Ekli dosyayı indirmek için tıklayınız.
Transkript
Ekli dosyayı indirmek için tıklayınız.
Galiplerin Adaleti veya Devletler Hukuku Prof. Dr. Şeref ÜNAL* Geleneksel ceza hukukunda, devletin ülkesi üzerindeki egemenlik yetkisinin bir sonucu olarak, ülkesellik ilkesi (territoriality principle) geçerlidir. Her devlet, toplum savunulması ve kamu düzeninin korunması açısından ülkesinde işlenen suçları cezalandırmaya yetkilidir. Bu yetki, hem uygulanacak hukuk hem de mahkemelerin yargı yetkisi açısından geçerlidir. Bunun anlamı, ülkesinde suç işlenen devlet mahkemelerinin kendi hukukunu uygulayarak, o davalara bakmaya yetkili sayılmasıdır.1 I. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası ceza hukuku açısından yeni bir yaklaşım belirlenmiş, galip devletler yeni suç türleri ihdas ederek mağlup devletleri yargılamaya kalkışmışlardır. Bir tüzel kişi olarak devleti yargılayarak cezalandırmak mümkün olmadığından, yerine devlet organlarını oluşturan yöneticiler yargılanmaya çalışılmıştır. Bu amaçla, I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren bütün antlaşmalara bu doğrultuda hükümler konmuş ve sorumluların kurulacak uluslararası ceza mahkemelerinde yargılanmaları öngörülmüştür. Almanya ile yapılan Versay Antlaşması’nın 228., Avusturya ile yapılan St.Germain Antlaşması’nın 173. ve Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan Sevr Antlaşması’nın 226.maddeleri, bu tür yargılamaları mümkün kılan hükümler ihtiva etmektedir. Versay Antlaşması’nda, Almanya “savaş suçları” işlemekle itham edilmiş fakat Osmanlı İmparatorluğu görevlilerinin hangi suç veya suçlarla itham edildiği açık olarak belirtilmemiş, sadece Türkler’in “insanlık yasalarına aykırı suçlar” (crimes against the laws of humanity) işlediği iddia edilmiştir. Almanlar’ın yargılanmasının yasal dayanağı bir sorun teşkil etmemiş, Almanlar savaşta sivil halkı koruyan ve düşman devlet vatandaşlarının öldürülmesini yasaklayan, 1907 tarihli Lahey Sözleşmesi ve ekleri çerçevesinde yargılanmıştır. Türkler ise 1915 Ermeni olayları dolayısıyla itham edildiği için, bu eylemi, anılan Sözleşmeye dayanarak savaş suçu saymak ve yargılamak mümkün değildir. Osmanlı İmparatorluğu görevlilerini mutlaka yargılamak isteyen Komisyon bu engel karşısında sözleşmenin önsözüne dayanarak, “kurnazca” (although artful) yasal bir gerekçe geliştirmiştir. Rus diplomat Fyodor Martens tarafından hazırlanmış olan sözleşmenin önsözündeki Komisyonun dayandığı gerekçe, “Martens Şartı” (Martens Clause) olarak anılmaktadır. Buna göre, sözleşmenin önsözü, medeniyetin oluşturduğu “insanlık yasaları” olarak nitelendirilen hususları yansıtmaktadır. 1907 Lahey Sözleşmesi bu kavram altında, insanlık yasaları sayılabilecek her konuyu düzenlememiştir. Dolayısıyla, sözleşmenin önsözü bunlardan sadece üzerinde görüş birliği sağlanarak imzalayan devletlerin kabul ettikleri insanlık yasalarını ifade etmektedir. Bu nedenle, insanlık yasalarını ihlal eden yeni savaş uygulamaları ortaya çıktığı takdirde, önsöze göre bunları da sözleşmenin yasakladığı tutum ve davranışlardan sayarak sözleşme çerçevesinde cezalandırmak mümkündür.2 * 1 2 Ufuk Üniversitesi Öğretim Üyesi ve 21. Yüz Yıl Türkiye Enstitüsü Yönetim Kurulu üyesi Council of Europe ; Extraterritorial Jurisdiction, Strasbourg 1990, s.9. El Zeidy, Mohammed ; The Principle of Complementarity in International Criminal Law: Origine, Development and Practice, Martinus Nijhoff Publishers ; Leiden 2008, s.186. Mayıs ’10 • Sayı: 17 21. YÜZYIL [41] Prof. Dr. fieref Ünal Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu, Ermeniler kastedilerek, farklı dini ve etnik gruptan bazı medeni halklara karşı uygulanan bir baskı politikasının parçası olarak, savaş suçlarına benzer şekilde, insanlık yasaları aleyhine suç işlemekle itham edilmiştir. Savaş sonrası Hollanda’ya kaçan ve bu devletin iade etmemesi yüzünden Kayzer Wilhelm’in yargılanması girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, Müttefikler savaş suçlusu listeleri hazırlayarak listede belirtilen kişilerin Versay Antlaşması’nın 228.maddesi uyarınca yargılanmak üzere kendilerine teslimini talep etmiştir. Ancak, Alman Hükümeti’nin ısrarla, savaş suçu işledikleri iddia edilen bu kişilerin iadelerinin imkansız olduğunu ifade etmesi üzerine, müttefikler Almanya’da çıkacak karışıklıklar ve huzursuzluklardan da çekinerek, bu Devletin Versay Antlaşması’ndan kaynaklanan iade yükümlülüğünü yerine getirmesini istemekten vazgeçmek ve bu kişilerin Almanya’da yargılanmalarını kabul etmek zorunda kalmıştır. Almanya zaten öteden beri bu suçluların kendi ulusal mahkemelerinde yargılanmasını savunduğu için, Versay Antlaşması hükümlerini iç hukuka geçirerek somutlaştırmış, savaş suçlularını Almanya’da yargılamak üzere 18 Aralık 1919’da özel yetkili bir mahkeme kurmuştur.3 Bu mahkemede, müttefiklerin verdiği listede yer alan 907 isme ilaveten 837 kişi hakkında daha dava açılmış ve 1921 ilkbaharına kadar ancak 13 dava sonuçlanmıştır ve bunlardan sadece 8’i hakkında ceza verilmiştir. Aynı dönemde, yine Müttefiklerin ve özellikle de İngiltere’nin baskısıyla Ermeni olayları dolayısıyla Türkiye’de de mahkemeler kurulmuştur. İtham edilenlerden bir kısmı da yargılanmak üzere Malta Adası’na götürülmüşse de, yargılamalardan hiç bir sonuç alınamamıştır. Nürnberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri I. Dünya Savaşı sonundaki yargılama girişimlerinden ders alan Müttefikler, II.Dünya Savaşı’ndan sonra bu kez işi daha sıkı tutmuş ve savaş sonrası savaş suçlularını yargılamak üzere Nürn3 [42] Nitsche, Dennis, a.g.e., s.94. 21. YÜZYIL Mayıs ’10 • Sayı: 17 Galiplerin Adaleti veya Devletler Hukuku berg ve Tokyo’da Mahkemeler kurmuşlardır. Uluslararası literatürde “Savaş Suçları Mahkemesi” olarak nitelendirilen bu Mahkemelerin resmi adı “Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi”dir. İkinci derece savaş suçlarının yargılanması, o dönemde henüz bir uluslararası ceza mahkemesi bulunmadığından, mağlup devletler olan Almanya ve Japonya’nın ulusal mahkemelerinde yapılmıştır. Bu Mahkemeler sanıkları, savaş suçları, barışa karşı suçları ve insanlığa karşı suç işlemekle itham etmiştir.4 Soykırım suçu o dönemde henüz güncel olmadığı için bu suç yargılama konusu yapılmamıştır. Bu bağlamda dikkati çeken ve özellikle vurgulanması gereken bir nokta, Nürnberg Mahkemesi’nin kurulmasından birkaç ay öncesine, 1945 Nisan ayına kadar, İngiliz Savaş Kabinesinde Alman ve Japonları yargılamak yerine, yargısız infaz yaparak kurşuna dizme yöntemi düşünVersay Antlaflmas›’nda, cesinin ağır bastığıdır. Aynı düşünce, ABD yönetiminde de haAlmanya “savafl kim olmuştur.5 suçlar›” ifllemekle itham edilmifl fakat Osmanl› Adil yargılama yapılacağı sözü verilmesine rağmen, Nürnberg ve Tokyo Askeri Mahkemelerinde yapılan yargılamalar, ‹mparatorlu¤u geçen sürede ağır eleştirilere konu olmuştur. Hakkındaki idgörevlilerinin hangi suç dianame kendisine tebliğ edilen Hermann Göring duruşveya suçlarla itham mada, “Muzaffer olan daima hakim olacak ve yenilen de edildi¤i aç›k olarak yargılanacaktır.” demiştir. AB Yüksek Mahkemesi Başkanı Harlan Stone da, Yüksek Mahkeme Üyesi olan Robert Jackbelirtilmemifl, sadece son’un kendisine danışılmadan Nürnberg Uluslararası Askeri Türkler'in “insanl›k Mahkemesi Savcılığı’na atanmasını eleştirerek, Jackson’un duyasalar›na ayk›r› ruşmalarda yüksek düzeyde bir linç politikası izlediğini, Jacksuçlar” (crimes against son’un Almanlar’a ne yaptığının kendisini ilgilendirmediğini, ancak tutumunun kendisinin eski moda düşünceleriyle bağthe laws of humanity) daşmadığını vurgulamıştır. Her iki Mahkeme konusundaki en iflledi¤i iddia edilmifltir. ağır eleştiri ise Senatör Robert Taftan’dan gelmiştir:6 “Almanya’da henüz sonuçlandırılmış olan ve Tokyo’da devam eden savaş suçu yargılamaları, sanıyorum ki Amerikalılar’ın çoğunluğunun da karşı çıktığı, Amerikan hukukunun temel ilkesi olan “sonradan çıkarılan yasalara dayanan” (ex post facto statute) yargılama yasağı ilkesine aykırı saydığı yargılamalardır. Hukuk kurallarına ne kadar uyulursa uyulsun, galibin mağlubu yargılaması tarafsız olamaz... Karar tümüyle ele alındığında bir intikam ruhu hakimdir. İntikam ise adalet değildir. Mahkum edilen 11 kişinin asılması, Amerikan tarihinde bizi daima pişman ettirecek bir leke olarak kalacaktır.” Ceza hukukunun en temel ilkesine (kanunsuz suç ve ceza olmaz) göre, bir kimsenin suç ithamı ile yargılanabilmesi için, eyleminin suçun işlendiği anda yürürlükte olan bir ceza hukuku normuna göre suç sayılması şarttır.7 Ayrıca, sanığı yargılayacak mahkemenin kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olması zorunludur. Nürnberg ve Tokyo uluslararası yargılamaları bu nitelikleri taşımamaktadır. Şöyle ki; 4 5 6 7 Stephen, Ninian Foreword ; Ed. By David A. Blumenthal and Timoty L. H. McCormack, The Legacy of Nüremberg, Cilivising Influence or Institutionaliuzed Vengeance, Martinus Nijhoff Publishers Leiden, 2008, s.xiii. Herg. Herbert R. Reginbogin, Christoph J. M. Safferling ; Walter R. Hippel, Die Nürnberger Prozesse Völkerstrafrecht seit 1945, Internationate Konferenz zum 60. Jahrestag ; K. G. Saur Nünchen 2006, s.24. A.g.e., s.24. Nürnberg ve Tokyo’daki yargılamalara karşı çıkmamız, ceza hukukunun temel ilkeleri çerçevesinde yapılmış bir eleştiri olup, hiçbir şekilde Almanlar’ın Yahudi soykırımını (holocaust) ve Japonlar’ın işlediği savaş suçlarını desteklediğimiz veya mazur gördüğümüz şeklinde algılanmamalıdır. Mayıs ’10 • Sayı: 17 21. YÜZYIL [43] Prof. Dr. fieref Ünal • Sanıkları yargılamak için sonradan suç ihdas edilmiştir. • Mahkeme bir kanunla değil, dört devlet arasında akdedilen Londra Protokolleri ile kurulmuştur. • Mahkeme bağımsız değildir. Hakim ve savcıları ABD, İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından atanmış, onların talimatıyla kurulmuştur. • Mahkeme tarafsız değildir. Emir ve komuta zinciri çerçevesinde askeri hakimlerden oluşmuştur. Uluslararası Ceza Mahkemesi Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kurulması için, 1998 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir konferans toplanmıştır. Konferans sonunda 17 Temmuz 1998 tarihinde kabul edilen Roma Statüsü ile Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmuştur. Roma Statüsü, 120 devletin olumlu, 7 devletin olumsuz ve 21 devletin de çekimser oyu ile kabul edilmiştir. Statünün yürürlüğe girebilmesi için 60 devletin onay şartı aranmıştır. Altmışıncı onay belgesinin BM Genel Sekreterliği’ne tevdii tarihinden itibaren 60 gün sonra yürürlüğe girme şartı aranan Statü, 11 Nisan 2002 tarihinde 66 devlet tarafından onaylanmış ve 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mahkeme, 11 Mart 2003 tarihinde çalışmaya başlamıştır. 24 Mart 2010 tarihi itibariyle, Statüye 111 devlet taraftır. Türkiye, Roma Konferansı’na aktif olarak katılmış olmakla birlikte, oylamada çekimser kalmıştır. Halen de statüyü imzalamamıştır. UCM’ni kuran Roma Statüsü, bir önsöz ve 13 bölümlük 128 maddeden oluşmaktadır. Statünün 3.maddesine göre, mahkemenin merkezi Hollanda’nın Lahey şehri olarak belirlenmiştir. Fakat hakimlerin gerekli görmesi durumunda mahkemenin başka bir yerde toplanabilmesi de mümkündür. Mahkemenin yapısı ile ilgili düzenlemelere, mahkemenin kurucu statüsü olan Roma Statüsü’nde yer verilmiştir. UCM, dört organdan oluşmaktadır. Bunlar; Başkanlık (Presidency), Bölümler, Savcılık Örgütü (Office of the Prosecutor) ve Yazı İşleri Müdürlüğü (Registry)’dür. Mahkeme, görev süreleri üç yıl ile dokuz yıl arasında değişen 18 yargıçtan oluşmaktadır. Yargıçlar, Taraf Devletler Kurulu tarafından seçilmektedir. Bu yargıçların yüksek ahlaki değerlere sahip, tarafsızlıkları ve dürüstlükleriyle bilinen, kendi ülkelerindeki en yüksek hakimlik makamları için gereken nitelikleri taşıyan kişiler olması gerekir. Roma Konferansı’nda statüyü onaylayan devlet temsilcilerinden oluşan meclis, 3-7 Şubat 2003 tarihinde NewYork’ta yaptıkları toplantıda, mahkemenin 18 hakimini seçmişlerdir. Seçilen hakimler, 11 Mart 2003 tarihinde mahkeme başkan ve yardımcılarını seçmişlerdir. Philippe Kirsch (Kanada) Başkan, Akua Kuenyehia (Gana) I.Başkan Yardımcısı ve Elizabeth Odio Benito (Kosta Rika) da II.Başkan Yardımcısı olarak seçilmişlerdir. 21 Nisan 2003’te de Luis Moreno-Ocampo (Arjantin) Başsavcı ve Bruno Chatala (Fransa) da yazı işleri müdürü olarak seçilmişlerdir. Statünün 5.maddesine göre; • Soykırım • İnsanlığa karşı suç • Savaş suçu • Saldırı suçu [44] 21. YÜZYIL Mayıs ’10 • Sayı: 17 Galiplerin Adaleti veya Devletler Hukuku mahkemenin görev alanına girmektedir. “Saldırı” kavramı hariç diğer suçların tanımı yapılmıştır. “Saldırı” suçunun tanımı henüz yapılamadığından, yapılıncaya kadar mahkemenin yetkisi ertelenmiştir. Yukarıda sayılan suçları işleyen kişiler, mahkeme önünde bireysel olarak sorumludurlar. Aldıkları emrin yerine getirilmesinde, bu suçları işleyenler sorumluluktan tam olarak kurtulamazlar. Bu gibi olaylarda, emri verenler de sorumludur. Devlet başkanları da dahil, yönetici-uygulamacı bütün kamu görevlileri sorumludur. Keza, askeri komutan veya üst düzey yöneticiler, emir ve otoriteleri altındaki görevlilerin eylemlerinden, bilgileri olmasına rağmen önlemek için önlem almamışlarsa, kişisel olarak sorumludurlar. Statüyü onaylayan devletlerin tüm makamları, mahkemece istenen bilgi ve belgeleri göndermekle yükümlüdür. Mahkeme, hükümetler arası (NGO) kuruluşlardan da her türlü bilgi ve belgeyi talep edebilir. Mahkeme, savcının istemi üzerine sunulan delilleri değerlendirerek, bir devletten şüphelinin yakalanıp teslim edilmesini isteyebilir. Üye devlet bu talebe uymak ve ilgili kişileri teslim etmek zorundadır. İşbirliğinden kaçınan devletler, mahkemece ya taraf devletler meclisine ya da Güvenlik Konseyi’ne şikayet edilir. Mahkeme başsavcısı, mahkemenin görev alanına giren suçların kovuşturulmasını üç şekilde başlatabilir: Bir akit devlet, statünün 14.maddesi çerçevesinde, mahkemenin görev alanına giren bir suç işlendiğini ihbar ederek, savcıdan suçun soruşturulmasını talep edebilir. Örneğin, Sudan 16 Aralık 2003 tarihinde, ülkesindeki “Lord Resistance Army” terör örgütünün işlediği suçları mahkeme başsavcısına ihbar ederek, mahkemenin olaya el koymasını talep etmiştir. Statünün 15.maddesine dayanarak başsavcı kendi inisiyatifiyle dava açabilir. Savcı bir ihbar aldığında, ciddiyetini araştırır. Gerekirse ilgili devletten ilave bilgi ve belge ister. Daha sonra kurulacak bir “ön yargılama” dairesi, olayın soruşturmaya değer olup olmadığını değerlendirir ve sonuca göre savcı dava açar veya soruşturmayı durdurur. BM Genel Kurulu’nun, BM Şartı’nın 7. Bölümü çerçevesinde, mahkeme savcısından soruşturma açılmasını talep edebilir. Örneğin, GK’nin Sudan’ın Darfur Bölgesi’ndeki ağır insanlık suçlarını incelemekle görevlendirdiği komisyonun, Sudan makamlarının olayların kovuşturulmasında yetersiz kaldıklarını bildirmesi üzerine, GK mahkeme savcısına başvurarak, Sudan’daki olayların soruşturulmasını talep etmiştir. Mayıs ’10 • Sayı: 17 21. YÜZYIL [45] Prof. Dr. fieref Ünal Mahkeme, ikincil (subsidiary) bir yargı yetkisine sahiptir. Mahkemenin görev alanına giren suçların kovuşturulması öncelikle ulusal mahkemelerin görevidir. Uluslararası Ceza Mahkemesinin yetkisi ise tamamlayıcı (complementarity principle) niteliktedir. Yani UCM, ancak ulusal mahkemelerin bu tür suçların kovuşturulması açısından yetersiz kalmaları halinde yargılamaya el koymaktadır. Statünün 17.maddesine göre, davanın bir ulusal mahkemede görülüyor olması veya suçun kovuşturulmasına gerek olmadığının kararlaştırılmış olması hallerinde, UCM yetkisizlik kararı vermek zorundadır. Ancak ilgili devlet, • Soruşturma ve kovuşturmayı gönülsüz olarak yürütüyor veya bunu yapacak yetenekte değilse, örneğin işkence olayları gereği gibi soruşturulmuyor veya yargılamayı yapacak mahkemenin tarafsız ve bağımsızlığı konusunda bir şüphe varsa, • Takipsizlik kararları üstünkörü, gayri ciddi bir soruşturma sonucu verilmişse, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı kendiliğinden davaya el koyabilir. Bu nedenle ilgili devlet, Mahkemenin görev alanına giren suçların faillerini öncelikle ve ciddiyetle yargılamakla görevlidir. Aksi halde, mahkeme savcısı davaya el koyabileceği gibi Sudan örneğine benzer şekilde Güvenlik Konseyi de olayı mahkemeye intikal ettirebilir. Türkiye’nin Durumu Hakk›ndaki iddianame kendisine tebli¤ edilen Hermann Göring duruflmada, “Muzaffer olan daima hakim olacak ve yenilen de yarg›lanacakt›r.” demifltir. A. Üyelik UCM’ni kuran Roma Statüsü’ne, 24 Mart 2010 tarihi itibariyle BM’e üye 192 devletten 111’i taraftır. Türkiye, ABD, Rusya Federasyonu, Çin ve İsrail gibi devletlerle birlikte statüyü imzalamamıştır. AB üyesi ve aday ülkelerin tümü statüye taraftır. Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi 10 Ekim 2001 tarihinde bir bildiri yayınlayarak, üyelerini en kısa zamanda Roma Statüsü’nü onaylayarak mahkeme ile etkin bir şekilde işbirliği yapmaya davet etmiştir. AK bu konuda üyelerine yardımcı olmak üzere bir “eylem planı” da kabul etmiştir. Türkiye’nin aday ülke olduğu AB’nin Başkanlık Konseyi de 13 Mayıs 2002 tarihindeki Madrid Toplantısı’nda bir bildiri yayınlayarak, statüye katılmayan ABD’nin tutumunu kınamış ve bu devleti sözleşmeyi onaylamaya davet etmiştir. Aynı şekilde, AP’da üye ve aday devletleri statüyü onaylamaya çağıran çeşitli kararlar almıştır. (Aday devletlerden onaylamayan tek devlet Türkiye’dir.) AB Komisyonu da yıllık Türkiye Gelişme Raporları’nda sürekli olarak Türkiye’yi mahkeme statüsüne katılmaya çağırmaktadır. B. Türk İç Hukuku ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüyü onaylayan devletler kendi iç hukukunu statüye uyumlu hale getirmekle yükümlüdürler. Türkiye statüyü onaylamamakla birlikte; • [46] 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni TCK’nın II.bölümünde, “Uluslararası Suçlar” başlığı altında statüde yer alan suçları düzenlemiştir. Bunlar: 21. YÜZYIL Mayıs ’10 • Sayı: 17 Galiplerin Adaleti veya Devletler Hukuku - Soykırım suçu (m.76) - İnsanlığa karşı suçlar (m.77) TCK’da statünün 5.maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenen “savaş suçları”na yer verilmemiştir. Ancak bu bir eksiklik sayılmamalıdır. Çünkü Türkiye bu suçları düzenleyen 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’ne taraftır ve Anayasanın 90.maddesine göre uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yeri belirlidir. Son değişiklikte insan hakları sözleşmelerinin kanunların üstünde olduğu vurgulanmıştır. • TCK’nın 18/2 maddesine, UCM ile işbirliği yapmak amacıyla suç işleyen Türk vatandaşlarının UCM’ne teslimini öngören bir hüküm konulmuştur. Bunu mümkün kılan paralel bir değişiklik, hiç gerek olmadığı halde Anayasanın 38.maddesine bir fıkra eklenerek yapılmış ve mahkemeyle işbirliği zorunluluğu bir Anayasa normu ile güvence altına Ceza hukukunun en alınmıştır. Türkiye, Mahkeme statüsüne henüz taraf oltemel ilkesine madığı ve TCK’da zaten gereken değişiklikler yapıldığı için, Anayasaya böyle bir hüküm konulmasına hiç (kanunsuz suç ve ceza gerek yoktu. 38.maddede yer alan vatandaşın iadesi olmaz) göre, bir yasağının kaldırılması yeterli olurdu. kimsenin suç itham› ile • Bütün bu hazırlık ve değişiklikler, AB’nin ve diğer yarg›lanabilmesi için, uluslararası kurum ve kuruluşlar ve bireysel devletleeyleminin suçun rin yoğun dış baskıları, Türkiye’nin statüyü onaylamaifllendi¤i anda ya hazırlandığının belirtileri olarak algılanabilir. yürürlükte olan bir ceza hukuku normuna göre C. Türkiye Statüyü Onaylayarak UCM'nin suç say›lmas› flartt›r. Yargı Yetkisini Kabul Ettiği Takdirde Ne Olur? Konuyu Türkiye’nin ülke sınırları içindeki ve yurtdışı faaliyetleri açısından ikiye ayırmakta fayda vardır. Türkiye, BM ve NATO şemsiyesi altında Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan gibi ülkelerde silahlı kuvvetler bulundurmaktadır. Ayrıca, son zamanlarda tavsasa da Kuzey-Irak gibi komşu ülkelere terör nedeniyle askeri müdahalelerde bulunmaktadır. Bu bağlamda henüz siyasi bir çözüme kavuşturulamamış olan Kıbrıs’ın durumu özel bir ağırlık taşımaktadır. Rum yönetimi bütün Adayı temsil ettiği iddiasıyla AB’ye üye yapılmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’ne katılan Rum Yönetimi, Adadaki Türk askerinin varlığını işgal gücü olarak nitelendirmektedir. Türkiye statüyü onayladığı takdirde, bu ülkeler ve özellikle Kıbrıs Rum Yönetimi, eylemlerinden dolayı Türk asker ve komutanlarını UCM’ne şikayet edebilir ve mahkeme Türkiye’den bunların teslimini isteyebilir. Nitekim, ABD bu ihtimali önlemek üzere statüye taraf olan devletlerle ikili antlaşmalar yapmaktadır. Türkiye ile bir antlaşma yoktur. Türkiye statüyü onayladığı takdirde, terörle mücadele imkanları büyük ölçüde zaafa uğrayacak, belki de imkansız hale gelecektir. Terör olaylarının başladığı 80’li yılların başından beri Türkiye, terörle mücadelede uluslararası Mayıs ’10 • Sayı: 17 21. YÜZYIL [47] Prof. Dr. fieref Ünal forumlarda yoğun eleştiri ve baskılara uğramıştır. AİHM bu konuda, Türkiye’ye diğer ülkelere karşı gösterdiği anlayışı göstermemiş, tam tersine Türkiye’yi ülkenin Güneydoğu bölgesinde köy yakma, toplu katliam uygulama, kadınların ırzına geçme, sistematik işkence uygulamak gibi asılsız iddialarla çoğu kez mahkum etmiştir. Hatta davaları iç hukuk yolları tüketilmeden inceleyip sonuçlandırmıştır. Bu konuda AB’nin baskısı ise tahammül edilemeyecek bir yoğunluğa ulaşmıştır. Komisyonun yıllık raporlarında, bu konular ağırlıklı olarak gündeme getirilmekte ve Türkiye bu bölgede işkence, yargısız infaz, baskı ve zulüm uygulamakla suçlanmaktadır. Bütün bu asılsız iddia ve karalamalar, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görev alanına girmektedir. “Sald›r›” kavram› hariç di¤er suçlar›n tan›m› yap›lm›flt›r. “Sald›r›” suçunun tan›m› henüz yap›lamad›¤›ndan, yap›l›ncaya kadar mahkemenin yetkisi ertelenmifltir. Kişilerin bu mahkemeye dava açma hakları yoktur. Bununla birlikte, bunların ihbar yoluyla Mahkeme Savcısını harekete geçirmeleri mümkündür. Türkiye’de de bu muhbirler fazlasıyla mevcuttur. Ayrıca savcı re’sen (kendiliğinden) harekete geçebilir. Diğer bir ihtimal ise, Türkiye’deki muhtemel olaylarla ilgili olarak Güvenlik Konseyi’nin savcıyı harekete geçirmesidir. Bu gibi durumlarda mahkemenin, gelecekteki muhtemel bazı olaylarda olaya el koyarak Türkiye’den görev alanına giren suçları işlediği iddia edilen, asker-sivil, makam ve rütbelerine bakılmaksızın bütün kamu görevlilerinin yargılanmak üzere teslimini talep edebilir. Gerçi bu gibi durumlarda Türkiye’nin ciddi bir yargılama yapması, yargı erkinin de bu tür yargılamayı yapacak düzeyde tarafsız ve bağımsız olması gerekir. (Memurun Muhakematı engel) Oysa, AB raporlarında da belirtildiği gibi, Türkiye’nin bu tür suçlarla ilgili olarak göstermelik bir yargılama yaptığı, ciddi bir yargılama yapmak istese dahi, Türkiye’de yargının bunu yapacak düzeyde tarafsız ve bağımsız olmadığı iddia edilmektedir. Nitekim, geçmişte Türkiye’nin suçluları iade talepleri, yabancı devletlerce Türkiye’de yargının tarafsız ve bağımsız olmadıkları gerekçesiyle geri çevrilmiştir. UCM bu asılsız iddialara itibar ettiği takdirde, savcının kendiliğinden harekete geçerek, Türkiye’den sözde suçluların yargılanmak üzere teslimini isteyebileceğinde kuşku yoktur. Bu gibi durumlarda UCM’nin, AİHM’nin yaptığı gibi, Türkiye’deki iç hukuk yollarının tüketilmesini dahi beklemeden Türkiye’deki olaylara el koyması her zaman mümkün olabilecektir. Sonuç olarak, Türkiye’nin mevcut şartlar altında UCM’ye karşı halihazırdaki tutumunu sürdürmesi ve Mahkeme Statüsünü onaylamamasının en uygun çözüm tarzı olduğu düşünülmektedir. 21. YÜZYIL [48] 21. YÜZYIL Mayıs ’10 • Sayı: 17
Benzer belgeler
Tam Metin İndir - 21. Yüzyıl Dergisi
üzere kendilerine teslimini talep etmiştir. Ancak, Alman Hükümeti’nin ısrarla, savaş suçu işledikleri iddia edilen bu kişilerin iadelerinin imkansız olduğunu ifade etmesi üzerine, müttefikler Alman...