yaşar karadoğan
Transkript
yaşar karadoğan
KEMALİZMİN KÜRD POLİTİKASI: SALTANATA BİAT, ALLAH İÇİN CİHAT!(*) YAŞAR KARADOĞAN Kemalistlerin ve Mustafa Kemal’in Kürdler karşısındaki siyaseti nedir? İkide bir 1920’li yıllara olumlu göndermeler yapılmasını, hele hele bunun Kürd olmak iddiasında olanlar tarafından yapılması çok trajiktir. Bugünlerde PKK lideri Abdullah Öcalan tarafından kemalizmin güncelleştirilmesi ve övülmesi, Kürdlerin suçlu ilan edilmesi trajikomedidir. Devletin Kürt politikasını, farklı dönemlerdeki konseptlerini iyice ve dikkatlice değerlendirmek gerekiyor. Devletin, Kemalist iktidarın meşrulaşma sorunları olduğu 1921'e dek olan Kürt politikası ve Kürtlerle Mustafa Kemal arasındaki ilişkiler, Mustafa Kemal ve karşıtları arasındaki ilişkiler değerlendirilmelidir. Kemalizmin meşrulaşma sorununun kalktığı 1921'den sonra Kürtlerin ve Mustafa Kemal muhalifleri aleyhine geliştirilen politikalar nasıl bir seyir izlemiştir? Abdülhamid dönemi ile Kemalizmin Kürd politikaları karşılaştırıldığında ; Osmanlının, Abdülhamid'in "Böl ve yönet" şeklindeki Kürt politikası ile Mustafa Kemal dönemindeki politikalar arasında sistematik bir bütünlük olduğu görülüyor. Padişah Vahdettin'in Yaveri Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gönderilmesi de Karadeniz ve Kürdistan'da ortaya çıkan rahatsızlıkların "giderilmesi" misyonu ile Kürtlerle diğer etnik gruplara karşı izlenen politikaların devamının sağlanması ile ilgilidir. Mustafa Kemal'in Anadolu'ya çıkması Vahdettin'in de İngilizlerin de bilgisi dahilindeydi. Mustafa Kemal’,n ve ekibinin Samsun’a çıkarılmasına İngilizler göz yummuşlardır. Mustafa Kemal ve ekibine, Samsun’a çıkıi izni veren İngiliz İstihbarat subayı JG Bennet bu konu hakkında ayrıntılı bilgiler vermektedir (Witness, ilk baskı 1962, Hodder and Stoughton,London) kitabında.Mustafa Kemal, Vahdettin ve İngilizlerin bilgisi dahilinde "asayişi sağlamak" için Samsun'a gönderilmiştir. Mustafa Kemal'in pozisyonu da İstanbul'un İngiliz ve Fransızların işgali altında olması, İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal etmesiyle güçlenmiştir. Ki ,Mustafa Kemal'in İstanbul'dan ayrılış tarihi ile İzmir'in işgali aynı güne rastlamaktadır. İngilizlerin böyle taktik hatalar! yapması üzerinde durulması gereken bir olgudur. İngiliz ve Fransızıların İstanbul'a gelişleri Mondros Mütarekesi çerçevesinde olmuşsa da, asıl amacın Sovyetlerdeki anti-bolşevik ayaklanmaların desteklenmesi ve Ortadoğu petrollerinin güvenceye alınması ve paylaşılması olduğu açıktır. Kafkaslardaki Denikin ayaklanması Bolşeviklerce bastırılınca, anti Bolşevik hareketin sürdüğü tek yer kalmıştır: Kırım. İngilizler hem Kırım'daki ayaklanmayı desteklemek, hem de Ortadoğu petrolleriyle ilgili politikalarını uygulamak için İstanbul'a geliyorlar. Üçüncü bir neden olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun Sovyetler tarafından işgaline karşı bir set oluşturmak için gelmiş olabilecekleri de öne sürülebilir. Ki Türkiye adlı tampon devletin,Fransız,İngiliz ve Sovyetler arasında kotarılmış de facto bir durum olduğu da bir olgudur. ** Kemalist Cumhuriyet'in Kürt politikasında izlediği seyir iyi biliniyor. Bunları yeniden tartışmak ve güncelleştirmek gerekiyor. Kemalist monolitik devletin Kürt hak ve istemleri, Türkiye'nin demokratikleşmesi sorununda izlediği genel bir hat var. Bu da her türlü militer yöntemi içine alan siyasi, kültürel çoğulculuğu reddeden; düşünce ve inanç özgürlüğünü süngüyle ortadan kaldıran, sivilleşmemekte inat eden bir hattır. Kürt sorununda izlenen çizgi, "Türk süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur" sözüyle açıklanan çizgidir. Kısacası, 2. Meşrutiyet'ten beri gündemde olan "sivilleşme" karşısında takınılan "askeri" tutum Osmanlı sonrasının da temel sorunudur. İlk başta iç ve dış koşullar nedeniyle "Kürtlerin varlığını ve haklarını" kabul ediyor gibi görünen güncel taktik yaklaşım, Kemalist iktidarın egemenliğini perçinledikten sonra; her türlü çoğulculuğu reddetmeye ve tekil bir rejim kurmaya başladı. Bu bağlamda önce Kürtlerin hakları komplocu politikalarla reddedildi, daha sonra varlıkları inkar edildi. Bunları takiben ortaya atılan "üstün ırk" safsatalarından sonra da Kürtlerin imhası gündeme sokuldu. Bugün sürdürülen politikalar, devletin Kürt sorunundaki militer politikalarından vazgeçmediğini gösteriyor. A- Mustafa Kemal'in Kürt politikası Peşinen şunu kabul etmek gerekiyor: Mustafa Kemal Kürdistan'da bulunduğu, Cemilé Çeto'ya esir düştüğü1 günlerde Kürtleri iyi tanımış, onlarla ilişki kurmuş ve bu ilişkileri de Erzurum'a geldiği andan itibaren kendi yararına kullanmıştır. 1Mustafa 1 Kemal ve Kürtler, Abdurrahman Aslan, Doz yayınları 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum kongresi ve 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas kongrelerine MustafaKemal’in tanıdığı birçok Kürd davet edilmiştir. 9 Kişilik Heyet-i Temsiliye’de Mutkili Hacı Musa bey, Bitlis’ten Sadullah efendi ve Erzuurm’dan Nakşibendi Şeyhi fevzi Efendi bulunmaktadır. Robert Olson,’kanaatimce,Kürdlerin desteği olmaksızın Türk milliyetçilerinin o kadar başarılı olmasının mümkün olmadığını söylemek mübalağa olmaz’ görüşündedir. Olson şu saptamayı yapıyor:’başka bir deyişle ,Kürdler,Kemalistlere askeri olarak ve faali bir biçimde Erzurum’da meydan okumuş olsalardı, milliyetçi Türk hareketinin Rus ve müttefik kuvvetleri ile Ermenilere karşımellde etmiş oldukları başarılar, ciddi bir şekilde gecikirdi.’( Kürd milliyetçiliğinin kaynakları ve Şeyh Said isyanı,Özge yay.Kasım 1992,s.65) Mustafa Kemal, Samsun'a çıktıktan bir ay sonra bile Kürtlere karşı izlenecek politika konusunda net fikirlere sahipti. Bu fikirlerin de vahiy yoluyla gelmediği, aksine İngiltere’nin yol göstericiliğinde Vahdettin'in Sarayı'nda planlandığı su götürmez bir gerçektir. Mustafa Kemal’in İngiltere’ye dost olmanın ötesinde duygular beslediğine dair bir çok işaret vardır.Mesela Daily Mail adlı gazetenin muhabiri G. Ward Price ile Pera Palas’ta yaptığı mülakatta Mustafa Kemal, ‘yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edileceğini’ sormaktadır. ‘Bu harpte yanlış cephede savaştık. Eski dostumuz Britanyalılarla savaşmak istemezdik. Bu istenmeyen harp Enver paşa gibi Almanların dostları tarafından yapılan bir baskının sonucu oldu. Biliyoruz, partiyi kaybettik. Yanlış istikamete götürülen siyasetimizin bedelini ağır ödemeye hazırlanmalıyız. Anadolunun Müttefik Devletler tarafından taksime uğrayacağını tamamen biliyordum. Fransızların Anadolunun dışında tutulmasından bilhassa endişedeyiz. Orada bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir. Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dahilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin olup olmıyacağını bilmek isterim’ (Price, Extra-special Correspondent 1957, s 104-aktaran Gothard Jaeschke, Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri, Tğrk Tarih Kurumu Basımevi,Ankara 1991, s 98) Price, Albay H.’nin bu görüşmeyi önemsemediğini ve Mustafa kemal ile görüşmesi sırasında Rafet Bele’nin de bulunduğunu anlatır. Mustafa Kemal’in İngilizlere bakışına dair ipuçları veren bir diğer bilgi de 17 Kasım 1918 tarihli Minber gazetesinde yayınlanan açıklamalarıdır: ‘İngilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah bir dost olamayacğı kanaatiyle mütehassis olmaları pek tabiidir.’(Jaeschke,age. S.98) Price, 1 Aralık tarihli Söz gazetesinde şöyle demektedir: ‘İngiltereye gider gitmez yapacağım ilk iş , Türklerin büyüklüğünü tanıtmak olacaktır. Bu mesaimin iyi tesirler husule getireceğine kaniim.’ Jaeschke Mustafa Kemal-Saray ve İngiliz üçgenindeki ilişkileri şöyle yorumluyor: ‘İngilizler;mütarekeden hemen sonra Sultan’ın, üzerinde ehemmiyetle durduğu İngiliz dostluğunu tercih ettiğine kanaat getirdiklerinden, Mustafa Kemal’in ise Padişah nezdinde ‘makbul şahıs’ (Persona gratissima) olduğunu öğrendiklerinden bu hususta bir iüphe beselmeleri için ortada hiçbir sebep mevcut bulunmuyordu.’ Mustafa Kemal’in İngilizlere olan güveni 18 kasım tarihli Vakit gazetesinde yayınlanan mülakatında tekrarlanıyor. Mustafa Kemal ile İttihat Terakki ilişkileri de İngilizlerin merakını uyandıran bir konudur. Jaeschke bu konuda şunları söylüyor: ‘Mustafa Kemal2in Ocak-Mart 1919 aylarındaki faaliyetleri hakkında pek az itimada şayan haberler vardır. Kendisinden müteadit defalar mülakat ricasında bulunmuş olan rev. Frew’in(İngiliz Muhipler Cemiyeti ile ilişkisi olan ve Sultan’la da ilişkisi olan İskoç papaz): ‘İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz’ şeklindeki isteğine ait olarak 1926 tarihli hatıralarında bizzat şunları yazmış bulunuyor:’İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat...vatansever bir cemiyetti. Başlangıcından sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum...Çok kusurları ve yanlışları olabilir, ama vatanseverliği münakaşaların üstündedir.’ Mustafa Kemal’in tevkifinin düşünülmüş olması rivayetinin bu konuşmadan sonra ortaya çıkmış olması muhtemeldir..Mustafa Kemal,;Yüksek Komiser Sforza’nın kendisini davet ederek:’ekselans, bir tehlike karşısında sefarethanenin emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim’ dediğini zikretmektedir.’ Görüldüğü gibi İtalyanlar da Sforza’nın bu sözleriyle Mustafa Kemal’e kucak açmış ve bu cevap da ‘Mustafa Kemal’in tevkifine ait her türlü projeden vazgeçilmesi için kafi geldi’.(’Jaeschke,age.s 100) SAMSUN’DAKİ HUZURSUZLUK! Ermenilerin Karadeniz ordusu Başkomutanlığı aleyhindeki faaliyetleri nedeniyle General Milne, 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki paşa’yı bu görevden alır ve bunu 17 Şubat’ta İngiliz dışişlerine bildirir. Yakup Şevki 26 2 Mart’ta İstanbula çağrılır ve İngilizlerin emirlerini yerine getirecek bir komutan arayışına geçilir. Bunun için Harbiye Nazırı’nın emir vermesi istenir. Harbiye Nazırı Şakir Paşa 3 Nisan’da 9.Orduyu fesheder ve bu ordu Kazım Karabekir’in komutasında 15.Kolordu haline getirilir. Yakup Şevki Paşa aynı zamanda Kars telsiz istasyonunun tahribinden ötürü general Milne tarafından suçlanmaktadır. Samsun ve civarında Rumlar ile Türkler arasında çatışmalar vardır. Calthorpe’a göre mütareke şartları Samsun’da uygulanmamaktadır. Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilmesi kararının verildiği günlerde Karadeniz’de durum karışıktır. 6 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’e verilen talimatta, ‘Samsun ve yöresinde huzur ve sükunetin yeniden kurulması,silahların toplanması,varolan şuraların kapatılması’ görevleri sayılmaktadır. Calthorpe’in 21 Nisan 1919’da Türk ordusunun silahsızlandırılmasının yetersiz olduğu yönünde Türk hariciyesine bir nota vermiştir. Türk Hariciyesi bu notaya ancak 25 Mayıs’ta cevap veriyor ve bu gecikmenin nedeni İngilizlerce merak edilmiyor! Calthorpe’nin 21 Nisan’daki notası ve Mustafa Kemal’in 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan yola çıkışı arasında geçen sürede neler olmuştur? Jaeschke bu konuda şunları belirtir: ‘1-Müfettişliğe tayinine ait 30 Nisan tarihli iradeye kadar 2-Görevine ve hazi olduğu yetkiye ait talimatnameye kadar,3- Bandırma vapurunun 16 Mayıs’ta hareketine kadar olmak üzere üç bölüme ayrılır. Damat Ferid’in Calthorpe’nin notasını evvela Dahiliye Nazırı mehmed Ali’ye (Mustafa kemal’in İngilizler nezdinde kabul görmesi için çok çaba göstermiştir.Y.K) göstermiş olması kabul edilebilir. O da Damad Ferid’e: ‘hadise mahalline salahiyetli muktedir bir zat göndermek pek münasiptir’ diye teklifte bulunmuş; ‘mesela kimi tavsiye ediyorsunuz ‘sorusuna ise :’Hatırıma Mustafa Kemal Paşa geliyor’ diye cevap vermiş; bunu bildiren Ali Fuat Cebesoy 20.Kolordu Kumandanı olarak Ankara’da bulunmakla beraber, Mustafa Kemal’i Mehmet Ali’ye tanıtmak için tavasutta bulunmuş olan babası ismail Fazıl Paşa bu ‘mühim mülakat’ı metnine sadık kalarak aynen ona yazmıştı. Damad Ferid’in ‘Kemal paşa’yı bir defa görmek ve suyunu huyunu anlamak istemesine de tamamen inanılabilir. Bu sebepten onu iki gün sonra cevat Paşa ile öğle yemeğine Cercle d’Orient’e davet etti. Onun hakkında mükemmel bir intiba edinerek veda esnasında:’tanıştığımıza memnun oldum. Sizin gibi mütemayiz, genç ve kıymetli kumandanlara çok ihtiyacımız olacak’ demişti. (Jaeschke,age. S 108) Damat Ferid Paşa Mustafa Kemal ile görüşmesinin hemen ertesi günü Mustafa Kemal paşanın Samsun’daki hadisenin araştırılması için atanması talimatını harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşaya emreder. Jaeschke bu gelişmeleri şöyle yorumlamaktadır: ‘Damat ferid, tedbirlerini İngilizlerle sıkıca anlaşarak almaya değer verdiğinden onun bu meseleyi de şakir Paşaya bildirmeden önce, ‘siyasi memur’ olarak konağına her gün girip çıkan Ryan(Sir Andrew Ryan.Y:K) ile görüşmüş pek muhtemeldir. Ryan bu mesele hakkında hatıraları arasında şunları anlatmaktadır:Türk hükümeti ilkbaharın başında asayişin, merkezi kontrol altında daha iyi temini maksadıyla muayyen miktar umumi müfettişlikler ihdas etmeye karar verdi.Bunlardan ilki ve muhtemel olarak bu makama tek tayin edileni Mustafa Kemal’di. Paşa esasen müstesna bir askerdi. Fakat bu zamana kadar dikkati çekecek hiçbir siyasi rol oynamamıştı. İtiraf edeyim ki, Damat Ferid Paşa Nisan 1919’da umumi müfettişlik planı hakkında benimle konuştuğu zaman Mustafa Kemal adı bana hiçbirşey ifade etmemişti.’ (Gotthard Jaeschke,Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri,s 108-109) Mustafa Kemal o dönem tuğgeneral rütbesindedir.Neden daha yüksek rütbeliler değil de o seçilmiştir? Damad Ferid birçok umumi müfettişlik oluşturmak isterken neden sadece Mustafa kemal’in müfettişliği ile sınırlı kalınmıştır? Bunlar da ilk başta akla gelen sorulardır. Mustafa kemal’in İngilizler nezdinde itibar ve kabul görmesi için Sultan ve avanesi de büyük çaba göstermektedir. Jaeschke bu noktada Fevzi Çakmak’ın şu sözlerine atıfta bulunuyor: ‘İşgal kuvvetlerinin irtibat zabitleri sık sık yanıma gelerek benden Samsun meselesi hakkında tafsilat almak istiyorlardı. M.kemal paşanın almanlara ve Enver Paşaya aleyhtar olduğunu söyleyerek yeni vazifesine gidince bütün bunların (asayişsizlik olayları) bertaraf olacağını anlatıyordum. Bu sebeple Mustafa Kema’in hareketini tasvip ve hatta tacil ediyorlardı.’ Mustafa Kemal’in 9. Ordu komutanlığına tayini 30 Nisan 1919’da kararlaştırılıyor ve 5 mayıs’ta ilan ediliyor. Saray için makbul olan Mustafa Kemal İngilizler için de makbuldür. Ogular defalarca bu durumu gösteriyor. Jaeschke Mustafa kemal’in çok geniş yetkilerle Samsun’a gönderilmesi konuusnda Tevfik Bıyıklı’nın şu sözlerii aktarıyor: ‘M.Kemal Paşa’ya bu kadar geniş salahiyet veren tarihi talimatın, ordu ve memleket üzerindeki sıkı işgal kontrolüne rağmen n nasıl hazırlanıp kabul olunduğu da gerçekten aydınlanması gereken bir muammadır.’ Mustafa Kemal ve ekibinin bandırma gemisiyle Samsun’a gönderilmesine vize veren istihbarat subayı JG Bennet de Saray ile çok yakın ilişkide olan İngilizlerden birisidir. Bennet bu ilişkilerini şöyle özetliyor: 3 ‘Ben sadece 23 yaşındaydım. Dedemin yaşındaki insanlar gelip benden devletin çok ciddi konuları hakkında tavsiyelerimi soruyordu. Ben günlük olarak Türk kabine üyeleriyle görüşüyordum. Ajanlar ve mubirlerle görüşüyordum. Yıldız Sarayı’ndan.Hepsi de beni Londra’da sözü geçen bir otorite olarak görüyordu. Yaklaşık 9 ay, Haziran 1920’dem Mart 1921’e kadar ben Türk politikasının içindeydim. Her türlü sır için güveniliyordum ve yüksek derecedeki atamalar konusunda görüşüme başvuruluyordu Türk bakanlar bana her türlü soruyr soruyorlardı. Bir defasında bana Polis şefi ataması konusunda birini tavsiye etmemi istediler.ben de Arnavut arkadaşım Tahsin beyi önerdim.’ JG Bennet’in ‘Witness’ adlı kitabını okuduğumda Mustafa kemal ve maiyetindeki 35 kişiye vize vermesi konusunda verdiği bir bilgnin yanlılığı dikkatimi çekti. Bennet 8 Haziran 1897 doğumludur. Fakat o Mustafa Kemal ve beraberindekilere, 22.yaş günü olan 8 Haziran’da vize verdiğini söylüyor. Mustafa kemal ve beraberindekiler 16 Mayıs 1919’da Samsun’a doğru hareket ettiklerine göre Bennet burada bir yanlışlık yapıyor. Bennet bu konuda şunları yazıyor: 15 Mayısta Yunan güçleri İzmir’e vardı ve beklenmedik bir direnişle karşılaştılar. Sultan, Müttefik Güçlerin yüksek komiserliğiyle anlaşarak gelibolu kahramanı Mustafa Kemal’in Türk ordusunun çatışmadan uzak tutulması amacıyla oraya gönderilmesi anlaşmasına vardı. 8 Haziran’da, garip bir tesadüfle, 22. yaş günümde bir Türk subayı ofisime gelerek Mustafa Kemal Paşa ve misyonu için vize vermemi istedi. Ben listeyi okuduğumda Türk ordusundaki çok aktif 35 general ve albayın isimlerini gördüm. Ben vize vermek yanlısı değildim. Binbaşı Van M. Her zaman olduğu gibi yoktu ve özel işlerindeydi. Ben bu listeyi genel karargaha götürüp emir almaya karar verdim. Ben görevli subaya bunun barış yapmaktan çok savaş yapmaya giden bir misyonu adnırdığını söyledim. Bana Britanya Yüksek Komiserliği’nin görüşü alınana kadar beklemem söylendi. Bir saat sonra ben çağrıldım ve geri gidip vizeleri vermem istendi. Bana Mustafa Kemal Paşa’nın Sultan’ın tam güvenine mazhar olduğu söylendi. Yalnızca beş hafa sonra Mustafa Kemal, padişah tarafından yasadışı ilan edildi.’ (JG Bennets, Witness,ilk basım 1962, s 11) Mustafa Kemal ‘le İngiliz ilişkileri dünyanın en çok korunan sırları arasındadır. Bu ilişki konusundaki ortak İngiliz ve Türk ketumluğu dikkate değer olsa da, Mustafa kemal ile İngilizler arasında çok güçlü ilişkiler olduğunu gösteren bir yığın emare vardır. ** MUSTAFA KEMAL VE KÜRDLER Mustafa Kemal ile Kürdlerin ilişkisi oportünizm ve pragmatism üzerine bina eidlmiştir. Mustafa Kemal’in Kürdlere haklarını vereceğine dair ortaya atılan görüşler tamamen Kürdlerin iknası ve kandırılması için Mustafa Kemal tarafından başvurulan taktiklerden ibarettir. Mustafa Kemal’in Kürd ileri gelenlerine gönderdiği telgraflarda öne çıkan bir husus Kürdlerin Ermeni ‘tehlikesi’yle korkutulmasıdır. Diyarbekirli mebus Kamil beye yazdığı telgraf bunun bir örneğidir: ‘Doğu vilayetlerinin Ermenilere verilmesine veya herhangi bir yabancı idaresine geçmesine mani olmak ancak bu vilayetlerde tam asayişin ve özellikle bütün milletçe fikir birliğinin mevcudiyetini ispat etmek , tek vücut olan milletin, haklarını ve bağımsızlığını korumak için en son fedekarlığı göze aldırdığını bütün dünyaya göstermekle mümkün olacağı zatıalilerince bilinmektedir. Bugün Sivas vilayeti dahilinde bulunuyorum.İnşallah ilk fırsatta Diyarbekir’e gelerek eski dostları ziyaret etmek emelindeyim. İşitilenlere göre, dış düşmanlarımıza karşı din kardeşlerinin el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı bu tehlikeli anda Diyarbekir’de Kürt kulübü ile Türkler arasında bazı çeşitli muhalefet varmış.Bunun her iki kardeş ırk için ne elim neticelere sebep vereceğini siz çok iyi takdir edersiniz. (…) Vatanın kurtarılması için milli birliğin hedef alınması bakış açısıyla, Kürt Kulübüne gerekli öğütlerde bulunulmasını memleket selameti adına ricaeder,neticenin yazıyla bildirilmesini beklerim.’ (Atatürk’ün bütün eserleri, s 336,aktaran Doğu Perinçek, kemalist devrim-4 Kurtuluş savaşında Kürt politikası,Kaynak yay., s 114) Mustafa Kemal Cemil Paşazade Kasım beye yazdığı telgrafta ise Hilafetin korunmasına vurgu yapıp şunları söylemektedir: ‘devletin tam bağımsızlığıyla bekası, saltanat ve hilafetin yok olmaktan korunması uğrunda katlanmaya hazır olduğunuz fedeakarlık derecesine ve bana karşı olan sevgi ve itimadınıza emniyetim tamdır. Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, muhakkak Ermenistan lehine ingilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır. Bayaziy Sancağı’na resmen gelen ve beraberinde bir Ermeni subayı bulunan İngiliz temsilcisi, o havalinin Ermenistan olduğu ve bu keyfiyetin tebliği kararlaştırılmış olduğundan, Ermeni askerleri himayesinde Ermeni muhacirlerinnin dönmeye başlayacağı resmen bildirildi. Tabii ki bunu red ettim ve edeceğim. 4 Kürtler ve Türkler birbirinden koparılmayı Kabul etmez öz kardeşler; bugün için vicdani borcumuz, Kürtler, Türkler, bütün islami unsurlar tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir. (..) Kürt kardeşlerimin hürriyeti ve refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım. Fakat Osmanlı devletini parçalanmaya uğratmamak şartıyla görüşüme katılacağınıza şüphe etmem. (…)Ekrem, Fuat, cevdet, Kerim,Fikri,Necdet, Edip beylere selamımı ve görüşümü iletiniz.’ (Doğu Perinçek, kemalist devrim-4, Atatürkün bütün eserleri 2, s 388-389) Mustafa Kemal 15 Eylül 1919 tarihinde Hacı kaya ve Şatzade Mustafa ağalara,Hacı Musa beye ve daha birçok Kürd ileri geleninin desteğini almak için onlara telgraflar yazmıştır. Mustafa Kemal daha ilk günden Kürdler hakkında plan sahibidir. Kazım Karabekir de Kolordu komutanı olarak Erzurum’a gelir gelmez yaptığı ilk işlerden birisi 3 mayıs 1919 günü komutan vekili Albay Rüştü beye ‘Kürd cereyanı’ konusunda uyarıda bulunur (Doğu Perinçek,age.) 13.Kolordu Komutanı Ahmet Cevdet bey de harbiye Nezaretine uyarılarda bulunur. 8 temmuz 1919’da gönderdiği şifreli gizli mesajda Diyarbekir,Bitlis, Elazz vilayetleri içinde 50-60 bin kadar silahlı aşiret üyesi olduğuna dikkat çeker ve bunların güvenin sağlanması için heyetler oluşturup ziyaret edilmelerini ister. (Harp tarihi vesikaları dergisi, yıl 3,sayı 10,Aralık 1954 adlı dergiden aktaran Doğu Perinçek,kemalist devrim-4) Nuri Dersimi de ‘Hatıratım’ adlı eserinde Mustafa Kemal’in kendisi ve arkadaşlarını davet ettiğini, ‘Wilson prensiplerinin paçavraya döndüğünü’ söylediğini aktarır. Dersimi, Mustafa Kemal’in Alişan beye milletvekilliği teklif ettiğini de yazar. Baytar Nuri Mustafa Kemal’in Heyet-ı Temsiliye’ye katılma önerisini kabul etmez. Kazım Karabekir de Erzurum’a geldikten sonra Kürdleri Ermeni tehdidi konusunda ajite eder. Karebakir bu çalışmalarını ‘Kürdleri şerbetleme’ olarak tanımlamaktadır. ‘Kürdistan’ın Ermenistan olacağını anlatmakla mesele halolur’ (Kazım Karabekir, İstiklal harbimiz, s 59) Mustafa Kemal’in 17 Haziran 1919'da, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir'e gönderdiği telgraf izlenen Kürt politikasının önemli bir göstergesidir:" Diyarbakır'da Kürt Kulübü'nün, İngilizlerin kışkırtmasıyla, İngiliz koruyuculuğunda bir Kürdistan kurmak amacını izlediği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Üyeleri için yasal kovuşturma yapılmaktadır." 10 Eylül 1919'da Sivas'tan Diyarbakır'daki 13. Kolordu Kurmay Başkanı Halit Akmansu'ya gönderdiği şifreli telgrafın konusu ise, Sewr Antlaşması uyarınca Vahdettin'in bilgisi dahilinde Kürdistan'da incelemeler yapan İngiliz Binbaşısı Noel'e ilişkindir:" Diyarbakır mektupçusuna güvenilmemektedir. Sanırım ki bu iki göreve Kürtlük akımını kökünden sökerek, ulusal birlik uğruna, bilgili, canla başla çalışacak kişilerin ivedilikle atanması pek gereklidir. Son duruma göre İstanbul'un oyu ve onay alınması doğal olarak sözkonusu olamaz. Bu konudaki düşüncenizi ve aldığınız önlemleri bildirmenizi beklemekteyiz." 20-22 Ekim 1919'da Harbiye Nazırı Salih Paşa ile, Heyet-i Temsiliye Temsilcileri Mustafa Kemal, Rauf bey ve Bekir Sami bey arasında yapılan protokolde Kürtlerin sırtı yine sıvazlanıyor: " Beyannemenin birinci maddesinde Osmanlı Devletinin tasavvur ve kabul edilen hududu Türk ve Kürtlerle meskun olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari bir talep olmak üzere temin olunması lüzumu müştereken kabul edildi. Köylüler, Türkler, ortak mücadele yapmalıdır. Savaştan sonra, yani zafer kazanılınca, Kürtlere de milli hakları verilecektir. Bu durum Kürtlere iyice anlatılmalıdır. Böylece onların İngiliz emperyalizminin maşalarına alet olmaları engellenmelidir.2" Bu anlaşmada "Kürtlerin İngiliz emperyalizminin maşalarına alet olmaları engellenmelidir" vurgusu, Kürtlere "verilecek milli hakların" oyalamadan başka bir anlamı olmadığını gösteriyor. Ayrıca Osmanlı Hanedanlığı ile Mustafa Kemal ve arkadaşları arasında "Kürt sorununda" izlenen stratejide bir fark olmadığını işaret ediyor. Mustafa Kemal, daha 1919'lardan itibaren Kürtleri, İngiliz ve Fransızlarla çatıştırma siyaseti izliyor. Kürdistan'da Urfa ve Antep'in işgal edilmesine karşı Kürt aşiretleri Türk subayların komutasında mobilize ediliyorlar. Türk askerinin rütbeleri sökülüp Kürt giysileri giydiriliyor. Amaç, Türklerin İngiliz ve Fransızlarla çatışıyor görüntüsü vermemektir. Kürtler, "hristiyanların kontrolüne girerseniz, Ermeni katliamından dolayı sizi ezerler" propagandasıyla, "saltanata biat, Allah için cihat" teraneleriyle kandırılıyor veya en iyimser bir değerlendirmeyle "Türkler ve Kürtler bir ittifak" yapıyorlar. Kürtler, İngiliz ve Fransızlarla çatıştırılıp, aşiret alayları şeklinde örgütlendirilirken Türk askeri bilinçli bir şekilde İngilizlerle Fransızlarla çatışmamaya özen göstermektedir. Mustafa Kemal'in El Cezire Komutanı Nihat Paşa'ya gönderdiği talimatın 3. maddesinde, Temsiliye Kararları, Prof. Dr. Bekir Sıtkı, TTK, s.25-26. Aktaran İsmail Beşikçi, Bilim-resmi ideolojidevlet-demokrasi ve Kürt sorunu, Weşanén Rewşen, 1990 2Heyet-i 5 Kürtlerin, İngiliz ve Fransızlarla çatıştırılması siyaseti ve stratejisi çok açık görülüyor. Ki Mustafa Kemal bunda başarılı da oluyor: "Kürdistan'da Kürtlerin, Fransızlar ve özellikle Irak sınırında İngilizlere karşı düşmanlığın silahlı çarpışmayla değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin birleşmesine engel olmak, adım adım mahalli idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak, Kürt reislerini mülki ve askeri makamlarla görevlendirerek bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi genel çizgiler kabul olunmuştur." Devletin Kürt politikası analiz edildiğinde, yukarıdaki satırların sıradan bir talimat olmadığı, tarihsel arka planı oldukça eski bir strateji olduğu anlaşılır. Mustafa Kemal’in ‘milli mücadelesi’ neden İstanbul ve İzmir gibi işgal altında olan illerde değil de Kürdistan’da başlamıştır. Robert Olson da buna dikkat çekiyor:’Türkiye Kürd tarihinin bir garabeti de, Türk milliyetçilerinin İstanbul hükümeti ve işgal kuvvetlerine karşı idari ve askeri meydan okuma hareketlerinin, Kürd milliyetçilerinin kurmak istedikleri vatanın bir parçası olan topraklarda başlamış olmasdır.Kürdler, Türk milliyetçi kuvvetlerine yardım etmişler ve bu da hedeflerine ulaşmalarını engellemiştir. Daha ılımlı bir görüşle bile,milliyetçi Türk ihtilalinin,Kürd ve Türk nüfuslarının örtüştüğü alanlarda başlamış olduğunu kabul etmek gerekir.’(Olson,özge yay.1992) ‘ B-Koçgiri olayı 1921 Kemalist iktidar için kilit bir yıldır. 16 Mart 1921'de kemalistler ve Sovyetler arasındaki anlaşma, Mustafa Kemal'in ve onun liderliğine duyulan güvensizliği dağıtmıştır. Türkiye'nin meşrulaşma sorunları ortadan kalkmıştır bir ölçüde. İktidar, Kürtlerin halli için hazırlıklarını son süratle yapmaya başlamıştır. Bu amaçla Nurettin Paşa komutasında bir ordu Koçgiri bölgesine gönderilmek üzere yola çıkmış gelip Amasya'ya dayanmıştır3. Koçgiri'deki Kürtler arasında büyük bir infial ve korku yaşanmaktadır. Halk ve aşiretler, bölgede keşif yapıp araştırmalarda bulunan görevlilerin davranışlarından korkuya kapılmıştır. Bu korku Ermenilerin akibetine uğrama korkusudur. 4 Mart 1921'de Miralay Halis, Koçgiri (Ümraniye) Kürtlerini zorla Zara'ya nakleder. Buna tepki olarak 6 Mart'ta bir karakol basılır; Miralay Halis öldürülür, kaymakam ve bir kaç asker tutuklanır. Devletin de Kürtlerin de "Koçgiri İsyanı" dediği olayın altı üstü budur. Devletin "Güneş, Türk, Dil teorisine" karşı Kürtler tarafından karşı tezler oluşturulurken Koçgiri meselesinde de vahim hatalar yapılmaktadır. Koçgiri ile ilgili olarak yazılan tek bir kitap vardır Kürtler tarafından. Komal yayınevi'nin 1975'teki "Koçgiri Kürt Halk Hareketi." Bu kitabı okuyan okuyucunun olayın arka planı hakkında yeterli bilgi sahibi olması güçtür. Kitabın kaynağı hemen hemen Nuri Dersimi'nin yazdıklarıdır. Ve kitap okunduğunda "1917 ve 1921 yılları arasında Koçgiri'de süregel bir Kürt isyanı varmış" gibi bir kanıya okuyucunun kapılmaması mümkün değildir. Söz Komal’ın sözkonusu kitabından açılmışken, bu kitabın Koçgiri katliamı hakkında söyledklerinin değil, merhum Orhan Kotan’ın kitabın önsözüne yazdığı ‘ağaların Kürd ululsal mücadelesi önünde hedef değil, engel oldukları’ vurgusu Kürdler arasında tartışmaya yol açmıştır. Sol tazyik sonucunda Komal bu konuda özeleştiri vermek zorunda kalmıştır. Halbuki sadece Sivas Valisi Ebubekir Hazım Tepeyran'ın anıları okunsa "kazın bacağının hiç de göründüğü gibi olmadığı" anlaşılacaktır. Bunları Kürt hareketinde var olan bilgisizlik ve olayları siyasi bir analize tabi tutamama ve her silah patlayan yerde "isyan" keşfedip, "isyan"ın niye başarıya ulaşamadığı noktasında "sınıfsal tahliller" adı altında olgusal verileri içeriğinden boşaltılmasına örnek olsun diye hatırlatıyoruz. Belki bundan sonrası için bir faydası olur! Nurettin Paşa bölgeye geldiğinde araya Temyiz Mahkemesi başkanı Şefik beyin başkanlığında oluşturulan "Nasihat Heyeti" girer. Kürtler ellerindeki tutsakları serbest bırakmayı kabul ederler. İstedikleri tek şey vardır: Bölgeye devlet tarafından bir Kürt valinin atanması. Elbette 1919'lu yıllarda Kürtler "Büyük Ermenistan sınırlarına Kürdistan'ın alınmaması ve Sewr Antlaşması'nın yerine getirilmesini isteyen" girişimlerde de bulunmuşlardı. Ancak 1921'de durum farklıdır. Nurettin Paşa'ya Kürtlerin takındığı yumuşak tavır açıklandığında verdiği cevapla Ordunun geliş amacı anlaşılır:’Bu kadar asker toplanmış, geri dönemem!’ Sakallı Nurettin böyle buyurur.. Kısacası Kürtler tenkil edilecektir. Ve Nurettin Paşa ile damadı Abdullah Alpoğan, Topal Osman'ın Laz çeteleriyle Kürtleri kırıp geçirir, dağlara sığınan halkı katledip onlarca köyü yakıp yıkarlar. Yakılan yıkılan köyleri 16 köyde toplamak isterler. Tıpkı şimdiki "Merkezi Köylerin oluşturulması" projesi gibi. Nurettin Paşa hakkında mecliste yapılan görüşmelerde yaptığı uygulamalar özellikle Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından çok sert eleştirilmiş, Mustafa Kemal uyarılmıştır. Aslında Nurettin Paşa eleştirilirken; Mustafa Kemal eleştirilmekte, ordunun siyaset üzerinde var olan vesayeti tartışılmaktadır. Mustafa Kemal, bu görüşmede Nurettin Paşa'yı savunmuş ve meclisin orduyu denetleme isteğine de "ben varken olmaz" diye karşı çıkmıştır. Nurettin Paşa'nın savunulmasının bir çok nedeni var elbette. Bunların başında kemalist kliğin "tetikçisi" olmasıdır. Örneğin muhalif gazeteci Ali Kemal, görüşme bahanesiyle Eskişehir'e 3Kurtuluş 6 savaşı Anıları, Ebubekir Hazım Tepeyran; 1981. s. 70, 71, 72 çağrılmış, Nurettin Paşa tarafından boğdurularak öldürüldükten sonra da cinayete "halk galeyana gelip linç etti" görüntüsü verilmiştir4. 1922 yılında Mecliste Kürtlere özerklik verilmesine ilişkin bir kanun kabul edilir. Ancak sonraları bundan hiç sözedilmez. 1923'te "Ebedi Şef" Mustafa Kemal'in "Kürtlere özerklik verileceği" şeklinde yaptığı İzmit konuşması da bir çırpıda unutulur. Homojen olmayan Anadolu'dan süngü zoruyla "türdeş bir ulus" yaratma amacı Kürtlerin statüsüne ilişkin bütün söylenenleri yutar. Koçgiri katliamı, başvurulan metotlar itibariyle bugün sürdürülen politikalara bir çok açıdan benzemektedir. Devletin Kürt politikaları açısından kilit bir olaydır. Bu katliamın mecliste tartışılması sırasında ortaya çıkan "sivil irade-ordu çatışması", devletin taşıdığı yapısal sorunların arka planına işaret etmektedir. C-Kürtlerin sırtını sıvazlama ve kullanma! 22 temmuz 1922'de Meclis'te yapılan gizli bir oturumda, "Koçgiri ayaklanması sırasında tutuklananların serbest bırakılmasını " da içeren Kürtlere özerklik yasa tasarısı kabul ediliyor. Sonradan bu da örtbas edilip Kürtler arkadan hançerleniyor, kimlikleri ve yaşama hakları reddediliyor 5. Politik taktik ve uluslararası görüşmeler öncesinde Kemalistler Kürtlerin sırtlarını sıvazlıyorlar. Karabekir’in deyişiyle Kürdler şerbetleniyor! Ama meşruluk sorunundan kurtulacakları anı da gözlüyorlar ve gayet sabırlı davranıyorlar. Örneğin İnönü Lozan görüşmelerinde, "TBMM hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Dünya savaşına ve bağımsızlık savaşına katılmışlardır. Türk ordusunun bütün komutanlarının yurdun kurtuluşu için Kürt halkının yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakarlıkları saygı ve hayranlıkla belirttiklerini söylemeyi ödev bilmekteyim. Kürtlerle Türkler tam bir işbirliği içinde çalışmışlardır 6 diyor " Mustafa Kemal ise, 16-17 Ocak 1923'te İzmit'te gazeteci Ahmet Emin Yalman'a, yayınlanmamak koşuluyla şunları söylüyor:"Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle sözkonusu olmaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içerisinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye'yi mahvetmek gerekir. Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten ziyade Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı sözkonusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak birşeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz." Mustafa Kemal'in bu açıklamalarında hem eklektiklik hem de samimiyetsizlik sözkonusudur. Bir yandan özerklikten sözederken diğer yandan Kürtlerin "eridiğinden" dem vuruyor. Önerdiği Özerklikte, jakoben ve Bonapartist anlayışının "doğal" bir sonucu olarak yoğunlaştırılmış bir subjektifizm vardır. İki nedenle samimi değildir. Birincisi bu açıklamayı "yayınlanmamak koşuluyla" yapıyor. İkincisi, hem "ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz" gibi doğru gibi görünen bir saptamada bulunuyor, hem de el altından Kürtlerin imhasını planlıyor. Ki o dönem Musul'la ilgili yapılan meclis gizli oturumunda Bitlis mebusu Yusuf Ziya ısrarla "Kürtlerle Türklerin ayrılmaması gerektiğini, Misak-ı Milli sınırlarından taviz verilmemesini" istiyor. Mustafa Kemal iktidarı buna kulaklarını tıkadığı gibi, önüne Kürtlerin yokedilmesi politikasını koyduğu için de bir süre sonra Yusuf Ziya'yı apar topar ipe çekiyor. Sonuç olarak, Mustafa Kemal'in Nihat Paşa'ya gönderdiği talimattaki "Kürtlerle İngiliz ve Fransızların çatıştırılması" Türkiye'nin hem o günkü hem de gelecekteki politikasının temelini oluşturuyor. Plan, Nasturi Tenkil harekatı sırasında uygulanmaya başlıyor. Kürtlerin Fransız ve İngilizlerle çatıştırılma siyaseti-Bu plan çerçevesinde Kemalist iktidar Berzenci ve Sımko'yu tepe tepe kullanıyor7. Sımko'ya örtülü ödenekten "İran'dan göçerken kendisinin ve aşiretinin uğradığı zararın tazmini" için 3.000 TL veriliyor. Şeyh Mahmut Berzenci'yle ilişkisi sağlanıyor. Sımko Rewandız'a, Berzenci Süleymaniye'ye saldırtılıyor8. Sımko ve Berzenci'ye devlet tarafından biçilen misyon ve izlenecek politikalar resmi kaynaklarda şöyle formüle ediliyor: "A-Aşiretlerden faydalanma Bakanlar kurulunun Nasturi Ayaklanmasını bastırma kararı üzerine 16 Ağustos'ta Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye'de mülteci olarak bulunan Şıkak Kürt Aşireti Şeyhi İsmail Ağa'nın (Sımko'nun) aşiretinden en çok nerelerde faydalanmak mümkün olduğunu ve bunun için neler yapmak gerektiğini, ayrıca, Şemdinan, Gevar (Yüksekova, Başkale, Saray bölgelerindeki aşiretlerden de ne suretle faydalınabileceği ve bunları Nasturilere karşı kullanmanın mı, yoksa İran sınırı civarında toplu 4İşgal Altında istanbul, Bilge Criss.İletişim yay., Mart 1993. S.222 Dışişleri) FO 371/7781, Belge no: 3553, 3 Nisan 1922 6Lozan Barış Konferansý,Seha L.Meray, 1.Cilt s.348-349 7Genelkurmay belgelerinde Kürt İsyanları, kaynak Yay; Cilt 1. S.54, 67,,68,69 8Age.s.93, 94 5(İngiliz 7 bulundurmanın mı daha uygun olacağını Güneydoğu Sınır Komiserliği ile 7. Kolordu Komutanlığından sormuştu. Her iki makamın da bu konu üzerindeki düşüncelerine göre; Sımko'yu 8. Aşiret Tümeni emrinde olmak kaydıyla Bezgavur ve Mergavur bölgelerindeki Ermenilere karşı kullanmak üzere ilkin Başkale bölgesinde toplu bulundurmak uygundu. Böylelikle, bu Ermenilerin Nasturi tedibini güçleştirmelerine, keza, Sıdda'nın Şemdinan'a yapması muhtemel saldırıyı kolaylaştırmak için de doğudan Hakkari üzerine saldırmaları ihtimaline karşı elde toplu kuvvet bulundurulmuş olacaktı. Ancak, Sımko'nun makasada göre kullanılması, Türkiye'ye sığındığı sırada uğradığı maddi zararların kısmen olsun kendisine iadesine bağlıydı. Şemdinan ve Gevar bölgelerindeki aşiretlerin son Rewandız meselesinde, morallerinin oldukça sarsılmış olmasına ve büyük bir kısmının yakınlık ve akrabalıkları dolayısıyla da Sıdda'ya hayran ve bağlı olmalarına rağmen bunlardan da faydalanmaya çalışmak, özellikle Başkale ve Saray bölgelerindeki aşiretlerden ise, Güney ile ilgi ve ilişkileri olmadığı için bunları teşkilatlandırmak suretiyle kullanmak lazımdı. Ancak, bütün bu aşiretleri, sadece İran Ermenilerinin muhtemel tecavüzlerine karşı kullanmakta fayda vardı. Bu sebepledir ki, harekata katılacak aşiretlere, iaşelerinin sağlanması, örtülü ödenekten münasip hediyeler, hil'at (ödül), dürbün vesair verilmesi, içerinde olağanüstü yararlılıkları görülenlerin harp veya istiklal madalyası ile taltifi gibi teşvik edici bazı hususlar dikkate alınmıştır. Bunlardan başta Sımko aşiretinin Başkale ilçesindeki onbir metruk köye yerleştirilmeleri ve sığındığı sırada uğradığı zarara karşılık kendisine örtülü ödenekten 3000 lira verilmesi hususu da sağlanmıştı. Bu arada karşı tarafın moralini bozmak için; 9. Kolordu Süvari Bölüğü'nü Karaköse'ye getirtmekle beraber 7. Aşiret Tümeni Komutanı Hacı Arif beyi de karargahı ile birlikte süratle Beyazıt'a göndermek ve bu sırada; 'Yunanlıların bir tümenini ustaca bir manevra ile esir eden Hacı Arif beyin tümeni ile İran'a yürümek üzere Beyazıt'a geldiğini ve Van bölgesinde toplanan askerle birlikte, Urumiye'deki Nasturilerin bir harekatına karşı İran'ı böyle bir hoşgörülülüğünden dolayı perişan edeceğini gizli olarak ve özellikle kimseye söylenmemesi kaydıyla etrafa yayılması, ayrıca Hacı Arif beyin de civar aşiret reislerini çağırarak bu fikrini özel ve gizli olarak bildirmesi' gibi propaganda tedbirlerine de başvurulmuştu. Zira, o sıralarda bu aşiret hakkında çeşitli söylentiler vardı. İngilizler tarafından elde edilmeye uğraşılan ve göçebe halinde bulunan bu aşiretin, tedip harekatını kendi lehlerine zannederek bölgelerine girecek Türk kıtalarına silah kullanmaları i,htimaline karşı tedbirli bulunmakla beraber kendilerine her türlü garanti verilerek milli maksadımıza uydurmaya çalışmak gerekti. Bu maksatladır ki, bu aşiret üzerinde pek fazla etkisi olan Şırnak Aşireti Reisi Süleyman Ağa maiyetiyle birlikte 1. Süvari Tümeni emrine gönderilmiş ve ayrıca, bu bölgede özel teşkilat kurmak maksadı ile dolaşmış ve bölgenin durumunu çok iyi bilen eski Nusaybin Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşım Sıtkı da Gılıgoyan aşiretleri reislerine verilmek üzere HİL'at ve birtakım hediyelerle birlikte 1. Süvari Tümen Komutanı Mürsel Paşa'nın yanına gönderilmişti. Bütün bu çalışmalardan maksat, bu aşireti emniyete almak ve harekatın başında silah patlamadan onların bulunduğu araziden geçebilmek ve bizimle işbirliği yapmasalr bile tarafsız kalmalarını sağlamaktı. Bu bakımdan her türlü çareye başvurulmuştu. Hükümetin gösterdiği ilgi dolayısı ile Sımko'nun Cumhuriyet Hükümetine bağlılık ve sadakatinin sağlanması üzerine de bu aşiretten faydalanma hususu Genelkurmay'ca şöyle düşünülmüştü: Bu aşiretin kullanılmasından beklenen başlıca fayda; Cemiyet-i Akvam'ın 20 Eylül'de başlayacak müzakareleri sırasında Sımko Rewandız'a fiilen hakim olarak oradaki ahali ile beraber İngiliz işgalini tanımayacaktı. Bu süre içinde harekata iştirak edecek kıtalar da Hakkari ile Güney sınırına varmış olacaklardı. (...) Sımko'nun bu harekatı yapabilmesi için kendisine; Van ve Çölemerik sınır taburlarından güvenilir bir kaç subay, bir doktor, 400-500 usta er, birkaç telefoncu ve hasatabakıcı, keza 8. Aşiret tümeninden 500-600 aşiret eri, ayrıca, İran sınır komiserliğinden seçilecek bir komutanın Sımko'ya yardımcı olarak verilmesi uygun görülmüştü. Sımko'nun emrine verilecek bütün askeri personelin sivil kıyafetli olması, İran dahilinde ve Rewandız bölgesinde kimliklerini saklayarak ne şartlar altında kalırlarsa kalsınlar aldıkları görevi asla belli etmemelri de şarttı. Bunlardan başka Van'a gelecek 28. Alay'dan altı hafif makinalı tüfeğin sivil kıyafetli erleri ile birlikte atlı olarak Sımko emrine verilmesi ve daha sınırı geçmeden müfrezeye katılmaları hususu da düşünülmüştü. Sımko, İran'da toplanmış oldukları haberi alınan Nasturilere çatmadan Rewandız'a girdiği ve İran'da İngilizlere karşı faaliyette bulunan Şeyh Mahmut'la işbirliği yaptığı takdirde büyük fayda sağlamış olacaktı. Sımko'yu bu tarzda kullanmanın diğer bir faydası da yapılacak harekatın Cemiyet-i Akvam'da, asker olmaktan ziyade milli kuvvetlerle yapıldığı inancını uyandırmış olacaktı.."9 Görüldüğü gibi Türk ordusunun "Yedi düvele karşı savaşması!" illegal, kimliklerin saklanarak, ölmek pahasına Türk askeri olduğu sırrı deşifre edilmeyerek; Sımko'nun komutasında gerçekleştiriliyor! Sımko ve Berzenci, Özdemir Paşa'nın (Ali Şefik) karargahından ayrılmaz oluyorlar. Kuzeyde ise Şırnaklı Abdurrahman Ağa da "kafirlere karşı savaşmak" adı altında mobilize ediliyor, Binbaşı Noel'in diğer Kürt aşiretlerinin de Berzenci'nin valiliğini kabul etmeleri için çıktığı ikna turu sırasında Zaxo'da Goyanlara İngiliz Binbaşısı Pearson öldürtülüyor. Sonuçta Kürtler hem İngilizlerle hem de Fransızlarla çatışıyor. Dolayısıyla 9Genelkurmay Belgelerinde 8 Kürt İsyanları, 1971. S.70-71 Kürtler kendi haklarını arama mücadelesinde yalnızlaştırılıyor. Yanısıra Mustafa Kemal, Kürtlerin Hilafete bağlılığını ve dindarlığını da yukarıda anlatıldığı üzere Kürtlerin mobilize edilmesinde çok iyi kullanıyor. Kürtleri İngilizler ve Fransızlarla çatıştırırken izlenen "Hilafeti, saltanatı ve dini kurtarma" siyaseti 1925'te ise Kürdün idam fermanının gerekçesi oluyor. Diğer yandan da Kürt sorununun varlığını reddetmek için, "Kürt sorunun dış kışkırtmalar sonunda kaşınan" bir sorun olduğu gibi Abdülhamid tezine dört elle sarılıyor. İç ve dış politika husumet ve düşmanlık üzerine inşa ediliyor. Sözümona Kürt-İngiliz ilişkisini kanıtlamak için komplolar hazırlanıyor. Bu tezin kanıtlanması için İstanbul Emniyet Müdürü Ekrem Baydar öncülüğünde hazırlanan komplo devreye sokuluyor. Bu komplo dahilinde Türk polisi İngiliz görevlisi Templeton kılığına sokulup, rol yaptırılarak Seyit Abdülkadir şahsında Kürtlere komplolar düzenleniyor 10. 1925'ten bir yıl önce bu zehir hafiye rollerinin oynanması Kemalist iktidarın Kürtlere karşı izleyecekleri tenkil politikalarına zemin ve gerekçe yaratma peşinde koştuklarını gösteriyor. Diğer yandan Seyit Abdülkadir gibi Kürtleri temsil etme iddiasındaki bir şahsiyetin İngilizce konuşma numarası yapan Niyazi adlı Türk polisiyle görüşmesi traji- komik bir durumdur. Sımko ise Türkler tarafından İngilizlere karşı kullanılan, Türkiye ve İran arasındaki işbirliğini göremeyecek denli aymaz ve ihtirasları Kürtlerin çıkarlarından önce seyreden bir aşiret reisi profili sergiliyor. Kemalist iktidar Sımko'nun sayesinde Nasturileri püskürtüyor. Berzenci sayesinde ise Irak'ta kurulması planlanan İngiliz mandasında olacak bir Kürdistan'ın kurulmasını engelliyor. Ve ne acıdır ki Kürt hareketi Sımko'nun ve Berzenci'nin bu sefilliğini bugün bile anlayabilmiş değildir. Berzenci'nin kuşağındaki hançeriyle verdiği poz Kürt hareketlerinin naçar siyasi mutfaklarında altına "kendisini Kürdistan hükümdarı ilan eden Şéx Berzenci" alt yazısıyla sunulmaktadır. Berzenci'nin Lenin'e yazdığı ve cevapsız kalan mektuplarından bahsedilmektedir11. Berzenci'nin Lenin'e mektup yazması tarihsel açıdan önemlidir. Ancak Berzenci'nin; Lenin'in Sosyalist Çarlığının Türkiye ile ilişkilerini kavrayamadığı, uluslararası ilişkilerin nasıl yürütüldüğünü de bilmediğinin bariz bir kanıtıdır. Sosyalist çarlık Mustafa Kemal'e vagonlar dolusu altın ve cephane göndermiştir12. Ki Berzenci'nin Sovyet Çarlığına mektup yazmasının Sımko'nun teşvikleriyle olduğu biliniyor, dolayısıyla Türk parmağının olması kuvvetle muhtemeldir. İngilizlere Kürtlerin Bolşeviklerle ilişkisi olduğu ve dolayısıyla güvenilemeyeceği mesajı verilmek için tezgahlanmış olabilir. Kuvvetle muhtemeldir diyoruz; çünkü, o zaman Türk istihbaratı ordudan firar edip Güney Kürdistan'a geçen ve Beytüşebap'da Türk ordusunu oyalayan Yüzbaşı İhsan Nuri'nin "Türk ajanı" olduğunu iddia eden mektuplar yazıp, bu mektubun özellikle İngilizlere sızdırılması komplosunu düzenlemiştir13. Berzenci, Lozan Konferansı döneminde de Ankara ile çok sıcak bir izdivaç halindedir. Ankara'nın "İngiliz mandasını kabul etme. Biz sana daha geniş bir muhtariyet vereceğiz" yalanına kendisini öyle kaptırmıştır ki Kürt ileri gelenlerinin, halkın İngiliz mandası lehindeki tutumuna gözlerini kapamış kulaklarını tıkamıştır. D-Karşılaştırmalı olarak Abdülhamid Ve Mustafa Kemal'in Kürt politikası Mustafa Kemal döneminin Kürt politikasının yanısıra izlediği sosyal, ekonomik ve dış politikanın objektif bir şekilde ele alınması "Atatürkü Koruma kanunu" dolayısıyla bir tabudur. Resmi ideoloji dışı değerlendirmeler cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in "bir ulusal kurtuluş savaşı mı verdiği, yoksa sadece Yunanlılara karşı ulusal bir mücadele mi yürüttüğü; bu mücadelenin "anti-emperyalist" olup olmadığı, sınıflar üstü olup olmadığı; Kürt sorununda izlediği politikanın ideolojik karakteri; muhalefete karşı tutumu ve muhalefetle ilişkileri gibi konular tartışılamamaktadır. Yapılan tartışmalar ya resmi ideolojiyi kutsayan, objektif ölçülere dayanmayan abartılı bir hal almakta; ya da özellikle bir kısım islamcı ve Kürdün yaptığı gibi Mustafa Kemal'in kişisel özelliklerine, zaaflarına indirgenerek ele alınmaya çalışmaktadır. İkinci yaklaşımın Mustafa Kemal dönemine ilişkin varolan tabulardan kaynaklı bir tepki olduğunu, buna tartışmayı yasaklayan ve açıklığa karşı olan anlayışın yol açtığını söylemek mümkün. Mustafa Kemal'in Kürtlere karşı izlediği politika ile Abdülhamid politikaları bir çok açıdan örtüşme göstermektedir. İkisi de "Kürtlerin sırtını sıvazlama ve bölüp yönetme" ve "Dini duygularını kullanarak" mobilize etme politikası izlemiştir. Mustafa Kemal, Abdülhamid'in "kuvvetli daima haklıdır" sözünü rehber edinmiş, bu politika bugünlere dek taşırılmıştır. Kıbrıs olayı nedeniyle Türk hükümetleri bu politikayı sürdürmekte kararlı görünüyorlar. Abdülhamid, demiryolarının inşaasının askerlerin taşınması için faydalı ve stratejik bulur; ancak "memleketimizin düşmanlar tarafından istilasını da aynı şekilde kolaylaştıracağı aşikardır. Bundan dolayı hudut eyaletlerimizde demiryolu inşaatının karşısındayım" der.14 Mustafa Kemal dönemi ve sonrasında demiryolunun Mardin'e gidip orada kalmasının nedeninin sadece meta yağması olmadığı, böyle staratejik bir nedeni de bulunuyor.. Abdülhamid Kürtlerle Ermenileri karşılaştırırken, " Kürtler buralarda daima efendi, Ermeni uşak addedilmiştir" der. Abdülhamid'in, Avrupa'dan gelen yeni fikirler bizim 10Şeyh Sait isyanı, Behçet Cemal; Sel yay. 1955 Kurdistan, Zınar Silopi(Kadri Cemil Paşa); Özge yay, 1991 12Kurtuluş savaşına denizden gelen destek: Sovyetler Birliği'nden alınan yardımlar, Erol Mütercimler. Yaprak Yayınevi, 1992 13Kürt milliyetçiliğinin kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Robert Olson; Özge yay.s.252-255 14Siyasi hatıratım, Abdülhamid; dergah yay., 1974. S.139 11Doza 9 için büyük bir felaket ve tehlike kaynağı teşkil etmektedir" şeklindeki kaygısına benzer kaygıları Mustafa Kemal'de de bulmak mümkün:"yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciyei milliye ve tarihimizle münasip bir kültür.." 15 Abdülhamid'in teorize edip Mustafa Kemal'in de paylaştığı bu görüş bugünkü rejimin de temel korkusu ve kabusudur. Türk-islam sentezidir. Kemalist söylemin dilinde pelesenk yaptığı, durmadan yadedip, "Batı uygarlığının" kötü bir öykünmeciliği bile olamayacak "tek Parti dönemi"ni, ya da Mustafa Kemal'in arkada bıraktığı mirasın ne olduğunu yine Mustafa Kemal'in yorumundan dinlemek gerek: "Bugünkü manzara aşağı yukarı bir dictatüre manzarasıdır. ve ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesidir." 16 Cumhuriyet döneminin dikta yönetimi ve sorunları militer yolla çözme anlayışı Abdülhamid'in despotizmi üzerinde yükselmektedir. Her iki dönemde de Kürtler "bölünüp takattan "düşürülmüştür. Hamidiye Alayları, Aşiret Alayları bunun bariz örnekleridir (Bunun için bkz. Hamidiye Alaylarından Köy Koruculuğuna, Osman Aytar,Medya Güneşi Yay. Ağustos 1992.) Köy Koruculuğu ve günümüzdeki diğer militer uygulamalar sözkonusu iki devirin ileri düzeyde bir sentezidir. E-Berzenci ve Sımko.. Berzenci ve Sımko’nun Ankara ile ilişkilerine yukarıda değinilmişti. Bu ilişkilerin izlediği seyre bakmaya devam edelim. Hamdi Bey Baban ile İngiliz askeri komiserliği arasında yapılan görüşmeden sonra bölgenin nufuzlu güçlerinden Şeyh Mahmut Berzenci'nin Büyük Zap ve Şirvan arasındaki bir otonominin başına getirilmesi kararlaştırılır.17 1 aralık 1918'de Arnold Wilson, Süleymaniye'de yaklaşık 60 Kürt aşireti ileri geleniyle yaptığı toplantıdan sonra, Kürtlerin tümünün Berzenci'yi benimsemediğini saptamasına karşın, Berzenci'yi Süleymaniye valisi olmasını prensip olarak kabul eder.18 İngiliz koruması altında bir Kürt bölgesi kurulur. Ancak Kürtler, İngiliz koruması konusunda kaygılıdırlar; yetkisi sınırlı İngiliz görevlileri ile yapılan anlaşmalardan kuşkuludurlar. Kürtler bunun yanısıra Asurilere gösterilen ilgiden de korkmaktadırlar. Mezepotamya'nın ele geçirilmesinden sonra İngiliz askeri Mart 1919'da İngiltere'ye döner. Nisan 1919'da Şırnaklı Abdurrahman Ağa kemalistlerle işbirliğine başlar ve Goyan aşiretini Asurilere saldırtır ve Zaxo'daki İngiliz subayını öldürtür. Berzenci 22 Mayıs (kimi kaynaklara göre de 27 Mayıs günü..Y.K) 1919 günü görünürde İngiliz politikalarındaki istikrarsızlığa ve tüm Kürdistan'ın kontrolüne verilmemesine "tepki" dahilinde-Süleymaniye'ye saldırır; İngiliz Binbaşısı Greenhouse'i esir alır ve kendisini Kürdistan kralı ilan eder.19 İngiliz uçaklarının katıldığı harekatla Berzenci etkisiz hale getirilir. Haziran ayında bu kez Amediye'deki İngiliz siyasi görevli ve arkadaşları öldürülür. 9 Haziran'da Berzenci İngilizler tarafından yakalanır ve Kürdistan'dan uzaklaştırılır. İngilizler Zebari ve Barzani aşiretlerinin köylerini yakar. 1920'de Kürtler ve İngilizler arasındaki çatışmalar sürer. 1921'de Fettah bey Türklerle kurulan ilişki sonucu Rewandız'a gider. 1921 Eylülünde İngilizler Berzenci'nin kardeşi Şeyh Qadir'i Süleymaniye sorumlusu olarak atarlar. Amaç Süleymaniye'nin kapılarını Türklere kapatmaktır. 1922'de Özdemir Paşa Güney Kürdistanlı Sorçi, Xoşnav,Hamavand ve Pizdar'ların yanısıra Berzenci ile de ilişki kurar. Türk egemenliğinde "otonom Kürdistan" vaad eder. Berzenci ile haberleşmeye başlar.İngilizler bu kez Berzenci'yi Türklere karşı kullanmak isterler ve 1922 Eylül'ünde affederler. 1 Ekim'de İngiliz uçaklarının bombalaması sonucu Türk güçleri Koy ve Qala Dıze'den çıkmak zorunda kalır. 20 Aralık 1922'de Bağdat hükümeti tarafından yapılan açıklamada "Kürtlerin, bölgelerinde Kürt hükümeti kurabilecekleri" belirtilir. 13 Ocak 1923'te Kürt aşiretleri İngiliz mandası altında bir Kürdistan kurulmasını içeren başvuruda bulunurlar. Ocak ayı sonlarında Berzenci ve Türk görevliler arasında, Mart ayında ise Özdemir Paşa arasında görüşmeler yapılır ve Kerkük ile Koy'un ele geçirilmesi üzerinde planlar yaparlar. Bunun saptanması üzerine İngilizler, Berzenci'yi uyarırlar; Berzenci'nin görüşmeyi reddetmesi üzerine de 24 Şubat'ta görevini dondururlar. 1 Mart'ta Süleymaniye'yi terketmesini isterler, 3 Mart'ta İngiliz uçaklarının vilayet binasını bombalaması üzerine Berzenci kaçmak zorunda kalır. Nisan ayında ise Sorçi, Zibari ve Herki aşiret liderleri Sımko ile birlikte Özdemir paşa'nın Rewanduz karargahında görünürler. Nisan ayında Koyi ve Rewanduz, mayıs ayında Süleymaniye yeniden İngilizler tarafından ele geçirilir. 11 Temmuz'da Berzenci yeniden Süleymaniye'ye saldırır. Ağustos ve Aralık 1923'te karargahı İngilizler tarafından yeniden bombalanır ve Mayıs 1924'te tamamen tahrip edilir. 1927 başlarına kadar Berzenci'nin İngilizlerle çatışması aralıklarla devam eder. (Berzenci-Türk ilişkileri için "genelkurmay belgeleri'nde Kürt isyanları ve Mim Kemal Öke'nin 'Musul Kürdistan' kitabına bakılabilir.) Enver paşa'nın amcası Halil Paşa "Berzenci'yi emir olarak atamalarına karşılık, Berzenci'nin de yaralı Türk subay ve askerlerini Musul'a gönderdiğini ve İngilizlere karşı savaştığını" öne sürer.20 1516 temmuz 1921'de Maarif Kongresi'ni açarken yaptığı konuşma; bkz. Söylev cilt 1 Kutay'dan aktaran; Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyeti'nde tek parti yönetiminin kurulması, s.217 17Sewr-Lozan-Musul üçgeninde Kürdistan, Hasan Yıldız; Koral yay., 1991. S.19 18A Modern History of the Kurds (Kürtlerin modern tarihi), David Mc Dowall;I.B.Taurus,1997.S.156 19Çağdaş Kürdistan tarihi, L.Rambout (Thomas Bois), Ronahi yay. 1975, s.69 20İttihat Terakki ve Kürtler, Dr. Naci Kutlay. S.300-301 16Cemal 10 18 haziran'da Süleymaniye yeniden İngiliz kontrolüne girer. Eski Musul valisi Haydar bey 6 Mart 1923'te TBMM'de yapılan gizli oturumda "Sımko ve Şeyh Tahar'a bir miktar yardım ederek ayaklandırdık" der. Lozan görüşmeleri sırasında Ankara ve İsmet İnönü ile haberleşmesi Berzenci'nin Ankara'ya göbekten bağlanan biri olduğunu işaret ediyor. Rauf Orbay'ın Ali Şefik Özdemir'e atfen söylediği (10 Aralık 1922) "Süleymaniye Valisi Şeyh Mahmut, Ankara'ya her fırsatta sadık bulunduğunu ve hareket icrasına lüzum görülürse, bu sadakatini fiilen iştirak etmek suretiyle ispat eyleyeceğini de İsmet Paşa'ya ileterek, O'nu moral itibariyle takviye etmeye çalışmıştır 21" şeklindeki sözleri bu ilişkinin düzeyini göstermesi açısından ibret vericidir. Şeyh Mahmut'un kayınbiraderi Fettah'ın da Türk güçlerinin Süleymaniye'yi ele geçirmesinde önemli bir rol oynadığını ve bunu izleyen zamanda Ankara'nın Musul sorunu için atadığı heyette yer aldığını, Kürtlerin tepkisi sonucunda kaçmak zorunda kaldığını da belirtmek gerekiyor. Sımko'nun Türklerle ilişkisi İttihat Terakki'nin Asurilere karşı etnik soykırıma giriştiği yıllara dek uzuyor. Sımko'nun Kürt ulusalcılığına dair somut taleplerine karanlıkta kalmış tarih sayfalarında rastlamak çok güç. Yalnızca Sac Bulak'ta Kürtlerin onun adına çıkardığı "Roji Kurdistan" (Kürdistan Güneşi) gazetesi var. Bununla da ilişkisinin derecesi bilinmiyor. Sımko 1924 yılında Rıza han tarafından "affedildikten" sonra İran Kürdistanına dönüyor, 1925'te aşiret içindeki rakibi Emir Han'la çatışmaya tutuşuyor. 1926'da yeniliyor ve Irak'a sığınıyor ve Türkiye ile yeniden ilişki kuruyor. 1929'da tekrar "af" edilip, İran'a dönüyor ve 1930'da İran tarafından öldürülüyor. Sımko-Türk ilişkileri ile ilgili olarak "genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları" adlı raporda yeterli bilgiler var. Biz kısaca bir kaç alıntıyla bu ilişkiye ışık tutmak istiyoruz: "Harekatın mümkün olan hızla yapılması ve statüko sınırının tecavüz edilmemesi (yani İngilizlerle çatışma içine girilmemesi. Y.K), aşiretlerden ve Sımko'dan faydalanmak için Genelkurmayca ileri sürülen tedbirler uygun görülmüştür (Bakanlar Kurulu'nun Nasturi Ayaklanmasını Tenkil Kararı, 14 Ağustos 1924, 3. madde).22 Bir diğer yerde ise Sımko-Berzenci güçlerinin İngilizlere karşı mobilize edilmesine ilişkin şunlar belirtiliyor: "Süleymaniye bölgesinde Şeyh Mahmut'un direnmesini sağlamak için Süleymaniye grubuna her şekilde ve vasıta ile yardım edilmeli, Sımko Rewandız’a gönderilmekte olduğuna göre, hem Rewandız Grubu tekrar faaliyete geçirilmeli ve hem de en emin şekilde Süleymaniye grubuna yardım edilmeliydi." 23 Türkiye'nin bu planları Kürtlerin cehaleti veya "iyiniyeti" sayesinde başarıya ulaştıktan sonra kemalizm ne yapmıştır? Son tahlilde sırf "Kürtler bir şey sahibi olmasın, Ankara'daki ceberrut rejime zeval gelmesin" diye, Türk ve Kürt mebuslarının itirazlarına karşın Misak-ı Milli'yi rafa kaldırıp, Musul'u 500 bin Sterlin karşılığında İngiltere'ye satmıştır. Dönemin İngiliz ve Türk politikası şudur: Kürtlerin politik bir şantaj aracı olarak birbirine karşı kullanılması. Kullanıldıktan sonra da yağlı bir paçavra gibi ortada bırakılması.. Türkler, Abdülhamid'in Aşiret Alaylarını canlandırıp Kürtleri kendi komutasında savaştırıyor. İngilizler ise sıkıştıklarında Kürtlere ilgi gösterip Türkiye'ye şantaj yapıyor. Mustafa Kemal yönetiminin İngilizlere, Fransızlara sıktığı tek bir kurşun yoktur. Kürtlerin Urfa, Antep savunmaları ise "anti-emperyalist ulusal kurtuluş savaşı"nın başarı hanesine yazılmıştır. F-Devletin ve Kürtlerin Kürt sorununa ilişkin tezleri! Lozan Antlaşmasıyla Mustafa Kemal'in iktidarı sağlama alınıyor. İngilizler Musul meselesinde Türkiye'nin savaşmaya niyeti olmadığını, -Sosyalist Çarlığın Kürtleri desteklemek ve İngilizlerle çatışma siyaseti izlemediğini de- Türk hükümeti içindeki ajanları vasıtasıyla gayet iyi biliyorlar24. Dahası Türk hükümetinin o dönem Nasturi'lere karşı düzenlediği tenkil harekatının finansmanını karşılamakta bile güçlükleri vardır. Doğru dürüst uçağı yoktur: Şeyh Sait direnişi döneminde ancak 6 uçağa sahiptir ve bunların da ancak iki tanesi havalanabilmektedir. Gerek Türk resmi tarihinde, gerekse Kürt resmi tarihinde "Cumhuriyet döneminde 16 Kürt isyanı" olduğu kabul edilir. Devlete göre "bu ayaklanmaların hepsi dış kışkırtma sonucu çıkan irtica-i ve bölücülük kaynaklı isyanlardır." Bununla bir halkın etnik kimliği ve dinsel inançları hedef yapılmaktadır. Kürt resmi tarihi de Kürtlerin başarısızlığına, beceriksizliğine kılıf bulmak için devlet kaynaklı bu tezleri "Kürtleştirip" anti-tezini ! yaratmıştır. Yukarıda da değinildiği üzere kanımızca Kuzey Kürdistanlı hareketlerin yaptığı hatalardan birisi de buradadır. Kürtler, silah patlayan her olayı devlet gibi "bir isyan" olarak algılamakta; devletin, Kürtlere karşı yürütmek istediği etnik soykırıma dayalı politikalar için gerekçe yaratmaktaki komploculuğunu ve ustalığını farketmeyip devletin tongasına düşmüşler, düşmektedirler. "İsyan ile tenkil politikalarına karşı meşru silahlı direnişler" farklı kategorilerdir. Maalesef bu farkedilememiştir. Biz bunu iddia ediyoruz. Direnişler meşru müdafayı içerir. Kürtlerin isyan etme hakkı ve- o günün koşullarında- "isyan 21Musul-Kürdistan sorunu,1918-1926; Prof.Dr. Mim Kermal Öke,s.199-200 Kürt isyanları, kaynak yay., s.54 22Genelkurmay Belgelerinde 23Age. 24Şeyh S.93 Sait İsyanı, Robert Olson 11 etmeleri" de farklıdır ve tartışılmaya muhtaçtır. Kaldı ki her "isyan"ın başarıya ulaşacağı, haklı ve meşru olduğu da tartışma kaldırır. İsyanların başarıya ulaşmasında "güçler dengesi", ittifaklar ve ateş gücü önemlidir. Her türlü hakkı gaspedilmiş, olanakları kısıtlı bir etnik grubun, organize bir devlet karşısındaki başarı şansı sınırlıdır ve istisnalar da kaideyi bozmaz! Kuşku yok ki silahlı isyanlarla hak arama mücadelesinin tayin edici olduğu dönemlerde Kürtlerin isyan etmesi doğaldı.. Kürtlerin isyan ettiği dönemler vardır. Ne ki Cumhuriyet döneminde sözkonusu edilen 16 isyandan sadece İhsan Nuri ve Hesené Tello liderliğindeki Ağrı İsyanı, siyasi ve askeri anlamda bir isyan özelliği taşımaktadır. Ben bu kanıdayım. Bu Kürtlerin mücadelelerinin, direnişlerinin yadsınması anlamına gelmiyor. Ayrıca o dönemdeki Kürt silahlı direnişlerinin değerini düşürmediği gibi, bu direnişlerin isyan olarak tasnif edilmesi de Kürtlere moral dışında bir şey kazandırmıyor. Aksine, "isyanlar şu şu nedenlerden ötürü başarıya ulaşamadı" gibi gerekçelerle somutlaştırılan teoriler, Kürtleri günümüzde "daha organize silahlı ayaklanmalarla başarıya ulaşarız" gibi hayalci ve günümüzün gerçekleriyle de uyuşmayan arayışlara itiyor. Bu da devlete aradığı gerekçeleri sunuyor. 3.Bölüm A-Kemalizmin 1924 sonrası politikası Lozan görüşmelerinin kesilmesinden bir süre sonra, Nisan 1923'te Türk-İngiliz ticaret görüşmeleri başlayacaktır. Lozan'da Paris ve Londra'nın Kürtleri bölme ve Ankara'yla anlaşmasından sonra Mustafa Kemal'in siyasi rakiplerine ve Kürtlere karşı izleyeceği politika yürürlüğe girecektir. Kürtlere karşı uygulanan devlet suikastini ve 1925'ten itibaren Kürtlerin kökünün kazınması ve Türkleştirilmesi gibi devlet politikalarını anlamak gerekiyor: "Türk hükümetinin İngiliz kışkırtmalarına karşılık olmak üzere sınır dışında propaganda faaliyetine geçme kararı, önce bir teşkilat sorunu idi. Yıkıcı propagandaya karşı koyma maksadıyla kurulacak teşkilatta Kürt aşiretlerinden de faydalanmak lazımdı. her ne kadar bazı aşiretler bu işe taraftar görünüyorsa da başlangıçta bunlara pek güvenilemezdi. Ancak bunların genellikle adliyece mahkum olan reisleri, bölgeye yaklaşan Türk askerinden korkmadıkları takdirde yardımcı olabilecekleri düşünülebilirdi. Harekatta ise, bu aşiretler bölgelerindeki kıtaların komutanları emrine verilerek durum ve aşiretin özellikleri dikkatte bulundurulmak suretiyle bunlardan azami derecede faydalanmak mümkün olabilirdi."25 Aşağıda değinileceği gibi Nasturi Harekatı'ndan önce Ankara hükümeti ve ordu böyle bir plan yapmıştır. 1924'lerden itibaren Kemalist yönetimin Kürt sorunundaki bakış açısı netleşiyor. Kemalist iktidarın kendisi bir kimlik bunalımı içindeydi ve Türkiye'de bir rejim sorunu vardı. İçerde önemli bir muhalefetle karşı karşıyaydı. Bu da "Şeflik" rejimini tehdit ediyordu. Bunun dışında Kemalist iktidarın dış ilişkilerinde bir tıkanma sözkonusuydu. Kemalist rejim Kürtlerle, Mustafa Kemal'e karşı olan muhalefetin birleşebileceği olasılığından da ürküyordu. Bizzat Kazım Karabekir'in mecliste yaptığı konuşmada böyle bir olasılığın olmadığını gösteriyor. Kazım karabekir mecliste yaptığı konuşmada Kürtlük mıntıkasında şubelerinin bile olmadığını söylüyor. Batının desteğini alabilmek için, -özellikle de İngilizlerin- Kürtlerin rahatsızlıkları "irtica" olarak değerlendirilip sunuldu. "İrtica" ile mücadele adı altında da dünyada eşi benzeri görülmemiş bir uygulamayla vatandaşın kılık kıyafetini düzenleyen kanunlar yapıldı. "Laiklik" sloganıyla din devletin kontrolüne sokuldu. Muhalif toplumsal kesimlerin dış dünyadan soyutlanması için "şapka devrimi" gibi simgesel değişiklikler yapıldı. Kürtlere karşı yürütülecek militer politikalara başlanmadan önce Bonapartist iktidar tarafından iki şey yapılacaktı : Bir; muhalefet ve basın susturulacak, iki; Kürdistan siyasi ve askeri açılardan analiz edilip Kürtlerin güçleri ve içinde bulundukları arayışlar tesbit edilip, "Kürtlerin patlatılarak" kontrol altına alınması sağlanacaktı. Kemalistler 1925'teki Şeyh Sait Direnişi öncesi Kürtlerin ne yaptıkları ve ne yapabilecekleri konusunda bilgi sahibiydiler. Kazım Karabekir’in yazdıklarına göre 11 Eylül 1924’te Dahiliye Vekaleti Kürt kıyamı hakkında İstanbul vilayetine emir veriyor. İstanbul’daki bazı Kürt reisleriyle temas yaptırarak malumat alıyor. 8 Ekim 1924 ve 14 Ekim 1924’te ilkbaharda Kürt isyanı çıkacağını ve nasıl olacağını İstanbul Polis Müdürüiyeti dahiliye Vekaletine bi,ldiriyor (Bkz azım karabekir, Kürt meselesi) 26 Ekim 1924’te Çapakçur baş muallimi Dündar Alp hükümeti merkeziyeye Kürtlerin isyan edeceğini bildiriyor. Kazım Karabekir bunları aktardıktan sonra şuna dikkat çekiyor: Bütün bu işlere ve malumata rağmen vukuata sahne olacak yerlerde tedbir almak değil, hükümeti mahalliyelere bile haber verilmiyor.’ Kürdlere idam cezasının verilmesinin tartışıldığı Mart ve Nisan ayı oturumlarında Kazım Karabekir, bugün isyan edenlere bütün şiddeti göstermek ve bunları gayet az bir zamanda imha etmek her namuslu insanın tamamıyle arzu ettiği bir şeydir’ diyor. Kürdlerin sözde ilişkid eolduğundan şüphelenilen Mustafa Kemal muhaliflerinin lideri böyle diyor. Ruşen Eşref ise yaptığı konuşmada templeton olayına da değinip Şeyh Said önderliğindeki direnişin hükümetin bilgisi dahilinde olduğunu söylüyor: ‘Paşa hazretleri! İtham fecidir. Adeta hükümetin elleri kanla mülemmadır, şunu asacak bunu kesecektir deniyor içimizde kabul eden insan var mıdır? İşin nasıl mugalataya boğulduğu ve kimlerin feryat ettiği 25Genelkurmay Belgelerinde 12 Kürt isyanları, s.47 görülüyor. Yukarıda izahat vermiştim ki 11 eylül 1924’te hükümet Kürdistan isyanını ele alıyor, 8 ve 14 Ekim 1924’te ister Mister Tamilen (Templeton) oyunuyla herşeyden haberdar oluyor ve hatta isyanı teşvik de ediyor, sonra da 13 Şubat 1925’te Şeyh Said hadisesi çıkıyor. Sebep de yine jandarmalar oluyor. Yani isyandan beş ay evvel hükümet herşeyi biliyor’ Kürtlerin Kemalist iktidar karşısındaki konumlanışına ilişkin Şeyh Sait'in yakınında yer alan, hatta Varto'ya Kürt kuvvetlerinin başında giren Binbaşı Kasım26 -ki Mustafa Kemal'le Erzurum'da da görüştüğü biliniyor-ve büyük bir olasılıkla Rusların verdiği bilgiler nedeniyle Azadi Cemiyeti'nin varlığından ve Şeyh sait'le ilişkisinden haberdarlardı. Yanısıra gerek 1922'de meclis'te Kürtlere özerklik verilmesini öngören kanun tasarısının görüşülmesi, gerekse 1 Ağustos 1924 yılında Kürtlerin eğilimlerini yoklamak amacıyla Diyarbakır'da düzenlenen Kürt Konferansı'nda da Kürtlerin ne düşündükleri hakkında yeterli kanıya sahip olmuşlardı. Mustafa Kemal'in Pasinler'deki deprem vasıtasıyla bölgeye yaptığı gezinin hemen akabinde önce Cibranlı Halit Bey (Erzurum Kongresi öncesinde Mustafa Kemal'in görüştüğü Kürt ileri gelenleri arasında yer alıyordu. 20 Aralık 1924'te tutuklandı), Hacı Musa ve Bitlis mebusu Yusuf Ziya'nın tutuklanması(10 Ekim 1924'te Vali Kazım Dirik tarafından tutuklandılar) , Beytüşebap grubu içinde yer alan İhsan Nuri gibi Kürt subayları ile Yusuf Ziya arasındaki haberleşmenin ortaya çıkarılması ve sonra da Halit Bey ile Yusuf Ziya'nın idam edilmeleri Kemalistlerin Kürtleri çok yakından izlediklerini işaret ediyor. Yusuf Ziya'nın tutuklandıktan sonra Azadi Cemiyeti ve faaliyetleri ile ilgili bilgi verdiği iddiası da üzerinde durulmaya değer bir konudur. Şeyh Sait'in de iktidar tarafından üzerinde oluşturulan "zan" nedeniyle psikolojik baskı altına alınması da üzerinde dikkatle durulması bir konudur. Yusuf Ziya ve Halit Beyin idamlarıyla Kürtlerin potansiyel siyasi ve askeri liderliği çökertildi. İhsan Nuri ve arkadaşlarının ordudan firar edip Güney Kürdistan'a geçmeleri ile Kürtlere askeri alanda da darbe indirildi. Geriye Şeyh Sait gibi hem ulusalcı hem de dini kimliğe sahip potansiyel bir liderin devreden çıkarılması için küçük bir kıvılcım çakmak yeterliydi! Biz Kürtlerin "Piran provakasyonu" dediğimiz ve siyasi analizini yapamadığımız olayda ne olmuştu? Şeyh Said'in Piran'da olduğunu fırsat bilerek aranmakta olan iki Kürt firarisini- Nasturi isyanında ordudan kaçmışlardı- yakalamak gayesiyle devletin giriştiği provakasyon, diğer bir deyişle devlet suikasti siyasi amacına ulaştı. Kimi iddialara göre 1925 Mart ayı sonlarında, kimi iddialara göre bir yıl sonrasına planlanan Kürt isyanı devlet tarafından patlatıldı. Kemalist rejimin Kürdlerin eğilimleri hakkında önceden haberdar olduklarına dair bazı bilgileri yukarıda aktardık.Devlet, örf ve adetleri de dahil olmak üzere Kürtleri çok iyi tanıyan, zayıf yanlarını, üstelik Kürtlerin bir yanlışı defalrca tekrarlama gibi bir reflekse sahip olduğunu iyi analiz eden bir devletti. Osmanlı entrikacılığı ve despotizmi üzerinde yükselen kemalist iktidar, Osmanlı'nın Buruki aşiretini Diyarbakır'dan göçertmek için uyguladığı taktiğe başvurdu. Burukiler nasıl dağıtılmıştı? Buna bakmak yararlı olabilir. Burukiler bilindiği kadarıyla 17. yüzyıldan beri Karacadağ bölgesinde yaşayan göçebe bir aşiretti. Günün birinde bir Osmanlı müfrezesi bölgeden geçerken Burukili Şemdin beye konuk olur. Müfreze Komutanı daha sonra Şemdin beyin kızını dönüşte alıp götüreceğini bildirir. Burukiler bunu kabul etmzeler ve çatışma çıkar. Çatışmada komutan ve askerler ölür. Ondan sonra da Burukilerin cebel dağlarına, Tuci yaylalarına doğru yürüyüşü başlar. ve Burukiler bölgeden göç ettirilirler. Bir uçları İran'da bir uçları Çarlık Rusyası'nda çıkar 27. B-Piran provakasyonu Şeyh Sait olayı kendiliğinden meydana gelmiş, kendiliğinden gelişmiş , tenkil politikasına karşı meşru bir direniştir. Örgütlü değildir. Buna rağmen yaklaşık on-bir vilayeti kapsamıştır. Şeyh Said önderliğindeki bu direnişe yaklaşık olarak 15 bin Kürdün katıldığı, devletin ise 50 binin üzerinde bir güçle harekete geçtiği görüşü kabul görmektedir. Şeyh Sait'in hem dünyevi hem de ruhani etkisi, Kürtlerin merkezi hükümetin uygulamalarından duydukları tepkinin bir direnişe dönüşmesinde önemli bir rol oynamıştır. O zaman ki rakamlara göre devletin bu direnişi bastırmak için 60 milyon Tl harcadığı, Yunanlılara karşı yürütülen milli mücadeledekinden daha fazla asker kaybı verildiği öne sürülür. Şeyh Sait direnişinin bastırılması Kemalizm tarafından iç politikaya tahvil edilmiştir. Takrir-i Sükun Yasasıyla tam bir devlet terörü başlamıştır: 21 Şubat'ta İnönü'nün başbakanlığa atanmasını takiben 25 Şubat 1925'te Kürt illerinde sıkıyönetim ilan edilmiş, 4 Mart 1925'te Takrir-i Sükun ilan edilmiştir. 1925 Direnişi ile birlikte Kürtlere karşı sürekli bir tenkil harekatı yürürlüğe konmuştur. yazının ileriki bölümlerinde görüleceği gibi, merkezi otorite tenkil harekatlarını sürdürebilmek için provakasyon ,komplolar ve önyargılarla "iptidai sürü" olarak nitelediği Kürtlere karşı gerekçeler yaratmış, bu gerekçeleri de "isyan" olarak nitelemiştir. "Piran Provakasyonu" da Burukilerin karşı karşıya kaldığı provakasyonun benzeri siyasi ve askeri amacı olan bir provakasyondur. Kimi iddialara göre Şeyh Sait'in "Ben burada iken olmaz. Ben gittikten sonra bu sorunu halledin" diye askerlere haber gönderdiği, kimi iddialara göre de "ben vermem" dediği ileri sürülmektedir. Teğmenin, Şeyh Sait'in yakın adamlarından Keleş Nebo'ya "kıro", Keleş Nebo'nun da subaya "Kerhaneci" demesiyle tartışmanın alevlendiği ve çatışmaya dönüştüğü rivayet olunur. Hesen Hışyar ayaklanması, Uğur Mumcu. Tekin yay.1991. S.104-113 Anadoluda Aşiret Düzeni, Ahmet Özer. Boyut yay.1990. S.45-46 26Kürt-İslam 27Doğu 13 anılarında öyle anlatır. Askerler öldürülür. Ve Şeyh Sait'in adamları silaha sarılır. Bu olayda hükümetin ilk günlerdeki soğukkanlılığı, sessizliği; gazetelerdeki sükut, olayın ancak 16 Şubat'ta Türk gazetelerine yansıtılması "enteresandır." Mustafa Kemal, Evkaflarla ilgili kararını bu direniş sırasında açıklar.. Konya'dadır. İnönü pusuda yatmaktadır. Kemalistler arasındaki hırlaşma, çıkar çatışmaları eskisi kadar olmasa bile devam etmektedir. Şeyh Sait olayından yaklaşık bir yıl önce, Mustafa Kemal'in halife olma hayalleri suya düşünce halifelik kaldırılmıştır: Kazım Karabekir'in iddiası budur 28. Bunun bir yıl öncesinde ise Mustafa Kemal'e karşı aktif bir muhalefet yürüten Trabzon Milletvekili Ali Şükrü, Atatürk'ün Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman'a tarafından öldürülmüş; ortada cinayetin izleri kalmasın diye İsmail Hakkı Tekçe ve Salih Bozok'a da, Topal Osman öldürtülmüş; olaya "silahlı çatışma" süsü verilmiş, ardından da meclisten çıkarılan bir kararla Topal Osman'ın ölüsü ipe çekilerek cinayete "hukukilik" kazandırılmıştır. Dr. Rıza Nur hatıralarında bu olayı böyle anlatır29. Topal Osman, Kemalizmin tetikçilerinden biriydi. Samsun'da Koçgiri'de yürütülen katliam politikalarına karışan bir katildi. Topal Osman'ın maharetleriyle ilgili ayrıntılar Meclisin Gizli Celseleri'nde bulunabilir. C-Anti-kemalist muhalefetin tasfiyesi Mustafa Kemal'in liderliğindeki Kemalist hareketin kendi dışındakileri tasfiye işi Şeyh sait Direnişi'nden çok önce başlamıştır. 28 Ocak 1921’de TKP Sekreteri Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz'de öldürülüyor. Belli ki TKP'ye karşı ve Moskova ile ilişkileri tek elden yürütmek için Türk Komünist Fırkası'nın Mustafa Kemal tarafından kurdurulması kafi gelmemişti, Mustafa Suphi'nin katledilmesi gerekiyordu! Peyam gazetesinin sahibi ve başyazarı, eski dahiliye Nazırı Ali Kemal, Mustafa Kemal hareketini "İttihat Terakkinin bir devamı olarak" gördüğü için; 29 Nisan 1920'de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na "uygun" bir şekilde, 6 Kasım 1922'de Eskişehir'de öldürüldü! Ve "halk linç etti" propagandası ile "faili meçhul cinayet" muamelesi gördü. Mustafa Kemal'e karşı yaptığı sert muhalefetle tanınan Trabzon milletvekili Ali Şükrü de 27 Mart 1923'te "kayboldu!" Cesedi , Çankaya "civarında" bulundu! Cinayet ancak 2 Nisan'da mecliste açıklanabildi ve Atatürk'ün Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman'ın cinayeti işlediği ortaya çıktı ve öldürüldü. Daha sonra ölüsü idam edilerek, "meclis kararıyla" asılmış oldu! Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü'nün öldürülmesi ile ilgili olarak, Topal Osman'a emrin "Atatürk tarafından verildiğini" iddia ediyor. Topal Osman'ın "jandarmayla girdiği çatışma sonucu değil, başının taşla ezilerek öldürüldüğünü" öne sürüyor. Şeyh Sait direnişi, muhalefet ve basının hizaya getirilmesi için iyi bir fırsat oluyor! Mustafa Kemal'in yaptığı ilk şeylerden birisi Şeyh Sait "ayaklanmasını" gerekçe gösterip Fethi Okyar'ı tasfiye edip CHP grubundaki toplantıda istifa etmeye zorlaması ve yerine İnönü'yü atamak oluyor. Ardından "zararlı basın ve muhalefete" karşı harekete geçiliyor ve Takriri Sükun Yasası'yla muhalif basın "hizaya" getiriliyor, İstiklal Mahkemeleri'nde estirilen terörle tek sesli basın yaratılıyor. "Kürt isyanı" gerekçe gösterilerek tüm devlet çapında olağanüstü yasalar meclise getiriliyor. Kemalist rejimin uygulamaları hakkında Dr.İsmail Beşikçi’nin kitapları bugün de temel başvuru yapıtlarıdır. Keamlizmin Şubat 1925 bahanesiyle yapmak istediklerini gören Kazım Karabekir'ler de o zaman hanyayı Konyayı anlıyorlar. Takrir-İ Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri dönemi başlıyor. Şeyh Sait direnişi "iritica-i bir kıyam" olarak değerlendirilip dış ve iç kamuoyuna sunuluyor. Kürtlerin arkasındaki İngiliz desteği somut olarak kanıtlanamamasına rağmen bu propagandaya yoğun bir şekilde devam ediliyor. Yeri gelmişken belirtmekte yarar bulunuyor: İngilizler de Şeyh Sait "ayaklanmasının" arkasında Mustafa Kemal parmağı aramaktadırlar 30. İngilizlere göre Türkler "ayaklanmaya katılan Kürtleri Güney Kürtleriyle birleştirip Güney Kürdistan sınırına ulaşmayı amaçlayıp" Musul konusunda pozisyonunu güçlendirmeyi istemektedir. Şeyh Sait direnişinin siyasi sonuçlarının Musul'da İngilizlerin pozisyonunu güçlendirmesi Kürtlerin sorunu değildir. Kemalist iktidarın yarattığı bir sonuçtur. Ki İngilizler de dahil olmak üzere batılı devletler, Mustafa Kemal'in "Hilafeti" kaldırıp üzerinde etkili olabileceği müslüman halklarla kopuşmasını hayretle izlemişlerdir. Mustafa Kemal bunu hem iç politik nedenlerle hem de Batı devletleri nezdindeki pozisyonunu güçlendirmek için yapmıştı. Fransızlar, Suriye demiryolunu Türk askeri kuvvetlerine açıyorlar. Ankara Antlaşması'na göre sözkonusu demiryolu Türkiye'nin sınırları dahilindedir ama askeri amaçlarla kullanılacağına dair bir hüküm bulunmamaktadır. İngilizler de bu noktada pireleniyorlar. Türk askerinin Güney Kürdistan sınırına yığınak yapabileceğini düşünüyorlar ve Franszıları uyarıyorlar. Gerekli güvenceyi aldıktan sonra da köşelerine çekilip Kürtlerin katlini seyrediyorlar. D-Direniş öncesi ve sonrasında iki önemli antlaşma 17 Aralık 1925'te Türk-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması imzalanıyor. 2 nisan 1926'da ise Türk-İran anlaşması imzalanıyor. Türkiye ve İran'ın karşılıklı gerekçeleri vardır. İran, Türk-Sımko ilişkilerinden rahatsızdır. Bu nedenle Sımko'ya karşı Rıza han'ın politikasında yumuşama belirtileri vardır. İran'ın "otonom Kürdistan" 28Kazım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu 3 cilt),Dr. Rıza Nur, Altındağ yayınevi, 1969 30İngiliz Belgelerinde Musul Kürdistan sorunu, Prof.Mim Kemal Öke, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 29Hatıratım,( 14 şantajına karşılık, Ankara da Azerbaycan'la ilişkilerini koz olarak masaya sürer. Aslında Ankara, İran-Kürt yakınlaşmasının meydana gelmemesi için 1924 kasımında başlayıp 1925 yılına kadar devam eden Türkmen isyanına gözlerini kapamıştır. Daha sonra İran-Türk anlaşması, 1932'deki sınır değişikliği antlaşmasıyla yeniden düzenlenecektir. E-İngiliz kışkırtması iddiası Bu iddianın dayanakları yukarıda da anlatıldığı üzere çürüktür. Birinci iddia Templeton adını kullanan Türk gizli polisinin 1924 baharında Seyit Abdülkadir'le görüşmesine dayanan komplodur. Bu komplonun 1925 direnişinden bir süre önce yapılması düşündürücü değil midir? İkinci iddia İngiliz Binbaşısı Noel'in Kürdistan'da yaptığı inceleme gezisi çerçecesinde Bedirxan kardeşler, Ekrem Cemil Paşa ve Kürt aşiretleri ile kurduğu ilişkilerdir. Binbaşı Noel'in gezisi Sewr Antlaşması uyarınca yapılmış ve Vahdettin'in bilgisi dahilindedir. Üçüncü iddia Şeyh Sait üzerinde "Kürdistan savaş Nezareti" imzalı kağıtlar bulunmasına dayanmaktadır ve gerçek dışıdır. Böyle bir belge olmadığı gibi, böyle bir bakanlığın oluşturulduğuna dair bir kanıt şimdiye dek gösterilememiştir. Dördüncü iddia ise Kürdistan Teali Cemiyeti'nin Sewr öncesi ve sonrası yaptığı diplomatik temaslardır. Birincisi Kürdistan Teali Cemiyeti yasal bir kuruluştur. Hem içerde hem dışarda bir kredibilitesi vardır. "Büyük Ermenistan" projesine karşı çıktığı gibi, Sewr Antlaşması'nın Kürtlerle ilgili olan koşullarının yerine getirilmesi için çaba göstermiş, 1923 öncesi de kapatılmıştır. Ama Sivas Kongresi'nde Amerikan mandasını savunan ve tartıştıranlar hakkında bir kovuşturma yapılmamıştır. Kürtlerin ise Sewr'in uygulanmasını istemeleri beş yıl sonra idam edilmelerinin gerekçesini oluşturmuştur. Bu; ahlak dışı ve haksız bir uygulamadır. Aynı zamanda resmi ideolojinin sahip olduğu çifte standardı da göstermektedir. Kısacası bu iddialar tipik komploculuk iddialarıdır. Olson, "İngilizlerin Paris'te bile Kürt sorunundan uzak durduğunu" söyler ve İngiliz elçisinin kendisini Kilis eski valisi olarak tanıtan Mesud Fehmi'ye "Kürdistan'daki siyasi durumun yalnızca Türkiye'yi ilgilendiren bir mesele olduğu ve bunu tartışamayacakları" yanıtını verdiğini yazar.31 İngilizlerin Kürtlerle ilişkisi düz bir seyir izlememiştir, inişli çıkışlıdır ve somut, açık bir politika yoktur. İngiliz-Kürt ilişkilerinde "yerine getirilmeyen vaadler"den sözedilebilir. Eğer İngilizler Kürtleri desteklemiş olsa örgütsüz 1925 direnişi Türkiye tarafından bastırılabilir miydi? Lindsay-Chamberlain yazışmalarında, Lindsay (İnönü ile görüşmesine atfen) şöyle der:" Eğer Türkiye'de sorun yaratmayı isteseydik, ülkenin bir ucundan diğerine bir isyan başlatabilirdik, fakat böyle yapmadık, ve bunu bilmesi gerekiyor. Geçen yıl (1925) Mart'ta, Şeyh Sait isyanı en üst noktadayken ona aktardığım bir gözlemimi hatırlamıyor mu? O zaman ona, hiç şüphesiz Türkiye'nin isyanı yakında bastıracağını; isyancıların esir alınabileceğini, bunların tek tek tahkikattan geçirilip yüzleştirilmelerinin mümkün olabileceğini anlattım. Fakat ona, İngiltere'nin isyanda yer aldığına ilişkin hiç bir kanıt bulunamayacağını da, peşinen söyleyebilirdim. Ve şimdi, İngiliz müdahalesine ilişkin ne gibi kanıtlar bulduklarını soruyorum. Bu, İsmet'i sarsmaya yetmiş görünüyordu. Böylelikle, 1925 Kürt isyanında İngiliz parmağı olduğuna dair bir suçlamada bulunmya bir daha teşebbüs edemedi.."32 Yeniden Kürt-İngiliz ilişkilerine dönüp, 25 Mayıs 1921'de Emin Ali bey ve oğlu Celadet Bedirhan'ın Kürdistan Teali Cemiyeti adına İstanbul'daki İngiliz Siyasi sorumlusu Ryan'la yaptıkları görüşmede; " Yunanlıların, kemalistlere karşı bir Kürt hareketi düzenlenmesi halinde destek vereceklerini bildirdiklerini" aktarırlar. Bedirhan'lar ,"Yunanlılarla aralarında resmi bir ilişki olmamasına rağmen, İngiltere'nin böyle bir ilişkiyi nasıl değerlendirdiği, kendilerinin Musul'a gitmelerine izin verip vermeyeceklerini öğrenmek" isterler. Ryan buna yanıt olarak şunları söyler: " Kürdistan'da bir isyana veya kemalistlere karşı Yunan destekli bir Kürt ayaklanmasınına yönelik, Kürt-Yunan ilişkilerine destek vermeyiz.."33 Türk-İngiliz ilişkilerini inceleyen Ömer Kürkçüoğlu, "Türk-İngiliz ilişkileri (1919-1926)" isimli çalışmasında; 1925'te Kürtlerin İngilizler tarafından kışkırtıldığı gibi resmi ideoloji kaynaklı iddialar için "Bu konuda İngiltere'nin kesin rolünü ortaya koyacak bir belgeye rastlayamadık" diyor. Ömer Kürkçüoğlu’nun bu görüşleri Doğu Perinçek tarafından sert bir şekilde eleştirilmektedir. Yanısıra, Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza Tahran'da İngiliz Konsolosu Gilliat Smith' e yaptığı ziyarette dile getirdiği "İngiltere'yi ziyaret etme" isteği reddediliyor. Sir P.Loraine'nin Smith'e gönderdiği cevap da bu iddiaları yalanlıyor:" Özerk veya bağımsız bir Kürdistan devletinin oluşması sorumluluğunu desteklemenin veya kabul etmenin, majestelerinin hükümetinin siyasetinde hiç bir yeri olmadığının şüphesiz farkındasınız..(İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Ahmet Mesut, Doz yay. S.91)" Tüm bu verilerin yanısıra İngilizlerin Şeyh Sait direnişine ilişkin bir hayli ilginç bir saptama bulunuyor. İngiliz görüşüne göre, "1925 olayı doğrudan doğruya Ankara tarafından planlanmış olabilir.." İngilizler bunu şöyle formüle ediyorlar:A-Asilerin liderlerinin sınırı aşıp diğer kardeşlerini kurtarmak üzere Musul'a 31Şeyh Said isyanı, Robert Olson; Özge yay.1992. S.195 s.196 33age. s.99 32age. 15 girmelerini ve sonra da bütün bölgeyi Türkiye'ye bağlamayı sağlamak, b-Irak Kürtlerinin Türkiye Kürtleriyle birleşip Ankara'ya bağlanmalarını sağlamak,c-Bunlar da olmazsa ayaklanmayı bahane edip, Irak sınırına askeri yığınak yapmak" 34 THE TIMES GAZETESİNDE 1925 DİRENİŞİ35 Resmi ideolojinin "Kürt direnişi" arkasında "İngiliz parmağı "arama komploculuğu Kürtlerin soykırıma karşı meşru direnişlerinin haklılığını ortadan kaldırmıyor. Ancak 1925 Direnişi sırasında The Times gazetesinde çıkan haberlerde Kürtlere sempati belirten en küçük bir ibarenin bile olmaması, bu komploculuğun dayanak noktalarının asılsızlığını gösteriyor. The Times gazetesinin İstanbul kaynaklı haberleri 2-3 gün gecikmeyle Londra'ya ulaşıyor. Haberlerde başvurulan kaynaklar Ankara hükümetinin resmi açıklamaları ve Hakimiyet-i Milliye ile Cumhuriyet gazeteleridir. 25 Şubat'taki The Times'in haberinde İçişleri Bakanı Cemil beyin, "Bu isyan Mart ayı sonunda başlayacaktı. Fakat şükredelim ki 2 kişinin tutuklanması ile erken başladı" açıklaması yer alıyor. Haberde devamla, "Şeyh Said'in Kürt hükümeti kurulması ve Halifelik için" açıklama yaptığı öne sürülüyor. 26 Şubat'taki haberde ise, "devletin askeri savaş hazırlığı bitti. Harput ve Diyarbakır isyancıların eline geçti. Kürtler Abdülhamid'in oğlunu Kral ilan ettiler" deniyor. 27 Şubat'ta ise Başbakan Fethi Okyar'ın "Dış kaynaklı bir isyandır. Dini kendi emelleri için kullanıyorlar. Şeyh Said'in mektubu üzerine iki oğlu Halep ve İstanbul'dan gelmiştir" açıklamaları yer alıyor. 4 Mart günkü haberde ise "Ekstremistlerin zaferi. Hükümet düştü. CHP toplantısı on saat sürdü. 60'a 93 oyla Fethi bey hükümeti düştü" deniyor. 5 Mart'ta ise The Times, "İsmet Paşa Başbakanlık koltuğuna üçüncü kez oturdu. Recep bey Kürdistan'daki gelişmelerden Fethi beyi sorumlu tuttu. Rauf Beyin istifanıza ilişkin geniş açıklama yapacak mısınız? şeklindeki isteğini Fethi bey reddetti" haberini duyuruyor. 6 Mart'ta, "İsmet Paşanın kanun tasarıları 23'e karşı 154 oyla kabul edildi. Kazım Karabekir itirazlarda bulundu" haberi gazetede yer alıyor. 11 Mart 1925'teki haber ise şöyle:"Kürdistan'da sert çarpışmalar. İsyancılar Şeyh Said'in komutasında 5 bin kişiyle üç koldan Diyarbakır'a girdi. Çatışmalar Pazar sabahına kadar devam etti. Türk gazetelerinin iddiasına göre ele geçirilen belgeler, Diyarbakır'ın alınmasından sonra isyancıların Bağımsız Kürdistan Krallığı'ni ilan edeceklerini gösteriyor. Belgeler Kürt Savaş Bakanlığı mühürünü taşıyormuş." 14 Mart 1925 tarihli haberde de şunlar ifade ediliyor: "Kemalettin Paşa ile Sami bey uçakla Diyarbakır'a hareket ettiler. Onların varışından sonra düzenli kampanya başlayacaktır." 30 Mart 1925 tarihli haberde ise ' Türk güçlerinin isyancılar karşısında kazandığı başarıya' değiniliyor ve "kesin sonuçların Pazartesinden önce alınamayacğını" kaydederek, Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerindeki "Muş , Malazgirt ve Varto asilerin eline geçmiş. Muş ve Varto'da propaganda yapıyorlar. İsyandan sonra muhalefete karşı kampanya başlayacak" açıklamalarına yer veriliyor. *** Piran'daki devlet provakasyonu Kürtleri zamansız bir anda patlatmayı ve militer politikalara zemin hazırlamayı amaçlıyordu. Direnişin içinde Kemalist iktidarla ilişki içinde olan Binbaşı Kasım gibi cahşlar da vardı. Öte yanda Ankara, İngilizlerin iddia ettiği gibi "sınırın ötesi" ile ilgili planlar da yapmışlar mıydı? Bu da üstünden atlanamayacak bir iddiadır. Üzerinde düşünmeye ve araştırmaya değer. Özetle,Şeyh Sait direnişi ile ilgili olarak hem Kemalist iktidarın, hem Türk Komünist partisi ve Sosyalist Çarlık'ın "direnişin arkasında İngiliz emperyalizmini arama" komplolarını kanıtlayan tek satırlık bir belge yoktur. Kaldı ki direnişin meydana geldiği bölge Kürdistan'ın orta bölgesidir. İngilizler, Türkiye ile savaşmadan buraya nasıl yardım edebilirler ? Yukarıda da işaret edildiği üzere Ömer Kürkçüoğlu ve Prof. Doğu Ergil'in İngiliz belgelerinde yaptığı araştırmalarda da, "Türk resmi ideolojisini" doğrulayacak kanıtlar bulunamamıştır. Ancak kemalist iktidarın; İngiliz, Fransız, Bolşevikler tarafından korunup kollandığını, Mustafa Kemal'in Halide Edip Adıvar’lar vasıtasıyla ABD mandası fikrini tarttıştırdığına dair bilgiler sır değildir. Kürtlerin ister "emperyalist", ister "sosyalist" destek arayışı içinde olması da son derece doğaldır. Eğer ABD mandasında yaşamak Türkün gururunu incitmiyorsa, yaşama hakkı ortadan kaldırılmak istenen Kürdün dün de bugün de dış himaye araması son derece doğaldır. Yeter ki bunun ilkesel çerçevesi, kar-zarar muhasebesi iyi yapılabilsin. *** Diyarbakır'daki İstiklal mahkemeleri'ndeki yargılamalar Kürtlerin nasıl aşağılandığını gösteren; inançlarıyla alay edildiği, insanlık onuruna beş para değer verilmediği dünyada eşi benzeri az görülmüş acı bir mizansendir. Daha düne kadar "elleri öpülen, Gazi hazretlerinden 'saygıdeğer efendim!'le 36 başlayan iltifat dolusu telgraflarla sırtı sıvazlanan Kürt şeyhleri alçak bir şekilde yargılanırlar. İslam diniyle resmen gırgır geçilir. Bunun 34Foreign Office (İngiliz Dışişleri),371/10867 konudaki bilgileri British Library'nin gazete arşivinde 1993-1994 yılları arasında yaptığım araştırrmalardan derledim 36Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı yazışmaları, Mustafa Onar; Kültür Bakanlığı, Atatürk dizisi, 1995. Atatürk , "Mutki'de Aşiret Başkanı Hacı Musa Beye" başlıklı telgrafında ( 10 Ağustos 1919) 'saygıdeğer efendim' diye başlar. Böyle onlarca örnek vardır. 35Bu 16 ayrıntıları, Behçet Cemal'in 1955'te yayınlanan "Şeyh Sait İsyanı" adlı küfür ve komploculuk kokan kitabında mevcuttur. Bu kepazelik Milli Şefin damadı Metin Toker tarafından da tekrarlanmış, Uğur Mumcu tarafından da "anti-emperyalist!" bir coşkuyla kutsanmıştı. Şeyh Sait'in yargılanması ile, MİT'in hücre evlerinde "Kürtçülük oynatılan" kişinin davasının karşılaştırılması yapılamaz. Bu zuldür. Şeyh Sait ve arkadaşlarının avukatları yoktu. Temyize başvurma hakları yoktu. Mahkeme salonunda Türkiye içinden ve dışından gelmiş yerli yabancı gözlemci yoktu. Kürt hareketi, Şeyh Sait direnişini uç noktalarda ve devletin propagandasının etkisi altında ele aldı. Direnişe sahip çıkılırken mantıklı bir siyasi çıkarsama yapamadı. Direnişe ilişkin tartışmalar daha çok "dini mi, ulusal mı?" kaygıları etrafında şekillendi. Direnişin "dini veya ulusal motiflerle, ya da her ikisinin birlikte kullanılmasıyla" yapılmış olması çok önemli değildir. Direnmenin değerini azaltmaz ve Kürdistani olduğu olgusunu ortadan kaldırmaz. 4.Bölüm A-1925 sonrası.. 1925'ten sonra Kürtlerin 16 yıl boyunca hiç durmayacak tenkil dönemi başlıyor. Daha Şeyh Sait direnişi devam ederken, İsmet İnönü mecliste yaptığı konuşmada direniş sonrası başvurulacak yöntemleri açıklıyor. Militer devletin "kırmızı kitabı" devreye giriyor. Ekonomi bakanı olduğu dönemlerde başbakanlığa sunulmak üzere bir rapor (1936) hazırlayan Celal Bayar şunları söylemektedir:’Doğu illerinde hakimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır. Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarından sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası karşılılı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası anlaşılır ve yerindedir. İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de, bundan ayrı ve mutedildir.’ Kürtlerin yokedilmesi, göçertilmesi için "gerekçeler" aranıyor ve bulunuyor. 16 yıl süren bu "tenkil" politikasının ayrıntıları "genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları" adı altında orduya dağıtılmıştı 37. 9-12 Ağutos 1925 tarihleri arasında yapılan Raçkotan ve Raman Tedip Harekatı için öne sürülen gerekçe şudur:" Ayaklanma ile sözle veya eylemli olarak ilgilenmiş, fakat ilgisini ve izini gizlemiş veyahut Kürtlük ve irtica ile öteden beri sanık olarak kişilerin ve zümrelerin ellerinde veya evlerindeki yasak her türlü silah ve yaralayıcı aletler toplanacktır. Ayaklanma bölgeleri cezaevlerinden kaçan bütün hükümlü ve tutuklular diri veya ölü tenkil edilerek yakalanacak ve diri tutulanlar durumlarına göre şark istiklal mahkemesine veyahut bölge divanı harplerine gönderilecektir.(...) Bu görevlerin yapılmasında: Silah ve cephanelerini her ne suretle olursa olsun saklayan ve teslim etmemekte direnenler.;Hükümlü veya sanık kimseleri saklayan ve yedirip içirenlerle bunlara yataklık yapanlar; Ayaklanma bölgesinde yürürlükte olan devlet kanunlarına göre; TC'nin ve Türk milletinin mutlak güvenlik ve refahını bozmak veya cumhuriyet ve devrimin ruhunu za'afa uğratmak ve bu türlü eylem ve hareketlere her ne suretle olursa olsun katılmak suçu ile Şark İstiklal Mahkemesine gönderilecekler. Erzurum ilinin Kiğı ve Hınıs ilçeleri de, bu hususun uygulanmasına dahildir." 38 Burada görüldüğü gibi devletin nezdinde "suçun şahsiliği" gibi bir ilke bulunmuyor. Silah toplamak gibi uydurulan gerekçelerle Kürtlerin katledilmesine zemin yaratılıyor. "En iyi Kürt ölü Kürttür" anlayışından hareketle tüm Kürtler potansiyel suçlu olarak tanımlanıyor. Raman ve Raçkotan aşiretleriyle sınırlı görünen harekat ta Erzurum'a kadar taşırılıyor. Bu harekatın ardından Sason Bölgesi "yasak bölge" ilan edilip 1925-1937 yılları arasında devam eden harekata başlanıyor. Bu harekatlar da " halkın bir kaç sergerdenin elinde oyuncak olması" iddiasıyla başlatılmıştır. 16 mayıs-17 haziran 1926 tarihleri arasında ise sıra bu kez Ağrı yöresine gelmiştir. 1. Ağrı harekatı'nın gerekçesi ise " Mart 1926 başlarında Yusuf Taşo ve avanesinden müteşekkil eşkiya Beyazıt'ın Muson bucağına bağlı kalecik köyünden bir miktar hayvan çalarak Ağrı dağı'na götürmüştü" diye açıklanır! Basit bir hırsızlık olayı için 28. Alay görevlendiriliyor. İlk harekatttan istenen sonuç alınamayınca 16 haziran'da bu kez uçakların desteğinde ikinci harekat başlayacaktır. 7 Ekim-30 Ekim 1926 yılı arasında ise Koçuşağı ayaklanması ve bastırılması sözkonusudur.. Gerekçe "vergi vermemek ve vatan savunmasına katılmamaktır.." Harekat için görevlendirilen kişi Elazığ ve yöre Komutanı Albay Mustafa Muğlalı'dır39. "Koçuşağı Ayaklanması" diye Genelkurmay tarafından nitelenen olay da görüldüğü gibi "vergi vermemek ve askere gitmemektir." Bu harekat da uçaklarla desteklenmiştir. 8 Ekim'den sonra "asiler(!) teslim olmak" istediklerini, "ancak anlaşmak olanağını bulamadıklarını" bildirirler. bölümde verilen bilgiler tamamen "Genelkurmay belgelerinde Kürt isyanlarý-kaynak yay,1992" adlı kitaptan alınmıştır. 38genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, s.197-198 39Mustafa Muğlalı Van'da 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizmekle tanınıyor. 23 Aralık 1930'da meydana gelen Menemen olayında da "başrolde" oynuyor ve bu olayda ‘hakimlik’ yapıyor.. O sıralar 1. ordu Komutan vekilidir. Muğlalı, Menemen olayı için yaptığı "incelemelerde" de "olayın arkasında hain eller ve örgütler" bulunduğuna kanaat getirmekte zorlanmaz! 37Bu 17 Ancak harekat sona ermez. Aşiret resilerinin teslim ettiği 29 tüfek "kırık ve kullanılmaz oldukları" gerekçesiyle kıyıma devam edilir. Kırklar tepesi ve Yılan dağı'nda Kürtler top ateşine tutulur. Mutki Ayaklanması ve bastırılması(26 Mayıs-25 Ağustos 1927) diye tarif edilen olay da komplocu kemalist iktidarın ceberrut uygulamalarından birisidir. Bitlis valiliği tarafından boşaltılmak istenen 35 köy halkı, bu karara itiraz ederler. Hemen Buban aşiretinin yokedilmesi kararlaştırılır. 7 Ekim-17 kasım 1927 arasındaki Bicar Tenkil Harekatı, devletin başvurduğu metotlar itibariyle 1980'lerden günümüze dek Güney Kürdistan'a karşı düzenlenen saldırılarda başvurulan metotların adeta aynısıdır. "Şeyh Abdurrahim, Şeyh Tahir ve Yado'nun maiyetlerinde daha bir çok reis ve avaneleri olduğu halde, Mardin ile Viranşehir arasında sınırın Kuzeyine geçtikleri haber alınmış"tır! Harekata "Şeyh Said'in tedibi sırasında kaçmayı başaran eşkıyanın çoğunun bu dağların in, mağara ve komlarına sığınmak suretiyle hayatlarını kurtarmışlardı" gerekçe gösterilir. Mustafa Muğlalı da bölgeyi gezerek hedef alınacak köyleri belirler. Muğlalı'nın gezisi tam 34 gün sürer. Ve "eşkiyanın tamamıyla nüfuz bölgesi olan köyler halkının da, asilerle aynı düşünce ve fiilde oduklarını öğrenmiş bulunur!" Harekat sırasında Kürdün-Kürde kırdırılmasına da başvurulur: Bu çerçevede Hezanlı Şeyh Selim Efendi Milisleri, Şeyh Selamet köyü milisleri, Bicar milisleri, Lice milisleri, Hani milisleri, Çapakçur milisleri ve Gökdere milisleri kullanılır. Genelkurmay raporlarında "harekat sonrasında yakılan köy miktarı 280, imha edilen 'eşkiya' miktarının ise 2.000'e yükseldiği" kıvançla ! belirtilir ve "yükselen maneviyata" gönderme yapılması da unutulmaz. "22 Mayıs-3 Ağustos 1929 tarihleri arasında ise Asi Resul Ayaklanması ve bastırılması" gündemdedir. "ayaklanma" diye nitelendirilen ve dolayısıyla Kürdün katline ferman oluşturan bu olaydaki komploculuk Genelkurmay tarafından bile itiraf edilmek zorunda kalınmıştır:" gerçekte ne genel bir ayaklanma ne de güneyden geçen eşkiya tarafından çıkarılmış bir mesele olmayan bu ayaklanma olayına sebep; Eruh ilçesi Jandarma Komutanı teğmen Ziya'nın öteden beri Lodi bucak merkezinin Tilmişar köyünden Jilyan aşireti reisi Resul'e muğber (gıcık gitmesi) oluşu dolayısıyla, hasmı hakkında aldığı ihbarları vesile ederek Eruh İlçesi Kaymakam vekili Jandarma Yüzbaşısı Galip'i de kandırmak suretiyle, Resul, kardeşi Akit ve daha bazı kimseler için tutuklama müzakaresi sağlamak suretiyle ve silah toplamak bahanesi ile aranan şahısların bulunduğu dört köyde, aynı zamanda arma başlamıştı. Resul'ün evi aranmışsa da bir şey bulunmamış ve Resul yakalanmıştı." Daha sonra Resul kaçmayı başarınca "tedip harekatı" başlıyor: "Hükümete muhalefet eden kişiler ve köy isimleri Vilayetçe tesbit edilip Kolorduya bidirilmesi", "Jilyan aşiretinin hedef alınması", "maksadın gizli tutulması, harekattan erlerin de haberdar edilmemesi, çevre köy halkının dışarı bırakılmaması, harekata üç uçaklı bir filo iştirak ettirilecek; Jilyan aşireti silahlarını teslim etmediği ve Resul ve kardeşi Akit yakalanmadığı takdirde köyleri yakılacak, mahsülleri ve hayvanları müsadere edilecek ve müzakare ile oyalanmaya asla yanaşılmayacaktır" gibi kararlar alınıyor ve uygulanıyor. "Tedibine karar verilen, bu suretle 3 uçak "gönderilen 'Asi Resul'un ateş gücü nedir? Bunu da genelkurmay'dan öğrenelim:" Resul'ün Lodi bucağında 200 tüfeği olup bunlardan 50 kadarı cephanesiz, diğerlerinin 25-60 fişeği bulunmaktaydı.." Yani Resul'ün 150 tüfeği ,7 bin dolayında mermisi ve çevresinde toplam 110 dolayında adamı olduğu tahmin edilmektedir.. Devlet ise üç uçak, 5 tabur, iki süvari bölüğü, bir milis müfrezesi, dört dağ topu; Toplam 59 subay, 1525 er, 176 ücretli hayvan, 1014 piyade tüfeği, 59 hafif makinalı tüfek, 22 ağır makinalı tüfek, 4 yedi buçukluk krup dağ topu, 2 yedi buçukluk kudretli dağ topu, 355 105 piyade mermisi, ...el bombası, 334 topçu mermisi ile Resul’un üstüne gitmektedir. Genelkurmay "harekatın sonuçlarına" ilişkin verdiği bilgide "asilerin ilişkisi bulunan köylerde silah aramaları yaparak bir hayli şaki ve bir o kadar da kadın ve çocuktan ibaret ailelerini yakalamışlar, hayvanlarını müsadere ve evlerini yakmışlardı.." Tam da "muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak isteyen!" devlete özgü bir muamele! 1929'dan 1999'a ne değişti acaba? Savur Tenkil Harekatı (20 Mayıs-9 Haziran 1930): Bu harekatın gerekçesi de şöyle konulacaktır: "Alınan bütün tedbirlere rağmen bölgede adi şekavet olayları devam ediyordu. Örneğin: Genç ve Beşiri bölgelerinde ve daha bazı yerlerde meydana gelen şekavet olayları, mahalli jandarma kuvvetleri ile bastırılmakta idi. (..)Jandarmaya yapılan tecavüz ve küstahlık alınan tedbirlerin ve yapılan icraatın yetersiz olduğunu göstermekte idi.’ 20 Haziran- Eylül 1930 arasında meydana gelen Zeylan olaylarında bir "isyan" özelliği bulmak mümkün. Kör Hüseyin ve Emin Paşa'ya bağlı Kürtler Çaldıran-Beyazıt telefon hattını kesiyorlar. Zeylan bucak merkezini basıyorlar, Erciş'i kuşatıyorlar. Çatışmalarda 2 subay, 16 er ölüyor, 150 asker kayboluyor, 2 makinalı tüfek, 144 tüfek "asilerin", yani Kürtlerin eline geçiyor. Kürtlere karşı yürütülen militer politikalar, tenkil hareketleri o zamanın basınında bir futbol maçı gibi anlatılmaktadır. 16 temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesi (ABD mandasını savunan Yunus Nadi'nin başyazarlığını yaptığı gazetenin binası İttihat Terakki'nin binasıdır) Ağrı tenkilini şöyle verir: "Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor. Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak 18 infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15 bin kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur... Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez."40 B-Dersim Katliamının öncesi... Daha Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Eyaletlerden iller sistemine geçildiği sıralarda; bu politika doğrultusunda Osmanlılar Dersim'e yönelik planlar geliştirmeye başlıyorlar. 1896'da Müşir Şakir ve Zeki Paşalar ve Serasker Rıza Paşa ve heyetleri tarafından raporlar hazırlanıyor 41. Elazığ Valisi Arif Beyin 28 Ekim 1903 tarihli raporunda, "silah toplanması, Dersim'e askeri yığınak yapılması, Seyit ve Dedelerin yakalanıp sürgün edilmeleri" öneriliyor ve "Dersim'in tamamıyle Kürt olmadığı ileri sürülüyor. Şeyh Sait Direnişinin bastırılımasını takiben ise Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey de bölgelerde "incelemeler" yapıyor, 2.2.1926'da bir rapor yazıyor: " Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor (ülküleşiyor), tehlike büyüyor. Seyit Rıza'nın hükümete karşı takındığı vaziyetten kendisine husumetleri hesabı ile mütessir olan bazı aşairin hissiyatın da faydalanılacaktır. Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memeleket namına farzı aynıdır. Bu müddet zarfında mektep açmamak, ancak 25 senen zarfında ahaliye Türklğk his ve terbiyesini verdikten sonra mektepler küşat etmek ve halkı okutmak. Aksi takdirde Kürtlük telkinatı başarılı olur." Aynı yıl içerisinde Elazığ Valisi Cemal beyin yazdığı raporda da "Seyit Rıza ve ailesinin Elazığ'a nakli"ni de kapsayan "öneriler" üzerinde durulur. 1930 yılında ise Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali'nin yazdığı raporda "Dersim'in dışarıyla ilişkisinin kesilmesi, Elazığ'da savaş uçaklarının bulundurulması, tehdit mahiyetinde kuvvetli müfrezeler bulundurulması" önerilir! 8 Ekim-14 Kasım 1930 Pülümür harekatı ise genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın Erzincan'da yaptığı geziden hemen sonra yapılır. Çakmak, "Aşkirik, Gürk, Dağbey, Haryi köylerinin tedip ve tenkilini zorunlu bulur!" Fevzi Çakmak "birkaç sene sonra Kürtlüğün bütün Erzincan'ı istila edeceğinden" korkmuş, "Türk dilinin bütün bölgeye yayılması için esaslı tedbirlere ihtiyaç olduğuna" inanmaktadır. Ayrıca bölgede Kürt kökenli memurların olması da Paşa'yı oldukça rahatsız etmiştir. Pülümür Harekatı'nın gerekçesi de hazırdır! Güya , "Pülümür ağalarının tertibi sonucu, Pülümür ilçe kaymakamının evine bir kaç el silah atılmıştır.." Atanlar da tabii ki Kürtlerdir! İsmet İnönü, 8 Ekim 1930 tarihinde Genelkurmay'a verdiği cevapta, ordunun tekliflerini kabul eder ve harekat için düğmeye basılır. C-Dersim Katliamı (1937-1938) İbrahim Tali ve İçişleri bakanı Şükrü Kaya'nın Dersim yöresinde yaptığı "geziler" sonrasında karar veriliyor:"Neticede; Dersim'in ıslahı esasları tesbit edildi ve keyfiyet uzunca vadeli bir programa bağlandı.." 42 25 Aralık 1935'te çıkarılan 2884 sayılı Tunceli Kanunu ile "Vali ve komutanlar bakanların haiz oldukları bütün yetkilere haizdir; idari yönetimlere subayların atanması, lüzum görülen belediyelerde başkanlık görevini kaymakamlara verebilme yetkisi verilmiştir.." Diğer yandan "Cumhuriyet savcılarına hazırlık tahkikatında hakimlerin haiz oldukları yetkileri kullanırlar; Cumhuriyet savcısının iddianamesi sanığa tebliğ edilmez. Tutuklama kararına sanık tarafından itiraz edilemez. Vilayet içindeki ceza mahkemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp kesindir" gibi Türk usulü adli önlemler de alınmıştır. Bakanlar Kurulunun 4 Mayıs 1937 tarihli "Tunceli tenkil harekatına dair gizli kararında" şunlar karar altına alınıyordu: "1-Toplanan kuvvetlerle Nazımiye, Keçizeken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit ve müessir bir taarruz hareketi ile varılacaktır. 2-Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır. Ve bu toplanma ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem de bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdilik 2000 kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır. Bunlara ek olarak yapılan değerlendirmede 43 ise şöyle denmektedir:" Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış 40Atatürk Milliyetçiliği, Baskın Oran; Bilgi yayınevi, 1998. s.222, dipnot 366 Umum Kumandanlığı (Gizli ve zata mahsustur-Kayıt altında yüz tane basılmıştır),Dersim.1932 42Kürt İsyanları Cilt 2, s. 167 43Bu kararlar ve değerlendirmeler Atatürk ve Mareşal Çakmak'ın katılımıyla yapılmıştır 41Jandarma 19 olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür. Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lazımdır.’ Dersim Katliamının uygulama aşamasından önce de devletin başvurduğu propagandalardan birisi "İngilizlerin Kürtleri kışkırttığı, hatta bir İngiliz kızının Seyit Rıza'ya 500 altın verdiği" şeklindeki yalanlardır. İbrahim Tali'nin raporunda buna değinilir ve " Dersim, hudutlardan çok uzaktır. Hariçteki siyasi teşkilatlar Dersim'i kendi siyasi emellerine kullanmayı her suretle arzu ederler ve programlarına da bunu koymuşlar, ve daima propaganda etmek isterlerse de rüesa geçinenlerden hiç birinin hariçle temas ve muhaberesi müsbet bir surette tesbit edilememiştir. Hatta 1929 Eylülünde bir İngiliz kızının Seyit Rıza'ya 500 altın hediye getirdiği işaa edilmişse de bir tek altının bile getirildiği ispat edilemedi" denmek zorunda kalır. Kürtlere karşı harekata geçilmeden önce Fevzi Çakmak, sonra Başbakan İsmet İnönü sağlık bakanı Refik Saydam Elazığ'da incelemelerde bulunurlar 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, 4. genel Müfettiş korgeneral Abdullah Alpdoğan ve 7.Kolordu komutanı Galip Deniz'le son durumu görüşüp harekatın stratejisini belirler. 20-21 Mart 1937 gecesi Harçik deresi üzerindeki tahta köprünün yakılması gerekçe gösterilerek başlayan harekatta Dersim kan gölüne çevrilir. Binlerce insan katledilir, köyler yıkılıp yakılır. Seyit Rıza'nın silahsız olarak görüşme yapmak için gittiği Erzincan'da tutuklanması ve alelacele bir hafta sonu Mustafa Kemal'in Elazığ'a gitmesi ve araba ışıklarının altında Seyit Rıza'nın idamından sonra da tenkil harekatı devam eder. 2 Ocak-7 Ağustos 1938 tarihleri arasında yeni bir tenkil harekatı yapılır. "Ebedi Şef" hastalığı yüzünden Celal Bayar’a okuttuğu 1 Kasım 1938 tarihli meclis açış konuşmasında Dersim Katliamı'na da değinmeden edemez.."Tunceli'deki toplu eşkıyalık hadiseleri bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur.."44 D-Dersim Katliamından sonra.. Dersim Katliamı öncesinde "Kürtlerin İngilizler tarafından kışkırtıldığı" şeklindeki resmi ideolojinin propagandalarının gerçek dışılığı ve içerdiği komplo bir yana; 1936'dan itibaren Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasındaki ilişkiler en üst noktaya çıkmıştır. Sözkonusu yakınlaşma "Sovyet tehdidi" ve Almanya'ya artan bağımlılık gibi nedenler üzerinde temellenmiştir. Churchill, 1938'de Kazablanka'da Rooswelt'e "Türkiye bizim nüfuz alanımızda" diyecektir. "Türdeş ulus" yaratma gibi militer politikanın Dersim'de katliam politikalarının uygulanmasından önce Ankara-Londra ve Paris hattında yaşanan bu "sıcak ilişkiler"in Kürtlere karşı yürütülen politika ile yakından ilgili olduğunu öne sürmek abartılı olmaz. Diğer yandan Dersim'e yönelik katliam politikaları hayata geçirilirken 8 temmuz 1937'de İran-Irak-Türkiye arasında Tahran'da Sadabad Paktı ilan ediliyor. Anlaşmanın 7 .maddesi doğrudan doğruya Kürtlerle ilgilidir:" Birbirlerine komşu olan bu devletlerden her biri, kendi siyasi sınırları içerisinde ya da hudutlarında vaki olabilecek ve merkezi otoriteye doğru yöneltilmiş her türlü harekete ya da silahlı eşkiya gruplarına karşı emniyeti ve güvenliği sağlamak amacıyla, sınırda ya da o memleketin herhangi bir toprak bölümünde otoriteyi yeniden kurmak için, birlikte ve beraberce harekete geçeceklerdir.." Bu anlaşma kamuoyuna "İtalya'ya karşı" yapılmış gibi lanse edilse de gerçekte bu paktın Kürtlere karşı kurulduğu ve Londra'nın katkılarının da olduğu tartışma götürmeyen bir olgudur. 1939'da ise Türk-İngiliz-Fransız Antlaşması imzalanacaktır. Ki, Lozan Antlaşmasıyla İngiltere ve Fransa'nın Kürdistan'ın bölünmesinde belirleyici rol oynadıkları bile başlı başına, resmi ideolojinin "Kürt sorununun arkasında yabancı parmağı arama" gibi demagoji ve propagandalarını geçersiz kılmaya yetmektedir. Şeyh Said direnişine dair sıkça başvurulan ‘İngiliz kışkırtması’ propagandası dersim soykırımı içinde kullanılmıştır. *** Özetle Kemalist iktidarın meşrulaşma sorunu ortadan kalktıktan sonra Osmanlının tamamlayamadığı Kürt politikası tamamlanmaya çalışılıyor. İnönü'nün "Türkler ve Kürtler bu memleketin aslü unsurlarıdır" gibi taktik sözleri unutuluyor. Öncelikle linguicide (linguistic jenosid-dil soykırımı) uygulaması başlıyor, Kürtçe yasaklanıyor. 1925'ten sonra Kürdistan'da aralıksız onaltı yıl süren tenkil politikaları uygulanıyor. Kürdistan 1926'dan itibaren Umumi Müfettişlikler ile yönetiliyor. Takrir-i Sükun, Mecburi İskan kanunu ve Tunceli kanunları ile Kürdistan olağanüstü halle yönetiliyor. Basın ve muhalefet zapt-ı rapt altına alınıyor. Kürtlerin Türkleştirilmesi ve militer yolla heterojen Türkiye'den homojen bir Türkiye; türdeş bir ulus yaratılması çalışmalarına ağırlık veriliyor. Abidin Özmen'in bu konuda yaptığı öneriler bugünkü politikalara da ışık tuttuğu için tam bir ibret belgesidir.45 1930'lardan itibaren Mahmut Esad Bozkurt'un, "Bu memlekette Türk olmayanların bir tek hakları vardır. Köle olma hakları" doğrultusunda Türk tarih Kongresi'nde Kürtlerin varlığı red ve inkar edilerek Türkleştirme politikaları esas alınıyor. Kürtler "dağlı Türkler" olarak devlet diline yerleştiriliyor. Kürtlerin yanısıra 44Söylev, 45İngiliz cilt 1. S.406 Belgelerinde Kürdistan,Ahmed Mesud (Bu isim müstear bir isimdir), Doz yayınları 20 "yahudilerin de Türk olmayı seçmesi" isteniyor. "Üstün kimlik" adı altında yürütülen politika doğrultusunda Promethesu'tan Triptomelos'a kadar bir dizi Yunan düşünürünün "Türk" olduğu, Etilerin ve Yunanlıların da "Türk" olduğu gibi gülünç iddialar devlet tezleri haline getiriliyor. Lord Kinross, "bir İngiliz diplomatına da Atatürk, Türkçe olan kent sözcüğünün Türklerin bir zamanlar İngiltere'yi fethetmiş olduğunun kanıtı olduğunu" söylediğini yazar. 5.Bölüm A-Çetelerin terfi etmesi de "kuruluş" yıllarından kalma bir gelenektir.. Dersim Kanunu 1946 yılı sonuna kadar yürürlükte kalıyor. Bu dönemde Kürtlere karşı uygulanan "vur kurtul" anlayışında rol alan temel askeri unsurların, anti-kemalist muhalefetin tasfiyesinde rol oynayan kişilerin olması da önemlidir. Nurettin Paşa ve damadı Abdullah Alpdoğan Koçgiri'deki katliamın uygulayıcısıdırlar. Sakallı Nurettin paşa sadece Koçgiri Kürtlerini ve Samsun'daki Rum-Laz nüfusunu katletmekle kalmamış; İzmir Yuan işgalinden kurtarıldıktan sonra Rum metropolitini keyfi bir şekilde asmış, İzmir'de yapacağı katliamlara zemin hazırlamak için bazı yerlerde yangın çıkarmıştır. Nurettin Paşa'nın izinden yürüyen 12 Eylül darbecileri, 1980 yılında bu katilin kemiklerini Devlet Mezarlığı'na aktarmak istemişlerdi. Alpdoğan 1937'lerde Dersim Katliamı'nda rol alıyor bu kez. Adı Özalp ilçesinde 33 Kürdün öldürülmesiyle özdeşleşen ve Ahmet Arif'in "33 Kurşun" şiirine ilham kaynağı olan Mustafa Muğlalı hem Kürtlere karşı yürütülen katliamlarda hem de 1930'daki Menemen Komplosu'nda görülüyor. Topal Osman'ı öldürerek Ali Şükrü cinayetinin izlerini ortadan kaldıran İsmail Hakkı Tekçe ise Dersim katliamında, Topal Osman'ın pozisyonunda ,Muhafız Alay Komutanı olarak ortaya çıkıyor. Topal Osman hem Koçgiri'de, hem Samsun bölgesinde Kürtlere, Rumlara, Lazlara kan kusturduğu gibi Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz'de boğdurulmasında Yahya Kaptan'la rol oynamıştır.46 Diğer bir deyişle bu dönemde uygulanan politikalar ve politikanın komuta kademesi direkt olarak "Tek Şef"e direkt bağlıdır. Umumi Müfettişliğin yerini Olağanüstü Hal Valiliği almış, Kürtleri İngiliz ve Fransızla çatıştırma siyaseti Kürt hareketini manipule ederek terörize etme ve dünyada izole etme gibi sofistike politikalara dönüştürülmüştür. B-1946 sonrası.. 1946 yılında "çok partili" siyasal yaşama geçilmesinden sonra Kürtler de CHP'nin uygulamalarına tepki olarak DP'yi desteklediler. CHP'nin 1931'e dek Kürdistan'da örgütlenememiş olması varolan tepkinin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. CHP, "çok partili" yaşama geçildikten sonra demokrasinin Kürtler açısından olumlu sonuçlar doğurabileceğinden endişe duyuyordu. Bu nedenle de "demokrasi mi? Eğer biz böyle bir musibeti Türkiye'de uygularsak Fırat'ın doğusundaki Hasolar ve Memolar eşkiyalarını seçip, meclise göndermiyecekler mi? Geçelim böyle martavalları!" denerek buna karşı çıkılıyordu. Türkiye, 1937'den sonra İngiliz nüfuz alanından ABD'nin nüfuz alanına girdi. 2.Dünya savaşı'nın lider gücü ABD 1945'ten sonra bölgeye ağırlığını koymaya başladı. 1947'deki Truman yardımı ile bu süreç başladı. "Çok Partili" yaşama geçilmesi 2. Dünya Savşı'nın yol açtığı siyasal sonuçlarla yakından ilgiliydi. 2.Dünya Savaşı'nın son yılında İran Kürdistanında önemli bir siyasal gelişme meydana geldi. İran, İngilizler ve Sovyetler tarafından işgal edildi. İran'daki Alman etkisinin kırılması, Sovyetlere yardım yolunun açılması ve Kafkas'yadaki petrol yataklarının kontrol altına alınması gibi nedenlerle gerçekleşen bu işgal sırasında Mehabad Kürt Cumhuriyeti kuruldu. Mehabad Kürt Cımhuriyeti ve Azerbaycan otonom bölgesinin kısa süren yaşamları sırasında İran ve Türkiye arasında Sadabad Paktı yürürlükte kaldı. İngilizlerin yol göstericiliğinde İran-Irak ve Türkiye arasında Mehabad'a karşı izlenecek ortak politikalar saptandı. İran, Azerileri kırıp geçirirken Ankara sessiz kaldı. 14 Mayıs 1950'de asker-bürokrat iktidarı (CHP) devrildi. DP'nin iktidara gelişi Kürtlerde de belli kıpırdamalar yarattıysa da Bayar-Menderes iktidarında ne rejimin niteliğinde, ne de Kürtlerin statüsüzlüğünde bir değişiklik görüldü. DP'nin en önemli icraatı; 1942 yılında Van'ın Özalp ilçesinde 33 Kürdü öldüren Mustafa Muğlalı olayını meclise getirmek oldu denebilir. Menderes 24 Şubat 1955'te Irak ve İran'la bu kez Bağdat Paktı'nı imzaladı. Bu Pakt'ın imzalanmasının amacı da Kürtlerdi. Kürtler bu sırada ne yapıyorlardı? İstanbul'da Dicle Kaynağı (1948), ve Şark Mecmuası(1950) gibi yayınlarla dikkatleri Kürt sorununa çekmek istiyorlardı. Bu yayınlarda "şark illerinde toprak reformu yapılması" gibi istekler dile getiriliyor, eşitsiz yaşam koşulları "et yiyenler ve ot yiyenler" şeklinde eleştiriliyordu. Menderes hükümeti ordu ile ilişkilerinin gerginleştiği, İnönü'nün fırsat kolladığı bir dönemde ordu ile ilişkilerini düzeltmek amacıyla 17 Aralık 1959'da 50 Kürtü bir komployla tutuklattı(Emin Batu sonradan yaşamını yitidiği için bu dava 49'lar Davası olarak biliniyor.Ancak bu tevkifatta tutuklanmayanlar da vardır). Celal Bayar'ın tutuklanan Kürtleri "imha önerisi" meydana gelebilecek"dış tepkilerden ötürü" Menderes tarafından uygulanmadı. Osman'la ilgili daha geniş bilgi için Rıza Nur'un anılarının yanısıra İşaret yayınları tarafýndan 1993 yılında yayınlanan "Topal osman Olayı" adlı kitaba da başvurulabilir. 46Topal 21 DP iktidarı döneminde Kürtlerin faaliyetleri kültürel ve demokratik kanallarda ortaya çıkıyor: 1948 yılında Şehmus Elmas'ın çıkardığı Dicle Kaynağı, 1958'de yayınlanmaya başlayan İleri Yurd yayınlarında Kürt sorunu Ezop dili kullanılarak "Doğu Sorunu" çerçevesinde tartışılmaya başladı. 17 Aralık tutuklamaları, İçişleri Bakanı Namık Gedik ve basın tarafından sansayonel bir şekilde kamuoyuna sunuldu. Devlete göre tutuklananlar "Barzani önderliğinde kurulacak bağımsız bir Kürdistan kurulması" için örgütlenmişlerdi. 47 49'lar Davası Kürt hareketinde önemli bir köşe taşıdır. Bu davada yargılananların önemli bir kısımı daha sonra da Kürt hareketi içinde lider ve yönetici nitelikleriyle, basın yayın alanındaki çalışmalarıyla öne çıktılar. Bu davanın sanıkları askeri mahkemede yargılandılar, yaklaşık bir yıl sonra mahkemeye çıkarıldılar. 1960 darbesi sonrasında çıkarılan aftan yararlandırılmadılar. Bu davadan herhangi bir kişi itirafçı olmadı o günün koşullarında. Bu dava 1950'li yılların önemli ikinci olayıydı. Birincisinde, 1955 yılında İstanbul'da Rumlara karşı kitlesel saldırılar başlatılmıştı ve Rum nüfusunun göçertilmesi sağlanmıştı48. C-49'lar Davasında devletin siyasi amaçları 25 Kürt hakkında savcı tarafından idam cezası istendi. Kürtler Harbiye'nin ölüm hücrelerine kondular. Yargılananların "suçluluklarına" kanıt olarak gösterilen şeyler ya bir Barzani resmi, ya bir şiir veya Newsweek dergisinin Kürtlerle ilgili bir haberiydi. Bu dava: devletin 1960'lardan itibaren izleyeceği Kürt politikasının habercisiydi; Hem siyasi amaç açısından, hem de kullanılan yöntemler bakımından, devletin "derin" hesaplar peşinde koştuğunu gösteriyordu. Devletin bu davadaki siyasi amacı neydi? "-Bu tutuklamalar ABD'den gerekli yardımların elde edilmesi için 'argüman' olarak kullanılmalıdır, -ABD ve Batı'ya bu tutuklamalar bir 'Komünist Kürt hareketi' olarak sunulmalıdır, -Türkiye genelinde ve Batı Anadolu'da yaşayan vatandaşlara bu tutuklamalar bölücü, 'Kürtçü' değil de Komünist oldukları şeklinde yansıtılması yararlı olacaktır." 49 Emniyet Başmüfettişliğinin 31 temmuz 1959 ve 94818 sayılı, Ergün Gökdeniz imzalı, 12 Aralık 1959 tarih "Kürtçülük hareketinin bugünkü durumu"nun incelendiği raporları yayınladığı için Yön dergisi "devlet sırlarını açıklamak"tan ötürü yargılanıyor. Bu davanın ABD ve Batı ile ilişkilerde bir koz olarak kullanılması ve bugün izlenen propaganda konseptine benzer bir konseptin savunulması ve devletin Kürt sorununda izlediği militer konseptin sürekliliğini göstermesi açısından önemlidir ve çok ilgi çekicidir. Bu davada devletin uyguladığı yöntemler ve "karar mercii"nin adresi de dikkat çekiyor. Dava süresince ve "Karar" aşamasında Genelkurmay ve MİT'ten gelecek raporlar belirleyici oluyor. Diğer yandan devletin Kürt asıllı ajan ve provakatörler vasıtasıyla Kürtleri hem izleme hem de manipüle etme politikası da bu davada açığa çıkıyor. Sendikacı Ahmet Muşlu, Yasin Göldaş ve Asker Avşar bu davada deşifre oluyorlar. Deşifre olanların yanısıra, deşifre edilmeyenlerin olduğu da düşünülürse devlet kaynaklı komplonun boyutu daha iyi anlaşılabilir. İlginç olan Kürtlerin "izlendiklerini" anladıkları andan itibaren önlem alamamaları veya komplonun arzettiği çiddiyeti kavrayamamalarıdır. Bu davayla devletin 1955'ten itibaren Ziya Şerefhanoğlu ve emekli Binbaşı Şevket Turan'ı izlediği, Kürtlerin güvenlik gerekçesiyle açık havada yaptıkları sohbetleri bile kaydettiği ortaya çıkıyor. 1959 Kürtler ve Türkler için önemli bir yıldır. Büyük umut ve vaadlerle işbaşına gelen Menderes iktidarı yolun sonuna gelmiştir. Askerle mücadelesinde yenik düşmek üzeredir. Kürtlere karşı düzenlenen komployla durumu kurtarmaya çalışmakta, askerle ilişkilerini düzeltmeyi Kürtleri biçme üzerine kurmaktadır. Öte yanda, 20. yüzyıldaki Kürt hareketine damgasını vuracak Barzani 11 yıllık sürgün yaşamını noktalayıp, Sovyetlerden Irak'a dönmüş Abdülkerim Kasım'la görüşme masasına oturmuştur. KDP legalleşmiştir. Bağdat'ta Xebat gazetesinin yayını başlamış, Kürtçe radyo yayına sokulmuştur. Kürt hareketi legalleşmeyle birlikte kitleselleşmeye başlamıştır. Barzani bu arada Abdülkerim Kasım'ı örnek göstererek Türkiye'nin de Kürt sorununda benzer bir yolu izlemesini önermiştir. Kürtleri bölen siyasi sınırların Kuzeyinde yaşayan Kürtler kulaklarını Güney'de kabaran dipten gelen bu dalgaya kabartmışlardır. Barzani'nin resimleri ceketlerin ceplerinde taşınmakta, bir sevgilinin resmine bakar gibi bakılmaktadır. Ve diğer yanda bu kabarışı izleyen başkaları da vardır elbette.."Türkleştirme, araplaştırma, Acemleştirme politikası izleyen başkentler. 6.Bölüm 1960 sonrası devlet ve Kürtler 60'taki askeri darbeden sonra devlet Başkanı sıfatıyla Cemal Gürsel, 16 Kasım 1960'ta yaptığı konuşmada Kürt politikasında değişmeyen devlet politikasını şöyle açıklıyordu:" Eğer Dağlı Türkler sessiz olmazsa, ordu onların kasaba ve köylerini bombalamakta tereddüt etmeyecektir." Cemal Gürsel, Diyarbakır'da ise "Size 4749'lar davası, Dr.Naci Kutlay,1994 Eylül 1955 olayları, 6 Eylül 1955'te Oktay Engin adlı bir MİT görevlisinin Atatürk'ün Selanik'te doðduðu evi bombalamasının ardından gerçekleşti. Bir özel harp yetkilisi bu olayı şöyle anlatacaktır:" 6-7 Eylül olayları bir özel harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi, amaca da ulaştı." (Tanksýz Topsuz demokrasi, Fatih Güllapoğlu, s.104 49Yön dergisinden aktaran, Dr.Naci Kutlay 486-7 22 Kürt diye hitap edenlerin suratlarına tükürünüz" komutunu verecektir. 1966 Varto depremi sırasında sonradan İçişleri Bakanı olacak Haldun Menteşoğlu ise halkın yakınmalarına karşılık olarak " Nerdeyse yıkılan ahırlarınızı bize birer saray gibi yutturmaya çalışacaksınız! Hem sonra nedir bu sızlanma? Burada sadece üç bin kişi öldü! Oysa Vietnam'da 30, 000'ler ölüyor!" diyordu. Halkın Kürtçe protestosu karşısında ırkçı hezeyanları daha da artacaktı:" İnsana benzeyen bazı mahlukların ağzından hayvani sesler çıkmaktadır. Eğer sizler bu devletten memnun değilseniz, kendinize bir başkasını arayınız.." Demirel de çıktığı Kürdistan gezisinde, bir süre sonra Gürsel ve Menteşoğlu'nu izleyecekti:"Hudut kapılarımız açıktır. İsteyen defolup gidebilir bu memleketten.." Askeri darbeyi düzenleyenler, Şeyh Sait direnişi sırasında yapıldığı gibi; Kürtleri temizleme, sindirme politikasını yürütürken bir taşla iki kuş vurmayı amaçlıyorlar. Kürtlerle, DP iktidarı arasında "ilişki" kuruluyor. Milli Birlik Komitesi'ne göre "Bir Kürdistan hükümeti tesisi için D.P grubu içinde çalışanlar var"dır. Bu arada 55 Kürt ileri geleni (Faik Bucak ve yakınları, Şeyh Sait'in ailesi, Raman aşireti ileri gelenleri) Sivas'ta toplama kampına konulmuştur. Solcu cuntacıların da desteklediği "27 Mayıs devrimi!"nin Kürtlere karşı izlediği politikanın ilk örneklerinden biri de bu olacaktır. Kinyas Kartal ve arkadaşları ise Bursa'da "Kürdistan Cumhuriyeti kurmak!" savıyla yargılanacaklardır. Bu davanın duruşmaları da gizlilik içinde yapılmaktadır. 49'lar Davası'nı izleyen yıllarda Kürtler basın yayın alanında daha etkin olmaya başladılar. 1960 yılı öncesinde de Musa Anter ve Canip Yıldırım'ın yazı yazdığı İleri Yurt (Diyarbakır,1958) gibi yayınlar büyük yankılar uyandırmıştı. Ancak 1960'tan sonra Kürtlerdeki siyasi ve kültürel çalışmalara daha büyük önem verilmeye başladı. 1962'de Edip Karahan,Dicle Fırat gazetesini, Ziya Şerefhanoğlu 1963'te Roja Newe'yi yayınladılar. Deng dergisi de 1963'te yayınlanmaya başladı. 1963 Aralık ayında bu kez 23'ler davası olarak bilinen tutuklamalar yapıldı. 49'lar Davası'nda yargılananların bir kısmı bu davada da "sanık"tılar. Bu davanın duruşmaları gizli yapıldı ve Kürtler yine Genelkurmay Mahkemesi'nde yargılandılar. Savcıya göre, "sanıklar, müstakil Kürt devleti kurmak için 2 bin sten tabanca, 5 otomobil, radyo ve telsiz cihazı temin için temaslarda bulunduklarını" öne sürüyordu. Savcıya göre, "Doğan Kılıç ve Abdülsettar Hemavendi bu silahları temin etmek için 'yabancı bir devletle' temas etmiş ve bu silahları Barzani'ye ulaştırmaya çalışıyorlardı.." Templeton komplosunun benzeri bir komplo bu kez 1963'te yaşama geçiriliyordu.. Kürt sorunu yoktu! Fakat ne hikmetse olmayan bu sorunun Kürtçüleri, sanıkları vardı! "Adı geçen devletle Türkiye arasında bir gerginlik yaşanmaması için" savcı duruşmanın gizliliğinde ısrar ediyordu. Yine o yıllara dönecek olunduğunda Barzani hareketinin Irak'ta kitleselleştiği, Kürt sorununun Avrupa kamuoyunun dikkatine geldiği görülüyor. 1963'de Türk-İran ,Suriye ve Irak devletlerinin Barzani hareketine karşı ortak bir operasyon yapması sözkonusuydu. "Tiger Operation" (Kaplan Operasyonu) denen bu saldırı planı, Sovyet Başbakanı Gromiko'nun Türkiye ve İran'ı uyarması üzerine blok halinde yapılamadı. Ancak Suriye, Irak'la birlikte Kürtlere karşı ortak saldırıda bulundular: Türkiye ve İran ise "uyarı" üzerine katılmaktan vazgeçtiler. Bundan da anlaşılacağı gibi askeri savcı "Sovyetleri" işaret etmektedir ve söylenenlerin gerçekle bir ilgisi yoktur. Devletin Kürt hareketini izleme ve manipule etme politikasının 23'ler Davası'nda da sürdüğü anlaşılıyor. Ajan olarak görevlendirilen kişi bu kez Hasan Buluş'tur: sözkonusu kişi dava sanıkları ile birlikte hapsedilmiştir. Mem u Zin'i ezbere okumaktadır. Hapishanedeki kuşkulu tavırları dikkat çekiyor. Davada yargılanan Güney Kürdistan'lı Cemal Alemdar'ın bize anlattığına göre, bir süre önce katledilen Medet Serhat Yöş ve Alemdar, Buluş'u dövüyorlar. Buluş, MİT'e çalıştığını itiraf ediyor. Hasan Buluş daha sonra devlet tarafından Latin Amerika'ya, oradan da New York'a gönderiliyor. New York'taki görevi Mustafa Remzi Bucak'la temas kurup O'nu izlemektir. Buluş oradan da İsveç'e gönderilecektir. Dr. Selahattin Rastgeldi'nin şüphelenmesi üzerine, kendisine "Buluş'un kimliği hakkında" bilgi verilir (Buluş'un halen İsveç'te yaşadığı söyleniyor). 23'ler Davası da 49'lar davası gibi kamuoyuna sansasyonel bir şekildeduyuruldu. Dönemin İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata yaptığı açıklamada "Kürtçülük faaliyeti meydana çıkartılmıştır. 12 Kürtçü ve önemli belgeler ele geçirilmiştir. Malum devletler bütünlüğümüzü parçalamak için çalışmaktadır.." 50 O dönemin önemli gelişmelerinden birisi de merhum Dr. Yusuf Azizoğlu'nun kurduğu YTP'nin 1965 seçimlerinde Kürdistan'da gösterdiği büyük başarı ve 11 milletvekili çıkararak koalisyon ortağı haline gelmesidir. Yanısıra merhum Ziya Şerefhanoğlu da Bitlis'ten bağımsız senatör seçilmişti. Kürtlerin legal alanda gösterdiği bu başarı Kürt ulusal bilincine önemli katkılarda bulunduğu gibi, hareketin meşruluk çizgisinde kalmasında da rol oynamıştı. 1965'te Türkiye/Kürdistan Demokrat Partisi'nin kurulması, 1967'den itibaren Kürdistan'daki komando zulmünü protesto ve teşhir amacıyla "Doğu Mitingleri"nin düzenlenmesi izleyecektir. KDP'nin ilk başkanı Avukat Faik Bucak 4 Temmuz 1966'da kimi iddilara göre aşiret içi bir çatışma , kimi iddialara göre ise MİT tarafından öldürülerek veya öldürülmesine göz yumularak büyük bir darbe yemesine karşın, Doğu Mitingleri'nde insiyatif sahibidir: silahlı mücadeleye çok mesafelidir. Doğu Mitingleri ise kitlesel demokratik gösterilerden ibarettir. KDP'ye karşı 1968'de yapılan operasyonlar sonucunda Sait Elçi ve arkadaşları Antalya'da yargılanmaya başladılar51. Kürt hareketi 60'lı yıllarda iki kanaldan gelişmekteydi: 5029/06/1963 tarihli Milliyet gazetesinden aktaran:Dr. Şıvan, Kürt Millet Hareketleri ve Irak Kürdistan ihtilali Sait Elçi ve Sait Kýrmýzýtoprak olayı; War dergisi, sayı 5-6,1998 51Tarihimizde 23 Birincisi, Barzani'yle iyi ilişkiler içinde olan KDP eğilimi, ikincisi TİP içinde faaliyet yürüten ve örgütlenen Kürtlerin çalışmaları. 1969'da ise DDKO'ların kurulmasıyla Kürtler; her eğilim ve her kategoriden insanların bir araya geldiği demokratik bir kitle örgütüne kavuştu. DDKO'lar Kürtlerin karşı karşıya oldukları zulmü gündemleştirmede önemli bir görevi yerine getirdiler. 1960 darbesiyle birlikte ordunun siyasete müdahele etme, siyasi yönetim üzerinde söz sahibi olma amacı MBK'nin kurulması ile kurumsallaşmakla kalmamış, Anayasa hükmü haline gelmiştir. Toplumun askerleştirilmesi için büyük bir seferberlik başlatılmıştır. Ortaokullarda "asker şapkası" okul üniforması olmuştur. "Görünmeyen eller" vasıtasıyla o dönem, özellikle üniversite gençliğinin "sağ-sol" görüntüsü adı altında birbirine kırdırıldığı, provakasyonların birbirini izlediği bir dönemdir. Kontr-gerilla faaliyetleri doruğa ulaşmıştır. Askeri darbe için koşullar hazırlanmaktadır. Ve 12 Mart 1971'de beklenen gerçekleşir: Askerler, 1960'ta olduğu gibi "demokrasiyi kollamak, vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak" iddiasıyla "durumdan vazife çıkarırlar" ve yönetime el koyarlar. Kürt hareketinde arayışların olduğu, yetmezliklerin de ortaya çıkmaya başladığı bu dönemin önemli gelişmelerden birisi de Irak merkezi yönetimi ile KDP'nin 11 Mart 1970'te imzaladığı Otonomi Antlaşmasıdır. Barzani ve Irak yönetimi arasında imzalanan Otonomi Antlaşması Türkiye Kürtleri arasında olumlu etkiler yarattı, Kürtleşme ve Kürt kimliğine sahip çıkılmasını hızlandırdı. Türkiye, Otonomi Antlaşmasını da kaygıyla "izledi." Otonomi Antlaşması öncesinde ve sonrasında Irak'la görüşme yapmakta gecikmedi. 5 Şubat 1970'de Irak İçişleri Bakanı general Salih Mehdi Ammaş Ankara'ya "beklenmedik" bir ziyarette bulundu. 21 Şubat 1970'de Irak devlet Başkanı Abdülselam Arif ve Cevdet Sunay arasında bir görüşme yapıldı. 1963'te Barzani güçleri ile Irak ordusu arasında meydana gelen çatışmalar sonrasında Barzani'yi takip gerekçesiyle, Türkiye Irak'ın Türkiye'nin sınırları içerisindeki Kürt yerleşim birimlerini bombalamasına sessiz kalmış; kamuoyu durumdan ancak iki yıl sonra, AP milletvekili Esat Kemal Aybar'ın Bütçe Plan Komisyonu'nda sorduğu bir sorudan sonra haberdar olabilmişti. Otonomi öncesinde ve sonrasında Ankara ile Bağdat arasında yapılan görüşmelerde de ağırlıklı olarak Kürtlere karşı izlenecek politikalar ele alınmış olmasına karşın, kamuoyuna "Irak-İran anlaşmazlığı ve Kıbrıs sorununda görüş alışverişinde bulunulduğu" yönünde açıklamalar yapılmıştı. 7.Bölüm A-12 Mart darbesi.. Darbeden sonra geniş çaplı bir tutuklama ve işkence kampanyası başladı. Siyasi Partilerin çalışmaları kısıtlandı. DDKO gibi kitle örgütleri kapatılarak, yönetici ve üyeleri tutuklandı. Alışıla geldiği üzere Kürtler daha önce olduğu gibi tek cezaevinde, Diyarbekir'de toplandılar. DDKO davası da 49'lar Davası gibi Kürt hareketinde bir dönüm noktasıdır. Savcı'nın "Kürtler Türktür" tezine karşı Ocak Komünü diye bilinen grup -sonra Komal yayınevi ve Rızgari dergisi etrafında örgütlendiler- siyasi bir savunma yaparak "Kürtlerin varlığını inkar , haklarını redd eden" devlet anlayışına büyük bir darbe indirdiler. Bu savunmadan ötürü Mümtaz Kotan ve İbrahim Güçlü 16'şar yıl ağır hapis cezasına çarptırıldılar. Kürtler tutukluluk dönemlerinde "ayrı örgütlenme" gibi konularda birbirleriyle tartışırlarken; Musa Anter'in 59'da hapishanede başlattığı, merhum Kemal Badıllı ve MehmetEmin Bozarslan'ın sürdürdüğü Kürt dili ile ilgili çalışmalarını da aksatmadılar. Fakat Kürtler "savunma yapılsın mı, yapılmasın mı" noktasında ayrı düştüler. Ayrılıklara ideolojik gerekçeler de buldular. Bir süre sonra da bu ideolojik gerekçeler Kürtleşmenin önünde seyretmeye başladı. Cezaevinde bunlar olurken, T/KDP Sekreteri Sait Elçi 1971 Haziranında , iddialara göre Dr. Şıvan tarafından öldürülmüş, Dr.Şıvan da 1971 Kasımında cinayet işlemekten ötürü I/KDP tarafından kurşuna dizilmişti. Diğer yandan Güney Kürdistan'da da silahlı direniş önemli bir kavşak noktasına gelmişti. İsrail'in bastırması sonucu ABD, Kürtlere İran Şahı vasıtasıyla yardım etmeye başlamıştı. Irak ise Sovyetlerle yaptığı ikili anlaşma ile önemli bir desteğe sahip olmuştu. DDKO, KDP davaları, 1974 affı sonrası oluşacak siyasi coğrafyanın da analığını yaptı. Genel Af'tan sonra bir kısm Kürt Özgürlük Yolu ve Komal yayınevi etrafında siyasi çalışma kararı alırken, bir kısmı TİP'le davranmaya devam etti. Özgürlük Yolu'nun da TİP'le ilişkisi 79'lara kadar devam etti. Diğer Kürtler ise T/KDP ve Şıvancılar şeklinde faaliyetlerini sürdürüyorlardı. 1975'te Komal yayınevi'nin kurulmasını, 1976'da Özgürlük Yolu ve Rızgari dergilerinin çıkması izledi.Kawa ve Tekoşin gibi örgütler kuruldu. PDKT ise PDKT-KUK adında yeniden organize oldu. 1970'li yıllar devlet bünyesinde örgütlenen; önceleri "Özel Harp Dairesi, Kontr-gerilla" diye adlandırılan Gladio'nun faaliyetlerinin doruğa çıktığı yıllardı. 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs'ta Bayraktar Camii'nin bombalanıp Türklerin mobilize edilmesi, Kültür Sarayı ve Kastamonu şilebine yönelik suikastler; 1 mayıs 77'deki taksim Katliamı, Maraş katliamı vs. eylemler Gladio'nun eylemlerinden akılda kalan bazıları. 6 Mayıs 72'de Deniz Gezmiş'lerin idamından önce Mahir Çayan ve arkadaşlarının cezaevinden kaçmalarında da karanlıkta kalmış noktalar var.. Derin devletin; askerin siyaset üzerindeki tahakkümünü sağlama, askercil bir toplum yaratma, demokratikleşmenin engellenmesi ve Kürt sorunundaki militer konsepte zemin hazırlama planı çerçevesinde 1960'lı yıllardan itibaren bir destabilazasyon süreci uygulandı. Bu süreç, Türkiye'nin batısında ve metropollerde sağ-sol çatışmaları üzerinde yükseldi. Sol muhalefet önemli bir potansiyele ulaştığında ise Sol içi 24 çatışmalar ve suni bölünmeler devreye sokuldu. Sol'un parçalanması ile ilgili misyon sahibi olduğu öne sürülen kişilerden birisi de 1989'da Paris Kürt Konferansı sırasında devlet ve PKK'yle aynı telden çalmaya başlayan ve soluğu Bekaa'da "karanfil değiş tokuşu" yapmakta alan Perinçek'in olduğu öne sürülür. Mehmet Eymür, Perinçek'in solu maoculuk vasıtasıyla bölmekle görevlendirildiğini iddia eder 52:"Türkiye'de hızla gelişen ve Batı dünyası için tehlikeli hale gelen Sovyet yanlısı aşırı solu yeni bir doktrinle bölmek." Sağ-sol çatışmalarının yanısıra mezhep çatışmaları, daha doğrusu Alevi inancına mensup kesimlere karşı yürütülen katliamın yanısıra, tüm Türkiye çapında istikrarsızlık yaratılması için Kürt sahasına da müdahale edildi. Kürt sahasına müdahele edilirken amaç birden fazlaydı. 20.yüzyılın son çeyreğinde 30 yıl öncesine kadar kullanılan taktikler başarılı olmayabilirdi. Üstelik Kürtler, teorik tartışmalarını yapmalarına rağmen bir türlü silaha da başvurmuyorlardı. Silahı kullanacak birileri bulundu mu, plan kendiliğinden yürüyecekti! B-GLADİO'NUN SOL VE KÜRT HAREKETİ İÇİNE SIZMASI Devlet içinde yapılanmış Gladio'nun Türkiye'nin destabilize edilip askeri müdahelelere uygun bir zemin yaratılması; ABD'nin ve Batı'nın desteğini alabilmek için, gelişmeleri provoke etmek, toplumsal muhalefeti radikalleştirmek gibi amaçları taşıdığı ileri sürülebilir. 1960'lardan itibaren sürekli olarak askeri darbelere yatırım yapıldı. Diğer yandan "faşizme kitle tabanı yaratmak ve Kürt sorununda militer politikaları uygulayabilmek için zemin oluşturulmaya" amaçlandı. Çünkü gerek Türk sol hareketlerine, gerekse Kürt hareketine yapılan sızmaların "istihbari amaçlı" değildi. Devletin "Güvenlik Eski Koordinatörü" Hasan Celal Güzel, 12 Mart döneminden önce ve sonra MİT'in sağ ve sol örgütler içine sızmasına ilişkin şunları kaydediyor:" yalnız hem sol, hem sağ taraftan bu tip istihbarat teşkilatlarının ajanı olarak kullandığı öğrenciler önemli miktarda olmuştur.” ** Devletin başından beri Kürdler karşısında başvurduğu temel enstrümanlardan birisi böl ve yönet politikasıdır. Kürdlerin hak arama talepleri sürekli olarak manipüle edilmiştir. Devlet Kürdlerin hak arama taleplerini psikolojik savaş yönetmeleriyle de dizginlemeye çalışmış, teorik hattını bulandırmış ve Kürdlerin bilinç dünyası resmi ideolojiyle bulandırılmıştır. Başından beri Kürdlere söylenen ‘kardeşiz, etle tırnak gibiyiz, Kürdler ve Türkleri aıracak bir sınır çizilemez,Kürdler ve Türkler asli unsurdur’ söylemleri karşılığı olmayan ve her fırsatta Kürdlerin aleyhine kulanılan sloganlardan ibarettir. Kürdler ‘asli unsur’sa neden ana dillerinde eğitim hakları yoktur? Tüm bu fiyakalı sloganlara rağmen Kürdlerin baışından napalm, süngü, sürgün, yasak eksik olmamıştır. 1999,2000 başları , Londra (*) Bu inceleme 1999 yılında Serbesti dergisinde yayınlanmak üzere kaleme alınmıştır. Ancak hacmi nedeniyle dergiye iletilmekten vazgeçilmiştir. Günümüzde de Mustafa Kemal’in Kürdlere yaklaşımına olumlu referanslar gönderilmesi nedeniyle yayınlanıyor. Y.K. 522000'e Doğru dergisi, 20 Eylül 1992; Yaşar Kaya ile yapılan röportajda Perinçek'in misyonuna atıfta bulunulur. 25
Benzer belgeler
OSMANLI`DAN BUGÜNE KÜRTLER VE DEVLET Kürt
‘Ben sadece 23 yaşındaydım. Dedemin yaşındaki insanlar gelip benden devletin çok ciddi konuları
hakkında tavsiyelerimi soruyordu. Ben günlük olarak Türk kabine üyeleriyle görüşüyordum. Ajanlar ve
...