PDF ( 37 ) - Yalova Üniversitesi
Transkript
PDF ( 37 ) - Yalova Üniversitesi
YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 MEHMED AKİF’İN SAFAHAT’INDA DİNİ ve SİYASİ ELEŞTİRİ Yrd. Doç. Dr. Yasin Beyaz* ÖZET: Mehmed Akif, Safahat adlı şiir kitabında yaşadığı hayatı, tanık olduğu olayları bize anlatmıştır. II. Abdülhamid dönemini, Meşrutiyet dönemini, Cumhuriyet’in kuruluşuna kadarki dönemi şiirleriyle bize hikaye etmiştir. Bunu yaparken de çeşitli eleştiriler yapmış ve bunlara şiirlerinde yer vermiştir. İşte biz de bu makalemizde Mehmed Akif’in Safahat adlı eserinde yapmış olduğu dini ve siyasi eleştirilerini detaylı olarak ele almaya, incelemeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Mehmed Akif, Abdülhamid, Safahat, siyaset, din, RELIGIOUS AND POLICAL CRITIRISM IN MEHMET AKIF’S SAFAHAT ABSTRACT Mehmed Akif mentioning in his peom book Safahat what he lived and what he witnessed. He conveyed us the period of Abdulhamit II, the period Constittution and the period of pre-Republic as history in is peoms. In doing so, several criticisms have been made and they are included in his poems. Here in this article, we tried to analyze in detail Mehmet Akif’s political and religous criticism his book Safahat. Keywords: Mehmet Akif, Abdulhamit II, Safahat, politics, religion. 1. GİRİŞ Mehmed Akif, şiirlerini toplayıp bir araya getirdiği yedi kitaplık şiir külliyatına “Safahat” adını vermiştir. Safahat’ı oluşturan yedi kitap şunlardır: 1. Safahat, 2. Süleymaniye Kürsüsünde, 3. Hakkın Sesleri, 4. Fatih Kürsüsünde, 5. Hatıralar, 6. Asım, 7. Gölgeler. Akif’in birçok yerde şiirleri yayınlanmış olmasına rağmen o, bunların bir kısmını Safahat’a dahil etmemiştir. “Mehmed Akif, 1908’den önce yazdığı şiirlerinden beğendiklerini, 1908’den sonra neşretmiş ancak beğenmediklerinin hepsini ortadan kaldırmıştır. Kendisi bir kısmı da evleriyle birlikte yanmış olan bu manzumelerin miktarının ‘Safahat’a muadil’ olduğunu söylemektedir.”1 Safahat’ı teşkil eden şiirlerin tamamı aruz vezni ile olup Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşad dergisinde yayınlanmıştır. * Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Türk İslam Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi 1 Mehmed Akif Ersoy, Safahat, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, (İstanbul: Şule Yayınları, 1999) s. 101-102. 91 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 “Safahat, ‘safhalar, devreler, dönemler’ ve biraz geniş bir manalandırma ile ‘görünüşler, manzaralar’ demektir. Bu kelime önce birinci Safahat’ta bulunan yirmi iki manzumeye dergideki neşirleri sırasında genel bir başlık olan ‘Safahat’ı Hayat’tan terkibinde kullanılmıştı. Fatih Camii, Hasta, Küfe... gibi hayattan manzaralar ihtiva eden bu manzumelerin bulundukları ilk cilde ‘Safahat’ adı verilmesinin sebebi budur.”2 Safahat içinde yer alan şiirler 1908-1911 yılları arasında Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Buradaki şiirleri toplumsal nitelikli olup daha çok cahillik, fakirlik, acizlik, istibdad, yardım, geçim sıkıntısı, kahvehanelerin zararları vb. konulara değinir. Bölümün en dikkat çekici şiiri Köse İmam’dır. Şair burada toplumdaki ifsadın had safhalara ulaşmış olmasından ve bundan kurtulmanın zorluklarından bahseder. Süleymaniye Kürsüsünde, Ocak-Ağustos 1912 tarihleri arasında Sırat-ı Müstakim’de yayınlanır. Buradaki şiirlerinde Meşrutiyet’in beklendiği sonucu vermediğini, devletin iyice parçalandığını, aydınların kendi toplumlarına yabancılaşmalarını ele alır. Abdurreşid İbrahim’in ağzından İslam dünyasının genel bir manzarasını anlatarak durumun vehametini ortaya koyar ve herkesin aklını başına alması gerektiğini söyler. Hakkın Sesleri, Ocak Haziran 1913 tarihleri arasında Sırat-ı Müstakim’de yayınlanan şiirlerden oluşmaktadır. Burada Balkan Harbi sonucu yaşanan göçler, Müslüman halkın gördüğü zulümler, kıyımlar hazin bir manzara olarak karşımıza çıkar. Particilik, kavmiyetçilik nihayet kötü meyvelerini vermiş, Müslümanları parçalayıp, birbirine düşürmüştür. Bundan sonra da felaketler ardı ardına gelmiştir. Fatih Kürsüsünde, “İki Arkadaş Fatih Yolunda” ve “Vaiz Kürsüde” adlı iki bölümden oluşur. Buradaki şiirlerde Haziran 1913-Temmuz 1914 tarihleri arasında Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Galata Köprüsü’nden Fatih Camii’ne kadar yürüyen iki arkadaşın karşılıklı diyaloglarını içeren birinci bölümde; cemiyetin durumu ve kültürel hayatımız hakkında bilgiler verilir. İkinci bölümde ise vaizin kürsüden konuşması aktarılır. Garb ve Şark’ın karşılaştırması yapılır, Müslümanların cehaletinden, miskinliğinden, kader ve tevekkül anlayışlarından bahsedilir. Ayrıca elden çıkmış olan ve şimdi üzerinde düşmanın tepinmiş olduğu İslam topraklarını acı bir dille tasvir eder. Hatıralar, Temmuz 1913 ile Şubat 1915 yılları arasında yayınlanmıştır. Buradaki şiirlerin ana teması Birinci Dünya Savaşı’dır. Bu bölümün büyük bir kısmını el-Uksur’da, Berlin Hatıraları, Necid Çöllerinden Geçerken adlı şiirler oluşturur. El-Uksur’da şiiri Mısır seyahati ile alakalıdır. Seyahatte gördüğü Lüksor/Uksur harabelerinden hareketle çevreyi ve İslam dünyasını anlatır. Berlin Hatıraları, Alman cemiyetinde görmüş olduklarını anlatarak, bizim milletimizle kıyas eder. Necid Çöllerinden Geçerken de ise Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret ettikten sonraki duygularını ortaya koyar. Asım’daki şiirlerin bir kısmı Sırat-ı Müstakim’de yayınlanmış diğer bir kısmı da 1924 yılında kitabın yayınlanmış haline dahil edilmiştir. Eser baştan sona diyaloglardan müteşekkil olup konuşan şahıslar; Köse İmam, Hocazade (Akif) ve Köse İmam’ın oğlu Asım’dır. Köse İmam ve Asım, Akif’in ideal tipleridir. Akif, bu eserinde genel içtimai durumu ele alır. Ancak burada dikkati çeken Asım ve onun nesli ile alakalı tesbitleri, eleştirileri ve takdirleridir. 2 Ersoy, Safahat, s. 105. 92 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Gölgeler kitabı 1933 yılında Kahire’de eski harflerle Akif tarafından bastırılmıştır. Buradaki şiirlerinden Süleyman Nazif’e, Bülbül ve Leyla dışındaki bütün şiirleri Mısır’da yazılmıştır. Toplumun dertlerine, elemlerine, savaşlara ve bu savaşlarla beraber gelen felaketlere yer veren Akif bu kitabında ayrıca kendi kişisel duygularını da ifade etmiştir. Diğerlerinden farklı olarak şair burada kendi elemlerini, hayal kırıklıklarını, acılarını dile getirir. Burada kaderine razı olmuş bir Akif’le karşılaşırız. Bu anlamda “Sanatkar” şiiri büyük önem arz eder. Artık yaş kemale ermiş, umutlar tükenmiş, kabul edilse de edilmese taşlar yerine oturmuştur. Bundan sonra söylenecek birkaç feryadın bir zararı olmaz. Mehmet Akif, Safahat’ın girişinde yazmış olduğu şeyleri şiir olarak nitelendirmemekte, onları “bir yığın söz” olarak ifade etmektedir. Aslında Safahat edebi bir eser olmanın yanında bir tanıklıktır. “Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder. ”3 Bu ömürle beraber koca bir ümmetin yaşadığı bütün değişimler, buhranlar, yenilgiler, acılar, kopuşlar göz ününe serilir. Yazılan bu mısralar döneminin şahidi olup, yıkılmaya, yok olmaya başlamış bir devletin acılarını, sarsılmaya başlamış bir medeniyetin çatırtılarını en açık bir dille tasvir etmiştir. 2. DİNİ ELEŞTİRİLER XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başı İslam dünyası için tamamen bir parçalanma dönemidir. Osmanlı yenilip toprak kaybettikçe Müslüman-Türk unsurlar, Anadolu’ya, ana vatana göç etmiştir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Kırım Savaşı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşları bunun en büyük kanıtıdır.4 Bu nedenledir ki Cemil Meriç Akif’i, “Tufana yakalanmış bahtsız bir toplumu gemisine çağıran Hz. Nuh’a” benzetir. Meşrutiyet dönemi Osmanlı İmparatorluğu ve İslam alemi için çok zorlu ve sancılı bir dönemdir. Bu dönemde Mehmed Akif de dahil bütün aydınların kafası karışıktır. Mehmed Akif ve dönemin diğer aydınları ellerinde tutunabildikleri ne varsa ona tutunup mücadele etmeye çalışırlar. Yenilgi, geri kalmışlık psikolojisi onları her daim aceleci olmaya sevk etmiş, bu da erken ve sürekli değişen yargılarda bulunmalarına neden olmuştur. Bundan dolayı Akif’in bazı görüşlerinin çelişkili olduğu kanısına kapılırız. İslami düşüncenin modern tarzda yeniden yorumlanmasını savunan Akif, bunun yanında halkın din algısına ve yerleşik din tasavvuruna karşı da eleştirel bir tutum takınır. Modern İslam algısı için ictihada, akla, tefekküre, ıslaha vurgu yaparken, diğer yandan klasik din algısı ile mücadele etmek içinde taklit, bidat, hurafe vb. kavramlara vurgu yapar. Dinin yeniden, güncel yorumlarının yapılması gerektiğine ifade eder. Burada dikkati çeken şey ise; Akif’in bu yeni yorumları “ehil olan”ların yapması gerektiğine dair vurgusudur. İslam’ın safiyeti kaybolmuş ve din yerleşik algı tarafından bozulmuştur. Bunun için ilk kaynaklara gitmek ve suyu kaynağından içmek en makul olandır. Geri kalmamızın en büyük nedenlerinden biri de budur: Dinin yanlış anlaşılması. Akif ayrıca Müslümanların içine düşmüş oldukları ye’s, ümitsizlik, atalet, tembellik gibi duygulardan bir an önce kurtulmaları gerektiğini de belirtir.5 Artık saçma sapan zühd ve kader anlayışından kurtulup, geleceğe ümitle bakmanın vaktidir. 3 Ersoy, Safahat, s. 135. 4 Vahdettin Işık, “M. Akif’in Yaşadığı Dönem”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif, (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi, 2011) s. 46-47. 5 M. Suat Sertoğlu, “Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Sermuhariri Akif”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif, (İstanbul: 93 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 2.1. Kadın ve Evlilik: Mehmed Akif toplumsal olarak kadına karşı ortaya konan genel tavrı eleştirir. Kadını döven, onu eşya gibi gören, dinin kendisine çeşitli haklar verdiğini söyleyip de kadına zulmeden anlayışın yanlışlığını ortaya koyar. “Köse İmam”6 adlı şiirde Mehmet Akif, kocası tarafından dövülen bir kadının hikayesini anlatır. Kadın, Köse İmam’a kocasının kendisini nasıl dövdüğünü ve dövdükten sonra da boşadığını anlatır. Köse İmam bunun üzerine kadının kocasını çağırır ve ona tavsiyelerde bulunmak ister. Ancak kadının kocası laf anlar cinsten değildir. Adam şeriatın kendisine verdiği hakkı kullanarak canının istediği anda karısını boşayabileceğini ve dört taneye kadar eş alabileceğini ifade eder. “Boşamışsam canım ister boşarım elbette/İşte meydanda kitap! Hem alırız hem boşarız!” Bunun üzerine Köse İmam, dinin diğer emirlerini yerine getirmeyip de sadece işine gelen emirlerden bahseden bu adama çok kızar. Onun bir Kızılbaş’tan farkının olmadığını, meyhaneden çıkmayıp ayık gezmediğini, camiye bir gün adım atmadığını söyleyerek adamı eleştirir. Köse İmam, bir kadını boşamanın öyle kolay bir iş olmadığını, “boş ol” demekle boşlanılmadığını belirtir. Peygamberimizin “Bir talak oldu mu dünyada semalar titrer” sözünü hatırlatır. Sonra dört eşle evlenebilmek için kişinin sahip olması lazım gelen nitelikleri sıralar: Servet, sıhhat. Bu niteliklerin hiç birinin onda olmadığını bir de haline bakmadan dört evlilik yapmağa kalktığını ifade edip adama kızar. Ayrıca kadının dinen evde iş görmek, çocuk bakmak, çamaşır yıkamak, yemek yapmak, ateş yakmak hatta çocuğunu emzirmek gibi görevinin ve sorumluluklarının olmadığını söyler. Daha sonra adama “Boşarım, evlenirim bahsini artık kapa da/Hak ne verdiyse yiyip hoş geçinin bir arada/Al götür haydi” der ve olayı tatlıya bağlar. Köse İmam, artık bir evlendirme ve düğün olduğunu duyduğunda üzerine bir korku geldiğini ifade eder. Nikah kıyıp evlenenler çok geçmez boşanırlar ya da hır gür yaşarlar. Bunun bir de aile çocuk boyutu var ki asıl kötü olan budur. Babası sağ olmasına rağmen çocuk, boşanma nedeniyle artık öksüz sayılır. İhtiyar, kadın ve çocuklar merhamet ve sevgiye muhtaçtırlar. 2.2. Dini Cehalet ve Dinin Yanlış Anlaşılması Müslümanların acınacak bir halde olmaları sadece ilmen geri kalmalarından değildir. İslam’dan uzaklaşmaları ve ondan sapmaları da bunda önemli bir etkendir. “Öyle bir kavm ki dinlerse neva-yı ninni/Gibi dinlerdi onun zemzem-i hikmetini/Öyle bir kavm ki Aşık Ömer’i ezberler/Sonra Kuran’ı sıkılmazda yüzünden heceler/Öyle bir kavm ki Köroğlu’na peygamber der/Sonra Peygambere binlerce hata nisbet eder/Öyle bir kavm ki tahsili tanır da bidat/ Kara cahilliğe sünnet gibi eyler hürmet/Öyle bir kavm ki yaveyi ilm sanır/Öyle bir kavm ki hep meskeneti hilm tanır.”7 Mehmet Akif’in Müslümanları eleştirdiği noktalardan birisi de cahilliktir. İnsanların dini bilmemeleri yüzünden bir çok cahil kendisini din adamı, alim diye tanıtır. Akif, “Köse İmam”ın ağzından biçare şeriatın cahil insanların elinde oyuncak olduğunu söyler. Ona göre bu cehalet Zeytinburnu Belediyesi, 2011) s. 85. 6 Ersoy, Safahat, s. 110. 7 Ersoy, Safahat, s. 506. 94 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 yüzünden; Abdülhamid gibi bir müstebit insanları şeriat ile korkutarak 33 yıl devleti idare etmiş, Derviş Vahdeti gibi bir adam şeriat diyerek bir çok askerin yok yere kanına girmiş ve bir sürü koca eşini dövmüş ve şeriat adına onlara zulmetmiştir. “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu ‘Şeriat’ diyerek/Vahdet muhlisiniz, elde asa çıktı herif/Bir alay zabiti kestirdi. Sebep ‘Şer-i Şerif!’/Karı dövmüş, boşamış… ‘Emr-i ilahi’ ne denir!/Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.”8 Akif yaşadıkları asrı “asr-ı ulum” olarak nitelendirir. Bu nedenle böyle bir asırda cehaletle hiçbir yere varılamayacağını ifade eder. Müslümanların dini bilgileri çok az olduğu için dinin yerini taassub almıştır. Din cahil, bilgisiz ve görgüsüz hocaların elinde kalmış, onların her söylediği din kabul edilmiştir. “Hani vaiz geçinen maskara şeyler var ya/Der ki bir tanesi peştahtayı yumruklayarak/Dinle dünya nenin üstünde durur hey avanak/Yerin altında öküz var, onun altında balık/Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık.”9 Dinde olmayan, dine mugayir, bir sürü şey dine dahil edilmiş, din adına “binlerce herze” ortaya atılmıştır. Efendimizin “Kim benim ağzımdan bile bile bir hadis uydurursa varacağı yer cehennemdir.” buyruğuna rağmen bazıları ibadete teşvik etmek maksadıyla bir sürü hadis uydurmuştur. “Nebi’ye atf ile binlerce herze uydurduk/O hali buldu ki cür’et: ‘Ye’cüz-ü fi’t-tergib…’/Karar-ı erzeli fetva kesildi… Hem ne garip/Hadis-i vaz’ ediyorken sevap uman bile var/Sevabı var mı imiş bir zaman gelir anlar/Cihanı titretiyorken nida-yı ‘Men kezebe…’/İşitmiyor mu nedir bir bakın şu biedebe/Lisan-ı pak-i Nebi’den yalanlar uyduruyor/Sıkılmadan da ‘sevab işledim’ deyip duruyor.”10 Akif’in en çok eleştirdiği meselelerden birisi de hurafelerdir. Ona göre din hurefelerle kirlenmiş, safiyeti bozulmuştur. “Bakın ne hale getirmiş ki cehlimiz dini/Hurafeler bürünüş en temiz menbaını/ Değil hakâik-i şer’in bugün bedîhiyat/Bila-münakaşa ikrar olunmuyor heyhat/Kitab’ı, sünneti, icmayı kaldırıp attık/Havassı maskara yaptık, avamı aldattık.”11 Gene başka bir yerde “Kolay mı dini hurufat içinde inletmek/Niçin Kitab-ı İlahiyi payimal ettin?/Niçin şeriati murdar elinle kirlettin?”12 ifadelerini kullanır. Yatır, türbe vb. halk tarafından mübarek ve kutsal sayılan yerlerin dini hiçbir saik olmadan nasıl yüceltildiğine işaret ederek bu ölülerin yaşayanların hayatı üzerinde söz sahibi oldukları ifade eder. Zavallı din cahillerin elinde kalınca “şeriatın üzerine bir kabus çökmüştür.” Mehmed Akif, bir hasbihalinde Osman Baba Türbasi ile alakalı bir olay anlatır. “O aralık biri aşağıdan diğeri de yukarıdan olmak üzere büyük bir süratle iki araba geliyordu. Ben bunların altında kalarak çiğnenmemek için dalmış olduğum hayallere veda ederek hemen kendimi sol taraf atıp kurtarmak istedim. Göğsüm Osman Baba Türbesi’nin parmaklığına çarptı, fena halde canım yandı. O acının etkisi ile ‘Yol ortasında mezar olur mu? Bu ne maskaralık’ demiş bulundum. Vay efendim derhal sağdan soldan itiraz sesleri yükselmeye başladı. Garibi neresi, işin içine yine şeriat bahsi karıştırıldı.”13 8 Ersoy, Safahat, s. 114. 9 Ersoy, Safahat, s. 367. 10 Ersoy, Safahat, s. 237. 11 Ersoy, Safahat, s. 236. 12 Ersoy, Safahat, s. 237. 13 Mehmed Akif, Ersoy, “Hasbihal”, Sırat-ı Müstakim, c. 5, 9 Eylül 1326, sayı 7. 95 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Yaşanan İslam ile gerçek İslam arasında bağ kopmuş, onun yerini gelenek, görenek ve bidatler almıştır. Müslümanlar anne-babalarından gördüklerini din kabul etmiştir. Kime sorsan bunu niye yapıyorsun diye hemen “Böyle gördük dedemizden” derler. Halbuki Cahiliye Arapları da “Biz atalarımızdan böyle gördük” diyerek Peygamberin getirdiği emirlere karşı çıkmışlardı. İslam dünyasında hergün binlerce sayfa Kuran okunur. Ancak bu nağmeden bir adım öteye geçip anlama ve yaşamağa dönüşmez. Müslümanlar onun içine, manasına nüfuz etmektense kabında kalmayı tercih ederler. Kuran okuyup üflemekle, hastalıkları etmeye kalkışanların dindarca bir tutum içinde olduklarını düşünmek doğru değildir. Kuran hastalar ve ölülere okunmak için değil yaşayanlar inmiş bir kitaptır. “İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!/Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde/Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan Kuran’ın/Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mananın.”14 Mehmed Akif, ayrıca kıraat ile alakalı olarak da eleştirilerde de bulunur. Öyleki bazı yerlerde okunan şeyin Kuran olduğunu anlamanın dahi güç olduğunu söyler. Buna en iyi örnek Orta Asya’daki Müslüman Türklerin ibadetlerinde okudukları Kuran’dır. Dinden ve Kuran’dan haberdar olmayan birisi okunanın Çince bir eser olduğunu, yapılan ibadetin de Mecusilere ait bir ibadet olduğunu sanır. Müslümanlar o ihtişamlı günlerinde Garb’ın elçilerine el-ayak öptürürken şimdi vatanları işgal altındadır. Onlar “kader” deyip mevcut durumu kabullenerek bu hale gelmiştir. İslam dini Müslümanlara çalışmayı emretmekteyken, onlar “tevekkül” etmek gerek diyerek işlerini Allah’a havale etmiştir. “O ihtişamı elinden niçin bıraktın da/Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında/’Kadermiş!’ Öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru/Belanı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu/Taleb nasılsa, tabii netice öyle çıkar/Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var/ ‘Çalış’ dedikçe şeriat çalışmadın durdun/Onun hesabına birçok hurafe uydurdun/Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya/Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya.”15 Çalışmadan Allah’a tevekkül etmenin hiç bir kimseye faydası olmaz. Allah nasıl olsa rızkımızı verir diyerek her şeyi oluruna bırakmak büyük bir hatadır. Her şeyi Allah’a havale edip işin içinden çıkmak tam bir sefilliktir. “Huda vekil-i umurun değil mi? Keyfine bak/Onun hazine-i in’amı kendi veznendir/Havale et ne kadar masrafın olursa… Verir/Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O/ Levazımın bitivermiş değil mi? Ekleyen O/Çekip kumandası altında ordu ordu melek/Senin hesabına küffarı hak-sâr edecek/Başın sıkıldı mı kafi senin o nazlı sesin/’Yetiş!’ de, kendisi gelsin, ya Hızır’ı göndersin/Evinde hastalanan varsa; borcudur bakacak/Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak/Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O.”16 Akif, yanlış anlaşılan “tevekkül” kelimesini trajikomik bir biçimde bize tasvir eder. Tevekkül kös kös oturup beklemek değildir. Çalışıp çabalayıp, gayret ettikten sonra işi Allah’a etmektir. “Hüda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüda/Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete… Ha?”17 Bütün bunların neticesinde İslam dünyası bir harabeye, cüzamlılar memleketine dönmüştür. Tevekkül ile beraber yanlış anlaşılan şeylerden birisi de “kader”dir. Müslümanlar mevcut geri kalmışlıklarını takdir-i ilahinin bir neticesi olarak görürler. Eğer takdir-i ilahi böyle ise oturup 14 Ersoy, Safahat, s. 153. 15 Ersoy, Safahat, s. 229. 16 Ersoy, Safahat, s. 230. 17 Ersoy, Safahat, s. 230 . 96 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 beklemekten başka yapacak hiçbir şey yoktur. Bu hal İslam dünyasının, Müslümanların miskinleşmesine neden olmuştur. “Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!/’Kader’ senin dediğin yolda şer’a buhtandır/ Tevekkülün hele hüsran içinde hüsrandır/Kader ferâiz-i imana dahil… Amenna…/Fakat yok ona senin sapmış olduğun mana/…O sokmak istediğin şekle girmesiyle kader/Bütün evamir-i şerin bir anda olur heder!”18 Mehmed Akif, Müslümanların bu dünyayı boş vermelerine kızar. Dinin sadece ahiret için çabalayacaksınız diye bir emri olmadığını aksine bu dünyasını imar edemeyenin ahretini de imar edemeyeceğini söyler. “Hatadır ahretten beklemek dünyada her hayrı/Öbür dünya bu dünyadan değil, hem hiç değil, ayrı./Sen ey sersem ki ‘üç günlük hayatın hükmü yok’ der de/Sanırsın umduğun amadedir farda-yı mahşerde/Ne ekmiştin ki mahsul istiyorsun bir de ferdadan?/Senin meşru olan hakkın: Bugün hüsran, yarın hüsran!”19 Bir kısım Müslümanlar “Bu dünya hayatı fani olduğu için çalışmanın anlamı yok asıl önemli olan ahrettir” inancındadırlar. Akif buna karşı şunları söyler: “Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?/Niçin mi? Çünkü bu fani hayata yok meylin!/Onun neticesidir sa’ye varmıyorsa elin.”20 Müslümanlar “azm” ile sebat ederek çalışmak zorundadır. “Demek ki azme sarılmak gerek mabadide/Yanında bir de tevekkül o azim te’yide.”21 Mehmet Akif, burada Sadi’nin kötürüm tilki ve kalenderin hikayesini anlatarak bir kıssadan hisse ile; “Dolaş da yırtıcı aslan kesil behey miskin!/Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin/Elin, kolun tutuyorken çalış kazanmaya bak/Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.”22 diyerek çalışmaya vurgu yapar. İslam’ın terakkiye mani olduğu kanısında olan Batı hayranı mütefekkirlere karşı Mehmet Akif kızgındır. Mevcut durumdan yola çıkarak bu yorumu yapanlara geçmişe bakmalarını tavsiye eder ve İslam’ın ilk dönemlerini örnek gösterir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, yonttukları taş parçasına tapan bir toplumun otuz yılda nasıl medeni bir millet haline geldiğini göz ardı etmemelerini ister. Akif, aydın, mütefekkir ve yöneticilerin ıslahat namına toplumun dinine, ahlakına, geleneklerine müdahale etmelerine kızar. Bütün memleket tarumar olmuşken toplumun sığınağı olan din, namus ve aile gibi şeyleri düşman belleyip ortadan kaldırmaya çalışmalarını eleştirir. Eğer böyle bir şey olursa son cephenin de yıkılacağı ve mahvolacağımız uyarısında bulunur. “Biz ki her mevcudu yıktık, gayesiz bir fikr ile/Yıkmadık bir şey bıraktık…Sade bir şey aile/Hangi bir yanı mahvettik de ıslah eyledik/İşte viran memleket! Her yer delik her yer deşik/…Kim ki kaldar der onun hayvan kadar izanı yok/‘Ailî bir inkılab olsun’ diyen meyus olur/Başka hiçbir şey kazanmaz, sade bir … olur/Çünkü çıplak inkılabın rezalettir sonu.”23 18 Ersoy, Safahat, s. 231. 19 Ersoy, Safahat, s. 271. 20 Ersoy, Safahat, s. 227. 21 Ersoy, Safahat, s. 234. 22 Ersoy, Safahat, s. 236. 23 Ersoy, Safahat, s. 194. 97 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Müslümanların bireysel faaliyetlerle kurtulması imkansızdır, kurtuluş ancak cemiyet olarak, toplu hareket ile mümkündür. Kurtuluş çarelerinden biri cemaat olmaktır. “Cihan artık değişmiş, infiradın var mı imkanı/Göçüp mamurelerden hatta boylasan beyabanı/ Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hazır: Devr-i Cemiyet/Gebermek istemezsen, yoksa izmihlal için niyet/’Şu vahdet tarumar olsun diye saldırma İslam’a/Uzaklaşan da imandan, cemaatten uzaklaşma/ İşit bir hükm-i kati var ki istinafa yok meydan/Cemaatten uzaklaşmak uzaklaşmaktır Allah’tan”24 Benlik davası ise cemiyetin düşmanıdır. “Sen! Ben! Desin efrad, aradan vahdeti kaldır/Milletler için işte kıyamet o zamandır.”25 Mehmed Akif, doğruluk, çalışkanlık, dürüstlük, ahde vefa, sadakat vb. nitelikler yönünden Japonları Müslümanlara örnek gösterir. Müslümanlarda bulunması lazım gelen bütün nitelikler onlarda vardır. Tek eksikleri kelime-i şehadettir. Onlar ki kişisel menfaatlerini toplum için feda etmiş ve yek-vücud olmuşturlar. İslam’ın emirlerinden biri de “emr-i bi’l-maruf nehy ani’l-münker”dir. Din bu emirle bir Müslümanı diğerine karşı sorumlu tutar. Böylelikle toplumsal bir bütünlük ve karşılıklı sorumluluk hasıl olur. Ancak bu durum tersinden işlemeye başlamış, insanlar birbirlerine karşı umarsız olmuştur. Müslüman gördüğü bir yanlışa müdahale edip onu düzeltmek yerine susup kenarda durmayı yeğlemiştir. Onlar bu umarsızlık ve duyarsızlığa ancak kötülük kendilerine ulaştığında karşı çıkarmıştır. Başkalarına yapılan zulme ses çıkarmayan insanlar, keselerine el atılınca, yiyeceklerine el uzanınca yaygarayı koparmışlardır. “Kırkın aylıktan biraz, yahut geciksin vermeyin/Fodla çiğ kalsın, pilav bitmiş deyin, göstermeyin/ Fes, külah, kalpak, sarık vermiş el ele/Mi’delerden fışkırır ta arşa aç bir velvele/Ortalık alt üst olurken ses çıkarmazdın hani.”26 Müslüman sorumluluk sahibi olmalı ve toplum için bir şeyler yapmalıdır. “Adam benim neme lazım” diyerek bir kenara çekilmek Müslümanca bir tavır değildir. Her Müslüman kendi alanında, gücünün yettiği kadar taşın altına elini koymalı ve sorumluluk almalıdır. “Vazife taksimi” yapılarak belli bir düzen ve program dahilinde hareket edilmelidir. O zaman kimse kimsenin işine karışmaz ve herkes uzman olduğu alanda topluma, Müslümanlara katkı sağlar. “Emin olun, bizi meyus eden felaketler/Vazife hissine biganelik belası bütün/Küçük büyük ‘ne vazifem” desin de iş yürütün/O hale geldi ki millet vazifesizlikten/Vazife hissi de kafi değil bütün cidden/Evet, onun daha fevkinde ihtiyac artık/O ihtiyac ise: Milletçe bir fedakarlık…”27 Mehmed Akif, İslam dünyasının geri kalmışlığını anlatırken nerden başlayacağını bilemediğini ifade eder. İlim, fen tamamen yok olmuş, ticaret, sanat, ziraat, hepsi perişan vaziyettedir. Müslümanlar o kadar geri kalmışlardır ki insan onların Hz. Adem zamanından kalma zannına kapılır. Memleketin sorunlarıyla ilgilenecek, onları çözecek, insanların dertleriyle dertlenecek kimse kalmamıştır. Mütefekkirler ve ilim adamları kafelerde, meyhanelerde kadeh tokuşturmaktan başka bir işe yaramazlar. 24 Ersoy, Safahat, s. 414. 25 Ersoy, Safahat, s. 418. 26 Ersoy, Safahat, s. 192. 27 Ersoy, Safahat, s. 241. 98 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Hal böyle iken bu mütefekkirler çıkıp din adına ictihad ve yenilik yapmağa kalkışırlar. Onlar için ictihad kapısı vurulup tekmeyle açılacak bir şeydir. O kapıdan içeri girdikten sonra din ile medeniyeti birleştirip bütün sorunu çözeceklerine inanırlar. “Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz alim/Ne tatlı şey, Buna bir çare yok mu? Hah! Bulduk/ Tokatlıyan’da yarı toplanır beş altı kopuk/Birer kadeh biradan sonra davranır erken/Omuzlayıp biraz Bab-ı ictihadı hemen/Kırılmadan açılır şey değil, kilid müdhiş!/Gelin, omuzlayalım… Bir omuzlamaktadır iş/…Öyle ya bizler de kendi fikrimizi/Çıkarmış olsaydık eğer, şimdi kuvveden fiile/ Kucaklaşır medeniyetle din tamamiyle.”28 Müslümanlar sadece bedenen değil zihnen de yorgun olduklarından ortada bir sürü saçma düşüncelerin olması da kaçınılmazdır. Bu durumda böyle “zıpçıktı müçtehid”lerle uğraşmak da gerekir. “İctihad kapısı” öyle herkesin içine dalacağı bir kapı değildir. Oradan girebilmek için çeşitli niteliklere vakıf olmak gerekir. Bu kapı cahiller için kapalıdır ama ulema ve irfan sahipleri için açıktır. Oraya girme yetkisi bunlara aittir. İctihad kapısından içeri girecek olan müctehid kitabı, sünneti, İslam’ı en iyi şekilde bilip anladıktan sonra asrın muktesebatını da idrakle hareket etmelidir. “Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen/Zamanının olacak muktedası irfanen/Kitab’ı, Sünnet’i, İcma’ı sağlam anlayacak/Hilaf’ı yoklayacak, ihtiyacı kollayacak/Ne ihtiyacı yapar, yoksa, bir alay zımmi/Kadar nasibe-i fıkhisi olmayan-ümmi/…Ya ictihada nasıl kalkıyor bu sersemler/O ictihad ki: Dünya kadar ulum ister/Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe.”29 Yüzlerce asır evvelki eserlerle, şerhlerle bir yere varılması mümkün değildir. Artık yaşadığımız hayatı dikkate alarak dini yeniden yorumlamamız gerekir. Bunu yapabilmek için iyi bir dini birikim gerekir. “Yedi yüzyıllık eserlerle bu dinin hala/İhtiyacını kabil mi telafi?Asla/Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı/Kuru dava ile olmaz bu fakat ilim ister/Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster/Koca ilmiyeyi aktar da bul, üç tane fakih/Zevk-ı fıkhisi bütün, fikri açık, ruhu nezih/Sayısız hadise var ortada tatbik edecek/Hani bir tane usul alimi, yahu bir tek/Böyle avare düşünceyle yaşanmaz heyhat.”30 Müslümanların en önemli dertlerinden biri de kaht-ı ricaldir. İhtisas sahibi, açık görüşlü, kavrama kabiliyeti olan ve yaşadığı zamanı iyi gözleyip dini ona göre yorumlayacak insan yok gibidir. Bu nedenledir ki din durağanlaşmıştır. Zaman, yaşanan hayat ilerlemiş ancak din ve dine dair düşünceler yerinde saymış, ona eşlik edememiştir. Yaşanan sıkıntıların en büyük nedenlerinden biri de budur. Halbuki İslam ölüler dini değil, yaşayan, canlı, hayat dolu bir dindir. Mehmed Akif, Müslümanım diyip de İslam’ın emirlerine mugayir davrananları da eleştirir. Müslümanlar birbirlerine zulmederse, riyakar davranırsa, asabiyete dayanırsa, güzel ahlakı terk ederse, tembellik yaparsa, nasıl mümin ve Müslüman olduklarını söyleyebilirler? Nasıl dört başı mamur bir dünya veya bir devlet hayal edebilirler? Müslümanlar eğer bugün bir zillet içindelerse bu biraz da 28 Ersoy, Safahat, s. 239. 29 Ersoy, Safahat, s. 239-240. 30 Ersoy, Safahat, s. 378. 99 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 onların bunu hak etmesindendir. Müslümanca yaşamış olsalardı, dürüst, sebatkar, çalışkan, ahlaklı ve imanlı bir hayat sürdürmüş olsalardı şimdiki duruma düşmezlerdi. “Çiğnenirsek biz bugün, çiğnenmek istihkakımız/Çünkü izzet nerde, bir hak, nerdedir ahlakımız/ Müslümanlık pak siretten ibaretken yazık/Öyle saplandık ki levsiyyata: Hala çıkmadık/Zulme tapmak, adli tepmek, hakka hiç aldırmamak/Kendi asudeyse, dünya yansa baş kaldırmamak/Ahdi nakzetmek, yalan sözden tehaşi etmemek/Kuvvetin meddahı olmak, aczi hiç söyletmemek…”31 Akif, marifet ve fazileti her Müslüman’da olması gereken hasletler olarak görür. Bu ikisi birbirini tamamlar, biri olmadan diğerinin bir anlamı olmaz. “Hadi tahsilini ikmale tez elden, hadi sen/Çünkü milletlerin ikbali için evladım/Marifet bir de fazilet iki kudret lazım/Marifet ilkin ahaliye saadet verecek/Bütün esbabı taşır sonra fazilet gelerek/O birikmiş duran esbabı alır memleketin/Hayrı ilasına tahsis ile sarf için/Marifet kudreti olmazsa bir ümmette eğer/Tek faziletle teali edemez zafa düşer/İbtidailiğe mahsus olan avare sükun/Çöker asabına artık da bundan memnun/Marifet farz edelimvar da fazilet mefkud/Bir fazilet ki cemaatler için namahdud/Beşerin ruhunu tesmim edecek karha budur/Ne musibettir o taunlara rahmet okutur/…O fazilet son üç asrın yürüyen ilmiyle/Birleşip gitmedi, battıkça da ümmet cehle/Bünyevi kudreti günden güne de meflüc olarak/Bir düşüş düştü ki davransa da sarsak sarsak/Garb’ın emriyle artık yatıp kalmaya mahkum/Çünkü hakim yaşatan şevk-i fenden mahrum/Biz evet hasmımızın kudret-i irfanından/Binasibiz de o yüzden bu şerefsiz hüsran.”32 Faziletin toplumumuzda derin kökleri vardır ve bu dinin temellerine kadar uzanır. “Bu millette fazilet en uzun/En derin köklere yaslanmada hem sonra onun/Bir mübarek suyu var hiç kurumaz: Din-i mübin/Hadisat etmesin oğlum seni asla bedbin”33 Mehmed Akif, mazinin göz ardı edilmemesi gerektiğinin altını ısrarla çizer. Ondan kopmak yerine onu yedeğimize alarak hareket etmemiz gerektiğini söyler. “İki üç balta ayırmaz bizi mazimizden/Ağacın kökleri mademki derindir cidden/Dalı kopmuş ne olur? Gövdesi gitmiş ne zarar/O, bakarsın yine üstündeki edvarı yarar/Yükselir, fışkırır afak-ı perişanımıza/Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza.”34 2.3. Mehmet Akif’in Batı’ya Bakışı Mehmed Akif, de dönemin diğer İslamcı düşünürleri gibi İslam’ın teknik bakımdan Batı’ya muhtaç olduğunu, Batı’nın üstünlüğünün yalnız teknik bakımdan olduğunu düşünür.35 Halbuki o, Batı’nın ilim ve fennini alırken bunların “dönüştürücü” karakterini göz ardı eder. Dünyaya ve hayata tahakküm etmek için ortaya çıkan bu bilim ile İslamî değerlerin çatışmaması imkansızdır. Bu düşüncenin temel hatası Batı’nın ilmi ile Doğu’nun ahlakını birbirinin tamamlayıcısı görmektir. Yani iki tarafın iyi yönünü birleştirip mükemmel bir karışım meydana getirmek mümkün değildir. Genel bir kanı olan Batı’nın ilmen ilerlediği ama ahlaken aynı terakkiyi gösteremediği görüşünü kabul eden Akif de aynı yanılgıya düşer. Bu yanılgı Batı’nın ilminin ve ahlakının birbirinden farklı olarak düşünülmesidir. 31 Ersoy, Safahat, s. 274. 32 Ersoy, Safahat, s. 403. 33 Ersoy, Safahat, s. 404. 34 Ersoy, Safahat, s. 404. 35 Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (İstanbul: Ülken Yayınları, 2001) s. 202-203. 100 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Halbuki ikisinin menşei de aynı olup birbirini tamamlar niteliktedirler. “Garb medeniyeti maddi alanda gösterdiği gelişmeleri maneviyat sahasında katiyen gösteremedi. Bilakis bu ciheti büsbütün ihmal etti.”36 Batı ve Doğu arasındaki farkı görmek için her ikisinin de icad ettikleri gökbilimi ve matematik ile alakalı buluşlara bakmak gerekir. Dünya, evren ve kainat ile alakalı tanımlamalarını karşılaştırmak aradaki farkı görmek için yeterli birer ipuçlarıdır. İkisi birbirini tamamlayan bölünmüş unsurlar değildir. Bunlar birbirinden farklı iki zihniyeti temsil eder. Dünyaya, hayata ve insana bakışları farklıdır. Kendisi de bu durumun farkındadır, ancak burada geri kalmışlığın vermiş olduğu geç kalınmışlık psikolojisi devreye girer. Birçok aydın madde ve ruh ayrımı yaparak Doğu’ya ruhu, Batı’ya madde ve aklı teslim eder. Batı’ya aklını teslim eden bir insan artık geri dönülmez bir şaşkınlığın ve hatalar zincirinin içine düşer. Şarkiyatçıların ya da bizim aydınlarımızın benimsediklerinin aksine, İslâm düşüncesi ile Batı bilimi birbirlerini tamamlayabilir parçalar değildir. Örneğin; bir Müslüman bilim adamı atom bombası yapar mıydı ya da bu tür silahlar, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu için mi Müslüman bilim adamları böyle silahlar geliştirmedi? 37 Müslüman ahlâkının böyle silahları geliştirmeye müsaade etmediği aşikardır. Akif, Batı’ya ahlak noktasından mesafe koyar. Onun için Batı ile aramızda sorun teşkil eden şey sadece ahlaktır. Gençlerin, öğrencilerin Batı’nın ilmini öğrenmeleri gerektiği noktasında çok ısrarlıdır. “Sade Garb’ın yalınız ilmine dönsün yüzünüz/O çocuklarla beraber gece gündüz didinin/Gidin üç yüz senelik ilmi sık elden edinin/Fen diyarında sızan namütenahi pınarı/Hem için hem getirin o nafi suları/Aynı menbaları ihya için artık burada/Kafanız işlesin oğlum, kanal olsun arada.”38 Mehmed Akif, ilim ve fennin bu topraklara geldiği gün bu toprakların bir başka olacağını söyler. “Yarının ilmi nedir, halbuki? Gayet müdhiş/ ‘Maddenin kudret-i zerriyyesi’ uğraştığı iş/O yaman kudrete hakim olsam diyerek/Sarf edip durmada birçok kafa binlerce emek/Onu buldu mu artık bu zemin, başka zemin/Çünkü bir damla kömürden edecekler temin/Öyle milyonla değil; namütenahi kudret.”39 2.4. Mektep-Medrese Meselesi Medeni Garb toplumlarında mektep, medrese, matbuat, kitap ve ilim büyük önem arz eder. Ancak Müslümanlar arasında durum tam tersidir. Müslümanların okuma-yazma oranı oldukça düşüktür bunun için mektep ve medreselerin ıslah edilmesi, kitapların basılarak okutulması lazımdır. Müslümanların kitap, eğitim, mektep, ilim vb. şeylerle aralarında büyük bir uçurum olduğundan Müslüman denince akla ya geri kalmış ya da cahil bir insan gelir. Mehmed Akif’in yaşadığı dönemin en önemli konularından birisi de mektep-medrese tartışmasıdır. Bu dönemde genel olarak mektepler daha ön planda olup medreseler eleştirilmiştir. Sarık ve cübbe alay konusu olmuştur. Medreseler köhneliğin, geriliğin mümessili olarak algılanmış ve bundan dolayı yönetici ve aydınlar mektepten yana tavır koymuştur. 36 Mehmed Akif, Kuran’dan Ayetler, Haz. Ömer Rıza Doğrul, (İstanbul: 1944) s. 206. 37 Alev Erkilet, “Büyük Doğu Nereden Doğar?”, Hece Dergisi, sayı 97, s. 72. 38 Ersoy, Safahat, s. 404. 39 Ersoy, Safahat, s. 405. 101 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Akif de haklı olarak Köse İmam’a şu soruyu sordurur: “-Yok mudur medresenin köylüde olsun emeği/-Mektebin belki… Fakat medresenin hiç ummam/… -Halka yol gösterecek bir klavuz var: Ulema.”40 Akif, ulemanın ve medresenin yanındadır ama oraların ıslah edilmesi gerekliliğinin de altını çizer. Yirminci asır ilim ve fen asrı olduğu için bunların öğrencilere en iyi şekilde öğretilmesi gerekir. Bu nedenle hocalar da buna uygun bir donanıma sahip olmalıdır. “İctihadi galeyanlar da mühimdir ya, asıl/İktisadi cereyanlardır olan müstahsil/Bunu temin edemezlerse nihayet hocalar/İkolastikle sanayi’ yola gelmez bocalar/İlk adımdır atacaktır bunu elbet ilim/Par prensip gelin, ıslah-ı medaris diyelim.”41 Akif medreselerden birçok dehalar yetiştiğini ve ne kadar ıslaha muhtaç olsa da mevcut durumda bile gene bu görevi yerine getirebileceğini söyler. “Zamanıdır oturup şimdi, herze dinlemenin/O yâvegûları hala adam deyin beğenin/Sarıklı milletidir milletin başında bela…/-Fakat umumunu birden batırmak iş değil a!/Bilir misin ne dehalar yetişti medreseden.”42 Mektep-medrese meselesinde inkılapçılara da değinir. İnkılap fikrinde olanların büyük bir hevesle medreseyi ortadan kaldırıp yerine mektep inşa etmek isteme arzusunda olduklarını ancak ortaya bir enkazdan başka bir şey koymadıklarını söyler. Yıkmak kolaydır ama zor olanı yapmaktır. Kısaca inkılap namına ortaya konan şeyler işleri daha da çetrefilleştirip, mevcut işleyen düzeni de bozmuştur. “-Çünkü mektep yapacaktık onun enkazıyla/Çünkü mektep yapacakmış.. Ne kolay söylemesi/Bir kümes yaptığınız var mı ki bir kaz kümesi/İnkılap ümmetinin şanı yakıp yıkmaktır/Size çılgın demeyen varsa kuzum ahmaktır/Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir/… Sade sen gösteriver ‘İşte budur kubbe’ diye/İki ırgala iner şimdi Süleymaniye/Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman/Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.”43 Mekteb-medrese ikiliği toplum içinde ve aydınlar arasında bir bölünmeye neden olmuştur. Yeniyi temsil eden mektep karşısında medrese hep eski kalmıştır. Ancak unutulmaması gereken bir şey de bu ikilik din ve dünyanın birbirinden ayrılmasını da temsil etmesidir. “Zavallı milleti vahdet-cüda eden ikilik/Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında/Nasıl tükürmesin insan şu hale baksın da/Yıkılmamış ne kadar yıkmak istesek iman/Ayırmak istemişiz sonra dini dünyadan/Ayırmışız ederek Şeri muttasıl ihmal.”44 Osmanlı’nın ve İslam dünyasının yaşamış olduğu buhran, dönemin aydınlarını buna çareler aramaya itmiştir. Onlar da buna karşı çeşitli çareler öne sürmüştür. Bunlardan birisi de eğitimdir. Mehmet Akif ise eğitimin temel taşı olarak “mahalle mektebi”ne vurgu yapar. Maarifin, ilmin temeli küçükken atılmalıdır. İlim ve irfanın yayılması buna bağlıdır. Bundan dolayı önce iyi muallimler yetiştirilmelidir ki toplumu ve gelecek nesli yetiştirecek olan bunlardır. Akif, Almanları buna iyi bir örnek olarak gösterir.45 Mahalle mektepleri ilim dünyasına atılacak ilk adımdır. Bu nedenle buradaki öğrencileri yetiştirecek olan muallimler büyük önem arz eder. Bu muallimler; imanlı, edepli, liyakatli ve vicdanlı olmalıdır. 40 Ersoy, Safahat, s. 348. 41 Ersoy, Safahat, s. 349. 42 Ersoy, Safahat, s. 205. 43 Ersoy, Safahat, s. 356. 44 Ersoy, Safahat, s. 212. 45 Ersoy, Safahat, s. 242-243. 102 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 Yoksa bunların elinde yetişen çocuklar da onlar gibi olur ve topluma zarar verirler. Akif, çocuklara asrın ilmini öğretmek gerektiğinin ve mukaddesatın da bir kenara bırakılmaması gerektiğinin altını çizer. “Evet ulumunu asrın şebaba öğretelim/Mukaddesata fakat çokça ihtiram edelim.”46 Batı ile aramızda terakki bakımından büyük bir uçurum olduğunu ifade ederken Hicri Takvim ile Miladi Takvimi karşılaştırır. Arada altı asırlık bir fark olduğunu belirterek bu farkın sadece medreselerin ıslahı ile kapanmasının mümkün olmadığını ifade eder. “Siz ki yirminci asırdasınız baksanıza/Bizim on dördüne dün basmış olan asrımıza/Kabil olsun o büyük nutkunuzun idraki/Sade ‘ıslah-ı medaris’ mi ne, bir şey dediniz…”47 Yukarıdaki “on dördüne dün basmış” ifadesi ile Müslümanların nasıl bir güven kaybı yaşadığı görülür. Halbuki İslam medeniyeti rüştünü çok önceleri ispatlamıştır. Medreselerin harab halini gördükçe Akif’in içi sızlar. Oraların mamur olduğu ilim ve fennin zirvede olduğu o eski devirleri hatırlar. Oraları gezen birinin geçmişim ihtişamının izlerini gözden kaçırması mümkün değildir. Ancak şimdi oralar birer enkazdır. “Neler görür neler insan girince medreseye/Dolaşmak isteyerek daldığım olur bazı/Adım başında asırlarca sa’yin enkazı/Takılmamak hani kabil değil ayaklarına/Nazar nüfuz edecek olsa hangi bir yığına/Ya bir müdekkikin esrar-ı tarumarı defin/Ya bir müşerrihin âsârı saklı… Hem ne hazin/ Çamurda saplı, geniş rahleler bütün mermer/Demek: Muallim-i teşrihi vermemiş ezber/Kitab-ı na’şı serip taşların uzunluğuna/Açıp açıp okumuş karşısında bulduğuna/Bugün o rahlelerin kendi na’ş olup yatıyor/Üzerlerinde bekarlar fasulye kaynatıyor.”48 Mektebin yetiştirdiği mütefekkir zümre halkı muhatab almayıp küçümserken medreselerden yetişen imamların, müftülerin, hatiplerin halkı irşad etmeye çabaladıklarını söyler. Herkes köyden köylüden uzak dururken, köylünün yanında yer alıp onların arasına karışan, onlardan biri gibi davranan yine hoca taifesidir. Öyle ki bunların duygu ve düşünceleri, kullanmış oldukları ifadeler köylü ile bütünleşmiştir. Bu ikilik Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, geleneğin, dinin ve medresenin temsilcisi imam, yeniliğin, Cumhuriyet’in, Batılılaşmanın ve mektebin temsilcisi olan öğretmene karşı her zaman köylünün yanında yer almış ve köylü de ondan yana tavır takınmıştır. Öğretmen figürü ise hep dışarıdan gelen yabancı olarak kalmıştır. “Sana biz medresenin hizmeti hiç yok demedik/Bir bedahat ki inkara çalışmak delilik/Halkı irşad edecek var mı ya sizden başka/Onu insan bile saymaz mütefekkir tabaka/Köylüden milletin evladı kaçarken yan yan/Sizdiniz köydeki unsurla beraber yaşayan/Ruhunuz, halkımızın, köylümüzün ruhuna denk/Sözünüz bir özünüz bir o ne mesut ahenk/Biz bu ahengi harap etmeyecek idik, ettik/Kapanır türlü değil açtığımız kanlı gedik.”49 Medreseler, halkı irşad edecek olan imam, hatip, vaiz, kayyım vb. yetiştirir onlar da kapı kapı dolaşarak insanlara bir şeyler vermek için uğraşırlar. “Şehre müfti veriyor, minbere, mihraba imam/Hutabanız oradandır, oradan vaiziniz/Oradandır 46 Ersoy, Safahat, s. 244. 47 Ersoy, Safahat, s. 350. 48 Ersoy, Safahat, s. 211. 49 Ersoy, Safahat, s. 351. 103 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 hocanız, kayyiminiz, hafızınız/Adli tevzi edecek hakime fıkıh öğreten odur/Hele köy köy dolaşıp köylüyü insan eden o.”50 Bunun aksine mekteplerde durum tam tersidir. İlim, fen, sanayi namına ne varsa, ne zaman başımız sıkışsa hep gidip ecnebilerden yardım alırız ancak bu mekteplerde bunun için okuyanlardan bir fayda göremeyiz. Onların işi gücü konuşup kendi toplumunu eleştirmektir. “Bir alay mekteb-i ali denilen yerler var/Sorunuz bunlara millet ne verir: Milyonlar/Şu ne? Mülkiye. Bu? Tıbbiye. Bu? Bahriye. O ne?/O mu? Baytar. Bu? Ziraat. Şu? Mühendishane/Çok güzel hiçbiri hakkında sözüm yok yalnız/Ne yetiştirdi ki şunlar? Anlatınız/İşimiz düştü mü tersaneye yahut denize/Mutlaka adetimizdir koşarız İngilize’e/Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir/Hekimin hazıkı bilmem nereden celbedilir…”51 Mehmed Akif, köylünün mektep karşıtlığının sebepsiz olmadığını söyler. Bunun için Asım şiirinde şehre yakın bir köyden köylünün öğretmeni neden kovduğunu şöyle anlatır: “Koca bir nahiye titreştik odunsuz yattık/O büyük mektebi gördün ya kışın biz çattık/Kimse evladını cahil koymak ister mi ayol/Bize lazım iki şey var: Biri mektep, biri yol/Niye Türk’ün canı yangın niye millet geridir/Anladık biz bunu senelerden beridir/Anladık biz bunu senelerdenberidir/Sonra baktık ki hükümetten umup durdukça/Ne mühendis verecekler bize artık ne hoca/Para bizden hoca sizden deyiverdik o zaman/Çıkagelmez mi bu soysuz aman Allah’ım aman/Sen oğul ezbere çaldın bize akşam karayı/Görmeliydin o muallim denen maskarayı/Geberir camiye girmez, ne oruç var, ne namaz/Gusül abdestini Allah bilir ama tanımaz/Yelde izler bırakır gezdi mi bir çiş kokusu/Ebenin teknesi ömründe pisin gördüğü su/…Yağlı yer, çeşmeye gitmez, su döker el yıkamaz/Hele tırnakları bir kazma ki insan bakamaz…”52 İşte bundan dolayıdır ki köylü mektebe ve öğretmene değil saygısız, ahlaksız, din ve gelenekten bihaber öğretmenlere karşıdır. Sonuç olarak Mehmet Akif, mevcut durumda ne medresenin ne de mektebin topluma, millete hayırlı bir iş yapabilecek durumda olmadığı kanaatindedir. “Herkesin bildiği şey: Medrese bir, mektep iki/-İşte arz eğliyorum zatı fazılanenize/İkisinden de hayır yok bu şeraitle bize.”53 Artık nazariyelerle bir yere varılmayacağı için bir an önce harekete geçilmesi gerekir. Öyle bir inkılab yapılmalıdır ki medreseler yeniden ayağa kaldırabilsin. Ancak bunun öyle çok kısa bir sürede olması mümkün değildir. Bunun için en az yirmi yıl gerekir. Bu iş için cehd edecek adamlara da ihtiyaç vardır ve bu iş öyle sadece sözle olacak şey değildir. Bu anlamda Cemaleddin Afgani’yi ve Muhammed Abduh’u örnek gösterir.54 Afgani’yi faziletli bir mücahid olarak, Abduh’u ise bilinçli, ne yapacağını bilen bir inkılapçı olarak görür. “Yeni bir medrese tesis edelim urbana/Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım/Nesli tezhib ile i’la 50 Ersoy, Safahat, s. 350. 51 Ersoy, Safahat, s. 350-351. 52 Ersoy, Safahat, s. 354-355. 53 Ersoy, Safahat, s. 356. 54 Cemaleddin Afgani’yi Doğu’nun yetiştirdiği yüce insanlardan biri olarak görür ve onun en kalıcı eserinin Muhammed Abduh olduğunu söyler. Detaylı bilgi için bkz.: Mehmet Akif Ersoy, “Cemaleddin Efgani”, Sırat-ı Müstakim, c. 4, 13 Mayıs 1326, sayı 90. 104 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 ile meşgul olalım/Çıkarıp gönderelim hasılı Şeyhim yer yer/Oradan alem-i İslam’a Cemaleddinler/Bu fakar yirmi yıl isterki kolay görmüyorum/Yirmi günlük işe bak sen/…. İnkılab istiyorum ben de fakat Abdu gibi/Yoksa ellerde kör alet efeler tertibi.”55 3. SİYASİ ELEŞTİRİLER Mehmed Akif, İslam dünyasının birliğinden yana olup kavmiyetçiliği tamamen reddeder. Bu nedenle sürekli Müslümanların birliğinden, kavmiyet belasından bahseder. İttihad-ı İslam’ı Müslümanlar için bir çare olarak görür. Böylelikle dünya Müslümanları arasında dini, siyasi ve kültürel birliğin, kardeşlik ve dayanışmanın sağlanacağına inanır. Kavmiyetçilik bu birliğin önündeki en büyük engeldir.56 Mehmed Akif, “İslamcı politikalarıyla tanınan ve özellikle Cumhuriyet dönemi İslamcılarının takdir ettiği Abdulhamid’i, onun halktan uzak ve vesveseli yaşayışını, baskıcı yönetimini eleştirmiştir. İktidardayken İttihat ve Terakki Fırkası’na ve sonra da Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na muhalif olmuştur.”57 Mithat Cemal Kuntay’a göre Akif, Sultan Reşad’a kızar, Abdülhamid’den iğrenir, Sultan Vahdettin’den ise hem iğrenir hem kızar.58 3.1. II. Abdülhamid’e Karşı Eleştirileri Mehmet Akif de döneminin diğer birçok aydını gibi Abdülhamid dönemini “istibdad devri” olarak nitelendirir. Bundan dolayı şiirlerinden birine “İstibdad”59 ismini verir. Bu şiirde ahfadın böyle mülevves bir müstebidin, celladın emri altında bu kadar zamandır nasıl yaşadıklarını anlamadığını söyler. Abdülhamid döneminde binlerce insanın öldürüldüğünden, üç beş “şaki”nin devleti idare ettiğinden, bu yöneticilerin insanlıktan nasiplerini almadıklarından bahseder. “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz mülevves yad/Diyor ahfadımız makberinden ‘Ey sefil ahfad/Niçin binlerce masum öldürürken her gelen cellad/ Huruş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad/Otuz milyon ahali üç şakinin böyle mahkumu/Olup çeksin hükümet namına bir bar-ı meşumu/Utanmaz mıydınız bir saysaydınız zalimle mazlumu/Siz ey insanlık istidadının dünya mahrumu/Semalardan da yüksek tuttunuz bir zıll-ı mevhumu.”60 O, gölgesinden bile korkan ödlek adam, Osmanlıyı otuz üç yıl “şeriat” adına yönetmiştir. “Hele biçare Şeriat’le nasıl oynanıyor/Müslümanlık bu mu yahu? Diyerek yanıyor/Gölgesinden bile korkup bağıran ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu Şeriat diyerek.”61 Abdülhamid’in mamur, şen olan bu toplumu sefil ve rezil etiğini, insanlarda geleceğe dair bir ümit bırakmadığını söyler. Etrafında onurlu, temiz, iyi ahlaklı kimseyi bırakmadığını hepsini ya hapse 55Ersoy, Safahat, s. 402. 56M. Suat Sertoğlu, “Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Sermuhariri Akif”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi, 2011) s. 84. 57Fatma Bostan Ünsal, “Mehmet Akif Ersoy”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004) s. 83. 58Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2009) s. 206. 59Ersoy, Safahat, s. 73. 60Ersoy, Safahat, s. 73. 61Ersoy, Safahat, s. 114. 105 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 ya da sürgüne gönderdiğini ifade eder. “Kocakarı ile Ömer”62 adlı şiirinde kocakarının ağzından reayanın, halkın halifeye Allah’ın emaneti olduğunu bu nedenle halifenin onlara iyi bakmak zorunda olduğunu belirtir. Bir kimse eğer bunu başaramayacaksa o makama gelmemelidir. Akif, İstibdad şiirinde eleştirilerini sıraladıktan sonra bu şiirle de nasıl bir halife olunması gerektiğini gösterir. Eğer halife olunacaksa Hz. Ömer gibi olunmalıdır. Abdülhamid’in Hz. Ömer gibi olmamasına kızar ve onun için “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e!”63 ifadesini kullanır. Şiirin devamında bir kadının kocasının evinden zorla alınıp götürülmesi hikaye edilir. Kadının ricalarına, yalvarmalarına kimse kulak asmaz. Ancak bu mazlumların sesine Arvavutluk’tan gelen top sesleri kaşırlık verir. İttihatçıların oradan yükselttikleri sesler bu mazlumların ahlarının bir aksidir. Abdülhamid o kadar aşırı gitmiştir ki; insanların dini yaşamalarına bile engel olmaya kalkmıştır. Akif bu durumu “Sesi hatta kısık Kurân’ın/Sustu gûyâ sedası Mevla’nın”64 şeklinde ifade eder. Âl-i Osman’dan kadınlar gibi kafes arkasına saklanan birisi olarak Sultan Hamid’in korkak olduğunu bu nedenle Yıldız’ı bir sürü askerin koruduğunu söyler. “Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Koca şevketli! Hakikat bunu etmezdim, ümmid/ Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız/O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.”65 Akif, Köse İmam ağzından Abdulhamid’in vehimleri yüzünden nice insanların onu koruyup kollamak için namaz kılmaktan mahrum kalmasını eleştirir. Sultan Hamid öyle bir padişah ki insan mıdır, cin mi belli değildir. Çünkü onu gören yoktur. Korkusundan köşe bucak herkesten kaçar. İnsanlardan korkup kaçtığına göre bir suç işlemiş demektir. “Bunca zamandır nedir bu gizlenmek/Biraz da meydana çıksan da hasbihal etsek/Adam mı cin mi nesin? Yok ne bir gören ne eden/Ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden/Değil mi saklanıyorsun, demek ki: Korkudasın/Ya çünkü korkan adamlar gerek ki saklansın/Değil mi korkudasın var kabahatin mutlak.”66 Abdülhamid’e eleştiri noktasında çok keskin bir dil kullanan Akif, Meşrutiyet’in ilanından sonra yeni gelenlerin ondan çok daha kötü olduğunu, eskiyi mumla aradığını eşek ve semerci hikayesini anlatarak ifade eder. Eşekler yük taşımaktan usandıkları için semercinin ölmesini dört gözle beklerler. Nihayet bir gün semerci ölür ve eşekler sevinmeğe başlar. Ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü yeni gelen semerci ustası kadar bu işi beceremediği için yaptığı semerler eşeklerin derilerini yaralar, her tarafları acı içinde kalır. Bunun üzerine eşekler pişman olarak şöyle derler: “Giden semerciyi derler bulur muyuz şimdi/Ya böyle kalfa değil basbayağı muallimdi/Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik tuhaf iş/Semer değil o rahmetlinin ki devletmiş.”67 Büyük umut ve sevinçlerle ilan olunan Meşrutiyet maalesef beklenen neticeyi vermemiştir. O “Yıldız’daki baykuş”68 ölüvermese bile artık kenara çekilmiştir ancak sonuç pek iç açıcı değildir. Milletin benzi sararmış her taraftan bir enin, bir ah işitilmektedir. 62Ersoy, Safahat, s.82. 63Ersoy, Safahat, s. 74. 64Ersoy, Safahat, s. 79. 65Ersoy, Safahat, s. 375. 66Ersoy, Safahat, s. 376. 67Ersoy, Safahat, s. 361. 68Ersoy, Safahat, s. 361. 106 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 3.2. Meşrutiyet’e Karşı Yaptığı Eleştiriler Mehmed Akif, İttihatçılara, II. Abdülhamid’e yapmış olduğu gibi doğrudan bir yapmak yerine genellikle üstü kapalı eleştiri yapmayı tercih eder. Bunu da daha çok Meşrutiyet eleştirisi üzerinden yapar. İttihatçılar ile alakalı doğrudan eleştirileri yok denecek kadar azdır. Örneğin “Harb-i Umumiye” girilmesine karşıdır. Yaşanılan onca yenilgiden, yapılan onca savaştan sonra yıkılmış bir milleti tekrar bir savaşa sokmanın anlamsız olduğunu ifade eder. “Girdiniz harbe heriflerle ‘zaruri’ diyerek/Bu rezalet de zaruri mi bir bilsek.”69 Meşrutiyet’in ilanını dönemin genel algısı çerçevesinde “Hürriyetin ilanı” olarak görür. İslam dünyasında ise Hürriyetin ilanı ile birlikte Osmanlı’nın tekrardan canlandığına ve ayağa kalkacağına dair umutlar yeşerir. İstanbul’da her yerde bir bayram havası vardır. Her tarafta “Hürriyet” naraları çalkalanır. İnsanlar bir zafer sarhoşluğu içinde olup kimse ne yaptığının farkında değildir. Her köşe başını birisi tutmuş nutuk atmaktadır. Halk adeta içlerinde biriktirmiş oldukları kini, nefreti, pisliği ortalığa saçma çabasındadır. Artık hürriyet vardır ve herkes istediğini söyleyebilir. Böyle bir ortamda her kafadan bir ses çıkar ve ortalık curcunaya döner. “Nutku gelmiş öte dursun hocalar bir yandan…/Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdân/Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa/Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa/Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli/Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli/Dalkavuk devri değil eski kasaid yerine/ Üdebanız ana avrat sövüyor birbirine/Türlü adlarla çıkan na-mütenahi gazete/Ayrılık tohumu bol bol atıyor memlekete/İt yetiştirmek için toprak gayet münbit”70 Meşrutiyet’i ilan etmek için çaba sarf eden insanlar yanlış bir hesap yapmış, istibdada karşı her düşünceyi serbest bırakmışlardır. Ancak hesap edilmeyen azınlıklar, ayrılık düşüncesinde olanlar ve muzır yayınlardır. Hürriyet ortamı belirince herkes herkesin hakkında atıp tutmaya, zararlı düşünceler, nifak tohumları meydanları sarmağa başlar. Ortalıkta bir kakafoni yürür gider. Meşrutiyet’in ilanında etkin bir rol üstlenen azınlıklar bu ortamdan faydalanarak kendi düşüncelerini ifade eden gazete ve dergiler neşretmeye başlayınca işin vehameti daha iyi anlaşılır. Hürriyetin ilanını destekleyen İttihatçılar da, İslamcılar da, Türkçüler de şaşkındır. İslamcıları ahlaka mugayir, dine, geleneğe küfreden neşriyatın ortaya çıkması ile ne yapacaklarını bilemezler. Mehmet Akif, bu kargaşa ortamının, bu galeyanların kısa bir müddet sonra biteceğini ümit eder ama bu boş bir beklentidir. Gün geçtikçe durum daha da vahim bir hal alır ve eskisinden berbat olur. Bunun üzerine şu uyarıları yapar; “Ey cemaat uyanın, elverir artık uyku!/Yok mu sizlerde vatan namına bir duygu?/Düşmeden pençesinin altına istikbalin/Biliniz kadrini hürriyetin, istiklalin/Söyletip başka memalikteki mahkumîni…/Hakimiyet ne imiş öğreniniz kıymetini.”71 Akif, Müslümanları böyle devam ederse işin istiklali kaybetmeye kadar varabileceği konusunda uyarılar yapar. İşgal edilmiş, mahkum milletlerin zelil olduklarını söyleyerek Müslümanları uyandırmağa çalışır. Mehmet Akif, Abdülhamid’in devrinin sona erip Meşrutiyet’in ilan edilmesine ilkin çok sevinir ancak daha sonra yaşananlar onu rahatsız etmeye başlar. “Köse İmam” şiirinin sonunda Köse İmam, 69Ersoy, Safahat, s. 393. 70Ersoy, Safahat, s. 160. 71Ersoy, Safahat, s. 161. 107 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 artık kimsenin kendilerinin bir şey söylemelerine fırsat vermediğini, konuştuklarında da mürteci damgası yediklerini söyler. Toplum içinde yaşanan kötülüklere birisi müdahale etmeye kalksa, “bu yaptığın doğru değil” dese hemen o kişi “Mürteci” diye damgalanır ya da Hamid dönemini geri getirmek istemekle, o dönemi temsil etmekle suçlanır. Eskiden “saye-i şahane” adına yapılan kötülük ve zulümler şimdi de “saye-i hürriyet” adına yapılmaktadır. O zamanın görevlileri şimdi de hürriyet savunucusu olmuş bu devrin de önemli kişileri olarak hareket etmektedirler. Aslında değişen pek bir şey yoktur. Hürriyeti ilan ettik demekle bir şey olmaz. Asıl önemli olan insanlara hürriyet fikrinin hazmettirilmesidir. “Kimse söyletmiyor artık bizi bak sen derde/Mürteci damgası var şimdi bütün ellerde/Bir fenalık görerek yapma desem alnına ta/İniyor hatt-ı celilesiyle Hamid-i tuğra/İşte gördün ya herif saye-i hürriyette/Diyerek başlamak üzereydi hemen tehdide/Eskiden vardı ya meydanda gezen ipsizler/Hani bir saye-i şahane çekip her şeyi yer/Onların birçoğu ahrar-ı izam oldu bugün.”72 Meşrutiyet ile özdeşleşen “hürriyet” kelimesi herkesin dilinde pelesenk olmuştur. Beklentileri karşılayamamış olmasına rağmen insanlar kendilerini kandırmaya devam etmektedir. “Sana elmas gibi hürriyeti kim verdi hoca/Ne yaman şeydi o istibdadı/Hep feciydi, hayatın hele hiç yoktu tadı/ Milletin benzi sararmış hele işitilmezdi refah/Her nefes dört elifin sırtına binmiş dört ah/…-Ezber bilirim hepsini sus.”73 Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle bütün olumsuzlukların sonra ereceğine, devletin tekrardan eski gücünü kazanacağına inanan insanlar bir serabın ortasında uyanırlar. “Müebbed bir hayat ummuş da içmiştin…Fakat seyret/Nasıl zehr oldu birden diktiğin sahba-yı hürrüyet.”74 Asıl iş Meşrutiyet ilan edildikten sonra başlar. Aşılıp geçilecek binlerce menzil, çözülecek binlerce sorun hürriyetin ilan edildiği günün sabah kendini gösterir. Meğer o bir “fecr-i kazib”miş. “Bu istikbali rüyamızda görseydik inanmazdık/Sabah olmuş dedik sezmekte bir avare aydınlık.”75 Meşrutiyet ilan edildikten kısa bir süre sonra Akif, bu işin hayırdan ziyade şerre doğru bir yol aldığını, eskinden çok da farklı olmayan bir hayatın tekrardan ortaya çıkacağını söyler. “Değişen bir yeri yok, dinleyemem kim ne dese/Yine bir kıl keçe ensesinde kapanmış ense/Yine yıllarca hamamsız ki boyun musmurdar/Yine parmak gibi, afaka batan tırnaklar/Yine merdane geçirmiş gibi yatkın bir yüz/Ki namına tek arıza bilmez, dümdüz/Yine bir tatsız alın, yassı burun, basma çene…/ Hep o, hiç başka değil, gördüğüm evvelki sene.”76 Meşrutiyet için verilen mücadele boş bir çabanın ötesine geçmemiştir. İstibdad döneminin ardından yeşeren umutlar bir daha yeşermeyecek derecede söndürülmüştür. Meşrutiyet ile beraber devlet yönetimini ele geçirenler, devleti mahv u perişan edip, eskiyi mumla aratmıştır. “Bize devlet diye teslim olunan şey neydi?/ Çarçabuk sahil arar kupkuru bir tekneydi/On sekiz mil mi gideydik? Batırırdık/-Lebbeyk?/Batmadık bir yeriniz kaldı mı cici bey?/Devr-i sabık mı dedin şimdi? Elindeyse çevir/Ensesinden tutup eyyamı da gelsin o devir.”77 72Ersoy, Safahat, s. 115. 73Ersoy, Safahat, s. 360-361. 74Ersoy, Safahat, s. 520. 75Ersoy, Safahat, s. 520. 76Ersoy, Safahat, s. 366. 77Ersoy, Safahat, s. 365. 108 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 İttihatçıların Babıali baskınını eleştiren Akif, inkılabın böyle silahla, kaba kuvvetle olmayacağını söyler. Kanla ve sert bir darbe ile yapılan inkılabın sonunun çok da iyi bir netice vermesini beklemez. “İnkılap istiyorum ben de Abdu gibi/Yoksa ellerde kör alet efeler tertibi/Babıalileri basmak adam asmak değil.”78 İttihatçıları açıktan eleştirmeye başlayan Akif’in bu mısraları 1918 yılında yazdığını unutmamak lazımdır. “Hürriyet aldık, dediler, gaybe inandık/Eyvah bu baziçede bizler yine yandık/Cemiyete bir fırka dedik, tefrika çıktı/Sapasağlam iken milletin erkanını yıktı/Turan ili namıyla bir efsane edindik/Efsane fakat gaye deyip az mı didindik/Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda/Elverdi gidenler acıyın eldeki yurda.”79 Artık tamamıyla bir yol ayrımına girilmiş, herkes kendi çizgisine geri dönmüştür. 3.3. Kavmiyetçilik Eleştirileri Mehmed Akif, millet ve kavmiyet ayrımı yapar ve kavmiyetçilik yapanları eleştirir. Millet “din, mezhep, bir dinde veya mezhepte bulunanların hepsi”80 anlamında olup İslam milleti dendiği zaman bütün Müslümanları içine alır. Kavmiyet ise birleştirici olmaktan ziyade bölücü ve ayırıcı bir nitelik taşır. Müslümanlar birbirine kenetlenip, bir vücut gibi olmaları lazım gelirken kavmiyet denen bela Müslümanları bölüp parçalamaktadır. “Fikr-i kavmiyet” ki İslam’ı temelinden sarsıp yıkacak, Müslümanları perişan edecek bir güce sahiptir. Bu nedenledir ki Batılılar Müslümanları parçalamak için bu belayı başımıza sararlar. “Bir değil mahvedilen devlet-i İslamiye…/Girdiler aynı siyasetle bütün makbereye/Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez/Topla vurdukça yürekler onu top sindiremez.”81 Eğer bu parçalanmışlık, ayrılık duygusu milletimizin zihninden uzaklaştırılmazsa memleketimiz tamamen harap olacaktır. Yaşanan bu bölünme toplumdan orduya sirayet edecek ve sonunda kışlalar da evlerimiz, insanımız gibi perişan olacaktır. O zaman düşman mukaddes yurdumuzu çiğnemek için saldıracaktır. İslam dünyası bir yangın yeridir. Her tarafta bir kavmiyetçilik, bir tefrika alıp başını gitmektedir. Peygamber efendimiz “Asabiyet davası güden bizden değildir.” buyurmuştur. Kavmini ileri sürmek, yüceltmek küfürdür. Din bunu katiyen yasaklar. Eğer Müslümanlar bu oyuna gelmeye devam ederlerse; bir sabah ezan sesi yerine çan sesi ile uyanacaklardır. O zaman ne Araplık, ne Türklük, ne de Arnavutluk kalacaktır. “Hani milliyetin İslam idi… Kavmiyetin ne/Sarılıp duraydın a milliyetine/Arnavutluk ne demek? Var mı şeraitte yeri/Küfr olur başka değil kavmin sürmek ileri/Arab’ın Türk’e; Laz’ın Çerkes’e yahut Kürd’e/Acem’in Cinliye rüchanı mı varmış?Nerde/Müslümanlıkta ‘anasır’ mı olurmuş ne gezer/Fikr-i kavmiyeti telin ediyor Peygamber.”82 78Ersoy, Safahat, s. 402. 79Ersoy, Safahat, s. 420. 80Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara: Aydın Kitabevi, 1999) s. 648. 81Ersoy, Safahat, s. 162. 82Ersoy, Safahat, s. 183-184. 109 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 İslam dünyasında vahdetin tarumar olması ile beraber Müslümanlar birbirlerini boğazlamaya başlar. Müslümanların ayağa kalkmaları tekrardan birliklerini temin etmelerine bağlıdır. “Sizin felaketiniz: Tarumar olan vahdet/Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa/Eğer o his gibi tek, bir de gayeniz varsa/Düşer düşer yine kalkarsınız emin olunuz/Demek ki birliği temin edince kurtuluruz.”83 Kavmiyetçilik yapanlar, Osmanlı’dan ayrılarak kurtulup, ilerleyeceklerini sandılar ancak yanıldılar. “Bugün belanızı bulmuş değilseniz, mutlak/Yarınki saiklar beyninizde patlayacak!”84 Koca bir imparatorluk bu kavmiyetçilik belası yüzünden parçalandı ve Hırvat’a, Sırp’a karşı güç yetiremez oldu. Mehmed Akif, “iddia-yı kavmiyet”in bir ümmeti nasıl parçaladığını anlatırken bu işe sebep olanları “beyinsiz” olarak nitelendirir. Bu belayı İslam dünyasının başına sardıktan sonra memleketten kaçanlara kızar ve elbet bir gün belalarını bulacaklarını söyler. “Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler!/Kaçıp da kurtuluruz sandınız… Fakat ne gezer!/ Bugün belanızı bulmuş değilseniz, mutlak,/Yarınki saikalar beyninizde patlayacak!”85 Kavmiyeçitliği eleştirirken Almanların millet olarak ortaya koydukları birlikle nasıl ilerlediklerini örnek olarak gösterir. “Ki buldu verdiği gayretle vahdet Almanlık/Sedan’da harikalar gösteren bu vahdettir/Demek o kanlı hezimet de bir saadettir”86 Akif, dönemin Türkçü-Milliyetçileri tarafından benimsenen Cengiz Han ve Moğolların Türk olduklarına dair iddialarını eleştirir. Ona göre İslam’a zarar vermiş, her tarafı yakıp yıkmış birisinin Türklerin atası olarak gösterilmesi anlamsızdır. Bazılarının onu ata/dede olarak görmeleri son derece yanlıştır. “Dede Cengiz ya/Bırak derdimi deştin gitti/… Dedenizdir diye bir kahpe çıfıtmış yamayan.”87 Mehmed Akif, 1921 yılında Süleyman Nazif için yazdığı şiirinde Kurtuluş Savaşı’na atfen Müslümanların artık belaları yavaş bertaraf ettiklerini ve silkinerek uyandıklarını söyler. “İslam’ı evet, tefrikalar kastı, kavurdu/Kardeş, bilerek bilmeyerek kardeşi vurdu/Can gitti, vatan gitti, bıçak dine dayandı/Lakin o zaman silkinerek birden uyandı/Bir gör ki: Bugün can da onun kan da onundur/Dünya da onun din de onun şan da onundur/Bin parça olan vahdeti bağlarken uhuvvet/ Görsen ezeli rabıta bir buldu ki kuvvet.”88 83Ersoy, Safahat, s. 247. 84FatihKürsüsünde, Safahat, s. 258. 85Ersoy, Safahat, s. 257-258. 86Ersoy, Safahat, s. 302. 87Ersoy, Safahat, 359. 88Ersoy, Safahat, s. 428. 110 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 SONUÇ Safahat bize dönemini yansıttığı gibi Akif’in düşüncelerinde yaşanan değişimleri de yansıtır. Şiirlerine baktığımızda bu düşünsel seyri rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle Safahat’taki şiirlerin sıralaması çok önemlidir. Onun yaşamış olduğu gel-gitler sadece ona has bir şey değil dönemin diğer aydın ve mütefekkirleri için de geçerlidir. Yaşadıkları dönem itibariyle bir şeyleri acilen kurtarma çabası onları elde var olan her şeyi kurtarıcı bir materyale dönüştürme gayreti içine sokar. Akif dini konularda eleştiri yaparken genel olarak şiirinin başına konu ile alakalı bir ayet veya hadis koymayı ihmal etmez. Meselenin doğruluğunu Kuran ve hadis merkezinde ortaya koyduktan sonra eleştiriye başlar. Böylelikle yapılacak olan itirazları bertaraf etmeyi amaçlar. Bu eleştiriler Akif’in değil de dinin kendisinindir demek ister. Dinle alakalı teşhislerini ortaya koymakla kalmaz çeşitli öneriler de getirir. Yaşanan hayatın önemine vurgu yapar ve din ile alakalı yapılacak ıslahatlarda bunun da dikkate alınarak hareket edilmesi gerektiğini vurgular. II. Abdülhamid’e karşı yönelttiği sert eleştiriler daha sonra Meşrutiyet’in ilanı ve yeşeren umutların tekrardan sönmesi onu bazı noktalarda pişmanlığa sevk eder. “Semerci ile Eşek” hikayesini anlatırken durumun eskiden daha vahim bir hal aldığını itiraf eder. Meşrutiyet’in ilan edilmesi de bir fayda sağlamamış, kötü gidişe bir son verememiştir. Hatta durum daha vahim bir hal almaya başlamıştır. Meşrutiyet yalancı şafak gibi doğmuş, kısa bir süre sonra da ortadan kaybolmuştur. Mehmed Akif, memleketi savaşa sürükledikleri için İttihatçılara kızgındır. O, zorbalıkla, kaba kuvvetle yapılan inkılabın yerine ilim ve eğitim ile bir inkılab yapılması taraftarıdır.. 111 YA LO VA Ü N İ V E R S İ T E S İ İ S L A M İ İ L İ M L E R FA K Ü LT E S İ A LT I AY L I K H A K E M L İ D E R G İ YIL: 1, SAYI: 1, TEMMUZ-ARALIK 2015 KAYNAKÇA Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Ankara: Aydın Kitabevi, 1999) s. 648. Erkilet, Alev, “Büyük Doğu Nereden Doğar?”, Hece Dergisi, sayı 97, s. 72. Ersoy, Mehmed Akif, Safahat, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, (İstanbul: Şule Yayınları, 1999) s. 101-102. Işık, Vahdettin, “M. Akif’in Yaşadığı Dönem”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif, (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi, 2011) s. 46-47. Kuntay, Mithat Cemal, Mehmet Akif, ( İstanbul: Timaş Yayınları, 2009) s. 206. Mehmed Akif, “Hasbihal”, Sırat-ı Müstakim, c. 5, 9 Eylül 1326, sayı 7. Mehmed Akif, Kuran’dan Ayetler, Haz. Ömer Rıza Doğrul, (İstanbul: 1944) s. 206. Mehmet Akif, “Cemaleddin Efgani”, Sırat-ı Müstakim, c. 4, 13 Mayıs 1326, sayı 90. Sertoğlu, M. Suat, “Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Sermuhariri Akif”, Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif, (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi, 2011) s. 85. Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, (İstanbul: Ülken Yayınları, 2001) s. 202-203. Ünsal, Fatma Bostan, “Mehmet Akif Ersoy”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004) s. 83. 112
Benzer belgeler
mehmet akif ersoy`un yaşamöyküsü, ahlak ve din
Mehmed Akif, şiirlerini toplayıp bir araya getirdiği yedi kitaplık şiir külliyatına “Safahat” adını
vermiştir. Safahat’ı oluşturan yedi kitap şunlardır: 1. Safahat, 2. Süleymaniye Kürsüsünde, 3. ...