I parte 1. Bölüm
Transkript
I parte 1. Bölüm
1. Bölüm Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde büyük bir ülkenin ihtişamlı bir Sultanı ve kırk tane de birbirinden yakışıklı oğlu varmış. Bunlardan en küçüğü 15 yaşındaymış ve hepsi günlerini oyun oynayarak, eğlenerek geçirirlermiş. Sabahtan akşama kadar günlerini gün edip ava çıkarlarmış. Bir gün Sultan oğullarını huzuruna çağırmış, çünkü artık evlenme çağlarının geldiğine karar vermiş. Kırk oğulun hepsi de eksiksiz babalarının huzuruna çıkıp diz çökmüşler. İsteğini derhal yerine getirmeye razıymışlar ama onların da bir tane şartı varmış. “Bizden istediğin gibi evleneceğiz” demişler “ama aynı anadan aynı babadan olma bizim gibi kardeş kırk tane kız isteriz.” Sultan oğullarının bu isteğini kabul etmiş ve emrindeki hizmetkarlarını aynı anadan ve aynı babadan olma kırk kız bulmak üzere görevlendirmiş. Aramışlar, sormuşlar ama kırk kız kardeş bulamamışlar. Sultan bu sefer oğullarını yeniden huzuruna çağırmış ve uzlaşma yolunu kabul etmelerini istemiş. Aynı babadan ama ayrı anadan olma kızlarla evlenmelerini teklif etmiş. Ama oğulları bu teklifi reddetmişler. Babalarının umutsuzluğa düştüğünü görünce de kızları kendileri aramak için izin istemişler. “Hay hay” demiş sevinçten Sultan, “ama şu üç öğüdümü sakın aklınızdan çıkarmayın.” “Öğütlerin nelerdir, baba?” diye sormuş oğulları. “Saraydan çıkıp da bir gün yol yürüdükten sonra,” demiş Sultan, sözlerinin altını çize çize, “karşınıza bir çeşme çıkacak. geceyi orada geçirmeyin. Daha ilerde bir han göreceksiniz, sakın orada konaklamayın. En sonunda büyük bir ovaya varacaksınız: orada da asla uyumayın. İşte size olan öğütlerim bunlardan ibarettir. Bu üç yerde geceyi geçirmeyin ki kötü sürprizlerle karşılaşmayınız. Bunlardan başka istediğiniz yerde kalabilirsiniz.” 26 I parte C’era una volta un Sultano che regnava su di un regno immenso e aveva la bellezza di quaranta figli maschi. Il più piccolo aveva soltanto 15 anni e tutti insieme si davano alla pazza gioia. Null’altro facevano se non viaggiare, divertirsi e andare a caccia. Un giorno però il Sultano li chiamò al suo cospetto perché aveva deciso che era ora che si sposassero. I quaranta figli si presentarono puntuali e si inchinarono di fronte al padre: erano disposti ad assecondare la sua volontà, ma avevano una richiesta da fare. «Noi ci sposeremo, come tu comandi», dissero, «però vogliamo ragazze figlie di una sola madre e di un solo padre, tutte sorelle come noi siamo fratelli». Il Sultano accettò la richiesta e sguinzagliò i suoi cortigiani alla ricerca di quaranta ragazze con gli stessi genitori, ma cerca che ti cerca un numero così alto di sorelle non si riusciva mai a raggiungere. Il Sultano allora convocò nuovamente i suoi figli e li pregò di accettare un compromesso: qualcuno di loro avrebbe sposato le figlie di un’altra madre. Ma il loro rifiuto fu nettissimo. Vedendo il padre scorato proposero di andare loro stessi a cercare le ragazze. «Benissimo», esclamò il Sultano, «ma ascoltate bene le tre cose che vi devo dire». «E sarebbero?», chiesero i figli. «Quando sarete usciti dal palazzo e avrete percorso una giornata di cammino», disse il Sultano ponderando bene le parole, «sulla vostra strada incontrerete una fontana: non pernottate là. Più avanti, incrocerete una locanda, ma non dovete dormire là. E infine vi troverete in un grande campo: nemmeno lì dovete passare la notte. Ecco quello che vi dico: evitate di fermarvi in quei tre posti perché potreste avere brutte sorprese. Ogni altro luogo andrà bene». 27 “Öğütlerin kulağımıza küpe olacak, baba” demiş oğulları ve yola koyulmak üzere hazırlıklara başlamışlar. Yanlarına yükte hafif pahada ağır birkaç şey almışlar, atlarına binmişler ve dört nala yola koyulmuşlar. İlk gün karanlık basana kadar yol almışlar ve akşam çöktüğünde bir çeşme görmüşler. Bütün günü at sırtında geçirdikleri için çok yorulmuşlar ve kibirle demişler ki: “Yahu, boşverin babamızın sözlerini. Biz kırk kişiyiz, kimse bize zarar veremez! Üstelik bitap bir haldeyiz. Bu çeşmenin suyu temiz, çevresi de hoş.” Demişler ve hepsi de attan inmişler, çadırlarını kurmuşlar, yemeklerini yemişler ve derin bir uykuya dalmışlar. En küçükleri Kerem haricinde hepsi uyumuş. Kerem ise uyumayıp nöbet tutmuş. Geceyarısına doğru bir ses duymuş. Kılıcını kuşanmış ve ağabeylerini uyandırmamaya özen göstererek sesin kaynağını aramaya başlamış. Dikkatle biraz yol almış ve aniden karşısına yedi başlı kocaman bir ejderha çıkmış. Ejderha Kerem’in üzerine üzerine akbaba gibi yürüyormuş. Ejderha Kerem’e yaklaşmış ve ona saldırmış. Kuyruğunu ve başlarını sallayıp kocaman ağzını yerden göğe kadar açmış ama Kerem çok hızlı, çok kıvrakmış. Ejderhanın yumruklarından, tekmelerinden kaçmayı başarmış, kılına bile zarar gelmemiş. Ejderha Kerem’e saldırmaktan yorgun ve bitap düştüğünde Kerem ona: “Şimdi sıra bende, Büyük Ejderha” demiş ve kılıcını kınından çıkarmış ve tek bir hamlede ejderhanın altı başını da kesmiş. “Erkeksen bir kere daha vur” demiş ejderhanın vücudundan daha kopmamış olan tek kafası, meydan okur bir sesle. 28 «Terremo a mente i tuoi consigli, padre», dissero i figli e organizzarono la partenza. Presero con loro pochi oggetti, leggeri nel peso, ma di grande valore, sellarono i cavalli e partirono al galoppo. Il primo giorno viaggiarono fino a sera e all’imbrunire videro la fontana. Erano stanchi e provati dalla lunga cavalcata e dissero spocchiosi: «Che ci importa delle parole di nostro padre. Siamo quaranta, chi diavolo mai potrebbe farci del male?! E poi siamo sfiniti, l’acqua è fresca e il luogo è piacevole». Così scesero tutti da cavallo, prepararono un bivacco, mangiarono e bevvero e piombarono in un sonno profondo. Tutti dormirono, tranne Kerem, il figlio più piccolo, che rimase a vegliare con gli occhi ben aperti. Verso la mezzanotte sentì una voce. Impugnò stretta la sua spada e si avviò, senza svegliare gli altri, verso il punto da cui proveniva. Camminò guardingo per qualche momento e di colpo vide un enorme drago a sette teste che gli veniva incontro a grandi balzi con aria minacciosa. Quando gli fu vicino, il drago lo aggredì; si dimenava, agitando le teste e spalancando le fauci, ma Kerem era agile e veloce, schivava i colpi e gli affondi e il drago non riuscì nemmeno a scalfirlo con un’unghia. Come il drago desistette dal lottare per la gran fatica inutile, Kerem disse: «E ora tocca a me, grande drago!», e sguainata la spada, con un colpo secco staccò sei delle sette teste del mostro. «Se sei un vero uomo, colpisci ancora», disse allora il drago con tono provocatorio e con l’unica testa rimastagli sul collo. «Io devo spendere bene la mia unica vita e non lascio mai le cose a metà», ribatté il ragazzo e mozzò la settima testa con un colpo netto che la fece rotolare fino all’orlo di un pozzo. 29 “Ben anamdan bir defa doğdum, iki defa değil” diye cevap vermiş Kerem ve kılıcıyla son darbeyi vurmuş. Ejderhanın kellesi kopmuş ve kuyunun ağzına kadar yuvarlanmış. “Canımı alan malımı da alsın!” demiş ejderhanın kopuk kellesi ve kuyuya atlamış. Kerem cesaretini kaybetmemiş. Beline bir ip dolamış, ipin diğer ucuna kuyunun yakınlarında bulduğu ağır bir taş bağlamış ve kuyuya inmiş. İlk önce demir bir kapı bulmuş, kapıyı açınca büyük bir saraya girmiş. Hayretten ağzı açık kalmış. Sarayın kırk tane kapısı varmış. Kapıları birer birer açmış. Odaların hepsi ağızlarına kadar elmaslarla, yakutlarla doluymuş. 30 «Chi prende la mia vita, deve prendere anche i miei averi terreni», disse allora la testa di drago mozzata e si gettò a capofitto nel pozzo. Kerem non si perse d’animo; si assicurò con una corda a un bel sasso pesante che trovò nei paraggi e scese nel pozzo. Una volta in fondo vide una porta di ferro, la scardinò ed entrò in un grande castello che lo lasciò a bocca aperta dallo stupore. Il castello aveva ben quaranta camere: le aprì una per una e tutte erano ricolme di diamanti e oro zecchino e poi ve n’era ancora un’altra… e in quella c’erano tantissime ragazze che ricamavano assorte. 31 En son odaya gelip kapıyı açınca bir sürü dantel ören kızla karşılaşmış. Kerem’i görür görmez ayağa fırlamışlar. “Aman Allah’ım, in misin, cin misin?” demişler aynı anda hayretle. “Nasıl buldun bizi?” “Ejderhanın kafası bana ‘Canımı alan malımı da alsın!’ dedi ve kuyuya atladı. Ben de takip ettim!” diye cevap vermiş Kerem, bir andan da kızları sayarken. Tam otuz dokuz kız varmış ve hepsi de aynı annenin aynı babanın kızları olduklarını anlatıyorlarmış. “Ejderha anamızı babamızı öldürdükten sonra bizi yer altında bu zindana hapsetti!” demişler üzgün bir sesle. Ama bir tane daha kız kardeşimiz var, çok küçükken kaybolmuştu. Ejderhalar şimdi onun peşinde...” Kerem’in kuyunun başını beklemekten olan zalim ejderhayı öldürdüğünü anladıklarında sevinçten bir çığlık atmışlar. Ellerindeki dantelleri bırakıp onu kucaklamışlar. “Kardeşimiz, bizi sen kurtardın!” diye bağırmışlar. “Allah sana her işinde kolaylık versin.” Kerem sadece şöyle cevap vermiş: “Yukarıdaki ağabeylerimin yanına gidiyorum. Onları uyandırıp sizi almaya geleceğim.” Sonra, önceden indirdiği ipe tırmanarak kuyudan çıkmış, çeşmeye geri dönmüş ve yatıp uyumuş. Ertesi sabah ağabeyleri mutlu bir şekilde uyanmışlar ve sevinç içinde sohbete koyulmuşlar: nereden bakarsan bak, orada uyumalarına rağmen başlarına hiçbirşey gelmemiş. “Babamızın verdiği öğütlerin demek ki aslı astarı yokmuş” demişler aralarında. “Hatta saçmalıktan ibaretmiş hepsi” diyerek gülüşmüşler. Kerem ağabeylerine olan bitenden bahsetmemeye karar vermiş ve onları cehaletleriyle başbaşa bırakmış. Böylece hepsi yola çıkmak için hazırlanmışlar ve atlarının sırtında keyifle yola koyulmuşlar. Yeniden gece olduğunda bir hana varmışlar. “Çeşme başında herşey yolunda gitti” demişler. “Burada da 32 Come lo videro entrare scattarono in piedi. «O mio Dio, sei un uomo o uno spirito?», esclamarono all’unisono, esterrefatte. «Come sei arrivato fin qui?». «La testa del drago ha detto: “Chi prende la mia vita, deve prendere anche i miei averi terreni” e si è gettata nel pozzo. Io l’ho seguita!», rispose Kerem, mentre contava mentalmente le ragazze. Erano trentanove e raccontarono di essere tutte figlie della stessa madre e dello stesso padre. «Siamo state rinchiuse in questa angusta prigione sotterranea», dissero con voce lamentosa, «dopo che il drago uccise entrambi i nostri genitori. Soltanto una sorella non è qui con noi, è scomparsa quand’era molto piccola e i draghi la stanno sempre cercando…». Quando poi capirono che Kerem aveva ucciso il drago crudele che custodiva il pozzo, esplosero in grida di giubilo, mollarono i loro ricami e corsero ad abbracciarlo esultanti. «O fratello, ci hai salvate!», esclamarono. «Che Dio ti aiuti per quello che fai». Kerem di rimando disse semplicemente: «Vado dai miei fratelli, là sopra. Li sveglio e vengo a prendervi». Poi uscì dal pozzo aggrappandosi alla sua corda, ritornò alla fontana e si coricò addormentandosi subito. Il mattino seguente i fratelli si svegliarono di buon’ora e si misero a ciarlare festosamente: dopotutto non era successo nulla e avevano dormito della grossa. «Quelle di nostro padre erano insignificanti raccomandazioni», dicevano tra loro, «o addirittura sonore fandonie!», e ridevano. Kerem preferì non raccontare nulla dell’accaduto ai suoi fratelli e lasciarli nella loro ignoranza, perché si sa, non c’è peggior sordo di chi non vuole udire! Così si prepararono tutti insieme alla svelta e ripresero il cammino con i loro cavalli ben pasciuti e riposati. Quando fu nuovamente sera, giunsero nei pressi di una locanda. 33 bir sorun çıkacağını zannetmiyoruz. Başımıza hiçbir bela gelmeyecek!” demişler ve atlarının eğerinden inmişler. Bütün gün at tepesinde uyuşmuş bacaklarını kollarını germişler ve yemek yiyip sonra uyumak üzere hana girmişler. Aralarında sadece Kerem şaşkınlık gösterip onlara uymak istememiş. “Babamız bize burada uyumamamız hakkında öğüt verdiyse vardır elbet bir sebebi” demiş ağabeylerinin herbirine teker teker. Önceki gece ejderhayla başından geçen korkunç olayı bilmeseler de babalarının sözünü dinleyeceklerini ummuş ama nafile. Hiçbiri lafına önem vermemiş. Hatta aralarında en küçük, en deneyimsiz olduğu için onunla alay etmişler, yaşına başına bakıp o kadar çok ötmemesini söylemişler. Bunun üzerine Kerem susmuş. Ağabeyleri yemişler, içmişler ve yatma vakti geldiğinde hanın yataklarına atlayıp derin bir uykuya dalmışlar. Kerem uykuya yenik düşmemiş ve nöbet tutmuş. Olur ya, ya başlarına bilinmez birşey gelirse... Nitekim, geceyarısına doğru bir gürültü patırtı duymuş. Ayağa kalkmış, kılıcını kuşanmış ve ağabeylerini uyandırmamak için tık ses çıkarmadan merak içinde aramaya koyulmuş. Önceki akşam öldürdüğünün iki katı boyutunda, yedi başlı bir ejderha görmüş. Ejderha büyük bir hınçla nefes alıp veriyormuş ve tam üç kere tüm gücüyle Kerem’in üzerine saldırmış. Ama Kerem ejderhanın saldırışlarını ani ve çevik hareketleriyle bertaraf etmiş en sonunda ejderha yorgun düşmüş. Tam yorgunluktan yere düşecek gibi olduğu anda Kerem kılıcını kınından çıkarmış ve tek bir hamleyle ejderhanın altı başını kesip koparmış. Ejderhanın sadece tek bir başı yerindeymiş, o konuşuyormuş: “Erkeksen bir kere daha vur!” demiş. Kerem de cesurca cevap vermiş: “Ben anamdan bir defa doğdum, iki defa değil” demiş ve tek bir kılıç darbesiyle ejderhanın kellesini koparmış. Kopan kafa kuyunun ağzına kadar yuvarlanmış. “Canımı alan malımı da alsın!” demiş ejderhanın kopuk kellesi ve kuyuya atlamış. 34 «Alla fontana è filato tutto liscio», dissero, «anche qui non ci saranno problemi. Non ci capiterà nulla di male!», e scesero baldanzosi dalla groppa dei loro animali, si stiracchiarono per bene gambe e braccia indolenzite ed entrarono nella locanda per farsi servire la cena e trovare un buon giaciglio per dormire. Soltanto Kerem manifestò qualche perplessità e reticenza. «Se nostro padre ci ha diffidato dal dormire qui, un buon motivo ci sarà», andava dicendo a uno e all’altro dei fratelli. Pensava che avrebbero dovuto ascoltare le parole del padre, anche senza essere a conoscenza dello spaventoso incontro col drago della sera precedente. Ma nessuno gli diede retta, anzi in molti si presero gioco di lui, in quanto era il più piccolo tra loro, inesperto e petulante già alla sua giovane età. Kerem non parlò più. I fratelli dunque mangiarono e bevvero e quando arrivò l’ora di dormire, si buttarono sui letti e si addormentarono subito. Kerem però non si lasciò cogliere dal sonno e rimase vigile, caso mai dovesse succedere qualcosa di insolito. Infatti, verso la mezzanotte, udì degli schiamazzi. Si alzò, impugnò la sua spada e, senza far rumore per non svegliare gli altri, andò a curiosare e vide arrivare verso di lui un orribile drago anche questo a sette teste, ma grosso il doppio di quello che aveva sconfitto la sera prima. Il drago soffiava rabbioso e per ben tre volte gli si gettò addosso con tutta la sua forza, ma Kerem schivava i suoi colpi, con mosse repentine e scatti veloci, e il drago si sfiancava; appena diede segni di cedimento, Kerem con la spada sguainata si avventò contro il mostro e gli mozzò sei delle sue sette teste. Una sola testa del drago rimase intatta e fu lei a parlare. «Se sei un vero uomo, colpisci ancora», gli disse. E lui rispose pacato: «Io devo spendere bene la mia unica vita e non lascio mai le cose a metà», e fece schizzar via con un colpo netto la settima testa che rotolò fino all’orlo di un pozzo. 35 Bu sefer de Kerem ejderhanın kopan başını takıp etmiş ve kuyunun dibinde hazine dolu bir saray bulmuş. Sonra yine yukarı, yeryüzüne çıkmış ve ağabeylerinin yanına uyumaya gitmiş. Bu sefer de kimseciklere olanlardan bahsetmemiş. Ertesi gün herkes sevinç içinde uyanmış. Gece boyunca başlarına birşey gelmemiş olmasından dolayı mutluymuşlar. Büyük bir şevk ile atlarına binmişler ve akşam olup da büyük bir ovaya gelene kadar dört nala gitmişler. “Burada konaklayalım” demişler. “Karanlık çökmek üzere. Ne çıkar ki!” Ve yeniden babalarının öğütlerine hiç mi hiç kulak asmadan çadırlarını kurmuşlar, yemişler, içmişler, şakalaşıp sohbet etmişler ve yatmaya hazırlanmışlar. Dağları parçalayan, yeri göğü inleten bir kükreme duymuşlar, korkudan tir tir titriyorlarmış. Eşyalarını alel acele toplayıp atlarına binmek istemişler ama bir öncekilerden on kat daha büyük, yedi başlı devasa bir ejderha yollarını kapatmış. Yedi ağzını da sonuna kadar açarak “Hanginiz kardeşlerimi öldüren?” diye böğürürken ondört burun deliğinden de alevler fışkırıyormuş. Kırk kardeşin de dili tutulmuş. Şaşkın şaşkın atlarını kontrol etmeye çalışırken ne bir şey demeye ne de bir şey yapmaya muktedir değillermiş. “Gidin!” demiş en sonunda Kerem. “Babamıza dönün. Sözünü dinlemeliydiniz. Artık çok geç, kaçmaktan başka çare yok. 36 «Chi prende la mia vita, deve prendere anche i miei averi terreni», disse allora la testa di drago mozzata e si gettò a capofitto in un pozzo lì vicino. Anche questa volta Kerem la seguì e scoprì in fondo al pozzo un enorme palazzo gremito di ricchezze, poi uscì e tornò a dormire accanto ai suoi fratelli. E anche questa volta non disse nulla a nessuno. La mattina seguente tutti si svegliarono di buon umore, contenti che non fosse successo nulla durante la notte; saltarono in sella ai cavalli e galopparono fino a sera, quando giunsero in un grande campo. «Ci fermeremo qui», dissero, «perché si sta facendo buio. E poi che cosa ci potrà succedere?!». E di nuovo, infischiandosene delle raccomandazioni del padre, si accamparono, mangiarono, risero e scherzarono e si prepararono a dormire. Quand’ecco un boato che pareva spaccare in due le montagne li fece tremare dalla paura. Cercarono di raccogliere in fretta le loro cose e di montare a cavallo, ma un enorme drago a sette teste, ben più grande di quelli delle notti precedenti, sbarrò loro il passo. «Chi ha ucciso i miei fratelli?», sbraitava allargando le sette fauci e soffiando fumo bollente dalle quattordici narici. I quaranta fratelli stavano muti, incapaci di fare o dire alcunché, salvo cercare di controllare i cavalli imbizzariti. 37 Gidin ve hanın yakınındaki kuyuya uğrayın. Dibine inin ve hazineleri toplayın. Sonra çeşmenin yakınındaki kuyuya inin, oradaki hazineleri de toplayıp otuz dokuz kızı alıp Sarayımıza dönün. Benim için endişelenmeyin. Ben ejderhanın icabına bakarım. Hadi! Acele edin!” Bu sözlere inanamayan ağabeyleri ne yapacaklarını şaşırmışlar ama en sonunda en küçük kardeşlerinin sözünü dinlemişler. Atlarının yularlarını çekmişler ve dönüş yolunda dört nala gitmişler. Kerem’in bahsettiği kuyulardaki hazineleri almışlar ve aynı anadan aynı babadan doğma otuz dokuz kızla beraber babalarının sarayının yolunu tutmuşlar. Bir tek en küçükleri, cesur Kerem yokmuş aralarında, bir de kızların kırkıncı kardeşi. 2. Bölüm Ağabeyleri atlarının sırtında dört nala uzaklaşınca, Kerem ejderhayla karşı karşıya kalmış. Ejderhaya kılıcıyla saldırmış ama o her defasında da devasa ağzını açarak cevap veriyormuş. Kerem ejderhanın her darbesinden çevikçe kaçıyormuş. Pençelerinden, tırnaklarından kurtuldukça ejderha derin derin nefes alıp titriyormuş ve tehditkar bir havayla kafalarını sallıyormuş. Uzun bir süre kavga etmişler ama ne ejderha ne de Kerem kazanamış. Biri zeki ve hızlı, rakibi devasa ve saldırgan olmasına rağmen berabere kalmışlar. Adına Çampalak denilen bu ejderha nefesini tutmuş ve ateşkes ilan etmiş. “Dinle” demiş. “O işimi görebilirsen, seni serbest bırakacağım.” “Nedir işin?” diye sormuş Kerem. “Çinimaçin kralının kızına deliler gibi aşığım ama bir türlü kızı alamadım. Eğer, o kızı bana getirebilirsen, serbestsin.” “Tamamdır” demiş Kerem. Ejderhanın kıllı pençelerinden tiksinmese, anlaşmalarını daha da pekiştirmek için el bile sıkacakmış. Çampalak denen bu ejderha, oğlana bir dizgin vermiş. “Eski ormanın kenarındaki çeşmeye git. Oraya her sabah atlar 38 «Andate!», disse infine Kerem. «Tornate da nostro padre. Dovevate ubbidirgli. Adesso è troppo tardi, non vi resta che fuggire. Andate e non dimenticate di passare dal pozzo vicino alla locanda e di calarvi dentro e prendere le ricchezze, e poi scendete anche nel pozzo vicino alla fontana, prendete il tesoro e le trentanove ragazze. Non preoccupatevi per me. Mi occupo io del drago. Andate! Veloci!». I fratelli increduli a quelle parole, non seppero cos’altro fare se non accettare l’invito del fratello più piccolo. Spronarono i cavalli e si avviarono al galoppo sulla strada del ritorno: passarano dai pozzi e arrivarono dal padre colmi di ricchezze e con al seguito trentanove ragazze figlie della stessa madre e dello stesso padre. All’appello mancava il figlio più piccolo, Kerem, e la quarantesima ragazza. II parte Come i suoi fratelli si allontanarono al galoppo, Kerem si trovò faccia a faccia col drago e lo attaccò, cercando di colpirlo con la sua spada. Il mostro contrattaccava spalancando feroce le sue fauci, Kerem lo schivava e sgusciava lesto tra le sue zampacce unghiate, il drago soffiava e si contorceva e agitava le sue teste minacciose, e dopo un bel po’ il combattimento non accennava a concludersi. I due, uno astuto e veloce, l’altro massiccio e aggressivo, erano alla pari. Allora Ciampalak (così si chiamava il grande drago) si fermò, tirò il fiato e impose una tregua. «Senti», disse, «io ho un problema, se tu riesci a risolverlo, ti lascio andare per la tua strada». «Che problema?», chiese Kerem. «Sono perdutamente innamorato della figlia del principe di Cinimacin, ma non sono mai riuscito ad avvicinarla. Se tu mi porti la ragazza, sarai libero». «Affare fatto», disse il ragazzo e se non fosse stato per lo 39 su içmeye gelirler. Hemen birinin başına bu dizgini geçir; üzerine bin. Sana ‘Emret!’ der. Sen de ‘Beni Çinimaçin’e götür’ dersin. Ata binersin o da seni oraya götürür” Kerem Çampalak’ın sözünü dinlemiş. Kerem çeşmeye vardığında bakmış ki su içmek için birçok at geliyor. Şimşek gibi bir hamleyle, dizgini bunlardan birinin başına geçirmiş; sırtına binmiş. At “Emret” diyince, “Beni Çinimaçin’e götür” demiş. At “Kapa gözünü, aç gözünü.” deyince Kerem bakmış ki Çinimaçin'e gelmiş bile. 40 schifo di toccare la sua zampa pelosa gliela avrebbe stretta in segno di intesa. Ciampalak gli mise in mano delle redini e disse: «Queste sono redini magiche. Vai alla fontana al limitare del bosco vecchio; ogni mattina arrivano i cavalli ad abbeverarsi. Tu metti le redini a uno di loro e lui ti dirà: “Comandi!”, e tu gli dirai: “Portami a Cinimacin”. Monta sul cavallo e fatti portare là». Kerem ubbidì. Quando arrivò alla fontana vide i cavalli e con mossa fulminea gettò le redini sul collo di uno a caso e gli saltò in groppa. 41 Kerem attan inmiş, dizgini almış. Atı serbest bırakmış, o da gitmiş. Kerem kente gitmiş, orayı burayı gezip dolaşırken bir kocakarıyla karşılaşmış. “Oğul, nerelerden gelip nereye gidiyorsun?” diye sormuş kocakarı. Kerem gülümsemiş ve geceyi geçirebileceği gibi bir yer bilip bilmediğini sormuş, kocakarı da Kerem’i evine davet etmiş. Eve vardıklarında, kocakarı sorularına başlamış; “Aman oğul, sen buraya nereden geldin?” diye sormuş. “Bu yerlere hiç kimse gelmezdi. Niçin dersen, sultanın üvey kızı Yasemin’e korkunç bir ejderha aşık oldu. Güzel bir kız, ama uzun ve garip bir hikayesi var. Anlaşılan otuz dokuz kız kardeşi var ama hepsi de ejderhalara tutsak. Kimse nerede olduklarını bilmiyor, kimse de onları aramaya çıkmıyor. Yasemin’i sarayın kapısının önünde terkedilmiş bir vaziyette buldular. Sultan da çocuğu olmadığı için sarayına neşe getirsin diye onu alıp büyüttü. Ejderha tam sekiz yıldır sultanla, o kızı almak için kavga ediyor. Bu yüzden de o ejderha, buralara kuş uçurtmayıp, kervan geçirtmiyor…” “Bu güzel Yasemin nerede oturur?” diye sormuş Kerem. Yasemin’in bulduğu kızların ejderhalar tarafından kaçırılmayan kırkıncı kardeşi olduğundan artık eminmiş. “Sultanın bahçesinde bir köşk vardır. Orada saklanır, hiç bir yere gitmesine izin vermezler” demiş kocakarı tek bir solukla. Ertesi sabah Kerem evden çıkmış ve saraya kadar gitmiş. Bahçeyi gözetlemiş ve harıl harıl çalışan bir bahçıvan görmüş. Ondan kendisini çırak olarak almasını istemiş. “Aman oğul, benim adamım var, seni ne yapayım?” diye cevap vermiş bahçıvan. Ama Kerem yalvarmış. ‘Çok yoksulum. Beni de al, ben de ekmeğimi kazanayım’, diye ısrarla yalvarmış en sonunda bahçıvan kabul etmiş ve Kerem de bahçeye girebilmiş. Kerem canla başla çalışmaya koyulmuş. Ama hep Çinimaçin sultanının kızının köşkünün çevresinde dolanır dururmuş. Bir gün kız pencereden bakarken Kerem onun selvi boyuna, 42 «Comandi!», disse il cavallo. «Portami a Cinimacin». «Chiudi e riapri gli occhi», sbuffò il cavallo e in quell’attimo preciso arrivarono a Cinimacin. Kerem smontò, riprese le sue redini e lasciò libero il cavallo. Si avviò poi verso la città, gironzolò un po’ e si imbatté in una vecchietta. «Figliolo, da dove vieni? E dove vai?», gli chiese la donna. Kerem sorrise e le domandò se conoscesse un posto dove potesse pernottare e la vecchia lo invitò da lei. Una volta a casa la vecchietta riattaccò con le domande: «Figliolo, perché sei venuto qui?», gli chiese. «Nessuno viene qui. Forse il perché sta nel fatto che c’è un drago terribile che si è innamorato di Jasmin, la figlia adottiva del principe della città. È una bella ragazza, sai, con una strana storia. Pare che abbia trentanove sorelle, tutte catturate dai draghi. Nessuno sa dove siano e nessuno è mai andato a cercarle. Jasmin l’hanno trovata abbandonata davanti al portone del palazzo del principe ed è stata allevata a corte per portare un po’ di allegria, che bambini non ce n’erano. Il drago è da otto anni che litiga col principe per averla in sposa. Terrorizza queste terre e non vengono più né gli uccelli né le carovane…». «Dove abita la bella Jasmin?», la interruppe Kerem, che ebbe allora la certezza che la ragazza fosse la quarantesima sorella, quella che mancava alla collezione dei draghi. «In una villetta nel giardino del palazzo del principe: lui la nasconde lì e non la lascia mai andare da nessuna parte», rispose la donna con un sospiro. Il mattino successivo Kerem uscì, andò dritto filato al palazzo, spiò in giardino, vide il giardiniere intento a zappare e gli domandò di prenderlo come aiutante. «Ragazzo, io ho miei uomini, che me ne faccio di te?», gli disse il giardiniere. Ma Kerem lo implorò, dicendo che era poverissimo e 43 güzel ve akıllı bakışlarına aşık olmuş. Yıldırım aşkı buymuş. Kız Kerem’i yanına çağırmış. Ona dikkatle bakmış ve biraz da utanmasına rağmen nereden geldiğini sormuş. “Büyük Sultanın oğluyum ve seni rüyamda görüp aşık oldum” demiş Kerem. “Bu yüzden buraya çalışmaya diye geldim...” “Götür beni buradan” diye Kerem’in sözünü keserek yalvarmış Yasemin. “Ben de sana ilk görüşte aşık oldum ama korkunç bir ejderha beni almak, yanında götürmek istiyor. Ondan kaçmam lazım” demiş. Kerem amacına ulaştığı için mutlu mutlu kaçış planları kurmaya başlamış. Bahçenin anahtarlarını bir kenara saklamış sonra gece gizlice girmiş. Köşke kadar koşmuş, kızı alıp kapıları kapatmış ve anahtarı çalılıkların arasına atmış. Sonra hep beraber kaçmışlar. “Nereye gidiyoruz?” diye sormuş kız uzun bir süre koştuktan sonra. “Ejderha Çampalak’ın evine” diye cevap vermiş ciddi bir havayla Kerem. Yasemin kızmış, Kerem’in elini salıvermiş çünkü her ne pahasına olursa olsun kaçmak ve ejderhaya görünmemek istiyormuş. Kerem kızı ikna edebilmek için bir hayli uğraşmış. Ona ejderhanın evine gitmeyi kabul ettirmiş. “Ejderhayı öldürmek için sana ihtiyacım var” demiş. “Her insanın ruhu bir tılsımda saklıdır. Ejderhanın ruhunun hangi tılsımda saklı olduğunu bulmalıyız. Yoksa onu alt edemeyiz. Sonra sana söz, onu bir kere öldürelim, artık sonsuza dek özgürce beraber yaşayacağız.” Yasemin bu sözlere inanmış. Tahmin edebildikleri gibi, ejderha onu binbir sevinç içinde karşılamış. İstediğini elde etmiş olmaktan o kadar mutlu 44 bisognoso di guadagnarsi il pane e, prega che ti prega, l’uomo cedette e lo fece entrare nel giardino. Kerem si mise subito a lavorare di buona lena, sempre aggirandosi intorno alla villetta della figlia del principe di Cinimacin, finché un giorno questa lo vide dalla finestra e colpita dal suo portamento regale e dai suoi occhi profondi e intelligenti, se ne innamorò. Subito. Lo chiamò perché si avvicinasse, lo osservò meglio con curiosità e un certo imbarazzo, poi gli chiese da dove venisse. «Sono il figlio del Gran Sultano e vi ho vista in sogno, mia adorata», disse Kerem. «Per questo sono venuto a lavorare qui…». «Portatemi via allora», lo implorò la principessa Jasmin, interrompendolo. «Anch’io vi ho amato fin dal primo momento in cui vi ho visto e devo sfuggire alle brame di un terribile drago che vuole trascinarmi via con lui». Kerem, felice di aver raggiunto il suo scopo, organizzò la fuga: si fece lasciare le chiavi del giardino e di notte vi si introdusse furtivo, corse alla villetta, rapì la ragazza, richiuse il cancello, gettò la chiave in un cespuglio e insieme se la diedero a gambe. «Dove andiamo?», chiese lei dopo aver corso un bel po’. «Alla dimora del drago Ciampalak», rispose serio Kerem. Jasmin si inalberò, si divincolò dalla mano di lui e voleva a tutti i costi scappare e non farsi vedere mai più. Il ragazzo ebbe il suo bel da fare a trattenerla e convincerla che era bene che lei accettasse di andare da quel mostro a sette teste. «Ho bisogno di te per ucciderlo», le disse. «L’anima di ogni 45 olmuş ki, yedi kafasıyla kocaman kocaman gülmüş. Her gülüşünde sivri dişleri belli oluyormuş. Kız oyunu bozmamış ama tebessüm de etmemiş. Bu arada Kerem ejderhanın evinin yakınlarındaki ormanda saklanmış ve beklemeye koyulmuş. Yasemin’in bir planı varmış ama ejderha ona hemen inanmakta güçlük çekiyormuş. Her gece ağlamaya başlıyormuş. Sonra ağlamış sızlamış ve günler geçtikten sonra ejderha en sonunda onun acısını dindirmek için ne yapabileceğini sormuş. “Gündüzleri dolaşmaya çıkıyorsun” demiş Yasemin gözünün yaşını silerek. “Bense evde tek başıma sıkıntıdan patlayacağım. Bari bir tılsımım olsa! Belki oynar, vakit geçiririm.” “Hayatımın tatlı elması” diye cevap vermiş ejderha, “Benim tılsımım çok uzaklarda.” “Nerede peki?” demiş Yasemin. “Ürülük adında bir ülkede, ihtişamlı bir sarayda gizli. Kimseler gidip onu alamaz. Giden ölür ve bir daha da geri dönemez.” Yasemin umutsuzluğa kapılmaya başlamış. Ağlamış ağlamış ve ejderhaya tılsımının nasıl bir şey olduğunu, sahip olamasa da bari hayal edebilmeyi istediğini söylemiş. En sonunda ejderha kızın bu kadar üzülmesine dayanamamış ve ona herşeyi anlatmış. Ertesi gün de kız ormana koşmuş, Kerem’i çağırıp ona bütün hikayeyi anlatmış. Kerem hiç vakit kaybetmemiş. Sihirli yularını kapmış ve denize doğru koşup ıslatmış. Büyüleyici bir at belirmiş ve at onun emrettiği gibi onu Ürülük sarayına götürmüş. “Yukarıdaki kapıyı görüyor musun?” demiş at. “Beni yularlarımdan o kapının kanatlarına bağla ve ben kişneyerek onları birbirlerine çarptıracağım. Böylece kapıyı açacağız ama aslında o kapı sarayı koruyan aslanın ağzı. Sen kapıyı tek bir kılış hamlesiyle ikiye bölebilirsen kurtulursun, yoksa aslan seni öldürür.” Kerem denileni aynen uygulamış ve ağır kapı açılmış. Hemen kılıcını kuşanmış ve tek bir darbeyle kapıyı ikiye bölmüş. Böylece sarayı koruyan aslan ölmüş. 46 essere risiede in un talismano. Io ho bisogno di sapere quale sia il talismano del drago e dove si trovi, altrimenti non posso sconfiggerlo. Poi, ti prometto, una volta che l’avrò ucciso, vivremo per sempre liberamente insieme». Jasmin a queste parole cedette e, come era prevedibile, il drago la accolse con mille feste e moine: era così contento di avere ottenuto ciò che voleva che tutte le sue teste si allargavano in larghi sorrisi, simili a ghigni, che scoprivano lunghe fila di denti affilati, e la ragazza stette al gioco e lo ricambiò a labbra strette. Kerem, intanto, si nascose nel bosco vicino alla dimora del drago e rimase in attesa. Jasmin aveva un piano, ma il drago era refrattario a commuoversi e darle retta. Lei ogni sera iniziava a piangere, piangeva e piangeva per ore, ma passarono molti giorni prima che il drago, finalmente, le domandasse che cosa potesse fare per lei. «Di giorno te ne vai sempre in giro», disse Jasmin asciugandosi le lacrime, «e io mi annoio a morte, qui da sola. Avessi almeno un tuo talismano! Potrei giocare e consolarmi». «O diamante prezioso della mia vita», rispose il drago, «il mio talismano è molto lontano». «Lontano dove?». «In un paese di nome Uruluk, ben custodito in un castello imponente. Nessuno può andare a prenderlo. Chi ci va, muore e resta lì per sempre». Jasmin ricominciò a disperarsi e a piangere e a chiedere come fosse fatto, il talismano, che se non poteva averlo poteva almeno immaginarlo. Alla fine il drago, sfinito da tante lacrime e tante suppliche, le raccontò tutto e il giorno dopo lei corse nel bosco, chiamò Kerem e gli rivelò il segreto. Lui non perse tempo: afferrò le redini magiche, corse verso il mare, le bagnò e ne uscì un magnifico cavallo che si mise ai suoi ordini e lo portò al castello di Uruluk. 47 Aslanın karnından içinde üç tane muhteşem güvercin saklı bir kafes çıkmış. Ejderha Çampalak’ın tılsımı buymuş. Kerem kafesin kapısını kapatmış, güvercinlerden birini eline almış. Tek eliyle hayvanı sıkı sıkı tutarken diğer eliyle sakinleştirmek için okşuyormuş ama hayvan asiymiş. Gökyüzüne kaçana kadar kanatlarını çırpmış. Sihirli at onu takip etmiş ve yeniden yeryüzüne indirmiş. Bunun üzerine Sultanın oğlu kafasını koparıp güvercini öldürmüş. Sonra kafesin kapağını yeniden açmış ve bir tane daha güvercin çıkmış. Onu da elinde sıkı sıkı tutmuş. Güvercin Kerem’i gagalamış ama elinden kaçamamış. Kerem onu da öldürmüş. En sonunda içindeki üçüncü güvercinle beraber kafesi almış ve atına binmiş. Göz açıp kapayıncaya kadar yeniden Çampalak’ın evine geri dönmüşler. Hiç vakit kaybetmeden ejderhanın yorgun ve güçsüzce uyuduğu odaya gitmiş. Çampalak onu en son güvercinini elinde tutarak gelir bir halde görünce titrek bir sesle güvercinini son bir kez okşamasına izin vermesi için yalvarmış. Azıcık da olsa, ipek gibi parlak tüylerinin yumuşaklığını son bir kez duymak istiyormuş. Kerem bir an için tereddüt etmiş. Ejderha ağlamış, sızlamış, öldüğünü hissettiğini söylemiş ve bu onun son isteğiymiş. O kadar çok yalvarmış ki Sultanın genç oğlu neredeyse ona inanıp isteğini yerine getirecekmiş. Tam en son güvercini de onun eline verecekken Yasemin odaya girmiş ve bağırmış: “Aşkım, ne yapıyorsun?” diye atlamış ve güvercini elinden kapmış. Kerem titremiş ve tiksindirici hayvanın kafasını tek bir hamleyle koparmış. İşte bunun üzerine de korkunç ejderha ölmüş. Aslanın karnındaki kafesteki üç güvercin ejderhayı hayatta tutup o uzak ve sır yerden yedi korkunç kafasınını güç ve pislik ile besliyormuş. Üç güvercinin de kafası koptuğunda ejderha ölmüş. Kerem ve Yasemin canavarı kansız, solgun ve soğuk bir halde görünce sevinçten havalara fırlamışlar. Hemen eşyalarını 48 «Vedi il portone lassù?», gli disse il cavallo. «Tu mi leghi con le redini ai suoi battenti, io nitrendo li faccio sbattere insieme, così apriamo la porta che in realtà è la bocca del leone che custodisce il castello. Se tu riesci a spaccare la porta in due con un colpo di spada, ti salvi, altrimenti il leone ti ucciderà». Kerem eseguì per filo e per segno le istruzioni del cavallo e il pesante portone si aprì: lui prese la spada e con un colpo deciso lo spaccò in due, uccidendo il leone che si mascherava in esso. Dalla pancia del leone emerse una gabbia con tre magnifici piccioni: era quello il talismano del drago Ciampalak. Kerem socchiuse la porticina della gabbia e afferrò un piccione, lo tenne stretto in una mano accarezzandolo con l’altra per calmarlo, ma l’uccello si ribellò e sbatté le ali finché fuggì in alto nel cielo. Il cavallo magico lo inseguì e riuscì a riportarlo a terra. Allora il giovane figlio del Sultano gli staccò la testa e lo ammazzò. Riaprì poi la gabbietta e prese un altro piccione; lo tenne stretto stretto facendosi beccare per bene, ma questo non gli scappò di mano e con un colpo netto l’uccise. Infine prese la gabbia col terzo piccione prigioniero, montò in groppa al cavallo, aprì e chiuse gli occhi e in quell’attimo si trovò di nuovo alla dimora di Ciampalak. Subito si diresse con passo fermo nella stanza dove il drago giaceva nel letto, privo di forze. 49 ve ejderhanın hazinelerini toplayıp atlarına atlamışlar ve Çinimaçin sultanının sarayına gitmişler. Sultan çok sevdiği üvey kızını görünce sevinçten ağlamaya başlamış, kızına sarılıp onu öpmüş. Sonra onlardan başlarından geçen her bir şeyi tekrar tekrar anlatmalarını istemiş. Ne de olsa sihirli atlar, kocakarılar, kapı kılığında aslanlar ve kafesteki güvercinler, sihirli yularlar ve çeşmeler, kuyular ve yuvarlanan kellelerle dolu bir hikayeye inanmak zormuş. En sonunda demiş ki: “Önemli olan senin sağ salim evine dönmüş olman, çünkü seni her yerde arattırdım.” Herkes ejderhanın ölümünü kutlamış ve Kerem ile Yasemin’in kırk gün kırk gece sürecek düğünleri için hazırlıklara başlamışlar. Ama Kerem hala daha ağabeylerinin yanına gidip üçüncü ejderhayı da öldürdüğünü ve kırkıncı kızı bulduğunu söyleyecekmiş. Böylece Yasemin’den Büyük Sultan’ın sarayına giderken ona eşlik etmesini istemiş. Sultanın emirlerine verdiği bir tabur askerlerle beraber yola çıkmışlar, az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler ve en sonunda Kerem’in doğduğu şehre gelmişler. Sultan onu görür görmez sevinçten bayılacak gibi olmuş. Ağabeyleri de onun korkunç ejderhanın pençeleri arasında öldüğünü düşünüyorlarmış. Herkes neler olup bittiğini soruyormuş ve Kerem’in yanından bir an olsun ayrılmayan güzel Yasemin’e bakıp gülümsüyorlarmış. Sohbetler, kahkahalar ve sarılıp öpüşmelerden sonra, Çinimaçin Sultanı’nın kızıyla Kerem’i evlendirmek için yeniden kırk gün kırk gece düğün yapmaya karar vermişler, çünkü Yasemin kuyudan çıkardıkları otuz dokuz kız kardeşin bebekken kaybolan kardeşiymiş. Böylece Sultanın kırk oğlu, evlenebilecekleri aynı anadan aynı babadan olma kırk kızkardeşi bulmuşlar. Kardeşlerinin dönmesinin sevinci, evlenebilecekleri aynı anadan aynı babadan olma kırk kızkardeşi bulmuş olmanın 50 Come Ciampalak lo vide venirgli incontro con l’ultimo dei suoi piccioni in mano, lo supplicò con voce flebile di lasciarglielo accarezzare ancora una volta, soltanto per poco, voleva sentire la morbidezza delle sue penne, lucide come seta… Kerem ebbe un attimo di esitazione: il drago piangeva, si lamentava, diceva che si sentiva morire, che quello era il suo ultimo desiderio e tanto implorava che il giovane figlio del Sultano era sul punto di cedere alla sua richiesta e mettergli tra le mani il suo ultimo piccione, quando Jasmin entrò nella stanza e gridò: «O mio amato, cosa fai?», e si precipitò a strapparglielo di mano. Kerem si riscosse e staccò di netto la testa al disgraziato volatile. In quell’istante il terribile drago morì. I piccioni nella gabbia, chiusi nella pancia del leone, lo tenevano in vita alimentando da quel luogo segretissimo la forza e la lordura delle sue orribili sette teste. Come tutti i piccioni furono decapitati, il drago si spense. Kerem e Jasmin vedendo il mostro esangue, pallido e freddo, esultarono dalla gioia; in quattro e quattr’otto presero le loro cose e le ricchezze del drago, sellarono i cavalli e si recarono al palazzo del principe della città di Cinimacin. Come questi rivide la sua amata figliola adottiva, pianse di gioia e l’abbracciò stretta. Poi si fece raccontare tutta la storia e, non contento, se la fece raccontare ancora una volta, perché non si raccapezzava tra cavalli magici e vecchiette, tra porte travestite da leoni e piccioni in gabbia che volano via, tra redini e fontane, pozzi e teste mozzate. Però alla fine disse: «L’importante è che tu sia tornata sana e salva, perché io ti ho fatto cercare per ogni dove». Tutti poi brindarono alla morte del drago e diedero inizio ai preparativi delle nozze tra Kerem e Jasmin che durarono quaranta giorni e quaranta notti. Il ragazzo però doveva ancora andare dai suoi fratelli e comunicare loro che aveva ucciso il terzo drago e trovata la quarantesima ragazza. 51 verdiği sevinçle daha da bir artmış. Böylece her biri ilk iki korkunç ejderha öldürüldükten sonra kuyudaki saraya girdiklerinde seçtikleri kızla evlenmişler. Kırkar gün kırkar gecelik düğünler birbiri ardına sonsuza kadar devam etmiş ve Kerem’in ülkesinde, Büyük Sultan’ın sarayında hep düğün varmış. Così chiese a Jasmin di accompagnarlo nel lungo viaggio fino Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Il Sultano, come lo vide, per poco non svenne dalla gioia e alla corte del Gran Sultano. Partirono accompagnati da un manipolo di soldati del principe, viaggiarono per giorni, attraversarono i fiumi e scavalcarono le montagne e finalmente arrivarono al paese natio di Kerem. così i suoi fratelli che lo credevano morto nello scontro col terribile drago. Tutti gli chiesero che cosa fosse successo e sorridevano alla bella Jasmin che non si staccava un secondo dal suo fianco e dopo risate, racconti, lacrime di commozione e brindisi, decisero tutti insieme di fare un’altra grande festa che durasse quaranta giorni e quaranta notti per celebrare le sue nozze con la figlia del principe di Cinimacin, la quale in realtà era la sorella delle trentanove figliole liberate nel pozzo, scomparsa da piccola. Così infine i conti tornavano. Insomma alla gioia del ritorno del fratello, si aggiungeva la felicità di scoprire che finalmente il loro desiderio di sposare le quaranta figlie di uno stesso padre e di una stessa madre era esaudito e che tutti potevano convolare a nozze, ognuno 52 53 con la ragazza scelta nel momento in cui erano rientrati a palazzo dopo l’uccisione dei primi due draghi terribili. E così le quaranta notti e i quaranta giorni di festa si moltiplicarono all’infinito e nel paese di Kerem e alla corte del Gran Sultano ci fu baldoria per sempre. E noi pensando a loro, beati che cantano e ballano, andiamo a dormire contenti… 54 55