İSTANBUL BULUŞMALARI - TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul
Transkript
İSTANBUL BULUŞMALARI - TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul
TMMOB Şehir Plancıları Odası İSTANBUL BULUŞMALARI “İstanbul’da Büyük Projeler” 8–9 Ekim 2007 Yayına Hazırlayanlar Doç. Dr. Fatma Ünsal Yrd. Doç. Dr. P. Pınar Özden Yrd. Doç. Dr. Sırma Turgut OCAK, 2008 İSTANBUL 6 Basım Yeri ve Yılı İstanbul, Ocak 2008 Baskı: Kurumsal Baskı Hizmetleri ISBN: 978-9944-89-X İletişim ve Sekretarya TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Adres Tel Faks GSM e-posta Web adresi : Emirhan Cad. Bayındır Çıkmazı Sok. No: 1/1 Beşiktaş : 0 212 275 43 67 – 0 212 288 99 60 : 0 212 272 91 19 : 0 533 372 84 32 : [email protected] : www.spoist.org TMMOB Şehir Plancıları Odası yayınıdır. Bütün hakları saklıdır. Bu eserin bir kısmı veya tamamı TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın izni olmadan, hiçbir şekilde çoğaltılamaz, kopya edilemez. 7 İstanbul Buluşmaları Program Yer: Mimar Sinan Üniversitesi Oditoryumu BİRİNCİ GÜN 08 Ekim 2007 09:00 – 09:30 Kayıt İşlemleri 09:30 – 10:00 AÇILIŞ KONUŞMALARI Doç. Dr. Fatma Ünsal, Düzenleme ve Bilim Kurulu Adına Prof.Dr. Oğuz Ceylan, MSGSÜ Rektör Yrd. Prof.Dr. P. İlgi Yüce Aşkun, MSGSÜ Mim. Fak. Dekanı Erdoğan Bayraktar, TOKİ Başkanı 10:00 – 10:45 AÇILIŞ OTURUMU “Planlamada Değişim ve Yeni Arayışlar” Oturum Başkanı: Doç. Dr. Fatma Ünsal, MSGSÜ Prof.Dr. Hüseyin Cengiz, YTÜ Prof.Dr. Nuran Zeren Gülersoy, İTÜ Prof.Dr. Güzin Konuk, MSGSÜ Yrd.Doç.Dr. Pelin Pınar Özden, ŞPOİst 10.45-11:00 11:00-12.00 Çay / Kahve Arası PANEL Oturum Başkanı: Prof. Dr. Güzin Konuk, MSGSÜ Konuşmacılar Prof. Dr. Fulin Bölen, İTÜ Prof. Dr. Haluk Gerçek, İTÜ Prof. Dr. Murat Güvenç, BİLGİ ÜNİ. Tavit Köletavitoğlu, Y.Şehir Plancısı 12:00–13:00 Yemek Arası 8 İstanbul’da Gereksinim, Değişim ve Beklentiler 13:00–15:45 YUVARLAK MASA 1:Sosyo-Ekonomik Yapı Moderatör: Prof. Dr. Murat Güvenç, BİLGİ ÜNİ. 15:45-16:00 Çay / Kahve Arası 16:00 - 18:30 YUVARLAK MASA 2: Konut Moderatör: Prof. Dr. Fulin Bölen, İTÜ 18:30-19:00 19:00- KOKTEYL Konser Ladies & Gentlemen Müzikal Topluluğu İKİNCİ GÜN 09 Ekim 2007 09:00 – 12:00 YUVARLAK MASA 3: Ulaşım Moderatör: Prof. Dr. Haluk Gerçek, İTÜ 12:00–13:00 Yemek Arası 13:00-15.30 YUVARLAK MASA 4: Büyük Yatırımlar Moderatör: Tavit Köletavitoğlu, Y.Şehir Plancısı 15:30-15:45 Çay / Kahve Arası 15:45-16:15 RAPORTÖR SUNUMLARI Yuvarlak Masa 1: Yrd. Doç. Dr. Sırma TURGUT - YTÜ Ar. Gör. Dr. Mehmet Doruk ÖZÜGÜL - YTÜ Yuvarlak Masa 2: Yrd. Doç. Dr. Funda YİRMİBEŞOĞLU - İTÜ Ar. Gör. Fatih TERZİ - İTÜ Yuvarlak Masa 3: Yrd. Doç. Dr. Azime TEZER - İTÜ Ar. Gör. Eda BEYAZIT- İTÜ Yuvarlak Masa 4: Yrd. Doç. Dr. Murat Cemal YALÇINTAN - MSGSÜ Duygu AĞAR –ŞPOİST 9 16:15-18:30 SERBEST KÜRSÜ Yürütücü: Prof. Dr. Zekai Görgülü, YTÜ Genel Raportörler: Yrd. Doç. Dr. Sırma TURGUT - YTÜ Yrd. Doç. Dr. Azime TEZER - İTÜ Doç. Dr. Fatma ÜNSAL - MSGSÜ 10 SUNARKEN… Kentimizde, bir yandan değişen Dünya düzeninin sunduğu olanaklardan yararlanmaya yönelik, mekânsal, toplumsal ve yönetsel yeni yapılanmalar gerçekleşirken, diğer yandan yaşam kalitesini tehdit eden sorunlara çözüm aranmaktadır. İstanbul’un olanak ve sorun üreten dinamik yapısı, akademik, bürokratik, siyasal ve özel kurumların çatısı altında yapılan çok sayıda toplantının konusu olmuştur ve olmaya devam edecektir. Ancak, kentin gelişmesinde etkin tüm aktörler ile bu gelişmelerden etkilenen toplulukların bir araya geldiği, konuların tüm boyutları ile, farklı açılardan ele alındığı platformlar yeterli değildir. “İstanbul Buluşmaları” bu boşluğu doldurmayı hedefleyen, bilgi birikimi ile yaşam deneyimlerini bir araya getirerek karşılıklı etkileşimini sağlayan, kurumsal uygulamalara farklı bir ışık tutabilme umudu taşıyan, geniş tabanlı bir platformdur. İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümleri ile TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube’nin birlikte düzenlediği ve her yıl Ekim ayında tekrarlanması hedeflenen “İstanbul Buluşmaları”nın ilki, 8-9 Ekim 2007 tarihinde, MSGSÜ Oditoryumu’nda başarı ile gerçekleşmiştir. Etkinliğin düşüncesinin doğmasından sonuçlandırılmasına kadar geçen süreçte, üniversitelerimiz ve meslek odamız, birbirlerine kenetlenmiş ve büyük bir dayanışma örneği sergilemişlerdir. Kentlilerin yoğun ilgi göstermesinde ve iki gün süren heyecanlı tartışmalarda, etkinlik teması olarak “İstanbul’da Büyük Projeler” konusunun seçilmesinin payı büyüktür. İstanbul’un gelişmesine hakim olan, plan bütünlüğünün sağlanmasını zorlaştıran, kimi zaman yasaların ve plan kararlarının önüne geçen büyük projeler, Prof. Dr. Hüseyin Cengiz, Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy, Prof. Dr. Güzin Konuk ve Yrd. Doç. Dr. Pınar Özden’in ortaya koyduğu kavramsal çerçeve kapsamında, çok boyutlu olarak ele alınmıştır. Plancıların, sivil toplum kuruluşlarının, politikacıların, bürokratların ve medya mensuplarının değerli katılımları ile gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantılarında büyük projeler kapsamlı biçimde tartışılmış, eleştirilmiş ve öneriler getirilmiştir. Vaatler kadar endişelerin de dile getirildiği toplantılarda, tartışmacıların içten katkıları ile, tarafların birbirlerini anlaması yönünde mesafe kaydedilmiştir. Toplantıları izleyenlerin yönelttiği sorular ve yorumlar tartışmalara zenginlik katmıştır. “İstanbul Buluşmaları 2007”nin başarıya ulaşmasında, yuvarlak masa toplantılarının moderatörlüğünü üstlenen, bilgi ve deneyimlerini etkinliğin 11 başarısı için cömertçe paylaşan Prof. Dr. Fulin Bölen, Prof. Dr. Haluk Gerçek, Prof. Dr. Murat Güvenç ve Tavit Köletavitoğlu’nun büyük katkıları olmuştur. Ayrıca, yuvarlak masa toplantılarının raportörlüğünü üstlenen değerli akademisyenlerimiz, tartışmaların sentezinin yapılmasını ve sonuçlarının ifadelendirilmesini sağlayarak, etkinliğin somut kazanımlarla sonuçlanmasını olanaklı kılmışlardır. Sempozyumun gerçekleşmesi ve kitabının yayımlanması sürecini başarı ile koordine eden, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube’nin genç, dinamik ve özverili çalışanlarına, Tayfun Kahraman ve Gökçen Taşkın’ın şahıslarında, sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bu kitabın, İstanbul’da yaşam kalitesinin yükseltilmesini kendisine görev edinenlere ışık tutmasını, hataları ve eksikleri ile de, gelecekte yapılacak “İstanbul Buluşmaları” nın düzenlenmesine katkı sağlamasını diliyoruz. İstanbul Buluşmaları 2007 Bilim ve Düzenleme Kurulu adına saygı ile, Doç. Dr. Fatma ÜNSAL 12 TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI İSTANBUL BULUŞMALARI “İSTANBUL’DA BÜYÜK PROJELER” 08-09 Ekim 2007 BİRİNCİ GÜN AÇILIŞ KONUŞMALARI -----&----SUNUCU- Değerli misafirlerimiz; İstanbul’da Büyük Projeler temalı İstanbul Buluşmaları 2007 toplantısına hoş geldiniz. Açılış konuşmalarını yapmak üzere Doç. Dr. Fatma Ünsal’ı kürsümüze davet ediyoruz. Doç. Dr. FATMA ÜNSAL (Düzenleme ve Bilim Kurulu)- Saygıdeğer konuklar, üniversitemizin değerli yöneticileri ve sayın katılımcılar; İstanbul Buluşmaları 2007 kapsamında gerçekleştireceğimiz, İstanbul’da Büyük Projeler konulu, iki gün sürecek toplantılara hoş geldiniz. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği bu etkinliğin temel amacı akademik birikim ile uygulama deneyimlerini bir araya getirmek ve İstanbul’un güncel konularının çok yönlü olarak tartışıldığı bir fikir platformu yaratmaktır. Bu platformda, kuramsal bir çerçeve içine oturtulacak olan tartışmalardan uygulamaya dönük somut önerilerin çıkarılması hedeflenmektedir. Bu yıl ilk kez gerçekleştirilen İstanbul Buluşmaları her yıl Ekim ayında farklı temaları işlemek üzere düzenlenerek, süreklilik kazanacaktır. Bu yıl etkinlikte İstanbul’da Büyük Projeler konusu ele alınacaktır. Büyük projeler, hepimizin bildiği gibi, kimi zaman fırsatların hayata geçirilmesinin etkin ve çağdaş 13 araçları olarak hayatımıza girmekte ve kentsel gelişmeye katkıda bulunmaktadır. Ancak, kimi zaman da planlamanın bütünlüğünü sarsan noktasal eylemlere dönüşebilmektedir. Hatta içinde yer aldığı planın ilkelerini geçersiz kılabilecek nitelikte uygulamalar olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Kentsel projeler üzerinden tartışacağımız bu ikilem aslında planlamanın 1980’li yıllardan itibaren yaşadığı paradigma değişikliğinin de bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Asıl varlık sebebi tarihsel olarak, sosyal devletin tesisine katkıda bulunmak olan planlama, çağımızın ekonomik yapısı içinde âdeta bir kimlik mücadelesi vererek, ilkelerinden ödün vermeden kentsel gelişmenin dinamizmine eşlik edebilmenin yollarını aramaktadır. İstanbul Buluşmaları 2007’de, bu arayışa ışık tutabilecek sonuçlar elde etmeyi umuyoruz. Etkinliğin bu sabah gerçekleştirilecek kısmı, açılış konuşmalarının hemen ardından, planlamada değişim ve yeni arayışların kavramsal çerçevesinin ortaya konacağı açılış oturumu ile sürecek. Daha sonra ise büyük projelerin çeşitliliğini kapsayacak bir tematik ayrıştırma içinde yuvarlak masada yapılacak olan tartışmaların ekseninin belirleneceği bir panel gerçekleştirilecek. Panelistler aynı zamanda, bugün öğleden sonra ve yarın sabah gerçekleştirilmesi planlanan yuvarlak masa toplantılarının da moderatörlüğünü üstlenecekler. Sırasıyla sosyo-ekonomik yapı, konut, ulaşım ve büyük yatırımlar konularının davetli konuşmacılar tarafından çok boyutlu olarak tartışılacağı yuvarlak masa toplantıları ve bunların sonuçlarının aktarılacağı bir serbest kürsü yer alacak. Zamanın el verdiği oranda tüm katılımcıların görüş ve önerilerine kulak vermeyi hedeflediğimiz serbest kürsüden eğitim ve uygulamaya yön gösterecek sonuçlar çıkmasını hedefliyoruz. İstanbul Buluşmaları düşüncesinin doğmasında ve bugüne gelmesinde yol gösterici olan Danışma Kurulu üyelerine, uzman oldukları alanlarda yılların deneyimlerini bizimle paylaşan, özveriyle uzun toplantılarımıza katılan, 14 heyecanımıza ortak olan moderatörlerimize, bizi destekleyen tüm kurumlara, emeği geçen herkese, Bilim Kurulu adına şükranlarımı sunuyorum ve bu iki günlük toplantıların verimli sonuçlar doğurmasını diliyorum. (Alkışlar) SUNUCU- Sayın Doç. Dr. Fatma Ünsal’a teşekkür ediyoruz. Açılış konuşmalarını yapmak üzere, Prof. Dr. Oğuz Ceylan’ı kürsüye davet ediyoruz. Prof. Dr. OĞUZ CEYLAN (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektör Yardımcısı)- Hepinize hoş geldiniz diyorum. Sayın Dekan, Sayın Bölüm Başkanları, Sayın TOKİ Başkanı, değerli katılımcılar; İstanbul’da eğitim veren üç üniversitenin İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesinin Şehir ve Bölge Planlama Bölümleriyle, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nin işbirliğiyle her yıl Ekim ayının ilk haftasında düzenlenmesi kararlaştırılan İstanbul Buluşmalarında bu yıl ana tema İstanbul’da Büyük Projeler olarak belirlenmiştir. Uygulanması düşünülen büyük projelerin, İstanbul kentinin iç dinamiklerinde nasıl bir rol oynayabileceğine yönelik projeksiyonların oluşturulması, ancak böylesine kapsamlı ve geniş katılımlı bir toplantıda ele alınabilirdi. Açılış oturumu panelle başlayacak ve konut, sosyo-ekonomik yapı, ulaşım, büyük yatırımlar temalı yuvarlak masa oturumlarıyla devam edecek olan ve İstanbul kentinin geleceğine yönelik bulgular içermesi hedeflenen 2007 İstanbul Buluşmalarının gerçekleşmesinde emeği geçen tüm kişilere teşekkür eder, katılımcılara başarılar diler, saygılarımı sunarım. (Alkışlar) SUNUCU- Sayın Prof. Dr Oğuz Ceylan’a teşekkür ediyor ve açılış konuşmasını yapmak üzere Sayın Prof. Dr. İlgi Yüce Aşkun’u kürsüye davet ediyoruz. Prof. Dr. İLGİ YÜCE AŞKUN (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı)- Sayın Rektör Yardımcımız, Sayın Bölüm 15 Başkanımız, Sayın TOKİ Başkanı, sayın katılımcılar, sevgili öğrenciler; İstanbul’un üç üniversitesinin Şehir ve Bölge Planlama Bölümlerinin ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesinin işbirliğiyle düzenlenmiş olan İstanbul Buluşmalarının birincisine ev sahipliği yapmaktan çok mutluyuz. Sürekli olmasını dilediğim bu ilk sempozyumun başarılı geçmesini diliyor ve hepinize hoş geldiniz diyorum. (Alkışlar) SUNUCU- Sayın Prof.Dr. İlgi Yüce Aşkun’a teşekkür ediyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına Prof. Dr. Hüseyin Kaptan’ı açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyoruz. Prof. Dr. HÜSEYİN KAPTAN (İstanbul Büyükşehir Belediyesi)- Efendim saygılar, sevgiler. Sayın Başkanım gelemedi, size sevgilerini sunuyor, başarılar diliyor. Şehir plancılarının vazgeçilmez misyonu nedeniyle, bugün yaşadığımız olumlu olumsuz deneyimlerin sonuçlarında, gelecek için işbirliğini önemle arzu ediyor, bu arzularını iletti size. Ben çok uzun bir konuşma hazırladım fakat bunu kendi adıma. Esas hitap etmek istediğim akademisyen arkadaşlarım değildi, profesyonel plancılardı. Sizin bu nedenle vaktinizi almayacağım. İstanbul Metropoliten Alanı 1/25 000 Nazım Planını geçen hafta kırmızı bir kurdeleye bağlayarak, Başkana sunduk. Ayrıca, siyasi anlamda temsilci olarak, ikinci bir kurdeleli paketi İmar Komisyonuna sunduk. Böylece 2.5 sene süren muhteşem planlama serüveni bizim açımızdan bitti. Ama, hiçbir zaman bunun İstanbul’un sorunlarına deva olduğunu söylemek gibi bir iddiada bulunmak istemem. Bence bu plan, yaşamda imtihana girecek, halk nezdinde ve bütün dinamikler içinde yer yer yenilenecek, yer yer kazanacak. Ancak planlama süreci ve uygulama süreci yeni başlıyor demek isterim. Çok başka hususu daha burada ifade etmek istiyorum. Makro ölçekte planlar, eğer eylem planlarını bünyesinde taşımazsa hiçbir şey ifade etmez. Onun için bu plan, 100’e yakın eylem projesini de bünyesinde bulunduruyor. Bu eylem projeleri ki en büyük uygulamacı olan TOKİ’yi de yönlendirecek. 16 TOKİ’nin hızının daha önünde gidebilecek davranışları, kapasiteyi ve yöntemleri içeriyor. Böylece İstanbul yeni bir imtihana giriyor. TOKİ ile birlikte diye düşünüyoruz. Daha önemlisi, kentsel tasarımcılar için, fizik plancıları için ve mimarlar için yeni perspektifler getiriyor. Bu söyleyeceğim son derece önemlidir: İstanbul Çevre Düzeni Planı, gerek yerleşik alanlarda, gerekse yoğunlaşma sürecinde olan yerleşik alanlarda, gerekse boş gelişme alanlarında ve bütün işlevlerde kentsel tasarım koşullarını ön şart olarak koyuyor. Yani, artık tasarımcılar yarışacak, uygulamalar ve tasarımcılar… Böylece yönetmelik dediğimiz tek tip elbisenin dışında toplumla bütünleşen, uzlaşan, deneyen tasarım kriterleri öne çıkacak. Bu bize çok geniş ufuklar açıyor; bunu Çevre Düzeni bir zorunluluk olarak öneriyor. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, panelin son gününe yetişirsem, daha kapsamlı metropoliten planlamanın ilkelerini, bu projelerin neler olduğunu size açıklamak isterim. Size başarılar dilerim, saygılar sevgiler. (Alkışlar) SUNUCU- Sayın Prof. Dr. Hüseyin Kaptan’a teşekkür ediyor ve açılış konuşmasını yapmak üzere Sayın TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ı üzere kürsümüze davet ediyoruz. ERDOĞAN BAYRAKTAR (TOKİ Başkanı)- Saygıdeğer hocalarımız, çok değerli katılımcılar; İstanbul Buluşmaları adı altında Büyük Projeler başlığıyla bize davetiye gönderilen bu sempozyumun Türkiye’mize, İstanbul’umuza hayırlı olmasını diliyorum. Gerçekten davetiyede şöyle bir ibare vardı, beni çok heyecanlandırdı “artık İstanbul’un alışılmışın dışında projelere ihtiyacı var” bu, gerçekten altı çizilmesi gereken bir cümle. Müsaade ederseniz kısaca TOKİ’nin Türkiye genelinde yaptığı işleri ifade etmeye çalışacağım, sonra İstanbul geneli üzerinde bugünkü konumuza geçmek istiyorum. Bilindiği üzere, Türkiye’nin 780 bin kilometre karesini bir bütün olarak düşünüp, başta İstanbul olmak üzere, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Diyarbakır ve yeni iç göç alan Batman ile Van gibi illerimizde de çok 17 kötü bir yapılaşma var. Gecekondulaşmanın ötesinde, çarpık yapılaşma, yoğun yapılaşma ve kaçak yapılaşma, çok katlı kaçak yapılaşma, ülkemizi ve mekânsal ortamları tehdit eder hale gelmiştir. TOKİ olarak biz, 2003 yılı başından itibaren gerek Anayasamız, gerekse İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, gerekse Habitat gündemlerinden esinlenerek ve TOKİ’nin kanunu doğrultusunda, Türkiye’de yerleşim, konut ve şehirleşme seferberliği başlattık. Bugüne kadar, Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, 81 vilayetinde 350’den fazla ilçesinde, 1000’e yakın şantiyede bugün 280 bin konut rakamını aştık. Bunların 150 bin tanesini teslim eder duruma getirdik. Bunlarla birlikte modern hayatın gerektirdiği sosyal donatıları eğitim, ticaret, sağlık, rekreasyon alanları, park alanları, spor alanlarını da beraber üretmeye çalışıyoruz. Yine, altyapı yatırımlarını da beraberce yürütmeye çalışıyoruz. İnşallah, önümüzdeki süreçte de bu çalışmalarımıza devam edeceğiz. Tabii ki sosyal devlet olmanın gereği, gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi devlet alt gelir grubuna ve yoksullara konut üretiminden bir süre daha vazgeçmemelidir. Yine, Türkiye’de depremsellik özelliğini kaldıracak, depremden oluşacak zararları asgariye indirmek için çalışmalarına devam etmelidir. Özel sektörün gitmediği ihtiyaç bölgelerinde örnek uygulamalar yapmak suretiyle, bu sektördeki aktörlere örnek teşkil edecek, belediyelere örnek teşkil edecek çalışmalarını yürütmek zorundadır. Yine TOKİ modern dünyada, bilimsel dünyada olduğu gibi kendi kaynağını yaratmak suretiyle, Hazineden almış olduğu arsaları değerlendirerek, özel sektörle birlikte çok kaliteli projelerle Türkiye’ye sınıf atlatan ve en ileri yapım teknolojilerini ve akıllı evleri Türkiye’ye getiren bir mantıkla, bir uygulamayla, bugün Türkiye’nin her tarafında bu çalışmalarını ve uygulamalarını devam ettirmektedir. Bugün bildiğimiz gibi, gerek üniversitelerimizin, gerek Şehir Plancıları Odası, şehir plancılarımızın, mimarlarımızın, mühendislerimizin ve bu kapsamdaki tüm aktörleri en derinden ilgilendiren ve kafasını yoran husus, dünyadaki yoksul grubun, sağlıksız ortamlarda yaşıyor olmasıdır. 18 Bilindiği gibi bugün, dünyada 1 milyardan fazla insan gecekondularda ve modern hayatın bugün dünyada geldiği boyutun çok gerisindeki ortamlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu süreç böyle devam ederse 2030 yılında bu nüfusun 2.5 milyara ulaşacağı hesap edilmekte, varsayılmaktadır. Dünyada bu doğrultuda HABİTAT ve diğer evrensel kuruluşlar kafasını yorarken, ülkemizde de ne yapmamız gerektiği hususunda çok ciddi düşünmemiz gerekmektedir. Bugün sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin vilayetlerinin çok büyük bir bölümünde, hatta nüfusu 60-70 bin üzerinde olan ilçelerimizde de, hem gecekondulaşma hem de çarpık yapılaşma vardır. Bunun sebeplerine çok fazla değinmeyeceğim, ama çözümler nedir noktasında, başta İstanbul olmak üzere görüşlerimi ifade edeceğim. İstanbul Türkiye’nin gözbebeği, Türkiye’nin konut sayısı bakımından yüzde 21’i, nüfus bakımından yüzde 15-16’sı, ama bir bakıma Türkiye’nin her şeyi. Artık İstanbul için çok değişik projeler yapmanın, çok değişik uygulamaları hayata geçirmenin zamanının geldiği çok açıkça gözükmektedir. İstanbul bundan 10-15 sene evvel dünya gündeminde bu kadar yoktu, bu kadar tanınmıyordu, bu kadar bilinmiyordu, bu kadar önemsenmiyordu. Teknik anlamda söylüyorum, mimarlık ve mühendislik açısından bunu ifade etmeye çalışıyorum, ama dünyanın geldiği nokta itibariyle artık İstanbul çok değişik bir konum, çok değişik bir vizyon ifade etmektedir. İstanbul’u mukayese bakımından söylüyorum, İstanbul bugün çarpık yapılaşmanın, İstanbul’daki 3 milyon civarında konutun yarısının ya kaçak yapı, ya salaş yapı, ya gecekondu veya depreme dayanıksız yapı olduğunu biliyoruz. İstanbul’da ulaşım problemlerini, birçok problemlerin olduğunu biliyoruz. Ama İstanbul bugün dünyada kendisine emsal şehir olarak New York ile belki Pekin’le, Tokyo ile eşleştirilmelidir. Gelişme düzeyi bakımından Paris’ten, Londra’dan, Berlin’den çok geridir, ama Paris İstanbul’un dengi değil. İstanbul’un dengi New York’tur. İstanbul’un tarihi derinliği, İstanbul’un özellikleri, güzellikleri, anlatılmayacak kadar birçok vizyonu, tepeleri, kapıları, kuleleri, vadileri, boğazı, denizleri, florası, tabiatı, naturası, iklimi dünyada 19 eşine benzerine rastlanmayacak kadar, -hele hele İstanbul’un tarihi derinliğiönem arz eden bir konumdadır. Bu bakımdan biz geçtiğimiz dönemde, İstanbul Büyükşehir Belediyemizle birlikte başlattığımız çalışmaları önümüzdeki dönemde çok daha fazla yoğunlaştıracağız. İstanbul’un ilk belediye başkanı, İstanbul’un Türkler tarafından, Fatih tarafından fethedildiği dönemdeki ilk belediye başkanı Hızır Bey’den günümüze kadar gelen dönemde 1000’e yakın proje yapılmıştır. İstanbul’un rafları projelerle doludur, bunların bir kısmı doğrudur, bir kısmı yanlıştır. Ama İstanbul’da eylem zamanıdır. İstanbul’un 20 kilometre, 50 kilometre değil 400 kilometre metroya ihtiyacı vardır. İstanbul’un yine viyadüklerle, otoban yollarla, tarihi dokuyu bozmadan ve yeşil alanlarını, su havzalarını tahrip etmeden banliyölere aktarılması lazım. Çorlu’nun ve Gebze’nin çok öne çıkartılarak, yine güneyde Bandırma’nın, kuzeyde Kırklareli’nin çok öne çıkartılarak, İstanbul’un desantralize edilmesi, İstanbul’un senkronize edilmesi şarttır. İstanbul’da bizler deprem olgusunun çok ciddi şekilde gelebileceğini bildiğimiz, bilimsel olarak önümüzdeki 30 yıl içerisinde oluşabileceğini gördüğümüz depremi baz alarak, İstanbul’un tarihi dokusunu da koruyarak, ama kültür Ve Tabiat Varlıkları Kurullarının da anlayışını sağlamak suretiyle, onlardan da yol açmak suretiyle bir deprem olduğu zaman tarihi dokunun da yok olacağını kabul ederek, yerin altındaki tarihi dokunun da yok olacağını kabul ederek, mutlaka metroya herkesin sahip çıkması lazım. İstanbul metronun dışında, araç trafiğiyle İstanbul’un problemlerini aşma imkânı yoktur. İstanbul’da 1999 depreminde oluşan yıkım sonrası şu anda ayakta zor duran binaları mutlaka boşaltmamız lazım. Buna hem akademisyen olarak bir baskı oluşturmamız lazım, hem de biz sorumlular olarak. İstanbul Büyükşehir Belediyemizle birlikte, mutlaka önümüzdeki dönemde –sağ olsun hocam, büyüğüm ağabeyim- İstanbul’un Çevre Düzeni Planı, hem 25 000’lik planı, bundan sonra da alt ölçekteki 5 000’lik nazım planlar ve daha alt ölçekteki 1 000’lik uygulama planları da peş peşe geldikten sonra, İstanbul’da artık büyük projelerin zamanı alışılmışın dışındaki projeler 20 zamanı ve İstanbul’da eylem zamanının geldiğini ve geçtiğini ifade etmek lazım. Biz bugün Türkiye’de 11-12 katrilyon TL’ye yaklaşan bir yatırım realize ettik. Bu yatırımın 4 milyar YTL’den fazlasını İstanbul’dan kazandık. Bu bakımdan, İstanbul kendi kendisini yenileyecek özelliklere, kendi kendisini dünya ölçeğinde en ön saflarda, birinci lige çıkartacak konuma fazlasıyla sahiptir. İstanbul’da bugün 3.5 milyon turist geliyorsa, bu bizim hatamızdır. Paris’e 70 milyon turist geliyor senede, İstanbul’a 3.5 milyon; bu olmaz. İstanbul’a 25 milyon turist geldiği zaman, İstanbul kendi çarkını döndürecek ve Türkiye’deki cari açığı da kapatacak bir konuma gelecektir. Bugün Türkiye’deki 30 milyar dolar civarındaki cari açık da, Türkiye’deki terörden sonra en büyük sıkıntımızdır. Bu sıkıntıyı da İstanbul ortadan kaldıracak. İstanbul’da ilk etapta, ilk adımda 20 milyon turist, arkasından 50 milyon ve 100 milyon turist ile Çorlu’dan Gebze’ye kadar ve daha arka kanatlarda Düzce’ye kadar, diğer taraftan Çanakkale’ye, Tekirdağ ve Kırklareli’ne kadar, güneyde de Balıkesir, Bursa ve Edremit bölgesine kadar yayılan, desantralize olan bir İstanbul, Türkiye’yi de kurtaracak ve Ortadoğu’daki bu sıkıntılara da deva olacak bir konumdadır. Bu bakımdan İstanbul’un güzelliklerini, özelliklerini, çok derinlere giden tarihi yapısını öne çıkartmak suretiyle yine İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle ortaya koyduğumuz, bugün başta Küçükçekmece’de yapmış olduğumuz kentsel yenileme projeleri ve gecekondu dönüşüm projeleri, arkasından Fatih’te Neslişah Mahallesinde, Sulukule’de yapmakta olduğumuz proje, Beyoğlu’nda Hacıhüsrev’de yapmakta olduğumuz proje, Kadıköy’de, Fikirtepe’de ve Emekevler’de yapmakta olduğumuz proje, Maltepe Başıbüyük’te, İstanbul’un birçok yerinde, Bağcılar’da, Derbent’te yapmakta olduğumuz projeler, halkımızı da incitmeden, karşılıklı anlayış ve ikna metoduna dayalı olmak suretiyle -bugün çok şükür basınımızın da, akademisyenlerin de çok ciddi desteğini almaktayız- artık açıkgözler hayat gecekondu dönüşümlerinde bulamamakta ve bu 21 kentsel projelerin yenilemelerde tekerine çomak sokamamaktadır. Bu, Türkiye’nin geldiği çok önemli bir noktadır. Bundan sonra bu katlanarak devam edecek. Bugün biz TOKİ olarak Türkiye’de 130’a yakın belediyeyle kentsel yenileme projeleri, dönüşüm projeleri yapmaktayız. Erzincan’da bitirdiğimiz çok güzel proje var, Trabzon Zağnos deresinde bitirdiğimiz çok güzel proje var. Hatay’da, Karabük’te, Denizli’de, İzmit’te Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yapıp, realize ettiğimiz, gecekondu bölgelerini tasfiye ederek, çok güzel modern şehir parçacıkları haline getirdiğimiz, yaşam birimleri haline getirdiğimiz projeler var. Bu birikimi, bu deneyimi, bu portföyü oluşturduk. Bundan sonra Büyükşehir Belediyemizle, Başkanımızla birbirimize daha canhıraş bir gayretle sarılmak suretiyle ve ilçe belediyelerimizi de çok daha iyi disipline ederek, senkronize ederek, karşılıklı motive ederek, elektrik almak elektrik vermek suretiyle, İstanbullunun birlikteliğini ve İstanbullunun heyecanını da işin içine katmak suretiyle, İstanbul’daki kaynakla, İstanbul’un problemlerini çözerek ve sadece İstanbul’un değil, Türkiye’nin vizyonunu artırarak, Türkiye’deki kişi başına düşen gelir seviyesini de çok daha yukarılara getirmek suretiyle, Avrupa’yla kucaklaşma noktasında, dünyayla bütünleşmek noktasında, İstanbul’umuzu vitrine koymak ve İstanbul’un güzelliklerini vitrine koymak suretiyle projelere devam edeceğiz. İstanbul’da TOKİ olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle yapmış olduğumuz işbirliği çerçevesinde, İstanbul’da yaklaşık 90 bölgede şu anda şantiyelerimiz devam etmektedir. İstanbul’da 60 bine yakın konut inşaatı şu anda yapıyoruz, bunların büyük bir kısmını da bitirdik. Bunlarla birlikte sosyal donatılar kapsamında çok güzel yatırımlarımız var, köprülü kavşaklardan altyapıları kadar, dere ıslahlarına, yol yapımlarına, altyapılara kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesine yardımcı olmak suretiyle bu çalışmalarımıza devam ediyoruz. Önümüzdeki süreçte, belki de yeni birtakım yasal düzenlemelerle, İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle daha akuple olmak tarzında, İstanbul’daki kentsel 22 yenilemeleri ve gecekondu dönüşümlerini yerinde kaynak üretmek veya taşımak suretiyle insanlarımızı ikna etmek, ama açıkgözlere de hiç fırsat vermeden, çok ciddi bir biçimde bunları yürüteceğiz. Sözlerimin arasında ifade ettim, tekrar ifade etmek istiyorum. Bugün Türkiye’de bize göre terörden sonra -ki dün de maalesef 13 tane evladımızı, askerimizi kaybettik, çok acı bir şey yüreklerimizi dağlayan bir olay- bunun arkasında gecekondu olayı da var. En büyük birinci problemimiz terör, terörden sonra cari açık, sonra gecekondulaşma ve çarpık yapılaşmadır. Birbirine bağlı ve dayalı olan bu problemleri çözmek için elimizden gelen en üstün gayreti göstereceğiz. Burada mihenk taşı İstanbul. Ankara’da biz, Ankara kent girişi protokol yolunda, yaklaşık 8 bin gecekonduyu yıktık ve onların bir bölümünü hak sahibi olmayanlara uzun vadeli ev vermek suretiyle, onları evlerine yerleştiriyoruz; hak sahibi olanların da yerinden ev inşaatları şu anda devam ediyor, Ankara Büyükşehir Belediyemizle yapıyoruz, vereceğiz. İstanbul’da bu biraz daha zor, ama biraz daha yasal takviye lazım, biraz daha üniversitelerimizin ve Odalarımızın desteği lazım, sivil toplum kuruluşları ve bu konuda kafasını yoran diğer aktörlerin desteği lazım, İstanbul halkının desteği lazım, bilim adamlarımızın, sermaye grubunun desteği lazım. Gerçekten alışılmışın dışında bir eylem planıyla, projelerle, ama mutlaka projeleri araziye uydurmak suretiyle, bu projeler evlerimizin köşesinde, raflarında, ofislerimizin raflarında ve belediyemizin raflarında durduğu sürece İstanbul’da güç kaybetmeye, dünyada güç kaybetmeye, ülkede güç kaybetmeye devam ederiz. Yüzde 100 doğru değil, ama yüzde 70 doğruyu yakalamak suretiyle yolumuza mutlaka devam edeceğiz. Ben katılımcılara yürekten teşekkür ediyorum. Bu sempozyumun İstanbul’umuza, ülkemize hayırlı olmasını diliyorum. Hepinize tekrar saygılar sunuyorum. (Alkışlar) SUNUCU- Sayın TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’a teşekkür ediyoruz. -----&----- 23 AÇILIŞ OTURUMU “PLANLAMADA DEĞİŞİM VE YENİ ARAYIŞLAR” Oturum Başkanı: Doç. Dr. Fatma ÜNSAL ------&-----SUNUCU- “Planlamada Değişim ve Yeni Arayışlar” temalı açılış oturumunu başlatmak üzere Sayın Doç. Dr. Fatma Ünsal’ı kürsüye davet ediyoruz. OTURUM BAŞKANI (Doç. Dr. Fatma Ünsal)- Değerli konuklar; açılış konuşmasında da bahsettiğimiz gibi günün ilerleyen saatlerinde ve yarın kapsamlı olarak kentsel projeleri tartışacağız, masaya yatıracağız. Fakat onun öncesinde, bu kentsel projelerin içinde olduğu kentsel bağlamı ve planlama sürecini çok boyutlu olarak irdelemek üzere bir açılış oturumumuz var. Ben burada programda görüldüğü sırayla konuşmacılarımızı kürsüye davet etmek istiyorum: Prof. Dr. Hüseyin Cengiz Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölüm Başkanı, Prof. Dr. Nuran Zeren Gülersoy İstanbul Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölüm Başkanı, Prof. Dr. Güzin Konuk Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölüm Başkanı, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Yrd. Doç. Dr. Pınar Özden. Programımızdaki kısa bir gecikmeden dolayı, mümkün olduğu kadar konuşmalarımızı 10 dakikayla sınırlı tutmak hedefindeyiz. Yine aynı sırayla, Hüseyin hocam buyurun lütfen, 10 dakika. 24 Prof. Dr. HÜSEYİN CENGİZ (Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı)- Teşekkürler, günaydın. Sözlerime İstanbul adına bizi buluşturmak için çaba harcayan herkese teşekkür ederek başlamak istiyorum. Niçin planlamada değişim ve yeni arayışlar? Çünkü hızlı değişim ve dönüşüm sürecinde, günümüz koşullarında sanayileşme ve metropolitenleşme sürecini çarpık yaşamış İstanbul’un fizik mekânlarının yeniden yaratılması gerekmektedir. Bilindiği gibi, son 30 yıldan günümüze dünyada yaşanan sosyo-ekonomik ve teknolojik gelişmeler, günümüz dünyasında bilgi toplumu ile başlayan küreselleşme süreci ve bu sürecin bölgesel ve şehirsel mekâna getirdiği değişim ve dönüşümler, fiziksel planlama anlayışı ve politikalarında önemli değişiklikleri gündeme getirmiştir. Temel teknolojinin bilgisayar olması ve pazarın da global ekonomiye eklemlenmesi sonucunda stratejik mekânsal planlama bir çıkış noktası olarak görülmektedir. Bu nedenle, ekonomik ve sosyal gelişimi amaçlanan bölgenin geleceğini şekillendirmede rol oynayan ve bu amaçlara ulaşmak için eylemler ortaya koyan, stratejik mekânsal planlama modeli, bölgelerin ve şehirlerin sosyal, ekonomik, tarihi, kültürel, ekolojik ve teknolojik kaynaklarını kullanarak, küresel ekonomiye entegre olma yolunu seçmektedir. Bu anlamda küresel ekonomiye eklemlenerek, gelişme öngörülmekte, ancak yerelleşme olgusu farklı boyut kazanmaktadır. Avrupa Birliğine entegrasyon sürecinde İstanbul, bugün sanayi sonrası küresel hizmet kenti oluşumu yaşamakta ve 2010 yılında Avrupa kültür başkenti olma sürecinde mekânsal olarak yeniden yaratılmaktadır. Sanayileşme sürecinin mekân organizasyonu radikal olarak değişmektedir. Küreselleşme sürecinde kentler birbirleriyle yarışmakta, küresel rekabet koşulları kentleri yaratıcı ekonomiler için zorlamaktadır. Kentler bu süreçte marka haline gelerek, kendilerini pazarlamakta ve kent mekânının niteliklerinin artırılması kapsamında mekânın yeniden yaratılması, değişim ve dönüşümü zorunlu kılmaktadır. Dönüşümün hızı önemli değişmeler meydana getirmektedir. Günümüzde üretilmiş bazı planlarda, yerleşme 25 içinde büyük bir alana, kentsel dönüşüm proje alanı lejantı getirilerek, mekânın işlevsel dönüşümü sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşımın daha önce dönüşümü parsel ölçeğinde sağlayan, ilan edilen turizm alanı yaklaşımından pek bir farkı yoktur. Proje alanının çevreye etkileri, çevreye entegrasyonu, dönüşüm için potansiyel oluşturup oluşturmadığı gibi konular, bu yaklaşımda göz ardı edildiği izlenimi vermektedir. Günceli yakalamak adına İstanbul’da Büyük Projeler dendiğinde aklıma en önemli proje olarak İstanbul’a su getirme projesi geliyor. Melen suyunun bağlanması için 1.5 kilometrelik bir bağlantının kaldığı, dünkü gazete haberinde okudum. Bu haber aslında şu mesajı da bize beraberinde getiriyor. Doğal kaynakların ve su havzalarının yönetiminin bu konuda proje üretilmesinin ne kadar acil, önemli ve hayati olduğunu vurgulamaktadır. İkinci en önemli projesi İstanbul’un iki yakasını, boğazın altından bağlayacak olan, tüplerinin üçte birinin tamamlanmış olduğu Marmaray projesidir. İstanbul’un Eminönü, Üsküdar, Kadıköy gibi tarihsel bir ürünü olan söz konusu yerleşmeleri, yerleşmelerle nasıl dolaysız olarak ilişkilendirileceği, etkileyecek tarihi kent bu projenin, mekânlarını bu nasıl etkileyeceği ve etkilerin nasıl giderileceği konuları mevcut planlarda izlenememektedir. Aslında, bu iki önemli projeye dikkat çekmek istedim. Zannediyorum, zaman da çok az, fazla da uzatmak istemiyorum. Devam eden mevcut kavşakların düzenlenmesi projesi olumlu bir yaklaşım gibi gözükmesine rağmen, kentin E-5 üstündeki yerleşmelerini birbirleriyle ilişkilendirecek, E-5’i kullanmadan erişebilirliklerini artıracak, kent içi ana aksların geliştirilmesine yönelik projelere ihtiyaç vardır. Teşekkür ederim. Prof. Dr. NURAN ZEREN GÜLERSOY (İstanbul Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı)- Teşekkür ederim. Sayın konuklar; sizleri İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü adına saygıyla selamlarım. Sizleri saygıyla 26 selamlarken, bu organizasyonu gerçekleştiren arkadaşlarıma, bizim dışımızdaki üniversitelere ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesine teşekkürlerimi sunarım. Evet, hepimiz biliyoruz İstanbul’un son 100 yılda benzeri görülmemiş bir değişim içinde olduğunu, nüfusunun katlandığını. Gerek Avrupa ülkeleri içinde gerek OECD ülkeleri içinde, gerek dünyadaki büyük metropoliten kentleri içinde, nüfus açısından da özel bir yeri var. Çok özel bir coğrafi konumu olduğunu, doğal değerlerinin önemini yine hepimiz biliyoruz. Çok zengin tarihi ve kültürel mimari mirasa sahibiz. İstanbul, Türkiye’nin ekonomik dünyasında da çok önemli bir yeri olan bir şehir. Hemen her dönemde sadece Türkiye için değil, dünya için olan önemi nedeniyle gerek yerel gerek merkezi yöneticiler, İstanbul’u yalnız kültürel, doğal ve tarihi özellikleriyle değil, aynı zamanda ekonomik potansiyelleriyle de ön plana çıkarmaya, dünya pazarlarına açmaya ve ön plana çıkarmaya gayret ediyorlar. Bu ekonomik büyüme, üretim, ticaret, servis, kültür ve turizm alanlarında daha da öne çıkıyor, İstanbul kentinin potansiyeli nedeniyle. İstanbul, özellikle son yıllarda dünyadaki gelişmelere de paralel olarak ekonomik konularda dünya pazarlarında rekabet etmeye çalışırken, sadece kendi gücüyle değil tabii ki ön plana çıkma gayreti, aynı zamanda başka ülkelerin kentleriyle de rekabet etmek durumunda. Özellikle Çin, Doğu Avrupa ve Asya ülkelerinde ortaya çıkan, İstanbul ve belki de Türkiye ekonomisini -örneğin tekstil açısından- tehdit eden rakip kentlerle de uğraşmak, onlar da boy ölçüşmek ve onlardaki gelişmeleri de dikkate almak zorunda. Büyüme, özellikle ekonomik alandaki hızla büyüme çabaları bir yandan ekonomiyi geliştirme gayretlerini güçlendirirken, diğer yandan eğer planla bütünleştirilmezse plansız kentleşme, göç ve çeşitli fiziksel altyapı sorunlarına neden oluyor. Eğer planlı ve düzenli, bir sistem içinde, eğer bir planlama hiyerarşisi içine oturtulmazsa yapılan bu çalışmalar, -burada büyük projeler diyoruz- zaman zaman getirilerinden büyük belki de götürüleri olabiliyor. 27 Güneydoğu Avrupa ülkelerinin yakın komşuluğunda olması, Bulgaristan, Yunanistan gibi, Karadeniz’e açılan kapı olması, Rusya, Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan gibi ülkelerle yakın bağlantısı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Cezayir, Fas, Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, Ürdün, İran, Lübnan, Suriye gibi ülkelerle ekonomik ve kültürel ilişkiler içine girmesini ve bu ilişkileri her yönüyle güçlendirmesini de gerekli kılıyor. İstanbul, sahip olduğu stratejik konumu nedeniyle, sahip olduğu kültürel ve doğal değerleriyle, bölgesel bir çekim merkezi özelliğini taşıyor. Avrasya bölgesi olarak tanımlanan bölgenin, özellikle üç alanda son yıllarda finans ve servis, lojistik, iletişim, ulaşım, altyapı ve turizm ve kültür konularında merkezi olma durumunda. Bütün bu yapı tabii ki kentlere fiziksel anlamda da yansıyor. Örneğin finans ve servis merkezi olması, bankalar, finans kurumları, sigorta, gayrimenkul sektörü, reklam şirketleri, lojistik servisleri yalnızca ekonomik boyutuyla değil, mekânsal boyutuyla da etkiliyor ve dolayısıyla bizi çok ilgilendiriyor. İşte herhalde bu yüzden ki Dubai Prensi, Katar Emiri bu cazibe merkezine yatırım yapmak istiyor. Finans ve servis sektöründe OECD ülkeleri içinde de ön planda geldiğini biliyoruz. Bütün bu konular ve projeler bundan sonraki oturumlarda ayrıntılarıyla tartışılacak. Lojistik yönden bakılınca İstanbul Türkiye’nin Asya ve Avrupa’ya açılan ticaret kapısı dedik. Ticaret kapısı olması aynı zamanda ulaşım, iletişim ve lojistik yönden çok büyük önem taşıyor. Avrupa’ya Berlin-İstanbul koridoru olarak tanımlanan güzergaha, yine Avrupa Birliği transport koridor olarak tanımlanan Avrupa-Kafkasya-Asya bağlantısıyla da bütünleştirilen ulaşım hattı, 1993’te başlatılan programla Karadeniz çevresinde bir ring yolu yaparak, Avrupa’yı İstanbul’dan Akdeniz’e bağlamayı planlayan ulaşım, Ortadoğu’ya İstanbul-Ankara-Irak bağlantısı.. Bütün bunlar aslında İstanbul’daki bu global gelişmenin sonuçları. Lojistik hat, lojistik merkez olarak da tanımlanması farklı ulaşım türlerinin de kuşkusuz kombinasyonunu gerektiriyor. Detayları daha sonraki oturumda 28 tartışılacak olan çok sayıda uluslararası ulaşım projemiz var. Bunların sadece karayoluyla değil, kuşkusuz havayolu, denizyolu, liman kolaylıklarıyla da bütünleştirilmesi gerekiyor. İstanbul yalnız Türkiye’nin değil, yalnız Avrupa’nın değil, yalnız Ortadoğu’nun değil aslında dünyanın merkezi. Avrasya’nın dünyaya açılan kapısı ve bağlantı noktası. Avrupa, Asya, Ortadoğu, Eski Doğu Avrupa Bloku ülkelerinin finansal merkezi, lojistik merkezi, turizm ve kültür merkezi. İstanbul aynı zamanda Türkiye’nin ve saydığım çevrenin inovasyon ve bilgi temelli teknoloji ve iş merkezi. Bütün bu özellikleri nedeniyle kuşkusuz İstanbul’un birbiriyle iyi ilişkilendirilmiş ulaşım sistemi, yolları, karayolları, demiryolları, havayolları ve bunları tamamlayan alanları, liman gibi havayolu gibi çok büyük önem taşıyor. Birbirleriyle, üst düzey kararlarıyla da ilişkili, kent üzerindeki tüm etkilerini dikkate alacak çözüm sunarken, sorun yaratmayacak projelere kuşkusuz ihtiyacımız var ve bu projelerin de ilgili tüm kuruluşlarla bütünleşik olarak, sadece parsel ya da sadece çevre ölçeğinde kararlarla geliştirilmesi sanıyorum bizi endişelendiriyor. Yalnız ekonomik boyutunu, yalnızca ekonomik etkilerini değil kent üzerinde yaratacağı diğer sosyal, kültürel etkileri de dikkate alan çözümlere ihtiyacımız var. Bitirirken, organizasyon komitesine ve katılımcılara tekrar teşekkür ediyorum ve bu toplantının İstanbul için başarılı sonuçlar getirmesini diliyorum. (Alkışlar) Prof. Dr. GÜZİN KONUK (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Başkanı)- Değerli konuklar, sevgili öğrenciler; ilkini yapmakta olduğumuz İstanbul Buluşmalarına hoş geldiniz. Bundan yaklaşık 1.5 yıl önce, bölüm başkanlığı görevine başladığım zaman, şimdi aramızda olan Sayın Ahmet Turgut, o zaman İstanbul Şehir Plancıları Odası Başkanı olarak yaptığı ziyarette, ortak bölüm tartışmalarında bir konunun hâlâ eksik olduğu ve bizim için de önemli bir misyon olduğu gündeme geldi. Neydi bu? İstanbul’un bu öncü, yenilikçi, dinamik yapısının farklılaşan biçimde bütün kurumlarla birlikte ele alınarak, İstanbul buluşmalarında tartışılabilmesi. Bu laboratuarın sürekli izlenmesi, her yıl yapılan toplantılarla 29 bu yenilikçi yapının dünyayla örtüştürülerek, ülkenin diğer yapısına doğru birtakım bilgileri aktarabilmesi. Bu fikirden yola çıkan bu toplantının bugün gerçekleşmesi beni çok mutlu ediyor. Sayın Bayraktar çok güzel bir kelime kullandı İstanbul için, “ülkenin gözbebeği” dedi. Gerçekten Türkiye’nin gözbebeği nitelikli, yani o kadar hassas, o kadar bunun önemli olan bu merkezi, biraz önce söylediğim gibi, pek çok küresel dinamikleri de dünya kenti olma etkilerini de bünyesinde taşıyor. O zaman geleceğe bakışımızda İstanbul’a olan bu farklı yaklaşımımızı, yenilikçi planlama anlayışının beklentileri çerçevesinde ele almalıyız. Burada yenilikçi planlama anlayışı ve yeni değişimleri gündeme getirmek istediğimizde iki kavramdan hareket etmemiz gerekiyor. Biri mekânsal stratejik planlama, bir diğeri de kentsel projeler. İşte bu ilk toplantı, bu çok güçlü iki kavramı da burada hep beraber tartışma fırsatı bize verdi. Buna iki kavram diyorum, ama biliyoruz ki gerek mekânsal stratejik plan ve gerekse kentsel projeler birbirinin ayrılmaz parçası. Sayın Hüseyin Kaptan hocamız da bunu İstanbul örneğinde çok net ortaya koydu. 80 sonrası değişimler, küreselleşme diye tanımladığımız bu değişimler, ülkelerin sınır ötesi ilişkilerini hızlandırdı, ekonomik ilişkilerini hızlandırdı ve tüm aktörlerin birlikte hareket edebilirliğini gerekli olarak ortaya koydu. Bugüne kadar geleneksel planlama anlayışıyla ele aldığımız sistemin bu değişimin hızıyla örtüşemediği, bu geleneksel planın üstten buyurucu özelliğinin artık alttaki kentsel dinamiklerle hızla kenetlenemediği görüşünü bize net olarak koydu. O zaman bütün dünyada olduğu gibi yeni arayışlar, stratejik planlama dediğimiz yeni bir planlama yaklaşımını bu koşullarla, bu konjonktürle çok iyi örtüşür bir biçimde ortaya koydu. Stratejik planlamanın değişen yapısında mekân stratejileriyle bütünleşmesi, geleneksel arazi kullanımı planından öte tüm aktörlerin birlikte hareket ettiği ve kentsel dinamiklerin, kentsel sorunlarla ve projelerle hızla buluşacağı bir yeni yaklaşım modeliydi. Son 80 sonrası gelişmelerle ortaya çıkan bu kavramsal yaklaşım, tüm dünya üniversitelerinde bu bağlamda geliştirildi. 30 Stratejik plan, biraz evvel söylediğim gibi aynı zamanda eylem projelerini de büyük kentsel projeleri de aynı güçle birlikte yan yana taşıyordu. Mekânsal gelişme stratejileri mekânın o dinamik yapısındaki sosyal strüktürdeki sorunları daha iyi okumayı, mekânın o dinamik yapısındaki beklentilerini hızla kentsel projelerle kente geri döndürmeyi hedeflemekteydi. İşte planlamada yeni arayışlar çerçevesinde mekânsal stratejiler, bu stratejileri tetikleyecek projelerin varlığı geleceğimiz için çok önemli. Kentsel projelerin olmazsa olmaz üç önemli özelliği var. Bunu ısrarla söylemek istiyorum, çünkü bugünkü toplantıyla da çok örtüştüğünü görüyorum. Kentsel projelerin birinci özelliği kentin dinamikleri ile planlamanın hedefini kesinlikle buluşturmak. Yani kentin dinamiklerini çok iyi okumak, hızla okumak ve bunu planlamanın hedefleriyle güçlü bir şekilde hızla el ele tutuşturmak. İkincisi, plan-proje diyalektiği, bu da yine stratejik planla eylem projelerinin olmazsa olmaz, birlikte hareket edebilirliğinin sağlanması. Mutlaka stratejik planın eylem projeleriyle aynı anda, birlikte, önce plan sonra eylem projeleri değil, birlikte olmazsa olmaz parçaları olarak ortaya gelebilmesi. Üçüncüsü ise, kamu-özel sektör birlikteliği. Bu üç yenilik, dünyadaki küresel sistemdeki değişimlerin paralelinde planlamaya da yansımış ve planlarla birlikte kentlerde çözüm aracı olarak ortaya çıkmıştır. Mutlaka bu hızlı değişim -giriş konuşmasında Sayın Ünsal da bahsettikentsel projeleri de özel sektörün hızlı, değişken yapısının kentlerde parçacı yaklaşımlarla kenti böldüğünü de biliyoruz, ama bizim planlama bağlamında bütünsel bakışımız içerisinde planlama ve projelerin birlikte hareket edebilirliliğini sistematik ele almanın da önemini yadsımıyoruz. Kamu ve özel sektörün birlikte hareket edebilirliliği, bizim için kaçınılmaz, olmazsa olmaz yeni yaklaşım. Zaten küreselleşme de çok aktörlü yapısında bu birlikteliği güçlü olarak ortaya koyuyor. Buradan kısaca çıkaracağım sonuç şu ki: Bu toplantı geleneksel toplantılardan farklı olarak yenilikçi bir özellik de taşımayı hedefliyor. Bu üç 31 üniversite, planlamanın tüm kuramsal gelişimini izleyen, inceleyen, planlamaya ciddi katkılar getiren bu üç üniversitenin, kentin dinamikleriyle, bir yeni platformda buluşmasını hedefliyor. Bu buluşma platformunun da çok aktörlü bir platform olmasını hedefleniyor. Yani, kentteki tüm grupların birlikte hareket edebilirliliğini sağlayacak zemini oluşturmak. Zaten şu anda bu yenilikçi yapıda en çok zorlandığımız olgu da bu sürecin kontrolü ve bu süreç içerisinde aktörlerin birlikte hareket edebildiği yeni modelin güçlü ortaya konabilmesi. İnanıyorum ki bugün ve yarın birlikte yapacağımız yuvarlak masa toplantıları, bu çok aktörlü yapıdaki buluşmayı gerçekleştirecek, bunun ilk özgün örneği olacak ve buradan yola çıkarak biz hep beraber geleceğimiz için yeni kararları birlikte etüt ederek, bir noktaya doğru gitmeye çalışacağız. Kentimiz bizden bunu bekliyor diye düşünüyorum. Stratejik planın, projelerin bütünlüğü içerisinde, İstanbul eylem projeleri ile yenilikçi birlikteliği ben başarı ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar) Yrd. Doç. Dr. PELİN PINAR ÖZDEN (Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı)- Ben de teşekkür ediyorum. Hepinize hoş geldiniz diyorum. Güzin Hocam da söyledi, aslında bu etkinliğin gerisinde 1.5 yıllık bir çalışma var. Üç şehircilik bölümümüz ve İstanbul şubemiz birlikte uzun bir zamandır bu etkinliğin hazırlığı için uğraşıyorlar. Bunun da çok temel bir sebebi var. Bizler aslında hep beraber her zaman bu tip çalışmalar içinde beraber olduk. İstanbul’u doğrudan ilgilendiren, Türkiye’nin gündemini doğrudan ilgilendiren bir çok konuda ortak etkinlikler yaptık. Ama İstanbul buluşmalarının şöyle bir farkı olsun istedik: Her sene İstanbul’un gündemini çok derinden etkileyen, İstanbul’u çok sarsan belli bir temanın ele alınıp, onun üzerinden bu konuşmaların, bu gündemin oluşturulmasını istedik, böyle bir farkı olsun istedik. Bu nedenle de İstanbul buluşmaları hem üç bölüm için, hem odamız için farklı bir yere sahip ve hepimizi çok heyecanlandırıyor. Biz de diyoruz ki 32 “buradan çok önemli, çok güçlü mesajlar çıksın, ortak bir sesle, ortak bir dille bunları ifade edebilelim”. Burada hepinize çok önemli görevler düşecek bu sesi oluşturmada, bu mesajları vermede sizin de katkılarınızı bekleyeceğiz. Dediğimiz gibi bu ilk toplantıda Büyük Projeler konusunu tema olarak seçtik. Çünkü İstanbul’un gündeminde şu anda en önemli konu büyük projeler. İstanbul yüzünün, kimliğinin hızla değiştiğini görüyoruz. Bir yandan marka kent yarışması içinde İstanbul kendine bir yer seçmeye çalışıyor, diğer kentler arasında rekabet etmeye çalışıyor. Buna da aslında biraz endişeyle bakıyoruz. Biz hep İstanbul’un kendisinin bir marka olduğunu söylüyoruz, yeni kimliklere, yeni sembollere de ihtiyacı olmadığını söylüyoruz. Bir yandan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olma süreci içinde bir çaba yaşıyor. Bu anlamda İstanbul’a turizm, kongre ve kültür kimlikleri bir arada biçilmeye çalışıyor, ama bu konuda da aslında çok üzerinde tartışılmış, uzlaşılmış birtakım politikalar belirlenmiş de değil. Çok uzun vadeli bir vizyon üzerinde uzlaşılmış değil, bu konuda birtakım programlar yapılmış değil. Bunlarla ilgili endişeler var. Mesela 5 yıllık kalkınma planlarıyla İstanbul için 2023 Eylem Planı ve Türkiye Turizm Stratejisi 2023 Eylem Planı birbiriyle ne kadar örtüştüğü, bunlar konuşulmuş değil, birbirine entegre edilmiş değil. Bu anlamda birtakım sıkıntılar var. Bir yandan turizm, kültür ve kongre merkezi olma arayışı içinde, çabası içinde, birtakım büyük projeler, büyük yatırımlar İstanbul’un çeşitli yerlerine serpiştiriliyor. Özellikle liman alanlarında, bunu geçtiğimiz dönemde çok yaşadık, biliyorsunuz hepiniz. Galataport süreci yaşadık, Haydarpaşa’da bir dünya ticaret merkezi süreci yaşadık, şimdi Kazlıçeşme’de başka bir oluşum söz konusu. Nuran hocam da bahsetti birçok büyük ölçekli ulaşım projesi, kamu yatırımları, bu anlamda İstanbul’da harekete geçmiş durumda. Kamu bu işin içinde ne kadar yer alıyor, ne kadar doğru noktada, bu işin içinde payı nedir bunları tam olarak bilmiyoruz veya burada tartışmak istiyoruz. Bu paylaşımdan kamuya düşen nedir, bunları burada paylaşmak, konuşmak istiyoruz sizlerle. Büyük projeler İstanbul’un tarihi kentsel alanlarını nasıl 33 etkileyecek? Bu yönü çok fazla düşünülmüyor, doğrudan yatırım üzerinden gidiliyor, kamusal ihtiyaçlar nedeniyle birtakım projelerin gerekliliğine vurgu yapılıyor, ama bir yandan da baktığınızda İstanbul tarihi bir kent merkezi, İstanbul dünyanın gözbebeği dedik bu anlamda. Tarihi alanlar bundan ne kadar etkileniyor? Yeni yasalar, tarihi alanlarda dönüşümü teşvik etmeye başladı, bu anlamda büyük projeler söz konusu. Sulukule’de birtakım çalışmalar var, Ayvansaray’da var, çeşitli yerlerde birtakım çalışmalar söz konusu. Son dönemde biliyorsunuz Süleymaniye projesi gündemde, UNESCO uyarılarda bulunuyor. Bu anlamda da sıkıntılarımız var ve tüm bu süreç içinde STK’lar kamu, meslek odaları, üniversiteler hepsi birbirine gergin, setler giderek yükseliyor ve keskinleşiyor. Uzmanlaşma zeminlerine ihtiyacımız var ve dolayısıyla biz bu toplantıda bunların hepsine birtakım çözümler üretmek, birtakım mesajlarla güçlü bir şekilde seslenmek istiyoruz. Diliyorum ki bu amacımıza erişiriz. Herkese başarılar diliyorum. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- İstanbul’da kentsel gelişmeyi yönlendiren, etkileyen tüm aktörler kadar, bütün bu gelişmelerden etkilenen, daha edilgen konumda olan aktörleri de kucaklamayı, bir araya getirmeyi hedefleyen böyle bir toplantı dizisinde kuşkusuz üniversiteler öncü bir rol üstlendi, meslek odamızla birlikte. Bütün bu toplantıların hazırlık sürecinde de, bir tür birbirine kenetlendiğini gördük bu üç üniversitenin meslek odasıyla. Şimdi de o kenetlenmenin bir göstergesi, bir sergilenmesi oldu bu oturum. O ortak bir dil, tek bir dil ama tek bir hedef, daha iyi, daha yaşanabilir, daha adil bölüşülen bir kentsel düzenden söz ediyoruz. Dolayısıyla bunun da bir sergisi oldu bu oturum. Bütün katılımcılara tek tek teşekkür ediyorum. Kısa bir aradan sonra yuvarlak masa toplantılarının, asıl tartışma ekseninin bir tür tematik açılımını yapacak olan panelistlerimizin katılacağı -ki bu panelistlerimiz daha önce de belirttiğim gibi yuvarlak masa toplantılarının 34 da moderatörlüğünü üstlenecekler- bir oturumumuz olacak. Kısa bir aradan sonra, saat 11:00’de tekrar birlikte olacağız. (Alkışlar) -----&---- 35 İKİNCİ OTURUM PANEL Oturum Başkanı: Prof. Dr. Güniz KONUK -----&----OTURUM BAŞKANI (Prof. Dr. Güzin Konuk)- Bu toplantı dizimizin en önemli oturumlarından birini açmak istiyorum, panel. Biliyorsunuz, dört önemli yuvarlak masa ve bir serbest kürsümüz var. Özellikle yuvarlak masada sektörel dört temel konuda katılımcılarla birlikte güçlü bilgi alışverişi yapılacak. Bu dört yuvarlak masanın moderatörlerini şimdi sırayla buraya davet etmek istiyorum, özellikle yuvarlak masaya ilişkin politikaları, ele alışlarını sizlerle birlikte paylaşmak için: Sayın Prof. Dr. Fülin Bölen, İstanbul Teknik Üniversitesi. Sayın Prof. Dr. Haluk Gerçek, İstanbul Teknik Üniversitesi. Sayın Prof. Dr. Murat Güvenç, Bilgi Üniversitesi. Sayın Tavit Töletavitoğlu, Yüksek Şehir Plancısı. Tekrar hoş geldiniz. Oturumlarda dört temel alan var. Bunları yuvarlak masaların sırasıyla kısaca söylersek, birincisi sosyoekonomik yapıya ilişkin yapılacak olan yuvarlak masa toplantısı, Sayın Prof. Dr. Murat Güvenç burada moderatör olarak rol alacak. İkincisi konut üzerine, yine bugün yapılacak olan yuvarlak masa toplantısı, burada da moderatör Sayın Prof. Dr. Fülin Bölen olacak. Yarın iki ayrı yuvarlak masamız var. Hepsini aynı paralelde yapmak istedik, ama hepsine katılmak istediğimizden buna gönlümüz el vermedi. Dolayısıyla, ertesi gün hepimizin katılacağı bir dizi toplantı daha yer alıyor. Üçüncü yuvarlak masa toplantısı ulaşım konusunda olacak, moderatör Sayın Prof. Dr. Haluk Gerçek bu toplantıyı yönlendirecek. Son, dördüncü toplantı ise büyük yatırımlar konusunda olacak, Sayın Tavit Töletavitoğlu da moderatör olarak bunu yönlendirecek. Ben elimdeki panel sırasına göre söz vereceğim. 36 Prof. Dr. FÜLİN BÖLEN (İstanbul Teknik Üniversitesi)- Çok değerli dinleyiciler, değerli öğrenciler; söze başlamadan önce bu görevi veren organizasyona çok teşekkür etmek istiyorum. Daha önce söylendiği gibi planlama açısından önemli gördüğümüz sorunları, farklı aktörlerle birlikte tartışma fırsatı veren bu toplantı için çok teşekkür ediyorum ve başarılı olmasını diliyorum. Benim görevim öğleden sonraki açık oturumda konut ile ilgili olan Büyük Projeler konusundaki gelişmeleri, bana göre ortaya çıkan sorunları sıralamak. Önce, İstanbul’daki konut alanlarıyla ilgili bir genel durumu göstermek, hatırlamak için bir miktar slayt göstermek istiyorum. İstanbul’daki farklı nitelikteki konut alanlarının mekânsal dağılımına baktığımız zaman büyük bir alanın düzensiz gelişmiş alanlar olduğunu görüyoruz. Bunlar içinde bir kısmı ıslah planlı olarak yeniden yasallaştırılmış. Bir de, bunun dışında toplu konut olarak gerçekleştirilen konut alanları var. Bunların önemli bir kısmı TOKİ arazisi olarak ortaya çıkıyor. Bunların havza ile ilişkilerine de baktığımız zaman, bir kısmının havza için veya orman alanları içine rastladığını da görebiliyoruz. Mevcut konut alanlarındaki durumu anlamakta yarar var. Çünkü neye karşı bu büyük projeler gerçekleştiriliyor, onun hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Yeni toplu konutların nasıl geliştiğine dair örnekler, Ataşehir, Ataköy, Bahçeşehir gibi toplu konutlardan ve daha ikinci büyüklükte olan toplu konutların durumlarını görebiliyoruz. Bunun paralelinde İstanbul’un büyük bir bölümünü, yüzde 60 gibi bir bölümünü oluşturan, bildiğimiz gibi yasa dışı konutlar var. Bunların son zamanlarda havza ve orman içinde geliştiğini görüyoruz. Fakat bu orman içine ve havza içine girenler sadece düşük gelirli, kaçak yapılaşmalar değil. Üst gelir dilimleri de orman içinde yeni siteler oluşturmaktalar. Bunlara biraz daha ayrıntılı baktığımızda şöyle ki İMP’de konut ve yaşam kalitesi olarak yaptığımız araştırma çerçevesinde, düzensiz, düzenli ve toplu konut olarak yapılaşmış alanların yoğunluklarına bağlı olarak yaşam kalitelerinin de değişmekte olduğunu görebiliyoruz. Mesela bu düşük yoğunluklu bir düzensiz gelişmiş alan. Biraz daha yoğunluğu artınca 37 yoğunluğu doyma noktasına gelmiş olan Bayrampaşa’daki yapılaşma durumunu görüyoruz. Düzenli yapılaşmış alanlarda, düşük ve orta yoğunluklarda problem yok, fakat yüksek yoğunluklarda örneğin Şişli’de brüt KAKS’ın 3.54 gibi yüksek rakamlara çıktığı sorunlarla karşı karşıya geliniyor. Toplu konut alanları ise yine düşük yoğunluktan başlayarak, daha hassas bölgelerdeki toplu konutlarda daha yüksek yoğunluklara çıkıyor. Fakat yaşam kalitesi açısından, Ataköy gibi, Bahçeşehir gibi daha planlı olarak yapılan toplu konutlarda, yaşam kalitesinin, açık alanların, yeşil alanların daha iyi düzenlendiği örnekler ortaya çıkıyor. Buralarda, KAKS’ın iyi planlanmış olan yerlerde 2’nin altında olduğunu görüyoruz. Ancak, bazı toplu konutlarda, buradaki örnekte olduğu gibi, 2’nin üstünde olan durumda nasıl bir çevre oluştuğunu da görebiliyoruz. Büyük projeler dönemi olarak, konutla ilgili duruma baktığımız zaman -sabah da örneklerini gördük- müthiş bir proje faaliyetiyle karşı karşıyayız İstanbul’da. Bu inşaat firmalarını son derece heyecanlandıran bir durum. Emlak dergilerine baktığımız zaman da bunu müthiş teşvik eden bir yaklaşım içinde olduklarını görüyoruz. “Şimdi konut alma dönemi” diye bütün gazetelerde, dergilerde reklamları görebiliyoruz. Bu büyük toplu konut projelerinin dağılımına baktığımız zaman, nerelerde olduğuna baktığımız zaman, özellikle Avrupa yakasında kuzeye doğru ciddi bir yönelme olduğunu, dehşetle izleyebiliyoruz. Belli yerlerde yoğunlaştığını görüyoruz. Anadolu yakasında da yine orman içine giren, ormana yaklaşan toplu konut alanları ve havza içinde toplu alanlarını görebiliyoruz. Burada, Kiptaş’ın nerelerde konut ürettiğine dair bir belge var. Oldukça yaygın bir şekilde İstanbul’un çeşitli yerlerinde konut üretiliyor ve bunun büyük bir kısmı da üst gelir dilimlerine ait. Büyük projeleri kent makro formu konumları açısından değerlendirdiğimizde, 4 tipte topladım bunları. Birincisi, Halkalı, Bahçeşehir, Ataşehir, Boğazköy, Mimaroba, Sinanoba gibi daha yüksek yoğunluklu ve baştan planlanmış büyük toplu konut alanları. Bunlar etaplar halinde gerçekleştiriliyor ve donatılarıyla birlikte planlandıkları için çok ciddi sorunlar 38 yaşanmıyor. Buna karşılık, bir de parça parça gerçekleştirilen büyük konut alanları var. Örneğin Beylikdüzü, Büyükçekmece, Küçükçekmece’deki, Göktürk’teki, Ispartakule, Çekmeköy’deki örnekler gibi. Bunlar belli alanlarda yoğunlaşıp, birbirinden bağımsız ve üst plandan bana göre bağımsız olarak geliştirildikleri için donatı alanları, yeşil alanları sağlamayan, birbirinden kopuk bir çeşit gecekondu bölgelerine benzer durumlar yaratıyorlar. Nitekim örneğin Beylikdüzü’nde, İMP’de, bu büyük toplu konut alanının daha kentsel bir hale gelebilmesi için kentsel tasarım projesi yapılmak zorunda kalınıyor. Üçüncü grup; TOKİ ve Kiptaş’ın başlattıkları dönüşüm alanlarındaki toplu konut projeleri. Bunlar da, yine bulundukları yerde çok yoğun olarak yapılaşıp, çevrelerine bir ek yük getiren nitelikte çalışmalar. Bir de konunun dışında kaldığını düşündüğüm, küçük ölçekli toplu konut projeleri var, yine yapı adası ölçeğinde, orman ve havza içinde gerçekleştirilen düşük yoğunluklu villa siteler gibi. Bu yeni durumlarda nelerle karşı karşıyayız? Merkezde böyle yapılaşmalar söz konusu. Bunları hızla geçeceğim, birini görmek hepsini görmek gibi bir şey oluyor. Bu arada, Kiptaş’ın da düşük gelirlilere hitap eden konut üretiyorum derken ürettiği projelerden örnekler de var. Kule tipi yapılara karşı olarak Boğazköy’deki toplu konut projelerin daha insan ölçeğinde ve çok çeşitli tipler olduğunu görebiliyoruz. Ispartakule projesi bir yeni şehir öneriyor. Bu, bana Kore’deki yeni toplu konut alanlarını çok hatırlatan, hemen hemen aynı bir projeye benziyor. Bu da Hong Kong’daki durum, çok fazla farkımız yok. İstanbul’daki konut durumunu özetlersek, hızlı nüfus artışı baskısı altındayız, yüzde 33 gibi değişik şeyler söylenebilir. Ama yaklaşık olarak böyle hızlı bir artış var ve her yıl büyük bir nüfus ekleniyor. Yasadışı, düzensiz ve riskli konut alanları yüzde 60 civarında. Bin kişi için üretilmesi gereken konut sayısı 10 yerine 2.5 veya 8 arasında değişiyor. Yılda en az 100 bin konut üretilmesi gerekiyor ve toplu konut projeleri ile üretilen konut sayısı 2007 39 yılında 20 bin civarında. Yani, toplu konut projeleri aslında bu büyük ihtiyacın sadece çok küçük bir bölümünü karşılıyor. Bu büyük projelerle ilgili olarak, önemli bir şey geri dönülmesi zor olan projelerin ortaya çıkması. Türkiye’de böyle bir alışkanlık da çok eksik. Entegre, üst plan kararlarıyla birlikte yürütülen büyük projeler, maalesef çok eksik. Bir yandan da böyle projelerin doğru gerçekleşmesi için de bir politik iradenin olması lazım. Bugün toplu konutun desteklenmesiyle birlikte bu politik irade mevcut. Konut sektörü çok güçlü hale gelmiş durumda. Ancak, buna karşılık inşaat firmalarının geliştirme konut alanlarını geliştirme konusunda çok deneyimleri yok. Sadece bina üretme çabaları var. Konutların büyüklüğü ve satın alınabilirliği konusunda önemli bir konu. Biraz evvel TOKİ’nin ürettiği konutların aslında, ortanın altındaki aileler için satın alınabilirliği olmadığını görebiliyoruz bu tabloda. Bu fiyatları düşürmeye çalışıyorlar. Hane halkı büyüklüğünde değişiklikler var, daha küçük konuta talep var, ama bu daha çok orta ve üst gelir dilimlerinde, düşük gelirlerde değil. Buna karşın düşük gelirliler için küçük konut üretmek gibi bir çaba var. Konut tipleriyle ilgili tercihlere baktığımızda, yaşam kalitesi anketinde İMP’de yaptığımız araştırmada, insanların daha çok 3-4 katlı ve kentsel donatılara yakın yerlerde oturmayı tercih ettiklerini, kentten kopuk çok katlı blokları tercih etmediklerini görüyoruz. Bu çok katlı üretim biçiminin toplu konut olarak yaratılan üretim biçiminin aslında kullanıcıyı yabancılaştıran, tek düze çevreler oluşturduğundan şikâyetçiyiz. Aslında, başka ülkelerde de aynı deneyim yaşanmış ve onlar dinamitleyerek bu alanları yok etmeye çalışıyorlar. Bu alanların, bu çok katlı blokların sürdürülebilirliği yok. Yenilenemeyen enerji kaynaklarını korumayı amaçlayan yaklaşımlar başka ülkelerde çok yaygın olarak geliştirilirken, Türkiye’de henüz böyle bir konu gündeme gelmemiş durumdadır. Oysa, geleceğin yaşam kalitesini yükseltmenin yolu bu yaklaşımdan geçmektedir. Sonuç olarak toplantıda konuşmayı amaçladığımız konular, mevcut konut üretim biçimi, orta ve ortanın altındaki gelir gruplarının konut ihtiyacını 40 karşılamamaktadır. Üretilen konut çevreleri İstanbul coğrafyasında dönüşü olmayan zararlar vermektedir. Üretilen tek tip kule konutlar kimliksiz çevreler oluşturmaktadır. Amaç, mevcut konut ihtiyacını toplumun yaşam kalitesini yükselterek çözmek yerine, konut sektörünün canlı tutulması amacına dönüşmüştür. Burada daha çok konut sektörü önem kazanmıştır, konut ihtiyacının karşılanması değil. Soru olarak bugün panelde tartışmayı amaçladığımız konu, konut sektöründeki bu canlılıktan yararlanarak, acaba olumlu çözümler üretmek için neler yapılabilir, sorusudur. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler. Çok net bir şekilde açtınız Sayın Bölen. Ben ikinci sözü Sayın Prof. Dr. Haluk Gerçek’e bırakıyorum, ulaşım konusundaki yaklaşımını almak için. Prof. Dr. HALUK GERÇEK (İstanbul Teknik Üniversitesi)- Tekrar hoş geldiniz. Ulaşım, tabii İstanbul’da yaşayanların günlük yaşamlarının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bir yerden bir yere ulaşmaya çalışmakla geçiriyoruz önemli bir zamanımızı. Kentsel ölçekte baktığımızda da, stratejik planlamayla ulaşım elbette iç içe ve birlikte yürütülmesi gereken bir çalışma. Biz yarınki yuvarlak masa toplantısında ulaşımın değişik yönlerini tartışıp, değerlendirmeye çalışacağız. Çok değişik farklı kesimleri temsil eden konuşmacılar olacak. Karayollarından -İstanbul’da tabii önemli yatırımlar yapılıyor, büyük projeler var karayollarıyla ilgili- 1. ve 17. bölgeden temsilciler olacak. Marmaray projesi kentin en büyük ulaşım projesi, 3 milyar dolarlık bir proje. Bununla ilgili çalışmalar yapan gruptan bir konuşmacımız olacak. Onun dışında Arnavutköy Semt Girişimi, bir sivil toplum kuruluşu olarak, 3. köprüyle ilgili tartışmalarda çok etkin bir rol oynamıştı daha önce biliyorsunuz, onlardan bir konuşmacımız olacak. Dünya Kaynakları Enstitüsünden, özellikle çevresel sorunlar, ulaştırmanın çevre üzerindeki 41 etkileri konusunda bize bilgi verecek bir başka konuşmacımız olacak. İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı aramızda olacak. Şehir Plancıları yine aramızda olacak. Oldukça kalabalık bir grup, aşağı yukarı 9 kişilik bir yuvarlak masa toplantısı yürütmeye çalışacağız. Ben, bugünkü konuşma içerisinde sadece genel bazı noktalara değinmek istiyorum. Sabahki konuşmalarda üstünü çizdiğimiz, planlamada değişim ve yeni arayışlar, buna bağlı olarak da stratejik planlama yaklaşımı ve büyük projeler bağlamında ulaştırmanın durumu nedir diye kısaca bakmak istiyorum. Tabii mekânsal stratejiler ile ulaşım birbiriyle yakından ilişkili, ulaşım projeleri ve bunların birlikte çözülmesi, etüt edilmesi gerekiyor. İstanbul metropoliten planlama merkezindeki ilk çalışmalar başladığında da zaten amaçlardan biri buydu. Ulaşımı kentsel stratejilerle, mekânsal stratejilerle tamamlayıcı bir öğe olarak birlikte çözme doğrultusunda hareket edildi. Ancak daha önceki planlarda olduğu gibi bu planda da ne yazık ki bu hedef bana göre gerçekleşemedi. Çünkü stratejik plan tamamlandı, onandı, ulaşım planı yeni yapılıyor. Ulaşım planı muhtemelen 1 yıl içerisinde tamamlanacak. Dolayısıyla stratejik planla ulaşım planı birlikteliğinde bir faz farkı ortaya çıktı, daha önceki planlarda olduğu gibi. Bir başka önemli nokta, stratejik planda yer alan ulaştırmaya ilişkin önemli bazı kararların, ulaşım planı modelleriyle test edilmesi olanağı da olmadı. Bu testler yapılamadığı için orada önerilen çözümlerin gerçekten doğru mu, yoksa yanlış çözümler olduğu ya da daha iyi çözümlerinin bulunup bulunamayacağı olgusu henüz incelenmiş değil. Çünkü o sırada bu model testlerini yapabilmek için gerekli olan ulaşım modeliyle ilgili veriler yeni toplanıyordu. Bizde ne yazık ki işler birbiriyle tam koordineli bir biçimde yürütülemiyor. Ama stratejik plan içerisinde ulaştırmaya ilişkin bazı ana kararlar da alındı. Bu kararların içerisinde, özellikle büyük projeler açısından önemli olanlar 3. köprü ve bağlantı yolları yok. Örneğin, Boğazın altına hükümetin yapmaya düşündüğü ve yakında belki ihaleye çıkacak olan karayolu tüneli yok. Şu anda bir kısmının inşaatı 42 devam eden kent içi karayolu tünelleri yok bu planda. Birçok kavşak projesi de yok tabii. Buradan ikinci bir noktaya geliyoruz, plan çalışmalarıyla büyük projeler arasında önemli bir çelişki var. Çünkü büyük projeler plan dışı kararlaştırılıyor. Yani şu anda hükümet 3. köprü ve kuzey Marmara çevre yolunun yapımı konusunda karayolları üzerinden güzergâh çalışmalarını yürütüyor. Ama bunlar planda yer almayan çalışmalar. Büyük bir olasılıkla önümüzdeki Kasım ayında, eğer ulaşım planı takvimine uygun biçimde bitirilirse belki ondan çok daha önce, hükümet 3. köprüyle ilgili kararı almış olacak. Aynı şekilde karayolu için, sadece otomobiller için düşünülen Harem’den girecek Kumkapı’dan çıkacak Boğaz’ın altındaki büyük tünel projesi -ki bu da 1.6 milyar dolarlık bir projedir- o da yok planda. Ama onunla ilgili fizibilite çalışmaları, bir Japon konsorsiyumu tarafından tamamlanmış durumda. 126 tane kavşak yapıldı, bunların bir plan bütünlüğü olduğunu söylemek çok zor. Yenileri de yapım aşamasında. Tamamlandığında 156 kilometre olacak kent içi karayolu tünelleri projesi var. İlk çıktığında “yedi tepeye yedi tünel” başlığı altında lanse edilmişti. Bunların da planla hiçbir şekilde ilişkisi yok,ama bir kısmı zaten yapımı sürüyor, bir kısmının da ihaleleri yapılıyor. Çok büyük yatırımlar gerektiren bu büyük projelerle ilgili kararlar tamamen plan dışında, siyasi otoritenin kent ya da ülke yöneticilerinin vizyonları doğrultusunda alınıyor. Burada tabii şu soruyu yanıtlamak lazım, o zaman biz bu planları niye yapıyoruz. Ulaşım planı bir sene sonra tamamlandığı zaman, zaten karar verilmiş ve bir kısmının da ihalesi yapılmış olan bu büyük projeler, o planda yer alacak mı? Ya da o planda olmayan başka büyük projeler mi gündeme gelecek? Sonra bunları sisteme nasıl entegre edeceğiz, soruları var. Bunlar tabii ki yarınki yuvarlak masa toplantısında belki daha ayrıntılı olarak tartışılması gereken konular. Diğer bir açıdan baktığımızda, İstanbul’da ulaşıma ilişkin kararları, çok acele biçimde, tamamen kent yöneticileri ve onların çevresindeki belirli bir danışmanlar grubu, ya da 43 uzmanlar grubu -bazen buna İstanbul belediyesinin yetkili kişileri “belediye riyaseti” diyor- adı ne olursa olsun belirli bir grup tarafından alınıyor ve bunlar bir an önce uygulamaya sokulmak isteniyor. Yani kentin içinde yaşadığı ulaşım kaosundan kurtulmak için projeler üzerinden tartışıyoruz, plan üzerinden tartışmıyoruz. Her geçen gün gündeme yeni bir proje geliyor ya da yeni bir projeyle ilgili düzenlemeler geliyor. Siyasilerin bakış açılarını bir ölçüde anlamak mümkün. Kısa dönemli iktidarlar süresince -ki 4-5 yılla sınırlı seçim dönemleri- bir an evvel bir şeyler yapıp, ortaya koymak istiyorlar. Plana inandıklarını söylemek pek mümkün değil. Planı bekleyecek zaten sabırları da yok. O yüzden bir yandan plan dışı kararlar alınıyor. Ancak, bu plan dışı kararlar çok ciddi büyük projeler, biraz önce sıraladığımız projeler. Küçük trafik düzenlemeleri değil, kentin geleceğini ipotek altına alan, kentin geleceğini biçimlendiren projeler. Örneğin 3. köprünün eğer Sayın Başbakanın istediği, düşündüğü gibi kuzeyde yapılması durumunda, su havzalarının orman alanlarının büyük ölçüde tahrip olacağını, hatta bu konuda 800 hektarlık bir alanın kaybolacağıyla ilgili bazı öngörüler var. Ki geçmişteki deneyimlerimize bakarak bunun böyle olacağını düşünmek oldukça haklı. Daha önce 1. köprü ve çevre yollarıyla, 2. köprü ve TEM bağlantılarıyla İstanbul’un mekânsal durumunda, arazi kullanımında çok ciddi değişiklikler oldu. Örneğin Sultanbeyli diye bir ilçe yokken TEM’den önce, bugün nüfusu 200 binin üstünde bir ilçe TEM’in çevresinde ortaya çıkmıştır. Çok büyük bir olasılıkla, 3. köprü ve çevre yolları yapıldığında da onun çevresinde, Sultanbeyli karakterinde değil, ama biraz önce Fulin Hanımın gösterdiği gibi yüksek gelir grubuna hizmet eden konutların, villa tipi az yoğunluklu orman içerisine yerleşmiş yapıların yer aldığı yerleşim alanları ortaya çıkacaktır. Zaten bunlar bir yandan gelişmeye devam ediyor, bir şekilde ulaşım sistemine entegre olmak istiyorlar. O zaman yapılmakta olan ulaşım planı nasıl bir çözüm getirecek ve bunun şu anda onanmış olan stratejik planla 44 ilişkisi nasıl çözümlenecek, doğrusu ilginç bir soru olarak ortada benim kafamda. Son olarak, bence esas tartışılması önemli olan konulardan biri bugünkü gibi birçok toplantı yapılıyor ve kendi aramızda nelerin yapılması ya da yapılmaması gerektiği üzerinde karşılıklı görüşüyoruz. Ama burada dört tane ana aktör grubu sayarsak, bunlardan biri siyasilerdir. Biraz önce söylediğim gibi çabuk karar alıp, uygulamak isteyen, plana doğrusu fazla inanmayan ve alttan da kendilerine fazla bir tepki gelmediği için kararlarında çok rahat eden hareket eden bir grup var. Bu çabuk verilen kararlar yeteri kadar analiz edilmediği için, son derece pahalı, birbiriyle uyumsuz, ortak bir politikaya hizmet etmeyen birtakım çözümler ortaya çıkıyor. İkincisi yatırımcılar var, proje geliştirilenler var. Tabii bunlar önemli bir baskı grubu. Siyasi grupla zaman zaman birlikte çalıştıklarını da söylemek çok mümkün. Bir anlamda kentin geleceğini belirli vizyonlar doğrultusunda ortaya koyan gruplar bunlar. Üçüncü grup meslek insanları, uzmanlar ya da profesyoneller, bizim de içinde bulunduğumuz grup. Bizler boyuna konuşuyoruz, nelerin yapılması ya da yapılmaması gerektiğini konusunda öneriler getiriyoruz. Ama bunlar siyasileri fazla etkilemiyor, daha doğrusu pek dikkate alınmıyoruz. Üstelik bu bilgilerin esas aktarılması gereken dördüncü grup, yani edilgen grup dediğimiz halk ya da kentte yaşayanlar son derece bilgisizler bu konularda ve ilgisizler de. Kendi küçük yaşam alanları içerisinde günlük sorunlarını çözmekle uğraşıyorlar. Kentin makro planlarıyla ilgili büyük projeler konusunda açıkçası çok da fazla ilgili değiller. Hatta kendilerine sorulduğunda “yapılmış, yapılmıştır, büyük projeler yapılsın” diye bir sonuç almak da mümkün. Asıl bundan sonra yapılacak işlerin bence tabana yayılması, yani doğru bilgilendirmenin esas halka, kentte yaşayanlara aktarılması ile ilgili birtakım yöntemler bulmamız lazım. Yoksa böyle kendi aramızda yaptığımız toplantılar, elbette ki belirli bir işlevi vardır, hiçbir zaman 45 küçümsemiyorum, ama ne siyasileri etkiliyor bunlar, ne de esas bilgilendirilmesi gereken edilgen grubu etkiliyor. Çok teşekkür ederim. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Teşekkürler Sayın Gerçek. Biliyorsunuz sonunda bir deklarasyonumuz olacak, bütün herkese bu sonuçları yansıtacağımız, ümit ederiz daha çok ses getirir. Üçüncü konuşmacı olarak Sayın Prof. Dr. Murat Güvenç’e söz veriyorum, sosyoekonomik yapıya ilişkin görüşler. Prof. Dr. MURAT GÜVENÇ (Bilgi Üniversitesi)- Ben bu sosyal ve ekonomik değişim meselesiyle bir süredir çalışıyorum. Bunun mekânsal ve sosyal implikasyonlarını ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Öğleden sonra da bunun şehir merkezine nasıl yansıdığını, nasıl yeni yaşam biçimleri ortaya çıktığını, yeni yaşam tarzları nedir, biz acaba eskiden olduğu gibi mi yaşıyoruz, aynı kentte aynı dünyayı mı paylaşıyoruz, yoksa aynı kentte farklı dünyalarda yaşamak ne demektir, bu meseleleri tartışabileceğimiz, mahalle örgütlerinden akademisyenlere kadar geniş bir çerçevede konuşacağız. Ben bu öğleden sonraki tartışmalara bir ipucu sağlayabilecek genel bir resim çizmeye çalışacağım. Bu büyük proje meselesini, sosyoekonomik değişimi bu büyük projelerle beraber ele almaya çalışacağım. Öncelikle Haluk Beye çok teşekkür etmem lazım. İçinde yaşadığımız ortamı, bu büyük projenin ne demek olduğunu çok veciz bir şekilde anlattı. Bu büyük proje dediğimiz şeyin bir olağanüstü dönem olduğunu, bizim her zaman yaşadığımız dönemden farklı bir şeyler olduğunu çok güzel anlattı. Bu noktada artık bizim eylemlerimizle, eylerimizi çerçevelemesi gereken yasal çerçeve, planlama mevzuatı gibi şeyleri artık ayak bağı gibi görüyoruz ve iş yapmaya başlıyoruz. Büyük projeler dediğimiz zaman, sadece projenin ölçeğinden bahsetmiyoruz. Bir de işi yapıp etme biçimimizdeki değişikliklere de işaret ediyoruz. Bunun örneklerine girmeyeceğim. Peki, bu özelliklerden 46 yakınmak yerine büyük proje dediğimiz şeyi nasıl çözebiliriz, biraz onu öngörmeye çalışalım. Bir defa büyük proje dediğimiz zaman sadece ölçekten bahsetmiyoruz. Başındaki büyük sözcüğü niteleme sıfatı, sadece ölçeği belirlemiyor, başka şeylere de işaret ediyor. Bu başka şeyler de zaman içinde değişiyor. 1960’larda bir büyük projeden söz ediyor olsaydık, 1960’ların büyük projesi bugünkü büyük projelerin yanında küçücük bir proje olurdu. Demek ki bu büyük proje dediğimiz şeyin arkasında başka bir şey var. Peki bunu nasıl kavramsallaştırabiliriz diye düşündüğümüzde bir hocamın imar operasyonu denen bir kavramına işaret etmek istiyorum. İlhan Tekeli “Türk şehirlerinin tarihi nasıl yazılmalıdır?” şeklindeki bir yazısında, her fırsatta yeniden gelişen bir projedir ve çok önemli bir yere geldiğini düşünüyorum, imar operasyonu denen bir kavram getiriyor. İmar operasyonu her zaman olmuyor, imar uygulamalarından farklı bir şey. Farklı dönemlerde kentlerde belli imar operasyonları yapılıyor. İmar operasyonunun bazı özellikleri var. Birincisi bu olağanüstü müdahale oluyor. Olağanüstü kaynaklarla yapılan ve de sabahleyin TOKİ Başkanımız söylediği- biraz takviyeli yasal çerçeve gerektiren, yasal çerçevenin biraz takviye edilmesini gerektiren, olağanüstü siyasi iradeyle desteklenmesi gereken bir operasyon, bir yapısal müdahale. Bu müdahale yapıldığı zaman ne oluyor? Yine İlhan Tekeli’ye referansla söyleyeceğim, kentlerin mekânsal çerçevesi değişiyor. Kentin mekânsal çerçevesi denilen şey, bu operasyon içerisinde değişiyor. Mekânsal çerçeve dediğimiz zaman ne anlamamız gerekir? Kentin yol ağına önemli bir müdahale yapılmış oluyor, kentlerin işyeri-konut bağlantıları değişiyor, kentlerin dış dünya bağlantıları değişiyor, yeni limanlar, yeni hava meydanları, yeni tren yolları ve bütün bunlar yepyeni bir meşruiyet çerçevesi içerisinde yapılıyor. İstanbul’un 20. yüzyıl tarihini geriye doğru okuduğumuzda, bu müdahalelerden, imar operasyonlarından dört tane görüyoruz. Bu şimdi 47 içinde yaşadığımız büyük projeler de beşinci -adını belki koyacağımız- büyük imar operasyonudur. İlk imar operasyonu Cemil Topuzlu Paşa tarafından yapılan 1913-14 yıllarında yapılan operasyondur. Cemil Topuzlu Paşa’nın operasyonunda İstanbul neler kazandı? En önemli şeyi, İstanbul kenti elektrik enerjisine uygun hale getirildi. Galata köprüsü üzerinde tramvay geçirilebilir hale getirildi, meydanlar açıldı, rıhtımlar yapıldı, kente 1923’te sonuçlanacak bir mezbaha kazandırıldı, bir haraç-mezat mekânı yapıldı ve kenti elektrik enerjisi kullanan, bir modern metropole uygun, bir kent haline getirdi. Ondan sonra Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul büyük bir kış uykusuna yattı. Ankara’nın merkez olmasıyla beraber ve İstanbul’un nüfusu hemen hemen hiç artmadı. İstanbul 1914’teki nüfusuna ancak 1946 yılında tekrar kavuştu, 30 yıllık bir nüfus kaybı yaşadı. 1930’ların İstanbul’u bugünkü İstanbul’a hiç benzemeyen ve de nüfusu artan değil azalan bir kentin sorunlarıyla uğraşılan bir kentti. Harp sonrasında bu kenti yeni dünya düzenine uydurmak için ikinci bir operasyon yapıldı. Bu operasyon da Lütfi Kırdar tarafından yapıldı. Lütfi Kırdar operasyonu İstanbul kentine konferans vadisi denilen vadiyi kazandırdı ve Prost planının uygulamalarıyla Spor Sergi Sarayı, İnönü stadyumu, Açıkhava Tiyatrosu, Bayıldın yokuşu, bütün o civardaki uygulamaları biz Lütfi Kırdar operasyonuna borçluyuz. Üçüncü operasyon Menderes tarafından yapıldı. Menderes operasyonu içerisinde şunları sayabiliriz: Sirkeci-Florya demiryolu, sahil yolu, Vatan, Millet caddelerinin açılması, Salı Pazarı rıhtımının yapılması, Karaköy meydanının yıkılması, Barbaros bulvarının açılması gibi sayabiliriz. Konut alanında da Menderes döneminde Ataköy’ü azımsanmayacak ve Levent derecede uygulamalarını Ankara desteğiyle sayabiliriz. Bunlar yapılmış büyük operasyonlardı. Menderes operasyonundan sonraki dönemde, biliyorsunuz Menderes operasyonunun sonunu getiren, akamete uğratan büyük bir olay vardır, 1958 devalüasyonu. 1958 devalüasyonunda Türk parasının dolar karşılığı 2 lira 80 kuruştan 9 lira 15 kuruşa bir gecede yükselince Türkiye 48 Cumhuriyeti ellerindeki paralarını artık imar operasyonlarında sarf etmek yerine başka tür bir kaynak tahsisi yoluna gitmiştir. O bakımdan bizim kentlerimiz büyürken, büyük yatırımlar almamıştır. Bunun sonunda yine 70’lerin ortalarında İlhan Tekeli rahmetli Tarık Okyay ve Gül Öksüz’ün beraber yazdıkları “gecekondulu, dolmuşlu, işportalı kent” dediğimiz formasyon ortaya çıkmıştır. Bu dönemin ardından gelen dördüncü operasyon, artık kalkınma döneminin sürdüremezliğinin tespitinden sonra, Dalan döneminde yapılan operasyonu görüyoruz. Dalan döneminde yapılan operasyon da hiç azımsanacak bir operasyon değildir ve kente yepyeni bir çerçeve kazandırmıştır. O dönem ne kadar eleştirilirse eleştirilsin İstanbul kentine yepyeni bir mekânsal çerçeve kazandırıldığını teslim etmek durumundayız. Dalan döneminde ne yapılmıştır? Tarlabaşı bulvarı üzerinde çok kalem mürekkebi sarf edildiğinden onun üzerinde durmayacağım, ama İkitelli gibi Türkiye’nin en büyük küçük sanayi bölgelerinden biri kurulmuştur. Haliç’in temizlenmesi konusunda en önemli yatırımlardan biri yapılmıştır. Anadolu yakasında Kadıköy’den başlayan Bostancı’lara uzanan sahil yolları yapılmıştır ve böylelikle kente yeni bir çehre, yeni bir mekânsal çerçeve kazandırılmaya çalışılmıştır. Bunun hayırlı tarafları vardır, sorunlu tarafları vardır, çalışmayan, çalıştırılması mümkün olmayan sanayi siteleri yapılmıştır. Ama bu dönemin arkasında, bütün benim saydığım operasyonların arkasında kente olağanüstü kaynaklar, olağanüstü bir enerjiyle, eskiden sahip olunmayan problemi bir çırpıda çözme gayreti var, kısa dönemde çözme. Bu dönemlerde, projelerin ilk dönemlerinde planlama ve plancılar biraz rağbete çıkıyorlar, öne çıkıyorlar “Plancılar çözecektir, İstanbul’un problemini” deniliyor. Ondan sonra problemler biraz çözümlenmeye başlandığı zaman, bizim içinde yaşadığımız sistemde bütün gemleri plancıların eline vermekten kaçınılıyor ve yavaş yavaş plancıların ikinci plana düştüğü ve statükonun yeri geldiği bir dönem başlıyor. İlhan Tekeli Türk kentlerinin tarihinde “devrevi” bir planlama döneminden bahsediyor. 49 Planlama, böyle başımız sıkıştığı zaman hizmete çağrılan, planlamanın gücü yetmediği zaman olağanüstü yetkilerle mücehhez yeni plancıların devreye girdiği, ama sonradan problemler böyle çözüm yoluna gittiği zaman da yavaş yavaş problemin gevşetildiği bir devrevi planlama anlayışımız var. Bu beşinci dönemdeki büyük projeler de, şimdi adını aradığımız bir dönemin imar operasyonu gibi geliyor. Peki bu döneme ne ad takılabilir, ben bunun adını bilmiyorum. Bir Belediye Başkanı veya bir plancının adıyla anmak da zannediyorum pek hakkaniyete uygun olmaz. Çünkü 90’lı ve 2000’li yılların önemli bir kısmını kapsayan bir dönemden bahsediyoruz. Buna da “küreselleşme sürecinde İstanbul” diyebiliriz. Belki İngilizcesi daha çarpıcı olabilir, “İstanbul goes global” olabilir, “İstanbul küresel takılıyor” denilebilir. Bu dönemde ne oluyor? İstanbul yepyeni ulaşım altyapılarıyla, altyapı sistemleriyle, dış dünya bağlantılarıyla, tüketim kalıplarıyla, işyeri-konut bağlantılarıyla karşılaşıyor. Bunun içerisinde biz farkında olmadan, 1960–70-80’lerde sahip olmadığımız bir biçimde tüketiyor, yaşıyor ve gündelik hayatımızı -farkında değiliz, ama eskiden hiç yapmadığımız biçimlerde- tüketiyoruz. Bu büyük dönüşüme kent sosyologu veya sosyolog Manuel Castells bir veciz ifadeyle “yerler mekânından akımlar mekanına geçiş” diyor. Biz plancılar olarak eskiden sabit yerlerde hiyerarşik kademelenmiş bir mekân örüntüsünde yaşarken, şimdi akımların stoklardan daha önemli olduğu ve sürekli bir değişimin içinde yaşayan bir kent yapısına geçiyoruz. Böyle bir yapıya geçtiğimiz zaman da yine Avrupa kent araştırmalarında yeni damgalanmış, vurulmuş, fırından yeni çıkmış bir kavram olan yeni sosyal formasyonla karşılaşıyoruz. Bunlara da şehir kullanıcıları deniyor, city users. Eskiden şehirleri biz şehri sakinleri için planlar iken, şimdi şehri kullanıcıları için planlamaya başlıyoruz. Nedir olan olay? Bakın, size şöyle bir şey söyleyeyim. 8 milyon nüfuslu Londra şehri yılda 100 milyon hava yolcusunu üzerinden geçiriyor. Böyle olduğu zaman, Londra’daki büyük ulaşım kararları, büyük konaklama kararları, büyük festivaller 8 milyon kişinin 50 toplumsal ve sosyal, ekonomik veya kültürel ihtiyaçlarına göre değil, Londra kenti üzerinden transit edilen bu 100 milyon kişiye göre yapılıyor. Bu da tabii çok yeni bir toplumsal yapıya işaret ediyor. Bu 100 milyon kişi vergilerini Londra’da ödemiyorlar, bu 100 milyon kişi Londra kentinde yaşıyor değiller, belki Londra’ya da hayatlarında bir defa geliyorlar. Ama bütün kentin kullanıcısı ve müşterisi başka, karar sistemlerinde de bunlar egemen oluyor. Böyle olduğu zaman kentin sakinlerine yönelik yasal çerçeveler, yaklaşımlar kentin kullanıcısına yönelik yasal çerçevelerle tam iyi bağdaşmıyor. Böyle olduğu zaman bu kavramın boş bir kavram olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim turizm yatırımlarıyla ilgili, Galataport’lar, Haydarpaşa’lar, kruvazör limanlarıyla ilgili kentte yaşadığımız gerilimler birazcık bu sakin-kullanıcı kavramının artık birbirinden ayrılmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu dönüşümü yaşarken, bizim önemli bir meslek içi yeniden eğitime ihtiyacımız var. Yerleri düşünmeye, fiziği düşünmeye yönelik bir meslek pratiğinden zamanı ve mekânı başka türlü kavramsallaştırmaya, daha geçerli zaman mekân kavramsallaştırmasına ve toplumu yeni baştan kurma becerisini kazanmaya ihtiyacımız var. Burada kesmek zorundayım, bazı slaytlarım vardı, neye işaret ettiğim konusunda, ama onu başka sefere saklayalım. Teşekkür ederim. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Teşekkürler Sayın Güvenç. Görüyoruz ki bütün panelistlerimiz gerçekten heyecanlarını yansıtıyorlar ve yuvarlak masalarda da bütün bunlar çok zengin bir şekilde tartışılacak. Son olarak dördüncü oturum, büyük yatırımları yönetecek olan moderatör Sayın Tavit Töletavitoğlu’na söz veriyorum. TAVİT TÖLETAVİTOĞLU (Yüksek Şehir Plancısı)- Teşekkür ederim. 51 Değerli arkadaşlar; büyük projeleri konuşurken, yarınki yuvarlak masa toplantısında elbette son derece değerli arkadaşlar bizimle birlikte olacaklar ve de büyük proje kavramının içini doldurmaya çalışacağız. Gerçi Sayın Güvenç gerçekten çok güzel bir sunuşla, bize çok güzel çerçeveler çizdi. Ben onun içine tekrar girmek istemiyorum, çünkü onun kadar yetkin değilim. Ama kendimce, çok inandığım bir şey var. Her şeyden önce büyük proje denen olay, gerçekten 60’lı yıllarda birkaç yüzbin dolara yapılan iş üç-dört gün gazetelerde haber olurdu. Oysa bugün onlarca milyon dolarlık projelerden haberimiz olmuyor, kentin bir yerinde oluyor, geçiyor, bitiyor haberimiz olmuyor. Artık yüzlerce milyon dolarlık projeler konuşuyoruz ve de onların ülkede ve kentte yapmış olduğu pozitif ya da negatif etkileri tartışabiliyoruz. Biraz önce zannedersem Sayın Gülersoy söylemişti, yararlı olmaya çalışırken, zararlı olan projelerimiz de olabiliyor. Yarın çok değerli katılımcılarla, konunun hem proje yapma yetenekleri boyutunu, hem yasal iç çatışmaları boyutunu, hem mevzuat içerisinde uydurulmuş veya geleneksel olarak konmuş mevzuat içerisinde kalındığı halde, nasıl projelerin ülkede ve şehirde etkiler yarattığını ayrıntılarıyla tartışacağız. En önemli konulardan biri, yine yarın tartışırken, şehri kullananların tamamının değilse bile bir kısmının temsil edildiği sunuşlar dinleyeceğiz ve onların büyük proje kavramına ve büyük proje yapma, yaratma sürecine ne şekilde katılabilecekleri konusunda onların inisiyatifleri doğrultusunda en azından onların görüşünü dinlemeye çalışacağız. Çünkü bunun şablonunu çıkarmak mümkün değil. İstanbul’a baktığımda her şeyden önce bir-iki noktanın altını ısrarla çizmek istiyorum. İstanbul nereden bakarsanız bakın, kime sorarsanız sorun, ister burada yaşayın ve hiç dışarı çıkmamış olun, ister bütün dünyayı bilin ve onun içerisinden İstanbul’a bakın, ister yabancıların gözüyle İstanbul’a bakın, İstanbul bir dünya kentidir. İhmal edilmiştir, yanlış yapılmıştır, kötü yapılmıştır, potansiyelin altında kullanılmıştır, öyle olmuştur, böyle olmuştur, 52 ama İstanbul bir dünya kentidir. İstanbul’da yaşamak kadar İstanbul’u planlamak da, İstanbul’a proje anlamında bir şeyler yapmak da, onun dünya kenti olma sorumluluğunu beraberinde getirir. Ama ne yazık ki İstanbul dünya kenti olmayla ilgili doğru potansiyelini doğru kullanamamıştır. 100 yıl içerisinde -Murat hoca güzel anlattı- büyük ihmallerle, çok ciddi ihmallerle ve ihmalin farkına varıldığı zaman derhal planlamaya başvurulup, bu sefer acıtıcı operasyonlarla İstanbul ele alınmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla İstanbul’da bir şeylerin doğru olması, birazcık da zaman içinde şansa kalmıştır. Elbette doğru şeylerimiz vardır, hiç kimse her şeyi eleştirdiğimi zannetmesin. Çok doğru şeylerimiz de olmuştur, ama bu doğru şeylerin İstanbul’un bir dünya kenti olarak, başka dünya kenti olarak kabul edebileceğimiz şehirlerle yarışmasında başta gidebilir olması konusunda ne yazık ki yeteri kadar yardımcı olamamıştır. Yani bir kentin rekabet gücü, her halükârda orada varolan nüfus gücünün veya orada üretilen mal ve hizmetlerin toplamından ibaret değildir. Bir kentin rekabet gücü nitelikli insan gücü, mal ve hizmetlerin toplamından oluşur ve de bunu esas alan, bunu kendine düstur edinen projeler ancak bir kenti dünya rekabetinde rekabet gücüne ulaştırabilir ve onun başa geçmesine yardımcı olabilir. İstanbul’un kaybettiği nokta budur. Birincisini yapmıştır İstanbul, yani rekabet gücünün asıl bileşeni olan kaliteyi, nitelikliliği, yüksek niteliği bir tarafa bırakarak yapabileceğini yapmıştır. Ama yüksek nitelikli olanını, İstanbul’un daha çok hak etmiş olduklarını ne yazık ki yapamamıştır. İşte bu uzun süreç içerisinde 1910’lardan 2007’lere geldiğimiz zaman 95-100 yıllık bir süreç içerisinde İstanbul’a baktığımızda artık İstanbul’u ele alabilmek için İstanbul’da acaba bir kamu-özel sektör işbirliği ne şekilde yeniden yorumlanmalı; acaba kamu-özel sektör işbirliğinin yanına üniversiteyi, meslek odalarını ve de kenti kullananları nasıl formüle edebilmeli, onları ne şekilde koymalı diye çok ciddi düşünme zamanıdır. Yarınki oturumda bunun ipuçlarını bulmaya çalışacağız. Asla ipleri birbirine 53 bağlayacağız ve şablon çıkaracağız gibi bir iddiamız olmayacak, ama bunun ipuçlarını birbirine bağlamaya çalışacağız. Bugün büyük proje üretmenin üç temel omurgası olduğuna inanıyorum. Birincisi mentalitedir, yani o mentalitenin içerisinde siyasetin doğru konması, siyasetin doğru ilişkisi, kenti kullananlarla kenti yönetenler arasındaki ilişkinin doğru konması, bu mantalitenin doğru oturtulması lazım. İkincisi, mevzuattır. Mevzuatın bu doğru ilişkiye doğru hizmet vermesi lazım. Eğer geleneksel mevzuatın, planlama mevzuatının, bir tarafa bırakılarak ve arkaya itilerekten daha küçük ölçekte projeler üretmek için yaratılmış, icat edilmiş mevzuat üretir de icat edilmiş mevzuatın toplamını geleneksel temel mevzuata hâkim kılar iseniz, o zaman büyük proje belki üretirsiniz, ama onu kalıcı ve sürdürülebilir olarak koyamazsınız. Nihayet kentin şehir planlama açısından en önemli omurgalarından biri de ulaşım modelidir. Ulaşım planı demiyorum, ulaşım modelidir. Ben, sürekli yenilenen, yeniden yaşayan temel verileri sürekli plancılara üreten bir model olmadığı müddetçe şehrin doğru bir planının olduğuna, olabileceğine inanmıyorum. Haluk hocam dedi ki “plan bütünlüğü”, çok doğru, ben plan bütünlüğünden kasıt olarak yapılmış bitmiş asılmış ve de askıya çıktığı için de kesinleşmiş resimlerden bahsetmiyorum, hiçbir zaman onu düşünmüyorum. Tam tersine birinin diğerine devamlı veri verdiği ve de bu veriler içerisinde yeniden yorumlanan, o yeniden yorumlar doğrultusunda üretilmiş, büyük projeler üretebilen bir planlama bütünlüğünden bahsedebiliriz. Planlama bütünlüğü bu değilse eğer, statik ise, asılan biten projeler resimleri ise o zaman bittiği an eskimiş olurlar, bittiği an eskimişlerin de bize çok fazla yararı olmaz diye düşünüyorum. Zaten İstanbul’da planlama kavramı da zannediyorum, son 3-5 yıl içerisinde bu süreklilik, bu mantık, bu dinamizma içerisinde ele alınıyor. Özellikle yarınki toplantıda bu alt dinamikleri kendi içerisinde tartışacağımızı bir kere daha söylüyorum. Meslek odası ve üniversitenin kentin planlanmasında, kentin projeler üretebilmesinde çok önemli sorumluluğun ortaya çıkmış olması, bunun gayet net ve somut bir şekilde paylaşılmış olması, eleştirel olması 54 gereken meslek odaları ve üniversitelerin “istemezük” mantığında yıkıcı değil, içi dolmuş, projelerin içini dolduran, onun içinde rol alan unsurlar haline gelmesi konusunu gerçekten büyük bir memnuniyetle izliyorum. Bu memnuniyetimi oluşturan unsurun basit adımlarından biri olarak bugünkü toplantıyı niteliyorum ve bu toplantıyı düzenleyenlere de bu nedenle hassaten teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Ben tüm panelistlere teşekkür ediyorum, çünkü bütün heyecanlarını, yuvarlak masada tartışılacak o konu zenginliğini buraya kısa sürede de olsa taşıdılar ve inanıyorum ki bundan sonraki oturumlarda çok güçlü bir heyecanı paylaşarak, zenginleştirerek gelişecek. Ben de oturum başkanlığı olarak, panel yürütücüsü gibi düşünürsek, tüm hazırlayan ekibe çok teşekkür ediyorum. Başladığımız noktadan bu geldiğimiz nokta hepimizi gelecek için heyecanlandırdı, kentimiz için heyecanlandırdı. Teşekkür ederim. -----&---- 55 “İSTANBUL’DA GEREKSİNİM, DEĞİŞİM VE BEKLENTİLER” YUVARLAK MASA 1: “SOSYOEKONOMİK YAPI” Oturum Başkanı: Prof. Dr. Murat GÜVENÇ -----&----OTURUM BAŞKANI (Prof. Dr. Murat Güvenç)- İlk yuvarlak masa toplantısını açıyorum. Konumuz, sosyoekonomik yapıyla ilgili. Burada üniversiteden katılan arkadaşlar var, yerel mahalle derneklerinden veya daha üst birimlerden katılan konuşmacılar var. Benim solumda da Küçükçekmece İlçe Belediye Başkanımız var. Konuşmayı şöyle yapmayı teklif ediyorum. Saat 15:45’e kadar vaktimiz var, 9 tane konuşmacımız var, Gülten Hanım gelirlerse; gelmezlerse biraz daha konuşmaları uzatmak mümkün olacak. 9 konuşmacı 15:45’e kadar konuşacaklar, ben o nedenle başkan olarak hemen hemen hiç konuşmamayı ve sözü doğrudan konuşmacılara vermeyi öneriyorum. Konuşmalara daha çok yerel kurumlar, mahalle dernekleri, yerel yöneticilerin deneyimleri ile başlayacağız. Ondan sonra sırasıyla konu üzerinde akademisyenler ne diyorlar, olaya dışarıdan bakanlar ne diyorlar, o konuda sözü akademisyen arkadaşlara vereceğiz. İlk konuşmaya Küçükçekmece Belediye Başkanımız Sayın Aziz Yeniay’la başlıyoruz. KÜÇÜKÇEKMECE BELEDİYE BAŞKANI AZİZ YENİAY- Teşekkür ediyorum. Öncelikle kısaca kendimi tanıtmak istiyorum. Aziz Yeniay, inşaat yüksek mühendisiyim. Yaklaşık 15 yıldır siyasi geçmişim ve belediyelerle de tanışıklığım söz konusu. 3.5 yıldır Küçükçekmece Belediye Başkanı olarak görev yapıyorum. 56 Özellikle sizlerle paylaşmak istediğim bugünkü konu, Küçükçekmece’deki yapmış olduğumuz şu anda fiili bir proje olan Küçükçekmece bölgesi Ayazma ve Tepeüstü bölgelerini kapsayan kentsel dönüşüm alanları ve bu kentsel dönüşüm alanlarındaki uygulamış olduğumuz sosyal projeler. Bu bölge yaklaşık olarak 1800 civarında gecekondunun, kaçak yapının bulduğu bir bölge. Yaklaşık 3.5 yıl önce göreve başladığımızdan hemen sonra Toplu Konut İdaresi Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla müşterek olarak imzaladığımız protokol kapsamında bu bölgedeki dönüşüm faaliyeti başlamış ve bugün geldiğimiz nokta itibariyle büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bu kapsamda sosyal konutlar yapılmış ve şu ana kadar yaklaşık 1300 civarında aile taşınmış, taşınma işlemleri gerçekleştirilmiş ve doğal olarak 1300 civarında da gecekondu yıkılmak suretiyle tasfiye edilmiş olunan bir noktadayız. Kalan yaklaşık 500 civarındaki gecekondumuz da önümüzdeki yapılan program çerçevesinde önümüzdeki birkaç aylık zaman dilimi içerisinde, büyük bir bölümü kaldırılmış olacak. Kentsel dönüşüm olayına yaklaşımımız şu perspektifteydi, “niye girdik?” Burada özellikle yoksulluğu ve yoksulluğu gidermek adına bu bölgeyi kentsel dönüşüm alanı ilan etmiştik. Dolayısıyla da özellikle bu bölgeye baktığımızda her türlü altyapıdan, her türlü sosyal donatı alanından, her türlü imardan yoksun gelişmiş ve sanayi bölgesinin yanı başında olmasına rağmen yüzde 65’ler nispetinde de işsizliğin olduğu bir bölgeydi. Dolayısıyla bu bölgede, bu çalışmanın birinci ayağı olan fiziksel dönüşüm boyutu büyük ölçüde tamamlanmış oldu. 2640 sosyal konutumuz bitti, bu biten sosyal konutlara vatandaşlarımızı taşımış olduk. Tabii, kapsam itibariyle, büyüklük itibariyle ülkemizdeki en büyük kentsel dönüşüm projelerinden biri. Belki uluslararası boyutta da kıyaslandığında yine bu kadar kısa zaman dilimi içerisinde tamamlanmış olan, gerçekleştirilmiş olan en büyük projelerden biri. Bunun en güzel tarafı şudur, bugüne kadar 1300 aile gecekondulardan çıkartılıp, binaları yıkılmış olmasına rağmen tek bir televizyon ekranına düşmüş olan çatışma görüntüsüne rastlanmamıştır, bu da bu bölgedeki sosyal barışın 57 belirli ölçüde sağlanmış olmasının da en büyük göstergesidir diye düşünüyoruz. Tabii ki bu iki aşamalı bir çalışmaydı. Bunlardan biri fiziksel boyut, fiziksel açıdan bölgelerin tasfiye edilmesi ve yenileştirilmesi. Bir diğer aşama ise sosyal kazanımlarının sağlanmasıydı. Az önce de ifade ettiğim gibi bu bölgedeki uygulama zorunluluğumuz yoksulluğu ve yoksunluğu gidermek olduğuna göre, daha önce özellikle fiziksel olarak istifade edemedikleri pek çok kentin sosyal hizmetlerinden de faydalandırılmaları gerekmekte ve yine bununla birlikte bir istihdam programı çerçevesinde istihdam edilmeleri hususunda çalışmalar yapılması gerekmekteydi. Bu kapsamda özellikle çalışmaları yürütmek üzere bu bölgelerde irtibat ofislerimiz kuruldu. Bununla birlikte apartman temsilcilikleri oluşturulmak suretiyle taşıdığımız vatandaşlarla birlikte, yine beraber çalışmış olduğumuz kurumların da isimlerini zikrederek buradaki yapılan sosyal çalışmalarla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. Anne ve Bebek Sağlığı Vakfı, Diş Hekimleri Odası, sivil toplum örgütlerinin pek çok kurumlarını aldık. İstanbul Büyükşehir Belediyemizin, Yıldız Teknik Üniversitesinin, Sabancı Üniversitesi, Şişli Etfal Hastanesi, Bakırköy Sağlık Yüksekokulu ve yine Küçükçekmece Sağlık Grup Başkanlığı da bu proje kapsamında partner olarak bizlerle birlikte çalıştılar. Yapılan çalışma neticesinde öncelikli olarak bir arazi tespiti, bölgede yaşayan vatandaşlarımızla ilgili bilgi formlarının oluşturulmasıyla işe başladık. Çünkü bu hanelerde oturan vatandaşlarımız için daha önce kentsel dönüşüm çalışmasına girmeden de zaten bu çalışmaları yapmıştık. Ancak, burada Avrupa Birliği fonlarından da istifade edecek şekilde “bizim halka” başlığı adı altında bir projenin startını vermiş olmamız münasebetiyle -biraz sonra kısaca ondan da bahsedeceğim- bunun altlığını özellikle o bölgedeki çocukların, kadınların ve işsiz insanlarımızın istihdamına yönelik bir dizi çalışma programını içermesi münasebetiyle bu projeyi Avrupa Birliği fonlarından faydalanmak suretiyle uygulamaya koyduk ve bu proje de şu anda tamamlandı. En azından fonun kapsamında kalan ayağı tamamlanmış 58 oldu. Bundan sonraki bölümler ise Küçükçekmece Belediyemizin hazırlayacağı yeni program çerçevesinde devam edecektir. Bu kapsamda istihdamla ilgili yaptığımız çalışmalara kısaca değinmem gerekirse, İTKİP’le yapılan görüşmeler neticesinde bölgede İTKİP’in bir departmanı oluşturuldu. Gezici eğitim merkezi alanı bu bölgede kurulmak suretiyle 18 günlük zaman dilimi içerisinde bu bölgede yaşayan çalışan insanlarımız, işsiz, özellikle gençlerimizin meslek edindirilmesi suretiyle yine İTKİP aracılığıyla bir işletmeye yerleştirilmesi sağlandı. Yine bunun yanı sıra TASEV ayakkabıcılık sektörü ara elemanı yetiştirme programı ve KOSGEB ile uygulamalı laboratuar eğitimi ve çocuk bakıcılığı projeleri de hayat buldu, start verildi. Şu anda çocuk bakıcılığı projesi kapsamında mezun olan, özellikle de bayanlar bu noktada talepte bulunduğu için, birinci hedefimiz her apartmanda hiç olmazsa bir bireyin olması. O apartmandaki hastalanan veya ateşi çıkan bir çocuğa, bir bebeğe nasıl müdahale edileceği noktasında, hiç olmazsa donanımlı olması noktasında bu kazanımlar verildi. Onlara sertifikaları verilmek suretiyle bu noktada da gerekli çalışmalar yapılmış oldu. KOSGEB ile şu ana kadar 5 eğitim gerçekleştirdik. Özellikle bölgeden aldığımız bu talepler çerçevesinde oluşturulan istihdam talepleri, işgücü taleplerini ve yine bölgelerimizdeki işverenlerden almış olduğumuz iş gücü talepleriyle örtüştürmek suretiyle onlara uygun eğitim birimlerini tespit edip, KOSGEB ile müştereken yine yaklaşık yüzde 95 oranda işyeri garantili bu eğitimler verildi. Şu anda mezun olan vatandaşlarımız da bu noktadaki talepler çerçevesinde işletmelere yerleştirilmiş oldu. TASEV ile ilgili çalışma yine devam etmekte. Önümüzdeki kısa bir zaman içerisinde benzer manada yine ayakkabıcılık üzerine bir çalışmamız daha başlayacak. Sağlık programlarıyla ilgili -az önce de kısaca başlık halinde ifade ettiğim gibisağlık programı kapsamında hazırlanmış olan broşürler hem seminerler esnasında, hem de sağlık taramaları esnasında vatandaşlara dağıtımı yapılmak suretiyle bilgilendirilmeleri sağlandı. Burada yine sağlık taramalarıyla birlikte aşı kampanyaları düzenlendi. Özürlüler tespiti yapılmak 59 suretiyle Küçükçekmece Özürlüler Koordinasyon Merkezine yönlendirilmeleri ve buradaki bu hizmetlerden faydalanmaları sağlanmış oldu. “Bizim Halka” projesi kapsamında bilgilendirme toplantıları gerçekleştirilmiş oldu. Bilgilendirme programı kapsamında planlanan seminerler Nisan ayı itibariyle başladı ve beslenme, kadın sağlığı, meme kanseri, aile planlaması, çocuk sağlığı konularında 5 adet seminer verildi. Sosyal aktivitelerle ilgili olarak özellikle bu kapsamda ilk olarak çocuklara yönelik voleybol ve basketbol alanlarında spor okulları başlatıldı. Çünkü bizim Küçükçekmece Belediyesi olarak yaz spor okulları kapsamında yıllık 3500 civarında öğrencimiz olmakta. Bu kapsamda özellikle bu bölgedeki çocuklarımızı da yaz ayının başlamış olması -ki bu taşınma esnasında hemen hemen dönem sonuydu, yaz ayının başına isabet etmişti- çocuklarımız gecekondu bölgesinden çıkıp, apartmana geldiklerinde boşlukta da kendilerini bulmamaları için neredeyse tamamına yakınını yaz spor okullarına aldık. 300 civarında öğrencimiz vardı, buradaki gecekondudan taşıdığımız ailelerin yaz spor okuluna almış olduğumuz çocuklarının sayısı. Bundan sonraki etapta bu çocuklarımızı, yavrularımızı yine aynı şekilde kış spor okullarına da devam etmelerini sağlayacağız. Bu çerçevede de en azından gecekondu bölgesinden kente gelmiş olmanın da bu nimetlerle karşılanıyor olması o vatandaşlarımızı bu adaptasyon sürecini hızlandıracağı düşüncesini taşıyoruz. Toplumsal duyarlılık dersi kapsamında Sabancı Üniversitesi gönüllü eğitmenleri 20-22 Temmuz 2007, 27-29 Temmuz tarihlerinde Bezirgan Bahçe -ki Bezirgan Bahçe ifadesi Ayazma ve Tepeüstü bölgelerindeki gecekonduları taşıdığımız bölgenin ismidir- bölgesine gelerek 8-12 yaş arasındaki çocuklara çeşitli aktiviteler gerçekleştirmişlerdir. İlçemizde bulunan Aydın Üniversitesi de toplumsal duyarlılık dersini programına almayı teklif ettiler bu çerçevede. Yine buradaki vatandaşlarımızla birlikte çeşitli geziler, sinema etkinlikleri, hobi kurslarına yönlendirmeler ve benzeri çalışmalar gerçekleştirildi. 60 Şu aşamada yine Avrupa Birliği projeleri kapsamında hedefimiz sosyal diyalogu bir araç olarak kullanarak, yoksulluğu azaltmak ve sosyal içermeyi artırmak. Özel hedef olarak Küçükçekmece’de istihdamı arttırmak, ekonomik ve sosyal uyumu arttırmak. Bu çerçevede hazırlamış olduğumuz projede biri işletmeye girdi, sonuçlandı. Bir diğer proje de önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği fonlarına müracaatları yapılmış olacak. Bu işlemler yürütülürken, hangi işlemleri bu bölgede gerçekleştirdik? Bir proje ekibi oluşturuldu, proje ofisleri kuruldu. İşgücü anketleri yapıldı, işveren anketleri yapıldı, meslek eğitimleri planlandı, sosyal eğitimler planlandı. Yapılan çalışmaların bölge halkı tarafından doğru anlaşılması ve adlandırılması için vatandaşlarla birlikte bilgilendirme toplantıları düzenlendi. Bu kapsamdaki süreçte de az önce ifade ettiğim çerçevede oluşturulan talep değerlendirmeleri, arz ve talebin bir arada buluşturulması ve bu kapsamda gerek İTKİP’le, gerek KOSGEB’le yine projeleri kapsamında eğitimler verilmek suretiyle bu bölgedeki, özellikle istihdama yönelik çalışmalar devam etmekte. Şu ana kadar bölgenin ihtiyacı gereği gerçekleştirilen toplam 5 sosyal içerikli eğitime 347 kişi katılmıştır. Bu da, bu bölgede şu aşamada 1300 olduğu varsayılırsa bu ailelerin yaklaşık olarak dörtte birlik bölümünün bu programa katıldığını göstermektedir. Bu program kapsamında daha sonra bir değerlendirme konferansı gerçekleştirilmiştir. Bu konferans da iki aşamalı gerçekleştirildi, her birine 250-300 civarında vatandaşımızın katılımı söz konusu oldu. Bir kez daha ifade etmem gerekirse, Küçükçekmece ilçesi şu anda kentsel dönüşüm çalışmasını İstanbul’da ilk başlatan bölgedir. Bu kapsamda yaklaşık 3 yıl önce startı verilmiş olan çalışmanın fiziki boyut itibariyle, sosyal konutlar itibariyle birinci aşaması tamamlanmış oldu. Bundan sonraki süreç özellikle sosyal içerikleri, sosyal kazanımlarının arttırılması, istihdamın çözülmesine yönelik süreç de devam edecektir. Ben bu vesileyle bir kez daha bu çalışmada bizlerle beraber olan üniversitelerimizden burada öğretim görevlilerimiz var -Sırma hocam burada, Pınar hocam burada kendilerini 61 görüyorum- onlara bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Bu program kapsamında özellikle kentsel dönüşüm çalışmasını başlatmadan önce uluslararası boyutta kentsel dönüşüm sempozyumu gerçekleştirmiştik. Bu sempozyumu da İstanbul Şehir Plancıları Odası Başkanlığı, Yıldız Teknik Üniversitesi başta olmak üzere üniversitelerimiz, pek çok sivil toplum örgütümüz ciddi manada destek vermişlerdir, katkıda bulunmuşlardır. Ben bir kez daha huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum. OTURUM BAŞKANI- Sayın Başkana teşekkür ederiz. Küçükçekmece’nin nerede olduğunu İstanbul’da yaşayan herkes bilir. İkinci sözü Fatih Sultan Mehmet Mahallesi Güzelleştirme Derneğinden Sayın Velahaddin Kılıç’a vereceğim. Ama Velaheddin bey bize önce Fatih Sultan Mehmet Mahallesi İstanbul’un neresindedir, onu bize anlatarak başlarsa, konuşmasını kafamızdaki zihinsel haritalara yerleştirmek biraz daha kolay olacak. VELAHADDİN KILIÇ (Fatih Sultan Mehmet Mahallesi Güzelleştirme Derneği)- Teşekkür ederim. Sayın Başkan, değerli konuklar; ismim Velahaddin Kılıç. Aslında Fatih Sultan Mehmet Mahallesinde değil de hemen kenarında Reşit Paşa Doğanevler’de oturuyorum. Yarım saat öncesine kadar Fatih Sultan Mahallesi Dernek Başkanı Fazlı Ceylan bey sizlere hitap edecekti. Ama çok acil bir durum çıkınca bu görev bana verildi. Ben de kendimce, elbette farklı bir şekilde dillendirmeye çalışacağım. Fatih Sultan Mehmet Mahallesi ya da Reşit Paşa Doğanevler, İstinye-Etiler arasında İstanbul TEM otoyolu bağlantıları üzerinde bulunan bir mahalle. Kentsel planlama çerçevesinde yapılan yapılması planlanan yol güzergahlarından biri de bizim mahallelerimizden geçiyor ve çok sayıda evin yıkılması öngörülüyor. İzninizle başlayabilirim. 62 Öncelikle konuşmamı daha anlamlı kılabilmek için iki veciz söz ile başlamak istiyorum. Bunların birini konuşmamın başında, bir diğerini sonunda söylemeye çalışacağım. Birincisi “ne gördüğümüz ne görmek istediğimize bağlıdır”. Yani biz objektifimizi nereye tutarsak, orayı gösterir objektif ve objektifin gösterdiği her şey de kısmi olarak doğrudur, nereden baktığımıza bağlı. Birazcık da bu konuşmamda kendi açımızdan neler görünüyor, bu kentsel dönüşümden biz ne anlıyoruz, onlara değinmeye çalışacağım. Objektifler doğruları göstermekle birlikte seçilmiş doğruları gösterir demiştik. Kentsel tasarım ve bu kapsam dahilinde İstanbul’un ulaşım ve imar sorunlarını çözümü için belediye yetkilileri ve kimi akademik çevreler tarafından öneriler ya da dayatılan çözüm önerileri de kendi objektifleri açısından doğru olmakla birlikte, tek yanlı ve tek boyutlu olabilmektedir. Bunlar çoğu zaman büyük resmi, bütünlüklü resmi göstermekten uzak, bu nedenle sakattır diye düşünüyorum. Sakattır, çünkü hukuki dayanağı çoğu zaman yoktur ya da sonradan hazırlanır. Kentte planlama bilimi ve etiği açısından hatalıdır. Demokratik katılımcılıktan uzaktır ve sosyal yaklaşımdan yoksundur. Bunlarla ne demek istediğimi birazcık daha açmaya çalışacağım. Hukuki açıdan sakattır, çünkü İstinye-TEM bağlantı yollarında da çok net şekilde örneklenebileceği gibi hukuki dayanakları sonradan yaratılmıştır. Keyfi olarak, dayanaksız olarak çalışmalar başlamıştır. Daha sonra yapılan yürütmeyi durdurma kararları üzerine, alınan kararlar üzerine hukuki gerekçeler ya da zemin sonradan oluşturulmuştur. Yapılan girişimlerin yasal dayanakları yapılanları meşru kılmaya yönelik şekilde sonradan hazırlanmaktadır. Yerel ve merkezi yöneticilerimizin geçmiş pratikleri de ne yazık ki bu konuda güven vermekten uzaktır. Hukuk tanımamazlık, çoğu zaman hukukun üstünlüğüne açıkça karşı gelme boyutuna ulaşmaktadır. Tam bu noktada yasal olanla hukuki olan arasındaki o ince ayrımı da ben sizin dikkatlerinize sunmak isterim. İkinci olarak kent ve planlama bilimi ve etiği açılarından sakattır. Kentsel tasarım, ekonomik, sosyal, fiziksel ve çevresel boyutları olan çok yönlü ve çok aktörlü bir bütüncül bir toplumsal ve 63 mekânsal düzenleme aracıdır. Mevcut uygulamalar kentin makro planlarını yansıtmaktan uzak, bütüncül olmaktan uzak, çoğu zaman birbirinden kopuk ve birbirinden habersiz planlardır. Kentsel tasarımın kapsam, çerçeve, süreç ve yasal dayanaklar açısından tanımlanma ihtiyacı gösterdiği açıktır. Belirsizliklerin çokluğu, muğlaklığı ve uzak erimli makro planlardan kopukluğu, yerel ve merkezi otoritelere geniş bir hareket alanı bırakmakta ve kişisel çıkar, hırs ve egoların tatmin edilmesi için uygun bir iklim oluşturmaktadır. Sabahleyin “benim bir fikrim geldi” diye kalkan bir yetkilinin bu fikirlerini hayata geçirebilmesi için tek rakibi çoğu zaman kendisi olmakta ve çevresinde zaten bunları onaylamaya hazır çok geniş bir kitle bulabilmektedir. Değerli hocalarımızın da belirttiği gibi yol genişletmelerin trafik sorunlarının çözümü çoğu zaman olmadığı, tersi bir yaklaşımla trafiğe kapatılan yolların çevresindeki araç trafiğinin kısa bir süre sonra buharlaştığı akademik olarak da, pratikte de kanıtlanmış ve akademik çevreler tarafından kabul görmüş bir olgudur. Üçüncüsü, yapılan uygulamalar çoğunlukla demokratik katılımcılık açısından sakattır. Bu memlekette kahve toplantılarında en çok söylenen şudur “azizim bu memlekete demokrasi çok erken geldi” Ama biz böyle yaptığımız sürece yüz yıl sonrada hâlâ kahve toplantılarında benzer bir söylemi muhtemelen duyacağız. Demokrasi anlayışımız şimdilik, birilerinin daha önce seçtiklerini seçmekten daha öteye gitmemektedir. Hasbelkader seçilenlerin dedikleri de, öttürdüğü düdükler de demokrasi olmakta, o yüce kişi herkes için en iyiyi en doğruyu, herkes adına düşünmekte ve her zaman yapmaktadır; pratikte bizim tarafımızdan algılanan çoğunluk da budur. Demokratik kitle örgütleri ve meslek odaları seslerini çıkardıklarında cevaplar hazırdır, “herkes kendi işine baksın” Öyle ya bu memlekette komünizm de şeriat da gelecekse birileri tarafından bizim adımıza getirilecektir. “Halka sormak da neymiş, eski köye yeni adet, eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmeyin” demekteler. Eski Yunan sitelerinde de böyleydi, asiller karar alırlardı, agoranın çevresindeki evler 64 amfi tiyatrolara giden yol üzerinde bir engel teşkil ettiğinde, asiller kölelerin barınaklarını yıkarlardı. Daha sonra bindikleri çift katlı arabalarına “deh” diye seslendiklerinde kölelerin daha önce ne yaptıklarını hiç düşünmezlerdi. Peki duruma köleler ne yapardı, bunu doğrusu çok bilemiyoruz. Çünkü Heredot da bunları yazmazdı. Dördüncüsü, bu politikalar sosyal politika açısından da sakattır. Günümüzde kentsel dönüşüm yerel yönetimlerin en gözde söylemi olmayı sürdürmektedir. Bunun nedeni çok kolay tahmin edebileceğiniz gibi ranttır. Bu bahaneyle kentsel mekânda mülkiyet paylaşımı yeniden yapılmakta, imar sorunları gerekçe gösterilerek, yoksul sınıflardan sermaye sınıfına mülkiyet ve kullanım hakları transferi yapılmaktadır. Dünya önceleri fetih çağlarında, sonraları iç göçlerin ve toplumsal alt sonuçların yoğun olduğu dönemlerde bu şekilde yaşanmış pek çok trajediye sahne olmuştur. Ama bunlar geçen yüzyılın başında kalmıştır, 1920’lerde, 30’larda olduğu düşünülebilir. Ama biz 100 yıl geriden geldiğimiz için benzer uygulamalar günümüzde ülkemizde de hâlâ sürmektedir. Oysa Batı Avrupa ülkeleri bu kentsel dönüşüm projelerinden pratikte pek çok şey öğrenmiştir. Bunlar şudur: Kentsel dönüşüm bütünüyle piyasa dinamiklerine, merkezi ve yerel yönetimlere bırakılamaz. Bu alanda kamu yanında özel mesleki ve gönüllü kuruluşlar ile birlikte çalışılmalı, yerel halka öncelik tanınmalı ve bu alanda yaşayanlar güçlendirilmelidir. Batı Avrupa ülkelerinin pratikte çıkardığı sonuçlar budur. Sonuç olarak iç göçün ve plansız gelişimin tek sorunları onlarmış gibi fatura gecekondu sakinlerine ödetilmek istenmektedir. Halkın yoksunluğundan nemalanan, istismarcı politika esnafının hiç bu işte suçu yok mudur? Siz hiç yöneticilerimizden yasal kılıflara uydurularak, her gün yapılmakta olan çarpık ve yağmacı yapılaşmaya karşı bir eylem, bırakın eylemi bir söylem duydunuz mu? Yavuz hırsız misali çıkarılan bunca gürültünün nedeni budur. Bu sokakta davul çalınırken, başka bir sokakta bir şeyler götürülmek istenmektedir. Mekânları insansız bir meta olarak algılayan bir zihniyet, insanları yaşam çevrelerinden uzaklaştırmakta, buraları kâr ve spekülasyon 65 amaçlı kullanım alanlarına dönüştürmektedir. Bu yaklaşım, planlama kavramının içini boşaltmakta, kentsel dönüşüm kavramını kulağa hoş gelen ama süslü bir söylem boyutuna indirgemektedir. Yapılması gereken halk için halkla birlikte ve mutlaka değer yaratıcı bir iyileştirme programı niteliğinde dönüşüm programı olmalıdır diye düşünmekteyim. Bir ev yıkıldığında gerçekte yıkılan sadece bir ev değildir, bir evden çok daha ötesidir. İnsanların aidiyet duyguları, anıları, geçmişle olan bağları, geleceğe ait umutları da evleriyle birlikte yıkılmaktadır. Daha iyisini vermek bile ortaya çıkan travmayı gidermekten ne yazık ki uzaktır. Geçmişte cetvelle çizilen sınırlar vardı, şimdi parmakla gösterilen yollar olmakta, “şuradan geçilsin” diye. Ama bunun kolay olmasına karşın, çok doğru ve çok haklı bir yöntem olmadığını düşünmekteyiz. Sabahki konuşmalarda Sayın TOKİ Başkanı dedi ki “Türkiye’nin üç büyük problemi vardır, bunlardan biri terördür, ikincisi gecekondu problemidir, üçüncüsü cari açıktır” Ben sözleri şöyle yorumlamak istiyorum, Türkiye’nin bir tane problemi vardır, o da yönetim problemidir. Yine Sayın TOKİ Başkanı dedi ki “Biz yüzde 70 doğruyla yola gittiğimizde ya da yaptığımız işlerde yüzde 70 doğruyu yakaladığımızda, doğru olduğumuzu düşünürüz, bu tavır bize güven verir” dedi. Ben sizlere şimdi sorsam, desem ki “biz burada 100 kişiyiz, bu toplantı sonrasında 30 kişi ölecek ya da yaralanacak” bu toplantı yapılır mı? Yapar mıyız böyle bir toplantıyı? Dolayısıyla bunu somutlaştırırsak, genel akademik bir söylem içerisinde bulundum. Balta Limanı-TEM bağlantı yolu içerisinde yapılan güzergâh belediye yetkililerinden aldığımız görüşler doğrultusunda keyfidir. Çünkü tersi önerilmesine karşın, daha az yıkıma yol açacak bir güzergâh önerilmesine karşın bu yapılmamıştır ve özellikle evlerin üzerinden geçirilmiştir. İMKB arsası boş olmasına karşın bu güzergahtan yararlanılması düşünülmemiştir. Alternatif olarak Doğanevler’de, Fatih Sultan Mahallesinde, Emirgan sırtlarında oturan insanlara Kartal’da yer gösterilmektedir. Konuşmamın başında değerli konuklar ikinci bir veciz söz olduğunu, söyleyeceğimi söylemiştim. O da şudur: Samanlık atlara farklı, sevdalılara 66 farklı kokar. Bizim tarafımızdan duyulan kokular budur. Bu söylediklerimin tabii çok fazla bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. Haluk Gerçek hocam da konuşmasında değindi, akademik çevrelerin de dramatik bir açmazıdır sanıyorum bu söylediğim. Fuzuli’nin güzel bir sözü ile noktalamak istiyorum, “Söylesem faydası yok, sussam gönül razı değil.” Saygılar sunarım. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Efendim, biz de Velahaddin beyin bu duyarlı sunuşuna teşekkür ederiz. Hem yerel sorunları anlattı, hem de bize bunun arkasındaki felsefi görüşü nasıl değerlendirdiklerini anlattı. Ben doğrusu çok istifade ettim, bazı ilginç saptamaları da var, onları da konuşuruz. Fakat bu kentsel dönüşüm meselesi, kentlerin dinamiği meselesi Fatih Sultan Mehmet Mahallesinin olduğu yerden başka türlü gözüküyor, Ayazpaşa’dan da başka türlü gözüküyor. Ayazpaşa’daki Güzelleştirme Derneği yöneticisi Sayın Adnan Genç’i dinleyeceğiz. Bize bu mahallenin süregelen bir başka imar-gelişme-dönüşme problematiğini bize anlatacak. Buyurunuz efendim. EROL TULPAR (Ayazpaşa Güzelleştirme Derneği)- Adım Erol Tulpar. Müsaadenizle düzelterek söyleyeceğim: Planlanan, Adnan Genç’in katılmasıydı. Ancak yönetim kurulunda bazen benzer görevleri değişik üyeler yapabiliyor. Affınıza sığınıyorum, düzenlemede geçen ismin yerinde bir başkası olarak ben varım. Ayazpaşa, Taksim’den önce Gümüşsuyu’na sonra Dolmabahçe’ye inen cadde ekseninde yerleşmiş iki mahalleden biri. Gümüşsuyu mahallesi muhtarlık olarak anılıyor. Ana cadde üzerindeki yapılar 20. yüzyılın başında yerleşmiş olan ve şimdi çoğu tarihi yapı özelliğini taşıyan, eski yerleşik semt dokularından birine sahip bir çevre. Semt derneklerinin kurulması ve bu yapılar içinde örgütlü yaşamı paylaşma faaliyetinin bir parçası olarak bizde 67 de Ayazpaşa Çevre Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği kuruldu. Yalnız bizimki biraz spesifik bir olaya değindi. O da büyük projeler kapsamında ele alınabilecek olan Park Otel’i eski tarihsel yapısının yıkılıp, yerine devasa boyutta yeni bir bina kompleksi yapılması sırasında doğan tepkiyle bugünkü enerjisine sahip oldu ve bunu dernek örgütlenmesine çevirdi. Esas olarak da yasalara uygun olmayan bu faaliyetin durdurulması ve eğer olabilecekse onun yerine çevreyle, çevre insanlarıyla ve bütün şehirle daha barışık bir yapının orada boy gösterilmesinin sağlanması için çaba harcamaktı. O zamanki basın haberlerinden izlenmiştir. Teferruatı benim tekrar burada dile getirmem büyük bir anlam taşımayacak. Ama uzun bir yargı sefahati sonucunda bu inşaatın durdurulması ve ardından da yıkılması gündeme geldi, uygulandı. Çevredeki diğer yapılarla biraz daha az göz tırmalayıcı bir manzara ortaya çıktı. Sondan başlarsak, 2006 senesinin ortalarına doğru ve ardından da sonunda iki şey gerçekleşti. Biri Beyoğlu SİT planının onaylanması, diğeri de 1/5000 ve 1/1000 planların geçmesi. Bunlar elle tutulur biçimde Park Otel’i inşaatından kalan gövdenin de şekillenmesini belirledi. Biz buna karşı görüşlerimizi ifade etmeyi denedik. Belli ölçüde basında yer aldı, konuyla daha fazla ilgili olanlar başta olmak üzere. Oradaki talep 2010 yılında Avrupa başkenti olacak olan İstanbul’un ortaya konulan iddialara, ortaya konulan hedeflere uygun bir bölge yapısına kavuşmasına katkıda bulunmaktı açıkçası. 2006 yılının Aralık ayında yapılan bir basın açıklamasında bu konudaki özet görüşleri hem değerlendirmemizi -olumsuz anlamda- hem de mademki böyle yapılandı, o zaman bunun çevrede yaşayanlara ve çevreye bakanlara daha az rahatsız edici olması için yapılması gereken hakkında düşündüklerimizi ifade ettik. Orada kabaca söylenen şuydu: Yıkım sonucunda çevredeki büyüklüklere az çok uyum sağladığı düşünülebilecek olan bir kütle ortada, ama bunun denizden bakıldığı zamanki görünüşü hâlâ çok büyük, hâlâ çok gözebatan şekilde. En azından bunun sadece makyaj anlamında değil, yerine getirdiği işlevler anlamında da düzenlenmesi. 68 Ortadan kaldırılmış olan bir sokak vardı. Onun tekrar çevredeki insanların geçiş hakkını sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve belki de bütün bunların toplamı olarak burası çok geniş olmayan sokakların çevrelediği bir alan. Açıkçası eski Park Otel ana caddeye olan bakışıyla, oradan işleyişiyle bunu çok fazla rahatsız eden, buna çok aykırı düşen bir işleyiş içinde değildi. Ama yeni yapılanın birden fazla girişi olması, zaten ilk tasarlanışına göre çok amaçlı olması böyle bir şeye izin vermiyor. Bu anlamda düzenlenmenin yapılması önemli. Burada, kısacası semt derneği içinde görev yapan çevre yaşayanları olarak, vazedici olmaktan ziyade “şöyle olsun, böyle olsun” diye vazedici olmaktan ziyade, bizim yaşantımızı -en dar anlamda değil- sosyal yaşamımızı, olumsuz anlamda daha az etkilesin istendi. Çevreyle ilişkilerimize de zarar vermesin düşüncesiyle dönüştürmeye yönelik öneriler geliştirdik. Dernek faaliyeti içinde Park Otel’in hakkındaki bilgiler, onunla ilgili ne yapılıp ne yapılmadığı, bütün konuşmaların tahmin ederim yarısını veya yarısından fazlasını oluşturuyor. Bununla birlikte burada size hakkında bilgi veremeyeceğim başka bir işleyiş daha var, yalnızca adını anmama izin verin. O da Beyoğlu yöresindeki derneklerin bir koordinasyonu var, Beyoğlu Derneği, Cihangir Derneği, Ayazpaşa Derneği bunun içinde yer alıyorlar. Bunlar Talimhane’deki düzenlemeyi de yakından görmüş, izlemiş ve sonuçlarından da etkilenen bölgelerde yaşayan insanların kuruluşları. Keza Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinde herhangi bir yenileme, ister fonksiyon bakımından, isterse caddenin kaplamaları bakımından olsun bizleri diğer yurttaşlardan daha kısa süre içinde, belki de daha uzun vadeli etkileyebiliyor. Son olarak da Tarlabaşı’ndaki bu dönüşüm tasarısı, bunlarla ilgili dolaylı etkilerin bize değin yanları şöyle: Talimhane’de sözgelimi trafiğe kapalı bir alan yaratıldıktan sonra, bu alanın nasıl ve kimler tarafından kullanıldığı, bize komşu olan yöredeki yaşayıştır. Doğrudan doğruya bize değen sosyal yüzüdür şehir yaşamının. Tarlabaşı ile ilgili olan da, Taksim’e gelen ana güzergahlar üzerindeki belki insan davranışlarını birinci ölçüde belirleyecek, ama bunun halka halka dağılışı yakın mahallelerin üzerinde de çok etkili 69 olacaktır. Dolayısıyla bu anlamdaki büyük projeler bizim ilgi alanımız içinde. Yalnız komşuluk hukuku ve ilişkileri Park Otel’e bütün bunlardan çok daha farklı bir anlam yüklemişti, hâlâ bu tamamlanmamış durumda olduğu için sürüyor. Bunun bitişiğinde -belki sözünü etmem lazım- o kadar büyük bir kütle değildir, ama verem savaş dispanseri vardır, tahmin ederim oradan geçenler bilir. İkinci sıradaki caddede kalır. Ana cadde üzerinde, ama Taksim’den aşağı inerken sağ kolda, Vakıflar binasının hemen arkasındadır. Ona bitişik Mustafa Paşa apartmanı vardır, yine yüzyılın başında yapılmış. Şimdi apart otel olarak filan andıkları uygulamanın örneklerinden sayılabilir. Berbat bir halde, kendi haline bırakılmış, yıksın, çöksün vesaire. Ama önünden geçenlere de zarar veriyor. İstekte bulunuldu, bir tahta perde içine alındı. Tahta perde kendini taşımaya muktedir değil, geçerken birimizin başına düşmesin diye onunla ne yapabileceğimizi bilmiyoruz. Çeşitli temaslar oluyor, fakat bu temaslar yenilenmesini, kabul edilebilir nitelikte bir önlem alınmasını orada sağlamaya yetmiyor. Buradan sözü getirmek istediğim nokta şu: Eğer büyük çapta olan projeler uygulanırken, bundan birinci derecede etkilenecek olanlar ne düşünüyorlar bu konuda. Bundan etkilenme biçimlerine karşı nasıl bir tepki verecekler? Bu, birinci planda yapımcılar tarafından göz önüne alınmalı, bir demokratik talep olarak değerlendirin bunu. Bu, olmadığı takdirde veya eksik olduğu takdirde bunun bir hak olarak savunulması ve elde edilmesi de tamamen yurttaş bilinciyle komşuluk hukuku içinde semt yerleşeni bilinciyle yapılacak olanlara bağlı. Bu konuda hepimiz öğrenciyiz, her yaştan öğrenciyiz, her alışkanlıktan, her sosyal yapıdan öğrenciyiz, umarım sınavları geçebiliriz. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Aramıza yeni katılan Gülsuyu, Gülensuyu Mahalleleri Güzelleştirme Derneğinden Erdoğan Yıldız bey, kendilerinin mahalleleri Anadolu Yakasında Maltepe civarında, Yakacık dağına tepesi olan bir yerde. Bu bölgede bir kentsel dönüşüm projesi uygulanmak isteniyor. Oraya, o projeye bir yerel derneğin bakışını bize aktaracak. Buyurunuz efendim. 70 ERDOĞAN YILDIZ (Gülensuyu Mahalleleri Güzelleştirme Derneği)Teşekkürler. Özür dilerim, trafik biliyorsunuz İstanbul’da her zamanki gibi felç ediyor, Boğaz Köprüsü tıkalı, İkinci Köprü tıkalı, o yüzden geç kaldım. Konuşmamın genel kurgusunu katılımcılık mekanizmasındaki sorunlar üzerine yapacağım. Bizim mahalleler diğer kentsel dönüşüm mağduru mahalleler gibi 3 yıldan bu yana ciddi bir süreç yaşıyoruz. Biraz diğer mahallelerden farklı olan özelliği, katılımcılık yönünden planlamanın mahallede yaşayanların da öznesi olduğu, katılımcısı olma isteğinin olduğu bir mahalle olmasıyla, diğer mahallelerden ayrışıyor. Bu kenti kentte yaşayanlarla birlikte kurmak, kentte yaşayanlarla birlikte kurarken yoksullukvarsıllık ayrımı yapmadan, kentsel dönüşüm mahallelerin de diğer kentteki mahalleler gibi, ilçeler gibi o katılımcılığın içinde yer alması problemi yaşanıyordu. Dolayısıyla bu mahalleler ile kent arasında ciddi bir gerilim var. Aslında bu gerilim sadece kent üzerinde değil, bu kenti yönetenler üzerinde de yaşanıyor. Biz bundan kaynaklı gerilimi düşürmenin yolunu eşitlikçi, herkesin içinde söz ve karar sahibi olduğu bir kent kurma yöntemiyle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Dolayısıyla, bu kentsel dönüşüm sürecindeki mahallelerin bir biçimiyle tek taraflı, bir tarafın plan yapma öznesi olduğu, diğer taraftan mahallelerin sadece bunun nesnesi olduğu, plan yapılmaya hazır mahalleler olduğu ikilemini kırıp, iki taraflı mahallelerin de bu planlama sürecinin içinde olabileceği, yönetenlerle yönetilenlerin birlikte bir karar mekanizması oluşturabileceği bir sürecin olacağını, olabileceğini düşünüyoruz. Dolayısıyla böyle bir süreç yaşanırsa karşılıklı, bunun gerilimi daha azaltan bir süreç olabileceğini düşünüyoruz. Üstelik de bu süreci yaşarken kamu yararı denilen tırnak içinde o “kamu”nun esas sahibinin biz olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla eğer kamu diye bahsedilen kavram biz isek ve kamu yararı bizim adımıza yapılıyorsa, bu dönüşümler veya dönüşüm yapılırken yaşanan durum, bizim hayrımıza, bizim de içinde olabileceğimiz bir mekanizmayla mümkündür. 71 Karşılıklı diyalog yoluyla olumlu bir süreç yaşanabilirken, yerel yönetimler, ilçe belediyeleri ve özellikle Büyükşehir Belediyesi, bu yöntem yerine daha yukarıdan aşağıya, daha otoriter bir sürece zorluyor bizim gibi mahalleleri. Örnek verirsek, Roman mahallelerinde yaşanan süreç, Küçükarmutlu’da daha dün yapılan basın açıklaması, Gülensu, Gülsuyu Mahallesindeki o katılımcılığın engellendiği koşullar bu gerilimi daha da yükselten bir yerde duruyor. Dolayısıyla bu mahallelerin en yenisi bile 40-50 yıllık bir süreçte oluşmuşken, açıkçası bize işgalci denilmesi, bu mahallelerin ur gibi cerrahi müdahale yapılması gereken alanlar gibi görülmesi ağrımıza gidiyor. Dolayısıyla daha önce de aldığımız kararlar ve aramızda yaptığımız görüşmeler gibi tekrar aynı vurguyu yapacağım. Yaklaşık 13-14 mahalle dönem dönem bir araya geliyoruz, karşılıklı fikir alışverişlerinde bulunuyoruz. Orada aldığımız kararlar şuydu: Bundan sonra bu mahallelerde yaşanacak süreçte bizden bağımsız herhangi bir süreç yaşanırsa, bu süreci biz kendi mahallelerimize yapılmış sayacağız. Dolayısıyla eğer karşılıklı bir diyalog yöntemi oluşturulmayıp, hâlâ bu mahallelere rağmen bir planlama süreci yaşanacaksa, bunun negatif, yıkıcı bir süreç olacağını, ama bunun asgari anlamda o mahallelerle birlikte yaşanırsa daha olumlu yaşanabileceğini öngörüyoruz. Bu da çok insani bir talep. Sanki bu talebin siyasi bir talepmiş gibi görülmesi, açıkçası çok anlam veremediğimiz bir süreç. Dolayısıyla diyeceğim, bu mahallelerde yaşayan insanların da söz ve karar sahibi olabileceği mekanizmalar mümkündür. Bunun üniversite camiasıyla, meslek odalarıyla, mahallelerle birlikte yapılırsa daha anlamlı bir sürece doğru evrileceğini öngörüyoruz. Teşekkür ederim.(Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Aramıza yeni katılanlar oldu, Gülten Hanıma hoş geldin diyoruz. Bir yanlış anlaşılma olmuş sabahleyin, iyi örgütlenememişiz. Toplantının yerini bulmakta zorlanmışlar. Özür dilerim düzenleyiciler adına. İsterseniz Gülten Hanıma bir soluklanma zamanı verelim ve Yıldız Üniversitesinde Araştırma Görevlisi Tolga İslam’ı dinleyelim. Tolga, benim 72 tanıdığım genç bir akademisyen. Konuyla ilgisi herhalde soylulaşma konusundaki uzmanlığından geliyor. Kendisi Bilgi Yayınlarından çıkan soylulaştırma ile ilgili, kentsel süreçlerle ilgili, bir kitabın derlemesini yaptı. Aynı şekilde, Mimarist dergisinde bir sayının editörlüğünü yaptı. Çok değerli araştırmaları var, onun için kendisiyle başlayalım. Bütün bu süreçlerin, üzerini örten çerçeve, kavram diyebileceğimiz soylulaştırma, Türkçesi pek zor eski gentrification yerine kullanılıyor. Bazı yazarlar mutenalaştırma kelimesini kullanıyorlar. Buyurun efendim. TOLGA İSLAM (Yıldız Teknik Üniversitesi)- Teşekkür ederim. Murat Hocamızın dediği gibi soylulaşma üzerine bir çerçeve çizmeyi düşünüyordum, öyle bir sunuş hazırladım. Konuşmamın bir başlığı olacaksa “80’lerden 2007’ye soylulaşmanın değişen yüzü, soylulaşmadan soylulaştırmaya” diyebiliriz belki. Soylulaşma ile alakaları çalışmalarımız başlangıç noktasını 2002 yılı oluşturuyor. Ben o dönemde yüksek lisans tezimi yaparken, Galata’da bir süreci incelerken, oradaki süreci inceleyerek birtakım çıkarımlarda bulunmuştum ve oradan İstanbul’da gerçekleşen süreçleri kategorize ederek üç döneme ayırmıştım. 80’lerde, 90’larda ve 2000’lerde başlayan, başlangıç tarihlerine göre üç farklı döneme ayırmıştım. Şu anda ise böyle bir kategorizasyon yapmak gerekiyorsa, üç dönemden ziyade iki ana dönem belki söz konusu diyebiliriz, içinde bulunduğumuz şu dönemde. Bunu da 2000 öncesi ve 2000 sonrası diye ortaya koymak doğru olabilir. 2000 öncesi dediğimiz süreçte, az önce bahsettiğim gibi ilk başta 80’lerde İstanbul’daki boğaz köylerinde Kuzguncuk, Arnavutköy gibi birtakım bireylerin kendi bireysel tercihleri sonucu oralarda yaşama yönünde bir talep geliştirmeleri sonucu ortaya çıkan süreçler başlıyor. 80’lerdeki süreç 90’larda bu sefer kentin kültürel merkezine, yani Beyoğlu’na, Cihangir, Galata gibi semtlere sıçrıyor. Bu her iki süreçte -ki her iki süreç arasında birtakım farklılıklar olabilir, amabüyük resme baktığımızda çok benzer süreçler. Her ikisinde de bireylerin 73 öncülüğünde, kendiliğinden geçen, spontane gelişen birtakım süreçlerden bahsetmek mümkün, Bu dönemin ardından, 80’lerin ve 90’ların ardından -ki bu süreç daha devam ediyor kendi içerisinde- 2000’lerde başka bir süreç ortaya çıkmıştı. O dönemde -2002’den bahsediyorum- Fener-Balat rehabilitasyon projesi, bizim çok bilinen ismiyle UNESCO projesi diye geçen Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonuyla Fatih Belediyesinin ortaklığında gerçekleşen bir projeyle, İstanbul’daki soylulaşma süreci, soylulaştırmaya doğru ve kurumsal soylulaşmaya doğru kaymaya başladı. Aslında çok yumuşak bir geçişti bu, Fener-Balat projesi. Arkasında Avrupa Komisyonunun olmasından kaynaklanan bir yumuşaklıktı bu, çünkü o komisyonun tabii ki böyle bir müdahalenin, bir tarz metruk mahallede, bölgede yatırım yapmanın olası birtakım sonuçlarını önceden öngörebilme gibi bir yetisi vardı, belki geçmiş deneyimlerin farkında olarak. Dolayısıyla soylulaşmayı önleyici tedbirleri, çok güç olsa da en azından hafifletici birtakım tedbirler, aldı ve 7 milyonluk bir hibe sağlayarak bu tedbirlerin de bir şekilde uygulanmasının arkasında durdu. Oradaki süreç 97 yılında ilan edilmesiyle başladı ve bir şekilde boğaza veya kültürel merkeze, Beyoğlu’na kendiliğinden gidebilen insanların aslında gidemediği bir bölgeyken Fener-Balat, daha üst eşikler varken, daha zor ve riskli bir bölgeyken, bu projenin ilan edilişi, orada bir yatırımın yapılacağının haberinin yayılması insanların kafasındaki kurguları, kaygıları ve eşikleri bir şekilde azalttı. Orada soylulaşma sürecini 2002’de yılında gittiğimde görmüştüm. Öncü soylulaştırıcı diyebileceğimiz küçük bir kitle orada oluşmuştu. O dönemde sürecin çok daha hızlı geliştirileceğini düşünmüştüm, ama proje bir türlü başlamadı. Zannedersem 2003 Ocak’ta başlamış ve şu aralarda bitmiş olabilir. Ama süreç benim öngördüğüm gibi olmadı, gayet -dışarıdan bakarak söylüyorum, çok ciddi bir saha araştırması yapmadım- yavaş ilerledi, yumuşak bir geçiş oldu. Buradan sonra, başka bir süreç yine 2000’li yıllarda… Yatırımcılar, tabii burada belediye ve bir uluslararası konsorsiyumun ortaklığıyla gerçekleşen 74 bir süreçti bu. İkinci bir süreç Beyoğlu bölgesinde, yatırımcılar eliyle gerçekleşti. Burada da iki tane ana dalga var. Biri Beyoğlu’nda araştırmamı yaptığım dönemde çok da fazla örneklerine rastlamadığım yeni bir biçimde ortaya çıktı. O da daha önce bahsettiğim bireylerin kendi kültürel tercihleri sonucu, tarihi bir dokuda, evde, eğlence merkezine yakın bir yerde yaşama yönündeki talepleri sonucu oluşan, mevcut bireylerin taleplerinin arza dönüşmesi sonucu oluşan bir süreçten yatırımcıların devreye girdiği başka bir sürece doğru bir kayış oldu. Burada da birçok küçüklü büyüklü yatırımcı firma ve bunların arasında uluslararası sermayeyle beraber hareket eden firmalardı -ki Beyoğlu AŞ burada ön plana çıkıyor, eğer isim vermek gerekiyorsa. Böyle bir süreç oldu ve süreç bir anda mecra değiştirdi. Önceden tekil şahısların daire daire satın alarak dönüştürdüğü bir süreçken, bu sefer bina bina satın alınmaya başladı ve sürecin ölçeği değişti. Bir başka gelişme Fransız sokağı adı verilen başta, daha sonrasında geri dönülen, 2004 Temmuz ayında gerçekleşen bir süreç. Mehmet Taşdiken isimli bir yatırımcının belediyenin çok görünür olmadığı, -belki görünmez birtakım destekleri olmuş olabilir- gerçekleştirdiği bir proje. Bu aslında bir dönüm noktası da, çünkü bina ölçeğinden bu sefer sokak ölçeğine doğru bir geçiş oldu. Eğer 80’lerden itibaren bakarsak, ev, daire bazında bir dönüşme yaşanırken, 2000’lerden sonra ilk başta bina bina dönüşüm olmaya başladı ve Fransız Sokağı ile birlikte bu sefer sokak sokak dönüşme yolunda yeni bir çığır açıldı. Bina bazındaki bir değişimle, daire bazındaki değişimin şöyle bir farkı oluyor. İlk bahsettiğim süreç -2000’den önceki süreç- oldukça yavaş gelişiyor ve bu yavaş gelişmesi itibariyle de etkileri de yol açtığı birtakım sosyal sonuçlar da daha yumuşak oluyor. Ama bina bina gittiği zaman, sonuçta bir binada 10 daire, Galata bölgesinden bahsediyorsak bir apartmanda 10-15 tane daire olabiliyor. Dolayısıyla bir anda 15 kişinin yerinden edildiği bir süreç yaşanıyor. Diğer tarafta tekil bir süreç yaşanıyordu eskiden. 75 2000’li yıllarda böyle bir dönem var. 2000’den sonraki süreci de iki ana başlıkta incelemek çok mümkün. Burada bir kırılma noktası var, 2005 yılı. 2005 Temmuz ayında hepimizin de bildiği, o meşhur 5366, kendi aramızda Tarlabaşı yasası olarak da adlandırdığımız, Yıkılan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması Hakkındaki Kanun, gerçek ismini eğer söylersek. Bu kanunun çıkmasıyla birlikte, aslında bu kanunun çıkış tarihi bir kırılma noktası oluyor ve bir anda soylulaşmanın ya da soylulaştırmanın ölçeği önceki dönemlerden, 2000 sonrası dönemden de daha farklı bir boyuta, ölçeğe ulaşıyor. Artık sokak bazında değil, adalar bazında bir dönüşüm yaşanıyor. Bunun ilk örnekleri de zaten, o yasanın çıkışını da belki yaptıkları lobi faaliyetleriyle gerçekleşmesini sağlayan iki belediye, Fatih Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi. Hemen bunun akabinde biri 2006 yılında Tarlabaşı’nda, diğeri de 2005 yılında Sulukule’de iki tane ada bazında dönüşüm projesini ortaya koyuyor. Toparlarsak, 80’lerden günümüze soylulaşma süreci hem ölçek olarak değişti, hem de tanım olarak da değişti. 80’lerde o klasik anlamda bildiğimiz, tarihi evlerin rehabilitasyonu ve öncülerin, sanatçıların yerleşmesiyle gerçekleşen bir süreç; 2000’lerden sonra bu sefer kentsel dönüşüm endeksli bir şekilde gerçekleşmeye başladı. Peki bu İstanbul’a özgü bir şey mi? Aslında İstanbul’a özgü bir şey de değil. 90’lardan sonra yurtdışında da kurumların öncülüğünde gerçekleşmeye başlayan bir süreç vardı, soylulaşma o yöne kaymıştı. Bizde belki biraz gecikmeli olsa, 10 yıl gibi bir gecikme olsa da, sonuçta yurtdışındaki trendlere paralel bir şekilde İstanbul da oradaki süreçlere eklemlendi ve oradaki süreçlerin bir benzerini burada yaşamaya başladı. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyorum. İzin verirlerse ben sözü Gülten Hocamıza vereceğim. Buyurun efendim. 76 Prof. Dr. GÜLTEN KAZGAN- Sayın Başkana çok teşekkür ediyorum, sizlerden de özür diliyorum geç kaldığım için. Ama oluyor böyle şeyler, programa daima uyulamadığı durumlar ortaya çıkabiliyor. Bana verilen konu İstanbul’un ekonomik yapısıydı. Söz konusu olan büyük projeleri, onun içine nasıl yerleştirirsiniz, onu bilemem, o mimarlara ait bir iş. Ama ben sadece ekonomik yapıyı konu edeceğim. İstanbul’un ekonomik yapısı son 50 yıl içinde inanılmaz bir değişim, dönüşüm geçirdi. Öyle ki 2000’li yıllara geldiğimizde, artık İstanbul’un eski yapısıyla bağlantısı kalmadı gibi bir olay. Yeni yerleşim bölgeleri açıldı, eski yerleşim bölgeleri birçoğu itibariyle devreden çıktı, kimileri gecekondu bölgesine dönüştü. Fakat bu değişimler, dönüşümler sırasında onların güdücüsü olarak, öncüsü olarak da İstanbul’un ekonomik yapısında büyük dönüşümler ortaya çıktı. 50’li yıllar İstanbul’una bakarsanız, İstanbul temelde köyden göç henüz başlamadığı için, bir varoş söz konusu olmayan, ama kendi içinde bir yoksul kesim barındıran, bu yoksul kesim yeni göç etmiş köylü olmayan bir kentti. Belirli gelişmiş bölgeleri arasında bildiğiniz Pera dolayları söz konusuydu ve ona bağlı olarak gelişen yöreler vardı. İkili İstanbul yapısı konu edilemiyordu, göçten önceki dönemde. Çünkü varolan yoksul kesimle varlıklı kesim birbirinden de çok kopuk olarak yaşamıyordu, iç içe bir durum söz konusuydu. Bugünün İstanbul’una gelindiğinde, artık İstanbul’un o yapısı söz konusu değil. Birbiriyle kesin ayrılmış iki kesim mevcut. Varoşların İstanbul’u ve gelişmiş merkez, dünyanın sayılı kentleri arasında ismi geçen İstanbul. Bu ikinci İstanbul’un ekonomik yapısının Türkiye’den çok farklı olan, çok özgün bir yapısı var. Bir kere ortalama olarak gelir düzeyi Türkiye ortalamasının üstünde. Öyle ki İstanbul Türkiye nüfusunun yüzde 14’ü -gerçek nüfus sayımında kaç çıktığı belli değil, çünkü bir çok yerler sayılmamış oluyorİstanbul’da yaşadığı halde. Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya İstanbul’un katkısı bunun iki katı. Yani ortalama gelirin çok üstünde bir düzeyde, ama belirteyim ki varoşlarda gelir düzeyi hiç o ortalamaya uygun değil, onun çok altında bir 77 kesim var orada. Bizler, Bilgi Üniversitesi’nde, varoşlarda yaşadığımız için, Kuştepe gibi, Dolapdere, Silahtarağa gibi, o yöreleri çok iyi biliyoruz. Bu ortalama yüksek gelirin içindeki üretim kesimlerinin dağılımı da Türkiye ortalamasından oldukça farklı. Ticaret kesimi yüzde 31’i oluşturuyor Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın İstanbul’da ve bu ticaret içinde dış ticaret fevkalade önemli bir yer tutuyor. Öyle ki, İstanbul bütün çevre kentlerin ihracat limanı gibi, özellikle belirli üretim malları bağlamında. Bu itibarla büyük projeler söz konusu edildiği zaman İstanbul bağlamında mutlaka dünyaya açılan büyük ticaret kentinin limanlar, demiryolu istasyonları, kamyonlar için garlar vesaire gibi büyük projelerle iç içe yaşıyor olması demek olacaktır. Çünkü ticaretin önemli bölümü dış ticarete yönelik olarak ortaya çıkıyor. İkinci önemli kesim, finans kesimi. Finans kesiminin önemini şuradan görebilirsiniz. Türkiye’nin bütün büyük özel bankaları, bir vakitlerin kamusal nitelikli olan Türkiye İş Bankası dahil, hepsi merkezlerini İstanbul’a taşıdılar. Çünkü bu ticaretin finansmanı için bankaların yakında olması gerekiyor, hem de bütün temel örgütleriyle birlikte. İkisi birbirini tamamlayarak İstanbul’da ekonominin çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Bu iki kesim de -tabii ticaret dediğimiz zaman bunun içinde rakamlara ayak ticareti de girebilir, işporta satıcıları da girebilir- esas gelirin büyük kısmını yaratan büyük ticaret kesimi dış ticaret yönelik olarak çalışan kesim. Zaten dikkat ederseniz işadamlarının dış ticaret bağlantılı örgütlerinin merkezi de çoğunlukla İstanbul’da bulunuyor. Ticaret ve finans birlikteliği İstanbul’un gelirinde, İstanbul’un gelirinin çok önemli bir bölümünün hizmetlerden kaynaklanmasına yol açıyor. Hizmetler dediğiniz zaman da -bu tarım gelirinden farklı olay- kentin merkezinde, merkezi kentte yer alan iş alanları demek oluyor. O itibarla büyük projelere, biraz evvel konu ettiğim ticaret bağlantılı kurumlar ya da finans bağlantılı kurumlar yanında aynı zamanda bu ticaret-finans olayının merkezi olan yerleşimler de giriyor. Böylece bir bütünlük kazanıyor o bölüm kendi içinde. 78 İstanbul’un sanayi özelliğine geldiğiniz zaman, o da Türkiye genelinden çok farklı. İstanbul’da egemen olan sanayi üretimi kesimi emek-yoğun bir kesim olan, dokuma-giyim sanayileri. Bu kesim sadece sanayide egemen olmakla kalmıyor, aynı zamanda dış ticaretin de ana ögesi oluyor. Öyle ki Türkiye’nin dokuma-giyim ihracatının yüzde 80 gibi, fevkalade yüksek bir oranı İstanbul’dan yapılıyor. Yani ana üretim kesiminin ticareti gibi, dokuma-giyim gibi aynı zamanda üretimi de merkezi olarak burada sanayi gelirinin ağırlıklı bölümü dokuma-giyimden ortaya çıkıyor. Bu şaşırtıcı bir olay, çünkü diyebilirsiniz “dokuma-giyim çok emekyoğun bir kesim, nasıl oluyor da İstanbul gibi kişi başına gelirin Türkiye ortalamasının iki katı olduğu, dolayısıyla ücretlerin de yüksek olmasının beklendiği bir alanda böyle bir emekyoğun bir kesim oluyor?” Bu gerçekten şaşırtıcı bir olay, ama eğer İstanbul’un ikinci bir yönüne, varoşlarına giderseniz, bunun kaynağının nerede olduğunu çok kolay bulabilirsiniz. Çünkü varoşlar ucuz fiyata çalışmaya hazır ve hatta kayıtdışı çalışmaya hazır geniş bir nüfus barındırıyor. Eldeki verilere göre İstanbul nüfusunun, doğal artı göç etmiş olan nüfusun yüzde 40’ı varoş nüfusu. Bu benim naklettiğim bir rakam, ben buna pek inanmıyorum, daha fazladır, ama resmi rakamlar yüzde 40 diyor varoş nüfusu için. Ben de izlenimlerimden çok varolan verileri nakletmek durumundayım, onu naklediyorum. Bu yüzde 40 varoş nüfusu aynı zamanda hem kayıtdışı çalışmaya hazır, hem düşük, asgari ücretle kayıtlı da olsa en düşük ücretle çalışmaya hazır bir nüfus kesimini barındırıyor. Kuştepe’de yaptığımız yerel araştırmada gördük ki o aylık geliri asgari ücret 400 YTL civarında olmak dahi lüküs hayat, çünkü aylık geliri 200 YTL’nin altında olan geniş bir kesim var. Bu büyük ihtimalle ücretli işçi ya da ayak işçisi falan gibi çalışan kesim. Ama gösteriyor ki Şişli’nin o kadar yakınındaki bir varoşta dahi o ücretle çalışanlar var. Kaldı ki daha uzaklara gittiğiniz zaman, orada yerleşimler de daha fakir oluyor, daha fakir yerleşimlerde de ücretler daha düşük olabiliyor. Bu itibarla o düşük ücretli nüfus barındıran varoşlar, aynı zamanda o emek-yoğun sanayinin kaynağı oluyor. Çünkü emek-yoğun sanayi ancak düşük ücretli yerlerde barınabiliyor. 79 İlginçtir Ankara’da düşük ücretli kesim mevcut değildir. Orada büyük boylu, daha çok asgariye yönelik, bir kısmı da kamusal olan nitelikli sanayiler vardır. O sanayi Ankara’da, ama bu tür sanayi de İstanbul’da merkezileşmiş. Bu, Ankara’nın varoşu yok demek değil, ama İstanbul’un varoşu en azından geniş demek oluyor. Bu ekonomik yapı, eş anlı olarak bir sosyal yapıyı ortaya çıkarıyor. Tabii varoşlar kent merkezinden uzakta olduğu için, sanayi de varoşlara daha yakın olabiliyor, fakat ticaret ve finans kentin merkezinde. Bir ulaştırma sorunu ortaya çıkıyor, büyük projeler bağlamında çok belirgin biçimde. O da bu uzak varoş yerlerinden daha yakında olan sanayiye, ama kent merkezinde bulunan ticaret, finans kesimine kişileri götürebilmekte. Gerçi ticaret-finans kesiminde çalışanlar genelde orta eğitimin üstünde eğitim almış kesim, ama orada da tabii daha düşük ücretli kesim var. Fakat genelde ortalamanın üzerinde eğitim söz konusu oluyor. Esas yöneticiler, teknik kadrolar dışında düşük ücretli emek çalıştıran sanayiler, bahsettiğim emek yoğun sanayiler daha çok vasıfsız ya da teknik vasıfları olsa da genel vasıfları yüksek olmayan emek barındırdıkları için onların varoşlara daha yakın alanlarda da yerleştiğini zaten gözle de görebiliyoruz. Böylece İstanbul’un yapısı aynı zamanda yerleşme yapısını da belirliyor ve bu yerleşme yapısı içinde yüksek ücretli, yüksek gelirli ticaret-finans ya da sanayide yönetim katında bulunanlar bir yanda, ama öbür yanda bu vasıfları daha düşük olanlar, işçi kesimi gibi bir yapı ortaya çıkıyor. İlginçtir İstanbul Türkiye’nin köyü olmayan bir kesim, hele Yalova da gittikten sonra tarım da bitti. Bu itibarla yaptığımız bir anket çalışmasında gördük ki İstanbul’da tarım kesiminin payı yok gibi. Gayri Safi Yurtiçi Hasılasında yüzde 1’in altında çıkıyor, ama bir de küçük nüfusu var. Bu yapısıyla İstanbul çok sanayileşmiş, ileri düzeye gelmiş Avrupa ya da Amerika kentlerini anımsatıyor. Çünkü oralarda da görürsünüz hizmetler, ticaret-finans öncelikli kesimlerdir, en büyük katkıyı yaparlar. Onu sanayi izler ve oralarda da tarım bağlantısı yok gibidir. Bu yapı tamamen İstanbul’da mevcut. İstanbul’un sanıyorum ki büyük projeler gereksiniminin kaynağı da buradan geliyor. 80 Çünkü yapısı zaman içindeki gelişmede öyle oluşmuş ki, oradaki ekonomik yapıyı yansıtır olmuş, ama belki onlardan biraz farklı olarak çok daha geniş varoşları var. Gerçi varoşlar tabii orada da var, Paris’in bile biliyorsunuz Arapları, zencileri barındıran göçmenlerden oluşan bir varoş alanı var; New York’unkiler ünlü, yani biz yalnız değiliz. O itibarla demek oluyor ki büyük kentler bir yandan zenginler, ileri düzeyde gelişmiş üretim kesimlerini falan barındırıyor. Ama öbür yandan onlara hizmet verecek düşük ücretli bir kesim barındırıyor. Bu düşük ücretli, düşük vasıflı kesimin büyük kentlerin özelliği olması, oralardan farklı olarak, Türkiye’de başka bir olaya ivme veriyor. O da köyden göç olayı. New York köyden göç baskısı altında değildir, uluslararası göç olabilir, ama köyden göç diye bir olay yoktur. Çünkü o anlamda Amerika’da köy yoktur. Aynı şey Avrupa kentlerinde, oralarda zaten tarım nüfusu yüzde 5 ve daha düşüktür, Amerika’da yüzde 3 kadar düşüktür. Ama Türkiye’de öyle değil. DİE’nin, şimdiki terimle TUİK’in bütün ayarlamalarına rağmen hâlâ yüzde 27 gözüküyor tarım nüfusumuz. Ki o iyice ayarlamalı, çünkü 5-6 yılda öyle bir indirdiler bu rakamları, artık Avrupa Birliğine mi gösteriş yapıyoruz, kime gösteriş yapıyorsak onu bilmiyorum, aramızda kalsın. Böyle bir düşüş oldu, milyonlar azaldı. Bu yüzde 27 de sürekli göç baskısı altında, özellikle tarımdaki yoksulluk, sefalet koşulları, değişen Türkiye’nin koşullarına uyamama, hükümetlerin de bu bağlamda mantıki gerekli politikaları uygulayamaması oradan sürekli bir göç baskısı yaratıyor. İşte İstanbul yapısı itibariyle diğer kentlerden farklı sayılamasa da onlardan farklı olarak sürekli kendi köyünden gelen bir göç baskısı altında. Fransa göçle gelenlere “dur, gelme artık seni almıyorum” diyor, kaçak göçleri de çeşitli yollardan cezalandırıyor. Amerika’nın zaten köyden göç diye bir olayı yok, keyfi çektiği kadar göç alıyor. Oraya da tabii kaçak göçler var, ama yine sınırlıyorlar. Fakat bizde yasal olarak vatandaş olarak köyden göç sürüyor. Gerçi 90 öncesi yıllardan farklı olarak şimdi Anadolu’da türeyen, o Anadolu Kaplanları denen sanayileşen kentler bir ölçüde engel oluyor göçün buralara uzanmasına. Ancak rakam büyüklüğü olarak yine sayılar büyük. Öyle ki 81 mutlak sayı itibariyle aldığınızda yine en büyük göç üç büyük kente, başta İstanbul olmak üzere. Bu itibarla genel olarak dünyanın büyük kentlerine benzer taraflarımız var, ama onlardan çok farklı olan, İstanbul’da gözlediğimiz köyden göç denen bir olay var. Bu olay İstanbul’daki ikili yapıyı çok daha sertleştiren bir olay oluyor. Çünkü köylünün giderek İstanbul’a uyum sağlaması daha güç hale geliyor. Biliyorsunuz Başbakanımız çok yakında izne bağlı olmalı falan gibi bir fikir ileri sürdü. Bir demokraside, geçmişte galiba II.Abdülhamid yapmış, İstanbul’a gelişi belgeye bağlamış, herkesi almamışlar içeri. Ama bugünün demokrasi dünyasında bu olabilir bir iş değil. Kaldı ki bizim vatandaşlar biliyorsunuz, dolaylı yoldan kuralları atlamayı çok iyi biliyorlar. Bu, kolayca atlanacak bir kural olur. Siz damdan atarsanız, bacadan giriş nasıl olsa olur. Bu itibarla Anadolu kentlerinin yakalayamadığı göçleri biz burada yine de mutlak sayı olarak büyük rakamlarda almaya mahkumuz. Bence İstanbul’da en büyük projelerden biri bu olmalıdır diyorum. Bu gelenler ne olacak, bunların yerleşimi, çalışması, çocuklarının geleceği, herhalde en büyük sorunlardan biri. Sayın Başkan “hadi susun artık” diyor, ben de izin verirseniz, buyruğa uymak durumundayım. Teşekkür ederim dinlediğiniz için. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Efendim, herhalde bir başkanın en zor görevlerinden biri “Hocaların Hocası diyoruz Bilgi Üniversitesinde” Gülten hanımın bir konuşmasının yapıldığı bir yerde başkan olmak. Çünkü en zor kontrol edebildiğimiz şey zamandır. Ben burada bir ders dinliyor gibi dinliyordum, çok özlü ve güzel bir konuşma yapıldı. Ama maalesef başka konuşmacılarımız da var, kendilerinin iznine sığınarak… Çok teşekkür ediyorum, güzel bir konuşmaydı. Sırada Boğaziçi Üniversitesinden arkadaşım Ayfer Bartu Candan’ı dinleyeceğiz. Buyurunuz efendim. AYFER BARTU CANDAN (Boğaziçi Üniversitesi)- Teşekkürler. 82 Benim söylemek istediğim birkaç konu dile getirildi, hem mahalle derneklerinin deneyimlerini aktarırken, hem de bir önceki genel panelde. Ben biraz oralarda söylenen şeylerden alıp, biraz daha belki geriye çekilip, çünkü bir önceki panelde de şu dendi “bu meseleyi nasıl kavramsallaştırmamız gerekiyor?” Gerçekten de sanıyorum şehir plancılarının da böyle bir derdi var anladığım kadarıyla. Şehir plancılarının, “yeni plancılık anlayışı nedir, dönüşen, değişen dünyada ve İstanbul’da nedir?” Bu bence sosyal bilimciler için de ortada olan bir konu. Ben de sosyolog ve antropolog olarak bu meselenin kavramsallaştırılmasında düşünmemiz gereken bir-iki konuyu ortaya atmak istiyorum. Bunu yaparken de, Murat hocanın daha önceden söylediği bir ayrımla başlamak istiyorum. Bu biraz Gülten hanımın da söylediği şeylerin devamı. Artık gittikçe, gözden düşen bir kavram, sosyal sınıf kavramını, tekrar sosyal bilimlere ve şehir planlama literatürüne sokmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu nedense sosyal bilimlerde o kadar çok etrafından dolaşılıp, ama bir türlü ismi telaffuz edilmeyen bir şey halinde. Sosyal sınıf diye bir şey var ve bu kentsel dönüşüm projelerini, Gülten hanımın anlattığı ekonomik süreçleri, anlarken de biz aslında farklı sosyal sınıflardan, kendini yeniden tanımlayan farklı sosyal sınıflardan, yeni yoksulluk biçimlerinden ve eş zamanlı olarak yeni varsıllık biçimlerinden söz ediyoruz. Murat hocanın söylediği ve yaptığı ayrım da şuydu: Şehir kullanıcıları ve sakinleri diye bir ayrım yaptı. Londra’da büyük projeler yine düşünülürken, sakinlerinden ziyade kullanıcıları dikkate alınarak projeler, kararlar veriliyor diye. Fakat bu kullanıcıları tanımlarken de oraya gelen ziyaretçilerden, turistlerden söz etti. Fakat bu kavramı, belki şehrin kullanıcıları kavramını, biraz daha genişletip, mahalle derneklerinin deneyimlerinden duyduğumuz şu soru, çok kilit bir soru gibi görünüyor: “Bu şehrin kullanıcıları kimler?” Bütün bu kentsel dönüşüm projeleri, büyük projeler konuşulduğunda, üstü kapalı çok da konuşulmayan bir şey olarak, ama arka planda çok da önemli bir kavram olduğunu düşünüyorum. Öyle görünüyor ki ve bu kentsel 83 dönüşüm meselesine de biraz daha eleştirel bir dille ve mesafeyle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Belki bunu tartışma kısmında da daha açabiliriz. Öyle bir süreç yaşanıyor gibi görünüyor ki kent mekânı, özellikle de kent merkezi, ticaret ve finans ağırlıklı kent merkezi gittikçe belli sınıfların kullanımına açılan bir mekâna dönüşüyor. Bu, Tolga’nın sözünü ettiği soylulaştırma -ki o kavramsallaştırmayı da çok önemsiyorum- böyle bir topyekûn soylulaştırılan bir kent mekânı. Yani artık belli toplumsal sınıfların erişimine, her anlamda sosyal olarak da, artık içine giremediğiniz alışveriş merkezleri, güvenlikli siteler ya da üretiminde varolamadığımız finans merkezleri, ancak belli bir eğitimle çalışabileceğiniz işler, belli sosyal sınıfların kullanımına kapalı ve kapatılmış bir kent mekanına doğru, özellikle İstanbul’un merkezinde böyle bir süreç yaşanıyor gibi geliyor. Yani aslında kentin sakinleri arasında da “kentin asıl sahipleri, asıl kullanıcıları kimler” diye böyle bir iktidar mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bunun üzerine düşünmemiz gerektiğini ve burada hangi sosyal sınıflardan söz ediyoruz, kimin kullanımına açılan bir kent… Bunda tabii turistler, ziyaretçiler, gelen yabancı işadamları filan da var, ama kentin içindeki gruplar arasında da böyle bir hiyerarşi, -Biray hoca ile birlikte yürüttüğümüz- İstanbul’daki sosyal ve mekânsal ayrışma meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biray hoca da örneklerinden söz edecek bunun, Murat Güvenç’in zaten bu konuda çalışmaları var. Bunun adını koymak ve telaffuz etmek lazım diye düşünüyorum. Sosyal, mekânsal ayrışma ve sosyal sınıf boyutu bunun önemli bir boyutu. Gittikçe bu üretim, tüketim ve yaşam alanlarında birbirine teğet hayatlar, içine kapanarak yaşayan ve aynı kamu mekânını paylaşmayan sınıflardan bahsediyoruz artık İstanbul’da. Buradan ikinci söylemek istediğim noktaya gelmek istiyorum, yine belki kavramsallaştırmamızda faydalı olabilir düşüncesiyle. Kentsel dönüşüm meselesini konuşurken, -bir süredir ortada olan bir laf- bir taraftan da biraz doğrusu ürküten bir biçimde bunun çok sıradanlaştığı, normalleştiği, olmazsa olmaz bir şey olarak ortaya atılıyor. 84 Sayın Yeniay’ı dinlerken, - Küçükçekmece’de olan şeyleri anlattı- kurulanı yoksulluğa ve yoksunluğa karşı bir şey olarak koydu. Bir taraftan kim buna karşı olabilir ki? Yoksulluğa ve yoksunluğa karşı bir şey yapmak projesine kim karşı olabilir? Ama sanırım burada tartışılması gereken bunun çözümü şu anda ortaya konulan biçimdeki kentsel dönüşüm projeleri midir? Burada da şöyle bir çıkmaz var gibi görünüyor. Bir taraftan öne sürülen kentsel dönüşüm projeleri yoksulluğa ve yoksunluğa karşı bir şey olarak sunuluyor. Buna eleştirel bir dil geliştirmeye başladığınızda da siz sanki “yoksunluğa ve yoksulluğa karşı bir şey yapılamaz ve istemeyiz bunu” konumuna geliyorsunuz. Ama sanırım bir üçüncü dile ihtiyaç var. Bu üçüncü dili de, bu kavramsallaştırmanın da bu açıdan İstanbul Buluşmalarını da çok önemsiyorum. Bu tuzağa düşmeden, “biz yoksulluğa karşı mıyız, değil miyiz” bununla ilgili bir şey yapmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz”a düşmeden, bir üçüncü dil, kavramsallaştırma, bunlar üzerine eleştirel olarak düşünebilmenin araçlarını ve dilini yaratmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Burada, başka bir tuzaktan söz etmek istiyorum. Çünkü bu kentsel dönüşüm ve şu anda bunun etrafında kullanılan dil, bir taraftan da çok meşru bir zemine oturuyor. Bunun meşruiyeti nereden geliyor? Bir taraftan, kim karşı olabilir yoksulluka ilgili bir şey yapmaya? Çok meşru bir şey, buna karşı durmak zor. Ama diğer taraftan da birtakım yasalar var, bunları meşrulaştıran vesaire başka birtakım şeyler var. Bu katılımcılık meselesi üzerine bir-iki şey söylemek istiyorum. Erdoğan beyin söylediği Gülsuyu, Gülensu bağlamında da katılımcılık benim de çok önemsediğim, muhakkak planlama sürecinde sosyal bilimlerde de çok önemli bir kavram. Fakat şuna dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Katılımcılığı bir iktidar teknolojisine döndüğü yerde sorgulamak gerekiyor. Kusura bakmayın Sayın Yeniay, hep sizden örnek veriyorum, ama bunun örneklerini çoğaltmak mümkün. Bunun çok örneği görünüyor. Mesela diyor ki, birtakım ilçe belediyeleri ya da Büyükşehir Belediyesi “biz halkımıza sorduk, toplantılar yaptık, sivil toplum kuruluşlarını davet ettik, üniversitelerle işbirliği yaptık”, çeşitli örnekler verildi; Sabancı Üniversitesi, Yıldız Teknik 85 Üniversitesi gibi. Buralarda iyi niyet olduğundan benim bir kuşkum yok, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının vesaire. Fakat iktidar teknolojisine dönüştüğü andan şunu kastediyorum. Bu Dünya Bankasının da çok kullandığı bir stratejidir. Belki biliyorsunuzdur Dünya Bankasının sosyal değerlendirme raporları vardır. 100 bin kişi yerinden edilecekse bir baraj projesiyle diyelim, Dünya Bankası gider, bir sosyal değerlendirme anketi yapar. Bunun sonunda o konuyla ilgili bütün aktörleri bir araya getirir, ama yazılan raporlar hep aslında Dünya Bankasının istediği yöndedir. Sonuçta “check list”te, yanına kutucuklara işaretlenen şeyde, biz bütün aktörlerle konuştuk, onları bir araya getirdik, görüşlerini aldık, ihtiyaçlarını belirledik ve onlar yerinden edilecektir. Yani, sosyal değerlendirme anketi yapılmıştır. Burada bir katılımcılık etkisi yaratılır, gerçek anlamda bir katılımcılıktan söz edilemez burada. Dediğim gibi bu kentsel dönüşüm projesinde meşruiyet zemini hazırlayan ve bu katılımcılık etkisi yaratan iktidar teknolojileri konusunda da çok hassas ve dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Üniversiteler de bu işin içinde, sivil toplum kuruluşları da bunun içinde ve bir taraftan bazen kendimizi iyi hissediyor olabiliriz, belediye sizi çağırıp “siz ne düşünüyorsunuz?” dediğinde. Bunda dediğim gibi bir kötü niyet diye anlatmıyorum, farklı bir kavramsallaştırma adına bunu söylüyorum. Bu katılımcılık meselesi konusunda, yine laf olarak ve kavram olarak yine kim karşı olabilir, katılımcı meselesine? Ama buna biraz daha kullanıldığı bağlamlara iyi bakmak gerektiğini düşünüyorum. Belki de burada yine Sayın Yeniay sosyal barıştan ve buradaki yıkımlarda tek bir çatışma görüntüsü olmadığından bahsetti. Ben sosyal barışın şu anlamda her zaman iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Muhalefet, direniş de önemli kavramlardır ve sosyal barış hiç ses çıkmaması, muhalefetin olmaması, direnişin olmamasını biz iyi işleyen demokrasilerde de görebiliriz, ama totaliter rejimlerde de muhalefet ve direniş yoktur. o anlamda televizyonda çatışma görüntüleri yoktur. Bence kentsel dönüşüm meselesi ve süreci içinde toplumsal muhalefetin nereden geleceğini, nasıl organize olacağını bunları da tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. 86 Dediğim gibi şehir planlamasının çok dışından bakan biriyim, yani mekânla ilgilenen bir sosyal bilimciyim. Şehir plancıları için de belki egzersiz anlamlı olabilir. Sosyal ve mekânsal ayrışmanın bu kadar yoğun yaşandığı bir şehirde ve bu kadar birbirine teğet yaşamların olduğu bir şehirde karşılaşma mekânları planlamak nasıl bir şeydir ya da ne demektir? Bunun belki de anlamlı bir egzersiz olabileceğini düşünüyorum. Teşekkürler. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederim. Ayfer’in konuşmasında Sayın Yeniay’a pek çok referanslar vardı. Belki kendisi konuya karşı yanıtlar verecektir mutlaka, bazı şeyler açıklayacaktır. Ama izin verirlerse konuşmalarımızı tamamlayalım, ondan sonra konuşalım. Boğaziçi Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Biray Killi’yi mikrofona davet ediyorum. Biraz hızlı gidiyoruz, konuşmacılar konuşmalarını gayet iyi ayarlamışlar. Çok fazla zaman sarkmıyor, belki zamanından önce bitirme imkânımız olabilecek. O zaman belki bazı açıklamalara ve salondan da bazı sorular alma imkânımız olacak. Yrd. Doç. Dr. BİRAY KİLLİ (Boğaziçi Üniversitesi)- Teşekkürler. Ben de aslında Ayfer’in söylediklerine benzer, paralel ve onun bıraktığı yerden birtakım şeyleri dile getirmek istiyorum. Sabah oturumlarımızla ilişkili olarak, bir de şu andaki toplantının konusu büyük projeler. Büyük projeler ne gibi süreçlerin içine oturuyor, hangi sosyal, hangi ekonomik, hangi siyasi süreçlerin içine oturuyor? Aslında ekonomik boyutunu da tartıştık, siyasi boyutunu da bir şekilde hem yerel örgütlenmelerle hem de belediye düzeyinde temsilcilerle bir şekilde gündeme geldi. Ama bu sürecin sosyal boyutuna sabahki konuşmalarda da daha az değinildiğini düşünüyorum. Şimdi Ayfer biraz açtı meseleyi, ben onu biraz daha açmak istiyorum. Şöyle çok genel bir gözlemden bahsedebiliriz. Kentliliğin tanımının son 15 yılda -ki bu 80 sonrasını bir dönüm noktası olarak alıyoruz, ama 80 87 sonrasında başlayan- sosyoekonomik yeniden yapılanmanın kırılma noktası özellikle Türkiye’de İstanbul üzerinde hissedilmesi 1990’lardır. Bu anlamda Tolga da bunun vurgusunu yaptı, 2000’lerde de bunun artık hakikaten bir eşiğin aşıldığını, her anlamda şehrin çeşitli düzeylerinde hem çehresinin değiştiğini hem de çehrenin içini dolduran unsurların çok farklılaştığını görüyoruz. Yeni bir kentlilik ne demek? Kentlilik tahayyülünün değiştiğini söyleyebiliriz. Zira kent 80 öncesine kadar, eğer imkanların yoğunlaştığı, bilinemezliğin özgürlüğü getirdiği, Beyoğlu’nda yürümenin ya da kent sokaklarında kaybolmanın aslında bir başka farklı biçimlerde özgürlüğü getirdiği ve bundan da önemlisi farklı sınıfların birbiriyle karşılaştığı bir mekandı. Sadece bu İstanbul için değil, genel olarak kentliliğin ne anlama geldiği ve kent tanımı üzerine söyleyebileceğimiz bir şey olarak daortaya konulabilir. Şimdi yine dünyadaki farklı gelişimlere paralel olarak İstanbul’da da, bu anlamda kent tahayyülünün değiştiğini görüyoruz. Zira artık imkânların şehrinden, kısıtlı uzmanlaşmış imkânların, daralmış alanların kentine doğru ilerliyor İstanbul. Özgürlüklerin kentinden, duvarların arkasına gizlenmiş ve insanların ancak kendi tanımladıkları alanları içinde, bu Kemer Country olabilir, bu Metrocity olabilir, bu Zeytinburnu’nda kendisini özel ve rahat hisseden gruplar olabilir, yani kendi mahallelerinde ancak özgür hissedebilecekleri ve o mahallenin o mekânın -yaratılmış mekânlar olabilir, süreçler içinde beslenen doğallıkla gelişen mekân olabilir- dışında kendilerini özgür ve ait hissetmedikleri bir kentliliğe doğru gidiyoruz. Daha da önemlisi farklı grupların, farklı sınıfların birbiriyle karşılaşma alanlarının neredeyse yok denecek kadar daraldığı bir kentliliğe doğru gidiyoruz. Taban tabana aslında bizim kentlilik tahayyülümüzle, imkanların, özgürlüğün, tanınmamazlıktan geçen özgürlükten ve ondan sonra karşılaşma alanı olarak tanımlanan bir kentlilikten, duvarların sınıfları birbirinden ayırdığı karşılaşma alanlarının kapandığı ve bu kapanmaların korkularla beslendiği bir kentliliğe doğru gidiyoruz. 88 Korku temasını biraz açmak istiyorum ve korkunun ve kaygıların nasıl büyük projeleri mümkün kılan, besleyen bir süreç olarak işlediğinin altını çizmek istiyorum. İstanbul sorunlar kenti olarak çıkıyor karşımıza. Ulaşımından, göçüne çeşitli sorunlarından bahsediyoruz. Bunların geçerli olup olmamasından bahsetmiyorum, haklı olup olmamaları değil derdim. Ama İstanbul deyince aklımıza ilk gelen sorunlardan birisi göç. İstanbul çok göç alan, sayıları değişen, farklı gruplar, farklı aktörler, farklı çıkar gruplarına göre bu sayının küçüklüğü değişiyor, ama göç tehdidi değişmiyor, İstanbul göç tehdidi altında bir şehir olarak algılanıyor. Göç tehdidiyle beraber gelen bir gecekondulaşma, şehre yakışmayan görüntüler, şimdi onun adı da değişti artık ona varoş diyoruz. Varoş da şehrin tamamen dışını, şehre ait olamayan yerleri imleyen yeni bir mekân kavramsallaştırması. Bu bir korku, bununla beraber ulaşım korkunç bir problem. Tabii ki korkunç bir problem, tabii ki dediğim gibi bunların geçerliliğinden, geçersizliğinden bahsetmiyorum, birbiri arkasına sıralıyorum sadece. Ulaşım karşımıza korkunç bir problem olarak çıkıyor. Yollar yapılıyor bu arada, yeditepeyi yollarla deliyoruz, metrolar yapmak yerine filan. Aynı şekilde depreme bu şehrin dayanıklı olup olmadığı yine söylemlerimiz arasında, sabahki panellerde de konuşuldu, en öne çıkan temalardan biri. Bunlarla bağlantılı olarak bir sorunu var İstanbul’un, yine aynı şekilde çok gündemde olan, o da suçların yoğunlaştığı, uyuşturucu kullanımının yoğunlaştığı, gençlerin gittikçe başıboş, geleceği göremez hale gelip, daha tehlikeli gruplar haline gelmesi, kap-kaçın, küçük suçların, aynı zamanda cinayetlerin, tecavüzlerin yoğunlaştığı bir kent olarak kurgulanıyor. Bunların hepsini bir araya koyduğumuzda göç, gecekondu, ulaşım, deprem, suç filan, bunlar hakkında tabii ki acilen bir şeyler yapılması gerekiyor diye kurgulamaya başlıyoruz İstanbul’u. Sabahleyin Haluk Gerçek’in söylediği gibi, acil kararlar veriyoruz bunların ışığında. Hepsini bir araya koyduğumuzda göçü, depremi, gecekonduyu, suçu, tehlikeyi hepsini birbirini besleyen söylemler olarak yan yana koyduğumuz da, buna İstanbul’un 89 derhal, şu an çözüm bekleyen sorunlar kenti olarak kurgulanıp, acilen bir şeyler yapılması gerektiğine varılıyor sonuç olarak. Ayfer’in de sözünü ettiği, buna kim karşı olabilir hakikaten, tabii ki acilen bir şeyler yapılması gerekiyor. Ama acilen bir şeyler yapılırken, aynı zamanda bu söylemin meşrulaştırdığı, -sabahleyin TOKİ Başkanının söylediği- yasal çerçevede de acil değişiklikler lazım diyor. Hakikaten zaten bunun örneklerini görüyoruz. Yasal çerçevede inanılmaz boşluklarla hemen 2010 Avrupa Kültür Başkenti Yasasından tutun da şu andaki dönüşüm alanları hakkındaki kanun tasarısına filan baktığımızda bütün bunların aslında kentsel dönüşümü hemen, şimdi mümkün kılmaya yönelik birtakım acil kararların meşru bir zemine taşındığı yasalar olarak karşımıza çıkıyor. Bunu da besleyen, bizim tam da bu sorunları aciliyet söylemi içerisinde, bir aciliyet yumağı şeklinde görüyor ve kurguluyor olmamız. Tabii ki kentin bu sorunlarına çözüm bulmak lazım. Bu konulardan da çok fazla söz etmek istemiyorum. Ben tekrar başladığım yere geri dönmek istiyorum. O da kentsel ayrışma sadece düşük gelirli grubun ve düşük vasıflı işçilerin belli mahallelerde toplanması anlamına gelmiyor. Bir yandan da, kentsel ayrışma, hem soylulaştırmayla yapılıyor kentin içindeki mekânların belli gruplar tarafından sahiplenilmesi ve o mekânların kentin diğer gruplarına kapalı hale gelmesi, hem de yeni zenginlerin, kentin yeni zenginliğinin -ki bu 1980 sonrası ekonomik değişimle çok yakından alakalıdır- servis sektörünün ve büyük ticaretin oluşturduğu, onun beslediği yeni varsıllık biçimlerinin kentin dışına, farklı bir gecekondulaşmaya doğru gittiğini, ama o gecekondular son derece şık ve çekici olduğu için o ismi vermiyoruz. Sabahleyin konuşmalardan birinde toplu konut olarak bunun dördüncü katman olarak gösterilmesi benim çok hoşuma gitti bu anlamda. Böyle bir kentin kim kentsel dönüşümüne kim karşı durabilir, kim istemez diye düşünürken, bu kadar sosyal olarak ve mekânsal olarak ayrışmış bir kentin sosyal yapısının sürdürülebilir olmadığını, bu dengenin birbirine hiç değmeden yaşayan bu sınıfların karşılaşma alanlarının neredeyse yok olduğu bu kentliliğin ve korkularla 90 beslenen, aciliyet söylemleriyle mümkün kılınan kentsel dönüşüm projeleriyle değişen, dönüşen bir kentin çok uzun dönemde -uzun dönem derken 10-20 yıldan bahsediyorum. Çünkü o kadar kısaldı ki bir yandan kentsel dönüşümün hızı da apayrı bir faktör haline geldi. Her şey çok hızlı ve çok acil bir şekilde yapılıyor- sürdürülebilir bir sosyal yapıya imkân verdiğini hepimizin hatırlaması gerekiyor. Dolayısıyla plancıların da siyasi iradenin de bu kadar ayrışmış bir kent içerisinde sosyal barışın mümkün olmadığını, en azından bunun kalıcı olamayacağını hatırlamamız gerekiyor. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Çok önemli mesajlar veriliyor. Belki toplantı biterken, bazı küçük şeyler söyleme imkânım da olabilir. Ama yine vakit geçirmeden Şehir Plancıları Odasından arkadaşım Tayfun’a söz veriyorum. TAYFUN KAHRAMAN (Şehir Plancıları Odası)- Teşekkürler Hocam. Sanırım siz de toparlama görevini bana vermiş oldunuz, 8 konuşmacı sonrasında. Öncelikle ben şunu söyleyerek başlamak istiyorum. 8 değerli katılımcıyı dinledikten sonra esasında bu toplantılarının, İstanbul Buluşmalarının bir taraftan da amacına ulaştığını gözlemliyoruz hep birlikte. Meslek odaları şu ana kadar hep bize verilen kürsülerde konuştuk. Mesleki bilgi birikimlerimizi aktardık, fakat hiçbir zaman karşımızda iki taraf görmedik, hep tek taraf gördük. Ya orada ağladık, ya orada birlikte güldük. Fakat bugünkü toplantıda her iki tarafı da birlikte getirerek, projecileri, projelerden mağdur olan tarafları ve değerli hocalarımızla birlikte gördük ki tarafları bir araya getirince de gayet olumlu bir tartışma ortamı yakalayabiliyoruz ve inşallah da iki günün sonucu iyi olacaktır. Gülten Hocam kenti esasında ikiye ayırdı, kent varoşlar ve zenginler olarak ekonomik bir bölme yaptı. Daha sonrasında Ayfer hocam ve Biray hocam kenti tekrar ikiye bölerek sınıfsal bir ayırıma gitti. Bense kenti biraz daha mekânsal bakarak, -çünkü sosyoekonomik dönüşüm yuvarlak masasında sürekli kentsel dönüşümü tartıştık- mekânı üçe bölerek bir sunuş yapacağım size. İstanbul’da kentsel dönüşüme baktığımızda, esasında İstanbul’da 91 kentsel dönüşümün nerelerde olduğunu haritaladığınızda, sınıfsal olarak da daha sonrası ekonomik olarak da mekânsal olarak da bu ağların örtüştüğünü görüyorsunuz. Nasıl oluyor bunlar? Ayfer hocamın bahsettiği gibi kent merkezinde, -İstanbul’da biliyorsunuz kent merkezi kıyı alanları kent merkezi olarak kullanılıyor- kıyı alanlarında üst sınıfa yönelik bir dönüşüm gerçekleştiriliyor, mekân üst sınıfın eline geçiyor. Bunun örnekleri -Tolga bey bahsetti- soylulaştırma alanları olabiliyor, daha sonrasında Fatih’te şu anda 5366 sayılı yasayla birlikte ilan edilen yenileme alanlarında oluyor, Beyoğlu’nda oluyor, karşı tarafta Kadıköy bölgesinde oluyor, bunun örneklerini sıralamak mümkün. Bir tarafta da tabii ki İstanbul’un ilk gecekondu bölgelerinin göründüğü TEM ve E-5 arasındaki bölge var ki burada farklı bir dönüşüm yaşanıyor. Murat hocam ilk oturumda Manuel Castells’den alıntılayarak şunu söyledi “yerler mekanından akımlar mekanına bir geçiş içerisindeyiz” dedi, bunu da küreselleşme süreci olarak tanımladı. Gerçekten de İstanbul yerler mekanından akışlar mekanına geçerken, İstanbul içerisindeki işçi profilimiz de değişiyor. Bu profille birlikte biz artık mavi yakalılardan beyaz yakalılara doğru bir geçiş yaşıyoruz. Bu geçişin İstanbul’daki mekânsal karşılığı da TEM ve E-5 arasındaki şu an gecekondu bölgesi ve kaçak yapılaşmanın olduğu bölgeler dediğimiz alanlarda bizim karşımıza çıkan, projelerde gördüğümüz bu mavi yakalılardan bu alanlar alınarak, beyaz yakalılara yeni konut alanları açılıyor. Bunu da TOKİ marifetiyle yapıldığını görüyoruz. Sabah Erdoğan bey sunuşunda bize rakamlar gösterdi. Dikkatli baktıysanız, bu rakamlardan 40 bin konut İstanbul’un üst sınıfına aitti. Yani İstanbul’da üst sınıfın kullanımında bulunacak olan 40 bin konut ayrılmıştı ki buna karşılık olarak alt ve orta gelir grubuna 10 bin konut ayrılmıştı. TOKİ’nin geçmişine baktığımızda da TOKİ gelir dağılımı modeliyle birlikte İstanbul’a hep bunu yapıyor. İstanbul’da elde ettiği rantı, İstanbul’un kentsel çevresinden kazandığı rantı tüm Türkiye’ye dağıtarak, bizim İstanbul’da İstanbulluya ait olan bir değeri paylaştırmış oluyor. Biz buna kısaca popülist 92 bir politika diyebiliriz ancak. Çünkü İstanbul’da bunca soruna ve bunca varoş olarak tabir ettiğimiz alanlardaki çelişkiye rağmen biz hâlâ daha kendi elde ettiğimiz rantı bu mekânda değil, başka mekânlarda kullanmakta ısrarcı oluyoruz. TOKİ İstanbul’da aynı zamanda bir KİT yani Kamu İktisadi Teşekkülü olarak çalışıyor, bir kamu fonksiyonu yerine getirmektense bir konut üreticisi kamu idaresi olmaktansa, toplu konut üreten şirketlere -sabah Fülin hocam iyi söyledi- “amaç konut yaratmaktan öte konut üreten çevrelerin sürdürülebilirliğini sağlamak” dedi. Gerçekten de TOKİ’nin özellikle İstanbul’daki amacı ihaleler yoluyla konut üreten çevrelerin bir anlamda nemalandırması oluyor. Bir diğer üçüncü olarak bahsedeceğim, İstanbul’da dönüşümün mekânsal yansımasında, üçüncü alansa prestij alanları. Prestij alanlarından bahsederken, Ayazpaşa Kültür Derneğinden gelen katılımcımız Erol bey Park Otel projesinden bahsetti. Park Otel, hepinizin bildiği gibi Dubai Towers’ın yapılması düşünülen Levent’teki İETT garajı, daha sonrasında Zincirlikuyu arazisi, Galataport, Haydarpaşaport, şu an en son gündemimize gelen Seeport, tüm bunlar İstanbul’un yeni akımlar mekânı olan İstanbul’un, küresel kent İstanbul’un üçüncü ayağı, yani prestij projeleri alanlarını oluşturuyorlar. Bunlar da diğer tüm alanlarda olduğu gibi kamu idaresinin düzenlemeleriyle birlikte yapılıyorlar. Bir taraftan da Tolga bey bunu az önce açıkladı, 2000 yılına kadar soylulaştırmanın kendiliğinden gelişen bir süreç olduğunu, 2000 yılından sonra ise bu sürecin bir düzenleyici, bu kamu idaresi olmasa bile sermaye de olabilir, farklı bir düzenleyici tarafından organize edildiğinden bahsetti. Bense bunu esasında Tolga beyin konuşmasını dinlemeden önce ikiye ayıracaktım. Bir kendiliğinden gelişen soylulaştırma bölgeleri diyecektim, iki de az önce saydığım üç proje alanından bahsedecektim ve buna kamu idaresi tarafından yapılan diyecektim. Tolga bey sunuşumun bu anlamda değişmesini sağladı. Bir şehir plancısı olarak şunu söylemek gerekiyor ki, bu alanlarda yani İstanbul’un bu sancılı ve çatışmalarının yaşandığı alanlarda eğer bir sonuca 93 varmak istiyorsak, katılımcı bir planlama yaklaşımıyla, yerleşimciyi yerinde iskân eden ve yerleşimci profilini koruyan bir planlama yaklaşımı edinmeden, bunu öne sürmeden bir uzlaşı yaratamayacağımızı söylemek istiyorum. Diğer taraftan da prestij projelerine ilişkin olarak, planlama bütününde, özellikle ulaşım alanında bütüncül bir yaklaşım sergilemeden noktasal kararlarla hiçbir şekilde amaca ulaşamayacağız diyorum. Son olarak da Ayfer hocamın şehir plancılarına sorduğu soruya cevap vermek istiyorum. Sosyal ve mekânsal ayrışmanın bu kadar yoğun yaşandığı şehirde yeni karşılaşma mekânları tasarlamak, şehir plancıları adına nasıl bir tahayyül içerir dedi. Onu şöyle tanımlamak lazım, şunu söyleyebiliriz ki biz şehir plancıları sürekli bunu tasarlamak için çabalıyoruz. Fakat kentli olarak bizler de sürekli mekânları terk ediyoruz. Bizim kullandığımız mekânda diğerlerini istemezken, diğerlerinin kullandığı mekânda bizler varolamıyoruz. Bunun tek çözümü bizler değiliz, sizlerle birlikte, sosyologlarla, şehir plancıları, mimarlar ya da diğer meslek örgütleri birlikte oturup bu sorunu çözebileceğimize inanıyoruz. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim. Benim bu toplantıyı kapatırken bir-iki küçük konuşmam olacak izin verirseniz. Kısa bir şeye değinmeden önce Sayın Yeniay benden bir küçük açıklama için söz istediler. İlk başta geldi, bütün konuşmacılar da Sayın Yeniay’ı dinleyemediler. O yüzden, 5-6 dakika içerisinde, belki konuşmasında eksik kalan, yanlış anlaşılmalara yol açabilecek konularda bize açıklamalar getirebileceklerini söylediler. Buyurun efendim. AZİZ YENİAY- Aslında son derece değerli, son derece güzel fikirler ifade edildi. Bütün konuşmacılara teşekkür ediyorum. Burada belki ilk konuşmacı 94 olmam münasebetiyle de, salona da ilk defa katılıyor olmam, sabah oturumundaki konuşmaları da bilmememden dolayı, kendime göre yapılmış olan çalışmaları ifade ettim. Tabii ki çok doğal olarak genel manada da eleştiriler geldi, onlara da teşekkür ediyorum. Öncelikle süreci doğru değerlendirmek gerekir. İstanbul şu anda gerçekten bu şekliyle memnun olduğumuz bir şehir mi, hayatımızdan memnun muyuz, yoksa yerel yöneticiler durup dururken üstüne bir görev addedip de başını biraz daha ağrıtacak şekilde, son dönemde de sulanmış olan bu kentsel dönüşüm çalışması diye bir uğraş içerisine mi girdiler? Aslında değil, İstanbul’a baktığımızda son 50 yıl içerisinde belki de ihanet derecesinde kaçak yapılaşmanın, plansız yapılaşmanın ve kentleşmenin yaşandığı bir süreci yaşadık ve bugün geldiğimiz nokta itibariyle de pek çok sıkıntıyla, pek çok problemle karşı karşıya kaldık. Şunun da altını çizmek gerekir, kentsel dönüşüm sihirli bir çubuk mudur, yok böyle bir şey söz konusu değil, olamaz da zaten. Bu, ancak ve ancak doğru bir planlamanın alt unsuru olarak, uygulanması gereken bir unsur olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla da kentsel dönüşümü öyle sihirli bir tablet olarak kullanmak da son derece yanlıştır. Her noktaya kentsel dönüşüm uygulanmalı mıdır? Böyle bir şey de söz konusu değil. Dolayısıyla bunu özellikle doğru bir planlamanın altına oturtmak gerekir ve bu planlama kapsamı çerçevesinde de gerçekleştirmek gerekir. Bir şeyi daha ifade etmem gerekecek, dönüşüm mukadderdir, kaçınılmaz. Planlarsınız, doğru dönüşürsünüz, doğru gelişirsiniz; planlamazsanız bugünkü İstanbul’u yaşarsınız, bugünkü yaşadığımız sorunları yaşarız. Dolayısıyla da bunları da birilerinin çözmesi gerekiyor. Bugün yerel yöneticiler olarak elimizdeki yasal imkânlar, materyaller bunlardır ve bunları kullanmak suretiyle iyi niyetli olarak, soylulaştırma değil, belki soyluların kazanımlarından kazanma sağlayarak, burada yaşayan vatandaşlarımız da mutlak suretle İstanbul’un kazanımlarının paydaşı olacak şekilde bir süreci yaşamalarını belki tanımlamak daha doğru olur diye düşünüyorum. Çünkü bu noktada başka bir 95 yol var mıdır, belki vardır, ama bir şekilde bizim fiile geçmemiz, dönmemiz gerekiyor. Yani söylemden eyleme bir şekilde geçmemiz gerekiyor. Doğrudur, bunun başka başka alternatif yolları da olabilir, ama bugün itibariyle şurada da haksızlık yapmayalım kendimize. Bu işi Barselona’da yapıldığı zaman onlar doğrusunu yapar, bu işi Docklar bölgesinde İngilizler yaptığı zaman doğrusunu yapar da, Türkler yaptığı zaman yanlış mı yapar, böyle de olmamalı. Biz de bu işin doğrusunu yapabiliriz, kendimize de bu noktada güvenmeliyiz diye düşünüyorum. Ülkemize de haksızlık etmeyelim, demokratik bir ülkedeyiz ve herkesin istediği gibi özgürlüklerini sonuna kadar kullandığı bir ortamdayız. Dolayısıyla da şu ana kadar, Küçükçekmece özelinde özellikle Ayazma ve Tepeüstü bölgesinde. Yeri neresi, TEM otoyolundan Edirne istikametine giderken, Mahmutbey gişelerine geldiğinizde hemen sağ tarafta bir gecekondu bölgesi vardı. Yine Olimpiyat stadına gelmeden hemen sağ tarafta bir gecekondu vadisi vardı ve burada her türlü dram vardı, her türlü çile vardı, her türlü sıkıntı vardı. Buradaki insanlarımız, vatandaşlarımız bu dramdan kurtuldular diye seslerini çıkartmadılar diye bir baskıya mı maruz oldular, yani kafalarına bir şey falan dayamadık insanlarımızın. Başka bir şey daha oldu, televizyonlar üç-beş gün burada nöbet tuttular, onlarcası “aman birisi panik yapsın da görüntü alalım” diye. Daha sonra “burada bize iş yoktur” deyip çekip gittiler. Maalesef bu süreçleri de yaşadık. Tabii habercilikte neyin haber olacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla oralarda en ufak bir reaksiyon olsaydı bunlar zaten üst noktaya çıkartılmış ve taşınmış olacaktı. Başka bir şeyi daha üzülerek ifade edeyim. Bunu buradaki konuşmacılarımız deklare etmediler. Bu bölgedeki özellikle yaptığımız çalışmalar başladığında çok büyük tedirginlikler ve tepkiler vardı. Hepsi de haklı olan tedirginlikler ve haklı olan tepkilerdi, çünkü bilgisizlik vardı, güvensizlik vardı. “Devlet bir işe elini bulaştırırsa, onlarca yıl sürer, bu işten çıkar çıkmaz, verdiği sözler tutulur tutulmaz” gibi endişeler vardı. Halkımızı ikna ettik, vatandaşımızı ikna ettik. Oradaki belirsizlikler ortadan kalkınca 96 halkımızla uzlaştık. Halkımız kendisi altına imza atmak suretiyle bu projeleri gerçekleştirdi. Uzlaşmayan bir kesim kaldı, o da nedir biliyor musunuz? Buralardan beslenen birtakım illegal güçler, onlar hâlâ bağırmaya devam ediyorlar, bundan sonra da devam edeceklerdir. Ama bizim derdimiz halkımızın sorununu çözmek, oradaki vatandaşımızın sorununu çözmek. Sorun bitti mi, bitmedi. Bakın, şu anda sosyal projeler devrede, devam ediyor. Dün 10 tane sorun varsa, bugün 1 bir tane bilemediniz 2 tane sorun vardır, oran itibariyle. Dolayısıyla bunlar da daha asgariye indirilecek şekilde bu çalışmalar devam etmektedir. Bundan sonraki süreç itibariyle de kentsel dönüşüm çalışmaları bir kez daha altını çizerek ifade edeyim- sihirli bir tablet olarak algılanmamalı, çözüm yolu olarak algılanmamalı. Kentin çözümü doğru planlamadan geçmektedir, doğru planın uygulanmasından geçmektedir, kaçak yapının engellenmesinden geçmektedir, makro seviyede bölgeler bazında planlamaların doğru yapılmasından geçmektedir. Konuşmacılarımız anlattılar, sonuçta burada oluşan sermaye, burada oluşan ticaret, diğer aktörler bu bölgeyi bugünkü noktaya getirmiştir. Tabii yöneticiler de bu noktada yetersiz kalmışlardır ve şehrin bugünkü sıkıntılarını hep birlikte paylaşır noktaya gelmişiz. Bundan sonraki zaman dilimi içerisinde biz biraz da sloganlaştırdık, son cümle olarak ifade edeyim, bu kentte kaçak yapı yaptırtmak, öncelikle vatandaşa yapılacak olan en büyük ihanettir, daha sonra bu bölgeye yapılacak en büyük ihanettir. Bunun önüne geçip, planlı bir süreci hep birlikte gerçekleştirmemiz gerekiyor. Yapmış olduğumuz çalışma da bu planlı sürecin bir parçasıdır. Teşekkür ediyorum efendim. (Alkışlar) OTURUM BAŞKANI- Başkanın konuşmasını da dinledik. 2007 yılında bunu dinliyoruz. Acaba 1966 yılında böyle bir konuşma dinleyebilir miydik diye ben kendi kendime düşünüyorum. O zaman gecekondu bir sorun olarak değil de bir toplumsal çözüm olarak gözüküyordu. Aradan geçen zaman içerisinde 97 gecekondunun kendisinin hem dönüştüğünü hem de bir kentsel dönüşüm nesnesine dönüştüğünü görmüş olduk. Ben izin verirseniz küçük bir-iki şeyle kapatmak istiyorum. Bir defa bu Türkiye’de kentleşme, kentsel sorun denildiği zaman üç tane birbirinin kız kardeşi kavramla karşılaşıyoruz. Bunlardan biri hızlı göç, öbürü çarpık kentleşme, öbürü de nüfus artışıdır. Bunların üçü beraber gelirler, kentleşme dediğimiz zaman bu üçünü anlarız. Geldiğimiz şu noktada bu üç kavramın kendisinin de her birinin problematize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani çarpık kentleşmeden ne anlıyoruz, hızlı göçten ne anlıyoruz ve nüfus artışından ne anlıyoruz? Yani hızlı göç denildiği zaman, 2000 yılı iller arası göç araştırmasında İstanbul en fazla göç alıyor, ama en fazla göç veren yerdi. En çok insan İstanbul’dan da gidiyor, ölçeğiyle ilgili bir şey. İkincisi, illerin aldığı göçlerin niteliği birbirinden çok farklı. İstanbul’a artık köyden gelinmiyor, eskiden gelinirdi de artık kentler arası göçler öne çıkmış. İstanbul’un sorunu -burada Gülten Hanımın söylediğine destek çıkacak bir şey söylemek istiyorum- bütün Türkiye’de, 81 ilin 81 ilden aldığı insanların eğitim profillerini, göç nedenlerini inceledim. Bunlar içinde İstanbul maalesef Türkiye’de en düşük kalitede eğitim düzeyinde göçmenlerin yoğunlaştığı bir kent. Yani hemen hemen hiçbir yerde tutunamayan insanlara geliyorlar ve İstanbul’da ölçeği ve fırsatlarıyla, en küçük hizmet sektöründe, taksi şoförü, pizza dağıtıcılığı, kuryelik gibi gelişme imkânı vermeyen ve beyaz yakalı kötü işler diye tabir edilen işlerdeki insanları çok fazla çekiyor. Onlar burada barınabiliyor ve o da bu kentteki polarizasyona katkıda bulunuyor. Bir küçük başka bir istatistik de konut sektörüyle ilgili olarak, 2000 yılındaki istatistiklere göre İstanbul acaba bir konut üretim şantiyesine döndürülmeli miydi sorusuna, İstanbul’da konut sayısı, hane halkı sayısından tam 1 milyon fazla. Bu şu demek: Ankara vilayeti toptan kalksa İstanbul’a yatıya gelse, bizim bunları yatıracak yerimiz var. Yani İstanbul’daki size konut fazlasını açıklıyorum. Yani hane halkı sayısından 1 milyon fazla konutumuz var ve biz hâlâ konut yapmaya devam ediyoruz, konut açığımızı kapatmak üzere. Bu kentsel dönüşüm projeleriyle 98 bir soru oldu. Bu bana bizim pek fazla kullanmadığımız sosyal adaletin yanında, dışarıda kullanılan bir mekânsal adalet kavramını hatırlatıyor. Genellikle kentsel dönüşüm projeleri, göçmenlerin, politik gücü sınırlı çıkan insanların, marjinal olan insanların üzerine düşüyor. Benim küçük bir araştırmamda Beyoğlu, Fatih ve Eminönü’nü içeriyor, bu ilçelerdeki bütün mahallelerin sosyal profillerini haritaladım. Burada sabahleyin adı verilen bütün kentsel dönüşüm projeleri teker teker eğitim düzeyinin en düşük olduğu, hane halklarından çok bekar odalarının yoğunlaştığı, konut mülkiyetinden çok işgal tipi, mülkiyetin olmadığı konutların olduğu yerlerin üzerine kümelendiği görülüyor. Fener, Balat, Tarlabaşı bu tür yerler, bunları görebiliyoruz. Sosyal adalet kavramının yanına bir mekânsal adalet kavramını da geliştirmemiz ve yerleştirmemiz gerekiyor. Bu toplantılar da aslında bu tür bir duyarlılığın geliştirilmesi için çok önemli. Sabahki oturumda yeni bir döneme, yeni kavramsallaştırmalara geçtiğimizi söylemiştim, akımlar mekânı, yerler mekânı filan. Bunu kentlerin coğrafyasına, toplumsal hayatına, grupların birbirleriyle ilişkileri alanına nasıl yansıdığını iki kavramla belirtiyorlar. Diyorlar ki “biz modernite döneminin, refah devletinin dramatik kent yapılarından, topolojik bir kent yapısına geçiyoruz.” Yani grupların en yoksunundan en varsılına kadar birbirleriyle iyi kötü karşılaşma alanları olan ve birbirleriyle etkileştikleri bir tiyatro sahnesine benzetebileceğimiz bir mekândan -ki orada tiyatro sahnesinde biliyorsunuz en uçtaki figürandan başrol oyuncusuna kadar hepsinin bir küçük işlevi vardır ve birisinin ses çıkarması, jesti bütün o sahnenin yapısını, o andaki bağlamsal özelliklerini belirler- sosyal grupların birbirlerine x harfi gibi durdukları, yan yana aynı kentte fakat ayrı dünyalarda yaşadıkları bir kente doğru geçiyoruz. Bu arada tabii teknoloji de değişiyor. Artık bunu 19. yüzyıl parklarıyla çözebilir miyiz? Yani “gelin park yapalım hep beraber”… Internet’in olduğu, e-grupların olduğu bir ortamda bunu nasıl kuracağız? Bu sadece şehir plancılarının üstesinden gelebileceği bir tasarım problemi değil, 99 önümüzdeki toplumu hangi temel direkleri üzerine inşa edeceğiz diye hepimizin paylaşması gereken çok önemli bir soruya doğru gidiyor. Başkanlığın bana verdiği ayrıcalığı fazla istismar etmeden, sözü salona vereceğim. SÜMER GÜREL (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi-Emekli)- Bu konuşmalar bir anlamda beni 40-50 yıl gerilere götürdü. Diplomamın 50., bizatihi şehir planlamanın da 47. yılını yaşıyorum. Bir tanesi Ortadoğu yıllarına götürdü beni, 64-71 arasından bahsediyorum. Yaklaşık 45 yıl dediğim oydu. Hâlâ biz eğer planlama çerçevesinde demokrasiyi ve hâlâ planlamanın bizatihi kendisini, giderek katılım gibi kavramları tartışıyorsak, bu bizim demokrasi kültürü babında ve planlama kültüründe nasıl mehter marşıyla yürüdüğümüzün çok net ifadesidir. Bu tablo benim için biraz hazindi, moral bozmak istemiyorum, ama galiba reel bir saptama olarak değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Yani 40 yıldır biz pek bir yerlere varamamışız. Hatta öyle ki kimi kavramları da birazcık eşelediğinizde, semantik falan gibi büyük laflar etmek istemiyorum ama terimin altını kurcaladığınızda değiştirdiğini kavramların görüp yine bizatihi kendisinin hüzünleniyorum. de sadece Transformasyon kabuk karşılığı dönüşümü alıyorsunuz, kendi kendime soruyorum acaba “renewal” karşılığı kullandığımız yenilemeden ne kadar farkı var, vesaire vesaire. Ona girmek istemiyorum, asıl gelmek istediğim şey sunuşlardan çıkan reel durumda Ayfer hanımın sorusu çok önemliydi. Ben belki şu anda ukalalık edip, o soruyu onun adına soruyorum, ama bizzat yaşadığım bir olay olduğu için Sayın Yeniay’a çok net bir sorum var. Bu yerlerinden edilerek bir süre giden, sonra geri gelen gecekondu sakinleri acaba o evlerinin bedellerini, malik oldukları yerlerin bedellerini nasıl ödüyorlar, bedel ödüyorlar mı? Ödüyorlarsa nasıl ödüyorlar? Bu konuda da çok geri yıllara giden, çok başarılı örnekler var Ankara’da. Onları da bilen, bilmeyen vardı, ama anımsatmış olayım. Bir tanesi Portakal Çiçeği vadisi, diğeri Dikmen Çiçeği 100 vadisi, ikisi de benim çok değerli eski öğrencilerimin büyük başarılarıdır ve geri dönüşleri çok rahat sağlanmıştır. Çok basit bir örnek vereyim, Portakal Çiçeği vadisinde geri dönen vatandaşlara ikişer tane konut birimi verilmiştir, biri yaşaması öbürü de rant olarak kullanması için. 60’larda henüz daha gecekondu sorunu yoktu Ankara’da diye bahsetti Murat, aslında vardı, fakat o yıllarda dahi -Portakal Çiçeği çok yeni, 90’ların olayı- onu da çok zekice çözenler bulunuyordu. Ben 64’te geldiğimde problem aşağı yukarı çözülmüştü. Hacettepe Üniversitesini yaratabilmek için Sayın Doğramacı, işin etik tarafını bir kenara bırakalım, etiği devamlı tartışılan bir kişidir malum zat, ama zekası tartışılmaz kesinlikle- bütün Hacettepe’ye adını veren o Hacettepe bölgesinin gecekonduları bizzat kendisi başlarında bulunduğu bir ekiple gezerek, oradaki vatandaşların hepsini birinci ve ikinci kuşak, kendileri ve çocuklarına hayat boyu sağlık sigortasına bağlamıştır, rayiç bedelden de ellerine para da vermiştir. Yani “başka yere gidin gecekondunuzu yine yapın” diye yüreklendirerek, bütün o alanı ele geçirmiştir, bir-iki hafta içinde. Bana anlatıldı bu, ben geldiğimde olay bitmişti. Bunlar belki enteresan ilhamlar olabilir, bugün için geçerli değil tabii, çok mesafe kaydettik. Bir küçük anımsatma da Murat’a, üç kız kardeş, daha doğrusu bu üç tane bela göç, hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme niye kız kardeş de erkek kardeş değil acaba? Onu sen kendi başına düşün, bir Freudyen problem mi yaşıyoruz, biz erkekler diye düşünüyorum. Ben Freud’u çok okudum, problemin çoğu bizden kaynaklanıyor. Hemşireler bu konuda galiba bizden çok daha temiz. AZİZ YENİAY- Efendim müsaade ederseniz hemen karşılıklı olarak cevap verip geçmek istiyorum. Gecekondularla ilgili, özel mülkiyette olmayan tamamen kamu arazisi üzerine gecekondu yapmış olan vatandaşlarımız ayda 235 lira karşılığında faizsiz, 15 yıl vadeyle toplam yaklaşık 40 bin YTL karşılığında konut sahibi olmuşlardır, sadece 235 YTL/ay’dır. Özel mülkiyet üzerinde kaçak yapısı olan, çok katlı yapısı veya gecekondusu olan vatandaşlarımız ise oradaki özel mülkiyetleri karşılığında bedele dönüştürülmek suretiyle zaman zaman 1,5,10’a varan daireler almak 101 durumundadır. Oradaki tercihe bağlı, tamamen yapılan uzlaşmaya bağlıdır. Dolayısıyla da gecekondu olarak tanımlayacağımız, kamu mülkü üzerindeki gecekonduları özel tutarsak, hane başına 1 konut verilmiştir ve 235 lira da aylık ücret taksitle ödüyorlar. Özel mülkiyetle ilgili az önce Ayfer hocamın da sorusuna belki cevap vermek adına, özel mülkiyette illaki biz yapalım diye bir derdimiz yoktur. Biz planı yaptık bu bölgede ve bu bölgenin yüzde 65’i yeşil alan ve donatı alan olarak planlanmış. Yüzde 35’lik kısmında ticaret var, konut var ve benzeri, bu yüzde 35’lik konut alanı eğer vatandaşın talebini karşılıyorsa “buyur sen yap” diyoruz veya “örgütlenin, gidip kendiniz yapın” diyoruz. Yani biz orada amacımız vatandaşın elinden alıp da birilerine falan vermek değil. Hayır, bizim yapmış olduğumuz daha cazip geldiği için vatandaş gelip kendisi imza attı altına. ÖZGÜR (Mimar Sinan Üniversitesi-Seyyar Şehir Plancısı)- Seyyar şehir plancısı kısmını bir kısım arkadaşlar bilir. Ben merak ediyorum bu Ayazma’da çadırda yaşayanlar saadetlerinden mi o çadırlarda duruyorlar diye. Ortada bir problem var, neresinden tutacağımı da çok kestiremiyorum. Deveye sormuşlar “niye boynun eğri” diye “nerem doğru ki” demiş. Bir hikâye dinliyoruz burada. Ayazma’da çadırda yaşayanlar keyfinden mi orada yaşarlar? Ayda 235 milyon lirayı memleketimde asgari ücretle sigortalı iş bulmanın iyi standart olduğu mahallelerde ayda 235 milyon lira taksiti kim ödeyebilir? Buralarda proje hazırlarken, hazırlamadan önce orada yaşayan insanlarla bütün bu sorunlar, bütün bu haller konuşulmuş mudur? Onları varsayan, insan yerine koyan, onları dilsizleştirmeyen, görünmez kılmayan, onlara rağmen olmayan, yersen yemek, yemezsen mercimek usulü demokrasilere tenezzül etmeyen yöntemler uygulanmış mıdır gibi çeşitli sorunlarım var. AZİZ YENİAY- Bu bölgede yaklaşık 15 civarında şu anda çadırda yaşayan vatandaşımız var. Niçin çadırda yaşıyorlar? Burada daha önce kiracı olarak bulunmuş olan ve biz proje kapsamında daire karşılığı daire verdiğimiz için gecekondu sahipleri tarafından evinden çıkartılan, başka bölgelere gitmiş 102 olan, biz vatandaşa gecekondusu karşılığında daireyi verdikten sonra, “nasıl olsa burada daire veriliyor, bir tane de ben alırım” düşüncesiyle buraya gelmiş olan vatandaşlarımızdır. Buradaki hiçbir vatandaşımız, kiracı dahil, binasında oturduğu halde tahliyeye mecbur bırakılmamıştır, dışarıya atılmamıştır. Mutlak suretle boş olan gecekondu karşılığı, boşaltılmış olan gecekondu karşılığı dairesi teslim edilmiştir, kendisi taşınmıştır, daha sonra gecekondu yıkılmıştır. Bakın, geçen gün belediyeden çıkıyorum, bir vatandaşımız geldi “Başkanım, ben orada çadırdayım” dedi, “ne zaman geldin” dedim “bir ay önce”, “nereden geldin” “Pendik’ten geldim” dedi. “Burada daire dağıtıldığını falan mı duydun” dedim, “ben de oradayım, ben de istiyorum” dedi. Arkadaşlar, biz İstanbul’daki bütün kiracıların sorununu çözeceğiz diye bir yaklaşım içerisine girmedik. Bir bölgeyle ilgili proje hazırlıyoruz ve şu anda sokağa bıraktığımız tek bir aile yoktur, altını çizerek söylüyorum. HASAN KESKİN- Küçükçekmece, Fatih Mahallesi İçkumsal bölgesinde oturmaktayım. 63 yıllık mesken sahibiyim. Mesken sahamız 1948-49’lu yıllarda İstanbul’da yapılan inşaatların deposu idi. Biz orayı kurtardık, ama ne şekilde kurtardık? Devlet, hükümet, Sosyal Güvenlik Bakanlığı birlikte çalışma ile, kooperatifleşme ile biz burada bir mülk sahibi olabildik. İstanbul Büyükşehir Belediyesi zamanında orası sosyal mesken sahası olarak ilan edildi, İmar İskan Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından. Bu bölgemiz, hal böyleyken, bugün hiçe sayılan bir bölge haline gelmiştir. Hatta ve hatta bir kısım yerlerde bazı yıkımlar yapılmıştır, Sayın Başkanım onu bilmez, ben bilirim semtin en yaşlı olarak ben varım. 65 senelik bir bina yıkılmıştır, tapu tahsis belgesi verilmiştir, varisi öle öle bir torun kalmıştır. Bu torun ortadan kayboldu, doğalgazı kapısına bağlandı, yıkıma geldikleri zaman doğalgazı borusundan gaz fışkırıyordu, biri kibrit çaksa yangın çıkacak. Burada dikkatimizi çeken bir şey oldu, Ayazma mahallesinden bahsedildi, Tepeüstü’nden bahsedildi ama Kumsal’dan bahsedilmedi. Bu ayrımcılığı ben normal görüyorum, her dönemde 103 yapılmıştır. Dönelim en büyük derde, neden, niçin kentsel dönüşümde Köykent dönüşümü rağbet görmedi? Çünkü Köykent dönüşümünde rant yoktu, köylüden rant çıkmaz, ama şehirden rant çıkar. Bir Kumsal altın yumurtlayan tavuk haline gelmiştir, yabancı ülkelere karşı burasını süsleyip bir cennet haline getirip, bakire bir kız haline getirip de satışa çıkaracağız… Derdimiz çok büyük. Biz burayı alınteriyle ve ömrümüzü heba ederek kazandık. Biz buradan gideceğimiz bir şekil varsa ölümdür. OTURUM BAŞKANI- Bakın, yuvarlak masanın dördüncüsünde büyük yatırımlar konusunda Prof. Dr. Mümtaz Işıngör İç Ve Dış Kumsalı Koruma Ve Yaşatma Derneği adına bir görüşme yapacak. Sizin konunuzun bütün İstanbul’daki problemlerini biz burada halledemeyiz. Başkanın yaptığı konuşma belli bir bölgede yaptıkları kentsel dönüşüm projesiyle ilgiliydi. Sizin konunuzla ilgili bir gündem maddesi var, sizin bölgeniz bir başka kentsel dönüşüm projesi üzerinde var. Dördüncü oturumda, o yüzden izin verirseniz toplantımızı kapatıyorum. Sizin probleminizi konuşacağımız oturum burası değil. HASAN KESKİN- Anladım, bir şey daha soracağım. Şu anda neden daha iyi bilen bir insan burada söz sahibi olamıyor da, düne kadar hiç orada olmayan insanın ne şekilde müdafaa edeceğini ben nereden bileyim. Biri bilecek onu… Devletin devamlılığı varsa yönetimin de devamlılığı vardır. SALONDAN- Bilmem neden bahsettiniz. Ben de sizin gibi sosyal yetiştirdim, doktor yetiştirdim ama bizim orada bir hizmet görülmedi. Başkan için demiyorum, giden başkanlar, gelen başkanlar hiçbirisi yapmadı. HASAN KESKİN- Sayın yöneticim durum şu, biz orada tamamen perde gerisi bırakıldığımız aşikardır. Burada konuşurken herkes çok güzel dinliyor, çok güzel konuşuyor, alkışlıyoruz. Ama orada uygulama, orada insan yokçasına yapılıyor. Ben bunu dile getirmek istemiyorum. Ben o toplantıya da gireceğim, burada da geldim ama ömrüm vefa ederse. Benim tek derdim, Anadolu’da bir töre vardır herkesin arazisi mezarlığıdır. Bunun başka bir 104 alternatifi yoktur. Çocuklarımız orda doğdu, orada büyüdü, orada ölecek. Proje ne olursa olsun, alnımızın tacı, ona da lafımız yok. FATMA ÜNSAL- Ben izninizle usule ilişkin bir açıklama yapmak istiyorum. Adı üzerinde bu yuvarlak masa toplantısı olduğu için, amacımız konunun uzman kişiler ya da davetli konuşmacılarımız tarafından kapsamlı tartışılması. Daha sonra serbest kürsü, yarın öğleden sonra yapılacak olan serbest kürsüde de sizlerin görüşlerine ve önerilerine ihtiyacımız var. Dolayısıyla buradaki süreyle kısıtlı değil. Yarın serbest kürsünün amacı odur, orada hiçbir konuşmacı yok, tamamen mikrofon sizlerde olacak. Yarın da zaten davetli konuşmacılarımızın hepsinin, eğer mümkün olamıyorsa kendilerini temsil eden birer kişinin burada bulunması için onlardan rica edeceğiz. Dolayısıyla yarın uzun uzun tartışacak, mikrofonu sizlere uzatacak zamanımız olacak. MÜMTAZ IŞINGÖR- Baştan beri teşekkür etmek isterdim, organizasyonun muntazamlığına, intizamına ve de katılımcıların fevkalade hazırlıklı olarak gelmelerine. Başta Sayın Kazgan hocam olmak kaydıyla herkese teşekkürü borç bilirim. Hemen bir saptama yapayım, komşum Hasan beyin haykırışını, yakarışını anlayışla karşılamanızı rica ederim. Aşağı yukarı ona değil de bana verseydiniz sözleri, biraz daha değişik cümlelerle, biraz daha vurgulu, belki daha az vurgulu aynı şeyleri söyleyecektim, ilave edeceklerim de olacaktı. Haklısınız, benim konuşma sıram yarın. Ama isterdim ki bu üç mahalle temsilcisi burada konuşurken ve Sayın Başkanımız da burada iken ben de orada olayım. Bunun kasten yapıldığını asla düşünmüyorum, bu bir şans meselesi. Ben de orada olaydım, bu yuvarlak masa esprisinde Sayın Yeniay ile güzel ve medeni diyaloglarımız olurdu. Merak ediyorum, ben yarın konuşacağım acaba Aziz bey burada mı olacaklar? Bunu başladığımdan beri düşündüğüm için, hayıflandım doğrusu orada olmadığıma. Zira benim de soracaklarım, mesela Reşit Paşa’dan gelen arkadaşım ne kadar veciz konuştu, “bir dayatma söz konusudur” dedi. Bir başka arkadaşım yeni bir deyim attı ortaya, fevkalade benimsedim bir mülkiyet transferinden söz 105 ediliyor. Literatürümüze yeni giren deyimler bunlar. Hele hele 5366’yı etüt ederseniz ve onu takviye eden yıpranmış, Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu ve acil istimlak -Ayfer hanım bahsetti- onları etüt ederseniz bu yakarışların pek yabana atılır yakarışlar olmadığını anlarsınız. “Ev yıkımı” dedi bir arkadaşım, muhtemelen yine Ayfer hanım veya bir başka arkadaşım. Konu ev yıkımı olmuyor, doğru söylüyorsunuz. Orada çoluk çocuğunuz yıkılıyor, siz yıkılıyorsunuz, ektiğiniz kültür yıkılıyor, oraya kazandırdığınız kimlik yıkılıyor. Ne adına? Rant diye bir söz var galiba, evet bunun adına yapılıyor bunlar. Yoksulluk, konuşulmuyor artık, “sosyal çöküntü alanı” böyle fonotoği falan daha janti gelen bir kelime. “Siz sosyal çöküntü alanındasınız”, ben sizin mesleğinizden değilim. Sosyal çöküntü alanını tetkik ettim, -yarın biraz açacağım. Anket kitaplarını dağıtacağım, almamış insanlar var-Aman ya Rabbi, bir idareci, kim olursa olsun, bir sosyologla yapmadığı bir yöreye bu damgayı vurur mu? Sizler, bizden daha iyi bilen insanlar sosyal çöküntünün, sosyal çöküntü olma ihtimalinin ne olduğunu biliyorsunuz. Yoksulluk değil, buradan böyle mülkiyet transferinin uygulanması için ve de dayatma için o sosyal çöküntü alanı olma ihtimalindeki insanlar, dolayısıyla bizler oradan bir biçimde uzaklaştırılacaklar. Daha fazla da vaktinizi alıp, canınızı sıkmak istemiyorum. Çadırda yaşayanlar var, hepsinin dertlerini dert olarak kabul etmek lazım. “Her evde bir haber var” diye bir program vardı, evet herkesin altında, beyninde bir sorun var. 3.5 yıldır biz bu Demokles’in kılıcını kafamızda taşıyoruz. Ne doğru dürüst uyuyoruz, ne doğru dürüst bir sohbete girişiyoruz. Çünkü çocuklarımın gözlerinde dahi, bütün semt halkı da böyle, o gözler iriyor, iri iri oluyor. Eve geldiklerinde “baba yeni bir şey var mı?” diyorlar. Bir yağmurlu havada, saçları ıslanmış bir ilkokul öğrencisi yolumu kesti… OTURUM BAŞKANI- Ben sizi anladım, bu durumda ben bir cümleyle belediye başkanına söz vermek zorundayım. O da cevabını sizin kadar uzatırsa, sizin de ona bir cevabınız olacak. Bu şekilde soru soracak bir 106 başka arkadaşımızın hakkı da yenecek. Zamanımı kontrol edemeyeceğim. Siz beni anlayabiliyor musunuz? AZİZ YENİAY- Efendim çok özür diliyorum. İki şey var: birincisi, iç kumsalla ilgili -lütfen hocam yarın bunun üzerine vurgu yaparsanız, yanlış yaparsanız, kullanmadığım bir cümle üzerine gidersiniz, yanlışın da sonucu yanlış olacaktır- sosyal çöküntü bölgesi diye iç kumsalla ilgili tek bir cümle olmamıştır. İkincisi iç kumsal bölgesi bir kentsel dönüşüm alanı değildir, özel proje alanıdır ve 20 yıl önce burası doğal SİT bölgesi ilan edilmiştir. Ben burada 3.5 yıldır Belediye Başkanlığı yapıyorum ve dolayısıyla burası özel proje alanı, doğal SİT alanı olması münasebetiyle doğal SİT alanına uygun projenin yapılması gerekir. Hepsi bu kadar basit. SALONDAN- Ben toplantının genel konusuna dönmek istiyorum. Gülten Hocanın söylediği “İstanbul’da tarım yoktur” diye, aslında baktığımız tarımın işgücü olarak önemli bir payı olduğunu düşünüyorum. Çünkü mobil işgücü olarak tekstil sektöründen geçici olarak gidip, tarımda çalışanlar var. İkincisi tarımdaki sosyal birikimini kente taşıyan birikim var. Bu iki anlamda baktığımız zaman kentteki gerilimin, ayrışmanın, dönüşümün temel nedeni kentsel sorunlarda kırsalı göz ardı ettiğimiz için olmuyor mu? OTURUM BAŞKANI- Zannediyorum burada bir tanım hatası var. Çünkü tarım denildiği zaman İstanbul’daki tarım, tarımda yapılan imalat, arıcılık, besicilik, hayvancılık bütün bunların hepsi ziraat anlamında, yani tarla ekip biçme anlamında İstanbul’da olmadığı halde, İstanbul çevresinde olan şeylerdir, ama zannediyorum konuyu hocam daha iyi açıklayacaktır. GÜLTEN KAZGAN- Efendim kestirme yoldan şöyle söyleyeyim, İstanbul’un kendi tarım alanı çok dar olması bir olay, ama İstanbul’un başka yerdeki tarım faaliyetinden etkilenmesi başka bir olay. Çünkü İstanbul’da gelip, çalışan nüfusun bir kısmı köyde tarım bağlantısını sürdürüyor. Dolayısıyla mevsimlik tarım faaliyeti yükseldiği zaman yaz aylarında, o işçiler dönüyorlar köylerine, orada tarım faaliyetini devam ettirmek üzere. Bu itibarla 107 İstanbul’un tarım bağlantısı o kesim açısından sürüyor, ama bu demek değil ki İstanbul’un kendi içinde tarım faaliyeti var. Haklısınız, Yalova ayrılıncaya kadar, İstanbul’da bayağı meyvacılık, hayvancılık gibi bir faaliyet vardı o bağlamda. Ama Yalova ayrıldıktan sonra salt İstanbul’un içinde bulunan bir tarım faaliyeti diye bir faaliyet marjinal kaldı, orada buradaki bostanlar dışında bir şey yok. Bu itibarla bu ikisini ayıralım. Tarım faaliyetinden İstanbul etkileniyor. Belediye de etkileniyor, yaz aylarında yapması gereken bir sürü işleri yapmıyor, çünkü işçiler köye dönüyorlar, burada kalmak için çok yüksek ücret ödüyorlar. Belediye de yüksek ücret ödememek için onları geri yolluyor, olay bu. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Efendim oturumumuzun sonuna geldik, bence yararlı bir oturum oldu. Katıldığınız için çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar) -----&----- YUVARLAK MASA 2: “KONUT” Oturum Başkanı: Prof. Dr. Fulin BÖLEN -----&----OTURUM BAŞKANI (Prof. Dr. Fulin Bölen)- Değerli izleyiciler; öğleden sonraki ikinci oturumu açıyoruz. Bugün bu oturumda da çok değerli konuklarımız var. Konuşmacıları programdaki yazılış sırasıyla tanıtmak istiyorum: Sayın Fehim Genç, gazeteci. Sayın Prof. Dr. Aykut Karaman, Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi. Sayın Şükrü Koçoğlu, İnşaat Sanayi İşverenler Sendikası Başkanı. Sayın Hüseyin Ortak, bankacı. Sayın Yrd. Doç. Dr. Pınar Özden, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı. Sayın İsmail Ünal, Beşiktaş Belediyesi Başkanı. Sayın Şinasi Yalçın, Akadlar Kültür ve Dayanışma 108 Derneği Başkanı yerine Ayşe Yazıcı. Dr. Feyzullah Yetkin, GYO Genel Müdürü. Toplantıyı yuvarlak masa toplantısı formatında gerçekleştirmeyi arzu ediyoruz. Fakat bazı teknik sorunlarımız da var. Sayın Belediye Başkanımız önemli bir toplantısı nedeniyle konuşmasını yapıp, ayrılmak durumunda. Başka iki konuşmacımız daha programları nedeniyle ayrılmak durumunda kalacaklar. Bu durumda 5-10 dakikalık ön konuşma yaparak, katılımcıların baştan hazırladıkları sunumlar, görüşler varsa başta onları alacağız. Sonra sabahleyin bu oturumla ilgili olarak ortaya attığımız dört temel sorun alanıyla ilgili görüşleri almak istiyoruz. Konu başlıklarını burada tekrarlamak istiyorum, belki sabah duymamış olan konuşmacılar da konuşmalarına bu konulara ilgili vurgular yapabilirler. Ortaya çıkan birinci sorun alanı mevcut konut üretim biçiminin orta ve ortanın altındaki gelir gruplarının konut ihtiyacını karşılamamaktadır. Yani büyük çapta konut üretimi söz konusu son yıllarda İstanbul’da, fakat bu konut üretimine karşılık orta ve ortanın altındaki gelir dilimlerinin konut ihtiyacı karşılanamamakta. İkinci sorun başlığı ise, üretilen konut çevreleri İstanbul coğrafyasında dönüşü olmayan zararlar vermektedir. Buna sabahleyin örnekler verdik, böylesi konut alanları İstanbul’un doğal değerlerini yok eden biçimde plansız gelişmelerle ortaya çıkmakta. Üçüncü başlık, üretilen toplu konut alanların ya da büyük projelerin tasarımlarıyla ilgili çok sayıda konutun bir anda hızla üretilmesi durumunda ortaya kimliksiz konut alanları çıkmakta. Aynı binayı tekrar eden, hatta bazen aynı renkte tekrar eden -sabahleyin TOKİ’nin sunuşunda örneklerini gördüğümüz- kimliksiz çevreler oluşmakta. Bununla ilgili acaba ne yapılabilir? Dördüncü sorun alanı da aslında bugün İstanbul’da yaşadığımız konu bir çeşit kentsel ranttan yararlanmak isteyen bir çevrenin, inşaat sektörünün konut üretimini son derece yaygın hale getirmiş olması. Aslında amacın toplumun yaşam kalitesini yükseltecek konut çevrelerini üretmek olmadığı ortaya çıkıyor. Böyle dörtlü bir sorunlar başlığı altında özetlenebiliyor durum. Burada cevaplamak istediğimiz soru da 109 şu: Konut sektöründeki bu canlılıktan yararlanarak, işin içine girmiş olan inşaat sektörü olarak bu canlılıktan, bu birikimden yararlanarak acaba biraz evvel saydığımız sorunları çözecek çözümler üretmek için yararlanabilir miyiz? Konut sektöründen bu canlılıkta bu sorunlarımızı çözmek için, düşük gelirlilere konut üretebilmek, daha planlı konut alanları üretmek, daha iyi tasarlanmış konut alanları üretmek gibi konularda nasıl yararlanabiliriz, bunun bir çaresi var mı? Eminim herkes kendisi birtakım hazırlıklarla geldi. Ama o hazırlıkların içine bu soruların da bir miktar cevabı varsa, çok seviniriz. Birinci turda önce 5-10 dakikalık görüş alacağız, sonra farklı görüşler arasında aramızda bir tartışma yapmayı düşünüyoruz. Teşekkür ediyorum. Ben önce sözü Belediye Başkanımıza veriyorum. BEŞİKTAŞ BELEDİYE BAŞKANI İSMAİL ÜNAL- Değerli katılımcılar, üniversite ve meslek odalarının değerli temsilcileri, sayın konuklar; öncelikle aranızdan erken ayrılacağım için başlangıçta özür diliyorum. Dilerim ilerleyen başka günlerde, başka ortamlarda böyle İstanbul için önemli toplantılarda sizinle saatler dakikalar değil, günlerce İstanbul’un sorunlarını tartışabiliriz ve tartışmalıyız. Konuşmama üniversitelerimiz ve meslek odalarımızın ortaklaşa düzenledikleri İstanbul Buluşmalarında görüşlerimi sunma olanağını ortaya koydukları için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Her ne kadar toplantımızın gündemi İstanbul’da konut gerçeği olsa da konuya daha üst ölçekten bakmak gerektiğine inanıyorum. İstanbul’un küresel dünyadaki konumu ve vizyonu belirlenmeden sektörel konularda çözüm üretebileceğine inanmıyorum. Küresel ekonomide güç dengeleri, ekonomik güç odaklarının kontrol altında tuttukları bölgesel nüfuslarla oluşuyor. Amerika Birleşik Devletleri, küresel etkinliği arttırmak amacıyla naftayı diğer ülkelerine de genişletiyor. Pasifik ülkeleri ve Japonya yeni işbirliği arayışı içerisindeler. 110 Çin’in 2025’te dünyanın en büyük ekonomisi olacağı tahmin edilmektedir. Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya’dan oluşan birliklerin 2050’de dünyanın en büyük altı ekonomisinin içerisinde yer alacağını biliyoruz. Avrupa Birliğinin küresel güç dengeleri içindeki konumunu geliştirmek ya da sürdürmek anlamında Türkiye’yi üyeliğe kabul etmekten başka seçeneği olmadığını da açıkça ortaya koyuyoruz. Kaldı ki İstanbul Avrupa Birliğinin sürdürülebilir mekânsal geliştirme stratejisi içinde şimdiden yer almaktadır. Bu aşamada önemli olan başında da belirttiğim gibi İstanbul’un nasıl bir vizyona sahip olacağıdır. Bu vizyon büyük bir olasılıkla IMP’nin hazırladığı çevre düzeni planında da belirtildiği üzere uluslararası iş merkezi olma hedefidir. Bu vizyon çerçevesinde İstanbul hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomi üzerine gelişecektir. Ekonomik ve finansal üst düzey karar mekanizmalarının yer alacağı bir küresel merkez olunmalıdır. Özetlemeye çalıştığım perspektifin kabul görmesi koşulunda karşımızdaki yaşamsal sorun şudur: İthal ikamesine dayalı üretime desteklemek amacıyla gerekli ucuz iş gücünü sağlamak için göz yumulan gecekondular ve kaçak yapılarla işgal edilmiş plansız gelişmiş bir kent. Hedeflenen konumu ile İstanbul’da yaşanması amaçlanan kitlelerin gereksindiği yüksek, sosyal, kültürel ve fiziki standartlara sahip bir kente nasıl dönüştürülebilir? Bu dönüşüm için olmazsa olmazlar şunlardır: Bu vizyona inanmış, gerekli bedelleri ödemeyi göze almış bir siyasi otorite; toplumsal çıkarları bireysel çıkarların üzerine çıkarabilecek bilince sahip kadrolar; çözüm üretebilecek birikim ve yeterliliğe sahip teknik ekip; vizyona inanan toplumsal kesimlerin karar olma süreçlerine katılımı sağlayan toplumsal bir örgütlenme; dönüşümü kolaylaştıracak, destekleyecek hukuksal altyapı. Günümüzde bu koşulların varlığından söz etmek sanırım sizler de katılırsınız, olanaksız. İyi niyet çabalarının varlığını yok saymak istemiyoruz. Ancak çok sık kullanılan cehennemin yollarının iyi niyet taşlarıyla örtülü olduğunu da unutmamamız gerekiyor. 111 Sıralamaya çalıştığım olmazsa olmazların olmaması koşulunda neler olduğunu örneklemeye çalışacağım. Varolan yönetimin vizyonuna uygun konut çözümlerini içeren bir yaklaşım, hazırlanan iki temel dokümanda da yer almamaktadır. Uluslararası iş merkezi olmanın temel koşullarından biri merkez çeperinde üst düzey yöneticiler için gerekli teknik, sosyal ve kültürel altyapıyı sağlayan kaliteli konut bölgelerinin yaratılmasıdır. Ne çevre düzeni planında ne de 1/25 000 ölçekli nazım planda böylesi bir öneri yoktur. Toplumsal çıkarları bireysel çıkarların üzerine çıkaracak kadrolara gelince, genel seçimler nedeniyle bekletilen 400 imar dosyasının Büyükşehirin Eylül oturumunda onaylandığı ve büyük çoğunluğunun yeşil alanların yerleşime açılması ve yoğunluk artışıyla ilgili olduğu basına yansımaktadır. Bunlar Ekim meclisinde de söz konusudur. Hazırlanan nazım plan yürürlüğe girmeden gerçekleştirilen bu imar operasyonunun toplumsal çıkarlarla ilgisi olmadığı açıktır. Teknik kadroların birikim ve yeterliliklerini tartışmak istemiyorum. Ancak söz konusu kadrolar tarafından hazırlanan Büyükdere Caddesi-Maslak aksı uluslararası kentsel tasarım yarışmasının iptal edilmiş olmasını siyasi yönetimin böylesi bir teknik desteğe gereksinim duymaması ve daha da vahimi kendisine engel olarak görmesi anlamı taşıdığı kanaatindeyim. Demokrasinin en temel değerlerinden biri toplumsal kesimlerin kendilerini ilgilendiren karar süreçlerine katılımının sağlanmasıdır. İstanbul’un mekânsal anlamda geleceğini biçimleyecek iki temel dokümanın üretim sürecinde bazı toplumsal kesimlerin karar süreçlerine katıldığı anlaşılmaktadır. Ancak ilgili tüm toplumsal kesimlerin katıldığı, sanırım varolan yerel iktidarlar da iddia etmeyeceklerdir. Hedeflenen dönüşüme destek olması gereken hukuki altyapıya gelince, varolan imar hukuku bırakınız böylesi bir vizyonun gerçekleşmesi, sağlıklı bir kentleşmeyi bile olanaksız kılacak niteliktedir. Bu iddiamı sizlere yeni yapılaşma alanlarında en muhafazakâr olması gereken Boğaziçi İmar Kanunu kapsamında gerçekleşenlerle örnekleyeceğim. Tabii Boğaziçi İmar derken etkilenme ve geri görünümü de ön plana alarak söylüyorum. İş Bankası Genel Merkezi ve Sabancı Kuleleri Boğaziçi bölgesinde yer almaktadır. Yine aynı kapsamda 112 gerçekleşecek bir iş merkezinin projesinden örnek vermek istiyorum. Gördüğünüz gibi ne kadar parsel, o kadar inşaat mantığını bırakınız imar kanununu, Boğaziçi imar kanununu bile engelleyememektedir. Varolan yasal düzenlemelerin sıkıntılarını gidermek ve kentsel yenilenmenin, dönüşümün önünü açmak amacıyla hazırlanan yasal düzenlemelerin de çözüm olmaktan çok belli bir kesime rant sağladığı gerçeği ortadadır ve açıktır. İstanbul’un geleceği ve vizyonu kent yaşamında hiçbir önemi olmayan bir zaman dilimi içerisinde en çok kâr peşinde olan yapımcılarının ve arsa sahiplerinin çıkarlarıyla kurgulanamaz. Sektörün bir üst düzey yöneticisinin verdiği verilere göre, 2015 yılında Paris kent merkezinde 1 000 kişiye düşen ticari alan 157 metrekare olarak tahmin edilirken, bu değer İstanbul’da 630 metrekaredir. 10 yıl içinde Fransa’da ki kişi başına gelir düzeyini aşamayacağımız göz önüne alınırsa, bu ticari alanların büyük oranda başarısız olacağı da açıktır. Arsa sahiplerinin ve yapımcıların çıkarları için İstanbul’u hayalet binalarla doldurmaya hiçbirimizin hakkı yok. Açıklamaya çalıştığım bu koşulların ötesinde İstanbul’u dönüştürecek ve yeni vizyon açılımları sağlayacak bir yönetimin olmadığını kanıtlayacak başka örnekler de açıklayabiliriz. Sayın Başbakandan, Sayın Bakanlara kadar herkes üçüncü boğaz köprüsünü yapılacağını açıklarken, sözü geçen iki dokümanda da köprüye karşı bir tavır izlenmektedir. Burada bir sivil toplum örgütü olan Arnavutköylüler derneğini alkışlamak istiyorum. Çünkü onlar “köprüye hayır”ın savaşçılığını yapıyorlar. Sizce varolan yönetimin görüşü hangisidir? Nazım planda yoğunluğun düşürülmesi gerektiğini, bu amaçla meri planlardaki yoğunlukların da düşürüleceğini ön görmektedir. Buna karşın Karayolları arsasından Dubai Kulelerine, TOKİ’nin Levent konut bölgesindeki satın aldığı yeşil alanların konuta açılmasına kadar birçok proje gündeme gelmektedir. Yerel iktidarların gerçek görüşü hangisidir? Sevgili dostlar; İstanbul’un ülkemizin Avrupa Birliğine üyelik sürecinde önemli bir rol üstleneceğine inanıyorum. Daha da öteye İstanbul’un küresel bir merkez olmak için gerekli potansiyele sahip olduğunu biliyoruz. Ancak 113 varolan yerel yönetimle bu sürecin ülkemiz kentimiz ve insanımız için gereğince yönetilebileceğine inanmıyorum. Konuşmamın son bölümünde İstanbul’da konut gerçeğine dönmek istiyorum. Panelin esas konusu olan, ama buraya da gelirken bu başlangıçtaki sunumu aktarmak temel görevim. Metrekare olarak İstanbul’un en küçük ilçelerinden biri olan 18.12 kilometre karelik, Beşiktaş’ta İstanbul’un konutla ilgili başarılı, başarısız her türlü deneyimini bir arada görmek olanaklıdır, ekranda görebileceğimiz gibi. Bebek, Arnavutköy, Kuruçeşme, Ortaköy gibi tarihi yerleşimler; Dikilitaş, Gayrettepe gibi parsel bazında gelişen konutlar, 11 yıl plansız Beşiktaş, yeni çıktı bu planlar. Levent gibi koruma altına alınması gereken planlı bir yerleşim; Ulus, Akatlar, Etiler gibi sitelerin egemen olduğu mahalleler; Karanfilköy ve Boğaz yamaçlarında gördüğümüz gecekondular; Büyükdere Caddesi ve iş merkezlerinde yer alan rezidanslar da bu çeşitliliğin bir göstergesi, bir gerçeği. Konut yerleşimindeki bu çeşitliliğe karşın Beşiktaş’ın çok önemli bir konumu var. Beşiktaş, inanılmaz bir güzellikte Osmanlı döneminin üç sarayı, kasırlar ve 2000’in üzerinde tarihi yapı, yüksek gelir ve eğitim düzeyine sahip kentliler ve ev sahipliği yaptığı 8 tane üniversite, harp akademileri, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamında da canlı bir kent yaşamıyla dünyada eşine ender rastlanan kentlerden birisi. Üstelik gece ve gündüz nüfusunun 250 binlerden 2 milyonlara çıktığı bir kent, gece 250 bin tabii, başını yastığa koyarak, uyuyan nüfus. Stratejik planımızın Beşiktaş’ın çağdaş insanların çağdaş mekânı olmasını öngörüyor bizim planımız. Beşiktaş, İstanbul vizyonunun öngördüğü üst düzey kararların alındığı bir merkez. Beşiktaş, üst düzey karar vericilerin gereksindiği kaliteli konut alanlarını sunma potansiyeline sahip. Diğer bir deyişle İstanbul’u vizyonuna ulaştırmak için ne kadar çaba gerekiyorsa, o vizyonel konuma şimdiden büyük ölçüde sahip olan Beşiktaş’ı dış saldırılardan korumak için bir o kadar da çaba, emek ve güç gerekiyor. İstanbul’da konut sorununa çözüm konusunda da Beşiktaş’tan örneklerle önerilerimizi açıklamak istiyorum. Örnek bir konut alanı olarak koruma altına 114 alınan, niteliği bozulmaması için yörenin sivil toplum kuruluşuyla birlikte inanılmaz kararlık ve çaba gösterdiğimiz, dış saldırılara karşın iş yeri yapılma mücadelesine karşın ve üstelik Levent’le ilgili belediye başkanının 4.5 ay İçişleri Bakanlığı başmüfettişlerinin denetimini ortaya koyarak, onların bizi denetlediği bir yer. Levent mahallesini model olarak öneriyoruz. Levent mahallesinin model olmasını gerektiren başlıca nedenler şunlar: Her türlü kentsel servisleriyle bir bütün olarak planlanmış, yaya ulaşımıyla ilgili çözümlemelerindeki başarı, çevreye uyumlu yapılaşma, sosyal bütünleşmeyi sağlayan kolay ulaşılabilir mekânsal düzenlemeler. Sizlerin İstanbul’un en değerli kentsel yadırgadığınızı mekânlarından tahmin ediyorum. birini Üstelik çözüm olarak Levent’in göstermemi -yakın zamanda geçtiyseniz- halkımızı da 1.5 aydır zorluyoruz, yoruyoruz, eleştirileri var, ama onların eleştirilerine düşüncülerimizi aktarıyoruz; Levent meydanını yeniden düzenliyoruz. Çiçekçileriyle, meydanın gerçek kimliğine dönüşü ile ve arkasındaki pazarı ile. Kısa bir süre sonra da orası Levent’e yeniden 60’lı yıllara dönmenin bir nostaljisini de yakalatmak istiyoruz. Az evvel devam ettiğim sunumda bunu iki örneklemeyle konuşmamı tamamlamak istiyorum, sizleri yordum. İngiltere’de özel girişimcilerle gerçekleştirilecek her türlü yeni yerleşim alanı planlamasında belili bir oranın dar gelirlilere -sorunun en önemli noktası- ayrılmasının zorunlu olduğu, bu oran proje bazında yüzde 30’lar düzeyinde sevgili dostlar, İnglitere’de. Levent’in komşusu Karanfilköy’de Karanfilköylülerle birlikte çözüm arayışımız var. Şinasi Yalçın başkan ve oranın hukukçusu, savaşçısı, oradaki 600 aileyle birlikte gece gündüz yaşayan bir Karanfilköy Şinasi Başkan ve çalışma arkadaşları. Akder derneği ile birlikte bir çalışmamız var orada. Amaç, oradaki dönüşümü gerçekçi anlamda yaşamak, çünkü o insanlar orada 60-70 yıldır yaşıyorlar, adı karanfilden geliyor. Bu iki örneği bir İngiltere, bir Beşiktaş sınırları içindeki mahalleyi örnek vermek istedim. Görüş ve düşüncelerimizi sizlere aktarma olanağını bizlere verdiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum. Panelistlerin konuşmalarında da kendilerine 115 başarılar diliyorum. Nice aydınlık günler, nice aydınlık Beşiktaş ve İstanbul diliyorum. Aydınlık bayramlar diliyorum. AYŞE YAZICI (Akadlar Kültür ve Dayanışma Derneği)- Herkese merhaba. Öncelikle bu organizasyonu düzenleyen Şehir Plancıları Odasına ve emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Ben Akatlar Kültür ve Dayanışma Derneğinden geliyorum. Sayın Başkanımızın söz ettiği Karanfilköy’denim. Size biraz Karanfilköy’den, nerede bulunduğundan söz etmek istiyorum. Beşiktaş’ta Akmerkez’den ana giriş kapısından aşağı yürümeye başladığınızda 20 dakika kadar aşağıda otobanla kesilmiş Fatih Sultan Mehmet köprüsü gişelerine gelmeden önce, otobanın kenarında bulunan yaklaşık 700 haneyi barındıran ve 3 bin nüfuslu bir gecekondu mahallesi, mahallemiz. Bahçeli tek katlı evlerden oluşan bir bölge. Daha önce çocukluğumda bizim mahallemiz dağ başı gibiydi. Kenarında iki dere vardı, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi. Biz dağda bayırda, bahçede oynayarak büyüdük. O sırada şehir de büyüdü bizimle birlikte ve şehir âdeta mahallemizi kuşattı. Bir yanda iş kuleleri Sabancı Center’lar var, diğer yanda Alkent sitesi, tabii otoban geçti, Fatih Sultan Mehmet köprüsü yapıldı. Yukarı tarafta Akmerkez ve siteler oluştu, yani şehir bizi kuşattı, ama biz hâlen oradayız ve halen tek katlı bahçeli evlerimizle yıllardır oluşturduğumuz yaşamımıza devam ediyoruz. Gelişerek, şehre intibak etmiş bir şekilde oluşturduğumuz kültürle yaşamaya çalışıyoruz, yaşıyoruz. Derneğimiz de yaklaşık olarak 15 yıldır faaliyet gösteren, mahalledeki sivil toplum örgütlerinden biri. Cami Yaşatma Yardımlaşma Derneğimiz, spor kulübümüz, okulumuz, sağlık ocağımız var. Mahalle olarak konuta nasıl bakıyoruz, konut nedir? Konu, konut olduğu için ben kendi mahallemizin ve derneğimizin bu konudaki anlayışından ve şimdiye kadar yaptığı çalışmalardan ve gelecekte yapmaya düşündüğü projeden söz etmek istiyorum size. Önemsiyoruz bunu, sadece kendi mahallemiz için Türkiye için de önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bildiğim kadarıyla, yaptığımız araştırmaya göre bir gecekondu halkının kendisi ürettiği, kendi çabasıyla ve 116 hiçbir dayatma olmadan tamamen iç dinamikleriyle yarattığı ve sivil toplum örgütlerinden destek aldığı belki de ilk proje. Umarım gerçekleşen ilk proje de olacak. Konut, bizce sadece dört duvardan oluşan ve içinde yaşanılan bir alan değil. Konut, aynı zamanda insanın temel haklarından biri olan barınma hakkını kullandığı, sosyal donatı alanlarıyla çevrili, modern yaşamın gereklerine cevap verebilen, bu gereklerle denk düşen, insani ilişkileri yaşama olanağını sunan, insanın kendini ve sosyal yaşamını ifade etmesine olanak sağlayan, doğaya yabancılaşmadığı, doğanın bir parçası olduğunu hissettirebilen insana bir alan. Biz böyle algılıyoruz, sadece dört duvardan ibaret değil bizce konut. Ülkemizde süregelmesi, konutun oluşması daha önceki oturumlarda ifade edildi sayın konuşmacılar tarafından, o yüzden çok ayrıntılı ifade etmek istemiyorum. Ama kendi bölgemden hareketle değinmek istiyorum biraz. Bir önceki oturumda bir katılımcı dedi ki, daha doğrusu konuklardan biri “1960’larda gecekondu çözümdü, şimdi artık bir sorun yumağı olduğundan söz ediliyor” dedi. Evet öyleydi, 1950’lerde 60’larda, sanayinin ucuz iş gücüne ihtiyaç duyduğu dönemlerde ve belediyelerin, yerel yönetimlerin çözüm üretmediği zamanlarda insanların Anadolu’dan gelip kendi konut sorunlarını hiç kimseye dört olmadan çözmelerine herkes göz yumuyordu, göz yumdu ve halk bunu kullandı, halk bu göz yummadan faydalandı. Aslında yerel yönetimlerin o dönem çözüm sunması gerekenlerin yaptığı bir hataya ortak oldu. Eğitim için, aş için, iş için gelenler kendilerine bir yuva kurdular, gecekonduları kurdular, yöneticiler bunlara ses çıkarmadı. Ama sadece gecekondulardan ibaret değil şehir, diğer yandan büyüme, imar sorunu olmayan bölgelerde de devam etti ve orada da çoğunlukla çarpık bir kentleşme oldu. Çünkü orada da kurallara uygun yapılar oluşmadı, ne deprem dikkate alındı, ne kentin nefes alabileceği alanlar dikkate alındı; kent bir beton yığınına dönüştü. Bu sorunlar yumağında konut sorunumuzu nasıl çözeceğiz diye düşünüyoruz. Çünkü devam eden hızlı bir göç var ve bu sorun devam 117 ediyor. Buradan hareketle mahallemizde dediğim gibi evler genellikle tek katlıdır, bahçelidir, dayanışma hakimdir, ilişkiler son derece iyidir, kapı önlerinde oturulur, yemek yenir, çay içilir. Bunları önemsiyorum, çünkü bunlar konut kadar önemli, dediğim konutun bir parçası, o yüzden onları ifade etmek istiyorum. Bizim mahallemizde herkes toprağa, yaşadığı bölgeye bir şey katmıştır. Bu kimi zaman pencerenin önündeki bir sardunyadır, kimi zaman komşu çocuğunu, mahalledeki herhangi bir çocuğu kendi çocuğu gibi benimsemesidir, kimi zaman bir dost gülüşüdür, kimi zaman birinin derdine birlikte üzülmektedir. Bunlar da önemli, çünkü bunlar da konutun bir parçası. Bizim orada yaşadığımız ve yaşamaya devam etmek istediğimiz şey, sadece içinde barındığımız tek katlı bahçeli evlerimiz değil, aynı zamanda anılarımız, ürettiklerimiz, orayı orası yaparken verdiğimiz mücadeledir. Okulumuzu kurarken verdiğimiz emekler, mahallesinin tek çeşmesinin başında beklerken yaptığımız sohbetler, bunların anısıdır. Bunlar önemli, çünkü “klasik gecekondu sohbeti yapıyorsunuz, geçin bunları” diyen olur belki içinizde, ama bunlar bizim için önemli ve biz orada yaşıyoruz ve orayı o yapan biraz da budur bizim için. Bizim baktığımız böyle alanlara kente gelir getirecek arsalar olarak bakılıyor. Can alıcı noktası bu, belki bizi buraya getiren de bu. Çünkü artık bizim o yaşadığımız köyümüz dediğimiz ya da aidiyet hissettiğimiz bölge kente büyük paralar getirecek, İstanbul’a gelir getirebilecek bir arsa olarak görülüyor. Bu kentin gelire ihtiyacı var, evet biz biliyoruz. Çünkü yaşamak için gelire ihtiyacımız var, planlı olmalıyız, düzenli olmalıyız. Evet, bunların hepsi doğru. Peki, sadece arsa mıdır bu alan? Bu alan üzerinde kurulmuş hayatlar ne olacak? Kentin bu alanının bir geçmişi yok mudur, bir yarını yok mudur, kimliksiz ve birbirinin aynı mı olacak bütün ürettiğimiz konutlar? O zaman biz hangi zenginliğimizden söz edeceğiz? Zenginlik sadece para mıdır? Bunların da düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunlar düşünülerek hesaplar, kitaplar yapılmalı. Evet gelir de hesap edilmeli, evet sağlıklı yaşam da hesap edilmeli, ama bütün bu hayatlar da hesap edilmeli ve yok sayılmamalı. 118 Biz bunu düşündük, çünkü sıranın bir gün bize geleceğini biliyorduk. O yüzden sıra bize gelmeden biz onlara gittik. İlk başta tek tek mahallede evlere gittik. Dedik ki “biz burada yaşayacağız” evet, peki burada yaşayanlar nasıl yaşamak istiyorlar, barınma sorununu, konut sorununu nasıl çözmek istiyorlar, nasıl bir konut, nasıl bir yaşam İstanbul’da? Tek tek 700 haneyi dolaştık, her sokakta bir ev toplantısı, sokak toplantıları yaptık. Onların hepsinin kayıtlarını da aldık, çünkü bu iki yılı aşkın bir süredir devam eden bir süreç. Herkes dedi ki “evet, biz burada yaşamak istiyoruz, burada bulunduğumuz yerlerde yaşamak istiyoruz, komşularımızla birlikte ve tek katlı bahçeli evlerimizde yaşamak istiyoruz ve bunun içi ne gerekiyorsa hazırız” dendi. Biz bunun üzerine diğer çevremizdeki, mahallemizdeki sivil toplumu örgütlerini davet ettik, onlar da destek verdiler. Daha sonra çemberi geliştirdik ve diğer sivil toplum örgütlerini, Şehir Plancıları Odasına, Mimarlar Odasını, Harita Mühendisleri Odasını, üniversiteleri gücümüzün yettiği, aklımızın erdiği bize destek olabileceğini, yeni bir kapı açabileceğini düşündüğümüz herkesi davet ettik, derneğimize geldiler. Düşündüklerimizi söyledik, bize katkılarını sundular. Sayın Belediye Başkanımız ifade etti, o dönemde bize çok desteği oldu, kendisine ve teknik ekibine teşekkür ediyorum. Çünkü gece gündüz bizimle birlikte bazen sabahlayarak çalıştılar ve biz bir proje ürettik. Bu projede daha çok esasen bir iyileştirme temelinde ilk çıkış noktamız buydu ve halen de bunun üzerinde durmak istiyoruz. Çünkü herkes yaşadığı hayattan memnun orada, orada oluşturdukları yaşam biçiminden ve kültürden memnun. Sadece bunun daha çağdaş, modern bir hale getirilmesi, dönüştürülmesi, gerekli iyileştirilmelerinin yapılmasını istiyor. Aslında burada bizim yapmak istediğimiz şuydu, bir gecekondu mahallesi olarak biz de çözüm üretebiliriz, sorunumuza biz de sahip çıkabiliriz ve şehri artık daha önce çözüm olarak bakılan, artık maalesef şehrin etrafını çevreleyen bir ur olarak kimilerince tanımlanan bir mekân olmadığımızı, burada başka hayatların, başka yaşamların, dayanışmanın, belki sitelerde bile bulunmayan başka hayatların 119 olduğunu ve bizim de çözüm üretebilme yetisine sahip olduğumuzu göstermekti. Burada pek çok kişinin desteği oldu bize. Dünya Şehir Plancıları Birliği Başkanı ve heyeti, Japon mimarlar ve heyeti, İstanbul Bilgi Üniversitesi fen edebiyat fakültesi dekanı ve yüksek lisans öğrencileri, Almanya’dan Hessen sendikaları birliği gibi adını sayamadığım pek çok kişi, tek tek gelerek mahallemizi ziyaret ettiler, çözüm önerilerimizi dinlediler ve bize destek oldular. O sırada tabii ki bizim için çok önemli olan diğer gecekondu mahalleleri ile dayanışmamız oldu ve onlar da bizi ziyaret ederek, ürettiklerimizi bizimle paylaştılar ve desteklerini sundular. Temel olarak kendimizi anlatmaya söyleyeceklerim süre sınırı olması nedeniyle bunlar. Bir sonraki konuşmamda konuttan ne anlıyoruz’un dışında, konut finansmanı ve konutun nasıl olması gerektiği, çevreye duyarlılığı ve ürettiğimiz projeye dair söyleyeceklerim olacak. Teşekkür ediyorum. M. ŞÜKRÜ KOÇOĞLU (İnşaat Sanayii İşverenler Sendikası Başkanı)Sayın Başkan dört konu ortaya koydu, benim de söylemek istediklerim bunu içeriyor. Ancak biz orta ve daha düşük gelirli insanlara konut üretmek mi istiyoruz, yoksa konutu sınırlamak mı istiyoruz? Farklı bir çerçeveden bakmak istiyorum buna, İstanbul bazında, ölçeğinde özellikle biraz evvel oturum başkanının hepimiz duyduk, “1 milyon hane halkı bazında konut fazlalılığı var” dedi. Konut fazlalılığı olan bir yerde, bir ülkede veya bir şehirde dar gelirliler veya orta gelirliler için konut üretmenin mantığı burada çelişiyor. Bir kere bunun altını çizmek istiyorum. Toplu konut verilerinden söylüyorum, Türkiye bazında özellikle İstanbul’da konut alım satımlarının yüzde 80’i iki ve daha fazla konut sahibi insanlar. Yani bu şunu ortaya getiriyor: Konut artık Türkiye son dört senedir özellikle ihtiyaçtan dolayı, barınmaktan alınan satılan bir şey değil. Konut, tamamen rant ve para kazanma arzusundan kaynaklanan… Özellikle toplu konut inşaatlarının 120 dışında İstanbul’da yapılan konutların ikiden fazla, 21., 22. evini alan insanlar var, bu toplu konut başkanının daha evvelki söyleminden aklımda kaldı. Kentsel dönüşüm deyince, hemen gecekonduların projelendirilmiş binalara tıkılması olarak algılanıyor. Ben buna farklı bakıyorum. Binalara tıkmak, kaloriferli, yalıtımı yapılmış binalara insanları tıkmak değil de acaba nasıl nitelikli hale getirebiliriz konutları? Nitelikli kısmını açmak istiyorum, bunun iki bacağı var. Birincisi, kentsel dönüşümde hem köyden kente algılanıyor bu kentsel dönüşüm, hem de gecekondudan dönüşüm. Köysel dönüşümü bence desteklemek lazım. İstanbul göç alan şehirlerimizin başında. Tersine bir göçten de evvel göçü engellememiz lazım. Göçü engellemek için de daha Güneydoğu Anadolu’dan, Doğu Anadolu’dan ve İç Anadolu’dan buraya göçler geliyor. O insanlara orada iş ve mekân yaratma durumundayız. Bunu 3.5-4 senedir konut patlamasının tetikleyicisi zaten toplu konut idaresi oldu. Arkasından da konut kredi faizlerinin düşmesiyle birlikte de özel sektörün getirdiği dinamizmle konut patlaması oldu. O yörelerde konut yapımcılarına belki daha farklı bir kredilendirme veya göçü engelleyici ekonomik birtakım sübvansiyonlar verilebilir diye düşünüyorum. Kente göç değil de köye göçü bence teşvik etmek lazım. Yani İstanbul’a gelen nasıl barındırırım, bunlara nasıl bina ya da konut verebilirim mantığını ben yanlış buluyorum. Konuttan devam etmişken, TOKİ Başkanının söylediği “gecekondu en büyük üç problemimizden birisi” fikrine katılmıyorum. Gecekondu en büyük sorunumuz değil. Biz Ankara’da iki sene önce İNTES İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası olarak -Türkiye’yi imar eden en büyük müteahhit firmaların olduğu işveren sendikası- bir gecekonduyu yeniledik. 36.5 milyara mâl oldu, çok güzel villa oldu. Bu 36.5 milyar da fazla görülebilir, kombisi falan hepsi dahil buna. Ama seri bir üretimde bu daha az olabilir. Niteliksiz veya şahsiyetsiz birtakım yapılar yapılacağına bu gecekonduları - ki her yer için söylemiyorum, mesela Adana’da inanılmaz bir sık gecekondu yapılaşması var, ama çoğu yerde de bahçeli gecekondu yapılaşması var- burada bu şekilde yenilenebilir. Türkiye’de bu denenmedi. Arsa azlığından dolayı hep 121 dikine büyümeyi yeğledik ve de bütün herkesin şikâyeti şahsiyetsiz yapılar ortaya çıkmaya başladı. Örneğin, Rusya’da dış cepheyi ne yaparsanız, asla onay alamazsınız. Mutlaka belediyenin kabul etmesi gerekir. Dış cephede son derece hassas, olmazsa olmaz en büyük kırmızı nokta. Ama Türkiye’de böyle bir şey yok. Şehircilikte de -fiziksel anlamda bunu söylüyorum- elbette en önemli öge dış cephe değil, ama görsel anlamda dış cephenin önemi, çevreye etkisi yadsınamaz. Genelde insanlarımız içeriye baktığı için, ev alırken musluğuna, kapı koluna bakıyor. Halbuki bakması gereken çok önemli şeyler var. Tüketicinin de bilinçlendirilmesi lazım. Herkes sanıyor ki peynir ekmek gibi, 50-100 liraya sigara alır gibi taksitle ve uzun vadede konut alacağını sanıyor. Halbuki öyle değil, biraz sonra bunu uzmanı söyleyecek, anlatacaktır muhtemelen. Bu ümitlerde konut yapımcılığını teşvik ediyor, tetikliyor ve artık grafik ters dönmeye başladı. Şu anda Türkiye’de, bırakın İstanbul örneğini 1 milyon konutun fazla olduğu söylendi, Türkiye’de kişi sayısı olarak bakarsak, konut açığı yok, sadece nitelikli konut açığı var. Bunu da ben söylemiyorum, bu da istatistiklerden. Demek ki bizim en önemli problemimiz nitelikli hale getirebilmek. Nitelikli hale getirebilmek, tabii büyük bir alanı da kapsayacak. Neticede şehirler büyüdükçe arsalarımızda problem çıkmaya başlıyor. Göçle beraber bazı şeyleri ciddi, bu konuda hükümetlerin popülist yaklaşmaması gerekir. Totoliter bir şey kimsenin aklına gelmiyor, ama bu olmazsa olmaz hükümetler gerekirse bazı konularda bazı şeyleri feda etmek zorunda, iktidarlar diye düşünüyorum. Çünkü bu ciddi bir popülizme kayan bir konu. Konutu alırken, biraz evvel de söyledim, yani görücü usulü kız alır gibi alıyoruz. İkinci el araba bile alırken, insan bakıyor, sahibi kimmiş, bu nasılmış gibi bunlara bakıyorsunuz, ama konut alımında bu hassasiyet görünmüyor. Bizim önem verdiğimiz konulardan birisi de bu. Kesinlikle af olmaması gerekir, imar affı veya dolaylı af veya başka kanunların kıyısına köşesine yerleştirilmiş bazı maddelerle af olmaması gerekir ve göz yumulmaması gerekir. 122 Döndük tekrar rant konusuna. Yıllardır başta hocalarımız, sivil toplu örgütleri, hepimiz, duyarlı insanlar hepimiz İstanbul için ve sonra Türkiye için dilinin döndüğü kadar söyledi, bu iki günlük panelde de en büyük konu bu zaten. Konu ne? Rant. Peki bunu, belediye başkanlarımız da bunu biliyor. Bu arada bir şey söyleyeyim, belki herkes için geçerli değil, ama imar planlarının yetkisi son belediye yasasının değişikliği ile birlikte, tabii belediyelerin çok büyük taviz aldı belediye başkanları, özellikle büyükşehir belediye başkanları. Ben burada çekincemi ifade etmek istiyorum. Ciddi bir otorite artık şehirleri sadece belediye başkanının yönetmemesi gerekir. Tabii belediye başkanı başkandır. Yani nasıl şirkette de yönetim kurulu başkanıdır, ama neticede bir yönetim kurulu vardır, bir danışma kurulu vardır. Şehirlerde belediye başkanlarının tek horoz olma özelliklerini kesinlikle bir tarafa bırakılması gerekir. Nasıl olacak? Ben sadece öneriyorum, yani iktidarlar bunu nasıl yapar, öyle belediye başkanları var ki Allahın kendilerini multi mühendis olarak yarattığını sanıyorlar. Yani her şeyi biliyorlar. Bu yanlış, hiç kimse her şeyi bilemez. Hiçbir aklı kafalarına sokmak istemiyorlar. Şimdi böyle bir olay var, böyle bir kurgu var Türkiye’de. Rant, hırsızlık, arsızlık, yolsuzluk, gasp, soygun, tahribat bunu bu rantın bu kelimeler bunlara geldiğini, çok iyi açıklanması lazım. Çok iyi açıklıyoruz, açıklamaya çalışıyoruz. Fakat bunu biraz daha fazla yöneticilerin gözüne gözüne, kafasına kafasına herhalde sokulması lazım. Daha fazla belki de, sakın yanlış anlaşılmasın, anarşiye teşvik olmaması için kelimeleri seçmeye çalışıyorum. Belki bunu birtakım engellerle de bunları yaptırtmamamız gerekir diye düşünüyorum. Sayın Başkan, hep gecekondu örneği veriliyor, ama gündüz konan o yapılar, özellikle Ankara örneğinden de iyi biliyorum. İmarlı, projeli ama bunlar gecekondudan daha beter şahsiyetsiz gündüz kondular. Yani bunu, bu konut sürecini bir kül olarak ele almak gerekir diye düşünüyorum. Teşekkür ederim. 123 Prof. DR. GÜZİN KAYA (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)Benim sorum, aslında işin başı, siz “birden bire hemen göçü önleyelim” dediniz, hatta köye göçü yönlendirelim dediniz. Biraz evvel Gülten Kazgan hoca kır nüfusunun yüzde 27’ye indiğini söyledi. Bu yüzde 35’lerde sanıyorum, ama aktif nüfusa baktığımız zaman aktif nüfus yüzde 42 ve kır kesiminin gayri safi milli hasıladaki oranına da baktığımızda yüzde 14. Yani yüzde 42’si yüzde 14’lük bir ekonomiye katkıda bulunuyor. O zaman “verimsizliğin” kır kesiminde olduğu teşhisini koyarsak, çok yanlış değil. Türkiye’deki milli gelirin de yükselmesini istiyoruz. Burada bir çelişki yok mu size göre? M.ŞÜKRÜ KOÇOĞLU- Teşekkür ederim. O zaman izninizle bunu biraz daha açacağım. Bir kere realist olmamız lazım, tüm insanların bizim gibi ekonomilerde eşit gelirlerinin olmayacağı malum. Sizin dediğinizi biraz daha açarsak evinizde -belki tümdengelimi yapıyorum, özür dilerim sorunuza geleceğim- çalışacak insan bile bulamayacaksınız. Tabii ki Türkiye belki bu hale gelecek, ama uzun yıllar alacak. Şimdi biraz daha başa geliyorum. Bizim en önem verdiğimiz konulardan biri tarım sektörü “ne alaka var?” diyeceksiniz. Hemen bir örnek vereceğim, susuz tarımdan sulu tarıma geçildiği takdirde gayri safi zirai milli gelir artışı, asgari yüzde 5.5; yüzde 14’e varan da ürüne göre, toprağa göre artış var. Türkiye toprağının üçte birini suluyor ve Türkiye’de toprakla uğraşanların çoğu klasik köylü, çiftçi. Köylü ile çiftçi aynı değil, köylü farklı çiftçi farklı, ama Türkiye’de eş anlamlı kullanılıyor. Üçte birini suluyorsunuz, bu sulamaları arttırdığınız zaman asgari yüzde 5.5 zirai milli gelir artışı oluyor. Peki, bu insan niye göç etsin o zaman, İstanbul’a niye gelsin? Tabii ki gelecek, birtakım amaçlarla gelebilir, ama bu yarıdan fazlası tekrar köyünde kalmış olur. Bilmem anlatabildim mi, kısmi olarak sorunuzun cevabın verdiğimi sanıyorum. Üstelik, Avrupa Birliğinin tavsiyesi bildiğiniz gibi, kır nüfusunun, köy nüfusunun yüzde 15’leri geçmemesi. Türkiye -Sayın Gülten Kazgan hocamız doğru söyledi- 27’de doğru olabilir, belki bu yıl sonu 27 olabilir. Yani çok hızlı 124 bir şekilde köyden kentlere… Sadece İstanbul’a bakmayın, bir çok yerlere gitme imkânım oluyor, artık Doğuda da, Kars’ta da, 25 yıl önce Karsı görmüştüm, o güzel taş binaları, 7-8 evvel gittim o taş binaları yıkmış, sıva yapmış, maviye boyamışlar, buyurun işte şehircilik ile ilgili o da beyaza boyamışlar, saçım olsa saçımı yolacağım. Bu nereden kaynaklanıyor? Hep Kars’ın köylerinden Kars’a gelenler yapmış bunu. Bu köyden kente göç her yerde var, sadece İstanbul’da değil. Avrupa Birliği her şeyde olduğu gibi bunu da zorluyor. Hiç merak etmeyin, birkaç sene içinde yüzde 15’lere de varır köy nüfusu, kır nüfusu. Hepinize iyi akşamlar, iyi bayramlar diliyorum. OTURUM BAŞKANI- Ekonomi konuşalım, konunun ekonomik yönünü sizden alabilir miyiz? FEYZULLAH YETKİN- Hocam, çok teşekkür ederim. Herkesi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Emlak Konut Gayri Menkul Yatırım Ortaklığı A.Ş., Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı iştiraki. Hocam izninizle ben süratle toparlayacağım. Daha sonra interaktif bir şekilde konuları açarsak, daha iyi olur, çünkü tekrara girmeye başlıyor bir noktadan sonra. Emlak Konut olarak son 4 yıl içerinde, yaklaşık 5 milyar YTL portföy büyüklüğümüzle 30 bin konutun inşaatlarına başladık. İstanbul’da, İzmir’de, Tekirdağ’da örnek teşkil eden projelere başladık. Büyük ölçekli konut projeleri diyoruz. Doğrusu TOKİ’nin sosyal konut anlamında yaptığı projeler dışında en büyük konut üreten firma Emlak Konut. Bu konutların, bu projelerin iki ana sonucu var, yansıması var. Birincisi, finansal yansıması; ikincisi de belki çok alt başlıkları ihtiva ediyor: Mühendislik, mimarlık ve yaşam kalitesini artırma yönünden katkıları var. Finansal olarak baktığımızda kamu açısından, son 4 yıl içerisinde hasılat paylaşımı veya arsa satışı karşılığı gelir paylaşımı modeliyle ihale ettiğimiz 45 bin konutun, kamuya getirisi yaklaşık 5 milyar YTL. Bu 5 milyar YTL’nin sabahleyin başkanımızın da ifade ettiği gibi 280 bin konuta ulaşan TOKİ üretimlerinin yüzde 82’si alt ve orta gelir grubuna hitap eden projelerden oluşmakta. Finansal boyutu da 125 doğrusu TOKİ açısından bu kaynaklarla ve bir kısım geçmişten gelen tahsilatlarla mümkün hale gelebilmekte. İkinci yansıması Toplu Konut İdaresinin ve Emlak Konutun gerçekleştirdiği projelerde, mühendislik, mimarlık ve yaşam kalitesi anlamında eleştirilebileceğini düşündüğüm noktalar mutlaka vardır, çok doğal. Ancak genel anlamda özellikle 81 ilde gerçekleştirilen projelerde geçmişle kıyaslanmayacak adımlar atılmıştır. İdeal midir? İktisatçı olarak çok fazla yorum yapmak istemiyorum. İdeal olmadığından eminim, çünkü nasıl insan organizması sürekli değişiyorsa, yapılaşmanın da değişmesi kaçınılmaz, ideale doğru gelişmesi kaçınılmaz. Ancak kamunun sosyal konut projelerini belki orta vadede devam ettirmesi, bu projeleri üretmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor. Şöyle bir somut bilgi de vereyim: Gayri Menkul Yatırım Ortaklığı derneği olarak biz bir çalışma yaptırdık 9 ilimizde. Sonuçlar göstermekte ki bu illerimizde ve birçok diğer ilimizde de orta vadede sosyal konutların yapımına devam edilmesi lazım. Sosyal konut deyince işin finansal boyutu anlamında, özel sektörün doğal olarak kâra odaklı çalışmasından hareketle, birçok bölgede bu projelere yatırım yapamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bu noktada Toplu Konut İdaresi Başkanlığının özellikle alt gelir grubuna ve orta gelir grubunun bir kısmına, belki C- diyebileceğimiz kısma konut üretimine devam etmesi kaçınılmaz kanaatindeyim. Tabii, ideal olan bu değil, fakat konunun farklı boyutları da var. Finansal açıdan baktığımızda, açıkçası işin üretim boyutuyla desteklenmesi, dolayısıyla gayri safi milli hasılanın arttırılarak, kişi başına düşen satın alma kabiliyetinin de yükseltilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bunun ila nihayet devam etmesi kaçınılmaz. Mortgage sistemiyle bağlayacak olursak, mortgage sistemi 6 Mart 2007 tarihindeki çerçeve yasayla yürürlüğe girdi, fakat tamamen beklentilerimiz karşılanmadı. Çünkü bu yönüyle ele alınması gereken bir sistem. Birincisi, bence yasal altyapısının olması bir milattır, çok olumlu karşılıyorum. Fakat işin ekonomik açıdan yansımalarına bakacak olursak, ülkemizdeki reel faizlerin düşmesi, kişi başına düşen gelirin artması ve konut arzının orta gelir 126 grubuna hitap eder şekilde değişmesiyle sistemin daha efektif hale geleceğini düşünüyorum. Kişi başına düşen gelir 5 bin dolar iken, gelirinin üçte biriyle 200-300 bin YTL’lik konut alma imkânına sahip çok az sayıda vatandaş var Türkiye’de. Bu anlamda çok ayaklı sistemin istikrarı bozmadan devam etmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde biz yine kendi imkanlarımızla konut sorununu bir şekilde çözmeye devam edeceğiz. Ancak çözüm sermaye piyasalarında. Konut sorununun çözümü de sermaye piyasalarında. Ama bütün bunların bağlandığı nokta, anahtar kelime istikrar. Çünkü biz bu sorunu kendi kaynaklarımızla, yerli kaynaklarımızla çözme imkânına sahip değiliz. Kabaca yapılan hesapta deniyor ki “100 milyar dolar, 200 milyar dolar lazım”. Bu kaynak, aktif toplumu Hollanda’daki ortalama bir bankanın aktif toplumundan düşük olan Türk finans kesimi tarafından mı sağlanacak? Mümkün değil. O noktada yabancı kaynağın her şekliyle Türkiye’ye gelmesi sağlanmalı. Bunun da başı istikrardan geçiyor, yani güvenilir ortam, yasal hukuki zeminin oturduğu ortamı bulamayan yabancı yatırımcı elbette Türkiye’ye gelmeyecektir. Çok teşekkür ederim. HÜSEYİN ORTAK- İzleyicileri ve katılımcıları saygıyla selamlıyorum. Mortgage yasasını incelemiş birisi olarak konuşmak istiyorum. Öncelikle benden önceki tüm konuşmacıların ısrarla vurguladıkları bir konu vardı. İstanbul’da 1 milyon konut fazlası var, dolayısıyla bu konut fazlasının bir anlamda konut mülkiyetinin yeniden yapılandırılması gerekir diyorlardı. Öteki taraftan da kentsel dönüşüm ya da diğer şeylerle bir konut yenileme talebinin olduğu konuşuldu. Bir başka konu, bence o çök önemli; Türkiye’de kırsal kesimin kent nüfusuna oranı meselesi gündeme geldi. Benim bildiğim kadarıyla 2020 yılına kadar Avrupa Birliğinin Türkiye ile ilgili tahmini, bu oranın yüzde 8’e düşmesi. Dünya Gazetesinin geçen haftaki sayılarından birinde Dünya Bankasının yan kuruluşu olan IFC’nin Türkiye masası şefinin 127 bir açıklaması vardı, “2015 yılına kadar Türkiye’de 7 milyon adet konut üretilecek” diyor. Yani kabataslak Türkiye’de konut talebine baktığımız zaman ikili bir yapı görüyoruz. Bunlardan biri yeni konut talebi, çünkü kırsal nüfus ve kent nüfusunu yüzde 8 gibi bir orana gelmesi bize iki şey ifade ediyor. Bunlardan biri mevcut kentlerin büyüyeceği, diğer taraftan da bu kentlere yeni kentlerin katılacağı anlamına geliyor. Böyle baktığınız zaman hakikaten Türkiye’de gerek konut yenileme talebi anlamında, gerekse yeni konut anlamında bir talep var. Bu noktadan bir finansçı olarak konuya baktığım zaman, bir geçmişi incelemek, bir de bundan sonra ne yapmak lazım onlara bakmak gerek diye düşünüyorum. Şimdiye kadar Türkiye’de, 1923’ten bugüne kadar, çünkü Cumhuriyetin başından beri Türkiye’de konut her zaman bir sıkıntı halinde olmuştur ve hükümetler bu konut sorununu çözme konusunda faaliyet göstermiştir. Türkiye’de konut finansmanı kabataslak iki başlık altında yürüdü. Bunlardan biri kamusal kaynakların kullanılması, diğeri ise genel olarak geleneksel finansman adını verdiğimiz hane halklarının, fertlerin kendi tasarruflarını kullanmasıyla yoluyla yapıldığı. Bu sistem içerisinde bugüne gelindi. Bu sistem içerisinde 1960’lardan itibaren Emlak Kredi Bankasının kredileri vesaire şeylerle ilk kurumsal finansman diyebileceğimiz örnekler olmakla birlikte, ulaşılan sonuca baktığımız zaman bunların ne derece yeterli olduğunu hep birlikte görüyoruz. 6 Mart 2007 tarihinde çok konuşulan Mortgage Yasası çıktı. Mortgage yasası ne getiriyor? Baktığınız zaman mortgage yasasına, sadece ipotek karşılığı kredi vermeyi ifade eden bir yasadır ve mortgage yasasını inceleyenler bilirler, mortgage yasası yaklaşık 30 kanuna atıfta bulunan ve o kanunlardaki değişiklikleri ifade eden bir kanundur. Böyle baktığınız zaman Mortgage Yasası sadece bir yasa, ama işin ekonomik tarafına baktığınızda bir gerçekle karşılaşıyoruz. O gerçek de şu: Gayrimenkul sektörünün finansmanı uzun vadeli ve sürdürülebilir fon kaynaklarına ihtiyaç duyar. Bunlardan uzun vadelinin anlamı 5 yıl, 10 yıl ya da daha yüksek vadede ve arkası gelen, 128 birbirini döndürebilen kaynaklardır. Diğeri ise bu kaynakların kullanım koşullarının, en azından faiz oranının belli bir belirlilik ve istikrar içerisindeki dönmesi anlamına gelir. Böyle baktığınız zaman konuya bu tamamıyla bir makroekonomik sorundur. Yani makroekonomik dengeler çerçevesinde oluşturulacak, -Feyzullah Beyin de belirttiği gibi- bir sermaye piyasası yapısı çerçevesinde oluşturulacak ve uzun vadeli sürdürülebilir kaynakların temin edileceği bir yapı çerçevesinde mümkündür. Uzun vade ve sürdürülebilir üzerinde çok fazla durmak istemiyorum. Ama mortgage yasasının arkasından beklenen şey olmadığı gibi bir hava var. Ben bun katılmıyorum, yani ne bekliyorduk ki ne gerçekleşti. Her şeyin ilacı, bütün bu sorunların ilacı eğer mortgage ise işte yasa çıktı, şimdi başlayalım. Ama başlayamıyoruz, neden? Çünkü hâlâ Türkiye’ye gelecek bu uzun vadeli fonların organizasyonu konusunda, Türkiye’deki bankacılık sektörünün bu konudaki organizasyonu konusunda yetersizlikler var. 2003’ten bugüne kadar baktığınız zaman Türkiye’de konut kredileri ciddi bir artış gösterdi. 2006 Haziran ayına göre yaklaşık olarak 22 milyar YTL civarına geldi. Böyle baktığınız zaman, yanlış hatırlamıyorsam 250 bin civarında bir konutun finansmanı anlamına sürdürülebilmesi için geliyor. bu Ama oluşturulan bu konutların değerlerin bir finansmanının teminat havuzu çerçevesinde yeniden ipotekli menkul kıymet olabilir ya da ipoteğe dayalı bonolar şeklinde sermaye piyasası araçlarına dönüştürülmesi gerekiyor. Çünkü geldiğimiz noktada henüz bunlar eksik, bunlar olmalı ki beraberinde teminat havuzu etrafında bir fon havuzu kurulabilsin ve bu fon havuzu çerçevesinde uzun vadeli konut finansmanı gerçekleştirilebilsin. Konuşmamın söyleyeceklerin bu kadar. Teşekkür ederim. FEHİM GENÇ (Gazeteci)- Teşekkür ederim Sayın Başkan. Değerli katılımcılar; ben Milliyet Gazetesi Emlak ilavesinin yayın koordinatörüyüm. 2001 yılından beri işim başta İstanbul olmak üzere Türkiye’de gelişen konut bölgelerini mercek altına almak. Daha çok 129 okuyucularımıza nerede, hangi yeni konutlar yapılıyor, enformasyon, enformatik bilgiler vermek, ana amacım bu. Benim bilimsel bir disiplin içerisinde formasyonum olmadığı için, aynı şekilde bir icrai kurumun başında olmadığım için anlatacaklarım biraz bölük pörçük olabilir. Ama bir gazetenin sayfalarını çevirir gibi düşünürseniz, memnun olurum. Başkanımızın çizdiği çerçeveye bağlı kalarak, gözlemlerimi aktarmak isterim. Dar gelirlilerin konut sahibi edinmesiyle ilgili bir soru yöneltti Başkanımız. Dünyanın hiçbir yerinde dar gelirlilerin konut sahibi olması finansal araçlarla, mortgage gibi sistemlerle olmuyor. Bu tamamen bir sosyal politika gereği. Örneğin çok yakında Fransa -yanlış hatırlamıyorsam- 2007 Ocak, Şubat ayında bir kanun çıkardı. En zor durumda, en alt gelir grubunda olan 100 bin kişinin acilen konut sahibi edinmesi için gerekli tedbirlerin alınması doğrultusunda bir yasa çıkardı Fransa. Fransa bunu yapabiliyorsa, sanırım bu sosyal politika diğer örneklere de örnek olabilmeli. Mortgage konusunda da birkaç ekleyeceğim söz şunlar olabilir. Maalesef mortgage’ı biz de yasa çıkmadan önce tasarı aşamasında yayın olarak yayın olarak çok destek verdik. Bu olanağın Türkiye’de de bir an önce yer alması çaba sarfettik. Zamanla bazı konut edinmeyi kolaylaştırıcı hükümleri tırpanlandı, itiraz ettik. Benim şöyle bir fikrim vardı, ne kadar itiraz ederseniz edin, yazıyla çiziyle bir şeyler düzelmiyor. Ama hiç yazmazsanız, çizmezseniz hiçbir şey düzelmiyor. Dolayısıyla biz de kendi çapımızda, kendi denetim gücümüzle katkıda bulunmaya çalıştık. Bu haliyle çıkmış olmasını bile yine de sevindirici buluyorum. Gerekli düzenlemelerin, beyefendinin bahsetmiş olduğu ikincil piyasaların oluşması, fonların gelmesi gibi örneklerle konut alma potansiyeli olan kişilerin konut edinmesini kolaylaştıracak bir araç olarak gerekli görüyorum. Dar gelirlilerin konut edinmede hem konut üretimini hem de konut alıcılarını ikiye ayırmakta fayda var. Konut üretimi hepimizin malumu özel sektör eliyle yapılıyor ve kamu eliyle yapılıyor. Konut alcılarını da şöyle ayırmak lazım. Hiçbir zaman ev hayalini gerçekleştiremeyecek olan bir kesim var, bir de 130 kendi finansal gücüyle konut alabilme veyahut konutu bir yatırım amacı olarak gören kesimin konut edinmesi şeklinde değerlendirebiliriz. Bu kapsamda hiçbir zaman ev hayalini gerçekleştiremeyecek kesimler için durum biraz vahim görünüyor. Az önce bahsetmiş olduğum gibi devletin bu anlamda sosyal politika üretip, kamu eliyle sosyal konutlar üretimine bir an önce başlaması gerekiyor. Ancak bizde kamu adına konut üretimi yapan Toplu Konut İdaresi ve onun iştiraki beyefendinin temsil ettiği Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı var. Ayrıca belediyeleri de bu kapsamda değerlendirmek lazım. Fakat her iki tarafın da sosyal konut üretmek yerine daha çok konut alma potansiyeli olan kitleye hitap ettiğini gözlemliyoruz. Bu aşamada bir gözlemimi aktarmak istiyorum. 2004 yılında Başakşehir’in 5. etabının ilk satış toplantısında açıklama yapılırken, Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Kadir Topbaş 5. etaptaki fiyatların kişilerin alım gücünün üstünde olduğu şeklinde sorumuz üzerine buradaki arsa maliyetinin daire başına 35 milyar lira olduğunu söylemişti. Sonuçta baktığımızda arsa kimin, arsa belediyenin; konutları yapan kim, belediye; o zaman arsa maliyeti neden konuyor fiyatın üstüne? Aynı şekilde defaten Toplu Konut İdaresi Başkanımız Sayın Erdoğan Bayraktar’ın ifadeleri şu yöndedir, malumunuz hatırlarsınız. Der ki “biz, İstanbul’da ya da Büyükşehirlerde yaptığımız gelir paylaşımı şeklinde ürettiğimiz konutların bedelleriyle Anadolu’da daha düşük bedellerle kişileri konut sahibi yapabiliyoruz” Burada da bizim itirazımız şu noktada: İstanbul gibi konut sorununun kanayan bir yara olduğu yerde sosyal konut üretmek yerine, örneğin konutların satılmadığı bir Siirt’e çok iyi olanaklarla konut satmanın, üretmenin bir anlamı var mı? Sayın Başkan, sizin çizdiğiniz çerçeveden devam etmek gerekirse, yeni yapılan konutların kent dokusuna zarar vermesiyle ilgili bir sorunuz ve çerçeveniz vardı. Çok normal, çünkü bizim çevre düzeni planımızın onay tarihi 2006, Türkiye Cumhuriyetinin geçmişi 84 yıllık cumhuriyet. Ama hâlâ sanki Cumhuriyet 84 yıldan beri hâlâ kuruluş dönemini yaşıyor. Saraybosna’ya savaştan 4 yıl sonra gittiğimde üstüne bombaların harap 131 ettiği, harabe bir şehir bekliyordum. Fakat uçaktan baktığımda dört başı mamur, imar edilmiş bir kentle karşılaştığımda acı acı İstanbul benzer bir durumla karşılaşma olasılığını düşündüm. Öte yandan kimliksiz binalarla ilgili bir konu çerçevesi verdiniz. Hollandalı yayıncılık grubu için 2007 yılında Türkiye’nin gayrimenkul yıllığını hazırlarken, kapak çalışması için öneri resimler istendi bizden. Bulamadım, çünkü gerçekten cephesi düzgün, estetik, mimari bir fotoğraf bulma imkânı yoktu. En sonunda beraberce bir kolaj çalışmasıyla sorunu çözdük, böylece “güzel İstanbul’un” bir anlamda böyle kolaj bir şekilde zevahiri kurtardık açıkçası. Öte yandan bir seyahatimde bu çerçeve içerisinde, Fransa bir şirket yetkilisi Fransa’nın -sizler için malumdur da, belki bilmeyen arkadaşlarım vardır diye, birde kendi bilgilerimin üstünden geçmek için söylüyorum- 6 mimari bölgeye ayırdığını söylediler. Bizim belki de coğrafi bölgelerimiz benzeri bir bölgeleme. Binaların çatısına konulan kiremitin dahi o standardın dışına çıkamadığından söz edildi. Bunları yapmak -daha önce dediğimiz gibi- kurallar silsilesini ortaya koymak, çevre düzenini oturtmak, mimari bazı disiplinler geliştirmek herhalde çok zor olmasa gerek. Son olarak rant konusuna, kentsel dönüşüm konusuna ilişkin bir çerçeve çizdiniz. Biz, yine 2003-2004 yıllarında Ankara’daki kentsel dönüşüm çalışmasını mercek altına aldığımız zaman, oradaki dönüşümden etkilendik açıkçası. Aslında belki bizim acemiliğimize geldi, çünkü baktığınız zaman orada da çok çarpık bir yapılaşma olmadığını düşünüyorum; İstanbul’u göz önünde bulundurduğumuz zaman. Ortadan kaldırılan yapılar, bizim hepimizin köylerimizdeki beyaz badanalı, üstü kiremitli köy evleri tarzında evlerdi. Fakat buna rağmen oradaki kişiler güle oynaya, davul zurna eşliğinde, kendi binalarının yıkımına katkıda bulunarak bu kentsel dönüşüme destek verdiler. Daha mamur, daha suyu düzenli akan, elektriği olan, kentsel dokusu iyi olan apartmanlara yerleştiler. Şimdi orada mutlu mudurlar, onu bilmiyorum, ama buradan şuraya gelmek istiyorum. İstanbul’daki kentsel dönüşüm çalışmalarına baktığımızda geçmişte yapılan hataları arındırmak 132 çok zor. Sabahki oturumlarda da tartışıldı, hatta bir önceki oturumda münakaşalara varan ölçülerde tansiyon yükseldi. İstanbul’da kentsel dönüşüm başarıldığı zaman herhalde dünya şehircilik tarihinde sanırım belli bir enteresan bir yeri olacak. Çünkü biz de zamanında, -ben onları işgal diye nitelendiriyorum- işgal edilmiş yerlerin üzerine bugün 5 katlı apartmanlar duruyor. Kişi bir katında kendisi oturuyor, iki katında çocukları oturuyor, iki katını da kiraya vermiş, oradan bir rant elde ediyor. Burada hak sahibini nasıl saptayacaksınız, hak sahibi kim, hak sahibi ilk alan kişi mi ve devamında iki çocuğu mu, kiracıların durumu ne olacak gibi bir çok problemi beraberinde getirecek. Son bir konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Belediyelerin imar yetkisiyle ilgili olarak Sayın İNTES Başkanının bir saptaması oldu. Ama yine malumunuz olduğu üzere İstanbul’da -bütün Türkiye’de- tahmin ediyorum ki 14 tane kendi imar yetkisini yapma tasarrufu var. Bu da tabii ki imar mevzuatında imar bütünlüğünü tırpanlayan bir yaradır diye düşünüyorum. Öte yandan son anayasa taslağında yer alan 2-B konusu, orman dışına çıkarılmış alanlar da kentsel dönüşüm benzeri yeni bir çalışmaya tâbi tutulacak. Buralardaki orman vasfını yitirmiş yerlerin satışı gündemde, daha önceki yasama dönemlerinde de gündeme gelmişti. Burada da sanıyorum yine kentsel dönüşümün karşılaştığı problemlerin benzerleri burada yaşanacak. Çözüm öneremiyorum, çünkü çözümle kafa yormuyorum, benimkiler dediğim gibi gözlem. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Dışarıdan bakan bir kişi olarak gözlemleriniz çok önemli, neleri vurguladığınız bizim için önemli. Sıra Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Sayın Pınar Özden’de. PINAR ÖZDEN (Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı)Teşekkür ediyorum. Tüm konuşmacılar çeşitli boyutlarıyla konut sorununu özellikle büyük projeler bağlamında ortaya koymaya çalıştılar. Ben de bir plancı gözüyle tespitlerimi 133 ortaya koymaya çalışacağım. Ben yine büyük projeler ekseninde bakarak, birkaç önemli sorun üzerinden gitmek istiyorum. Daha sorun çok, ama bu eksenden baktığımızda görülen sorunlardan bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri konutlarda “nitelik”, “standart” sorunu; ikincisi, biçim değiştiren konut sorunu; üçüncüsü konut üretimi ve üretimde değişen dengeler sorunu; dördüncüsü, kamunun İstanbul’da konuta bakışı ve uygulamaları konusu; beşincisi de tarihi alanlar ve Boğaziçi alanı gibi İstanbul için önemli, hassas alanlarda konut sorunu ve büyük projeler sorunu. Bunlardan ilkine konutta nitelik ve standart sorununa geri dönüp başlarsak, önce bir-iki sayı vermek istiyorum. Bunlardan biri İstanbul’un Türkiye kent nüfusunun içinde yüzde 21’lik bir paya sahip. Bu, önemli bir tespit. İkincisi de Türkiye’de işsizlerin yüzde 20’si İstanbul’da barınıyor. Üçüncü rakam da Fülin hocam da açılımı yaparken de belirtmişti- her yıl 300-350 bin kişi İstanbul’a geliyor, yeni nüfus olarak. Dolayısıyla bu rakamlardan yola çıkarak barınma ihtiyacı bir yandan artıyor, devam ediyor, bir yandan da alt gelir grubunun da giderek şiştiğini görüyoruz, bu rakamlar bize bunu söylüyor. Buna bağlı olarak da konuta erişebilirlik aslında giderek zayıflıyor, bu da önemli bir tespit. İstanbul’da konut alanları genellikle yüksek yoğunluklu alanlar. Sosyal donatı ve çevresel nitelikler açısından düşük standartlara sahip alanlar. Rakam olarak Türkiye’deki ruhsatlı konut açığının yaklaşık üçte biri de İstanbul’da yer alıyor. Bu anlamda da standartlar açısından düşük bir nitelik söz konusu. Dolayısıyla mevcut konut alanlarında bu durum devam ediyor. Buna karşılık bir yandan da hem kamu sektörü hem özel sektör hızla konut projeleri yapmaya başladılar. Bunlar çok küçük ölçekli projeler de değil, büyük ölçekli 60-100 bin nüfus arası, etaplar halinde giden projelerden tutun, dönüşüm alanlarındaki projeler ve de aşağıya doğru giden bir dizge de burada söz konusu. 134 Ama burada baktığınızda kamu sektörünün aslında kent içindeki bu nitelikli alanlardan ziyade boş alanlarda bu büyük projeleri uyguladığını görüyoruz. Bunun da tabii sebepleri var, özellikle bürokratik sorunlar, yasal sorunlardan, dava süreçlerden kaçınmak adına, ekonomik anlamda da kolaylıklar sağladığı için ve daha kısa sürede sonuç aldığı için bu alanları tercih ediyor hem kamu sektörü hem özel sektör. Kent içi alanlarda yok mu bu tip büyük ölçekli uygulamalar, var, ama kent içi alanlardaki bu tip uygulamalara, nitelik yükselten uygulamalara baktığınız zaman bunların hemen hepsinin soylulaştırma diye tarif ettiğimiz sürece doğru gittiğini görüyoruz. Bu alanlar kıymetli alanlar olduğu için kent içi alanlarda nitelik yükselmesi böyle bir sonuca götürüyor. Bu başlık altında değil belki, ama yeri gelmişken onu da söylemek istiyorum, Tolga da değinmişti soylulaştırma sürecine… “Gentrification” dediğimiz, gentrify sözcüğünden gelen bu sözcük, bize özgü bir şey değil. İngiltere’de daha çok ortaya çıkan soylu, asil veya aydın kesimin bir alana gelmesi. Bizde böyle bir şey yok. Bizde konuta erişebilir olan kesim, ödeme gücü yüksek olan kesim bu alanlara geliyor. Dolayısıyla buna belki de soylulaştırma demek de o anlamda çok doğru değil. Yani parası olan gelip, bu alanlara yerleşiyor, burada soylulaştırma bu anlamda söz konusu değil. Buradan yola çıkarak şu tespiti de yapmak lazım. Bir yandan niteliksiz alanlardaki mevcut durum devam ederken, bir yandan da konut niteliğini yükselten yeni projeler gelişiyor ve bu mekânsal ayrışmayı da giderek keskinleştiren bir sürece doğru gidiyor. Burada bir başka önemli özellik de, evet belki konut niteliği yükseliyor bu yeni ve büyük projelerle, ama kimliksizleşme süreci de bununla beraber geliyor. Özellikle kamunun ürettiği konuta baktığınızda tek tip, İstanbul’da da aynı, Ankara’da da aynı, İzmir’de de aynı, Siirt’e kadar gidin aynı konutları her yerde görme imkânı var. O konuta baktığınızda “burası TOKİ konutu” diyebiliyorsunuz rahatlıkla, tipolojisinden bunu söyleme şansınız oluyor. Dolayısıyla yöreye özgü nitelikler dikkate alınmadan, tipolojiler dikkate alınmadan, o yörenin yaşam 135 koşulları dikkate alınmadan üretilen bir konut stoğu söz konusu. Evet, belki nitelikli, ama böyle baktığınızda bunu nitelikli olarak değerlendirmek de ne derece doğru, bu da bir soru işareti. İkinci konu biçim değiştiren konut demiştim. Sadece tamamı yapılaşmış, boş alanı kalmamış olan alanlarda artık tek konut üretimine gidiliyor. Bunun dışındaki alanlarda, özellikle boş arsanın bulunduğu alanlarda site, toplu konut, “rezidans” veya karışık kullanımlı yapılar üretildiği görüyoruz, bu tip alanlara artık inşa ediliyor. Kapalı yerleşmelerin tercih edilirliği artıyor bir yandan. Bunun da aslında haklı nedenleri var, çünkü insanlar yeterli donatı bulamıyorlar, mevcut yerleşme alanları içinde, konut alanları içinde. Ama kapalı yerleşmelerin içinde bunlara çok rahatlıkla ulaşabiliyorlar. Kentsel güvenlik giderek azalıyor. Bunun da bir neticesi olarak tercih ediliyor. Otopark ihtiyacı gibi nedenler, bunların hepsi kapalı yerleşmeleri cazip kılan nedenler. Üstelik kentin çeperlerine doğru gittiğinizde, bu yeni üretilen, kapalı yerleşmeler diye tarif ettiğim alanlara baktığınızda fiyat olarak bunların kent içindeki eski 20-30 yıllık yapılarla aşağı yukarı aynı bedellerle satıldığını görüyorsunuz. Dolayısıyla insanlar için cazip görünüyor bu tip alanlar. Tabii bunun birtakım sakıncaları da var. İmar planlı alanlar için bahsediyorum, bu alanlar konut alanı olarak görülen yerler. Halbu ki toplu konut alanına bir anda dönüştürülen alanlara baktığınızda bu alanların donatı ihtiyacında farklılıklar ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu anlamda imar planlarının belki de hedefine tam olarak varması da sağlanamamış oluyor. Bir başka önemli sorun da özellikle kent çeperlerine, havza ve orman alanlarına doğru sınırları zorlayan toplu konut üretim alanları. Buralarda da çeşitli kentsel sorunlar çıkıyor ve planlamanın bütüncül mantığından da giderek kopuk, parçacıl uygulamalara doğru gidildiğini görüyoruz. Bu yerleşmeler de yeni bir sosyoekonomik coğrafyanın da oluşmasına neden oluyor. Çok kolaylıkla bu sosyoekonomik anlamda kendi içine kapanıp kalan parçacıl yerleşmelerle bu alanı sosyal ve ekonomik profilini okuma şansı oluyor. Bu anlamda da bir toplumsal kutuplaşma ve ayrışmayı beraberinde getiriyor. 136 Burada kentsel dönüşüm uygulamalarından da çok bahsedildi, ama çok küçük bir notla bu konuya da değinmek istiyorum. Dönüşüm’ün izlenmesi gerekiyor, çünkü yapılan uygulamalarda bir noktaya kadar getirilip, bırakıldığını gördük. Gelenler memnun mu, değil mi, bu bir-iki yıl sonrasında izlenmesi gerektiğini düşünüyorum; konut alanlarında gerçekleştirilen dönüşümlerde. Üçüncü konu, konut üretimi ve üretimde değişen dengeler demiştim. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yılları dışında özel sektör eliyle konut üretim politikası benimsendiğini görüyoruz, sürekli. İlk iki-üç kalkınma planı hariç, devletin tamamen elini eteğini bu işten çektiğini görüyoruz. Halbuki kalkınma planlarına baktığınız zaman devlet konutu öncelikli bir sorun olarak görüyor. Ama doğrudan işin içine girmiyor, çok uzun seneler boyunca. 70’li yıllarda kooperatifçilik deneyimleri var, ama çok başarısız bir şekilde sonuçlanıyor. 80 sonrasındaki toplu konut üretimlerinde de aynı başarısız deneyimler ortaya çıkıyor, çok nadir bir iki örnek dışında. Dolayısıyla 2000’li yıllara kadar konutun ekonomiyi sürükleyecek bir araç haline gelmesini görmüyoruz. O zaman şu soru geliyor aklımıza “konut üretimi niye bunca sene sonra bir anda bir rant aracı haline geldi, eskiden de bir şekilde konut üretiliyordu, yine barınma ihtiyacı vardı, niye bugün konut böyle kârlı ve cazip, ekonomiyi sürükleyen bir şey haline geldi?” Yaklaşık 80 küsur yıllık Cumhuriyet tarihinin belki ilk 30 yılının koşulları düşünüldüğünde buna cevap vermek kolay olabilir, ama ondan sonrasında özellikle 80 sonrasında ekonomiyi yönlendiren hızlı piyasa mekanizmaları devreye giriyor, yeni liberal politikalar devreye giriyor. Burada konut ekonomi içinde bugünkü gibi bir role sahip değil bu yıllarda, ne özel sektör ne de kamu sektörü bu derece konutu ilgi alanları içine alıyorlar. 82 yılında anayasa değişikliği ile devletin konutsuzları barındırma yükümlülüğü de ortadan kalkıyor. Dolayısıyla sahipsiz bir konu konut. Ama bundan sonrasında birtakım gelişmeler var. 84 tarihinde toplu konut kanunu var, ama önemli güce sahip değil, çok yakın zamanlara kadar Toplu Konut 137 İdaresi… arkasından 99 depremi var, konutun çok cazip bir alan haline gelmesinde. Bir yanda deprem gerçeği ile birlikte insanlar ve yönetimler fark ediyorlar ki konut önemli bir tetikleyici o anlamda. 90’lı yıllarda küreselleşme dalgasıyla kent mekânda, İstanbul’a gelen alışveriş merkezleri, yapı marketler falan hepsi kentlinin, İstanbul halkının yaşam alışkanlığını, tüketim alışkanlığını değiştiren, beklentilerini, gereksinmelerini değiştiren faktörler. Arkasından 1994’te bir değişme var, Büyükşehir Belediyesi KİPTAŞ’ı kuruyor. KİPTAŞ, kamu tarafından konut üretimine bir anlamda katkı sağlıyor ve kamunun ürettiği konuta bir güven konusunda da bir gelişme, bir katkı sağladığını söyleyebiliriz o anlamda. 2000’li yıllarda da kentsel dönüşüm tabii ki konutu tetikleyen faktör. 2004 yılında Toplu Konut İdaresi bu işin merkezî ayağı olarak geniş yetkiler alıyor. Bundan sonrasına 2004 sonrası diyebiliriz belki, konutun bu kadar hızla devreye girmesi… Dolayısıyla bu yıllardan sonra yönetimlerin kentsel dönüşümün kaymağını aslında konut üzerinden yemeye başladığını söyleyebiliriz. Kamunun İstanbul’da konuta bakışı ve uygulamaları dedik, çok konuşuldu tekrarlara girmeyeyim. Özellikle projeci yaklaşım en çok eleştirdiğimiz nokta bu anlamda. Hem yerel anlamda hem merkezi anlamda planlamanın tamamen geriye itildiğini ve projeci yaklaşımın hızlandığını görüyoruz. Toplu Konut İdaresinin yaptığı konut kurultayında da dile getirdik, burada çok söylendi, sosyal konut üretimi çok sınırlı, çok az sayıda üretim var bu anlamda. Daha çok üst gelir grubuna yönelik konut sunumunun yüksek olduğunu görüyoruz. Bunun bir anlamı var tabii, projelerin kaynağını kendi içinde yaratma gibi bir mantığı var, ama bu dengenin çok iyi kurulması gerekiyor. Bu dengenin oranı dörde bir olmaması gerekiyor, bunu söylemek lazım. Büyükşehir Belediyesi vizyon önerisinde diyor ki “sosyal, kültürel farklılıklar arasında bütünleşme sağlayan, yaşayanları kentle bütünleştiren, yaşam arzusu, aidiyet duygusunu destekleyen, mahalle ve sokak kavramını yeniden canlandıran” konut alanlarından söz ediyor bu vizyonda. Ama baktığımızda tam aksine sosyal ve kültürel 138 farklılıkların giderek keskinleştiğini, yaşayanların kentle bütünleşme yerine kentten kopardığını, üretime baktığımızda, büyük uygulamalara baktığımızda yaşama arzusu ve aidiyet duygusu yerine tek tipleşmeyi öne çıkardığını, mahalle kavramına canlandıracağına tamamen o yüksek ve yoğun alanlarda bunu da tamamen geriye ittiğini görüyoruz. Demek ki bu anlamda da birtakım sıkıntılar söz konusu. Son konu da tarihi alanlar ve Boğaziçi alanı gibi hassas konular demiştim. Bu, büyük projelerin, konut projelerin özellikle ayrıcalıklı imar haklarıyla karışık kullanımlı alanlar ve rezidans tipi konutlar için de veya turizm kanunu çerçevesinde alınan haklarla yapılan konut alanlarının son derece tarihi alanlara ve Boğaziçi siluetine zararı olduğunu düşünüyorum. Özellikle Boğaziçi’nde artık ön görünüm bölgesi gibi bir kavram kalmamıştır hem toplu konut projelerinde hem de rezidanslarda bu kavram artık tamamen bitmiştir. Önerilerimi toparlamak istiyorum. Birincisi, projeci yaklaşımın planlama sürecinin bir alt eylemi olarak ele alınması gerektiğini söylüyoruz, doğrudan projeci yaklaşımla gitmek yerine. İkincisi, konutun iyi yönetilen bir kavram olması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Sosyal, mekânsal, ekonomik ayrışmaya yol açmasının önlenmesi gerektiğini bu anlamda söylemek istiyorum. Kimliksizleşmeye yol açan tek tip üretiminden derhal vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Kaynağı içinde çözen projelerin, bu kaynağı dengeli dağıtması, hem alan olarak kendi içinde hem de gelir grupları açısından kendi içinde çözmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Konut alanlarında dönüşümün izlenen bir süreç olması, bitmemesi gereken ve izlenen bir süreç olması gerektiğini, memnuniyetin tekrar test edilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Ayrıcalıklı imar haklarından tamamen kaçınılması gerektiğini, siluet ve çevresel etkilerin denetlenmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Kamunun özel sektörü doğru şekilde yönlendirmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Soylulaştırma kavramının yeniden düşünülmesi gerektiğini, ne ifade ettiğini, açılması gerektiğini söylemek istiyorum. Kamunun sosyal politikalarını, özellikle sosyal kiralık konut 139 kavramının da -az önce bahsedildi herkes konut sahibi olamaz, dolayısıyla bir sosyal kiralık konut kavramının da- üzerinde düşünülmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Teşekkür ederim. Prof. Dr. AYKUT KARAMAN (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi)- Ben şanssız bir konumdayım, bütün söylenmesi gerekenler söylendi. Bu saatte de herkese aynı şeyleri söyleyerek, uyutmak veya sıkmak da istemiyorum. Ne söyleyebilirim diye düşündükçe, aslında Pınar hanım da özetledi, genelde benim söylemek istediklerimi. Konut sorunu, Engels’ten beri tartışılan bu konut sorunu bir fiziksel mekân kurma meselesi değil, bir sosyal sorun olduğunu biliyoruz. Teorik olarak da bunları üniversite ortamında tartışıyoruz. Daha somut şeyler söylemek üzerine kendimi hazırlamıştım, ama hepsi söylendi, finansmanı, kurumsal yapısı vesaire. Türkiye pratiğine baktığımız zaman karşılaştığımız temel sorunlardan biri, konut üretmedeki kurumların politikalarının kategorik olarak olmamasını en büyük sorunları oluşturuyor. Örneğin TOKİ bugün toplu konut üretme veya konut edindirme görevini üstlenmiş bir kurumsal yapı olarak baktığımız zaman, şu anda bütün Türkiye sathında üretilenler bir felaketler dizisi olarak karşımıza çıkıyor. Planlama ilkeleri, kentsel tasarım ilkeleri, sosyal topluluk yaratma ilkeleri bağlamında baktığınız zaman bunların hiçbirini sağlamayan, aceleye getirilmiş, “çabuk üretelim”, rant kaygısı… İyi niyet olabilir, “konut üretelim, herkesi konut sahibi yapalım” çabası içinde. Fakat burada en büyük sorun bir kalite sorunu ile karşı karşıya kalıyoruz. Başka konulara girmeden, belki biraz kalite konusunda konuşmamda yarar var, çünkü kimse buna değinmedi. Kalite sorunuyla neyi kastettiğimizi biraz açmamız lazım. İnsanların, -bunu ben derslerde biraz karikatürize ediyorum- F tipi konutlara tıkıştırmalarını, tıpkı F tipi cezaevi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Dünyadaki deneyimlere baktığımız zaman, son 50 yılda üretilen toplu konutlara, bu tür konutlar 1950’lerde 60’larda Rusya’da, Fransa’da, 140 Amerika’da üretilen bu tarz konutlar sonradan yaşanası mekânlar olmadığı için, sosyal, psikolojik açıdan insanlara hitap etmediği için, donatılar açısından da eksik olduğu için yıkılıp, yeniden bugünkü çağdaş norm ve standartlarda, çağdaş planlama ve tasarım ilkelerinin ajandasını içeren, neoliberalizm akımının tarif ettiği tarzda bir komşuluk birimi yaratmak, 100 yıldan beri tartışılan bu komşuluk yaratmak, mahalle yaratmak, mahalleyi de bir sosyal birim olarak yaratmak, bu sosyal birimi kentin bütünsel planıyla entegre şekilde oluşturmak temel beklentiler. Gelişmiş ülkelerin yaptığı bu, henüz bizim başaramadığımız şey de bu. Kentin büyük planıyla, büyük vizyonuyla entegre olacak spekülasyonlardan arındırılmış, sadece birtakım kurumların elindeki yetkileri kullanarak, arsaları kamulaştırıp, oraya bir tanesi 1000 tane, öbürü 250 tane, öbürü 500 tane sadece konut üreten, ama kenti kent yapan hiçbir özelliğe sahip olmayan birtakım beton yığınlarını oluşturmak gibi bir acımasız bir dönem yaşıyor. Bunun geri dönüşümü de ileride bu üretilen konutlar uzun vadede 10-20 yıl sonra dönüştürülmesi gereken mekânlar haline gelecek. Onun için sözü edilen rakamlar milyar vesaireler bence çöpe atılmış paralar olarak görüyorum. Yaşam kalitesi, insanların hak ettiği veya bir kenti kent yapan temel unsurları bünyesinde barındıran, dizayn kaliteleri olan, insanlara yaşam kalitesini verebilecek özelliklere, donatılara sahip üretimlere ihtiyaç var. Türkiye’nin, bizim tip ekonomilerin de sorunu bu. Henüz daha temel ihtiyaçları karşılamak durumunda kaldığımız için, konutu da sadece bir temel ihtiyacı, barındırma, başını bir yere sokma düzeyinde,aşamasında olduğumuz için maalesef daha kaliteyi tartışır durumda değiliz. Kaliteyi başladığımız dönemlerde ancak gelişmişlik çıtasına ulaşmış olabiliyoruz. Bu üretilenlere tamamen politikasız ve planlamanın çağdaş norm ve ilkelerine sahip olmayan ürünler olarak görüyorum. Temelde bakarsak Türkiye’deki konut üretim, konut sunum türlerinin son iki tanesine değinmek istiyorum. Bir tanesi kamunun ürettiği tür, TOKİ ve yatırım ortaklıklarının ürettiği türdeki konut üretimleri. Bir de halkın kendi 141 birikimleriyle, kooperatifleşme yöntemiyle ürettikleri konut türleri var. Kooperatifleşme aslında planlama bağlamında bakarsak çok geniş anlamda, yaratıcı bir süreç bence. Ama kamu ya da özelin ürettiği türlere bakarsanız, hiçbir yaratıcı enerjiyi bünyesinde taşımayan oluşumlar olarak görüyorum. Örneğin mortgage’dan bahsedildi, trilyonlardan bahsedildi falan, ama hiçbir zaman yaratıcı birtakım politikaların ne olduğunu, düşük gelir gruplarının, orta gelir gruplarının veya üst gelir gruplarının hiç fark etmez, bunların yaşayacakları ortamı hem yaşam kalitesi adına, hem de yaratıcılık adına hangi politikaların olduğunu ben merak ediyorum doğrusu. Sadece barındırmak bir politika mıdır? İngiltere örneği, çok çarpıcı örneklerle dolu. Başarılı olduğu için hep İngiltere’yi örnek veriyoruz. Mortgage meselesinde diyor ki İngiltere “Eğer bir kişi mortgage alacaksa, doğrudan oturmak üzere alıyorsa faiz yüzdesi x, ama kiralamak üzere alıyorsa faiz yüzdesi oldukça yüksek” gibi, -bakınız burada temel bir örnek verdim, yaratıcılık adınaherkesi ikinci, üçüncü konut almaya teşvik etmiyor, onu önlemeye yönelik politikalar üretiyor. Düşük gelir gruplarının konut edindirilmesi meselesine değindiniz. Gayet tabii ki dünya örneklerini de biliyoruz, düşük gelir gruplarının konut edindirilmesi bir toplumsal, devletin üstlenmesi gereken bir misyon olmak durumunda ve buna yönelik politikalar üretmek durumunda. Yine İngiltere’deki örneklerden yola çıkarsak, çünkü “politikalar yok” diyorum, mecburen “ne demek istiyorsun” diyorsanız, örnek veriyorum. Mesela Londra’daki Padington bölgesindeki dönüşüm projesindeki ön koşullardan biri yasaya da girmiş durumda, buradaki üretilen konut sayısının yüzde 30’unu düşük gelir gruplarına tahsis etmekle yükümlü geliştirici, girişimci. Yani bu tür yaratıcı -hem ekonomik anlamda, hem sosyal politikalar anlamda- modellere kafa yormak durumundayız. Hem TOKİ olarak hem özel teşebbüs -eğer kamuyla ortak hareket ediyorsa- bu tür çarelere başvurmak zorunda. 142 Türkiye sathına baktığımız zaman, belki dünyadaki en zengin yerleşme kültürüne sahip bir ülke, tipolojik açıdan zenginliklere sahip. Karadeniz bölgesindeki yerleşmeleri düşünün, kendine özgü bir karakteri, yere bağımlı, yere özgü iklimiyle, topografyasıyla, yerel malzemesiyle son derece zengin bir dili olan bir yerleşme kültürü var. Ege kıyılarına gidiyorsunuz aynı şekilde, İç Anadolu aynı şekilde. Geleneksel yerleşme kentlerimize bakarsak, Güneydoğu Anadolu’ya gidiyorsunuz, Mardin bugün bütün dünyada sözü geçmiş, yer almış bir kent dokusu. Bütün bilgiler, bu bilgi birikimi her açıdan sosyal açıdan, ekonomik açıdan ve kent üretim biçimi açısından, mekân kurgulama tarzları açısından, tipoloji zenginliği açısından son derece bilgi birikimini bir kenara… bir kenara bırakmayanlarımız da var muhakkak, ama genel anlamda baktığımızda bütün bu bilgiler sanki bu ülkede yok, bütün dünya onlardan çok güzel yararlanmasını biliyor. Üretilen şeyler tek tip, 20 katlı apartman bloğu, bir katta 4 daire, bunlardan milyonlarca üretmek, bunu herkes yapar. Yaşam kalitesi bu değil, aksine dediğim gibi bunlar ileride başımıza çok büyük dertler açacak. Bir başka “gecekondulaşma” sosyal sorunlarla yüklü, sosyo-psikolojik sorunlarla yüklü yaşam alanları olarak maalesef üretilmekte. Tipoloji zenginliği açısından, Bahçeşehir’in ikinci kısmında, Boğazköy diye 6 bin konutlu bir yerleşmede, bir firmada da üniversiteden döner sermayeden danışmanlığım bazında yaptığım kentsel tasarım ve planlama çalışmasında özellikle tipolojiler farklılıkları olması üzerine yoğun. Bu söylediklerimi orada, bir akademisyen olarak, teorik olarak söylüyoruz “hadi bakalım gerçek hayatta ne yapıyorsun?” dedikleri zaman, bunu empoze ettim. 84 tane tip yaptık. Meyilli arazide teraslamalar, düz sıra evler, apartmansa apartmanlar içinde farklı sosyal gruplar, tek aile, iki aile, üç aile, üç nüfuslu aile gibi sosyal gruplara da farklı beklentilere cevap verecek tipoloji zenginliği olan bir yerleşme deneyimi. Bu kooperatifler birliği modeliyle uygulanmış bir denemedir. Başarılı da sayılır, birçok örneklere kıyasla. 143 Çevre sorunları açısından, demin acımasız eleştirisini yaptığım üretimler çevre açısından da bir anlamı yok. Meyilli arazide de Trabzon gibi son derece topografik yapısı zor bir arazide bu bloklardan görüyorsunuz. Uzaktan bunlara “kamunun ürettiği konutlar” diyorsunuz. Başka bir iklim koşullarına gidiyorsunuz, aynı şey. Bu bence çok büyük yanlışlar oluşturuyor. OTURUM BAŞKANI- Sorunuz yoksa, ben bir soru sormak istiyorum. Hem Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığına hem de mortgage ile ilgili olarak… Düşük gelirliler için onları konut sahibi etmek mümkün olmadığı için, şöyle bir çözüm üretildiğini görüyoruz. Son zamanlarda düşük gelirlilere konut deniyor, şu kadar YTL’ye, bir bakıyoruz ki onlar stüdyo daireler veya çok küçük konutlar. Düşük gelirlilerin normalde aile boyutları büyüktür. Böyle olduğu zaman gerçekte düşük gelirlilere biz konut üretmiş oluyor muyuz? Öyle bir sorun var. Normalde düşük gelirlilere kiralık konut üretmemiz herhalde söz konusu. Kiralık konutta da bütün dünyada olan gayrimenkul yatırımcılarının normalde bizdeki inşaat firmalarından farklı olarak yaptıklarını satmak değil, yaptıklarını kiralamak şeklinde, portföylerinde belli oranda kiralık konutları vardır. Böyle bir durum acaba Türkiye’ye ne zaman gelir, siz bu konuda ne gibi problemler görüyorsunuz da gerçekleştiremiyorsunuz bunu? Bu neden gerçekleşemiyor? Bir yanda arsa sorunu çözülmüş durumda diye kabul ediyorum. Arsa sorununda TOKİ’ye bütün hazine arazileri verilmiş durumda, arsa sorunu diye bir sorun kalmadı. Bu durumda binaların inşaat maliyeti de belli. Neden hâlâ inşaat maliyetlerini çok indirme imkânı doğmuyor ve neden bir anda ve neden hâlâ kiralık üretmek gibi bir yaklaşım söz konusu olmuyor? FEYZULLAH YETKİN- Teşekkür ediyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim: Toplu Konut İdaresi Başkanlığını temsilen burada bulunmuyorum. Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı olarak kısmen cevap verebilirim. Çünkü Emlak Konut da bir anonim şirkettir ve 144 kârlılık odaklı çalışan, öyle çalışması gereken bir kurum. En doğru lafı tırnak içinde hocam söyledi, Aykut bey söyledi. Kaliteyi konuşacak düzeyde değiliz, çünkü Türkiye’deki akademik üretimin, yıllık makale sayısının üç-dört ortalamaya ulaştığı noktada biz birçok şeyi konuşabileceğiz diye düşünüyorum. Çok değerli hocalarımızın planlama sürecine katkıda bulunduğu ve -biz bunu yıllardır kitaplarda okutuyoruz- Türkiye’de yok dedikleri planlara bile çeşitli kurumların dava açtığı bir ortamda yaşıyoruz. Sıkıntılar elbette çok. Bir düşünür insanları profil olarak üçe ayırmış: İş yapanlar, hiçbir şeyin farkında olmayan insanlar ve iş yapan insanları eleştirenler. Elbette bu bir tekamüliyet safhasıdır, yanlışları yavaş yavaş eleştirerek, tartışarak düzeltmek lazım. Fehim bey’e söylediği noktaya bir açıklık getirmek lazım belki. KİPTAŞ’ın mülkiyetinde arsanın olması, o arsanın üzerinde bizim de hakkımız var aslında. Yani karşılıksız transfer edilmesi anlamına gelmemeli. Toplu Konut İdaresini dediğim gibi çok fazla ben kendimi temsil kabiliyetinde görmüyorum, yanlış anlaşılmasın. Fakat Emlak Konut olarak bizim yaptığımız üretimlerde öncelikle şunu bilmek lazım. Portföyümüzde bulunan Emlak Bankasından intikal etmiş arazilerde biz üretim yaptık ve bu arazilerde planlar gereği, inşaat alanı neyse onu yapmak durumundasınız. Eleştirilecek başka şeyler var, mesela x noktada 1990 tarihlerinde yapılan planlara göre bugün üretim yapmaya kalkıyorsunuz, deniyor ki “burada şu şu sıkıntılar var, yapamazsın, dava açıyorum” Mesele, işin kaynağına bakmadan biraz sübjektif, biraz oportünist şekilde yaklaşan insanların süreci tıkaması. 1990 yılında yapılan bir plan, ulaşım, altyapı belediyesine, gerekliliklerini karayollarına de yerine yükümlülük getirdiği vermiş. büyükşehire, Bunları ilçe yıllarca erteliyorsunuz, ondan sonra aradan geçen 10-15 yıllık süreçte diyorsunuz ki “şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı” Bugün yapılan konutlar estetik olarak, bizim demografik yapımıza uygun metrekare çözümleri olarak yapılmamış olabilir. Büyük sıkıntılar var. Ben de her ne kadar yaklaşık 20 yıldır profesyonel çalışıyor olsam da kıyısından 145 köşesinden bir şeyleri okumaya çalışıyoruz, akademik olarak yapmaya çalışıyoruz. Doğrusu burada eleştiri noktalarını çok iyi görüp, değiştirmek lazım. Almanya’da konut sahipliği oranı yüzde 40’lar mertebesinde, Türkiye’de yüzde 80’ler mertebesinde. Kiralık konut, elbette… İki hafta önce bize bir yabancı fon geldi, dediler ki “biz Almanya’da 30 bin konut sahibiyiz, kira gelirimiz yıllık 120 milyon Euro, yıllık getirisi de yüzde 8.4” sizden böyle bir çözümü birlikte nasıl yapabiliriz diye soruyorlar. Yapacak çok şey var, ama… İstanbul’da 3.4 milyon konut var diyoruz, bunun acilen yüzde 2030’unun yenilenmesi gerekir diyoruz, sonra konut fazlası var diye eleştiriyoruz. Biraz dengeli yaklaşmak lazım. Benim vurgulamak istediğim bu. OTURUM BAŞKANI- Aslında orada bir yanlış değerlendirme var. İstatistikleri göre gerçekten 1 milyon değilse bile 850 bin fazla gibi görünüyor, kâğıt üstünde öyle görünüyor. Büyük bir ihtimalle bunlar ikinci konut olarak veya yeni inşaat halinde olan konutlar, binalar olacak. FEYZULLAH YETKİN- Tabii hocam, sorunları bulunduğunuz tarihte ve bulunduğunuz ortama göre yargılamak durumundasınız. Fransa’daki örnekleri verdi Fehim Bey, maalesef yüz yıllarlık bir deneyimi olan, örnek gösterilen hatta kibirlilik gösteren Fransız halkı varoş sorunuyla karşılaştı varoş da ne demekse. Benim bildiğim kadarıyla Macarca “kent” anlamına geliyor, biz varoşu aşağılar bir şekilde kullanır hale geldik. Fransa bununla yeni yeni yüzleşiyor. Türkiye’de elbette yapacak çok şey var, ama acilen sorunu çözmek noktasında hızlı hareket edilen noktalar olabiliyor. Kiralık konut üretilebilir, ama bu bir yatırım tercihidir. Kamunun bunu üretmesi noktasında elbette bu mutlaka bir sonuç bildirgesiyle ilgili makamlara gidecektir. Eminim onlar da aklım selim insanlardır, bunları dikkate alacak ve birlikte farklı çözümlere doğru gideceğiz. Ama tek yönlü bir çözüm mümkün değil ve “bugün her şey mükemmel olsun ve öyle başlayalım” deme lüksümüz de yok, bunu kabul etmek lazım. 146 GÜZİN KAYA- Konut kalitesinin yükseltilmesi ve birçok korkular saydık, deprem bunların en başında, bu konuyla ilgili bir garanti sağlanmasının acaba sigorta sisteminden ve kontrol sistemini sigortaya bağlayarak kurulması mümkün mü diye düşünüyorum. Bu, aynı zamanda tabii ki konut maliyetini yükseltecektir. Çünkü, bildiğim kadarıyla dış ülkelerde bütün üretimler bu şekilde, yapı üretimi böyle oluyor. Yani bir kontrol sistemi var, kontrol büroları bizim bürolar gibi değil, 200 kişilik falan teknik bürolar. Eğer, siz asansör konusunda bir soru sormak istiyorsanız, ilgili teknik kişiye bu kontrol bürosunda başvuruyorsunuz. Ta başından itibaren bir kontrol bürosuyla anlaşıyorsunuz ve bu da sigortaya bağlı. Biz bir saat alıyoruz, bir sene garantisi var diyoruz. Onun kaç mislini konuta yatırıyoruz, hiçbir garanti sistemi yok arkasında. Dolayısıyla bu genel sisteme çok bağlı diye düşünüyorum. Acaba sizler konut maliyetinde Türkiye için böyle bir şey düşünüldü mü ve ne kadar maliyeti arttırır? Benim bildiğim dış ülkelerde bu maliyeti yüzde 40’a kadar arttırıyor. Yapı denetim mekanizması, bütün sigorta sistemleri ve mühendisliğe ödediğiniz paralar. Burada en çok şaşırdıkları yabancıların, bir mimar kendi projesini kendi kontrol ediyor. Kendi kendini kontrol eden bir sistem çok iyi niyetli bir sistem olarak görünüyor tabii ki. Bir de tabii konutta en çok sıkıntımız, sanıyorum ki bir tanesi planlama konusuyla ilişkisi. Yani biz yeni bir plan bitirdik, 1/ 25 000’i onaylanmak üzere, 1/100 000’i onaylandı. Onun arkasına baktığımız zaman, konut konusuna baktığımız zaman yağ lekesi gelişme almış, yürüyor. Bu planla hiç alakası bile yok neredeyse. FEYZULLAH YETKİN- Hocam aslında ideali hep konuşuyoruz. Türkiye’deki inşaat firmalarının kurumsallaşmış olması, yapı denetim mekanizmasının bütün illerde yerleşmemiş olması, yürürlüğe girdiği illerde yasaya uygun ve mesleki etiğe uygun şekilde işlememesi, inşaat şirketlerinin finansman sıkıntısının kayıt dışında büyük ölçüde faaliyet gösterdikleri için, finansal mekanizma tarafından, yani örneğin Amerika’daki constraction fignes yöntemiyle müşavirlik destekli yapılmaması gibi birçok alanda bizim 147 sıkıntılarımız var. Yani ben şahsen bunları görebiliyorum. Daha büyük makamdaki insanlar da eminim görüyorlardır. Fakat bu maalesef bir süreç. Bu süreçte mortgage sistemiyle bağlayacak olursak, üstadımın dediği gibi 6 Mart 2007’de yürürlüğe giren yasa hemen işlemeye başlayabilir, aktif hale gelebilir bir yasa değil. Ama beklentilere bakacak olursak, master kriterlerine göre Türkiye’nin hedeflediği ekonomik parametreler noktasında önümüzdeki yıllarda yürürlüğe girecek. Yeterli mi, değil; çünkü işin arz tarafında sıkıntılar var. Arzın kalifikasyonu tarafında sıkıntılar var, finansmanı boyutunda sıkıntılar var. O nedenle ben vakit alacağını düşünüyorum, ama bugün yapılanların da gerek akademik camia, gerekse özel sektör-kamu karşılıklı eşgüdümüyle iyileştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür ederim. AYKUT KARAMAN- Varsayalım ki mortgage sistemi oturdu Türkiye. Demin örneklediğim gibi, herkes Mortgage’ı öyle kullanarak ikinci, beşinci konut filan alamayacak hale geldi diyelim. Kalite kontrol dediğiniz fiziksel kontrolü kastetmiyorum. Varsayalım ki yapı denetimle, betonarmesi, perde beton denilen rezaletle inşa edilen o konutlardan trilyonlarca Türkiye sathında inşa edildi. Bu mu kalite? Kalite kontrolü benim söylediğim, tabii açmak lazım teorik olarak onun içerikleri, tipolojiler vesaire, bunları sorgulayan bir mekanizma var mı Feyzullah bey sizin kurumun yapısında? İleride siz belki o kurumun içinde daha çok rolleriniz olacak. Önemli olan danışma kurulu mu, nasıl oluşacaksa esas onu kontrol eden bir mekanizma… bu şaka geliyor size ama keşke sizlere slatytlarda dünyada nasıl yıktıklarını gösterebilseydim… FEYZULLAH YETKİN- Müsaade ederseniz çok kısa bir şey söyleyeyim, Toplu Konut İdaresi Başkanlığının Orta Doğu Teknik Üniversitesiyle yaptığı bir çalışma var. Ama reaktif değil, proaktif olmamız gerektiğini de düşünüyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin neyse çözüm önerileri, gördükleri sıkıntılar mutlaka dile getiriliyordur. Ama daha aktif bir şekilde bunları önleyici, hekimlik gibi süratle hayata geçirmek lazım. Ben şunu 148 görüyorum, yaklaşık 4.5 senedir Sayın Başkanımız Erdoğan Bayraktar ile birlikte çalışıyoruz, ondan önce 14 sene özel sektörde çalıştım. Erdoğan beyin bu konulara çok sıcak olduğunu, işbirliği yapmaya hazır olduğunu biliyorum. O nedenle zaten Orta Doğu Teknik Üniversitesiyle bir çalışma başlatıldı. Nedir o çalışma, o çalışmadaki eksik konular nedir? Siz, kendi disiplininiz ve kürsünüz anlamında ne katabilirsiniz? Bunu biz de paylaşabiliriz, bir şeyler ortaya getirelim. Sizi tenzih ediyorum, ama biliyorum ki onlarca yüzlerce tebliğ sunuluyor, fakat bunlar kitap sayfalarında kalıyor. Ben ve birkaç kişi alıp, iki saat eksik uyuyup okuyoruz belki orada kalıyor maalesef. Ama dediklerinize ben yüzde 100 katılıyorum. Bunları birilerinin farkında olması noktasında ne yapıyoruz? Benim eleştirim o noktada açıkçası. Bunları bir an önce hayata geçirelim. Fehim Beyin rolü bence çok çok önemli. Çünkü herkes Ataşehir’deki bir proje hakkında bilgi sahibi olamaz, ama Fehim bey gelir, benle konuşur, yazar ve milyonlarca kişi bunu okuyabilir. Hepinize saygılar sunuyorum. YÜKSEL TÜRKELİ (Beşiktaş Belediyesi)- Feyzullah Beyin açıklamalarında Emlak Konut’un bütün uygulamaların hazır arsalar üzerinde Emlak Kredi Bankasından kalan arsalar üzerinden olduğunu anladık. Türkiye’de, hele ki şu anda İstanbul için yapılan çevre düzeni planı ve nazım planda yeni alanlara açılımın olabildiğince engellenmesinin düşünüldüğü günümüzde kentsel dönüşümün, yenilemenin önemi ortaya çıkıyor. Ama anladığım kadarıyla ne gayrimenkul yatırım sektöründe ne de mortgage sisteminde kentsel dönüşüm alanlarına yatırıma bir çözüm önerisi yok. Acaba var mı ben mi yanlış biliyorum? Bunun olmamasının şöyle bir sıkıntısını görüyorum. Karayolları arsasının satış değeri 10 bin dolar metrekaresidir. Dubai Kulelerininki 17 bin dolardır. Bu arsalar bir şekilde arzedilmemiş olsaydı, bu alanlar büyük olasılıkla çevresindeki kentsel dönüşüm alanlarına akacaktı. Acaba burada bir yanlışlık mı var, merak ediyorum. HÜSEYİN ORTAK- Ben de sizin sorunuzdan başlayayım. Aslında dediğiniz şeylere hem katılmak hem de katılmamak mümkün. İki bakış açısı içeriyor 149 sonuç olarak. Tabii ben bir konut uzmanı değilim, konuya finansman açısından bakıyorum. Finansman da hepimizin bildiği gibi biraz matematik denklemleri ifade eder. Ama bu matematik denklemlerinin sonucu mutlaka insan hayatlarını doğrudan doğruya etkilediği için de finansman bir anlamıyla sosyal bilimlerle doğrudan doğruya alakalı bir şeydir, özellikle konut projeleri açsından baktığımızda. Toplantının başından beri konut üretiminde iki tane temel eksen ele alındı. Biri orta gelir grubunun konut ihtiyacının giderilmesi, diğeri de düşük gelir grubunun konut ihtiyacının giderilmesi. Mortgage, aslında baktığınız zaman iki konut talep tipinin ilacı değildir. Mortgage, ağırlıklı olarak ülkemizde orta gelir grubunun konut ihtiyacının finanse edilmesi konusunda dizayn edilmiştir. Mevcut durumda şu anda giderebilir mi? Bir bakkal hesabı yaptığımız zaman bunu karşılamaktan uzak. Yani 10 yıl vadeli ve 100 milyarlık bir kredi alındığında, bu kredinin geriye dönüşü 1.5 milyar civarında falandır, bu 1.5 milyar da bence orta gelir grubuna ait bir kira maliyetinin çok üzerindedir. Böyle baktığınız zaman henüz bir ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Ama şimdi yeni bir yapıya giriyoruz. Yani şimdiye kadar kurumsal finansman dediğimiz, birtakım para organizasyonlarının bu işleri finanse etmesinde yeni bir noktaya geldik. Eskiden mevduat tabanlı bir finansman vardı. O sebeple de konut finansmanları uzun vadede belirsizlikler gösteriyor. Geçmiş dönemde emlakzedeler olayı yaşandı Türkiye’de, 1994 krizinden sonra. 2000 krizinde konut kredilerinin faiz oranlarının yükseltilmesi yaşandı. Buna paralel olarak tüketici hakları konusunda, şiddetli proaktif diyebileceğim maddeler eklendi. Dolayısıyla bu noktadan baktığımız zaman, şimdi yeni sistem biraz kendi içinde -tartışmalı bir tabir kullanacağım, ama iyi niyetle kullanıyorum- bir saadet zinciri yaratma peşinde. Yani konutu kredilendireceksiniz, bu kredi karşılığında ipotek alacaksınız, buradan bir teminat havuzu oluşturacaksınız, bu teminat havuzunu bir menkulkıymetleştirmeyle fon sahiplerine ileteceksiniz, buradan fon sağlayacaksınız, yeniden inşaata aktaracaksınız bunu, bununla yeni bir fon sağlayacaksınız. 150 Dolayısıyla benim bu yeni dönemde özellikle altını vurgulamak istediğim nokta şu: Artık konuta yönelik finansmanın bir kaynağı ve bir yöntemi var. Geçmiş dönemde böyle değildi. Türkiye bankacılık sisteminde ortalama vade yapısı 46 gündür. 46 günlük bir vade yapısıyla Türkiye’de 10 yıllık ya da 5-6 yıllık konut kredileri finanse edilmeye çalışıyor. Çıkan problemin, çıkan sıkıntının ya da kurumsal finansmanın bu kadar zayıf olmasının sebebi bu bence. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar. FEHİM GENÇ- İstanbul’un finans merkezi olma hayalleri vardı, ta benim mesleğe atıldığım 20 yıl öncesinden beri. Son zamanlarda sanıyorum belli bir aşamaya gelmiş ve çok gizli kapaklı yürütülüyor, bazı kişiler biliyor. Artık maketleri bile ortaya çıkmış durumda, ama maket detayları yok. Altyapı sorunlarıyla boğuşan bir İstanbul’un finans merkezi olması kadar abes durum herhalde olacak şey değil. Bence finans merkezi olacaksa Ankara olsun, Ankara’daki finansçılar da buraya taşındığı zaman, bizim nüfus yoğunluğumuz, trafik yoğunluğumuz daha fazla artmasın. Hatta benim daha enterasan bir önerim var, finans merkezi ihtiyacı varsa Türkiye’nin Las Vegas gibi, Türkiye’deki geniş kıraç topraklarında bir yerde yeniden, baştan planlanan bir şehir planlansın, orası finans merkezi olsun, finansla ilgili ne varsa orada yürütülsün. Bir de uluslararası havaalanı kurulduğunda bu sektör için son derece uygun olur diye düşünüyorum. AYŞE YAZICI- Sadece sizin söylediğiniz o dört sorunsalı bizim aslında önerdiğimiz projeyle çözmeye istekli ve talip olduğunuzu ve bunun çalışmalarını yaptığımızı tekrar ifade etmek istiyorum. Zaten düşük gelir düzeyinin yaşadığı bir mahalle olmamız itibariyle, devletin sosyal devlet olma ilkesi anayasada var, bu ilke göz önünde bulundurularak dönüşü olmayan zararlar veren değil, tam tersine bölgede nefes alınmasını sağlayan iki katlı ve 700 hane varsa, yeniden 700 hane, ama 701 hane değil, böyle bir çözüm öneren ve 60 yıldır yarattığı kimliği koruyan, kimliksiz binaların yanında 5 katlı, ama hepsi birbirinin aynı binaların yanında kendi kimliği olan ve bu kimliği son dönemde dışarıya açıldığımız zaman öğreniyoruz ki mahallemizin 151 çevresinde ya da şehrimizde ya da dünyanın başka yerinden beğeniyle ve sempatiyle izlenen bir mahalleyiz. Biz o yüzden buradan çıkardığım sonuç, konuşmacılardan da anladığım kendi mahallemizde önerdiğimiz yerel çözüm güzel bir örnek olabilir bütün bu sorunların çözülmesine. O yüzden herkesin buna destek vermesini, sahip çıkmasını bekliyoruz, yanımızda olmasını bekliyoruz. Çok teşekkür ediyorum. GÜZİN KAYA- Çok teşekkür ediyorum katılımcılara. Umarım yarın için sonuçları da elde etmiş olacağız. Oturumu kapatıyorum, teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Bizi yalnız bırakmayan kahraman izleyicilerimiz için bir anonsum var. Çok güzel bir akşam var rıhtımda, onu bir kokteyl ile paylaşmak istiyoruz sizlerle. Ardından da bir sürpriz bir konserimiz olacak. Sürpriz diyorum, çünkü alışılagelenden farklı bir konser, onu birlikte burada yarım saat, kırk dakika kadar sonra birlikte paylaşmak istiyoruz. Her şey için çok teşekkür ederiz. -----&----- 152 İKİNCİ GÜN YUVARLAK MASA 3: “ULAŞIM” Oturum Başkanı: Prof. Dr. Haluk GERÇEK ------&-----OTURUM BAŞKANI (Haluk Gerçek)- Günaydın, Bu iki günlük İstanbul Buluşmaları Toplantısının Ulaşımla ilgili Yuvarlak Masa Toplantısını başlatıyoruz. Ben, Yuvarlak Masaya katılacak olan bütün konuşmacıları buraya davet ediyorum. İsterseniz önce ben, konuşmacı olarak Yuvarlak Masada yer alan kişileri size tanıtayım. En sağda Zeynep Sindel Buket, DLH Marmaray Bölge Müdürlüğü adına katılıyor, Ali Rıza Nurhan Şehir Plancıları Odası adına katılıyor, 17. Bölgeden iki tane katılımcımız var, Sayın Metin Küçükoğlu ve Sayın Hikmet Erkut. Ben moderatörlük görevini yapmaya çalışacağım. Hemen yanımda Doktor Yener Birlikler var, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğünden. Sibel Köylüoğlu, World Resource Institute adına konuşmacı olarak Yuvarlak Masada yer alacak. Yardımcı Doç. Dr. Kevser Üstündağ, bu Üniversitenin Şehir Bölge Planlama Bölümünden, Orhan Demir, Yüksek Şehir Plancısı ve İsmail Üstün, Arnavutköylüler Derneği adına burada bulunuyor. Bugün aslında 09:00’da başlamamız gerekiyordu ama, tabii, İstanbul’da böyle bir toplantıya 09:00’da başlamak, ulaşım zorlukları nedeniyle o kadar kolay değil. Yarım saatlik bir gecikmeyle başlayabiliyoruz. Programa göre 12:00’de bitirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, 1.5 saatlik bir süremiz var, konuşmalar ve soru - cevap kısmı için. Ben konuşmacılardan 15’er dakikalık bir süre içersinde sunmak istediklerini tamamlamalarını rica edeceğim. Böylece, sonunda bize, siz katılımcılardan soru sormak için ve onlara cevap 153 vermek için bir miktar zaman kalacak. Aslında burada tartışılamayan ya da, belki de soru - cevap kısmında yetiştirilemeyen bazı konular için öğleden sonra serbest kürsü bölümünde daha çok zamanımız olacak. Soru- cevaplar, ya da sizden yorumlar almak açısından. O yüzden mümkün olduğu kadar, programa uymaya çalışacağız. Bu toplantıların ana teması, “İstanbul’da Büyük Projeler” olarak belirlendi özellikle. Bu bakımdan, tabii, ulaştırmada da çok ciddi projeler gündemde. Bunların bir kısmı inşaat halinde, bir kısmı planlanıyor, projelendiriliyor ya da tartışmaları devam ediyor. Tabii bütün bu büyük ulaşım altyapı projelerinin başında da Marmaray Projesi geliyor, biliyorsunuz. Uzunca bir süredir yapımı devam ediyor. İstanbulluların İstanbul’da ulaşımla ilgili büyük ümitle beklediği bir Proje. O zaman ben ilk konuşmacı olarak, Zeynep Hanımın konuşmasını, Marmaray’la ilgili bize biraz açıklama yapmasını rica edeceğim. ZEYNEP SİNDEL BUKET- Çok teşekkür ediyorum. Bunu aslında, yine büyük bir fırsat olarak görüyoruz. Ben burada Ulaştırma Bakanlığı, Demiryolları Limanlar Havameydanları Genel Müdürlüğünün üstlendiği Marmaray Projesinin müşavir firması adına bulunuyorum. Aslında, eminim, herkesin genel olarak bayağı ciddi anlamda bilgisi var, Marmaray’la ilgili, ama ben yine de çok kısa bir özet vermek istiyorum. Marmaray Projesi, 1985 yılına dayanan bir Proje. İlk tohumları o dönemlerde atılmış ve esas hedeflenen, amaçlanan, minimum maliyetle, maksimum getiriyi sağlamak. Bunu da “nasıl yapalım?” diye o dönem içerisinde, değişik ulaşım etütleriyle de test etmiş uzmanlar ve mevcut demiryolu ağı, yani Gebze - Halkalı arasındaki mevcut demiryolu aksı kullanılarak, Üsküdar’la Sarayburnu arasında da bir tüp geçitle bu iki aksı birbirine bağlayan ve sonunda 76 km’lik kesintisiz bir demiryolu ağı hedeflenen bir proje ortaya çıkmış. Tabii, çok uzun yıllar bununla ilgili çalışmalar sürdürülmüş ve 154 neticede, bunun ilk başlangıcı 2004 yılı içerisinde, Boğaz geçişi dediğimiz BC1 Sözleşmesinin başlamasıyla ilk adım atılmış oldu. Marmaray Projesinde üç ayrı Sözleşme var. Bunlar BC1 Boğaz Tüp Geçişi, CR1 dediğimiz iki yakadaki mevcut raylı sistemin iki hattan üç hatta çıkartılması, bütün elektromekanik sistemleri ve inşaat işleriyle birlikte ve üçüncü ihalede CR2 adını verdiğimiz 440 tane Araç Alım İhalesi. BC1 dediğimiz bu Boğaz Tüp Geçişi 2004 yılında başladı ve şu anda devam ediyor. Bunu basından da takip ediyorsunuzdur. Birazdan onunla ilgili yaşanan sıkıntılara da değineceğim. CR1 İhalesi, yani bu “Mevcut Demiryolunun Rehabilitasyonu” adını verdiğimiz Proje, bu sene, 2007’de, Haziran ayı içerisinde yer teslimi yapıldı, sözleşmesi imzalandı. Şu anda o da başlamış durumda. Araçların Alımı İhalesi ise 2008’in bahar ayları içerisinde hedefleniyor. Bununla ilgili de sözleşme dokümanları çıktı, teklif verildi. Bunlar, teklifler değerlendirilecek. Gelinen aşama bu doğrultuda. Marmaray Projesini kısaca özetlemek gerekirse, Gebze - Halkalı arasında, 76 km’lik bir demiryolu ağından bahsediyoruz. Gebze’yle Söğütlüçeşme arasında üç hat olacak. Söğütlüçeşme’den Yedikule’ye kadarki tünelle geçilecek kesimde çift kat devam edecek. Daha sonra hatlar, Kazlıçeşme’den itibaren tekrar üç hat olarak Halkalı’ya ulaşacak. Marmaray enteresan bir sistem. Enteresanlığı da “Miks Trafik” dediğimiz, karışık bir işletme olacak üzerinde. Bu üç hattın iki hattı Banliyö trenleri tarafından işletilecek. Bir hat ise TCDD’nin şehirlerarası yük ve yolcu trafiğine ayrılacak. Şimdi, buradaki en önemli sorulardan bir tanesi: “Üç hat geliyoruz, ortada iki hatta düşüp, tekrar üç hatla devam ediyoruz. Bu işletme nasıl olacak?” Yapılan ulaşım etüdüne göre, fiks saatler içerisinde, tabii, belli sektörler var, ama Boğaz geçiş kısmında, yaklaşık 2 dakikada bir tren seferleri öngörülüyor. Dolayısıyla bu 2 dakikalık yoğun tren seferlerinin olduğu periyotlarda, TCDD trenlerinin tüpten geçmesi mümkün değil. Dolayısıyla, şöyle bir program öngörüldü: Fiks saatler dışında, şehirlerarası 155 yolcu trenleri karşıdan karşıya geçebilecek, Banliyö sisteminin durduğu gece saat 23:00, 24:00’ten sabaha kadarki dönem içerisinde de yük trenleri Boğaz geçişini kullanacak ve böylelikle, Avrupa’dan Asya’yı birbirine bağlayan kesintisiz bir şehirlerarası bir yük ve yolcu trafiği de sürdürülmüş olacak. Çok amaçlı bir proje. Tabii, bu noktada bir başka soru gündeme geliyor: Marmaray Projesi bittikten sonra bunun işletmesi kimin tarafından yapılacak? Bu da ayrı bir konu. Bu noktada, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TCDD birlikte görüşüyorlar ve bir model oluşturmak için yine Japon Finansmanıyla bir araştırma projesi de sürdürüldü bu bağlamda. Bir modelleme yapılmaya çalışılıyor ve bir işletim firması, belki bağımsız, belki yine bu organizasyonların da içinde bulunduğu ayrı bir entity, bir organizasyon oluşturulacak ve işletme, bu firma tarafından yürütülecek. Bu şu anda soru işareti. Hedeflenen hatların işletmeye alınış tarihi, resmi olarak 2009’du, ama maalesef, hepimizin de bildiği gibi, çok yoğun arkeolojik kazı faaliyetleri devam ediyor. Bunlardan dolayı ciddi anlamda gecikmeler oldu. Bu arkeolojik kazı faaliyetleri de Boğaz Tüp Geçişi dediğimiz 1. İhale kapsamındaki tarihi yarımada içerisinde yer alan istasyonlarda gerçekleştiriliyor ağırlıklı olarak, tabii, buna Üsküdar da dahil. Üsküdar İstasyonu, Yenikapı İstasyonu ve Sirkeci İstasyonunda ciddi anlamda arkeolojik kazılar devam ediyor. Bunların, özellikle Yenikapı İstasyonu içerisindeki önümüzdeki bir 10 aylık, veyahut da bir senelik süre zarfında bu kazıların da devam edeceğini düşünüyoruz, öngörüyoruz, çünkü bayağı önemli buluntularla karşılaşılıyor. Dolayısıyla, bu konuda da Bakanlık çok büyük hassasiyet gösteriyor. Müze Müdürlüğüyle birlikte çalışılıyor. O yüzden gerçek inşaat faaliyetlerinden öncelikli olarak arkeolojik kazılarla oldukça uzun bir süre geçti. Esas bundan sonra inşaat faaliyetleri başlayacak. 156 Projenin genelini anlatmak gerekirse, bu Gebze - Halkalı arasında toplam 40 adet istasyon yeniden yapılıyor. Bunlardan 3 tanesi derin istasyon, 2 tanesi aç-kapa, 1 tanesi delme tünel olarak gerçekleştiriliyor. Geri kalanlar ise yüzeysel istasyonlar. Bu istasyonlar, mevcut pozisyonlarında mümkün olduğunca korunmaya gayret edildi, ama tabii, hat yapısının ve geometrisinin bir metro sistemine elvermediği noktalarda, ufak tefek kaydırmalar ve pozisyon değişiklikleri yapıldı. Bu çerçevede, şimdi yüklenici firma tasarımına başlamak üzere. Bütün bu istasyonlar sıfırdan inşa edilecek, artı, elektromekanik sistemler yenilenecek, sinyalizasyon sisteminde oldukça zorlu bir sistem öngörülüyor, çünkü aynı hat üzerinde hem metronun, hem de TCDD trenlerinin de çalışacağı kabulüne dayanılarak, bu miks trafik için yeni bir sinyal sistemi öngörülüyor. Dolayısıyla, tüm bu inşaat faaliyetleri bittikten sonra, yaklaşık 77 km’lik bir metro ağına İstanbul sahip olacak. Bu kapsamda önemli bir husus, transfer istasyonları. Yenikapı, mesela, Marmaray için çok önemli bir kilit noktası. Yenikapı’da İstanbul Büyükşehir Belediyesinin şu anda inşaatına devam etmekte olduğu, Taksim - Yenikapı sistemi dahilinde yapımına devam etmekte olduğu Yenikapı Metro İstasyonuna ve LRTS Sistemi İstasyonuna da bir transfer noktamız var. Burası da son derece önemli bir kilit noktası. Marmaray Projesinin 2025 yılında taşımayı hedeflediği yolcu sayısı, pik saatte bir yönde 75 000 yolcu. Bu tabii, çok önemli bir rakam. Sayın Hocam, birtakım ulaşım etütleri sonucunda her istasyon için öngörülen yolculuk miktarlarını tespit etti ve istasyonlar bu öngörülere uygun olarak 2025 yılı hedef alınarak dizayn ediliyor, boyutlandırılıyor. Tabii, Belediyenin de yürütmekte olduğu değişik raylı sistem projeleri var. Mesela, Kartal - Kadıköy hattı şu anda yapımı devam eden, Marmaray - Kartal - Kadıköy hattıyla İbrahimağa İstasyonunda bir aktarma yapacak. Bu İstasyon, transfer İstasyonu olarak hizmet verecek. Böylece Kartal - Kadıköy yolcusu Marmaray’a entegre olabilecek. Bir başka entegrasyon noktamız, Üsküdar. Üsküdar - Ümraniye Metro hattı, yine Büyükşehir Belediyesinin yapımını 157 planladığı ve ihalesine çıkmak üzere olduğu hatla, Üsküdar İstasyonunda da bir aktarma sistemi olacak. Dolayısıyla, Marmaray, değişik diğer Metro ve Hafif Raylı sistemlerle bağlantısı sağlanan, son derece önemli bir Metro Sistemi olacak diye umut ediyoruz. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler Zeynep Hanım. Yalnız, burada ben birkaç soru izninizle sormak istiyorum. Son zamanlarda, son birkaç hafta içersinde yapılan değişik kongre ve sempozyumlarda, Marmaray değişik yönleriyle tartışılır hale geldi. Önemli tartışma konularından bir tanesi depremsellik konusu. Biliyorsunuz, İstanbul’daki Marmara’dan geçen fay hattına yakın bir proje olması nedeniyle, deprem açısından riskli olduğu konusunda bazı görüşler var. İkinci bir konu, özellikle kapasite tahsisi konusu; yani Marmaray, büyük ölçüde kent içi trafiğine hizmet edecek, yolcu taşımacılığında kullanılacak bir proje olmakla birlikte, özellikle Boğaz geçişi açısından, ana hat trenlerine de, yük trenlerine de hizmet edecek. Burada tartışmanın odaklandığı şey, kapasite açısından bu yük trenlerinin ve ana hat trenlerinin Marmaray’da çok fazla yer alamayacağı şeklinde. Bu konularda da bize bir parça bilgi verebilirseniz seviniriz. ZEYNEP SİNDEL BUKET- Bahsettiğiniz konu çok önemli, özellikle depremsellik. Aslında, genelde şöyle bir kabul var ki, dünya üzerinde, depreme en iyi davranış gösteren yapılar yeraltı yapıları, tünel yapıları. Marmaray’da ciddi anlamda çok konservatif kabuller yapıldı. Tasarım depremi dediğimiz, tasarım depreminin büyüklüğü son derece yüksek seçildi. Dolayısıyla, depremsellik açısından hiçbir problem yaşanmayacağı konusunda son derece teknik gerekçelerimiz var. Ama esas, ben başka bir şey söylemek istiyorum, çünkü zaman zaman gündeme geliyor, mesela, sıvılaşma riskinden bahsediliyor, deniz tabanında. Tüpler, çünkü bizim delme tünel olarak geçmiyor. Deniz tabanında trenç açılıyor ve tüpler buraya yerleştiriliyor. Dolayısıyla, yapılan bütün jeoteknik etütlerde, yapılan zemin sondajlarında, belirli bölgelerde sıvılaşma riski olan birtakım zonlar tespit edildi ve bu zonlar içerisinde, zeminde iyileştirme yapıldı. İnşaat başladıktan 158 sonraki uzun bir süre bu zemin iyileştirmesiyle geçti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra ve bazı bölgelerde iyileştirme yapılmasına gerek görülmeyen ama üst tabakasının alınması gereken birtakım zonlarda da hafriyat yapılarak, o kısımlar alındı ve onun yerine daha sağlam bir tabaka konularak tüp elemanları bu tabakaya yerleştirilecek. Dolayısıyla, deprem açısından hiçbir risk söz konusu değil. Bu, sadece yeraltı yapısı için değil, yerüstü yapıları için de geçerli, istasyonlar için de geçerli. İstasyonların her birinde sıvılaşma etütleri yapıldı. Sıvılaşmaya karşı özel önlemler alındı. Mesela, bunlardan bir tanesi Üsküdar İstasyonudur. Direkt denizin yakınında ve yaklaşık 25 m derinde yapılacak bir kazı olduğu için, burada da ciddi bir problem olabilir endişesiyle yine zeminde iyileştirme çalışmaları yapıldı. Dolayısıyla, depremle ilgili bir sorun yok. Bununla ilgili çok detay bilgiler de verilebilir. Yapılan çalışmalar, tek tek, lokasyon lokasyon anlatılabilir, ama böyle bir sorun hiçbir şekilde beklenmiyor. Diğer konu, TCDD trenlerinin ne şekilde tüpü kullanacağı, hani o üç hattan iki hatta geçişten kaynaklanan o darboğaz: Pik saat ve pik saat dışı yolcu distribüsyonu, yüzde 50 olarak tahmin edildi, böyle bir kabul yapıldı. Pik saatler içerisinde, Söğütlü çeşme’yle Yedikule arasındaki, yani tüp geçiş zonunda, yaklaşık 2 dakikalık bir tren aralığı öngörülüyor. Bu süre nedir? Saat 06:00 ile 09:00 arasındaki pik saatten bahsediyoruz. Akşam da saat 17:00, 18:00 ile 20:00 arasındaki periyotta. Bu periyotlar içerisinde tüpten, bu 2025 yılı öngörüsü tabii, TCDD yük ve yolcu trenlerinin geçmesi mümkün gözükmüyor. Bu aralığa TCDD şehirlerarası trenleri sığamayacak. Dolayısıyla, bu pik saatler dışında, gündüz işletmenin sürdüğü dönemlerde, bir yönde 1 saatte üç TCDD treninin geçebileceği bir kapasite sağlanmış oldu. Bu da TCDD’den temin edilen 2030 yılı projeksiyonlarında öngörülen yük ve yolcu treni dağılımları esas alınarak yapılmış bir simülasyon. Dolayısıyla, iyi bir planlamayla, böyle bir darboğazın da olmayacağını düşünüyoruz, çünkü Ankara - İstanbul Hızlı Tren Projesi mesela gündeme geliyor. TCDD’nin öngördüğü birtakım gelecek için yaptığı projeksiyonlar var. 159 Bu trenlerin her birinin tüpten geçmesi zaten düşünülmüyor. Bir kısmı Haydarpaşa’da sonlandırılacak. Belki, ilerde Gebze’ye yapacağımız bir depo sahası var. Bir kısım trenler Gebze’ye getirilecek, Gebze’den şehirlerarası trenden metro aktarımı sağlanacak. Bu tamamen, dediğim gibi, o dönemin işletim firmasının, işletim kuruluşunun öngöreceği patern üzerine oluşturulacak kabuller. Ama, hani sistem kapasitesi olarak bakıyorsak, TCDD’ye ayrılan üçüncü hat üzerinde, saatte, bir yönde üç trenlik kapasite sağlanmış durumda. Bu da 20 dakikada bir tren geçişine imkan tanınacağı anlamına geliyor. Aynı kapasite, tabii ki, tüpten de geçebilecek. Burada bir tek bu yük trenleriyle ilgili bir endişemiz var, ama bu da tabii, çok oturmuş bir şey değil, hani sistem güvencesi açısından, belki bu yük trenlerinin gece geçmesini talep edebileceğiz, ama, dediğim gibi, bu da gene işletici kuruluşun o günkü öngörülerine göre değişebilecek. OTURUM BAŞKANI- Soruları sonra alalım izninizle. Yalnız, bir şey daha var, bu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu ile Marmaray Projesinin yakın ilişkisi olduğunu biliyoruz. Bazı iddialar getirildi bu toplantılarda, geçtiğimiz haftalar içersinde. Mevcut Banliyö hatları üzerinde bulunan ve tarihsel anlamda değerli olan birçok yapının, ki bunların büyük bir kısmı istasyon yapıları ve onun dışında Devlet Demiryollarının sahibi olduğu başka bazı yapılar da var, bu Projeden zarar göreceği söyleniyor. Bunda da bir iki açıklama yapma imkanınız olur mu? ZEYNEP SİNDEL BUKET- Şimdi, demin konuşmamın başında kısaca değindim, esas itibarıyla, derin kazı olan, aç - kapa imalatla yapılan üç lokasyon var. Bunlardan bir tanesi Üsküdar, bir diğeri Yenikapı ve Sirkeci olmak üzere üç ana noktada bizim kazı faaliyetlerimiz devam ediyor. Üsküdar içerisinde çıkan buluntular, yine Anıtlar Kurulu ve Müze Müdürlüğüyle birlikte yapılan çalışmaların sonucunda, yerinde tespit edildi, rölöveleri çıkartıldı, bir kısmının sergilenebilir olduğuna karar verildi, Müzeye taşındı, ama büyük bir çoğunluğu kaldırıldı ve yerine dolgusu yapıldı. Şimdi 160 de bunun üzerine kazı devam edecek. Üsküdar’da bir şapel yapısıyla karşılaşıldı. O şapel yapısı da istasyon projemizin dışında. Onun da kazısı yapıldı, açığa çıkartıldı. Onun akıbetiyle ilgili Kurul ve Müze Müdürlüğü birlikte karar verecekler, bunun yerinde korunması veyahut da, belki rölövesinin hazırlandıktan sonra kaldırılmasına ilişkin, burası beklemede. Ama, dediğim gibi, bu inşaatla ilgili bir husus değil. O yapılacak yan yollar sırasında bulunmuş bir yapıdır. Esas kutunun içinde kalmıyor yani istasyon box’ının içinde kalmıyor. Sirkeci’de iki giriş noktamız var, iki de şaft alanımız var. Bu iki girişin bir tanesinde, ki bu Ankara Caddesi üzerinde, Valilik önündedir, burada yaklaşık 4 - 5 metre kotunda, yani derinlikte bir kazı yapıldı. O kazı içerisinde yine rölöveler çıkartıldı. Burada da şu ana kadar çıkmış olan buluntuların yerinde korunmasına dair herhangi bir karar yok, ne Müzeden, ne Kuruldan. Ama, tabii, alt kota kadar gelinecek, yaklaşık 10, 12 metre kadar daha kazılacak burası ve nihai karar buna göre verilecek. Bizim en büyük sorun yaşadığımız alan Yenikapı oldu. Yeni kapı’da, bu sizin demin söylediğiniz husus, bence çok doğru. Yenikapı’da bir TCDD aktarma istasyonumuz vardı planlanan. Yenikapı İstasyonunun batısındaydı, fakat burada çıkmış olan Roma, Bizans Dönemi buluntularından ötürü, Kurul kararıyla bu istasyon iptal edildi. Dolayısıyla, ben Marmaray’ın arkeolojik ve tarihi yapılaşmaya zarar getirdiğini değil, tam tersine, bunun, bu envanterin ortaya çıkmasına büyük katkıda bulunduğunu düşünüyorum ve ciddi anlamda birtakım fedakarlıklar yapıldığına da inanıyorum. 2004 - 2007 yılı bitmek üzere, yaklaşık 3 - 3.5 seneden beri, biz arkeolojik kazıya devam ediyoruz ve her noktasında Müze Müdürlüğüyle ve Kurul üyeleriyle birlikte çalışıyoruz. OTURUM BAŞKANI- Peki, çok teşekkür ediyoruz. Buyurun. ALİ RIZA NURHAN- Benim de geçmişten hatırladığım Projenin çeşitli sunumlarında, istasyon alanlarının yakınlarında otopark alanlarının olacağı 161 öngörülüyordu ve bunların planlaması da yapılıyordu. Hatta bunların, entegrasyon adına otobüs duraklarının yer seçimleri de yapılmıştı, o projelerin eski haliyle. Şimdiki halinde de bu araştırmalar devam ediyor mu? Birincisi bu. İkincisi de, bu istasyon çıkışlarından sonra 75 000 kişiden bahsediyoruz, her istasyondan ne kadar kişi çıkacak, onu bilmiyorum ama, bunun kente vereceği etkileri de hesaplayarak bir kentsel tasarım, Belediyelerle ortak bir çalışma yaparak kentsel tasarım çalışmaları yapıldı mı? ZEYNEP SİNDEL BUKET- Çok teşekkür ediyorum, bu da bence güzel bir soru. Bizim işveren şartnamesinin kilit gereksinimlerinden bir tanesi de bizim AMP dediğimiz “Architectural Master Plan” adı altında, yüklenici firmadan talep ettiğimiz çalışma. Bu da ne? İstasyon bölgelerinde bir kentsel tasarım çalışması gerçekleştirmesi. Tabii, yüklenicinin bunu münferiden sürdürmesi mümkün değil, çünkü Büyükşehir Belediyesiyle birlikte bu adımların atılması gerekiyor. Nitekim, hem Üsküdar için, hem Yenikapı için, birinde Üsküdar Belediyesi, bir diğerinde de İstanbul Büyükşehir Belediyesinin üstlendiği farklı kentsel tasarım projelerine entegre olmaya çalıştık. Üsküdar’da, mesela, bu Üsküdar - Ümraniye hattıyla birlikte bir “Yeraltı Meydanı Projesi” var. Bir kentsel tasarım Projesi bu. Bu Proje kapsamında da bir yeraltı otoparkı planlanıyor. Bunu Büyük Şehir Belediyesi üstleniyor. Aynı zamanda da, raylı sistem projesinin yapımı bitmezse öngörüsüyle birtakım otobüs durakları taleplerimiz oldu ve bizim hazırladığımız bu ön kentsel planlara bunu da dahil ettik ve biz bu lokasyonları, mesela, Büyük Şehir Belediyesine teklif edeceğiz. Yenikapı için, zaten İstanbul Büyük Şehir Belediyesi bir kentsel tasarım projesi geliştirdi. Hem istasyon bölgesinde, hem, demin söylemiş olduğum, iptal ettiğimiz TCDD İstasyon zonunu da kapsayan, büyük ölçekli bir proje. Bu proje içerisinde, bu Park and Ride’lar da öngörülüyor ve o Yenikapı’da biraz daha farklı birtakım öngörüleri var Belediyenin. Mesela, yayalaştırma projeleri var, karayolu tünelinin Kenedi Caddesi’ne bağlantısı öngörülüyor. 162 Orada, oldukça farklı birtakım projeler var. Biz de bu proje içerisine entegre olmaya çalışıyoruz. Tabii ki kentsel tasarım projeleri yapılıyor. OTURUM BAŞKANI- Peki, çok teşekkürler. Marmaray, tabii, sadece Boğaz’ı geçen bir proje olarak değil, İstanbul’un gelecekteki raylı sistem ağının omurgasını oluşturacak bir Proje olduğu için çok önemli. Yine Marmaray kadar çok tartışılan başka bir Boğaz Geçişi Projesi de Üçüncü Köprü Geçişi ve onunla bağlantılı çevre yollarıyla ilgili çalışmalar. Sanıyorum bu konuda Hikmet Bey ve Metin Beyler bize bazı açıklamalarda bulunacaklar. Buyurun. METİN KÜÇÜKOĞLU- Teşekkür ediyorum. Aslında ben konuşmamı Marmara Bölgesindeki Büyük Projeler olarak düşünmüştüm. Öncelikle oradan başlamak istiyorum, müsaade ederseniz, çünkü İstanbul gerçekten çok büyük bir şehir ve nüfus bilimcilerin söylediğine göre gidişat 22-23 milyonlara doğru gidiyoruz. Bunu önlemenin yollarından bir tanesi, bize göre, Marmara Bölgesinin bütününün planlanmasından geçer, diye düşünüyoruz. Bu çerçevede de bizler, Karayollarında çalışanlar olarak, Marmara Bölgesindeki ulaşım planlamalarının önemli bir bölümünü 1/25 000’lik düzeyde de olsa tamamladık. Bazılarını detay olarak çalıştık. Bunlardan bahsetmek istiyorum öncelikle isterseniz. Bizim “Üçüncü Geçiş Projesi” dediğimiz Proje aslında Kuzey Marmara Otoyolu olarak düşündüğümüz Projenin bir bölümü. Kınalı’dan başlıyor, İstanbul Boğazı’nı geçtikten sonra da, Sakarya Akyazı’ya kadar uzanan bir Proje. Toplamı 245 km ve yaklaşık 100 km civarında da bağlantı yolu var. Tabii ki, en önemli bölümü, İstanbul Boğazı Geçiş bölümü. Burada da, herkesin bildiği gibi, altı tane alternatif üzerinde detay çalışmalarımızı yaptık. Bir de en kuzeyde Garipçe Poyraz hattımız var. Bu kararı çok yakında Hükümetimizin vermesini bekliyoruz. Bir başka projemiz bizim, üzerinde çok önemle duruyoruz ve biraz da genişçe bahsedeceğim ondan. İstanbul-Bursa-İzmir Otoyolu, Körfez geçişi 163 olarak adlandırdığımız Proje, bu İstanbul-Bursa Otoyolunun bir bölümü. Gebze’den başlıyor Projenin başlangıç noktası, İstanbul’dan İzmir’i yaklaşık 420 km’lik bir otoyolla bağlamayı hedefliyor. Bu Proje tamamlandığında, en büyük sonuçlarından bir tanesi bugün, İstanbul’dan Ankara’ya olan ulaşım süresine eşit bir ulaşım süresiyle İzmir’e ulaşacağımız gerçeğidir. Tabii, bunun sağlayacağı başka gelişmeler var. Buna tekrar geri döneceğim. Bir başka Projemiz de, Kınalı’dan başlayıp Tekirdağ, Malkara, İpsala’ya ulaşan bir Otoyol Projesi. Biz bu Projeleri niye yapıyoruz? Öncelikle onu söylemeyi unuttum. Aslında 15 000 km kadar bölünmüş yol yapıyoruz. Ama, bölünmüş yolların bir gerçeği var ki, kapasiteleri otoyollar kadar değil. Rahat bir bölünmüş yolda seyretmek istersek, bizim oradaki trafiğimizin günlük 3035 000 olması gerekiyor. Bunun üzerindeki her rakam, trafik kazalarına sebebiyet verecek rakamlardır. Bizler de geleceğe yönelik bunların çok rahat aşılacağını biliyoruz. Kaldı ki, Batı bölgelerindeki, şu anda bölünmüş yollar, kapasitelerine yaklaşmış durumda. Türkiye’deki araç sahiplenme oranı binde 91 civarında, ki bu çok düşük bir rakam. Avrupa ortalamaları 300 - 500’ler civarında. Bunun da çok artacağını bekliyoruz. Dolayısıyla, bu otoyol planlamalarını şimdiden planlamanın ve zamanı gelince de hayata geçirmenin bir gerekliliği var. Kınalı-Tekirdağ-Malkara-İpsala Otoyoluyla bizim hedefimiz, Yunanistan’ın bugün yapmış olduğu 680 km’lik bir Egnatia Otoyolu Projesi var, ki İpsala’dan başlıyor ve İtalya’nın karşısında Adriyatik’te bitiyor. Yakın gelecekte, belki de Türkiye’nin Avrupa ulaşımı bu otoyol üzerinden de sağlanabilecektir, öyle bir imkan var. Biz de bu otoyolla entegre olmayı hedefliyoruz. Yine, bir başka Otoyol Projemiz, bu sefer Bulgaristan’ı Çanakkale üzerinden Anadolu’ya bağlama hedefi. Bu Havsa-Malkara-Çanakkale Otoyolu Projesi ve devamındaki Çanakkale geçişi, Çanakkale-Edremit-İvrindi-Savaştepe Otoyolları. Bu otoyollarla, Karayolları olarak bizim hedefimiz, Batı Anadolu’daki Avrupa ulaşımını İstanbul hinterlandına uğramadan Çanakkale üzerinden sağlamak. Bir ikinci hedefimizse, özellikle İstanbul-Bursa-İzmir 164 trafiğinin yoğunluğunun, İstanbul’un Batı Yakasında oturan kullanıcıların Çanakkale güzergahı üzerine yönlendirilmesi. Bu büyük bir hedef. Bunun üzerinde çalışmalarımız, dediğim gibi 1/25 000’lik seviyesinde tamamlanmış durumda. Ben buradan tekrar İstanbul-Bursa-İzmir Otoyoluna dönmek istiyorum, çünkü, bilindiği gibi, İstanbul gerçekten hızla büyüyor ve İstanbul Metropoliten Planlama Bürosu, ondan çıkan sonuçlar, İstanbul’un dayanılmaz bir trafik yükü altında kaldığını, nüfusun çok hızlı arttığını, bunu önlemenin yollarının bulunması gerektiği sonucunu çıkartıyor. Bizler bu çalışma esnasında, şöyle bir şey tespit ettik: Eğer Gebze’den Bursa’ya bir bağlantı yapabilirsek ve bunun üzerine bir de raylı sistem koyabilirsek, ki hedeflerimizden bir tanesi budur, İstanbul’daki bazı aktiviteleri, İstanbul Bursa arasına yayabiliriz. Çünkü, Gebze’nin karşısına baktığımızda, çok büyük bir yerleşim yok, ama İstanbul’a çok yakın bir yer. Mesela, bir örnek vermem gerekirse, Boğaz Köprüsünü eğer baz alırsak, bugün “Çatalca ne kadardır?” dersek, bütün İstanbullular der ki: “Yahu, iki adımlık bir yer.” Ama size “Yalova ne kadar bir yerdir” desem, herkes bir düşünür, çünkü 1, 1.5 saatten önce oraya geçmek mümkün değil. Yalova’nın Körfez Köprüsü tamamlandığında İstanbul’a olan uzaklığı yaklaşık 70, 75 km olacak. Buralara, bizim öngördüğümüz aktivitelerden bir tanesi, Haydarpaşa Limanının, Topşor (00:37:49) İskelesinin bulunduğu yere taşınmasıdır, çünkü Körfez Köprüsünü yaptığınızda ve üzerine bir demiryolu koyduğunuzda artık İstanbul’la entegre olmuşsunuz demektir. Bir başka önerimiz, üçüncü Havaalanı düşünülüyor İstanbul’a. Konuşulan yerlerden bir tanesi Terkos Gölü’8nün bulunduğu kesim. Yine Boğaziçi Köprüsü eksenli baktığınızda, İstanbul’a olan uzaklığı 80 km’dir. Karşıya geçin, Topçuların bulunduğu yere, buradaki Askeri Havaalanını düzenleyin, alın size üçüncü Havaalanı. Hem Bursa’ya 60 km, hem İstanbul’a 65 km, hem İzmit’e 65 km, hem Sakarya’ya 60-75 km. Tabii, bunun arkasına yapacağınız yatırımlarla da İstanbul’a bir zon bölgesi yaratabilirsiniz. 165 Bir başka yaratacağınız nokta, örneğin Karasu’yla ilgili bir liman bağlantısı düşünülüyor. Bizim Körfez Köprüsü ile ilgili hedeflerimizden bir tanesi, Kocaeli’nin ulaşımı ile ilgili de burada bir problemi çözebiliriz diye düşünüyoruz, üzerine koyacağımız raylı sistemle bir ring metrosu yaratabilirsek Kocaeli Körfezi’nin etrafında, bu da önemli bir proje olmuş olacaktır. Bizim için iyi bir başarı olacağını düşünüyoruz. Biz Karayolcular, yapacağımız bu tür önemli yapıların üzerinde artık, “sadece bir karayolu geçişi olması gerekir” diye düşünmüyoruz, mutlaka bunun tüm ulaşım sistemlerine hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz ve düşüncelerimiz ve çalışmalarımız bu yönde. Evet, üçüncü geçişi size bırakayım mı? Ben, bu arada, bu konulardan bahsederken, karşılaştığımız birkaç sorundan bahsetmek istiyorum. Tüm kurumların karşılaştığı sorunlardan bir tanesi, kara ulaşımıyla ilgili olsun, demiryolu ulaşımıyla ilgili olsun, en büyük sorun, kamulaştırma. Maalesef bugün kamulaştırma bedeli, Türkiye’de yol yapım bedelinin üzerine çıkmış durumda. Özellikle, son Kamulaştırma Kanunu düzenlemesinden sonra karşılaştığımız durum, kamu menfaatinin zedelendiği şeklindedir. Bugün, gerçek metre kare bedeli 50 - 100 milyon olan yerler, 350-400 milyon liraya kadar çıkabilmektedir. Bunun nedenleri çok farklıdır ama, bunu çözmenin yollarını bulmamız gerektiğini düşünüyoruz. Son düzenlemeyle zaten, kamudaki tüm mallar Hazine malı sayıldı. Dolayısıyla, burada biz yeni bir kurum öneriyoruz. Her kurumun tek başına kamulaştırma yapmaması gerektiğini düşünüyoruz, çünkü, ben mesela, burada görev yaptım, bu benim görevim değil, ama kurumda böyle bir komisyon oluşturuluyor, bu komisyon kamulaştırma bedellerini belirliyor ve mahkemelerde de bu değerler her gün artıyor. Bunun tam karşılığını bulamıyorsunuz, çünkü projelerin hayata geçmesiyle, o bölgelerdeki değer artışları sizin kamulaştırmalarınıza aynen yansıyor, hatta fazlasıyla yansıyor. O nedenle, belki, Türkiye’de taşınmazları değerleyecek, düzenleyecek ve kamulaştıracak bir kuruma ihtiyaç var. Aksi takdirde biz, bu projeleri yapanlar, kamulaştırmalar yüzünden, projelerimizi 166 istediğimiz şekilde gerçekleştiremeyiz. Size bir örnek vereyim: Örneğin, Kuzey Marmara Otoyolunun kamulaştırma bedeli yaklaşık 2.5 - 3 milyar dolar civarında. Projenin kendisi 4.5 milyar dolar, kamulaştırma bedeli buna yakın bir bedel, ki bu ilk tespitlerdir. Demek ki bu projeyi hayata geçirmek için çok büyük paralara ihtiyaç hasıl olacak. Bir başka önerimiz daha var, müsaade ederseniz onu da söylemek istiyorum. Bu Japonya’da uygulanan bir model, finansman modeliyle ilgili. Orada gördüğümüz şey şu: Kavşak alanları ve istasyon alanları kanunla, düzenlemesi, projeyi yapan kurumlara ya da idarelere, belediyelere veriliyor. Örneğin, bir kavşak alanının yaklaşık 700-800 m’lik yarıçapını eğer belediye veya kurum kamulaştırma ve düzenleme yetkisi olsa, bu alanlardan elde edilecek alanların değerlendirilmesi, ki buraya konut yapılmaması lazım, en büyük sorun insanların bir yerden bir yere gitmesi, insanları kavşak alanlarında, istasyon alanlarında tutup çalıştırabilirsek, hem çok büyük kazançlar elde edeceğiz, hem de projelerimizi finanse edeceğimizi düşünüyoruz. Örneğin, üçüncü geçiş üzerinde örnek vermem gerekirse, Hastal Bölgesi ve karşı tarafta, Çengelköy’ün arka bölümleri, tamamen kamuya ait bölgelerdir. Ama, biz şuna inanıyoruz ki, eğer bir düzenleme yapılmazsa, kısa bir süre sonra, kamu hiçbir menfaat elde etmeden, buralarda çok büyük yapılar oluşacaktır. Bunun örneği Ümraniye’deki tepe üstüdür. O nedenle biz burada, bu finansman modelinin, ulaşım projelerinde çok büyük gelirler elde edeceğini düşünüyoruz. İyi değerlendirilirse, iyi çalışılırsa, İstanbul için ve Türkiye için iyi projeler olur, diye düşünüyoruz. OTURUM BAŞKANI- Hikmet Bey, siz de üçüncü geçişle ilgili 5 dakika içersinde toparlarsanız seviniriz. HİKMET ERKUT- (Karayolları 17. Başmühendisi)- Günaydın herkese. 167 Bölge Müdürlüğü Trafik Metin Bey resmi olanları anlattı, biraz da geleceğe yönelik olarak birtakım tasarılarımızı anlattı. Hemen söylemem gereken bir şey var, biz Karayollarında geleceğe yönelik projeleri oluştururken, kendimizi serbest addediyoruz, bir çalışma düzeni oluşturuyoruz ve belli bir olgunluğa geldiğinde de yukarılara sunuluyor. Çok büyük projelerde malum, siyasi karar gerekiyor. Projelerden bazıları şimdi o aşamada duruyor. Ben, biraz da yaşımın verdiği cesaretle, biraz emekliliği hak etmiş olmanın verdiği cesaretle, gayrı resmi olanları söylemek isterim. Burada bulunuşumu, tamamen bu noktadan hareket etmeme bağlı sayarım. İstanbul’la ilgili, üzerinde çok çalışılan bir konu, çok tartışılan, çok kavgası yapılan bir konu Üçüncü Çevre yolu konusu. Buna girmeden bir şey söylemek isterim. Şu son “su” meselesi, bizim için çok önemli bir sinyali ortaya koydu. Biz bu çalışmaları yaparken, Üçüncü Çevre yoluyla ilgili birtakım kriterler ortaya koyduk. Bu kriterler, yaklaşık 10-15 kadar kriterler idi. Bunların içerisinde teknik olanlar var, çevreye dahil olanlar var. Teknik olanlar, zaten bir yol yaparken her zaman uyulması gereken kriterlerdir. Çevreye dahil olanlar artık çok daha öne çıkarmamız gerekenlerdir. Burada, kısaca, hemen herkesin anlayacağı bir şekilde söylemeliyiz: İstanbul’da, TEM’in kuzeyinde, orman ve su kaynaklarımız var. Epeycesini telef ettiğimiz, bir kısmı kalan orman ve su kaynaklarımız var. Bunları behemehal ve çok acil bir şekilde korumamız gerekiyor, onlar üzerinde bir operasyona girişilmesine asla müsaade etmememiz lazım geliyor. Buralarda, konut yerleşimleriyle ilgili vahşi tasarılar var. bu vahşi tasarıların önüne hep beraber geçilmesi lazım geliyor, herkesin dikkatini çekiyorum. Biz araştırırız, bakarız, koridorları etüt ederiz, bu etütlerde o 10-15 tane kriteri kullanarak çalışırız. Bunların içinde fiyatı da vardır, kamulaştırması da vardır, taşıyacağı trafik, alacağı trafik hacmi de vardır, çevreye etkileri de vardır. Çevreye etkilerini ön sıraya yazdık. Geri dönülemez, yerine konulamaz şeyleri kaybediyoruz. O yüzden net olarak bir şey söylemek istiyorum, 168 burada herkesin huzurunda: Biz TEM’in kuzeyinde asla bir yol yapmamalıyız. Açık ve net. Üçüncü Çevre yolu bir ihtiyaç olarak görülüyor bizim tarafımızdan, kesin, 1998’in Aralık ayında Büyük Şehir Belediyesine resmen yazıyla, tekrar söylüyorum, ‘98’in Aralık ayında Büyük Şehir Belediyesine Projemizi, İmar Planlarına işlenmesi için resmen yazıyla gönderdik. 2007’nin sonuna yaklaşıyoruz. Şimdi, bu kriterler göz önüne alınarak düzenlenmiş bir Projeydi bu, ama İstanbul ulaşımına, şehir içi ulaşımına ne verecek diye bakmamız gerekir. Bu bazdan baktığımızda ve başka endişeler bazından da baktığımızda, biz ha babam Boğaz’ın üzerine köprü yapıp mı duracağız, bizim başka işimiz gücümüz yok mu, diye de irdelemeliyiz. Bu noktada bir optimizasyon var. Bu optimizasyonu gerçekleştirebilmek için kesinlikle bir raylı sistemi de ihtiva eden köprü olması lazım geliyor. Olay hep köprüye indirgendiği için söylüyorum, aslında biz bir yol yapıyoruz, köprü, bu yolun üzerinde tünel gibi, viyadük gibi bir sanat yapısı neticede. Bunun üzerinde mutlaka bir raylı sistem olması gerekiyor. Bizim bir güzergahımız var bununla ilgili, çok net ve çok büyük bir gerçeklikle ortaya koyuyoruz bunu. Bu raylı sistemin, Marmaray’ın eksik olan kuzey ringi olması gerektiğini düşünüyoruz. Şimdi, herkes İstanbul’u aşağı yukarı bilir. Söylüyorum hangi raylı sistemlerle kontak yapacağını. Bu raylı sistemlerin bir kısmı şimdi var, bir kısmı da henüz yok ama projelendirilmiş vaziyette. Marmaray’dan başlıyor, Kadıköy - Kartal hattında temas yapıyor, Üsküdar-Dudulu Hafif Raylı Sistemi var Belediyenin, onunla bir kontak noktası oluşturuyor, mevcut Taksim-Levent Metrosuyla kontak oluşturuyor, Edirnekapı-Sultançiftliği Hafif Raylı Sistemi var, onunla irtibatlanıyor ve Esenler Otogarı’nda, Aksaray Havalimanı Hafif Raylı Sistemi ile birleşiyor. Şimdi, bizim önerdiğimiz Marmaray’ın Kuzey Tamamlayıcı Ringi diye adını ifade edebileceğimiz bir Metro Sistemi, Boğaz bölümünde Üçüncü Köprü üzerinden geçerek, diğer güzergahlar da, onun dışındaki bölümler de kendi güzergahını, var o güzergah, kullanarak böyle bir ring teşkil edebilir. 169 Dolayısıyla, yapılmış ve yapılacak bütün raylı sistem hatlarının birleşik kaplar gibi çok uygun çalışmasını da temin edebilir, diye düşünüyoruz. Bu, aynı zamanda metroları kullanacak insanların, tabii ki, aynı zamanda karayolunu kullanacak insanların, iyi bir toplu ulaşım seçeneğini tercih etmelerinde önemli bir yardımcı olacak, diye düşünüyoruz. Bunun altını çizmek isterim. Hemen söylemem gereken bir şey daha var, hocamın iznini alarak, fazla uzatmayayım. Ulaşım Yönetimi İdaresi var. Bu can alıcı. İlk konuşmacı hanımefendinin söylediğinde de Marmaray’da bir işletmeci kuruluştan bahsedildi, çok haklı ve doğru olarak. İstanbul’da hep şikayet edilir, 17 ayrı ulaşımla ilgilenen, bir şeklide resmi ilişkisi olan idare vardır, diye. Doğrudur, hatta ilişkisi olmayanlar bile ilişkili hale geldiler son zamanda. Ama, biliyoruz ki, büyük metropollerde, dünyanın her yerinde, Ulaşım Yönetimi İdareleri vardır. Bunların her birinin farklı isimleri vardır ama, hatta her biri karbon kopya gibi birbirinin aynısı da değildir, farklı özellikleri o ülkelere, şehirlere göre vardır, lakin bunlarda iki ortak özellik görürüz. Bunlardan bir tanesi, bilgi birikimine dayalı özerk idareler şeklinde tasarlanmıştır, yani bir kanunla kurulmuştur, özerk idarelerdir ve o ulaşım bilgi birikimine sahip insanların çalıştığı yerlerdir ve bir üst idare modeli olarak kurulmuşlardır, yani sinyalizasyon tamirini bu idare yapmaz, ama genel olarak şehrin sinyalizasyonundan bu idare genel hatlarıyla sorumludur. Bu idarelerin bir başka özelliği, bunların bağımsız kanunla verilmiş finansman kaynakları vardır, en ileri ülkelerde bile. Buradaki can alıcı nokta merkezi hükümetin veya yerel idarelerin, iki dudağının arasından çıkacak lütuflara bağlı olmadan bu şehirlerdeki ulaşımı idare etmeleri bakımından finansman gücüne sahip olmaları gerekliliğinden kaynaklanır. Şimdi, bunu İstanbul’a getirirseniz, şundan bundan bağımsız, merkezi hükümet yöneticilerinden veya yerel yöneticilerden bağımsız, tamamıyla bu konuda bilgi birikimi olan insanlardan oluşturulmuş, belli yönetim kurulu olan ve teknik kurulları olan bir idareyi İstanbul’da süratle teşkil etmek lazım geliyor. Bu idarenin para havuzundan, metroları işletirken yapacağınız 170 sübvansiyondan, işte falanca, filanca yerlere yapacağınız, projesi kurum tarafından onaylanmış, ulaşım altyapısı yatırımlarına verilecek finansmana kadar olan bütçeleri, paraları buralardan sağlamanız mümkündür diye söylüyorum. Teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ediyoruz Sayın Hikmet Erkut’a. Şimdi, tabii, bu noktada biz kendi aramızdaki görüşmelerden, aşağı yukarı bildiğimiz bir şeyi Hikmet Bey bugün yarı resmi, ya da resmi olarak bir anlamda tercihini de belirtmiş oldu. Aslında Karayollarının yaptığı çalışmalar sonunda, bu 6 alternatif içerisinden, kuzey alternatiflerini desteklemediklerini, ama buna karşılık şimdiki iki köprünün arasında, eskiden Arnavutköyle Vaniköy arasında, bayağı da iyi etüt edilmiş olan güzergah üzerinde durduklarını biz biliyorduk. Bugün bir anlamda bu da burada bir kez daha açıklanmış oldu. Her ne kadar karar henüz verilmemişse de, Karayolu teknisyenlerinin tercihi bu. Üst düzeyde Başbakan, yeni bağlantı yolunun kuzeyden geçeceğini basında, bizim de okuduğumuz kadarıyla açıkladı. Bu noktada ben Sayın İsmail Üstün’e dönmek istiyorum, Arnavutköylüler Derneği, uzun süre Dernek olarak, semt girişimi olarak bu Karayollarının üzerinde durduğu bu Arnavutköy - Vaniköy geçişine karşı tepkilerini belirttiler ve bayağı da etkili oldu. Örnek bir semt girişimi hareketiydi. Bu konudaki görüşlerini alalım İsmail Beyin. İSMAİL ÜSTÜN- Teşekkür ederim. Aslında biliyorsunuz, köprüde sembolleşen ulaşım modelleri üzerindeki tartışma 1970’lerden bu yana yapılıyor. Ancak, 30 yılın üzerinde süren bütün bu tartışmalarda yer alan kesimler, uzmanlar, meslek odaları, üniversite temsilcileri, hükümet ve muhalefet partileriydi. 1998’den itibaren yeni bir güç daha, yeni bir kesim daha tartışmaya dahil oldu, bu da İstanbullunun bizzat kendisiydi. Sıradan halk dediğimiz ve 171 o güne kadar görüşlerini önemsemediğimiz, değer vermediğimiz bir kesim de sesini yükseltti ve bu kesim de, değişik etkinliklerle ulaşımla ilgili görüşleri olduğunu ifade etti. Bunu, Arnavutköy tabii, ‘98’den bu yana yaptığı bütün çalışmaları, kentte duyarlı, diğer çeşitli kesimlerin, grupların desteğiyle gerçekleştirdi ve sonuç olarak da 10 yıldan beri, yetkililerin de daha önceden açıkladığı gibi, hazır olan detayları çeşitli ortamlarda topluma sunulmuş olan bir köprü projesi gerçekleştirilemedi. Bu Arnavutköy deneyimi bize şunu gösterdi: Artık konuyla ilgili tartışmalarda, bugüne kadar önemsemediğimiz bir kesimi daha düşünmemiz, onların görüşlerini de dikkate almamız gerekiyor. Tabii, yılların getirdiği alışkanlıklar nedeniyle, Arnavutköylüler bu mücadeleler sırasında çok büyük zorluklarla karşılaştılar. Müsaade ederseniz, birkaç anekdotla bu bellekleri tazelemek ihtiyacı duymaktayım ben. Köprü ilk başta açıklandığı zaman 1998 döneminin Bayındırlık ve İskan Bakanının: “Üçüncü Köprü olacak, o kadar. Sivil topluma soracak halimiz yok.” diye bir açıklaması olmuştu. Tabii, bunun bir semt direnişine dönüşerek, İstanbul’da, Boğaziçi’nde gelişen bir muhalefetin büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Daha sonra, aradan, biliyorsunuz 8 - 9 yıl geçti ve gerek medyanın desteğiyle, gerekse de Meslek Odalarının, üniversitedeki bilim insanlarının desteğiyle bu konu daha detaylı tartışılır hale geldi. Arnavutköylüler ne yaptı? Ulaşımla ilgili yeni keşiflerde bulunmadı. İstanbul’da bugüne kadar çok güzel çalışmalar yapmış olan, değerli birikimi, saydığım bütün bu kesimlerin yaptığı birikimi altı ve aktarmaya çalıştı. Bunu aktarırken semt halkının bilinçlenmesini sağladı, medyayı bilgilendirdi, o dönemdeki medyanın da ilgi göstermesiyle konu kamuoyunda daha çok tartışılır hale geldi. Ancak bütün bu olaylar sırasında, devletten, bürokrasiden olan şikayetlerimiz de, tabii ki, hiçbir zaman azalmadı. Örneğin, bir dönem Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarını ziyaret ettiğimizde, köprüyle ilgili tartışmalar yaptığımızda, 172 “Köprü istemiyorsanız ata binin, Boğaziçi’ni yüzerek geçin” diye bize tepki göstermişti. Kendisini, bir muhtemel tahribatı görmesi için Arnavutköy’e davet ettiğimizde, “Ben Arnavutköy’e, Boğaziçi’ne gelirsem, buldozerimle gelirim.” demişti. İşte, bu tür tepkiler yaşadık. Başka bir dönem, bir Bayındırlık Bakanımız: “4, 5 kişinin Arnavutköy’de keyfi kaçacak diye, İstanbul’daki büyük prestij projelerinden vazgeçemeyiz.” demişti. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak Arnavutköylüyle İstanbulluyu karşı karşıya getirme hedefi gerçekleşmedi, çünkü Arnavutköylü sadece kendi semtinde değil, Boğaziçi’nin hiçbir yerinde köprünün olmamasını söylemekteydi ve bu da tabii, büyük bir destek gördü. Sayın Haluk Gerçek’in ve birçok öğretim üyesinin ve meslek odası temsilcilerinin de katıldığı büyük bir toplantıyla Türkiye Büyük Millet Meclisinde ilk kez bütün parti temsilcilerinin de bulunduğu ulaşımla ilgili bir toplantı yapıldı. Köprü konusu tartışıldı ve çeşitli partilerin desteği alındı. Arnavutköylü ne yaptı? Sadece bunun bir ulaşım sorunu olmadığını, İstanbul’a sahip çıkma sorunu olduğunu gördü. Tarihi ve kültürel değerlerin farkına vardı. Onları korumanın ne kadar önemli olduğunu fark etti. Kentlilik bilinci gelişti. Daha sonraki birçok İstanbul’un değişik semtlerinde yapılan etkinliklerde Arnavutköylüler gibi biz de başarabiliriz söyleminin sık sık kullanıldığını gördük. Tabii, bu dönemde topluma duyarlı kesimden, dediğim gibi üniversitelerden, medyadan gördüğümüz desteği bürokrasiden, Bakanlıktan göremedik. Örneğin, 1999 yılının başında, dönemin Bakanı Ali Ilıksoy’u ikna ettik, Arnavutköy’e gelmesi için, Karayollarındaki arkadaşlar Bakanın gelmesini engellemeye çalıştılar. “Arnavutköylüler birkaç temsilciyle Karayollarına gelsinler, biz onları proje konusunda bilgilendirelim. Bizim onların ayağına gitmemiz doğru değil” dediler. Bakanın bu ziyareti sırasında bütün Arnavutköylülerin önünde ve medya temsilcilerinin bulunduğu bir ortamda, Arnavutköylüler üçüncü köprünün muhtemel tahribatını anlatmaya çalışırken Karayollarındaki arkadaşlar “4. ve 5. köprüyü de yapacağız” dediler. 173 Dolayısıyla, İstanbul’da, çevre sorunlarına, su havzalarına, ormanlara, doğal yapıya duyarlılıkla ilgili çelişen, son dönemde çok sayıda örnekler gördük. Birçok televizyon tartışma programlarına katıldık. Birkaç toplantıdan ve televizyon yayınından sonra, Karayolları Genel Müdürlüğü, Arnavutköylülerin yer aldığı tartışma programlarına katılmayacağını ifade etti. Böylesine bir kopukluk, yapılan projeleri halka aktarmama, yansıtmama çok dikkati çekiciydi. Oysa, Arnavutköy’de, yine 1999’lu yıllarda, Ulaştırma Bakanlığına yaptığımız rica üzerine Marmaray Projesi ilk kez halka aktarıldı. Bir kahve toplantısında, sıradan insanlara İstanbul’u ilgilendiren Yüzyılın Projesi denilen bir Proje çok detaylı ifade edildi. Oysa, bu durum Karayollarının köprü projeleriyle ilgili geçerli değildi. “Ben gelirsem, buldozerimle gelirim” anlayışı değişik üsluplarla çok defa karşımıza çıktı. Aradan sekiz yıl geçti, bugüne kadar köprü yapılamadı. İşte, bu toplantıda da tekrar Arnavutköy, Vaniköy güzergahıyla ilgili ısrarı belirtilmekte. Bu projenin detaylarını merak ediyorsanız, Internet’te Vecdi Diker Grubunun sayfasına girdiğiniz zaman detaylı bilgileri elde etmeniz mümkün. Ne yapmamız gerekiyor? Vakit kısıtlı olduğu için çok daha fazla yapılan çalışmaları tekrar size anlatmak istemiyorum. Bunların çoğunu siz de takip ettiniz, biliyorsunuz. Kentlilik bilincini geliştirmemiz gerekiyor. İstanbul’a sahip çıkma duygusunu, ruhunu arttırmamız gerekiyor. Ancak, bu da kolay değil, çünkü, biliyorsunuz, yapılan son araştırmalara göre İstanbul’un nüfusunun yüzde 60’ı kendini İstanbullu hissetmiyor. Yaşadığı semte, bölgeye sahip çıkma konusunda büyük bir zafiyet var. Bütün maddi, manevi olanaklarını, hemşeri dernekleri aracılığıyla, memleketi saydığı bölgelere aktarıyor. İstanbul bugün bir rant alanı, bir talan sahası olarak kabul edilmekte ve tarihi, kültürel değerlerin önemi, ne yazık ki oldukça zayıf durumda. Bu talanı durdurmanın modeli olarak, birkaç yıldan beri söylenen bir çözüm önerisini ben tekrar bu toplantı vesilesiyle dile getirmek istiyorum: Yeni bir örgütlenme 174 modeline ihtiyacımız var. Bizim, bu toplantılarda, konferanslarda, kitapçıklarda yer alan çok değerli birikimi, uygun bir dille halka aktarmamız gerekiyor. Bununla ilgili bütün üniversitelerin, bilim insanlarının, meslek odalarının, temsilcilerinin, semt örgütlerinin temsilcilerinin de yer aldığı bir örgütlenme modelinin geliştirilmesi gerekiyor ve bu modelle kentimizde olup bitenleri aktarmamız gerekiyor. Bugün uzmanlar, üniversitedeki bilim insanları dahi, Belediyenin yaptığı projelere ulaşmada, detayları elde etmekte de zorlanmaktalar. Bugün sohbet ettiğiniz zaman, Yeditepe Tünel Projesinden bahsettiğiniz zaman, birçok insan Marmaray gibi, sadece toplu ulaşım araçlarının geçebileceği bir tünel projesi olduğunu zannediyor. Bırakın tahribatı, kente vereceği muhtemel zararları, temel içerikle ilgili bile büyük bir bilgi eksikliği var. Bu nedenle, son dönemde bazı üniversitedeki hocalarımızla birlikte yaptığımız bir çağrıyı burada ben de tekrar dile getirmek istiyorum. Böylesine bir örgütlenme modeliyle ilgilenmek isteyen arkadaşların da daha sonra bizlerle temasa geçmesini rica ediyorum. İstanbul’un kurtulması, ancak, İstanbulluyu devreye sokmamızla gerçekleşebilecek. Bugüne kadar ki bürokraside, özellikle Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Kurumunda gördüğümüz anlayışla, sorunların çözümünün de gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederiz Sayın İsmail Üstün. Şimdi, bu noktada ben Sibel Hanıma söz vereceğim ama, önce sadece bir cümle olmak üzere Hikmet Beyin bir ekleme yapması mümkün. HİKMET ERKUT- Teşekkür ederim. Tabii ki, bütün arkadaşlarımızın, insanların görüşlerine büyük saygı duyuyoruz. Sadece bir düzeltme yapmak için söz aldım. Takdir etmek lazım gelir ki, projeler belli bir onay safhasından geçmeden, işte arazi spekülasyonları filan gibi şeylere de meydan vermemek bakımından çok halk önünde tartışılamıyor. Böyle kanuni engeller de var. Ancak, Bakandan izin alarak, yanılmıyorsam 2000 yılıydı, Intertrafik Avrasya 175 Fuarının, İstanbul’da açılan Trafik Fuarının 1. sinde, ilk defa bir uydu fotoğrafı üzerine konmuş bir yol görüntüsüyle ve bilgisayar ortamında Trafik Fuarı günleri boyunca, dört gün boyunca, ilk defa İstanbullulara bu projeyle ilgili bilgi verdik. Bu Rumeli Fuar Merkezinde oldu. Tarih de 2000 yılı idi, yanılmıyorsam. Olabildiği kadar geniş insan kitlesine bunu duyurmaya çalıştık. Resmi prosedürler nedeniyle, diğer kurumları da, resmi kurumları da bağlayan bir şeydir bu, yani projeler onaylanmadan, mesela, bizim için konuşmak gerekirse, imar planına işlenmeden koridor, bunu paylaşmak mümkün olamıyor, tamamen kanuni prosedürlerle oluyor. Bunu da belirtmek istedim. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Evet, Sayın Sibel Köylüoğlu, World Resource Institute’den. SİBEL KÖYLÜOĞLU- İyi günler. Ben, Dünya Kaynak Enstitüsünün Sürdürülebilir Ulaşım Merkezinde çalışıyorum. İstanbul’da Büyükşehir Belediyesiyle, trafikte sıkışıklık ve trafikten kaynaklanan hava kirliliği konularında. Hikmet Beyin konuşmasını dinledikten sonra bir örnek vermek istiyorum. Amerika ve Kanada arasında bir köprü yapımı söz konusu. Köprü, kararı alındıktan sonra üç yıllık bir süreç yaşandı ve bu üç yılda iki konu çalışıldı. Birincisi, köprüyü buraya yaparsak trafik akışını nasıl etkileyecek?, ikincisi de köprünün çevre üzerindeki etkileri ne olacak? ve bu çalışmayı üçüncü şahıslara yaptırdılar. Bu, hem Kanada Hükümeti tarafından, özellikle Kanada tarafından gereken bir çalışmaydı. Merak ediyorum, bu üçüncü köprü konusunda böyle bir Çevre Değerlendirmesi yapılıyor mu siz projelerinizi hazırlarken? HİKMET ERKUT- Evet, mutlaka yapılıyor. Bir ÇED Raporu hazırlanıyor. Bir çevre değerlendirmesi zaten mecburi var. 176 SİBEL KÖYLÜOĞLU- Ama bunu siz yapıyorsunuz. HİKMET ERKUT- Biz yapıyoruz, projenin çapına göre, çok büyük bir şeyse, yani bizim ilgilenebileceğimizin dışında büyükse firmalar … (01:08:33) SİBEL KÖYLÜOĞLU- Tabii, o zaman da bir soru beliriyor insanın kafasında. Bir Çevre Değerlendirmesi yapıldıysa, hâlâ üçüncü köprünün, su havzalarının, ormanların içinden geçmesine nasıl evet demek mümkün? HİKMET ERKUT- Asla yapmamamız gereken bir şey olduğunu söyledim. Bu sorunun muhatabı, Karayollarında çalışan ve bunun olmaması gerektiğini baştan beri söyleyen teknik insanlar değil de, tercih yapanlara bunu yöneltmek lazım geliyor, diye düşünüyorum. Evet, bence de orman ve su kaynaklarına asla dokunmamalıyız. Kuşların göç yollarına dokunmamalıyız. Çok açık ve net. Başta söyledim, kendimi serbest hissettiğim için bunları söyledim. Bilmiyorum, yeteri kadar açık mı? SİBEL KÖYLÜOĞLU- Tabii, o zaman da yapılan Çevre Değerlendirmesinin karar sürecindeki rolü ne? Yapılmış olmak için mi yapıyoruz, yoksa gerçekten o da karar sürecinde göz önünde bulunduruluyor mu? Mesela, Kanada’da eğer Çevre Değerlendirmesi olumsuzsa, ona baka baka, veyahut, ona rağmen böyle bir karar almak söz konusu olamaz. İsmail Beyin konuşmasını ilgiyle dinledim. İki buçuk yıldır İstanbul’dayım ve benim Türkçe’de çok sevdiğim bir söz vardır: “Akıl akıldan üstündür.” Sürdürülebilirlik konusunu ele aldığımızda, bunun en önemli prensiplerinden biri de, paydaşları karar sürecinin içine sokmak, hatta karar süreci değil, çözüm oluşturma sürecinde, tüm paydaşların yer alması da söz konusu. Bence, biz Türkler, bunu demek ki yüzlerce yıl önce anlamışız, uygulamaya geçirmekte biraz zorlanıyoruz. Örneğin, herkes tarafından kabul ediliyor, “trafik İstanbul’un en büyük sorunu” diyoruz. Bakıyoruz, Hükümet büyük bir toplantı yapıyor, Ankara’dan Bakanlar geliyor, vesaire, ama o toplantıda üniversiteler yok, meslek kuruluşları yok, kendi kendilerine konuşuyorlar. Büyük konferanslar yapılıyor, bunu üniversiteler 177 düzenliyor, meslek kuruluşları düzenliyor, Türkiye içinden ve yurtdışından uzmanlar getiriliyor ve bu sırada bakıyorsunuz, Hükümetin o toplantıda varlığı ya çok zayıf veya çok yok. Kısır bir döngü içine girmiş. Bu diyalogu bir şekilde açmamız lazım. Bir kere, ulaşım sistemi bir sorun ve gerçekten çözüm bulmak istiyorsak, tüm paydaşları bir araya getirmemiz lazım. Bu, hükümet, endüstri, STK’lar, hizmet verenler, burada taksi şoförü de konuşacak, otobüs şoförü de konuşacak, hizmet alanlar, öğrenciler, alışverişe gidenler, çalışanlar, yani artık İstanbul’da trafik disfunctional, felç olmuş. Bunu kendi kutularımızda, kendi çapımızda, kendi dar düşünce çerçevemizde bakarak çözüm olmuyor. Dolayısıyla, bir şekilde ciddi anlamda bir diyalog yaratılması lazım. Artık İstanbul’u sevenler, İstanbul’da yaşayanlar olarak tümümüz bir araya gelip, ancak öyle adam gibi çözüm üreteceğiz. Ben size bir çevre projesinden bahsetmek istiyorum. Büyük mü, değil mi, buna siz karar verirsiniz. Yaklaşık 1.5 yıldır Çevre Koruma Daire Başkanıyla İstanbul’da Emisyon çerçevesinde, Envanterini İstanbul’un araç çıkartıyoruz. parkını Burada, belirledik ve bu o çalışma araç parkı çerçevesinde, geçen Kasım ayında üç hafta boyunca İstanbul trafiğinde seyreden araçların emisyonlarını ölçtük. Bu egzoz borusundan çıkan emisyonları bizzat ölçtük. Aynı zamanda GPS sayesinde o araçların hareketliliğini de belirledik. Böylece İstanbul’da trafik akışı konusunda bir resim nihayet ortaya çıkmaya başladı. Raporlarımız tamamlandı, önümüzdeki birkaç ay içinde bu öğrendiklerimizi, bulgularımızı sizlerle paylaşacağız. Enteresan sadece birkaç şey koymak istiyorum ortaya. Birincisi, pik saatlerde yollara baktığınızda araçların yüzde 80’i falan otomobil, binek arabası. Taksi değil, binek arabası. Taksiyi ayrı tuttuk. Bu bana şunu söylüyor, yani hepimiz artık işe arabayla gidip geliyoruz. Gidemeyenler de otobüslere tıkılmış vaziyette. Bu enteresan ve bence çok düşündürücü. 178 Gerçi, diyeceksiniz, bu diğer ülkelerden çok daha farklı mı? Sao Paolo’ya, Mexico City’ye falan baktığımızda, oralarda da yine yüzde 70, yüzde 80 gibi oranlar görüyoruz ama tabii, onlar da aynı şekilde trafik konusunda kilitlenmiş kentler. İstanbul Araç Parkının CO2, karbondioksit emisyonlarına baktığımız zaman, kilometre başına 330 gram falan gibi bir rakam çıktı, yani oldukça ciddi bir rakam. Şöyle bir zarf arkası hesaplama yaptım ve Boğaz Köprüsünü ele aldım. Yaklaşık 1.5 km olarak aldım onu. Serbest akış olduğu zaman 1 saatte 1 800 araç, bu, ulaşımcı arkadaşların bana verdiği bir rakam, İstanbul’da da araç başına 1.7 kişi ortalama olduğunu düşününce, yaklaşık 3 000 kişi 1 saatte oradan geçiyor. Oradaki, o 1 800 arabanın geçişinden 900 kg CO2 çıkıyor. Bu az mı, değil mi, önemli değil. Otobüslerimize baktık, İstanbul’daki otobüs parkı, kilometre başına 1 kg’ın üzerinde CO2 salgılıyor, fakat aynı şeritte, 2 dakikada bir otobüs geçtiğini düşünürsek ve bu otobüslerde ortalama 100 kişi olduğunu düşünürsek, ki bu İstanbul’da çok da olağanüstü bir rakam olduğunu sanmıyorum, aşağı yukarı aynı sayıda insan geçiyor o şeritten, yine o 1 saat içinde. Otobüs şeridinden toplam 50 kg CO2 söz konusu. Arabalardan 900 kg, otobüsten 50 kg. Şimdi, burada hata yaptığımızı düşünelim, iki misli, üç misli, dört misli daha fazla olduğunu düşünelim. Dolayısıyla, özellikle bugün, Türkiye’nin iklim değişikliği, kuraklık, vesaire gibi sorunlarla karşı karşıya olduğunda, ulaşım politikalarında artık sera gazları, diğer emisyonları da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Teşekkürler. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederiz. Şimdi, bu Yuvarlak Masa Toplantısı ve diğer toplantılar şehir plancıları tarafından düzenlenmekle beraber, bu Yuvarlak Masa da henüz şehir plancıları söz almadı, kısa bir görüş bildirme dışında. Biraz şehir plancılarına dönelim. Orhan Demir’den başlayalım, Yüksek Şehir Plancısı. O ulaşım 179 konularında uzun süredir çalışıyor Şehir Plancısı olarak. Onun görüşlerini alalım. ORHAN DEMİR- Çok teşekkür ederim. Aslında benim büyük projem yok şehir plancısı olduğum için. Onun için fazla da zamanınızı almayacağım. Yalnız, tabii büyük projem olmadığı için de bir konuşma hazırlayarak gelmedim buraya. Şimdi, Sayın konuşmacıları dinlerken, büyük projelerin ortak özelliği nedir, diye kendi kendime düşünürken, biri dışındaki büyük projelerin tümünün master planlarda yer almadığını fark ettim. Biz plancı olarak bir şeyleri planlamaya çalışırken, tartıştığımız büyük projelerin neredeyse tamamı planlarda yer almıyor. Biraz aklıma Nasrettin Hoca’nın çok meşhur bir hikayesini getirdi. Cenazede giderken, tabutun kapağı aralanır, içerden birisi çıkar: “Aman hocam, ben bayılmıştım, beni öldü zannettiler, yıkadılar, şimdi de gömmeye götürüyorlar, beni ne olur buradan kurtar.” Hoca bir adama bakar, bir kalabalığa bakar, “Bu kadar insana ben nasıl laf anlatacağım” diye düşünür ve dönüp der ki: “Sen ölmüşsün, haydi Allah Rahmet eylesin, gir tabutun içine.” Bizim planların durumu da biraz buna benziyor. Planlar bir yandan yapılıyor, ama uygulamaya gelince o kadar çok çıkar grubu ve o kadar çok kafasında proje olan insan var ki, herkes bir ucundan çekmeye başlayınca maalesef planlar kısa sürede artık kullanılmaz hale geliyor. Şimdi, tabii, herkesin kafasında büyük proje olması çok iyi bir şey. Herkesin projesini yaratması, katılımcılık açısından da çok iyi bir şey. Yalnız, bu büyük projeler, siyasi erkite söz sahibi olan insanların kafasında olmaya başlayınca bazı tehlikeler yaratmaya başlıyor. Çok yaşadık bunun örneklerini. Genç arkadaşlarımız hatırlamazlar ama, ilk LRT sistemi yapılırken, 1986 Ulaşım Ana Planında olan bir hattı ve İkitelli’ye kadar uzatılıyordu. Ama para yetmediği için Otogarda kesildi, daha sonra siyasi irade değişikliği Belediyede olunca, hat birden bire aşağıya döndü ve şimdi hâlâ o yanlışları bir anlamda düzeltmekle uğraşıyoruz bir yandan, yeni 180 yanlışlar da başka yanlışlar doğuruyor. Tabii, ülke genelinden başlayan hiyerarşik bir düzen içersinde bunlar planlanıp uygulanmadığı için de, biz maalesef Ulaşım Ana Planının hazırlanması sırasında tartışacağımız şeyleri böyle, kendi kendimize bu toplantılarda tartışıyoruz. Başka bir yerde de Ulaşım Ana Planları hazırlanıyor tabii bu arada. Böyle olunca, herkes her konuda da karar vermeye kalkışıyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, tenzih ederek söylüyorum ama, işte, Karayolları, ülkenin arazi kullanım planları konusunda bir şeyler söylemeye başlıyor. “Limanı şuraya alalım, üçüncü havaalanını buraya yapalım” demeye başlıyor. Hikmet Bey, köprüden bahsederken, bir anlamda sevindirici gerçi ama, raylı sistemleri planlamaya başlıyor. Marmaray’ın bağlantısını tamamlıyor. Dediğim gibi, herkesin kendisinin projesi olması sevindirici şeyler ama, bunların hepsinin bir plan içersinde, bir bütünlük içersinde ele alınıp, sonra da böyle tartışılmaması gerekir, diye düşünüyorum. Çok teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederiz Sayın Orhan Demir. Şehir Plancıları Odası adına görüş bildireceksiniz herhalde. Ben burada plan kavramı karmaşası var. Sayın Orhan Demir’in de belirttiği gibi, Ulaştırma Ana Planı İstanbul’un şu anda yapılmakta. Önümüzdeki Kasım ayında bitecek kısmet olursa. Ama büyük projelere de karar verilmiş durumda. Dün de burada belirtmeye çalıştım. Bu projeleri kendi planına dahil edecek mi, yoksa başka yeni büyük projeler mi çıkacak, o konuda henüz bilgimiz yok. Ne düşünüyorsunuz bu konularda. ALİ RIZA NURHAN- Bir Şehir Plancısı olarak ya da Odanın görüşü olarak da belirteceksek, Orhan Beyin kaldığı yerden devam etmekte fayda var. İstanbul’un üst ölçekli planlarının, bir kademeli planlama birlikteliğiyle ele alınarak en alt ölçekteki uygulama planlarına kadar bütünlüğü sağlanmadan ve bu planlar içinde yer alan planlama kararları ve yer seçim kararlarını birbirine endekslemeyen ulaşım kararları olduğu zaman, kendi kendine yeni sorunlar ortaya çıkartıyor. 181 Aslında konuşmama başlamadan önce Metin Beyin ve Hikmet Beyin konuşmalarıyla ilgili bir değerlendirmem var. Karayolcu arkadaşların -halk deyimiyle söylüyorum-, raylı sistemi öne çıkartır şekilde konuşması gerçekten sevindirici ve iyi bir gelişme olarak düşünüyorum. Metin Bey bunu söyledi, ben Metin Bey söylerken, inşallah kişisel görüşü değildir, Kurum görüşüdür diye düşünürken, Hikmet Bey peşinden, “Benim korkum yok, kişisel görüşüm” gibi söyledi. Gerçekten Kurum görüşü mü, onu merak ediyorum, yani Ulaşım Bakanlığına bağlanmakla birlikte böyle bir kabuk değişimi mi oldu, onu merak ediyorum. İkincisi, açıklamalarınızdan, Marmara’da yapılacak bir dolu projeden bahsettiniz. Bu projeler Üçüncü Köprünün gerekçesi olan şehirlerarası trafiğin, bir anlamda, İstanbul’un üzerinden alınması sonucunu ortaya getiriyor. Dolayısıyla, üçüncü köprüye gerek kalmıyor. Şimdi burada, o projelerle beraber Üçüncü Köprü, raylı sistemi içerse de, gereksiz hale geliyor mu, gelmiyor mu, bu projelerin bir bütünlüğü, birlikteliği, Karayolları içinde ya da Müdürlük içinde değerlendirildi mi, onu merak ediyorum. Üçüncü köprünün raylı sistemi de içermesi, acaba şu düşüncenin devamı mı: Karayolu olarak kamuoyu buna tepkili, Üçüncü Köprüyü yapamayacağız, raylı sistem de olsa içinde acaba gerçekleşir mi, düşüncesi de etkili mi acaba diye ben notları almışım. Bunların cevabını konuşmamdan sonra da alabilirim. Büyük yatırımlar deyince, aslında İstanbul bağlamında baktığımızda, büyük yatırımları iki grupta toplamak gerekiyor. Birincisi, noktasal olarak bunları tasarlayanların ve düşünenlerin kendisinin büyük olduğunu düşündüğü projeler. Kentin içinde noktasal planlama kararlarıyla, ayrıcalıklı imalatlarıyla beliren planlama kararları. Bunların büyük bir kısmı kentin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş şekilde alışveriş merkezleri. Bir plan bütünlüğü içinde olmayan merkezler. Mesela, bunun dışında, kişilerin girişimleriyle elde edilen bu şeylerin dışında, bir de Belediyenin ve merkezi hükümetlerin de aldığı büyük yatırım kararları var. Mesela, kamuoyunun çok tepki gösterdiği Haydarpaşa, Galata Port, Sea 182 Port gibi bir dolu konu var. Mesela, Formula 1 yarış pisti. Havza alanının içinde 18 delikli golf alanlarının olması, Olimpiyat Stadı gibi birtakım noktasal şeyler de İstanbul’un kent ya da metropol bütününde bir planlama kararıyla üretilmemiş ve kendiliğinden yer seçimleri belirlenmiş büyük yatırımlar. Demin dediğim gibi, bunları tasarlayanlar için büyük yatırımlar. Dolayısıyla, bunların yer seçimleri, sadece o kişilerin girişimleriyle belirlendiği için, İstanbul’un içindeki ulaşım etkileri, hiçbir şekilde hesaplanmamış ve İstanbul’a ulaşım maliyetleri ortaya konmamış. Sonrasında baktığımızda, ortaya çıkan gelişme şu: Yatırım yapılmış, bitmiş, halk buraya ulaşamıyor, haydi çevre yolu yapalım. Olimpiyat Stadına ulaşmak için çevre yolu yapıyoruz, Formula 1’e ulaşmak için çevre yolu yapıyoruz. Mesela, Tuzla’da bir Roro Limanı yapılıyor. Kişisel bir yatırım, ama ona ulaşmak için çevre yoluna bağlamak için ayrıca bir çevre yolu yapmaya çalışıyoruz. Bunların bütün maliyetleri tekrardan kamuya mal oluyor. Dolayısıyla, halk bunları kendi cebinden finanse ediyor. Büyük yatırımı yapan büyük kazanıyor, ama halk bunun bedelini ödüyor. Öyle de bir gerçek var İstanbul’da. Altyapı konusunda Türkiye olarak çok başarısızız. Mesela, ben gençliğimde, öğrencilik dönemimde, Kutluköy Toplu Konut Planında çalışma şansı buldum. O dönemde planlama çalışmaları yapılırken, Toplu Konutun içinde 20 metrelik, 25 metrelik, 30 metrelik yollar ayrıldı ve biz, İstanbul’da şu ana kadar bulunmayan yol genişlikleri, E5 bile bu kadar geniş değil, hani Toplu Konutun içinde çok da fazla yoldan dolayı alan kaybı oluyor, daraltsak mı diye düşünürken, şu anda o yolların Toplu Konut için yetmediğini görüyoruz. Ama, bir diğer konu, Toplu Konuta, içindeki araç trafiği için bu kadar geniş yol ayırırken, o Toplu Konut alanını TEM yapılana kadar ve Havaalanı Kavşağı yapılana kadar kente bağlayamadık. Herhangi bir toplu taşım sistemi ya da karayolu sistemiyle yapamadık bunu. 183 Hep böyle alınan noktasal plan kararları üst ölçekten bağımsız olarak ve İstanbul’un fonksiyon dağılımı göz ardı edilerek alınmış kararlar. Birincisi, ulaşımın dışındaki büyük yatırımlar anlamında bunları söyleyebiliriz. Ulaşım adı altında büyük yatırımlar diye baktığımızda, üçüncü köprü ve deminden beri konuştuğumuz ve hiç konuşmadığımız Marmaray’a alternatif olan Araç Geçişli Tüp Boğaz Geçişi. Bunların getirilerine baktığımızda, çok daha vahim sonuçlar, yani noktasal planlama kararları belki çevresiyle önemli tahribatlar getiriyordu ama, Üçüncü Köprü ve bu Tüp Araç Geçişi, İstanbul’un geneline büyük tahribatlar getirecek. Bunu nasıl değerlendirdiğimize baktığımızda, Birinci ve İkinci Köprünün İstanbul’un makro formuna yaptığı katkıları ortaya koyarsak belki değerlendirebiliriz. 1950’li yıllarda İstanbul, tarihi yarımada ve Beyoğlu, kısmen Kadıköy, Üsküdar’la sınırlıyken 1973 yılında, Birinci Köprünün açılmasıyla Kartal’dan Bakırköy’e kadar lineer olarak gelişti. E5 hattıyla birlikte gelişti. Hafif de Beşiktaş’a doğru bir gelişmeyi gerçekleştirdi. Tabii, burada İstanbul’a önemli sayıdaki göçü ve bu göçün sonucundaki kaçak yapılaşmayı da göz ardı etmememiz gerekiyor bu gelişmede. İkinci Köprüyle beraber İstanbul’un makro formu, biraz daha kuzeye çıkarak, o zaman Taşlı Tarla diye anılan Gaziosmanpaşa ve Bakırköy’ün üstündeki yerleşmeleri, Anadolu Yakasında da Ümraniye ve Pendik, Kartal’ın kuzeyindeki yerleşmelerin daha çok ulaşılmasını ve TEM’in de üzerine sıçramasına neden oldu ve dolayısıyla İkinci Köprüyle beraber İstanbul’un doğal kaynakları olan su ve orman rezervi büyük ölçüde kaybedildi. Dolayısıyla, bu kayıp, gözünüzün önünde canlansın diye söylüyorum, 1950’li yıllarda Fatih Ormanı diye bilinen ormanlar Sarıyer’e kadar geri çekildi. Anadolu Yakasında da Çamlıca’dan hemen sonra başlayan ormanlar Ömerli’ye, Sarıgazi’ye kadar gitmiş vaziyette. Ümraniye’de ormanla vatandaş arasında hâlâ devam eden davalar var, bu alan orman diye. O alanların tamamı ormandı ve şu anda hepsi tüketilmiş vaziyette ve Sarıgazi’ye, Ömerli’ye kadar geriye çekilmiş vaziyette orman alanları. 184 Bu geriye çekilişi, su havzalarında da kayıplarla ödedik. Mesela, Elmalı Su Havzası, şu anda rezervlerin dışına çıkartıldı, Küçükçekmece Su Havzası rezervlerin dışına çıkartıldı. İstanbul’un su ihtiyacının yüzde 40’ına yakınını sağlayan Ömerli’nin Paşaköy kolu kirlilikten ve kokudan yanından geçilmez hale geldi ve Ömerli de, yakın bir gelecekte bu yapılaşma hızıyla devam ederse elden gitmek durumunda. Şimdi, Üçüncü Köprü yapılırsa, İstanbul’a etkisi ne olur. Bu gelişme trendiyle baktığımızda, bence Ömerli’yle Sazlı Bosna Barajı arasında Boğaz hattı haricinde, kesintisiz konut alanlarının gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkar ki Üçüncü Köprüyü gündeme getirirken bunu çok farklı düşünmek lazım. Boğaz’dan geçen Araçlı Tüp Geçişi için de şu sonucu değerlendirmek lazım. Burada Kaptan Hocam da var, önemle karşı çıkıyor, biliyorum, o projeye de. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda, tarihi yarımadadaki araç pompalamamız nedeniyle, otopark ihtiyacının baskısı sonucu, kullanılmayan tarihi nitelikteki yapıların tamamı yakılarak ya da yıkılarak otopark alanına çevrilecek ve büyük bir kültürel değer kaybımız olacak orada. İkincisi, Karayolcu arkadaşlarımızın da söylediği gibi, önemli olan insanların ulaştırılması, araçların ulaştırılması değil. Dolayısıyla, raylı sistemin öne geçirilmesi gerekiyor, diye düşünüyorum. Daha sonra soru - cevaplarla açarız. Şimdilik bu kadar söyleyeceklerim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Şimdi Kevser Üstündağ, yine Şehir Plancısı olarak görüşlerini söylesin bize. Sonra size tekrar döneceğim. Bazı sorular var. KEVSER ÜSTÜNDAĞ- Tekrar merhaba diyeyim ben herkese. Aslında ben buraya gelmeden önce, dün de bu Yuvarlak Masa Konseptinden çıkan mantığı düşünmeye başladım ve dün buraya geldiğimde birçok yeni fikirler ortaya çıktı. Tabii, bizim meslek deformasyonundan dolayı, akademisyen olduğumuz için, önce bir içerik, önsöz falan hazırlıyoruz, ondan sonrasında 185 içeriğin birincisi, ikincisi, üçüncüsü geliyor. Sabah geldiğimde, Haluk Beyle konuşurken, baktık ki Yuvarlak Masada sadece biz olacağız, yani şu anda çizgi halinde olan, bu alanda çalışan kişiler. Hatta bununla ilgili de, düne nazaran, “niye müşterimiz yok?”, diye de endişelendik. Bunun nedeni, acaba, dün konutun ya da sosyo-ekonomik konuların konuşulması mıydı, yoksa, her konuşmacının kendi grubuyla burada olması mıydı? Mahalle derneklerinin, Arnavutköy Derneğinin burada olması da bizim için çok çok anlamlı, ama bizim posterde yazdığımız “İstanbul buluşmalarında kentli de davetlidir” sözünü kimse üstüne alınmıyor. Bu anlamda bizim iki gündür de konuşmaya çalıştığımız ve ortak olarak dile getirmeye çalıştığımız bazı kavramlar herhalde doğru yerlere iletilemiyor, diye düşündüm. Onun için, büyük proje kavramını kavramsallaştırma adına, dünkü açılış ve çerçeve konuşmasında Murat Güvenç’in belirttiği gibi, biz acaba bazı kavramların üzerine takılıp, bazı projelerin adlarını anıp, içlerini boş mu bırakıyoruz? Bu anlamda, dün konutu, sosyoekonomiyi, bugün ulaşımı ve sonrasında da büyük yatırımları tartışacakken, hepsini hâlâ tek tek sektörler olarak tartışmaya devam ediyoruz. Burada konuşulanları, sektörleri tek tek ele aldığımız zaman, dünkü Arnavutköy Derneğinden gelen arkadaşımız, Ayşen Yazıcı’ydı herhalde, kendi mahallelerini, kendi bir aradalıklarını nasıl savunduklarına dair çok güzel örnekler verdi. Biz büyük projeler derken, Marmaray’dan bahsediyoruz, fakat bu Marmaray aslında, kendi başına ulaşım projesiyken, kentin asıl nesnesi olan insanlara ne kadar yakında ya da onlardan ne kadar uzakta, onun farkında mıyız? İşte, bu farkındalığı yaratmak aslında, bizim sadece masalar üzerinde toplandığımız noktalarda değil, aslında bizim bu anlaşılabilir dili, nasıl bir araya getirip, nasıl yazıp, çizip, hatta işte ben, sesimin kısıklığından dolayı, yazıp çizmeye de başlamanın gerektiğine inanıyorum. Birlikte nasıl, neler yapabiliriz, biraz bundan bahsetmek istiyorum. 186 Dünkü kaygımız, Haluk Beyin de kaygısı şuydu, aynen benim dile getirdiğim şeylerdi: Yan yana geliyoruz, ama bunu uygulamaya geçirdiğimizde, burada unuttuğumuz kesim, aslında bizim şu anda çok azı yanımızda olan, bazı dernekler, bazı sivil toplum kuruluşları ya da medya olabiliyor. Bu anlamda, biraz kaygınızı azaltmak için, zaten hep birlikte bu alanda çalıştığımız için, bir örnekten bahsetmek istiyorum, sonra yine kavramlar ve dil olarak ulaşımdaki büyük projelere yeniden dönmek istiyorum. Bizim bu anlamda, artık sokağa çıkmamızın zamanı geldiğine karar vermiştik. Buna kim karar verdi? Akademisyenler ve sadece yatırımı sıfır olan, yani gönüllülük usulüyle, hani büyük projeler dediğimizde, tek tek tanımlamaya başladığımızda, büyük projeler, aslında, acaba yatırımlarıyla mı, bütçeleriyle mi büyük bir proje oluyor, ya da alanlarıyla mı, ya da kent planında alınan kararlarla mı, büyüklerin aldığı kararlarla mı büyük proje oluyorlar? İşte bu büyük projeleri nasıl biz küçük adımlarla başlatabiliriz, bundan size biraz bahsedeceğim, çünkü her büyük proje, dünya turları bile, küçük adımlarla başlıyor. Aslında biz, bu kavramsallaştırdığımız ve bugüne kadar kaynakların adil dağıtımından, plancı olarak, üzerimize düşen tüm görevleri, inşaat mühendisleri olarak, trafikteki akışın sağlanması için yaptığımız bütün hesaplamaları ortaya koyuyoruz, ama bunların ortaya konma nedenleriyle, sonuçta kapısının önüne çıkan bir yayadan, ya da evinin kapısını açtığında kapısının önüne çıkamayan, arabalarıyla park etmiş, bütün şehri işgal altında olan, şu anda bu toplantıya gelirken bile kendimize karşı sebep olarak bulduğumuz, tek önemli sebebimiz “trafik yoğundu gelemedik”. Artık bu benimsenmiş bir hal aldı İstanbul’da ya da Türkiye’de diyelim. Bu örnek aslında bizim, “ayda bir gün sokak bizim” diye ortaya çıktığımız, gönüllülük usulüne dayanan, yatırımı sıfır olan, büyük bir proje olmayan bir örnek. Buna nasıl karar verdik? Trafik Kazaları Önleme Derneği, çünkü kentlerde yaşanan trafik kazaları aslında, nasıl ulaşımın en önemli parçasıysa, kent yaşamının da en tehlikeli noktası. Bununla birlikte, kendimizi kapının önüne çıktıktan sonra kentin bir parçası olarak 187 hissettiğimiz için, artık bizim projelere ya da büyük yatırımlara ya da bize tanımlı olan ya da gazetelerde gördüğümüz, belki kendisi küçük ama medyanın bize büyük proje olarak tanımladığı bazı şeylerin etkisindeyiz. Bu anlamda, kentin sokakları, aslında kent mekanının en önemli buluşma noktaları. Dünkü, Ayfer Candan Hanımın bize sorduğu soru gibi aslında, plancıların bu karşılaştırma mekanlarını nasıl kent içerisinde oluşturacakları üzerinden yorum yapmıştı. Aslında, bizim var olan sokaklarımızı kullanamaz durumdayız. Biraz önce bahsedilen, işte, kentlerin araçlara göre planlanmış olması ve insanların göz ardı edilmesi. Tabii, bunlar da aslında artık giderek klişe laflar olmaya başladı. Ama biraz önce bahsettiğimiz LRT’ler, CO2’ler ya da pik saatler, aslında bizim, kimin için ve nasıl yaptığımız büyük projeleri, biraz soru işareti altında bırakıyor. Eğer biz, ortak bir dil geliştirmiyorsak ya da birlikte bir şey yapmıyorsak, üretmiyorsak, bu sadece kağıt üzerinde bir proje ya da plan ya da ana karardan öteye gitmiyor. Bunu nasıl gerçekleştirebiliyoruz? Nasıl küresel ısınmadan bahsettiğimizde, suların gideceğinden bahsettiğimizde kimse üzerine alınmıyordu, çünkü küresel, hani bütün dünyanın. Ama, “hadi bakalım, musluğunu kapat” dediğimiz zaman, o kadar ciddi ve kendine özgü bir sistemin içinde buluyor ki kentli kendisini, o zaman farkına varıyor. Bir gün geleceğine inanıyorum ki, “lütfen kontağınızı kapatın” diyeceğiz. Ama bunu demek isteyenler uzmanlar olmamalı. Bunları, insanların kendilerinin, gerçekten kentin bilincinde, kentin kültürüyle, kentin geleceğe açık vizyonlarıyla algılanabilir halde hissetmeleri gerekiyor. Hani, büyük dünya turları küçük adımla başlıyor ve sonuçta gerçekten, belki de meslek deformasyonu, yine altını çizmek gerekiyor, plancı olarak ve bir eğitmen olarak, mutlaka umut olması gerekiyor projelerimizde. Bu büyük yatırımlar ve büyük projeler bizi korkutmamalı. Bunların her birinin sokaktaki insanın anlayabileceği ve onunla paylaşabileceğimiz zaman gerçekten büyük bir proje olacağına inanıyorum. 188 Ben teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederiz Kevser. Evet, son konuşmacımız Dr. Yener Birliker, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğünden. Buyurun. DR. YENER BİRLİKER- Herkese merhaba. Ben de 1. Bölge Müdürlüğünde görev yapıyorum. Bu manada iki Bölgenin görevini tanımlamak istiyorum öncelikle. Karayolları, Türkiye çapında, coğrafi olarak 16 Bölgeye bölünmüş. Bu 16 Bölgenin her birinde bir Bölge Müdürlüğü var, yalnız Trakya’nın tümünü kapsayan, Anadolu’da da Sakarya, Gümüş Ova, Geyve, Yalova’ya bir yay çizerseniz o kısmı kapsayan bir coğrafi bölgede iki tane Bölge Müdürlüğümüz var. Bir tanesi 1. Bölge Müdürlüğü, diğeri de Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü ve her iki bölgenin de sınırları çakışıyor görev tanımlarında. Yalnız, görev olarak Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü otoyollar ve bunların bağlantı yollarıyla ilgileniyor. Bunun dışında kalan devlet ve il yolları da 1. Bölge Müdürlüğünün görev sahası içerisinde. Bu tanımı yaptıktan sonra, ben bu konuşmalar çerçevesine geçmeden önce bir iki şey söyleyeceğim. Karayolları 1. Bölge Müdürlüğünün İstanbul il sınırları içerisinde halen başlamış, devam etmekte olan iki tane projesi var. Bunları kısaca tanıtmak istiyorum. Bu iki proje, Boğaz’ı eksen kabul edersek, her iki taraf da birbirinin simetriği gibi duran, biri Avrupa tarafında Hasdal Kavşağından başlayıp kuzeybatıya doğru yay çizerek devam eden Kemerburgaz, Yassıören, Hadımköy ayrımında, eski İstanbul, Edirne yolu güzergahının iyileştirilmesi diyeceğim, çünkü standardı çok düşük kalmış bir yol. Başlangıçta, Göktürk Bölgesine kadar olan kısmı, 2x2 olarak projelendirilmiş, ondan sonraki Yassıören’e kadar olan kısım 2x1 olarak projelendirilmiş bir proje. Projenin ihalesi, başlangıcı 1991 yılı, 16 yıl geçmiş, halen devam eden bir proje. Bu 189 Türkiye’nin bildiğimiz sorunundan kaynaklanıyor. Tabii, bu kadar uzun süre devam ettiği için, zaman zaman çeşitli revizyonlara uğramış. Bu revizyonlar, şerit sayısının arttırılması, yolun bölünmüş hale getirilmesi, kavşak ilaveleri, kavşakların eş düzey öngörülüyorken köprü hale getirilmesi gibi şeyler. Dolayısıyla, bu proje de bir bütün olarak şu anda 2x2 olarak yapılıyor. Hasdal’dan itibaren Göktürk’e kadar olan kısım bitirilmiş durumda, bu yıl kısmet olursa Göktürk’ten sonraki bir 6 km’lik kısmı da binder tabakası seviyesinde açmayı planlıyoruz. Şu anda bir engel yok, açabileceğimizi umuyoruz. Bunun, dediğim gibi, Boğazı eksen kabul edersek, simetriği durumundaki Şile bağlantı yolu var Anadolu tarafında da. Hemen hemen, ikisi de aynı uzunluklarda. Kemerburgaz yolu 43.5 km, Şile yolu da 46 km. Şile yolu da Kemerburgaz Projesi gibi eski bir Proje. Demin yanlış söyledim, Kemerburgaz ’93, Şile Yolu ’91 İhalesidir. Şile Yolu da 46 km. Bunun da büyük bir bölümü tamamlanmış durumda. Yalnız, çok eski bir proje olduğu için bir miktar standardında düzeltme ihtiyacı duyulan bir proje. Tırmanma şeritleri ilavesi gibi, Kurt… (01:47:36) çaplarının daha iyileştirilmesi gibi, düzenlemeler söz konusu. Bu çalışmalar, bu şekilde devam ediyor. Karayolları İstanbul içerisinde birçok projeye imza atmış, bunları gerçekleştirmiş. Vatan Caddesi’nden tutun, Sarayburnu’nda Sahil Yolu gibi, birçok bilinen yollar Karayolları tarafından yapılmış ama, zaman içerisinde şehir içinde kalması nedeniyle, çeşitli usullerle belediyelere devredilmiş. En son, bilindiği gibi, halk arasında E5 diye bilinen güzergah, şu anda resmi tanımı D100 olarak adlandırılan yol, 1994 yılıydı zannediyorum, protokolle Belediyeye devredildi. Dolayısıyla, Karayolları şehir içindeki bu ulaşımla ilgili, Üçüncü Geçiş, büyük otoyolları projeleri, çevre yolları projeleri dışında çok fazla rolü kalmadı diyebiliriz. Ben dün de takip ettim buradaki toplantıları, hanımefendinin söylediği gibi, dünkü katılım çok daha iyi durumdaydı. Bu toplantılarda bir şeyin eksik 190 olduğunu görüyorum, şu anki Yuvarlak Masanın konusu ulaşım, büyük projeler, Büyükşehir Belediyesinden pek kimseyi göremedim. Aslında onlarla da bu toplantılarda bir araya gelseydik iyi olurdu diyorum. Tabii ki, Hüseyin Kaplan Hocamın olması o eksiği gideriyor. Benim söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederiz Yener Bey. Bu arada sizlerin sorularını alacağız. Konuşmacılar yanıt vermeye çalışacaklar. Ondan önce, soruları almaya başlamadan önce iki dakikalık bir süre tekrar 17. Bölgeden katılan konuşmacılara söz verelim, çünkü bazı sorular oldu Şehir Plancıları Odası tarafından kendilerine yöneltilmiş olan şimdi bunlara kısaca yanıt alabilirmiyiz HİKMET ERKUTBu transit trafik konusu siyaseten de, medyada da çok konuşulan bir şeydir. Burada Karayolları olarak biz, kendi bildiğimiz rakamlar falan var tabii ama, bu siyaseten de söz konusu edildiği için, Üçüncü Çevre Yolu konusuna bağlı olarak, bizim dışımızda görevi bu olan bir Kurumla bir çalışma yaptık, Türkiye İstatistik Kurumuyla. Biz söylersek belki taraflı olur, dolayısıyla, işi bu olan bir Kurum yapsın, dedik. Biz 2005 yılında TÜİK’le bir araştırma yaptık, bu araştırmaya göre hemen rakamları söyleyeceğim. Üç tane rakam var. İstanbul Boğaz araç geçişlerindeki trafik incelendiğinde, TÜİK’in yaptığı araştırmada, günlük trafiğin yüzde 90, 92’si aralığındaki rakam, her iki Yaka arasındaki günlük geçişler şeklinde, şehir içi trafiği, yüzde 8 civarındaki bir trafik, bizim bölgesel trafik dediğimiz, İstanbul dışından başlayıp İstanbul içinde sonlanan veya İstanbul içinden çıkıp İstanbul dışına giden trafik, yüzde 1 ile 1.5 trafik miktarı da transit trafik, yani İstanbul’a hiç uğramadan geçen trafik. Bunu bir defa bilmemiz gerekiyor. Transit lafını edenlerin de bilmesi gerekiyor. 191 Bilemiyorum, çok söyleniyor, çok konuşuluyor bu. Dolayısıyla bunu ortaya koymuş olalım. Bu bilimsel gerçek, bunu biz icat etmedik. TÜİK’in rakamları bunlar. Bu iş için yapılmış bir çalışma. Ayrıca, bir haksızlık olduğu kanaatindeyim, Üçüncü Çevre yoluyla ilgili, “raylı sistem acaba işi kamuflaj etmek üzere mi kondu?” diye bir söz var. Bu, ilk defa sizin tarafınızdan söylenmedi, daha önce de söylendi, hatta geçmiş, bir önceki Belediye Başkanı bile böyle bir şey söyledi. Çok şaşırtıcı. Halbuki, o Belediye Başkanının önüne konun projede, imar planlarına işlensin diye konan projenin adı “İstanbul Boğazı Raylı Sistemli Üçüncü Karayolu Geçişi”. Projenin resmi adı budur. Çalışmanın ta başladığı zamandan bu yana, yani 1980’lerin sonlarından bu yana veya ‘90’ın başından bu yana proje hep bu oldu, hep üzerinde bir raylı sistem geçişi öngörülerek çalışıldı. Buna bir açıklık getirmek istedim. Yolların planlama esasları bakımından bakıldığında, yani birisi bir yerlere bir yerleşim yapıyor, biz oraya yol mu yapıyoruz? Tabii, kabul etmek lazım gelir ki, Karayolları İdaresi olarak biz, yerleşimlere izin veren, imar planı yapan, ruhsatlandıran bir idare değiliz. O tamamen şimdi Büyük Şehir Belediyesinin yetkisinde bir iştir. Dolayısıyla, bir yol çalışması projesi yaparken, nerelerde ne var onlara bakarsınız, kavşaklar, yapılar, yollar, geniş şeritler nasıl olacak, onları bu esaslara göre yaparsınız. Toplu Konutlarla ilgili çok haklı olarak söylendi. Hocam buradayken bu konuyla ilgili söz etmek belki bize düşmeyebilir ama, tabii, çok konuştuğumuz için bu konuları, affına sığınarak hemen söylemek isterim, Toplu Konutları oralara, merkez kaç noktalara talimatla koyanlar, Hocama sordular mı, Belediye ye sordular mı, diye oradan da tereddütteyim açıkçası. Boğaz karayolu geçişi çok haklı olarak, Boğaz karayolu tüneli, DLH tarafından öngörülen Proje, nedense toplumda hiç tartışılmadı. Biz tartışılmasından çok yanayız. Bütün projelerin, kamunun, toplumun her yanında tartışılmasından yanayız. Bunu kimse tartışmadı. İstanbul’da 192 herkesin üzerinde ittifak ettiği bir konu var, tarihi yarımadaya mümkün olduğu kadar araç trafiği sokmayalım. Dikkatinizi çekerim, bir tek tüp, ortasından bölünmüş vaziyette, sadece üstü bir yönde gidiş, altı diğer yönde gidiş olmak üzere, iki gidiş, iki geliş şeridi olan, gabarisi sadece 3 m olan, yani sadece otomobillerin geçtiği bir tüpten bahsediyoruz. Ankara asfaltının Haydarpaşa mevkiinden dalıp, aşağı yukarı, Yenikapı’dan biraz daha önceki bir yerden, Balıkçı Barınağının oradan çıkan bir tüpten bahsediyoruz. Tarihi yarımadaya projedeki rakamla, günlük 75 000 trafik veren, böyle bir trafiği tarihi yarımadaya boca eden bir projeyi kimse tartışmadı. Neden tartışmadı? Bu nasıl iştir? Diye herkesin dikkatine sunuyorum. Teşekkür ediyorum ayrıca, ben atlamıştım siz söylediniz. Ama bütün bunların ötesinde çok önemli saydığım bir şey var, onu söylemezsem kendime de haksızlık ederim, size de haksızlık ederim. Bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Bu Çatalca’yla Gebze arasında, TEM’in kuzeyindeki alanlar, diye, Karadeniz’e kadar olan alanı bahsediyoruz, batıdan doğudan sınırladım, kuzeyde Karadeniz, bu alan orman ve su kaynaklarının bulunduğu alan. Bu alanda şöyle sırada duran 2B Yasası var. 2B’de henüz yerleşmemiş olan ve şehir plancılarının da dikkatini çekerek, onlar biliyorlar bu konuyu, ama biraz daha üstüne basarak söylemiş olalım, henüz daha yerleşmemiş olan 2B alanlarının neredeyse tamamının bir suretle el değiştirdiğini hepimiz artık burada biliyoruz. Gazetelere yazıldı, çizildi, çok açık. Başka, su alanlarında tapulu mülkler olan yerler var. Paşaköy örneğini söylediniz, Paşaköy’de tapulu araziler, yani yapılaşmasına izin verilmeyen, yapı yasağı olan su toplama havzalarındaki araziler, mülkiyet olarak el değiştirdiler. Bir gün bu yapılaşma yasağı kalkarsa hiç şaşmayacağım, ama bilmenizi istediğim bir şey var, bizim bununla Karayolları olarak bir alakamız yok. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Biz de teşekkür ederiz. Şimdi soruları almadan önce, burada tabii, birkaç nokta konusunda izninizle ben de bir iki şey söylemek istiyorum. Bütün bu tartışmalar ortaya koyuyor ki, bir kere gerek Yerel 193 Yönetim düzeyinde, gerekse Hükümet düzeyinde, İstanbul’a ilişkin alınan kararlarda çok karakteristik bir özellik var, tamamen Yöneticilerin ya da Siyasilerin vizyonları doğrultusunda, plan dışı, acele kararlar var, yani bir aciliyet çok net biçimde gözüküyor bu tür kararlarda. Bir an evvel bazı büyük projelere karar verip, onları bir an evvel uygulamaya çalışmak. Tabii, bununla ilgili bütün alt çalışmalar, planlama çalışmaları, etüt çalışmaları, çevresel etki değerlendirme çalışmaları, fizibilite çalışmaları gibi çalışmalar yapılmadığı için, ya da yapılır gibi gösterilip aslında yapılmadığı için, biz sürekli projeler üzerinden tartışıyoruz ve bir plan bütünlüğü olmayan, hiçbir şekilde bir ulaşım modeliyle, gereklilikleri test edilmemiş olan projeler birden bire İstanbul’un gündemine bir veri olarak giriyor. Tabii, bu çerçevede, Karayolları 17. Bölge Müdürlüğünden sayın konuşmacılar haklı olarak, İstanbul’un kuzeyine bir gelişmenin önlenmesini, su havzalarının, ormanları korunması gerçeğini bizimle birlikte dile getiriyorlar ama, bir başka sorun ortaya çıkıyor, yani “Kırk katır mı, kırk satır mı istersiniz? Biz köprüyü yapacağız ama, işte onu kuzeye yapmayacağız, iki köprünün arasına içinden raylı sistem geçen bir köprü yapılmalı” durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bir kere, şunu net olarak görmek lazım, bence temel sorun, gerek kentliler düzeyinde, gerek, özellikle Yöneticiler düzeyinde, hatta bazen uzmanlar ve meslek insanları değişikliklere düzeyinde, ihtiyaç var, yani ulaştırmaya bir bakışımızda paradigma temel değişikliği bazı gerekiyor. Ulaştırmayı, hep trafik ve araçlar cinsinden görüyoruz biz. Dolayısıyla hep volyum kapasite oranları, tıkanıklıklar, vesaire üzerinden konuşuyoruz. Halbuki, erişilebilirlik üzerinden konuşmamız lazım, yani insanların mekansal faaliyetlere kolay erişebilirliği üzerinden bir bakış açısıyla ulaştırmayı değerlendirmek lazım. Şimdi, böyle baktığımız zaman, bir kere, sürekli yeni altyapı yaparak artan araç trafiğine yeni kapasiteler yaratarak ulaştırmanın çözülemeyeceği artık bütün dünyada görülmüş bir olgu. Eğer bunu başarsaydı Los Angeles başarırdı veya başka büyük Amerikan kentleri başarırdı. Ne kadar çok yol 194 yaparsanız, ne kadar çok köprü yaparsanız, bir süre sonra bunlar da tıkanacaktır. Hatta, ben biliyorum, Vecdi Diker Grubunun kendi raporlarında var, Üçüncü Köprünün de bir süre sonra kapasitesine geleceğini, Dördüncü Köprünün konuşulması gerektiğini açıkça söylüyorlar, çünkü zaten dünyada yapılmış çalışmalar da gösteriyor. Eğer hızda, yüzde 10’luk bir artış sağlarsanız, bunun getirdiği ek trafik miktarı yüzde 6 - 6.5 mertebesinde, yani yarattığınız her yüzde 10’luk kapasite artışının 6.5’u beş yıl içersinde yeni trafikle dolduruluyor. İstanbul’da bunun daha kısa sürede doldurulması olasılığı çok yüksek, çünkü İstanbul’da bastırılmış bir taleple karşı karşıyayız. Bunu zaten yaşayarak da gördük. Birinci Köprüde gördük. İkinci köprü ve bağlantı yollarında gördük, Üçüncü köprü yapılırsa, orada da göreceğiz. Bir başka önemli konu, biz mevcut kapasitemizi iyi kullanmıyoruz. Kötü kullanım ve denetimsizlik nedeniyle, mevcut ulaşım altyapısından, özellikle de karayolu altyapısından en az yüzde 70 oranında ancak kullanım sağlanabiliyor. Çok rahatlıkla söylemek mümkün ki, gerekli denetim ve düzenlemeler sağlansa, yüzde 30 oranında bir kapasite kullanım artışı sağlanabilir mevcut altyapı üzerinde. O halde, aslında gerek plancılar olarak, gerek ulaşımcılar olarak, bir kere şu ulaştırmaya bakışımızın değişmesi gerektiği konusunun altını çizmek durumundayız, çünkü sürekli araçlar üzerinden konuşursak, sürekli projeler üzerinden konuşmaya başlıyoruz. İnsan öğesi ortadan kalkıyor. Dünkü toplantılarda da söylendi, insanların karşılaşabilecekleri mekanlar ortadan kalkıyor. İnsanların karşılaştığı meydanlar, birer kavşak haline geliyor. Otoyollar kentlerin içersini ciddi biçimde bölüyor. Bunun sosyal yaşam üzerinde etkileri var. Birbirimize teğet yaşıyoruz ve bu mekansal alanda bu farklılık, özellikle farklı grupların farklı mekanlarda yaşamlarını sürdürmesi, ulaşım sistemi üzerinde de yansımalarını gösteriyor. Toplu taşıma sistemi, örneğin, yoksulların sistemi olarak hâlâ görülüyor. 195 Benim bir arkadaşım, bundan senelerce önce şunu söylemişti: “Ben arabama binerim, iki camımı da kaldırırım, hiç kimseye bakmadan evimle işim arasında gider, gelirim.” Otomobil, bir anlamda belirli grupların, kendilerini toplumun diğer gruplarından ayıran, bir çeşit güvenceye alan bir araç olarak da çok kullanılıyor. Bütün bu sosyal olgular çerçevesinde ulaştırmaya da erişilebilirlik olarak, insanların mekanlar arasında kolay yer değiştirmesi olarak, daha üst ölçekte bakarsak, planlamamızı da ona göre yapmamız lazım. Niye insanlar Pendik’te oturup Mecidiyeköy’de işe gitsinler? Bütün bunları, bu çerçeve içersinde düşünmemiz lazım. Yeni köprüler, yeni tünel geçişleri, hele hiçbir plana oturmayan, geçerlilikleri test edilmeyen projeler, bize çok pahalıya mal oluyor. istanbul’un bundan sonraki 20 yılını, 30 yılını da ipotek altına alan ve kenti giderek daha yaşanmaz hale getirecek projelerle karşı karşıyayız, çok dikkat edilmesi gerekiyor. Bu kısa açıklamadan sonra, ben sizlerden soru - cevap için soru alayım. SÜMER GÜREL (Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Emekli Öğretim Üyesi)- Bu konuşmam eğer korsan bildiri haline gelirse, peşinen özür diliyorum, ancak, tek umudum işe yaramasıdır. Ben Cumhuriyetin 10. yıl çocuğu olarak konuşuyorum. Bu önemli bir parantez hepiniz için. Kaç kişi var? Yanımdaki üstadım herhalde aynı kuşaktan. Niye bunu söyledim? Çünkü Türkiye’de tek partili sistemden, demokratik çok partili sisteme geçişi bayağı bilinçli bir yaşta idrak ettim. Peki, bunu niye söyledim? Dün çok yüzeysel bir şekilde bir şey hatırlattım, olmayanlar için yeni olacak ama, duyanlar için ikinci kez olacak. Ama şimdi yineliyorum. Biz 50 yıllık bir geçmişle, demokrasi kültürümüzü henüz hâlâ geliştiremediğimizin farkına vardım ben dün. Ona bağlı olarak da, demokrasinin kaçınılmaz parametresi olan, planlama kültürünün de yeterince gelişmediğini gördüm. Bu benim için çok hazin bir tabloydu, ama korkarım gerçekti. Türkiye’nin gerçeği bu. Bu gerçeği 75’ine gelmiş bir vatandaş olarak da ben, hem de meslektaş olarak acı bir şekilde yaşadım. 196 Bu girizgahtan ne çıktı? 1950 yılıyla biz demokrasiye geçtik. Nasıl demokrasiye geçtik? Alt parametresine bakalım konuyu dağıtmamak için. Planlama neydi o sırada? Planlama, pilavdı. Böyle bir zihniyetle yola çıkıldı planlama kavramı babında. Plan değil, pilav istiyoruz. Orada kıyamet koptu. Bugüne kadar da hâlâ galiba pilav yiyorlar. Bir parantez var arada, sosyal demokrasi denemezi, ’60 Devrimi vesaire, detaya girmeyeceğim, Ecevit parantezi diye adlandırıyorum ben onu. Ecevit parantezi yeterince başarılı oldu mu? Bazı konularda, örneğin biraz sonra değineceğim, düşünce, ifade özgürlüğü, vesaire konularda, çok olumlu bir açılıma gidiyorduk, onu da bize çok gördüler. Dış faktörlerin, burada dış parmakların çok rolü var, onu da hepimiz biliyoruz. Ecevit paranteziyle ilgili küçük bir anekdotu aktarmama izin verin lütfen. Bilsay Kuruç dostumu, o zaman ben de, o da genç doçentleriz, Devlet Planlamanın başına koydu rahmetli Ecevit. Olağanüstü sevinmiştik biz. Valla bir sene dolmadan aynı Bilsay Kuruç’u oradan aldılar. Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığından. Olağanüstü rahatsız olmuştum ben, nedenlerini kurcaladım, ortaya çıkan şey, rahmetli Turan Güneş Hocayla Halk Partisi toplantılarında ters düşmüş. Bilsay Kuruç hâlâ yaşıyor, aziz dostum Ankara’da, Turan Güneş rahmetli oldu. Olay bu bakın, yani demokrasiyi daha benimsemiş, sosyal demokrat etiketli bir partinin lideri, nur içinde yatsın kesinlikle, ama böyle bir ciddi planlama hatası yapabiliyor. Devlet Planlamanın başından alıyor bu kadar değerli bir insanı, ki benim tanıdığım en dürüst, en aklı başında, en rasyonel düşünen makro plancılardan biridir. Karar verme sürecini fazla deşmeye gerek yok. Orhan Demir onu çok veciz koydu. Ben daha net koyayım hatta: Siyasal erk hiçbir zaman herhangi bir şekilde, herhangi bir plancının, herhangi bir kimsenin, siyasi … zaten karar verme sürecine katılmasını istemez. Halkın katılımını filan vazgeçtim, biz şu ana kadar katılamadık, biz sadece desinatörlük yaptık şehir plancıları olarak. Kahverengi, yeşil, sarılarla boyayarak sunduk fikirleri. Tablo yaptık, tablo 197 ressamlığı yaptık, olay bu kadar net. Katılımcılığa, demokrasiyi hazmetmiş ülkelerde baktığınızda ne görüyorsunuz? Benim 15 senem geçti oralarda. Bakıyorsunuz, İngiltere’de ’60, ’61 yıllarında ben orada yaşarken, halka başvuruluyordu. Bakın, kavramlardaki değişiklik çok ilginçtir, halk başvurusuydu. Plan asılır, halk, eğer yanlış görüyorsa, hemen saldırır planın üstüne. “Public Inquiry”, İngilizce bilenlere, meraklılara söyleyeyim. İkinci aşamayı İskandinavya’da yaşadım. Orada, halkın katılımı gerçekleşiyordu. Çok büyük salonlarda, on binlerce kişi, doğrudan doğruya, daha karar aşamasına gelmeden planlar sunuluyor ve halk parmağını kaldırıp, hele mesela, evinin üstünden yol geçmişse, özel düzeyde bile çıngar çıkarıyordu. Bu ikinci aşama. Üçüncü aşama, Alman ekolünden çıkmıştır ve de adı “Beraber karar verme hadisesidir”. Sonra bu İskandinavya tarafından tümüyle benimsendi. Bakın halk katılımı demiyor, “Gelin beraber karar verelim” diyor. İş işten geçtikten sonra gelin, işte planları görün” “ne güzel olmuş, elinize sağlık” Hayır. Sıfır noktasından itibaren, beraber karar verme. “…“ veya işte “together decision”. Böyle yollardan geçmiş ülkeler var. Biz galiba o yolun sıfır kilometresindeyiz henüz. Bütün bunları niye söyledim? Bütün konuşmalarda beni en çok tedirgin eden şey, tabii, hani “Türkiye seninle gurur duyuyor”, diyorlardı ya bir hatuna bir zamanlar. Ne kadar gurur duyuyor o insanlar, bilmiyorum ama, ben Kevser kızımla gurur duyuyorum. İnsan olayını unuttuk. Ben son on yıldır elime kalem almadım dostlar. Pardon kalem aldım, yazı yazmak için. Çizgi çizmiyorum. Ben insanla uğraşıyorum. Kendi, özel propagandamı yapmak için de konuşmuyorum zinhar. Hem burada, hem Yıldız’da Planlama Felsefesi Dersi veriyorum. Çok şey öğreniyorum gençlerden. Ama ne olur insanı unutmayalım. Fareler gibi, yahut tavuklar gibi, araba aralarında, trotuarda yol bulacağız, karşıdan karşıya geçerken perişan olacağız, ne zaman bana çarparlar endişesiyle yaşıyorum. İşte, bu kadar. 198 OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Başka soru sormak isteyen. Sayın Hocam Hüseyin Kaptan’ın söz. HÜSEYİN KAPTAN- Efendim, teşekkür ederim. Herhalde bir şey demem lazım diye düşünüyorum burada. Ben notlarımı alıyorum, eğer izin verirseniz bir dahaki oturumu da dinledikten sonra, önce şunu söyleyeyim, Çevre Düzeni Planını Meclise sunan bir ekibin yürütücüsüyüm. Bu Plan, biliyorsunuz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi tarafından muhalefetiyle, iktidarıyla oybirliğiyle onaylandı, şimdi de, dün size haber verdiğim gibi, kurdelelerle sarıp, 1/25 000 nazım planı başkana bir hafta önce sunduk. Bunda başarılabilen olaylar var, başarılamayan olaylar var. Bu konuştuğunuz konular, tamamen bu projeler kapsamında, herhangi bir şekilde değerlendirdi. Bu belgelerden mutlaka sizin haberiniz olması lazım. Bu büronun kuruluş amacı sırsız olmasıydı. Dilerseniz bu konuda daha sonra size ayrıntılı detaylarıyla bilgi verebilirim Bunu ifade etmek istedim. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Evet, oradan bir soru var. CEMİLE İZGÜLEN- Ben önce bir şey anlatmak istiyorum. Evimin önünde kaldırımda yürürken, arabasını park etmek isteyen bir şoför ya da şoförler tarafından “Çekil, arabamı park edeceğim” uyarılarıyla da karşılaşmış bir insanım ama, aynı uygulamaya ben maalesef, birçok yol yapım çalışmalarında da şahit oluyorum. Biz yine yayalar olarak, arabalar park edecek, ya da arabalar geçecek şeklinde planlandığına tanık oluyoruz. Marmaray Projesi için bunu çoğunlukla söylüyorum. Mecidiyeköy’den Taksim’e gidebilmek için, aracı olmayan bir insan olarak, eğer metroya binmek istiyorsam, iş merkezlerinin çoğu aşağıda kalıyor. Stada kadar yürümek zorundayım. Stada yürüdükten sonra geçişi bulabilmek zorundayım. Eğer Taksim’e gidip de oradan da Kabataş’a gelmek istiyorsam, fünikülere binmek zorundayım, fünikülere bindikten sonra Eminönü’ne de 199 hasbelkader gitmek istiyorsam, yine yol geçip, hafif raylı araca binmek zorundayım. Bütün bu araçları kullanırken, beni rahatsız eden şey, birincisi bütün bunlar birbirine çok aykırı şeyler. Evet, İstanbul’un Avrupa tarafında özellikle Mecidiyeköy’den Havaalanına gitmek için toplu taşım aracını kullanabiliyorum ama, çok fazla yer değiştirmek zorundayım. Oradan oraya, oradan oraya geçmek zorundayım ve hiçbir toplu taşıma aracı kentin bütünlüğüne göre bir şey değil, ama aynı şey şu anda Anadolu Yakasında da oluyor. Üç, dört hattan bahsettiniz anlatırken, Kartal - Kadıköy arası, Üsküdar, Ümraniye’den Yenikapıya gelecek olan sistem. Ama bunlar da aynı şekilde olacak. Ben şehrin bir tarafından diğerine gidebilmek için, evet, yeraltından geçeceğim, ama yeraltından bir noktadan başka bir noktaya geçmek için çok farklı yer değişiklikleri yaşayacağım. Ama bu nokta bana hitap etmeyecek. Yine aynı sisteme döneceğiz. Bana hitap eden bir sistem olmayacak bir yaya olarak. Bu durumda, evet, ben de bir araç sahibi olduktan sonra, hiçbir alt geçişi kullanmadan, doğrudan kendi aracımı kullanmayı tercih edeceğim. Bunu planlarken, başından beri ulaşımla ilgili sormak istediğim şey bu, bütün bunlar neden göz ardı ediliyor? OTURUM BAŞKANI- Bu soruyu kim üstüne alınacak bilmiyorum. Şehir plancıları mı, yoksa ulaşımcılar mı? Buyurun. ALİ RIZA NURHAN- Sanırım bu projelerin hepsinin münferiden, kendi başına projelendirilmesinden kaynaklanan ve hatta, bu projelerin farklı farklı birimler tarafından projelendirilmesinden kaynaklanan birtakım entegrasyon sorunlarından bahsediyorsunuz. Demin, Hikmet Beyin de belirttiği gibi, ulaşımı tamamen yöneten, ulaşımla ilgili kararlar alan ve ulaşımı yönlendiren bir kurum, tek başına kurulduğunda, belki bu problemler en aza indirilecek. Şu anki aşamada entegrasyon, durak yerlerini biraz belirlerken, yakın yerleri belirlemek ve bilet kullanmada, tek biletin dışında, çok önemli adımlar atmış değil, ama, sanırım bu projelerin tamamı, özellikle raylı sistemlerin tamamı 200 tamamlandıktan sonra bu entegrasyon sorunları için, yayaların, özellikle bu istasyonlar arası, farklı ulaşım tercihlerinin arasındaki istasyonlar arası bağlantıları da bir şekilde çözülmesine yönelik yeni projeler de gerekecek, diye düşünüyorum. Burada da herhalde üst yapı olarak Büyük Şehir Belediyesine önemli görevler düşüyor. HİKMET ERKUT- Ben de bu cevaba bir katkı yapmak isterim. Gerek karayolu sistemleri, gerek raylı sistemler projelendirilirken, tabii, topografya önemli bir faktördür. Raylı sistemler, genellikle yeraltında, bir kısmı yerüstünde, bazısı da füniküler gibi bir ara sistem, ara irtibat da var. Ancak bilmemiz gereken bir şey var, raylı sistem irtibatlarında, bir ağdan söz etmek mümkün. Farklı istikametlere gideceksek, inip istikamet değiştirmek lazım gelir. Bunların bazılarında, aynı istasyonda, bir alta, bir üste çıkarak olabileceği gibi, bazen diğer tamamlayıcı sistemlerle, yerüstüne çıkıp, sizin söylediğiniz gibi hareket etmek mümkün. Burada, İstanbul topografyasının ve şehir yerleşiminin de bir rolü var. İstanbul yaklaşık 100 km uzunluğunda, 10 - 15 km derinliğinde bir uzun dikdörtgen, dünyada da başka örneği yok, tek örnek böyle, diğerleri dairesel. Temel prensip, hem karayolları, hem raylı sistemler bakımından, şehirlerde ve merkezden dışa doğru radyal yollar ve birinci, ikinci ve üçüncü ringler halinde, merkezin etrafında dolaşan yollar. Bunların düğüm noktalarından doğrultu değiştirmek şeklinde realize edilir. Yaya hareketleri bakımından, tabii ki tamamıyla haklısınız. Yaya için bir güvenlik riski oluşturmadan, bir sistemden diğer sisteme veya bir doğrultudan diğer doğrultuya geçmek lazım gelir. Son bir cümle daha ilave etmek isterim. Bizde, karayolu üzerinden hareketlerin, diğer sistemlerle entegrasyonu bakımından problemler var daha büyük ölçekte. Hatta, bu konulara yeni girdiğimizde, genel dışardan bakan birisi olarak söyleyebilirim, transfer noktaları itibarıyla bakın, karayolu - denizyolu transfer noktaları, denizyolu - raylı sistem transfer noktaları itibarıyla da baktığınızda, burada daha epeyce yayaya yönelik ve bu 201 transferlerin kolaylaştırılmasına yönelik bir gelişme içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. SİBEL KÖYLÜOĞLU- Zaten konuşmamda onun için “Akıl akıldan üstündür” dedim. Farklı kişileri bir araya getireceksin. Ulaşım bir sistemdir. Burada aracı var, yolu var, kullananı var, gerek binip yolcu olarak kullanan var, bir de onu gerçekten kullanan kişi var. İyi bir sistemi oluşturmak için, tüm parçalarını anlayıp katılım sağlamak lazım. Onun için dedim ki, Belediye, Endüstri, STK’lar, uzmanlar ve hizmet verenler, hizmet alanlar, bütün bunları bir araya getirip, biz bu sistemlerin tasarımını yapmadığımız sürece, böyle garip garip olaylar olacak. Ben hep şuna çok gülüyorum, Yusufpaşa benim çok hoşuma gidiyor. Bilmiyorum, orada metro ve LRT’yi kullanıyor musunuz, ama o Havaalanına giden hat. Kazara bir bavulla ben Havaalanına gidecek olsam, Allah muhafaza, Yusufpaşa’da ineceğim, yürüyeceğim, alt geçitten gideceğim, yeni yola çıkacağım, o yolda epey bir yol aldıktan sonra yukarı çık, üst geçite çık, oradan in, falan, üstelik bu Havaalanına giden yol. Bunu çok merak ediyorum, bunun tasarımını yapan kişi, acaba hakikaten eline bavulu alıp, “Hadi bakalım, buradan ben bir geçiş yapacağım” diye kendine sordu mu? Sormuyor, çünkü eğitimimiz bize sistem düşüncesini vermiyor. Dolayısıyla, hepimiz, maalesef, sorunlarla karşılaştığımız zaman bir silo zihniyetiyle, yani, “Ben şehir plancısıyım, şehir olarak bakarım”, “ben çevreciyim, hava kirliliğine bakarım.” Tamam, güzel, çok güzel, hepimiz kendi çapımızda çok iyi düşünüyoruz da, ben otomotiv sektörden geliyorum, eninde sonunda biz şunu anladık. Arabalardaki kalite sorunu, çeşitli sistemlerin tasarımından çıkmıyor. Mesela, diyorsun ki, “Tamam, sen şaseyi dizayn et, güzel, süper bir şase. Sen öbür tarafta gövdeyi dizayn et, hakikaten çok hoş.” Tamam, biz sonra bunları bir araya getiriyoruz, eyvah! Ne oldu? “Kardeşim, şaseden, şuradan şuraya bir yük biniyor, gövdede çatlamalar meydana geldi.” Bu problem nereden kaynaklanıyor biliyor 202 musunuz? Çünkü, o sistemlerin birbiriyle örtüştüğü yere kimse bakmıyor. Hepimiz kendi görevimize bakıyoruz ama, bir de bu sistemin örtüştüğü noktaları bir düşünmemiz lazım. Bunu da ancak ve ancak, tüm paydaşları bir araya getirerek iyi bir sistem kurmamız mümkün. KEVSER ÜSTÜNDAĞ- Aslında bu noktada, en önemli sistemin kaynaştırıcısı insan öğesi. Eğer, araca değil, insana göre planlamayı, odak olarak insanı merkeze koyduğumuz zaman, bütün bu ara çözümler kesişmiş olacaktır. Aslında tüm bu konuşulanlara bir tek örnek vermek istiyorum, yine ulaşım adına. Erişilebilirlik ve insan ölçeğinden bahsettiğimizde, insanın ulaşamadığı nokta, bence benimsemediği ve kabul etmediği bir noktadır. Nasıl bir yeri sevmeye ve benimsemeye başlıyorsunuz? Size ait hissettiğiniz zaman. Katılımdan bahsettik, acil çözümlerden bahsettik, deniz ulaşımından bahsettik ve yeni uygulamalardan, Belediyenin bunun içinde var olmasından bahsettik. Şimdi, bir acil çözüm örneği vereceğim. İstanbul’da denizyolu ulaşımının kullanılması lazım, çünkü geçişlerimiz yetersiz. Bu bir acil çözüm gerektiren bir şey midir? İstanbul’a Boğaz yeni gelmedi. Mutlaka bununla ilgili, daha önceden çözülmüş, ya da bunu gündeme alan bir öncelikler sırası, bir öncelikler zinciri, stratejik planda İstanbul’un ulaşım kararları alınırken, politikalar alınırken, sadece fiziksel alandaki değil, bu kararları ilk olarak, bu nedir, bizim insanların erişilebilirliğini arttırmamız ve bu kaosa düşmememiz, o noktaya gelmememiz. Tamam, acil karar alınacak. Vapurlar arttırılmalı. Tamam, çok iyi. Eski kapattığımız iskeleleri unutuyoruz, ama yeni ilaveler yaptık, onları da özel halk otobüsleri sistemine çevirdik, çünkü acil çözüm gerekiyor. Hemen sonuç bulmamız lazım. Ne oldu? Vapurlar birden yok olmaya başladı. Tamam, çok nostalji dedik, yeni teknolojiler gelecek, dedik, fakat hiç öyle olmadı. Onların yerine, hani bizim her zaman bulmaya çalıştığımız, ulaşımda da, 1960’larda, “ne güzel, dolmuşu yarattık” dedik, ama bu ara çözümdü, ama üstümüzde kaldı. Hâlâ dolmuş var, bu bir ara çözüm değil. 203 Aynı şekilde, Boğazı vapurlarla geçmenin keyfini yaşayan İstanbullu, şimdi “motordayım” diyor. Motor artık bir kültür olarak bize, dolmuş gibi, yakamıza yapıştı. Bu bir acil çözüm değil, aslında. Bu her zaman vardı. Deniş ulaşımı her zaman yetersizdi. 1970’te denizi kullananların sayısı yüzde 100. Neden? Köprü yok çünkü. Demek ki o zaman çözebiliyorduk. Nüfus ne kadar azsa, yine de geçen yolculuk sayılarında, normal kapasitenin, yani araçlı yolculukların, yanılıyorsam Haluk Hocam düzeltsin, yüzde 11’i herhalde Boğaz geçişleriydi, yani yüzde 11’i için bir Üçüncü Köprüyü düşünüyoruz ve bunun için büyük yatırım, diyoruz. Ama biz hâlâ insanın konforunu, kalitesini, ulaşılabilirliğini, sıklığı, bir toplu taşım sisteminin bütün öğelerini barındıran bir ara çözüm olduğunu düşündüğümüz bir motor kültürüne, yeniden bir dolmuşçuluk kültürüne maruz kalıyoruz. Bu sistemin yine bir parçası gibi görünse de, aslında çok yapıştırıcı bir parçası. Mutlaka olması gerekir, ama hani, geceden sabaha Turyol’la, Dentur mu olmalıydı bu. Aynı şekilde, katılım ve Belediyeden de bahsedelim. Belediye ne dedi? Vapurlarınızı seçiyorsunuz. Internet sitesine girin, en kaliteli, en çok istediğiniz vapurları seçeniniz vardır herhalde aranızda. “Ben dördüncüyü seçtim, ben beşinciyi seçtim.” Biz seçtik, hâlâ bekliyoruz. Herhalde sabrımızı deniyorlar. Bu motorlara alıştıktan sonra da “Aman canım, işte bu motorlar yeterli. Eskileri de zaten eskidi, jilet oldular herhalde” deyip benimsememizi sağlıyorlar. Birazcık ses gerekiyor herhalde. Hani talep her zaman soruluyor, görsel olarak soruluyor. Soruldu mu? Evet, soruldu. Dördüncü mü seçildi? Evet, dördüncü seçildi. Ama nerede? Onun için biraz da, herhalde, hepimizin bu sorumluluğu paylaşması gerekiyor. Uzmanlar, şu masada oturanlar, hepimiz kentin bir parçasıyız. Bu örgütlenme biçimini kuracak olan, tabandan tavana bir örgütlenme biçimidir. Onun bireyleri de kentin öznesi olan insandır. Teşekkür ediyorum tekrar. İSMAİL ÜSTÜN- Teşekkür ederim. 204 Ben hepimizin bildiği acı bir gerçeği tekrar anımsatmak durumundayım. Bulunduğumuz toplum, farklı çıkar gruplarına sahip, farklı kesimlerden oluşuyor. Bu mücadele alanının sürdüğü yerlerden bir tanesi de ulaşım. Tamamıyla iyi niyetli, çok farklı teknik bilgilere sahip olan kesimlerin, grupların tartışması söz konusu değil. Getirdiğimiz her türlü önerinin, her türlü projenin mağduru da var, bundan kazancı olanı da var. Bu tamamıyla bir toplumsal boyutu olan bir mücadele alanı. Son örneği vereyim size: Belediyenin hazırladığı broşür, bakın: “Bir damla tasarruf, yılda 6 ton su kaybını ifade ediyor” ve arkasında yazdığı temel bilgiler, su kaynağımız, geleceğimizi koruma, suyu olanaklı kullanma ve hiçbir kaynağımızın sınırsız olmadığını belirten bir metin. Çok güzel bir çalışma bu. Bunun ulaşımla ilgili basılabileceğini düşünebiliyor musunuz siz? Belediyenin sürekli dağıtabileceği ve kent merkezlerine çıkarken toplu ulaşımı kullanalım, otomobilimize binerken birkaç kişinin faydalanmasını sağlayalım, toplu ulaşım araçlarını tercih edelim, diye, yılın 365 günü dağıtabileceği bir broşür tahmin edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum. Bu sadece okulların açıldığı haftalarda ve kar yağışının olduğu günlerde yapılan bir genel duyurudur. Bunu, bir Belediyenin temel bir ulaşım politikası olarak sunmasını bekleyemeyiz. Çünkü söz konusu olan şey de, dile getirelim onu, otomobil üreticilerinin, petrol ithal eden şirketlerinin de çıkarlarının çelişmesi söz konusudur. Bunu ancak, biraz önce benim ifade ettiğim yeni bir model geliştirirsek, öyle bir örgütlenme organizasyon yapabilir. Tamamıyla kenti düşünenlerin, yani cüzdanını düşünenlerin değil de, kenti düşünenlerin çıkarabileceği bir eğitim çalışması, bir bilgilendirme mücadelesi olursa, bunu gerçekleştirebiliriz. Böyle bir alttan yaratılabilecek olan talebin ardından gelebilecek aşama, Hocamızın dediği gibi, işte o binlerce kişinin İskandinav ülkelerinde katıldığı toplantıların gerçekleşmesi olacak. Bu nedenle ben tekrar ve tekrar, o katılım modeline ve Arnavutköy örneğindeki o mikro güzelliği bütün İstanbul’a, 12 milyona yaymanın üzerinde düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. 205 Teşekkürler. FERİDUN DUYGULUER (Şehir Plancısı)- Burada tabii katılım konuşuldu, paydaşların katılımı konuşuldu ve şunu da söylemek istiyorum, Sümer Hoca, bizim veya benim çağdaşımdaki arkadaşların eğitiminde, su basmanı, işin temelini oluşturmuş bir kişidir. Sanki ona karşı konuşuyormuşum gibi, haddim değil. Onu tamamlamak için konuşuyorum. Katılım konusunda şunu söylemek istiyorum: Bizler, özellikle bilim çevreleri, katılım konusunu çok yüceltiyorlar. Yani paydaşlar bir araya gelince, sanki bunu duyan üçüncü şahıslar çok iyi bir planlama ortaya çıkacakmış gibi bir algılama oluyor. Sümer Gürel bunu söylemek istemiyor ama, ben burada ilave etmek istedim. Bu algılamaya bu plancı grup engel olmak mecburiyetinde. Bu işi bilmeyen kişiler, sanki katılımla bu işin çok iyi yapılacakmış gibi bir algılamaya sahip olmamalı. Peter Hall 1980 yılında, bu planlama için de geçerli, planlamanın belirli ortamlarda zararı da var. Planlama ille her zaman sarılacağımız en yüce eylem biçimi değil. Planlamanın zararlı olduğu ortamlar da var. Peter Hall, “Büyük Planlama Felaketleri”, bu oturum nedeniyle söylüyorum, 1980’de, özellikle ulaşım konusundaki felaketleri yazar. Ulaşımla, planlamayla gerçekleşmiş projelerdeki felaket sonuçları yazar. Gelelim günümüze, İngiltere’deki Docklands konusu, geçen seneki bilgimdir, bir senede değiştiyse bilmiyorum, Docklands çok büyük katılımla olmuştur, ama geçen sene elimdeki bütün belgelerde Docklands’in başarılı bir proje olmadığına ilişkin sonuçlar vardır. Gelelim Amerika Birleşik Devletlerine: Birleşmiş Milletler binasını, o yüksek binanın yıkılmasından sonra ortaya inanılmaz, çok güzel bir katılım modeli ortaya çıktı. Toplantılar, yarışmalar, konseptler, konseptlerin yarıştırılması, 200 000 kişinin katılımı alındı, o Birleşmiş Milletler binasının yıkıldığı yerde yapılacak binayla ilişkili. Netice neydi biliyor musunuz? İki tane netice çıktı. Yüzde 46 katılım, yüksek bina istemedi. Yüzde 54 yüksek bina istedi. Başka 206 bir sonuçta yüzde 52’si yüksek bina istemediler, yüzde 48’i yükseğin haricinde alçak binalar istediler. İşin özeti, oradaki katılım yarı yarıya, kimisi çok büyük özel sembol binalar isterken, diğerleri de bu sembolizmin karşısında, farklı, düşük katlı veyahut hiç binanın olmamasını isteyen tezler ileri sürdü. Şimdi, buradaki katılım yüzde 50’ye yüzde 50 çok birbirine zıt fikirler. Planlama ne yaptı? Eskisinden de çok yüksek, bir anlamda Amerika Birleşik Devletlerinin kuvvetini sembolize eden, “Biz eskisinden de daha güçlüyüz” politikasıyla çok yüksek binalara karar verdi. Dolayısıyla, şimdi, biz planlama camiası olarak bu Birleşmiş Milletlerin ve, onlar da öyleydi zaten, planlama camiası karşı çıkıyordu, ama gene politik ortam galip geldi. Dolayısıyla, bu katılım konusu ne kadar iyi işlese bile, belirli yerlerde veya bazı yerler işlemese bile, bunu lütfen yüceltmeden, bu bilinçle hareket edelim diye söylüyorum. “Best practice” var ama, bir de “worse practice”’ler de var. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Tüm katılımcılara ve konuşmacılara bir kez daha teşekkür ediyorum. YUVARLAK MASA 4: “BÜYÜK YATIRIMLAR” Oturum Başkanı: Tavit KÖLETAVİTOĞLU -----&-----SUNUCU- Büyük Yatırımlar Konusunun ele alınacağı 4. Yuvarlak Masa Toplantımız başlıyor. OTURUM BAŞKANI (Tavit Köletavitoğlu)- Hepiniz hoş geldiniz. Birkaç dakika gecikmeyle de olsa, öğleden sonranın yorgun Oturumunu açıyorum. Benim görevim, konusunda yetkin konuşmacıların sunuşlarıyla, katkılarıyla 207 Büyük Proje kavramının içini doldurmak ve de iki gündür yapılmakta olan toplantıların, üç tane “Round Table”ın, bir sonucunu değil, ama bir toparlanmasını bu Oturumla gerçekleştirmek. Bu toplantıyı organize ederken, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi, TMMOB Şehir Plancıları Odasıyla birlikte özellikle büyük proje konularında aktörlerin bir araya gelmesini arzu ettiler. Organizasyon Komitesi, toplantının bu Oturumunda bazı aktörlerin bulunmasını da özellikle istedi. Bu çerçeve içerisinde, hem üniversiteden arkadaşlarımız, hem büyük proje üretme noktasında bulunan arkadaşlarımız burada olacaklardı. Ne yazık ki, iki arkadaşımız, birisi yanlış bilgilenme nedeniyle, bir diğeri de hesap etmediği bir iş nedeniyle maalesef aramızda olamayacaklar. Sayın Oktay Varlıer, Turizm Yatırımcılar Derneğinin Onursal Başkanı, toplantımızın saat 13:00’a alındığının habeini alamamış. Galiba Organizasyon Komitesiyle arasında bir kopukluk olmuş, onun için sabahleyin buraya geldi, ama biraz önce hepinizden özür dileyerekten ayrılmak zorunda kaldı. Aynı şekilde Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Proje Grup Başkanı Adnan Gürdal da, önemli bir nedenle bugün İstanbul’a gelemeyeceğini Organizasyon Komitesine bildirmiş vaziyette. Ben programdaki yazılı sırasıyla, altı arkadaşımı buraya davet ediyorum: Erhan Demirdizen, Şehir Plancıları Odasından. Feridun Duyguluer, Şehir Plancısı ve de Bayındırlık Bakanlığında Yüksek Planlama Kurulumuz Üyesi. Faruk Göksu, Şehir Plancısı. Prof. Dr. Mümtaz Şengör, İç Dış Kumsal Koruma ve Yaşatma Derneği, Küçükçekmece yöresinden. Gazeteci Tebernüş Kireççi ve de İKSV Başkan Danışmanı Nilgün Mirza Hanım. Buyursunlar efendim. Efendim, bu Toplantının formatı, diğerlerinden birazcık farklı. Zaten yuvarlak masa değil, gördüğünüz gibi hilal masa. Ben de, yuvarlak masa olmadığına 208 göre, Hilal Masa formatını uygulamayı uygun buldum. Organizasyon Komitesinin de gayet güzel bir ayarlamasıyla, bu iki arkadaşımızın katılamamasının yarattığı zaman farkını, çok daha verimli olacağını düşündüğüm, en azından bu toplantı için verimli olacağını düşündüğüm bir vesileyle kullanacağız. Değerli katılımcılar, sunuşlarını sizle paylaşacaklar. Konuşmalarını bitirdikten sonra, ama soru - cevaba geçmeden, özellikle proje - plan ilişkisini, stratejik plan, misyonu olan proje ilişkisini doğru kurgulamak, İstanbul özelinde bunun yorumunu yapmak ve de ona ilişkin sorularınız varsa, onları da katabilmeniz için İMP Başkanımız, Sayın Hüseyin Kaptan bizle birlikte olacaklar. Kendilerine bir 15 - 20 dakika konuşma fırsatı vereceğiz ve de bu vesileyle, büyük projeleri kendi içimizde tartıştıktan sonra, İMP’yi dinleyeceğiz, daha sonra İMP Başkanımızın aramıza katılımıyla soru - cevap bölümünü tamamlayacağız. Böylelikle bu da yeni Hilal Masa Formatı olacak. Büyük proje kavramının içinin nasıl dolacağı konusunda hakikaten benim aklımda hep bir soru vardır. Muhakkak sizin de kafalarınızda büyük projelerle ilgili sorular vardır. Sabahleyin Kevser Hanım çok güzel sordu: “Büyük proje nedir, ne değildir, acaba büyüklüğünden dolayı mı, hesap ettiği zamandan dolayı mı, bütçesinden dolayı mı, alandan dolayı mı, yoksa ona karar veren insanlar kendilerini büyük gördükleri için mi büyük proje?” diye çok güzel sorular sordu. Ben, hakikaten bunların arasında bir karar veremedim doğrusu. Büyük projeler, sıkışmış siyasi kadroların, hızla çözüm bulmak için, biraz da mevzuatı zorlayaraktan kotardıkları projeler gibi geldi bana. Çok doğru bir kavram mı bilmiyorum. Arkadaşlarım buna ne diyecekler bilmiyorum. Acaba doğru ve de klasik oturmuş, sürdürülebilir planlama süreci ve onun mevzuatıyla, büyük projelerin mevzuatı nerede çatışıyor, nerede çakışıyor, onları tartışmadan belki bu kavramları yerine oturtamayacağız. İşte, bugün, gerek planlama kavramının içerisinde büyük proje nedir, ne değildir ve de gerekse Sümer Hocam, biraz önce dedi ki: “Planlama felsefesinin içersinde 50 yıldır bir yerlere geldik, ama sıfır noktasındayız.” 209 Acaba elit bir kadronun seçkinsel plan yapma alışkanlıklarını ne kadar terk ettik, acaba, planlamaya ne kadar katılımsal bir içerik kazandırdık, acaba “Hadi gelin beraber yapalım” dedikleri üçüncü tipe ne kadar yakınız? Fakat, ben öyle hissediyorum ki, seçkinsel planlamayı hepimiz bir taraftan reddediyoruz ama, hepimize dikte edilen de seçkinsel planlama ve de seçkinsel planlamadan sonraki katılımsal planlama olsun, “Hadi gelin beraber yapalım” tipi planlama olsun, yelpazesinin içerisinde de beynimiz, değişik, değişik yerlerde duruyor. Fatsa örneğini hatırlıyorum, başka yerde duruyor ibre, Mersin’de başka yerde duruyor, İstanbul’da başka yerde duruyor, Büyükçekmece’nin, Arnavutköy’ün veyahut başka semt kuruluşunun, derneğinin reaksiyonlarının sentezini aldığınızda karşınıza başka şeyler çıkıyor. Bu esasında bize özgü bir durum değil. Bu, şu anda dünyanın yaşamakta olduğu bir olay. Önce bunun doğru adını koyalım. Biz böyleyiz veya niye böyleyiz noktasına girmeden, bunun dünyada tartışıldığını bilelim, biz de tartışma usulleri içerisinde irdeleyelim ve kendi bünyemize daha uygununu bulalım. Dünyada, son zamanlarda, çok önemli bir kavram gelişmeye başladı, yahut vardı da, adını yeni yeni koymaya başladılar: O da “yerel - sivil inisiyatif”. Hem yerel olacak, hem sivil olacak, hem inisiyatif olacak, yani sahiplenecek ve de geleceğini kurgulamaya çalışacak. Üç tane olayı birden tanımlayan çok önemli bir kavram: “Yerel - sivil inisiyatif”. Bu, o kadar ileri gitti ki, değerli arkadaşlar, 1999 yılında Dünya Bankası her sene bir “World Development Report” çıkarır, “Gelişme Raporu”, 1999 yılı raporunun en az yüzde 80’i bu kavrama ayrılmıştı ve Dünya Bankası artık yerel - sivil inisiyatifin yapıp getirmediği projeleri sürdürülebilir bulmadığı için merkezi hükümetlerin getirdiği projelere kredi vermeme, finans sağlamama ve yan kuruluşlarıyla bağlantılı olarak yatayda bir destek ya da finans sağlamama konusunda kararlılığını 1999’da ilan etti. Artık yerel - sivil inisiyatif bir fantezi değil, yerel - 210 sivil inisiyatif sürdürülebilir bir proje üretme mekanizmasının en temel özü olmaya başladı. İşte, biz bugün burada bu kavramları, plan kavramını, makro ölçekte kent formunu belirleyen plan kararları ve plan esaslarını, bunların içerisinde kotarılmış ve önceden düşünülmüş, mozaik haline getirilmiş proje kavramını, bunların kendi aralarında mevzuatla ve de uygulamayla bağlantılı çatışmalarını ve bütün bunların seçkinsel planlama, katılımsal planlama veya beraber plan üretme süreçleri içerisinde, İstanbul için neler ifade ettiğini irdelemeye çalışacağız. Bakın, bulmaya çalışacağız demiyorum, irdelemeye çalışacağız. Bütün dünyanın yaptığı gibi. Ondan sonra kafalarda oluşan doğrularla, daha sonradan bir araya gelmelerle projeler kendine göre kendi yollarını kendileri bulacaktır. Yoksa biz burada bir şablon üretmeye çalışmayacağız. Ben, bu şekilde bir açılış çerçevesi içerisinde, arkadaşlarıma konuşmalarını yapmak için söz vermek istiyorum. Arkadaşlarımın konuşmalarının bir yarım dakikasını kendilerini tanıtmalarına hasretmelerini istirham edeceğim, çünkü dinleyen insanlar kimi, hangi birikimi dinliyor olduğunu bilirse iyi olur. Ondan sonra da konuşmalarını en çok 9, 10 dakika içerisinde toparlarlarsa, daha sonra bir tur daha konuşma şansımız olacak. Ben sözü önce Faruk Göksu’ya veriyorum. Buyurun. FARUK GÖKSU (Şehir Plancısı)- Teşekkürler Sayın Başkan. Evet, şehir plancısıyım, yıllardır kentsel dönüşüm projeleriyle uğraşıyorum. Yaklaşık 20 yıllık meslek deneyimimin 10 yılını Ankara’da, bir diğer 10 yılını da İstanbul’da gerçekleştirdim. İlk olarak Batıkent Projesiyle meslek yaşamıma başladım. Daha sonra Türkiye’nin ilk kentsel dönüşüm projesi olan Portakal Çiçeği ve Dikmen Vadisi projeleri içinde bulundum. Portakal Çiçeği Vadisinin yöneticiliğini yaptım. Özel sektörde çalıştım, kamu sektöründe çalıştım. 211 Yaptığım şu: Kamu sektörünü, daha çok Belediyeyi, özel sektörü ve mülk sahiplerini proje bazında bir araya getiriyorum. Bunu yaparken, bazen Belediye tarafından, bazen yerel halkı örgütleyerek projelere başlıyorum, yani yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı yöntemlerini belirleyerek, onlarla birlikte proje geliştiriyorum, model ve strateji geliştiriyorum. Sayın Başkanın biraz önce söylemiş olduğu önemli bir slogan var: “Yerelsivil inisiyatifi” ya da “kamu-özel-yerel işbirliği.” Sözde çok kolay söylenen, herkesin televizyonlarda, bu tür toplantılarda “üç sektörü bir araya getiriyoruz” dedikleri, fakat içinin çok doldurulmadığı bir slogan, bir kavram. Ben bunun içini bir şekilde doldurmaya çalışıyorum. Bugüne kadar yedi Kentsel Dönüşüm Projesi gerçekleştirdim. Yaklaşık 2 000’in üzerinde kişiyle muhatap oldum. Onlardan çok şey öğrendim. Bunlardan birincisi, her proje kendi modelini kendi yaratıyor, her projenin dinamikleri farklı, her projede o projeden etkilenen gruplarla, özellikle de orada yaşayanlarla işbirliği yaparsanız, daha uygulanabilir modeller çıkarabilirsiniz. Başkan konuşmaları 10 dakikayla sınırlandırdı. Büyük proje nedir? Biz büyük kavramını çok seviyoruz. Ben ’84 yılında ODTÜ’den mezun olduktan sonra Batıkent, Kent Koop’a girdim. Bütün yabancılar geldiğinde, onları gezdirdiğimizde hep şunu söylerdik: “Dünyanın en büyük projesi Batıkent Projesi”. O yetmezdi bir de: “İlk projesi” derdik. Bununla övünürdük. Fakat zaman geçtikçe o büyüklüğün altında bazen ezildik, bazen “ya, biz ne yapıyoruz, ne hatalar işledik” diye de özeleştiriler yaptık. Büyük ve ilk kavramlarını seviyoruz. Ben bu kavramları her zaman kullanıyorum, çünkü büyüklük vizyonu belirliyor. Bu tür büyük projelerde olmazsa olmaz beş tane ilke var. Ben kendi tecrübelerimden çıkardığım ilkeleri söyleyeyim: Birincisi, vizyon: Geleceği kurgulayacaksak vizyonumuzu çok net ortaya koymamız lazım. Buna fazla değinmeyeceğim. 212 İkincisi, proje, işbirliği: Bazıları seviyor, bazıları sevmiyor ama “stratejik ortaklık” dediğimiz kavram. Bunun üzerinde biraz duracağım. Üçüncüsü, sosyal ve ekonomik kalkınma: Biz projeleri hep mekansal alıyoruz; yıkalım, yapalım. Değil, bunun sosyal boyutu var, ekonomik boyutu var. Buna ilişkin bir şeyler söyleyeceğim. Dördüncüsü, artık biz plancılar da, planlama sistemimiz de tıkandı. Klasik İmar Planı anlayışında yarattığımız kentleri hepiniz biliyorsunuz, yaşıyoruz. Bir apartmanlaşma süreci, işte yandan 3 metre çek, soldan 5 metre çek, yeterli yeşil alanın olmadığı bir mekan yarattık. Bu mekanı yine klasik planlama anlayışıyla çözmemiz mümkün değil. Farklı model ve yenilikçi yaklaşımları gündeme getirmemiz lazım. Bunun üzerinde biraz düşüneceğim. Beşincisi, olmazsa olmaz, her projenin bir finansının olması lazım. Finansının yaratılması lazım. Her iyi tasarlanmış projenin de kendi finansmanını yarattığına inananlardanım. Bu çerçevede iki konuya özellikle değineceğim. Birincisi proje işbirliği, yani uzlaşma. Hepimiz biliyoruz, İstanbul’da büyük projeler var. Anadolu’da da büyük projeler var. Bu tür projelere bugün moda deyimiyle, kentsel dönüşüm projeleri diyoruz. Sanki 30 yıldır, 40 yıldır kentlerimiz değişmemiş gibi yeniden bu dönüşüm kavramını ortaya koyduk. 30, 40 yıl önceye baktığımız zaman yarattığımız dönüşümden hepimiz korkuyoruz. İstanbul’da deprem riski var. Her 100 konuttan 20 tanesinin cansız bomba olduğunu biliyor musunuz? Yaşadığınız çevreler, isimlerini vermeyeyim. Çalıştığım üç projede tek tek binalar tespit edilmiştir. Her 100 konuttan 20 tanesi, deprem olmasa da yıkılacak. İşte, Zeytinburnu’nda başladı patlamalar. Demek ki iyi çevreler yaratamamışız. Kaliteli, güvenli yapılar yapamamışız. Kentsel dönüşüm projelerinin olmazsa olmaz, en önemli temel ilkesi uzlaşmadır. Örneğin, Portakal Çiçeği Projesinde, böyle bir salonda toplandık, mülk sahiplerini bir araya getirdik, iki tane temel kriter koyduk ilk toplantıda. 213 Birinci temel ilkemiz şuydu: Halka rağmen değil, halkla birlikte yapılacak bu projeler. Bu ilkeyi projenin başında koymazsanız büyük gerilimler yaşıyorsunuz. İkinci ilkemiz, toplumsal çıkarla bireysel çıkarı üst üste çakıştıracağız; yani kamu çıkarıyla bireysel çıkarı üst üste çakışmalı. Herkes beklentisinden taviz verecek. Üçüncüsü de olmazsa olmazlar. Bizim planlama dilinde olmazsa olmaz dediğimiz yeşil alandan taviz veremeyiz. Kentsel standartlardan taviz veremeyiz. Otoparktan taviz veremeyiz. Bütün bu kriterleri bir projeye başlarken projeden etkilenen gruplarla uzlaşmaya varılması lazım. Kimdir bunlar? Mülk sahipleri. Kimdir bunlar? Kamu. Kimdir bunlar? Orada yaşayanlar, kiracılar. Bunlarla ortak bir uzlaşmaya varılması lazım. Uzlaşma zor. Düşünebiliyor musunuz, dört, beş taraf saydım, bunları bir ortak bileşende bir araya getireceksiniz. Biraz önce söyledim, 2 000 kişiyle bir araya geldim. Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa’da özellikle projeler yaptım. Bu tür toplantılarda değişmeyen tek şey var. Sunuşumu yaptıktan sonra söz alıyorlar ve “Ya, güzel anlattın da, irtifa ne, yüzde kaç veriyorsun?” Bu da bizim genlerimize işlemiş. Bizim kentleşme gündemimizde çok baskın bir şey. Yükseklik ne, yüzde kaç veriyorsun? Yüksekliği kim veriyor? Kamu veriyor. Bedava veriyor. Yüzdeyi kim veriyor? Müteahhit veriyor. Böyle bir kültür yerleşmiş. Bu kültürle, bu anlayışla bizim büyük proje gerçekleştirmemiz mümkün değil. Bunlardan vazgeçeceğiz. Temel ilkemiz, “güvenli, yaşanabilir çevreler, projeler yaratmak” Herkesin eli taşın altında olacak, herkes uzlaşma çerçevesinde bu temel ilkelerde uzlaşacak. Büyük proje deyince ilk yapılması gereken şey, uzlaşmayla birlikte proje senaryosunun yazılmasıdır. Bu senaryoyu neyle yazacaksınız. Bugün gerilim oluyor, Belediyeyle yerel halk arasında gerilimler yaşıyorsunuz, siz de yaşıyorsunuz, televizyonlarda da görüyorsunuz. Temel yanlışlık şu: Belediye 214 projeyi hazırlıyor kendi bürokratlarıyla, plancılarla, sonra halkın karşısına çıkıyor. Biz böyle bir proje hazırladık, ne diyorsunuz? Yanlış. Proje senaryosunu aynı bir film senaryosu yazar gibi, o senaryonun içersindeki aktörlerle birlikte oluşturacaksınız. O aktörlere ne görev veriyorsanız, mülk sahibiyse, oradaki kiracıysa, kamuysa, o senaryo çerçevesinde ne görevler veriliyorsa bunu anlatacaksınız. Onlarla birlikte geliştireceksiniz, herkesin mutlu olması mümkün değil. Herkesi mutlu etmeniz de mümkün değil, ama asgari bir müşterekte buluşacaksınız. Bu biraz hüner ister, bu katılımcılık ister, bu biraz kamu baskısı ister. Bütün bunları bu proje işbirliği içersinde gerçekleştirmeniz lazım. İkinci bir konu, önemli bir konu, artık kentlerimizde dönüşüm projesi yapılacaksa mekansal boyutu değil, sosyal ekonomik boyutunu ön plana çıkarmanız lazım. Uzlaşma aşamasında şunu gördüm: İnsanlarla konuşuyoruz, teyze diyoruz, amca diyoruz, işte biz sana şu proje kapsamında bunları öneriyoruz. Aldığımız cevapların yüzde 60, 70’i şu: “Bırak; bana şu kadar daire vereceğine, bırak; bana şu kadar bina vereceğine ilk önce işsiz çocuğuma iş buluyor musun?” Bu sorularla karşılaşıyoruz. “İlk önce iş bul, ben sana güven kazanayım, ondan sonra senin dediğin şeyi kabul edeyim.” Buradan şu sonuç çıkıyor: Tasarlanan her proje, mekansal her projenin ekonomik boyutunu, sosyal boyutunu önceden planlayıp nasıl iş yaratırım, nasıl toplumsal kapasiteyi arttırırım sorularına yanıt bulmanız lazım. Eğer bu yanıtı bulursanız uygulanabilir projeler gerçekleştirebilirsiniz, diye düşünüyorum. Proje finansmanını şimdi geçeyim, süremiz doldu. Artık proje geliştirilen alanlarımız çok yapılaşmış. Yoğunluklar çok fazla. Bunları bir kat daha arttırarak yeni mekanlar yaratamayız. Onun için imar hakları transferinden tutun, toplulaştırmasına kadar, bunun menkul kıymete dönüştürülmesine 215 kadar, yeni teknikleri, yöntemleri gündeme getirmemiz lazım. Bunu tartışmamız lazım, diye düşünüyorum. Ben sözlerimi burada bitireyim. İkinci aşamada kalan kısımdan devam ederiz. OTURUM BAŞKANI- İki dakika az zaman vereceğim size. Efendim, İmar Mevzuatı proje geliştirmenin, plan geliştirmenin en önemli tabanı. Hukuk yoksa, diğer insanların kullandıkları alanları yaratma ve kullanma hukuku da olamaz. Dolayısıyla, imar mevzuatı önemli, ama imar mevzuatının gerek kurgulandığı ve de hayata geçirildiği süreç, hiçbir zaman nihaileşmez, ve gerekse kimlik değiştirdiği veya karakter zaaflarına uğradığı da bir gerçek, yani imar planının süre içersinde, zaman içersinde çeşitli kayıpları oluyor. Feridun Duyguluer bu konuda çok güzel bir makale yazmıştı. Ben o makaleyi hakikaten büyük bir heyecanla okudum. Farkına vardığım bir çok şeyin orada çok güzel tanımlanmış olduğunu gördüm ve de büyük proje yapma dinamiğiyle İmar Mevzuatının Kayıpları makalesinin müthiş bir çakışma içersinde olduğunu, müthiş bir bütünleşme içersinde olduğunu gördüm. Kendisinden rica ettim, Ankara’dan kırmadı geldi. Şimdi Feridun üstün yeteneğiyle çok kısa bir zaman içinde bunu bizle paylaşacak. FERİDUN DUYGULUER- Tavit’in bu nazik konuşmasına çok teşekkür ediyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Ben şehir plancısıyım ve 32 yıldan beri bürokratlığım devam ediyor. Tabii, bir bürokrasi içinde de hep ana konumuz mevzuat oldu. Bu mevzuatı devamlı gündemde tuttuğumuz için mevzuattaki değişim de, benim son yazdığım makalenin ana konusuydu. “İmar Mevzuatının Kayıpları” şimdiye kadar Cumhuriyetin başlangıcından imar mevzuatındaki bu yazılı kurallarla planlama önemli kurallar kazanmıştı. Mesela, İmar Kanunu içinde kademelenme konusu vardır, yani akademik çevrenin kabul ettiği bir kavram hukuk içine girmiştir. Bu çok önemli bir kazanımdır, Cumhuriyet tarihinde planlama tarihi açısından. 216 Biz mevzuatı eleştirebiliriz, fakat son yıllarda, bu kazandığımız yazılı kuralların değerlerinden çok önemli kayıplar söz konusu; elma ısırığı gibi, devamlı birtakım ısırıklarla kayıplar var. Ben de bunun üzerine bu kayıpları sistematik hale getiren, bu kayıpları bütünleştiren, bir anlamda tarihi süreçte kayıplara ilişkin bir özetleme yapan o makaleyi yazdığımda, sağ olsun Tavit kardeşim bu konuya ilgi duymuş. Ben de size sadece yazdığımın beşinci bölümüne ait özetleme yapacağım. Son yıllarda imar kuralları önemsizleştirilmeye başlanmıştır. Daha önce söylediğim deregülasyon konularından, mevzuatın içinde plansızlaştırma konularından, kademelenme krizlerinden bahsediyorum; en nihayet geliyorum, imar kurallarının önemsizleştirilmesine ve bu önemsizleştirme üç kulvarda gidiyor. Birinci kulvar, bir kanun çıktığında diyor ki: “Ben plan yapacağım ama imar mevzuatı kısıtlamalarına tabi olmadan plan onaylayacağım.” Böyle birkaç tane kanun var. Tam 12 adet Kanun var. İmar mevzuatı nedir? İmar Kanunu demiyor, İmar mevzuatı diyor. Kıyı var, turizm var, sanayi var, böyle 50’ye yakın, fiziki ortamı anlatan, planlayan kanun var şu anda bizim elimizde. İmar Mevzuatını dışlayan bir hukuk anlayışı, birincisi bu. İkinci kulvar, HÖP, her ölçekte plan yapma. Şimdi, sektörler, kendilerine ait bir özel kanun çıkardıklarında, o sektör, turizm, sanayi, özelleştirme, çevre, kültür olsun, her kurum -ki genellikle bunların hepsi Ankara’da- Merkezi Hükümet Teşkilatı içinde, her ölçekte plan yapma yetkisi alıyorlar. Sadece plan yapma değil; her ölçekte plan yapma. Her ölçek dediğiniz nedir? Makro düzeyden uygulama düzeyine kadar uzanan bir planlama yetkisi. Aslında bu kavram, planlama bilgisinin, planlama kültürünün, planlama felsefesinin de dışlanması demek. Hiç bilmeyen, arşivi olmayan, bu konuda gelişmemiş bir kuruma, siz böylesine yüklü bir ortamı yetki olarak verip onu yetkilendiriyorsunuz. En yüksek plandan en alçak plana kadar plan yapma yetkisi. Bu da ikinci kulvar. Özetleyerek geçiyorum. 217 Üçüncü kulvar, bu konularla çok örtüşüyor, PİA, Parçalı İmar Afları. Biz şimdiye kadar neye alışmıştık. 12 tane af çıktı ‘1948’den beri Türkiye bütününde. Bu imar afları tüm sektörleri, tüm şehirleri, aynı ölçekte, aynı zaman diliminde kapsayan aflardı. Şimdi sektörel anlamda, noktasal anlamda son 5, 6 yılda, örneğin mera alanlarında gerçekleşmiş birtakım inşaatları tamamen kabul eden, sanayiyle ilgili birtakım izinsiz konulardaki açılmış davaları hükümsüz sayan, 19 adet imar affı çıkmış durumda. Bu üç kulvarı özetledikten sonra gene konumuza geliyoruz. Zaten bu konuların başlangıcı projeci yaklaşımın Türkiye’de belirli bir ortam bulmasından kaynaklanıyor. Ben de buna sektörel modelin ağırlığı diyorum. Geçen toplantımızda, “bencil sektörel politikalar” olarak ifade etmiştim. Şimdi bu sektörel modelin ise özetlendiğinde üç alt başlığı var. Her sektör -sanayi, turizm, özelleştirme, çevre, koruma- ilk önce mekanda kendine bir özel bölgeleme yapıyorlar. O sektöre ait özel bir mekan. İkinci kavram, o bölgelemede özel planlama, zaten planlamayı konuşurken planlamanın hataları da oluyor. Planlamanın zararı da var dediğim hep bunlar. O sektör sadece kendine özgü plan yapıyor. Kent bütünlüğü bir tarafta, planlama bütünlüğü başka bir tarafta, halk başka bir tarafta. Sadece sektörü düşünen bir planlama anlayışı, özel planlama. Üçüncüsü de özel yönetim. İşte bu özel bölgede, özel planlama içinde, özel bir yönetim geliyor. Bu ne demek? Oradaki kurumlar kendi ruhsatlarını, kendi izinlerini belediye haricinde vermeye başlıyorlar. Nihayet, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız, ki bu çok gecikmiştir, en azından bunun 5, 6 sene önce söylenmesi gerekiyordu, nihayet gazete kupürlerine de çıktığı şekilde, diyor ki, tek örnek veriyorum zamanımız kısıtlı olduğu için, “OSB’ler Büyükşehir Belediyeleri sınırları içinde yeni belediyeler oluşturmaya başlamışlardır. Bir Belediye olarak bunu kabul etmemiz mümkün değildir.” Bir belediye yönetimi içinde böyle öbek öbek farklı yönetimler. Bu da sektörel modelin alt açılımı. OTURUM BAŞKANI- Feridun burada özel denetim olayı var mı? 218 FERİDUN DUYGULUER- Biz zaten özel denetim kavramını maalesef İmar Kanunu ile kaybettik. İmar Kanunu özelleştirme politikalarıyla inşaat sektörünü hızlandıracağım, genişleteceğim diye uğraştı. Denetim İmar Kanununda da gelmemişti; yani 80’in özel değişimlerinden biri de denetimsizliktir. Bu makalede vardır, ona girmedim ama bunların içinde özel denetim yoktur. OTURUM BAŞKANI- Bu toplantının daha içerikli seyretmesi açısından şu iki konuya açıklık getirmeni istirham edeceğim. Bir tanesi, özel denetim İmar Mevzuatında ne, bu kotarılmış kayıplar noktasında neye geldi? İkincisi, denetim sonrası müeyyide mekanizması nedir? Yapanın yanına kâr kalması mekanizmasını nasıl yorumluyorsun? FERİDUN DUYGULUER- İmar sistemi içinde zaten, denetim, yazılı kural olarak yoktur. Sadece İçişleri Bakanlığı’nın belediyeleri denetlemesi vardır. Bizim Bayındırlık Bakanlığı’nın denetlemesi, teknik anlamda denetim yoktur. Eski Büyükşehir Mevzuatında da bu böyleydi. Zaten Büyükşehir modeli başkan modelidir, son model ile Büyükşehirlerin küçük alt kademeleri denetlemesi geldi, fakat bu Büyükşehir veya belediye içindeki bu öbek öbek yönetimlerin denetlenmesi konusu ise belki bir kavram olarak, bir bütünlük olarak İçişleri Bakanlığı açısından vardır ama teknik bakımdan denetim yoktur. OTURUM BAŞKANI- Sadece İmar Yönetmelikleriyle belediyelere bırakılmıştır. FERİDUN DUYGULUER- Evet efendim. Şimdi geliyorum bu sektörel modelden sonra, bu toplantıya katkısı olsun diye söylüyorum, iki üç Oturumda da konuşuluyor, biz bu yıpranmalardan, bu parçalanmalardan, bu kolaylaştırmalardan, bu Kanunlarla İmar Mevzuatındaki istisnalaştırmalardan kaçınırken, bir taraftan da ne oldu? Çok önemli, çünkü biz öyle yetiştik. Biz toplum yararı ve kamu yararıyla yetiştik ve bizim anlamamızda kamu yararının içinde ne kadar siyasi değişim etkense, biz toplum yararıyla kamu 219 yararını özdeşleştirmiştik. Fakat şimdi, bu sektörel model altında her sektör kamu yararını kullanıyor. Her sektör kamu yararı amaçlı iş yaptığını söylüyor. Özelleştirme kamu yararı, turizm kamu yararı gibi. O zaman ne oluyor, kamu yararının bir anlam farkı, bir anlam özelliği kalıyor mu? Kalmadığı için de “kamu yararı içeriksizleşmiştir” diyoruz. “Kamu yararı toplum yararı kavramından çok çok kopmuştur” diyoruz. Hatta kamu yararı ne hale geliyor, biliyor musunuz? Bir mekanda eğitim sektörü ile orman sektörü kamu yararı açısından karşılaştırdığında, bir arazinin acaba orman mı olsun, yoksa burası okul mu olsun karşılaştırması yapıldığında ikisi de kamu yararı. Ne diyor yargı? Üstün kamu yararı, diyor. Kamu yararı bile okulu üstün tutuyor ormana karşı. Mevcut orman var orada. Mevcut ormanın kesilip üniversitenin yapılmasına “üstün kamu yararı” diyor. Zaten 1980’den beri gelen rekabet kavramının nereye girdiğini görüyorsunuz. “Kamu yararı” kavramına da girmiş. Yarışmacı, kamu yararları bile yarışmacı: Üstün kamu yararı. Tabii, bunun haricinde, kademelenme krizinde çok belirgin bir şey söyleyeceğim ve ikinci cümleyle de bitirmek istiyorum. İnanılmaz bir kademelenme krizi var. Her sektör üst ölçekte plan yapıyor. Bir kere üst ölçek bolluğu var. Üst ölçek plan enflasyonu var. Her sektörün makro planları, mega planları, Türkiye planı, kıyı planı, falan, inanılmaz bir üst ölçek planı bolluğu var. Bir de, bunun haricinde, kademelenmeyi dışlayan, bu da kentsel dönüşüm hukuku içinde, “sadece benim planım geçerlidir”, eskiden yapılmış planların, şu andaki planların geçerli olmadığını ifade eden tamamen ayrı uçta bir şey var. Bir de, çok ilginç bir durum var, bizim planlama camiası bunun maalesef daha farkında değil veya bunu iyi niyetle alıyoruz. Toprak Koruma Kanunu çıktı, diyor ki orada: “Ülke ve bölge planlarına temel teşkil eden arazi kullanım planı”. Arazi kullanım planlaması var. Tabii ki biz toprak planlaması yaparken veri olarak alacağız ama Kanun böyle demiyor. Arazi kullanım planının bölge planı ve ülke planının temeli olduğunu söylüyor. Demek ki, bir üst ölçek daha ortaya çıkıyor yazılı kurallar içinde. Diyor ki: “Diğer planlara 220 da veri teşkil eder”, o bizim anlayışımız, diğer planlara diyor, ama yazılı kural olarak bölge planının da üstünde olduğunu ifade eden ayrı bir ölçek var. Şu anda da işleyişi yok. Şimdi geliyorum stratejik planlamaya. Bunları böyle konuşurken özellikle bilimsel ortam diyor ki “Stratejik Planlama” ve biz bunu daha da güzel hale getiriyoruz, “Stratejik Mekansal Planlama”. Sayın arkadaşlar, sayın hocalarım, sevgili kardeşlerim, stratejik mekansal planlama nedir? Bunun cevabını hepiniz biliyorsunuz belki de, ben de biliyorum, ama şunu söylüyorum: Ben şimdi, 81 adet Türkiye’de yapılmış stratejik planlamayı okudum. Bunların hepsi Devlet Planlama Teşkilatı’nın internet sayfasında var. Bu aslında çok özgür bir ortam. Eskiden böyle bir şey yoktu. Bunu yapanları da kutlamak lazım. Yapılan belgeyi bizim okuma hürriyetimizin içine sokuyorlar. Biz buna erişebiliyoruz. İlk önce buna teşekkür etmek lazım. Ama ondan sonra da eleştiriyoruz. 81 tane stratejik planlama okudum. Bu stratejik planlamalardan İstanbul, Antalya mekansal konuları içinde kopmuş durumunda. Bu stratejik plan, bırakınız mekansal boyutunu, bir stratejik planlama anlayışının, böyle bir kılavuzun da olduğu ortamda üretilmiş, şimdi ampirik konuşuyorum, yani teorik anlamda ne olması gereğini söylemiyorum size. Elimdeki belgelere göre özetleme yapacağım. Alıyorsunuz elinize, bu yüzde 80’ler için geçerli, yüzde 90’a da çıkartıyorum, 81 adet stratejik planlama. 30 sayfa o şehrin tarihinin, isminin nereden geldiğini anlatan bir yaklaşım. Sonraki bölüm, oradaki Şube müdürlerinin, Daire Başkanlarının görevlerini anlatan, ondan sonra geçiyor, projeleri listeliyor. Bakın tamamen listeleme usulüyle bir proje sistemi var. Diyor ki: “Ben gelecekte şunları şunları yapacağım.” Bu arada tabii bir paydaş sıralaması koyuyor. “Şu, şu, şu paydaşlarım var” diyor. Çok enteresan olan bir konu daha var, swot analizi, GÜZAFIT, işte bu güçlü yanlar, zayıf yanlar, fırsatlar, teyitler, GÜZAFIT analizinde anlatıyor. Ne diyor? “Zayıf yanlarım şu, tehditler, fırsatlar bunlar, o 221 matriksi yapıyor, sonra hiçbir şey yok. Paydaşlar sıralanıyor, swot analizi var, listeleme, tarih ve kurumun görevleri. 81 adet stratejik planın kurgusu budur. O zaman diyoruz ki, bilimsel ortam, stratejik mekansal planlama muğlaklığını kurtarmak, buraya birtakım alt önermeler getirmek zorundadır. Bu yeni kurumsalcılıkla, bu aynen Faruk’un anlattığı iletişimsel akılcılıktır veyahut da yerelleşme, kelimeleriyle sadece desteklenecek konu bilimsellik değildir. Bu bilimselliğe, sistem teorilerine karşıysak farklı bir teori koymak zorundayız. Bütünselliğe karşıysak farklı bir şey koymak zorundayız. Ben onları bilmiyorum, ben hâlâ sistem teorilerini, bütünlüğünü koruduğundan bu yeni kurumsalcılık veya iletişimsel akılcılıkta katılım dediğimiz konudaki alt başlıkları, alt uygulamaları kafamda çok netleştiremediğim için böyle eleştirel konuşuyorum, yoksa katılmadığımdan değil. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Ben teşekkür ederim. Tabii, haksızlık etmeyelim, stratejik planlar, çok da güzel resimler var içinde. Valilerimizin resmi, Vali Yardımcılarımızın resmi filan, yani bunlara haksızlık etmeyelim. Çok güzel resimler veriyorlar. Hazır bu noktadayken, imar mevzuatının kayıpları, kamu yararı kavramının içinin boşaltılması gibi kavramları konuştuğumuz noktada, ben yüzümü Erhan Bey’e döndürmek istiyorum. Kendisi, hem TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın bu başlığımızla ilgili sunuşunu, hem de Feridun’un sergilemiş olduğu noktayla ilgili kendi görüşlerini, iyi bir konuşmacı olduğundan, eminim 10 dakikada toparlayacaktır. ERHAN DEMİRDİZEN- Çok teşekkürler Tavit Bey. Ben kendimi tanıtmayayım. TMMOB Şehir Plancıları Odası’nı temsil ediyorum. Büyük yatırımlar, büyük projeler konusu şehir plancıları açısından kolay bir konu değil. Onu söylemek istiyorum, yani farklı boyutlarını görmek durumunda olduğumuz bir konu. Her zaman çok duygularımızla hareket edemediğimiz bir konu ama her zaman yatırımcıların gördüğü pencereden de bakmadığımız, bakamadığımız, başka 222 mesleki sorumluluklarımız nedeniyle bakamadığımız bir konu. Fakat şehir plancılarının bütün bu zorluğuna rağmen, İstanbul’daki büyük yatırımlarla ilgili başı son yıllarda gereğinde fazla dertte. Bu aslında dünyada, başka ülkelerde rastlamadığımız kadar büyük bir çatışma, plancılarla kentteki yatırımlar arasındaki bu problem, aslında fazla görülmeyen bir problem dünyada. Bunu, başka ülkelerde şehir plancılarının ortak toplantılarına katıldığımızda, o ülkelerin şehir plancılarının kendi ülkelerindeki planlama ve uygulama deneyimlerini anlattıklarında da görüyoruz. Bir plancıyla kentteki yatırım ikliminin bu kadar karşı karşıya geldiği örnekler fazla yok. TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın ve diğer meslek odalarının dosyaları, evrak arşivleri İdare Mahkemelerinde, Danıştay’da açılmış davalarla dolu. Ciddi bir enerji kullanıyor odalar bu konuda, baktığınızda. İşte, Galata Port, Dubai Kuleleri, bunların hepsini biliyoruz. Karayolları arazisi, son yıllarda artan rezidans projeleri, bunlarla ilgili yapılan değişiklikler, bazı büyük konut, toplu konut projeleri, en son TOKİ’nin bazı onayladığı planlar ve bu doğrultuda başlattığı konut üretim süreçleri. Bu doğru değil ama, ben bunun baştan altını çizerek konuşmaya başlamak istiyorum. Plancının kentte yapılan büyük yatırımlarla bu kadar uğraşması ve bu kadar gerilim yaşaması doğru değil. Feridun Bey bu konuya girdi; bu projelerin bazı fiili yeni yasal takviyelerle yapılma noktasına gelinmesini plancılar, kentte kesintisiz olarak sürdürülmesi gereken planlama sürecinin bir tür kesintiye uğratılması, onun bir tür paranteze alınması olarak görüyorlar. Bir anlamda plancılar, bütün bu büyük yatırım süreçlerini, imar ayrıcalıkları için fırsatların bazen ölçünün kaçırılarak kullanıldığı örnekler olarak değerlendiriyorlar. Bu da tabii bilinen bir konu. Planlamanın temel ilkeleri de plancıların yüzde 99’u tarafından karşı bulunuyor. Bu bir sorun. Ama tabii, hayat başka bir yerde devam ediyor. Plancıların bu sorunu tespit ederken, ben dahil, burada bu konuşmayı yaparken, bir yandan da hayatın nerede nasıl devam ettiğini plancının anlama yükümlülüğü var, 223 sorumluluğu var diye düşünüyorum plancının kente karşı olan mesleki sorumluluğu içersinde. Ama bu anlamda çok yanlış örnekler var. Ben geçen gün internette bir ilan gördüm, böyle ufak bir örnek vereyim. Bir şehir plancısı arkadaşımız “İmar Plan Tadilatı ve Gayrimenkul Yatırım Danışmanlığı” diye bir şirketine tanıtıcı, lanse edici bir slogan bulmuş. Ama bu Tükiye’nin gerçeği. Bu İngilizce bir sayfa ve şirketi tanıtan sayfada yabancı yatırımcıya danışmanlık yapıldığı, büyük ölçekli gayrimenkul yatırım danışmanlığı yapıldığı, hatta sadece yapılmaya çalışılmadığı, bizzat yapıldığı da ifade ediliyor bu web sayfasında. Bizler, yatırımın yanına, bir plan tadilatının kaçınılmaz olarak konulmuş olmasını, şehir plancılarının, Feridun Beyin anlattığı mesleki değerleri ve bugüne kadarki birikimlerimiz çerçevesinde kolay kolay hazmedemeyeceği bir ilişki diye görüyoruz. Mesleki içgüdülerimiz plan tadilatıyla yatırım kavramlarının bu kadar içli dışlı olmasını kabullenemiyor. Dolayısıyla, yatırımlarla plan arasındaki makas gün geçtikçe açılıyor. Yatırımcı tarafından plan engel gibi görünmeye başlanıyor kaçınılmaz olarak. Bir tür bürokratik bir engel gibi görünmeye başlanıyor. Bunun hemen hemen istisnası artık yok gibi. Çok daha eskiden, bundan bir 10, 15 yıl önce aslında bu kavramlar Türkiye’de yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. ‘90’lı yılların ortalarında bir Türk - Alman İş Konseyinin bir toplantısını hatırlıyorum. Konseyin üyesi olan bazı Alman işadamları o toplantıda Türk muhataplarına şöyle bir tavsiyede bulunuyorlardı: “Siz bu İmar Kanununuzla büyük turizm yatırımlarını ve her türlü büyük yatırımı hayalinizde görürsünüz. Bu İmar Kanunu büyük yatırım yapmaya uygun bir kanun değil.” Bu aslında bizim kafamızdaki plan kavramıyla kentin yatırım aktörlerinin kafasındaki parametrelerin ne kadar birbirinden kopuk olduğunu bir anlamda gösteriyor. Bu kapatılması gereken bir makas. Tekrar tekrar söyleyeyim. Bundan bir süre sonra, çok değil, Ankara’daki bürokratlar tabii, çok daha iyi biliyorlar bunu, bir süre sonra Başbakanlık Müsteşarının başkanlığında, onun yönettiği bir süreç içerisinde bir yatırım ortamının iyileştirilmesi çalışmasına 224 başlanıyor. Yatırım ortamının iyileştirmesi çalışması içerisinde, bu harıl harıl çalışma bir dönem çok yoğun bir biçimde sürdürüldü. Hatırlarsanız, bunun içerisinde bürokratlar, işadamı kuruluşları, tüccarlar, sanayiciler toplanıyorlar. Buradaki konu yatırımların önündeki engeller, ama çok çeşitli engeller, bütün sektörlerdeki engeller. Tabii, burada bildiğimiz anlamda imar planının giderek yatırımın önündeki bir engel olarak görüldüğü ve yatırım ortamının iyileştirilmesinin aslında bazı bizim alıştığımız, kanıksadığımız plan tavırlarının esnetilmesi talepleriyle beraber gündeme geldiğini görüyoruz. OTURUM BAŞKANI- İki küçük sorum olacak. İzleyicilerin de kafalarında oluştuğuna inandığım bir soru. Kesintisiz planlama süreci ve tabii onu destekleyen mevzuat yetersiz mi? Oda olarak bunu nasıl görüyoruz? Eğer yetersizse bu sefer bu yetersizliği ortadan kaldırmakla görevli kanun koyucu bu yetersizlikleri ortadan kaldırmada, başka bir deyimle çağdaşlaştırmada beceriksiz mi? Bu konuda görüşünüzü eklerseniz seviniriz. ERHAN DEMİRDİZEN- Ben şimdi konuşmamın ilerleyen bölümlerinde aslında biraz buna değineceğim. En başta, plancının biraz kafası karışıktır bu konuda dememin nedeni o. Plancıların büyük bir çoğunluğunun klişeleşmiş, alışkanlık haline gelmiş, yerleşmiş yaklaşım tarzını anlatmaya çalışıyorum ama sonra o tarafından bakacağım zaten, kaçınılmaz olarak. Bu yatırım ortamının iyileştirilmesi toplantılarından sonra karşımıza ilk olarak bu Organize Sanayi Bölgeleriyle ilgili bazı meseleler gelmeye başladı. Orada bazı imar kurallarımız, yatırımcı açısından arsa maliyetini yükseltici bir etken olarak değerlendirilmeye başlandı. Burada tabii, müzakere edilebilir öneriler vardı, yoktu, o ayrı bir tartışma ama önemli olan şu, plancı bu tartışmalara girmiyor. Türkiye’de plancı bu tartışmalara girmiyor. Bunun bir Oda temsilcisi olarak burada bir altını çizeyim istedim. Sorunun şimdi ikinci tarafına geliyoruz. Peki bizim imar planlama sistemimizde yatırımcının kendi iç dünyasında, kendi parametreleriyle, kendi faktörleriyle sorduğu soruların karşılıkları var mı? O yok. Belki burada bugün 225 İstanbul çevre düzeni planıyla ilgili bazı konuşmalar da yapacağız, yatırım boyutu planlarımız tarafından planın içermesi gereken boyutlarıyla ele alınmıyor. Planlarımız bizim, aşağı yukarı, bir hızlı kentleşme meselesine, hızlı göç meselesine bir çare bulmak üzere bazı temel imar uygulamalarını formüle etmek üzere tasarlanmış bir plan yöntemi izliyor. Kadastral mülk düzeninden imarlı mülk düzenine geçiş için gerekli olan teknik bazı sorunları imar planlama sistemimiz içersinde çözmeye çalışıyoruz. Bunun içerisinde baktığımızda aslında kentte, imar planıyla oluşturulan kentsel çevrede küçük ölçekli kamu ve özel sektör yatırımlarını öngörüyoruz plancı olarak, yani pek çok kentte hatta orta ölçekli ve büyük ölçekli sermaye yatırımlarının olasılıklarını bile plan içersinde yeterince etüt etmiyoruz. Bu çok ciddi bir şey, yani bunu öngörmeye devam ediyoruz. Aslında hâlâ bir anlamda 1970’lerin Türkiye’sinin verileriyle hareket etmeye devam ediyoruz. Biliyorsunuz, 1970’lerin Türkiye’si, kentlerde, şehirlerimizde küçük sermayenin, küçük müteahhidin, küçük yatırımcının yatırım yaptığı kentler. 1980’li yıllardan beri bu gerçek değişmeye başladı. Bunu buralarda akademik ortamlarda çok konuşuyoruz. 1980’lerden sonra büyük sermayenin kentlerle ilişkisini çok konuşuyoruz ama bunu hâlâ planlama sistemimizin içerisinde nasıl yorumlayacağımızı plancılar olarak bulmuş durumda değiliz. Ben o yüzden planlama sistemimize bu boyutuyla bakmak gerektiğini düşünüyorum. Biz hâlâ arsa, arazi düzenlemelerine, parselasyon meselelerine, biraz oradan dışarıya, başka bir yöne doğru bakmak, plancının yatırım perspektifiyle bakmayı öğrenmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunları düşünmeye başladıktan sonra plancının yatırım kavramıyla plan tadilatı kavramının Türkiye’de yan yana gelmiş olmasından dolayı bir mesaj alması gerektiğini düşünüyoruzz, yani buna bir reaksiyon göstermenin ötesine geçip buradan bazı mesajlar almak gerektiğini anlıyoruz. 226 Tabii, yatırımcı açısından baktığımızda şu görülüyor: Yatırımcı, kentte bir yatırım yapmaya kalkıştığında, hakikaten işi zor. Ben bazı örnekleri plancı olarak incelediğim için biliyorum. Kentlerimiz belirli bir ölçeğin üzerindeki yatırımlar açısından mülkiyet deseni fazlasıyla parçalı. Çok küçük mülkiyetlerden oluşuyor kentteki mülkiyetler. Plan, belirli bir ölçeğin üzerindeki yatırımlara, belirli bir yön vermediği için, belirli bir tarih getirmediği noktada yatırım bu sefer iki tane çare kullanmaya çalışıyor. İki tane yöntemle bu sorunu çözmeye çalışıyor kentlerde. Bunlardan bir tanesi, açıkça konuşalım bunu, kentlerdeki emlakçılar aracılığıyla yapılan bazı kayıt dışı arsa operasyonları. Bunlar bazen açıkça böyle söylenmese de gazetelere haber olarak geçiyor. Burada neyi kastediyorum? Bazı emlakçılar, bazı bölgelerde, bazı büyük yatırımcılarla bağlantılı olarak bu kentteki küçük parselleri, küçük mülkiyetleri toplamaya başlıyorlar. Bu planlı bir süreç değil. İkinci olarak da, büyük kamu arazilerine yönelmiş olan talepler var. Bunların her ikisi de planlama sistemimizin handikaplarından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Son sözlerim ikinci tura. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyorum. Tabii, Sayın Demirdizen çok dolu, haklı ama bu format içersinde ikinci kere söz alabilmesi için birincisini kesmek zorunda kaldım. Eminim ikinci kere gene söyleyecek sözleri olacak. Efendim, biraz plancıları dinledik. Şimdi, plan dışında ama büyük proje içersinde hiç yadsınmayacak rolleri olan ve de dışarıdan olayın nasıl gözlendiği konusunda ciddi inisiyatifleri olan arkadaşlarımıza geldi sıra. Ben dördüncü sırada İKSV Başdanışmanı Nilgün Hanıma söz vermek istiyorum. Nilgün Hanım buyurun, bir 10 dakika içersinde lütfen toparlarsanız, daha sonra gene söz vereceğim efendim. NİLGÜN MİRZE- Tabi efendim, zaten bu kadar şehir plancısı ve mimar arasında sanıyorum benim kültür adına söyleyeceklerim olacak. Ben İstanbul Kültür Sanat Vakfında Başkan Danışmanlığı yapıyorum. İstanbul 2010 Yürütme Kurulu Başkan Yardımcılığını üstlendim, yürütmeye 227 çalışıyorum. Kültür Üniversitesinde Kültür Politikaları üzerine ders veriyorum. Avrupa - Akdeniz İşbirliği kapsamında kurulan Analint Vakfının Türkiye Başkanlığını yürütüyorum. Yani kültürle ilgili aslında hepsi birbirine bağlı olan bir sürü şapka taşıyorum. Proje ve büyük projeler gerçekten benim için de çok aydınlatıcı oldu. Özellikle 2010 bağlamında yapılması düşünülen kültür yatırımları açısından çok önemli ip uçlarını da burada ben almış oldum. Ben işe biraz da başka yönden bakmak istiyorum, çünkü kültür operatörleri olarak yapmaya çalıştığımız, kentlerin, nüfuslarına uygun bir biçimde kültür mekanlarına, sanat mekanlarına da sahip olması; ben bu doğrultuda konuşmak istiyorum. Büyük proje, küçük proje konularına girmeden önce, projeleri sanıyorum iyi bir tanımla “vakit kısıtlamaları olan hayaller” diye tanımlayabiliriz belki. Hayallerin büyük olmasında da ben hiçbir sakınca görmüyorum, çünkü küçük düşünmemek gerektiğini düşünüyorum. Bugün geriye baktığımız zaman, ‘70’lerden bugüne kadar getirdiğimiz, hatta ‘60’lardan, ‘50’lerden bugüne kadar getirdiğimiz tecrübeler küçük düşünmenin bizi pek fazla bir yerlere götürmediği doğrultusunda. Sanıyorum hepimizi ortak bir fikir birliğine getiriyor. Kültür ve sanatın erişilebilir olması, kent yaşamının bir parçası olması ve kültür mekanlarının var olması konularına geldiğimiz zaman da İstanbul’da çok trajik bir tablo var aslında. 18 milyona yaklaşan bir nüfus var. Bu 18 milyona yaklaşan nüfus içersinde sayabileceğimiz kültür mekanları, sanat mekanları bir elin parmaklarını aşmayacak kadar az. Bunların çağdaş gereksinimlere cevap verecek alt yapıya sahip olup olmadıklarıysa ayrı bir konu. Bugün büyük tartışmalara neden olan Atatürk Kültür Merkezi, başta hemen bir parantez açıp söyleyeyim, “yıkalım mı?” Hayır, asla yıkmayalım ama çok ciddi altyapı çalışmalarına ve çevre çalışmalarına ihtiyaç duyulan bir kültür mekanı olarak karşımızda duruyor. Bugün sanata baktığımız zaman, sanatın 228 pek çok dalının interdisipliner bir hale geldiğini gözlemliyoruz. Artık, bir tiyatro sahnesinde sadece diyaloglara dayanan, konuşmalara dayanan ve yalın ışıklarla götürülen uygulamalar, sahne tasarımları yok. Bugün baktığımız zaman belki büyük mekanlarda, hangarlarda tekniğin ve farklı sanat disiplinlerinin birbirleriyle interaktif bir biçimde etkileşim içine girdiği ve aynı biçimde izleyicinin katılımını da önerdiği yaklaşımlar var. Bunları gerçekleştirmek için gerekli altyapıya, maalesef bugün Türkiye’nin en önemli kültür kentlerinden biri olan İstanbul bile sahip değil. Bu çok önemli bir eksik olarak karşımıza çıkıyor. Yine, 2010 şapkasıyla baktığımız zaman, kentte - arkadaşlarımızla yaptığımız çalışmalarda ortaya çıkan- kentsel dönüşüm projelerinin yapılması gerektiği, bunlara bütün kalbimizle katılıyoruz. Doğru biçimde yapılmasının öneminin tekrar tekrar altını çiziyoruz hep birlikte ama bir de bu mekanlara nasıl fonksiyonlar yüklememiz gerektiği sorusu var. Bunun kültür yönetimi nasıl olacak? Toplum yararı dediğimiz kavrama değineceğim şimdi, bu mekanlardan, toplum nasıl yararlanacak? Toplum yaşamının vazgeçilmez bir parçası haline nasıl gelecek bu mekanlar? Bu sorulara yanıtlar aramamız gerekiyor. Ayrıca yine büyük düşünelim, büyük projeler yapalım. Evet, kültür mekanları kazandıralım, var olanları geliştirelim. Bu arada, şimdi aklıma geldi, biraz böyle oradan buradan konuşuyor gibiyim ama, hakikaten benim için çok heyecan verici bir konu bu. Örneğin LİL, yine Avrupa Kültür Başkenti olan kentlerden bir tanesi, çevresiyle birlikte 3 milyona yakın nüfusu var. O çevrede 210 tane kültür kurumu var. kıyaslama açısından sanıyorum önemli bir veri. Bu arada, tabii, kültür politikaları konusuna geliyoruz. Bu belki bizim mimari yaklaşımımızdan da başlayan birtakım eksiklikler silsilesinin sonucu. Kültür politikaları dediğimiz zaman da, kültür yönetiminde kamunun ve özel teşebbüsün ve kültür yöneticinin rolleri nerede, nerede kesişiyor, birininki 229 nerede başlıyor, öbürününki nerede bitiyor konuları çok önem kazanıyor, çünkü biz baktığımız zaman, özellikle kamusal kültür alanlarında bunun bir bürokratik bir yapı içersinde çözümlenmeye çalışıldığını gözlemliyoruz. Bir bürokratik yapı içersinde de maalesef kimi zaman, hani doktorların hastane yönetmesi, sonra da “niye işletme açık veriyor?” diye hesap sorulması gibi bir mantık ortaya çıkıyor. Bunun da bir sanat yönetimi, bir kültür yönetimi sorunu olduğunu maalesef göz ardı ediyoruz. Dolayısıyla da bu kurumlarda üretilen işler niteliksel açıdan öngörülemeyen bazı öğeleri içerdiklerinden, niteliksiz yapıtlarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu da başka bir boyutu. Bir de, tabii, bu bakışın getirdiği bir başka yaklaşım var. O da şu, kültür ve sanatı bir anlamda bir lüks tüketim maddesi gibi algılamak ve öyle görmek. Burada olaya böyle baktığınız zaman da, kamunun zaten kısıtlı olan kaynaklarından pay almaya çalışan ve de belli bir seçkin, elit tabakaya hizmet götüren, pek de halkın da ihtiyacı olmayan bir lüks tüketim maddesine belli yatırımların yapılması da tabii ki o zaman öncelik listemizin başında olmuyor. Oysa bugün dünya artık başka şeyler tartışıyor. Örneğin, bugün “yaratıcı endüstriler” başlığı altında kültür ve sanatın, kentlerin ekonomilerine, hatta toplumsal gelişmeye ne denli katkıda bulunduğu artık ölçülebilir kriterlerle ele alınıyor. Hemen bir örnek vermek gerekirse, son yapılan araştırmalar, Avrupa Birliğine üye olan ülkelerin, son beş yıldaki toplam istihdamının yüzde 3’ünün doğrudan kültür alanında yapıldığını gösteriyor, yani dolayısıyla kültür endüstrilerinin gelişmesi, sadece toplumun kültür ve sanatla, yani başka bir boyutuyla, lüks tüketim maddesi olmayan bir boyutla, yaşamsal bir gereksinimle buluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda kentin önemli sorunlarına da belli ölçüde çare oluyor, hatta büyük ölçüde çare oluyor. Dolayısıyla, bu neyi getiriyor? Özellikle girişimin azlığını getiriyor. Bu kadar olanaksızlık bir araya geldiği zaman, bu sefer sivil girişim hiçbir zaman kendi inisiyatifini kullanıp da “Aman efendim, şöyle bir uluslararası alanda 230 göğsümüzü gere gere ortaya çıkacağımız bir kültürel etkinlik, bir sanatsal etkinlik yapalım” hayalini bile kuramıyor. Dolayısıyla, o büyük projeler mehter takımı ve kılıç kalkan götürerek ülkemizi tanıtmanın ötesine geçmiyor. Bugün global kültür, yerel kültür çatışması içinde daha da önem kazanan yerel kültürün evrensel söylemlerde dile getirilmesi, yani lokal olanın tanıtılması ve üretilmesi anlamında da büyük bir yaratıcı ve genç potansiyel olmasına rağmen, bir kısırlık getiriyor ülkede. OTURUM BAŞKANI- Nilgün Hanım, bir soru soracağım. Büyük ve özgün, özgün derken kültür ve sanat için özel olarak üretilmiş projeler var İstanbul’da, birkaçı hayata geçti, birkaçı hayata geçmek için kıvranıyor, uğraşıyor ama bir de karma projeler var. Karma projelerin içerisinde orta ölçekte, küçük ölçekte, kültür ve sanata ilişkin -ben sinema salonlarından bahsetmiyorum tabii- bazı girdiler var. Onların yansıması, özellikle sanatçı camiası tarafından algılanması nasıl? NİLGÜN MİRZE- Maalesef bu yansıma o kadar küçük ölçekte ki, en önemlisi bu. Konumuz büyük projeler, ben onun için büyükten başladım. Şöyle bir baktığımız zaman uluslararası platformda Türkiye’nin tanıtımından, dolayısıyla da kültür turizminin gelişmesinden söz ediyoruz. Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, sıradan bir turistin 1 dolar bıraktığı yerde kültür turisti 13 dolar bırakıyor. Kentin ekonomisine katkısı ve girdisi çok büyük ama buna rağmen, biz seneler senesi Topkapı Sarayı’nda, Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırması”ndan öte kültür turizmi adına buraya çekecek uluslararası çapta bir etkinliği İstanbul’a mal edemiyoruz. Kongreleri dışında tutuyorum, çünkü o başka bir süreç. Ben yaratıcı süreçten söz ediyorum. Bu potansiyel var ama tabii, sizin de şimdi çok güzel değindiniz gibi, kademeler halinde olması gereken bir şey bu yaratıcı süreç. Biz, eğer insanları, çok küçük yaşta sanatla tanıştırmıyorsak, buluşturmuyorsak, eğitimimizi yaratıcılığa yönlendirici bir eğitim sistemi olarak geliştirmiyorsak bunu sağlayamaıyoruz. Yine bir örnek vereyim, bugün İngiltere son iki yıldır Londra’da pilot bölgelerde yaratıcı eğitim üzerine çalışmalar sürdürüyor 231 ilkokul öğrencileri arasında. Savları, çıkış noktaları da şu, bugün internet ve bilişim çağındayız, dolayısıyla bilgi herkes için erişilebilir, dolayısıyla ülkelerin, toplumların farkını yaratacak olan şey o bilgiyi kullanma biçimleri ve yaratıcı sürece katma biçimleri olacak. Dolayısıyla, onlar, bunları esas alarak bütün kültür politikalarını, eğitim politikalarını değiştirmeye başladılar. Şimdi, gençlerde büyük bir yaratıcı potansiyel var, görüyoruz, bir şeyler yapmak istiyorlar, çırpınan bir gençlik var ve büyük bir gençlik var, onlara verdiğimiz olanaklar yok. Birincisi, destek yok en önemli faktörlerden birisi, sonra mekan yok ve üçüncüsü de, olaya bakış açımız farklı. Olaya lüks tüketim maddesi olarak baktığımızdan “Aman çocuğum, sanatla ne uğraşacaksın, git mimar ol, mühendis ol” diyoruz. En basiti bu. Hâlâ bu yaklaşımlar değişmiyor. Oysa, bugün, günümüzün kültür politikalarına baktığımız zaman dünyada, şunu gözlemliyoruz: Bu kültür politikaları Avrupa’da gelişti mi? Hayır, Avrupa da bunun bir arayışı içinde. Belli çareler arıyor nasıl olması gerektiği konusunda. Şöyle bir şey var, yeni kavramlarını ve yeni gelişme noktalarını saptamaya başlıyor. Örneğin, bu kültür ve sanat yatırımlarının gelişmesi, kültür ve sanat mekanlarının gelişmesi için sermayenin kültür ve sanat yaşamına katılımını öngörecek bazı önlemler getiriyor. Mesela, teşvikler getiriyor. Türkiye’de de gerçi bu başladı. Onun ötesinde, Türkiye yeni kavramlarını oluşturuyor. Bunlardan hemen iki tanesini söyleyeyim ve kapatayım. Bunlardan bir tanesi, toplumsal sorumluluk projelerini geliştirmesini özendiriyor. İkincisi de, bugün artık işletmelerde okutulan saygınlık yönetimi, yani toplumsal yaşama yaptığı katkı, toplum yararına yaptığı katkı oranında saygınlığını kurumlar ve kuruluşlar nasıl geliştirirler, nasıl korurlar konuları artık bir madde olarak eğitim sürecinin içine giriyor. OTURUM BAŞKANI- Teşekkürler Sayın Mirze. 232 Efendim, şimdi konuşmanın bu noktasında mikrofonu Prof. Dr. Mümtaz Işıngör’e bırakacağım. Kendileri İstanbul’un batısında, Küçükçekmece’de bir inisiyatifi temsilen buradalar. Buyursunlar Sayın Hocam. Prof. Dr. MÜMTAZ IŞINGÖR- Buraya o yörede oturan vatandaş olarak katılıyorum. Bu kimliğimle katılıyorum. Bu kimlikle katılmayı da tercih ediyorum. Bu oval tur da tamamlandığı zaman, yaklaşık 40 kişi kadar konuşmuş oluyor bu toplantılarda. Bu toplantılar hemen tespit edelim ki, hemen saptayayım ki, fevkalade faydalı oluyor. Bu kabil toplantıların ilklerini İMP’de görüyoruz. İMP, yaptığı toplantılarla bir nispet dahilinde halkı uyarıyor, halka ışık tutuyor, halka bir şeyler anlatıyor. Tam ideal olmasa da, ben oradan da yöremiz hakkında, bizim Küçükçekmece’nin halkı dahil, bizim yöremiz hakkında bir çok şey öğrendim. Bazen sorarak, bazen irdeleyerek, bazen tartışarak bir çok şey öğrendim. Bu sebeple de bu imkanı sağlayan Sayın Hüseyin Kaptan’a buradan teşekkürü borç biliyorum. Bundan evvelki toplantıda, zannediyorum ki, en karamsar hava yaratıldı. Hemen herkes şikayetçiydi. Evet doğru, bir şikayet ortamı var. Ben de bunun tam tersini söyleyecek değilim. Yalnız, biraz daha böyle olumlu bakmakta yarar var. Mesela, o şikayetlerden bir tanesi, bir genç arkadaşım, müşterinin azlığından söz etti. Hayır, değil, böyle bir toplantıya bu sayıda bir müşteriyi, -müşteri dediler onun için müşteri diyorum- bu kadar sayıda bir dinleyiciyi çekebiliyorsak bu çok hayırlı bir adımdır. Bundan evvelki toplantılar daha tenhaydı. Şimdi, sadece ve sadece buradaki insanları, sizleri dinleyip buradan gidenler olarak telakki etmemek lazım. Nasıl düşünmek lazım? Burada algılananlar mutlaka evlerde konuşuluyor, mutlaka çoluğa çocuğa aktarılıyor, mutlaka buraya gelemeyen konuya komşuya da bildiriliyor, yani bu suya atılan bir taş gibi. Muhakkak ki o tedirgin olmuş fikirlerden de istifade ediyorsunuz, onları öğreniyorsunuz, muhakkak ki mutlu olunan konuları da yakalıyorsunuz, çevrenize yayıyorsunuz. 233 Burada benden evvel üç mahalle temsilcisi konuştu. Son konuşmacı Arnavutköy’ü temsilen buraya gelmişti. Arnavutköy’de bir yakınım oturduğu için konuları birkaç sene evvelinden biliyorum. Evet, böyle ama anlattığı bazı şeyler, bazı anekdotlar insanın kalbini acıtıyor. Mesela, “Ben oraya dozerle gelirim.” “Ben oraya gelirsem bilmem ne olur.” gibi konuşmalar, hakikaten bu çağın çok dışında kalan diyalog biçimleri olmalı bence. Ben bu tip sözlere pek rastlamadım doğrusu. Çok iyilerine rastlamadığımız zamanlar da oluyor ama ben hep diyalogun kurulmasından, diyalogun sürekliliğinden, o beşeri ilişkilerin, o hümanist ilişkilerin varlığını diri tutmaktan yanayım. Bu yolla gidilirse, zannediyorum ki biraz daha yol kat edilecektir. Buraya bir nokta koyalım. Şöyle bir başlangıç yaptım. Bu kabil teknik bilgilerden yoksun olduğum için ben, bizim yaşam sürecimizi, bu 3.5 yılda yaşadığımız süreci anlatmaya çabalayacağım. Çok gerilere gidiyorum, Milattan sonra 400’lerde, 430’larda yaşıyor Eflatun. Eflatun’un dersleri öğrencileriyle konuşma biçiminde. Sokrates ona soruyor bir yerde, “Senin için devlet nedir?” diyor. Eflatun düşünüyor, “devlet iyilik, zenginlik ve güvendir” diyor. Bu üç kavram zaten birbirleriyle örtüşüyor. Zaten birini çıkarttığınız zaman dahi pek fazla bir eksiklik kalmıyor, diğer ikisi hemen o üçüncü kavramı yanına, yöresine çekmeye çalışıyor. Osmanlı’da da devlet üzerine darbımeseller, söylemler çok fazla. Bir tanesi ki, çok sevdiğim bir tanesi, hani Kanuni’nin “Halk içinde muteber bir nesne yok, devlet gibi” deyişi. Bir ikinci mısra var, onu söylemeyeyim. Devlet kavramını çok yukarda görüyor. Ondan daha itibarlı bir müessesenin olmadığını söylüyor, sonra da bunu halk sağlığıyla bağdaştırıyor, bir halk için de, bir fert için de sağlığın çok büyük bir devlet olduğunu söylüyor. Böyle müthiş bir benzetiş, müthiş bir ulvi söz bence. Bizde de çok kullanılan bir deyim vardır: “Devlete sığınmak” deyimi. Ne zaman başımız sıkışsa devlet erkine sığınırız. Devlet erki nedir? Yasama, yürütme, yargı. Bir diğer tarife göre, yönetenlerin hukuksal ya da eylemsel 234 yetkisi olarak tanımlanıyor erk. Meydan Larousse bunu böyle yazıyor. Güç demek oluyor erk, ama bilek gücü değil tabii, çok büyük bir güç, ulvi bir güç, bir Tanrısal güç, iktidar demek oluyor erk. Birçok yerde yasama-yürütme erki olmak olarak algılıyoruz bunu. Saygınlığını, kutsallığını, hep konuşmalarımızda telaffuz etmesek dahi, bunu benimsediğimizi, alttan alta müthiş bir saygı duyduğumuzu hep hissediyoruz. Bu bağlamda yine çok güzel laflarımız var. Mesela bir tanesi diyor ki: “Yasanın kestiği parmak acımaz” ve burada yasa değil de başka bir deyim giriyor oraya. Onu söylemek istemiyorum. Yasa gibi alalım, yasanın kestiği parmak acımaz, çok güzel. Bu böyle muntazam yürüyüp gidiyor mu? Hayır, gitmiyor. Yasama, bazen o suçsuz parmağı kesmek için yasa oluşturuyor. Örnek isterseniz eğer, 5366 sayılı İmar Yasası ve onu takviye eden, Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı gibi, bugünün hukuk normlarına pek sığmayan, hukuk teamüllerinin dışına çıkan, okunduğu zaman herkesi ürküten, “yahu böyle şey olur mu?” dedirten bir yasa biçimi karşımıza çıkıyor. O zaman ne oluyor? O zaman yine bir döngü içersinde bizler yargıya başvuruyoruz. Birey olarak veya toplum olarak veya sivil toplum örgütleri olarak veya daha başka kurumlar olarak yargıya başvuruyoruz. Bu bu kadar kolay mı? Hayır, değil, fevkalade güç. Bu tip hallerde idare mahkemeleri devreye giriyor. İdare mahkemelerine müracaat ediyorsunuz. Korkunç bir prosedür başlıyor, korkunç bir süre kaybı başlıyor. İlk size sıranın gelmesi yaklaşık bir 6, 7 ay sürüyor. Sonra karşı taraftan savunma isteniyor, o bir 2 aylık müddet talep ediyor. 2 aylık müddet talep etmiyor, bir yeni 2 aylık müddet talep ediyor. Bir yargıçla konuşmuştum, tesadüfen tanışmıştık. “Neden bu kadar güç işliyor?” diye sormuştum. “Bizim yükümüzü bilseniz bunu bana sormazdınız” dedi. Biraz da böyle sitemle verilmiş bir cevaptı bu. Konuşmamın başında söyledim. Ben Küçükçekmece’nin iç kumsal ve dış kumsal yöresinin Yönetim Kurulunun bir azası olarak burada bulunuyorum. 235 Bu kimlikle konuşuyorum sizinle. Nedir derdimiz? Eğer müsaade ederseniz ben ikinci hakkımı kullanmayayım ama bu konuşmayı bitireyim. Ne dersiniz? OTURUM BAŞKANI- Eğer beş dakika içinde toparlayacaksanız buyurun Hocam. PROF. DR. MÜMTAZ IŞINGÖR- Herhalde toparlarım. Böyle hallerde pek zamanı tayin edemiyor insanlar. Küçükçekmece 60 yıl falan evvelden başlayan bir yerleşim yöresi. Seneler senesi Küçükçekmece’ye kara trenle giderdik. Neden oralara yerleşildi? Oralarda kiralar çok ucuzdu. Oralarda arsalar da ucuzdu. Halk oralara gitti, üç kuruşunu, beş kuruşunu biriktiren, bir arsa aldı ya da kirayla oturdu. Tren parasını ödemek, pahalı bir kira ödemekten daha kolay, daha avantajlı geldi insanlara. Nasıl alındı oradaki arsalar? Çok muntazam kadastro görmüş arsalardı bunlar. Parselasyonları yapılmış arsalardı. Peki, ev nasıl yapıldı? Belediyemiz vardı, müstakil Belediyemiz. Oraya müracaatla proje, ruhsat ve iskan müsaadesi almak kaydıyla ve 6.5 metre irtifaya sahip olmak kaydıyla ve komşulardan 3’er metre, yoldan 5 metre çekmek kaydıyla. Harikulade, milimetrik dediğim ölçütlerle birtakım binalar yapıldı. Ne zaman buralar kıymetlendi? Artık İstanbul dolup taşmaya başladığı zaman kıymetlendi. Pek çok kişi tarafından Küçükçekmece, mesela benim asistanlığım süresince, bilinmezdi. O kadar ücra bir yerdi ki, hatta bir dost bir gün sormuştu “Nerede oturuyorsunuz?” “Küçükçekmece’de” “A, Bulgaristan’a yakın mı?” demişti. Aynen bu deyim. Şimdi biraz popüler oldu, şimdi biraz projektörler o yörenin üzerine nakloldu. Bir özel proje hazırlandı oraya. Ken Yang isimli, dünya efendisi, dünya centilmeni bir mimar bu projeyi kazandı. Türk mimarı niye kazanamadı konusuna girmiyorum artık. O güne kadar hiç rastlamadığımız bir centilmenlikle bizi kabul ettiler. İlk sorguları da “Peki, orada ne yapmamızı istiyorsunuz? Nasıl bir planlama yapmamızı istiyorsunuz?” şeklinde oldu. Hiç alışmadığımız, bizim bürokrasimizde pek örneğine rastlamadığım bir samimiyetti. Bunu anlattık kendisine, gayet mutlu 236 olarak ayrıldı. Fakat dün öğreniyorum ki, Ken Yang Projesi de kaldırılmış. Bunu da tesadüfen öğreniyoruz. Eksik olmasınlar, Hüseyin Kaptan Beye yöremizin bir anket kitapçığını götürdüğüm zaman, 1/25 000’likleri orada görüyorum ve okuyorum ki, o kültür endüstrileri, lejant kaldırılmış, bizim yörede öyle bir isim vardı, onun yerine “Özel Projeler Mahalli” yazılmış. Böyle bir şey. Şimdi, bu da meçhulümüz. Dostlar, sayın dinleyiciler, o yörede oturan 3 500 - 4 000 kişi var. Bazen belki sesimiz çatallaşıyor, bazen belki sesimiz yükseliyor, gerekli, gereksiz, hele hele bu çatı altında hiç olmayan haller yaratılıyor. Müsebbipleri biz değiliz, müsebbipleri, bizleri bu toplumsal faaliyetlerden, bu mülkümüzü elimizden alıp, hani dün konuşulanlar içersinde “mülk transferi” denilen olayı bize yaşatmak isteyenler. Biz yine diyaloga hazırız, biz yine bu açıklığı gösteriyoruz. Sadece ve sadece ufak tefek isteklerimiz var. Nedir bu ufak tefek istekler? Çekmece yöresinden gelmeyenler belki bilmiyorlardır. Onlara söylemek istiyorum. Çok muntazam evlerimiz var bizim. Gayet nizamında yapılmış evlerimiz var. Bunların muhafaza edilmesini istiyoruz ve artık bu sesin dalga dalga dağılmasını istiyoruz. Ankara’ya gidiyoruz, ilgililerle konuşmaya çalışıyoruz, pek çoğuyla da konuşuyoruz. Onlara da bunu anlatıyoruz. Bu masumane isteği, bu dik duran bel kemiği gibi isteği, bu her türlü yasaya sahip olan evlerimizin hukuka dayalı olarak inşa edildiklerini kendilerine anlatıyoruz. Her dinleyen de bize olumlu yanıt veriyor ama aşamadığımız merciler var; bunları da aşmaya çalışıyoruz. Bunları da olabildiğince centilmence, olabildiğince ılıman, olabildiğince yaklaşımcı bir niyetle aşmaya çalışıyoruz. Başka da bir yolumuz yok zaten, yanlış anlaşılmasın. Bu yöre halkı okulunu ve camisini kendi yapmıştır, sözüme inanın, ayrıntısını vermek istemiyorum. Niye yapmıştır? Her yıl iki tane çocuk E5 üzerinde ezilmiştir. Bunun üzerine halk imece usulüyle işe girişmiştir. O okula yardım eden benim yaşımdaki insanlar burada oturuyorlar. Sözünü ettiğim tarih ’65, ’66. Sonra Milli Eğitim Müdürlüğü daha geniş bir arazi parçası bulmuştur. Şimdi mükellef bir okulu 237 var Kumsal’ın. 650 veya 850 öğrenci okuyor. Sadece Kumsal’ın çocukları mı bunlar? Hayır, değil. Çevre yörelerden de geliyorlar. Gidersiniz veya gitmezsiniz, çok muntazam bir camisi var Kumsal’ın. E5’ten aşağı inerken yeşillikler arasında, muhteşem bir siluete sahip bir camisi var. Esnafı vardı ama bu dedikodular, bu ileriyi karanlık görmeler dolayısıyla esnaf yavaş yavaş kaçar oldu. Halkın karamsarlığı, halkın buradaki büyük kitleyi işgal etmesi, buraya her gelişimizde odaların yaptığı her toplantıda ve diğer her toplantıda bu halkın görülmesi, kulaklarına iyi bir şey söylenmesi içindir burada. Bu halk orman arazisini işgal etmiş değildir. Bu halk gecekonducu değildir. Sık sık böyle kıyaslamalar yapılıyor. Çok çirkin kıyaslamalar oluyor. Bu halkın her birinin muntazam tapusu, muntazam ruhsatı vardır. Haldun Taner’in bir anısı vardır. Söylemeyeceğim, vakit almak istemiyorum. İnönü’nün bir sözü vardır, saygısızlık olmasın diye söylemeyeceğim. Belki ikinci turda sıra gelirse onları da iletirim. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkürler Hocam. Efendim, İstanbul’un 30 yıl önce eteklerinde yer alan ve de hakikaten yaşayanların kendi çabalarının gelişmede daha öne çıktığı az örneklerden birisi olan Çekmece’yi hocamdan keyifle dinledik veya üzüntüyle dinledik, hangisini sayarsanız sayın. Anlatımı keyifli ama içeriği üzüntülüydü. Büyük proje yapma süreci içerisinde elbette kentin değişik mekanlarına değişik fonksiyonlar verilebilir. Eğer bunlar vazgeçilmezse o konuda konsensüs sağlamak kolaydır ama vazgeçilir ve başka yere aktarılabilir fonksiyonlarsa o zaman uzlaşma sağlamak hakikaten zor. Galiba burada da en önemli konulardan bir tanesi uzlaşma için yola çıkılması veya çıkılamamış olması. Bu noktaya tekrar ikinci turda çok kısa da olsa geleceğim. Son konuşmacımız Tebernüş Kireççi Bey. Kendisi gazeteci. Tebernüş Bey, bu konuştuğumuz konular sizin kaleminizden, objektifinizden ne şekilde yansıyor, onları bir sizden dinleyelim. Buyurun efendim. 238 TEBERNÜŞ KİREÇÇİ- Önce biraz kendimden bahsedeyim verdiğiniz talimat üzerine. 1974 doğumluyum. 1996 yılından beri gazetecilik yapıyorum. Yaşım genç ama şimdiye kadar bayağı bir gazetede çalıştım. Radikal, Dünya, Sabah, Vatan, Milliyet, tekrar şu an Vatan’da görev yapıyorum. İkisi gayrimenkul üzerine, birisi Boğaziçi Yalıları üzerine olmak üzere toplam dört kitabım bulunuyor. Benden önceki değerli konuşmacılar işin teorik kısmını anlattılar. Sayın Hocam, biraz yaşadığı sıkıntıları anlattı, bireysel olarak semt sakinlerinin yaşadığı sıkıntıları anlattı. Hocamın anlattığı şeyler son derece önemliydi, çünkü önümüzdeki dönem, İstanbul’daki çalışmalara baktığımız zaman bayağı bir insan 30 yıldır, 40 yıldır, 50 yıldır, belki 100 yıldır yaşadığı mahallelerinden isteyerek veya istemeyerek çıkartılacak. Ben konuşmamda daha çok pratik konulara değineceğim. İşin pratiği ile ilgili noktalara değineceğim. Başlık başlık devam edeceğim. Büyük bir ihtimalle, başta Sayın Hüseyin Kaptan olmak üzere, bilenlerden itirazlar gelecek, onlara da söz hakkı tanındığında tekrar yanıt vermek isterim. Tahmin ediyorum dün sabah saat 09:00’dan beri planlama kavramından bahsediliyor. Bana sorarsanız, aslında boş konuşuluyor demek istemiyorum, bu çok basit bir ifade, çok çirkin bir ifade ama maalesef boşa konuşuluyor. Niye boşa konuşuluyor? İstanbul’da son 5 yıldaki, 6 yıldaki imar plan tadilatlarına baktığımız zaman gördüğümüz manzaralar şu: Tarifeyi bastırdığınız zaman, istediğiniz parsele, istediğiniz yüksekliği ve istediğiniz yoğunluğu alabiliyorsunuz. Bu ifade çok önemli. ki farklı parsele, boyutu ne olursa olsun, büyük, küçük, geniş, dar, bunların hiçbirisine bakılmadan talep edilen imar düzenlemesi, imar plan tadilatı bir şekilde veriliyor, bu bir. İkincisi, büyük projelerin şeffaf olarak gerçekleştirilmesi gerekiyor, kapalı kapılar arkasında değil, arkadaşlar. Sayın Hüseyin Kaptan Hocam burada, ben bir gazeteci olarak, İstanbul gayrimenkulları üzerine yazılar yazan bir 239 gazeteci olarak İstanbul Metropoliten Planlamanın kapısından en fazla üç defa geçebildim. O da, Sayın Hocamın özel davetiyle oldu. Yine planlama konusuna girmişken devam ediyorum, ikincisi, İstanbul’un 1/25 000’lik planları çalışması hâlâ bitmedi, bitirilemedi deniliyor. Niye bitmedi biliyor musunuz? Kulislerde ne konuşuluyor? Konuşulan şu: Normalde geçen yıl Ekim veya Kasım ayında çıkacaktı, defalarca sordum soruşturdum konuyu, gelecek aya kaldı. Sonra öğrendim ki, yine Siyasal kulislerinden maalesef, Cumhurbaşkanlığı seçimleri bekleniyormuş. Bunu bana bir mahalle emlakçısı söyledi. Ben dalga geçtiğini düşündüm. Sordum, soruşturdum, maalesef Cumhurbaşkanlığı seçimleri bekleniyormuş. Tabii, Cumhurbaşkanlığı seçimleri biraz sancılı geçince ister istemez 2007 yılının Ekim ayının 9’undayız, buna rağmen hâlâ 1/25 000’lik planlar gelmedi. Tahmin ediyorum referandumdan sonra gelir. Kasıma bekliyoruz inşallah. Sonra İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin imarla ilgili Komisyonlarının üyeleri, -borsada tüyocular vardır, spekülatörlere yakındır bunlar, tüyo dağıtırlar sağa sola-, İstanbul Planlama Merkezinin çalışanları demiyorum, ağırlıklı olarak Yönetimden bahsediyorum ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin İmar Komisyon üyeleri borsadaki tüyocular durumuna düşmüş vaziyette. Nereye ne yapılacak? Bu tüyolar dağıtılıyor. Ne kadar çirkin bir olay. Bir vatandaş olarak, bir yatırımcı olarak siz bunu öğrenemezsiniz. Bir gazeteci olarak ben öğrenemiyorum arkadaşlar. Sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin İstanbul’un ortalama her metre karesine 10 tane projesi var ama uygulamaya baktığınız zaman bir proje yeri geliyor 3 yılda 4 yılda bitirilemiyor. Bakın örnek vereceğim, her gün Avrupa Yakasında yaşayanların çok yoğun kullandığı bir lokasyondan bahsedeceğim. Topkapı, Bayrampaşa, Sapa çevre düzenlemesi. Yapılacak bir tane üst geçit. Tam 4 yıldır, Bayrampaşa’da alt geçit var, birbirleriyle bağlantılı bunlar, tam 4 yıldır bitirilemedi. Yıl 2007, 2003’te başladı, 2004’te 240 başladı bunlar. 3 - 4 yıldır bitirilemeyen köprülü kavşaklardan bahsediyoruz, sonra büyük projelere gelince, bakıyoruz ki herkesin büyük projesi var. Keşke uygulanabilse. Sonra, yine İstanbul’un büyük projelerinden bir tanesi, Maslak Metrosu. Sayın Başkan ilk yıl değerlendirmesinde 2007’nin Martında biz bu işi yapacağız demişti. Maalesef 2009’un Martında bile işin teknik kısmı bitmeyecek. Herhalde sisteme alınması bir 2010, 2011 yılını bulacak diye tahmin edebiliyorum. Diğer taraftan bir başka uygulamadan bahsetmek istiyorum; Levent İETT arazisi. 46 241 metre karelik arazi, Dubai Şeyhi El Makdum’un 5 Ekim 2005’te, yani bundan 2 yıl 4 gün önce Türkiye’ye ziyaretinde bedavaya “peşkeş” çekilecekti. Ama, ben ve gazeteci arkadaşlarım, biz bu işi göğüsledik. Sağ olsun odalar ve sivil toplum kuruluşları destek çıktı, bunu engelledik. Bunu ihale sürecine götürdük. Ne zaman ihale yapıldı? 21 Mart 2007’de. Ne kadara? KDV dahil 832 milyon dolara. İhale üzerinden kaç ay geçti? 7 ay geçti, 8 ay geçti. Ne oldu? Dubai Şeyhi El Makdum bu parayı ödemedi. Bunun bedelini bütün İstanbullular olaraktan biz çektik. Niye çekiyoruz biliyor musunuz? Şu an İstanbul’da ve Türkiye’deki en büyük yatırım enstrümanı arsa, arazi. Arsa ve arazi, bu şu demek: Tamam ev sahiplerinin bir şekilde ellerindeki evlerin veya arsa sahiplerinin ellerindeki arsaların daha değerli olması anlamına geliyor, ama pratiğe baktığımız zaman ne oluyor? Spekülatif bir yükselmeden, sert bir yükselişten bahsediyoruz. Şu anki fiyattan alacaklar belki altı ay, bir sene sonra fiyatlar düştüğü zaman, ister istemez bunu yapamayacaklar, zarar yazacaklar. İşin bir de maddi kısmı var. İkincisi, bu yasal boşlukların hepsini değerlendirdiğiniz zaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hiç düşünmeden bu arsanın ihalesini iptal etmesi gerekiyordu. Maalesef bu arsanın ihalesini iptal edemedi. Bunu niye söylüyorum? Bu arsalarda öyle bir imar düzenlemesi yapıldı ki, hukuk devre 241 dışı bırakıldı. Sayın Erhan Bey ve Tayfun Kahraman Beyin burada olması gerekiyor. Oda olarak bunun bayağı bir hukuki mücadelesini verdiler. İnşaat Mühendisleri ve Mimarlar Odası da verdi. Başka önemli planlalara ve büyük projelere baktığım zaman şöyle bir şeyle karşılaşıyorum. Bunu Fransa’da çok iyi fark etmiştim. O da şu: Türkiye’nin, sadece imar, inşaat, emlakla ilgili değil, bir bütün olarak en büyük problemi aslında şu: Fransız kafa yapısına sahip bir devletimiz var. Birebir Fransız ama vatandaşa ve özel sektöre baktığımız zaman Amerikan mentalitesinde. Dolayısıyla biz aslında bunun çatışmasını yaşıyoruz. İşte, rüşvet, yolsuzluk.. Sonra, yine İstanbul’la ilgili bir tespitimi söyleyeceğim. Ne zaman bir Avrupa kentine gitsem, hatta Dubai’ye gitsem bile bunu maalesef hissediyorum. Bayramdan sonra bir Dubai’ye yolculuğumuz var, Ortadoğu’nun en büyük Gayrimenkul Fuarı maalesef yine Dubai’de gerçekleştirilecek. Dünyanın en iyi mühendis ve mimar kadrolarına sahip ülkelerden bir tanesiyiz, bunu kimse tartışmıyor. Ne vardır? Baktığımız zaman Almanlar vardır, Japonlar vardır, muhtemelen onlardan sonra üçüncü, dördüncü, beşinci sıradayız. Ama kentlere baktığımız zaman, binalara baktığımız zaman bunu maalesef göremiyorum. Niye? Bunu uzaylılar gelip yapmadı. Bunu bir zamanlar kanlı düşmanımız olan Rumlar Türkiye’den intikam almak için yapmadı. Bizim mühendislerimiz, bizim mimarlarımız yaptı. Bu çok acı, inanamıyorsunuz. Bir Türklerin yurtdışındaki yaptığı projelere bakıyorsunuz, Türkiye’de yapılan projelere, hatta 50 yıldır, 100 yıldır yapılan projelere bakıyorsunuz, gördüğünüz karşısında şok yaşıyorsunuz. Yollar, en basiti bir E5, TEM, 40 tane, 50 tane Kartal’dan Silivri’ye kadarki alan, ister TEM’den gidin, ister E5’ten gidin, en az 40 tane, 50 tane hata görürsünüz. Bunu yapanların hatası var, bu projeyi onaylayanın hatası var. Bunu düzeltmeyenlerin hatası yok mu? Bunların da hatası var. Ben sadece yollardan bahsettim. Binalar için de aynısı geçerli. 242 Bir başka önemli not olaraktan vurgulayacağım, İstanbul ve Türkiye’nin büyük projelere, yeni projelere ihtiyacı yok. Önce, önümüzdeki 5 yılı, belki 10 yılı kötü kentleri, kötü binaları rehabilite ederek geçirmemiz gerekiyor. Bunun yöntemi çok tartışılır. İstanbul boşaltılsın, İstanbul doldurulsun, güneye kaydırılsın, kuzeye kaydırılsın, bunu çok tartışırız ama bunlara gerek yok. Pratiği söylüyorum, pratik çözümün bu olması gerekiyor, bizim öncelikle mevcudu düzeltmemiz gerekiyor. Bu kafa yapısıyla biz hangi büyük projeye girersek girelim bunun üstesinden gelmemiz mümkün değil. 7 milyar YTL bütçesi olan bir Büyükşehir Belediyesi, bir köprülü kavşağı üç yılda, dört yılda bitiremiyorsa, eline, yüzüne bulaştırıyorsa, yapılabilecek çok fazla bir şey yok. Önce mevcutları bitirelim, rehabilite edelim, ondan sonra büyük projelere başlayalım. O zamana kadar da Türkiye’de umarım ciddi bir değişiklik olur, ciddi faydalar olur. Yine, İstanbul’la ilgili söyleyeceğim çok çarpıcı bir şey var. İstanbul’un çok ilginç bir yapısı var. Bunu havadan incelediğiniz zaman, Google Earth de çıktı artık, helikopterle uçmamıza bile gerek kalmadı, çok ilginç bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Güneyde muazzam bir deniz var. Kuzeye geldiğimiz zaman muazzam bir orman var, ormanın arkasında deniz tekrar devam ediyor. Ortaya da iki tane büyük cehennem çukuru gibi çukur açmışız, biri Anadolu Yakasında, biri Avrupa Yakasında, insanları da burada yaşamaya mahkum ediyoruz. Bu biraz daha planlamacıların işidir ama daha uygun bir yaşam tarzının İstanbul’da benimsenmesi gerekiyor. Yine çok önemli bir noktaya değineceğim, ondan sonra herhalde süresini en kısa kullanan konuşmacı olarak bitireceğim. Arkadaşlar, İstanbul’da iki tane kentsel dönüşüm ihalesi yapıldı. Biri Mart ayında, diğeri Mayıs ayında yapıldı. Mart ayında yapılan ihale Tarlabaşı İhalesiydi. Kim kazandı? İhaleyi yapan Beyoğlu Belediyesi, ihaleyi kazanan Çalık Holding. Sonra bunu takip eden ay, Mayıs ayında Balat ihalesi gerçekleştirildi. Balat ihalesini kim kazandı? Çalık Holding. İhaleyi yapan 243 Fatih Belediyesi, ihaleyi kazanan Çalık Holding. Pekala, Çalık Holdingin en önemli özelliği ne? Ben hemen yanıt veriyorum, sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın vekili olduğu şirket. Ben politika yapmıyorum. Çok merak edenler için söylüyorum, 22 Temmuzda sandığa da gitmedim. Bundan sonraki yaşantımda da sandığa gitmeyi düşünmüyorum. Böyle bir ortamda vatandaşın devlete ne kadar güvenmesi gerektiği noktasını düşünmek gerekiyor, değerlendirmek gerekiyor. Sizin takdirinize bırakıyorum. Sonuç olarak diyorum ki, İstanbul’un öyle büyük projelere ihtiyacı yok. İstanbul’un küçük, orta, büyük olması çok önemli değil ama, mantıklı projelere ihtiyacı var. OTURUM BAŞKANI- Değerli izleyiciler; ufak tefek sapmalarla da olsa altı yetkin konuşmacıyı kendi aralarında dinledik. Hepsine teşekkür ediyorum. Çok önemli iki kişi maalesef bugün olamadı. Önemliydi, şundan: Gerek Özelleştirme İdaresi, gerekse Turizm Yatırımcılar Derneği adına konuşacak olan arkadaşımız, her ikisi de bize Feridun Duyguluer’in anlattığı mevzuat kayıplarını oluşturan iki tane sektörün esas proje yapma süreçlerini anlatacaklardı. Özelleştirme İdaresi, bildiğiniz gibi, yeni Özelleştirme Kanunu’na göre plan yapma yetkilerine sahip. Hatta, Feridun Bey’in biraz önce anlattığına göre bir bölgeyi özel olarak tanımlama, oraya özel olarak bazı imar hakları getirme, onu onaylama, ondan sonra da onu ihaleye çıkarıp satma hakkına sahip. Bu tabii çok özel hakların üst üste gelmesi meselesi. Aynı şekilde Özal zamanından beri turizm alanı ve merkezi ilan etme süreci Bakanlar Kurulu aracılığıyla oluyor ve o süreç içerisinde turizm alanı ve merkezi ilan edilmiş o alanın bütün imar haklarının Turizm Bakanlığı’na verilmiş olması, başka bir deyimle mevcut mevzuatın dışına çıkarılmış olması söz konusu. Bu iki arkadaşımız konuşamadıkları için ben, hepiniz adına bir iki arkadaşıma bir iki soru yöneltip onların durumlarının şu anda 244 büyük proje yapma süreci içersinde nasıl olduğu konusunda bir görüşlerini almak istiyorum. Bunlardan bir tanesi, Sayın Göksu. Ne diyorsunuz, Özelleştirme İdaresi’nin sanayi bölgelerinin veya kültür ve turizm alanı olarak ilan edilen bölgelerin, -Feridun Beye bırakırsam makalesinden sayar, belki 20 tane daha benzeri özel çevre koruma bölgeleri de var- plan yapma süreçleriyle mevzuat kayıpları konusunu nasıl yorumluyorsunuz? FARUK GÖKSU- Sorunun dışında vaktim olacak mı? OTURUM BAŞKANI- Hayır, olmayacak. Sorduğum soruya yanıt alacağım, çünkü birazdan Hocama söz vereceğim, onun için. FARUK GÖKSU- Tavit Beyin sorduğu soruyu biraz genelleştirerek cevaplayayım. Feridun Bey ve Erhan Bey bu süreci iyi tanımladı. Büyük projeler, büyük yatırımlar ve bu projelerin gerçekleştirilmesi için birtakım yasal düzenlemeler, bir zincir halinde devam ediyor. Tabii bu, ortaya şu sorunu çıkartıyor. Bunu, “kapsamlı planlama” dediğimiz ya da bugünlerde ismi “stratejik planlama” denilen, İMP’nin hazırladığı üst ölçekli planların stratejilerinin dışında geliştirilen yaklaşımlar olarak görüyorum. Eğer İstanbul’u biz gelecek Yüzyıla hazırlıyorsak, konu İstanbul olduğu için söylüyorum, İstanbul’u sadece İstanbul gözlüğüyle planlamak ne kadar yanlışsa, yani bir üst ölçeği olan bölge ölçeğine çıkmak ne kadar doğruysa, İstanbul’un biraz önce isimlerini saydığınız, belki çoğaltabileceğimiz, parçacı planlama yaklaşımlarıyla, ister özel proje deyin, ister mevzi imar planı deyin, bununla yönetmek de o kadar yanlış. O nedenle bizim sahip olacağımız şey, plancı olarak söylüyorum, bizim İstanbul Türkiye’nin bir dinamiğiyse, bunu bölge ölçeğinde konumunu dikkate alarak neler geliştirebileceğimizi, stratejilerimizin neler olacağını, önceliklerimizin neler olacağını ortaya koymamız lazım. Tabii, burada tartışılan bir konu var, Erhan Bey değindi. Planı niye yapıyoruz biz? O projeden etkilenen çeşitli grupların taleplerini karşılamak üzere de 245 yapıyoruz. Siz bu plan kapsamı içersinde gayrimenkul sektörünü ya da sermaye adıyla adlandırılan sektörü dışlarsanız, siz, işte burada 40 kişi var, projeden etkilenen bir grup, buradaki yerel halk ya da mülk sahiplerini bu kapsamın dışına çıkarırsanız, eğer Tebernüş Beyin söylediği gibi, siz, planlamayı şeffaf hale getirmezseniz, kapalı kapılar ardında pazarlıklarla kim güçlüyse, ön plana çıkıyorsa bunları çözmemiz mümkün değil. Tabii, bunlar niye çıkıyor? Bu sorunun da yanıtını aramamız lazım. Planlama uzun bir süreç. Planlamanın artık bizim esnek süreci dikkate alan bir yaklaşım olarak yeniden ele alınmasını tartışmamız lazım. Klasik imar planı anlayışı biraz önce söylemiş olduğumuz kişilerin, grupların sorunlarını çözmüyor ya da kentin sorunlarını çözmüyor. O zaman bizim, plancılar olarak, üniversiteliler olarak planlama anlayışımızın ne olduğunu bir kere tartışmamız lazım, bu bir. İki, bu anlayış çerçevesi içersinde demin saymış olduğum grupları nasıl katacağız, bunu da tartışmamız lazım. Bir üçüncüsü de gelecek dönem bir gerilim dönemi. Biraz önce konuştuk, herkes anlattı. Konuşmamın başında da söyledim, bir de beklentiler var. Nedir beklentiler? Nereye giderseniz gidin, irtifa ne, yüzde kaç veriyorsunuz? Bundan da vazgeçiyor musunuz? Geçmiyorsunuz. O zaman bizim iki tane yönetim anlayışını okullarda ders olarak mı okutacağız? Kamuyla yeni programlar mı açılacak, ne yapılacaksa yapmamız lazım. Bir, beklenti yönetimini gerçekleştirmemiz lazım, iki, gerilim yönetimini nasıl aşarız, yani kamu - özel - sivil işbirliklerini, bunlar profesyonel işler. Ben burada bu vesileyle son sözlerimi söylüyorum, iç, dış Kumsal’daki değerli kişilere söylüyorum. Değerli arkadaşlar, artık sizin de kendi plancınızı, kendi hukukçunuzu seçme, onlarla çalışma zamanınız gelmiştir. Bütün dünyada bunlar böyle yapılıyor. Yasaları eleştiriyoruz ama yasaların olumlu yönlerini de dikkate alın. 5366 sayılı yasanın çok eleştirilecek yanı var ama 5366 sayılı yasayı biliyor musunuz, bir hukukçuya danıştınız mı? 5366 sayılı Yasa size yetki veriyor. Plan yapma yetkisi veriyor mülk sahiplerine. O zaman yanınıza bir hukukçu alacaksınız, bir plancı alacaksınız, bunlarla oturup 246 çalışacaksınız. Kendi çevrelerinizi, kendi yaşam alanlarınızı kendiniz yaratacaksınız, bu fırsatlar var. Bunları alternatif olarak Belediyeye götürdüğünüzde ben belediyenin “hayır” diyeceğini zannetmiyorum. Bunu dikkate almanızı istiyorum. İkincisi, genç meslektaşlarıma şunu söylüyorum, kendi yaşadığınız çevrelerde bu tür sorunları olan yerlere girin. Burada proje liderliğini üstlenin. Bunların üniversitelerde ders olarak okutulması lazım. Bizim artık proje bazında proje liderleri yetiştirmemiz, oradaki insanlarla içli dışlı olması, onların haklarını kamuysa kamu, özel sektörse özel sektörde savunmamız gerek. Biz bu alanı, Erhan Beyin söylediği gibi, emlakçılara bıraktık. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyorum. Tabii, 5366 sayılı Yasa özü itibarıyla mevzuatın dışına çıkarılan, daha doğrusu imar mevzuatını kemiren diğer unsurlara nazaran çok daha demokratik ve de çok daha çağa uygun, içi daha doğru doldurulabilir bir Yasa ama çok iyi anlaşıldığı kanaatinde değilim. Belki üniversite, gene meslek kuruluşlarıyla beraber bir görev üstlenebilir ve bunun iyi anlaşılması için gayret gösterebilir. Ben şahsen bu eksikliği hissediyorum. Demin konuştuğumuz özel yasalarla oluşturulmuş özel haklar çerçevesinde bir yerlerde birtakım planlar yapılıyor. O planlara göre sonuçlar karşımıza çıkıyor ve gerek meslek odaları, gerek medya, gerek üniversiteler, ne yazık ki, bağışlasınlar, hepsi bağışlasınlar beni, o projenin, o proje alanının, metropoliten bütün içerisindeki yerini, o proje alanının ana konseptini, o konseptin ne tür fonksiyonları içerdiğini, ne tür bir yoğunluk önerdiğini, o yoğunluğun çevreye etkilerini, bütün bunları tartışmıyor. Ondan sonra birden bire diyoruz ki “Bu niye böyle ihale edildi?” veya daha da ileri gidiyoruz, daha da küçültüyoruz kendimizi “Niye Ahmet’e, Mehmet’e verildi?” Bakınız, planın kent için kalıcı önermelerini bir tarafa bırakıyoruz, onları tartışmıyoruz, esas zarar veren unsurlar orada ama niye Ahmet aldı veya niye Mehmet aldı veya Ofer’e niye verdik gibi noktalarda kalıyoruz. Önce, 247 bizim de galiba toplum olarak meselenin özündeki yanlışları görmeye ve de o konuda misyonlar üstlenmeye ihtiyacımız var. Meslek Odalarının, başta TMMOB Şehir Plancıları Odası olmak üzere, üniversitelerin ve de medyanın -medyayı bu ikisinden biraz ayırıyorum, çünkü o biraz geriden gelerekten resim çeken, ona göre yorumlayan ve haber yapan bir kuruluştur ama üniversitelerle meslek kuruluşlarının- en temel görevi, bana göre, bu saydığım olaydır. Orada atlamışsanız, yani eğer Galataport Projesinin içeriğini atlamışsanız, bir şekilde ihale yöntemi, şuyu, buyu da geçmişse, ihale bittikten sonra “niye burayı Ofer aldı?” demek artık bana abes gibi geliyor. Ne dersiniz Erhan Bey? ERHAN DEMİRDİZEN- Galataport süreci yoğun olarak tartışılırken, ben Odanın Genel Başkanlığını yapıyordum o sırada, Tebernüş Bey değil tabii, başka bir gazeteci arkadaş, bana şunu söylemem için ısrar ediyordu sürekli: “Biz Galataport imar planına ve onun dayanağı olan Yönetmeliklere Oda olarak dava açtık, bunları iptal ettirdik ve daha önce Ofer’e ihaleyle verilmiş olan süreç sonucunda hukuken ihale yenilenecektir, bunun artık başka bir tarifi olamaz”. Sadece bu cümleyi istiyordu. Biz ısrarla o dönemde Oda olarak, bizi ihale sürecinin orada ilgilendirmediğini, ihaleyle ilgili olarak yapılan spekülasyonun siyasi bir spekülasyon olduğunu, bizim sözlerimizin ağırlığının sözlerimizin içindeki mesleki öz olduğunu, o mesleki özden planlama açısından, şehircilik açısından yapacağımız yorumların ancak Galataport tartışmasına katkısının olabileceğini söyledik. “O siyasi tartışmayı siyasi aktörler kendi aralarında yapsınlar istedikleri kadar” dedik. O bakımdan aslında TMMOB Şehir Plancıları Odası bence o tuzağa çok fazla düşmüyor diye yorumluyorum. Aslında TMMOB Şehir Plancıları Odası bu projelere kentin bütününü savunma noktasından bakıyor. Bunun altını çizelim. Bazen kentin bütününe yönelik hazırlanmış olan planlar da kentin bütününü gözden kaçırıyorlarsa, 248 TMMOB Şehir Plancıları Odası kentin bütününe yönelik yapılmış planlara da o gözle bakıyor. Kentin bütünü derken biz aslında bir dengeden söz ediyoruz. İkinci cümle olarak onu söylemek istiyorum ve dünkü tartışmaya bağlamak istiyorum bunu. Dün Murat Güvenç burada çok önemli bir kavram çiftinden söz etti. Dedi ki: “Kentte bir kullanıcılar var, bir de kentin sakinleri var.” Kentin sakinleri bu salonda şu anda oturanlar, sizlersiniz. Bir de kentin kullanıcılarından söz etti, işte Londra örneğini verip 8 milyon sakini var kentin ama 100 milyon kullanıcısı var. Orada o 100 milyon, o 8 milyonun yaşadığı kentte çok kuvvetli bir baskı grubu haline gelebiliyor. Bizim bu büyük proje süreçlerinde de o dinamikler çok belirleyici olabiliyor. Aslında planın, dolayısıyla plancının kurmaya çalıştığı ince denge bu bence. Bir yandan kullanıcının, kent kullanıcısının talepleri doğrultusunda şekillenmeye başlayan projeleri ve yatırımları bir çerçeve metne oturmaya çalışıyor. Plan dediğimiz aslında bunun bir çerçeve metni. Bir yandan da kentte yaşayan sakinlerin yaşam kalitesini temin etmeye ve sürekli hale getirmeye çalışıyor. Bu ikisi birbirinden kopuk değil. Kentte sadece yaşayanların, kentin sakinlerinin yaşam kalitesinin, yani yaşama çevrelerinin fiziki şartlarını, sosyal şartlarını sağlıklı tutarak bir kenti ayakta tutmak mümkün değil, hele bu İstanbul’sa. OTURUM BAŞKANI- Evet, teşekkür ediyorum. Feridun Bey sizin ilave edeceğiniz bir yarım dakikalık cümleniz var mı? FERİDUN DUYGULUER- Bir dış örnek verebilir miyim? Bu parçalanmaya ilişkin, sektörel parçalanma konusunda, hem Avrupa Birliğine Avrupa Konseyinin artık sektörel politikaları terk edin diyorlar. Bunlar ikinci söyledikleri. Birinci farklı da, ikinci söyledikleri cümle “sektörel politikaların terk edilmesi”. Artı, parçalanmaya ilişkin birtakım hukuksal formalitelerin akışkanlığının arttırıldığı çalışmalar var. Hep bunlar bütünlük içinde alınıyor. Mesela, İngiltere’de 2001 yılında Planlama Kanunu hazırlanırken İngiltere 249 Şehir Plancıları Odasının bürokratla birlikte koydukları slogan şuydu: “Az kademelenme çok katılım”. Böylesine bir yaklaşımla üç senede Kanunu hazırladılar, 2004 yılında da yeni Planlama Kanunları çıktı. Şimdi biz bunları parçalanmayla yapıyoruz ama İngiltere böyle bir sloganla, böyle bir vizyonla tüm ülkesine ait farklı bir planlama sistemini getirdi. Onlar da bizim yaşadığımız dönemi yaşadılar. Parçalı bölgeler, kolaylaştırılmış bölgeleri onlar da yaşadılar ama şu andaki bilinçleri ile, olayı bütün olarak ele alıp az kademelenme, çok katılımla kolaylaştırılmış bir Kanun ortaya koydular. Bunu örnek olarak sunmak istedim. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ediyorum. Nilgün Hanım sizin söyleyecek, ekleyecek bir şeyiniz var mı efendim? Çok kısa ama lütfen. NİLGÜN MİRZE- Çok kısa olarak şunu söylemek istiyorum. Burada asıl kent gönüllüsü olmak çok önemli galiba, çünkü dikkat ediyoruz, gelişmiş ülkelere baktığımız zaman, işte bu katılımcılık dediğimiz şemada en önemlisi yaşayanların, yani yurttaşların, vatandaşların kendilerini gönüllü olarak ilan etmeleri ve çevrelerinde, -bu yapılaşma olabilir, kültür olabilir, kültür alanları olabilir, parklar olabilir, eğitim olabilir, altyapı hizmetleri olabilir- bütün bunlarla ilgili olarak, kent yönetimine bir gönüllülük yaklaşımı ve bilinciyle katılımları çok önemli. Dolayısıyla da, biz burada 2010’u tekrar söyleyeceğim, bir sürü eksiklerimiz var, fırsat olarak görmek istiyoruz. Yeni bir yönetişim modelinin, kentlinin, vatandaşın, yurttaşın katılımcı olduğu bir yönetişim modelini de başlatmak üzere bir olanak, bir platform oluşturacağına inanıyoruz. Ben sadece bu çağrıyı yapmak istiyorum burada. OTURUM BAŞKANI- Hocam, size bir yarım dakika vereceğim ama özellikle şuna yoğunlaşmanızı istiyorum. Bugünkü konuşmalardan sonra sizin sivil inisiyatifin kafasında ve önündeki ajandada herhangi bir değişiklik, herhangi bir bakış açısı farklılaşması oldu mu? 250 MÜMTAZ IŞINGÖR- O mevcut bakış açısının ne olduğunu bilebiliyor musunuz? OTURUM BAŞKANI- En azından siz bir şekilde, bir şeylerle yola çıkmıştınız. Onunla şu anki arasında bir fark oluştu mu? MÜMTAZ IŞINGÖR- Yarım dakikada toparlayayım isterseniz. Öncelikle Faruk Beyin bu genç arkadaşları bize yönlendirmesine teşekkür ederim tabii. İkinci değindiğiniz husus, “başlayınız” diyorsunuz, o da bir nispet dahilinde başladı. Ahmet Turhan Altıner Bey’in liderliğinde o iş başladı. Efendim, bizim noktasal nazarımız şu: Bizim iç Kumsal yöremizde, benim bildiğim kadarıyla, -burada Sayın Yeniay’la küçük bir rakam farkımız var- 180 dönüm arazi var. 180 dönümün 160 dönümü Milli Emlak arazisi ve boş arazi. Bunun 20 dönümünde tapulu evler ve tapulu boş arsalar var. Bu tapulu evler hakikaten muntazam ama bu endişelerden dolayı, insanlar badanasını yaptırmamış, insanlar duvarına kamyon çarpmış, onu onartmamış. “Niye yaptırmıyorsunuz bunu?” dediğimde de söylüyor, “Mümtaz Bey, ne olacağımız belli değil ki.” Bu nedenlerle yakın zamana kadar bir yıpranmış görüntü arz ediyordu Kumsal. Halbuki değil. Herkes şimdi yavaş yavaş bu onarımını yaptı. Badanasını, boyasını yaptı, gün be gün daha da iyiye gidiyor. Biz mevcutların korunmasını istiyoruz. Kaldı ki, Ken Yang’ın kazandığı projede de jüri raporunu okudum, böyle bir satır arası var. “Oradaki aktörlerin mevcut proje içersinde bulunması” gibi bir cümle var. Jüri raporu dahi bunu saptamış. Üstüne üstlük Anıtlar Kurulu’nun yöreye ait dört tane kararı var. Çok ciddi imzalar var altında. Hele 2001 raporu, tabii, burayı Mahkeme Salonu gibi addetmediğim için getirmedim onları, bu raporda -sanki ileriyi görmüş gibi bir rapor- “Ola ki ileride buraya yerel belediyeler herhangi bir tasarrufta bulunmak isterlerse, mevcut dokunun korunması kaydıyla” ifadesi var. Bundan ne anlarsınız? 251 OTURUM BAŞKANI- Zaten 20 dönüm üzerinde doku var, gerisinde doku yok. MÜMTAZ IŞINGÖR- Evet, bravo efendim. Bunun kalmasını istiyoruz. OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler Hocam. Son cümlesini Tebernüş Bey’den soracağım. TEBERNÜŞ KİREÇÇİ- Yabancı Sermayeyle ilgili, gayrimenkul piyasasıyla ilgili çok önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Beşiktaş’ın bir taraftar grubu var, çarşı grubu. “Çarşı her şeye karşı”, sloganları bu. Biz de aslında işin pratiğinde birtakım şeylerin gelişmesini istiyorsak, her şeye karşı olarak hiçbir noktaya varamayız. Sermaye açısından baktığımız zaman, bizdeki yerli sermayenin, kimseyi eleştirmek için söylemiyorum, imkanları belli. Ne var? Ya devletten para kazanmıştır, ya vatandaştan para kazanmıştır. Tabii, para kazanırken de sınırları zorlamıştır, kapital birikimi sağlayabilmek için. Mevcut zenginlere baktığımız zaman böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Yakın zamana kadar bankalarındaydı, Türk sermayesi Amerikan yurtdışındaydı. Bankalarındaydı veya Neredeydi, Avrupa’nın İsviçre çeşitli bankalarındaydı. Dolayısıyla, yerli sermaye ile bir gayrimenkul veya büyük proje hamlesi yapmak imkansızdı. Geldiğimiz noktada bireysel olaraktan ben Ofer’e veya El Makdum’a karşı değilim ama gelirken, kuralına uygun, usulüne uygun gelsinler, bununla ilgili sıkıntı yaşamayalım. Bir de bir Ofer anektodu anlatacağım, noktayı koyacağım. O da şu: Ofer’e Türkiye’de en yakın bilinen iş adamı, isim de zikredeyim, Sayın Mehmet Kutman’la birlikteydik, sordu, ben ısrarla Ofer işini kurcalıyorum, “Ofer niye bu kadar cazip?” dedi. Ofer’i anlattı yarım saat. Türkiye’yi çok seviyor, ilk defa 1950’lerde Türkiye’ye gelmiş, Kalkavanlarla beraber Hatay’da limanda tavla oynarlarmış, Türkiye’ye aşık birisi. “Gerçekten böyle mi, böyleyse Ofer bize bir kendisini anlatsın. Biz de bir kamuoyuna anlatalım, ondan sonra kamuoyunun takdirine göre Ofer’le ilgili haberlere karar veririz” dedim. Ama yaklaşık 2 yıl geçti bu görüşmenin 252 üzerinden, hâlâ Ofer’le görüşemedik. Ofer kendisini Türkiye’ye anlatmadığı sürece bu yaklaşım değimez; El Makdum için de bu geçerli. Önümüzdeki dönemde birtakım sıkıntıları yaşayacağız, Ofer veya El Makdum’la ilgili haberler gazetelerin ilk sayfasında yer bulacak ve televizyonlarda ilk haber olarak gündeme gelecek. OTURUM BAŞKANI- Peki, efendim. Şimdi Sayın Hocam Hüseyin Kaptan, sizin için epey bir malzeme ürettik, epeyce konuşmalar oldu. Kürsüde konuşmak isterseniz herhalde hitabınız daha kolaylaşır. 15 dakika içerisinde üstün belagatınızla toparlarsanız seviniriz. HÜSEYİN KAPTAN- Arkadaşlar, saygılar, sevgiler Sizin de gördüğünüz gibi son derece stresliyim. Ben bu Odanın Yöneticilerini birilerine şikayet etmek istiyorum ama kime etsem acaba, burada varlar mı bilmiyorum. Ciddi olarak görüşelim. Tabii, bu kadar iddianın cevabını verecek bazı sorumluların olması lazım. İşin kuralı budur, yoksa benim bu sistemin içine girdiğim üç yıldan beri gördüğüm en önemli sorun, diyalog sorunu. İnsanların kendi kendine halleşmeleri, kendi taraflarını bir araya toplamaları, olmayan adamlar hakkında konuşmaları. Bu güzel bir şey değil. bunu yapa yapa hiçbir yere varamazsınız. Türk entelektüelinin böyle bir zaafı var. Ben tam yelkenleri onarmıştım, parakadaları toparlamıştım, yola çıkarken hasbelkader bir raporumu okuyan Başkan beni bu göreve davet etti ve benim hayatım bütünüyle değişti. Geçende de başıma inanılmaz bir olay geldi. Biz plancılar olarak halktan korkarız. İlkokula bile gitsek çok ağır suallerle karşı karşıya kalırız, altından kalkamayız. Beni Çevre Konseyi iftar yemeğine davet etti. “Eyvah, gene oraya çekip azarlayacaklar” dedim. Bir de baktım ki konuştular, “Biz seni izliyoruz. Düşündük, taşındık sana bir ödül vermeye karar verdik” dediler. Herhalde bunlar şaka yapıyor, beni gırgıra alıyorlar, böyle bir şey olamaz diye düşündüm. Sonra ciddi ciddi çıkardılar verdiler. Ben elim titreyerek aldım. O gece hiç uyumadım, çünkü böyle bir 253 şey asla beklemiyordum, çünkü sistem böyle bir imkanı size sağlamaz. Sistem korkunç. Bu diyalogsuzluktan korkunç. Bu arada, teneffüste kaçtım gittim, tabii, hazır değilim, dokümanlarım yok, bir iki tane bilgisayarın içinden kopya getirdim. Bakın biz hangi olaylarla karşı karşıyayız. Büyük projeler dediğimiz zaman, toplumsal katılım dediğimiz zaman, çünkü bu denizin ve bu tsunaminin içinde aşağı yukarı 2.5 sene yaşadık, böyle bir sistemi benim size anlatmam lazım ama çok atasözleriyle konuşmam lazım. Sizin de bütün yeteneklerinizi kullanıp bu atasözlerini anlamanız lazım. Peki, şimdi birinci resmi görelim lütfen. Ben İstanbul’a geldiğimde nüfusu 1 milyondu. 1950’li senelerdi, ahşap evlerin hakim olduğu bir yerleşme düzeni, olağanüstü güzel bir İstanbul’du. 1980 senesinde İstanbul merkezi yönetim tarafından 5 milyon için planlandı. Bu hassas coğrafya ancak bunu çekebilir dediler ve böyle bir planı buldular. Resmi merkez tarafından onaylandı fakat projeksiyon olarak, hedef olarak ortaya konulan İstanbul, bugün 13 milyon nüfusa geldi. Nereye koşuyor İstanbul, parametreler, logaritmik hesaplar, grafikler, her sene gelen 400 000 kişiyle birlikte çok rahat 25 milyona koşuyor. Bunun üstünde rakamlar söyleyenler de var. İstanbul’u İstanbul sınırları içinde düşünmek ve çözmek mümkün olabilir mi? İstanbul, İstanbul Belediyesinin olanaklarıyla, İstanbul’un akademisyenleriyle, entelektüel camisiyle, sendikacısıyla, sanayicisiyle sorunları çözülebilir mi? Çözülemez. Onun için İstanbul Metropoliten Planlama Ofisi, Başkanın çok akıllı bir projesidir. Kapalı kapılar ardında yeniden projeler üretilebilirdi, o zaman Belediye Başkanı Türkiye’nin akademik, bilimsel kapasitesini zorladı, yani kapısını açtı, “Kim ne biliyorsa gelsin. Kuş yollarını bilenler, denizin derinliklerini, depremi, ormanı, tarım topraklarını, madenleri, balıkları bilenler gelsin” dedi ve bu büroyu kurdu. Bir yön daha verdi: “Şeffaf olun”, yani herkes her şeyi bilsin, çünkü gizleyerek, saklayarak olmaz. 254 Planlamayı hiç kimse şehir plancılarının işi olarak görmesin lütfen. Bu, engin, muhteşem bir sosyal olayı paylaşmak, bölüşmektir. Onlar bir hesap pratiği çerçevesinde bunları kağıtlara işlerler. Bu zengin olayı, büyük katılımı sağlamak şart. İşte bu sistemi kurdu. Bu büronun adını İstanbul Metropoliten Planlama koydu. Bu büro sadece ve sadece bir danışmanlık bürosu, yani cebinde mührü yok ve parası yok. O zaman bu büro ne yapıyor? Büro yönetmeye gelmemiş, yönetilmeye gelmiş. İşte ona da bir usta yönetici adamlar lazım. Öyle bir kadro daha lazım. Demek ki bir kadro üretenler, danışılanlar, bir kadro da yönetenler olacak. Madem böyle oldu, o zaman başlayalım. İki büyük departman kuruldu. Bu departmanlardan bir tanesi Bölge Planlama Departmanıydı, bir tanesi de Ekoloji, Doğal Yapı Departmanı. Yani ekolojik bir planlama ve ülke geneline entegre olmuş bir İstanbul Metropolü fikri temel olarak benimsendi ve dünyayla yarışma perspektifini ortaya koydu. Türkiye’yi de tanımak yetmezdi; Brüksel’i, Bağdat’ı, Azerbaycan’ı bilmeyen plancı yine İstanbul’a doğru teşhisler koyamazdı. İşte bu departman çalıştı. Bakın neler oldu? Devam edelim lütfen. Gördüğünüz gibi İstanbul, İstanbul’da bitmiyor, nerelere gidiyor? İstanbul gibi başka İstanbullar var. İstanbul’un tam bitişiğinde ve aynı Ömerli Havzasını paylaşan Gebze yerleşmesi var ki bu yerleşme İzmit Metropolü tarafından 2 milyon nüfusa göre planlandı. İzmit’in geri kalan lekesiyle birlikte 5 milyon nüfusa göre planlandı. Demek ki İstanbul, artı, bir 5 milyon daha. Onun arkası Yalova ve daha gidiyor. Böyle baktığınız zaman İstanbul’la süreklilik Bolu’ya kadar gidiyor. Devam edelim lütfen. İşte, neler oluyor İstanbul’un çevresinde, yeni planlama sürecinde doğu yakasında bir MİA alanı oluyor bizim tarafımızdan önerilmiş olan. Bu MİA niye önerilmiş? İstanbul’u çok merkezi bir sisteme taşımak için. Bu yükü taşımayan Tarihi Yarımada, Boğaz kesimi ve Kadıköy kesimine yeni alternatif merkezler ve hizmet alanları 255 yaratmak için. Yeni bir Desantralizasyon, yani insanlar sabahları kalkıp Avrupa Yakasına geçmek için karayollarında hizmet sektörü adına dizilmesin diye; çünkü Anadolu Yakası topal. Aktivite hizmet sektöründe 15, halbuki batı yakasında bu rakam 40. Demek ki, bileşik kaplara göre insanlığa hizmet sektörü, yani üst yönetim için batıya gitmek zorunda. Onun için sabahları herkes saat 06:00’da, 07:00’da kuyruklara giriyor. O zaman yeni çekim odakları lazım. Nerede olabilir bu? Kartal’da olabilir. Neden olabilir Kartal’da? Çünkü Kartal’dan Marmaray kapı veriyor, denize liman kapısı var, hemen arkasında Atatürk Havalimanından çok daha kapasiteli bir Havaalanı var, çünkü iki uçak birden aynı zamanda inip, aynı zamanda kalkabiliyor, lojistik merkezler planlandı, teknopark planlandı, üniversite planlandı ve Kartal’ın 2 milyon nüfusu var ama yanında da Gebze var. Gebze’de neler var? Gebze’de yine teknopark var, Gebze’de yine endüstri var. Ne kadar endüstri var? 2 milyon insana, 500 000 endüstri var. Halbuki Gebze’nin merkezinde bir banka, herhangi bir yönetici, bir ofis bile yok. Yönetici Beyin, Merkez yok. Demek ki, öyle bir organ ki bu, şehri bir bütün olarak kabul ettiğiniz zaman, bu organın yarısı, bedenin yarısı ilin dışında, yarısı içinde. Peki, büyüklüğü ne kadar? İkisinin büyüklüğü Ankara’ya 1 milyon nüfus daha ekleyin, yani bir Ankara kuruluyor, üstüne de 1 milyon, yani bir Marsilya, iki tane Eskişehir ekliyorsunuz. Muhteşem bir olay değil mi sizce. Bu büyük enerjiyi yönlendirmek çok büyük olay değil mi? Geçelim öbür tarafa. Geride ne var? İstanbul’un 30 milyona, 25 milyona hedeflenen nüfusunu 16 milyona indirdik. Demek ki, 13 milyon şimdi yaşıyor, belki daha fazla, tek kendi il sınırları içinde kalan yerleşme alanı Silivri. Silivri’nin bu nüfustan aldığı pay 2 milyon. Yani bir İzmir. Silivri’nin yanında neler var, bakın. Silivri’nin yanında biz İstanbul’un Orta Doğu büyüklüğünde üniversitesini, bir teknoparkını, bir üçüncü havaalanını -ki bu belki iki Havaalanından daha kapasiteli olacak koyduk-. Sınırın ötesine bakalım: 300 000 kişi işçi sınıfı, Çerkezköy çalışma alanı, Çorlu, lojistik merkez alanı ve 256 liman var. Bu da iki ayrı otorite. Bunları da topladığımız zaman, bu da tek başına bir Ankara. Bunun ötesini biz planlamadık. İstanbul, bu komşularıyla uzlaşmadan, bu ilişkilerini kurmadan, bu omurga bütünlüğünü, bu işgücünü, desantralizasyonu, eskiden olduğu gibi 330’un sınırları içinde kalıp “Ben plan yaptım, artık bundan sonra rahat uyuyabilirim” der mi, diyebilir mi? Geçelim bir resim daha. Bakın görüyorsunuz, Yalova’nın burnunda, köprünün geçeceği yerde bir sanayi alanı var. Bu sanayi alanı şimdiki Tuzla’nın 1.5 katı, Türkiye Kore’den, Japonya’dan, Çin’den ve Almanya’dan sonra gemi üretiminde 5. sıraya geldi. müthiş gelişen bir endüstri. Bu endüstrinin yarısı merdiven altlarında, yani gemi sadece tezgahlarda üretilen bir olay değil, gemi ayrıca tersanenin yanında destekçisi olan, yan endüstrisinde geliştirilen bir olay. Gemi endüstrisi büyük bir rekabet içinde, büyük bir talep var dünyada. Şimdi, siz bu endüstriye “Olmasın” diyebilir misiniz? Ne oldu? Bu Yalova’ya gitti. Çok güzel. Yalova Belediye Başkanı yazı yazdı: “Endüstrinizi bize gönderdiniz, bize 100 000 işgücü kapasitesiyle beraber getirdiniz, yan sanayisiyle beraber 150 000 kişilik endüstri. İşçi sektörü ölçülerimize göre her işçinin bir beyaz yakalı yarattığını düşünürseniz, 300 000 de, en azından 200 000 de bir hizmet sektörü, simitçisi, şoförü, muhasebecisi derken 200 000, demek ki elimizdeki rakam 250 000, 250 000, 750 00, 800 000 nüfuslu bir yerleşme arkadaşlar. İstanbul ekonomisinin belkemiği olan bu olayı, Yalova’yla uzlaşmadan, İzmit’le uzlaşmadan, Gebze’yle uzlaşmadan, yan yana masaya yatırmadan bunu çözmeniz mümkün mü? Mümkün değil. Bunları uzatabiliriz, arttırabiliriz. İstanbul bir sanayi kenti. Yani dünyayla kıyasladığınız zaman, işgücünün sektörel dağılımının yüzde 35’i, halbuki gelişmiş ülkelerde yüzde 5’le 10 arasındadır ve yüksek teknolojidedir. Bize başvuran sanayi, 600, 700 000 kişi yeni işgücü. Bunların talep ettikleri rakam 4 - 5 000 hektar alan. Halbuki bizde su havzalarından başka yer yok. Ekonomi - ekoloji savaşında 257 ekonomiden yana durduğunuz zaman, su havzaları kaybediyorsunuz, ekolojiden yana durduğunuz zaman bu enerjiyi mutlaka kullanmanız lazım. Kullanmadığınız enerji mutlaka herhangi bir şekilde patlıyor. Bugüne kadar patladığı gibi. Şimdi devam ediyorum bakın. Bu İstanbul’un lojistiği. Ulaşımcı arkadaşlarımın çok tartıştığı. Bugünkü lojistik bu. Şu yandaki grafiğe dikkat edin. O mor leke, İstanbul’da karayolu taşımacılığıdır. Onun üstünde iki tane küçük küçük leke var. Bakın, biri sarıdır, biri kırmızıdır. O denizyolu ve demiryolu taşımacılığıdır. Bu sistem gelişmiş hiçbir ülkede böyle değildir, tam aksinedir. İşte bizi felç eden olay bu karayolu taşımacılığıdır, lojistik taşımacılığıdır. Gelelim öbür resme. İşte, eğer denizleri kullanırsanız, raylı sistemleri, limanları, havayollarını kullanırsanız çıkan hesaplar budur. İki resmi kıyaslayalım lütfen tekrar. Peki, bizde hiç liman var mı? Hani demiryolu olmadığını biliyorsunuz. Bizde hiç liman yok. Haydarpaşa vardı, onu da kapadık. Onu da görelim şimdi. Bu da bizim lojistiğimiz. Bakın, 424 antrepo var. Bunların hepsinin limanlarda olması lazım. Liman yok ki, antrepolar limanlarda olsun. Bunlar su havzalarındadır, evlerin içindedir. Kaç tane var? 16 tane gümrük var. Limanlarda olması gereken gümrükler, mahalle aralarındadır. 11 tane konteynır alanı var. Bu şekle bir bakın. Nasıl yaşamımızla lojistik sistemler ve aynı zamanda yasadışı endüstri iç içe geçmiş vaziyette. Ben size Rotterdam Limanını, Amsterdam, Hamburg ya da Karadeniz’deki Köstence Limanını seçmedim, sadece Barselona Limanını seçtim. Bir Barselona Limanına bakın, bir de bizim Haydarpaşa’nın haline, büyüklük itibarıyla bakın. Demek ki çok ciddi lojistik sorunumuz var. Devam edelim lütfen. İşte sistem böyle kuruldu stratejik planda. Stratejik plan aslında illa mekana geçmesi lazım olan değildir. Önemli olan ilkelerin vazedilmesidir. 258 Şimdi, iki tane limanımız olacak sağlı, sollu. O liman kalktı, Ereğli’ye geldi. Biraz önce anlattığım şemaya göre, metropolün sanayi kalbinde bir tane liman olacak. Pendik’teki liman, bu ilk projemizdir, Gebze’ye geçti, bu bizim Silivri’ye koyduğumuz liman Marmara Ereğli’sine geçti. İmkansızlıklar nedeniyle, bu sınırları aşamadığımız zamandı. Öyle hüzündür ki, gelelim sistemi nasıl çalıştıracağız. Bu anlaşmaları yürüten bir kişi ve kurum yoktur. Bu ilişkileri kuran bir kişi ve kurum yoktur. Onun için İstanbul Metropoliten Planlamanın bu konuda önceliği şuna verilmiştir. İlk önce Başkana bir rapor vermiştir, demiştir ki: “Siz ayrıca Marmara ve Boğazlar Belediyeler Birliğinin Başkanısınız, kentleşmenin sağlıklı olarak sürdürülebilmesi için Marmara’nın Belediyelerini toplayalım.” Marmara’nın belediyeleri toplanmıştır, bu olaylar anlatılmıştır. Belediye Başkanlığının oybirliğiyle, hemen hemen ortak girişimin sürekliliği kazanılması, bir denizin kenarında olan yerleşmelerin tamamlanması için bir girişim olmuştur. Bunu geçiyorum. Valiler geldi, Kaymakamlar geldi, Ankara’ya gittik, biz bu protokolü tam 1.5 senede yürürlüğe koyamadık, ama bu belge en sonunda Maliye Bakanlığı, Yerel Yönetimler tarafından onaylandı. Neyse ona girmeyeyim şimdi, yani buraya gelinceye kadar olan serüveni anlatmıyorum. Bu son derece dramatik bir resimdir. Bu resmin muhakkak okullarda gösterilmesi lazımdır. Kırmızı çizgi su havzalarıdır. Karayolu, E5’i görüyorsunuz. E5’in kenarındaki beyaz lekeler, İstanbul 5 milyon nüfusa planlandığı zaman olan sınırdır. Öbürü de TEM’den sonra olan olaydır. Burada biz hiçbir zaman karayolu sistemine karşı değiliz, çünkü Türkiye’de İstanbul’da karayolu ağının zenginleştirilmesi lazımdır. Bu gerçek kabuldür, fakat bu ormanlar, bu mavi de bizim Karayolları Genel Müdürlüğü’nün önerisi olan yoldur. Biz bu yola karşı çıktık o zaman. Onların taleplerini bu plan kademesinde reddettik. Bu havzaların kara lekelerin üzerinde yasadışı tam 7 milyon insan yaşar. Demek ki, bir yolu yaptığınız zaman o yolu koruyacak 259 disiplini de, yasaları da, yaptırımları da, gücü de beraber getireceksiniz. Korumadan yaptığınız yolun arkası kesin olarak bir felakettir. Bu da havzanın içinden geçiştir. Bir tanesi bizim TEM yoludur, TEM yoluyla birlikte oluşan, aşağı yukarı 1 milyona doğru uzanan yerleşmeler sistematiği vardır. Çoğu da orman istilasıdır. Öbürü de karayollarının bize teklif ettiği yoldur. Biz üçüncü yolu bilmiyoruz, daha görmedik, öyle bir şey bize gelmedi. Geldiği zaman düşünce olarak araştıracağız. Fakat şüphesiz ki bu, doğrudan doğruya Merkezi Yönetimin hakkıdır, otoritesidir, gücüdür, yaptırımıdır, yasaların tanımladığı şekliyle, yani Ulaştırma Bakanlığı’nın tavrına bağlı olacak bir şeydir. Bizim bu yoldan haberimiz yok. Biz sadece Karayolları Genel Müdürlüğü’nün bize verdiği yolun eleştirisini yapıyoruz. Fotoğraftaki bu sanayi sitesi Üçüzler Sanayi Sitesidir. Aynı su havzasında, o karayolundan hizmet almak için devletin tam 22 kurumundan imza almış, yetki almış, hem Çevre Bakanlığı’ndan, hem Sanayi Bakanlığı’ndan onay almış. Dubai’lerin inşaat emsali 3’tür, bunun inşaat emsali 4’tür. 30 000 çalışan kapasitesi vardır. Bunun temelleri atılmıştır. Bizim tarafımızdan, Belediye Başkanı tarafından mahkemeye verilmiştir ve durdurulmuştur. Bu fotoğraf da Hadımköy Havzasında İkitelli’den daha büyük 300 000 nüfuslu, Ankara tarafından onaylanmış sanayi alanıdır. Bu da Başkanın mahkemeye vermesiyle, -çünkü Ankara’dan gelen evrakları siz Belediye Meclisinde reddedemiyorsunuz, ancak mahkemeyle durduruyorsunuz- durdurulmuş bir alandır ve burası lojistik bir köye çevrilmiştir. Bunları da ifade ediyorum size. Devletin kurumları arasında bir koordinasyon yok. Demek ki planı sadece arsa mafyasından değil, devletin kurumları da izlemeli. İşte bu diyalog yokluğu, diyalog hastalığı buradan geliyor. Bu hizmetlerin hepsinin yapılması, aslında bülbülü severken öldürmek. Severken öldürme sendromu. Bunu yapan herkes, büyük bir hizmet, büyük bir iş alanı yaratma azmi içinde, 260 dürüst ve inanarak yapmaktadır, çünkü 22 belgede 44 tane devletin üst imzası vardır. Bu bizim nazım plandır. Bu çok önemlidir bizim için. İşte, büyük projeler dediğimiz budur. Biraz önce Başkanın anlattığı mesele budur. Bu proje, çevre düzeni planından sonra birçok proje ortaya koymuştur. Projeler ekonomik, ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal sürdürülebilirlik anlamında üç temel başlıkta toplanmaktadır. Bu projeleri, bu çevre düzeni planı ve bu nazım plan doğurmuştur. Bu projelerin tamamının nüfus kağıdı vardır, annesi bellidir, babası bellidir, işlevi bellidir, büyüklüğü bellidir, yoğunluğu bellidir, içindeki işlevsel çeşitliliği bellidir, altyapısı bellidir, ulaşım ilişkileri, metro ilişkileri bellidir ve peyzaj değerleri, vizüel değerleri bellidir. Bunları tartışalım. Bunların hepsi bir kitap halinde yazılıdır. Sosyal katılım deyince, bu fotoğrafı koymak zorunda kaldım. Böyle bir mülkiyet deseninde, böyle bir belediye deseninde sosyal katılım gerçekleşmez. Yerleşmeler sosyal ve coğrafi alt bölgelerdir. Mutlaka oraya katılan insan, o topluluğun bir üyesi olmak durumundadır. Coğrafya buna çok yardımcıdır. Coğrafyayı inkar eden bir sosyal bütünlük olmaz. Onun için bunu de veciz bir şekilde anlayışınıza bırakıyorum. Coğrafi bütünlükleri sağlayacağız. Beni sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Size bir hafta anlatabilirim, çünkü şuraya kadar doluyum ama dinlerken bilgiyi mesnet almayan, hiç çalışmayan, Odaya da söylüyorum, mahkemesinin kararını okudum şurada. Bakın ne diyor, cümleyi söyleyeyim, onun için Odayı şikayet edecek adam arıyorum. “Planı teknik olarak yeterli olmayan, planlama ciddiyetiyle hiç bağdaşmayan, ciddi sakıncalar içeren, kentte insan ölçekli değil, rant ve pazarlama ölçekli bakan bir yaklaşımdır. “Planlama ciddiyetiyle hiç bağdaşmayan” diyor ve burada diyor ki, büyük harflerle yazmış, bir İMP’yi büyük harflerle yazmış, bir de YOK hükmündedir yazmış. Büyük harflerle YOK. Küçük de yazabilirdi. Burada söylediklerinin hepsi hurafe. Bunları 261 böyle değil, diyalog, ekipler kurup, bilinen bilgisayarlarda, yapan kadrolarla beraber, uzun uzun, haftalarca, günlerce yerinde çalışarak bunları ölçümleyebiliriz. Bu proje burada iddia edildiği gibi ne ormanları, ne tarım topraklarını, ne silüeti, ne çevre değerlerini, ne su havzalarını harcamaktadır. Bunun için bize siyaset tarafından hiçbir baskı yapılmamaktadır. Bu proje orada çalışan teknisyenlerin namus meselesidir. Onun için iftira etmeden, mutlaka diyalog kurmak, dinlemek lazımdır. OTURUM BAŞKANI- Hocam çok teşekkür ediyoruz katkılarınız için. İki tane konuyu özellikle not aldım. Odayı şikayet edeceğiniz yer, Odanın kendi kucağıdır. Burayı açtı, üniversitelerle beraber paylaştı ve güzel bir ortamda, gayet güzel bir tartışmanın ortamını yarattı. Size de teşekkür ediyoruz. Geldiniz ve burada söylemek istediklerinizi hepsini söylediniz. İkinci cümleniz de yine benim için çok önemliydi, herhalde bütün izleyici kardeşlerim de paylaşacaktır. Diyalog, diyalog, diyalog. Diyalogu gerçekten bir tarafa bırakmamak lazım, çünkü çözüm diyalogda yatıyor. Hocaya çok teşekkür ediyorum. Değerli arkadaşlar, kahveye geçmeden önce Konut A.Ş. Genel Müdürü Musa Yetim’e sadece yarım dakikalık bir düzeltme, rahatsız olduğu bir cümleye cevap vermesi için süre vereceğim. Galiba konuşmacılardan birisinin konuşmasından etkilendi; lütfen yarım dakikayı geçmeden cevap hakkınızı kullanın. Ondan sonra sadece iki dakikalık, üç dakikalık iki tane soru alacağım. Ama soru, asla bildiri değil. Buyurun. MUSA ERGİN- Hocam, ben de Kaptan Hocam gibi yapayım, konuşmayayım daha iyi gibi. 30 saniye çok az; 1 dakika olur mu? Diyalogdan bahsetti üstadım. Ben buralara ders dinlemek için geliyorum. Ayrıca, doktora öğrencisi olmak için de elimden gelen gayreti sarf ediyorum. Tebernüş Beyi tanıyorum. Birkaç kez sohbetimiz de oldu. Özellikle bu Levent 262 arazisiyle ilgili. Bu Levent arazisi hep yanlış bilinen, yanlış bilgilendirilen bir konu olmaya devam ediyor. Söylediği her şeye katılıyorum, devletin Fransız, halkın Amerikan tarzı bir yaklaşıma sahip olduğu da dahil olmak üzere. Ama bir şeyin bilinmesi lazım. Diğer bahsedilen, Çalık Holding tarafından alınan ihalelerle ilgili bilinmesi lazım ki, kanunlar var, herkes gidip şikayet edebilir ve dava açabilir. Kürsülerden kapalı odalarda, salonlarda şikayet etmek yerine, hukukun gereğini yapmak lazım, diye düşünüyorum. Ayrıca, şunu da bilmek lazım, Orta Doğu’nun petro-dolarlarını kaçırdık, Orta Asya’nınkini kaçırmayalım diye çok gayret sarf ediyoruz. Ofer’i davet ederken ya da tercih ederken yakışıklılığına vurulmadık, Ofer’in filoları var, cruise shipleri var. Tercih ediyorsunuz, sebebi bu. Benimle ilgili konuya gelince, meşhur “Memorandum of Understanding” imzalanmıştı. Yani Makdum’la ortaklık kuracak şirket benim şirketimdi. Ben o göreve sonradan getirildim. Orada bir ortaklık yapısı vardı, % 20, % 80. Faruk Hocamla da uzun uzun tartıştığımız bir konudur. Eğer bugün ihale aşamasına gelindiyse, o ihale aşamasından önce üç alternatif vardı. 1. Mevcut yapıyla mahkemenin tespit edeceği bir değerle bu ortaklığı yapmak, 2. Kat karşılığı yöntemiyle bunu yapmak, hasılat paylaşımı yoluyla bunu yapmak, 3. İhale yapmak, doğrudan araziyi satmaktı. Biz, çalışmalarımızın sonucunda şunu fark ettik. Karşı tarafı da buna ikna ettik, biraz da mecbur ettik. Dedik ki: “Kat karşılığı hasılat paylaşımı bizim için de, sizin için de daha iyi bir yöntemdir, çok da kârlı bir yöntemdir.” Doğrudan satıştan da daha kârlıdır ayrıca, onu da söyleyeyim, zamanı geçmiş olmakla beraber. Fakat Tebernüş Beyin de mensubu bulunduğu medyanın konuyu yanlış ele alışı dolayısıyla doğrudan satılmıştır. Bana göre biz 400 milyon dolar zarar etmişizdir o işten. 263 OTURUM BAŞKANI- Lütfen cevap hakkı doğuracak şekilde konuşmayalım, sadece cevap hakkınızı kullanın. MUSA YETİM- Peki, ama bunların da bilinmesi lazım, aksi takdirde eksik kalır. Tamamlayacak olursak, diyalog yapılır, diyalog devam ettirilirse bu işlerin böyle olmadığı, hiç kimsenin orayı peşkeş çekmediği anlaşılacaktır. Ayrıca bir şey daha söyleyeyim, belki bu açıklayıcı olur: Ben bir yıl Hamidiye Genel Müdürlüğü yaptım. Nasıl çalıştığımı Belediyedekiler çok iyi bilirler. Devletin sahibi olarak da siyasileri görmeyin, bürokratlar aslında devletin sahipleridir ve güç odaklarıdır. Bunlardan bir tanesi de Tebernüş Beyin yine mensubu bulunduğu medyadır. Bir hücumu görüyorsanız medyada, herhangi bir kuruma, bir şahsa ya da siyasiye, bir pazarlığa girmek üzereler demektir bu. Belki çok açık olacak ama, bunu bilmekte fayda var, söylemekte de fayda var. Hocam dedi ya, doluyuz böyle. Bu göreve getirilirken ayrıca, şikayet ettiğiniz insanlar tarafından, açıkça söyleyelim, Başbakanın önerisiyle ben bu göreve getirildim ve misyonum peşkeş çekmek değildir, peşkeş çekilmesine engel olmaktır. En ufak bir noktayı da kaçırmamış olmaktır. Teşekkür ediyorum, hepinize saygılar sunuyorum. OTURUM BAŞKANI- Tebernüş Bey, bir cümleyse evet. TEBERNÜŞ KİREÇÇİ- Bunun bu ortamda yanıtının verilmesini istiyorum. Şu: 6 Ekim 2005’te Dubai Şeyhi El Maktum ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş’ın imzaladığı protokolün maddeleri kamuoyuna açıklanmadı. Hâlâ açıklanmadı, umarım bir gün açıklanır. İkincisi de, bir cümleyle özetliyorum. 1 Mart 2007 tarihindeki 1 150 000 YTL’lik parayı Dubai Şeyhi El Maktum’un ana hissedarı olduğu Sama Dubai Holding hâlâ ödemedi. Başka bir şey söylemiyorum. 264 OTURUM BAŞKANI- Muhatapları burada değil ama bu kayıtlara geçti. Çok teşekkür ediyorum. Değerli arkadaşlar, asla ve kata bir korsan bildiri olmamak kaydıyla iki tane çok kısa sorusu olan arkadaşımın sorusunu alacağım. Eğer yoksa kahveye, çaya geçeceğiz. Çok kısa lütfen. Lütfen kendinizi tanıtın, kayıtlara geçiyor. YÜKSEL TÜRKİLİ- Beşiktaş Belediyesi’nden Yüksel Türkili. Tek bir sorum var. Maslak-Zincirlikuyu aksı üzerinde planlanan uluslararası kentsel tasarım yarışması niçin iptal edildi? Sayın Kaptan’a soruyorum. TAYFUN KAHRAMAN- Merhaba, Tayfun Kahraman. TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri. Benim de küçük bir bilgilendirmem olacak. Az önce Kaptan Hocamın okuduğu ibare dava metninden çekildi, şu anda İstanbul 5. İdare Mahkemesinden dava metnini alırsanız Hocam, sizinle yaptığımız son toplantıdan sonra bunu çektik, şikayetinizin de şu anda bir anlamı kalmadığını görürsünüz. Teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Hocamın sözleri kayıtlara geçtiği için bu da kayıtlara geçmiş oldu. Sümer Hocam, bir tek cümlelik soru lütfen. SÜMER GÜREL- Konut AŞ’nin Genel Müdürü olağanüstü bir ithamda bulundu. Hiç cevap vermediniz. OTURUM BAŞKANI- Hocam ama karşılıklı konuşmaya lütfen son verelim, istirham ediyorum. SÜMER GÜREL- Burada müthiş bir etik olay yatıyor. Ne dedi arkadaşımız? Onlar, medya şu anda pazarlıkta, dedi. OTURUM BAŞKANI- Hocam, bu masa ve bu Oturum bunun tartışılacağı yer değil. Lütfen istirham ediyorum. Çok rica ediyorum. Bir soru hakkı daha var, onu da beyefendiden alıyorum. Hepinizden özür diliyorum, tek bir soruyu 265 alıyorum, ondan sonra da cevabı alıyorum, çünkü Tayfun bey bir açıklama yaptı. Birden fazla soru almayacağım. Bağışlayın. ALİ RIZA NURHAN- Ben de TMMOB Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu Üyesiyim. Kaptan Hocama olacak benim sorum. Açıklamalarının en başında, “biz sadece danışmanlık bürosuyuz” dedi, yanlış hatırlamıyorsam. Peki, danışmanlık bürosu iseniz, nasıl planların altına imza atıp Meclise sundunuz? OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim. Evet, Hocaya verelim mikrofonu. Bundan sonra soru almıyorum bağışlayın, çünkü bir sonraki Oturumun hakkını yiyorum. Zaten çay molası vermeyeceğiz. Hocam çok kısa cevapları alırsak, toplantıyı da kapatacağım. HASAN KAPTAN- Sorduğu soru, o kadar uzun bir cevap gerektiriyor ki. OTURUM BAŞKANI- O zaman özel olarak anlatın Hocam. HASAN KAPTAN- Tamam, ben kendisine özel olarak anlatırım. OTURUM BAŞKANI- İkinci soru, Yüksel Türkili’nin bir sorusu vardı, Maslak Hattıyla ilgili. HASAN KAPTAN- Maslak iptal edilmedi. Bu sene bütçesinde parası yok. çıkar çıkmaz tekrar yürüyecek. OTURUM BAŞKANI- Değerli izleyiciler; çok yetkili arkadaşlarımızın konuştuğu, katkılarda bulunduğu güzel bir toplantı izledik. Hepinize sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum ve katılımcı arkadaşlara teşekkür ediyorum. ------&------ 266 RAPORTÖR SUNUMLARI YUVARLAK MASA 1 ------&----Yrd. Doç. Dr. SIRMA TURGUT- Evet, tekrar hoş geldiniz. Ben arkadaşım Doruk Özügül’le birlikte dün gerçekleşen Birinci Yuvarlak Masa Çalışmasının sonuçlarını ya da çok kompakt bir özetini aktarmaya çalışacağım. Bildiğiniz gibi, Birinci Yuvarlak Masa Çalışmasının konusu Büyük Projeler, Kentsel Dönüşüm Projeleri ve İstanbul’daki sosyoekonomik yansımalarıydı. Biz önce bu Yuvarlak Masaya katılan değerli konuşmacılara tekrar kısaca konularıyla birlikte değinmek istiyorum. Bunları belli gruplar halinde de gruplaştırmak mümkün olacak. Birinci konuşmacımız, Aziz Yeniay’dı, Küçükçekmece Belediye Başkanı, bir İlçe Belediye Başkanıydı. Bize üzerinde sunumunu yaptığı konu, Küçükçekmece, Ayazma Tepeüstü Bölgesi Kentsel Dönüşüm Projesiydi ve bunun sosyal projesiyle birlikte bir kısa sunumunu gerçekleştirdi. İkinci konuşmacımız, Velahattin Kılıç’tı. Fatih Sultan Mehmet Mahallesi Güzelleştirme Derneği’nden katılıyordu. Bir yerel sivil inisiyatif grubu olması açısından önemliydi. Baltalimanı-TEM Bağlantı yolu özelinde İstinye, otonom kararlar ve yerel beklentiler konusundaki çelişkileri üzerine görüş bildirdi. Üçüncü konuşmacımız, Erol Tulpar, Ayazpaşa Mahallesi Güzelleştirme Derneği adına konuştu. Tarlabaşı ve Talimhane Projeleri özelinde, bunlara karşı oluşturulan yerel refleksler ve sürece ilişkin eleştirilerini dile getirdi. Dördüncü konuşmacımız, Erdoğan Yıldız, Gülensu Gülsuyu Mahallesi Güzelleştirme Derneği adına Gülensu Gülsuyu Mahallelerinin Planlama kararlarındaki katılımcılık sürecinde, bu sürece ilişkin eleştirel bir bakış açısı sergiledi. 267 Beşinci konuşmacımız, Tolga İslam, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden, “soylulaştırmadan” soylulaştırmaya İstanbul’un sosyal yapısına genel bir bakış konusu altında konuştu. Altıncı konuşmacımız, Prof. Dr. Gülten Kazgan, Bilgi Üniversitesinden, Değişen İstanbul’da İktisadi Profil ve Sosyal Ayrışmalar ve bunun büyük projelerle bağdaştırılması gibi bir global iktisadi profil çizdi bize. Ayfer Bartu Candan, Yardımcı Doç. Dr. Boğaziçi Üniversitesinden Sosyal Mekanda ayrışma, sınıfsal ayrışmalar üzerinde görüş bildirdi. Yardımcı Doç. Dr. Biray Kırlı, yine Boğaziçi Üniversitesinden, Kentlilik Tanımı, Değişen Kentlilik tanımı, korku ve kaygı ortamı üzerinde durdu. Büyük, acil projelere dikkat çekti ve geliştirme fikrinin bunu nasıl beslediği üzerinde görüş bildirdi. Dokuzuncu katılımcı, Tayfun Kahraman, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’ndendi ve Bütüncül Bakışın Önemi, Planlamanın Bütünselliği, Gerekliliği ve Büyük Projelerin Tehdidi gibi konularda görüşlerini bildirdi. Birinci Yuvarlak Masanın katılımcılarını şöyle bir gruplayacak olursak, bir uygulamacı dinleme şansımız oldu, bir İlçe Belediyesi. Etkilenenler vardı. Yerel sivil inisiyatif grupları bu açıdan önemliydi. Sosyal katılım tartışılıyordu çünkü. İkinci olarak kavramsallaştırma adına akademisyen katılımcılarımız vardı ve meslek örgütünün bakışını dinledik. Katılımcıların profiline baktığımızda böyle bir akış görüyoruz. Kısaca bunları özetleyecek olursak, nasıl sonuçlar çıktı? Uygulama boyutunda, uygulayıcının bakış açısıyla baktığımızda yoksulluğun ve yoksunluğun giderilmesinin önemli olduğunun ön plana çıktığını tartıştık ya da bu örnekte izledik. Özel hedef olarak da sosyal rehabilitasyonun sağlanması ve işsizliğin giderilmesi kavramı üzerinde duruldu. Bunun da 268 birinci aşamasının fizik mekan çözümlemelerinin gerçekleştirilmesi gene izlediğimiz örnek üzerinden görüldü. Arkadan da ikinci aşama olarak sosyal projelerinin örgütlenmesi ve uygulanmaya başladığıyla ilgili bir bilgilendirme oldu. Genel olarak söz konusu büyük projelerin yapısı ve neden oldukları sorunlar olarak neler tartışıldı diye baktığımızda, bir defa, özellikle bu projelerin otonom kararlar olduğu, uzlaşı ortamından uzak karar süreçleri sonucunda gerçekleştiği, hukuki dayanaktan yoksun projeler olduğu, demokratik katılım anlayışından yoksun projeler ve uygulamalar olduğu, etik değerlere aykırı uygulamalar olduğu, keyfi ve rant odaklı uygulamalar olduğu gibi saptamaların altı çizildi. Kavramsallaştırma arayışları altında gruplayacak olursak tartışılan konuları, kentliliğin değişen anlamı üzerinde duruldu, sosyal sınıf kavramı ve mekansal yansımaları, sosyal ayrımlaşma, bunun kente etkileri, büyük projelerde bunun nasıl göz ardı edildiği ya da nasıl bu ayrımlaşmaların körüklendiği tehlikesinin altı çizildi. Bir iktidar teknolojisi olarak katılım anlayışının riskleri tartışıldı. Gerçek anlamda katılımın olmadığı, ancak katılım etkisinin yaratılması tehlikesi vurgulandı. Bir anlamda belki sözde katılım tehditlerinden bahsedildi. Özellikle kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte gündeme gelen soylulaştırma kavramı belli dönemler halinde, ’90 öncesi ve ’90 sonrası ağırlıklı olarak farklı dinamikleriyle irdelenmeye çalışıldı. Sosyal adalet ve mekansal adalet kavramlarının altı çizildi. Buralarda dikkat edilmesi gereken, ya da buralarda birtakım eşitsizliklerin körüklendiğiyle ilgili saptamalarda bulunuldu. Bir diğer önemli saptama da dramatik kentten topolojik kente geçiş, karşılaşma alanları sorunu, kentte artık sınıfsal ayrımın karşılaşma mekanlarında da negatif anlamda desteklendiği gibi sorunların altı çizildi. Bir başka saptama, büyük projelerin noktasal parçacıl kararlar olmasıydı, daha önce de bahsettiğimiz gibi, meslek örgütünün bakış açısına bakacak olursak. Önemle altı çizilen, çizilmeye çalışılan planlamanın bütüncül ve kapsamlı ve gerçek kamu yararı ilkesinden 269 kopmaması gerektiğiydi. Değişen şartlar, yaklaşımlar, plancının yeni formasyonu, beklentiler, değişmeler, kentlinin yeni tanımlarına rağmen esnek, ancak katılımcı fakat muhakkak bütüncül bir bakış açısının mutlak sağlanması gerektiği vurgulandı. Sonuç olarak söyleyebileceğimiz, iktisadi profille de bağlantılı olarak, göç ve işsizliğin egemen olduğu ve ciddi anlamda sorunlarla boğuşan bir metropol olarak İstanbul için gerçekten büyük projelere ihtiyaç olduğu, ancak bu büyük projelerin sözü edilen sosyal ve ekonomik sorunların, bunun bağlamında, bunun hemen takibinde gelen fiziksel sorunlara da çözüm üretebilecek, gerçekten büyük, akılcı, uzun erimli projeler olarak üretilmesi gerektiği şeklinde bir görüş bildirildi. Bir başka altı çizilen önemli konu, acil ve büyük sorunların olması İstanbul kentinin ve bugüne kadar gerçekleşen eylemlerin de bu acil ve büyük sorunlar karşısında acil eylem stratejilerinin geliştirilmesi, acil kararların verilmesi, acil ve büyük projelerle bu sorunların önüne geçilmeye çalışılmasıydı. Bunun hemen devamında, acil mevzuatın üretilmesi ve acil mevzuatın geri besleyerek genel ve çerçeve mevzuatı etkiler ya da tamamen bunu şekillendirir hale gelmesi tehdidinden bahsedildi; tüm mevzuat sisteminin önemli bir tehdit altında kalması, parçalanması gibi bir risk üzerinde duruldu, bu riskin kentin önünde duran önemli tehlikelerden birisi olarak vurgulandı. Bütün bunların sonunda da bütüncül, katılımcı, sürdürülebilir, akılcı planlama ve uygulama süreçlerinin işlerlik kazanması ve bu süreç içerisinde mekanın önemiyle paralel olarak sosyal yapının sorunlarına da değinilerek, bununla ilgili uygulanabilir modellerin geliştirilmesi konusunda önerilerde bulunuldu. Bunlar, altı ağırlıkla çizilen sorunlar oldu. Teşekkür ediyorum. -----&----- 270 YUVARLAK MASA 2 -----&----Yrd. Doç. Dr. FUNDA YİRMİBEŞOĞLU- İyi günler, hoş geldiniz. Ben de İstanbul’da Büyük Projeler temalı İkinci Yuvarlak Masa Toplantısının Raporunu sunacağım. Arkadaşım Burçin Yazgı’yla beraber bu görevi üstlendik. Oturum, Prof. Dr. Fulin Bölen moderatörlüğünde 8 kişinin katılımıyla gerçekleşti. Fehim Genç, gazeteci, Prof. Dr. Aykut Karaman, Öğretim Üyesi, Şükrü Koçoğlu, Sendika Başkanı, Hüseyin Ortak, bankacı, Pınar Özden, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı, İsmail Ünal, Beşiktaş Belediyesi Başkanı, Ayşe Yazıcı, Akatlar Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı adına katıldı, Feyzullah Yetgin, Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Genel Müdürü. Moderatörümüzün belirlediği sorun alanları doğrultusunda gelişen Oturumda, sorun alanları olarak mevcut konut üretim biçimlerinin orta ve alt orta gelir grubunun konut ihtiyacını karşılamadığı, üretilen konut çevrelerinin İstanbul’un coğrafi değerlerini yok eden, dönüşümü olmayan zararlar verdiği, üretilen konutların tasarımı, hızlı üretim sonucu kimliksiz konut alanlarının, kimliksiz çevrelerin oluştuğu, kentsel ranttan yararlanmak isteyen çevrelerin konut üretimini yaygın hale getirmesiyle konut çevresi ve standart yaşam kalitesinin niteliğinin bozulduğu gibi konular ortaya konuldu; konut sektöründeki canlılıktan yararlanarak bu sorunları çözmek nasıl mümkün olur sorusuna cevap aranmaya çalışıldı. Bu çerçevede Oturum içinde, insanların temel hakkının barınma olduğu vurgulandı; göç ve göçün önlenmesi, konut sunumu, kamu, özel sektör ve hane halklarının kendi konutlarını üretmesi, gecekondu olgusu çok boyutlu 271 olarak tartışıldı. Kentsel dönüşüm sorunları, Mortgage Yasası, yaşam kalitesi ve kimlik, konut mülkiyetinin yeniden yapılandırılması gibi konulara değinildi. Sorun alanlarına yönelik olarak özetlemek gerekirse, mevcut konut üretim biçimlerinin orta ve alt gelir grubunun konut ihtiyacını karşılaması başlığında dar gelirlilerin konut sahibi olabilmesi için sosyal politika gerektiği, mevcut finansal araçların yetersiz kaldığı, dar gelirlilere yönelik kiralık konut üretiminin sağlanması gerektiği, Mortgage Yasasının orta ve orta üst gelir grubunu hedeflediği, alt gelir grubu için uygun olmadığı, uygulamada Mortgage Yasasının henüz aktif olamadığı, uzun vadeli sürdürülebilir kaynak kullanımı gerektiği, uzun vadeli fon sağlanması, teminat havuzu ve fon havuzu oluşturulması gerekliliği üzerinde duruldu. İkinci ve üçüncü sorun alanları başlığında, üretilen konut çevrelerinin, İstanbul’un coğrafi değerlerini yok eden, dönüşü olmayan zararlar verdiği ve hızlı konut üretiminin kimliksiz konut alanları ve kimliksiz çevreler oluşturduğu konusunda da ortak bir görüş ortaya çıktı. Günümüzde konut üretiminin barınma amaçlı değil rant amaçlı olduğu, yüksek yoğunluklu ve düşük standartlı çevreler oluşturduğu, tek tip, kimliksiz, parçacıl oluşumlar olduğu, bütüncül planlamanın gerçekleşemediği vurgulandı. Kentsel ranttan yararlanmak isteyen çevrelerin konut üretimini yaygın hale getirmesiyle konut çevresi ve standart yaşam kalitesi niteliğinin bozulduğu konusunda da uzlaşı söz konusuydu. Konut çevresinin toplumun her kesimi için nitelikli ve kimlikli olması gerektiği, kentsel dönüşüm çalışmalarının sosyoekonomik boyutları dikakte alınmadan alelacele yapıldığı, halk katılımının göz ardı edildiği gibi sorunlar da oturumda tartışılan diğer konular arasındaydı. Bu konular, Oturum boyunca saptanmış konular. Acaba konut sektöründeki canlılıktan yararlanarak bu sorunları nasıl çözebiliriz? Bu soruya yönelik olarak da öneriler kent içindeki köhneleşmiş konut alanlarının iyileştirilmesi, halkın kent dönüşüm projelerine katılımının etkinleştirilmesi, sosyal politika oluşturulması, kiralık sosyal konut üretilmesi, 272 tek tip konut yerine farklı tipolojide konut projeleri geliştirilmesi, Mortgage sisteminin işleyebilmesi için konuta yönelik dış kaynaklı finansman yaratılması şeklinde öneriler gerçekleşti. Teşekkür ederiz. -----&----- 273 YUVARLAK MASA 3 -----&----Yrd. Doç. Dr. AZİME TEZER- İstanbul’da Büyük Projeler kapsamında ulaşımla ilgili projeler oturumu Prof. Dr. Haluk Gerçek tarafından yürütüldü. Oturuma, Yuvarlak Masaya katılan katılımcılar: Dr. Yener Birliker, Karayolları 1. Bölge Müdürlüğünü temsilen katıldı. Zeynep Sindel Buket, Marmaray’la ilgili projede müşavir firmayı temsilen katıldı. Orhan Demir, Yüksek Şehir Plancısı, Cemal Gökçe, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı, Sibel Köylüoğlu, World Resource Institute temsilcisi olarak katıldı, Metin Küçükoğlu, Hikmet Erkut, Karayolları 17. Bölgeyi temsilen katıldılar, Ali Rıza Nurhan, TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbl Şubesi adına oturuma katıldı, İsmail Üstün, Boğaziçi Arnavutköylüler Derneği adına oturumda yer aldı, son olarak da Yardımcı Doç. Dr. Kevser Üstündağ, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adına yuvarlak masa oturumuna katıldılar. Ben size Oturumda tartışılan, ortaya çıkan temel konuları aktarmaya çalışacağım. Tabii ki, İstanbul’da büyük projeler kapsamında öncelikle Marmaray, Boğaz’daki tüp geçiş ve ona bağlantılı Proje tartışıldı. Marmaray Projesinin sadece bir tüp geçiş projesi olmadığı, özellikle gelecekteki İstanbul’un raylı sistemi, ulaşımdaki raylı sistemin omurgasını oluşturduğu vurgulandı. Diğer taraftan büyük projeler kapsamında önemli olan konular arasında karayolu ağırlıklı projeler gündeme geldi. Özellikle Üçüncü Köprü geçişiyle ilgili projeler tartışıldı. Üçüncü Köprü ile ilgili Projenin gerekçesi olarak da İstanbul’da araç sahiplerinin giderek artması, araç odaklı olarak karayollarına odaklanma ve bu yöndeki yatırımlara odaklanma konusu gündeme geldi. Bu kapsamda da İstanbul’da Karayolları Genel Müdürlüğü’nce geliştirilen 6 alternatif ya da seçenek diyelim, 6 öneri bulunduğu ifade edildi. Karayolları 1. Bölge temsilcinin de belirttiği Anadolu Yakası ve Avrupa Yakasındaki 274 ulaşımla ilgili yatırım ve projelerin Boğazın her iki tarafına kadar uzandığı, ancak bu iki projeyi, iki yakayı birbirine bağlayacak köprü projesinin de açıkta kaldığı, aslında bu iki projenin, iki yatırımın, iki yakadaki ulaşım bağlantılarının birbirine bağlanabilmesi için Üçüncü Köprünün bir vasıta olduğu ortaya çıkmış oluyor. Bir diğer önemli konuysa, yine Karayolları temsilcilerinin ifade ettiği, projelerin sadece İstanbul odaklı olmadığından, Marmara Bölgesindeki yatırımlara da ağırlık verildiğinden, bölgesel ölçekte projelerin değerlendirildiğinden bahsedildi. Bu kapsamda da İstanbul, Bursa ve İzmir’i birbirine bağlayabilecek otoyol projesinden söz edildi ve bu projenin İstanbul’la İzmir bağlantısını 400 km gibi bir uzaklığa getireceği, sürenin çok kısalacağı, körfez üzerinde bir köprü geçişi alternatifi olduğu ve bu konuda çalışıldığı söylendi. Bir diğer konu olarak, Terkos İçmesuyu Havzasında Üçüncü Havaalanı Projesi çalışmasının olduğundan bahsedildi. Diğer taraftan yapılan değerlendirmeler sırasında, yine üzerinde durulan önemli konulardan bir tanesi de ulaşımla ilgili olarak değinilen yönetimsel sorunlardı. İstanbul’da 17 tane farklı İdarenin ulaşımla ilgili kararlar geliştirdiği, planlama yapıldığı söylendi. Bunlar arasında planlama açısından, işletme açısından, uygulama açısından koordinasyon sorunu yaşandığı, bu nedenle de ulaşımla ilgili tek elden yönetim modeliyle ilgili çalışmaların olması gerekliliğinden bahsedildi. Aslında birinci slaytla ilgili bir noktayı belirtmem lazım, onu hemen atlamadan söyleyeyim. Üçüncü Köprüyle ilgili olarak Arnavutköylüler Derneği temsilcisi burada bir açıklamada bulundu, çok çarpıcıydı. Bir sivil toplum hareketi olarak Arnavutköylüler Derneği’nin ortaya koyduğu harekete, tepkiye bağlı olarak o dönemin Bakanının “Üçüncü Köprü olacak o kadar” şeklinde bir tavrı olduğunu, hatta “Arnavutköy’e gelirsem buldozerle gelirim” şeklinde açıklamaları bulunduğunu söylediler. Bunları da hakikaten planlama ve 275 kentsel yatırımlar anlamında değerlendirirsek çok farklı boyutlarla karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Onun için belirtmeden geçemedim. Bir de İstanbul’a ilişkin kentsel gelişim planlaması tamamlanmış durumda, ancak, bundan bağımsız olarak da ulaşımla ilgili mastır plan hazırlık aşamasında ve Kasım ayında bunun tamamlanmasının söz konusu olacağı belirtildi. İstanbul’la ilgili ulaşıma yönelik büyük projelerden sadece bir tanesi mastır plan kapsamında yer alıyor. O da Marmaray Projesi. Bunun dışındaki ulaşımla ilgili hiçbir büyük proje mastır plan kapsamında değerlendirilen projeler değil. Bu da hakikaten kentsel ulaşımla ilgili sorunlarda üzerinde durulması gereken önemli bir nokta. Bir diğer önemli vurguysa, herkesin kafasında farklı bir projenin olmasıydı, yani herkes bir projeyle geliyor. Bu, siyasette en üst düzeydeki kişi ve kurumlardan yerel ölçekteki her bir kuruma kadar inebiliyor. Bu tartışmalar sırasında da vurgulandı; Karayollarının kendilerine göre bazı projeleri var, Başbakanın kendisine göre bazı projeleri var. Bu da bir kaos ortamı yaratıyor aslında. Bir taraftan belki çeşitlilik olması, alternatiflerin olması olumlu değerlendirilebilir, ama diğer taraftan da bunların bir plan çerçevesinde tartışılıyor olmaması önemli bir sorun yaratıyor. İstanbul’da yöneticilerin ve siyasilerin vizyonlarıyla sınırlı ve plan dışı, yani her bir kişiye bağlı bir şey halinde gelişmesi önerilerin, aceleyle uygulanmaya çalışılması, bu sadece ulaşımla ilgili değil, biraz evvelki sunumlarda da duydunuz, aslında çok aceleyle bu tür önerilerin geliştirilmiş olduğu belirtildi farklı konularla ilgili olarak. Diğer taraftan da, gerek kentliler, gerek yöneticiler düzeyinde ulaştırmaya bakışımızın aslında bir paradigma değişikliğine ihtiyacı olduğu vurgulandı. Yine diğer konularda da belirtildiği gibi katılımın önemli bir konuğu olduğu ortaya çıktı. Ulaşımın bir sistem olduğu ve sistemi oluşturan parçaların birbiriyle eklemlendiği noktaların göz ardı edilmesi sonucu yaşanan sorunlara tek çözüm olarak katılım ileri sürüldü. Bir örnekle bunu 276 hatırlatmaya çalışayım. Farklı ulaşım sistemleri arasında, ulaşım sistemleri kendi içlerinde planlanıyorlar, ancak bunların birbirleriyle eklemlendiği noktalarda sorunlar var ve bunları çözen bir süreç ortaya konulmuyor, bu da katılımın olmamasından kaynaklanan bir sorun olarak görüldü. Bu yıl küresel ısınmaya bağlı olarak, iklim değişikliğine bağlı olarak su sorunu yaşamaya başladık, çok güncel bir konuydu İstanbul’da ve ülkemizin farklı yerleşmelerinde. Aynen su ile ilgili propagandada olduğu gibi “toplu taşımayı kullanalım” gibi bir sloganla halka ulaşmayı önerdiler katılımcılar. Bu tür yaklaşımların hem kentlilik bilincini geliştirmede hem de bu tür ulaşımla ilgili ya da benzer projelerdeki halkın tepkisini, katkısını daha bilinçli, daha duyarlı hale getirmekte etkili olabileceği vurgulandı. Aslında bu Oturumun konusunu, özellikle insanla bitirmek istedik, çünkü hakikaten pek çok uygulama alanında olduğu gibi yine ulaşımla ilgili çalışmalarda da insan öğesinin biraz göz ardı edildiği vurgulandı. Bir de, yapılan bütün bu büyük projeler İstanbul’da kim için sorusunu gündeme getiriyor. Gerçekten, yine ulaşım oturumunda zannediyorum World Resource Institute temsilcisi belirtmişti, ulaşımda karayollarını yüzde 80 oranda özel otolar kullanıyorlar ve İstanbul’da yolculuk düzenine, yolculuklarla ilgili profile baktığımızda ancak özel otolarla yapılan yolculukların belki yüzde 20 civarında karşılandığını tespit ediyoruz. Yüzde 40’lar, 60’lar düzeyinde servis ve toplu taşımayla birlikte karşılandığını görüyoruz. Bu da yapılan büyük yatırımların İstanbul’da hangi düzeye, kimlere hizmet ediyor olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Bu nedenle de, hakikaten yapılan yatırımların insan odaklı olmasını ve kim için yapılacak olduğunu bir kere daha düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Ulaşımda bir diğer önemli konu da şu; kentler araçların hareketliliğini kolaylaştıracak düzenlemeleri içermemeli, buna karşılık insanların hareketliliğini kolaylaştırıcı planlama yaklaşımlarını ön plana çıkarmalı. Bir sloganla bu oturumun sonucunu vurgulamak istiyorum. “Ayda bir gün sokak 277 bizim” diye bir vurgu yapıldı bu Oturumda. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinden Yardımcı Doç. Dr. Kevser Üstündağ insan öğesini ön plana koyan ve insanların daha sık karşılaşabileceği mekanları daha arttırmaya yönelik bir uygulama örneği olarak “Ayda bir gün sokak bizim. Sadece araçlara yönelik değil, insanların bir araya geldiği mekanlar olabilmesi için sokakların yeniden bir farklı kaynak olarak ele alınmasına dikkat çekti. Evet, bizim oturumumuzda da ortaya çıkan genel konular bunlardı. Teşekkürler. -----&----- 278 YUVARLAK MASA 4: -----&---Yrd. Doç. Dr. MURAT CEMAL YALÇINTAN- Efendim selamlar. Biz de Duygu Ağar’la birlikte az önce sonuçlanan Büyük Projeler Oturumunu derleyip toparlamaya çalıştık. Çok kısa bir süre olduğu için, hatalarımız varsa af ola. Tekrarlama ihtiyacı duymuyorum katılımcıları. Muhtemelen herkes oradaydı zaten. Pratikten gelen katılımcıların olduğu bir Oturumdu. Dolayısıyla, sistematik bir şekilde dökülmesi o pratik sonuçlara bağlı olarak yapıldı. Şöyle bir üçlü üzerinden tartışmanın yürüdüğünü düşündük biz: Büyük projelerin önünde bazı engeller vardı ve bu engeller nasıl aşıldı; büyük projelerin yarattığı bazı sorunlar var ve büyük projeler aslında nasıl geliştirilmeli; şeklinde üç başlık üzerinden tartışmanın yürüdüğünü düşünüyoruz. Tabii, burada dikkatinizi çekmek istediğimiz şey, büyük projelerin bir varsayım olarak gerekliliği, yani büyük projelerin gerekliliği konusu hiç tartışılmadı aslına bakarsanız. Bunun hatta plancıya, planlamaya etkisi, plancının artık büyük projelere ve yatırımcıya karşı ne şekilde bir perspektif geliştirmesi gerektiği sorgulandı. Fakat bunun gerekliliğinin yeterince tartışıldığını düşünmüyoruz. Büyük projelerin içinin nasıl doldurulması gerektiğinin de yeterince tartışıldığını düşünmüyoruz. Önündeki engellerden birincisi kamu yararı kavramı ve bütüncül planlama olarak çıktı. En çok tartışılan bu ikiliydi diye düşünüyoruz. Çok ilginç bir kavram olarak “yarışmacı kamu yararı” vardı. Tartışmamız gereken bir kavram. Bazı kamu yararlarının diğerlerinin önüne geçtiği bir döneme girdiğimizin vurgusu yapıldı. Büyük projeler üzerinden geliştirilen bir planlama yaklaşımı dile geldi diye düşünüyoruz, hani tartışmaların toparlanmasıyla. Plancının yatırımcı perspektifini kazanması gereği, yine eski Genel Başkanımız Erhan Demirdizen tarafından dile getirilince daha da bir önem kazandı. 279 İkinci büyük başlık, İmar Mevzuatının Kayıpları diye Feridun Bey tarafından makaleleştirilen konu diye düşünüyoruz. “İmar Kanunu büyük proje yapmaya uygun mu?” diye bir soru yöneltildi yine Erhan Demirdizen tarafından. Böyle bir soru tabii yine büyük projelerin gerekliliği varsayımı üzerinden sorulabilen bir soru. İmar Kanununun büyük projelere uygun olup olmaması gerektiği de tartışılabilirdi. O çok tartışılmadı. Planlama yetkisinin dağıtılması, bütüncül planlamanın zayıflatılması, koordinasyon zaafına rağmen plan kademelerinin arttırılması, parçalı imar afları, sektörel model ile özel bölgeleme, planlama ve yönetim alanları, kolaylaştırma ve istisnalar üzerinden örnekler verildi, tartışmalar yapıldı. Bu çok açık okuduğumuz bir süreç zaten, son 10 sene içerisinde. Yine engellerden birisi mülkiyet yapısı olarak büyük yatırımcı için ortaya kondu. Bunun parçalı mülkiyet yapısı nedeniyle emlak operasyonları ile giderildiği ya da giderilemediği hallerde büyük kamu arazilerine yönelindiğinden bahsedildi. Hatta, emlak operasyonlarının artık plancılar üzerinden düşünülmesi gerektiği şeklinde bir sonuca varıldı. Bu da çok tartışılır bir sonuçtur bana göre. Katılım ve hak talebi, çok detayına inilmese de, büyük projelerden etkilenen insanların, bu büyük projelere ne şekilde katılması gerektiği ve bunlardan ne tür haklar talep edebileceği gündeme geldi ama gene çok detaylı olarak sonuca gidilemedi düşüncesindeyim. Şu önemliydi, lüks tüketim algısı, bütün büyük projeleri kötü projeler olarak gösteriyor gibi bir sonuca varabildik kültür projeleriyle ilgili sunumdan. Kültürün, sanatın bir lüks tüketim olarak algılandığını, tabii bu algıyı yaratanın da büyük projelerin çoğunluğunun lüks tüketime yönelik projeler olduğunu eklemek lazım. İkinci büyük başlığı, büyük projelerin yarattığı sorunlar olarak formüle ettik. Bu sorunlardan birisi, üçüncül planlama anlayışını yok etmesi. Aslında o engeller, bir yandan da sorunlar olarak karşımıza çıkabiliyor. Kent bütünündeki dengenin bozulması. Bu tabii, sizin bütüncül bir planla verdiğiniz 280 istihdam kararlarında, yapılaşma kararlarında bir anda yok edebilen sonuçlar doğurabiliyor, büyük projelerin mevzuattaki delikler üzerinden veya mevzuatı delerek geliştirilmesi. Dışsal maliyetler bence tartışması eksik kalan bir konuydu. Dışsal maliyetlerden kastımız şuydu; mesela Akmerkez’in ulaşım konusunda bölgesine yarattığı çok ciddi bir maliyet vardı. O maliyeti o bölgede yaşayan insanlar aslında çekiyordu senelerdir. Bu da tartışılamadı diye düşünüyorum yeterince. Tabii, bunun dışında bir sürü de dışsal maliyet var. Mülkiyet ve yaşama hakkı sorunları, mahalle derneği temsilcimiz üzerinden biraz dile getirildi. Tabii, orada bunu mülkiyet ve yaşama hakkı diye formüle etmemizin sebebi, gecekonducularla diğerleri aslında çok fazla bir fark görmememiz. O bölgede yaşayan insanların da belirli hakları olduğunu düşünüyoruz. Karşılaştırmanın bu ikili üzerinden yapılıyor olması yanlıştır diye düşünüyoruz. Bir diğer önemli sorun, tek tip finansman modelinin yarattığı, tek tip bir müşteri profili sorunu. Büyük projeler genellikle tek bir tip finansman modeli üzerinden ve lüks tüketime yönelik yapıldığı için ciddi bir sorun oluşturuyor. Devletin bazı sektörlerde bu durumda var olması gerektiği ortaya çıkıyor, yani sadece Olimpiyat Stadını yapmak yeterli değil, diye düşünüyoruz. Rant paylaşımı çok belirleyici bir konu olarak çıktı. Tabii, bu satır aralarında çok ciddi spekülasyonlarla dile getirildi aslına bakarsanız. Büyük projelerin nasıl geliştirileceği de üçüncü ana başlık olarak gözümüzde canlandı. Yatırım ortamının iyileştirilmesi sürecinde plancının rolü şeklinde, Erhan Demirdizen tarafından ortaya atılan bir konu vardı. Ciddi olduğunu düşünüyoruz. Siyasal Ortamda Yozlaşma diye bir başlığımız var. Bu yozlaşmanın örnekleri, Çalık Holding üzerinden verildi. Bazı şeylerin açıklanması için Cumhurbaşkanlığı seçiminin beklendiği söylendi. Üçüncü bir başlık olarak şeffaflık ve katılımcı planlamayı alabiliriz. Şeffaflığın olmadığı bir büyük yatırım sürecinde bu rant paylaşımının süregitmesi çok 281 muhtemel, hatta beklenir olan şey. Dolayısıyla, şeffaflığın altı çizilmeli. Yerel - sivil inisiyatifler belki bu şeffaflığı zorlayıcı ve siyasal yozlaşmanın önüne geçici inisiyatifler olarak güçlenmeli ve güçlenmesi için destek verilmeli. Planlamayla ilişkisi kurulmalı ve yenilikçi planlama yaklaşımları geliştirilmeli. Burada Faruk Göksu’nun enteresan saptamaları var. Planlamanın daha esnek hale gelmesi, beklenti yönetimi, gerilim yönetimi, proje bilgi idareleri geliştirilmesi gibi. Bunlar belki gelecek dönemde planlama camiası olarak tartışmamız gereken konular. Finans kaynaklarının güçlendirilmesi, çeşitlendirilmesi bir başka başlık. Yine Faruk Göksu’nun deneyimleri üzerinden koyduğu iki slaytta özetleyeceğimiz tespitleri, önerileri önemli bulduk. Dönüşüm projelerine ilişkin tespitleri arasında, her projenin kendine özgü dinamiği olduğu ve kendine özgü bir model çerçevesinde geliştirilebileceği. Tabana yayılan projenin de uygulanabilirliğin arttığı tespiti var. Bir de 5 ilkesi var. Bu ilkeler yine tartışılacak ilkelerdir muhakkak. Vizyon, işbirliği, stratejik ortaklık, sosyoekonomik kalkınma, klasik imar anlayışından kurtulma ve yenilikçi yaklaşımlar geliştirme ve finansman konusunda. Son dönemin çok güncel bir konusu olduğu için bunu yineleme ihtiyacı duyduk. Şöyle bağlıyoruz: Büyük Proje nedir sorusuna çok net bir yanıt alınamadı. Aslında oturum başkanımız bu sorunun yanıtını arayarak başlattı tartışmayı. Sorunlara pratik çözüm, parçacı sorun çözme yaklaşımı, satır aralarından getirdiğimiz daha büyük kâr etme güdüsü ve plan tadilatı gibi daha karikatürize edilmiş bir tarif geldi. Ama gerekliliği yine çok tartışılmadı. Tam olarak büyük projenin ne olduğu da ortaya konulmadı. Ben kaçak bir şey de getirmek istiyorum. Çok aramadım, dün sabah gazetesinde yer alan bir alıntıdır bu. İstanbul’un Merkezi konutlarının metre kare fiyatında 10 000 dolar sınırının ilk kez kendi projesi Selenyum … ile aşılacağını söyleyen, ismi önemli değil, “İstanbul’da yaşamanın bedelini ödeyemeyen köyüne döner” dedi. Tartışmamız gereken konunun bu olduğunu düşünüyorum. 282 Teşekkür ederim. ------&----- SERBEST KÜRSÜ Oturum Başkanı: Prof. Dr. Zekai GÖRGÜLÜ -----&----OTURUM BAŞKANI (Yrd. Doç. Dr. Pınar Özden)- Raportörlerimiz, hakikaten iki yorucu günün söylenen, vurgulanan tüm önemli konularını çok güzel toparladılar, bizlere özetlediler. Tekrar düşünmemizi sağladılar. Tekrar hepsine teşekkür ediyoruz. Bunları sonra bir kitap halinde yayınlayacağız. Orada da daha detaylı olarak belki daha geliştirilmiş olarak da bulma şansınız olacak. Hepinize teşekkür ediyoruz. Serbest kürsümüz başlayacak. Ben kürsüdeyim, ama ben konuşmayacağım tabii, sizlere söz vereceğim. Bundan sonra sizler konuşacaksınız. Zaman kısıtlılığı nedeniyle artık ara veremiyoruz ve yine 18:30’da bitirmeye gayret edeceğiz. Demek ki 1.5 saatimiz var. Biraz zamanımızı aştık ama 18:30 sınırını da çok fazla aşamıyoruz. O yüzden olabildiğince net bir şekilde sorunları ortaya koyarak anlatmaya çalışırsanız çok sevinirim. Bir de küçük duyurum var, aslında bu Oturumu Yıldız Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Zekai Görgülü yönetecekti ama rahatsızlandığı için şu anda aramızda değil. Sabahtan aradı, daha sonra da arayıp, özürlerini ve iyi dileklerini iletti. Ben de buradan sizle bunu paylaşıyorum. Dediğim gibi, bu Oturum, Serbest Kürsü, aslında bir paylaşım ortamı. Çok fazla soru sorup cevap alma şansı olabilecek bir ortam değil, çünkü 283 karşınızda sadece ben varım. Soruların muhatabı karşınızda olmayacak ama burada biz sizden taleplerinizi, isteklerinizi alacağız, paylaşımlarınızı olabildiğince almaya çalışacağız ve yayınlarımızda da bunları belli bir süzgeçten geçirip belki de tüm kente ve kentlilere deva olabilecek şekilde anlatmaya çalışacağız. Daha çok Küçükçekmece Bölgesi var aramızda ama başka misafirlerimiz de var. Herkese olabildiğince eşit söz vermeye çalışacağım ben. Mikrofonumuz dolaşacak, kayıtlara geçmesi açısından gene isimle kendinizi tanıtırsanız seviniriz. Evet, söz almak isteyenler, şimdi görebilir miyiz? ULAŞ AKIN (İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi- Öncelikle organizasyon geneline ilişkin kısa bir değinmem olacak. İstanbul’da büyük projeler organizasyonunun koordineli bir yaklaşım olduğu gözlemine kapıldım, çünkü meslek odası ve İstanbul’daki planlama bölümlerinin ortak çabasıyla oluşturuldu. Böyle bir eğilim uzun zamandan beri vardı fakat İstanbulluların davetli olmasını lanse eden bir yaklaşım bence önemli. Ben, bu kadar aceleyle büyük projelerin gündeme geldiği ortamda her şeyin acele olması gerektiğini pek fazla düşünmüyorum. Bazı şeyler oturması gerektiği için, anlaşılması için hakikaten yavaş yavaş oluyor ve o yüzden “İstanbuluşmaları” türünden iki kelimenin buluşması, umarım daha buluşçu çözümlere bir fırsat sağlar temennisini dile getirmek istiyorum. Öncelikle birkaç nitelendirebileceğim husus bir var. Neredeyse Metropoliten bir Planlama laboratuar Merkezi olarak deneyimi yaşanmakta şu anda. Buradaki insanların bir kısmının ya da neredeyse hemen hemen hepsinin bir şekilde şahit olduğu bir durum var: İyi ya da kötü, bizim böyle bir organizasyona ihtiyacımız olduğu herkes tarafından kabul edilmiş durumda; fakat bu sürecin yönetimine ilişkin kimi sorunların içsel ve dışsal sebepleri de var. Ancak, bilgi altyapısının sağlanması ve tartışmaya zemin ve çerçeve oluşturması açısından yapılan işlerin anlamlı olduğunu düşünüyorum. 284 Hüseyin Kaptan, zaman darlığı nedeniyle, kısa da olsa bilgilendirme yaptı. Bu deneyimin negatif yönüyle değil de pozitif yönüyle değerlendirilip herkesin aslında daha da koordineli olması için tek bir doğrultuda hareket etmesinin uygun bir yaklaşım olacağını düşünüyorum. Feridun Beyin stratejik planla ilgili olarak bir açılımı vardı, o konuyla ilgili de kısa bir not düşmem gerekiyor. Bahsettiği stratejik planlar, kurumların ve kamu kurumlarının hazırlamış olduğu ve yasanın zorunlu kıldığı planlardı. O planlarda bilfiil İstanbul’daki deneyimden dolayı gözlemlediğim kadarıyla söyleyebilirim ki, burada yatırımların ya da kurumların beklentilerinin mekansal yansımalarının olması ideal bir durum, ancak şu anda hazırlanan planlar pek de beklenenleri yansıtmıyordu. Böyle bir sorun olduğu ortaya çıktı. Sektörel yaklaşımla kurumsal yaklaşımları mekanda buluşturacak üçlü entegrasyon durumu. Sanırım bu konu üzerine de gidilmesi, tartışmaların bundan sonraki geleceği açısından anlamlı hale getirecektir ve kavramları da biraz daha netleştirerek gidersek daha uygun olabilir. Son olarak da, değerlendirmelerde, son oturumun değerlendirmesinde eksik kalan bir durum vardı. Medyadan bir temsilci vardı aramızda. Ben bunu olumlu bir gelişme olarak nitelendiriyorum, tartışmalardan bağımsız olarak. Yüksek lisans tezimi hazırlarken bir konuyla karşılaşmıştım, o da 1960’lı yıllarda Türkiye plan kavramıyla tanışırken, ki planlı ekonomiye geçiş vardı, daha sonradan demode oldu ama şimdi tekrar moda olacağı gözüküyor bütün dünyada, insanlara plan kavramını tanıtmak için çok ciddi planlı olarak bir Halkla İlişkiler Projesi ortaya kondu. ‘60’lardan bahsediyorum. Bu Halkla İlişkiler Projesinin içersinde her türlü tanıtım faaliyetinin, lobi faaliyetinin organize biçimde yönlendirilerek halka bunun benimsetilmesi söz konusuydu. Halkla ilişkiler disiplini perspektifinden bakıldığı zaman bu Türkiye’deki ilk ciddi uygulamaydı. Daha sonradan şunu gördük: Halkla ilişkiler disiplini askeriye, daha sonra da özel sektör tarafından çok kuvvetli ve etkili bir şey olarak ortaya çıktı. Belki de bizim şu anda tekrar hatırlamamız gereken böyle bir nokta ve o yüzden bu organizasyonun böyle 285 bir çaba içersinde gerçekleşmesini çok anlamlı buluyorum. Sözüm aslında planı hazırlayanlar ya da planlama sürecinin entegrasyonuyla ilgili olan insanlara. Buna hazırlanmanın da planlanması gerekiyor, çünkü konuştuğumuz dil biraz farklı. Herkesin anlayabileceği dili yaratmak da plancıların görevi. Sadeleştirici ve kolay anlaşılabilir kavramlar üzerinden ve koordineli olarak gitmenin anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çok teşekkür ediyorum. MÜMTAZ IŞINGÖR- Zannediyorum ki en anlamlı müdahale, Sayın Ulaş’ın son söylediği cümlelerde gizli. Evet, ilk günden beri, sadece bu toplantıda değil, daha önceki toplantılarda da halkın daha rahat anlayacağı bir dilin seçilmesi benim de tercihim, doğrusu. Ne kadar dikkatle dinlesek de birtakım kavramlar, birtakım yabancılaştırılmış kelimeler duyuyoruz. Bunlar zaman zaman özellikle yabancılaştırılmış gibi geliyor bana. Bunlar gerçekten hem manalarının bilinmemesi dolayısıyla, hem de Türkçe’nin akıcılığı içersinde böyle birtakım ayağa takılan taşlar gibi kalıyor. Sayın Ulaş’ın söylediğinin bir doğru yanı daha var, sizlerin bir süre sonra halka hizmet eden bürolarınız olacak belki, belki üniversite camiasında görevler alacaksınız ama mutlaka ve mutlaka halkla karşılaşacaksınız. Halka bir hizmettir yaptığınız, değil mi? O sebepten onun daha çok anlayacağı bir dili tercih etmeniz şayanı tercih. Hemen diyeceksiniz ki, acaba bir doktora gittiğiniz zaman doktorun bütün söylediklerini anlıyor musunuz? Hayır, onu da anlayamıyoruz, ama aynı ikazı ona da yapıyoruz. Hazır mikrofon elimdeyken bu çok samimi, bu çok sıcak, bu çatının altına yakışan bu Sempozyum için -dikkat ettim herkes çok genç, bu fevkalade güzel bir şey- bütün bu Organizasyona, başta Odanız olmak üzere, teşekkür etmeyi borç bilirim. Küçükçekmece halkı adına, o halktan biri olarak bu teşekkürümü kabul ederseniz sevinirim. OTURUM BAŞKANI- Aslında bizim de o anlamda belki sizlere teşekkür etmemiz gerekiyor, çünkü bu etkinlikte aslında bir sürü mahalle derneği de 286 vardı ama Küçükçekmece halkı olarak burada olmanız bir kere akıllarda çok kalıcı şekilde yerr aldı bizim için. Belki yöneticiler için de öyle. Bence bu çok önemliydi. Hep birlikte, tek bir ses olarak burada olmak çok anlamlı, o yüzden ben de sizlere teşekkür etmek isterim. ASUMAN TÜRKÜN (Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir Planlama Bölümü)Merhabalar. Ben şöyle başlamak istiyorum; biz kentlerde yaratılmış sorunlarla uğraşıyoruz. Dolayısıyla plancılar olarak -bu Feridun Beyin de çok sözünü ettiği bir şeydi-, o bütünlüklü planlama yaklaşımını, yeniden tartışmaya açmamız gerekiyor, yani İstanbul özelinde bir sorunu tartışıyoruz ama mesela, katılımcılık olarak bize düşen rol aslında o yaratılmış sorunu nasıl çözeriz, bunu paylaşarak nasıl yaparız, herkes bu yaratılmış sorundan kendine düşen payı nasıl alır gibi bir tartışma yapıyoruz. Dolayısıyla, bütün bu planlarda İstanbul için ortaya konmuş olan, vizyon mu denecek, misyon mu denecek, ne ise, bu net mi, bir kere bunu konuşalım. İstanbul bir turizm kültür merkezi mi olacak, böyle bir vizyon mudur, yoksa uluslararası yatırımların ya da rantın maksimuma ulaştığı bir kent ve bu inşaatlar üzerinden rantı sürekli arttırılan bir kent mi olacaktır? Bu muğlaklık zaten son derece ortada gibi görünüyor. İstanbul bütün her şeyin odaklandığı bir yer haline getiriliyor. Hem turizmin, hem uluslararası yatırımların, Merkez Bankasının bile İstanbul’a taşınması düşünülüyor, yani bütün bu sorunlar aslında kararlar çok tepeden veriliyor ve biz orada hiçbir şekilde fikir yürütemez oluyoruz ama o verilen kararların yarattığı sorunları çözmekle uğraşıyoruz. Aslında belki de bizi ikileme sokan ve çözemediğimiz sorunlar da buradan kaynaklanıyor. Dolayısıyla ben bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. Aslında şu anda çok acil bir konu olarak da gündemde. Şimdi yeni bir Anayasa yapılıyor ve burada hepimizi ilgilendiren, mekanla ilgili çok önemli, yazılan ya da çıkarılan maddeler yeralacak. Aslında TMMOB Şehir Plancıları Odası olarak bunu çok 287 ciddi olarak gündemimize almamız gerektiğini düşünüyorum ve burada yardımlaşalım da. Feridun Bey de bir karşılaştırma yaptığını söylüyor, eski Anayasada neler vardı, şimdiki Anayasada neler var? Aslında, eğer Anayasada bunları biz tartışmazsak şu anda, daha sonra hiçbir şeyle mücadele etme hakkımız da kalmayacak, çünkü mevcut Anayasada bizim davalara dayanak oluşturan ve dolayısıyla bazı olaylara muhalif olma şansımızı yaratan birtakım araçlar var. Yeni Anayasa bu araçları ortadan kaldırırsa, bugüne kadar yürürlüğe girmesine engel olduğumuz birtakım yeni yasaların çıkmasını artık engelleyemez olacağız. Bu konuda tartışma yapmamızın tam zamanı diye düşünüyorum ve bunu ciddiye almamız lazım. Şimdiye kadar kazanılmış her şey de kaybedilebilir bundan sonra. Teşekkürler. HASAN KESKİN- Efendim, İçkumsal sakinlerinden olup maruz kaldığımız haksızlıklara karşı bir talepte bulunuyorum toplum adına. İlk sorum ulaşımla ilgili. Bölgemizin belediye otobüslerinin Mimar Sinan Köprüsü’nün birinci onarımından itibaren ortadan kaldırılması. İkinci sorum da semtimizin tamamen Marmara Denizi kenarında olması nedeniyle E5 Karayoluna veyahut da Küçükçekmece İstasyonu’ndan semtimize geçmek imkansız hale geldi. Yapılan yatırımlar en ağır yatırımlar. Semtimiz de E5 Karayolunda olmasına rağmen bizi hiçe sayan bir uygulama söz konusu. Şu metroya ait tekerlekli otobüsün de bize hizmet vermeyeceğini göz önünde bulundurarak bizim bu hususta ne yapmamız gerektiğini ve bize ne gibi bir düşünceyle baktıklarını öğrenmek istiyorum. Üçüncü husus da, su baskını ve yapılan dere kenarındaki izolasyonların bizim bulunduğumuz muhiti tamamen deniz ortasında bir ada gibi bırakması. Bu projeyi biz hayretle karşılıyoruz ve bu konuda bir tedbir istiyoruz. Bir semtte yaşarken yaşayacaksın, öldüğün zaman defnedileceksin. Bizi daha ölmeden defnetmeye hazırlanıyorlar. Buna cevap bekliyoruz. Gerekçesi 288 nedir? Niçin bu ihmal, bizim burayı terk etmemiz için Ahıska benzeri bir zulüm mü yaratmaya çalışıyorlar? Bunu da öğrenmek istiyorum. OTURUM BAŞKANI- Peki Hasan Bey. Hasan Bey Kent Sempozyumuna da katılmıştı değil mi, oradan hatırlıyorum. Orada da çok söz almak istedi, hatta dedi ki “Burada konuşmam lazım bir daha nerede bulacağım da yöneticileri konuşacağım. Bugün onun için istediği kadar konuşma hakkı var. Ben ona o gün öyle söz vermiştim. HASAN KESKİN- İçkumsal halkı şu halde mesken sahası olan yeri deniz sahası olmaktan kurtarıp da mesken sahası yaptıktan sonra alan değerlenince mi İçkumsal’a göz diktiler? Ancak, bize cevap verecek bir konuşmacı veyahut da icraatçı karşımızda yok. Bu bizi üzüyor. Demek ki bizi halktan hesap etmiyorlar. Ama biz yaşadığımız sürece hakkımızı müdafaa edeceğiz. Bizim hakkımızı Türk Adaleti tecelli ettirmezse Hıristiyan Adaleti tecelli ettirip, kendi hakkını ararken bizim hakkımızı da arayacak, eminim. Çünkü İstanbul’da gözü var, İstanbul’un anahtarını süsleyip de onlara teslim etmeye çalışanların da mevcudiyetinden şüphe etmiyorum. Bundan 35 sene evvel kalelerin süslenmesiyle, tamir edilmesiyle bunun ön girişimi yapılmıştır. Bunu da siyasilerin göz önünde bulundurması lazım. Çanakkale’nin intikamını bu şekilde almaya çalışıyorlar. Biz bunun kurbanı olmayalım. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Peki, teşekkür ediyoruz. MERYEM ÇETİNKAYA- İyi akşamlar Hanımefendi. Ben Küçükçekmece sakinlerindenim. Önde oturan bey demin dedi ki, bir bey söylemişti, ismini hatırlayamadım: “İstanbul’da fakir olan köyüne dönsün.” Eğer köyden gelen vatandaş İstanbul’a yakışmıyorsa daha evvel niçin koymuşlar, niçin kapıları kapatmayıp da köylüleri köylerinde bırakmamışlar. Bu laf çok gücümüze gidiyor. Çoluğum çocuğum, hepsi İstanbul’da yetişmiş, büyümüş insanların fakir olduğu için İstanbul’dan kovulması insanın gururuna dokunuyor. İşte bu bey söylemişti. 289 MURAT YALÇINTAN- Teyzecim yanlış anlamışsın sen beni. Ben “adamlar böyle diyorlar” dedim. Ben demiyorum bunu. “Bunun üzerinden düşünmek lazım” dedim. Ben senin tarafındanım yanlış anlama beni. MERYEM ÇETİNKAYA- Estağfurullah, siz yanlış anladınız. Sizin kimin ismini söylediğinizi tahmin edemedim. Ama “parası olmayan gitsin İstanbul’dan” diyorlar. MURAT YALÇINTAN- Tamam, açıklayayım diye dedim. Bir de şunu söylemek istiyorum. İki senedir falan herhalde mahalle derneklerinin bu tip sempozyumlara katılımı başladı. Şu anda bakıyorum, neredeyse salonun kalan yarısı mahalle derneklerinden gelen insanlardan oluşuyor. Bu harika bir gelişme bizim için ama şunu da ayırmamız lazım. Az önce de kavramlardan dolayı bazı şikayetler geldi. Üniversiteler bir yandan bilimsel çalışmalar yapmak zorunda. O bilimsel çalışmalarla akademik bir gelişme sağlanmak durumunda. Dolayısıyla o kavramların da yer aldığı sempozyumlar olmak zorunda. Belki bu organizasyonları artık birbirinden iyice ayırt ederek, daha hedef kitlelere yönelerek yapmamız gerekiyor, böylece birbirine karıştırma halini ortadan kaldırabiliriz. Bir de şu önemli diye düşünüyorum. Az önce biz burada sunumları yaparken bir telefon çaldı, teyze de rahat rahat konuştu telefonla. Halkla yaptığımız bu tip toplantılarda bu çok doğal aslında. Belki o teyzenin buraya gelme şartı o telefonun açık kalması. Evden öyle bir şartla geliyor belki. Bu tip şeyler o kadar sık karşılaştığımız durumlar ki, dolayısıyla bizim de “a, bak böyle bir toplantıda telefon açık kaldı” şeklinde bir ayıplama içinde olmamız doğru değil. Bizim de kendimizi bir şekilde toparlamamız lazım o konuda, yeniden bir düşünmemiz lazım toplantı biçimlerimizi, toplantı kültürlerimizi. Bir yandan akademik çalışmalarımızı tabii ki devam ettireceğiz, onu başka bir iş olarak düşünüyorum aslına bakarsanız. Bir yandan da şu etkileşimi korumak, arttırmak lazım. Çok önemsiyorum katılımlarını. Umarım artarak devam eder. 290 Küçükçekmece gibi herkes kitlesel gelir, katılır böyle toplantılara. Teşekkür ederim. TÜRKER TAŞDELEN (İçkumsal Derneği Başkanı)- Herkese iyi günler diliyorum. Ben şu anda İçkumsal Derneği Başkanlık görevini yürütmekteyim. Ben de bir konuda fikrimi belirtmek istiyorum. Yıldız Teknik Üniversitesinden biraz önce konuşan arkadaşımıza ben de aynen katılıyorum. Bu yeni oylamaya sunulacak olan Anayasanın içersinde çok tehlikeli maddeler var. Bizi ilgilendiren bir yönüne isterseniz kısaca değineyim. Orada barınma ve yerleşmeyle alakalı bir madde var. Artı, kamulaştırmayla ilgili bir madde var. Bir de yerel yönetimlere emlak vergilerine 3 katı kadar arttırma yetkisinin verilmesi gibi bir yetki devri söz konusu. Bunlar tabii onunla da kalmıyor. Orada kıyıların korunması, ormanların korunması, kültür ve tabiat varlıklarının korunması bölümlerinde de oldukça ilginç saptamalarım var. İkinci olarak da şunu söylemek istiyorum: Sizler TMMOB Şehir Plancıları Odası ve üniversiteler olarak bu konulara eğiliyorsunuz ancak İstanbul’un kent olarak sorunlarına bu kadar duyarsız kalabilen bir Baronun İstanbul’da var olmasını da doğrusu kabul edemiyorum. İsterdim ki onlar da sizin bu Sempozyumunuza katılıp bu konuda bazı fikirlerini sunsaladı. Biz burada mağdur edilen halk olarak bölgelerinde kentsel dönüşüm, yıpranan kent dokularının yenilenmesi gibi birtakım kavramların arkasında rantiyeyi destekleyen, bölüşümü destekleyen ve yöre halkını da hiçe sayan bazı uygulamalara karşı çıkıyoruz. Bu uygulamalar karşısında bu insanların hukuki haklarına duyarsız kalabilen İstanbul Barosunu da buradan göreve çağırıyoruz. Herhalde İstanbul’da yaşarken gidip de Ankara Barosundan yardım beklemek gibi bir lüksümüz olamaz. Bunu da tabii aklım almıyor. Bunun dışında bir de barınma hakkından söz edelim. Devlette biliyorsunuz süreklilik ilkesi vardır. Bir devlet mevcudiyetini ancak bu süreklilik ilkesi doğrultusunda sürdürebilir. Bizim Avrupa İnsan Hakları Beyannamesinde imzaladığımız bazı anlaşmalarımız vardır. Bu anlaşmaların bir tanesi de 291 “barınma hakkı”dır. Tıpkı nefes almak, vermek, kalp çarpıntısı gibi, barınma hakkı da oldukça önemli ve kutsal bir haktır. Bütün bu dönüşüm planlarını hazırlayanlar bunları uygulamaya geçirme niyetinde olan insanlar, yerel yöneticiler sanıyorum bu konuyu göz ardı ediyorlar. Yasal olan ama hukuki olmayan kanunlarla nereye varacaklarını da doğrusu pek bilemiyorum. Biz Dernek olarak ve o yörede yaşayan insanlar olarak, bakın görüyorsunuz hep birlikte sabahtan beri buradayız. Yöreden gelen insanlar, sanki hepsi birer akademisyen gibi oturdular ve sabırla dinlediler. Sizlerin değerli bilgilerinizden yararlandılar. Buradan gidince, Mümtaz Hocamın da söylediği gibi, bu sadece burada kalmıyor, aynı zamanda orada komşulara da iletiliyor. Suya düşen bir taş dalgaları gibi bunlar da diğer yörede oturan insanlara aktarılıyor. Ben bunu söylemek istemiştim. Teşekkür ederim. İHSAN ZABOĞLU- Efendim, bendeniz İçkumsal’da 60 sene oturan 83 yaşında bir vatandaşım. Şu anda buraya elimde bastonum, gözümde gözlüğümle geldim. Bize yapılmış olan haksız tatbikatları buraya taşımak, bu konuda bir yardım, bir destek aramak için geldik ve -bunları gerekli yerlere biz ulaştıramıyoruz- sizler vasıtasıyla ulaştırılmasını arzu ederek geldik. Efendim, ben iki noktada durmak istiyorum. Duyduğumuza göre konuşuyorum. Mevcut olan evimizi elimizden alıp yıktıkları vakit ancak bize verecekleri ücrete itiraz etme hakkımız doğuyor. Mülkiyet hakkımızı ortadan kaldırıyor. İkincisi, yıkımın ve enkazın kaldırma masrafları gene orada oturan şahsa bırakılıyor. Bunlar duyduğumuz şeyler ama tatbik edilenleri de biliyoruz. Başkanımızın söylediklerine tamamen katılıyoruz. Başka söyleyecek çok şey var fakat yaşım itibarıyla söylediğimi unutacak dereceye gelmişim. O bakımdan beni mazur görün. Dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. İnşallah hakkımızda hayırlı bir netice alırız. GÜRKAN AKGÜN- Şehir Plancısıyım. Burada birkaç noktaya değineceğim. 292 Bazı kabulleri önceden yapıp soruları belli biçimde koyduğumuz zaman ortaya, ulaşacağımız çözümler de tek taraflı işi tadil etmeye dönük çözümler olacaktır. Mesela, “Konut sektöründeki canlanma bizim dar gelirlilere yönelik nasıl bir sosyal politika aracına dönüşebilir?” sorusu hatalı bir sorudur, çünkü konut sektöründeki canlanma sermaye birikim sürecinden doğmaktadır. Birden bir gayrimenkul sektörü oluştu. “Kentlerde konut üretip de bunların bir kısmını da dar gelirlilere verelim, bir kısmını da tamam satalım” şeklinde bir konut üretim süreci olmamıştır. Daha önceden, 10 sene önceki bazı sermaye gruplarının nasıl birden gayrimenkulcu olduklarını gördük biz. Nasıl bir birikim aracına, nasıl bir yatırım aracına dönüştürdüklerini gördük. Kentsel dönüşüm alanlarında gayrimenkul yatırım ortaklıklarının puanlama sistemiyle oralarda yaşayan insanları gözetmeden, yaşayan insanların sorunlarına dokunmadan, oraların nasıl bir iktisadi araca dönüştüğünü, puanlama verildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, konut sektöründeki canlanma dar gelirlilere sosyal politika yaratabilir mi, sorusu hatalı bir sorudur. Büyük projelere ihtiyaç vardır, kabulünden, büyük projelere ihtiyaç, işsizlik ve göç sorununu ortadan kaldırır, kabulü bir meslek ahlakına çok bağdaşmayan bir yaklaşım. Bilimsel bir yaklaşım değil, çok basit bir yaklaşım. Büyük sermaye projeleri kentte işsizlik sorunu yaratmaktadır bugün. Bunun örneklerini çok rahatlıkla görebiliyoruz. Alışveriş merkezlerinde, Maslak hatlarında, orada yaşayan dokunun nasıl işsizlik sorununu getirdiğini, nasıl sosyal dokuyu bozduğunu, beraberinde göç dengesini bozduğunu, işsizlik sorununa çare olmadığını pratikte görebiliyoruz. Dolayısıyla, bir meslek disiplini bu kabuller üzerinden çözüm arayışlarına gidemez. Planlamanın politik olduğunu tartışıyoruz uzun bir dönemdir. Politiktir, siyasal süreçlerle ilişkilidir gibi şeyler tartışılıyor Meclis gündeminde. O zaman bunu yok saymak demektir. Planlamanın yalnızca sistemin çıkardığı sorunlar karşısında bunu ne şekilde çözümleyebiliriz, ne şekilde buna çok zarar vermeden halledebiliriz? 293 Aldığım notlardan biri “kentsel dönüşüme halkın katılımının sağlanması”. Kentsel dönüşüm projesine kim karar veriyor, nasıl yapıyor? Katılım sözcüğü artık bir amentü gibi tekrarlanıyor sürekli. Burada muhatabı da yok gerçi ama ben şunu da biliyorum, kentsel dönüşüm projelerine katılımı oradaki insanlar inşaatlarda çalışsın diye katılım modeli olarak sunan yaklaşımlar var. Şunu da eleştirebiliriz, gerçi gene Kaptan Hoca olmadığı için muhatabı yok ama Üçüncü Köprünün güzergahını ben biliyorum, Kaptan Hoca “ondan bizim haberimiz yok” deyip orman alanlarını korumamız gerektiğinden bahsediyor. Bu bir akılcı, bu bir rasyonel planlama anlayışı değildir. O zaman hakikaten orada üretilen belgeye, orada üretilen plana, rapora benim de çok fazla veya buradaki insanların da çok fazla saygı duyması veya ciddiye alması gerekmeyebilir. Artı, şu ciddi bir şekilde tartışılması gereken bir konudur: Plancının, yatırımları yönlendirici, yatırım danışmanı pozisyonuna sokulması, plancıyı giderek bir gayrimenkul yatırım danışmanına, sermaye projelerine yön veren bir role büründürür. Bunları söylediğiniz zaman çok gelenekselci, Ortodoks olarak itham edilebiliyoruz ama plancının orada mücadele alanlarını genişletici roller de üstlenmesi gerekir. Bunlar benim aldığım notlardan bazıları. Bunların tartışılması önemli. Madem ki taraflar bir araya gelip tartışılması isteniliyor, oturup en baştan, Murat Hocanın da dediği gibi, “büyük projeler gerekli midir, bu büyük projelerin içeriği nedir?”den başlayıp tartışmayı yürütmek gerekiyor. Teşekkür ederim. ULAŞ AKIN- Metropoliten Planlama Merkezi. Birkaç noktada aynı görüşte paylaşamayacağımı dile getirmek istiyorum. Birincisi konut sektöründeki hareketliliğin düşük gelir gruplarına yönelik bir katkısı olması konusundaki soru yaklaşımının tutarsız ya da mantıksız olduğundan bahsettiniz. İçinde bulunduğumuz koşullarda öyle gözüküyor. Ancak, koşullar ya da durumlar değiştiği zaman öyle olmadığı da gözüküyor. 294 GÜRKAN AKGÜN- Pardon, tutarsız veya mantıksız değil de taraflı sanki biraz. Başka bir taraftansın sen. Hani bize kamu yararı diye öğretilen şeyler. Senin dediğiniz gibi, işte Ortodoks oluyorsun o zaman, geleneksel oluyorsun, hani küreselleşme sürecinde o uzlaşmacı, plancı kimliğinden uzaklaşıyorsun ama illa uzlaşmacı olacaksın. Uzlaşmacının rolü ne oluyor burada, biraz müşteri temsilcisi gibi oluyor. Mantıksız bir soru değildi bana göre, taraflı bir soruydu. ULAŞ AKIN- Bence de değildi zaten. Ben de ondan bahsediyorum. Mantıksız olduğunu atfettiğini eleştiriyordum ben de. Soruya getirilen eleştiri yanlıştı. Şundan bahsediyorum, eğer siz böyle bir kural koyarsanız ve kuralların uygulanmasını sağlarsanız olabilir. TOKİ uygulamasına bakıp, Toplu Konut İdaresinin esas amacından sapıp kâr amacı güden projeler yapması gerçeği de söz konusu, doğrudur ama, mesela, dünyanın birçok yerinde konut yatırımlarında gelir gruplarına göre bir dağılım neredeyse bir zorunluluk durumundadır. Diğer bir yaklaşım ise, üretilen planlarla ilgili bir şeydi. Yanlış bilmiyorsam eğer, Üçüncü Köprüyle ilgili olan tartışmalardaki bir bilgi düzeyinin planlama sürecine yansıtılamaması durumuna bakarak, bütün planlama sürecini reddetme tavrıyla karşı karşıya olduğunu anladım sizin söylediğinizden. GÜRKAN AKGÜN- Ben de biliyorum Kaptan Hocanın Üçüncü Köprüyü bildiğini. Projede tüm çevre yolları işlenmiştir ama bu kadar önemli ve bu kadar tartışmalı bir konunun öyle üstünkörü geçilmesi bir planlama açısından bunu planlayan bir merkeze yakışmayan bir prosedür. ULAŞ AKIN- Şöyle bir tavır var aslında, bu köprüyü reddetme türünden bir şey. Köprü yapılacak, ama siz onu yasal bir belgeye koymama tavrını gösteriyorsunuz. Bu noktada taraflı mı olunuyor? Evet, taraflı olunuyor. Ancak ben bir şekilde tarafsız olunması gerektiğini düşünüyorum, çünkü siz taraflar arasında dengeyi kurmakla yükümlüsünüz. Plancının esas işlevi bu. Böyle bir algı var toplumda. Köprü yapılacak deniliyor. 295 GÜRKAN AKGÜN- Bunu Başbakan söylüyor. Başbakan her toplantısında, hatta şöyle şeyler oluyor, Başbakan Almanya gezisi yapıyor, Almanya gezisinden sonra geliyor ve “İstanbul’da Üçüncü Köprü yapılacaktır” diyor. Hatta bunu “kara ve sahil yoluyla birleştireceğiz” diyor. Bu kadar önemli kararları tek bir kelimeyle, ağzından çıkan tek sözle Başbakan tamamen çiziyor. Buna bir toplumsal muhalefet geliştirmeyeceksek, buna bilimsel bir argüman ortaya koymayacaksak kapatalım planlama merkezlerini.” ULAŞ AKIN- O yüzden yapılacak iş, eğer bir bilgi biliyorsanız bu bilgiyi, bu süreçte entegre etmek ve aslında plana sahip çıkmaktır, çünkü İstanbul’un 25 yıldan beri planı yok. Söz konusu olan şey, yürütülen çalışmalarla toplumsal desteğin entegre edilmesi türünden bir şey. Bu aslında her iki taraf için zor ve karmaşık bir süreç ama gerçi şu güne kadar ne kolay ve karmaşık olmadı ki? Şundan bahsediyorum, eğer bir şey savunulacaksa bunun gayet planlı biçimde savunulması gerekiyor. Plan ile birlikte savunulması gerekiyor. Zaten savunulacak şey planın kendisi. Belki bu yaklaşım çok çağdaş bir yaklaşım değil, eski bir yaklaşım ama biz bazı şeyleri hakikaten geriden takip ediyoruz. Ciddi söylüyorum, 25 yıldan beri İstanbul’un bütününde bir plan yok ve İstanbul bu yüzden bu halde. MURAT YALÇINTAN- 25 sene bekleyip de elde edeceğimiz plan bu değildi. Burada dert planda değil, bakın. Ben başından beri planlama sürecini eleştiriyorum. Planla hiçbir sorunum yok. Planı inceledim, çoğu zaman benim de vereceğim türden kararlardır zaten. Eleştirebileceğim üç beş tane çok ciddi karar vardır, ama onun dışında çoğunu ben de aynı şekilde vereceğim zaten. Fakat planlama sürecini sonuna kadar eleştiririm ve planı kabul etmeme nedenimdir. 2.5 senedir böyle bir merkez var İstanbul’da, değil mi? Internet siteniz var mı bir tane? Açıklayacak bir şey yok. 2.5 sene boyunca Internet sitesi kurmayan, halka ne yaptığını anlatmayan bir planlama sürecini benim kabul etme şansım yok bugün artık. Biz geldiğimiz nokta itibarıyla bunu haketmiyoruz İstanbul’da. Hakettiğimizi mi düşünüyorsunuz? 296 OTURUM BAŞKANI- Bir küçük uyarı yapayım. Birebir diyaloga girmemeye dikkat edersek çok daha iyi olacak.Tabii ki, serbest kürsü dedik, tabii ki cevap hakkı var ama olabildiğince birebir diyaloga dönüştürmeden yapalım bunu mümkünse, demin de dedik ya herkesin anlayabileceği şekilde konuşalım diye, olabildiğince uymaya çalışırsak güzel olur. Erhan Beyin bir sorusu vardı zannediyorum arkadan. ERHAN DEMİRDİZEN- Şimdi ben bu İstanbul Çevre Düzeni Planı tartışmalarının içerisine çok girmiş bir plancıyım ama yine de ben bu tartışmayı Planlama Merkezinde çalışan meslektaşlarla çalışmayan plancılar olarak bizim aramızda yapılması gereken bir tartışma olarak görmüyorum. Bu İstanbul Çevre Düzeni Planı tartışmasının tarafları bizimle başkaları. Bir kere bunu bir koyalım ve birbirimizi gereksiz yere yormayalım bu konuda. Üçüncü Köprüde de aynen böyle, Çevre Düzeni Planının kararlarında da böyle. Galiba bu planlar ve yatırımlar ilişkisi konusunda bizim Oturumda en çok da ben konuştum, onunla ilgili bir açıklama yapmamda yarar olur. Ben plancının yatırım perspektifiyle donanması gerektiği konusunda bir şeyler söylerken bazı arkadaşlar herhalde beni yanlış anlamışlar. Ben planlama süreci içerisinde plancının, yani bir plan yapan planlama ekibinin içersinde aktif bir plancının doğrudan doğruya yatırım danışmanlığı yapmasından söz etmiyorum, benim dediğim şu: Eğer bir kentin planı, o kentte muhtemel olan, önümüzdeki 10 yılda, 15 yılda, 20 yılda muhtemel olan, olası olan, mümkün olan yatırım olanaklarını, ihtimallerini ölçüp biçemiyorsa, o plan en sonunda o kente zarar veren bir plan haline geliyor, çünkü o yatırımlar, yani o 10, 15, 20 yıl perspektifi içersinde kente gelip konma, kente gelip yapışma, yerleşme ihtimali olan yatırımlar en sonunda bir yolunu bulup kente geliyorlar zaten. Bu, dünyanın her yerinde böyle. Öyle ya da böyle kavgalar oluyor, gürültüler patırtılar oluyor ama geliyor. 297 Benim dediğim bu gelmesi muhtemel olan yatırımların -bu bazen küresel yatırımlar olabiliyor, bazen farklı yerlerden kaynaklanan şeyler olabiliyorbunları öngörebilme kabiliyetinin olması gerektiğini söylüyorum. İstanbul bunun deneyimlerini yaşadı. Bu toplantıda sözü edilen 1980 yılında yapılmış bir İstanbul planımız var. İmar İskan Bakanlığı tarafından hazırlanıp onaylanmış olan Plan. 1970’li yılların İstanbul’unu araştırarak, şöyle bir gözünüzün önüne getirirseniz, sizler çok daha eskiden beri İstanbul’da yaşayan insanlarsınız, o günkü İstanbul’un verileriyle hareket etmiş, kararlarıyla oluşturmuş bir Plan olduğunu görürsünüz. Dönüp bir bakın 1980 Planına. Internet’te birtakım sayfalarda var o planlar. İstanbul’da 1980’li yıllarda, 1990’lı yıllarda yapılmış hiçbir yatırım öngörüsü 1980 Planında yok. İyi bir şey mi oldu bu? Yani bir kentin üst ölçekli bir planının, o kentte yapılması ihtimali olan yatırımları hiç analiz etmemesi, hiç nazarı itibara almaması, hiç dikkate almaması doğru bir şey midir? İşte ben o soruyu soruyorum. Keşke onları etüt etmiş olsaydı. O zaman ne olacaktı? İstanbul’un merkezi iş alanının nasıl büyüyebileceğini 1980’li yıllardan sonraki yatırım ihtimallerini dikkate alarak analiz etmiş olacaktı ’80 Planını. O zaman ne olacaktı? İşte o zaman şimdiki Levent-Maslak hattı böyle oluşmayacaktı. Levent-Maslak hattının böyle oluşmasının tek nedeni 1980 Planının öyle bir gelişmeyi, öyle bir merkezi iş alanı gelişmesini ve yatırım tipolojisini, tipini, tiplemesini, tarzını kestirememiş olmasından kaynaklanıyor. Ben burada yatırım danışmanlığı, vesaire gibi tartışmanın olmadığını düşünüyorum. Bu farklı bir şey. Kentte var olan bütün dinamikleri planın görmesi gerekir. Bunu görmüyorsa zaten başarılı bir plan olma ihtimali yok. Bu tip şeyleri öngöremiyor oluşu o kentte yaşayanlara da çok büyük bir felaket getiriyor sonra. İkincisi, daha somut bir şey konuşalım. Bu çok üst ölçekli plan tartışmaları bizim plancılar arasında çok şey ifade ediyor da, şimdi toplantıdaki insanlar açısından bizim konuşmalarımız biraz soyut gibi, uzak gibi gelebilir. Ben size 298 şöyle somut bir şey söyleyeyim. Bu plan ve yatırım ilişkileri nasıl konuşulabilir, düşünülebilir? Bir örnek vereyim. Yer, Yunanistan’ın Midilli adası. Midilli adasında bir turizm kasabası gördüm. Eski, tarihi bir kasaba. Çarşısına girdiğiniz zaman canlı. Etrafta turist sayısı ne kadar olursa olsun faaliyette olan aile pansiyonları var. Çarşının içersine girdiğinizde ister o günkü filmi izleyen üç, beş kişi olsun, ister olmasın, bir açık hava sineması her gün faal. Üstüne üstlük de bir işletmeci tarafından işletilen bir açık hava sineması. Biraz daha çarşıda yürüdüğünüzde kasabanın geleneksel çikolata üreten dükkanı sürekli açık. Bugünkü çikolata damak tadımıza uygun olsa da, olmasa da. Bakıyorsunuz bir kasaba ölçeğinde, geleneksel çarşının içersinde açık hava sinemasıyla, çikolatacısıyla, lokantasıyla, esnafı ayakta tutan bir sistem var. Müthiş bir talep yok. Bunların önünde hiç sıra filan yok ama bunlar ayakta. Bunlar nasıl oluyor, diye biraz bakınca, o kasabanın birazcık dışına, ama çok uzağına değil, birazcık dışına çıkıp bir etrafa bakmanız yeterli. Birazcık dışına çıkınca şunu görüyorsunuz. Bir sahil bandı tamamen büyük turistik yatırımlara tahsis edilmiş. Beş yıldızlı otellere, vesaire. Bu yapılmış. İyi de imar hakkı verilmiş. Bayağı ciddi imar hakkı verilmiş ama bu verilen imar hakkı karşılığında bir para alınmış onlardan. Sürekli alınmaya devam edilen bir para bu. Bir tür vergi aslında. Bununla da kasabanın içerisindeki çarşı bugün destekleniyor mali olarak, finansal olarak. Bizim planla yatırım ilişkisi dediğimiz şey bu. Bu ilişkiyi siz plan içerisinde, oradaki yatırım ihtimallerini görüp, test edip, tartışıp, plan kararı olarak formüle edemezseniz, planın içerisinde bir şekilde bunları değerlendiremezseniz başarılı olamazsınız. Bunu bir şekilde tartışırsınız ama bunu yapmazsanız. O kasabaya, o beş yıldızlı oteller yine geliyor en sonunda ama bu sefer o çarşıyı desteklemiyorlar, o açık hava sinemasını desteklemiyorlar, o esnafı da bir süre sonra yok ediyorlar. 299 Örnek mi? Örnek bizim sahiller. Midilli’nin sahilinde öyle bir durum var, oradaki beş yıldızlı oteller çarşıdaki esnafı desteklemek üzere orada imar iznini alabiliyorlar ama bizim sahillerdeki beş yıldızlı oteller neye karşılık o imar izinlerini aldılar? Bizim Antalya Belek’teki beş yıldızlı oteller, tatil köyleri neye karşılık o izinleri aldı? Burada Belek’teki turizm yatırımını, gelişmesini öngörmemesi bir marifet değil Antalya Planı’nın. Ben bunu anlatmaya çalışıyorum. O Belek’in etrafındaki bütün tarihi çarşılar, tarihi yerleşmeler kan ağlıyor. Oralarda karnını doyurmaya çalışan insanlar kan ağlıyor ama beş yıldızlı otellerin hepsi dolup taşıyor. Onlar kendileri de şikayetçi üstüne üstlük. Buradaki plan - yatırım ilişkisi böyle bir ilişki. Eğer sözlerim yanlış anlaşılıyorsa tekrar tekrar düzeltip not geçmek istedim bunu. Teşekkürler. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Ulaş, çok kısa konuşmanı rica edeceğim, çünkü başkalarına da söz hakkı vermek istiyorum. ULAŞ AKIN- Plan - yatırım ilişkilerinde bir şey daha var. Kamu yatırımı da var, yani yatırım deyince özel sektör yatırımının dışında kamu yatırımı da var. Plan zaten yatırımların planlanması demektir. Orada yapılan her boya bir yatırım zaten. Konut, işyeri, sanayi, ne ise. Dolayısıyla biraz da öyle bakmak lazım. Son olarak da, iki seneden beri web sitesi hazır Murat Bey ama yayınlanmıyor. Benim yapabileceğim bu zaten, başka bir şey değil. MÜBERRA TORAMAN- Küçükçekmece Kumsal Derneğindenim. Benim aklıma takılan bir şey var. Burada bu kadar akademisyen varken belki bir cevap alabilirim. Bizim Küçükçekmece Kumsal 1976 yılından beri SİT alanı. SİT alanı olan bir bölgeye, fikir projesi de olsa proje üretilebiliyor mu? Onu sormak istedim, teşekkür ediyorum. Prof. Dr. FULİN BÖLEN- SİT alanı için proje yapılabilir ama SİT alanının koşullarına uygun olmak şartıyla. Orada önerilecek şeyler, birinci derece doğal SİT zannediyorum, o birinci derece doğal SİT alanında yapılabilecek 300 şeyler olabilir ancak. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulundan da izin alınıp geçmesi gerekiyor. İzin almak şartıyla yarışma açılabilir. MÜBERRA TORAMAN- Ama, şimdi, hayata geçirilecekmiş gibi lanse ediliyor. Mesela basın yoluyla açıklanıyor, televizyonlarda duyuyoruz. Böyle olunca Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna gidip sorulduğu zaman da “Kesinlikle bizim haberimiz yok, fakat bir 7. Kurul oluşturuldu” deniyor. O şekilde geçebilir mi bilmem. Prof. Dr. FULİN BÖLEN- 7. Kurul, Yenileme Kurulu. 7. Kurulun çalışma alanı aslında daha önce yenileme alanı olarak belirlenmiş alanlar üzerine. O alanlar da Başbakanlıktan geçmek şartıyla oluşuyor. Belediyeler kendi kendilerine “Burası yenileme alanıdır” diye bir karar alamazlar. O kapsama girmek için bu yeterli değil. MÜBERRA TORAMAN- Zaten önce kentsel dönüşümdü, daha sonra yenileme alanı olarak ilan edildi. OTURUM BAŞKANI- Çekmece bölgesinden hanımlarımız da var aslında. Biz üniversitelerde bir araya geliyoruz, daha çok konuşabiliyoruz ama sizler de buradayken sizlerin de düşüncelerini almak isteriz. Hep beyler konuştu Çekmece bölgesinden. Galiba Hasan Beyin eşi konuşmak istiyor. HASAN KESKİN- Tekrar söz alıyorum, kafanızı şişirirsem özür dilerim. Ancak İstanbul değil, Türkiye’nin her yerinde sit alanı vardır. En güzelleri de İstanbul’da İzmir’dedir. Bunlara Belediyelerin verdiği hizmet, Merkez Belediyelerin daha da üstündedir. Acaba Küçükçekmecenin halkı mı suçlu, yoksa Belediyesi mi bilgisiz, yoksa Belediyeye niçin siz geldiniz de bir başkası gelmedi diye bir garez besleniyor. Küçükçekmece Belediyesinin davranışı diğer semtlere aynı değil. Gelen ithal malı taşlarla kaplanan yollar varken İçkumsal’da böyle bir işlem yoktur. Bu İçkumsal bu kadar kıymetliydi de düne kadar neredeydiler? Büyükşehir burayı bugün mü öğrendi? Bu rant davasından başka hiçbir şey değildir. Bu yönetim de bu şartlarla Küçükçekmece halkını, tabiri caizse, -insanı hayvana benzetmek hem 301 ayıptır, hem günahtır ama- kurbanlık koyun şeklinde kullanmaya çalışıyorlar. Biz Çanakkale’de kazandığımız zaferi vatan için kazandık, şimdi aynı zaferi Kumsal için kazanmaya kararlıyız. Bunu duyması gerekenler duysun. Başka bir çaremiz de yoktur. İnşallah ıslah olurlar da doğru dürüst bir proje yaparlar. İstanbul’a taşınmak rey kazanmak için değil, koca toplu konutları yapıyorlar. 25 katlı mezar yapıyorlar. Bu yalana kimi inandırmaya çalışıyorlar. Hayır, para babalarını daha zengin yapmak, fakiri daha fakir yapmak, İstanbul’u bizden başkalarının yaşayacağı bir şehir haline getirmek amacı var. Halk kürsülerinin ihdas edilişi çok güzel, bir halk kürsüsü ihdas etsinler. Halk gitsin, otursun, konuşsun, kayda alınsın, kasede alınsın ve bunların araştırması yapılsın. Kanun yapıcılar halktan da fikir alsın. Kendi bilgileri yetmez. Milletvekilleri milletten doğmadır, başka bir yerden gelme değildir. Kanun yaparken bizim fikirlerimize, halkın fikrine itaat etmeyen yaptığı kanunla kendisi utanır sonra. Eski günlere dönmeyelim. OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz. Hani hep Küçükçekmece sorunları diyoruz ama aslında burada sizlerin bizlerle paylaştığı bu sorunlar tüm halk adına birtakım mesajlar verecek. O yüzden konuşmanız çok önemli, o yüzden hanımlar da konuşsun diyorum özellikle. Bize burada ne kadar çok mesaj verirseniz, bunlar aslında tüm İstanbul toplumu adına mesajlar olarak kayıtlara girecek. REYHAN ÇİFTYILDIZ- Çok zor şartlar altında 35 sene evvel geldik buraya. Bir taraftan çocukları okutmak, bir taraftan taksitleri ödemek çok zordu. Şimdi evlerimizin yıkılmasına razı gelir miyiz? Bize yardımcı olmanızı rica ediyorum. Anayasada mı bir değişiklik yapacaksınız, nerede artık bilemiyorum. Çok rica ediyorum. Ödemek çok zor, kolay ödemedik çünkü. Bir taraftan çocukları okutmak, bir taraftan evin taksitlerini ödemek kolay değildi. Çok canımız acıyor. Teşekkür ederim. 302 OTURUM BAŞKANI- Bu işin aslında iki farklı boyutu var. Bir yandan haklı olarak herkes malının derdinde ama bir yandan da bu yatırımların çevresel birtakım etkileri var. Sizin mülkleriniz yerinde kalsa bile, orada birtakım değişimler başlayacak. Bunları da aslında düşünmek gerekiyor bu noktada. GÜL FATMA KESKİN- Hocam, bizim orası öyle güzel bir yer ki, ağaçtan meyveni alıyorsun. Benim bahçemde 4-5 tane değişik meyve ağaçlarım var ve onu nasıl kıyıp da alacaklar rant peşinde koşanlar, onu demek istedim. Teşekkür ederim. MÜNEVVER AKSU- Aynı şey Fatma Hanım, sende olan bende de var, bende olan onda da var. Herkesin evi herkese göre bir yuva. Hiç kimse yuvasını yıkmaya mecbur değil. Ama ne şartlarla alındığını da biz biliriz. Ne olur Belediye Başkanımız çıksın, madem ki bu kadar üsteliyor bizi, yerimiz güzel, almak istiyorsa ne şartlarla yaptığımızı, ne şartlarla orayı kazandığımızı bir anlasın, yıksın, canı sağ olsun. Ama karşılığını vermediği için devamlı Küçükçekmece Kumsalın üstüne geldiği için bu bize çok dokunuyor, büyük küçük hepimize dokunuyor. Küçükçekmece’de ne var? Küçükçekmece bataklık, sineklik bir yerdi. 27 senedir ben gelmişim, halk söylesin, 27 senenin içersinde dört çocuk okutmuşum. O evi de ne şartlarla, ne şekillerle ne hale getirdiğimi gelsin bir sorsun. Halka bir sorsun evini nasıl yaptığını. İnanır mısın, evime ekmek almıyordum, gidip iki tane briket alıyordum da tek evimi yapayım da evimde barınayım diye. Belediye Başkanı nasıl karşımıza çıkıyor da bu sözleri söylüyor. Herkes ev aldı ama hiç kimse Küçükçekmece’nin halkı olarak rahatlıkla ev almadı. Halen daha evlerde çabalıyoruz. Affedersin, kanalizasyonlar taşıyor, yeraltı yok, doğru dürüst bir eczanemiz yok, marketimiz yok. Bir ekmek lazım olunca kalkıp Çekmece’ye gidiyoruz. 1.5 milyon verip Çekmece’ye gidip 300 000 liraya ekmek alıyorum. Küçükçekmece’nin neyine heveslenmişler de bu kadar şey yapıyorlar. Canları sağ olsun. 303 Eğer onlar bir büyüklük yaparak böyle yaparsa biz de çok çok teşekkür ederiz. MURAT YALÇINTAN- Birincisi Erhan Beye bir düzeltme yapmak isterim. Ben atölye içersinde en azından iktisadi konuları inceleyen bir adamım ve yatırımları çok iyi analiz etmeye çalışıyoruz arkadaşlarla. Geçmişe yönelik eleştirilerine tamamen katılıyorum. Bir örnek vereceğim: Geçen yaz aylarında, yanlış hatırlamıyorsam, Çeşme’nin Çevre Düzeni Planı ihaleye çıkartıldı ve ihaleye gelen tekliflerden bir tanesi 1 YTL idi. Gayrimenkul danışmanlığı yapmadan böyle bir şeye kalkışamazsınız. Dolayısıyla, bizim gittiğimiz yerde bazı yanlışlar var meslek camiası olarak bunun önünü almanın yollarını bulmalıyız. Konuşurken de bu konuda çok ciddi, tutarlı, düzgün konuşmamız lazım, düşünerek konuşmamız lazım. Bu tarafını görmezden gelerek konuştuğumuz an da çünkü, fırsat bu fırsat şeklinde davranılabiliyor. O uyarıyı yapabilmek adına ben orada o konunun altını çizmiştim. İkinci konu da, ben bir süredir şunu düşünüyorum. Ben Arnavutköy’de yaşamayı çok isteyen bir insanım. Düşünelim, 30 yaşından itibaren ben bu maaşla 30 sene falan para biriktirsem, Arnavutköy’de bir bodrum katına erişebilirim, diyelim. Aldım evimi, 31. sene bir plancı, bir planlama ofisi İstanbul’da, buranın üzerinden köprü geçeceğine karar verdi. 30 sene vermişim hayatımdan ben Arnavutköy’de oturabilmek için. Bunun bir karşılığı olmak zorunda. İnsanların şikayetlerini formüle etmeye çalışıyorum basit bir örnek üzerine. Bunun bir tazminatı olmak zorunda. Benim hayatımın 30 senesi gitmiş. Bu ideal üzerine kurulu 30 sene gitmiş. Bunun hesabını ben keyif için yapıyorum, bunu kenara atın. İnsanlar yaşamak için yapmışlar birçok alanda İstanbul’da. Dolayısıyla, bunu oturup tartışmamız lazım. Şimdi şu tartışılmaya başlandı: ‘Benim arka bahçeme yapma da nereye yaparsan yap” şeklindeki yaklaşım üzerinden mahalle dernekleri şu an eleştiriliyor İstanbul’da. “Dinleyelim de bir yere kadar dinleyelim”, plan 304 kararlarına geldiğimizde bu eğilimi tespit edelim. Bu bilinen bir şey zaten. Amerika’da yıllarca tartışılmış bir şey. Hiç kimse arka bahçesine çöp depolama alanı istemez. Hiçbir mahalle istemez, bunun mücadelesini verir. Aynı şey burada da geçerlidir. Kimse evinin yıkılmasını istemez, bunun mücadelesini verir. Bu çok doğal bir arayıştır. Buna formül geliştirmek önemli. “Nereye kadar dinleyeceğiz, nereye kadar dinlemeyeceğiz”, değil olay. Ortada bir rant var, bir değer var. Bu değeri nasıl paylaştıracağımız üzerinde kurulu bütün her şey aslında. Tabii değeri yaratmak, yaratmamak tercihlerimiz de var. Ben şimdi varsayım üzerinden, gidişatımız üzerinden değerlendirdiğimde değeri paylaştırmaktan bahsediyorum ama o gidişatı tersine çevirmek de aslına bakarsanız gene bu camianın içinde bazı alternatiflerin oluşturulması, öne sürülmesiyle mümkün. Dolayısıyla onları da bu tartışmaların içersine tersine çevirecek alternatifleri de, ne kadar radikal olursa olsun, bu tartışmanın içine çekmek gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür ederim. İHSAN ZABOĞLU- Efendim, ben yöreyi bir şiirimle belirtmek istiyorum. İki cennet arasında cehennemde yaşıyoruz Yöremize hiç hizmet yok, bakıp bakıp şaşıyoruz Araziyi mafya sarmış, yavaş yavaş eriyoruz Yönetici arıyoruz bulamıyoruz Şu anda biz sizinle cehennemi dolaşıyoruz O kadar derdimiz çok ki tamamını anlatıyoruz Sizlerden hizmet bekliyoruz Elimizde gücümüz var, anarşiyi sevmiyoruz Geziyoruz, sizden hizmet bekliyoruz. 305 MÜBERRA TURAN- Ben komşularımın bahçelerimiz çok güzel demesinden yola çıkarak bir şey söylemek istiyorum. Bizim derdimiz para değil. Bize orası için çok çok da büyük paralar verseler biz oradaki anılarımızdan vazgeçmek istemiyoruz. Ben 47 senedir oradayım, babam 60 senedir orada, komşularım yine öyle. Orası o kadar boş arazi ki, çoğunluk yapılaşmış olsa, tamam bir şekilde bir yerden başlayıp yıkacaklar diyelim ama çok boş arazi olduğu halde oranın yüzde 20’sini kapsayan bir bölümü de yıkmalarına karşıyız. Derdimiz bu. Para değil yani. FÜSUN UMARLAR- Ben Füsun Umarlar, Dernek üyesiyim. Şimdi dediniz ki, orada bazı değişikler olacaktır, buna başladılar bile. Biz beğensek de beğenmesek de etrafını yapmaya çalıştılar. Bazı şeyler yapıyorlar çevre düzenlemesi adı altında. “Daha belli bir şey yok” diyorlar ama “sizin orada özel bir proje olacak” dedi bugün Hüseyin Kaptan. “Kentsel dönüşüm projesi yapmıyoruz artık” dedi. Önce kentsel dönüşüm dediler. Sonra yenilenme alanı kararı geçirdiler Küçükçekmece Encümeninden. Biz buna karşılık dava açtık İdare Mahkemesine. Şimdi “özel proje” diyorlar. Ne yapacakları, ne dedikleri belli değil. Bizi aydınlatmıyorlar. Bizimle paylaşmıyorlar yaptıklarını, gizli hareket ediyorlar. Biz çok kararsız kalıyoruz. Bizim, İçkumsal’ın biraz ulaşım sorunu vardı zamanında. Şu anda Küçükçekmece’nin bu bölgesi, dereyle deniz arasında bir alan. Küçükçekmece’den Sayın Kadir Topbaş “dünyada iki tane büyük bölgeden biri, biri İngiltere’de, biri burada dereyle Marmara Denizi arasında çok emsalsiz bir yer” diye bahsetti. Biraz da stratejik bir yeri var tabii. Atatürk Havalimanına 10 dakika, E5 Karayoluna 2-3 dakika. Mesela dereyle denize yakın oturuyor bazı komşularımız. Çok sakin bir yer. Teraslarımızda, masalarımızda, bahçelerimizde gayet güzel kahvaltı keyfi, torunlarımız bisiklete biniyor, hiçbir trafik tehlikesi olmadan. Bunlar bizim için çok güzel şeyler. Şehrin içinde böyle bir yer. Bunun için bize bir açıklamada bulunmuyorlar. Ne yapılacağı belirsiz. OTURUM BAŞKANI- O bilgi paylaşım ortamının tam doğru dürüst kurulamamış olması sorunları bugüne getirmiş görünüyor zaten. 306 FÜSUN UMARLAR- Evet, Derneğe davet ediyoruz, gelmiyorlar. Zorla yardımcılarını gönderiyorlar. Bunlar bizim için büyük sorunlar. Hiç bize Belediye olarak yardımcı olmuyorlar gerçekten. Bir belirsizlik içersinde yaşıyoruz. Ne yapacağız, ne olacak? Yıkılacak mı, kalacak mı? Evlerimizden çıkmak istemiyoruz. Bu kadar zaman oturmuşuz da niye çıkalım? Evet, bizim orada bir güzelleştirme yapılacaksa bizi de içinde değerlendirsinler. Bunu söylemek istiyordum. Teşekkür ederim. OTURUM BAŞKANI- Hocalarımdan son birkaç söz söylemek isteyen var mı? Vakit iyice daralıyor. SALONDAN- İyi günler, ben de Kumsal Derneği üyesiyim. Arkadaşımız Ulaş Bey orada, ben kendilerini biraz tanıyorum. Metropoliten Planlama Merkezi’e ilk gittiğim zaman bu Ken Yang Projesini daha ilk etabında gördük. Tabii o zaman bize hiçbir şekilde belirtilmedi burada konut alanı yok, şu, bu diye. Yarışmanın sonucunda, projeyi gördüğüm zaman hayretler içinde kaldım, çünkü hiçbirimiz yoktuk. Oraya bir otel konmuş, iki tane yunus havuzu konmuş, bizler yokuz. Bunun cevabı, “Sizi şuraya taşıyacağız, buraya taşıyacağız. Bizler orada, ben de arkadaşlarım gibi 50 - 60 yıllık mülk sahibi insanlarız. SİT alanı olmasından dolayı bir çivi dahi çakmadık ve biz her gün mağduriyet içindeyiz. Biz mağdur ediliyoruz. Ne bir altyapımız var, ne başka bir şeyimiz var. Bunun üzerine, devamlı oraya birileri geliyor, bir şeyler yapıyor, resimler çekiliyor, uçaklar geçiyor. Başkanımıza sorduğumuz zaman, “Hayır, burada bir yıkım yok” diyor, fakat televizyon programlarına çıktığı zaman farklı bir söylevde bulunuyor. “Orayı cazibe merkezi haline getireceğim, bütün yapılardan arındıracağım” diye bahsediyor. Artı, Hüseyin Kaptan Hocamız, “Mağdur olmayacaksınız” falan diyor ama, demin Murat Bey zannedersem, İMP’nin evet bir Internet sitesi yok. Ben bunu, isim de vermek gerekiyorsa orada bir arkadaştan rica ettim, çünkü biz de takip ediyoruz, ne yapıyorsunuz, ne ediyorsunuz, değişiklikler oluyor 307 deniliyor, “sizleri mağdur etmeyeceğiz” deniliyor. Internet siteniz yok. Olursa biz de memnun oluruz, çünkü biz de biraz bakabiliyoruz. Benim şu ricam var. Ben her sempozyuma katılıyorum. Neden mimarlarımız, neden sizler o bölgeye hiç gelmiyorsunuz, hiç o bölgeyi gezmiyorsunuz? Çünkü bir Profesör beyefendiyle dışarıda bir görüşmem oldu, “Ben orayı bilmiyorum” dedi. Dünkü toplantıda hatta “neresi?” falan diye sordu. Bugün ben yerimizi belirten bir dergi bıraktım. Ben çok istiyorum, hakikaten çok güzel insanlarsınız, burada olmaktan çok memnunum. Gelin, o yöreyi görün. Bir de sizler bir alternatif proje sunarsanız, bizleri de içinde barındırmak kaydıyla, çok memnun olurum. Çok teşekkür ediyorum. OTURUM BAŞKANI- Ahmet Bey aramıza yeni katıldı, ama süreci iyi bilen bir plancı arkadaşımız olarak belki birkaç söz de sizden alırız, çünkü zamanımız iyice daralıyor. AHMET TURGUT- Bugünkü tartışmalara katılamadım. Biraz önce geldim ama Küçükçekmece’yle ilgili sorunu şöyle görmek lazım. Bu konuda açık ve şeffaf olmak lazım. Bazı gerçekleri sizlerin de kabul etmesi lazım. Ben bu Sempozyuma ilgi göstermiş olmanız nedeniyle herkese teşekkür ediyorum. Ancak ben artık şuna inanıyorum, bu tür problemleri yasal platformlara taşımak lazım. Mesela, dün ben Belediye Başkanımıza da söyledim çıkarken, yolcu ederken de söyledim. Burası yıllardır SİT alanı. Büyükşehir Belediyesinin yaptığı bu uygunsuz yarışmadan önce de burası bir sorun yumağıydı. Hatırlarsanız Ertuğrul Tığlay diye bir Belediye Başkanınız vardı. Aslında bizlerin başında sahip çıktığı Meslek Odası kökenli bir başkandı. O Başkan zamanında, biliyorsunuz bölge yeşil alan yapılan bir İmar Planı oldu, bildiğim kadarıyla Kültür ve Tabiatları Koruma Kurulu da onayladı bu planları, sorununuz orada başladı. Daha sonrasında da bugüne kadar bir şey yapılmadan kaldı. Yapılarınızın kalitesi ortada. Deprem açısından tehdit altındasınız. Bunu da 308 belki iyi biliyorsunuz. Onaramıyorsunuz da, yenileyemiyorsunuz da, öyle bir sorunla karşı karşıyasınız. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yaptığı proje de hukuk dışı. Aslında ona proje dememek lazım. Bir ısmarlama yarışma yaptırdılar biliyorsunuz. Türkiye Cumhuriyetinin Kanunlarına göre hukuk dışı bir yarışma. Biz bunu o tarihte meslek odaları olarak da ilettik Belediyeye. Yanılmıyorsam Koreli Ken Yang’ın projesini seçtik diye ilan ettiler. Bizim mevzuatımıza göre o yapıların yapılması mümkün değildi ama Parlamentodaki şımarık çoğunluk istediği zaman yasa yapabiliyor, biliyorsunuz. Şimdi, bu noktada, orası için de özel bir yasayla karşılaşabilirsiniz. Şimdi gerçekleri söylemek lazım. Ben özellikle mahalle toplantılarında Oda Başkanlığı sürecimde hep bunu söyledim, rant varsa, yanınızda olmayız dedim. Siz de olmayan şeyler istiyorsanız yanınızda olmayız dedim. Size doğruları söyleriz dedim. Doğruları söylediğimizde de beraber mücadele edeceğiz ama hep şunu söylüyorum. İç, Dış Kumsalın olduğu yerde konut olmayabilir. Bakın bunu kabul etmek lazım. İleride yapılacak bir projede, kamu yararlı bir projede benim fikrim böyle. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Koreliye ısmarladığı proje gibi değil, belki Zaha Hadid’in olsaydı yürütürlerdi, herhalde Ken Yang’ın olduğu için yürütmüyorlar. Ama bu proje gerçekleşmeyecektir, bundan emin olun. Gerçekleşirse sizler haklısınızdır. Yüz bin kere haklısınız hem de. Bizim mevzuatımıza göre o denizin içindeki yapıların yapılma şansı yok. İç, Dış Kumsal’ın kıyı kenar çizgileri nedeniyle böyle bir yapılanma şansı yok ama ben şunu kabul ediyorum, orada düzgün bir plan çalışıldığında konut olmayabilir, bunu sizlerin de kabullenmesi lazım ama bunların size dürüst ve açıkça söylenmesi lazım, sizlerin bu sürece katılmanız lazım, o süre içerisinde de ekonomik olarak mağdur olmadan nasıl bir düzenleme yapılacaksa ama bugün yaptıkları gibi düşük bir kamulaştırma bedeliyle, tehditkar yöntemle elinizden daireyi almayarak. Hadımköy’de, Habibler’de, Gaziosmanpaşa’da 309 ya da İkitelli’de daire verseler öpün başınıza koyun. Fatih semt sakinleri yaşıyorlar. Gaziosmanpaşa’da, Taşdelen’de veriyorlar yanılmıyorsam. Böyle bir alanda sizi mahalle kavramınızdan, doğup büyüdüğünüz yerlerden koparıyorlarsa, böyle sosyal ve ekonomik gerçekliklerin ötesinde başka bir alan teklif ediyorlarsa bu da kabul edilebilir bir durum değil. Çekmece’nin bir geçmişi var. Özellikle sizin oturduğunuz bölgeler göçle oluşmuş bir alan değil. Sonradan oluşmuş kaçak yapı alanları değil. Bence Belediyenin bu gerçekleri görerek hareket etmesi lazım. Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu konuda öncü olması gerektiğini düşünürüm ama öyle bir rolü olmuyor. Belki bu Sempozyum sonrasında TMMOB Şehir Plancıları Odasına, Bölümlerimize düşen bir görev olabilir. Çünkü siz bu konuda çok isteklisiniz ve size sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum şahsen. Böyle bir toplantıyı organize etme konusunda ben Küçükçekmece Belediyesi’nin iyi niyetinden hiç şüphe etmiyorum. Bunu da tekrar ifade edeyim size. Gerçekten de şehir planlama camiasının diyalog yaratabildiği birkaç Belediyeden bir tanesi. İsterim ki, Küçükçekmece Belediyesinin ev sahipliğinde ya da TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın öncülüğünde sizin mahallenizde bir toplantı yapılsın. Bu gerçeklerle yürünsün. Şu beklenti içinde olunmasın. Ben onu istemediğinizi biliyorum. Belki öyle de büyük projeler olacak. Bu konunun başlığı da öyle. Bu projeler dahilinde mülk sahibisiniz çünkü orada. Orada mülkiyet var, iyi biliyorum, işgal alanları değil, Hazine mülkleri de değil bunlar. Mülkiyetli ve ruhsatlı yapılar bir çoğu da. Bugün belki eskimiş de olsa, ruhsatlı yapılar. Böyle bir süreçte isterseniz, Sayın Başkan uygun bulursa böyle bir toplantıyı Oda organize edebilir ya da Küçükçekmece Belediyesiyle birlikte organize edebilir. Sürece Belediyeler katılırsa katılırlar, katılmazlarsa beraber sesimizi haykırırız. Artık, anarşistçe tavırlarla biz de karşı çıkıyoruz, başka çaresi kalmamıştır bu kentte. El birliğiyle yapalım. Benim önerim bu olur Başkanım. Uzattım kusuruma bakmayın. 310 OTURUM BAŞKANI- Evet, artık bunların üzerine söylenecek söz var mı bilmiyorum. Vakit de giderek daralıyor. Arzu ederseniz bu toplantıyı burada noktalayalım. “Bayramdan sonra buluşmak üzere” diyelim. Ben katılan herkese, sabırla bu saate kadar burada olan herkese, özellikle mahalle sakinlerine çok teşekkür etmek istiyorum. İnşallah başka toplantılarda da, başka güzel ortamlarda da bir sürü konuyu daha birlikte paylaşacağız. Teşekkür ederiz. ----&----- 311 312
Benzer belgeler
GELİŞEN DÜNYADA VE TURİZM SEKTÖRÜNDE YOLCU
işbirliğini önemle arzu ediyor, bu arzularını iletti size. Ben çok uzun bir
konuşma hazırladım fakat bunu kendi adıma. Esas hitap etmek istediğim
akademisyen arkadaşlarım değildi, profesyonel planc...