Marti Ocak 2012 - Robert College
Transkript
Marti Ocak 2012 - Robert College
bosphorus ch r o n i c l e The quarterly Robert College Newspaper A supplement of the Bosphorus Chronicle January 2012 issue. / Bosphorus Chronicle’ın Ocak 2012 ekidir. Yayın Adı Bosphorus Chronicle’ın Martı Eki İmtiyaz Sahibi ve Uyruğu Özel Amerikan Robert Lisesi Güler Kamer - T.C. Sorumlu Öğretmenler Özgül Akgül Cinkara Sengül Özdemir Editörler Ebrar Bahçivan Ecegül Bayram Tasarım ve Sayfa Düzeni Ecegül Bayram Yazarlar Ahmet Utku Akbıyık Ebrar Bahçivan Ecegül Bayram Tülay Çalışkan Pınarnaz Eren Z. Elçin Metin T. Mert Saygın Çağla Ceren Türkoğlu Kapak Resmi Ebrar Bahçivan Yönetim Yeri Özel Amerikan Robert Lisesi Kuruçeşme Caddesi No:87 Arnavutköy/İSTANBUL Tel: (0212) 359 22 22 Yayının Türü Yerel, Süreli Yayının Dili Türkçe Ofset Hazırlık ve Basım Yeri Birmat Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. 100. Yıl Mah. Matbaacılar Sitesi 1. Cad. No:131 Bağcılar/İSTANBUL Tel: (0212) 629 05 59-60 Basım Yılı Ocak 2012 ek nd İçi E “Nereye gideceğini bilmiyorsan hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.” der tavşan Alice’e dört bir yanı irili ufaklı kapılarla çevriliyken. Yapması gereken bir tercih, geçip keşfetmesi gereken kapılar vardır önünde. İşte biz de böyle başladık her şeye. Alice’ten farklı değildi durumumuz. Geçmemiz gereken kapılar, keşfetmemiz gereken sözcükler vardı bu uzun yolda. Oradaydık ilk başta işte, dört bir yana açılan kapıların tam ortasında oturmuş bekliyorduk. iler 1 ık 2 y ı b Ak libol 3 u k t E u et U peren rkoğl 5 m l Ah lar A n Tü Eren 8 i s re az im m lu ehr oluşu ğla Ce ınarn ükoğ a 9 Ş u ç r B lerden âr Ça rılar P u Kü ekkay n 11 a d t c g t a e n e K beyi Rüz nç Ta r Bur yanPe şra Y m 12 N a i ü a n i h k B ayda 13 Kıs Sonba erna V nnet zler n S i ö t 5 G u e e ... Ş lık C Şiir S in M kar 1 7 a d ç n 1 l a t n a Bur Kar huriye t Z. E E. Hü ilek 19 p e e D n u m ,H Cu Min elins Mert n Göç 21 Ben P de Kaçak arışca kkaya 23 n i s an 5 lge tB ete Gö aya yan P Çalışk rli 2 n i H i i 6 e in Yen rna V Tülay t Gün ğlu 2 7 nes a T e a 2 r le Ş natlar et Su Kotilo van 8 mu ğ m a i ü 2 a Y e C lan K Mehm eniz Bahç rtek 9 v rca a o D 2 l ktil Kül O ken... zgâr Ebrar aan E kar 1 yon l a i 3 n M ,D K ar Rü zler kV Bir E. Hü l Beri 32 ö a alem G K i u am z O lins rim İd Kapsı 33 Yaş e z ı P n n t l le Yal aya Göz Ayse Evirge r 35 H ş sız Ta eda Coşa 37 k Ad u ü n su ç Kü e” F. S ülmi l Gök m 39 G a a rd gile iz Ev” e Haz l Bayr v e “S “Sess ğlenc egü c ve E zda E r a l u var temm Du Belki biraz tedirgin, belki biraz merakla... Etrafı kolaçan edip bekliyorduk, neyi beklediğimizi bilmeden. Hayal kuruyorduk. Hepimizin hayalleri vardı farklı farklı, renk renk. Bize kalem tutma cesaretini hatırlatan hayallerdi bunlar. Küçük bir masanın etrafında toplanarak başladık işe. Kitap, parşömen ve tahta kokuları ilhamımızın köklerini atmaya başladı. Her havalanış yeni bir kanat çırpışı getirir beraberinde. Çırpılan kanat da uçulan hava da aynı gibi görünür ilk bakışta. Oysa Martı her seferinde başka bir şey öğrenerek, başka bir şeyi keşfederek çırpar kanatlarını. Bir öncesine yenilerini eklemek, insanlara yenilerini fısıldamaktır amacı. Bu yüzden yepyeni ve biraz da farklı bir şekilde hazırlandı havalanışına bu kez, büyük bir merak ve heyecan ile. Hepimiz başta farklı kapılardan girip değişik yönlerde ilerlemiştik. Herkes kendi keşfinin sonuna geldiğindeyse fark ettik ki ortak bir yere gelmişiz, daha aydınlık, daha mavi, uçsuz bucaksız... O an fark ettik, artık hazırdı, hazırdık. Sözcüklerimiz kanatlarına destek, hayallerimiz uçsuz bucaksız gökyüzünde rehber oldu ve gelen ilk rüzgârla havalandırdık martıyı. Her sayfa çevirişinizde bir kanat çırpışını duymanız dileğiyle... Ebrar ve Ecegül ditörlerden Gözlerin Ne Kadar Bu Şehrimsi Gözlerin ne kadar Haliç öyle. Vapurların köpürttüğü deniz sinmiş içine. Biraz da İstiklâl’in kargaşası. Derin değil keskin bakıyorsun. Boğaz’dan akıp giden her damlayı bırakılıp gitme, ihanet sayıyorsun sanki. Bana kızıp da şimşekler çaktırtma Garibim İstanbul’un üzerine. Ona çatık kaşlar hiç mi hiç yakışmıyor. Gün batımında çiseleyen birkaç gözyaşı Her düşündüğümde hayalimdeki İstanbul. O masumluğun karşısında canım yandığından Doya doya bakamadım gözlerindeki İstanbul’a. Ne kadar anlaşılmaz, Ne kadar saf, Ne kadar karmaşık, Ne kadar büyüleyici, Gözlerin ne kadar bu şehir öyle. 1 Ahmet Utku Akbıyık Elif Kınlı Alperen Elibol beyitlerden oluşumlar gece uzanıyordu okyanuslar ve cüceler arasında parus liszt’i kendinden yoksun bıraktığında cüceler yıldızlara tırmanmış okyanus benliğini yitirmişti dağlar gökyüzünün yorgun kulları olduğunda bütün övgüyü ise su kendisine geçirmişti evsiz recep eskisinden de yoksul olduğunda 2 Rüzgâr Çağla Ceren Türkoğlu R üzgârı kızdırmış olmalıyım bugün. Eve girmesine izin vermedim, camı üzerine kapadım diye herhâlde. Bu rüzgâr da farkında değil ki gittiği yerlere kendiyle beraber soğuğu da getirdiğini… Çok sinirlenmiş galiba, güneşi bile korkutup kaçırmış. Güneş de öyle bir korkmuş olmalı ki her tarafı bulanıklaştırmış, rüzgâra izini kaybettirmek için. Tek silahımı, şemsiyemi de alıyor elimden, daha sonra kendisine saldıran bir insanın üzerine bırakmak için. Savunmasız kalıyorum. Saçlarım suratıma vurmaya başlıyor, onları kulaklarımın arkasına sıkıştırıyorum. Ondan yeni bir hamle daha beklemeden elimi havaya kaldırıp çoktan bozulmuş olan saçlarımı daha fazla yolmasını engellemeye çalışıyorum. Bu sefer arkadan esiyor, saç tellerimi kendine doğru çektiğini hissediyorum. Yetmezmiş gibi, parmaklarımın arasındaki boşluklardan geçip, gözlerime dokunuyor. Gözlerim bu durumdan pek hoşnut görünmüyor, birkaç kere açılıp kapanıyor rüzgârı kovarcasına. Onunla baş edemeyeceğini anladığında ise, kızarmaya başlıyor sinirden, yenilgiyi kabul edemiyor sadece. Pes ediyorum, saçlarımı korumuyorum... Ellerimle gözlerimi kapatıyorum; tek amacım gözlerimin daha fazla acımasını engellemek artık. Zor ayakta duruyorum şimdi de. Rüzgâr sırtıma, bacaklarıma vuruyor. Ayaklarımın betonla olan temasını koparmamaya çalışıyorum ama bunu gözlerim kapalıyken başarmak oldukça zor. Bir süre daha rüzgârın beni sallamasına izin veri- Dışarıya bakıyorum, saçlarım bozulmasın diye montumun kapşonunu takıyorum. Evden dışarı çıkar çıkmaz rüzgâr kapşonumu hızlı bir şekilde montumdan ayırıp çalıyor benden. Hırsız! Umarım saçlarıma bir şey olmaz diyorum, adımlarımı hızlandırıyorum ama mümkün mü? Rüzgâr bacaklarımı yere yapıştırmış adeta. Ben bunları düşünürken o ikinci hamlesini yapıyor, saçlarım elektrik çarpmışçasına uçuşmaya başlıyor havada. Madem öyle, ben de şemsiyemi alıyorum; bir silah gibi rüzgâra vurmaya başlıyorum. Daha da sinirlendi şimdi. Zaten kulaklarımı dolduran uğultusu daha da güçlü, bir kurdun sesinden farksız. 3 yorum. Başım dönmeye başlıyor. Düşeceğimi hissettiğim anda ellerimi kaldırıyorum gözlerimden. Sağ elimi bir tarafa, sol elimi diğer tarafa uzatarak uzun bir çizgi yapıyorum kollarımla, dengemi geri kazanmak için. Ayaklarımı hafifçe oynatıp kendimi güvenceye alıyorum. Soğuk rüzgârı akciğerlerimde hissetmemle saçlarımın suratıma çarpması bir oluyor. Dengemi henüz sağlamışken, ellerimi kıpırdatıp saçlarımı geriye atmak istemiyorum. Saçlarım gözle-rimi kapatıyor artık, yine hiçbir şey göremiyorum. Üstelik bu sefer saçımın uçları gözle- rime değdiğinden, acı da hissediyorum. En iyisi eve dönmek, bu rüzgârla uğraşılmaz; sa-dece önce saçlarımı gözlerimden çekmeliyim. Kollarımı hareket ettirip ellerimle saçlarımı almaya çalışırken; şiddetli bir rüzgâr darbesi ile kendimi yerde buluyorum. Ne kadar da acımasız bu rüzgâr. Ben de tam eve dönmeye karar vermişken… Bir acıyla irkiliyorum. Kucağıma bir şey düşmüş havadan. Şemsiyem! Nihayet hiçbir yere gidemeden eve döndüğümde pantolonumun dizlerinin yırtıldığını, kollarımın kanadığını fark ediyorum. Üstelik saçlarım öyle sarmaş dolaş olmuş öyle yolunmuş ki kısacık kestirsem bile düzelmeyecek gibi görünüyor. Rüzgârın gazabına uğramış şemsiyem artık şemsiye diye çağırılmayı hak etmiyor. Düşündükçe daha da kızıyorum. Başta tek derdim saçlarımın bozulmaması iken şimdi ne hale geldim. Bundan daha kötüsü olamazdı herhalde. Balkon camından sesler geliyor. Gidiyorum, rüzgârmış camı tıklatıyor, eve girmek istiyor. Hiç alır mıyım artık onu eve beni bu hale getirdikten sonra? Alsam alışacak eve, hep gelmek isteyecek; bir gün almadığımda da ertesi gün yine aynısını yapacak. Yok, hayır rüzgâr eve alınmaz. Salona gidip günlerdir okumayı ertelediğim kitabımı açıyorum. Amma da havasızmış ev. En iyisi camı açmak... Elif Kınlı 4 Kıskanç Tanrılar T emiz havayı gülümseyerek içine çekti. Sabah erken kalkıp işini bitirmiş, o ihtişamlı kahvaltı masasında kardeşlerinin karşısındaki yerini almaya gidiyordu. Şatolarının önüne gelince bir an durakladı. Üncü taşıyla süslenmiş koca yazıya baktı. 12 metrelik boylarına yakışan 20 metrelik kapılarının üzerinde ışıl ışıl parlayan yazıya… “Hava, Su ve Toprak Tanrıçaları”… Bir adı olsun istiyordu. Kendini tanımlamak için sadece “Hava Tanrısı” demekten sıkılmıştı. Niçin böyle bir yazıya ihtiyaç duymuşlardı ki sanki? “Bizden başka birinin yaşamadığı bu ıssız gezegende daha doğru düzgün bir adımız bile yokken neden kendimizi tanıtmaya ihtiyacımız olsun ki?” Bu gezegendeki son tanrılar olarak kime yararları dokunabilirdi ki… Birkaç yüzyıla kadar bu sessiz gezegen yemiv , beykır ve daha milyonlarca tonda renkle, bin iki yüz notayla yazılmış şarkılarla dopdoluydu. Kocaman; ancak zarif bedenleriyle, isimlerinin bir kısmında mutlaka “sevgi” kelimeciği gizli adlarıyla, tanrılarıyla, 5 Pınarnaz Eren ne kadar da güzel bir yerdi bu Tanrılar Gezegeni. Sonsuz bir hayata sahip, sonsuz güzellikteki bu tanrılar çok geçmeden sınırsız duyma ve görme becerilerini sınırsız egolarına teslim etmişler, elementlere söz geçirebilen zihinleriyle birbirlerine komplolar kurmuşlardı. Bakın ki ne olmuştu? Şimdi sadece o zamanlar yaşanan karmaşayı annelerinin karnında izleyen bu üç tanrı hayatta kalabilmiş, Tanrılar Gezegeni diye adlandırılan bu büyük mezara bekçi olarak atanmışlardı. Savaştan sonra Tanrılar Gezegeni’nde mucizevî bir şekilde hayatta kalabilen tek birey olan annelerinin intiharının ardından soylarının son temsilcileri olarak tek başlarına bu koca şatolarında hizmetçileri dahi olmadan kendi kendilerine büyümüşlerdi. Tüm halkın bir araya gelerek yaptıkları işler onlara kalmıştı. O her sabah içine çekilesi bir hava yaratıyor, ağabeyi toprak anaya moral veriyor, küçük kız kardeşi de daha berrak bir su için atomlara dil döküyordu. Kendisini sinirden hızlanan kalp atışlarıyla şatolarının önünde bulmadan önce, havayı temizleyip soluğu kurumuş olan müzik pınarının yanında almış, akıp gitmiş zamanı nasıl geri çağırabileceğini düşünmüştü. Tuz buz olan zaman beraberinde şimdi sahip olabileceği arkadaşlarını da alıp gitmişti. İntihar veya katiller kol gezmedikçe ölmeyeceklerdi. Hastalıklar ve kırışıklıklar onlardan korkardı. Bu sebeple yalnızlığı da sonsuzdu; ama o kararlıydı. Yalnızlık ölecekti! Acısız ve çabuk bir şekilde... Bir an annesi tüm düşüncelerini işgal etmişti. Annesi onlara bilmeleri gereken her şeyi aktardıktan sonra gerçeklerin yüküne dayanamamıştı; ama o, böyle korkak olmayacaktı. Her şeye güçleri yetiyorken zamana karşı koyamamaları onu çıldırtıyordu. Bu konuda kardeşlerine danışmak için şatolarına koşmuştu. Upuzun bacaklarıyla koca gezegeni boydan boya aştıktan sonra –o gün ışınlanmayacak kadar enerji doluydu- şatolarının girişindeki yazının mantıksızlığına gülerek mücevher yeşili, ışıl ışıl kapıyı itip kahvaltı masasına oturdu. Kardeşleri daha yeni uyanıyordu. Onlara tam güler yüzlü bir “Günaydın” diyecekken yeni bir şey dikkatini çekti. Karşı koyamadıkları tek şey zaman değildi. Belki çok zor yoruluyorlardı; ancak her seferinde akşamları gözlerini açık tutamıyorlar, bir çeşit baygınlık geçiriyorlardı. Anneleri bunun uyku olduğunu söylemişti. Neden bir tanrının yatıp birkaç saatliğine baygın kalmaya ihtiyacı olabilirdi ki? gelmeleri için uyarmak kolay bir iş miydi? Bu gezegen en çok ona muhtaçtı işte. Büyük, açık yemiv rengi gözlerine karanlık bir kıskançlık düştüğü zaman annesinin sözlerini hatırladı: “Asla birbirinizi kıskanıp diğerlerinden üstün olduğunuzu düşünmeyin. Bu bizim soyumuza en yakışmayan şeydir, bizi öldüren de o oldu!” Bu nasıl bir suçluluktu böyle. Ateş onlara zarar veremezdi; ancak o an içinin yandığını hissetti. Acaba başkası olsa onun gibi mi yapardı? Fikirleri ağzından kaçıverdi: “Haydi bir oyun oynayalım?” Hissettiği kıskançlığı kardeşlerinden saklayabildiği için -tanrılar istedikleri zaman zihinlerini başkalarına kapatabiliyorlardı- mutluydu. Oyun kelimesini duyan kardeşlerinin gözlerindeki merak çok hoşuna gitti. Bu deney çok eğlenceli olacaktı. Oyun başladı. Bir yıl süren uğraşlardan sonra yarattıkları ve adına “Dünya” dedikleri gezegeni bitirmişlerdi işte. Orada bin iki yüz nota yoktu. Migü yerine mimoza ve gül adlı çiçekler ekip onlara bir de diken eklediler. Yaratacakları ve adına “insan” diyecekleri varlığın işini pek de kolaylaştırmak istemiyorlardı. Yemiv renginden esinlenip mavi ve yeşili yarattılar. Suyu mavi ama saydam, toprağı kahverengi ama yeşil yapmaya karar verdiler. Kendilerininki kadar güzel olmasa da biraz yemek bıraktılar bu “küçük” insancıklara. Onlara çok yükleniyorlardı; ama bu sevimli şeylere güvenleri de tamdı. İnsanların ileride deli olacakları bilgisayar oyunları tanrılar ve insanlar arasındaki benzerliği tanımlayabilirdi. İnsanlar onların bilgisayar oyunu karakterleri olacaktı. Gelişmiş ancak sınırlı… Tanrıların en sevdiği renk olan beykır da kırmızı ve beyazın kaynağı oldu. Bayrağı kırmızı beyaz olacak devletin ne kadar da şanlı olacağını düşündüler. Denizlerin diplerine onların “üncü”leri yerine “inci”ler, pırlantalar ve kömürler serpiştirdiler. Gelişmiş bir çeşitlilik istiyorlardı; ancak bunu sınırlayacaklardı. Gelişmiş ancak sınırlı… Sıra “insan” ları tasarlamaya gelmişti. Atomları dahi duyamayan iki minik Kardeşlerinin asil bir şekilde masaya oturuşlarını izledi. Kız kardeşine göz ucuyla baktı. Cala taşıyla süslenmiş su gibi parlayan bir tahtı vardı. Ağabeyininki ise koyu renkli ve toprak kokan cinstendi. Migü çiçeği ile kaplıydı. Kendininki ne ışıl ışıl ne de mis gibiydi. Sadece sade ve saftı. Hava gibi… Varlığı dahi belli değildi. Acımasız bir ışık parladı gözlerinde. Neden eşit değillerdi ki? Herkesin tahtının aynı olması gerekirdi. Kardeşleri ondan üstün değildi. Onların yaptıkları işlerin bin katını çok daha güzel ve çabuk bir şekilde yapabilirdi. Ona göre en zor iş havayı temizlemekti. Kimyasal yapısı değişmiş tüm parçacıkları bulup kibar bir dille eski hallerine 6 kulak, konuşmaları ve yiyebilmeleri için sevimli ağızlar… En büyük tartışma da boy konusunda çıkmıştı. O, bu minik gezegende küçük küçük, şirin şirin insanlar istiyordu; ama kardeşlerinin istedikleri oldu yine. En uzunu yaklaşık iki metre olacak şekilde, ne çok küçük ne de çok büyük; ancak hâlâ sevimli gözükebilen varlıklardı bu insanlar. Adına “ceviz” dedikleri bir yiyeceğe insanların yönetim merkezleri için yararlı olan maddeler eklediler. İnsanlar cevizi görünce bu besinin şeklini yorumlayarak görevini anlayabilsinler diye ceviz şeklinde “beyinler” kondurdular sağlam kafataslarına. Sınırlı bir ömür biçtiler bu yöneticiye. Dördüncü boyutu göremeyen gözler yerleştirdiler beyinleri koruyan kafataslarının ön kısmına. Gözlerin altına, altınları koklayamayan iki delikli garip bir burun, bu burnun altında bir çeşit taştan yaptıkları dişlerle minik bir ağız, kafatasının üst kısmında insanların saç diye adlandıracakları uzun tüyler... Karmakarışık bir organ dizisi, garip damarlar, kıpkırmızı kan ve çelik gibi kemikler… Ne de sevimli olmuştu bu insanlar! dumanından dolayı öksürerek içeri girdi. Leş gibi olmuş havasıyla küçük bir evdi burası. Öğrenciler kalıyordu içinde. İnsanlar eğitim gibi garip bir sistem kurmuşlar, şu sınırlı hayatlarını boşa harcamaya karar vermişlerdi. Hâlbuki onlar için okuldan daha öğretici bir ömür planlanmıştı. Masanın üzerindeki yazının başlığı dikkatini çekti: “Kıskanç Tanrılar”. Gözleri bir anda kendi tanımını gördü “Hava Tanrısı”. Bir dakika, bu da neydi? Kâğıdı eline aldı. Her kelimeyi okudu. Bu okudukları tüm bildiklerini değiştirecekti. “… kardeşlerini uyanmış görünce uykuya da zaman gibi karşı gelemediklerini fark etti. Onları yaratan onlardan da üstün bir varlık olduğunu akıl edemeyecek kadar kibirli; ancak zekiydi.” “… yarattıkları insanları kontrol edememekten yakınır olmuştu. Ondan üstün birinin insanların yaratılışı konusunda onu ve kardeşlerini işçi olarak kullanmış olabileceği aklına gelmedi. Soylarını tüketen kıskançlık ve kendini üstün görme, sınırsız sandığı görme duyusunu da iyice körleştirmişti.” Şimdi o şanlı kırmızı beyaz bayraklı millete hediye olarak gönderdikleri kahramanın başka bir boyuta geçiş kararı aldığı günde, oturmuş küçük bir oyunun bu noktaya nasıl gelebildiğini tartışıyorlardı düşüncelerinde. Minik bir dünyada yaşayan bu insanlar hayatta kalmış ve garip bir şekilde gelişmişlerdi. Zamanla tasarımlarında olmayan özellikler kazanmışlardı. Bu insanlar bir varlığa tapmak istiyorlardı! En sonunda tapınacak putlar yaptılar ve bakın sonunda ne buldular. Tüm bu düzeni yaratan tek bir Allah vardı. Bunun doğru olup olmadığına bir türlü karar veremiyorlardı. O dünyayı onlar tasarlamışlardı. “Hava Tanrısı gerçekleri, görevini yapmak amacıyla gittiği bir öğrenci evinde, masanın üzerindeki kâğıdı okurken anladı.” Gerçekten adının her yerinde sevgi içeren ve sınırsız güce sahip, gözlerden çok kalplerin ve tüm saflıklarıyla bu aciz insanların hissedebilecekleri bir bağla herkesin bağlı olduğu bir başkası var mıydı? Belki de onun yanı daha güzeldi. Ölen insanlara ne olduğunu Tanrılar dahi çözememişken bu yazı tüm sorulara cevap verebiliyordu. Anneleri ve diğer bütün akrabaları, belki de en sonunda, en önde tanrıların olmadığını öğrenmişlerdi. Hava Tanrısı dünyadaki havayı temizlemek için dünyaya ışınlandı. Bu sigarayı da kim bulmuştu, nasıl bir düzensizlikti bu böyle? Neden onlara izin vermişlerdi? Aslında onlardan izin isteyen de olmamıştı. Sigara Bu, neden o büyük kahramanın başka bir boyut diye adlandırdığı ölümü istediğinin kanıtıydı. Aslında gelişmiş; ancak sınırlı olan, bu tanrılardan başkası değildi. 7 Ecegül Bayram Burcu Küçükoğlu Sonbahar Yalnız kaldık sonbaharda Gözlerin ve ben. Gözlerin bende aradı bahar’ı, Ben ben’i aradım gözlerinde. Bulamadık. Sonbaharda biz Aynı ağacın altında Yalnız kaldık. 8 Ben, Hep Burada... “ Şerna Viyan Petekkaya koşuşturuyor etrafta. Belli ki yeni odasına yerleşmeyi bekliyor sabırsızlıkla. Anne de pek telaşlı. Demin bardağı kıran onun kız kardeşi olmalı, baksana ne kadar da benziyorlar. Oo, daha açılmamış koliler var şu köşede. İşleri ne kadar da çok! Akşama biter mi ki? Dün her tarafı bir güzel temizlemişlerdi gerçi, artık yerleştirme işi o kadar da zor gelmez herhâlde… Baba nerde, hiç görmedim daha? Başka çocuk var mıdır acaba? Ay, bak nasıl heyecanlandım şimdi! Akşam yemeklerini burada mı yerler dersin? Yoksa mutfağı mı tercih ederler? Televizyon izlemeyi seviyorlar mıdır acaba, takip ettikleri diziler var mıdır? Dizi demişken aklıma geldi, hani şu kızıl saçlı kadının oynadığı bir dizi vardı, “Daha Öteye” mi “Ötedekiler” mi öyle bir şeyler… Nasıl da sarardı beni. Salı akşamlarının vazgeçilmeziydi. Zaman nasıl da geçiyor, bir ay oldu valla o diziyi izlemeyeli. Umarım yeni gelenler de izliyordur onu salı akşamları! A, bir adam girdi içeri. Elindeki ne öyle? O Olmadı, biraz sağa… Azıcık daha aşağı kaydırırsan olacak. Hayır hayır, çok oldu, biraz yukarı. Evet, azıcık da sol. Hah, şimdi oldu! Harika!” “Onu oraya değil, şu arkaya yerleştirelim. Kitaplığı da koltuğun arkasına aldık mı tamamdır bu iş!” “Dur kızım, bekle biraz. Senin odana sıra gelmedi daha. Gel sen de bize yardım et. Kitapları dizebilirsin kitaplığa, ha ne dersin?” “Allah! Oldu mu şimdi bu! Onca işin arasında bir bu eksikti zaten! Kaç defa uyardım seni o paketleri açarken dikkatli ol, içlerinde bardaklar var diye? Dur, hareket etme, bir yerini keseceksin! Bunca eşyanın arasında elektrik süpürgesini nasıl bulacağım ben şimdi?” Yine yeni insanlar, yeni bir yaşam… Ne kadar da heyecanlılar! Şu ufaklığa bak sen, sarı lülelerini toplamış iki yandan, şaşkın şakın 9 büyük kutunun içinde ne var ki acaba? Dur bakalım, paketi açıyor. Vay canına! Ne kadar güzel bir şey o öyle. Adı ne ki? “Gramofonu şu masanın üstüne koy istersen, canım.” diyor anne. Demek gramofonmuş adı. Ne işe yarar ki? Bu arada bu adam da baba sanırım. Anne “canım” dediğine göre… Oh, halılar da serildi! Halıların üstündeki yeşil desenler koltuklarla ne kadar da uyumlu. Sahi, benim için neden krem rengini seçtiler ki? Ne halı krem renginde ne de koltuklar… Neyse, bir bildikleri vardır herhalde. Oysaki bir önceki aile yavruağzına boyamıştı beni. Onların kırlentleri de yavruağzıydı ama. Aman! Dikkatli olsana be güzelim! Heyecanlı heyecanlı koşuştururken kolilere takılıp da böyle düşersen canın acır ama! Kıyamam güzel gözlerinden akan yaşa! Hadi kalk bakalım, hiçbir şeycikler olmaz. Sarı lülelerini sallaya sallaya devam et oynamaya. Burada, senelerdir aynı yerde. Hikâye hep aynı. Mekân aynı. Değişen insanlar. Değişen yaşamlar. Değişen zaman. Kimisi çivi çakıyor üstüme, kimisi matkapla deliyor beni. Bir de sıva yapıp boyayanlar var. Her ne olursa olsun, durum hep aynı, pek bir şey ifade etmiyorum onlar için. Beni görmek heyecanlandırmıyor hiçbirini. Oysaki ben, gördüğüm her yeni insanı tanımak için sabırsızlanıyor, her birinin sıkıntılarını büyük bir sabırla dinliyor, sırlarını içime hapsediyorum. Herkesten gizledikleri gözyaşlarını görüyor, yalnız olduklarını sandıkları sıra bağırıp çağırdıklarında çığlıklarını dinliyorum. Televizyonun karşısında uyuyakalmış en masum hallerini de sinirden gözü dönmüş anlarını da biliyorum. Ben, onları tanıyorum. Onları düşünüyor, onlarla birlikte mutlu oluyor veya onlar için endişeleniyorum. Yine ben, yıllardır içimde biriktiriyor, hiç kimseye bir şey fısıldamıyor, en ufak sırlara bile sadık kalıyorum. Sor bakalım ben, onlar için hiçbir şey ifade ediyor muyum? Her şey değişiyor… Yıllar geçtikçe farklı insanlar geliyor, farklı mobilyalar sarıyor dört bir yanı. Bense hep buradayım. Ecegül Bayram 10 Karanlık Cennet Gözlerimi açtım farklı bir dünyaya, Dikenlerin çiçekleri hapsettiği, Zehirli sözlerin kalbe saplandığı, Dikenli sarmaşıklarla sarılmış bir cennete. Alışmak kolay mı bu yeni hayata, Anlamak, gülmekten zor mu yoksa, Sahip mi yanımdakiler, insanlar, Ulaşılamayacak kadar sevgi dolu bir kalbe. Üstümü örten nemli toprak, Memnun mu rezil hayatından, Karşılıksız sevgi vermekten, Ya da bu kadar hırpalanmaktan ve yok olmaktan... Sevebilir miyim bu külfetli, barbar hayatı, Bulabilir miyim derinliklerdeki sevgiyi, Silinir mi insanların acı dolu gözyaşı, Hayâ dolu, kıvançlı anıları. Pes etmek, kolay verilen bir nefes gibi, Diz çökmek, bu acı gerçeğe, boyun eğmek, Ayrılmak mutlu ve gösterişli limandan, Uçuruma atılan bir adım kadarmış. 11 Büşra Yen Şiir Su Saydam Cumhuriyet Sözcükler var yazılacak Bulmam gereken ya da seçmem Söylemem gerekenler var Yoksa yalnızca düşünmek yeterli mi bazen? Ya da hissetmek en derinden Çünkü anlatamayacaklarım var, ötesinde olan sözlükteki satırların Kelimelerin tutamadığı hisler var, kelimelerin dokunamadığı. Aynaya bakıyorum bazen Biliyorum, söylemeye ihtiyacım var Ve kimi zaman haykırmak kendi varlığımı, ya da geçmişin perdesini aralamak. İşte o zaman düşünüyorum Ekim’i Yaşları kurutan o güneşi görüyorum gülümserken güzün içinden İşte o zaman düşünüyorum sözlerimi Ve söyleyeceklerimi, fışkırmasını istediğim hislerimi Her sözcükle birlikte. Ve en zoru da hissedileni anlatmak belki de Hiçbir zaman anlatamayacağının bilinciyle. Ben de Ekim’i anlatamam işte Bulamam kelimeleri, yazmam gerekenleri Farkındayım belki de, bağımsızlık denilen kelimenin ötesinde gizlediklerini. Güzün hüzün yağmurlarının gerisinde ışıldar işte Cumhuriyet Ve bağımsızlığı bırakır kollarımıza usulca, bizi biz yapan Ekim’i ilan ederek Ben de 29’unda aynaya bakarım her defasında, gururu hissederek en derinden Ve izleyerek gururun ışıltıya bürünmesini gözlerimde Ama ben yine bulamam o kelimeleri Kalbimde, Çünkü bilirim işte, ulaşamazlar o kadar derine. * Okulumuzun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Şiir Yarışması birincisidir. 12 Minnet G Z. Elçin Metin sözleri yankılanıyordu. Bir defasında vapura bineceklerdi. İkinci defa görecekti denizi. Heyecanı onu küçük bir çocuğa dönüştürmüştü, ne yapacağına karar veremiyor, vapura binmek için saniyeleri sayıyordu. Zaman geldiğinde ise haykırmamak için zor tutuyordu kendini. Deniz görecekti, yine! Kocası insanları takip etti birkaç adım geriden, kadın ise kocasını. O neredeyse kendini unutmuş, deniz görme sevinciyle yürürken kocası eline turuncu bir şey tutuşturdu ve parmağıyla makineyi işaret etti. Kadın dikkatini toplamaya ve makinenin ne işe yaradığını çözmeye çalışırken kocası elinden o turuncu şeyi kaptığı gibi makineye bastırdı sinirle ve ekledi: “Bir kere de bensiz bir şey yap be kadın! Sen, ben olmasam bir gün bile yaşayamazsın”. Kadın başını eğdi ve bir süre gözlerini yerden ayırmadı, denize bile bakmadı. Utanmıştı. Kocası olmasaydı yaşayamazdı, evet, onu yaşatan kocasıydı. Sonra kocası kalabalığı takip etmeye devam etti, birkaç adım geriden, o da kocasını. Vapura adım attığında yine o çocukça ifade yerleşmişti yüzüne. Derin sulara ne kadar da yakındı! Kocasının yanına oturdu, çantasını kucağına aldı ve bacaklarını birleştirip eteğindeki kırışıklıkları özlerini açtı. Geçirdiği gecenin manzaralarını aklından kovmaya çalıştı, ifadesiz kalmalıydı. Hem alışmıştı artık, buz gibiydi içi ve kalınlaşmıştı teni. Ayağa kalkmalıydı, bütün geceyi kocasının iki odalı evinde, soğuk zemine kıvrılmış, baygın geçirmişti zaten. Gövdesine çektiği bacaklarını uzatmaya çalışmasıyla hissettiği acı, sessiz bir inlemeye neden oldu. Sırt üstü dönmeye çalıştı; fakat omzu vücuduyla işbirliği yapacak durumda değildi. Olduğu yerde kaldı ve hareketsizliğinin, ağrılarını dindirmesini diledi; bunun olmayacağını kendi de biliyordu, ağrıları çoğalacaktı hatta. Bu anı daha önce de yaşamıştı. Giderek buruştu yüzü, soğuk bakışları yanmaya başladı. Neredeyse boş odaya birkaç damla gözyaşı saçıldı. Duvardan duvara, üşümüş ellerinden çatlamış dudaklarına çarpan istemsiz inlemeler yayıldı etrafa. Yükselerek çoğaldı sesler, kıvranışları şiddetlendi. Şimdiye kadar içine attığı her hakaret, nefret dolu her bakış ve her söz büyüyerek terk ediyordu sanki bedenini ve tekrar kaybetti kendini. Birlikte geçirdikleri tüm zamanlar tekrar yaşanıyordu sanki, kulaklarında kocasının 13 düzeltti. Sırtını dikleştirdi, kafasını kaldırdı ve mutluğun onu ele geçirmesine izin verdi. Denizi seyretmeye devam etti. Ne büyüleyiciydi her şey. Işıklar dalgalarla dans ediyor, gözlerini kamaştırıyordu. Dünya ne kadar güzeldi aslında, insan olabilen için, saygı duyulabilen için, ne müthişti dünya. Martılar da vardı ve bu ikinci görüşüydü onları. Her kanat çırpışlarıyla özgürlüklerini ilan ediyorlardı sanki tekrar tekrar. Ah o da uçabilseydi… Yüzüne ışıl ışıl bir ifade yayıldı ve heyecanlanmış gözleri kocasınınkilerle buluştu. Adam, yüksek bir kahkaha attıktan sonra ekledi: “Dua et getirdim seni İstanbul’a, yoksa şimdi o dağ başında çürüyordun”. Kadın bu sefer başını eğmedi, aksine, yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Kocası ona denizi göstermişti, martıları… Dünyanın insanlar için ne kadar güzel olabileceğine uzaktan bakmasına izin vermişti. Daha en isteyebilirdi? Minnetle doldu içi o an. Ne şanslıydı… Gülümseyerek martıların özgürlük kavgalarını izlemeye devam etti. gilenmeseydi öyle şeyler giyip süslenir miydi? Hep böyleydi bu kadın milleti. Önce o kadar salınırlar, birazcık yakınlık gösterdiğin zaman ortalık ayağa kalkar! Aklına yaşadığı bezdirici günden manzaralar geliyor, içi büsbütün sıkılıyordu. Bir de yanında deniz hakkında saçma sapan sorular soran karısı vardı! Nesini merak ediyordu bu kadar. Deniz denizdi işte, su. Susmasını söyledi; ama kadın susmadı. Üstelik her sorudan sonra gözlerini kocaman açarak kocasının yüzüne bakmaya devam etti. “Yok, bu böyle olmayacak. Nerden buluyor bu cesareti bu kadın?” diye düşünüp suçlayacak bir şey aradı. Yine yüzünde hissetti o merak dolu bakışları ve dayanamadı. Kadını saçından tutarak koltuktan aşağı sürükledi. Ona vurdukça rahatlıyor, kötü geçen gününün etkilerini azaltıyordu. Nefes nefese kaldığında durdu, baktı kadına şöyle bir. Yatıyordu, korkmuştu, zayıflığı yüzünden okunuyordu. Bakmaya dayanamadı, acıyordu ona. O kadar çok acıyordu ki neredeyse nefret ediyordu, tiksiniyordu. Kendini koruyamayan bir şeydi işte! Zayıflığı her halinden belliydi. Daha fazla dayanamadı, üzerine bir şeyler alıp çıktı evden. Üç gün dönmedi. Kendine geldiğinde iyice üşüdüğünü fark etti. Saçları gözyaşlarıyla ıslanmış, vücudundaki morluklar iyice belirginleşmişti. Gecesini hatırladı, yüzünü darmadağın eden tokatları. Ardı ardına darbeler yiyor, yere yığılıyor, bacaklarını gövdesine çekiyor ve tekmelerin sona ermesi için dua ediyordu. Sonrasını hatırlamıyordu zaten. Kocası bırakıp gitmişti onu. Bütün gecesini üşüyerek ve gerçekle hayali karıştırarak geçirmişti. Kadın iyice kendine geldiğini hissetti. Doğruldu, soğuk zemine oturdu. Ellerine baktı bir süre. Sonra rüyasını hatırladı. Kocasını bir süre takip ettikten sonra denizi görmüştü yine. O turuncu şeyi makineye bastırabilmişti, yolculuk boyunca da martıları ve beyaz köpükleriyle dalgaları seyretmişti. Ne güzel rüyaydı. Yüzüne aynı minnet dolu bir gülümseme yayıldı ve ayağa kalktı. Kadın denizi çok severdi. Bir süredir kocasına deniz hakkında sorular soruyor öğrenebileceği her şeyi öğrenmek istiyordu. Gününü, soracağı soruları düşünerek geçirdikten sonra o akşam yine başlamıştı sorularına. İlk defa kocasının eve döndüğüne sevinmişti; ama kocası aynı mutluluğu yaşamıyordu. Daha çok yemek hayalleri kuruyordu evine dönerken. Kötü bir gün geçirmişti zaten. Alımlı bir kadın tarafından terslenmişti; hâlbuki kadının da ona ilgi duyduğunu düşünmüştü. Hem onunla il14 Milyonlarca Yağmur Tanesinin Gölgesinde S Pelinsu E. Hünkar Belki de hayat ve onu anlamak yağmurlu bir günde pencereden dışarıya tükürmek gibi. Ne bir anlamı var, ne de kesin bir sonucu. Cevap anahtarı olmayan bir testi çözüp yanlışlarını fark etmek ne kadar zorsa bu tek soruluk hayat sınavı da o kadar karmaşıktı işte ve bir o kadar zehirleyiciydi bedeni. Hem de bir o kadar yok edici, bitirici. Hayat elimizde ne yoksa onu istemek demek aslında, yağmurda güneşi, sıcakta her bir altıgen kar tanesini, yeşillikler içinde yalnızca bir damla turuncu güneş ışınını hayal etmek. İstediğin her şeyin olamayacağını bildiğin gibi, istemediğin her şeyin bir gün hatta bugün başına gelebileceğini hatırlamak. Zamanla geçer umuduyla her gün bir umudunu daha yitirmek gökyüzünü delen yağmur tanelerinin korkutan gürültüsünde. Bir damla gözyaşını bir damla yağmur sanmak, silmek elinin tersiyle hiçbir şey yokmuşçasına, olmamışçasına, hiç yaşanmamışçasına. Geçmişini silip atmak yağmur tanelerinin duruluğuyla, boş vermek, yok saymak, unutmak ki yaşamak ne demek. Her bir insan her bir yağmur tanesi gibi, onların da adları var, onların da yaşadıkları, onların da sevdikleri bulutlar… Her bir yağmur tanesi bir insan gibi, yere çarptıkları anlar, çıkardıkları sesler... Yoksa siz duymuyor musunuz iç çekişlerini adece bir kez düşünmedim ben hayatın anlamını, her düşüşümde, her yenilişimde tekrar tekrar sorguladım. Her defasında o kadar hiçtim ki ben, elimde olan öyle kocaman bir hiçti ki hayatımla ilgili söyleyebileceğim tek şey benim olduğuydu. O kadar üzgündüm ki bu hayatı yaşıyor olmaktan, aklıma hiç o hayatı benim seçmediğim gelmemişti. O hayat, bir şekilde verilmişti işte bana, benimdi. Her yıkılışımda doğrulabilmek için yeni umutlar ürettim. O umutları hayatın anlamı sandım, her hayal kırıklığında yeniden başladım hayalden hayatımı tüketmeye. Öyle ya, anlamsız hiçbir şey yaşanmaya değmezdi. Belki asıl anlam bizdik, ya da o anlamı arayışımız. Belki de yaptıklarım doğruydu, yani hayat umutlar ve onların kayboluşu, hayaller ve onların kırılışıydı. Yani hayat aslında, yalnızca yaşamaktı, düşünmeden akışına bırakmaktı. Hayat… İçini doldurmak kadar sonunu görmesi de zor. Hani hep sendeymiş, içindeymiş de hiçbir zaman karşına çıkmamış, belki de senden utanmış gibi. Bulması zor, düşünmesi zor, ama yaşaması kolay gibi. Hayat yaşamanın ta kendisi ve belki de bir kızın tek bir saç teli gibi, kimi için gereksiz kimi için zarar gelse ölüm gibi. Belki bir senaristin başyapıtı, bir yönetmenin Altın Portakal’ı... 15 Ama eğer içinden çığlıklar atıyor, gökyüzüne bakıp lanetler okuyorsan kaybedensindir işte. Hayal kırıklığını görmek cesaret ister. Cesaret kalpten gelir, umut ve sevgi de öyle. Yalnız akıllar ikna edilebilir, kalpler burnunun dikine gider. Bu yüzden umutları yenebilmek için gereken cesareti oluşturması yolunda kalbin gözünü açmak gerekir. Kalbin gözleriyle bağlı kalırsa hep, o umut hep büyür, o kalbi esir alır. İşte o tam da o an, kalbine yenik düşmüş ruhun bir umudun parmaklıkları ardında gülümsüyorsa; hayatın anlamı yalnızca çaresizliktir. Hayatın anlamı duygulardır, hissettiklerin, gözlerinden kaç damla yaş geldiği, kalbinin ne kadar kırılabileceği... Hayatın anlamı, yağmur damlası olmayı dilemektir, ölecek olsan bile yalnız olmamak için. Nasıl olsa bir gün öleceğiz. Peki ne için? Ölüm ne için? Peki yaşam ne için? Ben, bir yağmur tanesiyim, dolaşıyordum kendi başıma ve düşünüyordum bir yandan şu an sizinle paylaştıklarımı. Hayat diyordum ya, anlaması çok zor; hani şu hayat oynayanı az, oynaması zor. Hayatın anlamı en derinde aranmalıydı. Hep büyük oynayanlar kaybederdi hani, hani en büyük yanılgı yanıldığını anlamamak belki de görmezden gelmekti ya… Düşüyordum ve umurumda değildi artık ne sevdiklerim ne de ardımda bıraktığım düşmanlar. Ben yalnız düşüyordum umarsızca, belki bir trilyon hızla, çakılıyordum yere, gözlerini kapatmış bir yağmur tanesi gibi. Bir şarapçının burnuydu konduğum yer, ne kadar sıcak olabilirse o kadar sıcak ve ne kadar kırmızı olabilirse o kadar kırmızıydım işte. Birden durdu şarapçı, baktı gözlerimin içine. “Yaşamak” dedi, sustu bir süre. “Yaşamak ölmek demek, ölmek için yaşıyoruz işte, ölmek için yaşıyorum ben, ne bu şarap için ne de yağmur için gökyüzünü delen.” Sonra koştu, koştuk, delicesine, çılgın gibi, bir zamanlar yaşamış da her gün ölürmüş gibi. Koştu, koştuk, yardık kalabalığı ölümün pençesinde. Koştu, aynı ölüme giden bir şarapçı gibi, aynı hayatı yeni keşfetmiş bir bebek gibi. Benim gibi; milyonlarca yağmur tanesinin gölgesinde… her birinin yeryüzünde yerini aldıklarında? Yoksa siz hâlâ tanışmadınız mı hayatın anlamsızlığıyla… Bir saç teli ne kadar uzun olursa ve bir o kadar ince, taraması zorlaşır, o incecik teller geçer birbiri içerisine, hayat da böyledir işte; ne kadar uzarsa ne kadar incelirse daha çok karmaşıklaşır, ta ki kopana kadar. Ve hiçbir insan yürüyemez o incecik telde bir kez bile yardım almadan, tutunmadan hiçbir yere, hele ki o saç teli yeryüzünün sekizinci katında ise. Korku verir insana, düşmeyi düşünmeyen, aklına getirmeyen insan bile suratını asar telaştan, bilmez misiniz kaç trapezci kaçtı bu yüzden, atladı uçurumdan. Her bir saç teli bir yaşam gibi, kimisi dalgalı, kimisi renkli. Yürütmez hiçbir insanı üzerinde, hele ki gökyüzünün sekizinci katında. İşte bu yüzden dibe batmaktır hayatı anlamak. En dipte olmak, en altta, belki kimsenin göremediği bir çukurun içinde; işte bu anlar en büyük fırsatlardır yaşamayı yaşamak için. Sen ne zaman o incecik tüy parçasını yere koysan daha rahat yürürsün, belki daha aşağıda olursun bazılarından; ama yürürsün işte. Aynı her bir yere çarpan yağmur tanesinin yeniden suya, dereye kavuşabilmesi gibi, belki daha aşağıda bulutlardan, ama mutlu işte ve huzur içinde. Bir kaya parçası ne kadar yeterse bir nehrin yönünü değiştirmeye, küçük mutluluklar da o kadar etki eder, hayattan bıkmış bir insan üzerinde. Çünkü küçük şeylerden mutlu olmaya alışmış biri hep en derine indiğinden en küçük bir alçalışta da düşecektir, en küçük şeyden mutlu olduğu gibi, güneşin artık siyaha boyanmasına bile ağlayacaktır belki. Annesinin yeni yaptığı kurabiyeyi atarken ağzına, üzüm tanecikleri yapışınca dişlerine, susacaktır; çünkü hayat küçük insanlara aldırış etmez çoğu zaman. Küçük şeylerden ibaret değildir çünkü hayat… Ki o her zaman büyük oynar, hep büyük açar ilk bahsi. Bazen çok yorulursun hayatında, her zamanki düşüşlerinden birisidir bu, üstüne üstlük ne tutunacak dalın ne de düşüşünü yumuşatacak rüzgârın vardır. Hep beslediğin umudun yok oluşunu izlediğinde eğer susmayı başarabiliyorsan, başarabileceğini bilirsin. 16 Kaçak Mert Dilek Y artık kullanılmayacak kadar eskimiş mutfak kaplarından birine koymaktan ve kabı yılanın onunla beraber uyuduğu, onunla beraber nefes aldığı kendi odasına çıkarmaktan sadece dört gün gocunmadı Sam. Beşinci gün, bu işlerin kendisine yakışmadığı sonucuna varan çocuk, yılanla ilgi yapılması gereken her şeyi evin hizmetlisine devretti. Bir hafta sonraysa yılanın odasından alınmasını ve evin hemen yanındaki kulübeye koyulmasını istedi. Bu yer değişikliğinden kısa bir süre sonraysa evdeki hemen herkes yılanın varlığını unutmuştu. Kulübede günler, yılan için zor, sıcak ve ölüydü. İlginçtir ki, oraya taşınmasını takip eden günlerden birinde kendisine düzenli yemek getiren hizmetlilerden birisi kafesini kilitlemeyi unuttu. Yılan dışarı çıktı. Onca günlük esaretten sonra başına gelenler inanılır gibi değildi; ama oluyordu işte, bir şekilde o kafesten dışarı çıkabiliyordu. Fakat bir anlık bu özgürlük, kısa zamanda, bir anlık bir hamleyle, yeniden sonsuz esarete dönüşüvermek ılan, Chambers ailesinin güneydeki yazlığına şehir merkezindeki evcil hayvan dükkanının kamyonuyla getirildiğinde yeni doğmuştu. Eve bir yılanın alınıp alınmayacağı tartışmalarıysa daha o doğmadan başlamıştı. Chambers çiftinin tek oğlu olan Sam, yaşından beklenmeyecek bir cesaretle böyle bir istekte bulunduğunda yaz tatilinin ilk günüydü. O, her ne kadar çok kez inkar etmiş olsa da, bu talebinin en önemli ve belki de tek nedeni sınıfındaki kızların hepsinin ilginç bir şekilde en sevdikleri hayvanın yılan olmasıydı. Böylece tam bir ay üç gün sürecek şiddetli kavgalar ve tartışmalar Chambers aile üyeleri arasında patlak vermiş oldu. Okulların kapandığı günden bir ay dört gün sonraysa yılan – hiç kimse ona hiç bir zaman isim vermemişti – eve getirildi. Sam’in hayvan için duyduğu heves ve heyecan bir hafta bile sürmedi. Yılanın yiyeceği solucanları bahçede toplamaktan, onları eve getirip yıkadıktan sonra da 17 zorundaydı. Yılan eline geçen bu özgürlüğü zekice kullanmaya karar verdi. Her ne kadar oradan kaçıp gidebilecek veya en azından gün içinde arada sırada çıkıp geri dönebilecekken böyle yapmamayı seçti. Eğer bir yerde herhangi birisi tarafından görülürse bu her şeyin sonu olurdu. Sonuçta o bir yılandı ve o yıllarda, o yerlerde evde bir yılan beslenilebileceği kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Yılan, özgürlüğünün sadece varlığıyla yaşamayı seçti. Bu, çektiği acıyı bir nebze daha hafifletiyordu. Yılanın, kafesini ikinci kez terk etmesi bir gece yarısında oldu. Bay ve bayan Chamber’in yatak odası olduğunu tahmin ettiği yerden şiddetli ve dengesiz çığlıkların geldiğini duymuş ve çok korkmuştu. Dışarı çıktı. Kulübenin kapısı hiçbir zaman kilitli olmazdı, üstelik evin havalandırma borularına sığabiliyordu. Yaklaşık on beş dakikalık bir yolculuktan sonra kendini yatak odasının olduğu koridorda buldu. Kapının aralığından gördüklerinden utanan yılan, geldiği gibi kafesine geri döndü. O günden sonra, geceleri evin sessiz ve kimsesiz olduğunun bilinciyle, belirli aralıklarla kafesinden çıkmaya başladı. Güneş battıktan sonra 6-7 saat bekliyor, sonra da usulca esaretinden kurtulup havalandırma borularından geçerek evde dolaşıyordu. Çok sessizdi ve ardında iz bırakmamak için elinden geleni yapıyordu. İşin sırrı halılarda dolaşmaktı. Geçtiği yerlerde ardında bıraktığı hafif yağlı ve yapışkan sıvıyı emmekte halıların üstüne yoktu. Eğer ki mermer veya parke bir yere sürünürse bedeni, ne olacağını çok iyi biliyor ve o kaçınılmaz sonun onu bir anda bulabileceğinin korkusuyla kıvranıyordu. O, yaptığından büyük bir haz duyuyordu oysaki. Geçtiği yerlere bakmıyordu bile yılan, onun için önemli olan geçmek, hareket etmek, bedenini istediği gibi kullanmak, dönmek, büzülmek, sarmak, sarılmaktı. Vücudunun neler yapabileceğini görmek, ne gibi becerilere sahip olduğunu deneyerek bulmak onu adeta büyülüyordu. O, bunun için yaşıyor, sadece bunu seviyordu. Kaçamaklarının yakalandı. dokuzuncu gecesinde Chamber Ailesi El Kitabı’ndan altın kural: Her Chamber üyesi kendini ve ailesini savunmasını bilmeli, bunun için her türlü maddi ve manevi fedakarlığı yapmalıdır. Küçük çocuğun odasının zemininde dolanan bu yaratık maalesef bir ay öncesinin dört günlük anılarını su yüzüne çıkararak kim olduğunu hatırlatamamış ve Sam’in, yaşadığı ani panik ve korkuyla, elini yatağının yanı başındaki komodinin çekmecesine yönlendirmesine engel olamamıştı. Neler olacağından habersiz yılan, kendini hatırlatmak için kaçmadı, bekledi ve kaçmasını gerektirecek bir durum olabileceğini aklının ucundan bile geçirmedi. Chamber Ailesi El Kitabı’ndan gümüş kural: Altın kuralın uygulanabilirliğini pekiştirmek adına, her Chamber üyesi, yatağının yanı başında keskin birer bıçak bulundurmalıdır. Çocuk tek bir vuruşla yılanı ikiye böldü. Chamber Ailesi El Kitabı’ndan bronz kural: Eğer tehlike etkisiz hale getirilmiş ve sona erdiğinden emin olunmuşsa, bu konuda diğer Chamber üyelerini bilgilendirmek adına acele etmeye gerek yoktur. Her Chamber üyesi sakin ve mutlu bir hayatı hak eder, bu gibi haberler üyelere asgari telaş ve azami gururla aktarılmalıdır. Sam iki parçayı aldı, terliklerini ve sabahlığını giydi, koşarak evden dışarı çıktı ve kulübeye girdi. Kanlar içindeki iki parçayı da kafesin içine koydu ve kafesi kilitledi. Eve geri döndü, kapıyı kilitledi, banyoda ellerini sudan geçirdi, sıcak yatağına ve yarım kalan rüyasına geri döndü. Artık güvendeydi, o şeyin dışarı çıkmasına imkan yoktu. 18 Yeni Hayat Barışcan Göç Yağmur uğurluyordu beni Adeta güle güle dercesine Ve kışını, yazını yaşadığım bu dağlar Yol gösteriyordu bana Selam olsun diyordu Yağmurun balçığa çevirdiği yollara doğru Aşık atarcasına devirdiğim çaylar, Şaşkınlığının nedeniydi kahvedekilerin Son bir kez daha diyerek yudumluyordum çayımı, Onlarla alay edercesine Ben buyum diyordum işte Onların bildiklerini kendileri kadar bilen yabancı Bu ulu dağların yeniden yarattığı Elimde Çehov’un Bozkırı vardı, Bozkır değildi ama burası Dağlar vardı, yoksulluk, açlık ve korku Oysa ben dağların parçasıydım o zaman Otobüse binerken kendisine çekiyordu beni Yüce dağlar, demli çay ve bu insanlar Ebemkuşağı da elveda etmek için Dağların arasından yüzünü göstermişti 19 Hayırdır diyordu kahveci, hayır Ve otobüsün çalan kornası Gitme zorunluluğunu yüzüme vuruyordu Gidip bir daha gelememenin Zamanın sona erdiğinin Otobüs ilerledi Çoktan başlamıştı geri dönüş Ve Zap yanımızda kudretini gösterircesine Hızlıca akıyor, önüne geleni sürüklüyordu Beni bile alıp götürmüştü Çehov’un dünyasında bozkırdaydım ben Moysey Moyseviç’in bas sesi kulağıma geliyordu Dağlar da benim gitmem gerektiğine mi karar vermişti Artık onların değildim galiba Sadece bir yabancıydım bu dağların başında Kapı açıldı Peki gelsin bakalım, dedi şoför Kimseye bakmadan ilerledi arkadaki boş koltuğa Yalnızlığı, çaresizliği etkilemişti beni Aslında tanımıyordum bile onu Kim olduğunu bilmiyordum Bense ona bakarken kentten ayrılırken duyduğum Ne olduğunu anlayamadığım bu korkuyu Belleğimden çıkmamacasına hissettim Sen değiştin, diyordum kendime Bu dağlar değiştirdi seni Yalnız bu dağlar değil, insanlar da Dayanamadım sordum muavine Nasipsizin biriymiş o Boş ol demiş kocası Muşluymuş Memleketine gidiyormuş Parası da yokmuş üzerinde Gözlerimi yumdum Ve derin bir nefes aldım Kurak yollar, çatlamış toprak, kurumuş dikenler Varlıklarıyla ve yokluklarıyla genzimi yakan Bu insan kokusu benimle birlikte geliyordu Belki de ben gidemiyordum Bırakamıyordum dağları Tek bir soru vardı aklımda Bu hayat nasıl bir hayat olacak acaba? *Ferit Edgü’nün “İnsan Kokusu” öyküsünden esinlenerek yazılmıştır. 20 O Kalem, Daktilo ve Cümle Y aşlı bir ağaç gövdesini andıran damarlı sağ eli su serinliğini özlemle bekleyen bir menekşe edasıyla eğilmiş belinde, yavaşça doğruldu kadife perdenin önündeki yadigâr koltuğundan. Yollarla henüz tanışmamış bir bebeğinkinden farksızdı güçsüz bacakları. Koltuklara tutunarak ilerlediği sırada, sol başparmağını tıpkı eski bir yüzük gibi çevreleyen derin yara izi kolaylıkla seçilebiliyordu. Önce şöyle bir göz gezdirdi kitaplığa. Daha sonra, suç işlemekte olan bir ufaklık gibi, beyaz bir kâğıt almak üzere belinden kaldırdığı çekingen ve titrek elini uzattı kitaplığın ahşap kucağına. Yıllardır dokunmadığı o kalemi almakta ise tereddütlüydü. Oturdu. Bir süre elinde beyaz kâğıt, hiçbir şey yapmadan öylece bekledi. Tam biraz cesaretlenip de kaleme yöneldiği sırada elindeki kâğıdın terlemiş olduğunu fark etti. Büyük bir sinirle kâğıdı buruşturup tüm gücüyle fırlattı rastgele bir yere. Kafası, lanet olası masanın üzerindeki güçsüz ellerine düştü. Ağlıyordu. Yine sessiz, yine içinden… Boğazını sımsıkı saran eller vardı sanki çığlık atmasını, hıçkıra hıçkıra ağlamasını engellemek istercesine. Yeni tıraş olunmuş Şerna Viyan Petekkaya yanaklarına inen ılık gözyaşları canını yakıyordu. Neden sonra başını kaldırdı, derin bir nefes aldı ve ani bir hareketle kaleme atıldı. Kırk iki sene olmuştu. Sanki bu süreçte kalem de yaşlanmış; huysuz ve çekilmez bir hâl almıştı. Yıllardır ne bir arkadaşına ne de kendisine itiraf edebildiği düşünceler, şimdi tek tek şu huysuz kalem ve kitaplık rafında beklemekten tozlanmış beyaz kâğıtla mı buluşacaktı? Denedi; ama olmadı. Yazamıyordu işte. Tüm alfabeyi unutmuştu sanki. Baş, işaret ve orta parmağı arasına tutuşturulmuş kalemle beyaz kâğıda yaklaşan eli iyice titriyor, kâğıttan uzaklaşacak gibi olduğu sıra, son ışığını da vermiş olmanın huzuruyla sönmekte olan bir mum edasıyla sakinleşiyordu. Buğulanmış pencereye döndü. Sadece dört kış görebilmiş oğlunun, kendisini kardan adam yapmaya davet eden sesini duyuyordu sanki, beyaz battaniyelerine sarınmış ağaçların arasında. Sol gözünden süzülen yaş, üstüne henüz hiçbir şey yazılmamış olan kâğıtla buluştu. Bu, cümlenin ilk harfiydi sanki; gerisini elleri getirdi. O akşamüstünü kâğıda anlattıkça yıllardır hatırlamaktan kaçındığı; fakat aslında hiç aklından çıkmayan 21 başparmağımla aralamaya çalıştım soğumuş dudaklarını ve meydan okudum dişlerinin ördüğü duvara karşı. Hemen önümde duruyor olmana rağmen uçsuz bucaksız bir yolun sonundaymışçasına uzaktaydın. Daha da çok uzaklaşmanı istemiyordum. “Hadi gül! Gülsene!” diye haykırdım; ama işe yaramıyordu. Neden gülümsemiyordun? Neden kucağıma atlayıp sarılmıyordun boynuma sıkı sıkı? Gitmeni istemiyordum. Su yeşili gözlerinin enerjisine, böğürtlen reçeli yanaklarının saçtığı sevgiye ihtiyacım vardı. Aniden her şey durdu. Arkamdaki eski saatin hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi her zaman aynı şekilde bir sağa bir sola sallanan sarkacının sesini duymuyordum artık. Başparmağım nefesini hissedemez olmuştu. Artık iyice kenetlenmeye çalışan dişlerine engel olmak, başparmağımda sadece nefesini hissetmek istiyordum. Olmadı. Kırk iki senedir hep içimden tekrarlıyorum oğlum: Hoşça kal, seni seviyorum!” sahneyi kabulleniyor, böylece kendisini cezalandırdığını hissediyordu. Cezasını çekiyor olmak onu biraz olsun rahatlatıyor; senelerdir ilk defa içine çektiği havayı hissediyordu. “Oğlum,” diyordu kalem. “Seni duyamadım. Üstünde çalıştığım kitabın labirentlerinde öylesine kaybolmuştum ki duyamadım. Bir sonraki cümleyi kurmaya çalışırken farklı yerlere gitmiştim sanki. Ruhum karakterlerin arasında geziniyor, kulaklarım onlarınkinden başka ses işitmiyordu. Seni özledim, çok özledim! Yıllardır elime kalem almıyordum, biliyor musun? Kulaklarımı tıkayan o kitaba gelince… Hâlâ aynı cümlede. O gündendir ne bir nokta ekledim, ne de dönüp okudum yazdıklarımı. Yeri bile değişmedi. Daktiloda duran o sayfa ve daktilonun hemen yanındaki artık sararmış kâğıt… Hatırlıyorsun değil mi, yanımda her zaman boş bir kâğıt bulundurur, yeri geldikçe bir şeyler karalardım üstüne, şimdi elimde tuttuğum şu kalemle? Beni affet oğlum, seni duyamadım!” Bir an duraksadı. Oturduğu yerde hafifçe doğruldu, derin bir nefes aldı. Evrendeki tüm havayı derinliklerinde hissetmeye ihtiyacı vardı sanki. Bir de belini sıvazlayacak bir ele… Yetmiş iki kere yeni bir yıla şahitlik etmiş; ama hâlâ büyümemişti. Ne güzel olurdu şimdi başını gömüp annesinin göğsüne, başlasaydı hıçkıra hıçkıra ağlamaya! Yeşil gözlü o güzel kadının, kumral saçları arasına gizlenmiş birkaç saç teli gibi bembeyaz elleri, kendisinin bütünüyle beyazlamış saçları arasında gezinseydi keşke! Annesi onu her zaman duymuştu. Annesi, onu duymuştu! Bir süre ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Bir kuşun özgürlüğüne senelerdir engel olmaktan kurtulmuş boş bir kafes gibi ferahtı şimdi içi. Yüreğini çevreleyen parmaklıklar kırılmamıştı; fakat tüm yaşadıklarıyla yüzleşmek onu biraz olsun rahatlatmıştı. En azından “Hoşça kal!” diyebilmişti oğluna. Kalemi yavaşça masanın üstüne bıraktı ve az ötedeki geniş omuzlu, dik başlı daktiloya uzandı. İçindeki kâğıdı alırken elleri titriyordu. Yıllardır orada öylece bekleyen cümleyi yüksek sesle okudu: “O, artık sadece kendisiyle yüzleşebildiği sürece hayata bakmaya yüzü olacağını anlamış ve hatalarının farkına varmış olmanın sevinciyle özür dilemek için tüm gücüyle sevdiği kadının evine doğru koşmaya başlamıştı.” Artık bu cümlenin devamını getirmenin zamanı gelmişti. Yüzünde hafif bir tebessümle, kalemi koyduğu yerden kaldırdı ve karalama kâğıdının üstüne yerleştirdi. Kendisine biraz daha yaklaştırdığı daktilonun üzerinde gezinmeye başlayan başparmağı, yıllar sonra merhemine kavuşmuştu. Avucunda sımsıkı tuttuğu kalemi anımsayınca yazmaya devam etti kaldığı yerden: “Son “Baba!” deyişine yetişebildim. Derin bir uykudan uyanmış gibiydim. Odana geldiğimde minik ellerin aşağı sarkmış, o hep gülümseyen yüzünün sonbahar yapraklarından farkı kalmamıştı. Güçlükle nefes alıyordun. Çenen sımsıkı kilitlenmişti. Sağ elimde unuttuğum kalemden habersiz, sol 22 Kül Olan Kanatlar Y anacağını bilse ateşe kanat çırpar mı zavallı sinek? Onu böylesine çeken ışığa içgüdüsel olarak ilerlerken öleceğini bilir mi? Gelecek vaat eden, parlak, umut dolu sıcaklığa doğru uçar sinek. Sıcağın her geçen saniye vücuduna daha çok nüfuz ettiğini fark eder. E dursun o zaman! Geri dönsün! Ama dönmez işte, umutla kanat çırpar kurtuluşa doğru. Sonra kanatları yanar, çaresiz kalır sinek. Kurtuluşu sandığı ateşte hayalleriyle birlikte yanıp kül olur. Kim bilir, belki de gerçekten kurtuluşudur sineğin ölüm… Tanrı tarafından bizlere ezberletilen senaryoyu oynayıp tüketmeyiz yaşamımızı. Tanrı sadece genel hatları belirler, taslağı verir elimize. Biz istediğimiz gibi oynarız hayat denilen sahnede. Kimimiz doğaçlama yapar, kimimiz ise çabalar durur. Ama herkesin tek amacı var: yaşamak. Hangimiz ister kanatlarımızın yanmasını? Çabalarız, doğru kararlar vermeye çalışırız çalışmasına da ateşe karşı koyamadığımız anlar da olur. Hayatımızı kendimizin şekillendirdiğini düşünüp güçlü hissederiz kendimizi. “Ateşe doğru uçmasaymış canım sinek de! Kendini ateşe atar mı insan? Sinek işte aklı yok…” Herkes kendi seçimini yapar, kaderini kendi belirler. Ateşe uçmayı seçen kendisidir, sonuçlarına da kendisi katlanır; fakat hayatımızın ipleri tamamen bizde değildir; hiçbir zaman Tülay Çalışkan da olmamıştır. “Özgürüm” diye haykırıp zıpladığımızda bile yer çekimi karşı çıkar. “Ayakların yere bassın, özgür falan değilsin.” der. Ateş misali kanatlarımızı elimizden alıverir, hayatın acı gerçekleriyle baş başa kalırız. Hayatımızın dizginlerini elimizde tuttuğumuzda bile vahşi bir at gibi istediği yöne gider hayat. Biz sadece onu biraz yavaşlatabilir ve alacağımız hasarı daha aza indirgeyebiliriz. Dizginleri elimize verip kendi belirlediği taslağa göre hareket ettirir bizi Tanrı. Bu da onun kandırmacasıdır. “Sen kibirlenmeye devam et; her şey benim emrimde.” deyiş biçimidir. Sineğe, “Kendin uçtun ateşe” deyip kendisinin aradan çekilmesidir. Sinek meselesine dönersek içgüdüsünün ve aklının kurbanı olur sinek. En azından mutlu ölür; ateşi kurtuluş olarak görmüştür çünkü. Sığınacak bir liman aramış; ama kül olmuştur. Sözde sinekten daha akıllı bizler, aslında ondan hiçbir farkımızın olmadığını kabul edemeyecek kadar kibirliyizdir. Kanatlarımız yandığında yürürüz, zavallılığımızı saklamak için de bahaneler üretiriz. Gerekirse sürünürüz; ama vazgeçmeyiz kibrimizden. Sinek kadar masum olamayız; kurtuluşa giderken ölecek kadar asil olamayız hiç. Ha ateş ha aşk… İkisi de bazen ısıtır bazen yakar. Sinekten farkımız yok demiştim 23 ya, biz de kurtuluş ümidiyle, mutlu olma ümidiyle aşka kanat çırparız. Her zaman mutlu bir sonla bitmek zorunda değildir gittiğimiz yol. Kalbimiz kırılır, acı çekeriz, kanatlarımız yanar; aşk bazen öldürebilir de. düşünür ki âşık olmadan önce… Sonunda kurtuluş ve mutluluk görüp kanat çırparız aşka. Canımız yanar belki; ama bir anlığına bile olsa kurtuluşu gördüğümüzü sanıp mutlu ölmek de var… “Aşka uçmazsan kanatların neye yarar?” demiş Mevlana. Doğru… Seçim şansımız varken ve hayatımızı kontrol ettiğimizi sanırken yine aşkı seçeriz ucunda yanmak da olsa. Yaşamaktan korkup uçamayanlara inat… “Aşka uçtuktan sonra kanadı kim arar?” diye noktalamış Yunus Emre de. Kanatları yanıp ateşe düşerken ölüm korkusu yerine umut doldurur sineğin yüreğini. Işık tarafından ele geçirilmiştir ruhu; son nefesini vermeden önce başardığını sanıp gülümser belki de. Ne kadar kırılırsa kırılsın kalbimiz, aşka küsemeyiz. Sonunda hep mutlu olacağımıza inanıp sevmeye devam ederiz. Bu yüzden, seçim şansı bizdeyken âşık olmayı seçip acı çekmeyi göze almak mazoşistlik değil, cesur olmaktır. Kanatlarımızı doğru amaçlar için kullanabilmektir. “Aşka uçtum ya, kanadım yansa ne çıkar…” diyebilmektir en çok da. Elif Kınlı Aşk Gelmiş Cihana Kız kaptırdı gönlünü Sevdiği oğlan kalpsizin biri Alay etti güldü.. Hiç aşka gülünür mü? Ne çare, cahil aklı Kız hastalandı, yattı Mumda yandı pervane.. öldü. Oğlan sormakta haklı Hiç aşktan ölünür mü? Behçet Necatigil “Aşka uçarsan kanatların yanar.” demiş Sadi Şirazi. Kanatlarımızın yanma tehlikesi var diye uçmayalım mı yani? Âşık olmayalım mı? Kim yanıp kül olacağını 24 Yalnız Yaşamak Varken... S Mehmet Suat Günerli bakındım, 17-18 yaşlarında bir genç, müzik dinliyordu kulaklıklarıyla, diğerlerini duymamak için, 30-35 yaşlarında uzun boylu bir kadın güneş gözlüklerini takıyordu bu bulutlu, yağmurlu havada diğerlerini görmemek için. İnsanlar diğerlerini umursamıyordu. İletişim çağı olarak anılan 21. yüzyılda giderek uzaklaşıyorduk biribirlerimizden, insanlığımızı yitiriyorduk. Eski günleri andım her ne kadar istemediysem de! İnsanlar böyle miydi? Ne olmuştu komşularımıza; Nevin Abla’ya, Fatma Teyze’ye? Kim uzaklaştırmıştı bizi onlardan, neden? Sırf sizi çağırmak için camınıza taş atmayı göze alan arkadaşlarınızın ne önemi vardı ki, bilgisayar oyunları varken? Mektupların ne anlamı vardı ki, e-mailler varken? Bakkal amcaların ne anlamı vardı ki, jet kasalı süpermarketler varken? ıradan bir sonbahar günüydü. Saat sabahın yedisi olmasına rağmen sokaklar tıklım tıklım doluydu, yollar da. İstanbul’un artık kronikleşmiş sorunu olan trafik yine baş göstermekteydi. İnsanlar biraz da sıkıntıdan olsa gerek; arabalarının camlarını açmış korna sesleri arasında bağrışmaktaydı. Sokaklar doluydu fakat bu sokakları sokak yapan insanlar; başları önlerinde yürümekteydi. Köşedeki dilencinin yalvarışları ya da çocuğunu kaybetmiş bir annenin feryatları, hiçbir şey ilgilendirmiyordu onları. Dış dünyadan soyutlanmak bu olsa gerekti; yüzlerce, milyonlarca insanın arasında bir kar tanesi kadar soğuk ve yalnız olmak kolay iş değildi doğrusu. Çocukken annenizin akşam yemeği için söz verdiği çikolatalar gibiydi insanlar, biribirlerine çok yakın ama bir o kadar da uzak... Otobüs durağında gazetemi okuyarak bir sonraki otobüsü beklerken fark ettim, ben de çok farklı değildim doğrusu. Bir elimde gazetem, bir elimde otobüs tarifesi... Çevreme Yaşamanın ne anlamı vardı ki tek başınayken, yalnızken? 25 Rüzgâr Deniz Kotiloğlu Rüzgâr esince anlarım yaşadığımı Âşık olduğumu Rüzgâr esince. Ürperir içim Yıldızın küçücük ışığında. Toprağın kokusu gelir burnuma Rüzgâr esince Rüzgâr esince anlarım yaşadığımı İnsan olduğumu Umudum olduğunu Rüzgâr esince. Kuzeyin rüzgârı başkadır. Denizin kokusu Yaşamın kokusu gelir burnuma Kuzeyden rüzgâr esince. Rüzgâr esince anlarım yaşadığımı Hayatı düşünürüm Hayalimi düşünürüm Rüzgâr esince. Dostlarımın kokusu gelir burnuma Dolar içime tek tek Canım dostlarım Rüzgâr esince. 26 Gözler Ebrar Bahçivan Z Eskiden hayat dolu olan o gözler artık hayattan bezmiş bakıyordur uzaklara, belki de ufka, derin ve içli. Onu gördükten bir süre sonra küçük, küçücük bir parıltı dikkatimi çekti gözlerinde, çökmüş bedenini hayata döndürebilecek küçücük bir parıltı. Ufak tefek, çelimsiz, ama onunla aynı mavi gözlere sahip bir kız çocuğu, onun geçmişinden ve kendi geleceğinden habersiz bir şekilde kadının kucağına atladı ve onu öptü. Kadının bir kere bile kıvrılmayan dudakları, o an kıvrılarak mutluluğun sıcacık alevini yaydı bedenine. Çocukla aralarında pek bir fark yoktu aslında; zaman ve bastırılmışlık dışında… İkisi de masmavi bakıyordu dünyaya; biri yorgun ve bezgin, diğeriyse cıvıl cıvıl ve özgürce. İkisi de acıyarak bakıyordu birbirine, biri diğerine bakmıyorken. Biri acıyordu, çünkü onu renkli ve taze dünyasında; hayattan bezmişliğe, yorgunluğa ve bastırılmışlığa verilebilecek bir anlam yoktu. Diğeri acıyordu, çünkü korkuyordu kızın masmavi gözlerinin başkalarının hayatlarında kaybolmasından. Sanıyordu ki aynı şeyler onun da başına gelecek. Bu yüzden sarılıyorlardı, sımsıkı, sımsıcak… amanın rüzgârları, saçlarındaki renkleri acımasızca alıp götürmüş, geriye kendine renk arayıp da bulamamış bir beyaz bırakmıştı. Yıllar bir hamur gibi yoğurduğu insanoğlunu mayalanmaya bıraktığında üşenirmiş düzeltmeye, o yüzden kırış kırış olurmuş her tarafı insanın. Onda da farklı bir etki yaratmamıştı, ama onun yüzündeki çizgiler diğerlerine benzer şekilde bir leke gibi yapışmamıştı suratına. Zaman sanki bir ressamın ince fırçasıyla ustaca kondurmuştu her birini. Zarafetleriyle dikkat çekiyorlardı. Yüzüne bakıldığında büyüklerin “Aman nazar değmesin!” tabirlerine yakışırcasına duran nazar boncuğu gibi masmavi iki göz dikkati çekiyordu. Gözlerine baktığınızda içinde mutluluk parıltıları görmek, özgürlükle uçuşan bir ruhun kalıntılarına rastlamak istersiniz. Oysa gözlerinde gördüğünüz ağır hüzün, size bir tokat gibi çarpar. Ne yapacağınızı şaşırır, ne diyeceğinizi bilemezsiniz, diliniz tutulur. Onun deyişiyle “bey”inin arkasına saklanmış bir çift mavi göz çok şeyi bağırmak, çok şeyi haykırmak ister ama nafile; çünkü bir kere “bey”inin arkasında kalmıştır o gözler, bir kere engellenmiş, bastırılmış ve susturulmuştur. Haykırışlar “beyim bilir”lere dönüşmüştür. 27 Bir Kaan Ertek Hiç acımaz mı için söyle Kül olmuş savrulurken kalbim Hayat bulurdum her gülüşünde Şimdi öksüz bakar gözlerim Vakit gelirken eylülün yirmisine Gözlerim ufukta ben hep seni beklerim Derler dünyanın düzeni böyle Yiğitlik var serde, düzen mi dinlerim “Elma beni sevmiyor diye, Ben elmayı sevemez miyim?” 28 Adsız Hayat Pelinsu E. Hünkar K apkaranlık bir odanın sağ köşesindeyim şimdi, kapım kapalı ve perdelerim çekik, oysa dışarıdan giren ışığı görebiliyorum şimdi. Hayatım ellerimin arasından kayıp gidiyormuş gibi, ama çığ gibi büyüyor bir yandan. Beyin işlevini yitiriyor kalp ne zaman devreye girse. Yenik olmak istemiyorum ben, hiçbir zaman istemedim, hep güçlüydüm zihnimin sağ köşelerinde. Çalışma masamı ağlama duvarımdan daha çok seviyor olabilmeyi dilemiştim. Sallanan sandalyemi bir kere hüzünle değil de hazla kullanabilmeyi, kalemimi çekmecemden bir kez de yüzümde güller açarken çıkartabilmeyi istemiştim ben. Bugün günlerden ne, adını unuttum; saat kaç, okuyamıyorum. Kalbim atıyor çoğu zaman, zaten hepimiz yaşıyorsak eğer çarpmalı kalplerimiz... Benimkisi farklı çarpar bazı zamanlar, bazen ben bile anlayamam dilinden, bazen kuş olup çırpınır göğüs kafesimin en rahat yerinde, bazen hayat verir beynime, bazen acı. Korkularla büyüdüm, korkular büyüttü beni, canımı acıttı. Bir düşünce bile kor- kutabilirdi adamı, belki bir his, belki tenine dokunan rüzgâr, sadece bir düşünce ne kadar etkileyebilir ki hayatını, belki bir nefes nasıl değişirebilir, nasıl akabilir bir damla gözyaşı? İnsanlar, çoğu zaman kaçmayı seçer gerçeklerden, kendine itiraf etmek istemediğinde olayların hep diğer yüzünü görmeye çalışır, gerçeği bilse de aksinin gerçekleşebileceği bir gökyüzü vardır onun için, alabildiğine mavi alabildiğine huzurlu. Gözyaşı da mavidir mesela, benim hayallerimde, o kadar mavidir ki hatta gökyüzü ağladığında mavi boyası gözyaşıyla beraber akar benliğinden, karanlık kalır o zaman sadece geriye; işte, bu yüzden ne zaman yağmur yağsa ben, kaybolmak isterim bir başka bedende bir başka insanın silüetinde. Kaygılar mesela, korku değil ama kaygı. Endişe de değil, öğrenme isteği de ya da bir çiçeğin kokusunu tatma amacı, belki güneşin doğuşunu seyretme güdüsü bile. Kaygı farklı, kaygı anlaşılması güç, kaygı herkeste var olan aslında; ama güçlü olduklarına inanıp insanların bastırmaya 29 çalıştıkları. Bir kaynak gibi, korkuyla karışık kalp atışı salgılıyor ruha, sonra sen alıyorsun o ruhu, koyuyorsun baş ucuna. Sorular soruyorsun hep, sorular, cevabını bilmediğin belki, çözemediğin kendi başına. Bazen olmayan şeyler kuruyorsun kafanda, sonra kaygının çatısının altına koyuveriyorsun, sonra paranoya koyuyorsun adını, sonra belki yalnızlık doğuruveriyor paranoyan. Çok seviyorsun bazen kaygılarını, gözlerinin içine bakıp gerçek olmasını diliyorsun, oysa biliyorsun ki kaygın gerçek olsa acın da büyüyecek. Uyumak istiyorsun. Bir kaçış yolu gibi uyumak çünkü, esnemiyorken, gözünden damla damla uyku akmıyorken bile hep bir uyuma isteği içinde, mutlu olmak istiyorsun ama mutlu olmadan önce engellerin varmış gibi geliyor hep. Hep önce onları aşmalısın, hep önce onları yenmelisin... Ki bu engeller senin elinde olmuyor çoğu zaman, etken oluyorsun hep ama etkin olamıyorsun verilen kararlarda; oynadığın bir rol var evet ama ne doğaçlama yapabiliyorsun, ne kendi kısımlarını yazabiliyorsun ne de senaryoyu değiştirebiliyorsun. Bir seyirci var seni izle- yen, hani o bile biliyormuş senin yapacaklarını, söyleyeceklerini ama sen sahnenin ortasında geceler öncesinden ezberlediğin sözleri unutuyormuşsun gibi. İnsan şaşırtmak istiyor bazen izleyenini, bazen delirmek istiyor sahnenin göbeğinde, bazen o olmak istiyor kendisi yerine, bazen bu. Bazen kendisi sadece ruhmuş da başka birisinin hayatını yaşıyormuş gibi davranmak istiyor, bazen hoyratça kullanmak istiyor bedeni, bazen acıyı yine ruhun çektiğini hatırlayıp engellemeye çalışıyor zararı. Bazen kimse yargılamasın istiyor onu, bazen zaten kimse onu yargılayabilecek kadar yakın olmasın. Bazen hiç olmasın, hiç var olmasın istiyor, yani ölmek gibi hani, dünya hiç olsun, bazen o bu cümleleri kurarken bile hiçliğin olmamasını dilediğini anlıyor hiç olmasın derken, bazen kafası karışıyor bedenin, ruh dimdik, kemikleri ayakta tutmaya çalışıyor. Eller birleşiyor sonra aniden, sen birisinin elinden sıkıca ve sevgiyle tuttuğunu düşlüyorsun, hâlbuki birbirine çarpan eller alkışlıyor seni. Sadece seni ve senin gibi kuyudan çıkabilenleri. Elif Kınlı 30 Gözlerim O buna değmez derler ya hep, Neyse ki sen Gözümden düşen o iki damla yaşa değersin. Dudaklarından dökülen iki kelime söz, Beni buruk sessizliğinde de bırakabilir Gülen düşüncelerde de. Yüzündeki tebessüm, Gözlerimi fal taşı gibi açabilir, Dudaklarımı dudaklarına uzatabilir de. Ve hoşça kal dediğin zaman bana Bu seni seviyorum da olabilir Şişmiş gözlerin habercisi de Bu yüzden ben O iki damla yaşa inat Çekerim Boğazı bir nefeste içime Deniz dolu, umut dolu, hayat dolu 31 İdil Beri Küçük Taş Aysel Kapsız Kapıyı kapadım; Artık kimseye giriş yok Ama paslı bir kilit de kondurmadım üzerine Boyası çoktan akmış, mavi bir kapı işte Dokunsan açılacak ama Arkasına çoktan bir taş dayadım ben Küçük bir taş; Kumsalda yürürken ayağıma batan taşların en gri olanından Yağmurdan önceki İstanbul gibi Ne siyah ne beyaz Alacalı bir taş Şanssız bir çocuk gibi Ve aniden açılır kapı Küçük taş gecenin karanlığında Yuvarkanırken bayır aşağı Poyraz gerisin geri kapatır Eski ahşap kapıyı... 32 “Sevgilerde” F. Sueda Evirgen Y üzüne vuran ışık onu yavaşça uykusundan uyandırdı. Büyük bir sinirle kalkıp pencerenin kenarına gitti. Aralık ayının ortasında, günlerden sonra ilk kez açan güneşi o hariç herkes büyük bir sevinçle karşılamıştı. Biraz uzaktaki çay bahçesine takıldı gözü. Müthiş deniz manzarası, şirin dekorasyonu ve tavşan kanı çayıyla ünlü şahane bir yerdi. İnsanlar sevdikleriyle, aileleriyle oturmuş, kahvaltı yapıyordu. Evine iki adım uzaklıkta olmasına rağmen, yıllardır bir kez bile orada oturmadığını fark etti. “Neden?” diye sordu kendine. Aldığı cevap onu daha da sinirlendirdi, hırsla perdeyi kapatıp yatağına geri döndü. Uyumayı denedi. İki kişilik büyük yatakta bir o yana bir bu yana döndü bir süre, sonra vazgeçti, kalktı. Yüzünü yıkamak için banyoya girdi. O sabah aynadaki yüz farklı geldi ona, biraz daha yaşlı biraz daha mutsuz biraz daha yorgundu sanki. Sabah pırıl pırıl olan gökyüzü aniden beliren bulutlarla kararmıştı. Kahvaltısını hazırlamak için mutfağa girdi. Tabak çıkarmak için mutfak dolabını açtı. Neden burada bu kadar çok tabak var ki? Neden tabakları takım halinde satıyorlar, bir insan yalnız yaşayamaz mı? Misafirlerden nefret edemez mi? Ya da… Benden başka herkesin evine çağıracak misafiri var mı gerçekten? Dolaba takılı kaldı gözleri bir süre. Sonra tüm tabakları dolaptan çıkardı. Bir tanesini seçip kenara ayırdı ve kalanları tek tek kırdı. Ardından hiçbir şey olmamış gibi, kırık tabak parçalarını öylece yerde bırakarak salona gitti. Televizyonu açtı, kendini oyalamaya çalıştı ama düşüncelerinden kaçamıyordu. Yıllarca insanları kendinden uzaklaştırmıştı. İnsanlara değer verdiğini belli etmeyi bir çeşit zayıflık olarak görmüştü hep, becerememişti. Sevdiği kadınları yanında tutamamıştı, sevgisini söylemekten utanmıştı hep. Bir gün yaşlanacağını, yapayalnız kalacağını hiç düşünmemişti. Çevresindeki insanlar azaldı birer birer. Hiç en yakın arkadaşı olmamıştı ki. Zaman geçti, yıllar geçti, yalnız olduğunu kabullenemedi başta. Ona yaklaşan herkesin ona acıdığını düşündü, kaçtı onlardan. Hem yalnız hem de huysuz bir adama dönüştü. 33 Elif Kınlı Birkaç sene sonra yalnız olduğunu kabullendi, alışmaya çalıştı ama başaramadı. Bir şeyleri değiştirmek için çok geçti, ve böyle yaşamak katlanılmazdı. Ne zaman dışarı çıksa mutlu insanları görüyor, daha da karanlığa gömülüyordu. Başını ellerinin arasına aldı, gözlerini kapattı. Düşüncelerinden sıyrılmaya çalışıyordu. Bir şeyler yapması gerekiyordu ama ne? Onu oyalayacak bir şeylere ihtiyacı vardı. Dışarıda gök gürlüyordu ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Pencerenin kenarındaki koltuğa oturdu ve yağmuru seyretmeye başladı. Birkaç damla yaş aktı gözünden. Zaman kavramını yitirdi bir süre, uykuyla uyanıklık arasında gidip geldi, hissiz, donuk gözlerle çay bahçesine baktı. Kimse yoktu şimdi, yağan yağmurla birlikte birdenbire masalar bomboş kalmıştı. Tamamen kendine geldiğinde güneşin yavaş yavaş batmakta olduğunu fark etti. O koltukta kaç saat oturduğunu bilmiyordu. Hâlâ üzerinde tonlarca ağırlık varmış gibi hissediyordu. “Bu kadar yeter!” diye bağırdı. Bunca yıl nasıl böyle yaşayabildim diye düşündü. Sonra birden onu neyin oyalayabileceğini buldu. Bardaklar dedi, bu evde gereksiz çok bardak var. Evdeki tüm bardaklar teker teker kırıldı. Gök gürültüsü ve yağmur durmuştu, bulutlar gökyüzünden çekilmişlerdi. Dolunay vardı o gece, güneş gibi aydınlatıyordu şehri. Hiçbir şey hissedemiyordu. Yaptığı hatalar, kaçtığı insanlar, söylemekten korktuğu gerçekler, sakladığı duygular ve geç kalmışlık akıp gidiyordu şimdi, geride ince bir sızı bırakarak... *Behçet Necatigil’in “Sevgilerde” şiirinden esinlenerek yazılmıştır. 34 “Sessiz Ev” Gülmin Coşar Metin Darvınoğlu Fatma Darvınoğlu Metin, Fafa, Ceylan ve Fikret Fatma ve Metin Darvınoğlu Fatma Darvınoğlu Selahaddin Darvınoğlu 35 Faruk Darvınoğlu Selahaddin ve Fatma Darvınoğlu Fatma Darvınoğlu Faruk Darvınoğlu Nilgün Darvınoğlu *Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev” adlı romanından esinlenerek çizilmiştir. 36 Duvarlar ve Eğlence D Hazal Göksu duruyorsun hep, ama gerçekleştiğinde nasıl bir dünya olacağı üstünde neredeyse hiç kafa yormuyorsun. Senin hayallerine göre, duvarlar yok olacak ve herkes bir araya gelecek. İnsanlar kendi iç dünyalarını tüm çıplaklığıyla görüp kendilerini anlamayı başaracaklar sonunda. Herkes birbirini tanıyacak ve kimsenin aslında kötü olmadığını anlayacak. Kıyafetler, teknolojik aletler, kitaplar ve tüm o yıllar boyunca yarattığınız her şey yok olacak ve doğaya geri dönüp hayvanlarla kardeşçe yaşayacaksınız. Bunları düşünüyorsun değil mi? Çok da hoşuna gitti ben böyle söyleyince. Doğru düzgün üstünde düşünmediğin için bu hayal çok hoşuna gidiyor. Hiç mi düşünmüyorsun insanı insan yapan şeyi? Hiç mi anlamaya çalışmıyorsun neden yaratıldığınızı? Doğru, sen her şeyin tesadüf falan olduğuna inanıyorsun. Bu fikir biraz sinirlerimi bozuyor doğrusu. Beni yok sayan insanlardansa bana ya da ben zannet- uvarlar! Evet, hani şu her şeyi birbirinden ayıran, insanların kavuşmasına engel olan soğuk ve sert şeyler. Onlar olmasa hayatlarınız ne kadar güzel olurdu değil mi? Kardeşçe yaşardınız hep birlikte. “Hayır, herkes birbirini öldürürdü, güvenlik olmazdı.” diyenlere de kızıyorsun sürekli… Duvarlar olmasaydı kimsenin kimseye düşmanlık beslemeyeceğini düşünüyorsun çünkü sen. Şimdi de bu konuda, tam bir hafta sonra koskocaman bir konferans salonunda okuyacağın uzun ve ateşli bir yazı yazıyorsun. Fikirlerinin özgünlüğü seni zevkten yiyip bitiriyor. Daha şimdiden sana hayranlıkla ve kıskançlıkla bakacak insanların yüzlerini görür gibisin. Hatta o sırada kendi yüzünün alacağı ifadeyi de hayal ederek duyduğun tuhaf zevki iyice güçlendiriyorsun, bu da yazının daha da ateşli olmasını sağlıyor. Aslında o kadar aptalsın ki! Hayallerini nasıl gerçeğe çevirebileceğini düşünüp 37 nizle kavga etmezsiniz, yakınlaşırsınız. İçinde bulunduğunuz yer hakkındaki bilgisizlik duvarını yıkarsanız her şeyi öğrenirsiniz, bu yüzden de daha fazla merak etmezsiniz. Kendi içinizde yarattığınız duvarları yıkarsanız sonsuz bir iç huzura kavuşur, hiçbir şey yapmadan öylece oturarak geçirirsiniz hayatınızı, kendinizi mutlu sanarak. Bu da yarattığım diğer türlerden farkınızı ortadan kaldırır! Bu yüzden, çok saçma hayaller bunlar. Gerçek olursa her şey biter. Tekrar canım sıkılır ve bir süre sonra da yok ederim sizi. Çok kötü olur o zaman. Bir daha eğlenceli bir fikir bulmam gerekir, bu da milyonlarca yılımı alabilir. Tüm bunları söyledim diye benim üstümde herhangi bir gücün olabileceğini düşünme. İstersem aklında filizlenen bu saçma sapan fikri silebilirim. Ama silmeyeceğim, çünkü zaten imkânsız olan fikrinden korkmuyorum. Hatta iyi ki düşündün sen böyle bir fikri, aferin sana! Bak, birkaç yıldır ne kadar çok eğlendiriyorsun beni! Hadi, uyan artık, tuşları bozacaksın, kaldır kafanı. Şu ateşli yazını bitir ve gidip oku insanlara, eğlendir beni biraz. tikleri şeylere tapan, onlar için canını veren insanlar çok daha iyi hissetmemi sağlıyor açıkçası. Görüyorsun ya, hiçbir fikrini beğenmiyorum. Özellikle de duvarlarla ilgili olanını. Fikrin hiç hoşuma gitmiyor, çünkü gerçek olması halinde o sıkıntılı günlere dönmek istemiyorum. Ne kötü günlerdi onlar öyle! Her şey her zaman aynıydı. Hiçbir değişiklik olmuyordu. Yarattığım türlerin hepsi birbirinden karmaşık, hepsi birbirinden güzeldi. Kusursuz bir düzen vardı; ama ben sıkılıyordum. Sorunun ne olduğunu anlayamıyordum. Sonunda anladım. Bir kusura ihtiyacım vardı. Bir süre düşündükten sonra, her şeyden âciz, güçsüz ve çirkin bir yaratık yarattım ve içgüdülerini yok edip beyinlerini birazcık büyüttüm. Bir daha da sıkılmadım ondan sonra. O kadar büyük istekleriniz ve öyle küçük bir gücünüz var ki! Kavgalarınızı, katliamlarınızı, aşklarınızı, barışlarınızı izlemek çok eğlendiriyor beni. Duvarlar, sizi siz yapan tüm bu olayların çok önemli bir parçası. Sizlerin arasında sizi ayıran duvarlar olmazsa birbiri- Ecegül Bayram 38 temmuzda yıldızları düşledi hep o kollarını hep, yıldızlara açtı. bir temmuz akşamüstüsüydü son görüşüm onu, sarhoşçasına ağlamıştı. ellerini soğuk kuma batırmış kokusundan bahsederdi yıldızların. kendisinin ne kadar kırılgan koktuğundan habersiz. sonunu düşledi hep o, kollarını hep, yıldızlara açtı. 39 Ecegül Bayram
Benzer belgeler
BOSPHORUS CHRONICLE
A supplement of the Bosphorus Chronicle January 2012 issue. / Bosphorus Chronicle’ın Ocak 2012 ekidir.