boğaziçi tıp dergisi
Transkript
boğaziçi tıp dergisi
CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Bosphorus Medical Journal İmtiyaz Sahibi Licence Owner Aytekin KAYMAKCI Editör Editor Fatma Nur Akgün Editör Yardımcıları Asistant Editor and Secretary Arzu Tatlıpınar, Barış Yılmaz, Tuba Cimilli Öztürk, Özgür Haki Yüksel Yabancı Dil Editörü Foreign Language Editor Ayşegül Dalbeler, Burcu Seher Anıl Yayın Kurulu Editorial Board Ali Özdemir, Ayhan Verit, Canan Ağalar, Eren Gözke, İlknur Aktaş Onur Kurulu Advisory Committee Şuayip Birinci, Abdülvahit Sözüer, Metin Özaydın Danışma Kurulu / Advisory Committee Meral Aban Canan Ağalar Fatih Ağalar Fatmanur Akgün Haldun Akoğlu Şami ̇l Aktaş Berrin Aktekin Nevzat Alkan Turgut Alp Dilek Erdoğan Arı Aysun Karatay Arsan Metin Arslan Zuhal Aykaç Serap Aykut Ülkü Aypar Nurten Bakan Ali Baki Orhan Barlas Sevim Baybaş Hasan Bombacı Yılmaz Büyükuncu Cenk Büyükünal Evin Büyükünal Tuğba Ci ̇mi ̇lli ̇ Nahit Çakar Necati Çakır Çeti̇n Çam Baha Çelik Erhan Çelikoğlu Halil Çifçi Serhan Çolakoğlu Cem Çopuroğlu Zafer Çukurova Ayşegül Dalbeler Murat Dalkılıç Vedat Dayıcıoğlu Murat Demirtaş İrfan Devranoğlu Emi ̇ne Di ̇nçer Nevzat Doğan Öner Engi ̇n Serkan Eroğlu Tülay Eroğlu Bülent Erol Serpil Erol Cüneyt Ersen Fi ̇gen Esen Yılmaz Göğüs Baki Göksan Mustafa Taner Gören Eren Gözke Şirin Güven Özgür Hakkı Ayşe Hancı Merih İş Ayten Kadanalı Hakkı Karakaş Muammer Karakaş Serkan Karaman Aysu Karatay Bora Kari ̇p Sibel Karşıdağ Ayteki ̇n Kaymakcı Meral Kızıltan Ercan Kurt Duygu Geler Külcü Kemal Memişoğlu Hasan Hilmi Muratlı Cüneyt Müderi ̇soğlu Cem Nazikoğlu Ahmet Nohutçu Tamer Okay Özge Ecmel Onur Ender Onur Si ̇bel Ova Emin Özbek Ali ̇ Özdemi ̇r Nail Harzem Özger Asu Özgültekin Recep Özgültekin Nail Özgüneş Ozan Özkaya Yelda Özkurt Emi ̇ne Özyuvacı Atila Ramazanoğlu Baransel Saygı Şahin Şenay Tomri ̇s Şengör Mert Şentürk Nazan Tarhan Nevzat Tarhan Arzu Tatlıpınar Lütfü Telci Sibel Temur İzzet Titiz Kami ̇l Toker Fevzi ̇ Toraman Niyazi Tuğ Güldem Turan Hatice Türe Uğur Türe Aygen Türkmen Funda Türkmen Nükhet Özgüç Tüzüner Sema Uçak Mehmet Ali Ustaoğlu Tuğhan Utku Yavuz Uyar Lokman Uzun Faruk Ünal Haluk Vahaboğlu Ayhan Veri ̇t Veli Yalçın Melda Yenerel İbrahim Yekeler İstemi Yücel Her hakkı saklıdır. Bu dergide yer alan yazı, makale,fotoğraf ve illüstrasyonların elektronik ortamlarda dahil olmak üzere kullanma ve çoğaltılma hakları Boğaziçi Tıp Dergisine aittir. Yazılı ön izin olmaksızın materyallerin tamamının ya da bir bölümünün çoğaltılması yasaktır. Dergi Basım Meslek İlkeleri’ne uymaktadır. All rights are reserved. Rights to the use and repraduction, including in the electronic, media, of all communication, papers, photographs and illustrations appearing in this journal belong to journal of The BOSPHORUS MEDICAL JOURNAL. Repraduction without prior written permission of part on all of any material is forbidden. The journal complies with the Professional Princeples of the Press. BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 MAKALE YAZIM KURALLARI GENEL BİLGİLER Boğaziçi Tıp Dergisi; Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin resmi yayın organıdır. Yılda 3 kez yayınlanır. Yayınlanma zamanları Ocak, Mayıs ve Ekim aylarıdır. Boğaziçi Tıp Dergisi, tıbbi konular ile ilgili olabilecek retrospektif, prospektif ve deneysel araştırmalar, derlemeler, olgu sunumları, editöryal yorum/tartışmalar, editöre mektuplar, tıbbi eğitimler, bilimsel mektuplar, tıp gündemini belirleyen güncel konuları yayınlayan, ulusal ve uluslararası tüm tıbbi kurum ve personele ulaşmayı hedefleyen bilimsel dergidir. Boğaziçi Tıp Dergisi, yayınladığı makalelerde, konu ile ilgili en yüksek etik ve bilimsel standartlarda olmayı ve ticari kaygılardan uzak olmayı prensip edinmiştir. Yayınlanmak için gönderilen makalelerin daha önce başka bir yerde yayınlanmamış veya yayınlanmak üzere gönderilmemiş olması gerekir. Eğer makalede daha önce yayınlanmış; alıntı yazı, tablo, resim vs. mevcut ise makale yazarı, yayın hakkı sahibi ve yazarlarından yazılı izin almak ve bunu makalede belirtmek zorundadır. Bilimsel toplantılarda sunulan özetler, makalede belirtilmelidir. Dergiye gönderilen makale biçimsel esaslara uygun ise, editöryel komite tarafından danışman hakemlere gönderilir. Hakemlerin önerileri doğrultusunda yazardan, yazı ile ilgili düzeltme istenebilir. Düzeltilmiş yazı, hakemler ve editöryel komite tarafından uygun görülürse yayınlanır. Makale bilimsel değerlendirme için işleme alındıktan sonra yayın hakları devir formunda belirtilmiş olan yazar isimleri ve sıralaması esas alınır. Bu aşamadan sonra; makale hiçbir aşamada yayın hakları devir formunda imzası bulunan yazarlar dışında yazar ismi eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez. Makale yazarlarından herhangi birinin isminin makaleden çıkarılması için konuyla ilgili tüm yazarların açıklamalı, yazılı izinleri alınmalı ve yayınevine bildirilmelidir. Editörler ve yayınevi, derginin reklam amacı ile kullanılan sayfaları ile ilgili sorumluluk kabul etmez. Bu sayfalarla ilgili tüm sorumluluk reklamı veren kuruluşa aittir. YAYIN KURALLARI Bilimsel Sorumluluk Tüm yazarların gönderilen makaleye akademik ve bilimsel olarak doğrudan katkısı olmalıdır. Yazar olarak belirlenen isim aşağıdaki özelliklerin tamamına sahip olmalıdır: -makaledeki çalışmayı planlamalı veya yapmalı, -makaleyi yazmalı veya revize etmeli, -son halini kabul etmelidir. Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Etik Sorumluluk Dergi, ”insan” öğesinin içinde bulunduğu tüm çalışmalarda Helsinki deklerasyonu prensiplerine uygunluk ilkesini kabul eder. Yazarlar kurumlarının etik kurulundan aldıkları onay belgesini makale ile birlikte yazı işlerine sunmalıdırlar. Gereç ve yöntemler bölümünde etik kurul onayı aldıklarını ve ‘’bilgilendirilmiş onam formu “ aldıklarını belirtmelidirler. Yazarlar retrospektif çalışmalar için; çalışmanın yapıldığı yer, materyal ve tarihi belirten yazıyı kurum yetkilisine (Eğitim Planlama Komisyonu, başhekim, bilimsel konsey gibi….) onaylatarak belgelemelidirler. Çalışmada “hayvan” ögesi kullanılmış ise yazarlar, makalenin YÖNTEM VE GEREÇLER bölümünde hayvan deneyleri etik kurullarından onay aldıklarını belirtmeli ve bu belgeyi gereği halinde dergi editoryal kurumuna sunmalıdırlar. Olgu sunumlarında hastalardan “bilgilendirilmiş olur” alınmalıdır. Eğer makalede direkt-indirekt ticari bağlantı veya çalışma için maddi destek veren kurum mevcut ise yazarlar; kullanılan ticari ürün, ilaç, firma … ile ticari hiçbir ilişkisinin olmadığını ve varsa nasıl bir ilişkisinin olduğunu (konsültan, diğer anlaşmalar), editöre sunum sayfasında bildirmek zorundadır. Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. İstatistik Değerlendirme Tüm retrospektif, prospektif ve deneysel araştırma makaleleri biyoistatiksel olarak değerlendirilmeli ve uygun plan, analiz ve raporlama ile belirtilmelidir. Gerek görülmesi halinde editörler kurulu istatistik yöntemle ilgili önerilerde bulunabilir. Yazım Dili Yönünden Değerlendirme Derginin yayın dili Türkçe ve İngilizcedir. Türkçe makalelerde Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğü veya www.tdk.org.tr adresi, ayrıca Türk tıbbi derneklerinin kendi branşlarına ait terimler sözlüğü esas alınmalıdır. Ayrıca gönderilmiş olan makalelerdeki yazım ve dilbilgisi hataları için de yazarlardan düzeltme istenebilir. Yayın Hakkı Yayınlanmak üzere kabul edilen yazıların her türlü yayın hakkı dergiyi yayınlayan kuruma aittir. Yazılardaki düşünce ve öneriler tümüyle yazarların sorumluluğundadır. Yazarlar http://www.bogazicitipdergisi.com, internet adresinden ulaşacakları “yayın hakları devir formu”nu doldurup, online olarak, http://www.bogazicitipdergisi.com, adresinde yer alan “online makale gönder” linkindeki bölümden, makale ile birlikte göndermelidirler. Yazı Çeşitleri Dergiye yayınlanmak üzere gönderilecek yazı çeşitleri şu şekildedir; Orijinal Araştırma: Kliniklerde yapılan retrospektif-prospektif ve her türlü deneysel çalışmalar yayınlanabilmektedir.Yapısı: -Özet (ortalama 350-400 kelime; amaç, yöntem ve gereçler,bulgular ve sonuç bölümlerinden oluşan, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Giriş -Yöntem ve Gereçler -Bulgular -Tartışma -Sonuç -Teşekkürler (varsa) -Kaynaklar BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Derleme: Doğrudan veya davet edilen yazarlar tarafından yazılır. Tıbbi özellik gösteren her türlü konu için son tıp literatürü de taranarak hazırlanmalıdır. Yapısı: -Özet (ortalama 350-400 kelime, bölümsüz, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Konu ile ilgili başlıklar -Kaynaklar Olgu Sunumu: Nadir görülen, tanı ve tedavide farklılıklar gösteren olgularla ilgili makalelerdir. Yeterli sayıda fotoğraflarla ve şemalarla desteklenmiş olmalıdır. Yapısı: -Özet (ortalama 250 kelime, bölümsüz, Türkçe ve İngilizce) -Anahtar kelimeler (İtalik harfte olmalı ve 3 kelimeyi geçmemelidir, Türkçe ve İngilizce) -Giriş -Olgu sunumu -Tartışma -Kaynaklar Editöryel Yorum/Tartışma: Yayınlanan orijinal araştırma makaleleri ile ilgili, araştırmanın yazarları dışında, o konunun uzmanı tarafından değerlendirilmesidir. Konu ile ilgili makalenin sonunda yayınlanır. Editöre Mektup: Son bir yıl içinde dergide yayınlanan makaleler ile ilgili okuyucuların değişik görüş, tecrübe ve sorularını içeren en fazla 500 kelimelik yazılardır. Başlık ve özet bölümleri yoktur. Kaynak sayısı 5 ile sınırlıdır. Hangi makaleye(sayı, tarih verilerek) ithaf olunduğu belirtilmeli ve sonunda yazarın ismi, kurumu, adresi bulunmalıdır. Mektuba cevap, editör veya makalenin yazarları tarafından, yine dergide yayınlanarak verilir. Yazım Kuralları Dergiye yayınlanması için gönderilen makalelerde aşağıdaki biçimsel esaslara uyulmalıdır: Kısaltmalar: Kelimenin ilk geçtiği yerde parantez içinde verilir ve tüm metin boyunca o kısaltma kullanılır. Uluslararası kullanılan kısaltmalar için “bilimsel yazım kuralları” kaynağına başvurulabilir. Şekil, Resim, Tablo ve Grafikler: -Şekil, resim, tablo ve grafiklerin metin içinde geçtiği yerler ilgili cümlenin sonunda belirtilmelidir. Şekil, resim,tablo ve grafiklerin açıklamaları makale sonuna eklenmelidir. -Şekil, resim/fotoğraflar ayrı birer .jpg, veya .gif dosyası olarak sisteme eklenmelidir. -Şekil, resim, tablo ve grafiklerde geçen kısaltmalar; şekil, resim, tablo ve grafiklerin alt satırında açıkça yazılmalıdır. -Daha önce basılmış şekil, resim, tablo ve grafik kullanılmış ise izin alınmalıdır ve bu izin açıklama olarak şekil, resim, tablo ve grafik açıklamasında belirtilmelidir. -Resimler/fotoğraflar renkli, ayrıntıları görülecek derecede kontrast ve net olmalıdır. Editöre Sunum Sayfası: Gönderilen makalenin kategorisi, daha önce başka bir dergiye gönderilmemiş olduğu, varsa çalışmayı maddi olarak destekleyen kişi ve kuruluşlar ve varsa bu kuruluşların yazarlarla olan ilişkileri belirtilmelidir. Kapak Sayfası: Makalenin başlığı (Türkçe ve İngilizce), tüm yazarların ad-soyadları, akademik ünvanları, kurumları, iş telefonu-GSM, e-posta ve yazışma adresleri belirtilmelidir. Makale daha önce tebliğ olarak sunulmuş ise tebliğ yeri ve tarihi belirtilmelidir. Özetler: “Yazı Çeşitleri” bölümünde belirtilen şekilde hazırlanarak, makale metni içerisine yerleştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: En az 3-5 adet, Türkçe ve İngilizce yazılmalıdır. İngilizce anahtar kelimeler “medical subject headings (MESH)”e uygun olarak verilmelidir. Türkçe anahtar kelimeler MESH terimlerinin aynen çevirisi olmalıdır. Teşekkür: Eğer çıkar çatışması, finansal destek, bağış ve diğer bütün editöryal (istatiksel analiz, İngilizce/Türkçe değerlendirme) ve/ veya teknik yardım varsa, metnin sonunda sunulmalıdır. Kaynaklar: Orijinal basımı Türkçe olan kaynakların başlığı [] içinde ve İngilizce olarak yazılmalıdır. Kaynaklar makalede geliş sırasına göre yazılmalı ve metinde cümle sonunda noktalama işaretlerinden hemen önce “parantez içinde ( )” sayı olarak belirtilmelidir. Makalede bulunan yazar sayısı 6 veya daha az ise tüm yazarlar belirtilmeli, 7 veya daha fazla ise ilk 6 isim yazılıp” ve ark.et al” eklenmelidir. Kaynak yazımı için kullanılan format index medicus’ta belirtilen şekilde olmalıdır. (bakınız: www.icmje.org). Kongre bildirileri, kişisel deneyimler, basılmamış yayınlar, tezler ve internet adresleri kaynak olarak gösterilemez. Kaynakların yazımı için örnekler (noktalama işaretlerine dikkat ediniz): Makale için: Yazarların soyadları ve isimlerinin baş harfleri, makale ismi, dergi ismi, yıl, cilt, sayı, sayfa numarası belirtilmelidir. (Yee AJ, Bae HW, Friess D, Roth SM, Whyne C, Robbin M,et al. The use of simvastatin in rabbit posterolateral lumbar intertransverse process spine fusion. Spine J 2006;6:391-6.) Kitap için: Yazarların soyadları ve isimlerinin baş harfleri, bölüm başlığı, editörlerin ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. (Francis XC. Arthrodesis of the spine. In: Canale ST, Beaty JH, editors. Campbell’s operative orthopaedics. Vol. 2. 11th ed.Philadelphia: Mosby; 2008. p. 1851-53). Yazar ve editörün aynı olduğu kitaplar için: Yazarların/editörün soyadları ve isimlerinin baş harfleri, bölüm başlığı, editörlerin ismi, kitap ismi, kaçıncı baskı olduğu, şehir, yayınevi, yıl ve sayfalar belirtilmelidir. (Kumar V, Cotran RS, Robbins SL. Basic pathology. 5th ed.Philadelphia: W.B. Saunders; 1992. Çeviri Editörü: Çevikbaş U. Temel patoloji. İstanbul: Nobel Tıp Kitabevi ve Yüce Yayınları; 1994. s. 47-60.) Sadece on-line yayınlar için; DOI tek kabul edilebilir on-line referanstır. CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ BAŞYAZI Değerli Meslektaşlarım; Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin bilimsel bir yayını olan Boğaziçi Tıp Dergisi 2. Yılında da bilim insanlarına hizmet vermeye devam etmektedir. İnsan sağlığı ve hastalıkları konusundaki bilgiler günümüzde çok hızlı değişime uğramaktadır. Yapılan çalışmalara göre tıp bilgilerinin yarılanma ömrü 2-3 yıldır. Bu bağlamda, bilimsel çalışmalarla kendini yenileyen ve yeniliklerden en çok etkilenen sağlık alanında yapılan bilimsel çalışmaların yayınlandığı bu mütevazı derginin tıp bilimine yaptığı katkı tartışılmaz. Bölgemiz için sağlığa hem hizmet boyutunda hem de eğitim boyutunda önemli katkıları olan Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesinin bu yayınının camiamıza katkısı kuşkusuzdur. Akademik çalışmalarla elde edilen bilgi ve tecrübelerin paylaşılması ve yazılı kaynak haline gelmesi bu tür bilimsel dergiler sayesinde gerçekleşmektedir. Boğaziçi Tıp Dergisinin çıkarılmasına vesile olan, başta editör, editör yardımcıları ve yayın kuruluna olmak üzere emeği geçen herkese tıp bilimine ve tıbbi literatüre yaptığı katkılardan dolayı sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Uz. Dr. Tunçay PALTEKİ Tıbbi Hizmetler Başkanı CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Cilt (Volume) 2 Sayı (Number) 2 2015 Temmuz İÇİNDEKİLER Klinik Araştırma İmtiyaz Sahibi Aytekin KAYMAKCI Editör Nur AKGÜN Editör Yardımcıları Arzu TATLIPINAR Barış YILMAZ Tuba Cimilli ÖZTÜRK Özgür Haki YÜKSEL İstatiksel Danışma EMPİAR [email protected] Kapak Tasarım Burak BALCI Burak MENGİ Grafik Tasarım Yaşar ÖZER Baskı Arena Dijital İletişim E5 Karayolu Üzeri İçerenköy Ataşehir, 34752 İSTANBUL Tel: 0(216) 578 30 00 www.bogazicitipdergisi.com [email protected] Bedelsiz dağıtılır. Comparison of Non-HDL Cholesterol Levels in Patients With Dipper Hypertension and Non-dipper Hypertension 1-4 The Efficiency of Subtenon Anesthesia Used in Strabismus Surgery 5-7 Sosyal ve Medikal Aciliyet: Sentetik Kannabinoidlere Genel Bakış ve Retrospektif Bir Çalışma 8-12 Termi̇nal Dönem Böbrek Yetmezli̇ği̇ Olan Hastalarda Hemodiyali̇zi̇n Akci̇ğer Fonksi̇yonlarına ve Arter Kan Gazları Üzerine Etkisi 13-16 (Mustafa Erdoğan, Seydahmet Akın, Sinan Kazan, Cumali Yalçın, Didem Kılıç Aydın, Özcan Keskin, Mehmet Aliustaoğlu) (Ayşe Yeşim Oral, Özlen R. Özgür, Yelda Özkurt, Ayşin Kaplan, Aysu K. Arsan) (Ceren Köksal, Cem Nazikoğlu, Yıldız Yiğit Kuplay, Arzu Yıldırım Ar, Halil Buluç, Güldem Turan, Fatma Nur Akgün) (Güven Koç, Ayşegül Dalbeler, Hasan Çakır, Gülçin Güngör Olçum, Yüksel Altuntaş) İki̇ Farklı Fekal Drenaj Si̇stemi̇ni̇n Karşılaştırılması (Güldem Turan, Nur Akgün, Berna Ayanoğlu Taş, Ceren Karip, Münire Kabukçu) 17-20 Olgu Sunumu Nadi̇r Bi̇r Konsti̇pasyon Sebebi̇: Bartter Sendromu (Hanife Çeti̇ nkaya, Sinan Kazan, Seydahmet Akın, Bilge Kalkan, Mustafa Erdoğan, Didem Kılıç Aydın, Mehmet Ali̇ ustaoğlu) A Successful Renal Transplantation in A Diabetic Male Patient with Calciphylaxis: A Case Report (Funda Türkmen, Ali Özdemir, Can Sevinç, İbrahim Berber, Şener Zengin, Osman Çengel) Elevated Circulating Ca 15.3 Level in Hypersensitivity Pneumonitis: A Case Report (Ali Özdemir, Ezgi Ersoy, Can Sevinç, Elvan Işık) İntraperi̇toneal İdrar Kaçağına Bağlı Psödoazotemi̇ (Süleyman Baş, Mustafa Güneş, Funda Müşerref Türkmen, Öznur Sadioğlu Çağdaş, Okan Akyüz, Zehra Büyükyazıcı, Derya Şenel Yıldız, Alper Bayrak) 21-23 24-28 29-31 32-34 Derleme Kolloid mi Kristalloid mi: Niçin? Hangisi? Ne Zaman? ISSN: 2149-0287 (Öznur Demiroluk) 35-42 CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Mustafa Erdoğan et al. Klinik Araştırma Comparison of Non-HDL Cholesterol Levels in Patients with Dipper Hypertension and Non-dipper Hypertension Dipper ve Non-dipper Hipertansiyonlu Hastalarda Non-HDL Kolesterol Seviyelerinin Karşılaştırılması Mustafa Erdoğan, Seydahmet Akın, Sinan Kazan, Cumali Yalçın Didem Kılıç Aydın, Özcan Keskin, Mehmet Aliustaoğlu Lütfü Kırdar Eğitim Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye ABSTRACT ÖZET Objective: In this study we aimed to compare nonHDL cholesterol levels between patients with dipper hypertension and non-dipper hypertension. Amaç: Bu çalışmada dipper ve non-dipper hipertansiyonlu hastalarda non-HDL kolesterol seviyelerini karşılaştırmayı amaçladık. Methods: Ambulatory blood pressure monitoring was performed and serum cholesterol levels were measured for all patients. Yöntemler: Tüm hastalara ambulatuar kan basıncı takibi yapıldı ve serum kolesterol seviyeleri ölçüldü. Results: Mean non-HDL cholesterol level was 136,7±7 mg/dl in dipper hypertensive group; whereas it was detected 143,3±6 mg/dl in non-dipper hypertensive group, the difference was statistically insignificant (p: 0,1). Bulgular: Dipper hipertansiyonlu grupta ortalama non-HDL kolesterol seviyesi 136,7±7 mg/dl iken non-dipper hipertansiyonlu grupta ise 143,3±6 mg/ dl saptandı, farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p: 0,1). Conclusion: Non-dipper hypertensive patients in our cohort had higher non-high density lipoprotein levels when compared to dipper hypertensive patients.The difference was not statistically significant. The number of patient in our study may be the reason for that. Since the relationship between non-HDL-C and NDHT is still obscure, further studies with larger cohorts are needed to elucidate this question. Sonuç: Çalışma grubumuzda non-dipper hipertansiyonlu hastalar dipper hipertansiyonlu hastalara göre daha yüksek non-HDL kolesterol seviyesine sahipti. Farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışma grubumuzun küçük olması, bunda rol oynamış olabilir. Non-dipper hipertansiyon ve nonHDL kolesterol arasındaki ilişki hala bilinmemketedir. Bu konuyu aydınlatmak için daha büyük hasta gruplarıyla ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Keywords: hypertension, non-HDL cholesterol, LDL cholesterol Anahtar Kelimeler: hipertansiyon, non-HDL kolesterol, LDL kolesterol Contact Information Corresponding Author: Mustafa Erdoğan Address: Lütfü Kırdar Eğitim Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye E-Mail: [email protected] Submitted: 02.05.2015 Accepted: 05.06.2015 - 1 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ INTRODUCTION AND OBJECTIVE STATISTICAL ANALYSES Hypertension is the leading cause of morbidity and mortality in developed countries (1). Hypertension and hyperlipidemia are two major risk factors for cardiovascular disease and coexistance of these diseases is related with increased morbidity and mortality. It was highligheted in Framingham Heart Study and European Society of Cardiology 2013 Guidelines for the Management of Arterial Hypertension that metabolic risk factors such as hyperlipidemia are more common in patients with high blood pressure (BP) (2, 3). A metaanalysis showed that an elevation of 10 mmHg in systolic BP or an elevation of 5 mmHg in diastolic BP would be associated with %40 higher risk of stroke and %30 higher risk of death from ischemic heart disease (4). Dipper hypertension (DHT) is defined as decline of nocturnal mean BP levels of more than 10% when compared to mean BP levels during the day. Patients with nondipper hypertension (NDHT) have lack of this phenomenon; on the contrary, nocturnal mean BP may even be incresaed (5). Many studies have shown that NDHT was more closely associated with end-organ damage than DHT (6, 7). As a result of sympathetic nervous system activation, increased peripheral vascular resistance and elevated serum norepinephrine levels were shown to be responsible for NDHT. Even though sympathetic nervous system activation seems to be the most important mechanism of NDHT, lipid parametres are not clear in NDH patients. In this study we aimed to compare nonHDL-C levels in patients with DHT and NDHT. Percentages were used for categorical variables and mean value ± SD was used for continuous variables. Mann Whitney U test performed to compare age and non-HDL-C levels between two groups. Chi-square test used for comparing categorical variables. p<0,05 was considered as statistically significant. All statistical analyzes were made with Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) version 17.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA). MATERIAL AND METHODS Seventy three consecutive patients with newly diagnosed essential hypertension and did not use any lipid modifying drugs were included the study. Total cholesterol levels (total-C; <200 mg/dl) and high-density lipoprotein (HDL-C; 35–65 mg/dL), serum total-C and HDL-C levels were recorded and nonHDL-C levels were calculated with total-C minus HDL-C formula. Ambulatory BP follow up was performed (A&D TM-2430 Ambulatory Blood Pressure Monitor, Japan) and the values measured by device were obtained from computer recording system. Measurements made every 30 minutes during daytime and every 1 hour at nighttime for a period of 24 hours. Patients whose mean BP decreased %10 at nighttime when compared to mean BP during daytime were considered as dipper hypertensive group (DHG), patients had lack of this phenomenon were considered as non-dipper hypertensive group (NDHG). RESULTS Twenty eight (38,4%) were men and 45 (61,6%) were women. Mean age in study cohort was 45,6±8,9. There were 41 (56,1%) and 32 (43,9%) patients in DHT and NDHT groups, respectively. Mean non-HDL-C was 140±7 for all patients (Table 1). In DHG there were 16 men (39%) and 25 women (61%) patients, and in NDHG there were 12 men (37,5%) and 20 women (62,5%). The mean age was 46,3±8 in DHG and 44,9±9 in NDHG. There was no significant difference between two groups according to gender and mean age (p:0,8 for gender and p:0,7 for age). Mean non-HDL-C level was 136,7±7 mg/dl in DHT group; whereas it was 143,3±6 mg/dl in NDHG, the difference was statistically insignificant (p=0,1) (Table 1). DISCUSSION NDHT is more closely associated with end-organ damages and cardiovascular morbidity-mortality than DHT (8, 9). O’Brien and friends have fistly shown that NDHT was a higher risk for stroke than DHT (7). It was also shown that NDHT was associated with more antihypertensive drugs for BP control (10). Bae Keun Kim and colleagues showed that NDHT was a risk factor for inappropriate high left ventricular mass, that was related worse cardiovascular prognosis than appropriate left ventricular mass (11, 12). There is stil no biochemical parameter identifying DHT and NDHT in clinical practice. Some studies showed that sympathetic nervous system activation was critical for NDHT, and there was an elevation in serum norepinephrin levels in NDHT patients. Also several factors may affect the circadian rhythm of BP, such as abnormal neurohormonal regulation, lack of physical activity, nutritional factors and smoking (13). However, additional factors are stil obscure. - 2 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Mustafa Erdoğan et al. Table 1. Comparison of the two groups in terms of age, gender and non-HDL-C. n-% DHG Mean±SD NDHG DHG p NDHG Gender p:0,8* Men Women 16 (39%) 25 (61%) 12 (37,5%) 20 (62,5%) Age 46,3±8 Non-HDL-C 44,9±9 p:0,7** 136,7±7 143,3±6 p:0,1** * Chi-square test, ** Mann-Whitney U test Therapies targeting LDL-C has been shown to effectively prevent cardiovascular events in many studies; however it has been recently suggested that similar decrease in LDL levels may not have the same improvement in cardiovascular outcomes. Therefore, lipoproteins other than LDL are thought to be responsible. Non-HDL-C is closely associated with cardiovascular morbidity and mortality. compared to DHG. The difference was not statistically significant. The number of patient in our study may be the reason for that. Since the relationship between non-HDL-C and NDHT is still obscure, further studies with larger cohorts are needed to elucidate this question. According to current results, we suggest to aim more intensive treatment for non-HDL cholesterol in NDH patients because of they have Liu and collagues showed that non- higher cardiovascular risks than DH patients. HDL-C was strongly associated with coronary heart disease regardless LDL-C (14). Moreover, in another study Liu and friends showed that non-HDL-C levels were more critical for cardiovascular diseases than LDL-C (15). They concluded that non-HDL-C is a stronger predictor for cardiovascular morbidity and mortality than LDL-C (15). Optimizing Non-HDL-C levels has become more important for minimization of residual cardiovascular risks than optimizing LDL-C levels. Non-HDL-C may be a stronger predictor of coronary risk than LDL-C because it reflects the sum of atherogenic lipoproteins (16). Bittner and collagues showed that while LDL-C and HDL-C did not predict cardiovascular events at follow up, non-HDL-C was an independent risk factor for non-fatal myocardial infarction and angina pectoris (17). Weiquan and collagues showed that non-HDL-C was a useful predictor for cardiovascular disease in patients with type 2 diabetes mellitus (18). Robinson JG and friends showed in their meta-analysis that there was a one-to-one relationship between the non-HDL-C lowering percentage and coronary heart disease risk reduction (19). We had hypothized that higher risk of end organ damage in NDHT patients than DHT patients would be associated with higher non-HDL cholesterol levels in NDHT patients and therefore planned this study. At our study, NDHG had higher non-HDL levels when -3- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ REFERENCES 1. World Health Organization The World Health Report 2002. Reducing risks, promoting healthy life Geneva, Switzerland:(Version current at April 11, 2008). 11. Bae Keun Kim, Young-Hyo Lim, Hyung Tak Lee et al. Non-Dipper Pattern is a Determinant of the Inappropriateness of Left Ventricular Mass in Essential Hypertensive Patients. Korean Circ J. 2011 April; 41(4): 191–197 2. Kannel WB. Risk stratification in hypertension: new insights from the Framingham Study. Am J Hypertens 2000; 13:3S–10S. 12. Celentano A, Palmieri V, Esposito ND, Pietropaolo I, Crivaro M, et al.Mureddu GF, Devereux RB, de Simone G.Inappropriate left ventricular mass in normotensive and hypertensive patients. Am J Cardiol. 2001 Feb 1; 87(3):361-3, A10. 3. 2013 ESH/ESC Guidelines for themanagement of arterial hypertension. Journal of Hypertension 2013, 31:1281–1357 4. Lewington S, Clarke R, Qizilbash N, Peto R, Collins R. Age-specific relevance of usual blood pressure to vascular mortality: a meta-analysis of individual data for one million adults in 61 prospective studies. Lancet. 2002;360:1903–1913. 13. Kanbay M, Turgut F, Uyar ME. Causes and Mechanisms of Nondipping Hypertension. Clinical and Experimental Hypertension. 2008, Vol. 30, No. 7 , Pages 585-597 14. Liu J, Sempos CT, Donahue RP, Dorn J, Trevisan M, Grundy SM. Non-high-density lipoprotein and very-low-density lipoprotein cholesterol and their risk predictive values in coronary heart disease. Am J Cardiol. 2006;98:1363–1368. 5. Fujii T, Uzu T, Nishimura M, et al. Circadian rhythm of natriuresis is disturbed in nondipper type of essential hypertension. Am J Kidney Dis. 1999;33:29–35. 6. Verdecchia P, Porcellati C, Schillaci G, et al. Ambulatory blood pressure. An independent predictor of prognosis in essential hypertension. Hypertension. 1994;24(6):793–801 15. Liu J, Sempos C, Donahue RP, Dorn J, Trevisan M, Grundy SM. Joint distribution of non-HDL and LDL cholesterol and coronary heart disease risk prediction among individuals with and without diabetes. Diabetes Care. 2005;28:1916–21. 7. O’Brien E, Sheridan J, O’Malley K. Dippers and non-dippers. Lancet. 1988;2:397. 16. Cui Y, Blumenthal RS, Flaws JA et al. Nonhigh-density lipoprotein cholesterol as a predictor of cardiovascular disease mortality. Arch. Intern. Med.161,1413–1419 (2001). 8. Ohkubo T, Hozawa A, Yamaguchi J, Kikuya M, Ohmori K, Michimata M, Matsubara M, Hashimoto J, Hoshi H, Araki T, Tsuji I, Satoh H, Hisamichi S, Imai Y J Hypertens. 2002 Nov; 20(11):2183-9. 17. Bittner VA. Non-HDL-C levels predict five year outcomes in the BARI. Circulation106,2537–2542 (2002). 9. Birkenhäger AM, van den Meiracker AH. Review Causes and consequences of a non-dipping blood pressure profile. Neth J Med. 2007 Apr; 65(4):12731. 18. Weiquan Lu, MD, Helaine E. Resnick, PHD, Kathleen A. Jablonski et al. Non-HDL Cholesterol as a Predictor of Cardiovascular Disease in Type 2 Diabetes. Diabetes Care. January 2003vol 10. de la Sierra A, Redon J, Banegas JR, Segura J, Parati G, et al.Gorostidi M, de la Cruz JJ, Sobrino J, Llisterri JL, Alonso J, Vinyoles E, Pallarés V, Sarría A, Aranda P, Ruilope LM, Spanish Society of Hypertension Ambulatory Blood Pressure Monitoring Registry Investigators. Prevalence and factors associated with circadian blood pressure patterns in hypertensive patients. Hypertension. 2009 Mar; 53(3):466-72. 19. Robinson JG, Wang S, Smith BJ, Jacobson TA. Meta-analysis of the relationship between nonHDL-C reduction and CHD risk. J. Am. Coll. Cardiol.53,316–322 (2009). -4- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ayşe Yeşim Oral et al. Klinik Araştırma The Efficiency of Subtenon Anesthesia Used in Strabismus Surgery Şaşılık Cerrahisinde Kullanılan Subtenon Anestezinin Etkinliği Ayşe Yeşim Oral 1, Özlen Rodop Özgür 1, Yelda Özkurt 2 Ayşin Kaplan 3, Aysu Karatay Arsan 2 1. Dr. Lütfi Kırdar Kartal Education and Research Hospital, Departmant of Ophtalmology, Istanbul, Türkiye 2. Fatih Sultan Mehmet Education and Research Hospital, Departmant of Ophtalmology, Istanbul, Türkiye 3. Kartal Yavuz Selim State Hospital, Departmant of Ophtalmology, İstanbul, Turkey ABSTRACT ÖZET Purpose: To investigate the effects of subtenon anesthesia on the pain that is applied during the operation and possible complications in strabismus surgery. Amaç: Şaşılık ameliyatlarında subtenon anestezinin ameliyat sırasında ortaya çıkan ağrı üzerine etkisini ve olası komplikasyonlarını araştırmak Yöntemler: Bu çalışmada subtenon anestezi ile şaşılık ameliyatı yapılan 51 hastanın 54 gözü prospektif olarak değerlendirildi. Yaşları 15-65 (ortalama 31±12,7 yıl) arasında olan hastaların 28’i erkek, 23’ü kadındı. Olguların 49’unda horizontal, 5’inde vertikal, 6’sında da hem horizontal hem de vertikal kayma mevcuttu. Cerrahi sırasındaki görülen problemler ve hastaların ağrı skorları kaydedildi. Methods: In this study 54 eyes of 51 patients who had strabismus surgery with subtenon anesthesia were evaluated prospectively. Twenty eight of the patients between the ages of 15-65 (mean 31±12,7 years) were male and 23 patients were female. There was horizontal strabismus in 49 cases, vertical strabismus in 5 cases and there were both horizontal and vertical strabismus in 6 cases. The problems during the surgery and the pain scores of the patients were recorded. Bulgular: Cerrahi sırasında görülen sorunlar sadece kemozis ve subkonjunktival kanama idi. Hastaların ağrı skorları değerlendirildiğinde; 5 hastada (%9.8) derece 0 (ağrı hissi yok), 10 hastada (%19.6) derece 1 (hafif rahatsızlık hissi), 21 hastada (%41.2) derece 2 (hafif ağrı), 11 hastada (%21.6) derece 3 (orta şiddette ağrı) ve 4 hastada da (%7.8) derece 4 (şiddetli ağrı) saptandı. Ağrı skorları cerrah tarafından derecelendirildiğinde ise; 4 hastada (%7.8) derece 0, 8 hastada (%15.6), derece 1, 20 hastada (%39.2) derece 2, 14 hastada (%27.5) derece 3 ve 5 hastada (%9.8) derece 4 olarak kaydedildi. Cerrahın ağrı değerlendirmesi hastalarınki ile karşılaştırıldığında daha kötümser bulundu. Results: During the study chemosis and subconjunctival hemorrhage due to the subtenon anesthesia were observed as complications. When the pain scores of the patients were evaluated; no pain (grade 0) in 5 patients (9.8%), slight discomfort feeling (grade 1) in 10 patients (19.6%), slight pain (grade 2) in 21 patients (41.2%), moderate pain (grade 3) in 11 patients (21.6%), severe pain (grade 4) in 4 patients (7.8%) were recorded. When the grading of the surgeon was evaluated; grade 0 in 4 patients (7.8%), grade 1 in 8 patients (15.6%), grade 2 in 20 patients (39.2%), grade 3 in 14 patients (27.5%), grade 4 in 5 patients (9.8%) were recorded. The scorings of the surgeon were found more pessimistic when it was compared with the patients’ grading. Sonuç: Yetişkin ve koopere hastaların şaşılık cerrahisinde diğer anestezi yöntemlerine göre ameliyat sırasında komplikasyon olasılığının daha az olması nedeniyle subtenon anestezinin tercih edilebileceğini düşünüyoruz. Conclusions: We think that subtenon anesthesia may be preferred on adult and cooperated patients due to the facts that morbidity of its possible complications during the surgery is lower than the other anesthetic methods. Anahtar Kelimeler: subtenon blok, anestezi, yetişkin şaşılık cerrahisi Keywords: subtenon’s block, anesthesia, adult strabismus surgery Contact Information: Corresponding Author: Doçent Dr. Ayşe Yeşim Oral Address: 43A Ada Gardenya 2-2 D:39 Atasehir, İstanbul, Türkiye Telephone: +90 (532) 254 04 81 E-mail: [email protected] Submitted: 03.12.2014 Accepted: 12.04.2015 -5- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ayşe Yeşim Oral et al. INTRODUCTION operation 2 drops of %0,5 proparacaine (Alcaine ®) were instilled topically on the conjunctiva in the quadrant to be incised. The patients were instructed to look at the opposite side of the area that the injection will be applied then, by entering 10 mm away from the limbus tenon were dissected by blunt scissors. Through this incision, a 19 gauge subtenon anesthesia cannula was entered from the cutting place and directed 5-7 mm to the back and then 5 ml of anesthetic solution (2.5 ml % 2 lidocaine, 2.5 ml bupivacaine) was infused. After waiting for 10 minutes, operation was started and afterwards additional subtenon anesthesia was applied as needed, during the operation. Problems during the surgery and the pain scores of patients were recorded. Pain scores were noted 15 minutes after the operation according to the descriptions of the patients and estimations of the surgeon. The pain scorings were shown in Table 2. Local anesthesia is prefered to general anesthesia especially in cooperated patients due to the fact that having fewer complications in most ocular surgeries and providing earlier rehabilitation. In strabismus surgery local anesthesia is commonly used in adult patients. Although retrobulbar and peribulbar anesthesia provides excellent analgesia and akinesia, due to many complications such as diplopia, orbital hemorrhage, globe perforation, central retinal vein or artery occlusion, optic nerve trauma and ptosis, subtenon anesthesia has become a preferable method for adult patients in strabismus surgery (1, 2). Topical anesthesia has been used in strabismus surgery too, but is not commonly preferred because of ocular pain or pressure feeling and discomfort of the patient. Few cases were reported which were rarely depended on subtenon anesthesia and had orbital hemorrahage superior oblique paralysis and rectus trauma.In this study, the effects of subtenon anesthesia in strabismus surgery on the pain during the operation and its possible complications are examined prospectively. Table 2: Grading of pain. MATERIALS AND METHODS In this study, 54 eyes of 51 patients who had strabismus operation by subtenon anesthesia were evaluated. The patients ages were between 15 and 65 (mean 31+12.7 years) and 28 of them were men (54.9%) and 23 of them were women (45.1%). Unilateral surgery was performed in 48 patients (94.1%) while bilateral surgery was performed in 3 patients (9.5%). All the operations were performed by the same surgeon. Surgery was applied to one muscle on 5 patients, to 2 muscles on 41 patients, to 3 muscles on 5 patients. There were horizontal strabismus in 49 eyes of 47 patients (90.7%) and there were vertical strabismus in 5 eyes of 4 patients (9.3%). There were both horizontal and vertical strabismus in 6 of 54 eyes (11.1%). Twenty patients had esotropia (bilateral surgery was applied to 2 patients), 22 patients had exotropia (bilateral surgery was applied in 1 case), 3 cases had dissosiated vertical deviation (DVD) (bilateral surgery was applied in 1 case), 3 cases had hypertropia (HT), 2 cases had inferior oblique overaction (IOOA), 1 case had hypotropia and 1 case had superior oblique (SO) paralysis (Table 1). Patients were sedated by intramuscular 5 mg diazepam before the Grade 0 No pain Grade 1 Slight discomfort Grade 2 Slight pain Grade 3 Moderate pain Grade 4 Severe pain RESULTS During the surgery chemosis (45%) and subconjunctival hemorrhage (35%) due to the subtenon anesthesia were observed. But, none of the cases reached to a point that needed to cancel the operation. During the operation and afterwards no other complications were recorded. When the pain scores of the patients’ were evaluated; 5 patiens (9.8%) had no pain (grade 0), 10 patients (19.6%) had slight discomfort (grade 1), 21 patients (41.2%) had slight pain (grade 2), 11 patients (21.6%) moderate pain (grade 3), 4 patients (7.8%) had severe pain (grade 4). When the surgeon’s scoring were evaluated, 4 patients (7.8%) had grade 0, 8 patients (15.6%) had grade 1, 20 patients (41.2%) had grade 2, 14 patients (27.5%) grade 3 and 5 patients (9.8%) had grade 4 (Table 3). The surgeon evaluated acceptable pain (Grade 2 and less) in 64.6% of patients, however, 70.6% of patients were scored their pain as acceptable. The scorings of the surgeon were found more pessimistic when compared to the patients’ scorings, but not statistically significant (p=0.06). Table 1: Distribution of patients according to which muscles were operated. Horizontal Vertical Combined Total ET XT DVD HT hipoT XT+HT ET+HT XT+DVD 19 22 1 2 1 3 1 2 ET: Esotropia, XT: Exotropia, DVD: Dissociated vertical deviation, HT: Hypertropia, HipoT: Hypotropia -6- 51 CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ This was further supported in a study that found a 60% reduction in the incidence of serious complications with subtenon anesthesia in comparison to peribulbar anesthesia, with 5 serious complications reported per 10, 000 patients in the subtenon group compared with 12 per 10,000 in the peribulbar group (9). Several studies also demonstrated that Sub-Tenon’s block, combined with general anesthesia is also used safely for reducing postoperative pain and decreasing additional analgesia required in pediatric strabismus (10, 11). Table 2: Pain scores of both patients and surgeon (as number and percent). Patient (No.) % Surgeon (No.) % Grade 0 5 9.8 4 7.8 Grade 1 10 9.6 8 15.6 Grade 2 21 41.2 20 39.2 Grade 3 11 21.6 14 27.5 Grade 4 4 7.8 5 9.8 Total 51 100 51 100 DISCUSSION Subtenon anesthesia has been used in various eye surgeries since it was defined by Turnbull in 1884 due to the fact that it is fast, efficient and safe (3). In strabismus surgery, both topical and subtenon anesthesia came into use late because of the hesitations that it will overcome the pain and “pressure” sensation of related to extraocular muscles traction was hard to overcome. When total topical anesthesia is used, pain occurs when the muscles are pulled because sensorial innervations of muscles are on the proximal ends, near the annulus of Zinn. However in subtenon anesthesia if it can be waited enough after the anesthetic infusion or less pain occurs due to the muscle traction because of diffusion to retrobulbar area. In our study, when the pain during the surgery is evaluated by the patients, many of the patients (70.6%) declared that had slight sense of pain or less pain (grade 2 or less), only 0.8 percent of the patients stated severe pain. In the study of Steele and colleagues, 42% of the patients who were applied strabismus surgery with subtenon anesthesia had slight pain and 8% of the patients had moderate pain (1). Generally by decreasing traction during operation, discomfort of the patient can be minimized. When the acceptable pain scores declared by the patient (70.6% of patients) and the estimates of the surgeon (64.6% of patients) were compared it was clear that the surgeon was more pessimistic but this difference was not statistically significant (p>0.05) and possible reason for this is retrograde amnesia progress due to preoperative diazepam on the patients. In the literature, besides mild complications such as; conjunctival edema (%45 in our phenomena) that doesn’t interfere with the surgery using subtenon anesthesia and subconjunctival hemorrhage (56% in various studies, 35% in our study), serious complications such as retrobulbar hemorrhage, permanent blindness due to temporary retinal or ophthalmic artery obstruction and possible traumatic optic neuropathy, vertical diplopia due to rectus muscle trauma, orbital hemorrhage and cellulitis were reported in small numbers too (4, 5, 6, 7, 8). In our study group, such serious complications were not observed at all. We assume that strabismus surgery using subtenon anesthesia may be preferred in almost every adult and cooperative patient due to the facts that it is an effective analgesic method and can be tolerated well by patients and has a low morbidity when it is compared to other anesthesia methods such as general or retrobulbar anesthesia. REFERENCES 1. Steele MA, Lavrich JB, Nelson LB, Koller HP. Subtenon’s infusion of local anesthetic for strabismus surgery. Ophthalmic Surg. Jan 1992, 23(1):40-42 2. Hansen, EA, Mein CE, Mazzoli R. Ocular anesthesia for cataract surgery: a direct sub-tenon’s approach. Ophthalmic Surg. Oct 1990, 21(10):696-699 3. Roman Sj, Chong Sit DA, Boureau CM, Auclin FX, Ullern MM. Sub-Tenon’s anesthesia: an efficient and safe technique. Br J Ophthalmol. 1997 Aug;81(8):673-676. 4. Feibel RM, Guyton DL. Transient central retinal artery occlusion after posterior sub-tenon’s anesthesia. J Cataract Refract Surg 2003; 29:1821-1824. 5. Jaycock PD, Mather CM, Ferris JD, Kirkpatrick JNP. Rectus muscle trauma complicating sub-tenon’s local anesthesia. Eye 2001; 15:583-586. 6. Rahman I, Ataullah S. Retrobulbar hemorrhage after sub-Tenon’s anesthesia. J Cataract Refract Surg 2004; 30:2636-2637. 7. Spierer A, Schwalb E. Superior oblique muscle paresis after sub-Tenon’s anesthesia for cataract surgery. J Cataract Surg 1999; 25(1):144-145. 8. Orbital hemorrhage after the administration of subTenon’s infusion anesthesia. Olitsky SE, Juneja RG. Ophthalmologica 1995;209(4):208-211. 9. Guise P. Sub-Tenon’s anesthesia: an update Local and Regional Anesthesia 2012:5 35–46 10. Steib, Annick, et al. “Effects of subtenon anesthesia combined with general anesthesia on perioperative analgesic requirements in pediatric strabismus surgery.” Regional anesthesia and pain medicine 30.5 (2005): 478-483. 11. Tuzcu K, Coskun M, Tuzcu EA, Karcioglu M, Davarci I, Hakimoglu S, Aydın S, Turhanoglu S. Eficácia do bloqueio subtenoniano em cirurgia de estrabismo pediátrico. Rev Bras Anestesiol. Feb 2014:1-4 -7- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ceren Köksal ve Ark. Klinik Araştırma Sosyal ve Medikal Aciliyet: Sentetik Kannabinoidlere Genel Bakış ve Retrospektif Bir Çalışma Social and Medical Urgency: An Overview and a Retrospective Study of Synthetic Cannabinoids Ceren Köksal 1, Cem Nazikoğlu 2, Yıldız Yiğit Kuplay 1, Arzu Yıldırım Ar 1 Halil Buluç 1, Güldem Turan 1, Fatma Nur Akgün 1 1. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul, Türkiye 2. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kritik Yoğun Gözlem Bölümü, İstanbul, Türkiye ÖZET Son yıllarda gerek sosyal medyanın gerekse sağlık camiasının gündeminde olan Bonzai, bitkisel içeriğin üzerine püskürtülmüş olan sentetik kannabinoid karışımlarıdır. Haziran 2014- Ağustos 2014 tarihleri arasında uyuşturucu ve psikoaktif madde kullanımı ile hastanemiz acil servisine başvuran 479 hasta dosyası taranarak Bonzai kullanımıyla ilişkili bulunan 68 hasta görülen yan etki açısından retrospektif olarak incelendi. ABSTRACT Bonzai, which is also known as synthetic cannabinoids, is any drug that mimics the effects of cannabis sprayed onto a herbal base material and is on the agenda of both the medical community and the social media in recent years. In this article, 479 cases of drug and psychoactive substance intoxications presenting at our emergency department were analyzed between 2014 June and August and 68 of those associated with the use of Bonzai were analyzed retrospectively in terms of side effects. Forty five patients were discharged after observation in the emergency department. Two patients were observed by the internal medicine clinic due to bradycardia. Thirteen patients were admitted to intensive care in total; 11 patients due to respiratory distress and confusion and two patients for fall from heights following the use of Bonzai. Bonzai kullanan 68 hastanın 45’inin acil serviste müşahede sonrası taburcu edildiği, 2 hastanın bradikardi nedeniyle iç hastalıkları kliniği tarafından takip edildiği saptandı. Diğer 13 hastanın ise yoğun bakıma yatırıldığı; bunlardan 11’inin bilinç bulanıklığı ve solunum sıkıntısı nedeniyle, 2’sinin Bonzai kullanımını takiben halüsinasyon sonucu yüksekten düşme nedeniyle yoğun bakıma yatırıldığı tespit edildi. Ayrıca Bonzai kullanan 2 hastanın karaciğer enzimlerinde yükselme, 2 hastanın akut böbrek yetmezliği, 2 hastanın epileptik nöbet ve 4 hastanın da deliryum nedeniyle ilgili klinikler tarafından yatarak tedavi edildiği görüldü. Bonzai alımı sonrası ex-duhul olarak acil servisimize getirilen 2 hasta dışında hastalarda mortalite gözlenmedi. 2004’ten bu yana piyasada bulunabilen bu maddeler genel olarak Avrupa’da “Spice”, Türkiye’de ise “Bonzai-Jamaika” olarak adlandırılmaktadır. Bu maddelere özgü düzenlemelerin bulunmaması nedeniyle artan tüketimleri, mutlak çözüm gerektirmektedir. Two patients with elevated liver enzymes, two patients with acute renal failure, two patients with seizures and four patients with delirium were admitted to related clinics. No mortality were observed in hospitalized patients however two patients were ex following the use of Bonzai before arriving our emergency department. Synthetic cannabinoids which are commonly called “Spice” or “K2” in Europe and “Bonzai-Jamaica” in Turkey are on the market since 2004. Increased consumption of these narcotic substances due to the lack of specific regulations requires attention. Anahtar Kelimeler: bonzai, sentetik kannabinoid, yoğun bakım Keywords: bonzai, synthetic cannabinoids, ICU İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Ceren Köksal Yazışma Adresi: Fatih Sultan Mehmet Eğt. ve Arş. Hastanesi İstanbul, Türkiye E-Posta: [email protected] Makalenin Geliş Tarihi: 02.06.2015 Makalenin Kabul Tarihi: 09.07.2015 -8- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ BULGULAR Son yıllarda gerek sosyal medyanın gerekse sağlık camiasının gündeminde olan Bonzai, özellikle gençler arasında yayılan, bağımlılık yapan “sahte ot”, “Spice”, “Jamaika” gibi sokak isimleriyle bilinen, ciddi yan etkileri ve zararları olan sentetik kannabinoid (SK) türüdür. 1970’lerde Pfizer “CP” yani siklohekzilfenoller olarak bilinen delta 9- tetrahidrokannabional (THC) analoglarını analjezik amaçlı sentezlemiştir (1). Daha sonra Clemson Üniversitesi’nden J. W. Huffman aminoalkilindolleri sentezlemiş ve karakterizasyonunu yapmıştır. Bu bileşenlerden JWH-018 ilk olarak 1995 yılında sentezlenmiştir (1). Acil servisimize Bonzai kullanımı ile başvuran 68 hasta dosyası incelendi. 2 hastanın 112 ile hastanemize Bonzai kullanımı sonrası ex-duhul olarak getirildiği tespit edildi. Bonzai kullandığını beyan eden 66 hastanın müşahede altına alınan 45’i (%68,18) acil servis tarafından destek tedavi sonrası önerilerle taburcu edilmiştir. 2 hasta ise bradikardi nedeniyle dâhiliye kliniği tarafından acil müşahede de takip edildikten sonra taburcu edilmiştir. Diğer 21 hasta ise hastaneye yatırılmıştır. Bonzai kullanan 13 (%19,7) hastanın yoğun bakım ihtiyacı olmuştur. Yoğun bakım takibine alınan hastalardan 11’i bilinç bulanıklığı ve solunum sıkıntısı nedeniyle, 2’si bonzai kullanımını takiben halüsinasyon sonucu yüksekten düşme nedeniyle yoğun bakımda takip edilmiştir. Üç hasta kendi yoğun bakımımızda yer olmadığından dış merkeze sevk edilmiştir. Hastanemiz yoğun bakımında takip ettiğimiz hastaların yaş ortalaması 22 olup hepsi erkektir. Bir hasta sigara şeklinde uyuşturucuyu kullanmış olup diğerleri inhalasyon ile uygulamıştır. Yoğun bakımımızda ortalama yatış gün sayısı 4,1’dir. 4 (%40) hasta yoğun bakımımızda entübe olarak takip edilmiş olup ortalama 2,75 gün entübe kalmışlardır. Dış yoğun bakıma sevk edilen 3 hastada entübe edilmiştir. Bonzai kullanan hastalardan 2’si akut böbrek yetmezliği nedeniyle dâhiliye servisine yatırılarak tedavi edilmiştir. Ayrıca 2 hasta epileptik nöbet ve 4 hastada deliryum yüzünden ilgili kliniklerce takip ve tedavi edilmiştir. Hastanemize yatırılarak tedavi edilen hastalarda mortalite gözlenmedi. SK, laboratuvar ortamında ot ve benzeri maddelerin kimyasal likitlerle spreylenmesi sonucu oluşturulan ve normal marihuananın içinde bulunan THC maddesi gibi etki yapması beklenen bir uyuşturucu türüdür. SK yapımında kullanılan gerek bu kimyasalların gerekse oluşturdukları yan etkilerin farmakolojik profilleri hakkında sahip olunan bilgi çok azdır. Bunun nedeni SK’in içindeki bileşenlerin saptanıp yasaklandıkça, üreticilerin yeni bileşimler oluşturarak üretime devam etmeleri ve tahmin edilmesi güç karışımları kontrolsüz biçimde piyasa sürmeleridir (2). Ucuz reaktifler ve kimyasallar kullanarak gelişmiş laboratuar ekipmanları olmadan sentez edilebilir olması ile yasal kafa yapıcı madde (legal highs) arayanlar arasında popüler olmuştur (3). Ülkemizde 2004’ten bu yana piyasada SK bulunabilmesine rağmen 2010 yılından itibaren sentetik kannabinoid yakalamalarının artış gösterdiği; yakalamalarda 2012 yılında, 2011 yılına göre 9 katlık artış olduğu ve yakalama yapılan il sayısının 21’den 47’ye yükseldiği bildirilmiştir (4). TARTIŞMA Son yıllarda uyuşturucu madde ticaretinde artan çeşitlilik, daha önce bilinen ve yaygın kullanılan narkotik maddelerin yerine psikoaktif etkili yeni maddelerin piyasaya sürülmesine neden olmuştur. SK bu yeni maddeler içerisinde önemli bir yere sahiptir. Doğal kannabis (Δ9-THC) hint keneviri bitkisinden (Cannabis sativa) elde edilir. SK‘in saf hali çoğunlukla beyazdan griye, kahverengi veya sarı renkler arasında değişen ince kristal tozlar şeklindedir. Bileşiklerin çoğu, son derece lipofiliktir ve metanol, etanol, asetonitril, etil asetat, aseton gibi düşük polariteye sahip çözücüler içinde iyi çözünürlük göstermektedir. Genel olarak, bitkisel ürünlerde kullanılan SK’in suda çözünürlüğü düşüktür. Bir ya da daha fazla sentetik kannabinoid içeren çözelti, ıslatma veya püskürtme ile bitki malzemesine eklenir (3). Tercih edilen bitkiler, genellikle melisa, nane, kekik gibi ballıbabagiller (lamiaceae) familyasındaki bitkiler, damiana (turnera diffusa), adaçayı, yavşan Biz de bu çalışmamız ile Bonzai kullanımının yan etkileriyle ilgili sınırlı veriler olması nedeniyle takip ettiğimiz Bonzai vakalarındaki tecrübelerimizi paylaşmayı amaçladık. MATERYAL ve METOD Haziran 2013- Ağustos 2014 tarihleri arasında hastanemize uyuşturucu ve psikoaktif madde kullanımı tanı kodu girilen 479 dosya taranarak konuyla ilişkili bulunan hastalar kullandıkları madde ve görülen yan etkileri açısından retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya sadece hasta ya da yanında bulunan kişiler tarafından kullanılan maddenin kayıt altına alındığı dosyalar dâhil edildi. -9- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ceren Köksal ve Ark. bitkisidir. Bu bitkiler kolay temin edilebilmekte ve etken maddeyi üzerinde iyi bir şekilde muhafaza edebilmektedir. Kurumuş yaprakları sigara gibi yakılarak dumanı çekilmekte, kullanım sırasında kokuları rahatsız etmemektedir (5). SK genelde sigara şeklinde içilse de (pipo, sigara ya da nargile aracılığı ile), buharlaştırma, oral veya rektal kullanım da bildirilmiştir. Damar içine enjeksiyon veya burundan çekme gibi uygulamalar rapor edilmemiştir (5, 4). Hastanemize başvuran olgularda kullanım şekli genelde otun yakılarak inhalasyonu şeklinde olup, acil servise ex duhul olarak getirilen 2 hastanın da uyuşturucu yakıldıktan sonra dumana en yakın oturan kişiler olduğu belirtilmiştir. İnhalasyondan 1-2 dakika sonra fenalaşan hastalara arkadaşlarının müdahalesi ve hemen ambulans çağırılmasına rağmen kurtarılamamıştır. Gürdal ve arkadaşları, İstanbul ve çevresinde adli otoriteler tarafından 01 Ağustos 2010 ile 31 Mart 2012 tarihleri aralığında Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Narkotik Birimi’ne gönderilen bitkisel bileşenleri inceledikleri çalışmalarında; 1200 bitkisel bileşen arasında 1179’unun (%98.3) SK içerdiğini tespit etmişlerdir. Aynı çalışmada paketlerde en sık karşılaşılan isimlerin “Bonzai Aromatic Potpourri” (n = 755; %64.0) ve “Bonzai Plant Growth Regulator” (n = 316; %26.8) olduğu bildirilmiştir (6). SK’lar etkilerini endokannabinoid sistemin bir parçası olan CB1 ve CB2 reseptörleri aracılığıyla ortaya çıkarırlar. CB1 reseptörleri insan beyninde neokortekste ve korteksin, düşünme, akıl yürütme, problem çözme gibi yüksek bilişsel süreçlerinde rol oynayan frontal bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Duyular ile serebellum ve bazal gangliyonlardan gelen hareket ile ilgili bilgilerin işlenmesinde görev alan talamik çekirdekte de bu reseptörler yoğun biçimde bulunmaktadır. Aynı şekilde hipokampüs, amigdala, kompleks ve entorinal korteks gibi diğer limbik bölgelerde de bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar CB1 reseptörlerinin aktive olması ile kişilerde madde arama davranışının tetiklemekte olduğunu göstermektedir. Bunun nedeni olarak limbik CB1 reseptörlerinin mesolimbik dopamin nöronları üzerindeki etkisi bildirilmiştir. SK’lerin CB1 reseptörleri ile etkileşimi sonucunda duygu durumda değişmeler (mizaç yükselmesi, anksiyete veya panik), hafıza kaybı, zaman algısında kopma, işitsel ve görsel algılamada bozulmalar yaşanmaktadır (2). Gördükleri halusinasyonlara bağlı olarak yüksekten düşme nedeniyle yoğun bakımımızda takip ettiğimiz 19 yaşındaki 2 hastamızda çoklu omurga kırığı gelişmiş, bir hastamız paraplejik olarak taburcu edilmiştir. CB2 reseptörleri ise ağırlıklı olarak dalağın marjinal zonunda, tonsillerde ve bağışıklık hücrelerinde bulunurlar. Tablo 1: Hasta akış şeması. 06-08/2014 tarihleri arasında uyuşturucu ve psikoaktif madde kullanımı ifadesiyle Acil servise 479 başvuru 68 bonzai kullanımı (%14,2) 2 Bonzai kullanımı sonucu Ex-duhul (%2,9) 45 Acil gözlem sonrası taburculuk (%66,18) 21 hastaneye yatış (%30,8) 13 yoğun bakıma yatış (%61,9) 2 hasta bradikardi nedeniyle dahiliye acil müşahede takip sonrası taburculuk 8 servislere yatış (%38,1) 11 hastada bilinç bulanıklığı ve solunum sıkıntısı 2 hastada bonzai alımı sonrası halusinasyon ile yüksekten düşme sonucu genel beden travması 2 hastada Karaciğer Fonk. Test bozukluğu ile dâhiliye servisine yatış - 10 - 2 hastada epileptik nöbet 4 hastada delirium 2 hastada akut böbrek CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Çalışmada katılımcıların %70’i SK’i sigara ile kullanıyormuş. Bizim çalışmamızda 1 kişi sigara olarak kullandığını ifade etmişti ancak bu örneklem sayısının azlığı nedeniyle olabilir. Tablo 2: Hastaların özellikleri ve klinik seyirleri. Hasta no Yaş/ cinsiyet Yatış GKS Entübasyon / gün Kullanım yolu Yatış/ gün 1 23 E inhalasyon 8 1 3 2 38 E inhalasyon 15 3 3 19 E inhalasyon 15 1 4 20 E İnhalasyon 12 5 19 E İnhalasyon 12 6 19 E inhalasyon 5 4 17 7 23 E SİGARA 6 1 2 8 18 E İnhalasyon 15 2 9 20 E İnhalasyon 15 2 10 21 E İnhalasyon 15 2 Dış YBÜ 1 18 E İnhalasyon 8 + - Dış YBÜ 2 19 E İnhalasyon 8 + - Dış YBÜ 3 23 E inhalasyon 6 + - 5 6 3 Apoptozun uyarılması, sitokin ile kemokin üretiminin baskılanması yoluyla immünsupresyona neden olduğu düşünülmektedir. Detoksifikasyonda ve ekskresyonda rol oynayan metabolik yollar henüz aydınlatılmasa da genel olarak, hepatik sitokrom P450 oksidasyonunu, glukuronik asit konjugasyonunun ve renal ekskresyonun takip ettiği düşünülmektedir (4). 2 hastada gözlenen akut böbrek yetmezliği gelişiminin renal atılıma bağlı olarak meydana geldiği düşünülebilir. Thornton ve arkadaşları da 2013 yılındaki çalışmalarında SK kullanımına bağlı ABY gözlemlemiştir (7). CB1 ve CB2 reseptörleri, beynin ödül mekanizmasında devreye girerek kişilerin bağımlılık geliştirmelerinden de sorumludur (2). SK kullanımı nedeniyle Alkol Madde Araştırma, Tedavi ve Eğitim Merkezi (AMATEM)’in İstanbul polikliniğine başvuran 158 hasta ile yaptıkları çalışmada hastaların %70’inin bırakma girişimlerinin başarısız olması buna bağlanabilir (8). Aynı çalışmada hastaların %86’sı SK kullanımından önce esrar kullandığını belirtmiştir. Geçmişte esrar kullanmakta olan hastalar yasal sorunlardan kaçınmak, düzenli idrar testlerine maruz kalınan durumlarda avantaj sağlamak, yeni bir madde deneyimlemek ya da esrardan daha güçlü bir etki sağlamak için SK kullanmaya başlamış olabilirler. Ülkemizde yapılan SK kullanıcılarının sosyodemografik özelliklerini inceleyen bu tek çalışma ile bizim hastalarımızı kıyasladığımızda SK kullanımı olan hastaların % 95’i erkek; yaş ortalaması 26 ve bekar olduğu bulunmuş. Bu da bizim ortalama 22 yaş ve erkek olan hasta grubumuzla uyumludur. SK’lerin hangi mekanizma dolayısıyla kişilerde nöbet oluşturduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, kullanıcılarda nöbet eşiğini düşürdüğü ihtimali üzerinde araştırılmalar sürmektedir. Acil servisimize başvuran 2 hastamızda da epileptik nöbet görülmüştür. Bununla birlikte, nöbete sebep olanın SK’lerin kendisi mi, yoksa bu ürünlerin içinde bulunan diğer maddeler mi olduğu henüz saptanamamıştır (2). Bizim olgularımız dış yoğun bakımlara sevk edildikleri için nöbetlerin süresi ve etyolojisi takip edilememiştir. Ülkemizde 2015 yılında Atik ve arkadaşlarının Bonzai kullanımı sonrası ST elevasyonu ile seyreden ancak anjiosu normal bulunan olguları ile bradikardi – hipertansif hastalarına benzer bradikardik seyreden 2 hastamız semptomatik tedavi ve izlem sonrası taburcu edilmiştir (9). Bir başka vaka sunumu olarak Bonzai kullanımına bağlı akut hepatit düşünülen bir olgu Sarıkaya ve arkadaşları tarafından bildirilmiştir (10). Bizim 2 hastamızda da benzer bir durum gözlenmiş, dahiliye servis takiplerinde enzim seviyeleri normale dönmüştür. Ayrıca SK kullanımına bağlı gelişen Weber sendromu da bildirilmiştir (11). Hastanemize benzer bir olgu başvurmamıştır. SK içerdiği belirtilmeyen bitkisel karışımlar, içeriklerinin doğal olması nedeniyle yasal olarak “head shop” ve “smart shop” denilen yerlerde satılabilmektedir. Genellikle Asya’da bulunan birçok şirket tarafından ucuz SK sağlanmaktadır (3). Yasal “kafa yapıcı” ürünlerde kullanılan sentetik kannabinoid tozların çoğu Çin’de üretilmektedir ve sonra kurulmuş meşru taşıma ve dağıtım ağları kullanarak toplu olarak sevk edilmektedir (4). EMCDDA (Avrupa uyuşturucu ve uyuşturucu bağımlılığı izleme merkezi), yeni uyuşturucu maddeler ile mücadeleyi kolaylaştırmak için EWS (early warning system) adı verilen, EMCDDA’e bağlı ulusal birimler içerisinde yer alan erken uyarı gruplarını kurmuştur. Bu gruplar aracılığı ile EMCDDA’e yapılan ihbarlar tüm üye ülkelerle paylaşılmakta, bunun neticesinde maddeye karşı erken tedbir alınabilmektedir. Türkiye’de, TUBİM (Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi) Erken Uyarı Sistemi (EWS) ile bazı SK’in bildirimini yapmış ve Uyuşturucu piyasasında en sık kullanımına rastlanan sentetik kannabinoidlerin JWH018, JWH-073, HU-210 ve CP 47,497 olduğu saptanmış, söz konusu maddeler ülkemizde 13.02.2011 tarih, 27845 sayılı resmi gazetede yayınlanan 07.01.2011 tarih, 1310 sayılı Ba- - 11 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ceren Köksal ve Ark. kanlar Kurulu kararı ile uyuşturucu ve uyarıcı maddeler listesine sokulmuştur (12). Bu konudaki çalışmalar son yıllarda artmış olmasına rağmen yasal engelleri aşabilmek için piyasaya sürekli olarak yeni kannabimimetik analoglar sunulmaktadır (4). Hastalarla yapılan görüşmelerde SK’lerin çoğunlukla torbacılardan kapalı paketler halinde değil bölünmüş dozlarda ve satıcıların kendi sundukları paketlerde alındığı yani aslında hastaların bir kısmının kullandığı maddenin ticari adının ne olduğundan emin olamayacağı anlaşılmaktadır (8). İnternet temelli bir çalışma, kullanıcıların çoğunun maddeyi perakende satıcılardan (“head shop”, benzin istasyonları/marketler gibi), internetten ya da arkadaşlarından temin etmesine rağmen, ilginç olarak, sadece çok küçük bir oranının (%2) yasadışı uyuşturucu satıcısından elde ettiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, çalışmaya katılanların yaklaşık yarısı (%49), yaşadıkları yerlerde bu maddelerin yasal makamlar tarafından yasaklanmadığını bildirmiştir. Madde arayışında olan kişiler için SK’lerin yasadışı olmaması bir avantaj olsa da SK kullanıcıları bu ürünleri ve içeriklerini yasaklayan yerel mevzuat düzenlemelerinden sonra da kullanmaya devam ettiklerini bildirilmiştir. Çalışmalar, merdiven altı laboratuvarlarda, daha önce tanımlanan SK’lerden daha yüksek potensli olduklarından daha büyük intoksikasyon riski taşıyan yeni maddelerin sentezlenmeye devam ettiğini göstermiştir. Ayrıca bazı kullanıcılar SK’lerin bir risk taşıdığını fark etmiş olsalar da çoğu kimse olası zararlarının ciddiyetinin düşük olduğuna inanmaktadır (13). SONUÇ Türkiye’de 2012 yılında 3.401 sentetik kannabinoid olayında 4.784 şüpheli yakalanmıştır. 2012 yılında olay sayısında bir önceki yıla göre yaklaşık 19 kat, şüpheli sayısında ise yaklaşık 57 kat artış gerçekleşmiştir. Hem olay sayısı hem de şüpheli sayısındaki bu artış, bu maddenin ülkemizde yaygınlaştığını göstermekte olup, bu maddenin arzının ve talebinin önlenmesine yönelik çalışmalara daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini düşündürmektedir (4). Üreticilerin SK bileşimlerinin formüllerini sık değiştirerek piyasaya farklı türler sürmesi ile farmakolojik profillerinin saptanamıyor olması, dozaj ve içeriğin markadan markaya ve seriden seriye değişen bu maddelerin yaygın kullanımı ve bu maddelere özgü düzenlemelerin bulunmaması nedeniyle artan tüketimleri, hastanelere başvuruyu arttırmaktadır. Konunun ciddiyeti ve çok boyutluluğu sentetik kannabinoidler hakkındaki bilgilerimizi güncelleyerek karşılaşabileceğimiz sağlık problemlerine daha hazır olmamızı gerektirmektedir. KAYNAKLAR 1. Akgür S. Kannabinoidlerin Toksikolojisi, Sentetik Kannabinoidler ve Analitik Yaklaşımlar. Ege Üniversitesi Madde Bağımlılığı, Toksikoloji Ve İlaç Bilimleri - Batı Enstitüsü. (Erişim: www.tfd.org.tr/Kongre/2013/23_ Sa.Pdf Erişim Tarihi:01.07.2015) 2. Kalyoncu A., Ünlü B., Taştan U. Gençlerin Tehlikeli Oyunu: Sentetik Kannabinoidler (Bonzai) Üzerine Bir Gözden Geçirme / A Dangerous Game That May Harm Kids And Teens:A Review On Synthetic Cannabinoids (Bonzai). Bağımlılık Dergisi,2014,Cilt:15,Sayı:3, S:150155 / Journal Of Dependence, 2014, Vol:15, N.:3, Pp.150155/ www.bagimlilikdergisi.net Erişim Tarihi: 01.07.15 3. Recommended Methods For The Identification And Analysis Of Synthetic Cannabinoid Receptor Agonists in seized materials, Unodc. Erişim: Http://www.Unodc. Org/Documents/Scientific/Stnar 48_Synthetic_Cannabinoids_Eng.Pdf, Erişim Tarihi: 01/07/2015-) 4. Artuç S, Doğan Kh, Demirci Ş. Uyuşturucu Maddelerde Yeni Trend: Sentetik Kannabinoidler. Adli Tıp Bülteni, 2014;19(3):198-203. 5. Eker H. Sentetik Esrar İmalat Ticaret Ve Arz Problemi. Yeni Nesil Psiko-Aktif Maddeler Sempozyumu Kitabı 2013:5-6 (Erişim: Http://Www.Atk.Gov.Tr/Pdf/Psikoakifmaddeler.Pdf, Erişim Tarihi: 01/07/2015 6. Gürdal F, Asirdizer M, Aker Rg, Korkut S, Göçer Y, Küçükibrahimoğlu Ee, Et Al. Review Of Detection Frequency And Type Of Synthetic Cannabinoids İn Herbal Compounds Analyzed By Istanbul Narcotic Department Of The Council Of Forensic Medicine, Turkey. J Forensic Leg Med 2013; 20: 667- 72 7. Thornton Sl, Wood C, Friesen Mw, Gerona Rr. Synthetic Cannabinoid Use Associated With Acute Kidney İnjury. Clin Toxicol (Phila) 2013; 51:189-190. [Doı Via Crossref] [Pubmed] 8. Bozkurt M.,Umut G.,Evren C., Karabulut V. “Sentetik Kannabinoid Kullanımı Nedeniyle Polikliniğe Başvuran Hastaların Klinik Özellikleri Ve Laboratuvar Sonuçları”. Düşünen Adam The Journal Of Psychiatry And Neurological Sciences 2014;27:328-334. Doı: 10.5350/ Dajpn2014270407 9. Atik U., Dedeoğlur. , Varol F., Çam H., Eroğlu A., Saltık L.; “Bonzai” Kullanımına Bağlı Kalp Ve Damar Sistemi Yan Etkileri: İki Olgu Sunumu Cardiovascular Side Effects Related With Use Of “Bonzai”: Two Case Reports Türk Ped Arş 2015; 50: 61-4; 10. Sarıkaya M, Taşer N. Bonzai Kullanımına Bağlı Toksik Hepatit. Ep-17. 5. Hepatoloji Okulu 30 Mayıs-1 Haziran 2014, Kocaeli. 11. Karabulut S., Yargıç L., “Sentetik Kanabinoid Kullanımına Bağlı Gelişen Weber Sendromu” Anadolu Psikiyatri Derg 2014; 15(Ek Sayı.1):S25-S27/Anatolian Journal Of Psychiatry 2014; 15(Suppl.1):S25-27 Doi: 10.5455/Apd.40640 12. Akgül A., Aşıcıoğlu F.; “Uyuşturucu Maddelerde Yeni Trendler Ve Erken Uyarı Sistemi”Utsam.Org/Sayfa. Aspx?Pid=78&Cid=10&Lang=Tr. 2014 Utsas Sempozyumları Bildirisi (Erişim Tarihi: 30.06.2015) 13. Evren C., Bozkurt M. “Sentetik Kannabinoidler: Son Yılların Krizi” Düşünen Adam The Journal Of Psychiatry And Neurological Sciences 2013;26:1-11. - 12 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Güven Koç ve Ark. Klinik Araştırma Termi̇nal Dönem Böbrek Yetmezli̇ği Olan Hastalarda Hemodi̇yali̇zi̇n Akci̇ğer Fonksi̇yonlarına ve Arter Kan Gazları Üzerine Etkisi Effect of Hemodialysis on Pulmonary Functions and Arterial Blood Gases in Chronic Renal Failure Patients Güven Koç ¹, Ayşegül Dalbeler ², Hasan Çakır ², Gülçin Güngör Olçum ³, Yüksel Altuntaş ³ 1. Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye 2. Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye 3. Hamidiye Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul, Türkiye GİRİŞ ÖZET Kronik böbrek yetmezliğinde ana fizyopatolojik değişikliklerden birisi, böbreklerin üreyi yeterince uzaklaştıramaması, bir diğeri ise idrarla kronik protein kaybıdır. Gerek ürenin kapiller permeabiliteyi artırıcı etkisi, gerekse protein kaybının intravasküler alanda osmotik basıncın düşmesine sebep olması sonucu, sıvı intravasküler alandan ekstravasküler alana geçerek çeşitli dokularda ödeme neden olmaktadır. Akciğerde sıvı perikapiller ve peribronşioler alanda yoğunlaşmaktadır. Akciğer dokusunda biriken interstisyel sıvı, ventilasyon/ perfüzyon oranını bozar (1). Bu çalışmada, son dönem kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz uygulanan hastalarda, hemodiyalizin solunum fonksiyon testleri ve arter kan gazları üzerine olan etkilerini araştırdık. Anahtar Kelimeler: kronik böbrek yetmezliği, hemodiyaliz, solunum fonksiyon testleri SUMMARY In chronic kidney failure one of the main physiopathological changes is that the kidneys cannot excrete enough urea, and another one is the chronic loss of proteins with urine. Excess fluid translocates from intravascular space to extravascular space causing edema in various tissues because of the decrease of intravascular oncotic pressure resulting from both excess urea and the chronic urinary protein loss. Excess fluid in the lungs accumulates especially in the pericapillary and peribronchial areas. Interstitial edema in the lung tissue distorts the ventillation/perfusion ratio. In this study we have investigated the effects of hemodialysis on pulmonary function tests and arterial blood gases among patients who get hemodialysis treatment because of chronic kidney failure. Keywords: chronic renal disease, hemodialysis, pulmonary function tests İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Güven Koç Adres: Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hast., İstanbul, Türkiye Telefon: +90 (532) 743 88 48 E-posta: [email protected] Makale Geliş: 04.07.2015 Makale Kabul: 10.07.2015 - 13 - Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklara bağlı olarak nefronların progresif ve geri dönüşümsüz kaybı ile karakterize bir sendromdur. Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFR) azalmanın süresi 3-6 aydan daha uzundur. GFR, genellikle yıllar içinde giderek azalır ve bu azalma, altta yatan nedene göre büyük değişiklik gösterir. Böbrek yetersizliği olan bir olguda; üç aydan uzun süren azotemi, uzun süreli üremik belirti ve bulgular, renal osteodistrofi belirti ve bulguları, anemi, hiperfosfatemi, hipokalsemi, idrar sedimentinde geniş silendirler ve radyolojik incelemelerde bilateral küçük böbrekler kronik hastalık göstergeleridir. Bu özellikler KBY’ni akut böbrek yetmezliğinden ayırır (2). Kronik böbrek yetmezliği glomerüler filtrasyon değerinde azalmanın sonucu böbreğin sıvı-solüt dengesini ayarlama ve metabolikendokrin fonksiyonlarında kronik ve ilerleyici bozulma hali olarak tanımlanabilir. Üremi kronik böbrek yetmezliğinin neden olduğu tüm klinik ve biyokimyasal anormallikleri içeren bir deyimdir ve birçok kaynakta kronik böbrek yetmezliği ile eş anlamda kullanılmaktadır (3). En çok diyabet hastalığına, hipertansiyona ve glomerulonefritlere bağlı olarak gelişir. Türkiye’de KBY olgularının %30’unda etyoloji belirlenememiştir (4). Böbreklerin ana görevleri vücudun su, elektrolit ve mineral içeriğini düzenlemek, metabolizma sonucu ortaya çıkan atık maddelerle yabancı maddeleri vücuttan uzaklaştırmak ve eritropoetin ve aktif D vitamini gibi bir takım enzimleri ve hormonları üretmek ve salgılamaktır. Klinik açısından KBY asemptomatik böbrek fonksiyon azalmasından, son dönem böbrek yetersizliğine kadar değişen bir spektrum içerir.Böbrek yetmezliği, progresyonu öngörmek, son döneme gidişatı engelleyici önlemleri almak, hastada kullanması gereken ilaç ve diğer medikasyonlarda doz ayarlaması yapmak ve renal replasman tedavilerine hazır- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ lama aşamasını belirlemek asmacıyla yetmezliğe neden olan primer hastalığın tespiti dışında, GFR ve proteinüri miktarı kategorisine göre evrelenmiştir. Böbrek yetersizliğinin evreleri kategorilerine göre Tablo 1 ve Tablo 2’de gösterilmiştir. Tablo 1: GFR kategorisine göre KBY Evreleri KBY'nin Klinik Evreleri TANIM GFR (ml/dk) G1 Normal yada yüksek >90 G2 Hafif 60-89 G3a Hafif-orta 45-59 G3b Orta-ciddi 30-44 G4 Ciddi 15-29 G5 Böbrek yetmezliği <15 METOD Tablo 2: Albuminüri kategorisine göre KBY Evreleri EVRE AER mg/g mg/mol AER TANIM A1 <30 <3 Normal-hafif miktarda artmış A2 30-300 3-30 Orta miktarda artmış A3 >300 >30 Ciddi miktarda artmış ve rezidüel volümü düşürür. Ödemin ilerlemesiyle diğer akciğer volümlerinde de azalma görülür (8). Kronik böbrek yetmezliği olgularında hemodializ sonrasında, vücuttan atılan ürenin ve fazla sıvının akciğer fonksiyonları üzerine olumlu etki yapacağını düşünerek bu çalışmayı planladık. Böbreğin nefron kitlesi ve diğer fonksiyonel dokusunun progressif kaybına bağlı, ilerleyici fonksiyon yetersizliği, Kronik böbrek yetmezliği ve üremi tablosunun patogenetik temelidir. Fonksiyon yetersizliği gerek nefronların filtrasyon, reabsorbsiyon ve sekresyon fonksiyonlarını gerekse böbrek dokusunun hormon sentez ve yıkımıyla ilgili endokrin işlevlerini kapsamaktadır. Bu fonksiyon yetersizliği ilerleyici ve irreversibldir. Böbrek fonksiyon kaybına paralel olarak üre, poliaminler, guanidinler, purin analogları, hippurik asid ve organik fosfatlar gibi protein metabolizması yan ürünlerinin idrarla atımları azalmakta, ve vücutta birikmektedirler. Bunların zararlı etkileri üremik hastalarda görülen birçok klinik ve biyokimyasal bozukluklardan sorumludur (5). Kronik böbrek yetersizliğinde idrarla sürekli bir protein kaybı mevcuttur.Bunun sonucunda intravasküler alanda hipoproteinemi oluşur, sonuçta sıvı ekstravasküler alana geçer. Aynı zamanda üremi de vasküler permeabiliteyi artırır (6). Akciğer fonksiyon anormallikleri, renal yetersizlikte oldukça sık görülmektedir. Böbrek yetmezliğine bağlı gelişen akciğer ödemi, hem akut hem kronik böbrek yetmezliği seyrinde görülebilen en sık komplikasyondur. Ayrıca hemodiyalize bağlı geçici pulmoner gaz değişim bozuklukları tanımlanmıştır (7). Ödemin artması halinde sıvı önce intertisyel akciğer alanına, sonra da alveol boşluğuna geçer. İntertisyel ve alveolar ödemin etkisi ile alveollerde kollaps oluşur, şantlar gelişir. Akciğer kompliyansı azalarak total akciğer kapasitesini Çalışmaya yaşları 17-66 arasında değişen, 11’i erkek, 10’u kadın toplam 21 hasta alındı. Olguların tümü son dönem böbrek yetersizliği olup, 3’ü Renal Amiolidoz, 2’si Diabetik nefropati, 5’i Kronik Glomerulonefrit, 1’i GoodPasture Sendromu, 1’i Nefrektomili KBY, 9’u İdiıopatik KBY hastasıydı.Genel durumu solunum fonksiyon testlerini tolere edemeyecek kadar bozuk olanlar, bilinen astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı olanlar, restriktif akciğer hastalığı ve kalp yetersizliği bulunanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Olguların solunum fonksiyon testleri Micro Lamp 1200 Portabl Spirometri cihazı ile yapılmıştır. Çalışma ve yapılacak incelemeler hakkında bilgilendirildikten sonra, hastalar hemodiyaliz programından yarım saat önce ve yarım saat sonra 2 kez değerlendirildi. Çalışmaya alınan tüm olgular 6 aydan fazla süredir haftada 3 kez hemodiyalize girmekteydi. Diyalizör olarak polisülfon 1,0m² sentetik membran Fresenius F5 kullanıldı. Hemodiyalizdeki kan akımı 250 ile 300 ml/dk ve diyalizat akımı 500 ml/ dk olarak standardize edilip 4 saat hemodiyaliz uygulandı. Ultrafiltrasyon miktarı hastaların kuru ağırlığına göre düzenlenip, ortalama 2700 ± 300 ml’idi. Olguların tamamında bikarbonatlı diyaliz yöntemi uygulandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri Statistical Package for Social Sciences (SPSS) for Windows 13.0 programıyla yapıldı. Çalışma verilerinin tanımlayıcı istatistiksel sonuçları aritmetik ortalama ± standart sapma olarak ifade edildi. Gruplar değerlendirilirken hasta dağılımları frekanslar şeklinde verildi. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Student-t testi, Pearson ki-kare testi kullanıldı. Uygulanan istatistiksel testlerden elde edilen sonuçlarda p değerinin 0,05 (% 5)’in altında olması anlamlı olarak kabul edildi. BULGULAR Kronik böbrek yetmezlikli hemodiyaliz hastalarının hemodiyaliz öncesi ve sonrası solunum fonksiyon testleri Tablo 3’de özetlenmiştir. Çalışmamızda dinamik solunum fonksiyon testleri parametrelerinden olan FVC, FEV1, PEF, FEV25/75 değerleri incelendiğinde, bütün değerlerde diyaliz sonrasında akciğer fonksiyon testlerinde anlamlı bir artış gözlenmektedir. - 14 - CiLT:2 SAYI:1 YIL:2015 Güven Koç ve Ark. Tablo 3: Hemodiyaliz Öncesi ve Son Solunum Fonksiyon Tesleri Sonuçları. PARAMETRELER DİALİZ ÖNCESİ DİALİZ SONRASI P DEĞERİ FVC(ml) 2320 ± 600 2520 ± 520 <0,024 FEV1(ml) 1890 ± 490 2091 ± 460 =0,00002 PEF(ml) 244 ± 76 272 ± 69 =0,013 FEV25/75 (ml) 1947 ± 790 2107 ± 840 <0,013 pH 7,381 ± 0,043 7,427 ± 0,040 =0,000 PaO2 90,7 ± 9,59 91,8 ± 9,42 =0,331 PaCO2 41,4 ± 3,86 40,6 ± 3,26 =0,331 Sat O2 95,9 ± 2,8 97,0 ± 2,4 =0,000 Çalışmamızda olguların arter kan gazları incelendiğinde, pH ve oksijen satürasyonu değerlerinde diyaliz sonrasında anlamlı bir artış izlenmektedir. PaO2 ve PaCO2 değerlerindeki değişiklikler ise anlamlı bulunmamıştır. TARTIŞMA Kronik böbrek yetersizliğinin ana fizyopatolojik değişikliklerinden birisi böbreklerin vücuttan üreyi yeterince uzaklaştıramaması, bir diğeri ise idrarla kronik protein kaybıdır. Gerek ürenin kapiller permeabiliteyi artırıcı etkisi, gerekse protein kaybının intravasküler alanda osmotik basıncın düşmesine neden olması sonucu, sıvı intravasküler alandan, ekstravasküler alana geçerek ödeme neden olmaktadır. Sonuçta sıvı önce interstisyel akciğer alanına ve sonrada alveoler boşluğa geçer. Bu da perfüzyon ve ventilasyonu bozar. Kronik böbrek yetersizliği olgularında kronik hemodiyalizin solunum fonksiyon testleri ve arter kan gazları üzerine etkisi ilk kez 1970’li yıllarda olmak üzere birçok çalışmada incelenmiştir (7-8). Bizim çalışmamızda dinamik solunum fonksiyon testleri parametrelerinden olan FVC, FEV1, PEF, FEV 25-75 değerleri incelendiğinde, bütün değerlerde diyaliz sonrasında solunum fonksiyon testlerinde anlamlı bir artış gözlenmektedir. Daha öncede belirtildiği gibi kronik böbrek yetersizliğinde vücuttaki sıvı miktarı artmaktadır. Ayrıca ürenin kapiller permeabiliteyi artırıcı özelliğinden dolayı, akciğer bazallerinde ödem oluşmaktadır (9). Ödem özellikle perikapiller ve peribronşiyolar alanda yoğunlaşmaktadır. Özellikle FEV 25/75 değerinde diyaliz sonrası anlamlı düzelme, diyaliz sırasında ürenin uzaklaştırılmasına ve bir miktar sıvının diyaliz makinesi yardımıyla uzaklaştırılmasına bağlıdır. Sıvının uzaklaştırılması perikapiller ve peribronşioler alandaki sıvıyı azaltmaktadır. Küçük bronşlar çevresindeki ödem kaybolmakta ve hava akımı düzelmektedir. FEV25-75 değerindeki düzelme bunu göstermektedir. Çalışmamızda olguların arter kan gazları incelendiğinde pH ve oksijen satürasyonu değerlerinde diyaliz sonrasında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Hemodiyaliz hastalarında yapılan çalışmaların sonucunda mortalite ve yaşam süresini etkileyen en önemli kriterin volüm durumu, bir başka deyişle kuru ağırlık olduğu sonucuna varılmıştır.Hasta uyumsuzluğu, iki diyaliz seansı arasında alınan aşırı sıvı, diyaliz kuru ağırlığına ulaşmak için yapılan agresif ultrafiltrasyonlar (UF) diyaliz sırasında hipotansiyona, doku perfüzyonunun bozulmasına ve oksijen satürasyonunun düşmesine neden olmuştur.Ygal ve ark (10) çalışmalarında, 4 saatlik hemodiyaliz seansı boyunca kilogram başına yapılan UF miktarı artıkça, transkütanöz parsiyel oksijen satürasyonunun düştüğünü gösterdi. Harrison LE ve ark (11) hemodiyaliz hastalarında santral venöz oksijen satürasyonunun diyaliz sırasında aşırı UF’ye bağlı dolaşım bozukluğunu göstermede klinik faydası olduğunu gösterdi. Doku perfüzyonunun bozulması iskemi-reperfüzyon fenomenine yol açarak reaktif radikallerinin ve inflamatuvar sitokinlerin ortaya çıkmasına, böylelikle stres ve kronik inflamasyona neden olur. Bu sonuçlar ateroskelroz ve kardiyovasküler mortalitenin başlıca sebepleridir.Bizim hastalarımızda 4 litreye kadar UF değeri olan hastaların olmasına karşın oksijen satürasyon değerlerinde anlamlı düşüklük saptamadık. Çalışmamızda PaO2 ve PaCO2 değerindeki değişiklikler ise anlamlı bulunmamıştır. Hemodiyalizin solunum fonksiyonları üzerine etkisi ile ilgili daha önce yapılan çalışmaların hemen hemen tümünde PaO2 değeri düşük bulunmuştur. Bischel ve arkadaşları yaptıkları çalışmada bunu, dializ esnasında heparinleşmiş arter kanının, diyaliz makinasından geçip tekrar vücuda dönerken, oluşan mikroagregatların diyaliz membranına yapışarak bir mikroemboli kaynağı oluşturdukları ve dializ membranını geçerek akciğer alanlarında mikroemboliler oluşturmasına bağlamıştır (12). Sonuç olarak ventilasyon/perfüzyon oranı bozulmakta ve alveolar-arteryal PaO2 değeri artmakta PaO2 düşmektedir. Sıvı retansiyonunun pulmoner fonksiyonlar üzerine etkisinin akut mikroembolilerin etkisinden daha önemli olduğunu düşündürecek şekilde bizim çalışmamızda PaO2 seviyesi hemodiyaliz sonrasında yüksek bulunmuştur. Dolayısı ile bu türden bir komplikasyon çalışmamızda saptanmamıştır.Literatürde bu yönde çalışmalar da mevcuttur (13). Craddoch ve arkadaşları ise hemodiyaliz süresince gözlenen PaO2 düşüşünü, lökositlerin pulmoner alanda sekestrasyonuna bağlamaktadır (14). Sellüloz bazlı dializ membranının kopleman ya da kompleman partiküllerini aktive ettiği kabul edilmektedir. Bu aktivasyon sonucunda - 15 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ nötrofiller akciğer kapillerlerinde marginasyon ve sekestrasyona neden olurlar. Sonuçta hipoksi ve hipokapni oluşmaktadır. Alveoler-arteryal oksijen farkı büyümektedir. PaO2 deki düşüşün bir diğer sebebi olarak da organizmanın ürettiği CO2’in diyaliz makinasında difüzyona uğrayarak atılmasına bağlanmıştır (15). Literatürde PaCo2 de hemodiyaliz sonrasında azalma tesbit edilmiştir. Bu düşüşün sebebi Pa02’ deki düşüşün tetiklediği hiperventilasyon ve CO2’in diyalizat sıvısına dağılımı sonucu azalması olabileceği ve tüm bu değişiklikler özellikle asetat bazlı diyalizatlarda daha da belirgin olabildiği bildirilmiştir (11). Semi-sentetik ve sentetik membranların üretimi ile membran biyouyumluluklarına artış sağlanmıştır. Kompleman aktivasyonu, semisentetik olan selüloz diasetat, hemofan membranlarda daha az, tam senteik olan polisülfon membranlarda ise en az sıklıkla görülmektedir. İyi hemodiyaliz yapabilmek adına aşırı diyaliz dozu (yüksek kt/V) uygulamasının diseqilibrium sendromuna neden olduğu bilinmektedir. Üre diseqilibriım dışında aşırı diyaliz uygulaması, elektrolit ve asit baz diseqilibrium sendromuna da neden olabilir. Diyalizin erken döneminde dolaşımdan hızlıca alınan inorganik fosfat, hücresel düzeyde 2-3 difosfogliserat aktivasyonunu etkiliyerek hemoglobinin oksijene afinitesini bozabilir (5). Yüksek kt/v uygulayarak yapılan hemodiyalizlerde post diyaliz alkalozis gelişimi, santral etkili solunum depresyonuna ve PaO2 düşüşüne, PaCO2 yükselmesine neden olabilir (13). Bizim hasta grubumuzun 1/3’ünde post diyaliz pH değerleri alkaloz sınırında saptandı. Çalışmamızda PaO2 ve PaCO2 değerlerinde anlamlı değişiklik olmaması aynı zamanda vaka sayısının azlığına bağlanmış, b u konuda daha fazla hasta sayısına olduğu düşünülmüştür. SONUÇ Kronik böbrek yetersizliği olgularında, sıvı volümünde artış ve pulmoner kapiller permeabilite artışı sonucu pulmoner ödem ve plevral efüzyon oluşumu sıktır. Hemodiyalizde pulmoner kapiller yatağın lökositlerle parsiyel blokajı ya da silikon mikroemboliler sonucu tekrarlayıcı hipoksemi ataklarına neden olabilirler. Kronik böbrek yetersizliğinde uygulanan hemodiyaliz sonucunda, özellikle küçük hava yolları çevresindeki ödem giderilmekte, akciğer bazallerinde ventilasyon düzelmektedir. FEV25/75 değerindeki hemodiyaliz sonrası düzelme küçük hava yollarının çevresindeki ödemin azalmasının ölçütü olarak alınabilir. Son yıllarda hemodiyaliz sonrasındaki PaO2 değerindeki düşüş 2 mekanizmayla açıklanmaya çalışılmaktadır. Bunlardan birincisi akciğer dolaşımında mikroembolilere ya da nötrofil agregasyonlarına bağlı olarak ventilasyon/ perfüzyon oranının bozulmasıdır. Ancak mikroembolileri uygun mikrofiltreler kullanıldığı ve diyalizin birinci saatinden itibaren periferik kanda nötrofil sayısı normale döndüğü halde, PaO2 değerindeki düşüklük devam etmektedir. İkinci görüş ise, CO2’in diyaliz membranı yoluyla atılmasına bağlı olarak, alveolar ventilasyonun azalması ve CO2 retansiyonu olmaksızın arteryal oksijenin düşmesi şeklindedir (14). Solunum fonksiyon testlerinin ve arter kan gazlarının, hastalara uygulanacak hemodiyaliz tedavisinin planlamasında yol gösterici değere ulaşması için, daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. KAYNAKLAR 1. Türkiye’de Nefroloji-Dializ ve Transplantasyon, 1991.Türk Nefroloji Derneği, No:5 2. Busch M, Franke S, M.ler A, Wolf M, Gerth J, Ott U, Niwa T, Stein G. Potential risk factors in chronic kidney disease: AGEs, total homocysteine and metabolites, and the Creactiveprotein. KidneyInt 2004;66:338-347 3. Levey AS:Non-diabetic Kidney Disease.N Eng J Med, 2002;347:1505. 4. Kadıoğlu A, Çayan S, Semerci B, Orhan İ, Aşçı RYaman Ö, Usta Mf, Kendirci M.Erkek reprodüktif sistem hastalıkları ve tedavisi.2004;184-191, Türk Androloji Derneği. 5. Harrison’s Principles of Medicine.14 th. Edition. Chronic Renal Failure, 1994, pp:1513-69 6. Zidulka A, Despas PJ, Milic-Emili J, Antonisen NR:Pumoner function with acute loss of excess lung water by haemodialysis in patient with chronic uremia.Am J Med 1973, 55:134-141. 7. Zimmerman L. Pulmonary complications of endocrine disease.In: Mason RC, Broaddus VC, Martin TR, King Jr TE, Schraufnagel DE, Murray JF, Nadel JA:eds.Murray and Nadel’s. Textbook of Respiratory Medicine. Fifth Edition. Philadelphia:Saunders 2010;pp 2022-2031. 8. Hiff LD, Greene RE, Hughes MB:Effects of intertistial edema on distribution of ventilation and perfusion in isolated lung. J Appl Physio 1972.33;462-467. 9. Putnam JS:The effect of hemodialysis on lung function, gas exchange and response to carbondioxide stimulation in chronic uremia. Am J med scien 1977, 273:87-93. 10. Ygal B, Loic B, Nathalie D, Nicole C, Catherine B, Herve L, Stephane E. .Detection of microcirculatory impairment by transcutaneous oxymetry monitoring during hemodialysis: an observational study. BMC Nephrol. 2014, 8;15:4. 11. Harrison LE, Selby NM, McIntyre CW. Central venous oxygen saturation: a potential new marker for circulatory stress in haemodialysis patients? Nephron Clin Pract. 2014;128(12):57-60. 12. Bischel MO, Scoles BG, Mohler JG.Evidence for pulmonary microembolization during hemodialysis .Chest 1975, 335337. 13. Safa J, Nashad H, Ansarin K, Nikzad AR, Saleh P, Ranjbor A.Effect of hemodialysis on pulmonary function tests and plasma endothelin levels.Saudi J Kidney Dis Transpl 2014;25(4):781-787 14. Craddock PR, Jorg F, Brigham K, jacob H.Pulmonary capillary leukostasis:A Complement mediated complication of hemodialysis.Abs., Clin Res 1975, 17:402.A 15. Sherlock J, Yoon Y, Ledwith J.Respiratory gas exchange during hemodialysis.Proc Dailysis Trans.Forum 1972, 2:171174. - 16 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Güldem Turan ve Ark. Klinik Araştırma İki̇ Farklı Fekal Drenaj Si̇stemi̇ni̇n Karşılaştırılması Comparison of Two Different Faecal Drainage Systems Güldem Turan, Nur Akgün, Berna Ayanoğlu Taş, Ceren Karip, Münire Kabukçu Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul, Türkiye ÖZET GİRİŞ Fekal inkontinans yoğun bakım ünitelerinde % 17-68 arasında görülmektedir. Fekal dranaj sistemleri ped ve alt bezleri gibi geleneksel yöntemlere alternatif olarak yoğun bakım hastalarında komplikasyonları önlemek için geliştirilmiştir. Fecesi ciltten uzaklaştırarak infeksiyonun önlenmesine yardımcı olmaktadır. Çalışmamızda, iki farklı barsak drenaj sistemi olan Zassi Bowel Managment System (ZBMS) ile Faecal Collection Systemi (FCS) yoğun bakımımızda kullanılarak, sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Fekal inkontinans; gaz çıkarma, dışkılama dürtüsü ve barsak kontrolünün kaybı nedeniyle istemsiz olarak ve uygun olmayan yerde ve zamanda gaitanın anüsten çıkması olarak tanımlanmaktadır. Yoğun bakım hastalarının takibinde gerek fekal inkontinans nedeniyle gerekse immobilizasyon nedeniyle yatakta fekal drenaj yapılma zorunluluğu bu hastalarda çeşitli komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu komplikasyonlar arasında; perianal dermatit, basınç ülserlerinin oluşması, infeksiyonların gelişmesi, cerrahi yaraların kontaminasyonu yer almaktadır (1, 2). Bu komplikasyonlar hastaları sepsise götürebilen medikal problemlere yol açabilirler. Hastaların dışkılama sonrası perineal bölge temizliklerinde geleneksel olarak kullanılan hasta altı ped ve bezleri uygulamaları yanında; yeni geliştirilen drenaj sistemleri de her geçen gün yenilenerek kullanıma sunulmaktadır. Çalışmamızda yoğun bakım hastalarımızda daha önceden kullandığımız ZBMS ile yeni kullanıma giren FCS karşılaştırmayı amaçladık. Anahtar Kelimeler: “zassi bowel management system”, “faecal collection system”, yoğun bakım SUMMARY Faecal incontinans rate have been observed 17-68 % in Intensive Care Unit. Faecal drainage systems have been developed as an alternative to traditional methods such as pads or diapers toprevent some complications of the faecal contamination such as infection. In this study; we aimed to compare Zassi Bowel Managment System (ZBMS) and Faecal Collection Systemi (FCS) in ICU patients. Keywords: “zassi bowel management system”, “faecal collection system”, ICU İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Dr. Güldem Turan Yazışma Adresi: Fatih Sultan Mehmet Eğt. ve Arş. Hastanesi İstanbul, Türkiye E-Posta: [email protected] Makalenin Geliş Tarihi: 01.07.2015 Makalenin Kabul Tarihi: 24.07.2015 MATERYAL ve METOD Çalışmamıza 20 hasta dahil edildi. Grup Z (n=13) Zassi Bowel Managment System (Zassi Medical Evolutions, Fernandia Beach Florida) kullandıklarımız, grup F (n=7) Faecal Collection System (Pahsco Ltd, China) kullanıIan hastalar olarak iki grup oluşturuldu. Daha önce rektal kaynaklı hastalığı yada rektum bölgesi problemli olanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmada rektal travma insidansı, kaçak oranı, sistemlerin kontrolsüz anüsden dışarı çıkması yani protrüzyonu, kullanıcı memnuniyeti veri olarak değerlendirildi. Her iki sistemde prensip olarak aynı şekilde çalışmaktadır. Esas olarak ampulaya takılan ve tespiti sağlayan bir balon kısım, dışkıyı taşıyan ve uzaklaştıran bir hortum kısmı, hortum üzerindeki dışkıyı sıvılaştırma ve akışkanlık kazandırmaya yarayan irrigasyon yolu ile hortumun sonunda dışkıyı toplayan toplama haznesi bulunmaktadır. Zassi kateterin hortum kısmı sert bir materyaldendir ve ampulayı girişte travmadan korumak amacıyla şişirilen bir öncü balonu vardır. Bu balon 3-5cc hava ile şişirilir, kayganlık için jellenir ve - 17 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ ampuladan içeri itilir. Daha sonra tespit balonu 40-45cc hava ile şişirilerek tespit sağlanır ve ilk giriş öncü balon söndürülerek dışkılama yolu açılır. Daha sonra bilindiği gibi dışkının akıcılığını sağlayacak sayı ve miktarda sıvı (önerilen miktar: günde 2-3 kez 400-500cc sıvı) ile irrigasyon) kataterinden yıkama yapılır (Şekil 1). Çalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. İki grup arası karşılaştırmalarda Mann Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. BULGULAR Total uygulama günü olarak grup Z 113 gün, grup F 135 gün olup kullanım süresi olarak istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Kaçak oranları karşılaştırıldığında; grup Z de, grup F den anlamlı yüksek olduğu görüldü (p=0.022) (Tablo: 1). Tablo 1: Sistemlere göre kaçak ve kontrolsüz çıkış sayılarının değerlendirlmesi. Şekil 1: ZBMS. Faecal Collection Systemde ise; giriş için özel bir enjektör benzeri başlık vardır. Bu başlık travmatik olmayacak şekilde tasarlanmaya çalışılmıştır, üstünde bir koruma kabı vardır. Bu kap açılarak enjektör kısmı jellenir ve ampuladan içeri sokulur. Şişirme balonu şişirilerek, enjektör benzeri kısım dışarı alınır ve üretim sırasında oluşturulan mekanizma ile bu kısım açılarak aparattan ayrılır. Sonra tespit balonu 35-40 cc hava ile şişirilerek ampullaya tespit sağlanır. Kullanımı ZBMS ye benzer kolaylıktadır. Bilindiği gibi dışkının akıcılığını sağlamak için bu sistemde de irrgasyon ihtiyacı vardır. Pilot çalışmalarımızda ZBMS benzeri 400 cc’lik irrigasyonların FCS’de sıvının uygulanması sonrası hemen sızıntı şeklinde atılması nedeniyle, bu sistemle çalışırken; irrigasyon kataterinden yıkama günde 4 X 100cc şeklinde azaltılarak uygulandı (Şekil 2). Şekil 2: FCS. Grup Z Zassi Bowel Managment System Grup F Feacal Collection System Ort ± SS (Median) (min-max) Ort ± SS (Median) (min-max) p Kaçak sayısı 8.45±11.42 (0) (0-24) 6.41± 9.68 (2) (0-24) 0.022 Protrüzyon sayısı 1.45±1.18 (1) (1-5) 1.2±0.41 (1) (1-2) 0.756 Mann Whitney U Test ZBMS de hiç rektal travma görülmezken, FCS de 2 hastada klinik olarak anlamlı olmayan yüzeyel fissür gözlemlendi. Her iki sistemide kullanan ve gözlemleyen hemşire memnuniyet oranı %20 bulundu. TARTIŞMA Fekal drenaj sistemleri, sakral perineal yaralar, fekal inkontinansa bağlı laserasyonlar, 48 saati aşan diare, masif-persistan melena gibi endikasyonlarla kullanımları önerilmektedir (3, 4). Uygulamaları oldukça kolay ve pratiktir. Her ikisinde de ana prensip aynı olan ürünlerde ampullaya yerleştirilen ve sabitlemeye yarayan balon sistemi, dışkıyı toplama torbasına taşıyan ara hortum ve dışkının sıvılaştırılıp atılımını kolaylaştıracak yıkama sistemi mevcuttur. İki ürün arasındaki ana fark ilk uygulamada ampullaya yerleşim kısmındadır. ZBMS travmadan korunma amaçlı şişirilen bir balon kısmıyla takılmakta ve sonra bu balon boşaltılarak rektal yol açılmaktadır. Ayrıca ampulaya yerleşen kısmı sert bir parça olup dışkının oradan boşaltım hortumuna geçişi sağlanmaktadır. FCS de ise enjektör benzeri bir araçla girişim sağlanmakta ve yerleşim sonrasında bu aparat iptal edilmektedir. Bu aparat - 18 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Güldem Turan ve Ark. çıktıktan sonra şişirilen balonla boşaltım hortumu arasındaki tüm parçalar yumuşaktır ve sfinkteri engellememektedir. İki sistem arasındaki diğer fark toplama torbalarındadır. ZBMS de boşaltılıp yıkanabilen bir toplama torbası varken FCS de toplama torbası tek kullanımlıktır. Her iki sistemin de takiplerinde günde 4-6 kez uygulanan transsfinkterik alan, lumen içi balon, retansiyon kaf basıncı kontrolleri ve katater yıkama işlemleri iş yükünü artırabilmektedir. Kim J.ve ark (5) yaptıkları çalışmada Zassi ile az pansuman değişikliği yapılması, artmış hasta konforu gibi artılarından dolayı hasta bakımını basitleştirildiğini bildirmişlerdir. Ayrıca yoğun bakım ortamında değerli bir yardımcı olarak değerlendirmişlerdir. Özgültekin ve ark (6) Zassi ile 4 vakalık deneyimlerinde sistemin, kontaminasyondan koruma ve yara iyileşmesinde faydası gösterilmişken, irrigasyonlar ve balon kontrolleri nedeniyle iş yükünü arttırdığı belirtilmiştir. Günümüzde 2-3 kez yapılan irrigasyon yeterli olduğundan, hemşireler tarafından daha kolay ve hijyenik bulunmaktadır. Keshava ve Echols tarafından yapılan çalışmalarda da sistem, yara iyileşmesinde faydalı bulunurken, hasta altı bezi ve çarşaf değişim sıklıklarının anlamlı derecede azaldığı tesbit edilmiştir. Yassin J. ve ark (7) ZBMS mi yoğun bakımda inatçı diyare vakalarında kullanmışlar ve maliyeti etkin bir şekilde azaltarak bu hastaların bakımını kolaylaştırdığını bildirmişlerdir. Bordes ve ark (8) ileri derece yanıklı 8 hastada Zassi katater veya Fleksi Seal fekal drenaj sistemi uygulayarak kolostomi açılmasına gerek olmadan hastaları takip edebildiklerini bildirmişlerdir. Ancak; çeşitli komplikasyonlar yaşamışlardır; bir hastada barsak tıkanması, bir hastada anal ülserasyon ve iki hastada anal atoni gözlemişlerdir. Bu komplikasyonlar da göz önüne alındığında bu tip kolostomi açılması düşünülebilecek hasta grubunda alternatif olarak barsak kontrol sistemlerinin kullanım ile ilgili yüksek hasta sayılı çalışmalar gerektiğini vurgulamışlardır. Echols ve ark (9); yaptıkları çalışmada yanıklı hastada Zassi kullanımının bakım ve tadaviyi kolaylaştırdığı ve ekonomik açıdan avantaj sağladığı vurgulanmıştır. İki sistem arasındaki klinik ve istatistik fark kaçak miktarındadır. ZBMS de kaçak miktarının daha fazla olmasının nedeni tespit balonunun arkasındaki sert parçanın sfinkter motilitesini etkilediğini ve gevşemeler nedeniyle kaçağa neden olduğunu düşündürmektedir. FCS de böyle bir parça yoktur. Bu nedenle sfinkterin daha iyi adapte olduğunu düşündürmektedir. Aynı fiziksel farklılık nedeniyle is- temsiz çıkmaların ZBMS de daha çok olduğu düşünülsede istatistiksel olarak anlamlı değildir. Ancak ZBMS nin özellikle şuuru açık 3 hastada sürekli atılım nedeniyle kullanım dışı kalmıştır. FCS de kullanım dışı kalan hasta olmamıştır. Rektal travma ZBMS de görülmemiş, FCS de 2 hastada görülmüştür. İlk takılıştaki enjektör benzeri sert aparata bağlı olduğunu düşündürmektedir. ZBMS’deki ilk şişirilen öncü balonun rektum için koruyucu amaçla yapıldığı, rektum yaralanmasından koruduğu, dolayısıyla amacına ulaştığı görülmüştür. Her iki sistemde de 2 ile 4 kez yıkama yapılarak sulu dışkı sağlanmaya çalışılmıştır. FCS deki yıkamayı takip eden kaçaklar yıkama miktarının çokluğu nedeniyle ya da sfinktere gelen kısımdaki yumuşak parçanın burgusu nedeniyle olduğunu düşünmekteyiz. Yıkama miktarı ve sayısının azaltılması ya da oral laksatif kullanılarak yumuşak dışkı sağlanması bunlara bir çözüm olabilir. SONUÇ Fekal drenaj sistemleri, tüm yoğun bakım hastalarının alt temizliğini, hasta konforunu ve hemşire iş yükünü azaltmak açısından ideal görünmekle birlikte fiyatı ve kullanımdaki bazı problemler (gaita kaçağı, kateterin kontrolsuz çıkması, gaita tıkaçı oluşması gibi) nedeniyle hala yaygın bir kullanım alanı bulamamıştır. Bu konuda yeterli çalışmada bulunmamaktadır. Kliniğimizde dekübiti olan hastalarda yara temizliği ve korumada etkin olduğunu, karşılaştığımız kaçak, gaita tıkaçı oluşması, kateterin kontrolsuz çıkması gibi problemlerin de kullanım tecrübesinin artmasıyla azaldığını tespit ettik. Her iki drenaj sistemide hasta konforu açısından başarılı bulunmasına karşın hemşire memnuniyeti açısından yeterli bulunmadı. Hemşirelerin tam benimseyeceği kusursuz bir barsak kontrol yönetim sistemi henüz bulunamamıştır. Her iki sisteminde uygulama sırasındaki problemlerin giderilmesiyle daha yaygın kullanım alanı bulacağını düşünmekteyiz. - 19 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ KAYNAKLAR 1. Keshava A et al. A nonsurgical means of feacal diversion: the Zassi Bowel Management System. Dis Colon Rectum. 2007 Jul; 50(7): 1017-22. 2. Whiteley I, Sinclair G. Feacal management systems for disabling incontinence or wounds. Br J Nurs. 2014 Sep 11-24;23 (16):881-5. 3. Stil M. Medication DeliveryVia Indwelling Bowel Accsess Device Plays Critical Role in Critical Care. The 20 Annual Symposium on Advanced Wound Care 2007 Florida. 4. Megan Hugles. Using a Catheter-Based Bowel Management System to Promote Skin Health. WOCN(Wound, Ostomy and Continence Nurses Society) 39th Annual Conference 2007 Salt Lake City, Utah. 5. Kim J, Shim M, Choi B. Clinical Application of Continent Anal Plug in Bedridden Patients With İntractable Diarrhea. Diseases Colon Rectum August 2001;44:11621167. 6. Özgültekin A, Yüksel G, Dinçer E, Turan G, Akgün N. Zassi Barsak Kontrol Sistemi ile Takip Edilen Hastalardaki Deneyimlerimiz. TARK 2005; 196 P- 413. 7. Yassin J, Wyncoll D. Management of İntractable Diarrhea in the Critically. Care of Critically III. February 2005; 21: 20-24. 8. Bordes J1, Goutorbe P, Asencio Y, Meaudre E, Dantzer E. A non-surgical device for faecal diversion in the management of perineal burns.Burns. 2008 Sep;34(6):840-4. 9. J.Echols ,B.Fiebeger,B.Friedman.Clinical Utility and Economic İmpact of Adopting a Bowel Management System.Burn and Wound Care Symposium in February of 2006. - 20 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Hanife Çetinkaya ve Ark. Olgu Sunumu Nadi̇r Bi̇r Konsti̇pasyon Sebebi̇: Bartter Sendromu A Rare Cause Of Constipation: Bartter Syndrome Hanife Çetinkaya, Sinan Kazan, Seydahmet Akın, Bilge Kalkan Mustafa Erdoğan, Didem Kılıç Aydın, Mehmet Aliustaoğlu Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İç Hastalıkları Kliniği, İstanbul, Türkiye GİRİŞ ÖZET Bartter sendromu, nadir görülen, çok çeşitli klinik belirtileri olabilen bir hastalıktır. BS’de hipokalemi ve buna bağlı semptomlar nadir değildir. İrritabl bağırsak sendromu oldukça sık görülen, kabızlık şikayeti olan hastalarda en sık düşünülen hastalıktır. Burada kabızlık şikayeti nedeni ile başka bir hastanede İrritabl bağırsak sendromu tanısı konan bir Bartter sendromu olgusunu sunuyoruz. Anahtar Kelimeler: bartter, konstipasyon , hipokalemi, irratabl barsak sendromu ABSTRACT Bartter syndrome is a rare disorder that may have a variety of clinical manifestations. Hypokalemia and releated symptoms are not uncommon in bartter syndrome. Irritable bowel syndrome is a fairly common disease and it is the most frequently considered diagnosis in patients with the complain of constipation. Here we are presenting a case report of bartter syndrome, who was diagnosed diagnosed as bowel syndrome because of constipation in another hospital. Keywords: bartter, constipation, hypokalemia, irritable bowel syndrome İletişim Bilgileri: Sorumlu Yazar: Asistan Doktor Hanife Çetinkaya Adres: Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği, Kartal, İstanbul, Türkiye Telefon: +90 (555) 638 44 01 E-posta: [email protected] Makale Geliş: 12.04.2015 Makale Kabul: 03.06.2015 - 21 - Bartter sendromu (BS) ilk defa Frederic Bartter ve arkadaşları tarafından 1962 yılında iki hastada tanımlanmıştır (1). BS hipokalemi, hipokloremik metabolik alkaloz, artmış üriner sodyum, potasyum ve klor atılımı ile seyreden nadir görülen otozomal resesif geçişli renal tübüler bir hastalıktır. Genellikle çocukluk çağında tanı koyulur. BS’da klinik olarak poliüri, polidipsi, büyüme ve gelişme geriliği, kas güçsüzlüğü ve kas krampları, konstipasyon, ileus gibi bulgular görülebilir (2). Bu hastalarda hipomagnezemi, hiperürisemi, hiperkalsiüri de sık görülen diğer elektrolit bozukluklarıdır. Bu yazıda, kliniğimize başvurmadan önce 4-5 defa konstipasyon şikayeti ile farklı merkezlerde değerlendirilen ve her defasında irritabl bağırsak sendromu (İBS) tedavisi verilen kliniğimizde BS tanısı alan hasta sunulmaktadır. OLGU SUNUMU 21 yaşında bayan hasta karın ağrısı, konstipasyon şikayeti ile hastanemize başvurdu. Şikayetlerinin son 20-25 gündür olduğu ve bu süreçte gittiği 4-5 farklı merkezde yakınmasına yönelik laksatif ilaç reçete edildiği öyküsünden öğrenildi. Verilen ilaçları düzenli bir şekilde kullanmasına rağmen şikayetlerinde düzelme olmadığını belirten hastanın özgeçmişinde bilinen kronik hastalık öyküsü yoktu. Hasta hastanemize son gittiği özel merkezden gastroenterolojiye başvurması önerilerek sevk edildiğinden acil tıp kliniği tarafından bu amaçla tarafımıza danışıldı. Fizik muayenede şuur açık koopere, genel durum orta, aksiler ateş:36.8 C° TA:110/70 mm/Hg saptandı. Kalp ve akciğer muayene bulguları doğaldı. Batın hassastı ancak defans ve rebound yoktu. Bize konsülte edilmeden önce hastaya ayakta direkt batın grafisi çekilmişti. Barsak anslarında yaygın gaz görünümü, yer yer hava-sıvı seviyeleri tespit edilmiş ve hasta bu nedenle genel cerrahiye danışılmıştı. Gaz-gaita çıkışı olan hastaya genel cerrahi tarafından poliklinik kontrolü önerilmişti. CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Hasta tarafımıza danışıldı ve konstipasyon açısından değerlendirildi. Günlük sıvı tüketiminin normal olduğu,fiziksel olarak aktif bir birey olduğu ve bilinen tiroid hastalığı olmadığı öğrenildi. Hastada elektrolit imbalansı olabileceği düşünülerek biyokimyasal tetkikleri istendi ve kan gazı alındı. Hastanın laboratuvar değerleri Tablo 1’de gösterilmiştir. Tablo 1: Hastanın Laboratuvar Bulguları Test Değer Referans Aralığı Üre 24 mg/dl 17-43 mg/dl Kreatinin 0,65 mg/dl 0,51-0,96 mg/dl Na 138 mmol/lt 136 mmol/lt K 2,7 mmol/lt 3,5-5,1 mmol/lt Cl 89 mmol/lt 95-115 mmol/lt Ca 8,8 mg/dl 8,4-10,5 mg/dl Mg 1,9 mg/dl 1,7-2,2 mg/dl TSH 1,46 uIU/ml 0,35-4,94 uIU/ml fT3 3,64 pmol/lt 2,6-5,7 pmol/lt fT4 14,1 pmol/lt 9-19 pmol/lt Plazma Renin Aktivitesi (PRA) >40 ng/dl 1,12-5,14 ng/dl Aldosteron (Yatarak) 24 ng/dl 1-16 ng/dl 24h İdrarda K 50 mEq/lt <20 mEq/lt 24h İdrarda Ca 476 mg/24h 100-300 mg/24h TARTIŞMA Hipokalemik metabolik alkaloz ile seyreden kalıtsal renal tubüler hastalıklar (Bartter benzeri sendromlar) 3 tipe ayrılabilir; neonatal BS (Tip I ve II), klasik BS (Tip III) ve Gitelman sendromu (3). BS yıllık insidansı 1/1000000 olarak tahmin edilmektedir. BS; renal potasyum kaybına bağlı hipopotasemi, artmış renin aktivitesi , artmış aldesteron salgısı, normal kan basıncı, artmış angiotensin II düzeyi ve böbreğin jukstaglomerüler apparatusunda granüler hücrelerin hiperplazisi ile karakterizedir (1). BS da suya geçirgen olmayan henle kulpunun kalın çıkan kolunda Na+ ve Cl- transportundaki defekt tuz kaybına, volüm azalmasına ve Renin Anjiotensin Aktivatör Sistemin aktivasyonuna neden olur. Aldesteron artışı ile distal tübüllerde NA geri emilirken, K+ ve H+ iyonlarının üriner atılımı artar. Sonuçta bu hastalarda hipokalemi, metabolik alkaloz gelişir. Hipopotasemiye bağlı kabızlık, kas krampları ve kas güçsüzlüğü sık olarak görülür (4). Neonatal BS yenidoğan döneminde polihidroamniyoz, prematür doğum, poliüri, büyüme ve gelişme geriliği, hiperkalsiüri ve erken başlangıçlı nefrokalsinozis ile seyreder (5). Yirmi dört ve 36. haftalarda açıklanamayan polihidroamniyoz neonatal BS’nun en kanıtlanmış bulgusudur (2, 6). Klasik BS da poliüri, polidipsi, kabızlık, dehidratasyon, kas güçsüzlüğü ve kas krampları, büyüme geriliği görülür (1, 7). Genellikle bebeklik ve çocukluk çağında tanı alırlar. En sık büyüme geriliği ve poliüri ile başvurular (7, 8). En belirgin laboratuvar bulgusu 1,5-2,5 mEq/L olan kan K+ düzeyidir (9). Hastada hipokalemi saptanması üzerine hasta ileri tetkik amaçlı servisimize yatırıldı. Hipokalemi etiyolojisi açısından hastadan 24 saatlik idrarda K+ ve Cl- düzeyleri gönderildi. Kan gazında asidozu olmayan hastada renal tübüler asidozlar dışlandı. 24 saatlik idrarda K+:50 mEq/L(25-125 mEq/L), Cl-:30 mEq/L(110-250 mEq/L) tespit edildi. Panel Reaktif Antikor>40 ng/dl (1.25-5.14 ng/dl), aldosteron (yatarak):24 ng/dl (1-16 ng/dl) saptandı. Hastada BS öntanısıyla indometazin 25 mg kapsül 3x4, sprinolakton 100 mg 1x1 tedavisi başlandı. Tanıyı desteklemek amacı ile 24 saatlik idrarda Ca+ gönderildi. 24 saatlik idrarda Ca+:476 mg/24h (100-300 mg/24h) saptandı. Hasta tedaviye kısa sürede cevap verdi ve serum potasyum seviyesi 3,7 mEq/L’e yükseldi. Yatışın 7-8. gününde konstipasyon şikayetinde belirgin düzelme oldu. Hasta poliklinik kontrollerine gelmesi önerilerek taburcu edildi. Klasik BS da asıl tedavi hedefi potasyum düzeyini normale getirmektir. Klasik BS tedavisinde kabul edilen en etkili ilaç prostaglandin sentetaz inhibitörleridir. En çok indometazin tercih edilir. Ek olarak verilen spiranolakton ve triamteren hipokalemi kontrolünde başlangıçta bir miktar etki sağlar. Mg eksikliği olan hastalarda hipomagnezemi K+ kaybını artıracağı için Mg replasmanı da gerekir (2). Bizim olgumuzda da indometazin ve sprinolakton tedavisi sonrasında K+ düzeyi normale geldi, hastanın şikâyetlerinde gerileme görüldü. Konstipasyon toplumda sık görülen gastrointestinal problemlerden biridir. Talley ve arkadaşlarının yaptığı çalışmaya göre kadınlarda daha sık görüldüğü gösterilmiştir. Konstipasyon nedenleri arasında İBS, ilaçlar, - 22 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Hanife Çetinkaya ve Ark. mekanik obstrüksiyon,endokrin nedenler, elektrolit bozuklukları (hipopotasemi, hiperkalsemi) yer almaktadır (10). En sık sebebi fonksiyonel konstipasyondur. İBS prevalansı yaklaşık %10-15. Kadınlarda 2 kat daha sık görülür (10, 11). Fonksiyonel konstipasyonun tanısı diğer nedenlerin dışlanması ile ROMA III kriterlerine dayanılarak konulur (12, 13). Bizim olgumuzda konstipasyon şikâyeti ile başvuran hastanın rutin biyokimyasında hipokalemik metobolik alkaloz saptanması üzerine BS tanısı konuldu. K+ en önemli intraselüler katyondur, en fazla olarak da kas hücrelerinde bulunur. %95’i hücre içinde bulunur. K+’un hücre membran fizyolojisinde özellikle de santral sinir sistemi ve kalpte uyarılabilir membranlarda önemli rolü vardır. Hipopotasemi, serum potasyum konsantrasyonunun 3,5 (3,5-5,5 mEq/L) mEq/ L’nin altında olması durumudur (14). Hipokaleminin en sık nedeni renal kayıplardır. Renal kayıplar arasında diüretik kullanımı, renal tübüler asidozlar, BS, Gitelman sendromu, liddle sendromu, ilaç kullanımı bulunur. Diğer nedenler gastrointestinal kayıplar, potasyumun hücre içine girmesi (insülin uygulaması, beta agonistler v.b) diyetle yetersiz alımdır. Klinik bulgular ön planda kalp ve sinir sistemi gibi uyarılabilen hücrelerin bulunduğu dokularda belirgindir. EKG de ST çökmesi ve, U dalgaları görülebilir. Ciddi atrial ve ventriküler aritmilere yol açabilir. Hipokalemiye bağlı düz kas disfonksiyonu batın distansiyonu ve paralitik ileusa yol açabilir, hastalarda bulantı, kusma, iştahsızlık ve kabızlık görülebilir (15). Düşük K+ düzeyi tespit edilen ve kliniği açıklanamayan olgularda BS tanısı da akılda bulundurulmalıdır. Sonuç olarak kabızlık çok sık görülen bir şikâyet olmasına rağmen, tedavi ile düzelmeyen olgularda rutin biyokimya bakılmalı; hipokalemi saptanan olgularda BS ayrıcı tanıda düşünülmelidir. KAYNAKLAR 1. Bartter FC, Pronove P, Gill JR Jr, MacCardle RC. Hyperplasia of juxtaglomerular complex with hyperaldosteronism and hypokalemic alkalosis. Am J Med 1962; 33: 811-28 2. W Proesmans. Bartter’s syndrome and its neonatal variant. Eur J Pediatr 1997; 156: 669-679 3. Rodriguez-Soriano J. Bartter and related syndromes: the puzzle is almost solved. Pediatr Nephrol. 1998; 12: 315-27 4. Seyberth HW, Schlingmann KP: Bartter- and Gitelman-like syndromes: Salt-losing tubulopathies with loop or DCT defects. Pediatr Nephrol 2011; 26: 1789-1802. 5. Proesmans W, Devlieger H, Van Assche A, Eggermont E, Vandenberghe K, Lemmens F, et al. Bartter syndrome in two siblings-antenatal and neonatal observations. Int J Pediat Nephrol. 1985;6:63–70. 7. Simon DB, Bindra RS, Nelson-Williams C, et al. Mutations in the chloride channel ClC-Kb cause Bartter’s syndrome type III. Nat Genet 1997; 17: 171-8. 8. Madrigal G, Saborio P, Mora F, Rincon G. Guay-Woodford LM: Barttersyndrome in Costa Rica: a description of 20 cases. Pediatr Nephrol Jun;11(3):296-301,1997. 9. Rodríguez-Soriano J, Vallo A, Oliveros R. Bartter’s syndrome presenting with features resembling renal tubular acidosis. Improvement of renal tubular defects by indomethacin. Helv Paediatr Acta 1978; 33:141-51 10. Talley NJ, Weaver AL, Zinsmeister AR, et al. Functional constipation and outlet delay: a population-based study. Gastroenterology 1993; 105: 781-90. 11. Thompson WG, Irvine EJ, Pare P, Ferrazzi S, Rance LFunctional gastrointestinal disorders in Canada: first population-based survey using Rome II criteria with suggestions for improving the questionnaire.Dig Dis Sci. 2002;47(1):225 12. Schmulson MW, Chang L. Diagnostic approach to the patient with irritable bowel syndrome. Am J Med 1999;107(5A):20S-26S 13. Svendsen JH, Munck LK, Andersen JR. Irritable bowel syndrome--prognosis and diagnostic safety. A 5-year follow-up study. Scand J Gastroenterology 1985;20:415-8. 14. Schwarz GJ. Potassium. In Avner ED, Harmon WE, Niaudet P eds. Pediatric Nephrology. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins, 2004: 14788 15. Riccardi D, Brown EM. Physiology and pathophysiology of the calcium-sensing receptor in the kidney. Am J Physiol Renal Physiol 2010; 298:F485. - 23 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Funda Türkmen et al. Olgu Sunumu A Successful Renal Transplantation in A Diabetic Male Patient with Calciphylaxis Kalsiflaksisi Olan Bir Diyabetik Erkek Hastada Başarılı Renal Transplantasyon Funda Türkmen 1, Ali Özdemir 2, Can Sevinç 1, İbrahim Berber 3 Sener Zengin 1, Osman Çengel 1 1. Haydarpaşa Numune Education and Research Hospital, Department of Internal Medicine, Istanbul, Türkiye 2. Fatih Sultan Mehmet Education and Research Hospital, Department of Internal Medicine, Istanbul, Türkiye 3. Haydarpaşa Numune Edu. and Res. Hospital, Div. of Transplantation, Dept. of Surgery, Istanbul, Türkiye ABSTRACT ÖZET Calcific uremic arteriolopathy also known as calciphlaxis is a fatal complication of chronic renal failure. It is characterised by medial calcification of subcutaneous small arterial vessels and necrosis of adipose and subcutaneous tissues resulting from ischemia. Data concerning renal transplantation in individuals with calciphlaxis is very scant. We report a diabetic male patient who underwent renal transplantation successfully after treatment of calciphylaxis with conservative methods and pamidronate. Kalsifik üremik arteriolopati olarak da adlandırılan kalsiflaksi sıklıkla son dönem böbrek yetmezliğinin fatal bir komplikasyonudur. Subkutanöz dokunun küçük arterlerinin medial kalsifikasyonu ve yağ ve cilt nekrozuna yol açan subkutanöz iskemi ile karakterizedir. Bu hastalarda renal transplantasyon konusunda veriler oldukça azdır. Bu yazıda konservatif metodlar ve pamidronat ile kalsiflaksi tedavi edildikten sonra başarılı bir renal transplantasyon uygulanan bir diyabetik olguyu sunduk. A 31 year old “type 1 diabetic” male patient who was on hemodialysis treatment for six months was admitted with painful, ischemic lesion on his left hand’s third finger’s distal phalanx. We diagnosed calciphylaxis by clinical investigation, x-ray and whole body bone scintigraphy and treated with conservative methods and pamidronate for six months. Unfortunately, in the early phase of the treatment he underwent urgent distal phalanx amputation and histological examination of the amputated materials confirmed our diagnosis. New calciphylactic lesion didn’t occur after the treatment with conservative methods and pamidronate. He underwent successful renal transplantation from a living donor one year after the calciphylaxis diagnosis. At the eighteenth month of post-transplantation period, he had a functional graft, furthermore, the regression of the vascular calcification was clearly seen. Renal transplantation can be a safe treatment option in patients with calciphylaxis if they are appropriately treated with conservative methods and a functional renal graft can accelerate the regression of vascular calcification. Altı aydır hemodializ tedavisinde olan 31 yaşında tip 1 diabetik erkek hasta sol el üçüncü parmak distal falanksta ağrılı, iskemik lezyonla müracaat etti. Klinik araştırma, düz grafi ve tüm vücut kemik sintigrafisi ile kalsiflaksi tanısı kondu ve 6 ay müddetle konservatif metotlar ve pamidronat ile tedavi edildi. Tedavinin erken döneminde distal falanks ampütasyonuna gitti ve ampute edilen materyalin histopatolojik incelemesi kalsiflaksi tanısını doğruladı. Tedavi ile yeni kalsiflaktik lezyon gelişmedi ve kalsiflaksi tanısından yaklaşık 1 yıl sonra canlı donörden renal transplantasyon uygulandı. Transplantasyon sonrası onsekizinci ayda greft fonksiyoneldi ve vasküler kalsifikasyonda gerileme gözlendi. Konservatif metodlarla uygun bir şekilde tedavi edilen kalsiflaksi hastalarında renal transplantasyon güvenli bir tedavi seçeneği olabilir ve fonksiyonel renal greft vasküler kalsifikasyonda gerilemeye yol açabilir. Anahtar Kelimeler: kalsiflaksi, renal transplantasyon Keywords: calciphylaxis, renal transplantation Contact Information Corresponding Author: Funda Türkmen Address: Haydarpaşa Numune Education and Research Hospital, Department of Internal Medicine, Istanbul, Türkiye Telefon: +90 (532) 656 75 45 E-mail: [email protected] Submitted: 10.07.2014 Accepted: 06.01.2015 - 24 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ INTRODUCTION Calciphylaxis, also called calcific uremic arteriolopathy, is often a fatal complication of end-stage renal disease (ESRD). It is characterized by medial calcification of the small arteries and ischemia of the subcutaneous tissue, often leading to necrosis of subcutaneous fat and skin. Historically considered rare, calciphylaxis seems to occur more frequently than previously believed, with an incidence of 1% per year and a prevalence of 4% in dialysis patients (1).Non-ulcerating lesions represent early disease. A proximal distribution of the lesions and the presence of skin ulcers are associated with a very poor prognosis (1).The rate of mortality approaches up to 60% to 80% due to mainly sepsis and cardiovascular disease (1). Female gender, obesity, diabetes mellitus, peritoneal dialysis, high alkaline phosphatase level, hyperparathyroidism, usage of calcium (Ca)-containing phosphorus (P) binders and active vitamin D, high dialysate Ca content, hypercoagulative states such as protein C and S deficiency; usage of steroids, coumadin, low molecular weight heparin (LMWH), hypoalbuminemia, dialysis duration, changes in inhibitors of calcification and renal transplantation (Tx) are suggested as risk factors for calciphylaxis in patients with ESRD (2-5). Data concerned with renal Tx in uremic patients with calciphylaxis are very scant. Here, we reported a diabetic male case who undergone successful renal Tx from a living donor one year after the calciphylaxis diagnosis. CASE A 31 year old diabetic male patient with lean body mass index who was on hemodialysis treatment for six months (for 4 hours/day, three days per week) was admitted with painful, ischemic lesion on his left hand’s third finger’s distal phalanx which began 10 days ago. He was being dialysed with Ca-containing dialysate of 1.5 mMol/L and LMWH before the calciphylaxis diagnosis. Medical history revealed that he had type 1 diabetes mellitus for 21 years and diabetic nephropathy was initially diagnosed 5 years ago. He was treated with intensive insulin therapy by preprandial short-acting insulin and bedtime long-acting insulin. He had proliferative retinopathy and a poor glycemic control with 8.6% HbA1c value. Also, medical history revealed that he had used Ca-containing P binders and active vitamin D for 2 years in pre-dialysis stage. The levels of protein-C, protein-S, anti-trombin-III, anti-cardiolipin IgG and IgM were normal. The levels of serum aluminum and ferritin were 12 μg/L and 275 ng/mL, respectively. Peripheral pulses were palpable and neurological examination was normal. Thrombosis and narrowness was eliminated by doppler ultrasonography. Echocardiography revealed diastolic dysfunction. Widespread vascular calcifications on interphalangial arteries (Figure 1) and abdominal aorta by x-ray and increased tracer accumulation in the subcutaneous tissues by Tc-99m whole body bone scintigraphy were seen. Figure 1: Pretreatment left hand x-ray. Bone density was normal by Dual-Energy X-ray Absorptiometry. Calciphylaxis diagnosed by clinical investigation, x-ray and whole body bone scintigraphy. Dialysis regimen was rearranged as for 5 hours/day, two days per week by 1.25 mMol/L Ca-containing dialysate and high flux membrane, and online hemodiafiltration (HDF) for five hours per week was added for six months. Sevelamer instead of Ca-based P binder, hyperbaric oxygen, statin, acetylsalicylate, intensive insulin therapies were started. In addition, pamidronate was administered at doses of 45 mg/week for 8 weeks; afterwards, this treatment was continued for 6 months at doses of 90 mg/month. Before and after the sixth month of post-treatment levels of Ca, P, Ca x P product, iPTH, C-reactive protein (CRP) and single pool Kt/V (spKt/V) are shown in Table 1. Table 1: Levels of some parameters before and after six months of treatment with conservative methods and pamidronate. - 25 - Pre-treatment After six months of treatment Ca (mg/dL) 10.7 8.2 P (mg/dL) 7.6 4.8 CaXP product 81.3 39.4 spKt/V 1.1 1.4 iPTH (pg/mL) 92 102 CRP (mg/dL) 17.9 0.8 Funda Türkmen et al. CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Unfortunately, he underwent urgent distal phalanx amputation in the early phase of treatment and AV fistula was closed for reducing the ischemia. Histological examination of the amputated materials confirmed the diagnosis of calciphylaxis. After treatments mentioned above, new calciphylactic lesion did not develop although vascular calcification persisted on control x-ray. He underwent successful renal Tx from a living donor one year after the calciphylaxis diagnosis. An oligo-anuria state was not seen in the post-Tx period. Immunosuppressive treatment was constituted with tacrolimus, mycophenelate mofetil, prednisolon; and additionally basiliximab 20 mg was administered 2 hours before operation and on the fourth day after Tx. Rejection or infection did not occur in eighteen month period of post-Tx. He has still a functional graft. In addition, evident regression of vascular calcification was seen on control x-ray at the sixth month of post-Tx (Figure 2). Figure 2: Left hand x-ray after six months of posttransplantation. DISCUSSION We report a diabetic male case who underwent successful renal Tx from a living donor after calciphylaxis was treated by conservative methods and pamidronate therapy. The etiology of calciphylaxis remains unclear. The pathogenesis is not completely clear and also treatment of the calciphylaxis is equally unsatisfactory. In treatment of calciphylaxis, increase of dialysis dose, using of Ca-free P binders instead of Ca-containing P binders, P-restricted diet, usage of low Ca-containing dialysate, treatment of aluminum accumulation if exists, surgical parathyroidectomy of hyperparathyroidism, local debridement of wound and hyperbaric oxygen therapy have been reported in previous studies. There are some reports showing that calciphylaxis can be treated with bisphosphonates or sodium thiosulphate (6, 7). It has been reported that the inflammatory syndrome in calciphylaxis might result from the release of proinflammatory cytokines associated with the local activity of osteoclasts and that pamidronate had an anti-inflammatory effect (8). It has also been reported that lesion severity at the beginning of therapy appeared to best correlate with clinical course. Therefore, earlier recognition of calciphylaxis is important for ameliorating the symptoms and preventing or retarding its progressive squeal. Our case had most of risk factors reported previously, e.g diabetes mellitus, high dialysate Ca content and Ca-P product, long-term usage of Ca-containing P binder in pre-dialysis stage and usage of LMWH in dialysis treatment. In addition to conservative treatments including intensified hemodialysis with low Ca-containing dialysate, lowering of Ca and P loads and hyperbaric oxygen we administered pamidronate therapy. Bisphosphonate therapy can lead to worsening of Adynamic Bone Disease (ABD) (9). Therefore, pamidronate therapy in this case was a critical decision due to high probability of ABD in patients with diabetic nephropathy and low PTH levels. Although existence of normal bone mineral density and lack of bone pain can be a clue for absence of ABD, it cannot be excluded without bone biopsy in this case. We observed a slight increase in PTH level and moderate decrease at serum Ca level after pamidronate therapy, suggesting possibility of PTH suppression rather than ABD. It is possible that pamidronate therapy exerts an additional benefit in preventing the formation of new calciphylactic lesions. Our case represents less severe form of calciphylaxis with distal involvement but not early diagnosis. Despite all treatments, amputation is inevitable in some patients, particularly in those lately diagnosed. On the other hand, although the development of calciphylaxis in renal Tx recipients with varying stages of renal dysfunction is relatively frequent and renal Tx itself had been suggested as a risk factor for calciphylaxis, data about the results of renal Tx in uremic patients who already have calciphylaxis are very scant (5, 10-14). Meissner et al. reported a patient who had undergone a succesful renal Tx after the therapy of calciphylaxis with sodium thiosulphate (7). Asmundsson et al. reported a patient who had undergone renal Tx from a cadaver after - 26 - BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 parathyroidectomy for calciphylaxis and died from complications related with calciphylaxis seven months after Tx (15). In previously reported cases where calciphylaxis developed after renal Tx, hyperparathyroidism occured before or after Tx and prolonged episode of acute tubular necrosis following the Tx had been suggested as a risk factor for calciphylaxis. It has also been suggested that early parathyroidectomy would lead to healing of calciphylaxis in patients receiving renal Tx. Therefore, in uremic patients with hyperparathyroidism renal Tx can be a risk factor for development of post-Tx calciphylaxis and extra attention will be required for such patients. Furthermore, it has been reported that calciphylaxis development may be seen as late as 20 years after renal Tx. For this reason, one must always be alert for development of calciphylaxis after renal Tx. In our case, a new calciphylactic lesion did not develop. Moreover, in the sixth month of post-Tx, the striking regression of the vascular calcification was clearly observed. The lack of hyperparathyroidism and prolonged anuric period, associated with intensive preoperative treatment of calciphylaxis, may have a role in favorable outcome of this patient. We think functional renal graft might have accelerated the regression of vascular calcification without decline of ongoing effect of the preceding conservative therapy. Existence of calciphylaxis in patients with renal failure is not a reason for depriving them from Tx. CONCLUSION Renal Tx can be a safe treatment option in patients with calciphylaxis if they are appropriately treated with conservative methods and pamidronate in preoperative period and functional renal graft can accelerate the regression of vascular calcification by improving uremic environment. - 27 - REFERENCES 1. Arseculeratne G, Evans AT, Morley SM,: Calciphylaxis-a topical overview. J Eur Acad Dermatol Venereol. 2006; 20(5):493-502. 9. Miller PD.: Is there a role for bisphosphonates in chronic kidney disease? Semin Dial. 2007 May-Jun; 20(3):186-90 2. Mazhar AR, Johnson RJ, Gillen D, Stivelman JC, Ryan MJ, Davis CL, et al,: Risk factors and mortality associated with calciphylaxis in end-stage renal disease. Kidney Int 2001; 60(1):324-32 10. Giacobetti R, Feldman SA, Ivanovich P, Huang CM, Levin ML,: Sudden fatal pulmonary calcification following renal transplantation. Nephron. 1977;19(5):295300. 3. Fine A, Zacharias J,: Calciphylaxis is usually nonulcerating: risk factors, outcome and therapy. Kidney Int.2002; 61(6): 2210-7 11. Brewster UC, Perazella MA,: Calcific uremic arteriolopathy in a transplanted kidney. Am J Med Sci. 2005; 329(2):102-3. 4. Wilmer WA, Magro CM,: Calciphylaxis: emerging concepts in prevention, diagnosis, and treatment. Semin Dial. 2002; 15(3):172-86. 12. Barbur MA, Kurjak M, Becker K.: Systematic calciphylaxis in chronic renal failure: fulminant course after kidney transplantation. Pathologe. 1997; 18(6):453-8. 5. Fox R, Banowsky LH, Cruz AB Jr,: Post-renal transplant calciphylaxis: successful treatment with parathyroidectomy. J Urol. 1983; 129(2):362-3. 13. Wenzel-Seifert K, Harwig S, Keller F,: Fulminant calcinosis in two patients after kidney transplantation. Am J Nephrol. 1991;11(6):497-500. 6. Monney P, Nguyen QV, Perroud H, Descombes E.: Rapid improvement of calciphylaxis after intravenous pamidronate therapy in a patient with chronic renal failure. Nephrol Dial Transplant. 2004; 19(8):2130-32. 14. Wittmann I, Degrell P, Molnár GA, Tamaskó M, Nagy KK, Schmidt E, et al,: Diagnosis and successful management of calciphylaxis in a pancreas-kidney transplant patient. Nephrol Dial Transplant. 2005; 20(7):1520-1. 7. Meissner M, Bauer R, Beier C, Betz C, Wolter M, Kaufmann R, et al: Sodium thiosulphate as a promising therapeutic option to treat calciphylaxis. Dermatology 2006; 212(4):373-6. 15. Asmundsson P, Elíasson GJ, Pórdarson H: A case of calciphylaxis. Case report. Scand J Urol Nephrol. 1988; 22(2):155-7. 8. Phanish MK, Kallarackal G, Ravanan R, Lawson TM, Baboolal K,: Tumoral calcinosis associated with pyrexia and systemic inflammatory response in a haemodialysis patient: successful treatment using intravenous pamidronate. Nephrol Dial Transplant 2000; 15: 1691–1693. - 28 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ali Özdemir et al. Olgu Sunumu Elevated Circulating Ca 15.3 Level In Hypersensitivity Pneumonitis Hipersensitivite Pnömonisinde Yüksek Ca 15-3 Seviyesi Ali Özdemir 1, Ezgi Ersoy 2, Can Sevinç 3, Elvan Işık 4 1. Fatih Sultan Mehmet Education and Research Hospital, Department of Internal Medicine, Istanbul, Türkiye 2. Kartal Dr. Lutfi Kırdar Education and Research Hospital, Department of Nephrology, Istanbul, Türkiye 3. Trakya University School of Medicine, Department of Nephrology, Edirne, Türkiye 4. Ege University School of Medicine, Department of Gastroenterology, Izmir, Türkiye INTRODUCTION ABSTRACT A 31-year-old man with hypersensitivity pneumonitis and elevated circulating Ca 15.3 level due to home furniture is reported. He was admitted with exertional dyspnea, nonproductive cough, weight loss, arthralgia, epigastric pain and fewer complaints. Pulmonary function test with spirometry showed a restrictive respiratory failure pattern. Arterial gas analysis showed normocapneic hypoxemia. He underwent extensive malignancy investigation due to very high Ca 15-3 level and suggestive malignancy symptoms but results were negative for malignancy. He was diagnosed as hypersensitivity pneumonitis with history, physical examination, biochemical and radiological findings. Elevated circulating Ca 15-3 level was returned to normal after the therapy for hypersensitivity pneumonitis. When interpreting tumor markers, clinicians should be aware that elevation of tumor markers may reflect the presence of nonmalignant diseases involving many organ systems. Keywords: hypersensitivity pneumonitis; tumor markers ÖZET Bu yazıda salonuna yeni aldığı mobilya ile ilişkili hipersensitivite pnömonisi ve yüksek serum Ca 15-3 seviyesi olan 31 yaşında bir olgu sunuldu. Egzersiz dispnesi, nonprodüktif öksürük, kilo kaybı, artralji, epigastrik ağrı ve ateş yakınmaları ile müracaat eden 31 yaşında erkek hastada öykü, fizik muayene, biyokimyasal ve radyolojik bulgularla hipersensitivite pnömonisi tanısı kondu. Çok yüksek Ca 15-3 seviyesi hipersensitivite pnömonisi tedavi edildikten sonra normale döndü. Tümör belirteçleri tümör tanısında rutin olarak kullanılmaz, fakat yüksek değerler saptandığında da yoğun malignite araştırmasına yol açar. Bu olgu tümör belirteçlerinin nonmalign hastalıklarda da yükselebildiğinin yeni bir örneğini oluşturur. Anahtar Kelimeler: hipersensitivite pnömonisi, tümör belirteçleri Contact Information Corresponding Author: Ali Özdemir, MD. Address: Necip Fazıl Mah. Gaffar Okkan Cadde No: 6 E-15 Ümraniye, Istanbul, Türkiye Telephone: +90 (216) 644 40 20 E-mail: [email protected] Submitted: 18.02.2015 Accepted: 10.05.2015 - 29 - Ca 15-3 is a glycoprotein which is used as a tumor marker of breast cancer. Ca 15-3 is reported to be elevated in some endometrial, pulmonary, ovarian, pancreatic and gastrointestinal malignancies (1). Abnormal values had also been reported in some patients with hematological malignancies and sarcomas (1). Chronic hepatitis, cirrhosis, tuberculosis, sarkoidosis, pelvic inflammatory disease, systemic lupus erythematosus, systemic sclerosis with severe lung involvement, pregnancy, lactation and renal insufficiency are some nonmalignant pathological conditions that can cause an increased level of Ca 15-3 (1). Hypersensitivity pneumonitis, also called extrinsic allergic alveolitis, is a complex syndrome of varying intensity, clinical presentation and natural history rather than a single uniform disease. Many laboratory abnormalities such as leukocytosis, neutrophilia, elevated erythrocyte sedimentation rate, increased levels of quantitative immunoglobulin and C-reactive protein are observed in many patients with hypersensitivity pneumonitis. Tumor markers are not routinely used for diagnosis of tumors, but elevated levels of tumor markers lead to intensive malignancy investigation. Here, we report a hypersensitivity pneumonitis case associated with a very high Ca 15-3 level. CASE A 31-year-old man was admitted to our hospital with exertional dyspnea, nonproductive cough and weight loss complaints. He also had arthralgia, epigastric pain and fewer which was increased at nights for one year. Exertional dyspnea and cough complaints were began 6 months before admission. He had been diagnosed as bronchitis and hypertriglyceridemia and underwent nonspesific oral antibiotic, expectorant syrup and fenofibrate therapy by another doctor. The patient’s history was significant with 14 pack years of cigarette smo- CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ king. On physical examination, he had a pale and dyspneic appearance. Auscultation findings of lungs were normal. Results of routine biochemical analysis, complete blood count and tyhroid function tests were normal except the triglyceride value. CA 15.3 value was high with exceeding 10 fold of the normal range. Arterial gas analysis showed normocapneic arterial hypoxemia (Table 1). Table 1: Laboratory parameters of the patient on admission and after the therapy. On After the admission therapy Normal range Total cholesterol 164 170 110-200 mg/ dl Triglyceride 356 309 <150 mg/dl Lactate dehydrogenase 542 646 210-480 U/l CEA 3.11 3.19 <3 ng/ml CA 125 17.7 21.8 <35 U/ml CA 15.3 235.7 32.6 <17 U/ml CA 19.9 6.6 11.4 <35 U/ml Arterial blood gas pH 7.411 7.395 7.350-7.450 pO2 71.2 71.6 83-108 mmHg pCO2 40.8 42.2 35-48 mmHg Oxygen saturation 94.6 94.7 95-99 % HCO3 25.4 25 22-29 mmol/L Lactate 1.3 1.3 0.5-1.5 mmol/l Carboxyhemoglobin 1.1 3.7 0.5-1.5 % pneumonitis due to inhalation of an unidentified antigen probably existed at home. Thereafter, detailed history revealed that his complaints began after renewing the home furniture. The patient was administered oral corticosteroid therapy for 2 months and recommended to change his furniture. After this therapy, the patient showed symptomatic, clinical and radiologic improvements. Also Ca 15-3 level was found to be in normal range after the therapy. DISCUSSION Our case was an example of nonmalignant conditions leading to elevation of Ca 15-3. In this case, elevated Ca 15-3 level is associated with hypersensitivity pneumonitis which is proved by negative malignancy investigations results and normalization of Ca 15-3 level after the therapy of hypersensitivity pneumonitis. Chest x-ray and echocardiography showed no pathological sign. He underwent extensive malignancy investigation due to very high Ca 15-3 level, fewer and weight loss. High resolution computed tomography (HRCT) showed diffuse ground-glass opacities, centriaciner and paraseptal emphysema areas in predominantly upper zone of the lungs. Also pulmonary function test showed a restrictive respiratory failure pattern. While his ongoing investigations, his respiratory symptoms spontaneously resolved without any medication. The patient was discharged with permission at the weekend. On Monday he returned to hospital with intensified respiratory symptoms. Lung imaging and pulmonary function test results together with the history pointed us to suspect of hypersensitivity Tumor markers are not routinely used for diagnosis of tumors, but elevated levels of tumor markers lead to intensive investigation for new malignancy or recurrence of known malignancy. Increased tumor markers do not always imply disease recurrence. Ca 15-3 is a tumor marker that is usually used for monitoring breast carcinoma patients. On the other hand, it is also known that Ca 15-3 is elevated in some nonmalignant conditions such as chronic hepatitis, thyroid disorders, renal stones, tuberculosis, sarcoidosis, pelvic inflammatory disease, systemic lupus erythematosus, and systemic sclerosis with severe lung involvement, pregnancy, lactation and renal insufficiency (1-4). The nonmalignant pulmonary conditions previously reported to be cause of Ca 15-3 elevation are tuberculosis, sarcoidosis, acute pneumonia, interstitial lung disease, systemic sclerosis and dermatomyositis with severe lung involvement (5-7). Our case that has hypersensitivity pneumonitis represents other example of nonmalignant pulmonary disease leading to elevation of Ca 15-3. Hypersensitivity pneumonitis is characterized by diffuse inflammation of lung parenchyma and airways in previously sensitized subjects. More than 300 different organic antigens have been associated with the development of hypersensitivity pneumonitis. There is significant variation in clinical course that can be caused by a variety of inhaled organic antigens in susceptible individuals. We do not know underlying mechanism of elevation of Ca 15-3 in hypersensitivity pneumonitis. We can inference that pulmonary involvement itself is more important than individual etiological factor in each disease leading to elevation of Ca 15-3. - 30 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Ali Özdemir et al. CONCLUSION REFERENCES When interpreting tumor markers, clinicians should be aware that elevation of tumor markers may reflect the presence of a nonmalignant disease involving many organs. 1. Colomer R, Ruibal A, Genollá J, Rubio D, Del Campo JM, Bodi R, et al. Circulating CA 15-3 levels in the postsurgical follow-up of breast cancer patients and in non-malignant diseases. Breast Cancer Res Treat. 1989;13(2):123-33. 2. Colomer R, Ruibal A, Genollà J, Salvador L. Circulating CA 15-3 antigen levels in non-mammary malignancies. Br J Cancer. 1989;59(2):283-6. 3. Zervoudis S, Peitsidis P, Iatrakis G, Panourgias E, Koureas A, Navrozoglou I, et al. Increased levels of tumor markers in the follow-up of 400 patients with breast cancer without recurrence or metastasis: interpretation of false-positive results. J Buon. 2007; 12(4): 487-92. 4. Collazos J, Genolla J, Ruibal A.: CA 15.3 in nonmalignant liver diseases. Int J Biol Markers. 1991;6(3):18892. 5. Wong RC, Brown S, Clarke BE, Klingberg S, Zimmerman PV. Transient elevation of the tumor markers CA 15-3 and CASA as markers of interstitial lung disease rather than underlying malignancy in dermatomyositis sine myositis. J Clin Rheumatol. 2002; 8(4):204-7. 6. Marechal F, Berthiot G, Deltour G. Serum levels of CA-50, CA-19.9, CA-125, CA-15.3, enolase and carcino-embryonic antigen in non-neoplastic diseases of the lung. Anticancer Res. 1988; 8(4): 677-80. 7. Valerio Marzano A, Morabito A, Berti E, Caputo R. Elevated circulating CA 15.3 levels in subset of systemic sclerosis with severe lung involvement. Arch Dermatol. 1998; 134(5): 645. - 31 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Süleyman Baş ve Ark. Olgu Sunumu İntraperi̇toneal İdrar Kaçağına Bağlı Psödoazotemi̇ Pseudo-Azotaemia Due to Intraperitoneal Urine Leakage Süleyman Baş, Mustafa Güneş, Funda Müşerref Türkmen, Öznur Sadioğlu Çağdaş, Okan Akyüz, Zehra Büyükyazıcı, Derya Şenel Yıldız, Alper Bayrak Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 5. İç Hastalıkları Kliniği, İstanbul, Türkiye ÖZET GİRİŞ Mesane rüptürü genellikle künt travma sonrası meydana gelmektedir. Mesane rüptürü sonucu gelişen intraperitoneal idrar kaçağında asit, oligoüri, serum kreatinin yüksekliği gibi bulgular olabilmektedir. Bu bulgular ile başvuran hastalar yanlışlıkla akut böbrek hasarı tanısı alabilmektedir. Akut böbrek hasarı (ABH) ile başvuran hastalarda sıklıkla asit, oligoüri, serum kreatinin yüksekliği saptanır. İntraperitoneal idrar kaçağı olan hastalar da benzer klinik tablo ile karşımıza çıktığından yanlışlıkla ABH tanısı alabilirler. Mesane rüptürü sıklıkla künt travmalardan sonra gelişir. Anahtar Kelimeler: mesane rüptürü, akut böbrek hasarı ABSTRACT Bladder perforation usually occurs due to blunt travma. Ascites, oliguria, increased serum creatin can be seen after intraperitoneal urinary loss caused by bladder perforation. Patients whom has these symptoms can be misdiagnosed as acute kidney injury. Keywords: bladder perforation, acute kidney injury İletişim Bilgileri Sorumlu Yazar: Süleyman Baş Yazışma Adresi: Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, 5.İç Hastalıkları Kliniği, İstanbul, Türkiye E-Posta: [email protected] Makalenin Geliş Tarihi: 18.07.2014 Makalenin Kabul Tarihi: 19.01.2015 Total abdominal histerektomi sonrası görülme insidansı %0.1’dir. Peritoneal membrandan idrarın absorbsiyonu sonucu asit, oligoüri, serum kreatinin yüksekliği olur (1, 3, 4). Histerektomi sırasında iatrojenik mesane rüptürü olan, kliniğimize ABH’ı taklit eden psödoazotemi tablosu ile başvuran olgumuzu irdelemeyi uygun bulduk. OLGU On gün önce myoma uteri, endometriosis nedeni ile total histerosalpingooferektomi yapılan kırk yaşındaki hastanın bilinen hipertansiyonun dışında şikayeti yok. Preoperatif kreatinin 0.76mg/dl. Postoperatif 2. gün taburculuğundan sonra giderek artan karın ağrısı, kusma, bulantı şikâyetleri üzerine opere edildiği merkeze başvurmuş. BUN, kreatinin yüksekliği saptanması üzerine hastanemize gönderilmiş. Amlodipin 5mg/gün kullanıyor. Soy ve özgeçmişinde özellik yok. Kan basıncı 120/70mmHg, nabız 90/dk, ateş yok. Abdominal muayenede diffüz hassasiyet, yer değiştiren matite alınıyor. Defans, rebound yok. Günlük 400 ml olan idrar, sedimentinde her sahada 5-6 eritrosit saptandı. Proteinüri 1+. Üriner Ultra Sonografi (US) ‘de böbrekler normal, batında asit mevcut. Olgunun başvuru sırasında ve üriner sonda sonrası laboratuvar değerleri Tablo1’de izlenmektedir. Üriner sonda konularak ve retrograd kontrast verilerek çekilen Bilgisayarlı tomografi (BT)‘de mesaneden peritona idrar kaçağı olduğu görüldü (Resim 1). Üriner sonda uygulanmasından sonra asit geriledi, idrar miktarı 4000 ml/güne çıktı, BUN, kreatinin değerleri düştü. Hasta mesane tamiri için operasyona verildi. - 32 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Total abdominal histerektomi sonucu mesane yaralanması insidansı %0,1’dir (1-5). Çünkü bir çok mesane yaralanması intraoperatif tanınır. Literatürde sezaryan sonrası tek bir olgu bildirilmiştir (1). Histerektomi sırasında hastalara üriner sonda uygulandığından, perioperatif mesane yaralanmalarında hastaların şikâyetleri sondanın çekilmesini takip eden günlerde nispeten geç olarak ortaya çıkar. Olgumuzun şikâyetleri postoperatif 10. günde, üriner sonda çekilmesinden 5-7 gün sonra ortaya çıkmıştı. Peritoneal idrar kaçağında çoğu kez karın ağrısı olur, fakat idrarın steril olmasından dolayı peritonit bulguları olmaz. VENÖZ KAN GAZI İDRAR SERUM Tablo 1: Olgunun üriner sonda öncesi ve sonrası laboratuvar değerleri. ÜRİNER ÜRİNER SONDA SONDA SONRASI (12 ÖNCESİ SAAT SONRA) BUN (<33 mg/dl) 47 7 KREATİNİN (0.70-1.25 mg/dl) 5.22 0.59 SODYUM (132-146 mEq/L) 130 138 POTASYUM (3.7-5.4 mEq/L) 4.8 3.6 KLOR (94-110 mEq/L) 100 102 SODYUM (mmol/L) 20 190 PROTEİN + - Ph (7,31 – 7,41) 7.39 7.46 PCO2 (41 – 51 mm Hg) 34.8 42.7 cHCO3 (24 – 28 mmol/L) 20 28.2 1,7 - BETA-2 MİKROGLOBULİN (1.22-2.46 mg/L) Olgumuzda oligüri, kreatinin yüksekliği, asit ile birlikte yaygın karın ağrısı vardı, fakat periton irritasyon bulguları yoktu. Psödoazotemi olgularında serumdan, batın sıvısından ve idrardan aynı zamanlı BUN ve kreatinin ölçüldüğünde, batın sıvısının değerlerinin, serumdan ziyade idrara yakın değerler olduğu saptanır. Biz bu tetkiki yapmadık. Ayrıca ABH tanılı hastalarda serumda kreatinin ile birlikte β2 mikroglobulin değerleri yükselir. Peritona idrar kaçağı olan psödoazotemi durumlarında ise büyük molekül ağırlığından dolayı periton membranından üre, kreatinin aksine β2 mikroglobulin emilemediğinden serum değerleri normal kalır (1). Olgumuzda ABH tablosuna rağmen β2 mikroglobulinin normal bulunması psödoazotemi tanısını destekliyordu. İntraperitoneal idrar kaçağı düşünülen olgularda retrograd sistografi mesane perforasyonu tanısını koydurma ve değerlendirmede altın standarttır. Üriner sonda ile psödoazotemi tablosu süratle düzelen hastaya, üriner kateterizasyon ile kontrast verilerek çekilen batın BT’de mesane rüptürü gösterildi ve hasta operasyona verildi. Postoperatif oligoüri, asit ile ortaya çıkan ABH tablosu durumunda intraperitoneal idrar kaçağına bağlı psödoazotemi de olabileceği ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Resim 1: BT’de mesaneden peritona idrar kaçağı görünmekte. TARTIŞMA ve SONUÇ Mesane rüptürü olan hastalar asit, oligürinin eşlik ettiği ABH’nı taklit eden bir klinik tablo ile karşımıza çıkarlar. Spontan mesane rüptürü nadir olup genellikle künt travma sonrası görülür. İntravesikal obstruksiyon, mesane, serviks maligniteleri, infeksiyonlar, divertiküller, ilaç, alkol suistimalleri, radyoterapi, pelvik radyasyon sonucu spontan mesane perforasyonları bildirilmiştir. - 33 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Süleyman Baş ve Ark. KAYNAKLAR 1. Goto S, Yamadori M, Igaki N, Kim J, Fukagawa M. Pseudo-azotaemia due to intraperitoneal urine leakage: a report of two cases. NDT plus 2010; 3(5)474-476 2. Snauwaert C, Geerts A, COolle I, Van Vlierberghe H. Ascites: not always the usuel suspects.Acta Gastroenterol Belg.2012 Mar;75(1)45-8. 3. Zargar H,Anderson W,Koya M.Spontaneous intraperitoneal bladder rupture:A demanding diagnosis. ANZ J Surg.2012 Jul-Aug:82(7-8):565-6 4. Dorairraj J, Sagili H, Rani R, Nanjundan P, Rajendran J, Ananthakrishnan R. Delayed presentation of intraperitoneal bladder rupture following domestic vilence in pregnancy.J Obstet Gynaecol Res. 2012 Apr; 38(4).753-6 5. Khadzhhibaev AM, Rashidov MM, Akhmedov RN et all. Stages of diagnosis and surgical treatment for combined bladder injuries. Urologia. 2012 Jul-Aug;(4):13-9. - 34 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Öznur Demiroluk Derleme Kolloid mi Kristalloid mi: Niçin? Hangisi? Ne Zaman? Colloid Versus Crystalloid: Why? Which? When? Öznur Demiroluk Fatih Sultan Mehmet Eğitim Araştırma Hastanesi, Anestezi ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul, Türkiye ÖZET ABSTRACT Sıvı ve volüm tedavisi yoğun bakımda ve perioperatif dönemde kritik hastaların tedavisindeki temel taşlardan birisidir. Sıvı tedavisi uygulanırken hipovolemi yanı sıra hipervolemiden de kaçınmak önemlidir (1). Sıvı yönetimi hemodinamisi stabil olmayan bir hastada resusitasyon tedavisinin en hayati komponentidir ve yıllardır bu konu tartışılmaya devam etmektedir. Tartışmalar başlangıçta hangi sıvı, ne kadar, ne zaman olmak üzere kristalloid ve kolloid sıvıların seçimi etrafında odaklanmıştı. İntersitisiyel ödeme neden olmadan ilk olarak İntravasküler volümü desteklemek ve doku perfüzyonunu sağlamak için en iyi resusitasyon sıvısını belirlemek bu tartışmaların amacıydı(8). Ancak günümüzde her bir sıvının resusitasyon ve uzun süreli sağ kalımdaki güvenliği ve etkinliği üzerine odaklanılmıştır (8, 14). Sıvıların içerdikleri farklı elektrolit ve kolloid kompozisyonları ile kolloid molekül büyüklüğünün herbirinin sonuçlar üzerinde bağımsız etkilerinin olduğu netleşmeye başlamıştır (15). Fluid and volume therapy is an important cornerstone of treating critically ill patients in the intensive care unit and in the operating room. Avoiding hypervolemia as well as hypovolemia plays a pivotal role when treating patients (1). Fluid administration is a vital component of resuscitation therapy in the hemodynamically unstable patients and for years this discussion continues on. At first, the discussion was focused around the selection of crystalloid and colloid fluids, as which liquid, how and when to give it (8). Debating which was a better resuscitation fluid in terms of its ability to initially support intravascular volume and promote tissue perfusion, without causing interstitial edema was the main goal of the discussion. But now discussion focuses more on the safety and efficacy of each particular fluid in resuscitation and improving long-term patient outcomes (8, 14). Fluids which contain different types of electrolytes and colloid compositions besides liquids containing different compositions of molechuler dimensions was found to have independent effects on each result (15). With targeted fluid therapy protocols in recent years, as well as in severe sepsis and septic shock in patients under going major surgery it has been reported to reduces inflammation, mortality and morbidity (59, 60, 61). In this article, we aimed to review the current literature and new approaches to the treatment of the fluid. Son yıllarda hedefe yönelik sıvı tedavisi protokolleri ile ciddi sepsis ve septik şokda olduğu gibi büyük cerrahi geçiren hastalarda da inflamasyon, mortalite ve morbiditenin azaltıldığı bildirilmiştir (59, 60, 61). Bu derlemede, sıvı tedavisinin güncel literatürler ve yeni yaklaşımlar eşliğinde gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: sıvı tedavisi, kristalloidler, kolloidler, hipovolemi, sepsis İletişim Bilgileri: Sorumlu Yazar: Uzm. Dr. Öznur Demiroluk Adres: Kartal Fatih Sultan Mehmet Eğitim Araştırma Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Kliniği, İstanbul, Türkiye E-posta: [email protected] Makale Geliş: 13.06.2015 Makale Kabul: 28.07.2015 - 35 - Keywords: fluid therapy, crystalloids, colloids, hypovolemia, sepsis CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ GİRİŞ Sıvı ve volüm tedavisi yoğun bakımda ve perioperatif dönemde kritik hastaların tedavisindeki temel taşlardan birisidir. Sıvı tedavisi uygulanırken hipovolemi yanısıra hipervolemiden de kaçınmak önemlidir (1). Sıvı tedavisine kan kayıpları (cerrahi, travma, masif GIS kanamaları, retroperitoneal kanamalar vs.), plazma kayıpları (yanık, deri kaybı), damar dışı sıvı kayıpları (ishal, kusma,terleme, üçüncü boşluğa kayıplar, aşırı renal kayıplar, diyaliz vs.) gibi mutlak hipovolemi durumlarında olabileceği gibi, anaflaksi, sepsis, vazodilatatör ilaç kullanımı ve epidural-spinal anestezide olduğu gibi rölatif hipovolemide de ihtiyaç duyulmaktadır (2). Şok ; intravasküler volüm azalması sonucu yetersiz doku perfüzyonuna bağlı olarak gelişir. En sık görülen şok tipi, hipovolemik şoktur. Kan, plazma veya sıvı kaybı yoluyla volümün azalması karakteristik özelliktir (3). Sepsis ve septik şokta rölatif intravasküler hipovolemi tipik ve belki de ciddi olabilir (4). Şokun nedeni dolaşan sıvı volümünün azalması olduğu için, herhangi bir şok durumunda resüsitasyon tedavisinin temelini sıvı tedavisi oluşturur (5). Sıvı tedavisinin seçimi kaybedilen sıvının içeriğine göre değişir (6). Kaybedilen sıvının içeriğini tahmin etmek ve uygun sıvıyı seçebilmek için vücut sıvılarının dağılımları ve bu dağılımda rolü olan faktörleri hatırlamak gerekir. Vücut Sıvı Kompartmanları ve Sıvıların Dağılımı: Total vücut sıvısı (TVS), vücut ağırlığının (VA) yaklaşık olarak %60’ıdır. TVS üç kompartımandan oluşur: İntrasellüler (ISS; TVS’nin 2/3’ü, %40 VA), intravasküler (plazma=IVS: %4 VA) ve interstisyel (ITS: %16 VA) kompartımanlar. İntravasküler sıvı ve interstisyel sıvı birlikte ekstraselüler sıvı kompartımanını (ESS; TVS’nin 1/3’ü, %20 VA ) oluşturur. Dolaşan kan volümü yaklaşık olarak 5 L’dir (vücut ağırlığının %7’si kadar) ve bunun da 2 L’si şekilli kan hücreleri, 3 L’si ise plazmadır. Bu oranlar ve miktarlar ideal koşullar için geçerlidir. Sıvılar bu üç kompartıman arasında plazma proteinlerinin ve elektrolitlerinin konsantrasyonuna bağlı olarak dağılım gösterir (5, 7). Vücut kompartımanlarında sıvı hareketlerini yöneten en önemli faktörler; ozmotik basınç, hidrostatik basınç ve onkotik basınçlardır. Ozmoz, bir sıvının yarı geçirgen bir zardan her iki taraftaki katı konsantrasyonu eşit olana kadar yaptığı harekettir (5). ISS ve ESS, yarı geçirgen hücre zarı ile ayrılmıştır. Bu zar suyun serbestçe geçmesine izin verirken, büyük moleküllerin pasajdan geçişi sıkı bir kontrole tabidir. Birincil molekül Na+ iyonudur. ISS’de Na+ olduk- ça düşük konsantrasyonda (10 mEq/L) iken, ESS’de çok yüksektir (140 mEq/L). Na+’un iki kompartıman arasındaki hareketi suyu da birlikte çeker (1, 7). K+ ISS’nın majör iyonudur, hücre membranındaki ATP’ ye bağımlı bir pompa Na+-K+ değişiminden sorumludur . İskemi ve hipoksi durumunda bu pompa bozularak ilerleyici hücre şişmesine neden olabilir. Membranlardan geçemeyen büyük moleküller suyu, bulundukları kompartımana çekme eğilimindedirler. Bu güç kolloid ozmotik basınç (Onkotik basınç) olarak adlandırılır. ESS’deki elektrolit konsantrasyonu ve onkotik basınç birlikte IVS ve ITS’nin kompozisyonunu etkileyecektir. İki kompartıman arasında protein konsantrasyonundaki farklılık ile onkotik basınç farkı oluşur ve bu durum membrandan sıvı ve küçük moleküllerin geçişiyle sonuçlanır. Onkotik basınç total ozmotik basınca göre daha küçüktür, bu sayede IVS ile ITS arasındaki boyut farkının sürdürülmesi sağlanır. ITS ve IVS kapiller membran ile ayrılmıştır. Bu membran su ve elektrolitler gibi küçük moleküllerin çoğuna geçirgendir, ancak plazma proteinleri gibi birçok makromoleküle karşı geçirgen değildir. Bu nedenle ITS kompartımanının elektrolit kompozisyonu, IVS ile aynı iken protein konsantrasyonu ve dağılımı farklıdır. IVS’de plazma proteinleri ve albümin konsantrasyonunun yüksekliği nedeni ile oluşan onkotik basınç serbest sıvıyı ITS’den IVS’e çeker (1, 5, 7). Ozmotik ve onkotik basınca ek olarak, hidrostatik basınç da vücut sıvı kompartımanlarını etkiler. Hidrostatik basınç, sıvının intravasküler alandan çıkarak, interstisyel alana girmesine neden olur (7). Kapiller endotel bariyer boyunca sıvı geçiş hızını tanımlayan güç dengesi Starling denklemi ile tarif edilir ve net kapiller filtrasyon hidrostatik ve onkotik güçler arasındaki fark olarak tanımlanır (8). Kapiller endotelyal bariyeri sadece endotelyal hücre hattı değil, primer olarak endotelyal yüzey tabakası oluşturur. Her sağlıklı endotelyum, membrana bağlı glikoprotein, proteoglikan, glukozaminoglikanlardan oluşan glikokaliks denilen bir yapıyla çevrilidir (9). Glikokaliks, bir moleküler filtre gibi rol oynar, proteinleri tutar ve endotelyal yüzey tabakasındaki onkotik basıncı artırır. Endotelyal yüzey tabakası, kan ve doku arasındaki ilk temas yüzeyini oluşturur ve inflamasyon, koagülasyon gibi birçok olaydan etkilenir (10, 11). Değişik ajanların ve patolojik durumların (inflamasyon, postiskemik durumlar ve vasküler cerrahi vs.) glikokaliks yapıyı bozduğu ve endotelyal yüzey tabakasını incelttiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir (11, 13). Hipervoleminin de glikokalikste yetersizliğe yol açabildiği bilinmek- - 36 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Öznur Demiroluk tedir (12). Glikokaliks yapının bütünlüğünün bozulması ile transendotelyal geçirgenlik şiddetli şekilde artar ve interstisyel ödeme neden olur (11). Sıvı yönetimi, hemodinamisi stabil olmayan bir hastada resüsitasyon tedavisinin en hayati komponentidir. Yıllardır bu konu tartışılmaya devam etmektedir. Tartışmalar başlangıçta hangi sıvı, ne kadar, ne zaman olmak üzere kristalloid ve kolloid sıvıların seçimi etrafında odaklanmıştır. İntersitisyel ödeme neden olmadan ilk olarak İntravasküler volümü desteklemek ve doku perfüzyonunu sağlamak için en iyi resusitasyon sıvısını belirlemek bu tartışmaların amacı idi (8). Ancak günümüzde her bir sıvının resusitasyon ve uzun süreli sağ kalımdaki güvenliği ve etkinliği üzerine odaklanılmıştır (8, 14). Sıvıların içerdikleri farklı elektrolit ve kolloid kompozisyonları ile kolloid molekül ölçülerinin herbirinin sonuçlar üzerinde bağımsız etkilerinin olduğu netleşmeye başlamıştır (15). Kristalloid Sıvılar: Kristal formda elementler (elektrolit ve şeker) içeren sıvılardır. Kapiller endotelyal bariyerden kolayca geçerek intravasküler ve ekstrasellüler alan arasında kendilerini dengelerler. Kolloid solüsyonlarla karşılaştırıldığında bu yeniden dağılım sonucunda ilk infüzyon çözeltisinin küçük bir kısmı intravasküler alanda kalırken, ESS hacmini daha fazla artırarak ödem gelişimine neden olur. Kristalloid sıvılar K+,Ca++ gibi çeşitli inorganik katyonlar ve laktat,asetat,glukonat gibi organik anyonlar yanısıra bikarbonat ve Cl- içerebilirler. Na+, Cl- ve K+ değerleri diğerlerinden bağımsız olarak değişken olabilir (8). İnfüze edilen sıvının kompozisyonu vücuttaki dağılımını belirler (16). Şeker solüsyonları suda çözülen belli bir miktar D-glukoz (dekstroz) içeren sıvılardır. %5, 10, 20, 30 gibi değişik konsantrasyonları vardır. 1 lt %5 dekstroz intravasküler olarak uygulandığında glukozun karaciğerde metabolize olması sonucu geriye kalan serbest su infüze edilen volümle orantılı olarak intrasellüler ve ekstrasellüler alanda dağılır. Diğer kompartımanlar arasında dengelendikten sonra sadece %7 (70 ml) kadarı intravasküler alanda kalır (16). Bu nedenle klinikte replasman sıvısından çok idame sıvısı olarak kullanılmaları önerilmektedir (17, 18). %0.9 Sodyum Klorür (normal saline) solüsyonları değişik konsantrasyonlardaki tuz solüsyonlarıdır. Çoğunlukla %0.9’luktur. Normal salin olarak tanımlanmalarına ve izotonik kabul edilmelerine rağmen plazmadan daha fazla Na+ ve Cl- içerirler (plazma Cl-: 98-105 mmol/L, NaCl’de 154 mmol/L) (8). Plazmaya göre bir miktar daha hipertonik,hipernatremik ve hiperkloremik olmaları nedeniyle büyük miktarlarda uygulandıklarında hiperkloremik metabolik asidoza neden olurlar (19). Bu nedenle genel bir replasman sıvısı yerine,inatçı kusmaya bağlı hipokloremik metabolik alkaloz gelişen hastaların tedavisinde kullanımları daha iyi bir seçim olabilir (8, 20). İzotonik Nacl solüsyonları uygulandıklarında, hücre zarının Na+ geçişini engellemesi nedeniyle ekstrasellüler alanda sınırlanırlar. 1lt salin solüsyonu uygulandığında kompartımanlar arasında dağılımı sonrası ancak %20’si intravasküler alanda kalırken,ekstrasellüler alanın hacmi artar (16). Dengeli tuz solüsyonları normal salin solüsyonlarına alternatif olarak geliştirilen, elektrolit içerikleri açısından plazmaya daha yakın olan solüsyonlardır (8). Na+ ve Cliyon konsantrasyonlarını azaltmak için başka elektrolitler eklenmiştir. %0.9 NaCl solüsyonlarından daha fizyolojiktirler. En yaygın kullanılanları sodyum laktat (Hartmann’ın solüsyonu) ve laktatlı ringerdir (LR). Her iki solüsyonun kullanımında da klorun yerini laktat alır, böylece hiperkloremik metabolik asidoz riski azalır (5). LR tarihsel olarak en sık kullanılan sıvı olmasına rağmen ne iyonik kompozisyonu ne de tonisitesi açısından plazmaya tam olarak eş değildir. %0.9 NaCl ile karşılaştırıldığında büyük volümlerde kullanıldığında hiperkloremi ve metabolik asidoza neden olmazken, plazmada hipo-osmolariteye neden olurlar (8). Farklı tipteki kristalloid sıvıların karşılaştırıldığı bir çok çalışma yapılmıştır. Lobo ve ark. nın 10 sağlıklı erkek gönüllü üzerinde yaptığı bir çalışmada, randomize olarak ayrılan iki gruba 2 lt %0.9 salin ve %5 dekstroz verilmiş, bolus verilen kristalloidlerin serum albümini üzerine etkileri karşılaştırılmıştır. Her iki sıvının da serum albüminini düşürdüğü, salin grubunda bu düşüş 6 saatten uzun sürerken, dekstroz grubunda 1 saat sonunda bazal değere döndüğü saptanmıştır (21). %0.9 salin ve hartman solüsyonunun karşılaştırıldığı bir başka çalışmada, salin grubunda plazma ve hemoglobin seyrelmesine bağlı olarak plazma genişletici etkinin hartman solüsyonuna göre daha uzun sürdüğü bulunmuş. İnfüzyonun 6. saatinde bazal vücut ağırlığına göre infüze edilen hartman solüsyonun %30’u korunurken, salinde bu %56 olarak bulunmuştur. Total serum osmolalitesi, sodyum, potasyum ve üre değerleri arasında fark yokken,salin grubunda 6 saatten fazla süre bikarbonat değerleri düşük ve tüm olgular hiperkloremik bulunmuş (22). - 37 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Hipertonik tuz solüsyonları daha yüksek tuz konsantrasyonları içerirler. %3 lük ve % 7,5 luk formları vardır. Bu konsantrasyonlar fizyolojik oranların çok üstünde Na+ ve Cl+ içerir. İntravenöz uygulandıklarında,hipertonisiteleri interstisyel kompartımanlardan sıvının intravasküler alana çekilmesine ve verilen sıvıdan daha yüksek volümde sıvının kazanılmasına neden olur. Hipertonik tuzun hem travma hastalarında hem de kritik hastalarda geleneksel kristalloidlerden daha yararlı olduğu gösterilememiştir. Kafa içi basıncı yükselmiş hastaların acil tedavisinde hipertonik tuz solüsyonu mannitol gibi büyük moleküllü solüsyonlardan daha yararlı olabilir. Ancak hem kafa içi basıncındaki düşmeler hem de sistemik hemodinamik düzelme üzerine etkileri kısa ömürlüdür (17, 18, 23). Hiponatremi tedavisinde yaygın olarak kullanılırlar. Her durumda hızlı iyatrojenik hipernatremiye karşı dikkatli olunmalıdır,bu durum ozmotik kan beyin bariyerinin bozulmasını da artırabilir (17, 18). Kolloid Sıvılar: Kolloid terimi geniş organik makromoleküller ile beraber elektrolit içeren sıvılar için kullanılır. İçerdiği bu büyük moleküller nedeniyle endotelyal membranı geçişleri sınırlanır. Kristalloidlere göre intravasküler alanda daha fazla kalırlar (8, 16). Kristalloidlerin aksine kolloidler anaflaksi riskinde artışa,doza bağımlı olarak koagülasyon üzerine etkilere ve dokuda birikimine bağlı olarak ortaya çıkabilen inatçı kaşıntı gibi istenmeyen durumlara sebep olabilirler (16). Albumin klinik olarak sıklıkla kullanılan tek doğal kolloiddir. İnsan plazmasından elde edilir. %4, %5, %20 ve %25’lik çeşitli konsantrasyonları vardır. Pahalı olmaları kullanımları için en büyük engeldir (8). Kritik hastalarda hipovolemi tedavisinde ve hipoproteinemi durumlarında tercih edilirler. Ciddi alerjik reaksiyonlara ve immünolojik komplikasyonlara neden olabilirler (1). Yapay kolloidler, nişasta (HES: Hydroxyethyl starch), jelatinler, ve dekstran içeren doğal kolloidlere göre daha ekonomik kombinasyonlardır (8). Jelatinler sığır kollajeninden elde edilen polipeptidlerden üretilir. Kolloid bazlı proteindir (8). Molekül ağırlıkları 30-35 kD’dur. HES’den daha küçük bu moleküller kapiller porlardan da daha kolayca geçer. Sağladıkları plazma genişlemesi 1-2 saat kadardır. Allerjik reaksiyonlar 1/6000 oranındadır. Trombosit fonksiyonlarını bozarak koagülopatiye neden olabilirler (1, 5). HES solüsyonları mısır veya patates nişastasından elde edilen ve kolloid bazı büyük karbonhidrat molekülleri olan sıvılardır (8). 130, 200 ve 400 kD molekül ağırlığa sahip çeşitli tipleri vardır (1, 8). İlk zamanlarda kullanılan HES solüsyonları büyük molekül ağırlıklı ve büyük substitüsyon oranlıydı (450/0.6). Bu nedenle plazma genişletici özellikleri 24-36 saate kadar uzamaktaydı. Küçük molekül ağırlıklı ve küçük substitüsyon katsayılı (130/0.4) yeni nesil ürünlerin ise plazma genişletici özellikleri 4-6 saat kadar sürmektedir. Yüksek ve orta molekül ağırlıklı solüsyonların faktör VIII ve von Willebrand faktör seviyelerini düşürerek koagülopatilere yol açtığı gösterilmiştir (1, 5). Yeni nesil küçük molekül ağırlıklı HES solüsyonlarındaysa koagülopati riski çok azdır (24). Dekstran solüsyonları etanolle fermantasyon sırasında bakteriler tarafından yapılan polisakkarid moleküllerinden üretilirler. Kolloid bazlı karbonhidratdır (8). %0.9 veya %7.5 tuz solüsyonları içinde molekül ağırlıkları 40-70 kDa arasında olan solüsyonlardır. Volüm genişletici özellikleri yanında antikoagülan olarak da kullanılırlar. Plazma viskozitesini azaltır, trombosit agregasyonunda bozulma ve Willebrand faktör düzeyinde azalmaya neden olabilirler. Kullanılmaları renal yetmezlik sıklığında artışa, koagülopatilere ve allerjik reaksiyonlara neden olabilir. Kan grubu tayininde yanıltıcı olabilir (25, 26). Kolloid solüsyonların onkotik basınçları molekül ağırlıkları ve konsantrasyonlarına bağlı olarak değişir. Jelatinler ve %4, %5’lik albümin solüsyonları hipo-onkotikken, %20, %25 albumin solüsyonları, dekstranlar ve %6-%10 HES solüsyonları hiper-onkotik solüsyonlardır (8). Bu solüsyonların fizyolojik etkileri ve volüm genişletici özellikleri gibi , potansiyel morbiditeleride içerdikleri molekülleri ağırlığı, onkotik basınçları, yarılanma ömürleri ve dokuda birikme özellikleri gibi bir çok faktörle tanımlanır (27, 28). Örneğin nişastanın hidroksilasyonu ile ortaya çıkan partiküller deri, böbrek ya da karaciğerde birikerek organ spesifik klinik bulgulara ve akut böbrek yetmezliği veya karaciğer hasarı gibi potansiyel morbiditelerin sebebi olabilir (29, 30). Kristalloidlerin kolloidlere göre daha az maliyet, daha fazla idrar çıkışı ve intersitisyel alanda sıvı değişiklikleri gibi avantajlarının yanında geçici hemodinamik düzelme sağlamaları, periferik ve pulmoner ödem (dilüsyonel hipoproteinemi) gibi dezavantajları vardır. Kolloidler ise daha yüksek maliyet, alerjik reaksiyonlar, koagülopati (dekstran> HES), pulmoner ödem (kapiller sızma ), glomerüler filtrasyonda azalma ve ozmotik diürez (düşük moleküler ağırlıklı dekstranlar) gibi dezavantajlarının yanında, daha az volüm infüzyonu, plazma volümünde uzun süreli artış, daha az periferal ve serebral ödem gibi etkileriyle kristalloidlere karşı avantajlı gibi görünmektedir (31, 32). - 38 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Öznur Demiroluk Klinik Kanıtlarla Kristalloidler mi? Kolloidler mi? Uzun yıllardan beri bu iki grup pek çok klinik çalışmada birbiriyle karşılaştırılmış ve pek çok farklı sonuç bulunmuştur. %0,9 saline, %0, 4 süksinil gelatine (gelofusine) ve %6 HES (volüven) solüsyonlarının, sağlıklı gönüllülerle, kan volümü ve endokrin sistem üzerindeki etkilerinin karşılaştırıldığı bir çalışmada infüzyon tamamlandıktan 1 saat sonra salinin %68’i, gelofusinin %21’i, volüvenin ise %16’sının intravasküler alandan kaçtığı saptanmış (33). Klinik hipovolemisi olan septik ve non septik hastalarda yapılan bir çalışmada kolloidlerin normal salin (NS) solüsyona göre kardiyak dolum, output ve stroke volümü daha fazla artırdığı saptanmış (34). Penetran yaralanması olan travma hastalarında HES ve NS ile yapılan bir başka çalışmada, HES uygulanan hastalarda laktat klirensi daha yüksek bulunurken daha az renal hasar gözlenmiş (35). Bagshaw ve ark. (36) ile Annane ve ark. (37) nın yapmış oldukları iki farklı çalışmada hipovolemik şokdaki kritik hastalarda mortalite ve renal hasar açısından sentetik kolloidler ve kristalloidler karşılaştırılmış ve bir fark saptanmamıştır. Doğal bir kolloid olan albümin solüsyonlarının kullanımıyla ilgili yapılan çalışmalarda zaman içinde farklılıklar gözlenmiştir. 1998 yılında yapılan Cochrane meta-analizde sıvı tedavisinde albümin kullanımının artmış mortaliteyle ilişkili olduğu bildirilmiş (38). 2004 yılında 6997 hastada yapılan SAFE çalışmasında albumin ve serum fizyolojik karşılaştırılmış ancak ne yararlı bir etki ne de mortalitede azalma gösterilememiştir (39). Bu çalışmanın bir subgrubu olan albümin ile kötü sonuçlar elde edilen travmatik beyin hasarlı hastalar hariç tutulmuştur (40). 2014 yılında 1800 ciddi sepsis ve septik şoklu hastada yapılan bir başka çalışmada %20 albümin-kristalloid ve tek başına kristalloidin 7 günlük kullanımları karşılaştırılmış. Gruplar arasında 28 ve 90 günlük mortalite açısından fark saptanmamıştır (41). Diğer sıvılara göre kanıtlanmış faydalarının olmaması ve daha pahalı olmaları nedeniyle sıvı replasmanı amacıyla kullanımları güncel rehberlerde çok fazla önerilmemektedir (8). Ülkemizde sosyal güvenlik kurumu 2014 yılı sağlık uygulama tebliğinde 4.2.27.Ç maddesinde Human Albumin kullanım ilkeleri yeniden revize edilmiştir. Bu maddeye göre albümin preparatları, yatarak tedavi gören hastalarda kan albümin düzeyi ≤2.5 g/dl olduğunda, plazmaferez ve karaciğer nakli yapılan hastalarda ise kan albümin düzeyi şartı aranmadan reçete edilebilmektedir. Yapay kolloidlerdeyse sonuçlar daha ilginçtir. Yapılan bazı sistematik araştır- malar, çoklu travmalı hastalarda kristalloid kullanımının daha üstün olabilmesine karşın kolloid kullanımı ile ilişkili mortalitenin değişmediğini ileri sürmektedir (42). Moretti ve arkadaşları %6 hetastarch verilmek üzere seçilen hastalarda postoperatif bulantı ve kusmanın, kolloidsiz laktatlı ringer solüsyonu alan hastalara göre daha az olduğunu bildirmiştir (43). Ayrıca kolloid verilmesi kolon cerrahisi sonrası (44) ve hedefe yönelik sıvı tedavileri ile birlikte majör cerrahi sonrasında mortalitenin düzeldiğini gösteren perioperatif yönetim stratejilerinin esas bileşeni olarak ortaya çıkmaktadır (45, 46). Yoğun bakımda yatan ciddi sepsisli hastalarda yapılan bir çalışmada, resüsitasyon sıvısı olarak %10’luk HES (200/0, 5) ve modifiye ringer laktat karşılaştırılmış. Akut böbrek yetmezliği ve renal replasman tedavisi Ringer laktata göre HES’de daha fazla bulunmuştur. Çalışma sonucunda; sıvı replasmanı olarak HES’in kullanımı, doz birikiminin toksik etkileri nedeni ile zararlı bulunmuştur (47). 42 çalışmayı içeren 11.399 hastalık bir metaanalizde HES kullanılan hastalarda diğer sıvı gruplarına göre renal replasman tedavisi ihtiyacı ve akut böbrek yetmezliği gelişme oranı yüksek bulunmuş. Taşıdığı risklerin yararlarından daha ağır gelmesi nedeniyle volüm replasman tedavisinde HES’in yerine başka sıvı seçilmesi önerilmiştir (48). Ciddi Sepsis ve Septik Şok 2012 Kılavuzunda ciddi sepsis ve septik şok sıvı resüsitasyonunda, seçilecek ilk sıvı olarak kristalloidleri önerirken, HES’in kanıt düzeyi 1B olasına rağmen kullanımı önerilmemektedir. Ciddi sepsis ve septik şoklu hastaların sıvı resüsitasyonunda albumin denenebilir (49). Septik hastalarda HES kullanımının renal replasman tedavisi ihtiyacını artırdığını gösteren pek çok çalışmanın aksine , 6064 non septik yoğun bakım hastasını kapsayan çok yeni bir metaanalizde %6 HES ve diğer sıvıların kullanımı arasında artmış mortalite, renal replasman tedavisi gereksinimi, kan transfüzyonu ihtiyacı açısından bir fark saptanmamıştır (50). Sıvı Tedavisinde Hedef ve Stratejiler Kardiyovasküler sistemin temel görevi metabolik gereksinimleri karşılayacak yeterli miktarda oksijeni vücuda sunmaktır. Volüm yönetiminin hedefi ise doku oksijenasyonunu sağlayacak yeterli doku perfüzyonunu korumaktır. Hipovolemi kritik hastalarda hemodinamik kötüleşmenin en sık sebebidir. Yeterli intravasküler volümü sağlamak hemodinami yönetimindeki temel taşlardandır. İntravasküler volümün yeterliliğinin dolayısı ile yeterli doku oksijenasyonunun belirlenmesi ise asıl önemli sorudur (1). Miks venöz oksijen saturasyonu, santral ven oksijen saturasyonu ve serum laktat - 39 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Öznur Demiroluk seviyesi ölçümü doku oksijenasyonunu tahmin etmede kullanılan yöntemlerdir. Ancak bu parametrelerin yorumlanması da, her birinin çeşitli morbidite faktörlerinden ve ilaçlardan etkilenmesi nedeniyle farklılıklar gösterebilir (51, 52). Hipotansif bir hastada yeterli damar tonusunun ve gerekli kardiyak outputu sağlayacak kardiyak fonksiyonların sürdürülebilmesi de önemlidir (53). Ortalama arter basıncı (MAP), santral ven basıncı (CVP) ve idrar çıkışının izlenmesi bu amaçla kullanılan parametrelerdir (54). Ancak bu parametreler de sıvı ihtiyacını tahmin etmede tek başlarına yetersizdir. Kardiyak outputda herhangi bir nedenle meydana gelen düşme serebral perfüzyon basıncını korumak için vücudun refleks mekanizmaları (örn. baroreseptörler ve taşikardi) ile kompanse edilir (55). Hipotansiyon bu mekanizmaların yetersiz kaldığı noktada ortaya çıkan bir bulgudur (56). CVP’nin intravasküler volümü ile korelasyonu zayıftır (57). Hipovolemiyi ölçmede ve özellikle bozulan kardiyak outputun ve doku oksijenasyonunun erken evrede tespitinde yetersiz kalmaktadır (57). Tek bir CVP değerini intravasküler volümün yansıması olarak kabul etmek yerine, bolus bir sıvı örn; 250-500ml sıvı verilmesini takiben CVP’de meydana gelen değişikliklerin değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Eğer bolus sıvı CVP’de 5 mmHg’dan daha fazla yükselmeye neden oluyorsa intravasküler volüm maksimumdur, daha fazla sıvı gereksizdir. (17, 25). Kardiyak output monitörizasyonu resusitasyon tedavisinin etkinliğini ve doku için gerekli olan yeterli oksijen sunumunu gösteren en önemli parametredir (58). Son yıllarda, elde edilen kanıtlar doğrultusunda, hastaların sıvı tedavisine verdikleri yanıtların objektif ve bireysel olarak değerlendirilmesiyle düzenlenen hedefe yönelik sıvı tedavisi protokolleri uygulanmaya başlanmıştır (59). Doppler monitörler ve arteriyel dalga formları analizleri (strok volüm varyasyonları, nabız basıncı varyasyonları), termal (PİCCO) veya lityum (LİDCO) indikatörler aracılığı ile pulse kontür analizine dayanarak strok volüm ölçümleri gibi minimal invaziv yöntemler, sıvı tedavisinin etkinliğini değerlendirmek için hemodinamik monitörizasyonda kullanılmaya başlanmıştır (16). Hedefe yönelik sıvı tedavisinin ciddi sepsis ve septik şokda olduğu gibi majör cerrahi geçiren hastalarda da inflamasyonu, mortalite ve morbiditeyi azalttığı bildirilmiştir (60, 61). Sonuç olarak sıvı tedavisinin bugün sahip olduğumuz bilimsel kanıtlar ışığında, hastaya, altta yatan patolojiye ve patolojik durumun derecesine göre bireysel olarak planlanması gerekmektedir (62). Çeşitli organizasyonlar ve topluluklar örn; European Society of Inten- sive Care Medicine (ESICM), yapılan geniş spektrumlu çalışmalardan elde edilen bulgular eşliğinde bir dizi öneriler sunmuşlardır. Bu önerilere göre sıvı seçimini yaparken dengeli elektrolit solüsyonlarının normal saline göre sıvı replasmanında daha faydalı olduğu, kolloidlerin kristalloidlere göre tek başlarına rutin kullanımını destekleyen hiçbir kanıt olmadığı, albüminin sıvı tedavisinde rutin kullanımının diğer sıvılara göre daha pahalı olması ve kanıtlanmış faydalarının olmaması nedeniyle desteklenmediği, HES’in doz bağımlı etkileri ve güvenliği konusunda henüz bir konsensus sağlanmadığı için özellikle ciddi sepsisli hastalarda önerilmediği akılda tutulmalıdır (8). KAYNAKLAR 1. Mike S Strunden, 1, 2 Kai Heckel, 1, 2 Alwin E Goetz, 1, 2 and Daniel A Reuter1, 2. Perioperative fluid and volume management: physiological basis, tools and strategies. Ann Intensive Care. 2011; 1: 2.Published online 2011 Mar 21. doi: 10.1186/2110-5820-1-2 2. Fatih Yıldız1, Emre Karakoç2. Fluid Replacement in Treatment of Hypovolemia and Shock: Crystalloid and Colloids. Archives Medical Review Journal 2013; 22 (3):347-361. 3. Tümay V, Toktay R. Hipovolemik şok. Yoğun Bakım Dergisi. 2002; 2:246-54 4. Riddez L, Hahn RG, Brismar B, Strandberg A, Svensén C, Hedenstierna G. Central and regional hemodynamics during acute hypovolemia and volume substitution in volunteers. Crit Care Med. 1997; 25:635-40. 5. Dilek Özcengiz . Yoğun Bakımda Sıvı Tedavisi. Yoğun Bakım Dergisi 2012;10 (1):29-39. 29. ÖZET 6. Rose BD, Post TW, Clinical Physiology of Acid-Base and Electrolyte Disorders, 5th ed. Mc Graw-Hill, New York, 2001. 7. Farcy AD, Petersen PL, Rabinowitz D, Scalea T. Controversies in fluid resuscitation. Emergency Medicine Reports 2010;31:157-66 8. Lira A1, Pinsky MR1. Choices in fluid type and volume during resuscitation: impact on patient outcomes. Ann Intensive Care. 2014 Dec 4;4:38. doi: 10.1186/s13613014-0038-4. eCollection 2014. 9. Ait-Oufella H, Maury E, Lehoux S, Guidet B, Offenstadt G. The endothelium: physiological functions and role in microcirculatory failure during severe sepsis. Intensive Care Med 2010;36:1286-98. 10. Jacob M, Bruegger D, Rehm M, et al. The endothelial glycocalyx affords compatibility of Starling’s principle and high cardiac interstitial albumin levels. Cardiovasc Res 2007;73:575-86 11. Chappell D, Jacob M, Hofmann-Kiefer K, Bruegger D, Rehm M, Conzen P, et al. Hydrocortisone preserves the vascular barrier by protecting the endothelial glycocalyx. Anesthesiology 2007;107:776-84. - 40 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ 12. Bruegger D, Jacob M, Rehm M, Loetsch M, Welsch U, Conzen P, et al. Atrial natriuretic peptide induces shedding of endothelial glycocalyx in coronary vascular bed of guinea pig hearts. Am J Physiol Heart Circ Physiol 2005;289:H1993-9. 13. Rehm M, Bruegger D, Christ F, Conzen P, Thiel M, Jacob M, et al. Shedding of the endothelial glycocalyx in patients undergoing major vascular surgery with global and regional ischemia. Circulation 2007;116:1896-906 14. Phillips DP, Kaynar AM, Kellum JA, Gomez H. Crystalloids vs. colloids: KO at the twelfth round? Crit Care. 2013 May 29;17 (3):319. doi: 10.1186/cc12708. 15. Severs D1, Hoorn EJ1, Rookmaaker MB2. A critical appraisal of intravenous fluids: from the physiological basis to clinical evidence. Nephrol Dial Transplant. 2015 Feb;30 (2):178-87. doi: 10.1093/ndt/gfu005. Epub 2014 Jan 23. 26. Hartog CS, Bauer M, Reinhart K. The efficacy and safety of colloid resuscitation in the critically ill. Anest Analg 2011;112:156-64. 27. Hahn RG. In: Clinical Fluid Therapy in the Perioperative Setting. Hahn RG, editor. Cambridge University Press, New York; 2011. Colloid fluids; p. 11. 28. Dubois MJ, Vincent JL. In: Perioperative Fluid Therapy. Hahn RG, Prough DS, Svensen CH, editor. Wiley, New York; 2007. Colloid fluids; p. 153. 29. Wiedermann CJ, Joannidis M. Accumulation of hydroxyethyl starch in human and animal tissues: a systematic review. Intensive Care Med. 2014;40:160–170. doi: 10.1007/s00134-013-3156-9. 30. Bork K. Pruritus precipitated by hydroxyethyl starch: a review. Br J Dermatol. 2005;152:3–12. doi: 10.1111/j.1365-2133.2004.06272.x. 16. Doherty M1, Buggy DJ. Intraoperative fluids: how much is too much? Br J Anaesth. 2012 Jul;109 (1):6979. doi: 10.1093/bja/aes171. Epub 2012 Jun 1. 31. Roberts I, Alderson P, Bunn F et al: Colloids versus crystalloids for fluid resusciation in critically ill patients. Cochrane Database Syst Rev 18:CD000567, 2004. 17. Ertmer C, Kampmeier T, Rehberg S, Lange M. Fluid resuscitation in multiple trauma patients. Current Opinion in Anesthesiology 2011;24:202-8. 32. Paul G. Barash, Bruce F. Cullen, Robert K. Stoelting: Clinical Anesthesia fifth editions. Çeviri ed. Berrin Günaydın, Oktay Demirkıran 2012 ; Syf.186. 18. Booth C, Highley D. Crystalloids, colloids, blood, blood products and blood substitutes. Anaesthesia and Intensive Care Medicine 2010;2:50-5. 33. Lobo DN, Stanga Z, Aloysius MM, et al. Effect of volume loading with 1 liter intravenous infusions of 0.9% saline, 4% succinylated gelatine (Gelofusine) and 6% hydroxyethyl starch (Voluven) on blood volume and endocrine responses: a randomized, three-way crossover study in healthy volunteers. Crit Care Med 2010;38:46470. 19. Chowdhury AH, Cox EF, Francis ST, Lobo DN. A randomized, controlled, double-blind crossover study on the effects of 2-L infusion of 0.9% saline and PlasmaLyte (R) 148 on renal blood flow velocity and renal cortical tissue perfusion in healthy volunteers. Ann Surg. 2012;256:18–24. doi: 10.1097/SLA.0b013e318256be72. 20. Mahler SA, Conrad SA, Wang H, Arnold TC. Resuscitation with balanced electrolyte solution prevents hyperchloremic metabolic acidosis in patients with diabetic ketoacidosis. Am J Emerg Med. 2011;29:670–674. doi: 10.1016/j.ajem.2010.02.004. 21. Lobo DN, Stanga Z, Simpson JA, Anderson JA, Rowlands BJ, Allison SP. Dilution and redistribution effects of rapid 2-litre infusions of 0.9% (w/v) saline and 5% (w/v) dextrose on haematological parameters and serum biochemistry in normal subjects: a double-blind crossover study. Clin Sci Lond 2001;101:173-9 22. Reid F, Lobo DN, Williams RN, Rowlands BJ, Allison SP. (Ab)normal saline and physiological Hartmann’s solution: a randomized double-blind crossover study. Clin Sci Lond 2003;104:17-24. 23. Prough DS, Whitley JM, Taylor Cl et al: Regional cerebral blood flow following resuscitation from hemorrhagic shock with hypertonic saline: Influence of a subdural mass. Anesthesiology 75:319, 1991 24. Boldt J, Haisch G, Suttner S et al: Effects of anew modified , balanced hydroxyethyl starch preparation (Hextend) on measures of coagulation. Br J Anaesth 89:722, 2002. 25. Niemi TT, Miyashita R, Yamakage M. Colloid solutions: a clinical update. Tomi TJ Anesth 2010;24:913-25. 34. Trof RJ, Sukul SP, Twisk JW, Girbes AR, Groeneveld AB. Greater cardiac response of colloid than saline fluid loading in septic and non-septic critically ill patients with clinical hypovolaemia. Intensive Care Med 2010;36:697-701. 35. James MF, Michell WL, Joubert IA, Nicol AJ, Navsaria PH, Gillespie RS. Resuscitation with hydroxyethyl starch improves renal function and lactate clearance in penetrating trauma in a randomized controlled study: the FIRST trial (Fluids in Resuscitation of Severe Trauma). Br J Anaesth 2011;107:693-702. 36. Bagshaw SM, Chawla LS. Hydroxyethyl starch for fluid resuscitation in critically ill patients. Can J Anesth. 2013;60:709–713. doi: 10.1007/s12630-013-9936-4. 37. Annane D, Siami S, Jaber S, Martin C, Elatrous S, Declère AD, Preiser JC, Outin H, Troché G, Charpentier C, Trouillet JL, Kimmoun A, Forceville X, Darmon M, Lesur O, Reignier J, Abroug F, Berger P, Clec’h C, Cousson J, Thibault L, Chevret S. Effects of fluid resuscitation with colloids vs crystalloids on mortality in critically ill patients presenting with hypovolemic shock: the CRISTAL trial. J Am Med Assoc. 2013;310:1809–1817. doi: 10.1001/jama.2013.280502. 38. Human albumin administration in critically ill patients: systematic review of randomized controlled trials. BMJ. 1998;317:2350240. 39. Finfer S, Bellomo R, Boyce N, French J, Myburgh J, Norton R. A comparison of albumin and saline for fluid - 41 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 Öznur Demiroluk resuscitation in the intensive care unit. N Engl J Med. 2004;350:2247–2256. doi: 10.1056/NEJMoa040232. 40. Finfer S, Myburgh J, Cooper DJ, Bellomo R, Norton R, Bishop N, Kai Lo S, Vallance S. et al. Saline or albumin for fluid resuscitation in patients with traumatic brain injury. N Engl J Med. 2007;357:874–884. doi: 10.1056/NEJMoa067514. 41. Caironi P, Tognoni G, Masson S, Fumagalli R, Persenti A, Romero M, Fanizza C, Caspani L, Faenza S, Grasselli G, Iapichino G, Antonelli M, Parrini V, Fiore G, Latini R, Gattinoni L. Albumin replacement in patients with severe sepsis or septic shock. N Engl J Med N Engl J Med. 2014;370:1412–1421. doi: 10.1056/NEJMoa1305727. 42. Choi PT, Yip G, Quinonez LG et al:Crystalloids vs. colloids in fluid resuscitation : A systematic review. Crit Care Med 27:200, 1999. 43. Moretti EW, Robertson KM, El Moalem H et al: Intraoperative colloid administration reduces postoperative nausea, and vomiting and improves postoperative outcomes compared with crystalloid administration. Anesth Analg 96:611, 2003. 44. Brandstrup B, Tonnesen H, Beier-Holgersen R et al: Effects of intravenous fluid restriction on postoperative complications: Comparisonof two perioperative fluid regimens_ A randomized assessor–blinded multicenter trial. Ann Surg 238:641, 2003. 45. Venn R, Steele A, Richardson P et al: Randomized controlled trial to investigate influence of the fluid challenge on duration of hospital stay and perioperative morbidity in patients with hip fractures. Br J Anaesth 88:65, 2002. 46. Gan TJ, Soppitt A, Maroof M et al: Goal directed intraoperative fluid administration reduces length of hospital stay after majör surgery. Anesthesiology 97:820, 2002. 47. Brunkhorst FM, Engel C, Bloos F, Meier-Hellmann A, Ragaller M, Weiler N et al. German Competence Network Sepsis (SepNet). Intensive insulin therapy and pentastarch resuscitation in severe sepsis. N Engl J Med. 2008; 358:125-39. 48. Mutter TC1, Ruth CA, Dart AB. Hydroxyethyl starch (HES) versus other fluid therapies: effects on kidney function. Cochrane Database Syst Rev. 2013 Jul 23; 7:CD007594. doi: 10.1002/14651858.CD007594.pub3. 49. Dellinger RP, Levy MM, Rhodes A, Annane D, Gerlach H, Opal SM et al; Surviving Sepsis Campaign Guidelines Committee; Pediatric Subgroup. Surviving Sepsis Campaign: International Guidelines for Management of Severe Sepsis and Septic Shock: 2012. Crit Care Med. 2013; 41:580-637. 50. He B, Xu B, Xu X, Li L, Ren R, Chen Z, Xiao J, Wang Y, Xu B. Hydroxyethyl starch versus other fluids for non-septic patients in the intensive care unit: a metaanalysis of randomized controlled trials. Crit Care. 2015 Mar 19;19:92. doi: 10.1186/s13054-015-0833-9.PMID: 25886952. 51. Perz S, Uhlig T, Kohl M, Bredle DL, Reinhart K, Bauer M, Kortgen A. Low and “supranormal” central venous oxygen saturation and markers of tissue hypoxia in cardiac surgery patients: a prospective observational study. Intensive Care Med. 2011;37:52–9. doi: 10.1007/ s00134-010-1980-8 52. Englehart MS, Schreiber MA. Measurement of acidbase resuscitation endpoints: lactate, base deficit, bicarbonate or what? Curr Opin Crit Care. 2006;12:569–74. doi: 10.1097/MCC.0b013e328010ba4f. 53. Pinsky MR. Hemodynamic evaluation and monitoring in the ICU. Chest. 2007;132:2020–9. doi: 10.1378/ chest.07-0073. 54. Kastrup M, Markewitz A, Spies C, Carl M, Erb J, Grosse J, Schirmer U. Current practice of hemodynamic monitoring and vasopressor and inotropic therapy in post-operative cardiac surgery patients in Germany: results from a postal survey. Acta Anaesthesiol Scand. 2007;51:347–58. doi: 10.1111/j.13996576.2006.01190.x. 55. LeDoux D, Astix ME, Carpati CM, Rackow EC. Effects of perfusion pressure on tissue perfusion in septic shock. Crit Care Med. 2000;28:2729–32. doi: 10.1097/00003246-200008000-00007. 56. Partrick DA, Bensard DD, Janik JS, Karrer FM. Is hypotension a reliable indicator of blood loss from traumatic injury in children? Am J Surg. 2002;184:555–9. doi: 10.1016/S0002-9610 (02)01052-8. 57. Marik PE, Baram M, Vahid B. Does central venous pressure predict fluid responsiveness? A systematic review of the literature and the tale of seven mares. Chest. 2008;134:172–8. doi: 10.1378/chest.07-2331. 58. Reuter DA, Huang C, Edrich T, Shernan SK, Eltzschig HK. Cardiac output monitoring using indicator-dilution techniques: basics, limits, and perspectives. Anesth Analg. 2010;110:799–811. doi: 10.1213/ ANE.0b013e3181cc885a 59. Hamilton MA. Perioperative fluid management: progress despite lingering controversies. Cleve Clin J Med 2009;76:S28-31. 60. Rivers EP, Coba V, Whitmill M. Early goal-directed therapy in severe sepsis and septic shock: a contemporary review of literature. Curr Opin Anesthesiol. 2008;21:128–40. doi: 10.1097/ACO.0b013e3282f4db7a. 61. Giglio MT, Marucci M, Testini M, Brienza N. Goaldirected haemodynamic therapy and gastrointestinal complications in major surgery: a meta-analysis of randomized controlled trials. Br J Anaesth. 2009;103:637– 46. doi: 10.1093/bja/aep279. 62. Cecconi M, Corredor C, Arulkumaran N, Abuella G, Ball J, Grounds RM, Hamilton M, Rhodes A. Clinical review: goal-directed therapy-what is the evidence in surgical patients? The effect on different risk groups. Crit Care. 2013;17:209. doi: 10.1186/cc11823. - 42 - CiLT:2 SAYI:2 YIL:2015 BOĞAZİÇİ TIP DERGİSİ Bu sayımıza katkılarından dolayı, sayın hakemlerimize en içten teşekkürlerimizi sunarız. Ahmet Nohutçu Ali Özdemir Asu Özgültekin Aygen Türkmen Ayhan Verit Ayşe Hancı Canan Ağalar Emine Dinçer Eren Gözke İlknur Aktaş İzzet Titiz Melda Yenerel Namigar Turgut Nevzat Tarhan Serap Aykut Sevim Baybaş Sibel Oba Tuba Cimilli
Benzer belgeler
PDF ( 49 )
Bulgular: Dipper hipertansiyonlu grupta ortalama
non-HDL kolesterol seviyesi 136,7±7 mg/dl iken
non-dipper hipertansiyonlu grupta ise 143,3±6 mg/
dl saptandı, farklılık istatistiksel olarak anlamlı...