BOSPHORUS CHRONICLE
Transkript
BOSPHORUS CHRONICLE
bo s p h o ru s c h r o n i c le The quarterly Robert College Newspaper A supplement of the Bosphorus Chronicle December 2013 issue. / Bosphorus Chronicle’ın Aralık 2013 ekidir. Y ayın A dı Bosphorus Chronicle’ın Martı Eki İmtiyaz Sahibi ve Uyruğu Özel Amerikan Robert Lisesi Güler Kamer - T.C. Sorumlu Öğretmen Özgül Akgül Cinkara Editör Pınarnaz Eren Tasarım ve Sayfa Düzeni Pınarnaz Eren Berk Özgen Yazarlar Barışcan Göç Pınarnaz Eren Erce Erez A. Ferhat Karademir Rojin İdil Erdoğdu Zeynep Elçin Metin Pelin Denizli Sıla Özüm Kudat Emre Manavoğlu Deniz Şahintürk Hatice Şeyma Orhan Çağla Ceren Türkoğlu Narod Dabanyan Merve Kahraman Kapak Fotoğrafı Pınarnaz Eren Yönetim Yeri Özel Amerikan Robert Lisesi Kuruçeşme Caddesi No:87 Arnavutköy/İSTANBUL Tel: (0212) 359 22 22 Yayının Türü Yerel, Süreli Yayının Dili Türkçe Ofset Hazırlık ve Basım Yeri Birmat Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti. 100. Yıl Mah. Matbaacılar Sitesi 1. Cad. No:131 Bağcılar/İSTANBUL Tel: (0212) 629 05 59-60 Basım Yılı Aralık 2013 Editörden İnsanları sevmeyi severim. Zaten kendime zor bakıyorum, bir de nefretin sorumluluğunu nasıl kabul edeyim? Sevmekle başlayalım öyleyse bu Martı’ya. Çok da uzak değil zaten sevgi ona. Elinizde tuttuğunuz bu bir tutam kahverengi sayfa, bir tutam kahverengi sevgiyle buluşup, ve -utanarak söylemek gerekirse- kütüphanede kahverengi tonlardaki kelimeleriyle rahatsız edici olabilen, iki, bilemedin üç elin parmakları kadar insanın sevgilerinin elle tutulur hâlidir. Sevgi işte... Bak, yazdıkça kabardı da taşıyor! Öyleyse dile getirmek lazım yatıştırmak için bu sevgiyi. Sevgiyi tanımlayacak değilim. Siz benim teşekkürlerimden anlayın artık şu sevginin ne demek olduğunu. Çok da zor bir şey değil aslında. Yaklaşık üç yıl öncesinde bu dünyaya zaten bir can katmış olan Özgül Öğretmen’den başlamalı söze. Sonra oda arkadaşlarım Elif Ohri, Hilal Kocabıyık, Melis Çetin, Ilgın Nas ve -her ne kadar aynı odayı paylaşmasak da bana bir oda arkadaşı kadar yakın- Selen Baş var tabii ki. Anne ve kardeş sevgisini ne başka şehirlerde ne başka çeşitlerde tattırdınız bana! Her zaman, karaladığım iki kelimeyi sizinle paylaşmanın hayalini kurarak son noktama geleceğim. Yazdığımı okumaya ben bile utanırım. Neyse ki size çoğu zaman kendimden daha çok güveniyorum! Geçen yıl Martı’yla ince ince uğraşan, edebiyata ve şiire olan tutkusundan dolayı her zaman takdir ettiğim ve seksen yaşıma geldiğimde -o seksen bir olacak tabii ki o zaman- oturup dokuz numara gözlerle kendisine şiir okuyacağım, muhabbet edeceğim canım Elçin’ciğim! Senin kadar becerikli ve yetenekli değilim, ama bak Martı’yı senin kadar çok seviyorum, bir parçası olduğun bu Martı ailesi, Martı’yı senin kadar çok seviyor. Sevgi nasıl da bulaşıcı! Söz bu, uzar gider... Tüm Martı ailesi! Sizi de çok ama çok seviyorum ve sizin adınıza da elle tutulabilir bu sevgimizi satır satır yeni baştan yaratan herkese çok teşekkür ediyorum. Her okunuşta âdeta yeniden doğacak ve uçacak tüm yazıp çizdiğimiz kuşlar... Öyleyse, söz, martılar gibi uçsun, yazı kalsın bir tek geriye... 26. SAYI... İÇİNDEKİLER Çocuk – Ayşenaz Toptaş 1 “Her Şey Çok Güzel Olacak” – Narod Dabanyan 2 Yürüyorum – Şeyma Orhan 3 Hayatı Yakalamak – Barışcan Göç 4 ? – Emre Manavoğlu 6 Sabah Esintisinde Yalnızlık – Deniz Şahintürk 7 Yerdeki Taşlar – A. Ferhat Karademir 11 Bir Çilekeş – Rojin İdil Erdoğdu 17 Düştüğünü Sananlara… - Pelin Denizli 18 Kahverengi – Pınarnaz Eren 19 Hoşçakal Güneş - Yasemin Kirişçioğlu - 23 İyi ki Geldin! – Rojin İdil Erdoğdu 26 Amaçsız Yarış - Erce Erez - 27 Hayat Kırıklığı - Pelin Denizli - 29 Yangın - Elçin Metin 31 Para – Narod Dabanyan 33 …ve BEN – Pelin Denizli 37 Gece – Pınarnaz Eren 38 Haziran Akşamı – Barışcan Göç 40 Yalnız Eller – Barışcan Göç 41 Yeniden – Alara Dileklen 42 Edremitli Sabahattin Ali – Pınarnaz Eren 43 Beklemişim – Şeyma Orhan 46 Parçalı Bulutlu - Sıla Özüm Kudat 47 Çığ gibi - Berk Nimetoğlu 48 Tilki - Deniz Vural 49 Sonbahar Yalnızlığı – Deniz Şahintürk 51 Duygululuğa Paydos Temizliği - Elçin Metin 51 Çocuk Poyraz lodosa karıştı Ilık meltem oldu,esti Yüksek bir pervazda otururken çocuk, Kuzey’in sert yamaçları , Güney’in tatlı nektarları çarptı yüzüne. Yaşı küçüktür. Dünyası da çitlerle çevrili topraktan ibarettir. Ama çocuk, her akşamüstü beklediği rüzgarla Hangi yurtları, uçsuz bucaksız ovaları gezmiştir Sorular cevaplara karıştı Anlaşılmaz bir gürültü oldu Nemli soğuk çarşaflarda dönüp dururken çocuk Ona başsız kelimeler, sonsuz cümleler geldi. Bir lokma canı vardır. Yatağı da yerden bir karış yüksektir. Ama çocuk, her gece beklediği rüyalarda Kim bilir hangi saraylara hükmetmiştir. İyiyle kötü birbirine karıştı Yanlışlar, doğrular fesholdu. Pervazda oturmuş, Güneş gözlerinden akıp giderken; Düşündü de düşündü çocuk. Kalbi avuç içi kadardır. O “günah”, bu “helal”dir. Bir pervazda oturarak hayatın ilmeklerini tek tek çözmeyi Ancak bir çocuk bilir. M A RT I Ayşenaz Toptaş 1 “Her Şey Çok Güzel Olacak” Annem kurabiyeler pişirirdi Bayılırdım kokusuna, tadına… Ama pişerken derdi bana: “Fırına yaklaşma çocuğum, Elin yanacak; içi kızgın, sıcak… Az daha bekle, her şey çok güzel olacak!” Şimdi büyüdüm, annem hâlâ fırının başında Büyüdüm… Laf etmiyor artık bana Ama bakışları üzgün, eskileri hatırlatıyor Cihan gözlerine bakınca da Sanıyorum şöyle diyor: “Fırına yaklaşma çocuğum! İçinde senin gibi yavrular var, hasta… Anası ne hâlde kim bilir... Ormanlar yanıyor, cayır cayır Görmüyor musun? Kül oldu hepsi! Kömür suratlı aç küçükler Beğeni bekliyorlar, avuçları açık En son ne zaman lokma gördü midesi… Üçüncü sayfa haberleri hep Babası aldı bıçağı, kesti... Fırını açma çocuğum, Ceset dolu içi… Soğuyacak… Az daha bekle, her şey çok güzel olacak…” Narod Dabanyan Yürüyorum İnişli çıkışlı bir yolmuş hayat Bilmiyorum, yürüyorum. Sadece yürüyorum. Yağmur yağıyor bazen Kafamı delip geçercesine Saklanacak yer arıyorum Bulamıyorum Bir ana kucağı arıyorum Sıcaklığı vücudumun her zerresine işlesin diye Sarsın beni diye Isıtsın beni diye Bulamıyorum Sadece yürüyorum. O yağmur doluya dönüşüyor bazense Gittikçe artıyor Dolu tanelerinin verdiği acıyla birlikte İçimde yanan ateş.. Söndüremiyorum Yaptığım tek şey yürümek Dolunun yerini bazen kavurucu güneş alıyor Boşalan terler ensemden Sırtımdakilerle birleşiyor Hâlâ yürüyorum, Yürümek zorundayım. M A RT I Şeyma Orhan 3 Hayatı Yakalamak Hayatı yakalayamıyorsun bazen mutlu olamadan üzülüyorsun gözlerindeki yaşlar dinmeden gülerken buluyorsun kendini hiç eğlenmeden sıkıntıyla geçtiği oluyor günlerinin ya da eğlensen de anlayamıyorsun geçen zamanı uzun süre umutla bir şeyi bekliyorsun umutlarının imkânsızlığına inanmış oluyorsun kısa bir süre sonra değerini anlayamadan unutuyorsun birini başka birini tanıyorsun sonra, ve sonra bir başkasını… Her gün yeni bir şeyler oluyor, sayamıyorsun bile geçip gidiyor fark etmeksizin, bazen yaşadıklarından bir şey öğreniyorsun ama yaşadıkların yüzünden çoktan geç kalmışsın meğerse yani çoğu zaman başka bir şansın olmuyor kaybettiğinde bir daha deneyemiyorsun kazandığın da elinden kayıp gidiyor anlayamadan, günler geçiyor merhametsizce, sana sormadan yetişebiliyor musun diye... Barışcan Göç M A RT I Ayberk Aksu 5 ? ağır değil mi sence de şu tuttuğun fincan? baş, işaret parmağın titriyor; görüyorum. çünkü sıcak, tutamıyorsun elinle. anlıyorum dostum, anlıyorum. ben de mesela, hiç anlamam şu hamakta yatanları, senin gibiyim ben de... nesi rahatmış? hiç de değil. uyumayı da sevmem ben, ne çok ortak noktamız varmış. uyumak, kendinden çalmaktır bence. bulutlardan, yağmurdan, kaldırımda yürümekten, kendinden çalmaktır uyumak... hem niye uyuyasın ki, dışarı çıkıp sevmek dururken? neyse, fazla şişirdim kafanı. bir fincan kahve alır mıydın? Emre Manavoğlu Sabah Esintisinde Yalnızlık Yalnız yürüdüm bu sabah Eşlik eden yok bana Bir tek isyankâr kış güneşi Soğuk bir kış meltemi Ve bir de gölgemden başka Şehrin keyfi yerinde bugün Boğazın mavisinde dans eden bir ışıltı Soğuğa inat, her kuşun ağzında İnatçı bir şarkı Yok yok; belli ki var bir şey Olmalı bu keyfin bir kaynağı Bir şey olmuş olmalı Sırf şehir mi ki sanki Benim de keyfim yerinde Nedeni belli gerçi Kalbim şendir bu sabah Senin aşkın sayesinde M A RT I Saat erken, yollar tenha Bu hoş yalnızlığın ortasında Bir tek sen varsın aklımda Tut elimi, dur yanımda Uyanmayalım bu rüyadan Gitme, hep kal yanımda 7 Deniz Şahintürk Selen Baş M A RT I Ters 9 Y Ü Z Aslı Akdemir Yerdeki Taşlar martı Piyonlar satranç tahtasındaki kast sisteminin en altında yer alır. Büyük oyunların küçük oyuncuları olan bu taşların oyuna tek katkıları, bir başka piyonun önünü kesmektir. Piyon oyuncunun umududur, her oyuncu sahip olduğu piyonu tahtanın sonuna ulaştırıp bir vezir kazanmak ister. Bir piyonun kaderi iki seçenekte kısıtlıdır, ya feda edilir ya da unutulur. Zavallı piyon en ideal durumda bile oyundan çıkarılır ve yerini bir başka taşa bırakır. Piyonun temsil ettiği taşın piyonla ilişkisi kesilmiştir ve piyon oyun dışındadır. Oyunun başındaki zincirleme piyon katliamlarından bahsetmiyorum bile. Piyonlar bütün bunlara rağmen renklerine çok sadıktır. “Feda edilen” olmak piyonları onurlandırır. Şahımızın sözleriyle feda edilen her bir piyon, beyazların parlaklığını arttırmaktadır. Şah uludur, şah yücedir. Şah, oyuncunun tahtaya zuhur etmesidir. Şah’ın sözünün, buyruğunun aksi düşünülemez. Piyonların sorgusuz fedakârlıkları ona olan bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Bunları nereden mi biliyorum? Ben bir piyonum. Beyaz bir piyon. Oyunun sonunda şahla aynı kutuya konan bir piyon. Aynı kutuda bulunmamız hiçbir anlamda eşitlik içermiyor aslında, şah her zaman şahtır ve biz yalnızca birer piyon. Farklılıklar yalnızca taşlar arasında değil. Renk savaşları da tahta dışında devam ediyor. Siyahlar bizi sevmez, biz de onları. İçten içe aslında onlar olmasa bizim bir anlamımız kalmayacağını biliyoruz ama bu, nefreti yıkmak için yeterli değil. Rengim adına en önde çarpışıyordum, öncekini kazandığımız bir maçın rövanşında. Şahımın önünden iki ileri çıkarak başlattığım maçın ilerleyen hamlelerinde feda ediliyorum, beni 11 oyun dışına atmış siyah piyonu peşimden sürükleyerek. Tahtadan ayrı, maçı izliyordum. Şahımızın ilhamı kesilmiş olacak, iki hamle sonra hiçbir taş hareket edemiyor. Oyunun içerisindeki tüm taşlar büyülenmiş gibi... Savaşın ortasında donakalmış iki ordunun askerleri hazırda bekliyordu. Tahtanın dışında ise, ben ve siyah bir piyon, bu dramatik sahneden çok uzakta, savaşı çizgi romanlardan okuyan çocuklar saflığında bekliyorduk. Yan yanaydık ama konuşmuyordum onunla. O siyahtı. Eğer o olmasaydı şu anda tahtanın üzerinde, renktaşlarım kadar coşku içerisinde, sessiz marşlarımızı haykırarak düşmanın üzerine ilerliyor olacaktım. O ise, sırf şeytani şahı emrettiği için beni tahtadan atmıştı. Kırgın değildim, kızgındım. Bana doğru baktığını fark edemeyecek kadar kızgın. Oyun ilerlemediğinden ne kadar böylece durduğumuzu bilemiyordum. Zaman akmıyordu, hamle yapılmıyordu. İçinde bulunduğum en uzun süren hamleydi ve henüz yapılmamıştı. Dayanamayıp ona baktım. Şahımızın emriyle siyahlarla konuşmamız yasaklanmıştı. Ters bir bakışın yeterli olacağını düşünmüştüm. Bakışlarımla anlatmak istediğimi anlamamış olacak ki-vezirimiz siyahların biraz aptal olduğundan bahsetmişti- bir soru sordu: “Nasılsın?” Şahından ve ordusundan ayrı düşürdüğü bir askere nasıl olduğunu sormuştu. Bu kabullenilemez bir hakaretti, altında kalamazdım. Şahımızın affına sığınarak cevap verdim: “Sence nasılım?” Seslerimiz çok benziyordu. Tıpkı beyaz bir piyon gibiydi sesi. İki cümlelik diyaloğumuz sanki tek bir kişinin kendi kendine konuşması gibiydi. Bu ürkütücü benzerliği bozan yalnızca renklerimiz değil, duygularımızdı. Beklemediğim derecede dost canlısı ve sıcaktı; vakur ses tonu etkileyiciydi. Benim ağzımdan dökülen kelimelerse esir düşmüş mağrur bir kumandanın idam sehpasındaki son sözleriydi, inanç kırıntılarıyla süslenmiş korku ve kırılmış gurur. martı 12 martı Soğuk cevabıma rağmen hâlâ dost canlısıydı. “Benden korkuyor musun?” Zor bir soruydu bu. Aslında korkuyordum, ancak bunu dillendiremem. Asla! Bir beyaz hiçbir koşulda korkmaz, zaman donmuş olsa da korkmaz, yanında bir siyahla kalmış olsa da. Düşüncelerimi toparlarken bana bakışını gördüm. Dostça ancak acıyarak baktı bana. Bu bakışları neler hissettiğimi anladığına yordum. “Aslında o kadar benzeriz ki!” dedi. Söylemekten korktuğum şeyleri anlatıyordu bana. “Dünya siyah ve beyaz şeklinde bölünmüş değil.” Sözleri merak uyandırıyordu. “Sen beyazsın, ben siyahım. Birbirimizi tanımıyoruz ama konuşuyoruz ve birbirimizi anlayabiliyoruz. Senin ve yöneticilerin arasındaki mesafe, seninle benim aramdakinden çok daha büyük. Benim, yöneticilerimle aramdaki fark, ikimizin farklarından çok daha fazla.” Sonuna kadar haklıydı. “Ve inan bana, yöneticilerimiz aşağı yukarı aynı.” Sonradan İranlı yazar Marjane Satrapi’ye ait olduğunu öğreneceğim bu sözler hayatıma dair her şeyi yıkıp geçmişti. Hayatımı adadığım şah, en az onların şahı kadar şeytandı. Karşımdaki bu piyon, en az benim kadar masumdu. Korkum yatışmıştı. Söylediği birkaç sözle beni ikna edebilen bu piyonla daha da çok konuştuk. Şahlarının onlara anlattığı palavraların bize anlatılanlara ne kadar çok benzediğini öğrendim. Onların şahının bizim şahımızı “Lanetli” diye çağırdığını ve eğer bizimle konuşurlarsa renklerinin açılacağını ve beyaza döneceklerini söylediklerini anlattı. Ben de ona, oyuncunun bizlere tüm tahtayı vaat ettiğini anlattım. Yavaş yavaş anlıyordum, oyun tahta için değildi, fethetmek için değildi, bizler için değildi. Oyun şahların etrafında geçiyordu ve şahlardan biri düşene kadar devam ediyordu. Şaha bağlılığımızın hiçbir anlamı yoktu. Sandığımdan bile daha değersizdim. Şah ulu değildi, yüce değildi, yalancının tekiydi. Bir hiç uğruna birçok kere tahtadan çıkarılmış, başkalarından nefret etmiştim. Hayatım boyunca kandırılmıştım. 13 Siyah piyona buna nasıl tahammül edebildiğini sordum. Zamanla alıştığını söyledi. On oyun kadar önce, bir oyuncunun elindeyken duymuştu her iki rengin eşit olduğunu. Hatta her oyun sonunda oyuncuların renk değiştirdiğini, bir oyunda “Şeytan Şah”ı yöneten oyuncunun bir sonraki oyunda “Yüce Şah”a ilham verdiğini anlattı. Şahların bir rolü yoktu aslında oyunda, oyunu gerçekten oynayan oyunculardı ve şahın emirlerine kimse ihtiyaç duymuyordu. Peki, ama neden kimseye anlatmamıştı bildiklerini? Bana nasıl güvenebilmişti? Usulca “Bilmiyorum” dedi. İçinden gelmişti belki de. Oysa taşlar içinden geleni yapmaz, şahın dediklerini yapar. Bu durumu öyle kanıksamışlardır ki, çoğu taş içinden bir ses geldiğini bile bilmez. Benim içimden öfke geliyordu, intikam geliyordu. Bildiklerimi diğer taşlarla paylaşmak, onları uyarmak istiyordum. Her iki şahı da mat etmek istiyordum. Yalnız piyonlar değil, tüm taşlar, hatta şahlar bile kendi istekleriyle bir şey yapamayacaklarına inanırlar. Hareket de diğer eylemler gibi, şahın iradesiyle oyuncunun elinden gelen bir lütuftu bizlere. Şahın iradesine muhtaç değildik. İçimden hareket etmek geliyordu ve bunun için bir ele ya da izne ihtiyacım yoktu. Kıpırdadım. Kendi başıma hareket etmiştim. Arkadaşım donakalmıştı. “Yapabilirsin!” dedim sakince. Dehşetle bakan gözlerinde bir inanç kıvılcımı çaktı. İki piyon, diğer taşların ortasına, tahtanın merkezine doğru gidiyorduk. Geçmeyen zamanda, sonsuzluğun ortasında, bir satranç tahtasının üzerinde; iki piyon, iki farklı renkte piyon, kendi başlarına ilerliyordu. Taşlar taş kesilmişti âdeta. İlk toparlananlar şahlar oldu, olanca şiddetiyle bağırıyorlardı. Kimse onları dinlemiyordu, vezirler bile kulak kesilmişti iki piyonun cılız sesine. Sözlerimiz fısıltılarla, dalga dalga yayılıyordu. Şahların bağırmaları fısıltılardan duyulmuyordu. İki renkten her çeşit taş, kendilerine anlatılan yalanlardan bahsederek gülüyorlardı. Zamanın ötesinden başlayan düşmanlık bir martı 14 anda yok olmuştu. Sözde düşmanlarımızla o kadar benzerdik ki renklerimiz içindeki gruplardan bile daha yakındık. Aramızdaki duvarlar yıkıldıkça duvarı inşa edenlerin itibarı sarsılıyordu. Hareketlilik bulaşıcıydı. Tüm taşlar, yavaş yavaş hareketleniyordu. Şah ve vezirler kalabalığa söz geçiremiyorlardı. Üstlerine gelen taş selinden korkuyorlardı. Yavaş fakat emin adımlarla eski düşman yeni kardeşler kol kola ilerliyordu. Uyanmış bir kitle, tek yumruk olmuş, hak arıyordu. Onca zaman aldatılmış olmanın verdiği acı, intikamın büyüklüğünü de artırıyordu. Şahlar ve vezirler, tahtanın iki ucunda sıkışmıştı. Beklenen son geldi ve dört taş, oyunun en değerli dört taşı, tahtadan düştü. Onları düşüren söyledikleriydi, başka bir şey değil. “Bir şaha ihtiyacımız yok!” diye bağırdım, sözlerimi arkadaşım “Birbirimize ihtiyacımız var!” diyerek tamamladı. Anlamsız savaşımız son bulmuştu. Zamandan kopmuş bir satranç tahtasında bir devrim olmuştu. Naçizane kanaatimce hak yerini bulmuştu. Biri on, diğeri on beş yaşlarında iki çocuk odaya geri döndü. Dağılmış satranç tahtasını gören büyük çocuk, küçüğe: “Kaybedeceğini anlayınca oyunu bozdun demek?” dedi. “Hayır, demek yemeğe benden geç gelmenin sebebi buydu, tahtayı bozuyordun.” dedi küçük çocuk. Daha fazla oynamak istemiyorlardı zaten, taşları kutuya koyup oyunu kaldırdılar. İkisi de yerdeki taşları fark etmemişti. martı A. Ferhat Karademir 15 martı Berkay Kef 16 Bir Çilekeş Uyandı ihtiyar adam. Hem de güzel bir güne. Muhteşem; fevkâlade bir güne... Hem de dün’ün aksine. Dün’ün çok aksine. Dün’den çok daha farklı, apayrı... Burnuna gelen çilek kokuları ona dün’ü hatırlatıyordu ama bir yandan da buruşmuş tenini okşayan rüzgâr onu bugüne çağırıyordu. Peki o ne yaptı? Bugünü seçti. Bugüne inanmayı seçti. Daha yaşayacak, görecek çok şeyi ve tabii ki koklayacak birçok meyvesi vardı. Bu yüzden tüm tersliklere inat; yani hayata inat doğruldu ve yerinden kalktı. Lavaboda yüzüne çarptığı su, masada duran kırmızı çileklerin aksine çok ferahlatıcı geliyordu gözüne. Suyun rengi su rengiydi. Tıpkı çileğin renginin kırmızı oluşu gibi... Tam suyun ve çileğin birbirlerine ne kadar zıt olduklarını düşünecekken vazgeçti bundan. Çünkü bugün farklıydı. Bugün çok daha güzel olacaktı onun için. Çünkü ihtiyar, okula başlıyordu. Söz verdi kendi kendine; yazacağı, yani yazmayı öğreneceği ilk kelime ‘’çilek’’ olmalıydı. Daha dün okuma bilmezken, bugün kara bir tahtaya “çilek” yazacaktı. Yola çıktı, yürüdü ve okula vardı. Onun gibi heyecanlı bir sürü ihtiyar dizi dizi oturmuştu odun rengi eski sıralara. Günün sonunda, koridorun sonundaki ilk sınıfı kestirdi gözüne. İçeri girdi. Neredeyse tükenecek olan beyaz tebeşiri aldı nasırlı ve kırışık ellerine. Ve o kara tahtaya yazdı ‘’Ç’’,’’İ’’,’’L’’,’’E’’. Yazamadı ‘’çilek’’diye… Tam o sırada bitmişti tebeşir. Çile ktahtada; ihtiyar sınıfta kaldı. martı Rojin İdil Erdoğdu 17 Düştüğünü Sananlara… Ellerini sımsıkı kapat, kapat ki gücünü hissedebilesin. Yalnız değilsin, dünyada senin gibi aynı çizgide giden, hayatının çizgi dışı olduğunu aniden anlayan birçok kişi var. Hem hayatının her zaman dümdüz olmayacağını daha doğduğunda öğrenmedin mi? Ciğerlerin yanıp ağlamadın mı? Ağladın çünkü hayatında bir şeyler yanlıştı, canın yanıyordu. Sen bir refleks olarak, tepki olarak ağlamadın mı daha ilk gelişinde buraya? Demek ki bu dünyada ağladığın çok zaman olmuş. Hayatının en kötü dönemi değil bu. Çünkü her ağladığında bir gülüş bitmedi mi sonunda. Hayata karşı gelirmişçesine kahkaha atmadın mı hiç? Güçsüz kaldığında, tek başına olduğunda başını omzuna koyduğun, seninle kendi gücünü paylaşan dostların olmadı mı? Sen de biliyorsun, bunların hepsini yaşadın. Bu hayatta kalabilmek için törpülenmen gerekir ve sen de en yüksekteyken aşağı düşen yağmur damlaları gibi küçük ama sert bir inişle yere düştün. Belki canın yandı, öfken arttı ama unutma her yağmur damlasının ayrı bir büyüleyen kokusu vardır. Her biri toprağı daha da güzelleştirir. Sen de yağmur damlaları gibisin. Sertçe düştün ama sonunda bir şekilde toparlanıp, onlar gibi toprağa değil, kendine can verdin; ayağa kalkmaya başladın. Her düşüşünde alıştın, olgunlaştın. Hayatın getirdiklerini, getireceklerini bildin. Hayal kırıklıkların azaldı. Daha güçlü bir kalpten baktın dünyaya. Ters yüz değildi hayatın, sadece tersine dönüp sonunda düzeliyordu. Hayatın dümdüz dursaydı nasıl anlardın yaşamanın değerini? O yüzden bazen terse dönüp tekrar düzelmesi hayata hareket verir. Sevmelisin bunu ya da bu ters dönüşlerle yaşamayı öğrenmelisin. İnsansın sonuçta kusursuz değilsin. Düşe kalka öğreneceksin yürümeyi… Pelin Denizli martı 18 Kahverengi martı Uykusuz mu kalmış bizi bardağına döken? Üzerimize dökülen haşlanmış su ne büyük imtihan ama! Çözülüp birbirimize karışınca kokumuz ne güzel. Belki de uykusuzluğa derman olarak değil de yağmurlu bir cuma öğleden sonrasına iliştirilmiş bir tutam ödül olarak döküldük bardağa? Hem de birkaç sayfa eşliğinde... Biz bir bardağın içinde, içimiz dışımıza çıkmış, tam da o zaman rengimizi, kokumuzu, birbirimizi bulmuşuz; kendimizi kaybetmişiz. Ne olursa olsun, başta bir kutu kahverengiydik. Kahverengi işte, hem ters hem düz. O -hayat mı dersin adına, insan mı her neyse işte- kahverenginin değişik bedenlere bürünmüş hâlidir yalnızca. Hem terstir hem düzdür bir bakıma. Hangimizi ters yüz etsen içimiz dışımız bir, özümüz sözümüz kahverengi değil mi? Kim olduğunu bulmak zor iş: Yıllarca insanlarla konuşmaya utanan, belki de sahne ışıklarının altında çiçek açar. Ters miyiz, yüz müyüz? Kim bilir kahverenginin hangi tonuyuz? Göz yanılmalarıyla uğraşırken bakarsın ömür geçmiş. Bizimle köşe kapmaca oynadığını düşündüğümüz kendimiz, kabul etmeyi öğrendiğimiz an yüzünü gösteriverir. Bir bakmışsın ömrün kahverengi sonu gelmiş! Milyonlarca kelime ağzına bakarken nereden başlayacağını bilmek dahi sanat değil mi? Kahverengi, adamı vezir de eder rezil de! Taht yolunda ölebilirsin, tahtında ölebilirsin, idam tahtasına da baş koyabilirsin Sonun, rüzgâr estikçe darağacının kahverengi dallarında sallanır durur. 19 Filmin sonunda arka plan hep kahverengi… Topraktan geldik, toprağa da döneceğiz hani. Yeşerirken kahverengide başlar hayat, çürürken kahverengiye döner insan. Başlangıç da dönüş de bir öyleyse. Ne kadar karmakarışık olduğunu sanır insan değil mi? Hepimiz özel bir şeylerimiz olduğunu iddia edebiliriz. Hepimiz karmaşık ve farklıysak nasıl oldu bu evrensel duygular? Benzer şeylere ağladığımıza göre çok da inkâr etmeye gerek yok: Basitiz, işte o kadar! Hepimiz çocukken aptal ve mutluyuz, ergenlikte şaşkınlıktan deliye döneriz, yaşlanınca sorularına cevap bulur gibi oluruz ama işte hep o geç kalmışlık... Hepimiz çoktan bulunmuş cevapları reddedip kendi cevaplarımızı yazmaya kalkışıyoruz. Çok farklıyız ya diğerlerinden. Hâlbuki sorularımız aynı! Sonumuz aynı… Bütün renkler kahverengiden gelir. Doğada renklerin her çeşidinin olduğunu söyleriz, o her çeşidin de her tonu hatta. Doğa dediğin bir parça kahverengisiz olabilir mi? Toprak olmadan hayat nerede... İşte hayat bu, kahverengi. Ne siyah, ne beyaz! İnsan gri tonlarında değil de kahverengide yaşamalı. Gözlerimizi kahverengi açarız dünyaya; kahverengi tonları bir ten… Kahverengi kahverengi incecik akar saçlar. Ya çok süt katılmış bize ya da kahvesini sert sevenlerdendir bardağına yâr olduğumuz. Kahve değil de çikolatalı kurabiye sevenlerin elinden çıkmadığımız ne malum? Fırında unutulmuş da olabiliriz, kimimiz de biraz çiğ kalmıştır, bazımız ise tam kıvamındayken fırından çıkarılmış... Herkes farklı anlıyorsa şu yirmi dokuz harften doğmuşları, kendine göre yorumluyorsa, edebiyatın büyüsü de bu. Sen bir kere yazar bırakırsın, o okuyan her beyinde yeniden doğar. Kahverengidir bir bakıma... martı 20 Ciğerinden tırnağının arasına kadar kahverengi büyür insan, kahverengi kahkahalar eşliğinde, belki de kahverengi bir hüzünle. Hele olur da ahşap bir tiyatroya düşerse sonunda, bakmışsın sahte sahte ne güzel de gülüyor. Kibar kibar nasıl başkası oluveriyor. Kendini kaybetmiş... Sonra ayakkabılarını çıkartır toprağa basar biraz hafifleyebilmek için. Bakmışsın ne kadar da içten dinliyor etrafını, kuş cıvıltısından mutlu olduğunu iddia edebilecek kadar kendini kaybetmiş. Kahverengi, kahverengi. Darmadağınık. Kelimeler ağzına bakarken nereden başlayacağına karar vermek bile sanat değil mi? Hem vezir hem rezil, hem uykusuz hem keyifli, hem sahte hem gerçek, hem doğmuş hem çürümüş... Hepsi kahverengi. Edebiyat da bu ya, formülü yok, reçetesi yok, çürür gider de sebep olduğu her yeni fikirle yeniden doğar. O her rengi kendine yakıştırır, hepsinin özüdür, gri tonlarında değil de kahverengide yaşatır insanı. İnsan işte hem kahverengi hem edebiyat, ne olduğu belli değil ne olacağı da... Çürür, doğar durmadan, bir rezil bir vezir, ciğerinden tırnağının arasına kadar kahverengi, kahverengiden gelir, kahverengiye döner. Her tezat, her farklılık insanda, bir iyi bir kötü, melek yüzlü şeytan, şeytandan hallice melek, ters yüz etsen içinden neler çıkmaz ki... Aslında içindeki yüzüne yansımış, tersi yüzü bir. Durum böyleyken söze nereden başlayacağını bilmek dahi sanat değil mi? Kahverengi işte, hem ters hem düz. Belki de sahiden uykusuz kalmıştır bizi bardağına döken. martı Pınarnaz Eren 21 martı Berkay Kef 22 Hoşçakal Güneş Karanlık; ama huzurlu Keder ve özlem, bir o kadar da tutku Soğuk bir siyahlıkta Hayaller ve hayaller... Aşk, maşuğun yokluğu mudur? Rüyalar dinlendirir mi, “Eksik gedik”lerini Arayıp bulamayan bir kalbin? Bir çiçek zannet beni Narin, kırılgan. Okşamaktan çekinir misin Sana uzanan yapraklarımı? martı Hissedemiyorum, ama oradasın Saklanıyorsun Bilmiyorsun çünkü Sevmeyi de sevilmeyi de. 23 Bana bakıyorsun; Ama görmüyorsun Beni duyuyorsun; Ama dinlemiyorsun Nasıl göstereyim sana Sevgimin boyutunu? Anlar mısın ki, Aşkın çaresiz hıçkırıklarından? Parlaksın, Ama bir o kadar da körsün. Kalbimi ısıtır, Özlemimi eritirsin, sımsıcaksın. Çok uzaklardasın şimdi, Ama geri geleceksin elbet. Beni öpüp uyandıracaksın Usulca. Ve bir gün gelecek Yıldızları söndüreceksin, Yapraklarımı kapatıp Bir daha açmayacaksın. Yasemin Kirişçioğlu martı 24 martı Selen Baş 25 İyi ki Geldin! Ters bir anıma gelmiştin sen. Çok ters, en ters… Solumdan kalkmış olmalıydım seni bulduğumda. O yüzden suyun yolunu buluduğu gibi onca çığlık da çıkıvermişti gırtlağımdan ve havaya karışmıştı dalga dalga. Belki sen beni duymamıştın ama ben bağırdım. Bağırmıştım. Bu yüzdendi belki de reddedişler. Reddedişlerden de büyük olan serzenişler... Kalbin acıması, ama iyileşmesi... Kalbin kanaması ama dinmesi… Dondurduktan sonra yakması... Daha sonra düzlüğe kavuşma... Kapanış.. Hayır hayır, bu daha başlangıç. Yani, açılış... Küçük bir çocuğun gece beraber uyuduğu oyuncağını sabah kalkınca görememesi veya ertesi gün bayram sabahında giymek için baş ucuna koyduğu pileli elbisesini hiçbir zaman giyememesi... Hepsi vardı bu yolda. Hepsi sonuna kadar yaşandı. Ama yolun sonunda da elbise vardı. Hem de pileli olandan işte. Yine o düzlükte… Çarşaf çarşaf Ege Denizi’nde ya da düzüne uzanan ovada, ama düzlükte... Karanlıkken gördüğü en tersi, aydınlıkta düzlüğe dönüştürmesinde…. Yani, başlangıç işte... Yeni bir başlangıç gibi hem de…. Rojin İdil Erdoğdu martı 26 Amaçsız Yarış Isınıyor, delip geçiyor bir metali eritircesine Süzülüyor kan serince, ta ki kendi sınırlarını bulana kadar Yayılıyor yavaş yavaş, soğuyup özgürlüğüne kovuşmuşçasına Geriye kalan yaralı, ruhsuz bakıyor semaya sabaha kadar Ölüm, doğmak manasına geliyor Doğmak, mücadelelere hazırlıklı olmak Mücadeleler savaşmak Savaşmak ise barışı simgeliyor Çantasını topluyor, koyuyor bir mermi daha silahına Bakıyor arkasına, görüyor arkadaşını Yüreğine saplanmış kurşunu çıkarıp alıyor yanına İlerlerken koyuyor bu mermiyi de silahına Birbiri ile çocukça yarışan, düşüncesiz insanlar Geliyor masa başına Hamlelerini yapmak için ellerinde ne varsa koyuyorlar ortaya Kendilerine siyasetçi diyen acımasız varlıklar martı Diğeri arkadaşının çantasını karıştırıyor Alıyor matarasını, ağzını dayıyor son damlalara erişmek için Koyuyor iki mermi silahına Biri kendisi, diğeri de arkadaşı için 27 Gülüyor çocukça, kaybetmesine rağmen, Biliyor ki elinde kalan kartlar çok daha değerli Atıyor kartını ortaya ve izliyor Yüreği elinde, koşuyor karşıya, hazır ediyor silahını İkiler dört, dörtler sekiz, sekizler on altı ediyor Düşünüyor ki her ölüm onu daha değerli ve onurlu yapıyor Kalbinde bir acı hissediyor, eline kan bulaşıyor Düşüyor yere, karşısındaki adamın matarasından düşen su kadar hızlı Ölüyor sanki milyonlar arasında tek ölen oymuşçasına Pes ediyor, çekiyor kâğıtlarını oyundan Masada kalanlar ise acı çekmeye, ölmeye ve can almaya devam ediyor Kullanıldıklarını bilmeksizin yapmaları gereken şeyi yapıyorlar Birbirlerini katlediyorlar Bağırıyor, çağırıyor yenen taraf Çocukça eziyet ediyor yenilen tarafa Sonra da gidip ailesine Bütün şehitlerin kalbinde yaşayacağından bahsediyor Onların ne kadar büyük bir onurla öldüklerini anlatıyor, onursuzca Ailesi, bu adamı yargılamıyor, o ne derse evet diyor İnsanlar değişiyor Toplum ters yüz oluyor Savaşmak barış anlamına geliyor Barış ise ölüm ... Erce Erez martı 28 Hayat Kırıklığı martı Yemin etmişlerdi birbirlerine... Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken. Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Her kim görse onları kıyamazdı bakmaya. Onlar iki bedende bir ruh olabilmişlerdi. Milyonlarca ruhun arasından birbirlerini bulabilmişlerdi. Ne büyük talihti bu böyle. Ela her zaman şükretmişti buna. Çünkü Tanrı, aşkı ona en zor zamanında vermişti, uçuruma ramak kala… Aşkı ona tam bir ayağı uçurumdan sallanırken hediye etmişti. Ters yüz olmuş, her bir anısı bir tarafa uçuşmuş olan hayatını uçurumdan bırakacakken kurtarmıştı aşkı onu. Tersini yüzüne çevirmesine yardım etmişti. Bu aşk onu Ela yapmıştı. Mutluydu Ela. Şıktı. En önemlisi kalbi artık yalnız atmıyordu. Dudakları, gözleri kokusu hep aşkı olmuştu. Bir zaman sonra aşkları üzerine yemin ettiler… Ela hiçbir yeminin bu kadar ona ait olacağını düşlememişti. Bu aşkına verdiği yemin onun yalnızlığını uğurlayış töreniydi. Artık yalnızlığın sessizliğinde boğulmayacaktı. Tek duyduğu ses kendi hıçkırıkları olmayacaktı. Yalnızlıktan korkmayacaktı. Bu yeminle onu yalnızlığın içinden kurtaran, ona el uzatan bir aşkı oldu. Kalbinden bağlandığı başka bir ruh... Bu, onun en büyük dayanağıydı. Sadıktı aşkına, aşkına her bir hücresiyle hazırdı ve âşıktı. Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken. Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Ama bu gece kalplerine inen o aşk suyu, gözlerinden acı acı akıp gidiyordu. Girdiği gibi çıkıyordu aşk bedeninden. Ela ise usulca siliyordu bu aşkı gözlerinden, kalbinden. 29 İstemiyordu gitsin bu aşk, her şeyi yapardı yitmemesi için, yaptı da. Sundu aşkına her şeyi Ela. Ama sevdiği o adam gitmeyi seçti. “Gitme!” diyemedi Ela... Çünkü biliyordu “Gitme” dese de onun ruhunun gideceğini.. Ruhuyla sevdiyse bir insan, kalbine değdiyse bir aşk, nerede olursa olsun söküp atamazlar onu. Ve adam... Ela’ya verdiği yemini hiçe saymış, koparmış tüm bağlarını. Ve Ela “Gitme!” diyememişti. Tutamazdı onu. Aşkı kim tutabildi ki… Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde... “Ölene dek!” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken. Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. Ölene dek demişlerdi demesine de ölüm ayırmamıştı onları. Keşke ölüm olsaydı, diye geçirmişti Ela içinden. Tekrarladı birçok ‘keşke’yi, o gece sokakta kimse kalmayıncaya dek. Yürüdü yollarca, ağladı saatlerce. O gece yalnızlığıyla tekrar yüzleşti. Darmaduman olmuş hayatı, yalnızlığını kucakladı bu gece. Yalnızlığına sığındı bu sefer. Kollarında ağladı. Yine kimse duymadı… Yine bu koca dünyada, milyonlarca ruhun içinde yapayalnızdı. Acizdi, ters yüzdü. Bir anda olmuştu her şey. Ama bu seferki geçen ters yüzden daha farklıydı. Anıları hayalleri saçılmamıştı bu sefer. Ruhu paramparça olmuştu. Kaybetmişti benliğini, nasıl bulacaktı kendini? Bu ters yüz oluşun artık bir çözümü yoktu, anladı. Her düştüğünde biri kurtaramazdı onu. Biri toplayamazdı saçılmış benliğini. Yemin etmişlerdi birbirlerine. Tam da bugün, bu saatlerde… “Ölene dek” demişlerdi birbirlerinin gözlerinden kalplerine dokunurlarken. Aşkları, kalplerine bir su gibi inmişti gözlerinden. O kalplerine su gibi inen aşkı söküp attı Ela. Aşkı bir tarafa savurdu, sonra kendini serin dalgalı soğuk sulara fırlattı. Bu sefer uçurumun başında tek ayağını önce bırakarak yapmadı bunu. Önce kalbini fırlattı bu yardan. Sonra bedenini yara bıraktı. Yıllar önce aşkın bedenine girdiği gibi şehvetle ve hızla, buz gibi dalgalanan suya verdi kendini. Ruhu gibi bedeni de parçalandı kayalıklarda. Yalnızlığı artık bu denizdi… Pelin Denizli Yangın Sadece ışık her gece Dutlukların uzağında O karınca yuvasında Bir suyun sessizliğine dokunuyor Gözleri yanmış kuşlar soluksuz Sadece ışık her gece Ne cinayetler işliyor M A RT I Elçin Metin 3 1 Selen Baş Para M A RT I “Bu ne diyorum sana!” diye hiddetlice sorar ilki. Ötekisi “Kâğıt parçası!” diye yanıtlayınca “Deli, buna para derler, para! Şeref de bu, namus da bu, akıl da bu, hikmet de bu, sıhhat de bu, hayat da bu, dünya da bu, ahiret de bu, para!” diye haykırır ilki yine. Paranın verdiği gücün sarhoşluğuyla kahkaha atmaya başlar; koca dünya olmuştur iki banknot, kalmıştır bu sarhoşun ve onun gibilerinin eline. Ötekisi ise farkındadır aslında paranın bir kâğıt parçasından ibaret olduğunun, ancak sarhoşlar yönetirken iki banknotluk dünyayı, mümkün değildir onları ikna etmek. Asırlardır kim haklıdır diye tartışılır. Sarhoş mu sefil mi diye. Necip Fazıl da “Para” adlı oyunuyla bu soruya kendince bir yanıt bulmaya çalışmıştır. Para kavramını, hem onu elinde tutanlar, hem de onun farkında olanlar olmak üzere her iki bakış açısından da incelemiştir. Sadece paranın varlığına değil, parayla beraber değişen ahlakî değerlere de değinmiştir. Oyun boyunca paranın gücünü hem sözel hem görsel anlamda vurgulamış, ağdalı bir dille anlatımını güçlendirmiştir. Karakterlerini asil bir kesimden seçmiş, ancak mesajın evrensel olması amacını güttüğünden, hiçbir özel isim kullanmamıştır. Karakterler, yaşamlarındaki görevleriyle özdeşleşmiş; isme gereksinim duymamışlardır. Aynı durum mekân için de geçerlidir. 3 3 “Para”, gidişatı itibarı ile bir tragedya olarak adlandırılabilir. Başta ana karakter ve diğer yardımcı karakterler tarafından körce inanılan paranın gücü, oyunun sonunda ahlakî değerlerin farkına varılması ve pişmanlıkla son bulmaya yüz tutar ama her ne kadar paraya sahip olanlar pişmanlık duysalar da ondan vazgeçemezler hiçbir zaman. Necip Fazıl da bunu sorgular zaten. Paranın insanları nasıl ele geçirdiği sorgusu, ki sadece oyunda değil, kendi hayatında da süregelmiştir. Peki Necip Fazıl neden bu sorgu içerisindedir? Necip Fazıl, diğer pek çok yenilikçi yazar gibi, fikirlerini paylaşmaktan korkmayan, “başına buyruk” bir insan olmuştur. İlköğretimini “yaramaz” olduğu gerekçesiyle okulumuz dahil birçok okuldan atılarak tamamlaması da bununla paraleldir. Daha sonrasında İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun olan yazar (1924), Fransa’da Sorbonne Üniversitesinde okurken oldukça zor zamanlar geçirmiş ve kalemi de bundan epey etkilenmiştir. Yirmi bir gibi genç bir yaşta, Sorbonne dönüşü, onu şöhretle tanıştıran şiiri “Örümcek Ağı” da bu sancılı dönemin bir ürünüdür. Lakin bu kadar hızlı ünlenmesi, Necip Fazıl’ı başka şeylerin arayışına sürkülemiş, ülkenin içinde bulunduğu bunalımlı dönem de onun sürüklenişine katkıda bulunmuştur. Necip Fazıl bu arayışları ve içindeki boşluğu doldurma çabası içindeyken bir camii vaazına hasbel kader iştirak etmiş ve yıllarca tutkuyla yazacağı şeyi bulmuştur: Ahlak… Yeni bir dönem başlamıştır onun için. Para da hayatının bu yeni döneminin, ahlak döneminin bir ürünüdür. Oyunun zengin içeriği dışında sunumu da incelenecek olursa kostümlerin ve mobilyaların klasik ve yalnız yüksek bir tabakaya ait olabileceği kanısına varılır. Dil de bu tabakaya uygun olarak özenli, temiz ve seviyeli kullanılmış; kelime seçimleri dikkatle yapılmıştır. Süslü bir dille “burunlar büyütülmüş” de denebilir. Sahne düzeni, mobilya ve aksesuarların dışında, döner bir platform olarak hazırlanmış; en az yer kaybıyla en başarılı yer kullanımı elde edilmiştir. Tüm bunların sunumun önemli parçaları olmalarının yanı sıra başarılı oyunculukla oyun dile gelmiş, hepsi birden bir şaheser meydana getirmişlerdir. Para aşkı, kıskançlık, çıkar ilişkileri, arzulama, hüzün ve pişmanlık gibi her bir duygu karakterler tarafından başarılı bir şekilde yansıtılmıştır. Dil o kadar abartılıdır ki gerçek hayatta böyle konuşmalar bulmanın imkânı yoktur ama hisler seyirciye doğrudan ve anlaşılır bir şekilde aktarılmış, oyuncular büyük bir takdiri hak etmişlerdir. (Salonun tıklım tıklım olması ve oyuncuların bol bol alkış almalarına şaşmamalı!) Özetlenecek olursa, tiyatroya sık gitmeyen biri olmakla birlikte turnayı gözünden vurduğumu ve şahane bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Gerek içerik, gerek oyunculuk, gerek fikir olsun; içi her bakımdan dolu bir oyundu. Başta çıkarcı bir kafayla değerlendirilen para, sonunda vicdan tarafından tekrar sorgulanıyordu. “Hâlâ oynuyor mu?” yahut “Tekrar ne zaman gelir?” sorularına yanıt veremem, ancak bilin ki izlerseniz memnun kalacaksınız. M A RT I Narod Dabanyan 3 5 http://www.necipfazil.org/modules.php?name=News&file=article&sid=10 http://tr.wikipedia.org/wiki/Necip_Faz%C4%B1l_K%C4%B1sak%C3%BCrek Berkay Kef … ve BEN M A RT I Birçok yüz gördüm Milyonlarca ses duydum Kimi zaman kahkahaların sonunun gelmeyeceğini sandım Yanıldım O birçok yüz Birçok ses, kahkaha Beni sonunda yine sana getirdi Her yüzün sonunda sen vardın, Her sesin, nefesin, gülüşün, gözyaşının Senin sessizliğinde Saatlerce yaşadım En çok vakti seninle geçirdim Beni onca insanın içinde, kahkahaların içinde yine buldun Nereye baksam sen vardın, neye dokunsam sen En yakın dostumdun, Nefesim, ruhum… Ama ben senden hep kaçtım Herkes senin istenmeyen, kaçılan olduğunu söyledi Aslında biliyorlardı onlar da Her gece sana geldiklerini, senden geçemediklerini Sen hepimizin tek dostuydun, sığınacağı kucaktın Ama senden korkuttular beni Ben her an senden kaçtım, bir korkak gibi Ama sen her haykırışımda, kalbimdeydin Yaşamımın tersini yüzünü ayırt bile edemezken Sessizliğime ortaktın, acımda benimleydin Sen yalnızlıktın Benimle her gece her nefeste yaşadın 3 7 Ben yalnızlıktım Yalnızlık da ben Yalnızlıktım işte , Ölene kadar, öldükten sonra Ebediyettik biz Yalnızlıkla ben…. Pelin Denizli Gece Karanlık bir odada tek başınayken ışıkları açar da gecenin güzelliğine bakarsan camda sadece arkanı görebilirisin. Yüzün düşer kum kum cama. Aklında sinsi bir tehlike duygusu, avcının biri yaklaşır her dakikada. Hem de kurbanın sen olduğunu herkes biliyorken. Bırak geceyi, şehrin ışıklarının boğduğu yıldızları; yüzünü bile göremezsin. İnsanoğlu işte, en başta ne kadar vazgeçmeye hazır olduğunu söylese de hayatta kalmak vardır kalbinde. Bu aynaya bakarken kendini göremeyen gözlerin arkanda, cam bile fazla kalın kalır geceyi gösterebilmek için sana. Aklın başına gelir de ışıkları kapatırsan ne varsa arkanda seni avlayan, merak etme, karanlık onun işini halleder. Ardında sadece sade bir huzur kalır geceden. Yüzünün güzelliği geceye karışır kum kum bir karış camda. Karanlığın büyüsü de yıldızlar, soğuk havada her nefesi duman duman tüten çay ve karlı geceler sana katılınca başlar zaten. Pınarnaz Eren M A RT I Aslı Töre 3 9 Haziran Akşamı Gece siyahtan daha karanlık, ve doğmuyor güneş sabahları küf kokan nemli hava sarmış dört bir yanımı çekingen bir haziran akşamı. Şehir üzgün, şehir kederli sessizliği yoruyor sokakların beni. Şehir yorgun, şehir halsiz nostaljiyle anıyor eski günleri o bıçkın gençleri… Gel biz senle şarkılar söyleyelim bu haziran gecesinde sesimiz yankılansın şehrin ıssız sokaklarında can olsun damarlarda akan haykırsın isyanımızı. Gel biz senle çıplak heykeller yapalım bu haziran gecesinde, çırılçıplak, örtülerden uzak utandırsın dürüstlüğü görmek istemeyenleri aydınlığı kamaştırsın kör gözleri. Barışcan Göç Yalnız Eller M A RT I Lodos esiyor güneyden, hava sıcak ve kasvetli ama elleri üşüyor onlar çaresiz, onlar yalnız tutunabilecekleri hiç kimse yok bir diğerinden başka. Cebine sokuyor ellerini, kimim kimsem yoksa da sımsıcak cebim var diyor sessizce yani, kaçıyor bir kez daha gerçekten, bir kez daha karamsar ve umutsuzca… Ama cepleri bir el gibi sıcak değil, cepleri karanlık, cepleri ıssız yetmiyor cepler elleri ısıtmaya yetmiyor kandırmaya bile inandırmak için sıcaklığını. Elleri dayanamıyor artık beklemeye, artık kaçma zamanı değil, bir daha ve yüzleşmek kaçınılmaz dışarının hüzünlü soğuğuyla Ne var ki gerçek sıcaklığı bulmanın umudu mest eder onları korkmazlar daha fazla, yıkarlar ardına saklandıkları duvarları, açılır elleri soğuğa… Başka bir elin daveti cesaretlendirmiştir onları varlığıdır umudun yalnızlığı paylaşacak birini bulmanın tüm bunların nedeni, ama umuttur her ne olursa olsun bilemez eller bu davetin samimiyetini, karşılık verip vermeyeceğini. 4 1 Eller uzanır ama cevap gelmez davet eden elden yani, yalandır tüm rüyalar sonuçsuz kalmıştır umutlar gözde birkaç damla yaş vardır Ve üşür eller bir kez daha, ceplerinin o yalancı sıcağı bile yoktur savunmasızdır eller, eller çaresiz, yalnızlardır yine kendileriyle, soğuktur dışarısı, çok daha soğuk … Barışcan Göç Yeniden Kırılmasını istemediğiniz duvarlarınız yıkıldığında, Keskin kılıcınız köreldiğinde, Ağır sözleriniz tükendiğinde Bitmeyen bir ağrı başladığında kalbinizde Ve gücünüz, kuvvetiniz bittiğinde Tek yolu geri dönmenin hayata Yenilemektir kendini, onarmak ruhunu Bitirmek arkanda bıraktığın her şeyi Ve yeniden başlamak Yaşanmışlıkları unutmaktır. Alara Dileklen Edremitli Sabahattin Ali “Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların istediğidir...” G. Wicham M A RT I 25 Şubat 1907 tarihinde Edirne’de doğan Sabahattin Ali, Türkiye’nin karışık zamanlarında yaşar. Bir yüzbaşı olan babasının tayini çıktığı için daha ilkokul çağında yolu birçok farklı şehre düşer yazarın. Bir süre sonra babası aylığını alamayınca ailesi ekonomik anlamda sıkıntılı dönemler yaşar. Sabahattin Ali de, bu sıkıntılı dönemden tek çıkış umudu olarak gördüğü Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınava girer. Sınavı kazanan yazar, burslu olarak eğitim görmek üzere Almanya’ya gönderilir. Kuyucaklı Yusuf’ta da olaylar yazarın doğum yılına yakın olan 1903’te başlar ve Yusuf’un da başına ne geliyorsa ailesiyle Edremit’e taşınmasının ardından gelir; Selahattin Bey’in ölümüyle Muazzez, Yusuf ve Şahinde Hanım ekonomik bir bunalımın içinde bulurlar kendilerini. Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar* kitabında anlattığına göre, “Almanya” dönemi yazarın sonunu getirir. Almanya’ya gitmek üzere yolculuk yaparken trende Upton Sinclair’ın Oil’ini okur. Kitabı bitirince “Eğer bu kitapta okunanların onda biri doğruysa namuslu bir insan mutlaka solcu olmalıdır.” der. Bu eserle birlikte ülke sorunları karşısındaki duruşu şekillenir, düşünsel anlamda kendine bir yol çizer; bu yol ise yazarın sonunu getirecektir. Bu yanıyla yazar, kendi kitabı Kürk Mantolu Madonna’daki Raif Bey’e benzer. Almanya’ya eğitim görmek üzere gelmiş olan Raif Bey, burada bir kadına âşık olur. Babasının ölümü üzerine 4 3 sevgilisinden ayrılıp Türkiye’ye, köyüne dönmek zorunda kalır. Raif Bey, Almanya yıllarından sonra köyüne biraz yabancılaşmıştır; Maria Puder’i işlerini yoluna koyup da çağırması gerekirken onu bir türlü bu köye yakıştırıp da çağıramaz. Raif Bey, sevgilisini niçin Türkiye’ye çağırmadığını söylemez, ama köyü yadırgadığını, burada yabancılık çektiğini hissetmek mümkündür. Daha sonra sevgilisinin mektupları kesilir ve Raif Bey hayata küser. İçine kapanır, bir başkasıyla evlense de kimseye bir daha âşık olamaz, tamamen silik bir karaktere dönüşür. Almanya, bir bakıma, tıpkı yazarınki gibi, Raif Bey’in de sonunu getirir. Almanya’dan döndükten sonra, Konya ve Aydın’da Almanca öğretmenliği yapan Sabahattin Ali, Konya’da bulunduğu sırada Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu gerekçesiyle tepkileri üzerine çekmeye başlar. Başkaldıranlara katılır. Kuyucaklı Yusuf ya da Kürk Mantolu Madonna her ne kadar aşk romanı olarak gözükse de aslında siyasi mesajlar içerir. Kuyucaklı Yusuf’ta Şakir âdeta kentin tanrısıdır. Kimin kiminle evleneceğine o karar verir, Ali ile Muazzez’in evlenmesini istemiyorsa çekinmeden Ali’yi vurur. Kimse de onu cezalandırmaz. Devlet ve otorite zayıftır, işleri güçleri kandırmaca olmuştur. Yusuf’un varlığı da işlerine ters düşünce, onu vergi toplama işiyle şehirden uzaklaştırırlar. Yusuf ile bu kadar uğraşılmasının sebebi onun başkaldıranlardan olmasıdır. Yusuf, Ali Muazzez’e saldırmaya kalktığında Ali’yi döverek kentin tanrısına başkaldırır ve sonunda her ne kadar onu öldürse de Muazzez’i kaybetmeye mahkûmdur. Yusuf’un sonu Sabahattin Ali’ye göre mutlu sondur. Sabahattin Ali, başkaldırısının bedelini canıyla öder. Sabahattin Ali’nin ömrünün geri kalanını anlatmak için anılarından biri bile yeterli sayılabilir. Almanca öğretmenliği yaptığı zamanlar, İstanbul’dan dönüşlerinden birinde trenden iner ve onu takip eden sivil polisi fark eder. Hava sıcak, yükü ağırdır. Yürürken bir anda durur ve sivil polise döner: “Nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin, hava da sıcak, bari şu valizlerden birini de sen taşıyıver.” Bunun üzerine valizlerinden biri sivil polisin elinde, biri yazarın, yolda sohbet ederek ilerlerler. Öğretmenliği bırakmak zorunda kaldığı, her şey onun için daha da zorlaştığı zamanlarda yaşananları kendisi şu sözlerle özetler: “Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?” Tek parti yönetiminin baskısından kurtulmak için yurt dışına çıkmak istediğinde Sabahattin Ali’ye pasaport verilmez. O da Ali Ertekin isimli kaçakçıyla onu Bulgaristan’a kaçırması konusunda anlaşır. Ali Ertekin ordudan atılmış bir astsubay ve aynı zamanda Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti ajanıdır. Ali Ertekin, Sabahattin Ali’yi sopayla döverek öldürmesini daha sonra şöyle açıklar: “Milli hislerimi tahrik etti.” Kuyucaklı Yusuf’taki “kent tanrısı”nın çarptırıldığı cezaya çok benzer Ali Ertekin’in yaşadığı süreç. On sekiz ilâ yirmi dört yıl arasında hapis cezası alması gerekirken “milli hisleri tahrik olduğu” için cezası dört yıla düşürülür. Hapse mahkumiyetinden birkaç hafta sonra ise aftan yararlanarak hapisten çıkar. 16 Haziran 1948 sabahı Kırklareli’nde, Bulgaristan sınırlarına yakın bir çatakta sürüsünü gütmekte olan çobanın karşılaştığı manzara şöyledir: Mektubun hemen yanında camları tuz buz, yuvarlak çerçeveli bir gözlük, ucu kırılmış bir pipo, mürekkebi kuruyup kalmış bir dolmakalem ile bir not defteri ve bir kısa cümle: “Maria Puder öyle ölmedi.” Pınarnaz Eren M A RT I * Topuz, Hıfzı. Eski Dostlar. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2000. Baskı. 4 5 Beklemişim Günler günleri kovalamış Sen hâlâ gelmemişsin Hafif kızarmış gözlerimle Bense hep beklemişim. Tenine hafifçe dokunmuşum O yumuşaklığı ben sende bulmuşum Kokunu buram buram çekerken Seni ben ne çok beklemişim. F. Dilan Kurt Şeyma Orhan Parçalı Bulutlu İlbaharın son günleri Bir ağacın gölgesinde oturuyorum Etrafı izliyorum Herkeste bir koşturmaca Kimi işe, kimi dükkana Çocuklar kızlı erkekli okula Güneş tüm sıcaklığıyla kaplamış içleri Parlaklığı hiç bitmezmiş gibi Hafiften bir rüzgar esiyor, yalıyor yüzleri Her şey güzel mutlu görünüyor Sonra bir anda hava kararıyor Hemen gökyüzüne bakıyor gözlerim Meğerse bulutlarmış kapayan güneşi Etrafta bir soğukluk Güneşi kapatan bulutlar etrafı donduruyor, Zamanı durduruyor sanki Şehir koca bir sessizliğe gömülüyor Bir tek ses duyuluyor gökyüzünden Kargaların “gak” sesleri Güya bu sesler yardım çığlıkları bulutlara Etrafı karartmak amacıyla Ancak bir şeyi unutuyorlardı Gökyüzündeki bulutun Güneşsiz bir dünyada yeri yoktu. M A RT I Sıla Özüm Kudat 4 7 Ayberk Aksu Çığ gibi "ayrıyken kar taneleri gibi masum ve kırılganız birleşince çığ gibi vahşiyiz ve giderek büyümekteyiz. zihnimizi yutuyoruz." Berk Nimetoğlu Tilki Gölgem gittikçe uzuyor Büyüyor Uzaklara ulaşıyor Bir an Sanki her yeri Kaplayacakmış gibi geliyor Yakında geri dönmem lazım Orman küçük bir kız için Güvenli değil Hele hava kararınca Biliyorum. Biliyorum! Annem kar yakında erir dedi... Bugün belki de son şansım Küçük ayak izleri Ormanın derinliklerine ilerliyor zarif hafif ve sessiz adımları Taklit etmeye çalışıyorum M A RT I Etrafım sessiz artık Ben de ses çıkarmıyorum Evden uzaklaştım 4 9 ... Arkamda bir dal çıtırdıyor İrkiliyorum Ama hayır, korkmuyorum Turuncu yerini Soğuk bir maviye bırakıyor Gözlerimi kamaştırmaktan Vazgeçiyor kar Gölgem sönükleşiyor Çizmelerimin içine kar dolmuş Titriyorum Ama hayır, üşümüyorum Takibi bırakamam Abim emin O tilkiyi Bulamayacağımdan ...yüzünde o dalgacı sırıtış... Yakında dönmem gerek Biliyorum. Biliyorum! Ama çok yaklaştım Deniz Vural Sonbahar Yalnızlığı Sonbaharda yalnız olmak... Çok da kötü değil aslında Tatlı, buruk bir hüzün bulmak Çiseleyen yağmurda Kokusunu duymak ufak bir özlemin Zarifçe esen rüzgarda Her düşen yaprakla Kalbin sızlasa da Kötü değil, hiç değil Sonbaharda yalnız olmak aslında! Deniz Şahintürk Duygululuğa Paydos Temizliği M A RT I Yağmur yağıyor. Kim der ki kışın ortasındayız. Onca zaman eskidi mi ki kışın ortasındayız? Hatıralar üzerinden sular ne zaman geçti? Deniz kendini defalarca kaldırımlara fırlattı ve unuttu. İçindeki yaralı hayvanın başını okşamayı hiç öğrenemeyecek. Kamyonlar kavun taşırdı. Mevsimler çabucak geçerken içimizdeki şarkının bitmesine izin veren bizdik. Pencereme bir kelime daha ekleyip susmaya devam ediyorum. Hiçbir zaman döktüre döktüre susan kadınlardan olamayacağım, biliyorum. 5 1 Kış da geçer nasıl olsa. “Alışabildin mi?” Yumuşak tepeler var uzaklarda. Geceleri simlerle süsleniyor. Sen o simlerden birine dönüşeli, inan bana, uzun zaman oluyor. Kalbin ne canlıydı, hâlâ öyledir. Canlı kalpler hep vardı. Konuşurlardı. Denizdeki mağarasında, yosunlu kayaların üzerinde, renkli bulutlar hisseden bir kadını okudum. Çok şey kaybetmişti. O kadar ki, artık daha fazla eksilemeyecekti. Hâlâ eksilebilecek olmam beni yaşamaya ikna ediyor. İçimdeki şarkıyı duyuyorum. Kamyonlar biraz daha kavun taşıyor. “Daha mutlu musun peki?” Kocaman bulduğu kelimeleri hassas parmaklarıyla ipek mendillere sarıp saklayan ve unutan bir adamı okudum. İncinmemişti. İncinemez gibiydi. Karşısındakini kelimelerini gözden geçirmeye bıraktı, ipek mendiliyle gitti. Oğlak gözleri olan, o değildi, gözleri maden hiç değildi. Yine de ağlatmak isteyen sevgi dilini hissediyor insan. Boşluklar, kuşları şekillendirdiği gibi bizi de, sevgimizi de… “Az kaldı, sonra hep kuş.” Beni bir avuntudan oldurmuşlar, dedi. Baktı, gülümsedi. Bahar hep gelirdi, gelirdi nasıl olsa, öyle değil mi? Isınan suyun sesi var yalnızca. Başka kıtada, simlerin parıltısı aklıma gelmiyor. Su bizi hep takip ediyor. Su, sızacak yer arıyor, inkâr edilemez. “Sonra hep kuş” Bir kaybetme oyunu oynuyorum, bunu bilmeyecek. Uzun zamandır kaybetmeyince tuhaf bir kireç hissi, bunu bilemez. Küçük şeyler önce. Ağaç kabuğumu bırakıp gidiyorum. Yaprağımı, kitabımı, simlerimi, yollarımı bırakıp gidiyorum. Tepelere bakmaktan, penceremden, penceremdekilerden gidiyorum. Kovamdaki uygunsuz bulutlar artık evlerine. Ellerimi, titremelerimi, renklerimi, söylemediklerimi hep bırakıyorum. Hüzne ve çılgınlığa bürünmüş elmalar, iki yarısı da kırmızı elmalar, artık unutuyorum. Hem buğday tarlalarında yürüyemem geceleri. Dört şehir kaybediyorum ve bir masal. Çok sevdiğim yalanları başkalarına hediye ediyorum. Kısa bir “duygululuğa paydos temizliği”. Zamanın minesi soldu Hilmi Bey, demeye getiriyorum. * Bahar yine gelir nasıl olsa. “Hoşça kal.” *Edip Cansever’in Bezik Oynayan Kadınlar’ından alınmıştır. M A RT I Elçin Metin 5 3 Aslı Töre
Benzer belgeler
Martı Ocak 2011 - Robert College
Kapak Fotoğrafı
Pınarnaz Eren
Yönetim Yeri
Özel Amerikan Robert Lisesi
Kuruçeşme Caddesi No:87
Arnavutköy/İSTANBUL
Tel: (0212) 359 22 22
Yayının Türü
Yerel, Süreli
Yayının Dili
Türkçe
Ofset Hazırlı...