ROMA VE BİZANS DEVRİNDE İZMİT VE ÇEVRESİNDE İKİ MERKEZ
Transkript
ROMA VE BİZANS DEVRİNDE İZMİT VE ÇEVRESİNDE İKİ MERKEZ
ROMA VE BİZANS DEVRİNDE İZMİT VE ÇEVRESİNDE İKİ MERKEZ: SERDİVAN VE YAZLIKKÖY* Özkan ERTUĞRUL** 1980’li yıllardan beri çalıştığımız bir alan olan Bithynia, hiç şüphesiz Anadolu’nun da en önemli bölgelerinden birini teşkil etmektedir. Son derece geniş yayılma alanı ile Trakya bölgesinden gelen akınların uzunca bir süre etkisinde kalmış, hatta ilk yerleşik toplumun Traklar olduğu dahi kabul edilebilir bir görüştür. Bu antik bölgenin merkezi durumunda olan İzmit, eski çağlardan beri ciddi bir yerleşim yeri olarak gözükmektedir. Nikomedia kenti bir yamaç kent olarak aynı zamanda tepekent formu da veren önemli bir coğrafi konumdadır. Kale, Alaca, Kabaran ve Paç olarak dört tepe şeklinde görülen kent ve yamaçları Nicomedia’nın yapısını oluşturmaktadır. Özellikle Roma ve Roma’nın doğal bir devamcısı olan Bizans’ın buradaki varlıkları günümüze ulaşan kalıntılardan da anlaşılacağı üzere son derece de önemlidir. Buradan geçen pek çok seyyah buna işaret etmiş, hatta bazı kalıntılar hakkında hem çizim yapmış, hem de bilgi vermişlerdir. İstanbul’dan başlayarak, önemli noktaları geçen bölge hiç şüphesiz, Nikomedia, Sangarius, Nicea gibi çok ünlü bölgelerin yanı sıra pek çok antik kentle de karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Nicomedia’nın Diocletianus’la birlikte iyice ünlenmesi mimariye de yansımış saray, tiyatro tapınaklar gibi eserlerin kalıntılarının uzunca bir süre görülebilmesini sağlamıştır. Ancak modern çağla birlikte pek çok eser kaybolmuş kalanlarında bir kısmı denize dökülmüş ve hatta bir kısmının üzeri betonlanmıştır. Günümüzde ise ancak tiyatronun bir kısmı, son derece değişmiş kale kalıntıları ile birkaç su mimarisi örnekleri dışında elimizde pek bir şey kalmamıştır. SEKA Fabrikası sınırları içinde ve altında ele geçen buluntular ise İzmit kentinin adeta zenginliğini ispatlar derecede kendini göstermektedir. İzmit’in Nicomedia olarak ünlenmesinin ardında ise neredeyse 19. yüzyıla kadar pek çok seyyahın uğrak yerlerinden biri olması neden olmuştur. Hemen hepsi neredeyse bölgenin zenginliğinden bahsetmektedir. Bölgemizden geçen seyyahlar arasında R. Pococke, Ch. Peyssonel, Le Bas Waddington sayılabilir. Özellikle Peyssonel kale ve Diocletianus’a ait olduğunu düşündüğü saray kalıntılarından bahsetmiş ve Nikomedia antik yazıtları hakkında bilgiler vermiştir. Joseph Freiherr von Hammer-Prustgall (1804) ise su kemerleri ve * Bölgede yaptığımız bu kısa gezi sırasında yardımları ile gerçek bir çalışma kolaylığı sağlayan ve daha da önemlisi manevi desteklerini eksik etmeyen Serdivan Belediyesi Başkanı Sayın Yusuf Alemdar’a, Başkan Yardımcısı Fikret Bayhan’a, Proje Etüd Müdürü Çağlar Kotaoğlu’na ve öğrencilerim Sanat Tarihçisi Selçuk Arslan ile Merve Kızanlık, Merve Melda Engin, Melike Bayrak, Nilgün Özkan, Ali Can Çağlayan, Tuğba Güner ve Şevket Ateş’e teşekkür ederim. ** Yrd. Doç. Dr., Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, e-mail: [email protected] 81 Özkan ERTUĞRUL Genç Plinius’un Roma İmparatoru Tranius ile yazıştığı kanal projesinden bahsetmiştir. Ayrıca, Georges Perrot (1861), Guillaume Grelot (1677), Charles Texier (1843) de Nicomedia hakkında bilgi veren seyyahlardan olmuştur. Nikomedia için ilk bilgiler ise bir antik çağ coğrafyacısı olan Skylax’a aittir (M.Ö 6 yüzyıl). Ancak henüz net olarak var olmayan Astakos (Başiskele) şehrinden söz etmez. Strabon ise (M.S 18-19), Bithynia bölgesinin, ismini Trakların akınlarından sonra, M.Ö 7. yüzyıl öncesinde bölgeye yerleşen Bithyler ve onların akrabaları Thyenlerin adlarından aldığını kesin bir dille ifade etmiştir. Pausanias ise Astakos’un kurucusunu Trak soyundan olan Zipoites olarak belirtir. Nikomedia’nın eski çağdaki durumu ise Arap yazar İbn Khordadbeh tarafından ele alınmıştır. Khordadbeh’in anlatımı kentin harabe halini açıklamaktadır. İkinci haçlı seferiyle bölgeye gelen tarihçi Odo de Deuil ise kentin inanılmaz derece zengin eski eserle dolu olduğunu belirtmektedir. Augier Ghislain de Busbeck (1521-1591) ise İzmit kentinden bahsederken hem kaleden hem de mimarilere ait parçalardan bahsetmektedir. Busbeck ile bir süre gezen Hans Dernschwam (1533-1555) ise 1555 yılında geldiği İzmit’ten bahsederken buranın zamanında çok müthiş bir kent olduğunu gördüğü kalıntılardan yola çıkarak tarif etmekte aynı zamanda buradaki bir kiliseden bahsetmektedir. Ve iddialı bir şekilde neresi kazılsa bir şey çıkıyor diye de geniş bir yelpaze ile bilgi vermektedir. Reinhold Lubenauise 1588’de geldiği İzmit’te gördüklerini 1628’de yayınladığında özellikle Pantaleimon manastırından bahsetmiştir. Ve ayrıca kilisede, altarın altında Pantaleimon’un mezarı bulunmaktadır demektedir. 17.yüzyılın önemli seyyahlarından Jean Thevenot (1656) ise Nikomedia’nın su perisi Olbia tarafından kurulduğunu ancak adını Bithynia Kralı Nicomedes’den aldığını belirtmektedir. Ayrıca pek çok Rum kilisesi, Osmanlı camisi ile hanlarından bahsederek ünlü su kaynağı Çene Suyuna da yer vermektedir. Guillaume Grelot ise 1677 yılında geldiği İzmit’ten daha çok ilgilendiği Latince ve Grekçe yazıtlar açısından bilgi verir. Paul Lucas (1712) ise daha çok Pantaleimon manastırı ile ilgilenmiştir. Tabii bu arada Fransa adına eski eser ve antika toplamayı da ihmal etmemiştir. Richard Pococke (1740) ise belki de Nicomedia’yı bilimsel olarak inceleyen seyyahların başında gelir. Verdiği bilgiler son derece önemlidir. Neredeyse bütün anıtlardan bahsederek detaylı bir çalışma yapmıştır. Charles de Peyssonel, 1745 yılında yaptığı gezide özellikle Diocletianus’un sarayı ile ilgilenmiş, bu konuda gördüklerini biraz da romantik bir dille aktarmıştır. 19. yüzyılın başlarında gelen MacDonald Kinneirise garip bir duygusallıkla burası hakkındaki düşüncelerini kaleme almıştır. Sultan Mahmut dönemi seyyahlarından Sir James Porter ise yine saraydan bahsederek tek kalıntının saray ve yanındaki tapınak olduğunu belirtmiştir. 1832 yılında ise mimar Charles Texier 1843’te ele aldığı kent için geniş bir tarihi bilginin dışında buradaki saray, hanlar, hamamlar, kaplıcalar gibi pek çok yapıdan da bahsetmektedir. Bunların dışında; Xavier Hommaire de Hell, Charles Mac Farlane (1799-1858), Georges Perrot (1861), Eugene Dallegio (1912) gibi seyyahlar bölgemiz için önemli kişilerdir. Tarihî süreç içinde ise özellikle Roma devrinden itibaren adını aldığı, I. Nikomedes (M.Ö 279-255) ile ünlendiği anlaşılmaktadır. I. Nikomedes, Zipoites’in en büyük oğlu ve aynı zamanda ikinci Bithynia kralıdır. M.Ö 264 yılında Astakos’un karşısında Nikomedia adını verdiği bir kent kurmuştur. IV. Nikomedes Philopator (M.Ö 94-75) ise, Bithynia hanedanlığının son kralıdır. IV. Nikomedes ise Pontus kralı Mithradates tarafından desteklenen kardeşi Sokrates’e karşı mücadele etmiş ve krallığı geri alarak 74 yılında Roma’ya miras bırakmıştır. C. Plinius Caecillius Secundus (M.S 63-113) ise bir avukat, yazar filozof aynı zamanda Bithynia eyalet yöneticisidir. Lucius Flavius Arrianus (M.S 87145) bir tarihçi olarak Nikomedia’da doğmuş ve senatörlük yapmıştır. Bölgemizle ilgilenen Antik yazarların çoğu ise kaleme aldıkları bilgilerle doğrudan kendi dönemlerinin durumunu yansıtması açısından çok önemlidir. Bunlardan Libanius’un 82 kentin depremle sarsılmasını ve ne var ne yoksa harap olmasını son derece gerçekçi bir dille anlatır. Lactantius ise Diocletianus’un burada inşa ettirdiği yapılardan basilica, circus, darphane, silah fabrikası ve saraydan detaylıca bahsetmektedir. Bizans’ın önemli tarihçilerinden Prokopios ise imparatorun (Iustinianus) tekrar hayata geçirdiği Antoninus Hamamları ile ünlü Sakarya Irmağı projesinden bahsetmektedir. Pausanias ise Trajan tarafından Roma’ya taşınan ve Nikomedia’yı temsil eden fildişi heykeli anlatmaktadır. Özkan ERTUĞRUL Nikomedia’nın MÖ 3. Yüzyılda Nicomedialıların I. Nikomedes tarafından Megaralılar tarafından kurulan Astakos’tan getirilip bölgeye yerleştirildiği fikri ne yazık ki ispatlanabilir değildir. Trakya’dan M.Ö 8 yüzyılda gerçekleşen göçler sırasında bir Trak kolunun buradan geçtiği, hatta yerleştiği fikri çevrede yer alan buluntular ve özellikle de Trak izi veren Tümülüsler incelendiğinde daha mantıklı görülmektedir. Bu dönemde basılan şehir sikkelerinin pek çoğunda ise daha da ilginç olarak bir yüzünde Olbia diğer yüzde ise Astakoz resmi bulunmaktadır. Özellikle araştırılması gereken konulardan biridir. Seleukos Krallığı’nın tarih sahnesinden silinmesinden sonra ise Bithynia krallığı Zipoites tarafından kurulmuştur. Öyle ki çevredeki pek çok antik yerleşim halen bu dönemin izlerini isimlerinde taşımaktadır. Zipoites ve Trak kralı Lysimakhos arasındaki uzun soluklu savaşlarda değişik defalar şehir el değiştirmesine ve Traklar tarafından çok fazla tahrip edilmesine rağmen Nikomedia, tekrar yeniden ele alınmış ve Zipoites’in oğlu I. Nikomedes tarafından M.Ö 264-63 yılında kurulmuştur. Cladius döneminde ise Nikomedia’da büyük inşa faaliyetlerine girişilmiş, kent adeta yeniden inşa edilmiştir. Kentin bir Roma şehri gibi ele alınıp modern bir yapıya dönüştürülmesi ise hiç şüphesiz ki, Traian, Hadrian ve Antoninus Pius dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bir imparator olarak Roma’da fazla kalmayan ve sürekli gezerek tüm eyaletlerde imar çalışmalarını bizzat kontrol altında tutan Hadrianus M.S 123 yılında şehri ziyaret etmiş ve her türlü yardımı sağlamıştır. Tam da bu sırada büyük bir deprem paniği yaşayan kent için bu inanılmaz bir şanstı. Bundan dolayı basılan pek çok sikkede görüleceği üzere kendisine ‘Restitutori Nikomedia” Nikomedia’nın banisi (yeniden inşa eden anlamında) unvanı verilmiştir. Antonius Pius’un belki de bu bölgede en fazla tanınmasını sağlayan şifalı sular ile birlikte yaptırdığı hamam ve kaplıcalardır ki konumuz olan Yazlıkköy kaplıcasının da onun tarafından yaptırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Yine onun gerçekleştirdiği Antoninus hamamları çok uzun bir süre kullanılmaya devam etmiştir. M.S 257-258 yılında Gotların ciddi saldırıları karşısında harabeye dönen kent Valerianus’un ölümü üzerine imparator seçilen Diocletianus ile birlikte yeni bir canlanışa geçmiştir. Ancak Diocletianus Roma İmparatorluğu’nda ciddi bir yapılanmanın şart olduğunu bilmektedir. Öyle ki Roma’yı görmeden Roma imparatoru olup savaşlarda ömrünü geçiren imparatorlar vardı. Bu kadar büyük bir imparatorluk alanını yönetmek o kadar kolay değildi. Düşündüğü fikir imparatorluğu iki parçada idare etmek ve konsüllük sistemini daha da genişletmekti. Bu fikri hemen uygulamaya başladı. 286 yılında Diocletianus, Maximianus’u Batı Roma’nın başına getirir. Ve yanlarında caesar sıfatıyla ve aktarılan bilgilere göre aynı zamanda evlat edindikleri iki de yardımcı seçerler. Bunlardan Galerius doğuda, Constantius batıda görev yapacaklardır. Aslında bu, Roma İmparatorluğu’nda bir süre devam edecek olan ‘tetrarkhia’ler yönetiminin de başlangıcıdır. Ancak Diocletianus’un bunu düşündüğünde aklında tek bir fikir vardı. Bir süre imparatorluğu böyle yönetip zamanı gelince yetkileri yardımcılara terk etmekti. Ve bu düzenin devam edip gitmesi idi. Ancak bu pek mümkün olmadı. Kendisi doğu yöneticisi olarak İzmit’i başkent yapıp orada yaşamaya başlayan Diocletianus Nikomedia’daki saraylar, hipodrom, tapınaklar ve tersaneler gibi binalar inşa ettirmiştir. Ayrıca kentle ilgili kararları alıp bunları duyurduğu bir Tanrı Jüpiter alanı inşa ettirmiş, üzerine de Tanrının heykelini diktirmiştir. Diocletianus, Maximianus’un Batı Roma üzerindeki haklarından, üzerinden yedi sene gibi bir süre geçmesine rağmen vazgeçmeye 83 Özkan ERTUĞRUL yanaşmaması üzerine saf dışı bırakılmış ve ardından İmparatorluk Galerius’un 305’te tahta çıkışı ile devam etmiştir. Nihayet Yugoslavya topraklarında doğup, sonra imparator olacak Constantin de Nikomedia’da yaşamaya başlamış ve hatta annesinin koyu bir Hırıstiyan taraftarı olmasının da getirdiği baskı ile kendi adına bir de kilise yaptırmıştır. Aslında hiçbir zaman Hırıstiyan olup olmadığını bilemeyeceğimiz Costantin, Diocletianus’un Hırıstiyanlara uyguladığı zulmün ardından Hırıstiyanlığı resmî din ilan edip aynı zamanda da serbest bırakması onun aziz ilan edilmesine de neden olmuştur. Hakkında çok fazla bilgi sahibi olamazsak da 332’deki yangında harap olan yapı, yeniden inşa edilmiştir. Constantin, Constantinopolis’i kurmadan bir süre burada yaşamış, ancak kentin savunmasının zorluğu ile İstanbul’un coğrafi özelliklerinin ağır basması ile başkenti İstanbul’a Constantinopolis adı ile taşımıştır. Aslında İstanbul’u seçmesi bir ihtimal veya tesadüf değildir. Birincisi İstanbul adını Zeus’un torunundan alan ve daha sonra da Byzans olarak Byzantium’a dönüşecek olan ve son olarak da 18. yüzyıldan itibaren bir Roma İmparatorluğu olmasına karşın Batılılar tarafından Bizans İmparatorluğu diye anılacak kentin kurulmasını sağlanmıştır. İkincisi Roma şehrinde kentin tam ortasından güçlü bir nehir akarken İstanbul’da Boğaziçi ile tam ortadan bölünüyor idi. Haliç ise ana şehrin yan ayrımını oluşturuyordu. Yine Roma şehri ile İstanbul’un belki de en çok öne çıkan önemli coğrafi yapısı olan yedi tepeden oluşmaları idi ki tüm bunlar bu şehrin burada kurulmasını sağlamada ne kadar önemlidir, bunu bilmek pek mümkün değildir. Sadece birer hipotez olarak bahsedebiliriz. Ancak savunma anlamında İzmit’ten daha iyi bir durumda olduğu hiç şüphesiz aşikârdır. M.S 4. yüzyılda II. Theodosius İzmit’te bazı imar faaliyetlerinde bulunmuşsa da, Constantinopolis şehrinin büyük önem kazanması ve Anadolu kökenli savunma kaygısının da pek fazla olmaması bu faaliyetleri hep eksik bırakmıştır. İşin ilginç yanı İstanbul bu kadar ünlenirken daha sonra bir prenslik haline gelecek olan Nikaia (İznik) şehri de pagan etkilerden kurtulmuş, bir anlamda Nicomedia’nın yerini almaya başlamıştı. Zaten bu inanılmaz yükseliş codekslerde de geçen İznik’teki göl kenarında yer alan 4. yüzyıl bazilikasının yapımına neden olmuş, ardından Constantin 1. İznik Konsül’ünü bugün kentin tam ortasında yer alan ve Poseidon tapınağının üzerinde yükselen Ayasofya kilisesinde toplamış ve resmî olarak açıklanmasa da eski Roma geleneklerine uygun olarak kendini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi sıfatını almasını sağlamıştır. Bu uğurda ariusçular bir köşeye atılmış, monofizit görüşü kendi açısından değerlendirip ruhani lider pozisyonun da karar aldırmıştır. Ardından antik tiyatronun üzerini kapattırıp daha sonra gelen imparatorlar zamanında da üzerine bir kilise inşa edilmişti. Bütün bunların yanı sıra asklepion tapınağı yıkıldığında oradaki su kaynağı ayazmaya çevrilmiş, orta Bizans devrinde de kalan parçaların üzerine koimesis kilisesi yaptırılmıştı. Iustinianus döneminde ise sadece buraya değil, İzmit’e Ravenna’ya ve Afrika’ya pek çok yatırımların yapıldığı dönemdir. Bizi ilgilendiren kısmında ise Iustinianus Sakarya nehrini İzmit körfezine akıtabilmek için kendi adı ile anılan köprünün hemen yanından gerçekleştirmeye çalıştığı su kanalını çok yakınlara kadar taşımasına rağmen niye bitirilmediğini anlamak mümkün değildir. Ancak halen bu kanal ve kanal üzerinde yer alan diğer köprülerin izlerini görmek mümkündür. Ayrıca kentte su sağlamak üzere yaptırdığı tesisler ile kiliseleri onarttığına dair bilgiler mevcuttur. Bunların arasında su kemerleri ve Antoninus hamamının yeniden inşası sayılabilir. Ancak bütün bunların yanı sıra önemli askerî binaların yer aldığı İzmit ve çevresi bu dönemde gözden düşmüş kale ve benzeri savunma yapıları Nikaia ve Bilecik hattı üzerindeki alanlara kaydırılmıştır. Anlaşıldığı üzere Iustinianus artık Anadolu askerî hattını daha güneye kaydırmıştır. Ve yine İzmit-Ankara hattı ile Karasu-Bilecik hattı üzerindeki pek çok kale de kaderine terk edilmişti. Ne ilginçtir ki bu kalelerin bir kısmı daha sonra Osmanlılar devrinde onarılıp kullanılmıştı. Nicomedia-İzmit içinde Roma devrine ait olarak görülen eserler hiç şüphesiz yüzyılların ve geçirdiği depremlerin sonucu olarak çok fazla tahribata uğramıştır. Günümüze ulaşan 84 izlerden muhteşem bir tiyatroya, çok güçlü surlara, kilometrelerce yoldan getirilen suyun taşındığı su kemerlerine, büyük hamam kalıntılarına, kaplıca izlerine ve kalıntılarına ayrıca kente kuzeyden gelindiğinde yer alan roma dönemi mezar anıtı olan tümülüsleri görmek mümkündür. Özkan ERTUĞRUL İlk çağda Nikomedia’da kentin büyüklüğünden ve arazinin yapısından ötürü biri akropolün kuzeydoğusunda, diğeri ise kuzey batısında olmak üzere iki ana nekropolisi vardı. İstanbul (D100) karayolunun Manastır bayırı çevresinde geçmesi dolayısı ile burada yapılan kazılarda, birçok mezar taşı ve lahit bulunmuştur. Şehrin batıya doğru genişlemesi sonucunda Manastır bayırının en yüksek kısmında Kırkmeşe-Zeytinlik mevkiindeki temel kazısı sonucunda dokuz odadan oluşan bir hypoge bulunmuştur ve buradaki mezar odalarında fresklere rastlanmıştır. Ayrıca yine İzmit’in kuzeyinde merkeze çok yakın arazide Kınalı-Sakarya otoyolu üzerinde Gültepe bölgesinde İzmit Müzesi tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Roma ve Bizans dönemi nekropolü son derece de önemlidir. Mezar odaları (Hipojeler) geç Roma, erken Bizans devrine tarihlenebilir özelliktedir. Ancak burada bulunan malzemeler değerlendirildiğinde bir manastır ve martyrion özelliği taşıdığı da anlaşılmaktadır. Kanımca kazıların sürdürülmesi gerekmektedir. Anlaşıldığı üzere burası kutsal bir alan olarak tam bir ziyaret yeri durumundadır. SEKA’da yapılan çalışmalar sırasında da çıkan mezarlar Diocletianus’dan hemen önce bu alanın nekropol olabileceğini gösteriyor. Ancak imparator şehri büyüttüğünde mezarlık sur içinde kalmıştır. Diocletianus’un imparatorluğu sırasında; (284-305) yapılan saray hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Sadece birtakım hipotezler vardır. SEKA alanı belki bir hipotez olarak düşünülebilir. Özellikle Yugoslavya Split’de bir benzeri olan Diocletianus sarayının bazı izlerini halen yapılan resmî veya gayriresmî kazılarda görmek mümkündür. Ancak tam da bu dönemin izlerini veren bazı kalıntılar, ne yazık ki bugün İzmit-Gölcük sahil yolundaki yol çalışmaları sırasında betonlandığından buraya atılan kalıntılarda tarihe gömülmüştür. Ancak SEKA arazisinde çıkan eserler hiç de azımsanmayacak kadar fazladır. Buna çöplükten çıkan Harakles tapınağına ait Herakles heykeli de dâhil edilirse kentin nasıl bir Roma kenti olduğunun da ispatlayıcısı olacaktır. Ayrıca bulunan kitabeler bölgenin tam anlamıyla bir başkent olduğunun izlerini taşırlar. Ayrıca belirli kazılarla ortaya çıkan sarnıçlar, emprovize alt yapılar ile halen sağlam olarak duran köprülerin bir kısmı yine Roma devri eserlerindendir. Ayrıca hem Roma, hem de Bizans devirlerine ait hypoge kalıntıları nekropole verilen önemi açıkça belli eder. Aslında bir başkent olarak özellikle Diocletianus zamanından itibaren aynı zamanda bir kültür başkenti özelliğini de koruyan İzmit bunun göstergesi olarak pek çok heykel ve kabartma ile süslenmişti ki zaman zaman çıkan buluntular da bunu göstermektedir. İşin ilginç yanı Constantin de bazı anıtları buradan alıp İstanbul’a diktirmişti. Bizans devrinde ise burası metropol merkezi olarak son derece önemli görülür. Özellikle Iustinianus’un yaptığı destekler ile başta eski yapıların takviyesi olmak üzere dinî yapılara da önem verdiği anlaşılmaktadır. Daha Bizans devrinde önemli bir azizin bölgede ünlendiği anlaşılmaktadır. Ve halen kutlanan özel günü yanında bölgede son derece saygı gören bir azizdir. Hagios Panteleimon İ.S. 271’de Adapazarı’nda doğmuştur. Babası ona Yunan dilini öğrettikten sonra hekimliği öğrenmesi için kendisini Efrosino hocaya göndermiş ve Hocasının ölümünün ardından kralın özel doktoru olmuştur. O yıllarda din adamı Ermolaos ile karşılaştıktan sonra hayatı değişmiştir. Henüz Hırıstiyan olmayan Panteleimon, yola devam ederken efsaneye göre, yolunun üzerinde yılan ısırığından o anda ölmüş olan bir çocuğa rastladı. O anda din adamının sözlerini hatırlayan Panteleimon hemen tüm kalbiyle Tanrı’ya çocuğu diriltmesi için dua etti. O anda çocuk sanki hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalktı. Etrafta bulunanlar bu olayı gördüklerinde hep beraber Tanrı’ya şükrettiler. Bu olaydan sonra Panteleimon Hırıstiyan olarak yaşamını insanlara 85 Özkan ERTUĞRUL şifa dağıtarak devam ettiğine inanılır. Ancak Hırıstiyan olduktan sonra saraydan kovulmuş ve başı kesilerek cezalandırılmıştır. İşte İzmit’te adını alan kilise kriptasında cesedinin olduğunun kabul edilmesi ve yüzyıllarca bu kiliseyi ziyaret edenlerin şifaya kavuştuğu inancı yapının sürekli olarak ayakta kalmasını sağlamıştır. Yapı zaman içinde yıkılmasına karşın burada yer alan ve 5-6. yüzyıllara ait olduğunu düşündüğümüz bazilikanın kriptası yakın zamana kadar ayakta durmakta idi. Hagios Pandeleimon’un günü-bayramı olan 27 Temmuz’da her yıl aziz günü olarak anılmaktadır. Adına pek çok ülkede ve şehirde başka kiliseler de yapılmıştır. Bugünkü İzmit’te Hagios Panteleimon Manastırı, şehrin batısında Manastır Bayırının batı yamacında yer almakta idi. Yapıya ait az da olsa istinat duvarları yamaçta halen gözükmektedir. Yapı aslında Bizans devrinde buraya inşa edilen manastırın geç dönemde yenilenerek eski fotoğraflarda da görülen son şeklini almıştır. Orjinal halinden ise sadece kriptası kalmıştı. Ancak bu bölümde 1912 yılına kadar görülebiliyor idi. Yapıya ait pek çok çizim ve fotoğraf günümüze ulaşmıştır. Yine Bizans devrine ait bir diğer eser Bekirdere mevkiinde bulunan kilisedir. 1947 yılında İzmit’in Bekirdere köprüsü mevkiindeki (Bekir Dere köprüsü; İzmit şehrinin yaklaşık olarak 3 km kuzey-doğusunda, Kandıra üzerinde yer alır) yapı aslında üç nefli bir bazilika planında yapı olmasına karşın, bunun bir alt yapı olduğu ve üzerinde haçvari bir yapının olduğu daha mantıklıdır. Bir apsis ve iki pastophorionlu bir yapıdır. Bemasız olarak inşa edilen yapının naosu üzerinde yer alan dört sütun haçvari planın izlerini taşır. Yapıda ele geçen kitabeler moloz malzeme olarak burada kullanılmıştır. Yine Bizans devrine ait bir sarnıç yapısı şehrin doğusunda Cedid mahallesinde Hastahane bayırında yer almaktadır. Ancak tüm kayıtlarda sarnıç olarak bahsedilmesine rağmen yapı aslında emprovize bir yapıdır. Üstte ise çok büyük ihtimalle bir kilise yapısına sahipti. Roma devrinde inşa edilen ve Bizans devrinde onarılarak kullanılan surların bir bölümü halen görülmektedir. Kale kısmı, Orhan Mahallesi’nde yer alır. Gerçekte burası kentin aynı zamanda akropolü olmalıdır. Surlar ise Paç Mahallesi’nden kuzeye doğru uzanır. Surlar, Terzi Bayırı’ndan batıya, oradan da Turgut Mahallesi’ne ve nihayet SEKA Fabrikası’na varır. Surların günümüzde var olmayan bir bölümü de St. Panteleimon Manastırı üzerinde yükseliyordu. Bazı araştırmacılar tarafından roma ve Bizans surları her ne kadar bıçakla kesilir gibi bölümlere ayrılsa da bunun çok gerçekçi olmadığını düşünüyoruz. Çünkü birbirinin devamı olan ve dinî mimarisi dışında iki uygarlığın (aslında tek uygarlık) sadece devirlere göre farklılıklar göstermesi, ana şemanın her alanda aynı olması belki sadece onarılan bölümler başlığı altında değerlendirilebilir. Bizans devrinde çok fazla onarım gören surlardaki pek çok farklılığı da anlamak mümkün değildir. Ancak bu vesile ile İzmit tarihinde yer almayan Hagia Barbara şapeli adı ile bilinen surlardaki bölümü de anlamak mümkün değildir. Gerçekte burada bu isimle bir şapel inşa edilmemiştir. Ve ayrıca bilindiği üzere Kapadokyalı plan Hagia Barbara’nın da buralı olduğuna dair kesin bilgi yoktur. Anladığımız kadarı ile biraz da turistik bir amaçla yerleştirilmeye çalışılan bir bilgidir. Post-Bizans devrinde ise hiç şüphesiz Osmanlı devrinde izin verilen ve inşa edilen yapıları bu makale sınırları içinde değerlendirmek pek mümkün değildir. Ancak bu çalışma daha sonraki bir yazımızda ele alınacaktır. Ancak şu kadarını belirtelim ki elimizdeki bilgilere göre neredeyse her köy ve kasabada bir yapı inşası için izin verilmiştir. Günümüze neredeyse sağlam gelmiş olan ve bugün İzmit’ten 30 km kadar kuzey doğuda yer alan Armaş; Aslanbey gibi Gregoryan Ermenilerin çoğunlukta olduğu bir kasabadır. 1611 yılında açılışı yapılan Armaş Manastırı Kilisesi 1717 yılında onarımına gereksinim duyulan bir durum gereği gösterdiğinde, 1720 yılında gözetmen Ngoğayos önderliğinde onarılarak, ayrıca ibadet yerinin arkasına bir anı taşı konularak yapının 1720’de toplum tarafından yapılan parasal yardımlarla onarımının gerçekleştirildiği kaydedilmiştir. 86 Konu başlığımız olan Yazlıkköy ise, 2004 yılında kısa bir çalışma imkânı bulduğumuz alanlardan biri idi. İzmit Müzesi başkanlığında gerçekleştirdiğimiz çalışmalar sırasında belki de çok nadir örneği görülen iki kaynak suyun oluşturduğu bir kaplıca alanı ile karşılaştık. Bizden kısa bir süre önce müze tarafından gerçekleştirilen temizlik çalışmaları sırasında kaplıca alanının ana yapısı görünümündeki hazne temizlenmiş ve kaçak olarak yapılan yeni duvar yıkılmıştır. Yaptığımız çalışmalar sırasında öncelikle haznenin içine yerleştirilmiş olan çakıl taşları ve beton asfalt taşları alandan çıkarılmış, suyun daha net olarak akması sağlanmıştır. Yine bu çalışmalar sırasında yapının gerçek yüksekliğinin daha fazla olduğu, Bizans devrinde alçaltılıp, büyük bir kemer yerleştirildiği anlaşılmıştır. Yapının suyu, iki ayrı kanaldan gelmektedir. Birincisi hemen arkada yer alan dağlık yayla bölgesi yolu üzerindeki sıcak su kaynağı, ikincisi ise yine yayla eteklerinden çıkarak alana kadar soğuk su kaynağıdır. Aslında buradaki sıcak suyun geliş nedeni çevredeki volkanik sıcak suyun yol bulmasıdır. Ancak suyun sıcaklığının fazla olmaması akla burasının bir kaplıca değil ılıca olabileceğini getirmektedir. Ancak soğuk su kaynağının sıcak suya karışarak mı ılıca olduğu, yoksa doğal hali mi ılıca bunu anlamak pek kolay değildir. Burada yaptığımız çalışma sırasında ana haznenin yıkanma havuzu şeklinde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Arkada yer alan ikinci hazne ise bir künk yardımı ile bugünkü ana caddeye yakın alanda bulunan ikamet odalarına su sağlamak üzere kullanılıyordu. Ancak ne yazık ki bu alanlara son yıllarda yapılan bazı inşaatlar ve raporumuza rağmen sit alanı ilan edilmemesini anlamak mümkün değildir. Şu anda halen görülen yıkanma havuzu hiç şüphesiz Roma dönemi özellikleri gösteren 2. veya 3. yüzyıl mimari tekniğini belirtir. Daha sonra ise 5. ve 6. yüzyıllarda özellikle Iustinianus zamanında ihya edildiği yine alandaki malzeme incelendiğinde açıkça anlaşılmaktadır. Haznenin hemen üstünde ise anlaşıldığı üzere Bizans devrinde geniş açıklıklı kemerin üzeri kiremitlerle örtülmüştür. Haznenin hemen yanında ise yine Bizans devrine ait soğuk su getiren kanal, suyunu arkadaki dağın en üst noktasında yer alan kaynaktan almakta idi. Ancak bu kanal havuzun yanından itibaren uğradığı tahribat neticesinde sadece küçük bir bölümü günümüze kadar ulaşmıştır. Haznenin yanında yer alan ve suyun içindeki pisliklerin çökmesini sağlayan havuz ise nedensiz bir şekilde ortadan kaldırılmıştır. Su kalitesinde kükürdün yoğun olması buraya gelen ve buranın inşa edilmesinin asıl amacını da ortaya koymaktadır. Burası bir yıkanma alanından daha çok bir şifa yeri olması açısından önemlidir. Özellikle deri hastalıkları ve mide hastaları için önemli bir şifa merkezidir. Aslında günümüzde sadece havuz ve biraz aşağıda çıkarılan ikinci havuz kısımlarının kalmasına rağmen havuz alanının yaklaşık deniz tarafına doğru bugünkü ana caddeye kadar bir alanın konaklama alanı ile birlikte sağlanan aşağı yıkanma alanları olduğu anlaşılmaktadır. Kare planda inşa edilmiş konaklama alanlarının fazlalığı dikkat çekicidir. Aynı zamanda bu araya Roma devrinden itibaren çok fazla insanın gelmiş olduğu ve hatta uzun süren tedavi sonunda iyileşmeyip burada öldüğünde yine buraya gömüldüğü oldukça geniş tutulmuş nekropol alanından anlaşılmaktadır. Ki bu alanda kısa bir çalışma yaptığımızda yoğunluğun belirtisi olarak üst üste gruplar halinde mezarların da olduğunu tespit ettik. Yine ele geçen buluntulardan suyun sadece burada kullanılmadığı günlük ziyaretçilerin kaplarla su taşıdıklarını anlamaktayız. Genel olarak değerlendirdiğimizde ise bugünkü Yazlıkköy’ün neredeyse doğusunda yer alan tüm bu alanın çok daha fazla bir alanı kapladığı anlaşılmaktadır. Daha da sınırlayacak olursak havuzun önünden başlayan Ilıca Caddesi ile devam eden alan Cumhuriyet Caddesi’nin bitimine kadar devam etmekte idi. Aşağıda ise Barbaros Caddesi yolu ile Oruç Reis Caddesi’nin kesim yerinden aşağıya doğru Örnekevler Caddesi ile devam edip, D.130 karayolunda son bulmakta idi. Anlaşıldığı üzere burası tam bir şifa merkezi olarak inşa edilmiştir. Nekropol arazisi ise Karıncadere Caddesi’nden, Odabaşlar Caddesi’ne kadar uzanmakta idi. Ayrıca tüm bu arazi üzerinde tespit ettiğimiz üzere bol miktarda mimari malzeme yer almaktadır. Özkan ERTUĞRUL 87 Özkan ERTUĞRUL İkinci alanımız ise İzmit’e çok yakın hatta uzun bir süre tüm geçmişi İzmit’le anılan Serdivan ilçesidir. 2013 yılı içinde kısa bir çalışma şansı bulduğumuz beldede ilginç bir şekilde tescilli sadece iki mezarlık alanının yer alması dikkat çekmektedir. Alanda yaptığımız kısa bir çalışma sonucu tescile değer yüzün üzerinde evi değerlendirdik. Ayrıca Roma, Bizans ve post-Bizans ile Osmanlı devirlerine ait pek çok eser bir inceleme bile yapmadan açıkça niteliğini belli etmektedir. Serdivan bugün Sakarya iline bağlı bir ilçe olarak gözükse de tarihî coğrafya ve mimarlık tarihi açısından, İzmit ile daha yakın bir özellik taşıması açısından önemlidir. Serdivan aslında bugünkü yerleşim alanının biraz daha batısında yer alan ve kalabalık bir nüfusa sahip büyük bir köy olarak bir yerleşim alanına sahiptir. Buradaki ilk yerleşimlerin Traklar tarafından gerçekleştirildiğini günümüze ulaşan kalıntılardan anlamak mümkündür. Ancak talihsiz bir şekilde uzun süre Sakarya ili dâhilindeki geri atılmış bir yerleşim yeri olması itibari ile gelişimini ancak son yıllarda göstermiştir. Bugün ise belki de Türkiye’nin ciddi bir kentleşme ve modern anlayıştaki şehirleşmesi ile öne çıkmaktadır. Özellikle mimari dokunun gerçek anlamda çağdaş bir görünüme kavuşması çok sevindiricidir. Kent bugün şehir planlaması açısından en önemli beldelerimiz arasındadır. Eski Serdivan’a gelince, hiç şüphesiz ilk yerleşimlerin merkez üssü olarak bu alanın tanımlanması uygundur. Etrafı dağlarla çevrili ve yanından geçen Sakarya nehri ile üzerinde yer alan Iustinianus köprüsü ve son yıllarda inşa edilen ve ilçe sınırları içinde kalan Sakarya Üniversitesi ile dikkat çeker. Gerçi üniversite inşa edilirken pek çok eser tahrip olmuş veya ortadan kaldırılmıştır, ama yine de günümüze ulaşan izlerden Traklarla başlayan sürecin, Roma ile devam ettiği, ardından Bizans devri ve nihayet Osmanlı döneminin ardından post-Bizans devri ve Cumhuriyet’le birlikte bu dönemlerin buluntularını barındırdığını görmekteyiz. Kronolojik olarak değerlendirildiği zaman Serdivan ve çevresinde göreceğimiz ilk eserler büyük ihtimalle Traklara ait olan Tümülüslerdir. Bunlardan biri Sakarya Üniversitesi’ne girmeden hemen önce 0275639-4513932 koordinatlarında aşırı derecede tahrip olmuş durumdadır. İkincisi, Serdivan ilçesi merkezinde yer alan mezarlığın içinde 0276402-4515858 koordinatlarında yer alır. Bir diğeri ise Serdivan Yukarı köy sınırları içinde 0268589-4513365 koordinatlarında yer alır ve 80 m. çapındadır. Kazım Paşa köyü Tümülüs’ü ise 22 metre çapında gayet sağlam durumdadır. Meşeli Köyü Tümülüs’ü ilginç bir şekilde daha sonra alanın Osmanlı mezarlığı haline getirilmesinden dolayı mezarlık alanı içinde kalmıştır. Tümülüs üzerindeki izlerden kaçak kazı yapıldığı anlaşılmaktadır. 26,80 metre çapındaki Tümülüs 0267931-4520395 koordinatlarında yer alır. Kırcaali köyü sınırları içinde ise üç adet Tümülüs tespit edilmiştir. Üçü de defineciler tarafından çok fazla tahrip edilmiştir. Bugünkü patika yol üzerinde aralarındaki yüz metrelik mesafelerle yan yana dizilmişlerdir. 0273539/451516, 0273713/4515238, 0273784-4515308 koordinatlarındaki Tümülüsler Trak izlerini taşırlar. Yine Serdivan sınırları içinde yer alan ve tescilli olan iki adet nekropol arazisi vardır. Ancak bu alanların tescilli durumunun biraz daha genişletilmesini düşünmekteyiz. İstiklal Mahallesi Altınışık caddesinde yer alan batı nekropolü ile Beşevler Mahallesi sınırlarında kalan doğu nekropolü arazisinde bol miktarda keramik arazi üzerinde görülebilmektedir. Yine doğu nekropolünde 0276647-4512838 koordinatlarında ve tescil edilen alanın dışında kalan arazide görülen pythos ve çevresindeki izlerden bu alanda dokuz adet mezar noktası olduğu anlaşılmakta, ancak sadece bir tanesi günümüze kadar ulaşabilmiştir. Diğerlerinin akıbeti bilinmemektedir. Pythosların yerleşimi eşit aralıklarla gerçekleştirilmiştir. Bizans devrinde ise bugünkü Çıngır yokuşunda bir tepelik görünümünde olan alan içinde bir manastır inşa edildiği gözlenmiştir. Çevreye dağılmış buluntular arasında terracota olarak görülen haçlı işaretler, cam parçalar ve spolie mimari parçalar 12-13. yüzyıl özelliği taşırlar. Ancak daha sonra buraya post-Bizans devrinde ikinci bir kilise yapıldığı anlaşılmaktadır. Yayılma alanı batı-doğu yönünde olan zemin 88 üzerindeki izlerden bazilika karakterli bir yapının inşa edildiği anlaşılmaktadır. Tüm alanın ise bir höyük yerleşimi şeklinde ilk kullanım amacının olduğu söylenebilir. Eski yayınlardan elde ettiğimiz bilgiler ışığında burada Hagios Theodoros kilisesinin var olduğunu düşünebiliriz. Çünkü kaynaklara göre buradaki kilise eski kilisenin kalıntıları üzerine tekrar inşa edilmiştir. 80 kişilik olarak inşa edilen kilise bazilika planlıdır. İkinci kilise ise Kırcaali köyü sınırları içinde yine Bizans devrinde aynı yüzyıllarda yapılan ve 1800 yıllarında tekrar inşa edilen yapı ve iki dönemde de bazilika planın yapılan Hagia Kyriaki kilisesi olması kuvvetle muhtemeldir. Yapı anlaşıldığı üzere son yapımı 1846 yılına denk gelmektedir. Aynı kilisenin biraz ilerisinde yer alan şapel ise belirli inziva veya dualar için kullanılan bir yapı olmasına karşın günümüze sadece temel izleri kalmıştır. Son olarak ilk Serdivan yerleşmesinden günümüze kalan izler değerlendirildiğinde 0275205-4515162 koordinatlarındaki alanda bir kilisenin varlığı dikkat çeker. Geç Bizans ve post-Bizans devirlerinde burada bir kilise inşası bilinmektedir. Kayıtlardan son inşa tarihi olarak 1834 yılı verilmektedir. Profit İlyas adı ile bilinen yapının ne yazık ki bazı kullanılan parçaları arazi üzerinde dağılmış olarak halen durmaktadır. Yapı 14 X 28 metre ölçülerinde bazilika planındadır. Apsissin iki yanında pastophorion hücreleri yer almaktadır. Dışa taşkın üç bölümde pencereli olduğu anlaşılmaktadır. Yapının kuzey ve güney cephelerinde üçer pencere ile aydınlık sağlanmaktadır. Yapının batı tarafında bir nartexi bulunmaktadır. Nartex önünde ise bir sundurmaya sahiptir. Yapı içinde altışardan on iki adet sütun yer almaktadır. Apsis içinde bir altar ile bir de kripta bulunmaktadır. Batı cephesinde ise kapı yanında iki ve üstte iki olmak üzere dört adet pencere bulunur. Yine yapının kuzey-batı köşesinde bir çan kulesi yer alır ki kiliseye ait iki çandan biri Yunanistan’a götürülmüş diğeri ise Adapazarı’nda durmaktadır. Yapının bazı kutsal eşyaları ve ikonları ise Yunanistan’a götürülmüş, aynı planda inşa edilmiş kiliseye yerleştirilmiştir. Ayrıca köyün hem güney, hem de kuzey girişlerinde iki adet ayazma mevcuttur. Yine Serdivan ve çevresindeki yerleşimlerde dinî mimari elemanlarından olan ayazmaların bugün çeşme olarak kullanılsalar da gerçek varlığı anlaşılabilmektedir. Bunlardan Kırcaali’de iki tane, Dağyoncalı’da bir tane, Yukarıdere köyünde bir tane, Selahiye’de bir tane ve son olarak da Uzunköy’de iki tane olmak üzere ayazmalar yer almaktadır. Tüm bunların yanı sıra bazı mimari ve küçük eser parçaları da Roma ve Bizans devirlerinin belgeleri olarak görülmektedir. Bunlardan Serdivan Beşevler Gündoğdu sokağındaki lahit kapağı ve roliker parçası, Dağyoncalıda’ki sütunlar, Uzunköy’deki lahit kapağı, Çubuklu’daki sütun, Yukarıdere’deki kaide gibi onlarca malzeme araziler üzerine dağılmış olarak durmaktadır. Tüm bunların yanı sıra seyahatnamelerde bahsedilen ve en son yaklaşık olarak iki yüz elli sene önce görülen ve kitabesi kopyalanan kitabeli iki sütun kaidesi de yine tanımlandığı gibi bir kahvehane köşesinde zemine betonlanmış olarak durmaktadır. Ayrıca bölgedeki diğer yapılarla ilgili olarak yaptığımız araştırmalar daha geniş bir biçimde yayınlanacaktır. Ancak şunu da belirtmemiz gerekir ki Serdivan ve çevresindeki gerek çok çeşitli ev mimarileri ve gerekse Türk-İslam yapıları ile son derece zengin Osmanlı mezar taşları gibi eserler bu makale kapsamı dışında kaldığından ele alınmamıştır. Son olarak Serdivan sınırları içinde kalan ve Bizans devrinde Iustinianus zamanında büyük bir gayretle yapılan, ancak tamamlanamayan köprüden de bahsetmek gerekir. Ayrıca Iustinianus’un Sakarya Nehri ile İzmit körfezini bağlama çalışmaları yapılan kanal ile bitmek üzere iken yarım kalması da ilginç bir çalışma olarak tarihteki yerini almıştır. Bizans devrinin en önemli anıtlarından biri olarak bugün Serdivan sınırları içinde kalan Iustinianus Köprüsü, hiç şüphesiz sivil mimari olduğu kadar askerî mimari olarak da Bizans’ın en önemli eserlerinden biridir. Anadolu’nun bu dönem ve öncesine ait köprüleri hakkında birkaç yayın dışında çok fazla çalışma yoktur. Anadolu’nun bu devire ait en önemli köprülerinin başında belki de ilk örnek olduğunu bildiğimiz ve imparator Theodosius’a verilen bir mektuptan öğrendiğimiz kadarı ile Özkan ERTUĞRUL 89 Özkan ERTUĞRUL 90 Kızılırmak üzerinde yer alan vekral yolu üzerinde olduğu bilinen Kayseri Galatia üzerindeki köprüdür. Ancak hakkında kalıntı anlamında bir şey yoktur. Ancak Çeşnigir, Küçükçekmece, Büyükçekmece, İstanbul içinde Blakherna, Hagios Calliniqe ile Pandelimon köprüleri Bizans olarak kayıtlara geçmiş bir kısmı sağlam köprülerdir. Ayrıca yine İstanbul Ihlamur’daki Hagios Mamas, Kadıköy’deki Khalkedon ile Yeşilyurt köprüleri yine bu dönemin önemli eserlerindendir. Tüm bunların dışında yine İstanbul’da Haliç içinde yer alan bazı köprüler yapılmışsa da haklarında çok fazla bir bilgi bulunmaz. Belki de Bizans’ın günümüze ulaşan en sağlam yapılarının başında bugün Adapazarı çevresinde bulunan Iustinianus köprüsüdür. Bugün köprünün bulunduğu arazi Adapazarı yani Akova Ovası içinde bir nehrin kolları üzerinde yer alır. Deniz seviyesinden yaklaşık otuz metre yukarıda bulunan alanın yakın çevresinde Nikomedia (İzmit) ve Prusias (Üskübü Konuralp) yer almaktadır. Ancak bu iki kentin geçmişi antik kent yapılarına ulaşmasına rağmen konumuz olan alanların geçmişinin bu konuda zayıf olması ve sadece köprünün öne çıkması bu alanlardaki coğrafi şartlarla doğru orantılı gibi gözükür. İstanbul’dan başlayan antik yollar buradan geçmesine rağmen şehir yerleşiminin olmaması, sadece küçük dinî merkez durumunda kalması da aynı nedenlerdendir. Bunun nedeni ise büyük ihtimalle coğrafi olarak Sakarya nehrinden kaynaklanmaktadır. Iustinianus tahta geçtikten sonra ilk iş olarak İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan büyük yolları inşa etmekle işe başladı. Hiç şüphesiz bunların en önemlisi İzmit’ten Kapadokya’ya oradan da Suriye’ye kadar olan güzergâhtı. İşte tam bu ovanın güneyden kuzeye akan Sakarya (Sangarius) nehrinin sık sık yatak değiştirmesi ve kollarının düzensiz oluşu tüm buradaki yerleşimleri olumsuz kılmıştır. Bahsi geçen köprü ise bu ovanın tam batısında yer almaktadır. Ve bugün Beşköprü adı ile anılmaktadır. Iustinianus tarafından yaptırılan ve Pentogephyria adı verilen köprünün altından hatırı sayılır bir su geçmemektedir. Köprü Iustinianus devri imar faaliyetleri ile ilgili belgelerde bahsedilmektedir. Köprü, Bizans devri köprüleri içinde en sağlam ve güzeli olarak bilinir. Sekiz gözlü olan köprünün en ortada yer alan en geniş gözü 33 metre genişliğindedir. Köprü ise 429 m. uzunluğundadır. Büyük kemerlerin arası 23, ayakların uzunluğu ise 6,5 m.dir. Büyük kalker taşlarından inşa edilmiştir. Ancak sayılar arasında tutarsızlık bulunur. Çünkü eski çizimlerde ortadaki sekiz kemerin dışında dört tane daha kemer vardır ki toprakla kapandığı düşünülebilir. Eski çizimlerde yine köprü ayakları altı cepheli olarak gösterilmiştir. Bu özelliği ile Paris köprülerine benzer. Göl Yanındaki tarafta arc de triomphe şeklinde yarım daire biçiminde bölüm yer alır ki burada büyük bir kapı vardı. İçinde ise helezon şeklinde merdivenler yer almakta idi. 553 yılında Iustinianus İranlılarla ciddi bir anlaşma yaptı. Hemen arkasında ise M.S. 561 yılında bu köprünün inşasına girişti. Yaptırılan köprüde bazı küçük onarımlar yapılmış olsa da çoğu bölümü günümüze orijinal gelmiştir. Prokopios tarafından yazılan Des Aedifices adlı (Binalar kitabı), henüz yazma aşamasında iken bu köprünün inşasına başlanmamıştı. Yazar kitabında köprüden bahsederken suların bu noktada çok güçlü aktığını ve çok derin olduğunu belirtmektedir. Köprünün yapımından hemen önce ise insanlar bu suları geçememekte ve büyük zayiatlar vermekteydi. Bazen de suların üzerine yan yana sandallar yerleştirmekte ve üstünden yürümekteydiler. Ancak bu teknikle geçişler sonucu o kadar ölüm gerçekleşti ki sonunda bundan vazgeçtiler. Çünkü bu aynı zamanda kayıkların da parçalanmasına neden oluyordu. Bunun üzerine Iustinianus harekete geçerek çok kısa bir zamanda köprünün bitirilmesini emretti. Ve gerçekten de kısa bir zaman zarfında bitirildi. İmparatorluğunun otuz dördüncü yılı yani miladi olarak 561 yılında bitirildiği anlaşılan köprünün gerçekte başlanıldığı mı yoksa bitirildiği yıl mı olduğu biraz karanlıkta kalmaktadır. Bunun yanında bu kadar güçlü akan bir nehrin üzerinde köprü yapmak son derece zor olduğundan bazı yazarlar bu problemi nehrin yatağının değiştirilerek halledildiğini belirtir. Constantin Porphyregenetos bu eserden bahsederken optimatum dairesi kenarları görülmeye değer bir köprüye kavuşan Sakarya nehri ile sınırlıydı der. İşin ilginç yanı Iustinianus köprüsü üzerindeki bugün görülemeyen inşa kitabesinde “Gururlu İtalya Hesperie’si gibi, bütün İran Medlerini ve barbar kabileleri gibi azgın akışı su kemerlerle kesilen ey Sangarius! Sen de şimdi egemen bir eserin esiri olarak akıyorsun ve önceleri isyankâr, tutulamaz bir şey iken şimdi aşınmaz bir taşın zoru altında yatıyorsun” yazılı idi. Fakat köprü rahatça yapılsın derken su yatağı doğuya kaymış ve bir kez daha eski durumuna gelmemiştir. Bu yüzden halen bu köprünün altından son derece cılız bir su akmaktadır. Köprünün ayak kısımları ise birbirinin aynısı olan eğimli kırmızı kumtaşından inşa edilmiştir. Göl tarafında olanı Sakarya’ya gitmek için düzenlenmiştir. Köprünün doğu tarafında bir çeşit haberleşme merkezi olarak kullanılan ve kemerlerle düzenlenmiş ve birkaç salondan oluşan bina bir süre de kilise olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda bir konak yeri olarak da görev gördüğü anlaşılmaktadır. Köprüyü geçince kuzey doğuya giden yola girildiğinde yol Adapazarı’na çıkmaktadır. Ancak her nedense Iustinianus öldükten sonra bu yol ve bu köprü pek kullanılmamış ve sonra da kaderine terk edilmiştir. Ancak köprünün tam doğusunda bitim noktasında yer alan apsis şeklindeki mimarinin köprü geçişindeki askerlerin durduğu yer olduğunu, suyun içine denk gelen ve iki katlı yapıldığı anlaşılan mimarinin de iskele olduğunu söyleyebiliriz. Yine çevredeki pek çok köprüden biri olan ve aynı mahallenin biraz daha berisinde yer alan Çark deresi köprüsü yine Bizans devrinde inşa edilmiş, Osmanlı devrinde onarılarak kullanılmaya devam etmiş bir diğer köprüdür. Özkan ERTUĞRUL Tabii ki ele aldığımız tüm bu alanlardaki eserleri bir makale kapsamında nihayetlemek ve bir sonuca varmak pek mümkün değildir. Ancak yakın zamanda bir sonuca ulaşacağımızı umarak tüm çalışmalarımızı bir kitapta toplamayı amaçlıyoruz. EKLER Akmeşe Kilisesi 91 Özkan ERTUĞRUL Diocletian Sarayı’nın bulunduğu alan Eski İzmit 92 Özkan ERTUĞRUL Eski Serdivan Kilisesi Eski Serdivan Kilisesi kilise eşyası 93 Özkan ERTUĞRUL İzmit sarnıç-alt yapı İzmit’te bulunmuş Constantius II’ye ait madalyon 94 Özkan ERTUĞRUL Serdivan Iustinianus köprüsü-1 Serdivan Iustinianus köprüsü-2 95 Özkan ERTUĞRUL Serdivan Justinianus köprüsü-3 eski çizimler Yazlıkköy ikamet alanı 96 Özkan ERTUĞRUL Yazlıkköy ikamet alanındaki buluntular Yazlıkköy ikamet alanları 97 Özkan ERTUĞRUL Yazlıkköy nekropol alanı-1 Yazlıkköy nekropol alanı 98 Özkan ERTUĞRUL Yazlıkköy kaplıcası Yazlıkköy kaplıcası üst örtüsü 99 Özkan ERTUĞRUL Yazlıkköy kaplıcası içi Yazlıkköy kaplıcası iç dolgu 100 Özkan ERTUĞRUL Yazlıkköy kaplıcası aşağı alana su veren künkler Yazlıkköy üç katlı mezar 101 KISA KAYNAKÇA Özkan ERTUĞRUL • Aksoy, T, İzmit Su Yolları, İzmit, 2000. • Aksoy, T, Kocaeli Kültür Envanteri, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2011. • Arabacıoğlu, A. M, Nikomedeia (İzmit) tarihi Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, 1965. • Baruyr, M.; Asdğik, M., Armaş Dinsel Okulu, Çev. Agopİnesyan, Kantzasar, 1998. • Balkı, Ş, Nicomedia’nın Büyülü Yüzü İzmit, Kocaeli, İzmit Rotary Kulübü, 1999. • Bosch, C, İzmit Şehrinin Muhtasar Tarihi, Çev.O.N.Arıdağ, İstanbul, 1942. • Bosch, C. “Bithynia Tetkikleri”, Çev. Sabahat Atlan, TTK, Belleten, Ankara, 1946. s. 29-53. • D’Alessio, Le Tombeau de Saint Pantaleemon a Nicomedie, Actesdu VI. Congres Internatıonal D’Etudes Byzantines (Paris 1948), II (1951). • Demir, Z, “Kınalı-Sakarya Otoyolu 88. Km İzmit Nekropolü Kurtarma Kazısı”. III. Müze Kurtarma Kazıları Semineri, 27-30 Nisan 1992. s. 229-249 • Demir, Z, “Kınalı-Sakarya Otoyolu 88. Km İzmit kesimi Gültepe Park alanı Nekropolü1992 yılı Kurtarma Kazısı”. IV. Müze Kurtarma Kazıları Semineri,26-29 nisan 1993,s.357-375 • Dernschwam, H, Tagebuch Einer Reise nach Konstantinopel und Kleinasie (1553-55), München und Leipzig, 1923. • Dirimtekin, F, “Pelekanon, Philokrini, Nikitiaton, Ritzion, Dakibyza”, Fatih ve İstanbul: İstanbul Fethi Derneği 2: 1954, s.45-78 • Dukas, V, Bizans Tarihi, Çev. V.Mirmiroğlu, İstanbul Fetih Derneği İstanbul Enstitüsü Yayınları, İstanbul,1956. • Duyuran, R, “İzmit Ve Silivri’de Yapılan Arkeolojik araştırmalar 1947-1948”, Belleten, XV, Ankara, 1951. s. 213-218 • Ebcioğlu, İ, “İzmit Definesi”, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yıllığı, XIX 1967. S. 166-174 • Ertuğrul, Ö, “Bizans’ın Kültür Hayatı Üzerine”, Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi, C. III, S. 8, 1990. s. 29-37 • Ertuğrul, Özkan; İstanbul’da Bizans devri Su Mimarisi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü yayınlanmamış Doktora tezi, İstanbul 1989 • Eyice, S. “Monuments byzantins anatoliens inédits où peu connus”, Corsidi Culturasul l’Arte Ravennate e Bizantina, XVIII, 1971. s. 309-332 • Eyice, S, “Türkiye’de Bizans Mimarisi Hakkındaki Yabancı Araştırmaların Kısa Tarihçesi (İkinci Dünya Savaşına Kadar)”, Sanat Tarihi Yıllığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1976, s. 453-469. • Fıratlı, N, İzmit Rehberi, İstanbul, T.T.O.K, 1959. • Fıratlı, N, İzmit Şehri Ve Eski Eserler Rehberi, İstanbul, 1971. • Foss, C, “1984 Yılı Kocaeli Ve Kütahya Ortaçağ Kaleleri Araştırması”, III. Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ankara, 1985, s.137-141 • Foss, C, Anadolu’daki Ortaçağ Kalelerinin İncelenmesi II: Nikomedia, Çev. F.Y.Ulugün, İzmit RotaryKulubü Kültür Yayını, Kocaeli, 2002. • French, D, “1994 Araştırma Döneminde Roma Yolları, Miltaşları ve Yazıtları”, XIII Araştırma Sonuçları Toplantısı, C.I, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s.1-7 • Galitekin, A. N, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in Defter ve Dosyalarında (Kocaeli) İzmit - Gebze. Seçil Ofset. İstanbul, 2010. • Gibbon, E, Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi: Bizans, Çev. A. Baltacıgil, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1994 102 • Grelot, G. J, Relation Nouvelle D’Un Voyage De Constantinople. Paris, 1689. • Janin, R, Constantinople Byzantin, Paris, 1950. • Libanius, Autobiography, Oration I, Çev. A.F.Norman, Oxford, 1965 • Lubenau, R, Beschreibung der Reisen des Reinhold Lubenau, ed. W. Sahm,Konigsberg, 1914. • Lucas, P, Voyagedu Sieur, Paris, 1712. • Mango, C, Bizans Mimarisi, Çev. M. Kadiroğlu, Ankara, 2006. • Nakracas, G, Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni, Belge yayınları, İstanbul, 2003 • Ostrogorsky, G, Bizans Devleti Tarihi, Çev. F.Işıltan, TTK, Ankara, 1995. • Öztüre, A, Nicomedia Yöresindeki Yeni Bulgularla İzmit Tarihi. Avni Öztüre Yayınları, İstanbul, 1981. • Pischel, G, Sanat Tarihi Ansiklopedisi, Çev. H. Kuruyazıcı, Ü. Alsaç, C.I, Görsel Yayınlar, 1981. • Plinius, Naturalis Historia, Çev. H.Rackham, Londra, 1938. • Pogodin, P. D; Wolf, O. F, Nicomedie, Isvestia de I’Instıtut Russe de Constantinople, II, 1897. • Ross, A. Ç, “İzmit’te Arkeoloji Ve Yüzey Araştırmaları”, I.Uluslararası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyum Özkan ERTUĞRUL Bildirileri, s. I-II Kocaeli, 2007. • Ross, A. Ç, Antik İzmit Nicomedia, Delta Yayıncılık, İstanbul, 2007. • Ruge, W, “Nikomedeia”, Pauly- Wissowa, Real enzyklopaedie, C. XVIII, 1936, s. 468-492 • Sarıoğlu, M, Kocaeli-İzmit Bibliyografyası (1932-2002): Bütün Yönleriyle (Seçilmiş), Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli 2003. • Sevin, V, Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları 2001. • Simeon, Tarihte Ermeniler (1608-1619), Çivi Yazıları Yayınları, İstanbul, 1999. • Soykan, C, “ Ekrem Bey adasında ki Bizans Manastırı ve civarında ki Bizans kalıntıları”, İ.T.Ü Mimarlık Tarihi Ve Restorasyon Enstitüsü Bülteni, C.I, S. 4, 1975. • Şahin, S, Neufunde von antiken Inschriften in Nikomedeia (İzmit) und in der Umgebung der Stadt,Münster, 1974. • Tekin, O, Eski Anadolu ve Trakya, Ege Göçlerinden Roma İmparatorluğunun ikiye ayrılmasına kadar (M.Ö 12-M.S 4. Yüzyıllar Arası), İletişim Yayınları, İstanbul, 2007. • Texier, C, Küçük Asya. Bithynia,Çev.R.Kaplanoğlu, İstanbul, 1997. • Texier, C, Description de l’Asie Mineure, C.I, Paris, 1839. • Tunay, M. İ, Bibliyografya: Nezih Fıratlı, İzmit Şehri Ve Eserleri Rehberi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1972. • Ulugün, F. Y.; Bakan, M.; Aksoy, T.; Kocaeli ve Çevresi Tarihi II Roma Dönemi Bithynia, KYOD Tarih Yayınları, 2007 • Ulugün, F. Y, Seyahatnamelerde Kocaeli Ve Çevresi, İzmit RotaryKulubü Kültür Yayınları, İzmit, 2008. • Ulugün, F. Y, Kocaeli ve çevresi tarihi III: Bizans, Selçuklu ve Haçlılar dönemi, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği, Kocaeli, 2010. • Ulugün, F. Y, Kocaeli ve Çevresi Tarihi: Bithynia Arkeolojik Epigrafik Nümizmatik Bibliyografyası, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği Tarih Yayınları, (Nisan 2006). • Umar, B, Bityhnia, İnkılap, İstanbul, 2004. • Villehardouin, G, La Conquéte de Constantinople, Çev. E. Faral, C.I (1199-1203), C.II (1203-1207), Paris, 1938. • Vryonis, S, “Bir Dünya Uygarlığı: Bizans”, Cogito, Çev. Z. Biliz, YKY, S:17, (9.Baskı), İstanbul, 2012, s.37-51 • Vural, V, İzmit Bizans Devri Eserler, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Lisans Tezi 1977. • Whitby,Michael;Justinian’s bridge over the Sangarius and the date of Procopius’ de Aedificiis, The Journal of Hellenic Studies,s..105(1985) s.129-148 • Yakup, A.; Yakup, Ö., Bithynia Tümlüğü İçinde Akmeşe (Armaş), GDK Yayınları, İstanbul, 2012. • Yerasimos, S, Les Voyageurs Dans L’empire Ottoman (XIV-XVI siécles), Imprimerie De La Societe Turque D’historie, Ankara, 1991. • Yeremyan, M, Armaş Tarihi, Erivan, 1991 • Yüce, R, Kocaeli Tarih Ve Rehberi, Türk Yolu Matbaası, İzmit, 1945. • Yüksel, G, “Nicomedia’nın Yitirilen Kültür Mirası, Pantaleimon Manastırı”. Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği Yıllığı, 2004. • Zeyrek, T. H, Nicomedia Arkeolojik Açıdan Bir Değerlendirme. İstanbul, 2005. 103
Benzer belgeler
Yrd. Doç. Dr. Yüksel GÜNGÖR -Osmanlı Döneminde İzmit (Nikomedia)
Tarihî kaynaklar dışında kentin M.Ö. 8. yüzyıla kadar olan tarihi, mitolojik söylencelere
dayanmaktadır. M.Ö. 712 yılında Megaralıların, İzmit’in karşısında Başiskele civarında
kurulan Astakos ken...