Türkiye`de Hoşgörünün Kurumsallaşamaması Problematiği
Transkript
Türkiye`de Hoşgörünün Kurumsallaşamaması Problematiği
Mehmet Küçük Türkiye’de Hoşgörünün Kurumsallaşamaması Problematiği Hoşgörü kavramı Latin kökenli bir kelime (tolarate) olup, Latince dayanmak, katlanmak, tahammül etmek anlamına gelir. İçerik olarak ise hoşgörü, tasvip etmediğimiz hatta sakıncalı bulduğumuz bir tutumu, düşünceyi yahut davranışı görmezden gelme, ona göz yumma ve “özgür bırakma” manasına gelir. Yani hoşgörü, engellemeye muktedir olduğumuz halde yanlış bulduğumuz veya bize farklı gelen bir şeyin yaşama hakkını tanımamızı ifade eder. Bir söylem olarak hoşgörü, Avrupa'nın karanlık ortaçağından sonra gelen Rönesans (yeniden doğuş) Devri’nin hümanist düşünce ortamında hayat bulmuş, tepkisel bir tavrı ifade etmekteydi. Her yıldızın Güneşin etrafında döndüğünü söyleyen Bruno’nun, Roma’da engizisyon mahkemesi tarafından diri diri yakıldığını, Galiei’nin papazların huzurunda diz çökertilerek iddiasından vazgeçmek ile ölüm arasında bir tercihe zorlandığını düşünecek olursak Ortaçağ’ın karanlık atmosferini kavramakta güçlük çekmeyiz. Daha da kötüsü, bu baskı ortamı yıllardır Avrupa’da yıkıcı din savaşlarına sebebiyet vermiş ve birçok kişinin canına mal olmuştu. Kilisenin toplumsal hayat ve siyasi erk üzerinde tam bir tahakkümünün olduğu bir dönemde kaleme alınmış bu eser, dini totaliterizme karşı bir manifesto niteliği taşımasının yanında, aynı zamanda din temelli çatışmaları sonlandırmaya yönelik bir reçete de sunmaktaydı. Locke’un mektubunda kaleme aldığı düşünceler, onun tabii hukuk kuramının doğal bir yansımasıdır. Buna göre esas olan, devletin varlığını bireylerin kendi aralarında vardıkları mutabakata borçlu olmasıdır. Bu yüzden devletin yegane görevi bireyin, devletten önce de var olan temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almasıdır. Bu haklar herkes için vardır ve bireylerin dini tercihlerinden bağımsızdır. Siyasi iktidar sadece gerekli olduğu için vardır ve yetkisi, bireylerin ona bahşettiği ölçüdedir. Devlet eğer elindeki bu güç ile bireylerin özgürlük alanlarına tecavüz ederse, varlık maksadından sapmış ve meşruiyetini kaybetmiş olur. Devlet, bireyin inandığı şekilde yaşamasına müdahale edemez, edilmesine de göz yumamaz. Yani devlet hoşgörüsüzlüğe hoşgörü gösteremez. Hoşgörü: Negatif Özgürlük Locke’un hoşgörüye dair düşünceleri onun özgürlük anlayışından soyutlanamaz. Hatta hoşgörü, Mektup’ta verilmek istenen asıl mesaj olan özgürlük anlayışının bir nevi ambalajı durumundadır diyebiliriz. Locke’a göre bireyin kendi seçtiği amaçlar ve idealler doğrultusunda kendi inanç ve yargısına göre eylemde bulunma özgürlüğünün tanınması gerekir. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Locke’un özgürlük anlayışı “negatif” karakterlidir. Bunu Mektup’taki şu ifadelerden çıkarmak mümkündür: “Belli bir kimsenin, bir diğer kişiye, o başka kilise veya dindendir diye, sivil çıkarları konusunda zarar vermeye hiçbir surette hakkı yoktur. Eğer bir insan doğru yoldan ayrılırsa, bu onun kendi talihsizliğidir, size hiçbir zararı yoktur; bu hayatta yapıp ettiklerinin öteki dünyada onu perişan etmesi beklendiğinden onu cezalandırmamız gerekmez.” Burada Locke açık ve net bir biçimde kamu otoritesine negatif bir yükümlülük yüklemekte ve onun, maksadı çok “ihlaslı” ve “yüce” de olsa, bireyleri tercihlerinde “özgür bırakması” gerektiğini savunmaktadır. 1.Laiklik Mirası Locke’un hem laiklik hem de din ve vicdan özgürlüğüne yaklaşımı, onun “rasyonel paradigması” çerçevesinde olur. Bu değerler aynı zamanda Locek’un, liberal felsefeye ve günümüz liberal demokrasilerine bıraktığı en önemli mirastır. Locke, dinin siyasi örgütlenmede vücut bulması gerektiğini düşünen Hobbes’un aksine, devlet ve kilisenin (din) yetki alanlarının birbirinden ayrılmasını, her şeyden önce gerekli görür. O’na göre devlet, insanların sadece kendi sivil (dünyevi) çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için oluşturulmuş bir insan toplumudur. Devlet ve Kilise, doğası gereği birbirinden farklıdır. Sivil hükümetin din ile arasına mesafe koyması, onun bütün dinlere eşit mesafede olması açısından elzemdir. İnsan, kurtuluş (salvation) yolunu kilisenin baskısı ile değil, ancak aklıyla bulabilir. 2.Din, Vicdan ve İfade Özgürlüğü Mirası Locke, devletin din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili kısıtlamalarına hem ahlaki açıdan hem de pratik(rasyonel) açıdan karşı çıkar. Ahlaki açıdan, bir kimsenin istediği gibi inanmaya ve de bunun gereğini yapmaya hakkı vardır. Zira din, her şeyden önce gönüllülük esasına dayanan bir müessesedir. Bu yüzden sırf başka şekilde inanıyor diye bir kimsenin zulüm görmesi, zindana atılması, idam edilmesi ahlaki değildir. Onun bu görüşleri felsefi temeli çok kuvvetli olan Virginia İnsan Hakları Beyannamesi’ne şöyle yansımıştır: “Yaradan’a borçlu olduğumuz görevimiz, dinimiz ve bunu yerine getirme tarzımız, şiddet ve baskıyla değil, ancak irade ve inançla belirlenebilir; bu yüzden herkes, dininin gereklerini, vicdanının buyruklarına göre yerine getirmek hakkına sahiptir; birbirine karşı, Hıristiyan sabrını, sevgisini ve merhametini göstermek herkesin görevidir.” Locke’un bu konuya ikinci yaklaşımı ise onun rasyonel paradigması çerçevesinde olur. Buna göre din, ancak insanlar ona samimiyetle iman ettiği vakit anlamlı bir değer olur. Locke’a göre devletin bireyleri irşâd etmek gibi bir yükümlülüğü olamaz. Baskı yolu ile bir kimseye bir din yahut dini bir içtihat dayatıldığı vakit, o kimse dışarıya karşı yöneticilerin istediği şekilde amel etse dahi iç dünyasında kendi inancını sürdürmeye devam eder. Bu tür zorbalıklar “riyakar” toplumlar oluşturur ve bu, her şeyden önce dinin kendi doğasına aykırıdır. O halde devletlerin insanlara bir dini empoze etme çabası beyhude bir uğraştır. Çünkü din, insanların kalplerinde hayat bulan bir olgudur ve insanların kalplerine müdahale etmek olanaksızdır. Yöneticilere düşen şey, farklı dini inanış ve pratikleri hoş görmektir. Her ne kadar farklı kiliseler farklı kurtuluş reçeteleri sunsa da, hakikat muhakkak ki tektir. Bu kiliselerin hepsi kendi içtihadlarının doğru olduğuna inanabilir. Fakat hangisinin doğru olduğuna karar verecek yegane merci, Tanrı’dır. Locke Mektup’ta bu konuyla ilgili şunları söyler; “İnsanların ruhlarını kurtarma çabası yargıçlara ait olamaz, çünkü yasaların katılığı ve cezaların gücü insanların aklını ikna etmeye ve değiştirmeye yeterli olsa da ruhlarını kurtarmaya yardımcı olamaz.” Demek ki bireylerin inançlarını baskı yolu ile istenilen yönde değiştirmeye çalışmak “rasyonel” bir eylem değildir. Locke’un dini hoşgörü ve din özgürlüğü ekseninde kullandığı bu rasyonel argüman, ileriki yıllarda liberal filozoflar tarafından ifade özgürlüğüne de uyarlamıştır. Buna göre aynı şekilde bir kimseye düşüncelerinden dolayı baskı uygulamak, onun düşüncelerini değiştirmek için kullanılabilecek en irrasyonel yöntemdir. Türkiye’de Din, Vicdan ve İfade Hürriyeti Sorunları ve Temeli Aslında John Locke’un 17.yy Avrupa tarihine damgasını vuracak olan Hoşgörü Üstüne Bir Mektup adlı eserini kaleme aldığı günlerde Müslüman Türk dünyası, hoşgörü ve dini rasyonalite açısından görece iyi bir durumdaydı. Teokratik bir yapıya sahip olan imparatorlukta, hoşgörünün temelini bizzat şer’i hükümlerin kendisi oluşturmaktaydı. Kur’andaki ”Dinde zorlama yoktur” düsturu Osmanlı’daki hoşgörü anlayışının temel referans noktasıydı. Yani John Locke’un Mektubundaki, hoşgörünün en başta dinin bir gereği olduğu görüşü Osmanlı’da zaten hayata geçirilmiş durumda idi. Zira Osmanlı toplumunda gayrimüslim tebaanın can ve mal (hayat ve mülkiyet) güvenliği kısmen de olsa teminat altındaydı. Üstelik gayrimüslimlerin dini pratiklerine herhangi bir kısıtlama getirilmemiş ibadethanelerine dokunulmamıştı. Toplumsal hayatta ise tasavvuf kültürünün etkisi, kendisini dini hoşgörü alanında hissettirmekteydi. Osmanlı’da millet sistemi, farklı dini gruplara özerklik tanıyan lakin onları Müslüman vatandaş ile eşit kabul etmeyen bir sistemdi. Cumhuriyetin kurucuları ise din-birey-devlet ilişkilerine yönelik bambaşka bir anlayışa sahipti ve bu anlayışı laiklik olarak tanımlıyorlardı. Lakin bir imparatorluğun devamı olan yeni ülkede de dini ve kültürel çeşitlilik devam etmekteydi. Dini farklılıklar tarih boyunca hep çatışma yaratmaya müsait, hassas farklılıklar olmuştu. Plüralizm bu anlamda kültürel bir zenginlik olduğu kadar aynı zamanda da patlamaya hazır bir bomba idi. İşte tam bu nokta da devletin din temelli çatışma tehlikesine kurumsal olarak alacağı önlem, kurucu elitlere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin Locke’un fikirlerinden esinlenen Amerikan anayasasının kurucu babaları, olası bir toplumsal huzursuzluğa (civil unrest) karşı dini hoşgörünün panzehir olma özelliğini anlamışlar ve anayasanın ilk maddesine yerleştirmişlerdir. İkinci olarak Locke’un din-devlet ayrımı, özünde potansiyel tehdit olarak gördüğü kamu otoritesini (devleti), özgürlük alanı olarak gördüğü dinden uzak tutarak, onu bireylerin yaşantısına müdahaleden alıkoyma maksadı taşır. O yüzden devletin seküler yapıda olması Locke’a göre elzemdir. Örneğin Amerikan laiklik anlayışı nötralisttir. Yani devletin bütün dini gruplar karşısında nötr, haliyle seküler olmasıdır. Bu yüzden devlet herhangi bir dini grubu ne destekler ne de onlara engel olur. Fransız laiklik anlayışı ise laisite kavramında ifadesini bulur. Buna göre plüralizmden önce, dinin bizzat kendisi tehdit olarak algılanır ve sıkıca kontrol altına alınması gereken bir şey olarak görülür. O halde yapılması gereken dinin bütün kamusal hayattan soyutlanıp bireylerin vicdanına hapsedilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti, de büyük ölçüde Fransız laisite anlayışından etkilenen, dinin ilerleme ve modernleşme karşısındaki en büyük engel olduğu fikrine sıkı sıkıya bağlı pozitivist bir zümre tarafından kurulmuştur. Bu yüzden Türkiye’de din-devlet ayrımı, dini devletten katî bir şekilde uzak tutma, toplumsal hayattan silme üzerine inşa edilmiştir. Fakat pluralizmi potansiyel tehdit olarak algılayan ulus-devlet, dinin tutkal işlevini de göz ardı edememiştir. Üstelik ulus-devlet yaratılırken iktidarın, üzerine tesis edilmesi gereken bir takım tehdit algılamalarına ihtiyaç duyulmuştur. Bu yüzden Sünni Müslümanlık ( aşırı olmadığı sürece) dışındaki bütün dinler ve Türklük dışındaki bütün etnisiteler potansiyel tehdit unsuru olarak görülür. Bunun doğal sonucu olarak da bu iki vasfı taşımayan bir kimsenin bu ülkenin “öz vatandaşı” kabul edilmemesidir. 1942’de Varlık Vergisi adlı kanunu çıkaran zihniyet, tam da böyle bir zihniyettir. Zira dönemin başbakanına göre yıllardır Türk toplumunun misafirperverliğinden istifade etmiş bu kesimin borcunu ödeme vakti gelmiştir. Türkiye’de devlet, pekala hangi inancın din olup hangisinin olmadığına karar verebilmekte ve bunu inananlara bırakmamaktadır. Örneğin Alevilerin cem evlerinin ibadethane olarak tanınması talebi, Aleviliğin bir din olduğunu düşünmeyen siyasilerce pek ciddiye alınmaz. Fakat Alevilerin vergileri ile 85.000 imamın maaşları ödenmekte ve bu durum, aleviler ve diğer gruplar aleyhine bir ayrımcılık doğurmaktadır. Üstelik bu uygulama, her şeyden önce devletin seküler kimliği ile bağdaşmayan bir uygulamadır. Türkiye’de din, vicdan ve ifade özgürlüğü üzerindeki engellerden en çok muzdarip olan kesimler, Türkiye toplumunun çoğunluğunu oluşturan dindar Müslümanlar, Aleviler, Kürtler ve gayrimüslimlerdir. Türkiye islamofobianın anavatanıdır diyor Berat Özipek. Bu, halkının %99’u Müslüman olan bir ülkede son derece tuhaf bir tespit olmakla beraber, maalesef doğrudur. Bunun en sembolik örneği, başörtüsü yasağıdır. Başörtüsünün Türkiye toplumunda yaygın olarak kullanılan bir kadın kıyafet biçimi olduğu göz önüne alındığında, bu alanda özellikle kadınların azımsanmayacak bir bölümünün uygulamadan zarar gördüğü tahmin edilebilir. Eğitim ve öğrenim hakları özellikle son birkaç yıla kadar yoğun bir biçimde ihlâl edilen kadınlar, mezun olduklarında bu kez de kamu kurumlarında çalışma hakkının ihlâline maruz bırakılmaktadırlar. Burada ikinci bir diğer mesele ise tarikat ve cemaatler üzerinde süregelen yasakların da halen aşılamamış olmasıdır. Bugün her ne kadar bu kesimler üzerinde kamu baskısı azalsa da bu tip örgütlenmeler halen alenen faaliyet yapamamakta, örneğin birer tüzel kişilik kazanamamaktadır. Türkiye’de bırakın Alevileri ve gayrimüslimleri, hangi cemaate mensup olduğunu gizlemek zorunda kalan büyük bir Sünni kesim de bulunmaktadır. Sayıları bugün çok az olsa da resmi ideolojiden muzdarip bir diğer kesim ise gayrimüslimlerdir. Türkiye toplumunun %1’ini oluşturan bu kesim halen tuhaf bir şekilde tehdit olarak algılanmakta ve bu vatandaşlarımızın üzerindeki baskı bir türlü kırılamamaktadır. Bu aşamada AK Parti iktidarı da büyük bir imtihandan geçmektedir. Menderes, 6-7 Eylül Olayları’nın üzerine fazla gidememişti. Son olarak Hrant Dink davasında da vicdanları yaralayan bir karar çıktı. AK Parti, kendisini İslami hassasiyetleri dolayısıyla kapatmaya çalışan zihniyet ile Dink’i öldüren zihniyetin aynı zihniyet olduğunu görmek durumundadır. AK Parti, AB hedefi çerçevesinde gayrimüslimlere rahatlama sağlayan bir takım düzenlemeler yaptı. Üstelik bu reformların muhafazakar kimlikli bir parti tarafından yapılması çok ciddi takdir topladı. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II’nin Der Spiegel’e yaptığı “Cemaat olarak oyumuzu AK Parti’ye vereceğiz” şeklindeki açıklama çok önemliydi. Türkiyeli azınlıkların dışarıdan gelen heyetlere ikili görüşmelerde hükümetle ilgili olumlu kanaat beyan etmeleri de, içeride “AKP Batı yanlısı, ülkeyi satıyor” derken, dışarıda “AKP şeriatçı, gizli gündemi var” korkusunu pompalayan ulusalcıların bütün propagandasını bir anda sıfırlamıştı. Son olarak Seul’deki temaslarına başbakanın Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılacağını vaat etmesi de son derece önemliydi. Fakat ABD’de Beyaz Saray’a bağlı olarak çalışan Dini Özgürlükler Komisyonu 2012 Raporu’nda Türkiye’yi kaygı verici ülkeler arasına aldı ki bu ülkelerin arasında Kuzey Kore, Çin, İran, Özbekistan gibi ülkeler de var. Rapora göre Türkiye en ağır dini özgürlük ihlallerinin yaşandığı ülkeler arasında. Raporda eleştirilen uygulamaların çoğu gayrimüslimlere ve Alevilere yönelik uygulamalar. Hükümetin Rum Ortodoks Kilisesi’nin ruhani meclisine sadece Türk vatandaşlarının seçilmesinde ısrar ederek Kilise’nin iç işlerine karışması, Ermenilerin papazlarını yetiştirmesi için okul açmasına izin verilmemesinden dolayı 65 bin Ermeni’nin yalnızca 26 papazı kalması, hükümetin devlet tarafından düzenlenen kurumlar dışında İslami ibadete izin vermemesi ve Alevi köylerine Hanefi camilerinin inşa edilmesi, Sivas’taki Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi istekleri dikkate alınmaması, ders kitaplarında dini gruplar ve tarihi mirasları hakkında aşağılayıcı ve yanlış yönlendirici ifadeler bulunması başlıca değinilen konular. Sorun: Anayasa; Çözüm: Yeni bir anayasa Anayasaların iki önemli işlevi vardır. Bunlardan birincisi bireyin özgürlükleri karşısında devletin hareket alanının sınırlarını çizmek suretiyle kamu otoritesini kayıtlamaktır. İkincisi ise devletin yetki haritasını çıkarmak, yani devletin ve organlarının işleyişine yönelik bir takım düzenlemeler yapmaktır. Bu bağlamda madem ki “hak” dediğimiz şey bizim kamu otoritesi karşısında sahip olduğumuz bir güvence ise; ve anayasa da kamu otoritesinin işleyişine yönelik en temel metin ise, bu durumda yapılacak en önemli şey; anayasayı buna göre düzenlemektir. Nitekim Türkiye’de çoğu ayrımcılık ve özgürlük ihlalleri, anayasaya atıfta bulunularak yapılmakta, temel haklara olan tecavüzler, anayasa ile meşrulaştırılmaktadır. Bu statükoyu değiştirmeye yönelik çabalar ise bir yerde anayasanın ruhu olan resmi ideoloji engeline takılmaktadır. Muhakkak ki anayasalar toplumu bir anda özgürleştirecek sihirli değnekler değildir. Aslında anayasaların toplumu özgürleştirmek gibi pozitif bir yükümlülüğü de yoktur. Fakat anayasalar özgür toplumun önündeki engelleri kaldırma noktasında negatif bir fonksiyona sahiptir; yani kamu otoritesine negatif bir yükümlülük yüklerler. Türkiye’nin Locke’un bıraktığı hoşgörü ve özgürlük mirasları ile formüle edilmiş bir anayasaya ihtiyacı olduğu çok açık. Yeni bir anayasa sosyal barışın ve adil, demokratik bir Türkiye’nin tesisi için atılacak olan ilk adımdır. Bunu yaparken de referans noktaları evrensel insan hakları belgeleri ve demokratik sistemlerin pratikleri; temel kaygı ise özgürlük olmalıdır. Öncelikle bu özgürlük, inanmayı, inanmamayı, farklı biçimlerde inanmayı veya din ve inanç konularında kayıtsızlık dahil diğer bütün tercih ve tutum alışların meşruluğunu tanımalıdır. Bireylerin, tek başlarına veya kolektif biçimde, özel veya açık biçimde din ve vicdana dayalı pratiklerini güvence altına almalıdır. Buna Türkiye toplumunun sosyolojik bir gerçeği olmasına karşın yasa dışı sayılan cemaat ve tarikatlarla, Sünni ve Alevi dergâhları, tekkeleri, cem evleri, manastır, şapel veya apartman katında ibadethane benzeri ibadet mekanları da dahildir. Hiç kuşkusuz, bu pratikler, din karşıtı düşünce ve ifadeleri ve onlara ait mekânları da kapsamaktadır. Din ve vicdan özgürlüğü temelli sivil oluşumların her türlü vakıf, dernek, sendika türü gönüllü örgütleri aracılığıyla yürütecekleri faaliyetlerin, dini olmayan herhangi bir faaliyet gibi koruma görmesi sağlanmalıdır. Azınlıkların din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin statüleri, onların Lozan’ın güvencelerine ihtiyaç duymayacakları, kendilerini azınlık şemsiyesine muhtaç hissetmeyeceği biçimde düzenlenmelidir. Ve son olarak eğer yeni anayasada laiklik kavramı ve tanımı olacaksa bu, özgürlükçü bir şekilde formüle edilmelidir.
Benzer belgeler
Sivil Özgürlük Olarak Din ve Vicdan Özgürlüğü
da kötüsü, bu baskı ortamı yıllardır Avrupa’da yıkıcı din savaşlarına sebebiyet vermiş ve birçok kişinin
canına mal olmuştu. Kilisenin toplumsal hayat ve siyasi erk üzerinde tam bir tahakkümünün ol...