Bâkî: divan edebiyatının en büyük şairlerindendir. Şiirlerini en ince
Transkript
Bâkî: divan edebiyatının en büyük şairlerindendir. Şiirlerini en ince
Bâkî: divan edebiyatının en büyük şairlerindendir. Şiirlerini en ince ayrıntıya kadar işlediğinden Bâkî’ye şiirin kuyumcusu denilmiştir. Çok sağlam bir dil ve üsluba sahiptir. Tasvirleri çok canlı ve başarılıdır. Ahenkli şiirleri Osmanlı ülkesi dışında da zevkle okunmuş ve şairlerin sultanı unvanını almıştır. 18 DİL ve EDEBİYAT AY I N D O S Y A S I Derleyen: Giray Tarhanoğlu F atih Sultan Mehmet Han ve II. Beyazıt Han devirlerinde Arap ve Acem bilginleri ve eserlerine çok değer veriliyor, davetiyeler gönderiliyordu. Osmanlı payıtahtına gelenler, çeşitli ihsan ve rütbelerle ödüllendirilirken, gelemeyenlere de Asya ortalarına kadar hediye namıyla paralar gönderiliyordu. Yabancıların gördüğü bu iltifat, yerli âlimleri tabii olarak kıskandırıp gücendiriyordu. Le’âlî ve Mesihî gibi şairler, duydukları kıskançlığı: Eğer Âdemde marifetse murad Ne fazilet verirmiş ana bilâd Ve: Mesîhî; gökten insen sana yer yok Yürü, var, gel Arabdan, ya Âcemden beyitleriyle açığa vurmuşlardı. Yabancı şairlere gösterilen itibar, Türk şairlerinde bir gayret uyandırdı. II. Beyazıt devrinden itibaren Osmanlı’da orijinal telif eserler görülmeye başladı. Cem şairlerinden Sa’dî ile Yavuz Sultan Selim Han’ın öfkesine kurban giden Câfer Çelebi, İstanbul’u konu edindiler. Câfer Çelebî; tercümenin değil, icat ve ibdanın gerektiğini söyledi. Yavuz Sultan Selim Han devriyle Kanunî Sultan Süleyman Han’ın ilk zamanlarında yerli edebî eserlerde de büyük bir artış meydana geldi ve artık İstanbul Türkçesi Osmanlı ikliminde hüküm sürmeye başladı. Necâtî, Âhî, Zâtî gibi büyük şairler, adeta Bâkî devrini müjdelemişlerdi… Bâkî’nin Hayatı… Şiirlerinde doğduğu şehrin lehçesini kullanarak dîvan edebiyatımıza yenilik ve güzellik katan Mahmud Abdülbâkî 1526 yılında İstanbul’un Fatih semtindeki mahallelerden birinde dünyaya geldi. Babası Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed adında bir zat olup 1566 Haziranında hac farizasını yerine getirirken yolda vefat etmiştir. Eski edebiyatçılardan bazıları, çeviri eserlerinde kendilerinden söz ederken Bâki Mevahib- AY I N D O S Y A S I i-ledünniyye tercümesinde bunu yapmamış, aynı devirde yaşayan Tezkire-i şuarâ yazarları da Bâkî’nin babasından bahsetmemiştir. Yalnız bu zatın 1565 senesinde Hicaz’a gittiği ve orada vefat ettiği Şakayık zeylinde yazılıdır. Buna göre; babası öldüğü sırada şair, kırk yaşlarında ve Atâyî’nin rivayetine göre kırk akça ile İstanbul’da Murad Paşa Medresesi’nde müderrislik yapmaktaydı. Babasının maddi durumu yetersiz olduğu için Bâkî’yi saraç çıraklığına vermişti. İstanbul’un saraçlar çarşısı, bugün Fatih parkının karşısında bulunan alandaydı Saraçhane semtine adını veren de bu çarşıydı. Saraçhanenin bir cephesi harap bir hâlde duran Amcazâde Hüseyin Paşa Medresesi’nin karşısında olduğu gibi üç cephesi de medresede müteveccih kapısından girilince sağa, sola ve karşıya tesadüf eder, etrafı duvarla çevrilmiş, muhafazalı bir yerdi. 1908 yangını oraları sildi, süpürdü. İşte Bâkî, semtine yakın olan bu çarşıdaki dükkânlardan birine devam ediyor, o devrin gözde mesleklerinden biri olan saraçlık sanatını öğreniyordu. Bâkî’nin hayatından bahseden her eser, şairin Karamanlı Mehmet Efendi tavsiyesiyle medreseye girdiğini yazar. Fakat hangi tarihte ve hangi medreseye girdiğini bildirmez. Şiirlerinde doğduğu şehrin lehçesini kullanarak divan edebiyatımıza yenilik ve güzellik katan Mahmud Abdülbâkî 1526 yılında İstanbul’un Fatih semtindeki mahallelerden birinde dünyaya geldi. Babası Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed adında bir zat olup 1566 Haziranında hac farizasını yerine getirirken yolda vefat etmiştir. DİL ve EDEBİYAT 19 Şakayık’ı tercüme eden Edirneli Mecdî Çelebi, Karamanlı Hoca’yı anlatırken onun Konya’da okuyup İstanbul’a geldiğini, Müderris olarak Konya’ya tayin edildiğini, oradan sırasıyla Edirne’ye, İstanbul’daki Haseki Medresesi’ne, Sahn Medresesi’ne nakledildiğini, sonra tekrar Edirne’ye gönderilip nihayet İstanbul’daki Süleymaniye medreselerinden birine getirildiğini yazar. Atâyî de Şakayık zeylinde Karamanlı Mehmet Efendi’nin sahndaki talebesinden on dördünün şair olduğunu, Bâkî’nin de bunlar arasında bulunduğunu haber veriyor. Sahn medreseleri, oldukça ilerlemiş talebeye mahsus olduğundan bir saraç çırağının doğrudan doğruya böyle yüksek bir medreseye giremeyeceği tabiiydi. Onun için Bâkî’nin ilk hocası hakikaten Karamanlı Mehmet Efendi ise onun Haseki müderrisi bulunduğu sırada, yani 1551 yılında dersine devam etmeye başlamış, sonra üstadıyla birlikte Sahn’a geçmiş olabilir ki o tarihte şair 25 yaşlarında olmalıdır. Bâkî’nin Sahn Medresesi’ndeki iki senelik eğitimi gayet neşeli geçmişti. Çünkü arkadaşlarından on üçü şiire kabiliyetliydi. O medrese âdeta bir Encümen-i Şuarâ ve bir Bezm-i Edeb hâlini almıştı. Atâyî, Şakayık zeylinde ve Bâkî’nin babasının 20 DİL ve EDEBİYAT tercüme-i hâli sırasında: “İttifak-ı ara bunun üzerinedir ki ol tarihte Mevlânâ-yı mezburun şem’ine cem olan emâsil ve yeni cem’iyetine rağbet eden kavâbil bir zamanda cem olmamış olsa, Hucurat-ı medresesinde on dört şair cem olup kim görüptür ki ola bahri habab içre nihan mazmunu ıyan olmuştu” dedikten sonra bu on dört şairden: Hoca Sa’deddin, Bâkî, Nev’i, Remzî Zâde, Husrev Zâde, Üsküplü Vâlihî, Karamanlı Muhyiddin, Edirneli Mecdî ve Cevrî ile Camcı Zâde Câmi Efendilerin isimlerini haber veriyor. Bâkî’nin meşhur Sümbül kasidesini o dönemde yazdığını bildiriyor. Yukarıda belirtildiği gibi Karamanlı Mehmed Efendi 1554’te terfiyle Edirne’ye gönderilmişti. Nev’i, müderrisiyle beraber gittiği hâlde Bâkî gitmedi, Kadı Zâde Efendi’nin Süleymaniye’deki dersine devama başladı. Kadı Zâde diye şöhret almış olan bu zat, II. Beyazıd’ın Sadrazamı ve (Şahkulu) muharebesinin kurbanı Atik Ali Paşa’nın azadlısı Bedreddin Mahmud’un oğlu Şemseddin Ahmed Efendi’dir. Babası, azad edildikten sonra okumuş, âlim olmuş Edirne kadısıyken ölmüştür. Oğlundaki kadı zadelik unvanı oradan gelir. Kadı Zâde, babasının mesleğini takip ederek ilerlemiş, 1552 senesinde Süleymaniye müderrisi olmuş, Bâkî de dâhil olmak üzere birçok talebeye ders okutmuş 1555’te Halep’e gidip gelmiş, nihayet 1577’de Şeyhülislam olup 1580 de vefat etmiştir. Bâkî onun için de bir kaside yazmıştır. Şair, bu kasidesinde Süleymaniye Medreselerinden birinin Kadı Zâde gibi bir âlime verilmesi üzerine, kendisi ve arkadaşlarının, senelerce medrese köşelerinde ilim tahsil etmişken denize akan nehirler gibi onun dersine koştuklarını, açılan bir imtihanda görüşmeye girdiklerini, lakin üç yıldan beri medrese hücrelerinde kaldıklarını söylüyor. “Fazilet sahiplerinin kubbe altında kalması layık mıdır, denizin bir habab (habâb: Su üzerinde olan hava kabarcıkları) altında gizlenmesi görülmüş müdür?” diye soruyor. İhtiyacı olduğunu söyleyip akranından geri kalıp taltif edilmediğinden şikâyette bulunuyor. Bir yıl kadar bir binanın nezaretine memur edildiğini, orada iyi hizmet verdiğini hatırlatıp mükâfatını istiyor ve “Onun zamanı gelmiştir, artık şanına ne düşerse ver” diyor. Sonra da “Nî’metin vermekle biter mi? İbrahim Peygamber’in sofrasındaki yemek, yenmekle tükenir mi?” diye soruyor. Nihayet “Ben olanı bildiriyorum. Emir yine Efendi’mizin” diyerek sözünü tamamlıyor. Bu kasidenin 1454 tarihinde yazıldığını ve o tarihte Nahcivan seferinden gelen Kanunîye verildiğini, bu- AY I N D O S Y A S I nun üzerine padişahın övgülerine mazhar olduğunu Atâyî yazıyor. 1556’da Bâkî’nin Halep’e gönderildiğini ve bazı mahkemelerde nöbetçi vekil olduğunu yine Atâyî bildiriyor. Yine Atâyî’nin beyanına göre Kadı Zâde Efendi 1555’te Halep kadısı olmuş, Bâkî de beraber giderek bazı mahkemelerde hocasına vekillik etmiş. Çağatayca bir tezkire-i şuarâ yazmış olan Sadık-ı Kitabdar, bir seyahati esnasında Halep’e uğramış, orada nöbetçi olan Bâkî ile görüşmüş. Yekdiğerinden hoşlandıkları için Sadık, her gün Bâkî’nin yanına gider, o da yeni gazellerini ona dinletirmiş. Bir gün; “Hepsini bu gece yazdım” diye beş gazel okumuş. Lebib Efendi Cevahir-i mültekata adlı kitabında bu fıkrayı Sadık’ın kitabından naklettiğini söylediği gibi Fehîm Efendi’nin Sefîne-i şuarâ isimli eserinde de vardır. Atâyî’nin yukarıya naklettiğim “Cenab-ı Mevlevîye kaside-i râiyyelerin ihdâ etmişler idi” ibaresindeki Cenâb-ı Mevlevî, Bâkî’nin hocası olup maiyetinde Halep’e gittiği kadı Zâde Efendi’dir. Bahsedilen kaside ise divânında mevcuttur. Bâkî, Halep’ten dönüşünde Konya’ya geldiği sırada, vazifesi başına giden Şam kadısı Ebüssuud Zâde Mehmet Çelebi’ye rastlar ve ona bir kaside takdim eder. Bu hadise Zeyl-i Şekayik’te yer almaktadır. Mehmet Çelebi, kasideyi çok beğenir ve Bâkî’nin ödüllendirilmesi için babasına bir mektup yazar. Bâkî, Ebüssuud Efendi’ye danişmend ve 1593 Ramazanında mülazım olarak bir medreseye tayin edilir. Rumeli kadıaskeri Hâmid Efendi, “kanuna uygun değil” diye medreseye tayinine tereddüt göstermiş ise de üst üste irade çıkması üzerine: 1563’te Silivri’deki Piri Paşa Medresesi’ne gönderildi. 1564’te İstanbul’da Murad Paşa Medresesi’ne AY I N D O S Y A S I getirildi. Bu tayinin sağladığı imkândan istifade ederek Kanunî’nin kendisine gönderdiği şiirlerine onun emri üzerine nazireler yazıyor, ayrıca padişaha kasideler takdim ediyordu. Sultan’la aralarındaki bu alaka zeki ve kabiliyetli şairin yeteneklerini padişaha göstermesine yardım etti. Bu yetenekli şairden hoşlanan Kanunî, ona Keşşâf, Hidâye, Ekmel adlı kitapların nefis birer nüshasını hediye etti. Bâkî de divanını padişahın emriyle düzenleyerek ona sundu. Padişahın iltifatı şairi manen ve madden zenginleştiriyordu. Bu münasebetle Aralık 1565’te on akça terakkiye nail oldu. Aynı yılın Zilhicce’sinde (Aralık 1566), hacca giden babasının ölüm haberini aldı. Bu olaydan bir yıl sonra, Kanunî Sultan Süleyman’ın Zigetvar’dan ölüm haberi geldi. Daima himayesini gördüğü bu büyük sultana duyduğu derin ve samimi bağlılığı; onun tarihî, siyasî önemini ifade eden ünlü mersiyesini yazdırdı. Mersiyenin sonunda yeni padişaha intisabını da belirtti. 1566’da Murad paşa müderrisliğinden azledildi. 1567’de Mahmud paşa medresesine verildi. 1571’de Eyüp, 1573’te Sahn, 1585’de Süleymaniye müderrisi oldu. Yeni padişahın akşamcı olduğunu herkes biliyordu. Bâkî kutlamak için parlak bir kaside yazdı ve hoşa gitsin diye onun arasında: Müselles gösterir daim temaşa eylesen elde Meğer kim pâre-i elmastır câm-ı dırahşânı Getir câm-ı sürûr encâmı ey sâki; yeter çektik Cefâ-yı devr-i gerdûnu, belâ-yı- carh-ı gerdânı gibi mizaca uygun beyitler bulundurdu. Zaten padişah ile veliahtlığından beri münasebeti vardı. Sahn müderrisiyken veliaht tarafından mesireye davet edilmiş ve sohbette bulunmuştu. III. Murad’ın tahta geçtiği zaman Nâmî mahlaslı DİL ve EDEBİYAT 21 eski bir şairin: Cihanın ni’metinden kendi âb-ü dânemiz yeğdir Elin kâşânesinden gûşe-i virânemiz yeğdir Gına sadrındaki mağrûr-ü nâ âsûde serverden Fenâ bezminde hâbâlûd olan mestânemiz yeğdir Tegafül yüzüne gaflet hicâbın geçti çün nâhid Bizim andan tegafül gösteren divânemiz yağdir Hezâran naz ile perverde olmuş bir gül-i terden Lebâleb bâde-i gülgûn ile peymânemiz yeğdir Hümâ-yi evc-i izzet gibi gayretsizden ey Nâmî Mahabbet şem’ine şehper yakan pervânemiz yeğdir Gazelindeki mahlas, şairi çekemeyenler tarafından Bâkî’ye atfedilerek padişaha verildi ve onun bu gazel ile II. Selim’e hicivde bulunduğu iddia edildi. III. Murad, fena hâlde hiddetlendi. Bâkî’nin azl ve sürgün edilmesini buyurdu. Fakat o gazelin eski mecmualarda Nâmî adına yazılı olduğu görüldü, şair sürgüne gitmekten güçlükle kurtulabildi. Edebiyyat tarihinde pek meşhur olan bu gazel, gariptir ki matbu divanının 110. sayfasına Bâkî’nin sözü olarak geçirilmiştir. Şairin yakayı ele vermekten kurtulmuş olmasını hikâye ettikten sonra Atâyi diyor ki: Ol esnada sultan Süleyman merbumun iltifatından dûr ve dîvmennişan-ı nifak engiz mekrî ile mübtelâ-yı şerr-ü şûr olduklarına telmih edip demişlerdir: Şol dil ki câm gibi el üzere tutardı cem Dest-i zemâne yerlere çaldı hazef gibi “Cemin, yani Kanûnî Süleyman’ın kadeh gibi elde tuttuğu bir kalbi, zamane eli, şimdi çanak, çömlek gibi yere çarptı” mealindeki bu beyti Bâkî, daha sonra şu suretle bir gazel şekline sokmuştur. Zoraki söylenmiş 22 DİL ve EDEBİYAT olduğu beyitlerdeki insicamsızlıktan bellidir: Kıymet gerekse kavline dürr-i Necef gibi Bîyhûde yîre açma dehânın sadef gibi Gûş eyle sâzı perde-i Saz-ü terâneden Her yana tut kulağını mecliste def gibi Şol dil ki cam gibi el üzere tutardı cem Dest-i zemâne yerlere çaldı hazef gibi Dilde hayâl-i hal-ü ruh-i yâr dermiyan Sevday-ı hattı gerçi biraz bertaraf gibi Vasf-ı cemal-i yâr ile Bâkî gazellerin Biribirine sundu güzeller tuhaf gibi Bâkî 1579’da Mekke ve 1580’de Medine kadılığına gönderildi. 1581’de azlonup İstanbul’a geldi. 1584’te İstanbul kadısı olup 1585’te azledildi. 1585’te İstanbul kadılığına geçti ve o sene içinde Anadolu kadıaskerliğine yükseldi. 1587’de istirahate çekilip 1590’da tekrar Anadolu ve 1591 senesinde Rumeli kadıaskeri oldu. Bâkî, ikinci Anadolu kadıaskerliği sırasında epeyce tehlike atlatmıştır. Bin senesi Recebi içinde Bostan Zâde Mehmet Efendi Şeyhülislam-şair ve şeyhülislam Yahya Efendi’nin babası-Zekeriyya Efendi Rumeli, Bâkî-ikinci defa-Anadolu kadıaskeri, şeyhülislamın kardeşi Bostan Zâde Muslihüddin Efendi de İstanbul kadısı görevindeydiler. Şeyhülislam, kardeşini daha yüksek makamlara getirebilmek için Bâkî’yi azlettirmek ve yerine onu getirmek istiyordu. Bunu yapmak maksadıyla Anadolu kadılarından bazılarını kışkırtmış, onlar da dîvana girip kadıaskerden şikâyet etmişti. Bâkî bunu işitince hiddetlendi. Dîvanda şeyhülislamın düzenbazlığından ve cahilliğinden bahsetti. Bunları haber alan şeyhülislam da şairin bazı beyitlerini ileri sürerek: “Anadolu kadıaskeri kâfirdir, rüşvet almaktadır. Azil ve sürgün edilmezse ben de fetva makamından çekilir, hatta başka bir ülkeye giderim” mealinde bir arzuhal yazıp padişaha gönderdi. Bâkî, telaşa düştü. Hoca Sâdeddin Efendi ile sadrazam Siyâvuş Paşa’ya koştu. Bostan Zâde’nin azlini, Zekeriyya Efendi’nin, o olmadığı takdirde kendinin şeyhülislamlığa getirilmesini rica etti. Fakat hocanın ve paşanın iltimasına gerek kalmadı. Bostan Zâde’nin “başka ülkeye giderim” demiş olmasına padişah çok kızmıştı. Bunun üzerine onu şeyhülislamlıktan, kardeşini İstanbul kadılığından azletti. Zekeriyya Efendi’yi şeyhülislam, Bâkî’yi de Rumeli kadıaskeri yaptı. Bâkî’nin yükselişi Hüdâyî mahlaslı bir şairin; “Bâki olasın Rûmeli sadrında müdâm” tarihiyle alkışlanmıştı. Lakin Bâkî, bir müddet sonra Rumeli kadıaskerliğinden azledildi. Ta- AY I N D O S Y A S I rihçi Naimâ, bu hadiseyi tarihinde ve Bâkî’nin divanındaki sözlerini şu şekilde nakletmiştir. “Bu bostan korkulukları benden ne isterler. Büyükleri Bostan Zâde kırk yıldır tenehhnuh-ı- dilirâne ile boğazın ayırtlar, dahi dürüst bir nağmesi sâdır olmuş değildir. Yazdığı fetvalar dahi mütûne muhâliftir. Ol mansıbı hazmettiği yetişmez, kardeşi olan Câmûsu dahi bizim yerimize getirmek ister. Anın için şikâyetçi peyda etmek insaf mıdır?” Bostan Zâdenin Bâkîyi kâfir ilan etmesine sebep: Bezm-i safa-vü-reşh-i cam, bu zemzem oldu ol makam Meyhaneler beytülharam, pîr-i mugan şeyhülharem ve Seni Yûsüfle güzellikte sorarlarsa bana Yûsüfü görmedim amma seni râna bilirim Bâkî’nin iki erkek çocuğu dünyaya geldi. Bunlardan ilki Şeyhî mahlasıyla şiirler yazan Şeyh Mehmed müderrislik ve kadılıklarda bulunduktan sonra 1629-30 yılında, Abdürrahman da ağabeyi gibi müderrislik ve kadılık mesleklerinde bulunup 1636 sonlarında vefat etti. Onun da Fâizî mahlasıyla şiirler yazan oğlunun ölüm tarihi 1665 ya da 1666’dır. beyitleriydi. Birinci beyit, şairin: Âlem hayât-ı nev bulur, canlar bağışlar dembedem Enfâ-ı ruhullâhtır gûya nesim-i subhudem Matlalı ve II. Selim’in niteliklerine dair bir gazelindendir. Ayyaş olan padişaha hulûs çakmak (Hulûs çakmak: Yaranmaya çalışmak) için onun meclisi, Kâbe’deki Makam-ı İbrahim’e kadehin yaşlılığı zemzem suyuna meyhaneler Kâbe’ye meyhaneci de şeyhulkereme benzetilmiştir. İkinci beyitteki Yusuf, Yakub’un oğlu olup güzelliğiyle meşhur olan Yusuf Peygamber’e işarettir. Bâkî, bu beytinde “Seninle Yûsuf Peygamber’den hangisi daha güzel diye bana sorarlarsa onu görmedim, amma seni pek iyi bilirim” diyor. Birinci beyit, tevil edilebilir. İkincisinde ise suya, sabuna dokunur bir şey yoktur. Öyle olduğu hâlde Bostan Zâde Efendi, onları dinî bir gayretle değil, ancak garaz ile kötü niyetine alet etmek istemiştir. Özellikle birinci beyit, II. Selim devrinde 1574 / 1566 yazıldığı hâlde Şeyhülislam Efendi, ona III. Murad zamanında 1575 / 1594 itiraz etmiştir. Bâkî, 1594’ün beşinci ayında ikinci defa Rumeli kadıaskeri oldu ve o senenin Zilhiccesinde de azledildi. 1597 Receb’inde üçüncü defa Rumeli sadrine geçti ve 1598 Muharreminde istifa ederek çekildi. Şairin böyle tekrar tekrar vazife başına geçmesine kendisinin: Bâkî duâcı, pîr kulun geldi husreva Eyler Cenâb-ı hazretine arz-ı iftikar Mevrûstur cenâbına, memlûk tâpuna Lâyık değil ki devr-i zaman îde hâr-ü zâr ve: Kasr-ı kadrin âsman eyler olursa destgîr Himmet-i vâlây-i şâhenşâh-ı âlîşan eğer AY I N D O S Y A S I ve: Biz geda mihmânıyız lâyık görürse hükm anın İşiginde nâna muhtac olduğun mihman eğer ve: Tâliinle niçe bir ceng-ü cidâl ey Bâkî Âkibet kevkeb-i bahtın seni dîvana çeker Devlet-i şâh-ı cevan bahta dua kıl ki seni Kimse çekmez ileri, himmet-i şâhâne çeker beyitlerini içeren kasidelerle III. Mehmed’e müracaatı sebep olmuştu. O zamanlar, kadı askerlerin müstevfa tahsisatı, kendilerini rahat geçindirecek derecede olduğu, Bâkî de o tahsisatı aldığı hâlde ateşe düşüp ekmeğe muhtaç olduğundan bahsetmesi, müptelası bulunduğu yüksek makam hırsına bir ölçü olabilir. Nihayet 1599 Ramazanın 23’üncü Cuma günü yetmiş beş yaşında olduğu hâlde vefat etti. Ertesi gün cenaze namazını Fatih musallâsında Şeyhülislam Sun’ullah Efendi kıldırdı ve şairin: Kadrin-i seng-i musallada bilip ey Bâkî Durup el bağlıyalar karşına yâran saf saf Beytini tabutun karşısında okumakla büyük bir zerâfet gösterdi. Kalabalık bir cemaat, sabık Rumeli kadıaskerinin naaşını el üstünde götürdü. Edirnekapı’dan Eyüp’e giden caddenin sol tarafındaki bir setin içine defnetti. Kabri hâlâ bilinir ve ziyaret edilir. Vefatına Bağdadlı Hâdî: Bâkî efendi gitti ukbâya bin sekizde mısrasını tarihe düşürmüştü. Yazık ki bu mısra mezarına yazılmamış ulemâdan ve sultan-ı şuaradan Abdülbâkî Efendi gibi saçmasapan ibârelerle taşın yüzü karartılmış, hatta vefat tarihi yanlış konulmuştu. DİL ve EDEBİYAT 23 Gariptir ki Bâkî’nin mezar taşına sonradan bir keramet atfedilmiş, baş ucundaki taşa oturtulmuş dört köşe bir parça oradan çıkarılıp evlerde saklanmaya başlanmıştı. Güya işsiz bir memur, o taşı saklarsa iş bulurmuş. Bu kuruntu dolayısıyla o parça taş genellikle yerinde durmazmış. Sonra onu kenetlemek suretiyle çalınmaktan kurtarmışlar. Kanunî Süleyman, şaire (Tutî kadın) adında bir saraylı vermiş. Bunu duyan Nev’i: “Birader; Tutîye kondun!” diye tebrik etmek istemiş fakat Bâkî: “O kadar uçurma. Tutî değil, karga!” cevabını vermiş. Meğer Tutî kadın, şiir okur, kocasına da -zayıf, esmer ve gaga burunlu olması dolayısıyla- “Karga Bâkî” denildiğini bilirmiş. la nüshası vardır. Ölümden sonra istinsah edilenlerle divanının kitaplıklardaki adedi yüzden fazladır. Yalnız bu rakam, zamanın tahribiyle, bilhassa İstanbul yangınlarıyla yitenleri hesaba katmasak bile, onun şiirlerinin sonraki yüzyıllarda hiçbir Osmanlı şairiyle kıyas edilmeyecek kadar okunduğunu göstermeye yeterlidir. 2-Fezâyilü’l-cihâd: Ahmed bin İbrahim’in Meşâri’üleşvâk ile masâri’ül-uşşâk adlı Arapça eserinin tercümesidir. Cihadın faziletlerinden söz ederek Müslümanları cihada teşvik eden bu eseri Sokullu Mehmed Paşa’nın emriyle 1567 yılında Türkçeye çevirmiştir. Kendi eliyle yazdığı bir nüshası Millet Kütüphanesi’ndedir. 3-Maâlimü’l-yakîn fî sîreti seyyidü’l-mürselîn: İmâm-ı Kastalânî adıyla şöhret bulan Şibâbü’ddîn Ahmet bin Hatîb el-Kastalânî’nin el-Mevâhibü’l-ledünniye bi’l-minahi’l-Muhammediyye aslı eserinin tercümesidir. Bu eseri de Sokullu Mehmed Paşa’nın emriyle tercüme etmiş fakat birçok ilave ve tadiller yapmıştır. Şair Nev’î tarafından istinsah edilmiş olan nüshada 1579 tarihi bulunduğuna göre, tercüme bu tarihten önce gerçekleşmiştir. 4-Fezâyil-i Mekke: Bu eser de Sokullu’nun emriyle şairin Mekke kadılığı esnasında, Kütbü’ddin Mehmed bin Ahmed-i Mekkî tarafından yazılmış bulunan eli’lâmu fî ahvâli beledillâhi’l-harâm adlı eserinden tercüme edilmiş, 1579 tarihinde bitirilmiştir. Mekke’nin tarihinden ve bilhassa Osmanlı sultanlarının oradaki hayratından söz eder. Bâkî’nin iki erkek çocuğu dünyaya geldi. Bunlardan ilki Şeyhî mahlasıyla şiirler yazan Şeyh Mehmed müderrislik ve kadılıklarda bulunduktan sonra 1629-30 yılında, Abdürrahman da ağabeyi gibi müderrislik ve kadılık mesleklerinde bulunup 1636 sonlarında vefat etti. Onun da Fâizî mahlasıyla şiirler yazan oğlu 166566 yılında öldü. Eserleri 1-Divan: Bâkî, ilk defa Kanunî Sultan Süleyman’ın emri veya isteğiyle onun sağlığında divanını tertip etmiştir. Bundan sonra, muhtelif tarihlerde yeni şiirleriyle birçok defa yeniden düzenlenmiştir. Yalnız Türkiye kütüphanelerinde şairin sağlığında yazılmış 10’dan faz- 24 DİL ve EDEBİYAT 5-Hadîs-i Erba’în Tercümesi: Bu eserin varlığından haber veren Nevîzâde Atâyî, Bâkî’nin Eyüp müderrisi olduğu sırada Ebû Eyyûb-i Ensâri’den nakledilen hadislerden kırkını şairin tercüme ettiğini, eserin türbede bulunup ziyaretçilerin istifadesine sunulduğunu bildirmektedir. Bâkî’nin Ahlakı Agâh Sırrı Levend’in Edebiyat Târihi Dersleri’nde; “Bâkî, çok hâris bir adamdır. Kanunî Süleyman, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed zamanlarını idrak etmiş ve hepsinden ayrı ayrı takdire mazhar olmuştur. Hâtta “Sultanüşşuara” lâkabını kazanmıştır. Buna rağmen yine bir gazelinde: Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî Durup el bağlıyalar karşına yâran saf saf Diyecek kadar huysuzluk göstermiştir” deniliyor. Doğrudur. Evet, Bâkî harîstir, mağrurdur, müstehzidir. Ziya Paşa, “Harâbât mukaddimesi” nde der ki: AY I N D O S Y A S I Bâkî idi nîce sayf-ü kânun Perverde-i—hâs*ı şâh-ı kanun Her şi’r verişte; şâh-ı zîşan Hem rütbe verirdi, hem de ihsan. Paşa’nın dediğini Atâyî de tasdik eder ve bunları “Şekayik zeyli”nde yazar. Bâkînin basma divanında Kanunî’ye dair dört kaside vardır. Biri: Hengâm-ı şeb ki küngere-i kasr-ı âsman Zeyn olmuş idi şû’lelenip şem’-i ehtrân beytiyle başlar. Gök yüzünde “seb’a-i- seyyâre”den her biri bir işle meşgul iken Zühal seyyâresinin yedinci katta oturup âlemin bu parlaklığı neden? diye düşündüğümü, sonra güneş ufkun üzerinde “Mühr-i Süleyman” gibi doğunca her tarafın aydınlandığını, âlemin parlaklığı ve aydınlığının ancak Kanunî’nin devleti yüzünden olduğunu söyleyerek padişahın mehdine girişir. İkinci kaside: Etti şehri şeref-i mukadem-i sultân-ı cihân Reşk-i bâğ-ı irem-ü ğayret-i gülzar-ı cinan matlalıdır ki bunu Kanunî’nin Nahcıvan seferinden dönüşünde yazdığı, bunun üzerine nâib olarak Halep’e yollandığı yukarıda söylenmişti. Üçüncü kaside: Hat-ı müşh+amınla ey gonce-i ter Şekerdir o lebler mümessek, mükerer beytiyle başlar ve Kanunî’nin yazısıyla şiirini metheder. Dördüncüsü de böyledir. Lâkin onun baş tarafına “Kıt’a der târif-i hatt-ı hümâyun ve gazel-i Hazret-i sultân Süleyman” ibâresi yazılmıştır. Girişi şöyledir: Cihân-ı ma’delet,kân-ı mürüvvet Penah-ı mülk-ü millet, nusretüddin Bir de Kanunî hakkında meşhur mersiyesi vardır ki yedi dörtlükten oluşur. Sokullu’nun methine dair sonuna bir dörtlük eklenmiştir. Kanunî hakkında ayrıca kıtaları vardır. Gazel sonlarında da gerek Kanunî’ye, gerek devrine yetiştiği padişahlara övgü ve dualarda bulunmuştur. Mesela: Duâmız oldur ey Bâkî hatadan saklasın bâri Hudâvend-i cihan, sultân-ı âdil, seh Süleyman beyti Kanunî, Meltubun elde tutmuş zanbak reh-i çemende Arzede tâ ki hâlin sultân-ı kâmrâne, Yâni o şâh-i mukbil, ol nüktedân-ı kâmil Sâhib kırân-ı âdil Sultân Selim hâne AY I N D O S Y A S I Bâkî’nin basma divanında II. Selim için yazılmış bir kaside vardır ki bir “cülusiyye”dir. Bâkî; bu kasideyi yazıp takdim ettiği sırada iftiraya uğramış ve sürgüne gitmekten zor kurtulmuştur. Sonraları II. Selim’in dost toplantılarına katılacak kadar iltifat görmüş ise de her nedense birden fazla kaside yazmamış, bazı gazellerinin sonunda adını anmakla yetinmiştir. beyitleri II. Selim, Han Murâd ol pâdişâh-ı suret-ü manâ, anın Saltanat hakka kabâ-yı râstdır bâlâsına beyti III. Murad, Bâkıya âlem müzeyyen, iâd-ü Hürrem kâinât Rüzkâr-ı devlet-i sultân Muhammed han gibi beyti III. Mehmet için yazdıklarındandır. Bâkî’nin basma divanında II. Selim için yazılmış bir kaside vardır ki evvelce bahsettiğim gibi bir “cülusiyye” (Cülusiyye: Tahta çıkan padişahlar için söylenen şiir) dir. Bâkî; bu kasideyi yazıp takdim ettiği sırada iftiraya uğramış ve sürgüne gitmekten zor kurtulmuştur. Sonraları II. Selim’in dost toplantılarına katılacak kadar iltifat görmüş ise de her nedense birden fazla kaside yazmamış, bazı gazellerinin sonunda adını anmakla yetinmiştir. Yine o divanda III. Murad için yazılmış olan medhiyelerin sayısı dörttür. Birincisi beş bentten oluşan bir tercii benttir (cülûsiye). Bâkî, bu eserinde yeni padişahtan açıktan açığa bir şey istemese de: Sâhib-i fadl-u kemâlin verdi hakkın rûzgâr Ol kemâl-i fadl-u haktan lutfa mazherdir gelen Devletinde mihnet-i devrandan ey Bâkî ne gam Hamdülillah pâdişâh-ı bendeperverdir gelen Destfîr-i ehl-i dil kimdir deyû fâl eyledim İşbu beyt-i Ruşen-ü pâkize gevherdir gelen Sâye-i Yezdan, penâh-ı- dîn-ü deblet han murâd DİL ve EDEBİYAT 25 Dâver-i devran, muizz-i saltanat Sultan Murad Beyitlerini araya sıkıştırmaktan da kendini alamaz. İkinci kaside: Micmer-i zerrîn-i mihrî çarh, gerdân eyledi Ûd-ü- anber kıymetin bûy-i- gül erzân eyledi Beytiyle başlar ve: Bakîye ez’adın ihsan eyledi eltâf-ı şah Ol kerem kim şeh Selim-ü- han Süleymân eyledi Anlar etti hâdken eflâke gerçi serfirâz Menzlin şâh-ı cihân îvân-ı geyvân eyledi Hidmet-i hâk-i- cenabından gelen kadr-ü şeref Serfirâz-ı ehl-i dil, mümtâz-i akran eyledi Beyitlerinden oluşur. Görülüyor ki bu beyitler; “Padişah, bana Kanunî ve II. Selim’in yapmadığı lütuflarda bulundu. Onlar topraktan yükseltmişlerdi, fakat bu, beni gökyüzüne kadar çıkardı” mealindedir. Çünkü Bâkî’nin Haremeyn ve İstanbul kadılığı ile Anadolu, Rumeli kadıaskerliği bu devirdedir. Üçüncü kaside, İran şehzâdesi Haydar Mirza’nın İstanbul’a getirilmesi üzerine yazılmış, Şâdman olsun Acemler, gözleri aydın yine Mir Haydar nûr-i çeşm-i husrev-i İran gelir beytiyle buna işaret edilmiştir. Dördüncüsü ise: Dönülmüş zülfü müşk âsa o kad-di- dilsitân üzere Döşenmiş sâye-i tûbâ bihişt-i câvidan üzre matlalı kasidedir. Şair bunda da açıkça talepte bulunmamış ise de: 26 DİL ve EDEBİYAT Gönüş bâğ-ı cihânda âzûr-ı berk-i ayş eyler Felek mahz-ı hayât-i bi’sebâta imtinân üzere demekten dilini tutamamıştır. Yine mat’nu dîvanda üçüncü Mehmed’e dâir sekiz kaside vardır. Birincisi: Bihamdilillah refik oldu yine Tevfik-ı rab’bâni Muzaffer kıldı sultân-ı cevanbaht-ü cihânbânı beyitiyle başlar ki “Eğri” fethini tebrik için yazılmıştır. İkincisinin girişi: Minnet Cenâb-ı Hakk’a demâdem hezâr bâr Fasl-ı şitâda bağ-ı cihân buldu necbahâr Beytidir. “Şitaiye” (Şitaiye: Divan edebiyatında kış mevsimini konu olarak işleyen şiir) olarak yazılmış, içinde münasebet getirilerek, yahut münasebetsizlik edilerek: Bâkî duâcı pîr kulun geldi husrava Eyler cenâb-ı hazretine arz-ı iftikar Mevrûsdur cenâbına, memlûk tâpuna Lâyîk değil ki devr-i zaman îde hâr-ü zar denilmiştir. Üçüncüsü: Can verirdim cevher-i can istese cânan eğer Bezlederdim yoluna zîkıymet olsa can eğer Beyitiyle başlar. On beş beyitten ibaret olan bu kasidenin altı beyti dilenciliğe ayrılmış ve şunlar söylenilmiştir. AY I N D O S Y A S I Cû’-u- zillet derdidir etfâli giryan eyleyen Ağlamazdı tıfl-ı- dil olsa elinda nân eğer Harc kim bidehl ola mevcud olan nâbûd olur Olsa mâlın filmesel mahsûl-i bahr-ü kân eğer Lâcerem bir gün zemîn-i- huşk olur deryây-i- nîl Menbaında yağmasa bir nîce gün bâran eğer Derd-ü mihnet çekme dergâhında ey Bâkî; yürü Ârz kıl bilmezse hâlin hasret-i sultan eğer Kasr-î kadrin âsman eyler olursa destgîr Himmet-i- vâlâ-yı şahenşâh-ı âlişân eğer Biz gedâ mihmânıyız, lâyık görürse hükm anın Eşiğinde nâne muhtac olduğun mihman eğer Bâkî, koskoca eski bir kadıasker olduğu ve “arpalık” adıyla birçok ödenek aldığı hâlde; gönül çocuğunun elinde ekmek bulunsa ağlamayacağını ve padişah kapısında müsafir bir dilenci olup ev sâhibi müsafirin ekmeksiz kaldığını muvafık görürse emir, yine ona âid bulunduğunu söylüyor! Bir de ukalâlık ederek, “mevcut nakdin var ya!” diyecek olanlara peşin cevap vererek: “Bütün deniz ve mâdenlerin mahsulü senin olsa, dâimî vâridat olmayınca masrafa dayanamaz, tükenir. Nitekim kaynağında yağmur yağmazsa, Nil Nehri bir gün kuru bir dereden ibâret kalır” diyor. Dördüncü kaside: Kadr-i ekşim ol bilir kim kıymet-i gevher bile Ruy-i zerdim hoş görür ol kim gubar-i zer bile Beytiyle musadder ve okuyanları hayrette bırakacak olan şu beyitleri muhtevidir: Bâkiya çarh-ı-sitemkârın sana ettiklerin Yekbeyek arzet ki şâh-ı mâdelet güster bile Hayli demdir hırka, rehn-i hâne-i hammârdır Havfim oldur kim ola dîvan ile defer bile Kokarım çabük süvar-ı arse-i irfan iken Eseb nâge bir gece bicev kalâ ester bile beyitini katıştırmış, kendi işsizken yüksek mevkide bulunanların cahil ve kaba olduklarını kelime oyunlarıyla bildirmek istemiştir. Altıncı kasidenin girişi; Dil-i sadçaki ser-i zülf-i perîşâne çeker Bilir ol moy-ı gamın her ne ise şâne çeker beytidir ki bunun: Ehl-i dil gûşe-i bitûşe-i mihnette yatır Hân-ı ihsanı felek merdüm-i nâdana çeker Tâliinle nice bir ceng-ü cidâl ey Bâkî Âkibet kevkeb-i bahtın seni dîvane çeker Devlet-i- şâh-i cevanbahta düa kıl ki seni Kimse çekmez ileri, himmet-i şâhâne çeker beyitlerinden yukarıda bahsedilmişti. Yedinci kasidede: Bâkî ne gam penâhın ola rûzgârda Sultan Muhammed ol şeh-i sâhib kerem gibi Sekizinci kasidede: Sözün lûlû-yi- lâlâdan zemâne tuttu zîkıymet Neden şâh-ı cihân bîkıymet eyler böyle lâlâyı beyitleri vardır. III. Mehmed’e verilen kasidelerin beyitleri ve edebî kıymetleri az olmakla beraber sayısı diğer padişahlara sunulanlardan fazladır. Çünkü Bâkî, ayrıldığı Rumeli kadıaskerliğini tekrar yakalamak için birçok defa müracaatlarda bulunmuş ve nihâyet amacına ulaşmıştır. Bâkî, padişahlardan sonra sadrazamları, şeyhülislamları medhediyor ve hepsinden talepleri olmuştur. Sadrazam Ali Paşa için “Hâtem” kasidesiyle “Bahâriye”si var. Var ise irdi der-i lutfuna “şey lillâh”a Kadıasker efendi, bu beyitlerde de hırkasının meyhaneciye rehin bırakıldığını, böyle giderse divanıyla defterinin de rehin olacağını, hatta bir gece atının ve katırının arpasız kalacağını yana yakıla anlatıyor. Kasidelerin beşincisi: Leb-i lâlin hayâlet gûşe-i uzlette pinhan ol Dilâ; hem kân-i gevher kıl özün, hem gevher-i kân ol matlaında ve güya nasihat vadisinde yazıldığı hâlde beyitler arasına: Kabây-ı câh ile âdem geçinsin her kâba câhil Güher göster Güher, meydana gir sen tîğ-ı uryanol AY I N D O S Y A S I DİL ve EDEBİYAT 27 “Şehir çok güzel, fakat içinde adam yok!” Cevabını vermiş, bunun üzerine Emrî, Mecdî ve deli Kerim gibi Edirneli şairlerin yazdıkları şiirlere karşı: Görmemisin itlerin gavgasını bâzârda İltifat etmez, küzâr eyler hırâman şîr-i ner demişti. Bâkî’nin İlmi Bâkî’nin medrese ilimlerini çok iyi tahsil edip onlar da üstat sayılacak bir dereceye varmış olduğundan şüphe yoktur. Bilgisinin derinliğini “Mevahib-i ledünniyye” tercümesi ispat eder. “Bostan Zâde” için verdiği fetvâlar mütûna muhâliftir” demesi,”beni şeyhülislâm yaparsanız günde beş yüz fetvâ veririm” teklifinde bulunması da kendisinin ilmine güvendiğini gösterir. Lakin arkadaşı Nev’i gibi tasavvufla meşgul olmadığı ve böyle konulardan zevk almadığı sözlerinden anlaşılmaktadır. 28 K’eylemiş kâsesini pürzer ü- gevher hatem “Uyandır çeşm-i câni hâb-ı gafletten seher hîz ol Çemen bülbülleriyle subhdem zikr eyle Mevlâ’yı” diğerinde: Ve: Koma Bâkî kulunu cür’a sıfat ayakta Destgîr ol ana ey dâver-i âlî mikdar “Can la’lin eyler ârzu, yâr içmek ister kanımı Yârab ne vâdidir bu kim can teşne, cânan teşnedir” Yani “hâtem, galiba senin lütufkâr kapına yani Allah rızası için bir şey ver diye dilenmek için gelmiş ki kâsesini altın ve inci ile doldurmuş ve: beyitleri gibi, gazellerinde nadiren bazı sofiye fikir ve tabirlerine rastlansa da bunların duyularak değil, o yolda yazmak modasına uyularak kullanıldığı besbellidir. Hikemiyyatına gelince: “Ey derecesi yüksek olan vezir; Bâkî kulunu bir yudum gibi ayakaltında bırakma, elinden tutup kaldır” diyor. Bâkî’deki aşırı hırsın, onu küçük düşürdüğü, gösterilen örneklerden anlaşılmıştır. Mevki itibariyle yüksek olanlara o kadar yaltaklanan şair, kendisinden aşağıda bulunanlara, hatta denk olanlara karşı fevkalâde mağrurdu. Gazel tarzını zamanın şairlerine öğretmiş olduğunu söyleyerek kendi kendine edebî saltanatını ilan etmişti. Şairlik iddiasında bulunanların, onun karşısında aciz kaldıklarını söylüyor, sözüne kulak asmayanların sözden anlamaz birer câhil olduğunu iddia ediyordu. Müstehziliğine gelince: Kendisinden şikâyet için divana dilekçe veren Anadolu kadıları için Bostan uyukları demiş, kazalarda adalet tevzi etmiş ve edecek olan, bunu yapabilmek içinde bir parça ilmi bulunması lazım gelen o adamları bostan korkuluğuna benzetmişti. Edirne’ye gittiği sırada oradaki şairler tarafından şerefine verilen bir ziyafette: “Beldemizi nasıl buldunuz?” sorusuna: Cihân efsânedir aldanma Bâkî Gam-ü şâdî hayâl-ü hâba benzer Şeref vermez dür-û gevher, kemâl olmaz zer-ü zîver Hüner kesbet hüner, bahr-i fazîlet, kân-ı irfan ol Derûnun pürmaârif, hemnişînin merd-i ârif kıl Açılmâ ey yüzü gül, şahs-ı nâdâne kitâb âsâ Bâkî; kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş Himmet-i merdan ile âsân olur her müşkil iş İnsân-ı- kâmil olmaya sa’y eyle âdem ol Bu dünyâdır gehî mâtem, gehî sûr DİL ve EDEBİYAT Beyit ve mısraları gibi herkesce bilinen düşüncelerinden ibarettir. KAYNAKLAR * Tâhir Olgun, Bâkî’ye Dâir, Aydınlık Basımevi İstanbul 1938, s. 5-49. * Mehmed Çavuşoğlu, Bâki ve Divânından Örnekler, Kitabevi İstanbul 2001, s.7-13. * Mehmed Çavuşoğlu, “Baki”, DİA, İSAM İstanbul 1991, IV, 537-540. * Haluk İpekten, Baki Hayatı, Edebi Kişiliği ve Bazı Şiirlerinin Açıklamaları, Akçağ Ankara 1993. * Mehmed F. Köprülü, “Baki, Mahmud”, İA, İstanbul 1949, II, 243-253. AY I N D O S Y A S I Bâkî’nin gazelini taştîr Fermân-ı aşka cân iledir inkıyâdımız Pürdür hayâl-i yâr ile her lâhza yâdımız Mevkûfdur o mâha samîm-î fuâdımız Âhir varında haddine hestî-i şâdımız Hükm-î kazâya zerre kadar yok inâdımız Baş eğmeziz edâniye dünyâ-yı dûn içün Ettik fedâ zevâhiri şevk-î derûn içün Sattık metâ-ı ömrü mey-î lâ’l-gûn içün Nevbet çalınca rıhlet-i milk-î sükûn içün Allah’adır tevekkülümüz îtimâdımız Biz müttekâ-yı zerkeş-i câha dayanmazız Bâlîn-i bahtı cây-ı mübâhât sanmazız Pervâne-vâr şem’-i mükâfâtâ yanmazız İkbâl içün mevâid-i iblîse kanmazız Hakk’ın kemâl-i lütfunadır istinâdımız Zühd ü salâha eylemeziz ilticâ hele Âsâr-ı ittikâya bedel câm alıp ele Dünyâda vârımız yoğumuz vermişiz yele Çekmekteyiz kavâfil-i uşşâka meş’ale Tuttu eğerçi âlem-i kevni fesâdımız Meyden safâ-yı bâtın-ı humdur garaz hemân Değmezdi yoksa sekrine peymâne-î mugân Her câm içinde seyredilür başka bir cihân Şürb-î müdâm içün neye kıldık fedâ-yı cân Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımız Minnet Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur Elhak gazelde neşve-i Bâkî bekâ bulur Ahlâf o nazma gûş tutarken safâ bulur Taştîrimiz bu sâyede az çok bâha bulur Bâkî kalur sahîfe-i âlemde âdımız Yahya Kemal Beyatlı AY I N D O S Y A S I DİL ve EDEBİYAT 29
Benzer belgeler
Eski Türk Edebiyatı IV
Şiir sahasında “şairlerin sultanı” olarak tanınmıştır.
Şiirlerinde la-dini (din dışı) konulara yer vermiş ve
dini konulara girmemeye çalışmıştır. Kanuni Sultan
Süleyman’ın ölümü üzerine kaleme aldı...