Hipofiz Hastalıkları Tanı, Tedavi ve İzlem Kılavuzu
Transkript
TÜRKİYE ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA DERNEĞİ HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU TEMD üyelerine ücretsiz olarak dağıtılır. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU ISBN: 978-605-4011-18-6 H İ P OF İ Z Ç A L I ŞMA G RU B U HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU Hipofiz Çalışma Grubu tarafından hazırlanmıştır. 2016 - ANKARA HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU © Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği • 2016 ISBN: 978-605-4011-18-6 9. Baskı: Mayıs 2016 TÜRKİYE ENDOKRİNOLOJİ ve METABOLİZMA DERNEĞİ Meşrutiyet Cad., Ali Bey Apt. 29/12 Kızılay 06420, Ankara Tel. (0312) 425 2072 Faks (0312) 425 2098 E_posta: [email protected] www.temd.org.tr Grafik Tasarım ve Yayın Hizmetleri BAYT Bilimsel Araştırmalar Basın Yayın ve Tanıtım Ltd. Şti. Ziya Gökalp Cad. 30/31 Kızılay 06420, Ankara Tel. (0312) 431 3062 Faks (0312) 431 3602 Baskı Miki Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti. Matbaacılar San. Sitesi 1516 / 1 Sk. No: 27, Yenimahalle / Ankara Tel. (0312) 395 21 28 Baskı Tarihi: Mayıs 2016 “BÜYÜK İŞLER, MÜHİM TEŞEBBÜSLER; ANCAK, MÜŞTEREK MESA-İ İLE KABİL-İ TEMİNDİR.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, 1925 HAZIRLAYANLAR Fulya Akın Oğuzhan Deyneli Eda Ertörer Özlem Haliloğlu Fatma Ela Keskin Gonca Örük Hande Mefküre Özkaya Ayşe Çıkım Sertkaya Fatih Tanrıverdi Ayşe Kubat Üzüm SUNUM 5 Değerli Meslektaşlarım, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği olarak kuruluşumuzdan bu yana, yapmış olduğumuz çalışmalarımızda ve dernekçe düzenlediğimiz tüm faaliyetlerimizde, meslektaşlarımıza yararlı olduğumuz düşüncesiyle hareket etmekteyiz. Yoğun iş temposu içinde bulunan siz değerli meslektaşlarımız için, tanı ve tedavi rehberleri güncel literatürü sürekli ve ayrıntılı izlemeniz ve kanıta dayalı verilerin değerlendirilmesiyle ülkemiz koşullarına da uygun olacak öneriler paketi sunmayı hedeflemiştir. Çalışma şartlarında, her hasta için ayrılan sürenin kısıtlı olması nedeniyle, bu rehberlere baş vurmak işlerimizi pek çok zaman kolaylaştırırken, hata riskini de azaltmaktadır. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Çalışma grupları üyelerinin özverili çalışmaları ile oluşturulan bu rehberler, bütünüyle derneğimiz tarafından, hazırlanmış ve yayınlanmıştır. Gıda ve ilaç endüstrisi gibi başka bir kaynaktan destek alınmadığından bir çıkar çatışması bulunmamaktadır. Faydalı olması dileği ile katkıda bulunan tüm üyelerimize teşekkür eder, günlük klinik uygulamalarınızda bu kılavuzlardan yararlanacağınızı düşündüğümüz siz değerli meslektaşlarımıza çalışmalarında başarılar dilerim. Saygılarımla Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen TEMD Başkanı 7 İÇİNDEKİLER AKROMEGALİ9 CUSHING SENDROMU 17 HİPOFİZER İNSİDENTALOMALAR 29 HİPOPİTUİTARİZM35 ERİŞKİNDE BÜYÜME HORMONU (BH) TEDAVİSİ 43 DİABETES İNSİPİDUS 51 PROLAKTİNOMALAR 57 HİPOFİZ FONKSİYONLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ 69 KRANİOFARENJİOMA73 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 9 AKROMEGALİ Akromegali, hipofiz bezinde büyüme hormonu salgılayan adenomun neden olduğu nadir görülen bir hastalıktır. İnsidansı milyonda 3-4/yıl olarak bilinir. Prevalansı ise milyonda 40 ile 70 arasında seyreder. Nadiren MEN-1, McCune Albright sendromu, ailesel akromegali ve Carney kompeksi gibi genetik sendromlar ile birlikte görülür. Son zamanlarda akromegali ve prolaktinomalı hastalarda aril hidrokarbon reseptör interacting protein (AİP) geninde mutasyon tespit edilmiştir. Özellikle 40 yaşın altında GH sekrete eden adenomu olan hastalarda AİP gen mutasyonu taraması yapılmalıdır. Hastalığın başlaması ile tanı arasında geçen sürenin 5-10 yıla kadar uzayabileceği bilinmektedir. Akromegali, büyüme hormon aşırı sekresyonunun oluşturduğu metabolik etkiler ve hipofiz adenomunun oluşturduğu direkt kitle etkisi ile morbidite ve mortalitede artış ile seyreder. Akromegalik hastalarda kardiyovasküler hastalıklar, solunum hastalıkları ve kansere bağlı olarak mortalitenin 2-4 kat kadar arttığı bilinmektedir. Büyüme hormon düzeylerinin tedavi ile 1 μg/L’den düşük ve IGF-1 değerlerinin de normal değerlere indirilmesi sonucunda akromegalide artmış mortalite oranlarının, normal popülasyonun mortalite oranlarına kadar azaldığı gösterilmiştir. Akromegalik hastalar genel olarak yüzde kabalaşma, ayakkabı numarası artışı ile veya yüzük boyutunun genişlemesi ile semptom veren ekstremitelerde büyüme, başağrısı, halsizlik, aşırı terleme ve gonadal disfonksiyondan yakınırlar. Diğer yakınmalar ise direkt tümör boyutundan kaynaklanan baş ağrısı, görme bozuklukları gibi bası semptomlarından oluşur. Eşlik eden komorbid durumlar ise kardiyovaskuler hastalıklar, uyku apne, tip 2 diyabet, artropatiler ve malignitelerdir. Volum yüklenmesi ve vasküler sistemdeki yapısal değişikliklerin etkisi ile oluşan hipertansiyon akromegalik hastaların %30’unda görülür. Aşikar kalp yetmezliği ise tedavisiz kalan hastalarda hastalığın ileri dönemlerinde görülür. Büyüme hormonu (GH) ve IGF-1 düzeylerinin tedavi ile azalması sonucunda kardiyak kitlede ve sol ventrikül fonksiyonlarında düzelme gözlenir. Uyku apne sendromu akromegalik hastaların %90’unda tespit edilmekte ve horlama ile birlikte seyretmektedir. Non –obez uyku apne sendromlu hastalarda akromegali mutlaka akla gelmelidir. Synovial dokuda ve eklemlerde oluşan genişlemeler hipertrofik artropatiye neden olur. Karpal tunel sendromu akromegalik hastaların %20’sinde görülür. Akromegalide premalign kolon polipi görülme sıklığı artmakta ve hastaların %30’unda tespit edilmektedir. Retrospektif çalışmalarda ise kolon kanser görülme riskinin arttığı gösterilmiştir. Tanı Akromegali tanısı klinik ve biyokimyasal sonuçlar eşliğinde konulmalıdır. Akromegaliden şüphelenildiği zaman, serum IGF-1 değerinin ölçümü ilk basamak olmalıdır. IGF-1 düzeyi normalliği hastanın akromegali olmadığını gösteren kuvvetli bir kanıttır. IGF-1 değerleri yaş ve cinsiyet göz önüne alınarak değerlendirilmelidir. IGF-1 düzeyleri aynı zamanda hipotiroidizm, malnutrisyon, kötü kontrollü tip 1 diyabet, karaciğer ve böbrek yetersizliği ve östrojen kullanan hastalarda 10 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU yalancı yüksek bulunabilir. Akromegalik hastalarda, random GH ölçümü akromegali tanısında genellikle anlamlı değildir. GH pulsatif, diurnal bir salınım gösterdiği gibi aynı zamanda açlık, stres, uyku, egzersiz gibi pek çok faktörde salınımını etkilemektedir. IGF-1 yüksekliği her zaman orantısız olarak GH yüksekliğinden fazla bulunmaktadır. Bunun iki temel nedeni vardır. Birincisi GH salınımının daha çok dalgalı seyretmesi, ikincisi ise GH’nun en majör IGF-1 bağlayıcı protein olan IGF-1 bağlayıcı protein 3 (IGFBP-3) ‘ün sekresyonunu artırması. GH ve IGF-1 ölçümünde kullanılan kitlerin hala güvenilir bir standardizasyonu oluşturulamamıştır. Elimiz de yeterli popülasyon datası yoktur. GH immunasseyleri arasındaki heterojinitenin nedenleri; 1. Kalibrasyondaki varyasyonlar 2. Seçilen antikorun epitop spesifitesindeki farklılıklar 3. Serumda dolaşan farklı GH izoformlarının antikorlarca tanınmasının spesifitesindeki farklılıklar 4.Dahası; a. Kitle ünitlerinin kullanımı (mcg /L) b. İnternasyonel ünitlerin kullanımı (mIU/L) c. Birçok farklı dönüşüm (konversiyon) faktörlerinin kullanımı arasında da standardizasyon eksikliği vardır. IGF-1 asseylerindeki problemler; a. Assey performansının değişken kalitesi b. Referans aralıklarının farklılıkları ve eksiklikleri c. Yaşa göre klasifiye edilmiş normal verilerin bulunmaması d. İnternasyonel referans reagentin belirsiz püritesi (saflığı) • GH asseylerinin yorumunu geliştirmek için WHO nun internasyonel standardının kullanılması önerilir ve sonuçların mcg/L cinsinden verilmesi tavsiye edilir (SR). Asseyler GH nun 22 kDa luk izoformunu ölçmek için de standardize edilmelidir yada GH nun multipl izoformlarına standardize edilmelidir (DR) • IGF-1 ölçümünün kalitesini artıracak diğer ölçümler yüksek spesifik antikorların kullanımı ve bağlayıcı proteinlerin karıştırıcı etkisinin eliminasyonunu içerir (DR). Önemli olarak dekatlara bölünmüş (her dekattan en az 1000 örnek olmalıdır) şekilde geçerli kontrol popülasyonundan alınacak örneklerle toplumun normal datası oluşturulmalıdır. IGF -1 normal değerlerinin oluşturulmasında önemli olan yaşa göre düzenlemedir. Cinsiyet ve vücut kitle indeksinin etkisi bu hesaplanmalarda göz önüne alınmamalıdır. Bağlayıcı proteinlerden olan (örneğin IGF bağlayıcı protein 3) asit-labil subünitin ölçümü yada ghrelinin ölçümü akromegali tanısında ve yönetiminde IGF -1 üzerine farklı bir avantaj sunmaz OGTT TESTİ Akromegali tanısı koymada en spesifik dinamik testtir. Bazal GH değerleri laboratuvar ölçümleri çok duyarlı yöntemlerle yapılıyorsa 1μg/L’den yüksek ise ve IGF-1 değeri yaşa göre yüksekse HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 11 hastaya OGTT yapılmalıdır. OGTT sırasında GH değerlerinin ölçülmesi, akromegali tanısında standart olarak kabul edilmektedir. Bu test 75 gr glikozun oral olarak verilmesi ve glikoz ile büyüme hormonu değerlerinin 0, 30, 60, 90 ve 120 dakikalarda ölçülmesi ile yapılır. Akromegalik hastalarda OGTT sırasında, en düşük GH değeri 1 μg/L’den daha yüksek olarak tespit edilir. Yüzde 85 akromegali hastasında glikoz sonrası GH düzeyleri 2 μg/L’nin üzerinde çıkmaktadır. Ameliyat sonrası GH sekresyonunun belirlemede OGTT testi altın standart iken somatostatin analogları ile medikal tedavi sonrası biyokimyasal kontrolü belirlemekte o kadar etkili olduğu gösterilememiştir. Bu hastalarda hem bazal hem de glukoz sonrası GH ile IGF-1 düzeyleri arasında diskordans olduğu saptanmıştır. OGTT sırasında GH supresyonunun olmaması sadece akromegali için spesifik değildir. Puberte, gebelik, karaciğer ve böbrek hastalıkları, anorexia nervosa ve diabetes mellitus’ta yetersiz GH supresyonu görülebilir. Akromegali tanısı için OGTT sonuçları yanında mutlaka klinik bulgular ve serum IGF-1 değerleri de göz önüne alınmalıdır GH ve IGF-1 değerleri ile klinik bulgular akromegaliyi desteklediği zaman hipofiz görüntülemesi MR ile yapılmalıdır. IGF-bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) düzeyleri akromegalide yükselir, fakat tanıda değeri yoktur. GHRH serum değerlerinin ölçülmesi ektopik akromegali tanısında faydalıdır. TRH ve GHRH stimulasyon testleri ise akromegali tanısında nadiren kullanılır. 500 mcg intravenöz TRH uygulaması sonrası akromegali hastalarının yarısında pig süresi 20-30 dakikayı bulan GH da %50 artış tespit edilir. Tedavi Akromegalide tedavi hedefleri 1. Serum IGF-1 düzeylerinin yaş ve cinsiyete uygun aralık değerlerinde tutulması 2. GH düzeylerinin glukoz yüklemesi sonrası <1.0 mcg/L altında tutulması 3. Hipofiz adenomunun kitle etkisinin kaldırılması (başağrısı ve optik sinir baskısı gibi) 4. Hipofiz fonksiyonlarının korunması ve adenomun oluşturduğu endokrin yetersizliklerin ortadan kaldırılması 5. Doku ve organ büyümesi sonucu oluşan komplikasyonların ve DM gibi metabolik bozuklukların gerilemesi. 6. Hipofiz adenomunun rekürrensinin önlenmesi Önerilen yaklaşım • Mikroadenomu olan, makroadenomu olup tamamen rezeke edilebilecek tümörler veya görme bozuklukları gibi bası semptomlarına neden olan makroadenomlara transsfenoidal cerrahi yapılmalıdır. • Adenomları tamamen çıkarılamayacak hastalara, kiazmaya bitişik olmayan tümörler ve cerrahi açıdan riskli hastalar ile operasyon istemeyenlere primer tedavi olarak uzun etkili somatostatin analogları önerilir. • Kiazma basısı olan ve kiazmaya bitişik olan makroadenomlar cerrahi olarak dekomprese edilmelidir. Cerrahi sonrası remisyonu sağlamada medikal tedavi etkilidir. 12 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Ameliyat sonrası biyokimyasal kontrolü sağlamak için preopertif medikal tedavi önerilmemektedir. Sadece ciddi farengeal obstrüksiyonu olan, uyku apnesi olan ve ileri kalp yetersizliği olan hastalarda preoperatif dönemde ameliyat riskini azaltmak için somatostatin analogları kullanılabilir. • • • • Cerrahi tedavi sonrası serum IGF-1 düzeyleri normalleşirse ileri tedavi gerekmemektedir. Cerrahi tedavi sonrası serum IGF-1 düzeyleri normalleşmezse uzun etkili somatostatin analogları ile medikal tedavi önerilmektedir. Somatostatin analogları ile tedavi yetersiz kalırsa dopamin agonisti kabergolin, ardından GH reseptör antagonisti olan pegvisomat eklenmelidir. Somatostatin analoglarına pegvisomat eklenmesi IGF-1 düzeylerinin düşmesinde etkili ve güvenilirdir. • Medikal tedaviye rağmen tümör boyutu artarsa radyoterapi veya cerrahinin tekrarı önerilmektedir. Transsfenoidal cerrahi tedavi Akromegalik her hastada cerrahi tedavi ilk tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir. Görme kaybı veya çift görme gibi ciddi kitle etkisi olan hastalarda acil cerrahi tedavi gerekir. Cerrahi tedavi için uygun olmayan ko-morbiditesi yüksek hastalarda ilk olarak medikal tedavi uygulanabilir. Medikal tedavinin uygulanmasını takiben anestezi ve cerrahi riskleri azalan ve cerrahi girişim için uygun hale gelen bu hastalara cerrahi tedavi planlanır. Adenomun boyutu ve cerrahi tedavi öncesinde serum GH değerleri cerrahi remisyonu belirleyen kriterlerdir. Tamamı çıkarılamayacak büyük adenomlarda da hedef cerrahi tedavi ile yeterli miktarda kitlenin çıkarılması ile cerrahi sonrası somatostatin analoglarının etkinliğinin artırılmasıdır. Araştırmalarda cerrahi remisyonun diğer bir belirleyicisinin cerrah ve cerrahi ekibin deneyimi olduğu gösterilmiştir. Reoperasyonların minimal düzeye indirilmesi amacıyla deneyimli cerrahların seçilmesi önem taşımaktadır. Deneyimli hipofiz cerrahının aşağıdaki kriterleri sağlaması gerektiği bildirilmektedir. a. Daha önceden 100 hipofiz operasyonu yapmış olmalı b. Yılda 20’den fazla hipofiz cerrahisi yapıyor olması c. Endokrinolog, nöropatolog ve radyasyon onkoloğu ile birlikte ekip yaklaşımı halinde çalışıyor olması Cerrahi tedavi sonrasında, klinik olarak düzelme günler içinde görülebilir. Başarılı adenom rezeksiyonundan sonraki bir saat içinde GH değerleri normale döner. Post-operatif kür’ün değerlendirilmesi için en uygun zaman cerrahiden sonraki 3. ay olarak kabul edilmektedir. Serum IGF-1 düzeyleri genel olarak post operatif 7-10 gün ile 3 ay arasında stabilize olur fakat postoperatif 12. aya kadar da stabilizasyon gecikebilir. Mikroadenomların cerrahi tedavi sonrasında biyokimyasal kür akromegalik hastaların %70’inde sağlanabilmektedir. Buna karşın makroadenomu veya invaziv adenomu olan hastaların %50’sinde cerrahi tedavi sonrasında GH hipersekresyonu devam etmektedir. Akromegalik hastalarda, hipotalamik-hipofiz-adrenal aksın ve posterior hipofiz fonksiyonlarının cerrahi girişimden önce ve hemen sonra değerlendirilmesi gerekir. Tiroid ve gonadal aksların değerlendirilmesi ise postoperatif 4-12. haftalarda yapılabilir. Parsiyel yetersizliklerin tespiti için dinamik testlerin yapılması gerekebilir. Akromegali vakalarında remisyon değerlendirilmesi HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 13 postoperatif 3. ayda bazal GH, IGF-1 ve OGTT ile GH supresyon testleri ile yapılır. Cerrahi tedavi uygulanan akromegali hastalarında biyokimyasal kontrol; yaşa ve cinsiyete göre normal IGF-1 ve OGTT boyunca GH<1 mcg/L olması olarak tanımlanır. Akromegali hastalarında tedavi sürecinde GH ve IGF-1 uyumsuzluğu %30-50 olguda görülebilir. Bu durumda yapılacak çok sayıda GH örneklemeleri (2 saat içinde 3-5 kez) yararlı olabilir. GH normal, IGF-1 yüksek ise aktif hastalık; GH yüksek, IGF-1 normal ise hastalık rekürrensinin göstergesidir ve yakın takip gereklidir. Remisyondaki hastalara 6 ayda bir klinik ve laboratuvar değerlendirme yapılmalıdır. Tedavi kararı hastanın bireysel biyokimyasal ve klinik değerlendirilmesine göre yapılmalıdır. IGF-1 ve GH yüksekse, ek tedavi düşünülmelidir. Eğer IGF-1 ve GH uyumsuzsa klinik değerlendirmeye göre karar verilmelidir. Cerrahi komplikasyonları Büyük invaziv adenomlarda perioperatif mortalite %1‘in altında iken, mikroadenomlarda ise önemsenmeyecek kadar azdır. Bir veya daha fazla hipofizer hormon yetersizliği %70 olguda görülmektedir. Hem cerrahi hem de radyoterapi olan hastalarda GH’u da içeren hormon yetersizlikleri görülür. Cerrahiye bağlı diğer komplikasyonlar ise diabetes insipidus (%2), serebral sıvı rinoresi (%2), menejit (%2)’dir. Medikal tedavi Akromegalide medikal tedavi cerrahi tedavi sonrası normale dönmeyen GH ve IGF-1 düzeyleri tespit edildiğinde yapılmaktadır. Somatostatin analogları (octreotid, lanreotid) dopamin agonistleri ve pegvisomant medikal tedavi amacı ile kullanılan ajanlardır. Somatostatin Analogları Oktreotid ve lantreotid GH sekresyonunu doğal somatostatine göre 45 kat daha fazla oranda inhibe eden somatostatin analoglarıdır. Subkutan olarak uygulanan octreotid, altı aylık tedavi sonrasında akromegalik hastaların %50’sinde GH değerlerini 5 ng/ml’nin altına düşürür. IGF-1 düzeyleri ise hastaların %70’inde normale döner. Octreotidin uzun etkili formlarının her 28 günde bir intramüsküler uygulanması ile akromegalik hastaların %70’inde GH değerleri normale döner. Hastaların %60-70’ inde ise normal IGF-1 değerlerine ulaşılır. Octreotid tedavisi ile akromegalik hastaların klinik bulgularında (parestezi, yumuşak doku şişliği, başağrısı ve uyku apne sendromu gibi) belirgin düzelme olur. Bunun yanı sıra octreotid tedavisi ile kan basıncında, sol ventrikül duvar kalınlıklarında ve egzersiz kapasitesinde düzelme gösterilmiştir. Bu klinik yanıtlar aynı zamanda ilacın başarı göstergesi olarak bildirilmiştir. Yavaş salınımlı lanreotidin uzun etkili depo preparatları akromegalik hastaların %60’ında GH değerlerini normale indirebilmekte ve hastaların 2/3’ ünde IGF-1 değerlerini kontrol altına almaktadır. GH salgılayan makro adenomlarda transfenoidal cerrahi öncesinde oktreotid tedavisi uygulanması ile cerrahi kürde artış olduğu gösterilmiştir. Somatostatin anologları (SRL), Hastaların %30’unda tümör boyutunda %20-50 arası küçülme sağlar. SRL alan hastalarda tümör küçülmesi, 14 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Tablo 1. Akromegali tedavisinde kullanılan ilaçlar Başlama dozu Maximum doz Yan ekiler Monitoriazyon Endikasyon Octreotid 50 mikrog/8 saat subkutan 200 mikrog/8 saat Bulantı, karın ağrısı, safta taşı GH, IGF-1 USG (safra kesesi) Somatostatin analoguna cevap veren adenom Octreotide LAR 10 mg/4 hafta intramuskuler 30 mg/4 hafta Bulantı, karın ağrısı, safta taşı GH, IGF-1 USG (safra kesesi) Somatostatin analoguna cevap veren adenom Lanreotid 60 mg/2 hafta intramüsküler 120 mg/hafta Bulantı, karın ağrısı, safta taşı GH, IGF-1 USG (safra kesesi) Somatostatin analoguna cevap veren adenom Lanreotid autojel 60 mg/4 hafta intramuskuler 120 mg/4 hafta Bulantı, karın ağrısı, safta taşı GH, IGF-1 USG (safra kesesi) Somatostatin analoguna cevap veren adenom Pegvisomant 10 mg/gün subkutan 40 mg/gün Başağrısı, halsizlik, KCFT bozulma IGF-1 Her yıl MR Her ay KCFT (ilk 6 ay) sonra her 6 ayda bir KCFT Somatostatin analoguna cevap vermeyen yüksek IGF-1 değerleri Kabergolin 1 mg/hafta oral 4 mg/hafta Bulantı, karın ağrısı, başağrısı GH, IGF-1 GH ve PRL salgılayan adenom yaş ve başlangıç tümör boyutundan bağımsızdır Akromegalik hastaların bazılarında, somatostatin analoglarına klinik yanıta rezistans gelişebilir. Bu rezistansın nedeni somatostatin reseptör subtiplerinin ekspresyonda azalma veya farklı subtip ekspresyonu olabilir. Somatostatin analogları geçici karın ağrıları, bulantı ve malabsorptif diareye neden olur. Klinik olarak önemli olabilecek şekilde safra çamuru ve safra taşı oluşumunu artırırlar. SRL alan hastalarda tedaviye yanıtı değerlendirmede OGTT yardımcı değildir. SRL ve DA alan hastalar GH ve IGF-1 düzeyi ile takip edilir. Pasireotide yeni geliştirilmiş bir somatostatin analoğudur. Octreotid ve lantreotid GH sekrete eden adenomlarda sıklıkla eksprese edilen somatostatin reseptör (SSTR) 2 ’ye bağlanmakta iken bazı adenomlarda SSTR5 ekspresyonu dominattır. Bu durum tedaviye rezistans oluşumuna neden olur. Pasireotide ise SSTR5 aktivitesi yüksek olan reseptörleri hedef almakta olup, Faz 2 çalışmalarından elde edilen sonuçlarda bazı akromegali hastalarında hem biyokimyasal kontrol hem de tumör boyutunda küçülme sağladığı gösterilmiştir. Ama henüz akromegalilerde rutin kullanıma girmemiştir. GH reseptör Antagonisti Pegvisomat, GH reseptörü ile GH’unun bağlanmasını engelleyen, GH reseptör antagonistidir. GH’nun etkisini direkt olarak önlemekte ve IGF-1 düzeyleri azaltmaktadır. Klinik çalışmalarda 10-20 mg/gün pegvisomant subkutan enjeksiyonlarının akromegalik hastaların %90’ında HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 15 IGF-1 düzeylerini azalttığı gösterilmiştir. Her 4-6 haftada bir IGF-1 ile etkinliği kontrol edilir ve gerekirse doz maximum 30 mg olacak şekilde 5 mg artırılır. Somatostatin analoglarına cevap vermeyen ve IGF-1 düzeyleri yüksek olan akromegalik hastalarda kullanılabilirler. Pegvisomant kullanan hastalarda karaciğer fonksiyon testleri ilk altı ay boyunca her ay, daha sonra ise her altı ayda bir kontrol edilmelidir. Pegvisomant tedavisi ile %2-3 oranında tümör büyümesi olabileceği için tedavi başlangıcında yılda bir ve sonrasında sıklığı azaltılarak tümör boyutlarının takibi açısından hipofiz MR çekilmelidir. Hem enjeksiyon bölgesi hem de uzak bölgelerde lipohipertrofiye neden olabilir. Günlük enjeksiyonlar şeklinde kullanılması, adenom boyutunu küçültmemesi ve maliyeti kullanımını kısıtlayıcı etkenler olabilir. Dopamin Agonistleri Dopamine 2-reseptör selektif agonisti kabergolin, IGF-1 düzeylerini akromegalik hastaların %35’inde 300 ng/ml’ye kadar azaltabilmektedir. Buna rağmen dopamin agonistlerinin etkisi, somatostatin analoglarına ve GH reseptör antagonistlerine göre daha azdır. Somatostatin analogları ile serum IGF-1 düzeyleri normal seviyelere indirilmiş akromegali hastalarında kombine tedavide kullanımları önerilir. Dopamin agonistleri akromegali ile birlikte hiperprolaktinemisi olan hastalarda daha etkilidir. Hastaların yarısında tümörde küçülme olduğu gösterilmiştir. Dopamin agonistleri gastrointestinal yan etkilere, başağrısına ve ortostatik hipotansiyona neden olabilmektedir. Radyoterapi Radyoterapi ile GH ve IGF-1 düzeylerinde azalmanın yanı sıra tümör boyutunda da küçülme tespit edilirken, etkinliğinin ortaya çıkması 1-2 yılı bulabildiği için genelde ameliyat ve medikal tedavi yanıtı olmayan hastalarda tercih edilir. Konvansiyonel fraksiyone radyasyon tedavisinin, biyokimyasal ve tümör boyutu üzerindeki etkisinin tam olarak görülmesi 10-20 yıla kadar uzayabilir. Gamma knife, proton beam ve Linac gibi sistemler ile daha yüksek radyasyon, lokal olarak hipofiz adenomu üzerine verilebilmektedir. Stereotaktik yöntemlerin kullanılması için rezidü adenom ile optik sinir veya kiazma arasındaki mesafenin 3 mm’den daha fazla olması gerekir. Uzun süreli takipte konvansiyonel radyasyon tedavisi alan hastaların hemen tamamında hipopituitarizm gelişmektedir. Gamma knife radyocerrahi yöntemi ile hastalara tek doz uygulama yapılır. Daha hızlı hormon kontrolü sağlar fakat bu hastaların %30’unda hipofiz hormon eksikliği geliştiği gösterilmiştir. Radyoterapi sonrasında daha nadir olarak görme kaybı, sekonder malign tümör ve radyasyon nekrozu gelişebilir. Radyoterapi alan hastaların hipofiz fonksiyonlarının (hipopituitarism gelişimi) yaşam boyu takip edilmesi gerekir. Monitorizasyon Akromegalik hastalarda tarama amaçlı ekokardiyografi ve kardiyak stres testlerin kullanımı ile yeterli veri yoktur. Hipertansiyon ve diabetes mellitusu olan akromegalik hastalarda, kan basıncı, kan şekeri ve lipid düzeylerinin kontrolü için standart beslenme tedavileri ve tıbbi tedaviler kullanılmalıdır. Uyku-apne sendromunun akromegali hastalarında artmış sıklığı nedeniyle ilk tanı anında mutlaka polisomnografik çalışma ile değerlendirilmeleri gerekmektedir. 16 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Kolorektal kanserlerin ve kolon poliplerinin gelişimi açısından akromegalik hastaların tanı aldıkları zaman kolonoskopi ile değerlendirilmeleri gerekir. İlk kolonoskopide kolon polipi veya kanseri tespit edilmeyen hastaların her 5 yılda bir kolonoskopi ile değerlendirilmeleri gerekir. İlk kolonoskopide lezyon tespit edilen hastaların ise lezyonun sayısına, boyutuna ve histolojik sonucu göz önüne alınarak uygun şekilde tedavi ve düzenli takipleri yapılmalıdır. Son yıllarda akromegalik hastalarda tiroid kanser görülme riskinin artığını gösteren araştırmalar yayınlanmaktadır. Bu nedenle akromegalik hastalarda tiroid USG ve gereken nodüllere tiroid ince iğne aspirasyon biyopsilerinin yapılması uygun olur. Akromegali ve Gebelik • Gebe kalmadan en az 2 ay önce somatostatin analogları ve pegvisomatın kesilmesi, gereklilik halinde kısa etkili oktreotide kullanılması önerilmektedir. • Medikal tedavi başağrısının kötüleştiği ve tümör büyümesi olan gebelerde düşünülmeli. Yapılan çalışmalarda 50 akromegali gebe takibinde SRL kullanan gebelerde çocuklarda herhangi bir malformasyon gelişmediği gösterilmiştir. • Makroadenomu olan gebelerde görme alanı muayeneleri ile izlem önerilmektedir. • Gebelik sırasında GH ve IGF1 ölçümlerinin takibi önerilmez. Kaynaklar 1. 2. 3. 4. 5. 6. A consensus on criteria for cure of acromegaly (J Clin Endocrinol Metab 95: 3141-3148, 2010) Katznelson, L., Laws Jr, E. R., Melmed, S., Molitch, M. E., Murad, M. H., Utz, A., & Wass, J. A. (2014). Acromegaly: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 99(11), 3933-3951. GULLU, BE, et al. Thyroid cancer is the most common cancer associated with acromegaly. Pituitary, 2010, 13.3: 242-248. Dagdelen, S. Cinar, N, & Erbas, T. (2013). Increased thyroid cancer risk in acromegaly. Pituitary, 1-8. Andersen M. Eur J Endocrinol. 2013 Nov 29;170(1):R31-41.Management of endocrine disease: GH excess: diag-nosis and medical therapy Keskin, F. E, Yetkin, D. O, Ozkaya, H. M., Haliloglu, O., Sadri, S., Gazioglu, N., ... & Kadıoglu, P. (2015). The problem of unrecognized acromegaly: surgeries patients undergo prior to diagnosis of acromegaly. Journal of endocrinological investigation, 1-6. 17 HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU CUSHING SENDROMU Tanım Cushing Sendromu (CS) organizmanın aşırı miktarda glukokortikoide maruz kalması ile ortaya çıkan klinik tablonun adıdır. Endojen, eksojen ve yalancı CS olmak üzere üç ana gruba ayrılır. Adrenal korteksten aşırı miktarda hormon üretimi ile gerçekleşen endojen durumun yanı sıra, tedavi amacı ile verilen eksojen glukokortikoid ajanlar da benzer klinik bulgulara neden olabilir. Alkolizm, depresyon ve obezite, yalancı CS sebebi olabilir. Cushing Sendromu kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür. Günlük pratikte en sık eksojen formu ile karşılaşılır. Endojen CS daha nadir görülen bir durumdur. Ayırıcı tanıda ilaç ve madde kullanımı (ruhsatlı ve aktarlardan alınanlar dahil) ayrıntılı bir şekilde sorgulanmalıdır. Tablo 1. Cushing Sendromu (CS) Etyolojik Sınıflaması ACTH-bağımlı CS (%80-85) Cushing Hastalığı (hipofiz kaynaklı) Ektopik ACTH Sendromu Ektopik CRH Sendromu Eksojen ACTH tedavisi ile ACTH-bağımsız CS (%15-20) Adrenal adenom Adrenal karsinom ACTH-bağımsız bilateral makronoduler hiperplazi (AIMAH) Aberan reseptör ekspresyonu/aktivitesine ikincil gelişen AIMAH (Gastrik inhibitor peptid-GIP- gibi) Primer pigmente noduler adrenal hastalık (PPNAD; Carney kompleksi ilişkili veya sporadik) McCune Albright sendromu İyatrojenik (farmakolojik dozlarda prednizolon, deksametazon tedavisi ile) Tablo 2. Cushing Sendromu’nun Sık Rastlanılan Bulguları Obezite-gövdesel şişmanlık Deride kolay çürük oluşumu Aydede yüzü, dorsoservikal (buffalo hump), temporal supraklaviküler yağ birikimi Glukoz intoleransı Kırmızı yüz (Plethora) Miyopati (proksimal) Libido kaybı Osteopeni /Osteoporoz/kırık Deride 1 cm’den geniş mor çatlakların olması ve incelme Böbrek taşı Adet düzensizliği Hirsutizm, akne Hipertansiyon Cocukta linear büyümede yavaşlama Depresyon/psikoz 18 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Cushing Sendromu’nun klinik bulguları çok geniş bir yelpazede görülebilir ve özellikle hafif hiperkortizolizm ile seyreden durumlarda tanı zor olabilir. Proksimal kas güçsüzlüğü, deride 1 cm’den geniş mor çatlakların olması, deri incelmesi ve kolay çürük oluşumu dışındaki CS bulgularının tanısal özgüllüğü düşüktür. Anılan işaretler; basit obezite, nöropsikiyatrik hastalıklar, alkol bağımlılığı, yeme bozuklukları, kötü kontrollü diyabet, gebelik gibi yalancı CS nedeni olabilecek durumlarda ayırıcı tanıda yardımcı olabilir. Proksimal miyopati oturup kalkma veya merdiven inip-çıkma sırasında belirginleşir. Eski fotoğrafların seri olarak değerlendirilmesi de tanıda yardımcı olabilir. Kırmızı yüz (plethora) her zaman izlenmeyebilir. Özellikle kilo artışı, bozulmuş glukoz toleransı ve hipertansiyon ile birlikte kırmızı yüz yeni ortaya çıkmış ise, diğer bulgular olmasa bile CS’ndan şüphelenilmelidir. Genç, metabolik sendromu olan ve konvansiyonel tedavi yöntemlerine dirençli hastalar mutlaka taranmalıdır. Nedeni bulunamayan osteopeni, osteoporoz ve kontrol edilemeyen tip 2 Diabetes Mellitus’ta da glukokortikoid fazlalığı araştırılmalıdır. Rastlantısal adrenal adenomların %20’sine biyokimyasal hiperkortizolizm eşlik eder. Ancak CS’nin klinik bulguları genellikle görülmez. Yüksek dozda medroksiprogesteron asetatın da glukokortikoid etki gösterebileceği unutulmamalıdır. Cushing Sendromunda venöz tromboemboli prevelansı arttığı gösterilmiş. Bunun artmış protrombotik faktörler, fibrinoliz ve anormal koagülasyon nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Miyokard infarktüsü ve stroke artmış metabolik ve vasküler etkiler dolayısıyla normal popülasyona oranla 3.6 kat yüksek tespit edilmektedir. Bu hastalarda mortalitenin nedeni de sıklıkla vasküler olaylardır. Oral kontraseptif (OKS) alan kadınlarda östrojenin kortizol bağlayıcı globulin düzeyini artırması nedeniyle, mümkünse CS taramasından 6 hafta önce OKS’nin kesilmesi önerilir. Tersine, kortizol bağlayıcı globülin düşüklüğü ile seyredebilen durumlarda; kritik hastada veya nefrotik sendromu olan hastada, serum total kortizol düzeylerinde düşme olabileceği bilinmelidir. Kimler CS Açısından Taranmalıdır? 1. Yaş ile uyumsuz bulguları olanlar; genç hipertansiyon, genç osteoporoz, osteopeni olmadan spontan kırık oluşumu gibi 2. Cushing Sendromu tanısı için özgüllüğü yüksek bulguları olanlar; proksimal kas güçsüzlüğü, deride 1 cm’den geniş mor çatlakların olması, deri incelmesi ve kolay çürük oluşumu gibi 3. Kilo artışına eşlik eden lineer büyümede duraklama gözlenen çocuklar 4. Adenomla uyumlu adrenal rastlantısal kitle saptananlar Anormal yağ dağılımının eşlik ettiği; kontrol altına alınamayan diyabet, açıklanamayan oligo-amenore, infertilite, libido kaybı gibi durumlarda da CS taranabilir. Hormonal parametrelerdeki patern değişkenlikleri ve çoğu özgül olmayan klinik bulguları nedeni ile CS tanısında klinisyenler genellikle sorun yaşamaktadır. İnceleme dikkatli bir anamnez ile başlanmalı, oral, parenteral, inhaler veya topikal kortikosteroid maruziyeti dışlanmalıdır. Fizik muayene titizlikle tipik bulgular araştırılarak yapılmalıdır. Laboratuvar tetkiklerinin genişliği klinik bulgulara göre düzenlenir. Ayrıca, bazı hastalarda aşırı kortizol salınımının episodik (siklik HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 19 CS) olabileceği, bu nedenle taramaların periyodik olarak tekrarlanması gerekebileceği hatırda tutulmalıdır. Klinik olarak yüksek CS şüphesi olan, ancak başlangıç tarama testleri normal olan olgular mutlaka takibe alınmalı, düzenli olarak tarama testleri tekrarlanmalıdır. Cushing Sendromu’nda Tanı Eksojen glukokortikoid ajan kullanımı dışlandıktan sonra tarama testlerine geçilebilir. Hipotalamo-hipofizer-adrenal aksın diürnal ritminin bozulması ve negatif feedback kontrolün kaybolması CS’nin önemli iki belirleyicisidir. İlk basamak tarama testi olarak kullanılan testler endojen hiperkortizolizm varlığını tanımakta, ancak sendrom ayırıcı tanısını yapamamaktadır. A. Tarama Testleri Cushing Sendromu taramasında hastaya uygun testin seçimi önemlidir. Hastanın uygunluk durumuna göre tarama aşamasında aşağıdaki testlerden biri kullanılabilir: 1. 1 mg oral deksametazonla yapılan gecelik kortizol baskılama testi 2. Ardışık 48 saat verilen oral deksametazonla yapılan düşük doz baskılama testi (4x0.5mg deksametazon 2 gün) 3. Günlük idrar serbest kortizol atım ölçümü (UFC: urinary free cortisol) (En az 2 kez) 4. Geceyarısı tükrük kortizolü ölçümü (En az 2 kez) Deksametazon baskılama testleri Fenitoin, barbitürat, karbamazepin, rifampisin, alkol gibi deksametazonun hepatik klirensini artıran ajanların kullanımı söz konusu ise, deksametazon baskılama testleri tarama amaçlı kullanılmamalıdır. Kortizol bağlayıcı globulin düzeylerini artırarak total kortizol düzeylerini artıran OKS kullanımı varlığında da bu test, yalancı pozitif sonuç vermektedir. Deksametazonun hepatik klirensini artıracağı için eşlik eden tirotoksikoz durumunda da anılan testin kullanımı uygun değildir. 1 mg deksametazonla gecelik kortizol baskılama testi Gece 23.00-24.00 gibi deksametazon 1 mg oral yolla verilir. Ertesi sabah saat 8.00-9.00 civarı serum kortizol ölçümü yapılır. Ardışık 48 saat 4x0.5mg deksametazon ile kortizol baskılama testi (klasik Liddle testi-LDDST) Sabah saat 9.00’da başlamak üzere 6 saat ara ile ardışık 48 saat oral yolla verilen deksametazonu takiben, son dozdan 6 saat kadar sonra serum kortizol değeri ölçülür. Depresyon, anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk gibi psikiyatrik bozukluklar, morbid obezite, alkolizm ve diyabetes mellitus varlığında CS taraması için optimal testtir. Kabul edilecek baskılama sınır değerini, test öncesinde CS şüphesinin derecesi belirler. Şüphe ne kadar yüksekse, baskılama sınır değeri o kadar düşük alınmalıdır. Serum kortizol sınır değeri <5 mikrog/dl (%30 yalancı pozitif ) <1.8 mikrog/dl (duyarlılık:%100, özgüllük:%85). 20 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Günlük idrar serbest kortizol atımı Endojen kortizol üretiminin doğrudan göstergesidir. Günlük 5 litrenin üzerinde sıvı alanlarda yalancı yüksek sonuç verebilir. Glomeruler filtrasyon hızı 60 ml/dakika altına inmiş orta-ağır şiddette renal yetmezlikli olgularda da yalancı negatif sonuç alınır. High pressure liquid chroma-tography (HPLC) metodu ile ölçümü altın standart yöntem olmasına karşın, pek çok merkezde IRMA metodu ile incelenmektedir. İdrar toplama işleminin tam olarak yapıldığı idrar kreatinini ile doğrulandıktan sonra, ölçüm yapılan laboratuvarın üst sınırının üzerine çıkan değerlerin pozitif olarak kabul edilmesi önerilmektedir. İdrar serbest kortizolünü normal sınırların dört katı üzerine çıkaran CS dışında neden bulunmamaktadır. Duyarlılığı düşük bir test olduğu için en az iki kez yapılmalıdır. Tek başına tarama testi olarak kullanılması tavsiye edilmemektedir. Hafif hastalığı atlayabilir. Siklik CS’de yalancı negatif bulunabilir. Kronik anksiyete, depresyon, alkolizm ve gebelikte hafif düzeyde yüksek bulunabilir. Eksojen CS şüphesinde HPLC ile yapılacak olan ölçüm, idrardaki sentetik glukokortikoidleri de belirleyebilir. Geceyarısı tükrük kortizolü (saat 23.00) Uyku siklusu normal olan bir kişide serum kortizolü gece saat 03.00-04.00’de artmaya başlar, sabah saat 07.00-09.00’da doruk seviyeye ulaşır. Günün geri kalan zamanında eğer hasta stres altında değilse, çok düşük seviyelere iner. Tükrükteki kortizol, kandaki biyolojik aktif serbest kortizol ile denge halindedir ve tükrük kortizol konsantrasyonu tükrük üretim hızından etkilenmemektedir. Dahası kan kortizolündeki artış, tükrük kortizol konsantrasyonunda birkaç dakika içinde değişiklikle sonuçlanır. Gece saat 23.00-24.00 civarı tükrük kortizolü normal kişilerde 4nmol/L’nin altındadır. Gece yarısı tükrük kortizolü ölçümü; cinsiyet, yaş, eşlik eden medikal durumların olası etkileri netleşmemiş olduğu için yaygınlaşmamıştır. Ülkemizde rutinde yapılmamaktadır. Ölçümde ELISA ya da LC-MS/MS metotları kullanılmaktadır. Evde, tükrüğün genellikle emdirilerek ya da çiğnenerek pamuğa aktarılması, ardından plastik bir tüpte saklanması ve laboratuvara iletilmesi işlemidir. Örnek oda sıcaklığında bir hafta veya buzdolabında haftalarca bozulmadan bekleyebilir. Tükrük bezi kortizolü kortizona çeviren 11 beta hidroksi dehidrogenaz tip 2 enzimini salgılar. Meyan kökü ve tütün kullanımı ile bu enzim inhibe olur, bu durum gece tükrük kortizolünün yanlış olarak yüksek çıkmasına neden olabilir. Sigara içen kişilerde içmeyenlere göre, gece tükrük kortizolü daha yüksek olarak ölçülür. Sigaranın bu etkisinin süresi bilinmemekle birlikte, tükrük toplanacağı gün sigaradan kaçınmak akıllıca görülmektedir. Hafif-orta şiddette dişeti kanamasının ölçümleri etkilemediği ileri sürülmektedir. Oral yaralar ve gingivit varlığının etkileşim durumu ise bilinmemektedir. Tarama testi normalse hasta muhtemelen CS değildir. Yoğun klinik şüphe varlığında iki farklı tarama testi yapılmalıdır. Takipte yeni semptomlar ortaya çıkar veya bulgularda ilerleme olursa testler tekrar edilmelidir. İki farklı testi pozitif olan hastalarda endojen hiperkortizolizm kesinleşmiştir, CS odağını ortaya koymak için kesin tanı testlerine geçilir. Nadir görülen siklik CS şüphesi olan hastalarda iki başlangıç testinin negatif olabilmesine rağmen ileri testlerin yapılması önerilir. 21 HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU Yoğun klinik CS şüphesi varlığında, birbirini destekler iki pozitif test elde edilemedi ise, gece yarısı serum kortizolü ölçümü ya da ardışık 48 saat 4x0.5mg deksametazon ile kortizol baskılama ve takiben CRH testi yapılması önerilir. Geceyarısı serum kortizolu ölçümü Diürnal ritmin belirlenmesinde kullanılan önemli bir yöntemdir, tarama testi olarak da kullanılabilir. Geceyarısı serum kortizolunun <1.8 mikrog/dl (uyurken), <7.5 mikrog/dl (uyanıkken) olması CS tanısını dışlar. Ölçüm iki günlük hospitalizasyondan sonra yapılırsa, stres faktörü azaldığı için daha optimal şartlar sağlanmış olur. Kanül önceden takılmalı, hastaya kan alınacağı söylenmemelidir. Yalancı CS ayırıcı tanısında değerlidir. Ardışık 48 saat 4x0.5mg deksametazon ile kortizol baskılama testi + CRH testi Deksametazon baskılama testine saat 12.00’da başlanır. 48 saat süreyle 6 saatte bir 0.5mg oral deksametazon alınır. Son doz saat 06. 00’da içilir ve aynı gün saat 08. 00’de CRH (100 μgr) intravenöz yolla (İV) yapılıp 15 dakika sonra serum kortizolü ölçülür. Serum kortizolünün > 1.4 μg/dl bulunmasının CS tanısı için duyarlılığı ve özgüllüğü %100’e yakındır. Tablo 3. Cushing Sendromu’nda tanısal testleri etkileyebilecek ilaçlar Cyp3A4 indüksiyonu ile DXM metabolizmasını artıran ilaçlar CYP3A4 inhibisyonu ile DXM metabolizmasını bozan ilaçlar Kortizol bağlayıcı globulini artıran ve kortizol düzeylerini yalancı yüksek gösteren ilaçlar İdrar serbest kortizol düzeylerini artıran ilaçlar Fenobarbital Fenitoin Karbamazepin Primidon Rifampin Rifapentin Etosuksimid Pioglitazon DXM: deksametazon Aprepitant/fosaprepitant Itrakonazol Ritonavir Fluoksetin Diltiazem Simetidin Östrojenler Mitotan Karbamazepin Fenofibrat Bazı sentetik glukokortikoidler B. Lokalizasyon Testleri Bu aşamada serum ACTH düzeyleri ölçümü, 8 mg yüksek doz deksametazonla kortizol baskılama testi ve bilateral inferior petrozal sinus örnekleme testi (BIPSS) yapılmaktadır. Amaç endojen hiperkortizolemi odağının belirlenmesidir. ACTH ölçümü İki-yönlü immunometrik metotlarla düzeyleri artık daha güvenli bir şekilde ölçülmektedir. Ancak, dolaşımdaki peptidazlar tarafından hızla yıkıldığından, yalancı düşük ACTH değerlerini engellemek için plazma buzda korunmalı, santrifüj edilerek hızla çalışılmalıdır. ACTH<10ng/L –ACTH bağımsız CS ACTH>15-20ng/L –ACTH bağımlı CS 10ng/L> ACTH< 15 ng/L –Belirsiz odak-CRH uyarısına ACTH yanıtı bakılmalıdır. 22 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Hipofizer (Cushing Hastalığı) ve hipofizer olmayan (ektopik) ACTH salınımı ayırımını yapmak önemlidir. ACTH salgılayan hipofiz dışı yavaş seyirli nöroendokrin tümörler (bronşial karsinoid tümörler gibi) Cushing Hastalığı’nın klinik bulgularından bazılarını taklit edebilirler. Yüksek doz deksametazon baskılama testine de benzer yanıt verebilirler. Cushing Hastalığı’nda izlenen düzeylerde ACTH değerleri sergileyebilirler. Ayrıca bu tümörler sıklıkla küçük (<1cm) olduklarından modern yöntemlere rağmen görüntülenemeyebilirler. Diğer taraftan, tabloya eşlik edebilen hipofiz insidentalomalar odak tespit etmeyi karmaşık hale getirebilir. Hızla gelişen klinik CS bulguları ve hipopotasemi varlığı, ACTH salgılayan ektopik nöroendokrin karsinoma işaret edebilir. Bu olguların ACTH ve serum kortizol düzeyleri Cushing Hastalığı’nda izlenen düzeylerden çok yüksektir. Yüksek doz-8mg oral deksametazon ile baskılama testi Bu test iki şekilde yapılabilir: a. 4x2 mg deksametazon 2 gün verilir, 3. gün sabah saat 08.00-09.00 gibi sabah kortizol ölçülür. b. 8mg deksametazon gece saat 23.00-24.00 gibi bir seferde alınır ve ertesi sabah saat 08.0009.00 civarı kortizol örneği verilir. Her iki yöntemde de ölçülen kortizol değeri, bazal kortizol ölçümünün%50’sinden düşük ise, Cushing Hastalığı’na işaret eder. Ancak hipofizer kaynaklı olguların sadece %80’inin %50‘den fazla baskılandığı, ektopik ACTH olgularının da%10-30 civarında yalancı pozitif sonuç verebildiği unutulmamalıdır. Bu nedenle bilateral inferior petrozal sinus örnekleme testi yapılamıyorsa, CRH testi ile birlikte olmak kaydı ile rutinde uygulanabileceği söylenmektedir. CRH testi Ektopik ACTH salgılayan tümörlerin CRH reseptörleri bulundurmayacakları için CRH uyarısına yanıt vermeyecekleri, hipofizer kaynaklı CS’nin ise uyarılabileceği öngörüsüne dayanan bir testtir. CRH (100 μg veya 1 μg /kg, İV) yapılır ve 0.-15.- 30. ve 60. dakika ACTH yanıtı bakılır. ACTH >%35-50 ve kortizol >%20 artış = Hipofizer CS (Cushing Hastalığı) Cushing Hastalığı’nda olguların %90’dan fazlasında, Ektopik ACTH Sendromu’nda %10 civarı hastada pozitif yanıt alınır. Bilateral inferior petrozal sinus örnekleme testi (BIPSS) + CRH (100 μg İV) Bu test, Cushing Hastalığı tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü %100’lere ulaşan bir testtir ve tüm ACTH bağımlı CS hastalarına yapılması tavsiye edilmektedir. Başarısı, radyoloğun deneyimine dayanır. Kateterizasyonun doğruluğu venografi ile kontrol edilmelidir. Doğrulamayı takiben CRH (100 μg İV) uygulanır. 23 HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 0., 3.,5., 8.,10.,12. ve 15. dakikalarda her iki inferior petrozal sinusden ve periferden ACTH ölçümü için örneklem alınır. Tablo 3’teki gibi yorumlanır. Ortalama 5. dakika civarı yanıt alındığı için bazı merkezler 12. ve 15. dakikada ACTH ölçümlerini gereksiz bulmaktadır. Testte, CRH sonrası ACTH sonuçların pik yaptığı seviye göz önüne alınır. Tablo 4. Bilateral Inferior Petrozal Sinus Örnekleme (BIPSS) testi yorumlanması Santral/Perifer ACTH 0. dakika (bazal) CRH sonrası Cushing Hastalığı >2 >3 Ektopik-ACTH Sendromu <2 <3 Bazı ACTH bağımlı CS olgularında BIPSS sonuçları santrali gösterdiği halde görüntüleme ile adenom izlenmeyebilir. Bu durumda, santral sol-sağ ACTH gradienti >1.4 olması, odağın yönünün belirlenmesinde kullanılabilir. Olası mikroadenomun bulunduğu bölgeyi %75-80 oranında gösterir, çocuk hastalarda bu oran daha düşüktür. Olgunun venöz drenaj anomalisi olması, simetrik drenajının olmaması sonuçları karıştırabilir. Geçici kulak ağrısı ve kateter giriş yerinde hematom BIPSS’nin en sık görülen komplikasyonlarıdır. Çok nadir olarak (<%1) beyin sapı enfarktı bildirilmiştir. Hipertansiyonu kontrol altına alınamayan hastaya BIPSS yapılmamalıdır. Hiperkoagulabiliteye yatkınlık CS’nin önemli bir bulgusu olduğu için, BIPSS sırasında heparin verilmesi önerilir. Dezmopressin testi V1-aracılı etkileri olmayan, sentetik uzun etkili bir vazopressin analoğu olan dezmopressin, Cushing Hastalığı’nda kortikotrof V3 reseptörleri aracılığı ile ACTH salınımını uyarabilir. Temini mümkün olmadığı durumlarda CRH testi yerine kullanılabilir, ancak ayırıcı tanıda CRH daha üstündür. Yüksek yalancı pozitiflik ve yoğun gastrointestinal yan etkileri nedeni ile dezmopressinin kullanımı kısıtlıdır. Testler için özel durumlar ve öneriler Gebelik: Östrojen, kortizol bağlayıcı globülin artışı ile total kortizol düzeylerini yükselteceği için deksametazon baskılama testlerinin yalancı pozitif çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle, CS tanısında gebelerde idrar kortizol atılımına bakmak gerekir. Normal gebelik seyrinde idrar kortizolü normalin 3 katı kadar artar ve 2 ve 3. trimestrde bu sınırın üzerindeki değerler tanıda yol gösterebilir. Çocukluk çağı: Lineer büyümenin baskılanması ve jeneralize kilo artışı, puberte öncesi başlayan endojen hiperkortizolizmin belirgin bulgularıdır. Ergenliğe yaklaştıkça klinik bulgular, erişkin hastalığı taklit etmeye başlar. Cushing Hastalığı, erişkinlerde kadın cinsiyette ağırlıkla izlenirken, puberte öncesi hastalık genelde erkek çocukları etkiler. Tanı için kiloya göre hesaplanmış düşük ve yüksek doz deksametazon baskılama testleri (30-120 μ/kg/gün) kullanılabilir. Trans-sfenoidal 24 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU cerrahi pediatrik Cushing Hastalığı’nda ilk seçenek tedavidir. Çocuklar, CRH 1μ/kg intravenöz uygulamasına erişkinlerden daha iyi yanıt verirler. Bazalin%20’sinden fazla bir ACTH düzeyi artışı, hipofizer odağı işaret eder. Olguların%70’inden fazlasında adenom 5 mm ve altında olduğu için manyetik rezonans görüntüleme ile bile saptanmaları güç olabilir. Bu nedenle, bu yaş grubunda her hasta için cerrahi öncesinde BIPSS yapılması tavsiye edilmektedir. Epilepsi: Antiepileptik ilaçlar deksametazonun hepatik klirensini artıracağı için epileptik hasta grubunda deksametazon baskılama testi dışındaki testlerin kullanılması önerilir. Renal yetmezlik: Kreatinin klirensi 60 ml/dk’nın altına indiğinde, idrarla atılan kortizol miktarı azalmaya başlar. Bu hasta grubunda tanıda idrar kortizol atılımının bakılmaması önerilir. Siklik Cushing Sendromu: Kortizolun episodik salınımı ile seyreden nadir görülen bir tablodur. Yüksek şüphe varlığında, özellikle tekrarlayan idrar ve tükrük kortizol ölçümleri ile tanı konmaya çalışılmalıdır. Adrenal insidentaloma: Tarama testi olarak 1 mg deksametazon ile baskılama testi önerilir. İdrar kortizol atılımı genellikle normaldir. Hormonal testlerle endojen hiperkortizolemi olası odağı tespit edildikten sonra görüntüleme testlerine geçilir. Tablo 5. Cushing Sendromu tanısında kullanılan görüntüleme yöntemleri Hipofiz MRG - Cushing Hastalığı (adenomların %70 ‘ini gösterir) Toraks HRCT/Batın MR Octreotid sintigrafi PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) Ektopik ACTH sendromu Sürrenal BT/MRI Bilateral hiperplazi, adenom veya karsinom PPNAD Bilateral makronodüler hiperplazi MRG: Manyetik rezonans görüntüleme Cushing Sendromu’nda Tedavi Cushing Hastalığı Trans-sfenoidal cerrahi (TSS), önerilen ilk basamak müdahaledir. Tümörün net olarak görüldüğü durumlarda trans-sfenoidal selektif adenomektomi yapılır, ancak işlem, hemi ya da total hipofizektomiye kadar gidebilir. Kavernöz sinus ya da diğer beyin yapılarını invaze etmiş makroadenomlarda bu yolla kür elde edebilmek olası değildir. Kür tanımı: Cerrahi müdahaleyi takip eden ilk hafta, son kısa etklili glukokortikoid dozundan 12 saat sonra, sabah saat 09.00’da bakılan serum kortizol düzeyinin 1.8 mikrog/dl’nin altında olması hastalığın kür olduğunu göstermektedir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 25 Cushing Hastalığı’nda uzun dönem kürün en iyi belirleyicileri • Mikroadenom saptanması • Dura ve kavernöz sinus invazyonunun olmaması • Histolojik olarak ACTH salgılandığının kanıtlanmış olması • Postoperatif düşük kortizol düzeyleri saptanması ve hipotalamo-hipofizer-adrenal aksın cerrahiden sonra 3 yıl kadar düzelmemesi Günlük ortalama serum kortizol ölçümü (aynı gün içinde 5 farklı zamanda serum kortizolü ölçülüp aritmetik ortalaması alınarak yapılır) remisyon ve ısrarlı hastalık ayrımında önemlidir. Remisyon tanımı: Günlük ortalama serum kortizol düzeyinin 1.8-10.8 mg/dl arasında olmasıdır. Persistan hastalık tanımı: Günlük ortalama serum kortizol düzeyinin 10.8 mg/dl’in üzerinde olmasıdır. Mikro ve makroadenomlarda TSS ile remisyon oranları farklıdır. İşlemin yapıldığı merkezin yetkinliğine göre değişmekle beraber, mikroadenomlarda %65-90 civarındadır. Nüks, makroadenomlarda özellikle ilk iki yılda olmak üzere, %35-65 civarındadır. Cerrahın deneyimi ve yıllık yaptığı işlem sayısı, cerrahi başarıyı anlamlı olarak etkilemektedir. Trans-sfenoidal selektif adenomektomi ile hiperkortizolemi kontrol altına alınamadı ise, rezidu ya da rekürrens varsa tedavi seçenekleri • İkinci TSS ile adenomektomi ya da özellikle yaşlı hastada total hipofizektomi • Hipofiz ışınlaması (Konvansiyonel Fraksiyone Radyoterapi/ Steriotaktik Radyocerrahi): Bu işlemler adenom büyümesini ve aşırı hormon salgısını zamanla kontrol altına alır. Bu süre, konvansiyonel fraksiyone radyoterapi alan olguların %93-100’ünde medyan 8 yıldır. Daha küçük ve görüntüleme ile daha iyi lokalize edilen adenomlara uygulanabilen Sterio-taktik Radyocerrahi de ise, olguların %42-54’ünde ortalama 13-22 ayda biyokimyasal remisyon bildirilmektedir. Etkilerinin yavaş başlaması, hipopituarizm ve ikincil tümör oluşum (%1-2 oranında) riskleri, bu iki yöntemin dezavantajlarıdır. Etki-yan etki profillerini başa-baş karşılaştıran bir çalışma olmadığından birbirlerine üstünlükleri gösterilmemiştir. Tedavi etkinliği ortaya çıkana kadar geçen ara sürede hormonal kontrol için olguların pek çoğu medikal tedaviye ihtiyaç duymaktadır. • Glukokortikoid hormon sentezini inhibe eden ilaçlar (Aşağıda detaylı olarak bahsedilecektir) • Bilateral adrenalektomi: Hiperkortizoleminin radikal tedavisidir. Tümör odağının gösterilemediği ya da gösterilip hormonal kontrolün sağlanamadığı ağır hasta grubunda son seçenek olarak kullanılmaktadır. Nelson Sendromu; adrenalektomiyi takiben oluşan/alevlenen hipofizer ACTH salgılayan tümör gelişimi, korkulan uzun dönem etkisidir. Periferin baskısından kurtulan hipofiz bezinin kontrolsüz, aşırı aktivitesi ile gelişen saldırgan tümör oluşumudur. Günümüzde pek çok merkezde, özellikle artık hipofizer tümörü olan olgularda bilateral adrenalektomiyi takiben neoadjuvan radyoterapi yapılmaktadır. Adrenal kaynaklı CS’de ise etyolojiye göre tek taraflı adrenalektomi uygulanmaktadır. 26 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Cushing Sendromunda Ameliyat Sırasında ve Sonrasında Takip Tüm etyolojik nedenlere yönelik CS’da hastalar steriod korumasında ameliyata alınmalıdır. Ameliyat günü hidrokortizon 200-300 mg/gün dört doza bölünerek verilir. Ülkemizde intravenöz uygulanabilir hidrokortizon olmadığından, eşdeğerleri uygun miktarlarda kullanılmalıdır (20 mg hidrokortizon=4mg metilprednizolon). Deksametazonun minerokortikoid aktivitesi olmadığı için, özellikle bilateral adrenalektomi işlemi sırasında kullanılmamalıdır. Ameliyat sonrası parenteral doz her gün %50 azaltılarak, 50 mg hidrokortizon dozuna inildiğinde ve oral beslenmeye geçildiğinde, eşdeğer prednizolon dozuna geçilebilir. Bu süre boyunca, halsizlik, ateş, hipotansiyon, bulantı, kusma, artralji, iştahsızlık gibi steroid eksikliği bulguları yakından izlenmeli ve gerektiğinde tekrar olgunun asemptomatik olduğu doza çıkılmalı, azaltma işlemi ötelenmelidir. Cushing Sendromu olguları, yapılan tüm cerrahi işlemlerde perioperatif dönemde düşük moleküler ağırlıklı heparin ile trombozdan korunmalıdır. Başarılı transfenoidal adenomektomi sonrası hipotalamo-pituiter-adrenal aksın (HPA) toparlanması yaklaşık 6-8 ay sürer, 12 aya kadar uzayabilir. Aksın durumu, insulin tolerans testi ya da kısa sinakten testi (250 mikrog/IV) testi ile değerlendirilebilir. Replasman dozu altında, hasta son dozu aldıktan 24 saat sonra ölçülmüş olan sabah serum kortizol değeri 10mikrog/ dl’e ulaştı ise, yakın izlemle tedavi kesilebilir. Bilateral sürrenalektomi uygulanan olgularda, hidrokortizon dozu 100mg/gün (metilprednizolon 20 mg/gün) altına inildiğinde minerokortikoid aktivite kaybolduğu için, tedaviye minerokortikoid aktivitesi olan 9a-Fluorohidrokortizon (0.1 mg Astonin-H veya Florinef tablet) eklenmelidir. Cerrahi sonrası HPA aksı aktive olmamış, replasman tedavisi altındaki tüm olgulara stres durumlarında (infeksiyon, ameliyat gibi) doz artırılması gerektiği anlatılmalıdır. Anılan durumlarda mutlaka doktoru ile temasa geçmesi ve mümkünse hastalığına ait bir bilgi kartı taşıması ya da bileklik takması sağlanmalıdır. Cushing Sendromu’nda Medikal Tedavi Medikal tedavi kullanım alanları • Hormonal aşırı aktivitenin cerrahi ile kontrol altına alınamadığı durumlarda • Hormonal aşırı aktivite odağının gösterilemediği, bilateral adrenalektomi kararı verilemediği durumlarda • Radyoterapi işlemi sonrası, etkinliğin ortaya çıkmasının beklendiği ara dönemde • Ağır bulguları olan olgularda ciddi hiperkortizoleminin olumsuz etkilerini kontrol altına almak için preoperatif hazırlık dönemlerinde HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 27 Adrenolitik ajanlar Tedavide halen en etkin olarak kullanılan gruptur. Metirapon: Pek çok merkezde en sık kullanılan ajandır. Adrenal bezde 11-beta hidroksilaz enzimini inhibe ederek, kortizol ve aldosteron üretimini önler, aldosteron öncüllerinin ve androjenlerin üretimini artırır. Günde 3 kez 250-500mg ile başlayıp tolere edilirse, 4x1.5 gram/ gün dozuna kadar çıkılabilir. Doz ayarlanması için 4-6 hafta gerekebilir. Metirapon RT sonrası 27 aylık takipte %83 oranında kortizol kontrolü sağlamıştır. En önemli yan etkisi hirsutizmdir. Artmış minerokortikoid aktiviteye bağlı hipokalemi, ödem ve hipertansiyon nadiren tedavinin kesilmesini gerektirebilir. En önemli potansiyel problemi hipoadrenalizmdir. Ketokonazol: İmidazol derivesi bir antifungaldir. Adrenal bezde 11-beta hidroksilaz, 17,20 liyaz ve 18-hidroksilazı inhibe ederek kortizol ve adrenal androjen üretimini önler. Başlangıç dozu olan 3x200 mg’dir, takipte günlük 1200 mg’a kadar çıkılabilir. Emilimi için gastrik asit gerektiğinden, proton pompa inhibitörlerinin kullanımı engellenmelidir. Ortalama 22.6 aylık bir takipte, 3 aylık ketokonazol tedavisi ile hastaların %51.5’inde hormonal kontrolün sağlandığı bildirilmiştir. En sık izlenen yan etkisi özellikle tedavinin ilk haftasında ya da doz artırılmasından sonra izlenebilen hepatotoksisitedir. Olguların %15’inde anlamlı transaminaz yüksekliğine sebep olabilir, 1/15000 olguda akut hepatik yetmezlik izlenmiştir, yakın enzim takibi gerektirir. Erkeklerde libido azalması ve jinekomastiye sebep olabilir, hirsutizm etkisi olmadığı için kadınlar için iyi bir seçenektir. Mitotan: Etkisinin ortaya çıkması için 4-6 hafta gereken yavaş etkili bir adrenolitik ajandır. Günde 500mg ile başlanarak, bölünmüş dozlarda günde 8 gram’a kadar çıkılır. Ağır yan etki profili nedeni ile temel kullanım alanı adrenokortikal kanserdir. Kortikosteroid bağlayıcı globülin düzeylerini artırdığı için etkinlik takibinde serum kortizol düzeyi kullanılamamaktadır. Terapötik aralığı dar (14-20 mikrog/ml) olduğu için serum mitotan düzeyleri yakından izlenerek verilmelidir. Etomidat: İmidazol derivesi, parenteral kullanımı olan anestezik bir ajandır. Adrenal bezde 11beta hidroksilaz ve 17 hidroksilaz yolaklarını güçlü olarak inhibe eder. Ağır hiperkortizoleminin hızlı kontrolünün gerektiği durumlarda kullanılabilir. Etkisi infüzyonun başlamasından yaklaşık 11 saat sonra ortaya çıkmaya başlar. Oral tedavi verilemeyen ciddi sepsis, ağır metabolik bozukluk veya psikozda, bilateral adrenalektomi öncesi ağır hastada anestezik riski azaltmak amacı ile intravenöz uygulanabilir. Sedatif özelliği olduğu için yoğun bakımda uygulanmalıdır. Olgular hipoadrenalizm ve hiperpotasemi açısından yakın izlenmedir. Mifepriston: Serum kortizol düzeylerini düşürmeden hiperkortizoleminin etkilerini önleyen bir glukokortikoid reseptör engelleyicisidir. Yan etkileri; bulantı, kusma, halsizlik, yüksek TSH ve düşük HDL-kolesterol düzeyleri, endometrial kalınlaşma olarak sayılabilir. Reseptörünün bloke olması nedeni ile dolaşımda yüksek düzeylere ulaşan kortizolün, minerokortikoid reseptörlere bağlanması ile ciddi hipokalemi, sodyum ve sıvı retansiyonuna neden olabilir. Rutinde kullanılmamaktadır. Aminoglutetimid, Siproheptadin, Trilostan diğer nadir kullanılan glukokortikoid sentezini önleyici ilaçlardır. 28 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Santral etkili ajanlar Dopamin agonistleri Hipofizer kortikotrof adenomların %75 kadarında D2 reseptörleri gösterilmiştir. Veriler çelişkili olmakla birlikte, Cushing Hastalığı’nda haftada 7mg’a kadar çıkılan kabergolin dozlarında, 3 ay sonunda %40 olguda kortizol düzeylerinde normalizasyon, %20 olguda tümör küçülmesi izlenmiştir. Bulantı, postural hipotansiyon, halusinasyonlar, olası kardiyak valvulopati yan etkileridir. Bu alanda rutin kullanıma girmemiş olmakla birlikte, zor olgularda denenebilir. Somatostatin Reseptör Agonistleri (SA) Kortikotrof adenomlarda ve bazı ektopik ACTH salgılayan tümörlerde somatostatin reseptörleri gösterilmiştir. Endojen hiperkortizolemi, tümör üzerindeki somatostatin reseptör alt tip 2 (SST2) ifadesini muhtemelen azaltmakta ve kullanımda bulunan oktreotit, lanreotit gibi; özellikle anılan reseptörler üzerinden etkiyen ajanların tedavi başarısını kısıtlamaktadır. Kortikotrof adenomların üzerinde %38 oranında SST5 ve daha az oranda SST3 alt tipleri gösterilmiştir. Pasireotit özellikle SST5’e etkiyerek Cushing Hastalığı’nda umut vaat eden yeni bir SA’dır. Özellikle hafif-orta şiddette hiperkortizolemide etkili olduğu ve 12 aylık kullanımda günlük idrar kortizol atımını, yüksek dozlarda %25’e kadar varan oranlarda normalize ettiği bildirilmiştir. Çalışmalarda %70’lere ulaşan oranda izlenen hiperglisemi en olumsuz yan etkisidir. Diğer ajanlar Bir PPAR-gama reseptör agonisti olan roziglitazon, reseptörlerinin tümör üzerinde gösterilmesi ile Cushing Hastalığı’nda kullanılmış, etkinliği net olarak kanıtlanamamış bir diğer ajandır. İnsan ve hayvan hücre dizinlerinde, ancak suprafizyolojik dozlarda ACTH salınımını baskılamış olması, ileri çalışma yapma olanağını kısıtlamaktadır. Üstelik, potansiyel kardiak olumsuz etkileri nedeni ile kullanımdan çekilmiştir. Temozolomid, in vivo ortamda, DNA tamir inhibitörü olan dakarbazine çevrilen oral bir alkilleyici ajandır. Seçilmiş saldırgan hipofizer tümörlerde; kortikotrof hipofizer karsinomlarda, kullanılabileceğine dair kanıtlar birikmektedir. Retinoik asit, ACTH üreten tümör dizinlerinde ve kültür edilmiş insan kortikotrof adenomlarında, ACTH salınımını ve hücre proliferasyonunu önlediği in vitro olarak gösterilmiş olan antiproliferatif bir ajandır. Cushing hastalığı’nda anti-sekretuar ve antiproliferatif etkinliğini gösterecek insan çalışmalarına gereksinim vardır. Kaynaklar 1. Nieman LK, Biller BM, Findling JW, et al. The diagnosis of Cushing’s Syndrome: An Endocrine Society Clinical Practice guideline.J Clin Endocrinol Metab 2008; 93: 1526-1540. 2. www.endotext.com Grossman A, Morris DG. Cushing’s Disease 3. Sharma ST, Nieman LK. Cushing’s Syndrome: All Variants, Detection, and Treatment. Endocrinol Metab Clin North Am 2011; 40: 379-91. 4. Juszczak A, Ertorer ME, Grossman A. The therapy of Cushing’s disease in adults and children: an update. Horm Metab Res 2013; 45: 109-17. 5. Ntali, Georgia, Ashley Grossman, and Niki Karavitaki. “Clinical and biochemical manifestations of Cushing’s.” Pituitary (2015): 1-7 HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 29 HİPOFİZER İNSİDENTALOMALAR Tanım Hipofizer insidentaloma; ilişkisiz bir nedenle (görme kaybı, hipopituitarizm veya aşırı hormon salınımını düşündüren semptomlar ve bulgular olmamalıdır ) yapılan görüntülemede saptanan, daha önceden varlığından şüphelenilmeyen hipofizer lezyondur (1). Bu lezyon adenom veya kistik yapıda olabilir. Hipofizer insidentalomanın sınıflamasında 1cm’den küçük lezyonlar mikroinsidentaloma, 1 cm ve üzeri lezyonlar makroinsidentaloma olarak isimlendirilir (1). Etyoloji İnsidentalomalar nadiren cerrahiye gittiğinden çoğunun gerçek patolojik tanısı bilinmemektedir. Bununla birlikte yayınlanan cerrahi serilerde hipofiz insidentalomalarının çoğunluğu hipofiz adenomlarıdır (2-5). Sanno ve arkadaşlarının cerrahi olarak çıkarılan 258 hipofiz insidentalomasının incelemesinde %81’inin hipofiz adenomu, %19’unun Rathke kesesi kisti, araknoid kist veya kraniofaringioma gibi kistik lezyonlar olduğu rapor edilmiştir (5). Ancak Japonya’dan 139 lezyonun rapor edildiği bir başka seride 73 kistik lezyon saptanmıştır (6). Hipofiz adenomları hipofiz insidentalomalarının en sık sebebi olsalar da ayırıcı tanıda kistik lezyonlar (kraniyofaringioma, Rathke kesesi kisti ve araknoid kist), daha nadir olarak da meningiom, metastatik kanserler, gliom, inflamatuar hastalıklar (sarkoidoz, hipofizit, histiositosis X) gibi diğer patolojiler de düşünülmelidir (7). Epidemiyoloji Hipofizer insidentaloma prevelansı ya otopsi serilerinden ya da çekilen BT-MR sonuçlarından tahmin edilmektedir. Otopsi serilerinde ortalama hipofiz adenomu sıklığı %10,6’ dır (8). Bu insidentalomalar yaş ve cinsiyet olarak eşit dağılmış ve neredeyse tümü mikroadenomdur. İmmunohistokimyasal incelemenin de yapıldığı bir otopsi serisinde, 334 insidental hipofiz adenomunun %39,5’i prolaktin, %13,8’i ACTH, %7,2’si LH/FSH ve %1,8’i de GH pozitif saptanmıştır (9). Hipofizer hastalık dışı herhangi bir nedenle görüntüleme yapılan hastalarda; BT de %4-20 (1012), MR’da da %10-38 oranında hipofizer insidentaloma bulunmaktadır (1,13). Yine BT ile %0,2 makroinsidentaloma tespit edilirken (14) MR’da %0,16 makroinsidentaloma saptanmıştır (15). Hipofiz insidentalomalarını değerlendiren 10 araştırmanın verilerinin toplanarak değerlendirilmesinde insidentalomaların %45’nin makroinsidentaloma olduğu bulunmuştur (1). 30 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Tanı ve Klinik-Laboratuvar Değerlendirme Hipofizer insidentaloma saptanan tüm hastalar mutlaka hem hipopituitarizm hem de hipofizer hormon hipersekresyonu semptom ve bulgularını içerecek şekilde öykü ve fizik muayene ile değerlendirilmelidir. Herhangi bir semptom olmasa bile hormon hipersekresyonu açısından tüm hastalara klinik ve laboratuvar değerlendirmesi yapılmalıdır (16). Hipersekresyonun değerlendirilmesinde Prolaktin, GH ve ACTH düzeyleri mutlaka değerlendirilmelidir (1). Tüm hormonlar içinde özellikle prolaktin değerlendirmesine öncelik verilmelidir çünkü yapılan çalışmalar göstermiştir ki prolaktinomalar, hipofizer insidentalomalar içinde en yaygın grubu oluşturmaktadır. Büyük makroinsidentalomalarda prolaktin düzeyi, kanca etkisi nedeniyle yanlış düşük saptanmasını ekarte etmek amacıyla dilüe serumla çalışılmalıdır. Hipofizer insidentalomalı prolaktin düzeyi hafif-orta derecede yüksek saptanan hastalarda prolaktinoma ile sap basısına bağlı hiperprolaktinemi ayırıcı tanısı yapmak üzere dopamin agonisti tedavisine başlanabilir. Sap basısı olanlarda dopamin agonisti ile adenomda küçülme olmaz ve hatta lezyon büyüyebilir. Bu hastalarda tanıyı doğrulamak için hipofizer görüntüleme tekrarlanmalıdır. Sessiz GH sekrete eden tümörler nadir görülmesine rağmen saptandığında erken tanı ve tedavi şansı olması sebebiyle insidentalomalı hastalarda IGF-1 düzeyi bakılması önerilmektedir. Muhtemel bir kortikotrop üretimi nedeniyle kortizol aşırılığının değerlendirilmesi Endocrine Society tarafından ancak klinik şüphe varlığında önerilmekteyse de sessiz ACTH salgılayan adenomların diabetes mellitus, hipertansiyon, osteoporoz gibi komorbiditelere sebep olmaları ve daha agresif seyir göstermeleri nedeniyle (19) en azından gecelik 1 mg deksametazon supresyon testi ile tarama yapılması önerilmektedir (7). Özetle; hipofizer insidentalomada (1) 1. Prolaktin düzeyi mutlaka değerlendirilmelidir 2. GH ve IGF-1 değerlendirilmesi önerilir (erken tanı ve cerrahi açısından) 3. Glukokortikoid hipersekresyonunun taranması önerilir. İnsidentalomada Hipopituitarizm Literatüre bakıldığında, yapılan çalışmalarda daha sıklıkla makroinsidentalomaların hipopituitarizme yol açtığı saptanmış olsa da 6mm.den büyük olan mikro insidentalomaların da hipopituitarizme yol açabildiği, hatta daha küçük lezyonlarla da hipopituitarizm gelişebildiği gösterilmiştir. Bu nedenle, lezyon boyutundan bağımsız olarak, semptomu olsun olmasın hipofizer insidentaloma ile başvuran tüm hastalar hipopituitarizm açısından klinik ve laboratuvar olarak değerlendirilmelidir. İnsidentalomada hipopituitarizm sıklığını araştıran çalışmalarda mikroinsidentalomalı 66 hastanın 7’sinde, makroinsidentalomalı 46 hastanın 19’unda hipopituitarizm saptanmıştır. Bu hastaların %30’unda Gonadotropin, %18’inde ACTH-kortizol, %28’inde tiroid hormonu ve %8’inde de GH eksikliği tespit edilmiştir (1,3,4,18). Hipopituitarizm için başlangıç değerlendirmesinde serbest T4-TSH, sabah kortizolü, IGF-1 ve testosteron-FSH-LH düzeyleri ölçülmesi önerilir. Post-menopozal kadınlarda gonadotropin düzeylerinin düşük saptanması hipopituitarizm açısından uyarıcıdır. Başlangıç değerlendirmelerinin hipopituitarizmle uyumlu çıkması halinde bozulmuş olan aksa yönelik dinamik uyarı testlerinin yapılması gerekir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 31 İnsidentalomada Görme Alanı Değerlendirmesi Görme ile ilgili semptomları olmasa bile yapılan görüntülemede lezyonu optik sinir veya kiazmaya bitişik tüm hastalara görme alanı testi uygulanmalıdır. Hipofizer görüntüleme eğer kontrendikasyonu yoksa gadolinyum kontrastlı Sella MR ile yapılmalıdır ve gadolinium öncesi renal fonksiyonlar değerlendirilmelidir (1). Takip Asemptomatik, klinik olarak nonfonksiyonel insidentalomada tedavi seçeneği konservatiftir. Cerrahi olmadan takip edilebilir. Yapılan çalışmalarda hipopituitarizm gelişen hastaların tümünde tümörde de büyüme saptanmış olmasına rağmen makroinsidentalomalarda, hipopituitarizm açısından endokrin testlerin düzenli olarak, ilki tanıdan 6 ay sonra olmak üzere, yapılması önerilmektedir. Bir meta-analizde her yıl, yıl başına hastaların %2,4’ünde yeni bir endokrin yetersizlik gelişmektedir. Tespit edilen hızlı büyüme hipopituitarizm gelişme riskini de arttırmaktadır. Klinik görünümü değişmeyen mikroinsidentalomalar için rutin endokrinolojik laboratuvar testlerin tekrarları gerekli değildir. Çünkü hipopituitarizm gelişme riski son derece düşüktur. Makroinsidentalomalar için MR takibi önerilmektedir; çünkü genelde yavaş büyüyen bu lezyonların bazıları zaman içinde genişleyip semptomatik hale geçerler. Makroinsidentalomanın %24’ünde genişleme saptanmıştır. Zaman içinde hastaların %28’inde görme alanı defektleri ve %2’sinde de hipofizer apopleksi gelişir. Mikroinsidentaloma için ise yıl başına genişleme %1,7 olarak bulunmuş ve bu hastaların hiçbirinde yeni görme alanı bozukluğu gelişmemiştir (1,4,17). Fernandez-Balsells ve arkadaşlarının yaptığı hipofizer insidentalomaların prospektif (ortalama 3-11 yıl) izleminin yapıldığı 11 çalışmalanın meta-analizinde makroadenomlarda büyüme oranı 12,5/100 hasta yılı, mikroadenomlarda ise 3,3/100 hasta yılı; apopleksi tüm hastalarda 0,2/100 hasta yılı olarak rapor edilmiş ve makroadenom varlığının özellikle >3,5 mm’lik büyümenin olduğu adenomlarda riskin arttığı belirtilmiştir (2). Görüntüleme takipleri mümkünse kontrastlı sella MR ile yapılmalı, mikroadenoma grubunda teşhisten sonraki 1. yıl ve sonra 3 yıl boyunca yılda 1-2 kere, 1-2 yılda bir kere, daha sonra lezyonda değişme yoksa daha uzun aralarla, makroinsidentalomada ise teşhisten sonraki 6. ayda sonraki 3 yıl boyunca yılda bir ve daha sonra lezyon boyutunda değişme yoksa daha uzun aralıklarla yapılmalıdır. Tedavi Konservatif yaklaşımla cerrahi arasında tercih için bir kriter yoktur. Lezyonların büyük çoğunluğu büyümez, nadiren apopleksiye gider. Hipofizer insidentalomada özellikle cerrahi sonuçlarını araştıran makale çok azdır. Bu nedenle cerrahiye başlangıçta yer verme kararı bireyselleştirilmelidir. Optik kiazmaya bitişik veya belli mesafede yakın olan fakat görme alanı bozukluğu yapmayan tümörlerde cerrahi uygulamanın riskine rağmen deneyimler bu hastalarda gelecekte belirgin görme bozulmasının cerrahi gerektirdiğini göstermiştir (1). Değerlendirmede hastanın yaşı da önemlidir. Cerrahi gençlerde tercih sebebidir. Apopleksi ve görme alanında bozulma olanlarda cerrahi endikedir. Görme alanındaki ve endokrin 32 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Hipofiz fonksiyonlarının değerlendirilmesi Klinik olarak fonksiyon göstermeyen Hiperfonksiyone Prolaktinoma Diğer Dopamin Agonist Tedavisi Cerrahi veya İlaç tedavisi Mikroinsidentaloma Makroinsidentaloma Görme Alanı Testi Hipopitiutarizm değerlendirmesi Normal MRI tekrarı Anormal Cerrahi Görme Alanı Testi Hipofiz Testleri, MRI tekrarı Tümörde büyüme, görme alanı defekti Cerrahi Şekil açıklamaları: Hipofizer insidentalomaların değerlendirilmesi ve tedavisi. Başlangıçta tüm hastaların hipofiz hiper ve hipofonksiyonu için öykü, fizik muayenesi değerlendirilmeli ve hiperfonksiyon için laboratuvar tetkikleri yapılmalıdır. Şekil, Molitch ME. J Clin Endocrinol Metab 1995;80:3-6 dan modifiye edilmiştir.(1,20) fonksiyonlardaki değişimlere ve sonuç beklentisine göre cerrahi önerilmelidir. İnsidentalomada büyüme nedeniyle cerrahi tedavinin lehine veya aleyhine öneri yapmak zordur. Tekrarlayan görüntülemelerde önemli bir büyüme varsa görme problemi riski nedeniyle cerrahi önerilir. Böyle lezyonlar tipik olarak büyümeye devam ederler ve cerrahi daha küçük lezyonlar için daha efektif olduğundan büyüme eğilimindeki lezyonu tespit edip çıkartmak önemlidir (1,7). Cerrahi için lezyonun büyüklüğü ile ilgili bir kesme (cut off) değeri yoktur. Çünkü bazı büyük insidentalomalar optik sinire veya kiazmaya uzak olduğundan sorun oluşturmazlar. Mutlaka cerrahi tedavi gerekiyor denilecek bir büyüme oranı veya boyut değişikliğine ait veri yoksa da insidentalomadaki büyüme eğilimi cerrahi gerekliliği için daha önemli olarak değerlendirilmektedir. Hızlı büyüyen (1-2 yıllık periyotta) ve/veya optik kiazmaya ulaşmış ve yakın gelecekte görmeyi tehdit edecek şekilde büyüyenler cerrahiye verilmelidir. Yine hipopituitarizm varlığı nedeniyle cerrahi lehine ya da aleyhine bulgular sınırlıdır. Bazı cerrahi seriler hipopituitarizmin cerrahi ile düzeltilebileceğini gösterse de bu veriler insidentalomaya uygulanamayabilir ve sonuç olarak hipopituitarizm cerrahi için sadece rölatif bir endikasyon olarak düşünülebilir. Baş ağrısı kitlenin çıkarılması ile düzelebilir veya düzelmeyebilir dolayısıyla cerrahi endikasyon için kanıt HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 33 yetersizdir. Gebelik planlayan bazı hastalar eğer tümör optik kiazmaya yakınsa cerrahiden fayda görebilir (1,7). Hipofizer insidentalomalardaki cerrahi endikasyonlar aşağıda özetlenmiştir (1): Aşağıdakiler varsa insidentalomalı hastalar bir cerraha refere edilmelidir: • Lezyona bağlı görme alanı kaybı • Diğer görme anormallikleri: oftalmopleji veya lezyon tarafında kompresyona bağlı olarak nörolojik bulguların oluşması • Lezyon MR da optik sinir veya kiazmaya bitişik ya da bası yapıyorsa • Görmede bozulma ile birlikte hipofizer apopleksi • Prolaktinoma dışındaki hipersekresyon yapan tümörler İkinci derece de cerrahi düşünülebilecekler • Hipofizer insidentalomada klinik olarak belirgin büyüme • Akslarda fonksiyon kaybı • Optik kiazmaya yakın lezyon ve gebe kalma planı • Geçmeyen, sürekli baş ağrısı Medikal Tedavi İnsidentaloma ve hiperprolaktinemi birlikteliğinde tümörün sap basısı göz önüne alınmalıdır. Semptomatik hiperprolaktinemide dopamin agonisti ile tedavi önerilir. Prolaktinoma dışındaki hipofiz insidentalomaları çok nadiren dopamin agonisti tedavisi ile küçülebilir. Prolaktinoma dışındaki hipofiz insidentalomalarında tümörü küçültme amacıyla dopamin agonisti kullanılmaz. Dopamin agonisti tedavisi ile tümör boyut izlemi sap basısıyla gerçek hiperprolaktinemiyi ayırmada yardımcı olabilir. İnsidentalomada medikal tedavi sistematik olarak çalışılmamıştır. Dopamin agonistleri ve somatostatin analoglarının insidentalomada kullanılmasıyla ilgili bazı çalışmalar (21-27) yayınlanmış olmasına rağmen hali hazırda literatürde medikal tedavinin rutin kullanımını öneren yeterli veri bulunmamaktadır. Kaynaklar 1. Freda PU, Beckers AM, Katznelson L, Molitch ME, Montori VM, Post KD, Vance ML. Pituitary incidentaloma: an endocrine society clinical practice guideline. J Clin Endocrinol Metab. 2011;96: 894-904 2. Fernandez-Balsells MM, Murad MH, Barwise A et al. Natural History of Nonfunctioning Pituitary Adenomas and Incidentalomas: A Systematic Review and Metaanalysis. J Endocrinol Metab 2011; 96: 905-912 3. Fainstein Day P, Guitelman M, Artese R et al. Retrospective multicentric study of pituitary incidentalomas. Pituitary 2004; 145–148. 4. Reincke M, Allolio B, Saeger W et al. The ‘incidentaloma’of the pituitary gland. Is neurosurgery required? Journal of the American Medical Association 1990; 263: 2772–2776. 5. Sanno N, Oyama K, Tahara S et al. A survey of pituitary incidentaloma in Japan. European Journal of Endocrinology 2003; 149: 123–127. 6. Arita K, Tominaga A, Sugiyama K, Eguchi K, Iida K, Sumida M, Migita K, Kurisu K. Natural course of incidentally found nonfunctioning pituitary adenoma, with special reference to pituitary apoplexy during follow-up examination. J Neurosurg 2006;104:884–8919;28:81–117. 7. Lania A, Beck-Peccoz P. Pituitary incidentalomas. Best Pract Res Clin Endocrinol Metab. 2012 Aug;26(4):395-403. 8. Molitch ME Nonfunctioning pituitary tumors and pituitary incidentalomas. Endocrinol Metab Clin North Am 34 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU 2008; 37:151–171 9. Burman H & Saeger W. Subclinical adenomas in postmortem pituitaries: classification and correlations to clinical data. European Journal of Endocrinology 2006; 154: 753–758. 10. Wolpert SM, Molitch ME, Goldman JA, Wood JB Size, shape, and appearance of the normal female pituitary gland. AJR 1984 ;143:377–381 11. Chambers EF, Turski PA, LaMasters D, Newton TH Regions of low density in the contrast-enhanced pituitary gland: normal and pathologic processes. Radiology 1982;144: 109–113. 12. Peyster RG, Adler LP, Viscarello RR, Hoover ED, Skarzynski J CT of the normal pituitary gland. Neuroradiology 1986;28:161–165. 13. Hall WA, Luciano MG, Doppman JL, Patronas NJ, Oldfield EH Pituitary magnetic resonance imaging in normal human volunteers: occult adenomas in the general population. Ann Intern Med 1994;120: 817–820. 14. Nammour GM, Ybarra J, Naheedy MH, Romeo JH, Aron DC I ncidental pituitary macroadenoma: a population based study. AmJ Med Sci 1997;314:287–291. 15. Yue NC, Longstreth Jr WT, Elster AD, Jungreis CA, O’Leary DH, Poirier VC Clinically serious abnormalities found incidentally at MR imaging of the brain: data from the Cardiovascular Health Study. Radiology 1997;202: 41–46. 16. Mark E. Molitch MD. Pituitary incidentalomas. Best Practice&Research Clinical Endocrinology & Metabolism 2009; 23: 667-675. 17. Feldkamp J, Santen R, Harms E, Aulich A, Modder U, Scherbaum WA Incidentally discovered pituitary lesions: high frequency of macroadenomas and hormonesecreting adenomas—results of a prospective study. Clin Endocrinol (Oxf ) 1999;51:109–113 18. Igarashi T, Saeki N, Yamaura A Long-term magnetic resonance imaging follow-up of asymptomatic sellar tumors their natural history and surgical indications. Neurol Med Chir (Tokyo) 1999; 39:592–598; discussion 598–599. 19. Cho HY, Cho SW, Kim SW et al. Silent corticotroph adenomas have unique recurrence characteristics compared with other non-functioning pituitary adenomas. Clinical Endocrinology (Oxford) 2010; 72(5): 648–653. 20. Molitch ME Clinical review 65. Evaluation and treatment of the patient with a pituitary incidentaloma. J Clin Endocrinol Metab 1995; 80:3–6. 21. Greenman Y, Tordjman K, Osher E, Veshchev I, Shenkerman G, Reider-Groswasser II, Segev Y, Ouaknine G, Stern N. Postoperative treatment of clinically nonfunctioning pituitary adenomas with dopamine agonists decreases tumour remnant growth. Clin Endocrinol (Oxf ) 2005; 63:39–44. 22. Lohmann T, Trantakis C, Biesold M, Prothmann S, Guenzel S, Schober R, Paschke R Minor tumour shrinkage in nonfunctioning pituitary adenomas by longterm treatment with the dopamine agonist cabergoline. Pituitary 2001; 4:173–178. 23. Pivonello R, Matrone C, Filippella M, Cavallo LM, Di Somma C, Cappabianca P, Colao A, Annunziato L, Lombardi G Dopamine receptor expression and function in clinically nonfunctioning pituitary tumors: comparison with the effectiveness of cabergoline treatment. J Clin Endocrinol Metab 2004 ;89:1674–1683. 24. Shomali ME, Katznelson L Medical therapy of gonadotropin-producing and nonfunctioning pituitary adenomas. Pituitary 2002; 5:89–98. 25. Merola B, Colao A, Ferone D, Selleri A, Di Sarno A, Marzullo P, Biondi B, Spaziante R, Rossi E, Lombardi G Effects of a chronic treatment with octreotide in patients with functionless pituitary adenomas. Horm Res 1993; 40:149–155. 26. de Bruin TW, Kwekkeboom DJ, Van’t Verlaat JW, Reubi JC, Krenning EP, Lamberts SW, Croughs RJ Clinically nonfunctioning pituitary adenoma and octreotide response to long term high dose treatment, and studies in vitro. J Clin Endocrinol Metab 1992;75:1310–1317. 27. Colao A, DiSomma C, Pivonello R, Faggiano A, Lombardi G, Savastano S Medical therapy for clinically nonfunctioning pituitary adenomas. Endocr Relat Cancer 2008;15: 905–915. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 35 HİPOPİTUİTARİZM Tanım Hipopituitarizm (hipofiz bezi yetersizliği) bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz yapımı ve salınımı sonucu gelişen bir klinik sendromdur. Bu bölümde ön hipofiz bezi yetersizliğindeki klinik yaklaşım özetlenecektir. Bir veya birkaç hipofiz hormonun eksikliği kısmi (parsiyel) hipopituitarizm, tüm hipofiz hormonlarının eksikliği ise panhipopituitarizm olarak bilinir. Bir hipofiz hormonun eksikliğine izole hipopituitarizm adı verilir. İspanya’dan yapılan populasyon çalışmasında, hipopituitarizm prevalansı 45/100.000, insidansı yaklaşık 4/100.000/yıl vaka olduğu ve vakaların yaklaşık yarısında çoklu hormon eksikliği rapor edilmiştir (1). Normal bireylere göre hipopituitarizmli hastalarda mortalitenin 1.2 ile 2.2 kat arttığı gösterilmiştir. Hipopituitarizm Nedenleri Hipopituitarizm kalıtsal (Tablo 1) ve edinsel (Tablo 2) bozukluklara bağlı gelişebilir. Literatürde net bir oran bildirilmemekle birlikte, hipopituitarizmi olan erişkin hastalarda kalıtsal nedenler nadir olarak görülür. İkibinli yılların başına kadar edinsel bozukluklara bağlı gelişen hipopituitarizmin en sık nedeni olarak hipofiz adenomları ve/veya adenomların tedavisi kabul edilmekteydi, ve kafa travması ve Sheehan sendromu nadir nedenler arasında sınıflandırılmaktaydı (2). Ancak son 10 yılda yapılan çalışmaların meta-analizi yapıldığında, travmatik beyin hasarı sonrası kronik dönemde (olaydan en erken 6 ay-1 yıl sonra) %20-25 oranında hipopituitarizm olduğu gösterilmiş ve bu hastalarda en sık GH ve FSH/LH eksikliği bildirilmiştir (3). Bu oran dikkate alındığında ve trafik kazalarının tüm dünyada sık olması nedeniyle travmatik beyin hasarına bağlı hipopituitarzim insidansı 31/100.000/yıl vaka olarak hesaplanmıştır. O halde travmatik beyin hasarı hipofiz yetmezliğinin en sık nedenlerinden birisi gibi gözükmektedir (4). Ancak bu bilgi epidemiyolojik çalışmalar ile doğrulanmalıdır ve muhtemelen kafa travması hastalarının çoğu endokrinoloji kliniklerine yönlendirilmediği için hipopituitarizm tanısı atlanabilmektedir. Ayrıca ülkemizde yapılan çalışmalarda spor ile ilişkili tekrarlayan kafa travmasına bağlı boksörlerde ve kickboksörlerde anlamlı oranda hipopituitarizm gösterilmiştir (5,6). Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Hipofiz Çalışma Gurubu olarak planlayıp yürüttüğümüz kesitsel bir çalışmada, Türkiye’nin farklı bölgelerindeki 3. basamak sağlık kuruluşlarına (14 üniversite hastanesi ve 5 eğitim araştırma hastanesi) başvuran 773 hasta hipopituitarizm etiyolojisi açısından araştırılmıştır. Tüm hastalar değerlendirildiğinde, non-sekretuar hipofiz 36 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Tablo 1. Hipopituitarizmin kalıtsal nedenleri Gelişimsel neden Eksik olan hormon Genetik KAL mutasyonu Prader-Willi sendromu Lawrence-Moon-Biedl sendromu FSH, LH FSH, LH FSH, LH Reseptör Melanokortin reseptörü GHRH reseptörü CRH reseptörü GnRH reseptörü Leptin ve leptin reseptör defekti GH ACTH FSH, LH LH, FSH Yapısal Pituiter aplazi Pituiter hipoplazi SSS kitleleri, ensefalosel Herhangi biri Herhangi biri Herhangi biri Transkripsyon faktör defekti PITX2 Prop1 Pit-1(POU1F1) HESX1 LH3 DAX1 GH, PRL, TSH, LH, FSH, ACTH PRL, GH, TSH GH, PRL, TSH, LH, FSH, ACTH GH, PRL, TSH, LH, FSH Adrenal, LH, FSH Hormon mutasyonu GH-1 Bioinaktiv GH FSHβ LHβ POMC TSHβ GH GH FSH LH ACTH TSH adenomları/cerrahisi en sık ve Sheehan sendromu ikinci sıklıktaki hipopituitarizm nedeni olarak saptanmıştır. Sonuçta bu çalışma göstermiştir ki, ülkemizde kadın hastalarda Sheehan sendromu halen en sık hipopituitarizm nedenlerinden biridir (7). Hipopituitarizm etiyolojisi ile ilgili yeni bilgiler ışığında, hipopituitarizmin edinsel nedenleri sınıflandırılırken “travmatik nedenler veya beyin hasarı” artık sık nedenler olarak kabul edilmektedir (Tablo 2). HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 37 Tablo 2. Hipopitüitarizmin edinsel nedenleri Travmatik (Beyin Hasarı): Cerrahi rezeksiyon Kafa travmaları (travmatik beyin hasarı, spora bağlı tekrarlayan kafa travmaları) Radyoterapiye bağlı hasar Subaraknoid kanama, strok Neoplastik: Hipofiz adenomları Parasellar kitle Rathke kisti Dermoid kist Meningioma Germinoma Ependimoma Glioma Kranyofaringioma Hipotalamik hamartoma, gangliositoma Pitüiter metastazlar Hematolojik maligniteler Lösemi Lenfoma Vasküler: Gebelikle ilişkili (Sheehan sendromu) Anevrizma Apopleksi Diyabet Hipotansiyon Arteritis Orak hücre hastalığı İnfeksiyon ile ilişkili: Tüberküloz Bakteriyal menenjit/ensefalit Viral menenjit/ensefalit Pnömosistis karini Fungal (histoplazmosis, aspergilosis) Parazitler (toksoplazmosis) İnfiltratif/İnflamatuvar: Primer hipofizit Lenfositik Granülomatöz Ksantomatöz Sekonder hipofizit Sarkoidozis Histiositozis X İnfeksiyonlar Wegener granülomatosis Takayasu hastalığı Hemokromatosis Fonksiyonel: Nütrisyonel Kalori kısıtlaması Malnütrisyon Aşırı egzersiz Kritik hastalıklar Akut kritik hastalıklar (sepsis, kafa travması akut faz) Kronik böbrek yetmezliği Kronik karaciğer yetersizliği İlaçlar Anabolik steroidler Glukokortikoid fazlalığı GnRH agonistleri Estrojen Dopamin Somatostatin analogları İdiyopatik: Klinik Özelikler Klinik bulgular eksik olan hormona, hormon eksikliğinin derecesine ve ortaya çıkış zamanına göre değişir. Hipofiz kompresyonuna bağlı gelişen hipopituitarizmde hormon yetmezliği sıralaması zaman içinde genellikle GH, FSH, LH, TSH ve ACTH yetmezliği şeklinde gerçekleşir. Ancak lenfosittik hipofizitte izole ACTH veya TSH ilk eksilen hormonlar olabilir. Kafa travmasına bağlı hipopituitarizmde de izole hormon eksiklikleri daha sık görülmektedir. Çocukluk çağında başvuru nedeni büyüme geriliği iken, erişkinde hipogonadizm en erken semptomdur. 38 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Eksilen ön hipofiz hormonlarına bağlı semptom ve bulgular aşağıda özetlenmiştir: ACTH eksikliği (sekonder adrenal yetmezlik) Akut: Güçsüzlük, baş dönmesi, bulantı, kusma, ağır eksikliklerde vasküler kollaps, hipotansiyon, hiponatremi, erişkinde nadiren hipoglisemi Kronik: Güçsüzlük, solukluk, iştahsızlık, kilo kaybı, hipotansiyon, hiponatremi *(Minerokortikoid sentezi ACTH ile regüle edilmediği için sekonder adrenal yetmezlikte aldosteron eksikliği görülmez. Bu nedenle hastada hiponatremi ile birlikte hiperkalemi olması primer adrenal yetmezliği düşündürmelidir) TSH eksikliği Çocuklarda: büyüme gelişme geriliği, mental gelişim bozuklukları Erişkinlerde: halsizlik, soğuk intoleransı, kabızlık, saç dökülmesi, kuru cilt, kognitif bozukluklar ve mental yavaşlama, kilo alımı, bradikardi GH eksikliği Çocuklarda: büyüme ve gelişme geriliği Erişkinlerde: anormal vücut kompozisyonu, azalmış kas kitlesi ve gücü, halsizlik, visseral obezite, azalmış kemik mineral yoğunluğu, hayat kalitesinde azalma, kognitif bozukluklar, hafıza problemleri, dislipidemi ve artmış kardiyovasküler risk faktörleri Gonadotropin (FSH/LH) eksikliği Çocuklarda: gecikmiş puberte Kadınlarda: menstrüel bozukluklar (oligo/amenore), meme atrofisi, infertilite Erkeklerde: erektil disfonksiyon, kas kitlesinde azalma, libido kaybı, infertilite, seksüel kıllarda azalma Her iki cinste de kemik mineral yoğunluğunda azalma tespit edilir. Prolaktin eksikliğine bağlı klinik semptom ve bulgular henüz tanımlanmamıştır. Ancak Sheehan sendromunda olduğu gibi, PRL eksikliği doğum sonrası laktasyon yetmezliğine yol açar. Tanı Hipopituitarizm (hipofizer apopleksi ve Sheehan sendromu gibi durumlar dışında) genellikle yavaş bir gelişim gösterir. Subklinik formlar kolaylıkla gözden kaçabilir. Tanıda, hormon eksikliklerine ait yukarıda belirtilen belirti ve bulguları olan hastalarda şüphelenmek ve hipotalamo-hipofizer hastalıklar açısından nedene yönelik hikaye en önemli basamaklardır. Bu nedenle hipotalamik ve hipofizer kitle hikayesi, hipofiz ve komşu bölgelerin cerrahi hikayesi, özellikle şuur kaybına neden olan ve/veya hospitalizasyon gerektiren kafa travması hikayesi, menenjit ve ensefalit hikayesi olan, kraniyal radyoterapi öyküsü, doğum sırasında aşırı kanama ve/veya laktasyon olmaması hikayesi olan ve kraniofasiyal anormallikleri olan hastalar hipofiz bezi yetersizliği yönünden yüksek riskli hastalardır ve hormon eksiklikleri açısından değerlendirilmelidir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 39 Hipopituitarizmin tanısında en önemli basamak hipofiz hormon eksikliklerinin tespit edilmesidir. Tablo 1 ve Tablo 2’de özetlenen etiyolojilere yönelik görüntüleme (özellikle hipotalamo-hipofizer bölgenin MR ile görüntülenmesi), genetik ve etiyolojiye yönelik ek laboratuvar tetkikler tanı için gereklidir. Ancak bu bölümde hipofiz hormon eksikliklerinin tanısında kullanılan bazal hormon düzeyleri ve dinamik endokrin testler (stimulasyon testleri) ile ilgili tanı kriterleri özetlenecektir: Laboratuvar değerlendirme bazal trofik (hipofizer hormonlar) ve hedef endokrin bez hormonlarının eşzamanlı ölçümü ile başlamalıdır: • • • • • TSH - serbest T4 (sT4) ACTH - kortizol GH - IGF-1 FSH, LH - E2 (kadında), testosteron (erkekte) PRL Prensip olarak santral hormon eksikliklerinin (sekonder veya tersiyer eksiklikler) tanısında hem bazal hipofiz hem de hedef bez hormon düzeylerinin düşük saptanması gereklidir. Ancak özellikle ACTH ve GH eksikliklerinin tanısında bazal hormonlar genellikle yeterli olmaz ve kesin tanı için stimulasyon testlerine ihtiyaç vardır. Erişkin hastalarda TSH ve gonadotropin eksikliklerinde bazal trofik hormon ve hedef endokrin bez hormonlarının eşzamanlı ölçümü çoğunlukla tanı için yeterlidir ve rutin klinik pratikte TSH ve gonadotropin eksikliği tanısında stimulasyon testleri artık kullanılmamaktadır. TSH eksikliği: • sT4 düzeyi düşük, TSH düzeyi düşük veya uyumsuz olarak normal ise TSH eksikliği tanısı konulur. FSH/LH eksikliği (Hipogonadotropik hipogonadizm) • Erkeklerde düşük testosteron, premenopozal kadınlarda düşük estradiol düzeyine düşük veya normal gonadotropin düzeylerinin eşlik etmesi ile tanı konulur. Menstrüel siklusu normal olan bir kadında hipofiz-gonad aksının değerlendirilmesi önerilmez. Postmenopozal kadınlarda yüksek olması beklenen gonadotropin düzeylerinin, düşük saptanması gonadotropin yetersizliğini düşündürür. Hiperprolaktineminin bir hipogonadizm nedeni olduğu unutulmamalıdır. ACTH eksikliği ACTH ve kortizol salınımı pulsatil olup karakteristik bir diurnal ritm izler. Normal bazal koşullarda (sabah saat 6.00 ile 8.00 arası) ölçülen düşük kortizol düzeyine, uygunsuz normal veya düşük ACTH düzeyinin eşlik etmesi, ACTH rezervinin azaldığını gösterir. Sabah ölçülen serum kortizol düzeyi 18 μg/dl ve üzerinde ise hipotalamo-hipofiz aksın intakt olduğu, 3 μg/dl altında bir kortizol düzeyi ise adrenal yetmezliğin kesin kanıtı olduğu olarak ifade edilir. 3-18 μg/dl arasındaki kortizol değerlerinde dinamik testlerin yapılması önerilir. ACTH rezervini değerlendirmek için kullanılan dinamik testler aşağıda özetlenmiştir. 40 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU 1. İnsulin tolerans testi (İTT): İTT hipotalamo-hipofiz-adrenal aksın ve GH rezervinin değerlendirilmesinde “altın standart” olarak kabul gören bir testtir. Mutlaka hekim gözetiminde yapılmalıdır. Hastanın damar yolu açılır ve gereğinde kullanılmak üzere hazırda %20-50’lik glukoz solüsyonu bekletilir. Glukoz ve kortizol için -15. dakika ve 0. dakika (test öncesi) kan örnekleri alınır. 0.1-0.15 U/kg i.v. bolus regüler insülin verilir. Kortizol için semptomatik hipoglisemi sağlanıncaya kadar 15 dakikada bir kan örneği alınmalıdır. Hipoglisemi genelde 30-45. dakikalar arasında gelişir. Eğer hipoglisemi sağlanamazsa kristalize insülin intravenöz olarak tekrarlanabilir. Hipoglisemi geliştiğinde test sonlandırılır, hastaya oral veya iv glukoz verilir. Glukoz verildiği anda ve 15. Dk da kortizol ölçümüne devam edilir. Hipotalamo-hipofizer aksın normal olduğunu söyleyebilmek için hipoglisemi sonrasındaki pik kortizol değeri 18-20 μg/dl ve üzerinde olmalıdır. Kardiyovasküler hastalığı veya epilepsisi olanlarda ITT kontrendikedir. 2. ACTH stimülasyon testi: Standart ACTH stimülasyon testi: 250 μg ACTH (cosyntropin) i.v. olarak verilir ve serum kortizol düzeyi 0., 30. ve 60. dakikalarda alınan kan örneklerinde ölçülür. 18 μg/dl ve üzerinde ölçülen kortizol değerleri ACTH rezervinin iyi olduğunu gösterir. Kortizol cevabı yeterli demek için pik kortizol değerinin 20 μg/dl ve üzeri olarak da kabul edenler vardır. ACTH stimulasyon testi adrenal bezin fonksiyonel durumunu direk, hipotalamo-hipofizer aksı ise indirekt olarak değerlendirir. Yeni ACTH yetmezliği gelişmiş vakalarda (ACTH eksikliğinin ilk 4 haftası) adrenal bezlerde henüz atrofi gelişmediği için dışardan verilen ACTH’ya kortizol cevabı yeterli olabilir ve bu vakalar atlanabilir. Düşük doz (1 μg) ACTH stimülasyon testi: Verilen 250 μg ACTH suprafizyolojik bir doz olduğu için subklinik hipofizer ve adrenal yetmezlik vakaları için düşük doz (1 μg) ACTH stimulasyon testi gündeme gelmiştir. Düşük doz ACTH stimulasyon testinin hipotalamo-hipofiz-adrenal aksın değerlendirmesinde daha duyarlı olduğu gösterilmiştir. Hazır 1 μg ACTH preparatı olmadığı için 250 μg ACTH’nın dilüe edilerek hazırlanması gereklidir. Hazırlanan solüsyon buzdolabında 1 ay kadar saklanabilir. Standart ACTH testi gibi iv olarak verilip serum kortizol düzeyi 0., 30. ve 60. dakikalarda alınan kan örneklerinde ölçülür. Pik kortizol değeri 18 μg/dl ve üzerini normal cevap gibi kabul edenler varsa da testin özgüllüğünü (spesifitesini) artırmak için tanısal pik değerin 12.5 μg/dl olması gerektiğini gösteren çalışma ülkemizden yayınlanmıştır (8). 3. Glukagon Stimülasyon testi (GST): GH eksikliği tanısında kullanılan GHRH’nın dünyanın birçok ülkesinde üretilmemesi nedeniyle son yıllarda bu teste ilgi artmıştır. ACTH ve GH eksikliklerinin, İTT’de olduğu gibi birlikte değerlendirilebilmesi GST’nin avantajıdır. Bu nedenle İTT’nin yapılamadığı durumlarda ACTH ve GH eksikliğinin tanısında GST güvenle kullanılabilmektedir. Glukagon subkutan veya intramuskuler yoldan uygulandığında ACTH salgısını uyararak HPA aksın değerlendirilmesini sağlamaktadır fakat ACTH stimulasyon ve İTT’ye göre zayıf (özgüllüğü daha düşük) bir HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 41 testtir. Ancak uygun tanısal cut-off değerler kullanılarak (ideali her merkezin kendi laboratuvar ve populasyonuna uygun cut-off belirlemesi) testin tanısal gücü artırılabilir. Bir gecelik açlığı takiben 1 mg glukagon sk veya im yapılıp, uygulama öncesi ve enjeksiyondan sonraki 90-120-180-210-240. dakikalarda kan alınır. En sık yan etki bulantıdır ve daha az sıklıkta kusma ve karın krampları yapabilir ancak genel olarak tolerabilitesi iyidir ve önemli bir kontrendikasyonu yoktur. Literatürde pik kortizolun 18 μg/dl ve üzerini normal cevap olarak kabul edenler vardır ancak bu cut-off değerde testin özgüllüğü oldukça düşüktür. Ülkemizden sağlıklı gönüllülerde yapılan bir çalışmada GST’nin tanısal cut-off değerini 9.1 μg/dl ve üzeri olarak alırsak testin tanısal gücünün belirgin bir şekilde arttığı gösterilmiştir (8). 4. Metirapon testi: Metirapon 11-deoksikortizolü kortizole çeviren 11-b hidroksilaz enzimini inhibe eder. Normal kişilerde bu enzimin inhibisyonu ile kortizol düzeyi azalır, 11-deoksikortizol düzeyi ise 7 μg/dl ve üzerinde bir artış gösterir. Düşük kortizol düzeyi ACTH sekresyonunu artırır. Artmış 11-deoksikortizol glukokortikoid aktivitesi olmadığından ACTH’yı baskılayamaz. ACTH rezervi olmadığı durumlarda ise 11-deoksikortizol düzeyinde yeterli artış olmaz. Metirapon testinde yeterli enzim inhibisyonu olduğunu söyleyebilmek için test sonunda kortizol düzeyi 5 μg/dl’nin altında olmalıdır. Metirapon ülkemizde yoktur. GH eksikliği Erişkinde GH eksikliğinin tanısı ilgili bölümde detaylı olarak anlatılacaktır ve kullanılan testler bu bölümde başlıklar halinde belirtilecektir. GH eksikliği tanısı için hipotalamo-hipofizer hastalığı ve bir veya daha fazla hipofizer hormon eksikliği olan erişkinlerde bir GH stimulasyon testi gerekirken, izole GH eksikliği düşünülenlerde tanı için iki testin gerekli olduğu kabul edilmektedir. GH eksikliği tanısında kullanılan testler aşağıda sıralanmıştır: 1.İTT 2. Kombine GHRH + arginin testi 3. Glukagon stimülasyon testi 4. Kombine GHRH + GHRP-6 testi 5. Arginin stimülasyon testi Erişkinde GH eksikliğinin tanısında IGF-1 düzeyinin ölçülmesi de tanısal olmamakla birlikte yardımcı olabilir. Ancak malnutrisyon, karaciğer hastalıkları, diabetes mellitus, hipotiroidizm gibi durumların düşük IGF-1 düzeyine neden olduğu unutulmamalıdır. GH eksikliği tanısında, IGF-1 düzeyi genç erişkinlerde daha yararlıdır. Yaşın ilerlemesi ile IGF-1 düzeyinin GH eksikliğinde azalmış olarak bulunması daha düşük olasılık olduğu ve 65 yaş üzerinde, ağır GH eksikliği olanların sadece %17’sinde IGF-1 düzeyinin normal değerlerin altında olduğu gösterilmiştir. 42 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Tedavi Hipopituitarizmde tedavi 1) altta yatan nedene yönelik ve 2) hormonal eksikliğe yönelik olarak iki başlık altında incelenebilir. Bu bölümde hormon eksikliklerinde yapılan replasman tedavisi ana hatları ile özetlenecektir. Hipopituitarizmde hormon replasman tedavisi fizyolojik hormon salgısını taklit edecek ve homeostazı sağlayacak şekilde verilmelidir. Tedavide GH ve fertilite sağlanması için kullanılan gonadotropinler dışında hedef endokrin bez hormonları kullanılır. Her hipopituitarizmli hasta, hastalığı ve tedavisi konusunda bilgilendirilmeli ve eğitilmelidir. ACTH yetersizliği olan hastalar, hastalıklarını tanıtan bilgiyi içeren kimlik, kolye veya künye taşımalıdır. Stres durumlarında glukokortikoid replasman dozunun arttırılması gerektiği hastaya söylenmeli ve hasta bu konuda eğitilmelidir. ACTH eksikliği ile birlikte TSH eksikliği de olan hastalarda, adrenal kriz gelişmemesi için, öncelik ACTH eksikliğinin tedavisine verilmelidir. Hipopituitarizmde hormon replasman tedavisi tablo 3’te özetlenmiştir Tablo 3. Ön hipofiz bezi yetersizliğinde hormon replasman tedavisi Hormon eksikliği Replasman Doz GH ACTH GH Hidrokortison veya Prednisolon 0.2-0.6 mg s.c. akşam 10 mg sabah, 5 mg öğle, 5 mg akşam üstü 5 mg sabah (gerekirse 2.5 mg aksam) TSH L-tiroksin 75-150 μg / gün Kadın Konjüge estrojen veya Estradiol valerate Transdermal estradiol 0.625-1.25 mg /gün oral 1-2 mg/gün oral 25-100 μg/24 saat Erkek Testosteron 250 μg i.m. 2-3 haftada bir veya 50100 mg/gün transdermal jel gün transdermal jel Gonadotropinler **(Yukarıda belirtilen dozlar hastanın kliniğine ve serum hormon düzeyine göre titre edilir ve her hasta için optimal idame doz belirlenir.) Kaynaklar 1. Regal M, Paramo C, Sierra SM, et. al. Prevalence and incidence of hypopituitarism in an adult Caucasian population in northwestern Spain. Clin Endocrinol (Oxf ) 2001; 55:735-740. 2. Vance ML. Hypopituitarism. N Engl J Med 1994; 330:1651-1662. 3. Schneider HJ et al. Hypothalamopituitary dysfunction following traumatic brain injury and aneurysmal subarachnoid hemorrhage: a systematic review. JAMA 2007 298 1429-1438. 4. Schneider HJ et al. Hypopituitarism. Lancet 2007 369 1461-70. 5. Tanrıverdi F, Unluhızarci K., Kocyiğit İ., et al. Brief communication: pituitary volume and function in competing and retired male boxers. Ann Intern Med 2008 148 827-831. 6. Tanrıverdi F, Unluhizarci K, Coksevim B, et. al. Kickboxing sport as a new cause of traumatic brain injury-mediated hypopituitarism. Clin Endocrinol (Oxf ) 2007; 66:360-366. 7. Tanrıverdi F, Dokmetas HS, Kebapcı N, et al. Etiology of Hypopituitarism in Tertiary Care Institutions in Turkish Population: Analysis of 773 Patients from Pituitary Study Group Database. Endocrine. 2013 Dec 24 (Epub). 8. Karaca Z, Ayhan L, Tanrıverdi F, et al. The comparison of low and standard dose ACTH and glucagon stimulation tests in the evaluation of hypothalamo-pituitary-adrenal axis in healthy adults. Pituitary. 14:134-140, 2011. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 43 ERİŞKİNDE BÜYÜME HORMONU (BH) TEDAVİSİ Erişkinde Büyüme Hormonu Eksikliği (BHE) artık iyi tanımlanmış ayrı bir klinik sendrom olarak kabul edilmektedir. Erişkinde BHE substrat metabolizması, vücut kompozisyonu, lipid profilinde olumsuz değişikliklere, kardiyovasküler mortalite ve diğer risk faktörlerinde artışa, kemik mineral dansitesinde azalmaya, psikososyal fonksiyonlarda BH tedavisi ile düzelen değişikliklere yol açar. Büyüme Hormonu tedavisi çocuklarda; BHE, Turner ve Noonan sendromu, renal yetersizlik, short stature homeobox (SHOX) yetersizliği, Prader-Willi sendromu, idiopatik kısa boy, gestasyonel yaşa göre küçük doğum boyutları olan ve normal büyüme persantilinin yakalanamadığı çocukların tedavisinde kullanım için onay almıştır. BHE olan erişkinlerin tedavisi ise giderek artan klinik deneyim ile birlikte 1996’dan beri devam etmektedir. Genel olarak bakıldığında BH tedavisi güvenilir gibi gözükmekle birlikte, glukoz intoleransı, pituiter/hipotalamik tümör rekurrensi, ve kanser gibi bazı alanlardaki risk nedeni ile uzun dönem takip gerektirmektedir. Vücut kompozisyonu, kemik sağlığı, kardiyovasküler risk faktörleri, yaşam kalitesi üzerinde BH’nin yararları gösterilmiş olmasına rağmen, kardiyovasküler olaylar ve mortalitedeki azalmanın kanıtlanması gereklidir. Ayrıca tedavi masrafları halen yüksektir. Erişkinde BHE tanımlanması: Erişkinde BHE 3 alt grupta incelenebilir (Tablo 1). 1. Çocuklukta başlayıp erişkin dönemde devam eden BHE 2. Yapısal lezyon veya travmaya sekonder gelişen BHE 3. İdiopatik BHE Erken dönemde ortaya çıkan transkripsiyon faktörlerindeki mutasyonlar genellikle çoklu hormon yetersizliklerine yol açar iken, diğer nedenler izole yetersizliklere neden olabilir. Bilinen mutasyonu, çoklu hormon yetersizliğine yol açan embryopatik lezyonları, geri dönüşümsüz yapısal lezyon ya da hasar olmayanlarda, çocukluk döneminde başlayan BHE olan ve BH tedavisi için aday olarak kabul edilen bireylerin erişkin boya ulaştıktan sonra BHE için tekrar test edilmesi önerilmektedir. Hemen tüm serilerde çocukluk dönemindeki BHE’de saptanan neden idiopatiktir. Ancak çocuklukta idiopatik BHE saptanan bireyler erişkin dönemde yeniden değerlendirildiğinde idiopatik BHE hastalarının provokatif testlerde normal yanıt verdiği gözlenmiştir. Bu hastaların aksine, çocuklukta organik bir lezyona (kitle, hipofizer cerrahi, radyoterapi) bağlı BHE olan bireylerin genç erişkinde yeniden normal BH statusuna dönmesi ise çok enderdir. Genetik defektleri olanlar aynı şekilde erişkin dönemde normal BH statusuna dönmemektedir. 44 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Tablo 1. Erişkinde BHE nedenleri Konjenital - Genetik -Transkripsiyon faktör defektleri (PIT-1, PROP-1, LHX3/4, HESX-1, PITX-2) -GHRH reseptör gen defektleri -GH sekretogog reseptör gen defektleri -GH gen defektleri -GH reseptör/post reseptör defektleri - Beyin yapısal defektleri ile birlikte -Korpus kallozum agenezisi -Septo-optik displazi -Empty sella sendromu -Holoprosensefali -Ensefalosel -Hidrosefali -Araknoid kist - Orta hat yüz defektleri ile birlikte -Yarık dudak/damak -Tek santral kesici Kazanılmış -Travma (Perinatal/postnatal) -Santral sinir sistemi enfeksiyonları - Hipotalamus veya pituiter tümörler -Pituiter adenom -Kraniopharyngiom -Rathke kleft kisti -Gliom/astrositom -Germinom -Metastatik - İnfiltratif/granulomatöz hastalıklar -Langerhans hücreli histiositoz -Sarkoidoz -Tüberküloz -Hipofizit -Kranial radyoterapi -Hipofiz ya da hipotalamus cerrahisi -İnfarktüs (Spontan ya da Sheehan) -İdiopatik Erişkinde BHE’ye yol açan en sık neden hipofizer adenom veya adenomun cerrahi ya da radyoterapi (RT) ile tedavi edilmesidir. Makroadenomlarda %30-60 bir ya da daha fazla ön hipofiz hormonlarında yetersizlik ortaya çıkar. Hipopituitarizm için olası mekanizma hipofizer stalktaki portal damarların kompresyonudur. Cerrahi sonrasında hastaların %50’sinde eksik olan hormonların en az bir tanesinde düzelme gözlenir. Postoperatif görüntülemede tümör yok, patolojik olarak invazivlik saptanmamış ise düzelme şansı daha yüksektir. Gonadotropin, ACTH ve TSH’a göre BH düzelmesi daha nadirdir. Hipofizer fonksiyonlardaki düzelme genellikle hemen cerrahi sonrasında gözlenmektedir. RT’den sonra BHE ortaya çıkması hastanın genç olması, RT’den sonra geçen sürenin HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 45 uzunluğu, dozun miktarı ile ilişkilidir. 40 Gy üzerindeki dozlarda ve 10 yıldan sonra konvansiyonel fraksiyonel RT’den sonra %50 oranında BHE ortaya çıkma riski mevcuttur. Travmatik beyin hasarı ve subaraknoid kanama sonrasında BHE ve çeşitli derecelerde geçici ya da kalıcı hipopituitarizm %25’den fazla vakada ortaya çıkabilir. Hipofiz fonksiyonları hastaneye başvuruda ve belirli aralıklarla sonrasında test edilmelidir, zaman içerisinde değişiklikler ortaya çıkabilir. Boksörler gibi kronik, tekrarlayıcı, hafif kafa travmasına maruz kalanlarda hipopituitarizm gelişme riski mevcuttur, ancak ne zaman gelişeceği net değildir. Erişkin dönemde idiopatik BHE çok enderdir, kabul edilebilir kesin bir kriteri olmamakla birlikte, BH’nin patolojik olaylardan ilk etkilenen hormon olması önemlidir. Trunkal obezite gibi düşündüren bulguların yokluğunda tek bir BH uyarı testine yanıtın yanlış pozitiflik oranı yüksek olduğundan, 2 farklı testin yapılması önerilmektedir. Düşük IGF-1 varlığı tanının doğru olma olasılığını artırır. Erişkinde BHE tanısı Klinik bulgular • Yağ kitlesinde göreceli artış (trunkal obezite, bel-kalça oranında artış) • Kas kitlesinde göreceli azalma • Enerjide azalma, halsizlik, terlemede azalma • Yaşam kalitesinde azalma • Emosyonel bozukluk, depresyon Dinamik testler BH salgısının epizodik olması nedeni ile BH düzeyi için birkaç örnek alınması gereklidir, ancak pratik olmaması nedeni ile provokatif testler yaygın olarak kullanılmaktadır. Panhipopituitarizm olasılığı nedeni ile, testlere başlamadan önce diğer hormonlar da değerlendirilmeli, varsa hormon eksiklikleri replase edilmelidir. • İnsulin tolerans testi (İTT) altın standart test olarak kabul edilmektedir, ancak kardiyovasküler problemleri veya nöbet geçirme öyküsü olanlarda kontrendikedir. Pik BH <3 ng/ml tanı koyulur. Ancak tanı için kullanılan eşik değerler adolesan, erişkin ve yaşlılarda farklılık göstermektedir. Farklı hasta populasyonları için farklı eşik değerlerin kullanılması gereklidir. • Kombine Arginin+GHRH testi genellikle iyi tolere edilmesi, hipoglisemiye yol açmaması nedeni ile son yıllarda hipofizer kaynaklı BHE’de daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak RT gibi hipotalamik kaynaklı BHE’de, GHRH’nin direk hipofizi uyarması nedeni ile yanlış normal BH yanıtına yol açabilir. • Klonidin-Levodopa • Ghrelin mimetik BH sekretogogları (GHRP-2,6) ticari olarak bulmak pek mümkün değildir. • Glukagon testi, GHRH’ye ulaşılamıyor ya da İTT kontrendike ise uygulanabilir. Gecikmiş yanıt söz konusudur, BH düzeyleri 3 saat süre ile takip edilmelidir. Obezite yanıtı etkileyebilir. Endojen insülin salgılanmasına sekonder BH salgısı uyarılabilir, gecikmiş hipoglisemiler olabilir. 2.5- 3.0 μg/l BHE için spesifik kabul edilmektedir. 46 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Üç veya daha fazla hipofiz hormon eksikliği ile birlikte IGF seviyesinin <84 ng/ml olması BH eksikliği için belirleyici olabilir. IGF-1 seviyesinin normal olması erişkin BHE’yi ekarte ettirmez fakat BH eksikliği tanısı için prokavatif testi zorunlu kılar. Yani IGF-1 seviyesi erişkin BH eksikliğinin teşhisi için iyi bir marker değildir. VKİ arttıkça, çeşitli uyaranlara karşı BH yanıtı bozulacaktır, BHE varlığında bile IGF-1 düzeyi yüksek bulunacaktır. Bununla birlikte saptanmış IGF-1 düşüklüğü, katabolik durumların yokluğunda (karaciğer hastalığı, kötü kontrollü diyabet ve oral östrojen tedavisi) önemli derece BH eksikliği için güçlü bir bulgudur ve tedaviden fayda görebilecek hastaların tespitinde faydalı olabilir ve dolayısıyla BH uyarı testlerini yapmayı gerektirir. Çoklul hormon eksiklikli yapısal lezyonu olan ve genetik kökeni kanıtlanmış çocuklarda BH eksikliği geri dönüşümsüz olduğundan BH tedavisine ara verildikten en az 1 ay sonraki düşük IGF-1 düzeyi herhangi bir ek teste ihtiyaç duymaksızın BH eksikliğinin devam ettiğinin bir göstergesidir. Olası endojen yanıtın baskılanmasının önlenmesi amacı ile BH tedavisi kesildikten en az 1 ay sonrasında testler planlanmalıdır. Pediatrik dönemden erişkin bakıma geçiş dönemi BH statusunun yeniden değerlendirilmesi için en uygun dönemdir. 3 ya da daha fazla hipofizer aks eksikliğinin varlığı BH eksikliğini güçlü bir şekilde gösterir ve bu durumda BH uyarı testi yapılması şart değildir. Kalıcı BHE için aday bireyler çoklu hormon yetersizliği ve normalden düşük IGF-1 düzeyleri olan hastalardır ve aşağıdaki durumlar ile ilişkilidir: 1. Sellar ya da suprasellar bölgede radyolojik olarak kanıtlanmış konjenital anomali 2. Kazanılmış hipotalamo-pituiter hastalık (kraniopharyngioma) 3. HPA tutan lezyonların cerrahisi veya radyoterapisi 4. BH sekresyonunu etkileyen kanıtlanmış genetik/moleküler defektler Erişkinde BHE’nin Sonuçları ve BH Tedavisinin Yararları BHE tedavisinin yararları başlıca 4 ana başlık altında incelenebilir. 1. Vücut kompozisyonu BH tedavisinden elde edilen en sabit yanıtlardan biri lipolizin artmasıdır. BH tedavisi öncesinde hastaların yağ kitlesi özellikle visseral bölgede artmış olarak gözlenirken, BH tedavisinin başlangıcından özellikle 6 ay sonrasında visseral yağ dokusunda azalma olduğu gösterilmiştir. Tedavi edilmemiş BHE olan vakalarda vücut kas kitlesinde azalma meydana gelmekte, BH ile kas kitlesinde artma olmaktadır, ancak değişim yağ dokusuna göre daha azdır. Tüm çalışmalarda olmamakla birlikte, bazı çalışmalarda egzersiz kapasitesi ve fiziksel performansın geliştiği, özellikle maksimal oksijen tüketimi ve maksimum iş kapasitesinin anlamlı arttığı kanıtlanmıştır. Tedavi edilmemiş BHE olan vakaların incelenmesinde ekstraselüler sıvı volümünde rölatif azalma olduğu saptanmıştır. Uzun süreli tedavi ile ekstraselüler sıvı volümünde artış yaklaşık 1 kg. dır. Distal nefronda sodyum tübüler reabsorbsiyonu artar, plazma renin aktivitesi artar, beyin natriüretik peptid düzeyleri azalır. Glomerüler filtrasyon oranı, renal plazma akımı, proksimal tübül sodyum reabsorbsiyonunda bir değişiklik olmaz. Etkiler doz ile ilişkilidir, yüksek dozda BH peripheral ödeme yol açabilir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 47 2. Kemik sağlığı Bir çok çalışmada erişkinde BHE olan bireylerde BMD’nin ortalamanın 1 SD altında olduğu gösterilmiştir. BHE’nin başlangıç yaşı osteopenin ciddiyetini etkilemektedir. 30 yaşından genç hastalar en ağır osteopeniye sahip iken, 30-45 yaşlarında orta derece osteopeni mevcuttur, 60 yaşından sonra ise durum BHE olmayan kontrollerden farklı değildir. Erişkin dönemde başlayan BHE’de %20, çocuklukta başlayan BHE’de %35 oranında T-skor < 2.5 saptanır. BHE olmayan populasyona göre kırık riski 2-5 kat artmıştır. Kemik formasyon ve rezorbsiyon marker düzeyleri değişken olması nedeni ile rutin klinik pratikte önerilmemektedir. BH tedavisi kemik formasyonu ve rezorbsiyonunu birlikte uyarmaktadır, kemik üzerinde anabolik etkisi vardır. 12 aylık tedavi öncesinde BMD artmaz, ancak 18-24 aylık tedavi sonrasında BMD’de %4-10’luk artış özellikle vertebra bölgesinde ortaya çıkar. Kemik mineral kaybının en ağır olduğu hastalarda (z-skor<2) tedaviden en fazla yanıt alınır. Erkekler BH tedavisine kadınlardan daha iyi yanıt verir. Total vücut BMD 10 yıllık BH tedavisi süresince artmaya devam eder, ancak kalça üzerindeki etkileri 5 yıldan sonra plato çizer. Erişkinde BHE olan hastalarda uzun süreli BH replasman tedavisinin kırık oranı üzerindeki etkilerini araştıran kontrollü çalışmalar halen bildirilmemiştir. Kalıcı BHE saptandıktan sonra çocukluktan erişkinliğe geciş peryodu boyunca tam bir iskelet kas maturasyonu elde etmek için erişkin boya ulaşıldıktan sonra BH tedavisine devam edilmelidir. BHE olan hastalarda tedaviye başlamadan önce ve sonrasında en az 2 yılda bir DEXA ölçümleri alınmalıdır. 3. Kardiyovasküler risk faktörleri BHE olan hastalarda tanımlanmış olan kardiyovasküler risk başlıca dört fizyopatolojik süreç ile ilişkilidir. Hipertansiyon, inflamasyon, dislipidemi ve insülin rezistansı. Ağır BHE olan vakalar daha hipertansif olmaya eğilimlidir, bu durum stres ve/veya egzersize verilen bozulmuş vazodilatasyon yanıtı ile sonuçlanır. BH tedavisi vasküler endotel fonksiyonunu iyileştirir, arteryel stiffness azalır, büyük çalışmalarda BH replasmanının kan basıncında hafif azalmaya yol açtığı gösterilmiştir. BHE’de inflamatuar belirteçler artar iken, BH tedavisi ile CRP azalır. BHE olan erişkinlerin %26-45’de total kolesterol, LDL kolesterol, Apolipoprotein B-100 artmış, HDL kolesterol azalmıştır. BH başlandıktan sonra çalışmaların çoğunluğunda HDL kolesterol seviyelerinde artma olur iken total ve LDL kolesterol azalır. BH tedavisi ile arteryel intima media kalınlığında azalma olmaktadır, ancak kardiyovasküler sonuçlar üzerindeki etkiler henüz tam olarak analiz edilmemiştir. Kardiyak fonksiyonlarda ise kardiyak output ve stroke volümde, sol ventrikül kitlesinde artış, diyastolik fonksiyonlarda düzelme gözlenir. BH replasmanının insülin rezistansı üzerindeki net etkisini tahmin etmek güçtür. BH yağ kitlesini azaltırken, artan IGF-1 insülin duyarlılığını artırır. Ancak BH’nun karaciğer ve diğer dokular üzerinde insülin antagonisti etkileri de vardır. Plasebo kontrollü çalışmaların metaanalizinde BH’nun açlık glukozu ve insülin düzeylerinde artışa yol açtığı gösterilmiştir. 4. Yaşam kalitesi BHE olan hastalarda BH tedavisi hastaların çoğunluğunda yaşam kalitesini artırır. Yaşam kalitesinde olan olumlu değişiklikler BH replasmanının ilk 3 ayında başlar ve en fazla düzelme tedavinin ilk yılında gözlenir. 48 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Hipopituitarizmli hastalarda ortaya cıkan prematür mortalitede BH’nun da rol oynadığı düşünülmektedir, ancak BH tedavisi ile mortalitede azalma gösterilememiştir. Prematür mortalite nedenleri kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıklardır. Özel bir hasta grubu olan önceden akromegalisi olup tedavi sonrasında BH yetersizliği ortaya çıkan hastalarda yapılan çalışmalarda karışık sonuçlar elde edilmiştir. Bazı çalışmalarda vücut kompozisyonu ve yaşam kalitesinde düzelmeler gözlenirken, diğerlerinde çok az yarar gösterilmiştir. Erişkinde BH Tedavisi ile İlişkili Yan Etkiler ve Riskler Yapılan çalışmalarda BH replasman tedavisinde doz arttırıldıkça yan etkilerin arttığı gösterilmiştir. Doza bağlı yan etkilerin en önemlisi sıvı retansiyonu ile ilişkilidir (%5-18), parestezi, eklem sertliği, periferik ödem, artralji ve miyaljiyi içermektedir. Karpal tünel sendromuna %2 oranında rastlanmaktadır. Bu yan etkilere yaşlılarda, obezlerde ve kadınlarda daha sık rastlanıldığı bildirilmektedir. Yan etkiler genellikle doz azaltılınca kaybolmakta veya azalmaktadır. Sıvı retansiyonuna bağlı olarak bazı hastalarda kan basıncında artış görülebilir, uygun dozaj ile önlenebilir. İnsulin rezistansı ve tip 2 diabetes mellitus gelişimi nadirdir. Bu daha çok yaş, vücut kompozisyonu ve genetik yatkınlık ile ilgili olabilir. Uygun doz rejimleri ile risk azaltılabilir. Diğer yandan BH replasman tedavisinin risk faktörleri üzerine olumlu etkilerinden biri de insülin sensitivitesini arttırmasıdır. Bunları dikkate alarak BH replasmanı yapılacak diyabetik hastalarda antidiabetik tedavi iyi takip edilmeli ve gerektiğinde yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Retinopati BH replasman tedavisinde nadir görülen komplikasyonlardandır. Çocuklarda benign intrakraniyal hipertansiyon bildirilmiştir. Yaşlılarda ve yüksek doz BH verilenlerde nadiren jinekomasti rapor edilmiştir. Erişkinde BH replasman tedavisine bağlı olarak intrakranial ve ekstrakranial tümör rekürrensini gösteren bulgular en azından 10 yıllık tedavi dönemi için gösterilememiştir. Ancak aktif malignite mevcudiyetinde BH tedavisi kontrendikedir, malignitenin ilerlemesini hızlandırabilir. Erişkinlerde yapılmış olan iki büyük gözlemsel çalışmada (KIMS ve Hypopituitary Control and Complications Study-HypoCCS) IGF-1 düzeyleri normal yaş ile ilişkili referans sınırları içerisinde tutulduğunda, malignite ortaya çıkışının genel populasyondan daha yüksek olmadığı gösterilmiştir. Ancak bununla beraber, çocukluk çağı kanseri geçirip BH tedavisi almış bireylerde eğer radyoterapi alınmış ise BH’nun sekonder neoplazi gelişme olasılığını hafifçe artırdığını bildiren bazı veriler de mevcuttur. BH tedavisi sırasında sT4 ve serum kortizol seviyesinde azalma rapor edilmiştir. Bu açıdan tedavi sırasında sT4 seviyesi takip edilmeli, gerekirse T4 tedavi dozu arttırılmalıdır. Diğer yandan hipotalamo-hipofizer-adrenal aks BH replasman tedavisi öncesi iyi bir şekilde değerlendirilmeli, gerekirse glukokortikoid replasmanı yapılmalıdır. BH Tedavi Rejimleri Erişkin BH replasman tedavisinde, dozlar pediatrik hastalardan düşüktür. Ağırlığa bağlı rejimlerden daha çok doz bireyselleştirilmeli ve düşük dozda başlayıp klinik yanıt, yan etkiler ve IGF-1 yanıtına göre doz titrasyonu yapılmalıdır. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 49 BH doz düzenlenmesinde cinsiyet, östrojen durumu ve yaş göz önüne alınmalıdır. Dolaşan IGF1 düzeyinin%85’nin karaciğer kaynaklı olması nedeni ile, oral östrojen IGF-1 duzeylerinin uyarılmasını baskılamada daha büyük bir etkiye sahiptir ve genelde kadınlar aynı IGF-1 düzeyine ulaşmak için daha yüksek BH dozlarına ihtiyaç duyarlar. Bununla birlikte kadınlar ve erkekler benzer IGF-1 yanıtlarına ulaştırıldıklarında bile, BH’nun klinik son noktalar üzerinde (vücut yağı, LDL kolesterol seviyesi ve kemik döngüsü belirteçleri) etkileri kadınlarda hala körelmiş durumdadır. Oral östrojen replasman tedavisi alan kadınlar aynı IGF-1 düzeylerine ulaşmak için daha yüksek BH dozuna gereksinim duyarlar. Kadınlarda östrojen tedavisi kesildiğinde veya transdermal östrojen tedavisine geçildiğinde BH dozunun azaltılması gerekebilir. Yaşla birlikte BH replasman tedavisinin dozu azaltılmalıdır. BH erişkin replasman tedavisinde daha çok tercih edilen kişiye göre doz uygulaması rejimidir, ağırlığa göre doz ayarı yapılmamalıdır. Buna göre doz 0.6 -1.2 IU/gün = 200-400 μg/gün arasında uygulanır. Düşük doz başlanıp IGF-1’in yaşa göre normal değerleri kriter alınarak yan etkilere de dikkat edilerek doz arttırılabilir (100-200 μg /gün, 1-2 ayda bir). 0.7-3.5 mg/hafta gibi uygulanan düşük dozlar ile yan etkilerin daha az olduğu gözlenmiştir. BH sekresyonu normal olarak yaşla azalır ve yaşlı hastalar BH ile ilişkili yan etkilere daha hassastırlar. Dolayısıyla BH doz rejimlerine yaşlı hastalarda daha düşük başlanmalı ve daha uzun aralıklarla doz artırılmalıdır. Tam tersi geçiş dönemi veya genç erişkin dönemdeki hastalarda doz gereksinimleri daha yüksek olabilir. 30-60 yaşları arasındaki hastalar için başlangıc dozu 200-300 μg/gündür ve genelde bu doz yan etki ile ilişkili değildir. Günlük doz her 1-2 ayda bir 100-200 μg artırılır, amaç uygun klinik yanıta ulaşmak, yan etkilerden kaçınmak ve IGF-1 düzeyini yaş ile ilişkili referans aralığında tutmaktır. Sık kullanılan bir hedef IGF-1 için normal referans aralığın üst yarısına ulaşmaktır. Klinik yarar 6 ay veya daha fazla süre ile ortaya çıkmayabilir. 60 yaş üstü hastalarda daha düşük dozla başlanmalı (100-200 μg /gün) ve doz artırımı daha yavaş olmalıdır. Diyabet ya da glukoz intoleransı mevcut ise daha düşük dozlar tercih edilebilir (100-200 μg / gün). 30 yaş altı genç hastalar daha yüksek başlangıç dozundan (400-500 μg/gün) fayda görebilir. Pediatrik dönemden erişkin döneme geçmekte olan hastalar için daha yüksek dozdan başlamak uygun olabilir. Birkaç ayda bir doz artırıldıktan sonra idame dozlara ulaşıldığında, altı ayda bir düzenli takip yapılmalıdır. Yan etkiler değerlendirilmeli, IGF-1 seviyesi ölçülmeli, yılda bir lipid profili, açlık kan şekeri bakılmalıdır. Kemik dansitometrisi ölçüldükten sonra eğer bir anormallik söz konusu ise 1.5–2 yılda bir tekrar ölçümler yapılmalıdır. Tedavi başlangıcında diğer hipofiz hormonlarının (tiroid, adrenal, gonadal) eksikliği de gözden geçirilmeli, gerekirse onlara yönelik tedavi de yapılmalıdır. Tiroid hormon replasman tedavisi almakta olan hastalarda BH tedavisine başlandıktan sonra doz ayarlaması gerekli olacaktır. Bel çevresi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi de tedaviye yanıtın izlenmesinde ek bilgi sağlayabilir. Takip için yapılan öneriler büyük, kontrollü çalışmalardan daha çok klinik deneyime dayalıdır. 50 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU IGF-1 ölçümü erişkinde BH eksikliğinin tanısı için iyi bir gösterge olmamasına karşılık BH replasman tedavisinin takibinde ve monitorizasyonunda çok değerlidir. BH replasman tedavi süresi, istenilen hedefe varıldığında ve fayda sağlandığında tedavi kesilmeli midir sorusunun cevabı henüz net değildir. Bir yıllık BH replasmanı ile objektif ve beklenilen fayda sağlanmamışsa tedavi kesilmelidir. Çocuklukta başlayıp erişkin döneme geçen ve BH eksikliği olan hastalarda tedavi kesilmişse tekrar incelenip, somatik durumu ve diğer parametreler dikkate alınarak tedaviye tekrar başlanmalıdır. Bu safhada 200-500 μg/gün ile başlanır ve yaş-cinse spesifik IGF-1 değerlerine göre doz ayarlanır. Genellikle 2 mg/gün üzerindeki dozlara gerek kalmaz. Bu vakalarda 6 ayda bir IGF-1 seviyesi kontrol edilmelidir. IGF-1 yanıtlarının çocuk başlangıçlı grupta daha düşük olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. IGFBP-3 seviyesi ölçümü şu andaki bilgilere göre BH tedavisinin takibinde çok anlamlı değildir. Sonuç BH tedavisinin yararları BHE saptanan birçok erişkinde gösterilmiştir. Kritik nokta BHE mevcut olabilecek uygun adayların saptanmasıdır. Tedaviye başlamadan önce biyokimyasal testlerle BHE’nin kanıtlanması önem arz etmektedir. BH tedavisinin vücut kompozisyonu, egzersiz kapasitesi, iskelet bütünlüğü, lipid, yaşam kalitesi üzerinde olumlu etkileri kanıtlanmıştır. BH tedavisinin hipopituitarizm ile ilişkili artmış vasküler mortaliteyi geri döndürebileceği öne sürülmüş ancak kanıtlanmamıştır, kardiyovasküler endikasyon nedeni ile ilacın önerilmesi için eldeki veriler henüz yeterli değildir. Fraktür, klinik kalp hastalığı, kanser, mortalite ile ilişkili uzun dönem kontrollü çalışmalar halen mevcut değildir. Özellikle yaşlı erişkin hipopituitarizmli ve BH tedavisi alan hastalarda malignite gelişme riski yönünden daha uzun takip süreleri gereklidir. Yan etkilere dikkat edilerek uygun dozun bireysel olarak hesaplanması gereklidir. Hem istenmeyen etkiler, hem de fizyolojik yararlar yönünden periyodik takip uygun olacaktır. Kaynaklar 1. M. E. Molitch, D. R. Clemmons, S. Malozowski, G. R. Merriam, M. Lee Vance. Evaluation and Treatment of Adult Growth Hormone Deficiency: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline. J Clin Endocrinol Metab 96: 1587–1609, 2011 2. N.M. Appelman-Dijkstra, K.M J A Claessen, F. Roelfsema, A. M. Pereira, N. R. Biermasz. Long-term effects of recombinant human GH replacement in adults with GH deficiency: a systematic review. European Journal of Endocrinology 169 R1–R14. 3. A. Hazem, M. B Elamin, I. Bancos, G. Malaga, G.Prutsky, J. Pablo D, T. A. Elraiyah. Body composition and quality of life in adults treated with GH therapy: a systematic review and meta-analysis. European Journal of Endocrinology (2012) 166, 13–20. 4. S. Pekic, V. Popovic. GH therapy and cancer risk in hypopituitarism: what we know from human studies. European Journal of Endocrinology (2013) 169 R89–R97. 5. V. Gasco, F. Prodam, S. Grottoli, P. Marzullo, S. Longobardi, E. Ghigo, G. Aimarett. GH therapy in adult GH deficiency: A review of treatment schedules and the evidence for low starting doses. European Journal of Endocrinology (2013) 168 R55–R66. 6. C. Gazzarusso, M. Gola, I. Kaaramouzis, R. Giubbini, A. Giustina. Cardiocascular risk inadult patients with GH deficiency and following substitution with GH- An update. J. Clin Endoc Metab 99:18-29, 2014. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 51 DİABETES İNSİPİDUS Hipotalamusta supraoptik ve paraventriküler nükleuslardan kalkan aksonlar hipofiz sapı içinde arka hipofize uzanırlar. Vazopressin (AVP) veya Antidiüretik hormon (ADH-vazopressin) ve oksitosin ayrı gangliyon hücrelerinde yapılır ve nörohipofizde depolanır, uygun uyaranlarla da buradan salınır. Ayrıca paraventriküler nükleuslarda üretilen sekretuvar granüllerin bazıları median eminenste portal kapillerlere veya serebrospinal sıvıya geçer. Bu son etki median eminens altı lezyonlarda kalıcı diabetes insipitus olmamasını açıklayabilir. ADH su tutulmasını kontrol eder ve aktivitesi susama merkezince koordine edilir. Karaciğer ve böbrekte hızlı metabolize edilir. (yarı ömrü 15-20 dakika) Vazopressin ADH anterior hipotalamusta magnoselluler nöronlarda sentezlenir. ADH idrar konsantrasyonunu sağlayarak su tutar. Özellikle kollektör kanallarda distal tübüler epitelin kontraluminal yüzeyindeki V2 reseptörlerine bağlanır. Burada ADH, lümenden meduller interstisyuma hidroosmotik akışı artırır. Böylece vücut sıvılarının osmolalite ve volüm stabilitelerini sağlar. ADH yüksek konsantrasyonlarda V1 reseptörleri ile etkileşir ve şiddetli hipotansiyonlarda cevap olarak vazokonstriksiyon sağlar. Özofagus varis kanamalarında vazopressin infüzyonu bu nedenle tedavi amacıyla kullanılır. ADH konsantrasyonlarını idrar ve plazmada ölçmek mümkündür. Normal şartlarda peripheral plazma ADH konsantrasyonu 1.3-6 ng/L arasında değişir. ADH kanda gece ve sabah erken saatlerde en yüksek seviyesine ulaşır. ADH Salınımının Kontrolü Osmoregülasyon: Normal şartlarda ADH salınımı hipotalamustaki osmeroreseptörlerle kontrol edilir. Hipertonik salin solüsyonu infüzyonunu takiben, ADH plazma osmolitesi 287.3 mmol/ kg olunca salınmaya başlar. Yüzde 1 kadar plazma osmolalitesinde artış olunca susama uyarılır ve ADH salınır. Normal plazma osmolalitesi 287 mmol/kg’dır. Volüm Regülasyonu: Hafif volüm kayıplarının ADH salınımı üzerine etkisi azdır ama %10 üzerinde volüm kaybı ADH’ı önemli derecede arttırır. Plazma volümündeki azalma sol atrium ve pulmoner venlerdeki gerilim reseptörleri aracılığı ile ADH’nin salınımına yol açar. Ayrıca ciddi hipotansiyon sonucu aktivite olan baroreseptör regulasyonun da rolü vardır. Nörotransmitter ve nöropeptidler de nöroregulasyonda ADH sentezinde rol alırlar. Hipovolemide renin stimüle olur ve anjiyotensin yapılır. Anjiyotensin II’nin de susamayı ve ADH sekresyonunu stimule edici rolü vardır. Stress, emezis, ağrı, cerrahi ve hipnozlarda da yüksek merkezlerin muhtemel etkisi sonucu antidiüretik etki görülür. Yaşla beraber de ADH salınımı artar. Nikotin, morfin, vinkristin, vinblastin, siklofosfamid, klofibrat, klorpropamid, trisiklik antidepresanlar, antikonvülzanlar ADH 52 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU salınımını uyarır. Etanol ve narkotik antagonistler diüretik etki gösterir. Plazma osmolalitesi 292 mmol/kg’a gelince susama merkezi uyarılır. Adrenal korteks hormonları ile arka hipofiz arasında su atılımı açısından antagonist etkileşim vardır. Gebelikte ADH salınım eşiği düşer. Santral Diabetes İnsipidus Patofizyoloji: ADH salınımını kontrol eden fizyolojik mekanizma çeşitli kademelerdeki lezyonlara bağlı olabilir. Dört tip santral diabetes insipidus (DI) tarif edilmiştir. Birinci tipinde ADH salınımı hiç yoktur. İkinci tipinde osmoreseptör defekti vardır. Ancak ciddi dehidratasyonlarda ADH sekresyonu mümkün olur. Üçüncü tipinde kısmi ADH salınımı vardır. Bunlarda ADH salınımı için osmotik eşik yükselmiştir, reseptör yüksek derecelerde uyarılabilir ve cevap da çok yeterli değildir. Dördüncü tipinde normal plazma osmolalitesinde bile ADH salınır ancak miktar olarak normalin altında salınma vardır. İkinci, üçüncü ve dördüncü tipler yeterli ve uygun uyarana cevap verebilirler ve hafif poliüri nedeniyle asemptomatik kalabilirler. Etyoloji 1. Hipotalamus ve hipofizin neopalastik veya infiltratif lezyonları (Hipofiz adenomları, kraniofaringioma, germinoma, pinealoma, metastatik tümörler, lösemi, histiositozis x, sarkoidoz). Hipofiz adenomları büyük olsalar bile Diabetes İnsipitus’a yol açmaları nadirdir. Hipotalamik tümörler (kraniyofarinjioma gibi) veya buranın infiltratif ve invazif lezyonları daha sık yol açar. Bu lezyonlar hipofiz sapını tahrip ederek yani hipotalamik nörohipofizyel sinir bağlantısını keserek veya direkt ADH sentezleyen hipotalamik nöronları tahrip ederek Diabetes İnsipidus’a yol açar. 2. Hipofiz veya hipotalamus cerrahisi sonrası: Operasyondan 1-6 gün sonra ortaya çıkar ve genellikle birkaç gün içinde iyileşir. Bu iskemiye bağlıdır (%5). Ancak tam hasar varsa 1-5 günlük aradan sonra tekrar başlar ve kronik hale geçer (%2). Kalıcı diabetes insipidus ancak hipofiz sapının yüksek seviyelerindeki kesilerinde gelişebilir. Bunlarda supraoptik nukleusta retrograd olarak nöron dejenerasyonu gelişir. Cerrahiden sonra uygunsuz ADH sendromu da görülebilir (%7). 3. Ciddi kafa travması : Spontan olarak aksonların rejenerasyonuna bağlı 6 ay içinde remisyon olabilir. 4. İdyopatik : Genellikle çocuklukta başlar. İdyopatik demek için tümör veya başka bir lezyon olup olmadığını önceden dikkatlice incelemek gerekir. Ön hipofiz yetersizliği, hiperprolaktinemi veya sellar lezyona işaret eden radyolojik bulgu şüphesi varsa hasta 3-12 ay aralarla izlenmelidir. Bu vakalarda supraoptik ve paraventrikuler nükleuslar azalmış veya nukleuslara karşı antikor gelişmiş olabilir. 5. Faimilial ve konjenital hastalık: Nadiren kalıtsal olarak geçebilir veya otomozal resesif bir hastalık olan DIDMOAD (DI, DM, optik atrofi, sağırlık) veya diğer adıyla Wolfram Sendromu ile birlikte olabilir. Şok, kardiyopulmoner arrest, hipertansif ensefalopati, zehirlenmeler ve menenjitler gibi travmatik olmayan ensefalomalaziler de neden olabilir. Gebelik sırasında DI gelişebilir. Gebelik sırasında ADH’ye rezistan DI da oluşabilir. Bunlarda plasental vazopressinaz seviyeleri artmıştır. Desmopressin tedavisine cevap verirler. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 53 Nefrojenik Diabetes İnsipidus ADH’ya renal cevap yoktur. ADH normal veya yüksektir. Nedenleri Tablo 1’de verilmiştir. Böbreğin özellikle medulla ve kollektör kanallarını tutan kronik renal hastalıkları nefrojenik Diabetes İnsipidusa neden olur. Hipokalemi ve hiperkalsemi gibi elektrolit bozuklukları da yol açabilir. Lityum, demeklosiklin gibi ilaçlarla da oluşabilir. Nadiren herediter formları da görülebilir. Primer Polidipsi Psikojenik veya susama regülasyonunun (osmotik veya nonosmotik) değişikliğe uğramasına bağlı susama bozukluğudur. Günde 5 L’yi geçen aşırı su içimi vardır. ADH baskılanır ve poliüri olur. Klinik Poliüri, aşırı susama hissi ve polidipsi ile karakterizedir. Genellikle akut başlar. İdrar miktarı günde 16-24 L’ye ulaşabilir. Tüm gün ve gece boyunca 30-60 dakikada bir miktürasyona ihtiyaç duyulur. Sıklıkla idrar miktarı 2.5-6 L arasındadır. Ciddi vakalarda idrar konsantrasyonu (<290mmol/ kg’nın, dansite 1005’in altında) serum seviyesinden düşüktür. Plazma osmolalitesi >290mOsm’dır. Serum osmolalitesinde hafif artış olur ve susama merkezleri uyarılır. Soğuk içeceklere karşı istek artar. Kaybedilen su polidipsi ile yerine geldiğinden dehidratasyon aşikar değildir. Eğer su alımı yeterli olmazsa dehidratasyon ve hipernatremi yükselerek ciddi boyutlara ulaşır. Halsizlik, ateş, pisişik bozukluklar ve ölüm olur. Normalde şuur açıksa ve susama merkezi tahrip olmazsa dehidratasyon olmaz. Operasyonda anestezi etkisi ile ve kafa travması sonucu şuur kapalı olacağından dikkatli olmak gerekir. Tablo 1: Major poliurik sendromlar I. Primer su alım ve atılımına bağlı A. Aşırı su alımı 1. Psikolojik polidipsi (primer) 2.Hipotalamik 3. İlaçlara bağlı Thioridazine Klorpromazin Antikolinerjikler B. Tubuler reabsorbsiyon yetersizliği 1. ADH yetersizliği 2. ADH’ye cevapsızlık Nefrojenik (Konjenital) (Akkiz) a. Kr. Renal hastalıklar Obstrüktif üropati sonrası, unilateral arter stenozu, renal transplantasyon sonrası, akut tubuler nekroz sonrası b. Potasyum eksikliği c. Kronik hiperkalsemi 54 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU d. İlaçlara bağlı Lityum Metoksifluran anestezisi Demoklosiklin e. Çeşitli hastalıklar Multiple myeloma Amiloidoz Sickle cell anemi Sjögren sendromu II. Osmotik diürez • Glukoz (Diabetes Mellitus) • Sodyum klorid • Nikotin III. Karışık • Psikoz • Hipotiroidi • Glukokortikoid yetmezliği • Postoperatif • İdyopatik Tanı Polidipsi ve poliüri vardır. Ciddi vakalarda idrar konsantrasyonu 290 mmol/kg su’nun altındadır. İdrar osmolalitesi ölçerek tanı konur. İdrar plazmaya göre daha az konsantredir. Plazma osmolalitesi normalden yüksektir. Primer polidipside ise hem idrar hem plazma osmolalitesi düşüktür. Bu random ölçümlerin sensitivitesi düşüktür. Tanı için susuzluk ve vazopressin testine ihtiyaç vardır. Plazma ADH tayini pahalı, zaman alıcı ve gerekli değildir. Nadiren tanı için ADH ölçümü gerekebilir. Dehidratasyon testi (Susuzluk testi): Dehidratasyon testi öncesi ve sonrası idrar osmolalite düzeyleri ile vazopressin verildikten sonra idrar osmolalitesinin takibi hem tanıyı koydurur hem de vasopressin eksikliğinin diğer poliüri nedenlerinden ayrılmasını sağlar. Poliüri 10 litreden fazla ise sabah erken teste başlanır. Testten önceki gece bolca sıvı alımına izin verilir. Hasta test boyunca yakın gözlem altında tutulur. Bu, ağır vakalarda dehidratasyon hastanın hayatını tehdit edeceğinden, primer polidipside de hastanın gizli su alımını önlemek için gereklidir. Hafif vakalarda teste gece yarısı başlanabilir. 12-18 saat sıvı alımına izin verilmez. Kuru yiyecekler alabilir. Hasta her saat başı tartılır. Hastanın testin başlangıcındaki kilosunun %3’ünden fazlasını kaybetmesine izin verilmez, aksi halde hastanın hayatı tehlikeye girer. İdrar volüm ve osmolalitesi (imkan yoksa dansitesi) saat başı ölçülür. İki saatte bir plazma osmolalitesi ve gerekirse ADH için kan örneği alınır. İdrar dansitesi veya osmolalitesi eğer son 3 ölçümde stabilleşir ve değişmezse 55 HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU veya plazma osmolalite 295-300 mosmol/kg veya plazma sodyum 145 meq/L ‘i aşarsa 4 μg desmopressin intramuskuler (nazal yoldan 10 μg desmopressin) verilir ve aşırı olmamak şartıyla yemesine ve içmesine izin verilir. Susuzluk testinin doğru değerlendirilmesi için desmopressinin idrar osmolalitesi stabilize olmadan veya plazma osmolalitesi 295 mosmol/kg‘a ulaşmadan verilmemesi gerekir. İdrar osmolalite ve hacmi 2 saat boyunca 30 dakikada bir ölçülür. Normal kişide idrar volümü azalır, dansite artar. Diabetes insipidus’lu hastada ise idrar dansitesi 1005’in altında kalır. Normal kişilerde vazopressin verildikten sonra idrar osmolalitesi %9’dan fazla artmaz, komplet santral DI’da %100, parsiyel DI‘da %15-50 artış Nefrojenik DI’da susuzluktan sonra hafif artış olur, ama desmopressine cevap vermez. Primer polidipside susuzluk testine geç cevap alınır ve eksojen vezopressinden sonra da %9’dan az cevap verir. Plazma osmolalitesi aşağıdaki formülle hesaplanabilir. BUN (ng/dL) KŞ (mg/dL) 2 (Na mEq + K mEq) + ————— + —————— 2.8 18 Ayırıcı tanı Santral DI’nin nefrojenik DI ve primer (psikojenik) polidipsiden ayrılması gerekir. Ayrıca osmotik diürez de ayırıcı tanıda önemlidir. Major poliürik sendromlar tablo 1’de gösterilmiştir. Su dengesi susama mekanizmasıyla su alımının artırılması ve ADH’un kontrol ettiği su atılımıyla tam olarak kontrol edilir. Ortalama su kaybı günde 2.5-3 L’dir. Günde ortalama idrarla 1500 mL, deri yoluyla 600 mL, akciğerler yoluyla 400 mL, feçesle 100 mL su kaybolur. Normal idrar miktarı günde 1.5 L ve osmolalite 600 mosm/kg’dur. Tedavi Santral DI tedavisinde desmopressin kullanılır. Değişik desmopressin preparatlarının doz eşdeğerlikleri Tablo 2’de gösterilmiştir. Günlük doz intramuskuler kullanılırsa 1-4 μg, intranazal yolla ise günde 2-3 kez ve 10-20 μg (0.1-0.2 cc)’dir. Nazal sprey tercih edilen yoldur. Üst solunum yolu enfeksiyonu ve allerjik rinitte nazal emilim bozulur. Oral formları da vardır. Serum sodyum ve osmolalitesi takip edilir. Kısmi AVP eksikliği olan vakalarda AVP stimulanı klorpropamid kullanılabilir (200-500 mg/gün). Hipoglisemik bir ajan olduğundan dikkatli kullanılmalıdır. Karbamazepinde bu amaçla kullanılabilir (200-400 mg/gün). Tablo.2: Değişik desmopressin preparatlarının doz eşdeğerlikleri: Melt (mcg) Tablet (mcg) Nazal sprey (mcg) Enjeksiyon (mcg) 60 120 240 100 200 400 2.5 5 10 <0.5 <1 Tablo; Oiso Y, et al. Clinical review: Treatment of neurohypophyseal diabetes insipidus. J Clin Endocrinol Metab 2013; 98:3958-67›dan modifiye edilmiştir. 56 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Nefrojenik DI’da ise tiyazid veya diğer diüretik kullanılır, tuz kısıtlanır. Prostaglandin sentez inhibitörleri de kullanılabilir. Böylece hasta hafif sodyum eksikliğinde tutulur. Böbrekteki solüt yükü azalır ve dolayısıyla proksimal tübüler reabsorpsiyon artar. Distal tübüler akımın azalması sodyum konsantrasyonunu arttırır ve böylece su kaybı azalır. Şuurları kapalı hastaların sıvı kayıplarının dikkatlice hesaplanması ve hipernatreminin göz önüne alınması gerekir. Su kaybı aşağıdaki formülle hesaplanabilir. Su kaybı: 0.6 x Beden ağırlığı x ([Na]-140)/140. Ciddi hipernatremisi olanlarda serebral ödeme yol açmamak için tedaviye normal salinle başlanır. Hafif vakalarda veya daha sonra hipotonik sıvılar verilebilir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 57 PROLAKTİNOMALAR Hipofiz bezinin prolaktin sekrete eden tümörleri prolaktinoma olarak adlandırılır. En sık görülen hipofiz adenomudur (%40). İnsidansı milyonda 27, prevalansı milyonda 500’dür. Ancak serum prolaktin düzeylerinde artışa eşlik eden bir hipofiz kitlesi varlığında bu kitlenin insidental bir kitle olabileceği ve hiperprolaktineminin sekonder bir nedeni olabileceği de akla gelmelidir. Prolaktinin normal aralığı 5-20 ng/mL(μg/L)’dir. Prolaktin değeri kadınlarda erkeklerden biraz daha yüksektir, ama 25 ng/mL’nin altındadır. 1 ng/mL prolaktin, 21.2 mIU/L’ye eşittir. Prolaktin ölçümünün günün herhangi bir saatte yapılması genellikle yeterlidir. Ancak arada kalınan vakalarda, hafif yüksekliklerde (21-40 ng/mL) 15-20 dakika ara ile iki ölçüm ile konfirme edilmelidir. Uyku, egzersiz, emosyonel ve fiziksel stres, meme stimulasyonu, yüksek proteinli dietler prolaktinde hafif artışa neden olabilir. Hiperprolaktinemi, premenopozal kadınlarda hipogonadizme, infertiliteye, oligomenore/amenoreye ve galaktoreye neden olur. Oligomenore/amenorenin (gebelik hariç) %10-20’sini, galaktore ve infertiliteli hastaların %30’unu hiperprolaktinemili hastalar oluşturur. Hiperprolaktinemiye bağlı hipogonadizmde semptomlar prolaktin seviyesi ile koreledir. Prolaktin >100 ng/mL ise subnormal östradiol sekresyonu ve buna bağlı amenore, sıcak basmaları ve vajinal kuruluk meydana gelmesi beklenir. Erkeklerde libido kaybı, impotans, infertilite, jinekomasti gibi hipogonadotropik hipogonadizmle ilişkili semptomlara, nadiren de galaktoreye neden olur. Testosteron düzeylerindeki düşüklüğe bağlı olarak halsizlik, kas kuvvetinde azalma, vücut kıllarında azalma, osteopeni/osteoporoz oluşur. Orta düzeyde yüksek hiperprolaktinemi (50-100 ng/mL) ise amenore veya oligomenoreye neden olur. Hafif hiperprolaktinemide (20-50 ng/mL) ise yetersiz progesteron sekresyonuna bağlı luteal faz kısalır (Tablo 1). Hiperprolaktinemiye bağlı amenore varlığında kemik dansitesi normal menstruel sikluslu kadına göre daha düşüktür. Tedavi ile menstruel sikluslar normale döndüğünde kemik dansitesi artmakla birlikte her zaman eski düzeyine dönmeyebilir. Adolösanlarda ise kemik dansitesi daha düşüktür ve tedavi sonrası kemik kazanımı erişkinlerdeki kadar iyi değildir. Postmenopozal kadın zaten hipogonad olduğu için hiperprolaktineminin gonad fonksiyonları üzerine ilave etkisi yoktur. Hipoöstrojenizm nedeni ile galaktore beklenmez. Ancak kitle optik trakta bası yapacak kadar veya baş ağrısına neden olacak kadar büyürse veya çekilen MR’da insidental olarak saptanabilir. Oligomenore, amenore veya galaktoresi olan kadınların ve hipogonadal semptomları, impotansı olan, infertilite öyküsü olan tüm hastaların serum prolaktini ölçülmelidir. Prolaktin yüksek saptanırsa hiperprolaktinemiye neden olacak farmakolojik veya hipofiz dışı nedenler ekarte edilmeli, hipotalamik ve hipofizer bölge nöroradyolojik olarak değerlendirilmelidir. Hiperprolaktinemi nedenleri Tablo 2’de listelenmiştir. Hiperprolaktineminin en sık nedenleri; ilaçlar, hipotiroidi ve prolaktinomadır. Sekonder hiperprolaktinemi nedenleri açısından hastalar öncelikle ilaç kullanımı konusunda sorgulanmalı, tiroid, karaciğer ve böbrek fonksiyonları değerlendirilmelidir. 58 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Prolaktinin >150 ng/mL olması prolaktinomaya işaret eder. Makroprolaktinomalarda ise >200 ng/mL’dir, ama >500 ng/mL olması makroprolaktinoma için diagnostiktir. Eğer minimal prolaktin artışına bir hipofiz adenomu eşlik ediyor ise; prolaktinomadan ziyade sap basısına neden olan bir non-fonksiyone hipofiz adenomu düşünülmelidir. Sap basısına bağlı prolaktin artışı genellikle 25-150 ng/mL aralığında kalır (Tablo 3). Hiperprolaktineminin tümör dışı en sık nedeni ilaçlardır. Bu gruptan en sık nöroleptikler ve antipsikotikler ile hiperprolaktinemi görülmektedir. Tipik antipsikotik (fenotiazinler, butirofenonlar) kullanan hastaların %40-90’ında, risperidon kullanan hastaların %50-100’ünde hiperprolaktinemi saptanabilir. İlaca bağlı hiperprolaktinemilerde prolaktin düzeyi ilacın oral yolla alınmasından sonra yavaşça artar, genellikle 25-100 ng/mL aralığında kalır. Ancak metoklopramid, risperidon, fenotiazinler ile prolaktinoma olmaksızın prolaktin düzeyleri 200 ng/mL’nin üzerine çıkabilir. İlaca bağlı prolaktin artışı, ilaç kesildikten sonra 3 gün içinde normal düzeylere düşer. Ancak bu ilaçların kesilmesinin hasta için uygun olup olmadığı mutlaka psikiatrist ile konsulte edilmelidir. Eğer ilaç kesilemeyecek ise, prolaktin yüksekliği ilaç kullanımından önce de varsa veya ilaç kesilmesine rağmen prolaktin yüksekliği devam ediyor ise hipofiz MR çekilerek eşlik edebilecek hipofizer veya hipotalamik lezyonlar ayırt edilmelidir. Tablo 1. Prolaktinomada klinik bulgular Kadınlarda Erkeklerde Amenore/oligomenore Galaktore İmpotans Libido kaybı İnfertilite Seksüel disfonksiyon, vaginal kuruluk Kilo artışı Hirsutizm Osteopeni/osteoporoz Adenom basısına bağlı bulgular İnfertilite Güçsüzlük Jinekomasti Galaktore (nadir) Osteopeni/osteoporoz Görme alanı defekti Hipopituitarizm Hidrosefali İlaca bağlı hiperprolaktinemide hastalar asemptomatik kalabileceği gibi kadınlarda amenore ve galaktoreye, erkeklerde libido kaybı ve erektil disfonksiyona neden olabilir. Hatta kemik kaybının arttığına işaret eden yayınlar da mevcuttur. Asemptomatik vakalarda mümkünse ilaç değişikliği yapılır, hiperprolaktinemiye yönelik tedaviye gerek yoktur. Semptomatik vakalarda dopamin antagonistik potansiyeli daha az olan bir ajan seçilebilir. Uzun süreli hipogonadizm varlığında östrojen ve testosteron verilmesi düşünülebilir. Dopamin agonistleri semptomatik vakalarda ancak çok gerekli ise ve psikiyatri ile konsulte edilerek verilmelidir. Bu ajanlar bazı hastalarda psikotik belirtilerde alevlenmeye neden olabilirler Sekonder hiperprolaktineminin bir diğer nedeni olan kronik böbrek yetmezliğinde prolaktinin klirensi azalır, degredasyonu bozulur, yapımı üç kat artar. Dializ ile prolaktin düzeyleri değişmez, HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU Tablo 2. Hiperprolaktinemi nedenleri Fizyolojik nedenler -Egzersiz -Laktasyon -Gebelik -Uyku -Stres -Koitus İlaçlar -Antidepresanlar • Trisiklik antidepresanlar •SSRI • MAO inhibitörleri -Nöroleptikler/Antipsikotikler -Anestetikler -Antiepileptikler -Antihistaminikler -Antihipertansifler -Kolinerjik ilaçlar -Dopamin reseptör blokerleri -Dopamin sentez inhibitörleri -Östrojenler, oral kontraseptifler -Opiatlar -Kokain Hipotalamik nedenler -İnfiltratif hastalıklar (Tuberküloz, histiositoz, sarkoidoz) -Tümörler •Kraniofarengioma •Germinoma •Menengioma • Metastatik tümörler -Kranial radyoterapi Hipofizer nedenler -Prolaktinoma -Akromegali -Non fonksiyone hipofiz adenomu (sap basısı) -Rathke kleft kisti -Makroprolaktinemi -Lenfositik hipofizit -İnfiltratif hastalıklar (Tuberküloz, histiositoz, sarkoidoz) -Hipofiz cerrahisi -Kafa travmaları -Boş sella sendromu Sistemik hastalıklar -Primer hipotiroidi -Kronik böbrek yetmezliği -Karaciğer sirozu -Göğüs duvarı travması -Spinal kord lezyonları -Herpes zoster enfeksiyonu -Epileptik nöbet -Polikistik over sendromu 59 60 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU renal transplantasyon uygulanan hastalarda prolaktin normal aralıktadır. Hipogonadal semptomlar, adet düzensizlikleri BRC ile normale dönebilir. Tablo 3. Prolaktin seviyesine göre etyolojiyi belirleme Prolaktin seviyesi (ng/mL) 25-100 25-150 >150 50-300 >200 Etyoloji İlaçlar, stres, gibi sekonder nedenler Sap basısı Prolaktinoma Mikroprolaktinoma Makroprolaktinoma Makroprolaktinemi Prolaktinin 3 farklı formu vardır. Monomerik prolaktin: 23.5 kDa ağırlığındadır. Tüm prolaktin ölçümünün %85’ini oluşturur. Biyolojik olarak aktif olan kısımdır. Big prolaktin: 45-60 kDa ağırlığındadır. Monomerik prolaktinin kovalan bağ ile birleşmesi ile oluşur. Big big prolaktin: >100 kDa ağırlığındadır. Prolaktin ölçümünün çok küçük bir kısmını oluşturur (<%1). Prolaktin molekülünün kovalan bağlarla oluşturduğu polimerler ve prolaktin molekülünün IgG ile oluşturduğu immun kompleksler sorumlu tutulmaktadır. Molekül ağırlığı büyük olduğu için kapiller endotelden geçemez, reseptörüne bağlanamaz. Bu nedenle biyolojik olarak etkin olmadıkları düşünülmektedir. Serum PRL ölçümünün >%40-60’ını makroprolaktin oluşturması durumuna makroprolaktinemi denir. Makroprolaktin tayini için en hassas yöntem jel filtrasyon kromatografisidir. Ancak pahalı ve uygulaması güç bir yöntem olması nedeni ile rutinde kullanılmamaktadır. Günlük pratiğimizde en sık kullanılan yöntem polietilen glikol (PEG) ile çöktürme yöntemidir. Prolaktin ölçüldükten sonra PEG ile muamele edilir. Normalde PEG çöktürme sonrası prolaktin, çöktürme öncesi değere göre %40’dan daha az oranda azalma gösterir. Eğer azalma oranı >%60 ise makroprolaktinemi denir. Azalma %40-60 arasında ise gri zon olarak değerlendirilir (Tablo 4). Makroprolaktinemi genellikle asemptomatik olmakla beraber hastaların %20’sinde galaktoreye, %45’inde oligo/amenoreye, %20’sinde hipofiz adenomlarına rastlanabilir. Serum prolaktin düzeyi yüksek saptanan, ancak asemptomatik olan hastalarda mutlaka makroprolaktin tayini yapılmalıdır. Asemptomatik ve makroprolaktin (+) olan hiperprolaktinemili vakalarda ilave tetkike gerek yoktur. Tablo 4. PEG ile prolaktin düzeyinde azalma oranı <%40 %40-60 >%60 Makroprolaktinemi (-) Gri zon* Makroprolaktinemi (+) *Hastanın klinik bulguları göz önüne alınarak bireysel karar verilmelidir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 61 Kanca Etkisi (hook effect) Makroadenomlu hastlarda serum prolaktin düzeylerinin normal ya da hafif yüksek olması durumunda (20-200 ng/mL) kanca etkisi akla gelmelidir. Bu durum immunoradyometrik ölçümlerde rastlanılan bir artefakt olup prolaktin düzeylerinin çok yüksek olması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda serum örneği 1/100 oranda dilüe edilerek prolaktin ölçümü tekrarlanmalıdır. Eğer 1/100 dilüsyon ile artefakt elimine edildiğinde prolaktin >200 ng/mL saptanırsa makroprolaktinoma, prolaktin <200 ng/mL saptanırsa hipofiz adenomunun yarattığı sap basısına bağlı ortaya çıkan hiperprolaktinemi akla gelmelidir. Histolojik olarak non fonksiyone hipofiz adenomu konfirme edilmiş olan hipofiz makroadenomlu hastalarda yapılan bir çalışmada >94 ng/mL prolaktin düzeyi, prolaktinoma ile non-fonksiyone hipofiz adenomu ayrımında önemli bir kesme değeri olarak bulunmuştur. Hiperprolaktinemiye neden olabilecek sekonder nedenler dışlandıktan sonra semptomatik hastalarda hiperprolaktinemiye yönelik tedavi planlanabilir. Tedavi Tedaviden beklenen tümör boyutunun küçülmesi, varsa bası bulgularının ortadan kaldırılması, gonadal fonksiyonların düzelmesi, fertilitenin sağlanması/korunması, galaktorenin düzelmesi, kemik kaybının önlenmesidir. Asemptomatik mikroprolaktinomaların tedavi edilmesi gerekmez. Mikroadenomlar sıklıkla büyüme göstermezler. Hasta amenoreik ise dopamin agonisti veya oral kontraseptifler (OKS) verilebilir. Hipogonadal semptomları olan premenopozal mikroprolaktinomalı bir kadın, eğer gebelik planlamıyor ise; OKS’ler de tedavide kullanılabilir. Oral kontraseptifler ile dopamin agonistlerini başa baş kıyaslayan kontrollü çalışma yoktur, ancak 2 yıl süre ile OKS kullanıldığında tümör boyutunda artış saptanmamıştır. Semptomatik mikroprolaktinomalı erkek hastalar, gebelik planlayan kadınlar ve tüm makroprolaktinomalı hastalar dopamin agonisti ile tedavi edilmelidirler. Prolaktinoma tedavisinde ilk tercih dopamin agonistleridir. Bromokriptin (BRC), kabergolin (CBG), kinagolid ve pergolid bu gruptaki ilaçlardır. Bromokriptin: Ergo türevidir. Plazma yarı ömrü 3.3 saattir. Kısa etki süresi nedeni ile günde 2-3 kez kullanılması gerekmektedir. Başlangıç dozu günlük 0.625 mg-1.25 mg’dır. Doz haftada bir tedricen artırılarak 5-7.5 mg/gün doza çıkılır. Kısa etkili formları yavaş salınımlı formlarına tercih edilir. Gastrointestinal intolerans varlığında vaginal kullanımı mümkündür. Bromokriptinin yan etkileri bulantı, kusma (nadir), baş dönmesi, baş ağrısı, nazal konjesyon, ağız kuruluğu, kabızlık, ortostatik hipotansiyona bağlı sersemlik hissi ve senkoptur. Bromokriptin artık gebelik planlanan prolaktinomalar ve gebelikte medikal tedaviye devam edilmesi gereken hastalar haricinde birinci seçenek olarak kullanılmamaktadır. Kabergolin: Ergo türevidir. Yarı ömrü 65 saattir. Bu nedenle haftada 1-2 kez alınması genellikle yeterli olmaktadır. Son yıllarda prolaktin düzeyini düşürücü etkisi ve tümör küçültücü etkisi daha fazla olması ve yan etkilerinin daha az olması nedeni ile kabergolin kullanım sıklığı artmıştır. Haftada 1-2 kez olmak üzere 0.25 mg olarak başlanır. Çoğunlukla 1-2 mg/hafta doz yeterli 62 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU olmakta iken; nadir vakada maksimum doza (7 mg/hafta) çıkılması gerekebilir. Prolaktin normale dönene kadar doz tedricen artırılır. Böylelikle yan etkiler daha az hissedilir. Yiyecekle, uyumadan önce alınmalı, ortostatik hipotansiyon açısından hasta mutlaka uyarılmalıdır. Prolaktin düzeylerindeki azalma saatler içinde ortaya çıkabilir, ancak tamamen normale gelmesi birkaç ay sürebilir. Tedavi başladıktan 4-6 hafta sonra prolaktin düzeyinin kontrol edilmesi önerilir. Prolaktin düzeyindeki azalma tümör boyutundaki küçülme ile genellikle paralellik gösterir. Adenom boyutu üzerindeki etkileri de kısa sürede, saatler içinde ortaya çıkabilir. Birkaç hafta içinde bası bulgularında gerileme, görme alanı defektinde düzelme sağlanır. Özellikle sfenoid sinüse uzanım gösteren makroadenomlarda çok küçük dozlarla başlanmalı, doz yavaş titre edilmeli, hasta rinore konusunda uyarılmalıdır. Fertilite potansiyelinde artış olabileceği konusunda hasta uyarılmalı, yeterli süre medikal tedavi almadan gebelik oluşmaması için kontrasepiyon önerilmelidir. Bulantı, baş dönmesi, nazal konjesyon, ortostatik hipotansiyona bağlı sersemlik hissi, depresyon, parmakta vasospazm (yüksek dozlarda), psikoz, cinsel halusinasyonlara, kişilik değişikliklerine neden olabilir. 5 hidroksitriptamin (serotonin) reseptörleri kalp kapakçıklarında ve pulmoner arterlerde bulunmaktadır ve yüksek düzeylerde uzun süreli CBG kullanıldığında kalp kapak fibrozisi, kapak regurjitasyonu ve pulmoner hipertansiyona neden olur. Kabergolin alan tüm hastaların kalp kapak hastalıkları açısından araştırılması gerekmez, ama tüm hastaların kalp kapak hastalığı açısından sorgulanması ve kardiak muayenelerinin yapılması önemlidir. Yüksek dozlarda ve uzun süreli tedavi alması gereken hastaların ve eşlik eden hipertansiyonu olan hastaların bu yan etki konusunda izlenmesi önerilir. Ancak bu hastalara rutin ekokardiografi yapılması konusunda görüş birliği yoktur. CBG dozu >3 mg/hafta alan hastaların 1-2 yılda bir ekokardiografi ile değerlendirilmesi güvenli bir yaklaşımdır. Kinagolid: Ergo türevi değildir. Dopamin reseptörüne spesifik olarak bağlanır. 5-hidroksitriptamin reseptörüne bağlanmadığı için uzun süreli kullanımında kalp kapak fibrozisi ve pulmoner hipertansiyon riski taşımaz. Bulantı, kusma, baş dönmesi gibi yan etkilere neden olur. Başlangıç paketi tedavisi ilk 3 gün için günde 25 μg ile başlar ve sonraki 3 gün için günde 50 μg ile devam eder. 7. günden itibaren önerilen doz günde 75 μg’dır. İdame dozu genellikle günde 75-150 μg’dır. Gerektiği takdirde, günlük doz bir haftadan daha kısa olmayan aralıklarla hedef değerlere ulaşılıncaya dek 75 μg katları olarak arttırılabilir. Dopamin Agonist Tedavi Alan Hastanın İzlemi Tedavi başlangıcında ve takipte ek komorbiditeler mutlaka incelenmelidir. Özellikle makroprolaktinomalı hastalar diğer ön hipofiz hormonlarının eksikliği açısından değerlendirilmelidir. Ayrıca akromegalide de hiperprolaktinemi olabileceği ve tümörün prolaktin ile birlikte büyüme hormonu da salgılayabileceği unutulmamalıdır. Prolaktinoma sporadik olabileceği gibi ailevi prolaktinomalar, MEN1 sendromu açısından da hasta sorgulanmalı ve değerlendirilmelidir. Osteopeni/osteoporoz açısından da değerlendirilmelidir. Dopamin agonisti alan hasta doz değişiklikiği için ilk önce 4-6 hafta ara ile serum prolaktin ölçümü ile izlenmelidir. Normal prolaktin değeri saptanıncaya dek tedrici doz artışları yapılır. Prolaktin normal düzeylere geldiğinde prolaktin kontrollerinin 6 ay ara ile yapılması genellikle yeterlidir. Dopamin agonisti kullanan hastalarda ilerleyen dönemlerde ilaç dozunun azaltılması gerekebileceği akılda tutulmalıdır. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 63 Makroprolaktinomalarda tedavi başladıktan 3 ay sonra, mikroprolaktinomalarda ise 1 yıl sonra sella MR kontrolü yapılmalıdır. Ancak takipte görme alanı defekti, şiddetli baş ağrısı, ilave hormon bozukluğu gelişir ise daha erken MR kontrolü yapılmalıdır. Makroprolaktinomalarda ve optik kiazma bası tehdidi varsa görme alanı muayenesi yapılmalıdır. Tedavisiz bırakılan mikroprolaktinomalarda tümör boyutunda artış mutad değildir (vakaların %5 kadarında büyüme olabilir). Bu hastaların prolaktin düzeyi ile takibi, prolaktinde artış saptandığında veya adenomun büyümesine ait semptomlar ortaya çıktığında hipofiz MR ile tekrar görüntülenmesi kabul görmektedir. Ancak bir yıl sonra hipofiz MR’ın tekrarlanmasını önerenler de vardır. Dopamin Agonist Tedavisinin Kesilmesi En az 2 yıl süre ile dopamin agonist tedavisi almış olup serum prolaktin düzeyi normal olan, MR’da tümör volümünde %50’den fazla azalma sağlanan, kavernöz sinüs invazyonu göstermeyen, tümörü optik kiazmadan 5 mm’den daha uzak olan hastalarda tedavinin kesilmesi düşünülebilir. Tedavi aniden değil, doz azaltılarak kesilmelidir. Tedavi kesildikten sonra nüks riski %26-69’dur. Nüksler en sık tedavi kesildikten sonraki bir yıl içinde olur. Nüksü belirleyen en önemli iki parametre; tedavi öncesindeki prolaktin değeri ve tümör boyutudur. Her 1 ml tümör dokusu, nüks oranında %18’lik artışla ilişkili bulunmuştur. İlaç kesildiğinde ilk bir yıl üç ayda bir, daha sonra yılda bir prolaktin ölçülmelidir. Takipte prolaktin düzeyinde artış saptanırsa hipofiz MR planlanmalıdır. Menopoz dönemine gelen mikroprolaktinomalı kadınlarda da dopaminerjik tedavinin kesilmesi düşünülmelidir. Eldeki etkili ilaçlara rağmen bir grup hastada tedavi hedeflerine ulaşılamamaktadır. Medikal tedavide başarısızlığın nedenleri; komplians kusuru, dozun yetersiz olması, ilaca karşı direnç varlığı ve kitlenin malign karakterde olmasıdır. Dopamin Agonistlerine Direnç Hastaların dopamin agonistlerine yanıtları farklı olabilir. Direnç, hastanın BRC 15-20 mg/gün veya CBG 3 mg/hafta veya kinagolid 300 μg/gün almasına rağmen serum prolaktin düzeyinin normale gelmemesi, tümör boyutunun %50’den fazla azalmamasıdır. Bazı otörler fertilitenin dönmemesini de direnç olarak nitelemektedirler. Dopamin agonistlerine dirençte D2 reseptör ekspresyonunda azalma, D2 reseptör polimorfizmi ve G protein bozukluğu sorumlu olabilir. Makroprolaktinomalılarda bromokriptin ile %18-25 hastada biyokimyasal yanıt, %50 hastada ise tümör boyutunda %50’den fazla azalma sağlanamamaktadır. Kabergolin ile biyokimyasal yanıt ve tümör boyutunda azalma %10 hastada sağlanamamaktadır. Mikroadenomlarda ise her iki ilaç için %10 vakada direnç bildirilmiştir. Erkeklerde dopamin agonistlerine direnç daha sık görülmektedir. Bromokriptine direnç varlığında kabergolin tedavisine geçilmesi önerilmektedir. Tedavi değişikliği yapılan hastaların %80’inde prolaktin normalizasyonu sağlanabilmektedir. 64 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Dev Prolaktinoma Tümör çapı >4 cm olan tümörler veya >2 cm olup, suprasellar yayılımı olan prolaktinomalar dev prolaktinoma olarak adlandırılır. Genellikle tümör boyutundaki artış ile prolaktin düzeyleri koreledir. Ancak bazen kanca etkisine bağlı olarak prolaktin düzeylerinin uyumsuz olarak normal veya beklendiği kadar yüksek bulunmayabileceği unutulmamalıdır. İnvaziv Prolaktinoma Genellikle sellar bölge dışına taşan, kavernöz sinüse, sfenoid sinüse invazyon bulgusu gösteren kitlelerdir. Bazen tümör boyutu küçük olmasına rağmen invazyon bulgusu saptanabilir. Tümörün invaziv olması tedaviye yanıtsız olacağı ve malign özellik göstereceği anlamına gelmez. Agresif Prolaktinoma Agresif klinik davranış gösteren, çevre dokulara invaze, dopamin agonistlerine dirençli, cerrahi rezeksiyonu güç olan adenomlardır. Malign Prolaktinoma Prolaktinomayı “malign” olarak nitelendirmemizi sağlayacak biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik kriter maalesef ki yoktur. Ki67 indeksinin >%3 olması, p53 ekspresyonunun pozitif olması hipofiz kitlesinin malign potansiyel gösterebileceğini düşündürür, ancak malign prolaktinoma olarak sınıflandırılması için yeterli görülmemektedir. Bir hipofiz tümörü ancak santral sinir sistemine (leptomeninks, spinal kord, vs) veya uzak organ metastazı (servikal lenf nodları, karaciğer, akciğer, vs) yaptığı takdirde malign olarak nitelendirilir. Malign prolaktinoma tüm hipofiz adenomlarının %0.1’ini oluşturmaktadır. Tedavisinde bası bulguları varsa “debulking” cerrahi uygulanır. Medikal olarak dopamin agonistlerinin yanı sıra prokarbazin, vinkristin, cisplatin gibi ajanlarla sistemik kemoterapi uygulanabilir. Ancak sistemik kemoterapinin etkileri kısıtlıdır. Alkilleyici bir ajan olan temozolamid, özellikle MGMT ekspresyonu göstermeyen prolaktinomalarda etkili bulunmuştur. Buna karşın son yıllarda yapılan çalışmalarda MGMT ekspresyonunun tedavi yanıtını öngörmede etkisiz olduğuna dair veriler mevcuttur. Ayrıca tümöre yönelik radyoterapide planlanmalıdır. Sağkalım yaklaşık 1 yıldır. Bildirilen yaklaşık 50 vaka vardır. Gebelik ve Prolaktinoma Prolaktinomalı kadınlar ve eşleri tedaviye başlamadan önce gebeliğin anne ve fetus üzerine olan etkileri konusunda bilgilendirilmelidirler. Anne için tümör boyutunda artış riski, fetus için dopamin agonistine maruziyet riski söz konusudur. Medikal tedavi ile %90 vakada fertilizasyon düzelmektedir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 65 Hiperprolaktinemi İlaç kullanımını sorgula TSH B-HCG AST/ALT, kreatinin Sekonder neden var ise etyolojiye yönelik Sekonder neden yok Hipofiz MR Mikroadenom Makroadenom Semptom (+) Semptom (-) Görme alanı muayenesi Dopamin agonisti veya OKS Tedaviye gerek yok Dopamin agonisti başla Şekil 1. Hiperprolaktinemili hastaya yaklaşım Mikroadenomlu kadınlarda gebelik süresince tümör boyutunda artış pek beklenen bir bulgu değildir (%2.6). Bu hastalarda dopamin agonisti ile tedavi altında en az iki menstruel siklus sağlanıncaya kadar bariyer yöntemler ile kontrasepsiyon uygulanmalıdır. Herhangi bir gebelik şüphesi olduğunda hastaya ilacını kesmesi önerilmelidir. Makroprolaktinomada ise gebelik sırasında adenom boyutunda klinik olarak önemli olabilecek düzeyde artış görülebilir. Makroadenomlarda eğer gebelik öncesi operasyon ve/veya radyoterapi yapılmadı ise %31, yapıldı ise %2.8 vakada büyüme saptanır. Bu nedenle optik kiazmaya bası oluşturan bir tümör değilse; dopamin agonistleri ile tümör küçülmesi pre-konsepsiyonel dönemde sağlanmalıdır. Gebelik öncesinde bromokriptin kısa süreli kullanılmışsa tümör volümünde reversibl küçülme; uzun süre kullanıldığında ise nekroz, laktotrop hücrelerde vakuolizasyon, fibrozis ve inflamatuar hücre infiltrasyonu gelişir ve gebelikte tümörün büyüme ihtimali azalır. 66 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Makroprolaktinoma Görme alanı muayenesi Normal Görme alanı defekti (+) Dopamin agonisti tedavi başla Dopamin agonisti başla 3 ay sonra prolaktin tayini MR kontrolü Görme alanında düzelme Tümör volümünde azalma Biyokimyasal yanıt Tümör volümünde azalma Var Yok Tedaviye devam et Dopamin agonist dozunu artır Tedaviye devam et Yok Tedaviye devam et Dopamin agonist dozunu artır Görme alanında düzelme Tümör volümünde azalma Biyokimyasal yanıt Tümör volümünde azalma Var Var Yok Bir başka dopamin agonistine geç Var Yok Tedaviye devam et Yanıt yok Bir başka dopamin agonistine geç Yanıt yok Transsfenoidal cerrahi±RT Şekil 2. Makroprolaktinomalarda takip ve tedavi şeması HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 67 Mikroadenomlarda ve daha önce dopaminerjik tedavi almış olan, tümörü optik kiazmadan uzak olan hastaların gebe kaldıkları anda ilaçlarını kesmeleri önerilir. Makroprolaktinoma eğer optik kiazmaya bası yapıyor ise; dopamin agonist tedavisinin yanı sıra gebelik öncesi transsfenoidal cerrahi (± radyoterapi) uygulanması önerilmektedir. Dopaminerjik tedavi altında gebe kalan, gebelik öncesi cerrahi veya radyoterapi uygulanmamış olan makroadenomlarda dopaminerjik tedaviye devam edilmesi önerilir. Mikroadenomlu ve makroadenomlu tüm hastalar gebelik süresince her üç ayda bir görülmeli; baş ağrısı, görme alanında değişiklik konusunda sorgulanmalı, apopleksi konusunda uyarılmalıdırlar. Gebelikte fizyolojik olarak da prolaktin artışı olduğundan serum prolaktin düzey takibi önerilmez. Prolaktin ölçümü, ancak apopleksi şüphesi varlığında çok düşük bulunursa yol gösterici olabilir. Suprasellar uzanım gösteren adenom varlığında hastanın semptomu olmasa da, 3 ayda bir görme alanı muayenesi tekrarlanmalıdır. Gadolinyumsuz sellar MR, görme alanı defekti varlığında ve apopleksi şüphesi varlığında planlanmalıdır. Eğer tümörde büyüme saptanır ise; tedavisiz hastalara dopamin agonisti başlanmalıdır. Bu amaçla gebelikte ilk tercih edilen dopamin agonisti BRC olmalıdır. Bromokriptin plasentayı geçer ama bugüne dek bildirilen 6000’den fazla gebelikte konjenital malformasyon ve abortus oranlarında artış olduğuna dair kanıt yoktur. Kabergolin de güvenli gibi görünmekle birlikte deneyimlerin daha az olması nedeni ile bugün için bu ilaç gebelikte ikinci seçenek olarak düşünülmektedir. Kinagolidin ise gebelikte ve gebe kalmayı planlayan kadınlarda kullanımı önerilmemektedir. Eğer BRC ile beklenen yanıt alınamaz ise CBG’e geçilebilir. Eğer CBG ile de görme alanı defekti düzelmez ise, transsfenoidal cerrahi düşünülmelidir. Cerrahi için en uygun zaman ikinci trimesterdir. Eğer hasta 3. trimesterde ise ve mümkün ise, cerrahi doğuma kadar ertelenmelidir. Laktasyon ve Prolaktinoma Laktasyonda östrojen düzeyi hızla düşer, bu nedenle tümörün büyümesi pek beklenmez. Prolaktinomada emzirmenin adenom boyutu üzerine etkisi gösterilememiştir. Gebelik süresince dopamin agonist tedavisi ihtiyacı olmayan ve stabil seyreden makro ve mikroadenomlu hastalarda emzirme güvenlidir. Bu hastalarda tedavi emzirme sonlanıncaya kadar ertelenmelidir. Ancak doğum sonrası görme alanı defekti sebat eden hastalarda dopamin agonisti kesilemeyeceğinden emzirme sağlanamaz ve kontrendikedir. Doğum sonrası tedavi devamı açısından değerlendirme emzirmeyen hastalarda doğumdan sonra 3. ayda, emzirenlerde ise emzirme kesildikten sonra yapılmalıdır. Serum prolaktini emzirmeyen hastalarda genelde postpartum 6-12. haftalarda normale döner. Genellikle vaskuler değişiklikler nedeni ile postpartum dönemde hastaların %17-37’sinde tedavi gerekliliği ortadan kalkar. Cerrahi Tedavi Dopamin agonistlerinin yaygın kullanımından sonra prolaktinomada cerrahi tedavi artık ikinci seçenektir. Ancak dopamin agonistlerine direnç veya intolerans olması, tümör içine akut kanama olması, kistik prolaktinomalar, optik trakta bası tehdidi olan makroadenomlu bir kadın hastanın 68 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU gebelik planlaması, medikal tedavi alan gebede tümör boyutunda artış olması durumu ve hastanın tercihi cerrahiyi endike kılar (Tablo 5). Tablo 5. Prolaktinomada operasyon endikasyonları Apopleksi (acil operasyon endikasyonu) Medikal tedaviye direnç veya ilaç intoleransı Medikal tedavi altında tümör boyutlarında artış olması Medikal tedavi ile gerilemeyen görme alanı defekti Gebelik planlayan makroadenomlu kadın Gebelik sırasında görme alanında defekt ortaya çıkmasına neden olan tümör boyut artışı Radyoterapi Radyoterapi uygulananlarda takipte hipopituitarizm gelişebileceğinden fertilite isteyen hastalarda bu tedavi son seçenek olarak düşünülmektedir. Büyük tümörlerin gebelikte büyümesini önlemek için gebelikten önce radyoterapi yapılması önerilir. Agresif tümörlerde, malign prolaktinomada tümör kontrolünde radyoterapi faydalıdır. Kaynaklar 1. Diagnosis and treatment of hyperprolactinemia: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline. J Clin Endocrinol Metab 96:273-288, 2011. 2. E. Erturk (ed) Prolaktinoma Sorularına Yanıtlar, Nobel Tıp Kitabevi, 2013 3. Molitch ME. J Clin Endocrinol Metab 93:4643-4645. 4. Snyder P. Treatment of hyperprolactinemia due to lactotroph adenoma and other causes. Up to Date 2014. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 69 HİPOFİZ FONKSİYONLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Çoğu hormonun plazma yarılanma ömürlerinin kısa olması ya da pulsatil salgılanmaları nedeniyle genel olarak bir endokrin bezin hipofonksiyonu söz konusu olduğunda “uyarı”, hiperfonksiyonu olduğunda da “baskılama testleri” yapılır. Bu bölümde hipofizer yetmezlik tanısında kullanılan uyarı testleri irdelenmiştir. Büyüme Hormonu Uyarı Testleri Erişkinde büyüme hormonu (BH) eksikliği tespiti için uyarı testleri yapılmadan önce hastanın diğer hipofiz hormonları açısından yeterli replasmanı alıyor olması gerekir. BH epizodik olarak salgılandığı için aslında ideal olan 24 saatlik devamlı ölçüm yapılmasıdır ancak bu hem zor hem de pahalı bir yöntemdir. Üstelik uyarı testlerine de üstün olmadığı gösterilmiştir. İnsülin tolerans testi (insülin-hipoglisemi uyarı testi, ITT), L-dopa, arjinin, glukagon, klonidin, GHRP (growth hormone releasing peptide) ve GHRH (growth hormone releasing hormone) tek başına ya da arjinin veya piridostigmin ile kombine edilerek uyarı testleri olarak kullanılır. GHRP ‘ler sentetik ghrelin analoglarıdır. Ghrelin BH salgısını sağlayan reseptörlerin (growth hormone secretagogue “GHS” receptor) doğal agonistidir. Tüm bu uyarı testlerinde kullanılan moleküllerin provakatif potansiyellerinin farklılığına bağlı olarak tanı için dikkate alınan eşik değerler farklıdır. ITT; arjinin, klonidin ya da L-dopa ile yapılan uyarılardan çok daha güçlü bir BH uyaranıdır. Ancak arjinin + GHRH ya da GHRH + GHRP gibi kombinasyonlar büyüme hormonu salgısını ITT’den daha fazla uyarır. Günümüzde BH salgılanmasını değerlendirmekte kullanılan altın standart ITT’dir. ACTH-kortizol aksını da değerlendirebilmesi ITT’nin diğer bir avantajıdır. EKG ile teyit edilmiş koroner arter iskemisi olanlarda, serebral iskemisi olanlarda, epileptik hastalarda ve gebelerde kontrendikedir. Hipotalamik lezyonu olanlarda ve obezlerde ITT’ye BH cevabı bozulabilir. Normal sağlıklı bir bireyde insülin ile geliştirilen hipoglisemiye (kan glikozu <40 mg/dl, bazı kliniklerde <50 mg/dl) pik BH cevabı 5 µg/L üzerinde iken BH yetmezliği durumunda bu cevap 3 µg/L altında kalır. Arjinin + GHRH ile eşik değer <3,7 µg/L, arjinin +L-dopa için 1,5 µg/L, GHRP6 + GHRH ile <15 µg/L, GHRP2+ GHRH ile <17 µg/L ve glukagon ile <3 µg/L olarak kabul edilmiştir. BH düzeylerini değerlendirmekte kullanılan “growth hormone responsive markers:” IGF1, IGF binding protein 3 (IGFBP3) ve IGFBP asit-labil subünitesidir. Bu göstergelerden IGF 1 dışındakilere bakmanın herhangi bir avantajı yoktur. Ancak IGF1 malnütrisyon, kötü kontrollü diyabet, karaciğer yetersizliği ve hipotiroidi gibi hastalıklarda ve yaşlılarda düşer. Bu nedenle yaşa göre belirtilmiş aralıklarda değerlendirilmelidir. Elli yaşın üzerindeki bireylerde düşük IGF1; BH yetersizliği tanısı için güvenilir değildir. Üç veya daha fazla hipofizer hormon yetmezliği halinde, BH için uyarı testi yapmadan, sadece düşük IGF1 ile büyüme hormonu yetersizliği tanısı konabilir, duyarlılığı >%97’dir. İnsülin tolerans testi (insülin-hipoglisemi uyarı testi, ITT): Mutlaka hekim gözetiminde yapılmalıdır. Sadece BH için yapılabileceği gibi hipotalamus-hipofiz-adrenal eksenini değerlendirmek için de yapılır. Hipoglisemi için eşik değer 35-40 mg/dl’dir. Ancak bazı klinikler hipoglisemi için eşik değeri 50 mg/dl olarak kabul etmektedirler. Test 12 saatlik (bir gecelik) açlık sonrasında 70 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU sabah yapılır. Hastanın damar yolu açılır ve gereğinde kullanılmak üzere hazırda %20-50’lik glikoz solüsyonu bekletilir. Glikoz ve kortizol için -15. dakika ve 0. dakika (test öncesi) kan örnekleri alınır. 0,1-0,15 ünite/kg dozda olacak şekilde hastaya intravenöz insülin yapılır. Obezite, akromegali, hipofizer Cushing hastalığı gibi insülin direnci olanlarda 0,20- 0,25 ünite/kg gibi daha yüksek insülin dozları uygulanır. İstenen hipoglisemik değere ulaşmak için hastaların %20 kadarında ≥0,3 Ü/kg insülin gerekebilir. Hipopituitarizm veya adrenal yetmezlik varlığında daha düşük dozlar uygulanmalıdır. Büyüme hormonu eksikliği için sırasıyla 15, 30, 45, 60, 90 ve 120. dakikalarda kan örneği alınır. Kortizol için ise semptomatik hipoglisemi sağlanıncaya kadar 15 dakikada bir kan örneği alınmalıdır. Hipoglisemi genelde 30.-45. dakikalar arasında gelişir. Eğer hipoglisemi sağlanamazsa aynı dozda kristalize insülin intravenöz olarak uygulanabilir. Hipoglisemi geliştiğinde hastaya oral ve IV glukoz verilir. Arjinin + GHRH uyarı testi: 1 µg/kg GHRH intravenöz bolus olarak yapılır. Hemen ardından arjinin HCl 0,5 g/kg (maksimum 30 gram) 30 dakikada (%10’luk solüsyon halinde) infüzyon yapılır. -30, 0, 30, 60, 90 ve 120. dakikalarda BH için kan örneği alınır. GHRH enjeksiyonunun hemen ardından yüzde geçici bir kızarıklık gelişebilir. Testin başka bir yan etkisi yoktur. Eğer GHRH bulunabiliyorsa arjinin + GHRH; arjinin + L-dopa uyarısına göre daha üstün bir testtir. Arjinin + L-dopa uyarı testi: Yukarıda tarif edildiği gibi arjinin infüzyonu başlarken hastaya 500 mg L-dopa verilir. Kan örnekleri 0, 30, 60, 90 ve 120. dakikalarda alınır. Glukagon uyarı testi: Vücut ağırlığı 90 kg’ın üzerinde olan hastalarda 1,5 mg, altında olan hastalarda 1 mg glukagon intravenöz yapılır. Dört saat boyunca her yarım saatte bir BH için kan örneği alınır. Glukagona bağlı yan etkiler; bulantı, kusma, baş ağrısı gibi semptomlar olup hastaların %10-30’unda ortaya çıkmaktadır. ACTH Uyarı Testleri Homeostazın ve strese cevabın oluşturulmasında en önemli rol hipotalamus-hipofiz-adrenal eksenindedir. Herhangi bir strese cevap oluştururken gereken enerjinin sağlanması, yağ metabolizmasının düzenlenmesi, bağışıklık ve kardiyovasküler reaksiyonlardan bu eksen sorumludur. ACTH ve beraberinde kortizol salgılanması sirkadien ritim göstererek sabaha karşı saat 04 gibi başlar ve 07’den önce pik yapar. Öğlen 11 ‘den itibaren düşmeye başlar ve öğlenden sonra ve akşam en düşük düzeylere iner. Öte yandan bir gün içinde yaklaşık 40 kez olmak üzere salgı pikleri olur ve bu ultradien ritmde; pulsların frekansı değil ama şiddeti kan ACTH ve kortizol düzeyini belirler. Optimal ACTH ölçümü sabah saat 06-09 (08-09 gibi) arasında, stres altında olmadan, istirahat halinde iken venöz kandan çalışılır. ACTH oda ısısında stabil kalmaz ve cam tüpe yapışabilir. Bu nedenle kan alındıktan sonra hızlıca ayrılmalı ve EDTA’lı (etilendiamintetra-asetik asit) buzlu silikonlu cam tüpe konmalı, laboratuvara taşınana kadar <-20o C ısıda muhafaza edilmelidir. Sabah 8 gibi plazma ACTH düzeyi 8-25 ng/L arasında değişir (IRMA ile). Kortizol öğlenden sonra 16 gibi sabah düzeyinin yaklaşık yarısı kadar, gece 23 ‘de ise genellikle <5 µg/dl’dir. Sabah kortizol düzeyi <3 µg/ dl ise ACTH yetersizliği vardır, >18 µg/dl ise normal ACTH rezervi var denebilir. Ancak ACTH yetersizliği olanlarda da serum kortizolü düşük/normal; ACTH düşük/normal ölçülebilir. ACTHkortizol eksenini değerlendirmekte tek başına ACTH yeterli değildir, mutlaka kortizol ile beraber değerlendirilmelidir; tek başına kortizol ise oldukça yol göstericidir.Hipoglisemi ACTH- kortizol HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 71 ekseni için ciddi bir uyarandır. Yukarıda (BH bölümü) tarifi yapıldığı üzere yapılan bir ITT ile hipoglisemi sırasında kortizol düzeyi >18-20 µg/dl görülürse yeterli ACTH rezervi var demektir. ACTH rezervini değerlendirmede kullanılan diğer bir test ise metirapon testidir. Metirapon 11β-hidroksilaz enzimini inhibe ederek adrenal korteksten kortizol sentezini bloke eder. Böylece kortizolün ACTH üzerine olan negatif feedback etkisi ortadan kalkar ve kanda ACTH ve enzimatik kaskatta kortizolün öncülü olan 11-deoksikortizol kanda yükselir. Kısa (bir gecelik) metirapon testi: Akut adrenal yetmezliği riski nedeniyle test hastane koşullarında –doktor gözetiminde- yapılmalıdır. Gece yarısı tek doz 2-3 gram (<60 kg olan hastalarda 2gr, >60 kg olanlarda 3 gr) oral metirapon tablet hastaya verilir. Sabah 8’de ACTH, 11-deoksikortizol ve kortizol ölçülür. Testin geçerli olması için serum kortizolünün 10 µg/dl ‘nin altına inmesi, yeterli ACTH rezervi var diyebilmek için de 11-deoksikortizol ≥7 µg/dl ve ACTH’ın da 200ng/L’ye kadar yükselmesi beklenir. Testin yan etkileri bulantı gibi dispeptik yakınmalar ve uykusuzluktur. Kan örnekleri alındıktan sonra aynı gün, hastaya glukokortikoid yetmezliğine karşı 100 mg hidrokortizon ya da türevleri verilmelidir. Uzun (24 saatlik) metirapon testi: Oral metirapon her 4 saatte bir 750 mg olmak üzere hastaya verilir. 24 saatin sonunda -ertesi sabah 08’de- kan örnekleri alınır. Eğer hasta fenitoin kullanıyorsa, metiraponun klirensini arttırdığı için, metirapon toplam dozu 2 katında (6x1500 mg) verilmelidir. Her ilaç dozu verilmeden önce ortostatik hipotansiyona bakılması önerilir; eğer gelişirse surrenal yetmezliğini işaret ettiğinden teste son verilip derhal hidrokortizon verilmesi gerekebilir. Bazı kliniklerde 24 saatlik testin daha duyarlı olduğu için tercih edildiği bildirilmektedir. CRH uyarı testi: Hipofizer ACTH salgısını uyarmak için yapılır. Enjeksiyondan önce -5, -1 ve 0. dakikalarda ACTH ve kortizol için kan örnekleri alınır. Sonra 100 µg veya 1 µg/kg CRH intravenöz olarak yapılır. Normalde 30. dakika örneklemde ACTH’ın bazale güre 2-4 kat yükseldiği görülmelidir. Kortizol de 60. dakikada bazale göre 10 µg/dl’den fazla yükselir ya da 20 µg/dl’nin üzerine çıkar. Ancak bu test ile elde edilen yanıtlar çok değişkenlik gösterebileceği için ACTH yetersizliği tanısında yeterince aydınlatıcı olmadığı kabul edilmektedir. ACTH uyarı testi: Uzun süre ACTH uyarısı almayan adrenal glandlar atrofiye uğrayabilir ve bolus ACTH uyarısına akut kortizol cevabı oluşamaz. Dolayısıyla hipofizer ACTH rezervi bakarken izlediğimiz kortizol cevabını da alamayız. Bir sentetik ACTH olan “cosyntropin” adrenal bezi uyarmak amacıyla kullanılır. Cosyntropin 250 µg intramüsküler ya da intravenöz yapılır. Bazal yani enjeksiyondan önce 0. dakika, enjeksiyondan sonra 30 ve 60. dakikalarda kan alınıp kortizol bakılır. Normal bir adrenal glandın cevabı kortizolün bazal değerinin iki kat üstüne çıkması ya da >20 µg/dl olmasıdır. Düşük doz cosyntropin testi 1 µg doz ile yapılır. Yüksek doz ile benzer hassasiyeti olduğu gösterilmiştir. Bu dozda alınan kortizol cevabı >18 µg/dl (500 nmol/L) ise testin adrenal rezervi %100 sensitivite ve %80-100 spesivitede gösterdiği belirlenmiştir. Düşük doz ile yanıt alınamaz ise yüksek doz cosyntropin ya da ITT ile tanı desteklenmelidir. Cosyntropin genellikle farmakolojik dozlarda da uygulanmakta ve hipofizer ACTH yetersizliği durumunda yalancı yüksek/normal kortizol cevabı alınabilmektedir (%65) ancak bu olgularda 60. dakika kortizol değerinin ITT’nin pik cevabı ile örtüştüğü bildirilmiştir. Düşük ve yüksek doz cosyntropin testi hipofiz cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif dönemde yalancı pozitif sonuçlar verebilir. Bu hastalarda kortizol yanıtını değerlendirmede ITT kullanılmalıdır. 72 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU Gonadotropin Uyarı Testleri Erkek hipogonadizmi değerlendirilirken testosterona en yüksek düzeyine ulaştığı zaman olan sabah saat 08-10 arasında bakılmalıdır. Eğer normal ise ileri tetkike gerek yoktur. Ancak düşük işe 1-2 kez daha bakılmalı yine düşük ise LH da bakılmalıdır. Testosteron ile birlikte LH düzeyi de düşük ise bu sekonder hipogonadizmdir. Hipofizer ya da hipotalamik bir hastalığı olan ancak düzenli adet gören premenopozal bir kadında FSH veya LH bakmaya gerek yoktur. Adet görüyor olması hipofiz-gonad aksının sağlıklı olduğunu gösterir. Ancak amenore/oligomenore varsa FSH/LH ve estradiol bakılmalı, primer ovarian hastalık mutlaka dışlanmalıdır. Günümüzde ileri düzey laboratuvar teknikleri sayesinde FSH, LH ve estradiol bakarak büyük oranda tanı konabilmektedir. Ancak bazen uyarı testleri gerekebilir. GnRH testi: Tek doz (25-100 µg) bolus gonadotropin releasing hormon (GnRH) ile kadında da erkekte de 20-30 dakikada FSH/LH piki gerçekleşir. Bu uyaranla LH; FSH’ya göre daha fazla artar ve 8-34 mIU/mL düzeylere ulaşır. Testosteron düzeyi düşük olan hastalarda bu abartılı artış daha da belirgindir. Gerek hipotalamik gerekse hipofizer hipogonadizmde ise LH/FSH oranı tersine döner ve LH’da beklenen abartılı artış olmaz. GnRH testi hipotalamik lezyonla hipofizer lezyonu ayırmada yeterli değildir. Anoreksiya nevrozada ve pübertal dönemde de değişken cevap alınır. Eğer adet gören bir kadına yapılacak ise erken foliküler fazda yapılmalıdır. Enjeksiyondan önce -15 ve 0. dakikalarda FSH ve LH için kan örnekleri alınır. Bu iki örneğin ortalaması bazal kabul edilir. Sonra 100 µg GnRH intravenöz yapılır. Ardından 30,60,90 ve 120. dakikalarda örnekler alınmaya devam edilir. Klomifen testi: Hem kadında hem erkekte yarışmalı östrojen antagonisti olan klomifen ile gonadotropin rezervine bakılabilir. En fazla 4 hafta süreyle, günde 100 mg oral verilerek uygulanır. LH genellikle iki katı düzeye ulaşırken, FSH yaklaşık %50 artar. Ancak bu sonuçları görmek hipofizer ya da hipotalamik hasarı ayırt etmeye yardımcı olmadığı için çok geçerli bir test değildir. TSH Uyarı Testleri TSH ile periferik tiroid hormonları arasında çok hassas bir feedback mekanizma olması sayesinde bu sistemdeki çoğu bozukluk bazal TSH ve tiroid hormonu ölçümleri ile tanınabilmektedir. Ancak santral hipotiroidide bazal TSH ölçümü tanı için yeterli olmamaktadır. Sadece hastaların üçte birinde TSH düşük bulunabilir. Hipotalamik ya da hipofizer hipotiroidide hastalarda T4 düzeyi düşük iken eş zamanlı TSH düşük/normal/hafifçe yüksek bulunabilir. Hatta aynı tablo hipofizer bir yetersizlik olmaksızın ciddi hastalıklar halinde gelişen “hasta ötiroid sendromda” da görülebilir. TRH testi: TRH yapılmadan önce 0.dakikada bazal kan örneği alınır ardından intravenöz olarak 200-500 μg TRH yapılır. Enjeksiyonu takip eden 20. ve 60. dakikalarda TSH bakmak üzere yine kan alınır. 20. dakikada TSH’da beklenen normal artış 5-30 mU/L’dir. Hipofizer hastalığı olanlarda TRH’ya TSH yanıtı olmaz; hipotalamik hastalıklarda ise gecikmiş yanıt beklenir. Bununla birlikte bu iki durumda görülen yanıtlar oldukça değiken olup santral hipotiroidi etyolojisinin ayırıcı tanısında TRH uyarı testinin yeri kısıtlıdır. TRH uyarı testi ötiroid hasta sendromu ile santral hipotiroidinin ayrılmasında yaralı bilgiler sağlayabilir. Ötiroid hasta sendromunda gece TSH artışı beklendiği kadar olmasa da genellikle TRH’ya TSH yanıtı normal sınırlardadır. Hipertiroidik hastalarda ise tiroid hormonlarının negatif feedback etkisi nedeniyle zaten düşük olan bazal TSH, TRH uyarısıyla da yükselmez. Hipotiroidi de ise TRH’ya abartılı TSH yanıtı izlenir. HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ VE İZLEM KILAVUZU 73 KRANİOFARENJİOMA Hipofizin embriyonal gelişimi rathke kesesi olarak adlandırılan bir doku parçasından olmaktadır. Kraniofarenjiomalar, rathke kesesi kalıntılarından köken alan oldukça nadir tümörlerdir. Rathke kesesi tümörü veya adamantinoma olarak da adlandırılır. Görülme sıklığı yılda, bir milyonda 1-2 yeni olgudur. Benign olan bu tümörler solid, kistik (kolesterol kristalleri içeren yoğun bir sıvı ile dolu) veya miks solid-kistik olabilir ve kalsifikasyon sık görülür. Ancak kraniofarenjiomaların çoğunda tek büyük bir kist veya çok sayıda kistik oluşuma rastlanır. Görülme sıklığı özellikle yaşamın iki döneminde artış gösterir. Bu dönemlerden biri 5-15 yaş dönemi, diğeri ise 5. dekaddır. Çocuklarda beyin tümörlerinin%9’unu oluştururken, erişkinlerde bu oran%1’dir. Yavaş büyüyen tümörlerdir, büyümeleri semptomların ortaya çıkışından önceki birkaç yılı kapsayabilir. Kraniofarenjiomalar sıklıkla hipofiz sapının suprasellar kısmından ve optik kiyazmaya yakın bölgeden gelişirler ve oldukça büyük boyutlara ulaşabilirler. Bu nedenle hipofiz sapına, çevre dokulara, suprasellar sisterne doğru büyüyerek bu bölgelerde basıya yol açarlar. Çocuklarda genel olarak büyüme ve gelişme geriliğine yol açarken erişkin yaş grubunda erkeklerde impotans ve libido kaybı, kadınlarda amenoreye neden olurlar. Kraniofarenjiomalar nadiren intrasellar gelişebilir ve erişkinde hem suprasellar hem de intrasellar bölgelerin birlikte tutulumu daha sıktır. Santral hipotiroidi hastaların yaklaşık%40’ında ve sekonder adrenal yetmezlik hastaların yaklaşık%25’inde görülür. Santral diabetes insipidus hastaların%10-20’sinde saptanır. Bu nedenle cerrahi öncesi hastaların endokrinolojik değerlendirilmesi ve uygun şekilde hormon replasman tedavisinin hayati önemi vardır. Erişkinlerde her iki cinsde psikiyatrik yakınmalar, hafıza kaybı, uyku hali, depresyon, apati, inkontinans görülebilir. Kraniofarenjiomalara bağlı olarak ortaya çıkan semptom ve bulgular şu şekilde sınıflandırılabilir: 1. Hipofize ve hipofiz sapına olan bası sonucu hormon sentez ve salınımının kesintiye uğraması nedeniyle ortaya çıkan bulgular: - Çocukta büyüme ve gelişme geriliği - Puberte gecikmesi - Adet düzensizliği - Halsizlik, yorgunluk - Cilt kuruluğu, soğuğa tahammülsüzlük, kabızlık - Hipotansiyon - Galaktore 2. Optik kiazma ve görme sinirine bası sonucu görme kaybı (bitemporal hemianopsiden tam görme kaybına kadar değişebilir): Tanı anında hastaların%40-70’inde çeşitli derecelerde görme alan kaybı mevcuttur ve geç fark edildiğinden dolayı çocuklarda daha ileri düzeydedir. 74 HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU 3. Hipotalamusa bası sonucu; diabetes insipidus, özellikle karbonhidrat açlığının olduğu kontrolsüz iştah artışı (hiperfaji) ve buna bağlı hızlı kilo alımı, vücut ısı regülasyonunun bozulması, uyuklama hali, depresyon. 4. Diğer semptomlar; tipik olarak sabah olan baş ağrisi, bulantı ve kusma gibi artmış kafa içi basıncını gösteren bulgular, davranış değişiklikleri. Tanı Kraniofarenjiomaların tanısı magnetik rezonans görüntüleme (MRG) veya bilgisayarlı tomografi (BT) ile kitlenin görüntülenmesi yoluyla konur. Genellikle kalsifikasyon içermeleri nedeniyle kafatası radyografileri ve BT görüntüleri tipik görüntü verir. Kraniofarenjiomalı hastaların yaklaşık %80’inde suprasellar bölgede kalsifikasyon ve %75’inde en az bir kist bulunur. Yani radyolojik olarak parasellar bölgede saptanan kistik kalsifiye lezyonlar büyük olasılıkla kraniofarenjiomadır. Ayırıcı tanıda suprasellar bölgeyi tutan hipofiz makroadenomları, menenjioma, optik glioma, teratoma, sistemik histiyositoz, sarkoidoz ve metastazlar gibi diğer parasellar bölge kitleleri dikkate alınmalıdır. Ek olarak rathke kleft kisti ve araknoid kist gibi nonneoplastik kistik oluşumları da ayırıcı tanıda düşünmek gerekir. Yukarıda bahsedilen klinik özellikle ve tipik radyolojik görünüm ile kraniofarenjioma ve diğer tümörler genellikle ayırılır. Tanıda kitleyi görüntülemek yanında hipotalamo-hipofizer aksı değerlendirmek amacıyla hipofiz hormonlarının kontrolü, görme durumunu değerlendirmek üzere görme alanı muayenesi yapılmalıdır. Ayrıca biyokimyasal parametreler de değerlendirilmelidir. Diabetes insipidus kliniği olan hastalarda gereğinde susuzluk testi yapılabilir. Tedavi ve takip Tedavi öncelikle cerrahidir. Tümör hipofiz bölgesinde sınırlı ise transsfenoidal yol kullanılabilir. Ancak tümör, çoğu zaman olduğu gibi, hipofizer alanda kalmayip çevre dokulara yayılım göstermişse kraniyotomi uygulanır. Transsfenoidal yolla operasyon uygulandığında anterior ve posterior hipofiz hasarı, intrakraniyal arterlerde, görme sinirinde hasar, serebrospinal sıvı sızıntısı ortaya çikabilir. Transkraniyal operasyon ise karotislerde, koku ve görme sinirinde, hipotalamusda hasara yol açabilir. Bazen hidrosefali nedeniyle şant da uygulanabilmektedir. Kraniofarenjiomaların oldukça büyük tümörler olmaları nedeniyle operasyon sonrasında genellikle rezidü adenom kalmaktadır. Bu nedenle operasyon sonrası radyoterapi tercih edilmektedir. Radyoterapi ile tümör dokusunun küçültülmesi, büyümesinin önlenmesi, normal hipofiz fonksiyonunun korunabilmesi, görmenin korunması amaçlanır. Gerek cerrahi, gerekse RT sonrası hastalar hipopituitarizm gelişmesi açısından izlenmelidir. İzlem başlangıçta birkaç ayda bir, daha sonra yılda 1-2 kez yapılmalıdır. Gereğinde glukokortikoid, tiroid hormonu, gonadal steroid ve büyüme hormonu replasmanı yapılmalıdır. Diabetes insipidus tablosu bulunuyorsa desmopressin tedavisi uygulanmalıdır. Hastalar tedavi sonrasında tümör büyüme olasılığı nedeniyle yıllık olarak BT ile takip edilmelidirler. Tedavi sonrası nüks olasılığının özellikle cerrahi tedaviyi takip eden ilk 3 yıl içinde fazla olduğu, ancak bunun daha sonraki yıllarda da olabileceği unutulmamalıdır. Cerrahi sonrası RT uygulananlarda nüks olasılığı düşüktür. NOTLAR
Benzer belgeler
Hipofizer İnsidentaloma Değerlendirme ve Tedavisi
bir kısmında görememe (görme alanı kusuru) veya çift görme gibi
görüş bozuklukları
• Optik sinirin veya optik kiazmanın üzerinde veya yanında bulunan
tümör nedeniyle görüş bozulması tehdidi
• Pit...
genişletilmiş ve güncelleştirilmiş 5. baskı ısbn: 978-605-4011-11-7
TEMD HİPOFİZ ÇALIŞMA GRUBU
HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU
Cerrahi tedavi sonrasında, klinik olarak düzelme günler içinde görülebilir. Başarılı adenom rezeksiyonundan sonraki bir saat içinde GH değerleri normale döner. Post-operatif kür’ün değerlendirilmes...
HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU
Akromegali, hipofiz bezinde büyüme hormonu salgılayan adenomun neden olduğu nadir görülen
bir hastalıktır. İnsidansı milyonda 3-4/yıl olarak bilinir. Prevalansı ise milyonda 40 ile 70 arasında
seyr...
Agresif hipofiz tümörlerinde multidisipliner yaklaşımlar Medikal
düzeylerini %71.3 hastada normalleştirir. SSA
kombinasyon tedavisi de etkin. Adenom boyutu??
Buchfelder M et al. Eur J Endocrinol. 161: S3-10; 2009
Colao A et al. Expert Opin. Pharmacother. 12:1561...
HİPOFİZ HASTALIKLARI TANI, TEDAVİ ve İZLEM KILAVUZU
düzeyleri ise hastaların %70’inde normale döner. Octreotidin uzun etkili formlarının her 28 günde bir intramüsküler uygulanması ile akromegalik hastaların %70’inde GH değerleri 2.5 μg/L’
nin altına...