tut pekmezi 27
Transkript
tut pekmezi 27
Yalnız taş duvar olmaz Tut Pekmezi Tutlular Yardımlaşma Derneği Haziran 2007 Sayı 27 Erikliğin Kelle’denTut’un görünüşü / Mayıs 2007 1 Değerli Okur, Dergimizin 27. sayısı da elinizde. Bu sayımızda da yeni konular ve o yeni konuları yazan yeni adlarla karşılaşacaksınız. Ama biz yine de her zaman yaptığımız gibi kısaca bir göz atalım Tut Pekmezi’nin sayfalarına. Hamza Demir, Tut Gelişim Derneği’ nin kuruluşu ve bu gelişmeden hareketle Tut’taki dernekleşme çalışmalarının geçmişine ve birikime dikkat çekiyor Đsveç’ten gönderdiği yazısıyla. Tut Gelişim Derneğii Tut’un gençlerinin sorunlarına ve çözüm yollarına ilişkin bir özet rapor da gönderdi Tut Pekmezi’ne. Bu anlamda, derneğin kurulmasının ne denli önemli ve umut verici olduğu da açığa çıkıyor. TYD’nin 21 Nisan 2007’de düzenlediği eğlence gecesine ilişkin bir değerlendirmeyi Ali Gündoğdu’ dan okuyacaksınız. Đsviçre’deki hemşerilerimizi Ali Gündoğdu’nun yaptığı değerlendirme konusunda düşünmeye davet ediyoruz. Mahmut Akdağ’ın Edebiyat Yarışması için gönderdiği öykülerden birisine daha (Memekli Mağra) yer verdik bu sayımızda. TYD’nin 2.9.07 tarihinde düzenleyeceği piknikli turnuvaya ilişkin bir duyuru da bulacaksınız dergimizin bu sayısında. Bütün hemşerilerimizi bekliyoruz. Ayrıca sevilen yazarlarımızdan Adnan Binyazar’ı, Cumhuriyet gazetesinde “Ayna” adlı köşesindeki yazısıyla konuk ettik bu sayımızda. Umarız sizin çocukluğunuza da bir ayna tutulmuş olur. Mehmet Karakuş’un birkaç yazısı var Tut Pekmezi’nin sayfalarında. Bunlardan bir tanesi, www.tutpekmezi.com’da TYD’nin açtığı Edebiyat Yarışması için yazılmış olan,Tut’un ilçe yapılması ve sonraki yaşanan sürece ilişkin bir yazısı. Bir başka yazısı da, Tut’tan Đsviçre’ye ilk gelen kuşaktan olan Mustafa Aslan, Mehmet Acar, Mustafa Karakuş, Mehmet Maraşlıoğlu, Ramazan Özdoğan, Mahmut Kılıç, Salih Doğru, Ali Gündoğdu, Habip Orhan, Hacı Ali Kurşun’ dan sonra Ahmet Doğru ve önümüzdeki günlerde Gençler Birliği’ne transfer olacak olan oğlu Uğur ile yaptığı kısa söyleşilerden oluşuyor. Daha sonra, uzun bir süre Đsviçre’de kaldıktan sonra Tut’ta yaşamaya devam eden Ahmet Dağ’dan da iki anı aktarıyor Mehmet Karakuş. Değerli Okur, Dergimizin bu sayısına yazılarıyla katkıda bulunan değerli arkadaşlarımıza içten teşşekkür ediyor ve katkılarının devam etmesini bekliyoruz. Bir daha belirtelim ki, Tut pekmezi “profesyonel” bir dergi değildir. Eksiği gediği olan amatör bir dergidir. Amacımız, Tut’u ve Tutluyu yine Tutluların dilinden anlatmak, bu arada kimi konuları da yazarak “kayıt altına” almaktır. Tutluları yazmaya ve okumaya özendirmek, Tutluların yazmaya ve okumaya olan ilgilerini artırmaktır bir başka amacımız. Bizim içten istemimiz ve çabamız bu yöndedir. Gelecek sayıda görüşmek ve Tut pekmezi gibi şirin günler geçirmeniz dileklerimizle... Tut Pekmezi 2 Piknikli Voleybol Turnuvası Değerli Hemşerilerimiz , Sevgili Tutlular, Bu yılki Tutlular Pikniği ve 1. Đs-Tut Voleybol Turnuvası 02.09.2007, Pazar günü Turnverein Höngg / Kappenbühlstr. 60 / Höngg-ZH adresindeki yeşil sahada yapılacaktır. Turnuvaya, -Arbon'dan Ağtutspor ve taraftarlarını -Zürich'ten Çanakçıspor ve taraftarlarını -Wohlen'den Tutpekmezispor ve taraftarlarını -Wald'tan Tutstar ve taraftarlarını -Schwitz'ten Mağrabaşı Gücü taraftarlarını ve Đsviçre'nin dört bir köşesinde yaşayan hemşerilerimizi ve dostlarımızı bekliyoruz. Takımlar karma (kadın, erkek, çocuk) beş kişiden oluşacaktır. Piknikte her türlü içecek (mineraller, kahve, bira, rakı) ve yemek olarak da şiş kebap, kemiksiz tavuk budu, sucuk, salata ve salçalı bulgur pilavı yapılacaktır. Derneğimizin bu etkinliğine bütün hemşerilerimizi ve dostlarımızı herzaman olduğu gibi aramızda görmek ve güzel bir gün geçirmek istiyoruz. Tutlular Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu 3 4 Tutlular Eğlence Gecesi Yapıldı 21 Nisan 2007 tarihindeki ilkbahar eğlence gecemiz Zürich’te yapılmıştır. Bu eğlence gecesi iyi insanların gecesi, temiz yürekli insanların eğlence gecesi halinde geçmiştir. Hemşerilerimizle, dostlarımızla beraber olduğumuz ve bundan da sevinç duyduğumuz güzel bir gece olarak geçmiştir. Đnsanın hemşerileriyle ve dostalarıyla beraber olması ne güzel şey. Bunu ancak icinde bulunanlar ve gerçek Tutlu olanlar bilir. Tutluyum deyip de içten Tutlu olmayanlar bilemezler ve o sevinci tadamazlar. Böyle şeyler içinde bulundukça ve yaşadıkça olur. Bizleri yanlız bırakmayan dostlarımıza ve hemşerilerimize ne kadar teşekkür etsek de az olur. Bize her zaman, „eğlence geceniz yok mu, geceniz ne zaman olacak“ diye sorarlar. Bunu soranlar da çoğu zaman Adıyamanlı olmayanlar, Türkiye’nin başka yörerlerinden olan ve bizleri burada yıllardır tanıyan dostlarımızdır. Çünkü onlar bizlerin örf ve adetlerinin başka olduğunu bilirler ve çok hoşlarına gider. Bizim yöresel yemeklerimizi cok beğenirler. Bununla da gurur duymak lazım. Gecemize sponsorluk yapan arkadaşlara da, başta Mustafa Tüfekçi /Şimşek Reisen’a, Vatan Reisen’a, Semes Automobile GmbH’ya teşekkür ederiz. Gecede çalışan ve evlerinde hazırlık yapanlara, içli köfte, hıtap, meze gibi çok çeşitli yemek yapan arkadaşlarımıza da ayrıca teşekkür ederiz. Onlara, yönetim kurulu adına „ellerinize sağlık“ diyoruz. Çok zengin tombala vardı gecemizde. Katılan misafirler çok memnun kaldılar. Bu da bizleri sevindirdi ve gururlandırdı. Herşey güzel olup, misafirler güzel bir akşam geçirdiği zaman hiç kimsede yorgunluk falan kalmıyor. Đçimden geldiği gibi yazdım. Đnşallah beğenirsiniz. Herkese sevgiler ve selamlar. Güzel bir yaz tatili geçirmenizi diliyorum. Ali Gündoğdu (Onbaşı Ali) 5 Tut’un Đlçe Yapılması ve Kentleşme Süreci Çok gerilere gidilmezse, Tut’un yakın geçmişinde iki tarih öne çıkar. Bunlardan birincisi; o zamana kadar köy olan Tut’un kasaba yapıldığı 1954, ikincisi de; kasabayken ilçe yapılan 1990’dır. 1954 ile 1990 yılları arasındaki uzun zamanı Besni’ye bağlı bir kasabanın insanları olarak yaşayan Tutlularda, özellikle resmi işlerin yerine getirilmesi için yaşanan zorluklardan ve Besnililerin de kendilerini “büyük ağabey” yerine koymasının verdiği bıkkınlıktan dolayı, “Besni’den kurtularak ilçe olma” düşüncesi oluşur. Öyle ki bu düşünce kimi zaman öfkeyle, kimi zaman da şakayla karışık dillendirilir. Bu tutum özellikle Tut’un yerel yöneticilerinde ve Tut’un siyasal partilerinde yer almış geleneksel kasaba politikacılarında çok açık bir şekilde gözlenir. Elbette bu, öteki Tutluların da hoşuna gider ve Tut’un gelişip zenginleşmesini sağlayacak bir düşünce olarak da benimsenir. Bu, “Besnililerden kurtularak ilçe olma” düşüncesine resmi bir gerekçe olarak nüfusun ve gereksinimlerin arttığı ileri sürülür ancak, bu düşüncenin arkasında da aşağı yukarı şu beklentiler vardır: - Ağabeylik taslayarak tepeden bakan Besnililerden ilçe olup kurtulmak ve kendi başına yaşamak, - Đlçe olacak Tut’a devletin resmi kurumlarının geleceğinden dolayı Besni’ye gitmek zorunluluğundan ve bu gidip gelmeler için yapılan para ve zaman kaybından kurtulmak, - Tut’a gelecek kurumlarda Tutluların da çalışabileceğini ve buna bağlı olarak işsizliğin bir derece de olsa azalabileceğini düşünmek, - Asker, polis, hakim, savıcı, nüfus ve tapu memuru gibi dışarıdan gelebilecek devlet memurlarının Tut’a bir şekilde parasal katkıda bulunacaklarını hesap etmek, - Đlçe olacak Tut’a devletin daha çok yardım edeceğini; yol, okul, hastane, postane gibi yatırımların artacağını sanmak, - En azından bir bankanın kurulabileceğini, böylece memurların ve emeklilerin Besni’ye ücret almaya gitmekten kurtulacaklarını düşünmek vb.. 1990’lara doğru Tutlularda bu düşünceler oluşurken, devletin siyasi yöneticilerinde de kasabaları ilçe, ilçeleri de il yapma politikası adeta bir modadır. O yıllarda altında, merkezi yönetimin taşradaki varlığının (özellikle güvenlik bakımından) kuvvetlendirilmesi amacı ve düşüncesi yatsa da, kasabaların ilçe, ilçelerin de il yapılması halkın yararına yapılan bir işmiş gibi yansıtılır ve bir bakıma halka siyasi rüşvet verilerek oyları alınır; illerin ve ilçelerin sayısı abartılı bir şekilde arttrılır. Gerekçeler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan amaç ve beklentiler farklı da olsa, devletin ve siyasetin amacıyla Tutluların amacı Tut’un ilçe yapılması konusunda çakışır ve Tut, 1990 yılında (17 yıl önce) resmen ilçe yapılır. Đlçe olduktan sonra (ağır aksak da olsa) devletin bir ilçe için öngördüğü kurumlar oluşturulur ve kabul etmek gerekir ki zaman içinde herhangi bir eksik de kalmaz. Böylelikle halkın beklentisi yerine gelmiş, devletin amacı da gerçekleşmiş olur. Kaymakam, hakim, savıcı, nüfus, tapu ve maliye memurları gelmiş, polis gelmiş, asker sayısı arttırlmış, Ziraat Bankası da bir şube açmıştır.. Çok geçmeden üç beş siyasi parti de, ‘ilçe teşkilatı’ adıyla kendi dükkancıklarını açarlar.. ve Tutluların da ilçe yaşamı başlar... 6 Devletin kurumlarının gelmesiyle psikolojik bir rahatlama olur halkta. Ama bir süre sonra, yine de bir yerlerde bir eksikliğin olduğu duyumsanır. Sanki eski tas eski hamamdır. Her alandaki gerilik ve yetmezlik, yoksuluk, mutsuzluk ve yaşamın tekdüzeliği devam etmektedir. Yaygın deyimle, dağ fare doğurmuş; kimsenin çuvalındaki bulgur pirinç olmamış, ekmeğinin katığı artmamıştır ilçe olmakla. Kişinin adının zengin veya yiğit olmasıyla, kendisinin zengin veya yiğit ol(a)maması gibi, Tut’un ilçe olması da görünürdeki bir değişiklikten öte gitmemiş, özde fazla bir değişiklik yaratmamıştır. Đlçe olmanın verdiği sevinç ve gurur yerini bir süre sonra dedikoduya, öfkeye ve umutsuzluğa bırakır. Kimi Tutlulara göre, Tut’a gelen yabancı memurlar gerçek Tutluların ahlağını bozmakta, halka kötü örnek olmaktadırlar! Veya devletin kurumları yabancıyla doldurulmakta, Tutlulara öncelik tanınmamaktadır! Onlar yüzünden ev kiraları bile artmıştır. Kısaca, Tut’un kaymağını yabancılar yemekte, sefasını yine yabancılar sürmektedir! Bu ve benzeri şekillerde dillendirilen, gözlenen hoşnutsuzluk, öfke ve içe kapanma gibi davranışların üstüne tüy diken başka bir olumsuzluk daha olur geçtiğimiz yıllarda: Tut’un hakimi ve savıcısı alınır ve adliye, çoğu Tutlunun zaten bir kent gözüyle bakmadığı, toplama bir yerleşim yeri olarak gördüğü Gölbaşı’na götürülür. Siyasetin gerekçesi şudur: Tut’ta bir adliyenin bulunmasını gerektirecek boyutlarda suç işlenmemektedir. Mahkeme üyeleri oturdukları yerde ücret almaktadırlar. Devletin parasında tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır; boş yere harcanmamalıdır! Ne yazık ki bu gerekçe inandırıcı olmamış; halk bir kez daha kandırılmıştır. Çünkü, suç işlenmiyor denilen yerde (ki doğrudur) onlarca polis ve asker sayısında herhangi bir azaltma olmamıştır. Ayrıca bilineceği gibi mahkemeler sadcece döğüş kavga olaylarına bakmamakta; nüfus, evlenme-boşanma, tapu düzeltme gibi daha bir çok konuya bakmaktadırlar. Đşin özü; vatandaşa, her türlü hizmetin götürülmesi gereken “yurttaş” olarak bakması gereken siyaset, ona, ticari bir yaklaşımla “müşteri” gözüyle bakmış ve Besni’den kurtulan Tutluyu bu kez de Gölbaşı’na “bağlamıştır”. Bu durum Tutluları iyice çileden çıkartır. Çıkartır ama, bir iki cılız sesten başka bişey de çıkmaz. Ama aslında bu “adliye” konusu da değildir gerçek hoşnutsuzluğun, gerçek hayal kırıklığının nedeni. Nedeni pek bilinemeyen bir eksiklik, bir boşluk vardır bir yerlerde... Đşin özüne baklırsa bunun nedeninin Tut’un kent, Tutlunun da kentli olamayışıdır bir türlü. Çünkü; Tut’un ilçe olmasını isteyen Tutlunun kendisi (yöneticisi, siyasetçisi ve aydınıyla), ilçe olmayı istemenin ardındaki gerçek beklentiyi somut olarak ortaya koyamamıştır. Đlçe olmayı istemekle zenginleşmek, çağdaşlaşmak; kentlileşmek istemiştir ama, bu zenginleşmenin, kentlileşmenin nelerle olabileceği konusunda, kentlileşmenin gerekleri konusunda somut ve kesin isteklerde bulunamamış, o açık ufukluluğu gösterememiştir. Böyle olunca da, ilçe olmakla başlaması ve giderek ivme kazanması gereken kentleşme süreci yeterince işlememiştir. Örneğin: -Tut’un, çözülmesi çok gecikmiş olan kanalizasyon ve atık su arıtma konusu hiç gündeme bile getirilmemiştir. Oysa, yıllar önce geri teknoloji, girdi ve insan gücüyle yapılan kanalizasyon bir yandan günden güne artan yükü taşıyamaz duruma geldiği için sık sık bozulup tıkanmakta, öte yandan da, kanalizasyon suyu sulama suyuna karıştığı için, ilçenin güneyinde yetiştirilen sebzeler ancak bu durumu bilmeyenler tarafından tüketilir olmuştur. 7 -Tut’un içme suyu sorunu bir süre için çözülmüştür ama, eski teknoloji ve olanaklarla yapılan su dağıtım ağı fazla yükü kaldıramamakta ve hergün bir yerden patlamaktadır. Bu durum sadece su kaybına değil, aynı zamanda suyun kirlenmesine de neden olmaktadır. -Cadde ve sokaklar, yayalar ve taşıtlar gözönünde bulundurularak bir plana göre yapılmamakta, yayalar için kaldırım, taşıtlar için toplu park yerleri ve trafik düzeni kimsenin aklına gelmemektedir. Oysa bu gereksinim de her gün artan bir şekilde kendini göstermektedir. -Tut deprem kuşağında kurulmuş bir yerleşim yeri olmasına, bazı depremleri de, allahtan ucuz atlatarak, yaşamasına karşın etkili önlemler alınmamaktadır. Okulların ve öteki toplu yaşanan binaların olası bir depreme dayanıklı olup olmadıkları incelenmemiş, yeni yapılan binalar da etkili bir denetim altında yapılmamıştır. Halk, zaman zaman da olsa, olası bu tehlike konusunda bilgilendirilmemiştir. -Kahvelerin ve lokantaların çoğunda tuvalet bulunmamaktadır. -Enerji tüketimi her geçen gün artmasına karşın başka seçenekler gündeme getirlmemiş; örneğin rüzgar ve güneş enerjisi üretimi düşünülmemiştir. -Tut’un derelerini işleyip temizlemek, birer mesire yerine dönştürmek şöyle dursun dereler; hayvan gübresi, cam, teneke, plastik ve benzeri gibi her türlü pisliğin atıldığı yerler haline gelmiştir. Ama dereleri kirletmek için bu da yetmemiş, kanalizasyonlar derelere bağlanarak, dereler açık kanalizasyon durumuna sokulmuştur. Bu tutum ve anlayış da kent yaşamına ve kentliliğe uymamaktadır. -Bir iki Tut sevdalısı Tutlunun, olağanüstü özveri ve çabalarıyla gerçekleşen ve kent yaşamına da yakışan kültürel şenliklerin arkası getirilememiştir. -Müzik, resim, sinema, tiyatro gibi sanatsal etkinlikleri Tutlunun yaşamının bir parçası haline getirmek bir yana bu konularda birer ön adım bile atılamamış, yaşam tekdüzelikten ve sıkıcılıktan kurtarılarak renklendirilememiştir. -Sanatın çeşitli dallarındaki bu acıklı durum sporda da aynı şekilde sürmektedir. -Uzun yıllar yapımı devam eden hastane bitirtilerek halkın hizmetine sunulumamıştır. -Gencine bak(a)mayanlar yaşlıları için de herhangi bir çalışma içine girmemiş, örneğin bir Huzur Evi kurulamamıştır. -Tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşanlar kendi örgütlerini kurararak gelişmenin yollarını aramamışlardır. -Çeşitli eğitsel etkinliklerle ortak mal bilinci yaygınlaştırılamamıştır. Unutulmamalı ki okullar, yollar, dağlar, tepeler, ormanlar, otlaklar, dereler, sular halkın ortak malıdır ve herkesçe korunmalıdır. Görüldüğü gibi kentleşme sürecine ilişkin sıralanan bu ve benzeri sorunlar ivedilikle çözülmesi gereken yaşamsal sorunlardır. Bunların çözümü de Tut’un yöneticilerinin, politikacılarının, aydınlarının ve bütün Tutluların ellerinde ve sorumluluğundadır. Tutlular bir yandan devletin kurumlarına sahip çıkarak, onların daha verimli çalışmalarını sağlamaya çalışırken, bir yandan da bazıları yukarda kısaca belirtilen konulara kafa yormalı ve ilçe olan Tut’un daha güzel ve yaşanılası bir kent olmasına çalışmalıdırlar. Sizce başka yol var mı? Mehmet Karakuş 20 Mart 2007 8 9 Tut’un son meyvesi: TUT GELĐŞĐM Gelişmiş - çağdaş toplumun ölçüleri nedir? Böyle bir toplumun bireyi nasıldır? Gelişmiş - çağdaş olunmazsa olmaz mı? Aslolan nedir çağdaşlıkta, uygar insan olmada? Ya da ”kaliteli yaşam” dedikleri nedir? Giyinilen elbise, kullanılan araba mı, yoksa güvenli- eşit- özgür hisseden kişinin, başkalarına zarar vermeden kendini ifade edebilmesi, insancıl yanlarını geliştirerek iç huzurunu yaratması mı? TUT GELĐŞĐM ile ilgili düşünürken bu sorular geldi aklıma. Yeni kurulan dernek hangi GELĐŞĐMĐ sağlamayı amaçlıyordu Tutlular için? Program ve tüzük önerisini (henüz kongresiyle onaylanmadığı için ”öneri” diyorum) okuduğunuzda, derneğin , birinci derecede bireyin sosyal-kültürelentellektüel-ruhsal gelişimine katkı yapmak amacıyla kurulduğu apaçık görülür. Kurulduğu mayıs ayı başından itibaren yürüttüğü faaliyetlerinden de bu anlaşılıyor: Tut Şenliği hazırlıkları, eğitim - tarım projesi çalışmaları, sinema gösterimi, gazete çıkarma hazırlıkları bir aylık zamana sığdırılan faaliyetler. Kişinin karnını doyurması, başını sokacak evinin olması, hayatını kolaylaştıran araç-gereçlere sahip olması, kısacası ekonomik rahatlığı elbette çok önemli. Ekonomik gelişim ile sosyal-kültürel gelişim birbirinden bağımsız şeyler de değil. Ama kabul edilirki, bir derneğin faaliyetleri, gelişimin bütün çeşitlerini ve boyutlaını içeremez. Kaldı ki dernek, eğitim-tarım projeleriyle ekonomilk gelişime de katkı yapmayı amaçlıyor. Derneğin, kendi yaptıklarının yanında, toplumun dinamiklerinin ortaya çıkmasında esin kaynağı olması da çok önemli. Hem esin kaynağı olması hem bu dinamikleri organize etmesi, topluma sunması. Đnsancıl, dayanışmacı, kültürel alış-verişe vesile olması. Đlçenin temizliği için ”Küçük Afacanlar” insiyatifi, Tut Lisesi Amatör Ruhlar Tiyatrosu, Tut Sanat Kulübünün kuruluşu, bütün bunlar, daha şimdiden Tut Gelişim’in doğrudan ya da dolaylı ortaya çıkardığı- etkilediği dinamiklerdir. Bunlar ve diğer planlanan faaliyetlerin kalıcı olması kuvvetle muhtemeldir. Yani Tut’ta yaşayan insanlara, daha yeşil ve daha temiz bir Tut’ta yaşama, daha elverişli şartlarda okuyabilme, başkalıyla dayanışabilme, sinemaya - tiyatroya gidebilme, resim-heykel sanatı faaliyetlerine katılma-izleme, spor yapabilme, bütün Tutluların buluşma günü olacak şenliğe katılma… olanakları sunuluyor. Tut’ta yaşamak benim için daha çekici artık. Benim insan olarak gelişimim için daha geniş olanaklar sunan bir ilçede yaşıyor olacağim. Gelişimden benim anlaığım budur. Kaliteli yaşamdan anladığım budur. TUT GELĐŞĐM Tut’ un sosyal-kültürel yasamında yeni bir boyut. TUT GELĐŞĐM Tut’un son meyvesi, olgunlaşmaya yakın bir meyve. Bu meyvenin ağacının kökleri Tut’un tarihindedir, kültüründedir. Bedenin dernekçilik dalları bildiğim kadarıyla 60-70 yıllık bir geçmişe sahip: 1930-40 lı yıllarda kurulan Halkevleri, 70 ortalarında kurulan ama faaliyetlerine başlayamadan yöneticdilerinin hepsi tutuklanarak hapse atılan Tut Kültür Derneği, 78’de kurulan ve 80 darbesine kadar faaliyet gösteren Tut Genç Emekçiler Birliği , 80 li yılların başlarında faaliyetlerine başlayan Tut Belediyesi Spor Derneği, yine bu yıllarda faaliyetlerine başlayan Kuran Kursu ve Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği, 90 başlarında kurulan Tut Atatürkçü Düşünce Derneği bildiğim dernekler. Tarihlerinde yanılmış olabilirim. Zaten Tut’taki dernekçiliğin tarihinin; hangi dernekler, ne zaman, kimler tarafından, ne amaçla kurulduklarının araştırılması ve belgelenmesi gerekir. 10 Ayrıca ”Tut kültür ağacı”nın dernek dallarının dış uzantıları da var. Yani bizimkisi ”kökü dışarda” değil, ”dalı dışarda”! 86 başlarında Mersin’de kurulan Tutlular Dayanışma ve Kültür Derneği, 95 de Đsviçre’de yaşayan Tutluların kurduğu ve Tut dernekleri içinde ğimdiye kadar en uzun süreli ve en kapsamlı çalışmaları yapan Tutlular Yardımlaşma Derneği. Bu günlerde Đstanbul’da yaşayan Tutluların da dernekleşme çalışmaları var. Bu amaçla 3 Haziran 2007’de bir piknik yaptılar. Sözünü ettiğimiz son meyvenin ise – TUT GELĐŞĐM’in- çiçeklenip, çağla olup sonra da olgunlaşmaya hazır hale gelmesi, hepimizin bildiği, 1999’da başlayan festivaller, vakıf kurma girişimleri, değişik kültürel aktiviteler, Antalya Koleji’yle işbirliği-dayanışma çalışmaları süreçleriyle oldu. Bahçivanları da Kadir Dursun ve Nusret Demir. Bunu, bütün bu aşamalarda katkıları olan herkesin emeğine büyük değer verdiğimi bildirerek söylüyorum. Meyvenin ürün olarak tanıtılması 14 Nisan 2007’de Antalya’da 30 kadar Tutlunun katılımıyla yapılan toplantıda yapıldı. Antalya’dan Tut a dönen başkan Abuzer Demir ve sekreter Arzu Kaymak hemen kolları sıvadılar ve kısa bir sürede derneği fiziki (diğer yönetim kurulu üyelerini oluşturma, bina, malzeme) , fikren (program, eğitimtarım projeleri oluşturma) ve pratik (okullarla-valilikle görüşmeler, sinema gösterimi vb) olarak ayağa kaldırdılar. Şimdi de Arzu hummalı bir şenlik hazırlığı içinde. 28 Temmuz 2007’de bizlere sunmak üzere. Derneğin kurucu yönetim kurulu, Abuzer Demir ve Arzu Kaymak’ınn yanısıra, Ali Küçüktaş, Abuzer Sarıkuş, Ahmet Kurşun, Mustafa Alakuş´ tan oluşmaktadır. Hepsini, üstlendikleri onurlu-öncü görevlerinden dolayı kutluyor ve başarılar diliyorum. Göteborg, 16 Haziran 2007 / Hamza Demir / [email protected] 11 Tut gençliğinin sorunları ve çözüm yolları Tut Gelişim Derneği Eğitim Raporu Özeti mevcuttur. Diğer 44 öğrenci ise bakanlığın kararı ile mezun edilmiştir. 44 öğrencinin karne zayıfları, her bir öğrenci için 20-30 tanedir. 2005-2006 öğretim yılında 45 öğrencimiz liseden mezun olmuş ve bu öğrenciler içerisinden hiç birisi üniversite sınavında başarılı olamamıştır. Sadece bir öğrencimiz okul birinciliği kontenjanından üniversiteye girebilmiştir. Geçen yıl ilçe genelinde sınava giren yaklaşık 120 öğrenciden sadece 10 öğrenci üniversite sınavında başarılı olmuştur. Çocukların başarı oranlarının her geçen yıl biraz daha düşmesi eğitim sistemine olan inancı azaltmıştır. Bu nedenden dolayı çocuklarımızın çok azı lise eğitimine devam etmekte, devam edenlerin ise çok azı üniversite sınavını kazanarak kendisine iyi bir gelecek hazırlayabilmektedir. Bu durum eğitim alanında önemli bir kısır döngü oluşturmaktadır. Liseye gidip te iyi bir sonuç elde edilemediğini gören öğrenciler ve öğrenci velilerinin ilköğretime de ilgileri ve verdikleri önem zayıflamaktadır. 2005-2006 öğretim yılı içerisinde Tut merkezde bulunan 3 ilköğretim okulumuzdan toplam 62 öğrenci OKS sınavına girmiş ve bu öğrencilerimizden sadece 14 tanesi başarılı olmuştur. Ancak, başarılı olan iki öğrencimiz ekonomik nedenlerden dolayı söz konusu okullara kayıt yaptıramamıştır. 2007 verilerine göre ilçemiz nüfusunun (köyler de dahil) yaklaşık 4329 kişisini 15-24 yaş grubu oluşturmaktadır. Bu yaş grubunun yüzde doksanı işsizdir. Önemli bir kısmı liseye hiç gitmemiş, gidenler ise üniversite sınavında başarısız olmuşlardır. Bölgenin sosyo-ekonomik yönden düşük olması, yatırımların yeteri derecede yapılamaması genç beyin ve iş gücünün göçüne sebebiyet vermiştir. Yetersiz öğretim ve mesleki eğitim olanakları, yüksek düzeyde işsizlik, sosyal ve kültürel etkinliklerin ve boş zamanlarını değerlendirme mekanlarının yetersizliği, gençler arasında bunalıma ve umutsuzluğa neden olmuştur. Bu kısır döngü içerisinde kendisine bir çıkış yolu bulamayan gençlerimiz, imkansızlıkların bedelini ağır ödemektedirler. Geçen yıl içerisinde Tut nüfusuna kayıtlı 7 gencimiz intihar ederek hayatına son vermiştir. Gençler arasında gruplaşma ve şiddet eğilimleri ortaya çıkmıştır. Çocuklar tepkilerini öğretmenlerine göstermekte ve budurum öğretmenlerimizi de olumsuz etkilemektedir. 2006-2007 öğretim yılı içerisinde lise öğrenimi gören toplam öğrenci sayısı 234 kişidir. Bu öğrencilerimizin 67 tanesi son sınıf öğrencisidir. Son sınıflar içerisinde karnede zayıf olmadan mezun olabilen 23 öğrenci 12 ve bunu da öğrenciye hissettirmektedirler.) Gençlerimizi yeniden toparlaybilmek ve onları, mutlu, umutlu ve başarılı görmek istiyorsak eğer hepimize önemli görevler düşmektedir. Tut Gelişim Derneği, soruna dair saptadığı ve yukarda sizlerle paylaştığı nedenler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışacaktır. Ancak, sizlerin de daha önceleri az çok bildiği ve bizim de birazcık daha etraflıca anlatmaya çalıştığımız tüm bu olumsuzluklar ne yazık ki sadece bizlerin çabası ile aşılabilecek sorunlar değildir. Derneğin, geçlerimizin ve dolayısıyla ilçemizin geleceği için birşeyler yapabilmesi ancak sizlerden alabileceği desteğe bağlıdır. Tut Gelişim Derneği’nin gerçekleştireceği etkinliklerle ilçedeki gençlerin bilgiye erişimleri konusundaki dezavantajlar ortadan kaldırılabilir ve eksikliği duyulan kişisel ve sosyal gelişim etkinliklerinin yapılması ile gençlerin sosyal hayata katılımları artırılabilinir. Bu sayede başarılı, umutlu ve mutlu bir gençlik oluşturabilmek için önemli bir adım atmış oluruz. Bu kısır döngüyü kırmak için lisede okuyan öğrencilerimizin başarılı sonuçlar elde edebilmesi ve başarı ile elde edilen havanın da tüm ilçeye yayılabilmesi gerekmektedir. Çocukların başarı oranını artırmak için eğitim sistemine yapılabilecek ek destekler önemli olduğu kadar (Tut Gelişim Derneği tarafından, önümüzdeki öğretim yılı içerisinde, ekonomik durumu kötü olan öğrencilere dershane bursu verilecektir) onların eğitime ve yaşama olan motivasyonunu artırabilecek sosyal ve kültürel etkinlikler de sorunun aşılabilmesi için belirleyicidir. Abla ve abilerinin başarısız ve umutsuz olduğunu gören öğrencilerin büyük bir çoğunluğu okula herhangi bir amaç taşımadan gelmektedir. Amaçsız insanı eğitime güdülemek oldukça güç ve zor olmaktadır. Tut nüfusunun önemli bir kısmı yurt dışında yaşamaktadır. Akrabaları yurt dışında bulunan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu okumak yerine bir an önce yurt dışına gitmeyi tercih etmektedir. Bu, eğitimin önündeki en büyük engeldir. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu okuyan insanın iş bulmakta zorlandığını, uzun yıllar zaman ve emek vermesine rağmen boşta kaldığını, iş bulanların ise iyi bir ekonomik kazanca sahip olmadıklarını düşünmektedirler. Çocukların başarısızlığında ailelerin de önemli eksiklikleri vardır. Çünkü; veliler çocuklarını okula göndermekle sorumluluklarının bitiğini sanmaktadırlar. Bu sebeple sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmemektedirler. Veliler her şeyi devletten beklemekte ve bu sebepten dolayı eğitime yatırım yapmamaktadırlar. Velilerin büyük bir çoğunluğu çocuklarının her ne olursa olsun liseyi bitirmelerini beklemektedirler.(Ama sadece liseyi bitirmelerini beklemekte Tut Gelişim Dernek Hesap Numarası: Ziraat Bankası Tut Şubesi Hesap Adı: Toplumsal Gelişim Eğitim ve Kültür Derneği Hesap No: 48056985-5001 Tut Gelişim iletişim adresleri: Reşadiye Mahallesi, Zübeyde Hanım Cadddesi, Mercan Sokak, No: 53/1 Tut / Adıyaman Telefon: 0-416-441 2595 e-posta: [email protected] / [email protected] 13 Ahmet Doğru ucu görünür görünmez dayım geldi ve beni tekrar Tut’a götürdü. Đşler açılmıştı çünkü. Mayıs sonu felandı. Đmam nikahıyla evlendim. Gelin babamın evine geldi. Aynı evde beraber oturuyorduk. Kısa bir zaman sonra ben yine Mersin’e gittim. Biraz çalışıp tekrar köye geldim. Geldim ki babam bizi evden ayırtmış. Hanım babasının evine gitmiş. Eşyalarımızı da halamın evine koymuşlar. Đçki ve kumar yüzünden dükkanı dağıttım. O zaman yıl 1968 idi. Tut’ta bir dükkan açtım. Đçki ve kumar yüzünden bir yıl sonra dükkanı dağıttım. Sağda solda bir zaman oyalandım. Đki yıl sonra bir dükkan daha açtım. Bir buçuk iki yıl sürdü, bu sfer de enflasyon yüzünden kapattım dükkanı. 1970 sonlarında yine bir dükkan açtım. Aldığım malzemenin üçte birini işlemeden bu sefer de askere çağırdılar. 1 Mart 1971’de askere gittim. Üç aylık acemiliğimi Manisa’da yaptıktan sonra, piyade er olarak Đstanbul’a gönderdiler. Đstanbul’daki askerliğim sırasında Tutluoğlu Reşid’in oğullarını buldum. Onlar da ayakkabıcılık yapıyorlardı. Askerden sonra kalfa olarak yanlarında çalışmamı istediler. Benim de kafama yattı ama yine de babama bir mektup yazarak durumu bildirdim. O zaman şimdiki gibi telefon melefon yok. Babamdan epey bir zaman sonra bir cevap geldi. Đstanbul’da kalmamı kabul etmiyor. Yine Tut’ta bir dükkan açmamı, bunun için sermaye de verceğini felan söylüyor. Neyse ben terhis oldum, mektup cebimde garajlara gittim. Garajlarda Gaboğlak Ramazan’la (Özdoğan) karşılaştık. Đkimiz aynı gün teslim olmuştuk, aynı gün de teskere almışız. Söz çok bir otobüse bindik, geldik köye. Bir hafta gezip dolaştık. Babam rahmetliğin yanına gittim, mektup Babam mahallemizin ikinci zengini sayılırdı. 01.02.1950, Tut doğumluyum. Beş erkek, dört de kız olmak üzere dokuz kardeşiz. Ben üçüncü çocuğum. Babam, oturduğumuz mahallenin (Aşağı Oba) ikinci zengini sayılırdı o zamanlar. Birincisi rahmetlik Çahal Hasan Emmi, ikincisi de babam Efendi’ydi. Ama ben bir zengin çocuğu gibi büyümedim. Rahmetlik babam, belki kendisi yetim büyüdüğünden, belki de kıtlık yıllarında büyüdüğünden eli sıkıydı. Mal-mülk, davar, çift-çubuk vardı ama pek bişeye yaramadı. Hele son yıllarda... Ben ve burdaki ablam beş-on kuruş para göndermesek, nerdeyse harçlıksız kalacaktı babam. Yaşımı fazla dedirtti babam. Đş çok olduğundan babam beni okula göndermedi. 12 yaşında üç ay gece okuluna gittim. O zaman Sevlir Hoca Tut’ta öğretmenlik yapıyordu. Babam, “Öğretmen yaşını sorarsa, 14 yaşındayım, de” diye tembih etti. 14 yaşından sonra okula almıyorlardı çünkü. Sevlir Hoca yaşımı sorunca ben de babamın tembihine uyarak “14” dedim. Sevlir Hoca, inanmaz gibi durup adımı bir kağıda yazdı ve “Yarın görüşürüz!” dedi. Daha görüşeceğiz! Ne öğrendiysem Güçcüğün Oğlu Hacı’dan öğrendim. Babam, 9 yaşında Köşker Hacıağa’nın yanında çıraklığa koydu beni. Kışın ayakkabıcı çıraklığı yapıyor, baharın ucu görünür görünmez de yine davara ve çifte-çubuğa gidiyordum. Hacıağa’nın yanında 3 yıl kaldım. Tabii iş zamanları hariç. Sonra iki sene de yarım yamalak Güçcüğün Oğlu Hacı’ın (Alan) yanında çalıştım. Ne öğrendiysem de ondan öğrendim. Sonra bir güz günü Mersin’e kaçtım gittim. Yedi ay felan da Mersin’de Bit Bazarı’nda bir ayakkabıcıda çalıştım. Arayan soran olmadı epey bir zaman. Orda da bişeyler öğrendim. Baharın 14 Önce Đstanbul’a sonra da Zagrep’e kadar otbüsle geldik. Đtalyan gümrüğünden geçerken Hostes’le beni geri çevirdiler. Salih geçti gitti. Onun bir kağıdı varımış cebinde. Dağdan bayırdan Đsviçre’ye ulaştık. Zagrep’te insan kaçakçılarını bulduk. Daha doğrusu onlar bizi buldu. Dağdan bayırdan geçerek günler sonra Zürich’e ulaştık. 73’ün 9. ayının sonlarıydı. Bir zaman gaçak dolandık. Sonra rahmetlik Horuz Hebip (Ünal) bir lokantaya koydu beni. Ancak 10 gün çalıştım orda ve çıktım. Sonra 8 ay başka bir lokantada çalıştım. Türk kahvesinde 3850 Frank toplandı. Bir gün Türklerin gittiği bir kahvede, benim için 3850 Frank para toplandı. 650 Frank da benim vardı. Toplam 4500 Frank parayı Güçcük Bayram’la (Aslantaş) Tut’a gönderdim. Hem altın borçlarını hem de öteki borçlarımı ödedim. 19 ay sonra yakalandım. Cebimde 1500 Frank ile Türkiye’ye döndüm. Dönerken Cıhır Hebip (Orhan) 3000, Efendi (Dulkadir) 750, Celal (Alan) 3000 Frank yardım maksadıyla borç para verdiler. Ama borçlarımı ödemiş olduğum için o paralara da ihtiyacım kalmadı. Verilen paraları istedikleri yakınlarına verdim. Almanya üzerinden Đsviçre’ye tekrar geldim. 79’da kaynım Mahmut Almanya’ dan izine geldi ve dönüşte beni de getirdi. Almanya’da ancak iki gece kaldım. Gene Đsviçre’ye geldim Almanya üzerinden. Altı ay kadar boş gezdim. Sonra inşaatlarda çalıştım kaçak olarak. 81’in ortalarında bir polis baskınında yakalandım ve işten ayrıldım. Parasız-pulsuz çalışırım dedim. Bir süre sonra bir ayakkabıcıda iş buldum. Parasız-pulsuz çalışmak istediğimi, bir hafta denemelerini, işime bakmalarını söyledim. Kabul ettiler. Pazartesi işe başladım. Cuma günü elimde. Bana ancak beşyüz lira sermaye verebileceğini söyledi. O zaman o parayla ancak beş çift ayakkabı alabilirsin. Babamla aram açıldı. Bunun üzerine babamla tartıştık. Olur-olmaz laflar da söyledik ve aramız açıldı. Đstanbul’a gelmeye de utanıyorum. Ne yapacağımı şaşırdım kaldım... Baldızım o zaman nişanlıydı. Kayınbabam, “Gel oğlum, şu kızın altınlarını bozdur da kendine bir iş kur” dedi. Olmaz-molmaz dediysem de gönlüme koymadılar. 20 altını tanesi 110 liradan bozdurdum. Aradan iki ay geçti altın çıktı mı 200’e!.. O sıralar bazı samimi arkadaşlarım (Cıhır Hebip, Emmimin Oğlu Salih, Maloğun Oğlu Rahmetlik Şıhahmet, Eniştem Hıroş..) Đsviçre’deydiler. Durumumun iyi olmadığını bildiklerinden, kendi aralarında konuşmuşlar ve beni de yanlarına getirmeyi düşünmüşler. Hazırlığını yapsın diye bana bir haber geldi bir gün. Đtalyan sınırından çevirdiler. Sonra Salih izine geldi. Đş ciddiye binince kimse yardım etmeye yanaşmamış. Elde avuçta para-pul yok. Küskün olduğum halde yine babamın yanına vardım. Denize düşen yılana sarılır, hesabı. Babamı zar-zor ikna ettim. 2000 Lira babamdan aldım. Eniştem Dayoğlu’da 3000 Lira verdi. Hostes (Mehmet Savıcı), ben ve Salih yola çıkacağız. Sabahleyin minibüslerin yanına geldik. Rahmetlik Saat Emmi de elini cebime soktu. Gölbaşı’ na vardım baktım ki o da 300 Lira koymuş. 15 Ama son yıllarda yabancıların durumu biraz değişti. Çünkü işsiz çoğaldı. Eskiden yabancı işçiye daha iyi bakılıyordu. öğlene kadar çalıştım. Öğlen üzeri bir miktar parayla geldi patron. Dörtbuçuk günlük çalışmamın karşılığını verdi ve işe devam etmem için diplomamı getirmemi söyledi. Bende diploma ne gezsin! Đstanbul’a Rahmetlik Mehmet Abi’ye (Çahal Hasan’ın oğlu Ramazan’ ın oğlu Mehmet Yılmaz) haber saldım. Durumu anlattım ve bir diploma ayarlamasını rica ettim. Sağolsun, iki hafta sonra diploma geldi. Đşyerine götürdüm. Oturma ve çalışma izni için müracaat edildi. Ben de sonucu beklemek için Türkiye’ye döndüm. Đki hafta sonra Almanca bir mektup geldi. Mektup ne diyor ne demiyor, anladığım yok. Doğru Remzi’nin (Aslantaş) yanına gittim. Mektubu okudu ve diplomadaki tarihe itiraz edildiğini ve tarihi uygun bir diplomanın istendiğini söyledi. Doğru Antep’e gittim. Bütün ayakkabıcıları dolandım. Birisinden bir olumlu cevap alamadım. Bunun üzerine tekrar Đstanbul’a Mehmet Abi’nin yanına gittim. Đstenilen şekilde bir diploma ayarladı ve Đsviçre’ye gönderdik. Kısa bir süre sonra oturma izinim geldi ve ben de elimi kolumu sallayarak buraya geldim. Đşte geliş o geliş. 1982’de resmi nikah yaptırdım. Tam sekiz sene çalıştım o ayakkabıcıda. Sonra benim şef emekli olunca işyeri kapandı ben de başka bir ayakkabıcıda iş buldum. Halen çalışıyorum. Đşçi olduktan sonra izine gittim. O zaman kadar imam nikahımız vardı. O izinde bir de resmi nikah yaptırdım. (07.82) Birbuçuk yıl sona hanımı da getirdim. Uğur, 14 Mayıs 1986’da, Ünsal’da 2 Kasım 1990’da doğdu. Herkes insanın işini seviyor. Çalıştığım işyerlerinde, gerek yabancı olduğumdan dolayı gerekse de başka hususlarda herhangi bir zorlukla karşılaşmadım. Herkes insanın işini seviyor, ahlağını seviyor. Sen iyi olursan heerkes de iyi oluyor. Boş zamanlarımda kahveye giderdim. Herkes biliyor, saklamaya lüzum yok. Eskiden çok kahveye giderdim boş zamanlarımda. Ama epey zamandan beri çok az gidebiliyorum. Uğur 14 seneden beri, Ünsal’da 10 seneden beri futbol oynuyorlar. Onları antramanlara, maçlara getirip-götürüyorum, onların peşlerinde dolanıyorum. Uğur, yakında Türkiye’ye Gençler Birliği’ne gidecek. Ünsal’da altı aydan beri profesyonel futbolu bıraktı. Çünkü çocuğu ileriye bırakmadılar. Özellikle bu son Türkiye-Đsviçre maçından sonra durum iyice değişti. Bize başka gözle bakmaya başladılar. Tabi bu da insanı incitiyor. Kısmet neyse o olur. Türkiye’ye dönmek bir kısmet işi. Bakalım zaman ne gösterecek. Şimdilik daha buradayız. Her milletin derneği var şu memlekette. Derneğin kötüsü olmaz. Her milletin derneği var şu memlekette. Biraraya gelmenin, yardımlaşmanın kötüsü olur mu? Ama sizlere karşı gücendiğimi, kahırlandığımı da söylemem lazım. Derneğin kuruluşundan, toplantınızdan haberim olmadı. Okul mokul görmedim ama toplum dışı bir adam da değilim. Benim de toplumda yerim var, benim de tecrübelerim var. Benim de haberim olsa daha iyi olurdu. Ama gene de zamanımız oldukça gelip gidiyoruz, dernek faaliyetlerine katılıyoruz. Söyleşi: Mehmet Karakuş 16 Yılların verdiği tecrübe ile doğru ve dürüstlüğü kendimize ilke edinerek tüm vatandaşlarımıza hizmet etmekten gurur duyarız. "Hoş Hoşgeldiniz" in der der Türkei ! Tel.: 044 454 81 81 [email protected] Sihlfeldstrasse 54, CH - 8003 Zürich 17 Uğur Doğru Tutlular arasındaki ilişki daha sık ve iyiydi eskiden. Eskiden çok misafirliğe giderdik, bize de çok misafir gelirdi. Son yıllarda bu durum iyice azaldı. Neredeyse sadcece düğünlerde falan biraraya geliyor Tutlular. Bu bağlamda Tutlular Yardımlaşma Derneği’nin kurulmuş olmasını çok anlamlı ve olumlu buluyorum. Emeği geçenlere teşekkürler. Ayrıca Tut Pekmezi gibi bir derginin çıkartılması da çok güzel bir çalışma. Annemize-babamıza teşekkür etmemiz lazım. Muhakkak herkesin annesi babası iyidir. Onlara teşekkür etmemiz gerekir. Ama bizim annemiz babamız da, bizim için herşeyi yaptılar, yapmaya devam ediyorlar, sağolsunlar. Bir dediğimizi iki etmiyorlar. 7 yaşında futbol kulübüne yazıldım. Çocuk yuvasına bir yıl geç gittim. Altı yıllık ilkokuldan (primarschule) sonra üç yıl da ortaokula (sekundarschule) gittim. Ondan sonra da, parasının büyük kısmı futbol kulübü tarafından karşılanan, üç yıllık ticaretokuluna (handelsschule) gittim ve bu yaz (2007) bitiyor. Yedi yaşında (FC-Zürich) futbol kulübüne yazıldım. Kulüp eve yakındı. Bütün kategorilerde 13 yıl oynadım. Geçen yaz Baden’e gittim. Altı ay orada oynadıktan sonra ayrıldım ve altı ay da yine bir Zürich takımı olan Seefeld’de oynadım. 22 defa Đsviçre Genç Milli Takımı’nda oynadım. Okulu ve futbolu beraber yürüttüm. Futbol yüzünden okulu, okul yüzünden de futbolu aksatmadım. Sadece milli takımda oynarken, yoğun çalışmalar ve maçlar yüzünden sınavları kaçırdım ve o yüzden sınıfta kaldım. Ama o sınavlara da sonradan girdim. Büyük bir sorun olmadı. Her fırsatta futbol oynuyorduk. 14.05.1986 Zürich doğumluyum. Zürich’in çok da temiz olmayan; uyuşturucu satıcılarının ve kullanıcılarının, çeşitli bar ve kumarhanelerin bulunduğu „Lochergut“ adındaki bir semtinde, eski bir binanın 4. katındaki 3 odalı, dar mı dar bir dairede doğmuşum. Çocukluğum o evde ve o çevrede geçti. 02.11.1990 doğumlu kardeşim Ünsal’la benim kaldığımız odanın kapısı resmen kırıktı. Çok küçük bir mutfağımız vardı. Annemin pişirdiği, çoğunlukla sulu, Türk ve Tut yemeklerini salondaki küçük bir masada yerdik. O yemekler halen yapılıyor ve severek de yiyoruz. Farklı olarak, çok sevdiğim için makarna filan da yapılıyor Evin yakınıda bir çocuk oyun alanı vardı. Mahallenin çocuklarıyla – ki çoğunlukla Yugoslav, Đtalyan ve başka yabancı çocuklarıydlar- o oyun alanında her fırsatta futbol oynardık. En iyi arkadaşlarımı orada edindim. Uzun bir zaman orada oturdukta sonra bu semte taşındık, sanki yabancı gibiyiz. 18 Türk olduğum için dışlanmadım. Gerek okullarda, gerekse de futbol oynadığım kulüplerde Türk olduğum için dışlanmadım, küçümsenmedim. Gerek öğretmenlerim, gerek yöneticiler, gerekse de arkadaşlarım bana çok yardımcı oldular, hepsi sağolsun. Sadece yılında oynanan Türkiye-Đsviçre maçından sonra biraz durum değişti. Bana karşı değil ama, Türkiye’ye karşı olumsuz bir dil kullanılmaya başlandı. Tabii bu da beni rahatsız eden bir durum oldu. Türküm ama Đsviçre’de yaşamak isterim. Bir daha Dünya’ya gelsem yine Đsviçre’de yaşamak isterim. Çünkü olanaklar çok fayla. Yok diye birşey yok. Đsviçre benim ikinci vatanım sayılır ama ben Türküm. Türkiye’ ye izine gitmeye can atıyorum her yıl. Ne yazık ki, Tut’a çok sık gidemedim. Gerçi başka çok köy de görmedim ama Tut, gayet güzel ve uygar bir yer başkalarına göre. Tut deyince, aklıma güzel bir manzara ve o sıcak insanlar geliyor. Gençler Birliğ’ne transfer oldum. Birbuçuk yıl kadar önce Hakim Mehmet Turgut Okyay ile ilişki kurup, Türkiye’de herhangi bir kulüpte futbol oynamak istediğimi ve yardımını rica ettik. Sağolsun, Sayın Okyay da Gençler Birliği’ne sormuş. Gençler Birliği’nin, Đsviçre’de oturan Avrupa sorumlusu Levent Abi (Levent Ürek) de maçlarımı ve futbolumu takip etmiş ve GB’nin menejerleri Cem Onuk ve Hasan Çetinkaya’ya bildirmiş. Onlar da kabul etmişler. Geçtiğimiz günlerde ön anlaşma geldi, imzaladım. 25 veya 26 Haziran 2007’de de Ankara’da esas anlaşmayı imzalayacağım. Türkiye’de ve Gençler Birliği gibi bir kulüp bünyesinde top oynayacağım için seviniyor ve kendimi şanslı sayıyorum. Aklınızda bulunsun! *Doğada 40 bin çeşit besin bulunur, her birinden çeşitlilik sağlanarak tüketilmelidir. *Öğün atlanmamalıdır. Günde 6-8 öğün beslenmek, ara ve ana öğün düzeni kurmak çok önemlidir. *Đdeal vücut ağırlığı korunmalıdır. Çok zayıf veya kilolu olmak dengesiz beslenmenin belirtileridir. *Şeker ve tatlı tüketimi azaltılmalıdır. Çok çabuk kana karışan saflaştırılmış şeker ve şekerli gıdalar kan şekerinde dalgalanmalara ve şişmanlamaya neden olur. *Posa alımı artırılmalıdır. Posa bağırsaklarda su ile şişerek geniş hacim kaplar, uzun süre doygunluğu sağlar. *Sebze ve meyve tüketimi artırılmalıdır. Günde 5-8 porsiyon sebze ve meyve tüketimi başta kanser olmak üzere bir çok hastalığın önlenmesi için gerekli olan antioksidan maddeleri içerir. *Düşük yağlı ve düşük kolesterollü besinler tüketilmelidir. Özellikle balık, tavuk hindi gibi beyaz etlerin tüketimi artırılmalı, kırmızı et tüketimi haftada 1-2 kez ile sınırlandırılmalıdır. *Kalsiyum ihtiyacını karşılayabilmek için her gün 2-3 bardak süt ve ürünleri tüketilmelidir. *Tuz tüketimi azaltılmalı, tüketilen tuz iyotlu tuz olmalıdır. * Sıvı tüketimi artırılmalıdır. *Fiziksel aktivite artırılmalıdır. Sağlıklı yaşamın temeli sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivite yapmaktır. *Ağız ve diş sağlığına dikkat edilmeli. *Besinler doğru hazırlanmalı ve doğru pişirilmelidir. *Güvenli, temiz hazırlanmış ve pişirilmiş besin tüketimine özen gösterilmeli, sokakta satılan besinler kesinlikle satın alınmamalıdır. Söyleşi: Mehmet Karakuş 19 Memekli Mağara Güneşin gülümseyen yüzü artık görünmüyor, bulutların arkasında gizleniyordu. Güneşin bu durumunu saklambaç oynayan çocukların duyduğu heyecana benzetebilirdiniz. Güneşin bulutlarla oynadığı bu oyun Akdağ’ın sarp kayalarına bir gölge oyunu gibi yansıyordu. Bu gölgeler kimi zaman bir ejderha, kimi zaman bir aslan, kim zaman da heybetli bir insana dönüşüyordu. Sabahtan öğleye kadar bu gölge ve ışık oyunları devam ediyor, akşama doğru güneş iyice kayboluyor, ortalık koyu bir karanlığa gömülüyor, koyu karanlık büyük bir patırtıyla etrafı aydınlatan şimşeklerle aydınlanıyordu. Gürültü ve aydınlığın karmaşasına şimşekten korkan hayvanların sesleri de karışıyordu. Bu karmaşanın ardından gelen, gökten milyonlarca sicim salınmış gibi yağmur başlıyordu. Doğadan yeşillik adına nasibini almayan kıraç ve dik yamaçlardan bu sicimler önüne kattığı her şeyle nehir olup Çanakçı’nın aşağılarına doğru akıyordu. Bu hengameden sonra birden yağmur kesilir, güneş tekrar gülmeye başlar, yağmur damlaları ağaçların dallarında milyonlarca yanan incilere dönüşüyordu. Belli bir müddet sonra güneş yarın görüşürüz dedikten sonra Devrent’in Deresi’nin üzerinden kaybolur, yerini geceye bırakırdı. Güneşin bu tutumu, bulutların gölge oyunu, yıldırımların karanlıklarla dansı iki üç haftadan beri devam ediyordu. Yörenin yaşlı ve deneyimli kişileri böyle bir durumun aslında mevsim gereği olduğunu biliyordu. Bazı günler güneş etrafı sarı sarı yakarken birden yağmur yağmaya başlıyordu. Her şeyi oyunla algılayan çocuklar: “Cennette düğün oluyor” nidasıyla ellerini birbirine çarparak oynuyorlardı. Evde yakacak uğruna bir çöp bile kalmamıştı. Hayce’nin evinde çamaşırlar birikmiş, kilimler, çullar iyice kirlenmişti. Ancak iki üç kazan sıcak su bunların temizlenmesi için yeterli olacaktı. Bu kadar suyun kaynayabilmesi için bir iki odun ve çalı-çırpı gerekiyordu. Hayce’nin bağı ve bahçeleri olmadığı için bunları temin etmesi oldukça zor görünüyordu. Komşusu Iraz Bacı’dan ödünç alsa geriye nasıl verecekti. Komşusu Kör Hüseyin’den eşeğini istese, ki istemeye yüzü yoktu. Bundan önceki istediğinde eşeğe gereğinden fazla odun yüklemiş, eşeğin sırtının yara olmasına neden olmuştu. Bu nedenden dolayı eşeği de isteyemezdi. Đş yine kendine düşmüştü. Hayce sabah erkenden, ezanla birlikte, kalktı. Đyi kötü, akşamdan kalanları hızlı hızlı atıştırıp, artık iyice paralanmış lastik ayakkabılarını, topladığı çalı çırpıyı sırtında taşımak için bir iki metre ipi de yanına aldıktan sonra Akdağ’ın yolunu tuttu. Dağın eteğine geldiğinde güneş bir hayli yükselmişti. Sıcağın ve yamacın etkisiyle iyice terlemiş, yaşlılıktan dolayı ak saçlarının dipleri ve sürülmüş bir tarlayı andıran alnı ter damlalarıyla bezenmişti. Güneş de iyice yakıyordu ya pek aldırmak istemiyordu. ”Ah! gençliğim “ diye geçirdi içinden. Oturup biraz soluklandıktan sonra dağın yukarılarına baktı. Daha çok yolu vardı. Bir an önce işlerini halledip eve dönmesi gerekiyordu. Allahtan ! evde kendisini bekleyen ne asık suratlı kocası ne de çocukları vardı. Kocasını geçen yıl hastalıktan kaybetmiş, çocuklarını da yuvadan uçurmuştu. Oturduğu taştan destek alarak ayağa kalktı dağın zirvesine doğru yol almaya başladı. Zaman artık öğleden sonra olmuş, Hayce topladığı çalı-çırpıyı kümelemiş, evden getirdiği iple pendek haline getirmeye çalışıyordu. Güneş ve bulutlar yine gölge oyununa hazırlanıyordu. Bir güneş öne geçiyor bir bulut… Bu güneş bulut oyunu dağın sarp yamaçlarında çeşitli varlıklara ve nesnelere dönüşüyordu. Hayce de bu nesneler ve varlıklar arasında kaybolup gidiyordu. 20 Bazen aslanın sırtında, bazen de ejdarhanın ağzındaydı. Güneş ve bulut oyunundan sonra etraf iyice kararmaya başladı. Durumu farkeden Hayce telaşlanmaya ve biraz da korkmaya başladı. ” Ne yapar ne ederdi bi kadın başına bu dağın başında?” Bu düşünceyle yavaş yavaş dağdan inmeye başlayan Hayce, önce her tarafı aydınlatan, sonra büyük bir gürültüyle patlayan yıldırımla irkildi. Yüzüne tokat gibi değen rüzgar, yağmur Hayce’yi iyice perişan etmişti. Ne yapacağını iyice şaşıran Hayce Allah’a dua etmeye başladı. Çoğalan yağmur suları hızla akmaya başlamış, rüzgar çok hızlı yağmaya başlayan yağmuru olduğu gibi Hayce’nin yüzüne vurmaya başlamıştı. “Aman Allah’ım ne biçim bir yağmur bu? Bu rüzgar nereden çıktı? Yoksa Nuh Tufanı’nı yeniden mi yaşıyoruz? Ben nasıl eve gideceğim? Gidebilir miyim? Yoksa ölüm mü gider? Kim ölümü burada bulur?” gibi düşüncelerle aşağıya doğru inmeye çalışıyordu. Göğü yırtan bir şimşekle kendine geldi Hayce. Artık ümidini kesmişti, eve gidemeyecek, bu dağın başında ölüp, kurda kuşa yem olacaktı. Bu düşünce onu iyiden iyiye korkutmaya başlamıştı. Zar zor topladığı çalı-çırpıyı sırtında tutamıyor, çok şiddetli yağan yağmur yükünü daha da ağırlaştırıyordu. Bu hengamede yönünü iyice şaşıran Hayce dağın sarp yamaçlarında kaybolmuştu. Bildiği bütün duaları okumaya başlamıştı. “Allah’ım eğer beni bu durumdan sağ salim kurtarırsan sana bir kurban keseceğim,” dedi Hayce. Bu arada topladığı çalı-çırpı elinden kaymış, dağı adeta kemiren yağmur sularıyla hızlıca aşağılara doğru akıyordu. Hayce’nin çalı-çırpıyı düşünecek hali kalmamış, sadece canını kurtarmayı düşünüyordu. Hayce yağmur sularıyla cebelleşirken, şimşekler etrafı kolaçan etmeye devam ediyordu. Hayce, “ Bu neydi Allah’ım, neydi bu başıma gelenler?” sözleriyle şansızlığına yanıyordu. Aklında ne çalı-çırpı, ne kirli çamaşırları, ne de kirli çulları vardı. Etrafa tutunarak inerken elini yırtmış, üstü başı perişan olmuştu. Birden dünya kapkaranlık oluverdi, her yer zifiri karanlığa bürünmüştü. Bir müddet sonra yüzüne vuran yağmurlarla kendine geldi. Yüksek bir yerden düştüğünü farkettiğinde bacağındaki acıyı hissetti. Yerde yatarken yana doğru baktığında geniş bir kapıyı andıran koyu bir karanlık gördü. Düşmenin verdiği acıya aldırmayarak kalkıp, koyu karanlıktan içeri girdi. Đçeri girdikten sonra, buranın bir mağara olduğunu anladı. Duvarın dibine doğru daha çok ısınmak isteyen bir insanın içgüdüsüyle gitti. Dışarıda hala yıldırımlar etrafı kollamaktaydı. “Dibi delindi” diye düşündü Hayce. Duvarın dibinde otururken, elbiselerindeki sular sızmaya, biraz kurumaya başlamıştı. Üstüne başına bakarken , Allah’a verdiği kurban sözü aklına geldi. “Amannn! Benim gibi evsiz barksız, dul bir kadın kurbanı nereden bulacak?” dedi Hayce. O anda üzerinde gezinen bir pireyi yakalayarak havaya kaldırıp iki tırnağının arasında çıtlattı. “Allah’ım işte sana kurbanım bu,” dedi. Hayce sadece yukarıdaki kollarını indirme fırsatı buldu. Oradaki sonsuza kadar sürecek ikameti başlamış bulunuyordu. Köyün kuzeyinde bulunan Memekli Mağara’nın içinde hala köşede oturmaktadır Hayce’nin taş bedeni. Ancak zamanla şekli bozulsa da yıllarca orda oturmaya devam edecek. Mahmut Akdağ 21 22 Uygarlık Kalemin Ucundadır Nenem okuma yazma bilmezdi. Ama şunu bilirdi: Yola atılmış kâğıt görünce, artık esnekliğini iyice yitirmiş belini zorlayarak, onu yerden alır, duvardaki bir deliğe tıkardı. Ekmeği de yerde bırakmazdı. O zamanlar sokaklarda kör kandil bile yok. Karanlıkta birinin ayağına takılmasın diye yoldaki taşları da bir kenara iterdi. Yalın ayaklarımın kırılan tırnaklarından, taşları niye yolun kenarına ittiğini biliyordum. Ekmekle kâğıdı neden yerden aldığını sordum. "Ekmek nimettir, kâğıda da yazı yazılır" dedi, Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşen teyzesinin oğlundan gelen, dışı muşamba kaplı bir mendilde sakladığı mektupları koynundan çıkarıp gösterdi. Kaç kez, elinde rengi kirlenmiş o mendil, karanlık odalara çekilip ağladığını görmüştüm... Nenem öleli nerdeyse kırk yıl olacak. Onu her anışta gözümün önüne o mendil gelir. Aradan yıllar geçip, "Önce söz vardı" sözünü ilk duyduğumda, anlatının uzun tarihini okumuşçasına duygulanmıştım. Sonra düşünmüştüm; yazı bulunmamış olsaydı, sözün ne hükmü olurdu? Çok eskilere dayanan "Söz uçar, yazı kalır!" özdeyişi bunun kanıtı idi. Soyluluğuyla övünen biri geçmişini irdelediğinde, çok çok üç kuşağa kadar uzanıyor; ötesi karanlık... Yazı, karanlığı aydınlık eyleyen göstergeler düzeneğidir. Đnsanlık, bellekte biriken düşünceleri, duyguları, gözlemleri, izlenimleri.. unutulup gitmekten bu düzenekle kurtarmıştır. Uygarlık kalemin ucundadır... Aydınlanma sürecini ilkçağ kültürünün felsefe, düşünce ve edebiyat yapıtları başlattı. O yapıtlar hazır beklemiyordu, çoğu harf harf araştırılarak bulunmuştur. Sözel ürünler de yazıyla ortaya çıkarıldı. Yazı olmasaydı Batı aydınlanması gerçekleşebilir miydi? Aydınlanma, dinsel devletler yıkılıp toplumlarda ulusal bilinç doğduktan sonra başladı. Ulus olayım demekle ulus olunmuyor. Ulus, gücünü toplumun kültürel varlığından, kültürel bütünlüğünden alır. Evrensel dünyada bu gücüyle yer almayan topluluklara ulus bile denemez. Atatürk 'ün öncelik verip eğitimi laikleştirmesi, dil ve tarih çalışmalarını kurumlaştırması böyle bir ulusalcılık anlayışının ürünüdür. Yazı devrimi ise bu yoldaki düşünsel kurumlaşmanın en önemli evresidir. Bizde okuryazarlığın kitlelere yayılması, düşünebilme bilincinin gelişmesi yazı devrimiyle olmuştur. Hümanist düşünceye göre her şeyin ölçüsü insandır. Atatürk, laikliğe dayalı birey anlayışını kökleştirmek istediği için, kültür tarihçileri, anlamını dilsel ve düşünsel değişimde bulan onun bilgi devrimini bir Türk hümanizmi sayarlar. Ulusal bilincin kaynağı kültürdür. Ölçü insan ise, devrim önce bireyin benliğinde yapılmalıydı. Çünkü, ancak benliğini ulusal bilinçle kuran kişi, vicdanını arındırıp, düşünce özgürlüğünün anlamını kavrayabilir. Özünde hoşgörülü bir kişilik taşımayanlar kendilerini saplandıkları önyargı batağından kurtaramadıkları gibi, onu başaranlara düşman gözüyle bakar, ilerici düşünceleri denetim altında tutmaya kalkarlar. Đşte Atatürk'ün bilginin ışığıyla donatıp özgürleştirmeye çalıştığı, her fırsatta gericiliği hortlatmaya kalkan bu saplantılı kafalardır. Adnan Binyazar /[email protected] / Ayna / Cumhuriyet / 19.6.2007 23 Mayıs 2007 / Belediye bahçesinin duvarının iki yanı Dayoğlu (Ahmet Dağ) Anlatıyor Nargile Şindik bigün Antep’deyik. Yanımda gardaşım Arif’de var. Mağsadımız bi daire almak. Birez araşdırıp soruşdurdukdan sonra beyle bi yer bulduk. Adamınan oturup gonuşduk. O zaman, şindi aklımda galmadı, belli bi parıya bazarlığı bitirdik. Öylen zamanıydı. Bi yimek yiyek dedik. Bi lohantada, elininizin artığı, bi şeyler yidik. Ben bir- iki bardak da arahı aldım. Soona bi gahviye getdik. Bizim Arif bi çay söyledi. Ben de edirafıma bahındım. Çokları nargile içiyodu. Ben de bi nargile isdedim. Herşeyi denemek ilazım ya.. O zaman gader de nargile margile içmediydim. Neyse söz çok. Garson, Arif’e çayını, bana da nargileyi getirdi. Bir iki çekdim. Duman muman yok. Edirafıma bakdım gene. Adamlar fosur fosur içiyolar. Nerdeyse dumandan yüzleri görünmüyo. Garsonu çağırdım: -Bu bozuk! dedim. Aldı götürdü. Başgasını getirdi. Birez daha denedim. Gene olmadı. Bi damla duman gelmiyo. Ama gafıya da goydum. Đçeceğim. Garsonu çağırdım gene: -Bu da bozuk! dedim. Aldı götürdü. Bi tene daha getirdi. Birez de buna çabaladım. Olmuyo. Dilim damağım gurudu. Ağzımda bi damla tükürük galmadı. Getdikce de gafam bozuluyo. Garsonu bi daha çağırdım: -Bu da bozuk! dedim. -Sen bozuksun ulan! dedi garson. Dorgusu heç beklemiyodum bu cevabı. Çelimsiz gencin birisiydi garson da. Hemen ayağa yekindim. 24 -Ulan sensin! deyin bağırdım. O arada bi gaç yaşlı yanımıza geldi, aramıza girdi de gavgayı önledi. Ordan çıkdık. Arif, “Ben ev mev almıyom abi, vazgeçiyom” dedi. Sonra daire sahibini bulduk ve ev almadan caydık. O gün bu gündür “Antep” lafını duyar duymaz bu mevzu gelir aklıma. Cuma Hutbesi Şindik ben bi zaman namaz gılmıya başladım. Bi gün Cuma namazındayık. Babam da namazda. Amma benden iki saf ön tarafda. Birez de şeyle yan tarafa düşüyo. Hoca hutbesine başladı. Evel vatan- millet üsdüne gonuşdu. Soona sıra baba haggına geldi. Evladın babasına saygı gösdermesini, babasının sözünden çıkmamasını, çalışgan olmasını felan söylüyo. Babam ikide bir arhıya dönüp bana, “dinliyon mu?” der gibi bahıyo. Bahıyo amma nasıl bahıyo. Sanki dersin canımı çıharacak. Eyle bahıyo. Đşde hoca devam ediyo. Evladın babasına garşı görevlerini anlatdıkdan sonra bu sefer de sırayı babanın evladına garşı dutumuna getirdi. Baba da evladını ohula salmalıymış. Bi meslek sahibi yapmalıymış. Evaldına kötü söylememeliymiş, evlatları arasında ayırım yapmamalıymış... Söz çok hoca beylece hutbesini bitirdi. Ama babam dönüp de bi kerem yüzüme bakmadı. Dışarı çıkdık. Barabar eve dorgu gediyok. Đlkin ikimizde de ses yok. Sonra bana dönüp suratıma bile bakmadan, -Duydun mu? dedi. -Neyi duydum mu? dedim. -Hocanın dediklerini, dedi ve bi evladın babsına garşı ne yapması ilazımmış, nasıl çalışması ilazımmış, hocanın bütün dediklerini bir bir, bi daha saydı dökdü. -Pekey, sen babanın ne yapması gerekdiğini de bi söylesene, dedim.“Sen beni ohula saldın da getmedim mi, bi usdanın yanına godun da durmadım mı? deyin, ben de hocanın dediklerini bir bir saydım. Heç onları duymamış. Sade gendi işine yarıyanları aklında dutmuş. Bunun üsdüne ben de gızdım. Bi daha da camıya mamıya ayak basmadım. Mehmet Karakuş 25 26 Merhaba Elleri Çamurlu Merhaba elleri çamurlu, Elbisesi yamalı, Ayağı çizmeli çocuk... Đnsanın içinde bir köşeye memleket denen şey Öyle bir yerleşiyorki kim olursan ol, Nereye gidersen git, Ne kadar uzakta olursan ol.. Đnsanın içinde kalıyor o memleket, Çocukluk yılları, Asla kopamıyor benliğinden, Arada dalıyor ve gidiyor eskiye, Kokluyor o çocukluk yıllarının havasını, Bi iç çekiyor insan, kendinden geçiyor... Ve özlüyor memleketini. Çaresiz kalıyor... Googlede arıyor... Buluyor bu siteyi ve seviniyor... Gülüyor kendi kendine... Vay be diyor... Yine gidiyor eski yıllara... Taa 6 yaşında eski mezerlikte güttüğü kuzularına... Onun kuzuları vardı, onları doyurmak vardı ve ailesi vardı Ne sinema vardı hayatında, Ne futbol vardı, Ne büyük gökdelenler vardı, Ne sevgili vardı... Trafik yoktu, dert yoktu, tasa yoktu... Aş vardı ekmek vardı. En güzel hayaller vardı. Đnsan bazen öyle istiyorki o diyarlarda hep öyle çocuk kalmayı. Biliyormusunuz? Dünyanın iki dağ arasında bulunan tut çevresinden ibaret olduğunu sanardı çocuk.. Hatta büyüdüğünde Karadağ’a çıkıp bulutlara binip dünyayı yukardan izlemeyi bile isterdi.. Ah be çocuk niye büyüdün ki.. Niye kocaman adam oldun ki.. Biliyorum tekrar sen olamayacağım ama. Beni bir kerecik duysan ne olur... Hey bana bak. Elleri ot ve taze peynir kokan çocuk Elbiselerini ver bana, Ekmek yağlığını da ver Kuzuları ben güdeceğim artık... Bana bak ve gülümse. Seni çok özledim. Cumali Yoldaş 27 Kanser düşmanı: DUT 19.03.2007 09:49 ( Kaynak : www.haber7.com ) Türkiye'de ipekböcekçiliği üretimi ile yetiştirilen dut dünya tarafından da keşfedilmeye başladı. Dut dünyanın en ekolojik ürünlerinden biri olarak sayılıyor. Dut, kalsiyum, demir, B1, B2 ve C vitamini yönünden zengin. Türkiye'de ipekböcekçiliği üretimi ile yetiştirilen dut dünya tarafından da keşfedilmeye başladı. Üzüm, dut ve yerfıstığında kanseri önleyen bir madde bulunduğunu açıklayan Đngiltere Montfort Üniversitesi’nden Gerry Potter, "Bu yiyeceklerde bulunan 'resveratrol' isimli molekülün pek çok ürünün bozulmasına yol açan mantarlara karşı savaştığını biliyorduk ama araştırmalarda, bu maddenin vücutta kanser hücrelerini hedef alarak onları tahrip eden, kanser karşıtı bir unsura dönüştüğünü saptadık" diyor. Japon araştırmacılar ise beyaz dut yapraklarının extrelerinde bir seri biyolojik olarak aktif bileşenler tespit etti. Bu bileşenler, hücre paslanmasını önleyici, antioksidan ve damar sertleşmesini engelleyici ve damarlarda kolesterolden zengin plakların oluşumunu baskılayıcı etkiye sahip olukları ortaya çıktı. Japonlar bu etkilerin sevindirici olduğunu ama dut yapraklarının bundan daha fazlasına da sahip olduklarını iddia ediyor. Japon uzmanlar, dut yaprakların aynı zamanda yüksek kan şekeri seviyelerini düşüren bileşiklere sahip olduğunu ileri sürüyor. Yapraklar bu etkilerini, bağırsaklarda maltoz, laktoz, sakroz gibi çifte şekerleri parçalayarak onları bağırsaktan emilebilen glikoz, fruktoz, galaktoz gibi tekil şekerlere dönüştüren enzimleri baskılamak suretiyle gösteriyorlar. Böylece şekerler bağırsaktan emilemediği için kandaki seviye de yükselmiyor. KAN ŞEKERĐNĐ DÜŞÜRÜR, ENERJĐ VERĐR, YERSEN... Öte yandan, dut ağacından beslenen zararlı böcek olmadığı için herhangi bir tarım ilacı da kullanılmıyor. Bu nedenle dut dünyanın en ekolojik ürünlerinden biri olarak sayılıyor. Dut, kalsiyum, demir, B1, B2 ve C vitamini yönünden zengin. Beyaz dut yaprakları idrar söktürüp, vücutta biriken suyu boşaltıyor. Aç karnına yenen beyaz dut barsak solucanlarını döküyor. Dutun taze yaprakları ile derideki yaralara ve burundaki kanamalara tampon yapılırsa kanamalar durur. Ne şekilde tüketilirse tüketilsin iyi bir kan yapıcıdır. Sabah aç karnına yenir ve üzerine su içilirse bağırsakların çalışması temin edilir. Beyaz dutun 15-20 gram yaprağı 3 su bardağı ile kaynatılıp çay olarak içildiğinde ateş de düşürür.Ayrıca Đştah artırır, enerji verir. www.tutpekmezi.com [email protected] TYD: Postfach 570 / 8952 Schlieren / ZH /Schweiz 28
Benzer belgeler
Yalnız taş duvar olmaz Tutlular Yardımlaşma Derneği
pekmezi gibi şirin günler geçirmeniz
dileklerimizle...
Yalnız Taş Duvar Olmaz Nisan 2008 Sayı 29
kurduğu ve Tut dernekleri içinde ğimdiye kadar en uzun süreli ve en kapsamlı
çalışmaları yapan Tutlular Yardımlaşma Derneği. Bu günlerde Đstanbul’da yaşayan
Tutluların da dernekleşme çalışmaları va...
İsviçreli Tutlular
5- Ali Gündoğdu
8- Mustafa Karakuş
13- Habip Orhan
17- Mehmet Acar
20- Hacı Ali Kurşun
23- Mahmut Kılıç
27- Mustafa Aslan
32- Mehmet Maraşlıoğlu
35- Ramazan Özdoğan
38- Habip Ünal
41- Ahmet Kızgın
...