Âmâk-ı Hayal
Transkript
Âmâk-ı Hayal
Âmâk-ı Hayal adlı eserin Yazarı: ġehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi (1865 – 1914) Ahmed Hilmi, 1281/1865 yılında Ģimdi Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe‟de doğdu. Babas ı ġehbender (k onsolos ) Süleyman Bey, annesi ġükriye Hanım‟dır. Ġlk tahsilini Filibe‟de yapt ıktan sonra Ġstanbul‟a gelerek Galat asaray Sultanisi‟nden mezun oldu. Ailesiyle birlikte bir müddet Ġzmir‟de bulundu. Daha sonra Duyun-u Umumiye Ġdaresi‟ne girerek memuriyet hayatına baĢladı (1890). Vazifeli olarak Beyrut‟a gönderildi. Burada Jöntürkler‟le ilgi kurdu, büyük ölçüde onların etkisiyle Mısır‟a kaçtı. Mıs ır‟da iken Terakki-i Osmani Cemiyeti‟ne girdi. Yine Mısır‟da “Çaylak” adlı bir mizah dergisi çıkardı. 1901′de Ġstanbul‟a döndüyse de siyasi suçlu olarak yakalanıp Fizan‟a sürüldü. Fizan‟da iken, belki sürgün hayatının etkisiyle tasavvufa merak sardı, Arusi tarikat ına girdi. Bu intisabın etkileri daha sonra yazacağı eserlere yans ıyacaktır. “Allah‟ı Ġnkar Mümk ün müdür?” isimli eserinde bütün felsefe tarihini gözden geçiri r ve filozofların düĢüncelerini tahlil ve tenkit eder. Ahmed Hilmi materyalistlerin aksine ruhun bedenden bağımsız varlığını, mahiyetinin bilinmez olduğunu kabul ediyor. Onu duyarlılık, zeka, irade gibi eserleri ile anlıyoruz ve bütün güçlük onca beden çözüldükten sonra ruhun devam edip etmediği noktasındadır. Muhyiddin Arabi, ruhun manevi âlemde (A hiret‟te) yeni bir “mazhar” (substratum) bulacağını söylüyor ki, ġehbenderzade‟ye göre bu konuda söylenebileceklerin en mükemmeli budur. Yok olmak, parçalanmak dağılmakla aynıdır. Tek olan ve bileĢik olmayan Ģey ise dağılmaz ve parçalanmaz. Ruh, tek yapıdır ve bileĢik değildir, öyleyse o dağılmaz yani yok olmaz. ġehbenderzade‟nin bütün felsefi fikirlerini özetlediği es eri, “Amak -ı Hayal” adlı felsefî ve tasavvufî romanıdır. Bu eser de materyalist görüĢe karĢı kaleme alınmıĢ bir eserdir. Bütün eser boyunca ruh ve kainatın sırrı, yaratılıĢı gayesi araĢt ırılarak maddeci görüĢün sığlığı ve insanı saadete ulaĢtırmakta yetersiz kaldığı ortaya konur. Buna göre kainatta olan birini anlamak ve hadiseleri doğru değerlendirmek için “Vahdet-i Vücud” fikrinin iyi bilinmesi lazımdır. Bu yüzden birçok defa bas ılan eser, tasavvufa meraklı olanlarca çok okunmuĢtur. Kitap yazarın, muhayyile zenginliği yanında tasavvuf ve felsefedeki vukufunu ve bunu ifade etmedeki kabiliyetini de ortay a koymakta, bir takım teĢhisler ve ruhi hallerle tasavvufun, evliyanın, enbiyanın sırları ve çeĢitli halleri hayaller içinde anlatılmaktadır. Yazarın bütün fikirleri “Raci‟nin Hatıraları” ve “Manisa Tımarhanesi” adlı iki baĢlık altında ve çoğunlukla birbiriyle organik bağları bulunmayan çeĢitli bölümler halinde ifade edilmiĢtir. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (1. Bölüm) Yazar Editr Tarih Kas ım 13t h, 2007 SUNU: Kendi döneminin bilim, felsefe ve tasavvuf düzeyinin çok üstünde olan bu değerli eserin daha kolay okunup anlaĢılmas ı için farklı bir adaptasyon çalıĢması yaptık. Satırlarda, paragraflarda ve say fada anlatılan her fikri açarak özetledik. Zamanınızdan tasarruf edebilmeniz amacıyla, edebi tas virleri anlamı eksiltmeyecek Ģekilde ya özetledik ya da çıkardık. Tasavvufçuların anlatım tekniğinde bir harf, bir kelime, bir cümle veya bir kavram ile baĢlı baĢına bir kitap teĢkil edecek kadar bir konuya k ısaca iĢaret etmek özelliği vardır.. Meselâ: Aynalı Baba‟nın baĢına taktığı külah üzeri ndeki yapıĢ ık ayna parçaları; insanın Kâinatın merkezi olduğuna, tüm esmâ ve s ıfatları bey ninde cem edebileceğine, sonsuz ve sınırsız boyutların her birisinin beynimize iz düĢümü olduğuna iĢaret vardır. Ayna ve teneke parçalarının parlaması, ıĢığı yans ıtması mec azında insan bilincinin (nokta‟nın ya da B‟nin) holografik bir aç ılımla sonsuz sınırsız boyutları oluĢturduğuna bir iĢaret vardır. Her bir harfi ve kavramı harika anlamlar içeren bu muhteĢem eserin içindeki anlamların, günümüzün anlay ıĢ mantığına adaptasyon çevirisini birlikte okumaya baĢlıyoruz. Bu çalıĢma kitap tercümesi değil yorumlu bir özettir. ġĠMDĠ KENDĠNĠZĠ R CĠ‟NĠN YERĠNE KOYUN HAYÂLĠN DE RĠNLĠK LERĠNDE‟Y Ġ “OKU”MAYA BAġLAYIN.. “ALLA H HA ZMINI VERS ĠN” *** AYNALI BABA ĠLE BULUġMA 1. RÂCĠ Anadolu‟nun müt evâzi bir Ģehrinde oturuyordum. E vim ve çalıĢtığım yol üzerinde eski bir mezarlık vardı. Genç yaĢtaydım, sürekli çalıĢıyordum. Mezarlık önünden geçerken ölümü değil de mez arlığın duvarlarını, kapıs ını inceliyordum. Henüz ölmek gibi bir niyetim yoktu. Hele içeri girip de hayat ve ölüm gibi konular üzerinde tefekkür etmek gibi bir niy etim hiç yoktu. Annemin verdiği terbiye ile dini inançlı ve iyi ahlaklı birisi olmuĢtum. Okul hayatımda hemen hemen her konuyu ciddiyetle araĢtıran bir öğrenciydim. Her Ģeyden fikir sahibi olmuĢtum. Dini ilimlerin zahirinden ve bât ınından da nasibimi almıĢtım. Malumat ( bilgi ) yığını halindeydim. Bir gün oturdum ve düĢündüm. Kafamda taĢıdığım düzensiz bilgi yığınları beni garip bir karıĢ ım haline sokmuĢtu. Ben; küfür ile imandan, kabul ve inkardan, tastik ile Ģüpheden oluĢmuĢ bir bileĢkeydim. Kalbim ile inkar ettiğimi aklım tastik ediyordu, Aklım ile reddettiğimi de kalbim kabul ediyordu. Tanrının varlığı ( Allah‟ın varlığı değil çünk ü Allah var ve yok gibi ka vramlarla tartıĢ ılacak bir kavram değildir ), ölümden sonra diriliĢ, ruhun varlığı, melekler, resuller, kader, cennet cehennem, haram helal gibi soyut konulara kalbim iman ediyor fakat aklım adeta bir Ģüphe ejderhası kesilerek kalbimin tüm kabullerinin asılsız Ģeyler olduğunu söylüyordu. Kalbimin kabullerine aklım ile yeni kanıtlar buluyordum. ġüphe canavarım onları da yutuyordu. Soyutları (iman ile kabul edilen varlıkları) inkar edebilmek kolaydı fakat var olabilec eği Ģüphesiyle yaĢamak çok zordu. Resull erin ve velîlerin üstün akılları ile ve annem gibi saf kalp ile iman etmek isterdim. Ya da tam bir at eist gibi tam bir imans ız olmak isterdim. ġüphe canavarı her türlü dogmayı (iman ile kabul edilen değiĢmezleri) reddediyordu. En son sığındığım felsefe Ģuydu. Beden, ruh, dünya, evren ve içindeki olaylar dediğimiz Ģey, bilincimizdeki düĢüncelerin dıĢ a yansımasıydı. Ben adeta kendi düĢünce evrenimin içinde yaĢıyordum. Bilinç ölüm ile dağılınca evrenim de yok olacaktı. “Ben” dediğim varlığım da ebeden yokluğa karıĢacaktı. Bu yaĢam felsefem benim yeni dinim gibiydi. Fakat bir müddet sonra öyle bir ruh bunalımına sürüklendim ki inanmadığım “cehennem” sanki beni yutmuĢtu ve çok büyük bir ıst ırap duyuy ordum. ġüphelerimden, kendi yaĢam felsefemden ve her Ģeyden kaçmak ve her Ģeyi unutmak için devamlı alkol içmeye baĢladım. SarhoĢluk beni herĢeyden ve özellikle kendimden uzaklaĢtırıyordu. Sızdığım anlar en rahat ettiğim zaman dilimiydi. 2. DĠRĠLĠġ ÇABASI Bir gün bütün manevi kuvvetimi kullanarak kendimi sarhoĢluktan kurtardım. ġüphe canavarını öldürmek amacıyla yeniden bât ınî (soyut manevi) ilimleri araĢtırmaya baĢladım. Yolum çok bilgili ve dindar Salih kimselere de düĢtü. Hepsi de çok mübarek insanlardı. Fakat bunların ilim ve delilleri beni sürüklendiğim uçurumdan kurtaracak reçet eyi veremiyordu. Varlığını ancak iman ile kabul etmeye zorlandığım varlıkları baĢ gözümle görmek istiyordum. Bana bunu gösterebilecek birisine rastlayamamıĢtım. Batıda (A vrupa ve Amerika‟da) meĢhur olan Ruhçuluk toplant ılarına katıldım. Ruh çağırdık, masayı titrettik, fincanları döndürdük. Ruhç uların en ileri gelenleri ile görüĢtük. Hepsi de Ģüphesiz olarak ruhların varlığına ve verdikleri bilgilere iman halindeydiler. Fakat tüm görünenler toplu hipnoza girip ortak bir hayal görmekten ibaretti. Hayal aleminde yaĢayan ruhçulardan uzaklaĢtım. Hipnotizma dernekleri ile dostluk kurdum. Beden ve hafıza gücümün kullanamadığım özelliklerini açığa çıkardım. Ağır eĢyaları kaldırmak veya kendini çalar saat gibi bir iĢi yapmay a programlamak benim aradığım Ģey değildi. Ben bunun üstünde kesin iman bilgisi arıyordum, ben KE NDĠMĠ arıyordum. Bu maceralarım dört yıl sürmüĢtü. Beynim fikir karmaĢalarına artık tahammül edemiyordu. Yeniden alkolizme döndüm. Ġçki ve Ģamata meclislerinin en önde gideni haline ulaĢtım. AyyaĢların lideriydim. Bu yaĢantı bir çeĢit mutluluk vermeye baĢlamıĢtı. Ġçiyordum. . . Ġçiyordum. . . Alkol arkadaĢlarım iĢsiz güçsüz takımı da değildi. Hepsi de yüksek tahsilli, vicdanlı ve namuslu gençlerdi. Sadece çalıĢan ve çalıĢt ığını eğlence dünyas ında tüketen, hayat ve din felsefesinden uzak kiĢilerdi. Bazıları da Ramazan topunu duyduğu anda içki ĢiĢesini bırak ır eline tesbih alırdı. Bir ay zahiren dindarlık yaparlar, oruç tutarlar, arada sırada namaz kılarlardı. Bayram topu at ılınca da tekrar on bir ay meyhane yaĢamına geri dönerlerdi. Bir gün kırlarda içki alemi yapmak için Ģirin bir kasabaya doğru tren yolculuğuna çıktık. Manzara çok güzeldi. Herkes kırlardan, bayırlardan, ormanlardan Ģimendiferle (tren) geçerken manz araya hayran olup kendilerinden geçiyorlardı. Benim ise içimi bir sıkıntı basmıĢtı. Kalıcı olmayan güzellikleri seyretmek bana çok büyük bir hüzün veriyordu. Ölüm denilen meç hul ile her güzelliğin sona ve yoka ermesi felsefesine tahammül edemiyordum. 3. BUDĠS T FELSEFE “HĠÇLĠK” Kompartımanda aniden gözüm karardı, ıĢık söndü ve her tarafı karanlık kapladı. Tabiattaki kuĢların cıvıltıları, çimenlerin yeĢilleri, yaprakların hıĢ ırtıları, serin ferah esintiler ve her Ģey karanlığa ve yokluğa gömüldü. Âlemleri kaplayan varlık enerjisi soğumuĢ ve donmuĢtu. Âlemler yok olmuĢ sadece “düzen” adlı soyut anlam kalmıĢtı. KarĢımda Budha Gothama Sakya Muni belirdi (Budizm felsefesinin kurucus u) ve “Hiç! Hiç! Hiç !” diye zikrediyordu. Dalıp gittiğimi fark eden bir ark adaĢ: “Yine neyin var?”, dedi. “Hiç!”, dedim. Bu hiç sözü durumu idare etmek için söylenen bir söz değil “varlığın sırrını” tanıtan bir “hiç” idi. Fakat bunu anlayacak kapasitelerini kullanmayan kiĢilerdi onlar. Yolculuktaki ani sessizliğimden sık ılmıĢlar ve benimle ilgilenmemeye baĢlamıĢlardı. Aralarında boĢ laflarla neĢeleniyorlardı. 4. ĠKĠ DE RV Ġġ Cennet gibi olan kasabaya ulaĢtık. Bir ahbabımızın yanında o gece misafir olduk. Sabah erkenden çilingir soframız ı (içki, meze) alarak kırlara gittik. Bir su kenarına oturduk. Su Ģırıltıs ı, kuĢ cıvılt ısı, mangal dumanı, ud taksimi ve aslan sütü kokusu (rak ı kokusu) birbirine karıĢmıĢtı. Kafam da demlenmiĢ neĢelenmey e baĢlamıĢtım. Bizden evvel o civara iki kiĢi gelmiĢti. Birden arkadaĢlarla onların kimler olduğunu tahmin yarıĢına girdik. Kılık ve kıyafetleri döküktü. Bunlar “Ġki serseri”, “Ġki dilenci”, “Ġki sarhoĢ”, Ya da “Ġki derviĢ ” miydiler? Bütün tahminler onları tutuyordu. Bizimle hiç ilgilenmiyorlar, bizim tarafa hiç bakmıyorlar ve aralarında sakin sakin konuĢuyorlardı. Hatta “es-selamü aleyküm” diye bağırmamız dahi karĢ ılıksız kalmıĢtı. Ġçki alemimizden de rahatsız olmuyorlardı. Bir müddet sonra yanlarına yanaĢtım. Beni dikkate almadan konuĢmalarına devam ettiler. KonuĢmalarını dinleyince onların gerçekten deli olduklarına hükmettim. Gerçekten deli idiler. Fakat delilerin MECZUB denilen çeĢidinden. (Sûfiy e dilinde meczup, Hak‟kın rızasını kazanan, Hak tarafından kendi dostluk ve yakınlığına lây ık görülüp, yüksek derecelere çıkarılan, böylece Allah katındaki derecelere yorulmadan ve çalıĢmadan eriĢen kimseler için kullanılan bir kelimedir.) (Meczup kiĢi tüm olaylara hakikat ve marifet açıs ından bakar. Değerlendirme sözlerini de hakikat ve marifet mant ığı ile dile getirir. Meselâ, Ģeriatta malın z ekat ı kırkta birdir. Dileyen kiĢi ise hakikattaki hükmü kendi nefsine uygulayabilir ve zekat ın ölçüsünü de „hepsini vermek‟ olarak anlatır. Tüm malını zekat olarak veren kiĢiye Ģeriat ile amel eden halk “deli” gözü ile bakar. Onun sözlerini anlamaz ve mecz ubane söz der. Aslında meczup deli ve kaçık değildir. Tam tersine Ģeriat ehlinin aklından daha üst akıl ile düĢünüp konuĢmaktadır. ) Hayretle dinledim. Onların konuĢtukları benim eskiden beri düĢündüğüm derin konulardı. Birisi diyordu ki: Bu âlemde her ne varsa “ben”im sıfatımdır. “Ben” olmasam bir Ģey olmazdı. “Ben” “hep”im, ya da “hiç”im. “hiç”im, ya da “hep”im. Zaten “hiç” ile “hep” aynı Ģeydir, tek Ģeydir. Fakat bunu bilmeyenler tek olanı iki farklı isimle çağırırlar. Deli “ben” kelimesi ile her an ve Ģu an dahi tek varlık olan Allah gerçeğini anlatıyordu. Varlık denilen âlemlerin, yani varlık boyutlarının Allah ilminin yansıması olduğunu söylüyordu. Hatta Allah ve ilminin iki ayrı Ģey olmadığına iĢaret ederek son darbeyi de ağır bir Ģekilde indiriyordu. Bu konuları bilmeyenlerin tek olanı “abd/kul” ve “hû/hak” olarak iki ayrı isimle iki farklı varlık zannediyorlardı. Kendimi tutamadım ve sordum: “var” ile “yok” aynı olur mu? Mesela ben bu gün varım, yarın yok olacağım. Bu iki hal arasında fark yok mu? dedim. Deli baĢını çevirdi ve kahkahay ı kopardı: Vay! Sen varsın ha! Acaba var mısın? Ancak Allah var. Ben dediğin Ģey Allah esmasından oluĢmuĢ bir “yok”luktur. Ben varım zannını terk edersen senden geriye esmâ (Allah isimleri) kalır. Esmâ ise hiçbir zaman sen olmadı. Allah var! Allah var! Allah var! Diye bağırdı. Bundan sonra her ne sordumsa cevap vermedi. Nihayet suallerimden usandı ve arkadaĢına: “Hay di kalk gidelim! Zirâ bu hay van bizi zevkimizden alıkoydu, dedi ve kalkıp gittiler. Ne garip bir haldir ki mükemmel tahsil görmüĢ iddias ında olan birisine pejmürde bir deli “hay van” diyordu. Kasabada üç gün kaldık. Hiç ağzımı açmadım. ArkadaĢlarım benden iyice bıkmıĢlardı. Ġrade dıĢında “B en var mıyım? Ey arkadaĢlar” diye bağırdım. Hepsi birden gülerek; “Rakı yetiĢtirin Râci çıldırmak üzeredir” dediler. 5. AYNALI BABA Kasaba eğlencesinden dönüĢümüzün ikinci günüydü. Kahvehâneye doğru giderken mezarlığın kapıs ını gördüm. Eski ahĢap kapı gıcırt ıyla yavaĢça açıldı. Havada rüzgar, esinti de yoktu. Sanki bir el kalbimi yakalamıĢ ve mezarlığın içine çekiyordu. Ġçimde mezarlığa girip biraz dolaĢmak isteği oluĢtu ve kendimi eski mezarların aras ında buldum. Ortada sık bir ağaçlık vardı. Ağaçların aras ında da eski tahta ve has ır parçalarından derme çatma yapılmıĢ küçük bir kulübe görünüyordu. Ġçimdeki el beni kulübe kapısına kadar çekti. Kimse yok zannederek kapısını aç acağım sırada içinden eski püskü Ģeyler giymiĢ biri çıktı. Elli yaĢlarında olan bu adamın baĢ ında yeĢil bir takke vardı ki, kırk elli kadar ayna parçaları yapıĢtırılarak süslenmiĢti. Bir çok kumaĢ parçaları yamanarak gökkuĢağı renklerini gösteren y ırtık cüppesinde dahi ayna ve parlak teneke kapakları yapıĢtırılmıĢtı. Bu adamı görüp de gülmemek mümkün değildi. Fakat ü zerime çevirdiği bak ıĢında o kadar hoĢ bir yumuĢaklık ve alçak gönüllülük çehresinde o kadar hüzünlü bir donukluk vardı. Gülmek Ģöyle dursun kendisine daha yakın olmak için bir adım daha yaklaĢtım. Kıyafetiyle tam bir tezat teĢkil edecek Ģekilde ciddi yavaĢ ve ahenkli bir sesle: “Safâ geldiniz nûrum! Buyurunuz” dedi. Ve kulübesinden çıkardığı bir hasır parças ını yere serdi. Kulübeye yaslanmıĢtım. Ön tarafımızda on beĢ kadar iri taĢlı ve güzel sülüs hatlı yazılı kabirler, sağ ve sol tarafımız da sık dikilmi Ģ ağaçlar bulunuyordu. Kulübenin sahibi bir kez daha içeri girdi. Mangal olarak kullandığı bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir kahve kutusu, bir cez ve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakas ı ve birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru otlar ve çöplerle yaktığı ateĢe cez veyi sürdü. Tekrar: “Safâ geldiniz nûrum! Nasıls ınız?, iyi misiniz?” dedi. “Elhamdulilah” dedim. Bu adamın ciddiyetiyle kıyafeti aras ındaki tezat beni ĢaĢırtmıĢtı. Tek rar söze baĢlayarak: “Ġsminiz nedir?” dedi. “Ahmet Râci.” “Ahmet Râci mi? (gülerek) beĢ eriyetin ismini zorla almıĢs ın nûrum! BeĢer cinsi o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki, hayatını rica ile geçirir. Râci demek insan demektir.” Bu olgunca sözler üzerine bir kat daha ĢaĢırdım. Ben de sordum: “Sizin isminiz nedir?” “Benim ismim çoktur. Her yerde bir isim ve sıfatla anılırım. Burada üzerimdeki aynalardan dolay ı „aynalı dede‟ ismi ile meĢhurum. Ama sen istersen „Âdem Baba‟ de. Aynalı konuĢurken kendi cüz î varlığını değil de küllî varlık namına konuĢuyordu. Ahad olan Hak o garip kılık tecellisi altında kendisini tanıt ıyordu: Zatıma en çok bilineniyle „Allah‟ ismi iĢaret eder. Zâtımın (tek varlık) daha baĢka sayısız ve sonsuz isimleri (mânâları) ve sıfatları (özellikleri) vardır. Ben aynı anda Aynalı‟yım, Râci‟yim, Âdem‟im, Havva‟yım, Meryem‟im, Ġsa‟yım, Mûsa‟yım, Buda‟yım, Konfüçyüs‟üm, kral‟ım, dilenci‟yim, Ay‟ım, GüneĢ‟im, cennet‟im, cehennem‟im, Cebrâil‟im… Ben, kısaca, hep‟im ve hiç‟im. Kim olduğumu baĢlangıçsız geçmiĢte saymaya baĢladım. ġu anda hâlâ sayıyorum. Sonsuz sona kadar da saymaya devam edeceğim. Vaktiniz varsa buyurun oturun, siz dinleyin ben kendimi saymaya devam edeyim. Denizler mürekkep olsa, ağaçlar divit olsa mürekkepler ve divitler tükenir fakat Aynalı Baba‟nın kendi hakikatini yazması tükenmezdi. Hatta hiç yazmamıĢ gibi olurdu. Bir miktar düĢündükten sonra dedim ki: “Azîzîm! Kâmil bir insan olduğunuz meydandadır. Böyle iken bu kemâlât ınızı bu tuhaf kıyafetlerle örtmenizin sebebini anlamıyorum. Kahveyi piĢirdi, fincanıma doldurdu ve cevap verdi: “Ben” süse meraklıyımdır. Her isim ve birim alt ında süslenen “ben”im. A vuç avuç para harcayan, altın sırmalı ve zümrüt -pırlanta pullu ipek atlas elbiseler giyen “ben”‟im. Aynalı tenekeli aba giyen yine “ben”im. IĢığın üstüne karanlığı giyen “ben”im. Karanlığın üstüne ıĢ ığı giyen “ben”im. Zâtımın süsleri isimlerim, sıfatlarım ve fiillerimdir. “Ben” can elbisesi de giyerim. Can‟ı beĢer bedeniyle, hay van bedeniyle ve bitki bedeniyle süslerim. “Ben”im her yerde sonsuz sayıda yüzüm ve kıyafetim vardır. Burada bu bedende tercihim bu aynalarla tenekelerdir. Bu cevap akla hem uygun hem de uygun değildi. Fikrimi söyledim. Boynumdaki kravata baktı, fiyat ını sordu, yirmi liray a aldığımı söyledim. Dedi ki: “Ben”im bu “ganî” (zengin, üstün, sınırlanamayan) öz elliğimi akl-ı cüz‟ünle (sınırlı aklınla) kabul edemezsin. Ayna ve teneke parçaları takmayı senin aklın kabul edemiyor. Yirmi liraya alınıp da boyuna tak ılan yular (kravat) senin aklına uygun düĢüy or. Benim sokaktan toplayıp da külahıma taktığım ayna parç aları da “ben”im akl-ı küll‟üme (sınırsız aklıma) uy gun düĢüyor. “Ben” süste ayrım yapmam. Kravat takmanın medeniyetle alakalı, külahı parlak cisimlerle süslemenin de delilikle alakalı olduğunu düĢündüğüm anda yine cevabımı aldım. Size göre külaha ay na parçaları yapıĢt ırmak delilik niĢanıdır. Bize göre de boyuna yular takmak delilik niĢanıdır. Ama sen benim külahımı baĢ ına taksan aklın akl-ı küll‟e dönüĢmez. “Ben” de boynuma yular taksam “ben”im de aklım akl-ı cüz‟e düĢmez. Keramet külahta ya da yularda değildir. Keramet aklın sınırlarını kaldırmaktadır. Aniden külahını çıkardı ve benim baĢıma oturttu. Kravatımı çıkarıp kendi komik cüppesinin üstündeki boynuna taktı. Yerden kırık bir ayna alıp bana tuttu. Çok komik görünüyordum. Kravat da Ay nalı‟nın boynunda acaip komik duruyordu. Gülmeye baĢladım. Kahkahalarım neredeyse mezarlık yanındaki mahallelerden duyulacaktı. O kadar çok güldüm ki kendimi yere atıp debelenmeye baĢladım. Aynalı Baba anlams ız gözlerle bana baktı baktı: “Zavallı insanlar sebepsiz yere neden gülerler, bir türlü anlayamıyorum,” dedi. Gülme krizinden çıkmıĢtım. Birden aklıma parlak bir fikir geldi. Deli k ıyafetine girmiĢ bir ehli hikmet (filoz of) ve ehli kalb (evliy a) olan bu zâtın ilminden yararlanmak, ciddi konuları ona sorup hakikatini öğrenmek istedim. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (2. Bölüm) Yazar Editr Tarih Kas ım 13t h, 2007 6. GĠZLĠ HA ZĠNE “Sultânım! Sen yık ıkta gömülü bir hazinesin. Ben ise hikmete (sırlara, ilmi ledüne, bilgiye) can atan bir âvâreyim. Lüt fen beni özel talebeliğinize kabul eder misiniz? Ver elini öpeyim,” dedim. El öpmek, bir kiĢinin ilminin üstün olduğunu kabul edip ona saygı sunmaktı. “El öpmek mi?.. Niçin? Tamam, kabul, konuĢalım. Fakat sözden ne çıkar? ġimdiye kadar, kim bilir kaç hay van yükü kitap okudun; ne anladın? Hiç, değil mi? Akıl muhakemeleriyle Hak‟kın varlığını kabul etmek mümkündür, fakat bilmek ve anlamak ve olmak asla mümkün değildir. Harfleri bir araya getirmekle hakikat tecelli eder mi? Onu dinlerken üzerimde garip bir gevĢ eklik rahatlık hissediyordum. Yedi bin yıllık insanlık medeniyetinin oluĢturduğu zahiri -yüzeysel ve günlük ihtiyaçları sağlamaya yönelik maarif (eğitim-öğretim) düzeyini gözümde bir anda sıfırlamıĢtı. Ġhtiyacımızdan fazlas ını tüketmek için ihtiyacımızdan fazlas ını üretmek mantığı üzerine kurulmuĢ olan bilimi “uygarlık” olarak kabul etmiyordu. Bu garip kıyafetli delinin sözlerindeki büyüklük, bana pek fazla bir küçüklük vermiĢti. Üzerimdeki kravatın gururu külahın karĢısında eriyip tevâzua dönüĢünc e bana bak arak gülümsedi. “Aklına daha fazla ağırlık yüklemeyelim artık. Biraz da kendimizden geç elim” diyerek birer kahve daha doldurdu, keyifle içtik. birinci gün HĠÇLĠK ZĠRVES Ġ (nirvana) Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı, hafif ve hoĢ bir Ģekilde ç almaya baĢladı. Kabristanın sessizliği, neyin hüzünlü sesi, bana garip bir zevk veriyordu. Aynalı Baba‟nın arada okuduğu tasavvufî Ģiirlerin ve kahvenin etkisiyle beynimdeki tevhid lezzeti her an gittikçe Ģiddetleniyordu. Bu güne kadar kafamla çözemediğim, yaĢam ve ölüm çıkmazının verdiği taĢınılmaz ağırlığın bilincimden kalktığını ve hafiflediğimi hissediyordum. Aynalı Ģiir okumaya baĢladı: Ey can! Yok olacak olan bu aleme ibretle bak. Ey can! Var sandığın bu âlemin sanal olduğunu anla. Gafletten kurtul. E vren büt ündür ben parças ıyım yanılgıs ından sıyrıl Meydan boĢ değildir. . . Sen anlamsız ve rasgele bir varlık değilsin. Sultan Süleyman ve Ġskender Han neredeler? Hak, dün Sult an Süleyman ve Ġskender olarak tecelli etmiĢti. ġimdi Hak sen‟dir ve sen zamanın Sultan Süleyman‟ı ve Ġskender‟isin. Onlar nerede ve sen neredesin? Hak nerede ve sen neredesin ? Hâlâ anlamadın mı? Hz. Süleyman senin bilincinin sembolik adıdır, Ġskender, bilincindeki ilmin fethidir, açılımıdır. Sen de kendi bili ncindeki tek‟liğin büyük fet hini yap. Yüz bin senelik ömrü neĢe ile geçirsen de hepsi BĠR AN‟dan ibarettir. . . Sen sonsuz bir varlık ve ilim (data) hazinesisin. Kendini ne kadar tanısan da yine kendini hiçbir zaman hatmedemezsin. Tüm ilmin ve sonsuz hayatın “yok”lukta bir nokta ve an kadardır. A gözüm! Cihan bağı ne bülbüle ne de güle kalacaktır. . .” Hak, her an yeni bir görünümdedir. Sende de her an bin fikir gelir bin fikir geçer. Fakat sende değiĢmeyen bir Ģey var. “Enel Hak” bilincinde ise asla yok olma olmaz. “Aç gözlülük ve hırsa uyup nefsin kahrına uğrama. Hak sonsuzdur. Hak‟kın sonsuzluğunu anc ak ben anlarım zannetme. Her zaman senden daha âlim birisi vardır. Mûsa‟nın Hızır‟a yapt ığını yapma. Sonra üstadsız kalırsın. Adın duyulmasın sonra rahatın kaçar. Kısır akıl ve dar bilinçlerin anlayamayacağı Ģeyleri aç ık etme. Kimisi seni sultan ilan etmeye gelir kimisi de seni asmaya gelir. Allah‟ı bilenlerle arkadaĢ ol; onlardan uzak kalma. Sana senin ne olmadığını ve senin ne olduğunu senin anlayac ağın lisanla sana açan üstadların ilminden faydalanmaya bak. Düny a koltuğundaki gücünle mağrur olma.” UlaĢtığın ilim seviyesiyle baĢın dönmesin. Sonsuzun yanında ilmin ne kadar ki? “Olgun kimseler, dünya zevkine kapılmadılar. Bilginin ve ilmin verdiği haz, diğer zevklerin hepsinden farklıdır. Netice olarak dünyanın bir gölge, boĢ bir arzu, Bedensel yönümüz sonsuz yönümüzün bir özetidir. Dünya sonsuz âlemlerin bir özetidir. Kendini sınırlı beden ve sınırlı dünya hapishanesine kapatma, özeti aç. bir oyunc ak ve hayal olduğunu bildiler. Düny an yani bedensel yaĢamın, özündeki sonsuz kudretin küçük bir biblosu ve gerçeğin Ģimdilik bir hayalidir. Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi varsa, Bedensel yaĢam süresi sonsuz yaĢam yanında ancak rüya hükmündedir. cihanın da zevkle o kadar ilgisi vardır. Tüm dünyasal bilgiler, tevhid ilmi yanında anc ak bir virgül kadarc ıktır. Herk es aĢk eteğini tutup Allah‟a kavuĢmaya yaklaĢtı.” Her birim ve bilinç yaratılıĢ amacı doğrultusunda kendi varlığı na sevdalanır ve özüne doğru kendi sıratında yolculuk eder. Kahvenin kokusu, Ney‟in ve Aynalı‟nın sesi beni baĢka bir boyuta doğru itmeye baĢlamıĢtı. YavaĢ yavaĢ duyularımın sınırından sıyrılmaya baĢladım. Bir Ģey görmüyor ve iĢitmiyordum art ık. Bir müddet uykuya yakın bir halde kaldım. Bu hal çok sürmedi. Zihnim çalıĢmaya baĢladı. GörünüĢte bir Ģey algılamaz iken kendimi baĢka bir boyutun çekim alanında hissetmeye baĢladım. HAYALĠN DERĠNLĠKLE RĠ‟ne yani özümdeki sonsuz boyutlara ( â‟mak-ı hayâl‟e) dalmıĢtım. Dağları, ormanları, hay vanları, kırları ve çiçekleri bizim memlekete benzemeyen bir ülkedeydim. Yanımda görünmeyen birisi vardı. Beraberce yürüyorduk. Onunla telepatik yolla konuĢuyordum. Nereye gittiğimizi sordum. “Hindistan‟dayız, <<hiçlik zirvesi>> ne gidiyoruz” dedi. Çok çok uzun haftalar süren bir yürüyüĢten sonra E verest Dağı‟nın eteklerine geldik. Bir kulübe gördüm. Görünmez arkadaĢım beni kulübedeki genç adama “hiçlik zirvesi”ni ziyarete getirdim dedi ve teslim ederek döndü. Genç adam bana tebessümle baktı. Bir ağacın gölgesine oturduk. Bana dedi ki: “Hiçlik zirvesine insanların yüz binde birisi ancak çıkar. Oraya ancak ölmeden önce ölenler çıkabilir. Yani hiçlik bilgisinden elde edeceğin zevki geçici bedensel zevklere feda eders en zirveye ulaĢamazsın. ” Ġsmini sordum: “Buda Gotama Sakya Muni” (Sakya ailesinin aydınlanmıĢ insanı) dedi. Hurmetle ayağa kalkıp elini öpmek istedim, öptürmedi. “Elimi benim için öpeceksen öpme, ben hiç‟im. Benim yanımda hürmetle hakaret aras ında fark yoktur. Kendin için öpeceksen ben zâten senin kalbindeyim. Benim irfanımı kendinde ara” dedi. Ertesi gün güneĢ doğmadan yola çıktık. YemyeĢil çimenlerin ve rengârenk çiçeklerin arasından zirveye doğru yürümeye baĢladık. Ilıman rüzgarın savurduğu egzotik çiçek kokuları bir bulut gibi bedenimi sarıyordu. Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı. Yine çok uzun yürüy üĢten sonra bir saraya geldik. Açlıktan ölmek üzereydim. Ġçeri girdik. Her yer binbir çeĢit meyve ve yiyecek sepetleriyle doluydu. Buda, hiçbir Ģeye içine düĢ ecek gibi bakmamamı, tek bir lokma yemememi, eğer aksini yaparsam burada takılıp ebedi olarak kalacağımı ve kendisinin de dönüp gideceğini söyledi. Ġçimden çok kızmıĢt ım. Buda sessizce oturuyordu. onun telepatik mesajlarını duymaya baĢladım. “…Dağın zirvesi irfanın zirvesidir… Bu saray irfanın ancak yarısıdır. Saray ın nimetlerini yemek, irfanın yarısına razı olmaktır. Ġster burada kal, istersen benimle zirveye gel…” O anda irfana açlığım ve yiyeceklere açlığım ile eĢit derecede idi. O boyutta o yerde tek tercih hakkım vardı. Ya yiyecek ya irfan. Ġkisi birden yoktu. Buda‟ya kız arak irfanı tercih ettim. Bana gülümseyerek; “Hay di yükselmeye devam edelim, yeteri kadar irademizi güçlendir dik” dedi. Yükselmeye karar verdiğimde, mideme indirmediğim halde o nefis yiyeceklerin enerjisinin tüm hücrelerimi doldurduğunu hissettim. Tat almadan ve posa sindirmeden gıdalanmak cennet boyutunun bir tür beslenme tarzı olmalıydı. Saray ı terk ederken bir hizmetçi elinde altın tepsiyle soğuk içecek getirdi. Kendimi unutarak kadehi aldım tam içecekken Buda elime vurdu. Kadeh düĢtü ve kırıldı. Zirveye doğru hem o boyutta ilerliyorduk hem de dünya boyutundan Aynalı‟nın Dâvudî sesiyle okuduğu Ģiirini iĢitiyordum. “Ey hakikata yükselen yolcu! Yürü. Yetersiz ilim irfan kaynaklarıyla yetinme. Senin ulaĢacağın bilgi yanında o dağın güzellikleri bir rüya ve hayalden ibaret kalır. Yürü (seyrü sülukuna devam et) ki kulluk yönünün nihayetindeki Allah gerçeğinin giriĢ kapıs ına ulaĢ. Yürü kendi gerçek yönüne ulaĢ, fenâ fillah‟a er. Billur kadehte sunulan alkolden uzak dur ki aĢk kadehinden içesin. Yürü ki sende tecelli edecek olan sınırsız kudret sırını yakala. ” Aynalı‟nın yanında idim fakat sesi yüz bin yıllık uzaklıktan geliyordu. Buda‟dan yüz bin yıl uzakta idim fakat Ģu anda onunla el ele zirveye tırmanıyordum. Aynı anda iki ayrı boyuttaydım. Ve “ben”de daha nice sonsuz boyutlar mevcuttu. Yeterince ilmimi art ırırsam ve kendimi kullanmay ı öğrenirsem, her an her yerd e olabilecektim. Kır âlemindeki iki derviĢin ve Aynalı‟nın sözlerini yeni yeni anlamaya baĢlamıĢtım. Bu âlemde her ne varsa “ben”im sıfatımdır. “Ben” olmasam bir Ģey olmazdı. “Ben” “hep”im, ya da “hiç”im. “hiç”im, ya da “hep”im. Zaten “hiç” ile “hep” aynı Ģeydir, tek Ģeydir. Fakat bunu bilmeyenler tek olanı iki farklı isimle çağırırlar, diyorlardı. Hem tek olmak hem de sayıs ız sınırsız olmak, mantıksal çeliĢki olmaktan çıkmaya baĢlamıĢtı. Bir fincan kahve, bir ney taksimi ve birkaç satır Ģiirle tekliğim aynı anda iki ayrı boyutta ikilik olmuĢtu. Bu tattığım ilk tasavvufi keĢif ve felsefi aç ılımdı. Ġki ayrı boyutta iki ayrı beden ve bilinçte olmama rağmen kendimi aynı anda da TEK (A HAD) olarak algılıyordum. Üç, beĢ, kırk, bin veya sayıs ız sonsuz olup da yine tek olmak, okuyarak, düĢünerek ulaĢabileceğim bir ilim değildi. Vahdette kesreti, kesrette vahdeti yaĢamak, demek ki böyle bir ĢeymiĢ. Buda ile birlikte zirveye yak ın bir mola yerine geldik. Orada daha büyük bir saray vardı. Sarayın dıĢ kapıs ında elimi bırakarak bana: “Saraya gir. Biraz dinlen. Hiçbir güzelliğe sahip olmay a kalkıĢma. Sana yapılan her teklifi reddet. Saraydan çık ve bana dön ki zirveye olan yolculuğumuzu tamamlayalım. Ben seni burada bekliyor olacağım” dedi. Daha sarayın kapıs ından adım atar atmaz ipek elbiseli bir düzine cariye beni karĢıladı. Her birisi sonsuz güzellikte idi. Beni saray ın has odas ına doğru götürdüler. Has odaya girdim. Sarayın prensesi muazzam bir tahtta oturuyordu. Cariyelerin güzelliği onun yanında bir hiç gibiydi. Prens es kollarını açarak: “Yüz bin yıldan beri buraya kadar ilk defa sen çıkabildin. Ve ben yüz bin yıldan beri seni bekliyorum” dedi ve kollarını açarak benimle kavuĢmak istedi. O anda Buda‟nın telepatik mesajını aldım. Hay ır diyordu. Daha yolumuzun olduğunu zirveye ulaĢamadığımız ı söylüyordu. Ama prensesin çekim Ģiddeti Buda‟nın kuru yavan ilim ve irfanından daha üstün geldi. Prensesi kollarımın aras ına aldım. Sonsuza kadar öylec e kalmak istedim. Birden kulaklarımı sağır eden bir gök gürültü ve ardından da gözlerimi kör eden bir ĢimĢek çaktı. Kollarımın arasında pis kokulu çirkin suratlı bir cadı kadın duruyordu. Korktum ve geri çekildim. Cadı çatlak sesiyle: “Biraz önce mis gibi kokuma, kadife gibi sesime, güneĢ gibi güzelliğime meftûn olup taze kollarıma atlamıĢtın. ġimdi sana ne oldu da benden kaç ıyorsun? Ben yine aynı prensesim. Hem oyum, hem de buyum. Ben aynı anda her yerde olanım. Aklına, ilmine, tasavvufî keĢfine ve felsefî açılımına ne oldu? Hani sana göre çirkin de güzel de Hak‟tı? ġimdi ben bâtıl mıyım? ġeytan ve melek sana göre aynı değil miydi? Ben sen, sen de ben değil miydik? Taavvuft an ve felsefeden ne kadar da çabuk bıktın? Haydi al beni kollarına!” diyerek üstüme saldırdı. Arkama bakmadan kaçmaya baĢladım. Cariyeler çirkin maymunlar gibi olmuĢ beni yakalay ıp hanımlarına teslim etmek için arkamdan kovalıyorlardı. O muazzam saray aniden pis kokulu bir çöplüğe dönüĢmüĢtü. Buda‟yı bulmak için çok koĢtum ama onun yerinde soğuk sam yelleri esiyordu artık. Zirveye yakın noktadan aĢağılara yuvarlanarak indim. Ġki kiĢi kollarıma girerek beni bir tapınağa götürdüler. Yüksek bir yerde üzerinde altın, zümrüt kakmalı ipek elbiseler içinde, önünde bin bir türlü lezzetli yemeklerden yerken çevresinde güzel cariyeleriyle eğlenen Buda‟yı görd üm. O da beni görünce yüzünü ekĢitti. Ve; “ġu anda ben yine sâde giyimliyim. Fakat senin içindeki hırs beni altın zümrüt kıyafetler içinde gösteriyor. Buras ı yaĢlı bir incir ağac ının alt ı, fakat senin hırsın buray ı altın duvarlı tapınak gösteriy or. Ben yüksekte değil, alçaktayım. Bunlar lezzetli yemekler değil, hiçlik ilminin mânâ helezonları. Bunlar cariye değil, benim zikrimi dinlemeye gelen baĢka boyutların bilinçleri fakat sen onları Ģehvetinden dolay ı cariye görüyorsun. Sen sözünde durmayan bir “diĢi” tabiatsın. DiĢilik ve erkeklik bedensel cinsiyetin adı değil, bilincin mertliğini ya da zayıflığını ifade eden iki kavramdır. Size ikram edilen “Kutsal Kitap”ta bahs edilen erkek mert nefsi, zayıf kadın da nâmert nefsi sembolize eder. Yoksa kadın ve erkek ruh ve beden aç ısından biribirine denk yarat ılmıĢtır. ġimdi sen ey zayıf diĢi, sevdiğin hırslarına geri dön.” Diyerek derin bir sükûta gömüldü. Tapınağın merdivenlerinden aĢağıların aĢağısına yuvarlandım. Her yerim acıyor ve ağrıyordu. Gözlerimi yavaĢça açtım. Aynalı‟nın tebessüm eden yüzüyle karĢ ılaĢtım. Yeni piĢirdiği kahveyi isli cezvesinden eski fincana doldurup bana uzattı. “Yükseklerden, cennetlerden dünyaya hoĢ geldin. Bir damla ilim irfan tahsili kiĢiyi fena fillah‟a, enel hak‟ka ve Makam-ı Mahmud‟a ulaĢtırmaz. E vlâdım HĠÇLĠK ZĠRVES Ġ‟ne ulaĢmak kolay değil, kolay değil, kolay değil” dedi. Çok mahçup olmuĢtum. Kendisini tekrar ziyaret edip ilminden nasiplenmeyi diledim. “Ben bu memlek ette oldukça aramızda geçenler sır olmak Ģart ıyla t ekrar görüĢebiliriz” dedi. Söz verdim ve ayrıldık. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (3. Bölüm) Yazar Editr Tarih Kas ım 18t h, 2007 ikinci gün EY NÛR ( Nur‟un ve Zulmet‟in Ezelî SavaĢ ı ) 1. Mülhime Nefs Girdabı Mezarlıktan çıkmıĢ eve doğru gidiyordum. E vet, hayret, meyhaneye doğru değil de eve doğru gidiyordum. Aynalı Baba‟nın bir fincan kahvesini içmiĢ ve alkolden ebedi tiksinmiĢtim. Eve gelince annem de gözlerine inanamadı. Tabii ki verdiğim söz gereği anneme Aynalı‟dan ve yaĢadığım mâceradan söz etmedim.. Erkenden yatağıma uzandım ve nefs muhasebesi yapmaya baĢladım. Birkaç damla tasavvuf ilmi ile her Ģeyin aslını anladığımı zannetmiĢtim. Varlığın sırrını “ her Ģey Hak‟tır ve ben de Hak‟kım “ felsefesi ile özetleyip tam rahatlamıĢtım ki, Aynalı Baba içine düĢtüğüm bu girdaptan Buda ile yapt ırdığı hayali yolculuk sayesinde kurtardı. Beni gönderdiği ülke benim kendi özümdü. E verest Dağı özümdeki nefs idi. Dağın baĢlangıcı, birinci bilinç boyutum olan “nefsi emmâre” idi. Dağdaki birinci saray; bilincimin ikinci boyutu olan “nefs -i levvame” idi. Bu nefs boyutunun girdabından, Buda tecellisine bürünmüĢ olan Aynalı Baba‟nın küçük bir desteğiyle (tasavvuf dilinde „Ģeyhin himmetiyle‟) kurtulmuĢtum. Dağdaki ikinci saray; bilincimin üçüncü boyutu olan “nefs -i mülheme” idi. Bu sarayın tuzakları çok fazlaydı. Buda sembolü (aslında Aynalı Baba) beni nefs-i mülheme sarayına yalnız sokmuĢtu. Koruması (himmeti) yoktu. Her Ģey ben‟im ve her Ģey ben‟im tecellimdir felsefesini tasavvufi bir hakikat ve keĢif zannederek sarayı ve sarayın içindeki her Ģeyi nefsime helal görmek yanılgısına düĢtüm. Gerçi haram ve helal yanılgımdan çabuk kurtuldum. “Resuller ve veliler daha bilgili olmasına rağmen harama ve helale son derece dikkat etmiĢlerdir” prensibini hatırlayınca tehlikeyi atlattığımı zannettim. Fakat mülheme nefs girdabında sonsuz sayıda tuzak vardı. En basitlerinden birisine yakalanmaktan kurtulamadım. Prensesin sonsuz güzelliğini Hak‟kın güzelliğinin yansıması olarak gördüm. Sadece prensesin değil evrendeki her güzelliği Hak‟kın güzelliği olarak yorumladım. Tam bu anda prensesin yaĢlanmıĢ, çirkinleĢmiĢ hali tecelli edince geri çekilmek zorunda kaldım. Halbuki Hak ve Hak‟kın her tecellisi tek bütünün farklı cepheleriydi. Prensesin yaĢlı halini Hak olarak kucaklayıp hazmedemedim. Ve böylece mülheme nefs mertebesinin ilk hakikat tecellisini dahi hazmedemeyince tekrar baĢa dönmek zorunda kaldım. Dağın yarıs ından yani mülheme nefs mertebesinden tekrar dağın dibine yani emmare nefs mertebesine düĢtüm. Ġlk boyutlar aras ı tasavvufi gezintide ilk mühim nefs mertebesinde ayağım kaymıĢtı. Bu kaymadan Aynalı Baba memnun olmuĢtu, çünkü en büyük hatayı yaparak bir daha yapmamay ı ve Mutmain nefs boyutuna geçiĢ için vize almayı öğrenmiĢtim. Bu güzel tefekkür içinde uyumuĢ kalmıĢım. Aynalı ile tanıĢmamın ikinci gününün sabahında erkende n uyandım. Normalde ikindiye kadar uyurdum. Uyanınca da meyhaney e gider sabaha kadar eve gelmezdim. Annem gayet memnun arkamdan bakarken giyinerek evden ç ıktım. 2. KarĢılıklı HediyeleĢme Pazara uğrayıp birkaç tencere, tava, mangal, tabak, kaĢık gibi mutfak eĢyası aldım. Yağ, pirinç ve benzeri yiyeceklerden de aldım. En mühimi de bolca taze Türk kahvesi temin ettim. Kulübeye geldim. Aynalı Baba hediyeleri reddetmedi. Benim gibi bir alkoliğin getirdiği kapları ve yiyeceği tereddütsüzce almas ı, hemen kullanması beni çok onore etmiĢti. Hiç kimseden karĢılıksız bir Ģey almıyordu. Biraz konuĢtuk, yemek yedik ve biraz da uyuduk. Yeterince dinlendikten sonra benim getirdiğim mangalı ateĢledi ve isli cez veyi ateĢe sürerek taze dövülmüĢ dibek kahvesinden demlemeye baĢladı. Kahve yavaĢ yavaĢ kaynadıkça kokusu beni kendimden geçiriyordu. Dede eski fincanları doldurdu. (Aynalı‟ya baz en baba, bazen dede diyordum.) Bir yudum çekiyor, biraz ney üflüyor ve gür sesiyle Ģiir okuyordu: Bu Ģuun, âlem Bisebat-u bîk ıdem Nerde Havva, âdem Varsa aklın ey dedem! Dem bu demdir, dem bu dem!.. Dem bu demdir, dem bu dem!.. (dem= baĢlangıçsız ve sonsuz an) ... Nice tasavvuf ehli (sûfiyye) ve hikmet ehli (filozof/hük emâ) kimselerle yıllar geçirmiĢtim. Tasavvuf ehli olan takvâlı (?) zâtlar, âlemin sonradan yaratılmıĢ değersiz bir madde olduğunu kötüleye kötüleye anlatırlardı. Filozoflar ise âlemin Tanrı ile birlikte ezeli olduğunu iddia ederler, bir kısmı da tanrıyı inkar ederek maddenin ve enerjinin ezeli ve ebedi olduğunu kanıtlamaya çalıĢ ırlardı. (Allah‟ı inkâr mümk ün değildir, çünkü sen kendini inkâr edebilir misin? Bundan dolayı TA NRI kavramı özellikle yaz ılmıĢtır.) Aynalı Baba hem tasavvuf ehlinden hem de filozofların inançlı ve inançsız kesiminden farklı olarak âlemin aslını ve hakikatteki hükmünü birkaç kıt‟a “mârifet” Ģiiriyle bir anda anlatmıĢtı. Aynalı anladığım kadarıyla Ģöyle diyordu: Bu tecelliler ve bu âlemler ve bu boyutlar ne ezelidir ne de ebedidir. Hâdis (yarat ılıĢ ı Tanrı‟dan sonra) de değildir, kadîm (Tanrı* gibi baĢlangıçsız, yarat ılmamıĢ) de değildir. Âlem ve tecelliler dediğin her Ģey; zamansız Hak‟kın zamansız gölgesidir. Âdem ve Havva isimli insanlık âlemini hangi zaman dilimine ot urtabilirsin ki? Aklının sınırını kaldırıp da akl-ı kül ile tefekkür edersen zamanın ve gölgenin var olmadığını, her an (dem bu dem) var olanın Hak olduğunu keĢfedersin. *(Allah veya tanrı kavramları özellikle ayrı ayrı kullanılmaktadır, bundan sonraki kullanımlarda da aynı özellik mevcuttur. Tasavvuf Felsefesi (ilm -i hikmet) ve bat ı felsefesinde yapılan tartıĢmalarda kastedilen „tanrı‟dır. Allah ismi ile iĢaret olunan ahad varlık; görecelilik taĢımadığı için hikmet ve felsefe tartıĢmalarında kullanılamaz.) GetirmiĢ olduğum değersiz hediyelerin karĢılığını para ve değerli hiç bir Ģeyle ölçülemeyec ek olan bu bilgi ile iade etmiĢti. Ben ona Yunus Emre misali ucuz alıç gibi olan çanak çömlek getirmiĢtim o da bana para ile satın alınamayacak ilim ile karĢılık vermiĢti. Yıllardan beri çözemediğim; zaman, mekân, madde, enerji ve insan sırlarını bir fincan kahve içip bir nefes ney dinleyip birkaç kıt‟a Ģiir dinletisiyle o demde halletmiĢtim. 3. Cihad-ı Ekber‟e HazırlanıĢ Aynalı‟nın Ģiirini zihnimde yorumlarken gönül nefesiyle üfürdüğü neyin sesi yavaĢ iniltilere döndü. Sanki binlerce yıl uzaktan geliyordu. Yine iyice gevĢ emiĢ ağır bir uyku ile uyanıklık arası yakaza haline girmiĢtim. Yani ne uyanıktım ne de uyuyordum. Aynı anda hem Râci olarak mevcuttum hem de binlerce yıl önce Belh‟de yaĢayan Ġranlı bir gençtim. Odama bir hanım girdi, benim eĢimmiĢ. Çabuk hazırlanıp “Seyir Bayramı”na yetiĢmemi söyledi. BaĢıma bir külah, belime bir kuĢak taktım. Üzerime uz un bir Ģal aldım. Sokağa çıktım. Yüzlerce, binlerce insanla birlikte büyük bir meydana geldik. Ne olduğunu birisine sordum. Yüzüme baktı, “Sen yabanc ısın galiba, kıyafetin bizim gibi ama bizim inanç ve Ģartlanmalarımızdan haberin yok. Bu günden itibaren kırk gün Seyir Bayramı‟dır (TemâĢa Bayramı). Biraz sonra ismi okunanlar Ģu büyük çadırdaki ZerdüĢt‟ün yanına girecek. ZerdüĢt‟ün sorusuna Hak Kelam ile cevap verenlerin alnına „cennetlik‟, cevap veremey enlere de „cehennemlik‟ yazılacak. Cennetlik olanların Hakikati seyretmesine izin verilecek.” dedi. ZerdüĢt, milattan önce 1200 yıllarında Ġran‟da yaĢamıĢ birisiydi. Kimisine göre o ateĢe (ıĢ ığa, iyiliğe) ve karanlığa (cehalete, kötülüğe) tapma dinini kurmuĢtu. Ġslam düĢünürlerine göre de eski Resul‟lerden biri idi ve Hak Din‟i zamanla tahrif edilerek ateĢe ve karanlığa tanrı olarak tapınılmaya çevrilmiĢti. Ġçimden gelen bu duyguları dinlerken yüksek sesle adım okundu. Hemen çadıra girdim. ZerdüĢt muazzam bir tahtta altın sırmalı elbiselerle oturuyordu. Askerler, danıĢmanlar, hizmetçiler etrafını sarmıĢ el pençe divan duruyordu. Ġki asker koluma girip huzura götürdü ve bıraktılar. Herkes yerlere kadar eğildiği halde ben sadec e baĢımla hafifçe saygı sundum. Çevredekiler yere eğilmememi ölüm cezası olarak düĢünüyorlardı. Fakat ZerdüĢt hiç oralı olmadan bana hemen sordu: “Nereden geldin?” Kalbime düĢeni hemen söyledim: “Nas ıl ve niçin yaptığından sual olunmayan Allah‟tan. . .” “Niçin gönderildin?” “Kendimi hat ırlamak, ilim ve irfan nûrum ile cehalet karanlığımı birbirinden ayırmak ve sonra tekrar cem etmek için bu beden ve ruh tecellisine indim. Nûruma yâni ilim ve irfanımla kendimi hatırlamay a <ben > , cehalet ve ben‟i hat ırlamayı örten zulmete de <gayrım> ve <ben olmayan> dedim. “Nûrun nedir? Karanlığın nedir?” “Nûrum; ilim ve irfan yönüm olan Hürmüz‟dür. Karanlığım; kendimi unutmuĢ yönüm olan Ahriman‟dır” “Hangisi üstündür?” “ġu anda özümde her ikisi de eĢittir. Kendimi tanımak cihadı olan Cihad-ı Ekber‟i kazanırsam nûrâni yönüm baskın olacak. Kazanamazsam zulmânî yönüm baskın olacak.” “Sonra ne olacak?” “Nur galip gelecek ve Allah; „Ben‟den gay rı mevcûd yok ( Lâ mevcûde illâ Hû ) diyecek” ZerdüĢt eliyle alnıma yeĢil bir çizgi çekti ve et rafındaki ihtiyarlar (seçkinler), “Allah mübârek kılsın!, Allah mübârek kılsın!” dediler. Çadırdan yanıma verilen bir rehberle çıktım. Alnımdaki yeĢil çizgiyi gören halk her iki yana çekiliyor ve “ ĠĢte Ahriman‟la çarpıĢacak cengâver geliyor!” diye bağırıyorlardı. Rehberimle ıĢıktan daha hızlı koĢan atlara bindik, binlerce yıl yol kat ettik. Sonsuz bir sahrâya geldik. Sonsuz sahrâda sonsuz yükseklikte bir Dağ yükseliyordu. Vücudumun iki katı ağırlıkta zırhlarla ve silahlarla donatıldım. Dağa t ırmanmay a baĢladık. Dağda yükseldikçe bana hiç de yabancı gelmeyen fakat bir türlü nereden hat ırladığımı çözemediğim içki ĢiĢeleri görüyordum. ġiĢeler ben yaklaĢtıkça canlanıyor Ģekil değiĢtiriyor, müthiĢ ejderhâlara dönüĢerek üzerime ağızlarından ateĢler püskürterek saldırıy orlardı. Zırhımdan yansıyan alevler geri dönerek kendilerini yakıyor ve cam gibi tuz buz olup dağılıyorlardı. Yine âĢina gelen gır gır ve Ģamata sözler baĢka bir ifrit kılığına bürünerek bana saldırıyor. Onlar da duman haline dönüĢüp yok oluy orlardı. Rehberime, bunlar nedir ? diye soran anlamlı gözlerle baktım. Gülümseyerek “Küçük cihadla terk ettiğin basit günahların tecellileridir, sen Ģimdi asıl Büyük Cihad‟a yoğunlaĢ ” dedi. 4. Denge Küre‟si YĠNG ve YANG Biz dağın zirvesine yükselirken sonsuz semâdan da bir melek elinde bir küre ile dağa iniyordu. Dağın sağ tarafındakiler beni görünce “ ĠĢte Allah‟ın nûru geliyor! Ey nûr!.. Karanlıkları boğ!” diye bağırarak tezahürata baĢladılar. Dağın sol tarafında karanlıklar içinde, <karanlıktan daha da karanlık> olan varlıklar, sağ taraftaki tezahüratı bastırırcasına; “Ey Ahriman! Gönder zulmetini, yok et aydınlığı!” diyen düĢünce dalgalarını yoğunlaĢtırarak evrenlere dağıt ıyorlardı. Melek dağın zirvesine kulakları sağır eden bir sayha (hakikatı ilan eden ses -bilgi) ile indi. Herk es sustu ve meleği dinledi. Melek elindeki küreyi ileri uzatt ı. Kürenin yarısı gözleri kamaĢtıracak kadar ıĢıklı diğer yarısı da karanlıktan daha da karanlık olduğu için görünebilen bir siyahlıkta idi. “Allah indinde her an salt adalet vardır, aydınlık ve karanlık eĢit yaratılmıĢt ır, en iyi kim mücadele ederse o galip gelecektir.” Diyerek çarpıĢmayı baĢlatan sûr‟a üfledi. Ġyiliği sembolize eden Hürmüz ayağa kalktı: “ Ey varlıklar! Ġçinizdeki kini, nefreti, bedensel çıkarlarınız da cengâverce etrafa saldırmay ı, yalanı, gıybeti, sarhoĢluk veren alkolü ve öğünmeyi terk edin. Sonsuz cennetlerin sonsuz ilim ve irfan zevkini üç beĢ günlük dünya Ģehvetiyle değiĢmeyin ve Allah‟ın ahlakı ile a hlâklanarak karanlığın savaĢçılarına galip gelin!” dedi ve oturdu. Bu sefer de kötülüğü temsil eden Ahriman ayağa kalktı: “Hürmüz yalan söylüyor. Ben sons uz yıl ilim ve irfanla Allah‟a kulluk ettim fakat sonunda kovuldum. Gelin siz de vaktinizi boĢa harcamay ın. Henüz fırsat var iken en iyiyi yiyin, en iyiyi giyin, ve zevkinizde hay vanlar gibi sınırı aĢ ın. Çünkü bu dünyaya tekrar dönüĢ imkanınız yok. Ölünce de ne cennet ne cehennem; yok olup gideceksiniz. Birbirinizi çıkarlarınız için ezip geçin.” dedi ve oturdu. Her iki taraf en iyi savaĢçılarını ileri sürdü. Düello acımas ızca günlerce sürdü. Bazen onlar öne geçiyor bazen biz öne geçiyorduk fakat eĢitlik bozulmuyordu. Ahriman zafer için “Ġki Yüzlü” (nifak ) isimli Ģövalyesini ileri sürdü. “Ġki Yüzlü”den hepim iz korktuğumuz halde Hürmüz‟ün hat ırı için ileri at ılıp Ģehit oluyorduk. Bizden tam otuz kiĢi “Ġki Yüzlü”nün silahıyla öldürüldü. Çünkü o çok sihirli biriydi. GörünüĢü o kadar tatlı ve sevimli idi ki, tatlı dili ile bizi seviyor, okĢuyordu. Ona güvenip arkamızı döndüğümüzde ise yüzü ekĢiyor, korkunçlaĢ ıyor, çatal dilini çıkarıy or, küflü diĢleriyle sırıtıy or ve zehirli hançerini sırtımıza saplıyordu. Hürmüz daha fazla dayanamayarak “Muhabbet SavaĢçıs ı”nı “Ġki Yüzlü”nün üzerine gönderdi. Ġki yüzlü‟nün yüzü çirkinliğe bürünerek asıl kimliği ortay a çıktı. Ġkisi de kırk gün kırk gece çarpıĢtı. Sonunda “Muhabbet SavaĢçıs ı” galip geldi. Ahriman çıldırarak daha iyi bir Ģövalye çağırdı. “Gazap” ġ övalyesi elindeki gürz ile “Muhabbet SavaĢçıs ı”na meydan okudu. Birkaç günlük düellodan sonra “Muhabbet SavaĢçısı” çok iyi bir savaĢçı olduğunu düĢ ünüp gururlanmaya baĢladığı anda “Gazap”ın çelik gürzünü kafasına yedi ve yere serildi. “Gazap” Muhabbet‟in kalbini söktü ve A hriman‟ın ayakları alt ına attı. Ahriman sırıtarak, “ Benim gibi gurura kapılan muhabbetini yitirir” “Gazap”ın alnından öptü. Her nedense ben de alnımda bir ılıklık hissettim. Ahriman‟ın sonsuz sayıdaki “Gazap” isimli çocuklarından birisi de benim derinlerimde miydi? . . Zirvedeki meleğin elindeki kürede hangi taraf düellodan galip ayrılırsa o tarafın renk fonu artıyor diğeri azalıyordu. Gazap ġövalyesi bizden epeyce bir savaĢçı tepelediği için küre neredeyse tamamen kararmak üzereydi. Rehberim bana, “Yarın Gaz ap‟ın karĢ ısına Hikmet Pehlivan çıkacak. Gazabı ancak ilim ve tefekkür gücü yenecek” dedi. Hikmet Pehlivan kim diye sorunca, “Sen” cevabını aldım. BaĢım döndü ve soğuk terler dökmeye baĢladım. Gazap ġövalyesi tüm savaĢçılarımız ı temizlemiĢ, geriye, “AĢk”ın K ılıc ı ve ben kalmıĢtık. Ben de meğer ki Hikmet Pehlivan imiĢim. ZerdüĢt‟ün çadırı önünde bu isim çağırıldığında içeri girmiĢ ve sualleri doğru cevaplayıp çıkmıĢtım. O zaman ismime bir anlam verememiĢtim ama Ģimdi çok zor durumdaydım. Ġsmimin ve sıfat ımın gerçek sınavını er meydanında verecektim. “Nice baĢların kesilip de soranın olmadığı” er meydanına çıkma vakti gelmiĢti. O gece rehberim beni uyutmadı. Uyumak ve tembellik zamanı değil cenge haz ırlık ve antrenman zamanıydı. Sabaha kadar rehberimle hem kılıç hem de ilim irfan eğitimi yaptık. Hava aydı nlanmadan er meydanına geldik. Gazap ġövalyesi burnundan zehirli dumanlar ç ıkarak bana saldırdı. Hiç istifimi bozmadan bekledim. Burun buruna geldik. Ġçimdeki korku ve endiĢe kaybolmuĢtu. Korkmadığımı anlayınca iyice gazaba gelerek kükredi. “Sen de kim oluyorsun da benden korkmuyors un” dedi. “Ben ilim ve tefekkür silahıyla kuĢanmıĢ Hikmet Pehlivan‟ım” dedim. Tüm gücünü toplayarak gürzünü kafama doğru savurdu. Sanki sinek çarpmıĢ gibi oldu. Çelik gürz eğildi ve yere düĢtü. Gaz ap ġövalyesi hayretle bana baktı. Ben de tebessüm ederek dalga geçtim. “Benim yendiğim as ıl <gazap cengâveri> yanında sen ve senin hamlen bana sinek kadar zarar veremez” deyince merakla sordu: “KimmiĢ benden daha da güçlü olan?” “Kendi nefsimdeki gazap kuvvesi” dedim ve ĢaĢkınlaĢan Ģövalyenin kafasını uçurdum. Kürede nur ve zulmet yine dengelenmiĢti. Ahriman oturduğu yerden ĢimĢek gibi fırladı ve en son ve en güçlü Ģövalyesini meydana kendi elleriyle sürükleyip bıraktı. Yeni Ģövalyenin gözleri kan çanağına dönmüĢ, saldıracak yok edecek ya da efendisi Ahriman‟a köle yapacak ıĢık savaĢçısı arıyordu. Hepimiz ister istemez korkuya kapılıp geri geri yürüdük. Arkamda bir el hissettim. Rehberim, oyun oynamak istemeyen gelinler gibi beni arkamdan meydana ittiriverdi. Birden kendimi öyle bir Ģövalyenin önünde buldum ki, dizlerimin dermanı kesildi. Ahriman‟ın son kalesi olan bu Ģövalye, Ģeytânî levvâme ve Ģeytânî mülheme nefsin gücünü kendinde toplamıĢ olan kaynak, “NEFS-Ġ EMM RE” idi. Emmâre‟nin hizmetindeki Mülhime girdabına E verest tepesine tırman ırken bir kez düĢmüĢtüm. Akıllandığımı zannediyordum. Melekî levvâme ve melekî mülhime nefsin gücüne sahiptim fakat kendimden yine de emin değildim. Her an Emmâre ġövalye‟ye mağlup olabilirdim. Tüm gücümle saldırdım. Âdeta benimle dans edercesine karĢılık veriyor, beni ciddiye almadan tüm hamlelerimi savuĢturuyordu. Melek î levvâme ve mülhime gücümü devreye sokunca yorulmaya baĢladı. Birkaç yerinden yaraladım, kan kaybetmeye baĢladı. Aniden en can alıcı hamlemi indirecektim ki, yüzünü bir maskeymiĢçesine sıyırıp attı. “Aman ya rabbi bu ne güzellik” diye bağırarak cemâline hayran kaldım. Elimdeki silahlar düĢtü. Özümden gelen bir ses “O gördüğün cemâl insanlığın zirve noktası, ilmin ve irfânın efendisi, kâinatın kendisi için yarat ıldığı, ve henüz doğmamıĢ olan Zât‟ın nûrânî simasıdır.” dedi. Birden karĢımdaki simâ benim simama büründü. Bir ben oluyordum bir O nûrâni Zât oluyordu. Her halde ben <fenâ fir Resul> olmuĢtum. Kendim ve çevremdeki herkesi O‟nun siması ile görüyordum. Bir an düĢündüm, bu bir numara olabilir miydi? Ama Ahriman nûrun kılığına bürünemezdi. Ahriman‟ın yapamadığını Ģövalyesi de yapamazdı diye düĢünüyorken elimin arkaya bük üldüğünü ve bağlandığımı anladım. Emmâre‟nin girdabına düĢmüĢtüm. Ve Ģimdi çirkin simalı Emmâre ġövalye‟nin esiri ol arak Ahriman‟a doğru sürükleniyordum. Ahriman‟ın önüne fırlatıldım. Ahriman kork unç bir kahkaha at arak neĢ‟eyle bağırdı: “Hey ĢaĢkın! Ne kadar da cahilmiĢsin. Ben Res ul‟lerin kılığına giremem Ama senin kendi Emmâre Nefs‟in benden daha tehlikeli ve oyuncudu r. Senin Emmâre Nefsin her kılığa girer, Resul kılığına bürünüp sana evliyalık verir, tanrı suretinde hitap edip sana Nübüvvet (peygamberlik) verir. Emmâre ve mülhime aras ındaki girdaptan bir türlü çıkamıyordum. Yine tökezlemiĢtim. Kendimden baĢkası olamayac ağımı anlamıĢtım. DeğiĢim varlığımda ve bedenimde değil; ilim, irfan ve bilgi seviyemde olacakt ı. AnlamıĢtım ama esir olduktan sonra anlamıĢtım. Zirvedeki kürede yine zulmet oranı artmıĢ nûr bir nokta kadar kalarak sönükleĢmiĢti. ġimĢekten daha hızlı bir binek üstünde “AĢk”ın Kılıcı geldi. AĢk‟ın Kılıcı‟nı gören Ahriman ve Hürmüz ayağa kalkarak saygılarını sundu. Emmâre ġövalye beni serbest bırakarak AĢk‟ın Kılıcı‟na bağıĢladı. Küredeki nûr ve zulmet yine yarı yarıy a eĢit hale geldi. AĢk‟ın gücü dağdaki herkes e yayılınca herkes kendi varlığına âĢ ık oldu. Herkes kendi renginden, kendi özelliklerinden ve kendi efendilerinden bilinçsizce de olsa “Mutmain nefs” sırrıyla râzı oldu. AĢk, ıĢık ve nûr kaynağı Hürmüz‟ün elini tuttu. Sonra karanlık ve zulmet kaynağı Ahriman‟ın elini tuttu. Ġkisinin de elini havaya kaldırarak, “ Ey Nûr sen kendini Zulmet ile tanıdın. IĢığı gösteren fon karanlıktır. Karanlık olmasa ıĢık zâhir olmazdı. Ey Zulmet ! Sen de kendini ıĢıkla tanıdın. IĢık olmasay dı karanlığın farkına kim varacaktı? Karanlık dahi karanlık olarak kalacak, kendi varlığından haberdar olamayac aktı. Ben AĢk‟ım. Benim olduğum yerde ikilik yok, teklik var” dedi. Ben yenilmekten ve esir edilmekten ve serbest bırakılmaktan gayet mahçup olmuĢ halde Hürmüz‟ün yanına geldim. Elini öptüm, yüzüne bakt ım. Yüzünü görünce çığlığı koyuverdim, meğer ki Hürmüz Aynalı Baba imiĢ. Aniden gözlerimi açtığımda yine Aynalı Baba tebessümle bak ıyordu. Elimde kahve fincanı duruy ordu. Daha bir yudum içtiğimi hat ırladım. Elim havada ik en binlerce yıl ve binlerce fersah ötelere gidip gelmiĢtim. Çok yorgun olduğumu hissettim. “Öteler, özündeki boyutların yanında sonsuzda bir zerre kadar bile mesafe tutmaz, hem de yormaz. Asıl sonsuzluk sen kendinsin, kendindeki sonsuz seyahatlerdir seni yoran” diyen sesini duydum. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (4. Bölüm) Yazar Editr Tarih Kas ım 25t h, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm üçüncü gün DEVR-Ġ DÂĠM yeniden doğuĢ 1. GONCANIN AÇILIMI Aynalı Baba, Türk Kahvesi ve sırrın hüzünlü sesi Ney. Sükûtun ve huzurun bahçesi mezarlık. Çam ve reçine kokusu. Yine hepsi birleĢerek beni hayalimin derinliklerindeki âlemlerden bir âleme indirdi. Hindistan‟lı bir gencim. YaĢlı babam, “Oğlum yeterince büyüdün. Kendini ve kâinat ı tanıma vaktin geldi. Seni, sana varlığın s ırrını yaĢatacak olan en büyük üstada göndereceğim” dedi. Beni en büyük üstâd Brehmen‟e götürecek olan rehbere teslim ettiler. Rehberim bir merkebe bindi ben de onu tam kırk gün yaya olarak takip ettim. Ġlk günler sürekli yürümekten canım çok yandı. Fakat zamanla bedenimdeki tembellikten ve fazlalıktan arındığımı hissetmeye baĢladım. Bilincim daha hızlı ve daha soyut çalıĢmaya baĢladı. Ġlmin ilk Ģartı tembellikten ve fazlalıklardan arınmak olduğu için bu kırk günlük perhizli yürüyüĢ özellikle planlanmıĢtı. Yolculuğun sonunda bir kulübey e geldik. Rehberim beni kulübeye soktu. “Ey gerçek varlık Brahma. Gerçeğinin boyutlarını, ruhunun derec elerini göster!” diyerek duasını tamamladı ve kapıy ı üzerimden kapatarak ayrıldı. Kulübenin içi yavaĢça karanlığa gömüldü. Rehberim dua ederken vüc ûdum gibi zindeleĢmiĢ olan bilincim karıncalanmaya baĢlamıĢtı. Duayı ötelerdeki bir tanrının iĢitmeyeceğini hissetmiĢtim. Gerçek varlığın ve gerçeğin ben kendim olduğumu düĢündüğüm anda da sessiz, harfsiz, titreĢimsiz bir mânâ helezonunun algı merkezi mden tüm varlığıma yayıldığını duymaya baĢladım. Ey zayıf bezm-i vücûd Anla nedir sır-rı Ģuûn Yok dem-i vahdette hudûd ...... Ey! Varlık âleminin “görünüĢte âciz, hakikatte sonsuz kudret goncası” olan misafiri. Sen tek gerçeğin Ģu anda kapalı gonca gülüsün. Abdiyetin ve âciziyetin misafirisin. Kulluğun ve zayıflığın ilim ve irfanla beslenirse öyle bir aç ılım sırrı yaĢars ın ki Abdiyetin öteki ucu “Hak” aczin öteki ucu kudret sendeki misafirliği alır götürür. Mânâ okyanusu her an sonsuz hallere bürünmekte iken Vahdet‟i durağanlıkta ve sükûnda arama. Okyanus‟un ç ırpınıĢ ı baĢlangıçsız ve bitiĢsizdir Tekliğin sonsuz aksiyon hâli olduğunu anla. 2. EKBERĠYE T SIRRI Brahmanizm dini mensubu olduğum halde özümde bu dinin bozulmamıĢ aslını hissediyordum. Dünya var olmadan önce, Ģimdi ve dünya yok olduktan sonra da hiç değiĢmeden devam eden tek din olan “Allah Sistemi”ni hissediyordum. Doğduğum ülkenin Ģartlandırmalarına göre her an var olan tek varlığın ismini “Brahma” olarak öğrenmiĢtim. ġimdi Brahma‟yı, kendimi ve kâinatı (var oluĢlar bütününü) daha yakından öğrenmek vaktiydi. Yıkık dökük bir kulübede karanlıklar içinde oturuyordum. Bilincim de aynen yıkık dökük bir kulübe misali olan bedenimde karanlıklar içinde idi. Bilincim beden kulübesinden her yöne taĢarak sonsuz bir hız da ve zamansız bir zamanda tüm kâinat ı içine aldı. Görebildiğimiz ve göremediğimiz tüm boyutlar bilincimin içinde âdeta sonsuz küçüklükte tek bir nokta hâline dönüĢmüĢtü. Sonsuz geçmiĢ zaman ve sonsuz gelecek zaman sadece tek bir an olarak yine bilincimde yok olmuĢ gitmiĢti. Birden bire bilincimin tüm içeriği de yok oldu. Bilincim de yok oldu. “Kendim” kavramı tamamen silindi. Sadece “var” diy e bir bilgi kaldı. Öyle bir “var” ki; “yok”a ve “hiç ”e eĢit bir “var”. Var, yok, hep, hiç gibi farkındalık oluĢturan mânâlar da silindi. Fark ındalık da yok oldu. Bu durumu izah edecek tek bir kavram kalmıĢtı geriye “Allah Ekber”. “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber! Ey sır-rı vüc ûd-u bî vüc ûd Marûfsun amma bilinmezsin, Zâhirsin amma görünmezsin.” ... O‟nun “ ekberiyeti ”; kendinden baĢka varlık olmamasıdır. O‟nun varlık sırrı; varlık tecellilerinin “baĢka varlık olamamas ı”dır. O‟nun bilinme sırrı; O‟nu bilecek ikinci bir Ģeyin olmamas ıdır ve O‟nu bilenin de sadece kendisi olmasıdır. O‟nun görünme sırrı; O‟nu görecek ikinci bir Ģeyin olmamas ıdır Ve O‟nu görmek, bir mânâ tecellisinin kendi hakikatini idrak etmesi hâlidir. 3. YENĠDEN DOĞUġ ve REENKA RNASYONUN REDDĠ Görünmeyen en büyük üstadım “B reh men”in öğretisi ney‟in gönlü titreten esintileri gibi mânâ helez onları hâlinde bilincime doluyordu. Ġç içe geçmiĢ iki küçük kulübede (birisi kulübe, birisi bedenim) eski bilincim ve eski bilgilerim Ekberiyet gerçeğinin tecellisiyle ölüp gitmiĢti. ġimdi yeniden doğuĢ ânıydı. ((( Konunun akıĢı ile bağlant ılı olarak hazırlanan EK BĠLGĠ: ))) Yeniden doğuĢ ruhta (bedende) değil bilinçteki bilgide geçerlidir. Kâinat benim bedenim, kâinattaki iĢleyen tek sistem olan Ġslâm ruhum idi. Kâînat ve sistemi nasıl iki ayrı varlık değilse; bedenim ve ruhum da iki ayrı varlık değildi. Ruhumun zâhiri (görünüĢü) bedenim, bedenimin bâtını da ruhum idi. Bedenim ve ruhum aynı olduğu için hiçbir zaman bedenimden bir ruh çık ıp da baĢka bir bedene göç edemeyecekti. Zâten ruh (beden) sonsuzdu ki, nereden nerey e gidec ekti. GidiĢ ve dönüĢ sonlu ve sınırlı Ģeyler için geçerlidir. Sistemde ise sonlu ve sınırlı hiçbir Ģey mevc ut değildir. Mânâların bir an içindeki görünüĢüne “doğuĢ”, o an içindeki görünüĢünün bitiĢine “ölüm”, s onraki an içinde daha da mük emmelleĢmiĢ olarak tekrar görünüĢüne “yeniden doğuĢ” deniyordu. Buradaki adı Brahmanizm olan Tek Sistem‟in yeniden doğuĢun gerç ek yüzünü anlatımı bu Ģekilde idi. Zamanla bu gerç ek unutuldu. Daha doğrusu değiĢime uğradı. Beden ve ruh iki ayrı varlık zannedilerek ruhun dünyadaki yaĢantıs ına göre baĢka bedenlere göç ettiği inanc ı yayıldı. Düny a boyutundan geçen her birimin her düĢüncesi evrende donarak sonsuza kadar kalır. BaĢka bir birimin beyni o donmuĢ düĢünce sat ırlarının bir kısmı ile çakıĢ ınca bilgi ark ı (atlaması) meydana gelir. Hatırlayabildiği kadarını da anlatır. Genellikle geçmiĢten bir isim söyler ve ben yeniden bu bedende doğdum iddiasına baĢlar. Bu iddianın nedeni bu konudaki gerçeğin bilinememesidir. Halbuki Resul ve Velî beyinleri evrendeki donuk düĢüncelerden dilediğini okuyup bize anlatabilir ve hiç birisi de ben yeniden doğdum iddiasına giriĢmez. Gizeme meraklı ins anlar bu basit bilgi ark ını reenkarnasyon olarak lanse ediyorlar. Bir gün bir Ģekilde yok olacak dünya küresini yaĢamın devri daim merkezi zannediyorlar. Ölüm sonras ı sonsuz hayat ı reenkarnasyon gibi bir yanılgıyla değiĢtirmek istiyorlar. Bu isteğin de nedeni, Ġslam‟ın sons uz yaĢam gerçeğinin anlaĢ ılamamas ıdır. Anlat ılamamas ıdır. Reenk arnasyona ilgi duyanları ve inananları suçlayamıyoruz, kınayamıyoruz. Çünkü Ġslâm Gerçeği, onlara ulaĢtırılamıyor. (((B u konuda daha detaylı bilgilere “www.okyanusum.com” web sitesinden ilgili kavramları araĢtırarak ulaĢabilirsiniz.))) Ġki kulübede bu bilgilere ulaĢtıktan sonra “hiçlik” hâlim biraz somutlaĢarak kendimi tekrar algılamaya dönüĢtü. Yoklukta tek bir nur (mânâ) parladı. Aynı anda sayıs ız ve sonsuz nur oldu. Her nur ilk nur ve aynı nurdu. Hem tek idi hem çok idi. Bilincim her nur zerresini kapsadı. Zerreler kendi aralarında kümeleĢerek evreni oluĢturdu. Bilincim evrendeki tüm zerrelerin bilgisini özüne aldıktan sonra dünya adlı bir küreye odaklandı. Zerreler su ve suda yaĢayan canlılara dönüĢtü. Sonra karalarda yürüyen, uçan hayatlar oluĢtu. Bilincim her canlının her zerresinde mevc uttu ve onların tüm hikayesini hafızasında depoladı. Bu olayların oluĢumu milyarlarca yıl sürmüĢtü. ġimdi‟ye yaklaĢtığım anda bilincim sadece iki zerre algılar hale geldi. O iki zerre birleĢerek önce tek zerre oldu. Sonra bölünerek ç oğalmay a baĢladı. Bilincim milyonlarca-milyarlarca küçük odacıklar içinde hapis hay atı yaĢamaya baĢladı. Her odacığın (hücrenin) ayrı bir özelliği ve ayrı bir kiĢiliği vardı. Ama ben onlarla hem aynıydım hem de onlardan farklıydım. Hücreler bilincimden silindi. Kendimi insan bedeni olarak algılamaya baĢladım. “Sonsuzluk” “Zamansız An” içinde milyarlarca süren bir mâcera sonunda sonlu bir beden sûretinde kendini seyre baĢladı. YavaĢ yavaĢ bilgiler bilinç içinde okunamaz hâle geldiler. Bölüm bölüm arĢi vlendiler. ArĢiv kapısı Ģifrelendi ve Ģifresi ilim-irfan üstâdlarına teslim edildi. Zamanı gelince onlardan Ģifrelerimi alıp kendi arĢivlerimin kapıs ını açmak üzere dünya boyut una doğdum. Kulübemin kapısını kapatan “Brehmen” üstâd kapıyı tekrar açtı. Gözlerim âni gelen aydınlıktan kamaĢarak kapıy ı açanın Aynalı olduğunu hayal -meyal gördü. Hayalimin derinliklerinden Aynalı‟nın mezarlıktaki kulübesine iniĢ yapmıĢtım. Kendi hâlinde neyine üfleyerek Ģiir (kaside) okuyordu: Doğdu Ģimdi Ģems-i idrak âleme Ġstivagâht ır dimağ-ı âdemî Nur-i Hak‟tır Ģeb-çerağ-ı âdemî Ey melâik! BaĢ eğin hep âdeme! ... (Ġdrak güneĢi Ģimdi âleme doğdu. Âdem‟in kafası, idâre ve saltanat merk ezidir. Âdem‟in karanlıkları anlatan cevheri, Hak‟kın nurudur. Ey melekler! Hepiniz âdem‟e baĢ eğin.) ġiire ara verip hüzünle yüzüme bakan Aynalı Baba‟ya; “Hepsi secde etti” dedim. Aynalı Baba baĢ ını her iki yana salladıktan sonra; “E vet. . Ancak nefsindeki büyüklük sıfat ı yani Ģeytan, hariç” dedi ve Ģiirini tamamladı. Merhaba ey pert ev-i sırr-ı vücud, Merhaba ey zübde-i cümle Ģuûn, Merhaba ey menba-ı fehm-ü fünûn, Merhaba ey mazhar-ı ikram-ü cûd, Kâinattan sen idin maksud, sen! Ey zekâ! Bizler senin mir‟at ınız, Nokta sensin, biz senin âyat ınız, Secdegâh sen, kıble-i ma‟bud sen! ( Merhaba! Ey varlık sırrının nuru! Merhaba ey bütün olayların özü! Merhaba ey anlay ıĢ ve fenler kaynağı! Merhaba ey Hak‟kın iltifat ve ikramına nâil olan! Kâinattan gâye sen idin sen! Ey zekâ bizler senin aynanız, Nokta sensin; biz senin büyüklüğünü gösteren belirtileriz. Secde edilecek yer sensin, Hak‟kın Kıble diye tayin ettiği yine sensin! Kendimi rasgele bu evrene gelmiĢ bir organizma olarak görüp, isyan ederek öylesine yaĢayıp giderken Ģimdi gerçek değerimi anlamıĢt ım. Yeniden doğmuĢ tum. Sonsuz derinliklerdeki seyahatimin verdiği sonsuz yorgunlukla evime gidip erkenden yattım. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (5. Bölüm) Yazar Editr Tarih Aralık 12th, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm dördüncü gün ÂRĠFLER TOPLANTIS I görecelilik 1. AYNALI BABA ÂLĠM MĠ C HĠL MĠ? Alkolü bırakıĢ ımın dördüncü günüydü. Sanki hiç baĢlamamıĢ gibiydim. Dört yıllık alkolün öldürdüğünden daha çok beyin hücresinin dört gün içinde aktifleĢtiğini hissediyordum. Çünkü Aynalı ile tanıĢtığım ilk günden beri uyku hariç beynimin her bölümü düĢünce ve tefekkür jimnastiği yapıyordu.. E vden çıktım. Annem hem meraklı hem memnun hem de endiĢeli gözlerle arkamdan bak ıyordu. Üzerimdeki ani değiĢimi bir türlü çözememiĢti. Hayattaki tek güvenc esi bendim. Babam uz un yıllar önce ölmüĢtü. Bu düĢünceler içinde mezarlığın kapısına geldim. Osmanlı matematik ve fen al imlerinden birisinin mezarı önünde durdum. Ölmeden onun bilgisinden yararlanmak isterdim ama çok geçti. ġimdi Aynalı Baba‟nın mânevi ilim ve irfanını tahsil etmeye çalıĢıyordum. Nefs mekanizmam faaliyete geçerek fıs ıldadı. Ben A vrupa‟da fen, Osmanlı payit aht ı Ġstanbul‟da Ģeriat ve tarikat ilimleri tahsil etmiĢtim. Aynalı‟nın keĢif ve kerameti olabilirdi ama fen ve mat ematikten haberi var mıydı? E vrenin nasıl oluĢtuğunu, oluĢum teorilerini akla ve bilime göre anlayabilir miydi? Yoksa “Allah bilir evlâdım! Allah, kâinatı yarat ırken bize mi soracaktı” diye cahilliğini örtec ek bir cevap mı verecekti? Öyle cevap vermese bile bilim ve fenden habersiz, kalbiyle kendi âleminde uçan bir mübârekti sadece. Fazlaca gözümde büyütmeye değmez diye düĢündüm. Kulübesine yaklaĢtıkça hüzünlü neyin sesini, duman ve kahve kokusunu duymaya baĢladım. Beni görünce hürmetle ayağa kalktı “Sâfâ geldin nûrum” dedi. Hürmeti beni mahcup etmiĢti. Bu gün büyük fincanlarda ilacımızı (kahvemizi) aldık. Biraz ney biraz Ģiir dinletisinden sonra beni yanına alarak biraz evvel önünde durakladığım fen ve matematik aliminin kabrine götürdü. “Nûrum Ģu kabirin üzerine uzan ve o mübareğin ruhunun tesiri altında bu günkü dersini al” dedi. Biraz önceki düĢüncelerime direk cevap gibi gelen bu olaydan da epeyce mahcup oldum. Mermer mezarın kenarına uzandım. Kavuk Ģeklindeki taĢ baĢlığa gözüm iliĢti. Kavuk canlanır gibi olup etrafında dönmeye baĢlayınca gözlerime derin bir ağırlık çöktü ve özüme doğru olan geçiĢ süreci baĢladı. 2. KENDĠM OLA RAK BAġKA BOYUTTAY IM Kendimi zifiri karanlık bir odada, yumuĢak bir yatakta yatıyor buldum. Biraz önce mermer üzerindeydim ve hava günlük güneĢlikti. ġimdiyse pamuk yataktaydım, bir odadaydım ve karanlıktaydım. Bu seferki boyutsal yolculuğum önc ekilerden farklıydı. Kendimi iki kimlikli olarak algılamıyordum. Bedenim hissedebildiğim kadarıyla aynıydı. Kısaca ben her yönümle Ahmet Râci‟ydim. Fakat hayalimin ve bilincimin derinliklerindeki boyutlarIMdan bir zamanIMda ve bir mekanIMdaydım. Yattığım yerden karanlık odayı keĢfe çalıĢırken kapı yavaĢça açıldı. Bir erkek sesi “Oğlum kalktın mı?” diye sordu. Hiçbir Ģey göremediğim için ses vermedim. Benim babam ölmüĢ, ben de annemle yaĢıyordum. Gelen adam babam olamazdı. ġimdi hangi boyuta göre cevap verecektim? Aniden mezarlıkta uyandım. Aynalı hiç orada olmadan ney üflüyordu. Kendimden korktum. Kalbim göğsümü yırt acak gibi atıyordu. Aynı anda iki ayrı boyutta idim. Her iki alemde aynı beden aynı bilinç ile mevcuttum. Aynalı‟ya kızarak “Adam benden cevap bekliyor ne diy eyim?” diye sordum. Gülerek eliyle beni ilgilendirmez iĢareti yaparak neyini üflemeye devam etti. Yapacak bir Ģey yoktu. Mezarın kenarına oturdum. Bu dünyada ney dinliyordum, baĢka bir dünyada da baĢ ım dertteydi. Adam tekrar sordu: “Oğlum kalktın mı?” “E vet, uyandım, fakat sen benim babam mıs ın” diye dünya boyut una göre cevap verdim. E vet derse bu boyutta onun oğlu rolünü oynamam gerekiyordu. Hayır derse baĢka bir Ģey düĢünecektim. Hiç beklemediğim bir cevap aldım. “Oğlum çıldırıyor musun?” dedi. “Hay ır! Ama babam öleli çok olduy du da!” Ģeklinde bir kaçamak cevap verdim. Fakat daha da zor duruma düĢtüm. “Ey vahlar ols un! Oğlumu insanlar çarpmıĢ. Zavallı yavrum saçmalıy or” dedi. Bu sefer durum zordu. Bulunduğum boyutun akıl ve mantık sistemini henüz çözememiĢtim. ĠĢimi Ģansa bırakamazdım. Delilere farklı muamele yapılabilirdi. Durumu düzeltmek için; “ġaka yaptım babacığım! ġaka. Lâkin bir lamba ya da bir mum emretseniz de getirseler. Buras ı cehennem kadar karanlık” dedim. Zavallı adam ağlarcasına feryat etmey e baĢladı. “Hey hât! Oğlum çıldırıyor. Batmayan güneĢ doğmuĢ, âlem nur ile dolmuĢ iken oda karanlık diyor. Aman evlâdım üzerime fenalık gelmeye baĢladı. Kendine mukayyet ol. Senden baĢka teminât ım yok!” Oda tam manas ıyla karanlık iken babam olduğunu söyleyen adama göre aydınlıktı. Bu sefer ben onun deli olduğunu düĢ ünmey e baĢladım. Adamı kız dırmamak ve durumu tekrar düzeltmek için; “Babacığım! Gerçekten batmayan güneĢ doğmuĢ. Belki de pencereler kapalı olduğu için ıĢ ığı buraya girmiyor” dedim. Adam bağırarak uzaklaĢtı. “Aman Yâ Rabbî! Mutlaka bizim oğlan çıldırıyor. Bizim gözlerimizin ıĢ ığı almas ına hiçbir Ģey engel olamaz. Biz insanlar gibi kör değiliz. YetiĢin dostlar!” Biraz sonra oday a bir sürü akrabam gelmiĢti. Ġçlerinde annem, amcalarım, day ılarım, teyzelerim ve diğer akrabalarım vardı. Hepsi kendisini tanıtarak teker teker geçmiĢ olsun dediler. Ben onlara göre hem delirmiĢtim hem de kör olmuĢtum. Babam ve annem yanımda oturmuĢ kederinden ağlıyorlardı. Akrabalarımın sorularına cevap vermedim. Çünk ü her ne desem deliliğime bağlay acaklardı. Susmay ı tercih ettim. Düny adaki ruh ve beden yapımın aynısıyla geldiğim için cebimde kibrit olduğunu hat ırladım. Sessizce çıkarıp bir tanesini yaktım. Gördüğüm manzara o kadar tuhaftı ki ani bir kahkaha patlaması kopardım. Akrabalarım insan gibiydiler fakat burun ve alın aras ında arpac ık soğanı gibi tek gözleri vardı ve üzeri de soğan zarları gibi kat kat deriyle kaplıy dı. Benim gülme sesimin Ģiddetiyle hepsi dört ayaklı olup var güçleriyle zıplamaya baĢladılar. Ben gülme hâlinden gülme krizine girdim. Kendimi yere at ıp boğazım ĢiĢene kadar güldüm onlar da ben susana kadar zıpladılar. Susup yatağa oturduğumda hepsi tek sıra oldu. En önde babam gelip elimi hürmetle öptü ve; “Ey Beyaz Cin‟in Sarı ġeytan‟ı! Saltanat sana mübarek olsun! Ne mutlu bana ki sen benim soyumdan gelerek bin seneden beri beklediğimiz o mübârek sesi çıkardın. ġimdi bütün kız ıl Ģeytanlara haber vereyim gelip de Mehdî Hazretlerinin elini öpsünler. Her yere haber göndersinler” dedi. Gülme sesim onların hiç duymadığı bir Ģey olmalıydı ki kutsal iĢaret olarak kabul ettiler. Nasıl bir Mehdi Hazretleri olduğumu ise zamanla anlayacaktım. Beni ve kendilerini nasıl gördüklerini bilmiyordum. Kibritin ıĢığını fark etmemiĢlerdi. Ama batmayan güneĢleri neyse onun bir tür ıĢığıyla algılama yapıyorlardı. Ben de onların ıĢığıyla algılama yapamıyordum. Bulabildiğim malzeme ile kendime bir el feneri yapt ım. Birkaç gün yaĢadığım ortamı inceledim. TaĢları dant el gibi iĢleyip büyük binalar yapmıĢlardı. Her türlü el süsleme sanatlarında çok maharetliydiler. Tüm malzemeler tabii (doğal) idi. Eğitim ve eğitim binalarına çok önem veriyorlardı. Bütün Ģehir edebiyat, felsefe, tarih ve ilahiyat dallarında eğitim veren fak ülte binalarıyla doluydu. Fen ve matematik bilimlerinden ise hiçbir iz ve eser yoktu. Düny a boyutunda oturduğum yerde birkaç dakika geçirmeme rağmen öt eki boyutta daha Ģimdiden üç gün yaĢamıĢtım. Aynı anda iki değiĢik hızda zaman yaĢıy ordum. 3. MEHDÎ HA ZRE TLE RĠ Bin seneden beri “B eklenen Ġlâhî Kurtarıcı Hazretleri” için boĢ bekletilen yüzlerc e hizmetçisi olan saraya yerleĢtirildim. Ülkenin devlet baĢkanı, baĢ bakanı, bak anları, mebusları ve her tür asker ve sivil örgüt liderleri elimi öperek biat ettiler. Ardından Mehdi, Yanılmaz Din Âlimi (Âyetullah), Halife, Ordu BaĢ Komutanlığı, Adalet BaĢ Yargıçlığı ve Ölüms üz Doğal Lider ünvanlarını takdim ettiler. Hayır diyemedim. Diyemezdim. Çünkü onların inancı ve duy u organlarının algıladıkları Ģeylerin aksine söylediğim her sözü delilik alameti ola rak kabul ediyorlardı. Akıllı zannedilip sağ kalmak, deli damgası alıp öldürülmekten daha iyi idi. Bu boyutta ölürsem sonuç nasıl olurdu bilmiyordum ve Aynalı Baba‟ya da bu konuyu hiç sormamıĢtım. En iyisi soğan gözlü cinlerin dediklerini yapmaktı. 4. ĠLAHĠYA T FAKÜLTESĠNĠ TEFTĠġ Bir gün ilâhiyat fakült esini ziyarete gittim. Fakülte BaĢkanı, profesörler, eğitmenler, öğrenciler beni dünya gözüyle bir kez görmüĢ olmaktan dolayı yüce tanrıya çok Ģükrettiler. Bütün ilim, irfan ve kemâlâtın bende toplanmıĢ olmas ı, hakikati sadece benim bilebilec eğim bir kez daha ilan edildi. Bana kısac a Sarı ġeytan Hazretleri diyorlardı. Herk es, her cemaat, her tarikat, her mezhep kendi inançlarının doğru olduğuna inanıyor ve Sarı ġeytan Hazretleri‟nin kendilerini doğrulayacağ ına çok kesin inanıyorlardı. Ne demeliydim? Ne yapmalıydım? Herk esin gönlünü nas ıl almalıydım? Sadece bir grubu tastik etsem diğer yüzlerce grup beni deli ilan edip parçalardı. Hepiniz doğrusunuz desem hepsi deliliğime hükmederdi. Tam bir çıkmazdaydım. O gün bitirme sınavları vardı. Ben baĢ köĢeye oturtuldum. Okulun en zeki öğrencisi “Bibi” isimli soğan gözlü cin, sınav hey etinin önüne geldi. Heyet baĢkanı sordu: “Tanrı âlemleri nasıl yarattı?” Bibi cevapladı: Tanrı âlemleri yaratmay ı planladı ve planın ı da en büy ük yardımcısı Bey az Cin (ifrit) Hazretleri‟ne verdi. Tantan isimli âlimin görüĢüne göre; on beĢ bin sene evvel Beyaz Cin, altın semâda mor Ģeytanlarla birlikte oturmakta idi. . . Sözün buras ında dinleyiciler arasından aykırı bir ses itiraz etti: “Üç bin yıldan beri bu yanlıĢ görüĢte ısrar ediyorsunuz. Beyaz Cin‟in yanındaki Ģeytanlar mor değil açık mavi idi. Öğrenci benim görüĢümü kas ıtlı olarak çarpıtarak anlatıyor. Tantan benim.” Fakülte baĢkanı ağırlığını koyarak; “Efendi! ġimdi talebenin sınav s ıras ıdır. Ġtiraz vakti değildir. BaĢka bir zaman Sarı ġeytan Haz retlerinin huzurunda âlimlerimizle sen de imtihan olunabilirsin ve dalalette olduğunu anlarsın” dedi. Soğan gözlü cin Bibi devam etti: “Mor Ģeytanlar Beyaz Cin‟e son derece itaatli iseler de pek aptal Ģeyler olduklarından Beyaz Cin biraz daha zekî ve biraz daha akıllı mahluklar yaratmaya niyet etti. Aslında bu plan tanrının projesinde yoktu. Bunun için gökyüzünün süprünt üleri ile sekiz köĢeli bir meydan yapt ı. BoĢluğa tükürdü bir deniz oldu. Meydanı denizin üstüne koydu. ĠĢte bu bizim âlemimizdir. Lâkin deniz suyu dondu, âlem buzlarla doldu. Sonra bir kazan yapıp âlemi onun üstüne astı. Bu kazanı tükürüğüyle doldurup nefesiyle kazanı kaynatt ı. Âlem ısındı. Ondan sonra mor Ģeytanlardan bir ikisini yontarak küçülttü. Sonra delip içini ĢiĢirdi. Bunları meydana salıverdi. ĠĢte bunlar bizim atalarımızdır ve bizim akıl ve zekâmız bundan dolayı fazladır.” Ġtirazcı âlim Tantan‟ın sesi yine iĢitildi: “Kazan, kazan! Bir kazan patırtısıdır gidiyor. Ey cinler siz hiç aklınızı çalıĢtırıp da tefekkür ettiniz mi? Kazanın kaç kulpu vardır? Kaç kulpundan nereye asılıdır? Ne ile asılıdır? Bunu bileniniz ve bu sırra ereniniz yoktur. Hey câhiller! . .” Nihay et iki taraf Ģamataya baĢladı. Hepsi dört ayaklı olup zıplamaya koyuldular. Neredeyse bina çökecekti. Duruma devlet baĢkanı el koydu, bağırarak susturdu. “Susun ey cinler. Sarı ġeytan Hazretleri zuhur eyleyip aramıza inmiĢken bu yaptığınız terbiyesizliktir. Haftaya sarı ġeytan Hazretlerinin huzurunda tartıĢalım ve o bize doğruyu ilân etsin” Herk es elimi ziyaret ederek ayrıldı. 5. BÜYÜK HÜKÜM GÜNÜ Bir hafta geçti. Ülkenin en büyük meydanında toplanıldı. En yüksek yere ben oturtuldum. Devlet baĢkanı benim himmetimle tartıĢmayı baĢlattı. Ülke iki ana fikir çerçevesinde iki düĢünceye ayrılmıĢtı. Bir kısmı dinde yenilik isteyen Protestanlar‟dı ve âlim Tantan‟ın liderliğinde toplanmıĢlardı. Diğeri de dinde statükoyu korumaya çalıĢ an Ort odokslar ve liderleri Tonton. Devlet desteği alan Tonton, devletin baskısı ile susturulan Tantan‟a meydan okudu: “Binlerce yıllık tecrübe ve araĢtırma sonucu elde edilen ilahî gerçeklere lüzums uz yere karĢ ı çıkıyors un. ġimdi Ģarlatanlığın sona erecek. Bizim haklı olduğumuzu âleme duyurmak için yüce tanrımız ve Beyaz Cin Ģu anda aramızda bulunan Sarı ġeytan Hazretlerini göndermiĢ bulunuyor. Haydi bakalım nefsinden uydurma sözleri huzurda tekrar et!” Tantan cevap verdi: “Ey Tonton! Ben size her konuda itiraz etmiyorum. Lâkin siz ilericilik düĢmanısınız. AraĢtı rma yapmıyorsunuz. Öğrendiklerinizi geniĢletmiyorsunuz. Mesela Beyaz Cin‟in yanındaki Ģeytanlara mor diyorsunuz.” “Res ullerimiz, evliyalarımız, âlimlerimiz ve üç bin yıldan beri atalarımız öyle diyor. Onlar yalan mı söyleyecekler.” “Onlar amennâ ve saddaknâ doğru söylemiĢler. Fakat binlerce sene Bey az Cin‟in karĢ ısında oturan Ģeytanların rengi baĢlangıçta mor olsa bile onun nurunun etkisiyle renklerinin Ģimdiye kadar aç ık maviye dönüĢmüĢ olmas ı gerekmez mi? Ey Tonton insaf et!” “Olabilir! Lâkin bu aklî bir delildir. Bu konuda Beyaz Cin‟den direk nakledilen bir mesaj delili ya da Beyaz Cin‟in yanına çık ıp da gözüyle gören bir evliyanın delili yoktur. ” “Sen aklî delili nasıl kabul etmezsin. Beyaz Cin‟in mesajı ve evliyanın keĢfi yanında dinin üçüncü baĢ vur u kaynağı olarak Aklî çıkarım da eklenmelidir. ġöyle ki; ateĢin karĢısına katı bir cisim bıraksak nihayet yumuĢar. Hatta bazı cisimler erir. Demek ki mor Ģeytanlar da Ģimdiye kadar aç ık mavi olmuĢtur. Bu kesin delildir.” “Olabilir sayın Tantan. Fakat akıl ile iman etmek hatadır, küfre götürür hatta sapıt ır. Âdem isimli kalitesiz yaratık aklı ile hareket ettiği için sapıtmamıĢ mıydı? Bizim atamız olan Beyaz Cin ise tanrının emrini aradaki perde engeli nedeniyle ters anladı aĢk ve inatla emre sadık kaldı. Haksız yere de kovulmadı mıydı?” “Sayın Tonton orada da yanılıyorsunuz. Emri ters anlayan kalitesiz yaratık Âdem idi. Ona ceza olarak da batmayan güneĢin nurunu görememek cezası verilmiĢti. Her neyse sen söyle Ģimdi, kazanın kaç kulpu vardır?” Bu önemli soruya Tonton cevap veremedi. Cahilliğini gizlemek için de; “Yüce tanrı, elçi cinler ve evliya cinler ve tanrının bilmesini istedikleri ancak bilir. Biz ise gayba iman ederiz. Kazanın saplarının sayıs ına burnumuzu sokmayız. Tanrı kaç sap yapacağını bize mi soracak” diyerek cevabı geçiĢtirdi. Tantan ayağa kalkarak zafer kazanmıĢ gibi bağırdı: “Susun ey cahiller! Sizin bilemediğiniz bu evrensel gizemi ben keĢfettim. O gök yüzündeki büy ük kazanın tam yedi yüz altmıĢ sekiz buçuk adet kulpu vardır.” Bu saçmalıklara daha fazla dayanamadım. GüneĢ e kazan, gezegene meydan, denizlere tükürük, kazanın kaç kulpu olduğunu bilmeye de ilim ve irfan sırları demeleri beni yine gülme krizine soktu. Çok Ģiddetli ani bir kahkaha daha patlattım. Benim gülme sesimi kulak yapıla rı nedeniyle tanrıs al bir “sayha” (k ulakları sağır eden ses patlaması) Ģeklinde duyan soğan gözlü cinler toplu olarak dört ayak üzerinde zıplay arak ibadetlerine baĢladılar. Duydukları ses onların bin yıldan beri bekledikleri tanrının mesajı imiĢ. Devlet desteğindeki Tonton ve Ortodoks cinler haklı sayıldılar. Tantan ve Protestanlar iman tazeleyip hakikate tabi oldular. Kendimdeki bir âlemden yine kendimdeki düny a âlemine nâzil olup (boyut değiĢtirip) tek zamanda ve tek mekanda, tek beden ve tek bilinçle yeniden var olduğumda hâlâ gülüyordum. Aynalı Baba âlim ve câhil kavramlarına iĢaret eden bir konuĢma yapt ı. “Bilim ve fen bugünkü ulaĢtığı seviy e ile hakikati ancak Tantan örneği kadar açıklayabiliyor. Ben de bilimsel keĢifleri din ve tasavvuf adına aç ıklasam yüz yıl sonrakilerin gözünde Tonton gibi kalırım. Hakikat bir bahr-i ummandır (sonsuz deniz) ki her ne desem yalan olur. Sonsuza kadar hakikati ne bir Kâmil ne bir câhil ne de fen açıklamaktan âciz kalacaktır. Her yüzyıla göre bir önceki yüzyılın medeniyeti soğan gözlü cinlerin uygarlığı misali gibi kalacaktır. Ey kendisinden baĢka varlık olmasından münezzeh olan „Allah‟ biz sana; ne salat ile (namaz) ne savm ile (oruç) ne Hac ile ne zekat ile ne de baĢka din ibadetleri ile hamd etmekten aciziz. Ben, seni, senin kendini hamd etmen gibi hamd edemem” diyerek elleri ve ayakları üzerinde zıplamaya baĢladı. Durdu ve “Bizim onlardan ne farkımız var ki”deyince ben de hem daha ziyade gülmeye hem de ellerim ve ayaklarım üzerinde Aynalı‟dan daha da yukarılara zıplamaya baĢladım. Not: Merhum Üstâd Filibeli Ahmed, Aynalı Baba ile olan bu mülakatlarını 1900 y ıllarının baĢlarında yaĢamıĢtır. Filibeli, o dönemin üniversitesinde (Dârul Fünun) felsefe derslerine giren tahsilli bir aydındır. A vrupa ve Amerika‟daki yeni ıĢık, atom, astronomi keĢiflerinden ve çağdaĢ modern bilim teorilerinden haberdardır. Görecelilik teorileri (izafiyet nazariyeleri) henüz emekleme aĢamas ındadır. Döneminin zor Ģartlarında, henüz yeni baĢlayan modern bilimlere dayanarak çağının çok üstünde değerlendirmeler yapabilmiĢtir. Elbette ki onun eksik olan bir yönünü de efsane mi gerçek mi çok net belli olmayan Aynalı Baba tamamlamıĢtır. Aynalı Baba‟nın 19. yy. baĢlarında Ġstanbul Karaca Ahmet meza rlığında yaĢayan ve meczup gibi görünen bir „ârif‟ olduğunu merhum Haluk Nurbaki bir sohbetinde bahsetmektedir. Bu konuda daha teferruatlı bilgi için <aynalı baba haluk nurbaki> yazarak arama motorundan internet sitelerindeki bilgilere ulaĢabilirsiniz ya da BURAYI TIKLAYINIZ… Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (6. Bölüm) Yazar Editr Tarih Aralık 12th, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm beĢinci gün AZAME T SAHAS I kutsal bilgelik 1. AYASOFYA Allah‟ın ilâhi ilim ve kudreti gökleri ve yeri kaplamıĢtır. Onların gözetilmesi O‟na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür. Bakara Suresi, ayet: 255 Bu gün de yine Aynalı Baba‟nın kulübesindeydim. Dünün muhasebesini yapıyordum. Dün göremediğimiz bir boyutun, göremediğimiz bilinçli birimleriyle yıllarca yaĢamıĢtım.. Aynı anda iki ayrı boyutta iki ayrı zamanı tam anlamıyla yaĢamak mümkün müydü? Eski Râci olduğum günlerde mümk ün olmadığına, saçmalık ya da delilik olduğuna hükmederdim. “Allah‟ın kudretiyle mümkündür” cevabını ise çok ucuz bulduğum için asla kabul etmezdim. Allah‟ın kudretinin oradaki hikmetinin nasıl oluĢtuğunu araĢtırırdım. An içinde yılları, yüzyılları, bin, milyon, milyar ve sonsuza kadar devam edecek zaman ak ıĢını yaĢamak nasıldı? Henüz cevabını tam anlayamamıĢt ım. Aynalı, aklımdan geçenleri okumuĢ gibi suallerimin cevaplarını sıralamaya baĢladı. Her varlığın akıl ve beden hızı farklıdır. Ben Çin‟den bir bardak su alıp gelmek için buradan altı ay gidiĢ için, altı ay da dönüĢ için yürümem gerekir. Bir yılda bir bardak suyu ancak getiririm… Bir kaplu mbağayı göndersek o zavallı hay van altmıĢ yılda gider altmıĢ yılda da döner, eder yüz yirmi yıl… ġimĢek (ıĢık) hız ıyla hareket eden bir varlığı göndersek gidip geldiğini dahi göremeyiz, hâlâ gözümüzün önünde durduğunu zannederiz, halbuki o gitmiĢ gelmiĢtir. Süleyman Nebî‟nin Belkıs‟ın taht ını nas ıl getirdiğini düĢün. Aslında zaman yoktur, sadece hareket vardır ve biz hareketin hız ölçüsüne zaman diyoruz. Allah indindeki zamansızlığa (dehr‟e) “an” diyoruz. Hareket “an” içindedir. Kaplumbağanın gidiĢ geliĢinde dünya güneĢin etrafında yüz yirmi kez dönmüĢtür. Bende bir kez dönmüĢtür. ġimĢek hızlıda ise dünya bir milim gidebilmiĢtir. Âlemlerde kaplumbağadan milyarlarca kez daha yavaĢ varlıklar olduğu gibi, ĢimĢekten de milyarlarca kez daha hızlı varlıklar da vardır. Soğan gözlü canların hız ı ĢimĢeğe yakındır. Onun için sen de o âlemin Ģartlarına göre hızlandın ve birkaç dakikada birkaç yıllık harek eti yaparak geri döndün. Bize göre soğan gözlüler “cin”dir, onlara göre de “âdemler” cindir. Her Ģey her Ģeye göredir. Zaman bunun için görec eli gibi gelir. Aslında görecelilik zamanda değil, hızdadır. Aynalı‟nın bu aç ıklamas ı aklıma ve ruhuma öyle bir sükûnetle karıĢık uyku hâli verdi ki isli cezvenin mis gibi yanık kokulu kahvesini zor içtim. Gözlerim kapanmıĢtı. Fakat aklım hâlâ aç ıktı. Kendimi Ayasofya‟nın minaresinde ezan ok umaya hazırlanıyor buldum. Ayasofya “kutsal bilgi” demekti. Minâre “elif” demekti. Ayasofya bat ıda geliĢen fenni, minare de doğuda geliĢen hikmeti temsil ediyordu. Bu iki ilim aynı beyinde cem olunca hakikat güneĢi kalbi daha çok aydınlatacaktı. Aynalı‟nın ilim ve irfan kokan sohbetini aklımdan geçirdiğim anda “Allâhû Ekber!” diyerek baĢladım ez an okumaya. Sabahın alaca karanlığında büyük bir kuĢ beni minareden kaparak havalandı. 2. “UZAY IM” IN BOY UTLA RI Bir anda dünya aĢağılarda mavi boncuk kadar küçülünce “Ey kuĢ sen nesin, necisin? Beni nereye götürüyorsun?” dedim. KuĢ bana hal lisanıyla seslendi. “Ben Simurg ve Anka‟yım. Sen bana „insan -ı kâmil‟in bilinci (Ģuuru) diyebilirsin. Senin bilincin hatıra binâen geçici olarak kâmil nefs sırrına yükseldi. Sen Simurg ve Ankâ oldun ve kendi mekânsal boyutlarını seyahat e çıktın.” Demek ki ben baĢka bir Ģeye binmemiĢ yine kendi üst bilincimin üstüne binerek âlemlerimin sırrını seyre çıkmıĢtım. Simurg ve Anka da ben imiĢim, içinde gez diğim uzay da ben imiĢim. Kendi hakikatimde Hirâ Nur Dağı‟nda Hz. Muhammed a. s.‟ın duyduğu haĢyeti yaĢadım. HaĢyet ve hayretimden yarım kalan ezanı sonsuz uzayda okudum. Anka kuĢu, “Üzerimde her türlü ihtiyacını karĢ ılayacak sistem var. Ayrıca arkamda elli bin yıllık ihtiyacımız ı karĢılayacak elli tane daha Anka kuĢu var” dedi. KuĢun sırtı adeta saray gibiydi. Biraz dolaĢtım. Tüm sevdiğim Ģeyler sarayın odalarında mevcuttu. Çay, kahve, ispirto ocağı, yatak ve diğer teĢkilat tamamdı. Her Ģey istediğim gibi ve en mükemmeliydi. Anka ben kendim olduğuma göre, dünya boyutunda hafıza bankama yüklediğim her Ģeyi bu boyuta aktarmıĢtım. ġimdi de onları en mükemmel halleriyle kullanacaktım. Ahiretin ve cennetin sırlarından birisi de bu olmalıydı ve zatımızın “Hâlık” özelliği her an faaliyetteydi. Bu tefekkür içindeyken sayılamayacak kadar çok uzayda bir yörüngede akıp giden taĢların içine girmiĢiz. Bir tanesini elime aldım ve lisan-ı hal ile dertleĢmeye baĢladık. Bana dedi ki: “Ah, ah! Sorma halimi. Ben bir yolcuyum. Biraz evvel bir kulun vücunda zerreler halinde bulunuyor idim. O âlemin büyük kıyameti “Allahu Ekber” sesiyle birlikte koptu ve bizler o âlemde yok olduk bu âlemde taĢ olarak tekrar var olduk. Kâmil kulun varlığı da bu âleme yükseldi. ġimdi ben yine onun vüc udundayım. Benim kaderim sürekli var olmak, yok olmak ve tekrar var olmak. Gördüğün Ģu sonsuz uzay o kâmil kulun sonsuz boyutlarından bir boyuttur. Bu var oluĢ ve yok oluĢların ne baĢı var ne de sonu var. ” TaĢı elimden bıraktım. O taĢta sonsuz sayıda zere vardı. Zerrelerin taĢtan, taĢın zerrelerden haberi yoktu. ĠĢin en tuhaf tarafı zerreler ve taĢlar benim vücudumu oluĢturan cüzlerdi. Cüzler külli halleri olan Ahmed Râci‟yi tanımıyorlardı. Kendimi tanıtsam ve ben senim, sen de bensin desem anlamazdı. Kendi özelliklerimde afâkî seyir sırrı beynimi çok yormuĢtu. Biraz uyudum. Uyanınca Mars (eski adı Merih) gezegenine gelmiĢtim. Ġçinde bulunduğum boyutun var oluĢ sistemine göre Mars canlı varlıklar ve eserleriyle doluydu. BeĢ duyulu bedens el boyutta buraya gelseydim taĢ ve topraktan baĢka bir Ģey göremezdim. Mars‟da mevcut olan bu boyutun canlıları birbirine zarar vermeden yaĢ ıyorlardı. Zararlı ve gereksiz hiçbir Ģey yoktu. Evlerde yaĢayan canlıları ise insana benziyordu fakat organları daha fazlaydı. KuĢ dedi ki: “Mars‟lıların Ģekli insana benziyor fakat insanlığın bir alt boyunda oldukları için tam Âdem Ģekline sahip değiller. Eksik yönleri var. Eksik yönleri nefislerindeki emmare sıfatıdır. O olmay ınca nefsi eğitmek ve varlığın hakikati içinde böylece terakki etmek imkanları da yok.” KuĢun açıklamasını dinledikten sonra emmare nefsime o ana kadar boĢu boĢuna kızdığımı anladım. Melek gibi emmaresiz olmak istemiĢimdir. Meğer ki bizi kemâlâta taĢıyan o emmareni n terbiy esiymiĢ. Ġnsanın da en büyük sırı en çirkin görünen emmare nefs özelliğinde gizli bir hazine imiĢ. O andan itibaren emmare nefsin nasıl bir nimet olduğunu anladım. Eğitilirse en yükseğe ç ıkaran, eğitilmezse en aĢağıya indiren bir “Burak” imiĢ emmare nefs. Her seferinde olduğu gibi a‟mak-ı hayaldeki bu seyahatimden de ayılacak ve eski nefs mertebeme inecektim. ġu anda Aynalı‟nın Kâmil nefs özellikleriyle emâneten donanmıĢtım. Fakat hiçbir Ģey bedava değildi. Bu mertebeye kendi gayretimle tırmanıp kendi emmare nefsimi kâmil nefse dönüĢtürmeliydim. O iĢ de ancak dünya yaĢamında sınırlı ömrümüzde yaĢayacağımız tek Ģansımızdı. Bu düĢünceler içinde Jüpiter‟e geldik. Sıcak bir ort amdı ve yine bu boyutun özel bitkileriyle kaplıydı. Düny a boyutuna göre ise bitkisiz sadece ateĢ topu gibi olmalıydı. Burada fazla durmadık geçtik. Hızla güneĢ sisteminin en son mahallesinin en son gezegenine geldik. Soğuktu. Öldürücü ve yok edici soğukta dahi özel boyutunun özel yaĢam katmanları vardı. E vrendeki her gezegenin sonsuz sayıda boyutu ve her boyutunun kendine has yaĢamları vardı. Düny a da aynıydı. Dünyada dahi sonsuz semâlar yani boyutlar mevcut, her boyutun da hususi hayat tabakası mevcuttu. Bu neden böyledir diye kendi kendime sorunca ceva p yine kendiliğinden geldi. Tek gerçek Ahad‟dır. Ahad‟ın sayıs ız ve sonsuz boyutu mevc uttur. Her boy ut baĢka boyutun zıttıdır. Boyutlar birbirini tanımaz, asla karıĢmaz ve ay rılmaz. Tek ayrı, boyutları ayrı değildir. Eğer öyle olsaydı, tek artı ve tek‟in boyutları olur ve ikilik olurdu. Kendi kendime bu nas ıl hesaptır, bu ne içinden ç ıkılmaz hakikattır dedim ve hes ap defterini kapattım ki akıl tası çatlamas ın. 3. ĠKĠ GÜNEġ LĠ S ĠS TEM Yirmi beĢ bin yıl daha gittik. Ġki güneĢli bir uzay mahallesine geldik. GüneĢlerin alevleri uzayda gez en yılanlara benziyordu. Öyle yılanlar ki uzunlukları binlerce yıl yoldu. Yakıcı ve yok ediciydiler. KuĢ dedi ki: “ġu anda nefsinin iki özelliğini iki ayrı güneĢ olarak seyrediyorsun. Birisi Nefs-i emmâre güneĢi diğeri de Nefs -i kâmile güneĢi. Kızıl renkli olan emmâredir. Alevleri de bitmek tükenmek bilmeyen uzun isteklerdir ve kendi kendini yiyip bitirmektedir. Beyaz renkli olan güneĢ de kâmiledir. Beyaz alevleri de yine bitmek tükenmek bilmeyen istekleridir fakat ilim ve irfan öğrenmenin bitimsiz alevleridir. Ġlim ve irfan öğrenmenin de sonu yoktur ve bu hırs da ins anı sonsuza kadar „aĢk‟ ile yakar kavurur.” GüneĢlerin ve galaksilerin sonu yoktu. Sonsuza kadar gitsek yine sonu yoktu. Çünkü uz ay (evrenler ve boyutlar) Allah‟ın sonsuz ilminin mânâlarıy dı. Ġlmin sonu varsa uzayın da sonu vardı. Ġlmin sonu yoksa uzayın da sonu yoktu. Yolculuktan sıkılmıĢtım. Git git hep aynı sistemdi. Her Ģey zâhirde farklı ama bâtında aynı idi. Hem dönüĢ için yirmi beĢ bin yıllık (ıĢık yılı kastediliyor) yiyeceğimiz vardı. Hemen dönmezsek açlıktan ölebilirdim. Bir an devam etmeyi, ölmeyi göze almak istedim. DüĢüncenin ve alemlerin sonuna yani Sidret ü‟l Münteha‟ya ulaĢabilir miydim? DüĢüncenin ve âlemlerin Sidretü‟l-müntehâ‟s ı neredeydi? Elbette ki âlemlerin ve düĢüncenin bittiği son noktaday dı. Âlemler de düĢünc eler de Allah ilminin mânâ helezonları değil miydi? Demek ki son nokta uzayda ve düĢüncede değildi. Son, ilk olan Hak idi. Ġnsan da Hak‟ka vas ıl olursa “Sidretü‟l Müntehâ”nın “kendisi” olduğu sırrını anlayacaktı. KuĢa; sıkıldım, dönelim art ık, dedim. KuĢ; henüz Kaf Dağı denilen sonsuzluğumun sonsuzda birini dahi gezemediğimizi söyleyerek dönüĢe baĢladı, yirmi beĢ bin yıl sonra beni aldığı noktaya yaklaĢ tırdı. Minareye ayaklarımın üzerine inmek için hazırlandım. Gözlerimi aç ınca kendimi ayaklarımın üzerinde kavuklu zatın mermer mezarı yanında kaskatı vaziyette dikeliyor buldum. “Kaf Dağı‟ndan geldim mi?” demiĢim. Aynalı gülerek: “Sen Kaf Dağı‟na gitmedi n ki gelesin. Kaf Dağı zaten sensin! BaĢkası değilsin ki kendini bulasın. Sen hep aynıs ın. Kendinden kendine gidememeye ve kendinden kendine gelememeye mahkumsun. Senin sırrın gidememek ve gelememektir” diyerek kahve fincanımı doldurdu ve konuĢmaya devam etti. “Zerre de aynı, küre de aynı mayadan. Pire de aynı, deve de aynı mayadan. Cüz de aynı, kül de aynı mayadan. Ha alemi gezmiĢsin, ha zerreyi gezmiĢsin, hepsi de boĢ. Gezdiğin yer ay nı yer. Aynıyı değiĢik manalarla seyretmek gerçekten ârifi sıkar. Hele kahveni iç!” dedi ve bir Ģiir okuyup beni evime uğurladı. Ey vahdet! Bahri-i bî pâyân! Sensin mevce-zen! Kesret-i emvac içinde rûhüma sensin yine, Bin isim, yüz bin çeĢit vermiĢ isen de kendine, Her ne dense, âsüman, eflâk, ervâh-ı beden, Yalnız sensin sen! ... Ey teklik sırına halife ins an! Sen sonu olmayan denizsin. Dalgalanan sensin. Dalgaların çokluğu içinde görünen yine sensin. Kendine binlerce görünüĢ ve Ģahsiyet vermiĢ isen de, canlı cansız her ne varsa yalnız sensin sen! Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (7. Bölüm) Yazar Editr Tarih Aralık 17th, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm altınc ı gün KAF VE ANKA yedi baĢlı ejderin sorusu 1. DÜNÜN MUHASEBESĠ Dün sabahki kahve aleminden sonra Aynalı beni eve uğurlarken, “Y atsı namazını bizim Ģatoda ikâme edelim evlât ” demiĢti. Kulübeye ilk defa Ģato diyordu. BeĢinci gün çift mesai yapacaktım, sabah seyahatinden sonra bir de akĢam seyahati olacaktı. AkĢamı sabırsızlıkla bekledim. AkĢam namazından sonra hava kararır kararmaz hemen mezarlığa gittim. Aysız bir geceydi. Gökyüzünde yıldızlar ve Samanyolu çok net görünüyordu. Zifiri karanlık mezarlıkta, Aynalı Baba, kahve piĢirecek kadar at eĢ yaktı. Sırtlarımızı çam ağaçlarına dayadık ve kahvelerimizi içmeye baĢladık. Gecenin sesizliği, mezarlığın sükûneti, hafif rüzgârın ağaçlarda çıkardığı tatlı uğultu, cırcır böc eklerinin bitmek tükenmek bilmey en Ģark ıları, çalı-çırpı ateĢinin ac ı duman kokusu ve Aynalı Baba‟nın „Ģato‟sunun huzurlu bahçesi benliğimi esir etmiĢti. Ġsli cezve kahvesini içerken uyuklayacağımı ve a‟mak -ı hayale dalacağımı zannediyordum. Tam aksine acı kahveyi içtikçe gözlerim iyice açıldı. Uyumuyordum ama baĢımda müt hiĢ derecede bir dönme vardı. Âdeta alkol almıĢ gibi sarhoĢluk haline girmiĢtim. Nereden geldiğimi ve nerey e gittiğimi unuttum. Kendimi orta çağ A vrupa‟sında bir Ģato bahçesinde buldum. Muazzam büy üklükte bir Ģatom vardı ve ben bir lord idim. Bir Ģeye çok kızmıĢtım ama neye kızdığımı bilmiyordum. Müneccim baĢ ını çağırttım. Sivri külahlı mü neccim cüppesiyle gelip önümde eğilerek “Emredin lordum” dedi. Müneccimin yüzünü görünce neye kızdığımı hat ırladım ve düĢünce suçunu yüzüne ok udum: “Duy duğuma göre dünyanın yuvarlak bir top gibi olduğunu iddia ediyormuĢsun. Bir de döndüğünü söylemiĢsin. Ay, güneĢ ve y ıldızların dünyanın etrafında dönmediğini de etrafa yayıyormuĢsun. Tanrı‟nın yarattığı sınırlı evrene Tanrı gibi sınırsızdır demiĢsin. Tanrıdan baĢka her Ģey sınırlı ve sonludur. Sen bunu nas ıl inkâr edersin? Kilisenin bilimsel öğretilerine nasıl bid‟at karıĢtırırs ın?. . Ben seni saçmalaman için mi besliyorum? ” Celladı çağırdım, “Uçurun Ģunun baĢını” diye bağırdım. Müneccim hiç ses çıkarmadan tam bir kahraman gibi baĢ ını kütüğe uzattı ve balta havaya kalkıp indiğinde burnuma taze kan kokusu g eldi. Uyumadığım halde uyandığımı hissettim. BaĢımın dönmesi geçmiĢti. Burnum kanıyordu. Mendilimle sildim. Aynalı Baba‟nın baĢ ında biraz önce baĢını kestirdiğim müneccimin sivri külahı vardı. Ben “hayalin derinlikleri”nde iken baĢ ına geçirmiĢ olmalıydı. “Erken öt en horozun baĢ ını keserler nûrum” dedi ve sustu. O gece baĢka bir Ģey söylemedi. Açıklama yapmasına da gerek yoktu. “Ârif isen anla” der gibi yüzüme bakıyordu. E vrenin derinliklerine yaptığımız seyahatte ancak aklımın alabileceği kadar kozmos sı rlarını açtığını, gerisini ise zamanın ve bilim adamlarının aç ıklayabileceğini ifade etmek istiyordu. Zahiri bilimlerde sûfiler keĢiflerini âdetullah (Allah‟ın sistemi) gereği gizlemek zorundaydılar. Çünkü âdetullah‟da hiçbir Ģey aklı ve bedeni çalıĢtırmad an elde edilemez di. Bu nedenle Resuller ve Velîler, kozmik gerçekleri ancak hikaye ve iĢâretlerle mec âzî anlatım yöntemiyle ifade etmiĢlerdir. Ben de evren hakkındaki bilgimde zamanımın akıl ve bilim düzeyi ile yetinmek zorundaydım. Vakit bir hayli ilerlemiĢti. Aynalı Baba beni mezarlığın kapısına kadar uğurladı “Ġyi geceler Lord‟um” dedi ve döndü gitti. Bu idam sahnesi dün sabahki evrensel gezimizin değerlendirmesi olmuĢtu. E ve gelmiĢ ve annemin mutlu bakıĢları alt ında uyumuĢtum. 2. KERVAN NE REYE GĠDĠY OR? Bu sabah yine mezarlıktayım. DıĢ ı isli, içi kalaylı bakır cez venin kahvesinden henüz bir yudum almıĢtım ki duyduğum Ģiddetli çığlıkların gürültüsüyle ayağa fırladım. Yine Hindistan‟da bir Ģehzâde idim. YaĢlı bilgeyi çağırdım, Bilge geldi. Çığlıkların sebebini sordum. Derin bir ah çekerek cevapladı: “Sayın kutsal ġehzadem. Çok eski zamandan beri ülkemize yedi baĢlı bir ejderha mus allat olmuĢtur. Her yedi yılda bir gelir ve halkı meydanda toplar. „Bu kervan nereden geliyor ve nereye gidiy or‟ diye sorar. Kimse cevap veremez. Bunun üzerine ceza olarak yedi genç kızı ve yedi delikanlıy ı kurban olarak yutar; „Yedi sene sonra tekrar geleceğim. Sualime yine cevap alamazsam kurbanlarımı hazır tutun. Sualimin cevabını da Kaf Dağı‟ndaki Anka‟dan öğrenirseniz siz i bağıĢlarım‟ der ve kaybolur. Bu gün sual günüdür. Çığlıklar da seçilen kurbanların akrabalarının feryatlarıdır.” Ġçimde aniden kahramanlık duygus u yükseldi. O an Kaf Dağı‟na gidip sualin cevabını alıp gelmeye ve ülkemi ejderha canavarından kurtarmaya karar verdim. PadiĢah babam ve sultan annem gözyaĢlarına boğulup yalvardılarsa da hiç kimseyi dinlemedim. Hemen yola çıktım. Halk elimi eteğimi öperek beni surların dıĢına kadar uğurladılar. Yanıma yaĢlı bilgenin oğlu yiğit Bahadır‟ı da almıĢtım. YaĢlı bilge bize Himalaya dağlarının eteğinde inzivaya çekilmiĢ aksakallı bir münzeviye gitmemizi, Kaf Dağı‟nın ve Anka‟nın yerini ancak onun bildiğini söyledi. Birkaç yıl Himalaya dağlarında aksakallı bilgeyi aradık sonunda bulduk. Daha ot urmadan hikâyemi anlattım. Hiç cevap vermedi. Hiç merhamet göstermedi. Bahadır ile bir y ıl her türlü hizmetini yaptık. Saygı ve edebimizle gözüne girdik. Ġlk defa ağzını açtı ve bize; “Ey kahraman fakat akıls ız insanlar. Hepiniz renkli bir hayal aleminde yaĢıyorsunuz, fakat fark ında değilsiniz. O ejderhayı sizlerin ahmaklığınızdan doğan düĢünce dumanları yarat ıyor. Akılsızlık ve ahmaklıktan ay ılsanız, ilim ve irfanla kafanızı doldursanız, hayal âleminin ejderlerinden kurtulurs unuz. Her yedi yılda bir biraz ayılır gibi olup „ben nereden geliyorum ve nereye gidiyorum?‟ diye düĢünüyors unuz. Fakat bu düĢ ünce sizi rahats ız edince yine gafleti tercih ediyorsunuz. Ama dünyanın düzeni bu. Her zaman ak ılsızlığın ve ahmaklığın dumanı birk aç uyanığın gerçek âlemini görünmez kılar. Hırsınız dünya olmuĢ, cehaletiniz ejderha. Kendi dünyanızda kendi ejderhanıza yutuluyorsunuz” dedi. Ġçimden sabırsızlanıyordum. Aksakallı bilgeyi boğasım geliyordu. Biz can derdindeydik, o felsefe yapmak derdindeydi. Belki bir ipucu yakalarım ümidiyle ed ebimi bozmadan dinlemey e o da konuĢmaya devam etti: “Oğlum biz her ne kadar bilgeysek de Kaf Dağı‟nın nerede olduğunu bilmeyiz. ġimdi siz buradan yedi ay uzaktaki Milest Ģehrine gidiniz. Orada bir kuyu var. Ağzındaki taĢ kapak bazen kendiliğinden aç ılır. ġansınız yaver giderse size de açılırsa içine gir. Kuyunun dibinde bir saray vardır. O sarayın içinde durup dinlenmeden her odas ını ara. Bir köĢede mermer sandık içinde bir levha vardır. Onu bulurs an üzerini oku belki sualin cevabı odur. ” Zoraki de olsa sabrım sayesinde bir ipucu daha yakalamıĢtım. Ak sakallının elini öperek hemen yola çıktık. Bir yıl sonra Milest Ģehrini ve kuyuyu bulduk. Ama taĢ kapak açılmıyordu ve elle açmak da mümkün değildi. Günlerce orada bekledik. Yedinci gün bir bilge daha gelip k uyunun baĢına ot urdu. Kendisine bir yıl hizmet edersek kapağın açılıĢ Ģifresini öğreteceğini söyledi. Bahadırla bir yıl da ona hizmet ettik. Ġçimiz yine hırstan kaynıyordu. Eli boĢ ihtiyarların maskaras ı olmuĢtuk sanki. Amacımız uğruna saygıda kusur etmeden zahiren hizmet ettik. Nihayet aksakallı bir yıl dolunca konuĢmaya baĢladı. “Ey kahraman fakat düĢüncesiz insanlar. Buralara kadar boĢuna gelmiĢsiniz. ġu dıĢarıda zannettiğiniz dipsiz kuyunun aslı, aslında, sizin kafanızın içindedir. Ağır taĢ da düĢünmenizi engelleyen günlük yaĢamın ç ıldırt ıcı hengâmeleridir. Ağır düĢünce blokajından kurtulup da kendi kuyunuza girmeyi becerebilseniz, kafanızın içindeki yüz bin odalı ilim ve irfan odalarını gezebilseniz, Ģimdi buralarda rezil olmazdınız. Aradığınız cevap da yine kafanızın içindeki levhalarda yazılıdır. Ama siz okumayı nereden bileceksiniz” dedi ve kuyunun baĢından kalktı gitti. Kuyu baĢında Bahadır‟la üz üntü ve kandırılmıĢlıktan dolayı yığılıp kalmıĢtık. Ġhtiyar bizi bir yıl köle gibi kullanmıĢ ve kaçıp gitmiĢti. Kafamın içinde nas ıl bir kuyu var diye düĢünmeye baĢlar baĢlamaz, dıĢarıdaki kuyunun da ağır taĢ kapağı açılmaya baĢladı. ġifre benim aklımı çalıĢtırmamla, tefekkür boyut una girmemle ilgili olmalıydı. Birkaç saatlik tefekkür halinden sonra t aĢın tamamen aç ıldığını gördüm. Aslında iki seçeneğim vardı. Ya özümdeki derin boyutlara yönelip ejderhanın suallerine cevap alacaktım ya da dıĢ ımdaki Ģu anda önümde duran kuyuya girip cevapları bulacaktım. Ġkisinden de alacağım cevaplar aynı olmalıydı. Ġçimdeki kuyulara girmekten korktum. Çünkü içim dıĢ evrenden çok daha fazla girdaplıydı. Girdapların birisinden kurtuls am diğerine yakalanırdım. DıĢ evrende ise her girdabın birkaç çık ıĢı vardı ve dıĢımdaki kuyuya girmeye karar verdim. Kuyunun dibine indi m. Saray ı buldum her odasını aradım. Mermer sandığı bulup levhay ı aldım ve dıĢarı çıktım. Levhada iki gazel (bir tür divan Ģiiri) yazıyordu. Levhay ı elime aldım ve okudum. 3. SIRRIMDA N BANA HĠTÂB Matla-ı Ģems-i hüviyyet menĢe-i ek van benim, Menba-ı ma‟nâ‟yi kesret mahzen-i ebdan benim. Hakikat güneĢinin doğduğu, var oluĢun kaynağı Ben‟im. Var oluĢ un sonsuz çokluğu benim tek‟liğimin yankılanmalarıdır. Varlığınızda var olan tek hazine Ben‟im. Ben O‟yum ki; kendi emrimden yarattım âlemi, Hep Ģüûnumdur bu mevcud, dehr-i bî pâyan benim. Algılayabildiğiniz ve algılayamadığınız sonsuz âlemler tüm boyutlarıyla Ben‟im sanal varsay ımlarımdır. BaĢı, ortası ve sonu “olmayan zaman” Ben‟im. Ben O‟yum ki lâ-mekânım, lâ-zamanım, lâ-kuyud, Her zamandan, her mek andan müncelî imkân Ben‟im. Ben‟de zaman ve mekân yoktur, Ben‟de olmay ınca Siz‟de olur mu? Ben‟i, benden baĢka bilecek, tekliğimi yalanlayacak olan mevcut değildir. Kayıtsızlığım, bağıms ızlığım ve özgür iradem bu anlamdadır. Her olay ve oluĢta Ben‟de n baĢka var olabilec ek yoktur. ArĢ ben‟im, Kürs î Ben‟im, âsûmân-ı seb‟a ben‟im, Madde vü-cevher-ü uns ur, câmid-i hay van Ben‟im. Varlığın sınırı ben‟im. BeĢeri düĢünce boyutunun bittiği sınır ben‟im. Varlık boyutlarının, nefs boyutlarının tek hakikati ben‟im. Madde olarak algılanan, öz olarak bilinen, cans ız -Ģuursuz görünen, canlı olup da düĢüncesiz gibi davranan yine ben‟im. Nûr-i mahzım, sırr-ı mutlak, nokta-i ıtlak-ı Nûn, Hem rûhum, hem melâik, Âdem‟im, insan Ben‟im. Ben ve Ben‟den baĢka bir Ģey olmayan varlık tek hakikattir. Kün‟deki (ol emrindeki) nun harfinin noktası Ben‟im. Nokta; tek‟liğimin ve Çok‟luğumun imzasıdır. Ruh, melekler, Âdem ve ins an benim en muazzam sırlarımdır. Ben onların bilinmesi ile zâhirim. Ben O zât-ı mutlakım ki; vasf-u fi‟limle ıyan. Ey!.. Hâlık-ı zi-Ģan Ben‟im, Rahman Ben‟im. Var oluĢ ve var oluĢlar Ben‟im zât ımdır (hakikatimdir, özümdür). Ben‟den baĢka da zât yoktur. Zâtımın görünüĢ ü “oluĢlar”dır. Ey Hak‟kı arayan! ġanlı ve Ģerefli yarat ıcı ben‟im. YaratıĢ ımdaki Ģan ve Ģeref tekliğimden dolayıdır, baĢkalarına göre değil. Varlık Rahman özelliğimden baĢka bir Ģey değildir. 4. BENDEN S IRRIMA CEVAP Ben O‟yum ki, ben dedikçe maksadımdır kudretin, Ben O‟yum ki benliğimden zâhir olmuĢ vahdetin. Kendimi bir nokta zannediyorum, fakat bir nokta‟nın sonsuzluğun ve kudretin tam bir tecellisi olduğunu da biliyorum. Nokta olan benim bilincim, sonsuz çokluğun ve sonsuz zıtların sadece mânâ çokluğu olduğunu bilmektedir. Bu sırra dayanarak „vahdet ilmi‟ vardır diyebiliyorum. Farzedersem benliğim senden cüdâdır ey vücûd, Vehm-i mahzım, hiç vücudu var mı ma‟dumiy etin. “Ben” dediğim varlığımı sınırsız ve sonsuz tek varlıktan baĢka bir Ģey zannedersem bu sırf bir hayal olur. Asla var olmamıĢ yokluğun asla varlığı olmaz. Bir fakirim ki neyim varsa senindir, bense hiç, “Fakru fahri” eldedir ferman-ı vahdaniyetin. “Ben” öyle bir yokluğum ki, bedenim ve ruhum ve bilincim dahi mevcut değildir. Eğer bedenim, ruhum ve bilincim olsaydı onlar “senin” olurdu ve “ben” de bir fakir olurdum. Ama, maalesef ki fakir olabilec ek kadar dahi bir varlığım mevcut değil. Bu durumda fakir de olamıy orum. Hiç de olamıyorum. Resulullah a.s.‟ın “Yokluğumla iftihar ederim” sözünü, O‟nun tevazu icabı “ben yokum” demesi gibi anlama! O söz kendisinden baĢkası olmay anın “Siz yoksunuz var olan ben‟im” fermanından baĢka bir Ģey değildir. ArĢ-ü kürsî, arz-ü eflâk hep senin emrinle var, Suhf-i ek van dest-i takdîrinle mektup âyetin. ArĢ (sınırsız üst bilinc) ve kürsî (fiziksel evren bilinci) ve yeryüzü (insanın bedeni) ve gökler (insanın düĢünce gücünde açılan sonsuz esmâ boyutu) tek nokta olan tek varlığın emr‟idir, ilmidir. (Suhf-i ek vân/“varlık boyutları”), bir kitabın sayfaları gibidir ve sayfaların toplam ına kitap denir. Harfler heceleri, heceler kelimeleri, kelimeler cümleleri, cümleler paragrafları, paragraflar sayfaları, sayfalar bölümleri, bölümler de kitabı oluĢturur. Her aĢama aynı varlığın farklı mânâlarının tecelligâhıdır. Tüm mânâlar tek mânâ olan “Allah” ismi ile iĢaret olunandır. Kitapta kaç tane âyet var? Saymaya ihtiyaç ve lüzum var mı? Kitapta bir tek âyet var. Onu dilediğin mânâ formatlarıyla dilediğin sayıya kadar adetlendirebilirsin. Ama okumay ı bilenler her çağda sadece “bir âyet ” okur. Sen o zât-i bî-niĢ ansın, lâ-mek ânsın bî zaman, Her ne varsa fi‟l-ü evsâfın, kemâl -i kudretin. Sen, senden baĢka varlık olmadığı için “bilinemeyensin”. Sen, senden baĢka varlık olmadığı için “mekân” yaratmayans ın. Sen, senden baĢka varlık olmadığı için “zaman” yaratmayans ın. Bundan dolayı sana kulluk edecek bir mekanın ve zamanın olmas ından “münezzehsin”. Zaman, mekan ve varlık olarak her neye var diyorsak, ancak senin senden ayrı olmayan mânâlarındır. Yaratmak sırrındaki; “baĢka olarak yaratmamak ilkesi” kudretinin zirvesidir. Sen O mevc ûdsun ki senden bir diğer yok müncelî, Her vücûda oldu kayyûm, sırr-ı mevc ûdiyetin. Sen öyle bir varsın ki; var olan ve algılanan sen‟den gayrı değildir. Algılayan; sem‟î ve bas îr de sensin. Kayyumiyet; (varlığının baĢkası tarafından yarat ılmamıĢ olmas ı) her noktanın varlık sırrı oldu. Ġki gazeldeki mânâlardan hiçbir Ģey anlamamıĢtım. Anlamamak bir yana içlerinde K af Dağı‟nın ve Simurg Anka kuĢunun isimlerinden tek harf dahi geçmiyordu. Kuy unun baĢından ayrıldık. Yıllarca yüzlerce Ģehir gezdik. Dağı ve kuĢu ne bilen vardı ne de gören. Sonunda görkemli bir kente geldik. Handa dinlenirken tellalların bağırmalarını duyduk. ġöyle diyorlardı: “Ey ahâlî!.. Kim ki Milest hârâbelerindeki kuyuda sak lı bulunan levhayı getirir de âlimlerin reisine verirse, karĢılığında üzerinde baĢka bir sır yazılı bir levha alacaktır!..” Hemen âlimlerin reisini buldum. Yanımdaki levhay ı verdim. Sevinçten boynuma sarıldı ve kendisindeki levhayı da bana verdi. Levhaya baktım; bunda da bir Ģiir vardı: 5. KENDĠNE DOĞRU Âlemde meĢ hud olan bu devran, Tekâmül içindir, kemâle doğru. Ġç dünyandaki düĢünce akıĢları ve dıĢ dünyandaki olayların sonsuz tekrarında bir amaç vardır. Amaç her olayın sonucunu gözlemek ve ondan ders almak değildir. Bu devranın amacı birimlerin bilincini olgunlaĢtırmaktır. Küllî bilinci anlayabilecek kapasiteye yükseltmektir. Her nokta cevvâl, her zerre raksan, Uçup giderler, visâle doğru. Her nokta (bilinç, birim, birey) her an faal haldedir. Çünk ü var oluĢ sistemi her an silinip, daha da mük emmelleĢmiĢ olarak bir an sonra tekrar var olmaktadır. Bu gidiĢ her noktanın „vis âl‟i olan „kendi hakikatini anlayıĢ a‟ doğrudur. Ekvan, insan koĢup giderler, Tutulmaz, kapılmaz hayâle doğru. Varlık âlemleri ve insan sonu olmayan mükemmelliğe doğru sürekli geliĢmektedir. Ġnsan isen, gel matlûbu anla, Yorulma gitme Celâl‟e doğru. Ġçgüdülerinin, duyularının ve basit toplums al alt bilincin güdümünden çık arak „insan bilinci‟ne ulaĢ. Celâl‟den yansıyan çokluk gazabının girdabına kapılma. Tek‟in çok gibi görünmesindeki arzuyu anla. Olayların ve düĢüncelerin içine dalıp da „her Ģey O‟nu anlatıyor‟ gibi tefekkürlerle vakit kaybetme. Sonsuza kadar, sonsuz tecellileri incelesen yine de önüne sonsuz sayıda sonsuz gelir. Ve senin bilincini „celal tecellisi‟olarak boğar. Ufk-i ezelde doğan bir GüneĢ, Gider mi acep zevâle doğru. Ezel boyutunda hiç doğmayan, hiçbir zaman ölmez. Sen doğmamıĢ olan GüneĢ‟sin ve „yok‟ olamayacak özelliktesin. Geçen her an için; „ey vah ömrümden bir saniye daha gitti diye üzülme.‟ Gitmek ve geçmek yoktur. Her an mükemmelleĢmek vardır. Ġfâte etme kıymetli vakti, Çevir yüzünü Cemâl‟e doğru. Akrebin ve yelkovanın hareketine vakit denir. Senin vaktin o değil. Senin vaktin, beynindeki düĢünce gücüdür. Beynini ve düĢünceni boĢa harcama. Cemâl‟den doğan tek‟lik ilmini ancak bu bedenle ve bu dünya yaĢamında elde edebilirsin. Kalbe dönüĢmüĢ aklının gücünü Celâl perdesinde çoklukta görünen Cemâl tek‟liğine çevir. ġiirdeki anlamlar hayretimi uyandırdı. Fakat derdimi yine halletmemiĢti. Âlimlerin reisi de bendeki Ģiirleri okudu. Onun da aradığı sualin cevabı orada yoktu. Beraberce Serendip adas ına gitmeye karar verdik. Aylarca yürüdük. Serendip adas ında Hz. Âdem‟in indiği yalnızlık tepesini ve o tepede yalnız yaĢayan en büyük ârifi bulduk. Elimizdeki levhaları ona verdik. Aradığımız cevapların suallerini arz ettik. 6. CEVAPLAR En büyük ârif bize aradığımız cevapları bizden hiçbir hizmet istemeden verdi. Önce benim k ulağıma eğilerek; “Birinci levhadaki Ģiirler Kaf Ġle Simurg Anka‟yı bildiriyor. ġiirlerde anlatılan sonsuz özelliklerin sahibi Kaf harfi ile anılır. Kaf; sonsuz âlemleri ilminde ilmi ile var etmiĢ olandır. Simurg Anka ise Kaf‟ın sonsuz tecellileridir. Her tecellî Kaf‟dır. Kaf kendi hakikatini unutunc a simurg Anka adını alır ve aslı olan K af‟ı aramaya baĢlar. Simurg Anka ve Kaf iki ayrı yerde, iki ayrı varlık değildir. Sen Simurg Anka ve Kaf‟s ın. Ġki isimden de sıyrılırsan Simurg Anka‟nın Kaf Dağı‟ na olan yolculuğu sona erer ve kuĢ yuvas ına döner. Yuvas ına dönmüĢ Simurg Anka‟ya da Ġnsan-ı Kâmil denilir. Simurg Anka‟ya göre ikinci levhadaki Ģiir yedi baĢlı ejderhanın sualine cevap vermektedir. Bize sonsuz ve sınırs ız görünen bu varlıklar âlemi bir kervan gibi aĢk nûruna ve aĢk sırrına doğru akıp gitmektedir. Bu gidiĢ, bu yolculuk, durmak bilmeyen bu hareket ezelî ve ebedidir. Bu kervan Hak‟kın kendinden gelip yine kendine gitmektedir” dedi. Sonra âlimlerin reisinin de aradığı cevabı verdi. Memlek etlerimize döndük. Yolculuğa çıkalı yedi yıl olmuĢtu. Yarın son gündü ve ejderha gelecekti. Halk bizim dönüĢümüzden ümidini kesince kurbanlarını hazırlamıĢ ve gözyaĢlarıyla beklemekteydi. Ejderha geldi. Ben de karĢıs ına çık ıp cevaplarının haz ır olduğunu söyledim. Eğer cevaplarım yanlıĢsa hem beni alacak hem de kurbanların sayısını yetmiĢ kıza ve yetmiĢ erkeğe çık arac aktı. Tekrar düĢünmemi ve son kararımı vermemi istedi. Cevabımı yüzüne karĢı haykırdım: “Ey ifrit! Her an olgunlaĢmakta olan bu varl ıklar âlemi, durmadan yürümeye mahkûm bu kervan, hayalin dahi kaps ayamayacağı eĢsiz sırra, ilâhî cemâlin her Ģeyi kendine çeken nûruna doğru koĢup gitmektedir . Bu kervan kendinden gelip kendine gitmektedir.” Cevabı alan yedi baĢlı ejderha korkunç bir çığlık atarak alevler içinde kaldı. Alevler sönünce bir de bakt ık ki o ejderha genç bir kıza dönüĢtü. Genç kız önümde saygı ile eğilerek ; “Ben Ġlâhî Kudret‟in var ettiği varlığın en güzeliyim. Fakat olaylar beni ejdere çevirdi. KurtuluĢum da senin verdiğin cevaplara bağlıydı. ġimdiye kadar hiç kimse doğru cevabı verememiĢti. Bu andan itibaren hizmetinizdeyim” dedi. Ülkede bayram ilan edildi. Kurban olarak ayrılan yedi k ız ve yedi erkeğin düğünü yapılarak evlendirildi. Ben de varlığın en güzeli olan kız ile evlendim. Yol arkadaĢım Bahadır vezirim oldu. Babam tahttan çekildi ve ben ülkemin âdil hükümdarı oldum. Çok uzun yıllar ülkemi yönettim. Bir gün eĢim ile birlikte at gezintisi yapıyordum. Atımın ayakları tökezledi ve aĢağı yuvarlandım. Gözlerim acıd an fal taĢı gibi açılınca karĢımda Aynalı Baba‟yı buldum. “HoĢ geldin Hükümdârım” dedi. A‟mak-ı hayaldeki bir saltanatım daha sona ermiĢti. Mezarlıktaki otların üstünde yerde yuvarlanıy ordum. En çok da dünya güzeli sultandan ayrı düĢtüğüme üzülmüĢtüm. Aynalı Baba üzüntümü bildiği için; “Üzülme. Yedi baĢlı ejderha, senin yedi boyutlu nefsindir. Her nefs boyutun aslına döndükçe güzelleĢir. Sonunda en güz el varlık olan nefs-i sâliha haline döner. Fakat bu dönüĢte alevler içinde çok yanars ın. Sonunda da nefsin senin hakikatinin önünde eğilerek hizmetine girer. Nefsteki ikiliğin bitip sona ermesi hayal âleminde evlilik ve düğün -bay ram olarak görülür. Sen sultanın olan nefsinle asıl Ģimdi buluĢtun” dedi ve evime uğurladı. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (8. Bölüm) Yazar Editr Tarih Aralık 31st, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm yedinci gün AZAME T DE RYASI VE ULULUK GĠRDAB I ikilik birlik içindir 1. EVRENSEL MUTLULUK “Ġlim bir noktadır; onu cahiller çoğaltmıĢtır.” Hz. Âli Bu gün Aynalı Baba son derece sevinçli idi. Sevincini daha da belirginleĢtirmek için külahına iki tane büyük ayna parças ı ve cüppesine de iki adet sarı teneke kapağı yapıĢtırmıĢtı. Ona minnettar bir talebe olarak derin saygı duyuyordum. Cüppesine iki tane teneke parças ı değil, iki tane gazyağı tenek esi taksa yine de saygımda noksanlık meydana gelmezdi. Çünkü o benim frenk takım elbiseme, gömleğime, kravatıma ve Ġstanbul beyefendisi imajımı yansıtan yanımda taĢıdığım bastonuma ciddi hürmet gösteriyordu. . . Sevincinin sebebini sordum; “Bizim berber Hacı Molla‟yı bilirsin! Kedisi Pamuk yavrulamıĢ. Saf beyaz çok Ģirin bir yavrusu var” deyince, ĢaĢkınlıktan tekrar sordum; “Af buyurunuz azizim! Bir kedi yavrulamıĢ diye bu derece sevinmeye ne gerek var?” “Sevgili dostumuz Pamuk hanımefendi çok Ģükür sağ salim doğum yapt ı, çektiği eziyetten kurtuldu. Hayattaki en samimi dostları olan bizler sevinmey eceğiz de kimler sevinecek. Hem de Ģenlik yapacağız.” Elimde olmadan Ģaka havas ı içinde sordum; “Kedi yavrus u için ha? Bu saygıdeğer yavrunun adı konulduğunda da Ģenlik yapılacak mı?” “Ġsmi konulmuĢtur. Fakat Hacı Molla ile tam dört saat münak aĢa ederek isminde karar kıldık” “Dört saat mi uğraĢtınız?” “E vet, ciddi konularda acele karar vermemek lazımdır. Önce Pamuk koyalım dedik. Annesinin ismi de aynı olduğu için uygun görülmedi. Ak ismini de çağırma aç ısından münasip bulmadık. Ak, Ak, Ak derken ördek zannedilip avcılar tarafından vurulabiliriz diye düĢündük. Farsça‟da ak anl amına gelen „sefid‟ ismini teklif ettim. Hacı Molla çok kızdı. Çocukken okulda „Bahr -i Sefid‟in (Ak Deniz‟in Osmanlı Türkçe‟sindeki adı) nerede olduğunu bilemediği için yediği dayak aklına gelirmiĢ, kabul etmedi. Kar ismi soğuk düĢtü. Pamuğun Farsça‟sı olan Pembe ismini de kırmızıyı hatırlattığı için reddettik.” “Siz ciddi olarak çok yorulmuĢsunuz” “E vet yorulduk ama sonunda Zarars ız ismini bulduk. Çok hoĢ oldu.” “Ve Ģenlik yapmak karar alt ına alındı.” “E vet. Neden gülüyorsun? Sen hâlâ ciddi konular ile gayrı ciddi konuları birbirinden ayıramıyor musun? Bir padiĢahın çocuğu doğsa bütün ülke bay ram yapıyor. Halbuki padiĢah çocuğu büyük ihtimalle Ģımarık, cahil ve zararlı bir gelec eği vaat eder. Ġstikbalde hayırlı mı, Ģerli mi olacak bell i olmayan bir insan bebeği için peĢin Ģenlik yapılıyor. Ġleride kesinlikle zarars ız olacak olan „Zararsız‟ için bizim Ģenlik yapmamız akla ve mantığa daha uygundur. Zararsız‟ın dünyaya avdet etmesi iki insanın sevinmesi için yeterli sebeptir.” Ġnsanların âdetlerini alaylı bir dille eleĢtirirken bile hikmetli dersler veren bu adama hayranlıkla bakarken, ney üfleyip Ģiir söylemeye baĢladı. Kahveyi demleme görevi bu sabah bana aitti. Acemice ateĢ yakmaya uğraĢtım. Dumandan gözlerim kızardı. Kendi demlediğim k ahveyi içmek de pek keyif veriy ordu. Aynalı Baba‟nın gazelini dinlemeye baĢladım. Ey dil (gönül)! Cihanda sen Ģu‟lezensin, Meçhulü her ân tâyin edensin. Âyine, eĢyâ (Ģeyler), manz ûr (görünen) sensin! Ey gönül! Varlık âleminde varlığının ıĢ ığını saçan sensin. Bilinmeyeni her an açığa çıkaran sensin. Esmâ tecellîleri (Ģeyler) sensin. Esmânın görüldüğü gönül ay nası sensin. Aynada görünen de sensin. Vahdetle her Ģey, mâruf-i vicdan, Vicdanla âlem, eĢyâ-yi insan, Âyine, eĢyâ (Ģeyler), manz ûr (görünen) sensin! Her Ģey tek olduğu için akıl ve kalb tarafından bilinebilmektedir. Ġnsan Ģeyleri (Esmâ tecellîlerini) küllî aklın ayırt etme gücüyle anlamaktadır. Esmâ tecellîleri (Ģeyler) sensin. Esmânın görüldüğü gönül ay nası sensin. Aynada görünen de se nsin. Bâtın tecelli eyler, Ģuûnda Zâhir taayyün eyler, butûnda. Âyine, eĢyâ (Ģeyler), manz ûr (görünen) sensin! Aklın ve gözün algıladığı olaylar varlığın iç yüzünün seyridir. Zâhirin ayrı bât ının ayrı olmadığı yine bâtın ilmi olan ilmi ledün ile anlaĢ ılır. Esmâ tecellîleri (Ģeyler) sensin. Esmânın görüldüğü gönül ay nası sensin. Aynada görünen de sensin. Elvâh-i kavnin, tevhîdi sensin, Ayât-i Hak‟kın, tec vidi sensin, Âyine, eĢyâ (Ģeyler), manz ûr (görünen) sensin! Kâinat levhalarının bir araya getirilmiĢ özeti sensin. Sonsuz boyutlar gönül aynasının çerçevesi içinde tek bir öz olarak toplanmıĢtır. Hakkın hatasız okunan ayetleri sensin. Esmâ tecellîleri (Ģeyler) sensin. Esmânın görüldüğü gönül ay nası sensin. Aynada görünen de sensin. Aynalı Baba insan gönlünün muazzamlığını Ģiir halinde okurken uyumuĢum. 2. ĠKĠ‟DEN B ĠR‟E MĠ‟R C (YÜKSE LĠġ ) “Cablisa Ģehrine kervan kalkıyor. Yolcular akĢama kadar katılsın. Gelen gelir, gelmeyen kalır!” diye bağıran tellalların gür sesiyle uyandım. Aklım ve Ģuurum tam yerindeydi. Fakat a‟mak-ı hayalimdeki bir boyutta o âlemin bir ferdi olarak var olduğumu da biliyordum. Çok uzun yıllar yaĢadığımı hissedecektim. Belki bir yıl belki on yıl tam buralı gibi kalacaktım. Aslında burada kaldığım süre dünya süresine göre birkaç saniye idi. Üst boyut Ģartları bedenimizin ıĢık hız ında hareket etmesine izin veriyordu. Dünyada saatte on kilometre hızla on yılda yapacağımız tüm olayları burada ıĢık hızıyla bir saniyede yapacaktım. Hız ımı kontrol için odada yürüdüm. Yine saatte on kilomet re gibiydi. Hücrelerim, bedenim, diğer varlıklar, üzerinde yaĢadığım gezegen, gezegenin güneĢi kısaca her Ģey ıĢık hız ıyla hareket ettiği için yürüyüĢ hız ımı ay ırt edemedim. Odada ĢaĢkın ĢaĢkın dolanırken aynada kendimi gördüğüm an çığlığı kopardım. BaĢımın ortasında tek gözüm vardı. Hemen altında tek kulak, onun alt ında tek burun deliği duruyordu. Göğsümün ortasından ise tek kol çıkıyor, tek bacağım vardı ve zıplayarak yürüyordum. Çığlığı duyan eĢim odanın kapısını açıp içeri zıplayarak gi rdi. Onu ve kendimi yan yana görünce gülmeye baĢladım. EĢim özlemle yüzüme bakarak; “Tabii ki önce sevinç çığlığı ardından da mutluluk kahkahaları gelir. Ben de senin gibi organlarımı çift hale getirmek için yola çıkıyor olsaydım ben de gülerdim. Hay di! E Ģyalarını hazırlayalım da kervana yetiĢ” dedi. GümüĢ evden çıktım. Herkes benim gibi tek organlı idi. Ġki ayaklı bir merkebe binerek Ģehir dıĢına doğru yöneldim. Tüm Ģehir gümüĢtendi. Kervana yetiĢtim. Birisinin yanına sokularak arkadaĢ oldum. Sordum: “Burası hangi Ģehir?” “Burası GümüĢ Cablisa Ģehri.” “Nereye gidiyoruz?” “Altın Cablisa Ģehrine.” “Kaç günde varırız?” Altın Cablisa‟ya yedi yılda varırız.” “Niye gidiyoruz?” “Ġki gözlü, iki kulaklı, iki kollu iki bacaklı olmaya, tek organlarımız ı ç iftlemey e gidiyoruz.” Kervandaki geveze yoldaĢımla yedi yıllık yolculuktan sonra Altın Cablisa Ģehirine ulaĢtık. ġehirde bizim kervanı gören halk sokaklara fırladı. Çift organlı olan insanlar bizimle eğlenmiyorlardı. Samimi bir dille; “MaĢallah! MaĢallah! Tek gözlü kalmaya razı olmayanlar, tek bacakla zıplamak istemeyenler, tek kolla tutmak istemeyenler hoĢ geldiniz. Çift olmaya hoĢ geldiniz” diyerek iki elleriyle alk ıĢ tutuyorlardı. Buraya gelmeyi hak etmiĢtim ama nasıl hak ettiğimi de bilmiyordum. Bir a n önce teklikten kurtulmalıy dım. Altın Cablisa‟da bizim onurumuza kırk gün Ģenlikler düzenlendi. Son gün aksakallı bir bilgenin rehberliğinde toplandık. Çok bilgili görünüyordu. Yedi yıldan beri tek organ çift organ dıĢ ında bir tek konu konuĢmadığım için patlamak üzereydim. Bilgenin yalnız olduğu bir anda yaklaĢtım. “Efendim ben kendi özüme seyahat e çıkmıĢ birkaç saniyede on yıl yaĢayan, bir saniyede on yıllık yol kat eden bir zaman yolcusuyum” dedim. Bilge tuhaf tuhaf yüzüme baktı, “Senin aklın yerinde mi evlat? Tek bac ağınla saatte beĢ kilometreyle zor zıplıyorsun. Hızlı zıplaman ise on kilometre saattir en fazla.” Beni anlamas ını umarak; “Gerçekten efendim ben baĢka bir dünyada tam organlı Râci isimli bir beyefendiyim.” “BaĢka düny a mı? Sen tam zırdelisin. Yüce Tanrımızın tek bir dünyası vardır. Oras ı da burasıdır. Düny amızda iki Ģehir vardır, GümüĢ Cablisa ve Altın Cablisa. GümüĢ Cablisa‟da bin yıl hiçbir Ģey konuĢmadan çift organ olac ağım zikrini yapan buraya gelmeye hak kazanır. Burada çift organ lı olur ve ebedi Ġrfan Cennetinde kalır.” “Ġrfan Cenneti nerede?” Bilge eliyle iĢaret etti. O yöne doğru yürüdük. ġehrin sınırına geldik. Aklım gördüğü manzara karĢısında donma derec esine geldi. Yerden itibaren bir derya sonsuz gökyüzüne uzanıyordu. Bir tek damla bile damlatmayan sonsuz yükseklikte su duvarı görüyordum. Bu Azâmet Deryas ı idi. Su duvarının çevresinde yıllarca yürüdük. Tecellî ġelalesi‟ni ve Ululuk Girdabı‟nı görecektik. Nihayet amacımıza ulaĢtık Azâmet Dery ası‟ndan daha fazla aklı donduran bir manzarayla karĢılaĢtık. Sonsuz su duvarının tam ortasından yüz kulaç geniĢliğinde „Tecelli ġelalesi‟ fıĢkırıy ordu. ġelale yere doğru inceliyor ve kuru bir fındık kabuğunun içine doluy ordu. Eğilip kabuğun içine baktım, kupkuruy du. Tek daml a su yoktu. Bilge hayretimi anlamıĢtı. Akıl almaz olayı anlattı. “Azâmet Deryası‟nın suyu sonsuz geçmiĢten beri Tec elli ġelalesi ile Ululuk Girdabı olan fındık kabuğuna dökülür. ġimdiye kadar ne Azâmet Deryas ı‟nın suyundan bir damla eksildi ne de Ululuk Girdabı‟nın kabuğu doldu. Ezelden ebede böyledir. Ululuk Girdabı ile Tecelli ġelalesi‟nin yanında birkaç yıl kaldık. Ġlk günlerdeki ak ıl donukluğum, hayretim azalmıĢtı. Hatta son günlerde akla hayale sığmayan manzaralar basit gelip hiç ilgimi ve dikkatimi çekmez oldu. Buralara boĢuna gelmiĢim diye düĢünmeye baĢladım. Rehberimize “ġu sonsuz derya sonsuz zamandan beri Ģu fındık kabuğuna akıyor. Fındık kabuğu dolmuyor. Bu ne anlama geliyor. Bize ne anlatmak istiyor?” dedim. “Gördüğün Ģey gördüğündür. Hiçbir Ģeye iĢaret etmez. Bu sonsuz deryadır, bu fındık kabuğudur bu da bir Ģelaledir. Sen ne arıyorsun, anlayamadım” dedi. Bu boyutta her Ģey sonsuz ve sınırsızdı. Fakat olaylar ve sözler tek anlamlıydı, anlam içinde anlamlar yoktu. Ġnsanların mantık yapıların da bir olaydan ya da sözden anlam çık armak yoktu. Doğmak, ölmek, var olmak, yok olmak, mutluluk, mutsuzluk gibi olaylar ve kavramlar yoktu. Aksakallı bilgenin bilgisinin bize göre çok yüzeysel olduğunu fark ettim. Belki de “Ġlim” onlar için “tek bir nokta” halinde tecelli ediyordu. Bizim boyutta olaylar ve kavramlar zıtlarıyla mevc ut olduğu için iĢaretlerle, mecazlarla “çoğaltmıĢ” olabilirdik. Kafam karıĢ ık halde iken dünyada asla duyamayacağım Ģiddette gürültü meydana geldi. Sesin sonsuz Ģiddetinden bayılmıĢız. Ayıldığımız zaman tek olan vücut organlarımız ın iki olduğunu fark ettik. Sevinçten birbirimize sarıldık. 3. BĠR‟DEN ĠKĠ‟YE NÜZUL (ĠNĠġ ) Bilge bizi halka halinde oturttu. Bana dönerek “Anlattığın ak ıl dıĢı Ģeylerden arkadaĢları na da bahs et, meydan senin” dedi. Anlamayacaklarını bildiğim halde, normal bedene dönmenin verdiği sevinçle bizim boyuta göre tuhaf olan manzaralardan ne anladığımı özetledim: “Önce organlarım iki idi. Bu âleme geldim teke düĢtü. Altın Cablisa‟da yine ik i oldu. Organlarımın görünüĢü ve sayıs ı değiĢime uğradı ama düĢ üncelerim, bilincim, benliğim hep aynı kaldı. Ġki organla da aynı görüp iĢitiyordum, tek organla da. Sizin âleminizde sizlerle yaklaĢık on yıl geçirdim. Kendi âlemimde ise henüz bir saniye yaĢ amadım. Sonsuz deniz Azamet Deryas ı bilincimizdeki sonsuz esmâ boyutudur. Fındık kabuğu; eski sûfîlerin kalb dediği beynimizdeki düĢünc e merkezidir. DüĢünce merkezimiz görünüĢte fındık kabuğu kadar sonlu sınırlıdır. Fakat sonsuz sınırsız olan Azamet Deryası‟nın tüm varlığını kapsayabilecek kapasiteye sahiptir. Hatta tüm sonsuzluğu yutar da bir zerre yeri dolmaz. Tecellî ġelalesi, esmâ boyut u ile düĢünce merkezimizi birleĢtiren tefekkür bağıdır. Duyduğumuz muazzam ses; insanın kendi hakikatini hat ırlama anıdır. Yıllarca okumanın, üstadların ilmini hazmetmenin, hayatın maddi manevi çilelerini çekmenin sonucunda yaĢanan “an”dır. DüĢüncenin en keskin virajıyla kendine döndüğü “vuslat” saniyesidir. Kul‟un kendi hakikati olan Hak ile vuslat anıdır. Ġki‟nin bir ile aynı sayı olduğunu bildiği andır. . .” Sevincimden sonsuza kadar konuĢ abilirdim. Fakat Altın Cablisa‟lıların uyku horultuları keyfimi kaçırmıĢtı. Ak sakallı ihtiyar bilge de benim sohbetimden o kadar sık ılmıĢtı ki, sıkınt ıdan sakal tellerini yolu yordu. Altın Cablisa‟lılar zaten teklik halindelerdi. Hiçbir zaman benim gibi iki olmamıĢlardı. Ġkiyi bilmiyorlardı. ġirki bilmiyorlardı. Ben hem ikilik cehennemini hem de teklik cennetini yaĢadığım için “Bir”lik edebiyatını “ikilik” lügati ile ç ok iyi parçalayabiliyordum. Altın Cablisa‟lılara acıdım. Hiç cennet halinden çıkmamıĢ olan bu zavallılara cennetin değerini nasıl anlatabilirdim ki? Asla anlatamazdım, onlar da asla anlamazdı. Kendi dünyama, kendi boyutuma dönmek istedim. Evet, isteğimi denetleyebiliyordum. DönüĢüm kendi irademdeydi art ık. Biraz sonra gözümü aç acaktım ve Aynalı Baba‟nın mütebessim cemâliyle karĢılaĢacakt ım. Ve gözlerimi açtım. Aynalı Baba; “An içre on yıllık iĢ ve oluĢ icrâ eden ey Hak nûru! HoĢ geldin!” dedi. Kahvemi de önüme koymuĢtu. Neyine üfleyip gazel okumaya baĢladı: Hep ikilik, birlik için, Bak iki göz, bir görüyor! Birlik ise, dirlik için, Bak iki göz , bir görüyor! Cennetin en yüksek makamı olarak tanımlanan bilinç hâlinde “birlik” (Ahadiyet) ve “ikilik” (Ģirk) gibi zıt kavramlar yoktur. Ġnsan cennetin en son makamına çıkmak için birliğin ve ikiliğin soyut olarak var olduğu “dünya/beĢ duyu” halini “ömür” olarak tadar. Fakat soyutluk “madde” etkisiyle yaĢanır. Taktirinde olanlar “dünya”nın bir rüya anı olduğunu fark ederek, birliğin ve ikiliğin olmadığı en son bilinç mert ebesinin gerçeğine ererler. O mertebeyi anlatacak bir iĢaret kelimesi kullanmak gerekirse “AHA D” yazabiliriz. Rûh-ü ceset, arĢ-ü felek, Ġns-ü peri, cinn-ü melek! Birlik için hep bu emek, Bak iki göz , bir görüyor! Ġnsan beyninin çalıĢma sistemi; bütünü parçalayarak (analiz) ve parç aları birleĢtirerek (sentez ) bilgi üretmek Ģeklindedir. Bu iĢlemi yaparken de; var -yok, bir-iki, tevhid-Ģirk, siyah-beyaz, nur-zulmet, aĢk-nefret. . .gibi iki tabanlı sayı sistemine day alı mantığı kullanır. Ġnsan‟ı ruh ve beden olarak analiz eder. Aslında insan ruh da değildir beden de değildir. Ġnsanın tanımı yoktur. Zorunlu olarak bir tanım yazacak olursak o tanım sadece “A HAD” olur. Ruh, beden, arĢ, felek, insan, peri, cin, melek. . . ve diğerleri sadece “bütünün” parça imiĢ gibi anlatımı ve tanıt ımıdır. ġirkten eyle hazer, Vaktini boĢ etme güzer! Âleme bir eyle nazar, Bak iki göz , bir görüyor! DüĢünce gücümüzü önc e, ikinin (Ģirkin) gerçekte var olmadığını anlamaya yöneltmeliyiz. Sonra tek‟i anlamalıy ız. Daha sonra da tek‟in iki‟nin iĢaretiyle varlık kazandığını çözmeliyiz. Tek‟in mant ık dünyas ının zıtlarından biri olduğunu hissedip, “AHA D” kelimesiyle iĢaret olunan “hal”i yaĢamalıy ız. Âlemin (gerçeğin) bu bilgi penc eresinden seyredilmesi gerekir. Sen de seni, sen de seni Bil ki budur “allemenî”! Birliğe gör can-u teni, Bak iki göz , bir görüyor! Sen sendesin… Sen baĢka bir Ģeyde değilsin. Hz. Âli‟nin “Bir harf öğretenin kölesi olurum” anlamı ndaki “allemenî” sözünden maksat budur. Can ve beden iki ayrı “Ģ ey” değil aynı “Ģey”dir. Küll (bütün, Ahad) ve cüz (parça) aynıdır. Göz ikidir ama gözde gören birdir. Aynalı Baba gaz eli bitirdi. Neyini koynuna soktu. Hiçbir Ģey demeden “sarayına” girip kapıy ı kapattı. Ayağa kalktım. Fötrümü taktım. Kravat ımı düzelttim. Bıyıklarımın uc unu büktüm. Bastonumu elime aldım, “Üsküdar‟a gideriken aldı da bir yağmur” Ģark ısını ıslıkla çalarak mezarlığın kapısına doğru yöneldim. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (9. Bölüm) Yazar Editr Tarih Aralık 31st, 2007 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm sekizinci gün EBEDÎ BĠLMECE ruh bedendir beden ruhtur 1. ÂLEMLER VA TANIM, ĠNSANLIĞIN IZDIRABI RUHUMDUR “Verrâsihûne fil-ilm” “Ġlimde derinleĢenler ise, biz ona inandık, hepsi Rabbımız katındadır derler…” Âl-i Ġmrân sûresi, âyet: 7 Sabahın alaca karanlığında mezarlıktayım. Aynalı Baba; “E vlat, ne olacak bu memleketin hali? MuhteĢem Ġmparatorluk yok olmak üzere. Üç kıtadan geriye mendil kadar toprak kaldı. Onu da Ġstanbul aydınları Amerikalıya mı Ġngilize mi kiralayalım diye tart ıĢıyorlar.. PadiĢahın eli kolu bağlı iradesiz yetkisiz halde, atası Osman Gazi Hazretlerinin mirası üstünde oturuyor. Biz ise Ģu yıkık dökük mezarlıkta kaval çalıp ayakta hayal görüy oruz. Vatan elden gidiyor. Gafletten uyanıp nice gafilleri de uyandırmak gerek değil mi?” diye, hiç beklemediğim bir tarzda konuĢtu. Aynalı‟yı dünya iĢlerinden el et ek çekmiĢ bir ahret adamı zannediyorken onun ülke ve dünya siyasetiyle yakın ilgisi beni ĢaĢ ırttı. Birden vatanperverlik hislerim kabardı. “E vet efendim! Bu uyuĢ uk milleti uyandırmanın zamanı geldi” dedim ve oturduğum yerden sinirle ayağa fırladım, yumruğumu sıkarak havaya kaldırdım. BaĢımın ark asına topuz yapt ığım saç kafamın üzerinden atlay ıp burnuma indi. Burun kemiğim sızladı. Saçımın topuzu çok sertti ve arasında değerli taĢlar vardı. Çevreme bakındım. Yoksulluğun ve sefaletin kol gezdiği Çin diyarının Nankin ġehri halkından ilim ve mârifet peĢinde koĢan, saçı topuzlu bir Çinli bir talebeydim. Halkım ise iĢgal altındaki ülkeyi kurtarma peĢindeydi. Yüce Çin kralımız Ġngilizlerin kuklası olmuĢ. YaĢlı âlimler ve bilgeler uyuklamanın adına tefekkür koymuĢ. Zavallı halk aç sefil ne yapacağını ĢaĢırmıĢ. Benim ise içimde çözemediğim karmaĢalar var. Bu vatan toprakları, bu halk, bu sefalet ve rezalet bana yabanc ı geliyor. Kendimi saht e vat ansever gibi hissediyorum. Çinli olmak bana gurur ve Ģeref vermiyor. Kendimden ut anıyorum. Köksüz ot gibi Ģehir Ģehir dolaĢ ıp içimdeki bilgelik açlığını bastıracak bir üstat arıyorum. Ama nafile. Çin‟de yok. Nihayet yaĢlı bir adam aradığım Ģeyin Hindistan ormanlarında yaĢayan bir Brehmen rahipte olduğunu söylüyor. Tarif ettiği yere gitmek imkansız diye üzülüy orken yaĢlı bilge minik fincanla nilüfer çayı ikram ediyor. Bir yudum alıyorum, baĢım dönüyor, gözlerim bulanıyor. Çok aç olduğumu hissediyorum. BaĢımı kaĢımak için elimi saçlarıma götürüyorum fak at kafam ustura ile kazınmıĢ parlak deri halinde. Nilüfer çayından aldığım bir kaç yudumla özümdeki Hindistan‟a ve Brahman tecellime ulaĢtığımı hissediyorum. Etrafıma bakıyorum, benim gibi yüzlerce Brahman rahip aday ı var. Hepimiz de Delhi Ģehrinden bu ıssız ormandaki gizli tapınağa gelmiĢiz. Daha doğrusu Ġngiliz iĢgali altındaki vatanımız olan Hindistan için savaĢmaktan kaçmıĢız. Amacımız ilim irfan değil, vat an uğruna çalıĢmaktan kaytarmak. Vatanım Hindistan çok yoksul bir yer. Ailem, halkım hay vanlardan daha zor Ģartlar alt ında yaĢıyor. Ben ise içimde aradığım bir gerçeğin peĢindeyim. Buradakilerden sadece benim amacım savaĢtan kaçmak değil, gerçeği aramak. Yine de kendimi vatan haini gibi hissediyorum. Geride bıraktığım kardeĢlerim vatan aĢkıyla Ģehit olup ebedi huzura kavuĢmak için uğraĢırken ben ise ne olduğunu bilmediğim bir gerçeği arıyorum. Çanlar çalmaya baĢladı ve tapınağa girdik. Ġlk ders baĢladı. Brehmen üstat ile karĢ ılıklı çok uzun müddet oturduk. Nihayet mezardan gelen iniltiye benzer bir sesle bana hitap etti: “Ey Çinli talebe! Derdin nedir? Ne arıyorsun?” Ben Hindistanlıydım. Brehmen ise bana Çinli olarak hitap etti. Ġtiraz etmedim. Üstadın bildiği vardır deyip sustum. Fakat derdimi hemen söyledim. “Ebedî bilmeceyi. Ruhun hakikatini arıyorum” “Herkes onu arıyor! Fak at onu diriler bulamaz. Sen ölmey e razı mısın?” “E vet.” Brehmen kulağıma eğilerek; “Yalnız kalacağın odaya git. Buraya tekrar gelmey e haz ır oluncaya kadar „omm, omm, omm‟(*) diye zikir çek. Bunun anlamı „büyük ruh‟tur, büyük ruh ise senin vat anındır. Gerçek vatanını hatırlay ıncaya kadar bu zikre devam et.” Bir kiĢinin büzülerek oturabileceği karanlık odama girdim. Kapıyı üzerimden kilitlediler. Karanlığa gömüldüm. Bir gün sonra duvardan bir delik aç ıldı. Ġçeri bir avuç kavrulmuĢ mısır ve bir fincan su uzattılar. Hizmetçinin alaycı sesi; “Bunlar hay vanlığı artıracak Ģeyler ise de henüz nefsi kırmaya ve perhize alıĢmadığın için birkaç gün verilecektir!” dedi. Yedi yıl bu karanlık hücrede kaldım. Günlük besinim olan bir avuç mısır ile bir fincan su bir müddet sonra iki günde bir, bir yıl sonra üç günde bir, üç yıl sonra üç günde bir verilmeye baĢlandı. Harek etsizlikten dolay ı bu kadarı dahi fazla gelmeye baĢladığı beĢinci yılda haftada bir avuç mısır yemeyi ve yirmi günde bir fincan su içmeyi kendim tercih ettim. Yedinci sene baĢında „ vatanım‟ zikrinin (omm) etkisi belirginleĢti. Bedenim tüm evreni kaplamıĢtı. E vren bedenimdi, bedenim de vat anımdı. E vrendeki her zerre sonsuz bir ac ı ve ıstırap içinde çılgınlar gibi kendi etraflarında dönerek belli bir istikamete doğru akıp gidiyorlardı. Fakat ne ac ılarının sonu vardı ne de yolculuklarının sonu vardı. Ruhumun çektiği acı ebedî sonsuz vat anını yitirmiĢ olmaktı. Ebedi sons uz vatanımı „ben varım‟ düĢmanı iĢgal etmiĢti. Varlık zannım; iĢgalci uluslara ve iĢgal edilen gerç ek ise Hindistan‟a benziyordu. 2. BEDENĠN ARINMASI, RUHUN ARINMASIDIR Yedinci senenin sonunda kaldığım hücreden çıkarıldım. Brehmen‟in huz uruna götürülürken tarif edilmesi ve anlatılması imkânsız bir güç ve durum kazanmıĢtım. Yürümüyor adeta ayaklarım yere değmeden birkaç santim havada süzülüyordum. EĢyalar saydamlaĢmıĢtı. Baktığım her Ģeyin içini ve arkasını görüyordum. Renkler pastelleĢmiĢti. Ġnsanların aklından geçen her düĢüncenin özel renklerini ayırt edebiliyordum. Her insanın ne düĢündüğünü renk analizini ve renklerin söz kalıplarına trans ferini yaparak okuyabiliyordum. Bana karĢ ı yöneltilen hayranlık, sevgi ve saygı düĢünc eleriyle; kıskançlık, nefret ve küfür sözleri arasında hiçbir değer farkı yoktu. Herkese kendi düĢünceleri ne olursa olsun pozitife çevirip iade ediyordum. Bana söven de beni seven de benden pozitif enerji almakta eĢitti artık. Brehmen‟in huzuruna girdim. Eline uzanıp öptüm. Bu kadar basit ve yumuĢak harek etten o kadar korkunç bir gürültü çıktı ki normal halimde olsam kulaklarım sağır olurdu. Aslında çıkan ses Ģiddeti normal idi, fakat kulak hassasiyetim tam kapasite ile çalıĢmaya baĢlamıĢ ve duyamadığım ses boyutlarını algılar hale gelmiĢtim. Bu da sesin Ģiddetini sonsuz özellikte duymama neden oluyordu. Binlerce halk ve rahip yere eğilerek “Omm! Omm!” (Vatanım! Vatanım!) diye inleyerek yukarı bak ıyorlardı. Neden yukarı baktıklarını merak ettim. Birden kendimin ve Brehmen‟in havada durduğunu anladım. Brehmen elimden tuttu, boĢlukta yürüyerek duvara doğru göt ürdü. Duvara yaklaĢtıkça saydamlaĢtığını ve bize engel olmadığını anladım. Sis bulutunun içinden geçer gibi duvarın içinden geçtik ve yere indik. Brehmen; “ġimdi ebedî bilmec enin cevabını buldun, zannederim. Ruhun gerçeğini bildin, sanırım” dedi. “Hay ır, ruhun ne olduğunu hâlâ bilemedim. ” “Büyük Brahma! Kendinin ruh olduğunu hâlâ anlamadın mı?” “Büyük Brahma derken bana baktın. Brahma ben miyim? Ruh ben miyim?” “Büyük Brahma! Havalarda uçar, her boyuttan geçer, madde ve enerji ona engel değildir. Hâlâ Brahma kendisinden Ģüphe içinde mi?” “ġüphe yok. Ben incelmiĢ bir bedenim ve hâlâ ruhumu göremiyorum. Yarın bir gün bu bedenim dağılacak, ruhum da yok olacak ve ben diye bir Ģeyim kalmayacak.” 3. KENDĠ CENA ZES ĠNĠ YAKAN ĠNSA N Brehmen muazzam bir sadâ ile yere yığıldı. Birkaç kez bana bakar ak “Büyük Brahma!” dedi. Bedeni gevĢ edi ve öldü. Rahipler hemen koĢarak geldiler. Hizmetçiler anında oraya odun yığdılar. ÖlmüĢ olan Brehmen‟in cenazesini odun yığınının üzerine koydular. Üstadım yakılacaktı. Ġçimi müthiĢ bir ac ı kapladı. Beni Ģimdi kim eğitecekti. Yüzü tülle örtülü birisi duvardan içeri süzülerek elindeki meĢaleyle odunları tutuĢturdu. Çevreyi ağır bir et kokusu ve daha ağır baharat tütsü kokuları kapladı. Kusacak gibiydim. Birden meĢaleli adamın yüzü dikkatimi çekti. Brehmen bana bakarak tebessüm ediyor ve kendi cansız bedenini yine bir baĢka fakat aynı canlı bedeniyle yakıyordu. Kendi cenaze törenini kendisi icra ediyordu. Ġçimden gelen bir ses, „Kendi cenaze namazına katılan velîleri hatırla‟ diye titreĢti. Brehmen; “Ey Çinli talebe! Ruhu Ģimdi anladın mı?” dedi. Daha cevap vermeden arkamdan bir el omzuma dokundu. Döndüm baktım aynı Brehmen arkamdan bana bak ıyor. Birisi yanıyor, birisi önümde birisi ardımda. Üçü de aynı. Üç‟ü bir‟e; bir‟i üç‟e eĢit. Derken dördüncüsü beĢincisi… Tüm tapınak ağzına kadar aynı Brehmen ile doldu. Her birisi birbirinden bağıms ız hareket ediyor ve benimle konuĢuyordu. Nereye baksam onun yüzünü görüyordum. 4. KENDĠ KALBĠNĠ K ĠLĠTLEYE N, KENDĠ KALBĠNĠ AÇA N, O‟DUR Kendime bakmak istedim. Parlak duvara gittim. Duvardaki görünen yine Brehmen‟di. Çinli talebe ve Brehmen diye iki ayrı beden ve ruh yoktu. Ölen, doğan, yanan, birbiri ile konuĢan tek bir ruh ve tek bir gerçek idi. Ruh ve beden ayrılığı düĢüncesini tamamen kaybetmiĢtim. Daha doğrus u o yanılgıdan kurtulmuĢtum. Bir ses bana “Sizi Çinli bir talebe çağırıyor” dedi. Ben Brehmen‟dim ve “Gelsin” dedim. Birden kendimin Çinli talebeye dönüĢtüğünü hissettim ve karĢ ımda Brehmen üstat ve binlerce halk eski haliyle görü ndü. Brehmen tekrar “ruhu anladın mı?” dedi. “Hay ır efendim. Ben anlamak istemiyorum artık anlayamayacağımı anladım ve „olmak‟ arz u ediyorum.” “Olmak ! Olmak ! ĠĢte bu mümkün değil. Olmak için evvela olmamak gerekir. Senin ruh olman için önceden de Ģimdi de gelecekte de „ruh‟ olmaman gerekir. Ama sen ruhsun ve asla değiĢmeyeceksin. Sadece kendini beden zannediy orsun ve bedene haps olmuĢ bir ruhun olduğunu var sayıyorsun. Bu zannından kurtulmadıkça ne beni anlarsın ne de kendi gerçeğini.” “Yanılgıdan kurt ulmak için ne yapmam gerekir?” “Yedi yıl boyunca ölmeden evvel ölmeyi öğrendin. Ebedi yanılgıdan ebediyen kurtulmak için de ebedî varlığını feda etmen gerekiyor. Buna razı mısın?” “Varlığımı sıfırlarsam, tamamen yok olursam ne olac ak?” “Hiç. Hiçbir Ģey olmayacak. Geriye Brahma (k ülli ruh -tanrı) kalacak.” “Ben yok olacağım, Brahma var olmay a devam edecek, öyle mi?” “E vet.” “Bu ilahi vahĢet değil mi? Önce beni var ediyor, sonra ebedi yok ediyor ve kendisi var olmaya devam ediyor. Peki, Brahma niçin yok olmayı ve beni ebedi var yapmay ı kabul etmiyor?” Brehmen‟in gözlerinde bir sevinç ıĢ ıltısı belirdi. “E vet, Ģimdi doğru soruyu sordun ve doğru cevabı buldun. Brahma zaten bunu yapt ı. Kendisini ebedi olarak yok edip sen, ben ve her Ģey tecellisinde ebed î var oldu.” “Ben önce Brahma mı idim? O var iken ben yok, ben var iken o mu yok oldu? Brahma eskiden bütün idi Ģimdi parçalandı mı?” “Bu daha doğru bir soru! . . Brahma hiçbir zaman bütün ve parça değildi. Hep Ģimdiki gibiydi, hep bu halde var idi ve var. Brahma sana dönüĢmedi. Fakat kendisini sen olarak ben olarak, o, bu, Ģu olarak ebedî unuttu. Bazılarımızda „hatırlamay ı tercihli‟ (kalpleri çalıĢan, örtüsüz) olarak kendini unuttu. Çoğunlukta ise kendini „hatırlama engelli‟ (kalpleri kilitli, mühürlü, örtülü) olarak ebediliği tercih etti.” ġimdi Çinli talebe olarak ebedi yokluğu tercih edip ebedi varlığı yani ebedi ruh olmayı kabul ediyor musun? Var olmakla yok olmayı anlayabiliyor musun?” “E vet.” Elimden tuttu, gizli bir odaya göt ürdü. Kilitli bir sandığı açtı, içinden çıkardığı levhayı önüme koydu ve “Yedi bin yılda ancak yedi kiĢi ebedi yokluğu kabul edebilir. Sen yedincisisin. Ġsmini oraya yaz” dedi. Ġsmimi yazdım. Ama yazdığım isim benim adım değildi. Hiç bilmediğim harflerle karaladığımı okudum „Râci‟ yazıyordu.” Brehmen; “ġimdi kendini kurtardın, vatanına döndün. Ruhun hakikatini anladın. Bedenin ruh, ruhun beden olduğunu bildin. Artık geriye dönüp biraz da ulusal toprak kurtarmak vaktidir” dedi. Gözlerimi açt ığımda yumruğum hâlâ havada duruyo rdu. Aynalı Baba gülümseyerek, “Hey ecanlanma nûrum vatan toprağı lafla kurtarılmaz. Cepheye giderken geride bıraktığın dünya servet ve nimetlerini aklına getirmemekle kurtarılır” dedi. Benim aklımda ise baĢka bir Ģey vardı. Ruhu anlamıĢtım ama hâlâ aklımda Ruhun aslı nedir düĢüncesi yatıyordu. Bir mezar kenarına oturdum. Yine dalmıĢım. 5. KONUġA N BEBEK KĠM? Tüm letafetimle havada süzülerek “bilgi dağına” gidiyordum. Yol ort asında kundaklı bir bebek görüp durdum. Bebek gözlerini açarak “Merhaba ey mârifet yolcusu” dedi. Bebeğin konuĢmasına ĢaĢırmıĢt ım. Bebek; “Ben her insanın saf ve temiz gönül aynasıyım. Benim konuĢmam seni ĢaĢırtmasın. Çünk ü konuĢan ben değilim. Sen kendi gönül ay nanı bebek olarak görüyorsun ve onda bozuntusuz yansıyan sonsuz b ilgiyi algılıyorsun” dedi. Kendimin zamans ız yönümü anımsadım. Aklıma Râci‟lik tecellimde bir türlü anlayamadığım „beĢikte konuĢan Ġsâ‟ hikayesi geldi. Bebek aklımdan geçeni okumuĢtu, hemen cevapladı: “Babasız doğan mucize bebeğe insanlar inanmayacak. Bebek de her insanda mevc ut olan üzeri tozlanmıĢ gönül aynas ının tozu alt ına tecelli edip onlara kendi vicdanlarından seslenecek. Ve gönül aynaları kararmıĢ insanlar kendi saflıklarını konuĢan bebek Ģeklinde dıĢlarında algılayacak.” Aldığım bu cevap kendi özümden gelmiĢti. Ben de kendi sonsuz özümü ya da öteki adıyla konuĢan bebeği dıĢa yans ımıĢ görüyordum. Bebek bu sefer ruh düĢüncemi cevapladı. “Sen ruh olmak için ebedi hayat ını feda ettiğini zannettin. Fakat zaten Râci olarak sahip olmadığın ebediyeti yine feda edememiĢ oldun. Sadece o mevzudaki yanlıĢ fikirlerini düzelttin… Ruh düĢüncesinden hiçbir fert ve hiçbir zerre ebedi olarak kurtulamaz. Ancak ruh hakkındaki yanlıĢ bilgilerden kurtulabilir. Bunun için de var olmayı ve yok olmayı bir tutmak gerekir.” Gözlerimi açmıĢım ve farkında olmadan; “Varlıkla yokluğun aynı olduğunu nasıl ispat edebilirim?” demiĢim. Aynalı Baba gülerek; “Varlıkla yokluğun aynı olduğunu; bilmek ve bilmemek arasında fark olmadığını bilen deliler ispat edebilir” dedi. Midemde yedi bin yıllık açlık hissediyordum. Beynim ise hâlâ sonsuz derecede aç idi. Aynalı Baba; “Bu gün yeterince yoruldun. ġimdi evine git ve dinlen. Yarın beynindeki ilim ve irfanın açlığını dindirecek olan „ilmin ve irfanın efendisi‟ ile buluĢmak vaktidir” diyerek büyük bir fincan kahve ikram etti. Hâlâ damağımda hissettiğim nilüfer çay ının kokusuyla karıĢan kahvemi içtim ve mezarlıktan ayrıldım. Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (10. Bölüm) Yazar Editr Tarih Oc ak 24th, 2008 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm 7. Bölüm 8. Bölüm 9. Bölüm dokuzunc u gün ULULA R MECLĠS Ġ her Ģey olduğu gibidir 1. PĠYANĠS T EVLĠY “Yolları ne var ayrı ise? Hep sana âĢık / Her birisi bir yol ile gülzâra gelirler” Niyâzi-i Mısrî Sisli bir sabahta erkenden uyandım. Ġçimde sebebini bilemediğim bir sıkıntı vardı. YavaĢ yavaĢ mezarlığa doğru yürümeye baĢladım. Bu gün havanın sisli, içimin sıkıntılı olmasından dolayı hüzünlü ney iniltisi dinlemek istemiyordum.. Mezarlığın duvarına yaklaĢtıkça kulağıma saz sesi gelmeye baĢladı. Sabah ziyaretine gelen bir medrese mollası yüzünü ekĢiterek; “Bizim Aynalı deliye bu gün yine Ģeytan karıĢmıĢ herhalde, ölülere saz çalıveriyor” dedi. Kulübenin önüne geldiğimde Aynalı Baba bir iskemleye oturmuĢ, neĢeli bir saz taksimi geçiyordu. Sessizce yanına vardım, boĢ duran diğer iskemleye de ben oturdum. Kendinden geçmiĢ halde hem çalıyor hem de söylüyordu: Zâhid biz e ta‟n eyleme, Hak ismi okur dilimiz, Sakın! Efsâne söyleme, Hazrete gider yolumuz. Ey katı ve taklitçi dindar!.. Saz çalan Ģu mümini kınama, küfürle suçlama. Hakkın ilminden baĢkas ını dilimiz söylemez. Sakın bize ilim irfan diye hikâye ve masal anlatmaya kalk ıĢma. Bizim yolumuz her an hakikat huzurunda olmaktır. Erenlerin çoktur yolu, Cümlesine dedik beli, Ko desinler bize deli, Usludan yektir delimiz. Kendi özünü tanıyanların hakikati anlat ıĢ yolları farklı farklıdır. Biz bunların hepsinin aynı hakikati farklı mantıklarla izah ettiğinin bilincindeyiz. Her yolun hakikate çıktığını söylemek delilik ise, bundan korkumuz yok, deli desinler bize. Ama bizim delimiz onların en akıllılarından daha da akıllıdır. Muhyi sana ola himmet, ÂĢık isen canan minnet ! Elîf Allah, mim Muhammed, Kisvemizdedir dâl‟ınız. Ey Muhyî! Sana Hakk‟ın ilim ve irfanla sağladığı yardımı ulaĢsın. Eğer gerçekten Hakk‟a âĢıksan etrafın dedikodusuna aldırmazsın. Hatta çevrenin baskı ve zulmü senin değerini açığa çıkarır. BaĢı ve sonu olmayan düz çizgi (elif harfi- ) Allah’ - ) olur. Mim ya da Muhammed ismi ile de kendi hakikatini idrak eden bilinç boyutuna işaret olunmaktad ır. Elif’in bir vechi (yönü) zahir isminin, diğer vec hi (yönü) bâtın isminin tecellisidir. Elif’in iki vechi (yönü) ortadan k ıvrılıp kendini seyre dal ınc a (dal- ) harfi olur. Bu da abdiyyet s û’ hakikatinin dal harfiyle anlatımıdır. Abdiyyet hali bu sırrı taĢıdığı içindir ki en yüce mertebe sayılmıĢtır. Aynalı‟nın saz ile okuduğu Ģiirin derin anlamları içinde yüzerken birden seslenince irkildim. “E vlat ben sadece saz çalmam. Her türlü mus ıkî aletini de çalarım” dedi. Sisin verdiği sıkıntımı biraz olsun hafifletip neĢelenmek için içimden espri yapmak geldi. “Piyano da çalar mısın?” diye gülerek sordum. Bana en az bir düzine bat ılı piyano bestekâr ismi ve eserlerini saydı. Her eserin ana temasını da ses ve ıslıkla tarif etti. Kerameten (keramet olarak) söylüyordur diye düĢ ünüyordum. Koluma girerek kulübesine götürdü. Ġlk defa içeri giriyordum. LoĢ odanın bir köĢesindeki eski örtüyü kaldırınc a gözlerime inanamadım. Eski bir piyano tam karĢımda duruyordu. Gaz lambas ını yaktı. Piyanonun baĢı na oturdu. Nota deft erinden bir yaprak seçti ve kısa bir konser verdi. Ney çalan evliya olabilirdi. Çünkü ney Nebî mesleği çobanlığın kavalını andırıyordu. Saz da Horasan erenlerinin kopuzuyla tasavvuf düny asına girmiĢti. Ama piyano bir Osmanlı evliyas ının kullanabileceği bir çalgı aleti değildi. Hele mezarlıkta yaĢayan ve kendini tamamen ahirete vak fetmiĢ bir evliya? Aynalı aklımdan geç en her suale arifane cevaplarını verdi. “ġeytan çalgı çalmaz nûrum. O zavallının ne mızrap tutacak eli var ne de tuĢ basac ak parmakları var. Ney üfürmek, saz çalmak hocasız mektepsiz öğrenilebilir. Ama piyano çalmak bir sanattır. Deftersiz, kalemsiz, üstatsız ve mektepsiz olamaz. Sanat ı üstadından öğrenmek Allah‟ın kanunudur, kerameten piyano çalmak Allah kanunlarına isyandır. Âsiden ârif değil hokkabaz olur. Çalınması en zor enstrüman „insan‟dır. Ġnsan denilen sonsuz akort ayarlı enstrümanı doğru olarak çalmak için en zor çalgı aletlerinden birini öğrenmek gerek. Ben de piyanoyu tercih ettim ve üstadından öğrendim. Düny a ve ahiret bizim için iki ayrı mekân değildir. Dünyaya küsen ahiret e de küser. Dünyayla barıĢan ahiretle de barıĢır. Kendini tanrı dostu zannetmenin onulmaz marazına düĢen (Ģizofren) zavallılar, halka ahiret adamı olarak görünür. Gerçek Allah dostları ise dünya ve ahiret aras ındaki sınırı kaldırıp her Ģeye hakkını verirler.” Aynalı Baba konuĢurken kafamdaki yanlıĢ bilgiler yıkılıyordu. Kulaklarımda ise A vrupa saraylarında dinlediğim senfoniler yankılanmaya baĢlamıĢtı. Farkında olmadan a‟mak -ı hayalime dalmıĢım. 2. BEġERĠYE TĠN SORUS U Gayet büyük bir sarayın içinde bir locadayım. Saray duvarları yüzlerce küçük loca ile dolu. Her loc ada bir insan oturuyor. Sarayın salonu ise binlerce insan alacak kadar geniĢ. Salonun ortasında sıralanmıĢ tahtlar var. Birisi diğerlerinden daha yüksekte duruyor. Tahtlarda yüzleri peçeli, heybetli insanlar oturuyor. Birisi ayağa kalkarak konuĢtu: “GeçmiĢ ve gelecek tüm insanların namına „beĢeriyet‟ gelmiĢ. Meclisimize bir suali varmıĢ. Münasip bulursanız gelsin” dedi. Mecliste bulunanlar baĢlarıyla onayladılar. Sefil kıyafetler içinde, sakat, hasta ve zavallı „BeĢeriyet‟ sararmıĢ çehresiyle ürkerek içeri girdi. Reis vekili hitap etti: “Ey BeĢeriyet! Otur. Rahat et ve sualini sor.” BeĢeriyet oturmadan dedi ki: “Oturmak ve rahat etmek mi? Yüzbinlerce yıldan beri oturup rahat edecek vakit mi buldum? Bir taraftan geçim sıkınt ısı ve ihtiyaçların tazyiki, diğer taraftan bedenimdeki bin türlü hastalık… Rahat etmey e imkân yok. Bu kadar zor Ģartlar altında intihar etmeden varlığımı sürdürmem çok zor. Bu intihar düĢüncesi beni rahatsız ediyor. Hiç olmazsa bu sefalet e niye katlandığımı ve niçin intihar etmediğimi birisi bana izah etse” BeĢeriyet son derece dertli ve çaresiz idi. Meclisi zavallı „beĢeriy et‟in ümitsizliği ve karamsarlığı kaplamıĢtı. Birisi ayağa kalkarak BeĢeriyet‟i teselli etmek için Ģunları söyledi: “Ġnsanı hayat a bağlayan bin türlü lezzetler ve çeĢitli beĢeri bağlar var. Ama hayat denilen Ģey ise kısa bir ömür ve binlerce dert ile keder dolu. Buna rağmen herkes onun peĢinde koĢmaktadır. Bunun hikmeti nicedir, kimse bilmez. Hayat insanı bir an rahat bırakmaz. Ġns an doğunca ağlar, bebekliğinde, çocukluğunda içi yana yana ağlar. Gençliğinde düny a tazyikinden sessizce feryad eder, kimse duymaz. Bitmez tükenmez bek lentileri vardır. Ġhtiyarlığında ise yüz bin meĢakkat ve sıkıntı çeker. Ecel vakti geldiği zaman bitmey en ömrün sadece „bir an‟dan ibaret olduğunu anlar. Bunca sefalet bir an için miydi der. Hayattaki bu zevk ve kıymet, akıllı kimseler için Allah‟ın kudr et eserlerini seyretmek; cahiller için de yemek ve Ģehvetten ibarettir. Ârifler zevk ve keder denilen Ģeylerin Hakk‟ın cemal ve celal esmasının birbiri ardınca tecellisi olduğunu bilirler. Cahiller ise „Celalsiz‟ bir „Cemal‟ peĢinde koĢmak; hay vani acıs ız, elemsiz, kedersiz bir ömür sürmek sevdasındadırlar. Zevkleri hemen unuturlar acıların ise özellikle kendilerini bulduğunu iddia ederler. Ve ömürleri Hz. Celal‟e isyan ile geçer. Hz. Cemal‟i ise tanrı edinmek isterler”. BeĢeriyet bir ah çekti ve: “Doğru, doğru… Bana söyleyiniz, merhamet ediniz; hayattan tiksiniyorum, onsuz da edemiyorum. Sonsuz mutluluk nedir? Bunu izah ediniz ” dedi. Reis vekili:“B u meseleyi ancak „ilmin ve irfanın efendisi‟ halledebilir” dedi ve meclis beklemeye baĢladı. 3. ULULARIN CEVABI Saraydaki senfoni sustu. Ġlmin ve irfanın efendisi geldi. Meseleyi anladı. Mecliste bulunanlara sıra ile söz verdi. Ġbrahim a.s. “Sonsuz mutluluk; çalıĢmak, kazanmak ve kazandığını insanlarla paylaĢmaktır” dedi. Musa a.s. “Sonsuz mutluluk; nefsini, Firavun gibi insanın baĢına bela olan aĢırı isteklerden arıtmaktır” dedi. Çin diyarının âlimi Konfüçyüs, “Sonsuz mutluluk; bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri s ığdırmaktır” dedi. Eski Yunan‟ın mistik filozofu E flatun (Platon), “Sonsuz mutluluk; her Ģeyin hiç bozulmayan ideal özünü daima ak ılda tutmaktır” dedi. Eflatun‟un talebesi ak ıl ve mantık uzmanı A ristotales, “Sonsuz mutluluk; tüm eĢyayı ve tüm olayları cinsine göre sınıflayıp mantık süzgecinden geçirmektir” dedi. Orta doğunun gizemli insanı ZerdüĢt, “Sonsuz mutluluk; aydınlığın karanlığı yok etmesidir” dedi. Hinduizm‟in büy ük üstadı Brahma, “Sonsuz mutluluk; nefsinin her isteğine tersini vermek ve zannımızın aksinin doğru olduğunu anlamak” dedi. Ġsâ Mesih a.s. “Sonsuz mutluluk; geçmiĢi unutmak, Ģimdiki hali hoĢ görmek ve geleceği düĢünmemektir” dedi. Lokman Hekim, “Ġnsanlar bu kavramı elde edemedikleri her Ģeyi ifade edebilmek için icad etmiĢlerdir” dedi. Hız ır, “Sonsuz mutluluk; gönüle bitmek tükenmek bilmeyen is teklerin girmemesidir. Böyle bir gönül her an her yerde bir hay alet gibi tecelli edebilir” dedi. Buda, ayağa kalkarak, “Ey BeĢeriyet! Sons uz mutluluk; evrenle bütünleĢip yok olmanın diğer adıdır. Nirvana! Nirvana!” dedi ve oturdu. Salonun ortasındaki beĢ eriyetin baĢı döndü, sendeledi ve yere düĢerek, “Hangisi doğru?” dedi. 4. BEġERĠYE TĠN ĠLACI Ġlmin ve irfanın efendisi ayağa kalkarak; “Ey BeĢeriyet! Mutluluk, hayatı olduğu gibi algılamak, hayatın sırt ımıza yüklediği yükleri taĢımak ve her Ģeyin daima daha mükemmele gitmesi için üzerimize düĢeni yapmaktır!” dedi. BeĢeriyet ayağa kalktı. Canlı ve dinç bir sesle; “Ey ilmin ve irfanın efendisi!. Her boyutun tanıdığı bilgi kaynağı!. Her beĢerin kendi levhi mahfuz undaki „okunas ı bilgileri‟ irsal etme sisteminin kuruc usu! BeĢeriyetin dertlerini anlayan Ve ilacını tam olarak tavsiye eden yalnız sensin sen” dedi. Hayat ı olduğu gibi algılayabilmek için algılama aracı olan bilincimizin (kalbimizin) ilim ve amel ile arınması doğal haline dönmesi gerekir. Hayat ın yükleri; kendi elimizle haz ırladığımız geleceğimiz ve kendi elimizde olmadan geleceğimizi etkileyen olaylardır. Acı ve tatlı her olay ı kendi ruh sağlığımız ı bozmayacak Ģekilde karĢılamalıyız. Biz istesek de istemesek de yaĢadığımız iyi ve ya kötü olaylar her birimi en mükemmel geleceğine taĢımaktadır. A‟mak-ı hayalimden çıktım. Sis dağılmıĢtı. Gayet dinç olarak ayaktaydım. Saraydaki „beĢeriyet‟in ben olduğumu anladım. Hayalimin derinliklerinden bana hitap edenler gerçekte o Ģahıslar değildi. Benim yıllar boyunca kütüphane köĢelerinde yapt ığım çalıĢmaların bilincimde oluĢturduğu birikim boyutlarıydı. Aynalı Baba kahve âlemlerinde beynimin akordunu „kendimle buluĢmaya‟ ayarlıyordu. Ve ben levhi mahfuzumdaki külli bilgiden nasibim kadarını indirebiliyordum yani „irsal‟ ediyordum. Kulübenin önünde bir fincan kahve ve kapalı bir zarf duruyordu. Çevremde Aynalı Baba gözükmüy ordu. Zarfın üzerinde inci gibi bir yaz ıyla “ Kahveni iç ve zarfı aç” yazıyordu. Gayet sakin kahvemi içtim. Keyifle zarfı açtım. Ġkiye katlanmıĢ kâğıdı okudum: “Elvedâ! Gün gelir ki, yine görüĢürüz.” AkĢama kadar “bom boĢ” mezarlıkta hazîn haz în ağladım… (devam edec ek..) Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (11. Bölüm) Yazar Editr Tarih Oc ak 27th, 2008 MANĠSA TIMARH NESĠ akıl oyunları 1- ġĠZOFRE N Aynalı Baba‟yı bulmak umuduyla onuncu gün erkenden mezarlığa gittim. Kulübe‟nin olduğu yere geldim. Aynalı Baba olmadığı gibi kulübenin yerinde de yeller esiyordu. Toprakta, otlarda ve çevredeki bitkilerde daha önce orada bir kulübe olduğuna ve bir insan yaĢadığına dair hiç bir iz yoktu.. Çevrenin bu kadar izsiz olması imkânsızdı. Kulübenin kaldırıldığı yerde kuru toprak olmas ı lazımdı. Derme çatma kazıkların söküldüğü yerde çukurlar olmalıydı. Kahve demlediğimiz çalı çırpı ve kömür ateĢinin mutlaka külleri olmalıydı. Yoktu. Hiçbir Ģey yoktu. Orası yüz yıldan beri hiç yaĢanmamıĢ kadar tabii görünüyordu. Tam kulübenin yerinde uzun yemyeĢil otlar vardı. Bir günde çıkamayacak kadar normal otlar. Dokuz gün rüya mı görmüĢtüm? Hayır. Her yönüyle gerç ek, dokuz ayrı boyuta yolculuk yaptığım gerçek günler yaĢamıĢtım. Dün gördüğüm medrese mollas ı zât bana doğru geldi ve selam verdi. ġaĢkın ĢaĢkın çevreyi incelememden bir Ģeyler aradığımı fark etmiĢti. Merakla sordu: “Hay ırdır muhterem! Ne arıyorsun?” “Hiç!” “Hiç aranmaz. Hiç zaten yoktur. Haydi, söyle bana ne kaybettin? Ya da ne bulmak istiyorsun?” “Aynalı Baba‟y ı ve kulübesini arıyordum.” Molla tatlı tatlı güldü ve alaylı bir tavırla konuĢtu: “Sen ak ıllı birisine benziyorsun ama sen de mi efsane peĢindesin? Aynalı deli buradan gideli neredeyse yüz yıl olmuĢ. Herkes onun evliya olduğuna inanmıĢ. Arada sırada burada görünür yalanı uydurulmuĢ. Ama o evliyadan değil, cinlerin zır zır delisinden olsa gerektir. Evliya olsa mezarlıkta saz mı çalar? Kaval mı üfler. Hele hele kâfir çalgısı piyano mu çalar? Ne evliyas ı be! O cinlere karıĢmıĢ bir deli!” Daha fazla Ģey konuĢmadan eve döndüm. Yüzümün tuhaf ifadesi annemi kuĢkulandırdı. Is rarla ne olduğunu sordu. Aynalı‟ya ilk buluĢmamızda verdiğim sözü unutarak her Ģeyi olduğu gibi anlattım. Hâlbuki hiç kimseye Aynalı‟dan bahsetmemem gerekiyordu. Annem çığlık çığlığa komĢulara koĢtu. Hem kapı kapı dolanıy or hem de bağırıyordu; “YetiĢin komĢular! Benim oğlana mezarlıkta cinler karıĢtı. Kafayı üĢ üttü. Aynalı deliyi gördüğünü zannediyor. Olmayanı görüyor. Ġmdât!..” Aynı gün tüm mahalle geçmiĢ olsuna geldiler. Yine aynı günün akĢamı iki zâbit, bir deli hekimi ve iki deli hademesi gelerek beni zavallı gözü yaĢlı annemden teslim aldılar. Yolda ellerinden kaçtım. Yıllarc a Anadolu ve Rumeli yakasında Aynalı‟yı aradım. Ne gören vardı nede duyan vardı. Nihayet bir gün yakalandım ve tekrar zabitlere t eslim edildim. Ne dediysem, ne kadar sırlardan bahsettiysem, insanın aslının ve hakikatinin hak olduğundan dem vurduysam da hep deliliğime bağlayarak teĢhisimi iyice ağırlaĢtırdılar. Akıllanmaz ve iflah olmaz akıl hastalığı (Ģizofren) sınıfına sokup en kısa zamanda Manisa Tımarhanesine kapattılar. Soğan gözlü cinlerin boyutunu ve oradaki halimi hat ırladım. Onlarla hiç konuĢmayarak anlaĢabilmiĢtim ama kendi cinsim olan beĢer sınıfıyla anlaĢamamıĢtım. 2- MEK TUP LAR Aklımı kaçırdığımı tüm eski dostlarım da d uymuĢtu. Birisi beni zavallı yerine koyarak hazîn bir mektup göndermiĢ. Aklımda kaldığı kadarıyla Ģöyle yazmıĢ. Azizim Râci! AyyaĢlık devresinden sonra hastalık devresine gireceğini tahmin ediyordum. Ama ince hastalık (verem ve siroz) beklerken her zamanki gibi bizi ĢaĢırtarak akıl hastası oldun. Evliy a gördüğünü, gâipten sırlar elde edip Hakk‟a vas ıl olduğunu iddia etmiĢsin. Kafanın içinde sonsuz âlemler barındırdığını ve her âleme gidip yıllarca dolaĢ ıp aynı saniyeler içinde geri döndüğünü saçmalıyormuĢ sun. Azizim Râci, sen nasıl bir filozof ve ay dın bat ılı bilim adamıs ın? Hani Ġslam‟ın üstünlüğünü bat ıya kanıtlayacakt ın? Kanıtların dokuz tane cin âlemi hikâyesi mi? Uykudan, rüyadan, keĢiften, kerametten Ģeriatta kanıt olmaz diyen sen değil miydin? Eski zarif üstadım Râci olduğun günler hat ırına bana cevap ver. Allah; yakalanmıĢ olduğun “avanaklaĢma” (Ģizofren) hastalığına sağlık ve sıhhat bağıĢlas ın. Dostun Sâmi. ArkadaĢ ıma anladığı dilden bir cevap gönderdim: Sevgili Sâmi! Mektubunu okudum. Hatırın için hayalimin derinliklerindeki aydınlıktan, sizin karanlık çukur dünyanıza beĢ dakikalığına çık ıp Ģu mektubu yazdım. Âlemin tımarhane, insanların da deli olduğunu söyleyen sen değil miydin? ġimdi benim deliliğime niçin hükmediy orsun? Senin gibi düĢünmediğim için mi aklımı yitirdim? Ya da herkes gibi deli olmadığım, tüm delilerin içinde tek akıllı olduğum için mi hepiniz bana deli diyorsunuz? Ne dediğiniz umurumda değil. Ben âlemlerin bir hayal perdesi olduğunu anladım. Gerçek ise hayal perdesinin iĢ aretiyle anlaĢ ılabilir. Her gerçek daha üstün bir gerçeğe göre yine hayal hükmündedir. Bu sonsuza kadar böyle sürer gider. Basit dünya aklı ve fen bilimleri adi vak‟aları formüllerle anlatır. Ben bu bilimleri hak ya da bat ıl olarak tartıĢarak boĢa vakit harcamam. Benim amacım doğum ve ölüm aras ı yaĢamda dünyaya niye geldiğimizi, ne olacağımız ı anlamak ve bizi göndereni tanımaktır. Benim amac ıma, senin hay vanların yeme içme ve iyiyi seçme içgüdüsüyle aynı olan aklı meaĢ ın (dünyasal akıl) cevap veremez. Fen bilimlerinin de “ruh” diye bir bâbı (bilim dalı) yoktur. Ben aradığım soruların cevabını içine düĢtüğüm hayal aleminde, a‟mak -ı hayalde buldum. Senin göremediğin yıldız kümelerini, uzayın sonsuz derinliğini ben ıĢıksız ve gözsüz görüyorum. Maddenin en küçüğünün milyarlarca daha küçüklerini elsiz tutup, onlarla dilsiz konuĢuyorum. Ben öyle bir öz oldum ki; uzak ve yakın, görünen ve görünmeyen, madde ve ruh aynı oldu. Madde âleminin aslı benim emrimin tecellisi, mânâ alemi ise benim irademin yansımasıdır. Ama ben yine de aç olan ruhumu doyuramadım. Hâlâ ilme ve irfana açım. Ġlmin ve irfanın efendisi HER ġEYĠN OLDUĞU GĠBĠ olduğunu ilan etti. Hayat ı olduğu gibi kabul edip, sonsuza kadar mükemmelleĢmeye gayret etmek yapacağımız tek iĢ. YaĢamda, “B en evrenle bütünleĢip „nirvana‟ oldum” ya da „Benim varlığım yok oldu, Allah bâki kaldı (fena fillah)‟ ve benzeri Ģeylerle her hangi bir Ģey olmak yok. Sadece bilmek var. Bilmenin de sonu yok. Bundan dolay ı ben sonsuz bir halde aç kalmaya mahkûmum. En büyük çile bitm eyen ilim ve irfan açlığıdır. Gerisi bedensel eziyet ve terbiyedir. En büyük çilem benim en büyük ruhsal zevkimdir. Bu delilikse ve mekânı tımarhâne ise, bedensel zevklerin yeri de sizin mekânınızsa, herkese hak ettiği yer hayırlı ols un dostum. Mezarlıkta gördüğüm Aynalı‟ya kimisi cin, kimisi cinlere karıĢmıĢ deli, kimisi de hayalet dedi. Herkes doğru söyledi. Çünkü her insan ne görüyorsa ya da ne göremiyorsa ona göre hüküm verir. Aynalı, sizin basit algılama organlarınızın algılayamayacağı kadar gerçektir. Ve siz hükmünüzde mazursunuz, kapasiteniz kadarını beyan edersiniz. Benim kapasitemi dile getirmemin adı “avanaklaĢma” ise “sadece benim gördüğüm ve benim bildiğim doğrudur” diyenlerin de hastalığına ben ad bulamıy orum. Yerine bir tımarhâne anısı yaz ıyorum. Geçen gün bizi toplu olarak tebdili mek ân maksadıyla mezarlığa götürdüler. Mezarlıkta serbest gezinen bir deli gördüm. Elindeki teraziyle oynuyordu. Ne yaptığını sordum. ġu cevabı verdi: “Ahmaklıkla mârifeti tart ıyorum.” “Bundan maksadın nedir?” “Mevc ut malımı anlamak!..” “Ne kadar malın var?” “Ahmaklığım o kadar ağır ki, sanırım bu zamanın Kârun‟u benim.” Beni unutman ve meĢgul etmemen dileğiyle, hoĢça kal. 3- AġK YA DA BEĞENĠ Hastane yönetimi benim zarars ız deli olduğuma karar verdiği iç in haftada bir gün çarĢı izni vermeye baĢlamıĢlardı. Deli olmadığımı kimseye anlatamadığımdan dolay ı zorunlu olarak periĢan bir görünüĢe dönüĢmüĢtüm. Saçım sakalım birbirine karıĢmıĢ, kıyafetlerim eskimiĢ ve solmuĢtu. Kunduralarımı da hademeler gas p etmiĢti. Ayaklarıma çaput sararak dolaĢ ıyordum. Ġzin günümü “Ayn-ı Âli Sultan” Ģehir mezarlığında geçiriyordum. Eski halimi bilen sade vat andaĢlar, son halimi evliyalığa bağlamıĢlardı. Makamımı gizlemek için periĢan giyinip, anlaĢ ılmaz laflar söylediğime ve benim bu özelliklerimden dolayı da Melâmi evliyas ı (kendini çeĢitli yollarla gizleyen ârif) olduğuma inanıyorlardı. Halkı bu düĢ üncelerinden dolay ı eleĢtiremezdim. Ben de Aynalı‟yı saz ve piy ano çaldığı için sahte evliya zannetmiĢtim. Müslümanların Ģartlanmalarında evliya tipi sadece fakir ve düĢkün görünümdü. Yollarda önüme geçip dua, Ģefaat, nasip isteyenler olduğu gibi alay edenler, sövenler de oluyordu. Hiçbir Ģeye tepki vermiyordum. Tepki versem de vermesem de deliliğime ve ya evliyalığıma bağlanıyordu. En iyisi susmaktı. Tepkisizlikte tefekkür daha güz el oluyordu. Sevene de kızana da yine suçlamada bulunamıyordum. Halk ın görmediğini görmek ve gerçek olduğunu iddia etmek, hem delilik hem de velilîk alâmeti olarak kabul görüyordu. Ben de Aynalı‟y ı görmesem ve birisi gördüğünü iddia etseydi mutlaka ak ıl hastalığına hükmederdim. Bu düĢünceler içinde mezarlığa geldim ve ebegümeçleri arasındaki bir mezar taĢına dayandım. Eski dostum Sâmi beni Melâmice yaĢamdan kurtarmak ümidiyle ve muhtemelen annemin ısrarıyla mezarlıkta bekliyordu. Aynı anda baĢka bir kadın da her hafta geldiğimi bildiği için yolumu gözetiyordu. Ġkisine de heykel gibi bakarak “Niçin geldiniz?” diye sordum. Sâmi periĢan görüntüme dayanamayıp ağlamaya baĢladı. Kadıncağız da gözyaĢı seliyle diz çökerek derdini anlatmaya baĢladı; “Ah Ģeyhim! Meczûb efendim! E vliya beyciğim! Zavallı kız ım Nefise on beĢ yaĢında çıldırdı. Lütfullah Bey‟in oğluna gizli sevda beslemiĢ. Oğlan attan düĢüp ölünce kız ım day anamayıp aklını kaçırdı. Neyim var neyim yok hepsini satıp türbelere, mahalle Ģeyhlerine adaklar sundum, hediyeler verdim. Hiç fayda olmadı. Kız ımı tımarhaney e koydular. Son çare seni tavsiye ettiler. Senin duanı Allah geri çevirmezmiĢ dediler. Ne olur bana yardım et!” Kadının göz yaĢı seline Sâmi dayanamayıp teselli etmeye çalıĢtı. Ama kadının göz ü evliya zannettiği benim üz erimdeydi. Bense taĢ gibi hiç oralı olmadım. Gözümü boĢluğa dikip „aĢk‟ ve „çılgınlık‟ hakkında tefekküre baĢladım. Sâmi baĢıma dikelip; “ġu zavallı kadıncağızın kızına dua etsene be taĢ kalpli duyarsız, akli dengesi kayık evliya!” diyerek beni alayla karıĢık azarladı. Kadın, Sâmiye “Aman çelebim, saygılı konuĢ, sonra benim yüzümden çarpılırs ın” dedi. Yaslandığım yerden ayağa kalkarak Sâmi‟ye seslendim: “Ben mi deliyim yoksa sen mi delisin behey divâne! Milyonlarca yıldan beri biri âĢık olur, biri ölür, biri çıldırır, biri de ağlar. Bu kadar adi ve basit bir hayat kanunu karĢısında sen dengeni aniden kaybedip üzerime saldırdın. Bens e bu kadının dilinden bana ulaĢan evrensel mesajlar üzerinde yoğunlaĢtım. AĢk nedir? AĢkta neden ikilik görülür de teklik görülmez diye düĢündüm. Seven ve sevilen tek varlığın iki kutbudur. Bunu anlayan gerçek aĢkı bulur, anlamayan ise keçinin otu beğenmesi gibi birbirlerini beğ enirler ve adına da aĢk derler. Bana ne Nefise‟nin bir oğlanı beğenisinden. Size ne Nefise‟nin hakikatindeki sırları bilmekten! Nefise ve aĢkı benim için ikilik değil teklik mesajıdır ama sizin dünyanızda ille de ikili beğenidir! Anlattıklarımdan bir Ģey anlamıyorsunuz, biliyorum. Çünkü alık alık yüzüme bakıyorsunuz. Kusuruma bakmayın ben çılgınım ve ne dediğimi bilmiyorum(?). Çıldırmak nedir? Çıldıran kimdir ve niçin çıldırmaktadır? Size okkalı bir cevap vereyim mi? Yine anlamazsınız ama ben anlatayım. Seven varlık sevgisini vereceği ikinci bir varlık bulamaz ve sevilen olarak kendisini baĢka bir isim ve resimle peydâ eder. Bir an sonra kendini böyle kandıramayacağını ve aĢkın asla gerçek olmadığını fark eder. Ve sonsuz yalnızlığın sonsuz karanlığına gömülür. Sen yalnızlıktan de ben de teklikten diyeyim, ikisi de aynıdır ve çıldırma nedenidir. Ağlamak nedir? Ağlayan kimdir ve niçin ağlar? Kadın ağlar da demir ağlamaz mı? E vet kadın ağlar, demir ağlamaz. Kadın nedir? Demir nedir? Ağlayan nedir, ağlamayan nedir? Bu suallerin cevabı yok. Niçini ve nedeni de yok. Her Ģey niçinsiz ve nedensiz. Çünkü tek olan niçinsiz ve nedensiz. (Sâminin kolunu acıyla büktüm) Ben sen değilim. Eğer ben sen olsaydım kolunu bükemezdim ve sen ac ı duymazdı n. Bu senin gerçeğindir. Benim gerçeğimde ise büken el ve bük ülen kol tek varlığın kendisini arada s ırada kont rolüdür. Kendini ebedi hayalden uyandırmak için nâfile çimdiklemeleridir. Size göre aĢk bir beğeni zevkidir. Bu tür zevk en aĢağı bedensel boy ut un duygusudur. Bize göre aĢk, âĢıksız (sevensiz) ve mâĢuksuz (sevilensiz) hakikattir ki ruhsal zevkin zirve duygusudur. Ey Sâmi! Bu kadına ac ıyorsun da ezelin ve ebedin yalnızlığından çıldırmak üzere olan Ģu zavallı Râci‟ye neden ac ımıy orsun? Onun kız ı çıldırmıĢ benim ise tüm kâinat ım çıldırmak üzere. Beni neden meĢgul ediyorsunuz? Beni yine niçinli ve nedenli süfli aleme indirdiniz. Tam tüm tezatları cem etmek üzereydim ki beni yine kesrete sürüklediniz.” Hitabımdan bir Ģey anlamayan Sâmi ve kadın mezarlıktan uzaklaĢtılar. Ben de tımarhaneye döndüm. 4- BEN AYNALI‟Y IM, AYNALI DA R CĠ Bir gün tımarhane avlusunda güneĢleniyordum. Deliler birisinin etrafında halka olmuĢlar “Aynalı! Aynalı!” diyerek dönüyorlardı. Neredeyse kalbim durac aktı. Yıllarc a karıĢ k arıĢ aradığım Aynalı Baba delilerin aras ından bana tebessüm ederek bak ıyordu. Bu sefer temkinli davrandım. ĠĢi gücü deli dövmek olan Gulyabani lakaplı hademey e sordum: “ġu deli halkasının ortas ında birisini görüyor musun?” Gulyabani merakla baktı; “Hay ır görmüyorum! Bu dayak delileri yine oy un oynuyor. Sen görüyor mus un?” diye aniden bana sordu. Görüyorum desem kesinlikle dayak yiyecektim. Hayır diyerek Gulyabaninin gitmesini bekledim. Aynalı Baba da delilerin aras ından sıyrılıp yanıma geldi. Hiç tepki vermedim. Aynalı bozulmuĢ gibi sordu; “HoĢ geldin demek yok mu nûrum?” “Hay aletlere hoĢ geldin denmez.” “Ben hayalet değilim.” “Var da değilsin.” “Hay al perdesinde yokum ama zamansız bir bilincin gerçek âleminde varım. ” “Yüz yıl önce kaybolduğunu söylediler.” “E vet, yüz yıl önce beĢ duyu dünyasına görünmeme kararı aldım, buna ölüm diyebilirsin.” “Bana neden görünüyorsun?” “Ben sana görünmüyorum. Sen beni görüyorsun.” “Beynim hay al mi üretiyor?” “Hay ır senin bey nin sağlıklı. Bilincin benim hayatta iken ulaĢtığım ilim irfan boyutuna ulaĢınca kendini „Aynalı Baba‟ olarak gördün. Gören de görünen de sensin. Çokluk mant ığından teklik mantığına döndüğün için kendini baĢka isim ve resimle görüp sevebiliyorsun.” “Aynalı ben isem Râci kim?” “Tek ve yalnız olan Aynalı‟nın Râci isminde ve resminde bir tecellisidir. ” “Ben senim, sen de bensin. Bu iki öznenin toplamı bir mi ediyor.” “E vet, vahdet matematiğinde her sayının toplamı, çarpımı, bölümü bir‟e çıkar. Fakat herkes bu hesabı yapamaz. Ġkiye iki, üçe üç, beĢe beĢ derler. ” “Bu ne tür bir oyun?” “Külli aklın, kendi kendisiyle „ak ıl oyunları‟dır.” “Akıl içinde ak ıl. Her akıl bir alt akla göre deli kabul edildiği bir oyun, öyle mi?” “E vet nûrum öyle. Hadi git hastane ocağından iki kahve al gel.” “Olmaz, dayak yerim.” “Sen al gel. Sen delisin iki fincana bir fincan desen ve ocakçıy a üç fincan parası versen, ocakçı seni Gulyabani‟ye karĢ ı korur. Ama iki fincana bir fincan desen ve bir fincan parası versen dayağı yersin!” Tımarhane duvarından içeri at ılan bozuk paraları toplay ıp sakladığım yerden aldım. Aynalı‟nın dediği yaptım. Ocakçı Guly abani‟ye fısıldadı. Gulyabani bana iliĢmedi ama kendi kendime konuĢtuğumu ve iki fincanı da benim kullandığımı kendi mantığına göre algılayarak uzaktan beni göz hapsin e aldı. Aynalı Baba ile kahvemizi yudumlarken kendi kendime sordum: “Ben gerçekten Ģizofren miyim?” *** 12. BÖLÜM „ÇĠFTE HAFIZLA R, CIRTLAK EFE, DOK TOR KURU SIK I ve DOĞA YASALARI‟ Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (12. Bölüm) Yazar Editr Tarih Oc ak 27th, 2008 DOĞA YASALA RI biz birbirimizi biliriz Ġnsanın yegane bilgisi, bir Ģey bilmediğini itiraf ve tasdik etmektir. 1. ÇĠFTE HAFIZLA R Tımarhane avlusunun (bahç esinin) çevresi demir parmaklıklarla çevriliydi. Ġnsanlar hay vanat bahçesinde hay vanları seyreder gibi parmaklıklar arkasından biz delileri seyrederek eğlenirlerdi. Çoğu hastanın yakını ve bakıcıs ı olmadığı için masraflarını ç ıkarmak için seyircilerin önünde çeĢitl i tuhaflıklar yaparlardı. Ġnsanlar da gülerler ve daha çok numaraya teĢ vik etmek için parmaklıklar üzerinden içeriye bozuk para, tütün, yiyecek, içecek gibi Ģeyler atarlardı.. Gerçek bir hafız ve arkasında sürekli dolaĢ an bir K ıpt î arabac ı vardı. Hafız du var önünde diz çökerek Davudî sesiyle makamlı Kur‟an okurdu. Arabacı da hemen arkasından hafızın okuduğu yerleri daha güzel bir tegannî (melodik ses) ile okurdu. Kelimeleri yanlıĢ seslerle okumasına rağmen dinleyenlerin çoğu fark edemezdi. Çünkü halk ın yüzde doksan dokuzu arapçay ı ve yüzde doksanı da Kur‟an okumayı bilmiyordu. Arabacı içeri at ılan Ģeylerin çoğunu topluyordu. Hafız, Arabac ının hafız olmadığını, her kelimeyi yanlıĢ okuduğunu söylerdi fakat kimse aradaki farkı anlayamazdı. Bu iki arkadaĢa “Çift e Hafızlar” deniyordu. Müslümanların ekseriyeti, kâinat kitabını “okuyan” Hz. Resulullah a.s.‟ın hat ırası ardında dolaĢan ve âyetlerin anlamını bilmeden tekrar eden “Çifte Hafızlar” gibiydi. Bilmediğin bir lisanın kelimelerini doğru da telaffuz etsen yanlıĢ da söylesen anlamlarına ermedikten sonra “okumuĢ” sayılmazsın. Arabacıya niçin böyle yaptığını sordum. Gayet akıllı cevap verdi: “Ben kıptîyim. Ġnsanlar hakaret kastıyla bize çingene derler. Atlı araba ile helal rızık çıkarmak istedim fakat kimse iĢ ve para vermedi. Dilencilik ve hırsızlık yapmamak için Hâfızın peĢine takıldım ve buralara kadar düĢtük.” “Nas ıl akıl ettin de taklidi hafızlığa baĢladın?” “Allah bizi çalgıya, çengiye, Ģark ıya, türküye mütemâyil yaratmıĢt ır. Fıtraten yetenekliyizdir. Aramızda kalsın Aynalı Baba‟y a saz çalmayı ben öğrettim. O da karĢılık olarak bana kendi hakikatimi okumayı, tevhid ve kader s ırlarını öğretti. Böylece çingenelik mühürünün ruhuma kaz ıdığı kezzaplı aĢağılık duygusundan kurtuldum. Allah‟ın Çingene Arabac ı ola rak da zâhir olabileceğini hazmettim. Fakat bunu ne Kıptiler ne de kendilerini üstün ırk zanneden milletlerin fertleri anlar.” Ġçimde yanmaya baĢlayan aĢk ateĢinin tesiriyle; “Yâ Rabbî! Seni her kılık ve kıy afet altında, her isim ve resim tecellisinde her an gördüğüm halde SENĠ tanıyamadan geçirdiğim ömrümün tümüne toptan tövbe ediyorum” diye bağırdım. Gulyabani bağırıĢımı deliliğime vererek pala bıy ıklarının altından gülümsedi. 2. MAKAM DÜġKÜNÜ B ĠR DELĠ (Cırtlak Efe) Askerliğini Jandarma eri olarak yapmıĢ bir Efe vardı. O da tımarhanede vakit geçiren ak ıllılardandı. Yedi yıl dağlarda haydut ve eĢkıya kovalamıĢ. Dağ köylerinde bir derviĢten as ıl eĢkıya ve haydudun ilim ve irfan nuruyla aydınlanmamıĢ emmare nefs olduğu bilgisini almıĢ. O derviĢin sohbetleriyle olgunlaĢmıĢ ve piĢmiĢ. Benim gibi ağzını tutamadığı için tımarhaneye kapat ılmıĢ. Bedenin ülke, aklın padiĢah, bilincin vezir ve emmâre nefsin de cehalet dağlarında gezen, yakalanıp terbiye ve tımar edilmesi gereken bir âsi olduğunu anlatması askerlikte delirmesine bağlanmıĢ. Cırtlak Efe de kimsesizlerden olduğu için seyircilere eĢkıya hikây eleri anlatarak rızkını çıkarıyordu. Bir gün yanıma gelerek “Ârife târif abesle iĢtigaldir” (Zâhiri görüntünün Bâtınî anlamını bilene, kelimelerin iĢâret ettiği mânâları anlatmak vakit kaybıdır) diyerek selam verdi. Bir fincan kahve ısmarladım ve bir hikâye dinledim. (Önce italik yazıyı baĢtan sona okumanızı sonra dönerek açıklama ile birlikte tekrar okumanızı öneririz) “Bu memlek ette bin kadar eĢkıya çetesi var. Beden ve bilinç boyutunda hakikati örten perdeler var. ġefleri Kara Efe, yardımcıları Ak Efe, Mor Efe, YeĢil Efe ve K ızıl Efe. En kalın kara perde tevhid ilminden bihaber olmaktır. Ġlim öğrendikçe peredeler incelir, renkler açılır. Hepsi adamlarıyla dağa çıktı. Nefs, tevhid ilminden dağa kaçan eĢkıya gibi kaçar Ben bütün Türk ülkesinin Ordu BaĢ Kumandanı olduğumdan BaĢ vekilden bu haydutları tutup ıslah etmek için emir aldım. Bedenimin ve ruhumun vicdanı nefs karanlıklarımı aydınlatmayı istiyor. Omuzlarımdan bin tane kol çıkardım. Aklımı bir tabağa koyarak bin parçaya böldüm. Her bir parçayı her kol çavuĢunun heybesine koydum. Her perdeyi kaldıracak bir mârifet ilmi vardır. Levhi mahfuz olan aklımızda külli bilgi mevc uttur. Her perde için külli bilgiden bir kıvılc ım çıkarmak gerekir. ÇavuĢlar akılları ermedikleri vakit benim aklımı heybelerinden çıkarırlar, ne yapacaklarını danıĢırlar. Her an baĢka bir tefekkür haline düĢerim. Her an bir perde kaldırırım. ĠĢte bu sayede ne Kara E fe kaldı ne Mor Efe, hepsini yakaladım. Ġlmin ve irfanın aydınlığı ile cehaletin karanlıklarını dağıtıp nefs Ģubelerimi as ıllarına döndürdüm. Bu muvaffakiyetimi Ulu PadiĢaha rapor etmiĢler. Ruhum mutmain oldu. Bana kırk cariye, kırk deve yükü alt ın ve beĢ yüz deve yükü niĢan (madalya) ihsân etti. EĢkıya hükmündeki nefs Ģubelerim cariye misali emrime girdi. Bu aydınlanma dünyadaki en büyük kârdır. Âlemlerdeki her isim ve sıfat tek Zâta ait niĢanlardır, tecellilerdir. Önceki niĢanlarımla sonraki niĢanlarımın toplamı kırk bin deve yükü oldu. Her an yeni bir tecelli halindeyim. Önceki ve sonraki tecellilerim birbirine benzemediği gibi her an sayısız ve sonsuz olarak artmaktadır. Hepsini kırk bin âlem katarına yükledim. Âlemler benim tecelli gâhımdır. Her niĢanı bir vagon duvarına as ıp üzerine „ ĠĢ bu niĢanlar Ordular BaĢkumandanı Cırtlak Efe‟ye aittir‟ diye yazdırıp her gittiğim yere taĢıy acağım. Her katarın (varlık silsilesinin) her ferdinde benim cemalim ve celalim görünür. NiĢanlar âĢikâr eylenmezse ne iĢe yarar?” Hakk‟ın güzellikleri Kâmil Ġnsan bilinciyle algılanmazsa ne anlamı kalır? Cırtlak Efe‟nin seyircileri güldüren zır deli saçmalarının ardında anlayan için nice sırlar mevc uttu. 3. DELĠLĠĞĠ AKILLILIĞA TERCĠH EDE N BĠRĠSĠ (Dr. Kuru Sık ı) Üzüm bağlarına sahip bir zengin servetinin tamamını kaybetmiĢ. Aklı bu yüzden bozulmuĢ. Elinde kalan birkaç dönüm üzüm bahçesinden daha iyi verim elde etmek için kendinc e bir ilaç formülü geliĢtirmiĢ. Ziraat mühendislerinin terkiplerini beğenmeyip, asma kütüklerinin bit ve kurt hastalığına kökten çözüm geliĢtirmiĢ. Cıva, asit, barut, Ģap, kibrit eczası ve birkaç daha zehirli sıvıy ı karıĢtırıp macun yapmıĢ. Elindeki son asma kütüklerine bol miktarda dökmüĢ. Sonuç, her derde devacı sahte Doktor Kuru S ıkı‟nın ilaçlarının sonucu gibi olmuĢ. Asma kütüklerindeki bit ve kurtlar yok olduğu gibi toprağıyla birlikte üzüm bağı da beĢ yıl kullanılamaz hale gelmiĢ. Eski zenginin nâmı Dr.Kuru Sıkı olarak kalmıĢ. Dr. Kuru Sıkı çok az konuĢan birisi olduğu için akıllı mı deli mi anlayamadım. Nadiren özlü sözler konuĢurdu. Mesela “Teferruata gerek yok, kökten çözüm; varlığı yok etmektir.” Der ve susardı. Cümlenin anlamı, mutlak yokluk olan „fakr hâli‟ ile mutabık (uygun) görünüyor. Fakat Dr. Kuru Sıkı‟nın fakr hali ile ilgisi delilik derecesindeki meczubiyetiyle birleĢince, ilacı gibi zehirleyici dozda bir velî tipi ortaya çıkıyordu. Ġnsanlara akıllarının alamayacağı üslupla hitap ediy or ve bilgisinden istifade olunamıyordu. Bu tip velîler haramın ve helalin sınırlarını belirleyen Ģeriat hükümlerini aklı cüz ile birleĢtiremezdi. Aklı cüze göre baĢkasının malını çalmak, toplumun örfî ve devletin resmî onayı (nik ah) olmadan evlilik hayatı (birliktelik-zinâ) yaĢamak, insan öldürmek gibi büyük yasaklar vardır. Varlığın hakikatini sadece soyut olarak tefekküre yarayan aklı kül mant ığını, aklı cüzün haramlarına uygulayan meczup (akıl ile alakası olmayan) kiĢiler; hırsızlık, zinâ ve cinayet gibi haramları „hakkın fiili‟ zannedip helal kabul edebilirler. Bu mantıkla harek et eden meczup kiĢiye „velî‟ de denilemez. Ancak velay etle ilgili baz ı nefsi mülheme bilgilerini sızdıran aklî dengesi bozulmuĢ bir tip denilebilir. Bunlardan her hal ve Ģartta uzak durmakta yarar vardır. Hükümleri Ģeriata terstir, yaĢantılarında örnek olamazlar ve irĢad edici (yol gösterici) kabul edilmezler. Mesela bir gün bir delinin diĢi ağrımıĢtı. Dr. Kuru Sıkı hademelerden kerpeden, çekiç, keski istedi. Ne yapacağını sordular. DiĢ ağrısını kökten çözmek için hastanın çene kemiğini çekeceğini söyledi. Ben de namaz kılmayı bazen unuttuğumu söyleyip bir nasihat istedim. Kulaklarımın hakikatin sesi olan ezana karĢı tıkalı olduğunu ve kulakları iki taraftan birleĢinceye kadar matkapla delmek gerektiğini söyledi. Hemen koĢarak hademelerden matkap bulmaya gitti. Allah‟a nefsimizi nas ıl kurban edeceğimizi sordum; çocuğun senin en değerli nefsindir, çocuğunu kes dedi. Bu cevabı ile Kur‟an‟daki ve Ġsrâiliyattaki (Yahudi Hikayeleri) mecazi anlatımları gerçekten ayırt edemeyecek derecede zahi rden ve bât ından kopuk olduğunu anladım. Bazen de çok esrarlı cevaplar veriyordu. Bana Allah‟ı anlat dedim; benden mi dinlemek istersin yoksa kendisinden mi dinlemek istersin dedi, sustu ve konuĢmadı. 4. RÜYA, RÜYA ĠÇĠNDE Manisa Tımarhanesinde gerçek delilerin arasında birkaç akıllı (?) vardı. Cırtlak Efe, Arabacı Kıpti, Doktor Kurus ıkı ve ben akıllı delilerden idim. Bizi de tımarhane dıĢındakiler tanıyamamıĢ, deli (?) zannetmiĢlerdi. Biz dört akıllı (?) ay nı koğuĢta kalıyorduk. GüneĢ doğmadan önce kalkmıĢ yataklarımızda oturuyorduk. Sabah çorbasına kadar kapı kilitli kalıyordu. Gözlerim isteğim dıĢ ında duvara döndü. Duvardan Aynalı‟nın süzülerek odaya geçiĢ yaptığını gördüm. Hiçbir Ģey olağan üstü gelmiyordu ve doğa yasalarıyla mucizeler arasın da da bir fark görmüyordum. Çünk ü bu âlem ezelden ebede „her Ģey olabilir‟ mayası ile mayalanmıĢtı. Sürekli görüp de kanıksadığımız olaylara „doğa yasaları‟ diyorduk. Arada sırada oluĢan ya da sadece bir kez bir Resul veya velî vesilesiyle görülen olaylara da „doğaüstü‟ diyorduk. Doğaüstü bir olay mesela Hz. Musa dönemindeki „denizin yarılması‟ her beĢ bin yılda tekrar etse mucize olmaktan çıkar doğal bir hadise haline gelirdi. Bir kez gerçekleĢen olaylar mucizedir. Aslında her insan da bir kez zahir olmak itibarıyla mucizedir. Aynalı Baba bu arada odanın ort asına kadar yürüy üp durdu. Selam verdi. Herkes selama karĢ ılık verince, diğerlerinin de onu gördüğünü anladım. Aynalı tatlı sesiyle; “Hay di! Erenler toparlanın, sabah kahvesini benim Ģatoda içelim” dedi. Günlük kıyafetlerimizde pijama ve elbise ayrımı olmadığı için hepimiz de zaten haz ır haldeydik. Buradan nasıl çıkacağız diye sormadım. Dünya hayatı tümüyle bir rüyaydı. Uyuduğumuzu zannettiğimiz sürecin rüyasında duvardan geçiyorduk. ġu anda da uyanık lık rüya sürecini yaĢıyorduk. Uyumak ve uyanık olmak dünya rüyasının iki haliydi. Hepimizde aynı bilinçte olduğumuz için yoğun bir sis perdesinden geçiyormuĢçasına duvardan geçip gittik. Hastane bahçe duvarından da aynı Ģekilde geçtik. Akıllı (?) insanlar biz delileri (?) görmüyordu. Biz bize boyutundaydık. Geçen y ıl tanzim edilen yeni at pazarına gelince Aynalı durakladı. Ġnsanlar Ģiddetli pazarlıklarla at alıp satıyorlardı. Bizler baĢka boyutta olduğumuz için görünmüyorduk fakat atlar gördüğü için ürküyorlar, Ģaha kalk ıyorlardı. Aynalı parmağıyla parke taĢlarının aras ındaki bir karınca yuvasını gösterdi. Oraya dikkatle bakmamız ı istedi. Biz dört deli (?) yuvaya bakmaya baĢladık. TaĢların üzerinde beĢ yüz kadar mini karınca toplanmıĢ, kaynaĢıyordu. Biraz sonra bir at tam yuvanın üzerine geldi. Yeni doğmakta olan güneĢe gölge oldu. Aynalı„nın iĢaretiyle yürüyüĢe devam ederek at pazarından çıktık. Mezarlığın ortasında Aynalı‟nın önc eki kulübesinin aynısı duruyordu. BeĢimiz yeĢil otların üzerine oturduk. Bu sefer Aynalı Baba kahvemizi yeni temin ettiği bir ispirt o ocağında demledi. Büyük fincanlarla ikram etti. Sabah ziyaretine gelenler vardı. Bir kaçı bizim oturduğumuz yere doğru yöneldiler. Birisi benim içimden geçti gitti. Ben de merak saikasıyla onun üzerine yürüdüm. Ben de onun içinden geçtim. O benim farkımda değildi. Ben ona göre ruh idim, o da bana göre ruh idi. Fak at ikimizde kendi boyutumuzda kendimizi madde olarak algılıyorduk. YaĢlı birisi ortamıza oturdu. Bizi ve kulübeyi görmüyordu fakat arkadaĢ ına Ģöyle seslendi. Belli ki kalbi daha saf ve hisleri daha kuvvetliydi: “Burada ruhlar hissediyorum. Canım da taze çekilmiĢ kahve çekti.” Ziyaretçiler uzaklaĢt ılar. Yıllardan beri özlediğim kahve âleminin keyfiyle kendimden geçmiĢim. 5. KARINCA LARIN ĠMANI VE ĠRFANI Zifiri karanlık bir mağarada beĢ yüz kadar karınca yavrus u vardı çevremde. Kendime baktım ben de karıncaydım. IĢık olmamasına rağmen çevremi çok net görüyordum. Hemen yanımda yatanlar da yine karınca tecellisine dönüĢmüĢ olan tımarhane arkadaĢlarımdı. Birbirimize antenlerimizle mes aj göndererek haberleĢiyorduk. Hepimiz birkaç günlük yavruyduk ve hızlı eğitimden geçiriliyorduk. Öğreticilerimiz yaĢlı karıncalardı. Bir Ģeyi bir kez söylüyorlar ve hepimiz de aynı anda anlıyorduk. Bir hafta içinde yuva dıĢına çıkacak kadar büyümüĢ ve her Ģeyi öğrenmiĢtik. Öğrenmek kavramı bana biraz ters geliyordu. Sanki anlat ılanlar beynimin içine kendiliğinden yerleĢiyordu. DavranıĢlarımı düĢünmeden yapıyordum. Her seferinde doğru olan karar ve fiil otomatik olarak aç ığa ç ıkıyordu. Sevki tabii (içgüdü) denilen Ģey bu olmalıydı. Ġç duygularımda kin, nefret, hırs, kibir, gurur gibi Ģeyler yoktu. Tembellik yapamaz durumdaydım, tüm zerrelerim enerjiyle kaynıyor, sürekli hareket etmek istiyordum. Suç iĢ lemiyordum. Çünkü sevki tabiimde suç iĢleme programı yoktu. Bu durumda insanlardan ve meleklerden üstün olmamız gerekiyordu. Hâlbuki insanlar âlemindeki tasnife göre en alt sıradaydık, çünkü hay vandık. Ġnsana en üste çıkma Ģansını; isyan, hata, tembellik, gurur, kibir ve benzeri davranıĢlara müsait olması fakat bunları terk ederek disiplin alt ına almas ı mı veriyordu? Bu davranıĢların hiç birisini terk etmediğimi ve disiplin altına almadığımı hat ırladım. Demek ki benim insanî tecellimin sadece görünüĢ ü insan imiĢ, bilinç olarak Ģu anki hay vanî tecellimden daha da aĢağıda imiĢim. Antenlerimize yeni bir titreĢim geldi. Yuvamızın en yaĢlı ve en âlimlerinden oluĢan heyet bizi dıĢarıda bir konferansa davet ediyordu. Bölükler halinde tüm yavru karıncalar dıĢ düny ada toplandık. Yuva dıĢına çıktığım anda insanlık ve hay vanlık Ģeklinde olan çift bilinç duygumu kaybederek tamamen karınca oldum. DıĢ dünyada çok tuhaf Ģekiller vardı. TaĢlar köĢeli idi ve yan yana sıralanmıĢtı. Bir tanesini on bin karınca kıpırdatamaz dı. Sonra bu köĢeli taĢlar muntazam olarak toprağa gömülmüĢtü. Yuvamızın çıkıĢ ı bu mucizevî taĢların arasındaydı. En yaĢlı âlim, ârif ve filozof karınca yüksek bir yere çıkarak konferansa baĢladı. “Sevgili gençler. Hepinizi bir arada görmek bana çok büyük Ģeref verdi. Biz yaĢlandık, yakında da ölürüz. Fakat içimiz huzurlu ve rahat. Bu gün burada sahip olduğum evrensel sırların tamamını sizlere aktarmay ı düĢünüyorum. Sizin hepinizin benim sahip olduğum ilme ve irfana lây ıkıyla vâris olacağınızdan eminim. Milyarlarca y ıldan beri atalarımız ın bize devrettiği ilme göre; anteni sonsuz uzunlukta olan tek ve yüce tanrımız tüm evreni biz ant enli karıncaların hizmeti için yarattı. Dünyada karıncalardan baĢka varlıklar olduğunu da biliyoruz. Fakat onları göremiyoruz. Belki de onlar bizi görüyordur. Ve bize özenerek bakıyorlardır. Çünkü en güzel sûret karınca görünüĢüdür. Mâneviyat ı açık karıncaların keĢfî bilgilerine göre diğer varlıkların; acaip, garip, yetersiz vücutları ve yeteneksiz beyin yapıları olduğundan eminiz. Meselâ Ģu köĢeli taĢları buraya baĢı bulutlara değen akıls ız devlerin döĢediğine inanıyoruz. Bu taĢların doğaya ve karıncaya hiçbir yararı yok. Devler akıls ız oldukları için içgüdüleriyle taĢları yont up döĢ üyorlar. Kendilerine de yararı olmayan bu iĢi yapma nedenleri yüce antenli tanrının onları öyle programlamıĢ olmasıdır. Anlamsız amel iĢleyecek mahlûk olarak yaratılmadığımız için ne kadar Ģükretsek azdır. Bir yıldan beri yüce antenli yarat ıcımız doğaüstü olaylarla biz e vahiy gönderiyor. Kendisini unutmamamız, verdiği nimetlerin değerini bilmemiz için mucizeler gönderiyor. Bir yıl önce devler yuvamızın çevresine köĢeli taĢlar döĢedi. DüĢünün bu bizim yapamayacağımız muazzam bir iĢtir. Bin karınca bin y ıl çalıĢsa bir taĢı ancak döĢer. DüĢünün ve itir af edin! Bu devleri mutlaka yarat ıcı sonsuz antenli bir tanrı sevk ve idare ediyor, onlara bu iĢleri yaptırıyor. TaĢlara bak ın, taĢlardaki dizayn ve mühendisliğe bakın, ne kadar mucizevidir. Bu sanatı ak ılsız olan ve sadece içgüdüleriyle yaĢayan insan denen devler yapabilir mi? Demek ki bu taĢlar bizim iĢimize yaramasa da yüce antenli yaratıc ımız bu taĢlarda insan denilen mahluk elinden tecelli ettirdiği harika san‟atıyla bize kendi varlığını ihtar ediyor. ġu üzerimizdeki dört sütunlu bulut a bak ın! Milyarlarca yıldan beri bulutlar hep havada gezerdi. Bu mucize bulutun yerden baĢlayıp da gökyüzüne uzanan dört tane hareketli sütunu var. Tam yuvamız ın üstüne gelerek bizi güneĢten koruyor. Bu mucizevi bulut arada sırada sıcak yağmur yağdırıyor. Öğret im görevlilerimiz, profesörlerimiz ve yüzlerce yüksek lisans öğrencilerimiz mucize bulutlar ve sıcak yağmurlar hakkında tezler haz ırlıyorlar. Henüz bu iĢlemin mucize mi doğa yasas ı mı olduğunu çözebilmiĢ değiliz. Yüce antenli tanrımızın, ve yüce rabbimizin hikmetinden sual olunmaz ama bizim karınca kullar olarak üzerimize düĢen bilim farzını da icra etmemiz gerekiyor. ġimĢeksiz, bulutsuz ve gök gürült üsüz atmosferde birden ortaya çıkan bu s ıcak yağmur bulutlarının gaybî sırlarını da çözmek zorundayız.” Dördümüzün baĢı döndü. Antenlerimizle mesajlaĢtık. Karınca bilincimizin yanında insanî bilincimiz de tekrar devreye girmiĢti. Ben söz isteyerek yüksek yere çıktım. YaĢlı âlim karınca gururla öğrencisini dinlemeye baĢladı. “Sayın üstadlarım ve değerli arkadaĢlarım. Ben âcizane kardeĢiniz, haddim olmayarak üstadlarımın ve değerli bilim karıncalarının tezlerine karĢılık olarak bir anti tez sunmak istiyorum. Ġlk olarak yüce antenli tanrımız ın biz karınc alara benzeyen antenlerinin olmadığını ve karınca gibi bir bilinci olmadığını iddia ediyorum. (Üç karınca hariç diğerleri yoğun bir titreĢim koparır) Lütfen antitezime saygılı olun. Belki de burada gerçeği ama sadece gerçeği bilen dört karınca vardır. Hepiniz yanılıyor olabilirsiniz. Beni anlarsanız hakikat ehli olursunuz. Yüce yaratıc ı ne karıncaya ne de dev varlıklara benzer. O sadece kendisine benzer. Hatta o tek olduğu ve sonsuz olduğu için benzeyecek ve ya benzemeyecek varlıklardan münezzeh olmak zorundadır. Bir yıldan beri baĢımıza musallat olan olaylar mucize değildir. Tanrının vahyi, ikazı ve iĢareti de değildir. Sizin karınca gözüyle algılayamadığınız ancak bulutumsu yoğunlukta görebildiğiniz Ģey dört bacaklı bir hay vandır. Elli milyar karınc a toplam ağırlığına eĢit bir hay vandır. BaĢınıza yağan da sıcak yağmur değil at, beygir ve merk ep isimli dev hay vanların idrarlarıdır.” Âlimler, profesörler ve karıncalar Ģok olmuĢlardı. Hepsi birden beni linç etmek için üzerime hücum ettiler. Hepimiz tek top karınca kümesi olmuĢ kaynaĢıyorduk. Birden tepemizdeki at idrarını salıverdi. Bizim dörtlü ile birlikte tamamımıza yakını idrar içinde boğularak ölmüĢtük. Ortalık kuruyunc a bizi yuvaya taĢıdılar. Ölü olduğum halde çevremi algılıyordum. Birisi beni yavaĢ yavaĢ sallıyordu. Gözlerimi açtığımda beni sallayanın Aynalı Baba olduğunu gördüm. Aynalı Baba tebessüm ederek “Ġnsanoğlunun da ilmi, irfanı, imanı ve gay bi sırlara vâkıfiyeti ancak âlim karınca kadardır” dedi. Bizi tımarhaneye doğru uğurlarken elindeki sazıyla da bir türk ü tutturmuĢtu. GüneĢ yanar, âlem döner, Bir gün gelir, hepsi söner. Ey sâhib-i ilm-ü hüner, Bilir misin, sebebi kim? Ne gelen var, ne giden var, Ne solan var, ne biten var, Ne gülü var, ne diken var, Bilir misin, sebebi kim? Her zerre ferd yoktur eĢi. Aceb bunlar kimin iĢi? Ey kendini bilmez kiĢi, Bilir misin, sebebi kim? Haktır desen mânası ne? Sebep midir? Bir kelime: Soruyorum sana yine, Bilir misin, sebebi kim? 13. BÖLÜM: „LEYLÂ‟LI MECNÛN‟ (Bilgi notu: Üç kısa ve bir uzun bölüm birleĢtirilerek yorumlanmıĢtır.) Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (13. Bölüm) Yazar Editr Tarih Oc ak 29th, 2008 LEYLÂ‟lı ME CNÛN peçenin ardındaki güzel Mecnûn hanç eri kaldırır ve tam kalbine saplamak üzereyken durur. “Hay ır, Leylâ! Ġntihar etme” der. Leylâ ve Mecnûn hakkında açıklama : Leylâ ve Mecnûn Osmanlı divan Ģairi ve tasavvuf edebiyatı üstâdlarından Fuzuli tarafından yazılmıĢ bir hikâyedir. Leylâ ve Mecnûn isimli Ģahıslar tamamen hayali kahramanlar olup tarihte yaĢadıklarına dair hiçbir iz yoktur.. Fuzulî bu hikâyeyi beĢerî aĢk tarzında anlatmıĢtır. Fakat hikâyenin anlamının beĢeri aĢk ile uzaktan ve yakından hiçbir alâkas ı yoktur. Hikâye tamamen tasavvufi içeriklidir. Leylâ; tasavvufî yolculuk olan seyr-i süluk (bilincin hakikate yükseliĢ aĢamaları) ile ulaĢ ılacak gây enin sembolüdür. Mecnûn da nefsin (o gâyeye yükselen bilincin) sembolüdür. Leylâ; gece, gec eye ait, gecenin rengi gibi anlamları içeren bir isimdir. Tasavvufta gece, karanlık ve siyah kavramları Allah‟ın zâtî yönüne iĢaret eden sembolik bir renktir. Ġnsan kalbinin y a da daha doğru bir ifade ile insan bilincinin AHA DĠYE T (t eklik) ilmini tanıy ıp o ilme âĢ ık olmas ı olayı siyah renk ile anlatılır. Bunun da kaynağı; Hz. Muhammed a.s.‟ın Mekke‟yi fethettiği gün sancağının ve sarığının renginin siyah olmasıdır. Zâhirde Mekke‟yi fetheden Resulullah a.s. hakikatte Ahadiyet ilminin zirvesini fethetmiĢtir. Ahadiyet ilminin zirvesi ise a‟ma (mutlak yokluk, mutlak teklik, mutlak karanlık) makamıdır. Aydınlıkta varlığın kesreti (çokluğu) görünür ama gece olunca ıĢ ıkta görülen tüm çokluk kalkar ve yerini sonsuz bütünlük olan tekillik kaplar. Mecnûn kelimesi “göze ve bilince gizli olmak” anlamındaki kök harflerden gelmektedir. Cennet, cin, cinnet kavramları birbirine akraba sözcüklerdir. Cin “beĢ duy uya gizli varlık” anlamındadır. Cennet de yine “beĢ duyumuz a gizli bir mekân” anlamını içerir. Cinnet geçirmek; sebebi gözle görülemeyen bir olay nedeniyle akli kontrolü kaybetmek anlamındadır. Mecnûn ismi de hikayeye özgü olarak cinnet derecesinde tüm bilincini AHADĠYE T ilmine odaklamak ve o ilimden baĢka tüm varlıktan ilgiyi kesmek anlamlarını içerir. “Mecnûn‟un Leylâ‟ya aĢk ı baĢlangıçta beĢeri bir aĢk idi sonradan Leylâ yerine Mevlâ‟yı buldu ve aĢk ilahi aĢka dönüĢtü” gibi basit bir yorumu tamamen terk etmemiz gerekir. Leylâ ve Mecnûn hikayesi ilâhî aĢkı da anlatmaz. Mecnûn; kendisini Ahad‟dan ayrı bir varlık zanneden bilincin tekrar Leylâ‟ya; yâni kendi Ahadiyetine dönüĢünün hikâyesidir. Ġnsanın kendi hakikatini idrakidir. Ġnsan ve ismi Allah olan bir tanrının birbirini sevmesi değil Allah‟dan gayrı varlığı olmayanın kendine olan aĢkıdır. Allah‟ın kendine olan aĢkının hikâyesidir. 1- RAPORLU TABURCU Manisa tımarhanesindeki çilemi doldurmuĢ ve annemin dilekçesiyle hastaneden taburcu edilmiĢtim. ÇıkıĢ belgemde “Yapt ığı Ģeylerden ve düĢündüğü Ģeyleri söylemesinden mes‟ul değildir” yaz ıyordu. Ben “her dilediğini sualsiz yapacak ve yaptığından asla sual olunmayacak” bir belgeye ulaĢmıĢtım. Buna delilik mi, velîlilik mi denilir? Siz karar verin. Cebimdeki belgeye göre her düĢündüğümü kimseyi dikkate almadan ifade etmek özgürlüğüm de vardı. Yâni ben Râci olarak sanki evrende “tek” varlık imiĢim gibi her Ģeyi kendi kendime konuĢabilirdim. Nas ıl olsa ben‟i ben‟den baĢkası duyamayac aktı. . . BaĢta anneciğim ve tüm tanıdıklar benim için üzülüyorlardı. Fakat onulmaz akıl hastalığına düĢmüĢtüm, tedavi olunamaz dım, çârem yoktu. Ben de, bana ac ıyan ak ıllı (?) akrabalarıma ve dostlarıma üzülüyordum. Onların da benim gibi hastalanmas ı için dua ediyordum. Aynalı Baba‟yı da aramıyordum. Ben nerede isem o oray a geliyordu. Manisa‟dan Ġstanbul‟a dönmüĢtüm. Canım Aynalı ile buluĢmak, ispirto ocağında demlenmiĢ bir fincan kahvesini içmek dilediğinde a‟mak -ı hayalimde bir boyut açılıyor ve sadece ikimiz o âlemde buluĢ up keyif ediyorduk. “Aynalı ve Aynalı Baba” boyutu dıĢımda bir varlık değil, düĢünce dünyamda oluĢturduğum sanal bir ortamdı. Ben Aynalı Baba idim ve aynı zamanda Râci idim. Kendi hakikat boyutlarından dilediğini oluĢturma gizemine ermiĢ, duâ sırrını çözmüĢ bir Râci idim. Kendimle her an buluĢan vahded idim. Kendimle her an buluĢan kesret idim. Püsküllü fesimi baĢıma taktım. Ġtalyan iskarpinlerimi giydim. Hâkim yaka beyaz gömleğimin üzerine saçaklı kırmızı ipek kuĢağımı sardım. Ġspanyol paça pant olonum, üstünde yelekli ceketim, elimde bastonum ile Ġstanbul‟un parke taĢlı yollarını arĢınlamaya haz ırdım. B ıyıklarımın uc unu burdum ve Beyoğlu sırtlarına doğru yürümeye baĢladım. Eski dostlarım için bu fiyak alı kılığım artık eski akıllı Râci‟nin değil yeni deli (?) Râci‟nin sembolüy dü. Unkapanı‟ndan TarlabaĢı‟na doğru çıkarken küçük bir bostan içinde yaĢlı bir çınar ağac ı vardı. Aynalı Baba‟nın orada oturmuĢ beni bekliyor olmasını kafamda kurguladım. NeĢeli adımlarla bostana girdiğimde ispirto ocağının ve MısırçarĢ ısı‟nda satılan meĢhur Hacı . . . kahvesinin kokusunu çoktan almıĢtım. Aynalı Baba her zamanki haliyle tebessüm ederek “HoĢ geldin nûrum” dedi ve hemen kahveleri iri fincanlara doldurdu. Beraberce ç ınar ağacına yaslandık kahvelerimizi içmeye baĢladık. Çınarın arkas ında eski piyano ve üzerinde ney öylece arazi üzerinde duruyordu. “Neyi anladım ama piyano oraya nasıl gelmiĢti?” diye düĢünmedim. Belkıs‟ın Tahtı‟nı ne getirdiyse; piyanoyu, neyi ve hatta Aynalı Baba‟yı da aynı güç getirmiĢ olmalıydı. Yâni Süleymân‟da, Süleymân olarak zâhir olan Bâtın, Ģimdi de Râci olarak Zâhir idi ve aynı fiili tekrar ediyordu. 2- EMMÂRE NE FSĠN, MÜLHĠME NEFSE AġKI Aynalı Baba; “E vlât bu gün biraz coĢkunum. Sana ney çalayım” dedi ve üfürdükçe yerler gökler inlemeye baĢladı. Kendimden geçmiĢim. Emel Ģehri beyinin oğluymuĢum. Annemin ve babamın bir tanesiydim. Oldukça gösteriĢliydim. Çok Ģık giyiniyordum. Ġpek atlas kıyafetlerle inci mercan süslü at ımla dolaĢmaya çıktığımda halk beni görünc e; “Fetebârekellâhu Ahsen-ül hâlikin, var edicilerin en güzeli olan Allah‟ın Ģânı ne yücedir!” âyetini okuyarak bakarlardı. Genç kızlar benimle evlenmek için hayaller kurarlardı. Fakat kalbimde doldurulamaz bir boĢluk hissediyordum. O boĢluğun ne olduğunu da bilmiyordum. Hiçbir saltanat nimetinin ve dünya güz elinin aĢkının ruhumdaki sonsuz girdabı doldurabileceğini zannetmiyordum. Ne aradığını bilememek ve bulamamak derdi ile zamanla hastalandım, yatağa düĢtüm. Günden güne sararıp soluyordum. Derdime çâre olmas ı için ülkenin her yerinden hekimler getirildi ama hi ç birisi devâmı bulamadı. Nihay et dağ baĢında yalnız yaĢayan bir yaĢlı âlim gelerek hastalığımı teĢhis etti. Babama; “Ey efendi! Oğlunuz seviyor. AĢk hastasıdır” dedi. “Muht erem hocam kimi seviyor?” “Hiç kimseyi. ĠĢte aĢkın en öldürücü Ģekli budur. Bu gencin bağrını yakan aĢk mutlak aĢktır. Yâni hiçbir Ģeye karĢı olmay an ve hedefi bulunmayan bir aĢktır. Bu aĢka bir hedef bulmalı; ondan sonra aĢkın ateĢini, cana can katan kavuĢma hâli ile söndürme yolunu düĢünmeli. Böyle olmazsa ölümü muhakkaktır.” Aileme göre iĢ basit olup sadece beğeneceğim bir kız bulmaktı. Oysa benim derdim dıĢ dünyada değil iç dünyamda idi. Bilincimin emmare nefs boyutu her Ģeye doymuĢtu. Kendini beğeniyor, gücünün ve kuvvetinin sonsuz derecede artmas ını ve Firavun gibi ölümsüz bir tanrı olmay ı planlıyordu. Emmâre nefsim aklımı ve ruhumu emrine almıĢtı. Aklım ve ruhum kölesi olmuĢ Emmâre için “Fetebârekeallâhu Ahsen-ül hâlik în!” diyorlardı. Fakat Emmârem yaĢamın sonlu, gençliğin geçici, Ģan ve Ģöhretin çökücü, saltanatın yok olucu olduğunu çok iyi biliyordu. Bunları nasıl tanrıs allığa dönüĢtürebilirdi? Derdi buy du. Tanrı olmaya âĢ ık olmuĢtu. Ben de bu derdimi imansızlık, kâfirlik, dalâlet, sünneti seniyyeyi terk gibi Ģeriat suçlarıyla yargılanmamak ve dıĢlanmamak için açıkça söyleyemiyordum. Bir gün sokaktan geçen adam Ģöyle bağırıyordu: “Kapalı bir sandık satıyorum. Ġçinde ne olduğunu bilmiyorum. Alan da piĢman olur, almayan da!” Ġlk defa içimde bir merak duygusu uyanmıĢtı. Babam o gizemli sandığı hemen bin altına satın aldı. San dığı kırmadan açmak bana büyük bir zevk vermiĢ, tam iki gün Ģifresini kırmak için çalıĢmıĢtım. Nihayet aç ıldı. Ġçinden Maksûd ġehri PadiĢâhı Sultan Kerâmet‟in dünya güz eli kızı âyine-i AĢk Bânu Sultan‟ın bir resmi ve bir yazı çıktı. Bânû‟nun resmi bu kadar güzel ise kendisi nas ıldır diy e merak ettim ve yazıyı okudum. “Bu resmi gören herkes Bânû‟ya âĢık olur. Fakat ona âĢık olmak ölüm demektir. ġimdiye kadar bin genç bu yolda ölmüĢtür. Kendini seven bu sevdadan vazgeçsin!” Emmâre nefsim ölümsüz tanrı olunca yanına da ölümsüz bir tanrıça istiyordu. Emmâreden sonraki en esrârengiz nefs boyutu „mülhime‟ idi. Mülhime kapalı bir hazine sandığı gibiydi. Ölümlü emmârenin aradığı ölümsüzlük suyu Âb-ı Hayât‟ın formülü onda mıydı? Onda olduğuna inanarak bu sefer de „mülhime‟ye âĢ ık olarak sırlarını araĢtırma yolculuğu olan seyr-i süluka hazırlanıyordu. Aileme Maksûd Ģehrine gidip Bânû‟yu alıp geleceğimi söylediğimde çok Ģiddetli itiraz ile karĢılaĢtım. Israrım sonucu iknâ oldular ve yola çıktım. Bir yıl süren y olculuktan sonra hedefe vardım. Beni sarayda konuk ederek hemen Bânû‟nun huzuruna çıkardılar. Bânû beni beğendiğini itiraf ederek bana yazık olmamas ı için bu sevdadan vaz geçmememi ve evime dönmemi ısrar etti. ġöyle dedi: “Ey Genç! Benimle evlenmen için suallerime doğru cevaplar vermen gerekir. Fakat Ģimdiye kadar kimse doğru cevabı veremediği için helak oldu. Sorularıma doğru cevabı bulabilenler ise zaten benimle evlenmey e ihtiyaç duymaz. Benden daha güzel olan „GüneĢ‟ Sultan sevdasına yakalanırlar. ” Nefsi emmârenin kararları delikanlılık çağındaki duygusallığa mağlup olan gençler gibidir. Emmâre her Ģeyi bildiğini iddia eder. Fakat hatalarına levm ederek (piĢman olarak) aynı hat aları yinelemeden bir yol gösterici desteğiyle mülhime nefs boyutunda s ırlar ilminin bahçesine adım atar. En kaygan zemin olan bu boyutta ayağı kaymazsa Mutmain Nefs‟in hakikati „GüneĢ‟ gibi doğar. Emmâre nefs artık aradığı aĢkı kendi hakikati olarak Mutmain nefsde bulmuĢtur ve Mülhime‟ye (Bânû‟ya) tekrar dönemez. “Hay ır ey Bânû! Âlemde senden daha güzel bir varlığın olabileceğine inanmıyorum. Ben senin sevdandan vazgeçemem. Bana sorularını sor. ” “O halde günah benden gitti. Ya hem beni kaybedersin ya da hem kendini kaybedersin. Ya da GüneĢ Sultan‟ın çekimine kapılarak yine beni kaybedersin. Her halükârda ikimizin sağlıklı olarak kavuĢması ve bir arada durması imkâns ızdır” dedi ve bir ah çekerek suallerini yöneltti; “Bir; elif mi noktadan, nokta mı eliften çıkmıĢtır? Ġki; bu ne vakit olmuĢtur? Üç; elifle noktanın ay nı olduğunu canlı örnekle kanıtlayabilir misin?” Bu suallaerin sonunda Bânû yüzündeki peçeyi kaldırdı. Ben o eĢsiz güzellikteki yüzü görünce göz kamaĢtırıcı güzelliğine dayanamayarak “Allahu Ekber” feryadı ile düĢüp bayıldım. Yarat ılıĢça saf ve temiz olan “nefs” bölgesel Ģartlanmalardan, toplumsal saplantılardan ve kiĢisel özelliklerden dolayı saflığını kaybeder. Hatalı ve kısıtlı bilgi ile donanmıĢ anlamındaki “emmâre” nefs sıfatını alır. Emare nefs bilincini yaĢayan birey içinde bulunduğu toplumun dinsel, mistik, tasavvufî ya da felsefî soyut konularına ilgi duyarsa “öz eleĢtiri/tefekkür” yapan anlamındaki “levvâme” nefs sıfatını alır. Levvâmenin kalıplarını k ırıp evrensel düĢünceye ilk adımını attığında Ģartlanmalarından öğrendiği tanrı düĢüncesini y ıkarak “Allah” gerçeğini çok genel hatlarıyla kavramaya baĢlar. Ġlk anda kendini ve tüm varlığı Allah‟ın projeksiyonu gibi kavrar. Emmâre ve levvâmenin dar kalıplarına göre bu projeksiyon düĢüncesi sonsuz sınırsız bir keĢif gibi gelir. Hâlbuki Allah‟ın projeksiyonu olmak hâlâ özünde tanrı inanc ını ve ikiliği barındırmaktadır. Buna rağmen sûfî‟nin burada müthiĢ bir Ģekilde baĢı döner. Allah ile aras ındaki perdelerden sadece birincisi kalkmıĢtır henüz. Daha sonsuz perdeler olmasına rağmen kalkan ilk perdede dahi sonsuz güzelliği tam seyrettiğini zanneder. Bânû‟nun yüzündeki peçeyi kaldırmas ı Râci‟nin ilk tasavvufi keĢiflerinden birisinin sembolik anlat ımıdır. Gözümü açtığım zaman Aynalı Baba tebessümle konuĢuyordu: “Elif harfinin üstüne bir çizgi at „e‟ olsun. Altına ç izgi at „i‟ olsun. Üstüne vav koy „û‟ olsun. Elif nas ıl oluyor da böyle k ılık değiĢtiriyor? Elifi değiĢtiren çizgilerdir demek cevap değildir. Asıl cevap ise akıl tasını çatlatır. Hak her an baĢka bir tecellidedir desen herkes baĢ sallar „evet‟ der. Ama Hak tecelli etmez kendisi olarak; sen , ben, o olur desen Hallac gibi baĢ ını kaptırırsın. Bu elif bâ meselesi de amma çetin Ģey ! „Sen elif dersin hoca, mânâsı ne demek‟ diyen Türkmen Yunus gibi burada susmak gerek” Aynalı Baba neyini koynuna soktu. Piyanosunu tarlada bırakarak bostandan çıktı gitti. Aslında oradaki piyano bana göre vardı. Hatta sadece piyano değil; Aynalı Baba, neyi ve kahve takımı bana göre vardı. Normal insanların beĢ duyusu bunları algılayamıy ordu. Ben de piyanoya ne olacak düĢüncesinde olmadığım için Tarla baĢı mahallesinden Beyoğlu semtine doğru yoluma devam ettim. 14. BÖLÜM: „LEYLÂ‟sız MECNÛN‟ Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (14. Bölüm) Yazar Editr Tarih ġubat 8th, 2008 LEYLÂ‟sız MECNÛN peçesiz güzel Bu gün canım Ġstanbul Boğazı‟nda sandal gezintisi yapmak istedi. Üsküdar‟da gözüme boĢ bir sandal kestirdim. Sahibi yüzünü peĢtamalla kapatmıĢ uyukluyordu. Biraz ağır adımla bastırarak bindim. “Kaptan-ı Deryâ, asıl küreklere” dedim. Yüzündeki peĢtamalı kaldırdı. Tahmin ettiğiniz gibi bana gülerek bakan Aynalı Baba idi.. “Nereye nûrum” dedi. “Elbette Bânû‟nun olduğu boyut a” dedim. Kıyıdan biraz açıldık. Ġspirto ocağında kahvemizi demledik. Sandalın periyodik yalpaları ve kahvenin rahatlatıc ı tadıyla kendimden geçmiĢim. Bu günkü hayalim dün kesildiği yerden baĢlamıĢtı. Ben bayıldıktan sonra Bânû da derinden ah çekerek bayılmıĢtı. Önceki bölümde açıkladığımız gibi Bânû Mülhime Nefs‟i sembolize ediyordu. Mülhime nefs emmâre nefs e muhtaçtır. Çünki faaliyet için gereksinim duyduğu yaĢam enerjisini emmareden alır. Bunun için tasavvuft a emmare nefsi öldürmek, yok etmek yoktur. Sıfatlarını ve iĢletim sistemini düzenley erek üst nefs boyutlarının emrine vermek vardır. Bunun kaynağı yine Resulullah‟dır. ġöyle ki: Üç sahabe baz ı kararlar alarak Res ulullah a.s.‟a gelirler. Birisi Hristiyan ruhban keĢiĢler gibi tamamen cinselliğini öldürüp ibadet etmek istediğini söyler. Diğeri dağ baĢına çekilip mağarada ibadet edeceğini söyler. Üçüncüsü de ömrü boyunca oruç tutacağını bildirir. Resulullah a.s. üçünün de yolunun yanlıĢ olduğunu ve kendisinin Allah‟ı en çok bilen ve O‟ndan herkesten daha çok haĢyet duyan olduğu halde; aile hayat ı yaĢadığını, toplum içinde doğal hayat sürdüğünü ve bazen oruç tutup bazen tutmadığını belirtir. Bu üç husus Ġslâm Sûfizmini Hristiyan mistisizminden ve Hint felsefesinden (Budizm, Hinduizm vs.) ayırır. Bireyi “Toplum içinde inzivaya, zahirini halk ile aynı yaĢamaya, bâtınını Hak ile daimi birliğe ve her nefs boyutunun ölçülü olarak hakkını vermeye” yöneltir. Bânû‟nun bayılması emmareyi temsil eden Ģehzade ile aynı anda olmuĢtur. Emmarenin değiĢen sıfatları Kur‟an ve Sünnet ölçüsünde olursa emmare nefsin ismi melekî mülhime nefs adını alır. Eğer emmare nefsin değiĢen sıfatları kendini tanrısal güçleri olan bir evliya olarak gösteri amacına dönerse ismi Ģeytânî mülhime nefs adını alır. Emmâre nefs (Ģehzade) baygınlık konumundan hangi değiĢimle ayılırsa Bânû (mülhime) da o konuma paralel olarak ay ılacaktır. Kendime geldim. Eğer Bânû‟nun suallerine doğru cevabı bulamaz ve ona kavuĢamazsam yaĢayamam ve intihar ederdim. Doğru cevabı bulmak için yanımdaki âlim kiĢilerle hemen yola çıktım. Cevaplar “delilik ülkesi”ndeydi . Delilik ülkesi neredeydi? Her yerdeydi. Biz de delilik ülkelerinde doğru cevabı verebilec ek olanları araĢtırmaya baĢladık. Üç aylık aray ıĢtan sonra izbe bir mezarlıkta bir grup deliyi oturuyor bulduk. Ġçeri girerken çıkardığımız seslerden birisi rahatsız olarak; “Hey ne oluyor? Ezan mı okunuyor?” dedi. Belli ki bu deli her ses ve olay ı Allah‟ın Ekber‟iyeti olarak algılıyordu. Diğer deli ise Ģöyle dedi: “Bizim bilincimize cehaletin mantığı ve ayak gürültüleri giremez. Çünkü bizim memleketimizde hiçbir değer yargısı, içgüdülere hizmet eden akıl türü ve kanıtlara dayalı iman arayan ilimler yoktur.” Bir diğer deli de; “Birisi Kâfirûn Sûresi mi okuyor? Bilinci bedensellikle örtülü olanlar mı geldi? Örtülülerin mantığı ile bizim mantığımız uyuĢmaz. Herkes kendi yoluna!” Dedi. Birisi; “Bülbül ötüyor!” Birisi; “Hay ır, çorba tenceresi kaynıyor!” Birisi; “Ne buyurdunuz? Kahve cez vesi mi taĢmıĢ?” Birisi; “Dalga sesi olmalı!” Sonuncusu; “Helvac ı bağırıyor galiba biraz alsak!” diyerek hepsi sessizliğe gömüldü. Bize mantıksız ve kopuk kopuk gelen bu cümlelerle gay et güzel anlaĢarak bizim amac ımızı birbirlerine aktardılar. Tam kırk gün delilerin bu tür anlam iletiĢimini dinledik. Elbette ki hiçbir Ģey anlamadık. Sonunda birisi bize bakarak; “Size nasıl bir mal satalım?” dedi. “Sizden ilim almaya geldik” dedim. “Âh cümle hâlette yine kendini zevk ederek, Küllü hizbin remzini hât emine çekmiĢ ferhûn” Âh bütün hallerde yine kendini zevk ederek böbürlenenler, „Her grup kendi yanlarında olanla böbürlenicidirler‟ (Mü‟minûn: 53) âyeti ile iĢaret edilen durumu kendilerine mühür yapmıĢlar. Diye karĢılık verdi. Elini öpmek istedik Ģöyle dedi: “Hac er-i Es ved‟i var öp, eğer öpmekse muradın, Hiç‟i pûs etmek için hâlet-i bisân gerek. Can derâguĢ olunur mu mütenâhi sözlerle, Leb değil öpmek için ah-ı cân gerek!..” Eğer öpmekse muradın Hac er-i Es ved (taĢ ını) öp. Kendi varlığını hiç‟e eĢlemiĢ kimsenin elini öpmek için hiç olmak gerek. Sonlu anlamlarla sonsuz can kavranabilir mi? Öpmek için dudak değil ta candan gelen bir ah gerek. “Ey ârif kiĢi. . .” der demez sözümü keserek; “Ve körün unvanını ârif koyarak, Görenin ismine divâne denildi, Nice efsâneleri saydırmıĢ ilim, Ġlm-ü irfânına efsâne denildi.” dedi. Bunlardan bir Ģey öğrenemeyeceğimi zannetmeye baĢladığımda iki deli kendi aralarında konuĢmaya baĢladılar. “Ey hayrete dalmıĢ! Okudun yazdın ne anladın?” “Elif-bâ‟nın mânâsını anladım!” “Mânâsı ne demekmiĢ?” “Birin iki, ikinin bir olmas ıdır.” “Nas ıl?” “Allah bir‟dir, Elif‟dir. Kendini bir‟leyec ek ikinci varlık yani ikinci harf B‟nin asla var olamayac ağını bilir. Elif vardır Bir, B yoktur Ġki. “Bunun ismi nedir?” “Kelime-i tevhid yani; Lâ ilahe illallah, diyerek Allah‟ın bir olduğunu söylemektir.” “Bir‟in bir olduğu nasıl söylenir. Bir zaten bir değil mi? Bir ikiye mi bölünmüĢ de birliyorsun, tevhid ediyorsun?” “Bir‟e ben bir dersem; bir ve ben iki eder. Ama „Ben‟ diyen Bir‟in kendisi ise ikilik olmaz.” “Yani Allah sana söyletiyorsa ya da dilinde söyleyen O ise mi ikilik olmaz?” “Aynı ak ıllılar gibi konuĢmaya baĢladın. Kendine gel! Deliler gibi düĢün. Allah‟dan baĢka ben mi var? Allah baĢka birisinin dilinin içine mi girip konuĢturac ak? Ya da uzaktan talimat mı gönderecek. Sen bu mantıkla akıllılar ülkesinde padiĢah olursun.” “Tamam kızma. Sadece senin ak ıllanıp akıllanmadığını anlamak için sordum. Hâlâ delisin, iyi… Allah‟ın kendisini tasdikine kabul deniyor. Allah‟ın baĢka varlık olmadığını ilanına da ink âr yani „lâ‟ deniyor. Peki, bu nasıl bir iĢ ve oluĢtur?” “Bunun üç püf noktası vardır. Bir: Yaratma sanatı. Yaratma sanatının püf noktası; içinde ve dıĢ ında baĢka bir varlık yaratmay ıp, varlığı ilminde vehmetmektir. Ġki: Bilinme sırrı. Bilinmenin püf noktas ı; Allah‟ı bilecek ya da bilmeyecek ikinci varlığın olmamas ıdır. Üç: Vahdet oyunu. Vahdet oyununun püf noktas ı; kendisini tevhid etmek için baĢkası olup, sadece Allah ismini birlemesidir. “Bu ne zaman olmuĢtur?” “Zaman aklın ve gözün yanılgısıdır. Zaman yoktur. Tek bir an vardır. Tek bir an sonsuz esmâ âlemidir.” “Elif-B â nedir?” “Varlığın hakikatini anlatmak için kullanılan bir semboldür. Elif Allah‟a iĢâret eder. Elif; ahadiyete, tekliğe iĢaret eder. Yani Allah‟ın vahdet halini anlatan harftir. B harfi Allah‟ın biribirine hiç benzemeyen isimler ve resimler altında zahir olmasını ifade eder. Buna kesret sırrı da denilebilir. ” “Elif mi asıldır, be mi asıldır?” “Elif ve be iki değil ki; biri asıl diğeri sahte olsun!” “Varlığın aslı nedir?” “Varlık ayrı, asıl ayrı değildir. ” “Elif mi noktadan çıkmıĢtır? Nokta mı eliften çıkmıĢtır?” “Nokta; isimsizlik, sıfatsızlık, fiilsizlik halidir. Nokta; Ģekilsiz ve anlamsızdır. Nokta; Elif olup dile gelir. Elif noktadan çıkar.” “Nas ıl olur? Göster!” Deli cebinden bir parça balmumu çıkararak avucunda sıcak nefesle yumuĢattı, ovaladı ve yuvarlak hale getirdi. “ĠĢte nokta!” diyerek mumu ovalay ıp uzattı; “ĠĢte Elif !” dedi. Uzun mumu hilal gibi büktü, bir ucundan bir parç acık kopardı ve hilalin altına yapıĢtırdı; “ĠĢte Be harfi!” dedi. Diğer deli ay ağa kalktı; “Elif‟in baĢka adı var mı?” diye sordu. Deli; “E vet var fakat kulağına söylerim” diyerek fısıldadı. Sonra bana dönerek; “Ey genç! Nokta; elif oldu, elif „b‟ oldu. B‟yi ısıttım geri çevirdim tekrar nokta oldu. Aslında var olan hep nokta idi. Elif de „b‟ de yirmi sekiz hece de noktadan baĢka değildir. ġimdi beni iyi dinle! Nedir bu gösteri ve sihir? ĠĢte cevabı: Hak kendi güz elliğine âĢık oldu. Kendini seyretmek için Mim (Mecnun isminin ilk harfi) ve lâm (Leylâ isminin ilk harfi) oldu. Kendi aĢk ateĢinde yanarak eridi ve bütünleĢerek nokta oldu. Kendisini sevecek ikinci bir varlık olmadığını bildi. Yine kendisinin seveceği ikinci bir varlık olamayacağını da bildi. ĠĢte bu gerçeğe aĢk denir. AĢkda ikilik yoktur. Ġkili sevginin adı aĢk değil birbirini beğenidir. ġimdi; Leylâsız Mecnûn oldun. Çünk ü Mecnûn Leylâ oldu. Sonra ikisi de kendi hakikatine döndü Ve dönünce dönenlerin iki değil tek olduğunu anladı. Leylâ ve Mecnûn isimlerini aradan çıkarırs an benim fıs ıldadığım ismi de duy arsın!” Diyerek kendi mant ık boyutlarına döndüler. Tekrar bize anlamsız gibi gelen cümlelerle anlaĢmaya baĢladılar. Üç sorunun cevabını bulmuĢtum. Aslında bulduğum cevaplar varoluĢ sırrı idi. Ġçine düĢtüğüm boĢluğun yalnızlık ve karĢ ı cinse olan sevgi aray ıĢından kaynaklanmadığını anladım. Ar adığım Bânu değildi. Bânu‟nun da aradığı ben değildim. Biz kendimize olan aĢk sırrını arıyorduk. Hak‟kın tecellileriydik ve kendi gerçeğimize âĢık Mecnûnlar ve Leylâlar idik. AĢk sırrının verdiği huzur ile gözümü açtım. KarĢ ımda Aynalı Baba küreklere asıl arak gülüyordu. NeĢeyle; “Peçe kalktı, güzel göründü. Beğeni söndü, aĢk Ģâha kalktı.” Diyerek ardından bir beyit okudu: Ona Mec nûn mu denilir ki onun Leylâ‟s ı, Yeni bir cilve-i Ģevk et ile Mevlâ olmuĢ.” Leylâ‟sı ilâhi kudretin yeni bir tecellisi ile perdesiz Hak olan kimseye Mecnûn denilemez. Kahve içerken uyuklamıĢ ve birkaç saniye içinde birkaç aylık zaman dilimi yaĢamıĢ olarak ayılmıĢtım. Gerçek ve hayal aras ında gidip gelmeler bende Ģüphecilik duygularımı körüklemiĢti. Aynalı Baba‟dan anladığım kadarıyla varlık tümüyle Hak‟kın hayali idi. „Ben‟ olarak vars aydığım zâtım da hayal içinde hayal idi. Bir de hayalimin derinliklerinde „gördüğüm‟ ve „olduğum‟ Ģeyler vardı. Onlar ise; hayalin, hayalinin hayali idi. Bu hayali hangi gerçek üretiyordu? Hak gerçektir; âlemler, ben ve bendeki hayal âlemleri Hak‟kın hayalidir desem korkunç bir paradoksa düĢüyordum. „Ben‟ hayal‟im ve hayal olduğumu biliyorum demek; Hak‟kın varlığından baĢka geçici ya da kalıcı olarak var olmamı gerektirirdi. Ben Hak‟k ım Ve her Ģeyi ben hayal ediyorum desem Firavun gibi Rablik (tanrılık) iddias ına kalk ıĢmıĢ olurdum. Bu çeliĢkiden çıkamayacağımı anladığım anda Aynalı Baba yine imdadıma yetiĢerek paradoksu çözdü. “Ezelî ve ebedî tekliğin verdiği ac ıyı bilir misin? Doğmamanın ve doğurmamanın verdiği yalnızlığı bilir misin? Görünebileceğin baĢkasının olmaması Ve seni görebilecek baĢkasının olmaması gerçeğinin verdiği boĢluğu bilir misin? Ey kulum Ve Yâ Rabbim muhabbetinin iki varlık arasında olamamasının verdiği hüsrânı bilir misin? Hayalinde dahi ikiliği (Ģirki) var etmemek kudretinden doğan „Ahadiyet‟ mahkûmiyetini bilir misin? Nereden bileceksin? Sadece Ģu kadar söyleyeyim; „her Ģey olsaydı iĢte böyle olurdu‟.” Aynalı Baba sözlerini bitirince öyle bir sessizliğe ve hüzne büründü ki sararmıĢ solmuĢ bir heykel gibi oldu. Sanki evrende ondan baĢka hiçbir Ģey yokmuĢçasına bir derinliğe gömüldü. Kıyıya gelmiĢtik. Sandaldan indim. O hâlâ sandalda bir put gibi gizemli görünüyordu. Benim de gönlüme bir hüzün çökmüĢtü. Aynalı Baba‟yı sanki bir daha göremeyecekmiĢim gibi duygularla evime döndüm. 15. BÖLÜM: „VEDÂ‟ Âmâk-ı Hayal‟in Yorumlu Özeti (15. Bölüm) Yazar Editr Tarih ġubat 11th, 2008 VED Aynalı ve Râci‟nin ebediyen ayrılıĢ ı Aynalı Baba ile tanıĢtıktan sonra kendimi tanıyamaz hale geldim. Nereden geldiğimi nereye gittiğimi karıĢtırdım. Ben kimim? Hangi memlekette ot uruy orum? ĠĢim, mesleğim, ailem, çevrem, arkadaĢlarım kimdir? Bilemiyordum ve her Ģey birbirine karıĢmıĢtı.. Son sandal gezintisinden sonra üzerimdeki kat kat hayal perdeleri kalkmaya baĢladı. Ben aslında doğma büyüme Ġstanbulluydum. Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi‟nde doktordum. Ne oldu, nasıl oldu anlayamadan kendimi Anadolu‟nun küçük bir Ģehrinde tren yolculuğunda buldum. Hiç tanımadığım yaĢlı bir kadın annemmiĢ ve onunla yaĢıyordum. Çevremde sürekli meyhanelerde içti ğim bir arkadaĢ grubu buldum. Trenle bir kasabaya seyahat ettik. Kır âleminde iki derviĢ gördüm. ġehre döndüm, amaçsızca gezinirken eski bir mezarlığa girdim. Orada Aynalı Baba‟y ı tanıdım. On gün kadar kahve âlemleriyle hayalimin derinliklerine gidip geldim. Bir ara Aynalı‟yı kaybettim. Birkaç yıl Anadolu‟da karıĢ karıĢ onu aradım. Aklımı kaçırdığımı zanneden annem beni Manisa Tımarhanesi‟ne kapattırdı. Orada birkaç ak ıllı deli ile dost oldum. Aynalı ile tuhaf bir Ģekilde Tımarhane‟de tekrar buluĢtuk. ġimdi Ġstanbul‟dayım. Yine annemleyim fakat Anadolu‟daki annem değil, gerçek annemleyim. Aynalı‟yı nerede bulmak istersem orada buluyorum. Bu durumun tek açıklaması var. Ya âlemler birbirine girdi ya ben gerçekten aklımı oynattım ya da rüyaday ım ve uyanamıyo rum. Kesin emin olduğum tek Ģey ise Ġsmimin Ahmed Râci olmas ı, alkolden kurtulmam, sâde bir ibadete ve karmaĢık bir tefekkür hayat ına baĢlamıĢ olmamdır. Bunların haricinde hiçbir Ģeyden emin değildim. En kısa zamanda Aynalı Baba‟yı bulmam ve hayal âleminde miyim gerçek âlemde miyim netleĢtirmem gerekiyordu. Aynalı Baba en çok mezarlıklarda yalnız yaĢamayı ve eski derme çatma kulübelerde birkaç dostuna ney faslı ve kahve ikram etmeyi seviyordu. Onu bulmak niyetiyle Karaca Ahmet Mezarlığı‟na gittim. Evet oradaydı. Asırlık bir çınar ağac ına yaslanmıĢ ney çalıyordu. Uzaktan seyrettim. Benim geldiğimi görmemiĢti. Kendimin rüyada mı gerçekte mi gezindiğini test etmek için Aynalı‟ya görünmeden geri döndüm. Üsküdar rıhtımından hızlı bir kayık kiralayıp Eyüp Meza rlığı‟na geçtim. Eğer rüyada ve hayal âlemindeysem Aynalı Baba‟yı Eyüp Mezarlığında yine as ırlık bir çınara yaslanmıĢ ney çalarken bulmam gerekiyordu. Mezarlığın izbelerine yürüdüm. E vet yanılmamıĢtım. O, tam umduğum gibi karĢımdaydı, benden habersizmiĢ gibi neyine üfürüyordu. YavaĢça yaklaĢtım. Selam verdim. Her zamanki edâs ıyla; “HoĢ geldin nûrum! Hele gel de bir fincan kahvemi iç” dedi. Hemen çalı ç ırpı toplayıp isli ateĢte eski cezvesiyle kahve demleyip alac a desenli pors elen fincanda ikram etti. Kafam karma karıĢ ık fikirlerle doluyken kahveyi yudumladım. BaĢım dönmedi, kendimden geçmedim. Gerçeğe dönmek istiyordum. Tüm cesaretimi toplayıp sordum: “Efendim, affınız a sığınarak bir Ģeyler sormak istiyorum.” “Estağfurullah evlâdım, dilediğini sor!” “Ben rüyada mıy ım yoksa gerçek hayatta mıyım?” “Aslında ikisi de aynıdır ama avama göre ayrı ayrıdır. A vama göre rüyâ âlemindesin.” “Kimin rüyas ındayım? Kendi rüyamda mıyım? Sizin rüyanızda mıy ım?” “YaĢam dediğin Ģey Tek Varlık olan Hak‟kın ilminde varsaydığı rüyâ âlemleridir. Rüya senin veya benim değildir. Biz ancak Ġlâhî rüyanın ruhsuz, bedensiz, bilinçsiz, dilsiz, kulaksız. . . „fakirleri‟yiz. Sende meydana gelen rüya da O‟na aittir, bende meydana gelen rüya da O‟na aittir. O‟ndan gayrı ne var ki? Y ine avama göre kabul edelim; senin rüyanday ız.” “Rüy a benimse sizin durumunuz nedir? Siz gerçek hayatta var mısınız? Yoksa benim rüyamda benim bilincimin yansıtt ığı bir hayal misiniz?” “Uyanınca anlars ın.” “Ben uyanırsam sizi ebediyen yok etmiĢ olmaz mıyım? Eğer Ģu anda rüyada isem uyanınca sizin hiçbir zaman var olmamıĢ birisi olduğunuzu anlayacak isem, ben ebediyen bu rüy adan uyanmak istemiyorum. Sizden ayrılmak istemiyorum. ” “Üzülme evlât! Ben hiçbir zaman var olmadım ki; sen uyanınca yok olay ım. ġu anda da var olan sensin. Beni var zannediyorsun. ” “Siz gerçek hayatta hiç var olmadınız mı?” “Senden yüz yıl önc e Aynalı nâmı altında bir tecellîyat oldu. Ġnsanlar beni var kabul etti. Fakat ben asla var olmadığımı bildim.” “Siz beni rüy amda irĢat etmek için mi geldiniz?” “Hay ır, ben senin rüyana gelmedim. Her insanda tüm insanların tüm yaĢam ve bilgi kayıtları mevcuttur. Sen kendi öz ündeki „levhi mahfuz‟ kayıtlarından Aynalı Baba boyutuna yükseldin. Aynalı‟nın ulaĢmıĢ olduğu bilgileri rüyâ âleminde Ģekil ve olaylara bürüyerek „okudun‟. Ben seni irĢad etmedim. Sen gerçek hayatta alın terinle tahsil ettiğin ilimlerin ve tefekkür çilesinin mük âfatı olarak kendini Aynalı Boyutu (Aynalı Baba‟nın bilincinin yükselmiĢ olduğu nefs mertebesi) ile ödüllendirdin.” “Hay ır! Sizin beni irĢat etmediğinize inanmam. Sizin gerçek olmadığınızı asla kabul etmem. Sırf tevaz u olsun diye böyle konuĢuyorsunuz.” “Sadece sen değil, senin uyandığın zaman yazacaklarını okuyacak olanlar da benim hayal ürünü olduğumu kabullenmekte zorlanacaklar. Ġnsanlara rüyada, hayal âleminde sırları fethetmek, aniden ilmi ledüne sahip olmak gibi fanteziler çok cazip gelir. Gerçek tasavvufta hazıra konmak yoktur. Her çağın değiĢmey en tasavvufi eğitim esası; gerçek hayatta gerçek üstatlardan alın teri ile ilim tahsil etmektir. Bu duruma göre okumakla da olur, sohbetlerini dikkatle dinlemekle de olur. Âdetullah budur, aksi iddialara itibar etme.” “Uyanınca sizi rüyamda tekrar görebilir miyim?” “Allah‟ın sisteminde sadece bir Ģey imkânsızdır; ikilik. . . Bundan baĢka her Ģey mümkündür. Rüy alara bel bağlama. Bu gördüğün rüyalar, hayaller irĢat değil sadece zihinsel bir mâcerâ idi.” “Sizden ayrılmak, sizi unutmak çok zor.” Meseleyi anlamıĢtım. Rüyada rüya gördüğümü bilecek Ģuurdaydım. Biraz sonra uy anacakt ım ve Aynalı‟ya ebediyen vedâ edecektim. Her Ģeyin hayal olmas ına rağmen Hayalim‟e; Aynalı‟ya sarıldım. Elimde olmadan ağlamaya baĢladım. Aynalı da ağlamaklı bir sesle beni bağrına bastı: “Ne yapalım evlâdım! Dünyâ dediğimiz Ģey okyanusun gel git dalgaları gibidir. GörünüĢlere aldanmamalı. „Külle yevmin hüve fi Ģe‟n…‟ O her an yeni bir iĢ ve oluĢtadır. . . Her an kâinatta hükmünü yürütmektedir. . . (er-Rahmân: 29) Biz Allah‟ın sistemi dıĢında kalamay ız ki….” Aynalı Baba, daha doğrusu „hay alimdeki Aynalı Baba hayali‟ yavaĢça asırlık çınara day andı. Gözlerini sonsuzluğa dikti. Bir daha kıpırdamadı. Yüzüne baktım, her zamanki tebessümü vardı. Yanında oturdum, oturdum, oturdum. Eline dokundum buz gibi olmuĢtu. Mezarlığı bu arada sis kaplamıĢtı. Sislerin içinden dört siluet belirdi. Çift e Hâfızlar, Dr. Kuru S ıkı ve Cırtlak Efe hüzünlü adımlarla Aynalı‟nın yanına oturdular. Deli Hafız Yâ Sîn‟i ok udu, Arabac ı her zamanki gibi ardından yalan yanlıĢ taklit etti. Dr. Kuru Sıkı ve Cırtlak Efe yeri kazdılar. Cenâze duası için (cenaze namaz ı) imamlık vazifesi bana düĢtü. Aynalı‟y ı çok sevdiği kıyafetiyle toprağa verdik. Dört deli sislerin içinde tekrar kayboldular. Aynalı Baba‟nın kulübesine girdim. Bana miras olarak bir not defteri, iki isli cezve, yüz gram ka hve ve Ģeker ile iki büyük fincan bırakmıĢtı. Aynalı benim hayalimdi. Onu kaybetmekten ben üzüldüm. Ben kimim? Ben de birisinin hayaliyim. Siz de beni kaybetmekten üzülmeyin. Çünkü ben de Râci olarak hiçbir zaman var olmadım. Biraz sonra ben de uyanacağım ve kendimi ġehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi‟nin „hayal âleminde‟ bulacağım. Ya siz uyanınca kendinizi nerede bulacaksınız? Yine kendinizde, „ötenizdeki birisi‟nde değil. . . ..SON Yorumlayan ve özetleyen: Kemal Gökdoğan www.yorumsuzblog.net.tc
Benzer belgeler
A`mak-ı Hayal
(...) şehri Türkiye'nin en büyük ve en güzel şehirlerinden biridir. Ben uzun bir süre bu şehirde, şehrin ortasında bulunan bir
mahallede oturdum. Hükümet konağı ile evim arasındaki yollarda dikkat ...