Sayı 20 / Mart 2010 - İletişim Fakültesi
Transkript
Sayı 20 / Mart 2010 - İletişim Fakültesi
Atilla Sertel Öğrenci Konseyi Her sayımızda bir danışma kurulu üyemizi tanıttığımız köşemizde, bu ay ki konuğumuz Atilla Sertel. Atilla Sertel ile gazetecilik mesleğine yeni başlayacaklara ipucu niteliği taşıyan bir röportaj gerçekleştirdik. 2’de Öğrenci Konseyi Seçimleri FAY ve SUSMA isimli grupların çekişmesine sahne olmuştu. Şimdi bu iki grup seçim neticesinde bir arada öğrencilerin sesi olmak için mücadele ediyor. Görevi devralan yeni Öğrenci Konseyi’nin başkanı Gökhan Altun’la bir röportaj gerçekleştirdik. Grupların koalisyonundan, Öğrenci Konseyi’nin işlevselliğinden ve projelerden konuştuğumuz Gökhan Altun konseyi ve iyimser gelecek planlarını bizle paylaştı. 6’da Ünivers http://univers.ieu.edu.tr İEÜ İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi Toplumsal Cinsiyet ve kadın çalışmaları üzerine bir merkez: EKOKAM İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin 8. merkezi olarak kurulan Toplumsal Cinsiyet Sorunları ve Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (EKOKAM) ilk etkinliğini 8 Mart 2010 tarihinde gerçekleştirdi. EKOKAM’ın Müdürü Prof. Dr. Gülsüm Baydar, ile yönetim kurulu üyeleri Prof.Dr. Sevda Alankuş, Yrd. Doç. Dr. Tijen Ersoy Harcar, Öğretim Görevlisi Itır Bağdadi ile birlikte merkezin kuruluş amacı ve faaliyetleri üzerine görüştük. Sarphan Uzunoğlu: EKOKAM Üniversitemizin 8. merkezi olarak kuruldu ve ilk etkinliğini de 8 Mart 2010 tarihinde gerçekleştirdi. Bu etkinlikle ilgili de sorum olacak sizlere; ama önce, EKOKAM’ın kuruluş amacını ve hedeflerini sormak istiyorum. Gülsüm Baydar: EKOKAM Bundan birkaç ay önce kuruldu ama bundan önce de bir tarihi var. İsterseniz aramızda o tarihin en çok içinde olan Itır anlatsın. Itır Bağdadi: EKOKAM’ın merkez olarak yaptığı ilk faaliyet 8 Mart; ama ondan önce kadın konulu iki konferans gerçekleştirmiştik. EKOKAM fikri daha önce, üniversitemizde toplumsal cinsiyet çalışmaları yapan akademisyenlerin böyle bir merkez ihtiyacını hissetmesiyle ortaya çıktı. Çalışmalar nne Çocuk Eğitim Vakfı bir sivil toplum kuruluşu olarak şu sıralar geliştirdiği eğitim programlarıyla, tüm annelere yaşam boyu sürekli eğitim fırsatı veriyor. Bunun yanında Türkiye’nin dört bir yanında birçok anne ve çocuğa eğitim fırsatı oluşturmaya çalışıyor. Eğitim programları süresince yeni eğitim modellerini ve sürekli gelişen teknolojiyi kullanan ve böylece ihtiyacı olan herkese çalışma alanları konusunda kaynak olabilecek bir kuruluş. Türkiye’nin her köşesinde şu eğitimler verilmekte: Eğitim Yaklaşımımız, Erken Çocukluk Eğitimi, Aile Eğitimleri, Kadın Destek ve Okuma Yazma Eğitimleri, Televizyon Programları, Kırsal Eğitim Programları, Uluslararası Çalışmalar. Özellikle aile eğitiminde 3 -11 yaşları arasında çocuğu olan anneler bu program için hedeflenen kitle, bunun dışında 3-6 veya 7-11 yaşİçindekiler » Mart2010 Yıl3 Sayı20 Filmmor kadın filmleri festivali başladı Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, kadınlar ile kadınlar için sinema yapmak, üretmek ve düşlemek amacıyla 2003 yılından beri sinema ve medyada olduğu gibi hemen hemen her alanda cinsiyetçiliğin, şiddet ve ayrımcılığın olmadığı bir yaşama film sarıyor. 12-21 Mart 2010’da İstanbul’da 10-11 Nisan’da Kars’ta, 17-18 Nisan’da Sinop’ta olacak. İletişim2 Öğr. Gör. Itır Bağdadi, Prof. Dr. Sevda Alankuş, Yrd. Doc. Dr. Tijen Ersoy Harcar, Prof. Dr. Gülsüm Baydar ve Sarphan Uzunoğlu birkaç yılımızı aldı. Merkez kurulup ardın- kamuyla iletişim. İlki toplumsal cinsiyet dan faaliyet geleceğine, önce faaliyetlerimiz konularında oryantasyon programında yer geldi, sonra merkezin kurulması gerçekleşti. almak, seçmeli dersler açmak gibi faaliyetKadın Konferanslarımızdan ilkini 2006, di- leri, ikincisi Türkiye’de ve uluslararası alanğerini 2008 yılında gerçekleştirdik. da bu konularda çalışmalar yapan kişilerle Gülsüm Baydar: Hocamız Prof. Dr. Hül- konferans olsun sergi olsun çeşitli faaliyetya Tütek bunun öncülüğünü yaptı; kendisi leri paylaşmayı, sonuncusu ise kamuya açık şu an bizim danışma kurulu üyelerimizden faaliyetler düzenlemenin yanı sıra benzer birisi. Merkezin amacına gelince bunun kamu kuruluşlarıyla ilişkiye geçmek gibi üç ayağı var denebilir. Öğrencilere yöne- çabaları kapsıyor. Bu işe heyecanla başladık. lik toplumsal cinsiyet bilincini geliştirecek 8 Mart’taki Kadınlık Halleri söyleşisi bunlaDevamı Sayfa 4’de faaliyetler, akademik içerikli çalışmalar ve rın ilkiydi.... AÇEV’den anne ve çocuklara güzel bir gelecek A Dünya Tiyatro Günü ları arasında çocuğu olan annelere farklı bir eğitim sistemiyle hizmet verilebiliyor. Bir diğer eğitim programı olan Kadın Destek ve Okuma Yazma Eğitimleri’nde Türkiye genelindeki gönüllü eğitmenler hafta sonu ikişer saat okuma gruplarına liderlik yaparak Açev’deki tüm kadınlara okuma yazma öğretiyor. Açev bunun yanında Sabancı Vakfı Hibe Programları kapsamında “Kadınların Çok Yönlü Güçlendirilmesi” Projesi ve “Kadınların Güçlendirilmesi İçin Okuma Yazma” Projesi gibi, birçok farklı çalışmada da anneler arasında eğitimi sürekli kılmak için gelişimini sürdürüyor. Ayrıca başarıyla tamamlamış oldukları projeler de var; “Bugün Çocuğunuzun Yarını” Anne Eğitimiyle Çocuk Gelişimine Destek Projesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi Yaz Anaokulları ve Aile Destek Projesi, Kaynakları Kısıtlı Ailelerin Güçlendirilmesi: Cinsel Sağlık / Üreme Sağlığı ve Anne Baba Eğitimi Modeli, Cinsel Sağlık-Üreme Sağlığı ve Haklarımız için Okuma Yazma Projesi, “Eğitimde ve Toplumsal Katılımda Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanması” Projesi, AB “Kadın Hakları için Okuma Yazma: Siyasi ve Sivil Haklar Eğitimiyle Kadının Güçlendirilmesi” Projesi. Son olarak ‘’Ben de destek olmak istiyorum’’ derseniz, kısa mesajla ya da bankalar aracılığıyla bağış yapabilir, [email protected] adresine mail atıp gönüllü eğitmen olabilir, eğer bizzat görüşmek istiyorsanız İzmir Bornova’ daki Açev Temsilcilik binasına uğrayabilir, tüm adres ayrıntılarını ve Açev hakkında her şeyi www.acev.gov adresinde bulabilirsiniz. Tüm annelerimizin geçmiş 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. Özge Üçtop Damla Aktan akademik kariyer İlerliyor Azmi ve başarısıyla sadece iş yaşantısında değil aynı zamanda dostlarının gönlünde de taht kuran mezun öğrencilerimizden biri Damla Aktan. Aktan, 2006 yılında Uluslar Arası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümün’den mezun oldu. Şu anda İzmir Üniversitesi’nde çalışan ve aynı zamanda idari bir görevde de yer alan Damla, bir yandan da bütünleşik doktora sınavına hazırlanıyor. Kampüs5 Eril meclis “kaderimiz” olmasın Her alanda eşitsizliğe ve şiddete dur demek için, dur diyenlerin sesini duyurmak için Ka-der’deydik. Sadece son günlerde meclisin içinde değil, eril tohumlu toplumların her alanında rastladığımız cinsiyet ayrımcılığı, eşitsizlik ve kadına yönelik şiddeti -sözde- alın yazımızdan olağanüstü çabalarıyla silmeye çalışan bir kuruluş KA-DER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği)... STK9 İletişim2 z Kampüs3-6 z Edebiyat7 z English8 z STK9 z Kadın10 z İnceleme11 z Medya12 z Kültür-Sanat13 z Dosya14 z Rehber15 z Spor16 2 İletişim Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr Kadın, bir gölge olmaktan çıkıp, sekizinci kez beyaz perdede boy gösteriyor Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, kadınlar ile kadınlar için sinema yapmak, üretmek ve düşlemek amacıyla 2003 yılından beri sinema ve medyada olduğu gibi hemen hemen her alanda cinsiyetçiliğin, şiddet ve ayrımcılığın olmadığı bir yaşama film sarıyor. F ilmmor Kadın Kooperatifi kadınların sinema ve medyaya katılımını, bu alanda kendilerini ifade edebilme, iletişim ve üretim alanı yaratabilmelerini arttırmak ve kadınların temsil ve deneyimlerini yaygınlaştırmak için 1221 Mart 2010’da İstanbul’ da Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, İstanbul Modern salonlarında, ardından 10-11 Nisan’da Kars, 17-18 Nisan’da Sinop’ ta olacak. Ayrıca bu yıl, Creteil Kadın Filmleri Festivali (Festival De Films De Femmes) ortaklığıyla 31 Mart - 6 Nisan tarihleri arasında Türkiye’den kadınların filmleriyle Fransa’da da beyaz perdelerde boy gösterecek. Festivalde neler var, diye merak edenler için işte yanıtı: Marleen Gorris Toplu Gösterimi, Carole Roussopoulos anısına, Ermenistan KIN (Kadın) Filmleri Festivali Seçkisi, Jin Jiyan Azadi, Cins Cinsiyet Cinsiyetler, 30 Yıl Sonra 12 Eylül, Sinemada Kadınlar: Melek ya da Şeytan, Masum ya da Fettan ya da Hiç Kimse bölümlerinde gösterilecek filmlerin yanı sıra Anneke Smelik’in katılacağı bir panel, yönetmenlerle söyleşiler... İstanbul’ da her akşam film gösterimleri ve özel etkinliklerle Akşam Festivali, festival kapanışında 2. Altın Bamya Ödülleri... 20 ülkeden, yüzlerce kadından bir türlü tanımlanamayan namus, töre gibi kavramlara bir itiraz niteliğinde filmler! Filmmor yapımları, farklı kadın hallerini, deneyimlerini destekleyerek 1 Ağustos - 1 Ekim 2010 tarihleri arasında çeşitli mecra ve etkinliklerle atölye katılımcıları tarafından sinema, fotoğraf ve tasarım atölyelerinde kendi İstanbullarını anlatacak. Kadınların düşlediği İstanbul’un ortaya çıkarılması dileği ile kadınlar tasarım atölyelerinde cinsiyet eşitliğine duyarlı şehir işaretlerini hazırlayacak. Cinsiyet cezalıları ya da beden timsallerinin adı olan kadın olgusunu yıkmak, yerine düşünen, duyguları olan kadın portresini yaratmak için Filmmor film atölyesi kadınların bilgi, deneyimlerini buluşturan Film okuma, Hazırlık, Senaryo Sözlü Tarih, Çekim ve Kurgu, Film Eleştirisi gibi atölyelerden oluşan Atölyemor ile sinemacı, akademisyen kadınların danışmanlığında sürdürülüyor ve her yıl yaklaşık 15 kadına sinema bilgi ve pratiği edinme olanağı sağlıyor. Gözyaşının eksik olmadığı bedenlerin sahibi olmak istemeyen kadınların gözünden hayata bakmak isteyenlere Filmmor Uluslararası Kadın Film festivali önemle tavsiye edilir. Seray Özbiçer Atilla Sertel: “İzmirli gazeteci zorluklar içinden haberi bulup alandır” İzmir’in yetiştirdiği önemli basın değerlerinden biri olan Atilla Sertel, ”Gazeteci çok okumalı, araştırmalı, bilgi sahibi olmalıdır. Bugün ülkemizde bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan çok sayıda meslektaşımız vardır.” diyerek bir gazetecinin nasıl olması gerektiğini, kişisel yaşantısını ve meslek hayatının bilinmeyenlerini Ünivers’ le paylaştı Rahmetli Onursal Başkanımız İsmail Sivri’yi saygıyla, sevgiyle anıyorum. Rahmetli Sivri bu federasyonun kurucu genel başkanıydı. Rahmetli Sivri federasyonu kurdu ve Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin’e görevi devretti. Biz bayrağı Nazmi Bilgin’den 12 yıl sonra aldık. Seçimle gelen ilk Genel Başkan diyebilirsiniz. Ben federasyona emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim. Erman Gönülşen: Atilla Sertel’i biraz tanıyabilir miyiz? Atilla Sertel: Atilla Sertel’i biraz anlatayım. Eskişehir’de doğdum. Memur ailenin çocuğuyum. İki kız kardeşim var. Babamı 16 yaşında yitirdim. O yaşlardan itibaren yaşam mücadelesinin içindeyim. Çalışarak okudum. Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu mezunuyum. 1979’da Milliyet Gazetesi’nde başladığım gazetecilik yaşamımı Güneş, Yeni Asır, Hürriyet, Gözlem ve Gazete Ege’de sürdürdüm. Eşim Ziynet Sertel ile 1993 yılında kurduğumuz Ajansta yayınladığımız İzmir Söz Gazetesi ile Şehir ve Başkan Dergisi’ni çok uzun yıllar yayınladık. 26 Mayıs 2009 kongresinde İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, 27 Eylül 2009 tarihinde de Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı seçildim. Halen bu iki görevi sürdüren emekli bir gazeteciyim. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler eğitimi almanıza rağmen neden bir dönem politikayı seçtiniz? 1989 yılında Hürriyet Gazetesi’nde rahmetli Çetin Emeç’in işe aldığı ve çok iyi bir maaş alan gazeteci olmama rağmen o dönemde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Yüksel Çakmur’un teklifi üzerine daire başkanlığına getirildim. Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı görevi sırasında tanındık, sevildik ve bu süreçte politikaya itildik diyebilirim. 1991 seçimleri öncesi yapılan önseçimde büyük bölümü il, ilçe başkanlığı yapmış deneyimli ağabeylerimin arasından, sanıyorum 24 aday adayı katılmıştı, partililer beni ikinci sıraya seçti. 33 yaşında milletvekili olacaktık. Baraj yüzde 25 idi ve bizim oylarımız yüzde 23.8’de kaldı. Dönemin popüler isimlerinden sonradan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Ahmet Piriştina DSP’den karşımızda aday oldu. DSP’de yüzde 20 civarında oy aldı. Yüzde 43.8 oy çöpe gitti ve Anavatan Partisi 800 küsur oyla barajı aşarak dört milletvekili çıkardı. Neden politikayı seç- tiniz diye soruyorsunuz. Ben de toplumun tüm sorunlarını bilen, dile getiren, araştıran, soruşturan aydın gazetecilerin niye milletvekili seçilmediğini sorarım. Her meslek grubundan insan meclise gidiyor da gazeteciler neden sayıca az kalıyor ben de bunu merak ediyorum. Örneğin Hakan Tartan hem vekilimiz, hem bakanımız oldu, şimdi de Konak Belediye Başkanı. Bundan önceki belediye başkanımız da Erdal İzgi’ydi. Bu arkadaşlarımızın başarılar bizim için yüz akı olmalı diye düşünüyorum. İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak, İzmir medyası hakkında neler düşünüyorsunuz? İzmir’de basın sektöründe iş olanağının az olduğu düşüncesi hakkında fikriniz nedir? İzmir basını çok yetenekli, nitelikli gazetecileri hep bağrından çıkaran, usta çırak ilişkilerini iyi değerlendiren, üretken bir basındır. Bugün İzmir’den hangi gazeteciyi alırsanız alın, İstanbul’da hemen her gazetede görev yapabilecek insanlardır. İzmirli gazeteci zorluklar içinden haberi bulup Atilla Sertel alandır. İstanbul ve Ankara’da ki meslektaşlarından onu ayıran en önemli özellik de budur. İzmirli gazeteciler zorluklara rağmen mesleğini sürdürme konusunda kararlı, duyarlı, meslek sevdalısı insanlardır. Ve gazetelerde diğer illere örnek olacak kalitededir. Habercilikte de, yayıncılıkta da İzmir daima öncüdür. Ancak ekonomik kriz, iktidarın basın üzerindeki uygulamaları daralmayı da beraberinde getirmiştir. İzmir’in gazete patronları yalnızca gazetecilik yapmaktadır. İzmirli gazete patronlarını da gerek yaygın gerekse diğer kent gazetelerinden ayıran en önemli özellik de budur. Gazeteden para kazanmak mümkün değildir. Resmi ilanlar daralınca, kriz nedeniyle ilan verenler de bütçeyi kesince yerel basın da nefes alamaz noktaya gelmiştir. Bu durum da işsizliğe neden olmuştur. Gazeteciler Federasyonu Başkanlığı’na da seçildiniz ve bildiğimiz kadarıyla Federasyon Başkanlığı ilk defa İzmir’de bulunan bir gazeteci tarafından üstleniliyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Milliyet, Hürriyet, Güneş, Yeni Asır gibi kuruluşlarda önemli görevlerde yer almış biri olarak bu mesleğe gönül veren öğrencilere neler tavsiye edersiniz? Gazetecilikte son yıllarda çiğnenen bir kural var. Haber yazarken gazeteci kendi yorumunu asla katmaz. Son yıllarda yorum haber yazılır oldu. Haber iki ayaklı olur, suçlayan kadar suçlanın da aynı haber içinde söz hakkı olmalıdır. Bu kural sıkça çiğnenmektedir. Biz suçlayalım gerekirse yarın suçlanan yanıtını verir denmektedir ki bu son derece yanlıştır. Gazeteci olayı, haberi yorum katmaksızın olduğu gibi kamuoyuna aktaran olmalıdır. Yorum köşe yazarlarına, yorumculara aittir. Son yıllarda yine gazeteci televizyonlarda yorum yaparken, gazetelerde köşe yazarken savcı hatta yargıç olabilmektedir. Ele aldığı kişiyi, kurumu önce savcı gibi suçlamakta, sonra yargılamakta ve kitlelerin gönlünde müebbet hapse mahkum etmektedir. Yargının suçlu bulmadığı ve beraat ettiği nice sanıklar bazı gazetecilerce televizyon ekranlarında mahkum edilmiştir. Bu durum mesleğimize olan inandırıcılığı, güveni zedelemektedir. Gazeteci çok okumalı, araştırmalı, bilgi sahibi olmalıdır. Bugün ülkemizde bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan çok sayıda meslektaşımız vardır. Onların varlığı da mesleğimizin sıkça tartışılmasına neden olmaktadır. O nedenle genç gazeteci kardeşlerimin çok okuyan, araştıran, sorgulayan insanlar olması en büyük dileğimdir. Ben gelecekten umutluyum. http://univers.ieu.edu.tr Mart2010 Yıl3 Sayı20 Psikoloji Bölümü sınırları aştı Kampüs 03 100 kişiye sorduk... Eczanelerden aldığımız ilaçların yakında marketlerde satılacak olması sizin için iyi olurmu ? %12 Evet %78 Hayır %10 Kararsız Sizce ülkemizde medyanın toplum üzerinde önemli bir etkisi varmı ? %83 Evet %11 Hayır %6 Kararsız İ zmir Ekonomi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Selim Bilgin ve Psikoloji Bölümü 3’üncü sınıf öğrencisi Gözde Gökalp, 25 Avrupa ülkesinde 300bin üyesi olan Avrupa Psikoloji Öğrencileri Topluluğu(EFPSA) Kongresi’ne konuşmacı olarak davet edildi. Geçtiğimiz yıl aynı kongreden üçüncülükle dönen Selim Bilgin bu kez daha da iddialı. Kongreye ilk kez katılacak Gözde Gökalp ise, “Ülkemizin adını Psikoloji alanında dünyaya duyuracak olmanın heyecanını yaşıyorum “diyor. Türkiye’yi temsil edecekler İEÜ Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Hakan Çetinkaya tarafından yürütülen ders kapsamında Psikoloji Bölümü öğrencilerinin, bölüm asistanlarının gözetiminde yaptıkları bilimsel çalışmalar ses getirmeye devam ediyor. Son olarak Selim Bilgin ve Gözde Gökalp, araştırmalarıyla Hollanda’nın Baarlo kentinde 18-25 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek olan EFPSA Kongresi’ne davet edildi. Alp Giray Kaya, Selim Bilgin, Gözde Gökalp ve Hakan Çetinkaya Bu yıl 24’üncüsü düzenlenen kongrede Kongrede, Öğretim Görevlisi Alp Giray araştırmalarını sunacak olan Bilgin ve Kaya danışmanlığında yürütülen “GözleGökalp, 25 ülkeden 7’şer öğrencinin davet nen Eşleşme Örüntülerinin Erkeklerin Eş edildiği kongrede Türkiye’yi temsil ederek Tercihlerine Etkisi” başlıklı araştırmayla araştırmalarıyla yarışacak. “Psikolojide ülkemizi temsil edecek olan Gözde GöLaboratuvar Teknikleri ve Enstrümentas- kalp, “Böylesi prestijli bir toplantıya ülyon” dersi kapsamında hazırladıkları araş- kemizden davet edilen yedi kişiden birisi tırmalarıyla kongreye davet edilen ikili, olmak ve yurtdışında ülkemi ve üniversi300bin üyesi olan topluluğa araştırmala- temi temsil edecek olmak beni çok heyecanlandırıyor ”diye konuştu. rını sunacak. Kongrede, yürüttüğü “Cinsel Uyarıl- Öte yandan Psikoloji Bölüm Başkanı Doç. manın Bilişsel Süreçlere Etkisi” başlık- Dr. Hakan Çetinkaya, öğrencilerin aldıklı araştırmayla ülkemizi temsil etmeye ları araştırma odaklı eğitimin ürünlerini hak kazanan Bilgin, “İzmir Ekonomi hızla toplamaya başladıklarını dile getireÜniversitesi’nin sağladığı bilimsel zemin- rek, şunları söyledi: “Tüm Türkiye’den sade akademik disiplinden kopmadan öz- dece 7 öğrenci bu konferansa davet ediliyor gürce çalışmalar yapıyor olmaktan çok ve ikisi İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden büyük keyif alıyorum. Ortaya çıkan çalış- seçiliyor. Psikoloji bölümü olarak hedemalarımızın uluslararası bilim camiası ta- fimiz eğitimimizin nitelik ve kalitesiyle rafından kabul görüyor olmasından gurur ortaya çıkan araştırmalarımızın ulusal sıduyuyorum” dedi. Bilgin, geçtiğimiz yıl nırları aşarak ülkemiz ve üniversitemizin da EFPSA’ya “Ulusal Kimliğin Konumu- adını dünyaya duyurması. Bu davetler bize nun Sosyal Karşılaştırmalar Çerçevesinde gösteriyor ki İzmir Ekonomi Üniversitesi, İncelenmesi” araştırmasıyla katılmaya hak Psikoloji Bölümü eğitim kalitesiyle ulusal kazanarak üçüncülük ödülü kazanmıştı. sınırları giderek aşıyor.” Zor zamanlarda iktisat İ zmir Ekonomi Üniversitesi, 17 Şubat 1923 yılında ilki gerçekleşen 1. İzmir İktisat Kongresi’ni 77.’inci yıldönümünde “Zor Zamanlarda İktisat” Sempozyumuyla andı. Sempozyuma Türkiye’nin dört bir yanından akademisyenler, gazeteciler ve ekonomi uzmanları konuşmacı olarak katıldı. Ekonomiye yön veren kurum karar vericileri ve akademisyenlerin ve bölge işadamlarının konuşmacı ve katılımcı olarak yer aldığı Zor Zamanlarda İktisat Sempozyumu başladı. İzmir Ekonomi Üniversitesi, Liderlik ve Yönetişim Merkezi(EKOLİDER) tarafından gerçekleştirilen sempozyumda iki gün boyunca geçmişten günümüze yaşanan krizler ve nedenleri tartışılacak. Tüm dünyanın içine düştüğü kıskaçtan çıkış yolları aranacak. İEÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Tunçdan Baltacıoğlu, gerçekleştirdiği açılış konuşmasında küresel ekonomik krizin etkisinin sürdüğünü vurguladı. Amerika’nın kendisini toparlamasına karşın krizin, Yunanistan başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerinde etkisinin giderek derinleştiğine işaret eden Prof. Dr. Baltacıoğlu, “Bu sempozyum, krizin nedenlerini, tarihsel bağlamı içinde önceki krizleri de dikkate alarak değerlendirecek.” dedi. Ankara, Hacettepe, Harran, Maltepe, Marmara, ODTÜ, Uludağ, Sabancı ve Strasbourg Üniversiteleri’nin Türkiye’de bu yıl mevcut alışveriş merkezlerine 65 adet ilave yapılacak proje söz konusu. Ülkemizde bu yıl Sizce Türkiye’ nin bu kadar avm ye ihtiyacı varmı ? %33 Evet %35 Hayır %32 Kararsız Ünivers İEÜ İletişim Fakültesi Uygulama Gazetesi Sahibi Prof.Dr. Attila Sezgin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Prof.Dr. Sevda Alankuş Yayın Kurulu Öğr.Gör. Burak Doğu Araş. Gör. Nükhet M. Tayaz Yazı İşleri Seray Özbiçer, Halil Türkden Sarphan Uzunoğlu, Hakan Gözütok, Anıl Eren Küçük, Erman Gönülşen, Selin Bayraktar, Özge Üçtop Mart Sayısı Bölüm Editörleri Öğr.Gör. Burak Doğu Araş.Gör. Nükhet M. Tayaz Görsel Yönetmen Öğr.Gör. Burak Doğu Tasarım Hakan Gözütok Yer İzmir Ekonomi Üniversitesi Balçova http://univers.ieu.edu.tr yanı sıra Milliyet Gazetesi, Dünya Gazetesi ve TCMB’nin de konuşmacılarla temsil edildiği sempozyumu organize eden İEÜ, EKOLİDER Müdürü Doç. Dr. Hakan Yetkiner, ortaklaşa etkinlikler aracılığıyla İzmir’i bilim merkezi haline getirmeyi amaçladıklarını belirtti. Sempozyumun açılış oturumunda Prof. Dr. Hurşit Güneş, ‘’Ekonomik Krizlerin Siyasi Temelleri’’ konulu sunum yaptı. Milliyet Gazetesi Eko- nomi yazarı, Marmara Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Güneş, 1958 den beri Türkiye’nin girdiği ve yaşadığı krizlerden farklı olarak, içsel dinamiklerden farklı bir kriz yaşandığını söyledi. Bir krizin temel göstergesinin büyümenin durması ve işsizliğin artması olduğunu belirten Güneş, 2010’da Türkiye’de eksi büyüme olmayacağı için krizin geçmeye başladığını söyleyebileceğimizi belirtti. Yerel, aylık süreli yayındır. Mart 2010 Basım Yeri: Yılmaz Matbaacılık ve Form 2826 Sokak No: 52 Kat: 3/301 I. Sanayi Sitesi İzmir (232) 459 97 18 pbx » 04 Kampüs Kısa Kısa AÜ-0 •İzmirİEÜ-3, Ekonomi Üniversitesi(İEÜ) Bayan Voleybol Takımı 3’ünü Türkiye Aroma Ligi’nde haftasonu gerçekleşen müsabakada Anadolu Üniversitesi’ni 3 – 0(25 – 19, 28 – 26, 25 – 22) yenilgiye uğrattı. Son galibiyetiyle beraber 15’de 15 ulaşan İEÜ Bayan Voleybol Takımı kırılması zor bir rekora imza atmış oldu. İzmir Ekonomi Üniversitesi(İEÜ) Bayan Voleybol Takımı 3’ünü Türkiye Aroma Ligi’nde hafta sonu gerçekleşen müsabakada Anadolu Üniversitesi’ni 3 – 0(25 – 19, 28 – 26, 25 – 22) yenilgiye uğrattı. Son galibiyetiyle beraber 15’de 15 ulaşan İEÜ Bayan Voleybol Takımı kırılması zor bir rekora imza atmış oldu. İEÜ Spor Koordinatörü Vehbi İşgören bu sezonda 2. Lige lige yükselmek istediklerini ve bu hedeflerine emin adımlarla ilerlediklerini söyledi. Oyun alanım kentim gibi •projesi İzmir Ekonomi Üniversitesi, 62 İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı ve 77 Mimarlık Bölümü 2. sınıf öğrencisi, 38 Işıkkent Okulu 4. sınıf öğrencisi ile katılımcı bir tasarım süreci sonucunda oyun alanı tasarladı. İki hafta süren projede, 15 ayrı oyun strüktür önerisi ortaya çıktı. Hasırcı, projenin bir diğer bir amacının da, tasarımcıların bir mekânın potansiyel kullanıcılarına söz hakkının sıklıkla verilmediği, hâlbuki “kullanıcı-odaklı” tasarım yaklaşımı ile tasarım sürecinde hızla ilerlenebileceği ve böyle süreçlerin, süreç ve bütçeye yardımcı olmakla beraber, kullanıcılara da tasarımı etkilemenin projeye büyük güven ve sorumluluk duygusu yüklediğini söyledi. Hasırcı sözlerine, özellikle çocuk mekânlarıyla ilgili çocuklara fikir sorulmadığını, fakat hızla değişen bir dünyada çocuklarla ilgili yaptığımız birçok varsayımın yanlış olabileceği ve bu gerçeğin çocuk gelişimini kötü yönde etkileyebileceği ve yaratıcılıktan uzak mekânların ortaya çıkabileceğini ekledi. Seminer ve değerlendirme jürileriyle devam eden süreçte yaratıcı sonuçlar ortaya çıktı. • İEÜ’de , ödüllü AA fotoğrafları sergisi İzmir Ekonomi Üniversitesi, Anadolu Ajansı(AA) Foto Muhabirleri Ödüllü Fotoğraflar Sergisi’ne ev sahipliği yapıyor. İEÜ İletişim Fakültesi ve AA işbirliğiyle düzenlenen sergi ile birlikte, İletişim Fakültesi Danışma Kurulu’nun 6. toplantısı da gerçekleştirildi. AA foto muhabirlerinin 1994 ile 2009 yılları arasında farklı kategorilerde ödül alan fotoğrafları arasından seçilmiş 35 fotoğrafın bulunduğu serginin açılışı İEÜ fuaye alanında gerçekleşti. Açılış töreni, AA Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Dr. Hilmi Bengi, AA Yönetim Kurulu Üyesi Reşat Yazak, İzmir Ticaret Odası (İTO) Yönetim Kurulu ve İEÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Ekrem Demirtaş, İEÜ Rektörü Prof. Dr. Atilla Sezgin, TRT İzmir Bölge Müdürü Muharrem Acar, RTÜK Bölge Müdürü Cengiz Karakaşoğlu, AA Fotoğraf Haberleri Müdürü Abdurrahman Antakyalı, AA İzmir Bölge Müdürü Muammer Başkan, Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, İletişim Fakültesi Danışma Kurulu üyesi olan iletişim sektörü temsilcileri ile çok sayıda davetlinin katılımıyla gerçekleşti. Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr Toplumsal Cinsiyet ve kadın çalışmaları üzerine bir merkez: EKOKAM Devamı Erkeklik Halleri olarak gelecek. Zaten tek başına kadın sorunu diye bir şeyden bahsetmek zor. Merkezin ismindeki toplumsal cinsiyet olgusunu vurgulayıp buna göre adım atmayı tercih ediyoruz. Kadınlık ve Erkeklik Halleri’nin içeriği neydi? Tam olarak konukların seçilme sebebi neydi? Sevda Alankuş: Merkezimizin adında dikkat ederseniz, kadından önce toplumsal cinsiyete vurgusu var. Ancak, çoğumuz Kadın Çalışmaları yapıyoruz ve kadın sorunları konusuna da özel bir ilgi gösteriyoruz. Bu yüzden kuruluş sonrası ilk etkinliğimiz 8 Mart’da oldu. Nasıl olmasın ki? Niye “Kadınlık Halleri” dedik adına? Bu, merkezimizin kadınlık hallerine daha doğrusu toplumsal cinsiyet rollerine bakışını da açıklıyor. Ne kadınlara ne de erkeklere daha doğrusu toplumsal cinsiyet formlarına homojen değil, her biri kendi arasında olduğu gibi kendi içinde de farklıklar içeren kategoriler olarak bakıyoruz. Ancak, aynı zamanda bu hallerin farklarını çağraz kesen ortaklıklar olduğunu da düşünüyoruz. Örneğin kadın dünyanın her yerinde şiddet görüyor. Değişen formlarıyla ataerki kökenli ayrımcılıklara, baskılara maruz kalıyor. “Kadınlık Halleri”nde iki konuğumuz vardı. Eser Köker ve Aksu Bora. Her ikisi de feminist çalışmalar yapan akademisyen ve aktivist. Aksu, neredeyse bütün kültürlerde ev ile tanımlanan kadının ev hallerinden söz etti. Eser ise, kadınlar hatırlandığında neredeyse yegane ve özsel bir kıymet olarak öne çıkarılan anneliği tartıştı. Şimdi bu söyleşiyi tamamlamak üzere, 22 Mart’ta “Erkeklik Halleri”ni tartışacağız. Yine iki konuğumuz olacak. Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nden Serpil Üşür ile edebiyat eleştirmeni Ömer Türkeş. Kuşkusuz toplumsal cinsiyet ketegorilerinin farklılıklarını ya da ortaklıklarını böyle iki paneller verebilmek mümkün değil, ama bir yerden başladık işte. EKOKAM’ın çıkış noktasında bir akademik bakış açısı mı var, yoksa temel olarak Türkiye sorunlarına ayağı yere basan bir bakış açısı mı söz konusu? Kadın Araştırmaları merkezi kadınların hayatına döne çalışmalar yapacak mı? Tijen Ersoy Harcar: Evet evet, ikisi de var kesinlikle. Gülsüm hocanın söylediği gibi. Kadınsal sorunlara baktığınızda bu bir ağ. Kadın var, odak o. Ama toplumsal sorunlara baktığınızda kadın tam ortasında oturuyor. Odak o. Kadın sorunun çözülmesiyle toplumda birçok sorun çözülebilir. İstihdamı, eğitimi, hepsini hem akademik yönden inceliyor, hem de toplumun birçok sorununu çözecek şekilde sosyal etkiye de açık olmasını hedefliyoruz diye düşünüyorum. Itır Bağdadi: EKOKAM fikri ilk ortaya çıktığı zaman sadece akademik dünyayla kendimizi sınırlamanın yetersiz olduğunu düşündük. Bunun bir de sivil toplum ayağı ve siyasal odağı olmalıydı. Bu yüzden konferanslarımıza örneğin sivil toplum üyelerini, yerel yönetici ve siyasetçileri de davet ettik. Bunun çok başarılı bir çalışma olduğunu gördük. Bu doğrultuda da devam etmek istiyoruz. Peki Üniversitelerdeki emsallerinden hangi açılardan farklı olacak EKOKAM? SA: Türkiye’de kadına yönelik politikalar bir bakıma zorunlulukla devlet politikalarının parçası haline gelince Üniversitelerde birbiri ardından Kadım Araştırma ve uygulama Merkezleri kurulmaya başlandı. İlki de 1989’da kuruldu. Sayıları da her yıl artıyor çok da iyi oluyor. Ama kanımca bir sorun var bu merkezlerin çoğunluğuyla ilgili. Kadın sorunlarının kadınlar tarafından araştırılması ya da tartışılması, bunların kendiliğinden kadın odaklı olması sonucunu doğurmuyor. Dolayısıyla bu merkezlerde pekala ataerkinin dilini yeniden üreten şeylere imza atılabiliyor. Bunu bizimkisi bu anlamda “iyi” de diğerleri “kötü” demek için söylemiyorum, ancak böyle bir tehlikenin her zaman varlığına işaret etmek için söylüyorum. Ancak yine de bu çok önemli bir deneyim, bu merkezler içinde yer alan birçok kadının bizzat kadın sorunlarına ilişkin farkındalığı arttı ve bunları ifade ederkenki dili değişmek durumunda kaldı, iyi de oldu. Bu arada elbette Itır’ın söylediği gibi bu merkezleri de üye olan herkesin aynı şekilde düşünmek zorunda olduğu yerler olarak da görmemek lazım, ancak galiba mevcut yanlışları tekrarlamamak için de özel bir özen göstermek lazım. Bizim merkezimize gelince, farkımız ismimizde saklı. Biz kısaltılmış adımız EKOKAM olmakla birlikte, Toplumsal Cinsiyet Sorunları ve Kadın Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi adıyla kurulduk. Yani sorun alanımızı daha geniş olarak kurduk. İlgili literatürde “seks ve toplumsal cinsiyet” ayrımını da sorunlu bulanlar bulunmakla birlikte, demek istiyoruz ki, sadece kadınlar sorunlarla karşılaşmıyor, toplumsal cinsiyet rolleri sadece kadınlık ve erkeklik hallerinden ibaret olmadığı ölçüde yaygın sorun alanları var. Yani özetle konumuzuz diğer merkezlerinkinden farklı, belki şimdi kadınlık hallerini odağımıza aldık ama, ileriki yıllarda kadın sorunlarının anlaşılması için gerekli gördüğümüz “erkeklik halleri” ne de yoğunlaşacağız, ve hatta bu her iki hale sığmayan diğer toplumsal cinsiyet kategorileri üzerine de. Yine bu dönem içinde ya da öteki yıl neler yapılması planlanıyor ? GB: Hemen Erkeklik Halleri’nin ardından Kadın ve Medya başlıklı bir panelimiz olacak. Daha sonra kadın ve diğer disiplinler, mesela kadın ve mekan, kadın ve ekonomi, kadın ve siyaset gibi bir seri oluşturarak farklı disiplinlerle kadınların ilişkileniş biçimlerini ele alacağız. Yazın bir dizi toplumsal cinsiyet konulu filmi kamuya açarak açık havada bir dizi düzenlemek istiyoruz. Kütüphanede de bir çalışma başlattık. Bizim de topladığımız yayınlarla toplumsal cinsiyet konularında var olan az sayıda yayının toplandığı bir köşe oluşturmak istiyoruz. SA: Gülsüm çalışmalarımızın üç ayağı olduğunu söylemişti. Dolayısıyla yapmak istediklerimizin bir tanesi öğrencilerimize yönelik eğitimle ilgili. Örneğin, oryantasyon günlerinde sunulan eğitimim içine öğrencilerde toplumsal cinsiyet ve bundan kaynaklanan ayrımcılıklar konusunda farkındalık yaratmak üzere, toplumsal cinsiyetle ilgili bir modül eklemek istiyoruz. Bunun dışında bütün fakültelerde verilen derslerin içeriğinin bu farkındalığı besleyecek şekilde değiştirilmesine ve konuyla doğrudan ilgili dersler açılmasına çalışacağız. Örneğin, biz halen İletişim Fakültesi lisans ve Yüksek Lisans programlarında biz “medya ve kadın” konulu dersler açıyoruz. IB: Örneğin bizde “Gender Politics” dersi var. GB: Bizde yok ama ben var olan derslerime toplumsal cinsiyet konularını katıyorum. SA: Her dersin içerisine toplumsal cinsiyet konularıyla ilgili bir modül katılmasını sağlamaya çalışacağız kısa vadede. Tabi bu konuda yeni dersler de açacağız. Bizim Fakültemizde Medya ve Kadın dersi var örneğin GB: Bir şey daha var. Üniversitenin toplum gönüllüleri kulübüyle yaptık biz bu kadınlık halleri söyleşimizi. Biz dışarıya kapalı bir merkez değiliz. Başka kulüplerin, derneklerin toplumsal cinsiyetle çakışan faaliyetleri olduğu zaman da katılımlarını isteriz. IB: Kadınla ilgili önyargılar var. Biz bu önyargıları kırmak istiyoruz. Bence kültür en zor değişen şeylerden biri, akademik araştırmaların da gösterdiği gibi. Öğrenci buraya geldiğinde 18 yaşında. Diziler izlediğinde vs. edindiği yargılar var. Biz bu yargıları değiştirmeyi düşünüyoruz. En azından oryantasyon haftasında bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Dizilere baktığımızda örneğin birçok şey görüyoruz. Şiddet gören kadın aşkına sadık kaldı diye övülüyor vs. Biz bunları ufak da olsa değiştirebilirsek bu iyi bir şey olur. TEH: Bir şey daha söylemek istiyorum Sevda Hoca’ya ek olarak kısa vadede derslerden bahsetti. Uzun vadede bu dersleri yüksek lisans derslerine dönüştürmek de mümkün. Hatta istatistiksel olarak bunları veritabanına dönüştürmek mümkün. Çünkü bir veritabanımız yok. Ve biz böyle bir veritabanı kurmayı hedefliyoruz. “Toplumsal cinsiyet Araştırmaları” diyorsunuz ama genel olarak bu Kadın araştırmalarıyla özdeşleştiriliyor. Toplumsal cinsiyet kavramının içerisine LGBTT gibi topluluklar da alınıp onlarla ilgili çalışmalar da yapılacak mı? SA: Bu etik bir sorumluluk, insan hakları sorunu aslında. Bu yüzden sadece Kadın Merkezlerinin sorumluluk alanında kalmaması gerekiyor. Diğer yandan biz zaten Merkezimizin adıyla da tutarlı biçimde, bunu farkındalık yaratmak, araştırma yapmak istediğimiz alanının gereği olarak görüyoruz. IB: Logomuza zaten baktığınızda bizde hem kadın hem erkek hem de üçüncü grubu alan bir şey olacak. Şimdilik böyle bir şey yapmadık ama ilerleyen zamanlarda cesurca bunu yapacağız gibi gözüküyor. SA: Biliyorsunuz kadınlardan söz etmeye başladığınızda ya da feminist çalışmalar yaptığınızı söylediğinizde hemen önyargılar içeren yaftalarla karşılaşabiliyorsunuz. Dolayısıyla bir Kadın Merkezi kurmanın dışlayıcı olduğunu bile düşünenler var. Oysa bu merkezler bir sorunun varlığına işaret ediyor. Yani bu merkezlerin hiçbiri dışlayıcılık yapmıyor, bir sorunun varlığının altını çizmek üzere kadına odaklanıyor. Ama sadece kadınların ayrımcılık, şiddet, eşitsizlik gibi sorunlarla karşılaşmadığının, önce de söylediğim gibi farklı farklı kadınlık halleri ile erkeklik hallerinin ya da cinsel tercihlerin varlığı ölçüsünde farklı farklı sorunların yaşandığının ayırdındayız. Yani böyle bir sorun alanını dışarda bırakmamız, ya da bu sorun alanında odaklanmamamız mümkün değil. Ancak bu tür merkezler üyeleri için de bir öğrenme, farkındalık geliştirme ortamı sağlıyor. Örneğin ben kişisel olarak “kadınlık halleri” üzerine daha çok düşündüm, çalıştım, diğer toplumsal cinsiyet kategorileri konusunda daha çok düşünmem, okumam, çalışmam gerekiyor. http://univers.ieu.edu.tr Kampüs 05 Mart2010 Yıl3 Sayı20 Bologna süreci hız kazandı İ zmir Ekonomi Üniversitesi Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı yaratmayı hedefleyen Bologna Süreci Kapsamı’nda çalışmalarına hız kazandırdı. Süreç kapsamında İEÜ İçmimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü Akademisyenleri, sektör temsilcileri, öğrenciler ve mezunlarla toplantılar dizisi gerçekleştirdi. Programın ilk ayağında İçmimarlık ve Çevre Tasarım Bölümü akademisyenleri, sektör temsilcileriyle bir araya geldi. Tasarım ofisleri, firmalar, kamu, özel sektör kuruluşları ve meslek odalarından geniş katılımın sağlandığı toplantıda sektörün, bölüm mezunlarından beklentileri ele alındı. Toplantının Bologna Süreci’nin ilk aşaması olan program hedefinin belirlenmesinde kendilerine ışık tutacağını belirten İçmimarlık ve Çevre Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Emre Ergül, “Bologna Süreci, 4 aşamadan meydana geliyor. İlk aşama, program hedeflerinin belirlenmesi. İkinci aşama, Avrupa Birliği kredi transfer sistemine göre derslerin yenilenmesi. Üçüncü aşama, yenilenen ders sisteminin üniversite bünyesine dahil edilmesi son aşama ise bir yıllık deneme. Biz öncelikle sektör temsilcileriyle bir araya gelerek istihdam ihtiyaçları doğrultusunda gerçekçi çözüm önerileri getirmeyi amaç edindik” dedi. Toplantıya İEÜ Mütevelli Heyet Üyesi Akın Kazançoğlu, İEÜ Genel Sekreteri Levent Gökçeer, İç- 2006 yılının başarılı mezunlarından Damla Aktan Azmi ve başarısıyla sadece iş yaşantısında değil aynı zamanda dostlarının gönlünde de taht kuran mezun öğrencilerimizden biri Damla Aktan. 2005 -2006 eğitim-öğretim yılında lisans eğitimini Uluslar Arası İlişkiler ve Avrupa Birliği üzerinden bitirdikten sonra 20062008 yılları arasında okulumuzda Avrupa Çalışmaları yüksek lisansını yaparak mezun oldu. Şu anda İzmir Üniversitesi’nde çalışan ve aynı zamanda idari bir görevde de yer alan Damla, bir yandan da bütünleşik doktora sınavına hazırlanıyor. İdari boyutta işlerin nasıl yürüdüğünü ve yönetmelikleri pratik hayatta öğrenirken, diğer yandan da uzun vadeli hedefi olan akademik kariyer için çalışıyor. Damla’ya üniversite eğitiminin mesleki yaşamına artılarını sorduğumuzda ‘’Dersleri alırken çok söylendik tabii ama, şimdi arkadaşlarımla konuştuğumuz zaman, aslında aldığımız derslerin ne kadar isabetli olduğunu fark ediyoruz. Verilen ödevlere ne kadar laf etmiş olsak da, aslında proje hazırlamayı, sunum yapmayı, dar zamanlarda çok şey hayata geçirmeyi öğrendik biz. Benim için aldığım dersler tam ve yerindeydi, çünkü akademik kariyer yapıyorum ve dört yıl boyunca hiç fark etmeden de olsa edindiğim bilgiler bana yazdığım makalelerde, hazırladığım sunumlarda çok büyük fayda sağlıyor. Aynı zamanda dört yıl boyunca okuduğumuz her şeyin İngilizce olması da, o dili pratik olarak kullanmamı ve hakim olmamı sağladı. Böylece yurt dışında katıldığım konferanslarda hiçbir sıkıntı yaşamıyorum. İkinci yabancı dilim olan Fransızca’nın ise bu alan için seçilmiş en doğru dil olduğunu düşünüyorum çünkü hali hazırda Avrupa Birliği’nin resmi dili İngilizce ve Fransızca. Dolayısıyla, bu dilin bu bölüm için ikinci yabancı dil olması çok doğru bir seçimdi. Her ne kadar zor bir dil olsa da, bir kez öğrenildi mi, diğer her dili öğrenmek çok daha kolaylaşıyor Damla Aktan gerçekten. Belki de bu dile hakimiyetin biraz daha artabilmesi için biz mezun olduktan sonra eklenen, daha pratiğe yönelik dersler bizim dönemimizde olsaydı çok çok daha ileriye de gidebilirdik. Ama ben yine de kendi adıma, aldığım eğitimden oldukça memnunum.’’ diyerek üniversitemizde verilen derslerin ve ikinci yabancı dilimizin olmasının ne kadar yararlı olduğunu bir kez daha vurgulamış oldu. Özellikle akademisyen olmak isteyen öğrenciler için dört yıl boyunca üniversitemizde verilen eğitimin, mezun olduktan sonra bile büyük ve geniş bir bilgi hazinesiyle donatılacaklarını vurguladı. Bunun yanı sıra Damla üniversite eğitimi boyunca yaptığı stajların iş hayatında ve akademik yaşantısı boyunca çok yararlı olduğunu sözlerine ekledi. Stajını 2004 yılında 3. sınıfa başlarken İzmir Ticaret Odası’nda Halkla İlişkiler bölümünde yapan Damla, daha sonra üniversitemizde asistanlık yaptığı dönemde birçok tanıtımla ilgili ya da benzeri organizasyonlarda keyifle yer almış. Geçtiğimiz ay ise doktora yapan üç arkadaşıyla birlikte Slovenya tarafından düzenlenen “Challenge Future” isimli uluslararası bir yarışmaya katılmışlar ve yarı finale kalmışlar. Şu anda söz konusu yarışmanın ikinci aşaması için proje hazırlamakta ve bu süreçte İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde İşletme Yüksek Lisansı’na hala devam etmektedir. Damla’nın bugün en büyük ideali, alan değiştirmek ve İşletme alanında akademik kariyere devam ederek iki alanı birleştirmek. Ders anlatmayı, yazmayı, konuşmayı ve paylaşmayı seven biri için bundan daha doğru seçilmiş bir meslek de olamaz sanırım. Tüm bunları yaparken 21 yıldır baleyle uğraşmanın ayrı bir keyif olduğunu bize anlatan Damla, küçüklüğünde hep hayalleri olduğunu ve onları birer birer gerçekleştirdiğini söyledi. Özellikle baleye olan tutkusunu, 4- 5 yaş arası çocuklara bale dersi vererek, onlara da bu sevgiyi aşılamayı başarmış. İçi kıpır kıpır, bir o kadar da başarıya ulaşmak için dişini tırnağına takarak çalışan ve bilgilerini saklamak yerine paylaşmayı daha çok seven biri Damla Aktan. İzmir Ekonomi Üniversitesi olarak başarılarının devamını diliyoruz. Özge Üçtop mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Filiz Ultav, Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Markus Wilsing’in yanı sıra çok sayıda sektör temsilcisi ve akademisyen katıldı. İEÜ İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü, toplantılar dizisine mezunlar ve öğrencilerle devam etti. Yrd. Doç. Dr. Ergül, mezunların da sektör tecrübelerinden de faydalanarak Bologna sürecini etkin bir yönetimle aktarmayı amaçladıklarını söyledi. Türk delegasyonu Irak’ta İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü Öğretim Görevlilerinden Itır Bağdadi ve Ozan Arslan Irak’ta geçen hafta yapılan genel seçimlerde Türk Dışişleri Bakanlığının seçim gözlem misyonuna katıldılar. Saddam Hüseyin’in 2003 yılında devrilmesinden sonra gerçekleşen bu ikinci parlamento seçimlerinde Türk akademiyası, Dışişleri Bakanlığı ve düşünce kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan 46 kişilik bir delegasyonla Türkiye ABD’den sonra en fazla temsil edilen ülke oldu. Şiddetin arttığı bir ortamda gerçekleşen seçimlerde Türk seçim gözlem misyonu yoğun güvenlik tedbirleri altında görev yaptı. Irak hükümetinin resmi davetlisi olarak seçimleri izlemeye giden Türk delegasyonu Irak halkından ve yetkililerinden yoğun ilgi ve misafirperverlik gördü. Daha önce Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) seçim gözlem delegasyonları ile değişik defalar Azerbaycan ve Kazakistan’da görev yapan Bağdadi ve Arslan Bağdat’ta görev yaptıkları süre zarfında, düşünce kuruluşları temsilcileri, milletvekilli adayları ve dışişleri mensupları ile Türkiye- Irak ilişkileri konusunda fikir teatisinde bulundu. Bağdadi ve Arslan, Bağdat Büyükelçimiz Sayın Murat Özçelik’in Irak’ı konu alan akademik çalışmalarda bulunma yönündeki nazik davetleri üzerine ilerleyen aylarda bölgeyi tekrar ziyaret etmeyi düşündüklerini söylediler. 06 Kampüs http://univers.ieu.edu.tr Mart2010 Yıl3 Sayı20 Öğrenci Konseyi değişim için umutlu Öğrenci Konseyi Seçimleri FAY ve SUSMA isimli grupların çekişmesine sahne olmuştu. Şimdi bu iki grup seçim neticesinde bir arada öğrencilerin sesi olmak için mücadele ediyor.Görevi devralan yeni Öğrenci Konseyi’nin başkanı Gökhan Altun’la bir röportaj gerçekleştirdik. Grupların koalisyonundan, Öğrenci Konseyi’nin işlevselliğinden ve projelerden konuştuğumuz Gökhan Altun konseyi ve iyimser gelecek planlarını bizle paylaştı. döneminde her günümü okulda geçirip herkesin sorunları ile ilgilenmeye çalışıyorum. Sarphan Uzunoğlu, A. Gökhan Altun Sarphan Uzunoğlu: Öğrenci konseyi seçimleri dahilinde biliyoruz ki birçok olay yaşandı. İki ayrı grup güncel siyaset tartışmaları çerçevesinde birbirine karşı kampanyalar yürüttü ve şimdi bu iki grup beraber çalışıyor. Geçmişe bir perde mi çektiniz, yoksa gerginlik sürüyor mu? A.Gökhan Altun: Bu tür çekişmeler adil olan her seçim ortamında yaşanmaktadır. Propagandalarımız kesinlikle birbirimize karşı yapılmamıştır. Bizlere verilen süre içerisinde centilmence seçim kampayalarımızı yürüttük. Bunun sonunda da, Üniversitemiz için rekor sayılabilecek bir oy olan 2000 sayısına ulaştık. Artık iki ayrı grup diye bir şey söz konusu değil. Yaptığımız toplantılarda katılım üst seviyededir. Geçen seneki öğrenci konseyi hakkında ne düşünüyorsunuz? Yaptıkları ve yapamadıklarını belirten bir katalog yayınladılar, onların yapamadıklarına mı yoğunlaşacaksınız yeni projeleriniz mi var? Öncelikle şunu söylemeliyim ki; geçmiş seneki öğrenci konseyinden hiçbir arkadaşımız bu seneki konseyimizde yer almamaktadır. Geçen sene konseyin yaptıkları ile konseye olan inancımız artmış ve bu seneki rekor oy oranına ulaşmış bulunmaktayız. Geçen seneki konseyle karşılaştırmalar tabi ki yapılacaktır. Tabi ki onların başlatmış olduğu ve öğrencilerimize katkı sağladığına inandığımız projelerin takipçisiyiz. Bununla beraber; eğitim, beslenme, sosyal, kültürel ve spor alanında projelerimiz bulunmaktadır. Öğrenci Konseyi Başkanı olmak ne demektir? Sizden neler bekleyebiliriz? Siz öğrenci konseyi başkanı olmayı CV’ye yazılacak bir iş olarak mı görüyorsunuz, yoksa öğrenci arkadaşlarımla yapacak çok şeyim var mı diyorsunuz? Öğrenci Konseyi Başkanı, öğrencilerin seçmiş olduğu ve her bölümden birer temsilcinin yer aldığı Öğrenci Konseyinin Başkanlığı yürütmektedir. Rektörün ve tüm Fakülte Dekanların katıldığı, ayda iki defa yapılan Senato Toplantılarına katılma ve öğrencilerin isteklerini yönetime sunma hakkına sahiptir. CV’ye yazılacak bir iş olarak gören bir başkan adayına 22 bölüm temsilcisi oy vermez. Bir iş görüşmesine gittiğinizde CV’nizde Konsey Başkanlığı yazması değil, Konsey Başkanlığı süresince ne yaptığınız önemlidir. Ben beş senedir Latin Dans Kulübü yönetim kurulu içinde bulundum ve çok sevdiğim Kulüp Başkanlığı görevini yoğunluk sebebiyle bırakmak durumunda kaldım. Beşinci senemi geçirdiğim Üniversitemizde, son senemi de öğrenci arkadaşlarımızın sesi olmak için harcayacağım. Üç haftalık tatil Öğrenci konseyi ilk dönemi nasıl geçirdi? Elde edilen kazanımlar nelerdi? Aralık ayının ikinci haftası görevi teslim aldığımız düşünülürse, ilk dönem çalışmaların projelendirilmesi ve konsey de yer alan arkadaşlarımızla görev dağılımı yapılması ile başladık. Şuanda kesinleşen ve onayı çıkan projelerimizi sizlerin aracılığı ile öğrenci arkadaşlarıma açıklamaktan gurur duyarım. Çıktı merkezlerinin sayısını artırıyoruz. Bu bilgisayarları M Blok ve yurt binasına yerleştirip 15 şubata kadar kullanıma hazır hale getireceğiz. İkinci dönem “Bölümler Arası Halı Saha Turnuvası” başlayacak. Kulüpler birliğinin tüzüğünü bitirip onayını aldık ve Kulüp başkanları ile düzenli toplantılarımıza başlayacağız. Firuz Catering ile yapılan görüşmeler sonrasında 5 TL ye menüler yaptırıyoruz. Akşam 18.00’dan sonra açık olan restorantımızda dört çeşit yemek 4TL den satılmaktadır. 4-7 Mayıs tarihleri arasında tüm Üniversite öğrencilerine açık ve ücretsiz konferans serisi olan “educo fest” organizasyonu üzerinde çalışıyoruz. Sigara içen arkadaşlarımız için kapalı sigara alanlarının oluşturulması üzerinde projeler yürütmekteyiz. Bu sene mezun olacak öğrencilerimizide unutmadık. Unutulmayacak bir mezuniyet balosu hazırlıklarına şimdiden başladık. Aynı şekilde bu sene andaç fiyatlarını geçen senenin altına çekip, birde interaktif andaç cd’si hediye edeceğiz. Konsey en çok da bir yerlerden (Alışveriş merkezleri vs.) indirim almakla görevliymiş gibi gözüküyor. Konseyin amacı daha çok tüketimi daha ucuza yaptırmak mı yoksa okuldaki öğrenci hakları üstünde çalışmak mı? Eğer ikincisiyse bu konuda ne yapılıyor? Yemek kapasitesinin okulumuzda yetersiz olduğunda hemfikiriz sanırım. Bunun sonucu olarak, öğrenci arkadaşlarımız çevre alışveriş merkezlerine gitmektedir. Amacımız tüketimi artırmak değil, zaten yapılması gereken tüketimi; İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencilerine daha uygun fiyata sunmaktır. Bu sene sadece yemek üze- rine değil; sinema ve kitapevlerinde de indirim çalışmalarımız yürütülmektedir. Bu indirimler kesinleştiği zaman okuldaki panolarda afişe edilecektir. Genel olarak baktığınız zaman tüm çalışmalarımız öğrenci hak ve ihtiyaçlarına yöneliktir. Öncelikle, Öğrenci Konseyine öğrencilerin inanması gerekmektedir. Öğrencilerimiz sorunlarını bizlere getirmezlerse biz bu konulardan haberdar olamaz ve dolayısıyla çözüm üretemeyiz. Kütüphanenin alt katında K200 numaralı oda Öğrenci Konseyine aittir. Öğrencilerimiz istedikleri zaman gelip bizlere şikayetlerini veya projelerini getirebilirler. Ulusal bir konseyler kongresine katıldınız. Gözlemleriniz neler? Bizim konseyimizin ve yetkilerinin sınırları ne ve siz bu sınırlar içinde ne kadar özgürsünüz? Aralık ayının son haftasında Kahramanmaraş’da Ulusal Konsey Yönetim Kurulu seçimlerine katıldım. 80 Üniversitenin Konsey Başkanın katıldığı üç gün süren bir süreçti. Devlet Üniversitelerinin daha yoğun katılım gösterdiği kongrede de tekrar gördüm ki diğer vakıf üniversitelerindeki konseylere sağlanan imkanların çoğundan mahrum durumdayız. Bunda yeni kurulmuş bir üniversite olmamız ve yeterli kampüs alanımızın olmaması da büyük bir etken. Bizler ilk göreve geldiğimizde “şenliklere kimi getireceksiniz?” sorusu ile karşı karşıya kaldık. Burda sizin aracılığınızla ilk defa söylüyorum ki: 9. Bahar Şenliği Öğrenci Konseyi tarafından organize edilmemektedir. Bizim ilk çalışmalarımız şenliği organize etme yönündeydi. Fakat Öğrenci Dekanlığından bu konuda destek göremedik. Öğrenci Dekanlığının kendi seçmiş olduğu “Öğrenci Şenlik Takımı” bu şenliği organize etmektedir. Diğer Üniversitelerle Vakıf Üniversiteleri ile karşılaştırdığımızda yetki ve görev alanı oldukça kısıtlı. Öğrenci Konseyi olarak bu durumu tersine çevirmeye ve yaptığımız projelerle bu alanı büyütmeye çalışmaktayız. Şunu unutmayalım ki; okulumuzda okumakta olan 6000 kişi Öğrenci konseyinin doğal üyesidir. Ne yapıyor isek öğrencilerimiz için yapmaktayız ve yapmaya devam edeceğiz. Ekonomi’nin mutfağından lezzetler D ünyada uzun zamandır çeşitli üniversite ve enstitülerin programları arasında yer alan mutfak sanatları, yakın zamanda ülkemizde de ilgi odağı haline geldi. Bunda, kültürel yapıdaki değişimin etkisi olduğu kadar, Türkiye’nin en hızlı gelişme gösteren sektörünün turizm olmasının da önemli bir payı bulunmakta. İzmir Ekonomi Üniversitesi Uygulamalı Yönetim Bilimleri Yüksekokulu bünyesinde yer alan Mutfak Sanatları ve Yönetimi Programı da pratik bilgi ve beceri sahibi olmanın yanı sıra, dünya mutfak kültürlerine hakim şefler ve şef adayları yetiştirmeyi amaçlamakta. Mutfak Sanatları Yönetimi Bölümü kursiyer şefi Muhammed Orhun Uslu’ya verilen bir Türk Yemeği tarifini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yemek Uslu ailesinin en çok sevdiği yemeklerden olup Muhammed Orhun’un annesi bu yemeği özel günlerde yapmakta. Geleneksel olarak bu tarif Baharın gelişini müjdeleyen bir festival olan Hıdrellez zamanı pişirilen bir yemek.Ciğer sarma, Türkiye lezzet haritasına Edirne’ den işaretli bir Trakya mutfağı uygulamasıdır. Aslın- da ciğer sarmasının uygulama ve malzeme özellikleriyle bir Rumeli mutfağı ürünü olduğunu söylemek daha yerinde olur. Zira sakatatların yöre mutfağında kullanımı oldukça yaygındır. Bu uygulamada da ciğer ve kuzu gömleği kullanılmaktadır. Eski dönemlerde özellikle Hıdrellez zamanlarında yapılmaktaydı. Besi hayvancılığın olmadığı bu dönemlerde küçükbaş hayvanların kuzuladığı dönemlere bahar aylarında bereketin artmasını, sürüye yeni katılan hayvanlarını müjdelemek için sahipleri tarafından yapılıp konu komşuya dağıtılırdı. Ciğer sarma yapılıp dağıtılması bir çeşit statü göstergesi olarak dahi algı yaratıyordu. Besi hayvancılığın artmasıyla her dönemde körpe kuzu bulunabildiği için bu yemeğin yapımı daha yaygınlaşmıştır. Özellikle Osmanlı mutfağı konseptini taşıyan restaurantların prestijli yemekleri arasında görülmektedir. Malzemeler : Bir takım kuzu ciğeri Körpe kuzu gömleği 1 Büyükbaş soğan 1,5 su bardağı pirinç 2 Baş taze soğanın yeşil yaprak kısımları 1 yemek kaşığı kıyılmış dereotu Yarım çay bardağı kuş üzümü Yarım çay bardağı dolmalık fıstık 1 Çay kaşığı kuru nane 1 Yumurta sarısı Yarım çay bardağı sıvı yağ Tuz, karabiber Kaynar su Hazırlanışı : Kuzu gömleğini bir tepsiye alıp üzerine sıcak su ilave edip çözülmesini bekleyin. Derince bir tavaya sıvı yağı alıp, dolmalık fıstıklarla ince kıyılmış soğanları pembeleşinceye kadar çevirin. Küçük kuşbaşı şeklinde doğranmış ciğerleri ekleyip sürekli çevirerek pişirmeye devam edin. Ardından yıkanıp nişastası süzülmüş pirinçleri ilave edin. Pirinçleri çevirirken ince kıyılmış soğan yapraklarını, kuş üzümü, kuru nane ve dereotunu ilave edip, baharat ve tuzunu ayar- Muhammet Orhun Uslu layın. Pilav hazırlar gibi kaynar su ilave edip, bir iç pilav hazırlayıp demlendirin. Çözülmüş kuzu gömleklerini 15 X 15 cm gibi ebatlarda bıçakla kesip, içerisine iç harcı boca koyun. Kuzu gömleğini iç harç taşmayacak şekilde sıkıca sardırıp, sardığınız taraf alta gelecek şekilde bir fırın tepsisine dizin. Üzerine yumurta sarısı sürüp, yüksek hararette ( 180-200 C ) fırında nar gibi oluncaya değin fırınlayın. Sıcak veya ılık olarak servise alın. Muhammed Orhun Uslu http://univers.ieu.edu.tr Edebiyat 07 Mart2010 Yıl3 Sayı20 Ölü Erkek Kuşlar / İnci Aral Mor’u ile Orhan Kemal Roman ödülünden önce, “Ölü Erkek Kuşlar “adlı ilk romanı ile Yunus Nadi Roman ödülüne layık görüldü İnci Aral. Sıradanlığın ötesine geçmeyi başarmış bir yazar olan İnci Aral, kadın ve özgürlüğü, kadın kimliği ve kadının toplumsal yerini her romanında ayrı birer motif gibi inceler, sorgular. Yazmak ile yazar olmanın birbirine karıştığı günümüz edebiyat dünyasında İnci Aral, kadını romanlarına birer konu gibi giydirmek yerine romanını kadın olgusu için var eder adeta. Sanattaki yerinin objeden öteye geçememiş kadın olgusu bir kimyaya dönüşür İnci Aral’ ın romanlarında. Kendi benliğinin ve sınırların ölçülebilirliğinin sorgulandığı Ölü Erkek Kuşlar ise, bir kadın ve iki erkeğin kadın ve erkek olma yolunda sınırlar, öngörmeler, toplumsal koşullar ile nasıl biçimlendiği irdeleniyor İnci Aral’ın kaleminden. Mürekkebinde tolumsal yargıların, katılığın, şiddetin belli bir tarihsel dönemin baskısı ile iletişimsizliğin uzlaşmazlık ve çözümsüzlüğe dönüşünü yoğuran Aral, birine tutkulu, ötekineyse köklü bir sevgi ve evlilik bağı ile bağlı bir kadını kendi odağına alarak; aşkı, bağımsızığı, mutluluğu, evliliği ve kadın olmayı kadınca resmediyor okuyucusuna. Bir erkeğin varlığı ile yokluğu arasında gidip gelen bir kadının lirik bir dil ile yoğurulmuş kimyasına tanık olduğumuz Ölü Erkek Kuşlar’ da İnci Aral, satırlarını okuyan her erkeği ise ürkütüyor tanık oldukları cesur, kimi zaman nevrotik kadın kimyasından. “Yalvarma, ağlama ve yemin etme! Kapılarını kapat; öyle sıkı kapat ki bir daha kimse, hiçbir zaman senin o zedelenmiş yalnızlığına adım atamasın. Onu Onar ve koru, çünkü o senin ve aynı zamanda benim” Ve aşk olgusu, boğazda düğümlenmiş sözlerin aksine öyle yalın, öyle sade çıkıyor ki karşınıza; Ölü Erkek Kuşlar’ı okuyan, tanık olanın içinden kuşlar göçer, engel olamayız, dedirtiyor. “Sevmek, lokmanızı çiğnemeyi unutarak masa başında kalakalmaktır. Sevmek, sonradan usulca okşamaktır bir elin değdiği yerini saçlarınızın...” Seray Özbiçer Çok satanlar D&R Pandora Yakın kitapevi 1 Kayıp Gül Serdar Özkan 1 Görünmeyen Paul Auster 2 Muz Sesleri Ece Temelkuran 2 Muz Sesleri Ece Temelkuran 3 Kayıp Sembol Dan Brown 4 Küçük Arı Chris Cleave 3 Velev ki ciddiyim! Gülse Birsel 4 Ejderha Dövmeli Kız Stieg Larsson 5 Aşk Elif Şafak 5 Kayıp Gül Serdar Özkan 6 Ay Hırsızı Sunay Akın 6 Tıbbın Gizemli Tarihi: Semboller Zeki Tez 7 Velev ki ciddiyim! Gülse Birsel 8 Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor Soner Yalçın 1 Muz Sesleri Ece Temelkuran 7 Çöküş : Gizli Tarih Yalçın Küçük 8 Bilimin Henüz Yanıtlayamadığı Michael Hanlon 9 Ejderha Dövmeli Kız Stieg Larsson 9 Kontrbas Patrick Süskind 10 Görünmeyen Paul Auster 10 Deri : Bedenin Örtüsü Claude Bouillon Piraye / Canan Tan D izelere dökülmüş en güzel aşk belki de Nazım Hikmet ve karısı Hatice Piraye’nin. Kitabın baş kahramanı Piraye de babasının Nazım Hikmet’e olan hayranlığından dolayı almış ismini hatta ablasının ismi de Hatice ama biz Piraye’nin ağzından onun kendi hayat hikayesine yoğunlaşıyoruz. Piraye idealleri olan, ismiyle bütünleşmiş, sol görüşlü, özgür, tam bir İstanbullu olarak tanımlıyor kendini. Nazım Hikmet’in şiirlerini okudukça gerçek Piraye ile kendini özdeşleştirip o da bir gün kendi “Nazım” nı bulacağı ve duygularını dizelerle anlatacağı günü bekliyor. Piraye okumayı, sanatı çok seviyor. En büyük hayali konservatuarın tiyatro bölümüne girmekken daha kitabın en başında kendinden taviz vermeye başlıyor ve ailesinin is- tediği Diş Hekimliği Fakültesine gidiyor. İlerde de başına gelecek birçok istemediği olaydaki gibi bu duruma da alışıyor Piraye. İlk önce Arif giriyor Piraye’nin hayatına ama tek paylaştıkları şey onların deyimiyle şiirleşmek oluyor. Piraye arkadaşlarıyla gezmenin onlarla rahat vakit geçirmenin, kendiyle baş başa kalmanın rahatlığını, mutluluğunu hiçbir ilişkisinde bulamıyor ve özgürlüğü bununla bağdaştırıyor. Kitabın bir çok okurunu etkilediği kısmı Piraye’nin Diyarbakırlı Haşim ile karşılaşmasıyla başlıyor. Aşkına yenik düşen Piraye içindeki özgür ruhlu kuşu kafese kitliyor ve erken yaşta evlenip Diyarbakır’a gelin gidiyor. Kendisiyle olan çelişkilerini, sevinçlerini, kızgınlıklarını dizelerle açıklamaya devam ederken düşünceleriyle uyguladıkları- 2 Kayıp Sembol Dan Brown 3 Görünmeyen Paul Auster 4 Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor Soner Yalçın 5 Cumhuriyet Türk Mucizesi Turgut Özakman, 6 Kayıp Gül Serdar Özkan 7 Aşk Elif Şafak 8 Öfkeli Yıllar Altan Öymen 9 Ay Hırsızı Sunay Akın 10 Kapital Manga Cilt II Karl Marx nın tezatlığının onda yarattığı etkiyi rahatça görebilmemizi sağlıyor. “Diyarbakır, bil ki direnmem sana değildi. Altın tepside sunulan acı şerbetti beni ürküten. Devrimci ruha sahip Piraye’nin İstanbul’dan kopmak istememesini yadırgama. Anadolu’nun en ücra köşelerine bile koşarak gidecek yüreğe sahipti o. Ağalığa, beyliğe kulaklarını tıkamış, halktan yana, özgürlük aşığı, yüzü insana dönük; ama deneyimsiz, toy, gencecik bir kız. Anlamaya çalış onu.” Piraye içinde büyük bir umutla gittiği Diyarbakır’da törelere yenik düştüğünü, onu Piraye yapan şeyleri kalbinin derinliklerine gömdüğünü ve geçen her günde mutluluktan uzaklaştığını bazen anlatıyor bazen hissettiriyor. Kitabın sonunda gerçekleşen beklenmeyen olay, Piraye’nin dram dolu hayatında unutamayacakları arasına ekleniyor. Toplumun her kesiminden beğeniyle karşılanan Piraye, Canan Tan’ın sade ve sürükleyici anlatımıyla buluşmuş etkileyici bir roman. Türe Şahin 8 English Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr Flavours from Culinary Arts and Management T he field of Culinary Arts, which has featured in the courses of various universities and institutions for several years, has also attracted much attention in our country. Tourism, being Turkey’s most rapidly developing sector together with the changes in cultural structure, has an important role in this case. The aim of the Culinary Arts and Management Program established under the auspices of Izmir University of Economics, School of Applied Management Sciences is to develop practical knowledge and skills, and to raise chefs and chef candidates that are experts in world culinary cultures. Since these individuals will be working especially in tourism and accommodation sector, the culinary art training should have a quality that develops communication and managerial knowledge and skills. This traditional Turkish Recipe was given to Muhammed Orhun USLU who is a trainee chef, here in our Culinary Arts Department. This recipe is a favourite of the USLU family and Muhammed Orhun’s mother prepares this meal for special occassions. Traditionally, this recipe is used for Hıdrellez which is a Festival that heralds the arrival of Spring. Wrapped lamb liver burger is a Thracian cu- isine listed from Edirne. Actually, it is more appropriate to say that wrapped lamb liver burger is from Rumelia cuisine with its application and ingredients. Because the giblets are very common in the local cuisine. We are using “ciğer and kuzu gömlek” in this recipe. In old times, this meal was prepared especially in Hıdrellez. In those days, fatlings were not available and when the small cattle were lambed in springtime, this meal was prepared by the owner of the cattle and delivered to the neighbors to increase fertility. Cooking and delivering wrapped lamb liver burger was even a status indicator. When fatlings increased, it was easier to find young lambs in any time of the year so this meal became widespread. It is one of the most prestigious meals of the restaurants with Ottoman Cuisine concept. Ingredients Lamb liver Kuzu gömleği 1 big onion 1,5 water glass of rice Green leaves of 2 fresh onions 1 table spoon of minced dill Half a tea glass of currants Half a tea glass of pine nuts 1 tea spoon of dried mint 1 Egg yolk Half a tea glass of oil Salt, pepper Boiled water Preparation Take “kuzu gömleği” in a tray, pour some hot water on it, and wait until it dissolves. Pour some oil in a saucepan and sauté the pine nuts and finely chopped onions. Add the livers chopped in small pieces and sauté the livers Thoroughly wash the rice and add to the pan While stirring the rice add finely chopped onion leaves, currants, dried mint, dill salt and pepper. Add some hot water as if you are preparing pilaf. Cut kuzu gömleği measuring around 15 X 15 dimensions and put the filling you prepared generously in it. Wrap kuzu gömlek firmly and place on the baking tray wrapped sides down. Brush gömlek with egg yolk and put it into the oven in 180-200C cook until well roasted. Best Served hot or warm. First national interior architecture students meeting was held computers for each student.” IUE Board of Trustees President Demirtaş stated that they were constructing a new building for the Faculty of Fine Arts and Design as an indication of their trust in students and said that the building would be an anonymous study of the students and faculty academicians. Demirtaş stated that not an item, not even the doors in the building would be standard. E conomics Board of Trustees President Ekrem Demirtaş said, “If you design good, produce quality, you take place in the world. Turkey became a regional power with this young power and creative people. The aim is Global Power Turkey in 2023.” Demirtaş congratulated the team that organized the 1st National Interior Architecture Students Meeting and said, “We are a young university that trusts youth. In 2001, while establishing IUE, we thought of a studentoriented university that allocates laptop Chamber of Interior Architects General President Turhan Tektürk, Chamber of Interior Architects İzmir Branch Chairperson Filiz Ultav, Chamber of Architects İzmir Branch Chairperson Hasan Topal, Eskişehir Anadolu University Head of Department of Interior Architecture Assoc. Prof. Burak Kaptan and İzmir University of Economics Head of Department of Interior Architecture Asst. Prof. Markus Wilsing attended the first session as speakers. The problems of the sector, the similarities, and differences of architecture and interior architecture are introduced in the session. In the second session, Cengiz Bektaş, Tevfik Balcıoğlu and Nilgün Çarkacı shared their Support your little brothers and sisters E conomics Board of Trustees President Ekrem Demirtaş said, “If you design good, produce quality, you take place in the world. Turkey became a regional power with this young power and creative people. The aim is Global Power Turkey in 2023.” Demirtaş congratulated the team that organized the 1st National Interior Architecture Students Meeting and said, “We are a young university that trusts youth. In 2001, while establishing IUE, we thought of a studentoriented university that allocates laptop computers for each student.” IUE Board of Trustees President Demirtaş stated that they were constructing a new building for the Faculty of Fine Arts and Design as an indication of their trust in students and said that the building would be an anonymous study of the students and faculty academicians. Demirtaş stated that not an item, not even the doors in the building would be standard. Chamber of Interior Architects General President Turhan Tektürk, Chamber of Interior Architects İzmir Branch Chairperson Filiz Ultav, Chamber of Architects İzmir Branch Chairperson Hasan Topal, Eskişehir Anadolu University Head of Department of Interior Architecture Assoc. Prof. Burak Kaptan and İzmir University of Economics Head of Department of Interior Architecture Asst. Prof. Markus Wilsing attended the first session as speakers. The problems of the sector, the similarities, and differences of architecture and interior architecture are introduced in the session. In the second session, Cengiz Bektaş, Tevfik Balcıoğlu and Nilgün Çarkacı shared their ideas with the students in the session entitled The Borders of Architecture and Interior Architecture Professions. Cengiz Bektaş underlined the importance of teamwork with the examples in his own life. Bektaş told that while designing a place, the purpose of the place should be taken into consideration and designing procedure must be carried out with a good team and he underlined the fact that the profession of interior architecture had to interact with architecture and other disciplines. İzmir University of Economics Dean of Faculty of Fine Arts and Design emphasized the importance of indoors and said, “Interior Architecture is an architectural design discipline that does not deal with roof, groundwork, and façade.” Famous designers like Doğan Hasol, Barbaros Şansal and Yalın Tan attended the event organized by IUE Department of Interior Architecture and Environmental Design students as speakers. Later, a cocktail took place in Alsancak Railroad Terminal with the contribution of Konak Municipality. ideas with the students in the session entitled The Borders of Architecture and Interior Architecture Professions. Cengiz Bektaş underlined the importance of teamwork with the examples in his own life. Bektaş told that while designing a place, the purpose of the place should be taken into consideration and designing procedure must be carried out with a good team and he underlined the fact that the profession of interior architecture had to interact with architecture and other disciplines. İzmir University of Economics Dean of Faculty of Fine Arts and Design emphasized the importance of indoors and said, “Interior Architecture is an architectural design discipline that does not deal with roof, groundwork, and façade.” Famous designers like Doğan Hasol, Barbaros Şansal and Yalın Tan attended the event organized by IUE Department of Interior Architecture and Environmental Design students as speakers. Later, a cocktail took place in Alsancak Railroad Terminal with the contribution of Konak Municipality. http://univers.ieu.edu.tr STK 09 Mart2010 Yıl3 Sayı20 KA-DER: eril meclis “Kader”imiz olmasın S adece son günlerde meclisin içinde değil, eril tohumlu toplumların her alanında rastladığımız cinsiyet ayrımcılığı, eşitsizlik ve kadına yönelik şiddeti -sözde- alın yazımızdan olağanüstü çabalarıyla silmeye çalışan bir kuruluş KA-DER (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği)... 2009 yerel seçimlerinin vahim sonuçlarına çok da uzak olmadığımız ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü öncesinde, KA-DER İzmir Şubesi Başkanı Meltem Onay ile bir röportaj yaptık. Amacımız basit: Her alanda eşitsizliğe ve şiddete dur demek için, dur diyenlerin sesini duyurmak. Bol eşitlikçi ve sıfır şiddetli günler dileğiyle, iyi okumalar... Selin Bayraktar: İzmir’de son zamanlarda yaptığınız çalışmalardan kısaca bahseder misiniz? Meltem Onay: Ben, ilk olarak geçtiğimiz yerel seçimlerden sonra şube başkanı olarak seçildim. 2009 Ekim ayında ise genel bir seçimle tekrardan başkanlığıma devam eden bir sürece geçtim. KA-DER’in misyonu doğrultusunda hareket edebilmesi için herşeyden önce kendine bazı hedefler belirlemesi gerekiyordu. Bu hedefleri dernek içi ve dernek dışı faaliyetler olarak ikiye ayırdık. Dernek içinde üyelerin birbirleri ile ilgili yakın ilişkisi ve işbirliğini sağlamak çok önemliydi. Bu konuda gerek kişisel gerekse siyasi konulara yönelik eğitim planları yaptık. Dernek dışında bulunan gruplarımız ise; sivil toplum kuruluşları, siyasi partilerin kadın kolları, semt evleri, halk eğitim merkezleri, sendikalar, üniversiteler olarak belirlendi. Bu çalışmalar bizim eğitime yönelik faaliyetlerimiz olacaktır. Bir de hem yerel yönetimlerle işbirliği içinde olmamız hem de olası bir seçim sisteminin değişmesi aşamasında lobicilik faaliyetlerine hız vermemiz gerekiyordu. Şimdi bu konuda çalışmalarımızı hızlandırdık. Bir de çok önemli bir etkinliğimizi ilk defa 8 Mart 2010’da yapmayı planlıyoruz. “1.Uluslar arası Kadın Festivali”. Çeşitli ülkelerden parlamenterler, meclis üyeleri, sivil toplum kuruluşu başkanları, sanatçılar gelecek. Umarım bu faaliyeti sürdürülebilir kılabiliriz. KADER’in ilkelerinden biri tüm siyasi partilere eşit mesafede durmak. Peki bazı olağan dışı durumlarda bu yaklaşımınız değişebiliyor mu? Ben elimden geldiğince, bütün partilere karşı eşit mesafede davranmaya çalışıyorum. Kadın sorununun partiler üstü bir konu olduğunu düşünüyorum çünkü…. Sorun kadın ise, çözümü bulacak olan kişi de kadındır. Kadınlar için siyaset okulları kampanyanızın ne gibi başarıları oldu? Kadınlar bu okullara nasıl katılabilirler? Siyaset okulu çalışmalarına ilk örnek KADER ile başladı. Şimdi tüm partilerde bu okul çeşitli etkinlik ve eğitimlerle yapılıyor. Örnek olmak güzel bir duygu. KA-DER’İn siyaset okulları çeşitli şehirlerde yapılmaya devam ediyor. Buraya seçilecek olan kişileri genellikle Genel Merkez belirliyor. Başvurmak isteyenler İstanbul’a başvuru formlarını gönderiyorlar. Seçimlerde belirli kriterler belirleniyor ve seçilenler eğitime başlıyorlar. Geçtiğimiz sene gerçekleştirdiğiniz “İzmir’deki göçmen kadınların vatandaşlık haklarının kullanımını destekleme projesi”nin (Matrakap) çıktılarından biraz bahseder misiniz? Gerçekten heyecan verici bir çalışmaydı. Kısaca KA-DER: Türkiye’de seçimle ve atamayla gelinen tüm karar organlarında kadınların temsil oranını artırma hedefi ile 1997 tarihinde kurulan KA-DER’in amacı sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamda kadın erkek eşitliğini sağlamak. Kadın sorunu olarak tanımlanan hemen her alandaki sorunun birbirinden bağımsız olmadığını vurgulayan KA-DER, bu sorunların toplumsal bir sorun olarak görülmesi ve çözülmesi için gerekli siyasi iradenin ve toplumsal farkındalığın yaratılması doğrultusunda baskı unsuru olarak çalışıyor.. Gerçek demokrasi için “kota” KA-DER, Kota’nın (cinsiyet eşitliği) geçi- Projenin 4 temel amacı vardı. Göçmen kadınları vatandaşlık hakları konusunda bilinçlendirerek kamusal/siyasal yapıya entegrasyonunu sağlamak; göçmen kadınların karar alma ve politik katılım süreçlerine katılımını desteklemek; kamusal ve siyasal alana katılımda toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklemek; yerel kadın örgütleri, STK’lar, hemşehri dernekleri arasında bir iletişimi sağlamaktır. Projenin hedef kitlesi; İzmir ili Buca ilçesine, Orta Anadolu, Orta Anadolu, Doğu Anadolu, ve Güney Doğu Anadolu’dan gelen 75 göçmen kadındı. Umarım onlara verilen eğitimler “vatandaş olma” bilincin de etkili olmuştur. KADER daha çok 2009 yerel seçimlerinden önce yarattığı reklam ile gündemde iz bıraktı. Erdoğan, Baykal ve Bahçeli’nin -photoshop tekniği sayesinde- omuz omuza poz verdiği bu reklamın hikayesini bize biraz anlatır mısınız? KA-DER’in yıllar önce yapmış olduğu reklamı da hatırlarsınız. Yıllar önce de kadınlar bıyık takmışlar ve “Meclise girmek için erkek olmak şart mı?” demiştik. Bu afişler gerçekten ses getirdi. Bütün çalışmalar İstanbul Genel Merkez tarafından hazırlanıyor. Bizler de bu konuda dağıtım işlerini üstleniyor, basın aracılığı ile de gerekli duyuruyu yapıyoruz. Bahsettiğiniz reklam hikayesi, son yerel seçimler için hazırlanmıştı. Her üç lider “kadınların siyasette olması konusunda, hatta %50 oranında bulunması konusunda hem fikiriz” demişlerdi. Ancak ne yazık ki, sonuçlar hiç de arzulandığı gibi olmadı. Ne kadınlar yerel yönetimlerde belediye başkanı olarak seçildiler, ne de liderler “cinsiyet ayrımcılığı” konusunda gerekli girişimlerde bulundular... Vereceğiniz ciddi mesajlar için mizahı kullanmanız çok etkileyici ve eğlenceli... Bazen söyleyemediğiniz sözleri, kara mizah aracılığı ile söylersiniz. Ancak biz ne yazık ki söylesek de işe yaramadı. Ama bu yaramayacak anlamına gelmiyor. Biraz daha fazla mücadele etmek gerekecek. Bu tip tepkisel ve etkileyici çalışmaların kamu oyu ve politikacılar için etkili olduğunu düşünüyor musunuz? Bu kampanyalardan sonraki seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğer seçim sisteminde ve parti tüzüklerinde gerekli düzenlemeler yapılmaz ise sonuçların pek değişeceğini zannetmiyorum. Kadınlar bilinçlendi, şimdi partili kadınların da sayısı gün geçtikçe daha da artıyor. Her alanda (muhtar, belediye meclis üyesi, belediye başkanı, milletvekili) kadınların artık siyasette olma isteklerinin gün geçtikçe artacağını düşünüyorum. ci bir özel önlem olduğunun altını çiziyor ve sonuçlarda eşitlik sağlanıncaya kadar uygulanacak bir seçim tekniği olduğunu vurguluyor. Dünyada kota uygulayan ülkeler, özellikle kuzey ülkeleri, seçimlerde kota uygulaması yaparak parlamentolarında % 40-45 ve daha yukarı oranlarda kadın milletvekilinin meclise girmesini sağlıyorlar. Kadınların siyaset alanında sayılarının artmasının Türkiye’de ve hatta dünyada önemli ve olumlu bir değişime yol açacağı su götürmez bir gerçek... Sizce erkek egemen bir siyaset politikası yerine eşit katılımlı bir ortamın genel anlamda ne gibi katkıları olur? Herşeyden önce demokrasi adına bu gereklidir ve olmazsa olmazdır. Düşünün dünya nüfusunun yarısı kadınlardan oluşuyor. Ancak kadınlar aynı oranlarda karar verme konumlarında değiller. Türkiye’de mecliste 550 milletvekili var. Yarısının kadınlardan oluşması gerekiyor değil mi? Eşitlik adına, demokrasi adına... Ancak bakın sadece 50 kadın milletvekilimiz var (%9,1). Bir de bu oran yeni oluştu. Eskiden %4,2 idi. Şimdi hedef %9 olarak belirlendi. Bakalım zaman ne gösterecek. Mecliste veya genel olarak bürokratik kurumlarda yer alan az sayıda kadının, erkek çoğunluklu bu ortamlarda erkekleştiği iddia ediliyor. Hatta bazı gazeteler “Meclis kırmızı ruja hasret” gibi başlıklar altında bu durumu eleştirebiliyor bile... Siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz? Buna pek katılmıyorum. Özellikle son yıllarda gerek milletvekillerimiz gerekse bürokrat kadınlarımız gayet bakımlı, kendilerinden emin kişiler. Bu da kadınların kadın kimliklerini oldukları gibi bulundukları ortama taşıdıklarını gösteriyor. Sizce belediyeler veya diğer yerel oluşumlar kadınlara uygulanan şiddet veya diğer eşitsizlikler konusunda yeterli önlem alıyor mu, bu konuda çalışmalar yapılıyor mu? Arttırıcı neler yapılabilir? Siz belediyelerle bunun için ortak bir çalışma yapıyor musunuz? Meltem Onay Belediyelerde özelikle son yıllarda kadın kuruluşlarının baskısı ile ciddi önlemler alınmaya başlandı. Bu konuda ayrıca çıkan yasalar da etkili oldu. Kadın sığınma evleri zaman içinde artacaktır. Kadına yönelik çalışmalar son yıllarda ülkemizde yoğunlaştı. Bu sevindirici bir durum. Bizim derneğimizin bu konuda özel bir çabası yok. Ancak KA-DER’in misyonu gereği kadın sorununun olduğu her yerde bulunma ve katkı koyma adına biz de bu konuda çalışmalar yapan kadın derneklerine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bizim amacımız, bu konuda özel önlemler alacak, bu konuda kararlar alacak kişilerin KADIN OLMASINI sağlatmaktır. İşte o zaman kadının sorununu ancak en iyi kadınlar anlayabilirler düşüncesinin karşılığını vermiş olabiliriz. Teşekkürler. Dilerim gelecek nesil, siyasetle daha çok ilgilenir. Siyasi Partiler Belediye Başkanlığında Kadın Aday Sayısı Belediye Başkanlığında Toplam Aday Sayısı MHP AKP CHP DTP DSP ANAP DP SP LDP HÖP ÖDP EMEP TKP BBP 37 18 46 41 62 26 41 39 19 1 3 3 37 6 2946 2946 1964 344 1335 Sayı Vermiyorlar Hesaplamamışlar 2946 Bağımsız Kadın Aday Ortak Platformun Adayı 3 5 24 39 39 167 330 Tablodaki veriler 03.03.2009 tarihli partilerin açıklamalarına dayanmaktadır. 10 Kadın Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr Haberi yapan: Hande Uz, Türe Şahin 8 Mart nasıl doğdu? T oplumsal cinsiyet ayrımcılılığının çok eskilere dayanmasıyla derinleşen; kadınlara yapılan haksızlıkların, eksik ve sorunlu temsillerin kadınların bile fark etmesini engelleyen bir toplumda yaşıyoruz. Fark etseler bile ataerkil egemenliğin kontrolü altındaki düzeni değiştirmeye çalışmaları ya da kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik eylemleri tarih boyunca pek hoş karşılanmamış tıpkı “8 Mart”ın da acı olaylar sonucunda doğması gibi. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün bir diğer ismiyle Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tarihçesi 8 Mart 1857’ ye, New York’ taki dokuma işçilerinin, bir tekstil fabrikasında düşük ücretleri ve uzun çalışma saatlerini protesto etmek amacıyla yaptıkları greve uzanıyor. Grev, polislerin işçileri fabrikaya kilitlemesi; o sırada çıkan yangın sonucu kaçamayan çoğu kadın işçinin can vermesiyle son buluyor. Bu ilk direnişten sonra 8 Mart 1908’de binlerce kadın iplik işçisi daha iyi çalışma koşulları, doğum izni, oy hakkı için yürüyüşe geçti.1910’da Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, Alman Sosyal Demokrat Partisi üyesi Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihinde tekstil fabrikasında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini sundu ve öneri kabul edildi. Bir yıl sonra 19 Mart’ ta Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’ de Dünya Kadınlar Günü yüz binlerce kadın ve erkeğin katılımıyla kutlandı. Bir hafta sonra New York’ta çıkan Triangel yangınında 140 kadın işçinin yanarak ölmesi Amerika’da çalışma koşullarının değişmesini etkiledi. 1912 yılında Amerika’da Massahucettes eyaletindeki yün merkezi sayılan Lawrance’de işçiler ücretlerinin azalmasını protesto ettiler, bunun üzerine işçiler çalışmamaya başladı. Grevcilerin yaptığı yürüyüşlerde kadınların “Hem Ekmek Hem de Gül İstiyoruz” adlı pankartları James Oppenheim’ ın ünlü Ekmek ve Gül şiirine ilham kaynağı oldu. Bu sloganla kadınlar hem karınlarını doyurmaya hem de hayattan zevk alabilmek için boş zamana ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdi. Ezilen kadınların bu isyanları dünyanın pek çok yerinde sürdü ve Kadınlar Günü değişik tarihlerde kutlanmaya devam edildi. Kesin olarak 8 Mart tarihinin belirlenmesi 1912’ de Moskova’ da toplanan 3.Uluslararası Kadınlar Konferansı’ nda belirlendi. Savaş yıllarında pek fazla etkinliği olamayan Kadınlar Günü, feminizmin yükselmesiyle birlikte 60’lı yıllardan sonra daha çok ön plana çıktı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1975 yılını “Eşit Haklar Gelişme ve Barış için Uluslararası Kadınlar Yılı”, 1975-1985 dönemini de “Dünya Kadın On Yılı” olarak ilan etti. Ayrıca 16 Mart 1977’ de 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılmasını kabul etti. Türkiye’de ilk 8 Mart nasıl doğdu? Türkiye’de ilk kez 1921 yılında ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlanmaya başlanan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. ‘Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı Programı’ndan Türkiye’nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında ‘Türkiye 1975 Kadın Yılı Kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonraki dört yıl boyunca herhangi bir kutlama yapılamadı. 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya başlandı. Türkiye’de 8 Mart’ın bir emekçi kadınlar günü olarak kutlanması 1921 yılındaki Komünist Kadınlar Konferansı’nın aldı- ğı kararla sıkı sıkıya bağlıdır. 8 Mart’ı ilk defa Türkiye’de kutlamak amacıyla, komünist kadınlardan iki kız kardeş Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova girişimde bulunurlar ve bir kadın birimi oluştururlar. Emekçi Kadınlar Günü’ne, bütün dünya komünistleri gibi, TKP içinde de başından beri önem verilmiştir. Bu kardeşlerin kaleme aldıkları yazı da Türkiye’de 8 Mart’ı ilk olarak nasıl kutlama girişiminde bulundukları ve bu sürece nasıl katıldıkları yazıyor. Yazıya göre, Komintern Kadınlar Sektöründen Klara Zetkin’in imzası ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü nasıl kutlamaları gerektiğiyle ilgili bir talimatname almışlardır. Bu talimatnameye göre kapitalist ülkelerde kadınlar öz insan haklarını istemek amacıyla etkinlikler düzenleyeceklerdir. İlk 8 Mart’ta Şerif Manatov Dünya Kadınlar Günü’nü önemini açıklayan bir bildiride bulundu ardından kadınların hiçbir hakkı olmadığı için, kadınların durumunu düzeltmek ve onlara iş sağlamak için bir kadınlar örgütü seçildi. Son olarak da B.M.M’ne Türk kadınları adına bir bildiri gönderildi. Dolayısıyla Türkiye’de ki ilk 8 Mart kutlaması Komünist Parti tarafından 1921 yılında düzenlenmiş oldu. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre; 1- Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor. 2- Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una sahipler. 3- Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler. 4- Başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una sahipler. Türkiye’den Rakamlar: 1-Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı eşleri tarafından şiddet görüyor. 2- Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle karşılaşıyor. 3- Aile içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar oluşturuyor. 8 Mart 2010’da Türkiye’de Düzenlenmiş Etkinlikler: -Camgöz Sanat “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nü bir sergi ile kutlandı. - Dünya Kadın Yürüyüşü, Uluslararası Kadınlar Günü’nün ilan edilmesinin 100. yılı nedeniyle farklı renk ve biçimlerde bölgesel yürüyüşler planladı. 2010 eylemi DKY’nin dört eylem alanı etrafında harekete geçti. Bu eylemler, ortak menfaat, barış ve sivilleşme, kadın emeği, kadına yönelik şiddet üzerineydi. - İstanbul Ticaret Odası ve Kapalı çarşı Esnafları Derneği’nin katkılarıyla 8 Mart’ta Kapalı Çarşı’da Tuluyhan Uğurlu, Dünya Kadınlar Günü Konseri verdi. Konserde Uğurlu, görüntüler eşliğinde kadının on bin yıllık hikayesini aktardı. - 6, 7 Mart tarihleri arasında İstanbul Swiss Otel’de kadın yöneticiler ve çalışanlar için “Yetkinlik Geliştirme Platformu” düzenlendi. Psikolog ve yazar Esin Acıman ile Milliyet Gazetesi Reklam Grup Başkanı Viki Habif de bilgilerini katılımcılarla paylaşacak. Söz konusu etkinlikte “Yeni Dünya Düzeninde Gelecek İş Hayatında Kadınlara Neler Getiriyor?, İş Hayatı ve Kadın Kavramların Tüm Boyutları, Kadın Yönetici İçin Erkek Ağırlıklı Grupları Yönetme Teknik ve Becerileri, Kadın ve Erkek Yönetici Profilleri İçin Etik Nedir?, İşkolik Kadın” gibi konu başlıkları konuşuldu. - “Kadın Gözüyle” Resim ve Heykel Sergisi 4 Mart Çarşamba günü Dünya Kadınlar Gününe ithaf en Derinlikler Sanat Merkezi’nde açıldı. - Lale Ataman Sanat Galerisi’nde de 8 Mart 8 Kadın adlı bir sergi açtı. Etkinlikler İngiltere - 7 Mart 2010 Liverpool, İngiltere’de Kadın İçin Yürüyüş adlı bir yürüyüş etkinliği gerçekleştirildi. - 8 Mart’ta ise Brighton, London, Edinburgh, Manchester, Newcastle ve Cambridge’de ‘Join me on the bridge’ (Köprünün üstünde bana katıl) kampanyası etkinliği düzenlendi. ‘Savaşa hayır, barışa ve gelişmeye evet.’ sloganlı etkinlikte Uluslar arası Kadınlar Günü kutlanılıp, konuşmalar yapıldı. ABD - 4 Mart 2010’ da Washington’da Uluslar arası Kadınlar Günü kutlaması yapılacak. Homa Tavanagar konuşmacı olarak katıldı. - 4 Mart 2010’da NewYork’ta Çözüm Kadında adlı bir panel düzenlendi. Avustralya: -Avustralya’nın Perth şehrinde Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun düzenlediği bir kahvaltı yapıldı. - 13 Mart’ta ise Sydney’de Bugünün Kadını adlı bir seminer verildi. Pakistan - 5 Mart ile 8 Mart arasında bir kaya tırmanışı yarışması düzenlendi. Yarışmanın adı, Pakistan’ın Tüm Kadınları Kaya Tırmanışı Yarışında. Tırmanış İslamabad’da gerçekleşti. - Pakistan’da ki bir diğer etkinlik ise Toplumsal Cinsiyet, Fakirlik ve İklim Değişikliği konulu bir panel organizasyonuydu. Bu organizasyon da Quetta şehrinde gerçekleşecek. Çin - Pekin’de 11 Mart’ta 5. geleneksel Dünya Kadınlar Günü kutlaması gerçekleştirildi. Japonya - Japonya’nın çeşitli şehirlerinde 5-7 Mart arası Kız Çocukları İçin Fırsatlar Yaratma Kampanyası kapsamında Yoga dersleri veridi. Bunun haricinde Kenya, Endonezya, Nijerya, Ekvator, Guatemala ve Katar gibi ülkelerde de Dünya Emekçi Kadınlar Günü festival ve spor etkinlikleri gibi çeşitli organizasyonlarla kutlandı. http://univers.ieu.edu.tr Mart2010 Yıl3 Sayı20 İnceleme 11 Fuat Keyman: Eşitlik için adalet ve vicdan Yeni Sol Hareket’in ilk meyvesi olan Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne katılmayarak hareketin takipçileri arasında şaşkınlığa yol açan Fuat Keyman İzmir Ekonomi Üniversitesi’ndeydi. Partiye katılmama kararının ardından ilk kez konuşan Keyman kafasındaki yeni sol hareketi ve EDP’ye neden katılmadığını bizlere anlattı. Selin Bayraktar: Kurulum ve tartışma aşamalarında aktif olarak yer aldığınız yeni sol hareketin partileşme sürecinde, yani EDP (Eşitlik ve Demokrasi Partisi)’de yer almamanızın nedeni nedir? Fuat Keyman: Aslında ben, Ahmet İnsel, Mithat Sancar ve Erol Katırcıoğlu yeni sol hareketin başlaması ve Türkiye’ye yayılmasında kullanılan çerçeve metninin yazılmasında faal olarak görev aldık. Bu metin adaletli ve vicdanlı bir Türkiye’ye işaret ediyor; yani bir refah, kimliklerle ilgili bir tanınma, bir de özellikle kadınlar ve gençlerle ilgili bir katılım adaletini içeren yeni bir adalet anlayışı ile aynı zamanda hukuk devleti temelli, demokratik normlara ve insana dönük olan bir vicdan anlayışını birleştiriyor. Yeni solun Türkiye’ye yayılmasında etkin olan temas grubu toplantılarında konuşmacı ve sözcü olarak görüldük. Bu anlamda ayrılmamız biraz kopma veya uzlaşmazlık gibi görüldü ve oluşuma destek veren insanlarda moral bozukluğu yaratan bir karar oldu. Bununla ilgili dün bir toplantı yapıldı, orada bizden umut bekleyen ama ayrılma, yani partiye girmeme kararımızla ilgili “Niye böyle oldu?” sorusunu soran insanlara “Ahlaki bir sorumluluğumuz var” yanıtı verildi. Benim yeni sol hareketine katkı vermemin temel nedeni Türkiye’de merkez sağ, AKP hükümeti bu kadar güçlüyken, sol çevrenin zayıf olması ve bunun bir dengesizlik yaratması, aynı zamanda solun bir aktör, bir fikir olarak güçlenmesinin Türkiye için önemli olmasıdır. Bir de ilk defa herkes demokrasi, adalet ve vicdan ekseninde siyasi görüşü ne olursa olsun bu harekete yaklaştı. Yani bu eksende bir paylaşım oluyorsa buradan bir koalisyon değil bir ortak kimlik ortaya çıkacaktı. Bu kimliğin temel parametreleri adalet, vicdan, eşitlik ve demokrasi olacaktı. Ama bu sonuçta siyasi bir hareket, bu nedenle bunu yansıtacak bir parti girişimi de elbet olacaktı. ÖDP’den ayrılan grup, 10 Aralık grubu, SHP’liler ve Alevi Bektaşi Derneği üyeleri bu oluşumda var olduklarını belirttikleri için bir partileşme süreci başladı. Yeni solun temas grubu toplantılarıyla yayılma ve partileşme süreci paralel olarak işledi. Belli bir dönemden itibaren biz bu partileşmenin yeterince tartışılmadığı, ilkeler temelinde konuşulmadığı, partinin başarılı olması için yeterli zamanın olmadığı ve bu anlamda bu partileşme sürecinin bir olgunluk seviyesine ulaşmadığı kaygısını hep anlattık. Yeni sol bir ortak kimlik ola- rak iyi gidiyordu ama bunun partileşmesi süreci, arkadaşlarımız ne kadar iyi çalışsa da yeterli bir zamana yayılmadan, yeterince denenmeden, olgunlaşamadan çok hızlı bir şeklide gelişiyordu. Biz yine oranın sözcüleri olarak devam edeceğiz. Ama bunun direk siyasete yansıması olan EDP’de kurucu veya üye olarak yer almayacağız. Genel anlamda yeni sol toplantılarında ve bireysel olarak yazı ve konuşmalarınızda işçi sınıfı, emekçi ve sendikal haklar gibi konulardan bahsetmediğiniz için bazı kesimlerden eleştiri alıyorsunuz. Bu eleştirirli haklı buluyor musunuz? Aslında kurulan partinin ve yeni sol hareketin içinde sendikalardan gelenler var. Bu yüzden çok haklı bir eleştiri olarak görmüyorum. Ama yeni sol hareketin kapitalizmi yeterince aşamaması ve eleştirmememsi üzerine bir tartışma oldu, yeterince emek eksenli olmadığı yönünde de... Fakat bu eleştiriyi yapan arkadaşlar da yeni sol grubun içinde olup eleştiriyi içeriden yaptılar. Partiye üye olmadılar ama grubun içinden eleştirilerine devam ediyorlar. Bana göre adalet, vicdan ve eşitlik ilkeleri solu kapsıyor. Bu anlamda benim bir sorunum yok. Gruptaki herkes hazırlanan ortak metnin yeterli olduğunu söyledi ve uzlaşıldı. Emek ve işçinin yeterince temsil edilemediği eleştirisi yapılabilecek bir eleştiri haklı bir eleştiri çünkü onu söyleyenler yeni sol içinde hala yer alıyorlar. Fakat bir ortak uzlaşma olarak üç kavram etrafında bir ortak kimliğin hem Türkiye’yi yakalamakta; orta sınıf, emek sınıfı ve diğer kimlikler için bir fayda sağlayacağını düşündük. Eşitlik aslında eski bir kavram, ama sol eksende düşünülmesi gereken ve yeniliği olan bir kavram. Çünkü bugün önemli olan farklılıkların yarattığı eşitlik talebinin ne kadar kabul edilebileceği veya edilmeyeceğidir. Aleviler Sünnilerle, gayri Müslimler Müslümanlarla, Kürtler Türklerle eşit olmak istiyorlar mesela. Yani herkes kendi farklılığını koruyor ama kimlikler arasında bir eşitlik olmasını istiyor, anayasaya bağlı eşit yurttaşlık diye isimlendiriyoruz biz bunu. Tekel işçilerine baktığımızda çalışmak istiyorlar, fakat ona “Senin aldığın bir para ve işin var, bak burada işi olmayan var” deniyor. Bizim burada bu iş güvencesini bir eşitlik kavramında kabul etmemiz gerekiyor. Bu yüzden eşitlik kavramı işçi sınıfına, emeğe referans hem de Türkiye’nin bugünü ve daha iyi yönetiminde önemli bir kavram. Bu eşitliği de adaletli ve vicdanlı olarak kurarız. Daha demokratik bir Türkiye için orta sınıfların rolünü önemli görüyorsunuz. Laik ve muhafazakâr orta sınıfların yanında Kürt orta sınıfının, gerilimin gittikçe arttığı son günlerde, demokrasi için elinden gelen sizce ne olur? Yeni sol hareketin ve EDP’nin yapacağı önemli işlerden biri de Türkiye’deki Kürt sorununu toplumsal güven inşa edecek şekilde demokratik zeminde tartışmak ve çözmektir. Bu anlamda ne DTP ne BDP kendileri isteyerek Türkiye’nin partisi olamazlar; sadece Kürt aktörlerden bu sorunu çözmeyi beklemek çok gerçekçi değil. Ama belli hareketleri eklemleyerek Türkiye’nin genel sorunlarını tartışabilen partiler olabilirler. O yüzden de orada bizim gibi insanların rolü çok önemli; bu yapılırken de orta sınıflara, yani Türkiye’nin geneline hitap edecek şekilde bir söylemin ve politikanın gelişmesi gerekiyor. Elbette burada kırılmalar oluyor. Ben hem akademisyen hem de kamusal entelektüel olarak Kürt sorununa baktığım zaman, Kürt vatandaşlarımızın net olarak PKK’nın kendilerinin geleceği olmadığını kabul ettiklerini görüyorum. Yani Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın geleceğinde PKK yok. Doğuda oyların yüzde 95’ini alan AKP ve BDP’ye eleştiri yapılması için bazı kırılmalar yaşanması gerekiyor. Bu kırılmalar Kürt sorunu temelinde var, fakat hala zayıf. Bu anlamda Kürt sorununu bir terör sorunundan çıkartıp, farklılıklar içindeki eşit vatandaşlıkla ortak kimliği nasıl oluşturacağımız sorusuna çekmek lazım. Bu ufak kırılmaların yanında PKK’nın hala gücü var. İşte bu kırılmayı orta sınıflar yaratabilir. Orta sınıfın üyeleri hem ekonomik, hem kentleşme, hem de kimlik olarak incelediğimiz zaman çıkıyor. Aynı şeyi laiklik temelinde de görüyoruz. Bugün muhafazakârlaşmayı tartışıyoruz. Çünkü refah devletinden AKP’ye geçiş ve bu geçiş sürecinde Anadolu’da yaşanan dönüşüm onun kendi orta sınıflarını yarattı. O orta sınıflar Avrupa Birliği’nden dolayı hem Avrupalaşmış orta sınıflar, hem de küreselleşiyorlar. Bu nedenle muhafazakârlaşma ya güçlenecek, ya da demokratikleşme ve sekülerleşmeye doğru gidecek. Burada da yeni sol gibi hareketler önemli oluyor. Son zamanlarda “sol” gibi kavramların anlamları sürekli değişiyor, içleri boşaltılıp dolduruluyor. Tıpkı bunun gibi İzmir Selin Bayraktar ve Fuat Keyman de uzunca bir süre “solun kalesi” diye tabir edildi. Fakat son yaşanan olaylardan sonra pek de öyle olmadığını gördük, çok farklı bir sol anlayışı varmış meğerse... Bu durumda siz İzmir’i “neyin” kalesi olarak tanımlıyorsunuz? Esasında İzmir ile ilgili genel olarak muhafazakarlığı sadece suni muhafazakarlık olarak değil de farklı olanla zorunlu bir ilişkiye giren ve kendini kapatan bir hareket tarzı olarak görürsek böyle kaleler oluşmaya başlar. Mesela Kayseri suni muhafazakârlığın, Diyarbakır etnik muhafazakarlığın, Trabzon ise bu küreselleşmeden dışlanarak tepkici muhafazakarlaşmanın kalesi olmuş kentlerdir. İzmir ise laik muhafazakârlığın simge kentlerinden biridir. Böyle gördüğümüz zaman burada soldan ziyade, kimliği koruma temelinde bir muhafazakârlaşma var. Bu anlamda İzmir’in pozisyonu sol değil laik bir kimlik temelinde muhafazakârlaşmadır ve milliyetçileşmedir. Fakat bu görünürde doğru olmakla birlikte, İzmir’i hem tarih, hem de bu yeni soldaki temas grupları temelinde incelerseniz farklı bir şeyler var. Yeni sol düşüncenin Türkiye’de örgütlenmesi sürecinde aktif olarak, en fazla temas grubu kurulan illerden bir tanesi de İzmir’dir. Bu nedenle “İzmir muhafazakardır, içine kapanmıştır” gibi totalleştirmek de yanlış. Bir de 2008’de Le Monde Diplomateque’te çıkan bir İzmir yazısında Philip Mansel, “İzmir eş zamanlı olarak Akdenizlidir, Avrupalıdır, moderndir ve kozmopolittir” diyerek bunun İzmir’in ayrıştırıcı ve özgün olarak kendisini tanımlamada kullanabileceği bir özelliği olduğunu belirtir. Mansel, bununla birlikte İzmir’in tarihi boyunca belli dönemlerde yaşadığı tepkici milliyetçiliği ve dışlanma hissini göz ardı etmemenin gerekli olduğunu söylüyor. Ama İzmir’in gücü ve güzelliği, hep bu dönemlerden sonra bu dört kimlik ekseninde kendisini yeniden bulmuş, inşa etmiş ve keşfetmiştir. Buna dayanarak, bugün İzmir’in yaşadığı muhafazakarlaşma ve içine kapanmanın daha çok bugüne ait olduğunu; bunun aşabileceğini ve kendini yeniden keşfedebileceğini söyleyebiliriz. Yani İzmir’in yeni sol içindeki en çalışkan illerden biri olması ve Mansel’in tarihsel olarak İzmir’e verdiği umut ışığı önemli noktalardır. İzmir muhafazakarlaşma ve tepkici milliyetçilik tarafını, yeni sol gibi hareketlerin yaygınlaşması ve orta sınıflardaki toplumsal sözleşmenin güçlenmesiyle aşacaktır. 12 Medya Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr İlham verici oluşum: Kitschcraft “Kitsch” her ne kadar değersiz sanat olarak anılsa da Kitschcraft grubu için kimin ne düşüneceğini umursamadan müzik yapmak; para kazanmak ya da orijinal olmak gibi kavramlardan çok daha önemli. İnsanın kendisini ucuz bir sanat eseri gibi hissetmekten öteye, yüzeyselliğe kendi müzikleriyle karşılık veren Kitschcraft grubu bir ananasa güneş gözlüğü takıp, tepesine spotu çakıyor ve akıllara Kitschcraft’ ın da sorguladığı Sanat nedir, nasıl yapılır?, sorusunu getiriyor. G ökhan Kantar ve Özüm Özülgen nam- ı diyar Joel Knox ,”With love and respect” sloganıyla kimin ne düşündüğünü umursamadan, “Pop senin duymak istediğin şeydir!” diye haykırıyor şarkılarında. Popüler kültürden tutun da bireyin insanlaştırmaya çabaladığı günümüz değerlerini kendi potalarında eriterek müziğe ve hayata geniş bir perspektiften bakmaya başlamış,“ poptronic ” altyapılı elektronik müziğin merkezindeki isim haline gelmeye aday Kitschcraft’ ın eti kemiği diyebiliriz bu iki isim için. Pop senin duymak istediğin şeydir! Kitsch Konsepti Sözlük anlamıyla “ Kitsch” her ne kadar değersiz sanat olarak ele alınsa da Gökhan ve Özüm( Joel Knox) için Kitsch konsepti kimin ne düşüneceğini umursamadan müzik yapmak için bir araç haline geldi. Bu araç Kitschcraft için üretim kaygılarından uzak, aynı zamanda özgürlük anlamına da geliyordu. Sanatı ve sanatçıyı hangi çevrenin ciddiye aldığını sorgulayan Kitsch konsepti şarkılarında Pop senin duymak istediğin şeydir!, diye bağırıyordu adeta . Üreten insanın sahip olmak istediği orijinal olmak, para kazanmak gibi amaçlar Kitsch konsepti için değersiz şeylerdi ve onların tek kaygısı canının istediğini yapmaktı... “Okumak istiyorsan oku, yazmak istiyorsan yaz...boyamak istiyorsan karala, ne dinlemek istiyorsan onu dinle! Sonuçta, pop senin duymak istediğin şeydir! ...Bir ananasa güneş gözlüğü takıp, tepesine spotu çaksan ve fotoğrafını çeksen bu sanat olur mu? Peki bu kimin umurunda? Olmazsa olmasın, eğer fotoğrafı çeken mutluysa? ...” “The girls in the summer dresses” üretim süreci Özgürlük...İçimizdeki ilhamı tetiklemek için her zaman hazır!!! Şarkı üretim süreci konseptüel olan Kitschcraft için 2002 YILI özgürlüğün vermiş olduğu his ile “ The girls in the summer dresses ” üretim sürecini tetikleyen en büyük etken oldu. Kitschcraft’ın en sevilen şarkılarından “Still at large” ise Marliyn Monroe’ unun gizli yaşamına göndermeler* taşıyordu. *what’s this about you going russia/ to study a well-known drama/what’s all about with the c.p./here comes bob to wash you gently. “...Şarkı üretim sürecimiz her zaman konseptüel oldu. Bir konu hakkında saatlerce sohbet ettikten sonra genelde bir gecede çıkardı şarkı… ...Başka bir şarkımızdan önce ise Yusuf Atılgan’ ın Anayurt Oteli romanından konuştuğumuzu hatırlıyorum… O sıralar ve takip eden dönemde Türkiye’ de bizim müziğimizle ilgilenebilecek bir plak şirketi ya da prodüktör olmadığı için bu konuda biraz karamsardık. Bulabildiğimiz en iyi bakış açısına sahip plak şirketi ise; etnik elektronik bir takım sentezler peşinde kendini kabul ettirmeye çalışıyordu. Her ne kadar içimize sinmese de onlarla dirsek teması halindeydik...” Hakan Özer Kendi konseptini yaratan bir grup/müzisyen parmakla sayılacak kadar az iken; Kitschcraft’ın 80’ lere yaptığı göndermeler Hakan Özer’ in dikkatini çekti ve... “...2003 sonunda Hakan Özer’ le tanıştık. Bizi dinleyip tanışmak istemiş. Koşa koşa gittik. (Hakan Özer lise yıllarından beri hayranlık duyduğum, örnek aldığım Jingle House’ un mimarlarından genius bir müzisyen/prodüktördür) Hakan TR’ de çalışmak isteyebileceğimiz belki de tek prodüktördü. Uzun uzun sohbet ettik. Çok onur vericiydi...” “...Web sitemizi yayına aldıktan kısa bir süre sonra uluslararası bir teklif aldık. Amerika ve Kanada’ da iki küçük label’ ı olan bir yapımcı bizimle ilgilendi. Daha önceki referanslarından daha büyük bir işe kalkışmak Kitschcraft niyetindeydi ve grup olarak bizi seçmişti. Biz prodüktör olarak Hakan’ la çalışmak istedik ve Hakan Özer bunu kabul etti...” Araya giren hayat, Kitschcraft için son değil, bir başlangıç oldu: “Fakat iş ciddiye binince, deadlinelar vs. üstümüze gelinmeye başlandı. Ardından Hakan worldwide bir proje için henüz yeterince hazır olmadığımız konusunda çok da zorlanmadan bizi ikna etti. Biz de Miami Music Conference’ ta yapılacak lansmanımıza iki ay kala yapımcımıza teşekkür ettik. Bu kararı alırken herşeyin daha iyi olacağını düşünmüştük.” Etkinlik & Partiler Kitschcraft, 360, İndigo, Suada, Ghetto ve The Hall gibi İstanbul’ un kaliteli eğlence mekanlarında sahne alırken, bir yandan da İstanbul Bianel’ in kapanış partisi ve IAF. 3 İnternational Animasyon Festival Party gibi pek çok gece de yer alarak kendisine kemik bir hayran kitlesi yaratmayı başardı. Mute Record ile anlaşma yapabilecekleri hayali ile 30’ un üzerinde şarkı üreten Kitschcraft, 2007 yazında 7 şarkılık “Waking up the leopar ” ı yayınladı ve durmak nedir bilmeyen bir konseptin yaratıcısı grup üyeleri Tennessee Wiliams’ a ithafen “In the bar of the Tokyo” ile 2007 yılında yayınlanan Electro Trip Vol.1 adlı albüm çalışması için kolları sıvamışken ardından ansızın gelen bir ayrılık ile Kitshcraft dinlenme sürecine girdi... 2008 yazına kadar süren bu ayrılık yorgun ve kızgın ruh hali ile kaydedilen “Past” ve “Rabbits and Tears” şarkıları ile Kitschcraft’ ı klasikleşmiş eğlenceli soundu için geçiş oldu ve 2008’ in Aralık ayında “İn Your Face” Kitschcraft hayranlarının kulaklarının pasını silmek için dinleyicisyle buluştu. Univers Turu 2009 yılı Kitschcraft için Ghetto, 360 ve The Hall konserleriyle dopdolu devam ederken Depeche Mode grubundan gelen güzel haber Kitsch konseptinin üstündeki tozun silkelenmesi için yetti de arttı bile!!! Tour of Univers turnesiyle Türkiye’ ye gelecek olan Depeche Mode, grup üyeleri, ajansı ve tur menejerleri dinledikleri bir çok grup arasından Kitschcraft’ı seçmişler ve onlardan son anda iptal edilen 14 Mayıs akşamı Santral İstanbul’ da gerçeklecek Depeche Mode ile aynı sahneyi paylaşmayı teklif etmişlerdi. Dünyanın en ünlü dergilerinden birinde editörlük yapan Uğur Alkapınar kendi kişisel sitesinde ise “Tour of Univers” turnesinin iptali için Depeche Mode konseri iptal edildiğinde en çok ben üzüldüm, diyor ve ekliyor. *”Dave Gahan hastası olduğum için değil, ön grup olarak sahneye çıkacak Kitschcraft’i o büyük sahnede göremeyeceğim için üzüldüm. Henüz albümleri olmasa da (muhtemelen Türkiye’de değil, yurt dışında çıkacak zaten ilk albümleri) belli bir çevrede oldukça popüler olan Kitschcraft özel partilerde ve özel mekânlarda konserler veriyor. Joel Knox ve Gökhan Kantar’dan oluşan bu elektronik pop grubunun müzikleri hem derinlik hem de eğlenceyi bir arada sunuyor. Bir an önce http://www.myspace.com/ kitschcraft adresinde onları keşfedin. Pişman olmayacaksınız!” Bu onura layık görülen Kitschcarft, 2009 sonuna kadar 6 şarkı daha yayınlamayı planlıyor. Onları dinlerken çıkardığım kılıfımı, şarkı bitişinde kendi kıymetimi bilmek için tekrar tekrar giyiyorum. Kitschcraft, “...Beware, beware of the Vulgar...” diyor “Pagan Truth” adlı şarkısında ve bana kanatlarımla huzur ve mutluluk dağıtan bir ilahe olduğumu anımsatıyor. Beni kıymetli kılıyor... Sizi de kıymetli kılması için; “ Love and Respect” Seray Özbiçer Bafta tarihinde ilk kadın yönetmen Oscar’ ın en önemli habercisi sayılan Amerikan Yönetmenler Birliği, ‘ En İyi Yönetmen ‘ ödülünü 63 yıllık tarihinde ilk defa bir kadın yönetmene verdi. ‘ En iyi Yönetmen’ dahil 6 dalda ödül kazanan, Savaşı erkeklerin hırsları, karakterleri üzerinden giderek, savaşanların erkekler olduğunu, magdur rölünün ise kadınlara kaldığı fikrini arkasına alan ‘ The Hurt Locker’ ile Kathryn Bigelow, Bafta’ da bir ilke imza attı. K urumsal adıyla The British Academy of Film and Television Arts; İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi, bir anlamda da Oscar’ ın Birleşik Krallık’ taki dengi olan BAFTA, 1947’ den beri film, televizyon, çocuk film ve televizyon eserleri ile iletişim ödülleri dağıtan ve David Lean, Alexander Kor da, Carol Reed,Charles Laughton, Roger Manvel gibi isimler tarafından kurulan; 1958 yılında da Televizyon yapımcıları ve yönetmenleri locasıyla birleşerek Film ve Televizyon kulübü haline gelen Kurumsal adıyla The British Academy of Film and Television Arts; İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi, bir anlamda da Oscar’ ın Birleşik Krallık’ taki dengi olan BAFTA, 22 Şubat 2010 gecesi Londra’ nın merkezindeki Royal Opera House’ da gerçekleşti. Quentin Tarantino, Kate Winslet, Dustin Hoffman Audrey Tautou’ nunda aralarında bulunduğu birçok ünlü oyuncu, yönetmen ve film endüstrisi yetkilisi törene katılırken, Bafta’ nın bu yılki süprizi Kathryn Bigelow’un Irak’ta savaşın ortasında kalmış bir bomba imha ekibini konu alan filmi ‘The Hurt Locker’ ile Amerikan Yönetmenler Birliği/ Directors Guild of America, tarafından verilen En İyi Yönetmen ödülü dahil olmak üzere 6 dalda ödül kazanması oldu. Bilim kurgu, aksiyon ve korku türlerinde çalışan Bigelow 1987 yılında ‘ Near Dark ‘ ile adını duyurmuş olan Bigelow, Bafta ödüllerinde tarihinde ilk defa “En İyi Kadın Yönetmen” ödülüne layık görüldü. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En Orijinal Senaryo, En İyi Montaj, Ses ve Sinematografi dallarında aldığı 6 ödülle Bigelow “The Hurt Locker” filmi ile eski eşi James Cameron’ ın ‘Avatar’ filmini geri de bıraktı. Amerikan Yönetmenler Birliği’nin son 61 yılda en iyi yönetmen ödülüne layık gördüğü yönetmenlerden yalnız altısının Oscar’ı kazanamamış olması da Bafta’ nın Oscar ödüllerinin olası sahipleriyle ilgili bir ipucu niteliğinde. ‘ The Hurt Locker ‘ ile 6 dalda ödül alan Bigelow, beraberinde de 82 yıllık Oscar ödülleri tarihinin dördüncü kadın yönetmen adayı olarak Copallo, Wertmüller ve Champion’ a verilmeyen ‘ Erkek’ Oscar’ın oyununu bozacak mı?,sorularını da akıllara getiriyor. Seray Özbiçer Kathryn Bigelow http://univers.ieu.edu.tr Kukla ustaları İzmir’de İ zmir’de kukla sanatının gelişmesine katkı sağlayan ve bu yıl 4.sü düzenlenen İzmir Uluslararası Kukla Günleri 11-21 Mart tarihleri arasında gerçekleşiyor. Almanya, Avusturya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Gürcistan, İngiltere, İspanya, İtalya, Macaristan, Tayvan ve Türkiye’den katılacak sanatçıların oyunları İzmir’deki kültür ve sanat merkezlerinde ve Forum Bornova’da sergilenecek. Ayrıca 13-14 Mart tarihlerinde 2. Forum Bornova Kukla Oyunu Yarışması tüm kukla severlere açık olacak. Kukla deyince çoğumuzun aklına Gepetto’nun Pinokyo’su, Susam Sokağı’nın Kermit’i geliyor. Aslında Kuklaların birçok çeşidi ve uzun bir geçmişi var. Ama değişmeyen yönü oyunun içeriğine tüm hayal gücünün katılabilmesi; bu bazen sosyal ya da politik konularda göndermeler yapan bir kukla olabilirken bazen de tiyatro oyuncusundan bir farkı olmayan etkileyici bir kahraman olabilir. İnsan davranışlarının tüm çıplaklığıyla yansıtılabildiği kukla sanatının ilk olarak nerede ortaya çıktığı kesin olarak bilinmese de Fransa’daki Louvre ve Hindistan’daki Yeni Delhi müzelerinde M.Ö. 40.000 yıl öncesine ait kuklaya benzeyen figürler bulunmaktadır. Eski Yunan tarihinde kukla gösterilerinin yapıldığı ve Mısır’da ipli kukla oynatan insanların varlığı bilinmektedir. Kuklacılık, Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda ön plana çıkmış, daha çok önem kazanmıştır. Anadolu’ya ise kuklacılık göçlerle gelmiştir. Canlı kukla olarak sayabileceğimiz oyuncuların çıplak karınlarına yüz çizmeleriyle hayat bulan Aşuk Kültür-Sanat 13 Mart2010 Yıl3 Sayı20 Halil Türkden Medya ve İletişim Bölümü BİRAZ CHOMSKY BİRAZ DA MARADONA B ve Maşuk, Çaput Adam, Kepçe Kadın, Kodu Gelin gibi ilkel kuklalarla oluşan oyunlar, kuklacılığın başlangıcında önemli yere sahip. En bilinen ve sevilen kuklalarımız genelde iğneleyeci, alaycı, yalancı, patavatsız gibi özelliklere sahip olan karakterler. İbiş ve Karagöz bunlara en iyi örnek. Birçok kukla tekniği olmasına rağmen yukarıdan iplerle, aşağıdan değneklerle ve kuklanın içine el sokularak oynatılan, en çok kullanılanlardan. Ayrıca Japonların Bunraku dedikleri çok emek gerektiren kuklada; üç kukla oynatıcısı, bir kuklanın nefes alıp vermesine, gözlerini kırpmasına kadar en ince detayların gösterilmesini sağlamaktadır. Türk kültürünün yansıması Orta Oyununu ve hayal perdesinin en önemli isimleri Karagöz ve Hacivat’ı da unutmamak lazım. Ülkemizde kukla sanatıyla ilgili şimdilik eğitim alınabilecek fazla bir yer bulunmamakta. Üniversitelerin Sahne Sanatları bölümünde sadece kukla tarihi ve tasarımı dersleri varken yurt dışında kukla sanatı dört yıllık akademik eğitime dayanmaktadır. İzmir Uluslararası Kukla Günleri, unutulmaya yüz tutmuş kukla sanatının hatırlanması ve gelişmesi için atılan güzel bir adım. İyisi ve kötüsüyle kadınsal kısalar 13 yıldır farklı kadın sorunlarını gün yüzüne çıkarmayı başaran Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, “KÖTÜLÜK” temalı Kısa Film Yarışması düzenliyor. 6–13 Mayıs 2010 tarihleri arasında izleyicilerle buluşacak olan festival, kısa filmin gelişmesine katkıda bulunmanın yanı sıra, toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasına ve filmlerde kadın bakış açısının geliştirilmesine olanak sağlamak amacıyla Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşecek. Festival 2010 yılında; şiddeti, yoksulluğu, savaşları, göçleri, ekonomik krizleri, emek sömürüsünü ve dünya yüküyle sıkıntıyı eteğinde taşımaya zorlanan kadınlara atfedilen ‘kötülüğü’ sorgulayacak. Peki, bu nasıl bir kötülük? Uçan Süpürge haber sitesinde şöyle açıklıyor: Kötülüğün bazen öznesi, bazen de nesnesi olarak tarif edilen kadınlar… Büyücü, cadı, iffetsiz, muhteris, lezbiyen, dedikoducu, fahişe, azınlık, küfürbaz, edepsiz, rahat, özgür, küstah, söz dinlemeyen, kahkaha atan, eviyle ve çocuğuyla ilgilenmeyen, yuva yıkan, hak arayan, kadınları örgütleyen, kötü yola düşen ve düşüren… Lilith, Havva, Delilah, Medea, Leydi Macbeth, Salome, Marie Antoinette, Jean D’arc, Justine, Hürrem Sultan, Carmen, Mata Hari… Sinema da kadınlara atfedilen bu rollerin yansıtıcısı olmayı seçti. Yalnızca Hollywood ve Yeşilçam değil, her ülkenin sinemasında kadının kimliği aynıydı: Femme fatale, yani vamp, yani ölümcül kadın, yani kötü kadın… Üvey anneler, kaynanalar, metresler, hırslı iş kadınları, sigara ve içki içen kadınlar, sarışın kadınlar, sınıf atlamak için kadınlığını kullanan kadınlar, azgın kadınlar, doyumsuz kadınlar, ağına düşürdüğü erkeklerin kanını emen kadınlar, yuva yıkanlar, fındıkkıranlar… Phyllis Dietrichson, Gilda, Şangaylı Kadın, Mavi Melek, Matty Walker, Catherine Tramell… Bir kez daha düşünelim: Bu hikayelerde gerçekten kötü olan kim? Toplam ödül 5 bin TL 10 dakikayı aşmayan “kötülük” temalı filmler Burcu Aykar Şirin, Gülden Treske ve Seçil Büker’den oluşan seçici kurul tarafından değerlendirilecek ve kazananlar 6 Mayıs’ta, Festival’in açılış töreninde açıklanacak. Yarışmada “Birinci Film”e 2.500 TL,“İkinci Film”e 1.500 TL ve “Üçüncü Film”e de 1.000 TL para ödülü verilecek. Başvuruların 9 Nisan’da sona ereceği yarışmayla ilgili ayrıntılı bilgi için: www.ucansupurge.org/kadinfilmlerifestivali irbirinden alakasız, alanlarında fenomen olmuş, eğlenceli ve her gün hayatın farklı alanlarında karşımıza çıkan iki güzel insandan biraz bahsetmek istedim. Biraz Chomsky, biraz da Maradona... ABD dış politikasının önde gelen muhaliflerinden, dilbilim profesörü. Anarşist ruhlu akademisyen...Dilinin kemiği olmayan,eğlenceli bir filozof ve radikal bir entelektüel... Mürekkebi tükenmeyen bir kalem..Yahudilerin nefret ettiği bir Yahudi; Noam Chomsky. 1965’ten beri ABD dış politikasını eleştiren Chomsky, “Uluslararası terör nedir?” sorusuna “Amerikan ordusu” cevabını vermiş. Chomsky, İletişim öğrencilerinin sık sık karşısına çıkan temel meselelerden rızanın üretilmesi ve güdümlü gerçeklik yaratılmasında medyanın rolünü sık sık vurgulamış ve medyayı iktidarla ilişkilendirmekten kaçınmamıştır. “Medya gündem yaratır, bunu yaparken de güçlü bir zümreye hizmet eder. Amacı da insanların daha az düşünmesini sağlamaktır “diyen adamdır O. Guardian’ın, hakkında “Uygarlık tarihinde en çok alıntı yapılan on kaynaktan biri Shakespeare, biri İncil, biri de Noam Chomsky’dir” yazdığı adamdır. “Eşitlik olmadan demokrasinin olmaz. Demokrasi içindeki insanların oyuncu değil izleyici olduğu bir sistemdir” sözlerini sarf eden düşünürdür. Entelektüellerin binlerce yıldır süregelen görevinin insanları pasif, itaatkar, cahil, ve güdümlü hale getirdiğini düşünür Chomsky. Dolayısıyla, karizmatik bir konuşmacı olmadığını, zaten böyle bir yeteneği olsa da bunu kullanmak istemeyeceğini, amacının ikna etmek değil; insanların kendileri için düşünebilmelerini sağlamak olduğunu söyleyen adam. Diego Armando Maradona adı geçtiğinde onun düşmanı, kendini bilmez bir avuç insan taklidi dahil herkes o anda ayağa kalkıp ellerini kalplerine götürmeli. “Şükürler olsun, onunla aynı dünyada yaşadık!” Onu oynadığı zamanlarda seyretmenin eşsiz şansına sahip olmuş olanlar daha da ileri gitmeliler, ellerini Tanrı’nın elleri gibi açıp dua etmeliler: “Lütfen daha çok Maradona, daha çok futbol, yani daha çok mucize!” İcabında oyun kuralları değiştirilmeli: Basketboldaki gibi futbolda da antrenörler istediği kadar oyuncuyu istediği kadar değiştirmeli. Yine de Maradona daha fazla yorulmamalı, sadece bir frikik, bir korner ya da sadece birkaç dakikalığına topu sürmesi ve neticeyi değiştirmesi için sahaya dönmeli. Bugün can çekişen ve bizlere futbol diye yutturulmaya çalışılan danışıklı dövüşün yerine futbolun İsa’sı, Che Guevera’sı sahaya dönmeli ve futbola ihtişamını, çocuksuluğunu, büyüsünü, cennetselliğini, itibarını iade etmeli. Kesinlikle abartmıyorum, bunda tereddüt edenler sadece 1986 Dünya Kupası’nda 5 maçta 5 gol, 5 asist ve en az beş yüz elli beş büyülü bilek hareketini izlesinler sadece. Gördüklerine inanamayanlar ise Eric Cantona’ya kulak versin: “Müzikte Mozart, şiirde Rimbaud ne ise Maradona da futbol için odur.” 14 Dosya Mart2010 Yıl3 Sayı20 http://univers.ieu.edu.tr Aydınlığa adanmış bir Hayat Oysa bir ritüeldir ölmeden önce yazmak, hayatını aydınlığa adayanlar için... T ürkiye’de gazeteci olmak insanın başına birçok sıkıntı açar. Kimisi sermayeye ve iktidarlara yakın olur, dostlar kazanır, kimi gazeteci ise fikirlerini korkmadan söyleyerek birilerini rahatsız eder ve düşman edinir . Sonrasında ise bazen bedenler gider, ama isimler ve fikirler hüküm sürer. Yıllar sonra cesaretle fikirlerini söyleyen bir gazeteci, bir aydın haline gelecek olan Ahmet Taner Kışlalı bütün masumiyetiyle 10 Temmuz 1939’ da Tokat’ın Zile ilçesinde hayata gözlerini açtı. Babası 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşmüş; Kilis’de, Maraş’da silahlı çatışmalara girmiş ve İstiklal Madalyası kazanmış; daha sonra genç cumhuriyet ile beraber Ziraat Bankası’nda veznedar olarak çalışmaya başlamış Hüseyin Bey, annesi Türkiye Halkı’na okuma yazmayı öğretmek için seferber olan Mustafa Necati’ nin Millet Mektepleri’nde henüz onaltı yaşında öğretmenliğe başlamış olan Lütfiye Hanım’dır . Ahmet Taner okuma – yazmayı Kuvvacı, Devrimci annesinden öğrenirken Mustafa Kemal’in Devrimini ve sonrasını da yine annesinden öğrenmiştir . Sakin, anlayışlı bir çocuktur. İlkokulda sınıfın en atak öğrencisidir, adeta zehir gibidir. Yıllar sonra siyasetin ihtiyaç duyacağı ve içine çağıracağı Ahmet Taner Kışlalı profilini oluşturmaya çocukluk döneminde başlamıştır. Sakin ve atak ... Ailenin üçüncü çocuğudur. En küçük olanıdır. Çocuksu duruşu, narinliği, kırılganlığı nedeniyle ailesi, ağabeyleri Mehmet Ali ile Mahmut’u İstanbul’a Galatasaray Lisesi’ne gönderirken Ahmet Taner’in evden ayrılmasını istememiş ve O’nu Kilis Ortaokulu’na göndermiştir . Ortaokulda da atak bir öğrencidir. Lise Günleri Bu durum İstanbul’daki lise günlerinde de devam etmiştir. Kabataş Lisesi’ndeki tartışmalarda da hep O ön plandadır. Lisede alan seçimi yaparken tercihini fen sınıfından yana kullanmıştır. Fen öğrencisi olmasına rağmen lisede şiir, edebiyat, kompozisyon ve Fransızca’ya yatkınlığı ve bu konulardaki başarısı ile biliniyordu. Özellikle bir öğretmeniyle arasındaki ilişki bambaşkaydı . Kabataş Lisesi’nde üç yıl boyunca ders aldığı Behçet Hoca’sı... Yıllar sonra Kültür Bakanlığı koltuğuna oturduğu dönemde Kabataşlılar yemeğinde arkadaşı Erkök Avcıoğlu’na ‘’Behçet Hocaya danışmanlık teklif edeceğim, incinirse diye tereddüt ediyorum’’ demiştir. Kabataş Lisesi’nde bir dönem de Öğrenci Başkanlığı için adaylığını koymuş ancak arkadaşı Çarşambalı Orhan’a kaybetmiş, seçimi kaybetse de seçim dönemindeki dürüstlüğü ve centilmenliğiyle konuşulan isim olmuştur. Ayrıca iyi fiziği , basketbolu iyi oynaması ve özenli giyimiyle öğrenci arkadaşlarının dikkatlerini de üzerine toplamıştır. Mülkiye ve Fransa Kabataş Lisesi’nden mezun olduktan sonra yolu Ankara’ya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne düşer. Üniversite öğrenciliği döneminde gazeteciliğe de adımını atmıştır. Yeni Gün Gazetesi’nde spor muhabirliği yapmaktadır. Spora yabancı birisi değildir. Hem iyi bir basketbolcu hem de koyu bir Fenerbahçe taraftarıdır. Bu sürecin devamında Yeni Gün Gazetesi’nin yazı işleri müdürlüğüne kadar yükselmiştir. Mülkiye’deki lisans öğreniminin ardından Fransız bursuyla Sorbonne üniversitesine doktora yapmak için gitmiştir. Tez konusu, 1960 devrimi sonrası Türkiye’deki siyaset açısından son derece ilgi çekicidir: “Modern Türkiye’deki siyasi güçler ...” Sorbonne Üniversitesi’nde Maurice Duverger gibi ünlü bir siyaset bilimcinin asistanlığını yapması da akademik kariyeri açısından son derece önemli bir dönemdir. Fransa yıllarının bir başka önemi de Bordeux’lu Nicole ile tanışması olmuştur. Yani Nilgün ile... Nicole yıllar sonra kendi isteği ile Müslüman olacaktır gerekçesini ise Ahmet Taner Kışlalı şöyle aktarmaktadır : Hem Türk , hem Müslüman olmak istiyorum ...Ben Tanrı’ya inanırım. Senin Tanrı’n ile benimki farklı değil ki! Çocuklarımız iki toplum arasında kalmamalı...” İlk evliliğini yapmıştır Nicole Kışlalı ile 1968 yılında . İki de çocukları olmuştur Altınay ve Dolunay adında. Ne yazık ki Nilgün Kışlalı’yı yıllar sonra Türkiye’de birlikte geçirdikleri bir trafik kazasında kaybedecektir. Sorbonne döneminde Fransa’da bir dizi öğrenci ve işçi konferansı vermiş ; Avrupa Türk Öğrenci Federasyonu ve Paris Türk Öğrenci Birliğinde yöneticilik yapmış ; Hıfzı Topuz ve Abidin Dino gibi isimlerle tanışma fırsatı bulmuştur. Türkiye’ye Dönüş , Üniversite , Siyaset Sorbonne Üniversitesi yıllarından sonra Hacettepe Üniversitesi’nde Siyaset Sosyolojisi öğretim üyesi olarak göreve başladı. Bir süre sonra Hacettepe Üniversitesi’nden ayrılarak askere gitti. Askerlik görevini tamamlamasının ardından Hacettepe Üniversitesi’ne dönmek istedi. Ancak geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren; İhsan Doğramacı ‘nın rektörlüğünü yaptığı Hacettepe Üniversitesi, Kışlalı’nın üniversiteye dönüş talebini reddeti. Nedeni ise kesin olmamakla birlikte ( Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Işık Kansu’ya göre ) Kışlalı’nın “ Dünyadaki Gençlik Hareketleri ” başlıklı doçentlik teziydi. Ahmet Taner Kışlalı aradığı ortamı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bulacaktı, daha özgürlükçü, daha demokrat bir alanda . Hem kimler yoktu ki Siyasal’da : Prof. Dr. Muammer Aksoy , Prof. Dr. Bahri Savcı , Prof. Dr. Cahit Talas ve niceleri ... 1972 yılında doçentlik unvanı aldı. Bu sırada Yankı Dergisi’nde yazdığı yazılarla da dönemin CHP Genel Başkanı, halkçı söylemleriyle fırtınalar estiren Bülent Ecevit’in de dikkatini çekmişti. 1977’de Bülent Ecevit yönetimindeki CHP’den İzmir milletvekili seçildi. Bülent Ecevit’in kurmaya çalıştığı 1977 azınlık hükümeti meclisten güvenoyu alamayınca Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi’nin ikinci Milli Cephe Hükümeti’ni kurmasının ardından Güneş Motel olayı ya da 11’ler olayı olarak bilinen ve Ecevit’in “Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum ” sözüyle onbir milletvekilinin ( Orhan Alp , Tuncay Mataracı , Şerafettin Elçi , Mete Tan , Güneş Öngüt , Ahmet Karaaslan , Hilmi İşgüzar , Enver Akova , Ali Rıza Septioğlu , Mustafa Kılıç , Cemalettin İnkaya ) Adalet Partisi’nden bakanlık vaadiyle Chp’ye geçmesi sonrası düşürülen ikinci Milli Cephe Hükümeti’nin yerine 1978’de Ecevit başbakanlığında kurulan hükümette Kültür Bakanlığı görevine getirildi Ahmet Taner Kışlalı. Kültür Bakanlığı dönemi de kendisinin alçakgönüllülüğünün, nezaketinin ve demokrat düşüncesinin egemen olduğu bir süreçtir. Sanatçılara: “Kültür Bakanı olarak emrinizdeyim” diyebilecek kadar nazik ve mütevazı bir bakan olmuştur Kışlalı. Artık dönem itilip kakılan yazarların, sanatçıların, düşün insanlarının olduğu ve baskıcı iktidarlar tarafından sanatçıların hor görüldükleri dönem olmaktan çıkmıştır. Kışlalı bunu başarabilmiş belki de tek bakandır. Kültür Bakanlığı döneminde Ulusal Kültür adlı bir dergi çıkarılmıştır Kültür Bakanlığı tarafından. Bu dergiyle beraber Kışlalı insana, kültüre ve devrime bakış açısını şöyle özetlemektedir : “Geri kalmış ülkelerin genellikte kıt olan kaynakları içinde en bol malzeme insandır. Üstelik diğer kaynakları harekete geçirebilecek güç de gene o insan öğesidir. Bu nedenle, geri kalmış ülkelerin Ahmet Taner Kışlalı devrimleri, her şeyden önce insanı değiştirmeye, daha etkili, daha bilinçli bir ‘yeni insan’ yaratmaya yönelik, insanın düşünce ve davranış biçimlerini değiştirmeye yönelik bir ‘kültür devrimi’ olmak zorundadır. Geri kalmış ülke devrimcileri, bu yeni insanı yaratabildikleri ölçüde başarıya ulaşırlar.” Bakanlığı dönemi güllük gülistanlık geçmemiştir Kışlalı’nın . Sağ medyada sürekli Eşinin Fransız bir Hristiyan olması gündemdedir. Kışlalı o durumu şöyle aktarıyor : “Bir yurtdışı resmi gezi dönüşümde, her zamanki gibi uçağın merdivenlerinin ucundaydı. Güneş gözlükleri ile saklanmaya çalışılan kızarmış, şişkin gözler. Dudaklarında zorlama bir gülümseme. “Ahmet boşanalım” dedi, “benim yüzümden senin siyasal kariyerini yıkacaklar!” Meğer sağcı basın yokluğumda bir kampanya başlatmış.“Kültür Bakanı´nın Hıristiyan karısı” neler yapmış neler... Koca bakanlığı Hıristiyanlık için kullanan O. Hatta müzelerdeki ikonaları çaldırtıp yurtdışına kaçırtan da O... Evinde yabancı bir kültüre “teslim olmuş” bir Kültür Bakanı. Sekiz sütun “haberler”... Ve zihnimden silinmeyen köşe yazılarından örnekler... “İkonalar ve Kokonalar”, “Madam Kislali”, daha niceleri ... Alçakgönüllülükle bezenmiş bakanlığında bunlarla da uğraşmak zorunda kaldı, Ahmet Taner Kışlalı . 1980 Darbesi Sonrası 1979 ‘da çoğunluğunu Ecevit’in onbirlisinin oluşturduğu milletvekilleri hakkında gündeme gelen yolsuzluk iddiaları ve akabinde düşürülen Ecevit Hükümeti‘nin yerine gelen Milli Cephe Hükümeti döneminde yaşanan 12 Eylül 1980 darbesiyle TBMM’nin feshedilmesi sonucu milletvekilliği düşen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi kadrosuna katıldı . Bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlamıştı. Öğretmenlik aşkını geri kazansa da hayatının aşkı Nilgün’ü bu dönemde kaybetti . Nilgün Kışlalı’yı yaptıkları bir trafik kazasında kaybetti. Kışlalı kaza anıyla ilgili şunları aktarmıştı: “Dev tenorun olağanüstü sesini , arabada dağlardan geçerken, çok yüksek tonda dinlemekten hoşlanırdı (Nilgün). Ölüme yaklaştığımız dakikalarda ise kasetçalardan süzülüp içimizde birşeyleri titreten müziğin sözleri kulaklarımdan bir türlü gitmiyor: “Yine mevsimler geçecek / Yine yapraklar düşecek / Giden sevgililer geri gelmeyecek” Bu denli acı bir kayba rağmen eşinin cenazesinin ertesi günü üniversitede kolu sargıda derse girebilecek kadar sorumluluk sahibi bir öğretmendi Ahmet Taner Kışlalı. Gerek ADD Genel Başkan Yardımcılığı yaptığı dönemde gerekse ÇYDD için Anadolu yollarına düştü Kışlalı. Amacı halka Atatürkçülüğün dogma değil sürekli devam etmesi gereken bir devrim olduğunu anlatmaktı. Ve son ... Nisan 1997’de ikinci eşi Nilüfer Kışlalı ile evlendi . 22 Eylül 1999’da Nilhan Nur doğdu. Ahmet Taner Kışlalı 21 Ekim 1999 sabahı Cumhuriyet Gazetesine son yazısını faksladı. Yazının başlığı: “Kınıyorum” . Yazısında Gata’daki öğretim yılı açılışında Atatürk’üm ve Türkçe’m başlıklı açılış dersini veren Tuğgeneral Prof. Yalçın Işımer’in açılış konuşmasını eleştiren , yaylım ateşine tutan Recai Kutan ve Avni Özgürel için bu “Kınama”. Konuşmanın yerden yere vurulan kısmı: “-Türkçe ninnilerle büyüdük, dualarımız da Türkçe olacak...’’ “- Tanrı her yerdedir, her şeyi bilir. Kuşkusuz Türkçeyi de...’’ “- Din adamları bin yıl boyunca Kuran’ı Türkçeye çevirtmemiş, ibadetin Türkçe yapılmasına rıza göstermemişlerdir. Atatürk’ten başka hiçbir devlet adamı neden Türkçe değil de Arapça ? diyememiştir, bugün de diyememektedir. Tanrı kişilerin bireysel ihtirasını, ulusal çıkarların önüne koymasın. Amin...’’ İşte bu konuşmayı yaylım ateşine tutanlar içindi Kışlalı’nın kınaması. Bu yazıyı faksladıktan beş dakika sonra Kışlalı evden çıktı, arabasını ısıtıcaktı bir aylık kızı ve eşi için ... Ve saat 9.40 , İran terörüne bir aydınımızı daha kurban verdik ... Arabasına konulan bombanın patlamasıyla, evinin önünde... Fikirleri nedeniyle artık kimsenin acı çekmemesi dileğiyle... Anıl Eren Küçük http://univers.ieu.edu.tr • SİNEMALAR, FİLM GÖSTERİMLERİ Desem Karanlıktakiler Rehber 15 Mart2010 Yıl3 Sayı20 Sanat Yönetmeni: Kurgu: Tür: Komedi 99 dk. 2009 ~ Almanya 2- 8 Nisan Duman Yollarda Yeni Filmler Yüreğine Sor 26 Mart Cuma Funda Arar 2 Nisan Cuma Yönetmen; Çağan Irmak Oyuncular: Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Derya Alabora, Rıza Akın, Şebnem Dilligil, Durul Bazan Senaryo: Çağan Irmak Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki Sanat Yönetmeni: Murat Güney Tür; Psiko-Dram 2009, Türkiye 12-18 Mart Yönetmen : Yusuf Kurçenli Senaryo : Yusuf Kurçenli Müzik : Kalan/Ayşenur Kolivar , Ayşe Önder Yapım : 2010, Türkiye Tür : Dram Gösterim Tarihi : 12 Mart 2010 Sıla Karşıyaka Oda Tiyatrosu 16, 17, 23, 24 Mart Yoksun Anadolu’nun Kayıp Şarkıları Avatar Yönetmen : Nezih Ünen Müzik : Nezih Ünen Yapım : 2010, Türkiye , 96 dk. Tür : Müzikal / Belgesel Gösterim Tarihi : 12 Mart 2010 9 Nisan Cuma Hayko Çepkin Konak Melek Ökte Sahnesi 16-20, 23-27 Mart Alis Harikalar Diyarında Yönetmen: James Cameron Oyuncular: Sam Worthington, Sigourney Weaver, Michelle Rodriguez, Zoe Saldana, Giovanni Ribisi Senaryo: James Cameron Müzik: James Horner Görüntü Yönetmeni: Mauro Fiore Tür: Aksiyon / Macera / Bilim-Kurgu / Gerilim 166 dk. 2009, ABD 26 Mart- 1 Nisan Soul Kitchen Yönetmen: Fatih Akın Oyuncular: Senaryo: Fatih Akın, Adam Bousdoukos Görüntü Yönetmeni: Rainer Klausmann Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi 30, 31 Mart Saakrca Konak Melek Ökte Sahnesi 21, 28 Mart 16 Nisan Yönetmen : Tim Burton Senaryo : Linda Woolverton , Lewis Carroll (Kitap) Görüntü Yönetmeni : Dariusz Wolski Müzik : Danny Elfman Yapım : 2010, ABD Tür : Fantastik / Çocuk / Macera / Gençlik / Aile Gösterim Tarihi : 5 Mart 2010 • • TİYATRO İzmir Devlet Tiyatrosu Şerefine İnsanoğlu • OPERA & BALE İzmir Opera ve Balesi Şehitler Orotoryosu 20 Mart Bir Tenor Aranıyor (Müzikal) 22, 23 Mart Rus Bestecileri Gecesi (Konser) 25 Mart KONSER Ozee Gökhan Tepe 19 Mart Cuma Kuşlar Mahkemesi Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi 25, 26 Mart Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi 18-21, 25-28 Mart Bir Yaz Gecesi Rüyası (Baler) İzmir Prömiyeri 27, 30 Mart 16 Spor http://univers.ieu.edu.tr Mart2010 Yıl3 Sayı20 Sayfa: Erman Gönülşen Araştırma ödevi onu Türkiye’ye getirdi Bu sezon Aroma Bayanlar Voleybol 3. Ligi’nde zirve hesapları yapan Ekonomi’nin Sultanları’nın tek yabancı oyuncusu olan Çek Cumhuriyetli orta oyunucu (middle blocker) Lena Karafiatoua, Ünivers spor sayfasına okulumuzun takımıyla tanışmasından, kendi kişisel yaşamına kadar gayet samimi açıklamalarda bulundu. Erman Gönülşen: İlk olarak sporla uğraşan her kişiye sorulan tanıdık bir soruyla başlayalım. Voleybola nasıl başladın? Voleybola başlamanda önemli rol oynayan bir olay ya da bir kişi var mıydı? Lena Karafiatoua: Öncelikle voleybola başlamam biraz kısmet diyebilirim. Çocukken ilkokul yıllarımda okulumuz da bazı özel voleybol kursları vardı. Arkadaşlarım gitmeye başlayınca ilk başlarda ilgimi çekmemesine rağmen daha sonra bende katıldım ve voleybola adım attım. Sosyal yaşamda Lena nasıl biridir? Voleybol dışında neler yapmaktan hoşlanır bizimle paylaşır mısın? Hayatımdaki her şeyin sporla bağlantılı olduğunu söylemek isterim. Kayak, dağcılık, yüzme ilgilendiğim diğer spor dalları. Bunların dışında kültürel yaşamdan hoşlanıyorum. Kültürel yaşamımda neler yapıyorum; modern dramları izlemek için tiyatroya giderim, ülkemdeki önemli dans gruplarının performanslarını takip ederim ve bununla birlikte müzelere gidip tarihe yolculuk yapmaktan hoşlanırım. Ülkemize ve takıma geliş hikayenin biraz tesadüfle başladığını biliyorum. Türkiye gelişinin ilginç hikayesini bize anlatır mısın? Bu olayda benim hayatımda voleybola başlamamın ardından gelişen ikinci kısmetti. Ülkemde üniversite birinci sınıftayken Türkiye ve Avrupa Birliği hakkında bir araştırma yapmam gerekiyordu. İnternette bu konu hakkında birçok site ve gazetede makale okudum. Bu yaptığım araştırma benim kültürünüzle tanışmamı gerçekleştiren ilginç olaydı. Türkiye’yi tanıdıkça, araştırdıkça çok beğendim ve Erasmus programıyla buraya gelmeye karar verdim. Şimdi bu programa çok teşekkür ediyorum. Çünkü “Erasmus” sayesinde, buradayım Türkiye’yi tanıyorum, Türk kültürünü hissediyorum ve öğreniyorum ve İEÜ Voleybol takımında oynuyorum. Lena biraz da voleybol takımı hakkında konuşalım. Bu sezonki performansınız hakkında neler düşünüyorsun? Kendi ülkenden kilometrelerce uzaktaki bir yerdesin. Elbette takıma uyum için belli bir dönem geçirdin. Peki şu anda takım içindeki arkadaşlık ortamı nasıl? Şunu söylemeliyim, kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü öyle bir takıma geldim ki, takımda yer alan arkadaşlarımın hepsi çok iyi oyuncular ve hepsi de mükemmel kişiliğe sahip insanlar. Bu da bizim sadece takım içinde değil sosyal yaşamda da çok iyi arkadaş olmamızı sağladı. Takımın performansına gelince, beklide bu sezon bizden bu performansı beklemiyorlardı. Fakat takım içindeki arkadaşlık ruhu ve özverili çalışmalarımız sonucunda şu anda geldiğimiz nokta ga- yet iyi ve sezon sonunda burada şampiyon olup 2. ligde olacağız. Voleybol kariyerinde uzun ve kısa vadede ki hedeflerin neler? Elbette hedefim voleybolda yeteneklerimi geliştirmek. Şu anda voleybol oynuyorum, çünkü oynarken zevk alıyorum fakat bunun çok uzun süreceğini düşünmüyorum. Gelecekte okuduğum bölüm üzerine meslek hayatıma devam edeceğim. Şu anda Türkiye’de reklamcılık üzerine eğitimine devam ediyorsun. Birçok sporcu üniversite eğitimini kendi geleceklerini garanti altına almak için tamamlıyor. Senin gelecekteki kariyerin hakkındaki planların ve bölümün hakkındaki düşüncelerin neler? Reklamcılık istediğim ve severek okuduğum bir bölüm. Voleybolu gelecekteki kariyerimde ilk olarak düşünmüyorum. Ülkemde yer alan bazı önemli PR ajanslarının birinde çalışmak en büyük hayalim. Son olarak Türk voleybolu hakkında konuşalım. Bu sezon Türk takımlarının performansları hakkındaki fikirlerin neler? Türkiye Avrupa çapında önemli üç kulübe sahip. Fenerbahçe Acıbadem, Eczacıbaşı Zenitiva ve Vakıfbank Güneş Sigorta T.T. Bunlardan özelikle Fenerbahçe son iki yılda yaptığı yatırımlarla Avrupa Voleybolu’nda söz sahibi olmaya başladı ve bu sezon ortaya koyduğu performansla bunu gösterdi. Gamova gibi bir dünya yıldızı öncülüğünde bu sezon gerek Avrupa İndesit Şampiyonlar Ligi, gerekse Aroma Bayanalar 1. Ligi’nin en etkili takımı konumunda. Avustralya açık tenis turnuvası A vustralya Açık tenis turnuvası ilk olarak düzenlendiği 1905 yılından itibaren her yıl Ocak ayında Melbourne Park’ta düzenlenmekte. Dört dünya Grand Slam Tenis Turnuvalarından ilkidir. 2009 sezonunun kadınlarda galibi Serena Williams iken erkeklerde Rafael Nadal olmuştur. 2010 sezonunda ise tek bayanlarda Serana Williams ve Alman Justine Henin arasında oynanan final mücadelesinde 6-4, 3-6, 6-2’lik setlerle yine Serena Williams kazanmış. Williams 5. kez Avustralya Açık kazanan ilk bayan oyuncu olarak tarihe geçmiştir. Bu şampiyonlukla Williams 12.Grand Slam şampiyonluğunu kazanmış oldu. Turnuvanın favori isimlerinden İsveç Roger Federer ise final maçında, İskoç rakibi Andy Murray’i 3-0 yendi. İsviçreli tenisçi, rakibini 6-3, 6-4 ve 7-6’lık setlerle mağlup etti ve Avustralya Açık’ta 4. xxxxx şampiyonluğuna ulaştı. Federer’in kariyerinde 22 Grand Slam finali bulunmakta. Rafael Nadal bu senenin de favorisiyken Murray karşısında oynadığı çeyrek final mücadelesinde dizinden sakatlanarak turnuvaya dra- matik bir şekilde veda etti. Tek bayanlarda ise Rus Dinara Safina, vatandaşı Maria Krilenko ile yaptığı maçın ilk setinde sakatlanarak turnuvadan çekildi. Safina geçen yıl da ABD’li Serena Williams’a finalde elenmişti. Avustralya’da ki Türk sporcularımız D ünya sıralamasında 280. Türkiye klasmanında ise birinci sırada yer alan sporcumuz Çağla Büyükakçay ve yine Türkiye sıralamasında yıldızlar kategorisinde birinci sırada yer alan Melis Sezer Avustralya Açık Tenis Turnuvası için Melbourne`deydiler. Çağla Büyükakçay dünya sıralamasındaki puanını arttıracak puanlar toplamak amacı ile Avustralya`da Uluslararası Tenis Federasyonu`nun Melis Sezer (ITF) düzenlediği bir dizi turnuvaya katılarak maçlar yaptı. 16 yaşındaki Melis Sezer ise, Avustralya Açık Tenis Turnuvasında, yıldızlar kategorisinde korta çıktı. Çiftlerde genç bayanlar kategorisinde mücadele eden Melis Sezer ve Rumen partneri Cristina Duni, ikinci turda elenerek, turnuvaya veda etti. Melis Türkiye`deki puanları gereği Grand Slamler’e ana tablodan girme hakkı elde etti. Melis, bundan önce katıldığı Grand Slamler’de ana tablodan girmeyi başaramamıştı, ilk kez bir Türk tenisçi yıldızlar kategorisinde ana tablodan bir Grand Slam’de oynama hakkı elde etti. Milli tenisçimiz Marsel İlhan’da turnuvada ana tabloya çıkma hakkı kazandı. Ancak Şili’li rakibi Fernando Gonzales’e yenilerek turnuvaya veda etti. Erman Gönülşen Medya ve İletişim Bölümü Duraklama Anları Y aklaşık bir buçuk aylık aranın ardından futbol heyecanı, Süper Lig ve Bank Asya 1. Lig umuduyla tekrar perdelerini açtı. Devre arası transfer döneminde takımlar kadrolarını eksikleri ve bütçeleri doğrultusunda revize etmeye çalışırken, kuşkusuz bu periyodu en hareketli geçiren takım Bucaspor oldu. Mart ayı adına öne çıkaracağımız en önemli olay elbette Altay’da kötü gidişin ardından görevi bıraktığını açıklayan Fuat Yaman’ın istifası olacak. ALTAY: Çok iyi başladığı sezonda ilk yarının son haftalarına doğru deplasmanda 2-0 kaybettiği Konyaspor maçıyla başlayan Altay’ın kötü gidişi yine 2-0’lık Karşıyaka mağlubiyetiyle dibe vurdu. Siyah-beyazlı ekip bu periyotta kaybedilen puanlar sonucu ikincilikten altıncılığa kadar düşerek lider Karabükspor’un 12 puan gerisinde kaldı. Bu sonuçlar elbette skora bağlı bir futbol döngüsünün hüküm sürdüğü ülkemizde teknik direktör Fuat Yaman’nın kredisini tüketti. İstifa eden Fuat Yaman’nın ardından gelecek olan hocayı gerçektende sıkıntılı bir süreç bekliyor. Takımı sıfırdan tekrar ayağa kaldıracak ve amiyane tabirle “gaz verebilecek” bir isme ihtiyaç var. Bu isim kim olur şimdiden söylemek güç ama yönetimin bu konuda titiz davranması ve takımı tekrar en azından play –off’a taşıyabilecek bir isme emanet etmesi gerekiyor. KARŞIYAKA: Ümit Turmuş yönetiminde istikrarı yakalamaya başlayan Karşıyaka derbide Altay’ı 2-0 yenerek hem moral, hem de play off’a kalma yolunda umut tazeledi. Şu anki ligin gidişatına bakarsak Karşıyaka eğer ki ilk ikiden çıkmak istiyorsa seri galibiyetlere ihtiyacı var. Yeşil – kırmızılı ekip puan tablosuna baktığında eminim kendi evinde Adanaspor ve Giresunspor maçlarında kaybettiği beş puana çok üzülüyordur. Kadro dışı bırakılan Güney ve Serdar’ın yokluğu hissedilse de Ümit Turmuş’un tavrı net. Bana kalırsa bu zorlu maratonda bu oyunculara ihtiyacı olmasına rağmen mevcut kadroda son haftaya kadar Süper Lig’i kovalamak için mücadele verecektir. GÖZTEPE: Mucize bir şekilde çıktığı yükselme grubuna, tıpkı klasman grubunda olduğu gibi iyi bir başlangıç yapamadı. Devre arası transfer döneminde kadrosundan 11 isimle yollarını ayıran sarı kırmızılı ekip, teknik direktör Erol Azgın’nın, “hepsine kefilim”dediği yedi isimle kadrosunu revize etti. Ancak deplasmanda 2-1 kaybedilen Güngören Bld maçı ve grubun ayağa iyi pas yapan ekiplerinden İskederunspor’la kendi evinde 0-0 berabere kaldığı karşılaşmalar henüz takıma katılan yeni oyuncuların uyum sürecini aşamadıklarını gösterdi. Özellikle İskenderun maçında, sağanak yağıştan dolayı Alsancak Stadı’nın emektar zemini adeta bir havuzu anımsatırken futbol adına bize hiçbir ipucu vermedi. Bu nedenlerden dolayı Göztepe’nin bu grupta henüz neler yapabileceği hakkında ahkâm kesmek için henüz erken olduğunu düşünüyorum. BUCASPOR: Ligin ilk yarısının sonlarına doğru yakaladığı iyi form durumunu sezonun ikinci devresine de yansıtmayı başaran Bucaspor, ligin iç saha performansı olarak iyi takımlarından biriydi. Artık buna bir de dış sahada da oynadığı iyi futbol ve aldığı puanlar eklenince meyvesini ligin ikinci sırasına çıkarak aldı.. Özelikle kendi evinde Süper Lig patentli rakibi Konyaspor’u 3-1 yendiği maç bize artık bu takımın ligin sonuna kadar şampiyonluk mücadelesinin içinde rahatlıkla olabileceğini gösterdi. Giden oyuncuların boşluğunu doldurmak için transfer edilen Mehmet Polat, Murat Karakoç, Patrick Mbemba (kiralık) ve Cem Kargın gibi Süper Lig’in tozunu yutmuş isimlerin katkısı elbette olacaktır.
Benzer belgeler
Sayı 17 / Kasım 2009 - İletişim Fakültesi
grupların çekişmesine sahne olmuştu. Şimdi
bu iki grup seçim neticesinde bir arada öğrencilerin sesi olmak için mücadele ediyor.
Görevi devralan yeni Öğrenci Konseyi’nin
başkanı Gökhan Altun’la bir...