Sayı 64 Şubat 2014 - ATAUM
Transkript
Sayı 64 Şubat 2014 - ATAUM
ATAUM e-bülten Avrupa Gündemi... Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yıl 6 - Sayı 64 OCAK 2014 AB'nin Yeni Planı Bize Bir İstihbarat Lazım "Özel hayatın korunması hakkının kalesi" AB, Snowden’in ortalığa saçtığı ABD’nin casusluk ve telekulak faaliyetlerinden sonra güvenlik politikalarını güçlendirerek ABD’yi gözetlemeyi tartışıyor. Avrupa İstihbarat Teşkilatı tartışmalarını alevlenmiş durumda. Bu da AB bürokrasisinde yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyor. Big Brother’ın gözetimindeki Avrupa, istihbarat faaliyetlerini hâlihazırda Avrupa Dış Eylem Servisi’yle koordine etmeye çalışıyor. Ama "devlet meseleleri"ne bakış farklılıkları düşünüldüğünde, üyelerin istihbarat gibi bir alanda daha ileri ve ortak adım atmalarının önünde de ciddi engeller var. "Sır" paylaşmak zor ve ortak güvenlik algısı da henüz oturmuş değil. BİG BROTHER AB'Yİ İSTİHBARAT SAHİBİ YAPIYOR H. Kardelen IŞIK ABD Başkanı Obama’nın ABD istihbarat faaliyetleri konusunda reforma gideceğini açıklaması, Snowden olayıyla istihbarat konusunda ateşlenen tartışmalarda AB için de beklentileri üst düzeye çıkardı. Avrupa Parlamentosu’nun Ocak’ta yayınladığı bir raporda, ABD’nin Avrupa’daki dinleme ve izleme faaliyetlerinin AB vatandaşlarının özel hayatlarının gizliliği meselesini ihlal ettiği ortaya konulmuştu. Ancak Obama’nın ABD’nin istihbarat faaliyetlerini “Avrupalı dostları” için yürüttüğü argümanı ikna edici olmuşa benzemiyor. Avrupalı liderler ve AB vatandaşları, ABD’nin istihbarat çalışmalarıyla bu alandaki suiistimallerini hak ihlalleri olarak görüyor. Kaldı ki, Obama’nın reform stratejilerinde ABD vatandaşlarını mahkeme izni olmaksızın dinlemeyeceği yönünde değişiklikler olduğu öngörülse de, aynı kuralın “Avrupalı dostları” için yasal güvenceye kavuşturulmadığı açık. (devamı 3.sayfada) İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü ABD Yine Başrolde AB-Küba Diyalog ve İşbirliği Polonyalı Göçmen Krizi Isabella PIERANGELI sayfa 4-5 Aysel MUSAYEVA sayfa 9 Esra AKGEMCİ sayfa 10-11 Recep Ersel ERGE sayfa 14-15 Yunanistan’ın E-Sağlık Hedefleri ‘İşleyen Bir Avrupa’ "Acısız İdam": Patria Potestas Amerika! Ahmet M. SÖNMEZ sayfa 19 Vural YAVAŞ sayfa 20-21 Yasemin KARADAĞ sayfa 22-23 üyelik ve diğer talepleriniz için [email protected] Portre: Lloyd George Recep Ersel ERGE sayfa 24-25 2 Hamburg’da Neler Oluyor? Onur HAZNEDAR OCAK 2014 ATAUM e-bülten Hamburg’da Neler Oluyor? Onur HAZNEDAR Hamburg… Almanya’nın zenginiyle fakiriyle göçmeniyle yıllardır bir arada yaşadığı önemli şehri… Ancak o da çağımızın toplumsal hareket silsilesinden nasibini almışa benziyor. Zira bu şehrin sakinleri yeni yıla uzun zamandır pek rastlamadıkları olaylarla girdi. Barışçıl gösterilerin hüküm sürdüğü kentte bu sefer şiddet sahne aldı ve (en azından kısa vadedeki) sonuçları da tahmin edebileceğiniz üzere gerek göstericiler gerekse polis açısından pek hayırlı olmadı. Üstelik bu olaylar sonrasındaki devlet refleksi bazı semtlerin “tehlikeli bölge” ilan edilmesi şeklinde tezahür etti. Bu durumsa taraflarca en çok eleştirilen nokta oldu. Olayların fitilini ateşleyen olay, 21 Aralık’ta solcu grupların kontrolünde bulunan “Rote Flora” adlı kültür merkezinin ve bazı semtlerdeki evlerin boşaltılması talebi oldu. Buna karşı çıkan yaklaşık sekiz bin göstericiyle polis çatıştı ve olaylar büyüdü. En az 500 gösterici ve 170 polis çatışmalarda yaralandı. Ancak olaylar bununla da sınırlı kalmadı. 30-40 kişilik bir grup Davidwache Polis Karakolu’ nun önündeki polislere sal- dırı düzenleyerek orada bulunan birçok polisi yaraladı. Bunun üzerineyse Hamburg’ un St. Pauli, Sternchanze ve Altona semtleri “tehlikeli bölge” ilan edildi. Ancak kimi tanıkların ifadelerine göre karakola bir baskın düzenlenmemişti; olaylar karakolun iki yüz metre yakınında gerçekleşti. Dahası, yine tanıklara göre bunlar, alkolün dozunu kaçıran ve siyasi bir a- Olayların arkasında ne var? Aslında basit bir toplumsal çatışma olarak görülebilecek bu olayın arkasında birçok neden yatıyor. İlk olarak, her ne kadar simgesel bir nitelik taşısa da, Rote Flora’nın kapatılması aslında olayların arkasında yatan temel nedeni gözler önüne seriyor: Kentsel dönüşüm. Zira bu bina, 1980’lerin sonunda birçok kentte olduğu gibi terk edilmişti ve solcu gençler tarafından alternatif bir hayatın merkezi olarak ele geçirilip dönüştürülmüştü. Bu yıllarda bunun gibi birçok bina sahibi tarafından terk ediliyor, kiraya verilmiyor ve çürümeye bırakılıyordu. Hal böyle olunca bu binalar solun o dönemdeki “mülk sahibi olmanın mülkün sahibine sosyal sorumluluk yüklediği” söylemi çerçevesinde işgal ediliyordu. Böylece kira fiyatlarının tavan yaptığı Avrupa’nın büyük kentlerinde evsizlerden göçmenlere, üniversite öğrencilerinden dar gelirlilere herkese kucak açılıyordu. Üstelik eyalet görevlileri de bu duruma göz yumduğundan bu binalar turistik bir uğrak yeri halini bile almıştı. Ancak son dönemde bu binaların cazibesi medyanın da katkısıyla artmaya başladı. Önce bohem yaşam tarzını benimsemiş paralı kiracılar macı olmayan futbol holiganlarıydı. Ayrıca çok merkezi bir yerde bulunan bu karakola ait kamera görüntüleri de bulunamadı. Ancak tüm bunlar polise geniş yetkiler veren bu ilanın alınmasını engelleyemedi. Çünkü bu ilan, polise somut bir tehdit ya da şüphe olmaksızın kimlik kontrolü yapma hakkını veriyordu. Üstelik, bu ilan polisin şüpheli gördüğü kişilerin be- lirli yerlerde toplanmasını yasaklama hakkını da içeriyordu. Normal şartlar altında Almanya’da polis makul şüphe olmadan kimlik soramıyor ve arama yapamıyor. Aksi durumdaysa vatandaşın karşı çıkma ve şikayet etme hakkı bulunuyor. İşte bu yüzden uygulama epey ilginç ve tepkilere neden olmasına da şaşırmamak gerek. buralara taşınarak lüks tadilatlar yapmaya başladı. Bunuysa çevreye açılan kafeler, restoranlar, butikler izledi. Tüm bu dönüşümse kira fiyatlarının bu bölgelerde daha da artmasına yol açtı. Durum böyle olunca da burada yaşayanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı. Böylece toplumdaki dışlanmışlık hissi daha da artarak çeşitli gerilimlere sebep olabildi. Olayların arkasında yatan ikinci bir nedense, birincisiyile bağlantılı olarak Lampedusa’dan gelen göçmenlere yönelik iktidarın uyguladığı sert kontrollerle ilgili. Zira Hamburg’da bir yıldır dü- zenli olarak her hafta göçmenlere oturma izni verilmesine yönelik yürüyüşler yapılıyor. Hem de Hamburgluların büyük bir kesiminin de katıldığı barışçıl gösteriler şeklinde. Bir diğer nedense, 2011’den be ri “Occupy Wallstreet” eylemine paralel yürüyen “Occupy Hamburg” hareketinin kaldığı kampın geçtiğimiz günlerde polis tarafından boşaltılması oldu. Toplumdaki rahatsızlıkları ve gerilimleri gösterdiğinden bu iki neden de deyim yerindeyse bardağı dolduran son damlalardı. Kızıl Ordu Fraksiyonu geri mi geliyor? Son yaşanan olaylarda ipi göğüsleyenlerin sol hareket olması ve bu hareketin Berlin’ den Frankfurt’a Almanya’nın çeşitli şehirlerinden destek alması, 1970’lerde Almanya’ da çeşitli şiddet eylemlerinde bulunan “Kızıl Ordu Fraksiyonu” (RAF) adlı aşırı sol örgütü akıllara getirdi. Ancak Alman siyaset bilimcisi Carsten Koschmieder’e göre radikal solun yeniden boy göstermesi beklenmiyor: “Bu hiçbir biçimde mümkün değil. Örneğin bundan iki yıl önce Berlin’deki trenlere saldırı düzenlenmişti. O dönemde de medyada ‘acaba bunlar RAF benzeri örgütler olabilir mi’ şeklinde tartışmalar yer almıştı. Böyle bir gelişmeye ilişkin hiçbir işaret bulunmuyor. Ayrıca sol çevrelerde de böyle bir şeyin varlığına dair hiçbir tartışma yaşanmıyor.” Hamburg’da iç istihbarat kuruluşu Anayasayı Koruma Teşkilatı’ndan Torsten Voss da bu düşünceyi paylaşıyor. Zira Voss, Almanya’daki aşırı solcu grupların düşünce yapılarında geçen yıllar içerisinde değişiklikler olduğunu, eskiden bilinçli bir şekilde insanlara karşı şiddet uygulamada bir çekince görmezlerken, şimdilerde şiddete bulaşmamaya özen gösterdiklerini, bunun tek istisnasınınsa neo-nazilere karşı eylemler olduğunu belirtiyor. Son olarak, geçtiğimiz günlerde tehlikeli bölge uygulamasının kaldırılmasıyla ve Ro- te Flora sakinlerinin isteklerinin belli ölçüde yerine getirilmesiyle birlikte Hamburg sokaklarında şimdilik sakin bir hava olduğunu vurgulamakta yarar var. Ancak yeryüzünün lanetlilerinin küreselleşmenin sancılarını çektiği bugünlerde Hamburg olayları gibi birçok olaya önümüzdeki günlerde de tanıklık edeceğimiz aşikâr gibi gözüküyor. ATAUM e-bülten Big Brother’ın merceği altındaki Avrupa, istihbarat faaliyetlerini hâlihazırda Avrupa Dış Eylem Servisi’yle koordine etmeye çalışsa da, ortak OCAK 2014 güvenlik ve özel hayatın gizliliği konularında güvence eksikliği çekiyor. Avrupa İstihbarat Teşkilatı tartışmalarının bir başka boyutu da bu- rada önem kazanıyor. İstih- venlik ve ulusal verilerin kobaratı dış güvenlik aracı ola- runması meselesi olduğu rak kurumsallaştırmaya ihti- görülüyor. yaç duyan Avrupa’da asıl önemli olan sorunun iç gü- AB casusluğu önleyecek mi? Alman dış istihbarat teşkilatı BND, Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu NSA’nın dinleme ve gözetleme skandallarının kamuoyunda duyulmasından bu yana Avrupa’ da casusluğunun önüne geçilmesi konusunda anlaşma girişimlerinde bulunmuştu. Ancak İngiltere’nin anlaşmadan ziyade yalnızca politik bir güvence içine girebileceğini belirtmesi ve İngiltere Devlet İletişim Birimi GCHQ’ nun ABD gizli servisleriyle özel işbirliğinde bulunan tek Avrupa ülkesi olması, akıllarda soru işareti bırakıyor. İngiltere, Almanya Başbakanı Merkel’in telefonlarının dinlenmesi krizinde diğer AB ülkeleriyle ortak bir tutum içine girmek yerine ABD istihbarat örgütleriyle veri paylaşımını kesmeyeceğini belirterek tartışmalar boyunca sessizliğini korumuştu. Berlin yakınlarında kurulan bir dinleme istasyonuyla İngiltere’nin de Merkel’i dinlediği iddialarına başbakan David Cameron’un yanıt vermemiş olması da şüpheleri arttırmıştı. AB’nin geleceği ve üyeliği konusundaki şüphelerini her fırsatta dile getiren İngiltere’nin kurulması olası Avrupa İstihbarat Teşkilatı’nın neresinde yer alacağı sorusu da bu noktada dikkat çekiyor. Merkel’in telefonunun AB’yi ikiye bölüp bölmediği tartışmalarının sürdüğü bu ortamda, AB kamuoyunda ABD’nin faaliyetlerinin rahatsız edici olsa da uluslararası hukuka aykırı olmadığı, ancak İngiltere’nin tavrının Avrupa hukukuna aykırı olduğu yorumları ya- pılıyor. Nitekim Edvard Snowden’in iddialarında da GCHQ’nun ABD servislerine iletmek üzere AB vatandaşlarının verilerini topladığı öne sürülüyor. Önümüzdeki aylarda Başkan Barack Obama’yla ikili görüşmelerde bulunmak üzere Washington’a gitmeyi planlayan Merkel’se her fırsatta güvenlik ve etik sorunu olduğunu belirttiği bu skandalda İngiltere’yi hedef göstermemeye özen gösteriyor. Bunun yerine, “Doğu Almanya’da komünist bir rejimde büyüdüğünü” ifade ederek Avrupa casusluk karşıtı anlaşmasıyla veri güvenliğini sağlamak için yeni kurallar üzerinde çalışmalar yaptığını ve AB’nin bu konuya bütünlükle yaklaşması gerektiğini yineliyor. Merkel’le aynı AB tartışmaların ‘aslında’ neresinde? AB, Avrupa İstihbarat Teşkilatı kurulması yönündeki ilk adımlarını Ocak itibariyle insansız hava araçlarıyla hem sivil hem de askeri amaçlı kullanılacak casus uydular üzerinde çalışmaya başlayarak atmış durumda. Viviane Redding’in 2020’ye kadar Avrupa’da ortak bir istihbarat teşkilatının kurulabileceğini açıklamasıyla somutlaşan tartışmalarda AB’nin ABD’yle masaya eşit şartlarda oturmak istediği yorumu yapılabilir. Halihazırda veri güvenliği yasasına sahip olmayan AB, 1990’lı yıllardan bu yana üye ülkeler arasında istihbarat servisleri üzerinden kapsamlı bir bilgi alışverişinde bulunuyor. 2002’de terör tehdidinden korunmak amacıyla Paris’te kurulan ve Avrupa istihbarat teşkilatlarının irtibat bürosu haline gelen birim, “AB İstihbarat Analiz Merkezi”ne (EU INTCEN) dönüşmüştü. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’a bağlı olan merke- Bize Bir İstihbarat Lazım H. Kardelen IŞIK zin kurulacak bir AB istihbarat teşkilatının çekirdeğini oluşturabileceği ifade ediliyor. Bunun yanı sıra Norveç ve İsviçre’nin istihbarat servisleriyle 28 AB üyesi de bir çalışma grubu içinde işbirliğinde bulunuyor. AB için güvenlik stratejisini geliştirmede ve ortak güvenlik politikalarını koordine etmede hayati rol oynayabilecek olan istihbarat, önümüzdeki süreçte AB bürokrasisinin dış politika tartışmalarında kilit rol üstlenebilir. Bu- görüşü paylaşan Fransa’ysa Avrupa istihbarat çalışmalarının koordinesi konusundaki çalışmalara hız kazandırılmasını istiyor. Öte yandan, Brüksel’de açıklama yapan Avrupa Komisyonu’nun Temel Haklar ve Adalet’ten Sorumlu Üyesi Viviane Reding’se Avrupa’ nın NSA konusunda ikiyüzlü davrandığını dile getiriyor. Buna gerekçe olarak İngiltere’nin “Tempora” adlı casusluk programı hakkında bilgi vermemesini gösteren Reding, AB kamuoyunun ABD’ye duyduğu “öfkeye” rağmen AB ülkeleri arasında özel bilgilerin korunmasıyla ilgili yasal düzenleme görüşmelerinin yavaş seyretmesine dikkat çekiyor. rada asıl soru, AB’nin hangi rolü oynayacağı ve AB içindeki istihbarat biriminin hangi tarzda bir istihbarat teşkilatıyla karşımıza çıkacağı gibi gözüküyor. Bu kilit rolün niteliği AB’de var olan istihbarat işbirliğini ortak politikalara uygun hale mi getirecek yoksa yeni bir polis devletinin alt yapısını mı hazırlayacak sorusunun yanıtıysa henüz net değil. 5 3 2 4 İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü Isabella PIERANGELI OCAK 2014 ATAUM e-bülten İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü Isabella PIERANGELI (Çev.: R.E. Erge) İtalya’dan Türkiye’ye gelmenin müthiş bir etkisi var: Ankara ve İstanbul’un her yeri gençlerle dolu ve bu da enerjiyi olumlu yönde etkiliyor. Roma’daysa durum farklı: Yaşlı nüfus fazla; mevcut ve olası güçlüklerden korkan genç nüfussa azınlıkta kalıyor. Bu durum da enerjiyi etkilemekte. Enerjinin Türkiye’ deki kadar canlı görülmemesi gayet makul, ancak bu sönük enerjinin tüm ülke ekonomisini etkilemesi oldukça vahim. İtalya, İtalyanlar tarafından, yaşlılar için kolay yaşanabilir bir ülke olarak düşünülmedi hiçbir zaman – Avrupa’nın en düşük sosyal emekli maaşları (çalışanın prim ödemediği maaşlar) ve 28 ülke arasında en yüksek emeklilik yaşı İtal- Kasım 2013 – Gençlerin en karanlık ayı Senaryo üzücü: Euro bölgesinin üçüncü en büyüğü olan İtalyan ekonomisi iki yıllık bir durgunluğun ve binlerce şirketi kapanmaya zorlayıp işsizliği artıran iki trilyon Euro’luk (2.7 trilyon dolar) kamu borcunun üstesinden gelmeye uğraşıyor. Ağustos 2013’te Euro bölgesinde işsizlik oranı yüzde 12’yle istikrarını korurken İtalya’da yüzde 12.1’den 12.2’ye yükseldi. Ancak en kötüsü de Temmuz 2013’te tüm zamanların rekorunu kırarak yüzde 39.7’den 40.1’e ulaşan genç işsizliği oldu. Bu artış, İtalya’da siyasi istikrar- sızlığın olduğu bir dönemde geldi. Berlusconi liderliğindeki İtalyan merkez sağ partisi, beş aylık gönülsüz işbirliğinden sonra 28 Eylül’de Başbakan Enrico Letta’nın koalisyon hükümetinden çekildi. Ancak bu durumun tek açıklaması siyasetçiler değil. Doğrusu İtalya, her şeyden önce, eğitim sisteminin katı ve katmanlı olduğu, işgücü piyasasınınsa iki aşamalı reformlarla giderek esnekleştiği bir ülke. Dahası, Güney Avrupa’da rastlanan ve ailenin yetişkinliğe geçiş masraflarını karşılamada önemli rol oynadığı okuldan işe geçiş geleneğinin de tipik bir örneği. Öte yandan, genç işgücü piyasası sorunu, son ekonomik krizle birlikte anlaşılması daha da zorlaşan özellikler barındırıyor. Şöyle ki, İtalya, işgücü piyasasında rastlanan mutlak ve göreli dezavantajlarıyla okuldan işe geçişin en zorlu olduğu ülkelerden de biri. İşgücü piyasası reformlarının evrimi gösteriyor ki bu, piyasanın sözde katılığından ziyade, esasen eğitim sisteminin gençlerdeki tecrübe eksikliğini kapatamamasından kaynaklanıyor olabilir. Genç istihdamını artıracak önlemler 15-24 yaşları arasındakilerin yüzde 42’si iş sahibi olmadığından, Başbakan genç işsizliğini koalisyon hükümetinin önceliklerinden biri olarak tanımlıyor. Bu doğrultuda İtalyan hükümeti bir önlem paketi kabul etti. Buna göre, daimî sözleşmelerle otuz yaş altında belli kişileri istihdam eden işverenler için vergi muafiyeti öngörülüyor ve bunun da yüksek seviyedeki genç işsizliğini aşağı çekmeye yardım edeceği umuluyor. Paket, ayrıca, geçici sözleşmeyle istihdamı kolaylaştırmayı ve eğitimle çırak ve stajyer programlarını teşvik etmeyi amaçlıyor. Hükümet, ulusal fonlarla yapısal Avrupa fonlarının bir karışımı olan 1.5 milyar Euro’nun çoğunu, genel işsizliğin ulusal ortalamadan daha yüksek olduğu ve gençler arasındaki işsizliğin özellikle ya’da. Ayrıca mali baskı 2013’te GSYİH’nin yüzde 45.1’ine doğru rekor kırma yolunda– ancak Kasım 2013’ ten beri açıkça görülüyor ki İtalya gençler için bile rahat bir ülke değil. Üçüncüsü, gençlerin tecrübe eksikliğini giderme işi de piyasanın kendisine terk edilmiş durumda. Oysa örneğin Almanya’da uygulanan ikili eğitim (dual training) modeli gençlerin piyasanın gerektirdiği yeteneklerle donatılmasına yardımcı olmayı esas alıyor. Bu da geçici istihdam veya ona benzer etkisiz ve de yetersiz çözümler anlamına geliyor. 2011’de yapılan çıraklık sistemi reformu doğru yönde bir adım, ancak daha yolun başında bazı güçlüklerle karşılaşmakta. sert olduğu (Ulusal İstatistik Kurumu ISTAT’a göre yüzde 35’ten fazla) Güney İtalya’ya yönlendirme kararı aldı. Hükümet tüm bu önlemlerin gelecek aylarda 200 bin civarında gencin işe girmesine yardım edeceğini tahmin ediyor. ATAUM e-bülten OCAK 2014 Yeni İtalyan göçü – ‘beyin göçü fenomeni Hükümet AB’den bu “büyük savaş”a katılmasını istemeye hazır. Öte yandan, yüksek eğitimli ve kalifiye İtalyanlarsa daha iyi fon, kariyer fırsatı ve maaş arayışıyla yeteneklerini yurtdışında değerlendiriyor. Avrupa’nın “beyinleri” muhafaza etme girişimleri olsa da, her yıl sadece 3 bin nitelikli bilim adamı İtalya’ya giderken 30 bin İtalyan araştırmacı ülkeden ayrılıyor. Son yıllarda medyanın, siyasetçilerin ve bilim adamlarının bu fenomeni tarif etmek için “beyin göçü” (brain drain) terimini kullan- masına şaşmamalı. Gerçekte, bugünün küreselleşmiş dünyasında rekabet edebilmek için gerekli olduğundan, “beyin dolaşımı” (brain circulation) bilim adamları ve araştırmacılar için daha uygun görünüyor. Bu “beyin göçü” meselesiyse kamusal eğitim sistemine sahip İtalya gibi ülkeler için ağır sonuçlar doğurabilir. İtalya’dan beyin göçünün ana sebepleri arasında kaynak ve imkân eksikliğinin yanı sıra aşırı bürokrasi, katı hiyerarşiler ve bilimsel parçalanma yer alıyor. Gerçekten Affedilmez bir hatanın özrü Başbakan, “uzun süredir sözleri, eylemleri ve ihmalleriyle tutku, fedakârlık ve rekabetin boşa gitmesine izin verdiğini anlamamış gibi yaptığı için bir siyasi sınıf adına” özür diliyordu: “Önceki nesil- lerin hatalarını tekrar ederek biriktirdiğimiz en büyük borç gençlere yöneliktir ve bu affedilmez bir hatadır.” Ayrıcalıklara, bürokrasiye ve muhafazakârlığa boğulmuş bir ülkenin enerjisini serbest İtalya’da Genç Olmanın Güçlüğü Isabella PIERANGELI de, daha iyi maaş, fırsat ve yatırım gibi cezbedici faktörlerin yanı sıra yurtdışındaki üniversitelerin daha yüksek bilimsel itibara sahip olması da “çekici” faktörleri oluşturuyor. Düşük araştırma yatırımları, düşük maaşlar, fiziksel yetersizlikler, işe alım sisteminin hantallığı, rüşvet ve bürokrasiyse “itici” faktörleri teşkil etmekte. Araştırma fonlarının olmaması, hükümetin ve siyasetçilerin eline bakan bürokratik bir üniversite sisteminin varlığı ve akademi dışında kariyer seçeneklerinin olmaması etkisiz ve yetersiz bir sistem yaratıyor. İtalyan yükseköğretimi, hantal bir bürokrasi, kayırmacılık, nepotizm, şeffaflığın olmaması ve siyasi müdahalelerden dolayı sıkıntıda. Bu, sadece yetenekli İtalyan bilim adamları için itici bir faktör olmayıp ayrıca İtalya’ya gitmek isteyenler için de bariyer işlevi görüyor. Dahası, ABD’den farklı olarak, İtalya’da bilim adamları ve araştırmacılar için üniversite ve enstitülerin dışında fazla iş imkânı yok. bırakmak için yenileşmeyi ve eğitimi desteklemek şart. İtalyan ekonomisini hızlandırmak için de genç İtalyanlara ülkede kalmayı veya “geleceğin güç ama imkânsız olmayan yeniden inşası için sonunda geri dönmek üzere” ayrılmayı serbestçe seçme fırsatı vermek son derece önemli. 5 6 Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi Christos TEAZIS ATAUM OCAK 2014 e-bülten Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi Christos TEAZIS 12 Ekim 2010’da Atina barosu konferans salonunda bir basın toplantısı düzenlendi ve “Ürettiğimizi Tüketiyoruz Hareketi” kuruluş bildirisi kamuoyuna açıklandı. Atina’nın bütün üreticileri, oda başkanları, akademisyenler ve sanatçılar tek bir sesle bütün Yunanlılara çağrıda bulundu: Eğer işsizliği azaltmak istiyorsak, eğer dükkanların daha fazla kapatılmasını istemiyorsak, eğer üreticilerimize, çiftçilerimize, turizmimize destek olmak istiyorsak o zaman sloganımız “Yunan elbiselerini giyiyorum, Yunan yemeklerinin yiyorum ve Yunanistan’ da turizm yapıyorum” olmalı. Hareketin kuruluş bildirisinden satırbaşları şöyle: Bilindiği gibi Yunan zanaatkarlarla tasarımcılar, çok zarif ve kaliteli elbise ve ayakkabı üretiyorlar. Yabancı marka ayakkabı ve elbiseler giyme alışkanlıklarımızdan vazgeçelim artık. Bizimkilerin mallarını tercih edersek o zaman hem iç üretimi desteklemiş oluruz hem de KOBİ’lerin çalışanlarını işten çıkartmalarını önlemiş oluruz. Bilindiği gibi Yunan mutfağı dünyanın en lezzetli ve sağlıklı mutfaklarından bir tanesi. İthal yemek kültüründen vazgeçersek ve kendi ürünlerimizi kullanmaya başlarsak o zaman tarımımıza büyük bir katkıda bulunmuş olacağız. Bilindiği gibi, Yunanistan, turizm bakımından dünyanın en çekici ülkelerinden sayılır. Adalar, ormanlar, iklim, eski Yunan’a ait anıtlar, Ortaçağa ait olan kaleler, kiliseler… Hepsi varken bizim memleketimizde, baş- ka ülkelere gitmeye niye ihtiyaç duyalım ki? Onun için, ülkemizin bu kara tünelden olabildiğince çabuk çıkabilmesi için bunları yapmak bizim görevimizdir. Demokrasilerde sorumlular sadece hükümetler değil, yurttaşlardır da. Sn. Cumhurbaşkanımızın dediğine göre “vatan sevgisi eylem ve katılım gerektiriyor.” Aynı zamanda Yunan mallarının fiyatlarına karışan bütün yetkililere sesleniyoruz. Malların fiyatlarını indirmekle yetinmeyip daha rekabetçi hale gelebilmeleri için kaliteyi artırırsanız o zaman hem kendi üreticilerimizi desteklemek imkanımız olur hem de mallarımızı ihraç edip cari açığı azaltmış oluruz. Son olarak bu kampanyamızın ülke çapında yayabilmesi için bütün basın mensuplarımızdan katkılarını ve destek- lerini bekliyoruz. Hareket kısa zaman içerisinde 25 şehirde varlık göstermeye başladı ve büyük bir yankı buldu. Bu hareket kuşkusuz çok önemli; çünkü koyduğu önemli hedefler var. Temel olarak, insanların alışkanlıklarını değiştirmek, yani hareketin kuruluş bildirisine göre ithal edilen yiyecek-içecek ve elbise almaktan vazgeçip yerli malı kullanmaya teşvik etmek. Böylece ekonomiye destek vererek ülkenin kalkınmasına ve gelişmesine faydalı olacağına düşünüyorlar. Fakat bu “alışkanlıklar”ın bir başka özelliği daha var. İnsanlar ister yabancı ister yerli mallarını kullansınlar, ihtiyaçları kadar tüketmeli ki egosu çok fazla gelişmesin. Yunanistan’da, özellikle 90’lı yıllarda, insanların aşırı tüketim arzuları, “daha fazla tü- keteyim daha fazla, daha fazla, daha fazla....” diyerek kamçılandı. Sonuç? Herkes farkında olmadan egosuna yatırım yapıyordu. Nitekim “ bu kr iz ilerde bize iyi gelecek ” görüşünde olanlar da var. Buna göre, “bir insan yemek masasına oturduğunda 1 tane pirzola yer, çok açsa ikinciyi yer. Bir insanın bir ev ihtiyacı var. Ekonomik durumu iyiyse bir yazlık inşa eder, o kadar… Bir insanın bir arabaya ihtiyacı var, taş çatlasa iki. Biz kriz öncesi masada beş pirzola vardı. 4 veya 5 ev inşa ediliyordu. Her ailede 4-5 araba vardı. Öyle bir noktaya geldik ki mezardaydık ama farkında değildik. Şimdi mezardan dirilmeye çalışıyoruz". Yani kriz aşıldığında insanlar daha az egoist olacak. Tespit doğruysa tabii… ATAUM e-bülten İletişim Adres: Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) Cemal Gürsel Caddesi, 06590 Cebeci, Ankara Telefon: 0 (312) 362 07 62 Faks: 0 (312) 320 50 61 Web: www.ataum.ankara.edu.tr/ebulten E-posta: [email protected] Editör: Erdem DENK Tasarım: Turan BACI-Erdem DENK * Yazılarınızla katkıda bulunmak için [email protected] adresine email atabilirsiniz. * ATAUM E-Bülten’de yer alan yazılar ve görüşler tamamen yazarlarına aittir. ATAUM'un resmi görüşü değildir. * Bu e-bülten içinde yer alan özel kullanım lisanslı tüm yazı ve görsellerin bütün hakları ATAUM`a aittir. * Bu e-bülten, kaynak gösterilerek kopyalanabilir, dağıtılabilir, basılabilir. Sahibi: ATAUM adına Çağrı ERHAN · Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erdem DENK · Yayının Türü: Süreli (Aylık) · Basım Yeri: Ankara Üniversitesi Basımevi, İncitaşı Sokak No:10 06510 Beşevler/ANKARA Tel: 0(312) 213 66 55 · Basım Tarihi: 15 Şubat 2014 ATAUM e-bülten OCAK 2014 Prenses Yolsuzluktan Hakim Karşısında Gökçe ÖZSU Prenses Yolsuzluktan Hakim Karşısında Gökçe ÖZSU Euro krizinden dolayı yüksek oranlı işsizlik ve kemer sıkma politikalarıyla boğuşan İspanya, şimdi de yolsuzluk skandalıyla çalkalanıyor. İktidardaki Halk Partisi’nin 2005-2011 yılları arasında kayıt dışı ödemeler yaptığı ve üst düzey bir parti yetkilisinin partiye yapılan bağışları zimmetine geçirdiği iddiasıyla başlayan soruşturma dalgası, kraliyet ailesine de sıçradı. Öyle ki, Kral’ın en küçük kızı soruşturmayı yürüten mahkeme tarafından “sanık” sıfatıyla ifadeye çağırıldı. Hükümetle başlayıp kraliyet ailesini saran yolsuzluk operasyonu, 19 Aralık akşamı polislerin Halk Partisi’nin merkez ofisini basmasıyla başladı. Polisler parti ofisinde partinin 2005-2011 yılları arasında gerçekleşen tadilat işleriyle ilgili kayıt dışı ödeme delilleri aradı. Delil toplanıp toplanmadığında ilişkin bir açıklama yapılmadı. Ancak iddialar çarpıcı: Partinin eski mali işler sorumlusu Luis Barcenas, partinin tadilat işlerini üstlenen kişilerin partiye “bağış” adı altında yatırdığı milyonlarca Euro’yu partinin üst düzeyindeki yöneticilerin zimmetine geçirmekle suçlanıyor. Barcenas’a dair iddialar bununla da sınırlı değil. Barcenas, kara para aklama, vergi kaçırma, İsviçre bankalarında 48 milyon Euro’luk gizli fon oluşturma gibi suçlarla itham ediliyor. Halk Partili Başbakan Mariano Rajoy ise operasyonu son derece soğukkanlılıkla karşılayarak mahkemenin kararlarına mutlak derecede saygı duyduğunu, parti yetkililerine de soruşturma yetkililerine ge- rekli tüm kolaylığı sağlamaları talimatı verdiğini söyledi. Soruşturmanın kraliyet ailesine sıçraması da çok zaman almadı. 7 Ocak günü Kral’ın en küçük kızı Prenses Cristina, Palma de Mallorca hakimi Jose Castro tarafından “sanık” sıfatıyla ifadeye çağırıldı. Prenses, 8 Mart’ta vergi kaçırma ve kara para aklama şüphesiyle mahkemeye ifade verecek. Böylece kraliyet ailesinden bir kişi ilk kez resmen sanık ilan edilirken, Prenses’in ifade vereceği dava hükümete karşı yürütülen yolsuzluk operasyonundan farklı. Prenses, eşi eski olimpik hentbol oyuncusu, Palma de Mallorca dükü Iñaki Urdangarin’e karşı daha önce başlatılan ve zimmete para geçirme davasında ifade verecek. Urdangarin, 2004-2006 yılları arasında yönetiminde bulunduğu Noos Vakfı’nın gelirlerini Aisoon adlı bir paravan şirket aracılığıyla zimmetine geçirmekle suçlanırken, Urdangarin’in mal varlığı geçtiğimiz yıl dondurulmuştu. Prenses ayrıca Aisoon’un ortağı. Palma de Mallorca hakimi Jose Castro, geçtiğimiz Nisan’da da Prenses Cristina’yı ifade vermeye çağırmış ancak yerel mahkemenin “delillerin yetersizliği” sebebiyle itiraz etmesi sonucu davet durdurulmuştu. İspanyol basınında çıkan haberlere göre, davanın savcısı Pedro Horrach, Prenses Cristina’nın Urdangari’nin işlediği iddia edilen suçla bir bağı olmadığını ileri sürdü ancak buna rağmen mahkemenin Prenses’i ifadeye çağırmasına engel olamadı. Hakim Jose Castro’nun 227 sayfalık kararında da Prenses yasa dışı istihdam yaratmayla ilişkilendiriyor. Manos Limpias (Temiz Eller) gibi şeffaflık yanlısı dernekler de Prenses’i suçlayan açıklamalar yayınladı. İspanya gazeteleri prensesin “sonunda” ifade vermeye çağırılabilmesini genel olarak olumlu bir şekilde karşıladı. Prensesin mahkeme karşısına çıkacak olmasının garipsenmeyecek bir mesele olduğunun altını çizen El Pais, olayın İspanya’da demokratik kurumların sağlıklı bir şekilde işlediğini, herkesin kanunlar önünde eşit olduğunu ve etkin kuvvetler ayrılığının mevcut olduğunu gösterdiği görüşünde. El Munda ve El Periodico gazeteleri de benzer yorumlarda bulunurken, sağ-muhafazakar eğilimli LA Razon olanlara temkinli yaklaştı. Genel algıysa, yargının Prenses’i hakim karşısına çıkarmasının demokratik kurumların etkin bir şekilde işletildiğini gösterme ve Prenses’e yönelik iddialara son verme amacı taşıdığı şeklinde. Nitekim Kral Carlos’un basın ofisinden yapılan açıklama da nihai yargı kararlarına saygı duyulacağı ve dava sürecinin bir an evvel sonuçlanmasını bekledikleri yönünde. Prenses’i savunacak olan Roca Junyent Hukuk Bürosu yetkilileri, her ne kadar ifade davetini “hukuki temelden yoksun” bulsalar da, demokratik normları vurgulayan açıklama yapmaktan geri durmadı: “[Cristina] ne adli soruşturmadan ne de İspanyol toplumundan kaçma niyetinde. Bu nedenle Majesteleri temyiz hakkından vazgeç- meye ve soruşturma hakiminin karşısına gereken tarihten önce gönüllü olarak çıkmaya karar verdi.” İspanya’da yolsuzluk soruşturması devam ederken, Transparency International (TI) da 2013 Yolsuzluk Endeksi’ni yayımladı. Endekse göre, İspanya 177 ülkeyi kapsayan yolsuzluk listesinde 10 basamak yükselerek 40. sıraya yerleşti ve Gambiya, Mali, Guine-Bissau ve Libya’ya birlikte ikinci en büyük “yükselişi” gerçekleştirdi. AB içerisinde en çok yolsuzluk gerçekleşen üyeyse ekonomik krizin derinden vurduğu bir başka ülke olan Yunanistan. TI yetkililerinin açıklamasına göre, İspanya’ nın yolsuzluk batağına saplanmasının sebeplerinden biri, ciddi kemer sıkma politikalarına neden olan 5 yıllık ekonomik kriz sırasında inşaat patronlarıyla siyasetçiler arasında “samimi” ilişkiler oluşması ve bu ilişkinin de başarısız konut balonlarını besliyor olması. Ülkede 5 yıldan fazla bir süredir devam etmekte olan ekonomik kriz işsizlik rakamlarını yüzde 25 seviyesine çekerken, resmi olmayan rakamlar yüzde 40’ları işaret ediyor. Avrupa Merkez Bankası’nın dayattığı kemer sıkma politikalarıysa sokakların tansiyonunu yer yer yükseltiyor. İspanya halkının hiç kuşkusuz en büyük umuduysa, muhtemelen kemer sıkma politikalarına gerek bırakmayacak miktarda olduğu anlaşılan kara paranın daha fazla istihdam sağlanmasını ve daha az vergi toplanmasını sağlayacak şekilde kullanılması. 7 8 Kiev’in Gölgesinde AB-Rusya Zirvesi Mühdan SAĞLAM OCAK 2014 ATAUM e-bülten Kiev’in Gölgesinde AB-Rusya Zirvesi Mühdan SAĞLAM Yılda iki defa düzenlenen AB-Rusya Zirvesi’nin 32.si, 28 Ocak’ta Brüksel’de gerçekleştirildi. AB-Rusya ilişkileri için kritik önemde olan zirveler, her yıl biri Rusya’da diğeri Brüksel’de olacak şekilde takvimlendiriliyor. Rusya adına Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un katıldığı zirvede, AB’yi Konsey Başkanı Herman van Rompuy ve Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso temsil etti. Serbest ticaretten vize uygulamalarına, enerjiden insan haklarına kadar pek çok konunun masaya yatırıldığı görüşmelerde “Ukrayna Krizi” nin geniş yer tuttuğu tahmin ediliyor. Her ne kadar her iki taraf da görüşmelerde Kiev’deki gelişmelerin etkisinin sınırlı olduğunu ifade etse de, zirve organizasyonundaki değişiklik, gerçeğin pek öyle olmadığını gösteriyor. Bilindiği üzere, AB’yle Rusya arasındaki bu düzenli zirveler, iki günlük bir görüşme trafiğini içeriyor. Dahası zirvelerin ayrılmaz bir parçası olarak üst düzey katılıma açık bir davet de düzenleniyor. Oysa bu yıl Moskova’nın karşılaştığı manzara geçen zirvelerden çok farklıydı. İlk olarak iki gün olarak planlanan zirve, sadece bir günlük bir programa sığdırıldı. Üstelik bu bir günlük görüşme trafiği de dört saatlik bir zaman dilimiyle sınırlı kaldı. Şaşırtıcı olmayacak şekilde akşam yapılması planlanan resepsiyon da iptal edildi. Zirvedeki organizasyon değişikliği gündeme gelmemiş olmakla beraber, uzmanlar Brüksel’in bu eyleminin arkasında Ukrayna’daki gelişmeler karşısında Moskova’nın iktidar yanlısı tutumunun etkili olduğu konusunda hemfikir. Zirvenin ardından liderler basın mensuplarının karşına geçti. AB adına konuşan Rompuy, Rusya’nın AB’nin stratejik ortağı olduğunu ve Doğu Ortaklığı projesinin Rusya’ya yönelik bir hamleymiş gibi ele alınmasından duydukları rahatsızlığı ifade etti. Ancak taraflar arasında stratejik ortaklığın her konuda aynı düşünmek olmadığının üzerinde duran Konsey Başkanı, bazı şeyler yolunda değilken her şey yolundaymış gibi davranamayacaklarını ve Rusya’yla bazı konularda farklı düşündüklerini belirtmekten geri durmadı. Rompuy’un bu sözleri doğrudan Ukrayna’yı işaret etmese de, AB’yle Rusya arasında halihazırdaki en derin fikir ayrılığının Ukrayna konusunda yaşandığı biliniyor. Geçtiğimiz Kasım’da Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta gerçekleşen Doğu Ortaklığı projesi kapsamında Ukrayna’nın AB’yle görüşmeleri daha önceden süren serbest ticaret anlaşmasını imzalaması bekleniyordu. Ancak Ukrayna Devlet Başkan’ı Victor Yanukoviç’in zirveye bir hafta kala komisyon çalışmalarını askıya alması ve peşi sıra da Vilnius’taki görüşmelerin tıkanması, AB açısından derin bir hayal kırıklığına neden oldu. Yanukoviç’in AB’yle anlaşmayı askıya almasının ardından Rusya’dan 15 milyar dolarlık borç alması, dahası Rusya’ nın Ukrayna’ya gaz indiriminde bulunması, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik havuçsopa politikası uyguladığı yorumlarına neden olmuştu. Nitekim Kiev’deki Özgürlük Meydanı’nda toplanan göstericiler, hükümetin AB yerine Rusya’yla yakınlaşmasına ve Rusya’dan borç almasına tepki gösteriyor. Benzer biçimde AB kanadı da Rusya’ nın bu hamlesini eleştirmiş ve Rusya’yı Ukrayna’ya şantaj yapmakla suçlamıştı. Nitekim basın toplantısı sırasında bu durumu ele alan Barroso, AB ve (Rusya merkezli) Gümrük Birliği’nin birbirinin karşısında yer alan iki örgüt gibi sunulmasından rahatsızlık duyduklarını ifade etti. Her ne kadar Barroso konuşmasında adres vermemiş olsa da, bu kamplaşmayı yaratan olarak Moskova’yı kast ettiği düşünülüyor. Öte yandan, Ukrayna’dan esmekte olan soğuk rüzgarlar tarafların tutumlarını etkilemişse de, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da bazı konular görüşme trafiğindeki yerini korudu. AB, bu zirvede de Moskova’nın insan hakları konusundaki tavrını Soçi Olimpiyatları’nı da kapsayacak şekilde masaya yatırdı. Zirvenin süresinin sınırlı olması nedeniyle bu konuya detaylı bir biçimde eğilmediklerini belirten Rompuy, ana hatlarıyla kaygılarını aktardıklarını ifade etti. Vize rejimi konusunda Moskova’ nın talep ettiği vize uygulamalarının son bulması çağrısı da masadaki yerini korudu, ancak ilerleme kat edilemedi. Bununla beraber, ekonomi alanında taraflar siyasi krizlere rağmen sağduyulu olma konusunda mutabık kaldı. Hatta bu sağduyulu davranışlar, “yeni bir işbirliği mi gündeme geliyor” sorularına neden olabilecek bir hamleyle taçlandırıldı. Zira Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, bölgesel anlamda örgütlenmiş yapılardan duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra AB’ye yeni bir işbirliği önerisinde bulundu. Putin, Ukrayna’nın şu an içinde bulunduğu açmazın ana sebebi olan “Doğu Ortaklığı” kapsamındaki serbest ticaret anlaşmasının bir benzerinin Rusya, Belarus ve Kazakistan’ın üyesi olduğu Gümrük Birliği’yle de yapılmasını teklif etti. Hem AB’nin hem de Gümrük Birliği’nin entegrasyon modeli olarak benzer hedeflere sahip olduğunu ifade eden Rus Lider, ayrıca her iki örgütün de DTÖ kriterlerine göre hareket ettiğinin altını çizdi. Moskova, bu işbirliğinin toplam ticaret hacminde büyüme sağlamanın ötesinde Ukrayna gibi ülkeleri de bir seçim yapma zorunluluğundan kurtaracağını düşünüyor. Öte yandan, Rusya’nın bu teklifini değerlendireceklerini ifade eden AB yetkililerinin net bir cevap vermekten kaçındığının dikkat çektiğini not etmek gerek. Zirvenin programlaması nedeniyle, Suriye’deki durumla İran’ın nükleer programı gibi uluslararası siyaseti yakından ilgilendiren konular detaylı biçimde ele alınamadı. Buysa, Rusya’nın Soçi kentinde 3 Haziran 2014’te gerçekleşecek yılın ikinci zirvesine yönelik meraka yol açıyor. 2 ATAUM e-bülten OCAK 2014 ABD Yine Başrolde Aysel MUSAYEVA 9 ABD Yine Başrolde Aysel MUSAYEVA 2008 Dünya Ekonomik Krizi etkilerini ve yankılarını sürdürüyor. Krizin izlerinin hala silinememiş olması ve etkilerini sürdürmesi, ABD ve AB için de sorun oluşturmaya devam etmekte. Şöyle ki, ABD, 2014’ün ilk haftasında Avrupa’ya önemli bir mesaj göndererek ekonomik krizin izlerinin silinmesi ve Avrupa’ daki borç krizinin çözümü için Avrupa Bölgesi’ndeki bankacılık sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini bildirdi. Dahası, Avrupa’daki krizin dünya ekonomisine etkisini değerlendirmek amacıyla hazine Bakanı Jack Lew’ü Paris, Berlin ve Lizbon’ a gönderdi. Bakan, görüşmelerinin ardından yaptığı basın açıklamasında, Avrupa Bölgesi’ndeki “hasta bankacılık” sisteminin iyileştirilmesi için halktan alınan vergi vadelerinin düzenlenmesi gerektiği görüşünü dile getirdi belirtti. Buna göre, “AB’nin Avrupa ekonomilerine dayanak oluşturması ve ekonomide daha sağlam hareketlilik sağlaması amacıyla Avrupa bankalarına kredi vererek iş alanlarının kurulması ve istihdam yaratılması gerekmekte.” Bakan, “büyük sermaye olanaklarıyla Avrupa Bankacılık sisteminin sorunlarının iyileştirilmesi ve giderilmesinin hem ABD, hem Avrupa hem de dünya ekonomisi için daha olumlu sonuçlar doğuracağını” dile getirdi. Washington, Euro Bölgesi hükümetlerinin bir araya gelerek kredi fonlarını geliştirme ve mevcut sorunları çöz- me amacıyla bankacılık sisteminde güvenilir kredi verme yönteminin geliştirilmesi gerektiği görüşünde. ABD, ayrıca, Avrupa bankacılık sistemiyle sendikalar arasında kurulacak risk ve maliyet paylaşımının daha yakın bir işbirliğinin oluşumu açısından önemli olduğunu da düşünmekte. Aslında 2013’ün sonlarında varılan işbirliğiyle AB ulusal hükümetleri 2008’ den bu yana oluşan başarısız banka maliyetlerine dair önlemleri birlikte almaya devam edecek. Bununla birlikte, birçok Avrupa bankaları sorumluluklarını azaltarak bilançolarını iyileştirmeyi amaçlamakta. Fakat bu durum, Avrupa ekonomisini çıkmaza sürükleyeceği düşüncesiyle ABD’yi endişeye sevk etmekte. Bakan Lew’ün Avrupa temaslarındaki ilk durağı Paris oldu. Fransa Maliye Bakanı Pierre Moscovici, yapılan görüşmenin ardından kısa bir açıklama yaptı. Fransız Bakan, ABD’yle benzer görüşleri paylaştıklarını ve Avrupa ekonomisini iyileştirmek için ABD’nin yardımlarının umut doğuracağını söyledi. Cumhurbaşkanı Holland’sa Şubat’ta bu konuları daha ayrıntılı görüşmek için Washington’a resmi bir ziyaret yapacağını vurguladı. ABD Hazine Bakanı’nın ikinci ve kuşkusuz asıl durağıysa Almanya’ydı. Almanya’yla ABD, Avrupa’daki ekonomik çıkmazlar ve krizler nedeniyle birçok konuda anlaşmazlık içinde. Ekim 2013’de ABD Hazine Bakanı Kongreye bir rapor sunarak, Almanya’nın kendi iç ekonomisinde yatırım konusunda yeterince teşvik edici olmadığını ve bunun da dünya genelinde ihracata dayalı maaş ve ücretlerin giderek azalmasına neden olduğunu söylemişti. Alman politikacılarıysa, buna karşılık, Almanya’nın rekabetçi ve yüksek vasıflı işgücüne sahip bir ülke olması nedeniyle başarılı bir ihracata sahip olduğunun altını çizmişti. ABD Hazine Bakanın kongreye sunmuş olduğu bu rapor, açık bir şekilde Alman ekonomi modelinin eleştirisini yapmaktaydı. Bu da iki ülke arasında önemli bir gerginliğe neden olmuştu. Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, Almanya’nın Avrupa bankacılık birliğine önem verdiğini ve ekonomide büyümenin esas hedeflerinden birisi olduğunu dile getirdi. Bilhassa da bu yönde politika izleyen ülkelerle bağları güçlendirme adına önemli bir arayış içinde olduklarını yineledi. Almanya ve mali yönden güçlü diğer Avrupalı devletler, vergilerin artırılması ve büyük miktarlardaki sermaye ihtiyaçlarının karşılanması için Avrupa Merkez Bankası’na baskı yapmaya devam etmekte. Bakan Lew’ün, son durağıysa Lizbon’du. Lew, Başbakanı Pedro Passos’la görüşmesi sonrasında tüm Avrupa’ya önemli mesajlar vermeye devam etti. Avrupa ekonomisinin krizleri atlatabilmesi ve canlılık kazanması için ABD’ yle ekonomik bakımdan anlaşmaya varılması ve dünyanın diğer bölgelerindeki devletlerle ortak bir yol haritası çizilmesi ihtiyacının olduğunu söyledi. Portekiz Başbakanı’ysa bu konuyla ilgili ne olumlu ne de olumsuz bir yanıt vererek “ekonomilerin ayakta durabilmesi için gerekli adımların atılması her zaman gerekli olmuştur” demekle yetindi. Öte yandan, ABD’deki Uluslararası Ekonomi Enstitüsü Başkanı Adam Posen de, ABD’nin Avrupa’daki yatırımlarının ve imzalamış olduğu anlaşmaların gücünü yitiren Avrupa ekonomisini iyileştirmede ve canlandırmada önemli bir rol oynadığını vurguladı. Kısacası, ABD nin Avrupa ekonomisi için bir kaldıraç görevini üstlendiğini söyledi. Verilen mesajlar açık ve netti. Nitekim ABD’ nin Avrupa ekonomisine yönelik verdiği bu mesajlar, dünya ekonomisinde kapitalizmin çarklarını döndürebilmek için Avrupa’ya “önlemlerini al” manasını taşımakta. ABD, özellikle de Avrupa ekonomisinin sürekli sorunlar çıkarması nedeniyle dünya ekonomisinde tıkanmaların yaşanması durumunda bunun faturasının kendi ekonomisine yazıldığını düşünmekte. Görünen o ki, ekonomiye dair alınan ya da alınacak önlemler süper gücün denetiminde ya da gözetiminde olmaya devam edecek. AB-Küba Diyalog ve İşbirliği 10 2 Esra AKGEMCİ OCAK 2014 ATAUM e-bülten AB-Küba Diyalog ve İşbirliği Esra AKGEMCİ AB-Küba ilişkilerinde son dönemde olumlu gelişmeler yaşanıyor. Hollanda Dışişleri Bakanı Frans Timmermans’ in Havana’da imzaladığı iki ülke arasında siyasi diyalogun geliştirilmesine ilişkin anlaşmanın ardından, Küba’ yla ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan Polonya ve Çek Cumhuriyeti de itirazlarını geri çekti. AB’nin Küba’yla ilişkilerini gözden geçirmeye karar vermesinde, Raul Castro’nun “ekonomik Timmermans’in Havana ziyareti Timmermans’ın 5-7 Ocak 2014 tarihlerindeki Havana ziyareti, 1959 Küba Devrimi’ nden bu yana Hollanda’dan Küba’ya dışişleri bakanlığı düzeyinde gerçekleşen ilk ziyaretti. Hollanda’nın Küba’ yla ikili ilişkilerini geliştirmek için önemli bir adım olan ziyaret, aynı zamanda AB için de önemli bir mesaj niteliği taşıyordu. Timmermans, “Avrupa’nın Küba’daki pozisyonunu gözden geçirme ve Küba'ya yönelik yeni bir pozisyon belirleme zamanının geldiğini” belirterek, “tüm bölgenin kalkınması ve gelişimi için AB’yle Küba arasındaki diyalogun önemini” vurguladı. “Diyalogun birbirimize sırtımızı dönmekten daha iyi olduğunu düşünüyorum” diyen Timmermans, Havana’ nın Avrupa’yla Amerika kıtalarının buluşma noktası olarak önemli bir rol oynadığına değinmeyi de ihmal etmedi. Ziyaret boyunca farklı alanlarda işbirliğine yönelik somut adımlar da atıldı. Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez, Timmermans’le birlikte iki ülke arasında siyasi diyalogun geliştirilmesine ilişkin bir anlaşmaya imza attı. Böylelikle Küba’yla Hollanda arasında Haziran 2013’te imzalanan tutukluların değişimine ilişkin anlaşmadan sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi için önemli bir adım daha atılmış oldu. Öte yandan, Timmermans’e Hollanda Ticareti Teşvik Komisyonu’ndan eşlik eden heyet, ziyaretin ticari boyutu olduğunu da gösteriyordu. Rodriguez, Küba ekonomik sistemindeki dönüşüm sürecinin Hollanda şirketleri için iyi bir fırsat teşkil ettiğini vurgulayarak, ortak çıkarlar doğrultusunda alışverişte bulun- mak istediklerini belirtti. İspanya’dan sonra Küba’nın en büyük Avrupalı ticaret ortağı olan Hollanda’nın Küba’ yla arasındaki ticaret hacmi, 2012 yılında 480 milyon Euro (791 milyon dolar) değerindeydi ve bunun neredeyse tamamını Küba’nın ihracatı oluşturuyordu. İlişkileri geliştirmeye yönelik ilk somut adımsa futbol alanında atıldı. Daha önce imzalanan bir anlaşma kapsamında Havana’da Feyenoord Futbol Akademisi kuruldu. Eski Feyenoordlu oyuncular Robin Nelisse ve Ulrich Van Gobbel, okulun öğrencilerine forma dağıttı. İki günlük yoğun programına Havana’daki Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi’ nin ziyaretini de sığdıran Timmermans, Küba’nın özellikle bilim ve spor alanlarındaki başarılarını takdir Ortak Pozisyon’dan ‘normalleşme’ye AB’nin Küba politikasının genel çerçevesini bugüne kadar, 2 Aralık 1996’da İspanya Başbakanı José María Aznar’ın girişimiyle kabul edilen “Ortak Pozisyon /Common Position” adlı belgedeki bir dizi kural belirlemekteydi. AB’nin görevini Küba’da çoğulcu demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerine saygı temeline dayanan bir sisteme geçiş sürecini desteklemek ve Kübalıların yaşam standartlarını yükseltmek olarak belirleyen Ortak Pozisyon, Küba’yla ilişkilerin ancak bu alanlarda ilerleme sağlanırsa gelişebileceğini belirtiyordu. Küba, bu politi- kayı iç işlerine karışmak anlamına geldiği gerekçesiyle kabul etmedi ve AB’nin Küba’ya yönelik politikası zamanla sertleşmeye devam etti. 2003’te Küba’da devrim karşıtı 75 kişinin tutuklaması üzerine AB, Küba’ya diplomatik ve siyasi yaptırım uygulamaya karar verdi ve mo de lin güncellenmesi” olarak adlandırdığı reformlarla hayata geçirdiği “yapısal dönüşüm” sürecinin büyük bir etkisi var. ettiğini açıkladı. Timmermans ayrıca BBC muhabirine verdiği röportajda, Küba’yla Hollanda arasındaki görüş farklılıklarının sürdüğünü, ancak bu yüzden diyalogu kesmenin bir anlamı olmadığını belirtti. Timmermans’in bu sözleri, Küba’yla imzalanan anlaşmalara ve ülkeye gerçekleştirilen üst düzey ziyaretlere kısıtlamalar getiren AB politikalarına yönelik bir eleştiri niteliğindeydi. Timmermans, son olarak, Küba’nın değiştiğini, ancak bu değişimin her alanda gerçekleşmediğini belirterek, ekonomik alanda olduğu gibi siyasal ve toplumsal alanlarda da ciddi reformlara ihtiyaç duyulduğunu dile getirdi. Hollanda’nın girişiminin ardından, AB’nin de “değişen Küba”yla ilişkilerini normalleşme sürecine sokması bekleniyor. Küba’yla ilişkilerini askıya aldı. Bu karar Haziran 2008’de kaldırıldı, ancak insan hakları ihlalleri eleştirileri, AB’nin Küba politikasını belirleyen temel faktör olmaya devam etti. 2009’da karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesine yönelik beklentiler, gerek Avrupalı gerek Kübalı siyasetçiler ta- ATAUM OCAK 2014 e-bülten rafından sık sık dile getirildiyse de, 11 Mart 2010’da Avrupa Parlamentosu’nun, Küba’da bir cezaevinde açlık grevinde hayatını kaybeden siyasi tutuklu Orlando Zapata Tamayo’nun ölümü nedeniyle Küba’yı kınayan bir karar tasarısını onaylamasıyla ilişkiler yeniden gerildi. Bugün AB, insan hakları konusundaki “kötü sicili” nedeniyle ilişkilerini en düşük seviyede tuttuğu Küba’ya yönelik politikasını gözden geçirmeye hazırlanıyor. Küba’ yla ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin de itirazlarını geri çekmesiyle teknik düzeyde anlaşma sağlanmış durumda. Küba’yla Siyasi Diyalog ve İşbirliği Anlaşması müzakerelerine başlanmasını sağlayacak belgeler üzerinde çalışmalar da başladı. 10 Şubat'ta yapılacak dışişleri bakanları toplantısında Küba’yla diyalogu artırmaya yönelik özel bir işbirliği anlaşması imzalanmasına yönelik görüşmele- Küba’da ne değişti? 2008’de kardeşi Fidel Castro’dan iktidarı devralan Raul Castro, Devrim’den bu yana ilk kez yoğun ve hızlı bir şekilde piyasa serbestliği yönünde bir dizi reform uygulamaya başladı. Her ne kadar Raul Castro bu reformların Küba’da komünizmin ayakta kalması için şart olduğunu söylese de, “komünizmin son kalesinin yıkıldığı”, “Castro efsanesinin sona erdiği” yönünde yorumlar da gecikmedi. Nitekim reform sürecinde işçiler için tavan ücret uygulaması kaldırıldı, kamu görevlilerinin konut mülkiyeti elde etmelerini ve konutlarını miras bırakabilmelerini sağlayacak yasalar kabul edildi, pasaport sahibi herkesin herhangi bir izne tabi olmadan yurtdışına seyahat edebilmesinin yolu açıldı, Kübalıların uluslararası turizm için inşa edilmiş otellerde kalmalarının, cep telefonu ve elektrikli cihazlar satın almalarının önündeki yasak- AB-Küba Diyalog ve İşbirliği Esra AKGEMCİ 11 rin başlatılması bekleniyor. 2015’te yürürlüğe girmesi planlanan anlaşmanın, ilk etapta etkisi sınırlı olsa da, AB-Küba ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatacağı için sembolik bir öneme sahip olduğu vurgulanıyor. AB’nin Küba’yla ilişkilerini normalleştirme yönünde adım atmasında, Raul Castro yönetiminin pazar odaklı reformlarını cesaretlendirme ve destekleme kararının yanı sıra, Küba’nın en büyük ticaret ortağı olan AB’nin bu süreçte yeni yatırım olanakları kazanacak olan yatırımcılarına ayrıcalık sağlama isteği de var. Nitekim Hollanda Dışişleri Bakanı Timmermans’a göre, AB, Küba’daki “yapısal dönüşüm” sürecinde etkili olmak ve Küba’da daha çok ekonomik ve siyasi özgürlüğün yolunu açmak istiyorsa bunu daha önce yaptığı gibi Küba’ya yüzünü çevirerek değil ancak Küba’yla daha çok diyalog geliştirerek yapabilir. lar kaldırıldı ve son olarak otomobil ithalatı ve ticaretine uygulanan yasak da kaldırıldı. 2011’de özel izinle otomobil alınmasına izin verilmişti; 2013’te araç ticareti yapılması için gereken bu özel iznin de kaldırılmasıyla Kübalıların devlet izni olmadan yeni ya da ikinci el otomobil sahibi olmalarının yolu açılmış oldu. İşte bütün bunlar, Küba’da komünist rejimin çözülüp çözülmediğine dair tartışmalara yol açıyor. Castro rejimin değişmesinin söz konusu olmadığını, komünizmi korumanın ilk görevi olduğunu söylese de, “Küba’nın nereye gittiği” sorgulanmaya devam ediyor. Zira AB’nin Küba’ya yönelik politikasını gözden geçirmesi, bu dö nü şüm sü re ci nin Küba’nın küresel kapitalizme eklemlenmesiyle sonuçlanacağı yönünde bir beklenti olduğunun en açık göstergesi. 12 Bitmeyen Bağımsızlık Mücadelesi Enes DEMİR OCAK 2014 ATAUM e-bülten Bitmeyen Bağımsızlık Mücadelesi Enes DEMİR Katalonya’nın milli bayramı olan Diada de la Independienca (Bağımsızlık Günü), her yıl 11 Eylül’de kutlanır. Aslında bu, hüzünlü bir tarihtir de. Zira 11 Eylül, 1714’ te binlerce kişinin ölümüne yol açan ve İspanyolların galibiyetiyle sonuçlanan kanlı savaşın tarihidir. İşte Katalanlar da “bu tarihi unutmamak için” her yıl törenler düzenler. Katalanlar yaklaşık üç yüz yıldır İspanya egemenliği altında varlıklarını sürdürmekte ve son yıllarda yapılan gösterilere bakılırsa halk, 1714’ten üç yüz yıl sonra bugün, bağımsızlıklarını resmen ilan etmek istediklerini açıkça göstermekte. Ancak 11 Eylül 2012 tarihinin farklı bir önemi daha var. 2012’de Katalan kaynaklarına göre 3 milyon, İspanyol kaynaklarına göreyse 1.5 milyon Katalan gösterilere katıldı. Yani Katalanlar bağımsızlık isteklerini artık bu kadar açık ve gür bir sesle ifade ediyor diye düşünülüyor. Aslında günümüze kadarki süreçte Katalanlar tam bağımsızlık isteklerini çeşitli şekillerde ve boyutlarda sık sık dile getirseler de, bu tutumları zamanla değişerek son halini aldı. Buna göre Katalanlar, 2012’nin sonlarını itibariyle, tam bağımsızlıktansa “ekonomik özgürlüklerini” sağlamaktan yana bir tutum sergiledi. Bunda ana etkense 2008 krizi oldu. Zira bu tarihte patlak veren ekonomik kriz nedeniyle işsizlik oranı oldukça artmış, merkezi hükümetten istenen yardım talepleri de geri çevrilmişti. Aslında Katalonya, İspanya’ nın ekonomisi en güçlü bölgesi ve diğer bölgelere nazaran daha fazla vergi vermekle yükümlü. Nitekim protestocular da gerçekleştirdikleri eylemleri vergi problemleri nedeniyle yaptıklarını belirterek eylemlerin ekonomik nedenlere dayalı olduğunu dile getiriyor. Zaten Katalonya lideri Artur Mas, 2012’ deki 11 Eylül gösterilerine de bizzat katılmamıştı. Diğer yandan Katalonya Millet Meclisi üyelerinden Ferran Civit, mali özerkliğin gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığını, İspanya’dan ayrılarak tam bağımsız bir ülke olmalarının daha makul ve kolay olacağını açıkladı. Diğer yandan burada da şöyle bir çelişki var: O tarihlerde Almanya başkanı Angela Merkel’in ortaya attığı bütçe tasarısına göre, tüm üye ülkelerin vergileri ortak bir havuzda toplanacak ve AB ülkelerinin ihtiyaçları doğrultusunda yapılacak yardımlar bu havuzdan aktarılacak. Yani Katalonya bağımsızlığını ilan etse bile topladığı vergileri bu kez de diğer AB üyesi ülkelerle paylaşmak zorunda ve tabii bu üye ülkeler arasında İspanya da bulunuyor. Bu nedenle olsa gerek, 2012’nin son günlerinde Katalanlar tutumlarını biraz değiştirdi. Çünkü İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, 20 Eylül’de Madrid Monclao Sarayı’nda yapılan görüşmelerde Katalanların kendi bütçelerini kontrol etmelerini reddetmişti. Artur Mas ise bu görüşmeler sonrasında tek çıkış yolunun referandum olacağının farkına varmış oldu. 25 Kasım 2012’de yapılan erken seçim, referandum için atılan önemli adımlardan bir tanesiydi ki, hükümetin ilk gündemi de 2014’te bir bağımsızlık referandumu yapmaktı. Artur Mas’ın liderliğini yürüttüğü CIU partisi bu doğrultuda Katalonya’nın bağımsızlığı için yapılması planlanan referandumla ilgili karar metnini Katalonya meclisine sundu ve metin de 84 evet, 21 hayır ve 25 çekimser oyla kabul edildi. Yani Katalonya 2014’te bağımsızlık için referanduma gideceğini resmi olarak ilan etmiş oldu. 2013’e gelindiğindeyse önceki yılda yapılan gösterilere paralel olarak 11 Eylül bayramında 400 bin kişinin katıldığı ve Katalonyanın en kuzey noktası olan Fransa sınırından güneydeki komşu bölge Valensiya’ya kadar bir insan zinciri oluşturuldu. Bu insan zinciri hep bir ağızdan milli marşlarını söyledi ve bağımsızlık sloganları atarak özel günlerini kutladı. Artur Mas da 2014’te referanduma gitme konusunda kararlıydı: “Siyasi geleceklerinin ne olacağını belirlemek için önümüzdeki sene Katalan halkına danışılmalı. Daha önce birçok kez söylediğim gibi Katalanlara siyasi geleceklerini kendileri belirlemeleri konusunda verdiğim sözü tutmakta oldukça kararlıyım. Katalanların gelecekte bir ülkeleri olmasına karar verebilmeleri için tüm demokratik ve yasal yolları kullanacağım.” Öte yandan, Madrid yönetimi de tavrını koruyarak referandum isteğinin anayasaya aykırı olduğunu açıkladı. 2013’ün son günlerine gelindiğindeyse Katalan lider Artur Mas referandum isteklerini tekrar dile getirerek halk oylamasında hangi soruların sorulacağını planladıklarını belirtti. Buna göre, planlanan halk oylamasında öncelikle “Katalonyanın bir devlet olmasını istiyor musunuz?” diye sorulacak. Daha sonra “evet” diyen seçmenler “kurulacak olan bu devletin bağımsız olmasını ister misiniz?” sorusunu cevaplandıracak. Artur Mas, Kata- lan siyasi liderlerle anlaşmaya vardıklarını belirterek halk oylamasının 9 Kasım 2014’te yapılması istediklerini belirtiyor. Buna göre, referandum için gerekli olan yasal çerçevenin tartışılması için de taraflar vakit bulabilecek. Merkezi hükümetse bu çabanın boşa olduğu, kararın anayasaya aykırı olduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin verilecek kararı iptal edeceğini görüşünde. Nitekim Adalet Bakanı Alberto RuizGallardon, “böyle bir istek anayasaya kesinliklere aykırı o la cak tır. Katalonya’nın özerk statüsüne aykırı olacaktır. Bölgedeki Katalan hükümeti her halükarda devletin bir temsilcisidir ve var olan yasaları çiğneyemezler” diyor. Görünen o ki, Katalanların bağımsızlık talepleri gün geçtikçe artıyor. Son iki yıldır “11 Eylül Diada Bağımsızlık Günü”nde yaptıkları gösteriler ve Katalan yöneticilerin verdikleri demeçler de bu yönde. 2008’den beri süre gelen ekonomik kriz de hem bu durumun bir habercisi hem de son gerekçesi. Malum, Barselona İspanya’nın en büyük limanına sahip. Ayrıca turistik bir şehir olması nedeniyle de her yıl milyonlarca turist ağırlıyor. Yani Barselona İspanya’nın en büyük ve en zengin şehri. Ekonomik kriz de göz önüne alındığında Barselona, İspanya’nın kaybetmek istemediği en önemli şehri diyebiliriz. Ancak, bir toplumun kendi geleceğini kendi başına tayin etmesi demokratik toplumların en doğal hakkı olarak görülüyor ve bağımsızlık isteklerini bu doğrultuda dile getirirlerse, AB’nin de desteğini alarak, bağımsızlıklarını ilan edecekleri gün çok da uzak değil gibi gözüküyor. 10 ATAUM e-bülten OCAK 2014 Mitrovica’da Tehlikeli Suikast Emre YÜKSEL 13 Mitrovica’da Tehlikeli Suikast Emre YÜKSEL Balkanlar’ın en genç ülkesi konumundaki Kosova’da bir Sırp politikacı evinin önünde kimliği belirsiz kişilerce öldürüldü. Politik hayatı hassas dengeler üzerine kurulu olan ve hâlihazırda Sırbistan’la ilişkilerini normalleştirmeye çalışan ülkede bir Sırp politikacının öldürülmesi de doğal olarak geniş yankı uyandırdı ve tepki çekti. Kuzey Mitrovicalı Sırp siyasetçi Dimitrije Janicijevic, 16 Ocak tarihinde evinin önünde suikasta uğradı. Yetkililere göre, 7 adet 9 mm’lik boş kovanın bulunduğu alana bakılırsa suikast otomatik silahlarla gerçekleştirilmiş ve “organize”. Ne var ki, faillerin kimlikleri ve cinayeti hangi amaçla işledikleri hala belirsizliğini koruyor. Zvecan’ daki Rudara mezarlığına gömülen Janicijevic üç çocuk babasıydı ve Kuzey Mitrovica meclis üyeliği yapıyordu. Ayrıca geçen yıl gerçekleşen belediye seçimlerinde Bağımsız Liberal Parti’den aday gösterilmiş ancak Belgrad destekli Krstimir Pantic’e kaybetmişti. Suikasti takip eden Cuma Kuzey Mitrovica’da Janicijevic’in onuruna atfedildi. Janicijevic’in öldürülmesi, başta Kosova ve Sırbistan olmak üzere birçok ülkede yankı uyandırdı. Kosova Hükümeti tarafından kınanan cinayet için Başbakan Thaci net konuştu: “Bu cinayet Kosova Cumhuriyeti’nin halkı ve tüm kurumları tarafından kınanmaktadır ve ciddi bir eylemdir. Bu eylem doğrudan Kuzey Mitrovica halkının isteklerine, hukukun üstünlüğüne ve bu bölgedeki yasal kurumlara yöneliktir.” Thaci, yetkili makamların failleri mahkeme önüne getirmek için gerekli tüm önlemleri alacaklarını da vurguladı. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Jahjaga da yetkili makamlardan cinayete ışık tutmalarını ve suçluları adalet Mitrovica’nın ‘ayrıksılığı’ Janicijevic cinayetini önemli yapan nedenlerden birisi de kendisinin bir Sırp olması ve bu cinayetin Kuzey Mitrovica ’da işlenmiş olması. Mitrovica’nın önemiyse 1998-99 savaşına kadar gitmekte. 1946 Yugoslavya Anayasası’yla Sırbistan içinde özerk bölge statüsü alan Kosova’da ülkenin çoğunluğunu Arnavutlar oluştururken Sırplar azınlığı oluşturuyor. Ülkenin dağılma sürecine girmesi ve Milosevic’in Kosova üzerine yürümesiyle Kosovalı Arnavutlar önce bağımsızlıklarını ilan etmiş, yeterli desteği göremeyince de Rugova önderliğinde pasif direnişe başlamışlardı. Ardından UÇK’yı kurmuş ve NATO’nun 1999’ da Yugoslavya’yı bombalamasının ardından da fiilen önüne getirmelerini istedi. Cinayetin bir diğer yankı bulduğu ülke olan Sırbistan’ daysa Başbakan Dacic, Kosova’da bir Sırp’ın öldürülmesinin kolay kolay unutulamayacağını belirtti ve ekledi: “Faillerin motivasyonlarını ve nedenlerini bilmiyorum ama bu durumun politik etki ve sonuçları olacaktır.” Cinayeti kınayan Dacic, ayrıca ülkesinin soruşturma süresince EULEX’e ve KFOR’a yardım edebileceğini de sözlerine ekledi. Cinayete yönelik bir diğer tepki de ABD’den geldi ve cinayeti kınayan Dışişleri Bakanlığı, Kosova otoritelerini soruşturm-ayı ilerletmeye çağırdı. Ayrıca cinayetin 19 Nisan Anlaşmaları’yla Sırbistan’la Kosova arasında başlayan ilişkilerin normalleşme sürecini sekteye uğratmaması gerektiğini de vurguladı. Belgrad yönetiminden kopmuşlardı. 2008’de de Kosova Parlamentosu ülkenin bağımsızlığını ilan etmişti. Bu süreçte ülkedeki Sırp azınlığın konumu da önem kazandı. İşte ülkedeki Sırp azınlık yoğun olarak Mitrovica kentinde yaşamakta. Kent, 1999 savaşı sırasında kuzeyi Sırpların, güneyiyse Arnavut, Türk ve Boşnakların oluştur- duğu Müslümanların kontrolünde olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Ne var ki, İbre Nehri’ nin ayırdığı iki kesimde de düzen tam anlamıyla sağlanamadı ve taraflar arası olay ve çatışmalar eksik olmadı. İşte Janicijevic cinayeti kentin bu hassas yapısı sebebiyle bir kat daha önem kazanmakta. Cinayetin gölgesinde ilişkiler Cinayetin en önemli sonucunun görüleceği alansa, Belgrad ve Priştine yönetimleri arasındaki diyalog süreci. Zira cinayetin iki ülke arasındaki ilişkileri yavaşlatabileceği yorumları yapılırken başta ABD ve AB olmak üzere birçok ilgili aktör ilişkilerin sürdürülmesi gerektiğine yönelik açıklamalar yapmakta. Bilindiği üzere, Kosova’nın Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri koparma noktasına getirmişti. AB’nin girişimleriyle bir-çok toplantı gerçekleştiren iki ülke, 19 Nisan’da Brüksel’de ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki çerçeve anlaşmayı imzaladı. İki ülkenin de AB’ye üye olmasındaki en önemli ön koşul ilişkilerin normalleştirilmesiydi ve bu yönde hareket ediliyordu. Bu sebeple Kosova’da bir “Sırp” siyasetçinin öldürülmesinin iki ülke arasındaki ilişkilere kötü yönde etki et- memesi için ABD ve AB açıklamalar yapmakta. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, 19 Nisan Anlaşmaları’nın sekteye uğratılmaması yönündeki görüşünü de ısrarla vurgulamakta. Sonuç olarak, Sırp siyasetçi Janicijevic suikastı hem ülke içinde hem de dışında geniş yankı uyandırmış durumda. Açıklamalarda cinayet kınanırken yetkili makamlar göreve çağrılmakta. Ayrıca Sırbistan-Kosova ilişkilerinin de sürdürülmesi gerektiği belirtiliyor. Zaten hedefi AB’ye üyelik olan bu iki ülkenin bu sebeple ilişkilerini bozması pek de olası gözükmüyor. Nitekim Sırbistan geçtiğimiz günlerde AB’yle müzakerelere başlamıştı. İlişkilerin normalleştirilmesine yönelik anlaşmaların AB’nin gözetiminde imzalanması, bu iki ülkenin AB hedefinden kolaylıkla vazgeçebilecekleri görüşünü de sonuçsuz bırakmakta. Polonyalı Göçmen Krizi 14 Recep Ersel ERGE OCAK 2014 ATAUM e-bülten Polonyalı Göçmen Krizi Recep Ersel ERGE 2007’de AB üyesi olan Romanya ve Bulgaristan, 7 yıllık geçiş döneminin ardından 1 Ocak 2014 itibarıyla “iş gücünün serbest dolaşımı” hakkına kavuştu. Kıta’nın bir ucunda sevinç kaynağı olan bu durum, diğer ucundaysa büyük bir endişe kaynağı. Örneğin İngiltere, ülkelerine “kaç yeni göçmen daha” geleceğini epey dert edinmiş durumda. Nitekim 5 Ocak Pazar sabahı BBC’de yayınlanan Andrew Marr Show’a konuk olan İngiltere Başbakanı David Cameron bu soruyu cevaplamayı ısrarla reddetse de, düşüncelerini açıklarken kullandığı bazı talihsiz ifadelerle Polonyalıları epey öfkelendirdi. Cameron’ın ‘hata’sı Moderatör Andrew Marr’ın da 1 milyondan fazla Polon- rak, bu uygulamayı değiştir- İlk çocuk için haftalık 20.3 PoBaşbakan Cameron’a sorduğu ilk soru, önümüzdeki birkaç yıl içinde İngiltere’ye kaç Rumen ve Bulgar göçmen geleceği hakkında bir öngörüsü olup olmadığıydı. “Benim işim buraya gelenlerin sosyal yardım talep etmeye değil de çalışmaya gelmesini sağlayacak önlemleri almak” diyen Cameron’sa, göçmen sayısıyla ilgili bütün tahminlerin yanlış çıkacağını belirtip Polonya’nın AB’ye katıldığı 2004’te İşçi Partisi hükümetinin yaptığı “gülünç tahmin”i örnek gösterdi. Cameron’ın aktardığına göre, İşçi Partisi hükümeti yaklaşık 14 bin Polonyalı göçmen alacağını tahmin etmişti; ancak on yıl- ya vatandaşı İngiltere’ye yerleşti. Şimdi Bulgaristan ve Romanya vatandaşlarının kitlesel göçü beklenirken Cameron “bu hatayı tekrarlamayacağını” özellikle vurguladı. Sadece bu “hata” lafı bile binlerce Polonyalıyı üzmeye yeterdi, ama Cameron’un sözleri daha bitmemişti. AB vatandaşı işçilerin İngiltere’de yaşamayan çocukları için çocuk yardımı talep etmelerini “doğru bulmadığını” söylerken de yine Polonyalıları örnek veriyordu: “Buraya gelen Polonyalı birinin (…) Polonya’da evde bıraktığı ailesine çocuk yardımı ödememiz gerektiğini düşünmüyorum.” Cameron, sonuç ola- mek için ya AB ülkeleriyle bir uluslararası antlaşma yapmak istiyor ya da AB kurucu sözleşmelerinde değişiklik teklif edecek. Hemen belirtelim, İngiltere’de çeşitli sosyal güvenlik ödemelerinde kesintiye gidilmesi meselesi yeni bir tartışma değil ve konuya ilişkin bir dava da Avrupa Adalet Divanı’nda devam ediyor. İngiltere’de çocuk yardımı uzun süredir anne babanın gelirine bakılmaksızın her aileye eşit olarak veriliyordu. Ancak krizle birlikte alınan önlemler kapsamında artık sadece çiftlerden ikisinin de yılda 50 bin Pound’dan az kazanması halinde ödeniyor. Polonya’nın ayrımcılık tepkisi Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, David Cameron’ın sözlerine tepkisini Twitter mesajlarıyla ortaya koydu: “Madem Britanya bizim vergi mükelleflerimizi alıyor, o zaman onların yardımlarını da ödemesi gerekmez mi? Britanya’ya vergi verenlerin çocuklarını neden Polonya vergi mükellefleri finanse etsin?” Sikorski, çocuğun Polonya’da yaşamasının da aslında İngiltere’nin lehine olduğu görüşünde. Çünkü bu durumda çocuk Polon- ya eğitim ve sağlık sistemine dâhil oluyor, yani masrafları Polonya vergi mükellefleri tarafından karşılanıyor, fakat anne babası Polonya’ya değil İngiltere’ye vergi veriyor. Polonya Başbakanı Donald Tusk da aynı görüşte. Meselenin küçük çaplı bir kriz boyutuna ulaşması İngiliz yönetimini de rahatsız etmiş olacak ki, iki başbakan sonunda konuyu karşılıklı konuşma ihtiyacı hissetti. 8 Ocak’ta gerçekleşen telefon konuşması yaklaşık 40 daki- ka sürdü. David Cameron, sosyal güvenlik sisteminde yapmak istediği değişikliklerin bütün AB göçmenlerini kapsadığını, Polonyalıları “damgalamak” gibi bir niyeti olmadığını söyledi. Donald Tusk ise hangi niyetle söylenmiş olursa olsun ağzından çıktığı haliyle “sözlerinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Ayrıca İngiliz sosyal güvenlik sisteminin Polonyalı göçmenlerce kötüye kullanımı konusunda Polonya hükümetinin her zaman İngiliz und, sonraki çocukların her biri için haftalık 13.4 Pound olarak ödenen çocuk yardımı tamamıyla vergiden muaf. New Poland Express gazetesinin hesaplamasına göre, iki çocuklu bir Polonyalı göçmen ailesi yılda 1.112 Zloti çocuk yardımı alıyor (yaklaşık 278 Euro). Çoğu Londra ve çevresinde oturmak üzere Birleşik Krallık sınırları içinde 850 bin civarında Polonyalı göçmen yaşamakta. Çocuk yardımı için kayıtlı Polonyalı çocuk sayısı da 25 binden fazla, ancak bunların çoğu yurtdışında yaşıyor. idaresini desteklediğini de sözlerine ekledi ve buna rağmen Polonyalı göçmenlerden sanki haksız kazanç elde ediyorlarmış gibi bahsedilmesinden duyduğu rahatsızlığı iletti. Polonya muhalefeti de tepki göstermekte gecikmedi tabii. Ana muhalefet partisi Hukuk ve Adalet’in (PiS) Genel Başkanı Jaroslaw Kaczynski, Polonyalı göçmenlere yazdığı açık mektupta İngiliz ekonomisine yaptıkları önemli katkının “çeşitli siyasi partiler ATAUM e-bülten ve fikir önderlerince” kıymetinin bilinmediğine dikkat çekti ve onları İngiliz kamuoyunda görünür olmaya, iki ülkede de seçimlere katılmaya davet etti. Tabii, Hukuk ve Adalet’in Avrupa Parlamentosu’nda Cameron’ın Muhafazakâr Parti’siyle aynı grupta yer aldığını da belirtme- OCAK 2014 den geçmeyelim. Koalisyonun küçük ortağı Polonya Halk Partisi’yse (PSL) daha radikal bir tepki göstermekte. “Başbakan Cameron sürekli olarak Polonyalılara saldırırken öylece durup izleyemeyiz” diyen PSL meclis grubu başkanı Jan Bury, İngiliz market zinciri Tesco’yu Polonyalı Göçmen Krizi Recep Ersel ERGE boykot çağrısı yapıyor: “Biz de Polonyalılar olarak Sayın Başbakan Cameron’a ve onun politikalarına hayır diyebiliriz.” Ne var ki, Tesco, Polonya piyasasına girdiği 1995’ten beri 300’den fazla şubeye ulaşmış durumda ve 30 binden fazla istihdam sağlıyor. Ayrıca, bin 500 Polonya şirketine satış yapmasının yanı sıra İngiltere’ye yaptığı ihracatla da Polonya ekonomisine katkı sağlamakta. Bu da, açıkçası, Tesco’yu boykot etme fikrinin çok ağır bir intikam olduğunu değil de pratikte biraz gerçekdışı olduğunu gösteriyor. İngiltere’de yılbaşında yü- Polonya Dışişleri Bakanı Ra- lirttiğine göre, Polonya hürürlüğe giren bir yasaya gö- doslaw Sikorski’yse, İngiliz kümeti AB nezdinde “belli bir re, AB göçmenleri işsizlik ma- hükümetinin ekonomik kriz- ulusal azınlığı damgalayan” aşına hak kazanmadan önce le mücadelede istediği ön- her türlü teklifi veto edecek. üç ay beklemek zorunda. Ya- lemleri almakta serbest ol- Tartışma bir süre daha desanın amacı, AB göçmenleri- duğunu düşünmekle bera- vam edeceğe benziyor, annin ülkeye gelir gelmez sos- ber, sosyal güvenlik siste- cak şimdiden şu kadarını söyyal yardım almalarını engel- minden tasarruf etmenin et- lemek mümkün: Cameron lemek. Nisan’da yürürlüğe gi- kili bir yöntem olmadığı gö- hükümeti gerçekten de Porecek olan başka bir yasaya rüşünde. Fakat yine de sos- lonyalıları diğer göçmenlergöreyse, göçmenler, işsizlik yal yardımları kısmaya ka- den ayıran bir yasal düzenlemaaşıyla aynı anda kira yar- rarlıysa, bunu “ayrımcılık yap- me peşinde değil. AB’nin tedımı alamayacak. Kısacası, madan ve insanları damga- mel prensipleriyle ne kadar bu gibi önlemlerle Cameron lamadan yapmalı.” Avrupa uyumlu olacağı ayrı bir konu, İngiliz sosyal güvenlik siste- İşleri Bakanlığından yapılan ama AB seviyesinde önereminin göçmenler için cazibe- resmî açıklama da bu yönde. ceği bütün değişiklikler, halisini azaltmaya kararlı. Yine, Başbakan Tusk’ın da be- hazırda çıkarmaya başladığı ulusal yasalar gibi kapsayıcı ve genel nitelikte olacak. Öte yandan, bir pazar sabahında durup dururken Polonyalıları “damgalaması” da bir anlık yanlışlıktan kaynaklanmıyor. New Poland Express gazetesinden Steve Sibbald’ın yorumuna göre “Cameron göründüğü kadar aptal değil.” Polonyalı göçmenleri öne çıkaran sözleriyle milliyetçi kesimleri cezbetmeye, 2015 seçimleri öncesinde milliyetçi ve muhafazakâr rakiplerinden oy çalmaya bakıyor. ‘İnsanları damgalamayın’ 15 Enerji, Sürdürülebilir Enerji ? 16 Yenilenebilir Bilgesu BÜYÜKÇOLAK OCAK 2014 ATAUM e-bülten Yenilenebilir Enerji, Sürdürülebilir Enerji ? Bilgesu BÜYÜKÇOLAK Gökçe ÖZSU AB Komisyonu son dönemlerde 2030 iklim ve enerji hedefleriyle uğraşıyor. Şu an geçerli olan 2020 hedefleri arasında 1990 yılı verilerine kıyasla emisyonları azaltma, yenilenebilir enerji yüzdesini arttırma gibi maddeler var. Fakat amaç, 2030 hedefleri arasına bu maddeleri daha önemli oranlarla yerleştirebilmek. Son öneriler sera gazının yüzde 40 oranla azaltılması, yenilenebilir enerji payınınsa yüzde 27 oranına çıkarılması yönünde. Ancak bu öneriler henüz yasalaşmış durumda değil. Mart ayında bu teklifler görüşüle- cek ve onaylanırsa yürürlüğe girecek. AB’ye üye ülkeler arasında bu tekliflerde henüz bir uzlaşı sağlanamamış durumda çünkü Almanya, Fransa gibi 8 ülke yenilenebilir enerji politikalarını arttırmayı hedeflerken; İngiltere ve Çek Cumhuriyeti’yse nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payını arttırmayı düşünmekte. Polonya’ysa yenilenebilir enerji politikalarına tamamen karşı çıkıyor. Bazı Avrupalı enerji firmaları da tek bir enerji alanı belirlenmesine karşı çıkıp, hedefin sadece karbon salınımının azaltılması yönünde ol- ması gerektiğini vurguluyor. Greenpeace başta olmak üzere birçok çevreci örgüt de hedefleri yeterli bulmuyor. Yani hem çevrecilerle AB arasında hem de AB’nin kendi içinde konuyla ilgili tartışmalar yaşanıyor ve bu sebeple uzlaşı sağlanamıyor. Her durumda, alınacak kararlar 2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda yeniden değerlendirilecek. Devletler ve büyük şirketler son yıllarda enerji ihtiyacının arttığını ve bu ihtiyaca en hızlı yoldan cevap verilmesi gerektiğini düşünüyor. Buna karşın çevrecilerse daha fazla enerjiye değil, enerjinin daha verimli kullanımına ihtiyaç olduğunu öne sürüyor. Bu amaçla birçok Avrupa ülkesi -özellikle Almanya- yenilebilir enerji kaynaklarına yöneliyor ve az enerjiyle çok verim elde etmeyi amaçlıyor. Peki, yenilenebilir ve yenilenemeyen enerji nedir? Hangisi daha verimlidir /sağlıklıdır? Çevreye faydaları ve zararları nelerdir? Yenilenebilir enerjiyle sürdürülebilir enerji aynı şey midir? Yenilenebilir enerji kaynakları Gücünü güneş, rüzgar, su gibi doğal kaynaklardan alan, tükenmeyen ve çevreye geleneksel yakıtlar gibi (ya da onlar kadar) zarar vermeyen enerji türleri olan yenilenebilir kaynaklar, adları üstünde, doğal yollardan kendilerini belirli bir zaman içerisinde yenileyebiliyor. Nehirlere baraj kurulması yoluyla çalışan ve suyun hareketinden enerji üretme yöntemi olan Hidroelektrik Enerji Santralleri (HES), dünya enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 16'sını, yenilenebilir enerji kaynaklarınınsa yüzde 80'ini oluşturmakta. Öte yandan HES'ler, yenilenebilir enerjinin her zaman sürdürülebilir enerji olmadığının da kanıtı. HES'lerin atık ve kirlilik içermeme, yakıt gideri olmama, seragazı emisyonları üretmeme gibi faydalarının yanında üzerine yapıldığı nehrin ekosistemini etkileme, yöre halkının sulama imkanlarını kısıtlama, suyun kullanım hakkını bütün canlılara karşı sınırlama, santral inşaat ve işletme çalışmalarının çevre tahribatına yol açması gibi zararları da bulunmakta. Avrupa ülkeleri özellikle 2011 Fukuşima nükleer santral kazası sonrası yenilenebilir enerjiye önem verdiğinden HES'ler de giderek cazip bulunmakta. Rüzgar türbinleri vasıtasıyla rüzgar gücünden faydalanarak enerji üreten santraller olan Rüzgar Enerji Santralleri (RES), eskiden yel değirmenlerinin yaptığı işlemin modernleştirilmiş ve verimle kapasitesi arttırılmış versiyonu aslında. Dünyada enerji üretiminin yüzde 2'si RES'lere dayanmakta ve bu üretimin de yaklaşık yüzde 50'si Avrupa’da yapılmakta. AB rüzgar gücü pazarının yüzde 50'si de Almanya ve İspanya’da. Enerji ihtiyacının yüzde 20'sini RES'lerden sağlayan Dani- marka’ysa enerji üretiminde RES'lere en fazla yer veren ülke durumunda. Güneşten gelen enerji parçacıklarını elektrik enerjisine dönüştürme mantığına dayanan Güneş Enerji Santralleri (GES), bu işlemi güneş pilleri aracılığıyla yapmakta. Doğaya zararı en az olan enerji üretim tekniği olmasına rağmen halihazırda en az kârlı teknik. Bu sebeple de pek tercih edilmemekte. Yine İspanya ve Almanya, Avrupa ülkeleri arasında GES' lere en fazla önem veren ülkeler. Yerkabuğunun derinliklerindeki sıcak su ve buhardan elde edilen enerji türü olan Jeotermal Enerji Santralleri (JES) de yenilenebilir, sürdürülebilir, ucuz ve temiz bir enerji kaynağı. Ancak dünyada enerji üretiminde JES' lerin payı sadece yüzde 0.05. İzlanda ısı enerjisi ihtiyacının yüzde 87'sini jeotermalden sağlamakta. İtalya da dünyanın JES'lerden en fazla elektrik üreten ilk 5 ülkesinden biri. Doğada serbest halde değil bileşikler halinde bulunan hidrojenin ayrıştırılarak yakıt halinde kullanıldığı enerji tipiyse Hidrojen Enerjisi olarak bilinmekte. Bu ayrıştırma işleminin maliyetli olmasının yanında hidrojen enerjisi en temiz ve en verimli sürdürülebilir enerji türlerinden biri. Nitekim hidrojeni ayrıştırma işleminin maliyetini düşürecek bir teknoloji bulunduğunda da en önemli enerji türlerinden biri olması bekleniyor. Özellikle hibrit yakıt tek no lo ji sin de hid ro jen enerjisinin önemi büyük. İzlanda hükümeti 2030'a kadar tamamen hidrojen enerjisine geçme kararı aldı bile. Bitkisel ve hayvansal atıkların değerlendirilmesi yoluyla elde edilen enerji türü olan Biyokütle Enerjisi, mısır ve ATAUM e-bülten buğday gibi bitkilerle yosun, hayvan dışkısı, gübre ve evsel atıklara dayanıyor. Sera gazı etkisi yapan gazların azaltılması için önemli bir enerji türü olan biyokütle enerjisi, hem elektrik hem de yakıt üretimi işleminde kulla- OCAK 2014 nılabiliyor. Kolay elde edilmesi ve sürdürülebilir olması nedeniyle değeri artan bu yönteme ağırlık veren ülkeler arasında Almanya ve Avusturya yer alıyor. Deniz ve okyanus gibi büyük su kütlelerinde meydana ge- len hareketlerden elde edilen Dalga Enerjisi, aslında çok yaygın değil. Çünkü türbinlerin dalgalı yerlere yapılması gerekiyor ve bu bölgelerde sıklıkla görülen şiddetli fırtınalar da bu türbinleri parçalayabiliyor. Nitekim böyle- Yenilenemez enerji kaynakları Kullanıldıkça tükenen ve yenilenmeleri çok uzun zaman alan fosil yakıtlarla (kömür, petrol ve doğalgaz gibi) radyoaktif elementleri (uranyum, plütonyum vb.) içeren bu kaynakların çevreye zararları da yüksek oranda. Kömür, petrol ve doğalgaz gibi hidrokarbon içeren yakıtlar olan Fosil Yakıtlar, binlerce yılda oluştukları için hem çok zor yenilenir hem de çevre kirliliğine neden olur. Yani doğaları gereği sürdürülebilir değildirler. Buna rağmen dünyada elektrik üretiminde en çok kullanılan enerji tipidir. (2011 itibariyle doğalgaz yüzde 21, kömür yüzde 41, petrol yüzde 6). Avrupa ülkeleri arasında doğalgazı Hollanda, kömürü Almanya ve Yunanistan, petrolüyse Danimarka, İtalya ve Romanya büyük oranda kullanmakta. Çoğu termik tipte olan doğalgaz ve özellikle de kömür santralleri fazla miktarda atık barındıryor ve çevre kirliliğine neden oluyor. Ayrıca kullanılan sıcak/atık suyu denize, nehirlere ve toprağa boşaltarak toprak ve su ekosistemlerine de zarar veriyor. Çıkardıkları baca gazlarıysa zaman zaman asit yağmurlarına sebep oluyor. Üstelik soğutma işlemi için çok fazla miktarda su gerekiyor ve bu ihtiyaç santral çevresindeki yerleşimleri ve çevreyi olumsuz etkiliyor; yakım işlemi sonrasındaysa büyük miktarda cüruf ve baca külü gibi atıklar ortaya çıkıyor. Almanya, İngiltere ve İtalya, Avrupa'da en fazla termik santrale sahip ülkeler. Ancak termik santrallerin enerji üreti- Yenilenebilir Enerji, Sürdürülebilir Enerji ? Bilgesu BÜYÜKÇOLAK mi içindeki payları sürekli azaltılmakta, yeni termik santraller açılmamakta. Fosil yakıtların enerji üretimindeki yerinin azaltılması hem AB’ nin hem de Avrupa ülkelerinin ortak kararı durumunda. Dünyada en çok tartışılan ve eleştirilen enerji kaynaklarının başında gelen Nükleer Enerji, radyoaktif elementlerin çekirdeklerinden elde ediliyor. Nükleer enerji santrallerinin ana yakıtıysa zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyum. Radyoaktif elementlerin çekirdeklerinin parçalanması esnasında yüksek oranda enerji açığa çıkarken yine yüksek oranda radyasyon da çevreye yayılıyor. Bu radyasyon, hem çevre kirliliğine hem de canlıların genetiklerinin bozulmasına dolayısıyla ölüm, kanser, sakatlık si kazalar yaşanmadı değil. İspanya ve İngiltere bu enerji tipine önem veren Avrupa ülkeleri; fakat risklerin azaltılması için teknolojinin geliştirilmesine çabalamaktalar. gibi durumlara yol açmakta. Üstelik bu etki sadece radyasyona maruz kalan canlılara değil, nesilden nesile ulaşabilmekte. Çok ufak bir sızıntı bile milyonca canlının hayatını olumsuz etkileyebilmekte. Nükleer enerji kimilerince en temiz ve en verimli enerji olsa da, çok küçük bir kaza bile yıllarca sürecek bir felakete sebep olabilmekte. Bilindiği gibi, bu üretime en fazla yer veren ülke, elektrik ihtiyacının yüzde 80'ini nükleer enerjiden sağlayan Fransa. Özellikle 2011 Fukuşima kazası sonrası Avrupa'da Almanya başta olmak üzere, İsviçre, Avusturya, Belçika ve İspanya gibi birçok ülke nükleer santrale sırtını dönmüş, santrallerini kapatmış ya da yenilerini açmama kararı almış durumda. 17 İklim ve Enerji Politikası Çıkmazı 18 AB'nin Defne GÖNENÇ OCAK 2014 ATAUM e-bülten AB'nin İklim ve Enerji Politikası Çıkmazı Defne GÖNENÇ AB Komisyonu, uzun zamandır beklenen ve yoğun biçimde tartışılan 2030 iklim hedeflerini 22 Ocak’ta açıkladı. Komisyon, 2030 yılına kadar sera gazlarının yüzde 40 oranında azaltılmasını istiyor. Üye ülkelerin enerji ihtiyaçlarının en az yüzde 27' sinin yenilenebilir kaynak- İklim paketinde neler var? lardan karşılanmasını öngören AB, kaya gazı çıkarılması için de bazı “asgari ilkeler” getirmeyi amaçlıyor. Ancak konu üzerinde Komisyon içinde, AB kurumları arasında ve üye ülkeler arasında derin fikir ayrılıkları yaşanmaya devam ediyor. Paket, sera gazı salımlarının yüzde 40 oranında azaltılması için bağlayıcılığı bulunan bir hedef öngörüyor. Aynı zamanda, AB üyesi ülkelerin enerjilerinin en az yüzde 27'sini yenilenebilir kaynaklardan elde etmesi gerekecek. Ancak yenilenebilir Gökçe ÖZSU hedefinin üye ülkeler için tam bir bağlayıcılığı olmadığının da altı çiziliyor. Komisyon aynı zamanda kaya gazı çıkarmada bazı “asgari ilkeler” getirmek istiyor. Pakette Emisyon Ticaret Sistemi'ndeki fiyat düzeylerinin artırılması için izinlerin piyasadan çekilmesi de yer alıyor. Öneriler önümüzdeki Mart’ ta görüşülmeye başlayacak ve paket kabul edilirse resmi teklif halini alarak yürürlüğe girmeden önce Avrupa Parlamentosu'nun da onayının alınması gerekecek. Bu sürecin sonundaysa paket, şu anda geçerli olan 2020 hedeflerinin yerini alacak. Şu anda geçerli olan 2020 hedefleri, karbon azaltımı ve yeşil enerji için yüzde 20 düzeyinde. AB verilerine göre yenilenebilir enerjinin payı şu anda yüzde 14.4 iken emisyonları 1990 seviyesine göre yüzde 20 oranında azaltma hedefi halihazırda yakalanmış durumda. Yenilenebilir enerji kaynakları için bir hedef belirlenmesi, AB'nin 2030 iklim ve enerji paketindeki en tartışmalı konulardan biri olarak öne çıkıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, açıkladıkları paketin bir yandan Avrupa'yı düşük karbonlu bir ekonomi yolunda tutmalarını, diğer taraftan da rekabet güçlerini kaybetmemelerini sağlayacağından emin: “Bugünkü paket, iki konuyla aynı anda ilgilenmenin çelişkili olmadığını, birbirini desteklediğini gösteriyor. 2030 için yüzde 40 gibi iddialı bir sera gazı azaltım hedefi, düşük karbonlu bir ekonomiye giden yolumuzda en uygun maliyetli mihenk taşıdır. Yüzde 27'lik yenilenebilir hedefi de önemli bir mesajdır: Yatırımcılara istikrar sağlanması, çevreci istihdamın artırılması ve arz güvenliğimizin sağlanması için.” Aralarında Almanya, Fransa ve İtalya'nın da bulunduğu sekiz ülke, Avrupa Komisyonu'na 2030 için sıkı bir yenilenebilir enerji hedefi belirleme çağrısında bulunmuş, ancak bu hedefin bağlayıcılığı bulunması gerekip gerekmediği konusuna girmemişti. Öte yandan, İngiltere iklim politikasında yalnızca emisyon azaltımı için bir hedef konmasını isterken E.ON gibi bazı şirketler de buna destek vermişti. Cameron, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'ya gönderdiği mektupta sektöre AB çapında düzenlemeler getirmenin İngiltere'de kaya gazı sondajı faaliyetlerine engel olabileceği uyarısında bulunmuştu. Zira Cameron, 2015 seçimleri öncesinde ülkesinin kaya gazı rezervlerinden faydalanarak enerji maliyetlerini mümkün mertebe aşağı çekmek istiyor. Çek hükümetine göre, AB' nin iklim ve enerji politikaları, nükleer enerji de dâhil olmak üzere “tüm enerji teknolojilerine eşit mesafede bir yaklaşım üzerine kurulmalı”. Çek Cumhuriyeti yenilenebilir enerji hedefi konulmasına da kesinlikle istemiyor. Polonya’ysa hem yenilenebilir enerji hedefi hem de karbon azaltım hedefi belirlenmesine karşı çıkmıştı. AB’ nin en büyük ekonomisi olan Almanya da nükleer enerji üretiminden çıkışa yardımcı olmak için yenilenebilir enerji hedefi de konmasını destekliyor. Öte yandan, GDF Suez ve CEZ'in de aralarında bulun- duğu 12 Avrupalı enerji firmasıysa, belirli enerji kaynaklarına odaklanmak yerine tek bir karbon azaltım hedefi istiyor. Enerji şirketleri, karbon azaltım hedefi, yenilenebilir enerji hedefi ve enerji verimliliği hedefi içeren mevcut sistemin, birbiriyle çelişecek şekilde tasarlandığını söylüyor. Buna göre, örneğin yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine pazar dışından gelen destekler sebebiyle karbon piyasası düzgün çalışmıyor. Şirketler aynı zamanda tek başına yenilenebilir enerjinin otomatik olarak karbon emisyonlarını azaltmadığını da öne sürüyor ve 2050 için yüzde 80 yenilenebilir hedefi bulunan, ancak rekor düzeyde kömür tüketen Almanya örneğine işaret ediyor. Taraflar ne diyor? ATAUM e-bülten OCAK 2014 Yunanistan’ın E-Sağlık Hedefleri Ahmet M. SÖNMEZ 19 Yunanistan’ın E-Sağlık Hedefleri Ahmet M. SÖNMEZ Avrupa Ekonomik Toplu- rın ivedilikle kabulü yönünde luğu’na 1981’de üye olduk- bastırırken, üye ülke hükütan sonra 1 Ocak 2014 itiba- metlerinin temsilcilerinden riyle beşinci kez AB Konseyi oluşan Konsey’i bu yönde ikDönem Başkanlığı’nı yürüt- na etmek de Yunanistan’ın me görevini üstlenen Yuna- payına düşmekte. nistan’ı oldukça yoğun bir Öte yandan, ekonomik krizin gün dem bek le mek te. 1 derinden etkilediği YunanisOcak-30 Haziran 2014 ta- tan’ın Dönem Başkanlığı’nın rihleri arasını kapsayacak gö- dört tane de önceliği bulunrevi Litvanya’dan devralan makta: Ekonomik büyüme, isve 1 Temmuz 2014’de de tihdam ve sosyal uyum; AB' İtalya’ya da devredecek olan de ileri mali entegrasyon ve Yunanistan’ın Dönem Başka- Euro bölgesi; göç, sınırlar ve nı olarak kimi temel/rutin hareketlilikle Yunanis-tan’a sorumlulukları bulunmakta. özel tematik bir öncelik alanı Avrupa Konseyi toplantıları- olan denizcilik politikaları. na başkanlık etmek, toplantı Söz konusu öncelikler, son algündemlerine karar vermek, tı yıldır ekonomik durgunluküye ülkeler ve AB kurumları a- la boğuşan Yunanistan’ı olrasında işbirliği ve diyalogun dukça yakından ilgilendiren devamını sağlamak gibi. ekonomik büyüme, göç ve İşbirliği ve diyalogun deva- denizcilik gibi üç önemli komını sağlama sorumluluğu, nunun AB düzleminde ele Yunanistan’a düşen spesifik alınması ve eğer mümkün bir görevi özellikle önemli kıl- olursa bunlar hakkında ortak makta. Zira Yunanistan’dan yaklaşımlar geliştirilmesi anAvrupa Parlamentosu, Avru- lamına gelmekte. Yunanispa Konseyi ve Avrupa Komis- tan, genel çerçeveye ilişkin yon’u arasında işleyen ve tri- bu önceliklerin ötesinde çevalog adı verilen müzakere sü- re, ulaştırma, sağlık vb. alt recini teknik ve politik sevi- politika alanlarına yönelik yede uzlaşıyla sonuçlan- olarak da spesifik öncelikler dırması ve Litvanya Dönem belirlemiş durumda. Bu poliBaşkanlığı’ndan devralınan tika alanlarından biri olarak mevzuat taslaklarının yasa- Yunanistan’ın sağlık alanınlaşması için somut adımlar da belirlediği beş adet mevatması bekleniyor. Yunanis- zuat önceliği, dört adet de tan’ın özellikle de 22-25 Ma- mevzuat-dışı önceliği bulunyıs 2014 tarihleri arasında makta. Dönem Başkanlığı sügerçekleştirilecek Avrupa Par- resince yasalaşması veya en lamentosu seçimlerinden ön- azından bu yönde Yunanisce Avrupa Parlamentosu ve tan’ın ilerleme kaydetmesi Konseyi arasında konsensü- gereken başlıklar itibariyle sü sağlama konusunda ol- tütün mamulleri, beşeri tıbbi dukça fazla çaba sarf etmesi ürünlerde klinik araştırmagerekebilir. Doğrudan AB va- lar, farmakovijilans ücretleri, tandaşlarının çıkarlarını tem- tıbbi cihazlar ve ilaç fiyatlansil eden Parlamenterler kol- dırmalarında şeffaflık konutuklarını önümüzdeki seçim ları Yunanistan’ın mevzuat sonrasında koruyabilmek önceliklerini oluşturmakta. maksadıyla bekleyen yasala- Yunanistan’ın öncelik prog- ramları kitapçığında ayrıntılı olarak açıklanan dört adet m evzuat-dışı önceliklerse göç ve halk sağlığı; beslenme ve fiziksel aktivite; ekonomik kriz ve sağlık hizmetiyle elektronik sağlık ve sağlıkta inovasyon başlıklarında. Bu öncelik başlıklarından biri Yunanistan açısından özellikle önem taşımakta, zira Yunanistan’ın kendisi de bu konunun başarılı örneklerinden birini sunmakta: Elektronik sağlık ve inovasyon. Kriz zamanlarında istihdam fırsatları yaratması nedeniyle ekonomik büyümeyi destekleyen yüksek kaliteli e-sağlık hizmeti sunumu, sağlık sektöründe sürdürülebilirlik ve etkinliğe katkı sağlamak açısından kilit öneme sahip. Bu bağlamda 2014 yılı ilk yarısında Elektronik Sağlık Forumu’yla Yüksek Seviyeli E-Sağlık Uzmanları Toplantısı’na ev sahipliği yapacak Yunanistan’ın bu kapsamdaki iyi uygulama örneğiyse e-reçete uygulaması. Ciddi ekonomik kısıtlar altında ilk kez pilot proje olarak Ekim 2010’da yürürlüğe giren ancak tam olarak 24 Ocak 2011’de uygulanmaya başlayan e-reçete uygulaması, bir yıldan kısa bir süre içinde ülkede yazılan tüm reçetelerin yüzde 50’sine yakınını, 2013 yılı itibariyle de yüzde 98’ini kapsamış durumda. 2010 yılında 9 bin 500 eczane ve 4 bin 100 doktorun ayda ortalama 8 bin 100 e-reçete hazırladığı bir pilot proje, 2013 yılı sonuna gelindiğinde 11 bin eczane ve 41 bin doktorun ayda yaklaşık 6 milyon e-reçete yazdığı ulusal bir hizmet ağına dönüşmüş durumda. Artan tedavi giderlerini düşürmek ve hasta güvenliğini iyileştirmek amacıyla uygulamaya konulan bu yöntem, hastanın reçete bilgisinin sağlık hizmetini sağlayanlar, eczaneler ve geri-ödeme kuruluşları arasında hızlı, etkin ve daha az masraflı sirkülasyonunu hedeflemekte. Temel bir elektronik kamu hizmeti olarak e-reçete, bilgi ve iletişim teknolojisinin (ICT) gelişiminin sağlık alanında dolaysız bir sonucu durumunda ve e-sağlık uygulamaları arasında neredeyse toplumun en geniş kesimini kapsayanı. E-reçete uygulaması Yunanlı hastalara rahatlık, kolaylık ve güven; eczacılara okunaklı reçeteler ve dolayısıyla daha az hata ve zamandan kazanç; doktorlara hastanın verilerine on-line olarak ulaşabilme; sağlık kurumlarınaysa daha az kırtasiyecilik, bürokratik prosedürlere daha az zaman ayırma ve tabii ki daha az masraf olarak geri dönmekte. Ancak sistem kimi zaman tehditlere de maruz kalmakta. Örneğin 2012’de dijital korsanlar sisteme yaklaşık 1.5 milyon sahte reçete yükleyerek sistemin kilitlenmesine ve doktorların ve diğer ilgililerin kullanımına kısa süre de olsa kapanmasına neden olmuş. Sonuç itibariyle e-reçetenin parlak bir örneğini sunduğu elektronik kamu hizmetlerinin Yunan ekonomisini rahatlatıp rahatlatmayacağını, daha doğrusu ne ölçüde rahatlatacağını ancak zamanla görebileceğiz. ‘İşleyen Bir Avrupa’ 20 2 Vural YAVAŞ OCAK 2014 ATAUM e-bülten Avrupa Liberallerinin Seçim Manifestosu ‘İşleyen Bir Avrupa’ Vural YAVAŞ Avrupa Parlamentosu seçimlerine sayılı zaman kala Avrupa’daki politik aileler de seçim kampanyalarını şekillendirmeye başladı. Bu sefer gündemde, yapılacak “seçimlerin farklı olacağı” vurgusu var. Atanma usulünün iptal edilip tüm Avrupa çapında doğrudan seçimlerin yapıldığı 1979’dan beri esasında böylesi bir çaba görülmemişti. Şimdiye kadar yapılan seçimler hep ulusal boyutlu politikaların hâkimiyetinde, yine ulusal siyasi partiler egemenliğinde kalmıştı. Fakat en son 2009’daki kritik yüzde 43 katılım oranlarına kadar düşülmesi ve bundan da önemlisi Avrupa’nın uzun süredir yaşamadığı kadar derin bir krize sürüklenmesi, tüm ana akım partilerin tek bir ağızdan konuşmalarına yol açtı. Artık AB karşıtı görüşler çok yüksek perdelerden seslendirilebiliyordu ve Avrupa şüphecileri olarak adlandırılan bu siyasi partiler zaten ulusal gündemleri çok başarılı şekilde kullanabiliyorlardı. AB üyesi ülkelerde gerçekleştirilen çeşitli yerel ve ulusal seçimlerde de, bu türden popülist söylemlerin halk nezdinde yoğun karşılık bulduğunun görülmesi Seçim Manifestosu Hâlihazırda sekiz Komisyon Üyesi, on iki koalisyon hükümeti ortağı ve üç Başbakan’la Avrupa çapında temsil edilen Avrupa Liberalleri, 20 Aralık 2013’teki Kongre’de ALDE Seçim Manifestosu’nu ilan etti. Manifesto, aslında benzerleri gibi genel geçer ifadeler taşımakta. Zira burada, tüm metnin detaylı incelenmesi de pek mümkün değil. Bu nedenle ana başlıklar ve dikkat çekici noktalara değinmek yerinde olacaktır. Öncelikle bahsedildiği gibi, manifestonun esas vurgu noktasında ekonomik düzelme ve bunun da temelinde istihdam yaratıcı faktörlerin kurgulanması geliyor. Liberaller adeta tüm konuların temeline bu hususu yerleştirmişler. Onlara göre, ekonomik dur- gunluk ve rekor seviyedeki genç işsizliği, başarılı bir Avrupa için kesinlikle ortadan kaldırılması gereken konular arasında. İstihdamın artırılması için de, Avrupa Tek Pazarı’nın daha da ilerletilmesi, yani enerji, dijital pazarlar, ulaşım ve sağlık sektörleri gibi alanlara da genişletilmesi savunuluyor. Ekonomiyi güçlendirmesi bağlamında da, çok tartışılan AB-ABD Serbest Ticaret Anlaşması destekleniyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarının çoğaltılmasıyla yenilikçi ve enerji verimliliği olan teknolojilerin Avrupa çapında hayata geçirilmesi önerilen diğer maddeler. “Yeni Öncelikler Belirlemek” başlıklı bölümde de ALDE, bazı politik açılımlarını netleştiriyor. Bunların başında, üzerine, Avrupa çapındaki siyasal aileler tutumlarını değiştirmeye karar verdi anlaşılan. Aynı şekilde, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu’nun da Avrupa politik ailelerinin derhal devreye girmesi yönünde ısrarlı talepleri görülebilmekte. Besbelli ki, seçimlerin bir kez daha tarihinin en düşük katılımlarına sahne olmasından ve AB’yi köklerinden sarsmasından “korkulan” Avrupa şüphecilerinin bu kez Avrupa çapında zafer kazanmasından endişe ediliyor. Seçimlerin yapılacağı 22-25 Mayıs’a kadar, netleştiği öl- çüde, Avrupa partilerinin seçim çalışmaları ATAUM EBülten’de bir yazı dizisi şeklinde ele alınacak. Bu siyasi tabloda ilk olarak -seçim manifestosunu ilk ilan eden parti olmaları nedeniyle- Avrupa Liberallerine göz atmakta fayda var. Zaten yazının başlığı da, ilginç olduğu için, bu manifestodan alınma. “İşleyen bir Avrupa”nın (A Europe That Works) manifesto başlığı olarak seçilmesi, kendi başına bir itiraz ve kurumsal anlamda tıkanmış bir mekanizmayı çağrıştırıyor sanki. AB bütçesinin tamamen yeniden ele alınarak gelirleri ikame eden mevcut yapısından istihdam sağlayıcı alanlara kaydırılması talep ediliyor; yani bu bakımdan Sosyal Demokratlara yaklaşan bir ALDE görünümü sergilenmekte. Yine aynı şekilde, yapısal fonların da gençler için yeni iş alanları yaratıcı şekilde kurgulanması gerektiği ifade ediliyor. Dış politika alanında dikkat çeken ilk husussa, “AB genişlemesinin” ortak dış ve güvenlik politikasının olmazsa olmaz enstrümanı olduğu vurgusu. Burada, kriz döneminin en çok tartışılan konusunda net bir tavır alınarak Avrupa şüphecilerine de mesaj yollanıyor. Esasında, ana akım Avrupa partilerinden olan Liberaller, ortaya çıkış- larından itibaren Avrupa genişlemesi ve derinleşmesini savunmakta. Bununla birlikte, tarihinin en derin kurumsal krizlerinden birini yaşayan AB içinde, bu konuda ortak hareket ettikleri diğer bazı politik ailelerde geri dönüşler yaşanmakta. Popülist söylemlere kayan bazı etkili ulusal partiler artık “AB genişlemesi” lafını telaffuz etmemeyi tercih ediyor. ALDE, manifestosunda bir cümleyle geçiştirse dahi, bu bile önemli bir duruş gibi algılanabilir. Bir diğer önemli vurgu, AB’ye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ilave bir temsil kazandırılması talebi üzerine. Uluslararası ilişkilerde AB’nin önemli ve proaktif bir aktör olmasını isteyen Liberaller, BM aracılığıyla bu konuda çok önemli ATAUM e-bülten bir ilerleme kaydedilebileceğini öne sürüyor manifestolarında. Bunun dışında, insan haklarının ve bireysel özgürlüklerin korunması, NATO’yla ilişkilerin derinleştirilmesi, yeni tesis edilen Ortak Göç ve İltica Sistemi’nin daha da ileri götürülmesi, ayrımcılıkla mücadele ve AB Komşuluk politikasının desteklenmesi de dış politika alanında yer alan diğer gündem maddeleri arasında. Manifestoyu sonlandırmadan evvel diğer bir önemli politik açılımı daha belirtmek gerek. Avrupa Liberalleri, AB Kurumsal yapılanmasında son yılların önde gelen tartışma alanlarından birinde de tavrını net olarak ifade edi- OCAK 2014 yor ve Avrupa Parlamentosu’nun Genel Kurul oturumlarını artık tek bir yerleşkede yapması için mücadele edeceğini ilan ediyor. Son AP kararlarında bu konuda ezici çoğunlukların oluşması zaten politik gruplar arasındaki konsensüsün işaretiydi; fakat anlaşılan ALDE artık resmi ağızdan bunu dile getirmeye karar vermiş. 2014 AP Seçimlerinin bu dönemki en çarpıcı gündemi, AB Komisyonu Başkanı’nın seçilmesi. Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinin ardından ABİİA Madde 17/7 hükümleri, tüm Avrupa politik aileleri için yepyeni bir politik mecra yarattı. Bahsedilen maddenin içeriğinde, AB Konseyi’nin yapılan se- çimlerin sonuçlarını dikkate alarak bir AB Komisyon Başkanı adayı belirlemesi yer alıyor. Şimdiye kadar uygulanan yöntem Konsey’in belirlediği adayın AP tarafından oylanması üzerineydi. Esasında bu konuda temelde bir değişiklik yok fakat Avrupa politik aileleri “dikkate alınması” gerektiği ifadesini, ortak bir Komisyon Başkanı adayı belirleyelim olarak yorumlamakta. Her Avrupa partisi seçimler için bir de Komisyon Başkanı adayı belirleyecek, seçimlerden en çok oyu hangi parti alırsa Konsey de o partinin belirlediği adayı “dikkate alacak”. Almanya Başbakanı Merkel’ in vurguladığı gibi, bu konuda hiçbir yasal zorunluluk ‘İşleyen Bir Avrupa’ Vural YAVAŞ yok; Konsey istediği adayı ortaya çıkarmakta serbest. Bununla birlikte, Avrupa partileri bu kozu AP seçimlerinin Avrupa çapına yayılması için ve AP’ye, dolayısıyla da kendilerine karar alma mekanizmalarında ayrı bir ağırlık kazandırabilmek amacıyla kullanmaya çabalıyor. Bu bağlamda ALDE de, kendi adaylarını belirlemek üzere şeffaf bir oylama gerçekleştirdi ve Konsey toplantısından liberal partilerin desteğini alan iki aday çıktı: AP Liberal Grup Lideri olan deneyimli politikacı Guy Verhofstadt ve Avrupa Komisyonu Üyesi Olli Rehn. Daha basit, daha güçlü, daha demokratik bir Avrupa ALDE, manifestoda vurgulandığı gibi istihdam başta olmak üzere ekonomi politikalarına öncelik vermekte. Buradan yola çıkan 14 üye parti, bunun altından kalkabilecek bir adayın ortaya çıkarılmasını öne sürerek Olli Rehn’i aday gösterdiklerini bir mektupla ALDE Konseyi’ne iletmişlerdi. Aslında parti içi demokrasinin bir örneği gibi algılansa da, ALDE içindeki bu ayrım, partide ciddi tartışmalara yol açtı. Daha çok kuzey ülkelerinin desteklediği Rehn karşısında Belçika, Hollanda gibi parti içi dengelerde önem sahibi olan Liberallerse Verhofstadt’ı aday gösterdi. Verhofstadt, tanınırlığı yüksek ve oldukça kıdemli bir politikacı olarak bilinmekte fakat “federal bir Avrupa” taraftarı çizgisi nedeniyle bahsedilen 14 diğer üye tarafından ha- yalperestlikle itham ediliyor. Olli Rehn’se, ayakları çok daha yere basan, Komisyon üyeliği sayesinde ekonomi politikalarına hakim ve daha merkezde yer alan bir kimlik sergilemekte. Anlaşılan, “daha fazla Avrupa” söylemlerinin dile getirilmek istenmediği günümüzde “daha makul bir seçenek” gibi algılandı. Fakat neticede, Alman ve Hollandalı parti liderlerinin arabuluculukları sayesinde parti içi bölünmenin daha tehlikeli olduğu düşüncesiyle, bu iki aday ortak hareket edeceklerini ilan etti bile. Ama aslında arka planda Olli Rehn, Avrupa politik hayatında çok daha etkili bir figür olan Verhofstadt lehine adaylıktan çekiliyordu. Buna karşılık Rehn’e, seçimlerin kazanılması durumunda, yine dış politika veya ekonomi alanında önemli bir Komis- yon üyeliği vaat edildi. Ortak Komisyon Başkanı adayı, 1 Şubat 2014’teki ALDE toplantısında açıklanacak. Avrupa Liberalleri açısından bir diğer tehlikeli durumsa, yerel ve ulusal seçimlerde yaşanan oy kayıpları. Özellikle son Alman federal seçimlerinden hezimetle ayrılarak barajı bile aşamayan FDP -ki ALDE içindeki kilit partilerden biri- Euro karşıtı AfD’ye kaptırdığı oyları bu sefer de Avrupa şüphecilerine kaptırırsa sonuç kendileri için tam bir felaket olacak. Bu nedenle, FDP seçim çalışmalarını Almanya çapında son derece tanınmış bir politikacı olan Alexander Graf Lambsdorff yürütecek. Görüldüğü üzere FDP, Avrupa seçimlerini ikinci ve son bir şans olarak tanımlıyor. Benzer bir durum, skandallarla boğuşan İngiliz Liberal De- mokratları (LibDems) için de geçerli. Tüm bu yaşanan politik mücadele, ALDE’nin Avrupa içindeki konumunda bir değişiklik yaratacak gibi durmuyor. Her zaman 3. parti olarak kalan ALDE, bu seçimlerin ardından da aynı konumunu sürdürecek gibi. Bu durumda haliyle Komisyon Başkanlığı için yaşanan rekabetin de bir anlamı kalmayacak çünkü yine diğer iki büyük partinin (PES veya EPP’nin) adayı seçilecek. Fakat ALDE’nin dağınık bir parti imajına rağmen son yıllarda daha organize hareket etmeye başlaması ve aktif bir tutum sergilemesi de dikkate değer. Gelişmeler için 1 Şubat’tan itibaren erişime açık olan www.ivoteliberal.eu adresindeki kampanya sitesi takip edilebilir. 21 "Acısız İdam": Patria Potestas Amerika! 22 2 Yasemin KARADAĞ ATAUM OCAK 2014 e-bülten "Acısız İdam": Patria Potestas Amerika! Yasemin KARADAĞ Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi çalışmasında, iktidarın yaşam ve ölüm üzerinde hak sahibi olmasının, biçimsel olarak, Romalı aile reisinin çocuklarını ve kölelerini hem “yaşatma” hem de gerektiğinde “öldürme” hakkına sahip olması anlamına gelen Patria Potestas’tan türediğini belirtir. Foucault, ayrıca, iktidarın bireyler üzerindeki rolünün zaman içerisinde yaşamı sağlama, destekleme, güçlendirme, çoğaltma ve düzenleme olmasıyla birlikte ölüm cezası uygulamasının gittikçe azaldığını da söyler. Gerçekten de insanlığın ilk dönemlerinden itibaren kutsal adaletin tesis edilmesinin bir yolu olarak görülen ölüm/idam cezası, bugün pek çok ülkede yasaklanmışsa da hala dünyanın hatırı sayılır bir kesiminde cezalandırma yöntemi olarak uygulanmakta. Bu ülkelerden biri olan ABD, bu kez de geçtiğimiz günlerde Ohio eyaletinde uygulanan infaz yüzünden dünya g ün d eminde yerini aldı. ABD’deki bu son infazı diğerlerinden ayıransa, mahkumun bu zamana kadar hiç denenmemiş iki ilacın karıştırılmasıyla hazırlanan zehirli iğneyle idam edilmesi. Dennis McGuire, 1989’da yedi aylık hamile olan 22 yaşındaki Joy Stewart’a tecavüz etmekten, sonrasındaysa kadını bıçaklayarak öldürmekten ölüm cezasına çarptırılmıştı. İnfazlarda uzun yıllardır bir barbiturat pentobarbital karışımı kullanılmaktaydı ama üretici şirketler 2010’dan itibaren ilacın infazcı eyalet cezaevlerine satışını yasaklama kararı aldı. Bunun üzerine de yetkililer yeni karışımlar denemeye başladı. İşte geçtiğimiz günlerde McGuire üzerinde denenen de bu karışımlardan biriydi. Ne var ki, daha önce ABD’de hiçbir idamda kullanılmamış olan karışımla gerçekleşen Mc-Guire’ın infazı, Ohio’da idam cezalarının yeniden uygulanmaya başladığı 1999’dan bu yana en uzun sürede gerçekleşen ölüm olarak tarihe geçti. Yaklaşık 25 dakikada gerçekleşen ölümü sırasında McGuire’ın uzun süre can çekiştiğini belirten avukatlar, infaz öncesinde kullanılacak karışımın “hava açlığı” olarak bilinen ve mahkumu acı içerisinde nefes almaya iten duruma neden olabileceği uyarısını yaptıklarını fakat buna rağmen infazın gerçekleştirildiğini açıkladı. Geçtiğimiz Ekim’de ABD’nin Teksas ve Florida eyaletlerinde yeni karışımlar denenerek infazı gerçekleştirilen mahkumların da uzun sürede gerçekleşen ölümleri tartışmalara neden olmuştu. Hâlihazırda ABD’nin 32 eyaletinde idam bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıl- makta. Diğer yandan idam cezasının tamamen kaldırıldığı ve bu cezanın verildiği durumların kısıtlandığı eyaletler göz önünde bulundurulduğunda, kısa ve orta vadede olmasa da ileride ABD’nin tamamında idam cezasının lağvedilmesi olasılığını düşünmek de mümkün. Bugüne kadar idam cezasının en fazla uygulandığı eyalet sıralamasında Texas başı çekerken, ikinci sırada Oklahoma yer almakta. İdam cezasına çarptırılan mahkumların infaz edilme yöntemleri de eyaletten eyalete farklılık göstermekte. 1970’li yıllardan itibaren en yaygın infaz yöntemi olarak zehirli iğne kullanılırken, bazı eyaletlerde, zehirli iğnenin kullanımı kadar yaygın olmamakla birlikte, elektrik verme, gaz odasında boğma, asma ya da ateş etme gibi yöntemler kullanılmakta. Avrupa’da idam cezası ve ilgili düzenlemeler Kökü Sümerlere kadar uzanan ve Antik Yunan’da Drakon Kanunları’nda elma çalmaktan adam öldürmeye kadar birçok suçun cezası olarak kabul edilen idam, Avrupa’da da kanlı bir geçmişten sonra kaldırıldı. Avrupa 11. yüzyılda, I. William dönemi dışında, çok sayıda idama şahit olurken, 15. yüzyılda VIII. Henry İngiltere’sinde ve 18. yüzyılda Fransa’da ağaç kesmek, tavşan çalmak gibi küçük suçlar dahi ölümle cezalandırılıyordu. Fransız İhtilali ve sonrasındaki dönemde idama giden yolu “siyasi düşünceler” belirledi. Bu sebeple idama gidenlerin sayısı 40 bini geçerken, sadece 1793-1794’te bir Fransız buluşu olan giyotinle idam edilenlerin sayısı 16 bindi. Aynı dönemde Avrupalı düşünürler tarafından idam cezası sorgulanmaya başladı; ancak burada eleş- tirilen nokta idam cezasının özüne değil, kötü kullanımına ilişkindi. Bu dönemde idam cezasına karşı en keskin ve farklı eleştiri İtalyan hukukçu Cesare Beccaria tarafından yapılıyordu. Beccaria, “devletin can alması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz” diyerek idama tamamen karşı çıkmıştı. Tarihte ilk kez 1786’da Toskana Gran Dükü I. Leopold tarafından kalıcı olarak kaldırılan idam ceza- sı, Britanya, İspanya, Lüksemburg, Fransa, İrlanda, Yunanistan ve Belçika gibi ülkelerde ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra kaldırıldı. II. Dünya Savaşı sonrası demokrasinin tesisi ve insan haklarının korunması amacına yönelik uluslararası düzenlemelerin de yapılması, idam cezasının kaldırılmasında etkili oldu. AİHS metninde ilk başta ölüm cezasının kaldırılmasına dair bir ATAUM e-bülten ibare yer almazken, bu eksiklik 1985’te yürürlüğe giren 6. Protokol’le giderildi ve faillerin “barış zamanında” idam cezasına çarptırılmaları yasaklandı. Sonrasındaysa 2003’te yürürlüğe giren 13. Protokolle birlikte “herkesin yaşam hakkının demokratik bir toplumda temel bir değer olduğuna ve ölüm cezasının kaldırılmasının bu hakkın korunması ve her insanın doğuştan sahip olduğu onurun tam olarak tanınması için esas olduğuna kanaat getirilerek” idam cezası her koşulda yasaklandı. 1997’den beri hiçbir AB üyesi ülke idamı bir cezalandırma yöntemi olarak kullanmazken, bugün (şimdilik?) son infazını 2010’ da gerçekleştiren Belarus dışında hiçbir Avrupa ülkesin- OCAK 2014 de de idam cezası uygulanmamakta. Geçtiğimiz Eylül’de Oklahoma’da 61 yaşında idam edilen Anthony Rozelle Banks’in infazının gerçekleşmemesi için Oklahoma’daki yetkililere çağrıda bulunan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Ölüm Cezasının Kaldırılmasıyla ilgili Genel Raportörü Marina Schuster, Ohio’da gerçekleşen idam sonrası ABD’ye yine çağrıda bulundu. Hiçbir infaz yönteminin “insancıl” olmadığını fakat McGuire’ın ailesinin gözleri önünde yaklaşık 25 dakika boyunca acı çekerek ölmesinin “zalimce” ve “insanlık dışı” bir uygulama olduğunu belirten Schuster’e göre, idam, demokratik bir toplumda bir cezalandırma yön- "Acısız İdam": Patria Potestas Amerika! Yasemin KARADAĞ temi olarak kullanılamaz. Schuster, ABD’nin tüm eyaletlerinin idamı yasaklaması gerektiğini ve Amerikan halkının da sağduyulu olarak bu idamlara sessiz kalmaması gerektiğini de sözlerine ekledi. Öte yandan, Ohio Başsavcı Yardımcısı Thomas Madden, infazların “acısız” gerçekleşmesi gibi bir zorunluluğun bulunmadığını belirterek infazın meşruluğunu savundu. Dahası, ABD Bölge Yargıcı Gregory Frost da Madden’i onayladığını açıkladı. Özellikle 2011’den itibaren uluslararası arenada yürütülen protestolar sayesinde zehirli iğneyle infazda kullanılan ilaçları üreten ilaç firmalarının eyalet cezaevlerine satışlarını durdurmasından beri Ohio dâhil pek çok eyalette benzer sorunlar baş göstermekte. Birçok eyalet, infazlarda kullanılmak üzere yeni karışımlar denerken, Arkansas eyaleti Başsavcısı zehirli iğneyle infaz yerine elektrikli sandalyeyle infazların gerçekleştirilmesi önerisinde bulundu. Geçen hafta Oklahoma’da infazı gerçekleşen Michael Lee Wilson’ın zehirli iğnesi üç farklı ilacın karıştırılmasıyla hazırlanmış, infazı izleyen yetkililerin raporuna göre de Wilson infazın başlangıcından itibaren çektiği acının şiddetini kendinden geçene kadar sözlü olarak belirtmişti. Görünen o ki, McGuire ya da Wilson’ınki gibi ABD’de daha çok “işkence infazları/infaz işkenceleri” gerçekleşecek. oranıyla, idamlık kabul edilen suçların aynı oranda artış göstermesi idamın “caydırıcı” olduğu iddiasını çürütmeye yetiyor. Üstelik, iktidarın, kişinin sahip olduğu yaşam hakkını elinden alması başka hiçbir makul gerekçeyle de açıklanamamakta. Öte yandan, idam cezasına al- ternatif olarak sunulan müebbet hapis cezasıysa, ceza politikalarının temel amacı olan ıslah etme ve tekrar sosyalleştirme gibi prensiplerine aykırı olduğu gerekçesiyle bugün pek çok Avrupa ülkesinde tercih edilmemekte. İdam cezası caydırıcı mı? Dünyanın pek çok yerinde idam cezasının uygulanmasından yana olanların bir çoğunun ileri sürdükleri argüman, idamın “caydırıcı” ve “ibret verici” bir özelliğe sahip olduğu. Oysa dünyada idamın hâlen uygulanmakta olduğu ülkelere bakıldığında görülmekte ki, idam cezası- nın sürekli olarak uygulandığı ülkelerde failleri idama götüren suçlar çoğu zaman artarak işlenmeye devam etmekte. Öyle ki, ABD’nin en fazla idam cezasının uygulandığı Texas eyaletine bakıldığında her geçen yıl infazların sayısı artmakta. Dolayısıyla idamın uygulanma 23 Portre Portre Recep Ersel ERGE Lloyd George Lordlar Kamarası’nı “işsizler arasından rastgele seçilmiş beş yüz adamdan oluşan bir organ” diye tarif ediyordu. Öte yandan, siyasetle yakından ilgilenen İngiliz yazar Rudyard Kipling de ona “Galli hırsız” adını takmıştı. Gerekçeyse bütün sosyal reform planlarının altından bir vergi zammı çıkmasıydı. Dünya kamuoyunda savaş bakanı olarak tanınsa da siyasi kariyerinin başlangıcında savaş karşıtlığıyla dikkat çekiyordu. Ayrıca liberal olmasına rağmen sosyal reformları çok önemsiyordu. En büyük düşmanı Almanya değil, yoksulluktu. 14 yaşından küçük çocukların ağır işlerde çalıştırılmasını yasakladı. İngiltere’de ilk kez onun sayesinde işsizlik yardımı ödendi. “Açları istatistiklerle doyuramazsınız” diyen Lloyd George, “refah devleti” fikrini İngiltere’de hayata geçiren kişiydi. David George, 17 Ocak 1863’te Manchester’da dünyaya geldi. Öğretmenlik yapan babası öldüğünde bir buçuk yaşındaydı. Annesi ve abisiyle birlikte memleketleri Galler’e gidip Caernarfonshire’da ayakkabıcı olan dayısı Richard Lloyd’un yanına yerleştiler. David ilköğretimde çok başarılıydı. Sıkı bir liberal olan dayısı aynı zamanda İskoç Kilisesi’nde vaizlik de yapıyordu. David onun telkiniyle 16 yaşında hukuk eğitimine başladı. 21 yaşında baro sınavlarını geçti ve avukat (solicitor) olarak hayata atıldı. İlk bürosunu dayısının evinde arka odaya kurmuştu, ancak yoksulların savunucusu olarak adı çok çabuk yayıldı ve kısa sürede çevre kasabalarda bile temsilcilikler açtı. Varlıklı bir çiftçinin kızı olan Margaret Owen’la 25 yaşında evlendi. Bu arada, eğitimi ve kariyeri üzerinde dayısının etkisi o kadar büyüktü ki, onun hatırına soyadını “Lloyd George” şeklinde yazıyordu. Çeşitli kampanyalar vasıtasıyla siyasete çoktan girmişti bile ve tanınan biri olmanın avantajını kullanarak seçim- lerde şansını denemeye karar verdi. 1890’da Caernarfon ara seçimini sadece 19 oy farkıyla kazanarak Avam Kamarası’na girdi ve 27 yaşında en genç milletvekili olarak Liberal Parti sıralarına oturdu. Aslında pek “oturduğu” söylenemez. Lloyd George parlamentonun en aktif üyelerinden biriydi. Toprak reformunu destekliyor, dereceli vergilendirme sistemini savunuyor, alkol tüketiminin sınırlanmasını istiyordu. İngiliz Kilisesi’nin Galler’den çıkarılması gibi radikal talepleri de vardı. Ayrıca İkinci Bo- ATAUM e-bülten er Savaşı’na karşıydı. Afrika’ ya özgürlük götürme söylemine karşılık bazılarının kişisel çıkar peşinde olduğunu iddia etti, üstelik savaş masrafları sosyal reform planlarını sekteye uğratacaktı. Bu görüşü nedeniyle Liberal Parti’den bir daha seçilemeyeceği düşüncesi yaygındı, ancak Lloyd George belki de Galler’in en popüler milletvekiliydi. 1900 seçimlerinden zaferle çıktı. 1906 seçimlerinden sonraysa Ticaret Kurulu Başkanlığına atanarak ilk kez kabineye girdi. Üç yıl sonraysa Herbert Asquith hükümetinin maliye bakanı oldu. İlk önemli çalışması da 1909 bütçe kanunuydu. “Halk Bütçesi” olarak bilinen bu kanun, gelir dağılımında adalete yönelik önemli bir adım olarak gelire göre değişen oranlarda vergilendirmeye gidiyordu ve genel itibarıyla zenginlerden alınan vergileri artırmaktaydı. Uzun ve yorucu bir mücadelenin ardından bütçe Lordlar Kamarası’na güçlükle kabul ettirildi. Bu tecrübeden alınan ders sonucunda daha sonra 1911 Parlamento Yasası’yla Lordlar’ın mali yasaları veto yetkisi kaldırıldı. Muhafazakârların çoğunlukta olduğu Lordlar bu yasayı onaylamak zorunda kalmıştı, çünkü kral tarafından tehdit edilmişlerdi. Onaylamazlarsa Kamara’ya beş yüz yeni liberal Lord atanacaktı. Lloyd George, Lordlar Kamarası’nı “işsizler arasından rastgele seçilmiş beş yüz adamdan oluşan bir organ” diye tarif ediyordu. Buna karşılık, siyasetle yakından ilgilenen İngiliz yazar Rudyard Kipling de ona “Galli hırsız” adını takmıştı. Çünkü bütün sosyal reform planlarının altından bir vergi zammı çıkıyordu. 1911 tarihli Ulusal Sigorta Yasası bunun başlıca örneklerinden biriydi. Yasa, daha yeni ödenmeye başlanan emekli maaşlarının yanına işsizlik ve sağlık yardımını da ekliyordu. 16 ila 70 yaşları arasındaki bütün ücretliler sisteme dâhil olmak zorundaydı ve sistem kısmen emlak ve gelir vergisindeki artışla finanse edilecekti. Lloyd George önceleri Birinci Dünya Savaşı’na girmeye de karşıydı, fakat Almanya’nın 1914’te Belçika’yı işgal etmesinden sonra fikrini değiştirdi. 1915’te Asquith’in koalisyon hükümetinde mühimmat bakanlığına getirildi. Hemen ertesi yıl savaş bakanı olarak atandı. Ve nihayet, Batı Cephesi’ndeki ağır kayıplardan sonra, Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi’nin de desteğiyle 7 Aralık 1916’da beş üyeli “Savaş Kabinesi”nin başbakanı oldu. Olağanüstü OCAK 2014 yürütme yetkilerine sahipti. dünya savaşanın tohumlarıAvrupa’daki müttefik kuvvet- nı atmakla eleştirildi. Lloyd lerinin tek merkezden yöne- George ise Konferans’taki tilmesi ve İngiliz ticaret gemi- performansını şöyle değerlerinin donanma tarafından lendiriyordu: “Hazreti İsa’yla korunması gibi önemli ka- Napoleon arasında oturdurarlar aldı. Sonunda itilaf dev- ğum düşünülürse fena değilletlerine karşı kazanılan za- dim.” Böyle derken, ABD fer, İngiltere’de Lloyd Ge- Başkanı Woodrow Wilson’la orge’un başarısı olarak algı- Fransa Başbakanı Georges lanacaktı. Clemenceau’yu kastediyorMuhafazakâr-Liberal Parti du. Almanya’ya karşı Wilson koalisyonu, kadınların da ilk yumuşak, Clemenceau ise kez oy kullandığı 1918 se- çok sert bir tavır sergilemişti. çimlerinde çoğunluğunu ko- Fransa’dan “kahraman” olarudu. Böylece başbakanlığa rak döndü, ama iç politikada devam eden Lloyd George, zor günler onu bekliyordu. 6 Paris Barış Konferansı’nda Aralık 1921’de Serbest İrlanİngiliz heyetine de başkanlık da Devleti’ni kuran antlaşyaptı. Almanya’yı İngiltere’ mayı gönülsüz de olsa onaynin gelecekteki ticari ortağı laması hayal kırıklığı yarattı. olarak gördüğü için iflas et- 1922 yazında adı bir skanmesini istemiyordu, ayrıca dala karıştı. İddiaya göre, hakomünizme direnemeyecek zineye fon yaratmak için soykadar zayıflamasını da iste- luluk unvanlarını zenginlere miyordu. Ama her şeye rağ- satmıştı. Bu arada Türkiye’ men hallice bir savaş tazmi- yle savaşı sürdürmeye meyilnatı ödetmeye de kararlıydı. li olması özellikle Muhafaza1919 Versailles Barış Antlaş- kârları fazlaca endişelendiriması’yla amacına ulaşan yordu. Halk savaştan bıkmış, Lloyd George, ünlü iktisatçı J. ekonomi durgunluk dönemiM. Keynes tarafından ikinci ne girmiş ve işsizlik artmıştı. Portre: Lloyd George Recep Ersel ERGE 21 25 Sonunda Muhafazakâr Parti desteğini çekince koalisyon bozuldu ve Lloyd George başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Milletvekilliğiyse ömür boyu devam edecekti. 1930’lu yıllarda anılarını yazan efsanevi lider, İngiliz siyasetinde etkili olmaya devam etti. 1936’da Hitler’le tanıştı; başlan gıç ta hak kın da kö tü düşünmese de sonradan niyeti ortaya çıkınca Hitler’e karşı silahlanma konusunda Churchill’i destekledi. Ancak yaşı ve sağlığını gerekçe göstererek 1940’ta Churchill’in savaş bakanlığı teklifini kabul etmedi. Karısı Margaret’ ın ölümünden sonra beş çocuğunun itirazına kulak asmayarak sekreteri ve metresi Frances Stevenson’la 80 yaşında ikinci evliliğini yaptı. “Dwyfor Kontu” unvanını aldıktan iki ay sonra, 26 Mart 1945’te kanserden öldü. Birleşik Krallık tarihinde henüz ondan başka Galli başbakan çıkmadı. 1980’ler Londra Modası Sergisi 26 2 Ezgi POLAT OCAK 2014 ATAUM e-bülten 1980’ler Londra Modası Sergisi Daha önce de Londra Tasarım Festivali’yle adından bahsettiğimiz Victoria & Albert Sanat ve Tasarım Müzesi (V&A), Haziran’da başlayan ve 16 Şubat’ta sona erecek olan bir başka büyük sergiye son davetlerini yapıyor. V&A, sanatseverleri 1980’lerin yaratıcı moda stillerini keşfet- Ezgi POLAT Leigh Bowery tarafından yapılmış eski tarz kıyafetleri sunuyor. Ayrıca, i-D ve Blitz gibi dergilerle Heaven ve Taboo gibi mekanlara da yansımış olan modayı yeniden keşfetmeye yardım ederek, Catwalk ve Club giysileri arasında nasıl bir yaratıcı ilişki kurulabileceğini araştırıyor. meye çağırıyor. 85 den fazla parçayla, “Club’tan Catwalk’a: 1980’ler Londra Modası”, Betty Jackson, Katharine Hamnett, Wendy Dagworthy ve John Galliano gibi son yılların daha çok deneysel çalışan genç tasarımcılarının 80’ler modasına cesur ve çarpıcı bakışını sunuyor. Sergi, çoşkun ve eklektik kulüp sahnelerinin öncülük ettiği İngiliz modasının yeni nesil tasarımcılar üzerindeki etkisinin ortaya çıkışının izlerini sürüyor. Sergi, aynı zamanda “Yeni Romantik (New Romantic)” ve “Aşırı Kamp (High Camp)” gibi ikonik stilleri kutluyor ve Adam Ant ve hayatı kültürünün gelişiminde önemli roller oynadı. 80’ler Londra kulüp sahnelerinin patlamasını gördü. Nitekim ünlü tasarımcı Stevie Stewart o zamanları şöyle açıklıyor: “Her bir insan grubu, moda tasarımcısı olmaksızın, müzisyenler ya da dansçılar, filmyapımcıları, beraber yaşıyor ve beraber eğleniyordu; yeni bir şey yaratmak için tutkuyla çalışıyordu -ki bu durum resmen bulaşıcı bir hal almıştı”. Billy, Blitz ve Kahramanlar Klübü gibi ilk klüpler seçici bir çoğunluk için küçük fakat cezbediciydi. On yıllar içindeki gelişmelerle Camden Palace ve birkaç depo gibi mekânlar partilerde kullanılmak üzere daha fazla izleyici için çekici hale gelmişti. Pek yakından alakalı olmamalarına karşın, müzik, klüp ve catwalk arasında daha fazla yaratıcı bağlantı kurmayı sürdürdüler. Bu ortakyaşam (sembiyotik) ilişkisi 1980’ lerin tarzını tanımlamada yeterliydi. 80’lerin başlarında, Londra modası uluslarası çalkantı yaratmaya başladı. Moda, New York ve Japonya’da da baş gösterir oldu. Londra’nın tasarımda yaratıcı kabiliyeti çoğunlukla bunu şehrin sanat eğitimindeki yüksek kalitesine borçluydu. St Martin’s Koleji, Royal Sanat Koleji ve Hornsey Sanat Koleji gibi kolejler temel moda tasarımı için gelişmiş eğitimleri sunuyor ve aynı zamanda bireysel olarak da bu yolda onları cesaretlendiriyordu. Geceleri, genç tasarımcıların hayal güçleri Londra kulüp sahnelerinin çoşkunluğuyla ateşleniyordu. John Galliano o günleri şöyle anımsıyor: “St Martin’s’te perşembe ve cumaları kolej adeta terkedilmiş gibi olurdu. Herkes evde haftasonu giyecekleri kostümleri için çalışıyordu”. Tasarımcı Georgina Godley ise “genç Londra tutku ve hırsla yoktan yeni bir şey yaratmak adına tamamen risk almak üzerineydi” sözleriyle tanımlıyor dönemi. 80’lerde renkli görüntülere sahne olan ve yeni bir gece hayatı kültürünün ortaya çıkmasını sağlayan bu akımın izlerini en iyi o günün modasına bakarak anlayabiliriz. 80’ lerin o çarpıcı modasını günümüzde yeniden canlandırmak isteyen yeni nesil tasarımcıların gözünden o günleri görmede Londralılar için bu sergi güzel bir fırsat olsa gerek. lü Mozart yorumlayıcıları, orkestraları ve topluluklar bu büyük etkinliği benzersiz kılmakla sorumlular. İlki 1956’ da yapılmış olan festival bu yılki programı için dünyanın her yerinden Mozart severleri Mozart’ı yeniden keşfetmeye ve bir çok farklı perspektiften duymaya çağırıyor. Kulüpler 1980’ler de Yeni Romantik (New Romantic) hareketi sırasında, Londra çoşkulu gece klübü sahneleriyle çalkalanıyordu. İçlerinde The Blitz, The Batcave, The Camden Palace ve Kahramanlar Kulübü (Club for Heroes) gibi ünlü kulüpler vardı. Hareketin estetiğini/felsefesini moda ve müzik birlikte benimsemişlerdi. Depeche Mode, Yazoo, The Human Language, Ultravox, Blondie, Duran Duran, ve Eurythmics gibi müzik grupları bu akımdan etkilenen gruplardı. Londra gece klüplerinde çoğunlukla genç erkekler makyaj yapar, genç kadınlar da erkek takım elbiseleri giyerdi. Leeeds, Newcastle, Liverpool, Manchester gibi pek çok Birleşik Krallık şehriyle Paris, İbiza, Rimini gibi birkaç kilit noktadaki Avrupa şehri klüp, Dj ve gece Almanya’da Mozart Haftası Her yıl ocak ayında Mozart’ ın doğumgünü haftasında kutlanan Mozart haftası, bu yıl da Mozarteum Vakfı tarafından Almanya’nın Salz- burg kentinde 23 Ocak-2 Şubat tarhileri arasında opera performansları ve orkestralar, oda ve solist konserleriyle kutlanıyor. Dünyaca ün- Amsterdam’ da Gaugin, Bonnard ve Denis Sergisi 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarının üç büyük artisti Paul Gaugin, Pierre Bonnard ve Maurice Denis, Amsterdam’daki serginin odak noktası oluyor. Bu üçü de izlenimcilik (empresyonizm) akımından hareketle “flat” tarzı dedikleri yeni bir tarz yaratırlar. Van Gogh gibi diğer izlenimcileri aşıp, sade renkler ve etkileyici bir stil kullanarak, daha soyut ve bağımsız bir çeşit modern sanat için yol yaptılar. Bonnar ve Denis kısaca “Les Nabis” adı altında diğer sanatçılarla birleşmişti. Bu genç sanatçılar yeni bir sanatsal yol keşfetmişti aslına. Empresyonistlerden fakrlı olarak Nabisler, renklere, duygulara, sembollere ve hayal gücüne vurgu yapıyordu. Çalışmaları doğrudan Paris ve Moskova tarafından benimsendi. Amsterdam’daki Hermitage Müzesi’nin ev sah ip liğ i yaptığı sergi 28 Şubat’a kadar sanatseverlerle buluşmaya devam edecek. 7 Avrupanın Marşları Litvanya Ahmet M. SÖNMEZ “Litvanya, Vatanımız” sözcükleriyle başlayan Litvanya Ulusal Marşı’nın sözleri ve müziği 1898’de -henüz Litvanya, Rus Çarlığının bir parçası iken- Vincas Kudirga ismindeki bir Litvanyalı yurtsever tarafından yazıldı. Litvanya halkını, devletini ve tarihini sadece elli kelimeye sığdıran şair, bugün Litvanyalı kahramanlardan biri olarak anılmakta. Kudirka’nın 41 yaşında verem sonucu ölümünden kısa bir süre önce ilk kez 1899’da St. Petersburg’daki Litvanyalılar tarafından halk önünde seslendirilen marş, 1919’da Litvanya ulusal marşı olarak kabul edilmiş ve bu durum Sovyetler Birliği’nin 1940’da Litvanya’yı işgal ve ilhakına kadar devam etmiş. 1992’de tekrar ulusal marş statüsüne kavuşan “Litvanya, Vatanımız”ın, 1999’da yürürlüğe girmiş “Litvanya Cumhuriyeti Ulusal Marşı Hakkında Kanun” çerçevesinde hangi şartlarda hangi protokol usulleri dâhilinde icra edilebileceği hukuken düzenlenmiş durumda. Arka-plan müziği olarak veya eğlendirme amaçlı olarak çalınması yasak olan marşa asker, polis veya sivil tüm Litvanyalıların gerekli saygıyı göstermemeleri halinde cezalandırılabilecekleri de kanunen hükme bağlanmış durumda. Litvanya, vatanımız Kahramanlar diyarı Bırakın oğullarınız güçlerini toplasınlar Kendi geçmiş tecrübemizden Bırakın çocuklarınız daima takip etsin Erdemin yollarını Kendinizin ve insanoğlunun mutluluğu Çalıştıkları şeyler için amaçları olsun Bırakın topraklarımız üzerine güneş doğsun Koyu bulutlar ortadan kalksın Işık ve hakikat her vakit birlikte Adımlarımıza kılavuzluk etsin sonsuza değin Bırakın Litvanya aşkı Kalplerimizde parlayarak yansın Bu toprakların uğruna Birlik çiçek açsın Açıklama ve Özür: Önceki sayımızda Letonya marşı yanlışlıkla Litvanya marşı olarak basılmıştır. Düzeltir, özür dileriz. Avrupa Gündemi... ATAUM ATAUM-BİM (2014) e-bülten bulmak isteyene not: sadece elektronik posta kutusunda bulunur...
Benzer belgeler
Mevcut Sayının PDF Hali - ATAUM
Almanya’da uygulanan ikili
eğitim (dual training) modeli
gençlerin piyasanın gerektirdiği yeteneklerle donatılmasına yardımcı olmayı esas
alıyor. Bu da geçici istihdam
veya ona benzer etkisiz ve de...