değişen yaylacılık faaliyetlerinin doğal kaynaklar üzerine etkileri
Transkript
değişen yaylacılık faaliyetlerinin doğal kaynaklar üzerine etkileri
DEĞİŞEN YAYLACILIK FAALİYETLERİNİN DOĞAL KAYNAKLAR ÜZERİNE ETKİLERİ Gökhan ŞEN1, Mahmut M. BAYRAMOĞLU1, Sevim İNANÇ1 1.Karadeniz Teknik Üniversitesi, Orman Mühendisliği Bölümü, Orman Ekonomisi ABD. Trabzon [email protected], [email protected], [email protected] ÖZET En basit şekli ile kır ve kentlerde yaşayan insanların yaz aylarını geçirdikleri alanlar olarak tanımlanabilecek olan yaylalarda, geçmişten günümüze 1000 yıla yakındır Anadolu'da gerçekleştirilmekte olan yaylacılık faaliyetleri son yıllarda deşişen yaşam tarzlarına ve insan ihtiyaçlarına göre çeşitlenmeye başlamıştır. Genel olarak hayvancılık için yapılan yaylacılık faaliyetleri ekonomik bir aktivitedir. Günümüzde ise hayvancılığın yanında sağlık, dinlenme, rekreasyon, turizm vb amaçlar ile de yaylalara çıkılmaktadır. Bu faaliyetlerdeki çeşitlenmenin ve artışın yanında bunlara bağlı olarak yaylalardaki alan kullanımı ve yaşam tarzının da değişmesi çok önemli ve hassas olan yaylalardaki ekolojik yapının da değişmesine ve doğal kaynaklar üzerinde de ciddi hasarlara neden olmaktadır. Yaylacılık faaliyetlerine değişimin sosyal ve kültürel anlamda bu alanlarda farklılaşmalara neden olduğu gibi, ekonomik ve çevresel olarak da doğal kaynaklar üzerinde etkileri oluşmaktadır. Bu çalışmada, Doğu Karadeniz Bölgesi yaylalarındaki yaylacılık faaliyetlerinde meydana gelen değişimin ve bu değişimin doğal kaynaklar üzerindeki etkilerinin sosyo-kültürel ve çevresel açıdan ortaya konması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yayla, Yaylacılık, Doğal kaynaklar, Çevresel etki 1.GİRİŞ En basit şekli ile kır ve kentlerde yaşayan insanların yaz aylarını geçirdikleri alanlar olarak tanımlanabilecek olan yaylalarda, geçmişten günümüze 1000 yıla yakındır Anadolu'da gerçekleştirilmekte olan yaylacılık faaliyetleri mevsimsel bir harekettir. Bu faaliyete katılan insanların (yaylacı) yaylalarda ve esas yerleşme yerindeki faaliyetleri, ekonomik hayattan bir bütün olarak yaylacılık adı altında değerlendirilir. Çok eski zamanlardan beri kullanılan yaylalar, mevki durumuna göre (taban, yamaç, plato, sırt, boyun, buzul etkisiyle oluşan yaylalar), yükseklik durumuna göre (alçak, orta, yüksek yaylalar), çiftliğe olan uzaklığına göre (ön yayla, çiftlik yaylası, çiftlik otlağı, köyün ortak otlağı), otlatılan hayvan cinsine göre (sağmal sığır, boğa, genç hayvan, öküz, kısır sığır, karışık, at veya beygir, koyun, keçi yaylaları) ve mülkiyet durumuna göre (özel, müşterek, hükmi şahsiyeti olan, kooperatif, devlet, irtifak hakkı ile yükümlü, kiralık, ücretli yaylalar) olmak üzere çeşitli şekillerde sınıflandırılmaktadır Emiroğlu (1977) ise; yaz mevsiminde ve en sıcak aylarda insan ve hayvanların yaylaya gitmeleri, orada bir süre kalmaları ve ekonomik faaliyetlerde bulunmaları şeklinde yaylayı tanımlamıştır. insanların yaylalarda ve esas yerleşim yerlerindeki faaliyetleri ile ekonomik hayatları bir bütün olarak yaylacılık adı altında değerlendirilmekte olduğunu belirtmiştir [1]. Yaylacılık, hayvancılık bakımından göçebe hayvancılık, yarı göçebelik, transhumans, yarı yaylacılık, ve Alp tipi hayvancılık gibi diğer pastoral sistemlerde olduğu gibi doğal otlak ihtiyacına dayanan bir harekettir ve sahip olunan koyun, keçi, sığır gibi hayvan sürülerinin açık otlak alanlarında dolaştırılarak ot ve su ihtiyaçlarının karşılanması amaçlanmaktadır [2]. Oysa günümüzde yaylalar yapılan yaylacılık faaliyetlerinin türüne göre daha çok gruplandırılmaktadır. Yaylacılık faaliyetleri de her alanda olduğu gibi değişen yaşam tarzlarına ve insan ihtiyaçlarına göre zamanla değişime uğramıştır. Yaylalar artık sadece yazları hayvan otlatılarak ve ot biçilerek gerçekleştirilen bir ekonomik faaliyet alanı olarak değerlendirilmemektedir. Bu etkinliğin yanında artık tatil, rekreasyon, sağlık vb. amaçlar içinde gelinen alanlar olarak da bu alanlar değerlendirilmektedir. Bunlardan ilki, yazın bunaltıcı sıcağından korunmak ve yazı daha serin bir yerde geçirmek için yaylalara gidip ya kendi evlerinde yada kiraladıkları evlerde kalanların oluşturduğu rekreasyona dayalı “rekreatif yaylacılık”. Diğeri, ülke içinden ve dışından gelenlerin çadırlarda ya da turizm hizmeti veren pansiyon vb. tesislerde birkaç gün konaklayarak gerçekleştirdikleri ve aktif olarak katıldıkları, kampçılık, doğa yürüyüşçülüğü, kültürel geziler gibi aktiviteleri kapsamaktadır. Ziyaretçiler yörede, konaklama, yeme içme, taşımacılık, rehberlik gibi hizmetler satın almaktadırlar. Bu tip faaliyetlere de yöre halkının rekreasyon faaliyetlerinden farklı olarak “rekreasyon/turizm” olarak değerlendirilmektedir. Yeni gelişen bir diğer faaliyette yaylara “sağlık amaçlı” çıkılmasıdır. Yaylaların konumu itibariyle hava daha saf, kuru, hafif, hemen hemen tamamen mikropsuz ve oksijence fakirdir. Bu da orada yaşayan canlıların devamlı, muntazam derin teneffüs etmesini sağlar, buda akciğer ve kalbe bir idman etkisi sağlar. Oksijence fakir hava aynı zamanda iliğin daha fazla miktarda kırmızı kan hücresi meydana getirmesine (yayla periyodunda alyuvarlar %20 oranında artar) sebep olur . Ayrıca güneş ışınlarının tesiri de deniz seviyesinden yükseldikçe artar. Güneşli günlerin sayısı da yükseklerde vadiye nazaran bilhassa yaz mevsiminde daha fazladır. Isı ve hava değişikliği sıhhi yünden dayanıklılığı artırır ve sinir sistemini dinlendirir [3]. Bunların yanında halen geleneksel olarak hayvancılık amaçlı yaylacılığın devam ettiği yaylalarda mevcuttur. Orman içi açıklıklar ve orman üstü alanlarda bulunan yaylaların ve oralarda yaşayan insanların, yaylacılık faaliyetlerinin değişiminden etkilendikleri bir gerçektir. Bu etkilenmenin şiddetinin, boyutunun ve yönünün ortaya konulması kapsamlı araştırmaların konusu olmakla birlikte, bu makalede konu; mevcut bazı çalışmalar ve sahada yapılmış gözlemlerin ışığında irdelenmeye çalışılmıştır. 2.DOĞU KARADENİZ BÖLGESİNDE YAYLACILIK Türkiye’de ve özellikle Karadeniz’de yaylacılık, yüzlerce yıllık geçmişi olan bir yaşam tarzı olarak kimi değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır. Karadeniz’de yayla ve yaylacılığın başta hayvancılık olmak üzere yaşamın bir parçası olması açısından büyük önemi vardır. Havzaların yukarı kesimlerindeki bitki örtüsünün zenginliği ve yaz aylarındaki iklimin elverişli olması, farklı amaçlar için yaylaya çıkılmasına olanak vermektedir. Karadeniz Bölgesi yaylaları, genellikle ormanın üst sınırı üstünde, daha çok alpin çayırlıkların yaygın olduğu 2000-2200 m ve daha yüksek platolarda yoğunlaşmıştır. Doğu Karadeniz Bölgesindeki yaylalar sürekli ikamet edilen yerler değildir. Bu yaylalara, yörelere göre değişmekle beraber genel olarak nisan ortalarında çıkılmaya başlanmakta ve ekim sonlarına kadar kalınmaktadır. Çıkış ve dönüş zamanları yaylalara göre farklılıklar göstermekte olup, belirleyici ana etken yüksekliktir. Normalde 4-5 ay süren yaylada kalış süresi, vejetasyon mevsiminin geç başlayıp erken bittiği yüksek kesimlerde 2 aya kadar düşmektedir [4]. Doğu Karadeniz yaylalarında ana faaliyet hayvancılıktır. Hayvanların yaz dönemi boyunca otlatılması ve kış için ot tedariği bu faaliyetin amaçlarıdır. Bu bölgede yaylacılık faaliyetleri içerisinde önemli bir yer teşkil etmez fakat bazı yaylalarda küçük boyutlarda bahçe tarımı yapılmaktadır. Bu alanlarda da hanelere yetecek kadar patates, lahana gibi sebzeler üretilmektedir. Elli sene öncesinde Karadeniz bölgesi yaylalarının kuruluşunda ve dağınık görünümünde hayvanlara ot sağlamadan ziyade, tarımsal toprak, çayır, mera azlığı ve özellikle Karadeniz bölgesinde kültür bitkilerini hayvanların tahribatına karşı koruma kaygusu, kırsal nüfusu yaylacılığa iten etmenlerken, günümüzde yaylalara çıkış amacı çeşitlenmiştir. Trabzon’da turizm merkezi olarak ilan edilen yaylalarda yapılan bir araştırmada, geçmiş yıllarda % 80 olan tarım ve hayvancılık faaliyetleri amaçlı yaylalara çıkış oranının % 40’lara, hatta bazı yaylalarda % 20’lere düştüğü, buna paralel olarak da; sağlık, dinlenme ve ticaret amaçlı kullanım oranlarının arttığı ortaya konulmuştur [5]. 3.DOĞAL KAYNAKLAR Türkiye bulunduğu coğrafi konum itibari ile ve mevcut doğal kaynak stoku ile bölgesinin ve dünyanın sayılı ülkelerinden biridir. Türkiye, zengin doğal çeşitliliği, su kaynakları ve önemli mineralleri ile doğal kaynak zenginliğine sahip ender ülkelerden biridir. Dünyada doğal kaynakların miktarı ve gelecekteki yeterlilik düzeyinin ne olacağı bugün en çok tartışılan ve cevabı aranan sorulardır. Bu sorulardan ve bir gün doğal kaynakların tükeneceği öngörüsünden hareketle, acaba bugünkü ve gelecekteki nesiller arası paylaşımda kriterler ne olmalı ve doğal kaynak kullanımında uyulması gereken bir sosyal optimalite kriterinin olup olmadığı da cevaplanması gereken diğer sorulardır. Böyle bir kriterin varlığından söz edilebilecek ise acaba bugün doğal kaynaklardan yararlanmada bir takım yanlışlıklar yapılmaktamıdır? Ya da doğal kaynakların kötü yönetilmesi söz konusumudur? Daha iyi bir doğal kaynak yönetimi varsa, acaba doğal kaynaklar daha iyi nasıl kullanılabilir ve korunabilir? [6]. Burada asıl önemli soru ise yukarıda sıralanan sorular ülkemiz doğal kaynaklarının yönetimi planlanırken bu sorular sorulmaktamıdır? Ülkemizde 207 milyon dönüm orman alanı bulunmaktadır. Bu alanlarda 30 dolayında cinsten 110 dolayında ağaç ve ağaççık yetişebilmektedir. Türkiye’de denizden yüksekliği 1000 m.den fazla 321 dağ, toplam 9000 m2 genişliğinde 50 dolayında göl, dokuzar bin kilometre uzunluğunda akarsu ve deniz kıyısı, 120-130 milyon dönüm genişliğinde mera, %34’ü I-IV. Sınıf olmak üzere 230-240 milyon dönüm genişliğinde tarım arazisi, 400 dolayında sulak alan, 60 bin km2 genişliğinde 58 ada bulunmaktadır. Bu alanlarda, dört bine yakını yalnızca ülkemizde doğal olarak yetişebilen on bin dolayında bitki türü; 20 bini dünyada yalnızca ülkemizde yaşayan 120 bin dolayında omurgasız yabanıl hayvan; iç sularda 192, denizlerde ise 380 balık, 7 semender, 11 kuyruksuz kurbağa, 14 kaplumbağa, 49 kertenkele, 36 yılan ve 120 memeli ile kimileri yerli, kimileride göçmen olmak üzere, tam 426 kuş türü bulunmaktadır [7]. Doğu Karadeniz Bölgesi sahip olduğu doğal kaynak değerleri ile hem ülkemizde hem de dünyada önemli alanlardandır. Alpin çayırlıklar, kayalık, göl ve nehir ekosistemleri, doğal yaşlı ormanlar gibi biyolojik çeşitlilik açısından eşsiz doğal zenginlikler yer almaktadır. Doğu Karadeniz Ormanları doğa koruma açısından olağanüstü öneme sahiptir. Topografyası, hidrolojisi, yüksek dorukları, florası, faunası, Alpin çayırlıkları, sarp kayalıkları, göl ve akarsularıyla eşsiz bir değere sahiptir. 3.1. Bitki Varlığı (Flora) Yüzölçümünün % 26'sı orman sayılan Türkiye'de Doğu Karadeniz bölgesi kendine özgü iklimi, topografyası ve bunlara bağlı olarak gelişen orman ekosistemleri ile haklı bir ayrıcalığa sahiptir. Doğu Karadeniz ormanlarının bazı bölümleri sahip olduğu farklı biyolojik özellikler ve çeşitlilik dolayısıyla " Ilıman İklim Kuşağı Yağmur Ormanları", "Subtropikal Ormanlar" veya " sis ormanları" olarak ta adlandırılmaktadır. Doğu Karadeniz bölgesi 440'ı Türkiye genelinde nadir olan 2500 bitki türü barındırmaktadır. Ayrıca bu bitkiler arasında 160 tanesi dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmemektedir [8]. Doğu Karadeniz bölgesindeki hakim bitki örtüsünü Karadeniz kıyısındaki ağaççık (makipsödömaki) toplulukları, geniş yapraklı kıyı (etek) ormanları, geniş ve iğne yaraklı ağaçlardan oluşan karışık ormanlar, iğne yapraklı ormanlar ve Supalpin ve Alpin çayırlar oluşturmaktadır. 3.1.1. Orman Varlığı Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan ormanlar ülke ormanlık alanının %13'ünü oluşturmaktadır. Bu illerin ormanlık alanları ve ağaç türleri itibariyle orman varlıkları Tablo 1 ve 2'deki gibidir [9]. Doğu Karadeniz ormanları bünyesinde Türkiye'nin sahip olduğu yegane el değmemiş ormanları olan “doğal yaşlı ormanlar” ile sosyal ve fiziksel olarak birçok fonksiyonu bulunan “yüksek dağ ormanları (YDO)” gibi nadir orman ekosistemlerini barındırır. Yayla alanları sahip oldukları coğrafik konumları nedenleri ile üst orman sınırı ile iç içe bulunmaktadır. Bu yaylalar bazen ormanların içerisinde veya ormanlarla bitişik bazen de bu alanlardan daha üst yükseklik basamaklarında yer almaktadırlar. Yaylalardaki faaliyetlerden ve bu faaliyetlerin zamanla çeşitlenmesinden bu orman kaynakları da etkilenmektedir. “Yüksek Dağ Ormanı” diye adlandırılan bu orman yapısı çok hassas ekosistemler olduğundan insan etkilerinden çok çabuk ve şiddetli etkilenirler. Tablo 1: DKB'nin ormanlık alan durumu Giresun Ordu Normal Orman 120987.5 117503.0 Bozuk Orman 125754.5 Ormansız Alan Trabzon 111698.0 Rize Artvin Gümüşhane Bayburt Toplam 44809.0 191958.5 59260.5 3856.0 650072,5 67149.5 68127.3 112706.5 196575.5 107571.5 10307.0 688191,8 482858.5 411954.0 342552.4 224845.0 328637.0 422200.0 346770.0 2559816,9 Toplam 729600.5 596606.5 522377.7 382360.5 717171.0 589031.5 360933.0 3898080,7 Tablo 2: DKB'nin ağaç türleri itibariyle ormanlık alan durumu Giresun Ordu Trabzon Rize Gümüşhane Bayburt Artvin Toplam Sarıçam 51750.5 19779.0 39.7 - 60882.5 91120.5 5205.0 228777,2 Göknar 10361.0 - - - 43543.5 7754.0 - 61658,5 Ladin 45202.5 11853.5 83906.0 43564.5 94902.5 17967.5 - 297396,5 - Sahil çamı 1505.0 - - - - - 1505,0 Kayın 58744.5 128884.0 20636.2 88929.5 52488.0 6889.0 - 356571,2 Meşe 20611.5 16252.0 19440.5 24187.0 116467.0 43100.5 8958.0 249016,5 Kızılağaç 45661.5 6379.0 25577.9 835.0 10280.5 - - 88733,9 Kestane 12103.5 - 30133.0 - 6330.0 - - 48566,5 - - 92.0 - - - - 92,0 2307.0 - - - - - - 2307,0 179825.3 157515.5 388534.0 166831.5 Kiraz Diğer Yapraklı Toplam 246742.0 184652.5 14163.0 1338263,8 YDO basamağı; kısmen oreal (1500m-1600m), alçak subalpin ve yüksek subalpin alt yükselti basamakları ile kısmen alpin yükselti basamağını (2400m-2500m) kapsamaktadırlar [10]. YDO basamağı üzerinde yer alan YDO, ekstrem yaşam koşullarında yaşamlarını sürdürebilen, yetişme ortamı, biyolojik, fizyolojik, ve sosyolojik özellikleri kendilerine özgü olan, tahripler karşında çok belirgin olarak tepkiler gösteren ormanlardır. YDO'nın saptanan alanları aşağıda belirtilen yükselti zonlarına göre dağılımı şu şekildedir. Ülkemizde 1500-2500 m. yükseltiler arasındaki 18.918.503 ha. toplam alanda 3.145.679 ha. ormanlık alan bulunmaktadır. Bu ormanlık alan özellikle 1500-1750 m. ve 1750-2000 m. yükselti zonlarında dağılım göstermektedir. Tablo 3’de ülkemizde yüksek dağlık alanlardaki ormanlık ve açıklık alanların yükselti zonlarına göre dağılımı sayısal olarak gösterilmiştir. Tabi ki bu alansal değerler harita üzerindeki alansal değerler olup, eğimler hesaba katıldığında arazi üzerindeki gerçek alansal değerler bu değerlerden bir miktar fazla olacaktır [10]. Tablo 3: Türkiye’de Yüksek Dağlık Alanlardaki Durum Yükselti Zonları(m.) Ormanlık Alan(ha.) Açıklık Alan(ha.) Toplam 1500-1750 m. 1.796.343 5.585.214 1750-2000 m. 957.177 4.427.863 2000-2250 m. 300.128 3.495.098 2250-2500 m. 92.031 2.264.649 2500 + m. 8.126 2.107.406 Toplam 3.153.805 17.880.230 Alan(ha.) 7.381.557 5.385.040 3.795.226 2.356.680 2.115.532 21.034.035 Ülkemizdeki 2500 m.’nin üzerindeki ormanlık yoğunlaşmaktadır. alan özellikle Doğu Karadeniz’de 3.1.2.Çayır ve meralar Çayır; ot üretimi amacıyla kullanılan ve genelde taban suyunun yüksek olduğu düz alanlarda yer alan özel mülkiyete tabi arazilerdir. Mera; genelde yüksek ve tarla tarımına elverişli olmayan engebeli alanlarda yer alan, otlatma amacıyla kullanılan ve mülkiyeti devlete, kullanım hakkı köy tüzel kişiliğine ait olan arazilerdir. Çayır ve mera alanları sahip oldukları ot kapasitesine göre önem arz ederler. Ülkemizdeki meraların üretim ve otlatma yoğunluğu Şekil 1'de gösterilmiştir. Şekil 2'de ise ülkemizdeki mera alanı başına düşen ot üretimi yıllara göre verilmiştir [11]. Ülkemizdeki en verimli mera alanları Karadeniz Bölgesi’nde bulunmaktadır. Yıllık yağış, batıda 600 mm civarındayken, doğuda 2.000 mm’ye kadar çıkmaktadır. İklim koşulları özellikle yağış bakımından çayır ve mera bitkilerinin gelişmesi için çok elverişlidir. Ne yazık ki ülkemizdeki çayır ve mera alanlarının yalnızca %12,5’i bu bölgede bulunmaktadır. En verimli çayır ve mera alanları yağışın oldukça yüksek olduğu batı kesimlerinde görülmektedir. Bu verimli meralar genellikle yüksek dağlarda bulunur. Alpin çayırlar genellikle bu bölgede bulunmaktadır. Çayır ve meraların ortalama ot verimi 900 kg/ha kadardır. Bu bölgenin meralarının diğer bölge meralarına göre en önemli özelliği, yeşil yem üretme süresinin çok daha uzun olmasıdır. 80000 70000 12 10 60000 50000 40000 30000 8 6 4 kuru ot üretimi (bin ton) mera alanı (bin ha) 20000 10000 2 0 0 1940 1950 1960 1977 1980 Çizelge 1: Üretim, hayvan sayısı ve otlatma yoğunluğu Çizelge 2: Mera alanı ve ot üretimi 3.2.Hayvan Varlığı (Fauna) Doğu Karadeniz bölgesi iklimsel ve topoğrafik özelliklerinden dolayı sahip olduğu yüksek flora çeşidinin bir sonucu olarak yüksek çeşitte de faunaya sahiptir ve bu fauna uluslararası düzeyde önemli hayvan türlerini içermektedir. Boz ayı, domuz, kurt tilki, çakal, çengel boynuzlu dağ keçisi, vaşak, karaca, yaban kedisi, vb. Ayrıca gündüz yırtıcı kuşlarının en önemli göç yolları üzerinde olan Doğu Karadeniz ayrıca Dağ Horozu ve Kafkas Ur Kekliği topluluklarını da barındırmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi endemik kuşlar açısından dünyada korumada öncelikli 217 alandan biridir. DHKD ve Birdlife international tarafından Türkiye’nin en önemli 100 kuş alanından biri ilan edilmiştir. [12]. 3.3.Su (Hidroğrafik) Kaynakları İnsanoğlunun yeryüzünde devamlılığı açısından su, hava kadar önemli bir kaynaktır. Ayrıca su toplumun sağlığı ve yaşamın sağlıklı biçimde devam etmesinin sağlanması açısından ve diğer ekosistemlere yaşam sağlaması açısından da oldukça önemlidir. Bir bölge ya da yörenin hidroğrafik kaynakları denince, o sahadaki Yer altı ve yerüstü (deniz, göl, akarsular ve kaynaklar) su durumları akla gelir. Doğu Karadeniz Bölümü'ndeki yerüstü su kaynaklarını; Karadeniz, akarsular ve kaynaklar ile göller olarak ele almak gerekir. Doğu Karadeniz Dağları'nın kuzey tarafının akarsular bakımından zengin bir potansiyele sahip olduğu söylenebilir. Bölgede zirvelerin 4000 m'ye yaklaşması, yağışın bolluğu, gür ve sık bir bitki örtüsünün varlığı, volkanik kayaçlardan oluşmuş geçirimsiz bir zeminin mevcudiyeti, sık bir akarsu ağının gelişmesinde önemli rol oynamıştır [2]. Ayder yaylası hariç, sıcak su kaynaklarının pek de bulunmadığı bölge, soğuk su kaynakları bakımından oldukça zengindir. Yağışın fazla, buharlaşmanın az ve depolama yapabilecek tabakaların mevcut olması sebebiyle her yerden kaynaklar çıkmaktadır. Bu alanların bütün yıl boyunca genelde suya doygun olması, kaynak sularının kurumadan bütün yıl akmasını sağlamıştır. Bu kaynaklar, bir taraftan akarsuları beslerken, diğer taraftan yerleşme yerlerine yakın olanlar borularla taşınarak, içme ve kullanma suyu olarak kullanılmaktadır. Doğu Karadeniz'in kuzey yamaçlarında çok sayıda akarsu mevcuttur. Bunların bazıları kaynaklarını yüksek dağlık alanların zirvelerinden veya zirveye yakın yamaçlarından alan ve uzunlukları 20km'den daha fazla olanlar ile kıyıya yakın tepelik alanlardan alan, 5-10 km uzunlukta daha kısa boylu akarsular olarak iki ayrı grupta toplanabilir. Doğu Karadeniz'in sahip olduğu bir diğer su kaynağı da göllerdir. Bu göller heyelan gölleri, buzul (glasiyal) göller ve yapay göller olarak gruplandırmak mümkündür. Uzungöl, Sera gölü ve Tortum gölü heyelan göllerini oluşturmaktadır. Buzul göller ise oldukça çok sayıda gene bu bölgede mevcuttur. Yapay göller ise yapılan barajlar sonucu oluşmuş göllerdir. 3.4.Rekreasyon ve Turizm Kaynakları Yaylacılık faaliyetlerinin değişiminde en etkili olan etmenlerin başında turizm olgusu gelmektedir. Köyden kente göç ile birlikte başlayan sürecin devamı olarak kentlerde çarpık yapılaşma, aşırı kalabalık yaşam alanları, çevre kirliliği gibi sorunları oluşturmuştur. Bu alanlarda yaşayan insanların zamanla yoğun kent baskısı karşısında stres ve benzeri rahatsızlıklar yaşaması gibi nedenlerin yanında ekonomik olarak da gelir seviyelerinin artması ile baskılardan uzaklaşmak, geride bıraktıkları topraklara duyulan özlemini gidermek, rekreasyonel ihtiyaçlarını karşılamak gibi sosyal ve kültürel bazı nedenler yanında doğaya dönüş akımının da katkıları ile tekrar kırsal alanlara geri dönüş hareketi oluşmuştur. Bu istek devamlı olarak geri dönme olarak değil belirli süreler için köylere, yaylalara ve doğal alanlara tatil ve rekreasyon amaçlı dönüşler şeklinde olmuştur. Özellikle 1980'li yıllarda devletin turizmi yükselen bir değer olarak benimsemesi ve turizmi 12 aya yayma ve dünya turizm pastasındaki payını artırmak için ürün çeşitliliği artırmak amacı ile yüksek dağlara ve yaylalara yönelmiştir. Bu amaçla bazı yaylaları turizm merkezi olarak ilan etmiştir. Bu süreçten sonra yüksek dağ alanlarına ve yaylalara olan ilgi giderek artmaya başlamıştır. Doğu Karadeniz Bölgesi'nde ekoturizm kapsamında değerlendirilip kullanılabilecek bir çok alan mevcuttur. Bunlar dağlar, buzullar, göller, akarsular gibi alanlar ve bunların dışında bozulmamış geleneksel yayla yerleşimleri ve kültürleridir. Doğu Karadeniz'in en önemli dağları batıdan doğuya doğru, Çarşamba (Verçenik) (3710m), Kackar (3937m) ve Altıparmak (3492m) dır. Doğu Karadeniz Dağları Arap Yarımadası'nın ve Rusya Bloku'nun sıkıştırması sonucu kıvrılma ve kırılmalar sonucunda oluşmuştur. Orman örtüleri ile kaplı derin vadilerle yarılmış olan alanlarda buzul ve akarsu aşındırmaları etkin olmuştur. Kaçkar Dağları Ağrı (5137m) ve Cilo-Sat (4136m) dağlarından sonra Türkiye'nin en önemli buzul morfolojisinin, aktüel buzulların görüldüğü yerdir. Küçük Kafkasya veya Pontus Alpleri olarak ta bilinen Doğu Karadeniz Dağları'nda geçmiş buzul izlerini ve buzulları görmek mümkündür. Bölgedeki kayaçların çoğu volkanik olmasına rağmen pek çok dağ zirvesi granittir. Ayrıca Türkiye'de ender bulunan siyanit ve granodiorite de rastlanır. 4. YAYLACILIK FAALİYETLERİNİN DOĞAL KAYNAKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Doğu Karadeniz Bölgesinde yaylalar; hem orman sınırları içerisinde hem de orman üst sınırında bulunmaktadır. Bu nedenle yaylacılık faaliyetlerinin doğal kaynaklar üzerinde çeşitli etkiler oluşturmaktadır. Yaylaların bulunduğu konum itibariyle yaylacılar ve yaylalara gelenler özellikle Yüksek Dağ Ormanı ekosistemleri ile fazlaca etkileşim içerisinde bulunmaktadırlar. Bu yüzden yaylacılık etkinliklerinin büyük bir bölümü bu ekosistemler üzerinde etkisini gösterir. Bu kullanımların ormanlar üzerindeki baskısı yanında diğer kaynaklar üzerindeki etkilerini daha iyi anlayabilmek için YDO'nın özelliklerinden bahsetmek yararlı olacaktır. Bu özellikleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür; YDO'nın koruyucu ve sosyal fonksiyonları odun üretimi fonksiyonuna göre kamuoyu için daha büyük önem taşımaktadır. YDO'nın koruyucu ve sosyal fonksiyonları sürekli olarak güvence altına alınmak zorundadır. Yüksek dağlık alanlarda özel üretim amacı daha çok alçak alanlarda yetiştirilemeyen oldukça kalın ve değerli (dar yıllık halkalı) odun üretimi şeklindedir. YDO dinlenme alanları olarak sosyal fonksiyonlar da sunmaktadırlar. Gerçi sarp arazilerde bulunmalarından dolayı bu alanlara ulaşmak zor olsa da, endüstrisi hızla gelişen toplumlarda halkın kültürü ve dinlenmesi için YDO'nın rolü artmaktadır. YDO'nın önemli koruyucu fonksiyonları genel olarak şöyle özetlenmektedir: Erozyon, toprak kaymaları, çığ oluşumları ve kaya yuvarlanmaları gibi doğal tehlikelere karşı koruma, Su ekonomisine değerli etkilerde bulunma ve buna bağlı olarak da sellerden koruma. Yaylalardaki faaliyetlerin ormanlar özerindeki en büyük etkisi yakacak olarak odun elde etmedir. Yaylalar konum itibari yılın her zamanı geceleri soğuk ya da serin olur. Bu nedenle her zaman soba yakılır. Isınma amaçlı olarak kullanılan yakıtın tamamına yakınını odun oluşturur. Bunun dışında yemek ve hayvansal ürünlerin işlenmesi için gerekli olan ateşinde yakıtı ormanlardan sağlanır. Bazı yaylalarda mutfak ve elde edilen sütün işlenmesi ve süt kökenli ikincil ürünlere dönüştürülmesi işlemlerinde, ısıtma materyali olarak bazı yayla evlerinde sıvılaştırılmış petrol gazı kullanılmasına karşın odun kullanımı yaygın olarak sürmektedir. Gaz fiyatlarının aşırı yükselmesinden sonra yaylalardaki bazı kahvehanelerin bütan gazlı çay ocaklarını basit değişikliklerle odunla ısıtır hale dönüştürdükleri de gözlenmiştir [4]. Trabzon ili Maçka ilçesinde yapılan bir çalışmada araştırma alnındaki 70 köyde 1990 yılında yakacak odun tüketiminin 171371 m3 olduğu belirtilmektedir. Bu tüketimin 12212 m3‘ü köylere verilen zati yakacak iken, gizli olarak tüketilen yakacak miktarı 159160 m3 olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada ayrıca ormanlar ile iç içe bulunan ve orman-köy arasında yol ağı olan köylerin daha fazla odun tükettiği belirlenmiştir [13]. Diğer yakacak alternatiflerinin pahalı olması, Doğu Karadeniz’in tamamına yakınının bu alanla benzerlik göstermesi ve yaylalara çıkan kişilerin büyük çoğunluğunu gene bu orman köylülerinin oluşturması yaylalarda da aynı baskının olduğuna bir işarettir. Yaylalarda çıkarken ve inerken kullanılan yolların kenarlarında orman örtüsünün tahrip edildiği açıkça gözlemlenmektedir. Yayla olarak kullanılan orman içi açıklıklarda ısıtma ve ısınma materyali olarak kullanılan odun; genellikle köklenen ormangülleridir (Rhododendron ponticum L.) [4]. Bunun yanında ağaç dalları ve üretim artıkları da kullanılmakla birlikte, yasadışı yollarla kesilen ve Yüksek Dağ Ormanları'nın üst sınırlarını oluşturan bodurlaşmış ağaçlar ve gene bu sınıra yakın normal formlardaki ağaçlar kesilip kullanılmaktadır. Yakacak olarak kullanılan orman gülleri genellikle orman içerisinden köklenerek elde edilmektedirler. Bunun yanında, üzerinde ağaç olmayan ormangülü ile kaplı alanların da köklendiği görülmektedir. Böylelikle hem yakacak odun elde edilmekte hem de köklenen sahalar tarıma veya yerleşime açılmaktadır. Her iki halde de doğal denge zarar görmekte, bitki ile kaplı alan ortalamaları azalan topraklar erozyona duyarlı hale gelmektedir. Orman sınırı üzerindeki dik yamaçlarda bulunan ormangüllerinin tahrip edilmesi bu yamaçları çığ oluşumuna daha açık hale getirmektedir. Ayrıca orman güllerinin oluşturduğu çalı habitatı içerisinde yaşamlarını sürdüren kuş türleri ve buralarda yaşayan diğer canlılar bu tahriplerden olumsuz yönde etkilenmektedir. Yaylalarda, hayvanların girmesini önlemek için evlerin de içinde bulunduğu kullanım alanlarını çitlerle çevrilmektedir. Orman sınırı üzerindeki yaylalarda çit malzemesi olarak genellikle yöredeki taşların kullanılmasına karşın, orman içi açıklıklardaki yerleşimlerde yaygın olarak odun kullanılmaktadır. Kar baskısı nedeniyle sık sık bozulan çitlerin neredeyse her yıl yenilenmesi gerekmektedir. Bu çitlerde sırıklık çağında olan ve kabukları bile soyulmadan kullanılan çok sayıda ağaç görmek mümkündür [4]. Yaylalarda ormanlar üzerindeki bir diğer baskıda yaylacıların çıra elde etme alışkanlıklarıdır. Özellikle Ladin ağacının gövdesinin yontularak elde edilen çıra sonucunda ağaçlar zarar görmektedir. Bu ağaçlar böylelikle zaten giderek büyüyen bir tehdit olan böcek zararlarına karşıda savunmasız bir hale gelmektedir. Sonrasında da bu ağaçlar zayıf düşerek diğer klimatik etkenlere karşı koyamayarak devrilmekte ve ölmektedir. Yaylacılık, otlatma, orman işletmesi ve kaçak kesim gibi nedenlerden ötürü orman örtüsü üst sınırı her sene biraz daha aşağıya çekilmektedir. Yaylalarda yaşayan insanların oluşturduğu her türlü evsel atıklar su kaynaklarına veya yakın çevresine deşarj edilmekte ve bunun sonucunda toprak ve su kaynaklarında fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik kirlenmeye neden olmaktadır. Kullanılan gübrelerin büyük çoğunluğu yıkanarak su kaynaklarına ulaşmakta ve kirliliğe neden olmaktadır. Yaylalarda değişen istek ve talepler doğrultusunda mimari anlayış da değişmeye başlamıştır. Ahşap evlerin yerini artık yavaş yavaş beton ve tuğlanın kullanıldığı evler almaktadır. Fakat bu malzemelerin hem daha pahalı olması hem de taşıma maliyetlerinin yüksek olması bu tarz evlerin artışında kısıtlayıcı bir etkendir. Ama gene de evlerin inşasında ve tamiratında genellikle yasadışı yollarla elde edilen keresteler kullanılmaktadır. Yaylaya geliş amaçlarına bağlı olarak son yıllarda daha da artan turizm ve rekreasyonel amaçlı yararlanmaların çok hızlı bir şekilde ve plansız artışı bu alanlardaki tahribatı da hem artırmış hem de hızlandırmıştır. Plansızlık özellikle turizm merkezi ilan edilen yaylalarda fazlaca kendisini hissettirmektedir. Bu alanlarda meydana gelen çirkin ve başı bozuk yapılaşma bu alanların doğallığını neredeyse tehdit eder hale gelmiştir. Bazı yaylalardaki betonlaşma neredeyse bir günümüz betonarme şehirlerini anımsatmaktadır. Hem günümüz insanının her şeyi ister hale gelmesi ve her şeye kolay ulaşma isteği yaylaları da etkisi altına almıştır. Bu bozulmalar özellikle yolların yapılması ve ulaşımın kolaylaşması ile daha da hızlanmıştır. Özellikle, taşımanın kolay olduğu yol kenarlarında yasadışı yollarla kesilmiş ağaçların dip kütükleri dikkat çekicidir. Bunun sonucunda da ormanların kapalılığı ve yapısı bozulmaktadır. Yaylalardaki aşırı kullanımda bu alanlardaki en büyük tehlikelerden birdir. Festival veya yürüyüş etkinlikleri adı altında kalabalık grupların yaylalara çıkarılması, bitki-toprak-su arasındaki denge gözetilmeden plansız, aşırı ve yoğun hayvan otlatılması sonucunda bitki örtüsü tahrip edilmekte, üst toprak sıkışmakta, toprakların geçirgenlik oranları azalmakta ve otlak alanlarının hidrolojik dengesi bozulmaktadır. Belgrat Ormanında yapılan bir araştırmada; ormanın doğal yapısı ile kullanımdan sonra ortaya çıkan yapısı karşılaştırılmış, yoğun kullanımın biyolojik bozulmalara neden olduğu ortaya konulmuştur. Yoğun kullanım sonucunda, toprakta ölü ve diri örtü yok olmakta, toprak yapısı sıkışmakta, toprak geçirgenliği azalmaktadır. Ağaçlarda gelişim zayıflamakta, tepe tacı bozulmakta, kökler açığa çıkmakta ve kurumalar başlamaktadır. Yoğun rekreasyonel kullanıma açık sahalarda flora tamamen yok olmaktadır [14]. Amanos Dağlarındaki bazı yaylalarda yapılan bir araştırmada; doğala yakın vejetasyonlarda dış etkenlere bağlı olarak bir değişimin var olduğu gösterilmiştir. Bu etkenler, rekreasyon ve tarımsal üretim amaçlı yayla yerleşimleri ve bu yerleşimlerdeki periyodik aktivitelerdir. Doğala yakın vejetasyonlardaki değişim, bu vejetasyonları karakterize eden bitki türlerinin sayıca azalması ve örtü derecelerinde düşme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak, yerleşimler içinde ve yakın çevresinde habitat özelliklerinin değişmesiyle ortaya çıkan kozmopolit bitki türleri, ortadan kalkan doğal türlerin yerini almakta, dahası yerleşim alanlarında toplam tür sayısında bir artışa neden olmaktadır. Bunun sonucu olarak alana özgü bitki türleri yok olurken, pek çoğu kozmopolit olan yeni türler yayılmakta ve özgün floristik kompozisyon tahrip olmaktadır. Bu tahribe neden olan en önemli etken, doğala yakın vejetasyonlardaki mikro klimayı oluşturan odunsu örtünün oluşturduğu koruyucu kapalılığın tahrip edilmesidir. Bu durum, tarımsal faaliyetler için orman açma, otlatma ve yayla yerleşimlerine gelen halkın yakacak ve yapacak odun ihtiyacı için yaptığı kesimler sonucu ortaya çıkmaktadır. Bundan farklı olarak, ağaç örtüsünün korunduğu alanlarda dahi yoğun kullanım; alt örtünün tahribi, toprak yüzeyinin basılarak sıkışması, çöp ve diğer evsel atıkların depolanması sonucu habitat özelliklerinin değişmesi ile alana özgü bitki türlerini azalmakta veya yok etmektedir ([15]YILMAZ, 1993). Otlak, mera, yaylalarda ot biçme ve ardından otlatma ile yapılan aşırı yararlanma erozyona neden olmaktadır. Yaylalara ulaşmak için yoğun bir şekilde yol yapılmaktadır. Yayla şenlikleri ve bu alanlarda yapılan diğer festival vb. etkinliklerin yapıldığı alanlardaki yabanlaşma ve çöp sorunu oluşmaktadır. Yaylalara yakın olan sahalar insan ve hayvan tahripleri ile daha da bozuk duruma gelmişlerdir. Yaylaları genişletmek amacıyla birçok yerde bu ormanlar tahrip edilmiştir. Orman siniri aşağı rakımlara doğru itilmiştir. Böyle yerlerde otlaklardan doğruca kapalı ormanlara girilir. Bu durum büyük bir ekosistemin günden güne çöküşüne neden olmaktadır. Doğu Karadeniz yaylaları da benzer tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır. Özellikle yaylalara ulaşmak için yapılan yoğun yol ağı bu sureci hızlandırmaktadır. Yaz aylarında yapılan yoğun günübirlik rekreasyonel faaliyetler ve yaylacılık etkinlikleri ile yayla şenlikleri sonucu birçok yönden bu alanlar kötü etkilere maruz kalmaktadır. Binlerce kişinin katıldığı yayla şenliklerinde arabaların meralara kadar çıkarılması sonucu mera ve otlak alanları tahrip edilmekte, toprak sıkışarak yapısı bozulmakta ve geçirgenliği azalmaktadır. Sıkışan toprak daha sonra erozyona neden olabilmektedir. Tekerlek izleri daha sonraları oyuntu erozyonu için bir başlangıç olmakta ve buda giderek artmakatdır [4]. Gene bu kişilerin getirdikleri materyalleri ve çöplerini bu alanlarda bırakmaları sonucu yoğun bir çevre kirliliğine neden olmaktadır. Tüm bunlar da hem ekolojik açıdan hem de görsel manzara değeri açısından olumsuz etkilere neden olmaktadır. Yaylalar bulundukları konumları itibariyle su kaynaklarının doğduğu en temiz alanda bulunmaktadırlar. Bu nedenle bu alanlarda meydan gelecek kirlenmeler daha aşağı rakımlarda bu suları kullananları ve bu sularda yaşayan balık, yumuşakça gibi tüm canlıların etkilenmelerine neden olacaktır. Balık populasyonunun azalmasına neden olan faktörler; doğal faktörler, çevre kirliliği faktörleri ve diğer zararlı faktörler olmak üzere üç grupta incelenebilir. Bu faktörlerin çoğu insan etkisi sonucu (antropojen) ortaya çıkmıştır. Fakat çoğusunun evsel atıkları dere veya denizlere verilmektedir. Evlerde kullanılan temizlik suyu ve tuvalet atıkları nehirlere verilmektedir. Bulaşık ve çamaşırda kullanılan deterjanlardaki fosfatlar ile suni gübrelerden eriyerek sulara karışan azot bileşikleri sularda ötrifikasyona neden olmaktadır [16]. Ötrifikasyon sonucunda bu sularda yaşayan fazla çözünmüş oksijene gereksinim duyan canlı türleri yok olmaktadır. Ötrifikasyon en bariz olarak göllerde görülmesine rağmen, Doğu Karadeniz'de nehirler ve denizde de etkisini göstermektedir. Akarsularda bile yaz aylarında aşırı alg üremesi görülmektedir. Yaz ortalarında dere sularının az olması ve gübrelerden eriyerek sulara karışan azot ve fosfor bileşenlerinin aşırı alg üremesine neden olması ve zamanla alglerin çürüyerek sulardaki çözünmüş oksijeni azaltması, suların renk ve kokusunun değişmesi ötrifikasyona neden olarak fazla miktarda çözünmüş oksijene ve temiz sulara gereksinim duyan balıkların ve özellikle alabalıkların azalmasına yol açmaktadır. Alabalıklar çözünmüş oksijenin 5-6 mg./lt.'nin altına düşmesi durumunda yaşayamazlar [17]. Doğu Karadeniz Bölümü iki buçuk milyondan fazla bir nüfusu beslemektedir. Beslenme alışkanlıkları arasında balıkların önemli bir payı vardır. Balıkların yakalanıp halka sunulmasında gerek profesyonel ve gerekse amatörce birçok yöntem uygulanmaktadır. Balık populasyonlarının gelişimini etkileyen tüm bu çevre kirliliği faktörleri yanında çeşitli yakalama yöntemleri balık populasyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Zorlama olmadıkça hiçbir zaman balık populasyonların devamını sağlayacak bilimsel veriler dikkate alınarak balıkçılık yapılmamaktadır. Aşırı, zamansız ve usulsüz avlanma en önemli sorunlardır. Gerek deniz ve gerekse tatlı su avcılığında devlet eliyle bir planlama yapılmadığı gibi halkta da bilinçli avcılık yapma alışkanlığı yoktur. Halkı bilinçlendirmeden bu alanları devlet güçleri ile tam anlamıyla denetlemek mümkün değildir. Yapılacak avlanma hiçbir zaman balıkların karnında yumurta taşıdığı dönem içinde olmamalıdır. Altyapı imkanlarından yoksun olan yaylaların hemen tamamı su kaynaklarının doğduğu yerlerin içerisinde veya yakın çevresinde bulunmaktadır. Yaylalarda yaşayan insanların oluşturduğu her türlü evsel atıklar su kaynaklarına veya yakın çevresine deşarj edilmekte ve bunun sonucunda toprak ve su kaynaklarında fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik kirlenmeye neden olmaktadır. Özellikle alçak yaylalarda bulunan halk, mevsimsel ihtiyaçlarını karşılamak için evlerine yakın yerlerdeki otlak alanlarını tahrip ederek tarlaya dönüştürmekte ve buralarda yetiştirdiği ürünlerin verimini artırmak için kimyasal gübre kullanmaktadır. Kullanılan gübrelerin büyük çoğunluğu yıkanarak su kaynaklarına ulaşmakta ve kirliliğe neden olmaktadır. Son yıllarda hem, yalnızca hayvancılık faaliyetlerinde bulunmak amacıyla yaylalara çıkanların sayısında, hem de hane başına düşen hayvan sayısında gözlenen belirgin azalmalar, birim alandan beslenen hayvan sayısının düşmesine neden olmuştur. Klimaks vejetasyonun sürdürülmesi açısından olumlu olan bu duruma karşın, yaylalarda halen devam etmekte olan erken otlatmalar sonucunda, hayvanlar tarafından tercih edilerek yenilen klimaks türlerin yerini kozmopolit türlerin aldığı, alana özgü floristik kompozisyonun tahrip edildiği alanlara sıkça rastlamak mümkündür. Yeterli sayı ve yükseklikte bitki örtüsünden yoksun kalan bu tür alanlar, erozyon tehdidi altında oldukları gibi, yem değeri yüksek olan türlerin kaybıyla, elde edilecek hayvansal ürün miktarının azalmasına da neden olmaktadırlar [4]. Değişik ekonomik, sosyal ve eğitim düzeyine sahip insanların yaylalarına çıkması, etrafı ilgi ile izlemeleri ve her fırsatta hayranlıklarını ifade etmeleri sonucunda yöre halkının, doğal dengenin bozulmaması yönünde bilinçlendiği söylenebilir. Bunu da yayla turizminin, ormanlar ve doğal çevre üzerindeki olumlu etkisi olarak belirtmek gerekir. SONUÇ ve ÖNERİLER Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar oldukça azdır. Bu konuda ilk makaleyi bile 1939 yılında, Cemal Alagöz yazmıştır. Yine bu konuda da bir çok araştırmanın öncüsü yine yabancılar olmuştur. Daha ülkemizdeki yaylaların; ayrıntılı bir haritası, bitki örtüsü, ekonomiye gerçek katkısı, toplam alanı, bölgelere göre net sayısı... v.s. bilinmemektedir. Genelde araştırmalar; halk kültürüyle ilgili yapılmıştır. Halbuki yaylacılık; ülkemizin coğrafi bölgeleri hatta illerine göre kendine has kuralları, coğrafik özellikleri, yayla adına bestelenmiş 50'ye yakın şarkı ve türküsü, terminolojisi, konutları, bitki örtüsü, yaban hayvanları, adetleri, yiyecekleri, şenlikleri, inanışları, hastalıkları, kullanılan aracı ve gereci olan ayrı bir dünya, bir kültürüdür. Mevcut bir envanter olmayınca mevcut gelişmelerde bir plansızlık dahilinde sürdürülmektedir. Buna bağlı olarak da hem doğal kaynaklardan maksimum verim sağlanamamakta hem de doğal kaynaklar üzerindeki olumsuz etkiler artarak devam etmektedir. Yaylacılık faaliyetlerine bağlı olarak doğal kaynaklar üzerinde meydana gelen etkilerin önlenmesine yönelik bazı öneriler aşağıda sıralanmıştır. Günümüzde bir çok ülke; il, ilçe ve köy idarelerine sağladığı sübvansiyonlarla yaylakların ıslahını teşvik ederek, buralarda gerekli tesisleri kurarak rasyonel kullanılmasını teşvik etmektedir. Yurdumuzda başlangıçtan beri yalnız ırk ıslahı yoluyla hayvancılığın geliştirileceği varsayımından hareket edilmiş, bu yolda büyük gayret ve paralar sarf edilmiş, fakat beklenen sonuç alınamamıştır. Halbuki bunlara harcanan gayretler yaylak ve mera ıslahı ile hayvanların beslenme ve barınma konularına sarf edilse idi, yerli ırklardan bugün bile daha iyi sonuçlar alınabilirdi.bu nedenle yayla ve meraların ıslahı üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Yaylalarda gerçekleştirilen yasa dışı orman içi ve orman sınırı bitişiğindeki odun kullanımını azaltmak için yayladaki yakacak ihtiyaçları ucuz fiyatla Ya da hibe yolu ile verilebilir. Özellikle orman içi yaylalarda yaygın olan çıra elde etmeyi önlemek için suni tutuşturucular dağıtılabilir. Yaylaların turizm adı altında bilinçsizce kullanımını ve tahrip edilmesini önlemek için turizmin bu tür alanların koruma-kullanma dengesi de gözetilerek uzun devreli gelişim planları hazırlanmalıdır. Yayla alanları ve çevresinde bulunan yaban hayatının korunması için yaylacıları bilinçlendirici faaliyetlerde bulunulmalıdır. Yaylalardaki çirkin yapılaşmanın önlenmesi için denetimler artırılmalı ve her yayla için o yörenin geleneksel yayla evi modelleri belirlenerek model ev planları oluşturulmalıdır. Yaylaların iç içe olduğu Yüksek Dağ Ormanı ekosistemlerini korumaya yönelik bir ormancılık çalışması yapılmalıdır. Yaylalara yol yapılırken iyi etüt edilmeli ve bu yollar mera ve otlaklara kadar götürülmemelidir. İnsanlara yaylalarda uymalarının zorunlu olduğu yasalar hatırlatılarak, uymayanlar hakkında cezai işlemler geciktirilmeden uygulanmalıdır. Tüm yaylaların uzaktan algılama yöntemleri ile yerleri belirlenmeli ve ayrıntılı envanterleri çıkarılmalıdır. KAYNAKLAR 1.EMİROĞLU, M., 1977: Bolu’da Yaylalar ve Yaylacılık. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Yayın Numarası: 272, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 238 Sayfa. 2. ZAMAN, M., 2007, Doğu Karadeniz Dağlarında Yaylalar ve Yaylacılık, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Yayın No: 960, Erzurum. 3. http://www.discoverturkey.com/kultursana t/yayla.html 4. ALKAN, S., 2003, Doğu Karadeniz Bölgesinde Yaylacılık Faaliyetleri ve Yayla Turizminin Ormanlar ve Yöre Halkı Üzerindeki Etkileri, Doğu Karadeniz Ormancılık Araştırma Enstitüsü, Araştırma Dergisi, 2003/1, Yayın No: 19, Trabzon. 5. ÖZGÜR, H., 1993 Trabzon İlinde Turizm Merkezi Olarak İlan Edilen Yaylaların Yeşil Turizm Açısından İncelenmesi (Yüksek Lisans Tezi), K.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü, Peyzaj Mimarlığı Anabilim Dalı, Trabzon, (Yayınlanmamıştır). 6. BAŞOL, K., ve arkadaşları, 2007, Doğal kaynaklar ve Çevrenin Ekonomik Analizi, Alfa Aktüel Yayınları, ISBN:978-975- 253-111-6, Bursa. 7. Çağlar, Y., 2004, “Benim Ormanlarım, Topraklarım, Meralarım, Bozkırlarım…”, Kırsal Çevre Yıllığı, Kırsal Çevre ve Ormancılık Araştırma Derneği, Ankara. 8. http://www.ogzala.com/bilgiler-info/cesitlibilgiler/dogukaradeniz.html 9. ANONİM, 2006, Orman Varlığımız, Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü, Ankara. 10. Sağ, M.B., 2002, “Türkiye'deki Yüksek Dağ Ormanlarının Planlama İlkeleri”, İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Orman Mühendisliği ABD, İstanbul. 11. WWF, 2006, Türkiye'deki Doğal Çayır ve Meraların Değerlendirilmesi, İstanbul. 12. http://www.ogzala.com/bilgiler-info/cesitlibilgiler/dogukaradeniz.html 13. TÜRKER, M.F., 1992, Maçka Devlet Orman İşletme Müdürlüğü Ormanlarından Odun Hammaddesinin Yakacak Odun Amacıyla Tüketilmesinin Sosyo-Ekonomik Analizi, Doktora Tezi, KTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, Trabzon. 14. GÜRSOY, H.Ç., Belgrat Ormanında Yoğun Rekreasyonel Kullanmaya Maruz Ormanlık Sahaların Biyolojik Dengesinde Ortaya Çıkan Değişmeler (Doktora Tezi), Marmara Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul, 1996 (Yayınlanmamıştır). 15.NUHOĞLU, Y., ÖYMEN, T., 2008, Doğu Karadeniz Bölgesi (Bölümü) Su Kaynakları Kirliliği ile Balık Populasyonları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, Ekoloji Dergisi, http://www.ekolojidergisi.com.tr/resimler/6-7.pdf, Erişim tarihi: 20 Nisan 2008
Benzer belgeler
(Picea sitchensis (Bong.) Carr.)
GİRİŞ
İdare süresi genelde 30-40 yıl olan,
elverişli yetişme ortamında, uygun kültür
yöntemi kullanıldığında hektar başına yılda
10 m3’ün üzerinde dalsız, kabuksuz hacim
artımı gösteren türler, “hı...