İçindekiler - Sakareller
Transkript
İçindekiler - Sakareller
Politikanın değersizleşip silinmesiyle kendimizi bulduğumuz bu karanlık içinde, geceyi yıpratıp yok ederken sabahı gözeten kimdir? Temelde, Lyotard’ın görüşünce, tek bir soru vardır: renk nedir, nerededir, ve nereden kökenlenir? — Alain Badiou, Küçük Panteon PS: Yırtılmış kenarı kalmış sayfa Nobel ödüllü DNA tamircisi kimyageri kutlayan Türk milletine aitti. Yemekhanede de bir tane var(dı). Onda da kutlayan millet kısmı yırtılmış Nobel ödüllü DNA tamircisi kimyager duruyor(du). Renk nedir? Çeviri derlemesi Aralık 2015 Işık Barış Fidaner, Evrim Şaşmaz, Gözde Kıral, SYRIZA Türkiye yersizseyler.wordpress.com fraksiyon.org viraverita.org Kitabın LaTeX kodları yine CC AttributionNonCommercial 3.0 Unported Lisansı altındadır. 2 İçindekiler Çocuk Zamanla Deep Purple . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 5 Nişan Altında Bedenler: Canlı Kalkanları Anlama Çabası Léopold Lambert (EŞ, IBF) . . . . . . . . . . . . . . . 6 Biyo-ahlak üzerine Alenka Zupančič . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11 Ayrılma Slavoj Žižek . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13 Aşk üzerine Jacques Lacan . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 14 Entropi üzerine Jacques Lacan . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 16 Termodinamik üzerine Jacques Lacan . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 20 3 Soyut cebiri icat eden kadın: Emmy Noether Katie Mack . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 22 Yas, yasaya dönüşür Judith Butler (GK) . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 25 Düşlemi savunarak: Slavoj Žižek’e bir yanıt daha Sam Kriss . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 28 Olsa Olsa Yaya Courtney Barnett . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 32 Kod Maymunu Jonathan Coulton . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 34 Hiç Depeche Mode . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 37 10 Ekim Ankara açıklaması SYRIZA . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 39 Kardeşlik üzerine Jacques Lacan . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 42 İmleyen, İmlenen, İmleten, İmlendiren . . . . . . . . . . . . 44 4 Çocuk zamanla Deep Purple — 1970 Tatlı çocuk zamanla göreceksin çizgiyi İyi ile kötü arasına çizilen çizgiyi Şu kör adama bak dünyaya ateş eder Mermiler uçar, insanlar ölür Yaramazlık ettiysen ki etmişsin Allah bilir Ve uçan çelik vurmamışsa seni En iyisi sen gözünü kapat, başını eğ Ve bekle sekmesini (Child In Time) 5 Bir süre önce Judith Butler Canlı Kalkanlarla ilgili tarihi bir konuşma verdi. Çeviri metin içinde Butler’ın konuşmasının bağlantısını bulabileceksiniz. Kısaca, Butler konuşmasında devletin ve organlarının sadece savaş ve çatışma bölgelerinde değil aynı zamanda olağan hal bölgelerinde de sivilleri nasıl hem sivil zaiyat hem de canlı kalkan olarak “değerlendirdikleri”ne dikkat çekiyor. Butler çatışma ortamlarında işine geldiğinde sivil zayiattan, yine işine geldiğindeyse canlı kalkan kullanımından faydalanan askeri zihniyeti ile şehir sokaklarında sivillere ateş eden polis zihniyeti arasındaki neoliberal koşutluğu vurgularken siyasi ve ekonomik hesaplamalar dahilinde bazı hayatların diğerlerine kıyasla daha önemli olduğuna yönelik gerçeklikle bizleri yüzleştiriyor. Ana akım medyada bu haberlerin aktarımı sırasında oluşturulan söylemselliğin her insanın eşdeğerliğini göz ardı etmeye yol açacak bir insanlık ihlali olduğunu vurguluyor. Butler’ın konuşması üzerine yazılan aşağıdaki metin Rachel Corrie örneği üzerinden “yasal olmayan” canlı kalkanların insanlık adına, insanlık yanında direnişlerinin onurundan bahsederken biz de bir süre önce (11.04.2015) Ağrı’da yaralı askerleri kurtarmak amacıyla canlı kalkan olmayı seçtiği için nişan alınan sivillerin ve öldürülen Cezmi Budak’ın onurunu hatırlıyoruz bir daha. Bugünse (01.08.2015) Zergele’de 8 canı öldürüp, 15 canı yaralayarak yeni bir katliam yapan asker-devletin, aralarında henüz şu leş dünyayı kendi gözleriyle görmeye fırsat bulamayanların da olduğu bazı canları “canlı kalkan” olarak “bile” görmeyeceğine, kutsalları uğruna barış ve özgürlük için mücadele edeni terörist ilan ederken sivili de kendi tanımladığı terörist sıfatıyla masumiyetten yoksun bırakabileceğine şahit oluyoruz. “Masumiyet”iniz kanlıdır, şahidiz. Evrim Şaşmaz 6 Nişan Altında Bedenler: Canlı Kalkanları Anlama Çabası Léopold Lambert — 14 Nisan 2015 — fraksiyon.org Birkaç ay önce öğrendiğime göre, Judith Butler, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’nda canlı kalkan kavramı üzerine bir ders verecekti. Butler’ın bu kavramı seçmesinin nedeni, çok muhtemelen, İsrail ordusunun Gazze’de geçtiğimiz korkunç yaz hem bombardıman hem kara işgaliyle iki bin sivil öldürmesini gerekçelendirmek için bu kavramı sistematik kullanımıydı. 4 Şubat 2015 tarihli ders görüntüsüne çevrim içi ulaşılabildiğini dün heyecanla keşfettim1 ve izlemeyi üstlendim (iki defa!). İlk yarıda Butler Gazze’de yaşayanları katkısının merkezine alsa da, daha sonra Birleşik Devletlerin beyaz polis memurlarının öldürdüğü silahsız siyah erkek ve kadınlarla bir koşutluk ifadelendirmeye çalışıyor, ve yasal canlı kalkan kavramından çıkarak başka 1 http://www.lse.ac.uk/newsAndMedia/videoAndAudio/channels/publicLecturesAnd Events/player.aspx?id=2859; https://www.youtube.com/watch?v=bWfgpQ4-2J8 Rachel Corrie onu öldürecek İsrail ordu buldozeri karşısında (13 Mart 2003) http://electronicintifada.net/content/photostory-israeli-bulldozer-driver-murdersamerican-peace-activist/4449 7 (ve kuşkusuz cazip) bir sürece yöneliyor: bir bedenin sivil statüsünü kaybetmesi, ya da daha ziyade ırkçı bir fantezi dahilinde tehdit statüsü edinmesi, ve bu fantezinin sahibi polis memuru veya silahlı bir beden olduğunda bunun ölümcül olduğu görülmektedir. Bense canlı kalkan kavramının Butler’ın argümanında unutulduğunu hissettim ve bundan —küçük de olsa— bir anlam çıkarmaya çalışmak üzere ilgili kısma geri dönme gereği duydum. Butler’ın savına göre, insan bedeninin/yaşamının sırf bulunduğu yer itibariyle belli bir militarizasyon seviyesini bedenlendirmesi, ancak ekonomik gerekçeyle anlaşılabilir: Michelle Murphy’yi izleyip “yaşamın ekonomizasyonu” diyebileceğimiz şeydir bu (bkz. Archipelago’daki görüşmemiz2 ). Gönüllü olsun olmasın, bir bedenin böyle konumlandırılması Butler’ın bedel/fayda hesaplaması dediği şeye dayanır çünkü bedeni tehlikeye atma eyleminin oluşturduğu aşırı kırılganlık ve güvencesizlikten gelen bir bedel sayılması gerekir, Banu Bargu’nun canlı kalkanlar üzerine (derste çok kez alıntılanan) mükemmel çalışmasında örneklediği gibi3 . Fakat Butler şuna dikkat çeker: “gönüllü ve gönülsüz canlı kalkanlardan bahsettiğimizde, başından itibaren, dilde yer bulan adlandırmalardan bahsetmekteyiz, ve özgül sebeplerimiz var: bir savaş çabasının hizmetinde veya bir savaş sahasının ortasında harekete geçirilmiş söylemsel biçimlenmelerdir bunlar.” Bu son alıntı sayesinde anladığımıza göre, canlı kalkan kavramı (genelde yasal tartışmayla değil, geriye dönük tarzda) bedeni sarmalayan deyimlerden birisidir (bkz. önceki makale4 ). Ayrıca buna göre, bedenler eğer nişan altında ise, tartışılabilecek konu, bulundukları konumların meşruluğundan ve böylece nişan alanını genişletme yetilerinden ibarettir. Nişan almanın kendisi sorun edilmez. Hem Bargu hem de Butler’ın alıntıladığı Rachel Corrie vakası, nihayetinde ancak saldırana yarayacak böyle bir yorumun örneğidir, çünkü sadece “sivil zaiyat” denilen şey kendisini. . . tartışma altında bulur. 13 Mart 2003 günü, 23 yaşında Amerikalı aktivist Corrie, Refah’ta Filistinli bir evin yıkımını yürüten İsrail ordu buldozerince ezilerek öldürüldü. Bunu izleyen tartışma ve mahkeme, ki gayrimeşru sayılmaları mümkün değildir, yalnızca Corrie’nin ölmesini sorguladılar —duruşma en son kaza yorumunda karar kıldı—, Corrie’nin bedenini neye karşı nişan altına koyduğunu sorgulamadılar. Canlı kalkan kavramını düşünme yolumuzdaki sorunlu yan işte budur. 2 http://the-archipelago.net/2014/07/06/michelle-murphy-economization-of-lifepart-1-biopolitical-feminism/ 3 https://www.academia.edu/4777379/Human_Shields 4 http://thefunambulist.net/2013/11/16/topie-impitoyable-enveloping-locutionsbody-racism-and-language/ 8 Böyle bir yasal statü verilip verilmemesi, görünüşe göre, bir bedende veya nüfusta bedenlenebilen masumluk seviyesi karşısında çözünmeden kalmaktadır. İletişimin —Batılı ordularda, ama sadece onlarda değil, DAİŞ gibi silahlı kuvvet stratejilerinde de görebildiğimiz— asli bir savaş enstrümanına döndüğü bir zamanda, masum olmak ya da olmamak, savaş çabasını meşrulaştırmak için dramayla imal edilebilmektedir. Sadece iki örneğe bakarsak, Gazze’de yaşayanların “masum olmadıkları” için bombalanabildiklerini, Iraklı Hristiyan milisler “masum olduğu” için onlara saldıranların bombalanabildiklerini görürüz. Geçen yaz İsrail’in Gazze kuşatmasında savunmaya çalıştığım gibi5 , bu terim, imlettikleriyle Filistinlilerin öldürülmesini meşrulaştıran söylemsel sorunun merkezindedir. Bunun sebebi, masumluk figürlerine yönelik kaçınılmaz gözüken ihtiyacımızda bulunabilir. Gazze vakasında çocuk figürünün böyle bir masumluğu bedenlendirdiği evrenselce tanınmıştı. Masumluk figürü inşa etmekteki sorun şudur: bir bedenin masumluğu, bu figürden farklılaşma seviyesiyle orantılı olarak düşecektir. Başka deyişle, 8 yaşında bir kız masumdur, 35 yaşında bir adam 8 yaşında bir kıza hiç de benzemez, bu nedenle bu adam masum birine hiç de benzemez. Daha sonra ifadelendirmeye çalıştığım fikir şuydu: bir yandan, Gazze’de yaşayan herkesin bu kuşatmada masum sayılacağını doğrulayabiliriz, çünkü hiçbirisi yasal süreç yoluyla suçlu bulunamazlar; öte yandan, onların hiçbirinin masum olmadığında ısrar eden (genelde bir çocuğa ‘dünyadan korunduğu’ sürece atfettiğimiz anlamda) bir söyleme de yönelebiliriz, çünkü o bedenlerin bir tanesi bile kendi seçimi olmadan altında yaşadığı bu militer koşullarca derinden etkilenmemiş değildir: bir bebeğin sütünde bile mutlaka ya İsrail ablukasının ya da kaçakçılık hattının tesiri vardır. Bu anlamda Gazze’de hiçbir beden masumluk lüksüne sahip değildir. Canlı kalkan kavramına dönersek, böyle durumlarda masumluğun imkansız oluşunu aklımızda tutmalıyız —bunu bütün durumlara uygulayabiliriz, diğer durumlarda bedenlenecek seviyeler düşse de— ve bu tartışmayı reddederek, politik mücadelelerin meşruluğu meselesine yönelmeliyiz. Corrie vakasında masumluk üzerine tartışmanın bizi nereye götüreceği açıktır: beyaz dişi bedeni gereği, Amerikan yurttaşı olarak idari dosyalanışı gereği, masum olduğunu savunabiliriz, böylece süreklileştirdiğimiz fikre göre, beyazolmayanlar, dişi-olmayanlar, Amerikan-olmayanlar, bu karakteristiklerden ne kadar ayrıysalar, masumluktan da o kadar ayrıdırlar. Corrie masum değildi: bedenini nişan altına koymak için Gazze’ye uçtu ve öldüğünde muhtemelen biliyordu ki bedeni orada kalırsa ölecekti. Politik bir manifestoyu beden5 http://thefunambulist.net/2014/07/21/palestine-refraining-from-the-figure-ofinnocence/ 9 lendirmek üzere ölmek fikrine dair söylenecek çok şey bulunabilir, ve böyle bir konumun, tanımı gereği, mutlak politik katılım olduğunun varsayılması, sonuçlara doğru aceleyle koşturmak olurdu; ne var ki, böyle bir duruşta bedenlenen itibarı (yani verili bir durumun ağırlığı anlaşılarak bu ağırlığa uygun davranış benimsenmesini) tanımadan edemeyiz (bkz. Edward Said’in Corrie’ye dair “İtibar ve Dayanışmaya Dair” başlıklı metni6 ). Fakat itibar nişan altındaki gösterisel konumdan ibaret değildir. İtibar bazen Gazze’de yaşayanlar gibi kalın bir nişan altında yaşamaktan ibarettir. Bunu anlarsak, İsrail ordu/hükümetinin onların bedenlerini “canlı kalkan” diye adlandırmasındaki korkunç anlamın neyden oluştuğunu görebiliriz: Filistinlilerin nişan altından kaçamayacaklarını bilmektedir, yaşamlarının bitmesini kabullendiklerinde onları masum sayacaktır sadece. Varoluşları, kendi içinde, direniştir. Özgün metin: http://thefunambulist.net/2015/04/14/topie-impi toyable-bodies-on-the-targetting-line-trying-to-make-senseof-human-shields/ Judith Butler’ın LDE’deki Dersi (4 Şubat 2015) https://www.youtube.com/watch?v=bWfgpQ4-2J8 6 http://www.counterpunch.org/2003/06/23/of-dignity-and-solidarity/ 10 Biyo-ahlak üzerine Alenka Zupančič — 25 Şubat 2012 — philosophy.atmhs.com Çağdaş ideolojik iklimde başımıza gelen bütün korkunç şeyleri nihayetinde olumlu bir şey —diyelim ki gelecek hayatımızda meyvesini verecek kıymetli bir tecrübe— saymamız mecburi olmuştur. Olumsuzluk, noksanlık, tatminsizlik, mutsuzluk, giderek daha çok ahlaki kusurlar —daha kötüsü, bizzat oluş halimiz veya yalın hayatımızda bir yozlaşma— olarak algılanıyor. Biyoahlak diyebileceğimiz şeyde (aynı zamanda his ve duygulara bağlı ahlakta) görkemli bir yükseliş var. Teşvik ettiği aksiyom şudur: kötü hisseden bir kişi kötü bir kişidir. Dolaysız hisler/duyumsamalarla, çağdaş ideolojik mutluluk retoriğine özgül rengini veren ahlaki değer arasındaki kısa devredir bu. Sesini yükseltmeye cüret edenlere karşı bu çok verimlidir. Olgu itibariyle mutlu olmadığını ve hayatındaki bütün hayal kırıklıklarını geleceğe yatırılacak olumlu tecrübelere dönüştürmeyi beceremediğini —veya daha kötüsü böyle bir derdi olmadığını— söylemeye cüret edenlere karşı, bu çok verimlidir. Kendi başarısızlık ve talihsizliklerimizden her zaman sorumlu olduğumuzu söyleyen klasik girişimci formülünden önemli bir farkı var. Klasik formül yine ne olduğumuzla başarımızın simgesel değeri arasında belli bir aralığı imletir. En azından ilkede şunu imletir: başka türlü yapabilirdik ama yapmadık (ve bu yüzden mutluluk noksanlığımızdan sorumluyuz). Yukarıda bahsedilen biyo-ahlak, klasik sorumluluk mefhumunun yerine hasarlı veya yoz bir oluş 11 mefhumu koyuyor: mutsuz ve başarısız olanlar bir şekilde zaten kendi yalın hayatları düzeyinde yozdurlar, ve bütün hatalı eylem veya eylemsizlikleri kendi kaçınılmaz zorunlulukları gereğidir. Başka deyişle buradaki mesele, başarı ve verimliliğin geç kapitalist sosyetemizin toplumumuzun üstün değeri olmasından ibaret değildir (bu sosyetenin toplumun eleştirmenlerinden sıklıkla duyduğumuz gibi) — bunda hiçbir belirli yenilik yok; başarının (farklı tanımlarıyla) sosyal teşviki fi tarihinden beri varolmuştur. Mesele daha ziyade şu: başarı neredeyse biyolojik bir mefhuma dönüyor ve böylelikle özgün bir başarı ırkçılığının temeli oluyor. En yoksul ve en sefil olanlar artık sosyoekonomik bir sınıf olarak algılanmıyor, onun yerine neredeyse kendi başına bir –ırk– olarak, özel bir hayat biçimi olarak algılanıyor. . . Basit bir örneği alırsak: bir “başarılı sanatçı” TV gösterisine ziyaretçi olarak çağırıldığında, pratikte asla çalışmasına odaklanılmaz, onun yerine, ne tarzda yaşadığına, gündelik alışkanlıklarına, nelerden keyif aldığına vesaire odaklanılır. Teşhir etme merakından ibaret değildir bu; bize iki öğeyi sistemlice sunan bir yordamdır: bir yanda “Başarı”, öbür yanda bu başarıya tekabül eden hayat — tabii ki bu ikisi arasında güçlü ve dolaysız bir eşdeğerlik imletilir. Nesnel fazlalık/artakalan, maddi çalışmanın kendisi, daha en baştan elimine edilmiştir. Başka deyişle, hayat tarzlarımız, alışkanlıklarımız, hislerimiz, az çok kendimize özgü keyiflerimiz — bütün bunlar merakımızı tatmin etmek için incelemeye alınmış ‘özel meseleler’den ibaret değildir artık. Her türlü sosyoekonomik ve ideolojik farklılığın adım adım ‘insan farklılıklarına,’ oluşumuzun tam çekirdeğindeki farklılıklara dönüştürülmesine yol açan mühim kültürel katalizörlerden birisi olurlar, böylece yeni bir ırkçılığa zemin oluşturmaları mümkün olur. 12 Ayrılma Slavoj Žižek — 1997 — Düşlemler Salgını, sayfa 62 Lacan’ın ‘ayrılma’ dediği şeyin en zor ve acı veren yanı, keyfiyetin [jouissance] katı nüvesi ile bu nüvenin farklı ideolojik alanlara yakalanış yolları arasındaki mesafenin muhafaza edilmesidir — keyfiyet ‘karar verilemez’, ‘yüzer-gezer’dir. Bir rock yıldızına hayranlarının gösterdiği heves ile dinibütün bir Katolik’in Papa karşısında yaşadığı dinsel trans, libidinal olarak aynı görüngüdür ; aralarındaki fark sadece onları destekleyen farklı simgesel ağlardadır. Sergei Eisenstein’ın provokatif başlıklı makalesi ‘Santrifüj veya Kase’nin amacı tam olarak kendinden geçmenin (keyfiyete verdiği isim) bu ‘tarihdışı’ tarafsızlığını vurgulamaktır: ilkesel olarak, Kase karşısında bir şövalyenin kendinden geçmesi, maşuk karşısında bir aşığın kendinden geçmesi, süt sağmak için yeni bir santrifüj karşısında kolhoz çiftçisinin kendinden geçmesi ile aynı doğadadır. Eisenstein’ın burada bahsettiği Loyolalı Aziz Ignatius, dinsel kendinden geçme tekniği üzerinde dururken, pozitif Tanrı figürünün ‘nesnesiz’ kendinden geçme anından sonra ikincil olduğunu kabul eder: ilk olarak nesnesiz kendinden geçme deneyimimiz vardır; daha sonra bu deneyim tarihsel olarak belirlenmiş bir temsile kendisini iliştirir — burada karşılaştığımız ‘bütün olanaklı (simgesel) evrenlerde aynı kalan’ Gerçek’in bir örneğidir. Yani birisi kendi yoğun dinsel deneyimini tarif ederken onu eleştirenleri ısrarla ‘Hiç anlamıyorsunuz! Daha fazlası var, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir şey var!’ diye yanıtladığında bir çeşit perspektif yanılsamasının kurbanı olur: başkalarıyla (inanmayanlarla) paylaşılamayan eşsiz ve tarifsiz nüve olarak algıladığı kıymetli agalma tam olarak her zaman aynı kalan şey olarak keyfiyettir. 13 Aşk üzerine Jacques Lacan — 1972-1973 — Seminer 20: Yine, s. 4 Aşk [l’amour ] tabii ki bir işaret oluşturur ve her zaman müşterektir. Uzun zaman önce bu fikri öne sürmüştüm, güzellikle, hisler her zaman müşterektir demiştim. Şöyle sorulsun diye demiştim, “Peki ya, peki ya, aşk nasıl, aşk nasıl — o da her zaman müşterek mi?” “Hiç olmaz mı, hiç olmaz mı!” Bilinçdışı işte bunun için icat edilmiştir — insanın arzusunun Başkasının arzusu olduğunu fark etmemiz için. Aşk tutkusu arzunun gözardı edilmesini içerse de, aşkta arzunun bütün önemini koruduğunu fark etmemiz için. Biraz daha yakından baktığımızda bunun yol açtığı hasarı görürüz. Keyfiyet [jouissance] —Başkasının bedeninin keyfiyeti— bir soru olarak kalır, çünkü oluşturabileceği yanıt gerekli değildir. Daha da öteye götürebiliriz: bu yanıt yeterli de değildir, çünkü aşk aşk talep eder. Hiç durmadan onu talep eder. Onu talep eder . . . yine. Aşk talebinin Başkasında kaynaklandığı ayırının doğru adı “yine”dir [encore]. O halde, ne gerekli ne yeterli bir yoldan, Başkasının bedeninin keyfiyetiyle yanıtlayabilen bu şey nereden kaynaklanır? Bu aşk değildir. Geçen yıl Sainte-Anne Hastanesinde sinirimi bozan şapelden bir anlamda esinlenerek l’amur [mur = duvar ] demeyi göze aldığım şeydir. L’amur bedendeki tuhaf işaretler biçiminde gözükür. Ötelerden gelen cinsel karakteristiklerdir, gamet hücresi biçiminde mikroskop altında gözlemleyebileceğimize inandığımız yerden gelirler — ve söylemek isterim ki bu yerin hayat olduğunu söyleyemeyiz çünkü ölümü, bedenin ölümünü de taşır, onu tekrar etmesiyle. İşte en-corps [beden-içinde] buradan gelir. Demek ki soma ile gametin ayrılmış olduğunu söylemek yanlış olur, çünkü beden bu gameti barındırdığı için onun izlerini taşır. L’amur üstünde izler vardır. Ama onlar izlerden ibarettir. Bedenin oluşu tabii ki cinsiyetlidir, ama dedikleri gibi ikincildir bu. Ve tecrübenin gösterdiği gibi, bedenin keyfiyeti, beden Başkasını simgelediği ölçüde, bu izlere bağlı değildir. 14 Olan bitenin en basit düşünülmesiyle bunlar toparlanabilir. O halde aşk neyi içerir? Aşk —psikanalizin inanılmaz bir cüretle, kendi tecrübesi bu mefhumun tam aksini gösterdiği için daha da inanılmaz bir cüretle öne sürdüğü gibi— aşk, bir kılmakla mı ilgilidir? Eros Bir’e yönelik bir gerilim midir? İnsanlar uzun zamandır Bir’den başka hiçbir şeyden bahsetmiyor. “Bir diye bir şey var” Geçen yılki söylemim bu beyana dayanıyordu, öncesindeki kafa karışıklığına katkı yapmak için değil kesinlikle, zira arzunun bizi yönelttiği ayırı şunu gösterir: Bir sadece imleyenin özüne dayanır. Başlangıçta Frege’yi araştırırken göstermeyi denediğim aralık, bu Bir ile, oluşla ilgili (ve oluşun ardında keyfiyetle ilgili) bir şey arasındaydı. Size küçük bir hikaye anlatabilirim, Picasso’ya aşık olan muhabbetkuşunun hikayesi. Nereden anlaşılıyordu? Gömleğinin yakasını ve ceketinin kenarlarını gagalamasından. Aslında muhabbetkuşu insanın özündeki şeye aşık olmuştu, yani onun giysisine. Muhabbetkuşu Descartes gibiydi, insanları giysiler içinde . . . yürümelerinden ibaret saymasıyla. Giysiler çıkarılmalarıyla çapkınlık vaat eder. Ama bu salt bir efsanedir, demin bahsettiğim yatağa doğru yakınsayan bir efsanedir. Giysileri olmayan bir bedenin keyfinin çıkarılması, Bir kılanın ne olduğu sorusunu, yani özdeşim sorusunu yekpare bırakır. Muhabbetkuşu giyinmiş Picasso ile özdeşim [öz-deşim] kurmuştu. Aşka ilişkin herşeyde aynen böyledir. Keşişe aşık olan giysisidir7 , zira onlar böylece bir olur. Başka deyişle, giysinin altında yatan beden dediğimiz şey, belki de benim a nesnesi dediğim kalıntıdan ibarettir. İmgeyi bir arada tutan şey bir kalıntıdır. Analiz şunu gösterir: Aşk özünde narsistiktir. Ve şunu açığa çıkarır: Güya nesnemsi olanın —ne büyük saçmalık— cevherini oluşturan, aslında arzudaki kalıntıdır, yani onun sebebidir, tatminin noksanlığı hatta imkansızlığı yoluyla arzuyu sürdüren şeydir. Aşk müşterek olsa da kudretsizdir, çünkü Bir olma arzusundan ibaret olduğunun farkında değildir, bu da bizi “o-ikisi” arasındaki ilişkiyi kurgulamanın imkansızlığına yöneltir. Hangi o-ikisi arasındaki ilişkiyi? — o-iki cinsiyet. 7 Lacan’ın değiştirdiği deyim: “Keşişi yapan giysisi değildir” 15 Entropi üzerine Jacques Lacan — 1969-1970 — Seminer 17: Psikanalizin İçyüzü, s. 48 Böylece imleyen bir özneyi bir başka imleyene temsil etmekle ifadelendiriliverir. Bu açıcı tekrarlamaya, keyfiyete [jouissance] yönelik bu tekrarlamaya anlam verirken başlangıç noktamız budur. Belli bir düzeyde bilgiye hükmeden, onu ifadelendiren, saf biçimsel gerekliliklerdir, yazının gereklilikleri, bu da günümüzde belli tipte bir mantığa yol açar. Şimdi, bir deneyimle, çağdaş mantık deneyimiyle (ki bu kendi içinde ve herşeyden önce yazının manipülasyonudur) desteklenebilecek bu bilgi tipi, analitik klinikte tekrarlamanın etkisini ölçme meselesinde iş başında olan bilginin aynısıdır. Başka deyişle, bize en damıtık gözüken bu bilgi, onu ampirisizmden damıtarak çıkarmamızın hiçbir yolu olmadığı gayet açık da olsa, daha en başta getirilmiş olduğu görülen o bilginin aynısıdır. Buradaki bu bilgi kendi kaynaklarını açığa çıkarır, tekrarlamada, öncelikle birsel özellik [einziger Zug, trait unaire, unary trait] biçiminde, keyfiyetin aracı olduğunun bulunmasıyla açığa çıkarır — tam olarak keyfiyetin hayatın olağan gerilimlerine haz terimi altında dayatılmış sınırların ötesine gitmesi ölçüsünde. Bu biçimleştirmeden açığa çıkıveren şey, Lacan’ı izleyeceksek, az önce dediğimiz gibi, ortada bir keyfiyet kaybı olmasıdır. Ve tekrarlamayla getirilen kayıp yerinde, kayıp nesnenin, a dediğim şeyin işlevinin belirdiğini görürüz. Bu bize neyi dayatır? Olsa olsa, iş yapan bilginin en temel düzeyde, birsel özelliğin dayatılması düzeyinde ürettiği bu en temel formülü, diyelim ki, bir entropiyi. Bu e, n, t diye yazılır. Bunu a, n, t, h diye de yazabilirsiniz, hoş bir sözcük oyunu olurdu.8 Bu bizi hayrete düşürmemeli. Farkında değil misiniz ki, temiz kalpli mühendisler neye inanırlarsa inansın, enerjetik, dünyayı örtüleyen imleyenler ağından başka hiçbir şey değildir? 8 Fransızcada “entropie” ve “anthropie” sözcüklerinin okunuşları aynıdır. 16 Herhangi bir yoldan şunu kanıtlayın da göreyim: 80 kilo ağırlığı sırtınızda 500 metre aşağıya indirip, indirdikten sonra gene 500 metre yukarıya çıkmanız sıfırdır, hiçbir iş yapılmamıştır. Deneyin, kendiniz bir kalkışın, aksinin kanıtlandığını göreceksiniz. Ama bunu imleyenlerle örtülerseniz, yani enerjetiğin yoluna girerseniz, hiçbir iş yapılmamış olduğu mutlak ve kesindir. İmleyen bir keyfiyet aygıtı olarak getirildiğinde entropiyle ilişkili birşey belirdiğini görmek bu yüzden bizi şaşırtmamalı, zira bu imleyenler aygıtı fiziki dünyanın üstünü örtmeye bir kez başladığında entropi de tam olarak tanımlanmış olur. Şaka yaptığımızı düşünmeyin. Ne zaman bir yerde bir fabrika inşa etseniz, doğaldır ki enerji çıkarırsınız, hatta onu biriktirebilirsiniz. İşte, bu çeşitli türbinlerin enerjiyi işleyerek şişeye bile koymanızı sağlaması için yerleştirilen aygıtlar bahsettiğim bu aynı mantığı izleyerek yapılmışlardır, yani imleyenin işlevini. Bugün bir makinenin bir aletle hiçbir alakası yoktur. Kovayla türbini birbirine bağlayan hiçbir soyağacı bulunmaz. Bir kağıt parçasına çizdiğiniz küçük bir şekle gayet meşru olarak makine diyebilmeniz bunun kanıtıdır. Neredeyse hiçbir şey gerektirmez. Çok etkin bir makine olması için iletken mürekkebiniz olması yeterlidir. Ve niye iletken olmasın ki, zira işaret kendi başına zaten haz [volupté] iletir? Analitik deneyimin bize öğrettiği herhangi birşey varsa o da düşlem dünyasına ilişkindir. Aslında, eğer bu şey analizden önce araştırılmamış gözüküyorsa bunun sebebi, insanların bu şeyden kendilerini ayrıştırmak için bildikleri tek yoldan, tuhaflığa, anormalliğe başvurarak temellendirdikleri terim ve adlarla, mazoşizm şöyle, sadizm böyle diye tespitler yapmalarıdır. Bu -izmleri verdiğimizde zooloji düzeyindeyiz. Ama ne olursa olsun, temelde, düşlemin tam kaynağında, bütünüyle radikal birşey bulunur, o da diyebilirim ki işaretin ihtişamı ile kurulan bağdaşımdır. Derideki işaretten bahsediyorum, ki bu düşlemde o, keyfiyet nesnesiyle bizzat özdeşleşen özneden başka hiçbir şey esinlemez. İma ettiğim erotik pratikte, duyma güçlüğü çeken varsa adını da verelim, kırbaçlamada, keyfin benimsediği muğlaklık aracılığıyla, bir tek bu keyif düzeyinde, işaret bırakma jesti ile keyfiyet nesnesi olan beden arasında eşdeğerlik sağlanabilir. Kimin keyfiyetidir? İşaretin ihtişamı dediğim şeyi taşıyan her kim ise o kişinin keyfiyeti midir bu? Başkasının keyfiyeti anlamına geldiği kesin midir? Bu kesinlikle Başkasının kişinin dünyasına girme yollarından birisidir ve emin olun ki çürütülemez birisidir. Ama işaret ile bizzat bedenin keyfiyeti arasındaki yakınlıkta tam olarak şu belirtilir: narsisizm ile nesne ilişkisini 17 ayırt eden bölünmenin kurulması yalnız ve yalnız keyfiyet yoluyla olur. Burada hiçbir muğlaklık yok. Haz İlkesinin Ötesinde düzeyinde Freud şiddetle belirtir: Ben aygıtının ayna imgesine sonunda gerçek desteğini, tutarlılığını veren şey, bu kayıp nesne ile içeriden ayakta tutulmasıdır; o bu nesneyi üstüne giymekle kalır, keyfiyeti öznenin oluş boyutuna getiren de budur. Demek ki, eğer keyfiyet yasaklanmışsa, ancak şansla, başlatıcı bir olumsallıkla, kazayla ortaya çıkacağı açıktır. Canlı normalde tıkır tıkır işlerken hazla birlikte mırıldar. Eğer keyfiyet olağandışıysa, birsel özellikle tekrarlamanın tasdiklemesine de bulaşmış ve o andan itibaren bir işaret olarak kurumlaşmışsa — eğer böyle olursa, keyfiyet duyusunda sadece çok az bir varyasyondan kaynaklanabilir. Bu varyasyonlar, sonuçta, asla aşırı olmayacaklardır, az önce bahsettiğim pratiklerde bile. Uğraştığımız şey bir çiğneniş değildir, regüle edici dirimsel aygıtları aşındırarak yasaklanmış bir sahaya hücum edilmesi değildir. Aslında, ancak bu entropi etkisi yoluyla, bu harcanma yoluyla, keyfiyet bir statü edinir ve kendini gösterir. İşte bu yüzden en başta onu “Mehrlust,” fazlalık/artakalan keyfiyet terimiyle belirtmiştim. Tam olarak kayıp boyutu içinde algılanması yoluyla — diyebilirim ki, başta negatif sayı olan birşey için telafi gerektiren bu şey — bu birşey gelip çarpmıştır, çanın çeperlerinde yankılanmış, keyfiyet yaratmıştır, tekrarlanacak bir keyfiyet. Kurtarılacak bir fazlalık/artakalan keyfiyet bulunması olgusuna ancak entropi boyutu beden verebilir. Ve bu boyutta iş, iş başındaki bilgi, gerekli oluverir, şu ölçüde: o bunu bilse de bilmese de, en baştaki kaynağı, birsel özelliktir, ve onunla birlikte, imleyen olarak ifadelendirilmesi mümkün olan herşeydir. Keyfiyet boyutunun kurumlaştığı temel budur, ve konuşan açısından çok muğlaktır, ki o isterse kendine kuramlar kurup duyarsız yaşamayı kendine din yapabilir, ve duyarsızlık hazcılıktır. O sahiden bunu bir dine çevirebilir, yine de bütün bildiğimiz şudur: bir grup olarak — Massenpsychologie Freud’un aynı dönemki yazılarından birinin başlığıdır — onu canlandıran şey, iş(ti)gal ettiren şey, bir bilgi düzeni olarak onu, Umwelt’i Innenwelt’e bağlayan o ahenkli bilgilerden farklı kılan şey, işte bu fazlalık/artakalan keyfiyetin işlevidir. Bu oyuğu, bu ayırıyı kuşkusuz en baştan bir dizi nesne gelip doldurur — bu nesneler, bir anlamda, önceden uyumlanmışlardır, durdurucu olarak kullanılmak üzere tasarlanmışlardır. Burası kuşkusuz, klasik bir analitik pratiğin, oral, anal, skopik, hatta vokal gibi çeşitli terimlere vurgu yaparak durduğu yerdir. Bunlar bir nesne olarak a’ya verebildiğimiz çeşitli adlardır — ama a’nın kendisi aslına bakılırsa şu olguyu izler: bilgi, kendi kaynağında, 18 imleyenlerin bir ifadelendirmesine indirgenir. Bu bilgi bir keyfiyet aracıdır. Ve tekrar ediyorum, iş başında olduğunda, ürettiği şey entropidir. Bu entropi, bu kayıp noktası, yegane noktadır, keyfiyetin doğasına erişebilir olduğumuz yegane regüler noktadır. İmleyenin konuşanın kaderi üzerindeki etkisinin çevirisi, neticesi, motivasyonu işte budur. Onun konuşması ile çok az alakası vardır. Yapıyla alakası vardır, yapının tertibiyle. Hüman denilen özne, kuşkusuz dilin humusundan ibaret olduğundan, tek yapması gereken kendini ondaki tertibata göre konuşmalandırmaktır.9 Az önce dört küçük harfimle basitçe size duyurabilmiştim: bu birsel özelliğin duyusunu, ve öbür yandan, Başkasının — onu keyfiyet aracı kılan Başkasının — keyfiyetinin içine yerleştirilmesinin doğasını, meşru imleyenlerle de eşit ölçüde belirtebilmek için, onun yanına başka bir özellik, S1 ’den sonra S2 koymamız gerekir. İşte iş burada başlar. Keyfiyet aracı olan bilgi ile üretilir, bir anlam taşıyan iş, müphem bir anlam taşıyan iş böyle üretilir. Bu müphem anlam hakikatin anlamıdır. 9 Buradaki sözcük oyunu çevrilemiyor: “Cela a à faire avec la structure, laquelle s’appareille. L’être humain, qu’on appelle ainsi sans doute parce qu’il n’est que l’humus du language, n’a qu’à s’apparoler à cet appareil-là.” ∼ ∼ ∼ Reklam ∼ ∼ ∼ 19 Termodinamik üzerine Jacques Lacan — 1969-1970 — Seminer 17: Psikanalizin İçyüzü, s. 80 Daha yakından bakacak olursak, kölenin bilgisini ondan çıkartan şey Hegel’in adım adım aşamalarını izlediği tarihin tamamıdır — olağandışı birşey, nereye götürdüğünü görmemişken, ve haklı bir nedenle. O daha Newton’un keşifleri alanındaydı, termodinamiğin doğuşunu görmemişti. Termodinamik adını taşıyan bu alanı ilk kez birleştirmiş o formülleri eğer devreye sokabilseydi, belki orada imleyenin hükmünü tanıyabilecekti, iki düzeyde tekrarlanan imleyenin hükmünü: S1 , gene S1 . S1 barajdır. İkinci S1 , aşağısında, onu alıp türbini döndüren havuzdur. Enerjinin muhafazasında üstadın iktidarını imleyen bu enstrümantasyon işaretinden başka hiçbir anlam yoktur. Düşüşle toplanan şey muhafaza edilmelidir. Yasaların birincisi budur. Ne yazık ki bu aralıkta gözden kaybolan birşey vardır, daha isabetle söylersek, başlangıç noktasına dönmeye, onu geri getirmeye elverişli olmayan birşey vardır — Bu da Carnot-Clausius ilkesi denilen şeydir, gerçi Mayer diye birinin de buna çok katkısı olmuştur.10 Özünde bu söylem, en başta ve en sondaki herşeye öncelik verirken arada kalan (bilgiden çıkan şeylerin düzenine ait olabilecek) herşeyi gözardı eden bu söylem, saf numerik hakikatleri, sayılabilir şeyleri yeni bir dünyanın ufkuna yerleştiren bu söylem, sadece kendi başına bu söylem, mutlak bilginin büyüyen rolünden tamamen farklı birşeyi imletmiyor mu? Bir andan itibaren herşeyin yalnızca sayılmakla kalacağı bir biçimleştirme ideali değil midir bu — bizzat enerjinin sayılan şeyden başka hiçbir şey olmadığı, formülleri belli yollarla manipüle ederseniz hep aynı toplama eklendiği anlaşılacak şeyden başka hiçbir şey olmadığı bir biçimleştirme ideali değil midir — bu döndürme, bu çeyrek dönüş? Böylece, üstadın olduğu yerde, biçimce tamamen indirgenebilen, tamamen yeni olan bilginin ifadelendirilmesi kurulmuş olmuyor mu; ve kölenin olduğu yerde, bu bilgi düzenine hiçbir yoldan sokulamayacak birşey değil de, onun ürünü olan birşey belirmiş olmuyor mu? 10 ç.n. Termodinamiğin ikinci yasasından bahsediliyor. 20 Marx bu süreci yağmacılık diyerek kınar. Fakat şunu fark etmez: Nasıl ki işçinin kendi sırrı artık bir değerden ibaret kalmaya indirgenmekse, buradaki sır da bilginin kendisinde yatar. Yüksek bir düzeye geçildikten itibaren, fazlalık/artakalan keyif artık fazlalık/artakalan keyif olmaktan çıkar, birikmekte olan her neyse — özünden dönüşmüş bu doğadan çıkıp birikmekte olan her neyse — o bütünselliğe işlenecek veya ondan çıkarılacak bir değerden ibaret kalır, böyle işlenir. İşçi bir değer biriminden [unités de valeur ] ibarettir — bu terimin yankı uyandıracağı kimileri için bir emare.11 Marx’ın fazlalık/artakalan değerde kınadığı şey keyfiyetin yağmalanmasıdır. Yine de bu fazlalık/artakalan değer, ona eşdeğer fazlalık/artakalan keyfiyetin bir abidesi olur. “Tüketici sosyete toplum” anlamını şu olgudan türetir: onu tırnak içinde “öğe” yapan, insan diye tarif edilenler, endüstrimiz her ne fazlalık/artakalan keyfiyet üretiyorsa onun homojen eşdeğerleri yapılırlar — sözün özü, suni fazlalık/artakalan keyfiyet olurlar. Dahası bu rağbet görebilir. Fazlalık/artakalan keyfiyetin sureti yapılabilir — bayağı da kalabalık toplar. 11 ç.n. Fransa’da derece almak için alınan ders veya konular unités de valeur cinsinden hesaplanır. ∼ ∼ ∼ Plüton ∼ ∼ ∼ 21 Soyut cebiri icat eden kadın: Emmy Noether Katie Mack12 — 19 Ekim 2015 — cosmosmagazine.com Matematikçi Emmy Noether fizikte yeni bir yaklaşımın temelini atan bir dahiydi. Doğal seçilim biyolojide neyse, Noether Savı da kuramsal fizikte odur. Kuramsal fizik hakkında bildiğimiz herşeyi kapsayan bir denklem yazsaydınız, Feynman’ın, Schrödinger’in, Maxwell’in, Dirac’ın katkısı olan terimleri o denklemde tek tek işaretleyebilirdiniz, ama denklemin üstüne “Noether” yazacak olsaydınız bütün o şeyi kaplaması gerekecekti. Emmy Noether Bavaria’da 1882’de doğdu. Hem görgü okuluna gitmesine hem de İngilizce ve Fransızca öğretme sertifikası olmasına rağmen, babası ve erkek kardeşinin Erlangen Üniversitesi’ndeki matematik çalışmaları onun daha çok ilgisini çekti. Kadınların kaydolmasına izin yoktu, o da giriş sınavında ve denetimli derslerde büyük başarı gösterdi, ta ki Erlangen sonunda kadınları kabul edene ve o da PhD’sini alabilene kadar. Noether araştırma işiyle uğraştı ve soyut cebir sahasını neredeyse icat etti. Bu disiplinin esası, matematiğin yapısının incelenmesi ve onun en soyut biçimine indirgenmesidir. Noether’in amacı matematiksel fikirlerin birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini ortaya çıkarmak ve genel matematiksel yapılar inşa etmekti. Asla devrimci olduğunu öne sürmedi, ama onun çalışması matematikte yeni bir yaklaşıma temel oluşturdu. Noether Erlangen’de çığır açacak makaleler yayınlarken hiçbir ünvanı veya maaşı yoktu; yalnız ara sıra babası hastalandığı zamanlarda onun yerine matematik derslerine girebiliyordu. Böyle yedi yıl geçtikten sonra iki matematikçi, David Hilbert ve Felix Klein, onu Göttingen Üniversitesi’nde onlarla birlikte çalışmaya davet ettiler. Einstein’ın genel izafiyet kuramındaki kafa karıştırıcı enerji muhafazası problemini çözmesini istediler. Noether bu problemi çözerken, kuramsal fi12 Melbourne Üniversitesi’nde astrofizikçidir. 22 zikteki en önemli insightlardan [içgörü?] birisini üretti, o da Noether savı olarak bilinir oldu. Einstein bu savı “yaran [penetrating] bir matematiksel düşünüş” diye tarif etti. Fakat çok basitçe beyan edilebilir: Doğada bir simetrinin bulunduğu her zaman, asli bir nicelik muhafaza edilir. Simetri, kurulumda değişiklik yaptığınızda, fiziksel sürecin — ya da onun matematiksel tarifinin — aynı kalmasını belirtir. Örneğin ebediyen ileri geri salınan kusursuz bir sarkaç, zamana göre simetriktir. Noether savı bize zamanda-öteleme simetrisi olan herşeyde enerjinin muhafaza edildiğini söyler. Böylece sarkaç hiç enerji kaybetmez. Bunun gibi, eğer bir sistemde dönel simetri varsa, her yönde aynıca işler ve açısal momentumu muhafaza eder. Demek ki bir nesne kendi etrafında dönüyor olduğundan itibaren, dönmeye devam edecektir. Gezegenlerin yörüngelerinde gördüğümüz istikrar bu simetrilerin beraberce işlemesinin bir neticesidir: bedenlerde hem enerji hem de açısal momentumun muhafaza edilmesidir. Noether savı sayesinde deney sonuçları ile onları yöneten fiziğin asli matematiksel tarifi arasında derin bağlantılar kurarız. Fizik üstüne böyle düşünceler, fizikçilerin Higgs bozonunu kuramlaştırmasına (Geniş Hadron Çarpıştırıcısı’nda bizzat belirmesinden uzun zaman önce) yol açabilmiş kuramsal sıçramanın temelini oluşturdu. Simetri fizikte o kadar aslidir ki, partikül fiziğinde standart model sıklıkla kendi simetri grupları ile belirtilir: U (1) × SU (2) × SU (3). Kuramsal fizikte devrim yapmak iyi hoştu, ama Noether halen ödeme almadan çalışıyordu, sıklıkla Hilbert’in ünvanı altında dersler yapıyordu ve resmiyette onun “asistanıydı.” 1922’de, savını yayınlamasından dört yıl sonra ona küçük bir maaşla “tenürsüz doçent doktor” ünvanı verildi. Avrupa’nın her yerinde dersler verdi. Sonra Naziler geldi. Noether Yahudiydi ve Naziler iktidara geldiğinde işsiz kalmıştı. Noether Amerika’ya uçtu ve Bryn Mawr Koleji’nde ziyaretçi profesör oldu, ayrıca Princeton’da haftalık dersler verdi. Bryn Mawr’da ilk defa kadın matematikçi meslektaşlara sahip oldu. Trajiktir, ancak iki yıl bunun keyfini yaşayabildi. Noether 1935’te cerrahi komplikasyonlar sonucu öldüğünde 53 yaşındaydı. Zamanın birçok büyük fizikçi ve matematikçisi, Einstein dahil, ona hürmet sundular. Noether’in zamanında bilimsel kuruluş kadınları dışarıda tutmak için çok uğraşıyordu. Noether çapında bir deha, Einstein’ın arka çıkmasıyla, zar zor içerilebilmişti. Bugün bile matematik ve fizikte kadın ve erkeklere akademi23 nin yaklaşımında asimetri gözlemleyebiliyoruz. Ve Emmy Noether’in bize öğrettiği gibi, eğer bir yerde simetri bozulmuşsa, birşey kaybediliyor demektir. Matematikçi Emmy Noether fizikte yeni bir yaklaşımın temellerinin atılmasına yardımcı oldu. Manevi Kredi: Science Photo Library/Getty Images 24 Yas, yasaya dönüşür Amber Griffiths — 16 Haziran 2014 — theguardian.com Paris’teyim ve Cuma akşamı Beaumarchais üzerindeki katliamın gerçekleştiği yerin yakınlarından geçtim. Hedeflerden bir diğerinden on dakika uzaklıkta bir yerde akşam yemeği yedim. Tanıdığım herkes güvende, ancak tanımadığım birçokları ölü ya da travmatize olmuş, yahut yasta. Sarsıcı ve korkunç. Bugün öğleyin sokaklar dolu olsa da akşam boşaldı. Sabahsa tamamen sakindi. Devlet televizyonunda olayların hemen ardından gerçekleşen tartışmalardan, geçici de olsa, “olağanüstü hal”in artırılmış bir güvenlik durumuna işaret ettiği anlaşılıyor. Televizyonda tartışılan sorunlar arasında polisin askerleşmesi (sürecin nasıl “tamamlanacağı”), özgürlük alanı ve sınırları belirsiz bir mevcudiyeti olan “İslam”la nasıl mücadele edileceği vardı. Hollande, bunun bir savaş olduğunu ilan ederken erkekçe görünmeye çalışıyordu, ama performansındaki taklitsi yana dikkat edince söylemini ciddiye almak pek de kolay olmuyor(du). Hal böyleyken, şu şaklabanlığa bakın ki, bir de ordunun başı gibi davranıyor. Devlet/ordu ayrımı olağanüstü hal ışığında ortadan kalkmakta. İnsanlar polisin, militarize olmuş (askerleşmiş) polisin kendilerini koruduğunu görmek istiyorlar. Tehlikeli bir istek, eğer kavranabilirse. Geçtiğimiz gece herkesin ücretsiz taksilerle evlerine bırakılması, olaydan etkilenen herkese hastanelerin açılması gibi lütufkâr yanlar da insanları olağanüstü hal yönetiminde 25 egemene verilen özel yetkilere yaklaştırıyor. Sokağa çıkma yasağı yok, ancak kamu hizmetleri azaltıldı ve hiçbir gösteriye izin verilmiyor. Cenazelerin defnedilmesi için “bir araya gelmeler”(toplanmalar) bile teknik olarak yasa dışı. Place de la Republique’te katıldığım bir cenaze töreninde polis insanlara dağılmaları gerektiği anonsu yapmak istese de çok azı bu anonsa uydu. Bu benim için kısa bir iyimserlik anıydı. Çeşitli müslüman topluluklar ve politik görüşler arasında ayrım yapmaya çalışan yorumcular “ayrıntılara” takılmakla suçlanıyorlar. Görünen o ki, bozguna uğratılması için düşman kapsamlı ve tekil olmak zorunda ve kamusal söylemdeki müslüman, cihatçı ve IŞİD arasındaki farkı ayırt etmek ise zorlaşmakta. Uzmanlar, IŞİD’in saldırıları üstlenmesinden önce düşmanın kim olduğundan emindiler. Güvenlik kontrollerini sıkılaştırdığında Hollande’nin üç günlük yas ilan etmesi bana ilginç geldi- Gillian Rose’un kitabının adını okumanın bir başka yolu, “yas, yasaya dönüşür.” Kederlenmekte miyiz, yoksa giderek artan bir biçimde militarize olan devlet gücüne ve askıya alınmış demokrasiye boyun eğmekte miyiz? Bu ikincisi, ilki gibi yutturulduğunda nasıl daha kolay işliyor? Kamusal yas üç gün, ancak olağanüstü hal ulusal meclisin onamak zorunda olmasından on iki gün öncesine kadar sürebilir. Bundan başka, devlet şimdi özgürlüğü savunmak için özgürlükleri sınırlamak zorunda olduğunu izah ediyor. Bu paradoks televizyondaki uzmanları hiç de rahatsız eder gibi görünmüyor. Evet, saldırılar açıkça Fransa’daki gündelik özgürlüğün ikonik görünümlerini hedef alıyordu: Kafe, rock konseri alanı, futbol stadyumu. Rock konseri salonunda, 89 kişinin vahşice öldürülmesinden sorumlu saldırganlardan biri, görünen o ki, Suriye’deki (Esad rejimine karşı) müdahalesinde başarısızlığa uğradığı için Fransa’yı ve Irak’taki (Baas rejimine karşı) müdahalesi için batıyı suçlayan öfkeli bir nutuk çekiyordu. Yani, böyle adlandırabilirsek, tek başına batı müdahalesine karşı bir durum değil. İsimlerin de bir politikası var: IŞİD, ILİD, DEAŞ. Devleti tanımak anlamına geleceği için Fransa “etat islamique (İslam devleti)” demeyecektir. “Deaş”ı da bir terim olarak tutmak isteyeceklerdir, böylece “Deaş” Fransızca’ya girmeyen Arapça bir sözcük olacaktır. Bunlar olduğu sırada, örgüt katliamların Hilafet toprakları üzerinde Müslümanları katleden tüm hava bombardımanlarının intikamı olduğunu öne sürerek sorumluluğu üstlenmişti. Rock konserinin bir hedef -aslında, cinayetler için bir sahne- olarak seçilmesi şöyle açıklanmıştı: “putperestlik” ve “bir sapıklık festivali”ne ev sahipliği yapıyordu. “Sapıklık” terimine nasıl rastladıklarını merak ediyorum. Kendi 26 alanları dışında bir şeyler okuyorlarmış gibi geliyor. Başkanlık adayları söze girdiler: Sarkozy toplama kamplarını öneriyor, cihatçılarla bağları olduğundan şüphelenilenlerin tutuklanması gerektiğini açıklıyor. Yeni gelen göçmenleri çok kısa bir süre öncesinde “bakteri” olarak adlandıran Le Pen “sınır dışı etme”yi öne sürüyor. Suriye kökenli katillerden birisinin Fransa’ya belli ki Yunanistan kanalıyla giriş yapmış olması, Fransa’nın göçmenlere karşı milliyetçi savaşını pekiştirmek için bir neden haline gelebilir. Benim iddiam, önümüzdeki gün ve haftalarda özgürlük söylemini izlemenin önemli olacağı ve bu söylemin, güvenlik devleti ve demokrasinin bizi bekleyen daralan çeşitleri için belirtilere sahip olacağıdır. Özgürlüğün bir çeşidi düşman tarafından saldırıya uğramakta, diğer bir çeşidi ise devlet tarafından kısıtlanmaktadır. Devlet, saldırıya uğrayanın Fransa’nın tam kalbi olan özgürlük çeşidi olduğunu savunmakta, ama hala yasının ortasında toplantı özgürlüğünü (“gösteri yapma hakkı”) askıya almakta ve polisin daha da kapsamlı bir militarizasyonuna zemin hazırlamaktadır. Görünüyor ki, politik soru şudur; bir sonraki seçimlerde ne çeşit bir sağ-kanat baskın çıkacak? Ve Le Pen bir kez “merkez” haline gelirse izin verilebilir bir sağ-kanat ne olur? Korkunç, üzücü ve önceden sezilebilir zamanlar, fakat neyse ki bunun tam ortasında hala düşünebiliyor, konuşabiliyor ve eyleyebiliyoruz. Yas, tümüyle ulusal çerçeveyle sınırlandırılmış görünüyor. Önceki gün Beyrut’taki yaklaşık 50 ölüden, sadece geçtiğimiz haftalarda katledilen Filistin’deki 111 ya da Ankara’daki çok sayıdaki kişiden hemen hemen hiç söz edilmedi. Tanıdığım birçok insan kendini bir “çıkmazda”, durumu etraflıca düşünemez olarak tanımlıyor. Bunun hakkında düşünebilmenin bir yolu, yası tutulabilirlik ölçütünün nasıl işlediğini, diğer hedeflerin yapamadığı bir şekilde neden bir hedef olarak kafenin yüreğimi cız ettirdiğini değerlendirmek için çapraz kesen bir keder kavramını önermek olabilir. Görünen o ki, korku ve öfke polis devletinin sert bir kuşatmasına dönüşebilir. Sanırım kendilerini bir çıkmazda bulanları bu nedenle yeğliyorum. Bu, iyice düşünmenin zaman alacağı anlamına geliyor. İnsan dehşete kapıldığında düşünmesi zordur. Bu konu üzerinde etraflıca düşünmek, zaman ve bunu sizinle birlikte yapmaya niyetli kişiler gerektirir – izin verilmemiş bir “bir araya gelme”de gerçekleşme şansı olan bir şey. Türkçesi: Gözde Kıral (viraverita.org) 27 Düşlemi savunarak: Slavoj Žižek’e bir yanıt daha Sam Kriss — 17 Kasım 2015 — samkriss.wordpress.com Slavoj Žižek göçmen krizi tartışmasına yaptığım önceki eleştirimi dün (16 Kasım) yanıtladı. Yazısında birkaç garip an var – “Daily Currant tarafından uydurulmuş zekice bir şaka”ya13 atıf yapıldığını ilk defa okuyorum – fakat makalede bilindik liberal tahammül tartışması öne çıkıyor. Çokkültürcülüğün meziyetlerine dair solcu dogmalara cesurca meydan okuyarak kendine isim yapan Žižek’in eleştirisi öyle afacan ve perişan ki, birçok kişinin dikkat çektiği gibi, neredeyse aleni sağ-kanat doğalcılıktan (nativism) ayırt edilemez halde. Ben burada bunu tekrarlamayacağım – aslında Žižek’le hemfikirim: liberal çokkültürcülük mantığında çok haksızca bir şey var, ama Žižek buna ciddi bir eleştiri getirmek yerine en kötü yanlarını yeniden üretiyor. Bayıldığı bir tabiri ödünç alırsam, Žižek’in eleştirisi nesne aldığı şeyin öbür yüzünden ibarettir. Çokkültürcülük derinden antihümanist bir söylemdir: temel birimi ayrık ve bireysel özne değil, ayrık ve bireysel kültürdür. Antihümanizmin savunulabilecek yanları olsa bile – Marksistlerin ve Freudcuların bildiği gibi, bireysel özne Demokritçi bir kökensel atom değil, inşa edilmiş bir şeydir – temel birim olarak sınıf yerine kültürü (yahut ırk, cinsellik veya diğer boyunduruk eksenlerinden herhangi birisini bile) alan her söylem karanlık 13 https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/11/19/slavoj-zizek-solparis-saldirilarinin-ardindan-radikal-batili-kokenlerine-sarilmali/ 28 faşizan araziye sapar. Sınıf analizi, sınıfı büsbütün ortadan kaldırma gayesiyle yürütülür, insanı/hümanı geri getirmeyi amaçlayan bir antihümanizmadır; çokkültürcülük kültürü ezeli bir mutlak diye reifiye ederek hipostazlaştırır. Çokkültürcülük Müslüman olagelmiş birisini görmez, bedenlenmiş İslamı görür ve bütün (farzedilen) farklılıklara saygı göstermeye çağırabilse de, muhatap aldığı esas kişiye gösterdiği yaklaşım salt kültürel farklılığın imleyeniyle olur. Bu senkronik kültürel bloklar dahilindeki her içsel farklılık silinir; kültür veya yaşam tarzlarının, gerçek davranışların çokluğundan çıkıp biçimlenmiş soyutlamalar olduğu, mistik bir fikircilik lehine inkar edilir. Bu tür bir yaklaşıma yakışan terim ırkçılıktır. Bizzat Žižek’in sık sık savunduğu gibi ırkçıdaki birincil patoloji, Yahudiyi veya Müslümanı veya Romanı bir kişi olarak görmeyi reddederek onları Yahudi-liğin, Müslüman-lığın, Romanlığın salt bir bedenlenişi saymasıdır. Peki, “Müslümanlar, özgürlüklerimizin bir parçası olarak gördüğümüz din düşmanı görüntülere ve arsız mizaha katlanmayı imkânsız buluyor ” beyanından ne çıkaracağız? Ya “[göçmenlerin] Avrupa değerleri, yaşam tarzı ve gelenekleri, çokkültürlülük veya hoşgörü hakkında hiçbir fikirleri yok” diye yazan Yevgeny Grishkovetz’i onaylayarak alıntılamasından ne çıkaracağız? Ya göçmenlerin “yaşam tarzlarının Batılı refah devletinin ideolojik temelleri ile uyumsuz” olduğunu söylemesinden ne çıkaracağız? Öznelliğin asli unsurları olarak ulusal veya kültürel yaşam tarzlarına başvurulması genelde faşistlerin yaptığı bir şey değil midir? Malzemenin çoğu öz itibariyle London Review of Books’taki önceki denemesinin yinelenmesiydi ve bence kendi kıymeti üstünde ayakta durabilir (veya yere düşebilir). Ama benim konumuma dönük eleştirisi ideolojik kuşku uyandırmakla kalmıyor; cehalete kaçıyor. Žižek LRB’deki ilk savına verdiğim yanıtı tartışırken parantez içine yazdığım tek bir beyanın üstüne çökmüş: göçmenlerin Norveç’teki iyi hayata dair rüyası imkansız bile olsa aşkın [transcendent] bir arzu nesnesi işlevi görür, ki bir Lacancı için bu nesnenin gerçekdışılığında ısrar edip gerçekçi olmaya çağırmak ne garip bir davranıştır. Žižek bunun “komedi ve teorik saçmalıktan ibaret” olduğunu yazıyor. Eleştirisi iki yoldan okunabilir. Ya beni kuramdan saçmalık çıkarmakla, Lacancı kavramları yanlış uygulayıp tahrif etmekle suçluyor — ya da akademik müphemciliğe düşmekle, göçmenler Avrupalı yaşam tarzımızı yok etmek üzere hücum ederlerken müphem psikanalitik kuramlar üstüne tatava yapmakla suçluyor. Tuhaftır ki bu ikinci okuma daha isabetli gibi duruyor. Göçmenlerin Avrupa’daki daha iyi yaşama dair idealleri Žižek’in yazdığına göre objet petit a değildir – “bir fantazidir düşlemdir.” Devam ediyor: 29 “Norveç’e ulaşmak isteyen mülteciler örnek bir ideolojik fantazi düşlem vakası teşkil ediyor – içsel antagonizmaları örten bir fantazi oluşturma düşlem oluşumu. Mültecilerin birçoğu kek almak ve yemek istiyorlar: Temelde Batılı refah devletinin en iyisini beklerken beri yandan da kendi belirli yaşam tarzlarını korumayı umuyorlar. Yaşam tarzlarının kimi kilit özellikleri Batılı refah devletinin ideolojik temelleri ile uyumsuz olsa bile.” “Düşlem” kelimesi burada ne anlamda konuşlandırılmıştır? Genel kuramdışı kullanımında bu kelime hayal edilen ama hayata geçirilemeyecek bir senaryoya atıf yapar: aldanan birisi bir düşlem dünyasında yaşıyordur, kendine gelmeli ve gerçekliğe geri dönmelidir. Bu anlamdaki düşlemden [fantasy ] “içsel antagonizmaları örten” bir şey diye bahsetmek kuşkusuz anlamlıdır. Psikanalizde ise bu terminolojik bir çelişki olurdu: düşlem gerçekliği yapılandıran şeydir, bir belirti [symptom] dahi olsa, belirti her zaman yorumlanacak bir bulgudur, bir şeyleri örten bir bulut değil. İçkinliğin hatırına diyelim ki Žižek haklı olsun ve Norveç’teki iyi yaşam objet petit a değil de bir düşlem olsun. (Bu terimlerin karşıtlık içinde durduğu hiç sanılmasın– düşlem mathemi, S a, menedilmiş öznenin bu nesneyle ilişkisini temsil etmekle kalır.) Freud’da düşlem cinsel hayata ve hayatın kendisine entegraldir. “Hayat, bulduğumuz haliyle, bizi çok zorlar [...] onu taşıyacaksak oyalayıcı tedbirlerden vazgeçemeyiz.” Freud’a göre düşlemler “gerçeklikle tezat yanılsamalar” olsalar da “psişik anlamda etkili” olmayı sürdürürler. Onları doğrudan sanat ve bilimsel faaliyet ile kıyaslar, bu ikisi “yön değiştirme” olsalar da hakikate erişim sağlarlar. Lacan’la birlikte özne ve onun mental hayatının teşkil edilmesinde düşlemin rolü vurgulanır: bizzat Žižek’in başka bir yerde yazdığı gibi, “rüya ile gerçeklik arasındaki karşıtlıkta düşlem gerçeklik tarafında durur.” Lacan’ın en ünlü deyimi il n’y a pas de rapport sexueldir; düşlem aşkın [love] inat etmeyi yine de becerdiği araçtır. Başkası her zaman noksandır, nazarı her zaman bir boşluktur, figürü her zaman belli bir ikircikliğin nesnesidir, asla size istediğiniz şeyi veremez. Düşlem başkasındaki bu özsel noksanlığı telafi eder; gereği yapılamamasına rağmen başkasına olan arzunun hayata geçmesini sağlayan şeydir. Écrits‘den: “Düşlem öznenin gözden kaybolan arzusu düzeyinde kendini sürdürdüğü araçtır.” Žižek’in Avrupa’daki göçmenlerden bahsederken sözünü ettiği düşlem bu değildir; aslında o Lacancılığının benimsediği politikayı bükmesine asla izin vermez, çünkü ikisi uzlaştırılabilir değildir. Lacancı terminolojiye göre Žižek’in “bizim” uygar Avrupalı yaşam tarzımızla göçmenlerin indirgenemez yabancılığı arasında asli bir ihtilaf olarak teşhis ettiği [identify ] şey Simgesel düzendeki bir asimetri olarak adlandırılmalı. (Burada sırf Lacancılığı terk etmekle de kalmıyor — ya özdeşlikle özdeş-olmamanın Hegelci özdeşliğine 30 [identity ] ne oldu?) Bu asimetri varsa eğer, o halde düşlem tam olarak onun çözümlendirilebildiği araçtır. Birbirimize uyduracak imleyenlerden yoksunsak eğer, o halde düşlem menedici hakikatdışılığı ile iletişimin bir suretine uzam açar. Göçmenler Avrupa’da barış ve mutluluk içinde yaşayacaklarsa eğer, o halde talep edilecek şey onların daha iyi bir hayata dair düşlemlerinden feragat etmeleri değil, bu düşlemlere ne pahasına olursa olsun sıkı sıkıya tutunmalarıdır. Son bir şey. Onlarca yıl Marksistler psikanalitik kuramı kullandı; bizzat Freud ve Lacan’ın Marksist olmadıkları bazen kolayca unutulabiliyor. Bir Weltanschauung Meselesi‘nde Freud, Schopenhauercı bir kötümser olarak, Marksist tarih kuramını “Marx’ın mezun olduğu müphem Hegelci felsefe okulunun bir çökeltisi” diye uzaklaştırır ve Sovyetler Birliği’nde “Marksist kuramın her türlü eleştirel incelemesi yasaklanmıştır, isabetinden kuşkulananlara verilen cezalar bir zamanlar Katolik kilisesinin sapkınlığa verdiği cezaların aynısıdır” der. Ama bir Komünist değilse de o bir mülteciydi. 1938’de Naziler Avusturya’yı işgal ettiğinde, Freud Londra’ya kaçtı, Avrupa’nın bütün Yahudileriyle birlikte onu da öldürecek olanlardan kaçtı. (Kızkardeşlerinden dördü toplama kamplarında öldü.) Eylül 1939’da savaşın ilan edilmesinden yirmi gün sonraki ölümüne dek orada kaldı. Zamanın İngiliz medyası bilindik duyarlarla doluydu: Avrupalı Yahudilerin dalga halinde İngiltereye gelmesinden korkulması, çizgi filmlerde sıçanlarla temsil edilmeleri, devrimci Komünizm gibi pis yabancı hastalıklar getirmeleri, bizim yaşam tarzımıza saygı göstermemeleri. Sigmund Freud Viyanalı “yaşam tarzını” İngiliz İmparatorluğunun yaşam tarzı lehine terk mi etmişti? İngiliz hükümetlerin bir dizi belirli “İngiliz değerleri” tanımlamaya dönük ardısıra denemelerinin akıbeti genelde dümdüz hiçlikler üretmek oldu, fakat ulusal karakterde kesinlikle merkezi tek bir özellik teşhis etmek [identify ] gerekse, şu olurdu: ne olursa olsun kesinlikle hiçbir koşul altında cinsellik üstüne konuşulmaz. Freud psikanalitik pratiğine ölene dek devam etti; onun bu kültürel buyruğa saygı göstermeyi başaramadığını varsaymak durumundayız. Göstermesi de gerekmiyordu. Benim kendi atalarım İngiltere’de Yahudi göçmenlerdi; Rusya’daki Yahudi yerleşiminde kalmış olsalardı, çocukları pekâlâ Auschwitz’de yakılmış olabilirdi ve benim bu kelimeleri yazacak bir ömrüm asla olmayabilirdi. Ama yine de şimdiki halimizden memnun değilim: bir Marksist ve bir komünist olarak, farklı ve daha iyi bir dünyaya bağlılık duyuyorum, henüz varolmayan bir dünyaya. Buna isterseniz Norveç deyin. Kurtuluşu terk etmişe benzeyen Žižek buna gülüp geçebilir. Ve kelimenin konvansiyonel anlamıyla bu bir düşlem olabilir. Ama yine de kesinlikle sürdürülmek zorundadır. 31 Olsa Olsa Yaya Courtney Barnett — 2015 — Sometimes I Sit and Think... Seni seviyorum nefret ediyorum çitin üstündeyim herşey buna bağlı iyiyim kötüyüm iyileşiyorum trendleri belirliyorum gerçekten senden hoşlandım horgördüm hayranım ne yapacaz herşey hepsi dökülürken itiraf etmeliyim berbat ettim küçük bir başarı olmalıydı ama konudan saptım en azından elimden geleni yaptım galiba bu o öbürü neden dert edeyim ki ölüm döşeğimde yanımda olmayacak ama ben yine senin kafanda olacağım Beni kaideye koy da umudunu boşa çıkarayım İstisnai olduğumu söylersen seni sömüreceğim söz Bütün paranı ver de biraz origami yapayım canım Bence sen bir şakasın ama ben seni pek komik bulmadım İçimde monolog doygun ve analog çizilmiş ve sürükleniyor ben bu fikre bağlandım bunlar hep değişken bir düş tatlı acı felsefe hiçbir fikrim yok ben buraya nasıl geldim içerliyorum varoluşsal zamansal kriz geçiriyorum saadetli yaz saati uygulaması tamir edemez bu az çalışan çok cinsel berbatlığı ilgisizliğimi dışavurmalıyım sıçanlar peşimde kafamın içinde ne derdi Freud olsaydı 32 Beni kaideye koy da umudunu boşa çıkarayım İstisnai olduğumu söylersen seni sömüreceğim söz Bütün paranı ver de biraz origami yapayım canım Bence sen bir şakasın ama ben seni pek komik bulmadım Kafamı temizlemek istiyorum terebentin siyanürle hoşlanmıyorum içeride geçen münakaşadan bakışını yakalamaya uğraştığımda nefret ediyorum mutfakta ağladığını görmekten bilmem beni neden böyle yapıyor oysa benim bile değilsin düşününce hatalı uyumlu iffet tasladığımı söyleyemem kirli çamaşır sanırım hepimiz fazla hızla büyüyoruz sahteyim ben düzmeceyim uyanığım yalnızım ben sadeyim Akrep burcuyum Beni kaideye koy da umudunu boşa çıkarayım İstisnai olduğumu söylersen seni sömüreceğim söz Bütün paranı ver de biraz origami yapayım canım Bence sen bir şakasın ama ben seni pek komik bulmadım (Pedestrian At Best) 33 Kod Maymunu Jonathan Coulton — 2006 — Thing a Week Three Kod Maymunu kalk kahve al Kod Maymunu işe git Kod Maymunu orda sıkıcı toplantı Ve sıkıcı yönetici Rob Rob söyle Kod Maymunu çok gayretli Ama onda çıktı berbat Kod ne “işlevli” ne “özenli” Kod Maymunu ne düşün? Kod Maymunu düşün belki yönetici allahın cezası login sayfası kendi yazmak ister Kod Maymunu yüksek sesle söyleme Kod Maymunu deli değil, sadece gururlu Kod Maymunu Fritos beğen Kod Maymunu Tab ve Mountain Dew beğen Kod Maymunu çok basit adam Onda büyük sıcak tüylü gizli kalp: Kod Maymunu beğen senin gibi Kod Maymunu beğen senin gibi 34 Kod Maymunu giriş masa civarda takıl Sana söyle süeterin güzel Kod Maymunu sana soda alma teklif et Sana kupa getir, sana buz getir Sen söyle yok teşekkürler soda için çünkü Soda seni şişman yapar Zaten sen telefonla meşgul Sohbet için zaman yok Kod Maymunu uzun yürü dön kendi kübik otur çalışır gibi yap Kod Maymunu pek doğru düşünmez Kod Maymunu pek iyi hissetmez Kod Maymunu Fritos beğen Kod Maymunu Tab ve Mountain Dew beğen Kod Maymunu çok basit adam Onda büyük sıcak tüylü gizli kalp: Kod Maymunu beğen senin gibi Kod Maymunu çok beğen senin gibi Kod Maymunu onda her türlü sebep Bu yerden gitmek için Kod Maymunu sadece çalışmaya devam et Senin tatlı güzel yüzünü gör Daha ziyade uyan, kahveli kek ye Banyo yap, biraz uyu Bu iş “yaratıcı yoldan tatmin eder” Amma çok zırvalık 35 Kod Maymunu düşün bir gün herşeye sahip hatta senin gibi güzel kız Kod Maymunu sadece bekle şimdilik Kod Maymunu söyle bir gün, bir şekil Kod Maymunu Fritos beğen Kod Maymunu Tab ve Mountain Dew beğen Kod Maymunu çok basit adam Onda büyük sıcak tüylü gizli kalp: Kod Maymunu beğen senin gibi Kod Maymunu beğen senin gibi (Code Monkey) 36 Hiç Depeche Mode — 1987 — Music for the Masses Duran hedef Durur bekler Beklentisi Hiç Hiç Hayat Sürprizlerle dolu Tanıttığı Hiç Hiç Ne yapmaya çalışıyorum Ne demeye çalışıyorum Sana anlatmaya çalıştığım şeyleri Bilmiyor değildin Bu sabah uyandığın zaman 37 Duran hedef Durur dua eder Tanrının dediği Hiç Hiç Her zaman İhtimalleri bilerek Beklemeyi öğreneceğin Hiç Hiç (Nothing) 38 10 Ekim Ankara açıklaması SYRIZA — 10 Ekim 2015 — syriza.gr SYRIZA; sendika, sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla Ankara’da düzenlenen Barış Mitingi’nde yaşanan çifte bombalı saldırının yıkıcılığını vurgular. Halkların Demokratik Partisi (HDP) üyelerinin ön buluşma noktasında gerçekleşen saldırıda en az 30 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu saldırı tesadüf eseri değildir. Derin devlet, asker ve polis eksenli olan, solun Kürt yanlısı, barış yanlısı olan kesimine yönelik daha önce onlarca saldırı olmuştur. ERDOĞAN REJİMİ,TÜRKİYE VE BÖLGEDEKİ DEMOKRASİ, BARIŞ KARŞITI SALDIRILARIN SORUMLUSUDUR VE HESAP VERMESİ GEREKENDİR. SYRIZA, bugünkü saldırıyı dolaysız bir şekilde kınar ve haksız bir şekilde yaşamını yitiren mücadelecilerin ailelerine başsağlığı diler. Korku rejimine verilecek tek cevap; bölgemizde demokrasi ve barış yolundaki mücadelenin güçlendirilmesidir. Bu akşam saat 18.00’de Syntagma’da düzenlenecek protesto gösterisine davet ediyoruz. Türkçesi: @SYRIZATurkiye 39 Konuyla ilgili tweetler ve syriza.gr’deki açıklama sayfasına erişim engeli. Erişim yeri: Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs Çalışma Salonu Boun_Wlan 40 Türkiye dışından erişilen açıklama sayfası: 41 Kardeşlik üzerine Jacques Lacan — 1969-1970 — Seminer 17: Psikanalizin İçyüzü, s. 114 Herkesin kardeş olmasına harcadığımız enerji, kardeş olmadığımızı açıkça kanıtlar. Doğuştan kardeşimizle bile kardeş olduğumuzun hiçbir kanıtı yoktur — tamamen ters kromozom gruplarını almış olabiliriz. Bu kardeşlik arayışı, geri kalanları – özgürlük ve eşitliği saymazsak, epey olağandışı bir şeydir, ve burada neyin örtüldüğünü fark etmek yerinde olur. Kardeşliğin — yani insan/hüman, her zaman humus kardeşliğinin — bildiğim tek bir kaynağı var, tecrit. Tabii biz öyle bir çağdayız ki tecrit, ıyy! Artık hiçbir yerde asla tecrit yoktur, gazeteleri okursanız bu duyulmamış bir şeydir. Ama işte sosyetede toplumda — buna “insan/hüman” demek istemiyorum çünkü terimleri ihtiyatla kullanırım, ne dediğime dikkat ederim, solcu adamlardan değilim, gözlem yaparım — varolan herşey, öncelikle ve ilk olarak kardeşlik, tecrit üstüne kuruludur. Başka hiçbir kardeşlik tasavvur bile edilemez, ufacık bir temeli yoktur, az önce dediğim gibi, ufacık bir bilimsel temeli yoktur, insanların beraberce tecrit edilmeleri, geri kalandan tecrit edilmeleri haricinde. İşlevinin kavranması ve niye böyle olduğunun bilinmesi meselesidir. Ama sonunda bunun böyle olduğu kafanıza dank eder, ve sanki bu böyle değilmiş gibi yapılması, mutlaka zorluklar getirecektir. 42 İmleyen İmlenen İmleten İmlendiren 43
Benzer belgeler
pdf - Sakareller
Politikanın değersizleşip silinmesiyle kendimizi bulduğumuz bu karanlık içinde, geceyi
yıpratıp yok ederken sabahı gözeten kimdir? Temelde, Lyotard’ın görüşünce, tek bir soru
vardır: renk nedir, n...
İçindekiler - Sakareller
milletine aitti. Yemekhanede de bir tane var(dı). Onda da kutlayan millet kısmı yırtılmış
Nobel ödüllü DNA tamircisi kimyager duruyor(du).