Sayı 14 - Akdeniz Koruma Derneği
Transkript
Sayı 14 - Akdeniz Koruma Derneği
EDİTÖR’DEN KÜNYE Akdeniz Koruma Derneği Bülten, Sayı:13/2015 Adres: Doğa Park Villaları 3360 Sokak No: 7/16 Kalabak, Urla, 35430, İzmir Telefon (Merkez): (+90) 232 812 6459 Telefon (Mobil): (+90) 530 115 3405 Web Site: http://www.akdenizkoruma.org.tr/ E-mail: [email protected] Yönetim Kurulu Zafer Kızılkaya (Başkan) Bültenimizin yeni sayısından herkese merhaba. Bornova Belediyesi Mevlana Toplum ve Bilim Merkezi tarafından organize edilen Bilim Şenliği etkinliği 16-19 Eylül 2015 tarihleri arasında Bornova Âşık Veysel Rekreasyon alanında yapıldı. Etkinlikte hedef olarak belirlenen 7-15 yaş arasındaki çocuklara atölye çalışmaları, bilim gösterileri ve bilim kafe etkinlikleri yapıldı. 600 kişinin katılımıyla gerçekleşen etkinliğin ana teması “Temiz Enerji, Temiz Çevre” olarak belirlendi. Etkinliğe dernek olarak biz de katkıda bulunarak Akdeniz’i Koruma bilincini ve yaşayan Akdeniz politikasını bu parlayan yıldızlara ve ailelerine aktarmaya çalıştık. Etkinliğin her aşamasına katkı koyarak bilgi, beceri ve tecrübelerini paylaşan Derya Yıldırım, Mert Ardar, Sait Aydar, Özüm Baykaş, Ayşegül Kozak ve özellikle de Efe Ulutürk’e huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Bültenimizin bu sayısını etkinlikte tanıştığımız, arkadaş olduğumuz parlayan yıldızlara ve ailelerine armağan ediyoruz. Keyifli okumalar. Umut UYAN İnci Tüney Sinan Şekerci Elizabeth Grace Tunka Eronat Mert Ardar Editör Umut Uyan Redaktör Bahar Kalyoncu Kapak Tasarımı Sait Aytar Yazarlar Özlem Uyan Kalenderoğlu, Korel Kubilay, Bahar Kalyoncu, Müge Karaşahin, Ayşenur Yılmaz, Sibel Yıldız, Mehmet Arda Tonay, Baran Yoğurtçuoğlu, Taylan Doğaroğlu Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 1 İÇİNDEKİLER Ne Güzel Şeysin Sen Bisiklet Çocukken bisiklet üzerinde bir hayli vakit geçirmiştim. Şanslıydık ki o zamanlar sokağa çıkmak, sabahın köründen akşamın geç vakitlerine kadar sokakta oynamak, kir-pas içerisinde eve dönmek normal bir durumdu, bütün çocuklar böyleydi. Mahallelerde yüzler daha tanıdık, sokaklardan geçen araç sayısı ise daha azdı. Devamı için... Teknede kadın Yaklaşık yirmi yıl önce rahmetli öncü denizcilerimizden Sadun Boro’nun Pupa Yelkeni isimli kitabını okuyarak iyice aşıyı almıştım. Öyle çok etkilenmiştim ki okuduklarımdan, hemen hemen kitabının her sayfasında yer alan Kısmet’in logosunu, sağ bileğime dövme yaptırıvermiştim. . Hatta, Sadun Hoca ile Gökova’da her karşılaştığımızda bana hemen dövmemi göstermemi isterdi, ‘’Hala duruyor mu kız ‘’diye sorardı. Her gördüğünde gözleri pırıl pırıl parlar sevinirdi Kısmet’inin dövmesini bileğimde gördüğünde. Devamı için... Ozon’un Tarihçesi Geçtiğimiz Eylül ayı, içerisinde tüm dünyayı yakından ilgilendiren bir gün barındırmaktaydı: 16 Eylül Dünya Uluslar arası Ozon Tabakasının Korunması Günü. Tüm dünyada kabul görmüş bu konu hakkında bilgi sahibi olabilmek için biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor. Devamı için... Sürdürülebilir Mimari Son yıllarda özellikle küresel ısınmanın etkilerinin yavaş yavaş görülmeye başlanması, hızla erimekte olan buzullar, yükselen su seviyeleri, tehlike altına giren canlı türleri gibi sorunlarla karşılaştıkça sürdürülebilirliğin hayatımızın her alanında gerekliliği, önemle vurgulanmaya başlandı. Peki nedir sürdürülebilirlik? Devamı için... özelliğidir. Atomlardan doğal olarak veya uyarılma sonucu yayılabilen: 1) girgin (yâni maddenin içine nüfuz edebilen) elektromagnetik dalgalar (ɣ ışınları) ya da 2) elektron, proton, nötron ve α (alfa) gibi tânecikler, genellikle, radyasyon adı altında toplanır. Devamı için... CetaGen Projesi Projenin amacı; periyodik saha çalışmaları ve ihbarlar ile toplanacak örneklerden ve son 15 yılda Türkiye kıyılarında halihazırda örneklenmiş 253 deri dokusundan DNA örneği izole ederek, elde edilen DNA örneklerinin mitokondriyal DNA (mtDNA) ve çekirdek DNA’sı (RAD Dizileme) belirteçlerini kullanarak türlerin genetik yapılarını incelemektir. Devamı için... Dünyadan 2014 Ozon Deliği Güncellemesi Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nden (NOAA) bilim adamları Antarktik ozon deliği boyutunun 11 Eylül’de yılın en yüksek noktasına ulaştığını belirttiler. Bu yılın ozon deliği büyüklüğü ise 24,1 milyon km 2, yani yaklaşık Kuzey Amerika Kıtası kadar bir büyüklüğe sahip. Devamı için... Deniz Kaplumbağalarının Yeni Bir Özelliği Keşfedildi Bilim adamları tehlike altında olan bir deniz kaplumbağası türünün sürüngenlerde daha önce hiç görülmemiş şaşırtıcı bir özelliğe sahip olduğunu ve mavi ışığa maruz kaldıklarında yeşil ve kırmızı neon şeklinde parladıklarını keşfettiler. Devamı için... Mantarlarda Olası Radroaktivite Birikimi ve Etkileri 197 Radyoaktivite veya radyoaktiflik; kararsız nükleitlerin, parçalar ya da elektromanyetik ışıma (fotonlar) yayımlayarak kendiliğinden kütle yitirme Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 2 NE GÜZEL ŞEYSİN SEN BİSİKLET Yazan: Özlem Uyan Kalenderoğlu Bisikletsever Çocukken bisiklet üzerinde bir hayli vakit geçirmiştim. Şanslıydık ki o zamanlar sokağa çıkmak, sabahın köründen akşamın geç vakitlerine kadar sokakta oynamak, kir-pas içerisinde eve dönmek normal bir durumdu, bütün çocuklar böyleydi. Mahallelerde yüzler daha tanıdık, sokaklardan geçen araç sayısı ise daha azdı. Tabii şimdi yaşadığım İstanbul’a göre daha küçük bir şehirde büyüdüğümü de belirtmeliyim. Yine şanslıydım ki çocukken ufak tefek diz-dirsek yaralarının dışında büyük bir kaza geçirmemiştim, ne bir dikiş ne de bir kırık… Şu an ise bu satırları, çenesinde iki dikiş olan otuz yaşında bir kadın olarak yazıyorum. Ne mi oldu? Bisikletten düştüm. İstanbul’da yaşıyorsanız, bir de bu trafik keşmekeşini içerisinde bisiklete binmeye çalışıyorsanız, üzgünüm ama işiniz biraz zor. İlk başlarda “ben stres atmak, doğa ile bütünleşmek için yeniden bisiklete binmeye başladım ama bu mücadele beni daha çok strese sokuyor” diyordum. Sonra yavaş yavaş trafiğe ve araçlara alışmaya başladım. Hala beni ürkütüyorlar ve gerçekten trafiğin içindeyken zorlanıyorum ama başka şansım da yok. İstanbul, bisiklet dostu bir şehir değil. Ne araçlar ne de yayalar bisikletlere alışkın. Biz bisikletliler de - yıllardır İstanbul’da bisiklete binenleri hariç tutuyorum – araçların içinde pedal çevirmeye pek alışkın değiliz. Bu sebeple, bu biraz zorlama bir birliktelik oluyor. Peki, gerçekten böyle olmak zorunda mı? Avrupa şehirlerinde en az bir kez bulunmuş olanlar, bisikletin bir hayat tarzı olduğunu hemen fark ederler. Yani bisiklet bir gezinti aracından ziyade bir ulaşım aracıdır. Bisiklet yolları sadece sahillerde değil hemen hemen her yerdedir, özel trafik ışıkları vardır. Tabi burada ülkenin refah seviyesini ve uzun yıllardır süregelen yaşam şeklini de dikkate almak gerekiyor. Sadece bir günde gerçekleşen bir dönüşüm değil oralarda da bisikletin hayatın içinde yer alması. Fotoğraflar: Özlem Uyan Kalenderoğlu – Bisiklet dostu Barselona sokakları Bisiklet dostu şehirlere sahip olmadığımız bir gerçek. Hele bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanabilmek büyük bir kesim için hayalden öteye gidemiyor. Yine de bir yerden başlamamak için bir sebep göremiyorum. Değişimi talep etmek ve bunun için mücadele etmek elimizde. İşte bu sebeple bisikletliler birer kader ortağı… Karşılaştıklarında tanışmamalarına rağmen birbirlerine korna çalar, selam verirler. “Kendini yalnız hissetme, beraber var olmaya çalışıyoruz” mesajıdır bu aynı zamanda. Sayımız ne kadar artarsa, ne kadar çok “yollar aynı zamanda bizlere de ait!” mesajı verebilirsek görünürlüğümüz o kadar artar. İki dikişin beni yıldıracağını sanmıyorsunuz değil mi? Tabii ki ilk fırsatta yine pedal çevirmeye devam edeceğim. 20 Eylül 2015 Pazar günü, henüz bisikletten düşmemiş ve hayatımın ilk dikişleri ile tanışmamıştım. Güzel, güneşli, yazdan kalma bir sonbahar günüydü ve yine Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 3 bisiklet sevdalısı bir arkadaşımız sayesinde o gün gerçekleşecek bir etkinlikten haberdar olmuştuk: Dünya Otomobilsiz Yaşam Günü. Tam da ilk evlilik yıldönümümüze denk gelen bu etkinlik, bize İstanbul’un büyük bir bölümünü pedal çevirerek gezme fırsatı verecekti, nasıl kayıtsız kalalım? Avrupa Birlilği, Bisikletliler Derneği ve belediyelerin katkıları ile düzenlenen bu etkinliğin Taksim’den başlayan ikinci etabına katıldığımızda, ilk etabı tamamlayan bisikletliler sabah saat dokuz gibi Merter’den yola çıkmış ve buluşma noktasına ulaşmıştı. Onları görünce sevindik “ ne kadar kalabalık varmış, ne kadar çok bisiklete binen, buna gönül veren insan varmış” dedik, şaşırdık. Sonra hep birlikte hareket ettik ve bölüm bölüm - kısa süreli trafiğe kapatılan yollardan Beşiktaş’a yöneldik, köprüye bağlanıverdik. O an çok etkileyiciydi, hep araçların içindeyken geçtiğimiz köprünün bisikletlerimizle üzerindeydik, boğaz boylu boyunca altımızda uzanıyordu ve önümüz, arkamız yüzlerce bisikletli ile doluydu. Sonra Beylerbeyi’ne ulaştık, güzelim Kuzguncuk’tan bizleri alkışlayan insanlara el sallayarak geçtik ve sırasıyla tüm sahil hattını pedallayarak devam ettik; Üsküdar, Harem ve Kadıköy. Biraz dinlendik ve Bağdat Caddesi’ne doğru devam ettik. Moda Sahili girişinde artık iyice yorulmuştum, bacaklarım sızlıyordu. Böylece ekibe veda ederek ayrıldık, kendimizi sahilde çimenlere bıraktık. Günü tamamlarken, bisikletle vapura ve fünikülere bile bindik, İstiklal Caddesi’nden elimizde bisikletlerimizle yürüyerek geçtik. Yıllarca unutamayacağım, güzel bir deneyimdi. iyiye gitmeyecek. Alternatif ulaşım araçlarından başka çaremiz yok. Bisiklet ise hem doğa dostu oluşu hem de rahat bir ulaşım aracı olması sebebi ile değerlendirilmesi, yaygınlaştırılması gereken en ideal alternatif. Bunun için kişisel çabalardan ziyade ilgili otoriteler tarafından desteklenerek teşvik edilmeli. Biliyorum, uzun bir yol var önümüzde, üstelik bir kadın olarak bisiklete binmenin zorluklarından, kadın bisikletli sayısının azlığından bahsetmiyorum bile (buna belki başka bir yazıda değinilebilir). Yollara her geçen gün yeni bir otomobil ekleniyor. Bir yazarın da söylediği gibi aslında hayat kalitesini yükseltmek, ulaşımı kolaylaştırmak için icat edilen ama tam aksine ulaşımı her geçen gün daha da zorlaştıran ve deyim yerindeyse işkence haline getiren, insanları canavarlaştırırken dünya kaynaklarını da tüketen, bizi her gün metal, plastik, egzoz, gürültü ile boğuşmak zorunda bırakan, çevreyi kirletirken küresel ısınmayı tetikleyen bir araç otomobil. Tüm bu avantajları(!) sebebi ile de daha iyisini, bir üst modelini almak için deli gibi emek harcanıyor. Aslında konfor içinde olduğumuzu düşünürken gayet konforsuz bir gerçekliğin içerisine sürükleniyoruz. Tabii ki her mesafeye bisikletle ulaşmak, tüm mevsim şartlarında bisiklet kullanmak mümkün olmayabiliyor yine de otomobili daha az, bisikleti ise daha çok kullanarak bu dünya ve içinde yaşayan biz canlılar için gerçekten güzel bir şey yapabiliriz. Somut bir örneği hava kirliliğinin artık ölçülemeyecek bir düzeye çıktığı Çin’den verebiliriz. Pekin, hava kirliliğinin en yoğun yaşandığı bölgelerden birisi ve bu sebeple yetkililer geçtiğimiz günlerde, kısa bir süreliğine 2.5 milyon aracın trafiğe çıkışını yasakladılar. Bu uygulamadan sonra, Pekin sakinleri aylardır hasret oldukları mavi gökyüzüne kavuşabildiler. İnternette yayınlanan karşılaştırmalı fotoğraflar aradaki farkı net bir şekilde ortaya koyuyor. Bisiklet özgürlüktür ve yollar aynı zamanda bisikletlilere de aittir. İçinde yaşadığımız bu dünyayı daha yaşanabilir kılmak için yılmadan pedal çevirmeye devam… Fotoğraf: Oktay Kalenderoğlu- Etkinlikten bir kare İstanbul zor bir şehir… Trafiği ise zorluklarından sadece bir tanesi. Görünen o ki yıllar geçtikçe bu durum daha Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 4 TEKNEDE KADIN Yazan: Korel Kubilay Eski Manken Son Model Denizci İstedim ki, anlatayım bilsin cümle alem. Tekne hayatı kadınlara göre mi? Evet, tam da Kadınlara göre hem de en alasından Hatta diyorum ki kadınsız tekne olmaz, olmamalı Haydi hanımlar !!! “Teknede kadın olmaz” diyenlere, gösterelim. Okuyun, izleyin ve siz de aşka gelin: Deniz aşkına Denizde yaşamın tek ihtiyacı, paylaşmaktır. zaten. Denizde vakit geçirmeyi seven bir çocuk olarak büyütüldüm sevgili annem ve babam sayesinde. Şimdi de denizden gelen sevgili eşim Kuntay Ballar ile paylaşıyorum bu şahane hayatı. Hissediyorum ve hatta eminim, canım babam bizi gülümseyerek izliyor. Yaklaşık yirmi yıl önce rahmetli öncü denizcilerimizden Sadun Boro’nun Pupa Yelkeni isimli kitabını okuyarak iyice aşıyı almıştım. Öyle çok etkilenmiştim ki okuduklarımdan, hemen hemen kitabının her sayfasında yer alan Kısmet’in logosunu, sağ bileğime dövme yaptırıvermiştim. Hatta, Sadun Hoca ile Gökova’da her karşılaştığımızda bana hemen dövmemi göstermemi isterdi, ‘’Hala duruyor mu kız ‘’diye sorardı. Her gördüğünde gözleri pırıl pırıl parlar sevinirdi Kısmet’inin dövmesini bileğimde gördüğünde. Bundan yaklaşık altı yıl önce Kuntay ile tanıştım yine bir balıkçı kasabası olan Eski Foça’da. O sene kışlamak için gelmişti Foça’ya Gina ile. Gina, kızımızın adı. Tekneler hep dişidir ve genelde kadın isimleri takılır. Biraz da sanırım çok para yedikleri için kadına benzetiliyor. Nazlı ve çok masraflılar. Ben paylaşmayı seçiyorum sizlerle, Artık etrafımda benim dilimden anlayacak denizci kadınlar görmek istiyorum. Denizci kadın sayısı artsın istiyorum. Tekne yaşamı ile ilgili konuşmak, gülmek, eğlenmek ve bilgilerimizi paylaşmak adına. Haydi cesur hatunlar, Ben başarabiliyorsam -denizde tek başına yüzmekten korkan bir kadın olarak-teknede bir kadın olmayı, siz niye başaramayasınız !!! Bir gün, denizde herhangi bir koyda karşılaşmak üzere. Bugün itibariyle yazmaya karar verdim, artık tembellik yok. Vakit buldukça yaşadığım bu şahane hayatı kelimelere dökmeye çalışıp sizlerle paylaşacağım. Günahı ve sevabı ile. Bugün, Vatan gazetesinde Kunti’m ile benim birlikte ilk röportajımız yayınlandı. Füsun Saka’ya buradan teşekkür ediyorum, bana tekrar yazmayı hatırlattığı için. Sevgili rahmetli Babam (Yalçın Kubilay) ile hayalimizdi; bir yelkenlimiz olsun koy koy gezelim hatta dünya turu yapalım. Hep bir küçük yelkenlimiz ya da kayığımız vardı Gina’yı ilk gördüğümde vurulmuştum. Kuntay ile öyle bütünleşmişlerdi ki; tekneye girdiğimde hissetmememe imkan yoktu. Gina 1998 model Krie Feeling 486 Fransız yapımı denizci bir teknedir. Fransız asıllı Hırvat güzeli diyorum ben ona. Çünkü Gina’yı Hırvatistan’dan almış. Geniş karınlı, sivri kıçlı suya yakın gerçek bir yelkenli. Kuntay, parasını denizden kazanan ve hep denizin üstünde yaşayan bir adamdır. Hatta ilk tanışmamızda hemen bileğimdeki dövmemi göstermiştim ve çok şaşırmıştı. Kuntay’la bir araya gelerek birbirimizin hayatını paylaşmaya başladık. İyi anlaşmamızın en önemli sebeplerinden biri ikimizin de sade, yalın ve bir o kadar da karmaşasız bir hayatı seçmemizdir. Olabildiğince şehirden uzak ve doğanın ortasında… Onun Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 5 teknesi benim küçük taş evim. Her şey sadece ihtiyacımız olduğu kadar. Ne eksik ne de fazla. Aynı teknedeki yaşam gibi. Kışın Foça’daki taş evimizde dört ay geçiriyor, geri kalan sekiz ayı da kızımız Gina’da yaşıyoruz. Kuntay yazın yelken eğitimi ve haftalık Mavi Tur yaparak, kışın da Yunanistan’daki önemli bir tekne markasının Türkiye temsilciliğini yaparak tekne satışı ile parasını kazanıyor. Sayesinde koluma bir bilezik daha takarak ben de Kaptan Korel oldum. Ama benim ilgimi kaptanlıktan çok denizcilik ve gemi adamı olmak çekti. Demir atmak, denizciliğin raconunu öğrenmek, Poseidon’a saygı duymak, rüzgarı hesaplamak, yanaşmak, ayrılmak ve bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi kaynağıdır denizcilik. Yelkenci olmak ise bambaşka bir spordur. Biz, yelkeni bilen önce teknemizin, sonra kendimizin ve etrafımızın güvenini sağlayarak denizde yaşayan insanlar arasından sadece iki kişiyiz. Gemiciliği, dümende olmaktan daha çok seviyorum. Çünkü oraya buraya koşuşturmak, Kuntay’ın bana güvenerek demir atması, olaylara olan hakimiyetim beni daha diri tutuyor. Sanırım biraz da fazla sorumluluk sahibi kişiliğimden olsa gerek. Boş durmayı sevmeyen hep bir şeyler yapmak isteyen ben. Kuntay’ın bana ihtiyacı olmadığı sürece dümene geçmem. Ama tabii dümende olmak da çok havalıdır. Hiç yapmıyor değilim yanlış anlaşılmasın. Bugüne bugün Kaptan Korel Ballar’ım. Hatta bu sene kız kıza ve gay gruplarla charter’a bile başladım. İşte biz böyle bir çiftiz. Birbirimizin hayatını paylaşan ve paramızı denizden kazanan biraz yabani ama her şeyin farkındalığını sonuna kadar hissedip yaşayan iki kişiyiz. Pardon üç: Kunti Korel Gina. Farkındalık dediğim de bildiğiniz farkındalık değil. Denizin üstündeki yaşam… Bundan önce ben de şehirde yaşayan işe gidip gelen, uykum geldiğinde kafam rahat yatağa uzanan birisiydim. Ne zaman ki denizde yaşamaya başladım, işte o zaman gerçekten varolduğumu hissettim. Çünkü denizde her zaman vahşi bir hayvan gibi tetikte olmanız gerekir. Seyir sırasında, alargada (güvenli bir koyda demirde kalmak), hatta uykunuzda bile. Çünkü siz uykudayken bile hiç hesapta olmayan arızalar veya hava patlamaları ile karşılaşabilirsiniz. Ve tüm bu yaşananlar sizi daha çok disipline eder. Bundan dört yıl önceydi sanırım. Marmaris civarlarında Serçe koyundaydık. Benim daha çömez zamanlarımdı; hoş çömezlik ömür boyu sürer denizde. Sadece başınıza gelen her şeyden donatıyorsunuz bilgilerinizi, o kadar. Serçe koyu’na ilk gelişimdi, Kuntay hep anlatırdı çok güzel olduğunu. Küçük küçük koyların olduğu ve sadece bir teknenin bağlanabileceği minik koylar. Yani aslında size özel koy. Sadece size ait denize girip yüzebileceğiniz bir alan. Demirimizi attık, kıçtan karamızı-hem demirden hem de kıç halatları ile karadaki ağaçlara veya babalara bağlanmak- yaptık, yerleştik. Keyfimiz her zamanki gibi yerindeydi. Akşam yemeği için havuzluğumuzdaki masayı kaldırıp şahane bir ziyafet çekmeye başladık, soframızın arkadaşları rakı kadehlerimizle. Sohbetti oydu buydu derken bir anda hava hiç beklemediğimiz bir hal aldı. Sanırım gece on birdi ve hiç ay ışığı yoktu. Önce bir sorun yok zannettik; ta ki koltuk halatlarımızı fenerle kontrol edene kadar. Bir de baktık ki, kayalık olan karaya sadece 2 metre kalmış. Gina’nın su kesimi 2 metre 10 santimetre. Yani hem teknenin kıç tarafını parçalayacağız hem de neredeyse karaya oturacağız. Yemek sofrası da hala kalkmamıştı ve teknemiz netateknenin tüm donanımlarının, halatlarının, havuzluğun ve teknenin içinin düzenli olması- değildi. Kuntay’ın hemen içeriden keskin bir bıçak getirmemi söylemesi ile ayağımı kolumu masaya merdivenlere çarpa çarpa aşağıya inmem bir oldu. O an şunu anladım ki, havuzlukta her daim keskin bir bıçak hazırda duracak ve bıçak aramakla vakit geçirmeyeceksin. Yoksa o boşa geçen dakikalar büyük felakete yol açabilir. O günden Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 6 sonra her gece yatmadan önce havuzluktaki masa temizlenir, indirilir ve öyle uykuya gidilir. Her şey neta edilir. İşte bu durum size denizde güvenli ve disiplinli olmayı öğreten ufacık bir detaydır. Hemen motoru çalıştırıp halatları keserek demirimizi toplayıp yola çıktık. Her şey çok hızlı gelişmişti. İkinci kere gece seyirim olacaktı ve elim ayağıma dolanmıştı. Sofrada her yer dağınıktı; bardaklar, tabaklar, şişeler vs…ve gece seyri yapmak zorundaydık. Sadece teknemizin ışıkları ile gecenin bir karanlığında sert bir havada Bozukkale’ye girmek zorunda kalmış ve bir yandan etrafı toplayıp tekneyi neta etmekle uğraşmıştım. En yakın ve alargada kalabileceğimiz tek güvenli koy olduğu için Bozukkale’ye girdik. Demirimizi attık ve rahat rahat yattık. Kuntay da ben de herhangi bir koyda iken, kıçtan karada kalmaktansa, alargada sadece demirde kalmayı daha çok severiz: Daha güvende olduğumuzu hissettiğimiz için. Çünkü alargada kalırken tekne daha özgürdür. Kendi etrafında kafasını rüzgara vererek döner ve siz daha güvende olursunuz, (teknenin airo dinamiğinden dolayı ) tabii dibinize başka tekneler demir atmadığı sürece. Denizde yaşamak hayata bakış açınızı ve farkındalığınızı arttırır. Siz evinizde yatağınızda horul horul uyurken biz ise; “Aman fırtına mı çıktı? Başka bir tekne üstümüze demir mi attı? Yağmur mu başladı?” gibi sorularla boğuşuruz. Hooop kalk tüm hatch’leri kapat, havuzluktan minderleri topla, demirini kontrol et derken şehirdeki veya evinizdeki konforu ister istemez arar oluyorsunuz. Ve hep diri, yarı uyanık ve çevik olmak zorundasınız ki, denizin sürprizleri ile karşı karşıya geldiğinizde, hazırlıklı olmalısınız. İşte o zaman farkındalığın dibinde olarak yaşama lüksüne sahip oluyorsunuz. Yılın dört ayını evde geçiren sizlerden biri olarak söylüyorum. Evdeyken; “Yağmur mu yağmış? Fırtına mı çıkmış? Elektrikler mi kesilmiş? Su mu akmıyormuş?” inanın umurumuzda olmuyor. Sıcacık yatağımıza girip cayır cayır yanan kuzinemiz eşliğinde horul horul uyuyoruz. Ama tabii şehirde yaşayanlara ve diğer insanlara göre çok daha özgürüz ve kendimize güven hissi içinde yaşıyoruz. Çünkü bizler komşularımızı beğenip beğenmeme ve değiştirme şansına sahip insanlarız. Kalabalıktan uzaklaşabilme lüksüne sahibiz. Demirde olduğumuz bir koyda diğer komşu teknelerin gürültüsünden ya da herhangi bir aksilikten dolayı rahatsız olduysak, demirimizi toplayıp başka bir koyda kalma şansına sahibiz. Bu, sadece özgürlüğümüzün minik örneklerinden biri. Asıl özgürlüğümüzü anlatmayı unutuyordum; Allah’tan şimdi yaptık da aklıma geldi. Hazır mısınız? Yapabileceğiniz ve kendinizi en iyi hissedebileceğiniz bir an: her daim çıplak olmak. Evet, yanlış okumadınız. Eğer bulunduğunuz koyda etrafınız da başka tekne yoksa gün boyunca teknede anadan doğma çırılçıplak dolaşmak, işinizi yapmak, havuzlukta uzanmak, kitap okumak ve tabii ki denize girmek kadar keyifli bir şey yok. İşte bu, sizi tam anlamıyla hür hissettirir. Denizin suyunu teninizin her yerinde hissetmek ve özgürce kendinizi suya bırakmak sadece bizim gibi denizcilere nasip oluyor sanki. İşte bu da herkesin her zaman yapmak istediği ama yapamadığı şeylerden biridir aslında. Denizde yaşam insanı disipline ettiği gibi özgürleştirir de. Her şey denge içinde yürür gider. Haberin Kaynağı: https://teknedekadinblog.wordpress.com/2015/09/27/teknedekadin/ Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 7 OZON’UN TARİHÇESİ Yazan: Bahar Kalyoncu Çevre Mühendisi Geçtiğimiz Eylül ayı, içerisinde tüm dünyayı yakından ilgilendiren bir gün barındırmaktaydı: 16 Eylül Dünya Uluslar arası Ozon Tabakasının Korunması Günü. Tüm dünyada kabul görmüş bu konu hakkında bilgi sahibi olabilmek için biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor. Bilindiği üzere ozon tabakası, üç adet oksijen atomundan oluşan şeffaf bir gaz olan ozon (O3) gazından oluşur ve yer yüzeyinden 10-50 km yüksekte bulunan bir tabakadır. Tabakanın esas amacı ultraviyole olarak adlandırılan güneşin zararlı ışınlarından bizleri korumaktır. Stratosferdeki ozon tabakası 2400 Angström ve daha küçük ışınları soğurarak, uzaydan gelen ve organizmalara zararı olan ışınların büyük bir kısmını dünyamıza geçirmez. Ozon tabakasının, dünyanın genel iklimi üzerinde de etkileri vardır. Mor ötesi ışınlarının soğurulması sıcaklığı düşürmekte ve ısı dengesinin düzenlenmesine yardımcı olmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda yeryüzüne daha fazla oranda UV ulaşır, bu durum sonucunda da güneş yanıkları, deri kanseri, gözlerde hasar ve bağışıklık sisteminde çöküş meydana gelebilir. Bağışıklık sistemi ise halk arasında insan vücudundaki ikinci beyin olarak bilinir ve hastalıklara karşı koymamızı sağlayan bir sistemdir. Bu sistem zayıfladığı zaman hastalıklara karşı koyma ve savaşma yeteneğimiz de zayıflamış olacaktır. Ozon tabakasının canlılar üzerindeki etkisi bunlarla sınırlı kalmamakta, stratosferik ozondaki incelme ve küresel troposferik ozondaki artışlar, iklim değişikliğine katkıda bulunmaktadır. Böylece yeryüzündeki ozon miktarındaki değişim, dolaylı olarak sera gazı etkisinde artışa ve küresel ısınmaya neden olmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi konusu ilk kez 1976 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)’nın Yönetim Konseyi’nde tartışılmıştır. UNEP ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO)’nün ozon incelmesini periyodik olarak değerlendirmek için kurdukları Ozon Tabakası Koordinasyon Komitesi (CCOL) sonrası, ozon tabakası konusundaki uzmanlar 1977 yılında bir toplantıda bir araya gelmişlerdir. Ozon tabakasını incelten maddelerin (OTİM) azaltılmasına ilişkin olarak ilk hükümetler arası temaslar ise 1981 yılında başlamış ve bu girişim Mart 1985’de Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi’nin kabulü ile neticelenmiştir. Viyana Sözleşmesi, araştırma, ozon tabakasının sistematik gözlenmesi, CFC üretiminin izlenmesi ve bilgi paylaşımı hususlarında hükümetler arası işbirliğinin sağlanmasını teşvik etmiştir. Sözleşme tarafları, ozon tabakasının yapısını değiştiren insan kaynaklı faaliyetlere karşı çevre ve insan sağlığını korumaya yönelik olarak genel önlemler almakla görevlendirmektedir. Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 8 Sözleşme üzerindeki anlaşmayı takiben, vakit kaybedilmeden ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlayacak olan bir protokol üzerinde çalışmalar başlatılmıştır. 16 Eylül 1987’de Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü kabul edilmiştir ve dünyada her yıl bu gün Ozon Tabakasının Korunması Günü olarak kutlanmaktadır. 1985 yılında Antartika üzerindeki ozon deliğinin tespit edilmesi ile hükümetler, birçok CFC’nin ve bazı halonların üretimini ve tüketimini azaltacak katı önlemlere ihtiyaç olduğu yargısına varmışlardır. Montreal Protokolü, periyodik olarak yapılan bilimsel ve teknolojik değerlendirmeleri temel alarak azaltım takviminin revize edilebileceği şekilde oluşturulmuştur. Bu teknik ve bilimsel değerlendirmeleri takiben, söz konusu Protokole ait takvimdeki azaltımın hızlandırılması için 1990’da (Londra),1992’de (Kopenhag), 1995’de (Viyana), 1997’de (Montreal), 1999’da (Pekin), 2007’de (Montreal) ve 2012 (Rio) tekrar düzenlenmiştir. Ayrıca bu düzenlemeler, yeni kontrol maddelerinin ve yeni önlemlerin de anlaşmaya dahil edilmesine neden olmuştur. 196 ülkenin taraf olduğu Montreal Protokolü, çevre konusunda oluşturulmuş en başarılı çok taraflı anlaşma olarak tanımlanmaktadır. Haziran 1990 yılında, Londra’da protokolün büyük bir başarısı olarak görülen ve gelişmiş ülkelerin katkıları ile oluşturulan bir "Çok Taraflı Fon (MLF)" kurulmuştur. Bu fon, gelişmekte olan ülkelerin endüstrisine, OTİM'lerin giderilmesine yönelik projelerde teknik uzmanlaşma, yeni teknolojiler ve ekipmanlar için kullandırılmaktadır. Ülkemizde üretimi yasak olan maddelerin ithalatına yönelik sıkı kota önlemleri uygulanmaktadır. 2009 yılında başlayan kota uygulamasının ardından Ozon Tabakasını İncelten Maddelerin ithalatına izin verilen miktar 15 bin ton iken 2015 yılında ise servis amaçlı ithalat 500 tona düşürülerek önümüzdeki yıllarda tamamen sonlandırılması hedeflenmektedir. Yapılan çalışmaların meyvesi olarak ülkemiz 2014 yılında “Avrupa ve Orta Asya Bölgesel Ozon Ağı Ozon Tabakasını Koruma Onur Madalyasına” layık görülmüştür. Dünya’da ve Türkiye’de 30 yıldır yapılan ve yapılmakta olan çalışmalar ve alınan önlemler sonucunda BBC haber kanalında yayınlanan ve Birleşmiş Milletler’in yapmış olduğu bir araştırma neticesinde, dünyamızı kansere neden olan zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının kalınlaşmaya başladığı belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler'in (BM) yürüttüğü araştırma sonucunda yıllardır dünyada artan karbondioksit ve zararlı kimyasal salımı yüzünden incelen ve üzerinde yer yer yırtıklar oluşan ozon tabakasında 'kalınlaşmanın ilk aşamalarının' görüldüğü ve Antartika üzerinde oluşan ozon tabakası yırtığının da genişlemesinin durduğu ifade edilmiştir. Bir zamanların en önemli çevresel sorunlarından biri olarak görülen ozon tabakasının delinmesi ve incelmesinin, doğru politikalar neticesinde durdurulabiliyor olduğunu görmek, ülkelerin “çevre” konusuna sonunda hak ettiği değeri verdiğini gösteriyor bizlere. Daha temiz bir dünyada yaşamak dileğiyle… Ülkemiz Montreal Protokolüne 1991 yılında taraf olmuş ve tüm değişikliklerini kabul etmiştir. Protokole ilişkin ulusal ve uluslar arası çalışmalar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın koordinasyonunda yürütülmektedir. Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 9 SÜRDÜRÜLEBİLİR MİMARİ Yazan: Müge Karaşahin Yeşil Mimar, Yelkenci, Balinasever Son yıllarda özellikle küresel ısınmanın etkilerinin yavaş yavaş görülmeye başlanması, hızla erimekte olan buzullar, yükselen su seviyeleri, tehlike altına giren canlı türleri gibi sorunlarla karşılaştıkça sürdürülebilirliğin hayatımızın her alanında gerekliliği, önemle vurgulanmaya başlandı. Peki nedir sürdürülebilirlik? Sözlük anlamı ile sürdürülebilirlik, daimi olma yeteneği olarak adlandırılabilir. Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılı tanımına göre: “İnsanlık, gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlike altına atmadan, günlük ihtiyaçlarını temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir. Dünya geneline bakacak olursak binalar toplam enerji tüketiminin %40’ından, hammaddelerin %30’undan ve karbon emisyonlarının %35’inden sorumludur. Vaktimizin %90’ını da bina içinde geçirdiğimizi düşünürsek mimaride de sürdürülebilirlik bir zorunluluk halini almıştır. Mimaride sürdürülebilirliğe iki açıdan bakabiliriz. İlki daha az teknoloji içeren, daha yerel yaklaşımlardır. Binanın yapılacağı arazinin çevresel koşulları, güneşin açısı, hakim rüzgarlar, arazide bulunan ağaçların katkısı, mikroklima gibi bilgilerin değerlendirilip bunlara en uyumlu pasif tasarımlı binaların tasarlanmasıdır. Mimari tasarım özellikleri ile güneşin kışın sürekli binanın içinde olması ama yazın güneşin dik açısı sayesinde binaya girmemesi, hakim rüzgarlar ile binanın soğutulması, yeşil çatı ile hem izolasyon, hem doğal habitat alanı yaratma, yağmur suyu toplayıp bu suyu bahçe sulamada ya da tuvaletlerde kullanma, mümkün olduğunca gün ışığından yararlanma, kışın hakim kuzey rüzgarlarını engellemek için arazide uygun ağaçlandırma, binanın güney cephesinde ısı tutan duvarlar ve gece oluşan sıcaklık farklını kullanarak bu duvardan eve sıcaklık sağlanması gibi uygulamalar pasif binaların bazı özellikleridir. İkinci yaklaşım ise en son teknolojileri içeren akıllı binalardır. Tabii ki bu binalar da tasarlanırken bulunduğu yerin iklim koşulları tasarımın çıkış noktası olmalıdır. Son teknoloji enerji verimli mekanik sistemler- ısıtma, soğutma, havalandırma- enerji tasarrufu sağlayan aydınlatma sistemleri- led ampüller, gün ışığı ve kullanıcı sensörleri- enerji tüketen sistemlerin ölçülendirilmesi, bina otomasyon sistemleri, CO2 sensörleri ile desteklenen akıllı taze hava sistemleri, PV panellerle elektrik üretimi, bu tip binalara örnek olabilir. Her ikisinde de amaç verimli yaşam ve çalışma alanları yaratmak, doğal kaynakları minimum seviyede kullanmak, bazı durumlarda yıl içerisinde tükettiği kadar enerji üreterek net enerji performansı sağlayabilmektir. Tipik bir arazi analizi - Binanın yönlenişi, güneşin yolu, hakim rüzgarlar Bu tip yapıların sürdürülebilirlik performansı nasıl ölçülüyor? Dünya üzerinde birçok yeşil bina sertifikasyon sistemi mevcuttur. Bunlardan en çok bilinen ve kullanılanlar LEED ve BREEAM sertifikasyon sistemleridir. LEED ( Leadership in Energy and Environmental Design) bir Amerikan sistemi, BREEAM (Building Research Establishment Environmental Assessment Methodology) ise bir İngiliz sistemidir. 1993 senesinde kurulan USGBC (US Green Building Council / Birleşik Devletler Yeşil Bina Konseyi), 1998 senesinde ilk pilot LEED sertifikasyon sistemini yayınlamıştır. Günümüze kadar bu sistem beş defa güncellenerek şu an dünya üzerinde en çok kullanılan sistem halini almıştır. Bu sistemde binalar 110 puan üzerinden değerlendirilmektedir. Bina belirtilen kredileri tamamlayıp 40 puan alırsa LEED CerOfied, 50 puan alırsa LEED Silver, 60 puan alırsa LEED Gold, 80 veya üzeri puan alırsa LEED Platinum sertifikası almaya hak kazanmaktadır. Bu sistem ile sadece yeni yapılan binalar değil var olan binalar da işletimlerindeki verimlilik artırılarak sertifika sahibi olabilmektedir. Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 10 Sistemdeki ana değerlendirme kategorileri: 1. Sürdürülebilir Araziler; Arazide tasarlanan yeşil alanlar, yağmursuyu tasarımları, bina kullanıcılarının binaya toplu taşıma ya da bisikletle gelmesinin teşviki, ısı adası etkisine karşı çatıda ve yüzeylerde yansıtıcı özelliği olan malzeme kullanımı gibi krediler içermektedir. 2. Su Verimliliği; Su tüketimi az vitrifiye seçimler, yağmur suyu toplama ve kullanma, gri su kullanımı gibi uygulamalar ile ilgili kredileri içermektedir. 3. Enerji ve Atmosfer; Binada kullanılan elektromekanik ekipmanların enerji verimliliği, soğutucu ekipmanlarda kullanılan gazların ozon tabakasına zarar vermeyen tip olması zorunluluğu, arazide enerji üretimi, enerji ölçümleri ve temiz enerji alımı teşvikleri ile ilgili kredileri içermektedir. 4. Malzeme ve Kaynaklar; Yerel malzeme ve geri dönüşüm içeriği olan malzeme kullanımı, inşaat atık yönetimi ve sertifikalı ahşap kullanım ile ilgili kredileri içermektedir. 5. İç Ortam Kalitesi; Bina kullanıcılarına daha sağlıklı bir ortam sunmak amacı ile bina içi kirliliğinin azaltılması, gün ışığı kullanımı, kullanılan malzemelerdeki gaz salınımlarının denetlenmesi, inşaat sürecinde iç ortam hava kalitesinin korunması, taze hava sağlanması ile ilgili kredileri içermektedir. Bu tür sertifikasyon sistemlerin tercih sebebi öncelikle binaya bir benchmarking sağlaması ve böylelikle entegre edilen sürdürülebilirlik uygulamalarının sonuçlarının ispatlayabiliyor olmasıdır. Örneğin LEED Gold sertifikası olan bir binada %35 enerji verimliliği, %25 su verimliliği elde edilmesi gibi veriler ortaya çıkabilmektedir. Bu aynı zamanda bir pazarlama aracı olarak da kullanılmakta, çünkü bu tip bir sertifika projenin değerini artırmaktadır. Verimlilik faturalara yansımakta, işletim maliyetleri düşürmektedir. Bina kullanıcılarına daha sağlıklı bir ortam sağlandığından çalışanların verimliliği artırmakta, okullarda ise başarı oranlarını artırmaktadır. Fakat en önemlisi bu binaların doğa dostu tasarımı, kirliliğin indirgenmesindeki katkıları, doğal kaynaklar üzerindeki talebin indirgenmesi ve karbon emisyonlarının azaltılmasıdır. Ne yazık ki yeşil binaların tasarımında öncelik bu faktörler olmasa da, sebepleri ne olursa olsun yeşil binaların yapılması doğaya katkı sağlamaktadır. TAIPEI 101, Tayvan - LEED v2009 O&M Platinum Sertfikalı Türkiye’de ki yeşil bina konseyi ÇEDBİK – Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği- 2007 yılında kurulmuştur. 2009 yılında ilk LEED Gold sertifikasını Samsung Gebze Tesisi, ilk LEED Platinum sertifikasını 2011 yılında Ankara’da bulunan Eser Holding Merkez Ofisi almıştır. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere LEED ve BREEAM sertifikaları ülkemizde yaygınlaşmaktadır. 2015 yılının temmuz ayında USGBC’nin açıklamasına göre aday projesi ile Türkiye, ABD hariç tüm dünya ülkeleri arasında 9. sırada yerini almıştır. Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası, LEED NC Platinum Sertifikalı Türkiye Müteahhitler Birliği Merkez Binası, LEED NC Platinum Sertifikalı ÇEDBİK tarafından geliştirilme aşamasında olan “Yeşil Bina Sertifika Kılavuzu” ile beraber bir yerli sertifikasyon sistemimiz de oluşmaktadır. Henüz Amerika’da bazı eyaletlerde uygulanan bütün devlet binalarının LEED Gold sertifikası olma zorunluluğu gibi yaptırımlar, devlet teşviği ve desteği bizim ülkemizde bulunmamakta fakat popülaritesi hızla artmaya devam eden yeşil bina akımı ile yakın gelecekte bu seviyelere ulaşmamız mümkün gözükmektedir. Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 11 yayınladıkları ɣ (gamma) ışınları ise çok daha girgin (nüfûz edici) ışınrardır (Özemre ve ark., 2010). MANTARLARDA OLASI RADYOAKTİVİTE BİRİKİMİ VE ETKİLERİ Yazarlar: Ayşenur Yılmaz, Prof. Dr. Sibel Yıldız Karadeniz Teknik Üniversitesi, Orman Fakültesi, Orman Endüstri Mühendisliği, Orman Biyolojisi ve Odun Koruma Teknolojisi Anabilim dalı, Trabzon Şekil 2 : Malzeme içerisine difüzyon oranı Radyoaktivite Radyoaktivite veya radyoaktiflik; kararsız nükleitlerin, parçalar ya da elektromanyetik ışıma (fotonlar) yayımlayarak kendiliğinden kütle yitirme özelliğidir. Atomlardan doğal olarak veya uyarılma sonucu yayılabilen: 1) girgin (yâni maddenin içine nüfuz edebilen) elektromagnetik dalgalar (ɣ ışınları) ya da 2) elektron, proton, nötron ve α (alfa) gibi tânecikler, genellikle, radyasyon adı altında toplanır. Şekil 1: Işığın dalga boyu Elektromagnetik radyasyonun en çok bilinen örneği gözümüzün çeşitli renk nüansları olarak algıladığı ışık'tır. Görünen ışığın dalgaboyu çok kısadır ve bunu ifâde etmekte kullanılan birim ise angström'dür. 1 angström = 0,000 000 01 cm'dir. Görünen ışığın dalgaboyu 4000 ilâ 8000 angström arasında değişir. 4000 angströmün ötesinde kalan ve gözle görülemeyen ışığa morötesi (ya da ültraviyole), 8000 angströmün berisinde kalana da kızılötesi (ya da infraruj, infrared) ışık adı verilir(Şekil 1). Bir elektromagnetik dalga radyasyonunun dalga boyu ne kadar küçükse, onun bir maddenin içine girme (nüfûz etme) yeteneği de o kadar büyük olur. Meselâ, güneş’in ışığı bir insanın vücûduna ancak derisi düzeyinde nüfûz ederken, röntgen aygıtında kullanılan ve dalgaboyu görünen ışığınkinden yaklaşık 1000 defa daha küçük olan X-ışınları insanın bütün vücûdunu boydan boya geçip içindeki kemiklerin bile görünmesini sağlamaktadır. Şekil 2’de de görüldüğü üzere Radyoaktif atomların Değişik nitelikteki radyasyon kaynakları sürekli insan ve canlılar üzerinde etkili olmaktadır (Cooke, 1991; Akdoğan, 2010). Radyoaktivitenin kaynağı Doğal ve yapay radyonüklitler, atmosferik, karasal ve sucul ortamlardaki çevresel radyasyonun kaynağını oluşturmaktadır. Bu radyonüklitler ve bunların bozunma ürünleri toprak, kayalar, gıda maddeleri, su ve hava gibi çevresel ortamlarda bulunmakta ve alfa, beta ve gama radyasyonları ile organizmaları ışınlamaktadır (TAEK, 2007). Doğal radyoaktivitenin temel kaynağını, yerkabuğunda bulunan uranyum/radyum (uranyum-238/radyum-226), toryum (toryum-232) ve aktinyum (uranyum-235) doğal radyoaktif serilerine ait radyoniklitler ile potasyum-40, rubidyum-87, lantan-138, samaryum-147 ve lütesyum176 radyoniklitleri ve bunların bozunma ürünleri oluşturmaktadır. Doğal radyoaktivitenin ikinci kaynağı, atmosferin üst tabakalarında kozmik radyasyonun sebep olduğu nükleer dönüşüm olayıdır. Yapay radyoniklitlerin kaynağı ise atmosferde gerçekleştirilen nükleer silah denemeleri ve büyük nükleer kazalardır. Yapay radyonüklitler, özellikle 19451980 yılları arasında toplam 543 atmosferik nükleer denemesi ve 1986 yılında meydana gelen Çernobil Nükleer Santrali kazası sonrasında doğrudan çevreye salınmıştır (TAEK, 2007). Biyolojik birikim Bazı kirleticilerin hava, su ve toprakta düşük miktarlarda bulunmalarına karşın, besin zincirlerinin birbirini izleyen halkalarındaki tüketicilerde giderek artan yoğunluklarda bulunmasına biyolojik birikim denilmektedir. Organizmalar içinde yasadıkları ortamdan radyonüklidleri sudan, besinden veya hem su ve hem de Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 12 besinden biriktirebilmektedirler. Bazı sucul organizmalar radyonüklidleri sudaki konsantrasyonuna göre 10, 100, 1000, 10.000 kere daha fazla biriktirebilmektedir. Örneğin, nükleer santral artıklarıyla göl suyuna karısan stronsiyum-90'ın, bu göldeki birkaç halkalı bir besin zincirinin en üst halkasındaki etobur balığın kemiklerinde 3000 kata ulaştığı bildirilmektedir (Kışlalıoğlu ve Berkes, 1994: 168). Biyobirikim olayı; radyonüklidin fıziksel ve kimyasal formu, organizmanın büyüklüğü, fizyolojisi, yeme alışkanlığı gibi birçok çevresel ve biyolojik faktör tarafından kontrol edilmektedir. Biyobirikimi saptanan radyonüklidler bazı tüketicilerde onları ciddi bir biçimde etkileyecek konsantrasyona erişebilmektedir. Organizmalarda biyolojik birikimi gözlenen stronsiyum90, sezyum- 137, iyot-131 gibi radyoaktif maddeler dokular tarafından seçici olarak alınıp biriktirilmektedir. Örneğin, sezyum-137 kas ve bazı iç organlarda, stronsiyum- 90 kemiklerde, iyot-131 ise tiroitte biriktirilmektedir (Arıkan, 2007). Fotoğraf 2 : Hydum rufescens (yenebilen tür) Mantarlarda radyoaktivite Özellikle Avrupa ülkelerinde doğadan toplanan yenilebilir yabani mantarların, kültür mantarlarına göre çok daha fazla talep gördüğü bildirilmektedir (Kalac, 2009). Yabani mantar tüketimi birçok ülkede lezzetli bir besin olarak tüketilmekte, hatta bazı yerlerde tüketim miktarı kişi başı 10 kg/yıl’ı geçmektedir (Svoboda vd, 2002). Doğadan toplanan yenebilen ve yenmeyen bazı mantarlara ait fotoğraflar Resim 1, 2 ve 3’de gösterilmiştir. Fotoğraf 3: Amanita muscaria (Zehirli tür) Fotoğraf 1: Lactarius vellereus (yenebilen tür) Ağır metaller, ağır metal bileşikleri, tabiatta çok zor bozunan bazı organik bileşikler (Dioksinler, DDT, 2,4,5Triklorfenoksiasetikasit vb.) gibi insanlar için oldukça zehirli olabilen maddeler; zaman zaman bitkilerde ve hayvanlarda depo edilebilmektedirler. Dolayısıyla gerek bitkileri, gerekse de hayvanları gıda maddesi olarak tüketen insan ırkı için potansiyel bir zararlı atık depolama riski söz konusudur. (Pehlivan,1995). Mantarlar; hem insan kaynaklı hem de kendiliğinden oluşan radyonüklitleri bünyelerinde biriktirebilen gıda maddelerinden biridir. Özellikle radyoaktif kazalardan dolayı (örneğin Çernobil faciası) kontamine olmuş topraklarda yetişen mantarın içerdikleri bu maddeler sağlık için bir risk yaratabilmektedir. (Horyna, 1991; Mietelski & Jasinska, 1996; Skuterud vd, 1997). Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 13 İnsanların direk ya da dolaylı yollardan maruz kaldığı radyasyon seviyelerini kontrol etmek için, çevredeki ve gıda maddelerindeki radyoaktiviteyi belirlemek çok önemlidir. Özellikle de insanların vücutlarına aldıkları 137Cs, 238U, 232Th ve 210Pb gibi radyonüklitleri bünyelerinde bulunduran mantarlar için bu konunun önemi artmaktadır (Ruhm vd, 1997; Rosa vd, 2011). Bundan dolayı gıda maddelerinde izin verilen maksimum radyonüklit ve toksik element seviyelerinin belirlenmesi çok gerekli görülmektedir. Buna rağmen mantarlardaki radyoaktif maddelerin belirlenmesi konusuna çok fazla olmayan ilgi dikkat çekici bulunmaktadır (Melquiades & Appoloni, 2004). benzer limit de Uluslararası Atomik Enerji Kurumu (IAEA, 1994) tarafından 1000 Bq / 1 kg taze gıda olarak açıklanmıştır. Her birimin farklı limit değerleri vermesi ve Çernobil’den sonra bu rakamların artırılması ise düşündürücü bir durumdur. Diğer yandan; mantarlar cıva, kadmiyum, kurşun, bakır, arsenik gibi ağır metalleri ve 137Cs, 134Cs gibi radyoaktif kalıntıları bünyelerinde toplayabilmeleri dolayısıyla doğal sistem ekolojisi için çok önemli biyoindikatörler olarak da düşünülmektedirler (Kalac, 2001; Falandysza vd., 2003; Turhan vd., 2007). E = Y x Z x dk , Mantarlarda bulunan/bulunabilen radyonüklitler Çevirme faktörü 137Cs için 1.3x10-8 , 134Cs için 1.9x108 , 40K için ise 6.2x10-9 Sv Bq-1 dir. Toprakta yetişen ve potasyum, fosfor gibi elementler içeren her gıda maddesi doğal olarak radyoaktiftir. Bunun sonucu olarak, meselâ 70 kiloluk bir insanın vücûdunda sürekli olarak 17 miligram kadar radyasyon yayınlayan bir radyoaktif element deposu bulunur (Özemre ve ark., 2010). Mantarlarda bulunan ve kendiliğinden oluşan radyoniklitler: potasyum, uranyum, toryum, radyum, kurşun, polonyum ve berilyumdur (Guillen & Baeza, 2014). Mantarların bünyelerine topladıkları insan kaynaklı oluşan radyonükitlitler: sezyum (Sz), strontiyum, plutonyum, amerikum ve kısa ömürlü radyonüklitlerdir (gümüş, antimon, rutenyum, iyot) (Guillen & Baeza, 2014). Mantarlarda izin verilen radyoaktif madde dozu ve risk ölçütü Herhangi bir madde saniyede bir parçalanma veriyorsa bu maddenin aktivitesi 1 Becquerel’dir. Genel olarak yasal radyoaktivite limiti gıdalar için bir kilogram taze gıdada 600 Bq’dir. Örneğin 1 kilogram mantarda yenilebilmesi için izin verilen en yüksek radyoaktif madde miktarı 600 Bq’ dir. Buna karşılık Çernobil’den sonra Avrupa Toplulukları, gıdalarda izin verilen maksimum radyoaktivite sınırlarını açıklamak için 1987 yılında Konsey Yönetmeliğini (CEC, 1987) yayınlamış ve bu yönetmeliğe göre gıdalarda örneğin mantarlarda izin verilen maksimum radyosezyum(137Cs) sınırını bir kilogram taze mantarda 1250 Bq olarak açıklamıştır. Bir İnsan sağlığı için radyoaktivitenin muhtemel riski bir yılda alınan ve birimi mSV (millisievert) olan efektif doz(E) ile açıklanır. Bir yetişkin birey için yıllık izin verilen radyoaktivite miktarı Uluslararası Radyasyondan Koruma Komisyonu’na göre 5 mSV olmalıdır. Bir yılda mantarlardan alınan efektif doz bir yetişkin birey için aşağıdaki gibi hesaplanır (ICRP, 1996). Y = Bir yılda tüketilen mantar (kg/kişi) Z = Radyonüklitin aktivite konsantrasyonu (Bq/ kg) dk =Çevirme faktörü Formülden anlaşılacağı üzere, yenilen mantardaki radyoaktivite konsantrasyonu ve/veya bu mantarları tüketim miktarı ne kadar yüksekse efektif doz da aynı oranda artacaktır. Çernobil kazasından etkilenen ülkelerden biri de Türkiye’dir yani ülkemizdir. 2008 yılında ‘Çevresel Radyoaktivitenin Belirlenmesi Amacıyla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu ile Çevre Bakanlığı Arasında Yapılan İşbirliğine Dair Protokol’ gereğince 2005 yılında ülkemizin en kuzeyindeki illerden, 2006 yılında ise 81 ili kapsayacak şekilde her ilden toprak numunesi alınmış ve topraklardaki radyonüklitlerin ölçümleri yapılmıştır. Alındığı bölgeyi en iyi temsil edecek şekilde toplanmış toprak örneklerine ait analiz sonuçları haritalandırılmıştır (Şekil 3). Şekil 3’de de görüldüğü üzere yüzey toprağındaki 137Cs aktivite derişimi ortalamaları her ilçe için farklılık göstermekle birlikte, Doğu Karadeniz Bölgesi’nden alınan toprak numunelerindeki aktivite oranı diğer bölgelere oranla daha yüksek bulunmuştur. Şekil 3: Yüzey toprağında Cs-137 aktivite derişimi ilçe ortalamaları (TAEK,2013) Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 14 Haritalandırılmış analiz sonuçlarına göre, özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki illerde kendiliğinden yetişen mantarların bünyelerine daha fazla miktarda radyosezyum toplayabildiklerini söylemek mümkündür. Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkisi Yüksek dozdaki radyasyonun canlı hücreleri tahrip etme ya da en azından, hücrede oluşturdukları (O) ve (OH) radikalleri aracılığıyla hücreye zarar verici kimyasal reaksiyonlara yol açma olasılıkları vardır. Canlıların radyasyona mâruz kalmaları ise akut ve kronik olmak üzere iki ayrı durum altında incelenir. Akut ışınlanmalar; meselâ bir radyasyon kazâsında olduğu gibi, kısa bir sürede alınan yüksek radyasyon dozlarının rol oynadığı ışınlanmalardır. Kronik ışınlanmalar ise, normal çalışma ve hayat şartlarında uzun süreler boyunca alınan düşük radyasyon dozlarıdır. Dolayısıyla radyoaktif kalıntıları bünyelerinde bulundurabilen gıdalardan dolayı maruz kalınan ışınlama tipi; kronik ışınlama olmaktadır.. Bir canlının vücûdunda radyasyon hasarlarına karşı oluşan tepkiler, ışığa mâruz kalan organ ve dokuların: 1) radyasyona karşı duyarlılığına, ve 2) bu organ ve dokuların işlevlerine bağlıdır. Meselâ beyin dâhil olmak üzere bütün sinir dokusu ve kalp dâhil olmak üzere bütün kas dokusu, genel olarak, radyasyona karşı duyarlı değildir (Özemre ve ark., 2010) Radyasyona Karşı Alınması Gereken Tedbirler *Çevreye radyasyon yayan kaynakların kullanımının azaltılması. *Nükleer faaliyetlerin azaltılması, düzenlenmesi. *Nükleer enerji yerine kaynaklarına yönelilmesi. temiz alternatif enerji *Radyasyon kaynaklarından uzak durulması. *Ozon tabakasının korunması. *Gıdalar için izin verilen üst limitlerin belirlenmesi, gıdalarda bu analizlerin yapılması ve limiti aşan gıda maddelerinin tüketilmemesi. Kaynaklar Akdoğan, Ç., 2010. Radon Kirliliği ve Halk Sağlığı İlişkisi, Bitirme Tezi, Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İzmir. Arıkan, İ.H., 2007. Çevresel Radyasyonun Canlılığın Sürdürülebilirliğine Etkileri, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyal Çevre Bilimler Anabilim Dalı. CEC (Council Regulation), 1987. EURATOM No. 3954/87, Laying Down Maximum Permitted Levels of Radioactive Contamination of Foodstuffs and of Feedingstuffs Following a Nuclear Accident or Any Case of Radiological Emergency. Official Journal of the European Communities, 371, 11–13. Cooke, B., T.F., 1991. Indoor Air Pollutants, A Literature Rewiev, Rewiews of Environmental Health, 9, 3. Falandysza, J., Kawano, M., Swieczkowski, A., Brzostowski, A. ve Dadej, M., 2003. Total Mercury in Wild-grown Highermushrooms and Underlying Soil From Wdzydze Landscape Park, Northern Poland., Food Chem., 81, 21–26. Guillen, J. ve Baeza, A., 2014. Radioactivity in Mushrooms: A Health Hazard?, Food Chemistry, 154 , 14–25. Horyna, J., 1991. Wild mushrooms – The most significant source of internal contamination. Isotopenpraxis, 27(1), 23–24. IAEA (International Atomic Energy Agency), 1994. Intervention criteria in a Nuclear or Radiation Emergency, Safety Series No. 109. ICRP (International Comission on Radiological Protection), 1996. Radiological Protection and Safety in Medicine. Kalac, P., 2001. A Review of Edible Mushroom Radioactivity, Food Chem., 75, 29–35. Kalac, P., 2009. Chemical Composition and Nutritional Value of European Species of Wild Growing Mushrooms: A review, Food Chemistry, 69, 273–281 Kışlalıoğlu, M. ve Berkes, F., 1994. Ekoloji ve Çevre Bilimleri, Remzi Kitabevi, İstanbul. Melquiades, F.L. ve Appoloni, C.R., 2004. Natural Radiation Levels in Powdered Milk Samples. Ciência. Tecnologia de Alimentos, 24, 4, 501-504. Mietelski, J. W. ve Jasinska, M., 1996. Radiocesium in Billberries from Poland: Comparison with Data for Mushroom Samples, Journal of Radioecology, 4, 15–25. Özemre, A.Y., Bayülken, A., Gençay, Ş., 2000. 50 Soruda Türkiye’nin nükleer enerji sorunu. Pehlivan, M., 1995. Çevre Eğitimi ve Kimyasal Çevre Kirüliği2, Ekoloji çevre dergisi, 14. Rosa, M. M. L. , Maihara, V.A., Taddei, M.H.T., Silva, M.A., Ferreira, M.T., Determination of 228th, 232th, And 228ra In Wild Mushroom From A Naturally High Radioactive Region in Brazil, 2011 International Nuclear Atlantic Conference INAC 2011,Belo Horizonte, MG, Brazil, October 24-28, 201. Ruhm,W., Kammere,L., Hiersche,L., Wirth,E., The 137Cs/134Cs ratio in fungi as indicator of the major mycelium location in forest soil, Journal of Environmental Radioactivity, Vol. 35(2), pp.129-148 (1997). Skuterud, L., Travnikova, I.G., Balonov, M.I., Strand, P. ve Howard, B.J., 1997. Contribution of Fungi to Radiocaesium Intake by Rural Populations in Russia, Science of the Total Environment, 193, 237–242. Svoboda,L., Kalac, P., Spicka,J., Janouskova, D., 2002. Leaching of cadmium, lead and mercury from fresh and differently preserved edible mushroom, Xerocomus badius, during soaking and boiling, Food Chemistry, 79,41– 45. TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu), 2007. Türkiye İçin Doz Değerlendirmeleri, ISBN 975-8898-19-1, Çernobil Serisi No: 7, 2. Basım, Ankara. Turhan, Ş., Köse, A. ve Varınlıoğlu, A., 2007. Radioactivity Levels in Some Wild Edible Mushroom Species in Turkey, Isotopes in Environmental and Health Studies, 43, 3, 249– 256. Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 15 CETAGEN PROJESİ Yazan: Dr. Arda M. Tonay İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Araştırma Görevlisi Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Başkan Yardımcısı Türkiye denizlerinde en sık gözlenen Cetacea takımına ait 3 yunus türü; afalina (Tursiops truncatus), tırtak (Delphinus delphis) ve mutur (Phocoena phocoena)’dur. Afalina ve tırtak türleri tüm denizlerimizde, mutur ise Karadeniz’de, ender olarak Türk Boğazlar Sistemi (TBS)’nde ve Ege Denizi’nde yaşamaktadır. Tesadüfi ağa yakalanma, aşırı balıkçılığa bağlı besin azalması, kirlilik ve hastalıklara bağlı toplu ölümler gibi birçok nedenle nesilleri tehdit altında olan bu türlerin genetik yapıları global anlamda incelenmiştir. Fakat ülkemizde yapılan çalışmalar kısıtlı ve türlerin popülasyon dinamiklerinin anlaşılmasına olanak sağlayacak düzeyde değildir. mtDNA analizleri sonuçlarına bakılarak Marmara Denizi’nde izole bir popülasyonu olduğu tahmin edilen mutur örneklerinin çekirdek DNA analizleri yapılacak ve mtDNA sonuçları yeni nesil bir dizileme yöntemi olan RAD Dizileme ile desteklenecektir. RAD Dizileme, son dönemde popülasyon genetiği çalışmalarında en yaygın olarak kullanılan genotiplendirme yöntemlerden biri haline gelmiş ve şimdiye kadar Türkiye’de daha önce Türk Boğazlar Sistemi (TBS) ve Ege Denizi’nde yaşayan herhangi bir canlı türünün genetik yapısının belirlenmesinde kullanılmamıştır. Fotoğraf: Arda Tonay/TUDAV- Karaya vuran bir Afalina Fotoğraf: Arda Tonay/TUDAV- Mutur (Phocoena phocoena) Projenin amacı; periyodik saha çalışmaları ve ihbarlar ile toplanacak örneklerden ve son 15 yılda Türkiye kıyılarında halihazırda örneklenmiş 253 deri dokusundan DNA örneği izole ederek, elde edilen DNA örneklerinin mitokondriyal DNA (mtDNA) ve çekirdek DNA’sı (RAD Dizileme) belirteçlerini kullanarak türlerin genetik yapılarını incelemektir. Bu şekilde; Türkiye denizlerinde üç türün genetik olarak birbirinden farklılaşmış birden fazla popülasyonunun var olup olmadığı araştırılacak ve Türkiye’deki popülasyonlar diğer dünya denizlerindeki popülasyonlar ile karşılaştırılacaktır. Aynı zamanda, Genetik analizlerin yanısıra, projedeki saha çalışmaları sayesinde örnek sayıları artırılacak, Batı Karadeniz’de karaya vuran yunusların aylık olarak uzun dönemli izlenmesine devam edilecek, Güney Marmara ve ilk defa Kuzey Ege (Saroz Körfezi)’de karaya vuran deniz memelileri hakkında periyodik izleme çalışması yapılacaktır. Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇK) olan Saroz Körfezi’nde mutur türünün varlığı ile ilgili ilk elden bilgilere ulaşılacak olması ve bölgenin yüksek biyolojik çeşitliliğine bağlı olarak hedeflenen üç tür dışında diğer deniz memelilerinin de kaydedilme ihtimali mevcuttur. Periyodik saha çalışmaları dışında, gelen ihbarlara Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 16 anında cevap verilerek örnekleme alanının tüm Türkiye kıyılarını kapsamasına çalışılacaktır. sonraki bilimsel araştırmalar için kaynak oluşturması sağlanacaktır. Bu çalışma ve ileriki yıllarda devamlılığı sağlanacak moleküler belirteçler kullanılarak yapılması planlanan çalışmalar, Türkiye denizlerinde yaşayan Cetacea türlerinin popülasyon yapılarıyla ilgili genetik bilgilerin tamamlamasına katkıda bulunacaktır. Proje’ye sizde gördüğünüz ölü yunusları yetkililere bildirerek destek olabilirsiniz. İrtibat numaraları : 0(216) 4240772 ve 0(212) 4555700 Haberin Kaynağı: http://www.tudav.org/index.php/tr/cetagen Fotoğraf: Ece Sönmez- Laboratuvar çalışması Türkiye denizlerindeki Afalinalar üzerine yapılan genetik çalışmalar çok kısıtlı ve tırtaklar üzerine ise şimdiye kadar hiç genetik çalışma yapılmamış olmasından dolayı, bu türlerin genetik yapılarının mtDNA belirteci kullanarak incelenmesi, aynı zamanda, yüksek örnek sayısı ile muturların çekirdek DNA’sı üzerinde yeni nesil RAD Dizileme yönteminin kullanılacak olması ve Saroz Körfezi ÖÇK bölgesinde karaya vuran deniz memelilerinin izlenecek olması bu projenin özgün değerleridir. Proje sonuçlarına göre, Türkiye denizlerinde yaşayan ve 1983 yılından beri ulusal ve uluslararası anlaşmalar ile koruma altında olan üç Cetacea türünün koruma stratejileri için temel veri oluşturulacak ve bu verinin Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 17 DÜNYADAN 2014 OZON DELİĞİ GÜNCELLEMESİ Yazan: Dr. Tony Phillips Çeviren: Baran Yoğurtçuoğlu Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nden (NOAA) bilim adamları Antarktik ozon deliği boyutunun 11 Eylül’de yılın en yüksek noktasına ulaştığını belirttiler. Bu yılın ozon deliği büyüklüğü ise 24,1 milyon km 2, yani yaklaşık Kuzey Amerika Kıtası kadar bir büyüklüğe sahip. açısından zararlı ultraviyole ışınlarına bir kalkan görevi teşkil ederek korur. 1987’de başlayan Montreal protokolü anlaşması ile klor içeren kloroflorokarbon ve brom içeren halojenler gibi ozon tüketen bileşiklerin salınımına bir düzenleme getirilmiştir. Bu bileşiklerin Antarktika üzerindeki seviyelerinin kaydedilmiş en yüksek değer olan 2000 yılına göre % 9 azaldığı tespit edilmiştir. NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi atmosfer baş uzmanı Paul A. Newman’ın belirttiğine göre “hava koşullarının yıldan yıla gösterdiği değişkenlik Antarktik ozonunu önemli ölçüde etkilemektedir, zira yüksek stratosfer sıcaklıkları ozon tükenmesini azaltmaktadır,”. Bununla birlikte “ozon deliği büyüklüğü şu anda 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında gördüğümüz değerlerden düşük ve biliyoruz ki klor düzeyleri de azalmaktadır. Ancak halen Antarktik stratosfer sıcaklıklarındaki uzun vadeli artışın ozon tabakası tükenişini azaltıp azaltmadığı konusunda emin değiliz”. Bilim adamları son yıllardaki ozon deliği eğiliminin klor azalmasından mı yoksa sıcaklık artışından mı kaynaklandığını belirlemeye çalışmaktadırlar. Antarktika üzerindeki bir stratosfer sıcaklığı artışı ozon deliği alanını düşürecektir. Uydu ve yer-tabanlı ölçümler klor seviyesinin düşmekte olduğunu, ancak bu bölgedeki stratosfer sıcaklığı analizlerinin uzun vadeli eğilimlerin belirlenmesinde daha az güvenilir olduğu belirtilmektedir. Günlük en yüksek alan, 2013 yılında 24 milyon km2’ye (9,3 milyon mil-kare) ulaşan değer ile hemen hemen aynı ölçütte. Uydu tarafından bugüne kadar kaydedilen en yüksek günlük ozon deliği büyüklüğü ise 9 Eylül 2000 yılında ölçülen 29,9 milyon km2’dir. Genel olarak bakıldığında, 2014 yılı ozon deliği büyüklüğü 1998–2006 yılları arasındaki değerden küçük ve 2010, 2012 ve 2013 ile karşılaştırılabilir ölçüttedir. Antarktik ozon deliği atmosferik klorun 1980’lerden bu yana artmasıyla birlikte oluşmuş ve Güney Yarım küre ilkbaharları (Ağustos ve Eylül) boyunca genişlemiştir. Ozon tabakası yeryüzündeki yaşamı potansiyel olarak zararlı olan, deri kanserine yol açabilen ve bitkiler Bilim adamları aynı zamanda, ozon tabakasının bu yılki en düşük kalınlığını 30 Eylül’de 114 Dobson birimi olarak kaydetmişlerdir (1960’lar ile karşılaştırıldığında bu değer 250—300 Dobson birimiydi). Son 50 yıl içerisinde, Antarktika üzerinde alınan uydu ve yer-tabanlı kayıtlar ozon kolonu miktarının 100 ila 400 dobson birimi arasında değiştiğini ortaya koymaktadır. Bu da tüm ozonun yüzeye indirildiği varsayıldığında, yaklaşık olarak 1 ile 5 mm ozona tekabül etmektedir. Elimizdeki ozon verilerine NASA’nın Aura uydusu üzerindeki Alman-Fin Ozon İzleme Cihazı ve NASANOAA’nın ortak kutupsal yörüngeli uydusu üzerindeki Ozon İzleme ve Profilleme cihaz takımından ulaşılmaktadır. NOAA Kuzey Kutup istasyonundaki ölçümleri bu alandaki ozon tabakasını Dobson spektrofotometre yardımıyla izlemekte ve düzenli ozonsondaj balonları ile tabaka kalınlığı ve dikey dağılımını Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 18 kaydetmektedir. Klor miktarı ise NOAA ve NASA yer ölçümleri ve NASA’nın Aura uydusunda bulunan Mikrodalga Kanat Sonda gözlemleri ile hesaplanmaktadır. NASA ve NOAA Temiz Hava Yasası (Clean Air Act) direktifi altında ozon-tüketici gazları ve ozonun stratosferdeki incelmesini izlemekle yükümlüdür. NASA ve NOAA’da görev alan bilim insanları ozon tabakasını ve ozon tüketen bileşiklerin derişimlerini ve bozulma ürünlerini yerden ve uydularda yer alan çeşitli cihazlar ve balonlar yardımıyla 1970’lerden bu yana izlemektedir. Bu gözlemler bize ozon miktarının uzun vadeli ve yıldan yıla değişen evrimini izlemek adına sürekli ve uzun-dönemli kayıt elde etme olanağını sağlamaktadır. Haberin Kaynaği: http://www.google.com/url?q=http%3A%2F%2Fscienc e.nasa.gov%2Fscience-news%2Fscience-atnasa%2F2014%2F30oct_ozonehole%2F&sa=D&sntz=1 &usg=AFQjCNFEM5Crrg63ZPWLhHif2Tjg_Uc-ag DENİZ KAPLUMBAĞALARININ YENİ BİR ÖZELLİĞİ KEŞFEDİLDİ Kaynak: Emily Chung Çeviren Araş. Gör. Taylan Doğaroğlu Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Biyoloji Bölümü organizmasının biyofloresan özelliği kullandığını ifade etmiştir. Biyofloresan deniz canlıları; denizanaları, mercanlar ve karidesler gibi invertebratları içermektedir. Son zamanlarda Gruber 200’den fazla yeni biyofloresan balık türünün keşfinde görev almıştır. Gruber TBA21 Academy tarafından finanse edilen bir keşif gezisi sırasında kaplumbağaların tamamen farklı bir canlı grubu olmaları nedeni ile kendilerini çok şaşırttıklarını ifade etmiştir. Köpekbalığı Arayışı Gruber, Solomon Adası’nda gece saatleride biyofloresan köpekbalıklarını görüntülemeye çalışırken bir kaplumbağa ile karşılaşmış. Deniz suyu boyunca en iyi ilerleyen ışık mavi renkli olduğu için biyofloresan özellik gösteren birçok canlı mavi ışığı absorblarken yeşil, sarı ya da kırmızı ışık yayarlar. Floresan renkleri gündüz görebilmek mümkün olsa da gece gerçekleştirilen kamera kayıtları sırasında mavi ışık biyofloresan canlıların daha belirgin bir biçimde ışıldamalarını sağlamaktadır. Gruber, suyun 20 metre altındayken 40 dakikalık bir dalış esnasında hiç beklenmedik bir şeyle karşılaşmış. Ve o anki şaşkınlığını “kamera kaydı sırasında bu yeşil ve kırmızı uzay gemisi kameramın önünde süzülüyordu” şeklinde dile getirmiştir. Gruber’e göre yetişkin kaplumbağanının bir metre genişliğindeki kabuğu boyunca yeşil parlak ışıldamalar bulunuyordu. Gruber’in bir süre takibinden sonra kaplumbağa kayalıklar arasında gözden kaybolmuş. Gruber o anki duygularını “bu böyle bir olaya ilk kez tanık olduğumuz güzel bir andı” ifadesiyle aktarmaktadır. Bilim adamları tehlike altında olan bir deniz kaplumbağası türünün sürüngenlerde daha önce hiç görülmemiş şaşırtıcı bir özelliğe sahip olduğunu ve mavi ışığa maruz kaldıklarında yeşil ve kırmızı neon şeklinde parladıklarını keşfettiler. Hawksbill (şahin gagalı kaplumbağalar) deniz kağlumbağalarında görülen bu durum bir organizmanın ışığı absorblama ve farklı renklerdeki ışıkları yayması olarak bilinen biyofloresan özelliği sayesinde gerçekleşmektedir. New York- City Üniversitesi’ nde deniz biyoloğu olan David Gruber sadece mavi ışığın derinlere kadar ilerleyebildiği denizlerde diğer renkleri üretebilme özelliğinin avantajları nedeni ile birçok deniz Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 19 Fotoğraf: Brian Witte- Curacao sahil resiflerinde gezintiye çıkmış bir Hawksbill kaplumbağası. Kaplumbağanın floresan renkleri gündüz saatlerinde oldukça zor görülmektedir. Diğer hawksbill kaplubağalarının da biyofloresan özellik gösterip göstermeyeceğini merak eden Gruber, genç kaplumbağaları yetiştiren bir kaplumbağa çiftliğini ziyaret etmiş ve mavi ışık altında bu genç kaplumbağaların da yeşil ışık yaydığını fark etmiş ancak herhangi bir kırmızı ışık yansıması gözlemlememiş. Gruber bu kırmızılıkların nedeninin alglerden mi yoksa kaplumbağanın yaşından mı kaynaklandığı konusunda tam olarak emin değil. Daha fazla biyofloresan kaplumbağa Hawksbill ilk keşfdilen biyofloresan özellikteki kaplumbağa türü olsa da artık bu özellikteki tek tür değil. Gruber daha sonra Caretta caretta’ları bulunduran bir akvaryumu ziyaret etmiş ve bu kaplumbağalarında yeşil floresan özellik gösterdiklerini fark etmiş. Kaplumbağalarda gözlenen biyofloresan özelliği ile ilgili, bu olayın nasıl gerçekleştiği gibi birçok nokta gizemini korumaya devam ediyor. Diğer deniz canlılarının özel floresan proteinleri ürettiği ve bu proteinlerin denzianaları ve balıklar gibi türlere göre farklılıklar gösterdikleri biliniyor. Benzer şekilde kaplumbağaların neden biyofloresan özellik gösterdikleri de bilinmeyen konulardan bir diğeri. Gaos’a göre bu durum beraberinde bir çok araştırma ve keşif için yeni kapılar açıyor. Haberin Kaynağı: http://www.cbc.ca/news/technology/biofluorescenthawksbill-turlte-1.3250895 Akdeniz Koruma Derneği | Bülten Sayı 14 20
Benzer belgeler
Mart 2015 - Sayı 9 - Akdeniz Koruma Derneği
buluşma çok kısa sürüyor. Doğanın tüm enerjisi
evlerimizdeki tablolarda, halılardaki desenlerde...
kalıyor. Ama bunun böyle olmadığı hayatların var
olduğunu bilmek içimize bir nebze de olsa su
serp...