İdrîs Fassı - İlk Harf Yayınevi
Transkript
İdrîs Fassı - İlk Harf Yayınevi
İdrîs Fassı Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’undan İdrîs Fassı’na Şerh İbn Sevdekîn • İdrîs Fassı - Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’undan İdrîs Fassı’na Şerh ©İlk Harf Yayınevi, 2013 Kitabın tüm yayın hakları "İlk Harf Yayınevi"ne aittir. İlk Harf Yayınevi, 24 Tasavvuf Serisi, 20 ISBN 978-605-5457-87-7 Özgün adı: el-Fassu’l-İdrîsî Yazar İbn Sevdekîn Tercüme Yrd. Doç. Dr. Veysel Akkaya Yayın Yönetmeni/Editör Ersan Güngör Sayfa Düzeni İrfan Güngörür Kapak Tasarımı Sercan Arslan Basım Tarihi 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2013 Baskı / Cilt Şenyıldız Yay. Matbaacılık Ltd. Şti. Gümüşsuyu Cad. No: 3, K: 2 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 483 47 92 (Serti ika No: 11964) İLK HARF YAYINEVİ Genel Dağıtım Çelik Yayınevi (Serti ika No, 14710) Ticarethane Sokak No: 59 Cağaloğlu - Fatih / İstanbul Tel: +90 212 511 28 11 - 513 73 19 • Fax: +90 212 511 28 12 www.celikyayinevi.com • info@celikyayınevi.com İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’undan İdrîs Fassı’na Şerh Tercüme Yrd. Doç. Dr. Veysel Akkaya İçindekiler Önsöz .............................................................................................................. 7 Birinci Bölüm Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri ....13 Hayatı............................................................................................................ 13 Eserleri......................................................................................................... 19 1. el-Fassu’l-İdrîsî................................................................................. 19 2. Levâkihu’l-Esrâr ve Levâihu’l-Envâr .................................... 22 3. Kitâbu Vesâilis’s-Sâilîn ................................................................. 22 4 ve 5. Kitâbu’n-Necât min Hucubi’l-İştibâh fî Şerhi Müşkili’l-Fevâidi min Kitâbi’l-İsrâ ve’l-Meşâhid............... 23 6. Şerhu’t-Tecelliyyât li’ş-Şeyh İsmâîl b. Sevdekîn enNûrî ....................................................................................................... 26 7. Risâle Fi İlmi’t-Tasavvuf .............................................................. 26 8. Tuhfetü’t-Tedbîr li Ehli’t-Tebsîr ................................................ 27 Fusûs’ul-Hikem’den İdrîs Fassı ................................................ 29 İkinci Bölüm İdrîs Fassı Şerhi (İbn Sevdekîn) İdrîs Peygamberin Mîrâsı ............................................................ 39 Nefs Tezkiyesi .......................................................................................... 40 Cemâdiyet Kuvvetinin Tezkiyesi................................................... 41 Nebâtiyet Kuvvetinin Tezkiyesi .................................................... 42 Hayvanî Kuvvetin Tezkiyesi ........................................................... 43 Halvet............................................................................................................ 46 Halvet’te Zikir ....................................................................................... 60 Şeyh-i Ekber’den Fahreddîn Râzî’ye Mektub..................... 77 Halvetlerin Hakîkati ...................................................................... 84 Allah Allah Zikri ............................................................................... 88 Lâ İlâhe İllallah Zikri..................................................................... 92 Zikr-i Hâs ............................................................................................. 95 Zikir Telkîni’nin Hakîkati.......................................................... 108 Kaynaklar .............................................................................................. 113 Dizin .......................................................................................................... 119 Önsöz İ bnü’l-Arabî’nin müstesnâ talebelerinden İbn Sevdekîn’in kaleme aldığı bu eser, Şeyh-i Ekber’in meşhur kitabı Fusûsu’l-Hikem’in bölümlerinden ‘İdrîs Fassı’nın adını taşımaktadır. Eser’in ana konusu, İbnü’lArabî’nin “İdrîs Fassı”nda anlattığı ‘yücelik’ (yükseklik) meselesinin mürîdi ilgilendiren yönüdür. İbnü’l-Arabî, İdrîs peygamberin “yüce mekâna” yani dördüncü semâya ref’ edilişine dayalı olarak, bütün yönleriyle yükseliş konusunu işlemiştir. Yükselişi mekân, mertebe, sıfât ve zât açısından anlatarak, meseleyi Hakk’ı tenzîh ve teşbîh etmek açısından değerlendirmiştir. Mârifetullah’da “Hakk’ı tenzîhte teşbîh, teşbîhte tenzîh” düsturunu kabul eden İbnü’l-Arabî, İdrîs fassında konuyu örneklerle açıklar. Ona göre, İdrîs peygamberin “zevk yönüyle Hakk’ı tenzih etmesi”, riyâzât ve mücâhede ile melekîleşerek en yüce semâya yükselmesi, bir kemâldir. Ancak ondan daha ilerisi Hz. Peygamber’e (s.a.v) nasib olmuştur ki, bu da 7 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Şeyh-i Ekber’e göre “tenzîhte teşbîh, teşbîhte tenzîh” şeklinde ifâde edilebilir.1 İbn Sevdekîn kitabında daha çok İdrîs peygamberin zevkî tenzihinin, bir başka deyişle yüce mekâna ref’ edilişinin, mürîdin seyr u sülûkundaki tekâbülü üzerinde durur. İdrîs peygamberin feleklerin kalbi olan Güneş feleğine, dördüncü semâya yükselişi, müridin vücûd âleminin merkezi olan kalb mertebesine yükselişine işâret eder. Bu aynı zamanda İdrîs peygamberden, mürîdlere mânevî bir mirastır. İbn Sevdekîn’e göre mürîd bu yükselişi gerçekleştirebilmesi için, zikir, halvet, mücâhede ve riyâzâta yönelerek, bir tezkiye yapmalıdır. Çünkü âyete göre “Nefsini tezkiye eden kurtulmuş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.”2 Tezkiye mürîdin iç âleminde bir tür yükselişidir. Kişi ancak tezkiye sâyesinde önce bir arınma gerçekleştirir, ardından mânevî mertebelerde ilerler. İbn Sevdekîn, tezkiye yapan müridin her bir mertebede ne gibi keşiflere erişeceğini anlatır. Ardından, tezkiyenin zikir ve halvet ile gerçekleşeceğinden bu konuyu şeyhi İbnü’l-Arabî’nin eserlerinden seçme metinlerle îzâh eder. Ona göre mücâhede, zikir ve halvet ile gerçekleştirilen tezkiyenin amacı ise, vehbî ilim sahibi olarak mârifetullaha ermektir. Bu çalışmamızda, daha evvel tahkîkini yapmış olduğumuz eserin tercümesini takdim ettik. Metnin daha kolay 1 2 8 Geniş bilgi için bkz. Veysel Akkaya, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’de İdrîs Peygamber, 103-162, İstanbul, 2010. Şems, 9-10 İdrîs Fassı Önsöz takibi için başlıklar koyduk. İbnü’l-Arabî’den alınan kısımları ayrıca belirli hale getirdik. İbni Sevdekîn’in daha yakından tanınması için, onun hayatı ve eserleri ile ilgili Tasavvuf Dergisi’nde yayınlanan makaleyi de başa ekledik. Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır. Veysel Akkaya 9 Birinci Bölüm Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri3 Hayatı İ bnü’l-Arabî’nin yetiştirdiği mümtâz şahsiyetlerden biri olan İbn Sevdekîn’in hayatı hakkında kaynaklardaki bilgiler oldukça sınırlıdır. el-Kuraşî, İbn Sevdekîn’in 548 veya 549’da dünyaya geldiği belirtmekle birlikte,4 İbnü’lAdîm velâdetini 578 veya 579 olarak gösterir.5 560 tarihinde dünyaya gelen6 şeyhi İbnü’l-Arabî’nin ondan “aziz 3 4 5 6 Bu makâle Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi’nin 25. sayısında “Yakın Dönem Bir İbn Arabî Tâkipçisi Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn” adıyla yayınlanmıştır. Bkz. Muhyiddîn Ebû Muhammed el-Kuraşî, Cevâhiru’l-Mudiyye, thk. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, c. I, s. 409 Kāhire, 1993. Ebu’l-Kâsım Kemâleddin Ömer b. Ahmed İbnü’l-Adîm, Buğyetü’tTaleb Târihu Haleb, thk. Süheyl Zekkar, Beyrut, Dârü’l-Fikr, ts., c. IV, s.1645; Bir başka yerde doğum tarihi 588/1192 olarak verilmiştir. Bkz. Stephen Hirtenstein, About Ibn Sawdakin, Muhyiddin bin ‘Arabi Society, Summer, 2006, sayı 22, s. 3. Bkz. Mahmud Erol Kılıç, “Muhyiddîn İbnü’l-Arabî” , DİA., İstanbul 2000, c. XX, s. 493. 13 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı oğlum” ifâdesi ile bahsetmesini7 dikkate aldığımızda İbn Sevdekîn’in 579 tarihinde doğduğu bilgisinin daha isâbetli olduğu söylenebilir. Kaynakların çoğunluğu doğum yeri olarak Kāhire’yi göstermekle birlikte Bağdatlı İsmâil Paşa onu Tûnisî nisbesi ile zikretmiştir.8 Tam adı Ebû Tâhir Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn b. Abdullah en-Nûrî el-Hanefî’dir. Acâibu’l-Âsâr’da onun adına “Cebertî” nisbesi eklenmekte ve “Kutbu’l-Kebîr” lakabıyla anılmaktadır.9 İbn Sevdekîn’in “en-Nûrî” nisbesini almasının sebebi olarak babasının Sultan Nûredddin’in (Mahmûd Nûreddîn Zengi v. 569/1174) meliklerinden olması gösterilir. İbn Sevdekîn, aristokrat bir aileye mensubiyeti sebebiyle geniş imkânlara sahip olduğu ve iyi bir din eğitimi aldığı muhakkaktır. Hanefî tabakātında verilen bilgilere göre Mısır’da Hanefî âlimlerinden Ebû Fazl bin Yûsuf el-Gaznevî ve Ebû Abdullah Muhammed b. Hâmid el-Ertehî’den hadis dersleri almıştır. Daha sonra Sûriye’ye göç ettiğinde Haleb’e yerleşmiş ve burada da Ebû Hâşim Abdulmuttalib b. Fazl el-Hâşimî’den fıkıh dersleri almıştır. Diğer ilim dallarında ders aldığı hocaları hakkında bir bilgiye 7 8 9 14 İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye (IV c.), Beyrût, Dâru Sâdır, ts. II, s. 679; c. XII, s. 122 (thk. Osman Yahyâ, Kāhire, el-Hey’etü’lMısriyyetü’l-Amme li’l-Kitâb, 1975). Bkz. Bağdatlı İsmâil Paşa, Hediyyetü’l-Ârifîn, c. I, s. 212, İstanbul, 1951; Buna dayalı olarak Tûnus’ta yayınlanan bir eserde yer alan İbn Sevdekîn maddesinde Tûnisî nisbesinin kullanıldığı görülmektedir. Bkz. Mevsûatü’l-a’lâmü’l-ulemâ ve’l-üdebâi’l-arab ve’l-müslimîn, c. XIII, s. 459, Tûnus, el-Munazzamatü’l- Arabiyye li’t-Terbiye ve’sSekâfe ve’l-Ulûm; Beyrut, Dârü’l-Cil , 2007/1427. Abdurrahmân b. Hasan Cebertî, Acâibu’l-Âsâr Fi’t-Terâcim ve’l-Ahbâr, Dâru’l-Fâris, Beyrut, ts., I, s. 441. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri rastlanmamaktadır. Hanefî fakihleri arasında sayılan İbn Sevdekîn aynı zamanda muhaddis, şâir, sûfî10 zâhid11 olup, şiirlerinden bazıları günümüze kadar ulaşmıştır.12 İbn Sevdekîn’in, Muhyiddîn İbnül’l-Arabî ile ne zaman tanıştığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, İbn Arabî 597/1201 yılındaki hac yolculuğunda Mısır durağında,13 İbn Sevdekîn’in onun ders halkasında yer aldığı bilinmektedir.14 Bu bilgiye istinâden İbn Sevdekîn’in 24 yaşlarında iken 10 11 12 13 14 Bkz. Temîmî, Tabakātü’s-Seniyye, thk. Abdülfettah Muhammed elHulv, c. II, s. 190, Riyad, 1983; Zehebî, el-İber fî Haberi Men Ğaber, thk. Ebû Hacer Muhammed Zaglul, c. III, s. 254, Dârü’l-Kütübi’lİlmiyye, Beyrût, 1985; İbn İmâd, Şezerâtü’z-Zeheb Fî Ahbâri men Zeheb, thk. Abdulkādir Arnavut- Mahmûd Arnavut, c. V, s. 404, Beyrut, 1991; Ebû Hamid Cemaleddin Muhammed b. Ali b. Mahmûd İbnü’sSâbûnî Kitâbu Tekmileti İkmâli’l-İkmâl fî’l-Ensâb ve’l-Esmâ ve’l-Elkāb, thk. Mustafa Cevad, Matbûâtu Mecmai’l-İlmi’l-Irâkî, Bağdad, 1957, s. 73-74; Hacı Halîfe, Keşfu’z-Zunûn, haz. Kilisli Rifat Bilge, Maarif Vekâleti, Ankara, 1947, c. II, s.1566; Kuraşî, a.g.e., c. I, s. 409; İbn Haldun, Şifâu’s-Sâil, thk. Muhammed Mutî el-Hâfız, Dâru’l-Fikr elMuâsır, Beyrut, 1996, s. 59. İbnü’s-Sâbûnî, a.g.e., s. 73. İbn Sevdekîn, Şerhu Fass-ı İdrîs, Fatih, 5322, 220a, A.mlf., Ta’lîkātü İbn Sevdekîn, (İbn Arabî, et-Tecelliyyâtü’l-İlâhiye içinde, hz. Osman Yahyâ) Merkez-i Neşr-i Dânişgâhî, Tahran, 1988, s.143; İbnu’l-Adîm, a.g.e., c. I, s. 1647-1648; İbnü’s-Sâbûnî, a.g.e., s. 74. Bkz. Mahmud Erol Kılıç, Şeyh-i Ekber İbn Arabî Düşüncesine Giriş, s. 41, Sufi Kitap, İstanbul, 2009; Claude Addas, İbn Arabi, trc. Atilla Ataman, İstanbul, 2003, s.129. İbn Sevdekîn, İbn Arabî’nin Kāhire’de iken dokuz kişinin hazır bulunduğu bir mecliste, 603 tarihinde Şaban ayının 19. günü İbn Arabî’nin huzûrunda Rûhu’l-Kuds’ü okumuştur. Bkz., Osman Yahyâ, Historie et Classification de L’oeuvre d’Ibn ‘Arabî, (Institut Français de Damas), Şam 1964, c. II, s. 449-451; Müellefâtü İbnü’l-Arabî, (terceme ani’l-Fransiyye) Ahmed Muhammed Tayyib, Kāhire, el-Hey’etü’lMısriyyeti’l-Amme li’l-Kitâb, 2001, s. 377; Addas, a.g.e., s. 235. 15 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı henüz 43 yaşında olan şeyhi İbnü’l-Arabî’ye intisâb ettiği söylenebilir. İbn Sevdekîn bu târihten sonra şeyhinin vefâtına kadar yanından ayrılmamış, İbnü’l-Arabî’nin rahle-i tedrîsinde ve terbiyesinde, iki güzîdesinden birisi (diğeri Bedr elHabeşî15) olmuştur. İbn Sevdekîn’in adına İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde ve özellikle semâ kayıtlarında rastlanmaktadır. İbn Arabî, Kāhire’de Rûhu’l-Kuds’ü, İbn Sevdekîn’in de bulunduğu on iki kişilik bir mecliste okutmuştur.16 Şeyhi’ni, Tercümânü’l-Eşvâk adlı eserinde “Nizâm” ismini taşıyan ehl-i hâl ve ilim bir kızın adını kullanarak yazdığı şiirlerin zâhir ehlince beşerî aşk olarak algılanması üzerine17 ve Haleb’deki bazı fakîhlerin bu kitaptaki esrâr-ı ilâhiyeyi inkâr etmelerinden dolayı bu şiirlerde aslında ilâhî aşkın anlatıldığını göstermek için bir şerh yazmaya iknâ eden Bedr el-Habeşî ile birlikte İbn Sevdekîn’dir.18 Fütûhât’ta da onun için “Aziz Oğul” ve “Ârif” ifâdelerini kullanır.19 İbnü’l-Arabî’nin Dîvân’ında iki şiiri İbn Sevdekîn’e tahsîs ettiği görülmektedir.20 İbnü’l-Arabî, İbn Sevdekîn ve 15 16 17 18 19 20 16 İbnü’l-Arabî ile yirmi üç yıl birlikte olan Bedr el-Habeşî zamanının dört evtâdından biri olarak tanıtılır. Hakkında bilgi için bkz. Addas, a.g.e., s. 167-168, 182, 248. Osman Yahyâ, a.g.e., II, s. 449-450. Bkz. Mahmud Erol Kılıç, “Muhyiddîn İbnü’l-Arabî” , DİA., İstanbul, 2000, c. XX, s. 496. Bkz. İbnü’l-Arabî, Zehâiru’l-A’lâk, thk. Halil Umrân Mansûr, Beyrut, Dârü’l-Kitabi’l-Lübnânî, 2000, s. 9; Addas, a.g.e., s. 233. İbnü’l-Arabî, Fütühât, c. II, s. 681. İlk şiirde Şeyh-i Ekber rüyâsında İbn Sevdekîn’i kendisine şiir söylerken görür. Bu şiiri divânında alan İbnü’l-Arabî, ona bir başka şiirle mukābelede bulunur. Bkz. İbnü’l-Arabî, Dîvân, şrh., Ahmed Ha- İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Abdullah Bedr el-Habeşî’yi o kadar sevmektedir ki, onları hatmü’l-velâye olan Hz. Îsâ ile görüştürmüş ve Hz. Îsâ her ikisine duâ etmiştir.21 İbn Arabî’nin risâlelerinden birinin Risâletün fî Suâli İsmâil b. Sevdekîn22 ismini taşıması, Mesâil adlı kitabın İbn Arabî’nin İbn Sevdekîn’e anlattığı şeylerden oluşması23 onunla arasındaki şeyh-mürîd münasebetinin ne kadar ileri derecede olduğunun bir başka delîlidir. İbn Sevdekîn, şeyhi İbnu’l-Arabî’nin birçok kitaplarını yazmış ve semâ etmiştir.24 Meselâ İbnü’l-Arabî’nin bizzat kendisi tarafından Fusûsu’l-Hikem’e yapılan Nakşü’l-Fusûs adlı özetin kâtibliğini İbn Sevdekîn yaptığı bilinmektedir.25 Yine Fütûhât’ın Süleymâniye Ktp. Fâtih, nr. 275’de bulunan nüshası, ilk nüshadan İbn Sevdekîn tarafından istinsâh edilmiştir.26 Mevcut semâ kayıtlarından, İbn Sevdekîn’in hangi kitapların sohbet meclislerinde okunmasında bulunduğunu tesbit edebilmekteyiz. Buna göre Kitâbu Eyyâmu’ş-Şe’n,27 Kitâbu’l-Azame28 El-Devha el-Rabbâniyye el-Kudsiyye ve er- 21 22 23 24 25 26 27 28 san Besc, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1996, s. 90; İkinci şiirde ise İbn Sevdekîn’i güzel ahlak sâhibi oluşu ile över. Bkz. İbnü’l-Arabî, a.g.e., s. 172. Bkz. İbnü’l-Arabî, el-Fütühât, c. II, s. 49; c. XII, s. 122 (thk.). Bkz. İbnü’l-Arabî, Resâil, Beyrut, Dâru Sadır, 1997, s. 236-247. Bkz. Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, s. 374; Müellefât, s. 555. Kuraşî, a.g.e., c. I, s. 409. Mahmud Erol Kılıç, “Fusûsu’l-Hikem” md., DİA, c. XIII, s. 232, İstanbul, 1996. Kılıç, “el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye” md., DİA, c. XIII, s. 254, İstanbul, 1996. Osman Yahyâ, a.g.e., c. I, s. 177. a.g.e., c. I, s. 180. 17 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Ravda el-Nûrâniyye el-Sündusiyye29 el-Fütühât-ı Mekkiyye,30 el-Fusûl ve’l-Fevâid31, Kitâbu’l-İsrâ ilâ Makāmil Esrâ32; Kitâbu’lMenâzili’l-Fehvâniyye33 el-Kurbe,34 Kitâbu’l-Meşâhid35 bunlardandır. İbn Sevdekîn en son Şeyhi’nin vefâtından yirmi gün önce Sadreddîn Konevî ile birlikte, Kitâbu’l-İsfâr’ı İbnü’lArabî’den dinledikleri bilinmektedir.36 İbn Arabî vefât ettiğinde 638/1240, O’nun mürîdleri arasında Fütûhât meclisleri tertîb eden, eseri okutan ve semâ kayıtlarında ismi sıkça geçen kişi de yine İbn Sevdekîn olup,37 Konevî’den sonra Ekberî irfânı yazılı ve sözlü olarak aktaran sayılı zevâttandır.38 İbn Sevdekîn 67 yaşında iken mukîm olduğu Halep’te 646/1248 yılında Safer ayının 23 Çarşamba günü güneş doğmadan önce vefat etmiştir.39 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 18 a.g.e., c. I, s. 189. İbn Sevdekîn, İbn Arâbî hayatta iken Fütühât’ın 26 27, 30, 31, 36, 37, 40, 41, 42, 46, 47. semâ kayıtlarında adı geçer. Osman Yahyâ, a.g.e., c. I, s. 214-224. Osman Yahyâ, a.g.e., c. I, s. 257. a.g.e., c. I, s. 321. H. 618’de Halep’te İbn Arabî’ye okur, Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, s. 359. Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, s. 361. a.g.e., c. II, s. 371. Kılıç, “Muhyiddîn İbnü’l-Arabî” , DİA, İstanbul 2000, c. XX, s. 495. Fütûhât’ın 58-71. kadar olan semâ kayıtlarına geçen okumaları da İbn Arabî’den sonra İbn Sevdekîn’nin Haleb’de tertîb ettiği görülür. Bkz. Osman Yahyâ, a.g.e., c. I, s. 214-234. Bkz. Addas, a.g.e., s. 233; Osman Yahyâ, a.g.e., c. I, s. 203. Bkz. İbnu’l-Adîm, a.g.e., c. IV, s.1648; Zehebî, a.g.e., c. III, s. 254; Hacı Halîfe, a.g.e., c. II, s. 1566; Bağdatlı İsmâil Paşa, a.g.e., c. I, s. 212; İbnü’l-Adîm cenâzesinin öğleden önce Bâbu’n-Nasr kapısının dışında bulunan Duâ türbesinin yakınındaki bir yere defnedildiğini ve yaşının 67 olduğunu ifâde eder. Bkz. İbnu’l-Adîm, a.g.y. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Eserleri İbn Sevdekîn’in eserleri hakkında kaynaklarda farklı bilgiler mevcuttur. Bağdatlı İsmâil Paşa’nın ona ait olduğunu söylediği eserlerden bir kısmı (Kâfî, Kitâbu’s-Salât) hakkında başka kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadık.40 Yine ona atfedilen Şerhu Umdetü’l-Akāid li’n-Nesefî adlı eseri ise İbn Sevdekîn (v. 646) Nesefî’den (v. 710) önce yaşadığı için yazması târihen mümkün değildir.41 1. el-Fassu’l-İdrîsî İbn Sevdekîn’in tercümesine takdim ettiğimiz bu eseri adından da anlaşılacağı üzere Fusûsu’l-Hikem’in İdrîs Fassı ile ilgilidir. Fusûs şerhlerinin ilki olarak gösterilerek adının “Şerhu Fassi’l-İdrîsî” olduğu belirtilir.42 Ancak kütüphane kaydında eserin adı “el-Fassu’l-İdrîsî li İbn Sevdekîn” şeklindedir.43 İbn Sevdekîn’in bu eserinin bulabildiğimiz kadarıyla tek nüshası, Süleymâniye Kütüphânesi, Fâtih Bölümü, nr. 5322’de mevcut olup 217b-226b varakları arasında yer alır. Eserin başında kitaptan seçilen metnin takdîm edildiğine dâir bir kayıt vardır. Buna göre eserin bir kısmının kayıp olma ihtimâli göz önünde tutulmalıdır. İbn Sevdekîn kitâbında, ilk nesil Fusûs şârihi Sadreddîn 40 41 42 43 Bağdatlı İsmâil Paşa, a.g.e., c. II, s. 212. Bkz. Hacı Halife, a.g.e., II, s. 1168; Bağdatlı İsmâil Paşa, a.g.e., c. II, s. 212. Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, nr, 454, Damas, 1964; Mevsûatü’l-a’lâm, c. XIII, s. 459. Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn, Şerhu Fassi’l-İdrîsî, Slm. Ktp., Fâtih, nr. 5322, vr. 217b. 19 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Konevî gibi,44 metni tâkip etmekten ziyâde mânâya dayalı bir yöntem izlemekle birlikte, İdrîs Fassı’nın seyr ü sülûkteki yeri üzerinde durması açısından ondan ayrılır. Bu yönüyle Fusûs şerhi olmaktan ziyâde, müstakil bir eser olarak görülebilir. Eserin temel konusu, İdrîs Fassı’ndaki gibi, İdrîs peygamberin yükselişidir. Ancak İbnü’l-Arabî yüksekliğin tenzîh ve teşbîh açısından değerlendirmesi üzerine dururken, İbn Sevdekîn konunun sâdece sâlikleri ilgilendiren kısmını anlatmıştır. Fusûs ile ilgili bir fassı değerlendirme husûsunda İbn Sevdekîn örneği, klasik şerhler gibi metni takib etmek yerine, İdrîs Fassı konusuna farklı bir bakış açısıyla yaklaşması açısından Fusûs şerhleri içerisinde husûsî bir yere sahiptir. el-Fassu’l-İdrîsî ile ilgili dikkat çekici bir diğer husus, İbnü’l-Arabî’nin bazı metinlerinin İbn Sevdekîn tarafından eserin içine yerleştirmiş olmasıdır. İbn Sevdekîn halvet, zikir ve mârifetullah konularını45 açıklarken, İbnü’lArabî’nin görüşlerini onun eserlerinden metinlerle ortaya koymayı tercih etmiştir. Böylece İbnü’l-Arabî’nin metinleri merkezli bir eser ortaya çıkmıştır. İbn Sevdekîn’in elFassu’l-İdrîsî’ye dercettiği altı metin şunlardır: 44 45 20 Bkz. Sadreddîn Konevî, el-Fukûk, thk. Muhammed Hacevî, Tahran, İntişârât-ı Mevlâ, 1413. el-Fassu’l-İdrîsî’de anlatılan kalb feleğine yükseliş, halvet, zikir ve mârifetullah ile ilgili daha önce bir değerlendirme için bkz. Veysel Akaya, Şeyh-i Ekber İbn Arabî’de İdrîs Peygamber, Erkam yay. İstanbul, 2010, s. 169-183. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri 1. Fütûhât 559. bâbtan “Farklı menzillerden hakîkat ve sırların bilinmesi” adını taşıyan dan halvet ve celveti anlatan bir bölüm,46 2. Fütûhât 79. bâb “Celvet diye tâbir edilen Halvet’in terki”,47 3. Fütûhât 78. bâb “Halvetin Bilinmesi”,48 4. Risâletün ilâ Fahreddîn er-Râzî,49 5. Şeyhin sözlerinden bir “vasiyyet”50 6. Netâicü’l-Ezkâr’dan “Allah” ve “Lâ ilâhe illallah” zikri ile ilgili bölüm.51 İbn Sevdekîn’in bu eserde üzerinde durduğu husus, İdrîs peygamber’in mîrâcının, sâliklerin bâtınında nasıl gerçekleşeceği olmuştur. Buna göre sâlik cemâd, nebât ve hayvân feleklerini geçerek, İdrîs peygamberin yükseldiği feleğin insandaki karşılığı olan kalb feleğine yükselir. Bu yükseliş halvet ve zikirle gerçekleştiğinden, İbn Sevdekîn, bu iki konu üzerinde İbnü’l-Arabî’nin ilgili metinlerini aktararak açıklamalar yapmıştır. Sâlikin kalb feleğine yükselişinin netîcesi ise mârifetulla olduğu için son olarak bu konu ile ilgili gördüğü İbnü’l-Arabî’nin Fahreddîn er46 47 48 49 50 51 İbnü’l-Arabî, Fütûhât, c. IV, s. 340-341. İbnü’l-Arabî, a.g.e., XIII, s. 369-371 (thk.); c. II, s. 152. İbnü’l-Arabî, a.g.e., , XIII, s. 352-369 (thk.); c. II, s. 150-152. Bkz. İbnü’l-Arabî, Risâletü’ş-Şeyhi’l-Ekber ile’l-İmâm Fahreddîn erRâzî, (Resâil içinde), thk. Abdurrahmân Hasan Mahmûd, İlmü’l-Fikr, Kāhire, 1986, s. 10-18. Araştırmalarım sırasında henüz İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde bu metne rastlayamadım. Bkz. İbnü’l-Arabî, Netâicü’l-Ezkâr, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr. 1340, vr. 198a-200a. 21 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Râzî’ye yazdığı mektuba yer vermiş ve bu doğrultuda açıklamalar yapmıştır. 2. Levâkihu’l-Esrâr ve Levâihu’l-Envâr Kütüphane kayıtlarına rastlayamadığımız İbn Sevdekîn’e âit gösterilen bu kitabın yedi bölümden oluştuğu, içerisinde ilâhî nisbetler, hakîkatler, âriflerin mertebeleri, rûhların hayatları gibi konuların bulunduğu bildirilir.52 Bir diğer adı Kitâbu Levâkihu’l-Envâr ve Levâmihu’l-Esrâr olan bu eser Osman Yahyâ’ye göre İbnü’l-Arabî’ye âittir.53 3. Kitâbu Vesâilis’s-Sâilîn Eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, İzmirli İsmail Hakkı, nr. 3690/6’da bulunmaktadır. Vesâilis’sSâilîn hakkında bilgi veren Claude Addas, kitabın İbn Sevdekîn’in şeyhine sorduğu soruların cevapları, onun tavsiye ve açıklamalarından oluştuğunu belirtir.54 Eser Manfered Profitlich tarafından redaksiyon ile birlikte Almancaya çevrilerek yayınlamıştır.55 Zimmermann, 52 53 54 55 22 Bkz. Hacı Halîfe, a.g.e., c. II, s. 1566-1567; Bağdatlı İsmâil Paşa, a.g.e., c. II, s. 212. Osman Yahyâ eserden Mustafa el-Bekrî’nin Salâtü İbn Meşîş’inde bahsedildiğini söyler. (Eser için bkz. İstanbul Üniversitesi ktp. 552/69a) Bkz. Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, s. 343; Müellefâtü İbnü’lArabî, (terceme ani’l-Fransiyye) Ahmed Muhammed Tayyib, Kāhire, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitâb, 2001, s. 537-538. Addas, a.g.e., s. 233. Bkz., http://www.jstor.org/pss/4056285, 06.02.10 (Manfered Profitlitch, Die Terminologie İbn Arabis im “Kitâb Wasâ’il al-sâ’il” des Ibn Saudakîn. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Profitlitch’in Almancaya çevirisi ve bu kitap hakkında yaptığı analizi konu edinen bir yazı kaleme almıştır. Profitlitch, kitabın girişinde İbn Arabî’nin terminolojisi ile ilgili açıklamalar yapmış, daha çok bilgi, ruh ve evvel kavramları üzerinde durmuştur.56 Stephen Hirtenstein ise Profitlitch’in neşrini esas alarak Vesâil’den iki bölümü İngilizceye çevirmiştir.57 4 ve 5. Kitâbu’n-Necât min Hucubi’l-İştibâh fî Şerhi Müşkili’l-Fevâidi min Kitâbi’l-İsrâ ve’lMeşâhid58 İbnü’l-Arabî’nin Meşâhid adlı eserine yapılan dört şerhten59 biri İbn Sevdekîn’e âittir. Osman Yahyâ, Meşâhid (diğer adı Risâle fi’t-Tasavvuf) şerhinin İbn Sevdekîn’e âit 56 57 58 59 Text, Übersetzung und Analyse, 204 p.,3 planches et 60p. De texte en arabe, Fribourg, 1973); http://openlibrary.org/a/OL2090033A/ Manfred_Profitlich, 06.02.10. Geniş bilgi için bkz. F.W. Zimmermann, Manfred Profitlich: Die Terminologie Ibn ‘Arabῑs im ‘Kitāb wasā’il as-sā’il’ des Ibn Saudakῑn. Text Übersetzung und Analyse. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, c. 38, s.147, London, 1975. Bkz. http://www.ibnarabisociety.org/articles/ibnsawdakin.htm, 01.02.2010. Eserin Türkiye’deki kütüphane kayıtları şöyledir: Süleymaniye Ktp. Fâtih, 5322 vr. 169b-214; Beyazıt Devlet Ktp., Beyazıd, nr. 9358; Bursa Bölge Yazmalar Ktp. Ulucâmî, nr. 1600, vr. 64-118. Eserin bilinen diğer bâzı şârihleri şunlardır: Sittü’l-A’cem bintü’Nefîs bin Ebû Kāsım Bağdâdî, (852) Zeynüddin Abdurraûf elMünâvî, (1031), Müellifi meçhul bir şerh, (Borocelman ve Osman Yahyâ’dan naklen) Bkz. Saîd Abdulfettâh, Meşâhidü’l-Esrâri’lKudsiyye’nin önsözünde, s. 30, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2005. 23 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı olanının kitap ismi olmadan kütüphane kayıtlarında geçtiğini ifâde eder.60 İbn Sevdekîn Kitâbu’l-İsrâ61 ve Meşâhid’in62 şerhine geçmeden önce bu eserler hakkında girişte bilgiler verir. Onun şerhine bu uzunca ismi vermesinin sebebi olarak arkadaşı Şeyh Eyyûb’un63 anlattığı bir rüyâ olduğunu söyler. Arkadaşı rüyâsında İbn Sevdekîn’i ziyârete geldiğinde bir kitap telif ederken görünce ona yazdığının ne olduğunu sorar. İbn Sevdekîn de: “Bu Kitâbu’n-Necâh’tır. Ben onları insanlara ulaştırmak ile meşgulüm.”der. Şeyh Eyyûb bu rüyâyı anlatınca İbn Sevdekîn üzerinde ihtimam gösterdiği ve ilâhî faydaların neşri olarak gördüğü çalışmasını tamamlaması gerektiğine bu rüyâyı işâret sayar. Ve kitâba bu uzun ismi verir.64 60 61 62 63 64 24 Bkz. Osman Yahyâ, Müellefât, 559 Eser. Süleymâniye Ktp. Yahyâ Efendi, 2524; İstanbul Üniversitesi, 254a, 3184a/294b-342b-972 Murâdiye, Manisa, 1191/99-165 bölümlerinde kayıtlıdır. Geniş bilgi için bkz. Osman Yahyâ, a.g.e., c. II, s. 370- 371, Müellefât, s. 557-59. İbnü’l-Arabî’nin bu eserinin tam adı el-İsrâ ilâ Makāmi’l-Esrâ (Kitâbu’lMi’râc) olup Suâd el-Hakîm tarafından tahkîk ve şerhi yapılarak basılmıştır. Beyrût, 1988. İbnü’l-Arabî’nin bu kitabının tam adı Meşâhidü’l-Esrâri’l-Kudsiyye ve Metâilu’l-Envâri’l-İlâhiyye olup Saîd Abdulfettâh tarafından tahkîk edilerek basılmıştır. Bkz. Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut, 2005. Bu kişinin tam adı Eyyyüb bin Bedr bin Mansûr el-Mukrî olup, Addas’ın verdiği bilgiye göre onun ismi ilk kez 620’den itibâren İbnü’l-Arabî’nin yanında yer almaktadır. Ve ona yakın eserin semâ kayıtlarında ismi geçmektedir. (Addas, a.g.e., s. 272-273) Yine İbn Sevdekîn ile birlikte aynı meclislere iştirak ettiği bildirilir. (Bkz. Addas, a.g.e., s. 275) Bkz. İbn Sevdekîn, Kitâbu’n-Necâh, Fatih, 5322, vr.170a. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri İbn Sevdekîn, şerhinin İbnü’l-Arabî’nin kendisine yaptığı açıklamalara dayandığını belirtmektedir: “Benim bu kitap hakkındaki niyetime Allah, Şeyh’i muttali kıldı. Bende bulunan müşkilleri ona keşfettirdi. Bu meseledeki şeyler hakkında bana cevap verdi. Kitâbu’l-İsrâ ve Meşâhid’in şerhinden önce, benim için özel bir mecliste baş başa olduk. Benim sıkıntılarımı giderdi. Müşkil ortadan kalktı. Öz ifâdeler tafsil oldu.”65 İbn Sevdekîn kitapların şerhi husûsunda da kısa tutmayı tercih ettiğini ifâde eder: “Bu iki kitaptaki müşkilleri mümkün olduğunca kısa açıklamaya gayret gösterdim. Kitâbu’l-İsrâ’nın tamâmını bölümlerine göre yazdım. Şerhin şerh edilenden ayrılması için her müşkil yer geldiğinde metnin satırlarının altına yazdım. Kitâbu’l-Meşâhid’de ise bundan farklı olarak, sadece kitabın marifetlerinin kutbu olan kısımları alarak kısalttım. İki kitap arasını özel bir girişle ayırdım. Şerhtekilerin tamamı şeyhin bana imlasıdır. Ondan bana olan nastır. Bunun dışında bana vârid olanları haşiye olarak koydum.”66 Bu şerhin en önemli yönü Addas’ın da belirttiği gibi, İbnü’lArabî’nin gözetimi ve imlâsı ile kaleme almış olmasıdır.67 65 66 67 İbn Sevdekîn, a.g.e., vr. 172a. İbn Sevdekîn, a.g.e., vr.172b. Geniş bilgi için bkz. Addas, a.g.e., s. 139-140; Meşâhidü’l-Esrâr, Suad Hakîm ve Pablo Beneito tarafından tahkik edilmiş ve İspanyolca tercümesi ile birlikte yayınlanmıştır. Las Contemplaciones de los Misterios, Murcia, 1994; Eser daha sonra S. Ruspoli tarafından Fransızca’ya da tercüme edilmiş, bu tercüme yine Arapça metinle birlikte yayınlanmıştır. Le Livre des Contemplations Divines, Ed. Sindbad, 1999 (Addas, a.g.e., s. 145). 25 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı İbn Sevdekîn, bu kitapta meşâhidlerin zikrini, şerhle alâkalı müşkil olan yerleri alarak kısalttığını söyler. Onları Fassı üzere zikreder. Seçtiği kısımların kitabın marifetlerinin kutbu, akıl sahiplerinin nasibi ve en güzel bir başlangıç olduğunu belirtir.68 Ayrıca İsrâ’nın bidâyet ehli için olduğunu, Meşâhid’in ise nihâyet ehli için olduğunu söyler.69 6. Şerhu’t-Tecelliyyât li’ş-Şeyh İsmâîl b. Sevdekîn en-Nûrî Bu eseri Osman Yahyâ Tecellîyât’ın tahkîkî eseri içerisinde Keşfü’l-Gāyât adında müellifi meçhul bir diğer şerh ile birlikte birlikte yayınlamıştır.70 Osman Yahyâ, İbn Sevdekîn’in açıklamalarının bir şerh olarak isimlendirilemeyeceğini, İbnü’l-Arabî’nin kitâbına 610 veyâ 611 yılında Haleb’te iken yaptığı şifâhî şerhinin özetinden ibâret olduğunu belirtir.71 7. Risâle Fi İlmi’t-Tasavvuf Suâd el-Hakîm’in bildirdiğine göre bu eser Şam, Zâhiriyye Ktp, nr. 8080’de bulunmaktadır..72 68 69 70 71 72 26 İbn Sevdekîn, Şerhu’l-Meşâhid, Fâtih 5322, vr. 211a İbn Sevdekîn, a.g.e., vr. 201b. İbnü’l-Arabî, et-Tecelliyyâtü’l-İlâhiyye, thk. Osman Yahyâ, Beyrut, 1967 ve Tahran, 1988. Bkz., a.g.e., s. 4, 5. dpt. Ayrıca bkz. Addas, a.g.e., s. 231. Suad el-Hakîm, el-Mu’cemu’s-Sûfî, , Beyrût, Dâru Nedre, 1981, s. 1290. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri 8. Tuhfetü’t-Tedbîr li Ehli’t-Tebsîr Kimyâ ile ilgili olduğu belirtilen bu eserin bir nüshası İskenderiye kütüphanesinde, 540 numarada kayıtlıdır.73 Türkiye’de ise Nûriosmâniye Kütüphânesi’nde bulunmaktadır.74 Eserde hakîm ve filozof olduğu belirtilen Halid b. Yezîd’in şiirleri başta olmak üzere Câbir b. Hayyan, Hermes ve Îsâ b. Mûsâ gibi hakîmlerin sözlerine yer verilerek rûhun cesetle irtibatı, karışımdan boya elde edilmesi erkân-ı erbaa ve iksir gibi konular açıklanır. Tuhfe, İbn Sevdekîn’in diğer eserleri, üslûbu ve konusu dikkate alındığında ona aidiyeti şüpheli gözükmektedir. 73 74 Bkz.http://cwg.bibalex.org:8000/cgibin/chameleon?sessionid=2 010021214322902246&skin=default&lng=ar&inst=consortium &sourcescreen=INITREQ&scant1 - 20.02.10; Mevsûatü’l-a’lâmü’lulemâ ve’l-üdebâi’l-arab ve’l-müslimîn, c. XIII, s. 459, Tûnus, elMunazzamatü’l- Arabiyye li’t-Terbiye ve’s-Sekâfe ve’l-Ulum; Beyrut, Dârü’l-Cil , 2007/1427. Bkz. “Tuhfetü’t-Tedbîr li-Ehli’t-Tabsîr” adıyla Nûriosmâniye ktp. nr. 3633, vr. 153a-171a. 27 Fusûs’ul-Hikem’den İdrîs Fassı İ drîsî Kelimedeki Kuddûsiyye (Takdîs) Hikmeti:75 “Yükseklik mekân ve mekânet (mertebe) yüksekliği şeklinde iki nisbettir. “ “ ” َو َر َ ْ ُאه َ כא ًא َ ِ אBiz O’nu yüksek ًّ bir mekâna kaldırdık”76 (âyetinde bahsedilen yükseklik) mekân yüksekliğidir. En yüksek mekân, felekler âlemi değirmeninin üzerinde devrettiği mekândır. İşte o Güneş feleği olup, İdrîs aleyhisselâm’ın rûhâniyyetinin makâmı oradadır. Güneş feleğinin altında ve üstünde yedi felek vardır. Güneş feleği on beşinci felektir. Güneş feleğinin üzerindeki felekler; Ahmer (Merih, Mars), Müşteri (Jüpiter), Zuhal (Keyvân, Satürn), Menziller, Burçlar feleği olan Atlas, Kürsî ve Arş Feleği’dir. Altındaki felekler ise; Zühre (Venüs), Kâtib (Utarid, Merkür) Ay Feleği, 75 76 İbn Sevdekîn’nin şerhine geçmeden önce kitabın daha iyi anlaşılmasına vesile olacağını düşüncesiyle, başta Fusûsu’l-Hikem’in İdrîs Fassı’nın tercümesini takdim ediyoruz. İbnü'l-Arabî, Fusûsu'l-Hikem, thk. Ebu'l-Alâ Afîfî, Dâru İhyâ-i Kütübü'l-Arabiyye, Kahire, 1946, s. 75-80. Meryem Sûresi, 19/57. 29 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Esîr, Hava, Su ve Toprak Küresidir. Güneş feleği feleklerin kutbu olması haysiyeti ile mekânın en yücesidir. Mertebe yüceliğine gelince bu, bizim içindir. Yani Muhammedîleri kastediyoruz. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: כ ُْ َ َ “ َو أَ ْ ُ ا ْ َ ْ َ ْ َن َو اSiz âlîlersiniz” ve bu yücelikde “Alُ lah sizinle birliktedir..”77 O mekândan müteâlîdir, mekâ- netten değil. Bizden amel sahiplerinin nefisleri korkunca; ِ כ أَ א כ “ و..Ve amellerinizi zâyî etmeyecektir.”78 âyeti ُْ َ ْ ُْ َ َ َْ َ ile maiyyeti devâm ettirdi. O halde amel mekânı taleb eder. İlim ise mekâneti. Allah bizim için yüksekliği; amel ile olan mekân yüksekliği ve ilim ile olan mekânet yüceliği şeklinde birleştirdi. Sonra beraberlikle olan müştereklikten, bu mânevî iştirâkten tenzîh ederek َ ْ َ ْ ِכ ا َ ّ ِ ا ْ َ َر 79 “Yüce Rabbinin ismini tesbîh et” buyurdu. َ İnsanın varlıkların en a’lâsı olması acaib işlerdendir. Burada insân-ı kâmili kastediyoruz. Yücelik ona ancak tebaiyyetle nisbet edilir. Bu da ya mekâna yada menzilet olan mertebeye bağlı olur. Onun yüceliği zâtına ait değildir. O mekân ve mertebe yüksekliği ile âlîdir. Yükseklik de bu iki şey içindir. Mekân yüksekliği “ ا ْ ُ َ َ ا ْ َ ِش ا ْ َ ىRahmân arşa ْ َّ istivâ etti”80 gibidir. Arş ise mekânların en yükseğidir. 77 78 79 80 30 Muhammed Sûresi, 47/35. Muhammed Sûresi, 47/35. A’lâ Sûresi, 87/11. Tâhâ Sûresi, 20/5. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Mekânet yüksekliği ise şudur: ُ َ ْ כ ِإ َّ َو ٌ ِ ُכ ُّ َ ْ ٍء א “O’nun vechinden başka her şey helâk olucudur.”81 82 ِ ُ ُّ “ ِإ َ ْ ُ ْ َ ُ ا ْ َ ْ ُ ُכHer şey O’na döner” ve “ أَ ِإ ٌ َ َ اAllah ile beraber başka bir ilah var mıdır?”83 Ve Allah; “Biz O’nu yüksek bir mekâna kaldırdık”84 buyurduğunda, yüksekliği mekân için sıfat kıldı. ً َ ِ َ ا ْ َ ْر ِض ٌ ِ “ َو ِإ ْذ َאل َر ُّ َכ ِ ْ َ ِئ َכ ِ ِإ ِّ אVe Rabb’in meleklere, ‘Yeryüzünde bir Halîfe yaratacağım’ dediğinde..”85 işte bu da mekânet yüksekliğidir. Melekler hakkında ise: ِ َ ْ “أَ ْ َ ْכ َ ْ َت أَ ْم ُכBüyüklendin mi, yoksa yücelerden َ اْ א mi oldun?”86 buyurduğunda yüceliği melekler için kıldı. Bu yücelik melek, olmalarından kaynaklansaydı bütün melekler bu yüksekliğe dahil olurdu. Melek olmalarında müşterek olsalar bile bu yükseklik tamamına olmadı. Bildi ki bu Allah katında mekânet yüksekliğidir. İnsanlardan halîfe olanlar da böyledir. Onların hilâfet ile olan yüceliği zâtî olsaydı bu her insan için olurdu. Ancak genel olmadı. Biz bildik ki bu yükseklik mekânet içindir. El-Aliyy esmâ-i hüsnâsındandır. O’ndan başka kimse yok iken kimin üzerine yücedir? O zâtı gereği yüce olandır. Ya da O’ndan başkası yok iken ne şeyden yücedir? Dolayısı ile O’nun yüceliği kendisindendir. O vücûd haysiyetiyle 81 82 83 84 85 86 Kasas Sûresi, 28/88. Hud Sûresi, 11/123. Neml Sûresi, 27/63. Meryem Sûresi, 19/57. Bakara Sûresi, 19/57. Sâd Sûresi, 38/75. 31 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı varlıkların “ayn”ıdır. Binâenaleyh muhaddesât diye isimlendirilenler zâtı itibâriyle yücedir. Onlar O’ndan başkası değildir. O izâfî yükseklik olmaksızın âlîdir. Çünkü kendileri için yokluk sâbit olan “ayn”lar varlıktan bir koku almamışlardır. Varlıklarda sûretler çoğalsa bile onlar kendi hallerinde bulunurlar. Hepsinde hepsinden zâhir olan “ayn” ise birdir. Kesretin varlığı esmâdadır. Onlar da nisbetlerdir. Nisbetler ise varlığı olmayan şeylerdir. Zât olan “ayn”dan başkası yoktur. Dolayısı ile O’nun yüce olması kendindendir, izâfetle değil. Bu yönden âlemde izâfet yüksekliği yoktur. Ancak varlıkların yönleri dereceli olarak birbirinden üstündür. Bu durumda bir çok varlık yönüyle, izâfet yüksekliği tek hakîkatte mevcuttur. Bu sebeple O’nun hakkında “O’dur, O değildir, sensin, sen değilsin” deriz. Hakk’ın vecihlerinden bir vecih ve lisanlarından bir lisan olan Harrâz rh. kendi nefsinden konuşarak der ki: “Allah Teâlâ ancak hükümde, onun üzerine onunla hükmetmede zıtları bir araya getirmesiyle bilinebilir. “O Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın”dır. O zâhir olanın “ayn”ıdır. Zuhûru hâlinde de bâtın olan şeyin “ayn”ıdır. Kendisinde başka O’nu gören yoktur. O’na gizi kalan bir şey de yoktur. O kendisi için zâhir olan ve kedisine bâtındır olandır. Ebû Saîd el-Harrâz ve başka varlıkların isimleriyle isimlendirilen O’dur. Zâhir ben dediğinde bâtın hayır, der. Bâtın ben dediğinde ise zâhir hayır, der. Bütün zıtlarda bu vardır. Konuşan birdir ve o dinleyenin aynıdır. Nebî (s.a.v.) buyurdu: “ و א َّ َ ْ أ ُ َ אNefislerinin kendilerine söylediği şeyler.” Dolayısı ile nefs konuştuğunu 32 İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri duyarak konuşur, kendisinin kendisine söylediğini bilir. “ayn” ise birdir, hükümler muhtelif olur. Bu durumun bilinmemesi mümkün değildir. Çünkü her insan onun nefsinden olduğunu bilir. Ve insan Hakk’ın sûretidir. Bundan dolayıdır ki işler muhtelif olmuştur. Bilinen mertebelerde birle sayılar zuhûr etmiştir. Bir sayıyı vücûda getirdi. Sayı da biri tafsil etti. Sayının hükmü ancak sayılanla ortaya çıkar. Sayılanın ise bir kısmı yoktur. Bir kısmı vardır. Bir şey his yönüyle yok iken akıl açısından var olur. Sayı ve sayılanın bulunması zorunludur. Sayıyı inşâ eden birin bulunması da zorunludur. Çünkü sayı bir sebebiyle meydana gelir. Sayıdan her bir mertebe tek hakîkattir. Meselâ dokuz, on gibi aşağıya ve sonsuza kadar böyledir. Bir toplam değildir. Tek tek sayıların toplamının ismi onlardan ayrılmaz. İki tek hakîkattir. Üç de tek hakîkattir. Bu mertebelerin gittiği yere kadar böyledir. Tek olsa bile, Onlardan bir hakîkat diğerlerinin aynı değildir. O halde cem’ onları tutar. Biz de onun sayılardan olduğunu söyleriz. Cem’ ile onlar hakkında hüküm veririz. Bu anlatılanda yirmi mertebe zâhir olmuştur. Sonra onlara terkîb dâhil olmuştur. Böylece zâtı gereği sana göre menfî olan bir şeyin “ayn”ını isbat etmeyi sürdürürsün. Kim sayılar hakkında anlattıklarımızı ve nefyinin isbâtının aynı olduğunu öğrenirse, tehzîh edilen Hakk’ın, teşbîh edilen halk olduğunu bilir. Her ne kadar Hâlik, halktan temeyyüz etmişse de (bir durumda) Hâlik mahlûktur ve yine mahlûk Hâlik’tır. Bunun hepsi bir tek hakîkattendir. Hayır, belki o tek hakîkattir. Ve O bir çok hakîkattir. 33 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Bak! ne görüyorsun? Dedi ki: َ ْ ُ אل א أَ َ ِ ا ْ َ ْ א َ “Ey ُ babacığım, sana emredileni yap!”87 Çocuk babanın aynıdır. Aslında o nefsinden başkasını boğazladığını görmedi. “ و اهOnun bedeli büyük bir kurbandır.”88 İnsan sûretinde zâhir olan koç sûretinde zâhir oldu. Böylece çocuk sûretinde zâhir oldu. Hayır bilakis babanın aynı olan kimse çocuk hükmündedir. “ َو َ َ َ ِ ْ א َز ْو َ אVe O, ondan eşini yarattı.”89 O (Âdem) nefsinden başkasını nikahlamadı. Binâenaleyh eşi ve çocuğu ondandır. O halde durum sayıda birdir. Tabiat kimdir? Ondan zâhir olan kimdir? Biz tabiattan zâhir olan şeyle onun eksildiğini ve zâhir olanın ademi ile arttığını görmedik. Zâhir olan şey onun gayrı değildir. Onun üzerine olan “bu soğuk ve kuru şu sıcak ve kurudur” diye hükümle beraber sûretler muhtelif olduğu için zâhir olan şey onun aynı değildir. Tabîat kuruluğu bir araya getirdi. Ondan başkasını ise uzaklaştırdı. Bir araya getiren tabiattır. Hayır bilakis tabiatın “ayn”ıdır. Tabîat âlemi bir aynadaki sûretlerdir. Hayır bilakis muhtelif aynalardaki tek sûrettir. Nazarın farklılaşması sebebiyle burada ancak hayret vardır. Bizim anlattığımızı bilen ise hayrete düşmez. İlmi çok olsa bile, ancak mahallin hükmündedir. Mahal ise “ayn”-ı sâbitenin “ayn”ıdır. Hak o mahaldeki tecelligâhta çeşitlenir. Böylece onun hakkındaki hükümlerde çeşitlenir. Bunun üzerine Hak her hükmü kabul eder. Onun üzerine tecelli ettiği “ayn”dan başkası hüküm vermez. 87 88 89 34 Saffât Sûresi, 37/102. Saffât Sûresi, 37/107. Nisâ Sûresi, 4/1. İdrîs Fassı Şemsüddîn İsmâil b. Sevdekîn’in Hayatı ve Eserleri Bundan başka da bir şey yoktur. Hak bu vecihle halktır ibret alın O vecihle halk değildir tezekkür edin Söylediğimi anlayanın basîreti gitmez Ve onu ancak basîreti olan bilebilir Cem’ etsen ve fark etsen de “ayn” birdir O bâkî olmayan ve geride bir şey bırakmayan kesrettir Yüceliği kendinden olan, bütün varlık hallerini ve yokluk nisbetlerini istiğrak etmesiyle kemâl hâsıl olandır. Öyle ki, onlardan hiçbir sıfatın dışarıda kalması mümkün olmaz. Bu sıfatlar ister örf, akıl ve şerîat bakımından iyi olsun, ister kötü olsun müsâvîdir. Bu kemâl ancak özellikle Allah Teâlâ’nın ismi ile isimlenen içindir. Allah ismiyle isimlenmeyenler onun tecelligâhı yada ondaki bir sûrettir. Eğer tecellî mahalli ise, tecellî mahalleri arasında üstünlük olur - ki bu zorunludur – Şâyet ondaki bir sûret ise bu sûret Zâtî kemâlin aynıdır. Çünkü o onda zâhir olanın aynıdır. O halde Allah ismiyle isimlenen için sâbit olan, bu sûret için de sâbit olur. Ve sûret O’dur ve O’nun gayrıdır denemez. Ebû Kâsım b. Kasî Hal’ında buna işâretle şöyle der: Her ilâhî isim, bütün esmâ-i ilâhiyye ile isimlenir ve onlarla vasıflanır. Bu da her bir ismin Zât’a ve kendisi için konulan mânâya delâlet ettiğini ve onu taleb ettiğini gösterir. O ismin Zât’ta delâleti yönüyle, onun için bütün isimler hâsıl olur. Rab, Hâlik, Musavvir ve diğerleri gibi isim, mânâya delâleti yönüyle ise münferid olur ve diğerinden ayrılır. İsim Zât haysiyetiyle isimlendirilendir. Kendisine ait anlamı –ki ona tahsis edilmiştir- yönüyle ise isimlendirilen değildir. 35 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Şimdi “el-Aliyy”i anlattığımız şekilde anladıysan, onun mekân ve mekânet (mertebe) yüksekliği olmadığını bilirsin. Çünkü mertebe yüceliği, sultân, hâkimler, vezirler, kadılar ve bu makama ehliyeti olsun veya olmasın bütün emir yetkisi elinde olan makām sahipleri içindir. Sıfatlarla olan yücelik ise böyle değildir. Bunun sebebi insanların en câhili de olsa hükmetme makāmında olan kişinin, insanların en âlimine hükmetmesidir. İşte bu tebaiyyet hükmüyle mekânetle yücedir. Kendi özünde ise yüce değildir. Çünkü o görevinden azledildiğinde yüksekliği gider. Âlim ise böyle değildir.” 36 İkinci Bölüm İdrîs Fassı Şerhi (İbn Sevdekîn) İdrîs Peygamberin Mîrâsı Bismillahirrahmanirrahim Allah’tan yardım dilerim. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, âline ve ashâbına salât u selâm olsun. Ey dostlarım! Allah sizi ve bizi kendinden bir ruh ile desteklesin. İdrîs (a.s.)’ın mîrâcının mîrâsı mükemmel, rûhânî bir mîrâstır. O zâkirlerin kalplerinde gerçekleşir. Burası onların vücûdlarında dördüncü felektir. Rûhânî mîrâc gerçekleştiği zaman, İdrîs (a.s.)’ın feleklerin ortası olan dördüncü felekte bulunması nedeniyle, aralarında mânevî benzerlik oluşur. Sâlik cemâdî, nebâtî ve hayvanî kuvvetlerinin haklarını vererek onları tezkiye edince, cemâd, nebât ve hayvan feleğinden terakkî eder. Onlar tebaa olup kişi, tebaasından sorumludur. Kul, kalbinin feleğine ulaşınca, vücûdunun ziyâsı, (vücûd âlemindeki) feleklerinin güneşi olan nefs-i nâtıkasının vasıfları, onda ortaya çıkar. İşte bu ‘mîrâc-ı hâss’dır. Vâris onu, 39 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı vücûd nüshasında diri olan ‘İdrîsî refâkat’in mîrâsı ile tahakkuk ettirir. ‘İdrîsî zevk’ ile de kemâlinin durumuna göre, varlığında devam ettirerek kuvveden fiile geçirir. O zaman bu vâris, kudsî ruhların nefeslerini teneffüs eder. ‘İdrîsî yüksek mekâna’ cezbedilince, bu mertebeye sahib olur. Artık hareketi, hiçbir değişikliğe uğramaksızın ve aşırılığa kaçmaksızın, ebediyen ‘vasat’ bir şekildedir. Çünkü kalb, bütün tebaasına ve çalışanlarına adâleti yerine getirme mahallidir. Kalb, bulunduğu yerin özelliğinin bir gereği olarak, adâlet ve îtidâl tevzî eder. Bundan dolayıdır ki onda, Aleyhisselâm’ın hadisinde “Her ne kadar müftîler fetva verse de kalbine danış”90 buyurduğu gibi, fetvâda adâlet şekillenir. Sâlik, gizli bir şekilde hakkını istemeye sevkeden bir hâli, kendisinde devam ettirdiği sürece, kalb mertebesi urûc ile elde edilen ‘yüceliği’ gerçekleştiremez. Çünkü o mertebe, Arş’ın ‘Rahmân’ isminin yeri olduğu gibi, ‘Hak mertebesi’ ve ‘Allah’ isminin yeridir. Nefs Tezkiyesi Sâlik, cevrden (zulüm) bir şey ile muttasıf olduğu sürece, kalp mertebesinde ‘adâleti’ tahakkuk ettiremez. Hissî âzâlar ve nefsî kuvvetlerinin, kuldan talep ettiği bir hak vardır ki, o da ‘tezkiye’dir. Bunun için Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Nefsini tezkiye eden kurtulmuş, Onu kirleten ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10) 90 40 Dârimî, Sünen, II, 320, nr. 2533. İdrîs Fassı İdrîs Peygamberin Mîrâsı Cemâdiyet Kuvvetinin Tezkiyesi ‘Cemâdiyyet feleği’nin91 tezkiyesinin alâmeti, bu vasfın ondan münâsib olduğu şekilde ortaya çıkmasıdır. Böylece cemâda karşı “Yeryüzünde böbürlenerek yürümeyerek” (Lokman, 18) ihsanda bulunur. (Meselâ) Çakıl taşını gereksiz yere fırlatmayarak, boşu boşuna taşı ve kerpici kırmayarak, yeryüzünü Rabbi’ne şikâyete mecbur etmez. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Arz üç şeyi Rabbi’ne şikâyet eder: 1. Üzerinde dökülen haram kanı, 2. Haram fiil sebebiyle yapılan guslü, 3. Güneş doğmadan önce kendisi üzerinde uyumayı.”92 (Konuyu tamamlayan) diğer âdâb da bu bâba dâhildir. Mütehakkik için, bu vasfını ‘tezkiye’ etmesi durumunda kābiliyetlerin farklılığına göre değişik mîrâslar vardır. Tezkiyenin neticesi olarak, bu mîrâslardan bazıları bâtınında ve bazıları da hâriçte (amelinde) kendini gösterir. Sâlike bu tezkiye ile cemâdın konuşması, tesbîhinin ne olduğu, Allah’ın yeryüzündeki taşlara yerleştirdiği faydalar-zararlar ve suların kaynağı keşfolur. Aynı zamanda defninde kabrinin genişleyip ferahlamasını, şefkatli annenin çocuğuna yumşaklığı ve kucak açması gibi, toprağın da ona kucak açmasını ve ihsânda bulunmasını keşfeder. 91 92 Felek kelimesi birçok manaya geldiğinden buradaki felek kelimesinin, tabaka veya mertebe olarak anlaşılması uygun gözükmektedir. çn. ed-Deylemî, Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, IV, 99 nr. 6309. 41 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı İnsanlardan cemâdiyyet vasfı kendisinde baskın olanlar, o vasıfların gereklerini yaparlar. Bunlar, nefsinin üzerinde hâkim olan yaratılışının vasıflarıdır. Cemâdiyyet hâli hâkim olanlar, puta taparlar. Onların ‘Rahmâniyyet’ vasıfları, kuru tabîatlarına, taşlaşmış varlıklarına hapsedilmiş ve baskı altına alınmış bir şekildedir. Yüce Allah şöyle buyurur: “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır.”93 Bütün bunlara rağmen, yine de bu gibilerden îmân ve üstün ahlâkın zuhûrunun mümkün olduğunu bilmelisin. Nebâtiyet Kuvvetinin Tezkiyesi Sâlik ‘nebâtî kuvvet’inin hakkını yerine getirdiğinde ve Allah Teâlâ’ya karşı yaklaştıran şer’î edeple ‘tezkiye’yi gerçekleştirdiğinde, yemesi ve içmesi makbul yani kararında olur. Çünkü bu ikisi, gıdânın verdiği rutûbetten olan yaşlık kuvvetinin maddesidir. Rutûbet, çeşidine göre vücûdun bölgelerine yayılır. Vücûdunda nebâtî kuvveti tezkiye edenin alâmeti, nebât cinsine muamelesinde görülür. Boş yere bir tahta parçasını, değneği kırmaz, bir kağıt yaprağını parçalamaz, meyveli ağaç altına bevletmez. Bu hal kâbiliyetine göre, ya nefsinde bâtınî olarak veya hissinde zâhirî olarak, ya da her iki halde de netice verir. Nebâtiyet kuvvetini tezkiye netîcesi ortaya çıkan mîras, nebâtın ruhlarını keşfetmek, ibâdetlerini, konuşmalarını, 93 42 Bakara, 2/74. İdrîs Fassı İdrîs Peygamberin Mîrâsı muhtelif şekilde tesbîhlerini, fayda ve zararları ile ilgili husûsiyetleri bilmekdir. Böyece bu konuda bize ulaşan haberlerden, “kütüğün Rasûlüllah’a (s.a.v.) büyük bir iştiyakla inlemesi94, kazâ-i hâcet zamânı çağırdığında O’nu örtmesi için iki ayrı ağacın icâbet ederek bir araya gelmesi ve sonra dönmelerini emrettiğinde tekrar yerlerine gitmeleri”95 gibi hâdiselerde anlaşılmış olur. İnsanlardan nebâtî rûhun gücü kendisine gâlib olan, nefsine bir iş yaptırmaya güç yetiremez. Kendisi ve başkasına karşı, kusur işlemekten korunamaz. Hayvanî Kuvvetin Tezkiyesi Sâlik hayvanî kuvvetini, şer’î riyâzâtı tamamlayarak, tabiî şehvetlerin sûretini kırarak ve gazab anında nefsine hâkim olarak tezkiye eder. Öyle bir hâle gelmeli ki, yırtıcı hayvanların sâhib olduğu huyların hâkimiyeti üzerinden kalkmalıdır. Sâlik ayrıca merdûd âfetlerin aslı olan kibir, hased ve hırsı temizler. Bu makamda insanların çoğunu, -Rabbi’nin merhamet ettikleri hâriç- birbirleri ile yarış hâlinde, baş olma ve gâlip gelme sevdâsında ve yine hayvâniyet sıfatlarına hapsolmuş bulursun. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgun94 95 İbni Hibbân, Sahîh, XIV, 435; nr. 6506. Ebû Bekir Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, Beyrut, Dâru’l-Fikr, 1412, IX, 9; Ebû’l-Kāsım et-Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, Kāhire, Dâru’lHarameyn, 1415, IX, 81 nr. 9189. 43 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı culuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.”96 (Hayvanî kuvvetin tezkiyesini yukarıda anlatıldığı gibi) gerçekleştiren sâlikin alâmeti, yırtıcı hayvanlara hükmetmesidir. Böylece ona vahşî hayvanlar boyun eğerek tâbî olur ve onunla ünsiyet kurarlar. Bu kişi onların dilinden ve kuşların dilinden anlar. Onların duâsını ve tesbîhini bilir. Bu zâhirde ortaya çıkan neticedir. Bu kuvvetlerle ilgili görevini yerine getirmesinin bâtındaki neticeleri ise, cemâdiyyet sırrından dolayı kalbin katılaşmasıdır. Ebû Bekir Sıddîk’in (bir cemaate) uğradığında yaşadığı hâlin anlatıldığı gibi, bâtınında da ‘övülen katılık’ oluşur. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Kur’ân okuyan bir kâri’i dinlerken kendinden geçerek yere yığılan birilerine rast gelince şöyle söyledi: “Kalplerimiz katılaşıncaya kadar biz de böyleydik”97 Yâni kalplerimiz güçlendi ve sağlamlaştı. Bu kişi ayrıca sâkin bir şekilde durduğu halde, arzın sarsılmamasını sağlayan dağların sırrına erer. “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu) her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın san’atıdır.”98 96 97 98 44 Kasas, 28/83. Ebû Sâlih şöyle demiştir: Hz. Ebû Bekir zamânında Yemen’den gelen bir gurup Kur’ân’ı dinliyor ve ağlıyorlardı. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Biz de böyle idik. Ama sonra kalpler katılaştı.” (Ebû Şeybe el-Kûfî, el- Musannef, thk. Kemal Yusuf Hût, ts.) Neml, 27/88. İdrîs Fassı İdrîs Peygamberin Mîrâsı Kimin hayvaniyyet vasfı kendisine gâlib gelirse, o zaman hayvan ondan daha çok doğru yoldadır. Çünkü her hayvan, işini talepte Allah Teâlâ’nın ona verdiği hidâyetle, fıtrî olarak hareket ederler. Hayvan, akılsız şehvet sahibidir. İnsan ise akıl ve şehvet sâhibidir. Şehveti aklına baskın olduğu zaman, hayvan ondan daha hayırlıdır. Bu gibiler hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.”99 Hayvanın cehli, basîttir. İnsanın ki ise mürekkebdir. Ondaki, hayvanda bulunan basît câhillikten daha fazla olan câhillik sebebiyle, fâsid hayâlinde şekillendirdiği hataya îtikad eder. Ayrıca inandığı şeyin hakîkati de yoktur. Bu inancın ilki, kalpte gelişen hayvanî kuvvetin sebep olduğu şeydir. Büyüme kuvvetinin, kuvvetin çoğalmasına vesîle olması da bunun gibidir. Böylece amellerini büyütünce onlarda çoğalma olur, öyle ki bir iyilik on mislinden yedi yüz misline, yetmiş bin misline ve hatta hesapsız bir şekilde karşılık bulur. Sonra ameli, beşerî vasıftan melekî vasfa, rubûbiyyet ahlâkının ufkuna terakkî ederek ilerler. Burada evsaf ve ahlâk temizlenir. Böylece uzuvların ve organların ‘tezkiye’sinin mîrâsları ortaya çıkar. Kul uzuvları ve kuvvetleri ile meşgul olmayı bıraktığı zaman (onların murâkabesinden uzaklaştığı zaman), dâimî huzur hâlinde olur. Bu durumda uzuvlarını fuzûlî işlerden alıkoymasına yardımcı olan halvete ihtiyaç kalmaz. 99 Furkân, 25/44. 45 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Halvete girse bile çıktığında azâları, kendisinde gâlib olan duruma tekrar dönüş yapacaktır. Bu, toprağın kendinden rutûbetli oluşu sebebiyle, sık bir şekilde ağaç veya ekin gibi bitkilerin bulunduğu bir yeri sulayan kimsenin durumuna benzer. Kendisinin oluşturmadığı asılların, kendisinde bulunduğunu bilen kimse için halvet ona bir fayda vermez. Sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Şâyet sözünüzde fazlalık ve kalplerinizde tereddüt olmasa, benim gördüğümü görür, işittiğimi işitirdiniz.”100 Aleyhisselâm âzâların tezkiyesine ve fazîletlerde tasarrufunu engelleyen şeylere işâret etmiştir. Şerîatın cemâati terk etmeyi, aslâ istemediğini görmüyor musun? Şârî, îtikâfı cemâat mescidinin dışında bir yerde tâyîn etseydi, sallallâhu aleyhi ve sellem bunu bildirirdi. Çünkü halvetin hakîkati yoktur ve hükmü de asıl bakımından geçerli olmayıp ârizîdir. Halvet Bazı muhakkikler101 –Allah onlardan razı olsun- şöyle derler: “Varlıkta halvet yoktur. Çünkü halvet için şâhid olan ve şâhid olunan vardır. Sırların halvetinde Cebbâr’ın celveti vardır. Hayallerin halvetinde, ruhlara mülâzim olma celveti vardır. İçinde bulunacağın bir mekan gerekir. Sen mekânı görmesen de, O seni görmektedir. Halvet, izâfe ve nisbetlerdir. Orada celvet sebebi vardır, halvet nerede kaldı!? 100 101 46 Müsned, c. V, s. 266. Burada Muhyiddîn İbnu’l-Arabî kastedilmektedir. İdrîs Fassı İdrîs Peygamberin Mîrâsı Vecihler sefer halinde, gözler nazar etmededir. İnsanlar her ne kadar mukîm olsalar da sefer halindedirler. Her ne kadar gezinseler de mukîmdirler. Tek başına yolculuk edersen şeytansın. Arkadaşınla yolculuk edersen her ikiniz de şeytansınız. Arkadaşınla birlikte ve bir melek ile yolculuk edersen şeytan tahakküm edemez. Böylece üçü biner ve bu’diyyet makâmından kurbiyyet makâmına intikâl eder. Her halvet için müşâhede edilen olmaz. Her celvet de övülen değildir, yok veya var olması farketmez.”102 Bunun için halvetten celvete geçişte (halvetin terki ve celvete geçilmesi hakkındaki) 79. bâbtaki sır şudur103: “Halvet sıdk meclisinde104 Hak ile celvettir. Kul ‘kendisine şah damarından daha yakın’ 105olandan nereye gider!.. Halvet O’nunladır, O’ndan değildir. Onun için her şeyin bir künhü vardır. ‘Mutlak halvet’in olması mümkün değildir. Onu iddiâ eden kusurlarını ne çabuk ortaya çıkarmaktadır. ‘Bilmiyor musun Allah görüyor?’106 halvet nerede kaldı ‘Bir düşün, ne dersin?’107 Şayet celvet isteği olmasaydı hiç kimse halvet yapmaya başlamazdı. Halvet, yeri ibadet edilen ve çevresi sınırlı olandır. Halvet, zâtından dolayı matlûbdur ve güzel yol tutmada şâhid olunandır. 102 103 104 105 106 107 İbnü’l-Arabî, Fütûhât, (I-IV), c. IV, s. 340-341. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 79. Bâb, Halvetin Terki ve Celvete Geçilmesi Hakkında, c. II, s. 153. Doğru kimselere mahsûs olan bir makām ve mevkîde, Kamer, 54/55. Kâf, 50/16. Alak, 96/14. Saffat, 37/102. 47 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı Allah O’ndan râzı olsun (İbn Arabî) buyurur ki: Kişi halvette olsa bile keşf, halvetten mahrûm bırakır. Çünkü bu halvete bir hicâbdır. Keşif açıldığı zaman kişi bilir ki artık o halvette değildir. Söz konusu halvette tek başına kaldığını düşünen kimsenin bu hâli, onun cehline bir delildir. Onun keşfi açıldığında cehlini anlayacaktır. Câhil olduğunu bilmeyen kimse iki kez câhildir. [Câhil olduğunu bilen ise bir cehil sahibidir.]108 ez-Zâhir olan Hakk’ın, âlemin hakîkatlerinde zâhir olduğunu ve O’ndan başka (bir varlık) olmadığını bilen, kendinde zuhûr edeni nazar-ı îtibâra almadığı zaman, nefsinde halvettedir. Bu durum ona cemiyete karışma ve celvet hâli verir. Bu yönden halvet sahîh olmaz. İnsanlardan bazıları halvet sâhibini tercih ederken, bazıları da onun zıddını yâni celvet sâhibini tercih eder. El-Evvel, elÂhir, ez-Zâhir, el-Bâtın isimleri Hakk’ın esmâsındandır. ElBâtın, el-Evvel isimleri, halveti taleb ederken, ez-Zâhir, elÂhir isimleri ise onların terkini taleb eder ki o da celvettir. İnsan için hangi isim gālib ise ona uymalıdır. Zâten [isimler arasında bir vecihten]109 üstünlük yoktur. Mahlûkâtın dönüşü, yüce topluluğa (mele’) karışmaktır. Halvet dünyevî, yüce topluluk uhrevîdir. ‘Âhiret ise daha hayırlı ve bâkîdir.’”110 Bu Muhakkik Ârif, aynı şekilde ilâhî tertîb yönüyle, halvet mertebesini şöyle anlatmıştır:111 “Halvete girdim âşık olduğum kişiyle, bizden başkası yoktu Eğer olsaydı benim dışımda biri, halvetin varlığı olmazdı 108 109 110 111 48 İbnü’l-Arabî, Fütûhât, (I-IV), c. III, s. 272. İbnü’l-Arabî, a.g.e., c. III, s. 272. A’lâ, 87/17. İbnü’l-Arabî, Fütühât, 78. Bâb, Halvet Hakkında, Fütûhât, c. II, s. 150-152. İdrîs Fassı İdrîs Peygamberin Mîrâsı Onun tekliğinin şartlarını kendime kabul ettirince Mahlûkâtın nefisleri onun kölesi haline geldi Onun kendisinde kendisinden başkası olmasaydı Nefsim kendini fedâ ederdi bolca nîmetler verene” Söze dönüyoruz. Musannıf şöyle der: “Allah muvaffakiyete erdirsin. Mâlûm olsun ki şerîatte halvetin aslı şudur: ‘Beni kendi nefsinde zikredeni, Ben de kendi nefsimde zikrederim. Beni bir toplulukta zikredeni, ben de ondan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim...’112 Bu ilâhî hadîs sahîh olup, halvet ve celveti içine almaktadır. Halvet ‘el-halâ’ kökündendir. Halâ ise, içinde âlemin olduğu boşluk demektir. Halvete girip bulamayan, girmemiştir aslında halvete Öyle bir yol ki o, belâya mahkûm olmaktır hükmü Aleyhisselam buyurdu ki: ‘Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.’ Aleyhisselam’a soruldu: Mahlûkâtı yaratmadan önce Rabbimiz nerede idi? Altında ve üstünde hava bulunmayan ‘amâ’da idi.113 Sonra mahlûkâtı yarattı. Hükmü karara bağladı ve eşyâdan fâriğ oldu. ‘O, her an yaratma hâlindedir.’114 Daha nice şeyleri 112 113 114 İbnü’l-Arabî, Mişkâtü’l-Envâr, trc. Mehmet Demirci. İstanbul, İz yay., 1990 nr.27; Suyûtî, Düreru’l-Müntesire 26; Hâkim, Müstedrek, c. IV, s. 246 İbn Mâce, Mukaddime, c. I, s. 64; İbn Hanbel, Müsned, c. IV, s. 11-12, nr. 16245. Rahmân, 55/29. 49 İbn Sevdekîn İdrîs Fassı yaratıp tamamlayacaktır. Sonra ilelebet menzilleri, makamları oralara münasib varlıklar ile mâmur eder. Halvet, makamların en yücesidir. O insanın mâmûr ettiği ve bizâtihî doldurduğu bir menzildir. Onun dışında bir şey onunla birlikte sığamaz. İşte bu halvet ve insanın oraya nisbeti; Hakk’ın kulunun kalbine nisbeti gibidir. Kulun kalbi Hakk’ı içine alma özelliğine sâhip olup, onda [kevnî vecihlerden bir vecih ile]115 gayr varken Hak girmez. Kalb bütün oluşlardan küllî olarak tahliye olursa, Cenab-ı Hak mü’minin kalbinde Zât’ı ile zuhur eder. Kalbin Hakk’a nisbeti, O’nun sûreti üzere olmasıdır. Kalbden başkası O’nu içine alamaz. Âlemde halvetin aslı, âlemin doldurduğu ‘halâ/boşluk’tur. Onun doldurduğu ilk şey ‘hebâ’dır. O kendisiyle boşluğun dolduğu zulmet olan bir cevherdir. Sonra Hakk Teâlâ ona ‘en-Nûr’ ismiyle tecellî edince, bu cevher O’nun rengini almıştır. Böylece ondan ‘adem’ olan zulmetin hükmü kalkmış ve ‘Vücûd’ ile muttasıf olmuştur. Rengine büründüğü bu nûrla kendi nefsi için zuhur etmiştir. Onun nûr ile zuhûru ‘insan sûreti’ üzere olmuştur. Bunu ehlullah ‘el-insânu’l-kebîr’ olarak isimlendirmişlerdir. Onun muhtasarını da ‘el-insânu’ssağîr’ olarak isimlendirirler. Çünkü o Allah’ın, küllî olarak büyük âlemin hakîkatlerini içine yerleştirdiği bir varlıktır. Bu nedenle cisminin küçüklüğüne rağmen, âlemin sûreti üzere ortaya çıkmıştır. Âlem Hakk’ın sureti üzeredir. İnsan da böyledir. Bu Aleyhisselâm’ın şu sözünde belirtilmiştir: ‘Allah, Âdemi sûreti üzere yarattı.’116 [İş anlattığımız şekilde olunca, bundan dolayı Teâlâ şöyle buyurur: ‘Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların 115 116 50 İbnü’l-Arabî, a.g.e., III. Buhârî, İsti’zân, 1; Müslim, Birr, 115; İbn Hanbel, c. II, s. 244, 251, 315, 323.
Benzer belgeler
Ehl-i Sünnet`in Kadere İman Konusuna Temel Yaptığı Belli Başlı
misaller için bkz. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sünne (I-II, Dimâm, 1406), II, 415; Hatîb, Târîhu Bağdâd (IXIV, Beyrût, t.y.), II, 270; Makdisî, el-Ehâdîsu'l-muhtâre (I-X, Mekke, 1410), I, 328, ...