Furuğ Ferruhzad`tan Şiirler O Şirazlı Türk( güzel
Transkript
Furuğ Ferruhzad`tan Şiirler O Şirazlı Türk( güzel
İran (Fars) Edebiyatı Üzerine Fars edebiyatı, İslam öncesi dönemlere ait eserlerin çoğu kaybolmuş olsa da, yaklaşık 2500 yıllık bir dönemi kapsayan edebiyattır. Kaynakları bugünkü İran sınırlarının ötelerine, Orta Asya'ya kadar uzanır. Gaznelilerin Orta ve Güney Asya'yı fethinden sonra Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya'ya yayılmıştır. Farsça yazılmayan ama etnik Perslerin yazdıkları da bu türde sayılmaktadır. Eski ve Orta Farsça'da korunmuş eserler MÖ 650'ye kadar tarihlenmektedir. Ama yazılı edebiyat eserlerinin çoğu Pers krallığının MÖ 650'deki İslamik fethinden sonradır. Abbasiler'in yönetimi ele geçirmesinden sonra İranlılar islam İmparatorluğunun yazıcıları ve bürokratları oldular, yazar ve şairdiler, hem Arapça hem Farsça yazdılar. Rumi, Sa'di, Hafız, Ömer Hayyam gibi şairler bütün dünyada tanınmaktadır. Sohrab Sepehri ve Füruğ Ferruhzad'ın eserleri de Türkçe'ye kazandırılmıştır. İslâmlığı kabul ettikten sonra yüzyıllar boyunca edebiyatımıza büyük etkileri olmuş olan ve Divan edebiyatımızın başlıca kaynağını meydana getirmiş olan Iran edebiyatı, İslâmlığın kabul edilmesinden önce ve İslâm medeniyetinin etkisi altında olmak üzere başlıca iki bölüme ayrılır. İran'da İslâmlığın kabul edilmesinden önceki devirlere ait dil ve edebiyat hakkında kesin bilgi, hemen yok gibidir, İslâmlığın kabul edilmesine kadar geçen devrede yazılan eserler, bir takım faraziyelerden ibarettir. İslâmlığın kabul edilmesi ile başlayan İran edebiyatı, başlıca şu bölümlere ayrılabilir: I - Kahramanlık şiiri devri : (10. yüzyıl) Bu devrin başlıca şairleri, en eski Acem şairi sayılan Rûdegî, Keygâvus, Ulusrî, Dakikî ve Şehname adlı Acemlerin en büyük kahramanlık destanını yazan Firdevsî'dir. II - Saray şiiri devri (11. yüzyıl) Arap medeniyetinin İran'da yer etmeye başlaması üzerine zümre edebiyatı olan yeni bir şiir meydana gelmiştir. Bu devrin en ünlü şairleri Anyarî ve Nizamîdir. III - Mistik ve moral devir (13. yüzyıl) Selçuk devri Iran edebiyatının en parlak devri olan bu yüzyılda, Tasavvuf edebiyatı yolunda. şiirler yazan Senasî ve Attar önemli şairlerdendir. Lirik ve melânkolik bir şair olan Selman ve Gülistan adlı eserin şairi Sadî, bu yüzyılda yetişmiş önemli şairlerdendir. IV - Lirik şiirin parlak devri (14. yüzyıl) Bu yüzyılda İran saray şiiri, en parlak devrini yaşamış ve Hafız. Vassaf gibi şairler, yalnız İran edebiyatının değil, dünya edebiyatın da en büyük lirik şairleri olduklarını gösteren eserler meydana getirmişlerdir. V - Duraklama devri (15. - 16. yüzyıllar) İran şiiri, artık eski parlak devrini kaybetmiştir. Bu yüzyılda yetişen Cami, İran edebiyatının son büyük, şairidir. O Şirazlı Türk( güzel) bize iltifat eder, gönlümüzü alır,aşkımızı kabul ederse, onun siyah benine Semerkant’ı da bağışlarız Buhara’yıda.” Hafız VI - Yeni devir (17. - 19. yüzyıllar) Eski önemini kaybetmesine rağmen İran edebiyatı şiir ve nesir alanında önemli sanatçılar yetiştirmiştir. Sadî, Seyyit Yahya, Kelim, Mirza, Sadık yetişen ünlü şairlerdendir. Bu devirde-Iran nesiri Hace Abdullahîî Ensarî tarafından kurulmuştur. VII - Çağdaş devir Bu çağda yetişen İran sanatçıları, eski geleneği devam ettirmek isteyenler, modern Avrupa edebiyatı yolunda eserler vermek, isteyenler ve bu iki grubun arasında kalanlar olmak üzere başlıca üç ayrı gruba ayrılmış gibidirler. Bu bakımdan çağdaş Iran edebiyatında ,eski Fars şiir ve nesir geleneğini devam ettirerek o yolda eser veren sanatçıların yanında; İran dilini Arapça ve Türkçe kelimelerden kurtararak yalın bir Fars dili meydan getirmek isteyen sanatçılar da eserlerini vermektedirler. Bunlar arasında, eski geleneği tamamen yıkmak, Arap yazısını değiştirmek taraftarı olanlar da bulunmakta, İran dilinin ve edebiyatının değişmesi zorunluluğunu savunmaktadırlar. Bu İki grubun arasında kalan bazı sanatçılar da eski gelenekleri tamamen muhafaza etmedikleri gibi, yenileşmenin de savunmasını yapmamaktadırlar Furuğ Ferruhzad’tan Şiirler İranlı kadın şair, yazar, oyuncu, yönetmen ve ressamdır. Bu genç yaşta Azrail''i tanıyan kederli ve hüzünlü, kadın sorunlarını da şiirlerinin tadı yapan şairin şiirlerinde derin bir yalnızlık egemendir. Ayrıca nakış nakış işlediği aykırılık; yaşadığı hayata uyum gösterememe ve içinde yaşadığı toplumun o dokunulması güç değer yargılarına şiddetle karşı çıkma olarak kendisini gösterir. Bu yüzden şiirleri toplumda soğuk duş etkisi yapmış, kolay kolay kabul görmemiş, çok şedit ve kabuk bağlamış eleştirilere maruz kalmıştır. Füruğ, sanatı; kendini ebedi kılma ve ölümü yoksama çabası olarak görür. İnsanın şiir ve sanat dışında başka bir yolla ''ben de varım'' yahut ''ben de vardım'' diyemeyeceğini söyler. Bu şekilde Füruğ, dünyaya mühürler basmış, mühürler imal etmiştir. bir başka doğuş ve bu benim yalnız bir kadın soğuk mevsimin eşiğinde yeryüzünün kirli varlığını anlamanın başlangıcında göğün kederli ve yalın ümitsizliğinin ve bu çimentolu ellerin güçsüzlüğünün mutlu insanlardanım mutlu insanlardanım pencerenin yanına gittim, hevesle altı yüz yetmiş sekiz defa ince toz, çöp ve idrar kokusuyla yüklü havayı içime doldurdum ve altı yüz yetmiş sekiz borç senedinin ve yeryüzü geri kalıyor dönüşünden bu pencerenin arkasında bir bilinmeyen beni ve seni bekliyor ey baştan ayağa yeşil olan sen ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak ve dudaklarını, sıcak bir his gibi senden benim aşık dudaklarımın okşayışlarına teslim et rüzgar bizi kendisiyle götürecek rüzgar bizi kendisiyle götürecek cuma sessiz cuma terk edilmiş cuma eski sokaklara benzer hüzünlü cuma hastalıklı tembel cuma sünen sinsi esnemeler cuması bekleyişsiz cuma teslim olmanın cuması boş ev sıkıntılı ev gençliğin baskınına kapalı ev karanlık ev ve güneşin hayali ev yalnızlık, fal ve kuşku evi perde, kitap, dolap ve resimler evi ve altı yetmiş sekiz iş başvurusunun altına yazdım rüzgar bizi götürecek benim küçük gecemde rüzgar ağaçların yaprağına son kez süre tanıyor benim küçük gecemde viran olmanın korkusu var kulak ver karanlığın esintisini duyuyor musun? ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım kulak ver karanlığın esintisini duyuyor musun? gecede, şu an bir şey geçiyor ay kızıl ve karmaşık ve her an düşme korkusu yaşanan bu damda bulutlar yaslı kalabalıklar gibi sanki yağmurun yağacağı anı bekliyor bir tek an ondan sonra hiç bu pencerenin arkasında gece titriyor ah ne denli dingin ve gururla geçiyordu garip bir su akıntısı gibi bu terk edilmiş sessiz cumalarda bu sıkıntılı evlerde benim yaşamım aaah ne denli dingin ve gururla geçiyordu... kızıl gül kızıl gül kızıl gül kızıl gül o beni kızıl gül bahçesine götürdü ve ıstıraplı saçlarıma kızıl gül taktı karanlıkta ve sonunda kızıl gül yaprağı üstünde benimle yattı ey felçli güvercinler ey adetten kesilmiş deneyimsiz ağaçlar, ey kör pencereler yüreğimin altında ve derinliğinde uyluklarımın, şimdi kızıl bir gül sürgün vermekte kızıl gül kızıl bir bayrak gibi ayaklanmada ah, ben gebeyim, gebeyim, gebe öpücük her iki gözünde onun günah gülüyordu yüzüne ay ışığı gülüyordu o suskun dudakların geçişinde sığınmasız bir yalaz gülüyordu utangaç ve silik bir istekle dolu bakışları sarhoşluk renginde olmalı gözlerine baktım ve söyledi: aşktan bir ürün almalı bir gölge eğildi diğer gölge üstüne gecenin gizlisine saklandı bir soluk kaydı bir yüze iki dudak ortasında öpüş yalazlandı gazel benim sesimi taşlarca dinliyorsun taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun ilkbahar sağanağısın ve pencerenin uykusunu dürtü darbeleriyle kaçırıyorsun okşayışın yeşil dalı olan elimi ölü yapraklarla seviştiriyorsun şaraptan daha sapkınsın ve gözü yalazlara oturtuyor döndürüyorsun ey kanımın bataklığının altın balığı hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü göğsüne bastırıyor söndürüyorsun gölgelerde, oturdu senin furug’un ve uçuklaştı gölgelerle onu neden karaya bürüyorsun? soluk almak için oturmaya kalksam işte yıkıldı diye saldırıyor yüzüme onu vurmak için anlayınca fırsat beklediğimi hızla dönüyor gökyüzüne kuşaktan kuşağa onca insanlar öldü yem olarak, şu ihtiyar akbabaya deneyimlerim sesleniyor ki bitimindeyiz zamanın yaklaşan bir sonu var ya senin, ya ihtiyar akbabanın bu cadı, bu kocamış leş yiyenin yazgısı, sana bağlı başaramazsan eger sıran geldi demektir tepemde bir akbaba hırsla bekliyor ölmemi vay eğer fırsatı ben kaçırırsam dökülüyor suskunluğuna akşamın ezanin ayak sesleri kent akşamının hayalinde yanıyor altın ormanları düşlerin ve odamın suskunluğunda cuma akşamıyla uğraşıyor ezanin ayak sesleri benim elimde kitap cuma akşamı sessiz kopuk kopuk geliyor kulağıma, ezan kime söylüyor ne diyor kent ugraşıyor cuma akşamıyla ve o garip ses yalın bir köylü gibi yitiyor kentin çağıltısında ben yine kitap okuyorum türkçesi: sobhi babek pencere türkçesi: haşim hüsrevşahı akbaba tepemde bir akbaba hırsla ölmemi bekliyor ben ise düşünüyorum nasıl bir tuzak kurayım ki bana yaklaşsın da onu vurayım bir pencere, bakmaya bir pencere, duymaya bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan. yalnızlığın küçücük ellerini cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla dolduran bir pencere belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine bir pencere, yeter bana oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben bir resimli kitap bahçesinde kağıt ağaçların gölgesi altından toprak yollarında geçip giden kuru mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin sıralarında veremli okulların alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan ve kara tahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o andan etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben ve hala başım dopdolu bir deftere toplu iğnelerle çakılan o kelebeğin yabansı sesiyle asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle ve bütün kente parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında aşkımın çocuksu gözlerini ve isteğimin acili şakaklarından fışkırdığında kan yaşamım artık hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvardaki saatin tiktaklarından başka anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok çılgınca sevmekten başka bir pencere yeter bana bir tek pencere bilince ve bakışa ve suskunluğa ışte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı ve sor aynadan adini kurtarıcının ve işte senden daha yalnız değil mi ayaklarının altında titreyen gökyüzü? yıkıntı elçiliğini, peygamberler kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza? ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin bu patlamalar ardarda bu zehirli bulutlar? ey dost, ey kardeş, ey herkes! yazın tarihini gül soykırımının yeniden merhaba diyeceğim güneşe yeniden merhaba diyeceğim güneşe gövdemde akan nehirlere bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme benimle birlikte kuru mevsimlerden gecen bahçemdeki ağaçların hüzünlü büyümesine gecenin kokusunu hediye eden kargalara yaşlılık biçimim olan ve aynada yaşayan anneme tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne yeniden merhaba diyeceğim geliyorum, geliyorum, geliyorum, saçlarımla: yeraltı kokularının devamı gözlerimle: karanlık tecrübesiyle duvarların ötesinden kopardım dallarımla, geliyorum, geliyorum, geliyorum, ve aşkla dolu avluda bekleyen kıza yeniden merhaba diyeceğim. Farsça’nın Türkçe Yüreği: Haşim Hüsrevşahi Prof. Dr. Haşim Hüsrevşahi (d. 1950, Tebriz, İran), yazar, şair, çevirmen ve aktivist. İlk eğitimini Tebriz'de, lise eğitimini Tahran'da bitirdi. 1974 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İran, Almanya, Kanada ve Amerika'da tıp eğitimine devam etti. 1990 yılında ailesiyle birlikte Kanada'ya göç etti. Ontario Azerbaycan Kültür Merkezi ve Kanadalı-İranlı Yazarlar Birliği kurucu üyesidir. Fikir ve ifade özgürlüğü aktivisti ve insan hakları savunucusu olarak uzun yıllar bu yolda mücadele vermiştir. Azerice, Farsça ve Türkçe şiir, kısa öykü ve denemelerinin yanı sıra çeviri şiir ve öyküleri değişik ülkelerde yayımlandı. Komşu Aç Kapıyı Uluslararası Edebiyat Şenliği'nin fikir babası ve bu şenliğin düzenleme komitesi başkanlığını yapmıştır. Bahar, Laçın ve Ali adlı üç çocuk babası. PEN Türkiye üyesidir Dil Tutulmalarım ve Dil Açmalarım adlı iki toplu şiir kitabı ve Ölümü Gözlerinden Gördüm ve Azalya adlı iki romanı yayımlanmıştır. Kitaplaştırdığı şiir çevirileri Yaralarım Aşktandır(FuruğFerruhzad), Bana Aydınlıktan Söz Et(AhmedŞamlu), Kelebeklere(Rıza Beraheni), Dolunayda Kızıl Tef Çalan Kadınlar (İran kadın şiir seçkisi) olmak üzere başta Sadık Çubek’in Sabır Taşlı adlı romanı olmak üzere beş roman, SamedBehrengi’nin tüm öykülerini ve ayrıca İran Kısa Öykü Antolojisi olmak üzere 25 ciltten fazla eser Farsçadan çevirerek Türkçeye kazandırmıştır. Şeş Yanımız Haziran Deli ve karmaşık deli bak bana deliliğini özledim bir sabah vaktiydi sanırım kayınların ucu kızıldı belki zincirleri kopardık dağ doruğundan boşalan sel yani siyah ve biber el çırpmaların keklik çırpınması saçların yavaşça yanaklarıma gizlice kulaklarından azca unut beni azca anımsa delice ve karmaşık evimi terk edince arkandan bakıyorum bakmıyorum sırt çantan sırtında yollara mahur evimi terk edince bak delice ve şebboy başka şarkılar da var ezberimde! koyu harflerle dişlerinin arasında şiirler kaşını çatınca gözlerinde cesedim çalkar koyu harflerle yan yat bu yana süt yanına öpmeliyim bir daha sıla yerini öpmeliyim bir gurbet… bir görsen ne kayalar vardı akışımıza öykünen postallarımızın altında ne uçurumlu aşklar küstah bir hünnap rengi bulaşmıştı göğsümüze dilimiz kızılca kılıca kuşanmış kalem dişlerimiz asırların kilitli dişlisi hoh desek orman yanacak he desek asır dönecek öyle köpüklü şarkılar yani! mart bir yanımızda mayıs diğer yanımızda şeş yanımız Haziran! demem o ki sokakta bir tuhaf ormanda bir tuhaf dağda ovada deli dolu başka çarpardı yürek yani ki aha ölmedik daha! kağıtlarımda unutulmuş mürekkep kırmızısı! Terraincognita’m yaz dedi, yazdım selamlarımla geldim sana ezberlediğim aşk şiirleriyle en şehvetli öpüşmelerle geldim gözyaşlarımla ayetlerimle inlemelerimle sana alevlerden çaldığım söylencelerle geldim /dualarımla sana kırık bir güz akşamıyla leylak kokulu /sokaklarımla geldim alın terimle geldim sana yalanlarımla sana ihanetlerimle sana öldürdüğüm havarilerimin kanı elimde sana unutulmuş dağ kovuklarındaki son kibritle sana şahin inişlerimle geldim /güvercin korkularımla! suskularımla geldim sana saksılarımdaki bahar sözcükleriyle ağrılarımla geldim fırtınalarımla… yattığın sere serpe yatağına ölümlerimle geldim her bakışında yeniden dirilmelerimle dokunamadığım dokundukça doyamadığım benim sen benim buldukça yitirdiğim ben en ustalığımda bir siteminle çaylak keşifçi sen benim yüzyıllarımın terraincognita’m hepterraincognita’m sevgilim sonra bir kurşun sesi geçti sigaramızın dumanından dağ da dumandı hani yürek de… sonraki kayaya vurdu sonraki tam da şurama dedim yeşildir her hal akan sular dedim ne güzel gülüyorsun dedim iyi ki de sen sarmıştın son sigaramı ağzını ağzıma dayadı bildiği ne çok masal vardı anlattı teker teker ağzımın içine saçının ucunda kırmızı kurdele eli kan kırmızı gülüyordu ağlarken sonra güneş kayınların tepesinden düştü vurulmuş bir turna gibi kızıl ve mahzun dedik ki göç edelim öyleyse ormandan ormana sokaktan sokağa buluttan buluta ne de olsa anaların rahmi duyar ölen çocuklarını rüzgar olmaya karar verdik kalktık sel olmaya karar verdik aktık bir de yangın demem o ki semender girdi mi cildinize Simurg gelir diz çöker oturur karşınıza ak sakallı dede sigara elinde ya da beyaz türbanlı nine ya da omuzunda namlusu sıcak daha bir masal… Pervin İstisami’den… Çiftçi oğluna öğüt verdi; ey oğul! Bu iş benden sonra sana kalacak Bizim ömrümüz sıkıntı eziyetle geçti Senin sıkıntı eziyet çekme vaktin geldi … … … şöyle dedi oğul; ey iyi kalpli, ileri görüşlü babam! Bizim yıldırımımız zenginlerin sitemi zulmü Onların işi ancak rahatlık ve yatmak Bize düşen dert, acı ve eziyet Biz fakirler her şeyden herkesten uzağız Zengin herkesle aşina her şeye sahip Yatağı samurdan rahat mı rahat Bizim çektiğimiz kışı soğuğu nerden bilsin Kalpleri kararmışlara karanlıktan ne korku Yaratanı bilmeyenler ne bilsinler ki ايي پيشَ پس اس هي تو راست هدت ها جولَ بَ هحٌت گذش ت ًوبت خوى خوردى و رًج شواست کاي پدر ًيک راي، گفت چٌيي صاعقَ ي ها ستن اغٌياست ُوَ آرام و خواب، پيشَ آًاى درد و غن و ابتالست، قسوت ها اس ُوَ بيگاًَ اين، ها فقزا با ُوَ کس آشٌاست، هزد غٌي خوابگَ آى را کَ سوور و خشست کي غن سزهاي سهستاى هاست تيزٍ دالى را چَ غن اس تيزگيست بي خبزاى را چَ خبز اس خداست . Yusuf Öztoprak İran Şiiri''nin Tozlarını Kaldıran Silkiniş Yeni Şiir Akımı1 İran''da Yeni Şiir akımı ölçü ya da ritme bağlı anlayıştan kopuş akımıdır. Akım İran''daki şiir anlayışını değiştirmiş, yepyeni bir kıyafet biçmiştir. Beş öncü şairi Nima Yusic, Ahmed Şamlu, Sohrab Sepehri, Füruğ Ferruhzad ve Mehdi Akhavan-Sales (İhvan Salis)''tir. Bu şairler, değişen İran şiiri bayrağının ilk desenlerini işleyenlerdir. -NİMA YUSİCAsıl adı Ali İsfendiyari''dir. Nima, bu akımın en önemli öncülerindendir. Akım onun aktığı yönde ilerlemiştir, yönünü o belirlemiştir denilebilir. İran şiirine; yeni bir bakış açısı, yeni ifadeler, farklı benzetme ve betimlemeler kazandırmıştır. Kendisinden sonraki hemen hemen tüm şairlerin şiirlerinde ruhu, etkisi vardır. Nima''nın edebiyatı, köyde babasının hayvanlarını otlatırken çobanların ve sezonluk işçilerin anlattığı öykülerle şekillenmiş ve mayalanmıştır. İlk önce tarzında Sadi ve Hafız silueti belirse de köyden ayrılıp Tahran''a gittiğinde sürdüğü yaşam, onun yeni edebiyata doğmasını sağlamıştır. Eserlerindeki dil; sadedir, konuşma dilidir. Nima, şiirindeki düzensizlikte bile bir düzen olduğunu ve bunun diğer şekillerde şiir yazmaktan daha zor olduğunu söyler. Şiirlerinin panoraması ele alındığında dikkati ilk celb eden yaşantılar, acı ve ıstıraplar olur. Senin İçin Gözlerim Yolda* Senin için gözlerim yolda, akşamları Gölgeler ağaç dallarında siyah renkler alırken Ve gönül yorgunlarını sararken hüzün Senin için gözlerim yolda. Akşamları, dereler ölü yılanlar gibi yatarken Ve demetlenirken dağ selvilerinin eteğinde nilüferler Anıların sımsıcak kucağında, seni hatırlamadan duramam ben Gözlerim senin için yolda. 1 Alıntı: http://www.hikayeler.net/yazilar/yazi-yazici.asp?id=179840 (Nima ve Sonrası, 1984) *Nima Yusic''ten Devrim''e Çağdaş İran Şiiri Antolojisi/Sabah Kara Ahmed Şamlu İranlı devrimci şair, yazar, eleştirmen, gazeteci ve yönetmendir. Nima ile şiirinde devrim yapmadan önce kaside ve folklorik şiirler yazar. Daha sonra tarzı tamamen değişir ve klasik tarzdan uzaklaşıp kendi ruhunu ellerinden dökeceği, has bir tarz oluşturur. Eluard, Rilke, Aragon, Neruda ve Mayokovski gibi ustalardan çeviriler yaparken onlardan da şiirine bulaşır fakat şiirinin yörüngesini oturtan Nazım Hikmet''tir. Şiirlerindeki kanda ağırlıklı olarak adaletsizliğe, zulme ve ihanetlere tepki vardır. “Şiir ninni değil borazan olmalı!" der. Şamlu, şiirinin kendisinin içinde oluştuğunu fakat kendisinden ayrı olduğunu düşünür. İçinde oluşan şiir olgunlaştığında yazma ihtiyacı hissettiğini ve nasıl oluştuysa öyle kaleme aldığını söyler. Şiirin, okuyucuya bir mesaj olduğunu ve kendisinin de, o mesaja kendisinden bir şeyler ilave ederek onu boş yere bozmamaya çalışan güvenilir bir aracı olduğunu söyler. Ölümden... Ölümden korkmuş değilim hiç pespayeliğinden kırılgan gerçi elleri. Tek korkum insan özgürlüğünün mezarcının ücretinden ucuz olduğu bir ülkede ölmek. Aramak bulmak ve karar vermek özgürce ve bir kale yapmak kendi özünden. Değil mi ki ölüm daha değerli bütün bunlardan hiç ama hiç korkmuş değilim ölümden ... Çeviri: Ayşegül SÜTÇÜ - Hamit TOPRAK üzümün doğmasına kaç saat yol kaldı? bu gece gitmeliyim! bu gece yalnızlık gömleğimin sığacağı kadar olan bavulu almalıyım ve bir semte gitmeliyim hamasi ağaçlar bulunan semte… Sohrab Sepehri bana hep seslenen sözcüksüz o genişliğe gitmeliyim İranlı şair ve ressamdır. Bu yüzden şiirlerinden boya kokuları süzülür; resmi şiirsel olduğu gibi şiiri de resim gibidir. ''Batının bilgisi resimle başlar, doğununki şiirle...'' der. rinde baş rolü insancıllık oynar. Doğaseverdir ve bu sevgi, şiirlerinde okura el sallayarak kendisini hissettirir. sediği şiir tarzı sebebiyle kimilerince dalga konusu olmuş fakat bu faydasız muhabbetler onun umurunda bile mıştır. Bu gözü kapalı yenilikçilik anlayışıyla Orhan Veli''yi andırır. Suyun Ayak Sesleri isimli şiiri, onun kendisini çizmesidir. Ayakkabılarım Nerede? ayakkabılarım nerede? kimdi çağırdı “Sohrab" diye tanıdıktı o ses; yaprağın teniyle rüzgar gibi ses annem uykudadır ve “Menuçehr" ve “Pervane" ve belki de hepten bu şehir Haziran gecesi, bir ağıt dinginliğiyle geçiyor saniyeler üstünden ve serin bir meltem, uykumu yeşil battaniyenin kıyısından çalıyor birisi yine seslendi: Sohrab! ayakkabılarım nerede? Çeviri; Haşim Hüsrevşahi Mehdi Akhavan-Sales (İhvan Salis) Dilin inceliklerine hakim ve onu ustaca kullanan, epik bir tarzı olan İranlı kırgınlıklar ve umutsuzluklar şairidir. Klasik tarz saflarında kalem taraftarlığı yapmasına rağmen, Nima ile tanıştıktan kısa süre sonra bu yeni tarzın bağlılarından olmuştur. Zemestan (Kış) isimli şiiri, tarzının en pak aynası niteliğindeki eserlerindendir. Eski biçimleri yeni kelimelerle ya da eski kelimeleri modern şekillerde ifade etmesi Turgut Uyar''ı anımsatır. Eleştirel yanı, şiirlerinin gözleri gibidir; etkileyici ve dikkat çekici. Susamış Bir Testi Gibi* Doluluğun boşluğundan Anların nehri akar. hicret kokusu gelmededir: yastığım kırlangıç kanadı şarkılarıyla doludur sabah olacak ve bu su kasesine gökyüzü hicret edecek Susamış bir testi gibi, uykuda su, suda taş gören Dostları düşmanları tanırım ben. bu gece gitmeliyim. Ah, bunu kime söylemeli bilmem? Düşmanıma sığınmak isterim, Sevdiğimden. ben ki kanatları en açık pencereden bu yöre insanlarıyla konuştum zaman cinsinden bir söz duymadım hiçbir göz sevdalıca yeryüzüne dalmadı hiç! kimse vurulmadı bir bahçeyi görmekle kimse bir kargayı bir tarlada ciddiye almadı hiç yüreğim bir bulutça sıkılıyor pencereden gördüğümde Huri''yi -komşunun ergen kızınıyeryüzünün en nadide karaağacı altında fıkıh okuyorken başka şeyler de var doruk anları örneğin bir kadın şair gördüm öyle dalmıştı ki gökyüzüne gökyüzü gözlerine tohum attı onun ve bir gece bir adam sordu bana Hayatı severim, dostum o benim Düşmanımdır ölümse. Anların nehri akar. (Nima ve Sonrası, 1984) *Nima Yusic''ten Devrim''e Çağdaş İran Şiiri Antolojisi/Sabah Kara Heftmurg Dergisi Asır:1 Yıl:1 Sayı:3 Sâdık Hidâyet 17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı. İlk hikâyelerini Paris'teyken yazdı. 1936'da Hindistan'a giderek Sanskritçe öğrendi. Buradayken Budizm'i inceledi ve Buda'nın kimi yazılarını Farsça'ya çevirdi. Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihi dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet, İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir. Sonraki yıllarda, zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun su-i istimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine, özellikle de, çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet, son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli, umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder. Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur. Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet, resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir. Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu." Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür. Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır. Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır. Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş Kitabından… “Onun bu mucizeli suskunluğu, aramıza kristal bir duvar dikmişti. Bu anda bu saatte, bu ebediyette boğuluyordum.” “Tutsağı olduğum sefaletten kaçıyordum. Sokaklarda belli bir amacım olmaksızın, rasgele yürüyor; para ve şehvet peşinde koşan, o tamahkâr suratlı ayaktakımını arasından rahat, umarsız geçiyordum. Onları görmeye ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı.” “Dadıcık dıştan değişmişti ya, içten hep aynı kalmış, yalnız hayata bağlılığı artmıştı, ölümden korkuyordu, güz gelince evlere sığınan sinekler gibi. Bana gelince, benim hayatım her gün, her dakika değişiyordu.” “Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde, ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.” “Şimdiye kadar tasarladığım haliyle dünya, değerini yitiriyor, geçersizleşiyordu; gecenindi söz; dünyanın yerine gecenin karanlığı hüküm sürüyordu (bana öğretmemişlerdi geceye bakmayı, geceyi sevmeyi)”
Benzer belgeler
RENGİN ÖLÜMÜ (مرگ رنگ), Sohrab Sepehri, Çeviren
Güney Asya'yı fethinden sonra Afganistan, Pakistan, Hindistan ve Orta Asya'ya yayılmıştır. Farsça yazılmayan ama
etnik Perslerin yazdıkları da bu türde sayılmaktadır.
Eski ve Orta Farsça'da korunmu...