Nisan/Mayıs/Haziran 2015
Transkript
Nisan/Mayıs/Haziran 2015
NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 2015 APRIL-MAY-JUNE 2015 SAYI 17 ISSUE 17 HILTON ANTAKYA MÜZE OTEL ANTAKYA HILTON MUSEUM HOTEL BATMAN MÜZESİ MUSEUM OF BATMAN LATRİNA LATRINES İLYAS BEY KÜLLİYESİ İLYAS BEY COMPLEX KARADENİZ EREĞLİ MÜZESİ KARADENİZ EREĞLİ MUSEUM EKSLIBRIS EX LIBRIS TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ TURKISH AND ISLAMIC ARTS MUSEUM KÜÇÜKSU KASRI KÜÇÜKSU PAVILION içindekiler TABLE OF CONTENTS Nisan-Mayıs-Haziran 2015 Sayı 17 April-May-June 2015 Issue 17 Başyazı BATMAN Müzesi Avrupa’nın Barok Sarayları-2 3 Editorial 8 BATMAN Museum 16 Europe’s Baroque Palaces-2 Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi 22 Latrina The National Air and Space Museum 28 Latrines İlyas Bey Külliyesi 34 İlyas Bey Complex Karadeniz Ereğli Müzesi 40 Karadeniz Ereğli Museum Ekslibris 46 Ex Libris Tarihine Sahip Çık! 52 Embrace Your History! Hilton Antakya Müze Otel 56 Hilton Antakya Museum Hotel Türk ve İslam Eserleri Müzesi 62 Turkish and Islamic Arts Museum Küçüksu Kasrı 68 Küçüksu Pavilion Haber turu 74 News in overview TÜRSAB-MÜZE Rehberi 76 TÜRSAB-MUSEUM Guide TÜRSAB-MÜZE Harita 78 TÜRSAB-MUSEUM Map of Museums TÜRSAB-MÜZE Girişimleri tarafından üç ayda bir yayınlanır Published quarterly by the TÜRSAB-MUSEUM Enterprises TÜRSAB-MÜZE Girişimleri adına SAHİBİ TÜRSAB YÖNETİM KURULU BAŞKANI OWNER on behalf of the TÜRSAB-MUSEUM Enterprises PRESIDENT OF THE TÜRSAB EXECUTIVE BOARD Başaran ULUSOY SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ RESPONSIBLE MANAGING EDITOR Feyyaz YALÇIN YAYIN KURULU EDITORIAL BOARD Başaran ULUSOY, Arzu ÇENGİL, Hümeyra ÖZALP KONYAR, Ufuk YILMAZ, Özgül ÖZKAN YAVUZ, Özgür AÇIKBAŞ, Köyüm ÖZYÜKSEL ÜNAL, Ayşim ALPMAN, Avniye TANSUĞ, Elif TÜRKÖLMEZ, Ahmet ALPMAN, Pınar ARSLAN, Turgut ARIKAN TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB Arzu ÇENGİL GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT Hümeyra ÖZALP KONYAR HABER ve GÖRSEL KOORDİNASYON NEWS AND VISUAL COORDINATION Özgür AÇIKBAŞ GRAFİK UYGULAMA GRAPHICAL IMPLEMENTATION Özgür AÇIKBAŞ Gazeteciler Sitesi Haberler Sk. No: 15 Esentepe Şişli İstanbul / Türkiye Tel / Phone: (212) 327 13 00 Faks / Fax: (212) 327 13 06 www.muze.gov.tr e-mail: [email protected] Baskı Printing Müka Matbaa MÜZE Dergisi Basın Konseyi üyesi olup, Basın Meslek İlkeleri’ne uymaya söz vermiştir. The Museum Journal is a member of the Turkish Press Council and has resolved to abide by the Press Code of Ethics. MÜZE Dergisi’nde yayınlanan yazı ve fotoğraflardan kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz. None of the articles and photographs published in the The Museum Journal maybe quoted without mentioning of resource. D ünyanın alan olarak en büyük, en fazla etnografik ve arkeolojik esere ev sahipliği yapan, en çok ziyaretçi alan ve gelecekte de en fazla ziyaretçiye ev sahipliği yapmaya devam edecek olan müzesi hangisi biliyor musunuz? Hiç uzaklara gitmeyin, uzun uzun düşünmeyin. Cevabını vereyim: Türkiye. Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz ama öyle değil. Türkiye, hakikaten, dünyanın en büyük müzesi. Anadolu, üzerinde yaşattığı onlarca medeniyetle eşsiz bir hazine. Yapılan ve projelendirilen kazılarla, ülkemiz artık arkeolojik buluntularda bir lider. Üstelik artık geçmişte olduğu gibi, buluntuların ülke dışına kaçırılması gibi trajik durumlar da söz konusu değil. Türkiye, dünyanın en büyük müzesi ve öyle de olmaya devam edecek. Bizler, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açtığı yolda, dünyanın en büyük müzesini herkes gezebilsin, herkes görebilsin diye var gücümüzle çalışıyoruz. Bu amaçla müzelerimizde artık görme engelliler için kabartma kitapçıklar bulunduruyoruz. Önümüzdeki yıl ise, işitme engellilerin müzelerimizi daha rahat gezebilmesi için işaret dili bilen rehberlerle çalışacağız. Bizler, çağıran, karşılayan, ağırlayan müze anlayışımız çerçevesinde, müzelerimizi herkes için daha konforlu hale getirmeye devam ediyor, Bakanlık adına herkesi dünyanın bu en büyük müzesini gezip görmeye davet ediyoruz. Do you wonder which museum is world’s largest in terms of its space and richest in terms of its collections of archaeological and ethnographic artefacts, and welcomes the greatest number of visitors and will continue to host the highest number of guests also in the future? You don’t have to think too long and wander too far away. Here is the answer: it is Turkey! You may think I’m exaggerating, but I am not. Turkey, indeed, is the world’s largest museum. Anatolia is a unique source of treasures, on whose soil flourished great many ancient and newer civilizations. Our country is now a leader in terms of archaeological finds, owing to the vast array of excavations being carried out and projected in various parts of Turkey. Moreover, we are no longer confronted with the tragic incidents which took place in the past, concerning the smuggling abroad of our archaeological and historical assets. Turkey is indeed the world’s largest museum and will continue to be so in the future. We are working with all our energy to make this world’s biggest museum accessible and accommodating for everyone, along the trail opened by the Ministry of Culture and Tourism. In this spirit, we made available booklets printed with embossed Braille alphabet characters at our museums for the visually impaired visitors. Currently, we are in the process of training and hiring guides capable of practicing sign language, who will be ready from next year onwards, to offer their services to the hearing impaired visitors of our museums. We continue to make our museums more comfortable for everyone in line with our concept of the “inviting, welcoming and accommodating museum”. On behalf of the Ministry of Culture and Tourism, we invite everybody from all over the world to come and visit that largest museum of the world. Başaran Ulusoy 3 MÜZELER Museums Batman Müzesi Arşivi MÜZECİLİKTE BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: BATMAN MÜZESİ Son yıllarda restore edilen ya da yeni binasında çağdaş bir düzenle hizmet vermeye başlayan müzeler zincirine Batman Müzesi de eklendi. Bölgedeki değerli eserlerin korunması ve sergilenmesinin yanısıra Hasankeyf örenyerinin sorumluluğunu da üstlenen Batman Müzesi’nin sıradışı bir yenilenme öyküsü var. 2010 yılında Batman Müzesi’ne müdür olarak atanan Tenzile Uysal’ın yönetiminde gerçekleşen çalışmaların öyküsünü Uysal’ın kendi kaleminden aktarıyoruz. A GENUINE SUCCESS STORY: THE MUSEUM of BATMAN The Batman Museum joined, as a glorious example, the chain of the museums which were recently restored or which recently moved to a new building enabling them to provide their services in a modern environment, with up-to-date methods. The Batman Museum, which has been entrusted with the responsibility of the historic site of Hasankeyf, in addition to the task of protecting and exhibiting the other historic assets of the region, has a particular renovation story. We are presenting below that story as narrated personally by Ms. Tenzile Uysal, who was appointed Director of the Batman Museum in 2010 and managed the entire process. 8 urucu Müze Müdürü olarak 2010 yılında, göreve başladığım Batman’da, yeni kültür merkezi binasının inşaatının devam etmesi sebebiyle Müze Müdürlüğü kurulum çalışmalarımıza Eski Kültür Merkezi’nde başladık. İnşaatı devam eden Müze binası plan ve kullanım açısından Müze açılmasına uygun olmaması nedeniyle hızlı bir şekilde müze tadilat projesi çalışmalarına başladık. Tadilat proje çalışmaları devam ederken müze binası inşaatı tamamlandı ve müze binasına taşındık. Yaklaşık 1500 m2 olan müze binası zemin ve bodrum kat olmak üzere 2 kattan oluşmaktaydı. İdari bölümün bulunduğu zemin katta pencereli 3 oda, bodrum katta ise penceresiz 2 oda bulunmaktaydı, idari bölüme de teşhir salonlarının içinden geçilerek ulaşılmaktaydı. Müze binamıza taşındıktan sonra mesai saatleri dışında, sıfır maliyetle, özveri ile hazırlanan tadilat projesi de tamamlanarak Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğümüze sunuldu. Genel Müdürlüğümüz uzmanlarınca tadilat projesi revize edilerek teşhir ve tanzim projesi de eklendi ve Müze tadilat çalışmalarına 2012 yılında başlandı. Yaklaşık 1 yıl süren tadilat çalışmalarının ardından Yeni Müze binamıza taşındık. Mardin ve Diyarbakır müzelerinde bulunan eserlerimiz, müzemize getirildikten sonra depo ve teşhir çalışmalarımızı tamamladık. 2013 yılı sonunda müzemiz ziyarete hazır hale getirilmişti. Ancak müze binamız, Kültür Merkezi içinde olduğu için bağımsız bir giriş kapımız ve bahçemiz yoktu. Bu nedenle hızlı bir şekilde çalışmalara başlandı. Batman İl Özel İdaresi’nden temin ettiğimiz ödenekle müze giriş kapımızı yaptık, Kültür Merkezi bahçesi ile ortak kullandığımız alanı demir parmaklıklar koyarak müze sınırını belirledik. Müze bahçemizle ilgili de bir proje hazırlayarak Kalkınma Müzenin Neolitik Salonu (üstte) ve en önemli eseri Oyun Taşları, MÖ 3. bininci yıl (solda). Neolithic Hall (above) and the museum’s central piece, the 3rd millennium BC Game Stones (left). When I was appointed as Founding Director to the Batman Museum in 2010, we had to start working initially at the former Cultural Centre, regarding the setup of the Museum Directorate, since the construction of the new cultural centre building was still underway. We immediately launched a remodelling project since we had seen that the plan and layout of the building under construction, destined to become our museum, was not suitable for the establishment of a museum. While our remodelling project was being drawn up, the museum building construction was completed and we moved to the new building. The approximately 1500m2 building was structured on two floors, the ground floor and the basement. The ground floor, housing the administrative department, had three windowed rooms and the basement had two rooms with no window. The Administrative Department on the ground floor could only be acceded by passing through the exhibition halls. When the remodelling project upon which we worked after office hours and which we prepared at zero cost through great dedication was eventually completed, we submitted it to the Cultural Assets and Museums General Directorate of the Ministry of Culture and Tourism. The implementation of the refurbishment project, as revised and completed by the experts of the said General Directorate, with the addition of layout and exhibition plans, was undertaken in 2012. Following about one year of renovation work, we moved to our new museum building. After the pieces of our collection, which were temporarily conserved at the Museums of Mardin and Diyarbakır, were brought back to Batman, we completed our work in terms of storage and exhibition re-organization. At the end of 2013, the Museum was ready to be opened to the public. However, since our museum is within the perimeter of the Cultural Centre, it did not have an independent entrance and garden. Therefore, we started quickly to work on that issue. We built our independent entrance thanks to a grant obtained from the Special Provincial Administration of Batman and we circumscribed our portion of the courtyard we were sharing with the Cultural Centre with iron railings. Furthermore, we have also drawn up a project for our garden, which we submitted to the Ministry of Development. On the other hand, since we wanted to put on display Neolitik Salon (sol sayfa) ve Hasankeyf Salonu (solda). Neolithic Hall (left page) and Hasankeyf Hall (left). 9 BATMAN MÜZESİ ÜZERİNE... • Müzede Neolitik Dönem Salonu, Ilısu Salonu ve Hasankeyf Salonu olmak üzere 3 teşhir salonu var. Paleolitik Dönem’den Ortaçağ’a kadar uzanan yaklaşık 500 eserin sergilendiği müzenin başrol oyuncusu Başur Höyük kazısı, mezar buluntusu olan Oyun Taşları. • Girişte ve salonlarda çeşitli sunumların yapıldığı müzede sergi salonu, kütüphane ve kazılardan elde edilen eserlerin restorasyonunun yapıldığı bir laboratuvar mevcut. • Batman Müzesi, 2500 m2 alana yayılan Müzepark ve Bahçe Teşhir Alanları Projesi ile Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Müzepark’ta Neolitik Dönem’den günümüze kadar mesken tipleri ile köy yerleşkesi içerisinde çocuk atölyeleri ve simülasyon alanları yer alıyor. • Çocuklar için yapılmış sembolik kazı alanlarında çocuklar arkeolog gibi kazı yapıyor ve buluntulara dokunarak tarihi bir serüvene çıkıyor. Küçük ziyaretçiler burada bulunan çarkta, müzedeki eserlerin aynısını oluşturmaya çalışarak hem el becerilerini, hem de tarihi bilgilerini geliştirmeye çalışıyor. • Çocuklar Müzepark içinde yer alan sikke basım aleti ile Artuklu Dönemi’ne ait sikke (metal para) basarak o dönemdeki para basım tekniği hakkında bilgi elde edinebiliyorlar. • Müzepark’ta oluşturulan Hasankeyf alanında ise Hasankeyf’in yıkılan kapısı canlandırılarak bire bir aynısı oluşturulmuş ve insan canlandırmaları eklenerek Hasankeyf’in tarım, ticaret ve günlük yaşamı hayata geçirilmiş... FACTS AND FIGURES... • The museum has 3 exhibition halls, the Neolithic Hall, the Ilısu Hall and the Hasankeyf Hall. The ‘game stones set’ found at the Başur Mound site is the main brand article of the collection, which consists of about 500 pieces ranging from the Paleolithic period to the Middle Ages. • The museum, where various presentations are performed at the entrance and inside the halls, features a temporary exhibitions hall, a library and a laboratory for the restoration of finds from excavations. • Batman Museum, with its 2500 m2 Museum Park and Courtyard Exhibition Area Project, has realized a first in Turkey. The Museum Park features housing types ranging from the Neolithic period to the present day, children’s workshops and simulation areas in a village settlement. • There are symbolic excavation areas made for children, allowing them to embark upon a historic adventure by performing excavations like archaeologists and getting to touch finds. The young visitors develop their manual skills and historical knowledge by trying to manufacture, on a hand wheel, reproductions of the artefacts in the museum collections. • A minting tool located in the Museum Park permits children to mint Artuqid period coins and acquire knowledge about the money printing press technique of the time. • The Hasankeyf Section features a replica of the original town gate which was demolished, as well as re-enactments with human figures of scenes from the agriculture, commerce and daily life of historic Hasankeyf. Müzenin giriş kapısı ve Giriş Salonu (solda). Sağda, yukarıdan itibaren: Havadan görünüş, Çok Amaçlı Salon, Amer Evi ve Müzepark görüntüleri. The museum entrance and the Entrance Hall (left). On the right, from the top down: Aerial View, the Multi-Purpose Hall, Amer House and Museum Park views. Müzepark Hasankeyf Kapısı (solda ve sol altta), Hasankeyf’ten bir canlandırma (sağ altta), Müzepark’ın genel görüntüsü (altta) ve Gre Amer Evi (en altta). Museum Park Hasankeyf Gate (left and below left), a re-enactment from Hasankeyf (below right), overall view of the Museum Park (below) and Grê Amer house (at the bottom). Bakanlığı’na başvurduk. 2014 yılı kazı döneminde çıkan bazı eserlerimizi de teşhire eklemek istedik ve teşhirle ilgili yeni fikirlerimiz doğrultusunda teşhir salonlarında yeni çalışmalara başladık. Oluşturduğumuz yeni alanlara duvar kağıtları hazırladık. Tadilat kapsamında olmayan alanlarda bakım onarım çalışmaları yaptık ve 2015 yılı Şubat ayında teşhir çalışmalarımızı tamamladık. Müzemizde 3 teşhir salonumuz, bir tanıtım salonumuz ve çok amaçlı salonumuz bulunmaktadır. Örnek Bir Müze Oldu... Müze girişinde ziyaretçileri marka eserimiz olan Tunç Dönemi oyun taşları etkivizyonu karşılıyor. İlk bölüm olan Neolitik Salonumuzda paleolitik eserler ile birlikte Hallan Çemi, Hasankeyf, Güsir Höyük ve Sumaki Höyük Neolitik Dönem eserleri sergileniyor. Müze kazılarımız, hazırladığımız bir belgesel ile tanıtım salonunda projeksiyonla ziyaretçilere anlatılıyor. İkinci salonumuz olan Tunç salonunda Başur Höyük, Gre Amer Höyük, Kuriki Höyük ve Çemialo Höyük eserleri teşhir ediliyor. Kuriki Höyük vitrinimizde yurt dışında gördüğüm bir uygulamayı denedik. Vitrin içine küçük bir projeksiyon cihazı yerleştirerek, camına da film taktık. Kazı alanımızda yapılan 3D lazer taramalar vitrin camına yansıtıldı. Böylece ziyaretçilerin aynı anda eserlerle birlikte kazı alanını da görebilmeleri sağlandı. Ulusal ve uluslararası basında büyük yankı uyandıran ve müzemizin “marka eseri” olan Başur Höyük oyun taşlarımız için özel bir köşe hazırladık. Son salonumuz Hasankeyf Salonu’nda da yeni çalışmalar yaptık. İki kolon arasında Hasankeyf kazıları 3D lazer tarama filmi temperli cam üzerine yapıştırılarak çift taraflı görüntü sağlandı. Daha önce bu çalışmanın bir örneğini görmedim. Deneyerek yaptığımız bir çalışma oldu. Hasankeyf Salonu’na Hasankeyf kronolojisi hazırlandı. Ayrıca vitrin içlerine bazı eserlerin kullanımı ile ilgili çizimler yapılarak, ziyaretçilere eserlerin kullanılma amaçları gösterildi. Müzemizin bodrum katında çocuk eğitimleri, toplantı, sergi gibi çalışmalar için çok amaçlı bir salonumuz bulunmaktadır. Bu salonun işlevini artırmak için bakım onarım çalışmaları başlattık ve duvarına alçıpan yaparak küçük vitrinler oluşturduk. Bu vitrinlerde çocuk etkinliklerinde yapılan eserlerin teşhir edilmesi ve müze eğitim çalışmalarında kullanılmasını planladık. Ayrıca Mor Kuryakos Manastırı çalışmalarının sergilendiği bir de fotoğraf sergisi hazırladık. Salonun kullanım amacını göstermek için Down sendromlu çocuklarla müzede eğitim çalışması yaptık. Eğitim çalışmasında çocukların yaptığı eserleri Çok Amaçlı salonumuzda bulunan vitrinlere yerleştirdik. Bu salonun girişinde bulunan küçük alanımızı ise Müze Hatıra Alanı olarak hazırladık. Eser deposu çalışma alanımız, depolarımızı, müze arşiv odamızı hazırladık, ayrıca müzeye gelen eserlerin restorasyonu için tam teşekküllü bir laboratuvar ile Müze Kütüphanesi ve depo alanındaki eserlerin fotoğraflarının çekilmesi için bir stüdyo kurduk. Müzepark ve Bahçe Düzenlemesi Dicle Kalkınma Ajansı’ndan aldığımız hibe, Bakanlığımız, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile, Yatırım ve İşletmeler Genel some of the artefacts recently unearthed during the 2014 excavation period, we began a re-organization work in our exhibition halls. We have prepared wallpapers for the newly created areas. We performed maintenance and repair work in areas which were not covered by the remodelling project. And we have completed our work on the display configuration in February 2015. Our museum consists of 3 exhibition halls, a presentation room and a multipurpose hall. A Model Museum... The interactive floor projection (etkivizyon) of our brand masterpiece, the Bronze Age ‘checker stones game set’ welcomes the visitors at the entrance of the museum. The first section is our Neolithic Hall where the artefacts from Hallan Çemi, Hasankeyf, Güsir Mound and Sumaki Mound archaeological sites are displayed alongside pieces from the Paleolithic 11 GUSİR HÖYÜK, GUSİR EV VE MEZARI Guillermo Algaze tarafından 1989 tarihinde bulunan Gusir Höyük, 20 yıl sonra, 2009 ve 2012 yıllarında iki dönem kazıldı. Siirt’te 40 km mesafedeki yerleşim yeri, Eruh’a bağlı Ormanardı Köyü’nün hemen batısında yer alıyor. Höyükteki dolgu yüksekliği 8 metreyi bulurken, yüzey buluntuları 150 metre çapında bir alana yayılıyor. Gusir Höyük az sayıdaki radyo karbon ölçülerine göre MÖ 10 bin yılının başlarına tarihleniyor. Bu da höyüğün Neolitik Dönem’in başlarında, dolayısıyla bu dönemin ilk aşamalarını ifade eden çanak çömleksiz Neolitik Çağ boyunca iskan edildiğini gösteriyor. Üst kesimde korunagelen ilk mimari tabakada hakim öge, kazı alanının merkezine yakın bir yerde bulunan çukur tabanlı, yuvarlak bir yapı ile ona eklemlenmiş dikdörtgen planlı mekanlardır. Gusir Höyük Evi ve Mezar Yerleşik yaşamın başlangıç aşamasına tarihlenen yerleşimlerde, yapılar yuvarlak planlı ve çukur tabanlı inşa ediliyordu. Çukur kısmın çeperi taş duvarlar ile kaplanırken yüzeyde kalan üst yapı ahşaptandı. Üst yapıda direklerin araları yatay dallarla örülerek kubbeli bir çatı oluşturuluyordu ve çoğu kez çukurdaki duvar ve üst yapıdaki dal örgü iskelet, çamur veya kerpiç toprağı ile sıvanıyordu. Gusir Höyük’te olduğu gibi Dicle nehri boyunca, günümüzden 11 bin yıl öncesine tarihlenen yerleşmelerde yuvarlak planlı, dal örgü barınaklarının örnekleri görülüyor. Ölüler bazen yerleşme yerinin içinde, bazen de dışında özel mezarlıklara gömülmekteydiler. Yerleşme yerlerinin içinde yapılan gömülerde cesetler çoğu kez evlerin bir odasında taban altına ya da yerleşme yerinin boş yerlerine gelişigüzel bir biçimde gömülürlerdi. The GUSİR MOUND, GUSİR HOUSE AND TOMB The Güsir Mound discovered by Guillermo Algaze in 1989 was excavated 20 years later in two periods, once in 2009 and the second time around in 2012. The settlement is at a distance of 40 km from Siirt and located immediately west of Eruh District’s Ormanardı Village. The filling height of the mound reaches 8 meters; surface finds are spread on a 150 meters wide area. According to limited number radiocarbon measurements, the Gusir Mound dates back to the beginning of the 10th millennium BC. This era corresponds to the beginnings of the early Neolithic, namely the pre-pottery Neolithic period. The dominant elements of the first architectural layer preserved at the upper section are a pit-based circular structure articulated with adjacent rectangular spaces located near the centre of the excavation site. Gusir Mound House and Grave In the settlements dating from the early stages of sedentary life, dwellings were built in circular shape with their foundations in a pit. The inside of the trench was covered with stone walls, while the structure on the surface was made of wood. The vertical wooden sticks constituting the upper frame of the house were interwoven with horizontal twigs so as to form a domed roof. The stone walls of the pit and the upper mesh scaffold made of branches were coated with mud or adobe soil. Such as in the case of Gusir Mound, examples of shelters with round floor plan in the form of wattle and daub houses were seen at settlements dating back to 11 thousand years ago along the river Tigris. The dead were buried sometimes within the settlement area and sometimes at special cemeteries outside. In the first case, people buried their dead often under the floor of a room of the house or randomly at an empty space of the settlement in a haphazard manner. Müzepark Gusir Evi ile içinden bir görüntü (en üst iki resim), Gusir Höyük kazıları buluntuları ile Gusir Höyük’ün havadan görüntüsü. Gusir Evi içi (sağ üstte). Reconstituted Gusir House at the Museum Park and its interior (top two views), Gusir Mound finds and aerial view of the Güsir excavation site. Interior of the Gusir House (above right). 12 Müdürlüğümüzün destekleri ile yapılan Müzepark ve Bahçe Teşhir Alanları projesine gelince... Mesai dışı saatlerde büyük bir özveri ile hazırlanan Müzepark projemiz yaklaşık 2,5 yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Projeyi hazırlarken çıkış noktamız Ilısu ve HES Projesi kapsamında Batman ve Siirt illerinde, Müze Müdürlüğümüz başkanlığında devam eden 7 kurtarma kazımızdan ve Hasankeyf kazısından taşınmaz eserlerin sergilenmesiydi. Her kazıdan en az bir eseri teşhir etmeyi planladık. Bunun yanında da bir “uygulama alanı” yapmak istedik. Proje uygulama çalışması 2014 Nisan ayında başladı. İlk olarak bahçe projeye uygun hale getirildi. Müzepark gezisine Güsir Höyük Neolitik Ev Canlandırması ile başlanıyor. Güsir Höyük’teki Neolitik çukur evimizin temeli kazı alanından sökülerek müzeye taşındı. Müzepark alanında aynı ölçülerde çukur açıldı ve temel taşları orijinalde olduğu gibi yerleştirildi. Ağaç dallarından evin iskeleti oluşturuldu ve arası dallarla örüldü. İçten ve dıştan çamurla sıvandı ve üstü kamışlarla kapatıldı. Böylece evin içinde de o dönemi canlandırmaya çalıştık ve ziyaretçilerin evin içine girip o dönemdeki ev ortamını görebilmelerini istedik. Müzepark gezimizin ikinci durağı Nekropol Bölümü; Bu alanda kazılarımızdan çıkan çeşitli mezar tipleri canlandırıldı. Yapay iskeletler yerleştirilerek ölü hediyeleri kopyalandı ve içlerine konuldu. Marka eserimiz olan oyun taşlarının büyük modelleri yapıldı. Gre Amer kazısında ortaya çıkan I. Bin taş evimizin replikası yapıldı. Çatısı ile ilgili bilgimiz olmadığı için üstü sundurma ile kapatıldı. Müzepark Bahçe Teşhir alanlarındaki son ziyaret noktası Hasankeyf bölümüdür. Burada kendi içinde bağımsız bir gezi güzergahı planlandı. Bu gezi alanına 1991 yılında yıkılan Hasankeyf’in 2. Kapısı ile giriliyor. Gertrude Bell arşivinden edindiğimiz belgeler ışığında ve Hasankeyf kazı deposunda bulunan aslan rölyefi ve mimari parça- Müzepark’ta oluşturulan Oyun Taşları (sağ üstte) ve Tunç Salon’dan sergileme örnekleri (üstte). The oversized replica of our brand mark, the ‘game stones set’ (top right) and display examples from the Bronze Hall (above). Age. A documentary film on the excavations carried out by our museum is shown to the public in the presentation room. In our second section, the Bronze Age Hall, artefacts from the historical sites of Başur Mound, Grê Amer Mound, Kuriki Mound and the Mound Çemialo are exhibited. We equipped the Kuriki Mound showcase with a small projection device reflecting images from the 3D laser scanning of our excavation fields on the showcase glass. So that visitors can visualize at the same time the excavation area alongside the artefacts emanating from that area. We have set up a special corner for our ‘brand mark’, the Başur Mound ‘checker stones game set’, which was the object of great repercussions in the national and international press. We also made special arrangements in our last hall devoted to the Hasankeyf site. A double-sided viewing of the 3D laser scanning of the Hasankeyf excavations was achieved by bonding the film on a tempered glass panel placed between two columns of this hall. This is a genuine method that we developed by trial and error. I haven’t seen it elsewhere before. We drew up a Hasankeyf chronology for the Hasankeyf Hall. Also, we placed inside the showcases, drawings to explain the utilization purpose of some of the objects exhibited therein. There is a multi-purpose hall at the basement of our museum, destined to activities such as children’s education programs, meetings and temporary exhibitions. We performed some maintenance and remodelling work to improve the functionality of this hall and created small plasterboard showcases on the walls. We use these showcases to display works produced in the framework of our children’s activities and education programs. We have also set up a photo exhibition showing the work performed at the Mor Kuryakos Monastery. We organized an educational activity for Down syndrome children in the multi-purpose hall and exhibited the results of their production there. We also created a ‘Museum Memory Corner’ on the small space at the entrance of the multi-purpose hall. We set up our study room inside the storage area, organized the storage rooms and the archives. We established a fully equipped laboratory for the restoration of articles in our museum, a Museum Library and a photo studio for the shooting of inventory photos of items conserved at the museum’s storage area. Museum Park and Courtyard Arrangements Thanks to a grant we received from the Tigris Development Agency and the support of the General Directorate of Cultural Assets and Museums and the General Directorate of Investments Management of the Ministry of Culture and Tourism, we established the Museum Park and Courtyard Exhibition Area, in the framework of a project that was prepared with great devotion within a period of 2,5 years. The project was initially aimed at the exhibition of the artefacts rescued from the seven salvage excavations headed by our Museum Directorate and performed in the Batman and Siirt Provinces in connection with the construction of the Ilısu Water Dam and Hydro Electric Power Plant and, of immovable pieces from the Hasankeyf excavations. We planned to expose at least one piece from each of these excavations. Besides, we undertook to create within the perimeter of the museum’s courtyard, a group of settings reconstituting in real-size certain structures discovered at various excavation sites. 13 ların mulajları alındı, 1/2 ölçülerinde kapı yeniden inşa edildi. Bu alanda Hasankeyf mezar taşları, tarım, ticaret, nazar, dokumacılık, seramik fırını, nehir ticaretinde kullanılan kelek canlandırmaları hazırlandı. Hasankeyf ve çevre köylerinden etnografik eserler toplandı ve mankenlerle teşhire hazırlandı. Arkeolojik Köy Projemizin ikinci bölümü ise uygulama alanıdır. Bu alanda küçük bir arkeolojik köy yapma fikrinden yola çıkıldı. Etrafı çitle çevrili alana iki kerpiç ev yapıldı. Avluda kuyu, ocak ve Neolitik dönemde tüketilen tahılların üretildiği büyük sepetler yapıldı. Ege Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Ahmet Uhri’nin yardımıyla ilkel buğday tohumları temin edildi. Kerpiç evlerden birinde Neolitik Dönem animasyon ve dijital oyunlar bulunuyor, diğerinde ise Neolitik Dönem canlandırmalar sergilenmektedir. Uygulama Alanları Uygulama alanına kazı alanı için 4 havuz yapıldı. Bunlardan birine münferit kopya eserler, birine yuvarlak ev temeli, diğer ikisine de birbirini takip eden taş temel yapıldı. Fırın ve kerpiçler eklendi. İlkokul öğrencisinden üniversite öğrencisine kadar kazı tekniklerini öğrenebilecekleri kazı alanları oluşturuldu. Müzepark logolu tişört, şapka, tulumlar hazırlandı. Ayrıca kazı alanının hemen yanında çocuk etkinliklerinde kullanılmak üzere lavabolu bir çalışma alanı oluşturuldu. Gelen ziyaretçiler için küçük bir kafeterya yaptık ve etrafını çitle çevirdik. The project implementation started in April 2014. As a first step, the courtyard ground has been arranged accordingly. The tour of the Museum Park begins with the Güsir Mound Neolithic House reconstitution. The foundation of the Neolithic pit house discovered at the Güsir Mound archaeological site has been removed from the excavation area and brought to the museum. The foundation stones have then been re-installed in conformity with their original configuration, in a trench dug according to the dimensions of the original pit. The scaffold of the house was built in mesh form with vertical wooden sticks interlaced with horizontal branches. The thus erected structure was coated inside and outside with mud and the roof covered with reeds. In doing so, we wanted to offer visitors of the museum to be able to visualize and experience concretely the living conditions of that ancient age by entering in this model house. The second stop at the Museum Park is the Necropolis Section. In this area we reconstituted different types of tombs found at various excavation sites. Artificial skeletons and replicas of dead gifts were placed inside these tombs. An oversized model of our brand mark, the ‘game stones set’ was built in the Museum Park. Also, the replica of a stone house discovered at the Grê Amer Mound excavation site was built here. But since we did not find any clue as to what the roof must have looked like, we just covered it with an ordinary porch. The last visit spot in the exhibition area of the Museum Park Courtyard is the Hasankeyf Section. A specific independent visit itinerary was planned for this section. The area is entered through the reconstructed 2nd Gate of the town of Hasankeyf, which was demolished in 1991. The Gate was re-built in half scale dimension, in the light of documents from the Gertrude Bell archive and by taking plaster casts of the lion relief and architectural fragments from the Hasankeyf excavation storage area. In this area are exhibited Hasankeyf tombstones, agriculture, trade, evil eye and weaving articles, a pottery kiln and replicas of rafts which were used for the river trade. Moreover, ethnographic artefacts and garment pieces gathered from Hasankeyf and the neighbouring villages are displayed in this section as well. Archaeological Village The second leg of our project is the area of application. The idea of establishing a small archaeological village in that area was at the origin of this initiative. Two adobe houses were built in a fenced area. A well, furnace and large baskets for the production of Neolithic period cereals were designed in the courtyard. Primitive wheat seeds were obtained thanks to Aegean University Faculty Member Dr. Ahmet Uhri. In one of the adobe houses, animation and digital games pertaining to the Neolithic Period are offered to the public and Neolithic Age re-enactment scenes are exhibited in the other. Application Areas Four pools were designed for the reconstitution of excavation areas. In one of them, we put replicas of various archaeological finds, in the second we built the circular house foundation, and in the other two, we built the adjacent stone foundations. We added the furnace and the adobe. Thus, we created excavation area simulations allowing everyone, from elementary school children to university students, to learn about excavation techniques. Museums Park logo T-shirts, hats and overalls were manufactured. Also a work area with a sink was set up next to the excavation pools zone, to be used for children’s activities. We also built a small, fence-surrounded cafeteria for visitors. Hasankeyf Salonu (en üstte), Tanıtım Salonu (en solda), Tunç Salon (solda, üst ve altta) ve Neolitik Salon’da sergilenen Oyun Taşları köşesi (altta). Hasankeyf Hall (top), the Presentation Hall (on the left), the Bronze Hall (left, above and below) and the Game Stones corner at the Neolithic Hall (below). 14 Shutterstock AVRUPA’NIN BAROK SARAYLARI II avrupa’da lüks ve ihtişamı ile önemli yer tutan, bir çoğu ıı. dünya savaşı’nda tahrip olduktan sonra onarılıp, yeniden ortaya çıkarılan barok saraylar hakkındaki yazı dizimizin ilkinde italya, almanya ve avusturya’dan örnekler vermiştik. bu sayımızda, sıra fransa’da... 16 EUROPE’S BAROQUE PALACES II MİMARİ Architecture In the first article of our series on Europe’s Baroque Palaces, drawing attention through their luxury and lustre, we took a look at examples from Italy, Germany and Austria, some of which had been destroyed or severely damaged during World War II and subsequently rebuilt and restored to their original splendour. In this second article we will focus on the baroque palaces in France... lâsisizmin kalesi Fransa, uzun süre Barok’a karşı bir ülke olarak görülmüş. Bunda 16. yy’a kadar din savaşları ile yıpranıp, yaratıcı atılımları duran Fransa’daki sınıfsal yapıda görülen farklılıklar, felsefe, edebiyat, Fransız Akademisi’nin kuralcılığı, dolayısıyla Fransız yaşam felsefesi ve kültürel birikimin de payı çok. Orta Avrupa uzmanı, Sorbonne Üniversitesi’nde uzun yıllar ders vermiş sanat tarihçisi, Victor-Lucien Tapié, “Barok, kırsalda zengin senyörlük ekonomisi tarafından tercih edilirken, burjuva-kentsoylu nüfusun yaşadığı şehir ekonomilerinin tercihi Klâsisizm” diyor. Yazara göre sanatçıları da burjuva kökenli olan Fransa’da, kalabalık şehirlerde harcamaları azaltmak için uyumlu orantılarla yetinilmiş. Soğuk, ciddi Klasisizm benimsenmiş ki bu da önceleri “kuru sadelik”, daha sonra “Fransız zevkinin zarafet özelliği” haline gelmiş. Şehircilik uzmanı Pierre Lavedan ise “şehir plânlarında Rönesans’ın düzenli geometrik geleneğine sadık kalındığını, yalnızca dekorasyonlara Barok estetiği eklendiğini” söylüyor. Buna rağmen, hükümdarların prestij simgesi monarşik kurumlar ile lüks ihtiyacı, zenginleşen burjuvanın aristokrasiye özentili olması, zaten etki altındaki Fransa’da da Barok’a kapıyı aralatmış... Fransa ve Barok Kral I. François döneminde, (16. yy ortası) başkent Paris, Louvre Sarayı ve Hôtel de Ville gibi Rönesans’ın güzelliği ile büyürken, ilk kraliyet yapıları ve meydanlarının da temelleri atılmaya başlanmış. İktidarın gücü ve ihtişamını ön plana çıkarmak için IV. Henri için yapılan Dauphine, XV. Louis için Concorde, XIII. Louis için Vosges Meydanı ve diğer ögeler gibi şehrin kendisine de rol verilmiş. Kırık pencere alınlıkları, iç ve dış ışık-gölge oyunlarının yanında iç ve dış-bükey duvarlar, daire yerine yatay oval kubbeler, heykel ve resim ile bütünleşme, (S) ve (C) formları, istiridye kabuğu motifleri ve altın varaklı süslemeleriyle Barok, özellikle “XIV. Louis stili” olarak anılmış ve Fransa’da ulusal mimari doğrultusunda gelişmiş. Büyük saraylar Versailles’ın salonlarından biri (sol sayfa), sarayın dış görünümü (en üstte), bahçesindeki Neptün Çeşmesi ile heykellerinden bir detay. One of the halls of the Versailles Palace (left page), outside view of the palace (top), a detail from the statues of the Neptune Fountain in the garden. As a stronghold of classicism, France was long seen as a country opposed to the Baroque style. This was due to a large extent to the erosion of the creative energy of the country, weary of the chronic religious wars which lasted until the 16th Century, the changes in the class structure; as well as to the conformism of institutions such as the “Académie Française” in terms of philosophy and literature and relatedly, the French philosophy of life and cultural traditions. Victor-Lucien Tapié, French historian and academic, specialist on Central Europe, who was a professor at the Sorbonne University, declared in his book “Baroque et Classicisme” that Baroque was the style favoured at the countryside ruled by seigniorial economy, whereas classicism was dominant in cities where the urban bourgeoisie was at home. According to the author, in France, where most of the masters of art were of bourgeois origin, the inhabitants of populous cities, focused on reducing the costs, preferred to declare themselves satisfied with the mere harmony in the proportions as opposed to expensive pomp. Cold and serious classicism which was initially considered a mark of sobriety, evolved in time into the “elegance characteristic of French good taste”. The city planning expert Pierre Lavedan states that “the urban plans continued to adhere to the regular geometric tradition of the Renaissance while Baroque aesthetics was applied only to decorative details”. However, the luxury requirements of the royal institutions which constituted the status symbols of monarchical rulers, coupled with the eagerness of the bourgeoisie to follow aristocracy in their steps, growing parallel to their wealth, prompted France to loosen its door to Baroque, whose impact it could, indeed, hardly resist. France and the Baroque As the capital city Paris was growing through the beauty of Renaissance landmarks like the Louvre Palace and the Hôtel de Ville during the reign of King François I (mid-16th century), the foundations of the first royal buildings and public squares were being laid. The “Place Dauphine”, initiated by King Henry IV, “Place de la Concorde”, the largest public square in Paris, built under King Louis XV, “Place des Vosges”, inaugurated in 1612 to celebrate the wedding of Louis XIII and Anne of Austria, and the other landmarks of the capital, and finally the city as a whole, were all symbols intended to put forward the authority and grandeur of the royal power. With its horizontally oval domes rather than round ones, cracked window pediments, internal and external chiaroscuro, convex and concave walls, integrated sculptures and paintings, (S) and (C) forms, oyster shell motifs and gold leaf decorations, the Baroque, associated mainly with the 72-year reign of the Sun King, was referred to as the “Louis XIV Style”, and developed in line with the national architecture in France. The grand palaces and mansions were brightened up through large gardens and enlivened through water elements such as ponds, fountains, water jets and canals. The principal Baroque architects of France are listed below with the names of the palaces and buildings they designed next to their names: Salomon de Brosse: Luxembourg Palace; François Mansart (the architect of the Baroque church of Les Invalides): Château 17 VERSAILLES SARAYI’na GİDECEKLER İÇİN ve köşkler de büyük bahçeler, havuz, fıskiye, kanal gibi su elemanları ile zenginleştirilip, hareketlendirilmiş. Fransa’daki Barok’un en önemli mimarları ve onların saray binaları şöyle sıralanıyor: Salomon Debrosse - Lüksemburg Sarayı; François Mansart (Barok Les Invalides kilisesinin de mimarı) - Château de Maisons ve Nikonaft / Shutterstock.com Hükümdarlık merkezi, mutlakiyetçilik ve klâsik Fransız sanatının bir simgesi olan, 19. yy’da Fransa Tarih Müzesi’ne dönüşen Versailles, UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde. Ziyaretçiler için Versailles’ın görmeden dönülmezleri: • Giriş Kapısı: Üzerinde kraliyet armasının bulunduğu, altın yaldızlı kapı ve Bakanlar Avlusu, Avludaki XIV. Louis heykeli. • Kraliyet Şapeli ve Opera: 1770’te XVI. Louis ile Marie-Antoinette’in düğününe yetiştirilen Opera ve galeriler. • Kraliyet Avlusu: Mermer taşlar, büstler ve yaldızlı balkonlarla çevrili Mermer Avlu ve Herkül ile Mars kabartma heykellerinin kuşattığı dış cephe saati. • Oda ve Salonlar, Aynalı Salon: Mermer Avlu’nun çevresinde, Le Brun tarafından renkli mermer, ahşap ve taş oymalar, duvar resimleri, kadife, gümüş ve altın varak ile kaplı mobilyalarla donatılmış Kral ve Kraliçe Odaları. Kütüphane, her biri bir Olimpos tanrısına adanmış salonlar. Savaş ve Barış Salonları ve görkemli Aynalı Salon. • Saray Bahçeleri ve Trianonlar: Heykellerle süslü Su Bahçesi, Latona, Dragon, Neptün çeşmeleri, Portakal (orangerie), geometrik ve aynalı havuzlu bahçeler, Büyük Kanal, Küçük ve Büyük Trianon. DATA for VERSAILLES PALACE VISITORS Symbol of absolutist monarchy and classical French art, “Château de Versailles” was converted into the French History Museum during the 19th century, and inscribed on the UNESCO World Heritage List in 1979. We listed below its ‘absolutely must-see’ spots: • Gateway: The gilded doors bearing the royal coat of arms, and the Courtyard of Ministers with the statue of Louis XIV. • Royal Chapel and Opera: The Opera and galleries inaugurated in 1770 at Marie-Antoinette’s wedding to Louis XVI. • Royal Courtyard: The Marble Courtyard adorned with marble stones, busts and surrounded by gilded balconies and the façade clock decorated with the relief sculptures of Hercules and Mars. • Apartments and Halls, The Hall of Mirrors: the King and Queen Apartments built around the Marble Courtyard, and decorated by Le Brun with coloured marble ,wood and stone carvings, wall paintings, velvet, silver and gold leaf coated furniture pieces. The Library, the halls each dedicated to an Olympian god. War and Peace Halls and the splendidly imposing “Galerie des Glaces” (Hall of Mirrors). • Palace Gardens and the Trianons: The water garden decorated with sculptures, the Latona, Dragon and Neptune fountains, the Orangerie, the geometric gardens with reflecting ponds, the Grand Canal, the Small and the Grand Trianon. Jules Hardouin Mansart - Versailles Sarayı. Şimdi saraylara daha yakından göz atalım... Lüksemburg Sarayı - Paris 6. Bölge Paris’in en muteber semtlerinden 6. Lüksemburg Bölgesi’nde, kapısı doğrudan üzerinde bulunduğu Vaugirard Caddesi’ne açılan 15 No’lu bina. Burası çok şey görmüş geçirmiş Lüksemburg Sarayı ve tarihi Fransa, hatta Avrupa tarihi ile iç içe. Floransalı Medici Ailesi, Fransa’ya iki kraliçe gelin vermişti. İtalyan gelinlerin ikisi de imara meraklı, sanatseverdi. Tuileries Sarayı ve bahçelerini yaptıran, Kral II. Henry’nin karısı Catherine ile daha sonraki Kral IV. Henri’nin karısı Marie Medici idi. Marie, çapkın eşinin yarı Ortaçağ üslûplu Louvre Sarayı’ndayken hiç mutlu olmayıp, Floransa’daki Pitti Sarayı ve Boboli Bahçeleri’nin Versailles’ın bahçesinde Neptün heykeli (en üstte), Lüksemburg Sarayı’ndan iki görüntü (ortada ve altta). Neptune Statue in the Garden of Versailles (top) Two views of the Luxembourg Palace (middle and bottom). 18 lapas77 / Shutterstock.com de Maisons and; Jules Hardouin-Mansart: Palace of Versailles. Now let us take a closer look at the palaces... bir benzerini Paris’e yaptırmayı düşlemiş. 1610’da IV. Henri suikastından sonra Kral Naibi olunca hemen işe koyulup, 25 hektarlık bir arazi satın almış. 1608’de saray mimarlığına getirilen mimar Salomon Brosse, projeleri tamamlamış, 1615’de işe başlanmış ancak inşaat 16 yıl sonra bitirilebilmiş. Sarayın Serüveni: Dönüşen Saray, Yaşayan Bahçe Peki, Lüksemburg Sarayı, Pitti Sarayı’na, bahçesi de Boboli’ye benzemiş mi? Uzmanlar, Toskana stili kabartma süslemeli “giriş”lerin benzediğini, ancak plânın Fransız esintili kaldığını, sarayın da Rönesans ile Klâsik dönem arasında bir geçiş olduğunu söylüyorlar. Esasen bunu inşaat tamamlanmadan önce Marie Medici de fark ettiğinden saraya yerleşip, iç mekân tasarım ve süslemelerinde İtalyan Baroku’nu ağır bastırmaya çalışmış. Batı kanadındaki galeri için ressam Rubens’e sipariş edilen 24 kanvas ve diğer tablolar, heykeller, goblenler, taht odası, kütüphane, bahçe... Ne var ki devrimden sonra “Ulusal Saray” sonra “Ulusal Hapishane” ve “Cumhuriyet Sarayı” ilân edilen, II. Dünya Savaşında ise karargâh yapılan saray ve içindeki eserler bu inişli-çıkışlı kullanıma ve zaman zaman çıkan yangınlara dayanamamış. 24 Rubens tablosu şimdi Louvre Müzesi’nde bulunuyor, bina da günümüzün Fransız Senato Binası olarak hizmet veriyor. Kraliçe Marie’nin, heykeller, grottolar, havuzlar ve anıtsal Medici Çeşmesi ile Boboli’ye çok benzettiği saray bahçesi ise büyüleyici güzelliğiyle günümüzün Luxembourg Palace - Paris 6th District Luxembourg Palace is the building with gate number 15 located on Vaugirard Street in the most reputable 6th district of Paris. This is a palace which has been the stage of a great many episodes of French history, intertwined with the history of Europe. The Florentine Medici family had given France two bride queens. Both of them were interested in art and architecture. Catherine de Medici was the wife of King Henry II; she had the Tuileries Palace and Gardens built. And later Marie Medici, wife of King Henry IV was not happy at all at the halfmedieval styled Louvre Palace of her flirtatious husband; she was fancying building in Paris, a palace like the Pitti Palace and Boboli Gardens in Florence. When she became Regent following the assassination of Henry IV, she immediately purchased a 25 hectares land. Salomon de Brosse, appointed court architect in 1608, completed the relevant projects in time; but the construction work could only begin in 1615 and finished 16 years later. The Palace and its journey: converted palace, surviving garden Do the Luxembourg Palace and its garden really look like Pitti Palace and Boboli Gardens? Experts hold the view that the Tuscan style embroidered entrances ornamented with reliefs actually do; but that the plan as a whole is of French inspiration and that the palace as such corresponds to a transition between the Renaissance and Classical periods. Since Marie Medici herself noticed that situation already during the construction phase, she decided to move in before full completion of the building and endeavoured to imprint the mark of the Italian Baroque style on interior design and decoration. 24 canvases ordered from Flem- lapas77 / Shutterstock.com romantik Lüksemburg Bahçesi olarak Parisliler ve gezginlere ücretsiz hizmet ediyor. Versailles Sarayı - Versailles Paris’in yaklaşık 20 kilometre güney batısındaki Versailles’da bulunan bugünün muhteşem sarayının yapımına XIII. Louis’nin av köşkü olarak başlanmış. Bina daha sonra mimar Le Vau tarafından büyütülmüş. XIV. Louis döneminde mimar Jules HardouinMansart, binaya özgün bir perspektif kazandırarak genişletmiş. Altın varaklı tavan ve duvar resimleri ile tanınan kraliyet ressamı Charles Le Brun ile André Le Nôtre ve Jean-Baptiste Colbert tarafından bahçeye Büyük Kanal ve Kral Yolu yapılmış. Daha sonra heykeller, çeşmeler, çiçeklikler ve “orangerie” (limonluk) eklendiğinde bu perspektif daha da gözalıcı hale gelmiş. 1670’de kralın diplomatik ziyaretçileri kabul ettiği, I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren Versailles Antlaşması dahil, önemli antlaşmaların imzalandığı, ihtişamlı ve etkileyici Aynalı Salon ve Kraliyet odaları ile saraya bugünkü klâsik görünümü verilmiş. XV. Louis döneminde mimar Ange-Jacques Gabriel saraya iki geniş avlu kanadı ile şapel ve opera bölümlerini eklemiş. Versailles’ın ana girişi (sol üstte), sarayda sergilenen tablolar (sağ üstte) ve bugün Senato binası olarak hizmet veren Lüksemburg Sarayı’nın toplantı salonu (üstte, Lilyana Vynogradova / Shutterstock.com). The main entrance of Versailles (top left), paintings exhibited in the palace (top right); the Meeting Hall of the Luxembourg Palace which serves today as the French Senate building (above, Lilyana Vynogradova / Shutterstock.co I). 19 KRALİÇENİN EVİ: KÜÇÜK TRIANON Kraliçe Marie-Antoinette’in “Küçük Trianon”una davet etmeden kimse giremezmiş... Buradan Kraliçe’nin Bahçesi’ne kadar uzanan alan da onun hükümranlık alanı sayılır, “eski ve gelenekçi Versailles Sarayı’na kişisel tercihlerini yansıtabilen tek kraliçe” olan Marie-Antoinette’in özel yaşam alanı olarak kabul edilirmiş. Her yerde “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” sözüyle de tanınan hazin sonlu kraliçenin, aslında pasta derken kızkardeşi Catherine tarafından Fransa’ya sokulan ve Sofia Coppola’nın yönettiği 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminde de değinilen “makaron”u kasdettiği de söyleniyor. Küçük Trianon, önceki düzenlemelerden kalan kapatıcı duvarlar, kapılar gibi ögelerle bugün de iyi korunan bir yer olduğunu gösteriyor. 2007’den beri ziyaretçi girişi zamanında kraliçenin koruma görevlilerine ayrılan İsviçre Evi kapısından yapılıyor. QUEEN’S SANCTUARY: PETIT TRIANON No one was allowed to enter Queen Marie-Antoinette’s “Petit Trianon” without being invited by her... The area extending from there up to the “Queen’s Garden”, was considered her private dominion. It was the private living space of Marie-Antoinette, the only queen who was able to reflect her personal preferences on the old and traditionalist Palace of Versailles. The name of Marie-Antoinette, the hapless queen whose life was to end in an unfortunate tragedy, is often associated with a phrase attributed to her, “Let them eat cake if they cannot find bread”. It is thought that she must actually have referred to the macaroon cookies introduced to France by her sister Catherine, as it was also stressed in the Sofia Coppola directed 2006 film “Marie-Antoinette”. The Petit Trianon today continues to be a well-protected place concealed with the walls and gates remaining from former arrangements. Since 2007, the visitors enter the area by passing through the Swiss House, which had been the quarters of the queen’s guard. ish Baroque painter Rubens for the West wing gallery, and various other paintings, sculptures and tapestries, the Throne Chamber, library, gardens... However, the structure was declared “National Palace” following the Revolution, and later “National Prison” and finally proclaimed “Palace of the Republic”. It was used as military headquarters during World War II. The palace and the artworks therein could not stand forever these permanent changes on this bumpy journey fraught also with hazards such as fires. The 24 Rubens paintings are currently at the Louvre Museum and the Luxembourg Palace serves as the venue of the French Senate. The palace gardens reminding Queen Marie Medici of the Boboli Gardens in her native city; with its statues, grottoes, ponds and the monumental Medici Fountain, continues to offer its charming beauty free of charge to Parisians and tourists, as today’s romantic “Jardin de Luxembourg”. Palace of Versailles - Versailles Today’s magnificent “Palais de Versailles” located some 20 km southwest of Paris was initially built as a hunting lodge for King Louis XIII. The building was later enlarged by the architect Le Vau. During the reign of Louis XIV, architect Jules Hardouin-Mansart expanded the palace once again, by endowing it with a unique perspective. Court painter Charles Le Brun, renowned for his gold-leaf ceilings and wall paintings, landscape architects André Le Nôtre and Jean-Baptiste Colbert installed the Grand Canal and the Royal Pathway. Later, when statues, fountains, flower beds were added and the “Orangerie” was built; the perspective has become even more spectacular. The majestic and impressive Hall of Mirrors where the French king received his diplomatic guests, the venue where the historic Treaty of Versailles ending the First World War and various other treaties were signed, the royal apartments and the palace as a whole were given their present-day classical appearance in 1670. During the era of King Louis XV, Architect Ange-Jacques Gabriel added two large courtyard wings as well as the chapel and opera sections to the palace complex. Mansart Mimarisi ve Kral İçin Büyük Trianon Jules Hardouin Mansart, XIV. Louis’nin Le Vau’ya yaptırdığı Çin etkili “Porselen Trianon”un yerinde daha sonra Versailes’deki en rafine binalar grubu “Büyük Trianon”u inşa etmiş. Mansart, tasarım sürecine kralın da bizzat katıldığı bu eseri “Zevkli bahçelerle biraz pembe mermer, biraz somaki mermer saray” diye nitelermiş. Saray bahçesi ile avlusu arasında yer alan, İtalyan mimarisinden hallice etkilenmiş, zarif orantılı, tek katlı bu saray, yansıttığı rahatlık, soyluluk ve hoşluğu ile ziyaretçilerini bir çırpıda etkisi altına alıyor. Daha sonra İmparator Napolyon Bonapart, sıkça kullandığı Büyük Trianon’u restore ettirip, devrimde zarar gören mobilyaları yeniletmiş. 1963’de Charles de Gaulle, aynı yapıyı Fransa cumhurbaşkanlarının resmi konutu ve konukevi olarak kullanmak üzere restore ettirmiş. LE BRUN VE FRANSIZ MAVİSİ Versailles’te Mermer Avlu’nun çevresindeki oda ve salonlar, saray ressamı Le Brun tarafından renkli mermer, ahşap ve taş oymalar, duvar ve tavan resimleri, kadife, gümüş ve altın varak ile kaplı mobilyalarla donatılmış. Tapié, sarayın ünlü ressamını şu sözlerle yorumluyor: “Le Brun esasen klâsik doktrinin yorumcusu olup, onun için ideal resim göze hoş gelen ama aynı zamanda ruhun da kavrayabildiği resimdi. Dolayısıyla soylu konulardaki resimleri de gerçekliğe sadık kalarak yorumluyordu. Dauphine Meydanı’na dikilen taşı taklit eden Zafer Anıtı’ndan, Hollanda Seferi’nin anısına Aynalı Salon’un tavanında sergilenen şiire kadar, onun belli bir deniz mavisi ya da değerli taşların mavisi gibi ender renklere olan zevki ile resmin konusunda yeri olan hareket, kostümler, miğferler, zırhlar bir lirizm içinde sergileniyordu.” Tam da burada, aslında bir Bourbon hanedanı rengi olan mavi ile XIV. Louis’den günümüze, Fransız dekorasyonuna damgasını basan “uçuk mavi ile Le Brun arasında bir ilişki var mıdır?” sorusu akla gelmiyor değil... Mansart Architecture and the Grand Trianon for the King Jules Hardouin Mansart built the “Grand Trianon” which constitutes most refined group of buildings in Versailles, to replace the “Porcelain Trianon” of Chinese inspiration which had been commissioned to architect le Vau by Louis XIV. Mansart would characterize this complex whose design process was personally supervised by the king, as “a somewhat pink and a little porphyry marble palace adorned with tasteful gardens”. Situated between the Palace garden and its courtyard, this elegantly proportioned, single-storey attractive palace, fairly inspired from Italian architecture, reflecting comfort and nobility, captivates the visitors at first glance. Later, Emperor Napoléon Bonaparte, who has frequently used the Grand Trianon, had the building refurbished and renewed the furniture damaged during the Revolution. In 1963, President Charles de Gaulle had the same structure renovated in order to serve as the official residence and guest house of the presidents of France. Mermer heykellerle süslü koridor (sol üstte, walter_g / Shutterstock.com), bahçedeki heykellerden biri (altta). The hallway adorned with marble statues (top left, walter_g / Shutterstock.co), one of the sculptures in the garden (below). LE BRUN AND THE “FRENCH BLUE” The apartments and halls around the Marble Courtyard at Versailles were bedecked with coloured marble, wood and stone carvings, wall and ceiling paintings, velvet, silver and gold-leaf coated furniture by court painter Le Brun. Tapié comments on the famous painter in following words: “Le Brun is essentially an adept of the classical doctrine; in his mind, the ideal painting should reach the soul besides pleasing the eye. Thus, he remained faithful to reality in his depictions of noble subjects. From the triumphal arch crowned with an obelisk of Dauphine Square to the glorification of the victorious Netherlands expedition of King Louis XIV on the ceiling of Versailles Hall of Mirrors, Le Brun combines his predilection for a certain navy blue or for rare colours like the blue of precious stones, with the action, costumes, helmets, armours portrayed in the painting, by displaying the whole in a lyrical atmosphere.” Precisely on this point, one wonders whether there is a connection between Le Brun and the “pale blue” colour, characteristic of the Bourbon dynasty, which imprinted its mark on the French decoration art from the time of Louis XIV up to the present-day... 21 Shutterstock&Wikipedia DÜNYA MÜZELERİ World Museums Shutterstock ayaklarınız yer den kesilecek ULUSAL HAVACILIK ve UZAY MÜZESİ abd ulusal havacılık ve uzay müzesi, (smıthsonıan natıonal aır and space museum) ülkenin en çok ziyaret edilen müzesi. astronot giysilerinden yerçekimsiz odaya, uzay mekiklerinden ay yüzeyi fotoğraflarına, uzaya dair her şey bu müzede. Your feet will get off the ground The National Air and Space Museum The Smithsonian National Air and Space Museum is the most visited museum in the United States. From astronaut gear to anti-gravity room, from space shuttles to lunar photos, everything about outer space is available in this museum. Müze bahçesindeki “Ascent” isimli heykel (fstockfoto/Shutterstock.com) The “Ascent” sculpture located in the museum garden (fstockfoto / Shutterstock.com) 22 Müzenin genel görüntüsü (digidreamgrafix) ve uzay mekiği (Jorg Hackemann/Shutterstock. com) General view of the museum (digidreamgrafix) and the space shuttle (Jorg Hackemann / Shutterstock.com) BD’nin başkenti Washington D.C.’de bulunan Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi geçen yıl ülkenin en çok ziyaret edilen müzesi oldu. Bunun en önemli nedeni insanlığın bitmek tükenmek bilmeyen uzay merakı. Genç yaşlı pek çok kişi uzaya gidebilmenin hayâllerini kurmaya ve bu hayâllere biraz olsun yaklaşabilmek için de Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’ni ziyarete devam ediyor. Müze, Smithsonian Enstitüsü çatısı altında bulunan 19 müzeden biri. Aslında sadece ülkenin değil tüm dünyanın gözdesi olan bir yer burası. Geçen yıl tüm dünyada en çok ziyaret edilen müze Paris’teki Louvre Müzesi olurken ikinci sırayı Washington’daki Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi almış. Müzeyi her yıl ortalama 8.3 milyon kişi geziyor. Peki, bu kadar çok ziyaretçi ağırlayan bu müzenin içinde neler mi var? Wright Kardeşler’in yaptığı meşhur uçaktan, İkinci Dünya Savaşı sırasında pilotların kullandıkları giysilere, Amerika’nın aya gönderdiği uzay araçlarından, astronotların Ay’da kaydettikleri ses kayıtlarına kadar pek çok önemli nesne burada. The National Air and Space Museum in Washington D.C., capital of the United States, was the most visited museum in the country last year. The reason for that is mankind’s unending curiosity for space matters. Old and young continue to visit the National Air and Space Museum to fancy about travelling into outer space and to get a tad close to the materialization of their dreams. The museum is one of 19 museums under the umbrella of the Smithsonian Institution. In fact, the renown of this 23 f11photo/Shutterstock.com Vacclav/Shutterstock.com place is not just confined to the U.S.; it enjoys a worldwide popularity. Last year, the National Air and Space Museum in Washington D.C. took the second place of world’s most visited museums, following the Louvre Museum in Paris which came first. It welcomes yearly an average of 8,3 million visitors. So, what is attracting so many visitors to that museum? The famous Wright Brothers airplane, the clothing used by pilots during the Second World War, spacecrafts sent to the moon by the United States and audio recordings made by the astronauts on the moon are among the foremost pieces included in the museum’s rich collection. Smithsonian’ın öyküsü Smithsonian, Amerikan Tarihi Müzesi’nden Doğa Tarihi Müzesi’ne kadar 19 farklı müzeyi aynı çatı altına sunan bir kompleks. Kuruluş öyküsü de şöyle: Bir İngiliz gezgin olan James Smithson, ABD’ye yaptığı yolculuk sırasında bu ülkeyi çok sevdiğini anlıyor ve servetinin önemli bir miktarını ABD’ye bağışlıyor. 1800’lü yılların başında yapılan bu bağış, tarihi kayıtlara göre o yıllarda Amerika’nın toplam bütçesinin 1/66’sını oluşturuyor. Smithson’ın bunu neden yaptığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılamıyor. Kimilerine göre babasının mirasını reddetmek amacıyla, kimilerine göre Amerikan demokrasisinden çok ilham aldığı için bu derece yüklü bir bağışta bulunmuş. Nedeni ne olursa olsun, Smithson’un bu jestinin, ABD’nin günümüzde uzay ve havacılık konusunda dünyanın çok ilerisinde olmasında 24 History of the Smithsonian Institution The Smithsonian group is a complex offering 19 different museums under one roof, from the Museum of American History to the Museum of Natural History. Following is the story of how it came into being: British scientist and explorer James Smithson, who grew fond of the United States during his trip there, bequeathed a significant amount of his wealth to this country. According to historical records, the said donation made in the 1800s corresponded to 1/66 of the United States’ total budget in that year. Smithson’s motivation for making such a large bequest was never fully understood... According to some, it was to reject the legacy of his father; according to others, he has endowed this large sum by virtue of his appreciation of American democracy. Whatever the reason may have been, this gesture of Smithson greatly contributed to the U.S. being far ahead in today’s world in the field of aerospace and aviation. At first, lengthy discussions took place on how to utilize the bequeathed money. The discussions continued for several years, due to the fact that, whereas some politicians were pleased with this donation, there were some others who did not want to accept this help from the United Kingdom. Eventually, it was decided in 1846 to establish a foundation under the name of “Smithsonian Institution” which was thus born that way, as “an Establishment for the increase & diffusion of knowledge among men”, in accordance with Smithson’s will. A huge complex was erected for that purpose in Washington D.C.. America’s leading scientists began to Astronot dondurması! Bu müze hem öğretici ve ufuk açıcı bir yer, hem de çocuklarla ziyaret edilebilecek çok eğlenceli bir mekân. İçinde gün boyu dönüşümlü olarak film izlenebilecek bir sineması da olan müzede en çok ilgi gören şeylerden biri de “astronot dondurması”! Astronotların uzaydayken yediği, çok düşük ısıda dondurulan kuru dondurmalar küp şeklinde. Müzenin hediyelik eşya bölümünde satılan, oldukça tatsız tuzsuz olmasına rağmen ziyaretçile- f11photo/Shutterstock.com Vacclav/Shutterstock.com Jorg Hackemann/Shutterstock.com Jorg Hackemann/Shutterstock.com gather at this institution. They started working on nature, history, air and space. The whole history of the United States is thus being presented to visitors simultaneously in the 19 museums established within the perimeter of this huge complex of buildings. The date of establishment of the National Air and Space Museum (NASM) is 1946. Alfred Wekelo/Shutterstock.com Richard Thornton/Shutterstock.com büyük payı var. Önce bağışlanan paranın nasıl kullanılacağı tartışılıyor. Tartışma yıllarca sürüyor. Çünkü, paradan memnun olan siyasetçiler olduğu kadar, İngiltere’den gelen bu yardımı kabul etmek istemeyen siyasetçiler de var. Sonunda, 1846 yılında bu bağışla bir vakıf kurulmasına karar veriliyor. “Smithsonian Enstitüsü” de böyle doğuyor. Washington D. C.’de yer alan bir alanda, çok büyük bir kompleks inşa ediliyor. Zamanla ABD’nin en önemli bilim insanları bu enstitüde toplanmaya başlıyor. Doğa, tarih, hava ve uzay hakkında çalışmalar yapmaya başlıyor. Kompleks içinde kurulan 19 müzede de ABD’nin bütün geçmişi aynı anda ziyaretçilere sunuluyor. Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nin (NASM) kuruluş tarihi ise 1946. Müzede konkord uçaklar dahil pek çok hava aracı sergileniyor ama her zaman en büyük ilgiyi uzay ile ilgili araç, kostüm ve objelerin sergilendiği bölüm çekiyor. Numerous aircrafts including the Concorde are on display at the museum, but the part which draws the greatest attention is always the section featuring the space-related gears, clothing and objects. Astronaut ice cream! This museum is both instructive and stimulating, a very fun place to visit with the children as well. A movie theatre offers alternately various spectacular documentary films throughout the day. One of the most exciting things in the museum is the “astronaut ice cream”! The nutrition that astronauts consumed during their journey in space, the so-called “astronaut ice cream” is a kind of dry food frozen at very low temperature in the form of cubes. It is sold at the gift shop of the museum; although it is quite insipid, visitors are keen on tasting it and, the most popular perfume seems to 25 Vacclav/Shutterstock.com Alfred Wekelo/Shutterstock.com Jorg Hackemann/Shutterstock.com rin büyük ilgi gösterdiği bu dondurmanın en çok tüketilen çeşidi ise çilekli olanı. Müzede görülmeden dönülmemesi gerekenlerden biri de Ay’a ilk adım atan Apollo 11’in kumanda modülü ve Apollo programıyla ilgili ekipman ve belgeler. Apollo 11, Ay’a inen insanlı ilk uzay uçuşuydu. Bu uzay uçuşunda görev alan astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, 20 Temmuz 1969 tarihinde, saat 20.18’de Ay’a inen ilk insanlar olmuştu. İnişten altı saat sonra 21 Temmuz, saat 01.56’da Apollo 11’den önce Armstrong çıkmış ve Ay yüzeyine ayak basan ilk insan olmuştu. Dünyalıları çok heyecanlandıran bu olayla ilgili her türlü belge ve ayrıntıya Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi’nde ulaşmak mümkün. Armstrong’un Ay yüzeyine ayak bastığı kostümü dahil. 26 be strawberry. An important must-see at the museum is the command module of Apollo 11, the space ship which achieved the first landing on the Moon, along with the equipment and documents relating to the Apollo program. On July 20, 1969, Neil Armstrong and Edwin “Buzz” Aldrin became the first people to reach the moon when they touched their lunar module down in the Sea of Tranquillity at 20:18. Six hours after the landing, on July 21, Neil Armstrong descended from Apollo 11 and became the first human to set foot on the surface of the moon at 01:56. Every document and detail concerning this event which aroused great excitement amongst Earthlings is available at the National Air and Space Museum including the space clothing in which Armstrong set foot on the lunar surface. Washington D.C. a city of museums This museum also functions as a research centre for topics such as avia- Jorg Hackemann/Shutterstock.com Vacclav/Shutterstock.com Vacclav/Shutterstock.com Müzede sergilenen hava ve uzay araçları. Air and space vehicles on display at the museum. Vacclav/Shutterstock.com Jorg Hackemann/Shutterstock.com Vacclav/Shutterstock.com Jorg Hackemann/Shutterstock.com Washington D.C. bir müzeler kenti Bu müze aynı zamanda havacılık ve uzay uçuşu bilimi, gezegen bilimi ve karasal jeoloji ile jeofizik konularında bir araştırma merkezi görevi görüyor. Arşiv Bölümü’nde ise havacılık ve uzay uçuşlarının tarihini belgeleyen 20 binden fazla film bulunuyor. Koleksiyondan yararlanmak isteyenler önceden istekte bulunarak bu filmlere erişebiliyor. NASM Film Arşivleri koleksiyonu 700 binden fazla sinema filminin yanı sıra belgeseller, eğitici filmler, tanıtım filmleri ve röportajlar içeriyor. Bkz. NASM Resmi Sitesi: http://airandspace.si.edu Bu müze mutlaka görülmesi gereken bir müze. Hem bilgilendirici, hem de çok eğlenceli. Üstelik hepsi yakın tarihten ve tanıklık ettiğimiz olaylarla ilgili olduğu için çok da heyecan verici. Washington D.C. zaten başlı başına bir müzeler şehri. Şehrin her yerinde her an bünyesinde Amerikan tarihinden önemli parçalar barındıran bir müze görmek mümkün. tion and spaceflight science, planetary science, terrestrial geology and geophysics. There are more than 20 thousand films documenting the history of aviation and space flight at the Archives Department. Those who wish to make use of the collection can access these films through prior request. The NASM Film Archives Collection contains more than 700 thousand feature films as well as documentaries, educational films, promotional films and interview shootings. See: NASM Official Site: http://airandspace.si.edu This museum both informative and entertaining is a museum which must be seen. Moreover, it is very exciting because the items on display here are directly linked to events of recent history that most of us have witnessed live. Washington D.C. as such is already a museum town in itself. Each part of the city hosts a museum harbouring important portions of American history. 27 ARKEOLOJİ Archaelogy 28 ilk gelişkin örnekleri roma döneminde boy gösteren, yoksul halk için yapılan ama imparatorluk için bir statü sembolüne dönüşerek, toplumun önde gelenlerinin rağbet gösterdiği bir buluşma yeri, eski dünyanın tuvalet kültürü: LATRİNA LATRINES: toilet culture in the ancient world. The first advanced public toilets in history were initially developed for ordinary people during the Roman period. But in time these evolved into luxurious status symbols and a meeting place for the elite of the empire. Rasim Konyar Denizli, Hierapolis Antik Kenti latrinasından görüntüler (solda ve sağda). İtalya’dan Roma Dönemi latrinasına bir örnek (en üstte) (Baciu/Shutterstock.com). Views from the latrine of the ancient city of Hierapolis at Denizli (left and right); example of a Roman period latrine from Italy (top) (Baciu / Shutterstock.com). 29 AYDIN’da iki latrina: TRAELLİS ve MAGNESİA Tralleis Gymnasion’da, MS 1. yy’a ait latrina 65 kişilik kapasitesi ile benzerlerinin en büyüklerinden. Üstü bir revak ile kapalı olan yapının doğusunda içi sıva ile kaplı bir temiz su deposu bulunuyormuş. Depoya künklerle getirilen temiz su, tuvaletlerde kullanıldıktan sonra atıklarla birlikte üçü hamam kısmından gelen, toplam 5 adet ve atık su kanalı yoluyla, yapının doğusundaki havuzun altından geçirilip, kentin kuzeyindeki caddenin altına ulaştırılıyormuş. Son kazılarda Doğu Roma Dönemi’nde bu Latrina’nın seramik atölyesi, kanalların da depo olarak kullanıldığını gösteren ve şu anda Aydın Müzesi’nde sergilenen bulgular ortaya çıkmış. Yaklaşık bin 300’de 1.100 metrekarelik bir alanı kapsayan, hippodamik plânlı cadde ve sokak sistemine sahip Magnesia Antik Kenti’nde MS 4-6. yy arasına tarihlenen yapı, 32 kişinin birlikte kullanabileceği bir genel tuvalet. Latrinaya havuzlu ön odasından giriliyor. İçinde iki çeşme, temizlenmek için temiz akarsu kanalları, tuvalet için oturma yerleri ve onların altındaki atıkların yapı dışına ulaşması için özel olarak eğim verilmiş kanallar var. Oturma kanallarının arkasındaki duvarlarda bugüne kadar kısmen gelebilen mozaik süslemeler var. İlki 1842’de başlayan ve Anadolu’da hâlâ süren en yaşlı kazı olan Magnesia’nın latrinası kısmen restore edilmiş durumda. Two latrines in Aydın: TRALLEIS and MAGNESIA The latrine with a capacity of 65 persons located at the Gymnasium in Tralleis dating from the 1st century AD is one of the largest of its kind. The facility covered with a portico had apparently been equipped on its eastern flank with a clean water tank coated inside with stucco. Clean water brought to the tank by pipes was being evacuated after having been used to clean the toilets, through a total of 5 sewerage channels three of which emanate from the baths section, and passing along with waste under the pool located on the east side of the building, was being funnelled to the bottom of the street on the northern part of the city. Latest excavations brought to the daylight findings which are currently on display at the Aydın Museum, indicating that the Tralleis latrine was being utilized as pottery workshop and its channels as warehouse during the Eastern Roman period. Magnesia covering an area of about 1300x1100 m2 was a city with a Hippodamian grid plan street and road system. The latrine dated to the period between the 4th and 6th centuries AD located in Magnesia was a public toilet with a capacity of 32 persons. The building was entered through a vestibule with a pool, had two fountains inside, channels of flowing clean water used for personal hygiene, toilet seat channels and the sewerage channels underneath with a particular slope design destined to ensure the evacuation of waste and used water outside the structure. There are mosaic decorations on the walls behind the sitting channels which have partly survived to the present-day. The latrine of the ancient city of Magnesia, which is the site of the very first excavations in Anatolia, launched in the year 1842 and still underway has been partially restored. Magnesia latrinasından detaylar (yukarıda). Details from the Magnesia latrine (above). 30 atrina, banyo, hamam, yıkama, yıkanma anlamına gelen Latince Lavare’den türemiş bir sözcük. Eski çağ şehirlerindeki ortak tuvaletlere bu ad verilmiş. İngilizcesi latrine. Bu sözcük “pit latrine” (“pislik çukuru”) olarak hâlâ yaşıyor. “pit latrine”, toprağa kazılmış bir çukur ve üzeri örtülü ilkel bir tuvalet demek. Vahim sağlık sorunlarına yol açtığından Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Afrika başta olmak üzere, gelişmemiş bölgelerde hâlâ yaygın kullanılan bu ilkel tuvaletlerin standartlarını da belirlemiş. Ülkemizde de Cumhuriyet’ten sonra çıkarılan Köy Kanunu ve diğer düzenlemelerle bu konu sağlıklı hale getirilmeye çalışılmıştı. İngilizce’de kimi kamp tuvaletlerine de aynı ad veriliyor. Arkeolojik terminolojide latrina, “ilk ve gelişkin örnekleri Roma Dönemi’nde görülen, su ve kanalizasyon sistemleri ile destekli, bir duvar boyunca yüksekçe bir seki üzerine açılmış deliklerden oluşan, önündeki oluktan su akan, genel tuvalet” anlamına geliyor. İlk kanalizasyonlar, ilk tuvaletler... Arkeolojik bulgular, eski çağlarda bu coğrafyalarda yaşamış uygarlıklarda, temizlik-pislik kavramlarının gayet iyi bilindiğini ve sadece içmek için değil, temizlik için de yerleşim alanlarına su getirildiğini gösteriyor. Kanalizasyon şebekesi izlerine ise ilk olarak Mısır, Mezopotamya, İndus Vadisi ve Küçük Asya, Miken ve Girit uygarlıklarında rastlanmış. MÖ 2. yy’a tarihlenen farklı tekniklerle yapılmış en eski sistemlerin izleri, Anadolu’da Hitit Dönemi’nde Yazılıkaya’da, Alaca Höyük’te ve Zincirli’deki Arslantaş’ta bulunmuş. Alacahöyük tabakasındaki kanalizasyon şebekesinde kil borular kullanılmış, Arslantaş’ta dikdörtgen kesilmiş kireçtaşı taşlarla düzenleme yapılmış ve kanalların içi asfaltla kaplanmış. Bunlar genellikle saraylar ve zengin evlerinde görüldüğünden ve temizlenmesi için hizmetli çalıştırılabileceği varsayıldığından genel olmayıp “özel tuvalet” olduklarına hükmedilmiş. İon uygarlığında bebekler, çocuklar, erkek ve kadınlar için farklı malzeme ve biçimlerde yapılmış ve tuvalet eğitiminin varlığını gösteren, “lazımlık”lar kullanılmış. Pella, Priene, Delos, Antioch (Antakya) ve Alexandria’da ise su sirkülasyonu ve atık kanalizasyon sistemine sahip tuvaletler saptanmış. Tralleis latrinası (solda ve altta). The Tralleis latrine (left and below). Latrina is a word derived from the Latin word “lavare” meaning bathroom, bath, wash, washing. It was the name given to public toilets in the ancient world. The English word is latrine. The word survived in “pit latrine”, meaning a primitive toilet consisting of a covered hole directly dug into the ground. Since they have led to serious health problems, the World Health Organization (WHO) set specific standards for these primitive toilets still widely used in world’s underdeveloped regions particularly in Africa. The problem of toilet hygiene was also dealt with in our country in the framework of the Rural Regions Act and related regulations enacted during the first period of the Republic. In English language, latrine is also the word designating camping toilets. In archaeological terminology, latrine is the name given to public toilets consisting of holes drilled on a bench leaning against a wall, equipped with water and sewer systems, with water flowing from the gutter in front, whose first advanced examples were seen during the Roman period. First sewers, first toilets... Archaeological findings indicate that the notion of cleanliness was well known to civilizations having flourished in this part of the world in ancient times; and that water was brought into urban settlements, not only for drinking but also for cleaning purposes. The first traces of sewerage networks were found in Egypt, Mesopotamia, the Indus Valley and Asia Minor, in the Mycenaean and Cretan civilizations. Traces of the oldest systems made with different techniques, dated to the 2nd century BC corresponding to the Hittite period in Anatolia, were found in Yazılıkaya, Alacahöyük and in Arslantaş at Zincirli. In Alacahöyük, clay pipes had been used in the sewerage systems. In Arslantaş, the toilets were built with rectangular-cut limestone blocks and the inside of sewage channels had been coated with bitumen. This type of toilet was seen mostly in palaces and wealthy peoples’ mansions and since it was supposed that they required cleaning by domestic servants, it was concluded that they were not public but private toilets. The Ionian civilization featured stool pots in various shapes and sizes and made of different materials for infants, children, men and women testifying to the existence of distinct toilet training and manners. Toilets equipped with water circulation and sewer systems were found in Pella, Priene, Delos, Antioch and Alexandria. Magnesia ve Efes (solda ve altta) latrinalarından görüntüler. Views from the Magnesia and Ephesus latrines (left and below). 31 LATRİNALARIN EN SİSTEMLİSİ: LAODİKYA, DENİZLİ THE MOST SYSTEMATIC LATRINE: LAODICEA, DENİZLİ The “L” planned, 10.40 x 17.00 m large latrine is endowed with a square shaped pool on its southern side. The entrance to the latrine with a capacity of approximately 80 persons is provided through a rectangular vestibule. The floor of this front room is covered with colourful tesserae mosaics created by the juxtaposition of tiny stones of different colours. White, pink, blue, yellow and blue tesserae were used. The second belt placed towards the centre of the room by the side of the first tesserae arrangement is decorated with vertically disposed adjoining chain mesh ornaments and the third belt features geometric and floral ornaments. A wild goat figure is disposed at the centre of the mosaic as its main motif. The Laodicea latrine is the “most systematic” one among its peers in terms of its architecture and infrastructure of clean and used water channels. 32 “L” plânlı, 10.40 x 17.00 m boyutlu Latrinanın güneyinde kare plânlı bir havuz yer alıyor. Yaklaşık 80 kişilik Latrinaya giriş, dikdörtgen bir ön oda (vestibulum) ile sağlanıyor. Vestibulumun tabanı renkli küçük taşçıkların (tessera) yan yana getirilmesi ile oluşturulan bir zemin mozaiği ile kaplanmış. Mozaikte beyaz, pembe, lacivert, sarı ve mavi renkli tesseralar kullanılmış. Bu düzenlemenin yanındaki merkeze doğru ikinci kuşak, yan yana dikine yerleştirilmiş zincir örgü süslemeleriyle üçüncü kuşak da geometrik ve bitkisel motiflerle bezeliymiş. Merkezinde ana figür olarak bir yaban keçisi yer alıyor. Laodikya’nın latrinası, gerek mimarisi gerek atık ve temiz su kanallı altyapısı ile “en sistemli” olanı. Laodikeia kentinin ünlü su dağıtım sistemi, boru parçaları ve sokak döşemelerinde kullanılan mimari elemanlar. The famous water distribution system of Laodicea, the pipe fragments and the architectural elements used in street pavement. Pencerelerden sokağa dökülüyordu... Mataellolardan Lavatrina’ya Roma Hukuku’nun tuvalete müdahalesi Romalılar da tuvalet ihtiyacını Mataello denen özel kaplar ya da Sella pertusa denen ortası delikli sandalye biçimindeki oturaklarla giderir, sonra bunları ya ortak kullanılan bir foseptiğe ya da doğrudan pencereden sokağa boşaltırlarmış. Kimi varlıklı Romalılar altından ya da değerli taşlarla süslü Mataellolar da yaptırır, bunlarla ortalık yerde gösteriş yaparmış. Foseptikler ise temizlik işçileri tarafından geceleri boşaltılırmış. İnsula denilen çok kiracılı büyük evlerde tuvalet olarak binaya dahil edilmiş genel oturaklar kullanılırmış. Pencereden boşaltılanlar arttıkça sokaktan geçenlerin üzerine gelmeye ve onları olumsuz etkilemeye başlamış. O zaman da Roma Hukuku devreye girip, “mağdur”a dava açıp, tazminat isteme hakkını tanımış. Şayet “fail” belirlenememişse, tazminat o evde oturanların tümünden alınırmış. Bir buluşma yeri olarak latrina Pompei kazılarında, 300 evde görüldüğü gibi, evlerde, yıkanılan yerin içinde yapılıp atık su şebekesine bağlanan ilk tuvaletlerden sonra, su mimarisi ve mühendisliği geliştikçe genel tuvalet işlevli, kanalizasyon ve su şebekesi bağlantılı latrinalar yapılmaya başlanmış. MS. 1. yy’dan itibaren latrinaların sayısı hızla artarken MS. 2. yy ortalarında aynı anda 80-85 kişinin kullanabildiği latrinalar yapılmış. En tipik örnekleri başta Roma olmak üzere Pompei, Atina, Ostia, Küçük Asya’da Ephesos, Pergamon, Metropolis, Sardes, Magnesia, Side’de ve Kıbrıs’ta Salamis gibi şehirlerde yer alıyor. Buralarda ihtiyaç giderildikten sonra gene ortak kullanılan ucu süngerli bir sopa ile silinilirmiş. Bunlar tuvaletlerin önüne konan kovalar ya da ortadaki bir küçük havuzda durur, kullanıldıktan sonra aynı yerde yıkanıp bir başkasına geçirilirmiş. Bu yüzden hastalıklar artınca tıp bilginleri de bu soruna dahil olmuş. Önceleri fakir halkın kullandığı latrinalar sonradan imparatorluğun güç göstergelerinden biri olarak daha özenli hatta ihtişamlı biçimler aldığında önemli siyasetçiler ve zenginler de burada toplanmaya ve ihtiyaç giderirken sohbet etmeye, kimi önemli konularda burada karar da almaya başlamışlar. Eh, ziyafetleri 20 saate yakın süren Romalıların latrina muhabbetine de şaşılmasa gerek. Bu latrina konusunda sayfalar dolusu söylenecek şey var. En iyisi internet üzerinden de erişilebilen bir kaynak önermek: Eski Çağ Tarihi Uzmanı Doç. Dr. Hatice P. Erdemir, akla hayale gelmeyecek, bu yüzden hayli şaşırtıcı latrina ilintili bilgileri, “Hellen ve Roma Toplumlarında Tuvalet ve Temizlik” başlıklı bir bilimsel makalede bir araya getirmiş: www.actaturcica.com/sayi4/II_2_9.pdf. Tralleis latrinasından görüntüler (altta). Views from the Tralleis latrine (below). Pouring out the window onto the street... Intervention of Roman Law into toilet manners: from Matella (plural: Matellae) to Lavatrina. Romans met their need for defecation by using special chamber pots called Matellae or pots in the form of a chair with a hole in the middle called Sella Pertusa. Then they would discharge the pots either in a common septic tank or empty them out the window directly into the street. Some wealthy Romans were ordering custom-made fancy Matellae in gold or decorated with precious stones, with which they were publicly showing-off. The public septic tanks were emptied at night by cleanup workers. In large multi-tenant dwellings called “Insula” (island), general toilet seats integrated into the building were being utilized. When at last, the amount of stools discharged from windows onto the street began to increase so as to adversely affect the passers-by; the legal system had to intervene. Roman law recognized the right of the victim to sue and claim compensation. If it was not possible to identify the “perpetrator”, then the burden of the compensation had to be shared among all the residents of the building. Latrines as meeting place As seen in the 300 Pompeii homes following the excavations performed at the ancient city, originally the toilets were built in the bathroom area of the house, with drainage pipes connected to the sewage system. Later, the development of water architecture and engineering led to the construction of latrines connected with the water supply and sewerage systems, functioning as public toilets. The number of latrines increased rapidly from the 1st century AD onwards and, towards the middle of the 2nd century AD, latrines were built, that could be used by 80 to 85 persons simultaneously. The most typical examples of latrines were found mainly in Rome and further cities such as Pompeii, Athens, Ostia and Ephesus, Pergamon, Metropolis, Sardis, Magnesia and Side in Asia Minor, and Salamis in Cyprus. Latrines were cleaned with a sponge at the tip of a stick usually placed in a water bucket or basin in front of the toilet facility. Since the sponge was washed in the same bucket and utilized in common for more than one toilet, the lack of proper hygiene led to the spreading of diseases and eventually required the intervention of medical scholars. Previously used by ordinary people, latrines which gradually evolved towards more elaborate and even glittery forms eventually turned into status symbols and power centres of the empire. Affluent people and politicians began to gather and socialize at the latrine and discussed and even took decisions on important political issues there while relieving themselves. Considering that banquets lasted up to 20 hours in Rome, one should not be surprised about these conversations which took place at the latrines. There are plenty of details to fill hundreds of pages on the issue of latrines. It is best to recommend a source that can be accessed over the internet: Ancient History Specialist Assoc. Prof. Dr. Hatice P. Erdemir brought together a series of unimaginable and therefore quite amazing latrine related data in a scientific article entitled “Toilet and Hygiene in Greek and Roman Societies”: www.actaturcica.com/sayi4/ıı_2_9.pdf. 33 MİMARİ Architecture 34 İLYAS BEY KÜLLİYESİ mimari üslubu, süslemeleri, cephe tasarımı, taş işçiliği ve yapım tekniği ile hayranlık uyandırıyor. milet antik kenti’nin hemen yanıbaşında, mutlaka uğranması gereken bir durak! ILYAS BEY COMPLEX Rasim Konyar Ilyas Bey Complex stands out through its architectural style, ornamentation, front design, stonework and construction techniques. This is a must-see destination right next to the ancient city of Miletus! 35 ültür tarihi açısından Ege’nin en şanslı illerinden biri olan Aydın sayısız antik kente ev sahipliği yapıyor. Aralarında Aphrodisias, Didim, Milet, Priene, Tralleis, Alabanda, Magnesia, Nysa ve Alinda’nın yer aldığı listeyi daha da uzatmak mümkün ama bu saydıklarımız en ünlüleri... Antik kent açısından böylesine zengin olan ilin kültür kaynakları bununla bitmiyor elbette. Tarihi camiler, zengin müzeler, eski evler uğranılması gereken pek çok durak yaratıyor. İşte bunlardan bir tanesi de İlyas Bey Külliyesi. Söke ilçesi içinde yer alan Milet Antik Kenti’nin hemen yanıbaşında, Balat köyünde. Topraklar el değiştiriyor Balat, Menteşe Beyliği’ne başkentlik yapmış, bugün dönemin mimari dokusunu az da olsa koruyan bir köy. 13. yüzyılın ikinci yarısında Menteşe Beyliği topraklarına katılmış ve antik Milet (Miletos) kalıntıları üzerine kurularak başkent olmuş. 1391 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. 1402 yılına gelindiğinde Balat yeniden el değiştirmiş. Ankara Savaşı’nda Osmanlıları yenen Timur, diğer Anadolu beylerine yaptığı gibi Menteşe Beyi İlyas Bey’e de topraklarını geri vermiş... 12 yıl sonra beyliğini geri kazanan İlyas Bey, kendi adını taşıyan bu külliyeyi inşa ettirmiş. Büyük bir kompleks Anadolu Beylikleri Dönemi mimarisine güzel bir örnek oluşturan İlyas Bey Camii ile hamamları, Milet arkeolojik bölgesinde gerçekten de hayranlık uyandırıyor. Yapımı sırasında Miletos Antik Kenti’nin mermer blok taşlarından yararlanıldığı biliniyor. Bunun da en güzel kanıtı içeride ve dışarıda gözlenen büyük mermer taş bloklar. Uzun bir restorasyon aşaması geçiren külliye, 2012’de Europa Nostra Ödülü’nün de sahibi oldu. “Koca Camii” ve “Cuma Camii” olarak da bilinen yapı, mimari üslubu, benzersiz cephe tasarımı, süslemeleri, taş işçiliği ve yapım tekniği ile hayranlık uyandırıyor. Tek kubbeli İlyas Bey Camii’nin cephe ölçüleri dışarıdan 18 metre, içeriden 14, duvar kalınlığı ise 2 metreyi buluyor. Kubbenin yüksekliği ise 21 metreyi aşıyor. Caminin kapısı üzerinde üç satırlı bir yazıt yer alıyor. Buna göre yapının inşaası Şücaeddin İlyas Bey tarafından 1404 yılının Mayıs-Haziran aylarında başlatılıyor. Bazı kaynaklar cami, medrese ve hamamların 36 One of the luckiest Aegean provinces in terms cultural history, Aydın, is home to numerous ancient cities. Aphrodisias, Didyma, Miletus, Priene, Tralleis, Alabanda, Magnesia, Nysa and Alinda are the best known among them, and the list could be further extended... The cultural heritage of that province rich in antique cities includes further treasures. Historical mosques, well-endowed museums, old houses constitute many more interesting destinations. One of them is indeed the Ilyas Bey Complex located in Balat Village, Söke District, right next to the ancient city of Miletus. Changing hands of the land Balat is a village which served as the capital of the Menteshe Principality (Beylik) and which preserved to date the architectural texture of the period to a certain extent. The settlement included in the territory of the Menteshe Principality during the second half of the 13th Century was built on the ruins of the ancient city of Miletus and became the capital of that principality. It was annexed in the territory of the Ottoman Empire in 1391 by Sultan Yıldırım Bayezit. In 1402, Balat again changed hands. Timur, who defeated the Ottomans at the Battle of Ankara, restituted the lands to Ilyas Bey, the ruler of the Menteshe Principality, as he also did for a series of other Anatolian principalities... Ilyas Bey who recovered his principality after 12 years, commissioned the construction of this complex bearing his name. A large complex The Ilyas Bey Mosque and baths, which constitute an authentic example of the Anatolian Principalities period’s architecture, arouse interest at the periphery of the Miletus archaeological zone. It is most likely that marble blocs originating from the ancient city of Miletus were used for the construction of the mosque complex. The large marble blocks seen inside and outside the structures are best evidence to that fact. The complex of buildings which has undergone a lengthy restoration phase was crowned with the EU Prize for cultural heritage, the Europa Nostra Award in 2012. The structure also known as the “Grand Mosque” and/or “Friday Mosque” stands out through its architectural style, unique front design, decorations, its stonework and construction techniques. The façade of the single-domed Ilyas Bey Mosque measures 18 meters from outside and 14 meters from inside and the wall thickness makes 2 meters. The height of the dome exceeds 21 meters. There is a three-line inscription on the door of the mosque according to which the construction of the building was launched by Şücaeddin Ilyas Bey in May-June 1404. Some sources maintain that the mosque, the medresseh (theological seminary) and the baths were built during the same period, while others, pointing out to differences in the construction techniques, suggest that this is not possible. Although it is known that the complex included several structures such as a seminary, a soup kitchen, a double bath and a market section in addition to the mosque, aynı tarihte yapıldığını ileri sürse de bazıları yapım tekniklerinin farklılıklarına dikkat çekerek bunun mümkün olmadığının altını çiziyor. Külliye içinde cami, medrese, imaret, çifte hamam, çarşı gibi yapılar olduğu bilinse de büyük ölçüde özgünlüğünü koruyarak günümüze ulaşan bölüm cami. Medresenin izleri neredeyse yok olmuş, bazı yapı kalıntılarının ne olduğu hala tartışılıyor, harap haldeyken ciddi bir onarım geçiren hamamlar ise külliyenin ilgi odağı. Caminin çevresinde ise eski mezarlar yer alıyor. Kare planlı caminin kuzeyde yer alan ve mermer-taş işçiliği yönünden dikkati çeken sivri kemerli kapısı büyük hayranlık uyandırıyor. Ana mekanı örten kubbesi sekizgen bir kasnak üzerinde oturuyor ve kubbenin üzeri kiremitle örtülü. Bazı kaynaklarda, orijinal kubbenin bakır ile kaplı olduğu belirtilmekte. İç mekanı her duvarda iki sıra halinde dizili dörder pencere aydınlatıyor. Doğu duvarındaki ilk sırada bulunan pencerelerin üzerinde çini kakmalı ayetler yer alıyor. İkinci sıradaki pencereler ise geometrik desenli vitraylarla kaplı. Döneminin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilen mermer mihrap ise 5.20 x 7.35 metre ölçüsünde ve gene geometrik desenlerle bezeli. İlyas Bey Külliyesi gerek mimari yapısı, gerekse restorasyon başarısı açısından mutlaka görülmesi gereken bir yer. Aydın’a gider, hele de Milet Antik Kenti’ni ziyaret ederseniz zaman ayırmayı unutmayın... 37 İLYAS BEY HAMAMI Cami ve medresenin kuzeydoğusunda biri büyük diğeri küçük iki hamam var. Büyük Hamam “Erkekler Hamamı”, Küçük Hamam “Kadınlar Hamamı” olarak da anılıyor. Her iki hamamın da duvarları iri taşlarla, kubbe ve tonozları ise tuğlayla inşa edilmiş. Her iki hamam da soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden oluşuyor. Küçük Hamam’ın bir de su deposu var. Her ikisinin de sıcaklık mekanı ve halvet duvarlarında bazı süslemeler dikkat çekiyor. Hamam ve çevresinde görülen kalıntılar, su kuyusu ve detaylar bugün hala büyük hayranlık uyandırıyor. THE ILYAS BEY BATHS Two baths, a small one and a big one are located on the north-east side of the mosque and medresseh. The Big Bath is referred to as “Men’s Bath” and the Small Bath is called “Women’s Bath”. The walls of both baths are built with large stones, the domes and vaults are built with brick. Both baths are equipped with a changing area, a warm room (tepidarium) and a hot room (caldarium). The Small Bath has also a water tank. The ornaments on the walls of both the hot room and the alcove are remarkable. The baths and the surrounding ruins as well as the water well and details still continue to generate great admiration. 38 İlyas Bey Camii’nin ana kapısı ile pencere ve dış mekanlardaki mermer ve taş işliğinden örnekler. Examples of marble and stone craftsmanship on the main door, windows and exterior of the Ilyas Bey Mosque. the only part which survived by largely preserving its original form is the mosque. Traces of the medresseh disappeared almost completely and research is still underway regarding some ruin fragments to find out to which structure they belonged originally. The baths section ruined to a great extent became the focus of attention of the complex after undergoing a thorough restoration work. There are old tombs around the mosque. The pointed arch door on the north side of the square-shaped mosque is particularly admired for its marble and stonework. The roof tile covered single dome over the main section of the mosque sits on an octagonal base. According to some sources, the original dome is supposed to have been coated with copper. The lighting of the interior is provided by two rows of four windows on each wall. Tiles inlaid with verses from the Koran are placed on the windows of the first row of the east wall. The second row of windows is covered with stained glass featuring geometric motifs. The marble altar measuring 5,20 x 7,35 m and decorated with geometric patterns is considered one of the best examples of its time. Ilyas Bey Complex is a historic site worth visiting for its architectural style, as well as from the point of view of its exemplary successful restoration. If your path takes you to Aydın, especially to the Ancient City of Miletus, remember to allow some time to see the Ilyas Bey Complex... 39 Rasim Konyar MÜZELER Museums KARADENİZ EREĞLİ MÜZESİ karadeniz ereğli müzesi cumhuriyet dönemi’nde il merkezi ile birlikte kömür, demir ve çeliğe teslim olan karadeniz ereğlisi zonguldak’ın turizme KARADENIZ EREĞLI MUSEUM nefes aldıran yegane yöresi In the republican period, Karadeniz Ereğli, together olarak öne çıkıyor. biblo gibi bir with its downtown, surrendered to coal, iron and konakta hizmet veren müzesinde steel, but stepped forward as the only vicinity in the bestowing a breath to tourism. Valuable works ise birbirinden değerli eserler region are displayed in its museum, accommodated in a sergileniyor. mansion like a bibelot. 40 onguldak deyince akla önce kömür gelen, gerçekten de 19. yüzyılın ortalarından itibaren yaşamı kömüre dönüşen kent aslında keşfedilmemiş sürprizlerle dolu. Son yıllarda yüzünü turizme çeviren Zonguldak toprakları özellikle mağaracılık açısından dünya çapında bir şöhreti hak ediyor. Hele de deniz kıyısında uzanan Karadeniz Ereğlisi doğası, plajları, ormanları, yaylaları ile tam bir turizm ilçesi. Tıpkı Zonguldak gibi Karadeniz Ereğlisi de bir sanayi kenti gibi görünse de alternatif tatil arayanlar, yeni yöreler keşfetmek isteyenler için ideal bir nokta. Herkül’den Ereğli’ye Antik Çağlar’da Herekleia Pontike olarak anılan Karadeniz Ereğlisi, ismini mitoloji kahramanı Herakles’ten alıyor. MÖ 550 yılında Dor göçmenleri tarafından kurulan kente Herakles yani Herkules isminin verilişi ise şöyle aktarılıyor: MÖ 1200’lü yıllarda bölgede yerli halk Mariandynler yaşıyordu. Bitinyalıların saldırıları yerli halkı yıldırmıştı. Bu sırada Rodoslu Apollonyus Argonotları ile birlikte Altın Post’u aramak için Karadeniz’e açılmıştı. Argonotların Altın Posta ulaşabilmeleri için önce yer altında yaşayan Cehennem Köpeği Kerberos’u yenmeleri gerekiyordu. Argonotlar ile birlikte olan kahraman Herakles, Kerberos’u burada bir mağaradan yeryüzüne çıkararak yenmiş, bu sırada bölgeyi de Bitinyalıların elinden kurtarmıştı. Mariandynler Herakles’e bir teşekkür ifadesi olarak kentlerine onun adını When you utter the name Zonguldak, the first thing connotated is coal, in fact, the whole life of the city has turned into coal as of mid 19th century but the city actually is full of undiscovered surprises. Zonguldak that turned its face towards tourism recently, deserves a worldwide fame, especially with the land for spelaeology. Most particularly Karadeniz Ereğli that stretches out along the sea is just a town for tourism with its nature, beaches, forests and plateaus. Although Karadeniz Ereğli seems to look just like a town of industry, as Zonguldak, it is an ideal spot for those who look for an alternative holiday and for those who wish to discover new places. From Hercules to Ereğli Karadeniz Ereğli, known as Heraklea Pontica in the Archaic Age, got its name from the mythological hero Heracles. The naming of the town that was set up by Dorian migrants in 550 BC is narrated as follows: In the years 1200 BC the natives, Mariandyni tribe, was living in the region. Bithynian attacks intimidated the natives. Meanwhile Jason from Rhodes with his Argonauts set out to the Black Sea to find the Golden Fleece. In order to reach the Golden Fleece they had to defeat Cerberos, the Dog of Hell, who lived in underground. The hero Heracles who was with the Argonauts took Cerberos to the surface of the world, defeated the creature and emancipated the region from the Bithynian. As a sign of gratitude to Heracles, the Mariandyns entitled the town with his name... The Heraklea Princedom that showed important existence in the Bergama, Makedonya, Kyme paralarından örnekler (en üstte), Filyos buluntularından bir heykelin eli (üstte) ve gaga ağızlı testiler (solda). Samples from coins of Pergamum, Macedonia, Kyme (topmost), a hand of a sculpture from Filyos foundlings (above) and beak mouthed jugs (left). 41 vermişlerdi... MÖ 3. yüzyıla kadar bölgede önemli bir varlık gösteren Herekleia Prensliği Pontus ve Romalıların saldırılarıyla zayıflamış, Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altına girince Hristiyanlık ile tanışmış, MS 395’de ise Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu’nun sınırları içinde kalmıştı. Trabzon Devleti ordularınca işgal edilen kent daha sonra İznik İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmişti. 1390’lı yıllarda bir daha el değiştiren Ereğli bu kez savaşılarak değil, parayla kazanılmıştı. Sultan Bayezid, Bizans İmparatoru II. Manuel’den parayla satın aldığı Ereğli’yi oğlu Süleyman Çelebi’ye armağan etmişti. Böylece Osmanlı egemenliğine giren kent, her dönemde denizciliğin önemli merkezi oldu. Karadeniz’e sınırı 80 kilometreyi bulan bu güzel yöre, Cumhuriyet Dönemi’nde Zonguldak ile birlikte kömür, demir ve çeliğe teslim oldu. Büyük limanları ve tersaneleri ile deniz ticaretinin de önemli bir durağı haline gelen Ereğli, gene de Zonguldak ilinde turizme nefes aldıran yegane yöre olarak öne çıkıyor. Müzenin binası da eserleri kadar güzel Halil Paşa Karamahmutoğlu Konağı olarak bilinen, bir 19. yüzyıl yapısında yerleşik Karadeniz Ereğli Müzesi, dışı kadar içiyle de ziya- 42 region until 3rd Century BC weakened with the assaults of the Pontus and Roman, became acquainted with Christianity under the sovereignty of the Roman Empire and in 395 AD remained within the boundaries of the East Roman or the Byzantine Empire. The city was invaded by the armies of the Empire of Trebizond and later passed onto the sovereignty of the Empire of Nicaea. Ereğli once again changed hands in 1390; this time not by way of war, but money. Sultan Bayezid had bought Ereğli from Manuel II, the Emperor of Byzantine, to give it to his son Süleyman Çelebi as a present. The city thus passed onto Ottoman Sovereignty and became an important centre for maritime throughout ages. This beautiful region that has 80 Km of border to the Black Sea, surrendered together with Zonguldak to coal, iron and steel in the Republican Period. Ereğli that became an important stop for marine trade with its great harbours and shipyards step forward as the only region in the City of Zonguldak that gives breath to tourism. Sol sayfa: Müzedeki amhpora sergilemesi (üstte), MS 5-6 yy’a ait bir sütun başlığı ve bahçede sergilenen Osmanlı mezar taşları ile mermer detaylar. Sağ sayfa: Müzeden bir görünüm (üstte) ve vitrinlerindeki eserler. Left page: Amphora display at the Museum (above), a capital from 5-6 century AD and Ottoman tombstones and details exhibited in the garden. Right page: A view from the Museum (above) and artefacts in display window. 43 retçilerini hayran bırakıyor. Girişi ile birlikte 4 katlı kagir bir yapı olan konak, orta sofalı plan tipine uygun olarak inşa edilmiş. Eski bir kilisenin temelleri üzerine inşa edildiği bilinen binanın Roma Dönemi yapılardan toplanmış devşirme malzemeleri özellikle dış cephede kendisini gösteriyor. Konak, geçmiş yıllarda ortaokul ve lise olarak da hizmet vermiş, uzun süren restorasyon çalışmalarından sonra müzeye dönüştürülmüş. Eski Tunç Çağı’ndan başlayarak Grek, Roma, Bizans ve Osmanlı eserlerinin sergilendiği müze, Arkeoloji ve Etnografya olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Arkeoloji bölümü eserleri içinde Yassıkaya Mağarası, Filyos Antik Kenti kazı buluntularının yanısıra yöre kazılarından toplanan cam kaplar, takılar, paralar, mühür baskılar, madeni eşyalar, kandiller, sütun başları ve mermer eserler yer alıyor. Müzenin dikkat çeken bir başka bölümü ise amphoralardan oluşuyor. Eski çağlarda amphoraların gemi içlerindeki istiflenmesini göstermek için düzenlenmiş platformda geniş bir koleksiyon sergileniyor. Etnografya bölümü olarak düzenlenen üst katta erkek ve kadın giysileri, yörenin özel dokuması olan “Elpek” kumaşları, takılar, silahlar, mühürler, tespih, saat gibi kişisel eşyalar, yazma eserler ve baskı kalıpları var. Müze-ev bölümünde ise geleneksel Ereğli evi düzenlemesi var. Oturma odası, misafir odası ve yatak odası mankenlerle desteklenerek geçmiş zamanların günlük yaşamına ayna tutuyor. Bahçe ve Mezar Anıt Grek, Roma, Bizans ve Osmanlı Dönemi’ne ait zengin eserlerin yer aldığı bahçenin en dikkat çekici eseri pandomim sanatçısı Krispos’un mezar anıtı. Bunun yanısıra bahçede sütun gövde ve kaideleri, sütun başları,mezar stelleri, mezar taşları da görülmeye değer. ÜNLÜ PANDOMİM SANATÇISI Mimari parçalar ve lahitlerin de sergilendiği müze bahçesinde en çok ilgi çeken eserlerden biri pandomim sanatçısı Krispos’a ait anıt mezar. MS 2-3. yüzyıla tarihlenen ve dünyanın en ünlü pandomim sanatçılarından biri olarak tanınan eski Mısırlı Krispos’un Ereğli’de gösteriler düzenlediği ve burada öldüğü biliniyor. Yol yapımı sırasında ortaya çıkan ve müzeye taşınarak sergilenmeye başlanan anıtı iki korint başlıklı sütun, başsız bir büst ve üçgen bir çatı tamamlıyor. 2 metre 10 santim yüksekliğindeki anıt mezar üzerinde yer alan 19 satırlık uzun mezar kitabesinin bir bölümünde şöyle yazıyor: “Mezarlar insanların en son evleri ve en son duvarlarıdır. Onlar bedenlere evlerden daha sadıktırlar... ...Ölü insan Krispos, Fariz ülkesinin (bugünkü Mısır) ve başak taşıyan (toprağı verimli yapan, hayat veren anlamında kullanılmış) Nil nehrinin vatandaşı bu anıtın altında yatmaktadır. O ki dönüp duran bir trajedinin ilk zafer çelengini kazanmıştır. Dünya bu pandomimciye hayran kalmış, onu övmüş ve tiyatronun altın çiçeği olarak görmüştür. Onun parlak cazibesi yirmi dokuzuncu yaşında beklenmedik bir anda ve şekilde sona ermiştir... 44 The FAMOUS PANTOMIME In the museum garden where architectural pieces and sarcophagi are also exhibited, one of the most popular articles is the monumental tomb of pantomime Krispos. It is known that Krispos of Ancient Egypt, who lived in the 2nd3rd centuries AD and who was one of the most renowned pantomimes in the world, performed shows and died here. The monument, which was unearthed during road construction and carried to the museum to be exhibited, is complemented by two columns with Corinthian capitals, a headless bust and a triangular roof. A part of the 19-lines-long tomb inscription on the 2 meters and 10 centimeters high monumental tomb reads: “The graves are the men’s last houses and last walls. They are more faithful to the bodies than houses... ...The man was Krispos of Egypt from the spike carrying (means giving fertility and life) river Nile who lies beneath this monument, he who won a cycling tragedy’s first laurel wreath. The world wondered at this pantomime, praised him and saw him the gold blossom of the theater. His shining charm expired in his twentyninth year in an unwaited moment and manner...” Müze vitrinlerinden eserler ve Etnografya bölümünde yer alan geleneksel Ereğli Evi odaları. Artefacts from Museum display windows and traditional Ereğli Houserooms from the Ethnography section. The building of the Museum is as charming as the artefacts Karadeniz Ereğli Museum that is housed in a 19th century architecture known as the Mansion of Halil Pasha Karamahmutoğlu mesmerises the visitors with the artefacts as well as the building itself. The masonry mansion that has four storeys, including the entrance, was build in accordance with the central hall design. Especially the facade of the building that is known to have been erected on the base of an old church stands out with the spolia material of the Roman Period. In previous years the mansion served as a building for secondary and high schools, transformed into a museum following a long period of restoration works. The museum that houses artefacts as of the old Bronze Age to the Greek, Roman, Byzantine and Ottoman times is composed of two sections: Archaeology and Ethnography. In the Archaeology section, besides the foundlings from the Yassıkaya (flat rock) cave and Filyos Antique City some glassware, gift of jewelleries, coins, seal impressions, metal ware, candles, capitals and marble works are displayed. Another salient unit of the museum is the Amphora section. A remarkable number of items are displayed on a platform to show how Amphoras were piled up in ships in the ancient times. On the upper floor, designed as the Section of Ethnography, male and female dresses, “Elpek” fabrics (special cloth of the region), personal material such as gift of jewelleries, guns, seals, praying beads, watches, manuscripts and printing blocks are exhibited. And in the museum-house section there is the traditional house set up of Ereğli. Sitting room, guest room and bedroom, supported with the mannequins reflect the daily life in the old times. The Garden and the Mausoleum The most attractive piece of the garden where rich artefacts from the Greek, Roman, Byzantine and Ottoman periods are displayed is the mausoleum of the pantomime artist Krispos. In the garden, apart from this column shafts and pedestals, capitals, funerary steles, tombstones are worth seeing. 45 Wikipedia SANAT Art EKSLIBRIS EX LIBRIS kitap üzerindeki mülkiyeti korumanın pratik çözümü, sahibinin itibarını yüceltmenin incelikli ve estetik yolu, koleksiyoncuları için ise iflah olmaz bir tutku: A practical solution to protect the ownership of books, a subtle and aesthetic way to glorify the book owner and an incurable passion for collectors: ex Libris 46 Kitaplarınıza ne kadar düşkünsünüz? Ödünç kitap verir misiniz? Ne kadarı size geri geldi? Geri istemeye utanıyor musunuz? O zaman sizin de bir ekslibris edinme zamanınız geldi demektir! Ama durun, hem kitap kurdu hem bir sanatsever iseniz, koleksiyoncuya dönüşmeniz an meselesi! Kitap, özel mülkiyet ve itibar Kimileri malını mülkünü korumaya çok önem verirken kimileri de “özel mülkiyet” kavramından özenle uzak durur, “mal canlısı” gözükmekten korkar. Bazıları vardır ki “malda mülkte gözüm yok ama kitaplarıma gelince iş değişir” der. İşte bu gruptakiler, kitabın özel mülkiyete konu olabildiği zamanlardan bu yana, çareyi kitaplarının bir tür tapusunu çıkarıp, yine kitaplarına yapıştırmakta bulmuşlar. Bu “kendine has tapu”, sahibinin adı ve soyadının yanı sıra onun ayırdedici özelliklerini simgeleyen görseller, özlü yazılarla tasarlanmış ve özgün ya da matbaada basılmış küçük boyutlu bir etiketten ibaret. Yani “ekslibris” ya da “ex Libris”... Ekslibrisin etimolojisi ve işlevi “Ekslibris”, Latince “ex” ve “libris”ten oluşmuş bir sözcük. “ex” hem “önceki” hem de “...‘den/ ..’dan” demek. “libris” de “kitaplık, kütüphane, kitaplar”. Arkasından kitaplık sahibinin adı ile birlikte kullanıldığında, kitabın kime ait olduğunu gösteriyor. Özgün ekslibrislere, soylu sahibinin arması ile güçlü yanlarını ima eden yazılı-görsel mesajlar da içerip, onun itibarını artırma gibi bir işlev daha yüklenmiş. İngilizcesi “bookplate”; “kitap levhası”. Tasarım fazla basit ise o zaman “kitap etiketi”; “booklabel” sınıfına giriyor! ABD’de 18. ve 19. yüzyıllarda söz konusu aidiyet, önceleri “bookrhyme”; “kitap şiiri” ile belli edilirken, 19. yy sonu ve 20.yy’da ekslibrise merak sarılmış. 1966’da kurulan “Uluslararası Ekslibris Dernekleri Federasyonu” (FISAE), resmi tanımında, tasarımın sanatsal nitelik taşıyabileceği gibi bunun şart da olmadığını, bir sanat eseri ya da kültürel değer sayılmayan ekslibrisin birincil amacının, aidiyet gösterme olduğunu vurguluyor. FISAE, 2012’de bu işlevin, ekslibrise yüklenebilecek bütün diğer toplumsal, sanatsal, edebi, tarihi ya da diğer rollerden bağımsız olduğuna dikkat çekmiş. Matbaanın keşfinden günümüze Matbaanın keşfinden önceki dönemlerde el yazması kitaplar, çok pahalı olduğundan, Ortaçağ’da kilisenin ve kimi soyluların, Rönesans’ta da daha az soylular, yeni zengin burjuvaların elindeydi. Bunların çalınmaması için kapak içlerine sahiplerinin armaları ekleniyor, hatta bulundukları kütüphaneye zincirleniyordu! Matbaanın keşfi pratik anlamda ekslibrisin de yaygınlaşmaya başladığı dönem. İlk ekslibrislerin 15nci yüzyılda Güney Almanya’da ortaya çıktığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında “Igler” (kirpici) takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda çiçek dişleyen bir kirpinin resimlendiği ekslibris. To which extent do you treasure your books? Do you acquiesce to lend them? How many of them did actually come back to you? Do you feel embarrassed to ask the borrowers to return your books? Then it is time for you to get your own Ex Libris. But wait, if you are both a book lover and an amateur of art, soon will you turn into a passionate collector of Ex Libris! Books, private property and prestige Some people are seriously keen on protecting their possessions, while others prefer to carefully stay away from the notion of “private property” in order to avoid being labelled as “hoggish”. And some say, “I don’t care about material property, but it’s different when it comes to books!” Precisely this group of people invented a kind of “title deed”, a “title of Sol sayfa: New Yorklu kitap satıcısı Patrick Francis Madigan’ın exlibrisinde kitap okuyan bir adam ile arka planda Madigan Kitapçısı görünüyor (wikipedia, FA2010). Sağ sayfa: John Forrest’in kitap levhası (en üstte, wikipedia, Hesperian). Hendrik Nicolaas Ouwerling’e ait bir exlibris (ortada, wikipedia, Pieter Deurne). 1810 tarihli bir İngiliz kitap levhası (en altta, wikipedia). Amerikalı yazar Edgar Rice Burroughs (1875-1950)’un kitap levhasında Tarzan elinde Mars gezegenini tutuyor, çevresinde ise Burroughs’un öykülerinden figürler var (sağ üstte, wikipedia, AnonMoos). Left page: A man reading a book is portrayed with the Madigan Bookstore exterior in background, on an exlibris belonging to New Yorker bookseller Patrick Francis Madigan (wikipedia, FA2010). Right page: Sir John Forrest’s book plate (top, wikipedia, Hesperian). Ex-libris belonging to Hendrik Nicolaas Ouwerling (middle, wikipedia, Pieter Deurne). A British bookplate dated 1810 (at the bottom, wikipedia). On a bookplate belonging to American writer Edgar Rice Burroughs (1875-1950), Tarzan holds the planet Mars in his hands, with, around him, heroes from Burroughs’ stories (top right, wikipedia, AnonMoos). 47 EXLİBRİS MÜZELERİ Dünya üzerinde konusu yalnızca ekslibris olan müze sayısı çok az. Ancak önemli müzeler ve bilimsel kuruluşlar, ekslibrislere de gereken önemi veriyor, özel bölümler ayırıyorlar; Londra’da British Museum ve Victoria ve Albert Müzesi’nde olduğu gibi... İnternet üzerindeki “ekslibris müzeleri” ise giderek yaygınlaşıyor. Rusya, Ekslibris ve Minyatür Kitaplar Müzesi: Moskova’da yer alıyor ve Rusya’nın tek ve somut ekslibris müzesi: www.russianmuseums.info/ M1627. Danimarka, Frederikshavn Kunst Müzesi ve Exlibris Koleksiyonu: Frederikshavn kentindeki bu müze Avrupa ve İskandinavya’daki nadir ekslibris müzelerinden biri. Müze, sayısı 450 bini bulan koleksiyonun 23 binini dijitalize ederek erişime açmış: http://frederikshavnkunstmuseum. dk/exlibris. Almanya, Gutenberg Müzesi: Mainz kentinde, 1900’de kurulan ve Gutenberg’e adanan müze, 1963’den beri birikmeye başlayan ekslibris koleksiyonu için bir özel bölüm açmış: www.gutenberg-museum.de. İtalya, Akdeniz Ekslibris Müzesi: Ortona’da yer alan müze için bilgi: www.exlibrismed.it/info.html. Belçika, Sint Niklaas Stedelijke Ekslibris Müzesi: Uluslararası koleksiyona sahip: http://musea.sint-niklaas.be/exlibris. Çin, Şangay Fuxihanzhai Ekslibris Müzesi: Site sadece Çince. Gene de muhteşem koleksiyona bakılabilir: http://fuxianzhai.com. Türkiye, İstanbul Ekslibris Müzesi: İstanbul Ekslibris Derneği, Işık Üniversitesi Maslak kampüsünde yer alan müzenin 17 bini aşkın koleksiyonu ile dünyadaki 10 önemli müze arasında bulunduğunu belirtiyor. http:// www.aed.org.tr. Ayrıca İMOGA, İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi’nde de bir ekslibris bölümü bulunuyor: www.imoga.org EX LIBRIS MUSEUMS The number of museums exclusively devoted to ex-libris in the world is very limited. However, major museums and scientific institutions accord due consideration and reserve special sections to ex-libris; such as in the case of London’s British Museum and the Victoria and Albert Museum. “Ex libris museums” on the Internet are becoming increasingly widespread. The Russian Ex Libris and Miniature Books Museum in Moscow is the only museum of its kind in Russia: www.russianmuseums.info/M1627. Denmark, Frederikshavn Kunst Museum and Ex Libris Collection: This museum located in the city of Frederikshavn is one of the rare ex-libris museums in Europe and Scandinavia. The museum offers to the public on the internet 23 thousand digitized samples of its total collection of 450 thousand bookplates: http://frederikshavnkunstmuseum.dk/exlibris. The 1900 established Gutenberg Museum in Mainz, Germany, dedicated to the inventor of the printing press, started gathering ex-libris from 1963 onwards and has opened a special section for its ex-libris collection: www.gutenberg-museum.de (In www.gutenberg-museum.) For information on the Mediterranean Ex Libris Museum located in Ortona, Italy, see: www.exlibrismed.it/info.html. Belgium Sint Niklaas Stedelijke Ex Libris Museum is in possession of an international collection: http://musea.sint-niklaas.be/exlibris China, Shanghai Fuxihanzhai Ex Libris Museum: The site is only in Chinese. Nevertheless it is worth looking it up for its magnificent collection: http://fuxianzhai.com Turkey, Istanbul Museum of Ex Libris: The Ex Libris Society of Istanbul declares that this museum, located at the Maslak Campus of Işık University, ranks among the 10 major bookplate museums of the world, with more than 17 thousand pieces in its collection: http://www.aed. org.tr Moreover, the Istanbul Graphic Arts Museum IMOGA offers also a special ex-libris section: www.imoga.org 48 16. yy’da ekslibris bütün Avrupa’ya yayılmış. Albrecht Dürer, Lucas Cranach, Edvard Munch, Kaethe Kolwitz, Emil Nolde, Paul Klee, Pablo Picasso, Oscar Kokoschka gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamları için ekslibris yapmışlar. Basit bir ihtiyaçtan koleksiyon objesine Ekslibris, 1890’ların sonuna doğru başta Londra, Berlin ve Paris olmak üzere Avrupa’da bir koleksiyon objesi olmuş. 2012’deki ekslibris tanımında, sanatsal özelliğinin önemli olmadığına dikkat çeken FISAE, 2015 güncellemesinde, ekslibrislerin “...kitaplıklar için tasarlanmış olmakla birlikte günümüzde dünya çapında koleksiyonu yapılabilen, küçük ölçekli sanatsal grafikler”e dönüştüğünü belirtmiş. Nitekim, dünya üzerinde 30’dan fazla ülkeden üyesi bulunan FISAE’nin kongreleri, değiş tokuş için önemli fırsat oluşturuyor. İnternet üzerindeki müzayedeler de yoğun ilgi görüyor (Bkz: bookplatesociety.org, bookplate.org). Bir ekslibrisi değerli kılan özellikler şunlar: Estetik bütünlük, resimyazı ilişkisi ve teknik mükemmellik, kişiye özel tasarım, konu, baskı tekniği, sayı ve sıra numarası, yapım tarihi ve sanatçısının imzası. Ekslibrislerin ortak özellikleri Kullanıcının kitaplarının boyutuna göre hazırlanmakla birlikte en tercih edilen boyut 5 x 7,5 cm. Boyutun 13 x 13 cm’den büyük olmaması Rusya Exlibris Müzesi logosu (en üst, solda), Jane Patterson’un 1890’lara ait exlibrisi (en üstte, wikipedia, Magnus Manske). İsveç ve Norveç Kralı Oscar II’nin kitap levhası (sol üstte, wikipedia, Perhelion) ve Albert Hahn’a ait bir exlibris (sağ üstte, wikipedia, Tekstman). Russian Ex-libris Museum logo (top, left), Jane Patterson’s ex-libris dating from the 1890’s (top, wikipedia, Magnus Manske). Swedish and Norwegian King Oscar II’s book plate (above left, wikipedia, Perhelion) and; An ex libris belonging to Albert Hahn, (Hahn being the German word for rooster), (above right, wikipedia, Tekstman). ownership” in the form of a bookplate that they affixed on their books, since the times books became subject to private ownership. This “sui generis title deed” was designed in such a way as to bear the name and surname, as well as original images symbolizing the distinctive features of its owner coupled with some concise texts. It was a sort of small- size, individually manufactured or printed label which in time came to be referred to as “Ex Libris”. Etymology of Ex Libris and its function “Ex Libris” is a word composed of the Latin “Ex” and “Libris”; “Ex” meaning, “previous” and also “from”, and “Libris” meaning “library, books and/ or set of books”. Its definition is a bookplate inscribed to show the name and identify the owner of a book or books or of a library. Some original ex-libris featured the coat of arms of their noble owner and contained images and texts destined to glorify that person. Also called “bookplate” in English language, it may be referred to as “book label” when its composition or design is too simple. In the United States, “book rhymes” or “book poetry” served the purpose of identifying book owners during the 18th and 19th Centuries. But they also converted to ex libris at the end of the 19th and beginning of 20th Century. In the official definition of Ex-libris adopted in 2012 by the 1966 founded “International Federation of Ex-libris Societies” (FISAE), it is emphasized that, “An ex-libris is a “mark” or “sign” of ownership intended or used to indicate the affiliation of a book or manuscript to a particular person (s) or institution”...“An ex-libris may or may not have “artistic qualities”, but it is not a work of art or a “cultural valuable”...The primary purpose or function of an ex-libris is to identify affiliation independently of any larger social, artistic, literary, historical, or other role that it may perform.” da tercih nedeni. Kalınlık yapmaması için kağıdın uygun gramajda olması gerekiyor. Özgün baskı, ekslibrislerin değerini artırmakla birlikte ofset, fotoğraf ve bilgisayarla tasarım da yapılıyor. Genellikle siyah beyaz kitaplara ağaç ve linolyum baskılar, renkli kitaplara litografiler, serigrafiler, çok değerli kitaplara ise gravürler konuluyor. Tıpkı özgün baskı resimde olduğu gibi sol alt köşede baskı tekniğinin simgesi, kaç adet basıldığı ve eldeki baskının kaçıncı olduğu, sanatçının adı ve yapıldığı yıl, eğer çalışma renkli ise kaç renk olduğu belirtiliyor. Türkiye’de kitap sahipliği Ekslibris Türkiye’ye Osmanlı Dönemi’nde Batı’dan gelen kitaplarla girmişse de Anadolu uygarlıklarından kalan “mühür” de sahibine özgü tasarım özellikleri ile bir tür arma, bir aidiyet göstergesi olduğu için bu işleviyle ekslibris sayılıyor. Gutenberg’in matbaayı keşfettiği 1493’ten İbrahim Müteferrika’nın 1727’de kurduğu ilk “Türk” matbaasına kadar geçen 234 yıl içinde Osmanlı’da gayrımüslimler tarafından 40’a yakın matbaa kurulmuş. İlk özel matbaa, 1882 yılında Ebüzziya Tevfik’in kurduğu Kitaphane-i Ebüzziya iken ilk Eski bir Macar kitap levhası damgası (sol üstte, wikipedia, Kozma János), ve Hasip Pektaş tarafından Hikmet Şimşek için tasarlanmış ekslibris (üstte, wikimedia, Maderibeyza). An old Hungarian book plate stamp (top left, wikipedia, Kozma János), and an ex-libris by Hasip Pektaş for Hikmet Şimşek (above, wikimedia, Maderibeyza). From the invention of the printing press to the present-day Before the invention of the printing press, books were handwritten and therefore very expensive. During the Middle Ages, ownership of manuscript books was the privilege of the church and aristocracy. The Renaissance witnessed the transfer of that privilege into the hands of the rising bourgeoisie. Owners inserted their coats of arms on the inner cover of books to prevent theft; sometimes valuable manuscripts were even chained to the library they belonged to. Bookplates began to be widespread in the practical sense following the invention of the printing press. It is known that the first examples of Ex-libris were made in YA KEBİKEÇ!.. Eskiden insanlar, elyazması kitapları kurtlardan koruyabilmek için kitapların başına bir tılsım, bir koruyucu, bir göz boncuğu gibi düşündükleri Osmanlıca “Ya Kebikeç” yazarlarmış ve bu yazının kitabı koruyacağına inanırlarmış. Koleksiyoncu merhum Gündağ Kayaoğlu da Tan Oral’ın bir karikatürünü içeren ekslibrisinin köşesine, eski harflerle “Yâ Kebikeç” yazdırmış... Y KEBÎKEÇ! The above phrase - “Yâ Kebîkeç” (O, King of Bookworms) - is an old Ottoman idiom which was written on the first page of a book as a talisman believed to protect manuscript books from the real bookworms. Late collector Gündağ Kayaoğlu had this phrase, “Yâ Kebîkeç”, written in old Ottoman characters, in the corner of an Ex Libris belonging to him and featuring a caricature by famous cartoonist Tan Oral. 49 yayınevi 1895’te Babıali’de Naci Kasım Efendi tarafından kurulmuş. Cumhuriyet’in ilanından sonra kitap sahibi olmak yaygınlaşmışsa da 1980’li yıllara kadar az sayıda meraklısı dışında, gümüş eşyasına inisiyal bastıran güngörmüş Türklerin bile ekslibris kullandığını söylemek zor. “Türkiye’de exlibris” denildiğinde ise ilk akla gelen Prof. Dr. Hasip Pektaş! İlki 1997’de Ankara’da kurulan Ekslibris Derneği, 2008’den beri etkinliklerine İstanbul’da yine Hasip Pektaş’ın kurduğu İstanbul Ekslibris Derneği olarak devam ediyor: www.aed.org.tr. Türkiye’de ekslibris sanatçıları 1980’li yıllardan beri yurt içinde ve dışında artık bizim de ödüllü sanatçı ve tasarımcılarımız var! “Ex Libris” kitabıyla da tanınan Prof. Dr. Hasip Pektaş başta olmak üzere işte onlardan bazıları: Ertan Aktaş, Ayşe Anıl, Nurgül Arıkan, Sevim Arslan, Onur Aşkın, Müjde Ayan, Tezcan Bahar, Vildan Çolak, Hakan Erkam, Nazan Erkmen, Elif Varol Ergen, Ayşen Erte, Erdoğan Ergun, Şükrü Ertürk, Yeşim Gazioğlu, Esra Kizir Gökçen, Yunus Güneş, Emel Gürsoy, Mine Gündüz, Deniz Karanis Huysal, Sema Ilgaz, Mürşide İçmeli, İsmail İlhan, Ayşegül İzer, Berran Kancal, Sevda Kantarcı, Ahmet Aydın Kaptan, Devabil Kara, Sadik Karamustafa, Mehmet Kavukçu, Hasan Kiran, Seydi Murat Koç, Emin Koç, Hayati Misman, Gökhan Okur, Erol Olcay, Tülay Öktem, Hatice Öz, Hande Özgeldi, Hasan Pekmezci, Nurten Seferoğlu, Nazan Tekbaş Tanyu, Özden Pektaş Turgut, Sema Ilgaz Temel, Ercan Tuna, Mehmet Ulusel, Ozan Uyanık, Faruk Ünver, Hira Nur Yıldız ve Fedail Yılmaz... BİLİNEN EN ESKİ EKSLİBRİS Antik Çağ ve Mısır uzmanı arkeologlar bilinen en eski ekslibrislerin Mısır firavunu III. Amenophis ve Kraliçe Tiy’e (Teie) ait olduğunu ileri sürüyor. Amarna kazılarında bulunan, açık mavi çini zemin üzerine koyu mavi hiyeroglifli levhanın üstündeki bir delikten de bu ekslibrisin değerli papirüslerin üzerine ya da onların saklandığı tahta sandıklara asıldığı sonucuna varılıyor. Bu levha şimdi British Museum’da, benzerleri de Louvre ve Yale’de bulunuyor. Kaynaklar: “What are ex-libris?”, Benoît Junod, www.fisae.org - “Ekslibris Nedir?”, Hasip Pektaş, www.aed.org.tr/tr/ekslibris-tarihi/ OLDEST KNOWN EX LIBRIS Archaeologists specializing in Antiquity and Egypt came to the conclusion that the oldest ex-libris known in history was the light blue ceramic plaque, inscribed with dark blue hieroglyphs discovered at the Amarna excavations, and reflecting the ownership of Pharaoh Amenhotep III (Amenophis III) and Queen Tiye (Taia)of Egypt. The small hole in the plaque is thought to have served the purpose of attaching it, as a mark of affiliation, to valuable papyrus sheets or hanging it on the wooden crates used to carry or store them. This plaque is now at the British Museum in London. Similar artefacts are to be seen at the Louvre and in Yale as well. Sources: “What are ex-libris?” by Benoît Junod, www.fisae.org ; “What is Ex Libris?” by Hasip Pektaş, www.aed.org.tr/tr/ekslibris-tarihi/ 50 the15th Century in Southern Germany; one of them was the 19 cm long Ex-libris which had been made in the 1450’s for the German Priest Johannes Knabenberg who was known under the nickname of Igler (Hedgehog Trainer). It showed a hedgehog biting a flower. Ex -libris spread all over Europe in the 16th Century. Famous artists like Albrecht Dürer, Lucas Cranach, Edvard Munch, Kaethe Kolwitz, Emil Nolde, Paul Klee, Pablo Picasso, and Oscar Kokoschka designed bookplates for prominent statesmen and scientists of their era. From a simple necessity to a collectors’ item Ex-libris turned into collector’s items, especially towards the end of the1890’s in Europe and mainly in London, Berlin and Paris. The exlibris definition adopted by the FISAE in 2012, pointed out that even if an ex-libris might have artistic qualities, “it is not a work of art or a cultural valuable”. However, in its updating of 2015, the FISAE accepts that “although ex-libris are conceived for real use in libraries, those are often also small-format art graphics, collected worldwide.” Indeed, with members from more than 30 countries around the world, FISAE’s international congresses create significant opportunities for exchange in this field. Auctions on the Internet attract great interest as well (See: www. bookplatesociety.org; www.bookplate.org). The features attributing value to an ex-libris include: aesthetic integrity, image-text relationship and technical excellence, personalized design, topic, printing technique, the number of bookplates produced and each individual plate’s serial number, production date and signature of the artist. Common characteristics of Ex- Libris Although they are usually custom-made to fit the dimensions of their user’s books, the generally favoured ex-libris size is 5x7,5 cm. Also, it is preferred that the size should not exceed 13x13 cm. Their paper must be Amerikalı yazar ve ressam Edward Penfield (1866-1925)’e ait kitap levhası (sol altta, wikipedia, Mu), George Bancroft’un imzasının da bulunduğu kitap levhasında Roma alfabesiyle “ışığa doğru” ifadesi yer alıyor (sol üstte, wikipedia, Morgaledh). 1899 tarihli bir kitap levhası (üstte, ortada, wikipedia, Esquin). Maximilian Liebenwein tasarımı, 20. yy başına ait exlibris (sağ üstte, wikipedia, Good King René) ve Jacques Hnizdovsky’nin kendi tasarımı olan exlibrisi (yanda, wikipedia, Hnizdovsky). Book plate belonging to American writer and painter Edward Penfield (1866-1925), (bottom left, wikipedia, Mu); the book plate bearing the signature of George Bancroft and featuring the inscription “to the light” written in Greek alphabet (top left, wikipedia, Morgaledh). A book plate dated 1899 (top middle, wikipedia, Esquin). Ex-libris from the early 20th Century designed by Maximilian Liebenwein (top right, wikipedia, Good King René) and Jacques Hnizdovsky’s ex- libris of his own design (near left, wikipedia, Hnizdovsky). “BU KİTAP MENGÜ ERTEL’den ÇALINMIŞTIR...” Hasip Pektaş, Türkiye’de ilk ekslibrisleri yaptıranların, yabancı uyruklu kolej öğretmenleri olduğunu söylüyor. Pektaş, 1995’deki bir ekslibris sergisinde Mengü Ertel’in, ödünç alanlar geri getirsin diye kitaplarına “Bu kitap Mengü Ertel’den çalınmıştır” yazarak, dolaylı bir ekslibris yaptığından da sözediyor. Günümüzde ekslibris kullanımı giderek yaygınlaşıyor. Bunda özgün baskı resim ve grafik tasarım derslerine ekslibrisi de ekleyen akademisyenlerin, ulusal ve uluslararası yarışmalara katılan, sergiler açan ekslibris sanatçılarının ve onların örgütlerinin payı çok büyük. Şu sıralar ülkemizde de giderek yaygınlaşan, ekonomik bir “ekslibris benzeri” var. Damga üreten küçük işlikler, bir tasarımı kauçuk üzerine kopyalayıp, ahşap tutacak ekliyorlar. Bunlara “kitap mühürü” de deniyor. Book ownership in Turkey During the Ottoman period, ex -libris were introduced to Turkey along with books imported from the West. However, the “seals” originating from old Anatolian civilizations are also considered as ex-libris, since they bear design features specific to their owners and constitute as such, a mark of affiliation, a kind of coat of arms. In the 234 years which elapsed between 1493, the year the printing press was invented by Gutenberg and 1727, the year İbrahim Müteferrika founded the first “Turkish” printing house, nearly 40 printing facilities were established within the boundaries of the Ottoman Empire by its non-Muslim subjects. The first private printing house was established in 1882 by Ebüzziya Tevfik, under the name of “Kitabhane-i Ebüzziya”, while the first publishing house was founded in 1895 at Istanbul’s Babıâli (Sublime Porte) neighbourhood by Naci Kasım Efendi. Even though possession of books became common practice after the proclamation of the Republic, ex-libris were hardly used in Turkey until the 1980’s, with the exception of a few enthusiasts, even by those sophisticated Turks who put their initials on their silverware. The first name that comes to mind when speaking of “Ex Libris in Turkey” is that of Prof. Dr. Hasip Pektaş. The first Turkish Ex Libris Society founded 1997 in Ankara continues to operate since 2008 under the roof of the Istanbul Ex Libris Society established by Hasip Pektaş: (See: www.aed.org.tr) Ex Libris Artists in Turkey Some of the Turkish artists and designers engaged in ex-libris making after the 1980’s were so successful that they ended up winning awards at home and abroad. To begin with Prof. Dr. Hasip Pektaş, also known for his book titled “Ex Libris”, we present here below the names of some amongst them: Ertan Aktaş, Ayşe Anıl, Nurgül Arıkan, Sevim Arslan, Onur Aşkın, Müjde Ayan, Tezcan Bahar, Vildan Çolak, Hakan Erkam, Nazan Erkmen, Elif Varol Ergen, Ayşen Erte, Erdoğan Ergun, Şükrü Ertürk, Yeşim Gazioğlu, Esra Kizir Gökçen, Yunus Güneş, Emel Gürsoy, Mine Gündüz, Deniz Karanis Huysal, Sema Ilgaz, Mürşide İçmeli, İsmail İlhan, Ayşegül İzer, Berran Kancal, Sevda Kantarcı, Ahmet Aydın Kaptan, Devabil Kara, Sadık Karamustafa, Mehmet Kavukçu, Hasan Kıran, Seydi Murat Koç, Emin Koç, Hayati Misman, Gökhan Okur, Erol Olcay, Tülay Öktem, Hatice Öz, Hande Özgeldi, Hasan Pekmezci, Nurten Seferoğlu, Nazan Tekbaş Tanyu, Özden Pektaş Turgut, Sema Ilgaz Temel, Ercan Tuna, Mehmet Ulusel, Ozan Uyanık, Faruk Ünver, Hira Nur Yıldız ve Fedail Yılmaz... 1915 tarihli Kner Imre exlibrisi (sol üstte, wikipedia, Juditta88) ve Sir Charles Philip Huntington’un 1912 tarihli kitap levhası (sağ üstte, wikipedia, Esquin). Kner Imre ex-libris dated 1915 (top left, wikipedia, Juditta88) and Sir Charles Philip Huntington’s 1912 book plate (top right, wikipedia, Esquin). Mengü Ertel (facebook.com/Mengü Ertel) in the proper weight as well, so as to avoid undesired thickness inside the book. Though original prints add to the value of ex-libris, designs made through offset, photography or with computer are also widely used. Generally, wood and linoleum prints are used for black and white books; lithography and serigraphy for coloured books and engravings for very valuable books. Like in the case of original printmaking, the icon of the printing technique utilized, the number of prints made, and the serial number of the print at hand, the name of the artist, the year of production and the number of colours used if it is a coloured ex-libris, are inscribed in a small case placed at the lower left corner of the bookplate. “THIS BOOK was STOLEN from MENGÜ ERTEL...” Hasip Pektaş says that the very first ex-libris made in Turkey, were ordered by foreign college teachers. Pektaş also mentioned at a 1995 ex-libris exhibition, that graphic artist Mengü Ertel, who used to write on his books, the sentence, “This book was stolen from Mengü Ertel”, in order to force the borrowers of his books to bring them back, created an indirect ex-libris by doing so. Today, the use of ex-libris is increasingly widespread. The academics who added ex-libris to their printmaking and graphic design classes, the artists who participate at national and international competitions and their organizations who sponsor ex-libris exhibitions have a great share in this evolution. At present in our country, there is a less expensive version of ex-libris, in the form of a rubber stamp with a wooden handle featuring the desired design, also called “book seal”, manufactured by some small workshops. 51 BAŞARAN ULUSOY İLE AJDA PEKKAN’DAN İŞİTME ENGELLİLER İÇİN TOPLUMSAL DUYARLILIK ÇAĞRISI: HAYDİ, SEN DE GEL, TARİHİNE SAHİP ÇIK! SOCIAL AWARENESS APPEAL BY BAŞARAN ULUSOY AND AJDA PEKKAN FOR THE HEARING IMPAIRED COME ON, YOU TOO, EMBRACE YOUR HISTORY! 52 şitme engelliler için toplumsal duyarlılığın altını çizmek amacıyla TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy ile sanatçı Ajda Pekkan bir araya gelerek ortak bir çağrı yaptılar: “Haydi Sen de Gel, Tarihine Sahip Çık!” Bu mesaj altında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde düzenlenen toplantıda Ulusoy, görme engelliler için hazırlanan kabartma alfabeli özel kitapçık ile işitme engelliler için düşünülen görüntülü el cihazını da tanıttı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri bahçesindeki basın toplantısı öncesi Başaran Ulusoy ile Ajda Pekkan müzenin bir bölümünü gezerek İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan ve yardımcısı Rahmi Asal’dan eserler hakkında bilgi aldılar. İşitme engelli insanlarımız için... Ses sanatçısı Ajda Pekkan düzenlenen toplantıda özetle şunları söyledi: “Dünyanın en güzel müzelerinden biri olan Arkeoloji Müzesi’nde TÜRSAB Başkanı Sayın Başaran Ulusoy ile herkesi müzelerimize davet etmek, tarihimizi öğretmek ve gelecek nesillere tarihi aktarmak adına yapmış olduğumuz işbirliğimizi duyurmak istedik. Bilim, Kültür ve Sanat Forumu olarak, bizler için büyük önem taşıyan yerlerin başında gelen müzelerimizde vatandaşlar arasında farklılıkları ortadan kaldırmayı, onlarla bambaşka bir deneyim yaşamayı ve yaşatmayı arzuluyoruz. Dünyada ve özellikle Türkiye’deki işitme engelli insanlarımız için, hepimiz biliyoruz ki yaşam alanları oldukça kısıtlı. Biz Başaran Ulusoy ile özel insanlarımız için hayatın içinde daha fazla var olabilmeleri adına çalışmalar yapmayı kendimize görev bildik. İşitme engelli insanlarımızın, müzelerimizi rahatlıkla gezebilmeleri amacıyla TÜRSAB ile işbirliği yapmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Bu sosyal sorumluluk projesi ile herkesi müzelerimize davet ediyoruz. Turizm camiasıyla yapmış olduğumuz bu seferberlik projemizin büyüyerek ilerleyeceğine inanıyorum. Bu amaç doğrultusunda çağıran, karşılayan, ağırlayan müzelerimize herkesi bekliyor, hepinizi tarihimize sahip çıkmaya davet ediyoruz.” TÜRSAB’ın projeleri Basın toplantısında konuşan TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy “Çağıran, karşılayan, ağırlayan müze” anlayışını getirdiklerini hatırlatarak yeni konseptlerini şöyle tanıttı: “Şimdi ise ‘Tarihinize sahip çıkın, gezin, görün’ diyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı 5 milyonu aşkın müze kartla vatandaşlarımıza özel fiyatlarla müzelerimizin kapılarını açıyor. Karşı tarafta olan darphane binalarımızı da onarıp restore edip, depolarda yüz yıllardır açılmayan eserleri gün ışığına çıkarmak istiyoruz. Milyonu aşkın eserin olduğu bir Arkeoloji Müzesi. Burası müze olarak yapılmış ve o günkü zor şartlarda yapılmış. Biraz önce size gösterilen eserin nasıl Konya’dan taşındığını hala biz çözmüş değiliz. O günkü şartlarda nasıl çözülmüş. Bugün 50 TÜRSAB (Association of Turkish Travel Agencies) President Başaran Ulusoy and superstar Ajda Pekkan came together to make a joint call for social awareness concerning the hearing impaired: “Come on, You too, Own up Your History!” At the meeting which took place under this motto on the premises of the Istanbul Archaeological Museums, Ulusoy introduced the special relief alphabet booklet prepared for the visually impaired and the video handset developed for the use of the hearing impaired. Before the press conference held at Istanbul Archaeological Museums’ courtyard, Başaran Ulusoy and Ajda Pekkan visited sections of the museum, accompanied by the Curator of the Museum Ms. Zeynep Kızıltan and her Deputy Rahmi Asal, who briefed them on the museums’ collections. Intended for our fellow hearing impaired... Star singer Ajda Pekkan spoke as follows at the meeting: “We are gathered here today at the Istanbul Archaeology Museum, one of the world’s most outstanding museums, in order to announce the collaboration we launched together with TÜRSAB President Mr. Başaran Ulusoy with a view to inviting everyone to our museums, teaching and transmitting our history and heritage to future generations. One of the major concerns of our Science, Culture and Art Forum, is to eliminate the disparities between museum visitors from different walks of life, so as to offer everyone a completely different experience in terms of museum calls. We all know that hearing impaired people around the world and especially in Turkey are disadvantaged with regard to their living space. Together with Başaran Ulusoy, we intend to prepare the ground for disabled persons, to enable them to participate more actively in all spheres of life. I am delighted to be cooperating with TÜRSAB for the purpose of making our museums more suitable for our hearing-impaired fellow citizens. Through this social awareness project, we invite everyone to our museums. The mobiliza- tion we embarked upon in common with the tourism community augurs well for the future growth and progress of our project. In line with this purpose, we call upon everyone to come to our “inviting, welcoming and hospitable museums” so as to embrace our own heritage. Projects Of TÜRSAB Speaking at the Press Conference, President of TÜRSAB Board of Directors, Başaran Ulusoy, while reminding that TÜRSAB was the organization who initiated the understanding of the “inviting, welcoming and hospitable museum”, introduced TÜRSAB’s new concepts in following terms: “Now we say, “Take charge of your history, visit and see your heritage”. The Ministry of Culture and Tourism opened the doors of our museums at special prices for over 5 million ‘Museum Pass’ holders. We plan to restore and renovate the adjacent mint facilities in order to convert them into exhibition buildings for those myriads of artefacts, which have been waiting for a hundred years in storage rooms, to be brought to the daylight. The final objective is an archaeological museum with more than a million pieces collection on display. The construction of the original building as an authentic museum under the difficult circumstances of the 19th Century was an admirable success story. We still wonder today how they managed in those days to transfer from Konya 53 to these premises, the heavy piece that you have just been shown. Nowadays, we are targeting a tourism flow of yearly 50 million visitors bringing in a global income of 50 billion dollars. In this framework, the museums are the capital assets of our tourism trade and industry. We are trying to connect our capital with our trade.” milyon ziyaretçiyi ağırlamaya başladığımız, 50 milyar dolar döviz getirmeye çalıştığımız bir turizm hareketi içinde müzeler bizim sermayemiz, turizmimiz, ticaretimiz. Sermayemizle ticaretimizi buluşturmaya çalışıyoruz.” Engellilere özel kitapçık ve el cihazı Görme engelliler için hazırlanan kabartma alfabeli özel kitapçık ile işitme engelliler için düşünülen görüntülü el cihazını tanıtan Başaran Ulusoy, “2016 yılında bir aksama olmazsa müzemizin tamamının teşhir ve tanzimi bitmiş olacak ve dünya uygarlığına açmış olacağız. Kuşkusuz Sayın Ajda Pekkan’ın katılımı merak uyandıracak. Kendisine ‘müzelerine, tarihine sahip çık’ anlayışının sergileneceği, gençlerimizin ilgisini çekecek bu müzeye yaptığı katkıları nedeniyle şahsım, Türk kültürü ve Bakanlığımız adına teşekkürlerimi ifade ediyorum” dedi. Eyfel’de bekleyen, Topkapı’da da bekleyecek... Daha sonra düzenlenen toplantıda Başaran Ulusoy basın mensuplarının müze önlerinde oluşan uzun kuyruklarla ilgili sorusu üzerine şunları söyledi: “Evvelden şikayet ediyorduk ‘müzelere kimse gelmiyor’ diye. Şimdi şikayet ediyoruz ‘çok kuyruk var’ diye. Louvre’da, Londra’da, İngiltere’de kuyruklar 2-3 saat varsa, Eyfel kulesini 3 saat bekliyorsanız müsaade edin de Ayasofya’da, Topkapı’da, Sultanahmet’te de 2 saat beklesinler. Çünkü 5 milyonu aşan bir ziyaretçi Topkapı’da var. 5 milyonu aşkın bir ziyaretçi Ayasofya’da var. 3 saat Eyfel’de bekleyen 2 saat Topkapı’da bekleyecek” dedi. Bugün Arkeoloji Müzeleri’nin bir milyonu aşan ziyaretçi sayısı müzenin tanzim ve teşhiri bittikten sonra inanıyorum ki 3 milyonu bulacak, hedefimiz bu... Ulusoy, kuyrukların azaltılmasına yönelik randevu sistemi gibi yeni projeler üzerinde çalıştıklarını ifade ederek, “Bunların saatlerini ayarlamaya çalışıyoruz. Aynı zamanda bir gemi geldiği zaman 5 bin kişi birden geliyor” diyerek İstanbul’daki turist trafiğini hatırlattı ve şöyle devam etti: “Bu kolay değil, 300-400 binden 5 milyona çıkmışız. Bazı tedbirleri Sayın Bakanımız ile de görüşüyoruz. Bu konuda Sayın Bakanımız Ömer Çelik Bey de çok hassas, onunla da bir çalışma yapıyoruz.” “İşitme engellileri müzelere çekmek için ne gibi projeler düşünüyorsunuz?” sorusuna “Şu anda işitme engeller için görüntülü el cihazları var. 2016’dan itibaren rehberlerimize görme ve işitme engelliler için Braille alfabesi olan, özel işaret dilini kullandırmaya çalışacağız. Pilot projemiz Arkeoloji Müzesi’nden başlayacak. Daha sonra Topkapı, Ayasofya ve Bakanımızın verdiği program çerçevesinde hareket edeceğiz.” 54 Special booklet and handset for the disabled While introducing the special relief alphabet booklet prepared for the visually impaired and the video handset developed for the use of the hearing impaired, Başaran Ulusoy said, “If everything goes smoothly according to plan without a hitch, we will have completed the refurbishing and display arrangements and re-organization of our museum in 2016 so that we will be able to open it to the world. There is no doubt that Dear Ajda Pekkan’s participation at the inauguration will contribute to public interest. I would like to personally express my gratitude to her, on my own behalf and on behalf of the Turkish Ministry of Culture and Tourism, for her valuable contribution to that museum, which will constitute a focus of interest for our youth in the pursuit of the motto; “Take charge of your history and museums; visit and see your heritage”. If queuing at the Eiffel Tower is accepted, queuing at Topkapı Palace should also be! Later Başaran Ulusoy, answering a question from members of the press on the long waiting lines formed in front of museums, declared: “Formerly we were complaining about lack of public at our museums, and now we complain about long waiting lines. I would like to remind you that there are 2-3 hours queue at the Louvre in Paris and at London Museums in the UK. If tourists take into account up to 3 hours of waiting at the Eiffel Tower, then they should accept to wait up to 2 hours in line for the Hagia Sophia, Topkapı and the Sultanahmet Mosque (Blue Mosque). Topkapı Palace Museum welcomes a yearly volume in excess of 5 million visitors, so does The Hagia Sophia as well. The target figure for the Archaeological Museum following completion of the re-organization effort will be around 3 million visitors. Ulusoy stated that they were working on new projects such as an appointment system for the reduction of waiting lines. And that they were in the process of calculating the necessary time spans for that purpose. “When a large cruise ship docks at the port of Istanbul, 5 thousand people get off simultaneously to visit tourist destinations”, he reminded and said: “It is not easy to cope with the touristic flow to Istanbul which increased from 300-400 thousand to 5 million in recent years. We are envisaging taking some new measures. We are discussing them with our Minister of Culture and Tourism, Mr. Ömer Çelik who is also very attentive on this issue.” To the question: “What sort of projects do you plan to attract the hearing impaired to museums?” Ulusoy answered: “Currently, video handset devices are already available for the hearing impaired. Also, we are in the process of developing a project aimed at teaching the Braille alphabet and the special sign language to our tourist guides in order to prepare them to assist from 2016 onwards the visually impaired and the hearing impaired museum visitors. The pilot project is to start from the Archaeological Museum. Then will follow Topkapı, Hagia Sophia and other venues according to a program determined by our Minister.” Müze-otel konsepti uygulanacak: ANTAKYA’ya YENİ BİR MÜZE GELİYOR ARKEOLOJİ Archaelogy 2 Özgür Açıkbaş Özgür Açıkbaş & 56 Antakya Hilton Müze Otel arşivi 200 odalı bir konaklama tesisi olarak planlanan hilton antakya müze otel’in inşaatı sırasında ortaya çıkan eserler tüm projeyi alt üst etti. “müze-otel” olarak belirlenen yeni konsepte göre yapı çelik kazıkların üzerinde yükselecek ve tarihi kalıntılar rahatlıkla görülebilecek. yüzlerce eserin sergileneceği müze kültür ve turizm bakanlığı’na devredilecek, otel projesi ise şimdiden dünyanın önemli ödüllerini toplamaya başladı bile. çinde 850 metrekarelik tek parça dünyanın en büyük mozaiği… Milattan önce ve sonraki dönemlere ait çok sayıda mozaik eserler... Çeşitli Roma şehri kalıntıları... Bütün bu eserler Hilton Antakya Müze Otel’de toplanıyor. Sondaj kazıları sırasında çıkan kalıntılar, bu alanda bir beş yıldızlı otel yapmak isteyen işadamı Necmi Asfuroğlu’nu müze-otel fikrine yönelten en önemli unsur olmuş. İki bölümden oluşacak müze, yapımı tamamlanınca Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilecek. Şu ana kadar projenin maliyeti 100 milyon doları geçmiş durumda. Otel, 66 “kuyu temel” üzerinde duruyor. 2.5 metre çapında, 25 metre derinliğindeki bu kuyular, sahaya inşaat makineleri giremediği için tek tek elle kazılmış. Yapım aşamasında 35 arkeolog ve 120 işçi birlikte saha çalışması yapmış... Yapı tamamlandığında müze ile otelin girişleri ayrı olacak. Ancak otelde konaklayan müşteriler, otelin içinden de müzeye giriş yapabilecekler. Arkeologların gözetiminde gün yüzüne çıkartılan tarihi kalıntılar, çelik kazıkların üzerine oturtulacak otelin cam zemininden rahatlıkla görülebilecek. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda; Helenistik, Roma, Geç Roma (Erken Bizans), Bizans ve İslami dönemle birlikte 5 ana kültür katmanına rastlanmış. Helenistik, Bizans, 5 ve 6’ncı yüzyıl Roma, İslami ve Osmanlı dönemlerine ait 30 bin obje bulunmuş. Bunlar arasında taşınabilir ve kayda değer eroslar, aslanlar bulunuyor. 200’ün üzerinde eser 600 metrekarelik sergi alanında anlatılıp tanıtılacak ve müzede sergilenecek eserler bu dönemlere ait bilgiler de verecek. Ortaya çıkan tarihi eserlerin ardından inşaat çalışmaları ve projeler yalnızca otel değil, “müze otel” konseptine çevrilmiş durumda. Müzede kullanılan çelik yapı, Türkiye’de bir eserde kullanılan en büyük çelik konstrüksiyon olma özelliğini taşıyor. Odaların konteynırlardan oluşacağı 5 katlı otelde, toplam 200 oda yer alacak. Otel inşaatı sürerken, tanıtım ayağı da aynı hızla devam ediyor. Türkiye’nin farklı şehirlerinde yapılan özel etkinliklerin yanı sıra yurt dışında Japonya, Almanya, İngiltere, Dubai, İtalya ve ABD’de tanıtım çalışmaları sürdürülüyor. The Museum-Hotel concept will be applied: ANTAKYA WILL HOST A NEW MUSEUM The pieces unearthed during the construction of Antakya Hilton Hotel, planned as a 200-room accommodation facility, messed up the whole project. According to the new “Museum-hotel” concept, the building will be erected on steel piles and the historical findings will be seen from the glass floor. The museum will be exhibiting hundreds of findings, and it will be transferred to the Ministry of Culture and Tourism. The hotel project has already started collecting many eminent global awards. The 850-squaremeter single piece is the longest mosaic piece in the world... There are many other mosaic pieces from before and after the Christian era... Some city remnants from the Roman era... All these monuments are exhibited at the Antalya Hilton Museum Hotel. The findings unearthed during the drilling work for the construction of a five-star hotel has led the businessman Necmi Asfuroğlu to develop the concept of a “Museumhotel”. The museum that will have two parts will be transferred to the Ministry of Culture and Tourism once completed. By now, the cost of the project has exceeded 100 million dollars. The hotel is situated on 66 “foundation” wells. Since building machinery could not enter the construction site, all these wells, with a diameter of 2.5 meters and a depth of 25 meters, were dug by hand. 35 archeologists and 120 workers had completed a fieldwork during the construction... When the build- 57 BİTİNCE BÖYLE OLACAK... İnşaat sırasında ortaya çıkan tarihi eserler Hilton Otel’in tüm projesini değiştirdi. Yeni planlara göre müze-otel konsepti uygulanacak ve otel lobisinin cam zemininin altında bir tarih uzanacak. Konuklar lobide yürürken ya da içeceklerini yudumlarken binlerce yıllık eserlerle aynı ortamda bulunma ayrıcalığını yaşayacaklar. Hazırlanan yeni projeye göre Antakya’nın müze-oteli işte böyle olacak... THERE, ONCE COMPLETED! The historical artefacts discovered during the construction of the Hilton Hotel have led to a total revision of the whole project. According to the new plan, a Museum-Hotel concept will be implemented, so that an entire historical site will be exhibited under the glass floor of the hotel lobby. Hotel guests will experience the thrilling privilege of mingling with thousands of years old historical artefacts, while walking in the lobby or sipping their drinks. Once completed, Antakya’s new museum-hotel will look like that... 58 Kazı alanında bulunan mozaiklerden ve eserlerden görüntüler (solda ve altta). Çalışmalar sırasında bulunan Eros Heykeli (altta). Views from the mosaics and artefacts discovered at the drilling site (left and below). The Eros Statue unearthed on the site (below). 850 metre uzunluğunda tek parça mozaik Kazılar sırasında bulunduğu taban üzerinde birbirinden önemli ve değerli mozaik eserleri barındıracak müze otelde, özellikle Roma Dönemi’ne ait çok renkli ve bozulmamış mozaikler yer alıyor. Otel bu eserler üzerinde inşa edilirken bina, müşterilerin bu tarihi eserleri odalarından çıktıkları anda görebilecekleri şekilde dizayn ediliyor. Yüzde 90’ı tamamlanan Hilton Antakya Müze Otel’in açılışı 2015 yılı sonlarına planlanıyor. Hilton Antakya Müze Otel Hristiyanlık dininin önemli hac noktalarından biri olan St. Pierre Kilisesi’ne yakın konumuyla dikkat çekiyor. ing is completed, the museum and the hotel will have separate entrances. But the visitors of the hotel will be able to enter the museum from inside the hotel. The historical findings unearthed under the supervision of archeologists will be seen easily through the glass floor. The excavation work has revealed five different cultural layers covering the Hellenistic, Roman, Late Roman (Early Byzantine), Byzantine and Islamic periods. The findings include portable eros and lion figures. More than 200 pieces will be exhibited in an area of 600 square meters. The exhibited works will shed light on these historical periods. After the historical findings had been unearthed, the construction of the hotel and the related projects were widened so as to include a “museum-hotel” concept. The 59 Tarihe kuşbakışı Zemindeki platformun geçirgen yüzeyinde yer yer açılan yarıklar, avlunun saçaklar altından ışık almasını ve arkeolojik kalıntılarla görsel bağın kopmamasını sağlayacak şekilde dizayn ediliyor. Kazı alanı üzerindeki köprü ve rampalarla mekân bir arkeolojik park olarak tasarlanıyor. Ödüller şimdiden gelmeye başladı Geçtiğimiz yıl İspanya’da düzenlenen ve 700’ün üzerinde projenin yarıştığı “Dünya Mimarlık Festivali”nde ilk 15’e giren Müze Otel Konsepti, artık ticari bir yatırım olmaktan çıkmış, bir kamu yatırımı haline gelmiş durumda. Hilton Antakya Müze Otel Genel Müdürü Aydın Duran’ın verdiği bilgiye göre, proje ilk ödülü geçtiğimiz yıl İspanya’da düzenlenen festivalde aldıktan sonra, 1-3 Ekim 2014 tarihleri arasında Singapur’da düzenlenen Dünya Mimarlık festivalinde de bu kez “Geleceğin Yapıları” kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü. 60 Hilton Antakya Müze Otel Genel Müdürü Aydın Duran gerek yuriçinde gerekse yurt dışındaki çeşitli fuarlarda otelin tanıtımı için büyük çaba gösteriyor. Hilton Antakya Müze Hotel General Manager Aydın Duran works diligently both in Turkey and abroad for the promotion of the hotel at different fairs. steel structure used for the museum is the largest steel structure ever used for a building in Turkey. The five-storeyed hotel whose rooms will be built out of containers will include 200 rooms. The promotional work is ongoing during the construction of the hotel. In addition to special activities taking place in different cities in Turkey, promotional work is going on in full force in countries like Japan, Germany, the UK, Dubai, Italy and the USA. 850-meter long single piece mosaic The museum-hotel will be sheltering some very important and valuable pieces which also include numerous colorful and intact mosaics from the Roman Era. The hotel building is built above these pieces, and the interior design will allow the hotel visitors to see them once they go out of their rooms. The construction of the Antakya Hilton Museum Hotel is completed by 90 percent, and the opening is scheduled for the end of 2015. The Antakya Hilton Museum Hotel is located close to the St. Pierre Church, a pilgrimage destination for Christianity. Bird’s-eye View of History The slits on the permeable surface of the basement floor let daylight fall on to the courtyard through the eaves and thus the visual connection with the archeological findings is not lost in the design. The whole space is designed as an archeological park with bridges and ramps on the excavation area. Awards are already there At the “World Architecture Festival” which was organized in Spain last year and where more than 700 projects competed, the Museum Hotel Concept was among the first 15 projects. The concept it no longer a commercial investment, but a public one. The Hilton Antakya Museum Hotel General Manager Aydın Duran informed that the project received its first award at the festival in Spain last year and later the project was given the First Award in the category of “Structures of the Future” at the “World Architecture Festival” organized in Singapore between 1 and 3 October 2014. Kazı alanında bulunan mozaiklerden ve eserlerden görüntüler (üstte). Çalışma alanında bulunan mozaik parçaları temizlendikten sonra tekrar orijinal yerlerinde sergilenecekler. Roma Hamamı kalıntısı (sol sayfa). Views from the mosaics and artefacts discovered at the drilling site (above). The mosaic fragments salvaged from the construction vsite will be exhibited at their original place after having been cleaned. Roman bath ruins (left page). 61 Türk ve İslam Eserleri Müzesi Arşivi türk ve islam eserleri müzesi MÜZELER Museums müzenin el yazması eserleri “benzersiz” kabul edilirken, sayıları 1700’ü bulan halıları “dünyanın en önemli koleksiyonları arasında” yer alıyor. Turkish and Islamic Arts Museum The manuscripts of the museum are considered “unique”. Its collection of around 1700 rugs is one of world’s most important collections. 62 ürkiye’de İslâm Sanatı’nı konu alan ilk müze olan Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde açılan son müze olma özelliğini de taşıyor. Müze ilk olarak 27 Nisan 1914 tarihinde Süleymaniye Camii Külliyesi imaret binasında “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi” (İslam Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açılmıştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra müzenin adı “Türk ve İslâm Eserleri Müzesi” olarak değiştirildi ve 1983 yılında da bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı’na taşındı. The Turkish and Islamic Arts Museum is the first museum dedicated to Islamic art in Turkey. It is also the last museum opened during the time of the Ottoman Empire. The museum was initially opened to the public on 27 April 1914 at the soup kitchen building of the Süleymaniye Mosque Complex under the name of “Awqaf-e-Islami Museum” (Museum of Islamic Foundations). After the proclamation of the Republic, the museum’s name was changed into “Turkish and Islamic Arts Museum” and in 1983, it moved to its current location, the İbrahim Pasha Palace. Sol sayfa: Erken Osmanlı Beylikler Dönemi. Sağ sayfa: Artuklu Dönemi Cizre Ulu Camii kapısı ve tokmağı (sol üstte), Şam Evrakları ve Kuran Mucizesi (sağ üstte) ve Osmanlı Dönemi Divanhane (altta). Left page: The Early Ottoman Beyliks period Right page: The Gate of the Artuqid era Cizre Ulu (Grand) Mosque and its door knocker (top left), Damascus Documents and the Qur’an Miracle (top right) and the Ottoman period Divanhane (Audience hall) (below). 63 Most Important Works of Islamic Art The collection of the Turkish and Islamic Arts Museum is significant in many ways. Above all, it features a vast variety of artworks gathered from various important religious structures of the Ottoman Empire. The collection includes items from various Islamic periods and regions, ranging from the early period of Islamic art, the Umayyad, Abbasid, North African (Maghreb), Andalusian, Fatimid, Seljuk, Ayyubid, Ilkhanid, Mamluk, Timurid, Anatolian Beyliks and Safavid periods and territories, up to various countries of the Caucasus and including, of course, the rich Ottoman period. The collection is also a particularly significant documentary source, owing to the Foundation records which testify to the place of origin of most of the pieces. İslam Sanatının En Önemli Eserleri Türk ve İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonları çeşitli açılardan önem taşıyor. Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli dini yapılarından toplanan eserler, büyük çeşitlilik gösteriyor. İslâm sanatının ilk dönemlerinden 20. yüzyıla uzanan bir çizgide, içinde Emevi, Abbasi, Kuzey Afrika (Magrip), Endülüs, Fatimi, Selçuklu, Eyyubi, İlhanlı, Memluk, Timurlu, Beylikler, Safavi, çeşitli Kafkas ülkeleri ve tabi ki zengin Osmanlı Dönemi eserlerini barındıran bu koleksiyon, eserlerin çoğunlukla geldikleri yerin bilinmesini sağlayan Vakıf kayıtları nedeniyle büyük bir belge değeri de taşıyor. Benzersiz El Yazmaları Müzenin “El Yazmaları” bölümü, hemen hiçbir koleksiyonda benzerine rastlanmayacak nicelik ve nitelikte. Bu koleksiyonda çok nadir ve kıymetli el yazması kitapların yanı sıra ferman, berat, vakfiye gibi benzersiz belgeler; hat levhalar ve hat sanatında kullanılan araç-gereçler gibi pek çok nadide eserler mevcut. Halı koleksiyonu ise, 1700’ü bulan eser sayısıyla dünyadaki en önemli koleksiyonlardan. Bu koleksiyon, müzenin yabancı yayınlarda, bir “Halı Müzesi” olarak tanımlanmasına neden olacak zenginlik ve çeşitlik gösteriyor. Madeni, Ahşap, Taş ve Çini Eserler Müze koleksiyonunda yer alan madeni eserler, Anadolu’da ve Türk sanatında uzun bir geçmişe sahip maden işçiliğinin yüzyıllar boyunca değişik sanat evrelerinde gösterdiği gelişmeyi işaret edecek şekilde, en küçük dekoratif objeden anıtsal kapılara varacak biçimde sıralanıyor. Müze koleksiyonundaki ahşap eserler de oldukça önemli. Selçuklu ve Beylikler Dönemi’ne ait pek çok kapı ve pencere kanadı, sanduka ve rahle, günümüze pek az örneği ulaşabilmiş bu sanat döneminin seçkin mirasını oluşturuyor. Bugün çoğu artık var olamayan Selçuklu ve Osmanlı yapılarından gelen çini ve alçı kabartma eserler ile Abbasi Dönemi’nin ünlü başkenti Samarra’daki saraylardan kurtarılabilen duvar resimleri ise müzenin diğer zenginliklerinden. Müzenin erken İslâm ve Selçuklu Dönemleri’ne ait diğer bir önemli koleksiyonu da taş eserlerden oluşuyor. Emevi ve Abbasi Dönemi’ne ait sütun başlıkları, mimari yapı elemanları, mesafe taşları ve kitabelerin yanı sıra, Selçuklu Dönemi’nin taşa uygulanmış en ünlü figürlü kompozisyonları da bu koleksiyonda yer almaktadır. Müze hakkında daha fazla bilgi almak için www.tiem.gov.tr adresini ziyaret edebilirsiniz. 64 Unique Manuscripts The museum’s “Manuscripts” collection is unparalleled in terms of quantity and quality. This collection includes rare and precious manuscript books as well as unique documents such as edicts, brevets, warrants, “vakfiye” (charters of Foundation); rare and precious items such as calligraphic plates and tools used in calligraphic art. The carpet collection of nearly 1700 pieces is one of world’s foremost collections. Due to the great variety and richness of the collection, certain foreign publications characterized the whole museum as a “Carpet Museum”. Metal, Wood, Stone and Tile Articles The metal objects at the museum include items ranging from the smallest decorative articles to monumental portals, lined up in a way as to bear witness to the various stages of metal craftsmanship, which has a centuries-long history in Anatolia and within Turkish art. The collection of wooden objects of the museum is also quite precious. Various door panels and windows, sarcophagi and lecterns, belonging to the Seljuk and Anatolian Beyliks period, constitute the rare surviving examples and valuable heritage of that era. The tiles and plaster reliefs emanating from Seljuk and Ottoman structures, the majority of which did not survive to the present-day Sol sayfa: Müzenin Ana Giriş Kapısı (solda) ve İslam Arkeolojisi Rakka ve Samarra buluntuları (sağ üstte). Sağ sayfa: Mukaddes Emanetler Kabe Örtü ve Kuşakları (en üstte), İslam Arkeolojisi Canlandırma Alanı (sol ortada), Şam Evrakları (sağ ortada), Anadolu Selçuklu Dönemi eserleri (sol altta) ve Abbasi Dönemi eserleri (sağ altta). Left page: Museum’s Main Entrance (top left) and Rakka and Samarra Islamic Archaeological finds (above right). Right page: Holy Relics, Kaaba Cover and its belts (top), Islamic Archaeology Reconstitution Area (middle left) Damascus Documents (middle right), Anatolian Seljuk era artworks (bottom left) and the Abbasid period artefacts (bottom right). 65 THE MAGNIFICENT PALACE OF İBRAHİM PASHA İBRAHİM PAŞA’nın MUHTEŞEM SARAYI Türk ve İslâm Eserleri Müzesi 1983 yılında bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı’na taşındı. Kanuni Sultan Süleyman tarafından sadrazamı İbrahim Paşa’ya hediye edilen saray, 16. yüzyıl Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri. 16. yüzyıldan kalma bir Osmanlı yapısı olan İbrahim Paşa Sarayı’nda yer alan müze, aynı zamanda Osmanlı padişahlarına ait olmayıp da günümüze gelebilmiş tek saray olma özelliğini taşıyor. İbrahim Paşa Sarayı’nın, zamanında Topkapı Sarayı kadar görkemli göründüğü, pek çok düğün ve şenliğe ev sahipliği yaptığı gibi kanlı olaylara da sahne olduğu biliniyor. İstanbul’un ünlü tarihi alanı At Meydanı’nda, eski Hipodrom kademeleri üzerinde yükselen saray, tüm sivil yapıları ahşap olan Osmanlı geleneğinin aksine, kagir olarak inşa edilmiş. Sarayın ne zaman, kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmese de 1582’deki büyük sünnet töreni öncesi yapılan değişikliklerin ve yeni giriş kapısının Mimar Sinan tarafından yapıldığı biliniyor. Saray, bir sadrazam sarayı olmasının yanı sıra, belli dönemlerde bir “seyirlik saray” işlevini de yerine getirmiş. Saraydaki ilk tören, İbrahim Paşa’nın 1524 yılında Sultan’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlenmesi nedeniyle düzenlenmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın, şehzadeleri Mustafa, Mehmet ve Selim’in 1530 yılındaki sünnet düğünü şenliklerini, İbrahim Paşa Sarayı’nın şahnişinden izlediği biliniyor. Sarayın ünlü merasim salonu ve Divanhane’si 1966-1983 yılları arasında restore edilerek bugünkü durumuna getirilmiş. Tarihi belgelerde İbrahim Paşa Sarayı’nın “vezir sarayları”nın en büyüğü ve Topkapı Sarayı’ndan bile daha muhteşem olduğundan söz ediliyor. 66 The Turkish and Islamic Arts Museum moved in 1983 to its current venue, the former İbrahim Pasha Palace. The palace, which was a gift by Sultan Süleyman the Magnificent to his Grand Vizier İbrahim Pasha, is one of the leading examples of 16th Century Ottoman civil architecture. The building as such also has the exclusive distinction of being the only palace not belonging to the Ottoman Sultans, which has survived to the present day. İbrahim Pasha Palace, reputed to have looked as magnificent as the Topkapı Palace, is known to have hosted many weddings and festivals, but also to have been the tragic stage of some bloody events. The palace, towering on top of the ruin layers of the ancient hippodrome, at Istanbul’s famous historical Horse Square, was built of stone, by contrast with the Ottoman tradition of wooden civil structures. Although it is not exactly known when and by whom the palace was initially constructed, it is known that the author of the remodelling of the building and the construction of its new entrance gate, executed in preparation of a grand circumcision festivity which took place in 1582, was the famous court architect Mimar Sinan. Also on various occasions, the Palace served as a “ceremonial palace”, besides being the residence of the Grand Vizier. The first ceremony organized at the Palace of İbrahim Pasha in 1524, was the marriage of Sultan Süleyman’s sister Hatice Sultan, to the Grand Vizier İbrahim Pasha himself. It is also known that Süleyman the Magnificent has followed the festivities organized in 1530, on the occasion of the circumcision of his sons, the Princes Mustafa, Mehmet and Selim, from the oriels of the İbrahim Pasha Palace. The prestigious ceremonial hall and the “Divanhane” (Audience-hall) of the palace were restored between the years 1966 and 1983 and brought to their present state. It is mentioned in historical documents that the İbrahim Pasha Palace, the biggest amongst “vizier palaces”, was even more spectacular than the Topkapı Palace. Müze giriş bankosu (sol üstte), Hipodrom ve Geç Antik Çağ mimarisinin başyapıtı (sağ üstte), girişteki Hipodrom buluntuları (ortada), Giriş Holü (sol altta) ve girişte yer alan Düğümlü Baba bölümü (sağ altta). Museum admission desk (top left), Hippodrome, Masterpiece of Late Ancient Age Architecture (top right), Hippodrome ruins at the entrance (middle), Entrance Hall (bottom left) and the “Düğümlü Baba” section located at the entrance (bottom right). and the murals, salvaged from the palaces of Samarra, the famous capital of the Abbasid era, are among the other treasures of the museum. Another important collection of the Museum consists of early Islam and Seljuk period stone artefacts. Column headings, architectural elements, milestones and epigraphs from the Umayyad and Abbasid periods, as well as the most outstanding examples of stone carving figure compositions of the Seljuk era are part of that collection. For more information about the museum, you are welcome to visit the website: www.tiem.gov.tr. 67 İKİ SUYUN BİRLEŞTİĞİ YERDE KÜÇÜKSU KASRI Rasim Konyar Shutterstock.com 68 MİMARİ Architecture İ S T A N B U L’ u n E N E S K İ , BOĞAZİÇİ’nin de EN GÜZEL YA P I L A R I N D A N B İ R İ WHERE TWO WATERS MEET KÜÇÜKSU PAVILION ONE OF THE MOST BEAUTIFUL BUILDINGS OF THE BOSPHORUS oğaz’ın Anadolu yakasındaki Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi’nin birleştiği alanda yer alan Küçüksu Kasrı, Göksu Kasrı adıyla da anılıyor. Üsküdar-Beykoz sahilyolu üzerinde yer alan kasır Sultan Abdülmecit tarafından 1856’da ünlü Balyan Ailesi’nden Nikoğos Balyan’a yaptırılmış. Küçüksu ve çevresi Murat Belge, “Gezi Notları”nda, Göksu ile daha güneyindeki Küçüksu’ya Avrupalıların “Asya’nın Tatlı Suları” dediğini vurguluyor. İki yakası boyunca ahşap evler sıralanmış iki dere, gece eğlenceleri için de çok tercih edilirmiş. Zamanın “yüksek sosyetesi”, yanlarında çalgıcılarla zarif kayıklara biner, şarkılar söyleyerek ya da dinleyerek, mehtabı seyrederek, kıyı boyu dolaşırmış. İki derenin arasında kalan geniş çayırda da gündüzleri piknik yapılır, insanlar buraya şıklıklarını, zarafetlerini sergileyerek faytonlarla gelirmiş. Esasen, bu bölgedeki yapılaşma çok daha önce başlamış. Bu semt padişahların her zaman çok sevdiği bir yer olmuş. Osmanlı padişahlarının has bahçelerinden biri olan Küçüksu ve çevresini, özellikle Sultan IV. Murat’ın çok sevdiği ve buraya “Gümüş Selvi” adını verdiği biliniyor. 17. yüzyıldan başlayarak çeşitli kaynaklarda “Bağçe-i Göksu” adıyla geçen bu bölgede, 18. ve 19. yüzyıllarda yapılaşmanın arttığı görülüyor. Daha Sultan I. Mahmut Dönemi’nde (1730-1754) Divitdâr Emin Mehmet Paşa, bugünkü Küçüksu Kasrı’nın yerinde padişah için iki katlı ahşap bir saray yaptırmış. Bu yapı Sultan III. Selim (1789-1807) ve Sultan II. Mahmut (1808-1839) dönemlerinde de onarılarak kullanılmış. Sultan Abdülmecit (18391861) ise özellikle saray ve kasır mimarlığında Batılı biçimleri tercih ettiğinden Dolmabahçe Küçüksu Pavilion, situated between the Göksu and Küçüksu Creeks on the Asian side of the Bosphorus is also named as the Küçüksu Palace. The pavilion on the Üsküdar-Beykoz coastal road was commissioned by Sultan Abdülmecit and built by Nigogayos Balyan of the famous Balyan Family in 1856. Küçüksu and its surroundings: Murat Belge, in his ‘Travel Notes”, states that the Europeans called the Göksü and Küçüksu in the south as t he “sweet waters of Asia”. The shores of the two creeks, with timber houses, used to be visited for entertainment at night. People of high society at the time used to embark on elegant boats with their musicians, sing or listen to songs, watch the full moon and roam along the shores. The wide meadow between the two creeks was used for picnics. People came here with their elegant carriages and in nice clothes. Housing in the 69 Sarayı ve Ihlamur Kasrı’nda da olduğu gibi, önceki yapıyı yıktırıp bugün gördüğümüz Küçüksu Kasrı’nı yaptırmış. THE PREVIOUS KÜÇÜKSU KASRI FROM THE GÜLERSOY ARCHIVE GÜLERSOY ARŞİVİNDEN ÖNCEKİ KÜÇÜKSU KASRI Çelik Gülersoy arşivine baktığımız zaman aslında bu kasrın yaptırılmasının ilk nedeninin “Lâle Devri’nin sonu” olduğunu görüyoruz. Lâle Devri, yeniçeri ayaklanmasıyla kanlı bir şekilde sona erdikten sonra, Kağıthane’de bulunan saray, köşk, yalı vb. binalar yağmalanıp yıkılmış. Bu hareket bir halk ayaklanması niteliğinde olmadığından kısa bir süre sonra her şey eski haline dönmüş. İşte, böyle bir ortamda tahta çıkan I. Mahmut, Kağıthane ve civarını imar etmek, eski saraylarda yaşamını sürdürmek yerine, Boğaziçi kıyılarında dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih etmiş. Küçüksu, padişahın Boğaz’da en fazla sevdiği semtlerden biri olduğu için de ikamet için burayı tercih etmiş. Mühendis ve Şehir Emini Yusuf Efendi’ye, bir plân hazırlatarak, Küçüksu’da ahşap bir bina inşa ettirmiş. 1751 yılında büyük törenlerle, gösterişli kutlamalarla açılışını yapmış. Kasrın su ihtiyacı çok olduğundan, Kandilli yamaçlarında büyük kuyular kazılmış, terazilerle kasra su taşınmış. Bu su sadece ihtiyaç için değil, ayrıca havuzların ve sebillerin doldurulmasında da kullanılmış. Yine aynı arşivde, I. Mahmut’un kasrın yapımında bir değil birçok ustayı çalıştırdığını da görüyoruz. Bunun nedeni, hepsine ayrı ayrı iş sağlamak, paranın bir kişide toplanmasını önleyip, herkese hakça dağıtmak imiş. Belki de tekrar bir ayaklanma yaşanmasın diyedir, kim bilir? 70 Çelik Gülersoy’s archive very clearly tells us that the real reason for the construction of this kiosk was the ending of the “Tulip Era”. After the “Tulip Era” had ended in a bloody way by the revolt of the Janissaries, the palaces, kiosks and mansions in Kağıthane were looted and demolished. Since this was not a grassroots movement, everything returned to normal after a short time. Sultan Mahmud I inherited the throne in such an environment and instead of restoring Kağıthane and its surroundings and living in the old palaces, he has chosen to enjoy himself on the shores of the Bosphorus. Since Küçüksu was the sultan’s most favourite district, he has chosen it as his residence. He ordered the engineer and mayor Yusuf Efendi to prepare a plan and commissioned a wooden building in Küçüksu. It was opened in 1751 with ceremonies and glamourous festivals. Since the kiosk needed huge amounts of water, big wells were dug on the slopes of Kandilli and water was carried to the kiosk with scales. This water was used not only for basic needs but for the pools and fountains as well. The same archive also informs us that Mahmud I made many masters work during the construction of the kiosk. His main motive was to employ as many people as people and prevent monopoly among them. Perhaps he wanted to prevent another uprising, who knows? 19. yüzyıldan bir İstanbul gravürü. An engraving of Istanbul from the 19th century. Mimari özellikleri 1857 yılında yapımı tamamlanan Küçüksu Kasrı, 15x27 m bir alan üzerine yığma tekniğiyle ve kâgir olarak yapılmış. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasrın bodrum katı; kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış, diğer katlar bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiş. Burası bir biniş kasrı. Yani, padişahın günübirlik ziyaret ettiği, daha çok av ve dinlenme amaçlı kullandığı bir kasır. Üstelik, devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrili. Kasır Türk Evi plan tipini yansıtan bir mimari anlayışla yapılmış ancak özellikle denize ba- kan cephesinde Batı tipi kabartma ve süslemelerin olduğu görülüyor. Sultan Abdülmecit hem Batı’ya açılmak isteyen, Batı hayranı bir padişah hem de geleneksel olana değer verenleri küstürmek istemiyor. Bu nedenle de yaptırdığı saraylarda geleneksel mimarinin yanında Batılı mimari tekniklerin de kullanılmasını istiyor. Sultan Abdülaziz de (1861-1876) cephe süslemelerini elden geçirilerek zenginleştirmiş. İç dekorasyon Kasrın odaları Batı’dan getirilmiş mobilyalarla döşenmiş. Her odada farklı desen ve süslemelerle yapılmış parke zeminler Hereke halıları ile kaplı. Duvarlarda değerli sanat eserleri ve büyük aynalar asılı. Porselen ve çini eşya dikkat çekici. Tavanlar alçı kabartma ve kalemişi süslemeli. Ancak bütün bu güzelliklerin yanısıra burası birbirinden şık şömineleriyle de ön plana çıkıyor. Küçüksu Kasrı’na adeta bir “şömine müzesi” desek yeri var! Her odasında birbirinden farklı, süzülmüş zevk ürünü, mermer şömineler bulunuyor. Her biri başka bir usta tarafından yapılan bu şöminelerin mermerleri İtalya’dan getirilmiş. Şömineler günümüzde de kullanılıyor ama ısıtmadan çok, geçmişe duyulan özlemi bir nebze gideriyor, ortama romantik bir hava katıyor... Nikoğos Balyan kimdir? Son yıllarda Balyanların mimar değil, sadece müteahhit oldukları yolunda kimi araştırmalardan sözediliyorsa da varolan kayıtlar ve akademik çalışmalara dayanarak Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli mimar ve müteahhit ailesi olduğu söylenebilir. Balyanların önemli bireylerinden biri de Nikoğos Balyan. En önemli eseri, babası Garabet Amira Balyan’la birlikte yaptıkları Dolmabahçe Sarayı. Paris’teki Collège Sainte-Barbe’de eğitim alan Nikoğos Balyan yine area had actually begun much earlier. The place has always been a favorite of the sultans. The Küçüksu area and its surroundings, which had been the private gardens of the Ottoman sultans, was liked by Sultan Murat IV and it is known that he used to call the place as ‘Gümüş Selvi’ (The Silver Cypress). Starting from the 17th century, the region was defined as “Bağçe-i Göksu” (The Garden of Göksü) and housing in the area increased in the 18th and 19th centuries. During the reign of Sultan Mahmut I (1730-1754), Divitdar Emin Mehmet Paşa commissioned a two-storey timber palace for the Sultan where the present Küçüksu Pavilion is situated. The building was used during the reigns of Sultan Selim III (1789-1807) and Sultan Mahmut II (1808-1839) with some restoration. Since Sultan Abdülmecid preferred a Western architectural style in palaces and pavilions, he demolished the timber palace and commissioned the present Küçüksu Pavilion as he did for the Dolmabahçe Palace and the Ihlamur Pavilion. Architecture Completed in 1857, the Küçüksu Pavilion is built on a footprint of 15 X 27 meters. Together with its basement, the timber palace has three storeys. The basement floor is for the cellar, kitchen and a servants area. Other storeys have four rooms with a open common area between. The pavilion has been designed as a riding pavilion. The sultans paid daily visits and used the pavilion for hunting and resting. Unlike the other state palaces with high walls; its garden is surrounded by elegant cast iron railings with one gate at each of the four sides. Reflecting the traditional Turkish house plan, the western façade of the palace has Western style reliefs and decorations. Sultan Abdülmecit liked the western style, but he 71 EDMONDO des AMICIS’in GÖZÜNDEN KÜÇÜKSU İstanbul’a 1870’lerde gelen ve gözlemleriyle hayranlığını “İstanbul” kitabında paylaşan ünlü İtalyan yazarı Edmondo des Amicis, şöyle anlatıyor: “...Kandilli’nin sağında, koyun ağzında, birbirinden az uzaklıkta Göksu ve Küçüksu dereleri, aralarında frenk inciri, meşe ve çınar ağaçlarıyla kaplı, Sultan Abdülmecit’in annesine ait, Dolmabahçe Sarayı üslubunda boyanmış ve oyulmuş, gül bahçeleriyle çevrili pek gösterişli köşkün baktığı Göksu ve Küçüksu mesire yerlerinin keyfine doyum olmaz çayırlığı yayılır... Burası kahvehane ve çeşmelerle dolu, halka açık iki büyük bahçedir. Güneş ışınlarına geçit vermeyen büyük ceviz, sakız, çınar, frenkinciri ağaçlarının yeşil sayvanlar gibi geniş çayırları gölgelediği bu alanda, çevreleri halayıklar, haremağaları ve çocuklarla öbek öbek, küme küme oturmuş, günün yarısı boyunca, bitip tükenmek bilmeyen bir hayhuy arasında yemek yiyen, eğlenen sayısız Türk kadını görülür. Bu mesire yerlerine gelince afallayıp kalır insan. Müslüman cennetinde bir bayrama düştüğünü sanır…” KÜÇÜKSU FROM THE EYES OF EDMONDO des AMICIS The famous Italian author Edmondo de Amicis, who visited Istanbul in the 1870s and shared his admiration for city in his book “Constantinople”, writes: “...To the right and left of Kandilli two valleys open to the sea; the valleys of the great and small “celestial streams”, between which extend the beautiful fields of the Sweet Waters of Asia, shaded with sycamores, oaks and plane trees, and overlooked by the splendid kiosk of the mother of Abdul Majid, surrounded by-rose gardens... All this beautiful part of the Bosphorus was at that moment full of life and colour. Hundreds of boats, sailing vessels, and steamers were passing to and fro; Turkish fishermen were casting their nets, from a sort of airy cages, sustained upon the water by crossed beams of wood; on one side a steamboat from Constantinople was landing a motley crowd of gayly dressed people, and on the other could be discerned groups of Turkish ladies and children seated under the trees and beside the stream of the Sweet Waters. It looked like a brilliant festival, and had an air of Acacia, that made me long to live and die in the midst of the Mussulman beatitude.” 72 meşhur mimar Sarkis Balyan’ın ağabeyi. Balyan kardeşler Paris’ten dönüşte babalarının izinden giderek pek çok önemli yapıya imza atmış, yapımını üstlenmiş. Sultan I. Abdülmecit’in sanat danışmanlığına da yükselen Nikoğos Balyan ayrıca mimari dersleri de vermiş. Küçük Mecidiye Camii (1843), Ihlamur Kasrı (1849), Dolmabahçe Camii, diğer adıyla Bezm-i Alem Valide Sultan Camii (1852–1854), Adile Sultan Kasrı, Validebağ (1853), Ortaköy Camii, babası Garabet Amira Balyan ile birlikte(1854), Küçüksu Kasrı (1857) ve Ermeni Hastanesi eserlerinden bazıları. Günümüzün Küçüksu Kasrı Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet Dönemi’nde bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış. 1992 yılında başlatılan kapsamlı bir restorasyon projesiyle kasrın denize kayması engellenerek, 1996 yılında yeniden müze-saray olarak ziyarete açılmış. Kasrın hemen yanı başındaki iskele, çeşme meydanı ve özgün bahçenin geçmişte olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturulması amacıyla çeşme civarında ziyaretçilere kafeterya hizmetleri veriliyor, genişletilen rıhtım da ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara, toplu etkinliklere tahsis edilebiliyor. Kasrı ziyaret, pazartesi ve perşembe günleri dışında ve 08:30 - 17:00 saatleri arasında mümkün... Tel: (0216) 332 33 03 KÜÇÜKSU MİHRİMAH VALİDE SULTAN ÇEŞMESİ Anadolu Hisarı’nda Küçüksu Kasrı’nın hemen yanındaki Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi ya da halk arasındaki adıyla “Küçüksu Çeşmesi”, işlemeli ayna taşları ile Lale Devri üslûbunun zarif bir örneği. 1806’da Sultan III. Selim Han tarafından annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmış. Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi, eski Boğaziçi resimlerinde de en fazla konu edilen yapılardan biri. Nitekim, 2013’de ünlü müzayede kuruluşu Sotheby’s Londra’da üç eski İstanbul tablosu için düzenlenen açık artırmada, İtalyan ressam Hermann Corrodi’nin “Boğaziçi’nde Asya’nın Tatlı Su Çeşmesi” başlıklı yağlı boya eseri de 518 bin 500 sterline satılmıştı. Çeşme dört yüzlü olup dikdörtgen bir plân üzerine yapılmış. Yuvarlak bir kemer içine alınmış oymalı ayna taşlarının önlerinde yerden yüksek tutulmuş kurna biçimi yalaklar vardır. Haznenin boş kısımları yer yer kabartma motiflerle süslenmiştir. Çeşmeyi baştan başa kabartmalarla kaplı bir saçak çevirir. Üstü kurşun kaplı büyük bir kubbe ile örtülüdür. Ayrıca dört köşede kasnaklı birer kubbecik daha bulunur. also did not wat to offend those who valued the tradition. Hence, he wanted to use both Western elements and the traditional elements in the buildings he commissioned. Later, Sultan Abdülaziz (1861-1876) renovated and enriched the façade decorations. Interior Decoration The rooms of the palace are decorated with pieces of furniture brought from Europe. The tiled floors in different colors and patterns in each room are covered with Hereke rugs. The walls are adorned with valuable pieces of art and big mirrors. The porcelain and glazed tile pieces are noteworthy. The ceilings are decorated with stucco engravings and decorated with drawings. Apart from all these beauties, the Palace is also famous for its fireplaces. The Küçüksu Pavilion can also be named as a museum of fireplaces! Each room has the most elegant and beautiful marble fireplaces. The marble for these fireplaces, built by different masters each, were brought from Italy. The fireplaces are still used, but it is for decorative purposes mostly. They also give a romantic feel to the atmosphere… Who is Nigogayos Balyan? Some recent studies argue that the Balyan family were not architects but contractors, but the existing records clearly show that they were the most important family of contractors and architects of the Ottoman Empire. Nigogayos Balyan was one of the most important members of the family. His most important work is the Dolmabahçe Palace which he built together with his father Garabet Amira Balyan. Educated at the Collège Sainte-Barbe in Paris, Nigogayos Balyan is also the elder brother of the famous architect Sarkis Balyan. After their return from Paris, the Balyan brothers followed their father’s career and built many important monuments. Nigogayos Balyan, who also worked as the art consultant of Sultan Abdülmecit I, delivered courses on architecture. Küçük Mecidiye Mosque (1843), Ihlamur Pavilion (1849), Dolmabahçe Mosque, or also called as the Bezm-i Alem Valide Sultan Mosque (1852–1854), Adile Sultan Pavilion, Validebağ (1853), Ortaköy Mosque, together with his father Garabet Amira Balyan (1854), Küçüksu pavilion (1857) and the Armenian Hospital are some of his works. The present Küçüksu Pavilion Küçüksu Pavilion was used as a guest house for some time during the Republican era. An extensive restoration started in 1992 prevented the pavilion from sliding into the sea and in 1996 it was reopened as a museum-palace. The pier next to the pavilion, the fountain square and its authentic garden can be visited by the public. There are cafes around the pavilion. The enlargened pier is used for local and international receptions and group events. The pavilion can be visited between 08:30 and 17:00 except for Mondays and Thursdays. Tel: +90 (216) 332 33 03 KÜÇÜKSU MİHRİŞAH SULTANA FOUNTAIN The Mihrişah Sultana Fountain, or more commonly known as the “Küçüksu Fountain”, is an elegant example of the Tulip Era style with its inlaid moonstones. It is located next to the Küçüksu Kasrı at the Anatolian Castle. The fountain was built by Sultan Selim III for his mother, Mihrişah Sultana. Since the fountain, whose architect is unknown, is located on the famous recreational area between the Göksu and Küçüksu brooks, it has a special place in Istanbul’s literature. The Mihrişah Sultana Fountain is one of the most frequently depicted monuments in the old Bosphorus images. The Italian artist Hermann Corrodi’s oil painting “Asia’s Fresh Water Fountain in Bosphorus” was sold for 518 thousand 500 Pounds at an auction by Sotheby’s in London organized for three old Istanbul paintings. The painting depicted the Göksu Brook and the Anatolian Castle in the background. The fountain has four façades and has a rectangular plan. Its façades facing the street and the sea are 3.96 meters and the other two façades are 3.20 meters. The wider façades had the signatures of Sultan Selim III on them. The fountain has water basins in front of the carved moonstones surrounded by round arches. The empty parts of the reservoir are decorated with reliefs. The fountain is surrounded by an eave with embossments. It has an epitaph inscribed with a beautiful italic calligraphy. Each panel has eight lines, and they are situated below the eave. The fountain is covered with a large dome coated with lead. The four corners have miniature hooped domes as well. 73 Terasta ‘Ufuk Hattı’ HABER TURU NEWS IN OVERVIEW gör/bak/deniz Pera Müzesi bu yıl 10. yılını kutluyor. Bu kapsamda Müze, uluslararası platformda yaptıkları kavramsal çalışmalarla dikkat çeken Kanadalı genç sanatçılar Caitlind r.c. Brown ve Wayne Garrett’den Müze’nin cephesine özel bir yapıt projelendirmelerini rica etti. Tarihi semt Beyoğlu-Tepebaşı’nda 19. yüzyılın sonlarında Yunanlı mimar Achilleas Manussos tarafından Bristol Otel olarak tasarlanan etkileyici bina, 2005 yılında müze olarak hizmet vermek üzere renove edilmişti. Müzenin tarihi cephesine yerleştirilmek üzere tasarlanan “gör/bak/deniz”, izleyicileri tanıdık bir mekânı yeni bir mercekle tekrar incelemeye davet ediyor. Sanatçıların mercekleri oyunbazca kullanımı, Pera Müzesi’nin İstanbul’un kültürel manzarasına katkısını geleceğe odaklanmış bir gözle kutlarken, zaman ve mekan algısını da değiştiriyor. “gör/bak/deniz”, on bin gözlük merceğinden oluşan hareketli bir yerleştirme. Statik bir yapı olan müze binasına rüzgârın çekimiyle hareket getiren eser, Haliç’in dinamik ve pırıltılı yüzeyini yansıtıyor. 10 metre çapında bir daire yaratmak üzere bir araya gelen, kullanılmış gözlük camlarından inşa edilen “gör/bak/deniz”, izleyenleri anlık bir perspektif kayması yaşamaya davet ediyor. Elgiz Müzesi, 16 Haziran -7 Kasım 2015 tarihleri arasında Teras Sergileri’nin yedincisini “Ufuk Hattı” temasıyla sanatseverlere sunuyor. Bu seneki Teras Sergisi’ nin geniş tematik çerçevesinde ufuk açan işleri olan dört farklı kuşaktan otuz dört sanatçıyı bir araya getiriyor. “Ufuk Hattı” Teras Sergisi’nde birçok malzemeden oluşan heykellerin sanatçıları ise; Yıldırım Alp Alanbay, Ufuk Aldemir, Sercihan Alioğlu, Tanzer Arığ, Mahmut Aydın, Ayşe Sultan Babayiğit, Uğur Cinel, Tuba Coşkun, Sibel Çetin, Bülent Çınar, Hakan Çınar, Hasan Çimenci, Bahadır Çolak, Halil Daşkesen, Cemre Demirgiller, Şahin Domin, Ümit Turgay Durgun, İpek Evitan, Songül Girgin, Güler Güçlü, Eren Güler, Başak İşbilir, Sevgi Karay, Hayri Karay, Zeynep Köse, Emre Rebil Özçaylan, Ahmet Özparlak, Francesco Panceri, Çağdaş Sarı, Ergin Soyal, Caner Şengünalp, Carole Turner & Adem Ünlü. “Skyline” on the Terrace The Elgiz Museum of Contemporary Art in Istanbul presents the seventh edition of its “Terrace Exhibition” series, from 16 June to 7 November 2015. This year’s exhibition brings together the seminal works, consisting of sculptures and installations made of various different materials, of thirty-four artists from four different generations within a broad thematic framework. The artists featured at the “Skyline” on the Terrace Exhibition include; Yıldırım Alp Alanbay, Ufuk Aldemir, Sercihan Alioğlu, Tanzer Arığ, Mahmut Aydın, Ayşe Sultan Babayiğit, Uğur Cinel, Tuba Coşkun, Sibel Çetin, Bülent Çınar, Hakan Çınar, Hasan Çimenci, Bahadır Çolak, Halil Daşkesen, Cemre Demirgiller, Şahin Domin, Ümit Turgay Durgun, İpek Evitan, Songül Girgin, Güler Güçlü, Eren Güler, Başak İşbilir, Sevgi Karay, Hayri Karay, Zeynep Köse, Emre Rebil Özçaylan, Ahmet Özparlak, Francesco Panceri, Çağdaş Sarı, Ergin Soyal, Caner Şengünalp, Carole Turner & Adem Ünlü. Buluşma...Reunion sea/see/saw This year Pera Museum is celebrating its 10th anniversary. To commemorate this celebration, the museum commissioned Canadian artists Caitlind r.c. Brown and Wayne Garrett to create a special and inspiring artwork for the museum’s façade. Couched in the historic quarter of Tepebaşı, Beyoğlu District, the impressive museum building was originally conceived as the Bristol Hotel – originally designed by Greek architect Achilleas Manussos in the late 19th century. In 2005, the building was renovated preserving the exterior façade. Conceived in response to Pera Museum’s historic façade for the cultural space’s 10th anniversary, the installation sea/see/saw invites viewers to reexamine a familiar space through a new lens; sea/see/saw’s use of lenses playfully speaks to changes in perception, celebrating Pera Museum’s contribution to Istanbul’s cultural landscape, with an eye focused on the future. Constructed from 10,000 eyeglass lenses, the installation intends to mirror the dynamic and shimmering surface of the Golden Horn, and introduces movement to the otherwise static structure, as drawn by the wind. Built from used glasses that merge to create a simple, geometric form, sea/see/saw invites viewers to engage in a momentary shift of perspective. 74 “Buluşma… Reunion” sergisi, hayatlarının bir noktasında Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Programı’ndan yolu geçen gençlerin profesyonel sanatçılar olarak ürettikleri eserleri ilk defa bir araya getiriyor. Pek çok farklı yetkinlikleri ve eğilimleri olan, ancak profesyonel sanat dünyasında üretmek gibi ortak bir kararlılıkları bulunan genç sanatçıların bir bölümü, programın ilk dersinin üzerinden geçen 15. senede, “Buluşma… Reunion” sergisinde bir araya geliyorlar. Gençliği ve enerjisiyle yankı uyandıracak “Buluşma… Reunion”, 9 Nisan-26 Temmuz 2015 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek. “Buluşma…Reunion” The Exhibition “Buluşma…Reunion” brings together for the first time, the works produced by the young artists whose paths, at some point in their lives, crossed with the Sabancı University Visual Arts and Visual Communication Design Program and who now work as professional artists. “Buluşma…Reunion” brings together some of these young artists of varying tendencies and proficiencies, united by their common commitment to produce in the professional art world, on the 15th anniversary of the program’s first course.“Buluşma…Reunion” will resound with its youth and energy, and will be open to visit between the dates of April 9 and July 26, 2015. Anadolu’nun 10 kültürel ve doğal güzelliği daha UNESCO listesinde Akdamar Kilisesi, Yıldız Sarayı, Aspendos Antik Kenti, Dağlık Frigya, Uzun Köprü ve İsmail Fakirullah Türbesi’nin de içinde bulunduğu 10 kültürel ve doğal varlığımız daha UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, son eklenenlerle birlikte ülkemizin Dünya Miras Geçici Listesindeki varlık sayısının 62’ye yükseldiğini belirtti. Akdamar’ın listeye alınması özel mesaj oldu Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik şöyle dedi: “Biliyorsunuz bu geçici listedeki eserlerden her sene biri ‘doğal sit’, biri de ‘kültürel alan’ olmak üzere 2 alanı asıl liste için önerebiliyoruz. Geçici listeye 10 eserin girmesi beni çok sevindirdi ama Akdamar’ın girmesi de benim açımdan daha sevindirici oldu. Kültürel varlığımızın zenginliğini ve kültürel coğrafyamızın genişliğini göstermesi bakımından önemli bir aşama kaydettik. Biz dünyanın öbür ucundan gelerek topraklarımıza saldırmış olanlarla birlikte barış mesajı verebiliyorsak Anadolu’da ortak kaderi paylaştığımız Ermeniler ile aramıza yabancı parlamentoların girmesine müsaade etmeyiz ve bunu normal bulmayız” dedi. Doğu’nun Merkezine Seyahat İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün yeni sergisi “Doğu’nun Merkezine Seyahat 1850-1950 - Pierre de Gigord Koleksiyonu’ndan İstanbul’da Gezginlerin 100 Yılı”, 4 Haziran - 17 Ekim 2015 tarihlerinde ziyaretçilerle buluşuyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü sergi salonunda düzenlenen, “Doğu’nun Merkezine Seyahat” sergisi, gezginlerin 18. yüzyılda başlayan ve sonraki yüzyılda dönüşerek devam eden, Doğu topraklarına yolculuklarının İstanbul merkezli öyküsünü anlatıyor. Ekrem Işın ve Catherine Pinguet eş küratörlüğünde gerçekleşen sergi, kitle turizmi ve seyahat kültürünün 1850-1950 yılları arasındaki değişimine odaklanıyor. Sergide, Osmanlı Dönemi fotoğrafları ve efemera alanında dünyanın önde gelen koleksiyoncularından biri olan Pierre de Gigord’un koleksiyonundan derlenen, aralarında fotoğraf, kartpostal, afiş, ilan, broşür, yemek menüleri ve objelerin bulunduğu 160 parça civarında eser izleyiciyle buluşuyor. Sergi İstanbul’un tarihi bölgesi Beyoğlu Tepebaşı’nda bulunan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde, Pazar günleri hariç hafta içi her gün saat 10:00-19:00 arasında gezilebilir. www.iae.org.tr Journey to the Center of the East 1850-1950 Istanbul Research Institute’s new exhibition, 100 Years of Travellers in Istanbul, from Pierre de Gigord Collection, 04 June - 17 October 2015, is open to visitors daily, except on Sundays, between 10:00 and 19:00 hours. The exhibition opened at the Suna and İnan Kıraç Foundation Istanbul Research Institute, located at the historic quarter of Tepebaşı, Beyoğlu neighbourhood, tells the tale of Istanbul-centered travels of curious Westerners, who ventured out to the East from the 18th century onwards to quench their thirst for knowledge and discovery in their respective areas of interest and travelled across Eastern geography from late 18th until mid19th century. Based on materials selected from the vast collection of Pierre de Gigord, one of the leading collectors of Ottoman-era photographs and ephemera in the world, the Exhibition, “Journey to the Center of the East 1850-1950”, organized under the co-curatorship of Ekrem Işın and Catherine Pinguet, sheds light upon early years of mass tourism that replaced individual journeys of discovery, and the transformation of travel culture. The exhibition presents160 items including photographs, postcards, posters, advertisements, brochures and food menus: www.iae.org.tr. 10 New Turkish sites on the UNESCO World Heritage Tentative List On the 13th of April this year, 10 new properties from Turkey, consisting of nine cultural and one natural heritage sites, including, among other, the Akdamar Church, the Yıldız Palace Complex, the Theatre and Aqueducts of the Ancient City of Aspendos, Mountainous Phrygia, the Bridge of Uzunköprü (Long Bridge), the İsmail Fakirullah Tomb, were inscribed on the UNESCO World Heritage Tentative List. Minister of Culture and Tourism, Ömer Çelik, stated that with these 10 new inscriptions, the total number of Turkish sites awaiting the inclusion onto the permanent list increased to 62. The inclusion of Akdamar Church is the subject of a special message Culture and Tourism Minister Ömer Çelik said: “As a rule, we are allowed to propose each year the inclusion of 2 properties into the permanent list, namely, one “natural site” and one “cultural site”. “Of course, I am very pleased that 10 heritage sites from Turkey were included on the tentative list. But I am particularly happy about the inclusion of the Armenian Church of Akdamar. Thus, we achieved a major step in showing the world the scope of our cultural heritage and the richness of our cultural landscape.” “If we are able to give out mutual peace messages with the Anzacs who came from the other end of the world to make war on our lands, then, we will not allow foreign parliaments to interfere between us and the Armenians with whom we shared a common destiny throughout history in Anatolia; we cannot accept this as normal”, he said. 75 T. C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI’NA BAĞLI DÖSİMM VE TÜRSAB-MÜZE GİRİŞİMLERİ TARAFINDAN GİŞELERİ İŞLETİLEN MÜZE ve ÖRENYERLERİ LIST OF THE MUSEUMS AND HISTORICAL SITES UNDER THE ADMINISTRATION OF THE MINISTRY OF CULTURE AND TOURISM OF THE REPUBLIC OF TURKEY, OF WHICH THE ENTRANCE BOOTHS ARE JOINTLY OPERATED BY THE CENTRAL DIRECTORATE OF REVOLVING FUNDS MANAGEMENT (DÖSİMM) AND TÜRSAB (ASSOCIATION OF TURKISH TRAVEL AGENCIES)-MUSEUM ENTERPRISES MARMARA BÖLGESI MARMARA REGION BURSA İznik Müzesi İznik Museum Mudanya Mütareke Evi Müzesi Mudanya Truce House Museum Türk İslam Eserleri Müzesi Museum of Turkish and Islamic Arts ÇANAKKALE Troia Örenyeri Troia Archaeological Site Assos Örenyeri Assos Archaeological Site Arkeoloji Müzesi Archaeological Museum Apollon Smintheion Örenyeri Apollo Smintheion Archaeological Site EDIRNE Yıldız Sarayı Yıldız Palace Museum Fethiye Müzesi İstanbul Fethiye Museum Aya İrini Hagia Eirene Church Museum KOCAELI Kocaeli Müzesi Kocaeli Museum Saray Müze (Av Köşkü) Imperial (Hunting Lodge) Palace Museum KARADENİZ BÖLGESI BLACK SEA REGION TRABZON Sümela Manastırı Sümela Monastery Kostaki Konağı - Trabzon Müzesi The Kostaki Mansion-Trabzon Museum ZONGULDAK Cehennemağzı Mağaraları The Hell Mouth Caves AKDENİZ BÖLGESI MEDITERRANEAN REGION ADANA Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum AMASYA Amasya Müzesi Amasya Museum Hazeranlar Konağı The “Hazeranlar” Mansion Ethnography Museum Amasra Müzesi Amasra Museum Perge Örenyeri Perge Archaeological site ÇORUM Phaselis Örenyeri Phaselis Archaeological site Kariye Müzesi Chora Museum Boğazköy Müzesi Boğazköy Museum İstanbul Arkeoloji Müzeleri İstanbul Archaeological Museum SAMSUN Türk ve İslam Eserleri Müzesi Museum of Turkish and Islamic Arts Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi Museum of Archaeology and Ethnography Mozaik Müzesi Mosaics Museum Hisarlar Müzesi Castles’ Museum İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi Museum for the History of Science and Technology in Islam Galata Mevlevihanesi Müzesi Galata Whirling Dervishes Hall Museum 76 Gazi Müzesi Ghazi (Mustafa Kemal Atatürk) Museum St. Pierre Anıt Müzesi St. Pierre (Saint Petrus) Church Museum Çevlik Örenyeri Çevlik Archaeological Site Kahramanmaraş Müzesi Kahramanmaraş Museum Noel Baba Müzesi The Museum of St. Nicholas Alacahöyük Müzesi ve Örenyeri Alacahöyük Museum and Archaeological Site Hatay Müzesi Hatay Museum Alanya Kalesi Alanya Castle BARTIN Harem Dairesi Harem Apartments HATAY K. MARAŞ Türk İslam Eserleri Müzesi Museum of Turkish and Islamic Arts Çorum Müzesi Çorum Museum Burdur Müzesi Burdur Museum Aspendos Örenyeri Aspendos Archaeological Site Myra Örenyeri Myra Archaeological site Topkapı Sarayı Müzesi Topkapı Palace Museum Sagalassos Örenyeri Sagalassos Archaeological Site Isparta Antiocheia Örenyeri (Yalvaç) Pisidia Antiocheia Archaeological Site S.Düzü Milli M. Müzesi Amasya National Struggle Museum Ayasofya Müzesi Hagia Sophia Museum BURDUR ANTALYA Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi Museum of Archaeology and Ethnography İSTANBUL Alanya Müzesi Alanya Museum Antalya Müzesi Antalya Museum Side Tiyatrosu Ancient Side Amphitheatre Olympos Örenyeri Olympos Archaeological site Patara Örenyeri Patara Archaeological site Side Müzesi Side Museum Simena Örenyeri Simena Archaeological site MERSIN Cennet - Cehennem Örenyeri Chasm of Heaven and Pit of Hell Astım Mağarası Asthma Cave St. Paulus Kuyusu The St. Paul Well Mağmure Kalesi Mağmure Cave Kanlı Divane Örenyeri Kanlı Divane Archaeological Site Anamurium Örenyeri Anemurium Archaeological Site St. Paul Anıt Müzesi The St. Paul Church Memorial Museum Kız Kalesi Korykos Maiden’s Castle Termessos Örenyeri Termessos Archaeological Site SINOP Xanthos Örenyeri Xanthos Archaeological Site Tarihi Sinop Cezaevi Sinop Historical Castle Prison Karain Mağarası Karain Cave Sinop Müzesi Sinop Museum Arykanda Örenyeri Arykanda Archaeological Site EGE BÖLGESI AGEAN REGION AFYON Arkeoloji Müzesi Archaeological Museum AYDIN Afrodisias Müze ve Örenyeri Aphrodisias Archaeological Site Didim Örenyeri Didyma Archaeological Site Milet Örenyeri Miletus Archaeological Site Priene Örenyeri Priene Archaeological Site Milet Müzesi Miletus Museum Aydın Müzesi Aydın Museum Gymnasium ve Sinagog Gymnasium and Synagogue Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum MUĞLA Bodrum Sualtı Müzesi The Bodrum Museum of Underwater Archaeology Sedir Adası Sedir Island Mausoleion Örenyeri Mausoleion Archaeological Site DENIZLI Kaunos Örenyeri Kaunos Archaeological Site Hierapolis Örenyeri Hierapolis Archaelogical Site Kayaköy Örenyeri Kayaköy Archaeological Site Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum İZMIR Efes Örenyeri Ephesus Archaelogical Site Akropol Örenyeri Acropolis Archaeological Site Efes Yamaçevler Ephesus Terrace Houses Asklepion Asclepeion (Healing Temple) St. Jean Anıtı St. John Basilica Efes Müzesi The Ephesus Museum Agora Örenyeri Agora Archaeological Site Çeşme Müzesi Çeşme Museum Knidos Örenyeri Knidos Archaeological Site Zeki Müren Sanat Evi Zeki Müren Arts Museum Marmaris Müzesi Marmaris Museum Tlos Örenyeri Tlos Archaeological Site Letoon Örenyeri Letoon Archaeological Site Beçin Kalesi ve Örenyeri Beçin Fortress and Historical Site UŞAK Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum İÇ ANADOLU BÖLGESI MEDITERRANEAN REGION Bergama Kızıl Avlu (Bazilika) Pergamon Red Courtyard (Basilica) AKSARAY Tarih ve Sanat Müzesi Museum of History and Art Ihlara Vadisi Örenyeri Ihlara Valley Bergama Müzesi The Bergama Museum Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum Manastır Vadisi Örenyeri Manastır Valley ANKARA KAYSERI ERZURUM Yeşilhisar Soğanlı Örenyeri Yeşilhisar Soğanlı Archaeological Site Yakudiye Türk-İslam Eserleri Müzesi Museum of Turkish - Islamic Arts and Ethnography Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum KIRŞEHIR Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi Kaman Kalehöyük Museum of Archaeology KONYA Mevlana Müzesi Mevlâna Museum Karatay Müzesi Karatay Museum İnce Minare Müzesi Museum of the İnce Minareli (Slender Minaret) Medrese Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum Akşehir Batı C. Müzesi Akşehir Western Front Headquarters Museum NEVŞEHIR Göreme Açık Hava Müzesi Göreme Open Air Museum SOUTHEASTERN ANATOLIAN REGION ADIYAMAN Pirin Örenyeri Pirin Archaeological Site Adıyaman Müzesi Adıyaman Museum Batman Müzesi Batman Museum Zelve Örenyeri Zelve Open-Air-Museum Paşabağlar Örenyeri Paşabağlar Underground City Özkonak Yer Altı Şehri Özkonak Underground City Hacıbektaş Müzesi Haji Bektash Veli Museum Çavuşin Kilisesi Çavuşin (Nicephorus Phocas) Church NIĞDE Etnoğrafya Müzesi Museum of Ethnography SIVAS Aizonai Örenyeri Aizonai Archaeological Site Gordion Müzesi ve Örenyeri Gordion Archaeological Site and Museum Sardes Örenyeri Sardes Archaeological Site GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESI Karanlık Kilise Dark Church Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum MANISA Akdamar Anıt Müzesi Akdamar Church Memorial Museum Hasankeyf Örenyeri Hasankeyf Archaeological Site Niğde Müzesi Niğde Museum Roma Hamamı Örenyeri Roman Baths of Ankara Open-AirMuseum VAN Derinkuyu Yer Altı Şehri Derinkuyu Underground City Cumhuriyet Müzesi Museum of the Republic Çini Müzesi The Tile Museum Ani Örenyeri Ani Archaeological Site BATMAN Gümüşler Örenyeri Gümüşler Monastery Archaeological Site KÜTAHYA KARS Kaymaklı Yer Altı Şehri Kaymaklı Underground City Anadolu Medeniyetleri Müzesi Museum of Anatolian Civilizations Klaros Örenyeri Klaros Archaeological Site Erzurum Kalesi Arkeoloji Müzesi Erzurum Castle Archaeological Museum Arkeoloji Müzesi Archaelogical Museum DOĞU ANADOLU BÖLGESI EASTERN ANATOLIAN REGION ESKIŞEHIR AĞRI Eti Arkeoloji Müzesi Eti Archaeological Museum İshak Paşa Sarayı Ishak Pasha Palace DIYARBAKIR Arkeoloji Müzesi Archaeology Museum GAZIANTEP Gaziantep Zeugma Müzesi Gaziantep Zeugma Mosaic Museum Gaziantep Arkeoloji Müzesi Gaziantep Archaeology Museum MARDIN Mardin Müzesi Mardin Museum ŞANLIURFA Şanlıurfa Müzesi Şanlıurfa Museum Şanlıurfa Kalesi Şanlıurfa Castle Harran Örenyeri Harran Archaeological Site Göbeklitepe Örenyeri Göbeklitepe Prehistoric (Pre-Pottery Neolithic) Settlement 77 İSTANBUL Ayasofya Müzesi Topkapı Sarayı Müzesi Topkapı Sarayı - Harem Dairesi Kariye Müzesi İstanbul Arkeoloji Müzeleri Türk ve İslam Eserleri Müzesi Mozaik Müzesi Hisarlar Müzesi İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi Galata Mevlevihanesi Müzesi Yıldız Sarayı Müzesi Fethiye Müzesi Aya İrini Anıt Müzesi ANKARA Anadolu Medeniyetleri Müzesi Cumhuriyet Müzesi Etnoğrafya Müzesi Gordion Müzesi ve Örenyeri Roma Hamamı Örenyeri KOCAELI Kocaeli Müzesi Saray Müze (Av Köşkü) ZONGULDAK Cehennemağzı Mağaraları BURSA İznik Müzesi Mudanya Mütareke Evi Müzesi Türk İslam Eserleri Müzesi BARTIN Amasra Müzesi EDIRNE Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi Türk İslam Eserleri Müzesi ÇANAKKALE Troia Örenyeri Assos Örenyeri Arkeoloji Müzesi Apollon Smintheion Örenyeri ESKIŞEHIR Eti Arkeoloji Müzesi KÜTAHYA Arkeoloji Müzesi Aizonai Örenyeri Çini Müzesi MANISA Sardes Örenyeri Gymnasium Sinagog Arkeoloji Müzesi AFYON Arkeoloji Müzesi İZMIR Efes Örenyeri Akropol Örenyeri Efes Yamaçevler Asklepion Örenyeri St. Jean Anıtı Efes Müzesi Agora Örenyeri Çeşme Müzesi Bazilika Örenyeri Tarih ve Sanat Müzesi Bergama Müzesi Arkeoloji Müzesi Klaros Örenyeri MUĞLA Bodrum Sualtı Müzesi Sedir Adası Mausoleion Örenyeri Kaunos Örenyeri Kayaköy Örenyeri Knidos Örenyeri Zeki Müren Sanat Evi Marmaris Müzesi Tlos Örenyeri Letoon Örenyeri Beçin Kalesi Ve Örenyeri AYDIN Afrodisias Müze ve Örenyeri Didim Örenyeri Milet Örenyeri Priene Örenyeri Milet Müzesi Aydın Müzesi 78 DENIZLI Hierapolis Arkeoloji Müzesi Hierapolis (Pamukkale) Örenyeri BURDUR Sagalassos Örenyeri Burdur Müzesi ISPARTA Antiocheia Örenyeri (Yalvaç) UŞAK Arkeoloji Müzesi ANTALYA Aspendos Örenyeri Alanya Kalesi Myra Örenyeri Noel Baba Müzesi Perge Örenyeri Phaselis Örenyeri Antalya Müzesi Side Tiyatrosu Olympos Örenyeri Patara Örenyeri Side Müzesi Simena Örenyeri Termessos Örenyeri Xanthos Örenyeri Karain Mağarası Örenyeri Arykanda Örenyeri Alanya Müzesi KONYA Mevlana Müzesi Karatay Müzesi İnce Minare Müzesi Arkeoloji Müzesi Akşehir Batı C. Müzesi AMASYA Amasya Müzesi Hazeranlar Konağı S. Düzü Milli M. Müzesi NEVŞEHIR Göreme Açık Hava Müzesi Kaymaklı Yer Altı Şehri Derinkuyu Yer Altı Şehri Karanlık Kilise Zelve Örenyeri-Paşabağlar Örenyeri Özkonak Yer Altı Şehri Hacıbektaş Müzesi Çavuşin Kilisesi SINOP Tarihi Sinop Cezaevi Sinop Müzesi SAMSUN Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi Gazi Müzesi ÇORUM Çorum Müzesi Alacahöyük Müzesi ve Örenyeri Boğazköy Müzesi TRABZON Kostaki Konağı Trabzon Müzesi Sümela Manastırı KARS Ani Örenyeri KIRŞEHIR Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi AĞRI İshak Paşa Sarayı SIVAS Arkeoloji Müzesi VAN Akdamar Anıt Müzesi KAYSERI Yeşilhisar Soğanlı Örenyeri Arkeoloji Müzesi K. MARAŞ Kahramanmaraş Müzesi BATMAN Hasankeyf Örenyeri Batman Müzesi MERSIN Cennet-Cehennem Örenyeri Astım Mağarası St. Paulus Kuyusu Mağmure Kalesi Kanlı Divane Örenyeri Anamurium Örenyeri St. Paul Anıt Müzesi Kız Kalesi ŞANLIURFA Şanlıurfa Müzesi Şanlıurfa Kalesi Harran Örenyeri Göbeklitepe Örenyeri MARDIN Mardin Müzesi ERZURUM Yakudiye Türk-İslam Eserleri Müzesi Erzurum Kalesi Arkeoloji Müzesi GAZIANTEP Gaziantep Zeugma Müzesi Gaziantep Arkeoloji Müzesi HATAY Hatay Müzesi St. Pierre Anıt Müzesi Çevlik Örenyeri AKSARAY Ihlara Vadisi Örenyeri Manastır Vadisi Örenyeri DIYARBAKIR Arkeoloji Müzesi T. C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI’NA BAĞLI DÖSİMM VE TÜRSAB-MÜZE GİRİŞİMLERİ TARAFINDAN GİŞELERİ İŞLETİLEN MÜZE ve ÖRENYERLERİ ADANA Arkeoloji Müzesi NIĞDE Gümüşler Örenyeri Niğde Müzesi ADIYAMAN Pirin Örenyeri Adıyaman Müzesi LIST OF THE MUSEUMS AND HISTORICAL SITES UNDER THE ADMINISTRATION OF THE MINISTRY OF CULTURE AND TOURISM OF THE REPUBLIC OF TURKEY, OF WHICH THE ENTRANCE BOOTHS ARE JOINTLY OPERATED BY DÖSİMM AND TÜRSAB MUSEUM ENTERPRISES 79 İSTANBUL ARKEOLOJI MÜZELERI KOLEKSIYONUNDAN LUGAL DALU HEYKELİ 5 Bin yıllık bir heykel... Ama aynı zamanda kralın “vekili”... Sümerli “Adab Kralı” Lugal Dalu’nun heykeli, sağlığında onun “adına” dua ederdi. Binlerce yıldır onun için dua ediyor... Ana Sponsor İstanbul Arkeoloji Müzeleri TÜRSAB’ın desteğiyle yenileniyor İstanbul Arkeoloji Müzeleri Osman Hamdi Bey Yokuşu Sultanahmet İstanbul • Tel: 212 520 77 40 - 41 • www.istanbularkeoloji.gov.tr
Benzer belgeler
Ocak/Şubat/Mart 2012
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ
EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM
VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT
Hümeyra ÖZALP KONYAR
HABER ve GÖRSEL KOORDİNASYON
N...
DÜNYANIN YENİ YEDİ HARİKASI SEVEN NEW WONDERS
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ
EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
GÖRSEL VE EDİTORYAL YÖNETİM
VISUAL AND EDITORIAL MANAGEMENT
Hümeyra ÖZALP KONYAR
HABER ve GÖRSEL KOORDİNASYON
N...
Temmuz/Ağustos/Eylül 2015
Köyüm ÖZYÜKSEL ÜNAL, Ayşim ALPMAN,
Avniye TANSUĞ, Elif TÜRKÖLMEZ,
Ahmet ALPMAN, Pınar ARSLAN, Turgut ARIKAN
TÜRSAB adına YAYIN KOORDİNATÖRÜ
EDITORIAL COORDINATOR on behalf of TÜRSAB
Arzu ÇENGİL
GÖR...