“KÜRESEL EĞİLİMLER 2030: ALTERNATİF DÜNYALAR” BAŞLIKLI
Transkript
“KÜRESEL EĞİLİMLER 2030: ALTERNATİF DÜNYALAR” BAŞLIKLI
“KÜRESEL EĞİLİMLER 2030: ALTERNATİF DÜNYALAR” BAŞLIKLI RAPORA İLİŞKİN İNCELEME1 1. ABD’de 17 istihbarat örgütünün çatısında yer alan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin analitik kolu olarak faaliyet gösteren Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından, ilk olarak 1996-97 döneminde hazırlanan ve her Başkanlık seçiminden sonra güncellenerek, yeni ABD Yönetimi’ne uzun dönemli stratejik planlamada yardımcı olmayı amaçlayan “Küresel Eğilimler” raporlarının sonuncusu Aralık 2012’de yayımlanmıştır. Rapora, Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin internet sitesinden (www.dni.gov/files/documents/GlobalTrends_2030.pdf) ulaşılması mümkündür. Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi’nin internet sitesinde “Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar” raporunun, günümüz dünyasını şekillendiren hızlı ve büyük çaplı jeopolitik değişiklikler ile önümüzdeki 15 yılı şekillendirecek muhtemel küresel yörüngeler üzerinde düşünmeyi teşvik etmek maksadıyla hazırlandığı ve hazırlık sürecinde yaklaşık 20 ülkedeki düşünce kuruluşları, bankalar, kamu kurumları ve iş çevrelerinden uzmanların katkısından yararlanıldığı belirtilmektedir. 2 2. Rapor; “Mega Eğilimler”, “Oyun Değiştiriciler” ve “Alternatif Dünyalar” olmak üzere üç ana bölüm ve bu bölümlerin altında yer alan çeşitli alt başlıklardan oluşmaktadır. Raporun içeriği aşağıda sunulmaktadır: • • • 1’inci Bölüm; Mega Eğilimler Bireylerin Güçlenmesi Gücün Dağılması Demografik Yapılar Artan Gıda, Su ve Enerji Bağlantıları 2’inci Bölüm; Oyun Değiştiriciler Krizlere Açık Küresel Ekonomi Yönetişim Zaafı Artan Çatışma Potansiyeli Bölgesel İstikrarsızlığın Kapsamının Genişlemesi Yeni Teknolojilerin Etkisi ABD’nin Rolü 3’üncü Bölüm; Alternatif Dünyalar Aksayan Motorlar Füzyon Gini’nin3 Şişeden Çıkması Devletsiz Dünya 1 Bu inceleme notunda rapor kelimesi kelimesine değil, aslına sadık kalınmak suretiyle genel hatlarıyla tercüme edilmiştir. 2 www.dni.gov/index.php/about/organization/national-intelligence-council-global-trends 3 Raporda “Gini” terimiyle gelir eşitsizliğini ölçmede kullanılan istatistiksel bir ölçü birimi olan Gini Katsayısı’nın kastedildiği belirtilmektedir. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında değişen bir sayıdır ve sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımı eşitliğinin, bire yaklaştıkça gelir dağılımı eşitsizliğinin arttığını gösterir. 1/42 3. 2030’a giderken dünyayı şekillendireceği belirtilen “Mega Eğilimler” başlıklı birinci bölümünde özetle aşağıdaki hususlara yer verilmektedir: a. 1’inci Mega Eğilim; Bireylerin Güçlenmesi: Bireylerin güçlenmesi ya da bireysel güçlenme, küresel ekonominin genişlemesi, gelişmekte olan ülkelerin hızla büyümesi, iletişim ve üretimde yeni teknolojilerin hızla yaygınlaşması gibi diğer akımları da etkilediğinden, belki de en önemli mega eğilimdir. Bu gücün artmasıyla, bir tarafta gelecek 15-20 yılda küresel sorunlarla mücadelede daha fazla bireysel girişim potansiyeli ortaya çıkarken, diğer taraftan bireysel ya da küçük grupların öldürücü ve yıkıcı teknolojilere erişim ve kullanım imkanları (özellikle siber araçlar, bio-terör silahlar vb.) da artmaktadır. Bireysel güçlenme, yoksulluğun azalması, küresel orta sınıfın büyümesi, eğitim imkânlarına daha kolay ulaşılması, sağlık koşullarının iyileşmesi gibi faktörlerin etkisiyle kayda değer ölçüde ivme kazanacaktır. • Yoksulluğun azalması: Günümüzde yaklaşık 1 milyon kişi, günde 1,25 ABD Doları’nın altında kazanç elde ederek, aşırı yoksulluk içinde ve yetersiz beslenme şartlarında yaşamaktadır. Bu nüfus bir süredir durağan olmakla birlikte, yoksulluk oranlarında düşme görülmektedir. Rakamlara bakıldığında, Doğu Asya’da, özellikle de Çin’de yoksullukta kayda değer bir azalma söz konusudur. Bu bölgelerde gözlemlenen bahse konu düşmenin, gelecek yıllarda da devam etmesi beklenmektedir. Yine rakamlara göre; Güney Afrika’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da yoksulluk oranlarında düşüşler beklenmektedir. Bununla birlikte, Sahra altı Afrika ülkelerinde önümüzdeki 15-20 yıl içinde aşırı yoksulluk devam edecektir. En kötü senaryo hariç, çoğu senaryoya göre, 2030’da dünyada yoksullukla mücadelede önemli başarı elde edilecektir. Bununla birlikte, uzun süreli küresel ekonomik durgunluğun oluşması halinde, aşırı yoksulluk içinde yaşayanların oranında beklenen % 50 azalmaya ulaşmak zorlaşacak ve 300 milyon kadar insanın, beslenme bozukluğu, açlık ve aşırı yoksulluk durumu devam edecektir. Düşük büyüme senaryolarına göre ise, aşırı yoksullukta küçük bir düşüş olacak ve daha az sayıda unsur küresel orta sınıfa dahil olacaktır. • Büyüyen küresel orta sınıf : 2030’da orta sınıf her yerde büyümekle birlikte, bütün analizler en fazla artışın Hindistan’dan, Çin’e doğru, Asya’da olacağına işaret etmektedir. 2010’da 330 milyon olan orta sınıf, 2030’da 679 milyon olacaktır. Hızla büyüyen orta sınıf beraberinde mallara talebi de arttıracaktır (araba gibi) . Büyüyen orta sınıf, sosyo-politik değişimlere de yol açacak, daha fazla demokrasi talep edilecektir. Şehirlerde orta sınıfın ekonomik kazancının artması, kırsalda yaşayanları, şehirlere göç etmeye yöneltecektir. 2/42 Ekonomik durgunluk yaşayan özellikle OECD ülkeleri, Asya’daki artan orta sınıfın ve ihtiyaçlarının yol açtığı ekonomik büyümeden, rahatsız olacaktır. Örneğin, 2030’da Kuzey Amerika ve Avrupa’nın tüketimi % 0,6 olurken, Asya’da bu oran % 9 olacaktır. • Eğitim ve cinsiyet farkı: 2030’da bireylerin ve ülkelerin ekonomik durumları eğitim düzeylerine bağlı olacaktır. Ortalama tamamlanmış resmi eğitim süresi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yükselerek, 7,1 yıldan, 8,7 yıla çıkacaktır. Hatta bu bölgelerde kadınların eğitim sürelerinin 5 yıldan 7 yıla çıkması beklenmektedir. Kadınlar ile erkeklerin eğitim süreleri arasındaki fark azalacaktır. Cinsiyetler arasındaki eğitim ve sağlığa ilişkin farkın kapanması, yine cinsiyetler arasında var olan ekonomik hayata katılım ve politik güç arasındaki farkın kapanmasına da etki edecektir. Bu durum yönetim alanında daha çok kadının yer almasına olanak sağlayacaktır. Dünya Ekonomik Forumunun Cinsiyet Farkları bölümüne göre, 2012’de cinsiyetler arasındaki farkın ekonomik alanda sadece % 60’ı, siyasi alanda ise sadece % 20’si küresel planda kapanabilmiştir. Buna göre henüz hiçbir ülkede ekonomik hayatta ya da politik güçte cinsiyetler arasındaki fark tam olarak kapanmamıştır. Sadece Nordik ülkeleri, bu farkın en az olduğu (eşite yakın) ülkelerdir. Ortadoğu, Güney Asya ve Sahra altı Afrika ülkeleri ise bu farkın en fazla olduğu bölgelerdir. Bu farkı azaltan diğer bölgeler, Doğu Asya ve Latin Amerika’dır. Zengin olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerindeyse bu fark 2030’da daha az olmaya devam edecektir. • İletişim araçlarının ve teknolojinin rolü: İkinci nesil kablosuz iletişim gibi gelişen teknolojiler, bireysel imkân ve kabiliyetleri daha da arttıracaktır. Kırsal ve kentsel alandaki teknolojik gelişmişlik farkı azalacaktır. • Gelişen Sağlık Durumu: 2030 yılında sürekli daha iyiye giden bir sağlık eğilimi beklenmektedir. Buna özellikle yaşlananların hayat kalitesinin yükselmesi de eklenebilir. HIV/AIDS hastalığına rağmen, küresel hastalıkların ağırlığı, birkaç on yıldan bu yana, bulaşıcı hastalıklardan bulaşıcı olmayan hastalıklara kaymaktadır. 2030’da AIDS, sarılık, solunum hastalıkları gibi bulaşıcı hastalıkların %30 azalacağı, ölümlerin daha çok bulaşıcı olmayan rahatsızlıklardan (kalp krizi, kanser, diyabet gibi) kaynaklanacağı öngörülmektedir. İlerleyen yıllarda çocuk ölümlerinde de önemli düşüşler olacaktır ve ortalama yaşam süresi artmaya devam edecektir. Bununla birlikte zengin ile fakir arasındaki ortalama yaşam süresi farkı hâlâ devam edecektir. • Daha Çatışmacı Bir İdeolojik Görünüm: Orta sınıfın büyümesi, ekonomik potansiyellerin değişmesi ve politik gücün daha fazla yayılması giderek çeşitlenen bir ideolojik görünüm ortaya çıkaracaktır. Ekonomik küreselleşme Batı’nın bilimsel düşünce, bireyselcilik, laik yönetim ve kanunların üstünlüğü gibi fikirlerini, 3/42 Batı’nın maddi ilerlemesini gerçekleştirmek isteyen toplumlarda yayılmasını sağlayacak; ancak bu toplumlar kültürel ve politik kimliklerinden taviz vermek konusunda isteksiz olacaklardır. Batının mevcut ideolojileri ile gelişmekte olan ülkelerin ilişkisi, işbirliğinin ve ekonomik çıkarların öne çıkacağı yeni melez ideolojiler ortaya çıkaracaktır. AB’nin son küresel eğilimler çalışması da, farklı toplumların benzer siyasi ve ekonomik sınamalarla karşılaştıkça, norm ve değerlerde ayrışmadan çok uzlaşmanın ortaya çıkacağına işaret etmektedir. Milliyetçilik Uzak Doğu gibi, çözülmemiş toprak ihtilaflarının yaşandığı alanlarda artacaktır. Ayrıca, Sahra altı Afrika ülkeleri gibi gelişmekte ve kırılgan olan ülkelerde de doğal kaynakların kıtlığından ve iklim değişikliğinden kaynaklanan etnik ve kabile çatışmaları artacaktır. b. 2’inci Mega Eğilim; Gücün Dağılması: 2030 yılına kadar, gücün ülkeler arasında ve ülkelerden gayri resmi ağlara dağılımı, Batı’nın 1750’den bu yana yaşanan tarihi yükselişini büyük ölçüde tersine çevirmek ve Asya’nın küresel ekonomi ve dünya politikalarındaki ağırlığını güçlendirmek suretiyle, çok önemli bir etki yaratacaktır. 2030’a kadar gerçekleşecek tektonik bir değişiklikle, Asya; küresel güç, GSMH, nüfus büyüklüğü, askeri harcamalar ve teknolojik yatırımlar açısından Kuzey Amerika ve Avrupa’nın toplamını geçecektir. Tek başına Çin, 2030’dan birkaç yıl önce ABD’yi geçerek, muhtemelen en büyük ekonomiye sahip olacaktır. Avrupa, Japonya ve Rusya’nın ekonomileri ise yavaş, göreceli düşüşlerini sürdürecektir. Bunun kadar önemli bir başka husus da, Kolombiya, Mısır, Endonezya, İran, Güney Amerika, Meksika, Türkiye ve bugün orta sınıfta bulunan diğer Batılı olmayan ülkelerin 2030’a kadar yükselişte olacaklarıdır. Çin ve Hindistan’ın aşırı büyümelerinden ötürü, bu ülkelerin çoğu, bireysel olarak, ikinci derecede oyuncu olmaya devam edeceklerse de, bütün olarak, küresel güç anlamında Avrupa, Japonya ve Rusya’yı geçeceklerdir. Ayrıca, hızlı büyüyen bu orta düzeyli ülkelerin Çin ve Hindistan’la birleşimi, gücün Batı’dan Batılı olmayan dünyaya geçişini daha belirgin hale getirecektir. Çin’in, en büyük ekonomik güç olarak, Hindistan’ın önünde olmaya devam etmesi, ancak aralarındaki farkın 2030 yılına kadar azalması beklenmektedir. Çin’in ekonomik büyüme oranının yavaşlamasına karşın, Hindistan’ınkinin yükselmesi muhtemeldir. 2030’da Hindistan, Çin’in bugünkü durumuna benzer şekilde, yükselen ekonomik güç merkezi olarak görülecektir. Çin’in günümüzde % 8 ila 10 arasında seyreden ekonomik büyüme oranı, 2030’da muhtemelen uzak bir hatıra olacaktır. Çin’in çalışabilir yaştaki nüfusunun toplam büyüklüğü 2016’da zirveye ulaşacak ve 2030’da 994 milyondan 961 milyon civarına gerileyecektir. Buna karşın, Hindistan’ın çalışabilir nüfusunun büyüklüğü 2050’ye kadar zirveye ulaşamayacaktır. Başka bir önemli husus ise, Hindistan’ın Pakistan karşısındaki güç avantajını pekiştirmeye devam edecek olmasıdır. Hindistan’ın ekonomisi, 4/42 zaten Pakistan’ın 8 katı büyüklüktedir; bu oranın 2030’a kadar rahatlıkla 16 kattan fazla olması mümkündür. Afrika’da, Mısır, Etiyopya ve Nijerya ulusal gücün tüm unsurları anlamında Güney Afrika’ya yaklaşabilir ya da onu geçebilir; fakat buradaki kilit faktör daha fazla ekonomik büyüme ile sosyal ve insani kalkınmaya yönelik daha iyi yönetişimdir. Güneydoğu Asya’da, Vietnam’ın bölgesel gücü 2030’a kadar artacak ve Tayland’ınkine yaklaşacaktır. Vietnam, kişi başına düşen GSMH’nın istikrarlı bir biçimde artmasından yararlanırken, Tayland’da kişi başına düşen GSMH değişken bir seyir izleyecektir. Latin Amerika’da önümüzdeki 15 yıl, muhtemelen, Brezilya’nın Meksika ve Kolombiya karşısındaki nispi konumunu yükselterek, bu ülkenin güneyin “devi” olma pozisyonunu teyit edecektir. Avrupa’da Almanya, ekonomik büyüme tahminlerinden ötürü, 26 ülke arasında lider olmaya devam edecek, ancak yaşlanan nüfusu bu ülke için sınama teşkil edecektir. Rusya ise 2030’a kadar, başka hiçbir ülkenin bu zaman diliminde yaşamayacağı ölçüde, ciddi bir nüfus azalışına (yaklaşık 10 milyon kişi) sahne olacaktır. Bununla birlikte, ekonomik büyüme oranları ve göçe bağlı olarak, bugünkü küresel güç payını muhafaza edecektir. Bir dizi ülke, 2030 yılına kadar dönüm/sapma noktalarını (inflection points) geçecektir. Yani, küresel güçleri ya aynı düzeyde seyredecek, ya da güçlerinin artma oranı yavaşlayacaktır. Sadece Çin ve ABD’nin değil, Avrupa, Japonya ve Rusya’nın da dönüm noktalarını aşmaları, uluslararası sistem üzerinde ilave baskı yaratacaktır. Çin’in küresel gücü artmaya devam etse de, artış oranı yavaşlayacaktır. Akademisyenlerce geliştirilen güç döngü modeli, güç artış oranlarının yavaşlamaya ya da aynı düzeyde kalmaya devam ettiği durumlarda, ülkelerin daha endişeli ve saldırgan hale geldiklerini göstermektedir. 2030’a kadar ABD, Çin ya da hiçbir büyük ülke başat güç olmayacaktır. İletişim teknolojilerinin yardımıyla, güç, neredeyse tamamen, çeşitli alanlarda küresel politikaları etkilemek üzere oluşturulan, devlet ve devlet dışı aktörlerden meydana gelen çok yönlü ve amorf ağlara kayacaktır. Sistemde kayda değer ağırlık, ABD ve Çin gibi, maddi ve diplomatik gücü olan ülkelerde yoğunlaşmaya devam etse de, bu ülkelerin başka devletlerin ya da devlet dışı aktörlerin işbirliği olmaksızın yollarını bulabilmeleri muhtemel görülmemektedir. c. 3’üncü Mega Eğilim; Demografik Yapılar: 2030’a gelindiğinde, günümüzde 7,1 olan dünya nüfusu 8,3 milyona çıkacak ve ülkelerin çoğunun ekonomik ve siyasi koşulları ile diğer ülkelerle ilişkilerini temel olarak 4 demografik eğilim şekillendirecektir. Bunlar sırasıyla; Batı ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelerdeki yaşlanma, genç nüfusun azalması, göç (sınır bölgelerinde önemli bir sorun olacaktır) ve artan kentleşme (bu durum ekonomik gelişmeye neden olmakla birlikte kaynaklarda yeni sorunlara yol açacaktır) dir. 5/42 • Artan yaşlanma: 2030’da, medyan yaş, genç yaştan, ileri yaşa doğru değişim gösterecektir. Sahra altı Afrika ülkeleri hariç, hemen hemen bütün toplumlarda, medyan yaşta bir artış gözlenecektir. OECD’nin zengin ülkelerinde 2010 itibarıyla 37,9 olan medyan yaş 42,8’e çıkacaktır. Japonya ve Almanya’da 2012 yılı itibarıyla zaten 45 yaş civarı olan medyan yaş, 2030’a gelindiğinde daha da yükselecektir (Avrupa ve Asya’da pek çok ülkede bu durum beklenmektedir). 2010-2030 dünyada medyan yaş karşılaştırmasına ilişkin harita Ek-1’dedir. Bahse konu yaşlanan ülkelerdeki nüfusun büyük bir kısmı 65 yaş ve üzeri olacaktır. Bu ülkelerde çalışan genç nüfus sayısı azalacağından, ekonomik üretkenlik de azalma eğiliminde olacaktır. Ayrıca, yaşlanan nüfustan dolayı bu ülkelerin, emeklilik ve sağlık sistemlerinde reformlar gerekecektir. Kimi analistler, bazı Avrupalı ülkeler ile hızla yaşlanan Doğu Asya ülkelerinin, büyük çaplı bir silahlı kuvvetleri muhafaza edemeyecekleri ya da güçlerini deniz aşırı bölgelere genişletmenin maliyetini karşılayamayacakları sonucuna varacaklarını tahmin etmektedirler. Doğum oranı düşük olan ve Asya ve Afrikalı göçmenlerini yeterince entegre edememiş bazı Batı Avrupa ülkelerinde ise, göçmen topluluklarının hızla büyümesi toplumsal uyumun aşınmasına ve tepkisel politikaların gelişmesine yol açacaktır. Her ne kadar yaşlanan nüfusun bu etkilerinin büyük bölümü spekülatif olsa da, gelişmiş Batı ülkelerinin bu negatif etkileri minimuma indirecek kapasiteleri bilinmemektedir. Medyan yaşı 35 ila 45 yaş arasında olan Doğu Asya ülkelerinde bu durum bir avantaj olurken, günümüzde medyan yaşı 45 üzeri olan Batı Avrupa ülkelerinde 2030’da bu durum dezavantaj olacaktır. Nüfusu medyan yaş bakımından “olgun” kategorisinde olan Çin gibi ülkeler için, nüfusun getirdiği avantaj ve fırsatlar, insani sermayeye yapılan büyük yatırıma rağmen kaybolacaktır. Söz konusu riskin azaltılması için bu ülkelerin sürdürülebilir emeklilik ve sağlık düzenlemelerinin yapılmasına daha fazla önem vermeleri gerekmektedir. • Genç nüfusa sahip olan ülke sayısında azalma: Bugün 80’den fazla ülkenin medyan yaşı 25 ya da daha altındadır. Bu ülkelerin, bir grup olarak, 1970’li yıllardan bu yana, dünya olayları üzerinde oldukça büyük etkisi bulunmaktadır. Dünyadaki tüm silahlı iç ve etnik çatışmaların yaklaşık % 80’i genç nüfusa sahip ülkelerde başlamıştır. Çerçevesini bu genç toplumların çizdiği demografik istikrarsızlık kuşağı, Orta Amerika’nın merkezindeki ve And Dağları’nın orta bölgelerindeki topluluklardan başlayıp, tüm Sahra altı Afrika’yı kapsamakta ve Ortadoğu’dan geçerek Güney ve Orta Asya’ya uzanmaktadır. 2030’a kadar genç nüfusa sahip bu ülke kuşağının, ölümlerin azalışı, hayat koşullarının iyileşmesi gibi sebeplerle daralması beklenmektedir. Genç nüfusa sahip ülkelerin, yoğunluklu olarak ekvatoral bölgedeki Sahra altı Afrika ülkeleri olacağı tahmin edilmektedir. 6/42 İkinci olarak Ortadoğu ülkelerinde (özellikle Filistin yerleşim yerleri), Ürdün ve Yemen’in; Amerika kıtasında Bolivya, Guetemala, Haiti ve Pasifik boyunca Doğu Timor, Papua Yeni Gine ve Solomon adalarının, 2030’da genç nüfus yapısını hâlâ muhafaza edeceği öngörülmektedir. ABD Nüfus İdaresi, Güney Asya’da 2030’da sadece Afganistan’ın genç nüfus yapısını muhafaza edeceğini tahmin etmektedir. Pakistan ve Hindistan gibi geniş ve artan nüfusa sahip ülkelerdeki yaşlanma, güvenlik açısından endişe kaynağı olmaya devam eden, genç etnik ve bölgesel halkları kamufle edecektir. Afganistan ve Pakistan’da, Peştunlar arasında çocuk doğum oranları kadın başına beş çocuktan daha fazladır. Türkiye’nin güneydoğusunda Kürtlerin doğurganlık oranı kadın başına yaklaşık 4 çocukta duracak gibi görünmektedir. İsrail’de ise ultra Ortodoks Yahudi azınlığın doğurganlık oranı kadın başına 6 çocuktan daha fazladır. Uyum güçlüğü yaşayan azınlıklardaki yüksek doğurganlık oranı ve nüfus artışı siyasi düzeni kaçınılmaz şekilde huzursuz etmekteyse de, demografik veriler, ülkelerin nüfus değişikliklerine nasıl uyum sağlayacaklarına dair tek başına bir anlam ifade etmezler. • Yeni bir göç dönemi: Küreselleşmenin ilk başladığı dönem olan 19’uncu yüzyıl sonları, 20’nci yüzyıl başlarında, Avrupa Kıtası’nın kendi içinde ve Avrupa’dan da Yeni Dünya’ya büyük bir göç yaşanmıştır. Birinci Endüstri Devrimi’ndeki kadar büyük oranda olmamakla birlikte, son çeyrek yüzyıldakinden daha hızlı bir uluslararası göç beklenmektedir. Sınır ötesi göçe sebep olan faktörlerin güçlü ve ya da yoğun kalmaya devam etmeleri muhtemeldir. Bu faktörler, küreselleşme, fakir ve zengin ülkelerin nüfus yapılarındaki farklılık, ülkeler ve bölgeler arasındaki gelir adaletsizliği ile gönderen ve kabul eden ülkeler arasındaki göç şebekeleridir. Uluslararası göçten daha yüksek düzeylerde gerçekleşecek iç göç, gelişmekte olan ülkelerde hızlı şehirleşme, 2030’un sonlarına doğru ise bazı ülkelerde iklim değişikliği ve çevresel faktörler tarafından yönlendirilecektir. İklim değişikliği kaynaklı göç, Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinin tarıma bağımlı olması ve Asya’nın olağanüstü hava olaylarına karşı büyük hassasiyetinin bulunması nedeniyle, Afrika ve Asya’yı diğer kıtalardan daha çok etkileyecektir. Kuraklığın neden olduğu göçler, dünyada artan bir sorun olacaktır. Daha büyük ekonomik fırsatlara erişim beklentisi de iç göçün başlıca nedenlerinden birini teşkil etmektedir. Bugün sadece Çin’de yaklaşık 250 milyon kişinin ülke içinde göç ettiği tahmin edilmektedir. Kırsal kesimden, daha iyi yaşam koşularının olduğu kentlere doğru olan bu iç göç, artarak devam edecektir. • Küresel işçiler: Vasıflı ve vasıfsız iş gücüne, geleneksel ve yeni göç alan ülkelerde ihtiyaç duyulduğu sürece, göç olgusu küresel bir gerçek olmaya devam edecektir. Günümüzde dünya göçmenlerinin 7/42 yarısından fazlasını kabul eden ilk 10 ülke G-8 ülkeleridir. Bu ülkelerde göçmenler için fırsatlar, ekonomik yavaşlama olsa dahi, iş gücü boşluğunu doldurmak üzere devam edecektir. Almanya’da 15-24 yaş arası genç nüfus oranı 2035’de % 25 ya da 2,5 milyon azalacak, yine Japonya’da genç nüfus oranı % 25 ya da 3 milyon azalacaktır. ABD’de ise her ne kadar genç nüfus oranında az da olsa bir artış gözlense de, genç nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzyılın gelecek çeyreğinde %14’den %12,8’lere inecektir. Yaş ile gelir farklılıkları da bir paradoks yaratmaktadır. Normalde, hızlı büyüyen ekonomilerin göçmenler için bir çekim gücü olması, göç vermemesi beklenirken, ekonomik büyümenin bilgi ve kaynak sağladığı gençler daha fazla gelir elde edecekleri, daha zengin ülkelere gitmeyi tercih edeceklerdir. Yeni gelişen ülkeler, göçmenler için sonsuz fırsatlar sunacaktır. Önümüzdeki 40 yıl zarfında, gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı şehirleşmenin özellikle Asya ve Afrika’da neden olduğu ev, iş yeri ve ulaşım hizmetleri alanlarındaki inşaat hacmi, bugüne kadar dünya tarihinde bu türden yapılan inşaatın toplam hacmine neredeyse eşit olacaktır. Bu da hem vasıflı hem de vasıfsız işçiler için büyük fırsatlar yaratacaktır. Genç nüfusu düşen Brezilya, Çin ve Türkiye gibi gelişen ülkeler, Sahra altı Afrika ve Güneydoğu Asya gibi genç nüfuslu az gelirli ülkelerden göçmenleri kendilerine çekecektir. Brezilya, Çin ve Türkiye halihazırda doğurganlıkta keskin düşüşler yaşamaktadır. Brezilya’nın genç nüfusunun 2030’da 5 milyon’a, Çin’inkinin 75 milyona düşmesi beklenmektedir. Türkiye’de ise genç nüfusun 2030’a kadar yavaş yavaş azalacağı tahmin edilmektedir. d. 4’üncü Mega Eğilim; Gıda, Su ve Enerji İhtiyacı: 2030’da küresel düzeyde artan nüfusa ve genişleyen orta sınıfa bağlı olarak, kaynaklara duyulan ihtiyaçlarda artış gözlenecektir. Küresel alanda gıda ihtiyacı % 35’den fazla, enerji ihtiyacı %50 oranında artarken, dünya nüfusunun yarısı su sıkıntısı yaşayacaktır. İklim değişikliği bu kritik kaynakların ulaşılabilirliğini olumsuz etkileyecektir. 2030’da bir kıtlıklar dünyasıyla karşılaşmamamız için politika yapıcıların ve özel sektörün proaktif olması gerekmektedir. Muhtemelen pek çok ülke, dışarıdan büyük ölçekli yardım almadan gıda ve su sıkıntılarıyla başa çıkamayacaktır. Bir alanla ilgili sorunu, diğer alanlardaki arz ve talebi etkilemeden çözmek mümkün olmayacaktır. Tarımın, büyük ölçüde yeterli su kaynağına erişime bağlı olması ya da biobenzin gibi yeni enerji kaynaklarının gıda arzını olumsuz etkileme potansiyelinin bulunması gıda, su ve enerji arasındaki bağlantıya örnek teşkil etmektedir. Bilhassa Afrika ve Ortadoğu’daki kırılgan devletler en fazla gıda ve su sıkıntısı riskiyle karşı karşıya kalacaklarsa da, Çin ve Hindistan da nüfusları nedeniyle bu risklere açıklardır. Enerji ile ilgili olarak yaşanabilecek bir yapısal değişim, kaya gazı ve yeni teknolojiler vasıtasıyla artan petrol üretimi sayesinde ABD’nin enerji bağımlılığından kurtulmasıdır. Bu gelişme 8/42 vesileyle ABD’nin dış ticaret dengesi ve ekonomik büyüme rakamlarında iyileşme, artan üretim nedeniyle ham petrol fiyatlarında düşüş ve müteakiben petrol ihraç eden ülkelerin ekonomilerinin olumsuz etkilenmesi gibi gelişmelerin yaşanması da muhtemeldir. 4. Raporun ikinci bölümünde, 2030 yılında ne tür bir dünyanın ortaya çıkacağını, Mega Eğilimler ile etkileşim halinde belirleyeceği ileri sürülen ve “Oyun Değiştiriciler” olarak adlandırılan altı değişken ele alınmaktadır. Bu bölümde özetle aşağıdaki hususlara yer verilmektedir: 4 a. 1’inci Oyun Değiştirici; Krizlere Açık Küresel Ekonomi: Uluslararası ekonomi, büyük ihtimalle, son derece farklı hızlarda ilerleyen bölgesel ve ulusal ekonomiler tarafından şekillendirilmeye devam edecektir. Bölgesel ekonomiler arasındaki bu farklılık, 2008’deki mali krizin oluşmasındaki etmenlerden biri olan küresel dengesizlikleri artırmakta, hükümetleri ve uluslararası sistemi zorlamaktadır. Bu noktada temel mesele, farklılıkların ve artan değişkenliğin küresel bir bozulmaya ya da çöküşe mi neden olacağı, yoksa çok sayıda büyüme merkezinin oluşmasının daha fazla esneklikle mi sonuçlanacağıdır. Başlıca gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerde uyumlu politika ayarlamalarının bulunmadığı durumda, siyasi ve ekonomik krizlerin yaşanması çok muhtemeldir. Hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkeler küresel ekonomide yeni “normal”e ya da istikrara erişmek konusunda ciddi sınamalarla karşı karşıyadır. Batı için bu sınama, son dönemde yaşanan yavaşlamanın ya da 2008’den bu yana devam eden durağanlaşan büyümenin, uzun süreli bir iktisadi bunalıma ya da daha kötüsüne dönüşmemesidir. Bu sınama, pek çok Avrupa ülkesi ve Japonya için hızla yaşlanan nüfus karşısında büyümeyi sürdürülebilir kılmanın yollarını aramayı da içermektedir. Çin ve Hindistan gibi yükselen güçler için ise, başlıca sınama ekonomik kalkınmayı sürdürmek ve orta gelir tuzağına (kişi başına düşen GSMH’nın gelişmiş ekonomilerdeki düzeyine erişememesi) düşmemektir. 2008 krizi ve onun uzun süren etkileri, çoğu Avrupa ülkesinde sosyal ve siyasi dokuyu aşındıracak ve uzun dönemli istikrarsızlığa sebep olabilecek, daha uzun süreli bir kriz ihtimalini yükseltmektedir. McKinsey Küresel Enstitüsü’nün kısa süre önce yaptığı bir çalışmada, “hiçbir ülkenin ekonomik büyümeyi canlandırmak için bütün koşullara sahip olmadığı” sonucuna varılmaktadır. Bu nedenle, önde gelen Batılı ülkelerin çoğunluğu, on yıldan daha uzun sürecek düşük ekonomik büyümenin sonuçlarına katlanmak zorunda kalabilecektir. Kilit önemdeki yapısal sınama olan yaşlanma, Avrupa ve Japonya’yı daha fazla etkilemekle birlikte, ABD’yi de önemli oranda etkileyecektir. 4 Raporun Yönetici Özeti’nde, “Oyun Değiştiriciler” ile ilgili olarak, “siyah kuğu” olarak adlandırılan ve geniş çaplı karışıklıklara neden olabileceği belirtilen sekiz münferit durumdan da söz edilmektedir. Bunlar; şiddetli salgın hastalık, iklim değişikliğinin daha da hızlanması, Avro/AB’nin çökmesi, Çin’in demokratikleşmesi ya da çökmesi, İran’ın reform sürecine girmesi, nükleer savaş ya da kitle imha silahlarının kullanıldığı bir saldırı veya siber saldırı, uyduları, jeomanyetik solar fırtınalar; ABD’nin geri çekilmesi olarak sıralanmaktadır. Bunların arasında, demokratik bir Çin ve değişen İran dışında bütün durumların olumsuz etkilerinin olacağı ifade edilmektedir. 9/42 Avrupa özel bir durumdur. Zira, ekonomik ve mali konular AB’nin geleceğine ilişkin siyasi kararlarla iç içedir. AB liderleri, mevcut çabalarının bir kriz ortamıyla sonuçlanmasına ve Avrupa piyasalarının geleceğine ilişkin şüphelerin doğmasına neden olmasına karşın, Avro bölgesinin dağılmasını önlemeye çalışmaktadır. Kriz yönetiminin uzun vadede bugünkü şekliyle sürdürülmesi mümkün görünmemektedir. Çok vitesli Avrupa gibi muhtemel çözümler, Avrupa’nın bütüncül siyasi eylem kapasitesi konusunda şüphe uyandırmaktadır. Ekonomik çeşitlilik ve piyasa değişkenliğinin bu dönem zarfında AB’yi karakterize etmeyi sürdürmesi muhtemeldir. Japonya’nın hızla yaşlanan ve azalan nüfusu, uzun dönemli büyüme potansiyeli açısından ciddi bir kaynak boşluğuna sebep olmaktadır. Dramatik bir şekilde yaşlanan ve azalan nüfusun uzun süredir bozulan mali durumla birleşmesi, hükümetin mali durumu düzeltmeye yönelik manevra alanını daraltmaktadır. (Japonya’da 2025’e kadar çalışma yaşındaki iki kişiye bir yaşlının düşeceği ve 15-65 yaş arası nüfusun 2010-2030 yılları arasında 81,5 milyondan 68,7 milyona gerileyeceği tahmin edilmektedir.) ABD, ikame düzeyine yakın doğum oranıyla, nüfus açısından, bütün gelişmiş büyük güçler (ve Çin gibi gelişmekte olanlar) arasında en iyi durumda olan ülkedir. Bununla birlikte, sosyal güvenlik ve tıbbi bakım gibi sorumlulukları (entitlement programs) devlet üzerindeki yükü önemli oranda artıracaktır. Ekonomistler, aynı zamanda, doğum oranının yükseltilmeye çalışıldığı İkinci Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş arasındaki dönemde doğmuş olan neslin (baby-boomer generation) işçi olmaktan emekli olmaya geçişinin yaklaşmasının, Amerikan iş gücünün en iyi eğitimli, becerikli ve tecrübeli kadrolarını ortadan kaldırmasından da endişe duymaktadır. Çoğu ekonomist, ABD’nin yeniden canlı ve istihdam yaratan büyüme yoluna dönebilmesi için ekonomisinin kompozisyonunun yeniden dengelenmesine ihtiyaç duyduğunu belirtmektedir. Küresel ekonominin sağlığı, giderek artan oranda, geleneksel Batı’dan ziyade, gelişmekte olan ülkelerin ne denli başarılı olduğuna bağlı olacaktır. Gelişmekte olan ülkeler, halihazırda, küresel büyümenin % 50’den, küresel yatırımın ise % 40’dan fazlasını sağlamaktadır. Bu ülkelerin, küresel yatırımın büyümesine katkısı % 70’den fazladır. Çin’in bu alandaki katkısı ABD’ninkinin 1,5 katıdır. Dünya Bankası’nın gelecekteki ekonomik çok kutupluluğa ilişkin modellemesine göre, Çin, ekonomik büyümesinin yavaşlamasına karşın 2025’e kadar küresel büyümenin 1/3’ünü sağlayacaktır. Bu kapsamda, dünya ekonomisi artık Amerikan tüketicilerine değil, etkili olmaya başlayan (emerging) ülkelerdeki yatırımın büyümesine bağlı olacaktır. Dünyanın ekonomik büyüme motoru olacağına ilişkin parlak tahminlere karşın, Çin belki de en ciddi engellerle karşı karşıyadır. Ülkenin nüfusu hızla yaşlanmaya başlayacaktır. Halihazırda Çin nüfusunun % 8’i 65 yaş ve üzeriyken, bu rakam 2030’da % 16’yı geçecektir. Bu arada, son zamanlarda % 72’yle zirveye ulaşan normal çalışma yaşındaki (15-65) nüfusun toplam nüfusa oranı, 2030’da % 68’e gerileyecektir. Çin’de çalışma yaşındaki nüfusun azalmasına ilave olarak, 10/42 ufukta genç nüfusu kıtlığı da görünmektedir. Günümüzde 15-29 yaş aralığındaki nüfusun toplam nüfusa oranı %30’un biraz üzerindeyken, 2030’a kadar % 21’ye düşecektir. Üniversite başvuruları son iki yılda azalmıştır. Muhtemelen daralan işgücü piyasasının ilk belirtileri ülkede işçilerin giderek artan huzursuzluklarını perçinlemektedir. Çin, son otuz yılda ortalama % 10 oranında gerçek büyüme göstermiştir. Çeşitli özel sektör kuruluşlarının tahminlerine göre, Çin 2020’ye kadar ancak % 5 oranında büyüyebilecektir. Çin’in, daha yavaş büyümesi bile ABD’nin büyüme ortalamasının iki katına tekabül edecek ve bu ülkenin önümüzdeki on ya da yirmi yılda genel ekonomik büyüklük anlamında ABD’yi geçmesini sağlayacaktır. Bununla birlikte, daha yavaş büyüme kişi başına düşen gelirin büyümesi üzerinde aşağıya doğru bir baskı yaratacaktır. Çin’de kişi başına düşen milli gelir 2020’da nominal değerlerle 17.000 Dolar’a ulaşacaktır ki, bu dönemde kişi başına düşen gelirin G-7 ekonomilerinde 64.000 Dolar, Brezilya’da 23.000, Rusya’da ise 27.000 Dolar’dan fazla olması beklenmektedir. Çin orta gelir tuzağına düşme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Çin ekonomisinin yavaşlayacağının bilincinde olan Çinli liderler, ekonomiyi daha fazla tüketime dayalı bir şekle dönüştürmek ve ülkeyi katma-değerli endüstriyel üretim zincirine yükseltmek istemektedirler. Yeni ekonomik büyümenin motoru olarak bilim ve teknolojiyi teşvik etmektedirler. Çin şimdiden, nano teknoloji, kök hücre, malzeme araştırmaları ve mevcut teknolojilerin yeni uygulamaları konularında önemli ilerleme kaydetmiştir. Çin örneğinde, ekonomik açıdan zor bir dönüşüm, aynı şekilde zor bir siyasi dönüşüm anlamına gelmektedir. Yavaşlayan kişi başına düşen gelir artışı, artan beklentileri karşılamadaki güçlükleri de artıracak ve muhtemelen toplumda huzursuzluğu tetikleyecektir. Siyasi bir kriz Çin’in ekonomik hedeflerine erişmesini güçleştirecektir. Uzun süren bir siyasi ve ekonomik kriz, Çin’in, sorunlarından dış unsurları sorumlu tutarak, içine kapanmasına neden olabilecektir. Her ne kadar son otuz yılda kaydedilen ekonomik başarılar nedeniyle lider kadrosu ve orta sınıfın büyük bölümü küreselleşmeye bağlanmışsa da, tarihte başka ülkelerde görüldüğü gibi, ekonomik gelişmenin durması durumunda, dış dünyaya ilişkin şüpheler, etkili bir siyasi güç olarak yeniden ortaya çıkabilir. Dünya Bankası, Hindistan’ın, 2025’e kadar, “gelişmekte olan ekonomik büyüme kutbu” olarak Çin’e katılacağı düşüncesinde olup, bu durum küresel ekonomiyi güçlendirecektir. Hindistan’ın önümüzdeki 15-20 yılda beklenen güçlü büyümesi, bu ülkenin küresel büyümeye katkısının ABD dışındaki bütün münferit gelişmiş ekonomilerin katkısını geçeceği anlamına gelmektedir. Dünya Bankası, 2025 yılına kadar, Çin ve Hindistan’ın bir arada gerçekleştirecekleri büyüme motoru işlevinin, ABD ve Avro bölgesinin toplamından yaklaşık iki kat fazla olacağını öngörmektedir. Bununla birlikte, Hindistan da Çin gibi, hızlı büyümeye eşlik eden sorun ve tuzaklarla karşı karşıyadır. Bunların arasında kırsaldaki ve şehirdeki sektörler arasındaki ve toplumdaki büyük 11/42 eşitsizlikler, gıda ve su gibi kaynaklar üzerindeki artan baskılar ile bilim ve teknolojiye daha fazla yatırım yapılmasına duyulan ihtiyaçtan söz etmek mümkündür. Hindistan’ın demokrasisi, toplumsal huzursuzluklar açısından, Çin’in tek parti yönetiminin sahip olmadığı bir emniyet supabı işlevi görmektedir. Öte yandan, Hindistan’la komşuları arasındaki bölgesel gerilimler, çatışmaya dönüşmeleri halinde, Hindistan’ın yükselişini tehdit edebilir. Çin’in durumunda olduğu gibi, Hindistan’da da, özellikle siyasi ve askeri bir krizin tetikleyeceği şiddetli bir ekonomik düşüşün kısa sürede bölgesel ve küresel etkileri olacaktır. Çin’den farklı olarak, Hindistan nispeten genç bir ülke olmaya devam edecektir. Hindistan’ın 15-65 yaş arasındaki nüfusunun toplam nüfus içindeki payı, bugünkü % 65’lik oranından 2030 yılında muhtemelen %69’a yükselecektir. Sonuç olarak, uzun dönemli tahminler, Hindistan’ın ekonomik gücünün 21’inci yüzyıl boyunca istikrarlı bir şekilde artacağını ve Çin’in yaşlanan nüfus yapısı nedeniyle yüzyılın sonunda Çin’in yerini alacağını öngörmektedir. Hindistan’ın genç nüfusunun sağladığı avantajlardan azami şekilde yararlanabilmesi için, eğitim sistemini güçlendirmesi, başta yolsuzlukla mücadele olmak üzere, yönetimde esaslı iyileştirmeler yapması, hızlı şehirleşmeye ve daha gelişmiş bir ekonomiye uyum sağlamak üzere geniş çaplı alt yapı programları gerçekleştirmesi gerekmektedir. Hem Çin, hem de Hindistan kilit kaynakların fiyatlarındaki dalgalanmalar ve iklim değişikliğinin muhtemel ilk etkileri karşısında zayıf durumdadır. Asya Kalkınma Bankası 2011 yılındaki bir raporda, Asya’nın 2050 yılına kadar % 90 oranında ithal petrole bağımlı olacağına işaret etmektedir. Ayrıca hızlı şehirleşme, Asya ülkelerinin kırılganlıklarını artırmaktadır. Gıda ve su talebi de şehirleşmeyle birlikte katlanarak artmaktadır. Asya şehirleri, iklim değişikliğinden kaynaklanan ve fırtına dalgaları ile sellere neden olan zor hava koşullarıyla da karşı karşıyadır. b. 2’inci Oyun Değiştirici; Yönetişim Zaafı: Bilgi, iletişim ve diğer alanlardaki hızlı teknolojik değişiklikler halkların ve kurumların küresel ve bölgesel meselelerle daha kolay başa çıkabilmelerine imkân sağlayacaktır. Öngörüldüğü şekilde orta sınıfın genişlemesi halinde, hukukun üstünlüğü ve hükümetlerin hesap verebilirliği konusundaki talebin artması muhtemeldir. Bununla birlikte, önemli uluslararası sorunların çözümüne artan sayıda aktörün dâhil olması karar almayı karmaşıklaştıracaktır. Gittikçe daha belirgin bir şekilde çok kutuplu hâle gelen dünyada, artan sayıda ve birbirinden farklı devletler, mega şehirler gibi ulus altı birimler ve devlet dışı aktörler yönetişim bağlamında önemli roller üstleneceklerdir. Tüm bu aktörler, mevcut ve yükselmekte olan güçler arasında uzlaşmanın sağlanamaması, 2030 dünyasında çok taraflı yönetişimin en iyi tahminle sınırlı kalacağını düşündürmektedir. Yönetişim zaafından en çok iç düzeyde söz edilecek ve hızlı siyasi ve soysal değişiklikler bu zaafı etkileyecektir. Hem sosyal bilimler, hem de son dönemde yaşanan Renkli Devrimler ile Arap Baharı 12/42 gibi gelişmeler, yaş ortalamasının ve eğitim düzeyinin yükselmesi ve gelirlerin artmasıyla birlikte siyasi liberalizasyonun ve demokrasinin ilerleyeceğini göstermektedir. Demokrasiye geçiş, genç kitlelerin azalmaya başladığı ve gelirlerin yüksek olduğu durumlarda daha istikrarlı ve kalıcı olmaktadır. Hâlihazırda çoğunluğu Sahra altı Afrika, Güneydoğu ve Orta Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da olmak üzere yaklaşık 50 ülke otokrasi ile demokrasi arasında garip bir aşamada bulunmaktadır. Bununla birlikte, önümüzdeki 15–20 yılda pek çok ülke karmaşık demokratikleşme sürecinde zig zag çizmeye devam edecektir. Demokratik açık deyimi, bir ülkenin kalkınmışlık düzeyinin yönetişim düzeyinden yüksek olduğunu ifade etmektedir. Uluslararası Gelecekler modellemesi, bu kapsamda Körfez, Ortadoğu, Orta Asya ülkeleri (Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan, Oman, Kuveyt, İran, Kazakistan, Azerbaycan ) ile Çin ve Vietnam gibi Asya Ülkeleri’ne dikkat çekmektedir. İleri derecede demokratik açığı bulunan Çin ve Körfez Ülkeleri gibi ülkeler, uluslararası sistem açısından taşıdıkları önemden ötürü büyük risk oluşturmaktadır. Pek çok senaryoda Çin’de kişi başına düşen gelirin önümüzdeki beş yıl ya da biraz daha uzun bir zaman dilimi içinde, 15.000 ABD Doları eşiğini aşacağı tahmin edilmekte olup, bu gelir seviyesi, özellikle yüksek düzeyli eğitim ve yaşlanan nüfus yapısıyla birleştiğinde, genellikle demokratikleşmeyi tetiklemektedir. Demokratikleşme sürecine ise sıklıkla siyasi ve toplumsal huzursuzluklar eşlik etmektedir. Çoğu uzman, daha demokratik bir Çin’in yükselen milliyetçi duyguları serbest bırakacağını, bunun da en azından kısa ya da orta vadede Çin’in komşularıyla olan mevcut sorunlarını tırmandıracağını düşünmektedir. Daha uzun dönemde ise, hukuk düzeninin kurumları yerleşip, siyasi sistem istikrarlı hale geldikçe Çin yumuşak gücünü pekiştirecektir. Çin’in başarılı bir şekilde demokratikleşmesi, diğer otoriter ülkeler üzerinde baskı yaratacak ve ülkenin ekonomik büyümesini yavaşlatmadığı sürece Çin’in ekonomik kalkınma modelini ön plana çıkaracaktır. Bazı Körfez ve Ortadoğu Ülkeleri, Singapur’un yaptığı gibi, siyasi değişime yönelik dinamiklerin kontrol altında tutulmasına imkân verecek şekilde, ekonomik refaha ulaşılmasını ve açık bir baskı ortamının oluşmamasını sağlayabilir. Her ne kadar, çoğu risk analizi Afrika’ya yoğunlaşsa da, dünyanın enerji alanında bu bölgeye bağımlı olmasından dolayı Ortadoğu ülkelerine dikkat edilmeye devam edilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Yeni iletişim teknolojilerinin yaygın kullanımı iki tarafı keskin bıçak olarak karşımıza çıkacaktır. Zira bu gelişme, bir taraftan Ortadoğu’da görüldüğü şekilde vatandaşların birleşip hükümetlere meydan okumalarını mümkün kılarken, diğer taraftan otokratik ve demokratik hükümetlere de daha önce görülmemiş şekilde vatandaşlarını izleme imkânı verecektir. Bilgi teknolojilerinden daha fazla istifade eden bireyler ve ağlar ile geleneksel siyasi yapılar arasında dengenin nasıl sağlanacağı net değildir. Ancak genel kanı, bilgi teknolojilerinin, uluslararası sistemde süreklilik arz etmeyen değişikliklerin daha sık yaşanması potansiyelini artıracağı yönündedir. 13/42 Önümüzdeki 15-20 yılda, ülkelerin kendi içlerindeki ve birbirleriyle aralarındaki gelir ve zenginlik farkı, orta sınıfın büyümesiyle birlikte bir ölçüde azalacaksa da, yeni güçlenen ve gelişmekte olan ülkelerdeki gelir eşitsizlikleri önemli ölçüde devam edecektir. Nesiller arası eşitsizlikler, şehirli kesim ile kırsal kesim arasındaki eşitsizlikler, ortalama vatandaş ile toplumun farklı aktörleri arasındaki eşitsizlikler gibi, eşitsizliklerin başka türleri ise giderek daha önemli hale gelecektir. Eşitlik ve adalet temaları, muhtemelen, uluslararası alanda da etkili olacaktır. Zaten, yeni güçlenen ülkeler, yerleşik güçlerin kuralları belirlediği uluslararası ilişkilerde daha demokratik bir süreç kurulması yönünde bir süredir çağrıda bulunmaktadırlar. Dünyanın 2030’daki siyasi görünümü daha da karmaşık bir hâl alacaktır. Mega şehirler ve bölgesel gruplaşmalar güçlenirken, ülkeler ve çok taraflı kuruluşlar gücün hızlı dağılımına ayak uydurmaya çalışacaklardır. Asya, çok farklı bölgesel gruplarla birlikte, bölgesel bir kurum oluşturma sürecini başlatmak konusunda, dünyanın başka hiçbir bölgesinde olmadığı kadar büyük adımlar atmıştır. Bununla birlikte, Asya’da bölgesel bir kolektif güvenlik örgütünün kurulup kurulmayacağı belli değildir. Jeopolitik olarak bazı Asya ülkeleri Çin merkezli bir sisteme yönelirken, bazıları Çin’in nüfuzunun artmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Bu farklılık, Asya ülkeleri için en temel soruların cevabı üzerinde mutabakata varmanın zor olduğu anlamına gelmektedir: Asya nedir? ABD, Asya’nın daha fazla bütünleşmeye gidip gitmeyeceği konusunda belirleyici rol oynayacaktır: ABD, dünyanın başka bölgelerinde bölgesel çok taraflı kurumları teşvik etmekte etkili rol oynamıştır. Çin, demokrasi yolunda ilerlemeye başlaması ve özellikle de Asya ülkelerinin ABD gücünün güvenilirliği konusunda şüpheye düşmeleri durumunda, daha fazla güven verebilir ve daha fazla ikna edici olabilir. BM Güvenlik Konseyi, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi küresel yapılardaki mevcut Batı üstünlüğünün, 2030 itibariyle, yeni ekonomik oyuncuların değişen hiyerarşisine uygun şekilde dönüşmesi muhtemeldir. Yükselmekte olan pek çok güç, en azından bölgesel güçler olarak varlıklarını hissettireceklerdir. G-7/8 yerine G-20’nin 2008 kriziyle mücadelede etkin olması örneğinde olduğu gibi, bilhassa krizler karşısında diğer kuruluşların da yenilenmesi beklenmektedir. Yeni güçlerin, Batılı aktörlerin ülkelerin egemenliklerini ihlal ettiklerine ilişkin uzun zamandır var olan endişeleri, bu güçlerin halkları ve seçkinlerinde yerleşik durumdadır. Bu endişeler, ancak yeni güçlerin giderek büyüyen sınır aşan sorunlarını çözmeleri halinde tedricen hafifleyecektir. Çin’in son dönemde, barışı koruma ve korsanlıkla mücadele operasyonlarına daha fazla katılmak suretiyle müdahalelere kesinlikle karşı olan tutumundan uzaklaşması çoğu gözlemciyi şaşırtmıştır. Ancak Çin ve diğer yeni güçler, 3’üncü ülkelere rejimlerin tutumlarının değişmesini sağlamak üzere yaptırım uygulanmasını da içeren, doğrudan müdahaleler konusunda temkinli/çekingen kalmaya 14/42 devam edeceklerdir. Benzer şekilde, daha milliyetçi olması beklenen demokratik bir Çin, egemenliğin başka aktörlere devri konusunda da endişeli olacaktır. c. 3’üncü Oyun Değiştirici; Artan Çatışma Potansiyeli: Geçtiğimiz yirmi yıl içinde gerçekleşen büyük silahlı çatışmaların sayısının ve çatışmalardaki sivil ve asker kayıpların önceki yıllara nazaran daha az olduğu kaydedilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda yaş ortalamalarının yükselmesi ülke içi çatışmaların azalmaya devam ettiğini göstermektedir. Buna karşın, büyük güçlerin de müdahil olabilecekleri durumlar dahil, devletler arası çatışma ihtimali, tarihsel süreçte düşük olmasına karşın, artmaktadır. Büyük güçler, kaybedecek çok şeyleri olduğu için, bu tür bir çatışmayı istemeyeceklerdir. Ayrıca, nükleer ortam savaşın maliyetini göze alınamaz düzeye çıkarmaktadır. Bununla birlikte, herhangi bir oyuncunun hesap hatası yapması bir ihtimal olmaya devam etmektedir. Öte yandan, önceki dönemlerin aksine, geniş çaplı şiddet olayları giderek artan oranda devletlerin tekelinden çıkmaktadır. Bireyler ve küçük gruplar, kitlesel ölçekte zarar verecek ve yaygın huzursuzluğa neden olabilecek kitle imha silahlarına ve siber araçlara erişim imkânı elde edecektir. Erişkin genel nüfusun içinde siyaseten uyumsuz genç etnik azınlık barındıran ülkelerde ülke içi çatışmalar tedricen artmıştır. Türkiye’de etnik Kürtleri, Lübnan’daki Şiileri ve güney Tayland’daki Patani Müslümanlarını içeren ihtilaflar bu tür durumlara örnek teşkil etmektedir. Ülke genelinde yaş ortalaması 35–45 yaş seviyesine ulaştığında ise bu tür çatışmaların çoğu devam etmemiştir. Güney Rusya’daki Çeçen çatışması ve Kuzey İrlanda’daki sorunlar buna örnek olarak göstermek mümkündür. Ancak ileriye bakıldığında, etnik ve kabilesel azınlıklar genele oranla daha fazla genç nüfusa sahip olacakları için, Sahra altı Afrika’da çatışma olasılığı daha yüksek görülmektedir. Doğal kaynakların yetersizliği de özellikle Sahra altı Afrika ile Çin ve Hindistan dâhil olmak üzere Güney ve Doğu Asya ülkelerinde çatışma riskini artırmaktadır. Kaçınılmaz olmamakla birlikte, uluslararası sistemdeki değişiklikler nedeniyle ülkeler arası çatışma riski artmaktadır. Soğuk Savaş sonrası denge değişmektedir. ABD, önümüzdeki 15–20 yıl içinde, küresel düzenin koruyucusu ve garantörü rolünü oynamaya ne denli devam edebileceği sorusuyla uğraşacaktır. ABD’nin bu konudaki tutumu başta Asya ve Ortadoğu’da olmak üzere istikrarsızlığa etki edecektir. Mevcut işbirliği şekillerinin temel küresel aktörler tarafından yararlı görülmediği daha fazla bölünmüş bir uluslararası sistem rekabetin artmasına ve hatta büyük güçler arasında çatışmalara yol açabilecektir. Ancak, böyle bir çatışmanın bir dünya savaşı düzeyinde olmayacağı neredeyse kesindir. Üç farklı risk sepetinin devletler arasındaki çatışma ihtimalini artırması mümkündür. Bunlar; başta Çin, Hindistan ve Rusya olmak üzere, kilit oyuncuların değişen hesapları, kaynaklara yönelik artan mücadele ve erişilebilir durumdaki savaş araçlarının yelpazesinin genişlemesidir. Güney Asya ve Ortadoğu’daki savaşların nükleer bir caydırıcılık içermesi riski de artmaktadır. 15/42 Bunlara ilaveten, özellikle Ortadoğu ve Güney Asya’daki bölgesel çatışmaların yayılması ve daha geniş çaplı bir savaşa dönüşmesi ihtimali de artmaktadır. Ortadoğu, demokratikleşme yolunda ilerlese bile, en kırılgan bölge olmaya devam edecek görünmektedir. Genç demokrasilerin yanlış yollara sapma ve istikrarsızlık riski yüksektir. İran’ın nükleer silah üretmeye karar vermesi durumunda, bu ülkeyle komşuları arasındaki bölgeye özgü rekabet tırmanabilecektir. Bu çatışmaların çoğu kolaylıkla sınırlandırılamayacak ve küresel etkide bulunacaktır. Hizbullah gibi devlet dışı aktörlerin artan gücü, çatışmaların daha da tırmanmasına sebep olabilecektir. Güney Asya giderek artan oranda küresel ekonomik büyümenin motoru haline geldikçe, bu bölgedeki istikrarsızlığın küresel yansımaları da olacaktır. Hindistan-Pakistan gerilimi en ön sırada durmaya devam etmektedir. Bu gerilimin tırmanması, Hindistan topraklarında, Pakistan’ın kontrolü altındaki bölgeden kaynaklanan büyük çaplı bir terörist saldırının gerçekleşmesine yol açabilecektir. Anlaşmazlıklar içindeki Doğu Asya da önemli bir küresel tehdit arz edebilecek ve küresel ekonomiye büyük çaplı zararlar verebilecektir. Bölgesel ve küresel menfaatleri değişim içinde olan yeni güçlerin stratejik hesaplarının önümüzdeki 15-20 yılda kökten değişmesi muhtemeldir. Çinli seçkinler arasında, sözgelimi Çin’in deniz aşırı menfaatleri arttıkça, geleneksel politikalarından (deniz aşırı üslere ya da büyük askeri ittifaklara sahip olmamak, diğer ülkelerin iç işlerine karışmamak gibi) uzaklaşıp uzaklaşmamasına ilişkin hararetli tartışmalar yaşanmaktadır. Bu tartışmaların sonucu Çin’in süper güç olmaya niyetli olup olmadığının kritik göstergeleri olacak ve gelecekte büyük güçler arasında çatışma yaşanması ihtimali üzerinde büyük etki yapacaktır. Diğer büyük güçlerin yükselişlerinde gözlenen tarihi paralellikler, ekonomik büyümesi yavaşladıkça Çin’in dayatmacılığının artacağına işaret etmekte, ayrıca Çin’in dünyadaki duruşunun gösterilmesi konusunda ülke içinde siyasi bir ihtiyaç bulunmaktadır. Hem Basra Körfezi’yle, hem de Asya’yla gelişen ekonomik bağları ve bağımlılıkları, Hindistan’ın dünya görüşünü de hızla genişletmektedir. Hindistan ile Çin arasında büyük ivme kazanan ticari ve ekonomik ilişkilere rağmen, ikili ilişkiler karşılıklı güvensizlikle gölgelenmektedir. Çoğunlukla tek bir gücün hâkim olduğu Asya’da ilk defa olmak üzere, iki ülkenin de aynı anda büyümesi halinde mevcut durum değişmeyecektir. Hindistan’ın endişesi, Çin’in Hindistan’ın yükselişini çevrelemeye çalıştığına ilişkin algılamalarından kaynaklanmaktadır. Çin’in nükleer alanda ve füze teknolojisi konusunda Pakistan’la devam eden işbirliği, toprak ihtilaflarında takındığı dayatmacı tutumu ve Yeni Delhi’nin bölgesel ve küresel forumlara katılımına muhalefet etmesi, Hindistan’ı rahatsız etmeye ve bu ülkenin stratejik bakışını şekillendirmeye devam edecektir. Rusya’nın stratejik hesapları ise, büyük ölçüde, Rus liderlerin, Rusya’nın uluslararası sisteme entegrasyonunu artırma ve gelecekte silahlı çatışma ihtimalini azaltmaya mı karar vereceklerine, 16/42 yoksa Rusya’nın göreli tecridini ve diğer aktörlere güvensizliğini sürdürüp, devletler arasındaki gerilimi tırmandırmayı mı seçeceklerine bağlıdır. Rusya, hızla büyüyen Çin’den, özellikle de bu ülkenin nihai aşamada Rus Uzak Doğusu ile Sibirya’ya yayılmasıyla (encroach) sonuçlanabilecek artan kaynak ihtiyacından endişe duymaktadır. Rus liderler, Rusya ile eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden biri arasında yaşanacak bir çatışmaya ABD ve NATO’nun müdahale etmesi potansiyelinden de endişe duymaları gerektiğine inanmaktadırlar. Avrupa, kuvvet kullanımı ve askeri müdahale konusunda çok temkinli olmayı sürdürecektir. Avrupalılar muhtemelen başlıca güvenlik sınamalarının küreselleşmeden kaynaklandığını düşünmeye devam edeceklerdir. Bu sınamalar, kitle imha silahlarının yayılmasından kaynaklanan tehditleri, kritik alt yapı tesislerini hedef alan siber tehditleri, kaynaklara ilişkin rekabetten kaynaklanan tehditleri ve istikrarsızlık alanlarından gelebilecek kitlesel göç tehdidini kapsamaktadır. Öngörülebilir gelecekte, ciddi bütçe sınırlamalarının, Avrupa ülkelerini Avrupa savunma kaynaklarını entegre etmeye zorlaması muhtemeldir. ABD de, Avrupa gibi, küresel güvenlik sınamalarının arttığı bir ortamda bütçe sıkıntılarıyla karşı karşıyadır. Aslında, ABD sistemin koruyucusu ve garantörü olma rolünü ne kadar süre devam ettirebileceği sorusuyla meşgul olacaktır. Bu durum pek çok farklı bölgede kendini gösterecektir. ABD’nin önemli miktardaki askeri varlığı dahil, güvenlik garantörü olarak Asya’daki tarihi rolü, bu ülkeyi başta Çin olmak üzere, bölgedeki yükselen güçlerle rekabetçi bir ortamın içine sürüklemektedir. ABD’nin, Basra Körfezi’nde hem Avrupa’ya hem de Hint Okyanusu yoluyla Doğu Asya’ya uzanan deniz yollarını korumaya devam etmesi, çoğu bölge ülkesince memnuniyetle karşılanacaktır. Bununla birlikte ABD’nin rolü konusunda Çin’le olan sorunlar artacaktır. Çinli stratejistler, Çin’in deniz yollarının güvenliği konusunda ABD’ye bağımlı olmasının, gelecekte sözgelimi Tayvan konusunda yaşanacak ve ABD’nin petrol ambargosu koyabileceği bir çatışmada, Çin açısından stratejik kırılganlık oluşturmasından endişe duymaktadır. Çin, buna karşılık olarak, deniz gücünü takviye etmekte ve enerji erişimini çeşitlendirmek üzere, karadan geçen enerji ulaşım güzergâhları geliştirmektedir. Terörizmin mevcut İslami safhasının 2030 itibariyle sona erebileceği düşünülse de, terörizmin tamamen yok olması olası görülmemektedir. Pek çok devlet terörist grupları kullanmaya devam edebilecektir, ancak uluslararası işbirliği artacağı için bir rejimin teröristleri doğrudan desteklemesinin bahse konu rejime maliyeti artacaktır. Ekonomik gücün Batı’dan Doğu ve Güney’e kayması ve değişen iklim koşullarıyla birlikte, dünyanın coğrafi odağı da değişecektir. Pasifik ve Hint Okyanusu havzaları zaten malların, insanların ve hizmetlerin değişiminde kullanılan en hızlı büyüyen ticari merkezler (hub) dir. Kaynaklara yönelik rekabetin artmasıyla birlikte, doğal kaynaklar bakımından zengin olan Hint Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kutbu büyük önem arz etmeye başlayacaktır. 17/42 Her ne kadar Hint Okyanusu, küresel güvenlik bakımından, Kuzey Avrupa, Pasifik, Uzak Doğu, Akdeniz ve Karadeniz’in ardından beşinci sırada yer alıyorsa da, bölge önemli bir küresel ticaret yolu ve jeopolitik rekabet arenası haline gelmektedir. Bölge, dünya ekonomisi açısından hayati önem taşıyan temel hammaddelere (boksit, kromit, kömür, bakır, altın, demir cevheri, doğal gaz, nikel, petrol, fosfat, titanyum, tungsten, uranyum ve çinko) sahiptir. Bölgedeki balıkçılık kaynakları da gıda güvenliğinin ve geçim kaynaklarının önemli bir parçasıdır. Güney Çin Denizi’nde ise ulusal yetki alanlarının belirlenmesinde yaşanan güçlükler, kıyı devletlerinin balıkçılık kaynaklarından yararlanma ve potansiyel enerji kaynaklarını kontrol altına almaya yönelik menfaatlerinden ötürü daha da kötüleşmektedir. Çin ile bazı ASEAN ülkelerinin örtüşen iddialarının, çatışmaya olmasa bile, daha fazla çekişmeye yol açması muhtemeldir. Kıyı devletlerinin ulusal yetki alanlarını genişletme çabaları, denize kıyısı olan bütün ülkelerin askeri ve ticari menfaatlerine yönelik kümülatif bir tehdit oluşturmaktadır. 2030’a kadar yılın yaklaşık 110 günü (kabaca 45 gün kolay seyrüsefer imkanıyla) Kuzey ve Kuzeybatı Geçidi’nden geçmek mümkün olacaktır. Bununla birlikte, Kuzey Kutbu’nun ticari maksatla kullanımı, kıyı alanlarındaki alt yapının gelişimine, ticari gemilerin üzerinde uzlaşılan emniyet standardına ve yeterli arama-kurtarma kapasitesinin mevcudiyetine bağlı olacaktır. Kuzey Kutbu’ndaki ülkelerin ortak politikalar geliştirmek maksadıyla oluşturduğu Arktik Konsey, anlaşmazlıkların çatışmaya dönüşmesi potansiyelini azaltmaktadır. Bölgedeki buzulların erimesi gibi iklim değişikliği ve onunla bağlantılı olaylar, bölgeye ilginin küreselleşmesine yol açmaya devam edecektir. ABD Enerji Bilgi İdaresi, Kuzey Kutbu’nun dünyadaki keşfedilmemiş konvansiyonel petrol ve doğal gaz kaynaklarının % 22’sine sahip olduğunu tahmin etmektedir. Bununla birlikte, bu kaynakları çıkartmak, başka bölgelerde olduğundan daha fazla maliyet gerektirmekte, risk taşımakta ve daha uzun sürede gerçekleşebilmektedir. Buzkıran gemileri gibi, ilgili tarafların bu kaynaklara yönelik bilimsel çalışmaları ve yatırımları artırmayı hedefleyen bir dizi planı, bu ülkelere Arktik aktörleri olarak meşruiyet kazandırmaktadır. d. 4’üncü Oyun Değiştirici; Bölgesel İstikrarsızlığın Kapsamının Genişlemesi: Önümüzdeki birkaç on yılda, farklı bölgelerdeki dinamikler yayılma ve küresel güvensizlik yaratma potansiyeline sahip olacaktır. Ortadoğu ve Güney Asya, daha geniş istikrarsızlığı tetiklemesi en muhtemel bölgelerdir. Bu iki bölgedeki potansiyel çatışmaların sayısı artmaktadır. Başka bölgelerdeki değişen dinamikler de küresel güvenlik açısından eşit derecede önemli olduklarını ispatlayacaklardır. Gerilimlerin azaltılmasını sağlayacak, sağlam bir zemine oturan bölgesel güvenlik çerçevesinden mahrum olan ve giderek artan oranda çok kutuplu hale gelen Asya, küresel düzene önemli bir tehdit oluşturabilecektir. İstikrarsız bir Asya, küresel ekonomiye geniş ölçekli zarar verebilecektir. Daha fazla iç sorunlara odaklanan ve daha az muktedir hale gelen Avrupa’nın komşu bölgelerde istikrar sağlayıcı rolü azalacaktır. Sahra altı Afrika, Orta Amerika ve Karayipler’deki 18/42 ülkeler, küresel suç örgütlerine, terör şebekelerine ve yerel isyancılara güvenli bölge oluşturmak suretiyle kırılgan olmaya devam edeceklerdir. Ortadoğu: Bardağı Taşıran Damla Ortadoğu 2030’da, kırılgan büyüme ve gelişimden, kronik istikrarsızlık ve potansiyel bölgesel çatışmalara kadar geniş bir yelpazeye yayılacak şekilde çok farklı bir görünüm arz edecektir. Demografik açıdan, (Arap Baharı’nın itici gücü olan) mevcut kabarmış genç nüfus, doğurganlık oranlarında açıkça düşüş görülmeye başlanmasının sosyal ve ekonomik etkileri nedeniyle giderek yaşlanan bir nüfusa dönüşecektir. Bölge ekonomisi, gelişen teknolojilerin dünyaya petrol ve gaz dışında kaynaklar sunmaya başlamasıyla, büyümesini sürdürebilmek için giderek daha çok çeşitlendirilme ihtiyacı duyacaktır. Nüfus yoğunluğu fazla olan Ortadoğu Ülkeleri, gelişmekte olan diğer küresel güçler gibi, bölgesel ve potansiyel küresel etkilerinin arttığını görebileceklerdir. Ortadoğu’nun geleceği, öncelikle bölgedeki siyasi gelişmelere bağlı olacaktır. İran’da İslam Cumhuriyeti gücünü sürdürürse ve nükleer silaha sahip olabilirse, Ortadoğu son derece istikrarsız bir gelecekle yüz yüze gelecektir. Suud Evi’nin (Suudi Arabistan’ı yöneten kraliyet ailesi kastedilmektedir) yıkılması, bölge ekonomisini alt üst edebilecek ve Mısır’da radikal İslamcı bir hükümetin ortaya çıkması çeşitli cephelerde bölgesel gerilimi artırabilecektir. Irak ve Suriye’de etnik ve dini bazda dağılma, mevcut sınırlarda çözülmeye yol açabilecektir. Diğer taraftan, bu ülkelerde ılımlı, demokratik hükümetlerin ortaya çıkmasının ya da İsrail – Filistin İhtilafı’nın çözümü için önemli bir anlaşmaya varılmasının son derece olumlu sonuçları olabilecektir. Konunun uzmanlarıyla yapılan tartışmalar sonucunda, bölgenin geleceğine ilişkin aşağıda belirtilen altı temel etken saptanmıştır: (1) Siyasi İslam Güç Kazandıkça Ilımlılaşacak Mı ? Siyasi İslam; İslami Kurtuluş Cephesi’nin Cezayir’de 20 yıl önce seçilmesiyle gerçekleşen hatalı başlangıcın ardından, Sünni dünyada yetki kazanmıştır. Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nden Mısır’daki Hürriyet ve Adalet Partisi, Tunus’taki Ennahda, Gazze’deki Hamas ve Libya ile Suriye’deki potansiyel İslami zaferlere kadar, Ortadoğu’nun görünümü derin bir şekilde değişmektedir. Mısır’daki gibi İslami partiler, kamu sektöründe yüzlerce ilave iş imkânı yaratarak, gıda ve enerjiye ilişkin devlet yardımlarını muhafaza ederek orta sınıfın güvenlik alanının genişletilmesine yönelik çağrılara cevap vermişlerdir. Bu politikalar sürdürülebilir değildir. Geleceğin İslami iktidar partileri, girişimci genç Müslüman Kardeşler’i ve ekonomiyi büyütebilecek diğer unsurları güçlendirip yetkilendirerek daha piyasa odaklı hale geleceklerdir. Pragmatik ve girişimci yeni bir kadro ortaya çıkaracak olan gelişen (otoriter rejimlerin mütemadiyen bastırdığı) sivil toplumun yardımıyla zamanla siyasi pragmatizm ideolojiyi bastıracaktır. 19/42 İslami demokrasi neredeyse kesin şekilde siyasi çeşitliliğin bir türüne dönüşecektir. Tunus İslami partilerinin biri diğerinden farklı olacak, ancak hepsi otoriter yönetim sonrası yeni dönemde kendi meşruiyetlerini oluşturmaya ağırlık vereceklerdir. Esad sonrası Suriye’de, kentli Sünni kesimin; Müslüman Kardeşler, dini azınlıklar, Dürziler, Kürtler ve diğerlerinden oluşacak bir koalisyonla işbaşına gelmesi muhtemeldir. Kırk yıl önce Hafız Esad yönetimi devralmadan evvel, kentli Sünni partiler sıklıkla ve istikrarsız şekilde Şam Yönetimi’ne hâkim olmuşlardır. Suriye belki de 1960’lara geri dönecektir. Irak’ta hükümet halihazırda yeniden hizipçiliğe yönelmenin işaretlerini vermektedir. Bu durumda Şiiler, Sünni Araplar ve Kürtlerle güç paylaşımına razı olacaklardır. Yozlaşma ve kronik işsizlik devam ederse ya da çalışan fakir kesimin büyük bölümü demokratik hükümetlerin seçilmesiyle hayatlarının iyileşmediğini hissederse, daha radikal yaklaşımlar sunan siyasi liderlere yönelmeyi seçebileceklerdir. Katı İslamcılar, Batı kapitalizmi ve demokrasisine karşılık daha net bir alternatif ortaya koyma konusunda dini prensiplerden kaynaklanan daha büyük bir cazibeye sahip olabilirler. (2) Geçiş Hükümetleri İç Savaşı Önleyebilecek Mi ? Devlet kavramının giderek güçsüzleşmesi ve mezhepçiliğin, İslam’ın ve kabileciliğin yükselmesi nedeniyle kronik istikrarsızlık bölgenin çehresi haline gelebilecektir. Irak, Libya, Yemen ve Suriye gibi otoriter rejimlerin azınlık gruplarını asimile etmesinden ve etnik rekabeti kontrol altında tutabilmek için katı önlemler almasından dolayı, mezhepsel gerilimin derin olduğu ülkelerdeki sınama özellikle keskin olacaktır. Irak ve Suriye’nin daha da bölünmesi halinde, Kürdistan hayal olmayacaktır. Önceden bölünmüş olmakla birlikte, zayıf merkezi hükümetiyle Yemen de tekrar aynı duruma gelebilir. Her koşulda; zayıf merkezi hükümeti, fakirliği ve 2025’te bugünkü 28 milyonluk seviyesinden 50 milyona ulaşacak olan genç nüfusunun işsizlik sorunuyla, Yemen’in bir güvenlik endişesi olması muhtemeldir. Bahreyn ise, Körfez Bölgesi’ni istikrarsızlaştırabilecek olan artan Sünni -Şii rekabetinin mücadele sahası haline gelebilecektir. Devam eden şiddet zamanla demokratik hükümetlere verilen desteğe zarar verebilecek ve bu ülkeleri liberal demokrasiden uzaklaştırarak güçlü diktatörlerin ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bölgesel olarak, şiddet ve iç savaş batağına saplanmış zayıf hükümetlerin, asıl oyuncular olan Türkiye, İran ve İsrail gibi Arap olmayan güçlerden ayrı olarak önemli bir rol oynamaları olası görülmemektedir. (3) Ortadoğu Ülkeleri Ekonomilerini Düzeltebilecek ve Küreselleşme Dalgasını Sürdürebilecekler Mi? Doğurganlık oranı düşmekteyse de genç nüfus fazlalığı 2030’a kadar sürecektir. Aynı zamanda, yaşlanan nüfus iyileştirilmiş refah sisteminin olmaması dolayısıyla 2030 itibariyle sağlık kriziyle karşı karşıya kalabilecektir. Küresel düzeyde doğrudan yabancı yatırımın sadece % 2’si Ortadoğu’ya gitmekte, enerji, turizm ve gayrimenkul dışında bölgede bu bakımdan çok az cazip unsur 20/42 bulunmaktadır. Pek çok Ortadoğu ülkesi teknolojik açıdan çok geride olup, bölge ticaret ve finans alanında en az bütünleşmiş olan bölgelerdendir. Zengin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri yardım sağlamak bakımından iyi durumdadırlar. KİK’in sınırsız varlık fonları son yıllarda oldukça büyük mevduatlar yaratmıştır. Petro-dolar zenginliğinin artan payının Mısır, Libya ve Tunus dahil yerel ve bölgesel piyasalara yatırılmış olması muhtemeldir. Buna ilaveten KİK ülkeleri, katma değer yaratmak amacıyla petrollerinin çoğunu rafine edilmiş ürünlere ve petrokimya ürünlerine dönüştürmektedirler. Körfez Bölgesi bu anlamda; Asya, Avrupa veya diğer yerlerden kaynaklanan yatırımların çekim alanıdır. Petrol arzının doğalgaz ve petrol yataklarının istismarından dolayı belirgin şekilde artarak, enerjideki yüksek fiyatları düşürmesi durumunda Körfez Ülkeleri ciddi sınamalarla karşı karşıya kalabilecektir. İç piyasadaki petrol fiyatları, iç tüketimi azaltacak şekilde yükselmediği sürece Suudi Arabistan 2037’de petrol ithalatçısı olma yolundadır. (4) İran Bölgesel Gücü Nasıl Kurabilir ? İran’ın etkisi nükleer amaçlarıyla bağlantılıdır. Bazı uzmanlar, İran’ın nükleer silah geliştirme aşamasına kadar gelip duracağına, ancak bu tür bir silahı geliştirme kabiliyetini elinde tutacağına inanmaktadırlar. Bu ilk senaryoda; Suudi Arabistan’ın da Pakistan’dan nükleer silah veya nükleer silah üretim kabiliyeti tedarik etmesiyle yayılmanın önlenmesi sisteminin çökmesi kaçınılmaz olacaktır. Türkiye nükleer İran’a karşı tepkisini, kendi nükleer kabiliyetine sahip olmaya çalışmak veya NATO savunma kalkanına dayanmak suretiyle gösterebilir. İran, Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer güçlerin belirgin birer nükleer güç haline gelmeleri durumunda bu alanda ilerleyebilmek amacıyla Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve muhtemelen Ürdün de neredeyse kesin olarak enerji alanında nükleer programlar geliştirmeye başlayacaklardır. Bunun gerçekleşmesi halinde bölgede sonu gelmeyen krizler yaşanacaktır. Sünni-Şii ve Arap-Pers çekişmesi artacak ve bölge dışında geniş bir istikrarsızlık alanı yaratacak şekilde yayılacaktır. İkinci senaryo; İran rejiminin, nükleer silahtan ziyade ekonomik kazanım isteyen ve muhtemelen uluslararası izolasyonun bedelini ödemek istemeyen kendi kamuoyunun artan baskılarına hedef olmasını içermektedir. Sonuç olarak rejim, elit çatışmaları ve kitle gösterileriyle devrilebilecektir. Tahran’ın daha çok ekonomik modernizasyona odaklanacağı bu senaryodan, daha Batı yanlısı ve demokratik bir İran ile daha istikrarlı bir bölge doğabilecektir. (5) İsrail-Filistin İhtilafında Çözüme Ulaşılması Bölgenin İstikrar Umudunu Artırabilir Mi? İsrail kendi içinde, hâlâ 1948’deki mezhepsel, liberal cumhuriyetin kuruluşuna dönme görüşünü benimseyenler ile dini açıdan muhafazakâr Ultra Ortodoksların (Haredim) ve yerleşimcilerin artan demografik ağırlığının belirleyici olduğu bir İsrail hedefleyenler arasında, giderek artan siyasi ve sosyal bölünmelerle karşı karşıya bulunmaktadır. Bazı uzmanlar, söz konusu bölünmelerin 2030’dan önce sona ereceğini düşünmektedirler. İsrail en büyük askeri güç olma konumunu sürdürecek, ancak İran’dan kaynaklanan nükleer tehdide ilâve olarak düşük yoğunluklu savaş tehdidiyle uğraşmaya devam edecektir. Arap muhaliflerle çatışmaktan kaçınmak isterse, gelişen Arap kamuoyu İsrail’in manevra alanını sınırlayabilecektir. 21/42 İsrail-Filistin ihtilafının çözüme kavuşturulmasının önümüzdeki yirmi yılda bölge açısından olumlu sonuçları olabilecektir. İhtilafın kalıcı şekilde çözümü İsrail için bugün asla düşünülemeyen bölgesel ilişkilerin kapısını açabilecektir. Filistin sorununun çözümü, İran’a ve onun direnç kampına stratejik bir yenilgi getirecek ve zamanla Hizbullah ve Hamas gibi askeri yapılanmalara verilen halk desteğini zayıflatacaktır. Bir tür çözüme ulaşılamaması durumunda ise, İsrail, sınırlı siyasi haklara sahip Filistinlilerin hızla artan nüfusunu ve istikrarsız Gazze’yi kontrol etmeye çabalıyor olacaktır. Pek çok uzman, Arap-İsrail ihtilafının tükenmişliğinden doğan bir Filistin ile İsrailliler ve Filistinlilerin bitmeyen çatışmayla meşgul olmaya ilişkin isteksizliklerini görmektedir. Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı, askerden arındırma ve Kudüs gibi sorunlar 2030 itibariyle bütünüyle çözümlenmiş ve çatışmalar tamamen sona ermiş olmayacaktır. Bir Filistin Devleti’ne ulaşılması, “koordine edilmiş tek taraflılık” olarak bilinen bir dizi gayrı resmi bağımsız faaliyet aracılığıyla olacaktır. Hamas Suriye ve İran’dan ayrılıp Sünni Arap dünyaya döndüğünde, Ramallah’daki Filistin Ulusal Yönetimi (FUY) ile Gazze’deki Hamas arasında uzlaşma potansiyeli artabilecektir. Filistin sınırları bazı düzenlemeler veya Yeşil Hat üzerinde toprak değişimiyle yaklaşık olarak 1967 sınırlarına gelebilecek, ancak diğer sorunlar çözümlenmemiş olarak kalacaktır. (6) Suudi Arabistan ve Körfez’in Bahreyn Dışındaki Diğer Monarşileri, Rejimlerini Tehdit Eden, Arap Dünyası’nı Değiştiren Halk Hareketlerine Duyarsız Kalmayı Sürdürecekler Mi? Başka bir bölgede petrol kapasitesi geliştirilse de geliştirilmese de, Suudi Arabistan’daki siyasi çalkantı, geniş çaplı siyasi ve ekonomik belirsizliği tetikleyebilecektir. Ülke içinde, Müslüman Kardeşler bağlantılı gruplar, radikal İslami aşırıcılar, laikler ve Şii aktörler dahil rakip gruplar güç için yarışacaklardır. Mısır’da olduğu gibi, gelecekteki siyasi dönüşüm, karmaşık ve muğlak olabilecektir. Diğer Sünni monarşiler yakın zamanda kendilerini geniş kapsamlı siyasi reformlar benimseme baskısı altında bulabilir veya kendi ülkelerinde benzeri bir ayaklanmayla karşı karşıya kalabilirler. Lübnan’da, Filistin topraklarında, Irak’ta ve Suudilerin Sünni müttefiklerini desteklemek için etkinliklerini kullandıkları diğer yerlerde uzun zamandır bu tür bir desteğe dayanmış olan gruplar, muhtemelen Şiilerin ve İran yanlılarının yararına olacak şekilde zayıflayabilecektir. KİK monarşileri Arap Baharı’ndan sağ salim çıkmayı başarabilirlerse, bundan bölgesel olarak en fazla yararı sağlayacak olan ülkeler en korunmasız Sünni monarşiler olan Ürdün ve Fas olacaktır. Ayrıca böyle bir sonuç; Körfez ülkelerine, Mısır ve muhtemelen Suriye dahil geçiş sürecindeki Arap ülkelerinde devamlı ekonomik manivela sağlayarak KİK’in bölgesel etkinliğini sağlama alacaktır. Neticede, mevcut durumun korunması senaryosu sürecek ve belki de Körfez ülkeleri ile İran arasındaki (özellikle İran nükleer eşiğe yaklaştıkça) soğuk savaş dinamiklerini şiddetlendirecektir. Güney Asya: Ufukta Şoklar Görünüyor Ortadoğu gibi Güney Asya da önümüzdeki 15-20 yıl zarfında bir dizi iç ve dış şokla karşı karşıya kalacaktır. Su baskısı dahil, iklim değişikliğinin etkileri, düşük ekonomik büyüme, yükselen gıda fiyatları ve enerji kıtlığı Pakistan ve Afganistan’daki yönetimler açısından ciddi sınamalar teşkil edecektir. İki ülkede de genç nüfusun şişkinliğinin yavaş büyüyen ekonomilerle birleşmesi, sosyal istikrarsızlığa delalet etmektedir. Daha yüksek büyüme hızından istifade eden Hindistan daha iyi bir pozisyondaysa da, Yeni Delhi de kalabalık genç nüfusuna istihdam yaratma sorunuyla karşı 22/42 karşıyadır. Hindistan’daki temel sorunlar; eşitsizlik, alt yapı eksiklikleri ve eğitim alanındaki sıkıntılardır. Hindistan, aynı zamanda, iç güvenlik tehdidi oluşturan ve Naksalistler olarak adlandırılan bir kırsal kesim ayaklanmasıyla da karşı karşıyadır. Hindistan ve Pakistan’daki hızlı şehirleşme, bu ülkelerin siyasi görünümünü, kırsal kesimden gelen seçkinlerin kontrolündeki daha geleneksel bir yapıdan, şehirli yoksul ve orta sınıfın oluşturduğu büyüyen bir havuz tarafından şekillendirilen bir ülkeye dönüştürecektir. Pakistan’ın “ilk kullanan” doktrinine ilâveten, geniş ve hızla büyüyen nükleer cephaneliği, Hindistan’ın konvansiyonel askeri üstünlüğünü caydırmaya ve dengelemeye yöneliktir. Hindistan, Pakistan’ın desteklediği teröristlerce gerçekleştirilecek, Mumbai saldırıları benzeri ikinci bir olayın yaşanmasından endişe duymaktadır. Çok sayıda yaralının olacağı ve Pakistan’ın parmağının bulunduğu böylesi bir olay, Hindistan’daki zayıf hükümeti, güçle karşılık verme baskısı altına koyacaktır. Diğer yandan Afganistan, gelecekte, özellikle de ABD ve NATO güçlerinin çekileceği 2014 sonrasında Hindistan-Pakistan rekabetinin odak noktasını teşkil edecektir. İki ülkenin de birbirlerine stratejik avantaj kazandırmak istememesi, bölgesel işbirliğini güçleştirecektir. Daha geniş planda ise, çatışan stratejik hedefler, geniş çaplı huzursuzluklar ve Afganistan’ın komşularının riskten uzak durma stratejileri, güçlü bir bölgesel güvenlik çerçevesinin geliştirilmesini zorlaştıracaktır. Çin, giderek artan ölçüde, Hindistan’ın tehdit algılamalarını belirlemektedir. Bu durum, kısmen Çin’in Pakistan’ı destekleyen tutumundan, büyük ölçüde ise Çin’in yükselen bölgesel ve küresel profilinden kaynaklanmaktadır. Hintli seçkinler Çin ile Hindistan arasındaki ekonomik farkın açılması ihtimalinden endişe etmektedirler. Hindistan ile Çin arasındaki artan rekabet, sadece Güney Asya’yla sınırlı kalmayacak, ABD ve diğer ülkeleri de içine çekecek büyük güçler arası bir çatışmaya sebep olabilir. Bölgeye ilişkin üç muhtemel senaryodan söz etmek mümkündür. Bunlar; * Kritik Noktayı Geçme Senaryosu: Pek çoklarınca gerçekleşme ihtimali zayıf görülen bu senaryo için, Pakistan’da, Hindistan’la ticaretin tedrici normalleşmesine dayalı sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin sağlanması kritik unsurdur. İyileşen ekonomik ortam, işgücüne katılan gençler için daha fazla fırsat sunacak, militanlığın çekiciliğini azaltacak ve radikal İslami hareketlerin yayılmasını sınırlandıracaktır. Bölgesel ticaret, Hindistan ile Pakistan arasındaki güvenin tesisinde önemli rol oynayacaktır. 1990’lı yılların başında Çin’in ekonomik motorunun bu ülkenin komşularıyla ilişkilerini dönüştürmesine benzer şekilde, Hindistan’da ekonominin güçlenmesi Güney Asya’da refahın ve bölgesel işbirliğinin yeni temellerini oluşturabilecektir. Birkaç on yıldan sonra, Pakistan, dış yardıma ihtiyaç duymayan, göreceli olarak daha istikrarlı bir ekonomiye dönüşebilecektir. Hindistan’ın askeri çevrelerinde, Pakistan’a ilişkin şüpheler devam edecektir, ancak iki nükleer silah sahibi ülke de, gelişen ekonomik ilişkilerini tehlikeye düşürecek durumları önlemek üzere, bir arada yaşama yollarını bulacaktır. Pek çok muhatabımızın olası bulmadığı bu senaryonun gerçekleşmesi için kritik önem taşıyan bir başka husus da, Pakistan’da daha muktedir bir sivil hükümetin kurulması ve daha iyi yönetişimin (yeni endüstrileri, istihdam olanaklarını ve daha iyi eğitim imkânlarını sağlayacak daha başarılı bir vergi ve yatırım politikası gibi) tesis edilmesidir. Afganistan’da gerçekleşecek bir çöküş, Pakistan’da bu gelişmelerin ortaya çıkmasını güçleştirirken, 23/42 Hindistan’ın komşusuna ticaret ve vize kolaylıkları getirmesi Pakistan’daki durumu olumlu yönde etkileyecektir. * İslamistan Senaryosu: Bu senaryoda, Pakistan’daki radikal İslamcıların ve Afganistan’daki Taliban’ın etkisini artıracağı öngörülmektedir. Pakistan’da hükümetin radikal İslamcılar karşısında zemin kaybetmesi, Şer’i hukukun daha aşırı uygulamalarının gündeme gelmesine, yerleşim bölgelerinde cihat ideolojisinin yönlendirdiği askeri üslerin yayılmasına ve yerel hükümetlerin İslamcılarca kontrol edilmesine yol açacaktır. Silahlı Kuvvetler ile İslamcılar arasında “birlikte yaşama”ya dayalı (simbiotik) ilişki derinleşecektir. Pakistan daha fazla İslami yöne kaydıkça, Silahlı Kuvvetler İslam davasına daha sempatik bakacaktır. Sonuçta, Silahlı Kuvvetler muhtemelen ülkenin kontrolünü İslamcı direnişçilere bırakacak ve İslamcılara angaje olmaya daha dazla istekli olacaktır. * Çözülme Senaryosu: Zayıf hükümetler, çok sayıda işsiz genç nüfus, gıda ve su krizleri gibi bölgedeki tüm yıkıcı unsurların öne çıktığı ve Pakistan ile Afganistan’da toplumsal ve siyasi parçalanmalara yol açtığı bir durumdur. Hindistan ise yayılan militanlığa, Keşmir bölgesinde artan gerilime ve Müslüman halklarının potansiyel radikalleşmesine karşı kendini savunmaya çalışacaktır. Bu senaryoda Hindistan, ilk senaryonun aksine, komşularının potansiyelini hayata geçirmekten ziyade, onların sorunlarının önünde sürüklenecektir. Bu durum Hindistan’ın daha küresel bir rol oynama kabiliyetini azaltacaktır. Doğu Asya: Çoklu Stratejik Gelecekler: Sadece Çin’de değil, Hindistan’da ve diğer bölge ülkelerinde de görülen hızlı ekonomik büyüme, önemli güç değişimleri, milliyetçilik ve saldırgan askeri modernizasyon yükselen güçler arasındaki ve Japonya’yla olan gerilimleri tırmandırmıştır. Asya’da II’nci Dünya Savaşı sonrasında kurulan olağan dışı düzen ve bu düzenin bir sonucu olarak Kore Yarımadası’nda ve Tayvan Boğazı’nda devam eden çatışmalar bölgedeki tarihi düşmanlıkları körüklemiştir. Çin’in gücünden duyulan endişe, bölgede giderek yükselen milliyetçilik ve ABD gücünün kalıcılığına ilişkin muhtemel şüpheler gelecek on yıllarda bu gerilimleri tırmandıracaktır. Bugün Japonya-Çin, Japonya-Kore, Çin-Kore, Hindistan-Çin ve Vietnam-Çin ilişkilerinde görüldüğü üzere, ekonomik büyüme ve karşılıklı bağımlılık Asya’daki düşmanlıkları azaltmamıştır. Bölgesel eğilimlerin ülkeleri ekonomik olarak Çin’e, güvenlik açısından ise ABD’ye yöneltmesi muhtemeldir. 1995 yılından bu yana, aralarında Japonya, Kore, Avustralya ve Hindistan’ın da bulunduğu Asya ülkeleri, aşamalı bir şekilde, en büyük ticaret ortakları olarak, ABD’yi Çin’le değiştirmişlerse de, Çin’le ekonomik alanda artan karşılıklı bağımlıklarını ABD’yle güvenlik alanında sürdürülen yakın ilişkilerle birleştirmişlerdir. Çin’de siyasi bir liberalizasyonun gerçekleşerek, güvenlik endişelerinin bölgesel önlemler almayı daha az gerektirecek olması durumunda bile, bu yönelim 2030 yılına kadar devam edecek görünmektedir. Çin’in ekonomik büyümesi ile inovasyona ve tüketime dayalı ekonomiye geçişi yönetme kabiliyetinin beklenenden daha iyi olması, Pekin’in bölgesel ticaret ve yatırım konularındaki çekim gücünü artıracak ve Çin’i Asya’nın başlıca doğrudan dış yatırımcısı konumuna yükseltecektir. Alternatif olarak ise, ekonomik gerilemesinin uzun zaman devam etmesi Çin’in bölgesel nüfuzunu azaltıp, bu ülkedeki iç huzursuzlukların bölgeye olabilecek etkileri konusundaki endişeleri 24/42 artırabilecektir. Bölgedeki gelişmeleri etkileyecek diğer önemli değişkenler ise, Korelerin birleşmesi potansiyeli ile akabinde gerçekleşecek ABD’den stratejik uzaklaşmadır. Küresel ekonomik güç Asya’ya kaydıkça, Hint-Pasifik bölgesi, eski çağlarda Akdeniz’in, 20’inci yüzyılda da Atlantik Okyanusu’nun olduğu gibi, 21’inci yüzyılın başat uluslararası deniz yolu olacaktır. ABD donanmasının bu bölgedeki ve diğer bölgelerdeki kilit deniz yollarına hâkim olması, Çin’in açık denizlerdeki gücünü geriletmektedir. Makro düzeyde, Asya düzenine ilişkin önümüzdeki on yıllarda gündeme gelebilecek 4 kapsamlı yol bulunmaktadır. Bunlar; * Mevcut düzenin devamı: Çin’in askerileştiği, Kuzey Kore’nin nükleer sorun yaratmayı sürdürdüğü ve potansiyel güvenlik sorunlarının devam ettiği bir ortamda ABD donanmasının hâkim konumunu korumaya ve Amerikan ittifak sisteminin güvenlik düzeni sağlamaya devam ettiği bir durumdur. Bu durumda, Asya kurumları kökleşmeye ve münhasıran Asya’ya yönelik olmayıp, Pasifik’i de içine alan ekonomik bütünleşmeye yönelik çabalarını sürdürmektedir. * Bir güçler dengesi düzeninin kurulması: ABD’nin gücünün ve rolünün nispi azalışının tetiklediği sınırlandırılmamış büyük güç rekabeti durumudur. Bu durumda, ABD’nin kendi içine kapanması ya da ekonomik bakımdan gerilemesi, Vaşington’un Doğu Asya ülkelerine yönelik taahhütlerinin ve bölgenin güvenlik garantörü olma istekliğinin zayıflamasına neden olmakta; böylesi bir bölgesel düzen rekabete zemin hazırlamakta ve bazı bölge ülkeleri ABD’nin azalan desteğini telafi etmek üzere nükleer silah edinme arayışına girmektedir. * Güçlendirilmiş Bölgesel Düzen: Çin’in siyaseten liberalleşmesiyle birlikte, Doğu Asya toplumunun Avrupa’nın demokratik barış yolunu takip ettiği durumdur. Bu durumda, Asya bölgeselciliğinin küçük devletlerin özerkliğini koruyacak şekilde çoğulculuk temelinde gelişmesi ve çoğulcu ve barış yanlısı Asya toplumunun bölgenin güvenlik garantörü olarak ABD’nin rolünün devamına ihtiyaç duyması öngörülmektedir. * Çin merkezli düzen: Nüfuz alanı tüm bölgede genişleyen Çin’in hiyerarşik bölgesel düzenin zirvesine çıktığı ve Asya kurumlarının, Transpasifik’ten ziyade münhasıran Asya’yı içine aldığı bir durumdur. ABD’nin Asya’daki çekirdek ortaklarının Çin’in gücünü kendi başlarına dengelemeye yönelik kapasitelerinin ya da istekliliklerinin azalması halinde, ABD’nin Çin’le doğrudan karşı karşıya gelme riskini göze alarak bölgeye müdahalesini artırma ihtiyacı hissetmesi muhtemeldir. Çin’in zayıflığı belki de en büyük belirsizliktir. Daha sürdürülebilir, inovasyona dayalı bir ekonomik modele geçmekte başarısız olması halinde, Çin Asya’daki en büyük oyuncu olmaya devam etse de, çevresindeki nüfuzu azalacaktır. En uç senaryoda Çin, kıyı bölgelerindeki zengin kesimle iç bölgelerdeki yoksul kesim arasındaki derin bölünmeler ve Tibet ve Sincan bölgelerindeki giderek yükselen ayrılıkçı akımlar neticesinde çökecektir. Bu şartlar altında Çin daha öngörülemez hale gelecek ve halkın dikkatini iç sorunlardan uzaklaştırmaya çalışan lider kadrosu nedeniyle daha saldırgan bir tutum içine girecektir. Çin’in komşularından biri ya da ABD’yle girdiği ve kaybettiği bir çatışma durumu ise Çin’i daha da zor bir duruma sokarken, elde edeceği zafer Çin merkezli düzenin kurulması ihtimalini güçlendirecektir. 25/42 Kendisini Dönüştürmekte Olan Avrupa: Avrupa; gayrisafi yurtiçi hasıla, ticaret hacmi, çok uluslu şirket sayısı ya da teknoloji kapasitesi gibi pek çok kriter temelinde 2030’da da bir bütün olarak büyük bir güç olmaya devam edecektir. Avrupa ile ilgili temel soru, gelecekte ağırlığını hissettirip hissettiremeyeceğidir. Siyasi ve ekonomik olarak büyük risklerle karşı karşıya olan Avrupa’nın geleceği son derece belirsizdir. Esasen Avrupa, yaşamakta olduğu benzeri görülmemiş egemen borç krizinden önce dahi, ayrışma ve entegrasyon yönünde çarpışan kuvvetler nedeniyle öngörülemez bir aktör haline gelmişti. Halkların birliği olarak inşa edilen Avrupa Birliği, Avrupa halklarını tek bir kimlik altında birleştirmeyi hedeflememiştir. Avro bölgesindeki kriz, üye ülkeler arasındaki gerilimleri ve ayrılıkları su yüzüne çıkarmış ve on yıllardır ilk kez Avrupa’nın geleceği konusunda esaslı soruları gündeme getirmiştir. Her ne kadar bölgenin gelecekte alacağı şekil ya da rol konusunda herhangi bir mutabakat bulunmasa da, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi uzmanları 2030’un Avrupası’nın bugünün Avrupası’na benzemeyeceği konusunda hemfikirdirler. Avrupa ekonomisi çok ciddi yapısal sıkıntılardan muzdariptir. Diğer gelişmiş ekonomilere kıyasla son 15 yıldır düşüş seyri izleyen üretkenlik, düşük AR-GE harcamaları, ekonomilerine kıyasla çok fazla büyüyen hükümetler, azalan bir işgücü ile çalışan ve çalışmayan vatandaşlar arasında artan bir yaş dengesizliğine yol açan demografik eğilimler Avrupa’nın karşı karşıya olduğu yapısal sorunlardır. Avro bölgesi; ekonomistlerin sistemin iyi işlemesi için gerekli olduğunu düşündükleri işgücü hareketliliği, mali transferler, benzer ekonomik kültür ve dayanışma dâhil olmak üzere pek çok özellikten mahrum olduğu için, Avro’nun ilk on yılı, Avro bölgesindeki merkez ve çevre ekonomiler arasında kayda değer bir farklılaşmaya tanık olmuştur. Merkez ekonomiler büyürken, çevre ekonomiler rekabet güçlerini yitirmelerine ve müteakiben borç krizlerine yol açan büyük sermaye girişleri yaşamışlardır. Avro bölgesi liderleri 2010 yılından itibaren krizle mücadele amacıyla reformlara ve yeni enstrümanlara başvurmaktadırlar; ancak, krizin üstesinden gelebilmek ve yapısal sorunları çözmek için muhtemelen daha fazla entegrasyon gerekecektir. Entegrasyon bağlamında gerçek bir ilerleme merkezi otoritelere ciddi bir egemenlik devri gerektirecek olup, bu durum Avrupa halkları nezdinde gittikçe daha olumsuz yaklaşılan özerklik kaybını da beraberinde getirecektir. Kamuoylarındaki AB karşıtı hissiyat, geleneksel olarak AB yanlısı olan üye ülkelerde dahi AB karşıtı partilerin güç kazanmasıyla artmıştır. Daha fazla entegrasyonu savunan ekonomik mantık, müstakil ulusal bağlantılara tutunmak ve daha ileri entegrasyonu sınırlamak isteyen bu halkların mantığı ile çelişmektedir. 2030 yılında Avrupa ve Avrupa’nın uluslararası rolü ile ilgili 3 senaryo ortaya konmaktadır: Çöküş Senaryosu: Bu senaryonun gerçekleşme olasılığı düşük olmakla birlikte, gerçekleşmesi halinde çok yüksek uluslararası risklere yol açabileceği öngörülmektedir. Bu senaryoda, yerli firmalar ve hane halkları kısa vadede gerçekleştirileceğini düşündükleri kur rejimi değişikliğine ilişkin belirtilere yerli mali kurumlardan Avro mevduatlarını daha hızlı bir şekilde çekerek tepki göstereceklerdir. Bu tepkinin diğer üye ülkelere ve ekonomik zararın ise merkez ülkelere yayılmasını müteakip Avro, ilk kayıp olacaktır. Sermaye ve sınır kontrollerinin yeniden tesis edilmesi neticesinde Tek Pazar ve serbest dolaşım tehlikeye gireceği için olası ikinci kurban da AB olacaktır. Böyle bir 26/42 senaryoda, ekonominin ciddi biçimde altüst olması ve siyasi kırılmalar sivil toplumda bir çöküntüye yol açacaktır. Ani ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşmesi durumunda böyle bir çöküşün küresel bir iktisadi durgunluğu ya da yeni bir Büyük Buhranı tetiklemesi kuvvetle muhtemeldir. Yavaş Gerileme Senaryosu: Avrupa’nın hâlihazırdaki krizin en kötü yönlerinden kurtulmayı başaracağının, ancak gerekli yapısal reformları gerçekleştiremeyeceğinin öngörüldüğü bu senaryoda, yıllarca düşük ekonomik büyüme oranları tecrübe eden üye ülkelerin, ciddi siyasi ve ekonomik aksamaları önlemek için birbirlerine tutunacakları varsayılmaktadır. AB kurumları dayanacak, ancak kamuoyundaki huzursuzluk yüksek düzeyde kalmaya devam edecektir. Avro varlığını sürdürecek, ancak Dolar ya da Yuan’a rakip olamayacaktır. Yıllar süren düşük ekonomik büyüme nedeniyle, Avrupa’nın uluslararası platformdaki varlığı küçülecek ve ülkeler dış politikalarını yeniden millileştireceklerdir. Rönesans/canlanma Senaryosu: Bu senaryo, Avrupa’nın geçmişte pek çok kere tecrübe ettiği “kriz ve yenilenme” kalıbına dayandırılmıştır. Uçurumu gördükten sonra, Avrupalı liderlerin çoğu federalleşme yönünde bir atılım yapmak konusunda mutabık kalacaklardır. Mevcut durumu muhafaza etmenin kısa vadede doğuracağı risklerin farkında olan halklar da bu yönde atılacak bir adımı destekleyecektir. Daha federal bir Avrupa ancak, bazıları dışarıda kalmayı ya da bekle-gör politikası izlemeyi tercih edecekse de, Avro bölgesinin merkez ülkelerinden bir grup ile başlayabilecektir. Bu durumun getireceği çok vitesli bir Avrupa’nın varlığına rağmen, zaman içinde Tek Pazar yine de tamamlanacak ve Avrupa demokrasisinde sağlanacak gelişmelerle daha fazla birlik arz eden bir dış ve güvenlik politikası geliştirilebilecektir. Sonuç olarak Avrupa’nın etkisi artacak; bu da Avrupa’nın ve çok taraflı kuruluşların dünya sahnesindeki rolünün güçlenmesine vesile olacaktır. Sahra altı Afrika: 2030’a Kadar Tehlikeyi Atlatabilecek Mi? 2030’da daha farklı bir Afrika yaratılması sürecinde, pek çok Afrika ülkesi, diğer ülkeler geride kalırken büyük ölçüde gelişme fırsatına sahip bulunmaktadır. Afrika ülkeleri, uyarlama ve eski sistemlerini yeniden düzenleme sorunu olmaksızın, gelişmiş dünyadan geçerliliği kanıtlanmış yaklaşım ve teknolojileri seçebilecek, ancak rant arayışı, kayırma, popülizm ve yolsuzluk, uzun dönem planlamalarını sınayabilecektir. Halihazırda seçimler Afrika’da yaygın durumdaysa da, demokrasinin niteliği ve köklenmesi sığ ve gerilemeye meyillidir. Nüfus artışı eğilimi; yaşlanma, hızlı kentleşme ve bir ölçüde orta sınıf büyümesi olmaksızın, pek çok Afrika ülkesinin yörüngesini belirgin biçimde şekillendirecek, bu ülkelerin en az birkaçı-özellikle iklim değişikliği tehdidi altında olan Sahel ve Sahra bölgeleri- kaynak kıtlığı ile sınanacaktır. Diğer bölgeler hızla yaşlanırken, orantısız sayıda Afrikalı küresel düzeyde çalışma çağı (işgücü) nüfusunu teşkil edecektir. Buna karşın, bireysel güçlenme eğilimi, en yoksul bölgelerde daha az göze çarpacak ve Afrika mevcut ve yeni teknolojileri uygulamada dünyadan geri kalmayacaktır. Devlet yapılarını ve ekonomilerinin yönetimini geliştiren ülkeler, göreli olarak genç ve şehirli nüfustan kaynaklanan yüksek düzeyde verimlilikten yararlanacak, bu da ekonomik büyümeyi teşvik edecektir. Yeni teknolojiler, yasal çerçeve, ticaret ve yatırım teşvikleri, daha etkili gıda ve enerji üretimi ile su ve kaynak yönetimi sağlayabilecektir. Demografik değişime göre hareket etmeyen ve popüler beklentileri karşılamayan hükümetler, artan istikrarsızlık, suç ve göç sorunuyla karşı karşıya kalacaklardır. Bu durumdaki Afrika ülkeleri için eğitim unsuru bir oyun değiştirici olacaktır. Elektrik 27/42 temini ve altyapı tesisi, daha iyi ve daha istikrarlı siyasi rejimlerin oluşturulması, çalışanların vasıflarının yükseltilmesi, güvenliğin muhafazası, özel sektörün gelişimine ve girişimciliğe fırsat verilmesi ve yolsuzluğun önüne geçilmesi, ayrıca kritik olan diğer unsurlardır. İhracatçı ülkeler, küresel piyasalarda görülen ve ekonomilerini çeşitlendirmemeleri durumunda finansal kapasitelerini ve istikrarlarını sınayacak olan artan fiyat dalgalanmaları konusunda dikkatli olmak durumundadırlar. Gelişmiş dünyadaki teknolojik ilerlemeler, Afrika’nın hidrokarbon kaynaklarına ve diğer minerallerine olan gereksinimi azaltabilecektir. Angola ve Nijer gibi petrol ihraç eden olan ülkelerin faydalandığı son yıllardaki yüksek petrol fiyatları devamlı olmayabilir. Afrika'nın uluslararası sistemdeki ekonomik etkisinin zayıf olduğu göz önünde bulundurulduğunda, uluslararası sistemde gücün çok kutupluluğa doğru yayılmasının, 2030 itibariyle küresel düzeyde Afrika’nın elini güçlendirmesi beklenmemektedir. ABD ve Avrupa liderlik etmezse, küresel güçler Afrika’daki krizlerin ele alınması hususunda uzlaşıya varmada daha az başarılı olacaklardır. Bu nedenle Afrika, bölgesel tehditlerle mücadelede daha fazla kendi başına hareket etmek zorunda kalacaktır. Afrika ülkelerinde ve bu ülkeler arasında eşit olmayan bir kalkınma süreci devam ettiği müddetçe, Afrika, çatışma ve artan şiddet riskiyle karşı karşıya olacaktır. Pek çok Afrika devleti halihazırda istikrarsızlık tehdidiyle karşı karşıya bulunmakta, ancak gelişmiş devlet yapısı, kaynak yönetimi ve ekonomik çeşitlendirme, daha istikrarlı bir ortama yönelme fırsatı sunmaktadır. Sahel bölgesi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Somali, en hassas ve devlet yapısının gelişmesi ile kaynak yönetimi konusunda en fazla sınamaya maruz kalacak ülkelerdir. Bazı durumlarda, bireysel güçlenme ile modern demokrasi, eğitim ve sağlık alanında tutulmayan vaatlerden kaynaklanan hayal kırıklığı, ulusal birliğe zarar verecek etnik ve bölgesel ayrımları belirginleştirebilecektir. Geleneksel çatışmaların ötesinde, ulusal hükümetlerin imkan ve kabiliyetlerini geliştirmemeleri durumunda, örgütlü suçlar ve radikal gruplar ülke içinde ve sınırların ötesinde etki alanlarını genişletebileceklerdir. Sahra altı Afrika’da daha fazla istikrara yönelik olarak kaydedilen gelişmelere rağmen, süregelen çatışmaların daha geniş bölgesel ve küresel felaketlere dönüşmemesini sağlamak için insani ve ekonomik alanda esaslı dış yardıma gereksinim duyulacaktır. Rusya: Potansiyel Küresel Gelecekler Önümüzdeki yirmi yılda Rusya’nın dünyadaki rolü, küresel ortam kadar, ülke içinde karşı karşıya olduğu, etkisini artıran sınamalar tarafından da şekillendirilecektir. Rusya’nın en zayıf noktası ekonomisidir. Bütçesi çok büyük oranda enerji gelirlerine bağlı olup, ekonominin modernizasyonu yönündeki çabalardan çok az sonuç elde edilebilmiştir. Öte yandan, yaşlanan nüfusu ekonomik büyümenin önünde ayak bağı olacaktır. Rusya’nın nüfusunun 2010 yılındaki 143 milyonluk düzeyinden, 2030 yılında 130 milyona gerilemesi beklenmektedir. Her ne kadar Rusya’daki doğum oranı pek çok Avrupa ülkesindekiyle benzerse de ve o ülkelerde de yaşlanan nüfus ekonomik büyümenin önünde engel teşkil ediyorsa da, Ruslar için ortalama ömür beklentisi Avrupalılarınkinden 15 yıl daha düşüktür. 2007’den bu yana Rus iş gücü azalmaktadır; bu eğilimin önümüzdeki yirmi yılda da devam etmesi beklenmektedir. 28/42 Bununla birlikte, Rusya’nın büyük demografik sorunu, sayıları hızla artan etnik Müslümanların topluma entegre olmaları açısından faydalı olabilir. Rusya’da yaklaşık 20 milyon Müslüman yaşamakta olup, bunların toplam nüfusa oranı % 14’tür. 2030’a kadar bu rakamın % 19’a çıkması beklenmektedir. Rusya’nın değişen etnik karışımı daha şimdiden artan sosyal gerilimlerin kaynağı gibi görünmektedir. Rusya’nın, ekonomik görünümünü güçlendirmek için, yabancı yatırımlara yönelik ortamını iyileştirmesi ve Rus mamul maddelerinin ihracına yönelik fırsatlar yaratması gerekmektedir. Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği bu çabaları destekleyecek ve Moskova’ya ekonomisini çeşitlendirmesi için yardımcı olacaktır. Rusya’nın Batı ve Çin’le ilişkileri, bu ülkenin önümüzdeki yirmi yıllık sürede daha istikrarlı ve daha yapıcı bir küresel aktör olup olmayacağının belirlenmesinde kritik unsur olacaktır. Bu konuda üç senaryo öngörülmektedir: - Rusya’nın diğer ülkelerle değer değil, çıkar ortaklığı geliştirmesi: Rusya’nın Batı ve diğer bölgelerle ilişkilerinde yüzyıllardır var olan kararsızlık, hâlâ Rusya’nın stratejik yönelimine ilişkin mücadelenin merkezindedir. - Rusya’nın diğer güçlerle belirsiz ilişkisini az ya da çok devam ettirmesi: Askeri açıdan güçlenmesi ve giderek gücünü artıran Çin’le mücadele etmek durumunda kalması halinde, Rusya’nın, önümüzdeki yirmi yılda bu yolu izlemesi, uluslararası işbirliği açısından sorun teşkil edecektir. - Rusya’nın sorun yaratan bir ülke haline gelmesi: Rusya, komşularını sindirmek ve onları hâkimiyeti altına almak için askeri üstünlüğünü kullanarak sorun çıkaran bir ülke haline gelebilir. Böyle bir senaryo, bir Rus liderin, gerileyen hayat standartları ve olumsuz ekonomik beklentiler nedeniyle artan toplumsal huzursuzluklar karşısında, Yakın Çevre’de daha baskıcı bir politika izleyerek milliyetçi duyguları tahrik etmesi sonucunda ortaya çıkacaktır. Latin Amerika: Daha Zengin Fakat Kırılgan : Latin Amerika ve Karayipler Bölgesi, geçtiğimiz on yılda, kesintisiz seyreden ekonomik büyüme ve yoksullukta azalma gibi kapsamlı değişiklikler yaşamıştır. Yıllık reel GSMH’de büyüme yaklaşık % 4 iken, orta sınıflar genişlemiş, büyük çoğunluğu eğitim ve sağlık hizmetlerine daha rahat erişim olanağı bulan kadınların, yerli grupların ve azınlık gruplarının ekonomik ve siyasi katılımları artmıştır. Bununla birlikte, gelir eşitsizliği son yıllarda azaltılmışsa da, siyasi ve ekonomik çıkarların dağılımı eşitsiz niteliğini korumuştur. Uyuşturucu kaçakçılığı ve suç örgütleriyle ilişkili şiddetin yayılımı gibi diğer eğilimler, bölgeye zarar vermiştir. Biri dış, diğeri iç olmak üzere, başlıca iki faktör, önümüzdeki on sekiz yıl boyunca Latin Amerika’da ekonomik büyüme hızı ve yaşam kalitesi için itici güç olacaktır. Birincisi, Latin Amerikan mallarına, ürünlerine, işgücü ve diğer hizmetlerine yönelik talebi etkileyen dünya ekonomik büyüme hızıdır. İkinci faktör ise, Latin Amerika ülkelerinin, eğitim, pazarın serbestleştirilmesi reformları ve güçlendirilmiş hukuk ve yönetim kapasitesi alanlarına yaptıkları yatırımlar yoluyla potansiyel ekonomik kazançlar elde etmeye ne derece hazır olduklarıdır. Düşük küresel büyüme tahminleri dikkate alındığında, bölgede GSMH’de ortalama büyümenin 3.5’e 29/42 düştüğü varsayılırsa, Latin Amerika’nın toplam GSMH’sı 2030 yılına kadar toplam 9 trilyon dolar olacak, muhtemelen ABD ekonomisinin yarı büyüklüğüne yaklaşacaktır. Nüfusta düşen büyüme oranları dikkate alındığında, Latin Amerika’da kişi başına düşen gelir 14.000 dolara ulaşacaktır; bu da, mevcut seviyelerin yaklaşık % 50’sinden fazladır. Aynı zamanda, orta sınıfın büyümesi, yeni siyasi ve ekonomik beklentileri ateşleyecektir. Daha olumsuz küresel koşullar altında, bazı Latin Amerika ülkelerinde, istikrarın artan asayişsizlik ve ulus ötesi suçlar nedeniyle tehlikeye düşmesi, kurumların popülist politikalardan ötürü zayıflaması ve entegrasyon, ticaret ve büyümede ani düşüşlerin yaşanması ve bu düşüşün tüm bölgeye yayılma eğilimi içine girmesi durumunda, bu ülkelerdeki kırılganlıklar stratejik önem taşıyan krizler yaratabilecektir. Böyle bir senaryoda, ABD gibi dış aktörler, Latin Amerika veya başka bir yerdeki olağanüstü durumlara müdahale etmek için diğer seçenekleri elemek zorunda kalarak, siyasi ve ekonomik maliyetler içeren ikilemlerle karşı karşıya gelebileceklerdir. Diğer taraftan, Orta Amerika ve Karayipler bölgesinde zaten sıkça görülen doğal afetlerin, zayıf küresel ekonomik ortamda istikrara önemli yansımaları olabilecektir. Nispeten iyi bir küresel ekonomide bile, Orta Amerika ve Karayipler gibi alt bölgeler güvenlik ve yönetişim zorluklarıyla mücadelede zorlanacaklardır. Artan gıda ve yakıt maliyetlerinin, Orta Amerika ve Karayipler’de kırılgan yönetişim yapıları üzerinde daha fazla baskı yaratması beklenecektir. Son yıllarda, Meksikalı uyuşturucu kartelleri, aktarma için Orta Amerika’yı daha fazla kullanır olmuşlardır. Bu da, yönetişim ve hukukun üstünlüğüne zarar vermektedir. Orta Amerika’nın rekabet edebilirliğe sahip olmayışı ve yalnızca ABD pazarlarına dayanmaya devam etmesi, ekonomisinin, yatırım çekmeye ve büyük genç nüfusu için istihdam yaratmaya yetecek hızda büyümediği anlamına gelmektedir. Brezilya, bölgenin geleceğinde önemli bir rol üstlenecektir. Bununla birlikte, küresel ticaret ve büyüme düştüğü, çevre bölgelerinde istikrarsızlık büyüdüğü, mega şehirleri suç ve altyapı baskısı altında kaldığı ve eğitime daha fazla yatırım yapmadığı takdirde, ülke sıkıntıya girebilecektir. Çevre de, önümüzde 15-20 yıl içinde Brezilya’nın zenginliğinde önemli bir rol üstlenecektir. Amazon Havzası, Dünya’nın okyanuslara karışan tatlı su kaynaklarının %20’sine yataklık etmektedir; bu nedenle de küresel iklimde önemli etkiye sahiptir. Kuruyan veya ormanları yok olan bir Amazon, Brezilya ve büyük bölümüyle Arjantin tarımına yıkıcı etkisi olacak şekilde bölgenin su döngüsünü değiştirebilecektir. Son çalışmalar, kuruyan Amazon için geri dönülmez noktaya, ormanların %20 oranında yok olmasıyla ulaşılacağını göstermektedir; mevcut durumda bu oran %18’dir. e. 5’inci Oyun Değiştirici; Yeni Teknolojilerin Etkisi: 2030 yılına kadar, küresel ekonomiyi, sosyal ve askeri gelişmeleri ve dünyadaki topluluklarının çevresel eylemlerini dört teknolojik alan şekillendirecektir. Bilgi teknolojileri büyük bir veri dönemine girmektedir. Bu teknolojideki işlem gücü ve veri belleği neredeyse sınırsızdır: ağlar ve bulut bilişimi (cloud) küresel erişimi ve servislerin yayılması sağlayacak; sosyal medya ve siber güvenlik yeni büyük pazar alanları olacaktır. Bu büyüme ve yayılma, hükümetler ve toplumlar için önemli sınamalar ortaya çıkaracak olup, bu durum bahse konu teknolojilerin sunduğu yeni tehditlerle uğraşırken, faydalarını yakalayacak yöntemleri bulma zorunluluğu yaratacaktır. 30/42 Orwell5 tipi gözetleyen devletin ortaya çıkması endişesi, özellikle gelişmiş ülkelerde vatandaşları hükümetlerine bu durumu sınırlandırma ya da büyük veri sistemlerini tasfiye etmeleri yönünde baskıda bulunmaya yöneltecektir. Bilgi teknolojilerinin vatandaşların ekonomik üretkenliğini ve yaşam kalitelerini azami düzeye çıkartarak, kaynak tüketimi ve çevresel zararı en aza indirmesi, mega şehirlerin yaşayabilirliği açısından hayati önem taşıyacaktır. Teknolojilerin etkili biçimde tanzim edilmemesi durumu, şehir hayatını kâbusa dönüştürecektir. Çoğalan imalat (additive manufacturing- 3 boyutlu yazıcılar vb.) ve robot üretimi gibi yeni imalat ve otomasyon teknolojileri, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerdeki çalışma modellerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Gelişmiş ülkelerde bu teknolojiler, özellikle arz zincirini kısaltıp, net yararlar sağlayabilmeleri durumunda, üretkenliği geliştirecek, işçi gücü kısıtlamalarına çözüm bulacak ve dış kaynaklara ihtiyacı azaltacaktır. Bununla beraber, bu teknolojilerin de dış kaynaklara bağımlılık gibi benzer etkileri olabilecektir. Zira, bu teknolojiler, gelişmiş ekonomilerde daha düşük ve orta vasıflı imalat işçilerin gereksiz hale gelmesine neden olarak, iç eşitsizliklerin daha da artmasına yol açabilecektir. Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle de Asya ülkelerinde ise yeni teknolojiler, yeni üretim becerilerinin gelişmesini teşvik edecek ve Asyalı üreticilerin ve tedarikçilerin rekabet gücünü artıracaktır. Teknolojik alandaki büyük yenilikler, özellikle de hayati kaynakların güvenliğine yönelik teknolojiler, dünya nüfusunun gıda, su ve enerji ihtiyaçlarının karşılanması bakımından gerekli olacaktır. Gelecek 15-20 yıl içinde muhtemelen ön plana çıkacak olan, kaynakların sürekliliğine yönelik kilit teknolojiler, genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerini, hassas tarımı, sulama tekniklerini, güneş enerjisini, geliştirilmiş biyolojik yakıtları, zenginleştirilmiş petrol (katkı maddeli) ve kaya çatlatma yöntemiyle doğal gaz çıkarma tekniklerini içerecektir. Gelişmekte olan ekonomilerin, kilit kaynakların tedariki, fiyatları ve iklim değişikliğinin ilk etkileri karşısındaki kırılganlıkları göz önüne alındığında, gelişmekte olan kilit ülkeler gelecek nesil kaynak teknolojilerinin ticarileşmesinin öneminin farkına varacaklardır. Mevcut ve gelecek nesil kaynak teknolojilerinin önümüzdeki yirmi yılda yayılması ya da uyarlanması, mali açıdan rekabet edebilir olmalarının yanı sıra, büyük oranda sosyal kabule ve politik meselelerin yönetilmesine veya çözülmesine bağlı olacaktır. Sonuncu ama aynı derece önemli bir başka husus ise, yeni sağlık teknolojilerinin dünyada ortalama yaşın uzamasını sağlamaya devam edeceğidir. Sağlıklı uzun ömürlüğünün en büyük kazancı muhtemelen, orta sınıf nüfusu artan, gelişmekte olan ekonomilerde görülecektir. Bu ülkelerdeki sağlık sistemleri bugün çok geri bir düzeyde olabilir, ama 2030’a kadar bu ülkelerinin nüfuslarının uzun ömürlü olmasına yönelik önemli gelişmeler kaydedilecektir. 2030’da hastalık tedavisindeki önde gelen inovasyon merkezlerinin çoğu gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. 5 George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” romanındaki “Büyük Birader” kavramına atıfta bulunulmaktadır. 31/42 f. 6’ıncı Oyun Değiştirici; ABD’nin Rolü: ABD’nin önümüzdeki 15-20 yılda nasıl bir gelişme göstereceği, uluslararası düzenin geleceğinde en önemli değişkenlerden biri olacaktır. 2030 yılında bile çok kutuplu dünyaya geçiş tamamlanmış olmayacaktır. Dünyanın nihai şeklinin önceden belirlenmesi mümkün gözükmemektedir. ABD’nin uluslararası politikadaki baskın rolü, hem “sert” hem de “yumuşak” güç açısından kayba uğramıştır. ABD’nin küresel ekonomideki ağırlığı 1960’lardan itibaren azalmaya başlamış, 2000’li yılların başlarından itibaren, Çin’in yükselişiyle birlikte daha da hızlı azalış göstermiştir. Ekonomik olarak kendini toparlamış bir ABD, uzun geçiş sürecindeki büyük küresel zorluklarla mücadelede uluslararası sistemin imkân ve kabiliyeti açısından bir “artı” olacaksa da, güçlü bir ABD de, büyük küresel güçlüklerle tek başına mücadele edeceğinin garantisini veremeyecektir. Diğer taraftan, zayıf ve savunmada bir ABD ise, uluslararası sistemin küresel sorunlarla baş etmesini daha da zorlaştıracaktır. ABD halen, dünyanın en açık, yenilikçi ve esnek ülkeleri arasındadır. Dünya nüfusunun % 5’inden azını barındırmakla birlikte, 2008 yılındaki küresel patent başvurularının % 28’i ABD menşelidir; dünyanın en iyi üniversitelerinin % 40’ı ABD’de yer almaktadır; diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kıyasla ABD, daha avantajlı demografik eğilimlere sahiptir. ABD’nin gücü, aynı zamanda, ülkeye yüksek düzeyde göçmen akışına ve ABD’nin göçmenleri entegre etme yönündeki olağandışı yeteneğine dayanmaktadır. ABD endüstrisi, birçok imalat sanayi için enerji maliyetlerini düşürecek artan ülke içi doğalgaz üretiminden yararlanabilecek, zaman içinde, artan iç enerji üretimi, ABD ticaret açıklarını azaltabilecektir. Ülke içinde artan enerji üretimi de, ülke içi istihdamı artırabilecektir. ABD gücünün çok yönlü niteliği ve liderlik mirası nedeniyle, ekonomik ağırlık Çin’e geçse bile (birçok tahmine göre 2020’li yılların başında), ABD’nin diğer büyük güçler arasında “eşitler arasında birinci” niteliğini korumaya devam etmesi beklemektedir. Bununla birlikte, çok sayıda başka gücün de hızla yükselmesiyle, “tek kutupluluk” sona ermiş, Amerikan Barışı (Pax Americana) dönemi hızla sönme sürecine girmiştir. ABD’nin karşı karşıya kaldığı çetin ekonomik zorluklarla mücadele etmek ve ekonomide hızlı düşüşün önüne geçmek, geniş yapısal reformlar gerektirecektir. Sağlık hizmetleri pahalı ve etkisizdir: Kamu ve özel sağlık harcamaları, bu alanda en yüksek harcamayı yapan bir sonraki OECD ülkesinden kişi başına % 50 oranında daha fazladır. Nüfus yaşlandıkça, maliyetlerin hızla artmaya devam etmesi beklenmektedir. Orta öğretim zayıftır. ABD’nin, dünyanın diğer ülkelerine kıyasla eğitimde sahip olduğu üstünlük, geçtiğimiz 30 yılda yarı yarıya azalmıştır. İlk ve orta öğretimde büyük çaplı iyileştirmeler yapılmadığı takdirde, geleceğin ABD çalışanlarının iş becerileri, gittikçe daha vasat bir nitelik kazanacaktır. Ayrıca, ABD’de gelir dağılımı, diğer gelişmiş ülkelere kıyasla oldukça adaletsizdir ve gittikçe daha adaletsiz bir nitelik kazanmaktadır. Sosyal hareketlilik daha düşük ve nispi yoksulluk oranları daha yüksektir. Yüksek verimlilik ve rekabete rağmen, ABD’nin kümülatif cari hesap açığı, geçen 30 yılda 8.5 trilyon dolardır. Bu da, son derece düşük hane halkı tasarruf oranları ve hükümet açıklarının bir yansımasıdır. 32/42 ABD küresel gücünün yer aldığı bağlam önemli oranda değişmiştir. Bu, yalnızca ABD’nin ekonomik gücünün nispi azalmasıyla ilgili değil, aynı zamanda Batı-Washington tarihsel ortaklarının ekonomik güçlerinin azalmasıyla da ilgilidir. II. Dünya Savaşı sonrası dönem, hem ekonomik, hem de siyasi olarak liderliği elinde bulunduran G-7 ülkeleri tarafından şekillendirilmiştir. Geleceğe baktığımızda, ABD açısından güçlü transatlantik bağlar önemini koruyacak olsa da, G-7 ülkelerinin küresel askeri harcamalardaki payı azalacaktır. Batı’nın ciddi mali baskılar yaşadığı çoklu hıza sahip ekonomi dünyasında, G-7 dışında kalan ülkelerin askeri harcamalardaki payı gittikçe büyüyecektir. ABD, 2030 yılında dünyanın başlıca askeri gücü olarak kalmaya devam edecek ise de, diğerleriyle arasındaki mesafe azalacak ve tarihsel müttefik ortaklıklarına dayanma yeteneği gittikçe azalacaktır. ABD’nin, mevcut savunma harcaması seviyelerini koruyup koruyamayacağı ciddi soru işaretleri taşımaktadır. ABD ekonomisinde ulusal savunma harcamalarının payı, son on yıllarda düşüştedir. ABD, Soğuk Savaş döneminde GSMH’sının ortalama % 7’sini ulusal savunmaya ayırmış, geçtiğimiz on yılda ise bu oran, Irak ve Afganistan savaşları dahil, % 5’e düşmüştür. Buna karşılık, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası başta olmak üzere, sosyal programlara yönelik harcamalar hızla artmıştır. Yaşlanan nüfus ve gelecekte faiz oranlarının yükseleceğine ilişkin beklenti ile birlikte, sosyal haklara yönelik artan maliyetler, programlar büyük bir reformdan geçmediği veya vergi gelirleri önemli oranda arttırılmadığı takdirde, federal bütçedeki payını artıracaktır. 2030 yılına gelindiğinde, bilim ve teknoloji alanında ABD dünya liderliğini sürdürüyor olmakla birlikte, Çin, Hindistan ve diğerleriyle arasındaki fark azalacaktır. ABD, dünyanın en iyi üniversitelerine ev sahipliği yapmaya devam ederken, Asya’daki iyi üniversite sayısı artmakta, Avrupa’nın payı ise azalmaktadır. Senaryolara göre, ABD, herhangi bir gücün hegemonya kurmasına olanak bulamadığı artan güç dağılımıyla mücadele etmek zorunda kalacaktır. Gücün, sorunların çeşitliliğini yansıtan çok yönlü özelliği ve belirli aktör ve güç araçlarının özel sorunlarla bağlantısını yansıtan bağlamsal niteliği artmıştır. ABD’nin sosyal ağ ve hızlı iletişim alanındaki liderliği dahil teknolojik varlıkları, kendisine bir avantaj sağlamakla birlikte, internet, devlet dışı aktörlerin gücünü daha da artırmış ve güç dağılımında önemli bir unsur haline gelmiştir. Birçok durumda ABD gücünün, herhangi bir sorunla ilgili bir araya gelebilecek ilgili dış ağlar, dostlar ve ortaklarla güçlendirilmesi gerekecektir. ABD’nin, uluslararası sisteme hükmetme derecesi büyük çapta değişebilecektir. Tarihsel olarak, böyle güçler, diğerlerine göre ekonomik, hatta askeri güçleri azalsa bile, uzunca bir süre başat rollerine devam etmişlerdir. İyimser bir senaryoya göre, ABD, eğitim standartlarında düşüş, sağlık hizmeti maliyetlerinde artış ve mali açıklarda yükseliş dahil, yapısal zayıflıklarının üstesinden gelecektir. Aynı zamanda, ABD dışında, Avro bölgesi sorunsuz devam edecek, böylece kısa-orta vadede ABD’nin kendini toparlamasının önündeki başlıca tehditlerden biri ortadan kalkacaktır. 2030 yılına kadar dünya orta sınıfına katılacak yaklaşık 1 milyon kişiyi barındıran yeni pazar ülkelerinde devam eden zenginlik, ABD’nin ekonomik gücünü artıracaktır. Bu yeni ortaya çıkan tüketiciler, ABD’nin üstünlük sağlamış olduğu eğitim, eğlence ve bilgi teknolojisiyle ilişkili hizmet ve ürünler talep edeceklerdir. Dahası ABD, küresel teknolojik lider olarak, tıp, biyoteknoloji, iletişim, ulaştırma veya enerji alanındaki yeniliklerle atılıma geçebilecektir. Bu olumlu senaryoya göre, ABD ekonomisinin, son 20 yılda gösterdiği % 2.5 büyüme hızından, yılda % 2.7 büyüme hızına ulaşacağını 33/42 beklenebilecektir. Yine de, satın alma gücü paritesine göre, Çin 2030 yılından önce ABD ekonomisini geçecektir. Ticaret de Doğu’ya kayacak, dünya ticaretindeki ABD payı, % 12’den % 10’a düşecek ve Doğu Asya’nın payı % 10’dan % 20’ye çıkarak ikiye katlanacaktır. 2030’a gelindiğinde, büyüme hızı keskin bir şekilde azalacak olsa da, Çin, dünya ticaretinde merkezi oyuncu haline gelecek ve birçok ülkenin en büyük ticaret ortağı olacaktır. 2030 yılına kadar ABD ekonomisi yeniden canlanmadığı ve ABD’deki büyüme hızı yılda ortalama %1.5’a gerilediği takdirde, hem ABD hem de uluslararası sistem için tamamıyla farklı bir resim ortaya çıkacaktır. Zayıf uluslararası ticaret ve finansal anlaşmaların yanı sıra, ABD içindeki krizin yansımaları, diğer ülkelerdeki büyümeyi yılda % 0.5 oranında yavaşlatacaktır. Büyümedeki yavaşlama, ABD yaşam standartlarını düşürecektir. Mutlak çöküntü içinde bir ülke görüntüsü verdiğinde ise, tek başına bu algı nedeniyle ABD için liderlik rolünü sürdürmek daha da zorlaşacaktır. ABD ekonomisinin yeniden canlandığına dair iyimser senaryo, artan küresel ve bölgesel tehditlerle mücadele konusunda ümit vaat edecektir. Hizmetler ve ileri teknolojiye dayanan güçlü bir ABD ekonomisi, daha güçlü çok taraflı işbirliğinin temelini oluşturarak, dünya ekonomisini canlandıracaktır. Dünya Ticaret Örgütü’nün reformu sürecine liderlik yapması beklenecek Washington’un dünya ticaretinde daha güçlü çıkarları olabilecektir. ABD, daha demokratik Ortadoğu’yu desteklemek ve başarısız devletlerin kayıp gitmesini engellemek için daha iyi bir pozisyonda olacaktır. Örneğin, çoklu güçlerin yükselişinin düşmanlıkları artırabileceği Asya’da bölgesel istikrarı sağlamada dengeleyici olarak hareket edebilecektir. Bununla birlikte, yeniden canlanan bir ABD, her derde deva olarak görülmemelidir. Terörizm, silahların yayılması, bölgesel çatışmalar ve uluslararası düzene yönelik devam eden diğer tehditler, güçlü bir ABD liderliğinin mevcut olup olmamasından etkilenecekler; ancak kendi dinamikleriyle de hareket edeceklerdir. ABD’nin kendini toparlamayı başaramaması ve keskin bir ekonomik düşüş yaşaması durumunda, büyük ve tehlikeli bir küresel güç boşluğu yaratılmış olacaktır. Zayıf bir ABD ile Avrupa ekonomisinin rakipsiz kalması olasılığı güçlenecektir. AB varlığını koruyabilecek, ancak bu parçalanmış bir kıtayı çevreleyen boş bir kabuk şeklinde mümkün olabilecektir. Ticaret reformu ile mali ve parasal sistem reformu muhtemelen zarar görecektir. Daha zayıf ve güvenliği daha az uluslararası toplum yardım çabalarını azaltacak, yoksul veya krizlerle boğuşan ülkeler kendi başlarının çaresine bakacaklar, böylece sıkıntı ve çevresel çatışma olasılıkları katlanacaktır. Bu senaryoda, ABD nüfuzunu bölgesel hegemonlar (Asya’da Çin ve Hindistan, Avrasya’da Rusya) lehine kaybedecektir. Ortadoğu, açık çatışmaya dönüşebilecek sayısız rekabete sahne olacak, bu gelişmeler de petrol fiyatı şoklarına yol açabilecektir. ABD’nin dünyadaki pozisyonu, aynı zamanda uluslararası krizlerin yönetimine verdiği destekte ne kadar başarılı olduğuyla da belirlenecektir. Asya, 19’uncu ve erken 20’nci yüzyıl Avrupası’nı yansıttığı ve güç mücadeleleri ve rekabetlerle bölündüğü takdirde, yükselen Çin dahil birçok ülke, bölgesel istikrarın sağlanmasında, dengeleyici unsur olarak ABD’ye başvuracaktır. Tüm ülkeler, içteki gelişmelerine devam etmek için istikrar arayışında olacaklardır. Asya, değerli deniz yatağı kaynaklarına ilişkin çarpışan iddiaların artmasının olası olduğu Güney Çin Denizi’ndekiler dahil olmak üzere, çözülmemiş bir çok büyük bölgesel sorun barındırmaktadır. 34/42 Diğer bölgeler daha güçlü bir ABD liderliği gerektirebilecektir: Ortadoğu’da ve Güney Asya’da çekişme ve ülkeler arası ve ülke içi çatışma olasılığı artmaktadır. İnsani krizler de, ABD liderliğinin devamında etken olacaktır. Diğer taraftan çevresel felaketlerin daha sık meydana gelmesi ve daha ciddi boyutlarda görülmesi beklenmektedir. Sonuç olarak, ABD askeri varlığının daha fazla talep görmesi olasıdır. Artan kaynak yetersizliklerine yönelik teknolojik çözümler sağlamak ve bazı durumlarda, su gibi mevcut kaynakların daha adil paylaşımına yönelik diplomatik çözümlere öncülük etmek, ABD liderliğinin sınavları arasında yer alabilecektir. Bu tür krizlerin yönetiminde ABD’nin başarısı veya başarısızlığı, dünya toplumunun ABD gücünü algılamasını doğrudan etkileyecektir. Tarihsel olarak, ABD’nin üstünlüğü, Dolar’ın küresel rezerv para birimi olarak üstlendiği rol ile desteklenmiştir. Küresel rezerv para birimi olarak doların yerini kaybetmesi ve başka para birimleriyle yer değiştirmesi, ABD’nin küresel ekonomik pozisyonunu kaybettiğine yönelik en belirgin göstergelerden biri olacaktır. Çoğu uzman, Dolar’ın yerini başka para birimlerine bırakmasının, önümüzdeki 15-20 yılda gerçekleşmesini öngörmemektedir. Bununla birlikte, Renminbi ve Avro gibi başlıca para birimlerinin küresel ve bölgesel kullanımının 2030 yılına kadar artması beklenmektedir. Asya, dünyanın ekonomik güç santrali ve kredi kaynağı haline geldikçe, Asya para birimlerinin daha önemli bir küresel statü kazanması an meselesidir. Bunun ne derece hızlı veya yavaş gerçekleştiğinin, AB’nin küresel rolü üzerindeki etkisi büyük olacaktır. ABD’nin yerini başka bir küresel gücün alması ve yeni bir uluslararası düzenin kuruluşu, bu zaman diliminde çok düşük bir olasılık olarak görünmektedir. Hiçbir makul senaryo, bu zaman diliminde bir başka gücün aynı güç seviyesine ulaşmasını olasılık dahilinde görmemektedir. Yükselen güçler, BM, IMF ve Dünya Bankası gibi çok taraflı anahtar kuruluşların yönetim kurulunda yer almaya hazırdırlar, ancak bir rekabet vizyonuna sahip değillerdir. ABD tarafından yönlendirilen uluslararası düzenden rahatsız bile olsalar, bu ülkeler bundan yararlanmışlardır ve ABD liderliğiyle rekabet etmekten çok, kendi ekonomik kalkınmalarının ve siyasi bütünlüklerinin devam etmesi hususuyla ilgilenmektedirler. Diğer taraftan, yükselen güçler bir blok oluşturmamaktadırlar: Hemfikir oldukları alternatif bir vizyonları bulunmamaktadır. Çin dahil, bakış açıları, bölgesel yapıların oluşturulmasına odaklanmıştır. ABD gücünün çöküşü veya ani geri çekilişinin ise, istikrarlı bir uluslararası sistemden yoksun ve ABD’nin yerini alacak lider bir gücün olmadığı, uzun bir küresel anarşi dönemiyle sonuçlanması kuvvetle muhtemeldir. ABD iç politikası, ABD’nin, uluslararası rolünü algılaması ve bu rolü yürütmesinde kritik önem taşıyacaktır. Daha güçlü bir ABD ekonomik rekabet edebilirliğinin anahtar koşulunun, güçlü bir siyasi uzlaşı geliştirmek olduğu sıkça vurgulanmaktadır. Bölünmüş bir ABD, yeni rolünü şekillendirmekte daha fazla zorlanacaktır. Tek kutupluluktan yeni küresel liderliğe geçiş, çok yönlü ve çok katmanlı bir süreç olacak; hem içte, hem de dünyanın geri kalan kısmında ortaya çıkan olaylarla yön bulacaktır. 5. Raporun “Alternatif Dünyalar” başlıklı son bölümünde, önceki bölümde yer verilen “Oyun Değiştiriciler”in karmaşık etkileşimleri sonucunda sonsuz sayıda senaryo geliştirilebileceği, ancak bu çalışmada 2030’a kadarki gelişmelere ilişkin farklı yolları temsil eden dört örnek gelecek senaryosu üzerinde durulduğu ve gerçekte geleceğin bu dört senaryodan da unsurlar içereceğine inanıldığı 35/42 belirtilmektedir. Bahse konu senaryolara ilişkin dile getirilen önemli hususlar özetle aşağıda sunulmaktadır: a. Makinelerin Durması: En makul, en kötü senaryo olarak düşünülen bu durumda, ABD ve Avrupa’nın içlerine kapanacağı, küreselleşmenin de duracağı öngörülmektedir. ABD ve Avrupa’nın küresel liderlik arzularının ya da kapasitelerinin kalmadığı bu senaryoda, ABD siyasi sisteminin mali sınamalarla baş etmede başarısız olması ve Avrupa projesinin çökmesi, gelişen belli başlı pazarlardaki ekonomik büyümenin devam etmesi ve küresel büyümenin üçte birini teşkil etmesi, bununla birlikte Çin ve Hindistan’da temel ekonomik ve siyasi reformların belirsiz kalması, yolsuzluk, sosyal huzursuzluk, zayıf mali sistemler ve kronik alt yapı yetersizliklerinin bu ülkelerin büyüme oranlarını yavaşlatması ve sözgelimi Çin’deki büyüme oranının bugünkü % 8 düzeyinden % 3’e gerilemesi öngörülmektedir. Ayrıca, korumacılık ve içine kapanma yönündeki baskıların dünyanın her tarafında artması, küresel yönetim sisteminin paniği tetikleyen yaygın bir bulaşıcı hastalıkla mücadelede zorlanması, zengin ülkelerin kendilerini Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmekte olan ve yoksul ülkelerden soyutlamaları ve ciddi bir bulaşıcı hastalığın küreselleşmeyi aksatmakla birlikte, bütünüyle ortadan kaldırmaması da varsayılmaktadır. “Oyun Değiştiriciler”in senaryoyu nasıl etkilediği kapsamında, küresel ekonomide bütün gemilerin battığı, yavaşlayan küresel büyüme oranının yüksek gıda fiyatlarıyla birleştiği, Asya’da yeni bir “büyük oyun”un başladığı, Ortadoğu’da patlak veren Sünni-Şii çatışmasının İran ile Suudi Arabistan’ı karşı karşıya getirdiği, ABD ve Avrupa gibi dış güçlerin müdahale etmeyi reddettiği, küresel bir salgın hastalığın tüm dünyada istikrarsızlığı artırarak, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında gerilim yarattığı ve çok taraflılığı sona erdiği, teknolojik gelişmelerin durmasının kaya gazı ile yaşanacak enerji devrimini geciktirdiği, ABD’nin ise içine kapanıp, küresel yükü üstlenmeye devam etmek istemediği gibi varsayımlar sunulmaktadır. Senaryoda yukarıda sıralanan koşullar altında Avrupa’nın iç sıkıntılarla boğuşacağı, Rusya’nın yakın coğrafyasındaki gücünün ABD’nin Afganistan ve Orta Asya’dan çekilmesi ile artacağı, Çin’deki temel ekonomik ve siyasi reformların duracağı, yolsuzluk ve sosyal huzursuzluk nedeniyle büyüme oranlarının düşeceği, bu durumun Çin’de yönetimin daha milliyetçi bir çizgiye gelmesi ve deniz aşırı bölgelerde daha maceracı bir tavır içine girmesiyle sonuçlanacağı, ABD’nin kendi haline bıraktığı Hindistan’ın ise karşısında giderek daha da saldırganlaşan bir Çin bulacağı, Brezilya’nın ABD ve Avrupa’nın içe kapanmasından kaynaklanan boşluğu doldurmaya çalışacağı; Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki yoksul ülkelerin artan jeopolitik gerilimden, gıda fiyatlarının yükselmesinden ve bulaşıcı hastalıklardan çok olumsuz etkileneceği öngörülerinde bulunulmaktadır. b. Füzyon: En makul, en iyi senaryo olarak değerlendirilen bu senaryoda, temel olarak, Güney Asya’da çatışmaların yayılması endişesinin, ABD ile Çin’i müdahale etmeye ve taraflar arasında ateşkes sağlamaya sevk etmesi, iki ülkenin hem birbirleriyle ilişkilerinde ciddi bir değişim yaşanması, hem de küresel sınamalara karşı dünya genelinde işbirliği yapmalarını sağlayacak konular bulmaları öngörülmektedir. Bu kapsamda, uluslararası arenadaki rolünün artmasından cesaret alan Çin’in siyasi reform süreci başlatacağı, büyük güçler arasındaki işbirliğinin küresel çok taralı kuruluşlarda reform yapılması ve bunların daha kapsayıcı hale gelmesiyle sonuçlanacağı, ekonomik anlamda her şey yolunda gideceği, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerden daha 36/42 hızlı büyümeye devam etmesine karşın büyüme hızının gelişmiş ülkelerde de artacağı, Amerikan Rüyası’nın geri döneceği, ABD’de kişi başına düşen gelirin 10 yılda 10.000 Dolar artacağı, ABD liderliğinin yeniden yükselişe geçeceği, Çin’de de kişi başına düşen milli gelirin bu ülkenin orta gelir tuzağına düşmesini engelleyecek oranda aratacağı, Avrupa’da ise Avro krizinin derin siyasi ve ekonomik yeniden yapılanma sürecinde katalizör rolü oynayacağı varsayılmaktadır. Ayrıca, devlet dışı aktörlerin de önemli rol oynayacağı bu sistemde teknolojik gelişmelerin kaynak kıtlığıyla mücadele ve refahın artmasında büyük etkisinin olacağı, devam eden bazı gerginliklere rağmen yoksulluk ve iklim değişikliğiyle mücadelede artan çok taraflı işbirliğinin istikrarsızlık riskini azaltacağı, teknolojinin uluslararası meşruiyet ve statü kaynağı haline gelmesinden ötürü Rusya’nın bilim ve teknolojiye yöneleceği; yumuşak gücüyle daha güçlü olan ve demokrasiye yönelmeye başlayan Çin’in artan bölgesel ve küresel roller üstleneceği, liberal Çin’in Asya’da bölgesel güvenlik ihtimallerini yükselteceği, Çin’le yakınlaşmasına karşın Pakistan’la gerilimini bitiremeyen Hindistan’ın ileri teknoloji endüstrisinin artan işbirliği ortamından istifade edeceği, enerji ve su alanlarındaki ilerlemelerin Pakistan’da sürekli ekonomik kalkınmanın güvence altına alınmasına katkı sağlayacağı, Brezilyalı bilim adamlarının Afrika’nın yeşil devriminde önemli rol oynayacağı ve yoksul ülkelerin gıda ve enerji alanındaki teknolojik gelişmeler ile işbirliği ortamından faydalanacakları yönünde çeşitli öngörülerde de bulunulmaktadır. c. Gini’nin Şişeden Çıkması: Ülkelerin kendi içlerindeki ve zengin ile yoksul ülkeler arasındaki eşitsizliklerin egemen olacağı bir uluslararası sistem öngörüsüne dayanan bu senaryoda, dünyada biri refah, diğeri ise yoksulluk ve istikrarsızlık olmak üzere iki döngünün olacağı, ülkeler arasında net bir kazanan-kaybeden ayrımının bulunacağı, bu durumun siyasi ve toplumsal huzursuzlukları artıracağı, üstün durumda bulunmaya devam eden ABD’nin, rakiplerinin zayıflığı, enerji devrimi, teknolojik yenilikler ve akıllı mali politikalar sayesinde ekonomik atılım yapacağı, dünyadan tamamen kopmamakla birlikte artık her güvenlik tehdidine karşı küresel polis rolünü oynamayacağı ve Avro bölgesinin merkez ekonomilerinin başarılı bir ekonomik performans gösterecekleri varsayılmaktadır. Bu hususlar ilaveten, bu süreçte en çok Afrika’daki bazı bölgelerin muzdarip olacağı, Afrika’da devletlerin mezhep, kabile ve etnik çizgiler üzerinden bölünecekleri, kaya gazı konusundaki gelişmelerin petrol ihracına bağlı olan bölge ülkelerini çok zor durumda bırakacağı, Afrika’daki başarısız devletlerin siyasi ve dini aşırı akımlar, isyancılar ve teröristler için güvenli bölge haline geleceği, öte yandan enerji piyasasındaki dönüşümlerin Suudi Arabistan’ın ekonomisini olumsuz etkileyeceği ve bu ülkenin artık büyük bir bölgesel rol oynayamaz duruma geleceği de öngörülmektedir. Öte yandan, Çin’in kıyı kesimlerinin zenginleşmeye devam etmesine karşın, ülkedeki eşitsizliklerin artacağı, orta sınıfın beklentilerinin karşılanamamasıyla bağlantılı olarak sosyal huzursuzlukların tırmanacağı, lider kadrosunun zenginlik peşinde koşmasının kadroda çatlaklar yaratıp, yönetim kurumlarının meşruiyetini kaybetmesine yol açacağı, bu durumun da Komünist Parti’yi milliyetçiliği körüklemeye yönelteceği ileri sürülmektedir. Ülkelerin içeride yaşadıkları sosyal sorunların uluslararası alana da yansıyacağına dikkat çekilen senaryoda, Avrupa’nın zayıflaması ve ABD’nin de daha ihtiyatlı bir tutum içine girmesiyle en zor durumdaki halklara yönelik uluslar arası yardımın azalacağı, büyük güçlerin ihtilaflı olmaya devam edeceği, çatışma potansiyelinin yükseleceği, çok sayıda ülkenin başarısız devlet konumuna düşeceği ve 37/42 küresel ekonominin büyümeye devam etmesine karşın dünyanın daha güvensiz hale geleceği saptamaları yapılmaktadır. “Oyun Değiştiriciler”in bu senaryoyu nasıl şekillendirdiği kapsamında, küresel ekonominin % 2,7 oranında büyürken, ABD’nin ekonomik atılım içine gireceği, Çin’de büyümenin orta gelir tuzağını muhtemel hale getirecek şekilde yavaşlayacağı, Avro Bölgesinin merkez ekonomilerindeki başarıya karşın çevre ekonomilerin sistemden çıkacağı ve bocalayan AB’nin nihayetinde parçalanacağı, bilhassa Afrika’da ve Ortadoğu ile Asya’nın bazı bölümlerinde kırsal ve kentsel bölgelerle sınıflar arasında gerilim patlak vereceği, Afrika’nın bazı bölgeleri bölünmelere sahne olurken, Ortadoğu’nun sınırlarının ortaya çıkmakta olan Kürdistan ile yeniden çizileceği, Avrupa, Çin ve Hindistan’da siyasi, sosyal çatışmalar ile kuşak çatışmaları tehlikeli bir şekilde artacağı, pek çok ülkenin çökeceği ya da parçalanacağı, ABD’nin enerji reformunun Suudi Arabistan gibi petrol üreticilerini çok olumsuz etkileyeceği, devletlerin teknolojinin bireylere çok fazla güç vermesinden endişeleneceği ve nihayetinde Batılı güçlerin de Çin ve Rusya gibi internet özgürlüğünü kısıtlayacağı, ABD’nin sadece ulusal çıkarlarını açıkça tehdit eden küresel sorunlara müdahil olacağı, ancak artan devlet dışı tehditler sonrasında düzeni sağlayabilmek için otoriter rejimlerle ittifak yapacağı varsayılmaktadır. Senaryoda yukarıda özetlenen koşullar altında, Avrupa’da ülkeler arasında birlikten ziyade farklılıklar olacağı, Avro krizinin uluslararası arenada dinamik bir rol üstlenecek Avrupa hayaline son vereceği, Rusya’da eşitsizliklerin büyük sorun oluşturacağı, eşitsizliklerin etkisiyle artan huzursuzluğun rejimin meşruiyetini kaybetmesine yol açacağı ve parti içinde bölünmelerin baş göstereceği, Çin’in eski yüksek ekonomik büyüme oranlarına ulaşmaya çalışacağı, toplumda artan huzursuzluklar nedeniyle rejimin meşruiyetini kaybedeceği, Komünist Parti’de de giderek artan ayrışmalar nedeniyle Maocu bir dirilişin gündeme geleceği, kırsal kesimdeki Naksalist ayaklanmayla uğraşan Hindistan’ın büyüme hızını korumaya çalışacağı, eşitsizliklerle mücadele etmeye yönelik gayretleri sonucunda Brezilya’da diğer ülkelere nazaran daha az istikrarsızlık yaşanacağı, Kürdistan’ın yükselişinin Türkiye’nin bütünlüğüne darbe vuracağı ve bu durumun Türkiye’nin yakın komşularında büyük bir ihtilaf/çatışma riskini artıracağı, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki yoksul ülkelerin düşük ekonomik büyümeden muzdarip olacakları, çatışmaların gıda üretimini olumsuz etkileyeceği ve insani krizlerin uluslararası sistemin yardım kapasitesini aşacağı öngörülmektedir. d. Devlet Dışı Dünya: Sivil toplum kuruluşlarının, çok uluslu şirketlerin, akademik kurumların, zengin bireylerin ve mega kentler gibi ulus altı aktörlerin büyüyüp gelişerek, küresel sınamalarla mücadelede ön alması tezi üzerine inşa edilen bu senaryoda, ülkelerin yok olmayacağı, ancak sınamaya bağlı olarak, devletler ile devlet dışı aktörler arasındaki melez koalisyonları örgütleyip yönetecekleri varsayılmaktadır. Bu senaryoda, işbirliğinin mevcudiyeti nedeniyle bir önceki senaryoya göre küresel büyüme oranları biraz daha yüksek seyretmekte, ekonomik açıdan daha istikrarlı ve sosyal olarak daha uyumlu olan bu dünyada ölümcül ve yıkıcı teknolojilere erişim imkânı arttığı için güvenlik tehditleri artmakta; teröristler ve suç ağları yetki ve sorumlulukların el değiştirmesinin neden olduğu karışıklıktan istifade etmekte, hükümet dışı kuruluşların üye olarak devletlerle yan yana oturdukları bölgesel kuruluşlar daha karma bir hal almakta, çok fazla 38/42 küreselleşen bu dünyada uzmanlık, nüfuz ve çeviklik “ağırlık” ve “konum”dan daha fazla önem arz etmekte, devlet dışı aktörler ve hükümetler arasındaki işbirliğinde teknoloji büyük rol oynamakta; pek çoğu ABD’den neşet eden düşünce kuruluşları, üniversiteler vb. devlet dışı aktörler kendilerini küresel bir kimliğe sahip oluşumlar olarak görmektedir. Senaryoda, bu koşullar altında, Avrupa’nın yumuşak gücünden istifadeyle refah bulacağı ve konumunu iyileştireceği, küresel devlet dışı aktörlerle çalışmakta zorlanan Rusya’nın terör ve suç örgütlerinin büyümesinin neden olduğu güvenlik tehditleriyle meşgul olacağı, böylesi bir uluslararası sistemde, otoriter bir rejime sahip olan Çin’in, üstünlüğünü ve kontrolünü dayatacağı, ancak dünyada faaliyet göstermekte zorlanacağı; küresel iş çevreleri ve akademik ağlarla sağlam bağlar kuran seçkinleri bulunan Hindistan’ın ise gelişme potansiyeline sahip olacağı, şehirlerdeki sorunlarını yönetebilmesi halinde gelişmekte olan ve hızlı kentleşmenin getirdiği sorunlarla boğuşan diğer ülkeler için örnek teşkil edeceği, orta büyüklükteki güçlerin devlet dışı sektörlerini geliştirdikleri ölçüde bu dünyada başarılı olacakları ve gelişmekte olan ülkelerin bu dünyadaki başarılarını kentleşmeyi yönetmedeki başarılarının belirleyeceği öngörülmektedir. 3. Sonuç : a. Küresel yönelimleri saptamaya ve yaklaşık yirmi yıl sonrasında uluslararası sistemin ne şekilde olacağını öngörmeye çalışan “Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar” raporu, temel olarak, Asya’nın, sahip olduğu küresel güç, ekonomik hasıla, nüfus büyüklüğü, askeri harcamaları ve bilim ve teknoloji alanındaki yatırımlarıyla 2030 yılında Kuzey Amerika ve Avrupa’nın toplamını geçeceği, bunun 250-300 yıldır Batılı ülkelerin üstünlüğüne göre şekillenen dünya sisteminde önemli değişiklikler yaratacağı, bu sistemde ne ABD’nin, ne de ekonomik açıdan ABD’yi geçmesi beklenen Çin’in dünya üzerinde hegemon konumda bulunacağı, ancak ABD’nin eşitler arasında birinci olmaya ve merkezi rol oynamaya devam edeceği tezleri üzerine inşa edilmiştir. b. Esasen, dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa bir geçiş yaşamakta olduğu, yeni güçlerin yükseldiği ve gücün Batı’dan Doğu’ya kaydığı, bu çerçevede günümüzde ekonomik ve siyasi açılardan uluslararası alanda önemli bir ağırlık merkezi haline gelen Güney ve Doğu Asya ile Pasifik bölgesinin, önümüzdeki on yıllarda uluslararası sistemdeki makro ölçekli gelişmeleri etkileyecek bir alana dönüşeceği düşüncesi hem resmi düzeyde, hem de akademik çevrelerde genel kabul görmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Küresel Eğilimler 2030 raporunun, bilinen hususlara yer verdiğini, ancak ekstrem öngörülere dayanan çeşitli senaryolar içerdiğini söylemek mümkündür. c. Bununla birlikte rapor, ABD’nin çatı istihbarat yapılanması olan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi bünyesindeki bir birimden çıkmış olması ve uluslararası kamuoyunu etkileme maksadıyla hazırlanmış olması itibariyle dikkate değer bulunmaktadır. d. Rapora nüfus, çevre, iklim gibi konular açısından bakıldığında, gelecekte dünyada sağlık ve yaşam koşullarının daha iyi, yoksulluğun da daha az olacağını, bununla birlikte artan nüfus, kentleşme, değişen iklim koşulları ve çevre sorunlarının, gıda ve su gibi doğal kaynaklarda kıtlık yaratacağını, bu durumun da özellikle Sahra altı Afrika ile Çin ve Hindistan dâhil olmak üzere, Güney ve Doğu Asya ülkelerinde çatışma riskini artıracağını söylemek mümkündür. 39/42 Teknolojik gelişmeler kapsamında ise, rapordan, 2030’da yeni teknolojilerin hayatı kolaylaştırmaya dair pek çok imkân sunarken, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sağlayacağı fayda ve zararların farklı olacağı anlaşılmaktadır. Raporda, gelişmiş Batı ülkelerinde, yeni teknolojilerin güvenlik gerekçeleriyle vatandaşların özel hayatlarını ihlal edecek boyutlara varabileceği, ayrıca zaten işsizlik sorunu yaşayan bu ülkelerde pek çok kişiyi işsiz bırakacağı tespitinde bulunulurken, gelişmekte olan ülkelerde ise bu teknolojilerin rekabeti, ticareti ve kaliteyi artıracağı ve geniş orta sınıf nüfusa fayda sağlayacağı tahminine yer verilmektedir. e. Raporda bölgeler bazında yer alan hususlara ilişkin olarak da aşağıdaki hususlar dikkati çekmektedir: (1) Raporun genelde Ortadoğu’ya, özelde ise bölge ülkeleri ve bölge sorunlarına ilişkin tespit ve değerlendirmelerinin, bilinen hususların farklı senaryoların gerçekleşmesi halinde ne yöne evrilebileceğini ifade etmek suretiyle dile getirildiği, bu kapsamda çok da iyimser olmayan bir üslup benimsediği görülmektedir. Raporda, bölge ekonomisindeki büyümenin bağlı olduğu şartların kırılganlığına ve buna paralel olarak genç nüfus yoğunluğunun yaratacağı sosyal ve siyasi değişime; İslami partilerin ve İslami demokrasinin bölgenin siyasi yelpazesine getireceği çeşitliliğe ve bu yeni oluşumların beklentileri karşılayamaması durumunda bölgenin radikal akımlara yönelebileceğine; etnik ve mezhepsel nedenlerle Irak, Suriye ve Yemen’de bölünmenin gerçekleşebileceğine ve bu durumun bölge haritasının yeniden şekillenmesine yol açabileceğine; Suudi Arabistan’da görülmesi muhtemel bir siyasi çalkantının bölgenin diğer monarşilerini, dolayısıyla Şii-Sünni rekabeti açısından bölge dengelerini etkileyebileceğine; ayrıca İran’daki rejimin silahlanmayı sürdürüp nükleer silah geliştirmesi durumunda, silahlanma çabaları bakımından ortaya çıkacak domino etkisi nedeniyle başka ülkelerin de aynı yolu izleyebileceğine ve bölgenin riskli bir gelecekle karşı karşıya kalacağına vurgu yapılmaktadır. Bu çerçevede, bölgede ılımlı demokratik rejimlerin kurulması, İsrail-Filistin ihtilafının sona ermesini sağlayacak bir uzlaşıya varılması ve İran’ın nükleer silah çabalarına son vererek ekonomik kalkınmaya odaklanması, raporda Ortadoğu’nun istikrara kavuşabilmesini sağlayacak etkenler olarak sıralanırken, bu hususların 2030’a kadar gerçekleşebileceğine yönelik beklentinin çok da yüksek olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, gerek küresel eğilimler, gerekse bölgenin siyasi, ekonomik ve sosyal (kültürel, etnik-mezhepsel) yapısından kaynaklanan sorunlar nedeniyle, Ortadoğu’nun uzun bir süre daha (en azından bölge ülkelerinin siyasi dönüşüm süreci tamamlanıncaya kadar) istikrarsızlık alanı olmaya devam edeceğini söylemek mümkündür. (2) Yaşanan ekonomik kriz ve bu krizin neden olduğu siyasi ve sosyal olumsuzlukların da etkisiyle ABD için Soğuk Savaş zamanında olduğu gibi güçlü müttefikler olmaktan uzaklaşan Avrupa ülkelerine yönelik olarak raporda yer verilen senaryolar, çeşitli düşünce kuruluşları ve akademisyenlerin şimdiye kadar defaten dile getirdikleri Avro bölgesinin dağılmasından, çok vitesli bir şekilde entegrasyonun derinleştirilmesine kadar değişen bilinen öngörüleri içermektedir. Tek para kullanımı ile eşsiz bir entegrasyon düzeyi yakalamış olan AB’nin yaşamakta olduğu kriz, Birliğin geçirmiş olduğu en zor sınavlardan birini teşkil etmektedir. AB, ekonomik 40/42 yönetişimindeki eksiklikler ve bazı üye ülkelerin nispeten düşük rekabet gücü gibi sebeplerle küresel ekonomik krizden çok ciddi biçimde etkilenmiştir. AB üyesi ülkelerde kamu açıkları ciddi anlamda artmış ve birçok ülkede kamu maliyesinin sürdürülebilirliği tehlikeye girmiştir. Başlangıçta kamu maliyeleri sorunlu olan zayıf ülkelere mali yardım yapmak konusunda isteksiz davranılırken, krizin derinleşmesinin ve yayılma riskinin arttığının anlaşılmasının ardından, AB düzeyinde başlatılan girişimler vasıtasıyla borç krizi içindeki ülkeler için gecikmeli de olsa ardı ardına kurtarma paketleri açıklanmıştır. Neden olabileceği ekonomik kayıpların ve prestij kaybının farkında olan AB, bu önlemlerle Avro bölgesinin dağılma olasılığını bertaraf etmeye çalışmaktadır. Avro bölgesinin geleceğini öngörmek kolay olmamakla birlikte, AB’nin, ulaştığı ekonomik entegrasyon düzeyinden kolay kolay vazgeçmeyeceği; Birliğin merkez ekonomilerinin yönlendirmeleri ve özverileri ile bu krizden çıkılabildiği takdirde ise AB’nin mali anlamda olduğu kadar siyasi anlamda da güçleneceği ve Birlik anlayışının çevre ülkeler tarafından daha fazla benimseneceği düşünülmektedir. (3) Raporda, küresel güç dağılımı ve Asya-Pasifik bölgesi açısından en dikkati çekici değerlendirmeler şüphesiz Çin hakkında yapılmaktadır. Bu kapsamda, Çin’in 2030’a gelmeden ABD’yi geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi haline geleceği, bu bağlamda GSMH, nüfus büyüklüğü, askeri harcamalar ve teknoloji kriterlerini esas alan dörtlü küresel güç endeksine göre, Çin’in 2030 yılındaki ulusal güç payının ABD’nin payına eşit olacağı, ancak sağlık, eğitim ve yönetişim unsurlarının eklendiği yeni küresel güç endeksiyle ölçüldüğünde Çin’in ABD’nin % 4-5 puan gerisinde kalacağı belirtilmektedir. Raporda Çin’in, gücünün ve nüfuzunun artmasına karşın, önümüzdeki dönemde ekonomik büyüme oranının azalması ve buna bağlı olarak orta gelir tuzağına düşme ihtimali, yaşlanan nüfus yapısı, artan ekonomik ve sosyal taleplerin sebep olduğu toplumsal huzursuzluklar gibi önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu vurgulanarak, uzun dönemli ekonomik yavaşlamanın tetikleyeceği bir siyasi krizin Çin’in içine kapanmasına ve dış politikada daha milliyetçi ve saldırgan bir çizgiye kaymasına neden olabileceği de ileri sürülmektedir. Öte yandan, Çin’de kişi başına düşen gelirin önümüzdeki beş yıl ya da biraz daha uzun bir zaman dilimi içinde, 15.000 ABD Doları eşiğini aşacağı, bu gelir seviyesinin özellikle yüksek düzeyli eğitim ve yaşlanan nüfus yapısıyla birleştiğinde, genellikle demokratikleşmeyi tetiklediği, demokratikleşme sürecine ise sıklıkla siyasi ve toplumsal huzursuzlukların eşlik ettiği, daha demokratik bir Çin’in yükselen milliyetçi duyguları serbest bırakacağı, bunun da en azından kısa ya da orta vadede Çin’in komşularıyla olan mevcut sorunlarını tırmandıracağı kaydedilmektedir. 2030’da yükselen ekonomik güç merkezi olması ve 21’inci yüzyılın sonunda Çin’in yerini alması beklenen Hindistan’ın da, hızlı büyümeye eşlik eden sorun ve tuzaklarla karşı karşıya bulunduğunun belirtildiği raporda, Hindistan’ın bir yandan daha genç bir nüfusa, bir yandan da demokratik bir yönetim biçimine sahip olmasının önemli avantajlar olduğunun altı çizilmektedir. Rapor bölgesel istikrarsızlıkların yaygınlaşması açısından, Asya’ya dikkat çekerek, güçlü bir kapsamlı güvenlik çerçevesinden mahrum bu bölgenin küresel düzene önemli bir tehdit oluşturabileceği ve istikrarsız bir Asya’nın küresel ekonomiye geniş ölçekli zarar verebileceği uyarısında bulunmakta; ayrıca ekonomik gücün Batı’dan Doğu ve Güney’e kaymasının ve değişen iklim koşullarının dünyanın coğrafi odağını da değiştireceği, bu bağlamda önümüzdeki dönemde 41/42 Hint Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kutbu’nun daha fazla önem arz eder hale geleceği de kaydedilmektedir. Rapordaki veri ve öngörülerden hareketle, halihazırda Asya-Pasifik bölgesinin iki önemli gücü olan ve küresel planda da etkilerini hissettirmeye başlayan Çin ve Hindistan’ın karşı karşıya bulundukları sosyo-ekonomik sorunları aşabildikleri ve gerekli reformları gerçekleştirebildikleri oranda, ulusal güçlerini artıracaklarını ve uluslararası görünümlerini yükselteceklerini söylemek mümkündür. 42/42
Benzer belgeler
yönetici özeti
Ayrıca, Sahra altı Afrika ülkeleri gibi gelişmekte ve kırılgan olan ülkelerde de doğal kaynakların
kıtlığından ve iklim değişikliğinden kaynaklanan etnik ve kabile çatışmaları artacaktır.
b. 2’inci...