim adamları, ABD’de İkinci Dünya Savaşından sonraki ekonomik gelişmenin sağladığı refaha bakarak, endüstriyel toplumun son bulduğu ve yerini hizmet sektörü ağırlıklı bolluk içindeki, ideolojilerin son bulduğu postendüstriyel toplumun aldığı tezini sunmuşlardır. "İdeolojinin sonu" tezi yeni bir fikir değil: orijinal olarak bazı tanınmış liberal ve tutucu aydınlar, örneğin hepsi de 1950'lerde yazılmış olan Raymond Aron'un Entelektüellerin Afyonu, Daniel Bell'in İdeolojilerin Sonu, Seymour M. Lipset'in sınıf mücadelesinin gerilediği ve "kızıl bayraksız" ve ideolojisiz mücadeleye dönüştüğü savunulmuştur. Özgün şekliyle, bu iddiaya göre, ikinci Dünya savaşından sonra radikal ve devrimci doktrinler gelişmiş endüstriyel 1 Http://www.english.upenn.edu/~afilreis/50s/bell-chap13.html 282 D. Bell toplumlarda gerilemeye başladı, ikna-edici gücünü yitirdi. İdeolojiler sadece varolan sosyal ve siyasal örgütlerden memnun olmayan entelektüeller tarafından tutulmaktadır. örneğin, Gouldner'a göre, elektronik iletişim araçlarının gelişmesi modern toplumlarda ideolojinin rolünün gerilemesini işaretler. İdeoloji gittikçe toplumda yerini kaybetmekte ve bilinç artan bir şekilde elektronik araçların ürünleri tarafından biçimlendirilmektedir. İdeoloji artan bir şekilde sınırlı üniversite alanında entelektüeller tarafından tutulmaktadır. "İdeolojik siyaset" ve Marxist ve komünist sosyal değişim arama gelişmiş ülkelerde yerini pragmatizme bırakmaktadır. Bu aydınlar ideolojilerin az gelişmiş ülkelerde devam edeceğini, bu durumun sadece gelişmiş endüstri toplumlarında olduğunu savunmuşlardır. İdeolojinin sonunu ilan edenler "ideoloji” dediklerinde herhangi bir laik inanç sistemlerinde bahsetmiyorlardı. Bahsettikleri gerçekte Marxizmdi. Dolayısıyla, ideolojinin sonu gerçekte Marxizmin sonu anlamınadır. İdeolojiyi sadece siyasal bir doktrinle, siyasal inanç, tutum ve siyasal sembolsel sistemle sınırlamakla dikkatimiz günlük yaşamın çeşitli durumları içinde egemenliğin kurulması, tutulması ve sürdürülmesinden uzağa çekilir. Bu şekilde ideoloji dar bir çerçeve içine sıkıştırılır. Bell'in homojen ve bütünleşik postendüstriyel toplum görüşü 60'ların ve yetmişlerin mücadeleleri, başkaldırıları, sosyal ve ekonomik krizlerle dolu gerçeğinde çöküntüye uğradı. Fakat küreselleşmeyle ve homojenlikten çok farklılıkların olduğu anlayışının güç kazanmasıyla birlikte, post endüstriyel görüş homojenlik fikrini terk edip Huntington ve benzerlerinin elinde "kırılmalar, çökmeler, kesintiler" fikrine dönüştü. 1980 ve 1990’lara gelindiğinde, eski kalkınma ve değişim fikirleri bu görüşle yeni-kılıflara büründürüldü; globallikle ideolojik ve sınıf mücadelesinin son bulduğu, evrensellik içinde "karşılıklı bağımlılık” geldiği belirtildi. Aslında, küresel ideolojinin "karşılıklı bağımlılığı” küresel pazarda sömürenlerle sömürülenler arasındaki "karşılıklı bağımlılıktır.” Bu bağımlılıkta sömürenin sömürülene bağımlılığı, yaşamsal önem ve değer taşır. Sömürülenin sömürene bağımlılığı ise, yaşam koşulları elinden alınmış insanların bağımlılığıdır. İdeolojinin sonunu ilan etmek için, akılcılığın, mantığın ve düşüncenin sonunu ilan etmek gerek. Çünkü ideoloji (a) belli karakterler taşıyan düşünce demektir, (b) belli karakterler taşıyan düşünce sistemi demektir, (c) düşüncebilim, yani düşünce ve düşüncenin materyal ve soyut doğası üzerinde kuramsal açıklama, demektir. Dolayısıyla, “ideolojinin sonu” olamaz, olabilmesi için düşünen insanın kendisi, dışı ve hiçbir ilişki hakkında The end of ideology 283 düşünmemesi gerekir. Kendini “düşünüyorum o halde varım” diye tanımlayan insanın ideolojisi olduğu gibi, ideolojim yok, “yiyor, içiyor, kullanıyor, tüketiyorum, o halde varım” diyen insanın da ideolojisi vardır. “Hürriyet gazetesinin ideolojisi yok” diyenler ya aptalca ve geri-zekalıca ya da D. Bell gibi akıllıca bir küresel pazar ideolojisinin sözcülüğünü yapmaktadır. Chapter 13: The mood of three generations It is difficult for me to know if I am, or am not, of the "young generation." I came to political awareness in the Depression and joined the Young People's Socialist League in 1932, at the precocious age of thirteen. At the age of fifteen I was writing resolutions on the "road to power." At C.C.N.Y., in the late thirties, I was already a veteran of many factional wars. Since graduating, in 1938, I have worked for twenty years, half my life, as a writer or teacher -a respectable period, yet whenever biographical details are printed, I am, allmost inescapably, referred to as a young American sociologist, or a young American writer. And so are others of my generation of the same age or slightly older. To take some random examples: Harvey Swados, now thirtynine, is still called a promising "young" writer although he has published three novels; Richard Hofstadter, who, at the age of forty- two, has published four first-rate historical interpretations, is called a young American scholar; James Wechsler, over forty, a young editor; Saul Bellow, over forty, a young American novelist; Leslie Fiedler, aged forty-three, a young American critic; Alfred Kazin, aged forty-four, a young American critic, etc., etc. Two generations ago, a man of forty would not have been considered young. The Founding Fathers of the American Republic were largely in their thirties when the country was formed; so, too, were the leaders of the Russian Revolution. But this is an older man's world, and in the lengthening of the "shadow line" a damper is put on the younger generations. But, beyond the general change in the tone of the culture, there is a more specific reason why the college generation of "the thirties" has been, until now, at bay. This is because those who dominated "the thirties" were young themselves when they became established, and, until recently, have held major sway in the culture. Partisan Review, for example, is twenty-three years old, yet its editors, William Phillips and Philip Rahv, are not "old" men (say, fifty, give or take a year). Our intellectual nesters--Lionel Trilling, Sidney Hook, Edmund Wilson, Reinhold Niebuhr, John Dos Passos, Newton Arvin, 284 D. Bell F.W. Dupee, James T. Farrell, Richard Wright, Max Lerner, Elliott Cohen-were in their late twenties and early thirties when they made their mark as a new generation. The reason why there has been no revolt against them, as they, in asserting a radical politics, had ousted their elders, is that they led their own "counter-revolt." They had both iliad and odyssey, were iconistic and iconoclastic. They were intense, oratory, naive, simplistic, and passionate, but, after the Moscow Trials and the Soviet-Nazi pact, disenchanted and reflective; and from them and their experiences we have inherited the key terms which dominate discourse today: irony, paradox, ambiguity, and complexity. Curiously, though they--and we--are sadder and perhaps wiser than the first political generations of the century, we are not better or greater. There are few figures today, or of the last twenty years, and few books, that can match the stature and work of Dewey, Beard, Holmes, Veblen, Brandeis. But to read these men today is to be struck by their essential optimism (even Veblen: read his Engineers and the Price System, and its technocratic vision of the future), which was based upon an ultimate faith in the rationality or common sense of men. Ours, a "twice-born" generation, finds its wisdom in pessimism, evil, tragedy, and despair. So we are both old and young "before our time." The remarkable fact about the recent post-college generation, as one of its spokesmen, Norman Podhoretz, has pointed out, is its sober, matter-of-fact, "mature" acceptance of the complexities of politics and existence; but also, as he concludes, an underlying restlessness, a feeling of being cheated out of adventure, and a search for passion. There is a hankering for the misspent life that was never misspent. (But, I suspect, there has been, along with the strong emphasis on estheticism, homosexuality, and the like, a greater sub-rosa exploration of the decadent than Mr. Podhoretz admits.) And, among the more serious-minded, a longing for "a cause to believe in," although the selfconscious awareness of the desire for "a cause" itself is self-defeating. Yet no generation can be denied an experience, even a negative one. Previously sane periods have seen such efflorescences as the "Yellow Book estheticism" of England in the nineties, or the mysticism and debauchery of Russian intellectuals (cf. Artzybesheff's Sanine) in the 1910's. In England today, in Kingsley Amis's Lucky Jim or John Osborne's Look Back in Anger, we have the flowering of what Christopher Sykes has called "redbrickism, provincialism, and all this belly-aching"--meaning a revolt against the cultural inbreeding of Oxford and Cambridge, and the grayness of the Welfare State. The end of ideology 285 What will happen in the United States is difficult to foresee, for all expressions of revolt, whether it be Zen, or abstract expressionism, or Jungianism, or progressive jazz, quickly become modish and fiat. In the Christian trials of conversion (i.e., a genuine experience that transformed one's life) one had to be lost to be saved. Today, experiences are transposed from the moral to the psychological level, and to become "ecstatic" (literally, "ex-stasis," or outside one's self) one has to "let go" completely. But consciousness of self has become so inbred that even an impulse to "let go" becomes self-conscious; and so there is, almost, an infinite regress. But the problem for the generation is less, as Mr. Podhoretz says, the "fear of experience" than an inability to define an "enemy." One can have causes and passions only when one knows against whom to fight. The writers of the twenties -- Dadaist, Menckenian, and nihilist--scorned bourgeois mores. The radicals of the thirties fought "capitalism," and later, fascism, and for some, Stalinism. Today, intellectually, emotionally, who is the enemy that one can fight? The paradox is that the generation wants to live a "heroic" life but finds the image truly "quixotic." This is, as for Cervantes' Don, the end of an age. For the younger generation, as for all intellectuals, there is this impasse. It is part of the time which has seen the end of ideology. The ideologist--Communist, existentialist, religionist-- wants to live at some extreme, and criticizes the ordinary man for failing to live at the level of grandeur. One can try to do so if there is the genuine possibility that the next moment could be actually, a "transforming moment" when salvation or revolution or genuine passion could be achieved. But such chiliastic moments are illusions. And what is left is the unheroic, day-to-day routine of living. Max Weber, more than forty years ago, in a poignant essay entitled "Politics as a Vocation," posed the problem as one of accepting the "ethics of responsibility" or the "ethics of ultimate ends." For the latter--the "true believer" all sacrifices, all means, are acceptable for the achievement of one's belief. But for those who take on responsibility, who forgo the sin of pride, of assuming they know how life should be ordered or how the blueprint of the new society should read, one's role can be only to reject all absolutes and accept pragmatic compromise. The loss of innocence in the thirties For A Small Group, the thirties have a special meaning. These are the individuals who went through the radical movement and who bear, as on 286 D. Bell invisible frontlets, the stamp of those years on their foreheads. The number is small. Of the four million college and high-school youths, less than twenty thousand, or one-half of one per cent, took part in radical activity. But, like the drop of dye that suffuses the cloth, this number gave the decade its coloration. A radical is a prodigal son. For him, the world is a strange place whose contours have to be explored according to one's destiny. He may eventually return to the house of his elders, but the return is by choice, and not, as of those who stayed behind, of unblinking filial obedience. A resilient society, like a wise parent, understands this ritual, and, in meeting the challenge to tradition, grows. But in the thirties, the fissures were too deep. Seemingly, there was no home to return to. One could only march forward. Everybody seemed to be tramping, tramping, tramping. Marching, Marching was the title of a prizewinning proletarian novel. There were parades, picketing, protests, farm holidays, and even a general strike in San Francisco. There was also a new man, the Communist. Not just the radical--always alien, always testing, yet open in his aims -- but a hidden soldier in a war against society. In a few short years, the excitement evaporated. The labor movement grew fat and bureaucratized. The political intellectuals became absorbed into the New Deal. The papier-mache proletarian novelists went on to become Hollywood hacks. And yet it is only by understanding the fate of the prodigal sons and the Communists that one can understand the loss of innocence that is America's distinctive experience of the thirties. Murray Kempton, in his book Part of Our Time, has looked at the small band who dreamed, and who--because of having a dream "possessed no more of doubting"--sought to impress that dream into action. But in action, one defies one's character. In some, the iron became brittle, in some it became hard; others cast the iron away, and still others were crushed. In the end, almost all had lost the dream and the world was only doubt. The story opens, naturally enough, with Alger Hiss and Whittaker Chambers. Kempton retells the familiar story, but with a special nuance. What united the strange pair was their symbiotic relation to Baltimore, a mildewed city which was Kempton's home and whose musty character he captures so well. Hiss, from a shabby, genteel Baltimore family, fled its faded elegance to meet Chambers, the tortured man from the underground, who settled gratefully into its Victorian dust. Each found, in the secret craving of the The end of ideology 287 other, the lives they were rejecting, until, locked in defeat, they both sank beneath the waters. The story spreads out and touches on the writers attracted by the myth of the revolutionary collective, the "rebel girls," the militant labor leaders, the youth movement, and others who were riding the crest of history's waves. it is not a formal history of the left, but a series of novellas. What gives it its special cast and enormous appeal is the elegiac mood, the touch of adolescent ache in the writing. A descendant of an old Southern family, James Murray Mason Ambler Kempton carries many bloodlines in his full name. In the thirties, he was, briefly, a college Communist, went to sea, became a Socialist, and, fleeing the deracinated talk of New York intellectuals, enlisted and found a community, for a while, in the fighting platoons of New Guinea. Like all utopian moments, this communion had vitality only in memory, rather than enduring reality, and Kempton returned to New York, where, for the past six years, as a widely read columnist of the New York Post, he has been another Brunn the iconoclast. There are no villains in the book--none so wholly black that some degree of pity does not remain--only the pathos of those who, by living a lie, became consumed by it: John Howard Lawson, whose nervous Processional promised a new style in the American theater, but who, as a Hollywood commissar, played at revolution by smuggling lines of "progressive dialogue" into banal movies; Lee Pressman, the taut, brilliant labor lawyer, who chose Henry Wallace and the Progressives over Phil Murray and the C.I.O., and found, too late, that he had made the wrong choice; Ann Moos Remington, the prototype of the "rebel girl," who would only marry ardent William Remington if he would join the Young Communist League, but later, as his ex-wife, testified against him in a perjury trial. There are heroes, for, unlike many disenchanted, Kempton has some--that radical breed, who, though patronized by the later "realists' who equated revolution with tough-mindedness, retained their kindness and idealism: James T. Farrell, an unpolished novelist, perhaps, but one whose bullheaded grasp of truth sent him rampaging against the Communist writer fronts; Gardener Jackson, who organized the Sacco-Vanzetti defense but ran afoul of the Communist amoralists; Mary Heaton Vorse, who wrote of labor not as an abstract collective but as individuals; Edmund Wilson, whose canon of criticism kept him on an inviolate path of honesty. 288 D. Bell There are many others: the incredible J.B. Matthews, a political Reverend Davidson, who, having slept with the red Sadie Thompsons, got lascivious contrition in exposing them; John Dos Passos, who found the Communist manipulations too frightening for his anarchist impulses and turned Republican; Joe Curran, who in going from park bench to labor leader became trapped by the dilemmas of responsibility and was forced to sweep aside his old rebel cohorts; the Reuther boys, uncomplicated by bohemian trappings, who soberly have sought to install a sense of social discipline in America. And many others--the middle-class Vassar girls, the boy who died in Spain, the Negroes who rebuffed the Communists and obtained a new dignity. Like Malcolm Cowley's Exile's Return or Vincent Sheean's Personal History, Kempton's book is the story of a generation, and if it sometimes lacks the personal element of those accounts of the twenties, it has a sweep and power fired by the ache for the lost Arcadia. In the end, the generation failed. Not because the idealistic impulses became exhausted; this is the inevitable trajectory, perhaps, of any radical generation. Not because events had belied the predictions, this is a healthier America. But because this may well have been the last radical generation for a time--the last because it was the first that tasted power and became corrupt. (Yet it is not only that power corrupts, for, as Alex Comfort once said, corrupt men seek power.) But the seed of the corruption was the hubris of the "possessed." Generous of impulse, it sought the end of injustice, but in the single vision the dogmatism grew hard and the moral sense cynical, so that, when reality proved the vision false, all that was left was the hardness, or the despair. Politics in the forties Dwight MacDonald made his political debut in 1937 by writing a fivepage letter to the New Republic protesting Malcolm Cowley's pusillanimous review of the official transcripts of the Moscow trials; after considerable haggling, the New Republic printed one-third of the letter. Earlier, he had formed an exclusive club at Phillips Exeter Academy under the revolutionary motto of Pour Epater les Bourgeois. … In 1944, Macdonald rounded his monthly, later quarterly, periodical, Politics, an extraordinary achievement in personal journalism. In 1949, exhausted by these efforts, Macdonald surrendered Politics and politics, and turned to the more genteel pastures of the New Yorker. The end of ideology 289 Macdonald is a journalist-burn-intellectual, not a social scientist or a philosopher. The intellectual takes as a starting point his self and relates the world to his own sensibilities; the scientist accepts an existing field of knowledge and seeks to map out the unexplored terrain. The impulse of the journalist is to be novel, yet to relate his curiosities to the urgencies of the moment; the philosopher seeks what he conceives to be true, regardless of the moment. The changing nature of experience, thus, always seduces the intellectual. That is why Macdonald, temperamentally, is not really interested in ideas but in moral posture, and his is a constant search for inconstant verities. These impulses, plus a remarkable devotion to his craft, did lead him for a moment to a unique place in American intellectual history. For when we come to look more closely at the forties, as our curiosities are now turned to the earlier decades, we may see that Politics was the only magazine that was aware of and insistently kept calling attention to, changes that were taking place in moral temper, the depths of which we still incompletely realize. The singular theme of Politics was the event of depersonalization: the denigration of the individual through the impersonality of killing; the role of terror and extreme situations; how things happen to people and people became "things," the turning of society into a mechanism. The theme of depersonalization has now been made abstract and objectified, almost a literary commodity, by existentialism, Tillich's theology, and the popular sociology of the mass society. But in Politics it was there, palpable, in concrete detail, and illustrated in the ways in which individuals lost their humanness. The best essays in the book, unfortunately only a fifth of the total, are those written during the war, when Macdonald, with his remarkable eye for significant detail, illuminated the psychology of killing, the pathetic attempts to expiate guilt, the mock bravado of war. Perhaps the most extraordinary article that Politics ever published was the abridgement of Bruno Bettelheim's account, from the Journal of Abnormal and Social Psychology, of "Behavior in Extreme Situations." The sense of fear that it evoked arose not from the descriptions of sadism in the concentration camps, but from the horrifying awareness that a victim, out of the deep, infantile, regressive aspects in one's own nature, would willingly take on the hideous mask, stance, and code of the brutes. Whatever we have heard subsequently about confessions, 290 D. Bell brainwashing, and the like, hardly matched the awesome revelation of those first disclosures. Macdonald was more sensitive to these concerns because, as a pacifist, he was more alive to and horrified by these changes than those who justified the war; he was also influenced by Nicola Chiaramonte and other refugees who had had first-hand contact with these sickening events. Yet, more fundamentally, this awareness derived from a singular innocence about politics. One of the accusations that Ortega y Gasset brought against liberalism, as Mrs. Judith Shklar reminds us in her interesting book After Utopia, is that it forgot the violence inherent in politics. Ortega's indictment derived from the liberaI's inability to understand the "fierce nature of the State," which, owing to the Hobbesian need to maintain order, must rule by threat against all. (And it followed for Ortega that all political activity was degrading, especially for the intellectual, whose vocation--the desire for truth--brought him into opposition to the politician, with his need for expediency, compromise, and myths.) Macdonald's fall from innocence came in the horrifying realization that violence--and the drive for domination--was a craving in man, and, following Hannah Arendt, that modern society had become a bureaucratized apparatus for periodically, and necessarily, evoking and suppressing such violence. And since the indictment of innocence could be leveled against radicalism as well, politics--and Politics--had to come to an end. There remains the difficult question--far beyond the scope of this essay-of how true such a theory is. These political images are conceptions that derive from "heroic" and ultimately romantic images of life and man's place in it. To see politics on the more mundane, and civil, level of reconciling diverse interests may be naive. But this has been the British experience and, McCarthy apart, that of America, too. We do not live "at extremes" (and when we do, as in popular culture, this represents vicarious violence, not real experience, and is perhaps a useful displacement). That is why, perhaps, we have avoided some of the extreme ideological conflicts that wrecked Europe. Apart from the apathy of the fat fifties, one reason, perhaps, why Politics could not last is that it drew from alien experiences. Is the fabric of American life strong enough to resist such rents as occurred in Europe? Did the war really leave us unmarked? It is the merit of Dwight Macdonald's Memoirs that he forces us once again to confront such desperate questions. The end of ideology 291 Dissent in the fifties Dissent is one of the few cultural periodicals in the United States avowing socialist politics and radical in its criticism of contemporary culture. It is, like Universities and Left Review in England and Arguments in France, at odds with the doctrinaire interpretation of orthodox Marxism, and at one with the search for a new socialist humanism. But in important respects the differences are greater than the similarities. Universities and Left Review arose out of the ferment in the Communist world following the Khrushchev admissions that the Stalin regime had criminally murdered thousands of innocent Communists. Arguments' came into being after the 1956 events in Poland and Hungary, and, in its intense philosophical absorption, reflects the revisionist discussions that have taken place in Eastern Europe. Dissent, five years older than the other two, was rounded largely by individuals who had left the Trotskyite movement a few years before (the "class of 1950"), and who were long schooled in the doctrinal debates of Marxist exegetics. The difference in origin accounts for the differences in tone and content. The first two are products of the fifties, cut off from the past by the war and the tales of their tired elders; the latter is an echo of the thirties, repeating, in mournful anger, the concerns and debates of the past. Universities and Left Review and Arguments represent a new generation with all the earnestness and questing freshness of the young; Dissent is a magazine of the epigone, the after-born, jejune, and weary. Universities and Left Review and Arguments are intense, frenetic, naive, bursting out with a new sense of autodidact wonder about theoretical issues that had been wrangled over by the Left twenty years before; Dissent is querulous, scornful, magisterial, sectarian, yet infinitely more sophisticated. These differences in style caricature, as extreme statements are wont to do, the gulf between European and American radicalism. It is not only that America has become an affluent society, offering place (in the universities and in the publishing houses) and prestige (if not in the society as a whole, certainly in the universities and the publishing houses) to the onetime radicals--and it is interesting to note that the two chief editors of Dissent, Irving Howe and Lewis Coser, are university professors--but American radicalism had, intellectually, long ago disposed of the very questions that rack the serious European Left today. It is that fact--as well as the one that American society, through the modifications introduced by Roosevelt and 292 D. Bell Truman, belied Marxist predictions of "fascism and collapse"--which explains much of the difference in intellectual atmosphere between the two continents. This is a seeming paradox. Europe, in legend, has always been the home of subtle philosophical discussion; America was the land of grubby pragmatism. Questions laid to rest in Europe found their reincarnation (an old quip had it) twenty years later in the United States. Whatever the truth of the remark once, the reverse is true today. Take any of the questions that in the last five years have preoccupied Sartre and Camus in France, Wolfgang Harich in East Germany, Kolakowski in Poland--the questions of ends and means, of class truth, the meaningfulness of dialectic materialism as a scientific construct, the definition of a workers' State, party democracy, the nature of bureaucracy, the relationship of literature to propaganda, the mixed economy--and you will find that these were thrashed out more than twenty years ago by Sidney Hook, Ernest Nagel, Lewis Corey, Edmund Wilson, Philip Rahv, John Dewey, and dozens of others in the pages of Partisan Review, the New International, and the New Leader. It is not that these men had greater theoretical acumen than Marxists in Europe, many of whom, individually (most notably Ignazio Silone, in Bread and Wine), had explored these same problems. But while in Europe only a small number of intellectuals left the Communist orbit before the war, in the United States almost the entire group of serious intellectuals who had been attracted to Marxism had broken with the Communist party by 1940. Thus, as an intellectual problem, Bolshevism disappeared from the American scene almost twenty years ago. The sociological reasons for these differences in behavior are varied. Being 3,000 miles from Europe, the American radicals were not caught up in the immediate political struggles of fascism--and the possibility of having to become refugees-- so there was less reason to suppress the political doubts which had been fired by the Moscow Trials and the Nazi-Soviet Pact. In the United States, moreover, the Communist party never had a large following in the labor movement, so there was no emotional force the party could use to hold the intellectuals. … As a result of such flee-spiritedness, the basic political drift of the former Left intelligentsia in the United States in the forties and fifties has been antiideological--that is to say, skeptical of the rationalistic claim that socialism, by eliminating the economic basis of exploitation, would solve all social questions; and to a great extent this anti-rationalism is the source of the The end of ideology 293 intellectual vogue of Freudianism and neo-orthodox theology (i.e., Reinhold Niebuhr and Paul Tillich), with their anti-rational stoicism. Moreover, the American intellectuals found new virtues in the United States because of its pluralism, the acceptance of the Welfare State, the spread of education, and the expanding opportunities for intellectual employment. And, in the growing Cold War, they accepted the fact that Soviet Russia was the principal threat to freedom in the world today. These political attitudes were reflected largely in the pages of Partisan Review, Commentary, and the New Leader, the three magazines, and the writers grouped around them, that originally made up the core of the American Committee for Cultural Freedom. On the academic level, these re-evaluations called into question the populist basis of American radicalism and argued that the political conflicts of the fifties, such as McCarthyism, were more fruitfully explained by sociological concepts such as "status anxiety" than by the more conventional notions of class or interest group conflicts. The changes in intellectual temper can be seen in Lionel Trilling's The Liberal Imagination, Richard Hofstadter's The Age of Reform, Edward Shils' The Torment of Secrecy, and the various essays on "McCarthyism" in The New American Right, edited by this writer. It was in this context of the breakup of the old Left, and in reaction to these re-evaluations, that Dissent arose. Its targets were those who were calling the old radical cliches into question, and the internal debate was carried on, as it has usually been in the United States, in that large, exotic cauldron that is the New York intellectual world. While Dissent talked of the conformism of American society, and the need for "new ideas," there was little path-breaking thought on radicalism. "What Shall We Do?" asks one of the editors, Lewis Coser, in a programmatic essay. "Above all, it would seem to me," says editor Coser, the radical "must be concerned with maintaining, encouraging, fostering the growth of the species 'radical.' If it becomes extinct, our culture will inevitably ossify from want of challenge." But challenge to what? Radical about what? Dissent attacked Partisan Review and Commentary for not being radical. But, other than attacking these magazines, there was little in Dissent itself that was new; it never exemplified what it meant by radicalism; and it has not been able, especially in politics, to propose anything.
Benzer belgeler
A Journal of Oriental Studies Sayı/Issue: 4, 2009/2
word formatında hazırlanmalı ve “[email protected]” adresine
bir niyet mektubuna eklenerek gönderilmelidir. Editör makaleyi
okuduktan sonra ya değerlendirmeleri için iki hakeme gönderir y...