nedir bu küreselleşme
Transkript
nedir bu küreselleşme
Siyasa, Yıl:1, Sayı:1, Bahar 2005 Nedir Bu Küreselleşme? Kaçabilir miyiz? Kullanabilir miyiz? OĞUL ZENGİNGÖNÜL Doç.Dr., Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Dokuz Eylül Üniversitesi Özet Küreselleşme kavramı, halen, ticaretin, sermayenin ve insanların küre etrafında akışkanlığı ile açıklanabilen son dönemlerin en tartışmalı kavramıdır. Küreselleşme kavramının içini dolduran bu faktörler – ulaşım gibi fiziksel, ticari kurallar gibi normatif ve ingilizcenin artık kürenin dili olduğu gibi sembolik yapılandırmalarla açıklanmaktadır. Böylece bu faktörler, küresel karşılıklıbağımlılığın birer ön koşulu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak küreselleşme kavramı, bölgeler ve sınırlararası ilişki ve faaliyetlerden çok daha fazlasıyla açıklanabilir. Bu çalışmada küreselleşme, küreselleşme karşıtları ve taraftarlarının görüşleri dikkate alınarak yeniden kavramsallaştırılmaya çalışılacaktır. Nihayet küreselleşmenin bir dayatma mı yoksa bir tercih mi olduğu sorusuna da cevap aranacak ve bir sonuca ulaşılacaktır Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Farkındalık, Ulusal Politikalar, Hegemonik Baskı, Fırsatlar Abstract Globalization has an undeniably material aspect in so far as it possible to identify, for instance, flows of trade, capital and people across the globe. These are facilitated by different kinds of infrastructure – physical (such as transport), normative (such as trade rules) and symbolic (such as English) – which establish the preconditions for regularized enduring forms of global interconnectedness. But the concept of globalization denotes much more than relations and activities across regions and frontiers. In this study the concept of globalization tried to be reshaped by taking into consideration both sceptic and pro-globalization point of views. Finally, analyzing whether it is a hegemonic pressure or a preference, the study will reach a conclusion over the topic. Keywords:Globalization, Awareness, National Policies, Hegemonic Pressure, Opportunities O.Zengingönül Giriş Küreselleşme kavramı, son dönemlerin en çok tartışılan ve hakkında yargıya varılan kavramlarından biri. Gerek akademik gerekse popüler literatür içinde kendine önemli bir yer bulan küreselleşme konusunun ele alınış biçimi, genellikle ideolojik kaygılardan uzak tutulamıyor. Küreselleşmenin yol açtığı gelişmeler, kendisi ile ilgili yargıları da genellikle iki kamp etrafında topluyor: Küreselleşme karşıtları veya ona şüpheyle yaklaşanlar ve küreselleşmeyi gelişme ve yeni fırsatlar ile açıklamaya çalışanlar. Küreselleşmeyi açıklayan kaynakların, konuya tek bir bakış açısı ile yaklaştıklarında, bu bakış açısını destekleme yolunda bazı verilere ve karşıt görüşlere yer vermedikleri gözleniyor. Bu durum, küreselleşme sürecinin etkilerinin objektif olarak değerlendirilmesinde önemli bir eksiklik olarak kabul edilmeli. Küreselleşmenin kavramsal içeriği ve unsurları ile ilgili tartışmalar da hala devam ediyor. Hatta küreselleşmenin başlangıç dönemi olarak birbirinden çok uzak zaman dilimleri ifade ediliyor. Küreselleşmenin unsurları üzerinde ( uluslararası ticaret ve uluslararası ticarete açık olmak, sermaye hareketliliği, işgücü hareketliliği, çokulusu işletmeler [ÇUİ], üretimin değişen yapısı, teknoloji üretme kullanabilme ve endüstri ilişkilerinde dönüşüm-yeni istihdam biçimleri) genel olarak bir anlaşmaya varıldığını söylemek mümkünken, bu unsurların hizmet ettikleri amaçların, yine iki karşıt görüş açısından farklılık gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu görüşler de; kapitalizmin küreselleşmeyi kullanarak ulusu (ve onun temsil ettiği değerleri), sosyal boyutu ve emeği ezip geçtiği görüşü ile, küreselleşen liberalizmin yeni fırsatları ve gelişmeyi beraberinde getirdiği görüşü. Fizik, biyoloji ve kimya gibi bilimlerde gözle görülebilen, ölçülebilir sonuçlara daha kolay ulaşılırken, sosyal bilimlerin yapısı buna daha az elverişli. Bunun belki de en önemli nedeni, sosyal bilimlerin, değişkenlerin beklenen sonuçlara göre kurgulanıp steril bir ortamda denetimli deney yapılmasına çok nadir izin vermesinden. Sosyal bilimler daha çok geçmişteki tecrübelere ve verilere dayalı kanıtlarla çalıştığından, araştırmacıların genellikle çok farklı dersler çıkardığı tarihe atıf yapması da kaçınılmaz oluyor. Küreselleşme konusunda oluşmaya başlayan bilgi birikimini yeterli olarak gören kimi araştırmalar, özellikle iktisadi ve sosyal açıdan sıkıntılı dönemlerde fikir oluşturma 86 Nedir Bu Küreselleşme? yolunda kolayca yargıya varabiliyor. Hatta kimi zaman bu yargılar, doktrin oluşturma gibi iddialı sonuçlara da yönelebiliyor. Ekonomik ve sosyal açıdan küreselleşmenin en çok eleştirilen yönleri, ülkeler arasında derin eşitsizliklere yol açması, işsizliği artırması, ülkelerdeki gelir dağılımını olumsuz etkilemesi, ÇUİ aracılığıyla egemen olduğu işgücü piyasalarını düzensizleştirmesi ve nihayet yoksulluğu yaygın bir hale getirmesi. Bu tezlerin karşısında, küreselleşmenin gelişmenin öncüsü olduğu ve her geçen gün insanlığın önüne yeni fırsatlar çıkardığı antitezlerinin de azımsanmayacak miktarda destekçisi bulunuyor. Bu noktada, küreselleşmenin bir dayatma mı yoksa bir tercih mi olduğu sorusu da tartışılıyor. Küreselleşme Nedir? Küreselleşme kavramını açıklamaya yönelik bir çok tanım bulunuyor. Tanımların ortak özelliği de; “ortak bir tanım üzerinde anlaşmaya varamamaları”... Bu da çok doğal, nitekim, küreselleşmeyi açıklamada yararlanılan dünya görüşleri, bakış açıları ve ideolojiler değiştikçe, tanımın içeriği de değişiyor. Literatürde yer verilen bu tanımlamaların bazılarına değindikten sonra, tanımların elverdiği ortak paydalar ışığında biz de yeni bir tanıma ulaşmaya çalışacağız. Sosyal bilimci Giddens, küreselleşmenin, nasıl anlaşılacağı, yeni bir kavram olup olmadığı ve yol açacağı sonuçların neler olabileceği gibi pek çok yönüyle sorgulanan bir kavram olduğunu belirtiyor. Bir ölçüye kadar farklı politik yönelimlerle ilişki içerisinde birbirine zıt iki fikir ortaya çıkmıştır. Bazıları küreselleşmenin tamamen bir mit olduğunu ya da çoğunlukla uzun süreli yönelimlerin bir devamı olduğunu ileri sürüyor. Bu bakış açısı, sosyal demokrasiyi koruma ve geliştirme arzusundaki görüşlere cazip geliyor. Söz konusu bu görüşler için, küreselleşme yeni liberallerin bir icadı. Bunun bir taklit olduğunu görüp gerçeği fark ettiğimizde daha önceki yaklaşımımıza (sosyal demokratik) devam edebiliriz. Diğer kutupta ise, küreselleşmenin sadece gerçek değil, aynı zamanda son derece yaygınlık kazandığını söyleyen görüşler bulunuyor. Küreselleşme, sadece ya da öncelikle ülkelerin ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılıkları anlamına gelmiyor, fakat içinde yaşadığımız dönemde zamanın ve mekanın dönüşümünü de dikkate almamız gereken bir kavram. Ekonomik olsun ya da olmasın, uzakta meydana gelen olaylar bizleri önceki dönemlere göre daha doğrudan ve anında etkiliyor. Öte yandan, bireyler olarak aldığımız kararlar etkileri bakımından da küresel etkiye sahip. Örneğin sağlık amacıyla bireylerin uyguladıkları diyetler, belki de 87 O.Zengingönül dünyanın öteki ucunda geçimini gıda üreticisi olarak temin eden insanları etkiliyor. Küreselleşmeden sanki bir doğa gücüymüş gibi bahsedilmekle beraber asla böyle bir şey sözkonusu değil. Devletler, iş çevreleri ve sosyal gruplar küreselleşmenin gelişmesine katkıda bulunuyorlar. Özetle küreselleşme, politik ve ekonomik etkilerin birleşiminden doğan bir dizi karmaşık süreçlerden oluşuyor (Giddens, 2000). Giddens’ın; küreselleşme ile ilgili yorumlarında yer verilmesi gereken bir başka alıntı da şu şekilde: “İletişim devrimi ve bilgi teknolojisinin yaygınlaşması küreselleşme süreçleriyle yakından bağlantılı. Bu durum ekonomik alanda dahi böyle. En yoksul bölgeleri de kapsamı içine alan ve anında gerçekleşen elektronik iletişim, yerel kurumları ve gündelik yaşamı sarsıyor. Peki artık ulus-devlet “hayali” bir olgu konumuna gelmekte, yönetimler de varlıklarını yitirmekte mi? Elbette hayır, fakat ulusdevlet yapısının değişim içerisinde olduğu bir gerçek. Keynesci ekonomi yönetiminin temelini oluşturan ve ulus-devletlerin eskiden sahip oldukları bazı güçler etkinliklerini yitirdiler. Küreselleşme bu bağlamda ulus-devletlerden ayrılıyor. Bununla birlikte, küreselleşme yeni talepler ve aynı zamanda yerel kimliklerin üretilmesi için yeni fırsatlar yaratmak suretiyle etkisini gösteriyor. Birleşik Krallık’taki İskoç ulusalcılığının yakın zamanlarda ortaya çıkan ani yükselişi istisnai bir örnek olarak düşünülmemeli (Giddens, 2000).” Bir diğer sosyolog, Burnham, küreselleşmeyi kavramlaştırırken şu konulara dikkat çekiyor: “İlk olarak, küreselleşmeyle ilgilenen bir çok kuram, devlet ve piyasayı, sosyal gerçekliğin birbirinden ayrıştırılmış ve izole edilmiş, birbirine dışsal ve oluşsal bir biçimde var olan iki yönü olarak gördükleri için, devlet piyasa ilişkisini tatmin edici bir şekilde kavramsallaştıramıyorlar. Bunun sonucu olarak da, popülist (ve yanlış yönlendirici) bir “devlet iktidarını piyasaya kaptırdı” iddiası çıkıyor ortaya. İkincisi, uluslararası yeniden yapılanma sürecinin ulus devlet tarafından emeği daha sıkı disipline etmek ve emek-sermaye ilişkisini yeniden organize etmek amacıyla üstlenildiğini tartışacağım. Bu noktada belirtmeliyiz ki, küresel kapitalizm hala antagonistik (muhalifkarşı) bir devlet sistemi olarak kuruluyor ve küresel ekonomi politiği karakterize eden değişimler, kökleri emek-sermaye çelişkisinde yatan sorunları çözmek amacıyla devletler tarafından ortaya konuluyorlar. Son olarak, var olan yönetim stratejilerinin ekonomi politikaları söz konusu olduğunda, keyfiyetten kurala doğru bir kayma olduğunu, meşru siyasi, ekonomik ve 88 Nedir Bu Küreselleşme? endüstriyel eylemleri birbirinden ayıran sınırların yeniden çizildiğini ve çeşitli alanlarda karar verme mekanizmalarının parçalandığını ve yetki devrini içeren apolitikleştirme kavramı tarafından karakterize edildiğini savunacağım. Para ve emeğin düzenlenmesi gibi devletin temel eylemleri anlamında, 1980’lerin ortalarından beri apolitikleştirilmiş yönetim formları yönünde ciddi bir tercih görülüyor. Apolitikleştirme olarak anlamını bulan “küreselleşme dili”, karar vermenin politik yönünü ortadan kaldırarak ve böylece politika uygulamalarının etkinliğini artırarak, devlet yöneticilerinin küresel sistemdeki değişimlerden faydalanabilmelerini sağladı. Kısaca, post-modernist ideolojinin, küreselleşme ve apolitikleştirmenin beraberinde getirdiği stratejiler ne bizim için yeniler, ne de kurulu iktidar odaklarının sonunu simgeliyorlar” (Burnham, 2003). Acaba Burnham yaklaşımından şu sonucu çıkartabilir miyiz? Küreselleşme, apolitikleştirmeyi beraberinde getirirken, bundan yararlananlar yine “yönetici elit” oluyor. Nitekim karar almanın politik yönünün ortadan kalkmasının onlar için “elem verici” bir yönü bulunmuyor. Hatta bireylerin yönetilmesinde bu durum onların elini daha da güçlendiriyor. Makalenin ilerleyen bölümlerinde, küreselleşmenin getirdiği apolitikleştirmenin (ve hatta kitlelerin siyasi, sosyal ve kültürel yapı içinde tekdüzeleşmelerinin ) Devlet bürokrasisinin bireylerce hala “baba” olarak görüldüğü toplumlarda çok daha “makbul” olduğu üzerinde duracağız. Konuya iktisadi ağırlıklı bakış açısıyla yaklaşan ve özellikle yabancı sermayeye açık olmayı kavramın kilit unsuru haline getiren yaklaşımlar da var. Bardhan bunlardan bir tanesi. Bardhan’a göre küreselleşme; temel olarak uluslararası ekonominin entegre olması ve özellikle de dış ticarete ve yatırıma açık olmak anlamındadır (Bardhan, 2000). O’Rourke da benzer unsurları ön plana çıkardığı tanımlamasında küreselleşmeyi, ticari engellerin giderek azaldığı, göçlerin önündeki engellerin ortadan kalktığı, sermaye akışının hızlandığı, Doğrudan Yabancı Sermaye’nin (DYY) serbest kaldığı ve teknoloji transferlerinin hızlandığı bir ortam olarak açıklıyor (O’Rourke, 2001). Küreselleşmeye karşı olumlu yaklaşımları ile bilinen Legrain, küreselleşme kavramı ile ilgili gerek popüler kültür eserlerine gerekse Giddens gibi sosyologlara eleştirel bir gözle yaklaşıyor. Legrain’in görüşleri özetle şu şekilde: “Lexus ve Zeytin Ağacı kitabında Thomas Friedman küreselleşmeyi “soğuk savaş sistemi”nin yerine geçmiş bir sistem olarak adlandırıyor. Bunun 1989 civarında başladığını düşünüyor. Soğuk savaşın sona ermesinin ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının 1990’larda küreselleşmeye ivme kazandırdığı doğrudur. Ancak küreselleşmeyi 1989’da başlayan bir sistem olarak 89 O.Zengingönül değerlendirmesi doğru değil. Dünya ekonomisinin büyük bölümü 1989’dan önce ticaret ve finans aracılığıyla zaten entegre olmuştu. Dahası, küreselleşme bir “sistem” değil, soğuk savaş sırasında başlayan ve bugünde devam eden bir entegrasyon ve uluslararasılaşma süreci. Eğer 1945’den 1989’a kadar olan sürece Soğuk Savaş egemense, bundan sonra gelen küreselleşme değil Amerikan hegemonyası. Diğer yazarların da düşünceleri karışmış gözükuyor. Alman sosyolog Ulrich Beck, küreselleşmeyi, bağımsız ulus devletlerin, sınırötesi bazı aktörlerin güçleri, oryantasyonları, kimlikleri ve ağlarıyla erozyona uğratıldığı ve önemini yitirdiği bir süreç olarak tanımlıyor. İngiliz sosyolog Anthonny Giddens ise küreselleşme için, “iletişim devrimi”, “hafif ekonomi”, “1989 sonrası dünya” ve hatta “kadın ve erkek arasındaki büyüyen eşitlik” kavramlarını kullanıyor (Legrain, 2002) ”. Küreselleşmeyi açıklama yolunda, içeriğine daha geniş bir perspektiften bakmayı tercih eden görüşler de bulunuyor. Çok ayrıntılı tanımlamalar olmasa da, bu tanımlamaların, küreselleşmenin anlaşılması sürecine getirdikleri boyutlar ve düşündürdükleri ile önemli bir katkı sağladığına inanıyorum. Bu tanımlardan bir tanesi, küreselleşme kavramını, dünyanın bir bölgesinde meydana gelen sosyal, politik ve ekonomik faaliyetlerin bir parçası olan olayların, alınan kararların, kürenin bir diğer tarafındaki bireyleri ve toplulukları etkilemesiyle ilişkilendiren ve kavramın öncelikle bunu ifade ettiğini öne süren Held-Mcgrew- Goldblatt-Perraton tanımı. Tanıma göre, bunun ötesinde küreselleşme, sınırlar arasındaki ilişkinin rastlantısal veya düzensiz olmadığını daha ziyade düzenlendiğini (örneğin; karşılıklı bağımlılığın farkedilir bir şekilde yoğunlaşması, dünya düzeni içindeki toplumların ve devletlerin öğelerini aşacak bir duruma erişmiştir) öne sürüyor. Küreselleşme ile ilgili tatmin edici bir tanımlama şu öğelerin her birini içermelidir: Esneklik, Yoğunluk, Hız ve Etki (Held ve diğerleri, 2003). Aynı araştırmacılar diğer bir çalışmalarında küreselleşmeyi şu şekilde tanımlıyorlar: “Küreselleşme; suçtan kültüre, materyalizmden ruhbanlığa kadar çağdaş sosyal yaşamın tüm parçalarının dünya çapında birbirlerine olan bağımlılıklarının genişlemesi, derinleşmesi ve hızlanmasıdır” (Held ve diğerleri, 1999). Küreselleşme kavramına uluslararası sosyal siyaset açısından önemli bir referans olan Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ) bakış açısından da yer vermek gerekir. UÇÖ; küreselleşmeyi, ana teması altındaki düşüncenin, ekonomilerin ve toplumların süregiden 90 Nedir Bu Küreselleşme? bir şekilde entegre olduğu bir süreç olarak değerlendiriyor. Küreselleşme; yeni teknolojiler, yeni ekonomik ilişkiler, aralarında hükümetler, uluslararası örgütler, işletmeler, işgücü ve sivil toplum kuruluşlarının da (STK) bulunduğu ulusal ve uluslararası çok geniş bir politika yelpazesi tarafından yönlendiriliyor (www.ilo.org, 2004) . UÇÖ tarafından hazırlatılan bir diğer araştırmada da küreselleşme ile ilgili şu yorumlar dikkat çekici (Torres, 2001): “Küreselleşme kavramı çok geniş bir kullanma alanı bulmakla beraber, anlamı her zaman tam olarak “açık” değil. Küreselleşme; ticari serbestleşmenin, yatırım ve sermaye akışının ve teknolojik değişimin ivmesiyle yönetilen ülkelerde hızlı ekonomik entegrasyon olarak tanımlanabilir”. Ekonomi tarihinin önceki dönemlerine kıyasla küreselleşme, hemen tüm ülkelerin mal ve hizmet sektörlerindeki işçileri ve işverenleri kapsıyor. Sonuç olarak, geçmişte sadece endüstriyel işçiler küreselleşmenin getirdiği uluslararası rekabetin sonuçlarına katlanırken, bugün, dünya işgücünün çok büyük bir kısmı küreselleşmenin etkilerini hissediyor. Uluslararası ticaretin ve DYY’ın hacmi büyüyor ve bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan devrim ekonomik geçişkenliği kolaylaştırıyor. Ancak küreselleşme bazı tartışmalı konuları da gündeme getiriyor: bir çok gelişmiş ülke (GÜ) düşük-ücretli ekonomilerin rekabetinden korkar hale geliyor ve GOÜ’in firmaları GÜ’in güçlü ÇUİ’nden kaynaklanan rekabete dayanmakta güçlük çekiyor. Bu denli değişik ve çok yaklaşım içinden, küreselleşme tanımlamasında en çok kullanılan kelimeleri yan yana getirecek olursak, şöyle bir grup ile karşılaşıyoruz: İşletmelerin sınırlar ötesi faaliyetleri, uluslararası yatırımlar, ticaret, ürün geliştirme, üretim, kaynak yaratma, pazarlama, örgüt yapılarında değişim, kapitalizmin fonksiyonlarında değişim, entegre olmuş uluslararası piyasalar, yeni gelişen bir ekonomik yapılanma, uluslararası işletmelerin belirleyiciliği, uyum sağlama kapasitesi, sert rekabet, esneklik, dünya çapında sosyal ilişkilerin güçlenmesi, birbirinden uzak yerel birimlerin birbirlerinden etkilenir hale gelmesi, yerel ve hatta kişisel sosyal tecrübelerin geçişkenliği, kültürlerin geçişkenliği, enformasyon teknolojilerinin hızlı devinimi (Leisink, 1999). Küreselleşme kavramını açıklama yolunda bazı akademik literatürde ekonometrik modeller üzerine çözümlemelere yer verilerek belirli tezlere ulaşıldığına da rastlıyoruz. Ancak bu tür tezlerin, kavramsallaştırma yolunda objektif sonuçlara ulaşabilmesini kuşkuyla karşılıyorum. Nitekim, bazı bilimsel araştırmaların sosyal ve psikolojik karar 91 O.Zengingönül süreçlerine formüllerinde hiç yer vermemesi, bu formüllerin üzerinden ulaşılan sonuçların bilimselliğini de tartışmaya açık hale getiriyor. Hatta bazı formüllerde küresel göç hareketlerinden sözedilirken, kişilerin içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal çevrenin “kukla değişkenle” doldurulmasının, sosyal bilimler açısından “ciddiyetten uzak” bir durum yarattığını ileri süreceğim. Bütün bu tanımlardan yola çıkarak küreselleşme ile ilgili bütüncül bir tanıma ulaşma denemesinde bulunursak geniş anlamda küreselleşme; dünyada mevcut uluslararası, ulusal, bölgesel ve yerel katmanlara ait siyasi, ekonomik, sosyal, ekolojik , kültürel ve hatta coğrafik sistemlerin, birbirlerinden farkındalıklarının gün geçtikçe artmasıyla, geçişkenliklerinin ve birbirlerini etkileme güçlerinin de arttığı ve dünya çapında bir “farkındalık ve küreye ait olumlu veya olumsuz gelişmelere bilinçli veya tepkisel cevap verme kültürünün oluştuğu”, gelişen bir süreçtir. Küreselleşme ile Ulusal Politika Uygulamaları Arasındaki Etkileşim Küreselleşme ile ilgili önemli sorulardan bir tanesi de, özellikle ülkelerin gelişmişlik, azgelişmişlik ve yoksulluk çizgisinde ilerlerken, bu konuların doğrudan küreselleşmeyle nasıl ilişkilendirileceği. Bu bölümde, genellikle küreselleşme literatüründe rastlanmayan bir konu irdelenip, küreselleşmenin etkilerini yönlendirmede ulusal hükümetlerin ne derece rol oynadığı sorusuna yanıt aranacak. Bu soruya yanıt aranırken, ülkelerin yakın tarihlerindeki tercihleri ve kararları kimi örneklerle incelenecek. Konuyla ilgili iki temel tez üzerinden hareket edeceğim: Birincisi; küreselleşmenin etkisinin ulusal politika yapıcıların tasarrufunun ötesinde bir güce sahip olduğu, dolayısıyla ulusal hükümetlerin bir tercihten çok bir yaptırımla karşı karşıya kaldıkları tezi. İkinci tez ise; ulusal politikaların, küreselleşmenin etkilerini yönlendirebileceği, faydalarını yayabileceği, zararlarını azaltabileceği tezi. Bu iki tezin temel görüşlerine yer vererek nihai bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Küreselleşme, Ulusal Politika Uygulamalarını Doğrudan Etkiler Yaklaşımı (Kaçış Yok Yaklaşımı) Gelişmiş Ülkeler’in aksine, GOÜ’in çoğunda, yapısal uyum önlemlerinin uygulanmaya başlanması, daha önce devlet kontrolünde yönetilen modernizasyon ve endüstrileşme politikalarından kesin kopuş anlamına geliyor. Devlet müdahalesinin genişliği ve 92 Nedir Bu Küreselleşme? derinliği farklılıklar gösterse de, bir çok ülkede kopuş, geniş bir alana yayılmış, endüstrinin korunması ve ekonomideki konumu, tarımsal ürünlerin pazarlanması, döviz ve kredi dağılımı, ithalat ve ihracatın düzenlenmesi, yabancı sermaye yatırımları, teknoloji, işgücü piyasaları ve toplu pazarlık gibi konuları etkiliyor (Ghai, 1995). Ekonomik krizden etkilenen ve sonuçta uluslararası finans kurumları, kredi veren ülkeler ve ticari bankalardan destek aramak zorunda kalan ülkelerde, devletin gücünün daha çok azaldığı görülüyor. Sosyal ve ekonomik alanlarda karar verme gücünün önemli bir bölümü borç veren yabancılara devrediliyor. Devlet finansmanının daralması, hükümetleri kamu hizmetlerini ve altyapı yatırımlarını azaltmaya, kamu sektöründe istihdam ve ücret düzeylerini düşürmeye zorluyor. Ekonomide özelleştirmenin, pazar oluşumunun, gayri resmileşmenin artışı ve ekonominin daha çok uluslararası bir nitelik kazanması, ekonomik faaliyetlerin artan oranda devletin doğrudan kontrolü dışına çıktığı anlamına geliyor. Devletin gücü, vasıflı memurların kaybı, sivil hizmet ahlakının bozulması, suç, şiddet ve hukuk dışılığın artışı ile daha da azalıyor. Ulusal düzeyde yukarıda sayılan değişimlere, değişik sosyal gruplar arasındaki güç dengesinde önemli kaymalar eşlik ediyor. Yerli sermayenin bazı kesimleriyle ortak olarak çalışan yabancı yatırımcılar ve kredi veren kesimler, ulusal politikanın belirlenmesinde güçlerini ve etkilerini artırıyorlar. Benzer biçimde, ulusal iş gruplarının, özellikle yabancı sermayeye, teknolojiye ve pazarlara ulaşma olanağı olanların etkisi büyük ölçüde artıyor. İşçi sınıfı ve orta sınıfın bazı kesimleri ulusal politikayı şekillendirme güçlerinin azaldığına tanık oluyorlar (Ghai, 1995). Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta daha var. Değişik sosyal grupların toplum içinde gittikçe artan bir şekilde örgütlü güç haline geldikleri ve çoğu kez yaptırım gücüne de ulaşan bu grupların hemen tamamının kendilerini Sivil Toplum Kuruluşu (STK) olarak tanıttıklarına şahit oluyoruz . Böylece küreselleşmenin yaygınlaşması ile birlikte gündemdeki yerini artıran STK’lar aracılığıyla da kamuoyu oluşturma ve kamuoyunu bu şekilde etkileyerek politik nüfuz alanını artırma söz konusu olabiliyor. Halbuki günümüzde kendilerini STK olarak tanıtan bir çok kuruluşun, organik olarak kamu ile bir şekilde bağı olduğu ve kimi durumlarda finansman gereksinimlerini doğrudan kamu desteği ile sağladıklarını görüyoruz. Buna başka bir örnek olarak, siyasi partilerin finansman desteğini arkasına alan bazı kuruluşların da kendilerini STK olarak tanıtması gösterilebilir. Her ne kadar STK kavramı çok geniş ve farklı değerlendiriliyorsa da, STK’ların kabul görmüş en az 93 O.Zengingönül beş temel özelliği olmak durumunda. Bunlar sırasıyla, STK’ların hükümet kontrolü dışında olması, siyasi bir parti olarak kurulmuş olmaması, kar amaçlı olmaması, şiddet ve suç amaçlı kurulmuş olmaması ve finansal bağımsızlığa sahip olması (Willetts, 2004). STK’ların varlık nedenleri, faaliyetleri ve arkalarına aldıkları finansman desteğinin kaynağı kamuoyu nezdinde genellikle dikkate alınmayan konular olarak ortaya çıkarken, gerek ulusal bazda, gerek uluslararası ilişkilerde STK’lara yüklenen pozitif değerle birlikte, gerçekte STK olup olmadıkları belli olmayan grupların toplum yararı gözetmeksizin, kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme yapma güçleri de artıyorr. Bu konu, özellikle dış yardıma bağımlı hale gelmiş AGÜ’in veya GOÜ’in politika yapıcılarının üzerinde önemle durması gereken bir konu. Nitekim günümüzde bu yardımların veriliş tarzı gittikçe merkez hükümetlerin insiyatifinden, bölgesel ve yerel kuruluşlara ve STK’lara kaydırılıyor. Hiç şüphesiz bunun sebepleri arasında dış yardımların kullanılması konusundaki başarısız, politik ve verimsiz uygulamalar ön sıralarda. Ancak, STK kimliğinden uzak ve uzaktan güdümlü bazı kuruluşlar aracılığıyla denetimi sağlanan veya sağlanmak isteyen kimi yardımların nihai hedefi konusunda stratejik düşünmek gerekiyor. Gerçek anlamda STK’ların toplum içinde örgütlenmeleri ve özellikle yerel ve bölgesel güçlerini toplum yararı gözeterek kullanmaları ne kadar istenen bir durumsa, bunun tersi durumların da var olduğunu unutmamak gerekiyor (Konuyla ilgili değişik yorumlar için bakınız: Alan RUGMAN: Globalleşmenin Sonu, MediaCat Kitapları, İstanbul, 2004, s.63-76). Bugün Devletin etrafında yapılanan kurumsallaşmış bir dünya gerçeği içinde, Devlet ve piyasa, kanun ve akit, kamu ve özel birbirine zıt kavramlar haline geliyor. Yukarıdaki çift kavramların her biri, “yeni düzenlemeler”i açıklamaya yardımcı olacak şekilde önemli değişiklikler içinde. Öteden beri ayırıma tabi tutulan kamu ve özel kavramlarıyla birlikte artık sosyal ve ekonomik kavramları da ayırıma tabi tutuluyor. Devlet’in küresel ticaret düzeni ile yer değiştirmeye başlamasından bu yana, artık kamu özel’i değil, özel kamuyu kapsamaya başlıyor (Supiot, 2001). Peki acaba ülkelerin ve özellikle GOÜ’in gerçekten küreselleşmenin etkileri karşısında bir şansı var mı? Küçük ülkelerin kendilerine özgü gündemlerini izlemeleri ve ekonomilerini hakim talimatlardan farklı şekilde yönetmeleri mümkün mü? Pek çok politika yapıcıya göre cevap “hayır”. Rodrik’e göre, “özelleşmekten, açılmaktan ve DYY çekmekten başka pek az seçenek olduğuna dair yaygın bir nakarat var. Halbuki 94 Nedir Bu Küreselleşme? ihracat ve DYY amaç değil araçtır. Ekonomi politikasını diğer hedefler pahasına ekonominin dış sektörlerinde yoğunlaşmaya yönlendirmek, ekonomi politikasının araçlarıyla amaçlarını birbirine karıştırmaktan başka bir şey değil. Dahası ticaret ve DYY için güçlü ekonomik büyümenin kendisinden daha elverişli bir şey yok. Yabancı yatırımcılar Botswana’nın kamu sektörünün çok büyük olmasına pek aldırmazlar. Çin tarzı sosyalizm de onları pek engellemez. Büyümeyi teşvik etmede başarılı olan politikalar büyük olasılıkla, “uluslararası rekabet gücü” konusunda da kazançlar sağlayacak. Büyük mali açıklara eğimli bir ekonomide uluslararası mali piyasaların dayatacağı disiplin, makroekonomik istikrar olanaklarını geliştirebilir. Yasal düzenleme standartlarının gelişmiş endüstri ülkeleri standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi hukuk ilkelerini geliştirebilir ve gelişmekte olan ülkelerde şeffaflığın artmasını sağlayabilir. Yine de söz konusu ekonomiye uygun olmamaları ya da başka sosyal gruplar pahasına belli bir sosyal grubun gereksinimlerine hizmet ettiklerinin düşünülmesi durumunda bu tür dışarıdan dayatılan disiplinler geri tepebilir” (Rodrik, 1999). Burada dikkat çeken bir başka konu, küreselleşmenin işgücü piyasasını düzenleyen ulusal politikalar üzerindeki yaptırım gücü. İlkesel bazda, uluslararası topluluğun, gelişmekte olan ülke hükümetlerinin temel çalışan haklarını korumalarını istemesinde yanlış bir şey yok. Kimi zaman bu yalnızca, hükümetlerin, onayladıkları UÇÖ anlaşmalarıyla kabul ettikleri örgütlenme özgürlüğü ve asgari çalışma yaşı gibi konulardaki taahhütlerini hayata geçirmeleri anlamına geliyor. Bir birliğe üye olma ve örgütlenme özgürlükleri temel sivil haklar ve bu tür özgürlüklerle iyi ekonomik performans arasında güçlü bir bağlantı olduğuna dair kanıtlar var. Ama kimi zaman GÜ’de işgücü gruplarının talepleri temel sivil hakların ve politik özgürlüklerin ötesine geçiyor ve daha düşük bir ekonomik performansa yol açabilecek sonuçlar yaratabiliyor. Rodrik’in görüşleri, küreselleşmenin ulusal politikalar üzerindeki etkisine güçlü bir destek verirken, diğer yandan aynı çalışmasında ulusal politikaların küreselleşmeyi yönlendirebildiği tezine de göndermeler yapıyor. Bu görüşler takip eden bölümde değerlendirilecek. Bu noktada şu saptamayı yapmamız gerekiyor: 1980’lerden bugüne küreselleşmenin işgücü piyasaları üzerine hakim etkisi, esnek çalışmaya dayalı bir sosyal ve hukuksal örgütlenme çerçevesini işaret ediyor. Hiç kuşkusuz endüstri ilişkileri kurumlaşmasının düzensizleştirilmesi temel başlığı altında… 95 O.Zengingönül Küreselleşmenin, ulusal hükümetlerin yasal düzenleme gücünü, buna bağlı olarak işgücü piyasası üzerindeki tasarruflarını ve sosyal koruma önlemlerini de muhtemelen etkileyeceği konusundaki bir başka tez Tanzi araştırmasından geliyor. Tanzi’de esnekliğe atıfta bulunarak, işgücü piyasası ile ilgili bugünkü düzenlemeler, uluslararası piyasalarda hüküm süren esneklikten etkilenerek, daha esnek bir yapıya kavuşacak görüşünde. Sermaye hareketleri üzerindeki düzenlemeler bir başka konu, yine benzer olarak dış ticaret, finans ve sigorta piyasaları da bu akımdan etkilenecek alanlar. Bu durum, ulusal hükümetlerin sosyal korumayı yasal düzenleme/kararnameler yoluyla düzenlemesine yeni bir boyut kazandıracak. Eğer küreselleşme, finansal istikrarı bozan unsurlar taşıyorsa, bu durumda ulusal hükümetlere geçmişe oranla istikrarı sağlama yolunda daha da büyük görevler düşecek. Ancak artan ihtiyaç, her zaman artan kabiliyeti de beraberinde getiremeyebilir (Tanzi, 2002)... Ulusal politikaların küreselleşme karşısında bağımsız belirlenme şansının olmadığını savunan bir başka görüş Chossudovsky görüşü. Buna göre, küreselleşmeye dış yardım tuzağıyla bağlanan bir ülkenin bağımsız politika geliştirmesi çok zor. Kredi anlaşması bir kez imzalandıktan sonra, hükümetin anlaşmaya uymaması durumunda ödemeler, ülkenin iki taraflı ve çok taraflı kreditörlerinin “yardım koordinasyon grubu” tarafından kara listeye alınması tehlikesini doğuracak şekilde durdurulabilir. Alınan paranın hiçbir bölümü yatırımlara yönlendirilmediği için söz konusu kredi anlaşmalarının doğası reel ekonominin yararına da değil. Ancak bir başka önemli amaca hizmet ediliyor: Uyum kredileri; kaynakları ulusal ekonomiden uzaklaştırıyor ve ülkeleri, zengin ülkelerden gıda maddeleri de dahil olmak üzere büyük miktarlarda tüketim malları ithal etmeye teşvik ediyor. Diğer bir deyişle, örneğin tarımın “uyum”unu desteklemek için verilen para, tarımsal projelere yatırılmak üzere verilmiyor. Söz konusu kredilerin dayanıklı tüketim malları ve lüks mallar da dahil olmak üzere mal ithali için serbestçe kullanılması mümkün. Bu sürecin sonucu, yerel ekonominin durgunluğa girmesi, ödemeler dengesi krizinin büyümesi ve borç yükünün artması oluyor (Chossudovsky, 1999). Chossudovsky’nin iddia ettiği gibi uyum kredilerinin kaynakları ulusal ekonomilerden uzaklaştırmak için verildiği ve yatırım için kullanılmadığı görüşünün ampirik olarak doğrulanmaya ihtiyacı olmakla beraber, bazı gelişmekte olan ülke örneklerinden, bunun çok da yanlış bir görüş olmadığını belirtmekte fayda var. 96 Nedir Bu Küreselleşme? Ulusal Politika Uygulamaları Küreselleşmenin Etkilerini Yönlendirebilir Yaklaşımı (Yararlanabiliriz Yaklaşımı ) Ulusal politika uygulamalarının küreselleşmenin etkilerini yönlendirebileceği tezi kendi içinde farklılıklar gösteriyor. Bunlardan bir tanesi, ülkelerin yakın tarihlerinde almış oldukları sosyo-ekonomik içerikli kararlar ve bunların uygulama sonuçlarının küreselleşmesinin olumsuz etkilerini artırdığı veya en azından ona temel oluşturduğunu iddia ediyor. Bir başka yaklaşım da, küreselleşmenin unsurlarının, ulusal politika uygulayıcıları tarafından yönlendirildiğinde, bunların faydalı olabileceği veya tartışılan olumsuz etkilerini azaltabileceği yaklaşımı. Özellikle yakın tarihli ve karşılaştırmalı olarak yapılan Waterbury araştırması, Hindistan, Mısır, Meksika ve Türkiye (HMMT) örneklerinin incelenmesi açısından bizim için dikkat çekicidir. Araştırmada bu dört ülkedeki kamu gücünün beraberinde getirdiği bürokratik yapılanmayla beraber önemli bazı sorunlara da yol açtığı tezi işleniyor. Waterbury, devletin “baba” olarak algılandığı bu ülkelerdeki uygulamaların benzer karakterleri üzerinde dururken, yapılan bazı temel yanlışların sonuçlarına değiniyor. Bu araştırma, gerçekte ülkelerin içinde bulundukları durumu incelerken, sorumluluğun büyüğünü küreselleşmenin üzerine atmanın biraz kolaycılık olduğunu gösteriyor. Waterbury’nin dört ülke için yaptığı araştırmanın bulguları arasında genellikle atıf yapılan konu, kamunun tercihlerinin gelinen noktayla yakın ilgisi olduğu yönünde. Bu yargıya ulaşmada Waterbury özellikle KİT konusu üzerinde duruyor. Örneğin bu ülkelerde, kronik olarak zarara uğrayan KİT’ler, giderek şişen yurtiçi açıklara önemli miktarda katkıda bulunuyor, ihracatlarını artıramazken yoğun biçimde ithalata bağlı kalmaları ödemeler dengesi problemlerinin azmasına neden oluyor. Örgütlü işgücü ve koruma altındaki özel sektörler kamu kaynakları üzerinde hak (ücret paketleri, yumuşak krediler) iddia ediyor ve bu bazı durumlarda enflasyonu körükleyerek para birimlerinin aşırı değerlenmesine yol açıyor. Dağıtımcı düzenlemelerden ödün verilmeyince, açık finansmanı ve dış borçlanma giderek standart haline geliyor. Hindistan ve Mısır, devlet müdahalesinin uzun süreli devam etmesi yönünde Türkiye ve Meksika’ya kıyasla daha açık bir taahhüt veriyor. Türkiye ve Meksika’da, eninde sonunda devletin, yerini, güçlendirilmiş bir ulusal özel sektöre bırakacağı taahhüdü belli belirsiz de olsa daima yer almış. Ancak, önemli miktarda varlık devlet sektöründe toplanınca, menfaatleri etkilenen yöneticiler ve politikacılar devlet kullanımındaki kaynakların korunması ve genişletilmesi 97 O.Zengingönül doğrultusunda bir hareket başlatmış. Kamu mülkiyetine ideolojik bağlılığın daha güçlü olduğu Hindistan ve Mısır’da da dinamik aynı şekilde oluşmuş (Waterbury, 1997). Hemen burada Türkiye açısından bir KİT değerlendirmesi yapacak olursak, Türkiye’nin sanayileşme çabalarında önemli bir yer tutan, ancak bugün yüklediği yüklerden kurtulmak için bir an önce özelliştirmeye çalışılan Kamu İktisadi Teşekküllerinin kurulmaları naif bir amaç için olduğunu söyleyebiliriz. KİT’lerin imalat sanayi üretimindeki ve katma değerindeki payı 1970’li yılların sonuna kadar sürdü. “Türkiye’deki sanayileşmenin belkemiğini oluşturdu. Daha 1950’li yılların başında imalat sanayi katma değerindeki payları %58-59 civarına varmıştı, imalat yatırımlarında paylarıysa %54-55’i buluyordu. Buna karşılık aynı yıllarda işyeri sayısında payları sadece %4 kadardı. Başka bir deyişle KİT’lerin ortalama büyüklüğü ortalama özel kesim firmalarının çok üstünde bulunuyordu” (Kazgan, 1999). Görüldüğü gibi henüz o dönemde KİT’lerin kuruluş amaçları ve faaliyetleri arasında bir uyumsuzluk ve verimsizliğe yol açacak bir eşgüdümsüzlük gözleniyor. “Devletçilik imalat sanayindeki gelişmeyi hazırladı, öyle ki Türkiye’nin gelişmesi kadar özel kesimdeki gelişmeyi de hazırladı. Bir kere demir-çelik fabrikaları gibi başlangıçta büyük yatırım gerektiren imalat dalları, özel kesimde sermaye birikiminin çok sınırlı olduğu, sermaye piyasasının olmadığı bu yıllarda kamu kaynaklarından karşılanarak kurulabildi. Bundan başka KİT’ler özel karlılık değil, sosyal fayda ilkesine göre kurulduğu için Anadolu’nun az gelişmiş yörelerine götürülebildi, ilkel tarım dışında ekonomik faaliyetin bulunmadığı yörelere imalat sanayini getirerek buralarda istihdam yarattı, ekonomik faaliyeti harekete geçirdi ve çeşitlendirdi, refah artışı yarattı, kitlesel göçleri sınırladı. Bir çok kentin ekonomik olarak varlığı yöreye yerleşen tek bir KİT’le mümkün oldu. Özel kesimin gelişmesine de büyük katkı yaptı. Düz işçileri eğiterek becerili işçileri dönüştürdü, teknik kadroları ve yönetim kadrolarını üretim sürecinde eğitip becerili kadrolar yarattı. Teknolojik bilgiyi yaydı” (Kazgan, 1999). Türkiye’de bir çok kişi ilk defa sinema salonunu, tiyatro salonunu ve yüzme havuzun KİT’lerin tesislerinde tanımıştır. Ne yazık ki belirli bir dönem sonra KİT’lerin çok daha önemli bir özelliği keşfedildi: KİT’ler devasa bir siyasi arpalık olabilirdi…oldu da. Siyasi yelpazenin bütün noktaları bunu tattı ve bundan faydalandı. 98 Nedir Bu Küreselleşme? İşte tam bu noktada Solis’in işaret ettiği gibi, bürokratlar ve yöneticiler için bilgi, stratejik bir kaynak ve paylaşımı, gücün dağılması olarak görülüyor (Solis, 1976). Yalnızca stratejik yarar sağlayacağı düşünüldüğünde, bilgi paylaşımına gidiliyor. Ayrıca, kamu varlıkları yöneticilerinin kayıtları tahrif ettiği, mal istiflediği, vergi kaçırdığı, kar sakladığı ve hükümeti dolandırmak amacıyla başka kuruluşlarla işbirliği yaptığını ampirik kayıtlar gösteriyor.(Waterbury, 1997). GOÜ’de, kamu işletmeleri 1970’li yılların başlarından sonra “Asya’nın küçük kaplanları” hariç, bütün GOÜ’i karakterize eden zayıf ekonomik performansın yaratıcısı olmuşlardır. KİT’ler devlet hazinesine “fazla” sağlamak yerine, bir ölçüde kamu kaynaklarını emen kara delikler oluyorlar (petrol sektörü hariç bu hemen hemen hepsi için geçerli). Waterbury araştırması burada nihai bir saptama yapıyor: GOÜ’de kamu sektörü açıklarının şişkinliğinden kamu ekonomik kuruluşları sorumludur (Waterbury, 1997). Waterbury’nin genelde kamu, özelde KİT’lere dayandırdığı bazı sonuçların irdelenmesi, süregiden küreselleşme dönemlerinde yapılan tercihlerin ve yanlış yönetim uygulamalarının, GOÜ’in, küreselleşmenin risklerine karşı çok kırılgan bir hale geldiklerini göstermesi açısından dikkat çekici. Bu durumu destekleyen görüşler için aşağıda uzun bir alıntıya yer veriyorum (Waterbury, 1997): “Petrol rantlarının ve dış borçların önce devletin eline geçiyor olması hakim politika ne olursa olsun, KİT taleplerinin karşılanacağı anlamına geliyordu. Bu olgu Margaret Levi’nin devletlerin öncelikle ve özellikle, hatta kendi ideolojik tercihleri pahasına da olsa, gelir maksimizasyonunu hedefledikleri yolundaki önerisini doğrular niteliktedir . HMMT’deki mali israf gerçekten de son yıllara kadar, KİT yönetimi için bir risk içermiyordu, çünkü hazine garantili kredilerin vadeleri yeniden yeniden uzatılıyordu (ya da gerek oldukça kamu borcuna dönüştürülüyordu) ve bu kuruluşlar yasal olarak veya uygulamada tasfiye edilemiyor ya da satılamıyorlardı. Ekonominin tarım, maden ihracatı ve işçi gelirleri vergilendirildiği ve yurtdışından borç bulunabildiği sürece, büyüyen KİT’ler ve kamu açıkları finanse edilebilirdi. 1970’li yılların ortalarında Türkiye’nin kamu harcamaları kısmen seçim atmosferinin itişiyle kısmen de ithal petrol fiyatlarındaki ani tırmanış ile denetim dışına çıktı. Kamu sektörü borçlanma gereğinin GSYİH içindeki payı, 1973-77 yılları arasında iki kattan fazla arttı. Bu dönemde fiili olarak bütçe açığı azaldı, ancak KİT’lerin mali açığı (ki fiyatlar idari olarak düşük tutuluyordu) keskin bir artışla 1979’da kamu sektörü borçlanma gereğinin %65’ine yükseldi. 1970’li yıllarda Türkiye’de oluşmaya başlayan kriz, KİT’lerin büyüyen açıklarının finansmanı ihtiyacıyla hızlanmıştır. KİT’ler ihtiyaçları olmadığı halde işçi almak zorunda kalmış ve ithal enerji maliyetlerinin çok hızlı yükseldiği dönem boyunca, seçimlerin de etkisiyle çalışanlara yüksek ücret artışları verilmiştir. Ve bu yıllarda KİT’lerin önemli fiyat artışları yapmasına da izin verilmemiştir. Bu yıllarda sadece Türk Elektrik Kurumu (TEK), Sümerbank ve Şeker Kurumu kar etmiştir (Hale, 1981:198199). 1975’den 1978’e kadar tüm KİT’ler çok büyük zarar etmişlerdir 99 O.Zengingönül (Kepenek:1990:91). 1990’da zarar eden sekiz büyük kuruluşun toplam zararları 1 milyar dolardan fazlaydı (İstanbul Ticaret Odası – İTO-1990:65). KİT’lere yönelik eleştirilerde, aşırı istihdam genellikle ilk sırayı alır, ancak Hindistan istatistikleri bunun böyle olmadığını, emekten ziyade, tasarruf edebilecek hammaddenin aşırı kullanımına işaret eder. Belirli KİT’leri aşağı çeken şey emeğin maliyetinden ziyade düşük verimliliğidir. Örneğin, 1970’lerin ortalarında Hindistan Çelik Şirketi (HSL), yıllık işçi başına 57 ton çelik üretirken, bu oran SSCB’de 170 ton, ABD7de 220 ton ve Japonya’da 280 ton idi (Gupta, 1977:131)Mısır’ın Mehallah al Kubra’daki önemli iplik ve dokuma tesisinin, 1970’lerin ortalarında 35.000 işçisi ile gerçekleştirdiği adamsaat üretimi Tunus’un üretim düzeyinin %40’ı ve Ortak Pazar’ın üretim düzeyinin %15’i idi (USAID, 6/76). Etkin olmayan KİT’lerin yatırım ihtiyaçları yenilenen kredilerle karşılandı ve yeni kamu kredi imkanları yaratıldı. 1980’li yılların başındaki genişlemeci sürecin sonunda borçlanma hadlerinde keskin bir artış ve ciddi bir sermaye açığı görüldü. Bu durumda; Türkiye, diğer üç ülke için örnek olabilir. 1984 ile 1988 arasında iç ve dış borç servisi, Türkiye’de toplam bütçe harcamalarının %12’sinden %23’üne yada GSYİH’nın %3,4’ünden %8’ine yükseldi (Öniş, 1989:75). KİT’lere gelince, katma değer içinde faiz ödemelerinin payı 1982’deki %23’lük düzeyinden 1988’de %50’ye çıktı. Karların payı %44’ten (1984’teki fiyat artışları nedeniyle) 1988’te %14’e gerilerken, ücretlerin payı da %66’dan %35’e düştü (Yüksek Denetleme Kurulu, 1988:33). 1980’li yıllarda Meksika ve Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler kamu yatırım harcamalarında önemli bir azalmaya yol açtı. Türkiye’de sanayide kamu yatırımları önemli ölçüde kısıldı ve Devlet Yatırım Bankası, ki sanayi kredilerinin ana kaynağı idi, bir ihracat-ithalat bankasına (EXIM) dönüştürüldü. KİT’ler oldukça azaltılmış olmasına rağmen kamu yatırım programının hemen hemen %45’ini almaya devam ettiler. Bu, onların fon açığı içinde oldukları anlamına gelmez. Çünkü proje kredileri temini için uluslararası sermaye piyasalarına girdiler. 1980’li yılların sonuna kadar, KİT’lerin mali ihtiyaçlarının yarısından fazlası dış kaynaklardan elde edilirken, aşağı yukarı üçte biri doğrudan bütçe transferleri yoluyla sağlanmıştır. KİT’lerin, 1989’da orta ve uzun vadeli dış borçları yaklaşık 4 milyar dolardı (Kepenek, 1990:86). Benzer şekilde aynı yılda, Meksika KİT’lerinin dış borcu 25 milyar dolardı”. Kamu yatırımlarının verimsiz kullanılmasının ülkeleri yıprattığı görüşünü destekleyen bir başka araştırma Crafts araştırması. Crafts; yirminci yüzyılın sonlarının en şaşırtıcı gerçeklerinden birinin, zengin ülkelerin ulusal gelirlerinden özellikle transfer harcamaları yaptıkları büyük kamu harcamaları olduğunu belirtiyor. Bu noktada Crafts cevap verilmesi gereken iki soru üzerine odaklanıyor: • Kamu sektörünün yükselişi son buldu mu? • Kamu harcamalarındaki artış, OECD ülkelerindeki büyümenin yavaşlamasında önemli bir etken miydi? Kamu harcamalarındaki artış, bir dereceye kadar piyasa mekanizmasındaki hataları gidermedeki rolü ile açıklanabilir. Bir yüzyıl önce bu rollerin içinde klasik kamu mallarını idame ettirmek için yapıldığı görüşü hakimdi (savunma, hukuki altyapı ve kanunları hayata geçirme gibi). Daha sonraki dönemlerde kamu harcamalarındaki 100 Nedir Bu Küreselleşme? genişlemenin kaynakları olarak karşımıza KİT’ler, altyapı geliştirme, kanuni düzenlemeler ve orta/lise eğitimi gibi piyasa mekanizmasının karşılamakta aciz kaldığı ve gücünün yetmediği kalemler çıkmaktadır. Yönetimlerin kendi elleriyle kurdukları kurumlar aracılığıyla giriştikleri rant arama, yönetim bozuklukları gibi sorunlar 19. Yüzyıl ekonomistleri tarafından gayet iyi anlaşılmışsa da 1970’lere kadar kamuoylarının gündemine büyük problemler olarak gelmemişti (Crafts, 2000). Stiglitz de konunun bu boyutuna dikkat çekiyor. Stiglitz’e göre, devletler, özel sektörde daha iyi işleyebileceği tartışılmaz olan teşebbüsler işleteceklerine, gerekli kamu hizmetlerini sağlamaya eğilseydi bir çok ülkenin durumu iyileşirdi; bu yüzden özelleştirme çoğu zaman anlamlıydı. Ticareti serbestleştirme (gümrük vergilerinin azaltılması ve diğer korumacı önlemlerin kaldırılması) doğru bir şekilde ve doğru bir hızda yapıldığında verimsiz işler ortadan kalkarken yeni işler yaratılıyordu ve belirgin bir verimlilik kazancı sağlanabiliyordu. Sorun şu ki, bu politikaların bir çoğu daha adil ve sürdürülebilir bir büyüme sağlamada araç olacağına, kendileri birer sonuç haline geldi. Böyle olunca da bu politikalar aşırı noktalara kadar getirilip çok hızlı bir şekilde uygulandı ve gerekli başka politikalar da bu arada dışlanmış oldu. Sonuçlar niyet edilenden çok farklı bir noktaya geldi. Yanlış şartlar altında aşırı noktalara kadar getirilen mali kemer sıkma politikaları durgunluk yaratabiliyordu ve yüksek faiz oranları yeni kurulmuş firmalara sekte vurabiliyordu. IMF, özelleştirme ve liberalleştirmeyi öyle bir şekilde ve öyle bir hızda sürdürdü ki bu, çoğunlukla, bunlara maruz kalmak için yeterli donanıma sahip olmayan ülkelerin sırtına çok büyük maliyetler yükledi (Stiglitz, 2002)... Waterbury, Crafts ve Stiglitz araştırmalarını tamamlayıcı bir yorum da Rodrik araştırmasından geliyor. “Türkiye’de 1970’lerin ortalarında popülist bir hükümet giderek büyüyen cari hesap açığına, sürdürülemez bir dış borçlanma savurganlığına girerek tepki verdi. Hükümet döviz riskine karşı geniş kapsamlı koruma sağlayarak özel sektörün dış borçlanmasını sübvanse etti. 1977-78’de, geri ödeme kapasitesiyle ilgili kaygılar nedeniyle yabancı banka kredileri kuruduğunda mali uyarlamalar ve döviz kuru uyarlamaları ertelendi. Sonuçta enflasyon yükseldi ve 1978 ile 1980 arasında ekonomi bunalıma girdi. 1980’de Turgut Özal’ın IMF’nin desteklediği bir istikrar programını yürürlüğe sokmasıyla birlikte bir tür makroekonomik denge kuruldu. Program (reel döviz kuru, reel ücretler ve kentsel-kırsal ticaret şartları gibi) temel göreceli fiyatlarda çok büyük dağılımsal sonuçlar yaratacak büyük değişiklikler getirdi. Bu göreceli fiyat 101 O.Zengingönül değişiklikleri gelirin çiftçi ve işçilerden kamu sektörüne transfer edilmesine yol açtı. Bu dağılım kaymaları Türkiye’de reel ücretlerin zaman zaman düzeldiği ve zaman zaman gerilediği bir makroekonomik çevrimler mirası yarattı. Büyük oranda bu istikrarsızlık mirası yüzünden, 1980’lerin başlarından itibaren enflasyon hep yüksek düzeylerde kaldı ve Türk ekonomisi potansiyelinin altında bir performans gösterdi” (Rodrik, 1999). Tabii bu mirasın içine sosyal ve kültürel hayatın yozlaşmasını ve televizyonlardan evlerimize akan ve bugün daha da artarak devam eden bir yoz kültür saldırısını da eklemeliyiz. Küreselleşmenin yönetilebileceği ile ilgili görüş Easterly araştırmasından geliyor. Araştırmaya göre, bazı tezler, 1973 krizi sonrası bir çok gelişmekte olan ülkede görülen düşük büyüme oranlarıyla, (özellikle bazı Doğu Asya ülkeleri haricinde) 1990’larda görülen düşük büyüme oranlarını, GÜ’de yaşanan düşük büyümeye bağlıyor (Easterly, 1999). Bu, önemli bir faktör olmakla beraber, yukarıda belirtilen zaman aralıklarında gittikçe zenginleşen GOÜ’de – özellikle Doğu Asyadakilerde – çıktı miktarını belirlemede iç ekonomik politikaların, yönetim erkinin ve ülke içi kurumların önemli etkileri oldu. Dışsal faktörlerin (şoklar ve kargaşalar) etkisinin şiddeti, ülkelerdeki kurumların kurumsallaşma kalitesi ve verimliliği, sosyal programların varlığı, sivil hakların varlığı ve güvenlik ağlarının oluşması ile yakından ilgili. İç politikalar hayati değişiklikler yapmakta ve bu noktada dört konu önemli etkiye sahip: Eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi ve dağılımı, çevre yönetimi, küreselleşmenin fırsatlarını ve risklerini yönetebilme erki ve yönetimin etkinliği (Thomas ve diğerleri, 2000). Küreselleşmeye atfedilen olumsuzlukların bir çoğunun aslında ulusal politikaların bir sonucu olduğu görüşünü radikal bir yorumla destekleyen Gilpin’e göre, ekonomik küreselleşmeye atfedilen bir çok problem gerçekte ulusal hükümetlerin uyguladıkları kötü politikaların sonucu. Çevreciler, küreselleşmenin ve onun getirdiği kötülüklere karşı bir başkaldırı halinde: Ancak bugüne kadar çevreye verilen zararların büyük çoğunluğu ulusal hükümetlerin politikaları ve faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Hava, su ve toprak kirliliğinin temel nedenleri, temel olarak ulus devletlerin ihmalkar politikaları ve bu yönde alınacak tedbirlerin zayıf bırakılması sonucu. Amazon ormanlarının yok olmasının en büyük sorumlusu, takip ettiği ulusal kalkınma politikası nedeniyle Brezilya Hükümeti. ABD’de yığın olarak ormanların kesilmesi, hükümetlerin kereste işiyle uğraşan işletmelere sağladığı olağanüstü desteklemelerle bağlantılı. Güneydoğu Asya’nın araziye aç çiftçilerine, tarımsal faaliyette bulunmaları için ormanları yok 102 Nedir Bu Küreselleşme? etmeleri izni veriliyor. Küreselleşmeye atfedilen ve aslında teknolojide yaşanan değişimlere, ulusal hükümetlerin seçimlerine ve diğer bazı başka içsel nedenlere bağlı olan problemlerin listesini genişletmek daha da mümkün (Gilpin, 2003). Küreselleşmenin, (ve unsurlarından ticari serbestleşmenin) ulusal politika başarılarıyla avantaj haline dönüşebileceği yolunda bir yorum da Akyüz-Flassbeck- Kozul-Wright araştırmasından geliyor. Buna göre, “ticaretin serbestleşmesinin ücretler ve gelir dağılımı üzerine etkileri, uygulandığı ülke içi ve uluslararası koşullara bağlı olarak, ülkeler arasında farklılıklar göstermekte. Ülke kaynaklarının düzeyi, doğal olarak karşılaştırmalı üstünlüklerin belirlenmesinde önemli roller oynarken, çeşitli endüstrilerin rekabet edebilirlik derecelerini belirleyen diğer başka faktörler de bulunuyor. Bu açıdan ücretlerin düşük olduğu ülkelerin, ücretlerin yüksek olduğu ülkelere karşı dünya ticaretinde haksız rekabet avantajı olduğu tezine karşı çıkan ders kitabı savlarını hatırlamak önem kazanıyor. Sadece ücret maliyeti değil, birim işgücü maliyeti de uluslararası rekabet edebilirliği belirliyor. Vasıflı ve vasıfsız işgücü olarak benzer kaynaklara sahip iki ülke, öğrenme ve geliştirmedeki başarılarına bağlı olarak, herhangi bir endüstri alanında farklı verimlilik düzeylerine sahip olabilir. Öncül Doğu Asya Yeni Gelişen Ekonomileri ile çoğu diğer orta düzey gelirli GOÜ arasındaki temel fark işte burada. İlk grupta, serbestleşme, başarılı endüstriyel ve ticari politika uygulamalarını takip etti; korumacılık ve destekler büyük ölçüde kalktı, çünkü artık bunlara gereksinim duymamaktaydı. Buna karşılık ikinci grupta serbestleşme, büyük ölçüde emek ve/veya vasıf yoğun sektörlerde verimli, rekabetçi sanayinin kurulmasındaki başarısızlık sonucu başlamıştır. Bu nedenle ticaretin serbestleşmesin nedeniyle artan rekabetin gelir dağılımı üzerine etkileri son derece farklı” (Akyüz ve diğerleri, 2003). Değerlendirme: Küreselleşmenin ülkeler üzerinde mutlak bir etkisi var. Ancak bu etkinin içeriği ve şiddeti ülkeler bazında farklılaşıyor. Nasıl ki, küreselleşmenin ulusal politikaları doğrudan etkilediği yaklaşımı doğrulanabilirse, ulusal politikaların, küreselleşmenin özellikle olumsuz etkilerini yönlendirebileceği ve hatta geri yansıtabileceği de doğrulanabilir. Küreselleşmenin özellikle GOÜ üzerindeki hegemonik etkisinin genişlemesinde, küreselleşmenin unsurları kadar ulusal politika uygulamalarının da rolü büyük. Ulusal hükümetlerin uyguladıkları yanlış politikalar ve yaptıkları yanlış tercihlerin sonuçlarını bütünüyle küreselleşmenin bir sonucu gibi göstermek, ulusal 103 O.Zengingönül politika yapıcıların ve karar alıcıların yanlışlarını ve çoğu zaman politize edilmiş ekonomik kararlarını görmezden gelmek ile aynı anlama gelebilir. Bu durum; tercihlerin ve uygulamaların değişim gerekliliğine de darbe vurabilir. Küreselleşmenin kendi unsurlarını egemen kılmak için belirli bir sistematik içinde hareket ettiğini ve bu unsurların çoğu kez GÜ lehine sonuç verdiğini söylemek yanlış olmayacak. Bu noktada küreselleşmenin yumuşak karnı, beraberinde getirdiği bilginin paylaşılması ve yayılması. Eğer bu bilgi, ülkelerin kendi ulusal politikaları çerçevesinde, hüküm süren rekabet ortamında katma değer yaratacak sonuçlara ulaşıyorsa (örneğin yaratıcılığı geliştiriyorsa) küreselleşmenin baskın gücü, itici güç haline dönüştürülebilir. Aksi taktirde, bilginin paylaşımı (en açık örnek olarak internet kullanımı) sosyal yaşamın bir çok unsurunun ticarileştiği bir ortamda, bu ticarileşmenin lokomotifi olanların lehine işlemeye devam edecek. Üstelik yeni bir tüketici tipini de gündeme sokarak: “Küreselleşme ile birlikte öne çıkan “yeni bireycilik”, yoğun olarak kalabalık metropolitenler içinde yalnızlaşan bireyin, televizyon, cep telefonları vb ekranlardan akan küresel jellerle sıvanıp, hayatının her evresine “kişiliğini” yansıtma isteğiyle birlikte, karşımıza yeni bir tüketici tipi çıkarıyor. Bu tüketici, ihtiyacı olan şeyleri almaktan bıkmış, artık istediği şeyleri almaya konsantre olmuş bir tüketici. Bu bağlamda alış veriş yapmak, sadece bir şeylerin edinilmesinin ötesinde, kimliğin alınması anlamına geliyor. Bazı kişilere göre en genel anlamıyla alışveriş olgusu, huzurun ve dinginliğin kaynağı olmada dinin bile ötesine geçiyor. Yeni tüketici gerçekten kendini keşfetmenin arayışı içinde. Eski tüketici nakit para, tercih zorunluluğu ve aradığı malları bulamama gibi kısıtlarla çevriliyken, yeni tüketici, zaman azlığı, dikkati toparlayabilme ve güven duyma gibi kısıtlarla çevrili…” (Thornill, 2003). Her ne kadar bu betimleme özellikle GÜ ve GOÜ’in metropoliten coğrafyasıyla örtüşüyorsa da, çizilen profil düşündürücü (ve üzücü…) ve gittikçe gerçekliğe daha da yaklaşıyor. Eğer dünyaya hakim olacak tüketici orta ve uzun vadede bu profili çizecekse, yenilik ve yaratıcılık kavramları da görünür bir gelecek için anahtar kavramlar olmaya devam edecek. Bu noktada yenilik ve yaratıcılık kavramlarını, yenilik ve yaratıcılık uğruna toplumsal dinamikleri yozlaştıran ve toplumu “benim için farketmez”leştiren bir noktaya getiren gelişmeleri dışarıda tutuyorum. Nihayet; küreselleşme ile ulusal politika uygulamaları arasındaki etkileşimin iki yönlü bir akışı olduğunu öne sürebiliriz. Bu etkileşimi, neden – sonuç ilişkisi içinde de değerlendirebiliriz. Küreselleşmeye sadece olumsuz değer yükleyen ve bir çok sorunun 104 Nedir Bu Küreselleşme? nedeni olarak gören tezlerin, sorunların oluşumu noktasında mutlaka kendi iç siyasalarına da bakmaları gerekecek. Küreselleşmeyi bir süreç değil, bir sonuç olarak algılarsak, bunun nedenlerini sadece dışarıda aramanın maliyeti, içerideki yanlışları sürekli gözardı etmek olabilir... KAYNAKÇA Yılmaz AKYÜZ – Heiner FLASSBECK – Richard Kozul-WRIGHT: “Küreselleşme, Eşitsizlik ve İşgücü Piyasası”, İktisat Üzerine Yazılar I: Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar içinde (Ed.A.H. Köse – F. Şenses – E. YELDAN), İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, s.501-502 Peter BURNHAM: Küreselleşme, Apolitikleştirme ve “Modern” Ekonomi Yönetimi, Praksis, Sayı:9, Ankara, 2003, s.164-165 Pranab BARDHAN: “Social Justice in the Global Economy”, International Institute for Labour Studeis, ILO Social Policy Lecture, University of the Western Cape, South Africa, 1-6 September 2000, s.1 Michel CHOSSUDOVSKY: Yoksulluğun Çiviyazıları: 41, İstanbul, 1999, s.61 Küreselleşmesi, Sezai Ekinci Mat, Nicholas CRAFTS: “Globalization And Growth In The Twentieth Century”, IMF Working Paper, No.44, March 2000. William EASTERLY: “The Lost Decades: Explaining Developing Countries’ Stagnation 1980-1998”, Development Economics Research Group, World Bank, Washingtoh, 1999 Dharam GHAI: “Yapısal Uyum, Küresel Bütünleşme ve Sosyal Demokrasi”, Piyasa Güçleri ve Yapısal Kalkınma içinde (Der: R. Prendergast – F. Stewart), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995. Anthony GIDDENS: Üçüncü Yol, Birey Yayıncılık, İstanbul, 2000, s.40-45 Robert GILPIN: “The Nation-State in the Global Economy”, The Global Transformations Reader içinde (Ed. D. Held – A. McGrew), Polity Pers, Cambridge, 2003, s.352-353 David HELD-Anthony McGREW-David GOLDBLATT-Jonathan PERRATON: “Rethinking Globalization”, The Global Transformations Reader içinde (Ed. D.Held-A. McGrew), Polity Pres, Cambridge, 2003, s.67-68 David HELD-Anthony McGREW-David GOLDBLATT-Jonathan PERRATON: Global Transformations: Politics, Economics and Culture, Polity Pres, Cambridge, 1999, s.2 105 O.Zengingönül Gülten KAZGAN, Gülten; Tanzimattan 21.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1999, s.86 Philippe LEGRAIN: Open World: The Truth About Globalisation, Abacus, Time Warner Boks, UK, 2002, s.11-12 Peter LEISINK: Globalization and Labour Relations, Edward Elgar Publishing Limited, UK, 1999, s.2 Kevin O’ROURKE: “ Globalization and Inequality: Historical Trends, National Bureau of Economic Research Working Paper 8339, Cambridge MA, 2001, s.56-57 Dani RODRİK: Yeni Küresel Ekonomi ve Gelişmekte Olan Ülkeler, Sabah Kitapları, İstanbul, 1999 Leopoldo SOLIS: “A Monetary Will-o-the Wisp: Pursuit of Equity Through Deficit Spending”, Research Program in Development Studies, Discussion Paper No:77, Princeton University, 1976, s.139 Joseph E. STIGLITZ: Küreselleşme, Büyük Hayal Kırıklığı, Plan B Yayıncılık, İstanbul, 2002. Alain SUPIOT: “Towards An International Social Order? Preliminary Observations on the “New Regulations” in Work, Employment and Social Protection”, Conference on the Future of Work, Employment and Social rotection, Annecy, January 18-19 2001, s. 7 Vito TANZI: “Globalization and the Future of Social Protection”, IMF Working Paper, 2002, No.12, s.5 Vinod THOMAS – Mansoor DAILAMI – Ashok DHARESHWAR – Daniel KAUFMAN – Nalin KISHOR – Ramon LOPEZ – Yan WANG: The Quality of Growth, World Bank Publication , Oxford University Pres, 2000. John THORNILL: The Soul of the New Consumer, David Lewis and Nicholas Brealey Publishing, UK, 2000, s.1-11 Raymond TORRES: Towards A Socially Sustainable World Economy: An Analysis of the Social Pillars of Globalization, ILO Publication, Geneva, 2001, s.7-9 John WATERBURY: Sonsuz Yanılgılar Karşısında: Hindistan, Meksika, Mısır ve Türkiye’de Kamu Girişimi ve Devlet Gücü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997, s.3334 Peter WILLETTS: www. C:\Documents and Settings\Administrator\Local Settings\Temporary Internet Files\Content.IE5\26SIUVJQ\Article on NGOs for UNESCO Encyclopaedia.htm, (08.04.2004) http://www.ilo.org/public/english/wcsdg/globali/index.htm (21.01.2004) 106
Benzer belgeler
KÜRESELLEŞMENİN TARİHÇESİ
değerlendirmektedir. ILO’ya göre küreselleşme yeni teknolojiler, yeni ekonomik ilişkiler,
aralarında hükümetler, uluslararası örgütler, işletmeler, işgücü ve sivil toplum kuruluşlarının da
bulunduğ...