2014 Ağustos-Kasım - Mülkiyeliler Birliği
Transkript
2014 Ağustos-Kasım - Mülkiyeliler Birliği
AĞUSTOS - KASIM 2014 SAYI 2014 - 2 ATATÜRK ARAMIZDA 1 İÇİNDEKİLER MÜLKİYEDEN Yeni bir sayımızla merhaba............................................................................................................................................... 3 ÇARŞAMBA SÖYLEŞİLERİ Türk ve Macar Edebiyatı üzerine sohbet.......................................................................................................................... 5 Şiir Sokakta........................................................................................................................................................................ 6 Tanınmış İktisatçıların...................................................................................................................................................... 7 EDEBİYAT BULUŞMALARI Rumeli Parçalanırken 7. Bayrağa Doğru Ayla Kutlu...................................................................................................... 12 Şiirin sevgilisi Tuncer Uçarol’u Anıyoruz........................................................................................................................ 17 Yüzyılın Çınarları Garip.................................................................................................................................................... 27 ETKİNLİKLER Dünya Barış Günü............................................................................................................................................................ 39 Unutmuyoruz..................................................................................................................................................................... 45 Hazırlık Öğrencileriyle Buluşma...................................................................................................................................... 47 Hazırlık Öğrencileriyle Tanışma Kokteyli ....................................................................................................................... 48 Van Depremzede İşçileri ile Dayanışma........................................................................................................................... 50 Gemisiz Çapa Ankara........................................................................................................................................................ 52 29 Ekim cumhuriyet Kutlaması........................................................................................................................................ 54 10 Kasım’da Anıtkabir ziyareti.......................................................................................................................................... 56 Atatürk Aramızda.............................................................................................................................................................. 58 Görsel Sanatlar Sergisi...................................................................................................................................................... 66 OKULUMUZDAN Mülkiye Ankara’ya Geldi.................................................................................................................................................. 69 Tanışma Toplantısı............................................................................................................................................................. 70 DUYURULAR .................................................................................................................................................................. 71 BASIN AÇIKLAMALARI . .............................................................................................................................................. 73 ANIYORUZ Ayhan Erel’i Anıyoruz....................................................................................................................................................... 75 Cahit Talas Hocamızı Anıyoruz........................................................................................................................................ 92 Kurthan Fişek Hocamızı Anıyoruz................................................................................................................................... 93 MÜLKİYEDE ÖĞRENCİ OLMAK Hamlet . ............................................................................................................................................................................. 95 DÖNEM YEMEKLERI -.................................................................................................................................................. 97 E-Bülten Mülkiyeliler Birliği’nin Yayınıdır. Mehmet ÖZER tarafından hazırlanmaktadır. MÜLKİYEDEN... Yeni bir sayımızla Merhaba. “Zerdüşt, bir akşam “Alaca İnek” denen şehrin etrafını saran dağlarda yalnız dolaşırken bir delikanlıya rastladı. Bu delikanlının kendisinden çekindiğini daha önce karşılaştıkları bir vakit hatırlamıştı. Genç, bir ağaca yaslanmış, yorgun bir edayla vadiyi ve sessizliği dinliyordu. Zerdüşt, delikanlının yanındaki ağacı tuttu ve şöyle dedi: “Bu ağacı ellerimle sallamak istesem bunu yapamam; fakat bizim görmediğimiz rüzgar, onu sarsar ve istediği tarafa eğer. Biz en çok, görünmeyen eller tarafından eğilir ve yoğruluruz.” Bu satırları okuduğumda Okulum aklıma gelmişti. Ürkek, bir o kadar da içimizde kopan fırtınalarla gelmiştik Mülkiye’ye. Ve sütunlu salonun havası, koridorlar, sınıflar, büyük amfi ve tabii ki saygıdeğer hocalarımızdır o; bizleri eğiten ve yoğuran görünmeyen el. Okula girdiğimizde yürüdüğümüz o koridorlarda, sınıflarda ve arka bahçede bir ses fısıldandı kulağımıza; “Mülkiye’ye hoşgeldiniz sevgili buzağılar!”. Şimdi de bizden yeni başlayanlara “Hoşgeldiniz sevgili buzağılar!” A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye, 155. yılını şu günlerde kutlamaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihine tanıklık eden Mülkiye, mezunları ve öğrencileriyle birlikte toplumsal görev ve sorumluluklarının bilincindedir. Bir Mülkiyeli bilmektedir ki; toplumlar olgunlaşmamış, henüz görünür hale gelmemiş problemlerin üzerine kolay kolay odaklanamaz. O halde bizler, birer Mülkiyeli olarak, aldığımız eğitim ve edindiğimiz bilinçle sorunlara işaret etmeye, çözümleri daha sorunların çıktığını toplum farketmeden öne sürmeye devam etmeliyiz ve edeceğiz. Gramsci’nin Pasif Devrim kavramından yola çıkarsak eğer, sorunları ortaya koyarak çözümlerini bulmağa çalışacağız ve toplumun çözüm sürecinde bulunmayı istemesi, görev alabilmesi için gerekli koşulların oluşması yönünde bitmeyen bir çaba içerisinde olacağız. Bültenimizin bu sayısında sizlerin de beğenisine sunduğumuz paylaşımları özenle seçtik. Biz çok beğendik. Sizleri de bültenimizle ilgili düşüncelerinizi bizlere iletmeye davet ediyoruz. Bir sonraki sayımızda buluşmak dileğiyle. Başak Yılankırkan MB Yönetim Kurulu Üyesi 3 TÜRK ve MACAR EDEBİYATI ÜZERİNE SOHBET ŞİİR SOKAKTA ETKİNLİĞİMİZ TANINMIŞ İKTİSATÇILARIN... 4 Türk ve Macar Edebiyatı Üzerine Sohbet 22 Ekim 2014, Türk ve Macar Edebiyatı Üzerine Sohbet Çarşamba Söyleşileri çerçevesinde 22 Ekim 2014 günü düzenlenen etkinliği Mülkiyeliler Birliği olarak, Macaristan Balassi Enstitüsü ve Macaristan Büyükelçiliği ile birlikte düzenledik. Toplantı açılışını Genel Başkan Erdal Eren’in açılış konuşması ile başlayan toplantıda, her iki ülke edebiyatı hakkında özellikle çeviri konusunda çok detaylı açıklamalar yapıldı. Katılımcılar PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI’nın, hem çevirmeni ile hem de Macar Edebiyatı ile bir kez daha karşılaşmış oldular. Macaristan’dan gelen Macar Halk Müziği Grubu (Mentés Másként Trió) da bir konser verdi. Etkinliğe Macaristan Büyükelçisi yurtdışında olduğu için eşi ve elçilik müsteşarı katıldı. Çok kalabalık üye grubumuzun katıldığı etkinlik sonrasında Mülkiye Sanat Merkezi Başkanı İsmail Atalay Yolcu ve koro mensuplarımız da Macar Halk Müziği Grubu ile birlikte karşılıklı ülke müziklerinden örnekleri seslendirdiler. 5 Şi̇ i̇ r Sokakta Etki̇ nli̇ ği Hafif Coğrafya, Şiir Sokakta kitaplarıyla tanınan Alman Şair-Fotoğraf Sanatçısı Achim Wagner, Mülkiyeliler Birliği’nde 16.10.2014 Perşembe günü düzenlenen etkinliğe katıldı. Gezi eylemleri sırasında gençlerin sokaklara yazdığı şiirleri fotoğraflamasıyla tanınan Wagner, kısa bir sunumun ardından soruları yanıtladı. Wagner, “Hayat Sokakta” adlı yeni kitabını da imzaladı. 6 Tanınmış İkti̇ satçıların.. PROF. DR. TUNCER BULUTAY’IN KONUŞMASI PROF. DR. TUNCER BULUTAY’IN KONUŞMASI TANINMIŞ İKTİSATÇILARIN GELECEK YÜZYILA AİT ÖNGÖRÜLERİ VE GÖRÜŞLERİ ÖZET Aşağıda öngörülerini açıklayacağım iktisatçıların görüşleri, (J. Palacios-Huerta’nın editörü olduğu, “In 100 Years”) adlı kitaptan alınmıştır. Keynes’in, büyük Batı Dünyası Bunalımının ilk yılı olan 1930’da, “Torunlarımız İçin iktisadi Olanaklar” başlığı altında, Madrid’te yaptığı ve “Essays in Persuasian” adlı kitabında yayınladığı bir konuşma vardır. Bu konuşmada Keynes gelecekte Batı ekonomilerinin, bu ülkelerdeki yaşam standardının, gelecekte 4-8 kat büyüyeceklerini, çalışma saatlerinin haftada 15 saate ineceğini, açgözlülüğün, tamahın, hırsın azalacağını, daha uygar bir yaşamın sürdürüleceğini öngörmüştür. Konuşmada Keynes gelişmemiş ülkeler üzerinde durmamış, İkinci Dünya Savaşını, hatta sözkonusu Büyük Bunalımı, ilerde gönenç devleti önlemlerinin önem kazanacağını öngörmemiştir. Tanınmış iktisatçıların, önümüzdeki 100 yıl için ileri sürdükleri, açıklamaya geçeceğim öngörü ve görüşleri bir bakıma Keynes’in bu beklentilerini esas almaktadır. Konuşmacılar genellikle Keynes’in ilk öngörüsüne, gelecekte de büyümenin olacağı görüşüne katılmakta, buna karşılık çalışma saatlerindeki azalış ve açgözlülüğün yumuşayacağı görüşlerine pek katılmamaktadırlar. Kitabın ilk yazısında Daron Acemoğlu açıklamalarına geleceği öngörebilmek için geçmişin on temel eğilimine bakmak gerektiğini söyleyerek başlamaktadır. Bu eğilimler şunlardır: 1) İnsan hakları devrimi, 2) Teknolojinin yaygınlığı, büyüklüğü, geniş kapsamı, 3) Durmayan büyüme, 4) Eşit olmayan büyüme, 5) İşte ve ücretlerde dönüşüm, 6) Sağlık Devrimi, 7) Sınır tanımayan teknoloji, 8) Barış yüzyılı ve savaş yüzyılı, 9) Faşizm, komünizm ve dinin siyasette artan rolü gibi politikalarda aydınlatma-karşıtı eğilimler, 10) Nüfus patlaması, kaynaklar ve çevre. Bu eğilimler içinde Acemoğlu gelecek için en önemli gelişme yolu olarak insan hakları, özgürlük ve bağımsızlık alanlarındaki gelişmeleri görüyor. Bu yol ve ilkelerle uygar bir toplumsal yaşamın gerçekleşeceğini söylüyor. Temel büyüme etkenleri olarak başta sağlıklı kurumlar, gelenekler, adetler olmak üzere teknolojik gelişmeyi, sağlıklı politika ve eğitimi görüyor. Temel vurguyu kurumların, kuralların, kapsayıcı, içerici (inclusive) olması, dışlayıcı (extractive) olmaması gereği üzerine koyuyor. İkinci yazıda da Angus Deaton dışlayıcı kurum ve geleneklere karşı çıkıyor. Yazara göre, zenginler sağlık, eğitim, kamu mallarına gereksinim duymayabilecekler, bunları kendi olanaklarıyla sağlayabileceklerdir. Buna karşılık bu elit kesimler, kendi yerleşmiş ayrıcalıkları, zenginlikleri üzerinde zararlı etkileri olabilecek büyümeye, yeniliklere, Schumpeterci yaratıcı yıkıma (creative destruction) karşı çıkabilirler. Deaton şu noktaları da vurguluyor: Dünyada ulusal gelirler iyi, sağlıklı ölçülmüyor. İlerde olanları yakalama (catch-up) büyüme süreci yenilikçi bir yaklaşımdan çok daha kolaydır. Çin’de yolsuzluklar, dışlayıcı kurumlar yaygındır. Bir sonraki yazar, A. K. Dixit bunalımlar 7 yan ürünüdür. Ülkelerde demokratik gelişmeleri yaratan etkenler ise gelir artışı, eğitim ve kentleşmedir. Ünlü matematiksel iktisat ders kitabıyla tanıdığım A. Mas-Colell yukarıda anlattığım Keynes’in Madrid konuşmasını açıklamıştı. Ayrıca MasColell sonraki paragrafta, Dixıt’ın yukarda aktardığım görüşlerini destekleyen bir ilginç örnek vermektedir: Ünlü sağcı iktisatçı M. Friedman’ın 90’ıncı yaşgünü kutlamasında Fed (Amerika Merkez Bankası) Başkanı Ben Bernanke ona dönerek, siz A. Schwartz ile birlikte yazdığınız ünlü kitabınızda 1930’ların Büyük Bunalımını zamanın Merkez Bankasının yanlış para politikasına bağlamıştınız. Ama biz sizin bu görüş ve öğretilerinizle donatılmış olarak artık bu konuları biliyoruz. Dolayısıyla hataya düşmeyeceğiz. (Oysa, bilindiği gibi, ABD, Bernanke ya da onu izleyenlerin Fed’inin politikalarına rağmen, son zamanlarda bunalıma sürüklenmiştir.) J.E. Roemer, yazısında ABD politikaları ile 21. Yüzyıldaki genel, küresel gelişme üzerinde duruyor, şu önemli olguyu vurguluyor: ABD’de yüzde 50 üzerinde oy oranlarına erişebilen bir parti (Cumhuriyetçi Parti) küçük bir elit azınlığın taraftarlığını, sözcülüğünü yapabiliyor. Böylece hakkında şu ilginç, gerçek olguları anlatıyor: i) Her bunalımdan önce bir “büyük ılımlılık (great moderation)”, bir şişme, bir balon dönemi yaşanır. ii) Bu dönemlerde bunalımlardan kurtulduk görüşü yaygınlaşır. iii) Çünkü şöyle düşünülür: Bunalımları anlamak, onlara engel olabilmek yollarını öğrendik, artık eskilerden farklıyız. İv) Ama sonra, son yıllarda olduğu gibi, gelişmiş ülkelerde bunalımlar yaşanır. v) Bunalım sonrasında yöneticiler, bilim adamları şoka girerler. Yine Dixıt, Şili’de yetenekli, sağlıklı öngörü sahibi bir devlet başkanının bir önemli davranışını, politikasını anlatıyor. Başkan Şili’nin temel bir kaynağı olan bakırın fiyatının yükselmesi ile oluşan para bolluğunu hemen kullanma yoluna gitmemiş, bu paraları biriktirmiştir. Sonra, bunalım aşamasında bu fiyatlar düşünce de, birikmiş fonları ortaya çıkan mali güçlükleri karşılamada kullanmıştır. Böylece Başkan bir başarı göstermiş ve yaklaşımını şu şekilde özetlemiştir: “Gelir dalgalanmasının (cycle) iki aşamasında da Keynesci olarak davrandım.” Sonraki iktisatçı E.L. Glaeser’e göre, bugünlerde, Batı dünyasında, özellikle ABD’de yaşanan eşitsizlik artışı, teknoloji ve beşeri sermayeden kaynaklanan servet artışının bir 8 politika gelir eşitsizliği yaratan ya da onu destekleyen bir güç olabiliyor. A. E. Roth eşleştirici matching) piyasalar konusunda şu görüşleri ileri sürüyor: Okula gitme, evlenme, iş edinme piyasaları gibi eşleştirici, karşılıklı piyasalarda, mal piyasalarında olduğu gibi kişinin tek seçici olması, yalnız onun seçimi sözkonusu değildir. Kişi seçtiği kadar seçilmek durumundadır. Fiyatlar tek başlarına piyasayı temizleyemez, dengeye kavuşturamaz. Bu tür piyasalar yaşamda çok önemli oldukları için, insan hayatında seçmek kadar seçilmek de önemlidir. Sonraki yazıda R.J. Shiller aşağıdaki ilginç görüşleri savunuyor: Bilindiği gibi enformasyon teknolojisi son zamanlarda giderek artan ölçülerde bir gelişme içindedir. Bu gelişmeler sonucunda vergi kaçırmak gibi yasal olmayan işlemler, gölge ekonomiler, kayıt dışı ekonomiler, enformel kesimler yok olacaktır. Shiller şu öneriyi de ileri sürüyor: Müterakki vergiler gelir eşitsizliğinin büyüklüğüne endekslenmelidir. Ünlü iktisatçı R.M. Solow şu olguları anlatıyor: ABD’de gerçek değerleriyle birey başına gelir 2010’da, 1910’daki değerinin beş katına ulaşmıştır. (Ama bu konuda, 1910 verileri pek sağlıklı sayılamaz.) Eşitsizliklerin aşağıdaki olası nedenleri vardır: i) Finansal kesimin öne çıkması, bu kesimin başarılara da başarısızlıklara da çok büyük miktarlarda ödeme yapması, ii) Şirketlerin baş yöneticilerinin (CEO’ların) kendilerine büyük gelir sağlamaları, iii) Üretim etkenleri piyasalarındaki eğilimler, iv) Uluslararası ticaretteki büyük gelişmeler, v) Göçler, vi) Sendikalarda etkinlik, güç azalışları, vii) Eğitim olanaklarında, eğitime erişimde bireyler, kesimler arası farklılıklar. Solow, işgücü gelir payı konusunda yaşanan bir eğilime de dikkat çekiyor: Eskiden temel (stylized) olay saydığımız işgücü gelir payının zaman içinde sabit olduğu görüşünün tersine, bu pay zaman içinde azalmıştır. Son yazıda M.L Weitzman çevre sorunları, gaz emisyonları, iklim değişmeleri ve bunların yarattığı tehlikeler üzerinde duruyor, bu tehlikelere karşı halkın yeterli duyarlılık göstermediğini belirtiyor. Bu duyarsızlığın nedeni olarak da iklim değişmelerinin insan yaşamını henüz pek etkilemediğini gösteriyor. Bu nedenle bu zararlı, tehlikleri gelişmelere yeterince karşı çıkılmıyor. Bu alıntılardan sonra, bu görüşlerin bende yarattığı beş önemli olguyu belirtmek istiyorum: Birçok konuda doğru ile yanlış, iyi ile kötü, neden ile sonuç içiçe geçmiştir Son zamanlarda iktisat alanında yaşanan önemli bir gelişme de Karmaşıklık Kuramıdır. Bu konuda iki ayrı armağan kitabında iki yazı yazdım. İkinci olguda Mancur Olson’un şu görüşünü aktarmak istiyorum: Savaşlar, diğer bunalımlar, 9 dayandıkları rejimin arkasında yatan çıkar çevreleri arasındaki koalisyonları yıkıyorlar. Dolayısıyla sistemde reform olanakları ortaya çıkıyor, bir ters yönde değişme eğilimi yaşanıyor. (Gelişmiş ülkerdeki son bunalımda böyle bir değişme bugüne kadar pek yaşanmadı.) İlgili diğer bir olgu dünyada ve ülkelerde gerçekleşen büyümenin çok dalgalı, zaman içinde değişen niteliğidir. Bu değişmelere koşut olarak, ülkelere, hatta dünyaya egemen olan iktisadi bakış açıları, kuramlar da değişiyor. 1970 sonları, 1980’ler öncesi dönemlerin egemen karma ekonomi bakış açısı, 1980 sonrasında yerini neoliberal ideolojiye terkediyor. Başka bir olgu hastalık salgınlarının, savaşların büyük felaketlere, ölümlere yol açmasına karşın olumlu sonuçlar da yaratabiliyor olmasıdır. Örneğin 13., 14. Yüzyıldaki büyük veba salgını, sonra Avrupa’da yaşanan sürekli savaşlar büyük acı, ölüm ve felaketlere neden olmuştur. Öte yandan bunlar birey başına toprağı, verimliliği artırmıştır. Bazı yazarlara göre, Sanayi Devriminin altında yatan güç bu verimlilik artışlarıdır. Aynı yönde bir gelişme gelir eşitsizliğinde yaşanmıştır. ABD’de en yüksek yüzde 10’luk gelirin payı 1910 ve 1920’li yıllarda yüzde 40’ın üzerinde dalgalanmış, 1930 öncesi yıllarda yüzde 50’ye çıkmıştır. Aynı pay sonraki 1940’lı yıllarda düşüş eğilimine girmiş, düşme eğilimi hızlanmıştır. 1940’ın ilk yıllarında sözkonusu oran yüzde 35 civarında ve altında bir seyir izlemiştir. Bu düzey ve eğilim çok uzun bir süre, 1980’e dek devam etmiş, bu tarihten sonra eşitsizlik yeniden artışa dönüşmüş, 2000’li yılların sonunda en yüksek yüzde 10’luk kesimin payı yeniden yüzde 50’ye kadar yükselmiştir. Böylece Büyük Bunalım, özellikle İkinci Dünya Savaşı getirdiği büyük acı ve ölümlerle birlikte toplumda sürekli bir gelir eşitliği eğilimi de yaratmıştır. 10 RUMELİ PARÇALANIRKEN ŞİİRİN SEVGİLİSİ TUNCER UÇAROL’U ANIYORUZ YÜZYILIN ÇINARLARI GARİP MÜLKİYE’Lİ SANATÇILAR GÖRSEL SANATLAR SERGİSİ 11 RUMELİ PARÇALANIRKEN 7. BAYRAĞA DOĞRU Ayla Kutlu 7. Bayrak’ı anlattı Yazar Ayla Kutlu, Mülkiye Sanat Merkezi’nin Edebiyat Buluşmaları kapsamında düzenlediği söyleşiye katıldı. Cumartesi günü Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nden gerçekleşen söyleşide, yazımını sürdürdüğü “7. Bayrak” romanına ilişkin bilgi veren Kutlu, okurlarıyla ve Mülkiyelilerle söyleşti. Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren’in kısa bir sunumuyla başlayan söyleşide, Eren’in ardından söz alan Edebiyat Buluşmaları yürütücüsü İsmail Hakkı Karakelle, sanatı “dünyanın kötülüklerine karşı koymanın araçlarından biri” olarak nitelendirdi. ‘Yazdıklarım kamuoyunun’ Kendisinden övgüyle söz edilmesinden hoşlanmadığını belirterek konuşmasına başlayan Yazar Ayla Kutlu, yazdığı kitapların kamuoyuna ait olduğunu belirtti. Romanın konusunu oluşturan Rumeli göçüyle ilgili yaptığı araştırmaları anlatan Kutlu, Türk toplumunun dünyada en çok göçen toplum olduğuna dikkat çekti. Bunun toplumun karakterine de yansıdığının altının çizen Kutlu, kendi ailesinin de Kafkas göçmeni olduğunu vurgulayarak yazdığı romanla ailesine olan borcunu da ödemeye çalıştığını kaydetti. İnsanı anlamının önemi Kutlu ayrıca Anadolu’da göçün acısını yaşamamış insan olmadığını kaydetti. “Tarihi anlatmak istiyorsak, bu tarihin içindeki insanı anlamamız gerekiyor” diyen Kutlu, romanını yazarken bu amaçla yüzlerce kitap okuduğunu ifade etti. Yaşanan acıları bilgi olarak öğrendikten sonra kitabı yazmanın kendisi için çok zorlaştığına vurgu yaptı. Söyleşi okurların sorduğu soruları Kutlu’nun yanıtlamasının ardından sona erdi. 12 RUMELİ PARÇALANIRKEN… Ayla Kutlu YEDİNCİ BAYRAK’A DOĞRU Bu metin, Mülkiyeliler Birliği Konferans Salonunda yapılan Mülkiye Edebiyat Buluşmaları çerçevesindeki 27.9.2014 günlü konuşmanın özetidir. İnsan toplulukları canlı organizmalar. Hareket halindeler..Güçlendiklerinde yayılıp genişlemeyi, zayıf iseler çekilip, toparlanıp kendi üstlerine kapanıp savunma durumu almayı başarabilirler. Göç hareketleri, toplulukların bu yapıları yüzünden güce ve güvenceye doğru yaklaşıp uzaklaşırlar. Türkler çeşitli nedenlerle en çok göç yaşayan insan toplulukları arasında bulunuyor. Orta çağla yakın çağ arasında, üç kıtayı kaplayan bir imparatorluğu var eden Osmanlı Beyliğinin altı yüz yıllık ömrünün son yüzyılında hızlanan tutunamama hikayesinin kaynaklarına ve göç acılarının insana yansımasına yakından bakacağız. Yirminci yüzyılın en büyük depremi, ilk on yılın hemen ardından başlayan iki Rumeli savaşlarını izleyen Birinci Dünya Savaşıyla yaşandı. Bunların eski dünyanın haritası üstündeki etkisi çok büyük oldu: Parçalanmalar, yoksulluklar, onur kırılmışlığı, sosyal statülerin yitirilmesi, yabancılaşmalar ve ailelerin parçalanması gibi derin acılar yaşandı. Göç olgusu, ailemin üç kuşak öncesinde Kafkasyadan kopuşunun yâd edildiği kırık dökük anlatılan zorla 13 koparılışın ve yitiklerin doğurduğu acılar nedeniyle, her zaman ilgimi çekti. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki o büyük dağılmayı BİR GÖÇMEN KUŞTU O… romanımla, onu izleyen EMİR BEYİN KIZLARI’nda anlatmıştım. Uzun yıllarımı alan bu kitaplar yayınlandıktan sonra bile içim rahat etmedi. Türkiye coğrafyasının batısını değiştiren – hatta yok eden- Rumeli göçleriyle yaşanan trajedi, Kafkaslardan kopan ve daha çok doğu ve güneye yayılan dağılmalardan çok daha büyük bir etki yaratmıştı. Göç acılarını yazan bir yazar olarak, Rumeli’ndeki geniş…geniş coğrafyadan koparılan, savaşları çok ağır yaşamak zorunda bırakılan insanların öyküsünü anlatmak da, boynumun borcu değil miydi? En ağır görevler, insanın kendi bilincinin yüklediği görevlerdir ! YEDİNCİ BAYRAK romanı, beş yüzyıl süreyle vatan bildiği toprakların kaybına, yerinden yurdundan edilerek tanık olan, yetmişlik bir “Urumelili ninenin “ bitmeyen bir güçle kendini bayrağın – tuğun -altında tutma çabasının hikayesidir. Bu tip tarihi gerçekliklere yaslanan romanlar, esin ile yazılacak türden değildirler. (Zaten esine, periye değil, emeğe ve ter dökmeye inanan bir insanım) Tarihe duyduğum erken başlamış tükenmez tutkum, tarihi ve kendi yarattığım roman karakterlerini mekân, zaman ve toplumsal gerçeklerle birleştirme çabamı kendiliğinden harekete geçirmektedir. Göçmenlik duygusunu yaşamış gibi algılamam, yazdıklarımın tarihle ve siyası gerçeklerle uyum sağlaması, böylesi bir eseri bir tanık gibi var etmem için gerekli asgari koşullardı. Bunu gerçekleştirmek zordu: Hem doğru mekan, doğru sosyal ve coğrafî gerçekleri bulup canlandıracaksınız; hem de önceki romanlarınızın olaylarına benzemeyen olaylar dizgesi yaratacaksınız, Dahası, var ettiğiniz kahramanlar her yapıtta yeni bir özgün kimlik taşıyacaktır. Üç yıldan beri Rumeli tarih ve coğrafyasına, Birinci ve İkinci Rumeli Savaşlarına ilişkin olarak okuduğum asker ve sivillerin anıları, tarih kitapları, romanlar, coğrafya bilgileri, haritalar, fotoğraflar, on dokuzuncu yüzyılda yaşanmışlıklar dizgesi ve yirminci yüzyıl başlarının fiziksel yapısı, varılan aşamaların ardındaki siyasal ve sosyal olaylar, entrikalar, eylemler, zaaflar, beni konumun uzmanı gibi bilgi sahibi olmaya yöneltiyordu. Uzmanım demiyorum. Ancak, KADIN DESTANI ile başladığım bu zorlu yöntem, uzman bilgilerine ulaşmamı, onlar gibi yorumlamamı, kendimi çok zorlayarak da olsa öğrendiğim bilgileri okura satma tutkusunu engellemeyi de içeriyor. Bileceksiniz ama, yazmayacak; romanı kahramanlarının düzeyinden koparmamayı – haydi daha dürüst olalım – bilgi yığmama veya satmama özverisini kazanmayı becereceksiniz. YEDİNCİ BAYRAK’ın konusu, Halide Edip Adıvar’ın TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI adlı anı kitabında ve biraz daha geniş oylumda yazılmış biçimiyle İZMİR’DEN BURSA’YA adlı ortak kitapta var. Orada, benim Hasret adını verdiğim yaşlı bir Rumeli’li ninenin bayrağa gidişinin kısa öyküsü var. Benim Hasret’ im altı kez göç etmek zorunda 14 gibi. Anadoluda sürüp giden bağnaz dinci baskı burada daha az etkili. Baskı altındaki inanç ve uygulamalar bu topraklarda kendileri için daha özgür ve hoşgörülü bir ortam bulmuş. kalıyor. Eşinin yabancı bayrak altında yaşamaya tahammülü yok. Zaten ölürken tek bir şey vasiyet etmiştir: Aile bireyleri Osmanlı tuğunun ( bayrağının) altında yaşasınlar ve …Düşman ellerinde kemiklerini bile bırakmasınlar. Bilinçsiz Hasret, eşinin yönlendirmesiyle onun bu arzusuna uymayı yaşamının ana ilkesi edinir. Romanda altı kez yaşadığı göçler anlatılır. Bu göçlerin sonuncusu 1922 yılının yaz sonlarında bozulan Yunan ordusunun hemen tümden yaktığı Salihli’den, yedi yaşındaki torun çocuğu Salih’le kaçıp Ankara yoluna düşmesidir. İzmir’e doğru sel gibi akan Türk süvarilerinin uyarısıyla geri döner. Salihli, yüzde doksanının yakılmasına karşın tuğa yeniden kavuşmuştur. Hasret’in son hedefi, Türk ordusuna bir armağan vermek için seçtiği İzmir’dir. Rumeli Savaşları, İmparatorluğun parçalanarak batı coğrafyasından sürülmesinin trajik ve kesin sonucunu yaratır. Rumeli’den imparatorluğun adı silinmiştir artık. Bunu salt askeri durumun,yerel ve / veya genel savaşların bilinmesiyle algılayamayız.. Savaşların ve kaçgunların ( göçlerin) anlamı, sıradan halkın yaşadıkları durumlarla daha derinden , daha yoğunluklu olarak öznel yaşanmışlıklarla anlatılabilir ancak. O yüzden bu romanı yazmayı görev edindim. Sıkıntılarım oldu. Devam ediyor. Genel kültür çerçevesi içinde bildiğim gerçeklere eklenmiş siyasal, tarihsel, idarî nedenlerin ana hatlarını öyküleştirerek metne yerleştirmek zaman zaman bunaltıcı ve çözümsüz görünüyor.Yıkılmakta olan Osmanlı’nın politika saptamadaki beceriksizlikleri, yönetsel yetersizlikleri, küçük çıkar hesapları, eğitim, dolayısıyla kestirim eksiklikleri, iletişimsizlikler, yanlışları örtbas etme eğilimleri, halkın devlet ve orduya duyduğu güvensizlikler var. Gelişip zenginleşen, sömürüye alışan Avrupa’nın, çok haksız saldırıları, iki yüzlülüğü ve oyunları var. Bunca olumsuzluğa karşın, Rumeli Türkleri Evlad-ı Fatihan sıfatını taşıdıklarının bilincindeler. Sıradan insanların kimlik sorunları din ve inançla bağlantılı. Anadoluda görülmeyen birtakım halk kuruluşları oluşmuş. Bulgaristan’daki “ AMUCALAR” Rumelililer temiz, çalışkan, becerikli ( Bu özellikleri hâlâ değişmemiştir ) Anadolu insanına göre daha açık fikirli, daha çözümcü ve hoşgörülüler. Şanslı bir coğrafyada, gelişmiş bir dünyaya yakın olarak daha iyi bir yaşam sürerken 19.yüzyıl onlara, upuzun bir felaketler dizgesi olarak gelmiş. Gitgide güvensizleşen yaşamları ve artan acıları onları olumlu bir biçimde değiştirmiş. Avrupanın özgürlükler yönünden gelişmiş ülkelerine bitişik coğrafyada yaşamaları nedeniyle, özellikle aydınları, milliyetçilik ve kişisel özgürlük bilincine erişmişler. İnsanın canını acıtan bir durum : İlerici ve aydın Osmanlar bile kimlik bilincini topraklarında barınan bir çok ırkın bilinçlenmesinin ardından kazanabilmişler. Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Karadağlılar Romenler, Arnavutlar ve en başta da Yunanlılar’ın epey ardından gelen aydınlanma ışığı Rumeli topraklarındaki Türkler için parlayabilmiş. Bir ve İkinci Balkan Savaşlarının yarattığı sonuçlar bu gerçeği çok acı biçimde ortaya çıkarıyor. Olup bitenler tarihte ilk kez uzun yaşamış bir Türk devletinin Avrupa’da barınabilmesini imkânsız kılmış. Bu savaşların sonunda tek kazanım, Birinci Rumeli Savaşında yitirilen Osmanlı Devletinin üçüncü başkenti olan Edirne’nin geri alınması. Bu başkenti kaybetmek Osmanlı’ya büyük moral çöküşü ve onur kırıklığı yaşatmıştı. Avrupa topraklarındaki son sınır artık serhat şehri olarak anılan Edirne ile çizilince, Avusturya’ya komşu olan Osmanlı oradan kopup, genişleyen Yunanistan ile Bulgaristan’ın komşusu oldu. Böylece, tam 33 vilayet merkezi… (bağlı mutasarrıflıkları, ilçe, nahiye ve köyleriyle birlikte) ile, altı buçuk milyon insanını kaybetti. Kısaca özetlediğim bu gerçekler yazmayı, yaşananlara tanıklığı kaydetmeyi sevmeyen bir toplum olmamıza karşın, yine de pek çok savaş gerçeklikleri kitaplara ve resmi görevli anılarına kaynaklık etmekte. Bunların içinde sonradan ( Birinci Dünya savaşında ) Osmanlı ordusunda görevlendirilecek GOLTZ paşadan, LEV TROÇKİ’ye kadar ne çok yabancı var. Bireysel kahramanlıklar tarihi değiştirme gibi bir sonuç vermese de, unutulmanın karanlık koridorlarında gömülü kalmamalı. Onların dramatik yaşamları sanatçıların kalemlerinden, fırçalarından ve filmlerden damıtılarak öğrenilmeli. Yedinci Bayrak romanının bunlardan biri 15 olması çabasıyla bu işe başladım. Üç yıldan beri çalışmaktayım. Öğrenmek istediğim onca bilgi bir insanı sonraki kuşaklar için bile yaşar kılma saplantımdan geliyor. 1850 Saraybosna doğumlu Hasret Kadın, 72 yaşında ve ancak kulaktan duyduğu hayat bilgileriyle bir ülkünün ardında direnmiş. O,YEDİNCİ BAYRAK’ ın alçakgönüllü ve sıradan insanı ama, romanın ana karakteri. Rumeli’yi ve o ninenin bireysel göçünü anlatacak daha uygun birini düşünmedim bile. senin müziğini örtündüm geceleri simsiyah elbiseli kadınlarla uyudum yediğim her tabak radikayla seni düşündüm Girit! dilin dilime girdi küçükken / “mesto diavlo” diye sövdüm sokak arkadaşlarıma güldüler bana diye üzüldüm. Çağırdın geldim,Girit! geri getiremedim türbeden giden kemikleri bakarım Resmo’nun eski evlerine acaba hangisi,hangisi diye. Her bilgi, yazarın ayağının sağlam yere basmasını ve yarattığı kahramanların koşullarını kendisi yaşamış gibi algılamasını sağlar. Ben, gerçekçi bir yazar olarak atmosfer yaratabilmek için tarih okurken, çok büyük bir toplumsal yaranın, acısı dinmeyen ayrıntıları ile karşılaştım. Böylece Rumelinin elden çıkmış toprakları ve orada Osmanlının yeşerttiği kültür, YEDİNCİ BAYRAK’ın ardından çok özgün bir hikayesi olan ADAKALE’yi yazmamın da yolunu açıyor. Vazgeçtim evi barkı aramaktan o arabadan inip herkese sarılan çizmeli Giritliyi görünce, umurunda değildi trafiği tıkamak adamın ruhu / işte o aradığım evi taşıyordu üstelik dedeme çok benziyordu. çağırdın,çağırdın da geldim Girit! dar sokaklarında pis tezgâhlardan Stelyo amcamın boğma rakısından içtim cömertti gözleri bakmadım maşrapanın kirine değil mi ki sokaktan geçen birine peynir,badem,rakı sunuyordu Stelyo amca, unutmalı kemikleri / onarmalı eskileri hem Sofianın bu rüzgâr hem benim kızları kızlarıma benzer oğlanları oğluma. Son sözü, göçmen ailelerden birinin üçüncü kuşağından gelen bir şairin şiirine bağlamak istiyorum: Bu şiir 2005 yılında, İzmir’de Ege Üniversitesinin düzenlediği Uluslararası “GÖÇ” konulu sempozyuma konuşmacı olarak katıldığımda, şairi Prof. Dr. Sayın Ayşe Lahur Kırtunç tarafından armağan edilmişti. … / …. ÇAĞIRDIN GELDİM GİRİT Yıllarca çağırdın da işte geldim Girit! bulamadım evimi / yok oldu giden kemikler / ama ninemin koynunda giden yaseminleri geri getirdim! (23.Ekim.2004 / Resmo ) Türbelerden kemikleri kazdılar da alıp gittiler küçücük limanından Resmo’nun tahta sandıklarda kırmızı yün battaniyeler ve birkaç gün yetecek kadar su / peksimetler ve sabun kalıbı birkaç tane ve kemikler limanda sırtlarını döndüler taşlara ve Resmo’nun kalesine ve duvarlara kadınlar birkaç saksı ful / birkaç saksı selluka koymak istedi sandığa izin vermedi kocaları soktu koynuna bir avuç yasemin SakizeHanumi / SaadetHanumi göğsünde karardı yaseminler ama kasıklarında yeşil gözlü Musa Kazım’lar,Mehmet Ali’ler götürdüler Kordelyo’ya ve tahta sandıklarda zeytin fidanları geride kaldı ataları / anaları turunç ağaçlarına emanet ettiler onları. Girit, ah Girit senden esen rüzgârla büyüdüm 16 17 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz DERGİ ÂŞIĞI ÖLDÜ MÜ? Rahmetli Tuncer Uçarol, hem görmeyi çok istediğim, hem de her görüşte kendisine nasıl hitap edeceğimi bilemediğim bir insandı. Ağabey demek isterdim, yaşıtım gibi duruyordu. Adıyla seslenmek isterdim, benden on bir yaş büyüktü. Tuncer Bey diyerek o güzel arayı daha da büyütmek istemezdim; o bana kolaycacık Budak diye seslenirdi, o’nun işi kolaydı. Tuncer Uçarol, bundan 36 yıl önce, ilk şiir kitabım olan Geçti İlkyaz Denemesi’ni okumuş, okumakla yetinmemiş, İstanbul’da çıkan Saçak adlı bir dergide konu edinmiş. Hem de günlük biçimiyle. Onun o çok meşhur şiir günlükleriyle daha o zaman tanışmıştım (1978). Düşünebiliyor musunuz, adı sanı duyulmuş bir eleştirmen adını ilk kez duyduğu, yüzünü görmediği bir gencin ilk kitabı üstüne günlük tutuyor. Kayseri nere, İstanbul nere? Birkaç yıl sonra, yolum İstanbul’a düşmüş ve orada yaşayan Osman Serhat adlı şair arkadaşımla, Eminönü’ndeki hanların birinde buluvermiştik kendisini. İşyerinde bizi gülümseyerek karşıladı, yer gösterdi, oturduk; kitaplardan, dergilerden, Subutay Hikmet’ten ve Behçet Necatigil’den konuştuk. Yıllar içinde gelişecek bir dostluğa geçiş için bundan güzel, bundan sağlam bir köprü olabilir miydi? İleriki yıllarda kitaplarım ve şiirlerim üstüne başka yazılar yazmış, günlükler tutmuştu. Bir şiiri okumaya, onun üstüne görüşlerini yazmaya, yani günlük tutmaya yılın başında başlayıp, o yılın sonunda bitirdiği de oluyordu. Karısı Aytül sıkça anlırdı bu günlüklerde, onun da düşüncelerini öğrenmek isterdi. “Aytül’e sordum” deyişine sıkça rastlanırdı. En az Tuncer Uçarol kadar meşhur olmuştu Aytül, günlüklerin kraliçesi oydu. Şiirlerin arka planını merak ediyordu. Yazılma sebeplerini… “Bir Şehri Terk Ederken” adını taşıyan şiirim hakkında yazmaya başladığı sıralarda, telefonla aramış ve “Budak, bu şiiri Kayseri’den Malatya’ya geçerken mi yazdın, Malatya’dan Ankara’ya göçerken mi?” diye sormuştu da, “Terk edilen şehrin adını vererek büyüyü bozamam” cevabını vermiştim. Bir süre sonra da eşime sormuş bunu, ondan da öğrenemeyince “Ailecek tutarlı buldum sizi” deyivermişti. Sonraları mektuplaştığımız da oldu. Bugün dördüncü dergisini (Sincan İstasyonu) çıkarmakta olan ben, onu yazılarıyla hep yanımda buldum. Kayseri’de çıkardığımız Hakimiyet Sanat, 2000 yılında Ankara’da yayımlanmış olan Şiir Odası ve son olarak da Sincan İstasyonu’nda görmüştüm onu. Ondaki dergi sevgisi bize de uzanmıştır hep. Şairleri, yazarları yaşarken değerlendirmekten yana bir dergiydik. Ölümünden kısa bir süre önce, edebiyata ve elbette dergimize yaptığı katkılar için kapağımıza taşımıştık. Fotoğrafının altında “Şiirin sevgilisi Tuncer Uçarol” yazıyordu. Öyle ya, şiir onu sevmesindi de, şair geçinen nice sahtekârları mı sevsindi? O sayıyı çantama koymuş, evine ziyarete gitmiştim. Yatağındaydı, uyuyordu. Eşi Aytül Hanım, “Bak Tuncer” dedi, “Abdülkadir geldi.” Gözlerini zorlukla açtı, derginin kapağını gösterdim ona. Hiçbir tepki vermedi. Aytül Hanım dergiyi elimden aldı, Tuncer Uçarol’a yaklaştırdı, yakından görmesini sağladı. O ara gözleri dolar gibi oldu ya da bana öyle geldi. Bu onu son görüşümdü. **** Ben bu kısa konuşmamda Tuncer Uçarol’un edebiyat dergilerine beslediği sevgiye, verdiği katkılara değinmek istiyorum. Uçarol, kelimenin tam anlamıyla bir dergi sevdalısıydı. İrili ufaklı çok sayıda dergiyi aksatmadan izlediğine tanık oluyordum. Dergileri edinmekle, oralarda yazılar yayımlamakla kalmıyor, onların üstüne tanıtıcı yazılar da yazıyordu. İstatistiki dökümler verdiği de oluyordu dergiler hakkında, daha başka nice bilgi… Öldüğü yıl, ülkemizde 200 civarında edebiyat dergisi ve fanzin yayımlandığını ondan öğrenmiş ve çok şaşırmıştım. Dergicilerden kimseyi kıramazdı, kim katkı istese verirdi. Oralarda yazmak yetiyordu ona. Birçok dostunun yaptığı gibi, “onca yazıyı niçin dergilerde bırakıyorsun, ne zaman kitaplaşacak?” diye sorduğumda, “dergilerde görünmek bana yetiyor” derdi. Şimdi düşünüyorum da, dergilerle yetinme işi sona erdiğine göre onca yazı nasıl ve nerede bir araya getirilecek? Adanalıydı. Ankara’da yaşıyordu ve tam bir İstanbul Beyefendisiydi. Konur Sokak’ta yine ona rastlasaydım da, kendisine nasıl hitap edeceğim konusunda şaşırsaydım. Öldüğüne şaşıyorum. ABDÜLKADİR BUDAK 18 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz 25. Ekim. 2014 Günü Mülkiyeliler Birliğinde Gerçekleştirilen “Şiirin Sevgilisi Tuncer UÇAROL” konulu toplantıda Ersen Yavuz’un yaptığı konuşmadır. BÜROKRAT TUNCER UÇAROL Ersen YAVUZ Hepinize Merhaba… Tuncer Ağabey gibi yalın, sade ve göründüğü gibi olan bir insanın mesleki yaşamını anlatmak çok da zor olmasa gerek. Nitekim İsmail bana bu görevi önerdiğinde, hiç tereddüt etmeden “evet” dedim. Bence asıl zor olan onun iç dünyasıyla ilgili bir şeyler söyleyebilmek. Zor, çünkü Tuncer Ağabey, en yakınında olanlar dahil, herkesle olan ilişkilerinde araya mesafe koyan, ölçülü bir insandı. Onun böyle bir yapısı vardı. Örneğin, üzüntülümü mutlumu bilinmez, sevincini ve hüznünü hiç kimseyle paylaşmazdı. Böyle olunca da onun iç dünyasını anlayabilmek için yegane yol, bir dışavurum aracı olan şiirlerini ve diğer edebi çalışmalarını irdelemek olarak gözüküyor. Ben bu zor görevi, onun edebiyatçı arkadaşlarına bırakarak kolay olanı yapmak ve Tuncer Ağabey’in Mesleki-Bürokratik yaşamından söz etmek istiyorum. Bunun için de izninizle biraz gerilerden başlamam gerekiyor. Benim, liseden mezun olduğum 1960’lı yıllarda Mülkiye; hariciyeci ya da kaymakam olmak için tercih edilirdi. Müfettiş olmak için Mülkiye’ye geleni ben hatırlamıyorum. Ama, neden ve nasıl olur bilinmez, üçüncü sınıfta şubelere ayrılma zamanı gelip çattığında, hariciyeci olmak için Mülkiye’yi tercih edenlerin seçimlerinde herhangi bir değişiklik olmamasına karşın, kaymakam olmak için gelenlerin çok büyük bir çoğunluğu tercihlerini değiştirerek mali şubeye kayıt yaptırırlardı. Ben de Mülkiye’ye kaymakam olmak için giren ama sonradan tercihini değiştirenlerdenim. Nitekim, Tuncer Ağabey’de Mülkiye’ye kaymakam olmak için girdiğini ama sonradan, o tarihlerde büyük bir köy olarak nitelendirdiği Adana’ya dönmemek için mali şubeyi tercih ettiğini söylerdi. Buna benzer pek çok hikayeyi mali şube mezunu Mülkiyelilerden dinleyebilirsiniz. Geçenlerde Tuncer Bulutay hocamız anlatmıştı. Kendisi, Trabzon’un deniz kenarındaki o güzelim ilçelerini görüp kaymakam olmak için Mülkiye’yi tercih etmiş ama Ankara’ya otobüsle giderken, içerisinden geçtiği Anadolu kasabalarının perişan halini görüp bu arzusundan daha yoldayken vazgeçmişti. Bulutay Hocamız gibi benimde idari şubeye gitmekten vazgeçip mali şubeyi tercih etmemin nedeni, herhalde büyük şehrin cazibesi olsa gerek, diye düşünüyorum. Mülkiye’den 1969 yılında mezun olduğumda ise ne yapmam, nerede çalışmam gerektiği konusunda doğrusu bir fikre sahip değildim. Bu konuda birilerine danışma ihtiyacı içerisindeyken, nasıl ilişki kurduğumu şimdi unuttum ama Mülkiye mezunu bir Maliye Müfettişi ağabeyimin görüşlerine başvurduğumu hatırlıyorum. Kendisi bana, özel sektörü tercih edeceksem Hesap Uzmanlığı ile Banka Müfettişliklerinin iyi bir başlangıç olacağını, kamu sektörünü tercih etmem halinde ise Maliye, Gümrük ve Ticaret Bakanlıklarının müfettişliklerini önerebileceğini söyledi. Hatta bu Bakanlık Teftiş Kurullarının, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına dayanan kariyer nitelikleri nedeniyle yüksek prestijli birer kurumsal yapılar olduğunu da anlattı. Kendisine, vergi kaçakçılığının büyük boyutlarda olduğu bir Türkiye’ de Maliye Teftiş Kurulunun, Gümrüklerimizin hal-i pür melali ortadayken Gümrük Teftiş Kurulunun, piyasaları düzenleyecek en temel kurallar bile hayata geçirilememişken Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun nasıl olup da prestijli kurumlar olarak nitelendirildiğini sorduğumda da bana hak veriyormuşçasına gülmüş ve “ Görüşlerin tartışılabilir ama sen yine de benim söylediklerimi yapmaya çalış” demişti. Ben, bu önerilerin de etkisi altında girdiğim yarışma sınavları sonucunda, 1970 yılının Mayıs ayında Ticaret Bakanlığı Müfettiş yardımcısı olarak göreve başladım. O tarihlerde Ticaret Bakanlığı; TC Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Et-Balık Kurumu gibi büyük Kamu İktisadi Teşekkülleri ile başta sigorta şirketleri olmak üzere tüm sermaye şirketleri ve Kooperatifler ile Dış Ticaret birimlerini bünyesinde bulunduran tam anlamıyla Ekonomi Bakanlığı hüviyetinde dev bir bakanlıktı. Bakanlığın denetimi altındaki birimlerin büyük bölümü İstanbul’da olduğu için bizler, sınavı kazanan 5 müfettiş Yardımcısı eğitim için İstanbul Grubuna gönderildik. 19 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz 1970 yılının Haziran veya Temmuz ayları olsa gerek, Tuncer Ağabey’le burada tanıştık. Kendisi, biz Kurula girmeden önce yeterlik sınavını vermiş ve askere gitmişti. Askerlik görevi sırasında izinli olduğu bir dönemde Teftiş Kurulu İstanbul grubuna uğramış, yeni müfettiş yardımcılarıyla tanışmak istediği için de bizim odamıza ziyarete gelmişti. Hepimizle tek tek ilgilenmiş, sosyal kökenlerimizle, ilgi alanlarımızla, gelecek beklentilerimizle ilgili ayrıntılı sorular sormuştu. Cebinde küçük bir not defteri taşıdığı ve zaman zaman bu defteri çıkarıp notlar aldığı dikkatimi çekmişti. Merak edip ne yaptığını sormuştum. İlginç gördüğü şeyleri bu deftere not ettiğini, ayrıca kimi istatiksel verileri de bu deftere kaydettiğini söylemişti. Bu çabasını ilginç bulduğumu dile getirdiğim de de, 10 yaşından beri günce tuttuğunu ve o güne kadar da hiç aksatmadığını öğrenmiştim. Odamızdan ayrıldığında arkadaşlarıma; “Bilim adamı ayrıntıcılığına ve titizliğine sahip bir insan. Üniversitelerde akademisyen ve araştırmacı olarak çok başarılı olabilecek birisi “ diye söylediğimi hatırlıyorum. Nitekim, onun bu özelliğini Atilla Aşut; “ O bir ayrıntı ustasıydı “ diye tanımlıyor ki bence bu, Tuncer Ağabeyi en güzel ve en kısa şekilde anlatan çok doğru bir tanımlama. Tuncer Ağabey askerlik sonrası İstanbul’da göreve başladı. Ben Ankara’da olduğum için doğrusu 1978 yılına kadar yoğun bir ilişkimiz olmadı. Ama nasıl oldu bilinmez aramızda, müfettişlerin o geleneksel Üstad - Çırak ilişkisi yerine Ağabey – Kardeş ilişkisi doğdu. Bürokraside görev yapanlar bilir. Kariyer Teftiş Kurullarında kıdemsiz müfettişler kıdemlilere üstad diye hitap ederler. Bu hitap tarzı Teftiş Kurulları dışındaki bürokratik kademelerde genelde tebessümle karşılanır, hatta zaman zaman şaka ve takılma konusu da yapılır. Oysa bu hitap tarzı bir ihtiyacın sonucudur. Düşünün, bir meslektaşınızla taşraya denetime gidiyorsunuz. Bu denetim sırasında bazen 4 aya kadar uzayan bir zaman sürecinde aynı otel ve çalışma odasıyla aynı sofrayı paylaşıyorsunuz. Böylesine uzun süreli ortak bir mesaide, kıdemsizin kıdemliye Bey, Beyefendi gibi bir hitapta bulunması, ilişkinin yoğunluğu karşısında çok resmi kalabiliyor. İsmen hitap da memuriyet hiyerarşisine uygun düşmüyor. Oysa, üstad kavramı, hiyerarşiyi gözardı etmeyen ama saygı, sevgi ve samimiyeti de içeren, kullanımı kolay, pratik bir iletişim tarzı oluyor. Ben, Teftiş Kurulunda benden daha kıdemli olup Tuncer Ağabeyden daha kıdemsiz olanlara üstad diye hitap ettiğim halde Ona, doğal bir biçimde hep Ağabey diye seslendim. Bu “Ağabey” muhabbetinde, özellikle müfettiş yardımcılığı dönemimde bana gerçekten ağabeylik yapmasının da etkisi olabilir. Bugün gibi hatırlıyorum, 1973 yılında 3 yıllık müfettiş yardımcılığı dönemi sona ermiş ve yeterlik sınavının zamanı gelmişti. Benimle beraber sınava girecek promosyon arkadaşlarım Ankara’da sınav hazırlıklarına başlayalı neredeyse 3 ay olmuştu. Ben ise yetkili müfettiş yardımcısı olarak Mersin – Adana taraflarında denetimdeydim ve yoğun programım nedeniyle Ankara’ya 2 aydan önce dönmem de imkansız gözüküyordu. Oysa sınava zaten 3 ay gibi kısa bir süre kalmıştı ve ben Anadolu’da adeta unutulmuştum. O dönemlerde yeterlik sınavları, bilginin objektif anlamda ölçüldüğü ciddi sınavlardı. Yani, 3 yıllık müfettiş yardımcılığı döneminde ne kadar başarılı bir performans sergilerseniz sergileyin, esas olan yeterlik sınavındaki başarınızdı. Öyle ki, neredeyse iki promosyonda bir, sınavda başarısız olanlar çıkıyor ve bunlar, Teftiş Kurulundan diğer memuriyetlere naklediliyorlardı. Kısacası, sınavlara ciddi olarak hazırlanmak gerekiyordu. Bu durumum, Tuncer Ağabey’in de dikkatini çekmiş olacak ki, Teftiş Kurulu Başkanıyla görüşerek durumumu anlatmış, sınavlara hazırlanmak üzere Ankara’ya dönmemi sağlamıştı. Tuncer Ağabey’in, benim bir ricam olmaksızın kendiliğinden yaptığı bu girişimi olmasaydı muhtemeldir ki sınavda başarısız olabilir ve yaşam çizgim bambaşka bir mecraya girebilirdi. Bütün bunlar için ona kuşkusuz minnet borçluyum. Konuşmamın bu bölümünde yeri gelmişken Tuncer Ağabeyimin müfettiş olarak mesleki özellikleriyle ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Raporları genelde uzundu. Konuları ayrıntılarıyla irdeler ve özet yazmayı sevmezdi. Özet yazmanın son derece riskli olduğuna inanır ve bunun yeterli de olmadığını savunurdu. Onun büyük emek ve zaman harcayarak kaleme aldığı uzun raporları, diğer müfettişlere benzer çabalar içerisine girme gereğini hatırlattığından olacak, genelde eleştiri konusu yapılırdı. Şimdi düşünüyorum, aslında 20 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz bu eleştiriler rapor yazımına aynı emek ve zamanı veremeyen bizlerin, kendimizi savunma çabamızdan başka bir şey değildi. Onun ayrıntıcı kişiliğini ve uzun rapor yazma tekniğini eleştirirdik ama iş, karmaşık ve tartışmalı görüş tutanaklarının veya önemli bir hukuki metnin kaleme alınmasına gelince, başvuracağımız yegane kişi de yine o olurdu. Bütün tartışmalı konuların, her türlü mesleki ihtilafın çözümünde ve kağıda dökülmesinde adeta hakem ve yazman görevi yapardı. Güçlü bir kalemi vardı. Çok rahat ve kolay yazardı. “Hep ikinci işim oldu edebiyat, boş zamanlarımda balığa çıkmak gibi“ derdi. Raporlarında bazen kelime türettiği de olurdu. Kendisini “ Zorunlu olarak kelime türetiyorum, yoksa anlatacağımı başka türlü anlatamıyorum “ diye savunurdu. Bu tarzıyla, kuru resmi yazışmalara renk ve sıcaklık katardı. Herkes onu severdi. Tipik Adanalılara hiç benzemezdi. Ağzından kötü bir söz çıktığını duyan olmamıştır. Her zaman güler yüzlüydü. Kırıcı olmadan açık sözlü olmayı başarabilen nadir insanlardandı. Yalın ve sade bir kişiliği vardı. Yalan söyleme ve dedikodu yapma gibi kötü bir huyu da yoktu. Kendisiyle barışıktı. Davranışlarının, kişiliğiyle ve düşünceleriyle çeliştiği de görülmemiştir. 1965 – 1992 yılları arasındaki müfettişlik yaşamında, geçici görevle de olsa idari kademelerle kısa sürelerle görev yaptı. Bu bağlamda olmak üzere, 1977 yılında İstanbul Bölge Ticaret Müdürlüğü, 1978 yılında da İç Ticaret Genel Müdürlüğü görevlerini tedviren yürüttü. Özellikle onun İç Ticaret Genel Müdürü olduğu dönemde ben de Teşkilatlandırma Genel Müdürlüğü görevini yürüttüğüm için Ankara’da daha yakın bir ilişki içerisinde olduk. 12 Eylül sonrası ben yurtdışına gittim. O da İstanbul’a müfettişlik görevine geri döndü. Yurtdışından 1984 yılında döndüğümde, Ticaret Bakanlığı ile Sanayi Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı adı altında birleştirilmişti. Teftiş Kurulları da birleştirilmiş ve bir yığın uyum sorunu ortaya çıkmıştı. Ben, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı, O Teftiş Kurulu İstanbul Grup Başkanı olarak sıkıntıları birlikte aşmaya çalıştık. Bu dönemde küçümsenemez yardımları oldu ve bana gerçekten ağabeylik yaptı. Teftiş Kurulu içerisinde birlikte görev yaptığımız 1984-1992 döneminde onun, müfettiş yardımcılığı giriş sınavları ile müfettiş yardımcılığı eğitim çalışmalarındaki özverili katkılarına da kısaca değinmek isterim. Müfettiş yardımcılığı giriş sınavları; sınav organizasyonundan, soruların hazırlanmasına, kağıtların okunmasına ve sözlü sınavların yapılmasına kadar, uzun ve zahmetli bir süreci içerir. “Bir iş, emek ve zahmet gerektiriyorsa Tuncer Ağabeysiz olmaz” gerçeğinden hareketle O, tüm müfettiş yardımcılığı sınavlarının değişmez sınav kurulu üyesiydi. Sınavlarla ilgili her şey onun yönetim ve organizasyonunda, onun kalemiyle gerçekleşirdi. Mevcudiyeti aynı zamanda, dürüst ve objektif bir sınavın da garanti belgesiydi. Özellikle sözlü sınavlarda ilkesel bazda anlaşmazlığa düştüğümüz de olurdu. Ben, adayın bilgisinin üç gün ve altı grup halinde yapılan yazılı sınavlarda yeterince test edildiğini ileri sürerek, sözlü sınavlarda artık bilginin değil adayın, kişilik özellikleriyle sorgulama yeteneğinin sınanması gerektiğini savunurdum. O ise sözlü sınavlar için benim önerdiğim kıstasların sübjektif olduğunu, oysa objektif bir sınav için sübjektif kıstasların kabul edilemeyeceğini ileri sürerek, sözlü sınavlarda da yegane objektif kıstas olarak kabul ettiği bilgiyi test etmeye çalışırdı. Müfettiş yardımcıları eğitim çalışmaları da aynen giriş sınavlarında olduğu gibi onun organizasyonunda ve yönetiminde gerçekleştirilirdi. İyi niyetli ve fedakar bir öğretmendi. Müfettiş yardımcılarının en iyi şekilde yetişmesi için gece-gündüz demeden çalışır, notlar hazırlar, dersler ve ödevler verir, sınavlar yapardı. Bilirsiniz, Ahilik geleneğinde her mesleğin bir piri vardır. Örneğin; Tuncer Ağabeyin babasının da mesleği olan (O, bir marangozun oğlu olduğunu biraz da övünerek sık sık dile getirirdi) marangozların piri Hazreti Nuh, Terzilerin piri Hazreti İdris, Çiftçilerin piri Hazreti Adem’dir. Tuncer Ağabey de bence müfettişlerin piridir. Yani, edebiyatçı arkadaşlarının tanımladığı gibi yalnızca bir “şiir müfettişi” değildir. Müfettişlerin piri sayılabilecek ölçüde usta bir Bakanlık Müfettişidir de. Onun içindir ki, İsmail benim bu sunuşumun başlığının ısrarla “Müfettiş Tuncer Uçarol” olmasını istedi. Ben, uzun süren idari görevlerini de düşünerek ve daha kapsayıcı bir başlık olarak “Bürokrat Tuncer Uçarol” u tercih ettim. Bakanlık Teftiş Kurulundaki Müfettişlik 21 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz görevlerimiz devam ederken ben, 1992 yılında önce Müsteşar Yardımcılığına, daha sonra da Müsteşarlığa atandım. Göreve başladıktan sonra Tuncer Ağabeye, Bakanlık merkez teşkilatında boş bulunan bir genel müdürlüğü teklif ettimse de O, kooperatif evinin tamamlandığını ve artık İstanbul’a yerleştiğini söyleyerek bu teklifimi geri çevirdi. Bu görüşmemizin üzerinden henüz 1 ay geçmemişti ki Bakanımız, İstanbul teşkilatını ziyaretinin dönüşünde bana, bilgisiyle ve kendisine güvenli tavırlarıyla dikkatini çektiğini söylediği bir müfettişi çok beğendiğini, isminin de Tuncer Uçarol olduğunu öğrendiğini ifade ederek, eğer haklı bir itirazım yoksa onu Teşkilatlandırma Genel Müdürlüğüne atamak istediğini söyledi. Bakan beye bunu daha önce benim de düşündüğümü, ama ısrarlarıma rağmen kabul ettiremediğimi söyledim. Tekrar ısrar etmemi önerdi. Uzun süren ikna çalışmalarımız yaklaşık bir ay sürdü. Sonunda kabul ederek Ankara’ya geldi. 1992-1997 yılları arasında, yönetim kademelerinde birlikte 5 yıl görev yaptık. Tuncer Ağabey, 5 yıl süren ve her bürokrat için örnek olabilecek, dürüst ve objektif Genel Müdürlük görevi süresince pek çok çalışmaya da öncülük etti. Bunlar içerisinde, Alman modelini esas olarak hazırladığı ve bizzat kaleme aldığı “Denetim Birlikleri Yasa Tasarısı” bence en önemli ve dikkat çekici olanıdır. Kooperatiflerde etkin ve özerk bir denetim için ülkemiz koşullarında son derece tutarlı ve yararlı bir model olarak değerlendirdiğim “Denetim Birlikleri” nin bugüne kadar Bakanlık arşivinin tozlu raflarından indirilerek yaşama geçirilememiş olması, ülkemiz kooperatifçiliği için bence önemli bir eksikliktir. Yeri gelmişken, Tuncer Ağabeyin bürokratik bir özelliğine de değinmek isterim. Onun için evrakın önemlisi-önemsizi yoktu. Her evrak onun için aynı önem ve değerdeydi. O halde her evrak işlem sırasını beklemeliydi. Herhangi bir evrakın, her ne nedenle olursa olsun bir diğerinin önüne geçme gibi bir ayrıcalığı olamazdı. Bu yaklaşımı nedeniyle onunla kimi sorunlar yaşadığımı da itiraf etmek zorundayım. Bu konudaki bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakan bey bir gün beni arayarak, bir kooperatif kuruluşunun süratlendirilmesini istedi. Araştırdım, kooperatifin başvuru evrakı genel müdürlük uzmanlarınca incelenmiş ve uygun görülerek genel müdürün imzasına sunulmuştu. Tuncer Ağabeye evrakı Bakan’ın takip ettiğini, masasında bekleyen evrakı bir an evvel inceleyerek uygunsa gecikmeksizin imzalamasını rica ettim. Beklediğim cevabı da hemen aldım. Evrakın sırası gelince inceleneceğini söyledi. Kendisine, ağabey evrakın noksanı yok. Kaldı ki, nihayetinde tartışmalı bir konu değil, sıradan bir kooperatif kuruluşu, Bakan da takip ediyor, ne olur imzala da şu evraktan kurtulalım dediysem de “Burası boyacı küpü değil, evrak sırasını bekleyecek” diyerek bu ricamı uygun karşılamadı. Ortak bürokratik yaşamımızdaki hoş bir anımı da izninizle anlatmak istiyorum. Bir gün Bakan’ın odasında, Tarım Satış Kooperatifleriyle ilgili bir sorunu görüşürken, konuyla ilgili genel müdür olarak Tuncer Ağabey’in görüşlerini de almamızın uygun olacağını söyledim. Ağzımdan ağabey sözcüğü son derece doğal bir şekilde çıkmıştı. Bakan Bey, Özel Kalem Müdürünü aradı ve aynen benim kullandığım sözcükleri tekrar ederek “Tuncer Ağabey gelsin” dedi. Tuncer Ağabey içeriye girince ben doğal olarak toparlandım. Ben toparlanınca Bakan Bey de boş bulundu ayağa kalktı. Görüşme tamamlanıp Tuncer Ağabey ayrıldıktan sonra Bakan Bey bana döndü ve “Yahu dedi, yaşı bizden büyük hadi ağabey dedik, tamam buna bir itirazım yok ama sayende, Genel Müdürü kapıdan girdiğinde hazır ola geçen ilk Bakan olarak tarihe geçeceğim galiba” diyerek serzenişte bulundu. Tuncer Ağabey, 1997 yılında benim emekliye ayrılmamdan kısa bir süre sonra Bakanlık Müşavirliğine atandı. Bu görevde de 1999 yılında kadar 2 yıl görev yaptı. Görev yaptı diyorum, çünkü bilirsiniz Bakanlık Danışmanlığı görevi, bürokratların kızak yeridir. Danışmanların çok az sayıdaki bir bölümü gerçek anlamda danışman olarak hizmet verirler. Tuncer Ağabey işte bu anlamda gerçek bir danışman olarak çalışmış ve başta kimi yönetmelik, sirküler ve genelgeler olmak üzere Bakanlığın pek çok mevzuat çalışmasında aktif olarak görev almıştır. Bakanlık Danışmanlığı görevi 1999 yılına kadar devam etmiş ve bu tarihte kendi arzusuyla emekliye ayrılmıştır. 22 “Şiirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz Tuncer Ağabey emekliye ayrıldığında ben, Türkiye Esnaf ve sanatkarları Konfederasyonunda (TESK) danışman olarak görev yapıyordum. Kendisine ısrarla ve yeniden birlikte çalışma önerisi götürmeme karşın kabul ettiremedim. O, yaşamının bundan sonraki bölümünde yalnızca edebiyat çalışmalarıyla ilgilenmek istediğini söyleyerek önerimi nazikçe reddetti. Buna rağmen peşini bırakmadım. Israrlı ricalarım üzerine 2002 yılında, Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu’nun “Esnaf ve Sanatkar Öyküleri” yarışmasını organize etti. Organizasyon zahmeti bir yana, öykülerin değerlendirilmesinden başlayarak yarışmanın sonuçlanmasına kadarki tüm süreçlere öncülük etti. 2003 yılında, bu yarışmaya gelen öyküler içerisinden “Bakkal Öyküleri” ni ayırarak, onları da Bakkallar ve Bayiler Federasyonu’nun bir çalışması olarak yayıma hazırladı. Daha sonra ve 2003 yılında başlayan ve uzun yıllar başarıyla devam eden “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması”nın temellerinin de bizim ortaklaşa gerçekleştirdiğimiz bu “Esnaf ve Sanatkar Öyküleri” yarışmasıyla atıldığını düşünüyorum. Bu öykü yarışmaları sonrasında da dostluğumuz devam etti. Sık sık Mülkiyeliler Birliğinde buluşur, dertleşirdik. Bu ilişkimiz 2013 yılında hastaneye yatana kadar devam etti. Hasta yatağındayken bile bilgisayarı kucağındaydı ve yarım kalmış edebiyat çalışmalarını tamamlamak istiyordu. Toprağa verdiğimiz 27 Ekim günü onun doğum günüydü. Özetle; Tuncer Ağabeyin mesleki yaşamı, bürokrasinin kurallarına sıkı sıkıya bağlı, ayrıntıları önemseyen, katı olmasa da ilkeli diyebileceğimiz titiz ve örnek bir bürokratın yaşamıdır. Onu şimdi öbür dünyada ve kuşkusuz cennette, gördüğü hata ve noksanlıkları uzun ve ayrıntılı bir rapora bağlamak üzere elindeki not defterine kaydederken düşlüyorum. Allah Rahmet Eylesin. Edebiyatçı Olarak Tuncer Uçarol Hüseyin Atabaş Tuncer Uçarol, kılı kırk yaran bir eleştirmen, incelemeci, günce yazarı ve araştırmacı edebiyat adamıydı. Gençliğinde şiirler de yazmıştı, onların kimilerin anımsıyorum… Ve gene anımsadığım kadarıyla, onun ilk kez, 1970’li yılların başlarında sanırım, Osman Numan Baranus üzerine “Cumhuriyet Kitap”ta yazdığı bir yazısını okumuştum. Herkes gibi dümdüz yazıp geçmemesiyle, ayrıntının ayrıntısına inmeye çalışmasıyla dikkatimi çekmişti. Sonraki yıllarda, yani kendisiyle tanıştıktan sonra, onun bu titizliği üzerine sohbetlerimiz, kendisine takılmalarımız olurdu. Bir defasında galiba biraz fazla üzerine vardım ki, eşi Aytül Hanımefendi, “Hüseyin Bey, Tuncer Beyi o kadar sıkıştırma, çünkü o müfettişlikten gelen bir eleştirmendir. Eleştiriyi de teftiş raporu gibi yazıyor…” demişti. Aytül Hanımın bu sözlrti, demek ki onun bürokratik görevinde de öylesine titiz olduğunu gösteriyordu. Onu tanıyanlar, bilenler de başka türlü düşünmüyorlardır sanırım. Nitekim, meslektaşlarının buradaki konuşmalarından da bunu anlıyorum. Tuncer Uçarol, “21. Yüzyıl Öncesi Kadın Edebiyatçılarımız” başlıklı yazısında, “Tarihin her döneminde pek çok edebiyatçı yaşamıştır. Ancak bunların çoğunluğu ustalığa ulaşamamış, usta diye bildiklerimiz de daha çok bilinenleri yineleyen yapıtlar vermiştir. Onlar da önemlidir ama bir de ‘ustaların ustası edebiyatçılar’ (büyük edebiyatçılar) vardır. Asıl önemli olanlar onlardır diyebiliriz. Onların sayıları azdır.” der. (Varlık, Eylül 2012) Edebiyatımızda kadın yazarların ne denli az olduğunu kuşkusuz biliyordum, ama bu denli az olduğunun ayrımına, onun yazıp söyledikleri ile varmıştım. Söz konusu yazısında, Behçet Necatigil’in “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”nün 2000 tarihli 19. basımında, 1000 kadar şair/yazar içinde kadın oranının % 9, yani 90 kişi olduğunu belirtiyordu. * * * Kendisinin “şiir üstüne günce eleştiriler” dediği yazılarına 1969 yılında yeniden başlamıştı. Ramazan Teknikel’in, “Sincan İstasyonu” dergisinin Temmuz 2011 tarihli sayısında kendisi ile yaptığı “Tuncer Uçarol’la, ayrıntı, kentsoyluluk ve özgünlük üzerine konuşma”nın ilk sorusuna verdiği yanıtta; “Evet, yazılarımda ayrıntıcıyım. Bu tanı, yazılarımın uzun olduğunu da içerir… 1969’da yeniden yazmaya başladığımda, en çok bildiğim alan olan şiirde, sadece araştırmalar yapmaya, inceleme, eleştiri yazmaya karar kılmıştım uzmanlığım hızla artsın diye... İstanbul/ 23 Ankara dergilerinde tutunmam için üstünde pek durulmamış konularda da yazmalıydım… Bir yandan da ben öğrenecektim… Bunlar hep ayrıntılarla ilgili.” diyordu. Bu sözlerin devamını da getiriyordu; “Mesleğim de bakanlık müfettişliği idi (1965-92). O da ayrıntılara dikkat etmeyi gerektiriyor. Orada yazdığım raporlar da uzundu. Özet yazmak çok önemli ama kaç kez özet yazmayı denedim, yeterli olmuyor. Ayrıntılı yazdığınızda / çalıştığınızda, çapraz denetimler yaptığınızda, gerçeği daha açık görüyor, gösteriyorsunuz…” Ama ayrıntılı yazmak onun yalnız müfettişliği ile ilgili değil. 1956 yılında yazmaya başlayan Tuncer Uçarol için, ‘kılı kırk yaran bir eleştirmen, incelemeci günce yazarı ve araştırmacı edebiyat adamı’ dememiz de öylesine söylenmiş bir söz değil. Ayrıntılı yazmanın gerekçesini kendisi şöyle belirtiyor: “…Özet yazılar (ve şiir) öyle değil! Onlar iki üç anlamlılığa açık. Yeterli bilgi sunmazlar. Ayrıntılı çalışmada ise açık vermemiş olursunuz.” Ayrıca, yazıya ara vermesi aşağı yukarı onun üniversite öğrenciliği yıllarına denk gelir ki, bu bir titizlenme, bir ayrıntıdır. Onun yazarlığının bir merak konusunu da barındırdığın söyleyebiliriz; örneğin, ‘herhangi bir şair şiirini öykü olarak yazsaydı ortaya nasıl bir şey çıkardı ortaya?’ merakıyla, az sayıda da olsa, başkalarının şiirleri üzerinde böyle denemeler yapmıştı. Ama o tür denemeleri, biri de benim bir şiirimle ilgili olduğu için biliyorum, pek başarılı olmamıştı ve de olamazdı ki, sonra bu tür denemelerden vazgeçmişti. * * * Özgün ve incelikli bir anlatımı olan Tuncer Uçarol, aynı zamanda dili savsaklamayan, arı dile önem veren bir yazardı… “Arı Türkçeye özen gösteriyorsunuz” denildiğinde de söze; “Belki…” diye başlar ve şöyle sürdürürdü: “ Bazen tersinlemelerle (ironilerle) yazmayı seviyorum… İlginç olmaya çaba gösterdiğim de oluyor… Aykırı düşünceler benim için önemli, gerçeğin üstüne gitmek için… Anlatımımı yalınlaştırmak için uzunca tümcelerde ayraç açar; bazı sözceleri öyle göz önüne alırım… Arı Türkçe sözcüklerle yazarken onların yabancı kökenli karşılıklarını da ayraç içinde yazarım, öğrenilsin diye…” (Sincan İstasyonu, Temmuz 2011) Bu bağlamda kendisi de yeni sözcük önerilerinde bulunmuştur: “Artlama şiir” (kırık dizeli, merdiven şiir yerine), “boncuk şiir” (sözcüklerin sıralanışının yaptırdığı çağrışımın yeni anlamlara yol açma özelliği olan şiirler) Ali Yüce’nin şiirleri örneğinde olduğu gibi… Tuncer Uçarol, şiir eleştirisini şair olmayanların, kendi deyişiyle “şiir müfettişinin, şiir seçicilerinin” yapmasından yana olmakla birlikte, “… şiir eleştirisini şairler de yapmalı. Seçkileri (antolojileri), yıllıkları şairler de hazırlamalı. Okuyucular, yayınevi yöneticileri de… Eleştiri öznel bakışlarla da yapılmalı, incelemesel eleştiri yoluyla da. Bilimsel sıkıdüzenden geçmiş öğretim görevlileri de onların üzerinde bilimsel eleştiri, inceleme yazmalı…” diye düşünürdü. * * * “Ben Adanalıyım, köylüyüm” demesine karşın onun yazılarında kentsoyluluk kolayca sezilir. Ama fukaradan ve ezilenden yanadır. Tuncer Uçarol’un bu bağlamda yazın dünyamıza yaptığı önemli hizmetlerden biri, 2003 yılında verilmeye başlayan “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Yarışması”dır. Uçarol, kendisini bu yarışmanın yalnızca bir “seçici kurul üyesi, yazmanı” olarak gösterse de, gerek Baştürk ailesi ve dolayısıyla eşi Aytül Hanıma ve Genel İş Sendikası’na, bu ödülün yürütülmesi için en büyük desteği veren, seçilen öykülerin kitaplaşmasını sağlayan Tuncer’di. Bu yarışma, bu hizmet umarım Tuncer’ın anısına da bir saygı olarak sürer. Tuncer’i zamansız yitirmek kuşkusuz büyük bir sızıdır içimizde. Ama onunla ilgili olarak benim içimdeki en derin sızı, yayına hazır dosyaları olmasına karşın, tek kitabının yayımlanmamış olmasıdır. Ne yazık ki, bu ülke böyle bir değer bilmezdir. Çok yazık… Neyse, şu sözler onun dünya ve edebiyatçılık görüşünü özetliyor gibidir: “… değişik bakışlar edebiyatta çok önemli. Ustaların bile bakışları çeşitli; kaypak, edebiyat dışı olanları da var. Ama hepsi birbirini tamamlıyor...” (Sincan İstasyonu, Temmuz 2011) “Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Yarışması” etkinliğinin sürdürülmesinin Tuncer Uçarol’un anısına da bir saygı olacağını düşünüyor ve sürdürülmesini diliyorum. “Esnaf Öyküleri” türünde etkinlikler de düzenleyen Uçarol, seçeneğini (tercihini) emekten yana koymuş bir insandı. Anısı önünde saygı ile eğiliyorum. 24 “Şiirin Sevgilisi Tuncer Uçarol” etkinlikler de tarihe karıştı. O nedenle bu tür çalışmalarının daha sağlam temeller üzerine oturtulması gerektiğini ifade etmek isterim. Bu etkinlikte, geniş bir katılımla değerli yazar Tuncer Uçarol’un kimliğini, kişiliğini, emeğini konuşmaktayız. Bu gece ne söylenirse söylensin, ne anlatılırsa anlatılsın Uçarol’un emeğinin sınırlarının bu anlatılanlardan çok daha geniş olduğu bir gerçektir. Tuncer Uçarol, devlet sektöründe önemli bir bürokrattı. Onu Maliye Bakanlığı’nda görev yapan bir müfettişten çok, bir öğretmen olarak algılamış, onun bizim mesleğin çok sevilen kişilerinden biri olduğunu düşünmüşümdür. Öğrencisine doğruyu gösteren ancak öğrenci yanlış yaparsa o yanlışı göz ardı etmeyen bir öğretmen. Bence bütün yazdıkları bu anlayışın ürünüdür. Çok kişiye el vermiştir. Bu emek yoğunluğunun ardından “Onlar da ileride bana el verirler” beklentisinin yaşamında yer etmemesi; onun bu alanda nasıl sevecen bir yürek taşıdığını, bir coşkuyla onca yazıyı yazdığını, bu konuda kimseye özenmeden bir başına hareket ederek hiçbir kitaba imza atmadığını kanıtlar niteliktedir. Burada bir anımı aktarmak isterim. Öğrenimini tıp alanında yapmış, yurdun değişik yörelerinde tabip olarak görev yaptıktan sonra görevini uzun süre Afrika’da sürdürmüş, bir dönemin yazın dergilerinde şiirler yayımlamış sevgili şair Celalettin Algan’a armağan ettiğim bir şiirimin yayımlandığı Karşı dergisini kendisine verip şiiri okumasını istedikten sonra yaşadıklarım, o gün bugündür şiir alanındaki emeğimin bir doruğudur diyebilirim. Sevgili Algan, şiiri okuduktan sonra tek söz etmemiş ve dudaklarını sayfaya eğerekkendisine armağan ettiğim şiiri öpmüştü. Kendi sine “ Sevgili ağabey, yazın alanında epey ödüller aldım ama şiirimin öpülmesi ödülü onların hepsinin üstünde oldu.” diye yanıt vermiştim. Aradan 30 yıla yakın bir zaman geçmiş, o günkü görüntü hep benimle yolculuk etmiştir. Bunu niye anlatıyorum. Tuncer Uçarol adına düzenlenen bu etkinlik, fotoğraf sanatçısı sevgili Mahmut Turgut’un çektiği fotoğrafla biçimlenmiş. Uçarol’un gülüşü afişten bize yansıyor. Ahmet Özer Değerli konuklar, Sevgili Tuncer Uçarol’un sevenleri, yakın dostları, sanat ve kültürümüzün seçkin değerleri hoş geldiniz, onur verdiniz. Öncelikle bizi böyle bir gecede bir araya getiren sevgili Uçarol’un anısına saygılar sunuyor, onun emeğine sahip çıkarak böyle bir etkinliği düzenleyen Mülkiyeliler Birliğinin yöneticileriyle etkinliğe omuz verenleri içtenlikle kutluyorum. Edebiyat, sanat bir yaşama sevincidir, bu sevinci yaratan sanatçılara sahip çıkmanın bir erdem olduğunu, onların daha yaşanılır bir dünya kurmada önemli görevler üstlendiğini ifade etmek isterim. İşin gerçeği bugün değerlerimize sahip çıkanların yarın kendilerine sahip çıkılacağı bir gerçektir. Ankara, dünden bugüne kültür-sanat alanında büyük değerlerini yitirdi. Çok önemli sanatçılarımızın kaybı bir yana, çok özgün mekânlar da kötü yöneticiler eliyle birer birer yok edildi, ediliyor da… Çünkü sanat bir duyarlıktır. Bu duyarlı alan ne denli boşaltılırsa, sanat düşmanlarının iktidarları da o denli uzun sürer. Bu nedenle sanatın her dalına emek verenlere sahip çıkmak, onlara değişik mekânlar açarak emeklerinin sergilenmesine ortam hazırlamak görevimiz olmalıdır. Burada bir noktayı vurgulamak isterim. Her birim kendi bağrından yetiştirdiklerine sahip çıktığında, bir değerler bütününü çok yönlü anmanın ve onların anısın yaşatmanın sorumluluğunu yerine getirmiş oluruz. Mülkiyeliler Birliği’nin kendi değerlerini anmada, tanıtmada yaptığı çalışmanın, diğer birimlere de örnek olmasını diliyorum. Yıllar önce Ankara’da Makine Mühendisleri Odası’nın başlattığı Şiir Akşamları’nın büyük yankıları olmuş, özellikle Ankara’da oturan değerli sanatçıların kendilerini çok yönlü anlatma olanağı bulmaları okurlarını, dinleyenlerini sevindirmişti. Bu sanatçıların o gecelerde anlattıkları kısa zaman içinde iki ayrı kitapta toplanmıştı. O etkinliklerin tümü Makine Mühendisler Odası Sosyal Kültürel Etkinlik Komisyonu adına Recep Akkoyunlu’nın emeğiyle biçimlenmiştir diyebilirim. Akkoyunlu bu görevi bırakınca, 25 Orada bu değerli eleştirmen için “Şirin Sevgilisi Tuncer Uçarol” yazısı öne çekilmiş. Bu sözü afişe yazdıranlar gerçekten Tuncer Uçarol için en iyi değerlendirmeyi yapmışlar diyebilirim. Evet, Tuncer Uçarol şiirin sevgilisiydi. O, sevgilisi olan şiiri hep gözetti, onu yazana yüreğini açtı. O “Günce Eleştiri” olarak nitelendirdiği yazılarını “Denemesel Eleştiriler”, “İncelemeseler Eleştiriler” olarak da adlandırmıştır. Bu belki de bu alanda yazanlardan farkını belirlemek içindi diyebilirim. Algan’a dönerek söylersem Tuncer Uçarol, sevdiği şiirleri öpmese de onca şiiri yaşamının ayrılmaz bir parçası saydı. Onların çoğunu yakasından eksik etmediği karanfil olarak algıladı. Onun çoğu sanatçıya el veren emeğinin bana yansıyan yanından da söz ederek konuşmamı sürdürmek isterim. Damar dergisinin yönetmeni sevgili Özgen Seçkin, sanatımın 35. yılı nedeniyle adıma bir özel sayı hazırlamaya karar vermiş, bu amaçla da pek çok kişiden yazı istemişti. Eylül 2001’de yayımlanan 126. sayı elime geçinceye değin doğrusu kimlerden yazı istendiğini bilmiyordum. Dergi yayımlandığında gördüğüm imzaların tümünü tanıyordum. Böyle bir konuda yazma gereksinimi duyanlarla yazın dünyasından tanışıklığım vardı, onların yazıları benim için sürpriz olmamıştı. Bu yazıların arasında sevgili Tuncer Uçarol’unkini görmek, doğrusu beni heyecanlandırdı. Uçarol’un çok kişinin emeğine el verdiğini biliyordum. Bütün yazılarını da kendi yüreğinin sesine uyarak yazdığı bir gerçekti. O nedenle yazısı benim için büyük önem taşıyordu. Adıma hazırlanan böyle bir toplamın içinde onun da yer alması yazma yarışındaki hızımı artırmıştır diyebilirim. Peki, Tuncer Uçarol neyi nasıl yazıyordu? Uçarol, yazılarında dile getirdiği ayrıntılar, saptamalar, öneriler, buluşlar ve yorumlarla kendine özgü bir söylem oluşturmuştu. O yazıların tümüne yakını, bu alanda yetişmekte olan kişilere bir kılavuzdur diyebilirim. Yazın alanında yol almak isteyenlerin o yazıları bulup okumaları kendileri açısından çok yararlı olacaktır. Tuncer Uçarol her yazısına büyük emek verirdi. Yazıları öyle sallapati değil, uzun emeklerle oluştuğundan, onların her birini bir kitap olarak algılamış; bu da kitap yayımlama konusunda onu isteksiz kılmıştır. Ona, “Bu yazılarınız ne zaman kitaplaşacak? diye sorulduğunda ise hiç yakınmamış, her şeyi zamana bırakmıştı. Tuncer Uçarol Adana’nın bereketli toprağından gelen bir değerimizdi. Emeğin kutsallığını esas alan bir yürekle işçi önderi Abdullah Baştürk adına düzenlenen ödüllerin de lokomotifi oldu. O yarışmanın dal budak salmasında, yazın alanına yeni ürünler ve yeni adların kazandırılmasında büyük çaba göstermiştir. Dersine çok iyi çalışan bir yazardı. Mevlevilerin semazenleri gibi bir eli havada diğeri aşağıdaydı. Bir eliyle yazın dünyasından aldıklarını diğer eliyle bu alanın sevdalılarına vermeyi görev bilmişti. Bir dergi çılgınıydı. Ülkenin bir yöresinde dergi çıksın da Tuncer Uçarol’un onun adından, içeriğinden haberi olmasın, olacak şey miydi! Onca derginin araştırılmasında oralarda yazanların emeğine sahip çıkılmasında çok kararlı çalışmalar yapmıştır. Mülkiyeliler Birliği tarafından bu anlamlı etkinliğinin sonunda onun yazılarına sahip çıkmada bir karar alınması hepimizi sevindirir. Uçarol’un her biri diğerinden değerli yazılarının kitaplaşması için gereken yapılmalıdır. Dergi ve gazete sayfalarında çok kişinin yararlanamayacağı o yazıların kitaplaşarak okurların ufkuna serilmesi görevimiz olmalı. Onu asıl unutturmayacak olan da kendi kitapları olacaktır. Gelecek yıl yeni bir anma töreninde kitaplarının elimizin altında olmasını diliyor; anısına saygılarımı, hepinize sevgilerimi sunuyorum. *25 Ekim 2014’te Mülkiyeliler Birliği’nde “Şirin Sevgilisi” Tuncer Uçarol’u Anıyoruz etkinliğinde yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş biçimidir. 26 YÜZYILIN ÇINARLARI GARİP GARİP “İnsanların çoğu, bu dünya kurulalı beri, belki de parçalanıp gidinceye değin, şairliği, şiiri sevmeyi bir hastalık, bir delilik saymışlardır. Aldatmayalım kendimizi, biz şiiri sevenler bir azınlığız, hiç bir zaman da kalabalık olmayacağız” demişti Ataç. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Garip’ler; Cumhuriyet’in resmi duruşuna, bu demek babalarına pek de inanamadan yan yana yaşayan ilk genç şair kuşağıydı. Bir tür dandi kuşağı. (Orhan Veli, Oktay Rifat’ı 13, Melih Cevdet’i 15 yaşındayken tanımıştır.) Garip, şiirde yeni bir başlangıç idi. Orhan Veli, “krizalit” dönemde göçtü gitti; ama öbür ikisi kelebekliğe evrilip uçtular. Nereye? Şiirde “en eski yeni”nin peşine; en eskiden başlayarak yapmanın cesaretiyle uçtular. Şiirde yeni nedir? En eski sorudur bu. Onlar, önce ortakça, sonra kalan ikisi ayrı ayrı yanıt verdiler bu soruya. “Kendisi” ısrarındaki yeni bakışın kaynağı için şairi etkileyen bazı düşünsel dayanaklara bakacaksak, sonuçta, bilinç/ bilinçaltı / bilinçdışı kavramlarının yardımıyla rüyaların mucidine er geç varırız. Yalnızca bireyle başlayıp bireyle biten sınırlı bir kuram değildi Freud’un kuramı. Örneğin, “Hiç bir Freud’cü yoktur ki şuuraltına itilen temayüllerin oraya cemiyetler tarafından itildiğini… kabul etmesin” diyecektir Orhan Veli. Bu keşfin kavramlarının şiir tarihine sızması, önce Dada ile (1916) ardından bu akımın varisi olan Gerçeküstücülerle (1924) başlamıştı. Hızla küreselleşen ve Garip’i de etkileyen bu akım sonrası tüm dünyada sanat algısı tepetaklak olmuştu. Garipçiler, örnek aldıkları Fransız şairlerin etkisiyle, Freud’un düşüncelerine sahip çıkan ilk şair kuşağıydı Türkçede. Sahip çıkarken şöyle: Bir abartı yoktu aslında; ama her abartının ya da her küçümsemenin arkasındaki o bireyin kafasında bir tür psikanalitik fallusun olduğunun farkında olarak 1 Hatırlatmak için: Tarihteki ilk yasağa yaslanır bu teori: Cinsel yasağa. Beden ile ruhun ilk tutsaklığına. Bu yasaktan sonra, akılla yapıldığı sanılan, insanda aklı da güdüleyen bedenimizde taşıdığımız, kalıtsal belleğimize yerleşmiş bir ruhsal güçten söz etmekteydi Freud. 27 davrandılar. Batıdan yalnızca şiire bakmadılar kuşkusuz; Aydınlanmacılardan Marks’a, Nietzsche’den Sartre’a, bilimde ve felsefede olan bitenlere ve hiç bitmeyen tartışmalara da baktılar. Freud’un altüst edici topografyasını, Nietzsche’nin titansı öfkesini, Marx’ın devrim yapan sınıf kavramını, Einstein’in tekçi düşünceyi iptal eden göreliliğini ve benzeri kavramları düşüncesine araç kılan bir insan, bir gözlemci ve gözlem nesnesi olarak kendi konumunu da düşünmekten kaçınamaz. Kaçınamaz ama Descartes’dan bu yana ikiye bölünerek işleyen düalist akıl ve dolaysıyla bilinç kavramları tedirgin olur; kafa elbet karışır. Rasyonal olan irrasyonalleşir, pozitif olan negatife dönüşür. Görünenden ötede, dipte gizli bir şeyler arar bu kavramlarla düşünen birey. Bir şeye neden yöneldiğimi, ona neden doğru ya da gerçek dediğimi kendimce düşünmeye başladığımda yalnızca aklın düşünce malzemeleriyle değil, elimdeki bütün vasıtalara başvurarak, aklı, duyguları, duyuları, hayal kurma gücünü, şuuraltını araya koyarak gerçeğin bütün belirtilerini elden geçirmek zorunda kalıyorsam, gerçeğin peşindeyim demektir. “Artık dünyayı karış karış fethetmeye çıkabilirim, eski zaman gemicilerinin heyecanıyla.” Ama artık bir bilinç kılavuzum olsa da yalnızımdır bu keşifte. Nâzım bir, Garipçiler iki, İkinci Yeniciler üç; onlar bütün modern devrimci şairler gibi, bizi şiirin en başından (neliğinden, varoluş nedeninden) en sona fırlatan (icrasına tanık eden) modern Hurufilerden oldular. Şiirin ilk gününe çağırdılar herkesi; şiir ile anlaşabildiğimiz günlere. Şiirin, yani ilk biçimli sözün en başından taşıdığı gücü en sona gelene kadar deneyerek anlamaya uğraştılar; ama okuryazar zihninin sınırlarını da zorlayarak. Garipçiler, okuryazar zihniyle sözlü zihin arasındaki çelişkinin baştan farkına varmışlardı. (Tabii biraz da zamanlarında yaygın “folklorizm” modası sayesinde. A.H. Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer liseden -Ank. Atatürk Lisesi- hocaları, sonra da muhabbetli dostları olmuştu, pek anlaşamasalar da.) Eskiler yazmıyorlardı, şiiri söylüyorlardı. Divan ve Halk şiiri geleneğindeki gibi, şiir yazılmaz söylenirdi. “Yahya Kemal, ben o şiirimi şurada söyledim derdi” (MCA). Yazmak ile söylemek arasında epey bir mesafe vardı. Yazılı dil ile sözlü dil arasındaki geleneksel çelişkiyi gören Garipçiler, bunu bir muzip şakaya, akıl çelen bir bilmeceye, gönül çelen bir söz oyuna dönüştürmekte yeni bir zevk bulmuşlardı. Örneğin, bu yeni zevkin Oktay Rifat’taki ilk icralarından biri, belki de ilk zevkli şiiri “Vazife”sinde karşılık apaçıktır. 3 Tristan Tzara, şu şiiri 1918’de yazmıştı: İdeal, ideal, ideal,/Bilgi, Bilgi, Bilgi,/Bum bum, Bum bum, Bum bum/Diye bağırsam eğer,/İlerlemeyi, Hukuğu, Ahlakı oldukça doğru kaydetmişimdir// (…) sonunda şöyle diyebilmek için (…) herkes kendi kişisel bumbumuna göre dans etti. Bu yazıdaki Hurufi, hem kendisinin yazdığı hem de yazılmış her sözcüğü bitiştiren her harfin, görünenin ötesinde bir anlam, duyuların sözünü dinleyen bir akıl ve bütün içinde bir estetik değer parçacığı olduğuna inanan kişidir. 4 Vazife Rengi üzümden kara Beli iğneden ince Bu yükle çıkılır mı Yokuşlardan karınca Nedir bu dünya hali Nedir bu bozuk düzen Dün çıktı yumurtadan Bugün sevdalı kumru Kaşla göz arasında Şahin kapar kırlangıcı Ceylân kanına girer Su başında canavar Bütün yük benim üstümde Düşünmek lâzım hepsini ayrı ayrı Dünyasından habersiz Dünyaya gelen yavru Güneşin şarktan doğmasını sağlamalı Şaşırmaya gelmez Sonra bana düşer tasası Çocuğu soksa arı Ayağı kanasa tilkinin Bir hal olsa kuzuya Oktay şu kurdun kuşun Sana lâzım mı derdi 28 Modern şiiri matbaanın icadından başlatamayız elbet ama onu matbaasız da asla düşünemeyiz. İşte; matbaa icat oldu, basım başladı, sözler taşkın sular gibi yayıldı; harflerin tohumu rüzgârla dünyaya dağılan bitkiler gibi çoğaldı çabucak. Dünya hızla küreselleşmekteydi, geniş yeniden üretim sayesinde. Yeni bir devrim doğdu Fransa’da, dünya bir daha ortaçağa dönmemek üzere sarsıldı. Bu sarsıntı ve bu hız, kıtalar aştıkça, üsluplar iç içe girdikçe yeni bir dünyalılık yanı sıra yeni bir birey algısı da doğmaktaydı şiirde. Yüz küsur yıl içinde üç büyük devrim yaşanmıştı; 1789 devrimi, yarattığı etkisini 1850’lerdeki Kötülük Çiçekleri’nde ya da Cehennemde Bir Mevsim’de (1870) yanıt buluyordu bir bakıma. İkinci devrim, 1917’nin yanıtı daha çabuktur. Gerçeküstücülerin ortaya çıkışındaki asıl güdü eleştirel düşüncenin iktidar olmuş Marksistler elinde dogmatikleşmesine karşıdır. Her neyse; modern şair, yeni bireyi yazı ile biçimlenen yeni bir insan türü olarak görmüştü. Hatta gerilerden bakan Yahya Kemal bile. Ayaklanmalar çağıdır modern çağ. 1789 Bastil, 1848 Silezya, 1870 Paris, 1917 Petersburg. Bu tür bir ayaklanmayı1848’de de görmüştü Victor Hügo ve Baudelaire. Arthur Rimbaud’un pratik aklı, teorik heyecanı 1870’de Paris’te kanatlanmıştı. Paris Komünü ayaklanmasının mektubu, daha rahme düşmemiş fütüristlere bile ulaştı çok sonra. Örneğin Mayakovski’ye. Olan biten her şey şairin poetikasıyla yakından ilgiliydi; bütün bunlar modern çağda hangi şiirin baskın hangi sözün ezgin olduğuyla her zaman ve çoktan-, yakından ilgiliydi. Nâzım 1848’den bu yana gelişen devrimci sarsıntıya1921’de Moskova’da gönüllü yakalandı; ama o yarılma sayesinde kanatlanıp uçmuştu. Yeni tür bir bireyin diliydi onun sesi de. Yeni bir ötüştü aynı zamanda. Şair ben diye konuşuyordu ama o aynı zamanda sen ya da o demek de değildi yalnızca, kendisi de vardı simgelerin içinde; yeni bir şair karakterini kendisiyle örnekliyordu. Dilde “ben”den “öteki”ne somut bir geçiş, dünyanın bütününü arzulayan bir geçiş dili aramaktaydı şair. Gelgelelim en yeniler de en eskiler gibi “dünyayı temsil ediyor” olduğu savındaydılar. Hemen hepsi böyleydi: Evde oturanı da (Necatigil) sokağa çıkıp bağıranı da (Nâzım), kent aylağı Garip’ler de aynı sevdadaydı. Dünyaları farklılaşsa da şairin bu savı değişmedi. Simgeler açıldıkça şair ne dediğini daha açık söylemekteydi. Örneğin, Garipçilerin zihnini uzun süre meşgul eden şu meşhur Gemi meselesi, bu konuda sağlam bir örnek. Yahya Kemal’in bilinmeze giden “Sesiz Gemi”sini geçelim, Homeros’unkileri de geçelim; bu gemileri her şair hemen hemen her çağda bir daha düşünmüş, yeniden kurmuş, üstüne de Rimbaud yepyeni bir gemi yaratmıştı: Sarhoş Gemi. Ama bir de Kaptan Nemo’nun gemisi vardı, hem aynı yıllarda ve hem de yepyeni: adı Nautilus. Şair Arthur Rimbaud’un “Sarhoş Gemi”si ile romancı-bilimci Jules Verne’nin Nautilus’u, modern çağın iki farklı birey karakterinin simgeleri sayılmıştır. Kaptan Nemo bilim adamının denizler altında gezen, gizemli bilgi hazinesiydi. Bu yeni karakter’i Barthes’dan dinleyelim: “Verne kenter (burjuva) sınıfın ilerici soyundandır; yapıtı hiçbir şeyin insanın elinden kurtulamayacağını, en uzak dünyanın bile onun avucunda bir nesneden farksız olduğunu, iyeliğinse (sahiplik) Doğa’nın genel tutsaklaştırılmasının eytişimsel (diyalektik) bir evresinden başka bir şey olmadığını sergiler. Verne’in romantik kaçış yollarına ya da gizemsel sonsuzluk tasarılarına göre dünyayı genişletmeye çalıştığı yoktu: sürekli olarak onu (dünyayı) beriye çekmeye, doldurmaya, daha sonra insanın rahat rahat oturabileceği, bildik ve kapalı bir uzama indirgemeye çalışıyordu: dünya, her şeyi kendinden çıkarabilecek durumdadır, varolmak için insandan başka hiç kimseye gereksinimi yoktur.” Yeni karakter Nautilus’un denizler altında yirmi bin fersah seferi boyunca, olan buydu. Ya Sarhoş Gemi? “Kaptan Nemo’nun gerçek karşıtı olan Rimbaud’un Sarhoş Gemi’sidir” diyor, aynı yazıda Roland Bartes; 5 Bu anıt şiirin Son dörtlüğü şöyledir: Ben sizinle sarmaş dolaş olmuşum, dalgalar, Pamuk yüklü gemilerin ardında gezemem; Doyurmaz artık beni bayraklar, bandıralar; Mahkûm gemilerinin sularında yüzemem. (Çev: S. Eyüboğlu) 29 “Bu gemi “ben varım” der, insan bununla gemi rahminden kurtulur, kovuklarda sınırlı psikoanalitik çabalardan dünyayı keşfe çıkmanın özgün şiirine ulaşır.” Dünyayı seyre çıkan sarhoş gemiyle, insanı doğanın sahibi, efendisi kılan gemi. Garipçiler Nautilus’u okul ortamından tanıyorlar; Sarhoş Gemi’yiyse, bizim rakı şişesindeki balıklar, Garipçiler, okumaz olur mu; ezberden okurlardı; çevirisinde Sabahattin Eyüboğlu ile kafa kafaya çalışmışlardı. Melih Cevdet Anday, arkadaşları adına da Roland Barthes’ın Sarhoş Gemi’ye bakış açısını şu şerhle üstlenecektir, daha sonra: “Sarhoş Gemi yalnızca başka bir şeyin temsili değil” der Anday, “kendisi de vardır.” Hem simge hem de kendisi. Varlıklar, yalnızca simge olmaya mahkûm değildir, anılan varlığın kendisi de vardır. Simgeler duyularımızla kavradığımız görünüşlerdir. “Balkon, düpedüz balkondur” da der, aynı yazıda. Bu düşüncenin bir uzantısı, teşbih, mecaz olmaksızın da şiir olur demektir. Divan şiirinin yanlış yorumundan dolayı simgenin mutlaklaştırıldığına, varlığın simgeler arasında kaybolduğuna inanmışlardı Garip’ler. Modern şiiri matbaanın icadından başlatamayız elbet ama onu matbaasız da asla düşünemeyiz. İşte; matbaa icat oldu, basım başladı, sözler taşkın sular gibi yayıldı; harflerin tohumu rüzgârla dünyaya dağılan bitkiler gibi çoğaldı çabucak. Dünya hızla küreselleşmekteydi, geniş yeniden üretim sayesinde. Yeni bir devrim doğdu Fransa’da, dünya bir daha ortaçağa dönmemek üzere sarsıldı. Bu sarsıntı ve bu hız, kıtalar aştıkça, üsluplar iç içe girdikçe yeni bir dünyalılık yanı sıra yeni bir birey algısı da doğmaktaydı şiirde. Yüz küsur yıl içinde üç büyük devrim yaşanmıştı; 1789 devrimi, yarattığı etkisini 1850’lerdeki Kötülük Çiçekleri’nde ya da Cehennemde Bir Mevsim’de (1870) yanıt buluyordu bir bakıma. İkinci devrim, 1917’nin yanıtı daha çabuktur. Gerçeküstücülerin ortaya çıkışındaki asıl güdü eleştirel düşüncenin iktidar olmuş Marksistler elinde dogmatikleşmesine karşıdır. Her neyse; modern şair, yeni bireyi yazı ile biçimlenen yeni bir insan türü olarak görmüştü. Hatta gerilerden bakan Yahya Kemal bile. Ayaklanmalar çağıdır modern çağ. 1789 Bastil, 1848 Silezya, 1870 Paris, 1917 Petersburg. Bu tür bir ayaklanmayı1848’de de görmüştü Victor Hügo ve Baudelaire. Arthur Rimbaud’un pratik aklı, teorik heyecanı 1870’de Paris’te kanatlanmıştı. Paris Komünü ayaklanmasının mektubu, daha rahme düşmemiş fütüristlere bile ulaştı çok sonra. Örneğin Mayakovski’ye. Olan biten her şey şairin poetikasıyla yakından ilgiliydi; bütün bunlar modern çağda hangi şiirin baskın hangi sözün ezgin olduğuyla her zaman ve çoktan-, yakından ilgiliydi. Nâzım 1848’den bu yana gelişen devrimci sarsıntıya1921’de Moskova’da gönüllü yakalandı; ama o yarılma sayesinde kanatlanıp uçmuştu. Yeni tür bir bireyin diliydi onun sesi de. Yeni bir ötüştü aynı zamanda. Şair ben diye konuşuyordu ama o aynı zamanda sen ya da o demek de değildi yalnızca, kendisi de vardı simgelerin içinde; yeni bir şair karakterini kendisiyle örnekliyordu. Dilde “ben”den “öteki”ne somut bir geçiş, dünyanın bütününü arzulayan bir geçiş dili aramaktaydı şair. Gelgelelim en yeniler de en eskiler gibi “dünyayı temsil ediyor” olduğu savındaydılar. Hemen hepsi böyleydi: Evde oturanı da (Necatigil) sokağa çıkıp bağıranı da (Nâzım), kent aylağı Garip’ler de aynı sevdadaydı. Dünyaları farklılaşsa da şairin bu savı değişmedi. Simgeler açıldıkça şair ne dediğini daha açık söylemekteydi. Örneğin, Garipçilerin zihnini uzun süre meşgul eden şu meşhur Gemi meselesi, bu konuda sağlam bir örnek. Yahya Kemal’in bilinmeze giden “Sesiz Gemi”sini geçelim, Homeros’unkileri de geçelim; bu gemileri her şair hemen hemen her çağda bir daha düşünmüş, yeniden kurmuş, üstüne de Rimbaud yepyeni bir 6 Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, H.Vakfı Y., Çev: Tahsin Yücel. Sf, 61-62. 7 Akan Zaman Duran Zaman-1. Adam, 1984. Sf. 28. 8 Bu “Gemiler” de Orhan Veli’nin. Elifbamın yapraklarında Gemilerim, yelkenli gemilerim. Giderler yamyamların memleketlerine Gemilerim, yan yata yata; Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş; Gemilerim, kırmızı bayraklı. Elifbamın yapraklarında Kız Kulesi, Gemilerim. 30 gemi yaratmıştı: Sarhoş Gemi. Ama bir de Kaptan Nemo’nun gemisi vardı, hem aynı yıllarda ve hem de yepyeni: adı Nautilus. Şair Arthur Rimbaud’un “Sarhoş Gemi”si ile romancı-bilimci Jules Werne’nin Nautilus’u, modern çağın iki farklı birey karakterinin simgeleri sayılmıştır. Kaptan Nemo bilim adamının denizler altında gezen, gizemli bilgi hazinesiydi. Bu yeni karakter’i Barthes’dan dinleyelim: “Werne kenter (burjuva) sınıfın ilerici soyundandır; yapıtı hiçbir şeyin insanın elinden kurtulamayacağını, en uzak dünyanın bile onun avucunda bir nesneden farksız olduğunu, iyeliğinse (sahiplik) Doğa’nın genel tutsaklaştırılmasının eytişimsel (diyalektik) bir evresinden başka bir şey olmadığını sergiler. Werne’in romantik kaçış yollarına ya da gizemsel sonsuzluk tasarılarına göre dünyayı genişletmeye çalıştığı yoktu: sürekli olarak onu (dünyayı) beriye çekmeye, doldurmaya, daha sonra insanın rahat rahat oturabileceği, bildik ve kapalı bir uzama indirgemeye çalışıyordu: dünya, her şeyi kendinden çıkarabilecek durumdadır, varolmak için insandan başka hiç kimseye gereksinimi yoktur.” Yeni karakter Nautilus’un denizler altında yirmi bin fersah seferi boyunca, olan buydu. Ya Sarhoş Gemi? “Kaptan Nemo’nun gerçek karşıtı olan Rimbaud’un Sarhoş Gemi’sidir” diyor, aynı yazıda Roland Bartes; “Bu gemi “ben varım” der, insan bununla gemi rahminden kurtulur, kovuklarda sınırlı psikoanalitik çabalardan dünyayı keşfe çıkmanın özgün şiirine ulaşır.” Dünyayı seyre çıkan sarhoş gemiyle, insanı doğanın sahibi, efendisi kılan gemi. Garipçiler Nautilus’u okul ortamından tanıyorlar; Sarhoş Gemi’yiyse, bizim rakı şişesindeki balıklar, Garipçiler, okumaz olur mu; ezberden okurlardı; çevirisinde Sabahattin Eyüboğlu ile kafa kafaya çalışmışlardı. Melih Cevdet Anday, arkadaşları adına da Roland Barthes’ın Sarhoş Gemi’ye bakış açısını şu şerhle üstlenecektir, daha sonra: “Sarhoş Gemi yalnızca başka bir şeyin temsili değil” der Anday, “kendisi de vardır.” Hem simge hem de kendisi. Varlıklar, yalnızca simge olmaya mahkûm değildir, anılan varlığın kendisi de vardır. Simgeler duyularımızla kavradığımız görünüşlerdir. “Balkon, düpedüz balkondur” da der, aynı yazıda. Bu düşüncenin bir uzantısı, teşbih, mecaz olmaksızın da şiir olur demektir. Divan şiirinin yanlış yorumundan dolayı simgenin mutlaklaştırıldığına, varlığın simgeler arasında kaybolduğuna inanmışlardı Garip’ler. Kuşkusuz, her mecaz bir kalıptır; canlı duyuşu, canlı düşünceyi tabutuna hapsetmek ister. Bizimkiler, İbrahim Müteferrika’nın tezgâhında yetişen ilk kuşak değildi kuşkusuz ama matbaa icadı klasisizmi (belli bir düzen tutturmuş aklı), romantizmi (bireyde çarpışan duyuyu, duyguyu), natüralizmi (apaçık, amprik görüneni), gerçekçiliği (hem görüneni ve hem gizleneni), fütürizmi, (uçkun rüyayı) sürrealizmi (her türden rüyayı ve bilinci ve bilinçdışını) ve aradaki çarpıcı eklektikleri aşıp geçmiş okuryazarlığı sıkı bir kuşaktılar Garip gençler. Türkçe şiirde Matbaacılar kuşağının 11 Akan Zaman Duran Zaman-1. Adam, 1984. Sf. 28. 12 Bu “Gemiler” de Orhan Veli’nin. Elifbamın yapraklarında Gemilerim, yelkenli gemilerim. Giderler yamyamların memleketlerine Gemilerim, yan yata yata; Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş; Gemilerim, kırmızı bayraklı. Elifbamın yapraklarında Kız Kulesi, Gemilerim. 13 Matbaanın nimetleri unutulamaz. Teknolojisiyle başımızı döndüren sanayi toplumunu, kendini var eden hüneri, yani “değiştirilebilir parça tekniği”ni,(implant’ı) matbaadan öğrendi. Bugünse bir yazıcıdan (printer’dan) istediğin her şeyi kimyasal parçalarını buluşturarak çıkarma tekniğini icat etti. Hurufat, modern dilde, harfleri kurşun kalıba döküp sonra da her birini uygunca yan yana getirilen parçacıklar bilgisidir. Söz benzerliği değil, apaçık; o eski hurufilerin bin bir öngörüsü vardı bu dünyaya ilişkin ama matbaanın icadını hayal edemediler. Ne var ki, matbaa harfleri de bir yol bulup heykelleşmeye görsün; taştan bile katılaşırlar. Hatta tunçlaşırlar, kurşunlaşırlar. Yazıtlardan matbaa harflerine varmamız durumu değiştirmedi, çünkü putlar kılık değiştirme becerileriyle daima var olmuştu. Modern çağ bireyinin kendisini dört kitabın yazarının etkisinden kurtarıp aklını ve kendini merkez almaya başlayınca, ansızın bütün yörüngeler değişti. Ben her şeyi gören bilenim havasında yaşadı bir süre, beş yüz yıl önceden bugüne. İnsanın her şeyi öğrenebileceğine dair güveni, matbaadan sonra kanatlanış ve uçuş gücüne bakınca, apaçık anlaşılıyor. Kısaca ve tabii kabaca, bugün gördüğünüz bu kapitalizmi yani modern kaosu matbaa icat etti. 9 Bu anıt şiirin Son dörtlüğü şöyledir: Ben sizinle sarmaş dolaş olmuşum, dalgalar, Pamuk yüklü gemilerin ardında gezemem; Doyurmaz artık beni bayraklar, bandıralar; Mahkûm gemilerinin sularında yüzemem. (Çev: S. Eyüboğlu) 10 Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, H.Vakfı Y., Çev: Tahsin Yücel. Sf, 61-62. 31 araştırmada o eski prensibi son haddine kadar ulaştırdım. Herhangi bir prensip son haddine kadar ulaştırıldığı zaman zıddına döner, saçma olur. Onlar saçmalamakta devam ediyorlar ve bu şekilde kaldıkları müddetçe muhtevaları böyle kaldıkça devam edecekler.” (abç. Devamı gelecek.) Dedikodu değil bu; Şiirde kuşaklar arasında çatışmanın bir belgesi. Hiç bitmeyen ve hiçbir zaman bitmeyecek olanın bir belgesi. Ödipal çatışmanın hem metaforik hem de somut ve şiirsel değeri en iyi edebiyatta görülür. Vâ-Nû’lara Mektuplar’da geçen, tarih atmadığı için 1947 cıvarı diyebileceğimiz mektuptaki bu sözler, Orhan/Oktay/Melih’in kulağına gitmiş midir? Gitmişse ne demişler? Ne demiş olabilirler? Dergilerde tartışılsaydı belki bilirdik ama o açık tartışma özgürlüğü nerde, o yıllarda? Kapalı halini Oktay Rifat’ın 19471950 arası çeşitli yerlerde yazdığı, şiir ve sosyal meseleler, şairin kişiliği, kahramanlığı gibi yazılarda üstü kapalı bir biçimde yanıt bulmak mümkün. Örnekse, hangi zamanlarda ne tür şair sevilir sorusuna o günler için verdiği yanıt şuydu Oktay Rifat’ın. “Ya bugünün halkı, hangi çeşit şairi seviyor acaba? Galiba kahraman şairi.” Kastettiği kahraman şair, Nâzım’dı kuşkusuz ama yalnızca o değildi. Onun da örnek aldığı direniş hareketine katılmış olan Fransız şairlerdi. Niyetimiz dedikodu yapmak değilse, Nâzım, mektuplarında “Oktay’ın kendisini kıskandığından”, beğenmediğinden şikâyet etmekteydi. Mektuptaki şu siteme bir daha kulak vermek gerek. Anladığım şu: bir bakın çocuklar, kim var imiş sizden önce burada? Yeni kim? Yenidünya ne?” Ben sizin yaptığınız hünerleri yapmadım mı, bir bakın? Bu iş sadece bir kelime oyunu, bir bilmece, bir fabl değil, hakikatin içinde muhteva diye bir şey var. Onu görmeyen çocuk kalır. Bunları Nâzım, gençlerin yüzüne söylemiyor ne yazık ki; Vâ-Nû, Müzehher, onlara sen siz söyleyin, havasında mektup. Biliyoruz ki, Oktay Rifat’ın ömrü Nâzım Hikmet’le geçmiştir; yalnızca teyze oğulları oluştan değil elbet. İkisi de Boğaziçi Aşireti’nin sol kolundandı ve az çok komünal bir topluluktular. Zihinsel gıdaları Sözlü ve en yenisi ama en bıçkınıydılar. Atlar, Aslanlar, Develer Vakası Belki cahilliğimden ama şu sözü düşünmek işimi daima kolaylaştırmıştır: Nietszche demişti ya: İnsan önce devedir. Deve gelir dünyaya, ehlileşir, çölün insan yükünü taşır ama deve kalmaz hep. Bir yere gelir, orda silkinip Aslanlaşır, yükünü fırlatır. Aslanlık da biter elbet, nihayetinde çocuklaşıp bilgeleşir. Nâzım, modern şairin”Aslan”ıydı; bu rolü baştan üstlenmiş; sırtında taşıdığı putları bir hamlede devirmişti. Aslandı gerçekten düşman saydığına karşı. (Nâzım sevgililerine çocuklaşır, dışarıya aslan kesilirdi.) Garipçiler, teyze oğlu Oktay’dan da dolayı Nâzım’ın yakından biliyorlardı. Aralarında yaklaşık on iki yaş kadar fark vardı; kimi dönemler için bu yaş farkı insanı en sevdiğinden bile uzak kılacak güçte bir zaman farkıdır. Çünkü bazı zamanlarda dünya her yılda hatta her günde başka tür çalkalanır. Bugün olduğu gibi. Ortalık biraz olsun durulunca mahallede top oynamaya, teneffüste cıgara içmeye, kaytarıp meyhaneye kaçmaya başladıklarında da Nâzım, onlar için hayranlık verici bir ustalıktı; (ama korku verici bir ustalık aynı zamanda.) Nâzım genç aslan olmayı (kükremeyi) çoktan aşmıştı. Garipçiler, doğrudan çocuk olma aşamasından başlamayı yeğlediler. Nâzım’ın işi büyüklerin işi gibi geliyordu onlara. Biraz da bu yüzden “çocuk” olmak aşamasından kasten başlayabildilerdi. Garipçi gençlerin üçü de her mektebe giden çocuk gibi deveydi; matbuat devesi. Sonrasındaysa Tercüme Odası’nın gönüllü gönülsüz memurlarıydı üçü de. Kâğıt yaprağa değil bahar yaprağına âşıktılar; ağaca, kuşa, rüyalara inanıyorlardı. “Teneffüsü gâvur etmeyelim” diyorlardı, birbirlerine, sıkıcı hallerden kaçacak yer arıyorlardı. Her kaçışta o el değmedik subaşlarını hayal ediyorlardı. Ama ne ile seyahat ediyorlardı oraya? “Subaşında durmuş”lardı Nâzım gibi, kedi gibi; ama hangi su idi bu, hangi çağ idi, hangi devrimdi? Garip’lerin bu hallerini Nâzım şöyle görecektir: “… yalnız şunu bir daha tekrar edeyim ki, Orhan Veli ve Oktay benim eski prensibi şeklen inkışaf ettirdiler. Ben de bir 14...Şiir Konuşmaları, sf. 69. 32 Yazılı dünyadan ortakça ediniliyordu. Ve en önemli ortaklıkları şiirdi, ailede çok önem verilen şairlikti. Garipçiler ne yapmışlardı? Cemal Süreya ‘ya göre nerdeyse şiirin tümünü budamışlardı: “Mısra yok, ölçü yok, müzik yok, imge yok, güzel yok, kafiye yok, metafizik yok, dram yok… Tarihsel toplumsal verilerle, felsefeyle, coğrafyayla da ilgilenmiyor(lar) hiç. İşe sıfırdan başlamak istiyor. Böyle göründü Cemal Süreya’ya. Ama böyle bile görünse, yeniydi, kabul ettiği gibi; “hoşlanmadım o başka” diyordu yazılarında. Garipçiler, Cemal Süreya doğru söylüyordu, şiiri budadılar, soydular. İç ses babanın sesiyse feciydi, otoriter, küçümseyici, her şeyi bilen ve bu bilmeyi dayatan. Dış ses kitaplarda yazılanın sesiyse daha feci. Gençlerin canıysa Rimbaud’un gemisinde rakı sarhoşluğu istiyordu. Demlerde her dem dembedem olsam türü tef ritminden de, deve ahenginden de bıkmışlardı. Anlaşılmayacak hiçbir gizemli durum yoktu. Sadece sıkılmak, işte. Sıkılan bir gencin hayata dönmesine bir bahar dalı, bir hişt hişt yeterdi. Okul nedir, hayat nedir, ayırırlardı. Ama şu da var: Garipçiler, öncelikle, Türk şiirine illetli bir kalıtsal hastalık gibi kuşaktan kuşağa aktarılan “şairanelik” tutumunu gülünç, anlamsız ve beyhude kıldı. “Derin” şair çilesini, “zaptedilmez” öfkesini, “ölçüsüz” hayranlığını, mazmunlarla kurulmuş paket düşlerini, öğrenilmiş mistik kuruntularını, jestlerini, artistik şaşkınlık ve sevinçlerini gülünçleştirdi... Bunun yerine, şairi, özüyle sözü arasında mesafesi pek olmayan, güce tenezzül buyurmayan, Divan şairi kalıntısı yağcılıktan kurtarıp hayatın saçma hallerine karşı mizahi bir yadırgamayla donattı. Şairane dil yerine gündelik dili yeğledi; yabancılığa değil tanıdıklığa, senli-benli bir söylem rahatlığına yaslandı. Anlayışlıydı, sevimliydi, muzipti, oyunbazdı, şakacıydı, mahallenin çocuklarıyla top oynuyor, büyükleriyle kahvede muhabbet ediyordu. Ama Garip’ti yine de çünkü aylaktı, hem de aylaklığı övüyordu, her sabah yinelenen “övün, çalış, güven” koşullanmaları karşısında. Bahara, ağaçlara, gökyüzüne, alıp başını gitmeye çağırıyordu o yemin vurgunu çocukları. Garip’ti yine de; eski köye yeni adetler getirmişti. Şiirin sırça köşküne, ödünç de olsa, halkın nasırlı ayaklarıyla girmiş, sokağın kirini üstüne bulaştırmış, ayartıcı ıslıklar öğretmişti kulak verenlere. Türkiye mahallesine bir ‘sevimlilik’, bir teklifsizlik getirmişlerdi Garipçi gençler. Toplumsallığı, bireyselliği, aşkı, ölümü, kuşları, mevsimleri düşündüren, “bunu ben de yazarım” dedirtecek denli yalın, herkesin olabilecek bir benlik sunmuşlardı. Ama bunları yapacağız diye o muhteşem şiir ağacının dalını yaprağını da budamışlardı. Budama günahını hem kendileri ödedi, hem de ardından gelen genç şairler kuşağı. Garip, şiirin kendi kendini yanlışlama yeteneğiydi. Hemen sonra gelen İkinci Yeni, bu yeteneği daha da büyüttü. Üç arkadaş, hınzırlıklarıyla meşhurlardı. Divan şirinde her sözün altında bir söz daha var tınlamasını ezbere biliyorlardı. O sese yüklenen anlamların komik hikâyeleriyle oyalanıyorlardı. Rakı şişesinde balık olmanın tadına evden kaça kaça varmışlardı; en azından halk değillerdi artık çünkü derya denilen dalgalıyı çakmışlardı. Vezin, eski vezin olamazdı; bunu en iyi Ataç dillendiriyordu. İnsan hele tavlada ya da sofrada şiir bilgisiyle rakiplerini yenip tam sarhoş olunca; ne tantanalar çıkardı, bizim küçük bohemli mahallede.. Heceyle dalga geçiyor diye Necip Fazıl Ataç’ı dövmeye kalkışmıştı. Divan’a red’ diyen Gölpınarlı yazarı, höt diyen azarlamışlardı. Sarhoş olunca gülmek için başvurdukları, tekerlemeli, bilmeceli, manili tarz, Cumhuriyet okul bilgisinden usanmış bu gençlere bütün vezinlerden iyi geliyordu, bugün de olduğu gibi. Soytarının dilinden krallar bile kurtulamazdı, gücü seçilmiş soytarılıkta buluyorlardı, dandilikte, çapulculukta. O en eski pasif direnişe sarılıyorlardı: İroniye. Ayrıca, herkesi en çok onlar güldürüyorlar, onlar düşündürüyorlardı. Arkadaş ıslığının sesi, annenin babanın sesine karşı bir ayartıydı ve ses çoktan cazip gelmişti. Yazdıklara şiirleri “soytarılık” denmesinden gocunmadılar. “Saçma oluyor çocuklar” diyen ağabey Nâzım’dan bile gocunmadılar, kin duymadılar. Ne yaptıklarını ölçüp 15..Toplu Yazılar, YKY, sf. 115 33 biçiyorlardı. Şiir biçimlerini biliyorlar; Yunan, Latin, Fransız, Alman, İngiliz karışımını, Divan karışımı kadar tecrübe edebiliyorlardı. Ama Çorba en güzel yemekti rakıdan sonra. Fuzuli kimdi ki?! Ataç: “Bırakın yazsınlar” diyordu şiir bilen ve sevenlere, “bak göreceksiniz, aha da zarımı atıyorum.” Nazım, da darağacına hücumdaydı; zamanı erken mi geç mi bilemediğimiz bir müdahaleydi şiire. Garipçiler içinse, Nâzım’ın öngördüğü sosyalizmini kimse oturup bekleyemezdi. Ama hayat devam ederken, toplum Cumhuriyet kılıklı darağacı suratlı kapitalizm düzeninde üreyip üretip dönüşürken, üleşip çoğalırken, düşünüp tükenirken, huzursuzluk konaklarda, evlerde ve asıl sokakta belirmişti. Gençler Nâzım’a yapılan haksızlığı meydanda lanetliyorlardı artık. İlk ses çıkaranlar Garipçiler oldu, Çarşı grubu gibiydiler. İnsan insanı nasıl etkilerse, Garipçiler de öyle zamanından etkilenmiş gençlerdi; ama zamanı zamanında etkileme şansını bulmuş tek kuşak da onlardı sanırım. O yüzden şiirlerinde o toplum için sahnede göremeyeceğimiz bütün bir sokağın resmi var ve sokaksa henüz sözlü dil ile yazı arasında bocalıyordu. Sözlü dilin şiiri bile değil bu, gündelik dil; çeşitli makamlardan bozulmuş ıslık; sözcüksel jest. Ama taze masal bulmakta bunalan anneler bile sevmişti bu dili. Bu geniş zamanı kırpalım gene, Batıda üç yüz yıldır yaşayan bu modern insan, bizde bir kez daha kımıldadı. O garip ‘40’ta. Şiir kendisine bir kez daha çırılçıplak muhalefet etmekteydi. Ve Nâzım bu başkaldırıyı “saçmalık” olarak görmekteydi. Garip kitabı matbaadan çıktığı günden bu güne, toplumsal bir karşılığı olmalı ki, o garip gençlerin neşesi, hüznü, şiiri hiç terk etmedi şükür; başka seslerle, başka dille, başka bir eda içinde devindiler. Bir yaşama sevinci duyurma iddiasındaydılar. Ve ben başkasıyım’ iddiasında… İçimizdeki ses karmaşası ‘gül gibi geçinip gittiğimiz Cumhuriyet’te, durup dururken çıkmıyor; bu gençlerin duyduğu iç ve dış sesler, babalarından farklı sesler; içerde dışarıda ne olduğuna dair. (En azından Nâzım niye hapisteydi? Babalarıyla anlaşamıyorlardı.) Şımarık burjuva veletleri ya da moda düşkünü dandiler miydiler sadece Garipçiler? En kaba, dolayısıyla kestirme yanıt şöyle olabilir: Babalardan farklı bir hayatı, farklı bir kulakta duydular; farkı bir gözlemleri, deneyimleri vardı, alışılmamış bir epistemoloji edinmişlerdi. Bu hayat onlara söylenenden farklı bir tat bırakmıştı. Sevdalıydım, deliydim, yapraklı yollar geçerek geliyordum. O sarı kuş ötüyordu bir yerde, hiçbir yerde. Garipçiler o kuşun, Sait Faik’in sesini baştan duyuyorlardı, ama onlar artık hiçbir yerdeydiler. Yokülkede- Ütopya’daydılar. Garipçilerin bir farkı tekil bir birey olarak şair’e yeni bir tanım getirmiş olmalarıdır. İşte onlardan biri: “Baudelaire’e kadar şair, duyguların, olayların, fikirlerin dışında”ydı; diyor Oktay Rifat,“ Baudelaire’den sonradır ki, şiir kendi iç olaylarımızın ve böylelikle insanın içine vuran dış gerçeğin topyekün ifadesi oluyor. // Yeniler, önce insanoğlunu fethetmek istiyorlar.” DÖNEM// Garip: Önce İnsanoğlunu Fethetmek Cumhuriyet’in kültür politikalarında üç kırılmalardan biri Harf Devrimi’yse, biri Nâzım, biri de Garipçilerdir. Harflerin yazının içinde bile ağır sorun yaşadığı, sesinin boğulduğu, yok sayıldığı, yeni imlanın yarattığı kaosa doğmuşlardı. Harf sayısının eksilmesiyle başlayan ifade zorluğu vardı ama artık içi dışı, nedeni sonucu karışmış bu kavganın içine taşınan bir “muhteva” kavgası vardı. O kavganın resmi ifadesi şöyleydi: “Avrupa medeniyeti, eşsiz güzellikler ve ahlaki zevkler yönünden de üzerimizde olumlu etkiler yapacaktır. Fakat bu etkiler, bize Acem’den geçen felsefi, ahlaki ve estetik zevkleri yıkmağa çalıştığı ölçüde faydalıdır. Yıktığı zevkin yerine kendisi geçmeğe kalktığı anda, bu iki medeniyetin zevki de zararlı olur. Bir milletin güzellikle, ahlak ve felsefe ile ilgili zevkleri kendine özgüdür. Bunları asla dışarıdan alamaz.” Gayrı resmi ifadelerine burada hiç girmeyelim ama şu da açık ki Ziya Gökalp’ın bu cümleleri Garipçiler için yeni değildi, babalarından daha kalıplısını her gün duyuyorlardı. Cumhuriyet’in kültür politikasında hafif de olsa bir kırılma daha yaşanmıştı: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikalarının ardındaki temel iti; … 1940’larda Hasan Âli Yücel’in Maarif Vekilliği 34 döneminde Gökalp’inkinden kısmen farklı bir çerçevede belirmiştir.” Ziya Gökalp’in fikrinin sonuçlarını az çok hepimiz okul-eğitim sisteminde kalarak öğrendik, ama Hasan Âli Bey’in belirlediği “kısmen o farklı çerçevenin” oluşumunda, o çeper açılımında, o kırılma ya da genişleme ortamında şaire ne oldu, Garip’i buraya yerleştirmekte gönülsüz kalmışız. YeniVazife neydi? Neyi yıkacak, ne kuracaktı yeni şair? Nâzım’ın putları yıkarak kurduğu şiirin yolu başka Yahya Kemal’in Ahmet Haşim’in süzüp damıtarak döşediği şiir yolu bambaşkaydı. Bu başkalığın devlet anlağındaki sonuçlarıysa hepsinden başkaydı. Nâzım hunharca ezildi; adeta taşa gömüldü hapiste. Bu olgu, yeni bir kuşak için şu demek: Garipçiler, önceki kuşağı model alırken çok samimiydiler ama hem bağlandıkları sınıf, hem de özendikleri model farklılaşmıştı. Önceki şair modelle dalga geçmeye (etkilenme endişesi içinde bir tür direnişti bu) başladıklarında, muziplikte, ironik yıkıcılıkta Nâzım bile geride kalırdı. Ama onlar bazı ağabeylerini, bazı komşu çocuklarını, hapiste ya da sürgünde buldular. Bazı ağabeyleriyse öldürülmüştü, öldürülecekti; örneğin Sabahattin Ali... Şiirin fırtına kuşu Moskova’dan havalanan kuş ile Paris’ten uçan kuş, İstanbul’a aynı hava koşullarında, aynı zaman dilimlerinde varamaz; hiçbir dönemde varmadı da. İki kuş da zamanları, koşulları ve şiveleri farklı olsa da insanlığın elinden düşürmekten korktuğu özgürlük umudunu ötüyorlardı kuşkusuz. Nâzım, Moskova’dan uçan kuştu. Garipçilerse Paris’ten uçanın sesine bağlanmışlardı. Nâzım ile gelen sesin ve sözün hayranı değilseler de derin bir ilgi duydukları, en azından kayıtsız kalmadıkları açıktı. Nâzım’ın sürdürdüğü politik şiire karşı değillerdi, hatta onun öngördüğü sosyalizme derin 16 (Şiir Konuşmaları, sf. 16) 17 Bugün bile devam ediyor bu mesele. “Kahrolsun bağzı şeyler”, Gezi’de tesadüfen doğmadı. Bazı mı deselerdi, “bâzı” mı? Harflerde her şey kodludur, sahiplidir. 18 Orhan Koçak, 1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2. İletişim Y. 2001. bir sempati besliyorlardı. Ama o sesi kendi içlerinde sınadıklarında, olmuyordu, tutmuyordu içlerindeki notayla, ellerindeki çalgıyla ve seçtikleri sınıfsal konumlarıyla. Buna karşın, şiiri sahiplenmekte, ona kendilerince yeni bir dünya temsili misyonu yüklemekte, Nâzım’dan daha az iddialı değillerdi. Vazife’de de var; şiir daima dünyanın yeni bir temsili olmuştur bizden büyüklere göre. Ama şöyle: O şiirin kahramanı diyelim Şeyh Bedreddin’se, o karakter Nâzım olmuştur artık. Şiir ile bir karakter olarak şair o yüzden iç içe düşünülmüştür; şairin hayatı başından beri şiire dâhil olmasaydı, Homeros kör mü değil mi, yaşadı mı öldü mü diye bu kadar kafa yorar mıydık? Ören yeri kazıcılarının eline bu kadar bakakalır mıydık? Duyularıyla düşünen, bu demek kendinde deneyimleyen biri olarak tanımladıkları şairin aynı zamanda yeni bir şiir hayal eden yeni bir kişi, ama tam da kendisi olması nasıl bir şeydi? “Şiir kendi iç olaylarımızın ve böylelikle insanın içine vuran dış gerçeğin temsili ile şiir şairini yaratmayı sürdürmekteydi. Şair’in her birinin bir dünya temsili olmasını, yaşadıkları zaman için yeniden düşünmeye gerek duymuşlardı Garipçiler de. Baudelaire söylemişti zaten; bilim insanı gibiyiz ama başka bir dünyada doğrulanıp yanlışlanabiliriz biz, demişti. Şiir akımlarının bildirileri yaptıklarından daha fazlasını hayal eder daima; belki de bu yüzdendir, ancak kendi kendisini yanlışlayabilirdi şiir. Bir akımla bağını devam ettirip ettirmemek yetmiyor; şiirde temsil alanına girdiğin anda başlıyor yanlışlanma serüvenin. Çünkü şairsin. Yenisin. Söze tap taze talipsin. Nâzım’ın Müzehher Vâ-Nû’yazdığı mektubunun devamına dönelim: “Yirmi ve yirmi beş yaşlarımda kafamın içini dolduran ve çözülmemiş gibi gelen, yahut çözdüğüm için hayrete düştüğüm sanat meselelerinin şimdi bu otuz yaşındaki şairden, bu kadar sene sonra dinlemek hem bir tuhafıma gitti, hem de nesilden nesile ne kadar az şey devredebildiğimizi düşünüp üzüldüm.” (Devam edecek…) Nâzım Oktay Rifat ile bu gıyabi tartışmasında yüz yüze gelince, ısrarlı olmamıştı; alttan almıştı. (Mektubun devamında: Fazla üstelemedim. Alttan aldım, 35 diyecektir.) İyi ama ona karşı Abdülhak Hamit, Ahmet Haşim vd. alttan almamışlar mıydı? Onu bir tek, azarladığı Yahya Kemal, bir de küçümsenen Peyami Safa gibiler affetmemişti ve tabii devlet. Çünkü şiirde alttan alınmaz üstler alınırdı; bunu o söylemiş, icra etmişti. Galiba bizi küçümsüyor bu çocuk lar demekle başlar üstten almak. Şiirde de, babalar ve oğullar kavgası ezeli bir kavgadır zaten; sesli sessiz mutlak yaşanır. Hele birbirine düşkün ailelerin baba ya da çocuklarıysa, bir de ana-baba eş dost yakınsa, örneğin teyze oğlu filansa orada gençlere ağabeylik etmek jöntürk geleneği gibidir bu ülkede. Bu değişmemişti; en komünistinde bile tezahür ederdi bu; yol gösterirken kurtarıcı gi Şiirde başlangıç seçimi Nâzım, “açların göz bebekleri”ni gördüğü anda şair olmanın bunu anlatmak olduğuna o saatte inanmıştı. Şiiri, Kızıl atlıların hızında ilerliyor, güncel, politik ne varsa, dünya hangi umuda doğru dalgalanıyorsa, soluk soluğa ona yetişmeye koşmuştu kendini. Garipçi gençlerin böyle bir kişisel deneyimi olmadı; matbaanın onlara sunduğu dünya nimetiyle yetinmek zorundaydılar. Oktay Rifat, Melih Cevdet farkı ayrı bir konu ama onlar, Garipten uzaklaştıktan sonra, en baştan Homeros’tan başlamakla Nâzım’dan farklı bir yerden açılıp genişlemişlerdir. Hem yirminci yüzyıla bakmışlar, hem de bütün çağları o günlerin sancısıyla görmeyi denemişlerdir. Atı, deveyi, ağacı, kuşu, toprağı, köyü, testiyi heykeli, resmi-son resmi, en eski ağılı, eski töreni, saraydan geçip apartıman görgüsünü, esnaf dilini, sokak argosunu aşmışlar, Troya önünde atların sesini duymuşlardır. 1937’de Dersim’den gelen sesleri pek duymamışlardı ama tarihte ve bugün böyle bir sesin çınladığını biliyorlardı. Buradan şu soru çıkmaz mı? Eskiden olsa, ozan, keramet bildiren, bu demek, halkın henüz bilmediği bir şeyden haber veren kişi idi. Delphie’den, Devlet’ten, ümmetten ya da kabileden kovulduğu günden bu yana aynı savdaydı: Hakikatten haber getirdim! Kim inanır? Nâzım bile inandıramamıştı, Garipçi Oktay Rifat’a göre. “Şiir şairini yapar.” Biz ona inanırız ya da inanmayız. O halde kendimiz, kendiliğimiz neyiz? Biz hangi kuşun sesini duyarız, duyabiliriz? Şiir tarihini düşünürken “şair” denen o kovulmuş marjinalin baştan bu yana birbirine aktardığı vazifeyi anlamamak, şiir algımızdaki yanılgının asıl kaynağıdır. “Hiçbir şairin, hiçbir sanatçının kendi başına tam bir anlamı yoktur” diyordu Eliot, “Ona bir anlam vermek, onu değerlendirmek, onun ölmüş şairlerle … ilişkisini değerlendirmek demektir. Tek olarak ele alırsanız, ona bir değer biçemezsiniz. Onu karşılaştırmak, karşıtlamak için, ölülerin arasına yerleştirmeniz gerekir. Ben bunu sadece tarihsel bir eleştiri ilkesi olarak değil, bir güzelbilimsel eleştiri ilkesi olarak anlıyorum”. Bu sözleri çok kıymetli bulan Oktay Rifat, “Bunlar bana balıkçıların kerteriz dedikleri şeyi hatırlatıyor.” Diyecektir. Ama Nâzım fütürist etkiyle dünya temsiline koşuyordu, Oktay Rifat, gerçeküstücülerin esinlediği yeni şiire bakışla oturup yazıyordu. Mektubun Oktay Rifat ile ilgili kısmını bitirelim: “Eğer bizden önceki nesilleri daha sistemli bir surette inceleyebilseydik bir sürü zahmete boşu boşuna katlanmazdık. Ben onu ve son şiirlerini, daha doğrusu umumiyetle on seneden beri yazdığı şiirleri anladım, zevkine vardım, sevdim ama o beni pek beğenmedi, sevmedi sanıyorum. Lakin bir tesellim var, on sene sonra bugün bende beğenip sevmediklerini sevecek, buna karşılık o zamankileri yadırgayacak. Yani senin anlayacağın biz onlardan genciz.” Nâzım’ı Oktay Rifat’a sorduklarında şu yanıtı veriyor: “Ozan olarak, toplumun yaşamında iz bırakmış bir insan olarak Nâzım’ın önemi! Bir de benim için kişisel bir önemi var Nâzım’ın. On iki on üç yaşlarındaydım. Ankara’dayız. Annemle hapishaneye gidiyoruz onu görmeye. Sırtında fildekoz fanilası, karşılıyor bizi. Sonra bizim Samanpazarı’ndaki evde yerde, babamın yazı yazdığı çekmecenin önünde bacağını dikerek oturuşu. Şiirlerini dinliyoruz. Benim de şiir yazdığım söyleniyor. Sıkılarak ilk şiirimi okuyorum. Nâzım’ın önemi? Nasıl oldu da onun, bugün hiçbir değeri kalmamış çömezleri gibi bir ozan olmadım, şaşarım. 36 Tez sıyrıldım Nâzım’ın etkisinden. İnanılmaz gibi görünür ama, bizim kuşak ozanlarını pek az etkilemiştir. Şiirde etkisi, sadece şiirle ilgili düşüncede olmuştur. Şiir yöntemi bakımından bizim kuşak ozanlarına bir şeyler verdiğini sanmıyorum. … Bir tepkidir bizim şiirimiz Nâzım’ın şiirine. Buna karşılık Nâzım’ın, zamanla, bizim kuşak ozanlarının şiir anlayışına yöneldiği ve bundan esinlendiği göze çarpar.” (Yön, 9 Nisan 1965). Bu sözlerden Oktay Rifat’ın apolitik bir şair olmayı övdüğü çıkarılmasın. Şöyle diyecektir bir söyleşide: “Politika dışı kalmak, Fransızca deyimle apolitique bir varlık olmak insanın elinde değildir. Bu bakımdan her yazar, her ozan gibi, ben de politikanın içindeyim. Ben materyalist ve sosyalist olduğumu söyleyeyim size, gerisini siz düşünün.” 19..Nazım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne. Haz: Aziz Çalışlar. Bilim ve Sanat Y. 1987. 37 38 1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ Kalbimizin doğusunda bir vahşet yaşanıyor. Türkmenler, Ezidiler, Aleviler ölümden kaçıp, dağlarda aç susuz ve korumasız, yaşama umuduyla çıplak kayalara tutunmaya çalışıyorlar. Filistin halkı büyük kuşatma altında yaşama tutunmaya çalışıyor, İsrail yaşayan soluk alan her şeye saldırıyor. Ölmek ve öldürmek sıradanlaştırılarak gündelik hayatımızın bir parçası haline getirildi. Şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz. Çağımızın çığ gibi büyüyen yoksulluk, açlık sorunlarının yanı sıra büyük insan göçlerine tanık olmaktadır. Parçalanmış hayatlar ve yurtsuzluk insanların hayatlarında onarılmaz yaralar bırakmaktadır. Gelecek kaygısı giderek büyümektedir. Oysa yaşamayı kutsamak gerekiyor ölümü değil. Bunca savaş çağrıları toplu katliam görüntülerine rağmen yeryüzü hala barış umudunu koruyor. İnsanlığın daima bir şansı olmuştur. Bu biricik olanağı birlikte yaşayacağımız bir dünya için kullanmalıyız. Gelecek kara bayrakların gölgesinde değil, güven duygusuyla gülümseyen çocukların yüzünde ışıyacaktır. İnsanım diyebilmek için yaşamın soluk aldığı her yerde barışı savunmak gerekiyor. 1 Eylül Dünya Barış Gününde insanların, halkların, inançların arasında barış dilinin egemen olduğu gün olması dileklerimizle 1 Eylül Dünya Barış Gününüzü kutlarız. 39 Barış İçin Şiir Sergisi 40 41 42 43 44 12 EYLÜL’Ü UNUTMUYORUZ UNUTMUYORUZ 12 EYLÜL KARANLIĞINDA… 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (27 siyasi suçlu, 23 adli suçlu) İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde: 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi “kaçarken” vuruldu. 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi. 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi. 95 kişi “çatışmada” öldü. 12 Eylül 1980 günü şafak öncesi geldiler. Dipçikle kapıları kırarak. Postallarıyla sarsarak çocukların uykularını. Birlikte getirdikleri karanlığı bıraktılar hayatımıza. Arkadaşlarımızın suretlerini astılar köşebaşalarına yol kavşaklarına otobüs terminallerine . Vur emriyle aradılar çocuklarımızı. Vurdular. Öldürmek için gelmişlerdi mataralarında tuzlu su, akıllarında ölüm vardı. Şafak sonrası darağaçaları kuruldu kentlerin sabahlarına. Çocuk sevinçlerinden, anne ağıtlarından, aydın düşlerinden ateşler yaktılar kendi karanlıklarına. işte bütün bunları unutmadık. 45 hazırlık sınıfı öğrencileriyle buluşuyoruz Hazırlık Öğrencileriyle Buluşma Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu üyeleri 25 Eylül 2014 günü Gölbaşı TÖMER yerleşkesinde SBF hazırlık sınıfı öğrencileriyle buluştu. Genel Başkan Erdal Eren, hazırlık sınıfı öğrencilerine Mülkiye ve Mülkiyelilik, Mülkiye tarihi ve önemini anlattı. Mülkiyeliler Birliği’nin düzenlediği etkinliklere, söyleşilere katılmaları için davet etti. Çok sayıda öğrencimizin katıldığı buluşmada, öğrencilerin merak ettikleri konular hakkında soruları alındı. Burs konusundan İnek Bayramına kadar çok farklı konularda sorular soruldu. Bir saat olarak belirlenen toplantı öğrencilerimizin yoğun katılımı ve ilgisi nedeniyle 2 saati geçti. Genel Başkan hazırlık sınıfı öğrencilerini, 27 Eylül günü Mülkiyeliler Birliği 2. katında düzenlenecek Öğrenci Buluşması’na davet etti. 46 47 HAZIRLIK SINIFI ÖĞRENCİLERİ TANIŞMA KOKTEYLİ Bu sene sınavı kazanarak kayıt yaptıran taze Mülkiyeli öğrencilerimizi Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu olarak hem yerlerinde ziyaret ettik, hem de ardından28 Eylül 2014 Pazar günü düzenlediğimiz Tanışma Kokteylimizde onlarla bir aradaydık. Çok sıcak, çok heyecan dolu bir kokteyldi. Genel Başkanımızın yaptığı kısa konuşmada “Mülkiye’ye Hoş geldiniz” mesajının ardından hep birlikte Mülkiye Marşı söylendi. Ardından Mülkiye Eğitim Merkezi Başkanımız, Mülkiye Sanat Merkezi Başkanımız ve Dr. Serdar Şahinkaya’nın ve Mülkiye öğrencilerinden Atakan Türkoğlu konuşma yaptı. 48 49 VAN DEPREMZEDE İŞÇİLERİ İLE DAYANIŞMA 50 51 Van depreminden sonra işe alınan ama daha sonra iktidar tarafından işten çıkarılan işçiler 152 gündür işlerine dönmek için mücadele ediyorlardı. Mülkiyeliler Birliği kurullarının işçileri Abdi İpekçi parkında ziyaretlerinde “işçilerin emek mücadelesinde yanınızda olacağız. Güvenceli iş talebinizi her koşulda savunacağız” dayanışmasından sonra işçiler Mülkiyeliler Birliğine davet edilerek öğle yemeği ikram edildi. İşçi temsilcisi Selim “ Mülkiyeliler Birliğinin dayanışması biz işçiler için çok anlamlı. Güven verici. Bu dostluğunuzu unutmayacağız” dedi. İşçiler işe dönme sözü üzerine evlerine döndüler. 52 uzaklık, hanlarda gizem, camilerde sükunet… Işıkların gizleyemediği yoksulluk, amele pazarı, yoksul öğrencilerle zenginleşen cafeler, birahaneler, nikotin kokan dumanlı kahveleri ve şairlerin şehri Ankara. Parklarda hüzün ve yaşlılar, okul kaçkını aşıklar, sokaklardan evlere yorgunluk taşıyan memurlar, ücra semtlerdeki yoksulluğu Çankaya sırtlarından seyreden umursamazlık, her gün sokaklarda şiddet üreten devlet. Tüm günün yorgunluğunu bedeninde eziyet gibi taşıyan kadınlarıyla Ankara. Ahmet ağabeyin gösterdiği ömrümüzün T harfi sokaklar. Birde baktım ki, aslında Ankara’yı hiç görmemişim. Görebilmek için yeniden tırmandım Kale yokuşunu, bir geminin mendireğine tırmanır gibi tırmandım kale burçlarına. Sağ elimi siper edip gözlerime; uzaklara baktım, taa uzaklara, Ankara’nın öyküsünün başladığı binlerce yıl uzaklara. Ankara gemisiz bir çapaydı, kalesi güvertesi, tüm ovayı gözleyen… Tarihin yüzyıllar boyunca biriktirdikleri fısıltılar halinde dolaşıyordu zaman lekesinin kalıntılarında ve tarihe tanıklar konuşuyordu. Ben de onlardan öğrendim… Ankara’nın ilk ismi Yunanca “ANKYPA” Latince “ANCYRA”dır ve gemi çapası anlamına gelmektedir. Antik çağ yazarlarından Stephanos Byzantinos “Coğrafya” kitabında, Mısırlı tarihçi Aphrodisas’lı Apollonias’a dayanarak kentin Galatlarca kurulduğunu yazmaktadır. Galatlar (M.Ö. 302365) tarihlerinde Rum Kralı Mithrandates’le anlaşma yaparak Mısır ordusuna karşı Sinope’de (Sinop) savaşmış ve Mısır ordusunu yenmişlerdir. Bu zaferlerinden dolayı Galatlılar toprak ve armağanlarla ödüllendirilmiş, savaşta ele geçirilen Mısır donanması amiral gemisinin çapası da savaş ganimeti olarak Galatlılara verilmiştir. Galatlar çapayı zaferlerinin sürekliliği için adak olarak yeni yerleşim yerlerindeki MEN tapınağına sunmuşlardır. ANCYRA ismi ve simgesi olan çapa, ilk kez Roma döneminde Galatlar tarafından paralar üzerine basılmış ve kentin adı daha yaygın olarak kullanılmıştır. Yazar Pausanios’a göre, kenti kuran Galatlar değil Frig kıralı Midas’tır, Galatlar bu kenti ele geçirmişlerdir. Frig söylencelerine göre çapayı bulan da Frig Kralı Gordios’un oğlu Midas’tır. Kral Midas, düşünde kutsal bir sesin kendisine “bir çapa aramasını, bulduğu yere bir kent kurmasını” söyler. Kral Midas çapayı bulduğu yere gemi çapası anlamına gelen ANKER adını vererek kenti kurar. Her kültürün bir önceki kültürün üzerine GEMİSİZ ÇAPA, ANKARA Zamanın acımasız yıpratıcılığına karşı direnen taşlar anlatıyor Ankara’nın öyküsünü… Taşa yazılan sözlerin ölümsüzlüğü, sabırla bekliyor Ankara’nın öyküsünü dinlemek isteyenleri. İzler bugün dünümüzü anlatıyor, yarın bugünümüzü anlatacak. Kaleler, mabetler, evler, heykeller fısıldıyor tanık oldukları geçmişimizi. Yüzler, isimler, öyküler dile geliyor ve insanın serüvenini öğreniyoruz zamanın dilinden. Acılar, aşklar, zaferler, yenilgiler birer birer dilleniyor. Sonsuz bir zaman sabrı içinde, ben yaşadım dercesine dimdik duran mezar taşları, seyirlik hüzünle bizi izliyor. Binlerce yıldır toprağın göğsünü parçalayan karasabanın izini sürüyoruz taşların yüzünde. Bozkır sessizliğinde konuklarını bekleyen Ankara. Hititlerin insanlığı, Ahilerin gönül zenginliği, köylünün sabanına, gezginin gözüne, bilgelerin kazmasına ilişen Ancyr. Ankara Hititlerin “saz”, Friglerin “flüt”, Romanın “lir”, Osmanlının “ney” sesleriyle dolu, sonsuzluğa çarparak çoğalıyor eskimeyen harabelerde. Bitimsiz bir sessizlik içinde dokunmamızı bekliyor eskimeyenin izleri. Tek tek topladığımızda taşları, bir kentin öyküsü beliriyor tarihin aynasında. Otuz altı yıl önce bu kentin öyküsünün bir parçası oldum. Şaşkın ve ürkek gençliğimle Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenciydim. Roma Hamamı, Hacı Bayram Camii çevresinde zaman sarısının peşine düştüm, gün batımını Ankara Kalesinin burçlarında seyrettim. Gençlik Parkı deniz özlemimi giderdiğim bir avuç suydu. Dost bulup, dostlarımı uğurladığım Ankara, yüzümde nehir yatakları oluşturdu. Her deklanşöre bastığımda Gürol düştü aklıma. Gecekonduların içinde devleşen kondu apartmanlar, Kurtuluş Parkının sessizliği, kaledeki 53 kurulduğunu düşünürsek Galatların ANCYRA’sı, Frig uygarlığının üzerine kurduğunu söylemek yanlış olmaz. Gazi Orman Çiftliği’nde bulunan Frig’lere ait grifon kabartmaları (boğa, at) bunun kanıtıdır. Ankara’nın isminin Küçük Asya Tanrısı olan Men kültünden geldiğini söyleyen kaynaklar da mevcuttur. Tanrı Men heykelciklerinde, Men’in omuzlarında hilali andıran boynuz şekilleri bulunmaktadır. Bu hilaller Ankyra sözcüğünün “ANK” kökünün anlamı olan “çengel, kıvrıntı” anlamıyla benzerlik göstermektedir. Augustus tapınağının bu toprakların en eski tanrısı olan MEN tapınağının üstüne kurulmuş olması bu savı güçlendirmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Ankara’dan “… mamur şenlik olup, üzümü çok olduğundan, ‘Engüri’ demişlerdir” diye bahseder. Tarih boyunca Ankara bölgesinde yaşayan halklar açısından Ankara önemli bir merkez olmuştur. Çünkü, Ankara yolların bitip yeniden başladığı bir yol ayrımıdır. Doğunun batı yürüyüşünde, batının doğu yürüyüşünde soluklandığı yerdir. Ankara bu önemini koruyacak ve sürekli işgallere tanıklık edecek yıkılacak, yakılacak ve yeniden onarılacaktır. Osmanlı döneminde görkemli günlerini yitirecek, 19. yy başlarına kadar Ankara yoksulluk, veba, sıtma ve salgın hastalıkların pençesinde kıvranacaktır. Bataklıklar ve yoksul kerpiç evlerden oluşan bir bozkır kasabası görünümündeki Ankara, bir halkın yüreği üzerinde ayağa kalkıp artık yeter dediği gün değişmeye başlayacak ve ulusal direnişin merkezi haline gelecektir. Cumhuriyet döneminde bu yoksulluk ve bataklığın içinden yeni bir kent yaratılması ulusal kurtuluş savaşının zaferinin simgesi olacaktır. Mehmet Özer 54 29 EKİM’DE ANITKABİR’DEYDİK 91. yılında Cumhuriyet kutlamaları 29 Ekim Çarşamba günü Cumhuriyetin 91. Yılı Mülkiyeler Birliği tarafından da kutlandı. Anıtkabir ziyaretiyle başlayan günün sonunda Cumhuriyet kutlamaları Birlik merkezinde yapılan etkinliklerle devam etti. 55 10 KASIM^DA ANITKABİR ZİYARETİ Anıtkabir Ziyareti Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren, yönetim kurulu üyeleri ve üyelerimiz 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret etti. Aslanlı Yol’da buluşan Mülkiyeliler, ölümünün 76. yılında Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü andı. 56 57 10 Kasım akşamında Mülkiyeliler Birliğinin teras katında yapılan etkinliklerde Atatürk’ün sevdiği şarkılar söylendi ve “Atatürk Aramızda” fotoğraf sergisi açıldı 58 ATATÜRK ARAMIZDA 59 ATATÜRK ARAMIZDA Fotoğraf Sergisi 60 ATATÜRK ARAMIZDA Fotoğraf Sergisi 61 ATATÜRK ARAMIZDA FOTOĞRAF SERGİSİ 62 ATATÜRK ARAMIZDA Fotoğraf Sergisi 63 ATATÜRK ARAMIZDA Fotoğraf Sergisi SBF’de Atatürk Aramızda Fotoğraf Sergimiz Mülkiyeliler Birliği’nden sonra Okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sütunlu salonunda açıldı 64 ATATÜRK’ÜN MÜLKİYELİLERE HİTABI Atatürk, İsmet İnönü’ye 1935 yılı Aralık ayında gönderdiği telgrafında şöyle diyor: Yıldönümlerini kutlamak için Siyasal Bilgiler Okulu diplomalıların beni anarak toplantıya başlamış bulunduklarını bildiren telefon yazınızı aldım. Birdenbire duygumu tahlil edemedim. Bunun için Siyasal Bilgiler Okulu diplomalıların sözleri üzerinde bütün dikkatimi kullanarak düşünmek lüzumunu hissettim. Bunlar kimlerdi? Fazla düşünmeye hacet kalmadı. Derhal bildim ki bana içten sevgilerini haykıranlar, yarım asırdan beri Büyük Türk Ulusu’nu tam anlamı ile millet olmasına çalışan, modern bir Türk Devleti kurmak için insanlık fedakarlıklarının hiçbirini esirgemeyen; kültür, idare, intizam ve devlet adamlığını en son ilmi telakkilere göre tebellür ettirmeye çalışmış ve çalışan yüksek değerde arkadaşlarımdır. İşte bu intibayı kendi kafamda ve vicdanımda duyduktan sonradır ki, telefonunuzun birinci satırının sonundaki dalgınlık aydınlandı. Ben, İsmet İnönü’nün karşısında bulunmakla mutlandığı görevden manen değilse bile maddeten uzak kalmış olmaktan teessür duymadığımı söyleyemem. Ancak, şununla müteselliyim ki; senin; hakikatı, asaleti, Millet ve Devlet için gönüllüleri, ateşlileri benim kadar ve belki de benden daha parlak görür olduğunu bildiğimdir. Onun için, rica ederim söyleyiniz o arkadaşlara ki, bu devletin en aşağı yetmiş sene evvelki halini içlerinde bulundurmaktadırlar ve yine İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da çocuk olarak yaşamış ve yüksek manalı, kafiyeli, Devlet ve Millet mefhumunu anlayarak yetişmişlerdir. İşte onların hepsine söyleyiniz ki, şimdiye kadar yaptıkları temiz ve Türklüğe layık olabilen işleri dolayısı ile kendilerine minnetle mütehassisim. Fakat yine o arkadaşlara söyleyiniz ki, Türk Milleti’ne, Türk Cumhuriyeti Devletine karşı yapmaya mecbur olduğumuz görevler bitmemiştir ve bitmeyecektir. Bu dünyadan göçerek Türk Milleti’ne veda edeceklerin, çocuklarına, kendinden sonra yaşayacaklara son sözü şu olmalıdır : “Benim, Türk Milleti’ne, Türk Cumhuriyeti’ne Türklüğün istikbaline karşı ödevlerim bitmemiştir. Siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere, benim sözümü tekrar ediniz.” Bu sözler ferdin değil, bir Türk ulusu duygusunun ifadesidir. Bunu, her Türk, bir parola gibi kendinden sonrakilere mütamediyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceğini, O’nun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur. ATATÜRK DİYOR Kİ; YURDA HİZMET, İNKILABA İNAN VE CUMHURİYET ÜLKÜSÜNE BAĞLILIK GİBİ YÜKSEK VE YARATICI KAVRAMLARLA BESLENEN BİLİNÇLİ SEVGİ, BUGÜNÜN VE YARININ EN MUVAFFAKİYETLİ VAZİFE ERLERİNİ YETİŞTİRECEK BİR ÖZ KAYNAKTIR. BUNUN MÜLKİYE MEKTEBİ VE MÜLKİYELİLER ARASINDA BELİRMESİNİ GÖRMEK, BENİ PEK SEVİNDİRDİ. Milliyet Gazetesi ( 8 Aralık 1933) 65 Mülkiyeli Sanatçılar Görsel Sanatlar Sergisi Mübin Orhon, (1924 İstanbul - 1981 Paris). 1924 yılında İstanbul’da doğdu. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğreniminden sonra, doktorasını yapmak üzere gittiği Paris’e 1948’de yerleşti. Resim sanatına duyduğu derin ilgi nedeniyle kariyer değiştirerek, Grand Chaumiére’de resim öğrenimi görmeye başladı ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı. Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya ve Amerika’da grup sergilerine katıldı. 1981 yılında Paris’te yaşamını yitirdi. Geniş transparan planlar üzerine oturan kompozisyonlarında, genellikle iki karşıt lekenin plastisite değerlerinden yola çıkarak, soyut ve pür bir sanat anlayışı düzeyinde derinlik ve espas etkilerini araştırmıştır. Resimleri çağdaş resim sanatımızda soyutçu biçim araştırmalarına dayalı çalışmaların 1960 kuşağını izleyen örnekleri arasında özgün bir yer tutar. 1964 yılında askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye geldi; İstanbul’da yaşadı ve sergilerine burada devam etti. 1973’te Fransa’ya döndü ve 1981’de Paris’te öldü 66 Sergimiz 12 Kasım 2014 tarihinde Çağdaş Sanatlar Merkez E Galerisi’nde büyük bir coşkuyla açılmıştır. Mülkiyeli sanatçılarımızın hem camiamızla hem de kendi dostlarıyla sıcak bir sohbet etme imkanı bulduğu bu etkinliğimize eserleriyle 32 Mülkiyeli katılmıştır. Seramik, fotoğraf ve resim dallarında çok değerli eserlere ev sahipliği yapmış olmakta gurur duyuyoruz. KATILAN SANATÇILAR: A.SONAT ŞEN, ALİ KEMAL SANCAK, ALİ OSMAN COŞKUN, BİRSEN ZÜMREOĞLU, CANAN ÖZGÜR, ÇAĞLAR ÜNAL, DERYA KARABURÇAK, GÜL NEŞE EREL, GÜLER BÜKER, HAMDİ TELLİ, HÜMEYRA KUTBAY, İMREN ERŞEN, KEMAL TURAN, MEHMET ÖZER, MELEK N. AYHAN, METİN İLYAS AKSOY, MÜBİN ORHON, MÜFİT ŞEKERCİ, NAFİYE GÜL ESKİTOROS, NAZİFE DEMİRHAN, NERİMAN M. HOCAOĞLU, NEŞE LÜLEÇ, ÖZEN ÖZDEN ÜNLÜ, ÖZNUR ALİEFENDİOĞLU, SANCAR TANIŞMAN, SELAMET ŞİMŞEKÇİ, SEMRA SANCAK, SEVİNÇ SERPİL TATLI, ŞEYDA DEMİRSOY, TOLGA TANIŞMAN, DR. ÜLKÜ ŞİŞİK, YÜCEL ERGÜN, ZEYNEP KAVLAK 67 68 MÜLKİYE ANKARA’YA GELDİ 6 Kasım 1936… Mülkiye Ankara’ya geldi… 78 Yıl önce (6 Kasım 1936) Mülkiye, Ankara’ya taşındı, eğitime o günden beri Ankara’da devam ediyor. Mülkiye’nin Ankara’ya Gelişi ile ilgili o dönemin gazetelerinin manşetleri… “Mülkiyemiz, Hoş Geldin…” 69 Tanışma Toplantısı Mülkiye Gençlik Kulubü 30 Eylül 2014 tarihinde konulu etkinlik gerçekleştirdi. Etkinlik SBF 227 No’lu sınıfında yapıldı. Mülkiyeliler Birliği yöneticileri ve hazırlık sınıfı öğrencilerinin katıldığı “Tanışma Toplantısı” Dr Serdar Şahinkaya Mülkiyeli Kim ? Mülkiye Neresi ? konulu sunumunu yaptı. 70 71 Mülkiye Sanat Merkezi (MSM) Faaliyet Geçti. Değerli Mülkiyeliler, Siyaset, ekonomi ve toplumsal sorunlarla ilgileniyor olmak okulda aldığımız eğitimin gereği ve olağan bir sonucudur; ancak aynı eğitim anlayışının önemli bir önermesi de şudur ki “Estetik kaygısı güdülmeden tasarlanan ve uygulanan hiçbir sosyal projenin, çağdaş, özgürlükçü ve barışçıl değerlere hizmet etmesi mümkün değildir.” Bu anlamda sanata vereceğimiz değer, bireye ve topluma bakış açımızı derinden etkileyebilecek ve katkı sağlayabilecektir. Toplumsal kaygıların da ötesinde; sanatsal duyarlılığın, en basit anlatımıyla “iyi insan” olabilmenin önemli unsurlarından biri olduğu kuşkusuzdur. Bu anlayış içerisinde, camiamız her zaman sanatsal faaliyetlere karşı beslediği sempatiyi korumuş ve sanata elinden geldiğince destek olmuştur. Geçmişte olduğu gibi bugün de birçok üyemiz; müzikten edebiyata, tiyatrodan fotoğrafa, sinemadan halk oyunlarına kadar sanatın neredeyse her dalıyla ilgilenmekte; bu uğraşıların bir kısmı amatörce yürütülürken, kimi üyelerimiz ise kendi alanlarında otorite sayılabilecek seviyede sanatsal üretim faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Bu süreçte, öğrencilerimiz ve mezunlarımızın, Mülkiye’nin sahip olduğu sanatsal birikim hakkında bilgilendirilmesi, mevcut faaliyetlerden haberdar edilmesi, bu faaliyetlere katılımlarının teşvik edilmesi ve desteklenmesi ile bugün itibarıyla gelinen noktada “sanat dallarının birbiriyle etkileşimine ve ortak dil kullanabilmelerine” dayanan, farklı sanat dallarıyla uğraşan tüm Mülkiyelileri aynı noktada buluşturabilen üst seviye sanatsal etkinliklerin tasarlanması ve hayata geçirilmesi; bu anlamda mevcut olan yönetim ve eşgüdüm eksikliğinin giderilmesi hedeflenmektedir. Bu amaçlarımız doğrultusunda Yönetim Kurulumuzun 19.04.2014 tarih ve 14 sayılı kararı ile Mülkiye Sanat Merkezi (MSM) kurulmuş ve faaliyete geçmiştir. Bilgilerinize sunarız. Saygılarımızla, Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu İletişim: Tel: 0312 418 55 72 E-Posta: [email protected] 72 MÜLKİYE SANAT MERKEZİ Mülkiye Sanat Merkezi bildiğiniz üzere 19.Nisan.2014 tarihli 14 sayılı Yönetim Kurulu kararımızla kurulmuş ve ardından hızlı bir şekilde faaliyete geçmiştir. Son dönemde yapılan Edebiyat Buluşmalarının ses getirmesi bir yana; Türk Halk Müziği Topluluğu, Türk Sanat Müziği Topluluğu ve Mülkiye Gösteri Sanatları Topluluğu çalışmalarına başlamıştır. Tüm öğrencilerimizi ve mezunlarımızı bu üç topluluğumuzun çalışmalarına bekliyoruz. İnanıyoruz ki; çok yakın zamanda farklı sanat dalları ile uğraşan tüm mezun ve öğrencilerimizi aynı noktada buluşturabilen üst seviye sanatsal etkinlikler hayata geçirilecektir. 73 çağırıyoruz. Burs Fonuna katkılarınızı aşağıda yazılı banka hesaplarına gönderilmek üzere, kendi bankalarınıza aylık otomatik ödeme talimatı vermek suretiyle de yapabilirsiniz. Saygılarımla, Erdal Eren Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Ayrıntılı Bilgi İçin İrtibat: Neşe Kara Tel: (0312) 417 8098 Cep: 0535 606 55 66 Mülkiyeliler Birliği Vakfı Banka Hesap Bilgileri: Hesap Adı: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Banka Adı: T.C. Ziraat Bankası Şube: Bakanlıklar Şubesi Şube Kodu: 1133 Hesap No: 3653534-5003 IBAN: TR89 0001 0011 3303 6535 3450 03 Hesap Adı: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Banka Adı: T. İş Bankası Şube: Meşrutiyet Şubesi Şube Kodu: 4213 Hesap No: 0560053 IBAN: TR59 0006 4000 0014 2130 5600 53 Burs Bağışı Çağrısı Değerli Mülkiyeliler, Fakültemizde yeni ders yılı zili çaldı. Eğitimin başlamasıyla birlikte “Mülkiyeliler Birliği Vakfı Bursları” için başvurular da başladı. Mülkiyeliler Birliği yönetimlerinin hepsinin birinci derecede önem verdiği husus; daha çok sayıda yoksul ve başarılı genç Mülkiyeliye, mümkünse daha çok miktarda burs verebilmek olmuştur. Mülkiyeliliğin esası dayanışmadır ve bu dayanışmanın en güzel örneklerinden biri de biz mezunların fakültedeki öğrenci kardeşlerimize destek olmasıdır. Burada yeri gelmişken, Burs Fonumuza bugüne kadar, çoğu sınırlı bütçesine rağmen, destek olan ve olmaya devam eden Mülkiyelilere minnet duygularımla, şükranlarımı sunuyorum. Değerli Mülkiyeliler, başta Mülkiyeliler Birliği dernek/vakıf yönetimleri olmak üzere, tüm yönetsel organlarda görev almış olan bizler, bu eğitim yılındaki “Mülkiyeliler Birliği Vakfı Burs Bağış Kampanyası’na” katılarak öncülük yapıyor, sizleri de sevgili öğrencilerimizi desteklemeye 74 Hesap Adı: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Banka Adı: Vakıfbank Şube: Meşrutiyet Şubesi Şube Kodu: 100 Hesap No: 00158007284953551 IBAN: TR78 0001 5001 5800 7284 9535 51 OLAĞANÜSTÜ GENEL KURUL Mülkiyeliler Birliği'nin Tüzük değişikliğine ilişkin Olağanüstü Genel Kurulu, 14.09.2014 tarihinde, A.Ü.SBF Aziz Köklü salonunda gerçekleştirildi. 75 SOSYAL TESİSİMİZ AÇILDI Sosyal Tesis Açılışı Mülkiyeliler Birliği Vakfı ve Antalya Eczacı Odası’nın ortak kullanımında olan Antalya Lara mevkiinde bulunan Sosyal Tesisimiz 18.10.2014 tarihinde üyelerimizi hizmetine açılacaktır. Sosyal tesisimizin yaşama geçirilmesinde emeği geçen Antalya Şubemizin eski ve yeni yöneticileri ile tüm Mülkiyelileri en içten duygularımla kutlarım. Erdal EREN Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı İletişim : Telefon : (0242) 348 00 99 Cep : (0533) 774 75 60 Adres : Güzeloba mah. 2107 sok. No : 25 Mail : [email protected] *Tesisimizde tüm hizmetler için üyelerimize %20 indirim uygulanacaktır. *Üyelerimiz ayrıntılı bilgi ve görsellere işletmenin http://www. lacasablancabistro.com/ ve https://www.facebook.com/pages/La-CasaBlancaBistro/327842014056009?fref=ts sayfalarından ulaşabilirl 76 TELEVİZYON PROGRAMI SİYASAL BAKIŞ BAŞLADI “Siyasal Bakış” adlı televizyon programımız 25 Kasım Salı günü yayına başladı… Mülkiye’nin ve Mülkiyeliler Birliği’nin birikimini topluma aktarmak ve halkın doğru bilgilendirilmesini sağlamak üzere ulusal ölçekte yayın yapan bir televizyon kanalıyla protokol imzalamış bulunmaktayız. Ankara merkezli ulusal yayın yapan TV06 ile yapılan anlaşma sonucunda “Siyasal Bakış” adlı bir haber-tartışma programı 25 Kasım 2014 Salı günü yayına başlayacak. Mülkiyeli akademisyenler, yazar ve sanatçılar, gazeteciler, uzmanların konuk olarak haftanın gündemini değerlendireceği programı, kendisi de Mülkiye mezunu olan Gülümhan Gülten sunacak. Toplumun doğru bilgilendirilmesi, gelişmelerin nesnel biçimde ele alınması amacıyla yapılacak olan program her Salı ana haber kuşağının ardından yayınlanacak. Ana haber bülteninin ardından saat 20.30’da başlayacak ilk programın konukları, duayen iktisatçılar Prof. Dr. Korkut Boratav ile Prof. Dr. Bilsay Kuruç olacak. Mülkiye camiasının gerek programa ilişkin gerekse yapılan bütün çalışmalarla ilgili değerlendirme ve önerilerinin bizim için belirleyici olduğunu hatırlatıyor ve camiamıza programın izlenmesi, özellikle sosyal medyada paylaşılması çağrısı yapıyoruz. Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi Kanalın frekans bilgileri: TÜRKSAT UYDUSU: (BATI) 12605 V (DİKEY) SR : 27500 Fec: 2/3 KABLOLU TV PLATFORMU : Teledünya 117.Kanal 77 TELEVİZYON PROGRAMI SİYASAL BAKIŞ BAŞLADI Siyasal Bakış programını Mülkiyeliler Birliği teras katda birlikte izledik 78 4 ARALIK KURULUŞYILDÖNÜMÜ PROGRAMI 4 Aralık 2014: Siyasal Bilgiler Fakültesi - Mülkiye, 155. Kuruluş Yıldönümü Programı 79 BALO 80 MÜLKİYE LOGOLU PİYANGO BİLETLERİ SATIŞTA Fakültemizin 155. Kuruluş Yıldönümü anısına düzenlenen ve çekilişi 29 Kasım’da yapılacak olan, Mülkiye logolu Milli Piyango biletleri 19 Kasım 2014 tarihinden itibaren satışa sunulmuştur. 81 ÜYEMİZ 1969 MEZUNU EROL ÖZENÇ’İ ZİYARET ETTİK Üyemiz, 1969 mezunu Erol Özenç, bütün Mülkiyelilere selam ve sevgilerini iletti. Mülkiyeliler Birliği olarak planladığımız ziyaretlerden birini bugün yaptık, üyemiz Erol Özenç’i ziyaret ettik. Eski günleri konuştuk, öğrencilik ve mezuniyet sonrası anılarımızı tazeledik, Mülkiyelilik ruhunun önemini paylaştık. Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Erdal Eren, Yönetim Kurulu üyesi Betül Yener, Yüksek Danışma Kurulu üyesi Sudi Kocaimamoğlu ve 1957 mezunu üyemiz Cemal Erol ile birlikte ziyaret ettiğimiz Erol Özenç, Mülkiyeliler Birliğini yanında görmekten çok duygulandığını söyleyerek bütün Mülkiyelilere selam ve sevgilerini iletti. 82 MÜLKİYE SÖZLÜ TARİH ÇALIŞMASI Değerli Mülkiyeliler, Sanatta, bilimde, bürokraside, siyasette, sporda ve diğer alanlarda iz bırakmış akademisyen, üye ve mezunlarımızın anılarını, yaşanmışlıklarını içeren “Mülkiye Sözlü Tarih Çalışması” projemizi başlatmış bulunmaktayız. 155 yıllık köklü bir geçmişe sahip Mülkiye tarihi özelinde, Türkiye tarihine dair bir not düşmeyi ve kurumsal bir hafıza oluşturmayı hedeflediğimiz bu çalışma, Birliğimizce üyelerimiz arasından oluşturulan bir komisyon tarafından yürütülmektedir. Efsane Dekanımız Prof. Dr. Cevat Geray ile başlattığımız “Mülkiye Sözlü Tarih Çalışması” Anayasa hukuku duayeni hocamız Prof. Dr. Mümtaz Soysal, “Varlık Vergisi”yle tanınan tarihçi, bürokrat, mizah yazarı Cahit Kayra, akademisyen ve bürokrat Prof. Dr. Cafer Tayyar Sadıklar, gazeteci-yazar Altan Öymen, bürokrat Aysel Öymen, duayen iktisatçı hocalarımız Prof. Dr. Tuncer Bulutay, Prof. Dr. Taner Timur, Prof. Dr. Selahattin Tuncer ve edebiyatımızın önemli ödüllerini kazanan yazar Ayla Kutlu ile yapılan röportajlar, duayen hocalarımız Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Bilsay Kuruç ve Prof. Dr. Ruşen Keleş ile yapılacak röportajlarla kesintisiz olarak, her alanda iz bırakmış akademisyen, üye ve mezunlarımızla devam edecektir. Mülkiye Sözlü Tarih çalışmalarına siz değerli üyelerimizin görüş, öneri ve katkıları amacımıza ulaşmak ve çalışmayı sürdürülebilir kılmak için büyük önem taşımaktadır. Mülkiye ve Türkiye tarihine ilişkin çok değerli bilgilerin kayıt altına alınacağı “Mülkiye Sözlü Tarih Çalışması”nın başladığı ve hızla devam ettiği bilgisini üye ve mezunlarımızla paylaşmaktan kıvanç duyuyoruz. Saygılarımızla. Mülkiyeliler Birliği 83 Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi kuruldu Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi kuruldu. Değerli Mülkiyeliler, Toplumsal sorunların tespiti, değerlendirilmesi ve geliştirilecek çözüm önerilerinin ve politikalarının paylaşılması Mülkiyeliler Birliği’nin ülkemize karşı borcu ve sorumluluğudur. Bilgi kirliliğinin yaşandığı bu dönemde, toplumun bilgi ihtiyacını karşılayan, aynı zamanda Mülkiyeliler Birliği’nin de görüşlerini yansıtan, bilimsel temellere dayalı, objektif analizleri üreten ve araştırma raporları ile kamuoyuna ulaştıran bir Merkezin bünyemizde oluşturulmasının ülkemiz ve değerli Mülkiye camiası için gerekliliğine şüphe yoktur. Söz konusu amaç kapsamında, Yönetim Kurulumuzun 19.04.2014 tarih ve 14 sayılı kararı ile Mülkiye İktisadi ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (MİSAM) kurulmuştur. Devletin yönetim kademelerinde çeşitli görevler üstlenen üyelerimizin deneyimleri, Fakültemiz akademik kadrosunun gücü ve araştırmaları, özel sektör yöneticilerinin ve Mülkiyeli basın mensuplarının katkıları ile Mülkiye’nin bilgi birikimi bir çatı altında birleştirilecek ve araştırmalarımızın kamuoyuna duyurulması etkin bir şekilde sağlanacaktır. Böylece, iktisadi ve sosyal olguların önemli paydaşlarının bir araya gelmesi sonucunda oluşturulan enerji ve üyelerimizin katkıları ile Merkezimiz ülke sorunlarına farklı çözüm önerileri getirecek, toplumcu görüşler ortaya koyabilecek ve etkin bir düşünce kuruluşu olarak faaliyet gösterecektir. Mülkiye’nin sesinin duyurulmasını, ayrıca toplumun doğru bilgilendirilmesini sağlayacak Merkez bünyesinde, sosyal ve siyasal bilimlerin temel alanlarında çalışma grupları oluşturulacaktır. Söz konusu alanlarda siz değerli üyelerimizin katkıları Merkezimizin başarılı olabilmesi için kaçınılmazdır. Bu itibarla, çalışmalarıyla iştirak etmek isteyen üyelerimizi MİSAM’a davet etmekten onur ve mutluluk duyarız. Saygılarımızla, Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu İletişim: Tel: 0312 418 55 72 E-Posta: [email protected] 84 85 Basına ve Kamuoyuna Yaşamak adına, umut adına ne varsa yok eden işgalci İsrail ordusu Gazze’de insanlığı ayaklar altına almaya devam ediyor. İşgalci İsrail orduları boyunlarında ölüm çanı Gazze’de kapı kapı dolaşıyor. Çocuklar henüz çocuk düşleri kuramadan öldürülüyor. Bu zulümden geriye ise yarını olmayan hayatlar, düşü olmayan çocuklar ve mezarı olmayan ölüler kalıyor. Bugün Gazze’de, Suriye’de, Irak’ta, Kırım’da ve daha birçok yerde; milliyeti, dini, mezhebi, dili ve rengi ne olursa olsun çocuk, genç ve yaşlı birçok insan, emperyalist politikalar uğruna kurban ediliyor. Ortadoğu’da ve tüm Dünya’da barışın, özgürlüğün ve kardeşliğin kazanması için Gazze halkının yanında saf tutuyor, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslar arası kuruluşları; insanlığa karşı işlenen suçları durdurmak üzere göreve davet ediyoruz. Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu 86 Basına ve Kamuoyuna Gezi Direnişi sırasında Ankara Tabip Odası yönetim kurulunda bulunan hekimler, yaralıları tedavi ettikleri için hakim karşısına çıktı. Sağlık Bakanlığı’nın başvurusu üzerine açılan davada, Ankara Tabip Odası yönetim kurulu ve onur kurulu üyelerinin, “Gezi parkı” protestoları süresince “hukuka aykırı olarak yetkisiz ve kontrolsüz revir adı altında sağlık hizmetleri birimleri oluşturarak amaçları dışında faaliyet gösterdiği” iddiasıyla görevlerinden alınmaları isteniyor. Yüz binlerce kişinin, demokratik bir Türkiye için sokağa çıkarak gösteri yapmasına tahammül edemeyenlerin; kolluk güçleri aracılığıyla, yüzlerce kişinin yaralanmasına, sakat kalmasına ya da ölmesine neden olan saldırılarını yargılamak yerine, yaralananları tedavi etmeye çalışanları suçlaması, belki de çok daha fazla kişinin ölmesini engelleyen hekimleri, görevlerini en iyi şekilde yerine getirdikleri için kutlamak dururken yargılamaya, cezalandırmaya çalışması, hukukla birlikte “Önce İnsan Sağlığı” ilkesiyle hareket eden hekimlerin meslek ilkelerini de ayaklar altına almak anlamına geliyor. Suriye’de, Irak’ta her gün insanların kafalarını keserek öldüren şeriatçı çetelere yardım edenlerin, Türkiye’deki hastanelerde, sağlık çalışanlarını gerektiğinde tehdit ederek tedavi ettirenlerin olduğu bir ülkede, Sağlık Bakanlığı’nın böyle bir talepte bulunmuş olması, sistemin halka ne kadar yabancılaştığının da göstergesi durumunda. Mülkiyeliler Birliği olarak, mesleklerinin gereğini yerine getiren hekimlerimizi bir kez daha kutluyor, geçmişte olduğu gibi yanlarında olduğumuzu duyuruyoruz. Bu ibretlik davanın da bir an önce, hekimlerimizin haklı olduğunu gösteren bir sonuçla hukuk tarihimizdeki yerini almasını diliyoruz. Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu 87 Cinayet bu sistemin “fıtratında” var. Karaman Ermenek’te bir madende 18 işçinin daha su altında kalması Soma’da yaşanan ve resmi rakamlara göre 301 işçinin ölümünün ardından alındığı iddia edilen önlemlerin göstermelik olduğunu ortaya koydu. Maden şirketinin, Torba Yasa sonrasında kapattığı ancak 1 ay sonra “işçilerle anlaşarak” madeni yeniden işletmeye başlattığı yönündeki iddialar, işçilere kuralsız çalışma dayatıldığını bir kez daha gösterdi. Dünkü cinayetin ardından işçilerin bakana “üçüncü kez su baskını yaşandığını” söylemeleri, hiçbir önlem alınma gereği duyulmadığını ve gerek işverenin gerekse denetlemekle yükümlü devlet kurumlarının görev ve sorumluluklarını yerine getirmediği anlamına geliyor. Kolluk kuvvetlerinin ilk aldığı önlemin işçilerin güvenliğini sağlamaktan çok gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemeye dönük olması, olan biteni kamu görevlilerinin de bildiği anlamına geliyor. İşçilerin nasıl kurtarılacağından çok, AFAD ve kriz merkezinin kaç kişiyle, hangi araçlarla kurtarma çalışmalarına katıldığının propagandasına odaklanıldı. Televizyon kanalları saatlerce bu “kurtarma şovunu” yayınladı. Ankara yürüyüşü başlatan Soma işçilerinin de Karaman’a gitmesinin engellenmesi, Başbakan’ın bölgeye gitmesinden önce gözaltıların yaşanması, kamu otoritesinin yeni oluşturduğu “kriz merkezi”nin ilk icraatlarından olsa gerek. Koşulların iyileştirileceği iddiasıyla çıkarılan Torba Yasa hükümlerinin uygulanmadığını hatta çalışma koşullarını yasadan sonra daha da kötüleştiğini gösteren bu son cinayet, daha çok para kazanmaya odaklanan madencilik sisteminin tümden ele alınmasını zorunlu kılıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini tamamen alınana kadar hiçbir madenin çalışmasına izin verilmemeli, işçilerin bile bile ölüme gönderilmesinde sorumluluğu olan işletme sahipleri ve buna göz yuman kamu yöneticileri en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Cinayetin yaşandığı gün Karaman Adliyesi’nde görülen bir dava da kamu otoritesinin işverenler için değil ama halk için gittikçe daha otoriter hale geldiğinin göstergesi. Mülkiye çıkışlı akademisyenlerimizden Yrd. Doç. Dr. Elifhan Köse, Berkin Elvan için yapılan basın açıklamasına katıldığı için yargılanmaya başlandı. Dava, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Elifhan Köse ile birlikte üç kişi hakkında Karaman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Başbakan’a hakaret suçlamasıyla açılmıştı. Aynı gün aynı kentte yaşanan bu iki olay ve sonrasında yaşananlar insan hak ve özgürlüklerinin, hatta yaşam hakkının her geçen gün biraz daha kısıtlandığını gösteriyor. Türkiye, ölümün değil cinayetin adeta “yaşamın fıtratı” haline getirildiği, cinayetin faillerinin değil, faillere tepki gösterenlerin yargılandığı, resmi söylemin dışında söz söyleyen herkese suçlu muamelesi yapıldığı bir ülke haline geldi. Mülkiyeliler Birliği olarak, bu cinayetlerinin sorumlularını kınıyor, bu cinayetlerin de karartılmasına yönelik gündeme gelecek hamleleri dikkatle izleyeceğimizi duyuruyoruz. 88 Okulumuza Yönelik Saldırıyı Kınıyoruz !... Ankara Üniversitesi Cebeci kampüsünde polis öğrenci ve öğretim elemanlarına saldırdı. Polis, SBF yönetiminden izin almaksızın kütüphaneye kadar girdi. Öğrencilerin polis tarafından gözaltına alınmasını engellemeye çalışan 5 akademisyen polis tarafından yaka paça, darp edilerek gözaltına alındı. Aysun Gezen, Nail Dertli, Celil Kaya, Onurcan Taştan ve İlkay Kara adlı öğretim elemanları üniversite kampüsüne giren polisin hedefi oldu. Akademisyenlerle birlikte yaklaşık 15 öğrenci de gözaltına alındı. Polis saldırılarının akademisyenlere yönelmesi, bilimsel üretimin yapıldığı üniversiteleri de tehdit ettiğini gösteriyor. Nitekim saldırı sonrasında Cebeci kampusundaki Siyasal Bilgiler, İletişim, Hukuk ve Eğitim Bilimleri fakültelerinde eğitim öğretime ara verildi. Üniversitelerde, bilim merkezlerinde uygulanan bu şiddet, gelecek için de kaygı vericidir. Bir bilim merkezi olan okulumuza polisin girmiş olması asla kabul edilemez. Mülkiyeliler Birliği olarak, 4’ü okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden olan akademisyenlerimizin ve gözaltına alınan öğrencilerimizin derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, öğrenci ve akademisyenlerimizle dayanışma içinde olduğumuzu duyuruyoruz. Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu 89 90 Ayhan Erel’i Anıyoruz Ölümünün 1. yılında abimiz Ayhan Erel’i özlemle andık 91 Cahit Talas Hocamızı Anıyoruz Türkiye’de Sosyal Politika disiplininin yerleşmesinin öncülerinden okulumuz Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nün kurucusu Değerli Hocamız Prof. Dr. Cahit TALAS’I ölümünün 8. yılında mezarı başında öğrencileri, mesai arkadaşları ve sevenleri ile birlikte andık. 92 Kurthan Fişek Hocamızı Anıyoruz 93 94 MÜLKİYE’DE ÖĞRENCİ OLMAK HAMLET 1961 yılında ,devre arkadaşlarım olan 51’liler sahneye OİDİPUS piyesini komedi olarak koymuşlardır. Bunlardan en aktif olanı GÜREL ÇELİKKANAT olup, kendisi İstanbul’da halen yaşamaktadır.(0533-6577413) Sene kaybından dolayı 1962 yılında mezun olan sınıf arkadaşlarımız ise, bu defa HAMLET ‘i sahneye koymaya karar verdi. Fakülte hayatını karikatürize ederek kaleme alınan bu komedi’nin yazarları ben, YALÇIN ERTAN,METİN HANÇER (rahmetli), AYDEMİR CEYLAN (emekli vali), YÜCEL BÖLGEN (emekli vali) idik. Zaman zaman espri kabiliyeti yüksek olan arkadaşlar da yazım heyetine iştirak ediyorlardı. Hamlet rolünde AYDEMİR CEYLAN, hain kral rolünde ben (o sırada dekan olan Prof. BEDRİ GÜRSOY’un ismine benzer bir isim uydurularak BEDROS olarak tahta çıktım.) Hain kraliçe rolünde İMREN ERŞEN de o sıralar doçent olan NERMİN ABADAN’ı temsil ediyordu. Devlet tiyatrosu genel müdürü rahmetli CÜNEYT GÖKÇER’den 3.tiyatro salonu bize tahsis edildi. Bir süre için de bize yine rahmetli SAVAŞ BAŞAR rejisörlük yaptı. HAMLET’i İNEK BAYRAMI münasebeti ile 3.tiyatroda iki defa oynadık. En önemlisi de hocalarımızın en ön saflarda oturduğu seans idi. Ben sahneden en önde oturan BEDRİ GÜRSOY’a doğru eğilip bir de göz kırpmıştım. Prof. CUMHUR FERMAN’a laf atılan konuşmalar vardı metinde. LEARTES rolünde muhasebe hocamız MAZHAR HİÇŞAŞMAZ canlandırılıyordu. Sahnede muhafız olarak şimdi prof. olan CEVDET ERDOST ta vardı. Yaramaz talebeler sahneye fırladığında en önde ONUR GÖKÇE (hariciyeci),SITKI ŞAHİN, HALEF CEVRİOĞLU vardı. Bütün bu olayları resimlerin altına izahat yazarken tekrarlayacağım. Bu gösteriden sonra CÜNEYT GÖKÇER bizi seyrederken kahkahalarla gülmüş ve beni göstererek BU ADAM VALLAHİ TULUAT demiş. Tabii benim adım da TULUAT TANER olarak kaldı. 95 96 • 1968 Dönemi, her ayın 3. Çarşamba günü öğle saatlerinde yapılıyor. Sürekli buluşma kararı alan grubumuz, yemekli buluşmasında birlikte Mülkiye Marşı’nı da söyledi. • 1970-72 Dönemleri, çok neşeli geçen ilk buluşma yemeği sonrası her ayın ilk Pazartesi günü buluşma kararı aldı. Diğer şehirlerden de gelen dönem mensupları hasret giderdi, yılardır görüşemeyen arkadaşlar buluştu. • 1973-76 Dönemleri, ilk buluşma yemeği sonrası, her ayın ilk Salı günü devamlı buluşma kararı aldı. Ankara dışından da gelen üyelerimiz, özlem giderdi. • 1977-79 Dönemleri, 24 Ekim Cuma günü ilk buluşma yemeğinde başka şehirlerden gelen üyelerimiz de birlikte oldular, eski günler anlatıldı, neşeli saatler geçirildi. • 1980-82 Dönemleri, 12 Kasım Salı günü akşam yemeğinde buluştu. Özel menü hazırlanan bu özel gecede üyemiz Feride Eroğlu’nun doğumgünü için de sürprizler yapıldı. 50’den fazla üyemizin katıldığı çok coşkulu bu ilk buluşmanın her ay daha kalabalık olarak devam edeceği konuşuldu. 97 68’liler Dönem Yemeği Geleneksek hale getirmeyi düşündüğümüz dönem yemeklerinden 1970 – 1971 – 1972 mezunlarımız için ilk buluşma yemeği, 16 Ekim 2014 Perşembe günü yapılmıştır. 98 1973 - 1974 - 1975 - 1976 Dönem Yemeği 99 1970 - 1971 - 1972 Dönem Yemeği 100 1970 - 1971 - 1972 Dönem Yemeği 101 1978-1973-1974-1975 Dönem Yemeği 102 1977-1979 Dönem Yemeği 103 1968 Dönem Yemeği 104 1980-1982 Dönem Yemeği 105 1986 Dönem Yemeği 106
Benzer belgeler
2009 Mart - Mülkiyeliler Birliği
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi-Mülkiye, 155. yılını şu günlerde kutlamaya başlamıştır. Türkiye
Cumhuriyeti tarihine tanıklık eden Mülkiye, mezunları ve öğrencileriyle birlikte toplumsal görev
ve s...