SĐYASĐ ĐLĐMLER TÜRK DERNEĞĐ
Transkript
SĐYASĐ ĐLĐMLER TÜRK DERNEĞĐ
SĐYASĐ ĐLĐMLER TÜRK DERNEĞĐ VIII. LĐSANSÜSTÜ KONGRESĐ 4 ARALIK 2010 OKAN ÜNĐVERSĐTESĐ TUZLA KAMPÜSÜ ĐSTANBUL 9:45-10:00 Kayıt (Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu) 10:00-10:30 Hoşgeldiniz konuşması Prof. Dr. Şükrü Sina GÜREL, Okan Üniversitesi Uluslararası Đlişkiler Bölümü Başkanı Açılış konuşması Prof. Dr. Şule KUT, Siyasi Đlimler Türk Derneği Başkanı ve Okan Üniversitesi Rektörü (FEF Konferans Salonu) 10:45-11:45 I. Oturum (ĐĐBF) 12:00-13:00 II. Oturum (ĐĐBF) 13:00-13:45 Öğle yemeği (Yaşam Merkezi, Marco Polo Restaurant) 14:00-14:45 Konferans ana konuşması: Prof. Dr. Yeşim ARAT, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası Đlişkiler Bölümü (FEF Konferans Salonu) "Demokratik Paradoks: Türkiye'de Siyaset, Din ve Toplumsal Cinsiyet Đlişkileri" 15:00-16:00 III. Oturum (ĐĐBF) 16:15-17:15 IV. Oturum (ĐĐBF) 17:15-18:00 Kapanış kokteyli (ĐĐBF) • Oturum detayları ekli programdadır. • Tebliğ özetlerine Siyasi Đlimler Türk Derneği web sitesinden ulaşabilirsiniz: http://www.siyasiilimler.org.tr/ • Ulaşım: 08:45 Taksim servisi kalkış (AKM önü) 09:00 Kadıköy servisi kalkış (Rıhtım Caddesi, Rıhtım Hotel - Simit Sarayı önü) 18:15 Kampüsten Kadıköy ve Taksim servisleri kalkış Diğer ulaşım imkanları ve harita için: http://www.okan.edu.tr/sayfa/tuzla-kampusu-ulasim-haritasi Okan Üniversitesi Tuzla Kampüsü Formula 1 Yanı, 34959 Tuzla / Đstanbul Tel. 0 (216) 677 16 30 I. Oturum: 10:45-11:45 Salon 1: Türkiye'de Milliyetçilik Temsilleri Oturum Başkanı: Gürkan Öztan, Đstanbul Üniversitesi Suna Yılmaz Açıkel (Đstanbul Üniversitesi), Linç Kültürü ve Milliyetçilik Milliyetçiliğin temel argümanı olan türdeş toplum yaratma anlayışının, toplumsal hayattaki izdüşümleri soykırım, zorunlu göç, mübadele olarak öne çıkmakla beraber linç pratikleri birçok açıdan ulus-devlet’i zorlamaktadır. Özellikle “azılı güruh”un yaptığı bir eylem veya “münferit” bir olay olarak sunulan linç pratikleri, bir anlamda milliyetçilik kuramının “öteki”sine yapılan, yapanı egemen milletle özdeşleşen ve buna “maruz kalan”ın Agamben’in deyimiyle “kutsal insan” olarak öldürülmesi suç sayılmayan olan bir toplumsal düzlemde, linç eylemleri üzerinden milliyetçilik okuması yapmak linç’in kültürel bir pratik olarak içselleştirildiğini tekrardan gündeme getirmektedir. Bu çalışma kapsamında, Türkiye’de linç pratikleri tarihsel bir bakış açısıyla ele alınarak, insan haklarının güvencesi üzerinden bu eylemler değerlendirilecektir. Tebessüm Öztan (Đstanbul Üniversitesi), Milliyetçiliğin "Sıradan" Yüzleri “Hatırladıklarımız kadar unuttuklarımızla da kurulan milliyetçilik” kimi zaman da farkına varamayacak kadar gözümüzün önünde duranlar üzerinden kurulur, şekillendirilir ve yeniden üretilir. “Milletliği” sürekli çağrıştıran pratikler, ritüeller sadece “öteki”ni değil aynı zaman da “bizi” de yaratır. Michael Billig’in ifadesiyle bize “bizliğimizi” hatırlatan dalgalanmalar/imlemeler, onların da “yabancılığını” bizlere hatırlatır. Bizler/onlar ayrımı da aslında tüm dünyanın bizim yurdumuz/ötekinin yurdu üzerinden bir yurtlar dünyası olarak algılanışına işaret eder. Televizyon haberlerinde hava durumunun sunuş biçimi, bir basketbol maçında kullanılan dil, her sabah derse girmeden okullarda bir ağızdan okunan “andımız”, paranın üzerindeki resim ve semboller…görmeye, işitmeye aşina olduğumuz, aşina olduğumuz ölçüde de “farkındalığımızdan” çıkan imlemeler, her biri de milliyetçiliği yeniden üreten unsurlardır. Bu çalışmada milliyetçiliğin “banal” yönü kuramsal olarak ortaya konmaya çalışılarak, banal milliyetçiliğin Türkiye’de tesadüf edilen “yüz”lerine dikkat çekmeye çalışılacaktır Yeşim Nurseli Sünbüloğlu (Sussex Üniversitesi), Asker Bedeni ‘Kusurlu’ Olabilir mi?: Medyada Gazi Bedeni Temsilleri Ulus-devlet bağlamında beden ulusun sınırlarını ve ideallerini yansıtması açısından oldukça önem taşımaktadır. Modern devlet ve milliyetçilik ile aynı dönemde ve yakın bir ilişkisellik içinde oluşmaya başlamış modern erkeklik kurgusunu oluşturan unsurlardan biri olan sağlıklı, disiplinli ve orantılı erkek bedeni, benzer şekilde ‘sağlıklı’ bir toplumsal yapı oluşturmayı amaçlayan milliyetçi arzunun çarpıcı bir yansımasıdır. Bu bağlamda ‘kusurlu’ bir erkek bedeninin milliyetçi tahayyül ile tezat içinde olduğu açıktır. Bu bedenin (eski) bir askere ait olması ise militarizmin toplum üzerindeki etkisi nispetinde söz konusu çatışmayı derinleştirir. Türkiye’de militarizm, özellikle zorunlu askerlik uygulaması aracılığıyla, erkeklerin toplumsallaşma süreçlerini şekillendiren, devlet ile kurdukları vatandaşlık ilişkisini düzenleyen ve erkekleri devletin cinsiyet rejimi içinde konumlandıran önemli bir iktidar unsurudur. 2 Salon 2: Sivil Toplum ve Toplumsal Cinsiyet Oturum Başkanı: Zeynep Alemdar, Okan Üniversitesi Dilşah Şaylan (Boğaziçi Üniversitesi), Türkiye'de Son Dönem Kadın Hareketinde Feminizm Algısı Çerçevesinde Ortaklıklar ve Farklılıklar Batıdaki feminist literatürdeki son dönem tartışmalarda, özellikle 80’lerden itibaren, çokkültürlülüğün, kimlik politikalarının feminizmi nasıl etkileyebileceği, bu durumun kadınların lehine olup olmayacağı üzerinde durulmaktadır. Türkiye’deki kadın hareketinin dönemselleşmesine baktığımızda, batıdaki hareketle paralellikler taşıdığını ama bunları kendi bağlamında ve genellikle bir müddet sonra yaşadığını görmekteyiz. 90’lardan itibaren başladığı varsayılan ikinci dalga kadın hareketi kurumsallaşmayla birlikte Đslamcı, Kemalist, Kürt gibi kimliğe dayalı alt gruplara ayrışmaya başlamıştır. Bu dönemden sonra sayıları giderek artan derneklerde çeşitli kadın grupları öncelikli olarak gördükleri sorunları üzerine yoğunlaşmışlar ve ancak bazı kampanyalar aracılığıyla bir araya gelmeye başlamışlardır. Yasalarda kadınlara karşı ayrımcılık taşıyan maddelerin değiştirilmesi, kamusal alanda kadınların kıyafetlerinden dolayı ayrımcılığa uğramamaları (örn: birbirimize sahip çıkıyoruz hareketi) gibi konularda bir araya gelmişlerdir. Peki bu zaman zaman bir araya gelişler ve gerektiğinde tavrını alıp köşeye çekilme durumları Türkiye’deki kadın hareketini verimlilik açısından nasıl etkilemekte, feminist perspektiften bakıldığında nasıl değerlendirilmektedir? Sahada devam eden çalışmalarda değişik ideolojik gruplardan kadın dernekleriyle görüşülüp aile, evlilik, eşcinsellik gibi Türkiye’nin siyasi ajandasında da yer tutan konularla ilgili görüşleri sorulup kadın hareketine ve feminizme bakış açıları bulunmaya çalışılmaktadır. Sonrasında feminist bir perspektiften yaklaşarak bu parçalı durumun kadınların lehine olup olmadığı sorgulanacak ve hareketin akıbeti hakkında tahminlerde bulunulacaktır. Elif Madakbaş (Sakarya Üniversitesi), Ka(dı)n ve Siyaset Đlişkisinde Gizil Bir Kan(a)ma: Kagok (Kadının Genital Organının Kesilmesi) Örneği KAGOK (Kadınların Genital Organlarının Kesilmesi) hem kadın vücudunda kanayan ve kapanmayan bir yara olmuştur hem de bu konuyu uzun süredir tartışan doğu ve batı kültürleri arasında bir yara konumunu almıştır. Uygulamayı basit bir kanama ritüeli ve bir gelenek olarak algılayan bir kültür olarak ve kanla bulaşan hastalıklar yüzünden ya da kan kaybından ölen kadın ve çocukların oluşturduğu bir insan hakları ihlali olarak gören iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım farklılıkları sonucunda uygulama küresel boyuta taşınmış, yerel-ulusal-küresel arenada konu farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Özellikle küresel boyutta ele alınışı uygulamanın gizilliğini ortadan kaldırmış; uygulamayı gözler önüne sermiştir. Özel alanda meydana gelen bu uygulamanın gözler önüne serilmesi önce ulus ötesi organizasyonların duruma müdahalesine yol açmış, ardından kadının maruz kaldığı güç ilişkilerini gündeme getirmiştir. Batıdan gelen bu kurumsal ve akademik tepkilere karşılık uygulamanın yaygın olduğu ülkeler de kültür emperyalizmini gündeme getirmişlerdir. Bu çalışmanın amacı hem kanla hem kadınla gündeme gelmiş bu uygulamanın nereye kadar basit bir kanama nereye kadar kadının güce boyun eğdirildiği bir kanma olayı olduğunun doğu ve batı literatüründe yer alan eleştiriler ve karşı eleştiriler bağlamında ele alınarak tartışılması olacaktır. Bu tartışma ekseninde, bir geleneğin siyasi arenada hem uygulamaya maruz kalanlar (çocuklar ve kadınlar) hem de uygulamayı eleştirenler (doğu ve batı akademisi, ulus ötesi kuruluşlar…) açısından güç ilişkileri içinde konumlanışı ortaya koyulmaya çalışılacaktır. 3 Kadir Aydın Gündüz (Koç Üniversitesi), Türkiye'deki Cumhuriyetçi ve Đslami Kadın Sivil Toplum Örgütlerinin Sosyal Adalet Görüşlerinin Teorik Analizi: Farklı Talepler ve Rakip Gelenekler Bu çalışma, kadın sivil toplumunda yer alan iki büyük hareketin – cumhuriyetçi ve Đslami kadın sivil toplum örgütlerinin - birbirinden farklılık gösteren adalet taleplerini açıklamayı hedefler. Bu amaç doğrultusunda, yarı yapılandırılmış mülakatlardan ve ikincil kaynaklardan edinilen veriler, sosyoekonomik adalet – sembolik adalet ihtilafı ve liberalizm – toplulukçuluk tartışması doğrultusunda şekillenmiş olan sosyal adalet literatürü ışığında incelenmektedir. Çalışmanın sonuncunda, her iki grubun da kendi taleplerini ifade ederken liberal perspektiften faydalanma isteklerine karşın, Kemalizm’in ve Đslam’ın bu gruplar üzerindeki etkisinin belirleyici olduğu öneriliyor. Özellikle, Kemalizm’in ve Đslam’ın liberalizm karşısındaki gücü, cumhuriyetçi ve Đslami sivil toplum kuruluşlarının, başka grupların taleplerine karşı çıkarken öne sürdükleri argümanlarda belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Salon 3: Orta Doğu ve Avrasya'da Din ve Milli Kimlik Oturum Başkanı: Alaeddin Yalçınkaya, Sakarya Üniversitesi Ahmet Şefik Hatipoğlu (Sakarya Üniversitesi), Din-Devlet Đlişkileri Bağlamında “Osmanlı Modeli” Toplumsal zemini itibarı ile çok kültürlü ve çok dinli bir yapı arz eden, bulunduğu coğrafya ve tarihsel süreçte oynadığı rol açısından Doğu/Đslam ile Batı etkileşiminin merkezinde bulunan Osmanlı Devleti’nin -altı asır süren hükümdarlığı boyunca değişiklikler göstermiş olmakla birlikte- yönetim anlayışının din-devlet ilişkileri bağlamında değerlendirilmesi önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Osmanlı yönetim anlayışının din-devlet ilişkilerinde ortaya konan modellerle benzeşen ve farklılaşan noktalarının ortaya konması ve bu minvalde Osmanlı din-devlet ilişkilerinin nasıl tasvir edilebileceği önemli bir husustur. Bu çalışma dâhilinde Osmanlı devlet düzeni ile bu düzen içerisinde dinin konumuna dair hukuki durum, siyasi pratik ve kurumsallaşma açısından değerlendirmelerde bulunulacak ve Osmanlı’nın kendine münhasır bir “model” olup olmadığı tartışılacaktır. Murat Yurtbilir (ODTÜ), Sovyet Dil Politikaları ve Özbek Kimliğinin Oluşumu Fichte’nin bütünleşmiş bir Almanya hayaliyle ileri sürdüğü “nerede ayrı bir dil varsa orada kendi kendini yönetme talebi meşru olan ayrı bir millet mevcuttur” formülü 19. yüzyılda tüm Osmanlı, Romanov ya da Habsburg tebaasının ana ilkesi haline gelmiştir. Bir asır sonra ulusal egemenlik ilkesi devletlerin başat meşrulaştırıcı ilkesi olarak yaygınlaştığındaysa dilsel sınırlara devletlerin “doğal” sınırları gözüyle bakılmaya başlanmıştı. Hatta her ulus-devlet projesi, sınırları dışında dildaşları yaşamaya devam ettiği müddetçe “eksik” addedildi. Ulusal devletler de sınırları içerisindeki dilsel farklılıkları eritmek için Fichte’nin sloganını tersten okumaya başladılar: “Nerede bir ulus-devlet varsa orada hakim ulusal dil ve kültür çerçevesinde tektipleştirme haktır.” Çarlık Rusyası için Orta Asya, milliyet duygusundan uzak geri halkların yaşadığı bir bölgeydi, ama bundan önemlisi Rus tekstil endüstrisinin muhtaç olduğu pamuğu sağlayan hammadde deposuydu. Bu nedenle, Çar’ın bazı valilerinin Đngiliz sömürgecilerinin kendilerine atfettikleri medenileştirme misyonunu taklit eden söylemleri bir yana bırakılacak olursa, Orta Asya halklarının dil ve yaşam biçimlerine 1917 öncesinde fazla müdahalede 4 bulunulmamıştır. Sovyet ideologlarının gözündeyse Orta Asya, henüz burjuva ulus-devlet aşamasına erişememiş, kabile-aşiret-şeyh gibi feodal kalıntıların hüküm sürdüğü karanlık bir bölgeydi. Sovyet devrimcileri Orta Asya’da feodalizmden sosyalizme kestirme bir yol inşa etmeyi amaçladılar. Sovyet fabrikalarına pamuk sunmaya devam edecek Özbek proleterleri ve aparatchiklerinin Özbekistan’ını oluşturmak ise bu kestirme yolun olmazsa olmazıydı. 1917 sonrasındaki Sovyet yönetimi Orta Asya’da ulus devletlerin şekillenmesinde ve ulusal dillerin bugünkü biçimiyle oluşmasında başlıca amil olmuştur. Önceden tarihte hiç varolmamış Özbekistan yaratıldıktan sonra, genel dil politikası araçları olarak eğitimin yaygınlaştırılması, okuma-yazma seferberliği, alfabe değişiklikleri, yeni sınırları içerisinde Özbek kimliğini pekiştirmek için en kuvvetli silahlar olmuşlardır. Đronik olarak Özbek kimliğini güçlendirmek için kullanılan aynı araçlar, hem Rus dil ve kültürünün yaygınlaşması hem de Özbekistan’ın komşu Türk-dilli halklardan ayrışması amacıyla da etkin olarak kullanılmıştır. 1989’da Sovyetler Birliği dağılırken Özbek milliyetçilerinin caddelerde haykırdığı ilk taleplerin Özbek diliyle ilgili olması şaşırtıcı değildir. Bu doğrultuda Lenin, Stalin, Kruşçev ve Brejnev dönemleri başta olmak üzere Sovyet dil politikasının değişimleri gözden geçirilerek günümüzdeki bağımsız Özbekistan’a dil alanında bırakılan miras ele alınacaktır. Böylece Özbekistan örneğinde Orta Asya’da oluşturulan dilsel sınırlarla ulusal sınırların nasıl uyumlulaştırıldığı incelenecektir. Ömer Aslan (Bilkent Üniversitesi), Medeniyet Aidiyeti Algısı ve TDP'deki Yeni Tarz ve Vizyonun Tahayyülü ve Görülmesi AK Parti hükümeti döneminde Türk dış politikasında gözlemlenen aktivizm, iddialılık ve ilgi gösterilen bölgelerin genişlemesi, akademik çalışmalarda büyük çoğunlukla nedenleri bakımından açıklanmaya çalışılmıştır. Bazı analizlerde Ortadoğu’daki ve diğer bölgelerdeki aktif dış politikanın özellikle de 11 Eylül saldırıları ve Irak Savaşı sonucunda bölgesinde ve dünyada değişen dengelerin sonucu ortaya çıktığı savunulmuştur. Diğer çalışmalarda ise özellikle Ortadoğu’daki aktivizm AK Parti’nin Đslamcı geçmişi ile bir araya getirilmiş ve Türk dış politikasının “Đslamlaştırıldığı” öne sürülmüştür. Bazı dış politika analistlerine göre ise yine aynı bölgedeki aktivizm, Batı’ya değerini kanıtlamak isteyen Türkiye’nin klasik bir “stratejik alışkanlığıdır.” Ancak Türk dış politikasının yeni karar alıcılarının bizzat kendilerinin yeni dış politika yönelimlerini ve farklı tarzlarını nasıl meşru, tahayyül edilebilir ve ihtimal dâhilinde gördükleri olduğu sorusu tüm bu analizlerde göz ardı edilmiştir. Bu soruyu cevaplandırmayı amaçlayan bu makale, Telhami ve Barnett’in (2002) ‘kimliklerin normalde tahayyül dahi edilemeyecek dış politika davranışlarını ve yönelimlerini mümkün, tahayyül edilebilir ve meşru kıldıkları’ tezinden yola çıkmakta ancak bunu yaparken de iki düzeltmeye gitmektedir. Đlk olarak, ‘keşfedilmeye hazır somut bir varlık’ olarak algılanmaması gereken ‘kimlik’ kavramından ziyade, ‘kimlik aidiyeti’nin incelenmesinin daha uygun olacağı tartışılmaktadır. Ayrıca her toplumda bulunan farklı grupların farklı yorumlarına açık olan ‘milli kimlik’ veya devlet kimliği yerine bu makalede uluslararası ilişkiler alanında son zamanlarda üzerinde daha sık durulmaya başlanan ‘medeniyet kimliği/aidiyeti’ (algısı) ele alınacaktır. Bu bağlamda da son dönem Türk dış politikası literatüründe de işaret edildiği gibi, AK Parti dönemi Türk dış politikasının tarzı ve içeriğinin mimarı olan Ahmet Davutoğlu’nun medeniyet aidiyeti/kimliği algısı ortaya konacaktır. 5 Salon 4: Đnsan Hakları, Toplumsal Mücadeleler ve Göç Oturum Başkanı: Füsun Türkmen, Galatasaray Üniversitesi Ezgi Pınar (ODTÜ), Yurttaşlık ve Toplumsal Hareketler: Toplumsal Mücadeleler Bağlamında Gelişen ve Değişen Hakların Tarihsel Değerlendirmesi Yurttaşlık kavramı kendi tarihi boyunca birçok farklı tanımlamayı içermiştir. En genel anlamıyla siyasal veya sosyal bir statüyü tanımlamaktadır. Bugünkü kullandığımız anlamda yurttaşlık modern ulus devletlerinin ortaya çıkışıyla devlet ve sivil toplum ve/veya bireyler arasındaki ilişkiye denk düşen bir olgudur. Yurttaşlığın modern tarihi ulus devletin ortaya çıkışıyla yurttaşlık haklarının örtüşmesi tarihidir de denilebilir. Yurttaşlık hakları Thomas Marshall’ın insan hakları, siyasal haklar ve sosyal haklar olarak ayrı ele aldığı haklar setini işaret etmektedir. Marshall’ın formülasyonunda bu haklar belirli tarihsel süreçlerin ürünü ve tabi aynı zamanda sonucudurlar ve bir yandan da birikerek ilerlemekte, tarihsel olarak gelişmektedirler. Örneğin bugün insan hakları diğer haklarla birlikte yurttaşlık haklarını da kapsayaca biçimde kullanılabilmektedir. Bu tebliğ içerisinde insan hakları, siyasal haklar, sosyal haklar ve yurttaşlık haklarının ortaya çıkışı ve gelişim süreci, kavramların içerikleri ve bu içeriklerin dönüşümü incelenecektir. Bu hakların değerlendirilmesinin devlet-sivil toplum ilişkisiyle doğrudan ilgili olduğu ifade edildi. Bu aynı zamanda hakların verildiği mi yoksa alındığı mı tartışmasını da beraberinde getirir. Bu tebliğde bu yaklaşımın kısırlığını da aşmak için herhangi bir hakkın gelişiminde toplumsal mücadelenin yerinin ne olduğu sorusu sorulacaktır. Toplumsal çatışmaların, insan haklarından başlayarak, farklı hak taleplerini ve modern yurttaşlık haklarını ne ölçüde etkilediği masaya yatırılacaktır. Sivil toplum ve devlet soyut kategorileri arasında ilişki veya çatışma sıfır toplam bir ilişki değildir, dolayısıyla haklar meselesi toplumsal dinamikler, iktidar mücadeleri de hesaba katılarak alındı/verildi karşıtlığından çıkarılarak ele alınmalıdır. Metin Çorabatır (Boğaziçi Üniversitesi), Türkiye'de Sığınma Sistemi Đnşası Bu tezde Türkiye’ye son 20 yılda meydana gelen sığınma amaçlı nüfus hareketleri irdeleniyor; Türkiye’de 1994’den bu yana yürürlükte olan Sığınma Yönetmeliği çerçevesinde bu sığınma hareketlerine karşı nasıl bir politika izlendiği analiz ediliyor; Söz konusu politikalar, Uluslararası Sığınma Rejimi’nin değerleri, kuralları ve normları açısından değerlendiriliyor; Uluslararası kuruluşların (UNHCR, AB, AĐHM, STK’lar) Türkiye’deki sığınma sisteminin, uluslararası standartlara uydurulması için gösterdikleri çabalar ele alınıyor Tüm bu çabalar sonucunda, Türkiye’deki sistemin geçirdiği değişim tanımlanıyor. Sağlanan ilerlemeye karşılık Türkiye’nin 1951 Cenevre Sözleşmesi2ne uyguladığı coğrafi kısıtlamanın kaldırılması konusunda Uluslararası kurumların gücünün sınırları belirleniyor. Ömür Kurt (ODTÜ), Đnsan Hakları, Hegemonya ve Toplumsal Mücadelenin Ufku Đnsan hakları kavramı çıkışından itibaren belli bir ideolojiyle –klasik liberalizm- karakterize olmuştur. Ancak, zamanla hegemonik hale gelip evrensel bir temsil niteliği kazanmıştır. Yine de, bu hegemonyanın gösterdiğinin aksine, insan hakları kavramı güç ilişkilerinden azade, havada asılı durmamaktadır. Kavramın nasıl anlaşılacağı üzerine, çeşitli ideolojilerin hegemonya mücadelesi sürmektedir. Đki farklı sözleşme biçimini alan “kişisel ve siyasal haklar” ve “ekonomik, sosyal ve kültürel haklar” kategorileri, bu mücadele içinde ortaya 6 çıkmıştır. Bu kategoriler, devlet-birey ilişkisinde iki farklı modelin sürdürdüğü mücadelede ortaya çıkmış olup insan haklarının ideolojik mücadelelerle organik ilişkisini göstermektedir. Đnsan haklarının bu şekilde kategorileşmesi, kavramın çerçevesinin algılanışında değişiklik yaratmıştır. Ancak bu değişiklik, iki tür hakkın eşit düzlemde ele alınmasını sağlamamıştır. Kişisel ve siyasal haklar hegemonik söylemde/kavramsallaştırmada temel hak ve özgürlükler olarak sayılmaktadır. Oysa insan hakları bir bütünlük ve eşitlik oluşturmaktadır; zira çıkışında ortaya konulan amaç olan insan onurunun korunması amacı bunu gerektirmektedir. Aç kalmanın mı, veya yaşama hakkının mı “daha insan hakkı” olduğunu tartışmak bizi kısır döngüye sürüklemektedir. Zira insan denilen varlık bir bütün olduğuna gore ihtiyaçları da, onuru da bir bütünlük arz etmektedir. Temel hak/özgürlük kavramsallaştırması, aynı zamanda, insan hakları üzerinde sadece belli sınıfların hegemonya iddia edebilmesine sebep olmaktadır. Mülkiyet hakkından dışlanmış kesimlerin talepleri temel olma niteliğinden yoksun sayılınca, bu talepler için verilen mücadeleler, ikincl planda kalmaktadır. Belli bir ideolojik söylemin insan hakları üzerinde hegemonya kurmasına yol açan bu durum, insan haklarının aslında toplumsal yaşamdan dışlanmasına yol açmakta, hatta hak kavramını bile siyasi mücadele ufkunun uzağına atmaktadır. Bu durumu kırmak için insan hakları, yapıtaşları bu metin boyunca özetlenen bir perspektifle yeniden üretilmelidir. Seda Dunbay (Galatasaray Üniversitesi), Avrupa'da Yükselişe Geçen Irkçılık ve Hoşgörüsüzlük Eğilimi Çerçevesinde Fransa'nın Đnsan Hakları Đhlallerinin Đncelenmesi Bilindiği üzere, son dönemde Avrupa merkezli olarak gerçekleşen insan hakları ihlalleri yükselişe geçmiştir. Đkinci Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasındaki temel nedenlerden olan ırkçılık ve hoşgörüsüzlük politikalarının yeniden Avrupa’nın gündemine yerleşmesi, insanlığın geleceği bakımından zararlı sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bu çerçevede, 1789 tarihli Fransız Đhtilali’nin ardından insanlık tarihinde büyük bir çığır açan Fransız Đnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin ortaya çıktığı topraklarda yani Fransa’da olanlar son derece dikkat çekicidir. Kaçak Çingene göçmenlerin sınır dışı edilmesine yönelik olarak başlatılan sürecin yankıları devam etmektedir. Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun yakından takip ettiği söz konusu durum, Fransa’nın insan hakları karnesini olumsuz yönde etkilemiştir. Öte yandan, Avrupa’nın üç büyük devletlerinden biri olan Fransa’nın vatandaşları arasında yarattığı ayrımcılık, cezaevlerindeki yaşam standartları, Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi’nin işkence yasağını ihlal edici politikaları ve Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’nce karara bağlanmış diğer ihlalleri tebliğimizin ana hatlarını oluşturmaktadır. Tebliğimizi, üç ana başlık çerçevesinde sunmayı planlamaktayız. Buna göre, birinci bölüm başlığının; “Fransa’nın Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Konu Olan Đhlalleri”, ikincisinin; “Avrupa Konseyi, Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun (ECRI) Fransa’ya Dair Raporlarının Değerlendirilmesi” ve son olarak üçüncüsünün; “Đnsan Hakları Đzleme Örgütü’nün (HRW) Gözüyle Fransa” olması uygun görülmüştür. 7 Salon 5: Türk Dış Politikası IV: Bölgeler Oturum Başkanı: Şükrü Sina Gürel, Okan Üniversitesi Alparslan Zengin (Đzmir Ekonomi Üniversitesi), Realizm ve Đnşacılık Kıskacında Türk Dış Politikası: Balkanlar ve Kafkaslar’daki Çatışmalara Karşı Türkiye’nin Tutumu Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Balkanlar ve Kafkaslar'da baş gösteren etnik çatışmalar karşısında Türkiye'nin tutumu bölgesel bir aktör olarak önem arzetmektedir. Her iki bölgenin de Türkiye için hem ekonomi ve güvenlik açısından hem de etnik ve dini bağlar açısından önemi büyüktür. Bu çalışmanın amacı Sovyetsonrası dönemde Balkanlar ve Kafkaslar'da meydana gelen etnik çatışmalara karşı tavır alırken Türkiye'nin içinde bulunduğu ikilemi ve bu ikilemi aşmak için nasıl bir yol izlendiğini ortaya koymaktır. Asena Boztaş (Sakarya Üniversitesi), Türkiye’nin Son Dönem Afrika Açılımları ve Proaktif Politikaları Türkiye, bağımsızlığı öncesinde Afrika kıtası ile Osmanlı Devleti dönemindeki ilişkilerini sürdürememiş, yakın zamana kadar sadece Türkiye-Afrika ilişkileri denildiğinde de Ortadoğu’nun bir parçası olarak kabul edilen Kuzey Afrika ile Türkiye ilişkileri akla gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin 2000’li yıllarda yaptığı büyük atılımlarla Afrika kıtası adeta yeniden keşfedilmiştir. Böylece Doğu, Batı, Orta ve Güney Afrika ülkeleriyle de ilişkilerin siyasi, sosyal ve özellikle de ekonomik anlamda geliştirilmesi hem Türkiye hem de Afrika ülkelerine büyük kazançlar sağlamıştır. Dolayısıyla Türk dış politikası için önemli bir gelişme sayılan Geleneksel Türk dış politikasının kırılarak Afrika açılımının sağlandığı günümüzdeki Türkiye-Afrika ilişkileri ve Türkiye’nin proaktif politikaları çalışmada genel olarak değerlendirilecektir. Tuğçe Varol (Yeditepe Üniversitesi), Türkiye’nin Enerji Stratejisi ve Boru Hatları Politikası Bağlamında Đzlediği Dış Politika Türkiye enerji stratejisi açısından üç önemli konumdadır. Hem tüketici, hem taşıyıcı hem de olası üretici durumundadır. Üç strateji noktası da rakamsal açıdan her yıl daha da fazla büyüme göstermektedir. Bu bağlamda 21. yy’ın başında Türkiye yeni bir enerji stratejisi geliştirmek zorunda kalmıştır. Bunu sonucu olarak öncelikle Rusya’ya doğal gaz açsından bağımlılığını arttırma kararı almıştır. (Mavi Akım) Đkinci olarak, Rusya’nın tüm itirazlarına rağmen Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur. Üçüncü olarak ise uzun yıllardır inişli çıkışlı bir politika izlediği Yunanistan’a Türkiye üzerinden boru hattı geçişi projesine dâhil olmuştur. Türkiye’nin güncellenen yeni enerji stratejisi ise enerji kaynakları ithalatı sağladığı ülke sayısını arttırıp, Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak, Türkiye üzerinden yeni stratejik boru hatları geçişini sağlamak ve Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu gibi bölgelere yatırım çekerek üretimini arttırmak olarak şekillenmektedir. Bu noktada Türkiye’nin karşısında birbirleriyle çakışan ve strateji geliştirmesi gereken boru hatları projeleri vardır. Bu çalışma da “Güney Akım - Nabucco” doğal gaz projeleri ile “Burgaz-Alexandropolis - Samsun-Ceyhan” petrol boru hatları gelişmelerine değinerek, Türkiye’nin izlediği enerji stratejisi ve dış politikasının incelenmesi hedeflenmektedir. Uzun süredir AB adaylığı süreci yaşayan Türkiye başından beri Nabucco projesini desteklemektedir. Đmza töreni sırasında hiçbir tedarikçi ülke olmayan bu proje, Türkiye’nin enerji bağımlılığını çeşitlendirmesi açısından önem arz etmekle birlikte, Türkiye rakip proje olan “Güney Akım” projesi için karasularında araştırma izni vermiştir. 2000’li yılların 8 başında Rusya için çok büyük önem arz eden “Burgas-Alexandropolis” boru hattı ise önemini yitirerek yerini Samsun-Ceyhan’a bırakmıştır. Bütün bunların ışığında bu çalışma da Türkiye’nin bölgedeki dengeler doğrultusunda öncelikleri, stratejileri ve olası sonuçlarının incelenmesi hedeflenmektedir Volkan Đpek (Bilkent Üniversitesi), Türk Dış Politikası'nda Sahra Altı Afrika'nın Önemi ve 1998'den Günümüze Türkiye-Sahra Altı Afrika Ülkeleri Đlişkileri Đki temel olay Türkiye Cumhuriyeti Dış Politikası’nın Batı odaklı mekanizmasına yeni bir boyut kazandırmıştır. Bunlardan ilki 1964 yılında dönemin Amerikan Başkanı Lyndon Johnson’ın Ankara’ya gönderdiği ve içeriğinde Kıbrıs’a yapılacak herhangi bir askeri operasyonda NATO silahlarının kullanılamayacağı yönündeki nota mektubu,ikincisi de 1997 yılında Lüksemburg’ta gerçekleştirilen Avrupa Birliği toplantısında Türkiye’nin tam üyelik yolunda Kopenhag Kriterleri’ne Yunanistan’la iyi ilişkiler kurma ve Kıbrıs konusunu istikrarlı bir çözüme ulaştırma koşullarının eklenmesidir. Johnson Mektubu’yla birlikte Türkiye’nin Amerika’ya duyduğu güven sarsılarak Batı odaklı dış politikasındaki önceliği Avrupa Birliği başta olmak üzere Orta Doğu,Kafkaslar,Balkanlar gibi diğer bölge ülkelerine kayarken, aynı sarsıntı bu sefer 1997 yılında Avrupa Birliği’na karşı yaşanmıştır. Böylece Türkiye yeni bir çok boyutlu dış politika dönemine girererek 1998 yılındaki Afrika’ya açılım planıyla da özlellikle Saharaaltı Afrika ülkeleriyle daha yakından ilgilenmeye başlamıştır.Ne var ki,günümüze gelindiğinde Türkiye’nin Saharaaltı Afrika’yla olan ilişkileri ekonomik boyutu aşamayıp bölgenin ülkede tanınmasını sağlayacak açılardan ele alınmamaktadır. Salon 6: Uluslararası Sistem ve Güvenlik Oturum Başkanı: Pınar Sayan, Okan Üniversitesi Göknil Erbaş ( Kocaeli Üniversitesi), Uluslararası Đlişkilerde "Jeopolitik" Kavramı ve CoğrafyaUluslararası Đlişkiler Đlişkisi Jeopolitik kullanılmaya başlandığı 19. yüzyıldan bu yana giderek siyasileşmiştir. Fakat aslında çıkış noktası olan “coğrafyanın uluslararası ilişkiler disiplinine etkisini açıklamak” olan anlamı zaman içinde bir çok kez unutulmuştur. 19. yüzyılın sonunda sosyal bilimler içinde coğrafyanın kendine yer bulmasına paralel bir şekilde gelişen jeopolitik 20. yüzyılın başında her iki dünya savaşında politika oluşturan ve yürütenlerin elinde şekillenmiştir. Đçinde yer alan “jeo” kavramı tamamen basite indirgenerek determinist kalıplar içinde ele alınmıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında jeopolitiğin Alman Nazi partisinin politikalarıyla ilişkilendirilmesi, ona uzunca bir süre sürecek olan pejoratif bir anlam yüklemiştir ve kavram akademik çevrelerce dışlanmıştır. Jeopolitik 20. yüzyılın sonuna doğru sosyal bilimlerde eleştirel akımın ortaya çıkmasıyla birlikte yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Bunda coğrafyanın sosyal bilimler içindeki konumun güçlenmesinin de katkısı vardır. Eleştirel akımın etkisiyle coğrafyanın sadece bir yer bilimi olarak değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal boyutlarıyla toplumsal ve siyasal yapıları etkileyen bir bilim dalı olduğunun farkına varılması, jeopolitiğin yeniden 19. yüzyıl sonundaki anlamını kazanmasını sağlamıştır. Bu süreç sonunda jeopolitik, realist paradigmaların en temel argümanlarından biri olarak kullanılmasının yanı sıra eleştirel teorilerin de etkisiyle söylem analizi üzerinden ele alınmaya başlanmıştır. 9 Söz konusu bu bildiride jeopolitiğin kavramsal olarak sosyal bilimler içindeki dönüşümü ele alınarak eleştirel jeopolitiğin günümüz uluslararası ilişkiler disiplini içindeki yeri ve gelişimi incelenecektir. Jeopolitik kavramsallaştırması ve coğrafyanın sosyal bilimler içindeki yerinin gelişimi bu bağlamda birlikte ele alınarak iki konu arasındaki ortak noktalar vurgulanacaktır. Itır Aladağ Görentaş (Kocaeli Üniversitesi), Uluslararası Sisteme Sekte: Devlet Halefiyeti Sorunu Devletlerin doğumu, ölümü ve böylelikle halefiyet sorunlarının ortaya çıkışı her gün hatta her yıl bile karşılaşılacak olaylar değil. Yeni devletlerin ortaya çıktığı bir dalgadan sonra genellikle çok uzun bir süre herhangi bir devletin doğuşuna ya da ortadan kalkışına tanık olunmamaktadır. Bu uzun zaman aralıklarıyla ortaya devletsel doğum ve ölümle ilgili olarak; 19. yüzyıl başında Latin Amerika’da bağımsız devletlerin ortaya çıkışı, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’daki hareketlenme, 1960’larda eski sömürgelerdeki self- determination dalgası ve 1990’larda SSCB ve Yugoslavya’nın dağılması örnek gösterilebilir. Yeni devlet oluşumlarına neden olan ve yukarıda örnekleri sıralanan her dalga kendi doğası içinde nevi şahsına münhasırdır. Bu tür olayların nadirliği, hepsinin farklı farklı politik şartlar ve çevrelerde ortaya çıkışı ve sebeplerinin de değişiklik arz etmesi dolayısı ile bunların ayrı ayrı incelenmesi ve bunları inceleyen teorilerin de benzerlik göstermemesi doğal karşılanmalıdır. Her halefiyet vakası kendi doğası ve şartları içinde değerlendirilse de, geçiş sürecini sorunsuz kılmak için geçerli hukuki kaynaklar aynıdır. Öte yandan devletler izole birer uzay boşluğunda varlıklarını devam ettirmediklerine göre, egemenliğin el değiştirmesi uluslararası sitemi ve dolayısıyla da aktör devletleri ve örgütleri temelden etkilemektedir. Bu çalışmada SSCB ve Yugoslavya örneklerinden hareketle, halefiyet kavramının sistemi nasıl etkilediği ve uluslararası hukukun ortaya çıkan sorunlara ne gibi çözümler ürettiği, somut olaylar ışığında incelenmeye çalışılacaktır. Merve Özkan (Đstanbul Üniversitesi), Evrensel Yargı Yetkisi Doktrini ve Bu Yetkinin Kullanılmasının Devletlerin Yargı Yetkisi Üzerindeki Etkisi Devletlerin yargılama yetkileri içinde en tartışmalı yetki kuralı ve son zamanların gitgide daha çok gündeme taşınan bir olgusu olarak “evrensel yargı yetkisi ilkesi”, yasal dayanakları ve diğer boyutları ile ayrıntılı olarak değerlendirilmeye muhtaç görünmektedir; zira bir yandan evrensel yargı doktrini klasik uluslararası hukuk anlayışına göre devletlerin yargılama yetkisi kapsamına girmemesine rağmen, diğer yandan dünya kamuoyunda –eğer böyle bir kamuoyundan bahsedebileceğimiz varsayılırsa- ağır suçların cezasız kalmaması gerektiği düşüncesinin, ve hatta suçların cezasız kalmasının da en az suçun kendisi kadar kötü olduğu değerlendirmelerinin yaygınlaştığına tanık olunmaktadır. Kaldı ki, ister akademik çevrelerde olsun ister diğer çevrelerde, bu olgunun hem sıkı taraftarlarının, hem de “ölüm döşeğinde olmasa bile bir ayağının çukurda olduğu”nu, dolayısıyla daha fazla desteklenmesinin anlamsız olduğunu savunanların (olduğu), ve benzer şekilde, devletlerin konuya yönelik uygulama ve anlayışlarında da büyük farklılıkların olduğu görünmektedir. Şu halde, konunun ihtilaflı olduğu açıktır. Ayrıca, sırf son onbeş yılda, evrensel yargı yetkisi ilkesine ilişkin örneklerin sayısı, tüm çağdaş uluslararası ilişkiler tarihi boyunca yaşanandan daha çok olmuştur. (Tabii bunda, teknolojik ilerlemenin bu tür suçların daha kolay işlenebilmesine olanak sağlamasının da etkisi vardır). Dolayısıyla, konunun -ihtilaflı olduğu gibi- daha sık gündemde olduğu da aşikardır. Ancak bunun da ötesinde, bu çalışmanın temel iddiası -ve varsayımı- olarak, evrensel yargı yetkisinin kullanılması yönünde artan sayıda örnek yaşanmasının ana 10 sebeplerinin ne olduğunun incelenmesi ile ortaya çıkacak sonucun uluslararası toplumun hukuk anlayışının değişip değişmediği konusunda önemli bir gösterge olduğu düşünülmektedir. Đşte bu çalışmada, bu yetkinin kullanıldığı örnek olaylar ele alınarak bu olaylar karşısında devletlerin bu yetkiyi kullanmaları yönündeki tutumlarının arka planındaki sebepler incelenecektir. Dolayısıyla ve sonuç olarak, bu tebliğde, evrensel yargı yetkisinin kullanıldığı örneklerinin artmasının ardındaki sebep veya sebeplerin ne olduğunun incelenmesi vasıtasıyla, bu yetkinin kullanılmasının bir uluslararası teamül kuralı oluşturup oluşturmadığı araştırılmaktadır. Çalışmanın temel sorunsalını oluşturan husus budur. Eğer oluşturuyor ise, uluslararası hukukta normatif yaklaşımın daha ön planda olma yolunda olduğu sonucuna varılacaktır. II. Oturum: 12:00-13:00 Salon 1: Türkiye'de Değişen Milliyetçilik ve Đslamcılık Oturum Başkanı: Umut Azak, Okan Üniversitesi Ayşegül Gökalp (Kocaeli Üniversitesi), Siyasal Đslam’ın Değişen Yüzü ve Türkiye’deki Yansımaları Tebliğin amacı, siyasal Đslam’ın ve ona eşlik eden devletçi ekonomi modelinin tarihsel süreçteki değişimi ile Türkiye’deki güncel siyasi argümanlar arasında paralellik kurmaktır. Neo-liberal küresel ekonomik düzene uyum, Đslami siyasette “devlet”ten “birey”e geçişi sağlamış, birey merkezli yeni bir toplumsal projeyi karşımıza çıkarmıştır. Türkiye’deki güncel siyasal Đslam söylemi, Milli Görüş geleneğinden hem uluslararası sermaye ile uyum sağlamayı reddetmemesi, hem de kolektiflik yerine bireyselciliği savunması açısından ayrılmaktadır. 2001 krizi sonrasında çok özel bir konjonktürde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi tek parti iktidarı ile neoliberalizmin aradığı siyasi istikrarı sağlamış, neoliberal politikalar da siyasal bir krize girmiş olan Đslamcı hareketin imdadına yetişmiş, ona güçlü bir liberal entellektüel-sermaye sahipleri desteği sağlamıştır. Bu temelde tebliğ, uluslararası sistemdeki neoliberal dönüşümü temel alarak Türkiye’deki siyasal Đslam söyleminin dönüşümünü açıklamaya çalışacaktır. Erkan Karabay (Mimar Sinan Üniversitesi), Bir Heterotopya Mekanı Olarak Fatih/Çarşamba Örneği Işığında ‘Yeni’ Bir Modern Kent ve Mekan Kavram(lar)ına Doğru Bu çalışma, Đslami bir cemaatin, kentsel mekanla kurduğu ilişki ve üretilen Đslami mekan(lar)ı inceleme amacı taşımaktadır. Fransız sosyal bilimci Henri Lefebvre’in “Mekan politiktir” söyleminden hareketle, radikal Đslamcı bir çizgiye, Đslami yaşam örüntülerine ve ideolojik tahayyüllere sahip olan cemaatin modern ile karşı karşıya/içiçe bulunduğu Đstanbul gibi bir metropoliten kentte kurduğu günlük yaşam, mekansal pratikler ve dönüşümler ele alınmaya çalışılacaktır. ‘Getto’ olarak tanımlanan bir alanda yaşayan, dışarıya kapalı ve refleksif bir tutuma sahip olan Đsmailağa Cemaati örneğinde bu konu açımlanacaktır. Sahada yapılan bazı gözlemler, söz konusu yerde yaşayan kişilerle yapılan görüşmeler ve görsel materyaller ışığında, Fatih-Çarşamba semtindeki Đslami mekan kurgusu üzerinde durulacaktır. Çalışmada öncelikle kent ve kentleşme kavramları üzerinde durularak, bu kavramlara dair teorik argümanlar sunulacaktır. Böylece mekana dair kuramsal bir zemin üzerinden, Đslamcı 11 cemaatin mekanı kurgulayışı tartışması yapılabilecektir. Çalışmanın ana eksenini teşkil eden, Đsmailağa Dergahı ve cemaatinin geçirdiği tarihsel süreçler ortaya konulduktan sonra, Fatih Çarşamba özelinde üretilen Đslami mekan, bu mekanın ürettiği Đslami ilişki ve yaşam pratikleri anlatılacaktır Fulya Gökcan (Bilkent Üniversitesi), Bir Millet Uyanıyor: 21. Yüzyıl Türkiye'sinde Yeni-Milliyetçi Yaklaşımlar-Ulusalcılık Bu çalışmanın temel amacı, son zamanda çeşitli vesilelerle sıkça gündeme gelen “Ulusalcılık” kavramı üzerine bilimsel bir bakış açısı sunabilmek ve bu yeni- milliyetçi söylemin kök salması ve güçlenmesinin ardında yatan toplumsal, siyasi ve iktisadi sebepleri anlayabilmektir. Bu çerçevede “Ulusalcılık” kavramı: Kemalist milliyetçilik anlayışının sosyal, siyasi ve iktisadi gelişmeler ışığında sol söylemler ile eklemlendiği yeni nesil milliyetçi bir söylem olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu siyasi akım, bilimsel yöntem ve veriler ışığında ele alınarak, Ulusalcı medya; Ulusalcı entelektüeller ve Ulusalcı sivil toplum kuruluşları tarafından geliştirilen ve çeşitli platformlarda dile getirilen Ulusalcı söylemlerin analizi yapılmaktadır. Bu bağlamda, Ulusalcı söylem, laik cumhuriyet; üniter devlet yapısının korunması; tam bağımsızlık ve devletçi ekonomi vurgusu yapan; Kemalist, sosyalist ve milliyetçi prensiplerin eklemlendiği; din ve etnisite hususlarında dışlayıcı bir duruş sergileyen ve kendi içinde ciddi çelişkiler barındıran; özellikle 2002 genel seçimleri sonrası yaşanan iç ve dış toplumsal, siyasi ve iktisadi gelişmelere karşı bir refleks olarak karşımıza çıkmaktadır. Sercan Gidişoğlu (Boğaziçi Üniversitesi), Đnternette Milliyetçiliğin Tezahürüleri: Türkiye’deki Türk milliyetçisi sitelerin görsel ve söylemsel analizi Son dönemlerde internet bireylerin ortak tartışmalara katılıp kendilerini ifade edebildikleri ve bir çeşit kimlik inşası sürecini yaşadıkları sanal bir kamusal alan olarak işlev görmeye başladı. Đleri iletişim teknoloji günümüzde bir yandan toplumsal taleplerin ifade edilmesi ve tartışılması konusunda belirli yöntemler sunan, diğer yandan da yerel ya da ulusal kimliklerin inşası, yeniden üretilmesi ve ya kuvvetlendirilmesi hususunda önemli avantajlar sağlayan araçlara dönüşmüşlerdir. Bu bağlamda bu çalışma, en popüler, en çok üyesi ya da en yoğun günlük işlem trafiği bulunan milliyetçi web sitelerinin söylemsel analizi üzerinden internetteki Türk milliyetçiliğini incelemek hedeflemektedir. Araştırmanın öncelikli amacı Türk milliyetçiliğinin internetteki tezahürlerinin hemen tamamını kapsayan bir fotoğraf sunmak ve bu web siteleri ile ilgili derinlikli söylemsel analizler sağlamaktır. Bu sebeple, bu araştırma birinci olarak; internetin milliyetçi gruplar için kolektif kimlik ve cemaatin oluşturulması ve yeniden üretilmesi sürecinde nasıl bir rol oynadığı sorusuna cevap aramakta; ikinci olarak ise, bunu yaparken de nasıl bir içeriğin ve retoriğin ne tür araçlar vasıtasıyla aktarıldığı konusunu sorgulamaktadır. Bu amaçla çalışmada 121 milliyetçi internet sitesi incelenmiştir. Örneklem tasarımı ve yönetimi Türk milliyetçileri tarafından yapılan internet siteleri ile sınırlı tutulmuştur. Bu çalışmanın vardığı sonuca göre Türk milliyetçileri interneti çoğunlukla ideolojilerini yaymak, Türk milli kimliğini ve milliyetçi cemaat yapısını güçlendirmek ve son olarak da kendini ‘davasına’ adamış bir sanal cemaat yaratmak için kullanmaktadırlar. 12 Salon 2: Edebiyat, Siyaset ve Tarih Oturum Başkanı: Elif Daldeniz, Okan Üniversitesi Kadir Turgut (Đstanbul Üniversitesi), Korkunun Sanatı: Çağdaş Đran Edebiyatında Politik Sembolizm Modernleşme doğu toplumlarına sıçradığında doğu toplumlarında o zamana kadar gelen geleneksel bir kültür ve bunun ürünü olan klasik edebiyat vardı. Bu edebiyat oldukça içe dönük ve apolitikti. Bu edebiyatta yalnız şairin kişisel arzu ve düşünceleri yansıtılır, toplumsal olaylarla ilgilenilmezdi. Oysa modern dönemde bir yandan olanca hızıyla toplumsal değişim yaşanırken bir yandan da edebiyatın muhatabı olanların toplumsal olaylara ilgisi artıyordu. Buna ilaveten bütün alanlarda olduğu gibi kültürel alanda da yenileşme, batılılaşma yaşanıyor, bu edebi ürünlere de sirayet ediyordu. Ayrıca yaşanan politik mücadelelerin aktörleri de edebiyatı bir tür propaganda aracı olarak kullanmayı tecrübe ediyorlardı. Bütün bu nedenlerle Çağdaş Đran edebiyatı da siyasi mesajlarla dolu eserler doğurdu. Fakat bu eserlerin verecekleri mesajın açıkça ve haykırarak söylenmesine de siyasi ortam engel oluyordu. Muhalif siyasi mesajlar içeren eserler yasaklanmakla kalmıyor, böyle eser yazanlar ölüme varan cezalara çarptırılıyordu. Bu nedenle sanatçılar kendilerini dolaylı olarak ifade etme yolunu seçtiler. Bunun için de sembolik bir dil oluşturdular. Bunun için özellikle şiir önemli bir imkân sağlıyordu. Bu nedenle de modern Đran şiiri ortaya çıkışıyla birlikte büyük bir çıkış da yakaladı. Edebiyatın özündeki ifade sanatlarının ve modern sembolizm akımının imkanları da kullanılarak kitleleri yönlendirebilen eserler ortaya konuldu. Bu kapsamda modern şiirin ‘kurucusu’ sayılan Nîmâ Yûşîc ile Mehdî Ehevân-i Sâlis ve Ahmed-i Şâmlû önemli eserler verdiler. Bu şairlerin eserleri taşıdıkları siyasi mesajlarla, yalnızca kendi dönemlerinde değil daha sonraki siyasi hareketler içerisinde de sürekli okunmuş ve propaganda amacıyla kullanılmıştır. Mesut Varlık (Đstanbul Üniversitesi), Türkçe Şiirin Hadımlık Endişesi-Cumhuriyet Dönemi Türkçe Şiirin Yeniden Doğuşuna Psikanalitik Bir Yaklaşım Denemesi Bu sunum temelde, Türk şiirinin kuruluş dönemine ve bu dönemin miladının dil devrimi olduğu yargısına odaklanmaktadır. Cumhuriyet devrimleri dâhilinde gerçekleştirilen alfabe değişikliği ve dil devriminin dönemin şiir dünyasına, şairlerine etkisi tarih ve edebiyat eleştirisi içerisinde Psikanalitik bir yöntemle incelenmeye çalışılacaktır. Türkiye’de 1928 yılında yaşanan ve “Dil Devrimi” olarak anılan olayın Türk şiirini öldürmediğini ama hadım ederek yeniden doğmasına neden olduğunu iddia edeceğiz. Türkiye’de, Batılılaşma çabaları ile birlikte dil sorunu da kendini ortaya çıkarmıştır. Cumhuriyet Devrimleri’nin hemen hepsinde görüldüğü gibi dil devrimi de tarih kitaplarında kendisini öncesiz olarak sunmuştur. Cumhuriyet’in Aydınlanma hareketi içerisinden birden doğmuş ve uygulanmış bir radikallik olarak gösterilen dil devriminin kendisinden yarım yüz yıl öncesine dayanan bir tarihi vardır. Temel olarak bu çalışmada, Osmanlıca’dan Türkçe’ye geçişin dil tarihimiz açısından bir “geçiş”, “ilerleme” değil de, daha çok bir “yarılma” olduğu iddia edilecektir. Dil devrimi, resmi söylem içerisinde Türk Dili’nin Arapça ve Farsça kelimelerden temizlenmesi olarak sunulsa da; söz konusu olan, bir dilin Öz-Türkçeleştirme ve temizleme yoluyla kelimelerinin (yani hafızasının) ve alfabesinin (yani araç-gereçlerinin ve işleyiş yapısının) —metaforik 13 anlamda— hadım edilmesidir. Dönemin şairleri tam anlamıyla arada kalmış, bir anlamda melezleşmişlerdir. Şairler adeta yeniden bir dil, bir alfabe öğrenirler. Dolayısıyla, her yeni dil ve yeni alfabe öğrenen insan gibi, “çocukça” denebilecek şiirler ortaya çıkar. Değişen yalnızca bir alfabe değil, bir dilin neredeyse tamamı, gramatik yapısıdır. Destek verenlerin şiirlerini dil devriminin “başarı”ya ulaşması ve siyasal erkle olan ilişkisinin kuvvetlenmesi açısından ne şekilde kullandığı; muhalif yaklaşanların ise öncesinde-sırasında-sonrasında ne tutumlar içerisinde bulunduğu; yani “milli” şairler ve “suskun” şairlerin konumlarının incelenmesi gerekmektedir. Şingo Yamaşita (Tokyo Üniversitesi), Osmanlı Tarihi Kitaplarıyla Siyasal Literatürde Görülen Ortak Noktalar Đslam dünyasında siyasal teorilerin başlıca kaynakları Aristoteles’in etkisiyle gelişen ilm-i siyaset alanında yazılan eserler olmuştur. Fakat bunun yanı sıra dar anlamdaki siyasal teoriden daha ziyade konuyu ahlaki açıdan ele alan ‘nasihatü’l-mülûk’ başlıklı eserlerde de siyasetle ilgili konulara yer verilmiştir. Osmanlı döneminde de bu siyasal literatür (nasihatnameler ve ilm-i siyaset eserleri) geleneğinin devam ettiğini görmekteyiz. XV. yüzyılın başından itibaren Osmanlılarda edebi faaliyetlerin gelişmesiyle, öncelikle ‘nasihatü’l-mülûk’ tarzı eserler yazılmaya başlanmış ve XV. yüzyılın ikinci yarısından XVI. yüzyılın ortasına kadar da ilm-i siyaset türündeki eserlerde gelişme söz konusu olmuştur. Aynı zamanda XV. yüzyılın başında başlayarak bu yüzyılın ikinci yarısından sonra hızla gelişen tarih eserlerinde de geçmiş siyasi olayların yorumlanmasına başvurulmuştur. Tarih kitaplarında geçmiş olayların yorumlanması iki şekilde, övgü ya da eleştiri ile birlikte yapılmıştır. Fakat bu tür değerlendirmenin yapılabilmesi için yorumdan önce yorumun dayandığı ölçütün var alması gerekmektedir. Değerlendirmeye bu ölçütü sağlamak üzere yukarda bahsettiğimiz siyasal literatürden apriori teoriler tarih kitaplarına aktarılmıştır. Bu yönüyle tarih eserleri ile siyasal literatür arasında siyaset teorileri bakımından ortak noktalar olduğu dikkat çekmektedir. Bu iki alandaki ilişkiler XV. Yüzyıl şairi Ahmedî, XVI. yüzyılın başında faaliyet gösteren Đdris-i Bitlisî gibi hem siyasetle ilgili kitap yazmış hem de tarihi kitap yazmış yazarlarda açıkça görülmektedir. Salon 3: Türkiye'de Demokratikleşme ve Hükümet Politikaları Oturum Başkanı: Mehmet Kabasakal, Okan Üniversitesi Burcu Çulhaoğlu (Đstanbul Bilgi Üniversitesi) Bir Garip Demokratikleşme: Orhan Veli'nin Yaprak Dergisi (1949-1950) ve Türkiye'de Çok Partili Sisteme Geçiş Türkiye’de Çok-Partili sisteme geçiş Siyaset Bilimi literatüründe önemli yer tutmaktadır. Çalışmaların genelinde Demokratikleşme sürecinde (1946-1950) liderlerin rolü, bürokratların ve halkın süreci nasıl algıladığı ve bu sürecin Siyasi Kültürü ne yönde şekillendirdiği incelenmiş, Tek-partili siyasi sistemden Çok-partili siyasi sisteme geçen diğer ülkelerle karşılaştırmalar yapılarak Türkiye’nin Demokratikleşme literatüründeki yeri anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu analizlere göre, muhalefet ve kitlesellik içermeyen 1923-1946 dönemi sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hiçbir toplumsal sınıfın desteklemediği parti konumuna gelerek 1950 seçimleri ile iktidarı Demokrat Parti (DP)’ye bırakmış, DP’nin bu siyasi başarısı, ‘merkez’ iktidarının sona ermesini ve ‘çevrenin/taşranın’ iktidara hakim olmasını, bürokrasinin etkinliğini yitirmesini işaret ederken, Tanzimat’tan beri 14 modernleşmenin öncüsü olan bürokrasi-ordu-aydın koalisyonundan oluşan Tarihsel Blok’unda da aydınların DP’yi desteklemesi üzerine kırılma gerçekleşmiştir. Bunun yanında 1946-1950 dönemi sadece DP ve CHP arasında veya Tarihsel Blok’ta görülen çatışmaların değil, siyasi rekabetin gelmesi ile okullara din derslerinin getirildiği, Đlahiyat Fakültesi ve imam-hatip okullarının açıldığı, Türkçe ezandan Arapça ezana geçilmesinin istenildiği, Genel Af’tan Nazım Hikmet’in de yararlanması için imza toplanıldığı, diğer bir deyişle bugünkü Türkiye Siyaseti’ni de şekillendiren laiklik-muhafazakarlık, ilericilikgericilik/irtica, devletçilik-liberalizm, halkçılık-milliyetçilik temelli tartışmaların başladığı bir dönemdir. Ancak, Türk Siyasi Kültürü’nü anlamak için önemli olan bu dönem, aydınların rolü ve bu Demokrarikleşme sürecini nasıl algıladıkları açısından incelenmemiştir. Bu çalışma, Türkiye’deki Çok-Partili sisteme geçiş dönemini “sanatın, bilimin kaynaklarının sosyal hayatta olduğu, fikir hareketlerinin politika düzeninin bağlı bulunduğu” savı ile siyasi ve günlük olaylar, aydın-halk ilişkisi, ilericilik-gericilik, laiklik ve demokratikleşme üzerine yazılar yazan Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ın kurucusu oldukları ve diğer sol-Kemalist ve halkçı aydınların da katkıda bulundukları fikir ve sanat yayını Yaprak Dergisi (1 Ocak 1949-15 Haziran 1950) odaklı olarak inceleyecektir. Siyaset ve Edebiyat arasındaki organik ilişkiye de vurgu yapan bu inceleme aynı zamanda solKemalizm/sağ-Kemalizm bölünmesini ve aydınların DP iktidarını sonlandıran 1960 darbesinde Tarihsel Blok’a tekrar eklenerek ‘merkezin’ iktidara gelmesinde oynadıkları rolü anlamayı amaçlamaktadır. Gökhan Umut ( Marmara Üniversitesi), Uygulanmayan Bir Girişim: Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Ne Anlama Geliyor? Bu tebliğde, 1945 yılında çıkarılan fakat uygulanmayan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun sosyal siyasal ve iktisadi yönleri ele alınacaktır. Toprak reformu dünyada pek çok ülkede uygulanmış olmasına karşın Türkiye’deki uygulama girişimi iki yönden farklıdır: Birincisi, diğer ülkelerde toprak reformu isteği halk tarafından istenirken, Türkiye’de yöneticiler tarafından gündeme getirilmiştir. Yani diğer ülkelerde toprak reformu tartışmaları halk tarafından destek bulurken, Türkiye’de böyle olmamıştır. Đkinci olarak da bu uygulama iktisadi amaçtan çok siyasi amaç hedeflenerek çıkarılmıştır. Vurgulanması gereken bir diğer husus da bu kanun çıkarıldığı halde fiilen uygulanmamış olmasıdır. Bu tebliğde, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun iktisadi, siyasi ve sosyal amaçları ve sonuçları tartışılacak ve dünyadaki örneklerinden farklılıkları bu amaç ve sonuçlar çerçevesinde ortaya konacaktır. Özelde ise bu kanun öncesinde yaşanan gelişmeler ve sonrasında Adnan Menderes ve ekibinin CHP’den ayrılması üzerine eğilerek çok partili sisteme giden süreçte Toprak Reformu’nun ne anlama geldiği üzerinde durulacaktır. Hasret Dikici Bilgin (Okan Üniversitesi), Parlamenter Demokrasilerde Koalisyon Hükümetleri: Türkiye Örneği Parlamenter rejim günümüzde dünyada, özellikle de Avrupa’da en yaygın olan rejim türüdür. Parlamenter rejimin yaygınlaşmasına seçim sistemlerinin Nisbi Temsil yönünde değiştirilmesi eşlik etmiş, bu sürecin sonunda da çok partili siyaset yerleşmiş ve siyasi sistemler daha karmaşık hale gelmiştir. Nisbi Temsil kullanan çok partili sistemlerde tek parti hükümeti kurulması zorlaştığından koalisyon hükümetleri kurulmaktadır. Koalisyon hükümetleri ise bir 15 yandan farklı siyasi taleplerin parlamentoda temsil edilmesi bakımından yüceltilirken, öte yandan kısa ömürlü ve kolay bozulan hükümetler olarak bilinmekte ve istikrarsızlıkla eşleştirilmektedir. Bu çalışma Türkiye örneği üzerinden koalisyon hükümetlerini incelemektedir. Temel olarak istikrarsızlığın koalisyon hükümetlerinin özünden kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmaktadır. Çalışma 1991-2002 yılları arasında kurulmuş olan koalisyon hükümetlerini ele almaktadır Salon 4: Türk Dış Politikası II: Kültür ve Ötekileşme Oturum Başkanı: Esra Pakin Albayrakoğlu, Arel Üniversitesi Aslı Ergül Yurtbilir (Ege Üniversitesi), Türk Dış Politikasının Güvenlikleştirilmesi ve Yunan “Ötekisi” Türkiye’nin iç ve dış düşmanlar tarafından bölünmek istendiği yolundaki iddia günümüzde bile hala inandırıcılığını koruyan bir söylemdir. Bu bakış açısının Türk Dış Politikası üzerindeki etkisi de azımsanmayacak düzeydedir. Toprakların dış güçler tarafından ilhak edileceği konusundaki “gergin” tavrın kimi zaman hükümetlerin dış politik manevralarına sirayet etmiş ya da en azından bu yönde bir toplumsal baskı ortaya çıkmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasındaki geçmişi Osmanlı Đmparatorluğu’nun son dönemlerine uzanan karşılıklı güvensizlik hali her iki ülkenin de dış politikalarında önemli bir hareket noktası olagelmiştir. Özellikle Yunanistan’ın ilk kurulduğu yıllarda şiddetle vurgulanan ve Türkiye’nin topraklarının tekrar ülkeye katılmasını savunan “Megali Đdea” düşüncesi, Türk milliyetçileri arasında hala karşıt görüş olarak gündeme getirilen bir savdır. Her ne kadar Yunanistan tarafından Türk topraklarına 1923 yılından beri bir işgal girişimi olmamış olsa bile, Türkiye’de Yunanlıların Anadolu topraklarını işgal etme isteği taşıdıkları yolundaki inancın tamamen yok olmamış olduğu gözlemlenebilir.Sevr Sendromu olarak da adlandırabileceğimiz bu düşünce yapısı günümüzde ciddi bir kaygı düzeyinde olmasa bile hala varlığını korumaktadır. Resmi söylemi ışığında okullarda okutulan Türklerin “destansı” tarihi ve Bizans karşısındaki zaferleri konusunda fazlaca eğitilmiş nesiller, zaman zaman Ege Denizi’nde sıcak saatler yaşanmasına yol açan Kardak Krizi gibi medyanın tırmandırdığı gerilimlerin aslında sebepleri ve sonuçları ile daha iyi irdelenmesi gereken kimlik ve güvenlik sorunlarını gündeme getirmektedir. Kıbrıs, Ege Denizi, adalar veya Batı Trakya’daki azınlıklar gibi Yunanistan ile doğrudan alakalı sorunlar sebebiyle iki ülke ilişkilerinin güvenlik sorunları dışında tartışılabilmesi nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Yunanistan’ın herhangi bir komşu ülke olmaktan ziyade sürekli bir gizli rekabet içerisinde olunan “öteki” olması Türk Dış Politikası’nın nasıl güvenlikleştirildiğini gözler önüne serer. Ege Denizi’nde çözümlenmesi gereken konular arasındadır. Sunuşumda, Yunan “ötekisi” bağlamında ortaya çıkan Türk Dış Politikasında güvenlikleştirme konusunu kimlik temelinde olduğu kadar çeşitli örneklerle de anlatmayı amaçlamaktayım. Begüm Kurtuluş (Đstanbul Üniversitesi), Türk-Japon Đlişkilerinde Bir Mihenk Taşı: Japon Vatandaşlarının Tahran'dan Tahliyesi Türkiye ile Japonya arasında, Osmanlı döneminden başlayarak kurulan ilişkilerde Ertuğrul Fırkateyni’nin ziyareti önemli bir mihenk taşıdır. Sultan II. Abdülhamit’in 1890 yılında Japonya’ya gönderdiği hediyeleri taşıyan Ertuğrul Fırkateyni, dönüş yolunda çıkan tayfunda kayalıklara çarparak batmış, yaralı denizcileri bölgedeki Japon halkı kurtararak onların bakımını üstlenmiştir. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmiş ve günümüze dek süren bir Türk-Japon dostluğu başlamıştır. Bu dostluk ilişkisinde bir diğer önemli gelişme, 16 Đran-Irak Savaşı sırasında yaşanmıştır. Savaş devam ederken, 1985 yılının Mart ayında Irak lideri Saddam Hüseyin bir ültimatom vererek Tahran’da bulunan yabancı devlet vatandaşlarının Đran’ı terk etmeleri için bir süre tanımış, bu süre dolduğunda Irak’ın Tahran’a karşı yoğun bombardımana başlayacağını duyurmuştur. Tahran’da bulunan yabancı devlet vatandaşları ülkeyi birer birer terk ederken, Japon vatandaşları uçaklarda yer bulamamış, Japonya da Tahran’a uçak gönderememiştir. Bunun üzerine Başbakan Özal’ın emriyle gönderilen THY uçağı, Tahran’daki Japon vatandaşlarını tahliye ederek Türkiye’ye getirmiştir. Bu durum, Japon halkında Türk devletine ve halkına karşı bir minnet duygusu yaratmıştır. Đki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek adına 2003 yılında Japonya’da “Türkiye Yılı” ilan edilerek çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir. Bu sene de ülkemizde 2010 “Japonya Yılı” ilan edilmiş, Japonya yılı ülke genelinde sanatsal, kültürel, bilimsel, sportif alanda pek çok etkinlikle kutlanmıştır. Bu şekilde halklar arasındaki tarihsel dostluk, hükümetler arasındaki ilişkilere yansıtılmaya, aradaki işbirliği genişletilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmada, Tahran’daki Japonların tahliyesi iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişimi çerçevesinde değerlendirilecektir. Şeyda Barlas (Boğaziçi Üniversitesi), Kültür Diplomasisinin Sınırları: Türk Kültürü ve Sanatı'nın Uluslararası Platformlarda Tanıtımı (1980-2010) 1980’lerde Türkiye’nin dış tanıtımı kapsamında düzenlenmeye başlayan uluslararası sanat sergileri ve Türk haftası(günü etkinlikleri) kültürel tanıtımın bel kemiğini oluşturan etkinliklerdir. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, Japonya, Almanya, Đngiltere ve Fransa gibi kalkınmış ülkelerde düzenlenmeye başlayan tarihsel sergiler Türk devletinin köklü bir uygarlığa dayandığı tezini savunarak Türk devletinin günümüzde de geçmişine dayanan bu kaynaktan beslendiği vurgusu yapılmaktadır. 1990’ların ortalarında özellikle Almanya ve Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı ülkelerde açılan Türk Çağdaş Sanatı Türkiye’nin modern yüzünü tasvir etmeye çalışmıştır. Küresel bakış açısı ile ele alındığında uluslararası sergiler ve Türk Yılı etkinlikleri farklı kültürlerin bir araya gelmesi açısından fırsat niteliğini taşımaktadır. Diğer taraftan Avrupa Birliği sürecinde kültürel ilişkileri geliştirmek için başvurulan bazı stratejiler Türk kültürünü tanıtmaktan çok pazarlamaya yönelik imgeler taşımaktadır. Salon 5: Türkiye ve Avrupa Birliği Oturum Başkanı: Erhan Doğan, Marmara Üniversitesi Damla Bayraktar (Koç Üniversitesi), Türkiye’deki Kadın Derneklerinin Avrupalılaşması: Kader ve Kagider örneği Son on yılda Türk devleti ve Türk toplumu Avrupa standartlarına uyarak Avrupa topluluğunun bir üyesi olmak amacıyla bir değişim sürecine girdi. Bu değişimler, Türk kamu ve kolektif faaliyetlerinde yeni bir referans çerçevesinin etkili olduğunu gösterdi. Avrupa Birliği’nin cinsiyet konusuna daha duyarlı bir yaklaşım edinmesi ve AB’nin koşulluluk ilkesinin Türkiye’deki cinsiyet politikaları üzerinde de etkin rol oynamasıyla Türk kadın dernekleri için yeni bir fırsat penceresi açılmış oldu. Bu durum iki kadın derneğinin incelenmesiyle ele alınmaktadır: Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KADER) ve Kadın Gelişimciler Derneği (KAGĐDER). Her iki dernek çevresel, bilişsel (cognitif) ve etkileşimli (interaktif) mekanizmalar doğrultusunda ve bilinçli olarak bir dizi değişiklik yaşadı. Kader ve Kagider Türkiye’nin adaylık sürecinde özellikle Avrupa’ya yönelttikleri 17 savunuculuk ve lobicilik faaliyetlerinin etkisiyle, toplumsal cinsiyet alanının şekillenmesinde aktif birer pozisyon edindi. Didem Buhari Gülmez (Royal Holloway Londra Üniversitesi), Türkiye Avrupa Birliği Đlişkilerine Sosyolojik Kurumsalcı Bir Yaklaşım: Stanford Ekolü Bu çalışmada, Türkiye-AB ilişkilerini Stanford Üniversitesinde sosyolog olan John W. Meyer’in liderliğinde geliştirilen ‘Dünya Toplumu’ perspektifi açısından (nam-ı diğer Sosyolojik Kurumsalcılığın Stanford ekolü) ele almayı hedefliyorum. Özel sektörde ve kamu sektöründe çalışan 261 AB ve Dış Đlişkiler uzmanlarıyla yaptığım anketin sonuçlarından yararlanarak, Türkiye’de yabancıların çalışma ve gayrımenkul edinme hakkı, ombudsmanlık sisteminin oluşturulması, 301. Maddenin kaldırılması ve Kıbrıs sorunu ile ilgili AB baskılarına verilen ulusal tepkileri inceliyorum. Sonuçta, AB baskılarından ziyade, homojen olmayan ve tek elden idare edilmeyen bir ‘dünya toplumu’nun Türkiye-AB ilişkileri üzerinde etkili olduğu görülüyor. Dolayısıyla, AB ancak dünya toplumunun söylem ve standartlarını kullandığında aday ülkelerdeki değişimi yönlendirmekte başarılı oluyor. Diğer türlü, özellikle Kıbrıs vakası değerlendirildiğinde, AB’nin Dünya toplumunun desteğini almadan baskı yapması Türkiye’de değişim yerine direnci tetiklemektedir. Levent Önen (Boğaziçi Üniversitesi), AB Katılım Sürecinin Türk Demokrasisinin Pekişmesine Etkileri Türkiye, 1983’de prosedürel demokrasiye geçiş yaptıktan sonra 1999’daki Avrupa Birliği’nin Helsinki Zirvesinde aday ülke ilan edilene kadar demokratikleşme yönünde ciddi bir anayasal ya da yasal reform yapmadı. AB üyelik sürecinin gereklerini yerine getirmek için 1999 sonrası demokratikleşme, üç temel alanda yapılacak reformlara yoğunlaştı: Askerler üzerinde sivil otoritenin kurulması, mevcut ulus-devlet yapısının demokratikleştirilip Kürt sorununun ve diğer azınlık sorunlarının çözülmesi ve temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi. Helsinki Zirvesinden bugüne kadarki sürecin ilk yarısında bu konularda ciddi ilerlemeler kaydedildi. Örneğin, MGK gibi askerin siyasete müdahalesini mümkün kılan kurumsal yapılarda sivillerin konumu güçlendirildi. Ancak, 2005 yılında müzakereler başladıktan sonra ise reform süreci eski ivmesini kaybetti. Bu sürecin tıkanmasında Kıbrıs sorunu gibi meselelerde ilerleme kaydedilememesinin yanısıra özellikle Türkiye’nin üyeliğine yönelik hem Avrupa kamuoyundaki hem önemli ulusal hükümetlerdeki isteksizliğin, kuşkuların ve aynı zamanda reform sürecinde belli bir aşamadan sonra Türkiye’de reformlara dair iç konsensüsün sağlanamaması, siyasal aktörler arası derin güvensizlik ve kutuplaşma ve demokratikleşme projesini sahiplenecek siyasal güçlerin olmayışı sürecin daha da ileri gitmesini engelledi. Bu yüzden, bugün ordu üzerinde sivil otorite büyük oranda kurulmuşken diğer iki alanda halen ciddi sorunlar sürüyor. Bu bildiride AB katılım sürecinin Türk demokrasisine etkileri bu üç temel mesele etrafında tartışılacak. Özellikle, iç siyasi aktörlerin (siyasi partiler) bu süreçte oynadıkları roller, aldıkları tutumlar ve bunların nedenleri irdelenecektir. Pelin Köklü (Đzmir Ekonomi Üniversitesi), Avrupa Birliği-Türkiye Sivil Toplum Diyaloğu Sivil toplum kavramı çok uzun zamandan beri hem akademik hem de kamusal alanda kullanılıyor ve tartışılıyor olsa da, tanımı üzerinde ortak ve evrensel bir fikre varmak oldukça zordur. Bu çalışma, Avrupa Birliği (AB) kurumları tarafından algılandığı ve aday ülkelere uygulandığı şekliyle sivil toplum fikrini, aday bir ülke olan Türkiye’deki sivil toplum yaklaşımları ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada sivil toplum, belirli 18 bir sosyal ve tarihi çerçevenin ürünü olarak ele alınacak ve bu çerçevelerin belirlediği şekliyle açıklanmaya çalışılacaktır. Avrupa Konseyi’nin belirttiği gibi, “Üyelik müzakerelerine paralel olarak, Birlik her aday ülkeyle yoğun bir siyasi ve kültürel diyalog kuracak ve ortak yaklaşımları güçlendirerek toplumları bir araya getirmek amacı ile bu diyalog sivil toplumu da kapsayacaktır” (2004). Bu amaçla AB, Türkiye ile de bir sivil toplum diyaloğuna girişmiş, üye ve aday devletlerde her sektörden sivil toplum örgütleri arasında iletişimin güçlendirilmesi, AB üye devletleri içerisinde aday ülkelerle ilgili bilgi ve yaklaşımların, aday ülkelerde de AB ile ilgili bilgi ve yaklaşımların iyileştirilmesi ve özellikle AB’nin kuruluş ilkeleri, politikaları ve bu politikaların uygulanması konusunda bilgi akışının sağlanması yönünde girişimlerde bulunmuştur (Avrupa Komisyonu, 2005). Ancak başta belirtilen farklı tarihi ve kültürel çerçeveler sebebiyle sivil toplum diyaloğunun istenen seviyeye ulaşıp ulaşmadığı önemli bir tartışma konusudur. Bu çalışmada bu tartışmaya katkıda bulunulmaya çalışılacak ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin bir parçası olan “sivil toplum diyaloğu” çerçevesinde sivil toplum fikrinin AB ve Türkiye tarafından nasıl algılanmakta ve uygulanmakta olduğu anlaşılmaya çalışılacaktır. III. Oturum: 15:00-16:00 Salon 1: Kürt Kimliği ve Milliyetçiliği Oturum Başkanı: Sibel Yardımcı, Mimar Sinan Üniversitesi Bekir Düzcan & Bahtiyar Mermertaş (Mimar Sinan Üniversitesi), Bir Kimlik olarak Toplumsal Hafıza; Farklı Toplumsal Hafızaların Rekabet Örneği Olarak Kürt Sorunu Devletlerin "hafıza" ile olan ilişkisi onu biçimlendirmek doğrultusunda araçsallaştırabilecekleri imge ve metotların zenginleşmesiyle daha fazla güçlendi. Ancak, kuşaklararası aktarım, teknolojik imkanlardan doğan farklı beslenme kaynakları, kültürel miras, kolektif eğitim bombardımanındaki "makbul vatandaş hafızası"nda unutulan ama başka hafıza gruplarında iyice hırçınlaşan bir hatırlamayı da canlı bırakıyor. Böylece farklı "dil"lerden konuşan, ortak bir hafızadan beslenmeyen, kendi ortak tarihini farklı yorumlayan, dolayısıyla sağlıklı diyalog da kuramayan bir toplum modeli oluşmuş oluyor. Kürt sorununun bu kadar gergin bir toplumsal atmosferde konuşulmaya çalışılıyor olmasında farklı toplumsal hafızaların yarattığı kimliklerin ürettiği kavram ve tarihlerin ayrıklığı yatıyor. Diğer bir deyişle sorun, geleceği belirlemekten öte, geçmişi çok farklı şekillerde var etmiş bir toplumun iletişim sorunu olarak da büyüyor. Kürt sorununa ilişkin farklı geçmişlerin beslediği söylemsel kutuplaşma, tarihçi Pierre Nora'nın kavramsallaştırması doğrultusunda hafızanın artık "içerik"ten ziyade "çerçeve"yi yani kimliği tanımladığını ortaya koyuyor. Elleri bağlı 33 Kürt asıllı vatandaşımızı öldürdüğü iddia edilen komutanın adını taşıyan Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası ve hemen bu kışlanın karşısına DTP'li belediye tarafından dikilen 33 Kurşun Katliamı Anıtı örneklerinde olduğu gibi, hafıza savaşı, farklı kimliklerin birbirine temas etmeyen söylemlerinin sahnelenmesine hizmet ediyor. Bu "unutma" mutabakatına karşı bir uyanış olarak uygulanan evrensel yöntemlerden birisi olarak ise Hakikat Komisyonları akla geliyor. Pek çok ülkede farklı biçimlerde kurulan Hakikat Komisyonları'nın ana amacı, toplumsal grupları adil bir hafızada buluşturarak, travmatik deneyimlerini paylaşmalarını sağlamak ve böylece 'olumsuz geçmişin bugün üzerindeki iktidarına son vermek’ şeklinde tanımlanıyordu. 19 Bu sunumda, Toplumsal hafızaların, “ulus hafızası” , “tarih yazımı” ile olan etkileşimleri, yarattıkları hatırlama mekanları, sembolleri, ritüelleri ile bir kimliği meydana getirme işlevi, “Kürt Sorunu” özelinde sorunsallaştırılarak, Türk ve Kürt toplumsal hafızalarının çerçevesi doğrultusunda hatırlamanın/unutmanın sosyolojik işlevi analiz edilecektir. Sunumun, Kürt ve Türk mensubiyete sahip iki katılımcı tarafından gerçekleştirilmesi planlanmakta olup, böylece Toplumsal Hafıza’ların ana beslenme kaynaklarından biri olan kuşaklararası aktarım hususunda pratik deneyimlere atıf yapmak, Kürt Sorunu’nu her iki toplumun gözüyle tam olarak yansıtabilmek amaçlanmaktadır. Çağlayan Çetin (Đstanbul Bilgi Üniversitesi), Küreselleşme Çağında Kimlik Konuları: Kürt Kimliği Örneği Bu makale, küreselleşme sureciyle kimlik değişimi kavramını Türkiye’deki Kürt kimliği örneği çerçevesinde incelemektedir. Makalede desteklenen argüman, küreselleşmenin kimlik ve kimlik algısı mevzularını ciddi bir değişime tabi tuttuğu ve bu yeni durumun anlaşılması için ayni şekilde yeni form ve çözümlere ihtiyaç duyulduğu yönündedir. Benzer bir şekilde kimlik konularındaki yoğunluğun artmasını da merkezi hükümetin kötü yönetimi ya da ilgili bölgenin gelişememişliği gibi tek bir sebebe bağlamak suretiyle açıklamak mümkün değildir. Her durumda yeni ve kapsamlı bir yaklaşım şarttır. Makale de Kürt konusuna bu vizyonla yaklaşmaya çalışmıştır. Yazı dört kısımdan oluşmaktadır. Đlk kişim Kürt kimliğinin Türkiye’de uyanması üzerine kısa bir özet mahiyetindedir. Đkinci kısım Kürt kimliğinin su anki halini almasında en büyük etkiyi yapmış olan 1980ler ve sonrası dönemde iç ve dış olayları incelemektedir. Üçüncü kısım Kürt kimliğinin küreselleşme ile nasıl bir dönüşüme uğradığını araştırmakta, bunu yaparken de McGrew'in "tüm dünyada bağlantıların esnemesi, kalınlaşması, hızlanması ve derinleşmesi" seklindeki küreselleşme tanımını baz almakta ve tanımda sözü gecen 4 temel öğenin de birer birer uluslararası arenaya, Turkiye’ye ve Kürt sorununun kendisine uygulamasını yapmaktadır. Son kısımda ise değişen kimlik konularına ve problemlerine sunulan yeni çözüm önerileri ele alınmakta, bunu yaparken de Türkiye’de hal-i hazırda devam eden "Demokratik Açılım”a önemli bir yer verilmektedir. Makale, en nihayetinde Kürt kimliği örneği üzerinden yola çıkarak biz ve öteki ayrımını yapmanın ne kadar zor olduğunu, günümüzdeki kimlik mevzularının insan haklarıyla ayrıştırılamayacağını ve bu minvalde yerel - uluslararası tasnifinin son derece belirsizleştiğini gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Şermin Korkusuz (Ankara Üniversitesi), Kendi Öteki'sine Dönüşmek: Türkiye'de Kürt Milliyetçiliği ve Kürt Tarih Tezi Türkiye’de programı, hedefleri ve yöntemleri bakımından yekpare bir Kürt milliyetçiliğinden söz etmek mümkün değildir. Daha çok, sayılan noktalarda farklı vurgular taşıyan, tarih içinde değişip dönüşen ve birbirleriyle etkileşim içinde olan Kürt milliyetçiliklerinden söz edilebilir. Ancak çalışmanın amacı, Kürt milliyetçiliğinin tarihî seyrini takip eden bir izlek ortaya koymak ya da birbirinden ayrışan Kürt milliyetçiliği hareketlerine dair kuşatıcı bir resim sunmak değildir. Türkiye’deki hareketlerin ve kullandıkları anlatıların farklılıklarından ziyade ortak noktalarına odaklanarak ülkedeki Kürt milliyetçiliği söyleminin ana hatlarını ortaya koymaktır. Söz konusu okuma, Kürt milliyetçiliğinin kurucu ajanları (agent) olarak işlev görmüş ve kendi dönemlerinde diğerlerine göre daha etkin olmuş derneklerin belgeleri, yayınları, dergiler, 20 gazeteler ve etkili figürlerin yazıları üzerinden yapılmıştır. Çalışmanın arka planında milliyetçiliği modern bir inşa süreci olarak gören yaklaşım bulunduğundan Kürt tarihyazımı metinleri önemli bir kaynak olarak görülmüştür. Bu doğrultuda, söz konusu söylem ele alınırken A. D. Smith’in neredeyse tüm milliyetçi projelerde / anlatılarda bulunduğunu öngördüğü motifler bir çerçeve olarak kullanılmıştır. Çalışmada, Kürt milliyetçiliği söylemi, yukarıdaki çerçeve içinde Türk milliyetçiliği ile arasındaki bağlantı noktaları dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Salon 2: Türkiye’de Ekonomi Politik Oturum Başkanı: Işık Özel, Sabancı Üniversitesi Elif Al (Koç Üniversitesi), Mikro Kredinin Kadınların Güçlenmeleri Üzerine Etkileri Bir kalkınma ve yoksullukla mücadele yöntemi olarak 1976’da Bangladeşli ekonomist Muhammed Yunus tarafından başlatılan ve yaratıcısına Nobel Barış Ödül’ü kazandıran “Grameen Bank” projesi 2003 yılında pilot olarak Diyarbakır’da, dönemin AKP Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül’ün başkanlığını yaptığı Türkiye Đsrafı Önleme Vakfı’nın öncülüğünde uygulanmaya başladı. Şu an 46 ilde uygulanan mikro kredi alt gelir grubundan kadınlara 500 TL’den başlayan miktarlarda ve grup temelinde dağıtılmakta. Çıkış yeri olan Bangladeş’te birçok çalışmaya ve akademik tartışmaya konu olan mikro kredi uygulamadaki ilk yıllarında erkelere de verilmekteyken, 1980’den itibaren artan oranda ve bugün Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede sadece kadınlara verilmekte. Mikro kredi hem medyada hem de birçok akademik çalışmalarda önce ekonomik iyileşme ardından da kadınların hane içinde güçlenmesiyle eşleştirilmekte. Bu tebliğde mikro kredinin otomatik olarak neden olduğu varsayılan ekonomik iyileşme ve onun yan ürünü olarak resmedilen güçlendirme sorgulanacak. Tebliğin temelini oluşturan tez çalışması, 0cak-Şubat 2010’da Diyarbakır’da ve Mart 2010’da Ankara’da kredi kullanmakta olan kadınlarla yapılan 45 derinlemesine görüşmeye dayanmaktadır. Saha çalışmasında elde edilen verilere dayanarak Türkiye’de uygulanan mikro krediyle ilgili olarak birkaç tespitte bulunulabilir. Öncelikle mikro kredi sayısı azımsanamayacak örnekte herhangi bir iş için değil, borç ödemek (fatura, kira, bakkal borcu) için kullanılıyor. Gelir getirici bir iş için kullanıldığı durumların birçoğunda ise kredi hanede çalışabilecek durumda olan fakat iş bulamayan erkeklere (eş, baba, oğul, erkek kardeş) aktarılıyor. Kredi alan kadınların iş yaptığı örneklerde ise geleneksel, çoğunlukla ev içinde yapılan ve geliri az işlerde (el işi, dantel, örgü) gibi işlerde kullanılıyor. Ekonomik olarak çok yüksek getirisinin olduğu işler ise (kimi örneklerde ayda 2 milyara kadar gelir getirdiği iddia ediliyor) öncesinde mikro kredinin yaratmadığı bir birikime dayanıyor. Kredinin nasıl ve kim tarafından kullanıldığından ve ne kadar gelir getirdiğinden bağımsız olarak ise, kadınların ifadelerine dayanarak ne hane içinde ne de daha geniş sosyal çevrede toplumsal cinsiyet rollerinde bir değişikliğe neden olmadığını, hatta kimi örneklerde “güçlendirme” kavramını sorgulayabileceğimiz veriler olduğunu söyleyebiliriz. Elvan Aksen Sözen (Marmara Üniversitesi), Küreselleşme Sürecinde Türkiye'de Yerel Kalkınma ve KOBĐ'lerin Ekonomi Politiği Türkiye’de işletmelerin %98’ini KOBĐ’ler oluşturmaktadır, dolayısıyla küçük yerel sermayelerin üretimdeki payı oldukça büyük. Kapitalistleşmenin ve kürselleşmenin hız 21 kazandığı 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’deki büyük sermayeler yanında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan ve sayısı gittikçe artan ihracatçı KOBĐ’lerin de küresel değer zincirine katılımının arttığı görülmektedir. 1980 sonrası dönemde büyümenin gerçekleşmesi için gerekli olan yatırım malları ithaltı gerekliliğinin açığa çıkardığı döviz biçiminde sermaye ihtiyacı, ihracatçı sektörlerdeki irili ufaklı sermayelerin desteklenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu amaçla 1980 sonrasında KOBĐ’ler, kalkınma söylemi altında kamusal kaynakların özel kesime aktarılması yoluyla geniş bir çerçevede desteklenmiştir. KOBĐ’lere sağlanan finansal desteklerin kalkınma planları çerçevesinde kamusal kaynaklarla finanse edilmesi devletin gittikçe daha fazla sermaye merkezli bir kalkınma anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Özellikle 9. kalkınma planında yerel kalkınma politikalarının, yerel üreticilerin desteklenmesi çerçevesinde ele alındığı görülmektedir. Tüm bunlar günümüzdeki küresel ekonomik sistemde, artık yerel aktörlerin de sürekli genişleyen küresel değer zincirinde yer alarak büyüme isteğinde olduğunu göstermektedir. KOBĐ’ler ayakta kalmak ve varlıklarını sürdürebilmek için hem iradi hem de koşulların zorlamasıyla küresel piyasalara eşitsiz ilişkilerle eklemlenmektedirler. Bu eklemlenme sürecinde, hem sürecin öznesi hem nesnesi konumundadırlar. Yeliz Düşkün (Okan Üniversitesi), Türkiye'de Özelleştirmenin Politik Ekonomisi: Siyasi Parti Söylem Analizi Türkiye’de özelleştirme uygulamaları 1980’lerin ortalarında başlamıştır fakat büyük ölçekli özelleştirmelerin gerçekleştiği dönem 2004 sonrasına denk düşmektedir. Türkiye’de özelleştirmenin politik ekonomisi üzerine bugüne kadar yapılan pek çok çalışma 2000’lere kadar olan rölatif zayıflık ve 2004 sonrası büyük özelleştirme atağını açıklamaya çalışmıştır. Bu anlamda ortaya atılan görüşler arasında hükümet tipi, yasal çerçeve, uluslararası kurumlar ve ekonomik krizler gibi fenomenler en fazla tartışılanlar olmuştur. Bu çalışma Türkiye’de özelleştirmenin politik ekonomisi tartışmasına siyasi partilerin özelleştirme ve ekonomik liberalleşme konusundaki söylemleri açısından yaklaşmaktadır. Söylem analizi siyasi partilerin parti programları ve seçim manifestolarından içerik analizi yoluyla yapılmıştır. Çalışma 1980 sonrası hükümetlerde bulunan sağ partileri kapsamaktadır ve 2000’lere kadar hükümetlerde yer alan siyasi partilerin dökümanlarının 2000 sonrasındakilerden daha düşük bir özelleştirme yanlılığı sergilediğini göstermektedir. Başka bir deyişle 1980 ve 1990’lardaki sağ partilerin özelleştirme fikrine ve genel olarak neoliberal ekonomik politikalara yaklaşımları daha az pozitif olduğundan düşük özelleştirme performansını açıklamada parti pozisyonu etkili olarak dikkate alınabilir. Salon 3: Türk Dış Politikası I: Açılımlar ve Yönelimler Oturum Başkanı: Sabri Sayarı, Sabancı Üniversitesi Erdem Demirtaş (Yıldız Teknik Üniversitesi) AKP Dış Politika Söyleminde Bölgesel Tahayyül: Ortadoğu Özelinde Bir Đnceleme AKP dönemi Türk Dış Politikası’nın dikkat çeken özelliklerinden biri Türkiye’nin bu dönemde Ortadoğu ile olan ilişkilerinin yoğunlaşması ve bölgesel sorunların dış politika gündeminde ön plana çıkmasıdır. Türk Dış Politikası’nda gözlemlenen bu değişimin önceki dönemlere kıyasla niteliksel bir farklılaşmayı temsil edip etmediği sorusu, Türk Dış Politikası 22 çalışmalarında son dönemin popüler konusunu oluşturmaktadır. Biz de çok daha mütevazı bir soruyla “AKP karar alıcılarının zihinlerindeki bölge tasavvuru neye tekabül ediyor?” sorusuyla tartışmaya katkıda bulunma amacındayız. Bu soruyu yanıtlarken eleştirel jeopolitiğin imkânlarından faydalanacağız. Bu sebeple çalışmanın birinci bölümünde eleştirel jeopolitik yaklaşım ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Eleştirel jeopolitik klasik jeopolitik kuramlardan farklı olarak coğrafyayı verili/objektif bir olgu olarak değil hayal edilmiş, kurgulanmış bir gerçeklik olarak ele alır. Ayrıca coğrafyanın kurgulanma sürecini mevcut iktidar ilişkilerinden ayırmayarak coğrafya siyaset ilişkisini sorunsallaştır. Eleştirel jeopolitiğin coğrafyaya yönelik bu yaklaşımı bölgesel analizlerde iç politika dış politika ayrımı gözetmeksizin doğrudan coğrafya siyaset ilişkisine odaklanmamızı sağlar. Eleştirel jeopolitiğin meta teorik analizlerinden “reel” politikanın gündemine geçebilmek için jeopolitik kod kavramını kullanacağız. Bu kavramı kullanarak siyasal elitin belli bir coğrafyaya yönelik varsayımlarını ve bu varsayımların dış politika üzerindeki etkisini ortaya koymayı amaçlamaktayız. Çalışmanın ikinci bölümünde AKP döneminde Ortadoğu’nun hangi jeopolitik kodlar etrafından yeniden kurgulandığını ve bu kodların AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin Ortadoğu ile olan ilişkilerini nasıl yönlendirdiğinin analizi yapılacaktır. Bunun için Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabını, yayımlanan bazı makale ve röportajlarının yanı sıra Başbakanın Ortadoğu meselelerine ilişkin demeçlerini inceleyeceğiz. Bu sayede AKP karar alıcılarının bölgeyi zihinlerinde nasıl kurguladıklarını ve dış politika üretirken bölgeye yönelik hangi varsayımlardan hareket ettiklerini ortaya koymaya çalışacağız. Mustafa Ertürk (Đstanbul Üniversitesi), Türkiye'nin Uluslararası Đlişkilerinde Yumuşak Güç (Soft Power) Olarak Din Olgusunun Kullanılması 20. yy.ın son çeyreğinden itibaren din, tüm dünyada politik hayatın belirleyicileri arasındaki yerini geri kazanmış duruma gelmeye başladı. Aynı zamanda bu belirleyici yanını son yıllarda uluslar arası ilişkilerde de göstermeye başlamıştır. Bu dönemde bu olgu birçok kitap yayınlanmıştır. Joseph Nye tarafından ilk kez gündeme getirilen “soft power” kavramı son zamanlarda uluslar arası ilişkilerde çok önemli bir kavram haline gelmiş durumdadır. Türkiye’de bu gelişmelerden doğal olarak etkilenmiştir. Bu bağlamda din, Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerinde kilit bir rol oynamaya başlamıştır. Ben, bu sunumda Türkiye’nin dini bir araç olarak kullanarak yabancı ülkelerdeki mevcut faaliyetlerine değinmek istiyorum. Aynı zamanda potansiyel olarak görülen (Örneğin: Afrika ve Orta Asya) ülkelere yönelik çalışmaları gerek resmi kurum olan Diyanet gerekse devletten görece bağımsız (nongoverment) kuruluş ve cemaatlerin çalışmalarını inceleyeceğim. Samet Zenginoğlu (Akdeniz Üniversitesi), Türkiye, Doğu-Batı Ekseninde Bir Tercih Yapmak Zorunda Mıdır? II. Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye, iki kutuplu dünya denkleminde bir tercih yapma durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Ortaya çıkan iki seçenekten biri yakın/etkin güç, diğeri ise uzak/potansiyel güç olmuştur. Dönemin yakın/etkin gücü pozisyonunda olan SSCB’nin gerek Boğazlar gerekse Kuzeybatı Anadolu üzerinde arta gelen talepleri, özellikle güvenlik anlayışı çerçevesinde, Türkiye’nin stratejik önceliğini Batı’dan yana kullanması neticesini doğurmuştur. Bu tercih kendisini özellikle 1952 yılında, Kore Savaşı’nın devam ettiği günlerde NATO üyeliği ile göstermiştir. 1959 yılında Avrupa Topluluğu’na yapılan başvuru da bu önceliğin bir diğer tezahürü şeklinde addedilmelidir. XX. yüzyılın son on yılına kadar 23 SSCB’nin Kafkaslara ve Orta Asya’ya hâkimiyeti ve Ortadoğu’da inkâr edilemez etkisi, Doğu’nun, uzun dönemli stratejilerde ön planda ol(a)maması sonucunu doğurmuştur. Ancak yine de, Menderes döneminde Ortadoğu ile artırılmaya çalışılan ilişkiler ve Özal döneminde Orta Asya ve Kafkaslarla bağların yeniden kurulması çabaları kısa dönemli taktik manevralar olarak nitelendirilebilir. Çalışmamızın temel tezi, Soğuk Savaş döneminin ardından – özellikle XXI. yüzyılda – Türkiye’nin artık Doğu ile Batı arasında bir öncelikli tercih yapma zorunluluğu içerisinde olmadığıdır. Türkiye, bu süreçte dört önemli noktayı idrak etme sürecini yaşamaktadır: (1) Türkiye’nin Batı ile ilişkisi ‘muhtaç olma’ değil ‘ihtiyaç duyma’ anlayışı çerçevesindedir. (2) Türkiye, Doğu ile Batı arasında bir köprü değil Afro – Avrasya’nın merkezidir. (3) Özellikle enerji nakil hatları alanlarında Türkiye, Doğu ile Batı arasında ana eklem noktasıdır. (4) Sahip olduğu tarihsel, kültürel hinterlandı inkâr etmeyen Türkiye, her iki alana da yönelen ve ‘tercih edilen’ bir konuma sahiptir. Yakup Şahin (Ankara Üniversitesi), Bölgesel Güç ve Yeni Osmanlıcılık Tartışmaları Gölgesinde Son Dönem Türk Dış Politikası KKTC’nin son genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimleri’nin verdiği mesaj Kıbrıs sorunu başladığı yıllardan beri Türkiye kamuoyu tarafından ilgi ile izlenmektedir. Dönem dönem Türkiye’de milliyetçiliğin yükselmesine, siyasal partilerin sloganlarında da fazlası ile yer almıştır amiyane tabir ile “Yavru Vatan” hep bir “vatan” sorunu olmuştur. Kuzey Kıbrıs’ın siyasal yaşamı da Türkiye’nin siyasal yaşamından ve çalkantısından geri kalmamıştır.2003’ten beri yaşanan politik değişim KKTC halkının nelerden etkilendiğini ve karar aşamalarında nelere daha çok önem verdikleri görülmektedir. KKTC’nin kuruluşundan 2003’e kadar genelde milliyetçi sloganları ile bilinen sağ partiler(UBP ve DP ) iktidarda olmuş Cumhurbaşkanlığı’nı da aynı görüşleri ile bilinen Rauf Denktaş yapmıştır. Güney Kıbrıs’ın AB’ne üye olacak olması dolayısı ile Kıbrıslı Türklerin de AB vatandaşı olabilme umutları ardından bunun yolu ve Kıbrıs’ta devam eden çözümsüzlüğün çözümü olarak görünen Annan Referandumu’na doğru ise siyasal hayatta kaymalar gözlemlenmiştir. Seçmen Miiliyetçi sağ partilerden, “çözüm, Kıbrıslılık, AB” gibi temalara vurgu yapan sol partilere(CTP) kaymıştır. O dönem içinde öncelikle CTP oylarında patlama yaşamış, lideri M.Ali Talat Başbakan olmuş, Annan Planı yüksek bir oranla “evet” oyu almış, arkasından gelen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Talat cumhurbaşkanı olmuşur. Güney Kıbrıs’ta da sol AKEL’in lideri Hristofyas’ın cumhurbaşkanı olması ile görüşmeleri çözümle sonuçlanacağı yolundaki görüşler artışken art arda yapılan görüşmelerden somut ilerleme sağlanamaması, Annan Planı döneminde KKTC’ye verine sözlerin yerine getirilmemesi, izolasyonların devam etmesi, ekonominin kötüye gitmesi, çözüm sözü veren CTP’nin de sözlerinin uzağında kalması Kuzey Kıbrıs halkını gerçek bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Sonucu olarak da önce genel seçimlere sağ UBP iktidara gelmiş ardından yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini milliyetçi olduğunu söyleyen UBP lideri Derviş Eroğlu kazanmıştır. Halkın refkektif tepkilerini görmek açısından sonuçlar çok manidardır. Salon 4: Siyaset Felsefesinde Farklı Yaklaşımlar Oturum Başkanı: Murat Özbank, Đstanbul Bilgi Üniversitesi Dilara Mehmetoğlu (Kocaeli Üniversitesi), Carl Schmitt Parlamenter Demokrasinin Krizi 24 2000’li yıllarda Nazilerin siyasi ve hukuki kuramcısı olarak kötü bir üne sahip Carl Schmitt’e olan ilginin artışı tesadüfî değil. Küreselleşme, nükleer tehdit, insan hakları ve radikal dini unsurların tüm dünyada öne çıkışıyla alışıldık anlamda “devlet baba” profilinin zayıflaması, “egemen”i tüm unsurlarıyla tek hakim haline getirmeyi amaçlayan Schmitt’i, bir karşıt arayış olarak, ilgi odağı yapıyor. Öte yandan Schmitt’in tezlerindeki ve kuramındaki inkar edilemez tutarlılık da onu incelemeye değer kılan bir başka faktör. Bilimsel bir çalışmada araştırmacı önyargılardan sıyrılarak Carl Schmitt gerçeğine bakabilirse rastlayacağı sıklıkla önemli ve yerinde tespit ve gözlemler, sınırları zorlayan ancak “olamaz” denilerek kestirilip atılamayacak çözümlerdir. Bu çalışma bilimsel tarafsızlık kriterine sadık kalınarak oluşturulmaya çalışılmıştır. Carl Schmitt, “Parlamenter Demokrasinin Krizi” adlı eserinde mutlak eşitliğin imkansızlığından bahseder. Schmitt “kriz” kavramını ikiye ayırarak kullanır; demokrasinin krizi ve parlamentarizmin krizi. Bu ikisi birbirlerinden farklı olmalarına rağmen sorunları ortaktır; “modern kitle demokrasisi”. Schmitt bu noktada ayrı krizlerden bahsederken onlara değinen siyaset bilimcilere de dikkat çeker; M. J. Bonn demokrasinin içinde bulunduğu krizle, Alfred Weber modern devletin içinde bulunduğu krizle ve en nihayetinde Carl Schmitt parlamentarizmin içinde bulunduğu krizle ilgilenmektedir. Schmitt’in ayrımları öyle kesindir ki liberal ile demokratik kavramlarının birbirlerine karıştırılmamaları gerektiğini ısrarla vurgular. “Kriz, modern kitle demokrasinin yarattığı sonuçlardan ve son tahlilde, ahlaki pathosla yüklü liberal bireycilik ile özünde siyasi ideallerin tahakkümü altında olan demokratik devlet anlayışı arasındaki zıtlıktan doğmuştur. Mutlakıyetçiliğe karşı yüz yıl süren tarihi ittifak ve mücadele, bu zıtlığın farkına varılmasını engelledi. Tezat, kökenine inildiğinde, liberal birey bilinci ile türdeşlik arasındaki kaçınılmaz tezattır .” Böylece Schmitt, yukarıda da değinildiği üzere, demokrasi ile liberalizmi dolayısıyla da parlamentarizmi kesin bir çizgiyle ayırır. Kadir Temiz (Namık Kemal Üniversitesi), Đnsan Hakları'nın Ahlaki Kökenleri: Faydacılık (Utilitaryanizm) ve Erdem Ahlakı Bu tebligde kisaca gunumuzde hem ulus-devlet duzeyinde hem de uluslararasi iliksiler duzeyinde etkili olan insan haklari kavraminin ahlaki kokenleri Utilitaryanizm ve Erdem Ahlaki teorileri merkezinde incelenerek insan haklarinin uygulanabilirligi sorunsali uzerinde durulacaktir. Teblig boyunca her iki teorinin temel argumanlari karsilastirilarak insan haklari konusunda bir sentez olusturulup olusturulamayacagi tartisilacaktir. Sonucta ozel olarak insan haklari genel olarak ta herhangi bir siyasal kavramin uygulanabilirlik sorununun ancak karsilastirmali bir analizle ortaya cikarilabilecegi iddia edilecektir. Onur Kara (ODTÜ), Sosyal Bilimlerde Yeni Bir Bakış: "Duygular Sosyolojisi" Sosyolog ve düşünür Ulus Baker, demokrasi ve siyaset çözümlemesini, “kanaat”leri mevzu bahis ederek yapmaktadır. Genel olarak günümüz toplumlarını “kanaat toplumları” olarak görmekte, sosyal bilimlerin de “kanaat sosyolojisi” haline geldiğini tespit etmektedir. Baker'e göre, hali hazırda sosyolojinin ve siyaset biliminin temel dayanağı, insanların kendileri hakkındaki “kanaat”leridir. Fakat günümüzde “kanaat”ler, televizüel imajlar ve söylem belirleniminde oluşturulduklarından, toplumu ve çağı anlamak adına artık herhangi bir gerçekliği ve olgusallığı kalmamış, zorunlu yanılsama niteliğindedirler. Ayrıca, temsili demokrasinin zemini olan seçimler ve referandumlar, insanların kutuplaşmış, kitleselleşmiş ve rekabet halindeki kanaatlerini 25 bildirdiği bir medya olarak, bir taraftan toplumu depolitize ederken, diğer taraftan da iktidarı tescilleyen ve meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşmüştür. Baker, tüm bunların karşısına, “duygular” temelinde bir sosyal bilim ve siyaset eylemi önermekte ve Spinoza, Leibniz ve Kant'ın Descartes eleştirilerinden, Simmel ve Tarde'ın sosyoloji algılarından ve Vertov ve Godard'ın sinematografi anlayışlarından yola çıkarak, görme, tahayyül etme, duygulanım ve sezgi becerileri ekseninde bir “duygular sosyolojisi” geliştirmektedir. “Bilme”den ziyade, “görme”ye dayalı bu yaklaşımın mahiyeti, günümüz toplumsalına ve siyasetine vakıf olmanın gerçekçi bir yolunu sunması ve politikliği eylemsellik içinde bir varoluşa yükseltmesidir. Bu haliyle, Baker'in önerisi, toplum bilimlerinin her alanında önemle incelenmeli ve tartışmaya açılmalıdır. Bu tebliğin amacı da, böylesi bir incelemeyi sunmak ve tartışmaya açmaktır. Salon 5: Avrupa Birliği Dış Politikası Oturum Başkanı: Đnan Rüma, Đstanbul Bilgi Üniversitesi Cemil Hakan Korkmaz (Đstanbul Üniversitesi), Avrupa Birliği Entegrasyon Sürecinde Askeri Boyutun Temel Karakteri Entegrasyon ve bunun çok boyutlu niteliği, kendisini her alanda gösteren bir karmaşayı beraberinde getirir. Toplumlar ve devletler arasındaki ilişkiler ve kurumların ortak zemine kavuşturulmaları; bir yandan aynılaşmayı diğer yandan da farklılıkların kabulünü zorunlu kılan bir felsefenin varlığını gerektirir. Bu çelişkili süreç entegrasyona dâhil olan öznelerin, kurumların ve toplumların, dışarıya karşı ortak söylem ve eylem çizgisini oluşturabilmeleri için gerekli olan şartların kırılganlaşmasına neden olur. Söz konusu zafiyetin iktisadi etkenler tarafından desteklenmesi durumunda, entegre olması istenen yapı ve ilişkilerin giderek birbirlerinden uzaklaştıkları görülecektir. Bu nedenle her entegrasyonda olduğu gibi Avrupa Birliği’nde de sınır çizme problemi ile karşılaşılır. Bunlar salt fiziksel anlamda sınırlar değildir. Düşünsel geçmişin ve kültürel aidiyetin, siyasi merkezileşme ve kurumsallaşmanın, jeopolitik ve stratejik güvenliğin önemi ancak bu sınırların çizilmesindeki rolleri ile birlikte açığa çıkartılabilir. Avrupa Birliği’ni bir düşünceden ya da ham bir hayal olmaktan çıkararak onu var eden gerçeklikler, aynı zamanda derin kökleri bulunan bir dışlamanın sayesinde ayakta durmaktadır. Birleşmek, anlaşmak, bütünleşerek değişmek ve dışa karşı siyasi/iktisadi hegemonya olabilmenin yollarını arayan ulus devletlerin entegrasyonu, dünya dengelerinde konfederal ya da federal yapıdaki bir güç olabilmenin ön şartıdır. Bu çerçevede güvenlik siyaseti ve stratejisi açısından herhangi bir iktisadi, siyasal vb. birlik, belli birtakım askeri ilkeleri bağrında taşır. Bu durum hem kendi güvenliğini sağlamaya çalışan AB’nin haklı bir çabası, hem de büyük bir güç olarak küresel alanda kendisine daha fazla yer açma girişiminde bulunmanın doğal sonucudur. Nitekim AB, bir yandan iktisadi, siyasi, bilimsel ve kültürel düzeyde kendisine ait sınırlarını belirlerken diğer yandan da askeri güvenliğin sağlanmasına ilişkin temel sorumluluğu yerine getirme çabasında bulunur. Çiğdem Doğan (Marmara Üniversitesi), Avrupa Birliği Ortak Dış Politikası Avrupa Birliği kurulurken bir dış politika amacı olmamıştır. Daha sonra, ortak ekonomi politikaları alanındaki başarıları karşılayabilecek bir politik role de sahip olunması ihtiyacı duyulmaya başlanmıştır. AB’nin politik anlamda da bir bütün olarak davranmasına yönelik 26 beklentiler çoğalmıştır. Ortak ekonomi politikalarının yanı sıra, ortak bir dış ve güvenlik politikasına da sahip olması, AB’nin dünya politikasındaki yeri açısından son derece önemli görülmüştür. Böylece AB, yıllar boyunca ortak bir dış politikaya sahip olma konusunda çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası (Common Feoreign and Security Policy)’nın oluşturulması bu yöndeki en önemli adım olmuştur. Ancak, tüm çabalara rağmen Avrupa Birliği tüm üyelerini bağlayan bir ortak dış politikaya sahip değildir. Bunun arkasında yatan temel neden ise dış politika konusundaki kararların hala üye devletlere ait olmasıdır. Bu gerçekten hareketle bu çalışmada ortak olması için çalışılan AB dış politikası tarihsel olarak incelenecek, ortak bir dış politika oluşturulamamasının nedenleri ortaya konacak ve gerektiği yerlerde örnek olaylara vurgu yapılarak daha net bir analiz yapılmaya çalışılacaktır. Çalışma, AB’nin ortak bir dış politikaya sahip olması konusunda bugüne kadar atılmış olan adımları inceleyerek başlayacaktır. Bu süreç içinde, dünya politikasında yaşanan olaylar karşısında AB’nin dış politikası analiz edilecektir. Daha sonra, Lisbon Anlaşması ile yapılan son değişiklikler somut olarak incelenecek ve bunlara rağmen ortak dış politikaya sahip olma konusundaki sorunlar ve sebepleri incelenecektir. Böylece, atılan tüm adımlara rağmen, AB’nin ortak bir dış politikaya sahip olmadığı ve yakın gelecekte de sahip olmasının zor olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Derya Özveri (Kocaeli Üniversitesi), AGSP Bir Avrupa Güvenlik Yönetişimi Oluşumuna cevap Olabilir mi? 11 Eylül sonrasında değişen güvenlik algılamaları, Avrupa Birliği’nin Güvenlik ve Savunma Politikası’nı her ne kadar henüz tam içerik ve pratik olarak üye ülkelerce tanımlanamamış olsa da, kendi sınırlarını yeniden oluşturmasına neden olmuş ve bu gereksinim, AB’nin Genişlemesi ve 2005’de ki AB Anayasası’nın Fransa ve Hollanda referandumlarında reddi ile daha da artmıştır. Hükümetlerarası kalması tercih edilen güvenlik ve savunma konularında, ulusal hükümetlerce etkin çözümlerin sağlanamadığı ve aslında işbirliği yapılması gerekliliği gün gibi ortada olan böylesi bir global ortamda AGSP’nin kendini tekrar tanımlaması gerekliliği, AGSP’nin bu zamana kadar en büyük eleştiri aldığı nokta olan mesruiyet ve siyasi irade konusunu nasıl çözebileceğine odaklanmıştır. Şu ana kadar AB içerisindeki birbirini tutmayan politik söylemler ve gerçeklerden uzak varsayımlar, AGSP alanında özellikle kurumsal bazda gösterilen gelişmeleri görünmez kılsa da sorun, güvenlik ve bununla ilgili konuları hala devletlerin kendi salt egemenlik alanlarında görmesi ve bu yüzden bu alanlarda işbirliğinde yaşanan engeller ve etkin politika üretmedeki eksiklikler, Avrupa Birliği siyasanın önüne gelmektedir. Lizbon Anlaşmasıyla Dış Đlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisini iş başına getirerek, AB’nin dışişleri, güvenlik ve savunma alanlarında kendine tek ses verme isteği, bu eksikleri gidermede hükümetlerarası yaklaşımdan çok taraflılığa meyil etmesinin bir göstergesi olarak ele alınmaktadır. Bu çok taraflılığa olan kayma AB’nin güvenlik alanında da, şu an üye devletlerin kendi istekleri ölçüsünde katıldıkları AGSP’yi bir güvenlik yönetişimine dönüştürmeye çalışması ve bu şekilde AGSP’nin ve dolayısı ile AB’nin siyasi irade ve meşruiyet sorunlarına bir çözüm olabileceği fikri ortaya konmaktadır. Bu tebliğ, Avrupa Güvenlik Yönetişimini, AGSP’nin meşruiyetini sağlamlaştırma da ne kadar etkin olabileceğini incelemeye çalışacaktır. Bu inceleme de de uyum sağlama da değişik içsel ve dışsal baskı unsurları göz önünde bulundurulacaktır. 27 IV. Oturum: 16:15-17:15 Salon 1: Erken Cumhuriyet Dönemi Milliyetçilik Tartışmaları Oturum Başkanı: Cemil Boyraz, Đstanbul Bilgi Üniversitesi Ahmet Pakiş (Yıldız Teknik Üniversitesi), Anadoluculuk Hareketi ve TürkçülükTurancılık Siyaseti Anadoluculuk hareketi önemli bir kimlik açılımı getirmesine karşın, siyaset bilimi literatüründe çok az incelenen başlıklardan birini oluşturmaktadır. Osmanlıcılık, Đslamcılık ve Türkçülük akımlarına tepki olarak gündeme gelen Anadoluculuk hareketi, en keskin eleştirilerini Ziya Gökalp’ın şahsında pan-Türkçü söylemlere ve bu söylemlerin yansıması olan pozitivist ve solidarist politikalara karşı gerçekleştirir. Anadolucular, Türkçü-Turancı kanadın irridentist yaklaşımlarına karşın Anadolu coğrafyasının misak-ı millî ile çizilmiş sınırlarını kendilerine vatan olarak kabul eder. “Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan; vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!” söyleminde vücut bulan uçsuz bucaksız, hudutsuz, soyut vatan kavramını, sınırları belirlenmiş olan somut bir coğrafyaya dönüştürülmesinin gerekliliğine inanırlar. Anadolucular, Turancılık siyaseti gütmenin Anadolu insanının enerjisini gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller peşinde heba etmekten başka bir işe yaramayacağı kanısını taşırlar. Türkçü-Turancı hareketin gerek vatan, tarih ve millet anlayışına ve gerekse Anadolu’yu merkeze almadan gerçekleştirdikleri söylem ve siyasete karşı itirazlarda bulunur. Yerliliği ve yerelciliği ön plana çıkartarak Turancı ideolojinin irridentist politikalarına karşı yeni önermeler getirir. Kimliğin ana unsurunu Anadolu coğrafyası, Anadolu vatanı, olarak tayin eder. Bu bağlamda, Türkçü-Turancı fikir akımına karşın, territoriyal bir anlayışı ifade eder. Bu çalışma kapsamında Anadoluculuk hareketi ve bu hareketin kurguladığı “Anadoluluk” kimliği, TürkçülükTurancılık akımıyla karşılaştırmalı olarak ele alınacaktır. Bu amaçla Anadoluculuk hareketinin söylemlerinde kullandığı tarih, coğrafya, vatan, milliyetçilik, kimlik vb. konular tartışmaya açılacak ve Anadoluculuk hareketi savunucularının, TürkçülükTurancılık akımına karşı kendilerini nasıl konumlandırdıklarına dair kapsamlı bir fikir oluşturulmaya çalışılacaktır. Çiğdem Külçür (Yıldız Teknik Üniversitesi), Cumhuriyetin Ulusal Kimlik Đnşasında Eskiçağ Tarihi Araştırmalarının Yeri Cumhuriyet devri ile yeni bir yönetim tarzı kazanan Türkiye’de, ulus- devlet temelini güçlendirmek ve millete “ortak kültür ve miras sahibi olmak” bilinci kazandırmak amacı ile “ulusal tarih” e önem verildi. Türkleri birbirine bağlayan: “Tarih, yurt, dil, kültür ve ülkü” bağlarının oluşturulmasında ise öncelikle “Türk Tarih Tezi”nden yararlanıldı. Batı etkisiyle başlayan tarihsel, arkeolojik ve antropolojik araştırmalar bu amaç doğrultusunda “bilimsel bir görev” olarak görüldü. Ayrıca bu dönemde Eskiçağ bilimleri Ankara’da kurumsallaştı, arkeolojinin merkezi Đstanbul’dan Ankara’ya kaydı. Bu kurumsallaşma yeni kurulan DTCF ve açılan kürsüler yoluyla oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında sistemli kazıların başlaması, Ankara başta olmak üzere büyük kentlerde müzelerin kurulması eski eserlere korumacı yaklaşımın bir sonucuydu ancak kültür oluşturma amacı ve kökenci yaklaşım, Türkiye arkeolojisinin kuruluşundaki korumacı yaklaşımı geri plana attı. 28 Genç nesil için uluslaşma sürecinin itici gücünü oluşturması düşünülen “Mısır, Anadolu, Ege ve Mezopotamya gibi coğrafyalarda büyük uygarlıklar kurmuş oldukları” savı ön plana çıkarılıp, Osmanlı öncesi Türklere atıfta bulunarak varolan olumsuz önyargı değiştirilmeye çalışıldı. Ayrıca Miken ve Minos kültürlerinin Anadolu’nun “Eti” ve “Protoeti” kültüründen gelme olduğunu, kültürün Anadolu’dan yayıldığı ıspatı için çalışan Türk arkeolojisi “yerel” bir özellik gösterdi ve “evrensel” olamadı. Nazlı Usta (Erciyes Üniversitesi), Türkiye'de Tarih Öğretiminde Rum ve Yunan Algısı: Kemal Kara'nın Đnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı Örneği Bu çalışmada, Türkiye’deki tarih yazımı ve bunun tarih öğretimine etkileri incelenmiştir. Türkiye’de tarih, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde oluşturulmuş ve sonrasında da ön planda tutulmuş olan resmi tarih tezi yardımıyla yazılmaktadır. Bu tarih yazım metoduyla bir “biz” ve “öteki” ayrımı yapılmaktadır. Tarih sadece Türkiye ve Türklere odaklanılarak, savaşlar ve destanlar üzerinden anlatılmaktadır. Bu noktada tebliğde örnek kitap olarak Kemal Kara’nın yazdığı “Đnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” ders kitabı alınmış ve bu kitap içinde, ötekileştirilen iki grup, iç düşman olarak görülen Rumlar ve dış düşman olarak resmedilen Yunanlar incelenmiştir. Çalışma sonucunda, tarih öğretiminin ve yazımının demokratikleşebilmesi ya da tarafsızlaşabilmesi için resmi tarih tezi kadar ötekileştirilen grupların bakış açılarının, düşünce sistemlerinin ve algılarının da anlatılması, analiz dâhilinde tutulması gerektiği iddia edilmektedir. Özlem Akkaya (Boğaziçi Üniversitesi), Milliyetçilik ve Sosyal Politikanın Kesişmesinde 1934 Đskan Kanunu ve Çingeneler Bu tebliğ 1934 Đskân Kanunu deneyimi ışığında Türkiye’de tek parti rejiminin sosyal politikalarıyla “homojen bir millet yaratma” hedefi arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Tebliğin odağını Đskân Kanunu’nun çıkmasına yol açan özel tarihsel koşullardan ziyade devletin sosyal politika girişimlerinin kendi sınırları içinde homojen bir ulusal kimlik yaratma ve sınırlarını göçebe Çingeneler gibi “istenmeyen unsurlara” karşı koruma çabalarıyla ilişkilenme biçimleri oluşturmaktadır. Çalışmada öncelikle Đskân Kanunu bir sosyal yardım politikası olarak incelenecek ve Türkiye’deki refah rejiminin belirleyici özelliklerinin kanuna yansıdığı noktalar aranacaktır. Daha sonra milliyetçiliğin ırkçılıkla kurduğu muğlâk ilişkiyi gün ışığına çıkarmak amacıyla Kanun Türkiye’de resmi milliyetçiliğin farklı sosyo-kültürel gruplara yönelik tarihsel eğilimlerinin bir yansıması olarak değerlendirilecektir. Tebliğin son kısmında Çingeneliğin resmi tahayyüldeki tanımında “öteki” ve “hak etmeyen fakir” kategorilerinin kesişmesi ele alınacaktır. Salon 2: Ordu, Siyaset ve Militarizm Oturum Başkanı: Hasret Dikici Bilgin, Okan Üniversitesi Erdinç Erdem (Sabancı Üniversitesi), Bir Sivil Đtaatsizlik Eylemi Olarak Vicdani Ret: Arendtçi Bir Tartışma Sivil itaatsizlik, kavramsallaştırılması zor olan bir siyasi eylemdir. Bu eylemi açıklarken yapılacak bütün tanımlar eksik kalma tehlikesi taşır. Kavramın tarihi göz önüne alındığında, sivil itaatsizlik terimi siyasal literatüre ilk defa David H. Thoreau tarafından sokulmuştur. Thoreau’nun kavrayışından hareketle, temel olarak sivil itaatsizlik için, “adil” olmayan 29 yasalara bilinçli olarak uymama ya da karşı gelme eylemi diyebiliriz. Thoreau, yasaların adil olup olmadığının bireylerin o yasalara olan vicdani bağıyla ölçülebileceğini söyler. Bu noktada Arendt, Thoreau’nun sivil itaatsizlik çizgisinden ayrılır. Arendt’e göre, siyasal değeri olan bir sivil itaatsizlik kavramı oluşturabilmek için, kavramın içine yerleştireceğimiz bütün terimlerin vicdani/ ahlaksal olmak yerine, tamamen siyasal terimler olması gerekir. Ancak bu sayede sivil itaatsizlik, “siyasal değeri” olan bir eylem haline gelir. Sivil itaatsizliğe bakış açısından da anlaşılacağı gibi, Arendt vicdani reddi sivil itaatsizlik kavramının dışında tutar. Vicdani ret, Arendt’e göre siyasi bir eylem değildir. Bir eylemin siyasal değer olabilmesi için gereken özellikleri taşımaz. Vicdani reddin sivil itaatsizlik olarak kabul edilmesi için bütün vicdani retçilerin buluştukları nokta “ortak çıkar” değil, “genel düşünce” olmalıdır. Onları birbirine bağlayan kişisel veya kollektif çıkarları değil, bu ortak düşünce olmalıdır. Sivil itaatsizliğin genel amacı olan “adalet” ancak bu ortak düşünce sayesinde sağlanabilir. Bu çalışmanın temel amacı Arendt’in anlatıları ışığında Türkiye’deki “vicdani ret” eylemlerini kavramsal bir çerçeveye oturtmaktır. Bu amaçla, öncelikle Arendt’in “Đnsanlık Durumu” kitabı üzerinden “emek, iş ve eylem” kavramları üzerinde kısaca durulacaktır. Daha sonra, “On Revolution” kitabında bahsedilen “siyasal eylem” kavramından bahsedilip, sivil itaatsizlik ve vicdani ret tartışması başlatılacaktır. Çalışmanın, Türkiye’de vicdani reddin yasal olabilmesi için sivil itaatsizlik kavramının anayasada yer alması ve kurumsallaşması gerektiği sonucuna varması amaçlanmaktadır. Erol Subaşı (Galatasaray Üniversitesi), Milli Birlik Tutanaklarında Militarizasyon Süreçleri Komitesi Genel Kurul Toplantı Bu çalışmada “Militarizasyon kavramını genel olarak askeri zihniyet dünyasının, (military mind) kavramlarının ve değerlerinin toplumsal ve siyasal ilişkilerde hegemonik bir konuma yerleşmesi olarak değerlendiriyoruz. Askeri gücün tarihin farklı dönemlerinde farklı biçimler altında etkili olması bir yana, Modern kapitalist devletlerde militarizasyon sürecinin anlamı ordunun gerek devlet aygıtında gerekse de toplumsal ilişkiler içindeki nüfuzunun artmasıdır. Bu olguyu Türk siyasal yaşamı açısından değerlendirdiğimizde ise 27 Mayıs ile başlayıp 12 Eylül 1980 darbesi ile en yüksek aşamasına ulaşmış olan bir “militarizasyon” dalgasının varlığına tanık oluyoruz. Bu çalışmadaki temel tezimiz 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan militarizasyon sürecinin askerlerin siyasal alanda göreli özerkleşmesi ve ayrıcalıklı bir konuma kavuşmasıyla sonuçlandığıdır. Bu bağlamda bu çalışmada 27 Mayıs’ın aktörlerinin askeri nüfuzun devletin kurumsal mimarisinde ve sosyo-politik iktidar ilişkilerinde arttırılmasının yolunun, devlet aygıtının ve toplumsal ilişkilerin askerileştirilmesi olduğunu düşündükleri ileri sürülmektedir. Bu askerileştirme sürecini mümkün kılan aktörlerin retoriği ve pratiği bize süreci anlamamızda önemli ipuçları verecektir. Buradan hareketle çalışmamız, MBK’nin toplum tasarımı üzerine hazırlanan bir yüksek lisans tezinin birincil kaynağı olan 6 ciltlik MBK Genel Kurul Toplantı Tutanaklarından elde ettiğimiz ampirik bulgulardan oluşmaktadır. Yöntemimiz elde edilen ampirik verilerin “militarizasyon” kavramı çerçevesi içinden değerlendirilmesine dayalıdır. Bu nedenle bu çalışmada teorik arka planın genişçe sergilenmesi yoluna gidilmemiştir. Tez henüz nihai biçimini almadığından elde edilen bulgular ile ilgili bu çalışmada söyleyeceklerimiz olası bir tartışmayı sınırlayıcı son kabuller olmaktan ziyade bir hareket noktası olarak değerlendirilmelidir. Çalışmamız iki ana başlıktan oluşmaktadır; Bunlardan birincisi a-) Toplumun Militarizasyonu; ikincisi ise b-) Devlet Aygıtının Militarizasyonu dur. Her iki bölümde de ana izleğimiz MBK Genel Kurul Toplantılarındaki tartışmalar olacaktır. 30 M. Mücahit Küçükyılmaz (Polis Akademisi), Türkiye’de Đç Güvenlik ve Dış Güvenlik Kavramı: Tanımlama, Kapsam, Yetki ve Sorumluluk Sorunları Türk siyasal sisteminde güvenlik merkezli bakışın tarihsel etkisi, Osmanlı Đmparatorluğu’nun “duraklama”, “gerileme”, “çöküş” devrelerinin bu şekildeki adlandırmalarıyla yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ortaya çıkış şartlarını ifade eden “kurtuluş” ve “kuruluş” kavramlarında da görüleceği üzere, savunmacı ve “mevcudu muhafazacı” bir anlayışı yansıtmaktadır. Đç ve dışı kapsayan bir güvenlik paradigmasının tarihsel seyri, benzer biçimde “Milli müdafaa”, “Milli istiklal”, “Milli savunma”, “Milli güvenlik” kavramsal çizgisinde de izlenebilir. Bu durumla bağlantılı olarak Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” prensibinin, özellikle 1950 sonrası Soğuk Savaş döneminin kapalı ve tek yönlü uluslararası ilişkiler dünyasının da etkisiyle, “yurtta sulh” kısmı öncelikli olarak uygulanmış; 2000’li yılların başına gelinceye kadar Türkiye, dünyanın geri kalanına NATO ve ABD politikaları çerçevesinde yaklaşarak misak-ı milli içinde kalmaya özen göstermiştir. Bu yaklaşımın kamu yönetimine yansıması, mevzuatta hiçbir zaman birbirinden ayrı olarak tanımlanmayan iç güvenlik ve dış güvenlik alanlarının siyasal iktidardan özerk ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yetki ve sorumluluğunda addedilmesi şeklinde olmuştur. Bu da iç güvenlik sorunlarının askerî mantık gereği bir savaş ve seferberlik yaklaşımıyla çözümlenmeye çalışılması sonucunu doğurmuştur. Türkiye’de güvenlik bürokrasisinin askerî kökenli ve ondan koparak kurumsallaşmış olması, 1950’lere kadar iç ve dış güvenlik ayrımı yerine “milli istiklal” ve “milli mevcudiyet” kavramlarının, ABD ile yakın ilişkilerin başladığı 1950’den sonra ise “milli güvenlik” (national security) kavramının gölgesinde bir politika izlenmesine neden olmuştur. Makalede sözü edilen iç güvenlik - dış güvenlik eksenli kavram karmaşasının çözümü, başta Anayasa olmak üzere mevzuatta yer alan tanım ve kapsam alanlarının belirginleştirilmesinin yanı sıra, güvenliğin bir “hizmet alanı” olduğu ve “hizmet alanlar” ile “hizmet verenler” arasındaki ilişkinin birincisi lehine işlemesi gerektiği yönündeki modern demokratik bilincin devlet ve toplum katında yerleşmeye başlamasıyla mümkün olacaktır. Salon 3: Milli Kimlik, Azınlıklar ve Çokkültürlülük Oturum Başkanı: Murat Akan, Boğaziçi Üniversitesi Cafer Sarıkaya (Boğaziçi Üniversitesi), Bir Mikro Tarih Çalışması: Ünye'de Yaşamış Son Ermeni Aileleri Öykü Erinç Küçüköz (Mimar Sinan Üniversitesi), Türkiye'de Milli Kimlik ve Gayrimüslim Gençlerin Kimlik Kurguları Bu çalışma Türkiye’de ulus devletin inşa sürecinde, ulus devletin homojenleştirme politikaları ve resmi ideolojisi bağlamında azınlıklar konusunda sürdürülen uygulamaların, gayrimüslim azınlıkların kimlik kurgularını, gençler örneği üzerinden, gündelik yaşam deneyimlerine odaklanarak ele almaya odaklanan bir saha araştırmasına dayanmaktadır. Bu bağlamda azınlık gençlerinin sosyalizasyon süreçleri, kültürel, dinsel ve sosyal ilişki düzeylerini ve pratiklerini içeren gündelik yaşam pratikleri, Türkiye’de yaşanan tarihsel olaylar ve Türkiye’de vatandaşlık siyasetinin temel problemleriyle birlikte biçimlenen ulusal ve cemaatsel aidiyetler, ulus devletin kimlik stratejileri üzerinden ele alınmaktadır. 31 Mustafa Bölükbaşı (Đstanbul Üniversitesi), Kimlik, Çokkültürlülük ve Toplumsal Eşitlik Günümüzde çokkültürlülük tartışmaları gerek akademik alanda gerekse de reel-politikada önemli bir yer tutmaktadır. Maddi temellere dayanan sınıf talepleri yerine kültürel temellere dayanan tanınma taleplerinin ön plana çıkması bunda etkili olmaktadır. Bu anlamda yeni toplumsal hareketler eşitliğin ortak haklar temelinde sağlanmaya çalışılmasına ve ekonomik dağıtıma indirgenmesine bir tepki olarak görülebilir. Öte yandan çok-etnikli ulus-devletler çokkültürlülüğü etnik-dilsel talepler biçiminde ortaya koyan gruplar karşısında ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Ancak bu azınlık hakları savunucuları kimliklerini özcü yorumlarla ifade ettikleri noktada, ırkçılık savunucularıyla aynı retoriği geliştirme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Bunun yanında liberal devletin tarafsızlılığı iddiası bir mit olarak gözükmektedir ve kendi sınırları içinde farklılıklara duyarsız bir biçimde uyguladığı bireysel sivil hakların bazı azınlık gruplarını dezavantajlı kıldığı ortadadır. Ancak gruplar arası koruma sağlayan kolektif haklar da grup içindeki hiyerarşilerin giderilmesini garanti etmemektedir. Ayrıca tıpkı apartheid rejiminde olduğu gibi bir gruba yönelik kolektif bir hak her zaman adaleti tesis etmek amacını taşımayabilir. Bu yüzden tanınma siyasetini savunan bazı teorisyenler bazı durumlarda farklılığın, bazı durumlarda ise evrensel insanlık değerlerinin ön plana çıkarılmasından yanadır. Fakat bu da yeterli olmayabilir. Eğer çokkültürcülüğü toplumsal eşitsizliğin giderilmesinin yöntemlerinden biri olarak görüyorsak, o zaman ekonomik eşitsizlikleri giderebilmek için yeniden dağıtım siyasetini de göz önünde bulundurmak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Hem tanınma hem de yeniden dağıtım ilkesini bir arada düşündüğümüzde toplumsal eşitsizlikleri aşmak konusunda önemli bir yol alabiliriz. Salon 4: Uluslararası Đlişkiler Teorisi Oturum Başkanı: Gencer Özcan, Đstanbul Bilgi Üniversitesi Ayşegül Uygur Doğan (Okan Üniversitesi),, Kimlik ve Farklılık Perspektifinden Uluslararası Đlişkiler’in Avrupa-Merkezci Yapısına Bir Bakış Bugün, özellikle Uluslararası Đlişkilerin temel kuramlarına yöneltilen eleştirilerden sonra Uluslararası Đlişkiler disiplininin Avrupa-merkezci yapısını gözlemlemek daha kolay hale gelmiştir. Uluslararası Đlişkiler’in bu Avrupa-merkezci yapısı, modern kimliğin (ve modernitenin) ayrıcalıklı olarak; farklı kültür ve kimliklerin ise “öteki” olarak konumlandırılmasına yol açmıştır. Bu tebliğ, Uluslararası Đlişkiler’in Oryantalist karakterini sorgulayarak, “anarşi”, “Avrupa-dışı kültürler”, “etnisite” ve “toplumsal cinsiyet” tarafından temsil edilen “öteki” lerin modern devlette vücut bulmuş “ben”lerin oluşturulmasına nasıl katkıda bulunduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Heterofobi, Avrupalı kimliğin homojenleştirici özelliğinin bir sonucu olduğu için, “öteki” ‘lerin yaratılması aynı zamanda modern kimliğin eleştirisini de gerektirmektedir. Dolayısıyla, modern kimliğin yapısökümü bu tebliğin başlıca ilgi alanıdır. Ayrıca, bu tebliğde Uluslararası Đlişkiler teorisi kapsamında modern kimlik, ulusal çıkar ve farklılık kavramları arasındaki ilişki incelenecektir. Uluslararası Đlişkiler’in “öteki” ile etkileşim demek olmasından ötürü, Uluslararası Đlişkiler’in ötekini dışlama veya farklılıkları bastırma problemini çözmesi gerektiği tartışılacaktır. Bu bağlamda, Uluslararası Đlişkiler kuramının, bu çelişkiyi çözmek için farklılık ve heterojenlik temelinde yapıbozuma uğratılması gerektiği savunulacaktır. Dolayısıyla, bu tebliğde “ben” ve “öteki”nin birbirini karşılıklı olarak kurduğu gerçeğinden hareketle “öteki” için empati öngören ve Uluslararası Đlişkiler disiplininin Avrupa-merkezci karakterini dıştalayan “Öteki bir Uluslararası Đlişkiler”’ imgesine odaklanılacaktır. Buradan hareketle, bu tebliğde farklı 32 kimlik ve öteki “doğru”lara yaşam alanı tanıyan başka dünyaların da olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Görkem Atsungur (Yeditepe Üniversitesi), Avrupa Birliği ve Uluslararası Terörizm Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte, ‘’güvenlik’’ kavramı yeniden gözden geçirilmeye başlanmış, özellikle 11 Eylül sonrası döneminde, geleneksel tehdit algılamaları genişleyerek, küreselleşmenin hızının artmasıyla uluslar arası sistemi bir bütün olarak etkilemiştir. Bu dönemde, uluslar arası hukukta kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaa kavramları tekrardan yorumlanmıştır. Terör faaliyetlerinin dış devletlerin yardımı olmadan devam ettirilmesinin zor olduğu bir ortamda; sıcak savaşa girme ihtimalini göze alamayan devletlerin bir dış politika aracı olarak uluslar arası terörizme destek verdiğini görmekteyiz. Bu çalışmada, ‘’uluslar arası terörizm’’ kavramının teorik açıdan (Bergesen, Lizardo, Laqueur, Micholus, vb) kısa bir analizi yapıldıktan sonra, tarihsel süreç içersinde Avrupa’nın terörle mücadelesi incelenecektir, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren Avrupa’da görülen terör olayları ve ona karşı geliştirilen mekanizmalar ele alınacaktır. Her ne kadar 11 Eylül ABD’de gerçekleştirilen bir terör eylemi olsa da; gerek Dünya Ticaret Merkezinin hedef alınması ile uluslar arası güvenliği tehdit etmesi, gerekse ABD’nin en yakın müttefiklerinin arasında yer alması ve NATO gibi birçok uluslar arası örgütte sıkı işbirliğinde hareket etmesinden dolayı, Avrupa devletlerini de yakından etkilemiştir. Bu bağlamda, 11 Eylül olaylarının Avrupa’daki yansımaları siyasi, ekonomik ve askeri açılardan ele alınacaktır. AB’nin 27 üyesinin kendi içersindeki terörle mücadelede oluşturdukları kurumlar ve politikalar değerlendirilecektir. Terör’ün AB’de ortak bir tanımının henüz tam olarak yapılamamış olması ve üye devletlerin terör olaylarına farklı bakış açıları altında yatan ulusal çıkarların korunması, AB’nin uluslar arası terörizmle mücadele de etkisini kısıtlamaktadır. Bu çerçevede, AB Konseyi tarafından yayınlanan terör örgütleri ve kişilerin listesi ile terörün önlenmesinde oluşturulan bazı önemli kurumlar incelenecektir. 11 Mart terör olayı ile sarsılan Avrupa güvenliği ve ortak bir politikaya doğru atılan ve atılması gereken adımlar tartışılacaktır. 11 Mart’tan sonra ortak dış politikanın bir parçası halini almaya başlayan uluslar arası terörizmle mücadelede gerek birlik içersinde, gerekse uluslar arası sistemde işbirliğinin önemi artmaktadır. Bu hususta, AB’nin uluslar arası terörizmle mücadelede NATO ve BM ile mukayesesi yapılacak, Avrupa Güvenlik Stratejisi incelenecektir. AB’nin küresel bir aktör olma hedefi ve AB Anayasası ile gelinen son gelişmeler değerlendirilecektir. Tebliğ, Avrupa Birliği’nin Uluslar arası terörizmle mücadelesini ve yapılması gerekenleri bu çerçevede sunmayı amaçlamaktadır. Haris Ubeyde Dündar (Đstanbul Üniversitesi), Küreselleşmenin Başka Bir Boyutu; Batılı Dünya Tasavvurunun Evrenselleşmesi Üzerine Bu tebliğ küreselleşme ile beraber neredeyse tüm dünya tarafından kabul edilmiş öncüllerden biri olan batılı dünya tasavvurunun bir eleştirisini yapabilmeyi amaçlıyor. Özellikle Aydınlanma Dönemi ve Sanayi Devrimi sonrası gözle görülür bir atılım gerçekleştiren Batı dünyası bugün kendisi hakkında birçok görüşü dünyaya kabul ettirmiş durumdadır. Tarih boyunca, Lamartine ve Renan öncülüğünde devam eden oryantalizm, B. Lewis ve bilhassa Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi ile şekil değiştirerek de olsa devam etmektedir. 33 Batı, Haçlı Seferleri, sömürgecilik ve modern çağ ile birlikte oryantalizmin de ideolojik desteği ile kendini ‘kurgulanmış bir öteki’ üzerinden tanımlamış, bunu yaparken de kendisi dışında kalan her yeri homojen bir Doğu olarak işaretlemiştir. Bununla beraber coğrafi olarak hiçbir anlam ifade etmeyen ve her zaman bir mesele olarak gördüğü bu Doğu’ya da belli bir takım olumsuz özellikler atfetmiştir. Batılı düşüncelerin dünya ölçeğinde yaygınlaşması ve neredeyse sorgusuz kabul görmesi, başta Batının dünya tasavvuru olmak üzere bu düşüncelere evrensel bir nitelik kazandırılması ile olmuştur. Orta Çağ dönemi, Aydınlama Dönemi, Gelişmiş, Gelişmekte olan ve Üçüncü dünya, hatta Doğu ve Batı gibi kavram ve kategoriler tamamen avrupamerkezci bir anlayışla oluşturulmuş olmalarına rağmen evrensel kavramlar olarak kullanılmaktadır. Özellikle, bu tebliğin ana konusu olan bu evrenselleştirme, bugün var olan her şeyin idealinin Batı’da olduğu gibi yanılgıları doğururken, sosyal bilimlerin ilgili disiplinleri için ortak ve tarafsız bir dil oluşmasını da engellemektedir. Bu yazının amacı bugün kabul görmüş dünya tasavvuru ve tarih algısının aslında Batı ve avrupamerkezci bir anlayışın evrenselleştirilmiş hali olduğunu çeşitli araştırmacı ve yazarlardan da faydalanarak tartışmak ve bu manada küreselleşmenin bir başka boyutuna da dikkat çekmektir. Salon 5: Türk Dış Politikası III: Teori ve Tartışmalar Oturum Başkanı: Đnan Rüma, Đstanbul Bilgi Üniversitesi Berkay Gülen (ODTÜ), "Türk Dış Politikası Yüzünü Doğu'ya Mı Dönüyor?" Soruyu Soranların Gözünden AKP Dönemi Dış Politikası ve Brookings Institute Örneği 2002’den itibaren önce Avrupa Birliği uyum süreciyle, ardından politik Đslam tartışmalarıyla yeni bir boyut kazanan ve “statükocu” tanımlamasından sıyrılmaya başlayan Türk dış politikasının (TDP) incelenmesi alanında yeni bir gelenek oluşmaktadır. Olay bazlı dış politika analizinden teorik bazda analiz anlayışına yönelik bir çalışma prensibi benimsenmekte ve bu noktada bir yandan geleneksel TDP dinamikleri tartışılırken, bir yandan da küreselleşen dünyada ne ölçüde bir etki alanı yaratabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda, tartışmaların odağında yer alan ve çoğunlukla soruların sorulma biçiminde etkin olan Amerikan dış politika yapım sürecinin önemli aktörlerinden olan düşünce kuruluşlarının (think-tanks) etkisi de incelenmeye değer bir başlıktır. Türk dış politikasını akademik, siyasi, ekonomik ve bürokratik anlamda derinlemesine inceleyen kuruluşlardan olan ve Türkiye’ye dönük Amerikan politikasının yapımında Cumhuriyetçi başkanlık dönemlerinde bir geleneğe sahip bulunan Brookings Institute’un geçtiğimiz sekiz yıl içinde Türk dış politikasını algılama biçimi de dönemsel olarak hayli değişmiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımından, 2003’teki Irak Savaşı’na, ardından Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi iki ülkenin de etkin olduğu coğrafyalardaki sorunlara bakış açıları 2002 Eylül’ünden 2010 Aralık’ına kadar hayli değişmiş, çeşitlenmiş ve günün koşullarına göre yorumlanmıştır. Bu bakış açısına paralel olarak bu tebliğde, 2007’ye kadar olan dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politika manevralarını çoğunlukla destekleyen Brookings Institute’un, 2007’den sonra Türkiye’nin komşularıyla çeşitlenen ilişkilerine bakış açısını, Türkiye’nin “aktif dış politika ve komşularla sıfır problem” anlayışını yeni “kendine güven” politikası olarak algılamasını ve en önemlisi de, yaratılan bu imajın Amerikan dış politikasının Türkiye’ye dönük politika yapım sürecindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktayım. 34 Harun Küçükaladağlı (Đstanbul Şehir Üniversitesi), Türk Dış Politikasında Dönüşüm: 'Eksen Kayması' mı, Süreklilik mi? Türkiye'nin bugün izlediği dış politika hem içeride hem de uluslararası kamuoyunda ilgi çekmektedir. Kimilerine göre hükümet “Đslamcı” bir dış politika yürütürken bazı çevreler de “Yeni-Osmanlıcılık’ın” dış politikaya yön verdiğini iddia etmektedir. “Eksen kayması” kavramı da bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Ancak burada Türk dış politikasındaki değişimin yeni olmadığı, 90’lı yılların başından bugüne bir süreklik içinde gerçekleştiği ancak son dönemde bunun büyük bir ivme kazandığı öne sürülecektir. Dış politikada yaşanan bu dönüşüm eksen kaymasından ziyade uluslararası düzende yaşanan dinamik sürece ayak uydurma ve pozisyon sahibi olma çabasıdır. Bu çalışmada “Toplumsal Đnşacılık” (Social Constructivism) perspektifinden hareketle -Türkiye’nin yaşadığı bu değişimde iç dinamiklerin etkisi reddedilmeksizin- uluslararası dinamiklerin dış politika yapımına etkisini vurgulanacaktır. Bu çerçevede Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde gereği olarak Batı bloğu içinde edilgen bir konuma yerleştiği, kendine özgü alternatif strateji ve politikalar üretemedi ifade edilecektir. Ancak Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle uluslararası sistemde yaşanan hızlı değişim ve dönüşümün getirdiği dinamik şartlara, AB ile ilişkilerini geliştirerek adaylık statüsü kazanması, ECO’nun genişletilerek Afganistan ile birlikte 6 Türkî cumhuriyetin birliğe dahil edilmesi, KEĐ ve D-8 girişimleri gibi bölgesel ve küresel açılımlarla ayak uydurmaya çalıştığı vurgulanacak, 2000’li yıllara gelindiğinde ise BM Güvenlik Konseyi üyeliğine adaylığı, ĐKÖ Genel Sekreterliğini seçimle alması, komşu devletlerle gelişen siyasi ve ekonomik ilişkiler, AB, Rusya, Çin ve Orta Asya ekseninde geliştirilen Avrasya stratejisi ve Afrika, Güney Amerika açılımlarıyla uluslararası sistemde etkin bir güç olmayı hedeflediği açıklanmaya çalışılacaktır. Sonuç olarak 90’lı yılların başında değişmeye başlayan ve bugün daha etkin, çok yönlü bir boyut kazanan Türk dış politikasının bir “eksen kayması” değil süreklilik yaşadığı ve bunun sonucunda yükselen bir bölgesel güç olmaya başladığı vurgulanacaktır. Hüseyin Sert (Boğaziçi Üniversitesi), Yeni Olan Ne? TDP'de Aktif Politika Tartışmalarının Eleştirel Değerlendirmesi Son dönemde, Türk dış politikasında yeni ortaya çıktığı varsayılan “aktif politika trend”i Uluslar arası Đlişkiler alanında pek çok çalışmaya ilham kaynağı oluyor. Bu çalışmların neredeyse tamamında, bu yeni trendin, hem temel ilkeler hem de uygulama anlamında, Türk dış politikasının genel akışından bir kopuş olduğuna dair hakim bir kanı var. Bu “yeni dış politika” tartışmaları sadece akademide değil yerli ve yabancı kamuoyunda da tartışmalara konu oluyor. Đç kamuoyunda bu politikalar savunucuları tarafından memnuniyetle karşılanırken, karşıtları tarafından şiddetle eleştiriliyor. Dış kamuoyunda da bu “trend” e destek verenler Türkiye'nin yeni bir bölgesel güç olma ihtimalinden övgüyle bahsederken, karşıtları da Türk dış politikasındaki “eksen kaygması”ndan endişe ile bahsediyor. Fakat bütün bu karşıt görüşlerin üzerinde uzlaştığı bir nokta var ki o da Türk dış politikasında fark edilebilir bir değişiklik olduğu. Bu çalışmada, bu yaygın konsensüs'ün geçerliliği sorgulanacaktır. Bunu yapmak için de, muhtemel devamlılık ve değişim unsurlarını ortaya çıkarmak amacıyla, şu anda olduğu varsayılan trendin Türk dış politikasının tarihsel akışı içerisindeki yeri değerlendirilecektir. Bu noktada, sorulan temel soru, “Bu 'yeni trend' Türk dış politikasının genel akışından bir kopmaya mı işaret ediyor? Bunun yanında bu “yeni politikayı”, “eski dönem”den ayıran değişim unsurları ve bu iki “ayrı dönem”in benzemesini sağlayan süreklilik unsurları nelerdir? Bu çalışmanın bu soruları yanıtlamaya yönelik temel argüman'ı şudur: Şu an gelişmekte olduğu varsayılan politikalar, yeni bir trend'e işaret etmiyor. Tam tersine, şu anki politikalar Türk dış politikası içinde 10-15 yıllık aralıklarla 35 tekrar eden bir trendin güncel bir tezahürüdür. Bu yeni “aktif trend”i öncekilerden ayıran temel nokta ise, bugünkü politikaların, geçmişteki “aktif politika” girişimlerinin aksine zorlayıcı konjonktürel sebepler dolayısıyla değil, Türk dış politikasındaki temel karar alıcıların politik ve ideolojik tercihlerinin sonucu ortaya çıkmasıdır. 36
Benzer belgeler
Türk Dış Politikasında Siyasal Kültürün Etkisi
belirleyici olduğu öneriliyor. Özellikle, Kemalizm’in ve Đslam’ın liberalizm karşısındaki
gücü, cumhuriyetçi ve Đslami sivil toplum kuruluşlarının, başka grupların taleplerine karşı
çıkarken öne sü...