Zaman Kapsülü - Akbank Sanat
Transkript
Zaman Kapsülü - Akbank Sanat
Bruno Serralongue Zaman Kapsülü / Time-Capsule Küratör / Curator: Ali Akay Bruno Serralongue Zaman Kapsülü / Time-Capsule 15 Eylül - 28 Ekim // September 15th - October 28th, 2011 Küratör / Curator Ali Akay Zaman Kapsülü 3 /// /////// Ali Akay İlk baktığımızda, Bruno Serralongue’un fotoğraflarında, dünyanın içinden geçen bakış her yanı yatay bir şekilde kesiyor ve bir belgeleme arzusu okunuyor; ancak aynı zamanda kendisinin olaylara baktığı mesafeden fotoğraflarına baktığımızda, burası, onun durumunu, konumunu belirliyor ve de belgelemenin ötesine geçen bir öznelliğe dokunuyor. Fotoğraflar tam olarak enformasyon vermekten çok verirmiş gibi duruyorlar ve aslında hiçbir enformasyon fotoğraflarda okunmuyor. Enformasyondaki ayrıntıların açıklanmasından çok bize ayrıntıları kapalı bir şekilde (okunamamalı veya yarım okunulası) veriyor. Bunu etikette açıkça küresel bir sorunu gösteren bir bakışla sunuyor. Sosyal ve politik sorunların küreselleşmiş olduğunu gösteriyor. Fotoğraflarında gözüken küreselleşme karşıtı hareketlerin yanında Kosovalı ve Tibetli mültecilerin mevcudiyeti "mülteci coğrafyası" bakımından okunduğunda bize sadece sefilliği ve ulus devletlerin vatandaşları karşısındaki pasifliklerini değil, ama aynı zamanda onların yaşamsallığındaki atılımı ve mücadeleye hazır bekleyişlerini, 5 /// 4 /// yani duygularla işleyecek olan bir olumluluğu da bize hissettirmektedir. Bu anlamda da, Bruno Serralongue’un fotoğrafları, belgesel niteliğini taşımalarına rağmen, onun açısından gelişen bu bakışın aynı zamanda öznellikleri ortaya koymak bakımından ne kadar perspektivist (perspektiflerin çokluğu {multitudo}) olduğunu da bize göstermekte. Bugünün sanatsal durumlarından biri olan enformasyon taşıyan fotoğraflar aynı zamanda "enformasyon toplumunun" küresel halini de sergilemekten geride kalmıyor. Gelmeyen enformasyonu taşıyor; ama belgesellik aynı zamanda kurgulanıyor, bir tür "romanlaştırılmış" bir belge haline sokuluyor. Onun fotoğrafları virtüellik taşıyor, geleceğe ve de oluşa açık bir şekilde anlamlanmayı bekliyor. Olayların sırasında gelen bakışı, bir anlamda, zamana açılan bir kapsül gibi işliyor. Zaman geleceğini bekliyor. Gelecek oluş veya olaya doğru yönlenme Serralongue’un fotoğraflarının anlamına yerleşiyor. Zamanı durdurmuyor bu fotoğraflarda; tersine, zamana açılıyor, geleceğe doğru bakıyor; fotoğraflar virtüellik taşıyorlar. Mesela, Dünya Ekonomik Forumu'nun Davos imgesinden Birleşmiş Milletler'in seçimleri ve genel politikalarına kadar, dünyadaki metropollerdeki yeni biyo-politikanın ne şekilde geliştiğine kadar, Tibetli mültecilerden Kosovalı milliyetçilere kadar her yerdeki gelecek Bruno Serralongue’un fotoğraflarına sinmiştir. Geleceğini beklemektedir. Çok yanlı bir dünya iktidar sistemindeki çatlaklar, çelişkiler, çözüm bekleyen çözümsüzlükler, çok yanlı güç ilişkileri neo-liberal dünyanın içinde geleceğini beklemekte. Antropogenetik bir hal almakta olan yaşam biçimlerinin takipçisi konumunda biyo- iktidarın kapsamaya çalıştığı biyo-politik güçleri takip etmektedir. Bu nedenle oradan buraya, buradan oraya biyopolitik güçleri ve biyo -iktidarı izlemektedir. Bir zamanlar Victor Segalen’in dünyadan, gittiği yerlerden taşıdığı enformasyonlara benzer bir şekilde, Bruno Serralongue seyahat ediyor ve enformasyon taşıyor. Bilgi aktarıyor. Belki de onun gibi kaybolacak imgeleri topluyor ve bize sunuyor. Sadece virtüellik taşıyan imajlar değil bunlar, aynı zamanda yarı da olsa bilgi taşıyorlar. Segalen sömürgeleşmenin ve batılılaşmanın yaralarını göstermekteyken, Serralongue bize küreselleşmenin açtığı sorunları göstermekte. Nicolas Bourriaud’nun Radicant (Danoel 2009) kitabında yazmış olduğu gibi, Victor Segalen turistti, Bruno Serralongue da bir bakıma "turist"; ama kendisini bu işin içine sokmayan bir turist; kendi felaketiyle dünyanın felaketini karıştırmıyor gibi durmasına rağmen her şeyin artık bizi etkilediğinin de farkında. Tibet’teki sorun Paris’teki mültecilerin de sorunu, Parislilerin de. Birlikte yaşanan bir küresel dünya yerelliğe artık paye veremiyor. Egzotik olmaktan öteye gitmeyen bir yerellik var sadece karşımızda. Egzotizm değişik olanın hissiyatıyken artık yerellik küresel dünyanın tek dünya haline geldiği bir "kelebek etkisi" gibi işlemekte. Farklılık mefhumu söz konusu edilse bile aslında benzerlikler dönemine tekrar mı girmekteyiz acaba? Foucault, bize 17. yüzyılda "analojiler" üzerine kurulu bir temsiliyetin varlığından söz etmişti. Bugün analojiler ve farklılıkların birbirlerine 7 /// 6 /// 1 1 9 /// 8 /// 2 11 /// 10 /// 13 /// 12 /// benzemeye başladığı bir çağda mı yaşamaktayız artık? Yoksa sadece olayları izlerken yerellikleri düşünmekle mi sınırlı kalıyoruz? Yeni Delhi’deki veya Tibet’teki bir olay, bir yürüyüş veya gösteri, bir hareket, bize Bask veya Korsika sorununu mu hatırlatmalı? İrlanda modeli, Sri Lanka modeliyle Türkiye’deki "Kürt sorunu" modeli karşılaştırmaları bu nedenden dolayı mı artık, bizi birbirimize bağlıyor? Johannesburg’daki topraksız köylülerin yürüyüşüyle işsizlerin Paris’teki yürüyüşünün ortak noktası nedir? Dünya Bankası'nı suçlayan Bombay Dünya Sosyal Forumu toplantısı ile İMF karşıtı yürüyüşlerin dünyanın başka bir yerindeki tezahürü arasındaki benzerliklere ne diyeceğiz? Arap baharı ile İsrail baharı nasıl kıyaslanmakta? Tunus’ta başlayan hareket nasıl Fas ve Libya gibi Mısır’a da sıçradı? Ya Suriye? Benzerlikler dünyasına girdiğimizde birbirleriyle uzak mesafe ve hatta zamanlardaki gösteriler nasıl benzemeye başlıyorlar? Bu benzerlikler farklılıkları yok edebilir mi? Hayır. En azından burada bir cevap vermek mümkün gibi duruyor; çünkü her benzerlik, ismi üstünde benzerliktir ve Deleuze’ün de hatırlattığı gibi, sadece "benzerler farklıdır". İşte "Tekilleşme" denilenin kendisi burada ortaya çıkıyor. Sorulacak bir sürü soru içinde Bruno Serralongue bize bu soruları sorma imkânını veren görüntüleri veriyor; düşündürüyor. Kendisi de bekliyor gelecekte meydana gelecek olanları. Kimsenin daha bilmediğini. Sanki tersine bir gazete okuma eylemi içindeyiz. Geçmiş haberleri okurken aldığımız hazzı bu sefer gelecekten sanki olacakmış gibi beklemekteyiz. Başka bir yerden baktığımızda, sanat tarihinin içinden; Vertov’un kamerası için söylediğinden yola çıkarak, Leon Moussinac’ın yüzyılın başında söylemiş olduğu gibi, "hayat-belge" olarak konumlanıyor; insanların, mücadele etmeye çalışanların öznelliklerini ortaya koyanların, öznesiz ve nesnesizlik içinden geçebilenlerin "yaşadıkları gibi yaşamı" göstermekte. Baudelaire "Modern sanatçının hayatı" adlı yazısında hızlı bir şekilde karikatürler yapan savaş muhabirleri için modernitenin hızını kovaladığını yazmıştı. Bugün artık fotoğraf yüzyıldan fazla bir zamandır belgesel niteliğini resimden almış vaziyette. Yine Baudelaire 1859 Salonu için yazdığı yazıda sanat ve yeniden üretim arasında bir ayrım yapmaktaydı. Yani kurgu ve belge arasında bir ayrıma değinmekteydi. Zamanımız 19. yüzyılın dünyasından çoktan çıkmış vaziyette. Belgesel denilene kurgu da katıldığı bugünkü sanat dünyasında kabul edilmiş vaziyette. Aradaki fark, belki de, Henry Peach’in ifade ettiği gibi resim temsili bir şekilde (yani sahte bir yanılsamayla) duyguyu vermekteyken, fotoğraf aynı olayı sanki daha otantik olarak göstermekte. Ama Serralongue’un bu eski tartışmalarla kaybedecek zamanı yok; o zamanın peşinde koşmakta. Haber bir bakıma 20. yüzyılın başında olduğu gibi ve hatta Hegel’in modern insan tanımına giren "her sabah gazetesini okuyan" ve dünyayla bütünleşmeye başlayan insan gibi, Brecht’in Arbeitjournal’de (İş günlüğü) uçaklarının İngiltere adası üzerinde "havadan ve denizden saldırısı" gibi, Kübistlerin gazete kupürlerini kullanmaları gibi, haber hâlâ bizim dünyamızın, "enformasyon" veya "hiper-enformasyon" toplumlarının bir parçası olmaya 15 /// 14 /// 17 /// 16 /// devam etmekte. Dadaistler'in enformasyon denilen şeyi saptırarak, bunu parçalara bölerek kullanmaları gibi Serralongue fotoğrafları da haberi vermekteyken aynı zamanda onu bir bakıma çoğaltmakta, parçalamakta, perspektivistleştirmekte. 20. yüzyıl içinde Kraucer imaj arşivinden ve elde olan malzemelerden ve aktüalite gösteren filmlerden bir "sosyal kritik" ortaya koyan Radikal Sinematografik Cemiyeti'nden 1931’de bahsettiği şekliyle veya Ernst Bloch’un "Bu Zamanların Mirası" diye adlandırdığı veya Brecht’in John Heratfield’e yapmış olduğu methiyelerdeki gibi Dadaist fotoğrafların filtreden geçirilmiş gazete haberini saptırdığı, başkalaştırdığı gibi, Bruno Serralonge’un fotoğrafları zamanın içinden ilerleyen zamana ait olarak, başkalaştırmaktan çok oluş ile ilgileniyor, "başkalaşmaların değişimini" bekliyor; önceden müdahale değil, sadece perspektifi kullanmaktayken, zamanın getireceği zamanın içinden geçecek olana virtüel olarak dokunmaya çalışıyor. 1 19 /// 18 /// 21 /// 20 /// 3 6 23 /// 22 /// 25 /// 24 /// 9 /////// Ali Akay 29 /// 28 /// Time-Capsule At first sight one can read the presence of a gaze piercing the world and slicing through it horizontally in Bruno Serralongue’s photographs as well as a desire to document; however when we take the same distance that he applies to his subjects while looking at his photographs, this stance determines his condition as much as position and begins to point at a subjectivity reaching well beyond documentation. The photographs seem to be conveying information rather than actually disclosing it, and as a matter of fact no information can be read in the photographs. The details of the information are not clarified in the photographs, the details are rather indicated in a concealed (illegible or partially legible) fashion. This is clearly revealed in the exhibition labels through a perspective considering global issues. Here it is displayed that social and political issues have become globalised. When the presence of the Kosovar and Tibetan refugees alongside the anti-globalisation movements seen in his photographs are read through the perspective of “the geography of refugees” they not only display despair and the 4 2 31 /// 30 /// 33 /// 32 /// 35 /// 34 /// 37 /// 36 /// passivity of the nation states in the face of their citizens, but also make us feel the eager and striving anticipation in the existence of these people, that is an optimism that will operate through feelings. In that sense, although Bruno Serralongue’s photographs carry a documentary quality, they also convey how much perspectivist (holding a multitude of perspectives) this perception of his is, in presenting subjectivities. Serralongue travels, he trails after his subject, he chases it; he does not passively wait, on the contrary he pursues it from one country to another, in one geography after another showing us his will to look straight at the heart of these debates from within the information society. These photographs carrying information that are part of the art scene of our day, also exhibit the global stance of the “information society”. They carry the information that is not passed on; however documentation is also constructed, it takes on the form of a ‘novelized’ document. His photographs that hold a certain virtuality, waiting to be charged with a meaning, open to the future and becoming. His gaze that emerges during events, in a sense, operates like a capsule that opens up into time. Time awaits its future. Aspiring towards a future event or formation settles into the meaning of Serralongue’s photographs. He does not stop time in these photographs; on the contrary, he opens into time, looks towards the future; the photographs carry virtuality. For instance, from the image of Davos of the World Economic Forum to the general policies and elections of the United Nations, from how the new bio-politics develops in the world metropolises, to the Tibetan refugees and Kosovar nationalists, the future everywhere is embeded into the photographs of Bruno Serralongue. He is awaiting the future. The cracks, contradictions, predicaments awaiting solutions in the multi faceted world power system, the multi layered power relationships of the noe-liberal world await their future. He is tracking the bio-political powers that the bio-governing bodies aim to seize in pursuit of the anthropogenetic life forms. That is why he travels from one place to the next following bio-political powers and the bio-governing bodies. Bruno Serralongue travels and carries information just like Victor Segalen was once dispatching information from the world, from the places he was travelling to. He transmits information. Perhaps he is collecting and presenting passing images that are temporary just like himself. These are not images that just hold virtuality, they also hold information no matter how partial it may be. While Segalen was pointing at the scars of colonialisation and westernisation, Serralongue reveals the problems caused by globalisation. Victor Segalen was a tourist, as Nicolas Bourriaud was stating in his book Radicant (Danoel, 2009), in a way Bruno Serralongue is a “tourist” too, but he is a tourist that does not involve himself; although he seems to be not mixing his doom with the doom of the world, he is well aware of the fact that we are effected by everything around us. The problems in Tibet are problems for the refugees in Paris as well as the Parisians. The global world in which we all live together can no longer praise locality. We are facing 39 /// 38 /// 9 41 /// 40 /// 43 /// 42 /// a locality that is nothing more than exotic. While exotism is the sensation of the different, locality operates as a “butterfly effect” of the global world becoming a single world. Although the notion of difference is mentioned, are we actually entering a period of similarities once more? Foucault was reffering to a representation based on “analogies” in the 17th century. Are we living in an age when analogies and differences start becoming alike today? Or are we just limited to thinking of localities while we stare at the events? Should an event, a rally or a demonstration, a movement in New Delhi or Tibet remind us of the problems in the Bask region or in Corsica? Is this why we are connected to one another, through the comparisons of the Irish model, the Sri Lanka model or the “Kurdish conflict” model in Turkey? What is in common between the rally of the landless farmers in Johannesburg, and the rally of the unemployed in Paris? How are we going to make sense of the similarities between the Bombay World Social Forum protesting the World Bank and the anti-IMF rallies elsewhere in the world? How do we compare the Arabian spring and the Israeli spring? How could the protests starting in Tunisia jump to Egypt from Morocco and Libya? What about Syria? In the realm of similarities how do demonstrations distant in terms of space and time begin resembling one another? Could these similarities wipe out differences? No. It seems possible to come up with an answer here at least; because all similarity, as the word indicates, is similarity and just as Deleuze reminds us, only the “similar are different”. This is where “singularity” emerges. Amongst a herd of questions that could be asked Bruno Serralongue provides us with the images that make it possible to ask these questions, he gets us thinking. He himself also awaits what the future holds. That which nobody knows. It is like we are in a reverse process of newspaper reading. We are in anticipation of the future just like reading the news about a past event in a paper. From another perspective, from within art history; parallel to what Vertov said about his camera, and much like what Leon Moussinac said at the beginning of the century, they are positioned as “life-documents”, showing “life as lived” by the people, by those who resist, those who express subjectivity, those who could walk a path without subjects and objects. In “The Painter of Modern Life”, Baudelaire was talking about war correspondents who were making fast sketches, saying that they were chasing after the pace of modernity. Today, photography has claimed the position of document from drawings and paintings for over a century. In his text written on the occasion of the Salon of 1859, he was distinguishing art and reproduction. So, he was mentioning the difference between fiction and document. Our time has departed far away from the world of the 19th century. It is widely accepted in the art world that what we call documentary also involves fiction. Perhaps, the difference is, as Henry Peach expresses, that while painting conveys a representation of an emotion (through a fake illusion), a photograph shows the same situation in a seemingly more authentic fashion. But Serralongue has no time to waste 5 45 /// 44 /// 46 /// over these aged discussions; he is chasing time. Much like in the beginning of the 20th century, like Hegel’s modern man “reading the papers every morning” to engage with the world, like “the air and sea raids” over the island of England in Brecht’s Arbeitsjournal (work journal) and like the Cubists using newspaper clippings; news continues to be a part of the life of “information” or rather, “hyper-information” societies. Just like Dadaists' undermining of information and utilising it after breaking it down to its pieces, Serralongue photographs also transmit news while at the same time multiplying, shattering and rendering it perspectivist. Like the Radical Cinematographic Society assembling a “socialcritique” utilising the Kraucer image archives, the materials at hand and current films of the time during the 20th century as mentioned in 1931, or like what Ernst Bloch calls “The Heritage of Our Times”, or like Brecht’s eulogy to John Heartfield’s Dadaist photographs distorting, altering filtered images of newspaper articles, Bruno Serralonge’s photographs belong to a time traveling in time, they deal with becoming, rather than transforming; he is awaiting the “change of transformation”, not aiming at a prior intervention; he is only utilising perspective while trying to virtually touch that which the time will be passing through in time. 6 49 /// 48 /// 5 51 /// 50 /// 8 1 53 /// 52 /// 10 55 /// 54 /// 7 57 /// 56 /// 59 /// 58 /// "New Fabris, Châtellerault", 2009 The summer of 2009 was marked in France by widespread strikes and factory sit-ins, all sparked by the same trend of management teams to delocalize production facilities to countries offering cheaper labor. The workers refused to be “discarded like used Kleenex”—a comparison heard time and time again in televised interviews—deciding instead to turn to increasingly radical forms of action in order to obtain a decent severance deal, if nothing else. The workers turned to new tactics such as boss-napping (the practice of detaining management on company premises), destroying equipment, and even threatening to raze the factory to the ground, thereby creating a shift in the balance of power between management and workforce. The conflict between workers and management at the New Fabris factory in Châtellerault drew a great deal of media attention. The factory sit-in began on June 15 with an ultimatum set for July 31. If no financial agreement was reached by then, the factory would be destroyed. The workers showed their determination by setting up gas canisters, which they claimed were linked to a detonator, in a highly visible spot on the roof of one of the factory buildings. The ultimatum— particularly the way it was staged—not only shaped the negotiations, but also created an attention-grabbing event for the media, and thus indirectly for the government, in the person of Christian Estrosi, the French Minister for Industry. Estrosi was forced to act as a go-between, offering to set up a job protection scheme in the Châtellerault region. The use of ever more radical tactics—such as the ransack of the sous-préfecture in Compiègne by workers from the Continental factory—as a means of forcing the government, the media, and public opinion to focus on an issue, reflects the breakdown of worker-management relations in a globalized economy. 2 "Tibet in exile (Dharamsala)", 2008 Bu seri, başlangıç noktası olarak, sürgündeki Tibetli milletvekillerinin 14. Meclisinin 6. dönemini alıyor. 1960’tan beri yılda iki kere toplanan milletvekilleri 43 kişiden oluşuyor, beş yıllık süreler için seçiliyor ve dünyadaki sürgün Tibetlilerin temsilcisi sayılıyorlar. Milletvekilleri, sürgündeki farklı cemaatler arasında bağ olma işlevi dışında, diğer ülkelerin parlamentolarıyla karşılıklı ilişkileri yürütme ve geliştirme görevine sahipler (İngiliz milletvekilleri 6. dönemin açılışına katılmışlardır). Dalai Lama, demokratik bir politik sistemi uygulamaya sokarak, Tibet’in sadece geçmişte, sürgündekilerin anlatılarında ve hafızalarında değil, aynı zamanda uluslararası düzeyde tanınan kurumlarla günümüzde ve gelecekte de var olmasını sağlamıştır. mekânı değil, bir toplumsal ifade mekânı olduğu ve kimi insanların bugüne değin hiç bu derece görünür bir şekilde kendini ifade edemediği bir platform sunduğu” tespitini yapmıştır. Bu başarı, Dünya Forumu’nun kurucularında ve düzenleyicilerinde, bir sınıra ulaşıldığı düşüncesini ve “Hareketlerin Hareketi”nin bu sınırın ötesinde somut öneriler formüle etme kapasitesinden uzaklaşıp, belirsizleşebileceği endişesini uyandırmıştır. "World Social Forum, Mumbai", 2004 The fourth World Social Forum took place in Mumbai from January 16 to 21, 2004. Slightly more oriented toward Asian countries than previous forums, some 150,000 people came to the financial capital of India to declare that, “another world is possible.” Discussions not only highlighted the drifts of global economics and of World Trade Organization; the 2,500 conferences, seminars, and workshops gave also voice to India’s social problems: religious intolerance, exclusion due to the caste system, and the position of women in society. The activist Maude Barlow, president of the Canadian Council and member of the network “Our world is not for sale”, declared that, “for the first time the forum touched the poorest strata of the population on earth.” Indeed, more than 80% of the participants were Indians, and a majority came from the countryside or underprivileged urban neighborhoods. In Porto Alegre (Brazil), the public was mostly composed of the middle and upper social classes and, among them, many officials and professors. “Unlike previous occasions, this forum is a place for social expression, not for intellectualization. It offers a platform for the people, some of them never had before the opportunity to express themselves in such a visible way,” said the leader of Confédération paysanne, José Bové. This success is worrying to the organizers and founders of WSF, for they think that a limit has been reached, beyond which the “Movement of Movements” might become unintelligible and unable to formulate concrete proposals. 4 "Rise Up, Resist, Return (Yeni Delhi ve Dhramsala)", Nisan 2008 2008’de Çin Yaz Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yaptı. Olimpiyat meşalesi, 24 Mart’ta Yunanistan’dan yola çıkarak 6 Temmuzda Pekin’e ulaşmıştı. Tüm bu süreçte, Avrupa’da, ABD’de ve Asya’da göstericiler, organizasyonun yarattığı medyatik etkiden yararlanarak Çin’in insan hakları ve ifade özgürlüğü konusundaki tutumunu ifşa ettiler. Sürgündeki Tibetliler de bu fırsatı kullanarak, dünyanın pek çok ülkesinde geniş ölçekli eylemler düzenlediler. Lhasa’da Çin ordusu tarafından sert bir şekilde bastırılan gösteriler, yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bu küresel eyleme Tibetlilerin verdiği isim, "2008 People’s Uprising Movement" idi. Olimpiyat meşalesi 16, 17 ve 18 Nisan’da Yeni Delhi’de idi. “No Torch in Tibet” sloganı etrafında bir araya gelen, Hindistan’da sürgünde bulunan binlerce Tibetli, olimpiyat meşalesinin Tibet’ten geçişini protesto etmek için şehre aktı. Çinliler, aslında son derece sembolik bir hareketle olimpiyat meşalesini Everest’in zirvesine taşıdılar. "Rise Up, Resist, Return (New Delhi et Dharamsala)", April 2008 In 2008, China hosted the Summer Olympic Games. The Olympic Torch left Greece on March 24, reaching Beijing on July 6. All along the route through Europe, the United States and Asia, demonstrators took advantage of the important media attention to protest against the violations of human rights and the lack of freedom of speech in China. The Tibetan exiles took this unique opportunity to organize big demonstrations in different countries all over the world. In Lhasa these demonstrations were brutally suppressed by the Chinese army, and hundreds were killed. The Tibetans gave this worldwide operation the name “2008 People's Uprising Movement.” On April 16, 17, and 18, 2008, the Olympic Torch was in New Delhi. Under the slogan “No Torch in Tibet,” thousands of Tibetan exiles in India came together in the city to protest against the Olympic Torch crossing Tibet. In a powerful symbolical gesture, the Chinese took the Olympic Torch to the top of Mount Everest. "Tibet in exile (Dharamsala)", 2008 The series Tibet in Exile (Dharamsala) from September 2008 takes as its starting point the opening of the sixth session of the 14th assembly of the Tibetan deputies in exile. Meeting twice a year since 1960, the 43 deputies who are elected for five years are the representatives of the Tibetan communities in exile around the world. But beyond their function as a bond between the various communities in exile, the deputies maintain and develop exchanges with the parliaments of other countries (English deputies attended the opening of the sixth session). By adopting a democratic political system, the Dalai Lama has allowed Tibet not to only exist in the past, in the books and in the memory of the exiles, but in the present and in the future of internationally recognized institutions. 5 "Johannesburg, Dünya zirvesi", 2002 Johannesburg’da, 26 Ağustos-4 Ekim 2002 tarihleri arasında, Sürekli Gelişim Üzerine Dünya Zirvesi düzenlendi. Bu zirve, Rio de Janeiro’da 1992 yılında düzenlenen ve biyolojik çeşitlilik ile iklim değişiklikleri üzerine anlaşmaların kabul edildiği zirvenin devamı niteliğindedir. BM tarafından bugüne kadar düzenlenen en büyük zirvedir. Yüzden fazla ülkenin devlet başkanlarını ve hükümetlerini, sivil toplumu (ki kendi zirvelerini Sergi parkında düzenlemişlerdir) ve özel sektörü temsil eden 65.000 delege, dünyadaki ekonomik büyümenin evrenin doğal kaynaklarının korunması ile uyumlu olarak gelişebilmesi için somut tedbirleri kabul etmeye çalışmıştır. Sudan mahrum olan 1.1 milyar insanın tüketilebilir su kaynaklarına ulaşabilmesi ve elektrikten mahrum olan 1.6 milyar insanın elektriğe kavuşturulması, bu zirvenin belirleyici temaları olmuştur. 3 "Dünya Sosyal Forumu, Mumbai", 2004 4. Dünya Sosyal Forumu, 16-21 Ocak 2004 tarihleri arasında Mumbai’de (Bombay) düzenlenmiştir. Daha çok Asya ülkelerine dönük olarak gerçekleştirilen zirve, Hindistan’ın ekonomik başkentinde, "başka bir dünyanın mümkün olduğunu" ifade etmeye gelen 150.000’den fazla insanı bir araya getirmiştir. Tartışmalar sadece küresel ekonominin ve Dünya Ticaret Örgütü’nün sorunları üzerine yoğunlaşmamış; 2.500 konferans, seminer ve atölye çalışmaları, Hindistan’ın sosyal problemlerine geniş bir yer ayırmıştır: dinsel hoşgörüsüzlük, kast sisteminin yarattığı dışlanma ve kadınların durumu. Kanada Konseyi’nin ve “Dünyamız satılık değildir” inisiyatifinin başkanı aktivist Maude Barlow, “Forum, ilk defa dünyanın en fakir nüfusu arasında yer alan bir tabakaya ulaştı” tespitini yapmıştır. Aslına bakılırsa, katılımcıların yüzde 80’inden fazlası Hintli idi ve aralarından pek çoğu kırdan ya da şehirlerin en fakir bölgelerinden gelmekteydi. Porto Alegre’de (Brezilya) düzenlenen Forum’a katılanların çoğu orta ve üst sınıflardandı ve aralarında pek çok memur ve profesör vardı. Çiftçi Konfederasyonu’nun lideri José Bové ise “bu Forum’un, öncekilere nazaran, bir entelektüelleştirme "Earth Summit, Johannesburg", 2002 The World Summit for Sustainable Development took place in Johannesburg from August 26 to September 4, 2002. This Earth Summit follows the one held in Rio de Janeiro in 1992, at which the conventions on climate change and the protection of biodiversity had been adopted. This was the biggest summit ever organized by the United Nations. 65,000 delegates representing governments and heads of states from more than 100 countries, civilians (who had organized their own summit in the Parc des Expositions), non-governmental organizations, and the private sector attempted to adopt concrete measures for world economic growth which would be compatible with the preservation of the Earth’s natural resources. Access to clean drinking water (which 1.1 billion human beings are without) and electricity (which 1.6 billion people are without) was the main theme of this summit. 61 /// 60 /// 1 "New Fabris, Chatellerault", 2009 Fransa’da 2009 yazına, hepsi aynı nedenden kaynaklanan grevler ve işgaller damgasını vurdu. Bu neden, şirketlerin, üretimlerini, el emeğinin daha ucuz olduğu ülkelere taşıma eğilimiydi. “Kullanılmış kâğıt mendil gibi bir kenara atılmayı” (bu ifade, ücretliler ile yapılan televizyon programlarında sıkça duyuluyordu) kabul etmeyen ücretliler, en azından tazminatlarını alabilmek için, gitgide daha radikal eylem biçimleri geliştirdiler. Patronların alıkonulması, aletlerin parçalanması ve sonunda fabrikanın yerle bir edilmesi tehdidi, patronlar ile ücretliler arasındaki güç ilişkisini değiştirdi. Bu bağlamda, Chatellerault’da bulunan New Fabris fabrikasında ücretlileri yönetimle karşı karşıya getiren çatışma, basın tarafından özel bir şekilde takip edildi. 15 Haziran’da bir ültimatomla başlayan eylemde, 31 Temmuz’a kadar herhangi bir ekonomik çözüm bulunmazsa fabrikanın yok edileceği duyuruldu. Ücretliler, ne kadar kararlı olduklarını göstermek için, binaların çatılarından birine, iyice görünecek bir şekilde, bir ateşleme sistemine bağlı olduğunu söyledikleri gaz tüpleri yerleştirdiler. Ültimatom ve özellikle eylem aşaması, müzakerelere yön vermenin yanı sıra, medyanın ve sonuçta, Sanayi Bakanı Christian Estrosi’nin şahsında hükümetin dikkatini çekecekti. Estrosi, arabuluculuk etmek ve Châtellerault bölgesi için bir iş koruma planı hazırlamak zorunda kaldı. Medyanın, hükümetin, kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla her defasında daha radikal yolların (Continental fabrikası işçilerinin Compiègne kentinin bir bölgesini altüst etmesi gibi) kullanılmasında, küresel ekonomik çerçevede patronlar ile ücretliler arasındaki ilişkinin bozulmasının işaretini görebiliriz. "Bilgi Toplumu Üzerine Dünya Zirvesi", Tunus, Aralık 2005 Bilgi Toplumu üzerine dünya zirvesinin ikinci ayağı, Tunus’ta, 16-18 Kasım 2005 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. 170 ülkenin temsilcileri, Tunus Taahhüdü’nün birinci maddesinden itibaren “2003 Aralık ayında Cenevre’de gerçekleştirilen zirvenin ilk bölümünde kabul edilen Eylem Planı ve Prensip Bildirimi’nin koşulsuz olarak destekçisi” olduklarını tekrar etmişlerdir. Tunus Taahhüdü özellikle İnternet’in “yönetiminin”, uluslararası bir idareye doğru düzenlenmesinin temellerini ortaya atar. Bu amaçla yeni bir kurum –İnternet Yönetimi Forumu (IGF)– hayata geçirilmiştir. Burada hükümetler kadar özel sektörün, sivil toplumun ve uluslararası örgütlerin temsilcileri de yer alacaktır. Aynı zamanda gazeteciler ve sivil toplum örgütleri, zirve öncesinde ve zirve boyunca Tunus hükümetinin insan hakları ve özgürlüklere yaptığı müdahaleleri ifşa etmişlerdir: kimi vekillere uygulanan baskı, gazetecilere uygulanan şiddet, başkan Ben Ali rejiminin “adamlarının” sivil toplum örgütleri temsilcilerinin toplantılarına sızması, sansür uygulanan basın açıklamaları ve söylevler (Özellikle de İsviçre Konfederasyonu başkanının açılış seremonisinde yaptığı konuşma). Pek çok gözlemci tarafından dile getirilen sorunun sebebi de budur: Bu zirve neden Tunus’ta yapılıyor? "Sommet mondial sur la Société de l'information", Tunis, Décembre 2005 The second phase of the World Summit on the Information Society was held in Tunis from November 16 to 18, 2005. Representatives from 170 participating countries reaffirmed, from the first article of the Engagement of Tunis adopted at the end of the Summit, their “unreserved support of the Declaration of Principles and the Plan of Action instituted in the first phase of the SMSI in Geneva, December 2003.” More than anything, the text establishes the foundation for a reform of the “governance” of the Internet, guiding it toward more international control. In order to do this, a new institution, the Internet Governance Forum (IGF) was founded. Not only will world governments participate in the IGF, but representatives from the private sector as well, both civilian and national organizations. At the same time, journalists and non-governmental organizations bore the brunt of certain measures implemented by the Tunisian government concerning the liberty of the press and human rights, before and during the Summit: the intimidation of certain delegates, acts of violence committed on journalists, the breaking up of civilian meetings by president Ben Ali’s thugs, the censuring of press conferences and speeches (notably that of the President of the Helvetic Confederation during opening ceremonies). Hence the question posed by numerous observers: why this Summit in Tunisia? 62 /// 7 "Otra", 2006 1 Ocak 2006’da, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) karizmatik lideri Komutan Marcos, bulunduğu Meksika’nın güneyinden, tüm ülkeyi kapsayan bir politik kampanya için yola çıkmıştır. 2006 başkanlık seçimleri için yürütülen kampanyayla paralel olarak düzenlenmiş olsa da, bu “diğer kampanya”nın oldukça farklı bir hedefi vardı. Zapatistacı gerillalar, bu özel olay vasıtasıyla, stratejik olarak medyanın ilgisini çekmek istiyorlardı. "Delegado Zero" Chiapas’tan motosikletiyle çıkmıştı; tıpkı ondan önce Ernesto Che Guevara’nın Güney Amerika’yı motosikletle katetmesi gibi. Fakat asıl amaçlanan, aynı zamanda EZLN’yi içine gömülmüş olduğu tecritten kurtaracak müttefikler aramaktı. EZLN’nin Haziran 2005’te yayınladığı basın bildirisinde şöyle yazıyordu: "Bizim düşüncemiz bu ve sonunda bir eşiğe vardığımızı bize söyleten kalbimizde hissettiğimizdir ve sahip olduğumuz her şeyi de kaybedebiliriz (…) O halde yeni riskler alma zamanı gelip çatmıştır (…) Ve belki de bizimle aynı eksikliği hisseden diğer toplumsal kesimlerle birleşerek ihtiyacımız ve hakkımız olan şeyleri elde etmek mümkün olacaktır. Yerlilerin mücadelesinde yeni bir adım, ancak işçileri, köylüleri, öğrencileri, öğretmenleri, mavi yakalıları, yani kısaca, şehirlerin ve kırların çalışanlarını birleştirerek mümkündür." "La Otra", 2006 On January 1, 2006, Subcomandante Marcos, the charismatic spokesperson of the Zapatista Army of National Liberation (Ejército Zapatista de Liberación Nacional, EZLN), left his South-Eastern Mexican enclave in order to initiate a year-long political campaign throughout the entire country. Although this, the “Other Campaign,” took place at the same time as that of the official 2006 presidential election, the goal was significantly different. The stakes for the Zapatista guerrilla were double: to strategically get the media’s attention via a particular event. The Delegado Zero left Chiapas on a motorcycle just as Ernesto Guevara had mounted his to cross South America. However, the reason for this move was also, and more importantly, to seek allies at a time when they felt the impetus of their struggle waning due to a too marked isolation. “This is what we think and feel in our hearts, and which forces us to say that we have come to the threshold of something and that it is possible that we have been losing everything we have (…) Well, the time has once again come to take risks (…) And perhaps only through being linked with other social sectors, which lack the same things as us, will it become possible to obtain what we both need and deserve. A new step forward in the indigenous struggle is only possible if the indigenous peoples unite with the farmers, students, professors, and blue-collar workers, which is to say, workers in the cities and in the fields.” This is what could be read in the press statement of the EZLN in June 2005. 8 "Bilgi toplumu üzerine dünya zirvesi", Cenevre, Aralık 2003 Hükümetleri, sivil toplumu ve özel sektörü temsil eden 16.000’den fazla delege, Bilgi Toplumu üzerine düzenlenen zirvenin ilk bölümünde, 10-12 Aralık 2003 tarihlerinde Cenevre’de bir araya gelmiştir. Bu zirvenin iki temel amacı vardır. İlki, zirvenin “Prensip bildirisi”nin başlangıcı olan cümlede tutkulu bir şekilde dile getirildiği gibi, söz konusu olan “tüm bireylerin, cemaatlerin, halkların Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Bileşmiş Milletler yönetmeliklerinin amaç ve prensiplerine uygun olarak yaşam kalitelerini artırabilmeleri adına bilgi ve enformasyonu yaratma, elde etme, kullanma ve paylaşma haklarına sahip oldukları yeni bir toplum biçimi inşa etmektir. Diğer yandan, “Eylem planı”, 2015’e kadar “dünya nüfusunun yarısından çoğunun enformasyon ve iletişim teknolojilerine sahip olmalarını” sağlamak adına zengin ülkeler ile fakir ülkeler arasındaki “sayısal kırılmayı” azaltmaya müsaade etmelidir. "Sommet mondial sur la Société de l'information", Genève, Décembre 2003 More than 16,000 government representatives from 176 countries, the private sector as well as civilians met in Geneva between December 10 and 12, 2003, for the first phase of the World Summit on the Information Society. The goal of the summit was double. On the one hand, and according to the first and ambitious paragraph of the "Final Report," the aim was to start building a new kind of society, a "development-oriented Information Society, where everyone can create, access, utilize, and share information and knowledge, enabling individuals, communities, and peoples to achieve their full potential in (…) improving their quality of life, premised on the purposes and principles of the Charter of the United Nations and respecting fully and upholding the Universal Declaration of Human Rights." On the other hand, the "Plan of Action" strives to evaluate and follow up progress in bridging the digital divide between rich and poor countries, and to ensure that from now until 2015, "more than half the world’s inhabitants have access to Information and Communication Technologies." 9 Expo 2000 Hanover, Expo 2000 içinde yer alan Evrensel Sergi insan, doğa, teknoloji sıralamasını takip edecek şekilde düzenlenmişti ve böylece yeni bir dünyaya ışık tutuyordu. 190 ülke ve kurumu temsilen gelen katılımcılar sergiye gelen ziyaretçileri dünyanın biyoçeşitliliği ile uyum içinde var olacak bir sürdürülebilir ekonomik gelişme üzerine akıl yormaya çağırıyordu. Bu bakımdan, bu Evrensel Sergi, ilk olarak 1851 yılında teknolojik gelişmeyi kutlamak amacı ile başlatılmış olan Evrensel Sergi’den ve onu takiben devam eden sergilerden farklılaşıyor ve ayrılıyordu. 47 ulusal pavyonun bulunduğu meydanın yanına 100.000 metrekarelik bir de tematik park kuruldu. 21. yüzyılın büyük meseleleri olan beslenme, sağlık, seyahat ve iş konularını ele alan on bir tema belirlendi. Ne var ki, ya temadan dolayı ya da serginin lokasyonu sebebiyle beklenen seyirci gelmedi. 1 Haziran ile 31 Ekim tarihleri arasında beklenen 40 milyon ziyaretçinin sadece 18 milyonu sergiyi ziyaret etti. Bu da Frankfurter Allgemeine gazetesinin sergi hakkındaki genel izlenimini «ölü sezonda bir tatil beldesi» şeklinde dile getirmesine sebep oldu. Expo 2000 The Universal Expo that took place in Hanover, Expo 2000, was organized under the auspice of the word order: Man, nature, technology, a new world comes to light. The 190 countries and institutions represented hoped to make visitors reflect upon modes of sustainable economic development in harmony with the earth¹s biodiversity. In this respect, this Universal Exposition differed from and broke with those before which, since the inauguration of the Universal Expo in 1851, have been conceived to celebrate technological progress. A 100, 000 square meter thematic park was created next to the esplanade of the 47 national pavilions. Eleven themes were intended to address the great questions of the 21st century: nourishment, health, traveling, work. But the crowds, either because of the theme or the geographical location, did not come. Out of the expected 40 million visitors between the 1st of June and the 31st of October, only 18 million came. A fact, which allowed the Frankfurter Allgemeine Zeitung to remark that general impression was like that of "a vacation spot in the dead season." 10 "Kosovo, 2010" 2009 yılında Kosova'nın bağımsızlığının ilk yılındaki kutlamalarda başlayan bir projenin üçüncü ayağıdır. Kendime, 10 yıllık bir süre içinde ülkenin gelişiminin dört ayrı yönünü fotoğraf yoluyla öne çıkartan bir proje belirledim: ülkenin (yeniden) inşası, memleket, iç politika (azınlıklara yönelik tavır) ve yabancıların mevcudiyeti (askeri ve ekonomik). Söz konusu olan aynı zamanda fotoğrafı ve onun belge olma kabiliyetini test etmekti (hem işaret etme, hem de yasal süreçlerde bir belge olma anlamıyla). Bu projeye başlarken aklımda Robert Frank'ın 1954 yılında yazdığı cümleler vardı: "Sadece küçük bir fotoğraf makinesi kullanarak, Amerika Birleşik Devletleri’ni baştan başa özgürce fotoğraflamak. Geçmişten gelen ve günümüzde bulunan Amerikalı denebilecek her şeyin geniş ve kapsamlı, resimli bir kaydını tutmak. Bu proje aslen bir medeniyet üzerine yapılan görsel bir araştırma ve yanı sıra düşülen notlar; fakat bu çalışma, doğası gereği sadece kısmen belgesel: ne de olsa amaçlarından biri içerik olarak belgesel kelimesinin ifade ettiğinden daha sanatsal." Dünyayı keşfetmenin bir aracı olarak fotoğraf tahayyülünden ayrılabilir miyiz? Bu proje ile kendime sorduğum sorulardan biri de bu aynı zamanda. "Kosovo (meeting 3), 2010" constitutes the third leg of a project initiated in 2009 during the ceremonies marking the first anniversary of the independence of Kosovo. I set an arbitrary time of 10 years to reflect upon the development of the country, through photography, with an emphasis on four main bearings: the (re)construction of the country, the territory, the domestic policy (treatment of minorities) and the foreign presence (military and economic). It is also meant to test photography and its power in producing documents (in the double sense of addressing an issue and as referred to in legal processes). At the beginning of the project I had the words of Robert Frank written in 1954 in my mind: "To photograph freely throughout the United States, using the miniature camera exclusively. The making of a broad, voluminous picture record of things American, past and present. This project is essentially the visual study of a civilization and will include caption notes; but it is only partly documentary in nature: one of its aims is more artistic than the word documentary implies." Could we depart from this photographic model of exploring the world? This was also one of the questions that I was posing to myself with this project. 63 /// 6 Akbank Sanat / Akbank Art Center İstiklâl Caddesi No: 8 34435 Beyoğlu, İstanbul T: (0212) 252 35 00/01 www.akbanksanat.com Küratör / Curator Ali Akay Metin / Text Ali Akay Çeviri / Translation Yiğit Adam Tasar›m / Design Publicis Yorum Fotoğraflar / Photographs Serkan Yıldırım Bask› / Print İmak Ofset Merkez Mah. Atatürk Cd. Göl Sk. No: 1 Yenibosna 34192 Bahçelievler / İstanbul T: (0212) 656 49 97
Benzer belgeler
Euro Fair Statistics
a stand for his company receives the bill from the exhibition organiser
and settles it directly. A represented firm (indirect exhibitor) is one
who does not have a stand of his own, but presents hi...