III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu Bildirileri
Transkript
III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu Bildirileri
O S M A N LI İ S TA N B U LU III e d i tö r l e r Feridun M. Emecen Ali Akyıldız Emrah Safa Gürkan İstanbul 29 May ıs Üniversitesi Yay ınlar ı O S M A N LI İ S TA N B U LU III I I I. U l u s l a r a r a s ı O s m a n l ı İ s t a n b u l u S e m p o z y u mu B i l d i r i l e r i 25-26 May ıs 2015, İstanbul 29 May ıs Üniversitesi e d i tö r l e r Feridun M. Emecen Ali Akyıldız Emrah Safa Gürkan OSM ANLI İSTAN BU LU III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu, Bildiriler proje yönetimi İbrahim Kâfi Dönmez düzenleme kurulu Feridun M. Emecen (başkan), Ali Akyıldız (başkan yardımcısı), Emrah Safa Gürkan (akademik sekreter), Cengiz Yolcu (akademik sekreter) Mehmet Yılmaz (idari sekreter), Alphan Akgül, Ertuğrul Ökten, Mehmet Ş. Yılmaz, Özlem Çaykent editörler Feridun M. Emecen Ali Akyıldız Emrah Safa Gürkan yayın koordinasyonu Mehmet Yılmaz grafik tasarım Ender Boztürk kapak tasarımı Ümit Ünal basım tarihi 2015 ISBN 978-605-65277-4-6 Gök Matbaacılık Promosyon Reklam ve Tekstil San.Tic. Ltd. Şti. Tevfik Bey Mah. Halkalı Cad. No. 162/7 Sefaköy / Küçükçekmece-İstanbul Sertifika No. 33157 Emecen, Feridun M. (ed.) Osmanlı İstanbulu-III / Feridun M. Emecen, Ali Akyıldız, Emrah Safa Gürkan (ed.). İstanbul : İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2015. 840 s. ; res. ; 24 cm. ISBN 978-605-65277-4-6 1. İstanbul (Türkiye)_Tarihçe 2. Osmanlı İmparatorluğu_Tarihçe 956.21 DC 20 İçindekiler 9-11 Tak d im 13-14 Kadir Topbaş, İBB Başkanı 15-17 İbrahim Kâfi Dönmez, Rektör 19-52 Hans-Georg Majer Bavyera ve İstanbul’da İzleri Olan Bir Osmanlı Sadrıazamı: Sarı Süleyman Paşa 53-90 Sadık Müfit Bilge 15.-18. Yüzyıllarda İstanbul ve Kafkasya İskeleleri Arasında Deniz Ticareti: Tâcirler, Gemiciler, Köylüler 91-132 Margarita Dobreva Sofya’ya Vagonlardan: 1820’li - 1870’li Yıllarda İstanbul’da Açılan Osmanlı Okullarıyla İlgili Belgeler 133-162 Zekeriya Türkmen XIX. Yüzyıl Askerî Yenileşme Devri Eğitim-Öğretim Kurumlarından Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit Dönemleri) 163-182 Orlin Sabev Boğaziçi Kıyılarında Hayata Hazırlanmak: Osmanlı İstanbulu’nda Okumuş Bulgarlar Üzerine Bazı Gözlemler 5 183-194 Oleksandr Sereda Odessa Bilim Kütüphanelerindeki 18. ve 19. Yüzyıllara Ait İstanbul Tasvirleri 195-210 Dorina Arapi Visual Representations of Constantinople/Istanbul and Other Images in Mural Paintings and Artifacts of the Late Ottoman Centuries in Albania 211-218 Gayane Ayvazyan The Perception of the City in Topographic Works of Yeremia Chelebi Qyomurtchyan 219-242 Kemalettin Kuzucu Macarların 1892 Yılındaki İstanbul Ziyaretleri 243-288 Cengiz Yolcu Bulgar Çarı “Çarlar Kenti”nde 289-330 Ümran Ay 15-16. Yüzyıllar Tarihî-Menkıbevî Mesnevîlerde İstanbul’a Dair Ayrıntılar 331-352 Yalçın Gezer Yazma Eserler Işığında Patrona Halil İsyanı Hakkında Yeni Bir Değerlendirme 353-364 Klara VolariĆ “Diplomatic Memories” of Alka Nestoroff 365-370 Hakan Özoğlu Living Conditions of Ottoman Istanbul under Occupation at the End of World War I 371-378 Jean-Louis Bacqué-Grammont Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’ne Göre İstanbul’un Kuruluşunda Yerleştirilmiş Olan Atmeydanı Tılsımları 379-442 Murat Yıldız Bahçeden Kışlaya Üsküdar Bahçesi 443-476 Yüksel Çelik Mit ve Gerçek Arasında: Taksim Topçu Kışlası (Beyoğlu Kışla-i Hümâyûnu) 6 477-494 Sabit Duman Paris Barış Konferansında İstanbul 495-520 Özde Çeliktemel-Thomen Hayal Hakikat Olursa: Osmanlı İstanbulu’nda Filmler, Gösterimler, İzlenimler (1896-1909) 521-534 M. Sinan Genim İstanbul’da Kayık 535-546 Murat Uluskan İstanbul Balıkhanesi ve Balıkhane Mukataası (1550-1735) 547-566 Feray Coşkun Osmanlı İstanbulu’nda Müstesnâ bir Ziyâretgâh: Eyüp Sultân Türbesi 567-582 Mustafa L. Bilge Topkapı Sarayı’nda İç Güvenlik Kuralları: III. Ahmed Dönemi (1115-1143/1703-1730) 583-596 Ali Akyıldız II. Abdülhamid’in İlginç Bir Girişimi: Hanedan Teavün Sandığı 597-622 Tuğba Yalçın Aydeniz Osmanlı’da İlk Vaiz Yüksek Okulu: Medresetü’l-Vâizîn 623-650 Marloes Cornelissen The Trials and Tribulations of a Dutch Merchant in Istanbul: Auctions at the Dutch Embassy in the Eighteenth-Century Ottoman Capital 651-666 Milena Koleva-Zvancharova To the History of Guilds in Istanbul According to a 19th-century Register 667-706 Fahri Maden Büyük Abdullah Baba Tekkesi ve Vakfiyesi 707-748 Muharrem Varol Oryantalist İmgelemin İnşasında İstanbullu Bir Tekke: Rifâi Âsitânesi 7 749-760 Ziver Huseynli Osmanlı İstanbulu’nda Safevi Edipleri 761-768 Olena Bachynska XVII. Yüzyılın Başlarında Ukrayna Kazaklarının “İstanbul” Seferleri (XIX. Yüzyıl Sonu – XX. Yüzyıl Başlangıcına Ait Bilimsel Yayınlar Üzerine) 769-779 Alaaddin Tok İmparatorluğun Son Döneminde İstanbul’da Tuğla Üretimi ve Ticareti (1839-1914) 781-805 Nurettin Gemici Mehmed Atıf Bey’in Hatırâtı Işığında İstanbul 807-840 E d e b i y a t ç ı l a r ı n G ö z ü y l e İ s t a n b u l İskender Pala (oturum başkanı) Ahmet Ümit Beşir Ayvazoğlu Mario Levi Selim İleri 8 Takdim Feridun M. Emecen Ali Akyıldız Emrah Safa Gürkan Editörler İçinde yaşadığımız bu güzide şehrin özellikle Osmanlı dönemindeki tarihini ve kültürünü incelemeyi kendisine misyon edinmiş olan İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi, bu amaçla bilimsel sempozyum, panel ve seminerler düzenlemektedir. Bu faaliyetlerin motivasyon ve gerekçesini, antik çağlara kadar uzanan uzun bir tarihsel arka plana sahip bulunan İstanbul’un bir Türk-İslam şehri haline geldikten sonraki dönemi üzerine yapılan çalışmaların görece az ve bu şehrin Osmanlılar tarafından fethi sonrasında Türk ve İslami motiflerle bezenerek geçirdiği değişimin yeterince incelenmemiş olması teşkil etmektedir. Öte yandan şehrin 19. yüzyılda geçirdiği sancılı Batılılaşma ve modernleşme süreçleri de tarihçilerin dikkatli araştırmalarına muhtaç olduğu açıktır. Üniversitemiz, bu alanlardaki boşluğu doldurmak amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sponsorluğunda 2013 yılından itibaren periyodik olarak uluslararası bir sempozyum düzenlemektedir. İlki 29 Mayıs – 1 Haziran 2013 tarihleri arasında gerçekleşen ve İstanbul’un beş asırlık Osmanlı dönemi üzerine yoğunlaşan bu 9 OSMANLI İSTANBULU III sempozyumlarda sunulan tebliğlerden seçilen bir kısmı makale formatında yayına hazırlanmaktadır. İlk iki sempozyumun tebliğleri Osmanlı İstanbulu I ve Osmanlı İstanbulu II başlıklarıyla İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi tarafından 2014 yılında yayımlanmış ve araştırmacıların istifadesine sunulmuştur. Elinizdeki kitap Türkiye ve dünyanın önde gelen üniversitelerinden bilim adamlarının katılımıyla 25-26 Mayıs 2015 tarihlerinde İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Altunizade kampüsünde düzenlenen üçüncü sempozyumda sunulan bildiriler arasından seçilmiş 32 makaleden oluşmaktadır. Ünlü Alman oryantalist Hans-Georg Majer’in Sadrazam Sarı Süleyman Paşa’nın Bavyera ve İstanbul arasında geçen kariyeri üzerine Türkçe yaptığı açılış konuşmasının metnini, İngilizce ve Türkçe olarak kaleme alınan makaleler takip etmektedir. Makaleler okunduğunda da görüleceği üzere, çok çeşitli tarihsel kaynaklar ve metodolojik araçlar kullanılarak İstanbul’un siyasi, iktisadi, idari, sosyal ve kültürel tarihiyle ilgili elde edilen en son veriler, akademisyen, entelektüel ve tarih severlerin hizmetine sunulmaktadır. Makalelerde Osmanlı İstanbulu’ndaki pek çok tarihi yapı ele alınmış; Topkapı Sarayı ve Topçu Kışlası (Beyoğlu Kışla-i Hümayunu) gibi devlet binalarının yanı sıra tekke ve türbe gibi dini yapılar ve Üsküdar Bahçesi ile At Meydanı gibi şehrin yaşamsal alanları da çeşitli yönleriyle incelenmiş; şehrin sosyal ve ekonomik hayatı üzerine yazılan makalelerde ise tacirler, gemiciler, köylüler gibi meslek grupları, İstanbul Balıkhanesi ve Mukataası, 19. yüzyılda İstanbul loncaları, Hanedan Teavün Sandığı gibi çeşitli iktisadi kurum ve uygulamalar, işgal İstanbulu’nda yaşam şartları ve 18. yüzyılda yaşayan Hollandalı tüccarların lüks ve tüketim alışkanlıkları gibi konular değerlendirilmiş; Patrona Halil İsyanı ve Ukrayna Kazaklarının İstanbul seferlerinin yanı sıra, modernleşme sürecinde askeri, idari ve dini amaçlarla kurulan çeşitli okullar ve bu okullarda okuyan Müslim ve gayrimüslim öğrenciler incelenmiştir. Kültür ve sanat alanında ise ilk film gösterimleri ve yeniçağ İstanbulu’nda yaşayan Safevi edipleri ele alınmıştır. Kitapta Osmanlı başkentinin çeşitli kültür ve sanat eserlerindeki yansımaları üzerine de beş makale bulunmaktadır. Odessa 10 AÇILIŞ OTURUMU Bilim Kütüphanesindeki eserler, Arnavutluk’taki duvar resimleri, XV. ve XVI. yüzyıllarda yazılmış tarihî-menkıbevî Mesnevîler ve Yeremia Kömürcüyan’ın yapıtlarında İstanbul’un nasıl lanse edildiğini inceleyen bu makalelere ek olarak, şehri ziyaret eden yabancı hükümdar, diplomat ve seyyahların gözlem ve tecrübeleri de incelenmektedir. Artık sempozyumla bütünleşen ve hayli ilgi çeken sempozyumun son oturumu ise ilk iki sempozyumda olduğu gibi, yaşayanların gözüyle İstanbul değerlendirmelerine ayrılmış; İskender Pala’nın moderatörlüğünde gerçekleşen bu oturumda, değerli yazarlarımız Ahmet Ümit, Beşir Ayvazoğlu, Mario Levi ve Selim İleri’nin bakış açısıyla İstanbul değerlendirilmiştir. Her biri yeni bilgileri ve İstanbul’un uzun tarihine önemli katkıları ihtiva eden bu yazılar kitapta konu bütünlüklerine göre sıralanmıştır. Ufak tashihlerin dışında yazarlardan gelen metinlere herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. İstanbul’un Osmanlı dönemi tarihine yeni katkılar sunacağını düşündüğümüz bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nden Mehmet Yılmaz, Alphan Akgül, Özlem Çaykent, Mehmet Şakir Yılmaz, Ertuğrul Ökten, Cem Keskin, Davut Erkan, Abdullah Güllüoğlu, Fatma Nur Zağralı, Cengiz Yolcu’ya ve sempozyumun gerçekleşmesinde cömert katkılarını esirgemeyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkililerine teşekkür ederiz. 11 Kadir Topbaş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Üç büyük imparatorluğa başkentlik yapan ve medeniyetlerin çeyiz sandığı konumunda olan İstanbulu’muzun kadim geçmişini, gelecek nesillere aktarma yolunda çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu kültürel mirasın, bilimsel incelemelerle gün yüzüne çıkarılması konusunda daima özveri gösteriyor ve gereken desteği veriyoruz. Bu kapsamda; bu güzide şehrin bugüne kadar ihmal edilmiş Osmanlı kimliği hususunda gösterdiğimiz hassasiyetin bir nişanesi olarak İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi ile birlikte her sene düzenlendiğimiz Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu’nun üçüncüsünü gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz. İstanbul’un Osmanlı egemenliğindeki tarihine ışık tutmayı amaçlayan elinizdeki kitap, 25-26 Mayıs 2015 tarihlerinde düzenlediğimiz III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu’nda sunulan 56 adet bildiri arasından seçilen makalelerden oluşuyor. Dünyanın çeşitli üniversitelerinden birçok akademisyenin Türkçe ve İngilizce olarak kaleme aldığı bu makalelerde, İstanbul’un tarihi başta siyasi, iktisadi, ticari ve kültürel olmak üzere birçok açıdan inceleniyor. 13 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Yayınları tarafından yayınlanan Osmanlı İstanbulu I ve Osmanlı İstanbulu II kitabının devamı niteliğindeki bu nadide kültür eserini İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak hemşehrilerimize sunmaktan gurur duyuyoruz. Dünyada çok az şehre nasip olan bir kültürel zenginliğe sahip İstanbul’umuzun tarihini, bilimsel bir ciddiyetle gün ışığına çıkarmaya çalışan ve artık süreklilik kazandığına inandığımız bu uluslararası sempozyumun gerçekleştirilmesinde ve elinizdeki kitabın hazırlanmasında emeği geçenlere teşekkür ediyorum. 14 İbrahim Kâfi Dönmez İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Rektörü Aziz konuklar, saygıdeğer akademisyenler, hanımefendiler, beyefendiler! Üniversitemizin İstanbul Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle düzenlediği III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu’na hoş geldiniz, şeref verdiniz. Yaklaşık 4 yıl önce üniversitemiz öğretim üyeleri arasında bir istişare başlatmıştık. Gündem, ihtiyaç duyulan konularda Üniversite olarak ulusal ve uluslararası bazı bilimsel toplantıların düzenlenmesi meselesiydi. Belirli aralıklarla süren bu görüşmeler sonunda, uluslararası düzeyde olmak üzere “Osmanlı İstanbulu” odaklı toplantılar ve etkinlikler yapmaya ihtiyaç bulunduğu kanaati pekişti. Bu toplantının amacı, kapsamı vb. hususlarda üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Dekanı Sayın Feridun Emecen doyurucu açıklamalar yapmış bulunuyor. Ben sadece o görüşmeler sırasında öncelikli olarak şu iki husus üzerinde durulduğunu belirtmekle yetineceğim: Tarihin dönüm noktalarından biri kabul edilen Konstantiniyye şehrinin fethini takiben gerçekleşen sosyal-kültürel değişimle burası bir Osmanlı şehrine dönüşmüştü. Bu dönüşümün nasıllığı ve 15 OSMANLI İSTANBULU III asırlar boyu süren etkileri üzerinde nitelikli çalışmalara ihtiyaç vardı ve bu yöndeki araştırma ortamlarının geliştirilmesi kaçınılmaz bir gereklilikti. Alanın uzmanlarına göre, Bizans dönemi İstanbuluyla ilgili çalışmalara nazaran Osmanlı İstanbulu hakkındaki araştırma ve yayınların yeterli düzeyde olmadığı açık bir hakikatti. Yapılan istişareler sonunda, bu konunun tek bir bilimsel toplantıda ele alınmasının yeterli olmayacağı, dünyanın değişik ülkelerinde bulunan Osmanlı araştırmacılarına açık uluslararası toplantılar dizisine ihtiyaç bulunduğu kanaatine varıldı. Bu düşüncenin oluşumunda ve hayata geçirilmesinde emeği geçen herkese müteşekkiriz. Bu bağlamda, ana fikrin sahibi ve konunun sürekli takipçisi olan güzide tarihçi Prof. Dr. Feridun Emecen’i, bu içerikte bir toplantılar dizisini desteklemekten memnuniyet duyacaklarını ifade eden Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Mimar Dr. Kadir Topbaş’ı ve üç yılı aşkın bir süredir yakın ilgisini hiç esirgemeyen Başkan Danışmanı Sayın Sabri Dereli’yi özellikle anmam gerekir. Her konuda olduğu gibi, genelde Osmanlıyı ve özelde Osmanlı İstanbulunu doğru tanımak, anlamak ve yorumlamak için ciddi bilimsel araştırmalara muhtacız. Bu konuda sağlıklı analizler yapabilmek ve sonuçlar çıkarabilmek için, bir çok meselenin alanın uzmanlarınca mercek altına alınıp ayrıntılara inilmesi, yapılan tespitlerin ve çıkarılan sonuçların uygun bilimsel ortamlarda tartışmaya açılması gerekiyor. Fakat bu faaliyetin düzenli olarak ve sağlam kriterlere bağlı biçimde yürütülmesi kolay olmuyor. Bu işin önemine inanmış, özverili kişilerden oluşan ekip çalışması gerekiyor. Gerek toplantı düzenin oluşturulmasında gerekse Sempozyum kitabının neşir aşamasına getirilmesinde, tebliğlerle tek tek ilgilenip titiz çalışmalar yapmak gerekiyor. Bu noktada, emeği geçen herkese teşekkür borcumuz var. Sempozyum Bilim Kurulu ve Düzenleme Kurulu üyelerine, akademik ve idari sekreteryayı üstlenen arkadaşlara, yurtdışından ve yurt içinden tebliğ sunan akademisyenlere, oturum başkanlarına, oturumları büyük ilgiyle takip eden değerli izleyicilere, toplantının en iyi koşullarda gerçekleşmesi için canla başla çalışan İstanbul 16 AÇILIŞ KONUŞMASI Büyükşehir Belediyesi görevlileri ile üniversitemiz akademik ve idari personeline, aynı ortamı paylaştığımız İSAM yönetimine ve mensuplarına, toplantının kamuoyuna duyurulmasında olumlu katkılar sağlayan basın mensuplarına ayrı ayrı teşekkür etmek isterim. Onların izniyle ve hepsini temsilen, hemen bütün yıl boyunca emeğini esirgemeyip titiz ilgisini sürdüren Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ali Akyıldız’a şükranlarımı ifade etmekle yetineceğim. Osmanlının son döneminde üst düzey idari görevlerde bulunmuş ve İslam hukuk nazariyatına dair değerli eserler kaleme almış olan Sava Paşa, sosyal davranış kuralları bağlamında bir uygulamanın gelenek (örf ) haline gelmesi için en az üç nesil tekrar edilmesi gerektiğini belirtir. Amacı, içeriği vb. hususlarda kendi içinde tutarlı ve istikrarlı biçimde sürdürülen bilimsel toplantılar bağlamında bir uygulamadan bahsediliyorsa, herhalde “nesil” yerine “tekerrür sayısı” esas alınabilir. Allah’a şükür, bu yıl üçüncüsü gerçekleştiğine göre bu sempozyumun artık gelenekselleştiğini söyleyebiliriz. Bu noktadan hareketle ve son olarak şu hususa değinmek istiyorum: Bu bilimsel toplantılar dizisinin ilkiyle ilgili planlama sırasında şöyle bir fikir benimsenmişti: Başlangıçta Osmanlı İstanbuluna genel bakış yapan bir çerçeve esas alınır, ileride tematik ve dönemsel incelemeleri öne çıkaran sınırlamalar yapılabilir, toplantılar sergi vb. etkinliklerle zenginleştirilebilir. İlk üç toplantıda, başta benimsenen genel bakış esası üzerinden yüründü. Öyle umuyorum ki, bu toplantıdan itibaren Sempozyum kurulları sizlerin değerli fikir ve önerilerinden de yararlanarak gelecek yıllarla ilgili planlamalara daha yoğun biçimde eğilecektir. III. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu’nun başarılı ve verimli geçmesini diler, teşriflerinizden dolayı şükranlarımı sunarım. 17 Bavyera ve İstanbul’da İzleri Olan Bir Osmanlı Sadrıazamı: Sarı Süleyman Paşa Hans-Georg Majer (E) Ludwig - Maximilians-Universität München, Almanya Münih’te bir bulgu1 Münih’teki Bavyera Devlet Arşivinde “Bavyeralı askerler tarafından farklı zamanlarda ele geçirilmiş Türkçe yazılar” olarak tasnif edilmiş, bir fasikül Osmanlıca belgeler bulunmaktadır.2 Bunlar, 21 yaşlarındaki hırslı ve şöhret düşkünü Bavyera Elektörü II. Max Emanuel’in katıldığı ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı 1683’de Viyana’nın kurtuluşundan 1688’de Belgrad’ın alınmasına kadar sürdürdüğü (Resim 1) savaşlarda Bavyeralıların eline geçmiştir.3 Bu 1 Makalenin Türkçe’ye aktarılmasına yardım eden Abdullah Güllüoğlu, Dr. Özgür Savaşçı ve Prof. Dr. Mehmet Hacısalihoğlu’na teşekkür ederim. Bavyera Devlet Tablo Koleksiyonları (Bayerische Staatsgemäldesammlungen)‘nda konservatör olan Dr. Andreas Schumacher’e Schleissheim Sarayı’nda bulunan savaş tablolarının fotoğraflarını çekmeme izin verdiği için; Gérard Maizou’ya mükemmel çekimleri için; Ingolstadt’ta bulunan Bavyera Askeri Müzesi (Bayerisches Armeemuseum) Müdürü Dr. Ansgar Reiss’a ise orada bulunan çadırın fotoğrafını kullanmama izin verdiği için teşekkür borçluyum. 2 Bayerisches Hauptstaatsarchiv (BHSTA), Kasten schwarz 8028. 3 Hayatı ve yaşadığı dönem hakkındaki sergi kataloğu için bkz. Hubert Glaser (Ed.), Kurfürst Max Emanuel. Bayern und Europa um 1700. 2 cilt. München 19 OSMANLI İSTANBULU III Resim 1: Bavyera Elektörü Max Emanuel Belgrad Önünde. Ressam: Henry Gascar, Viyana 1689. Bayerische Staatsgemäldesammlungen Inv. Nr. 3318. © Blauel/Gnamm –ARTOTHEK. 1976. Ayrıca bkz. Ludwig Hüttl, Max Emanuel der blaue Kurfürst 1679-1726. Eine politische Biographie. München 1976; seferleri hakkında bkz. Karl Staudinger, Geschichte des kurbayerischen Heeres unter Kurfürst Max II. Emanuel 1680-1726. = Geschichte des Bayerischen Heeres, Zweiter Band, Erster Halbband. München 1904. 20 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 2: Sarı Süleyman Paşa’nın Mektubu. Bayerisches Hauptstaatsarchiv München, Kasten schwarz 8028, fol. 608. belgeler geçen yüz yılın başında Osmanlı diplomatikasının Almanya’da öncüsü kabul edilen Georg Jacobs’un (1862-1937) dikkatini çekti. Bu belgelerden ikisini Jacobs o zamanlar yayınladı.4 Bir diğer belge Jacobs tarafından, belki dikkatini çeken, yüksek rütbeli bir Osmanlı’nın yazısı olduğu ilk bakışta anlaşılan iki belgeden farklı olduğu için pek de fazla önemsenmemiştir (Resim 2).5 Metin dokuz satırı ihtiva eder, ayrıca yaprağın kenarı başka bir el tarafından çapraz ve başaşağı yazılmış sekiz satır ile doldurulmuştur. Arka sayfada imza yerinde Süleyman adını içeren, zor okunan küçük bir mühür yer alır. Şeklî olarak metin bazı özellikler gösterir: Evvela satır üzerine yazılmış hitaptaki paşa kelimesi. Genellikle mektuplarda bu yerde 4 Georg Jacobs’ta XI. parça olarak yayınlandı, Türkische Urkunden aus Ungarn. (= Veröffentlichungen der Doktor-Hermann-Thorning-Gedächtnis-Stiftung Heft 1). Kiel 1917. 5 Bayerisches Hauptstaatsarchiv (BHSTA), Kasten schwarz 8028, fol. 608. 21 OSMANLI İSTANBULU III sultanım kelimesi görülür, özellikle de hitap edilen sultan değilse. Çünkü gerçekten sultana yazılan yazılarda padişahım diye hitap edilir. Belgede ayrıca paşanın alışılmadık şekilde kısa hitabı dikkat çeker. Son olarak rütbe ve ünvan ihtiva etmeyen ve yine bende veya fakir gibi tevazu ifadeleri bulunmayan imza dikkat çeker. Gönderen sadece min el-muhlis Süleyman diye imza atar. Bu detaylardan anlaşılıyor ki gönderen Süleyman hitap edilen paşa’ya göre daha alt rütbede değildir. Buna göre kendisi de bir paşa olmalı. Yayınlanan paşa-yazıları kolayca, mektubun sağ kenarında ve metnin çaprazında bulunan pençe’sinden, büyük mühür ve sahh (doğru) notundan fark edilir, tıpkı Yeğen Osman Paşa’nın Bavyera Elektörü Max Emanuel’e yazdığı mektuptaki gibi.6 Bu tür mektuplar genellikle yabancı, gayrimüslim muhataplara gönderilmiştir. Ancak Osmanlı paşalarının yine Osmanlı paşalarına yazdıkları mektuplar nasıl görünüyordu? Aynı fasikülde yer alan, bir sancakbeyinin bir beylerbeyine mektubu örnek teşkil edebilir. Burada hitap daha uzun, daha resmi ve sultanım kelimesi satırın üzerindedir: Devletlü, sa’adetlü, atifetlü, merhametlü Efendim Sultanım Hazretleri (...). Gönderen kendisini Bende Ali, mirliva-i Hatvan hâla diye isimlendirir. Yani geleneğe göre yazı yüksek rütbeli bir makam sahibine gibi görünüyor. Ama bir paşaya kısa ve teklifsiz hitapta bulunan kimse, imzası bunu hemen ortaya koymasa da, ancak aynı ya da daha yüksek rütbeli olmalı. “Bosnalı Osman Paşa’nın Arşivi”7 min al-muhlis veya min al-muhibb al-muhlis tertibi ve Ahmed veya Mustafa isimleriyle imzalanmış birkaç yazıyı ihtiva eder. Bu yazılar sadrıazamlar Köprülüzade Ahmed Paşa ve Kara Mustafa Paşa’nın mektupları olarak 6 Hans Georg Majer, „Ein Brief des Serdar Yeğen Osman Pascha an den Kurfürsten Max Emanuel von Bayern aus dem Jahre 1688 und seine Übersetzungen“ içinde Islamkundliche Abhandlungen aus dem Institut für Geschichte und Kultur des Nahen Orients an der Universität München. Hans Joachim Kissling zum 60. Geburtstag gewidmet von seinen Schülern. München 1974, s. 130-145. 7 Das Archiv des Bosniaken Osman Pascha. Nach den Beständen der Badischen Landesbibliothek zu Karlsruhe herausgegeben und erläutert von Franz Babinger. Berlin 1931. Maalesef orijinal belgeler İkinci Dünya Savaşı esnasında kayboldular. 22 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA teşhis edilmişlerdir. Böylece Bavyera Devlet Arşivindeki bu belgenin, Süleyman isimli bir sadrıazamın mektubu olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sadrıazamlar muhataplarına çoğunlukla izzetlü ve saadetlü karındaşım Paşa-yı muhterem (-i celil ül-kadr) hazretleri diye hitap eder. Paşa ünvanı burada da satırın üzerinde bulunur. Muhatap bostancıbaşı olduğunda Köprülüzade Ahmed Paşa ona kısaca İzzetlü Ağa Hazretleri veya Benim ruhum Bostancıbaşı Hazretleri diye hitap eder. Bu kısa ifade biçimleri bir rütbe düşüşüne delalet eder ve bizim örnekteki basit İzzetlü Ruhum Paşa Hazretleri veya Benim Ruhum terkiplerine denk düşer. Bu durum belki de hitap edilen paşanın sadrıazama yakınlığını ama aynı rütbede olmadığını ifade eder. Bavyera Harp Arşivi evrakları yardımıyla mektubun muhatabına biraz daha yaklaşılmaktadır. Çünkü 23 Haziran 1687’de Ösek (Essek)’ten (bu gün Hırvatistan’daki Osijek) gönderilen Türkçe bir mektup ve bunu yanlarında taşıyan bir Türk ve iki çiftçi yakalanarak ordugâhta Elektöre teslim edilir.8 24 Hazirandaki Diarium, yani sefer günlüğü kaydında mektubun muhtevası verilir. Bunun bir sadrıazam mektubu olduğu anlaşılmış, belki esirlerin de sorgulanmasıyla onun “Bassa zu Siget”’e [Zigetvar paşasına] gönderildiği fark edilmiştir.9 Zigetvar önemli bir sınır kalesiydi. (Resim 3). Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir “Şikayet Defteri”nde bu kaleyle ilgili birkaç ferman vardır. Bu fermanlar Süleyman Paşa’nın selefleri dönemine, kendi dönemine ve halefleri dönemine aittir. Bu fermanların muhatabı yıllar boyunca hep aynı kişidir: Zigetvar Muhafızı Mir-i miran Mehmed Paşa. Kendisinin Münih’teki vezir mektubunun gönderildiği kişi olduğu anlaşılmaktadır.10 Bu (genç?) beylerbeyinin kariyeri ve şahsı yine de şimdilik karanlıkta kalıyor. Buna karşın sadrıazamın kimliği arşiv bağlantısıyla ve daha açık ve sarih olarak mektuptaki bir tarihle ortaya çıkar. 8 BHSTA Kriegsarchiv B 8c, Günlüğe eklenmiş gelen mektupların defteri. 9 BHSTA Kriegsarchiv B 8c, Diarium. 10 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İstanbul, Şikayet Defteri Nr. 10, s. 64, 73, 108, 111, 238. 23 OSMANLI İSTANBULU III Resim 3: Sigetvar Kalesi. Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung. Augsburg 1701. Bayerische Staatsbibliothek ESlg/ 2 Turc. 39-2, s. 483. Bu sadrıazam Mürüvvet oğlu Sarı Süleyman’dır.11 Hersek’te (bu gün Sırbistan’da) bulunan Prijepol’dandır. Bir Raguza elçilik heyeti ile İstanbul’a geldiği ve burada Köprülü vezir ailesinin hizmetine girdiği belirtilmektedir.12 IV. Mehmed’in ilk yıllarında Yeni Sarayda helvacı olarak hizmet etmiş, daha sonra bir dilsiz olan Musahib Bizaban Tavşan Ağa’nın13 hizmetine girmiş ve onun kethüdalığına kadar yükselmiştir. Ağustos 1669’da çavuşbaşı olarak görünür. 1672’de saray hizmetindeki kariyeri geçici olarak sona erer, çünkü Sadrıazam Köprülüzade Ahmed Paşa onu kendi hizmetine alır ve kendi Sadaret Kethüdası tayin eder.14 Her iki hamisini de şükranla 11 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi. II/2, 2. Baskı, Ankara 1977, s. 425: Vakfiyeye göre. Bu isim o dönem için alışılmamış bir isimdi ve yaygın dini isimlerden değildi. Demetrius Cantemir onun anne-babasının Hıristiyan olduğunu, fakat küçük yaşlardan itibaren Müslüman olarak yetiştirildiğini yazmaktadır. Bkz. The History of the Growth and Decay of the Othman Empire. London 1734, s. 317, not 70. 12 Giambattista Donado, “Relazione” (1684) içinde Niccolò Barozzi e Giulielmo Berchet, Relazioni degli Ambasciatori e Baili Venetia Costantinopoli. Volume unico, Parte II. Venezia 1873, s. 316. 13 Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmani, İstanbul 1311/ 1893-94, III, 69. 14 Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât. Tahlil ve Metin (10661116/1656-1704). Hazırlayan Abdülkadir Özcan. Ankara 1995, s. 35; Mehmed Raşid, Tarih, İstanbul 1282/1865, I, 292. 24 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA yad etmiştir.15 Ahmed Paşa’nın ölümünden sonra saraya Mirahor-i evvel 16 olarak atanmış ve böylece Sultanın hizmetine geri dönmüştür. Fakat yeni sadrıazam Kara Mustafa Paşa ile ilişkisi uzun süreden beri oldukça gergindi. Onu Sultan’dan uzak tutmak için kendisine Mekke’deki sel hasarlarının giderilmesi ve hasarlı su yollarının tamiri görevi verildi.17 Başarılı bir şekilde geri dönen Sarı Süleyman o zamana kadar olduğu gibi yine Sultan’ın teveccühüne mazhar oldu; fakat Musahip, Kızlar Ağası ve Haseki ile sadrıazama karşı birlik oldu.18 Viyana bozgunu ve Kara Mustafa Paşa’nın idamından sonra Ocak 1684’te sadrıazamın nakit servetini ve diğer mirasını tespit etme, kaydetme ve el koyma vazifesini üstlendi. Vazifesini sultanı memnun edecek şekilde yerine getirdiği için, önceden kendisine vaat edildiği şekilde, üçüncü vezir ve kaymakam olarak atandı.19 Kara Mustafa Paşa’nın yerine Kara İbrahim Paşa sadrıazam tayin edildi. Fakat bu, Balyos Giambattista Donado’nun belirttiği gibi halkın tepkisine yol açtı. Ona göre Sultan’a bir arzuhal gönderilerek bu makama Musahib Mustafa Paşa, Köprülüzade Mustafa Paşa veya Süleyman Paşa’nın yükseltilmesi rica edilmiş.20 Giambattista Donado’ya göre, artık Kaymakam olan Süleyman Paşa sakin tavırlarıyla genel olarak saygı görmekteydi ve Sultan tarafından seviliyordu, ve eğer hayatta kalırsa şüphesiz sadrıazam olacaktı.21 Kutsal ittifak çerçevesinde Polonya Kralı Jan Sobieski’nin kuzeyden saldırısı beklenmekte olduğu ve bu yüzden Karadeniz bölgesinde yetenekli birine ve güçlü bir orduya ihtiyaç duyulduğu için divan toplantısı sonrasında Boşnak Sarı Süleyman Paşa serdar olarak 15 Mehmet Nermi Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, Üsküdar 2001, I, 346: Nâbî Efendi’nin şiiri. 16 Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa, Tarih, İstanbul 1928, I, 653; Defterdar, Zübde, 78; Raşid, Tarih, I, 334. 17 Silahdar, Tarih, II, 124; Defterdar, Zübde, 121; Raşid, Tarih, I, 369; Donado, “Relazione”, 316. 18 Donado, “Relazione”, 316-317. 19 Silahdar, Tarih, II, 124; Defterdar, Zübde, 167,171; Raşid, Tarih, I, 437; Donado, “Relazione”, 311-312. 20 Donado, “Relazione”, 312. 21 Donado, “Relazione”, 317. 25 OSMANLI İSTANBULU III atandı. Yola çıkmadan önce orduyla sultan’ın önünde geçit töreni yaptı, sultan tarafından Alay Köşkü’nde kabul edildi ve bir seraserli kürkle taltif edildi.22 Seferi başarılı bir şekilde yürüttü ve kendisine sultan tarafından bir hatt-ı hümayun, bir kürk ve mücevherlerle süslü bir kılıç gönderildi.23 Kara Mustafa Paşa’nın halefi Sadrıazam Kara İbrahim Paşa (1683-1685) selefinin örneği ve akıbeti gözü önünde olduğundan imparatora karşı gönderilen ordunun başına geçmek için en ufak bir meyil göstermemişti. O artık dört cephede yürütülen seferleri başkentten idare etmeye kalkışmış ve 1684 ve 1685 yıllarında sadece komutanlarını imparatora karşı göndermiş, böylece bunlar arasındaki muhtemel rakiplerini de merkezden uzaklaştırmış oldu. Birçok Osmanlının fikrine göre bir seferin verimli ve umut verici olabilmesi için bizzat sultan veya geniş yetki ve otorite ile donatılmış sadrıazam tarafından şahsen yürütülmesi gerekli idi. Ama sadrıazam inatla kendi bakış açısını savunuyor, ayrıca hasta oluyor veya hastaymış gibi görünüyordu. Bu durumda sultan tanıdığı ve itimat ettiği Sarı Süleyman Paşa’yı derhal Edirne’ye getirtti ve resmi işleri büyük ölçüde yürütemeyen sadrıazam Kara İbrahim Paşa’ya vekâlet etmekle görevlendirdi.24 Ama ardından sadece Engürüs serdarı olarak görevlendirilip uzaklaştırılmak istemeyen ve bunu padişaha da ifade eden Süleyman Paşa, harem-i hümayunda sultanın elinden sadaret mührü ve Macar seferi serdarlığını aldı.25 Bir raporda onun akıllı ve zeki oluşu nedeniyle bu makama ve mertebeye gelmiş olduğu belirtiliyordu.26 Belli ki kendisi Osmanlı menfaatlerine sadece askerî alanda hizmet edemeyeceğini kavramıştı. Daha kaymakamlığı sırasında Venedik Balyosu Giambattista Donado ile çok iyi ilişkiler kurmuştu.27 Sadrıazam olarak da sıradan olmayan diplomatik düşünceler ve girişimler de onun siyasetinin bir par22 Silahdar, Tarih, II, 127; daha kısa olarak Defterdar, Zübde, 174. 23 Silahdar, Tarih, II, 204-209 sefer hakkında; Defterdar, Zübde, 190. 24 Silahdar, Tarih, II, 210-211. 25 Silahdar, Tarih, II, 225-226. 26 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung. Augsburg 1700, s. 321. 27 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 368; Donado,“Relazione“, 311-317. 26 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA çasıydı. Lehistan’ı İmparator Leopold ile ittifakından koparmak için padişaha Kamaniçe kalesini yerle bir etmeyi önermişse de padişah bu öneriyi kabul etmemişti.28 İmparatorun Moskova’yla görüşmelerini bozmak ve İmparatoru kazanmak için General Caraffa’ya gönderdiği bir yazıda barıştan söz etmiş, isyankâr Tököly’nin kendisine teslim edilebileceğini önermiş ve gerekirse başka tavizler de verilebileceğini ima etmişti.29 Saray Harp Meclisi Başkanı (Hofkriegsratspräsident) Markgraf Hermann von Baden ve Bavyera Elektörü Max Emanuel ve Lothringen Dükü Karl ile de yazışmalarda bulunmuştur.30 Payitahttaki açlıkla baş edebilmek için İngiliz ve Hollandalı tacirlerin yardım etmelerini sağlamıştı.31 Onun 1686 seferi Budin’in düşmanlar tarafından alınmasını engelleyemedi, yine de ordusu bozulmadan kalabildi. Bu konuya tekrar değinilecek. Ancak sultanın sarayında son yıllardaki savaşlarda geri çekilmeler ve başarısızlıklardan dolayı ordunun huzursuzluğundan endişe ediliyordu. Bunun üzerine sadrıazama kışı orduyla birlikte Belgrad’da geçirmesi emredildi. Sadrıazamın düşmanla müzakere girişimleri başarısız oldu.32 Sarı Süleyman Paşa Belgrad’ın Osmanlı 28 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 321. 29 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 385. 30 Sir Roger Manley, “The History of the Turkish Empire Continued, From the Year One thousand and Six hundred Seventy six, to the Year One thousand Six hundred Eighty six” içinde Sir Paul Rycaut, The History of the Turkish Empire, From the Year 1623, to the Year 1677. London 1687, s. 335; Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 367-368, 421-423. Abdullah Güllüoğlu beni bu mektuplardan birinin İngilizce baskısı hakkında bilgilendirdi: A Letter sent by the Grand Visier to the Duke of Lorrain, In His Camp at Zaluock, On the Eighteenth of September 1687. In which He earnestly Entreats for Peace. London 1687. 31 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 321. 32 Manley, The History, 335; Staudinger, Geschichte des kurbayerischen Heeres, II/I, 227; Onun İmparatorluk Harp Meclisi Başkanı Markgraf Herrman von Baden’e ve Yukarı Macaristan’da (Orta Macar) İmparatorluk kumandanı (ceneral) Graf Antonio Caraffa’ya yazdığı yazıların metinleri 1687’de Osmanlı karargahında bırakılan Name Defteri’nde kayıtlıdır: Cod. turc. 30, fol. 106a—107a, Staats- und Universitätsbibliothek Göttingen (Göttingen Devlet 27 OSMANLI İSTANBULU III Resim 4: Belgrad Kalesi. Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung. Augsburg 1701. Bayerische Staatsbibliothek ESlg/ 2 Turc. 39-2, s. 468. İmparatorluğu için ne kadar önemli olduğunu görmüştü (Resim 4). İleri görüşü sayesinde şehrin tahkimat tesislerini tamir ve kalıcı bir şekilde tahkim ettirmişti. Ayrıca Ösek üzerine bir saldırı beklediğinden bu şehri de iyi bir şekilde tahkim ettirdi.33 1687 seferi bu yüzden iyi bir şekilde hazırlandı. Süleyman Paşa ordusuyla Belgrad’dan Drava (Drau)’daki Ösek (Essek)’e kadar ilerledi ve orada Dük Karl von Lothringen ve Bavyera Elektörü Max Emanuel komutasındaki imparatorluk ordusunu beklemeye başladı. Sonraki sahneyi Bavyeralıların gözünden aktarıyorum: “Sürekli devam eden çatışmalar altında iki gün sonra bin bir meşakkatle 18 ve Üniversite Kütüphanesi); daha önceki barış teşebbüsleri için bkz. Abdullah Güllüoğlu, „Büyük Bozgun’un İlk Senelerinde Osmanlı Diplomasisi (16831685)“ içinde Hedda Reindl-Kiel – Seyfi Kenan (Ed.), Deutsch-türkische Begegnungen/Alman Türk Tesadüfleri. Festschrift für Kemal Beydilli/Kemal Beydilli’ye Armağan (=Bonner Islamstudien, herausgegeben von Stephan Conermann, Band 30), Berlin 2013, s. 88-105. 33 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 385; ilgili fermanlar için bkz. BOA, Şikayet Defteri, Nr. 10. 28 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Temmuzda Essek çevresine erişildi; ancak orman bölgesinden çıkınca beklenildiği gibi düşman ordusuyla sahrada karşı karşıya gelinmedi; aksine Fransız mühendislerin yardımıyla sanatın tüm kurallarına göre istihkâm edilmiş bir karargâhla karşılaşıldı.”34 Takip eden iki gün boyunca iki taraftan da ağır top ateşleri devam ediyordu, Osmanlı süvarileri şiddetli savunmayla karşılaşıyordu. Ama Sadrazam ve birlikleri güvenli yerlerinde duruyorlardı. Saldıranlar ise bombardımana maruz kalmışlar ve 1000 kişinin üzerinde kayıp vermişlerdi. Bunun üzerine imparatorluk harp meclisi Osmanlı mevzisine saldırmanın mümkün olmadığını beyan etti ve geri çekilme kararı aldı. Hemen o akşam veya ertesi gün Sadrıazam Süleyman Paşa vakit ayırıp olup bitenlerin tesiriyle daha sonra Bavyeralı askerlerin eline geçen bu mektubu yazdı. Tamamen zafer sevinciyle Zigetvar Muhafızı Mehmed Paşa’ya düşmanın Ösek’e saldırdığını, ama üç günlük muharebeden sonra geri püskürtülüp çekildiğini bildirdi. Düşman onun bölgesine gelecek olursa akıllı ve cesurca hareket etmelidir. O da aynı muhtevalı bir mektubu Kanije’ye göndermeli ki, oradakiler de düşmanın mağlubiyetinden haberdar olsun ve kendilerini düşmandan öç almaya hazırlasınlar. Sadrıazam bunu katibine yazdırmıştır. Kendi eliyle de kenara şunu eklemiştir: Benim ruhum, bihamdillâh Taalâ Hırvat yirmi beş katana35 der sağ konulmuşdur. Hakk Taalâ dahi ziyade kahr eyliye. Zayıf askerdir. Biz dahi akiblerince hareket etmek üzereyüz. Cenab-ı Bari Taalâ’nın inayetile her ne tarafa giderlerse akiblerince gidülür. Hemen göreyim, gaziyan ile hazır bulunasız. Hakk Taalâ Asker-i İslamı mansur muzaffer eyliye! Amin. 11 [Ramaza]N sene 98 [21 Temmuz 1687]. 34 Staudinger, Geschichte des kurbayerischen Heeres, II/I, 232; Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 392. 35 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 393: Ösek’ten geri çekilirken Piccolomini kumandasındaki 26 Macar ve Hırvat bölüğü düşman saldırılarına karşı ordunun ağırlığını korumakla görevliydi. 29 OSMANLI İSTANBULU III İmparatorluk ordusunun çekilişinden sadrıazam büyük bir sevinçle, rakibin kendini mağlup edilmiş ve zayıflatılmış hissettiği sonucunu çıkartıyordu. Böylece onu takip etmeye karar verdi. Sonunda 12 Ağustos 1687’de Mohaç yakınında Harsan Dağı’nın önünde savaş başladı.36 Savaş çok çetin geçip uzun zaman ortada idiyse de sonunda Osmanlıların ağır kayıpları ve imparatorluk ordusunun zaferiyle sona erdi. Süleyman Paşa ordusunun geri kalanıyla Ösek’e çekildi. O mektubunun da gösterdiği gibi başta elde ettiği başarıyı olduğundan daha yüksek değerlendirmiş, atılgan genç rakip kumandanların zafer arzusunu, askeri dehasını ve ordularının kalitesini küçümsemişti. Nitekim bu çatışmada Bavyeralı Elektör Max Emanuel büyük bir zafer kazanmıştı. Bu çatışmada yer alan diğer iki genç komutandan Badenli Markgraf Ludwig Wilhelm 1692 yılında başkomutan olarak Köprülüzade Mustafa Paşa’yı yenecek ve Savoyenli Prens Eugen de 1697’de Padişah II. Mustafa’ya karşı galip gelecekti. Bavyera’daki başka izler Bu savaş sebebiyle Süleyman Paşa’dan başka yadigârlar da Bavyera’ya gelmiştir. Zîra elektör zaferden sonra kendi payına düşen Sadrazamın muhteşem çadırına37 sahip olmuş ve geceyi orada geçirmiştir. 1688 yılından kalma bir Fransız gravürü Max Emanuel’i savaş hazinesiyle birlikte sadrıazamın çadırı önünde göstermektedir.38 Bu çadır Bavyera tarih yazımında ifade edildiği gibi “...inanılmaz geniş odalarında en değerli eşyaları ve çok önemli evraklardan oluşan bir hazine” barındırıyordu.39 Silahdar Osmanlıların kayıpları arasında hazine ve defterhaneyi de sıralıyor.40 Başbakanlık Osmanlı Arşivi envanterindeki eksikler de bunu 36 Konu hakkında bilgi için bkz. Horst Glassl, „Max Emanuel und die Schlacht am Harsán im Jahre 1687“, içinde: Serta Balcanica-Orientalia Monacensia, in Honorem Rudolphi Trofenik Septuagenarii. Ediderunt H. J. Kissling – L. Kretzenbacher – P. Bartl. München 1981, s. 199-218. 37 Resmi için bkz. Ernst Aichner (Ed.), Führer durch das Bayerisches Armeemuseum Ingolstadt. I: Neues Schloss. Ingolstadt 1998, s. 76-77. 38 Glaser (Ed.), Kurfürst Max Emanuel, II, 83. 39 Staudinger, Geschichte des kurbayerischen Heeres, II/I, 240. 40 Silahdar, Tarih, II, 276; Silahdar çadırdaki ziyaretten de haberdardır. 30 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 5: Sarı Süleyman Paşa’nın Çadırı. Fotoğraf: Bayerisches Armeemuseum Ingolstadt. doğruluyor.41 Bir İngiliz seyyah ise aynı yıl içinde çadırı Münih’te görmüştü (Resim 5). Bu gün bu çadır masraflı bir şekilde restore edilmiş ve Ingolstadt’da Bavyera Askeri Müzesi’nde Süleyman Paşa’nın çadırı olarak sergilenmektedir. Bu tek direkli yuvarlak çadır hakkında Nurhan Atasoy bize şu bilgileri vermektedir: “bugüne kadar incelediğim çadırların içinde özellikleri bakımından tektir.” Onun tasvirinden alıntı yapıyorum: Bu çadırın dışı kırmızı çuha, içi kırmızı bogazidendir. Şemseli süsleme şemasında sütun ve şemse zeminleri atlastandır. Beş kata varan kıvırma oturtma işlemelidir… Çadırın [oniki] hazineleri üçer üçer gruplanarak programlanmıştır… Bu üçlü gruplarda ortadakiler hariç iki yandaki hazinelerde ayrıca pencereler vardır. Bunlar yukarıya toplandıklarında pencereler de toplanırlar. Çadır böylelikle istenildiğinde iki yandan yarı yarıya açılma olanağına sahiptir. Büyüklüğüyle olmasa da çok renkli ihtişamıyla, enfes el sanatı ustalığıyla etkileyicidir.42 41 Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi. Ankara 1992, s. 85’e göre 1681 ve 1688 arasındaki bütün Mühimme Defterleri ve s. 96’ya göre 1699 öncesine ait Name Defterlerinin tamamı yoktur. 42 Bu çadır hakkında daha fazla bilgi için bkz. Nurhan Atasoy, Otağ-ı Hümayun. Osmanlı Çadırları. İstanbul 2000, s. 262-263. 31 OSMANLI İSTANBULU III Resim 6: Kara Mustafa Paşa’nın Viyana Önünde Bıraktığı Çadırının Gravürü. Ressam: Nicolò Pilly. Copyright Wien Museum. O oturma çadırı olarak adlandırılmıştır, gerçekten de sadrıazamın ordugâhta bırakmış olduğu çadır kompleksinin merkezi ve en şahsi bölümüdür. Müze deposunda bulunan, sadrıazamın çadırına ait olan ikinci bir çadır henüz restore edilmemiştir ve ziyarete açık değildir. Kara Mustafa Paşa’nın Viyana önündeki çadır sarayının bir gravürü43 ele geçirilen bu çadırda bulunan “inanılmaz geniş odaları” tahayyül etmemize yardım edebilir (Resim 6). Aynı şekilde Krakovi’de bulunan bu tekstil sarayın orijinal kısımlarına bakış da bir fikir verebilir.44 Ancak “çok önemli evraklardan oluşan hazine” Bavyera devlet kurumlarının envanterlerinde maalesef yoktur. Başka bir rivayete göre bunlar Lothringen Dükü’nün payına düşmüştür.45 Ama Bavyera’da bir iz gene de vardır. Elektörün Türkçe tercümanı Lucas Michaelowiz ordugâhta ele geçirdiği bazı “Türkçe Maliye Defterlerinin” 43 Die Türken vor Wien 1683. Wien 1983, s. 112, 113. 44 Magdalena Piwocka, “Turkish tents in Poland” içinde War and Peace. Ottoman-Polish Relations in the 15th-19th Centuries. İstanbul 1999, s. 53-61 özellikle s. 58’deki resim. 45 Joseph von Hammer-Purgstall, Geschichte des Osmanischen Reiches, Pest 1830, VI, 480. 32 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA (Türkische Oekonomie-Bücher) elektörün emriyle kendisinden alındığından şikâyet eder.46 Ben bu defterleri maalesef bu güne kadar bulamadım ve teşhis edemedim. Fakat Osmanlı karargahından alınmış ve kısmen Bavyera dışında olan üç başka defterin izini buldum: Bir Bursa Mukataa Defteri günümüzde Erlangen’de, Ruznamçe Defterlerinden oluşturulmuş bir Masraf Defteri ise Zittau’da. Bu defter sadrıazam tarafından talep edilmiş olmalı.47 İki adet Name Defteri Göttingen’de olup bunlar sadrıazamanın bürosuna ait daha somut izler taşımaktadır.48 Yabancı hükümdarlarla yazışmaları içermektedirler. Bunların kesinlikle doğrudan Süleyman Paşa’nın çadır sarayından olduğu anlaşılmaktadır. Silahdar’ın verdiği bir bilgiye göre ele geçirilen defterhane Osmanlı elinde esir olarak bulunan Avusturya’lı bir subayla değiştokuş edilmiştir.49 Bunun büyük ihtimalle Defterhane’nin ancak bir kısmı için geçerli olduğu anlaşılıyor. Nitekim bütün sefer boyunca kayıt tutulmuş bir defter İstanbul’da muhafaza edilmiştir. Bu defter Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Şikayet Defteri olarak tasnif edilmiş olan bir Ordu Mühimmesi’dir.50 Defterde Süleyman Paşa zamanından, onun selefi zamanından ve birkaç tane de halefi Siyavuş Paşa zamanından olmak üzere savaşla ilgili ferman kayıtları vardır. Fakat bu defterin her hangi bir zamanda düşman eline düşmüş olabileceğine dair hiçbir işaret yoktur. Bununla birlikte bu ilginç meselenin daha ayrıntılı bir arşiv çalışmasıyla teyit edilmesi gerekir. Bu defterler Süleyman Paşanın kançılaryasından çıkmıştır. Fakat onlar onun elinden çıkmış belgeler değildir. Burada keşfettiğimiz Zigetvar Paşasına gönderdiği mektup ise çok farklıdır. O Süleyman Paşanın şahsi imzasını, mührünün baskısını ve kendine has imlasıyla 46 Hans Georg Majer (Ed.), Das osmanische Registerbuch der Beschwerden (Şikâyet Defteri) vom Jahre 1675, Wien 1984, Einleitung s. 16. 47 Bu defterler hakkında daha fazla bilgi Almanya’daki Osmanlı belgeleri ve defterleri hakkındaki kataloğumda yer alacaktır. 48 Niedersächsische Staats- und Universitätsbibliothek Göttingen: Cod. turc. 29 (1054/1644 – 1087/1676 yılları için) ve 30 (1087/1676 – 1098/1687 yılları için). 49 Silahdar, Tarih, II, 276. 50 BOA, Şikayet Defteri, 10. 33 OSMANLI İSTANBULU III Resim 7: Yeni Schleissheim Sarayı. Fotoğraf: © Bayerische Schlösserverwaltung. Scherf/Gruber. yazmış olduğu derkenarı ihtiva eder. Bu tarz sade bir üslupla yazılan sadrıazam mektupları çok nadir bulunur. Bunlarda sultan fermanlarında ya da sadrazam buyruldularında bulunan yaptırım gücü bilindiği gibi yoktur. Bu yüzden de alıcıları tarafından muhafaza edilmeleri için herhangi bir lüzum görülmez. Bunların merkeze ulaşmaları çok ender ve istisnai bir durumdur. Osmanlı diplomatika literatüründe bunlar kendine has bir tür olarak şimdiye kadar ele alınmış değildir.51 Şu anki bilgime göre Süleyman Paşanın bu mektubu Almanya’da bu tür içerisinde özgün olarak korunmuş tek mektuptur ve belki de ondan kalmış tek özgün belgedir. Ama Sarı Süleyman Paşa Bavyera’da hala bu güne değin çok farklı bir şekilde mevcuttur. Elektör Max Emanuel büyük ölçüde komutan olarak şöhretini göstermeye matuf temsilî Yeni Schleissheim Sarayını yaptırırken (Resim 7), saray ressamı Franz Joachim Beich’a52 1702-1704 yılları arasında tören salonu için beş metre yüksek51 Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik). İstanbul 1994, s. 227’de muhtemelen bir İnşa’dan yola çıkarak, min al-muhlis’in en üst düzeyde bir selam olduğunu belirtmektedir. Sayfa 507’de geç 18. yüzyıla ait bu türden bir belgeyi faksimile olarak vermektedir. 52 Onun hakkında bkz. Heidi Bürklin, Franz Joachim Beich (1685-1748) ein Landschafts- und Schlachtenmaler am Hofe Max Emanuels. München 1971; 34 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA liğinde, dokuz metre genişliğinde iki devasa savaş tablosu yaptırır.53 Birincisi 1683’de Viyana’nın muhasaradan kurtulmasını, yani askeri kariyerinin başlangıcını temsil eder. Diğeri ise son başarısı olan 1688’deki Belgrad’ın fethini değil de Mohaç yakınlarında Harsan Dağındaki Sarı Süleyman Paşa’ya karşı savaşını gösterir (Resim 8). Böylece Max Emanuel sadrıazam komutasındaki Osmanlı ordusuna karşı meydan savaşında elde ettiği zaferini, uzun zaman arzu ettiği tek başına başkumandanlığı döneminde Sava ve Tuna’daki stratejik kalenin yani Belgrad’ın alınmasından daha değerli bulur. Bu devasa tabloda sağ tarafta ormanla kaplı Harsan dağının karşısındaki dağ görülmektedir; Elektör Osmanlı birlikleri tarafından saldırıya uğradığında bu dağ, Lothringen Dükü birliklerinin duruma müdahale etmesini engelliyordu. Sağ taraftaki ovada karşı saldırıya geçmiş olan ve sıra sıra düzenli olarak ilerleyen Elektör’ün birlikleri görülmektedir. Ön tarafta iki sıralı olarak süvari birlikleri, sonra dragonlar, yani hafif süvari birlikleri ve arkada da piyade birlikleri... Ortada, tabyalarla tahkim edilmiş ve yeniçeriler tarafından müdafaa edilen karargahın önünden Osmanlı atlıları panik halinde sol tarafa kaçmaktadır. Burada karargaha ait birkaç çadır olduğu görülebiliyor. Ön planda, üzerine ışık vurulan Osmanlı atlıları parlak olarak vurgulanıyor. Darmadağın ve alaca renklerle yığın halinde kaçış halindeler ve son güçleriyle üzerlerine gelen süvarilere karşı koymaya çalışıyorlar. Özellikle kıratlı süvari etkileyici bir şekilde tasvir edilmiş: okçulara özgü duruşuyla direnç gösteriyor. Sağ taraftaki karanlıktan İmparatorun birlikleri bunların peşini bırakmıyor. Bunlar, öyle anlaşılıyor ki elektörün kurmaylarıdır. Elektör bunların ortasında parlak ve ışıklı bir şekilde tasvir edilmiş ve kırmızı renkli silahlı uniformasıyla ordu komutanı olarak vurgulanmış, karşı saldırıyı yönetiyor. Bu Barocke Weltbilder. Franz Joachim Beich. Hofmaler des bayerischen Kurfürsten Max Emanuel (Ausstellung im Zeppelinmuseum Friedrichshafen 1998/99). Friedrichshafen 1998. 53 Wolfgang Meighörner, „Bilder des Krieges? Schlachtengemälde von Franz Joachim Beich“ içinde: Barocke Weltbilder, 153-160. Beich, çizdiği savaş tabloları için harp zamanında yapılan çizimlerdan (Gumpp), planlardan (Hallert), ve ayrıca Michael Wenig’in gravürlerinden ve Yüzbaşı Diani’nin raporlarından yararlanabilmiştir. 35 Resim 8: Mohaç Meydan Savaşı 1687. Ressam: Franz Joachim Beich 1704. Yeni Schleissheim Sarayı. Bayerische Staatsgemäldesammlungen. Fotoğraf: Gérard Maizou. OSMANLI İSTANBULU III Resim 9: 1688 Yılında Osmanlı Elçilerini Kabul Eden Bavyera Elektörü Max Emanuel. Ressam: Jacobo Amigoni 1723-1725. Bayerische Staatsgemäldesammlungen. Fotoğraf: Gérard Maizou. Schleissheim’da bulunan savaş tabloları arasında elektörü kişi olarak gösteren tek tablodur. Bununla Sarı Süleyman Paşa’ya karşı verilen muharebenin Elektör Max Emanuel için ne kadar önemli olduğu bir kez daha ifade edilmektedir. Yıllar sonra (1723-1725), uzun süren sürgünden olgunlaşmış olarak geri döndüğünde, sarayın büyük salonunun bitişiğindeki Viktoriensaal’i [Zaferler Salonu] yeniden düzenletirken duvarlarını Osmanlılara karşı en önemli faaliyetlerini hafızalarda canlı tutacak on savaş resmiyle donatmıştır. Ama merkezde, Jacopo Amigoni’nin (1682-1752) elektörü bir diplomat ve devlet adamı olarak tasvir ettiği, 1688’de Belgrad önündeki ordugâhta iki Osmanlı elçisini, Zülfikar Efendi ve Alessandro Maurocordato (İskerletzade İskender), kabulünü gösteren tablosu vardır (Resim 9). Mavi renkli üniforma giydiği için Osmanlılar tarafından Mavi Kral olarak isimlendirilen elektör,54 54 Hans Georg Majer, “Der blaue ‘König’”, Zeitschrift für bayerische Landesgeschichte 38 (1975), s. 730-738. 38 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 10: Buda’nın Fethi 1686. Ressam: Franz Joachim Beich 1723-1725. Yeni Schleissheim Sarayı. Bayerische Staatsgemäldesammlungen. Fotoğraf: Gérard Maizou. zarafetli duruşuyla ve haşmetli bakışıyla koltukta oturmaktadır. Onun arkasında isimleri bilinen beş Bavyera asilzadesi durmaktadır. Bu grubun karşısında minder üzerinde oturan iki Osmanlı sefiri ve bunların arkasında da bu ikisinin mahiyetindekiler. Bunların içinde özellikle belirgini olan Zülfikâr Efendi inceleyici gözlerle elektöre bakmaktadır. Bunun sağ yanında elleriyle konuşmakta olan Maurocordato. Bunların üstünde bir bulut üzerinde elektörün şöhretine ait bir alegori süzülmektedir. Zaferler Salonu’ndaki on tablodan üçü Sarı Süleyman Paşa’ya karşı yürütülen seferlerdeki diğer olayları resmeder: Birinci tablo Buda’nın 1686 yılındaki başarılı bir şekilde kuşatılmasını göstermektedir (Resim 10). Tuna kıyısında bulunan bu şehir, haftalar süren top ateşi ve infilak eden cephanelik nedeniyle neredeyse viraneye dönmüş vaziyettedir. Ayakta kalan ancak birkaç minaredir. Elektörün yönettiği birlikler şehri tahkim edilmiş kalenin bulunduğu tarafından kuşatmaktadır. Resmin sol kenarındaki barut dumanı, Lothringen Dükü’nün saldırısının başladığını haber veriyor. Sadrıazamın ordusu tabloda görülmese de kuşatmanın sekizinci haftasından beri yakınlarda bulunuyor. Sarı Süleyman Paşa 39 OSMANLI İSTANBULU III Resim 11: Şikloş Yakınlarında Drava Nehri Üzerinden Geçiş. Ressam: Franz Joachim Beich 1723-1725. Yeni Schleissheim Sarayı. Bayerische Staatsgemäldesammlungen. Fotoğraf: Gérard Maizou. nihai bir son çatışmaya yanaşmıyor.55 Herhalde kuşatan ordunun çok güçlü olduğunu düşünüyor; bu yüzden üçlü bir taktik izliyor: İlkin, tam başaramasa da şehri savunanları asker ve mühimmat ile takviye etmeyi planlıyor. İkinci taktik olarak sürekli ataklarla hasmını yıldırmayı düşünüyor, böylece yılmış bir orduyla savaşmayı amaçlıyor. Üçüncü taktik olarak ise, asıl Osmanlı ordusunu imparatorluğun koruma kalkanı olarak muhafaza etmek, başarı, yani galibiyet vaat eden bir ortamda savaşa sürmek niyetini gütmekte. Sarı Süleyman Paşa Budin’i kurtaramamıştır. Tablo saldırıların yoğunluğunu izleyene hissettirmektedir. Bavyera topçuları üç batarya halinde topları doldurup şehre ateş ederken hücum birlikleri Schlossberg’e saldırmaktadır. Arka taraftan Bavyera armalı bir cephane arabasıyla takviye gelmektedir. 55 Manley, “The History”, 330: “They [prisoners] added, that the Seraskier had express orders not to hazard a battle with the Christians, for fear of loosing the City and the Army at once, but to endeavour to put Supplies of Troops in the besieged Town one way or other...”. 40 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 12: Ösek’ten Geri Çekilme. Ressam: Franz Joachim Beich 1723-1725. Yeni Schleissheim Sarayı. Bayerische Staatsgemäldesammlungen. Fotoğraf: Gérard Maizou. Şehrin 2 Eylül’de düşmesinden sonra bir araya getirilen şehir insanlarına korkunç bir katliam uygulanmıştır. Bildirildiğine göre öldürmeleri elektör durdurmuştur. Innsbruck’taki Hofburg’da bulunan bir tablosunda Charles Herbel bu katliamı tasvir etmiştir.56 İkinci tablo Bavyera ordularının 14 Temmuz 1687’de Ösek’e giderken Siklos yakınındaki Drava üzerinden geçirilişini tasvir etmektedir (Resim 11). Nehir geçişleri çok tehlikeli ve hassas harekâtlar olarak görülüyordu. Bunların başarılması büyük başarı olarak görülüyordu. Yoğun yağmur yağışı geçişi engelliyordu. Drava ırmağı kabarmıştı, arazi bataklığa dönüşmüştü. Bir subayın komutasındaki birlikler, bayraktarlarını izleyerek ırmağı ahşap bir köprüden geçmişti. Irmağın öteki tarafında bir grup asker kamp yapmıştı. Emre uyarak bayraklarını davulların üzerine koymuşlardı. Başka askerler de, çamurda kısmen dizlerine kadar bata çıka, ağır yükleriyle sol tarafa doğru ilerlemekteydi. Sol tarafın arka planında minareleriyle Osmanlı şehri Valpovo görülmektedir. Ön planda seyirciler, bir köpek 56 Glaser (Ed.) Kurfürst Max Emanuel, II, 78-79. 41 OSMANLI İSTANBULU III ve inatçı bir kıratı suya sürmek isteyen bir süvari tabloyu tamamlayan unsurlar olarak resmedilmiştir. Valpovo’da Lothringen dükü birlikleriyle buluşuluyor, Ösek’te de Osmanlı karargâhı üzerine gidiliyor. Üçüncü tablo imparatorluk ordusunun Ösek’den geri çekilişini gösterir (Resim 12). Hiç alışılmadık şekilde bu tablo düşman karşısında başarısızlığı, yani Sarı Süleyman Paşa’nın başarısını göstermektedir. Bu, bahsedildiği üzere onun mektubunda sevindiği başarısıdır. Ama elektör neden sarayına düşmanın başarısının bir tablosunu yaptırır? Çünkü bu, Latince bir açıklamadan da anlaşılacağı gibi daha sonraki zaferinin bir hazırlığı ve basamağı olmuştur. Arka planda Süleyman Paşa’nın Ösek şehrini çevreleyen tahkim edilmiş tabyası ve Osmanlı çadırları. Önde elektörün sıradüzenli saldırıya geçmiş birlikleri. Her iki taraf da birbirine ateş etmektedir. Ön planda kırata binmiş bir subayı izleyen süvari birlikleri, ki bunlar olay yerinden uzaklaşmaktadır: geri çekilişin başlangıcı. Ön tarafta solda, sadrıazamın mektubunda sözünü ettiği Hırvat piyade birliği. Sarı Süleyman Paşa böylece Schleissheim Sarayında mevcuttur, şahsen görülmese de, kendisinin yüksek mevkii elektörün şöhretine en ziyade parlaklığı sağlayan bir düşman olarak kesinlikle vazgeçilmezdir. Sadrıazamın sonu Sarı Süleyman Paşa’nın seferinin askeri mağlubiyeti aşan sonuçları olacaktır. Askerlerin homurdanmaları sürekli arttı. Çünkü bunlar oldukça büyük kayıplar vermişti. Tehlikede bulunan Eğri [Erlau, Eger] kalesine mühimmatlı takviye ile bir kıta göndermek niyetine karşı çıkmışlardı. Çünkü bu onları bile bile ölüme yollamak anlamına geliyordu. Sinirleri geren bir başka husus da tabyalarının düşman eline geçmesinden sonra çadırsız ve mühimmatsız kalmış olmalarıydı. Süleyman Paşa’ya karşı isyan tehlikesi görünür hale geldi. O da sancak-ı şerifi aldı, orduyu terk etti ve birkaç arkadaşıyla birlikte başkente doğru hareket etti. Orada sultana mühr-ü hümayunu ve sancak-ı şerifi teslim ettirdi. Kendisi ise gizlendi.57 57 Cantemir, The History of the Growth and Decay, 342’de bunun başka haberleri beklemek için Sultan’ın bilgisi dahilinde olduğunu yazmaktadır. 42 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 13: Sarı Süleyman Paşa’nın Kesik Başı Halefi Siyavuş Paşa’nın Önünde. Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung. Augsburg 1701. Bayerische Staatsbibliothek ESlg/ 2 Turc. 39-2, s. 432. Askerler bu arada yeni bir sadrıazam belirlediler ve Sarı Süleyman Paşa’nın kellesini istediler. Sonunda sultan isteklerine cevap vermek zorunda kaldı. Süleyman Paşa’nın izi Kuruçeşme’de, Silahdar’ın rivayetine göre yalısının yakınındaki bir evde bir Rum kadınla sohbet ederken bulundu.58 Kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen Dimitri Kantemir (Demetrius Cantemir) onun zengin Rum Manolaki’nin evinde bulunduğunu yazar.59 Bu durum Rum kadınıyla sohbeti (Urum avratıyle sohbet ederken) anlaşılır kılıyor. Daha sonra 1718’de Osmanzade Ta’ib Ahmed, Süleyman Paşa’nın yakalanışını çok olumsuz ifadelerle kaleme almıştır ve bununla paşayı aşağılamak istediği aşikârdır. Burada o paşa’nın Yahudi Salamon’un evine sığındığını iddia eder.60 Onu daha sonraki bazı yazarlar da takip etmiştir.61 Nihayet İsmail Hâmi Danişmend 1971’de her iki 58 Silahdar, Tarih, II, 283. 59 Cantemir, The History of the Growth and Decay, 342. 60 Osmanzade Tâ’ib Ahmed, Hadikat ül-Vüzera. İstanbul 1271/1854-55, yeni baskı: Freiburg 1969, s. 112. 61 İbrahim Hakkı Konyalı, Üsküdar Tarihi, İstanbul 1976, I, 279; Şemseddin 43 OSMANLI İSTANBULU III rivayetten hareketle bir kadınlar hikayesi oluşturur, onu bir Rum kızıyle keyfederken bir Yahudi’nin evinde yakalatır.62 Saray hapishanesine (kapı arasına) getirilir ve bir kaç gün sonra orada boğdurulur. Bir çavuş kesik başını yaklaşmakta olan orduya Filibe’de ulaştırır. Nerdeyse çağdaşı olan Augsburg’lu bir ressam, dehşet içindeki halefine başın getirilişini resmeder ve bu sahneyi gravürleştirir (Resim 13).63 Kısa süre sonra askerler Sultan IV. Mehmed’i de tahttan feragate zorladılar. Biraz sonra yeni sultanın Edirne’den İstanbul’a gidişinde tahttan indirilmiş sultan ve oğulları bir arabada resmedilmektedir (Resim 14). Osmanlı baş şehrinde kargaşalar devam etti. Son derece sorunlu olan Yeğen Osman Paşa’nın64 Macaristan serdarlığı ertesi yıl 1688’de Elektör Max Emanuel’e Belgrad fatihi olarak övünme imkânı sağladı. Max Emanuel, Osmanlılara karşı şahsen katılmış olduğu savaşları böyle bir şöhretle sona erdirmiş oldu. Bavyera’ya yıllık vergi gelirlerinin on katı olan 15.000.000 altın ve 30.000 kişiye mal olsa da, Max Emanuel’in daha sonraki askeri mağlubiyetleri ve yıllarca sürgün olması dahi bu yıllardaki askeri başarılarını gölgeleyemedi.65 İstanbul’daki izler Sarı Süleyman Paşa’nın Davutpaşa’daki çiftliğinin, Kuruçeşme’deki yalısının ve Doğancılar’daki sarayının izleri kaybolmuştur, sadece yazılı kaynaklar bunlardan bahseder.66 Onun Üsküdar’da bulunan, yontulmuş taşlarla örülmüş kare şeklindeki Cami’i Doğancılar’da olup, Şehit Süleyman Camii adı verilmiş ve bu gün hala onu Sami. Kamus ul-A‘lâm, IV, 2619. 62 İsmail Hâmi Danişmend, Osmanlı Devlet Erkânı, İstanbul 1971, s. 45. 63 Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung, 432. 64 Onun hakkında bilgi için bkz. Srdjan Katić, ЈЕГЕН ОСМАН-ПАША, Belgrad 2001. 65 Hüttl, Max Emanuel, 188, 602 not 491. 66 Silahdar, Tarih, II, 279 (Davutpaşaya karib çiftliği), 283 (Kuruçeşme’deki yalısı); Konyalı, Üsküdar Tarihi, I, 278 ve Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, I, 343 (Doğancılar’daki sarayı kakkında bilgiler). 44 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 14: Tahttan İndirilmiş Olan IV. Mehmed’in ve Oğullarının İstanbul’a Gönderilmesi. Der Neu-eröffneten Ottomanischen Pforten Fortsetzung. Augsburg 1701. Bayerische Staatsbibliothek ESlg/ 2 Turc. 39-2, s. 560. hatırlatmaktadır (Resim 15).67 Daha 1924 yılında bile muhtac-ı tâmir olarak nitelenen cami 1957-58 yıllarında halk tarafından tamir edilerek yıkılması önlenmiş. Mehmet Nermi Haskan camiyi geniş kapsamlı eseri Tarih Boyunca Üsküdar’a dahil etmiştir. Haskan caminin süsleme bakımından kesinlikle basit bir cami olmadığını söylüyor, ancak şunu da tespit ediyor: “Son tamir sırasında eski hususiyetlerini kaybetmiştir.” Şehit Süleyman Paşa Camii, kubbeli vezir camilerinin muhteşem olanlarından değildir. Bu camiyi, sadrıazam olarak ölümünden on yıl önce, henüz mirahor iken, 1677’de bir çeşmeyle birlikte yalısının yanına inşa ettirmiştir. Şair Nabi’nin bir şiiri Vakıf sahibini ve eseri över. Yapıyı bir sıbyan mektebi tamamlar. Bu Sıbyan mektebi 1924 tarihli bir kayıtta “harabe” olarak gösterilmektedir. Caminin bahçesinde kısa bir yazıyla kabri yer alır: Merhum ve mağfur lehu vezir-i a’zam Süleyman Paşa ruhuna el-fatiha. (Resim 16) Muhtemelen kaybolan türbesinden, bu gün caminin haziresinin 67 Cami kompleksi için bkz. Ayvansarayî Hafız Hüseyin, Hadikat ül-Cevami, İstanbul 1271/1865, II, 229-230; Tahsin Öz, İstanbul Camileri, 2. Baskı, Ankara 1987, II, 61-62; Konyalı, Üsküdar Tarihi, I, 277-280; özellikle bkz.: Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, I, 343-346. 45 OSMANLI İSTANBULU III Resim 15: Üsküdar’daki Sarı Süleyman Paşa Camii. Fotoğraf: Abdullah Güllüoğlu. yanındaki sokakta bulunan duvara monte edilmiş, çok güzel bir hatla yazılmış, üç sütunlu bir kitabenin bulunduğu bir taş levha kalmıştır (Resim 17).68 68 Haskan, Yüzyıllar boyunca Üsküdar, I, 344; Konyalı, Üsküdar Tarihi I, 278; Ayvansarayî, Hadikat ül-Cevami, II, 229; Ayvansarayî Hafız Hüseyin, Mecmuâ-i Tevârih. Hazırlayanlar Fahri Ç. Derin – Vâhid Çabuk, İstanbul 1985, s. 137-138. 46 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Resim 16: Sarı Süleyman Paşa’nın Mezartaşı. Fotoğraf: Abdullah Güllüoğlu. Süleyman Paşa hakkında birçok kısa biyografi vardır. Bir kısmı onun hayatını basit bir kaç tarihten ibaret vermiştir. Diğerleri onun kişiliğini tasvir etmeye ve değerlendirmeye çalışmışlardır. Bununla beraber görüşler birbirinden çok farklıdır. Osmanzade Ta’ib Ahmed uzun zaman etkili olacak en olumsuz tabloyu çizer. Onu buna sevk 47 OSMANLI İSTANBULU III Resim 17: Sarı Süleyman Paşa’ya Ait Kitabe. Fotoğraf: Abdullah Güllüoğlu. edenin ne olduğu hala açık değildir. Süleyman Paşa’nın faaliyetlerinin kurnazca, davranışlarının düşüncesizce, konuşmasının iki yüzlü, eylemlerinin kışkırtıcı, hile ve yalanda eşsiz, aldatmada zamanının Musaylime’si olduğunu yazar.69 Danişmend bu cümleyi alır ve onun korkak ve ahlaksız olduğunu ekler.70 Şemseddin Sami onu korkak ve ehliyetsiz, yalancı ve hileci bir adam71 diye niteler, İbrahim Hakkı Konyalı da onun sözlerini tekrar eder.72 Burada bir adam açıkça tarihi akıbetine bakılarak sorgusuz sualsiz yargılanmaktadır. 1682-1684 yılları arasında Osmanlı başkentinde bulunan Balyos Giambattista Donado’nun görüşü ise farklıdır. Kendisi görevinin bitiş raporunda Osmanlı sarayında bulunan önde gelen devlet adamlarını tasvir ederek Venedik Senatosu’na tanıtıyordu. Tam o dönemde ve henüz Süleyman Paşa’nın acı sonunu bilmeden 20 Ağustos 1684’te Meclis’in önünde şöyle diyordu: “Bu Süleyman halk tarafından, askerler tarafından ve ulema tarafından, bütün dünya tarafından olduğu gibi olağanüstü derecede sevilmektedir.” Ve her ne kadar asker olarak olmasa da, onun Bosnalı doğası ve hoşgörüsü, onun yüce ruhlu oluşu ve diğer iyi yönleri övülmekte; son derece sabırlı ve çalışkan olup yönetme yeteneğinin olduğu belirtilmektedir. Süleyman Paşa’nın 69 Osmanzade, Hadikat ül-vüzera, 112: Evzâ’ı rûbehâne, etvârı eblehâne, güftârı nifâk-âmiz, reftârı fitne-engiz, ve gadr-ü-hilede yegâne ve kizb-ü dâruğ ile Müseyleme-i zamâne. 70 Danişmend, Osmanlı Devlet Erkânı, 45. 71 Şemseddin Sami, Kamus ul-A‘lâm, IV, 2619. 72 Konyalı, Üsküdar Tarihi, I, 279-280. 48 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA Sultanın yanında Venedik’le ilgili meselelerde sadrıazam Kara Mustafa Paşa’ya karşı kendisine destek verdiğini de söylemektedir.73 Paşa’nın sonunu bilen Silahdar ise onu farklı yönleriyle ele alır. Onun kurnazlığıyla meşhur, ilaveten açgözlü ve pinti olduğunu, hile ve aldatmayla sadrıazamlığa geldiğini ifade eder.74 Defterdar tarihinde Süleyman Paşa’nın mirahorluk zamanından bir hikâye anlatılmaktadır. Bu hikaye Sülayman Paşa’nın malî tavrı ve tutumu hakkında bize biraz fikir vermektedir.75 Uşakizade de76 onu kurnaz ve zeki olarak tanımlar, Cantemir onu bu açıdan kurnaz Odysseus’a77 benzetir. Kurnazlık ve hile onun tabiatının belirgin özellikleri olmuştur. Berlin’de bulunan anonim bir Osmanlı tarihinin müellifi onu çok yakınından tanıyan biri olarak tasvir eder. O bu kişinin şahsi özelliklerini tanır, onu Boşnakça konuşmaya meyilli, kati-vafir mala na’il ve mütelaşi biri olarak görür. Çoğu zamanlarını mektuplara derkenar yazmakla geçirir.78 Münih’te bulunan mektup bu tespitleri teyit eden bir örnektir. Ailesinin ve yakınlarının bakış açısını bahsettiğimiz kitabe yansıtır. Bunlar onun düşüşünün tek nedenini iyi düşüncelerle Eğri (bu gün Eger, Macaristan) kalesini asker ve malzemeyle güçlendirme niyetine karşı gelen ordu olarak görürler. Onu haklı bulurlar ve şöyle değerlendirirler: Bu müşfik, hilim ve insafıyle bilinen vezir bî-güneh gitdi cihandan.79 73 Donado, “Relazione”, 317. 74 Silahdar, Tarih, II, 294. 75 Defterdar, Zübde, 120. 76 ‘Ušâqîzâde’s Lebensbeschreibungen berühmter Gelehrter und Gottesmänner des Osmanischen Reiches im 17. Jahrhundert (Zeyl-i Šaqâ’iq). Herausgegeben und eingeleitet von Hans Joachim Kissling. Wiesbaden 1965, s. 617-618. 77 Cantemir, The History of the Growth and Decay, 317 not 70 [doğrusu 66]. 78 Anonim Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704). Hazırlayan Abdülkadir Özcan. Ankara 2000, s. 1, Faksimile fol. 1b: ekser evkâtı mektub kenarı yazmağla geçüb, bir maddeyi kâtibi tafsîl üzere yazdıkdan sonra kendüsü dahi fenâca yazusiyle bir dahi der-kenâr ve bir kîseye on onbir mektûb kâime vaz’ olunduğu manzûr-ı sıgâr ü kibâr olurdu. 79 Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, I, 344; Ayvansarayî, Mecmuâ-i Tevârih, 137-138. 49 OSMANLI İSTANBULU III Sarı Süleyman Paşa’nın kişisel çevresi hakkında pek bilgi sahibi değiliz. Kızı Fatma’nın onun camisi haziresinde medfun olduğunu biliyoruz. Mehmed Süreyya onun bir oğlundan söz ediyor. Bu kişi 1706’da vakfın “evlad-ı vâkıfdan meşrutiyet üzere mütevelli”si olan Yusuf Bey olsa gerektir.80 Ayrıca kızı Fatma’nın cami avlusunda bulunan 1708 tarihli mezar taşı kitabesinde “Süleymanpaşazade Yusuf Bey” anılmaktadır.81 Süleyman Paşa’nın camisinin avlusunda başka Süleymanpaşazade’ler ve bunların çocukları da medfundur; bunlar muhtemelen Sarı Süleyman Paşa’nın torunları ve torunlarının çocuklarıdır. Mirasçılarını gösteren bir tereke defteri bizi bu konuda aydınlatabilirdi, ancak böyle bir tereke defteri henüz bulunamamıştır. Köprülü ailesiyle ilişkisi olduğunu biliyoruz. Amcazade Hüseyin Paşa’nın zevcesi Emine’nin ve [iki?] kızının camideki mezar taşlarından anlaşıldığı kadarıyla aile ilişkileri hamisi Köprülü Ahmed Paşa’nın vefatından sonra da devam etmiştir. Hersekli hemşehrisi Kaymakam Recep Paşa da onun yakın çevresindendir ve onunla birlikte gözden düşüp idam edilerek bu caminin haziresine defnedilmiştir. Süleyman Paşa, başka bir Boşnağı Kamaniçe Muhafızlağına getirmiştir; başka bir Köprülü olan Mustafa Paşa›yı Boğaz Hisar Muhafızı yapmıştır. Bu yerlerin ikisi de güvenilir kişilerle emniyet altına alınması gereken, nevraljik hassas noktalardı. Öyle görünüyor ki, Boşnaklarla Köprülüler arasında iyi bağ(lantı)lar bulunmaktaydı. Sarı Süleyman Paşa, büyük sadrıazamlardan değildi. İki yıla yaklaşan görev süresi, onun büyük bir sadrıazam olmasına yetemezdi. Yeteneksiz biri değildi, yoksa Köprülüzade Ahmed Paşa onu asla kethüdası yapmazdı. IV. Mehmed’in güvenini kazandı ve onun tarafından destekleniyordu. Dostları olduğu gibi, kendisini kıskananlar da vardı. Tamahkârane bir şekilde edindiği servetinin bir kısmıyla bir vakıf kurmuştur. Vakıf şartları onun niyeti hakkında bize ipuçları verebilirdi. Fakat vakfiyeyi şimdiye kadar inceleme imkânı bulamadım. Polonya Kralına karşı serdar olarak başarılı oldu. Sadrıazam olarak yürüttüğü sıkı sefer hazırlıkları övülmekte. Askeri kabiliyeti rakibi tarafından da kabul edilir. Ama nihayetinde iç siyaset ve askeri 80 BOA, D. 04550.0001.00 [T.K.S. Müzesi No. 4550] 81 Haskan, Yüzyıllar Boyunca Üsküdar, I, 346. 50 BAVYERA VE İSTANBUL’DA İZLERİ OLAN BİR OSMANLI SADRIAZAMI: SARI SÜLEYMAN PAŞA bakımdan son derece kritik bir zamanda bizzat kendisinin büyüttüğü ümitleri sadrıazam ve serdar olarak boşa çıkardı. Savaş, zafer veya mağlubiyet artık hiçbiri önem taşımamaktadır. Bu gün, üç yüz yıl sonra, İstanbul’da olduğu gibi Bavyera’da da Sarı Süleyman Paşa’dan ve faaliyetlerinden kısmen başarısız olması sebebiyle de hala somut izler bulunmaktadır. Onun dışında 19. Yüzyıla kadar bu şekilde izler bırakmış başka bir Osmanlı sadrazamı yoktur. Geriye bizlere hitap eden, barışçıl ve kültürel izler kalmıştır: Bir mektup, birkaç defter, bir çadır, dört tablo, bir camii, bir kitabe ve bir mezar taşı. 51 15.-18. Yüzyıllarda İstanbul ve Kafkasya İskeleleri Arasında Deniz Ticareti: Tâcirler, Gemiciler, Köylüler Sadık Müfit Bilge Araştırmacı I. Giriş Bugün tarihçiler genellikle Osmanlı iktisadî dünya görüşünün ilk defa Mehmet Genç’in ortaya attığı şekilde “fiskalizm”, “gelenekçilik” ve “iaşecilik” olmak üzere üç ilkeye dayandığını kabul ederler. İaşecilik en genel anlamı ile “devletin ve toplumun ihtiyacı olan malları olabildiğince ucuz, kaliteli ve bol temin etmektir.”1 Eski Konstantinopolis’in denize bakan ucunda yer alan Topkapı Sarayı’nda oturan, Osmanlı topraklarının 15. ve 16. yüzyıllarda genişlemesi ile Sultânü’l-Berreyn ve’l Hakânü’l-Bahreyn (İki karanın -Anadolu, Rumeli- sultanı ve iki denizin- Akdeniz, Karadeniz- hakanı) olarak anılmaya başlayan padişahların ve Osmanlı idarecilerinin yüzyıllar boyunca en önemli öncelikleri; 16. yüzyılda 400.000 ile 18. yüzyılda 700.000 arasında nüfusun yaşadığı, bir Fransız tarihçinin “şişkin göbekli başkent” (capital-ventre) olarak tanımladığı2 payitahtın 1 Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, İstanbul 2010, s. 47, 69. 2 Robert Mantran, Istanbul dans la seconde moitié du XVIIe siècle. Essai d’histoire 53 OSMANLI İSTANBULU III beslenmesi, köylü açlıktan kıvranırken her gün yüzlerce kile buğday ve un kullanan (17. yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul’un toplam ihtiyacının % 2,3’ü3), yüzlerce koyun (İstanbul’da tüketilen koyunun % 3,3’ü4) ve binlerce tavuk yutan, fıçılarla tereyağı ve bal, yüklerle meyve ve sebze tüketen, mangalına bir avuç kömür, ocağına iki dal odun koymaktan aciz bir halk karakıştan titrerken,5 büyük kazanların altına yüzlerce araba yakacak döken sarayın doymak bilmez taleplerini karşılamak ve o çağda dünyanın en büyük askerî gücü olan ordunun ve donanmanın beslenmesiydi. institutionelle économique et sociale. Paris 1962, Türkçe çeviride “mide-kent”. 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul (çev. Mehmet Ali Kılıçbay-Enver Özcan), C. 1, Ankara 1986, s. 173. 3 Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı (1453-650), İstanbul 2004, s. 181. 4 Mantran, a.g.e., s. 182. 5 Halkın yaşadığı sıkıntılara ilişkin kaynaklara geçmiş çok sayıda örnekten bazıları: 1560 yılında Karadeniz’in kuzeyinde şiddetli kuraklıktan dolayı Azak, Eflâk, Özi ve Boğdan’da zahire kıtlığı ve açlık yaşanmıştı. 1564 yılında Anadolu’da büyük kıtlık olmuş, Çeşme’den İstanbul’a yollanan bir arzda belirtildiği üzere halkın açlıktan “ot otladıkları” ifade edilmişti. “Seferler zuhurundan ve inkıta-i matardan (yağmursuzluktan) ekin ekilmeyip ve ekilen dahi bitmeyip.. cümle memâliki İslam’da kath-ı azim vâki olup… Anadolu’nun bazı yerlerinde mazı ve ayrık kökü ve ceviz kabuğu öğütüp yemekle ekserî helak olduğu hadd-i tevâtüre vardığı” [Silahdar Tarihi, II, İstanbul 1928, s. 243]; “Hatta Bolu tarafında iki aya ziyade etmeksiz geçinip ot otladıkları menkûldür” [Solakzâde Tarihi, İstanbul 1297, s. 318]. Osmanzâde Tâib Ahmed, odun, kömür, arpa, ekmek, yağ gibi ihtiyaç maddelerinin kıtlığını ve pahalılığını abartılı ancak gerçeğe uygun anlatır. Etme ahvâl-i halkı istifsâr/Nakl idersem keder verir zirâ, Çıkdı âteş bahâsına heyzüm/Satılur dirhem ile ‘ûd- âsâ, Cilveger micmer-i tesâvide/Kara günlükle amber-i sarâ, Yâ kömür şöyle kim gubârı dahi/Tûtya oldu dîdeye hâlâ, Revgan-ı dil erimede şeb ü rûz/Mum deyu şem’a-veş yanup fukarâ, Revgan-ı sâde iştirâsı muhal/Ki bahasına etmez akça vefâ, Ser-i dervişde bir külah görse/Bal kabağı sanup kapar gurebâ, Cümle eşya bahâdadır şimdi/ Sirkeden gayrı yok rahîz aslâ, Koltuğunda somun sanup sevinir/Bir fakir olsa müptelâ-yı vebâ, Her taraftan zahire gelmekde/Pür sefâin ile leb-i deryâ, Yok mahâzinde yer ayak basacak/Öyle memlû zehâyir ü eşyâ. 54 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Resim 1. Karadeniz haritası (17. Yüzyıl) Bin yıl boyunca Πόντος Εύξεινος/Pontos Euxeinos (Karadeniz) bölgesinin kaynaklarını doymak bilmez başkenti Konstantinopolis’in iâşesinin temini için kullanan Bizans, Karadeniz’i 12. yüzyıla kadar yabancı gemilere ve tâcirlere açmamış, Karadeniz’de ticaret ve ulaşım Bizanslı gemici ve tâcirler tarafından gerçekleştirilmişti. Bu durum 1204’teki Latin işgali ile son bulmuş, Konstantinopolis’in 1261’de Latin işgalinden kurtarılmasından sonra da Karadeniz’de ticaret yapma imtiyazı Venedik ve Ceneviz’e verilmişti. 1453’ten sonra Bizans’ın emperyal siyasetlerini devralan Osmanlılar Karadeniz’in yabancı gemilere ve tâcirlere kapalılığı uygulamasını6 18. yüzyılın sonlarına kadar devam ettirdiler.7 Karadeniz’de (Resim 1) ticaret 1774 yılına kadar sadece Osmanlı tekneleri ile yapıldı. 6 Karadeniz’in kapalı statüsü hakkında bkz. Halil İnalcık, “The Question of the Closing of the Black Sea under the Ottomans”, Arkheion Pontou, Vol. 35 (1979), s. 74-110. 7 Konu hakkında en önemli çağdaş değerlendirmeler; Claude C. Peyssonel, Traité sur le commerce dans la Mer Noire, s. Vol. I-II, Paris 1755-1787; J. Jepson Oddy, European Commerce, Shewing New and Secure Channels of Trade with the Continent of Europe, Philadelphia 1807; Henry A.S. Dearborn, A Memoir on the Commerce and Navigation of the Black Sea, and the Trade and Maritime Geography of Turkey and Egypt, Vol. I-II, Boston 1819. 55 OSMANLI İSTANBULU III Bir başka Fransız tarihçi Karadeniz’i “İstanbul’un özel avlanma sahası” ve “önemli bir ekonomik alan” olarak tanımlar.8 Karadeniz ve civarındaki bölgeler, nehirler ve kervan yollarıyla Asya bozkırlarına ve Orta Avrupa’ya irtibatlıydı. Karadeniz’in civarındaki bölgeler; Balkanlar (Batı), Kırım ve Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlar (Kuzey), Anadolu (Güney) ve Kafkasya (Doğu) idi.9 Hem payitahtın hem de Osmanlı sarayı ve ordusunun ihtiyaç duyduğu köleler, halkın temel gıdası ekmeğin hammaddesi olan tahıl, tereyağı, iç yağı, bal, bal mumu, kereste, odun, yün, deri, post ve kürkler, tuzlanmış et, tuzlanmış ve kurutulmuş balık ve havyar bu bölgelerden temin ediliyordu. II. Deniz Taşımacılığının Avantaj ve Zorlukları Deniz taşımacılığının en büyük avantajı karada yapılan kervan taşımacılığa göre çok daha ucuz ve çok daha hızlı olmasıydı. 16.–18. yüzyıllarda İstanbul’dan deniz yoluyla Trabzon’a 7–8, Azak’a 15–25,10 Kefe’ye 10–15,11 Soğucak’a 20 günde12 gidilir, Azak’tan Trabzon’a deniz yolculuğu 10 gün,13 Samsun’dan Anapa’ya yolculuk 20 gün sürerdi.14 Deniz taşımacılığı yerel mübadele için de önemliydi. Tekneleri yapanların aynı zamanda malları teknelere yüklediği, onlarla seyrettiği ve malların mübadelesini yaptığı mikro-ölçekli bir kıyı 8 Fernand Braudel, Akdeniz ve Akdeniz Dünyası (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), İstanbul 1989, I, 59. 9 Carl Max Kortepeter, “Ottoman Imperial Policy and Economy of the Black Sea Region in the Sixteenth Century”, The Ottoman Turks: Nomad Kingdom to World Empire, İstanbul 1991 içinde, s. 80. 10 Alexandre Benningsen-Chantal Lemercier-Quelquejay, “Les marchands de la cour ottomane et le commerce des fourrures moscovites dans la seconde moitie du XVIe siécle”, Cahiers du monde russe et sovietique, Vol. 11/3 (1970), s. 372. 11 Alan Fisher, “Muscovy and the Black Sea Slave Trade”, A Precarious Balance: Conflict, Trade and Diplomacy on the Russian-Ottoman Frontier, İstanbul 1999, 36. 12 BOA. D.BŞM No. 6851/54. 13 BOA. MAD No. 10314, 382. 14 BOA. D.BŞM No. 7108/133. 56 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER taşımacılığının eskiçağlardan itibaren mevcut olduğu Karadeniz, Osmanlı döneminde kıyısındaki limanların birbirinin ihtiyaçlarını karşıladığı bir iç ticaret bölgesi ve iç ticaret merkezi oldu. Şehirleri tanımayan Kuzeybatı Kafkasya’da yüzlerce yerel tekne ve çok sayıda kıyı denizcisi ile Osmanlı topraklarından gelerek buralara yerleşen kimseler sahip oldukları teknelerle kırsalda yetişen ürünleri İstanbul ve Anadolu’daki iskelelere, Osmanlı ülkesinden aldıkları malları ise Kuzeybatı Kafkasya’daki iskelelere taşıyorlardı. Bu kişilerin bazıları bölgenin en zengin insanları idiler.15 Denizde hem yatırılan paralar hem de elde edilen kazançlar yüksekti. Ancak deniz taşımacılığı tabiat şartlarına fazlasıyla bağlıydı. Karadeniz’in dalgalı, hırçın ve karanlık suları yılın her ayında ulaşıma müsait değildi. Karadeniz Aralık’tan Mart’a kadar süren kış mevsiminde denizciliğe kapalıydı. Ticaret gemileri “deryânın vakti ve mevsimi geldiğinde yelken açmak üzere” kış aylarında limanlara çekilirlerdi. Mevsim-i Deryâ nevrûzda (21 Mart) başlar, rûz-ı kasıma (25 Kasım) kadar sürerdi. Ticarî gemiler Aya Yorgi günü (23 Nisan) sonrası denize açılırlar, Aya Dimitri günü (8 Kasım) limana dönerlerdi.16 Kıyı denizciliğine de yılın birkaç ayında elverişli olan Karadeniz’de, gemilerin baharda bile olumsuz hava şartları nedeni ile iskelelere sığındıkları17 ya da kimi yaz günlerinde rüzgârsızlık yüzünden iskelelerde uygun rüzgârı bekledikleri olurdu. Her mevsim ortaya çıkan ve sık tekrarlanan fırtınalar, kısa aralıklı ve ardı ardına gelen sert dalgalar ve sarp kıyılarla, bunların neden olduğu deniz kazaları, Çerkes, Abaza ve Megrelli korsanların saldırıları da denizci ve tâcirlerin mâruz kaldığı tehlikelerdi.18 Deniz kazalarının birçoğu da denizin yeterince tanınmaması ve denizcilerin yetersizliğinden kaynaklanıyordu.19 15 James S. Bell, Çerkesya’dan Savaş Mektupları (çev. Sedat Özden), İstanbul 1998, 245. 16 Jean Chardin, Chardin Seyahatnamesi İstanbul, Osmanlı Toprakları, Gürcistan, Ermenistan, İran 1671-1673 (çev. Ayşe Meral), İstanbul 2014, 93-95. 17 BOA. Cevdet Bahriye No. 4887. 18 Örnek olarak bkz. BOA. Cevdet Bahriye No.4887. 19 Wolfgang Müller-Wiener, Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul Limanı (çev. Erol Özbek), İstanbul 1998, 56. 57 OSMANLI İSTANBULU III Resim 2. Sohum Kalesi’nin planı (18. Yüzyıl) III. Deniz Taşımacılığı ve Ticaretinin Organizasyonu (İskeleler ve Gümrükler) 15.–18. yüzyıllarda uluslararası ve bölgesel deniz ticaretinin kavşak noktalarından, Osmanlı Devleti’nin en kalabalık şehri, en büyük tüketim ve ticaret merkezi olan İstanbul ile Kafkasya’daki iskeleler arsında önemli bir deniz trafiği ve ticarî faaliyet mevcuttu.20 Os20 İstanbul’dan Kafkasya’ya yönelik deniz ticareti ve taşımacılığı hakkında bkz. Braudel, a.g.e.; Alan Fisher, “Ottoman Sources for a Study of Kefe Vilayet: The Maliyeden Műdevver Fond in the Başbakanlık Arşivi”, Between Russians, Ottomans and Turks: Crimea and Crimean Tatars, İstanbul 1998 içinde; Halil İnalcık, The Ottoman Empire, The Classical Age (1300–1600), London 1973; Aynı yazar. Sources and Studies on the Ottoman Black Sea I. The Customs Register of Caffa, 1487–1490, Harvard 1995; Aynı yazar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I. Cilt: 1300–1600 (çev. Halil Berktay), İstanbul 2000; Carl Max Kortepeter, “Ottoman Imperial Policy and Economy of the Black Sea Region in the Sixteenth Century”, The Ottoman Turks: Nomad Kingdom to World Empire, İstanbul 1991 içinde; Yücel Öztürk, Osmanlı Hâkimiyetinde Kefe (1475-1600), Ankara 2000; Peyssonel, a.g.e.; Gilles Veinstein, “From the 58 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER manlılar mal tedarikine yönelik kurdukları sistemler (iskele, gümrük) ve deniz taşımacılığının imkânlarını kullanarak, hem Kafkasya’nın kaynaklarını hem de bu işlerde faaliyet gösteren tâcirleri, gemicileri ve üretici köylüleri iâşecilik ilkesi ve imparatorluk amaçları doğrultusunda yönlendirmişlerdi. III. 1. Kafkasya Kıyısındaki İskeleler Trabzon Eyâleti’ne bağlı, bugün Gürcistan’da yer alan, birer Osmanlı garnizonu bulunan Gönye ve Batum, Kafkasya’daki ilk iskelelerdi. Gönye ve Batum iskelelerinde dalgakıranlar ve ambarlar yoktu. Megrel topraklarında Çako, Handere, Suri, Yavısa ve Zapçe iskeleleri vardı. Faş (Rion) nehrinin Karadeniz’e döküldüğü yerde bulunan ve bir Osmanlı garnizonunun da görev yaptığı Faş (günümüzde Poti) iskelesi de Trabzon Eyâleti’ne dâhildi. Bu iskeleden içerilere doğru Faş nehri üzerinde teknelerin yüzmesine uygun olan yere kadar ulaşım yapılırdı.21 Faş’ın 20 km. kuzeyindeki İskorya/ İskurça iskelesi 17. ve 18. yüzyıllarda önem kazandı. İngur nehrinin Karadeniz’e döküldüğü yerden itibaren Abaza iskeleleri başlardı. İskurça’nın 45 km. kuzeyinde bulunan stratejik öneme sahip Sohum’dan (Resim 2) Anapa’ya kadar Karadeniz sahilinde Abaza iskelesi olarak 22 iskele vardı.22 Sohum bölgenin en önemli limanıydı. Sadece Abhazya’da değil bütün Güney Kafkasya ve Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarındaki en güçlü Osmanlı müstahkem mevkilerinden olan Sohum Kalesi’nin önünde yer alan liman, keşişleme, kıble ve lodos rüzgârlarının içeriye girmesi nedeniyle gemilerin kışın yatmasına uygun değildi. Hem Abaza ve Megrelli hem de Türk, Rum ve Ermeni tâcirlere ait çok sayıda dükkân, depo ve ticarethâne bulunan Sohum’da Abazalar, Çerkesler ve Megrellere yönelik deniz ticareti çok yoğun ve kârlıydı. Dar Italians to the Ottomans: The Case of the Northern Black Sea Coast in the Sixteenth Century”, Mediterranean Historical Review, Vol. 1/2 (December 1986). 21 Hayri Çapraz, Rusya Dış Ticaret Politikasında Güney Kafkasya (19. Yüzyıl), Isparta 2012, 95. 22 BOA. HH No. 33888/A. 59 OSMANLI İSTANBULU III Resim 3. 19. yüzyılın başlarında Sohum İskelesi bir sokağın etrafında bulunan pazar yeri kalenin dışında yer alıyordu. Burada meyhâneler de vardı.23 16. ve 17. yüzyıllarda Sohum limanı (Resim 3) üzerinden Abhazya ile ticaret yapan Osmanlı tüccarı ve limana sefer yapan gemiciler çok iyi örgütlenmişlerdi. Abazalarla yapılan ticarete dair fermânlar doğrudan tâcirlere ve gemicilere yazılıyordu.24 Sohum’un 80 km. kuzeyinde Soğuksu iskelesi, buradan 30 km. uzakta Bucunda iskelesi ve buradan 30 km. kuzeydeki Gagra iskelesi küçük birer Osmanlı garnizonu bulunan, Osmanlı gümrük memurlarının görev yaptığı iskelelerdi. Abaza iskelelerinin en önemlileri Trabzon’a 300 mil uzaklıkta, büyük ve işlek bir iskele olan, ancak kıble ve gündoğusu rüzgârlarının çok sert esmesi nedeni ile gemilerin kışlayamadığı Lakırba, gemilerin yaz kış kalabildiği işlek bir iskele olan Laçığa, bağlı bahçeli bir köyün eteğinde kurulmuş gemilerin kışlayamadığı Çanda, gemilerin kış günleri de kalabildiği Keç, gemilerin kışlayamadığı Arıt ve Layoş, Çerkeslerin de gelip ticaret yaptıkları Sadşe, bir mescid ve iskele başında bir pazar yeri bulunan, ancak fazla 23 Feodor Feodoroviç Tornau, Bir Rus Subayının Kafkasya Anıları (çev. Keriman Vurdem), Ankara 1999, 25–29; Minas Bıjiskyan, Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası (1817–1819) (haz. Hrand Andreasyan), İstanbul 1969. 24 Faroqhi, a.g.e. 110. 60 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER işlek olmayan Kamış, işlek bir iskele olan Suça, köle ticareti yapılan Cembe, Kefe, Kerç ve Taman’dan gemilerin geldiği, rüzgârlara açık olduğundan dolayı gemilerin kışın yatamadığı Aşkalı, gemilerin yaz kış kalabildiği Hardine/Soğuksu, Kefe ve Taman gemilerinin geldiği, tahtadan yapılmış hasır örtülü mahzenler bulunan Kotası idi.25 Abhazya’daki iskelelere “yılda bir kere (Temmuz) her diyârın gemileri, barut, kurşun, tüfenk, fişenk, ok ve yay, kılıç, kalkan, mızrak ve gayrı alât-ı silah, eski pabuç, çuka-kenârı, gömleklik bez, boğası, ocak demirleri, kazan, ocak içine kazan asacak demir zincir, tuz ve sabun” getirirler, karşılığında “değiş tokuş” ile “bâkireler ve gılmanlar, rûgân-ı şem, asel-i şem, zerdevâ ve asel”,26 deri ve postlar, keten ve şimşir ağacı27 alırlardı. Merkezi Sohum olmakla birlikte bütün Abhazya iskelelerinde yapılan esir ticareti tavad-aamısta (= Abaza soyluları) sınıfının elindeydi. Hem Abazalar hem de Megrellerle yapılan ticaret en azından 16. yüzyılın son çeyreğinde önemli ölçüde kaçakçılığa dayanıyordu.28 Anapa’dan sonra Çerkes iskeleleri başlıyordu. Bu iskelelerin en önemlileri her üçünde de Osmanlı kalelerinin bulunduğu; limanın boğazı 5 mil olan, burunda keşişlemeden rüzgâr esmesine karşılık 2 mil boyunca çok derin olmayan, dibi kumlu, dört tarafını çevreleyen dağlarda tatlı su kaynakları ve kereste bulunan, yaz kış demir atmaya elverişli Soğucak, Temrük, Taman iskeleleri ve Venedik döneminden kalma iskele, rıhtımlar, ambarlar, gümrük binası gibi büyük ve iyi düzenlemiş ticarî yapılara sahip olan Azak liman ile Öcereg, Açimsa, Gelincik, Pşat, Tuapse, Ahye, Gaş, Saşe (Soçi) ve Hamış iskeleleri idi. Azak, Taman ve Temrük elden çıkıncaya kadar (1737, 1774) Kırım Yarımadası’ndaki Kefe ile birlikte Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyindeki stepleri Karadeniz yoluyla İstanbul’a bağlayan en 25 Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme (Yay. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman, Robert Dankoff ), İstanbul 2002, II, 59-60. 26 Evliyâ Çelebi, a.g.e. II, 60. 27 Chardin, a.g.e.108. 28 Suraiya Faroqhi, Osmanlı’da Kentler ve Kentliler (çev. Neyyir Kalaycıoğlu), İstanbul 1993, 108. 61 OSMANLI İSTANBULU III önemli ticarî merkezlerdi.29 1774’ten sonra Osmanlıların Çerkeslerle ticaretinde hayatî önem kazanan Anapa 1780’lerde sonra bölgedeki en önemli liman ve ticaret merkezi hâline geldi. Bâb-ı Âli, İstanbul’dan giden gemiler ve tâcirlerin Soğucak ve Abaza iskelelerine çıkmayıp Anapa’ya çıkmalarını istiyordu.30 Çerkesler dış dünya ile ilişki ve ticaretlerini sağlayan Anapa limanı üzerinden Osmanlı Devleti, Rusya, İran ve Avrupa ile ticaret yaparlardı.31 18. yüzyılın son çeyreğinde Anapa’da 20 kereste deposu, 16 tahıl ambarı vardı. Kerestecilerin dükkânları ve depoları iskelenin yakınındaydı. Soğucak’ın bir mil yakınındaki Gelincik Burnu denilen yerde 1782–1783’te Gelincik limanı yapıldı.32 Limanın inşâ edildiği yerin konumu keşifle görevli Osmanlı memurlarının işlerini bildiklerini ve bölgeyi iyi tanıdıklarını göstermektedir.33 Kuzeydoğusu ağaçsız bir tepeler grubuyla, güneyi uçurum gibi dik kayalarla çevrili olan Gelincik Koyu boyunca suyun dibi kumsal ve çamurlu olup, derinlik koyun girişinden kıyıya yaklaştıkça azalırdı. Dağlardan denize esen kuzey- doğu rüzgârı dışındaki rüzgârlar bu limana zarar veremezdi. 19. yüzyılda bölgeye gelen bir İngiliz, Çerkezistan kıyılarında Gelincik’ten daha iyi konuma sahip bir yer olmadığını yazar.34 Çerkesler, iskelelere gelen gemilerden pamuklu, ipekli ve yünlü kumaş, battaniye, keten bezi, boya, çivi, orak, tırpan, at koşumları, kılıç ve tüfek satın alırlar, Osmanlı tâcirleri de verilen ürünlerin karşılığında her cinsten ve yaştan birbirine zincirlenmiş ya da ikişer ikişer bağlanmış köleler, bal, balmumu, kereste, keçe, yün, deri, kürk ve postlar ve at alırlardı.35 Megrel, Abhazya ve Çerkezistan’daki iskele-pazarların çoğu kıyıdaki dar düzlüklere ve denize bakan dağlık arazilere ve dere 29 Öztürk, a.g.e. 509. 30 BOA. Cevdet Dâhiliye No. 1375. 31 Peyssonel, a.g.e. Vol. I, 275–289. 32 BOA. Cevdet Askeriye No.14677. 33 BOA. HH No. 1011/C. 34 Edmund Spencer, Türkiye, Rusya, Karadeniz ve Çerkezistan (çev. Dilek Cenkçiler), Ankara 2014, 267. 35 Chardin, a.g.e.106, 108, 135; Peyssonel, a.g.e. Vol. I-II, muhtelif yerler. 62 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER boylarına kurulu birkaç evden oluşan köylerdi. Bazı iskelelerin etrafında ise tek bir ev bile yoktu. Düzlükte birkaç dükkân, pazar yeri ve küçük bir iskele bulunurdu. Her iskelenin belirli fonksiyonları vardı. Kimi iskeleler gemilerin ihtiyacı olan hizmet ve ürünleri sağlar, kimi iskeleler de bölgesel ve yerel ticarete hizmet ederlerdi. Pazar yeri, sazlardan ya da her iki tarafında birbirine bağlı dallardan inşâ edilmiş küçük kulübelerin yer aldığı bir sokaktı. Tâcirler bu kulübelerde yatıp kalkarlar, mallarını iki üç gün içinde buralarda satarlar, değiş-tokuş ederler, köle tâcirleri ya da satıcılar tarafından getirilen köleler de bu kulübelerde bir ateşin çevresinde otururlardı. Kara fazla emniyetli olmadığından satın alınan mallar ve kölelerle, satılmayacak mallar gemide bırakılırdı.36 Güvenliğin iyi olmadığı Çerkes iskelelerinde değiş-tokuş şöyle yapılırdı. Geminin sandalı içindekiler silahlı şekilde kıyıya yakın bir yere gider, sandalın durduğu yere kendilerine eşit sayıda Çerkes’in yaklaşmasına izin verilir, iki taraf iyice yaklaştıktan sonra değiş-tokuş yapmak istedikleri ürünleri birbirlerine gösterir, değiş tokuşun miktarına karar verir ve takası yaparlardı. Kuzey Kafkasya, Dağıstan, Nogay ve Kalmuk toprakları, Kazan, Astarhan ve Türkistan’dan çok sayıda kişi Osmanlı gemileri ile hacca gitmek için iskelelere gelirler,37 gemiler ticaret yapmak, mevsimlik ve sürekli bir iş aramak, yakınlarını ziyaret etmek isteyen insanları Osmanlı limanlarına taşırdı. 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin ilgisi İran ve Kafkasya’ya yönelince Sohum ve Anapa limanları ile diğer iskelelerin önemi çok artmıştı. Faş, Sohum ve Anapa dışındaki iskeleler yetersiz, ambarları bulunmayan, çoğu rüzgâra dalgakıranları olmadığından Karadeniz’in fırtınalarına karşı gemilere yeterli ve tam bir koruma sağlamayan, hemen tamamen ahşaptan yapılmış iskelelerdi. İskelelerde ne yanaşılabilecek rıhtımlar, ne de yükleme boşaltma tesisleri vardı. Gemiler, bazı 36 Chardin, a.g.e., 134; Arthur Fonvill, Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (çev. Murat Papşu), İstanbul 2010, 29, 73. 37 Edouard Taitbout de Marigny, Şövalye Taitbout de Marigny’nin Çerkesya Seyahatnamesi (1818-1823-1824) (çev. Aydın Osman Erkan), İstanbul 1996, s. 110. 63 OSMANLI İSTANBULU III iskelelerde doğrudan karaya yanaşarak yük ve yolcularını indirir, bazı iskelelerde ise açığa demirler, yolcular ve yükler kayık ve mavnalarla sahile taşınırdı.38 Pek çok iskelede mahzen denilen depolar ve gümrük vardı. İskeleleri hizmet sundukları iç bölgelere bağlayan yollar da iyi durumda değildi. Daha kötüsü iskelelerin çoğunda böyle bir yol yoktu. Bâb-ı Âli, yol ve liman gibi alt yapıların inşâsı ve onarımı ile 19. yüzyıla kadar hemen hiç ilgilenmedi. III. 2. Kafkasya Kıyısındaki Gümrükler ve Vergilendirme Halefi oldukları Bizans İmparatorluğu gibi Osmanlılar da kıyı ve sınır bölgelerini etraflarındaki yerleşimlerle birlikte büyük gümrük bölgeleri hâlinde örgütlemişlerdi.39 Gümrüklerde tahsil edilen vergiler de mukâtaa hâline getirilmişti. Kırım Yarımadası ve Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarındaki Kefe, Kerç, Azak, Taman, Temrük, Anapa gibi iskeleler, Karadeniz’deki dört gümrük bölgesinden biri olan Kefe Gümrüğü’ne dâhildi.40 Kefe Gümrüğü de Kefe eyâletindeki tüm gelirleri bünyesinde toplayan ve bir nâzır tarafından idare edilen Kefe Mukâtaası’na bağlıydı.41 Kefe Mukâtaası’nın gelirinden bölgedeki kale ve şehirlerde görevli askerlerle, imam, hatip, müezzin, müderris ve cami personelinin maaşları, kale, köprü, cami ve diğer mirî binaların inşaat, bakım ve tâmir masrafları, Kırım hanları, kalgayları ve Çerkes beylerinin salyâneleri gibi çeşitli masraflar karşılanıyordu.42 Faş, Batum ve Tevabii İskeleleri Gümrüğü ise bazen malikâne olarak verilen ayrı bir gümrük bölgesiydi.43 38 Mübahat S. Kütükoğlu, “Osmanlı İktisadî Yapısı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi (ed. Ekmeleddin İhsanoğlu), İstanbul 1994, s. 597. 39 Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi: 1300–1600 (çev. Halil Berktay), İstanbul 2000, I, 244. 40 İnalcık, a.g.e., s. 246; Öztürk, a.g.e. 289. 41 Öztürk, a.g.e., s. 341. 42 Öztürk, a.g.e., s. 338. 43 BOA. Cevdet Maliye No. 26783. 64 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Bâb-ı Âli, 1736–1739 arasında Rusya ile yapılan savaşın ardından İstanbul’un iâşe ihtiyacını karşılayabilmek için Kefe Gümrüğü’ne bağlı iskelelerden başkente yönelik deniz ticaretini yeniden düzenledi. Anılan iskelelerden İstanbul’a gönderilen tereyağı ve zahirenin alım satımında narha uyulmasını ve malların kayıtlarının düzenli tutulmasını emretti.44 1780’lerde Anapa’da yeni bir iskele ve bir gümrükhâne inşâ edilerek Anapa Gümrüğü Mukâtaası kuruldu. H. 1201 (1786/1787) yılında 18.554 kuruşa ulaşan45 mukâtaanın gelirinden Anapa ve Soğucak kalelerinde görevli askerlerle, imam, hatip, müezzin, müderris ve cami personelinin maaşları, anılan kalelerin inşaat, bakım ve tâmir masrafları ile Çerkes beylerine yapılan ödemeler karşılanıyordu. Gümrük teşkilâtı bulunan iskelelere İstanbul’dan bir iskele gümrük emîni tayin edilir,46 onun emrinde gümrük kâtibi ve gümrük hüddâmı görev yapar, iskelelerde resm-i gümrük ve diğer vergiler emîn, mültezim, almacı denilen görevlilerce tahsil edilir, emîn ve mültezimlerin yanında kâtib ve teknelere binerek malları arayan ve gözden geçiren hizmetliler47 bulunurlardı. Vergiye tâbi olan malların bedelinin % 1’i gümrük personeline aitti. Yakındaki kalenin dizdârı ve kethudâsı da iskelenin günlük işlerine bakarlardı. Bazı iskelelerde yeniçeri birlikleri içerisinde bir liman reisi ağası vardı.48 Kefe Gümrüğü’ne dâhil iskelelerde resm-i gümrük 15. yüzyıl sonlarından itibaren Müslüman ve gayrimüslim tüccardan malın değeri üzerinden % 4,2 oranında alınırdı. İskelelere gelen gemiler âdet-i liman adı altında 6–12 Kefevî akça vergi verir,49 16. yüzyılda Azak, Taman ve Anapa iskelelerinde buğdayın çuvalından 3-4, arpa 44 BOA. MD No. 147, Hk., s. 882. 45 BOA. D.BŞM No. 6963/82. 46 BOA. MAD No. 10066, 48 [Anapa’ya bir gümrük emîni atandığı hakkında]. 47 Chardin, a.g.e., s. 181. 48 BOA. Cevdet Askeriye No. 38557 [ Faş Kalesi yeniçerileri içindeki liman reisi ağa hakkında]. 49 Kefe Kanunnâmesi, Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul 1994, VI, 574. 65 OSMANLI İSTANBULU III ve darının çuvalından 2–3,50 bir mofça dolusu undan 13, bir araba dolusu bal, yağ ve peynirden 12 Kefevî akça, iskelelere gelen çeşitli kumaşlar, darı, pirinç, nohut ve mercimekten 1000 Kefevî akçada 2 Kefevî akça, gemi ile gelen koyun başına 6, kuzu başına 3 Kefevî akça tamga resmi, her attan bâc-ı esb adı altında 8 Kefevî akça vergi alınırdı.51 İskelelerde tartılan balık ve havyardan kantar başına 2 Kefevî akça resm-i kantariye, satılan balık ve havyardan % 4,2 gümrük vergisi alınıyordu.52 Azak iskelesine gelen gemilerden 40–100 Kefevî akça, sandal diye geçen küçük teknelerden 20–25 Kefevî akça âdet-i göke denilen bir vergi alınırdı.53 Şarabın fıçısından 332 akça (32 akça alandan, 300 akça satandan) resm-i hamr, şarap taşıyan gemilerden de büyüklüklerine göre 12–100 Kefevî akça arasında vergi alınır, aynı gemi yıl içinde tekrar gelirse bu vergiyi ödemezdi. 54 1790’larda Anapa iskelesine gelen Müslüman tüccardan % 4 gayrimüslim tüccardan % 5 gümrük resmi,55 Anapa iskelesine yük getiren gemilerden yükün miktarına göre 100–150 kuruş, İstanbul’a yük götüren büyük gemilerden ise 300 kuruşa kadar vergi alınıyordu.56 Gümrük teşkilatı olmayan Abaza ve Çerkes iskelelerine gelen ticaret gemilerinden alınan % 5 oranında vergiyi Abaza ve Çerkes beyleri adına adamları toplarlardı. Bu verginin yarısı beylere aitti, diğer yarısı ise pazaryeri ve depo kurmak için çalışan görevlilere verilirdi.57 Megrel iskelelerinde vergileri ellerinde yay ve oklar tutan ‘vergi memurları’ dadyan (= Megrel hükümdarı) adına tahsil ederlerdi.58 50 1750’lerde bir çuval un, 4 bessere (Kırım kilesi) ya da 85-90 okkaya eşitti. [Peyssonel, a.g.e. Muhtelif yerler.] 51 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e. VI, 574, 586, 589. 52 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e. VI, 588; Öztürk, a.g.e., s. 300-301. 53 Mihnea Berindei -Gilles Veinstein,“La présence ottomane au sud de la Crimée et en mer d’Azov dans la première moitié du XVIe siècle”, Cahiers du monde russe et sovietique, Vol. 20/3-4 (1979), 463, not 140. 54 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e., VI, 588. 55 BOA. Cevdet Maliye No. 2200. 56 BOA. HH No. 6715. 57 Marigny, a.g.e., s. 34. 58 Chardin, a.g.e., s. 134. 66 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Çerkes iskelelerine tuz getiren her gemi taşıdığı miktarın % 3’ünü vermek zorundaydı. Bu tuz iskele yakında yaşayan ailelere, gemiyi kıyıya çekmek ve alış veriş için gelen insanları ağırlamak için yaptıkları masrafların karşılığı olarak dağıtılırdı.59 III. 3. İstanbul Haliç’in her iki yakasında, Sur içi İstanbul’un kuzeyinde Sarayburnu’ndan Balat’a kadar uzanan sahilde ve Galata’da birçok iskele vardı.60 Gemiler Haliç’e akıntı sayesinde küreğe ve yelkene ihtiyaç duymadan kolaylıkla girebilir, iskelelere rahatça baştan yanaşabilir ve karaya atılan bir kalasla kolayca yükleme boşaltma yapabilirlerdi.61 Ülke içi deniz taşımacılığı yapan Müslüman ve Rum gemiciler tarafından kullanılan, İstanbul ve Galata tepeleri tarafından çevrelendiklerinden dolayı kuzey ve güney rüzgârlarından korunan, şehrin tam ortasında ve sarayın çok yakınında yer alan söz konusu iskelelere Karadeniz’den her türlü yiyecek ve ham madde ulaşmaktaydı. Meydan iskelesi ve Eminönü iskelesi trafiğin en büyük bölümüne sahipti. İstanbul gümrüğü, gümrük ambarları, devlete ve tâcirlere ait depolar Eminönü’nde Gümrük Meydanı’nda eski deniz surlarının önündeydi. Mallar burada gemilerden boşaltılır veya gemilere yüklenir, gümrük emîni (Resim 4) ve pençik emini burada oturur, ilki mal, ikincisi esir ticaretine nezâret ederdi. Kurutulmuş ve tuzlanmış balık, havyar, tereyağı ve bal fıçıları, kumaş topları, deri ve post yığınları ile dolu Eminönü meydanı, tâcirler, simsarlar, görevliler, 59 Bell, a.g.e., s. 344. 60 İstanbul limanı hakkında bkz. Wolfgang Müller-Wiener, Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul Limanı (çev. Erol Özbek), İstanbul 1998. İstanbul’daki iskelelerin 17. yüzyıla ait bir anlatımı için bkz. Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi, XVII, Asırda İstanbul (çev. Hrand D. Andreasyan) (Yeni notlarla yayıma hazırlayan: Kevork Pamukciyan), İstanbul 1988, 14 vd. 18 yüzyıla ait bir anlatımı için bkz. Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi (çev. Elmon Hançer), İstanbul 1996, s. 15 vd. 61 Philippe du Fresne-Canaye, Fresne-Canaye Seyahatnamesi 1573 (çev. Teoman Tunçdoğan), İstanbul 2007, 74; Petrus Gyllius, İstanbul Boğazı (çev. Erendiz Özbayoğlu), İstanbul 2000, s. 54. 67 OSMANLI İSTANBULU III Resim 4. Yahudi Gümrük Emîni (18. Yüzyıl) gemiciler ve gelen-geçenlerle çok kalabalıktı. Saraya getirilen odun ve kereste Meydan iskelesine boşaltılır ve depolanır, bu işle odun emini ilgilenirdi. Odun iskelesi/Odunkapısı iskelesi, Tersane-i âmire ve inşaatlarda kullanılmak üzere getirilmiş ağaçlar, kütükler ve tahta istifleriyle dolu olurdu. Yaz kış İstanbul’a gelen buğday yüklü gemilerin yükleri, gemilerin 3-4 sıra hâlinde dizildiği Unkapanı (Kapan-ı dakīk) iskelesine boşaltılır, buğday unkapanı naibi ve ekmekçiler kethüdâsı nezâretinde saraya, imaretlere, fırıncılara ve değirmencilere dağıtılırdı. Arpa yüklü gemiler İhtisab iskelesine yanaşmak ve yüklerini buraya boşaltmak zorundaydılar. Arpanın dağıtımı ile arpa emini ilgilenirdi. Hububatın 68 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER bakkallara dağıtılmasına muhtesib nezâret ederdi. Saray ve ordu için getirilen buğday, arpa ve un ise Bahçekapı ve Galata iskelelerindeki mirî depolara konulurdu. Galata’daki Yağkapanı iskelesi veya Yağ iskelesi isminden de anlaşılacağı üzere İstanbul’a getirilen yağların indirilmek ve tartılmak zorunda olduğu iskeleydi.62 Karadeniz’den İstanbul’a gelen sadeyağ, tereyağı, don yağı, peynir, bal, balmumu ve keten yüklü gemiler yüklerini Yağkapanı iskelesine, bal fıçılarının çokluğundan yolları güçlükle geçilebilen63 Eminönü’ndeki Balkapanı iskelesine, etrafında keresteci depoları ve dükkânlarının sıralandığı Odunkapısı iskelesi ile Mumhane iskelesine boşaltırlardı. Sarayda yenilen yiyeceklerin hazırlandığı matbah-ı âmire için satın alınan gıda maddelerinin temin edildiği yerlerin başında da Balkapanı, Yağkapanı, Unkapanı gibi limandaki kapanlar gelirdi. İstanbul’a gelen tuzlu balık, balık yağı ve havyar yüklü gemiler yüklerini Unkapanı yakınında, balıkhânenin de bulunduğu İstanbul Balıkpazarı/Eski Balıkpazarı ve 17. yüzyılda yeni bir balıkhâne inşa edilen -ki bu balıkhâne 1735’ten sonra İstanbul›un tek balıkhanesi oldu- Galata Balıkpazarı iskelelerine boşaltırlar, bu ürünler burada oturan ve genellikle Yahudi olan balıkhâne emîni ile balıkçılar bölükbaşısı, İstanbul ve Galata havyarcılar kethüdası nezâretinde çoğu Rum olan esnafa dağıtılır, deri, kürk ve post yüklü gemilerin yükleri Yağkapanı ve Kürkçükapısı iskelelerine boşaltılır, kürkler kürkçübaşı nezâretinde kürkçü esnafına dağıtılır, Karadeniz’den gelen gön, 16. yüzyılın ortalarından itibaren Rüstem Paşa Vakfı’na ait kervansarayda (Kurşunlu Han) yer alan mahzenlerde toplanır ve esnafa dağıtılırdı.64 İskelelere gelen bütün mallardan gümrük emini emrindeki hizmetliler tarafından gümrük resmi, iskelelerde tartılan mallardan kantariye resmi, muhtesib tarafından ihtisab resmi ve malların gemilerden indirilmesi ve taşınmasını yapan hamalların sorumlusu olan hamallar kethüdâsı tarafından hamaliye resmi tahsil edilirdi. 62 Galata Şeriyye Sicili No. 21, 170/4’ten Kerim İlker Bulunur, Osmanlı Galatası (1453-1699), İstanbul 2014, s. 84. 63 Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme (Yay. Orhan Şaik Gökyay), İstanbul 1995, I, 262. 64 Galata Şeriyye Sicili No. 11, 229/2’den Bulunur, a.g.e., s. 99, not. 166. 69 OSMANLI İSTANBULU III IV. Deniz Taşımacılığında Kullanılan Gemiler ve Gemiciler IV. 1. Gemiler Kafkasya’daki iskelelere yük taşımacılığında kalite, kalyon, yarım güverteli, üç yelkenli gemiler olan karamürsel, brik, üstü açık, kayık, volik, üç direkli, mavna, filika, küçük ve hızlı bir gemi olan kırlangıç, yük gemisi olan çekeleve gibi büyükleri 13-22 metre, orta boyları 9-16 metre, küçükleri 6-12 metre boyunda olan kürekli (çekdiri) ya da hem kürekli hem yelkenli, tek ya da iki direkli gemilerle, nehirlerde de kullanılan altı düz ve enli şayka denilen tekneler yer alıyorlardı. 18. yüzyıl sonlarında ve 19. yüzyılın ilk çeyreğinde brik türünden olan, iki-üç direkli şehtiye (Resim 5) denilen gemiler Karadeniz ticaretinde daha fazla yer aldılar. Bâb-ı Âli’nin gemiciler ve tâcirler tarafından inşa ettirilen ticaret gemileri üzerinde sıkı denetimi bulunmaktaydı. Donanma için gemi yapılması gereken savaş dönemlerinde gemi inşâ malzemesi ile personelinin yalnız savaş gemileri için kullanılmasını sağlamak amacıyla ticaret gemilerinin inşâsını yasaklayan devlet,65 yapılacak ticaret gemilerinin tür ve boyutlarına ilişkin emirler çıkartarak, üç direkli, şayka, beş çifte, çektirme gibi gövdeleri ve aletleri Karadeniz’in şiddetli rüzgârlarına ve sık kopan fırtınalarına mukavemet edemeyecek kadar dayanıksız ya da tonajı küçük gemi türlerinin inşa edilmesini yasaklar ve bu emirlerin uygulanmasını takip ederdi.66 Karadeniz’de gemi inşâ teknolojisinde Ortaçağ’dan 19. yüzyıla kadar önemli bir değişiklik olmadığını söylemek mümkündür. Türk, Rum, Abaza, Laz ve Megrelli gemiciler, iskeleler arasında melekse ve 65 Mehmet Ali Ünal, “XVI.-XVIII. Yüzyıllarda Sinop Tersanesi”, XIV. Türk Tarih Kongresi, Ankara 2005, 921. 66 BOA. Cevdet Bahriye, No. 11496; No. 3842; No.850; No.12065; BOA. Cevdet Belediye, No.3103. Bu referanslar Şenay Özdemir Gümüş,“Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de Ticaret Gemisi İnşa Politikası (1783-1824)”, Kafkas Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 9 (Bahar 2012), 68, 70, not. 18, 20, 29, 30’dan alınmıştır. Yusuf Alperen Aydın, Sultanın Kalyonları, Osmanlı Donanmasının Yelkenli Savaş Gemileri (1701-1770), İstanbul 2011, s. 140-141. 70 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Resim 5. Rum tüccarlara ait Karadeniz’de hububat taşıyan 400 tonluk bir şehtiye (1806) kayık denen Karadeniz’e has 100 tonu nadiren aşan küçük tekneler kullanırlardı. Belgelerde meleksile, meneksile diye de geçen melekse, küçük yelkenli gemilerdendi. Çoruh nehri kıyısında yetişen kaba kavak ağaçlarından yapılan ve özellikle kış aylarında kullanılan melekseler, üç parçadan oluşur, etrafı kalın kamış ve hasır sazla örülürdü. Kamış ve hasır sazların dalgaların içine girmesini engellediği bu tekneler Karadeniz’in fırtınalarına dayanıklıydılar.67 Melekselerin bir görevi de kıyıya yanaşamayıp açıkta demirleyen gemilerdeki malların kıyıya taşınmasıydı.68 Belgelerde sefine olarak geçen 20 arşından (= 13,6 m.) büyük melekseler 334 kantar, kayık olarak söz edilen 20 arşından daha küçük olan melekseler 1800 kile hububat taşıyabilirdi.69 Kayık tabir olunan melekselerde bir dümenci, dört kürekçi ve 10 çekenci olmak üzere 15 mürettebat görev yapardı.70 67 Evliyâ Çelebi, a.g.e., II, 56. 68 Necmettin Aygün, Onsekizinci Yüzyılda Trabzon’da Ticaret, Trabzon 2005, 132, 254. 69 Öztürk, a.g.m., s. 89. 70 TŞS No. 1867-53, 89’dan Temel Öztürk, “Karadeniz’de Kullanılan Melekse Türü Gemiler”, Tarih İncelemeleri Dergisi, (Aralık 2009), s. 89. 71 OSMANLI İSTANBULU III Bizans ve Trabzon imparatorlukları döneminde 13.–15. yüzyıllarda Karadeniz’de balıkçılık ve sahil ticaretinde kullanılan griparion, gryparion, griparia denilen orta boyda, tek direkli teknelerin71 benzeri olan kayık, dört kürekli, tek direkli, yalnız iyi havalarda açılan, rüzgâr dindiğinde indirilen kare biçiminde yelkeni bulunan bir tekneydi.72 Kayıkların özelliği kıçının yapısından gelmektedir. Kıç bodoslaması, su altında kıyıya önce kıçı yaklaşabilecek biçimde yuvarlaktır, kıç yatırması açıktır, bir yandan öte yana düz döşenmiştir. Yükler, kıçtan uzanan iskele tahtasından sahile indirilir.73 Megrel kayıklarının yelken direkleri çıkarılabilirdi.74 Rum gemiciler, Karadeniz’e göre daha sığ olan Azak Denizi’nde de kayıklarla mal taşıyorlardı.75 Kullanması kolay olan bu tekneler, bu fırtınalı denizde sıklıkla batmalarına karşılık, en hafif rüzgârdan bile yararlanıp yol alır, bütün iskelelere ve koylara girebilir, birkaç saatte ya da birkaç günde yükleme yapabilirdi. Melekse, kayık gibi küçük ve askerî olmayan tekneleri Abaza, Çerkes ve Kozak korsanların saldırılarından kancabaş, işkampoye türü gemiler koruyorlardı.76 15.–16. yüzyıllarda bir kadırga kürekle gün boyu 2–3 knot (60– 90 mil) hızla gidebilirdi. Gemiler kürekçilerine çok yüklenildiğinde 20 dakikalık kısa süreler için 7–10 knot hızlara ulaşabilir, ancak gece kürekçiler dinleneceği için bu hız ortalama 1,5 knota (45 mil) düşerdi. Yelken genellikle gemi rüzgârı kıçtan aldığı zamanlarda açılır, elverişli şartlarda kadırgaların yelkenle hızı 8,5 knota çıksa da ters rüzgârlardan ötürü hız ortalama 2–3 knota düşerdi. Dolayısıyla bir geminin ortalama hızı günde 2–3 knotu (60–90 mil) geçmezdi.77 71 Anthony Bryer, “Trabzon İmparatorluğu’nda Gemicilik” (çev. Kudret Emiroğlu), Bir Tutkudur Trabzon (Ed. İ. G. Kayaoğlu, Ö. Ciravoğlu, C. Akalın), İstanbul 1997 içinde, 99. 72 Joseph de Tournefort, Tournefort Seyahatnamesi (çev. Ali Berktay), İstanbul 2005, II, 101. 73 Bryer, a.g.m., s. 177. 74 Evliyâ Çelebi, a.g.e., II, 177. 75 Evliyâ Çelebi, a.g.e., VII, 342. 76 Trabzon Şeriye Sicili No. 1874-60, 155’ten Öztürk, a.g.m., s. 92. 77 John H. Pryor, Akdeniz’de Coğrafya, Teknoloji ve Savaş: Araplar, Bizanslılar, Batılılar ve Türkler (çev. Füsun Tayanç-Tunç Tayanç), İstanbul 2004, s. 82-85. 72 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Kafkasya kıyılarında ticaretle uğraşan, taşıma kapasiteleri genellikle 30 ile 350 ton arasında değişen78 gemilerin büyüklüğü, donanımı ve tonajına dair arşivlerimizdeki belgelerde çok az bilgi vardır. 1586’da Sohum yakınlarında uğradığı kazada batan, esir taşıyan bir gemide 500 kadar insan vardı.79 Gemiye çok fazla esir yüklendiği düşünülse bile gemi oldukça büyüktü. 17. yüzyılda Karadeniz’den İstanbul’a buğday taşıyan volik türü gemiler 6000–7000 İstanbul kilesi (153,6–179,2 ton) yük taşıyorlardı.80 Kayık denilen daha küçük tonajlı gemilerin taşıma kapasiteleri ise 800-2000 İstanbul kilesi (20,5–51,2 ton) idi.81 Özellikle tahıl ve kereste taşıyan 2–3 direkli büyük gemilerin hamulesini yüklemek veya indirmek için günler ve haftalar harcanırdı. Bu gemilerin mürettebatı da kalabalıktı. Çünkü çoğu zaman bu gemilerin karadan çekilmesi, kereste yükleyecek gemilerin mürettebatının karaya çıkarak ağaç kesmesi gerekirdi.82 1803’te yapılan bir düzenleme ile Karadeniz’de işleyecek ticaret gemilerinin en az 6000 kile (153,6 ton) ve fazlasını taşıyabilecek büyüklükte olması emredildi.83 Gemilere taşıdıkları yüke ve mesafeye göre navlun ücreti ödenirdi. 1727’de Trabzon’dan Faş Kalesi’ne taşınan buğday, darı ve dakik (un) için kile başına 2 para,84 Bergos’tan Soğucak’a gönderilen erzak için kile başına 3 kuruş,85 Rumeli’deki iskelelerden Kuzey Kafkasya’daki kalelere taşınan erzak için kile başına 9,5–10 akça,86 Karadeniz’in batı ve güney kıyılarındaki iskelelerden kalelere taşınan askerler için kişi başı yarım akça ödenmişti.87 78 Fehmi Yılmaz, “İstanbul’un İaşesinde Kırım-İstanbul Deniz Taşımacılık Sektörünün Yeri 1777-1779 Yılları Örneği”, Profesör Dr. Özer Ergenç’e Armağan (ed. Ümit Tekin), İstanbul 2013, s. 481-482. 79 BOA. MD No. 61, Hk. s. 118, 119. 80 Eremya Çelebi Kömürciyan, a.g.e., s. 17 81 BOA. Cevdet Belediye, No.475. Bu referans Salih Aynural, İstanbul Değirmenleri ve Fırınları. Zahire Ticareti (1740-1840), İstanbul 2001, s. 24, not. 94’ten alınmıştır. 82 Greenville, a.g.e., s. 53. 83 Gümüş, a.g.m., s. 70, not. 30. 84 TŞS 1890, s. 50-173, 50-175 85 BOA. D.BŞM No.6785/56. 86 BOA. İbnülemin Maliye No. 11846; BOA. Cevdet Askeriye No. 29228. 87 BOA. İbnülemin Bahriye No. 843. 73 OSMANLI İSTANBULU III Resim 6. Osmanlı gemicileri (1790’lar) IV. 2. Gemiciler Kafkasya’daki iskelelere yük taşımacılığında kullanılan gemilerin sahipleri- ki bunlar birden fazla kişi olabilirdi-, reis de denilen kaptan ve tayfaları, İstanbul ve Anadolu’nun Karadeniz kıyısındaki şehirlerle (Trabzon, Samsun, Sinop, Gerze, Ünye, Amasra, Bartın, İnebolu, Rize), Ege adalarından Müslüman ve Rum denizcilerdi (Resim 6). Kefeli, Tamanlı, Anapalı, Gönyeli gemi sahipleri ve kaptanlar da Karadeniz taşımacılığında faaliyet gösteriyorlardı.88 1487-1490 arasında düzenlenmiş bir gümrük bakaya defterine göre İstanbul’dan Kefe’ye gelen gemi kaptanlarının 2/3’ü Müslüman, 1/3’ü Osmanlı tebaası gayrimüslimlerdi.89 16., 17. ve 18. yüzyıllarda da Karadeniz gemiciliğinde Müslüman kaptan ve gemicilerin sayısı gayrı müslimlerden fazlaydı. Ancak 18. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Rum kaptan ve gemicilerin sayısı Müslümanları geçecekti (Resim 7). Rum gemi sahipleri 1779 yılında gemilerine Rus bayrağı çekme ve Rus konsoloslarının himâyesinden yararlanma imtiyâzı elde ettiler. Güney Rusya ve Kafkasya’dan İngiltere’ye kadar uzanan ticaret ağları kuran, İngiltere’ye ihraç edilen buğday, ipek, keten, keten tohumu gibi ürünlerin ticaretini tamamen ellerine geçiren Rumlar 1816’da bu ticarette kullandıkları 600 kadar yelkenli gemiye sahiptiler.90 88 BOA. İbnülemin Bahriye No. 1206. 89 Halil İnalcık, Sources and Studies on the Ottoman Black Sea Vol I: The Customs Register of Caffa, 1487-1490, Cambridge 1995, s. 114-116. 90 Konu hakkında bkz. Gelina Harlaftis, “The Role of the Greeks in the Black 74 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Resim 7. Rum gemici-tüccar (1780’ler) Osmanlı ve yerel seçkinler de deniz taşımacılığı ve ticaretiyle uğraşırlardı. Karadeniz kıyısındaki Osmanlı valilerinin ticaret gemileri vardı.91 1820’lerde Şefâke kabîlesi beyi Mehmed Geriy, Karadeniz’de gemileri işleyen zengin bir gemi sahibi-tâcirdi. Taşımacılığın tümü sermayenin denetimi altında değildi. Tekneleri yapanların, aynı zamanda malları teknelere yüklediği, onlarla seyrettiği ve malların mübadelesini yaptığı mikro-ölçekli bir kıyı taşımacılığının eskiçağlardan itibaren mevcut olduğu bölgede Türk, Rum, Abaza, Laz ve Megrelli yüzlerce yerel gemici, iskeleler arasında çok sayıda melekse ve kayık gibi bölgeye has, Karadeniz’in fırtınalarına dayanıklı, küçük, yelkenli tekneler kullanıyorlardı. Gemi reisleri kefalete bağlanır ve izn-i sefine verilerek Karadeniz’e açılırlardı. Türk, Rum, Abaza, Laz, Megrelli gemiciler, pusulayı bilirler, deniz haritaları kullanmazlar, kıble-nümâ denilen pusuladaki yön işaretleri yardımıyla rüzgârı hesaplamayı genellikle bilmezlerdi. Gemilerin bir bölümü gemi sahipleri tarafından kullanılmaktaydı. Kaptanlar Sea Trade”, Shipping and Trade, 1750-1950:Essays in International Maritime Economic History,(Ed. Lewis Fischer-Helge Nordvik), West Yorkshire, 1990, 63-95.V. Kardasis, Diaspora Merchants in the Black Sea: The Greeks in Southern Russia, 1775-1861, Lanham, 2001, 86-87, 147, 174-75; I. Pepelasis Minoglou, “The Greek Merchant House of the Russian Black Sea: A Nineteenth-Century Example of a Trader’s Coalition”, International Journal of Maritime History, No 1 (1998), X, 61-104. 91 BOA. Cevdet Maliye, No. 7401; BOA. DBŞM, MHF, No. 13284. 75 OSMANLI İSTANBULU III rüzgârın yönünü ölçmek istediklerinde çubuklarını güvertede havaya kaldırır ve rüzgârın yönünü, dumanın yönüne göre tâyin ederlerdi. Rüzgâr kesildiğinde esmesini sağlamak için geminin direğine veya kıçına ayetler ya da bir Kur’an asılırdı.92 Gemilerde kaptan dışındaki mürettebatın uyuyabileceği bir kamara yoktu. Tayfalar güvertede ya da ambarda uyurlardı. Esir ve köleler de kürekçi olarak kullanılırdı. Kürek çekerken şarkılar söyleyen93 rüzgârın tersten estiği, gökyüzünün karardığı, denizin kabardığı ve yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı zamanlarda Allah kuvvet versin! Allah kuvvet versin! biçiminde ritmik dualarla ve hızı ikiye katlayarak bazen 12 saat kürek çeken94 mürettebatın yemeği, ekmek, kurutulmuş et, peksimet, soğan, sarımsak ve zeytindi. Gemiciler sığ kıyılarda kayıklarını kumsala çeker, burada yemeklerini yer ve uyurlardı. Yılın büyük bölümünde bulutlarla kaplı ve dalgalı olan bu öfkeli denizde seyrüsefer yapan teknelerin çoğu eksik safralıydı. Kışın Kafkas Dağlarından denize doğru her ay, bir-iki defa inen rüzgârlar birkaç gün eser, Karadeniz’in özellikleri konusunda çok tecrübeli olan kaptanlar bu rüzgârlardan yararlanırlardı. Gemiler eteklerini dalgaların dövdüğü, tepelerinde ihtişamlı ağaçların ve koyu yeşil çayırların yetiştiği devasa kayalıkların yanından karaya paralel gittiklerinden açık havalarda tepeler de kılavuz görevi yapardı. Kaptan ve denizcilerin ücretleri ya onları ortaklığa kabul ederek ya da onlara piyasa tarafından belirlenen ücret oranlarına göre ödeme yapılarak verilirdi.95 Üstüaçık türü gemilerde aylık ücreti 30–35 kuruş olan bir dümenci, aylık ücretleri 25–30 kuruş olan güçlü kuvvetli sekiz kürekçi görev yapardı.96 Gemilerde mürettebat arasında en çok maaş alan kişi sıradan bir tayfanın iki katı ücret alan kâtibdi. Marangoz ve yelken bezi yapımcısı gibi uzman personel yüksek ücret alabilirlerdi.97 92 Bell, a.g.e., s. 27. 93 Bell, a.g.e., s. 38. 94 Jakop Philip Fallmerayer, Doğu’dan Fragmanlar (çev. Hüseyin Salihoğlu), Ankara 2002, s. 143. 95 Murat Çizakça, İslâm Dünyasında ve Batı’da İş Ortaklıkları Tarihi, İstanbul 1999, s. 79. 96 BOA. MAD No. 4066. 97 Çizakça, a.g.e., s. 80. 76 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER V. Tâcirler ve Ticareti Yapılan Mallar V. 1. Tâcirler Latifî İstanbul’da dünyanın tüm alıcı ve satıcılarının bir araya geldiğini,98 Evliya Çelebi, İstanbul’da 2000 dükkânda “Karadeniz Bazārgan Esnafı” olarak adlandırdığı 7000 kişinin Karadeniz ticaretiyle, Türkler ve Rumlar’dan müteşekkil 2000 kişinin de Karadeniz’de deniz taşımacılığı ile uğraştığını söylerler.99 Robert Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul isimli kitabında “Evliyâ Çelebi’nin verdiği rakamın açıkça abartılı olduğunu ancak Karadeniz ticaretinin İstanbul ticareti içindeki önemini vurguladığını” ifade eder.100 Ancak, Evliyâ Çelebi’nin rakamları abartılı değildir. Jean Chardin’e bakılırsa 1670’lerde Karadeniz’de işleyen 1500 gemi vardı.101 Osmanlı Devleti’ndeki ilk Rusya daimi elçisi Pyotr A. Tolstoy 1703 tarihli bir raporunda “Karadeniz kıyılarından buğday, arpa, yulaf, tereyağı, iç yağ, kenevir, bal, peynir, tuzlanmış et, deri, bal mumu, yün ve yün mamulleri gelmekte ve Türk ülkesine dağılmaktadır. Karadeniz’den bunlar gelmeyecek olursa en geç bir yıl içinde İstanbul aç kalır” diye yazar.102 İngiltere Elçisi Henry Greenville’in Mart 1765’te hükümetine verdiği rapora göre Karadeniz ticaretinde 1000’den fazla gemi 20.000 tayfa ile faaliyet gösteriyordu.103 Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde üretilen hububat (buğday, arpa, darı, çavdar) gemilerle İstanbul’a ulaştırılıyor, 18. yüzyılda bu ticarette 150 gemi faaliyet gösteriyordu.104 Hâlinden memnun bir Latifî, Evsâf-ı İstanbul (Yay. Nermin Suner Pekin), İstanbul 1977, s. 42. Evliyâ Çelebi, a.g.e., I, 237. Mantran, a.g.e., s. 2, 41. Chardin, a.g.e., s. 95. Tolstoy’un Gizli Raporlarında Osmanlı İmparatorluğu. İstanbul’daki Rus Büyükelçi Pyotr Andreyeviç Tolstoy ve Onun Osmanlı İmparatorluğu’na Dair Hatıraları (XVIII. Yüzyılın İlk Çeyreği) (Notlandıran ve önsöz. M. R. Artunova-F.S.Oreşkova) (çev. İbrahim Allahverdi), İstanbul 2009, s. 106. 103 Henry Greenville, Observations sur l’état actuel de’l Empire Ottoman (Ed. Andrew S. Ehrenkreutz), Ann Arbor 1965, s. 53. 104 İnalcık, a.g.e., s. 338. 98 99 100 101 102 77 OSMANLI İSTANBULU III Resim 8. Yahudi tüccar (17. Yüzyıl) nüfusun temel şartı zâhire tedarikinin teminat altına alınmasıydı. Ekmek, İstanbul halkının temel gıdası idi. Ekmek kıtlığı kalabalıkların huzursuz olmasına hatta ayaklanmasına neden olabilirdi. İstanbul’un iâşesini temin etmek Osmanlı Devleti’nin en önemli önceliği olduğundan özellikle zahire ticaretine düzenlemeler getirilmişti.105 İstanbul’a hububat taşınmasında kullanılan bir kısmı zahire tâcirlerine, bir kısmı gemicilere ait tezkireli sefine, defterli sefine, kapan sefinesi denilen gemiler Karadeniz’e yılda 5–6 “zâhire seferi” yaparlardı.106 Buğday yüklü gemilere arpa ya da başka cins hububat yüklenmez,107 kış aylarında yapılan nakliyat sırasında zahirenin zarar görmemesi için güvertelere zahire konulmasına izin verilmezdi.108 105 Lütfi Güçer, “XVIII. Yüzyılın Ortalarında İstanbul’un İaşesi için Lüzumlu Hububatın Temini Meselesi”, İÜ İFM, C. XI, No. 1-4 (1952), s. 399. 106 Aynural, a.g.e., s. 17, 21. 107 Aynural, a.g.e., s. 24. 108 Aynural, a.g.e., s. 22. 78 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER İstanbul’un hububat ihtiyacının büyük kısmını Unkapanı’na kayıtlı ve kapan naibi tarafından tezkire verilmiş olan unkapanı tüccarı ya da madrabaz denilen, 17. yüzyılda sayıları 400 kadar olan dükkânda faaliyet gösteren 1005 kişi olan109 buğday ve arpa toptancıları temin ediyorlardı. Bu tâcirler, arpa, buğday ve darı yığınları ile dolu olan Unkapanı iskelesi civarında oturuyorlardı.110 Sadeyağ, tereyağı, donyağı, bal ve balmumu ticaretini yapan, 17. yüzyılda sayıları 1000 kadar111 ve bir bölümü Yahudi olan tüccar (Resim 8), Galata Yağ kapanı ve İstanbul Bal kapanına kayıtlı tezkireli ve fermânlı tâcirlerdi. Tâcirler kadının huzurunda getirebilecekleri malın miktarını taahhüt ederler, yağ tüccarı bal, bal tüccarı da yağ ticareti yapamazlardı. Azak Denizi mersin ve morina balıklarının en bol olduğu denizlerdendi. Anılan balıkların avlanması, et ve yumurtalarının ayrılması, parçalanması ve kurutulması kanunla düzenlenmişti.112 Azak, Taman ve Temrük iskelelerinden yüzlerce gemiye büyük fıçılar içinde kantarına 50 akça vergi (âdet-i havyar) ödedikleri113 havyar ve tuzlu balıkları yükleyen tâcirler, Osmanlı sarayında da çok aranan ve tüketilen bu malları İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerine ulaştırırlardı.114 İstanbul ve Galata’daki genellikle Rum olan havyarcı esnafı, “kadîmü’l eyyâmdan berü” Karadeniz’den fıçılarla gelen “kara havyar ve morina balığı bastırması” ticaretini yapıyorlardı. Bu tâcirlerin kimisi 40–50.000 kuruş (yaklaşık 4.000.000 akça) servete sahiptiler ki bu çok yüksek bir miktardı.115 109 Evliyâ Çelebi, a.g.e., I, 237. 110 Mantran, a.g.e. I, 183-184; Thomas Thornton, Bir İngiliz Tacirin İzlenimleriyle Osmanlıda Siyaset, Toplum, Din, Yönetim (1793-1807) (çev. Ercan Ertürk), İstanbul 2015, s. 217. 111 Evliyâ Çelebi, a.g.e., I, 256. 112 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e., VI, 587. 113 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e., VI, 588. 114 Timur Kuran, Mahkeme Kayıtları Işığında 17. Yüzyıl İstanbul’unda Sosyo-Ekonomik Yaşam, İstanbul 2010, C. 2, 44, 507; Evliyâ Çelebi, a.g.e. C. VI, 268. 115 Marianna Yerasimos, Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek Kültürü. Yorumlar ve Sistematik Dizin, İstanbul 2011, s. 167-168, Not. 100, 104-105. 79 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul’da çok aranan kürk, post ve derilerin ticareti Ermeni tâcirlerin elindeydi.116 1754/ 1755’te Karadeniz yoluyla İstanbul’a kürk getiren 28 tüccarın 3’ü Müslüman 3’ü Yahudi diğerleri Rum ve Ermeniydi.117 Kürk ticareti ve kürkçülük çok önemli bir işkoluydu. Rus elçisi Obreskov, 1752’de İstanbul’da 7000 kadar kürkçü esnaf ve zanaatkârı olduğunu belirtir.118 Ermeni tâcirler (Resim 9) Kafkasya’nın içlerine kadar giderek parayla veya gümüş çubuklar karşılığında kürk ve post satın alırlardı. Tüccar 19. yüzyılın ilk çeyreğinde tavşan kürkünü 15–20 paraya, kurt postunu 11–12 kuruşa, tilki postunu 9–12 kuruşa, çakal postunu 1,5–2 kuruşa, yaban kedisi postunu 1–1,5 kuruşa, zardava kürkünü 10–12 kuruşa, kırmızı zardava kürkünü 9-10 kuruşa satın alıyorlardı.119 58 tanesinden bir kürk palto yapılan zardava kürklerinin tanesi, 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 80–100 kuruşa satılıyordu.120 Müslüman, Ermeni, Rum ve Yahudi tâcirler, bir tarafın sermayesi diğer tarafın emeği ile katıldığı genellikle uzun mesafe ticareti yapan mudârebe121 ve ortakların her açıdan eşit olduğu, tüm ticarî 116 Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde bulunan 1599 tarihli bir muhallefat defterine göre; Haçatur isimli Kefeli Ermeni tâcirin muhallefatı içinde 25.173 akça nakitle birlikte 10 adet sincap kürkü, 2 adet kakum kürk, 1 adet zardava kürk, 1 adet semmûr nâfesi kürk, 7 adet sincap nâfesi kürk ve 2 adet kunduzlu sincap nâfesi vardı. Yani isimli İstanbullu Rum tâcirin 21.606 akçası ile birlikte 47 adet sincap kürkü, 18 adet sincap nâfesi, 4 adet eblak sincap kürkü, 1 adet kakum kürkü, 1 adet kuyruk kürkü, 5 adet tavşan kürkü, 6 deste zardava kürkü, 1 adet cild-i kafa kürkü vardı [TSMA, D. 2923, s. 1-2]. 117 Zeki Tekin, “Osmanlı Devletinde Kürk Ticareti”, Türkler, Ankara 2002, X, 758-759. 118 Nikolay G. Kireev, “XVIII. Yüzyıl Ortalarında Karadeniz’de Rus-Türk Ticaret İlişkilerinin Kurulması”, Türk Rus İlişkilerinde 500 Yıl 1491–1992, Ankara 1999, s. 117. 119 Marigny, a.g.e., s. 249-250. 120 Halil Sahillioğlu, “Hicrî 1167 (M. 1754) Kürk Fiyatı ve Kürkçü Nizamı”, Prof. Dr. Mübahat S. Kütükoğlu’na Armağan, İstanbul 2006 içinde, s. 610-611. 121 Mudârebe hakkında bkz. Fethi Gedikli, Osmanlı Şirket Kültürü XVI. XVII. Yüzyıllarda Mudârebe Uygulaması, İstanbul 1998, s. 66-67. Çizakça, a.g.e. 60-69. Galata Şeriyye Sicili No. 17, 35/6, Galata Şeriyye Sicili No. 19, s. 47/2. Bu iki referans Kerim İlker Bulunur, Osmanlı Galatası (1453-1699), İstanbul 2014, s. 279, not 272, 273’ten alınmıştır. 80 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Resim 9. Ermeni tüccar (18. Yüzyıl) faaliyetlerin ortaklık kapsamında yapıldığı, karşılıklı aracı ve kefil olan ortakların kâr ve zararı eşit olarak paylaştıkları müfâvaza denilen ortaklıklar kurarak ticaret yaparlardı.122 Ortaklığa emeği ile katılan ve genellikle gemi kaptanları (reis) olan mudâribler hem ticaretin hem de ulaştırmanın içinde yer alıyor ve kârdan pay alıyorlardı. Gemi sahibi olmayan kişiler de kaptana % 20 civarında faizle borç mudârebe borcu vererek geminin yapacağı sefere ortak olabilirlerdi.123 Söz konusu ortaklıklarda yer alan Rum gemicilerin İslamî ortaklık hukuku hakkında geniş bilgi sahibi oldukları ve ortaklar arasında anlaşmazlık yaşanması hâline şer’î mahkemelerde haklarını aradıkları bilinmektedir.124 Osmanlı coğrafyasının her tarafından tâcirler bu ortaklıklarda yer alıyordu. Örnek olarak 1808’de İstanbullu Ali Reis, Kefeli Seyid 122 Müfâvaza hakkında bkz. Çizakça, a.g.e., s. 69-71. 123 Faroqhi, a.g.e., s. 116. 124 Çizakça, a.g.e., s. 70. 81 OSMANLI İSTANBULU III Osman Ağa ve Tunuslu Ömer Ağa Kafkasya’dan İstanbul’a toplam değeri 2735 kuruş 12 para, toplam ağırlığı 2714 kantar olan “revgân-ı sade” getirmişlerdi.125 Belgelerden anlaşıldığına göre saray görevlileri, yeniçeri subayları ve Kafkasya’da bulunan kalelerde görevli yeniçerilerle, diğer sınıflara mensup askerler de esir ticareti ile uğraşıyor ve bu ticaretten önemli servetler kazanıyorlardı.126 Osmanlı tâcirleri, mal satmak için bahar ve yaz mevsiminde Kuzey Kafkasya’nın içlerine kadar giderlerdi. Hepsinin konakları, bazı tâcirlerin Çerkezistan’ın iç kesimlerinde küçük depoları vardı. Bazı tâcirler mallarını Çerkes soylularının evlerine depolar, konak olan soylu ve kabîlesi, o tâcirin mallarından sorumlu olurdu. Çok yüksek dağlardan, bazen bir atın bile geçmesinin çok zor olduğu dar patikalardan geçilmesi gerektiğinden bu malların nakli zahmetli ve çok zordu. Tâcirler, Çeçen ve İnguş topraklarına da giderek alış veriş yapar, özellikle kumaş getirirlerdi.127 Kuban nehrinde yük, özellikle zâhire nakli ateş kayığı denilen teknelerle sağlanırdı. Bjeduğ, Hatukhay ve Temirgoy kabilelerinin köylerinde oturan, onlar gibi giyinen ve yaşayan dükkâncı denilen Ermeni tâcirler bölgedeki pşıların (Çerkes prensleri) himâyesinde ve onlarla bir tür iş ve sermaye ortaklığı (zixelha) tesis ederek tuz ve diğer ihtiyaç maddelerinin ticaretini yapıyorlardı. Öküzü olan pşı hisse (aha) olarak öküzünü ve arabasını koyar, parası olan tâcir ise parasını koyar ortak olarak tuz getirirler ve ticaretini yaparlardı.128 Bu Ermeniler Çerkesler gibi giyinir ve yaşarlardı, sadece dinleri Hıristiyan’dı.129 Bu dönemin hatırası olarak dükkân kelimesi, tuçan şeklinde Çerkesceye ve tüken şeklinde Karaçay-Malkar diline geçti. 125 Çizakça, a.g.e., s. 98. 126 64 Cemaatinden Trabzonlu Mustafa Beşe b. Ahmed adlı yeniçeri 1726 yılında Gürcü ve Çerkes asıllı birer köle, Gürcü asıllı bir cariye ve Gürcü asıllı bir çocuk cariye olmak üzere dört kölesini 37.000 akçaya satmıştı [Kırım Kadı Sicilleri No. 54/14a-7]. 127 Yavus Ahmadov, Çeçen-İnguşya Halkıyla Rusya Arasındaki İlişkiler (çev. Tarık Cemal Kutlu), İstanbul 2000, s. 28. 128 Rahmi Tuna, Adıge Xabze “Adığe Etiği ve Etiketi”, İstanbul 2014, s. 243. 129 Marigny, a.g.e., s. 113-114. 82 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Kuzey Kafkasya’da para fazla bilinmediği için ticaret 1740’lara kadar büyük ölçüde takasla yapılıyordu.130 Çerkesler mallarını takas (zaxojınığa) ederlerdi. Aralarında bölme denilen bir hesap vardı. 40 akçalık bir mala bir bölme, bir kuruşluk mala üç bölme denirdi.131 Takasta ölçü birimleri, Türkçe baş da denilen şha, tsü ve top’tu. Şha kelimesi baş anlamına gelir. At, sığır ve küçükbaş hayvanlar baş olarak adlandırılır, erkek ve kız köleler, iyi bir at, iyi bir zırh, 8-16 öküz, 60 koyun bir baş olarak hesap edilirdi. Tsü öküz demekti. Bu ödeme tarım ve süt ürünleri ya da evlerde imâl edilen mallarla yapılabilirdi. Bir tüfek 16 öküz değerindeydi. Bir tsü, altı topa eşitti. Top, bir kadın ya da erkek elbisesi çıkacak kadar parça kumaş demekti.132 Kuzey Kafkasya’da kumaş ödeme birimi yerine geçer, malların bedeli kumaşa göre ayarlanırdı.133 Osmanlı tâcirleri, alıcılara bir yıl, hatta daha uzun vadeli veresiye satışlar yapıyorlardı. Paranın fazla bilinmediği Kuzey Kafkasya’da faiz de bilinmiyordu. Ticarette ve gündelik hayatta borç (j’ıhua) ilişkileri 18. yüzyılın sonlarından itibaren görülmeye başlandı. Çerkeslerde okuma yazma olmadığından bütün anlaşmalar sözlü olarak yapılır ve yemin edilirdi.134 Veresiye satışlarda alıcıya ya da onun adına bir başka şahide yemin ettirilirdi. V. 2. İstanbul’dan Kafkasya’ya Gönderilen Mallar 16.-18. yüzyıllarda İstanbul ve Anadolu limanlarından Kafkasya’nın Karadeniz sahilindeki iskelelere, Müslüman, Rum, Ermeni ve Yahudi Osmanlı tâcirleri tarafından tuz, sabun (Halep, Girit ve Ege 130 “içlerinde bir gümüş sikke görmüş olanı yok gibidir, altın sikke ise daha nadirdir.. ticaretin yalnız trampa şekline alışkındırlar.” (Baron G. von Busbecq, Türk Mektupları (çev. Hüseyin Cahit), İstanbul 1939, 65) “bu diyarda aslâ ve katâ altun ve guruş olmaz, bey ü şirâları değiş tokuş iledür” (Evliyâ Çelebi, a.g.e., II, 104). 131 Evliyâ Çelebi, a.g.e., VI, 285. 132 Leonti Lyulye, Çerkesya (çev. Murat Papşu), İstanbul 1998, s. 90-91. 133 J.A. Longworth, Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı (çev. Sedat Özden), Kayseri 1997, s. 283. 134 Lyulye, a.g.e., s. 86. 83 OSMANLI İSTANBULU III bölgesi), 1000 Kefevî akçalık maldan 42 Kefevî akça vergi alınan kuru üzüm, kuru incir ve zeytin (her üçü de Ege bölgesi), zeytinyağı (Ege adaları), halı ve kilim, 1000 Kefevî akçalık maldan 42 Kefevî akça vergi alınan ham ipek, top135 hâlinde pamuklu ve basma (Tokat, Amasya, Kastamonu, Ankara, Kayseri, Diyarbakır, Musul, Halep, Şam136), ipekli (Amasya, Bursa’dan), yünlü (Ankara, Tosya’dan) ve keten (Denizli, Trabzon ve Samsun’dan) kumaşlar, kök boya, Avrupa menşeli pamuklu, keten, muslin ve patiska kumaşlar, giyim eşyası, silah (kılıç, tüfek), barut, demir ev ve mutfak eşyaları, fıçı, sandık, bakır eşya (Tokat, Küre, Trabzon’dan), deri ürünleri (Tokat’tan), meşin, at koşumları, halı ve kilimler, battaniye, şeker (Mısır’dan), limon ve portakal (Ege bölgesi ve Ege adalarından), fuçılar137 içinde, bir fuçısından 12 Kefevî akça vergi alınan şarap (Ege adalarından),138 fındık (Trabzon’dan) 1000 Kefevî akçalık maldan 42 Kefevî akça vergi alınan rakı, sirke, kuruyemiş ve kahve (dördü de İstanbul’dan), tütün (Ege bölgesi ve Samsun’dan), boya, çivi, orak, tırpan ihraç ediliyordu.139 Çerkeslerin balık tuzlamak ve besin koruma bakımından çok ihtiyaç duyduğu bir madde olan tuz, hem Anadolu, hem de Rumeli’den gönderilirdi. Tuz için sapo denilen 16 keylçe = 410,49 kg. tutan bir ölçü birimi kullanılır, devlet, satılan her sapo tuzdan 11,5 Kefevî akça vergi alırdı. Taman’da satılan tuzun dört keylçesinden bir Kefevî akça vergi alınırdı.140 135 1750’lerde topta 300-400 okka keten kumaş ya da 56-58 parça bez vardı [Peyssonel, a.g.e., I, 49]. 136 BOA. Cevdet Maliye No.1678 [Şam, Haleb ve Diyarbekir’den Karadeniz iskelelerine getirilip Anapa ve Kırım’a götürülecek alaca vesair kumaşlara dair]. 137 1750’lerde bir fıçı şarap 450 okkaya eşitti [Peyssonel, a.g.e., I, 89]. 138 BOA. Cevdet Bahriye No.11254 [Kostantin Reis’in gemisine sirke ve kuruyemiş yükleyerek Azak İskelesi’ne gideceğine dair]. 139 Greenville, a.g.e., 3, s. 50; Peyssonel, a.g.e., I, 47; Mehmet Genç, “17-19 Yüzyıllarda Sanayi ve Ticaret Merkezi Olarak Tokat”, TrAD, (1987), III, 46. 18. Yüzyılda Karadeniz’de ticarete konu mallar, fiyatları, ölçüleri hakkında bkz. Oddy, a.g.e., s. 159-182. 140 Kefe Kanunnâmesi, Akgündüz, a.g.e., VI, 574, 586; Berindei-Veinstein, a.g.m., s. 74. 84 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER V. 3. Kafkasya’dan İstanbul’a Gönderilen Mallar 15.-18. Yüzyıllarda Müslüman, Ermeni, Rum ve Yahudi Osmanlı tâcirleri, Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarındaki iskelelerden köle, tahıl (buğday, arpa, darı, çavdar), çeşitli biçimlerde kesilmiş, evlerde, inşaatlarda ve marangozluk işleri ile Tersane-i Âmire’de gemi yapımında kullanılan odun, tahta ve kereste,141 keten, kenevir, sığır, koyun, Abhazya ve Kuzey Kafkasya’da yetiştirilen iyi cins atlar, kurutulmuş veya tuzlanmış sığır eti, kümes hayvanları, manda derisinden tulumlar içinde tereyağı142 -ki bu tereyağı koyun içyağı ile karışık bir yağdır-, mum imalatında kullanılan içyağı, peynir, bal (Batum, Gönye ve Sohum balları İstanbul’da çok aranırdı), balmumu, çuval lar143 içinde Gönye ve Sohum pirinci, fuçılar içinde144 kurutulmuş ve tuzlu balık ile havyar,145 denk146 ve balya hâlinde deri (sığır, koyun, at, keçi, geyik, yaban domuzu),147 keten, kenevir, bakır, demir (Megrel’den), ham ipek (Sohum’dan), yün, kürk ve postlar (tilki, sansar, kurt, yaban kedisi, tavşan),148 at ve hayvan koşumlarıyla, Tatar ok ve yayları alıyorlar149 ve gemilerle İstanbul’a ulaştırıyorlardı. Çerkezistan topraklarının büyük kısmının işlenmemesi ve üretimin halkın ihtiyacını karşılamaya yönelik olması nedeni ile bu 141 BOA. MD No. 22, Hk. 190; BOA. KK No.67, 170; BOA. MAD No. 7534, 301. Son iki referans Bulunur, a.g.e. 246, not 81’den alınmıştır. 142 BOA. MD No. 3, Hk. 1364, 1368, 1575; BOA. MD No. 6, Hk. 483. Mantran, a.g.e., I, 193-194; Galata Şeriyye Sicili, No. 21, 199/6 bu referans Bulunur, a.g.e. 246, not 83’ten alınmıştır 143 1750’lerde bir çuval pirinç 18 kile = 180 okkaya eşitti. 144 Koba (Temrük) kânunnâmesine göre 16. yüzyılda bir fıçı havyar 7,5-15 kantar = 423,06-846,12 kg.a eşitti. 145 Galata Şeriyye Sicili, No. 21, 233/7 bu referans Bulunur, a.g.e., s. 246, not 84’ten alınmıştır. 146 1750’lerde bir denkte altı adet deri vardı [Peyssonel, a.g.e., I, 279]. 147 Galata Şeriyye Sicili, No. 11, 119/2 bu referans Bulunur, a.g.e., s. 246, not 82’den alınmıştır. 148 Çizakça, a.g.e., s. 94-95. 149 Fernand Braudel, Maddi Uygarlık Ekonomi ve Kapitalizm XV-XVIII. Yüzyıllar. Dünyanın Zamanı (çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara 1993, s. 411; Çizakça, a.g.e., s. 94-95. 85 OSMANLI İSTANBULU III bölgeden tarım ürünleri ihracatı önemsizdi. Hasadın yapıldığı Ağustos ayı hububat nakliyatının en fazla olduğu dönemdi. Hamalların sırıklarla taşıdıkları hububatın nakli ve gemilere yüklenmesi kadıların ve iskele emînlerinin nezâretinde olur, emirsiz kimseye hububat verilmezdi. Buğday, arpa, darı ve çavdar kayıtları dikkatle tutularak ambarlara konulurdu. Sancakbeyi ve muhafız gibi yerel yöneticiler gemilere hububat yüklenmesini kendi uhdelerine almak isterler ve bu durum merkezle yazışmalara konu olurdu.150 Çerkesler sığır derisinden yapılmış tulumlar içinde (28–32 kg.) Anapa’ya hububat getirirler ve karşılığında tuz alırlardı.151 Bir ölçü buğday iki ölçü tuzla, iki ölçü çavdar ya da arpa bir ölçü tuzla takas edilirdi.152 Tuzun ölçülmesinde en küçük ölçü birimleri ebjıb, bjıb, emıç (= avuç, bir avuç tuz) ve emıçezegotl (= iki avuç) idi. Nisan, ağustos ve ekim aylarında Çerkezistan ve Kuzey Kafkasya’nın içlerinden Karadeniz kıyısındaki iskelelere öküz, deri ve manda derileri, kürk ve postlar, donyağı, tulum153 ve çiten154 (büyük sepet) içinde peynir, bal ve balmumu, havyar, kurutulmuş ve tuzlu balık taşıyan kervanlar gelirdi. Çerkesler ürettikleri malları at üstünde ya da küçük arabalarla iskelelere getirerek burada satarlar veya ihtiyaç duydukları mallarla takas ederlerdi.155 Çeçenler ve İnguşlar sığırlarını Osmanlı topraklarına sürer, Çeçen tâcirler Taman’a gelip ticaret yaparlardı.156 Kalmukların da mallarını getirdikleri, alıcıların Rum, Ermeni ve Yahudi tâcirler olduğu Taman’ın varoşu “Varoş-ı Kâfir Bâzârı” ismini taşıyordu.157 Kalmuklar ve Nogaylar koyunlarını, sığırlarını, atlarını, yağlarını ve esirlerini nisan ayında Azak, Taman, Temrük ve Anapa iskelelerine getirir satarlar, bunları alan tüccar da iskeleden gemilerle İstanbul’a götürürdü. Bu ticaret, Kefe Gümrüğü’nün gelir150 151 152 153 154 155 156 157 BOA. İbnülemin Dâhiliye No. 3052. BOA. Cevdet Maliye No. 15064. Marigny, a.g.e., s. 249. 1750’lerde bir tulum peynir 35-40 okkaya, bir fıçı peynir 400-500 okkaya eşitti [Peyssonel, a.g.e., I, 90, 189]. Çiten 7-8 okka = 8,5-10,2 kg. hacme sahipti. Marigny, a.g.e., s. 105. Ahmadov, a.g.e., s. 28, not. 52, 53. Evliyâ Çelebi, a.g.e., VII, 267. 86 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER Resim 10. Megrel köylüleri ve malların naklinde kullanılan öküz arabası lerini azalttığı için istenmeyen bir durumdu. Bâb-ı Âlî, “hâdis bâzâr u iskele olduğuna rızâm yokdur” 158 diyerek, ürünlerin Taman’dan Kefe’ye getirilmesini ve burada gümrük alınmasını emrederdi. Ürünler, ovalarda, sahil kesimlerinde ve biraz daha geniş güzergâhlarda sığırların ya da mandaların çektiği iki tekerlekli ve yüksek, 1500 okka kadar mal taşıyan çumak, öküzlerin çektiği 500–600 okka mal taşıyan iki tekerlekli araba-i kav, öküz arabası, camus arabası, kağnı ve Tatar arabası denilen arabalarla, iki deve tarafından çekilen, 600–700 okka yük taşıyan, dört tekerlekli macar arabası ve 500–600 okka mal taşıyan, atların çektiği mofça adı verilen arabalarla ya da atlar ve eşeklerin sırtında iskelelere taşınıyordu (Resim 10). Kağnı, dört kantar (176 okka = 225 kg.) yük taşırken, at yükü 90 okka (115 kg.), eşek yükü 70 okka (90 kg.) idi. İki tekerlekli araba küçük, dört tekerlekli araba büyük olarak kabul edilirdi. Peyssonel’e göre, Azak ve Taman civarında genellikle dört tekerlekli arabalar tercih ediliyordu.159 158 DA.G.M. (Yay.), 83 Numaralı Mühimme Defteri (1036-1037/1626-1628) Özet-Transkripsiyon-İndeks ve Tıpkıbasım, Ankara 2002, Hk. 107. 159 Peyssonel, a.g.e., II, 130, 144. 87 OSMANLI İSTANBULU III 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Anapa’dan İstanbul’a ihraç edilen buğdayın okkası 4, çavdar ve arpanın okkası 2 kuruş, tereyağın okkası 50–60 para (1,25–1,50 kuruş), balın okkası 40–50 para (1–1,25 kuruş), donyağının okkası 50–60 para (1,25–1,50 kuruş), balmumunun okkası 4 kuruştu.160 V. 4. Köle Ticareti İstanbul ile Kafkasya iskeleleri arasında ticareti yapılan en kârlı metâ ve Kafkasya iskelelerinin zenginliğinin gerçek kaynağı köle ticaretiydi. Karadeniz’in kuzeyindeki steplerin ve Kafkasya’nın ekonomisi büyük ölçüde köle ticaretine dayanıyordu.161 Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde Tatar, Kafkasya’da Abaza veya Çerkes köle tâcirleri ve esirciler köle ticareti ile uğraşıyorlardı.162 Kafkasya’da esir ticaretinin yaygın olmasında kabîlelerin birbirleri ile devamlı çatışmalarının etkisi vardı. Çerkes ve Abazalar iç çatışma ve savaşlarda ele geçirdikleri esirleri, suç işlemiş kişileri köle olarak satıyordu. Mülklerinde çalışan köylü kızlarının ticaretini yapma hakkına sahip olan Çerkes, Abaza, Gürcü beyleri kızları, Anapa ve Faş iskelelerine götürerek Osmanlı köle tâcirlerine satarlardı.163 Çeçenler de baskınlarda kaçırdıkları veya savaşta elde ettikleri esirleri Osmanlı tâcirlerine satmak için 18. yüzyılda Anapa’ya götürüyorlardı.164 Çok sayıda gemi köle ticaretinde yer alıyor, Kafkasya iskelelerinde büyük bir köle ticareti faaliyeti yürütülüyordu. 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı köle tâcirlerinin çoğu Rum, Ermeni ve Yahudi gibi gayrı müslimlerdi.165 1559 ile 1714 arasında 160 Marigny, a.g.e., s. 247. 161 Charles King, Karadeniz (çev. Zülal Kılıç), İstanbul 2008, s. 140, 142. 162 Aygün, a.g.e. 180, 231-232; Bıjiskyan, a.g.e. 118, 123, Evliyâ Çelebi, a.g.e., II, 54. Suraiya Faroqhi, Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya (çev. Ayşe Berktay), İstanbul 2007, s. 215. 163 Alexandre Grigoriantz, Kafkasya Halkları Tarihî ve Etnografik Bir Sentez (çev. Doğan Yurdakul), İstanbul 1999, s. 119. 164 Grigoriantz, a.g.e., s. 172. 165 Alan Fisher, “Ottoman Crimea in the Sixteenth Century”, Between Russians, Ottomans and Turks: Crimea and Crimean Tatars, İstanbul 1998, s. 39. 88 15.-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL VE KAFKASYA İSKELELERİ ARASINDA DENİZ TİCARETİ: TÂCİRLER, GEMİCİLER, KÖYLÜLER çıkarılan emirlere göre166 resmî olarak köle tâcirlerinin Müslüman olması şart koşulduysa da Rumlar ve Yahudiler köle ticareti yapmaya devam ettiler. 17. yüzyılda İstanbul’da “Gürcistan, Mekrilistan, Abhazistan ve Çerkezistan’dan gelen” kölelerin ticaretini yapan, esirciler loncasına kayıtlı 2000 kadar köle tâciri vardı.167 Osmanlı tâcirleri Kafkasyalı kölelerin ticaretini yapmak amacıyla şirketler kurmuşlardı. Köle ticareti için Kafkasya’nın içlerine kadar giden tâcirler yanlarında kaldıkları ailelere bir ödeme yapar, aileler de tüccara ve kölelerine yatacak yer, yiyecek ve malları için depo temin ederlerdi.168 Abaza tâcirler, Kafkasya’dan aldıkları köleleri Kefeli kaptanlara ait gemilerle İstanbul’a taşırdı.169 19. yüzyıl başlarında İstanbul’a köle getiren bazı Abaza tâcirler, köleleri Esir Pazarı’na götürmeden kendi yaşadıkları Tophâne semtine götürür ve evlerinden satışa çıkarırlardı.170 Osmanlı arşiv belgelerinden anlaşıldığına göre saray görevlileri,171 yeniçeri zabitleri ve Kafkasya’daki kalelerde görevli yeniçerilerle,172 diğer sınıflara mensup askerler de esir ticaretiyle uğraşıyor ve bu ticaretten önemli servetler kazanıyorlardı. Köle ticaretinden alınan vergi (tamga-yı üserâ) ve gümrük resimleri, Osmanlı hazînesinin Kafkasya’daki iskelelerden sağladığı en önemli gelirdi. Kefe Gümrüğü’ne dâhil olan iskelelerde köle ticaretinden alınan pençik resmi köle başına 256 Kefevî akçaydı. Kefe Mukâtaası’nın 1529’da toplam 2.759.4999 akça olan gelirinin % 166 Ahmet Refik, On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı 1553-1591, s. 43, 44; aynı yazar, Hicri On Birinci Asırda İstanbul Hayatı 1000-1100, s. 25, 26, 50. 167 Evliyâ Çelebi, a.g.e., I, 257. 168 Bell, a.g.e., s. 346. 169 BOA. MD No.100, Hk. 201, 358. 170 BOA. Cevdet Belediye No. 1978. 171 BOA. MD No.72, Hk. 198. 172 Mesela, 64 Cemaatinden Trabzonlu Mustafa Beşe b. Ahmed adlı yeniçeri, 1726 yılında Gürcü ve Çerkes asıllı birer köle, Gürcü asıllı bir cariye ve Gürcü asıllı bir çocuk cariye olmak üzere dört kölesini 37.000 akçaya satmıştı [Kırım Kadı Sicilleri No. 54/14a-7]. 89 OSMANLI İSTANBULU III 24’ünü (650.000 akça) esir vergisi teşkil ediyordu.173 Köle ticaretinin en önemli merkezleri Azak, Taman, Temrük, Anapa ve Sohum’du. Bu iskelelerden Osmanlı hazînesine ulaşan gelirin 1/3’ü köle ticaretinden alınan vergilerden elde ediliyordu. 1735 yılında “mal olmadığı” için Kırımdaki köle pazarlarının kapanmasının174 ve 1739’da Azak’ın elden çıkmasının ardından Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarındaki iskelelerin önemi daha da arttı. 18. yüzyılda Anapa gümrüğünde yetişkin esir başına 4,5 buçuk kuruş gümrük, 6 para harc-ı pencik olmak üzere toplam 4,5 kuruş altı para, dört-beş yaşındaki esirden yarım esir vergisi (iki kuruş 10 para gümrük, 3 para harcı-ı pencik) olmak üzere toplam iki kuruş on üç para, kucaktakiler için toplam bir kuruş yedi para vergi alınıyordu.175 İstanbul’a getirilen köleler Esir pazarlarında satılır, köle ticareti satıcı ile alıcı arasında pazarlık usulü ile ya da dellâl tarafından müzayede usulü ile yapılırdı. Dellal satışlarında köle çarşıda satışa çıkarılır ve açık artırma ile en yüksek fiyatı verene satılırdı. 173 Alan Fisher, “Between Russians, Ottomans and Turks: Crimea and Crimean Tatars”, A Precarious Balance: Conflict, Trade, and Diplomacy on the Russian-Ottoman Frontier, İstanbul 1999, s. 39. 174 Çizakça, a.g.e., s. 88. 175 BOA. Cevdet Maliye No. 3. 90 Sofya’ya Vagonlardan: 1820’li-1870’li Yıllarda İstanbul’da Açılan Osmanlı Okullarıyla İlgili Belgeler Margarita Dobreva Balkanlar Araştırma Enstitüsü, Bulgaristan Maria Mihaylova Mrıvkarova 1967’de “Milli Kütüphane Cyril ve Methodius’un Oryantal Bölümünde Bulunan Belgelerde XIX. yüzyıl Osmanlı Devletinde Maarif Meselesi” makalesini yayımlar1. Öncelikle Osmanlı eğitimi ve basınıyla ilgili ve hemen hemen anahtar kelimeyle tanıtılan belgeler 1931’de hurda kağıt olarak satılıp2 İstanbul’dan Sofya’ya aktarılan arşiv malzemelerindendir. Sunulan belgelerin bir kısmı 1940’lı ve 1950’li yıllarda Oryantal Arşiv 1 Maria Mihaylova-Mrıvkarova, “Dokumenti za prosvetnoto delo prez XIX vek v Osmanskata imperiya, sıhranyavani v Orientalskiya otdel na Narodnata biblioteka “Kiril i Metodiy”, İzvestiya na Narodnata biblioteka “Kiril i Metodiy” i na bibliotekata na Sofiyskiya universitet “Kliment Ohridski”, VII (XIII), 1967, s. 306-351. 2 1845’te Maliye Nazırı Safvetî Paşa 1931 yılındaki vagon olayına benzer bir girişimde bakanlığındaki katipleri görevlendirerek Enderun’daki defterleri kalemlere göre tasnif ettirdi. Yeniçeri Ocağı’na ait birtakım evrak ve defterlerin saklanmasına lüzum görülmeyip saray fırınlarında yaktı (Belgelerle Arşivçilik Tarihimiz (Osmanlı Dönemi). Proje Yöneticisi: Necati Aktaş, Ankara, 2000, s. 11). 91 OSMANLI İSTANBULU III Koleksiyonu, Yeni Gelen Türk Arşiv Belgeleri ve İstanbul, Tulça, Rusçuk, Vidin, Lom, Tırnova, Şumnu, Varna, Silistre, Sofya, Niğbolu, Kula, Makedonya önfonları3 gibi koleksiyonlarda yer alıp numaralarla birlikte kısa özetlerle tasnif edilmiştir. Diğerleri 1 numaralı İstanbul fonu başta olmak üzere önemli idarî merkezler esas alınarak oluşturulan fonlara ait ve el yazmalı kataloglarda tek bir anahtar kelimeyle tanıtılan belgelerdir. Makale basılır basılmaz, tasnif edilmeyen çok sayıda belgelerin yeniden taranması, değerlendirilmeye değer vesikaların 1950’li yıllarda kabul ettirilen şemaya göre yine tek bir anahtar kelimeyle tasnif edilmesi ve 1A numaralı İstanbul fonu başta olmak üzere ayrı ayrı 328 fona ek koleksiyonlar olarak ilave edilmesi kararı alındı. Çalışmalar ilerledikçe söz ettiğim makalede yer alan belgelerin yanısıra 19. yüzyıl Osmanlı İstanbulu’nun eğitim kurumlarına ışık tutan arşiv malzemelerinin sayısı da önemli boyutta arttı. Ama, arşivçiler eğitimle ilgili birçok evraka sadece “Okullar” anahtar kelimesini değil, “İnşaat”, “Sağlık işlemleri”, “Deniz kuvvetleri” ya da “Dış İşleri” gibi başlıkları da tercih etmişlerdir. Dolayısıyla, 1 ve 1A numaralı İstanbul fonundaki “Okullar” konulu 9 dosyayı taramak yerine 50’e kadar dosya, 6000’e kadar gömlek çabukça gözden geçirdim. Tabii, Milli Kütüphane Birinci okuma salonu elemanı olmasaydı, bu çalışmamı gerçekleştiremezdim. • Tespit ettiğim belgeleri ayrı ayrı okullara göre ya da değindikleri eğitim öğretim problemlerine göre gruplara ayırarak sunmak mümkündür. İki yaklaşım da amaçlarıma uygun düşen özelliklere sahiptir. Bir okula ışık tutan belgelerin sırasıyla anlatılması bu mektebin olağan gelişmesinden bahsetmek demektir. Bu yaklaşım okuyucuların aradıkları detayları kolayca bulmalarına elverişlidir. Ancak 3 Önfonlar denilen koleksiyon hakkında bakınız: Margarita Dobreva, “Aya Kiril ve Metodiy” Milli Kütüphanesine Bağlı Oryantal Bölümü’ndeki “Vidin” Önfonu Defterleri”, Davut Güney (ed.), International Congress “The Ottoman Geopolitics Management of Cultural Archive Heritage and Role of the Land Registry Archives”, 21-23 November 2012, İstanbul, Bildiriler (Ankara: 2013), I, 183-219 (www.tkgm.gov.tr/sites/default/files/icerik/ekleri/5-kongre_bildirileri. pdf ). 92 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER birçok belge bizi aynı araştırma problemleri hakkında bilgilendirmektir. Bu sorunların ortaya konulması, en önemli eğilimlerin tespit edilmesi, sonuçlarla tahminlerin meydana atılması araştırmacıların esas görevleri arasındadır. Bu makalede ise iki yaklaşıma başvurmaktayım. Belgelerin bazıları ise ek kısımda çağdaş Türkçe özetleriyle verilmektedir. Şimdilik Nur-i Osmaniye Camisi’nde açılan “Usul-i Cedid” sıbyan mektebine4 ve kız rüşdiyelerine5 ait birer belge elimizde bulunmaktadır. Darülfünun’a6, Mekteb-i Mülkiye’ye, Darülmuallimin’e, Darülmuallimat’a Mahrec-i Aklam’a7 ve Ziraat Mektebi’ne8 ait belgeler ayrı ayrı dönemlerde geçen olayları aydınlatmaktadır. Bu belgeler öğretmenlerin maaşlarıyla atanması, ders kitaplarıyla haritaların tedarikiyle maliyeti, okul binalarının kiralanması ya da inşaatı ve onarım işlemleri gibi olaylara ışık tutmaktadır. Bu belgelere arşivçi gözüyle yaklaşarak eşsiz kültür mirasımız olarak değerlendirmekteyim. Aynı zamanda bunları bir tarihçi olarak değerlendirirsem sözü geçen okulların gelişmeleri hakkında ek bilgiler sunan malzemeler niteliğinde olduklarını ileri sürmekteyim. Belgelerin çoğu Osmanlı İstanbulu’nda açılan Mekteb-i Tıbbiye, askeri okullar ve rüşdiyelere ışık tutup şu araştırma gruplarına ayrılmaktadır: okul binaları, okulların günlük harcamaları, öğretmenler, öğrenciler, ders programı, kitaplar ve aletler. İnşaat ve onarımı anlatan belgeler gerekli meblağlar ya da malzemeler hakkında bilgiler vermektedir. Ama, bazı dokümanlarda sadece inşaatların ya da tamiratların toplam maliyetleri belirtilmiştir9. Gerek Osmanlı, gerek Avrupa eğitim tarihinin yazılmasında 4 Bulgaristan Milli Kütüphanesi (BMK), Oryantal bölümü (Or. b.), Fon (F.) 1A, gömlek 53416. 5 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53383 6 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 35858; 35982; 36115; 53206; 53217; 53226; 53298; 53313; 53319; 53334; 53361; 53381-53382. 7 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 5695; 36072; 36160; 53505; 53322; 53348; 53376; 53379; 8 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53252; 53276. 9 Mekteb-i Tıbbiye ile ilgili belgeler: BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53154; 53213; 53292; 53302; 53568; 53669; 53712; Askeri okullarla ilgili belgeler: BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 9637; 35802; 63666 s. 26b. 93 OSMANLI İSTANBULU III inşaatlara ve onarımlara ait belgeler sıradan nedenlerle araştırmacıların ilgilerini ender hallerde çekmektedir. Elimizde inşaat ve onarım malzemelerinin ayrıntılı bir listesi bulunuyorsa da, bütün bunların hangi yerlerde kullanıldıklarını, hangi kapılarla pencerelerin tamirat görüldüklerini net olarak yanıtlayamamaktayız. 4-8 Aralık 1850 ve Ağustos-Kasım 1860 tarihli belgelere göre Mekteb-i Tıbbiye’de girişilen onarım işlemleri için boya ve boya kağıdı, kireç, tuğla, cam, horasan, saman, kalburlar, fırçalar, bir kaç okka karfiçe, halkalar, anahtarlar, menteşeler tedarik edilmiştir. Aynı zamanda su yolu, çekmeceler ve kilitler de tamirattan geçirilmiştir10. Bazı ayrıntılı onarım bütçeleri ise ayrı ayrı okullardaki odaların sayısı ve iç döşemeleri hakkında bize bilgiler vermektedir. Onarım bütçesine göre Haziran 1852’de Ticarethanenin 9 odası Mekteb-i Maarif-i Adliye’ye aittir. Büyük ve orta ders odalarında, 4 dershanede, yazı, istirahat ve koğuş odalarında minderlerin ve perdelerin, makatların ve yastıkların yenilenmesi gerekmekteydi. Çeşitli kumaşlarla gaytanlar, yün, keten ve iplik gibi malzemelere ayrılan masrafların yanısıra gereçlerin taşınması, yorgancılarla terzilerin ücretlerine ve günlük yemeklerine belli bir meblağ harcanmıştır (Tablo 1-2)11. Tablo 1 Misko kumaşı Yastıklar Minderler + + + + + Çuha kumaşı Astar kumaşı + Amerikan kumaşı Keten Yün Perdeler + + + Gaytanlar + 10 BMK, Or. b., Fon İstanbul 20/33; F. 1A, gömlek 53249. 11 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53267. 94 Makatlar SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Tablo 2 Çatma yastıkları Duvar yastıkları Minderler Perdeler Makatlar 3 32 28 20 1 Orta ders odası 4 6 8 Dershane (1) 7 1 4 3 3 4 4 1 4 6 1 7 1 Büyük ders odası Dershane (2) Dershane (3) 22 Dershane (4) Yazı odası 5 İstirahat odası Koğus odası 6 3 1 + Ocak 1857’de Mekteb-i Maarif-i Adliye’de, Üsküdar, Kasımpaşa, Sultan Beyazıt ve Beşiktaş rüşdiyelerindeki yıpranmış iç döşemelerin yenilenmesi için ayrı ayrı bütçeler hazırlanmıştır. Kasımpaşa ve Üsküdar rüşdiyelerindeki minderlerle yastıklar ve perdelerin bir kısmı mütalaa odasında, diğerleri ise dershanelerde bulunmaktaydı (Tablo 3-4)12. Tablo 3 Misko kumaşı Yastıklar Minderler + + Çuha kumaşı Minder kalıfları Makatlar + + Amerikan kumaşı + Çeşitli kumaşlar + Basma kumaşı + + Astar kumaşı + Keten + Yün Perdeler + + 12 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53291, 53293. 95 + OSMANLI İSTANBULU III Tablo 4 Minderler Mekteb-i Maarif-i Adliye Üsküdar Rüşdiyesi Kasım Paşa Rüşdiyesi Sultan Beyazıt Rüşdiyesi Beşiktaş Rüşdiyesi 25 9 11 12 15 + + Minder kalıfları + Makatlar + 1 8 9 + + Perdeler 16 13 13 7 Keçeler + 2 1 + Yastıklar + Kapıda çuha perdeleri Değenekli kapı perdeleri + + 2 2 Yenileme faaliyeti esnasında kullanılan eşyalar ve diğer malzemeler tüm rüşdiyelerin aynı tarzda döşenmesine dair bir eğilimin ortada olduğunu ispatlamaktadır. Minderler misko ya da çuha kumaşı ile kaplanmış da olsa yünle doludur. Bazen çuha kumaşı sadece hocaların minderleri için kullanılmaktadır. Perdeler astarla Amerikan ve basma kumaşlardan ya da başka bir kumaştan diktirilmiştir. Bazen astarlı olan yastıklar ise genellikle ketenle doludur ve çatma ya da misko gibi kumaşlardan yapılmıştır. Perdelerin, minderlerin ve yastıkların tam sayısını ve büyüklüklerini bilmezsek de ayrı ayrı odaların iç döşemelerine özgü bazı ufak tefek farkların da ortada olduğu şüphesizdir. Ama, dershanelerde iskemleler, masalar ya da banklar var mıydı? Belki de 1850’lerde rüşdiyelerde bu mobilyalar kullanılmamaktaydı. Öğrenciler minderler üzerine bağdaş kurarak duvarlar boyunca sıralanan büyük yastıklara yaslanmaktaydı. Bazı belgeler ise okulun iç ya da dış ortamı ile ilgili bilgiler vermekte, böylece kaybedilen onarım krokilerinin ve inşaat planlarının yerine geçmektedir. Ocak 1847’de Mekteb-i Tıbbiye’nin kütüphanesinde Sultana özel bir yer ayrılmış ve yapımında Schneider adlı bir tüccardan alınan 107 zira ipek kumaşı, 247 zira beyaz ve yeşil canfes kumaşı, 11½ zira çuha, bir örtü, 8 zira perde, gaytanlar 96 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER ve bir rüzgar feneri kullanılmıştır13. Mayıs 1854’te Humbarahane kışlasında bulunan Mekteb-i Tıbbiye’nin avlusundan geçen tatlı su boruları ve Nisan 1864’te askeri idadiyenin yerleştirileceği Gülhane hastahanesinin avlusundan geçen başka bir takım tatlı su boruları tamir edilmiştir14. İnşaat ve onarım problemlerinin araştırılmasında en çok “Tedarik edilen malzemeler yeterli miydi ya da bu girişimlerde tasarruflu bir politika takip edildi mi” sorusu sorulmuştur. Ekim 1856 – Şubat 1857 döneminde Maliye Nezareti’ne bağlı olan Beytülmal ile Meclis-i Maarif arasında geçen yazışma yorgancılarla hasırcıların Mekteb-i Maarif-i Adliye’de, Sultan Beyazıt ve Beşiktaş rüşdiyelerindeki yıpranmış döşek, keçe, minder, makat ve hasırların yenilenmesini düşük masraflarla gerçekleştirme çabalarına bir örnektir. Sözü geçen okulların müdürleriyle öğretmenlerinin görüşleri göz önünde alınarak 91.813½ guruşluk bir onarım bütçesi hazırlandı. Bu yüksek masraflara karşı çıkan Maliye Nezareti harcanacak meblağın azaltılmasını tavsiye edip onarım işlemlerinin yeniden araştırılmasına ısrar etti. Ocak 1857’de sunulan onarım bütçesine göre hasırlarla hasırcılara 7.090 guruş, yorgancılarla başka malzemelere 21.818½ guruş gerekliydi15. Bazen Maliye Nezareti onarım ve inşaat masrafları için sıradan Osmanlı tebaalarının ödedikleri vergilerden faydalanmayıp çeşitli gelir kaynaklarına başvurmaktaydı. Eğitimin geliştirilmesi modernleştirme sürecinin öncelikleri arasında önemli yer tuttuysa da 1840’lı ve 1850’li yıllar arasında Osmanlılar okul binalarının inşaatıyla tamiratları için gerekli meblağların temin edilmesinde zorluklar çekmekteydi. Temmuz 1845’te Küçük Taksim civarındaki Mekteb-i Harbiye’nin inşaatı için Bakubogos adlı bir tüccardan 40.000 guruşluk borç alındı. Kasım 1845’te ise Torozoğlu Bagdasyan’ın hazineye yatırdığı 25.000 guruşluk borç taksidi Maçka’daki askeri idadiyenin tamirine harcandı16. Nisan 1849’da tuz fabrikalarını işleten Anadolu 13 14 15 16 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53203. BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53638, 63666 s. 1-9. BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 65599, 53290. BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 35842, 53193. 97 OSMANLI İSTANBULU III Kumpanyası’nın hazineye yatırdığı bir meblağ Mekteb-i Tıbbiye’nin onarımı için kullanıldı. Mart 1851’de aynı okulda girişilen başka bir tamirat duhan gümrüğü gelirlerinden kullanılan bir miktar parayla gerçekleştirildi17. Mayıs 1850’de Maliye Nezareti sarraf Cezayirlioğlu Mıgırdiç’ten 50.000 guruşluk borç alarak Mekteb-i Bahriye’nin onarımına katılan işçilerin ücretlerini ödedi18. Haziran 1852’de ise Mekteb-i Maarif-i Adliye’deki iç döşemenin yenilenmesi için gerekli 8.922 guruşluk meblağ Beytülmal tarafından karşılandı19. Bazen okulların günlük masrafları ve öğretmen maaşlarının ödenmesinde de Maliye Nezareti aynı yöntemlere başvurmaktaydı. Aralık 1844’te Mekteb-i Tıbbiye’nin 300.000 guruşluk masrafları ve günlük yiyecekleri Baltacı adlı bir tüccarın malî yardımıyla karşılandı20. Mart 1851’de Mekteb-i Tıbbiye nazırının maaşı Kaplacıoğlu’nun hazineye yatırdığı tutarın bir kısmıyla ödendi21. Kasım 1870’te Beytülmal Üsküdar Rüşdiyesi’ne 2.500 okka kömürün tedarikini sağladı22. Bu uygulama okul bütçelerine gerekli paraların önceden değil, aktüel malî imkanlara göre araştırılıp temin edildikleri tahminini ortaya koymaktadır. Bazı senetlerde ise sadece aylık masrafların toplamı verilmişBazılarında kullanılan malî kaynaklara ışık tutulmayarak harcamaların hazinece karşılandıkları kaydedilmiştir. Aylık masraflar çeşitlidir. Aralık 1860’ta bazı rüşdiyelerde biriktiren çöplerin belli alanlara taşınmasıyla birlikte ders kitapların ciltlenmesi, küre ve haritaların yenilenmesi, saatlerin tamirine de para harcanmıştır (Tablo 5)24. tir23. 17 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 35954, 66319. 18 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53244. 19 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53267. 20 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53183. 21 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53256. 22 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53389. 23 Mekteb-i Maarif-i Adliye ile ilgili belgeler:BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53142, 53151, 53288, 53307, 55389; Mekteb-i Tıbbiye ile ilgili belgeler: BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53150, 53242, 53742, 53756. 24 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53471. 98 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER 1838’in 20 Ekim – 17 Kasım günlerinde Mekteb-i Tıbbiye için kimya tahtası, küp, süpürge, kırtasiye malzameleri alındı. Fıçı ve tulumbalar onarıldı. Maaşlar okula taşındı. Bütün bu harcamalar “aylık masraflar” kalemine geçirildi25. Temmuz-Ağustos 1841, Ocak ve Eylül 1843 tahirli belgelerde kırtasiye masrafları olarak geçen meblağla Mekteb-i Maarif-i Adliye için İstanbul, battal, elvan gibi kağıt çeşitleri, karalama kağıdı, hokkalar, kalemler, mürekkep alındı. Bununla birlikte hasırlar, kömür, su testileri, süpürgeler, kahve de tedarik edildi. Ekim 1843’te 26 cilt Molla Cami, 100 cilt Şerh-i İzhar, 55 cilt İzhar, 55 cilt Nahv, 65 cilt Sarf, 60 cilt Pend-i Attar ve 25 cilt Gülistan adlı kitaplar da sağlandı26. Tablo 5 Rüşdiye Masraflar Beyazıt Süpürge + Kilit tamiri + Su kovası + Toprak testiler Toprak ibrikler + Üsküdar Eyüp Davut Paşa + + + Galata + + Kaplar + + + + + + + + Su yolunun tamiri Beyler beyi + + + + + + + + + + + + + + + Sakalar Ciltlenme Rumeli Hisarı + + + Beşik taş + + Bardaklar Kahve Şeh zadebaşı + + + + + + + + + Çöp atılması + Saatin tamiri + Küre ve haritaların tamiri + + 25 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53129. 26 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53165, 53181, 53175. 99 + + + + + + + + + OSMANLI İSTANBULU III 1850’li ve 1870’li yıllar arasında Eczacı Anbar-i Amiresi Mekteb-i Tıbbiye’ye çeşitli araç gereçler tedarik etmekteydi. Bazıları botanik, fizik, kimya dersleri sırasında kullanılmaktaydı. Diğerleri ise özel bir salonda sergilenmekteydi. Bütün ilaçlar ve madenler, kaplarla şişeler, teraziler, makaslar, ağaç maşalar, fincanların maliyeti okulun bütçesinde önemli bir masraf kalemi oluşturmaktaydı. Bununla birlikte Eczacı Anbar-i Amiresi Mekteb-i Tıbbiye ve Mekteb-i Harbiye’deki hastahanelere gerekli ilaçları ve gereçleri devamlı olarak yollamaktaydı. Aralarında meyan kökü, sinameki, ayrık otu, ıhlamur çiçeği, gelencik çiceği, afyon, acı badem, karanfil, keten tohumu, tarçin, öksürük habı, uyuz habı, gül sirkesi, güherçile, nişadır ruhu, klor, kurum, cehennem taşı, amonyak, kükürt, çeşitli melhemler, limon tozu ve başka malzemelerle ilaçlar yer almaktaydı27. Eylül 1849’da ve Kasım 1850’de Paris’teki Osmanlı elçiliği aracılığıyla tedarik edilen tıp kitapları ve büyük sarkaç, terazi, barometre, manometre gibi kimya ve fizik aletlerinin bedeli Maliye Nezareti tarafından karşılandı. Mekteb-i Tıbbiye’ye yollanan “kolilerinde” Emil Vidal’in Al-Emraz Risalesi (Emraz-ı Ayniye), Richard’ın Tarih-i Tabii ve Fen-i Nebatat, Hıfz al-Emraz, Mufretat-i Tıbbiye, Teşrih Risalesi, Emraz-ı Dahiliye, Emraz-ı Umumiye, Kimya, Hikmet-i Tabii başlıklı önemli eserler bulunmaktaydı. Maliye Nezareti, Mekteb-i Harbiye için sipariş edilen kimya ve fizik aletlerini Elyon adlı tüccardan poliçeyle aldığı meblağla ödedi28. Ama, esas sorun bu iki okulun geçici malî kaynakların yanısıra belli aralıklarla Batı Avrupa’dan ders kitaplarıyla aletlerin tedarikini temin edecek bir bütçeye sahip olup olmadıklarıdır. Bununla birlikte Maliye Nezareti Mekteb-i Tıbbiye ve askeri okullardaki öğrenciler, öğretmenler ve memurların günlük iaşelerini ödemekteydi. Aralık 1838’de Sultan II. Mahmud’un daveti üzerine İstanbul’a gelen Avusturyalı Dr. Bernard öğrencilerin Mart 1839’un ilk günlerinde tüketecekleri 60 okka penir ve 36 okka zeytin yağı sipariş etti. Ekmek ısmarlamadıysa da Dr. Bernard ileride öğrenci porsiyonlarını zenginleştiren mevsimlik sebzeleri ve meyveleri de isteyeceğini bildirdi29. 27 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53594, 53624, 53662-53663, 53674, 53715, 53732, 53744. 28 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53231, 53250. 29 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53133. 100 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Ocak 1840’ta Mekteb-i Harbiye ve Mühendishane’de30 ve 5 Mart – 3 Nisan 1840 günlerinde Mekteb-i Tıbbiye’de31 tüketilecek gıdalar ekmek, et, pirinç, yağ, soğan ve tuz gibi çeşitleri kapsamaktadır. Askeri okullar ise zeytinyağı ve nohut da istemişlerdir. Belgelerde bu gıdaların tam miktarları belirtilmiştir. Ancak bazı memurlar günde birden fazla porsiyon aldıklarından32 sözü geçen dönemlerde kaç kişinin bu okullarda bulundukları tahmin edilememektedir. Mekteb-i Tıbbiye için sağlanacak gıda miktarlarının yanında günlük porsiyonun büyüklüğü da verilmiştir. Bir porsiyon 960 gram ekmek, 250 gram pirinç, 320 gram et, 80 gram yağ, 32 gram soğan ve 35 gram tuz içermekteydi. 1863’de Vidin’de çalışan mektep ve rüşdiye öğretmenlerinin tüketim imkanlarını tespit etmek amacıyla oluşturduğum optimal beslenme modeline göre herkesin bir gün içinde 570 gram ekmek, 120 gram pirinç, 28 gram yağ, 170 gram et ve peynir geçirdiğini tahmin etmekteyim (Tablo 6)33. Bu iki model karşılaştırıldığında aralarında önemli farkların oldukları görülmektedir. Belki de, Mekteb-i Tıbbiye, Sultanın himayesi altında olduğundan günlük porsiyonlar da daha büyüktü. Ama, gerek İstanbul’da, gerekse taşradaki sıradan insanlar ve başka öğretmenlerle öğrenciler söz ettiğim gıda miktarları arasında değişen bir ortalama porsiyonla beslenmekteydi. Tablo 6 Gıdalar Oluşturduğum beslenme modeli Mekteb-i Tıbbiye’deki beslenme modeli Ekmek 570 gram 960 gram Pirinç 120 gram 256 gram Yağ 28 gram 80 gram Et 115 gram 320 gram Peynir 55 gram Soğan 32 gram 30 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53145. 31 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53146. 32 BMK, Or. b., OAK 105/6; F. 1A, gömlek 5689, 13610, 59334. 33 Bakınız: Margarita Dobreva, “Material Provision of Ottoman Teachers in Mektebs and Rüshdiyes in the Danube Vilayet during the Tanzimat”, Etudes balkaniques, vol. 46, no. 3, 2010, s. 108–145. 101 OSMANLI İSTANBULU III Aylık ücretlerin okul memurlarıyla öğretmenlere kesintisiz ödenmesi eğitimin önemli problemleri arasındaydı. Mekteb-i Maarif-i Adliye’deki memur ve öğretmen maaşlarının toplam aylık bedelleri hakkında bizi bilgilendiren belgelerin yanısıra34 Mekteb-i Tıbbiye’de35, askeri okullarda36 ve rüşdiyelerde37 çalışanların aylık ücretlerini bildiren dokümanlar epeyce dağınık bilgiler vermektedir. Yine de, ücretlerin ödendikleri dönemlerde İstanbul’da geçerli gıda ve kira fiyatlarıyla ilgili veriler elimizde bulunmadığından “Bu maaşlar neye yetip neye yetmezdi?” sorusu yanıtlanamamaktadır. Mart-Nisan 1839, Kasım-Aralık 1839, Mart 1840’ta hazırlanan maaş senetleri tıp öğrencilerinin sayısı ve aylık maaşları hakkında veriler sunmaktadır38. Aralık 1839’da cerrahi sınıfı 18 öğrenciyle 2 halifeden oluşmaktaydı. Ama, 1839’un ilk aylarında düzenlenen sınavdan sonra 57 öğrencinin cerrahi sınıfa katılmaları önerilmekteydi39. Öğrencilerin sayısında belirlenen önemli fark göz önünde alınarak “Başka öğrencilerle ne oldu?” sorusu ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki, bu sorunun cevabı da net değil. Bu 3 belge bir yıl içinde değişen öğrencilerin sayısını da aydınlatmaktadır. Ama, belli bir eğilim tespit etmek için “Eğitim öğretim ve nizam açısından bazı düzenlemelerden sonra 17 Mart 1839’da yeniden açılan Mekteb-i Tıbbiye’nin ikinci ders yılı ne zaman başladı?” problemini çözmeliyiz. Mekteb-i Tıbbiye’deki dersler medreselere benzer bir şekilde Şevval ayında başlamaktaysa40 da yıllık sınavlar en geç Ramazan’ın sonunda düzenlenmekteydi. Böylece Mart 1840’taki sınıflar yeni alınan öğrencileri ve yıllık imtihanlarda başarılı olan öğrencileri kapsamaktaydı. Ama, kurulan 3 sınıfın yanında 17 Mart – 8 Kasım 1839 döneminde dördüncü bir sınıf daha meydana getirilmiştir. Bu husus şu tahminlere yol açmaktadır: Sözü geçen dönemde bir sınav daha dü34 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53176, 53189, 53200, 53198-53199, 53239, 35 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53125, 53138, 53144, 53551, 53725. 36 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 5661, 60901, 16660, 53609. 37 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 13634, 53350, 53368, 38 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 53125, 53138, 53146, 53551. 39 BMK, Or. b., Fon İstanbul 37/3. 40 George Makdisi, The Rise of Colleges, Institutions of Learning in Islam and the West. Edinburgh, 1981, p. 95. 102 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER zenlenmiş olmalı. 8 Kasım – 7 Aralık 1839 günlerinde “yeni başlayan” öğrencilerle birlikte Mart-Mayıs aylarında sayısı 97 ile 107 arasında değişen öğrencilerden 46’sı ikinci sınıfa geçtiler. Mart 1839’da ikinci sınıfa katılan 48 öğrenciden 28 kişi üçüncü sınıfa yazıldı. Belki, azalan öğrenci sayısı bilgi yetersizliğinden değil, ya bazı öğrencilerin doğrudan doğruya dördüncü sınıfa katılmalarından ya ayrı ayrı hastahanelere yardımcı olarak atanmalarından kaynaklanmaktadır (Tablo 7). Tablo 7 Yıl 17 Mart - 15 Nisan 1839 (Muharrem 1255) öğrenci halife 16 Nisan – 14 Mayıs 1839 (Safer 1255) 8 Kasım 1839 7 Aralık 1839 (1 Ramazan (30 Ramazan 1255) 1255) 5 Mart – 3 Nisan 1840 (Muharrem 1256) halife öğrenci halife öğrenci halife öğrenci öğrenci 4. 25 3 25 3 47 3. 19 6 19 6 28 3 28 3 31 2. 48 8 48 8 46 8 40 4 44 1. 97 11 107 11 135 11 85 8 100 Tahminlerime göre Kasım 1839 – Mart 1840 dönemi aynı ders yılına aittir. Ama, yıl boyunca yeni başlayanların sayısı çok çabuk değişmiştir. Bir ay içinde 50’ye kadar öğrenci okulu terk ettikten sonra Mart 1840’tan önce birkaç yeni öğrenci alınmıştır. Mart 1840 maaş senedinde öğrenci ve halifelerin sayısı ayrı olarak kaydedilmemiştir. Dolayısıyla Mart 1840’ta ikinci ve üçüncü yıl öğrencilerinin sayısı 8 Kasım – 7 Aralık 1839 dönemininkilerine eşit olarak kabul etmekteyim. İlgimi çeken iki detay “Dördüncü yıl öğrencilerinin sayısı neden arttı?” ve “Dördüncü yıl derslerine katılan öğrenciler önceden nerede okudular?” sorularıdır. Ancak, şimdilik bu sorular yanıtlanamamaktadır. Şu ana dek taradığım dosyalarda İstanbul rüşdiye öğrencilerinin sayısı ya da seçtikleri yüksek okullar ve mesleklerle ilgili bir belge bulamadım. Askeri okullardaki öğrencilerin sayısı ile ilgili veriler ise dağınık ve karşılaştırmaya elverişli değil41. 41 BMK, Or. b., OAK 105/6; F. 1A, gömlek 13599, 13610, 59334. 103 OSMANLI İSTANBULU III Mekteb-i Tıbbiye’yi ve askeri okulları bitiren öğrencilerden bazıları Tophane’de çalışmaya başlarken bazısı da rüşdiyelere resim öğretmeni olarak atanmıştır. Bir kısmı ise katip olmuştur. Haziran 1872’de 12 kişi Mekteb-i Harbiye’ye bağlı olan baytarlık sınıfını başarıyla bitirdi. Aynı baytarlık sınıfı mezunları olan Erzurumlu İsmail Efendi, Kaşif Efendi, Giritli Mehmet Efendi Erzurum, Erzincan ve Kesriye’de atanmıştır42. Bazı öğrenciler tıp, matematik ya da askeriye alanlarında bilgilerini zenginleştirmek için İsviçre, Paris ya da Viyana’ya gönderilmiştir43. Tecrübe edinmek amacıyla Mayıs 1840’ta Mekteb-i Tıbbiye’yi bitiren İsmail ve Nuri Efendiler 100 guruşluk aylık maaşla Tophane Hastahanesi’ne atanmıştır. Temmuz 1847’den önce Mekteb-i Tıbbiye mezunu, Trabzonlu Raşid Efendi birinci süvari livasına bağlı birinci alay cerrahı olarak tayin edilmiştir. Bazı tıbbiye mezunları ise Kuleli hastahanesinde, İstanbul ya da Basra karantinalarında işe başladılar ya da Akka ve İşkodra’ya gönderilmiştir44. Ders programı, ayrı ayrı okullara tedarik edilen kitaplar ve aletler hakkında bize bilgi veren belgelerin sayısı kalabalık da olsa ve dokümanların sundukları detaylar faydalı da görünse İstanbul’daki Osmanlı eğitiminin gelişmesini önleyen ya da teşvik eden bilimsel etkenlerin hiçbirine ışık tutmamaktadır. Ancak Mekteb-i Tıbbiye ve askeri okullardaki eğitim öğretime ait olan belgelerde uygulamalı ve teorik bilgilerine önem verilmiştir. Ama, tıp ve askeriye alanında olan bu bilgiler tarihçilere epeyce zorluklar çektirmektedir. Dolayısıyla bu türdeki dokümanlar hem doktorlar ya da ordu mensupları, hem tarihçiler tarafından ortakça araştırılmalıdır. • Belki de, 1931’da Türkiye’den Sofya’ya vagonlarla giden ve iki farklı metotla tasnif edilen Osmanlıca belgelerin eğitim alanında sundukları detaylar çoktan bilinmektedir. Ama, Bulgaristan Milli Kütüphanesi’ne bağlı olan Oryantal bölümünde yıllarca muhafaza edilen bu kültür mirasımızın tanıtılması Osmanlı Arşivi’nin kısmen parçalanmış bütünlüğüne yeniden kavuşturulmasına yönelik önemli 42 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 13588, 13634, 53152, 53419, 53745. 43 BMK, Or. b., OAK 105/15; F. 1A, gömlek 5687, 13584, 13625, 35984. 44 BMK, Or. b., F. 1A, gömlek 5666, 5678, 53593, 53609, 53614, 53647, 53659. 104 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER bir adımdır. “Okullar”, “İnşaat”, “Sağlık”, “Deniz kuvvetleri”, “Dış İşleri” başlıklı, 1 ve 1A numaralı İstanbul fonuna ait dosyalarla birlikte 1820’li ve 1870’li yıllar arasında İstanbul’da açılan Osmanlı okullarıyla ilgili birçok belgenin “Giderler”, “Bilanço”, “Siyasî ve Malî İdare”, “Diğer İdarî Problemler” başlıklı dosyalarda da bulunduklarını tahmin etmekteyim. Bu 4 başlık altında on binlerce evrak tasnif edildiklerinden Osmanlı okullarıyla ilgili belgelerin tespiti en az 2 buçuk yıllık bir dönem içinde tamamlanmak mümkündür. 105 OSMANLI İSTANBULU III EK: BAZI BELGELERİN ÇAĞDAŞ TÜRKÇE ÖZETLERİ Usul-i Cedid Sıbyan Mektebi Fon 1A, gömlek 53416, 14 Şubat 1874 (26 Zilhicce 1290), Maliye Nezareti’nin buyruğu Osmaniye Camisi’ne bağlı olan kargir mektep binasında Usul-i Cedid metodunun ilk defa uygulanacağı ve okuma yazma alıştırmalarına ağırlık veren bir sıbyan mektebi açıldı. Çocukların ödeyecekleri haftalık ücretler kesinleştirilinceye kadar 1 Şubat 1874’ten itibaren 400 guruşluk öğretmenlik maaşı hazinece karşılanacak. Darülmuallinin mezunu, Malatyalı Osman Efendi, bu mektepte öğretmenliğe atandı. Kapıcı Mehmet Ağa, 100 guruşluk bir maaş alacak. Kız Rüşdiyeleri Fon 1A, gömlek 53383, 15 Mayıs 1869 (3 Safer 1286), Maliye Nezareti’nin buyruğu İstanbul’da Sultan Ahmet Camisi civarında, Beşiktaş, Üsküdar ve Mahmud Paşa semtlerinde, Hani Hatun mektebi (eski Ali Paşa Rüşdiyesi), İbrahim Sarım Paşa Mektebi’yle Yusuf Paşa Mektebi ve At Pazarındaki Valide Sultan Mektebi’nde birer kız rüşdiyesinin açılması, seçilen binaların tamir ettirilmesi planlanmaktır. Şimdiye kadar orada çalışan yaşlı öğretmenler 250 guruşluk maaşla kız rüşdiyelerin müdürlüğüne, halifeler ise 100 guruşluk maaşla kapıcılığa tayin edilecek. Birer baş öğretmen, yardımcısı ve nakış öğretmeni de atanacak. Baş öğretmenin maaşı 500 guruş, yardımcınınki 300 guruş, nakış öğretmenininki ise 100 guruştur. Kız çocuklarına Arapça, Farsça, matematik, yazı ve nakış gibi dersler okutulacaktır. Ayrıca Zeyrek Camisi’nde açılacak erkek rüşdiyesinde maaşı 666 guruş olan baş öğretmen ve 333 guruşluk maaşa sahip olan yardımcısı, aylık ücreti 250 guruş olan matematik öğretmeni, 150 guruşluk bir aylık ücrete sahip olan resim öğretmeni ve maaşları yüzer guruş olan rika ve sulüs hocaları ve bir kapıcı atanacak. Sultan 106 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Beyazıt Erkek Rüşdiyesi’yle Beşiktaş erkek rüşdiyesinin idadiye mekteplerine dönüştürülmesine ve Davut Paşa mektebinin 57.900 guruşluk onarımına izin verildi. Belgede alınacak minderler, perdeler, keten ve yorgancıların günlük ücretleri hakkında da bilgiler verilmektedir. Darülfünun Fon 1A, gömlek 35858, 21 Mayıs 1847 (5 Cemaziyelahir 1263) Sultan buyruğuna göre Hazine-i Nafia’ya bir miktar para aktarılacak. 1847’den itibaren yeni yapısı olan Maliye Nezareti masraf bütçesini hazırlayarak şunu göz önünde bulundurdu: Hazine-i Nafia’ya 10.000 kese, Darülfünün’ün inşaatına 12.500 kese ayrılmalı. Mart 1847’den sonra Darülfünun için sacede 8.000 kese temin edildi. Bu tutar Meclis-i Vala-yi Ahkam-i Adliye’nin izniyle harcanacak. Fon 1A, gömlek 53206, 25 Temmuz 1847 (11 Şaban 1263) Ebniye-i Hassa müdürü Abdulhalim Efendi keresteler dışında kireç ve başka malzemelerin alınmasına ve işçi ücretlerinin ödenmesine gerekli 2.837 keselik tutarın sağlanmasını Maliye Nezareti’nden rica etti. Bu meblağın ödenmesine Sultandan izin almak üzere olan Maliye Nezareti şu açıklamalarda bulundu: İki yıl içinde 8.506 keselik bir meblağ tahsis edildi. Bu tutarın 2.500 kesesi bazı eyaletlerin gelir fazlasına, başka 2.500 kese ise eski Şeyhülislamın mirasına aittir. Şimdilik inşaatın 5.669 keselik masrafları karşılandıysa da kalan 2.837 keselik harcamalar ödenmeli. Not: Belge parça halinde olduğundan başka 3.606 kesenin hangi yollarla sağlandığı anlaşılamamaktadır. Fon 1A, gömlek 53298, 8 Ekim 1858 (25 Safer 1275) Reşid Paşa’nın kethüdasına tezkere müsveddesi Darülfünun’un inşaatı için gerekli keresteler ve başka malzemeler alınınca 3 Eylül ve 10 Ekim 1858 tarihli iki tezkere hazineye 107 OSMANLI İSTANBULU III gönderildi. Ama, şimdilik ne bir cevap, ne bir guruş geldi. Hazinece ödenecek 11.250 guruşluk borç bir an önce kapatılmalı. Bu tezkerenin Zimemat komisyonuna sunulması rica edilmektedir. Fon 1A, gömlek 53361, 2 Eylül 1867 (21 Ağustos 1283), Maliye Nezareti’ne Maarif Nezareti, Nafia Nezareti’yle haberleştikten sonra şunu bildirdi: Çemberlitaş çivarındaki Darülfünun binasının yarım kalması uygun değil. Tamamlanmasına gerekli tutarın tespiti için izin istenmektedir. Mekteb-i Mülkiye, Mahrec-i Aklam, Darülmuallimin, Darülmuallimat Fon 1A, gömlek 53305, 21 Mayıs 1861 (11 Zilkade 1277), Maliye Nezareti’ne Ticarethane-i Vezine, Mekteb-i Mülkiye öğrencilerine 20 adet Ticaret Kanunu ve zeylini de içeren daha 80 adet kanun nüshasını ulaştırdı. Tüm 100 kopyanın 900 guruşluk maliyetinin hazinece ödenmesi rica edildi. 26 Mayıs 1861’de Maliye Nezareti bu masrafın karşılanması olumlu olarak onayladı. Fon 1A, gömlek 53322, 28 Nisan 1864 (16 Nisan 1280), Maliye Nezareti’ne Hassa-i Vekalet’e ve Nafia Meclisi’ne şu bildirildi: Ticarethanede bulunan Mekteb-i Mülkiye ve Darülmuallimin ve Mahrec-i Aklam öğrencileri kalabalık bir gruptur. Özellikle Mekteb-i Mülkiye öğrencilerinin sayısı çok arttı. Okula dönüştürülmesine elverişli ve 45.000 guruşluk maliyette olan Nuri Efendi Konağı’nın satın alınması kararlaştırıldı. Odaların teftiş edilmesi için Meclis-i Vala-yi Ahkam-i Adliye’ye yazıldı. Sözü geçen meblağın iki taksitle ödenmesi için hazinece izin istendi. 108 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Fon 1A, gömlek 53348, 28 Mart 1866 (16 Mart 1282), Bab-i Ali’ye Mekteb-i Mülkiye, Darülmuallimin ve rüşdiyeler için yapılan Türkçe haritalar “Büyük yangın” diye anılan felakete mal oldular. Şimdi Belçika’da olup yakınlarda Paris’e uğrayarak izninizle gerekli Türkçe harita, atlas ve küreleri sipariş ederim. Maliyeti 10.000 franktır. Fon 1A, gömlek 53376, 6 Temmuz 1868 (24 Haziran 1284), Maliye Nezareti’ne Mekteb-i Mülkiye, Darülmuallimin ve Mahrec-i Aklam’da okutulmak için Tarih-i Umumî eserinin birinci ve ikinci cildi gereklidir. Tabhane-i Amire kağıt, baskı ve başka işlemler için 15.000 guruşluk bir meblağ istedi. Bu tutarın hazinece karşılanması rica edildi. Fon 1A, gömlek 53379, 4 Kasım 1869 (23 Ekim 1285) Sıbyan ve rüşdiye şubeleri olan ve kız mektepleriyle rüşdiyelerin öğretmen yetiştirecek Darülmuallimat açıldı. Her şube biri Gayrimüslim, diğeri Müslüman kızlara ayrılan toplam iki sınıftan oluşmaktadır. Maarif Nizamnamesi’nde belirtildiği gibi bütün masraflar hazinece karşılanacak. 15 Ekim 1869 - Şubat 1870 dönemine ait olan 12 yük 45.260 guruşluk okul masrafı binanın onarımı ve kira taksidi için temin edildi. Fon 1A, gömlek 36160, 24 Kasım 1869 (12 Kasım 1285), Maliye ve Maarif Nezaretleri’ne Darülmuallimatın açılması hakkında karar alındı. Rahmetli sadırazam Ali Tahir Efendi’nin mektupçusunun eşi, Emine Hanım, Aya Sofya civarında, Yerebatan Caddesi’nde bir eve sahiptir. İmzalanan antlaşmaya göre 15 Ekim 1869’dan itibaren bu ev eğitim öğretim amaçlarıyla kiralanmaktadır. İki taksitle ödenecek yıllık kira 14.440 guruştur. Ev acil olarak tamir edilmeli. 109 OSMANLI İSTANBULU III Fon 1A, gömlek 5695, 5 Mayıs 1873 (10 Cemaziyelahir 1290) Vezir-i Azam Seyyid Mehmed Rüşdi’den Maliye Nezareti’ne bağlı olan Masraf Dairesi’ne Darülmuallimin-i Sıbyan programının bazı derslerle zenginleştirildiğinden ötürü bir öğretmen daha gereklidir. Mülkiye Mektebi’ni bitiren Abdullah Efendi okula atandı. Sultandan ve Maarif Nezareti’nden gerekli izin de alındı. Maaşı 400 guruştur. Aynı zamanda müdür yardımcısı görevini de yerine getirecek. Aylık maaşı 1289 bütçesine ilave edilmeli. Rüşdiyeler F 1A, gömlek 53130, 29 Kasım 1838 (12 Ramazan 1254), Maliye Nezareti’ne Mekteb-i Rüşdiye Nazırı Esad Efendi’nin maaşı 8.000 guruştur. Yardımcısı olan Mehmet Latif Efendi’ninki ise 1000 guruştur. Bir zaman önce Mehmet Latif Efendi Ceride Odası baş kâtibi muavini olarak çalışmıştır. İkinci katip, Hüseyin Efendi 500 guruşluk bir maaşa sahiptir. Defterler kağıt ve başka malzemelere her ay beşer yüz guruş ayrılmaktadır. Sultan II. Mahmud’un fermanı göz önünde bulundurularak 28 Kasım 1838’den itibaren toplam 10.000 guruşluk bu masrafın devamlı olarak Emtiya Gümrüğü gelirlerinden karşılanması buyurulmalı. Ayrı ayrı malî dairelere bildirilmeli. Fon 1A, gömlek 5663, 22 Ekim 1839 (13 Şaban 1255), Tezkere müsveddesi Bir zaman önce Sultan Mahmud türbesi ve kütüphanesi yakınlarında 300 öğrencinin okuyacakları Mekteb-i Maarif-i Adliye açıldı. Hazırlanan onarım bütçesine göre türbedar odası, sebil ve başka yerlerin tamirine 8.135 keselik bir meblağ gereklidir. Kütüphanenin onarımı ise 222 kese tutmaktadır. Mektebin yarısı kargir, yarısı ahşap yapılırsa inşaat bütçesi 1.592 keseye kadardır. Ahşapsa 1.192 keselik bir tutar sağlanmalı. Sultan, kütüphanenin onarımıyla birlikte yarısı kargir, yarısı ahşap olacak bu mektep binasının inşaat edilmesi görüşündedir. 110 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Fon 1A, gömlek 5718, tarihsiz, (tahminen 1846’nın ikinci yarısı), Tezkere müsveddesi Mektepleri denetlemek için Meclis-i Maarif-i Umumiye üyesi, Esad efendi, Mekâtib-i Umumiye nazırlığına atandı. Yardımcısı, Mektub-i Senaveri Odası mümeyyizi olan Kemal Efendi’dir. Esad Efendi nazırlık görevlerini yerine getirmeye özen gösterirse de, ödevlerini açıklayan bir talimat hazırlanmalı. Cehaleti gideren etkili önlemlerin öncelikle alınması ve Latif Vahip Efendi’nin bu dairesine tayin edilmesi de önerilmektedir. Bu konudaki karar Meclis-i Maarif-i Umumiye ve Sultanca onaylandıktan sonra Takvim-i Vekayi gazetesinde yayımlanacak. Fon 1A, gömlek 53198-53199; Ağustos ve Ekim 1846, Maliye Nezareti senedi Nezaret-i Mekâtib-i Rüşdiye görevlilerinin toplam 10.700 guruşluk aylık maaşları Anadolu kumpanyasının hazineye yatırdığı meblağdan faydalandırılarak bir poliçeyle ödendi. Tutar Esad Efendi’ye verildi. Fon 1A, gömlek 53210, 16 Ocak 1848 (9 Safer 1264) Sergi Muhasebesi’nin ilmühaberi Verilen fermana göre Kemal Efendi Mekâtib-i Umumiye Nezareti Müdürlüğüne atandı. Yardımcısı ise Hafız Vehbi Efendi’dir. İkisi mekteplerle rüşdiyeleri denetlemektedir. Dolayısıyla Kemal Efendi’nin 3000 guruşluk maaşı 2000 guruşla, Vehbi Efendi’nin 1500 guruşluk maaşı 1000 guruşla artırıldı. Fon 1A, gömlek 53227, 20 Mayıs 1849 (27 Cemaziyelahir 1265) Yazarı Hayrullah Efendi olan ve rüşdiyelerde okutulacak Mesail-i Hikmet risalesinden 615 nüsha basıldı. Mekâtib Nazırı Kemal Efendi rüşdiye öğrencilerine gerekli 600 nüshayı aldı. Her nüsha 4 buçuk guruştur. 2.905 guruşluk baskı masraflarının tesviyesi Maliye Nezateri’ne rica edilmektedir. 111 OSMANLI İSTANBULU III Maliye Nezareti’nin açıklaması: Bu risaleden 15 nüsha fazla basıldı. Öğrencilere dağıtılacak nüshaların bedeli 2.692 guruştur. Fon 1A, gömlek 53233, 16 Ekim 1849 (14 Cemaziyelevvel 1265) Mekteb-i Maarif-i Adliye öğretmeni Tahir Efendi rahatsızlığından ötürü görevlerini yerine getirememektedir. 17 Eylül 1849’dan itibaren maaşı kesilmiştir. Not: 1A İstanbul fonuna ait 53269 numaralı gömlekteki ve 12 Ekim 1852 tarihli senet Tahir Efendi’ye Eylül 1852’de ödenen maaşının 1.500 guruş olduğunu belirtmektedir. Fon 1A, gömlek 53251, 1 Ocak 1851 (27 Safer 1267) Meclis-i Maarif-i Umumiye’den Maliye Nezareti’ne Mektup Mekteb-i Tıbbiye Nazırı okuldaki matbaanın Avrupa kıtası tercümesini yayınladığını tezkereyle bildirdi. Rüşdiye öğrencilerinin bilgilerini zengileştirecek bu tercüme Meclis-i Maarif-i Umumiye’ye gönderildi. Meclis kitabı gözden geçirmiş ve yararlı olduğu düşüncesindedir. Öğrencilere dağıtılmak için fiyatı 15 guruş olan tercümeden 100 nüsha alınacak. Bu tutarın Meclis-i Maarif-i Umumiye tarafından ödenmesi için izin istendi. Fon 1A, gömlek 53267, 13 Haziran 1852 (24 Şaban 1268), Maliye Nezareti’ne Meclis-i Maarif-i Umumiye’nin gönderdiği mazbata şunu belirtmektedir: İki seneden beri Mekteb-i Maarif-i Adliye’deki hasırlar ve mobilyalar gittikçe yıpranmıştır. Bunlar onarılmalı. Müdürün yardımıyla durumu araştırmak için yorgancılar ve hasırcılar gönderildi. Beytülmal müdürünün onayladığı onarım bütçesi 8.922 guruştur. Fazla harcamaların karşılanmaması ve onarımın daha düşük masraflarla gerçekleştirilmesi şartıyla Maliye Nezareti’nden izin istendi. Not: 1A İstanbul fonuna ait, 53266 numaralı gömlekte Maliye 112 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Nezareti’ne sunulan onarım bütcesinin 27 Mayıs 1852 (7 Şaban 1268) tarihli bir kopyası bulunmaktadır. Dokuz odada bulunan minderler, makatlar, yastıklar ve pendeler için çatma, misko, amerikan, çuha, astar gibi kumaşlar, gaytanlar, iplik, birkaç okka keten ve yün alındı. Ayrıca 1.236 zira yeni hasırlar tedarik edilip, diğerleri tamir edildi. Günlük ücreti on beşer guruş ve iaşesi birer guruş olan toplam 41 yorgancı ve terzi çalıştırıldı. Fon 1A, gömlek 65599, 31 Eylül 1856 (2 Rebiülevvel 1273) Mekteb-i Maarif-i Adliye’de, Sultan Beyazıt ve Beşiktaş Rüşdiyelerinde döşekler, minderler, keçeler ve hasırlar çok yıpranmıştır. Bunlar yenilenmelidir. Sultan buyruğuna göre bu üç okula bir yongancı gönderilerek bütçe defteri hazırlandı. Ancak toplam 91.813 buçuk guruş tutan onarım masraflarının çok yüksek oldukları görüşü ileri sürüldü. Dolayısıyla ikinci bir bütçenin hazırlanması istendi. 5 Kasım 1856 (7 Rebiülevvel 1273) tarihli açıklama: Sözü geçen 91813 buçuk guruşluk onarım bütçesi rüşdiye müdürleriyle öğretmenlerinin isteklerini yansıtmaktadır. Tahminlere göre 9-10 000 guruşluk bir meblağ iç döşemelerin yenilenmesine yeterli olacak. Dolayısıyla Mekâtib-i Nezaret Dairesine bağlı olan bir kaç memur rüşdiyelere gönderilip yeni bütçeyi Beytülmal müdürüne sunacaklar. Fon 1A, gömlek 53290, 23 Kasım 1856 (25 Rebiülevvel 1273), Maliye Nezareti’nin Mektubu Mekteb-i Maarif-i Adliye nazırı şunu bildirdi: Sultan Beyazıt ve Beşiktaş Rüşdiyeleri ve Mekteb-i Maarif-i Adliye için hazinece ödenecek çeşitli eşyalar alındı. Ayrıca eskimiş minder, makat, keçe ve hasırlar çabuk yenilenip onarılmalı. Okullara gönderilen yorgancılarla hasırcıların hazırladıkları onarım bütçesine göre toplam 91.813 buçuk guruşluk bir tutar gereklidir. Mekteb-i Maarif-i Adliye’ye alınacak malzemeler için 44.302 buçuk guruş, günlük ücretler için 2.990 guruş istenmektedir. Sultan Beyazıt Rüşdiyesi’nde kullanılacak malzemeler için 14.401 guruşluk, ücretler için 1.100 guruşluk bir tutarın harcanması planlanmaktadır. Beşiktaş Rüşdiyesi’ne 113 OSMANLI İSTANBULU III gerekli malzemeler 20.580 guruş, ücretler 1.350 guruştur. Beytülmal müdürü bu meblağın mümkün oluncaya kadar azaltılması görüşündedir. Fon 1A, gömlek 53291, 29 Aralık 1856 - 5 Ocak 1857 (2-9 Cemaziyelevvel 1273) Sultan Beyazıt ve Beşiktaş Rüşdiyeleri ve Mekteb-i Maarif-i Adliye’de gerçekleştirilecek onarım işlemlerine 91.813 buçuk guruşluk bir tutar temin edilmeli. Öğretmenlerle müdürlerin isteklerini yansıtan bu maliyetin çok yüksek olması görüşü ileri sürüldü. Onarım bütçesini yeniden hazırlayan memur harcamaları 21.818 guruşa indirdi. Bunun yanısıra yenilenecek ve tamir edilecek hasırların maliyeti 7.090 guruş civarındadır. Ticarethanedeki Mekteb-i Maarif-i Adliye’ye alınacak malzemeler için 6.970 guruş, günlük ücretler için 1.200 guruş istendi. Sultan Beyazıt Rüşdiyesi’nde kullanılacak malzemeler için 6.036 guruşluk, ücretler için 875 guruşluk bir tutarın harcanması planlandı. Beşiktaş Rüşdiyesi’ne gerekli malzemeler 5.937 buçuk guruş, ücretler 800 guruştur. Maliye Nezaretinin onayladığı ikinci onarım bütçesine göre kullanılacak malzemeler misko, çuha, astar ve amerikan gibi kumaşlar, perdelik kumaş, iplik ve çiviler kapsamaktadır. Tüm 75 yorgancı, terzi, keçeci ve hallaça 25er guruşluk bir günlük ücret ve yemek temin edildi. Fon 1A, gömlek 53293 sayfa 1, 25 Ocak 1857 (29 Cemaziyelevvel 1273), Maliye Nezareti’ne Meclis-i Maarif-i Umumiye Üsküdar ve Kasımpaşa Rüşdiyelerindeki hasırlar ve döşemelik eşyaların çok eskimiş olduklarını bildirmektedir. Yorgancıların hazırladıkları onarım bütçesine göre 10.765 buçuk guruşluk bir tutar sağlanmalı. Fazla harcamaların ödenmemesi ve onarımın daha düşük masraflarla gerçekleştirilmesi şartıyla Maliye Nezareti’nden izin istenmektedir. sayfa 3, 10 Ocak 1857 (14 Cemaziyelevvel 1273), Onarım defterine göre dershaneler ve mütalaa odalarındaki yastık, makat, 114 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER minder, perdeler için misko, basma, astar ve Amerikan gibi kumaşlar, kalıflık kumaş, keçe, yün ve çiviler alındı. Tüm 52 yorgancı, terzi, keçeci ve hallaça 25er guruşluk günlük ücret ve yemek temin edildi. Fon 1A, gömlek 13634, 5 Şubat 1857 (10 Cemaziyelahir 1273) Maliye Nezareti’nin açıklaması: Bir zamandır Mekteb-i Harbiye ressam sınıfı mezunlarından biri Mekteb-i Maarif-i Adliye, Darülmaarif ve Sultan Beyazıt Rüşdiyesi’nde düzenlenen resim derslerinden sorumludur. Gayretlerine karşılık olsun diye her bir okulda verdiği dersler için 250şer guruşluk aylık maaşın tahsisi rica olunmaktadır. Fon 1A, gömlek 53350, 23 Nisan 1866 (7 Zilhicce 1282), Senet Beşiktaş Rüşdiyesi yardımcı öğretmeninin aylık maaşı 400 guruştur. Aynı rüşdiyede verdiği matematik dersleri için 200 guruşluk aylık ücret de almaktadır. Ekim 1865 – Mart 1866 dönemine ait 3000 guruşluk meblağ hazinece karşılanacaktır. Fon 1A, gömlek 53368, 30 Ekim 1867 (2 Recep 1284), Maliye Nezareti’ne Arapça ve matematik derslerinde görevli olan Beşiktaş Rüşdiyesi yardımcı öğretmeni Ankara Rüşdiyesi başöğretmenliğine atandı. Esnaflara borçlarından dolayı kendisi Nisan - Eylül donemine ait maaşın hazinede biriktirilmesini istemektedir. Kış mevsimi basmadan önce Ankara’ya gidecektir. Fon 1A, gömlek 53363, 21 Aralık 1867 (24 Şaban 1284) Maarif Nezareti 25 Eylül 1867 tarihli tezkeresiyle şunu açıkladı: Üsküdar’daki kargir müzik talimhanesi rüşdiyeye dönüştürülecek. Tamiratına 21.000 guruşluk bir tutarın gerekli olduğu tespit edildi. Onarımı için bu kadar para harcanması uygun olmadığından hazinece 17.500 guruşluk bir meblağ onaylandı. 115 OSMANLI İSTANBULU III Mekteb-i Tıbbiye Fon 1A, gömlek 13575, 4 Nisan 1827 (6 Ramazan 1242), Senet Barış ya da savaş zamanlarında Asakir-i Mansure askerlerinin ve başka askeri sınıflara mensup olan askerlerinin tedavi edilmesi amacıyla Sultan fermanıyla Tıphane-i Amire’de tıp okutulmaya başlandı. Hocalarla öğrencilerin aylık maaşları da kesinleştirildi. Alınan izne göre Şaban 1242 maaşları (28 Şubat – 28 Mart 1827) hazinece ödenecek. Dördüncü sınıf öğrencilerine toplam 625 guruşluk bir tutar, üçüncü sınıf öğrencilerine 462 guruşluk bir meblağ, cerrahlık öğrencilerine 850 guruşluk bir miktar, bekçiye ise 50 guruş ayrıldı. Fon 1A, gömlek 53547, 2 Ocak 1839 (16 Şevval 1254), Maliye Nezareti’ne müsvedde Antlaşmaya göre Sultan iradesiyle Tıp Mektebi öğretmenliğine Viyana’dan davet edilen Dr. Bernard için Beyoğlu mahallesinde bir ev kiralandı. 4.500 guruşluk ve 18 Aralık 1838 – 7 Aralık 1839 dönemi kirası peşin ödenmelidir. Dr. Bernard’ın ev eşyalarına harcamaları 6.860 buçuk guruştur. Böylece kira ile birlikte toplam 10.360 buçuk guruş hazinece ayrılmalı. Fon 1A, gömlek 53543, 9 Ocak 1839 (23 Şevval 1254), Bab-i Ali’ye müsveddesi Viyana’dan gelen Dr. Bernard ve Mekteb-i Tıbbiye müdürü Osman Efendi okul düzenini ele alan öneriyi ve gerekli araç gereçleri belirten defteri mühürleyip sundular. Sultanın öneriyi ve defteri gözden geçirmesi için bir kopyası Mabeyin-i Hümayun’a gönderildi. Sonra bunlar Meclis-i Umur-i Nafia ve Meclis-i Vala Ahkam-i Adliye’ye takdim edilecek. Fon 1, gömlek 6761, 26 Ocak 1839 (20 Zilkade 1254), Mabeyn-i Hümayun’a Mekteb-i Tıbbiye için yataklar ve başka araç gereçler gereklidir. Dr. Bernard’ın ve müdür Osman Efendi’nin hazırladıkları öneri 116 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER gözden geçirildikten sonra alınmalarına izin verilmesi rica edilmektedir. Aynı öneri Meclis-i Umur-i Nafia’ya sunulmaktadır. Osman efendi okul düzeninin bütünlenmesiyle uğraşmaktadır. Ahmet Efendi ise ders nezaretine atandı. Fon 1A, gömlek 64775, 17 Mart 1839 (1 Muharrem 1255), Mabeyn-i Hümayun’a müsveddesi Dr. Bernard şunu önermektedir: Mekteb-i Tıbbiye’deki bazı öğrenciler bir şey öğrenmediyse de okulu terk etmeleriyle tüm eğitim öğretim masrafları boşuna olacak. Alaylarda atanırsa bir işe yaramamaktadır. Cerrahlık tıptan daha kolay olduğundan 1-2 yıl içinde gerekli beceri edinecekler. Tedavi görmek amacıyla okula bağlı olan bir odaya hastalar yerleştirilecek. Dr. Bernard cerrahlık alanında uzmanlaşan öğrencileri gözetecek. Sonra onlar da ayrı ayrı askeri birliklerde cerrah görevine atanacak. Fon İstanbul 37/3, Tarihsiz, Belge parçası Mekteb-i Tıbbiye’nin düzenini ele alan öneri 4 ay önce (1838’in son günlerinde ya da 9 Ocak 1839’dan önce) ders nazırı Dr. Bernard’ın yardımıyla hazırlanıp Dr. Bernard’ın kaleme aldığı bir nizamname, ders programı ve okula gerekli araç gereçleri bildiren bir defterle birlikte Sultana sunuldu. Sultana göre bazı yöntemlerle öneriler kabul edilebilmektedir. Ama, bazıları okulun düzeniyle metotlarına zıt düşmektedir. Nizamnamede, ders programında ve yürürlükte olan yöntemler ve eğitimin uygulamalı özellikleri göz önünde bulundurulup Dr. Bernard’a danışılarak yeni bir proje hazırlanıp Seraskerliğine sunulmalı. Gündüz okulda bulunan ve 40 guruşluk aylık maaş alan tüm 200 öğrenci sınavdan geçirildi. Aralarından 97 kişi birinci sınıfa, 27 kişi ikinci sınıfa, 13 kişi üçüncü sınıfa kaydedildi. Hazırlanan deftere göre tıp okumaya meraklı olmayan 57 öğrenci 4 ay boyunca Dr. Bernard tarafından okutularak cerrahlık alanında uzmanlaşacak. Şimdiye kadar adaylar yaş ve anlayış gibi özelliklere göre elendiyse de ileride rüşdiye mezunları kabul edilecek. Okulda geceleyen 117 OSMANLI İSTANBULU III öğrenciler izin alarak gündüz şehre çıkabilmektedir. Görevlerini özenle yerine getiren öğretmenlerle memurlara ve derslerine devamlıca çalışan öğrencilere rütbe ve iftihar ya da imtiyaz nişanları verilmektedir. Mekteb-i Tıbbiyye’nin idaresi iki önemli noktayı kapsamaktadır: malî sorunlar ve öğrencilerin masrafları; öğretmenlerle öğrencilerin özeni, uygulama alanları ve eğitim öğretim. Dr. Bernard dördüncü sınıf öğrencilerine tıp okutacak. Birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine Arapça okutmak için müderris Trabzonlu İsmail Efendi atandı. Kendisi, Sultanın ders memurlarına ve dersiamlarına mensup olan Vidinli Efendi’nin öğrencisidir. İleride tayin edilecek öğretmen yardımcıları şu derslerden sorumlu olacaklar: Latince, fizyoloji, zooloji, botanik, fizik, kimya, matematik, jeoloji, eczacılık, hijyen, tıp nizamnameleri, cerrahlık, pansuman, çeşitli tıp dalları. Fon 1A, gömlek 5664, Tarihsiz Mekteb-i Tıbbiye’deki düzenin ve eğitim öğretim metotlarının bütünlenmesiyle ilgili ve 3 ay süren müzakerelerin Dr. Bernard ve Osman Efendi tarafından mühürlenmiş özeti. Sultanın buyruğuna göre Mekteb-i Tıbbiye’de doktor, cerrah ve eczacı elemanı 4 yıllık bir süre içinde yetiştirilmektedir. Mezunlar ayrı ayrı askeri birliklerde atanıp askeri rütbe almaktadır. Dolayısıyla bu okul Seraskerliğe bağlanmalı. Geçenlerde okuldaki botanik bahçenin temizlenmesi ve çeşitli ağaçlarla bitkilerin diktirilmesi için 7.000 guruşluk bir tutar harcandı. Okul nezaretinin değiştirilmesiyle bahçıvan işten çıkarıldı. Bahçe ise güzelliğiyle düzenini kaybetti ve sözü geçen meblağ boşuna harcanmış oldu. Dolayısıyla iyi maaşa sahip olacak bir bahçıvanın atanması rica edilmektedir. Sınavla tayin edilen Latince öğretmeni botanik alanında geniş bilgilere sahip olduğundan botanik bahçesiyle de ilgilenebilmektedir. Yataklar, koğuşlar ve yemekhane her gün silinip süpürülmeli. Yemekler vaktiyle alınıp yemekhaneye konularak herkese ayrı bir tabakta verilmeli. Zamanı yemekhanede boşuna geçirip emellerine 118 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER kavuşamadıklarından tüm öğrenciler mutfak işlerinden serbest tutulmalı. Mutfakla yemekleri bakacak bir sofracı atanmalı. Cerrahlık alanında uzmanlaşacak öğrenciler okul hastahanesine alınan hasta askerleri tedavi etmeli. Seraskerlik Maltepe Hastahanesi’nden birkaç yaralı askerin oraya aktarılmasını buyurmuştu. Onları 2 ay boyunca tedavi ederek öğrenciler önemli tecrübe edindiler. Ama, son günlerde hastaların sayısı yeterli olmadığından öğretim de aksatılmış oldu. Dolayısıyla birer ikişer hasta da olsa devamlıca okul hastahanesinde bulunmalı. Nizamnameye göre öğrencilerin maaşları çok iyidir. Ama mektep nazarı şu görüşünü ortaya attı: Bu yüksek maaşlar servet biriktirme isteğini uyandırarak öğrencileri kötüye etkileyecek. Dolayısıyla bu maaşların amacıyla kullanışı nizamnamede belirtilmeli. Fon 1A, gömlek 53144, 29 Şubat 1840 (6 Zilhicce 1255) Senet Mekteb-i Tıbbiye ders nazırı Hayrullah Efendi’nin 8 Kasım 1839 – 4 Şubat 1840 dönemine ait 3 aylık maaşı toplam 3.750 guruştur. Fon 1A, gömlek 53603, 19 Mayıs 1847 (3 Cemaziyelahir 1263) Mekteb-i Tıbbiye’deki Sultan dairesine ve yıllık sınavların düzenlendikleri salona giden merdivenlerin onarılması ile ilgili bütçe hazırlanıp yetkili kurumlara sunuldu. Ama, şimdilik bir cevap gelmedi. Geçen sınavda merdivenlerin tamiri hakkında sözlü bir buyruk verilmişti. İmtihan dönemi yaklaştığından gerek merdivenler gerek diğer yerler acil olarak tamirat görmeli. Gerekli tutarın temini doğrultusunda bir emir rica olunmaktadır. Fon 1A, gömlek 53602, 7 Temmuz 1847 (23 Recep 1263) Saruhan sancağı kaymakamı ile mal müdürünün mektubu Mekteb-i Tıbbiye’deki sergi salonunda sergilemek için okulca gönderilen Avusturyalı doktor Astor Zahnbach ve birkaç tıp 119 OSMANLI İSTANBULU III öğrencisi bitkiler topladılar. Yolculuk sırasında kiralanan atların 1.796 guruşluk ücreti hangi gelir kaleminden ödenmeli. Açıklama: Raporlarına göre doktorla öğrenciler Biga, Manisa, Papazlı, Alibeyli, Sırt ve Turgutlu kazalarını dolaşıp bitkilerin toplanmasıyla birlikte çiçek aşısını çocuklara aşıladı. Dolayısıyla sözü geçen masraf Manisa kazası vergi gelirlerinden karşılanmalı. Fon 1A, gömlek 35914, 27 Kasım 1850 (22 Muharrem 1267) Mehmet Halit’in Maliye Nezareti’ne raporu Mekteb-i Tıbbiye nazırı Ticaret Nezareti’ne de sunduğu mektubunda şunu belirtti: Mekteb-i Tıbbiye geçici olarak Humbarahane kışlasında yerleştirildi. Bir çok yerde (hastahane, eczahane, Yahudilerin yemekhanesi, diğer bir yemekhane, teşrih odası, cerrah, hekim, nöbetçi ve ameliyat odaları, dershaneler, öğrencilerle hastaların ve mühendisin koğuşlarında) sobalar, çerçeveler, kırılmış pencereler, tuğlalı ve ahşap kirişli döşemeler, dolaplar, kapılar, kilitler ya da zincirler onarılmalı. Duvarlar boyanmalı. Mektup gözden geçirildikten sonra 20.306 guruşluk ve 22 Eylül 1850 tarihli onarım bütçesini ayrıntılı olarak araştıracak Ebniye Meclisi’ne ulaştırılmalı. Ticaret muavini ise şunu vurguladı: Hazine, belirtilen tutarı aşan bir masraf karşılamayacağından onarım tamirat müdürünün kontrolu altında ve daha düşük masrafla gerçekleştirilmeli. Bu göz önünde alınarak sözü geçen meblağın temini rica olunmaktadır. Maliye Nezareti 1 Aralık 1850 tarihli açıklamasıyla izin verdi. Fon 1A, gömlek 13766, 12 Ağustos 1863 (26 Safer 1280) Mart - Temmuz 1863 döneminde eczacılardan alınan ruhsat ücretleri 8.115 guruş civarındadır. Bu meblağ hazineye yatırılmalı. Ama, aynı zamanda Mekteb-i Tıbbiye’nin onarıma gereklidir. Okulda saklanıp hazineye borç olarak kaydedilmesi rica olunmaktadır. 120 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Fon 1A, gömlek 53684, 12 Aralık 1866 (4 Şaban 1283) (Dr.) Andronik’in raporuna göre Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri için Richard’ın yazdığı Botanik eserinden 40 nüsha, aynı bilim adamının Zooloji eserinden 20 nüsha ve İzzet Bekir’in eserinden 40 nüsha tedarik edilmeli. Fon 1A, gömlek 53692, 27 Şubat 1867 (22 Şevval 1283), Maliye Nezareti’ne Mekteb-i Tıbbiye’de sergilenmeleri amacıyla Mısır hıdivi 7.500 guruşluk bir maliyette olan çeşitli hayvan iskeletlerini tedarik etti. Fon 1A, gömlek 53739, 3 Şubat 1873 (5 Zilhicce 1289), Belge parçası Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye öğrencilerine uygulamalı öğretimin sağlanması amacıyla bir hastahane inşa edilecek. İnşaatı tamamlanıncaya kadar okul içinde 30 yataklı bir hastahane geçici olarak açılacak. Yatak takımları, bakır bardaklar ve başka gereçlere 34 405 guruşluk bir tutar gerekli. Hastalarla hizmetçilerin elbiseleri ve günlük iaşeleri, odaların ısıtılması ve başka malzemeler 78.154 guruşluk maliyettedir. Hizmetçilerin maaşları ise 15.840 guruştur. Toplam 128.399 guruşluk bu meblağ hazinece temin edilmeli. Sultan buyruğuyla bu meblağ 1287 senesi bütçesine (Mart 1871-Şubat 1872) ilave edildiyse de o dönemde harcanmayıp 1288 yılı bütçesine (Mart 1872-Şubat 1873) aktarılmadı. Şimdi bu meblağın 1289 bütçesine (Mart 1873-Şubat 1874) kaydedilmesi için hazineden ve Bab-i Ali’den izin istendi. Not: 1A İstanbul fonuna ait, 53795 numaralı gömlekteki ve 14/26 Ocak 1873 tarihli belge şu detayı vurgulamaktadır: Bu hastahanenin gerekliliğine ve Sultan tarafından verilen izne rağmen 4 Kasım 1871 tarihli mektuba eklenen bütçe defterindeki araç gereçlerden hiçbir şey sağlanmadı. Bu hastahanenin açılmasıyla yoksullara önemli bir hizmet gerçekleştirilmiş olacak. 121 OSMANLI İSTANBULU III Askeri Okullar Fon 1A, gömlek 53459, Tarihsiz Bab-i Ali’nin Mühendishane-i Bahriye ile ilgili bazı önerileri 16. madde: Sultan Tophane-i Amire’ye bağlı Hendesehane’de gerekli düzenlemelerin gerçekleştirilmesiyle halifelerle şakirdanların eğitim öğretim yoluyla bilgilerle becerikliliklere kavuşturulmasını ve kaptan, mimar ve mühendisler gibi kaliteli teknik elemanın yetiştirilmesini buyurdu. Buna rağmen eğitim öğretimlerine dikkat verilmedi. Bazıları bir bahane bulup Mühendishane-i Berriye’ye geçtiler. Diğerleri geçimlerini sağlamak bahanesiyle başka meslek alanlarını seçtiler. Mühendishane’deki eğitim öğretimin devam edilmesi öğretmenlerle memurların gayretlerine bağlıdır. Maaşlarına zam uygulanmalı. Mühendishanede hoca olan Gelenbevi Mehmet efendi hastalığından ötürü görevlerini yerine getirememektedir. Halife Halil Efendi’nin bilgili biri olmasına rağmen öğrencileri okutamayacağı haberi verildi. Dolayısıyla Mehmet efendi’nin okuldan ayrılması ve yetenekli bir öğretmenin atanması gereklidir. Tercüman Yahya Efendizade’nin oğlu ve Mühendishane-i Berriye’de öğretmen yardımcısı olan Mehmet Ruhiddin Efendi hendese alanında diplomaya sahiptir. Mühendishane-i Bahriye öğretmenliğine tayini için izin istenmektedir. Dördüncü sınıf öğrencilerine yazı, resim, Fransızca, hesap ve hendeseye giriş, üçüncü sınıf öğrencilerine ise haritacılık talim ettirip ikinci sınıf öğrencilerine hesap ve hendese, coğrafya, düz trigonometri ve deniz topografya, birinci sınıf öğrencilerine tahlili hendese, heyet, kürevî trigonometri ve mekanik öğretebilmektedir. Sonraki yıllarda bir yardımcısı alınacak. Ruhiddin Efendi’nin 600 guruşluk aylık maaşı Tersane-i Amire hazinesi tarafından karşılanacak. Aylık iaşesi Zahire Anbarından sağlanacak 60 okka pirinç ve 30 okka sade yağ, Tersaneye bağlı olan kasapların tedarik edecekleri 2 okka et ve kalyoncu fırınından alınacak 14 ekmekten oluşmaktadır. Dülgerzade Hankahî Şeyhi Hakkı Efendi’nin oğlu Tevhid Efendi Arapça derslerini üstlenmektedir. Aylık maaşı 150 guruştur. Şimdi, haritacılık öğrencileri üç sınıfa ayrılmaktadır. Birinci sınıftaki 20 öğrenci 45 guruşluk aylık maaş almaktadır. Aylık maaşı 122 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER 30 guruş olan 15 kişi ikinci sınıf öğrencileridir. Üçüncü sınıf öğrencileri ise 10 kişi olup aylık maaşları 15 guruşluktur. Ama, haritacılık öğrencilerinin sayısı Sultan filosuna atanacak kaliteli kaptan ve mühendislerin yetiştirilmesine yeterli değildir. En az 68 kişi olup 4 sınıfa ayrılmalı. Birinci sınıftaki 8 öğrenci 80 guruşluk aylık maaş alacak. İkinci sınıfta aylık maaşı 65 guruş olan 10 kişi olacak. Ücüncü sınıf öğrencileri 20 kişi olup aylık maaşları 45 guruşluk olmalı. Aylık maaşı 30 guruş olan dördüncü sınıf öğrencileri 30 kişi olmalı. Eğitim öğretimlerini desteklemek için maaşları 300 ve 150 guruş olacak iki öğretmen yardımcısı tayin edilmeli. İnşaat öğrencileri 28 kişi olmalı. Birinci sınıftaki 8 öğrenci 80 guruşluk aylık maaş almaktadır. Aylık maaşı 65 guruş olan 10 kişi ikinci sınıf öğrencileridir. Üçüncü sınıf öğrencileri ise 10 kişi olup aylık maaşları 30 guruşluk olmalı. Bu bölümde de maaşları 300 ve 150 guruş olacak iki öğretmen yardımcısı tayin edilmeli. 17. madde: Hattat Mahmud efendi de yaşlı ve hastalığından ötürü görevlerini yerine getirememektedir. Birkaç ay önce Kepecizade Vasfi Efendi’nin öğrencisi hattat Ali Efendi, yerine alındı. Şimdi Ali Efendi’nin resmi olarak atanması, Mahmud Efendi’nin emekliğine ayrılması önerilmektedir. 18. madde: Kış mevsiminden sonra denize açılan Sultan filosunda çalışan bazı hocalar haritacılık sınıfındandır. Kaptan olmak imkanı olan bu hocalar donanmaya bağlı kalarak kaptanlığa gerekli bilgiler edinememektedir. Ama, bundan sonra tüm kaptanlar birinci sınıf öğrencilerinden olmalı. Dolayısıyla askeri donanma tersanedeyken bu hocalar gün boyunca ders görecekler. Donanma hazırlanırken gemi kaptanlarının gözetimi altında gemilerin armaları hakkında bilgiler edinecekler. Donanma denize açıldıktan sonra belli bir maaşla kaptan yardımcısı ve mühendis olarak çalışıp deniz kıyılarını gözleyecek. Böylece yabancı dil, deniz bilimleriyle kanunlar ve gemilerin özelliklerini bilip pratik yeteneklere ve kaptanlık tezkeresine sahip olacaklar. Tüm bu hocalar sınava tabii tutulup bir kaç yıl daha gemilerde tecrübe edinecekler. Bu gemilerin baş kaptanları yetenekleri hakkında bilgi verecekler. Sonra bu hocalar kaptanlığa atanacak. Bu planın gerçekleştirilmesi için bir Sultan kanunnamesi gereklidir. 123 OSMANLI İSTANBULU III 19. madde: Sınavda başarılı olmayan haritacılık sınıfı öğrencileri geçim zorlukları çekmemek için gemilerde çırak olabileceklerdir. (20. madde): Bir baş halife baş öğretmenliğe gerekli bilgilere sahipse bu mevkiye atanabilmektedir. Halife yardımcısı bilgili biriyse yerine geçebilmektedir. Halife yardımcısı birinci sınıf öğrencilerinden biri sınavla seçilerek yerine ikinci sınıf öğrencilerinden biri geçecektir. Kaptanların oğulları ve başka çocuklar maaşsız mülazımlık yerlerine başvurabilmektedir. Sonra dördüncü sınıfa layık olanlar 30 guruşluk aylık maaş ve günde iki ekmek alacak. 12 yaşını doldurmayan çocuklara her gün ikişer ekmek ve 10 guruşluk aylık maaş temin edebilen kaptanlar sözü geçen yaşına gelince onları Mühendishane-i Bahriye’ye yazdırmalı. Bütün çocuklar bir deftere kaydedilip aralarında hiçbir ayrım yapılmadan beraber eğitim öğretim görülecek. Fon 1A, gömlek 53127, 17 Nisan 1837 – 26 Mart 1838 (1253), Seraskerin mektubu Fransızca okutulması için Mekteb-i Harbiye öğrencilerine için Diyalog başlıklı eserinden 100 nüsha tedarik edildi. Her nüsha yirmişer guruştur. Baş öğretmen mühendis Ali Bey bu kitapları almalı. Fon 1A, gömlek 5661, 15 Ocak 1839 (29 Şevval 1254), Mabeyn-i Hümayun’e Divan-i Hümayun Kalem-i Mühimme’de çalışan katiplerden Rıza Efendi’nin ve aynı kalemde defterci yardımcılarından Nasuh Efendi’nin hüsn-i hat öğretmenliğine adaylıkları gözden geçirmeli. Şimdilik maaşları 700-800 guruştur. İkisinin rika ve divanî yazı örnekleriyle birlikte yaşları, tam adları ve babaların adlarını gösteren belgeler sunulmaktadır. Mekteb-i Harbiye’deki hüsn-i hat derslerini üstlenecek aday ile ilgili karar beklenmektedir. Not: 1A İstanbul fonuna ait, 5660 numaralı gömlekteki ve 16 Aralık 1838 tarihli bir belgede Bab-i Ali memurlarından birinin aynı göreve atanması buyrulmaktadır. 124 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Fon 1A, gömlek 6254, 9 Mayıs 1839 (24 Safer 1255), Tezkere parçası ... Bu Cumartesi günü Meclis-i Umumiye’de ve sonra Meclis-i Hassa’da şu tezkere ilan edildi: Mühendishane-i Bahriye öğrencileri deniz bilimleri alanındaki teorik bilgilerin yanında gemilerde çalışarak tecrübe edinmeli. Geçici eleman olarak Mirat-i Zafer gemisinde Eğe denizde 6 aylık görev görmeleri için izin istendi. Fon 1A, gömlek 13588, 20 Mayıs 1839 (6 Rebiülevvel 1255) Mekteb-i Harbiye ikinci sınıf öğrencisi, mühendis Latif Efendi, okuldan 200 guruşluk maaş almaktadır. Yakınlarda Tophane’ye tayin edilen Latif Efendi atanma tarihi itibariyle okuldan aldığı maaştan vazgeçmeli. Bu maaş başka bir öğrenciye verilecektir. Fon 1A, gömlek 5668, 8 Aralık 1840 (13 Şevval 1256) Mekteb-i Harbiye Nazırı Selim Paşa’dan Bab-i Ali’ye Arapça ve Farsça derslerini bitiren Mekteb-i Harbiye öğrencileri Fransızca derslerine başlamalı. Tıp alanında geniş bilgilere sahip ve Mekteb-i Tıbbiye’de öğretmen olan Argiros 3.000 guruşluk aylık maaşla Fransızca öğretmenliğine tayın edilip Mekteb-i Harbiye’de sağlık işlemlerini de bakacak. Görevine özgü nişanın gönderilmesi rica olunmaktadır. Fon 1A, gömlek 13597, 23 Mayıs – 17 Eylül 1841 (Rebiülahir – Receb 1257) Mühendishane Mirlivası Ali Paşa’ya Mekteb-i Harbiye’deki ikinci sınıf kara mühendislerine mensup ve 200 guruşluk maaşa sahip olan Osman Efendi 15 yaşını doldurdu. Daha çocukken haritacılık alanında uzmanlaşmaya başladı. Ama, dört yıl önce sol gözü yaralandı. Tedaviye rağmen iyileşmedi. Osman Efendi işlerine devam etti ve hastalık sağ gözüne dokundu. Şimdi tamamen çalışamamaktadır. Yoksulluğa düşmemesi için aynı 125 OSMANLI İSTANBULU III maaşla emekliğe ayrılması rica olunmaktadır. Açıklama: Şimdiye kadar Mühendishane öğrencilerinin aldığı çırak maaşıyla emekliğe ayrılması gibi bir durum olmadı. Ama, orduya mensup iki halife savaşta yaralananlara özel maaşla emekli oldu. İkisinin durumu örnek olarak verilerek Sultanın buyurduğu bir görevini yerine getirirken sakatlanıp özürlü duruma gelmiş bahanesiyle emekliğe ayrılması için izin istenecek. 24 Aralık 1841 tarihli Maliye Nezareti’nin açıklaması: 100 guruşluk emeklik maaşına sahip olan iki halife gibi Osman Efendi’ye 150 guruşluk maaş tahsis edilerek emekliğine izin verildi. Fon. 1A, gömlek 60901, 22 Eylül 1841 (5 Şaban 1257), Maliye Nezareti’ne Bir zaman önce Mühendishane-i Bahriye nazırı Halil efendi ders nazırlığına da atandı. Ama, yaşlarıyla hastalıklarından dolayı iki görev yerine getirmeyip 1500 guruşluk maaşla sadece eski görevini bakacak. Aylık iaşesi ise 60 okka pirinç, 30 okka sade yağ, 14 çift ekmek ve 2 okka koyun etidir. 15 Aralık 1841 tarihi itibariyle eski liman reisi Raşid Mehmet Bey 500 guruşluk maaşına 500 guruşluk bir zamla ders nazırlığına atandı. Aylık iaşesi 20 çift ekmektir. Kapudan Paşadan izin alınarak Tersane-i Amire’ye bildirildi. 6 Ekim 1841 tarihli açıklaması: Fermana göre iki görev ayrıdır. Raşid Bey’in maaşına zam onaylandı. 5 Ağustos 1841’de Tersane-i Amire defterlerine kaydedildi. Fon 1A, gömlek 13594, 4 Ekim 1841 (17 Şaban 1257), Muhasebe Dairesi’ne Tophane-i Amire Feriki Reşid Paşa zamanında Tophane yakınlarında Mekteb-i Harbiye’nin inşaatı başlandı. İşlemlerini durduran Sultan buyruğundan dolayı Ebniye-i Hassa müdürünün halifesi inşaat aşamasını ve harcanan meblağları araştırıp bir defter hazırladı. Şimdiye kadar yapılan masraflar 254 kese 60 guruştur. İnşaat yerindeki kerestelerin maliyeti 107 buçuk kese 65 guruştur. Böylece 126 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER inşaat maliyeti 361 kese 125 guruştur. Sapcı İsmail’in hazırladığı ilk bütçeye göre binanın maliyeti 536 kese 200 guruştur. Sapcı İsmail bu tutarı senetle aldı. İki bütçe arasındaki fark 174 kese 75 guruştur ve maliyetin fazlası İsmail’in borcudur. Sergi Muhasebesi ve Varidat Muhasebesine haber verilerek bu borç ödenmeli. İleride okul inşaatlarına para ayrılırken dikkatli olup Tophane-i Amire ve Sergi Muhasebesi’ne bildirerek Maliye Nezareti’nden izin alınmalı. Fon 1A, gömlek 13596, 15 Aralık 1841 (1 Zilkade 1257), Sultana gönderilecek tezkere Mekteb-i Harbiye öğrencilerinden bazıları Vaziye, İzhar, İzzi adlı eserleri tamamlayıp sınava tabi tutulmalı. Yıllık imtihanlarda hazır bulunacak Darüşşura-yı Askeriye müfettişleri askeri alanda bilgilere sahiptir. Dolayısyla 2 dersiam da sınava katılmalı. Fon 1A, gömlek 35844, 1 Ocak 1845 (1 Zilkade 1261), Halife Abdülhalim’in raporu Mühendishane’nin alt katındaki dershanelerde ve depoda sıva çok yıpranmış ve duvarlar badana edilmeli. Kütüphanenin çatı kısmı dışında düşmek üzere olan diğer kiremitler aktarılmalı. Dış kapı, abdesthane ve kahve ocağı da tamirat görmeli. Üst kattaki kahve ocağında 20 arşınlık bir alan boyanmalı. Üçüncü sınıf öğrencilerini okutan öğretmenlerin odası için 30 arşınlık dolap parçalar hazırlanmalı. Dershanede 10 arşınlık döşeme ve abdesthanede kurşun tahtalar yenilenmeli ve 20 tane çerçeve onarılmalı. Not: Bütçe defterinde gerekli malzemeler ayrıntılı olarak gösterilmektedir. OAK 28/27, 7 Mart 1845 (27 Safar 1261), Belge parçası Darüşşura-yı Askeriye ve Seraskerin mektubunu özetleyen Hariciye Nazareti’nin Paris ve Berlin’deki Osmanlı elçiliklerine gönderdiği müsvedde 127 OSMANLI İSTANBULU III Nizamnameye göre Mekteb-i Harbiye Hassa-i Askeriye’nin yapısına uygun olarak piyade, süvari, topçu ve istihkam bölüklerine gerekli komutanları yetiştirmeli. İlk yıllarda tüm öğrenciler hesap, cebir ve hendese, topografya, asker çıkarma yöntemleri ve taktik hakkında bilgiler edindikten sonra sınıflara ayrılıp pratik ve teorik eğitim öğretim yardımıyla belli bir alanda uzmanlaşacak. Dolayısıyla sözü geçen bilimlerin teorik ve uygulamalı özelliklerine hakim olan öğretmenler gereklidir. Bunun yanısıra atanacak subay baş öğretmenlik ve okul nazırlığı gibi görevleri de üstlenecektir. Piyade ve süvari birlikleri Fransız modeline göre kurulduklarından piyade için yüzbaşı rütbeli, Hendesehane’ye benzer bir okulu bitiren Fransız bir subay gerekli. Süvari komutanlarını okutmak için binbaşı rütbeli, topografya, asker çıkarma ve taktik bilen ikinci bir Fransız subay aranmaktadır. Topçu ve istihkam birlikleri Prusya modeline göre şekillendirildikleriden Berlin’deki Osmanlı elçisi bu konudan sorumludur. Resmi yollarla öğretmenler istersek herkese duyurulacak. Bu eğitim öğretime elverişli bir ortam yaratmaz, çünkü geçenlerde şu özellik belirginleşti: adaylar disiplinlerin teorik temellerini ya da uygulamalı açılarını bilmekteler, ama ikisine hakim değiller. İstanbul’a gelirseler de eğitim öğretime faydalı değil. Bunu göz önünde bulundurarak sorunu araştırıp elverişli bir adaya rastlarsanız maaş ve antlaşma koşullarını bildiriniz. Bildirdiklerimiz Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye tarafından da onaylandı. Fon 1A, gömlek 5195, 11 Mayıs 1845 (4-7 Cemaziyelevvel 1261), Maliye Nezareti’ne Darüşşura-i Askeriye şunu bildirdi: Mekteb-i Harbiye kaymakamı Ali Bey’in raporunda öğrencilerin Usul-i Hendese kitabından 500 nüsha gerektikleri belirtildi. Mekteb-i Harbiye’nin gereksinimleri öncelikle sağlanmasına rağmen şimdilik bu kitap depolarda bulunmamaktadır. Tabhane-i Amire tarafından yeniden basılması için Seraskerliğe rapor sunuldu. Tüm 500 nüsha 1.450 guruşluk 128 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER maliyettedir. İki cilt tezhip edilecek. Maliye Nezareti yeni baskıyı onaylarsa Tabhane-i Amire’ye 7.500 guruşluk tutar peşin olarak aktarılmalı. Mühendishane-i Berriye için 5613 guruşa kadar olan hendese takımlarıyla kitaplar alınmalı. Maliye Nezareti’nin 17 Nisan 1845 tarihli açıklaması: Mühendishane-i Berriye’nin gerektiği kitaplarla takımların maliyeti onaylandı, ama Usul-i Hendese kitabının yeni baskısına yönelik bir izin hala verilmedi. Fon 1A, gömlek 5681, 19 Mayıs 1845 (12 Cemaziyelevvel 1261), Maliye Nezareti’ne Beş ordunun odak merkezlerinde birer askeri idadiyenin, bölge komutanlıklarında ise birer hastahanenin açılması buyruldu. Asakir-i Hassa’ya ait olan idadiyenin Maçka’daki eski askeri mektebe yerleştirilmesi kararı alındı. Ebniye-i Hassa müdürü Maçka’daki binayı araştırıp 169 kese 243 guruşluk maliyette olan onarım bütçesini hazırladı. Başka merkezlerde araştırılan binalar için toplam 500 kese gereklidir. Dolayısyla Maçka’daki idadiyenin onarım masrafları sözü geçen tutarı aşmamalı. Mümkün ise onarım işlemleri daha düşük bir masrafla gerçekleştirilmeli. Fon 1A, gömlek 4848, 4 Kasım 1845 (4 Zilkade 1261) Bir süre önce Rusya’da yayınlanan Karadeniz atlasına ek olarak Marmara Denizi haritasının hazırlanması Rusya tarafından istendi. Mekteb-i Bahriye birinci sınıfındaki 10 öğrenci, Tersane-i Amire memurları, Muhammediye Kalyonu elemanı ve 10 nefer bu girişime katıldı. Yolculuk ve günlük masrafları Tersane-i Amire hazinesi tarafından karşılanmaktadır. Fon Istanbul 19/10, 17 Ocak 1847 (7 Zilkade 1263) Serasker Paşa’nın tezkeresine göre Maçka idadiyesindeki büyük salonun çatısı haraptır. Serasker halifesi, Abdulhalim zarar gören tüm yerleri araştırıp onarım bütçesini hazırladı. Sözü geçen dershane 129 OSMANLI İSTANBULU III çatısı iki yerde çöktüğünden kiremitler eksik, dershanenin ahşap duvarlarındaki sıvalar da düştü. Dershane ve iki yemekhane üzerindeki kiremitlerin aktarılmasıyla birlikte çeşitli yerlerde bulunan basamaklar yeniden inşa edilmeli. Hamamdaki tuvalet, soğuk bölümü ve dinlenme bölümündeki duvarlar ve kubeler sıvanıp temizlenmeli. Cehennemlik kısmındaki basamaklar yenilenmeli, mermer döşeme ise tamir edilmeli. Hamam, yemekhaneler ve çamaşırhane üzerindeki çatılar ve oraya giden kaldırımlar onarılmalı. Tamir görülecek bütün yerlerin ölçümleri verilmiştir. Fon 1A, gömlek 5689, 29 Ocak 1847 (11 Safer 1263) Askeri İdadî Feriki Rifat Paşa sunduğu raporda şunu belirtmiştir: Askeri İdadî yeni bir binaya taşınmakdır. İnşaatı tamamlanıncaya kadar öğrenciler vakitlerini boşuna kaybetmemelidir. Dolayısıyla yeni başlayan öğrenciler doğrudan doğruya 3. sınıfa aktarılıp aylık maaşların yükseltilmesiyle 40 guruş yerine 60 guruş alacaklar. Yeni binaya yerleştirilen bazı öğrenciler mülazım ve başçavuş rütbelerine de sahiptir. Darüşşura-yı Askeriye şunu bildirdi: Hazırlanan defterine göre aktarılan öğrenciler 91 kişidir. Aralarında 17 kişi mülazım ve 15 kişi çavuştur. Mülazımların maaşı 120 guruş, çavuşlarınki 60 guruştur. Okula yeni başlayanlar 59 kişidir. Aralarında 10 kişi serçavuş ve maaşları 50 guruştur. Kalan 49 kişi 40 guruşluk aylık maaşa sahiptir. Not: Belge hamamcılar, berberler, hizmetçiler, çamaşırhane memurlarının günlük iaşeleri ve aylık maaşları hakkında bilgiler vermektedir. Fon 1A, gömlek 60903, 17 Mayıs 1847 (1 Cemaziyelahir 1263) Kapudan Paşa şunu bildirdi: Bir zamandır Tersane-i Amire’deki atölyelerde çalışan ve Mekteb-i Bahriye ve Asker-i Bahriye’ye mensup olan 23 kişi sınava tabi tutuldu. Kasımpaşa mahallesinde oturan Aziz Efendi, Şehzade mahallesinde oturan Aziz Efendi ve İstanbullu Arif Efendi binbaşı rütbesine layık görülüp ikinci sınıfa kaydedildi. Bilgilerine göre başka 20 kişi Tersanenin çeşitli yerlerine atandı. 130 SOFYA’YA VAGONLARDAN: 1820’Lİ - 1870’Lİ YILLARDA İSTANBUL’DA AÇILAN OSMANLI OKULLARIYLA İLGİLİ BELGELER Fon 1A, gömlek 16660, 8 Mart 1847 (20 Rebiülevvel 1263) Mekteb-i Harbiye camisinde namaz kılınması ve hutbe okunması için günlük iaşesi 4 kişilik ve aylık maaşı 750 guruşluk olan imam atanmalı. Barış ve savaş günlerinde bir miktar yem de verilecek. Asakir-i Hassa beşinci alay imamı Mustafa Efendi bu görev için gerekli bilgilere sahiptir. Darüşşura-yı Askeriye ve okul nazırına ayrı ayrı mektup gönderildi. Fon 1A, gömlek 63666 s. 26b, 20 Ekim 1863 (24 Receb 1279), Belge parçası Şimdi Topkapı Sarayı’nda bulunan Mekteb-i Harbiye Taşkışla’ya yerleştirilmek üzeredir. Koğuşlardaki çerçeveler ve başka yerlerin onarılması, kereste ve işçi ücretleri için 12.477 guruşluk meblağ gereklidir. Fon 1A, gömlek 63666 s. 1-9, 5 Nisan 1864 (24 Mart 1280), Belge parçası Askeri İdadî binası olarak seçilen Gülhane Hastahanesi ve avlusundan geçen tatlı su boruları tamir edilmeli. Binanın onarımına 126.926 guruşluk meblağ, su boruları için 800.000 guruşluk tutar gereklidir, yani toplam 206.926 guruş hazinece sağlanmalı. 180.000 guruşluk masrafı karşılayan Maliye Nezareti onarım bütçesinin yeniden hazırlanmasını istedi. Dolayısıyla Ebniye halifesi İsmail Efendi, Erkân-ı Harbiye zabiti Hasan Efendi ve Dahiliye İdaresi yüzbaşılarından Ahmet Efendi bu ödevi üstlendi. Yeni bütçeye göre onarım 183.065 guruşluk maliyettedir. Böylece Maliye Nezareti sadece 3.065 guruşluk masraf fazlasını ödemek durumundadır. 131 XIX. Yüzyıl Askerî Yenileşme Devri Eğitim-Öğretim Kurumlarından Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit Dönemleri) Zekeriya Türkmen Harp Akademileri Komutanlığı a. Sultan II. Mahmut Döneminde Harbiye Mektebi (1) Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması ve Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusuna Geçiş Sürecinde Yaşanan Gelişmeler ve Zabitanın Yetiştirilmesi Sultan II. Mahmut, amcası III. Selim’in başlattığı askerî alanda yenileşme hareketlerine XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra daha ciddi anlamda el atarak, 1826 başında “Eşkinci Ocağı”nı kurarak her ortadan 150’er neferin kaydedilerek yeni sisteme uygun eğitime başlanmasını istemiştir. Bu konuda Yeniçeri Ağası Mehmet Celaleddin Ağa’ya gerekli emirler verilmiş; konuyla ilgili devlet idarecilerinin katılımıyla 28 Mayıs 1826’da yapılan geniş katılımlı toplantıda yeni kurulacak askerî sisteme dair hazırlanan yasa tasarıları gözden 133 OSMANLI İSTANBULU III geçirildikten sonra kabul edilmiştir.1 Eşkinci Ocağının kurulması kararlaştırıldıktan sonra, İstanbul’daki kışlalarda bulunan 51 Yeniçeri Ortasından toplam 7.650 neferin eşkinci olarak yazılması planlanmıştır. Alınan karar gereği, neferler kışlalarında kalacaklar ancak talimleri düzenli olarak Et Meydanında (Aksaray-Laleli) yapılacak, tüfenk talimleri ve atışlar ise Kağıthane veya Davut Paşa Kışlasında yapılacaktı.2 Planlandığı şekilde Eşkinci Ocağına kayıtlara hemen başlanmış, ancak personel mevcudu ancak 5.000’e ulaşabilmiştir. Sultan II. Mahmut’un da hazır bulunduğu bir törenle 12 Haziran 1826’da Et Meydanındaki talimhanede eğitimlere başlanmıştır.3 Ancak, yeniçeriler bu yeni eğitim sistemine karşı olduklarını söyleyerek iki gün sonra kazan kaldırarak tepki göstermiştir. Tepki gösteren yeniçerilerin sayısı kısa sürede 20.000’i geçmiştir. Bunun üzerine devlet erkânı bir araya gelerek yapılması gerekenleri tartışmış, ulema ve medreseliler de bu sırada iktidarın yanında yer almıştır. Yeni sisteme tepki gösteren yeniçeriler, başta Yeniçeri Ağası olmak üzere ileri gelen devlet adamlarının konaklarına saldırı düzenlemişlerdir. Sultan II. Mahmut, isyancı askere karşı kuvvet kullanılacağını belirtmiş ve 16 Haziran 1826’da yapılan toplantıda Yeniçeri Ocağının kaldırılması kararlaştırılmıştır. Bu yönde hazırlanan ferman ertesi günü 17 Haziran 1826’da Sultan Ahmet Camiinde okunarak kamuoyuna duyurulmuş ve Yeniçeri Ocağı lağvedilmiştir.4 Bu fermanda yeniçeri ocağının neden kaldırıldığı konusu üzerinde ayrıntılı olarak durulduktan sonra yeni kurulacak olan ordunun “Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu” adını alacağı ve başına da Ağa Hüseyin Paşa’nın getirileceği belirtilmiştir. Çıkarılan kanuna göre yeni ordunun sayısı 12.000 kişi1 Ahmet Cevdet, Tarih-i Cevdet, Dersaadet 1309, XII, 148; ayrıca bk. Mehmet Esat, Üss-i Zafer, İstanbul 1293, s.15. 2 Ahmet Yaramış, “II. Mahmut Döneminde Asakir-i Mansure-i Muhammediye (1826-1839)”, A.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2002, s.19. 3 Ahmet Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, 151; ayrıca bkz., Ahmet Yaramış, Aynı eser, s.19. 4 Mehmet Esat, Üss-i Zafer, s. 99 vd., ayrıca bk. Ahmet Cevdet, Tarih-i Cevdet, XII, 167-168. Ayrıca bk. Ayşe Can Tunalı, “Tanzimat Döneminde Osmanlı Kara Ordusunda Yapılanma (1839-1876)”, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2003, s. XVI-XVII. 134 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE den oluşacaktı. Buna göre ordu, alaya denk tertip denilen birliklerden, tabura eşit kollardan ve her biri yüz mevcutlu saflardan kuruludur. Yapılan planlamaya göre tertiplerin personel mevcudu 1.200 kişiden meydana gelecekti.5 1828’de Asakir-i Mansûre-i Muhammediye teşkilâtında bazı düzenlemeler yapıldı. “Tertip” yerine “Alay”, “Kol” yerine “Tabur”, “Saf ” yerine “Bölük” tabirleri kabul edildi. Ayrıca her alayın 500’er mevcutlu üç taburdan oluşması kararlaştırıldı. Alay Komutanlıgı, “Başbinbaşı” yerine “Miralay” adı verilen yüksek rütbeli subaylara verildi. Tabur Komutanları ise “Binbaşı” ünvanını aldılar. İki alay bir liva sayılarak “Mirliva” komutasına konuldu.6 Muvazzaf ordu, “Asakir-i Muntazama-i Muvazzafa-i Hassa” ve “Asakir-i Muntazama-i Muvazzafa-i Mansûre” olarak iki sınıfa ayrıldı. Başlarına da “Ferik” rütbesine sahip bir üst subay atanmıştır.1832’de Hassa Ferikliği “müşir”liğe yükseltildi. Rütbelerle ilgili yapılan düzenlemeler7, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar pek değişmedi. Yeni teşkil edilen ordunun yazışma işlerini yürütecek personeli yetiştirmek üzere bir okul açma çalışmaları, Asakir-i Mansure ordusunun kuruluşundan itibaren gündemi işgal etmiştir. Bunun için öncelikle taşradan gelen erler arasında yaşları onbeşten küçük olanları eğitmek üzere Şehzadebaşı’ndaki Yeniçeri Kışlasında bir okul açılmışsa da bu talimhane niteliğinde eğitim veren bir yerdir. Nitekim bu ilk teşkil edilen talimhaneyle ilgili ayrıntılar rivayetlerle sınırlı 5 Mehmet Esat, Üss-i Zafer, s. 118; ayrıca bk. Avigdor, Levy, “The Officer Corps in Sultan Mahmud II’s New Ottoman Army, 1826-1839”, International Journal Middle East Studies, ( JMES), Sy: 2, (1971), pp. 21-39. 6 Hayrullah Gök, “Arşiv Belgelerinin Işığında Kara Harp Okulu Tarihi (18341883)”, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2005, s.73-74. 7 Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusunda rütbeler şu şekilde belirlenmiştir: Nefer, Onbaşı, Bölük Emini, Çavuş, Başçavuş, Mülâzım, Yüzbaşı, Tabur Kâtibi, Sol kolağası, Sağ kolağası, Alay Emini, Binbaşı, Kaymakam, Miralay, Ferik, Müşir. Bk. Musa Çadırcı, “Anadolu’da Redif Askeri Teşkilâtının Kuruluşu”, Tarih Araştırmaları Dergisi 1970-1974, c.VIII-XII, sayı 14-23, A.Ü. DTCF. Tarih Araştırmaları Enstitüsü, Ankara 1975, s. 65. 135 OSMANLI İSTANBULU III kalmıştır.8 Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu, Avrupa’daki ordu kuruluş ve teşkilatı dikkate alınarak oluşturulmuştu ve bu orduda birliklere düzenli bir şekilde eğitim verilmekte idi. Yeni kurulan ordunun melbusât ve teçhizâtı da modern orduların kuruluşunda yer alan sisteme uygun hale getirilmiş, silahlar yenilenmiş, uygulamalı eğitime önem verilmiştir. Bu ordunun komuta kadrosunun iyi yetişmiş olması çok önemli idi. İşte bu aşamada ordunun komuta kadrosunu yetiştirecek okulların açılması gündeme gelmiş ve bu düşünceden hareketle Mekteb-i Harbiye’nin kuruluşuna uzanan bir dizi çalışma yapılmıştır. Sultan II. Mahmut, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan açmak istediği askerî mektepte görevlendirilmek üzere subay göndermesini istemiş, ancak paşa o sırada Osmanlı Devleti ile arası açık olduğundan bu talebe olumsuz cevap vermiştir.9 Bir taraftan Rusya ile ilişkilerin gerginleştiği, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile de savaş arifesine gelindiği bir dönemde açılması düşünülen Harbiye Mektebiyle ilgili hazırlıklara devam edilememiş10; bir başka ifadeyle iç ve dış sorunlar 1831’de açılması düşünülen okulun bir süreliğine ertelenmesine yol açmıştır.11 1833 Hünkar İskelesi Antlaşmasının imzalanmasından sonra devlet yetkilileri Harbiye mektebi açılması yönünde yeniden çalışmalara hız vermişlerdir. Hatta bu sırada Osmanlı Devleti’nde sayıları giderek artan yabancı okulların, devlet yetkililerinde öteden beri var olan Harbiye Mektebi açma fikrini daha güçlendirdiği gerçeği dönemin resmi kayıtlarında da genişçe yer almaktadır.12 II. Mahmut, 25 Aralık 1831 tarihli iradeyle Hassa Ordusu Müşiri (Firarî) Ahmed Fevzi Paşa’ya13 Selimiye’de bir askerî okul 8 Cemalettin Taşkıran, Yüzyıllardır Harbiye, Doğan Kitap, İstanbul 2009, s. 44. 9 Cemalettin Taşkıran, Aynı eser, s. 45. 10 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Hatt-ı Hümâyûn Tasnifi (HH.), nu: 23997. 11 İsrafil Kurtcephe- Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s . 48. 12 BOA., HH., nr: 46425-A, BOA., Cevdet Maarif, nr: 3457. 13 (Firarî) Ahmet Fevzi Paşa, Girit adasına bağlı Suda limanı köyünde doğmuştur. İstanbul’a gelip Çengelköy’de yaşayan hemşehrisi İbrahim Ağa’nın yanına yerleşmiştir. Vefatında ise onun kardeşi Silahtar Ali Ağa’ya hizmetkâr olmuştur. Yeniçeri Ocağına kayd olup tebdil hasekisi olmuştur. 136 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE açmasını emretmiş, Ahmet Fevzi Paşa da Selimiye’deki “Hassa Ordusu” Dördüncü Alay İkinci Tabur erleri arasından 19-21 yaşları arasındaki zeki, gösterişli ve terbiyeli olanları seçerek Selimiye Kışlası’nda birkaç yüz kişiden oluşan”Sıbyan Bölükleri”ni kurmuştur.14 Sultan II. Mahmut, bunların eğitimi için Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan öğretmen göndermesini istemiş ancak bu istek vali tarafından uygun bulunmamıştır.15 Bunlar, bir taraftan teorik bilgiler alırken, diğer taraftan askerî eğitim görüyorlardı. Oldukça basit olan bu dersleri, tabur imamları ile okuma yazma bilen subaylar veriyordu. Subay adayı bu öğrencilere on ay gibi kısa bir süre içerisinde okuma, yazma, hesap, hendese, coğrafya, askerlik yöntem ve ödevleri dersleri okutulmuştur.16 Bir şeyler öğrenenler mezun olmuş sayılıyor, bilgilerine göre “onbaşı”, “çavuş”, “teğmen” gibi rütbeler alıyorlardı.17 Daha sonra bunlara daha yüksek rütbelere yükselme hakkı da verilmiştir. Ahmet Fevzi Paşa’nın gayretleriyle Selimiye Kışlası’nda açılan Vak’a-i Hayriye’de (1241/1826) devletin yanında yer almış Bostancıbaşı Osman Paşa’ya ve sonra Serasker Husrev Paşa’ya bağlanmıştır. Bunlar aracılığıyla Enderun’dan Asakir-i Mansure Ordusuna kayd olup sırasıyla rütbeleri aşıp Miralay olmuştur. 1246’da (1830/1831) hassa feriki, 26 Muharrrem 1248’de (25 Haziran 1832) vezir ve ilk hassa müşiri olmuştur. 1833’te (1249) Rusya donanmasının yardım için çağrılması ve Beykoz açıklarına gelişinde fevkalâde elçilikle Cemaziyelâhir’de (Ekim-Kasım 1833) Rusya’ya görevlendirilmiştir. Dönüşünde Tâhir Paşa’nın Akdeniz’e gidişi üzerine iki defa kaptanlık vekâletinde bulunmuştur. 1Şa’bân 1252’de (11 Kasım 1836) Kaptan-ı Deryalığa ek olarak da Bursa valiliğine de atanmıştır. 1255 (1839) başlarında Mısır üzerine memur donanma ile Akdeniz’e açılmıştır. O sırada II. Mahmut vefat edip Abdülmecit tahta çıkmıştır. Padişahın kendisine gücenmiş olduğu düşüncesiyle donanma ile İskenderiye’ye gidip Mehmet Ali Paşa’ya sığınmış ve bir daha Mısır’dan dönmemiştir. 1257 (1841) sonlarında yanında bulunan odalıklarından bir iki cariye aracılığıyla öldürülmüştür. Ayrıntı için bk. Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî Osmanlı Ünlüleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1996, c.1, s. 190-191. 14 Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 76. 15 BOA, Hatt-ı Hümayûn (HH) , nu: 23997. 16 Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yay. haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2006, s. 193. 17 İsrafil Kurtcephe-Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, KHO Matbaası, Ankara 1991, s. 47-48. 137 OSMANLI İSTANBULU III “Sıbyan Bölükleri”, Mekteb-i Harbiye’nin ilk çekirdeğini oluşturmuştur.18 Sıbyan bölükleri ve Mekteb-i Harbiye eğitiminin ilk yıllarında Lancaster eğitim metodu denilen yöntem uygulanmış, öğrencilerin etkileşimli olarak kendi kendilerini yetiştirmesi ilkesi benimsenerek seçilen en zeki çocukların kısa sürede eğitilerek mesleğe atılmaları istenmiştir.19 Bu arada Sultan II. Mahmut’un emriyle 1834 yılı Ağustos ayı başlarında Redif Askerî Teşkilâtı’nın kurulmasına karar verilmiştir. Buna göre Osmanlı Devleti dahilinde bulunan bütün sancakların kapsadığı kazalarda subayları ile birlikte 1400’er kişilik birer tabur teşkil edilecek; kur’a ile 23-32 yaşlarındaki erkeklerden redif askeri seçilecekti. Bunların başına ise o beldenin ayan ve eşrafından hatırı sayılır kişiler subay olarak atanacaklardı. Ancak, bu durum ileriki yıllarda çeşitli sakıncalar doğurmuştur.20 18 Alaaddin Avcı, Türkiye’de Askerî Yüksek Okullar Tarihçesi (Cumhuriyet Devrine Kadar), MSB ARGE Daire Başkanlığı Yay., Ankara 1977, s.12-13. 19 Lancaster eğitim sistemi İskoçyalı Anglikan din adamı Dr. Andrew Bell’in (1753-1832) Hindistan’da Madras Yetimhanesi’nin başına getirildikten sonra (1789) yaptığı ıslahatlar sırasında eğitim kalitesini yükseltme gayesiyle geliştirilen bir metottur. Bu sistem, öğrencilerin kendi kendilerini yetiştirmeleri esasına dayanır. Bell, zeki çocukları seçerek onlara, alfabenin kum üzerine yazılarak diğer çocuklara nasıl öğretileceğini anlatır. Böylece öğretmenin yetiştirdiği bu küçük öğretmenler, karşılıklı eğitim (mutual instruction) denilen bu metodla birbirlerine bilgi aktararak öğrenme gerçekleştirilir. Bkz. Ayşe Aksu, “İngiltere-Amerika-Osmanlı Hattında Lancaster Öğretim Sistemi,” Değerler Eğitimi Dergisi, Cilt 6, No. 16, Aralık 2008, s. 33-34. Bu eğitim sisteminin fikir babası, her ne kadar Dr. Andrew Bell olsa da bu sistemi daha da geliştirerek uygulayan Joseph Lancaster (1778-1838) olmuştur. Bundan dolayı da “Lancaster Sistemi” adıyla anılmıştır. Bk. Gülşah Eser, “Türkiye’de Modern Bilimlerin Eğitiminde Mekteb-i Harbiye Örneği”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, c.XIII/2, İstanbul 2012, s. 100-101. 20 Takvim-i Vekayi, Sy: 87, sene 1250; Musa Çadırcı, “Anadolu’da Redif Askeri Teşkilâtının Kuruluşu”, Tarih Araştırmaları Dergisi, s. 66-67. Ayrıca bk. Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 77. 138 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE (2) Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne’nin Kuruluşu ve Çalışması Sultan I. Mahmut zamanında Avrupa ölçüsünde ilk askerî okul olarak kabul edebileceğimiz “Hendesehane”21 ve “Humbarahane” 25 Ocak 1737 tarihli fermanla Üsküdar’da Doğancılar semtinde bulunan Ayazma Sarayı’nda eğitim-öğretime açıldıysa da bunların Yeniçerilerin diretme ve ayaklanmasıyla pek fazla bir başarı sağlayamadan üç yıl içinde kapatıldığı bilinmektedir.22 Sultan III. Mustafa döneminde Baron de Tott’un çalışmalarıyla 1772’de kurulan Topçu Mektebinde sürdürülen eğitim “Sür’at Topçuları Ocağı”nın kuruluşuna uzanan süreci de başlatmıştır.23 XVIII. yüzyıl boyunca devam eden bütün bu arayışlar, III. Selim dönemine (1789-1808) kadar münferit ve dar kapsamlı faaliyetler olarak kalmış, askerî mekteplerin kuruluşu konusunda kalıcı bir çözüm üretilememiştir. Osmanlı ordusunda geniş çaplı ve kalıcı yenileşme faaliyetleri ancak, XVIII. yüzyıl sonlarında kurulan Nizam-ı Cedid ordusu ile uygulamaya konulabilmiş; Mühendishane ve Humbaracı Ocağı 27 Eylül 1792’de çıkarılan kanunname ile yeni baştan düzenlemeye tabi tutularak yeni kışlaların inşasına başlanmıştır.24 1795’te III. Selim’in emriyle Hasköy’de Mühendishane-i Berri-yi Hümâyun kurulmuş; Osmanlı kara ordusunun istihkâm ve topçu sınıfı subayları buradan yetiştirilmeye başlanmıştır.25 Eğitimin dört yıl sürdüğü bu okulda, Üçüncü ve dördüncü sınıflarda Askerî Tarih,Topografya, Trigonometri, Balistik, İstihkâm, Astronomi ve Yüksek Matematik dersleri ağırlıklı olarak okutuluyordu. Harbiye Mektebi açılana kadar kara ordusunun teknik 21 Mustafa Kaçar, Tuncay Zorlu vd.leri, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Mühendislik Tarihimiz, Ed., Mehmet Karaca, İstanbul 2012, s. 44. 22 Şemdanîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi, Mür’i’t-tevarih, Yay. Hz. Münir Aktepe, İstanbul 1976, I, 35; ayrıca bk. Enver Ziya Karal, Harp Okulu Tarihçesi, Ankara, 1946, s.71. 23 Sür’at Topçuları Ocağı 17 Ocak 1774’de Sultan III. Mustafa’nın hatt-ı hümayunu ile teşkil edilip kamuoyuna duyurulmuştur. Bilgi için bk. BOA., MD, nr: 4844, s. 9. 24 Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishane, Mühendishane Matbaası ve Kütüphanesi, (1776-1826), Eren Yay., İstanbul 1995, s. 39. 25 Mehmet Esat, Mir’at-ı Mühendishane-i Berri-yi Hümâyûn, İstanbul 1312, s. 8. 139 OSMANLI İSTANBULU III donanımlı subay -yani mütefennin zabit- ihtiyacı Mühendishane-i Berri-i Hümayun’dan karşılanmıştır.26 Sultan II. Mahmut, yeni kurulan ordunun zabit ihtiyacının karşılanması için Avrupai tarzda eğitimi verecek “Ecole Militaire” benzeri bir askerî okulun teşkili yönünde 1831 yılında Doğancılar Kışlasında çalışmalara başlanmış ise de bir sonuç alınamamıştır. Bu konuda kararlı davranan Sultan II. Mahmut, askerî erkân ile diğer devlet yöneticilerine askerî eğitim kurumu açılması yönünde talimatlar vermiş; 7 Temmuz 1826 tarihinde yayımlanan bir kanunnâme ile ordunun güçlendirilmesi ve subay ihtiyacının karşılanması için acilen subay yetiştiren bir okulun kurulması gündeme gelmiştir. Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusunun kuruluşundan sonraki tarihlerde Serasker Hüsrev Paşa sadrazama sunduğu arizada “Ecole Militaire” tabir olunan okulun açılmasını teklif etmiştir.27 Öteden beri böyle bir teşebbüsü bekleyen Sultan II. Mahmut bu teklife olumlu bakmış ve 1834 (H.1250) tarihinde Serasker Hüsrev Paşa’ya verdiği emirde gerekli hazırlıklara hemen başlanmasını istemiştir.28 Hüsrev Paşa aldığı emir üzerine Mekteb-i Harbiye’nin bir an önce kurulması konusunda çalışmalara katılmak durumunda kalmıştır. Aslında gelişmelere bakılırsa mektep, her ne kadar Hüsrev Paşa’nın seraskerliği zamanında kurulmuş olsa da, onun doğrudan bir etkisi ve gayreti söz konusu değildir. Yüksel Çelik tarafından konuyla ilgili yapılmış bir araştırmaya göre; “Yetiştirdiği köleleri, subay olarak ordunun çeşitli sınıflarına yerleştirmek suretiyle kadrolaşan serasker paşanın, sunulan bu teklife karşı çıkması doğaldı. Zira, Avrupa’daki benzerleri gibi modern subay yetiştirecek Mekteb-i Harbiye’nin kurulması halinde, Hüsrev Paşa’nın alaylı subaylarının yerini, mektepli subaylar alacak ve ordudaki mutlak nüfuz ve hakimiyeti zayıflayacaktı”. Hüsrev Paşa, bundan dolayı, Namık Paşa ile olan görüşmelerinde, böyle bir okulun maliyetinin bir hayli yüksek olacağını, zaten ordunun ekonomik sıkıntıları olduğunu bahane ederek bu girişime başlangıçta karşı çıkmıştır. Bununla birlikte padişah, Namık Paşa ile 26 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1984, s.303–304. 27 BOA, Hatt-ı Hümayûn , nr: 17700-A. 28 BOA., Hatt-ı Hümayûn , nr: 17474. 140 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE bir kez daha görüştükten sonra onun teklifini yerinde bularak bu askerî mektebin açılmasına karar vermiş, Hüsrev Paşa’nın muhalefetini de dikkate alarak, mektebin fazla bir masraf gerektirmeyecek şekilde Maçka’daki atıl durumdaki barakaların tamamlanıp okul binası haline dönüştürülmesini irade emretmiştir. “Serasker Hüsrev Paşa’nın müdahalesine meydan verilmemek için yeni müessese hassa müşirliğine bağlanarak, tamamen Namık Paşa’nın yetki ve sorumluluğuna devredilmiştir.”29 Namık Paşa, sultana gönderdiği raporunda ayrıca eğitimsiz subayların kendi emrindeki askerleri kesinlikle terbiye edemeyeceklerini belirterek Bahriye Mektebi için İngiltere’den, Harbiye Mektebi için de Fransa’dan kabiliyetli öğretmenlerin getirilmesini önermiştir.30 Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun öncelikle talim-terbiye bilen subaylarını yetiştirmek üzere kurulan, ancak okuma-yazma öğretmenin dışında çok yüzeysel askerî bilgilerin verildiği Sıbyan Bölüklerindeki eğitimden hedeflenen ve istenilen sonucun alınmayacağını anlayan Sultan II. Mahmut, Batı ülkelerinde açılmış olan ve modern eğitim veren askerî okullar ayarında bir okul açmanın şart olduğunu görerek vakit kaybetmeksizin harekete geçilmesini istemiştir. Bu düşünceden hareketle Paris’teki Askerî Akademide (Saint Cyr’de) eğitim görmüş, bu eğitimden etkilenmiş, Fransızca ve İngilizce dillerine vakıf olan eski Hassa Ordusu Alay Komutanlarından fahri yaveri Mirliva Mehmet Namık Paşa’nın görüşlerine başvurmuştur.31 Dış kamuoyuna karşı Osmanlı ülkesini korumak, iç kamuoyunda da huzuru sağlamak için güçlü bir ordunun kurulmasının gerekliliğine inanan padişah, çağın ihtiyaçlarına cevap verebilecek muharip subay adaylarının modern eğitim veren okullardan yetişeceği kanaatine sahiptir. Bu sırada Namık Paşa Padişah’a sunduğu arizada; “…bundan önce açılan Talimhane olsun, Sıbyan Bölükleri olsun mektep değildir. Yarım tedbirlerle gayelere varılmaz. Zabitin, çağımızın 29 Yüksel Çelik, “Hüsrev Paşa, Siyasi Hayatı ve Askeri Faaliyetleri (1756-1855)”, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim ve Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı, Doktora Tezi, s. 324-326. 30 Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 79. 31 Ahmet Nuri Sinaplı, Devlete, Millete Beş Padişah Devrinde Kıymetli Hizmetlerde Bulunan Şeyhü’l-vüzera, Serasker Mehmed Namık Paşa, Yenilik Basımevi, İstanbul 1987, s. 8. 141 OSMANLI İSTANBULU III ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yetişmesi önemlidir. İyi zabit yetiştirmek için ayrı bir binada tedrisatın tanzimine, en iyi muallim ve idarecileri buraya tayin edilmesine, ders aletlerinin teminine büyük ihtiyaç ve zaruret vardır.”32 mealinde görüşlerini bildirmiştir. Namık Paşa’ya bu sırada Hassa Ordusu komutanı Müşir Ahmet Fevzi Paşa da gerekli desteği sağlayarak yardımcı olmuştur. Sultan II. Mahmut, çağdaş anlamda bir askerî okulun açılması hususunda gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra Ahmet Fevzi Paşa’yı Harbiye Mektebi’nin inşaatıyla Namık Paşa’yı da eğitim-öğretim programlarının düzenlenmesi, ders aletleri, sınıfların şekli, öğretmen ve subay atamalarının düzenlenmesi konusunda görevlendirmiştir.33 Görevi alan her iki paşa öncelikle Maçka Kışlası’nı Harbiye Mektebi olacak şekilde yeni baştan bir onarımdan geçirmişler34; kışlaya bir kütüphane, bir cami, bir hastahane, eczane, hamam, mutfak, matbaa ve dört yüz öğrenciyi barındırabilecek dershaneler kurmuşlardır. İngiltere ve Fransa’da eğitim görmek üzere öğrenciler gönderildiği gibi35, bu ülkelerden okulda kullanılacak olan ders aletleri getirilmiş, her sınıfa kara tahta ve haritalar konulmuş, sınıflar anfi şeklinde düzenlenmiştir. Ancak, bu sırada İstanbul’da görevli Rus elçisi Telemegue Babıali’ye gelerek Fransa’ya gönderilen subayların cumhuriyetçi fikirlerle yetiştirileceklerini belirterek, burada eğitim görecek olan öğrencilerin dönüşlerinde ülkeye faydadan çok zarar verecekleri yolundaki ihtarları Osmanlı devlet erkânını da etkilemiştir.36 Avusturya elçisi Baron Stürmer’in de benzer açıklamalarda bulunması üzerine Sultan II. Mahmut Avusturya ve Prusya’dan destek aramıştır. Bu gelişmelerden sonra Prusya’dan Yüzbaşı Helmuth von Moltke ile Teğmen Von Berg adlı iki subay 1835’te İstanbul’a gelerek Osmanlı ordusu hizmetine alınmıştır.37 Kolağası Mehmet Esad, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiyye, İstanbul 1310, s.11-12. Takvim-i Vekayi, sy: 99, R.1255 (1834). BOA., Cevdet Askeriye, nr: 54466. Harbiye Mektebi’nin açıldığı ve henüz öğretime başlamadığı 1834 yılında 14 öğrenci eğitim görmek üzere Fransa ve Londra’ya gönderilmiştir. Bk. BOA., Hatt-ı Hümayun, nu: 46582. 36 Yüksel Çelik, “Hüsrev Paşa, Siyasi Hayatı ve Askeri Faaliyetleri (1756-1855)”, s. 345. 37 Kemal Turan, “Başlangıçtan Günümüze Türk-Alman Eğitim İlişkileri”, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, XIV, 201. 32 33 34 35 142 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE Yüzbaşı Moltke ve beraberinde gelen Prusyalı küçük bir askerî ekibin temellerini attığı Alman-Türk yakınlaşması yüzyılın sonlarına doğru askerî sahanın dışına da taşarak iktisadî-siyasî çok yönlü ikili ilişkilerin gelişmesine de fırsat hazırlamıştır.38 Maçka kışlasındaki onarım faaliyetleri 1834 yılında bitirilerek Selimiye Kışlası’nda eğitim gören Sıbyan Bölükleri buraya nakledilmiştir.39 Mekteb-i Harbiye’nin inşasıyla ilgili olarak zamanın şairlerinden Takvim-i Vekayi’in yazı işleri müdürü olan Es’âd Efendi, yazdığı bir dörtlükte ebced hesabıyla tarih düşmüştür. Bu manzumenin son dizesinde Maçka kışlasındaki okulun inşa tarihi olan 1250 rakamı çıkmaktadır ki bu rakamın miladî olarak karşılığı 1834’te tekabül etmektedir.40 Bu manzume, okulun girişindeki mermer kitabeye kazınmıştır. Okul 1834’te geniş çaplı onarımdan geçirilmiş, ancak eğitim öğretime bir yıl sonra 1835’te başlanabilmiştir. 1835 yılı başında Selimiye’deki Sıbyan Bölüklerinin taşınmasından sonra Sultan II. Mahmut, 1 Temmuz 1835 (5 Rebiülevvel 1251) tarihinde Mekteb-i Harbiye’nin resmî açılış törenine katılmış, törenden sonra da dershanelerde ders gören öğrencileri denetlemiş, öğrencilere derslerle ilgili sorular sorup cevap almış, okul revirinde hasta yatan öğrencileri de ziyaret ederek sağlık ve afiyet dileklerinde bulunduktan sonra öğrencilere kürsüden hitap ederek gözlerinin daima onlar üzerinde yani Harbiye Mektebi’nde olduğunu ifade etmiştir.41 Sultan II. Mahmut, öğretmen ve öğrencilere hitabında bek38 Jehuda L.Wallach, Bir Askerî Yardımın Anatomisi, Çev. Fahri Çeliker, Gnkur. Basımevi, Ankara 1977, s. 7-117. 39 Kolağası Mehmet Esad, Aynı eser, s. 11-12. 40 Maçka Kışlasında yeniden onarılarak Harbiye Mektebi olarak açılan binanın girişindeki mermer kitabeye Es’at Efendi tarafından kaleme alınmış olan şu dörtlük kazınmıştır: “İktizâ-yı ‘ilm ü ‘irfân ile hâkân-ı zamân Askerine kıldı tebyîn matlab-ı Harbiyeyi Yek-kalemde çıktı Es’âd işbu târîh-i metîn Yaptı Şah Mahmûd-ı ‘Adlî Mekteb-i Harbiyeyi” (1251-1:1250) yazılıdır. Bk. Takvim-i Vekayi’, sy: 107, R. 1251 (1835). Ayrıca bk. Muharrem Giray, Şanlı Harbiye’nin Tarihi, Hilmi Kitabevi, İstanbul 1961, s. 6. 41 Gülşah Eser, “Mekteb-i Harbiye’nin Türkiye’de Modern Bilimlerin 143 OSMANLI İSTANBULU III lentilerini açıkladıktan sonra, Harbiye öğrencilerinin harcanan bunca emeğe karşılık çok çalışmalarını ve askerliğin gereklerine uymalarını istemiştir.42 Bu dönemde yeni açılan okula, “Ecole Militaire”43, “Mekteb-i Harbiye-i Mansure”44, “Mekteb-i Hassa”, “Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye” ve “Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye”45 gibi çeşitli adlar verilmişse de, orada okuyan öğrencilere “Mekteb-i Harbiye Talebesi” ya da hep söylene geldiği şekliyle “Harbiyeli” denilmiştir.46 Harbiye Mektebinin ilk komutanı, Serezli Yusuf Paşa’nın oğlu Kaymakam (Yarbay) Mustafa Mazhar Bey’dir. Mustafa Mazhar Bey, bir üst rütbeye terfi ettirilerek miralay rütbesiyle Mekteb-i Harbiye nazırlığına (komutanlığı) atanmıştır. Mazhar Bey, 1834-1836 yıllarında Mekteb-i Harbiye nazırlığı yapmıştır. Harbiye’nin öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere Sultan II. Mahmut, Avusturya’dan yeni usul askerî eğitim sistemini öğretmek üzere subay istemiş; Topçu Albayı Havzlap bu maksatla İstanbul’a gönderilmiştir. Padişahın huzuruna kabul edilen Albay Havzlap, Avrupa’ya öğretmen subay olarak Gelişmesindeki Yeri (1834-1876)”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enst., Felsefe Bl Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2005, s. 15-16. 42 Sultan II. Mahmut, Harbiye Mektebi’nde yaptığı konuşmada; “Sizler ki, Mekteb-i Harbiye’nin idarecileri ve hocalarısınız. Sizler ki Mekteb-i Harbiye’nin talebelerisiniz. Nazarlarım daima sizlerin üzerindedir, ümitlerim sizlersiniz. Tekmil fünûn-ı harbiyeyi ve tekmil askerliğin icaplarını öğretmeye ve öğrenmeye çalışınız. sizler için sarf olunacak bunca maddi ve manevi para ve emekleri daima hatırınızda tutarak din ve devlete bilerek ve sadakatle hizmet eyleyebilmek için sizlerden himmet ve gayret beklerim” demiştir. Bk. Takvim-i Vekayi, Sene 1251, Sayı:107. Ayrıca bk. Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2001, s. 19-20. 43 BOA., Cevdet Askeriye, nr: 11039; 52259. 44 BOA., Ali Emiri Tasnifi, II. Mahmut, nr: 10003. 45 Abdülkadir Özcan, “Harbiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1997, XVI, 115-116. Ayrıca bk. Cemalettin Taşkıran, Aynı eser, s. 47. 46 Kara Harp Okulu Tarihî Arşivi, Mekteb-i Cedid-i Harbiye-i Şahane’nin İdare-i Dahiliyesi’ne Dair 1253 (1837) Tarihli Kanunname, s. 5. Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2000, s. 20. Ayrıca bk. Hülya Yarar, Osmanlı Döneminde Askerî Okullarda Eğitim, MSB Yayınları, Ankara 2000, s. 253. 144 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE yetiştirilmek üzere gönderilecek zabitanın seçiminde de bulunmuş47; Viyana, Berlin, Paris ve Londra’ya eğitim görmek üzere personel gönderilmiştir.48 Yurt dışında okuyan öğrencilerin harcırahları aylık 1000 kuruş civarında hesaplanmış ancak bu yetmeyince maaşlarının 200’er Frank’a, cep harçlıklarının da 100 kuruşa çıkarılıp, 300 Frank da avans verilmesi kararlaştırılmıştır.49 1836-1837 yıllarında Harbiye Mektebi nazırlığında bulunan Azmi Bey’den sonra Harbiye Mektebi nazırlığına atanan Selim Sati Paşa (1837-1841) zamanında okulun öğretim kadrosunda düzenlemeler yapılmış; Arapça ve Farsça derslerinin yanında, yazı ve resim derslerine de büyük önem verilmiş, ayrıca askerlikle ilgili olarak piyade talimi dersleri de konulmuştur. Başarılı öğrenciler onbaşı/sınıfbaşı rütbesiyle ders müzakerecisi olarak öğretmenlere yardımcı olmaya başlamışlardır. Bunun yanında eski askerî ünvanlardan çavuş ve başçavuş rütbeleri de verilerek, Harbiye Mektebindeki hiyerarşik yapı güçlendirilmeye çalışılmıştır.50 Selim Satı Paşa’nın Harbiye Mektebi Nazırlığı döneminde okuldaki tabur teşkilatı kaldırılmış, öğrencilere er değil, “talebe” denilmeye başlanmış; ordudan bir bölük kadar hizmet erleri getirtilerek yemek yapma, taşıma, süpürme vs. ayak işlerine bunların bakması sağlanmıştır. Bu sırada Harbiye’nin öğretmen kadrosu güçlendirilmiş, öğrenciler 47 Mehmet Esat, Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye adlı eserinde Albay Havzlab’ın gelişinden şöyle bahseder: “...Viyana’ya gönderilecek zabitan için Sultan Mahmud Han Hazretlerinin Avusturya imparatoru hazretlerini haberdar etmesi üzerine Viyana’dan Topçu Miralaylarından “Havzlab” celb olunmus ve padişahın huzuruna kabul edilerek Padişah tarafından kendisine güzel sözler söylenmiş ve mumaileyh öğrencileri Viyana’ya beraberce götürülmeleri ve tahsil-i ulûm ve fünûn ettirmeleri hususunda ayrıca tavsiye ve tenbih buyurulmuştur...” Bk. Mehmet Esat, Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye, s. 20. 48 1835 yılında Avrupa gönderilen subaylar şunlardır: Teğmen Abdi Efendi (Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa), Teğmen İbrahim Efendi (Ferik İbrahim Paşa), Üsküdarlı Çavuş Ahmet Efendi (Suriye valisi Ahmet Paşa), Rüstem Efendi (Ferik Rüstem Paşa) Viyana’ya; Yüzbaşı Mehmet Efendi (Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa) Berlin’e; Enderunlu Tevfik Efendi (Kurmay Başkanı Ressam Tevfik Paşa) Paris’e; Humbarahane Alay Emini Emin Bey (5. Ordu müşiri Emin Paşa, Kolağası Selim Efendi (Ferik Selim Paşa) Londra’ya gönderilmişlerdir. Bk. Muharrem Giray, Şanlı Harbiye’nin Tarihi, s. 8. 49 BOA., İrade Hariciye, nu: 4764. 50 Muharrem Giray, Şanlı Harbiye’nin Tarihi, s. 10. 145 OSMANLI İSTANBULU III dört bölüme ayrılmış, her bölüm bir mektep sayılmış; askerî bilgileri artırma kapsamında piyadecilik ve istihkâm derslerine büyük önem verilmeye başlanarak muharip subay yetiştirilmesi yönündeki gayretler artırılmıştır.51 1834’te açılan Mekteb-i Harbiye’nin öğrencileri Selimiye’deki Sıbyan Bölükleri’nden ayrı olarak, diğer askerlerden farklı bir üniforma giyiyorlardı. Açık kahverengi çuhadan ceket ve pantolonları, bellerinde siyah kemer ve kemere asılı bir meçleri vardı. Ceketlerin yakaları dik olarak yapıldığından öğrencilerin başlarının her zaman dik durmaları istenmiştir. Başlarında püsküllü fes (sonraları kalpak), ayaklarına ise siyah potin giyiyorlardı. Harici elbiseler daha gösterişli olarak dikilmiştir. Ceketlerin üzerinde altı çift düğme bulunur, ceket boyu diz kapağından 15 cm. kadar yukarıda olurdu. Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye’de bu durum ayrıntılı olarak anlatılmıştır.52 Harbiye öğrencilerinin yiyecek tayınları er tayınlarının bir buçuk katı nispetinde olup ayrıca her öğrenciye yılda altı kat iç çamaşırı, iki kat elbise, iki çift ayakkabı istihkak olarak verilmiştir.53 Harbiye Mektebi öğrencileri bu dönemde kemerlerine meç, kimi zaman da subaylarda olduğu gibi kılıç takmışlardır.54 Harbiye Mektebi’nde öğrencilerin zamana bağlı olarak icra edilen bütün faaliyetlerinde trampet veya borazan sesiyle işler görülürdü. Bu uygulama bugün de hemen hemen aynı şekilde boru sesi ile yapılmaktadır. Mekteb-i Harbiye, Sıbyan Bölükleri’nden daha gelişmiş bir kurum olmasına rağmen, ilk yıllarda hala bir okul havasında değildir. Bu sırada öğrencilere “er” denilmekte idi. Harbiye Mektebi erleri bir tabur sayılmış ve bu tabur, sekiz kısma ayrılmıştır. Koğuşlarda gece nöbet beklemek, mutfakta yemek pişirmek, pişirilen yemeği taşımak, karavana silmek; yatacağı, oturacağı yerleri süpürmek gibi hizmetler münavebe ile erlere yaptırılırdı. Erler, kır renkli çuhadan yeknesak bir elbise giyerler; meç takarlar ve cuma günleri tüfek, 51 Kolağası Mehmet Esad, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiyye, s., 29. 52 Kolağası Mehmet Esad, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiyye, İstanbul 1310, s. 11-15. Ayrıca bk. Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 85. 53 Muharrem Giray, Şanlı Harbiye’nin Tarihi, s. 7. Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 87. 54 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 35. 146 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE palaska takarak, kısa mintan giyerek, selamlığa giderlerdi.55 Mektebe alınan erler ilk olarak birinci kısımda (müptediler) alfabe öğrenirler, ikinci ve üçüncü kısımlarda da “Amme cüzü” okurlar. Dördüncü ve beşinci kısımlarda ise “İlmihal” bilgilerini taş tahtalar, kimi zaman da kara tahta üzerine üzerine yazmak suretiyle öğrenirlerdi. Beşinci kısmı bitiren öğrenci az çok okumayı öğrenir, altıncı kısımda “Askerî Talimnâme ve Kanunnâme”, yedinci ve sekizinci sınıfta “Tuhfe”, “Nuhbe”, (Sümbülzade Vehbi tarafından yazılmış olan Arapça ve Farsça grameri), “Sarf-ı Arabî” ile rik’a yazısı öğretilir ve müsvedde kaleme aldırılırdı. Harbiye Mektebi öğretmenlerinden Kütahyalı Abdurrahman Fevzi Efendi’nin yazdığı “Emsile-i Cedide”56 ve “Mikyasü’l-lisan, kıstasü’l-beyan”57 adlı ders kitaplarını okurlardı. Sekizinci kısımda dersleri bitirenler arasından istidat ve kabiliyeti görülenler arasından yüz öğrenci seçilerek, “İkinci Mekteb”e gönderilir; orada “İlm-i Hesap”, “Mecmuatü’l Mühendisîn”, “Hendese”, “Harita Tersimi” gibi dersler öğretilir, topografya ve hendese uygulaması yaptırılırdı ki, bu sınıfta verilen eğitim tamamen zabitlik mesleğine yönelik idi.58 Bu taburlardan ilk sekiz kısım, bugünkü ilköğretim; İkinci Mektep denilen ve tek kısım olanı ise bugünkü lise 1. sınıf düzeyindedir. Görüldüğü üzere açıldığı ilk yıllarda Mekteb-i Harbiye’de verilen eğitimin istenilen düzeyde olmadığı anlaşılmaktadır.59 Harbiye Mektebi’nde 1835-1851 yılları arasında uygulanan eğitim programlarına bakıldığında, devrin klâsik “medrese” öğreniminden çok farklı bir öğrenim sergileyemediği anlaşılmaktadır. Harbiye’de dinî içerikli dersler ön planda tutulmuş; Arapça ve Farsça, en çok önem verilen dersler arasında yer almıştır.60 Yalnızca 6., 7., 8., ve 9. sınıflarda piyadecilik eğitiminin temeli sayılan yanaşık dü55 Nevzat Ayas, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitimi, (Kuruluşlar ve Tarihçeler), Ankara, 1948. s. 496. İzzet Akça ve diğerleri, Dünden Bugüne Kuleli Askerî Lisesi, İstanbul 2007, s. 28. 56 Yeni Arapça Grameri. 57 Konuşmanın ve Dilin Ölçüleri, Grameri kitabı. 58 Kolağası Mehmet Esad, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiyye, s.15. 59 İzzet Akça ve diğerleri, Dünden Bugüne Kuleli Askerî Lisesi, İstanbul 2007, s. 28. 60 İsrafil Kurtcephe- Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s. 53. 147 OSMANLI İSTANBULU III zen eğitimi seviyesinde askerî bilgiler verilmiştir. Okulun hedefi ile eğitim sistemi arasında, tam bir uyum sağlanamamıştır. Bu dönemde Harbiye Mektebi’nde eğitim-öğretim alanında köklü yenilikler yapılamamış, klasik medrese eğitiminden ayrılan tarafı okulun son sınıflarına verilmekte olan askerlikle ilgili derslerden ibaret kalmıştır. 1835 yılında Harbiye Mektebi’nin altı yıllık “Birinci Mektep” bölümünü bitirenler 1841 yılında bir sınava tabi tutularak çeşitli rütbelerle kıtalara sevk edilirken bir kısmı “İkinci Mektep”i okumuşlardır. Harbiye Mektebi komutanlarından Mirliva Emin Paşa (1841-1846) verilen eğitimin yeterli olmadığını, Harbiye’ye hazırlık olması babından idadilerin açılmasının gerekli olduğuna dikkat çekmiştir.61 Emin Paşa daha da ileriye giderek Harbiye Mektebi’nin ıslahı, eğitim sisteminin yeniden belirlenmesi konularında bir çalışma da başlatmıştır. Harbiye Mektebi açıldığı tarihten itibaren öğrenciler için gerekli laboratuar malzemeleri ile yardımcı ders araç-gereçleri de Fransa, İngiltere, Avusturya ve Prusya gibi ülkelerden getirtilmiştir. Harbiye matbaası tesis edilerek talebelerin ihtiyaçları, her türlü baskı faaliyeti de buradan temin edilmeye başlanmıştır.62 Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi adlı eserinde63, 1836’da (R.1252) Miss Julia Pardoe adlı bir İngiliz kadının Harbiye Mektebi’ni ziyaret edip gezdiğini ve seyahatnamesinin 17 sayfasını bu okula ayırdığını bahsetmektedir. O sırada Harbiye Mektebi komutanı bulunan Azmi Bey (1836-1837), İngiltere’de eğitim görmüş, İngilizcesi çok iyi düzeyde olan bir subaydır. Miss Pardoe, Azmi Bey tarafından çok iyi karşılanıp ağırlandığından bahsettikten sonra okulun eğitim durumu, kütüphanesi, camisi, derslerin işlenişinden, öğrencilerin tutum ve davranışlarından söz etmiştir. Seyyah gezi notlarında eğitim için para ve ihtimamın esirgenmediğinden, öğrencilerin okumaya hevesli olduklarından, Sultan’ın da aynı şekilde hevesli tutumundan bahsetmiştir. Mis Pardoe notlarında; “….Bizim anladığımıza göre maarif Türkiye’de yeni doğmuş bir çocuğa benziyor… Bununla beraber İngiltere hariç olmak üzere dünyada Türkiye kadar okuyan bir memleket yoktur. Şarklıların en derin cehalet içerisine gömülmüş olduklarına 61 Cemalettin Taşkıran, Aynı eser, s. 50-51. 62 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 41-46. 63 Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, I-II, 354-436. 148 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE inandırılmış olan Avrupalıları eminim ki bu iddiam şaşırtacaktır. Şu da bir hakikattir ki imparatorluğun içerisinde hemen herkes okuyup yazma bilir ve bu tarihte payitahtın muhtelif mekteplerine dağılmış sekiz binden fazla talebe vardır. (muhtemelen medreseleri kasdediyor)”64 Mis Pardoe seyahatnamesinin devamında Ruslara karşı İngiltere’nin Türkleri desteklemesinden, İngiliz dostluğundan ve Türkiye’yi ancak İngiltere’nin diriltip ayaklandırabileceğinden bahsetmiştir. Miss Pardoe seyahatnamesinde 1835’lerde ilk açıldığı günlerden itibaren Harbiye Mektebinde Rus etkisinin bariz olarak görüldüğe işaret etmiştir.65 Miss Pardoe seyahatnamesinde ayrıca, Yüzbaşı Sadık Ağa adıyla anılan Osmanlı ordu hizmetindeki bir dönmeden bahseder ki bu Yüzbaşı Helmuth von Moltke’den başkası değildir. Molkte’nin çok iyi derecede Fransızca, İtalyanca, Türkçe ve İngilizce bildiğini de yazmaktadır.66 Harbiye Mektebi komutanı Miralay Azmi Bey’in iyi niyetli gayretlerine rağmen, okulda eğitim-öğretim bakımından istenilen düzeye ulaşılamadı. Harbiye Mektebi’nin genel görünümü, tertip ve düzeni, öğrencilere sunulan imkânlar çok iyi olmasına rağmen askerî hiyerarşinin en önemli özelliklerinden sayılan sınıf geçme ve rütbe terfi sistemi belirli ölçülere göre değil de, idareye bağlılık gösteren, idarecilerin gözüne giren öğrencilerin ödüllendirilmesine yönelikti. Bu da öğrenciler arasında husumetin ve çekememezliğin artmasına yol açıyordu. Öğrenciler kendi fikirlerini disiplinsizlik olarak algılanabilir düşüncesiyle açıktan açığa ortaya koyamıyorlar; düşünceler bilime, arzu ve istek kabiliyete dönüşemiyor; araştırmacı kişilik geliştirilemediğinden bilgili, birikimli, çağdaş, batı ülkelerindeki gibi subaylar yetiştirilemiyor; idarecilerin hedefledikleri tipte bir subay tipi ortaya çıkmıyordu.67 Osmanlı idarecileri bir türlü Mısır’da Kavalalı 64 Miss Julia Pardoe, tarafından yazılan bu seyahatname 1836 yılında İstanbul panoramasını ayrıntılı olarak vermektedir. Miss Pardoe, seyahatnamesinin 17 sayfasında Harbiye Mektebinden ayrıntılı olarak bahsetmiştir. Bk. The city of the Sultan, and, Domestic manners of the Turks in 1836, London, Henry Colburn Pullisher, 1837, p. 184. Türkçesi için bk. Banu Büyükkal, Sultanlar Şehri İstanbul, İşbankası Kültür Yay., İstanbul 2010. 65 Miss Pardoe, Aynı eser, s. 210-211. 66 Miss Pardoe, Aynı eser, s. 117. 67 Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 93-95. 149 OSMANLI İSTANBULU III Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu sisteme göre subay yetiştiren bir okul vücuda getiremediler. Harbiye’deki sistemin düzeltilmesi için Mısır’da bulunmuş, oradaki askerî sistemi yakından bilen birisi olarak Selim Satı Paşa (1837-1841) bu defa Harbiye Mektebi komutanlığına atanmıştır.68 Selim Satı Paşa ilk iş olarak Harbiye Mektebi’nde yürütülen eğitim-öğretim faaliyetlerinden sorumlu “Ders Nazırı” adıyla “Öğretim Başkanı” atamasını gerçekleştirmiş ve Mühendishane öğretmenlerinden Binbaşı Kamil Bey’in, Miralay rütbesiyle okula atanmasını sağlamıştır.69 Bu sırada hazırlanan “Mekteb-i Cedid-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair 1253 (1837) Kanunname” ile Harbiye Mektebi’nde görev yapacak öğretmenlerin özellikleri ile alınacak öğrencilerin hangi şartlara haiz olmaları gerektiği hususu, sekiz bölüm altında ayrıntılı olarak belirlenmiştir.70 Bu arada okulun öğretmenleri arasından bir baş hoca, eğiticilerin (talimciler) arasından da bir baş talimci atanarak eğitim-öğretim konusunda önemli düzenlemeler 1837 yılından itibaren uygulamaya konmuştur. Harbiye Mektebi’ne öğrenci bulmakta da zorluklar çekilmiştir. Uzun süren savaşlar yüzünden ve batı tarzı eğitim vermesinden dolayı Müslüman ahalinin ilk başlarda çocuklarını Harbiye Mektebi’ne vermekte çekingen davranmış, padişahın okulda bir cami açtırması dahi bu 68 Mehmet Esat, Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye, s. 21-23. 69 Mehmet Esat, Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye, s. 25. 70 Öğretmen olacak subaylarda aranan şartlar şöyle sıralanmıştır: Müslim ve Mü’min olmak. Mezhep ve mesleği kitaba ve sünnete uygun olmak; yaşı 25’ten az ve 45’ten yukarı olmamak; cihadı ve askerliği sevmek, miskinlik ve tembellikten uzak olmak; ortaya çıkan olayları akıcı bir yazı ve düzgün bir ifadeyle anlatmaya, karşılaşılan zorlukları örnekler ve kanıtlar getirerek ortadan kaldırmaya muktedir olmak; huyca iyi, cana yakın olup gösterişten ve erkeğe yakışmayan davranışlardan uzak olmak; ayrıca ağırbaşlı ve ciddi olmak, ögrenciler arasında saygı ve hürmet uyandırmak, bir baba gibi öğrencilere sevgi göstermek; iffet eksikliğinden, ayıp ve hoş karşılanmayan şeylerden uzak kalarak özellikle eğitmekle yükümlü oldukları öğrencilere örnek olmak. Öğrencilerden aranan şartlar ise yaşı 15-20 arasında olmak, müslüman olmak, meramını anlatacak düzeyde okuma yazma bilmek, Arapça ve Farsça ibareleri bilmek, vücut azaları tam ve noksansız olmak, çiçek çıkarmış ve aşılanmış olmak, ahlâken namuslu olmak, ayak takımından olmamak, dini ibadetlerini yapmak, şer-i şerife uygun hareket etmek vb. Bk. Mekteb-i Cedid-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair 1253 (1837) Tarihli Kanunname, Kısım 1, 3. 150 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE saplantıyı ortadan kaldıramamıştır.71 Harbiye Mektebi’ne öğrenci bulmakta sıkıntı çeken idareciler yeni çözüm yolları aramışlar; bu da Sultan II. Mahmut’un 1837’de yetim çocukların mektebe alınmasına yönelik iradeyi yayımlamasına yol açmıştır.72 Harbiye Mektebinde sıkı bir disiplin hakimdi. Öğrenciler bütün faaliyetlere topluca giderler, namaz toplu olarak kılınırdı. Bütün öğrencilerin beş vakit namaza katılmaları şart idi. Öğrencilerin bağırıp çağırmaları, ıslık çalmaları, türkü söylemeleri, uygunsuz davranışlarda bulunmaları cezayı gerektiren hallerdi.73 1837 Kanunnamesinde, Harp Okulunda gerek yaz ve gerekse kış yirmi dört saatin sekizi uykuyla, geri kalan on altı saatlik zaman diliminde eğitim-öğretim işleriyle ilgilenmek durumundaydılar.74 Harbiye Mektebinde eğitim gören öğrenciler her daim denetlemeye tabi tutulur, dönem sonunda da sınava tabi tutulurlardı.75 Sultan II. Mahmut’un emriyle ordudaki teşkilat ve eğitimi denetlemek ve yönetimle ilgili hususları düzenlemek üzere “Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî” teşkil edilmiş; üst düzey askerî erkân buranın tabii üyesi kabul edilmiştir. Mekteb-i Harbiye’deki eğitim-öğretimle ilgili hususlar bahse konu şûrânın en önemli konuları arasında yer almıştır. b. Sultan Abdülmecit Döneminde Mekteb-i Harbiye ve Eğitim Durumu Babası Sultan II. Mahmut’un genç denecek bir yaşta vefatından sonra yerine geçen 16 yaşındaki Sultan Abdülmecit, daha önce başlatılmış olan yenilik hareketlerini büyük bir sürat ve kararlılıkla devam ettirmiştir. Bu sırada Harbiye Mektebi idarecileri okulu Avrupa harp okulları seviyesine çıkarabilmek için üç temel çareye 71 Gülşah Eser, Aynı makale, s. 106-107. 72 BOA , Hatt-ı Hümayûn, nr. 33563. 73 Mekteb-i Cedid-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair 1253 (1837) Tarihli Kanunname, Kısım 6. 74 Mekteb-i Cedid-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair 1253 (1837) Tarihli Kanunname, Kısım 7. 75 Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 101-102. 151 OSMANLI İSTANBULU III başvurmuşlardır: Avrupa’ya öğrenci göndermek,76 Fransızca’yı ders olarak okutmak,77 Avrupa’dan öğretmen getirtmek. Bahsedilen bu ıslah projelerinin pek çoğu Mekteb-i Harbiye’nin üçüncü komutanı olan ve kendisi de Avrupa’da eğitim almış bulunan Mirliva Emin Paşa (1841-1846) zamanında gerçekleştirilmiştir.78 Emin Paşa, Harbiye’deki fen derslerinin sayısını artırmış, fen ağırlıklı bir program geliştirmiştir. Eğitimde teorik bilgi yanında pratik uygulamaya yönelik bilgiler de verilmeye başlanmıştır. 1835’de Harbiye Mektebi’nde eğitime başlayan öğrenciler 1841’de “Birinci Mektep” bölümünden mezun olmuşlar, bir sınava tabi tutulduktan sonra başarılı bulunanlardan 24 Harbiyeli’den 6’sı üsteğmen, 18’i teğmen rütbesiyle orduya atamaları yapılmıştır.79 Ancak kıtaya çıkan zabitanın yeterli donanım ve bilgiye sahip olmadıkları tespit edilince mevcut öğrencilerin eğitimine daha da önem verilmiş; “İkinci Mektep” bölümünde sürdürülen yoğun eğitimden sonra 1844 yılında yapılan imtihanları başaran 41 talebe üsteğmen, 29 talebe de teğmen olarak mezun olmaya hak kazanmıştır. Bunlardan 3 üsteğmen padişah iradesiyle yüzbaşılığa terfi ettirilmiştir.80 Harbiye Mektebinde verilen bu eğitim, bu konuda eserler kaleme almış Dr. Tahsin Ünal’a göre günümüz lise düzeyine tekabül edebilecek ölçüde olduğu değerlendirilmektedir.81 Derslerden geçme bugünkü anlamda değil, okunan kitaplara göre bir kitap bitince diğerine geçme şeklinde talebeler bir üst sınıfa devam etmişlerdir. Bu yönüyle bakıldığında tamamen klasik dönem medrese tarzı bir eğitimin olduğu anlaşılmaktadır. Öğrenciler kabiliyet ve becerileri ölçüsünde kitabı bitirip ders öğretmenince planlanan imtihanı geçtikten sonra diğer dersin kitabına başlayabiliyorlardı. Bu yönüyle bakıldığında ders programlarında sınıf diye bir şey yok, bitirilmesi gerekli ilim/kitap vardı. Bir nevi ders geçme yöntemiyle öğrencilerin 76 1834 yılında Londra’ya beş; 1835 yılında Viyana’ya beş; 1836 yılında Paris’e bir, Viyana’ya dört, Londra’ya bir; 1838 yılında Viyana’ya on olmak üzere toplam yirmi altı öğrenci gönderilmiştir. 77 1840’da Harbiye programına Fransızca dersi konulmuştur. 78 Kenan Sayacı, “Kuleli Askerî Lisesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1994, I, 115-116. 79 BOA., İrade Dahiliye, nu: 2292. 80 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 38. 81 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 22-23. 152 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE sınıf atladığı tespit edilmektedir. İşte bundan dolayı da Harbiye Mektebi’nin bu ilk dönemiyle ilgili dersler ve sınıfta okuyan öğrenci miktarlarını tespit etmek şimdilik zor görünmektedir.82 Bu eğitimden sonra kıtalara atanmaları gündeme gelen Harbiye mezunları, okul komutanı Emin Paşa’ya göre hala yeterli bilgi ve donanıma kavuşturulamamışlardı.83 Kıtalara mülazım rütbesiyle atananların tahsiline dört yıl daha ilave edilerek eğitim seviyesi üst düzeye çıkarılmaya çalışılmış; -daha önceki yıllarda ihtiyaca binaen sınavlarda başarı gösterip de orduya görevlendirilenler bir yana- Harbiye’nin ilk diplomalı mezunları 1848’de “ Yüzbaşı” rütbesiyle okuldan çıkmışlardır.84 Önce dokuz sene üzerinden tahsile başlayan Harbiye Mektebi, sonra dört yıl daha ilave edilerek 13 yıla çıkarılmıştır. Böylece Harbiye Mektebi yüksek tahsil düzeyine kavuşturulmuştur.85 Yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilen bu eğitim reformu sırasında yaşanan gelişmeler, Harbiye Mektebi öncesinde öğrencilerin yetiştirilmeleri için “idadiler”in açılması meselesini gündeme getirmiştir. Nitekim 1841 yılında toplanan Meclis-i Muvakkat’ta alınan karar gereği, daha önceden kurulmuş olan “Topçu Mekteb-i Harbiyesi” (Mühendishâne-i Berri-yi Hümâyûn), “Mekteb-i Harbiye” ile birleştirilmiştir. Aslında 1841 yılında sistemin geliştirilmesini sağlayan yeni birtakım kararlar alınmıştır. Bu kararlara göre, dokuz yıl süren ön eğitimin ardından Harbiye’nin dört yıl süreli olması ve eğitimin bu süreyle dengeli bir programa kavuşturulması esas alınmış ve derslerin düzenli bir programa göre işlenmesi yoluna gidilmiştir.86 Bu sırada okula yerli ve yabancı öğretmenler atanmış, yeni dersler konularak sınıfların programları düzenlenmiştir. Buna göre ders programlarına başlangıç ve yüksek cebir, kürevî ve müstevî müsellesat, cebrin hen82 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 27. 83 Cemalettin Taşkıran, Aynı eser, s. 50. 84 Kolağası Mehmet Esad, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 53. 85 Harp Okulu Tarihi konusunda ayrıntılı çalışma yapana rahmetli Tahsin Ünal, 13 senelik eğitimin 1., 2., 3., 4., ve 5. senesi ilk okul, 6., 7., ve 8. senesi orta okul, 9., 10., ve 11. senesi lise, 12. ve 13. senesi de yüksek öğretime tekabül ediyordu yorumunda bulunmaktadır. Bk. Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 23. 86 Kenan Sayacı, “Kuleli Askerî Lisesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1994, V, 115-116. 153 OSMANLI İSTANBULU III deseye tatbiki, tarama, hendese, cebir ve hesap dersleri ile coğrafya ilave edilmiştir.87 1845 yılı, eğitim sisteminde bir dönüm noktası olmuştur. Sultan Abdülmecit, 1845 yılında Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’de (Babıâli) Sadrazam ve diğer devlet büyüklerine maarif konusunda geniş çaplı ıslahat yapılması, özellikle de Harbiye Mektebinin daha da genişletilerek ıslah edilmesi yönünde bir irade yayımlamıştır.88 Emin Paşa’nın Mekteb-i Harbiye’ye öğrenci yetiştirecek idadîler açılması konusundaki isteği, bu çerçevede Abdülmecid tarafından uygun görülünce, “Mekteb-i Harbiye”nin genişletilmesi ve ıslahı için bir irade-i seniyye (karar) çıkartılarak, Meclis-i Muvakkat kurulmuştur. 9 Nisan 1845 (1 Rebiyülahir 1261) günü toplanan Meclis-i Muvakkat’ta (geçici kurulda) Takvim-i Vekayi’de belirtildiği üzere şu kişiler yer almaktadır89: Başkan: Emin Paşa (Mekteb-i Harbiye Nazırı) Üyeler: Arif Hikmet Bey (sonradan Şeyhülislam olmuştur), Fuat Paşadır (sonradan Sadrazam olan Keçecizade Fuat Paşa). Meclis-i Muvakkat’ta alınan kararlar, sırasıyla Dar-ı Şura-yı Askerî ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye ve Meclis-i Alâ-yı Umumi’de ayrı ayrı gözden geçirildikten sonra padişaha sunulmuştur. Kararlar Sultan Abdülmecit tarafından onaylandıktan sonra uygulamaya geçilmesi konusunda “Meclis-i Muvakkat”a yetki verilmiştir.90 Bu çalışmaların sonunda askerî okullarla ilgili şu kararlar alınmıştır: “Evvela tevsi ve tecdid olunacak Mekteb-i Fünûn-i Harbiye’nin şakirdânı dört sınıf üzere müretteb olmak ve düvel-i mutemeddine de olduğu gibi Devlet-i Aliye’de dahi erkan-ı harbiye zabıtanı çıkarılmak ve Harbiye’de müstakil Fünûn-i Cihadiye okutturulup anın iptidası olan ufak derslerin tedrisi için diğer askerî mektepleri (on iki yerde) açılarak, onlara Mekteb-i Fünun-ı İdadîye namları verilmek ve bir idadîye dahi Dersaadet’te açılmak ve taşra vilayet ordu merkezlerinde açılacak olan idadîye ordu müşirlikleri idaresinde bulunmak ve ümera-yı askerîye ve taşra hanedanı mahdumlarından istek edenler kaydolunmak ve fakat müstakilen 87 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 28. 88 BOA., İrade Dahiliye, nu: 4972. Ayrıca bk. Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 112. 89 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 39. 90 İsrafil Kurtcephe-Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s. 55. 154 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE hanedan ve askerî-zâdelere münhasır olmayıp aslı ve nesli belli ahali evladından dahi mektebe yazılmak ve indü’n-nas bazı mer-mumü’l-edvâr olanlardan mektebe alınmamak usullerine karar verildi. Ve müddet-i tahsiliyesi beş sene olan idadîyede mikdar-ı kifaye Arabî ve Farisî ve yazı tahsil edenler bi’l-imtihan Harbiye’ye naklolunmak ve hariçte tahsil edenlerden Arabî ve Farisî’den imtihan verebilenler olur ise o misillüler idadîye alınmayup, doğrudan doğruya Harbiye’ye alınmak ve şakirdane resm-i mergûb üzre elbise ve maaş tayinat verilmek keyfiyetleri dahi cümle mukarrerattan idi. Taşra idadîlerine yazılup da bi’limtihan Harbiye’ye nakleden ve ba’dehü zabit çıkan efendilerin birden bire bilâd-ı ba’ideye sevk olunmayıp yine kendi memleketleri dâhilindeki ordulara gönderilerek efkâr-ı ahaliyi meziyet-i askerîyeye ısındırmak hususu dahi ayrıca şart ittihaz kılındı. 1261 (1845) tarihinde alınan işbu karar-ı âli, icabeden Ordu-yı Hümâyûn Müşirânına bildirilerek, ordu merkezlerinde birer Bâb-ı Mekteb-i Fünun-ı İdadîye inşasına emir verildi. Bir taraftan da Edirne, Bursa, Manastır vilayetlerine mekteb tesisi için yüzbaşı ve kolağası rütbelerinde birer memur izam buyruldu.”91 Meclis-i Muvakkat’ın aldığı bu karar layihası, önce “Darü’ş-şura-yı Askerî”, sonra “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye” ve daha sonra da “Meclis-i Alâ-yı Umumî’de gözden geçirilip uygun görüldükten sonra, Sadrazam tarafından Padişaha sunulmuştur. Padişahın uygun görmesiyle hemen faaliyete geçilmiştir.92 Emin Paşa, 1845’te yapılan bu düzenleme ile Harbiye Mektebini iki kısma ayırmıştır: Bunlardan Mekteb-i Ulûm-ı İdadiye talebeleri, Harbiye Mektebinde bulundukları halde subay olmayan talebelerdir. Diğeri de Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye, bunun talebeleri subaylığa terfi edenlerin eğitildiği kurum idi. Özetle belirtmek gerekirse, Nisan 1845’te askerî okullarla ilgili alınan kararlar; Harbiye Mektebinin dört yıl olması, Erkân-ı Harbiye (kurmay) sınıfı için yeni bir okulun kurulması93, Harbiye’de askerî derslere ve konulara ağırlık verilmesi, subay adaylarına uygun kıyafet giydirilmesi, öğrenci maaşı verilmesi94, Harbiye’ye hazırlık olması için 12 yerde (ordu merkezleri) “Mekteb-i Fünûn-ı İdadiye” adıyla okullar açılması, idadilerdeki 91 Takvim-i Vekayi, Sy: 284, Sene: 1261 (1845). 92 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 38. 93 BOA., İrade Dahiliye, nu: 6572. 94 BOA., İrade Dahiliye, nu: 8137. 155 OSMANLI İSTANBULU III eğitimin 5 yıl olması, öğrencilere üniforma, maaş ve tayın verilmesi kararları alınmıştır.95 Sultan Abdülmecit’in 20 Mayıs 1845 (13 Cemaziyelevvel 1261) tarihli iradesiyle Harbiye Mektebinin Tophane Hastahanesine, İstanbul’da açılacak olan Dersaadet Askerî İdadisinin de Maçka Kışlasına yani Harbiye’nin eski binasına taşınması planlanmıştır.96 Ancak her iki binanın da tamir ve bakıma muhtaç olmasından dolayı her iki askeri okulun Dolmabahçe’deki Çinili Köşke taşınması kararlaştırılmış, yaklaşık bir yıl kadar burada eğitim-öğretime devam edilmiştir.97 Bu arada Harbiye Mektebinde okutulacak dersler yeniden düzenlenmiştir. Buna göre 1. sınıfta Cebr-i Alâ, Müsellesat-ı Müsteviyye ve Kürreviyye, Cerr-i Eskâl ve Mahrutiyyat, Hendese-i Resmiyye ve Menâzır, Tarama, Hikmet-i Tabiiye, Fransızca, Piyade Ta’limi, Envâ-ı Makine ve Alât dersleri; 2. sınıfta istihkâmat-ı Hafife, İlm-i Heyet, Fenn-i Menâzır-ı Hattiye, Tahdid-i Arazi Nazariyyâtı ve Ameliyyâtı, Taksim-i Arazi, Kimya, Fransızca, Piyade Bölüğü Talimi Nazariyyâtı ve Ameliyyâtı, Süvari Bölüğü Talimi Nazariyyâtı ve Ameliyyâtı dersleri; 3. sınıfta Tabur Ta’limi, Tabur Ta’limi Ameliyyâtı, Piyade Dahiliye Kanunnâmesi, Tahdid-i Arazi Ameliyyâtı, Harita inşası, Fenn-i Mimari-i Askerî, Fürusiyet, Fransızca, Meç ve Kılıç Ta’limi dersleri; 4. sınıfta ise Fenn-i Harp, Fenn-i Baytariye, Fransızca, Topçuluk Fenni, Topçuluk Ameliyyâtı, Tahdid-i Arazi Ameliyyâtı, Harita Tersimi, Meç ve Kılıç Talimi ve Müzik dersleri okutulmaya başlanmıştır.98 1845’de tespit edilen bu dersler, hemen hemen küçük bir takım değişikliklerle 1883 yılına kadar uygulandığı ifade edilmektedir.99 1845 yılındaki düzenlemelerde ele alınan konulardan bir diğeri de, kurmay subay (erkân-ı harp) yetiştirmek üzere Harbiye Mektebi’nin devamı niteliğinde olan ve 5. ve 6. sınıfları teşkil eden Erkân-ı Harbiye Mektebinin kuruluşuyla ilgili çalışmaların başlatılmasıdır. 25 95 İsrafil Kurtcephe-Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s. 55-56. 96 BOA., İrade Dahiliye, nu: 6572. 97 İsrafil Kurtcephe-Feridun Yıldız, Kuleli Askerî Lisesi Tarihi, İstanbul 1985, s. 30-31. 98 Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 112-113. 99 Tahsin Unal, “Harp Okulu Tarihi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sy: 12, Eylül 1968, s. 24. 156 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE Haziran 1845 (19 Cemaziyelahir 1261) tarihinde çıkarılan ve Takvim-i Vekayî’de de yayımlanan bir irade ile Harbiye Mektebi bünyesinde bir “Erkân-ı Harbiye Sınıfı” teşkil edilmiş,100 komutanlığına da üç yıl sonra yapılan atamayla Çırpanlı Abdülkerim Nadir Paşa getirilmiştir.101 İlk mezunlarını da 1849’da vermiştir.. Harbiye’yi besleyecek öğrenci kaynakları olan ve temeli Nisan 1845’te (Rebiülâhir 1261) atılıp 21 Eylül 1845’te (18 Ramazan 1261 Pazar) öğrenime başlayan Mekteb-i Fünûn-ı İdadîye ile birlikte bir süre sonra açılacak askerî rüşdiyeler geliştikçe, Harbiye’nin temel bilgilerle ilgili yükü azalmış, eğitim süresi üç yıla indirilerek askerî konuların oranı giderek arttırılmıştır. Rıf ’at Paşa’nın (1846-1848) mektep nazırı olmasından sonra Sultan Abdülmecit, 10 Ekim 1846 tarihinde yapılan davet üzerine Harbiye Mektebine gelerek sabah saat 09.00’da yapılan törenden sonra yeni eğitim yılını açmıştır. Yapılan törende öğrenciler padişahın huzurunda ayrıca imtihan edilmişlerdir.102 18461847 eğitim-öğretim döneminde Harbiye Mektebinde baytar sınıfı da açılmış, bu sınıf daha sonra Tıbbiye Mektebine dahil edilmiştir. Harbiye mektebi, 23 Temmuz 1847’de Dolmabahçe’deki Çinili Köşk’ten Pangaltı veya Küçük Taksim denilen yerdeki yeni binasına taşınmıştır. Okul bu tarihte 3 sınıfa indirilmiş, her bir sınıfta 26’ar öğrenci olmak üzere toplam 72 öğrencinin eğitim gördüğü bir kurum niteliğindedir.103 Keza 1847’de “Mekteb-i Harbiyye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair Kanunname” yayımlanmıştır. Bu kanunname ile Harbiye Mektebinde görev yapacak öğretmen ve idarecilerin durumları, yetkileri yeniden belirlenmiştir.104 Harbiye Mektebi Sultan Abdülmecid’in de katıldığı bir törenle 10 Ekim 1847 tarihinde Pangaltı’daki binasında eğitim-öğretime başlamıştır.105 Açılış günü padişahın huzurunda icra edilen imtihanda başarılı bulunan öğrenciler ödüllendirilmiştir.106 Takvim-i Vekayi, Sy: 289, Sene 1261. Hayrullah Gök, Aynı tez, s. 122. Takvim-i Vekayi, Sy: 306, Sene 1262. Mehmet Esat, Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye, s. 48-49. Mekteb-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair Kanunname (Sene 1263) (1847), 105 BOA , İrade Dahiliye, nu: 6572. 106 Takvim-i Vekayi, Sy: 306, Sene 1262. 100 101 102 103 104 157 OSMANLI İSTANBULU III Sultan Abdülmecit döneminde Harbiye Mektebinde görev yapacak öğretmen subayların yetiştirilmesi konusuna büyük önem verildiği gibi, yurt dışında eğitim görmek üzere seçilen personel üzerinde titizlikle durulmuştur. 1848’de Paris Elçiliğinden Seraskerliğe gönderilen raporda, Harbiye öğrencilerinin devlete çok pahalıya mal oldukları ve iyi yetişemedikleri belirtilerek bunların Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa’nın Paris’te açtığı mektebe gitmelerinin maddî-manevî bakımdan daha faydalı olacağı değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme üzerine öğrenciler bahsedilen okula aktarılmışlardır.107 Sultan Abdülmecit, bir yandan da İstanbul’daki Harbiye Mektebinde verilen eğitimin kalitesini artırmak maksadıyla 1850 yılında Fransa Kralı Lui Filip ile Prusya Kralı IV. Frederik Wilhelm’e mektuplar yazarak Harbiye Mektebi için öğretmen gönderilmesi talebinde bulunmuştur. Fransa’dan Kurmay Binbaşı Maniac, Yüzbaşı Majino ve Teğmen Dubruvil; Prusya’dan da Topçu Yüzbaşı Malnifes gönderilmiştir. Tercüman aracılığıyla dersler işlenmiş ancak tercümanlar anlatılanları tam tercüme edemediklerinden istenilen hedefe ulaşılamamış; bu kez öğretmenlerin Türkçe öğrenmelerine yönelik kurslar düzenlenmiştir.108 Yaklaşık bir buçuk yıllık bir Türkçe eğitiminden sonra Yüzbaşı Maniac’a Topografya, fenn-i harb-i piyade, dahiliye kanunnamesi, piyade ameliyatı ve nazariyatı dersleri, Yüzbaşı Majino’ya hendese-i resmiye, menazır, gölge, makine fenni, hey’et, arazi taksimi, mimari dersleri, Teğmen Dubruvil’e süvari ameliyatı ve nazariyatı ve dahiliye kanunnamesi, Yüzbaşı Malnifes hafif ve ağır istihkam, taarruz ve müdafaa, top ameliyatı ve nazariyatı derslerini vermek üzere görevlendirilmiştir. Ayrıca Fransızca dersine Tıbbiye öğretmenlerinden Mahmut Bey, Paris’te eğitim görüp dönen Derviş Bey kimya öğretmenliğine, İspanyol ressam Kes ise resim öğretmenliğine atanmıştır. Böylece Harbiye Mektebi’ndeki eğitim, yeni tedrisatla muasır eğitim sistemine uydurulmuş; medrese metodu tedrisat terk edilmeye başlanmıştır. Yabancı öğretmen subayların yanına iyi derecede Türkçe ve Fransızca bilen yardımcılar “muavin” olarak atanmıştır. 1849’da Harbiye Mektebi bünyesinde bir de baytar sınıfı teşkil 107 BOA., İrade Hariciye, nu: 2161. 108 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 43-44. 158 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE edilmiş; bu sınıf 1906’da Askerî Tıbbiye Mektebi’ne dahil edilmiştir.109 1851’de gerçekleştirilen düzenlemeyle Harbiye’deki eğitim dört yıl olarak belirlenmiş ve bu usûl 1866 yılına kadar sürdürülmüştür. 110 Sultan Abdülmecit’in de onayı ile Harbiye Mektebi batılı usullere göre eğitim-öğretime başlamış; daha bilgili, donanımlı subaylar okuldan mezun olmuştur. Kabul edilen yeni sisteme göre Harbiye Mektebi’nde, 1. Sınıfta, Cebr-i âlâ, müsellesat-ı müsteviye ve küreviye, cerr-i eskal ve mahrutiyat, hendese-i resmiye, sath-ı rakım, gölge ve fenn-i menazır, hikmet-i tabiiye, Fransızca, piyade er talimi dersleri, 2. Sınıfta, Hafif istihkâm, makine fenni ve eşkali, tahdid-i arazi, kimya, Fransızca, piyade bölük talimi dersleri, 3. Sınıfta, Tabur talimi ve nazariyatı, hizmet-i seferiye kanunnamesi, piyade hizmeti dahiliye kanunnamesi, tahdid-i arazi ameliyatı, harita inşası, Fransızca, meç ve kılıç talimi dersleri, 4. Sınıfta, Fenn-i harp, Fransızca, piyade alay talimi ve ameliyatı, topçuluk ameliyatı ve nazariyatı, tahdid-i arazi, meç ve kılıç talimi dersleri okutulmuştur. 3. ve 4. sınıf öğrencileri ayrıca süvari, binicilik ameliyat ve nazariyatı derslerini de görmüşlerdir. Bunların yanında Arapça ve Farsça ile birlikte Din ve Ahlâk dersleri de programda yer almıştır.111 Harbiye Mektebinde eğitim gören öğrenci sayıları da yeni eğitim sistemine geçildikten sonra net olarak görülmeye başlanmıştır. Bu yeni düzenlemelerin yapıldığı dönemde Harbiye Mektebi komutanı bulunan Ahmet Paşa’nın idareciliği döneminde (1848-1853) birinci sınıfta 25, ikinci sınıfta 35, üçüncü sınıfta 14, dördüncü sınıfta 19 olmak üzere toplam 93 öğrenci eğitim görmektedir.112 Bu rakamlara göre okul tabur teşkilatına göre tanzim edilmiş durumdadır. Başlan109 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 57. 110 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 29-30. 111 Takvim-i Vekayi, Sy: 529, Sene 1268 (1851); ayrıca bk. Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 30-31. 112 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 58. 159 OSMANLI İSTANBULU III gıçta 400 öğrenci kapasiteli bir okul düşünülmüşken anlaşılan o ki bu hedeflenen rakama henüz ulaşılamamıştır. Harbiye Mektebi ilk açılışından 1843 yılına kadar Maçka Kışlasındaki binada eğitimini sürdürmüş, Pangaltı’daki hastahane binası onarılıp yeni odalar ilave olunup da 1847’de buraya taşınana kadar da Çinili Köşkte eğitimini sürdürmüştür. Mekteb-i Harbiye, 23 Temmuz 1847’de yeni binasına taşındıktan sonra yayımlanan “Mekteb-i Cedid-i Harbiyye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair Kanunname”ye göre, okulun idarî personelinin, öğretmenlerin ve diğer eğitim yardımcıları ve memurların görev ve sorumlulukları açıkça belirtilmiştir. Bunların yanında nöbetçi zabitinin görev ve yetkileri, mektepteki disiplin anlayışı, maliye, öğrenci kıyafeti, hastahane ve kışla hizmetlerine dair ayrıntılar da izah edilmiştir. Kanunnamede ayrıca, okulun iç hizmetiyle sorumlu tüfekçi, kapıcı, trampetçi, borazancı gibi neferlerin görev ve sorumlulukları da belirtilmiş; şikayetlerle ilgili yapılacak işlemler ve günlük raporların nasıl hazırlanacağı hakkında bilgiler verilmiştir. 1847 yılında okula yapılan atamalar bu kanunnameye dayanarak gerçekleştirilmiştir.113 Kırım Harbi başlayınca hasta Fransız askerlerinin tedavi ve bakımı için Harbiye binası hastahaneye dönüştürülmüştür.114 Bundan dolayı 1853 yılında Harbiye Mektebi Taşkışla’ya taşınmıştır. Pangaltı’daki bina Fransız askerleri tarafından bir dikkatsizlik sonucu çıkan yangında tamamen kül olmuş, pek çok değerli kitap ve sair malzeme yok olmuştur.115 Savaş sonrası Pangaltı’daki Harbiye binası 6.551.229 kuruş harcanarak onarılmış ve 14 Ekim 1854’de inşaatı tamamlanarak Harbiye’nin buraya taşınması kararlaştırılmıştır. 1857 yılında Harbiye Mektebi Komutanlığına, Erkân-ı Harbiye Mektebinin ilk kurmay mezunlarından olan Albay Hüseyin Avni (Paşa) Bey (18571862) atanmıştır.116 Taşkışla’da 1858’e kadar kalan Harbiye, oradan 113 “Mekteb-i Harbiye-i Şahanenin İdare-i Dahiliyesine Dair Kanunname (Sene 1263) (1847)” hakkında ayrıntı için bk. Hayrullah Gök, Aynı Tez, s. 117 vd. 114 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 46-47. 115 Kolağası Mehmet Esat, Mir‘ât-ı Mekâtib-i Harbiye, s. 61-62. 116 İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Dergah Yay., c.1, İstanbul 1982, s.486; ayrıca bk. “Hüseyin Avni Paşa”, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1964, V, 645. 160 XIX. YÜZYIL ASKERÎ YENİLEŞME DEVRİ EĞİTİM-ÖĞRETİM KURUMLARINDAN MEKTEB-İ HARBİYE-İ ŞAHANE da Gülhane’deki Tıbbiye Mektebine taşınmış ve 1862 yılına kadar burada eğitimini sürdürmüştür. Sultan Abdülaziz, Harbiye Mektebi ve Çengelköy’deki Süvari Kışlasını yeni baştan inşa ettirerek 1863 yılında Harbiye Mektebi Pangaltı’daki binasına, Dersaadet Askerî İdadisi ile 1872 senesinde Kuleli Kışlasına taşınmıştır.117 Harbiye Mektebi, başlangıçta 54.000 m2 lik bir alana inşa edilmiş, ancak günümüzde 18.600 m2.lik alanı kaplayan binası mevcuttur. 1887’de Sultan II. Abdülhamit tarafından büyük bir yemekhane binası ile jimnastikhane binası ilave edilmiştir. Öte yandan öğretmen sınıfını yetiştirmek üzere yurt dışına eğitim için gönderilenlere büyük masraflar yapıldığından bunlar Osmanlı ülkesine döndükten sonra hemen Harbiye Mektebinde görevlendirilmişler ve azami istifade sağlanmaya çalışılmıştır.118 1846 yılından itibaren Harbiye Mektebinde bir padişah dairesi teşkil edilmiş, padişahın okula geldiği dönemlerde talebelere “huzur imtihanı” icra edilmiştir. Viyana Harp Okulu mezunu Galip Paşa’nın komutanlığı (1863, 1871-1875) döneminde yapılan düzenlemelerle Harbiye Mektebi, tamamen Avrupa’da çağdaş okullar düzeyinde eğitim veren bir kuruma dönüştürülmüş, sözlü sınav sistemi terk edilip yazılı sınav sistemine geçilmiştir.119 Sonuç Sultan II. Mahmut, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusunun subay ihtiyacının karşılanması için 1826 yılı Temmuz ayından itibaren bir çalışma başlatmış; ancak devletin iç ve dışta büyük sorunlarla karşı karşıya kalması çağdaş anlamda bir askerî eğitim kurumunun kurulmasını geciktirmiştir. 1830’lu yıllardan sonra devlet erkânı daha ciddi olarak bu konuya eğilmiştir. 1834 yılı bu anlamda bir dönüm noktası olmuştur. 1834 yılında alınan bir kararla Maçka Kışlası’nın onarımdan geçirilerek Osmanlı Devleti’nin çağdaşı batı ülkelerinde olduğu gibi 117 İsrafil Kurtcephe-Mustafa Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s. 58. 118 Tahsin Ünal, Harp Okulu Tarihi, s. 48-49. 119 BOA., İrade Mesail-i Mühimme, nu: 386. 161 OSMANLI İSTANBULU III “Ecole Militaire” tarzı bir askerî okulun açılması kararlaştırılmış, “Mekteb-i Harbiye” adı verilen bu okul 1 Temmuz 1835 tarihinde Sultan II. Mahmut’un da katıldığı bir törenle eğitim-öğretime başlamıştır. Harbiye Mektebi’nin açılışıyla birlikte öğrenci temini konusu da ayrı bir sorun olmuştur. Aslında Osmanlı ordusuna çağdaş bilgilerle donanmış, iyi eğitilmiş subay adayları kazandırmak amacıyla açılmış bulunan Harbiye Mektebi, ilk zamanlar kamuoyu tarafından pek anlaşılamamıştır. Başlangıçta imparatorluk sınırları içerisinde kalan farklı coğrafî mekanlardan öğrenci gönderilmesi istenmiş, böylece her bölgenin Harbiye Mektebi bünyesinde temsil edilmesi düşünülmüştür. Osmanlı idarecilerinin bu gayretlerine bağlı eyaletlerden yeterli karşılık gelmemiş ve böylece yıllarca devam eden savaşlardan bıkan ve korkan ahali çocuklarını çağdaş eğitim veren bu kuruma vermek istememiştir. Harbiye Mektebi ilk açıldığı yıllarda klasik medrese eğitiminden bir üst düzey eğitim veren bir kurum hüviyetinde iken, kısa zamanda kendini yenileyerek fen dersleri ve askerlikle ilgili derslerin ağırlıklı olarak okutulduğu bir eğitim kurumuna dönüşmüştür. Eğitim-öğretimi desteklemek amacıyla açılan matbaasında telif ve çeviri eserler basılarak öğrencilerin istifadesine sunulmuştur. Harbiye Mektebi başlattığı çağdaş eğitim anlayışı ile bir süre sonra açılacak olan askerî idadiler ve sivil idadilerle mülkiye mektebinde de uygulamaya konularak eğitimde çağdaşlaşma hamlesinin ilk tetikleyicisi, diğer bir ifadeyle Türkiye’de modernizmin gelişmesinde ilk öncü olmuştur. 162 Boğaziçi Kıyılarında Hayata Hazırlanmak: Osmanlı İstanbulu’nda Okumuş Bulgarlar Üzerine Bazı Gözlemler Orlin Sabev (Orhan Salih) Bulgaristan Bilimler Akademisi Giriş Galatasaray Lisesi’nden 1898 yılında mezun olan Bulgar aydını ve siyaset adamı Simeon Radev, lisede geçirdiği yılları anlattığı anı kitabında Bulgaristan Emareti’nin kurulduğu 1878’den önce yaşamış olan Bulgar aydınlarının birçoğunun İstanbul’daki okullarda eğitim almış olduğunu vurgulamaktadır.1 Bu durumun -Simeon Radev örneğinden anlaşıldığı gibi- sonraki dönemlerde de devam ettiği şüphesizdir. 1870’li yıllarda Osmanlı İstanbulu’nun başka bir eğitim önderi olan, Robert Kolej’de okumak istemişse de ancak maddî sıkıntılardan dolayı Bulgarların Çarlar kenti (Tsarigrad) olarak vasıflandırdıkları İstanbul’da kalamayan Nikola Naçov ise 1925 yılında “Bulgarların Kültür Merkezi Olarak Tsarigrad” gibi oldukça anlamlı bir başlık taşıyan uzunca bir yazı yayımlamış ve bu yazısında İstanbul’da yaşayan ya da geçici olarak kalan Bulgarların dinî hayatını, kültür ve eğitim faaliyetlerini, matbaacılık ve gazetecilik 1 Simeon Radev, Ranni spomeni [Gençlik Anıları] (Sofya: İztok-Zapad Yayınevi, 2013), s. 236. 163 OSMANLI İSTANBULU III aktivitelerini ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.2 İstanbul Bulgarları, Osmanlı’nın payıtahtı olan ve tâ 1880’li yıllara kadar nüfusun çoğunluğunu gayrimüslimlerin teşkil ettiği3 bu muazzam kentin çok kültürlü ortamının doğal bir parçası idi. Bir yandan çok sayıda varlıklı Bulgar tüccarları başta Balkapanı ve Çorapçıhan olmak üzere İstanbul hanlarında kalıyor, birçok Bulgar bahçıvan Boğaziçi kıyılarındaki bahçeleri işleyip İstanbul pazarlarında zerzevat satıyorlardı (Simeon Radev’in iki dedesi de İstanbul’da bahçıvanlıkla varlıklı olmuşlardı4), öte yandan Bulgar milleti yüzyıllarca Rum Patrikhanesi’ne bağlı olduğundan başta Fener olmak üzere İstanbul’un Ortodoks halkının yoğun olarak yaşadığı semtlerinde birçok Bulgar din adamı da bulunuyordu. Bunların dışında Aleksandır Ekzarh ve Stefan Bogoridi gibi Osmanlı bürokrasisinde görevlerde bulunan iyi eğitimli Bulgarlar da İstanbul’da oturuyorlardı. Aleksandır Ekzarh, eğitim almak için Osmanlı devleti tarafından Paris’e gönderilmiş, 1848-1862 tarihleri arasında İstanbul’da Tsarigradski Vestnik (İstanbul Gazetesi) adı altında dönemin en çok okunan Bulgar gazetelerinin birini yayımlamış, Bulgar topraklarında birçok Bulgar okulu açmış, 1866-1878 tarihleri arasında ise Paris’te Osmanlı ataşesi olarak görev yapmıştır.5 Yine bir Osmanlı diplomatı ve 1834-1850 tarihleri arasında Sisam adasının Osmanlı’dan atanan idarecisi olan ancak görevini İstanbul’da kalarak yerine getiren Stefan Bogoridi ise Fener’deki evini Bulgar kilisesi olarak kullanılması için bağışlamıştır.6 2 Nikola Naçov, “Tsarigrad kato kulturen tsentır na bılgarite do 1877,” [1877’ye Kadar Bulgarların Kültür Merkezi Olarak Tsarigrad],” Sbornik na BAN-Klon istoriko-filologiçen i filosofsko-obştestven 19/12 (1925), s. 1-206. 3 Kemal H. Karpat, Ottoman Population 1830-1914. Demographic and Social Characteristics (Madison: The University of Wisconsin Press, 1985), 86, 102-105; Orhan Sakin, Osmanlı’da Etnik Yapı ve 1914 Nüfusu (İstanbul: Bizimkitaplar, t.y.), s. 241-242. 4 Radev, s. 9-10, 19. 5 Bkz. Pierre Voillery, Alexandre Exarh: un destin Bulgare (Istanbul: Isis Press, 2012); Selçuk Akşin Somel, “Aleksandır Ekzarh ve 19.-20. Yüzyıllarda Avrupa’ya Giden “Bulgar Yolları,” Tarih ve Toplum, Yeni Yaklaşımlar 2 (2005), s. 209-217. 6 Bkz. Christine M. Philliou, Biography of an Empire: Governing Ottomans in an Age of Revolution (Berkeley-Los Angeles-London: University of California Press, 2011). 164 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Bir siyasî platform olarak milliyetçiliğin geliştiği XIX. yüzyılda Bulgar milletinin Rum Patrikhanesi’nden bağımsız bir millet statüsünü kazanmak için başlattığı siyasi mücadelenin başında doğal olarak İstanbul Bulgarları vardı. Mücadele 27 Şubat 1870 tarihinde sultanın verdiği ferman üzerine Bulgar Ekzarhhanesi’nin kurulması ile büyük bir başarı elde edip İstanbul’un Bulgar camiasının topluluk hisslerini derinleştirmiş ve güçlendirmiştir. Milletin ihtiyaçlarına hassasiyet gösteren esas olarak tüccar, din adamları ve Osmanlı bürokrasisinde görev yapan memurlardan oluşan bu topuluğun önemli faaliyetlerden biri yetenekli genç Bulgarlara iyi kalitede eğitim olanakları sağlamaktı. Bir yandan İstanbul’da Bulgar okulları açılırken, öte yandan gerek Osmanlı’nın açtığı yüksek seviyeli devlet okullarında, gerekse yerel halka batılı tarzda eğitim imkanları sunmak için yabancıların (genelde misyonerlerin) İstanbul’da kurdukları okullarda bu gençlerin eğitim görmeleri zengin tüccarlar ya da Ekzarhhane tarafından verilen burslarla teşvik ediliyordu. Çünkü milliyetçilik mefhumu bağlamında güçlü millet iyi eğitilmiş bir millet demekti ve o dönemde bölgede iyi eğitim ancak İstanbul’da alınabiliyordu. Osmanlı idaresi altında bulundukları yıllarda Bulgarlarda yüksek seviyeli okullar eksikti. Bulgaristan topraklarında 1500 civarında Bulgar orta okulu açılmış olmasına rağmen Filibe’de (1868) ve Gabrova’da (1873) olmak üzere lise seviyesinde sadece iki okul mevcuttu.7 Dolayısıyla varlıklı Bulgarlar, çocuklarını esas olarak yabancı okullara gönderiyorlardı. XIX. yüzyılın ortalarına kadar bu gibi çocuk ve gençler genelde İstanbul’daki Rum okullarında (Kuruçeşme/Fener Rum Erkek Lisesi ve Heybeliada’daki Rum ruhban ve ticaret okulları), daha az sayıda ise gerek Atina’da ve Bükreş’te, gerekse Batı ve Orta Avrupa’da eğitim alıyorlardı. 1850’lere gelindiğinde ise İstanbul’da Osmanlı hükümeti tarafından kurulan veya yabancılar tarafından açılan okullara karşı ilgi giderek artmıştır. Bu yeni süreç 1856 tarihli Islahat Fermanı ile başlamıştır. Çünkü bu fermanla Osmanlı hükümeti tarafından gayrimüslimlere dinî özerklik, can ve mal güvenliği sağlanacağı konusunda vaatler verildiği gibi gayrimüslimlerin de devlet 7 Nikolay Gençev, Bılgarska vızrojdenska inteligentsiya [Aydınlanma Çağında Bulgar Aydınlar Sınıfı] (Sofya: Sofya Üniversitesi Yayınevi, 1991), s. 79-80. 165 OSMANLI İSTANBULU III okullarında okuyabilecekleri ve devlet memuru olarak çalışabilecekleri gibi haklar da tanınmıştır. Osmanlı hükümeti gayrimüslimleri ve özellikle Bulgarları devlet okullarına celbetmesinde bir yandan Rusya’nın öte yandan Osmanlı topraklarında ve özellikle Katolik ve Protestan misyonerleri tarafından İstanbul’da açılan okulların rekabetini hissediyordu. Bulgarlar lise eğitimini genelde ya Rusya’da ya da Osmanlı İstanbulu’nda alıyorlardı. Rusya’nın eğitim alanında Bulgarlar üzerindeki tesiri Kırım Savaşı’ndan (1853-1856) sonra ağırlaşmış olup,8 18561878 tarihleri arasında lise veya üniversite eğitimi almış Bulgarların üçte ikisi Rusya’da okumuştur.9 Diğer kısmı ise genellikle Osmanlı İstanbulu’nda okumayı tercih etmiştir. İstanbul’un Fener (1857), Aynalıçeşme (1870), Langa (1871), Topkapı (1872), Ortaköy (1874), Kumkapı (1875) ve Beyoğlu (1897) semtlerinde ilk ve orta seviyede Bulgar okulları mevcuttu.10 1894 yılında Hürriyet Tepesi’nde Bulgar ruhban okulu açıldı.11 Lise ve yüksek seviyeli okullara gelince yapılan istatistikî araştırmalara göre 93 Harbi öncesi Galatasaray Lisesi’nde 93, Robert Kolej’de 82 (aslında 146), Bebek Fransız Katolik Lisesi’nde 49 Bulgar okumuştur.12 Hekim olmak isteyen 8 Dobrinka Paruşeva, Pravitelstveniyat elit na Rumıniya i Bılgaria, vtorata polovina na XIX i naçaloto na XX vek. Sotsialna istoriya [XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında ve XX. Yüzyılın Başlarında Romanya ile Bulgaristan’ın İdareci Eliti. Toplumsal Tarih] (Sofya: Balkan Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, 2008), s. 114-120. 9 Nikolay Gençev ve Krasimira Daskalova, Bılgarska vızrojdenska inteligentsiya. Entsiklopediya [Aydınlanma Dönemi Bulgar Entelektüelleri. Ansiklopedi] (Sofya: Dr. Petır Beron Yayınevi, 1988), s. 6. 10 Naçov, 88-113; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Ankara, Fon 180 900, Kutu 24, Dosya 6.126, sıra 1 (17 Mayıs 1927-18 Mart 1928). Beyoğlu’ndaki orta okul 1897 yılında Ekzarh I. Yosif tarafından açılıp 1932 yılına kadar ortaokul olarak faaliyette bulundu. Fener semtindeki Metoh binasında faal olan ilk okulla (1857’de açılmıştır) Langa ve Kumkapı’daki ilkokulları bitirenler öğrenimlerine Beyoğlu ortaokulunda devam ederlerdi. 1932 yılında ise bu okul ilkokula dönüşmüştür. Bkz. Georgi P. Konstandov, İstanbullu Bulgarlar ve Eski İstanbul, Geçmişten Günümüze Osmanlı Bakiyesi Bulgarlar Üzerine Bir Araştırma 18002000 (İstanbul: Kreatif, 2011), s. 99-100. 11 Konstandov, s. 93-94. 12 Gençev, s. 84. 166 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Bulgarlarların tercih ettikleri başka bir okul ise Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olup 1878 yılına kadar burada en az 139 Bulgar’ın okuduğu tespit edilmiştir. 93 Harbi’nin neticesinde Bulgaristan Emareti kurulmuşsa da Bulgarlar yabancı liselere gitmeye devam etmişlerdir. Bu durum Bulgaristan’da 1880’li yıllarda büyük sayıda liselerin açılmasına kadar az çok devam etmiştir. Ancak bundan sonra da birçok Bulgar özellikle İstanbul’da okumayı tercih etmiştir. Bulgarların 93 Harbi’nden sonra da İstanbul’un önde gelen okullarında okumaya özen göstermiş oldukları pratikte bağımsız bir devlet haline gelen Bulgaristan’da iyi eğitim almış uzmanlara ve devlet adamlarına ihtiyaç duyulduğundan kaynaklanıyordu. Bunun dışında Bulgar vatandaşı olan birçok Türk öğrenci de yüksek tahsilini İstanbul’da görmüştür. Örneğin Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye ve Mekteb-i Hukuk-ı Şahane gibi okullar Bulgaristan’dan önemli sayıda öğrenci almıştır. 1870-1890 arasında 1867 yılında kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’den birkaç kişi Bulgar ve memleketi Bulgaristan olan 20 Türk genci mezun olmuşken, 1880’li ve 1890’lı yıllarda yaklaşık 50 Bulgaristan Türkü 1859’da açılan Mekteb-i Mülkiye’yi ve 20’den fazla Bulgaristanlı Türk 1880’de faaliyete geçen13 Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’yi bitirmiştir.14 Bundan dolayı 1893 yılında “Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’de ihtiyarî olarak tedris edilmekde olan Rum ve Ermeni lisanlarına Arab ve Bulgar lisanlarının dahi ilavesi” ile ilgili “mekteb nizamnamesine bir bend-i mahsus ilave edilmiş.”15 Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1827 yılında Osmanlı devleti tarafından kurulan ve Fransızca dilinde eğitim veren Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de 1856 tarihli 13 Mekteb-i Hukuk-ı Şahane’nin açılış tarihi için bkz. Fethi Gedikli, “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ne Zaman Kuruldu?” İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası 1-2 (2011), s. 91-104 (s. 101). 14 İsimleri, memleketleti ve bulundukları görevi için bkz. Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (Dersaadet: Matbaa-i amire, 1317), s. 555-581, 589-625, 629651. 15 Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İstanbul (BOA), MF.MKT, Dosya 172, Gömlek 53. 167 OSMANLI İSTANBULU III Islahat Fermanı’ndan önce de gayrimüslimler okumuşlardır. Örneğin 1846 yılında buradan 17 Müslüman, 12 Rum ve 3 Ermeni öğrenci ödüllü olarak mezun olmuştur.16 1808/9-1878/79 yılları arasında toplam 363 Bulgar tıp okumuş ve bunlardan 211 kişi mezun olmuştur. Mezun olanlardan 71 kişi (yüzde 32’si) Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi bitirmiştir. 1827-1878 yılları arasında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de eğitim gören 139 Bulgarın yarısı, yani 71 kişinin mezun olması gibi burada okumuş Bulgarların mezuniyet oranı dönemin şartlarına göre oldukça yüksek ve dikkate değerdir. Hatta 1846-1857 yılları arasında burada eğitim alan 11 Bulgarın yüzde 72’i mezun olmuştur. İstanbul Bulgarlarının Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’dan talep etmeleri üzerine 10 Eylül 1858 tarihinde sultan tarafından verilen iradenin doğrultusunda Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Bulgarlara özel bir kontenjan ayrılmış ve 23 Eylül 1858’de 15 kişi “Bulgar milleti” olarak okula kaydedilmiştir. Bunların okul masrafları Osmanlı devleti tarafından karşılanmıştır.17 Aynı şekilde 1867 yılı başlarında verilen başka bir irade ile 40 kişi adaydan 20 Bulgar öğrenci okula alınmıştır. Mart ayında ise bu öğrenciler sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa’ya hitaben bir şükran mektubu yazmışlardır.18 Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Bulgar mezunları genelde İstanbul’da veya Osmanlı ordusunda hekim olarak çalışmışlardır. Bunların arasında Hristo Stambolski (yani İstanbullu Hristo) bu okulda 1869 yılından sonra hoca olarak şöhret kazanmıştır. Anatomi hocası olan Stambolski ilk defa anatomi terimlerini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirmiştir.19 Okuldan mezun olan bazı Bulgarlar ise 93 Harbi sonucunda bağımsız bir ülke haline gelen Bulgaristan’da hekim olarak çalışmaya devam etmişlerdir.20 16 Lüboslovie, 2/19 (Temmuz 1846), s. 102. 17 Naçov, 140-141; Tsarigradski Vestnik 9/398 (27 Eylül 1858), 9/402 (25 Ekim 1858). 18 Naçov, 144; Turtsiya 3/30 (21 Ocak 1867); Makedoniya 1/16 (18 Mart 1867). 19 Radev, s. 157. 20 Naçov, 147-148; Ekaterina Mihaylova, “The Imperial Military School of Medicine in Istanbul (Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane) and Its Bulgarian Students (1827-1878),” Annuaire de L’Universite de Sofia “St. Kliment Ohridski” Faculte d’istoire 101 (2008), s. 91-122. 168 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Kuruçeşme/Fener Rum Erkek Lisesi Kuruçeşme’deki Rum Erkek Lisesi 1830’lu ve 1840’lı yıllarda, aralarında Georgi Rakovski, Gavril Krısteviç, Sava Dobroplodni, Vasil Beron, İvan Bogorov, Sava Filaretov, Krıstü Pişurka gibi anılmış Bulgar eğitimci, gazeteci, edebiyatçı ve siyasetçilerin bulunduğu birçok Bulgar gence iyi seviyede eğitim vermiştir. 1878 yılına kadar isimleri tespit olunan 40’dan fazla Bulgar bu okulda eğitim görmüştür. 1878’den sonra ise 1860’lı yıllarda meydana gelen yangından dolayı Fener’e taşınan okulda kayıtlı olan Bulgarların memleketi genelde Osmanlı idaresi altında kalan Makedonya idi.21 Burada okumuş Bulgarların bazıları daha sonraları devlet ve din adamları da olmuştur: yukarıda bahsettiğimiz Stefan Bogoridi’nin oğlu Aleksandır Bogoridi (Aleko Paşa) 1879 yılında kurulan Şarkî Rumeli’nin valisi, İlarion Makariopolski (doğuştan adı Stoyan Mihaylovski idi) Ekzarhhane’nin önde gelen isimlerden biri, I. Yosif (doğuştan adı Lazar Yovçev idi) ise Bulgar Ekzarhı olarak seçilmişti (1877-1915). Bebek Fransız Katolik Lisesi Kuruçeşme Rum Erkek Lisesi’nde kısa bir süre okuyan müstakbel Bulgar Ekzarhı I. Yosif, 1862-1863 ders yılında Fransız Katolik Lisesi’nde de okumuştur.22 Bebek’te Kırım Savaşı (1853-1856) öncesinde Fransız Lazarit rahipleri tarafından daha çok dinî nitelikli bir okul olarak kurulan bu liseye ilk Bulgarlar 1854-1855 ders yılında kabul edilmiştir. Aslında okulun Katolik olduğundan dolayı Ortodoks olan Bulgar halkı okula olumsuz olarak bakıyordu. Buna rağmen bu okulda 1850’li ve 1860’lı yıllarda okumuş olan ve isimleri tespit edilen Bulgar öğrencilerin sayısı 40 civarında idi. Çünkü varlıklı olan Bulgarlar o dönemde revaçta olan Fransızca’yı iyi öğrenmek için çocuklarını bu okula göndermeyi tercih ediyorlardı. Okul aynı zaman müstakbel devlet adamları da yetiştirmiştir. Okulun iki Bulgar öğrencisi daha sonraları Bulgaristan Emareti’nde bakanlık görevinde bulunmuştur (bkz. Tablo 2 ve 3).23 Daha sonraları okul Galata’ya 21 Naçov, s. 133-135. 22 Naçov, s. 136. 23 Naçov, s. 135-136. 169 OSMANLI İSTANBULU III taşınmış ancak Bulgarlar artık Fransızca eğitimi alınması için 1868 yılında kurulan Galatasaray Lisesi’ni tercih etmişlerdir. Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultanî) Osmanlı İstanbulu’nda okumuş olan Bulgarların büyük kısmı 1868 yılında Osmanlı Devleti tarafından kurulan Galatasaray Lisesi’nde eğitim almışlardır. Bulgar öğrencilerin tümünün sayısı ve isimleri bilinmemekle beraber mükafat ve mezuniyet listeleri dahil değişik kaynaklardan edinen bilgilere göre bu lisede en az 184 Bulgar genci okumuştur. Bunların yarısı 1868-1878 yılları arasında burada eğitim görmüştür. 1868-1869 ve 1869-1870 ders yıllarına ait en erken kaynaklara göre burada okuyan Bulgarlar en başarılı öğrencilerin arasında yer alıyorlardı.24 Ancak 1878 yılında Bulgaristan Emareti kurulunca Galatasaray Lisesi’nde okuyan Bulgarların sayısında büyük bir düşüş yaşanmıştır. Bulgar öğrenci Simeon Radev, 1893-1894 ders yılında okula girdiğinde sadece üç Bulgar öğrencinin bulunduğunu yazmaktadır.25 Simeon Radev dahil 1890’lı yılların ortalarında lisede okuyan birkaç Bulgarın memleketi henüz Osmanlı idaresinde bulunan Makedonya toprakları idi. Simeon Radev’e göre Makedonyalı Bulgarların Galatasaray Lisesi’ne girmesi Bulgar Ekzarhhanesi’nin 24 Bkz. Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (Dersaadet: Matbaa-i Âmire, 1316), 608-610, 612, 626, 628-630; Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (Dersaadet: Matbaa-i Âmire, 1317), 684-685; Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (Dersaadet: Matbaa-i Âmire, 1318), 735; Salname-i Nezaret-i Maarif-i Umumiye (Dersaadet: Matbaa-i amire, 1321), 121; Vahdettin Engin, 1868’den 1923’e Mekteb-i Sultanî (İstanbul: Galatasaraylılar Derneği, 2003); Tahsin Berküren ve Celalettin Kişmir, Galatasaray Lisesi Mezunları 18681908 Yılları Arası. Yıllara, İsimlere (Fihrist) ve Numaralara Göre Dökümü (İstanbul: 2009); Tahsin Berküren, Galatasaray Lisesi Mezunları 1871-2006. Yıllara, Sınıflara, Okul Numaralarına ve Soyadlarına Göre Dökümü (y.y., t.y.); Stefka Slavova ve Tsvetana Doinova, “Dokumenti ot natsionalnia arhiv na Frantsiya za otkrivaneto na imperatorskiya osmanski litsey v Galata saray i za pırvite bılgarski uçenitsi v nego [Mekteb-i Osmani’nin Açılışı ve İlk Bulgar Öğrencileri İle İlgili Fransa Millî Arşivi’nden Belgeler],” Izvestiya na Dırjavnite arhivi 19 (1970), s. 205-244. 25 Radev, s. 160. 170 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER bir girişimi olup Ekzarhhane tarafından bu öğrencilere burs sağlanıyordu. Çünkü iyi eğitim görmüş ve Fransızca’ya vakıf olan kadroya ihtiyacı vardı.26 Ancak 1900’lü ve 1910’lı yıllarda Bulgarların sayısında ciddi bir artış gözlemlenmektedir. Şöyle ki Galatasaray Lisesi’nde okumuş oldukları tespit edilen yaklaşık 200 Bulgarın diğer yarısı bu dönemde burada eğitim görmüştür. Özellikle Jön Türk hükümetinin kurulduğu 1908 yılında bu artış daha da carpıcıdır. Bulgarların birçoğu ya Bulgar hükümetinden ya da Bulgar Ekzarhhanesi’nden burs ve maddî destek almışlardır.27 Bulgar Ekzarhhanesi’nden Bulgar Dışişleri ve Diyanet Bakanlığı’na hitaben 27 Ağustos 1910 tarihinde gönderilen bir mektuba göre ise Bulgar öğrencilerin bazıları Osmanlı hükümeti tarafından da burs almışlardır.28 Bu öğrencilerin Osmanlı hükümeti tarafından burs almalarının sebeplerini Sadrazam Mehmed Ferid Paşa’nın 24 Haziran 1904 tarihinde Maarif Nezareti’ne yazdığı bir mektuptan öğrenmekteyiz. Söz konusu mektupta “Bulgar tebaa-i şahane etfalinin mekâtib-i aliye ve mekâtib-i sultaniye kabullerine ibka-i müşkilat edilmekde olduğu cihetle bunlar mekâtib-i ecnebiyyede tahsile mecbur olarak bu suretle memleketlerine karşı gözlerinde sahıf bir nazar ... olmakda bulunduğu beyanıyla Bulgar tebaa-i şahane etfalinin dahi diğerleri gibi mekâtib-i mezkûreye kabulleri istida olunmuş ve Rum ve Ermeni ve saire gibi tebaa-i şahane etfali hakkında ne muamele edilir ise tebaa-i devlet-i aliyyeden olan Bulgar etfali için dahi aynı vechile muamele olunması şerefsudur buyurulan irade-i seniyye-i hazret-i padişahî icab-ı celilinden bulunmuş idüğü mabeyn-i hümayun-ı mülukâne baş kitabet-i celilesinden ba-tezkire-i hususa tebliğ ve inba olunmağla ber-mantuk emr ü ferman-ı hümayun-ı mülukâne iktizasının icrat-ı himmet buyurulması siyakında tezkire-i senaverî terkim kıldım efendim,” denmektedir.29 1908-1909 öğrenim yılında burada ücretsiz olarak okuyan 120 Müslüman, 41 Rum, 56 Bulgar ve 10 Ermeni öğrenci vardı.30 5 Kasım 1913 tarihinde Bulgar Dışişleri ve Diyanet Bakanlığı’ndan İstanbul 26 Radev, s. 151-152, 168. 27 Merkez Devlet Arşivi, Sofya (CDA), Fon 321 К, Dosya 3, Gömlek 1. 28 CDA, Fon 321 К, Dosya 3, Gömlek 1, var. 52, 53. 29 BOA, MF.MKT, Dosya 787, Gömlek 74. 30 BOA, MF.MKT, Dosya 1138, Gömlek 41. 171 OSMANLI İSTANBULU III Bulgar Elçiliği’ne gönderilen bir mektuptan önceden Galatasary Lisesi’nde öğrenci olan 17 kişi Bulgarın 1913-1914 öğrenim yılında eğitimini Filibe’de Fransız Koleji’nde devam ettikleri anlaşılmaktadır. Mektupta bu öğrencilerin Galatasaray Lisesi’nden eğitim durumları hakkında belge temin edilmesi istenilmektedir.31 Öğrencilerin birinin (İliya Kovaçev) avukat olan babasının (Hristo Kovaçev) Bulgar devlet makamlarına yazdığı mektuplardan bunların 1911 yılının ilkbaharında Galatasaray Lisesi’nden ihraç edildikleri anlaşılmaktadır.32 Mekteb-i Sultanî müdürü tarafından 16 Şubat 1911 tarihinde Maarif Nezareti’ne gönderilen bir mektup söz konusu öğrencilerin ihraç edilmesinin sebepleri konusunda fikir vermektedir. Mektuptan “Bulgaristan tebaasından bulunan dört Bulgar şakird cimnastikhanede daima Bulgar marşını çalarak cimnastik muallimi bulunan bir Osmanlı zabıtına karşı hareketsizlik etmeği itibar edinmişlerken ahiren cüret ve cesaretlerini artırarak diğer Türk arkadaşlarına bir lisan-ı istihza ile “Türkiye adam olacak! Terakki ediyor!” gibi tahkirâmiz sözler söylemekde oldukları ve her gün bir vesile ile Osmanlı talebesini iğzab içun Türk milletini ve Osmanlı devletini istihfafa kalkışdıkları” anlaşılmaktadır.33 Müdüre göre “bu gibi tahkirata cüretleri katiyen tecviz olunamayacağı” ve “diğer Bulgar tebaasından bulunan talebeye bir ibret-i müessire olmak üzere bu dört şakirdin kayıdları terkin” edilmiştir. Aslında Galatasaray Lisesi’nden mezun olan son Bulgarları Balkan Savaşları’nın patlak verdiği 1912 yılında görüyoruz. Belli ki bu dönemde Bulgaristan ile Osmanlı devleti arasında siyasî ilişkilerin kötüye gitmesi bu lisedeki Bulgar öğrencilerin mevcudiyetini olumsuz olarak etkilemiştir. Kuruluşundan bu yana Galatasaray Lisesi daima Robert Kolej’in rekabetini hissetmiş olup, liseye giren bazı Bulgar öğrenciler sonradan Robert Kolej’e geçmeyi tercih etmişlerdir. Örneğin Stoyan Mihaylovski, Petır Dimitrov ve Dimitır Popov, açılış senesinde Galatasaray Lisesi’ne girmişken daha sonra eğitimini Robert Kolej’de devam etmişlerdir. Aynı şekilde Atanas Hadjistoyanov 1870-1871 ders yılında Galatasaray Lisesi’nde okumuş olup bir sonraki yıllarda 31 CDA, Fon 321 К, Dosya 1, Gömlek 2259, var. 7. 32 CDA, Fon 321 К, Dosya 3, Gömlek 1, var. 12-15. 33 BOA, MF.MKT, Dosya 1167, Gömlek 28. 172 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Robert Kolej’e geçmiştir. Ancak Dimitır Popov sadece bir yıl (18731874) Robert Kolej’de kalmış ve 1874-1875 ve 1875-1876 yıllarında tekrar Galatasaray Lisesi’nde başarılı öğrencilerden biri olarak okumaya devam etmiştir. Şöyle ki Dimitır Popov 1875’te yeni bir geometri formülünü keşfetmiş ve bu formül onun adını taşımakta olup (Théorème de Popoff) Fransız Akademisi Bülteni’nde yayınlanmıştır.34 Robert Kolej Osmanlı İstanbulu’nda okumuş olan Bulgarların neredeyse ezici derecedeki büyük birçoğunluğu Amerikan Protestan misyonerleri tarafından 1863 yılında ilk önce Bebek’te 1871 yılında ise Rumelihisarı’nda açılan Robert Kolej’de eğitim almışlardır. Elimizde bulunan istatistiklere göre Osmanlı döneminde 700’den fazla Bulgar öğrenci burada okumuştur. 1871 yılında kurulan Amerikan Kız Koleji’ne ise yaklaşık 200 Bulgar kız öğrenci kabul edilmiştir.35 1877-1889 yılları arasında Robert Kolej öğrencilerinin arasında Bulgarlar çoğunluk teşkil etmekte idi. Hatta kolej idaresi bu dönemi “Bulgar dönemi” olarak adlandırıyordu. Çünkü kolejin genel istatistiklerine göre öğrencilerden altıda biri mezun olabilmişken bu dönemde kolejde okumuş Bulgarların neredeyse yarısı mezun olmuştur.36 Bu bağlamda Robert Kolej’in Bulgarların arasındaki şöhreti çok büyüktü. Çünkü sadece iyi ve çağdaş eğitim veren bir kurum olarak değil, aynı zamanda Bulgarların bağımsızlık mücadelesine önemli katkılarda bulunan bir kurum olarak da kabul ediliyordu. Kolej idaresinin 1876 tarihli Nisan ayaklanması esnasında meydana gelen kargaşayı dünya kamuoyuna yüksek 34 Naçov, s. 152; Radev, s. 235-236. 35 Robert Kolej ile Amerikan Kız Koleji’nde okumuş Bulgarların isimlerini gösteren listeler için bkz. Orlin Sabev, Robırt Kolej i Bılgarite [Robert Kolej ve Bulgarlar] (Sofya: İztok-Zapad Yayınevi, 2015), s. 359-407; 416-428. 36 Robert Kolej’in “Bulgar dönemi” hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Orlin Sabev, Spiritus Roberti: Shaping New Minds and Robert College in Late Ottoman Society (İstanbul: Boğaziçi University Press, 2014), s. 200-229; Orlin Sabev, “An Awakening at the Bosphorus: Robert College of Constantinople’s Bulgarian Students and Graduates (1864-1967),” New Europe College Black Sea Link Program Yearbook 2010-2011, 2011-2012, ed. Irina Vainovski-Mihai (Bucharest: New Europe College, 2014), s. 107-144. 173 OSMANLI İSTANBULU III sesle tanıtmış ve neticesinde Büyük Güçler yeniden alevlenen Şark Meselesi’ni çözmek için devreye girmişlerdir. Aslında Robert Kolej’in takip ettiği eğitim modeli gayrimüslimlerin millî hisslerini uyandırıyordu. Bulgar öğrenciler her yılın 11 Mayıs’ında Kiril alfabesini icat edenler Kiril ve Metodiy kardeşlerin anma gününü Boğaziçi’nde düzenledikleri piknikle kutluyorlardı. Bu kutlamalara Robert Kolej’in müdürleri ve öğretmenlerinin dışında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de ve Galatasaray Lisesi’nde okuyan Bulgarlar da katılıyordu.37 İstanbul’da okuyan Bulgarlar okudukları okullarda gizli ya da resmi olarak Bulgar dernekleri kurmuşlardır. 1868 yılında Robert Kolej’de 11 Bulgar öğrenci tarafından bir dernek kurulmuştur.38 1869 yılında 10-12 öğrenci Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de “Napred” (“İleri”) adı altında gizli bir Bulgar derneği kurmuş ve el yazması olarak “Balkan” adı altında bir gazete yayımlamışlardır. Gazete ancak sadece beş sayı çıkarılabilmiş çünkü okul müdürlüğünce durdurulmuştur.39 1875’te Galatasaray Lisesi’nde okuyan Bulgarlar da “İstina” (“Hakikat”) adı altında bir dernek kurmuşlardır.40 Bu derneklerin düzenledikleri toplantılarda bilim, tarih ve kültür konularında tebliğler sunulmuş ve tartışılmıştır. Bu dernekler ayrıca bağışlar dağıtıp hayıseverlik de yapmışlardır. Robert Kolej’deki Bulgar derneğinin üyeleri ise Pazar günlerinde İstanbul’da abacı esnafının Bulgar çırak ve kalfalarına ders vermişlerdir.41 Bu şekilde Robert Kolej ile Galatasaray Lisesi’nde okumuş olan Bulgar öğrencilerin milliyetçilik duyguları oldukça gelişmiş olup bazıları ya 1876 Nisan Ayaklanması’na ya da 93 Harbi’ne katılmışlardır. Örneğin Galatasaray Lisesi’nde 1868-1871 yıllarında okumuş olan Todor Kableşkov ve liseden 1874’te mezun olan Konstantin Veliçkov42 Nisan ayaklanmasında iştirak etmişlerdir. 37 Naçov, s. 159. 38 Ulusal Kütüphane Bulgar Tarihsel Arşivi, Sofya (NBKM-BIA), Fon 605, Gömlek 1, var. 9a, 300a; Naçov, s. 160-162. 39 Naçov, s. 147; Mihaylova, s. 117. 40 Naçov, s. 152. 41 NBKM-BIA, Fon 512, Gömlek 1, var. 67b. 42 Konstantin Veliçkov hakkında bkz. Hüseyin Mevsim, “Konstantin Veliçkov (1855-1907) ve İstanbul Soneleri,” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 45/2 (2005), s. 95-107. 174 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Genel Değerlendirme Osmanlı döneminde İstanbul’da okumuş olan Bulgarların çoğu Robert Kolej’den mezun olmuşken Bulgar asıllı mezun veren okullardan ikinci ve üçüncü sırada Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ve Galatasaray Lisesi yer almaktadırlar (bkz. Tablo 1). Osmanlı İstanbulu’nda okumuş olan Bulgarlar genelde bir yandan Sopot, Kalofer, Koprivştitsa, Kotel, Kazanlık, Elena, İslimiye gibi Balkan dağının güney eteklerinde, öte yandan Kuzey Bulgaristan’daki Rusçuk ve Tırnova gibi gelişmiş ticaret ve zanaat merkezlerinde dünyaya gelip büyümüşlerdir. Bunların babaları genelde varlıklı olan tüccarlardı.43 XIX. yüzyılın sonlarında doğru gerek Galatasaray Lisesi’nde gerekse Robert Kolej’de okumuş olan Bulgarların çoğu o zaman Bulgaristan başkenti olarak hızlı gelişme gösteren Sofya doğumlu idi. Osmanlı İstanbulu’nda iyi eğitim almış olan Bulgarların çoğu Avrupa’da ve ABD’de değişik üniversitelerde eğitimini tamamladıktan sonra Bulgaristan’da başarılı bir kariyere sahip olmuşlardır. Birçoğu siyasetçi ve devlet adamları olmuştur. 1879-1915 tarihleri arasında başbakan ve bakan makamlarında bulunmuş olan 108 kişiden 25 kişi Bulgar lisesi bitirmişken 24 kişi İstanbul liselerinden mezun, 18 kişi ise Rus okullarının mezunu idi. Bu 108 kişinin arasında en çok Robert Kolej mezunu vardı (12 kişi). Ayrıca Galatasaraylı 6 kişi ve Mekteb-i Tıbbiye mezunu olan 4 kişi daha vardı (bkz. Tablo 2). İstanbul’da eğitim gören üç Bulgar başbakan da vardı: Robert Kolej mezunları olan Konstantin Stoilov (1871)44 ile Todor İvançov (1875)45 ve yine Robert Kolej mezunu düşünülen ancak 1912’de Kadıköy’de Fransız Enstitüsü’nden (Institut d’Études supérieures) mezun olan Konstantin Muraviev46 (bkz. Tablo 3). Bunların dışında 1887-1894 tarihleri arasında başbakan olan Stefan Stambolov’un da Galatasaray Lisesi’ni 1872’de harici (extern) öğrenci olarak bitirdiği mevcut mezunlar listelerinden anlaşılmaktadır.47 İstanbul’da okumuş olan Bulgarlardan 43 Mihaylova, s. 111-112; Sabev, Spiritus Roberti, s. 207. 44 Paruşeva, s. 342-343. 45 Paruşeva, s. 313-314. 46 CDA, Fon 935 К, Dosya 4, Gömlek 1. 47 Berküren, s. 12; Berküren ve Kişmir, s. 13; Engin, s. 79. Resmî Bulgar kaynaklarında bu husus belirtilmemektedir. 175 OSMANLI İSTANBULU III birçok kişi gerek Osmanlı İstanbulu’nda, gerekse cumhuriyet döneminde Ankara’da sefir olarak görev yapmışlardır. Bu görevde genelde Galatasaray Lisesi’ni bitirenlerin bulunması dikkate değerdir. 1871 yılında Robert Kolej’den mezun olan İvan Stefanov Geşov, 19011903, 1906-1909 ve 1914-1919 yıllarında üç defa İstanbul’da Bulgaristan devletinin temsilcisi olmuştur.48 Bulgar hükümetininn 22 Eylül 1908 tarihinde ilan ettiği Bulgaristan devletinin bağımsızlığının arefesinde İvan Geşov diplomatik skandalına neden olmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in doğumgünü vesilesiyle 30 Ağustos 1908’de düzenlenen resmî resepsiyona bağımsız bir devletin sefiri olmadığından davet edilmeyen Geşov Bulgaristan hükümetine şikayette bulunmuş49 ve itibarsızlık sayılan bu tutuma karşı tepki olarak Geşov İstanbul’dan Sofya’ya çağırılmış ve Osmanlı devleti ile Bulgaristan arasında adeta diplomatik bir kriz yaşanmıştır. 1898’de Galatasaray Lisesi’ni bitiren Simeon Radev ise 1923-1925 yılları arasında elçi olarak atanmıştır. Radev, elçi görevine geçince lisedeki Türk sınıf arkadaşları ziyaretine gelmişlerdir.50 1906 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Nikola Antonov 1933 ve 1945-1946 yıllarında iki defa Ankara’da Bulgar büyükelçisi olarak görev yapmıştır.51 1898’de bu liseyi bitiren Vladimir Robev Bulgaristan Sefareti’nde başkatip, Jivko Gılıbov ise baş tercüman olarak çalışmışlardır.52 1906’da buradan mezun olan Rad Petrov da sefarette tercümanlık yapmıştır.53 1912 yılında yine aynı liseden mezun olan Nikola Vançev ise 1942 yılında Ankara Bulgaristan Büyükelçiliği’nde müsteşarlık görevinde bulunmuştur.54 Ayrıca gerek Robert Kolej’de gerekse Galatasaray Lisesi’nde İngilizce ve Fransızca gibi yabancı dilleri iyi seviyede öğrendikleri için Bulgar öğrenciler birçok çevirilere de imza atmışlardır. Galatasaray Lisesi’nde kısa 48 Gençev ve Daskalova, s. 156. 49 CDA, Fon 176 К, Dosya 2, Gömlek 2, var. 7. 50 Radev, s. 170. 51 Bılgariya 20. vek [XX. Yüzyıl Bulgaristan’ı] (Sofya: Trud Yayınevi ve ABV Koop 2000 Yaynınevi), 1001; http://bg.wikipedia.org/w/index.php?title=Никола_ Антонов&oldid=6495797. 52 Berküren, s. 28. 53 Berküren, s. 36. 54 CDA, Fon 176 К, Dosya 18, Gömlek 1244, var. 3, 88, 190. 176 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER aynı bir süre okumuş olan mütercim ve gazeteci Hariton Genadiev, Jules Verne’in ve Victor Hugo’nun romanlarını Fransızca’dan Bulgarca’ya çevirmiş ayrıca da Fransızca-Bulgarca sözlük hazırlamıştır.55 Konstantin Veliçkov ve Simeon Radev henüz Galatasaray Lisesi’nde öğrenci iken Fransızca’dan Bulgarca’ya tercümeler yapmışlardır.56 Veliçkov 1891-1894 yılları arasında İstanbul’da yaşamayı tercih edip, 1899 yılında bu şehre ithaf edilen İstanbul Soneleri başlıklı kitabını yayımlamıştır.57 Radev ise, Bulgaristan’a döndükten sonra Bulgar prensi Ferdinand’a özel olarak Fransızca dersleri vermiştir.58 1840’lı yıllarda Mekteb-i Tıbbiye’de okumuş olan Atanas Granitski de, Fransızca’dan Bulgarca’ya çevirdiği bazı tıp konulu kitapların dışında Hekimbaşı İsmail Efendi’nin kolera salgını hakkındaki kitabının Bulgarca tercümesini 1849 yılında İstanbul’da sultanın izni ile yayımlamıştır (bkz. Resim 1). Ayrıca İstanbul’da eğitim aldıktan sonra Bulgaristan’a dönen Robert Kolej’li ve Galatasaray’lı öğrencilerin bazıları ilk Bulgar futbol kulüplerini kurmuşlardır (bkz. Resim 2).59 Sonuç XIX. yüzyılda gerek Osmanlı devleti, gerekse özel kişiler tarafından İstanbul’da açılan yüksek seviyeli okullar Osmanlı başkentini dönemin bölgedeki ileri gelen eğitim merkezlerinin biri haline getirmişlerdir. Bu vesile ile çok kültürlü bir yapıya sahip olan Osmanlı İstanbulu çok sayıda genci celp etmiştir. Bulgar gençlerinin çoğu da İstanbul’daki iyi seviyeli okullarda eğitim almayı tercih etmiş, en başarılı öğrencilerden birileri olup mezun olmuşlardır. O dönemde iyi eğitim almak sadece bir kişisel ve ailevî sorumluluk değil, toplumsal bir sorumluluk olup gerek İstanbul’daki Bulgar camiası, gerekse Bulgar topraklarındaki yerel topluluklar yetenekli gençlerin eğitimi ile yakından ilgilenmiş ve burslar sağalayarak eğitim almalarını teşvik 55 56 57 58 59 Radev, s. 235. Mevsim, s. 98; Radev, s. 188. Mevsim, s. 98. http://www.monitor.bg/article?id=247851. http://www.24chasa.bg/Article.asp?ArticleId=258839; http://clubs.dir.bg/ showflat.php?Board=slavia&Number=1951170459&part=all. 177 OSMANLI İSTANBULU III etmişlerdir. Burada aldıkları kaliteli eğitimin sayesinde üniversitelere devam edip mezun olduktan sonra başbakanlık ve bakanlık görevleri dahil başarılı kariyerlere imza atmışlardır. Ayrıca bazıları yıllar sonra sefir ve sefaret görevlisi olarak yine İstanbul’a dönmüş, Konstantin Veliçkov ise İstanbul Soneleri’ni yazmıştır. Bu şekilde Osmanlı İstanbulu, artık sadece Bulgar bahçıvan ve tüccarların değil (Simeon Radev’in anı kitabında belirttiği gibi60), burada eğitim alan Bulgarların da ikinci vatanı olmuştur. Tablo 1. Osmanlı İstanbulu’nda Okumuş Bulgarların Mezuniyet Oranı Mekteb-i Tıbbiye Robert Kolej Galatasaray Lisesi Toplam Mezun Olan Toplam Mezun Olan Toplam Mezun Olan 139 71 736 258 184 47 Tablo 2. Bulgar Bakanlarının Lise Eğitimi (1879-1915) Şehir/Lise Toplam Bulgar Filibe 9 Gabrova 4 Osmanlı İstanbulu Robert Kolej 12 Mekteb-i Mekteb-i Sultanî Tıbbiye 6 4 Odesa 7 Prag 3 Nıkolaev 6 Diğer 3 Rus Çek Bolgrad 4 Kiev 5 Romanyalı Sofya Selanik Diğer 2 2 2 25 24 18 6 Yunan Avusturyalı Tırnova 2 Fransız Katolik Lisesi 2 5 Viyana 3 Bükreş 1 3 Iaşi 1 Kişineu 1 60 Radev, s. 15. 178 3 BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Şehir/Lise Hırvat Sırp Fransalı Toplam Zagreb 2 Belgrad 1 Paris 1 2 1 1 Alman 1 Maltalı 1 Tablo 3. Bulgar Bakanları (1879-1915) Başbakanlık Görevi Okul Öğrenci Robert Kolej 1 Başbakan Konstantin Stoilov (1887, 1894, 1894(1871) 1899) Dışişleri ve Diyanet İçişleri Adalet Maliye 2 İvan Slaveykov (1871) Millî Eğitim 3 Dimitır Popov (1873-1874) Bayındırlık ve Ulaştırma Ticaret ve Tarım 4 Todor İvançov (1875) 5 Aleksandır Lüdskanov (1875) Ticaret ve Tarım Bayındırlık ve Ulaştırma İçişleri Tarım ve Devlet Malları 6 İvan Belinov (1876) Bayındırlık ve Ulaştırma 7 Mihail Macarov (1877) Bayındırlık ve Ulaştırma İçişleri Savunma Dışişleri ve Diyanet 8 İvan Fiçev (1876-1877) Savunma 9 Dimitır Minçoviç (1881) Adalet Başbakan (1899-1900, 19001901) 179 Bakanlık Görevi Millî Eğitim Dışişleri ve Diyanet Maliye OSMANLI İSTANBULU III Okul Galatasaray Lisesi Mekteb-i Tıbbiye Bebek Fransız Katolik Lisesi Kadıköy Institut d’Études supérieures Öğrenci Başbakanlık Görevi Bakanlık Görevi 10 Hristo Todorov (1881) Millî Eğitim Adalet Ticaret 11 İvan Peev-Plaçkov (1882) Millî Eğitim 12 Lazar Payakov (1881-1884) Maliye Millî Eğitim 1 Anton Frangya (1866-1871) Bayındırlık ve Ulaştırma Posta ve Telgraf 2 Stefan Stambolov (1872) 3 Konstantin Veliçkov (1874) Millî Eğitim Bayındırlık ve Ulaştırma Ticaret ve Tarım 4 Dimitır Popov (1868-1876) Bayındırlık ve Ulaştırma Ticaret ve Tarım 5 Mihail Savov (1876) Savunma 6 Nikola İvanov (1875-1877) Savunma 1 Georgi Vılkoviç (1857) Dışişleri ve Diyanet Bayındırlık ve Ulaştırma 2 Georgi Jivkov (1862) Millî Eğitim Maliye 3 Sava Mutkurov (1868) Savunma 4 Stefan Bobçev (1868-1876) Millî Eğitim 1 Grigor Naçoviç (1859-1860) Maliye Dışişleri ve Diyanet İçişleri Bayındırlık ve Ulaştırma Ticaret ve Tarım 2 Todor İkonomov İçişleri Bayındırlık ve Ulaştırma 1 Konstantin Muraviev (1912) Başbakan (18871894) Başbakan (1944) 180 Dışişleri Millî Eğitim Savunma Millî Eğitim Dışişleri ve Diyanet BOĞAZİÇİ KIYILARINDA HAYATA HAZIRLANMAK: OSMANLI İSTANBULU’NDA OKUMUŞ BULGARLAR ÜZERİNE BAZI GÖZLEMLER Resim 1. Hekimbaşı İsmail Efendi’nin kolera salgını hakkındaki kitabının Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Bulgar öğrencilerinden Atanas Granitski’nin Türkçe’den Bulgarca’ya yaptığı çevirisinin 1849 İstanbul baskısı (kaynak: Sofya Ulusal Kütüphanesi). Resim 2. 19081909 ders yılında Galatasaray Lisesi’nde Bulgar futbol takımı (kaynak: http:// www.24chasa.bg/ Article.asp? ArticleId= 258839). 181 Odessa Bilim Kütüphanelerindeki 18. ve 19. Yüzyıllara Ait İstanbul Tasvirleri Oleksandr Sereda Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi Her ciddi bilimsel araştırmaların temelinde kaynakların aranmasına önem vermek bulunmaktadır. Farklı kaynakların spesifik ve tipolojik sınıflandırmalarında, “anlatı” kaynakları grubunda en popüler olanlar: anılar, notlar, anı, günlük seyahatnameleri ve diğerleridir. Odessa’daki bilim kütüphanelerinde en büyük koleksiyonlar “Meçnikov” Odessa Milli Üniversitesi’nin Bilim Kütüphanesinde ve “Maksim Gorki” Odessa Milli Bilim Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. “Meçnikov” Odessa Milli Üniversitesi’nin Bilim Kütüphanesi 1817 yılında kurulduktan şu ana kadar 3,6 milyon cilt kitaba sahiptir. “Maksim Gorki” Odessa Milli Bilim Kütüphanesi ise 1829 yılında kurulduktan şu ana kadar 5 milyon ciltten fazla kitaba sahiptir. Koleksiyonlarda bugüne kadar birçok şehirlerin anlatıları bulunmaktadır. Bunların arasında Osmanlı İstanbulu hakkında üç farklı tür grupta kaynakları bulunabiliriz. 1. Sivillere ait seyahatnameler, 2. Askeri-Topografik tasvirler, 3. Hacılara ait seyahatnameler. Birinci grupta genel olarak bilim adamları, tarihçiler, diplomatlar, tüccarlar ve sıradan gezginlere ait seyahatnameler bulunmaktadır. Bu tür yayınların yazarlarından örnek verecek olursak: 183 OSMANLI İSTANBULU III Nikolay Sergeyeviç Vsevolojskiy (1772-1857) – Yarbaylıktan emekli olduğu zaman birkaç seyahate çıkıyor. 1836-1837 yıllarında güney Ukrayna ve Kırım’dan geçerek İstanbul ve Anadolu üzerinden Kuzey Afrika ve Malta’ya geçerek Fransa’ya doğru uzun bir seyahate çıkıyor. Vsevolojskiy, Rusya’ya döndüğünde kendisine ait matbaada seyahatini “1836 ve 1837 Yıllarındaki İstanbul, Anadolu, Kuzey Afrika, Malta, Sicilya, İtalya, Güney Fransa ve Paris Seyahatnamesi” başlığı ile iki ciltlik bir kitapta yayımlamış. Seyahatnamede çok ayrıntılı bir şekilde şehrin eski tarihi ve farklı milletlerin oluşturduğu şehir kültüründen bahsedilerek, 19 yüzyıl başındaki İstanbul durumu anlatılmaktadır. Elizabeth Lady Craven, 1786 yılında Kırım’da uzun bir seyahat yaptıktan sonra İstanbul’a geçiyor. 1789 yılında Londra’da kendi mektuplarını toplayıp “Kırım’dan ve İstanbul’a Yolculuk” başlığıyla kitap halinde bastırıyor. Kitap, 1795 yılında aynı isimle Rusça’ya çevrilmiş. Leydi Kraven seyahatnamesinde daha çok natüralist bir şekilde Türkler, Tatarlar ile Kırım’da ve İstanbul’da yaşayan diğer topluluklar hakkında açıklamalarda bulunuyor. Bilhassa etnografik özelliklerin, geleneksel yaşam, giyim ve sanatların üzerinde durmaktadır. Konstantin Mihayloviç Bazili, Zengin bir Rum ailesinin uşağıdır. Kendisi daha genç yaştayken ailesi İstanbul’dan Odesa’ya göç etmiştir. Nejin şehrinde Yunan gymnasiumu bitirdikten Odesa’daki Reşilye Lisesi’nde eğitimine devam etmiştir. Devlet hizmetinde bulunduğu süre içinde Beyrut’taki Rus diplomatik misyonunda yer almıştır. Başkonsolos olarak İstanbul’a defalarca ziyaret etmiştir. Mutlu geçen ilk gençlik yıllarını hatırlayarak İstanbul hakkında nostaljik birkaç kitap yazmıştır. En ünlü eserleri, 1835 yılında basılan İstanbul Yazıları ve 1836 yılında yayımlanan Boğaziçi ve Yeni İstanbul Yazıları’dır. “Yazılar”ın teması Yeniçeri Ocağı’nın Sultan II. Mahmud tarafından ilgası; idari, dini ve askeri reformların Rus okuyucuya anlatılmasıdır. Fakat devlet katındaki olaylar hakkında yazarken, aslında Osmanlı Devleti’nde yaşayan halkların tarihini de anlatmıştır. Yani, Bazili kitabı okuyanlara şarkın renklerini, padişahların başkentini, İstanbul’un saraylarını, çarşılarını ve minarelerini kendisinin nasıl 184 18. VE ODESSA BİLİM KÜTÜPHANELERİNDEKİ 19. YÜZYILLARA AİT İSTANBUL TASVİRLERİ etkilendiyse o şekilde anlatmaya çalışmış ve farklı bir dünyayı tanıtmak istemiştir. Edward Daniel Clarke (1769-1822). Ünlü bir bilim adamı, yazar, seyyah ve öğretmendir. 1792 yılından itibaren yaklaşık on yıl boyunca Batı Avrupa, Orta Doğu, Anadolu, Kuzey Afrika ve İskandinavya’ya seyahatlerde bulundu. 1803 yılında Cambridge Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmaya başladı. Uzun süreli seyahatini Avrupa, Asya ve Afrika’nın Çeşitli Ülkelerinde Seyahatler başlığıyla 11 ciltte yayımlamıştır. Birinci ciltte 1800 yılında Kırım’a ve İstanbul’a yaptığı seyahatleri açıklamakta ve Kırım’daki yeni Rus idaresini anlatmaktadır. İstanbul hakkında ise siyasetten, devletin genel durumundan şehirdeki yaşayışa kadar çok farklı hususlarda açıklamalar yapılmıştır. Thomas Macgill. İskoç asıllı bir İngiliz tüccardır. 1803-1806 yıllarında Akdeniz ve Karadeniz seyahati yapmıştır. 1808 yılında seyahat notları Londra’da kitap halinde basılmıştır. Seyahatname’nin başında limanların ekonomik potansiyeli, devletlerin özellikleri ve tüccarların durumları belirtilmektedir. Tomas Macgill ilk notları 1804 yılına aittir. Notlarında Venedik’in genel durumunu ve Campo Formio Antlaşması’ndan sonraki dönüşümünü anlatmaktadır. Aynı yıl Venedik’ten İzmir’e geçerek Ege adalarını dolaşmış, 1805 yılında İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’un şehir yapısı, binaları, nüfusu hakkında detaylı bilgiler vermektedir. Boğaziçi’ndeki ve Haliç’teki limanlar ve Karadeniz’de nerelerde gemi taşımacılığı yapılabileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Eski Antik ve Bizans heykelleri araştırmada tarihsel notları veriyor. Thomas Macgill, İstanbul’dan sonra Azak Denizi’ndeki Taganrog Limanı’na ve Karadeniz’in kuzey kıyısında yer alan Odesa (Hocabey) limanına bir ziyaret yapmış, anlatısını orada bırakmıştır. Ogüsten deLagard, bir Fransız aristokratıdır. 1801 yılında Napolyon rejiminden kaçıp Rusya’ya göç etmiştir. İsmi Rusça olarak Avgust Osipoviç Delagard şeklinde kaydedilmiştir. Rusya’dayken orduda subay olarak Fransızlara karışı savaşmıştır. Napolyon rejimi düştükten sonra Delagard Fransa’ya dönmüştür. 1816 yılına gelindiğinde artık Fransa’da bir bakan olmuş ve 1822 yılında ise İspanya’ya büyükelçi olarak gönderilmiştir. 185 OSMANLI İSTANBULU III Fransa’ya gelmeden önce 1811 yılında Moskova’dan İstanbul’a ulaşmış, oradan da Viyana’ya geçmiştir. Delagard seyahatleri sırasında Jülü Griffit’e yazdığı mektuplar 1824 yılında Paris’te bir kitap olarak yayınlamanıyor. İstanbul hakkındaki mektuplarını 1811 yılının Ekim ayından yazmaya başlamıştır. Mektuplarında, Odessa’dan gelirken Karadeniz ve Boğaziçi’nde gördüklerini anlatır. İstanbul’a geldiğinde önce Tarabya’ya yerleşmiş, sonrasında Büyükdere’ye taşınmıştır. Boğaziçi’nden bahsettiği mektuplarında limanları, nüfus dağılımını ve gayri Müslümlerin yaşadığı mahalleleri ve Prens Adalarını anlatıyor. Aralık ayında Delagard artık mektuplarında İğneada’dan başlayarak İstanbul-Varna arasındaki yolu tasvir etmeye başlamıştır. Daha sonra Viyana yolculuğu sırasında da İstanbul’dan bahsetmeye devam etmiştir. İkinci gruptaki kitaplarda İstanbul’a giden yolların askeri-topografik tasvirleri bulunmaktadır. Bu tasvirlerde ilk olarak yollar ve güzergah üzerindeki yerleşim yerleri, nüfus ve toprak özellikleri açıklanmaktadır. Bu tasvirlerde İstanbul’a yaklaştıkça çok zengin ve detaylı şekilde şehre yakın mahaller ve varoşlar gösterilmektedir. Karadeniz üzerinde yolların Askeri-topografik tasvirleri “Meçnikov” Odesa Milli Üniversitesi’nin Bilim Kütüphanesi “Stroganov” özel fonunda bulunmaktadır. Genel olarak bu tasvirler XVIII. ve XIX. yüzyıllardaki Osmanlı-Rus savaşları döneminde askeri incelemeler için Rus ordusu genelkurmayının siparişine göre yapılmıştır. Stroganov fonunun koleksiyonunda bulunan askeri bilimler hakkındaki bölümün zengin olması oldukça doğaldır. Çünkü Aleksandr Stroganov istihkam mühendisi diploması ile Askeri Okuldan mezun olmuştur. İlk askerlik stajını 1812 yılındaki Fransız-Rus savaşında yapmıştır. Askeri bilimin diğer alanlarıyla da ilgilenmiştir. XIX. yüzyılda savaş taktikleri değiştiği için topografik bilgiler haritalarda yer almamaya başlar. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Rusya daha çok Osmanlı Devleti ile savaştığından dolayı Balkan Yarımadası’ndan İstanbul’a ulaşan yolların askeri-topografik tasvirleri derlenmeye başlamıştır. Tasvirler hazırlanırken sadece yol bilgileri değil, ayırca daha geniş olarak Osmanlı coğrafyası, ekonomisi, idari yapısı, etnik grupları, toplulukların 186 18. VE ODESSA BİLİM KÜTÜPHANELERİNDEKİ 19. YÜZYILLARA AİT İSTANBUL TASVİRLERİ gelenekleri ve dinleri yer almaktadır. Bu tür bilgiler genellikle askeri çatışmalardan önce hazırlanmıştır. Fakat 1818 yılında Rus genelkurmayına hem de XVIII. yüzyıldaki Osmanlı-Rus savaşları hakkında hem gelecekte olması muhtemel savaşlar için gerekli bilgileri detaylı şekilde araştırmaları için emir verilmiştir Bu araştırmaların sonucunda Rusya ve Osmanlı Devleti’ne ait Karadeniz bölgeleri hakkında coğrafi ve askeri-topografik çalışmaları içeren bir dizi yayınlar yapıldı. Bu tür yayınlar dahilinde Galatz şehrinden başlayıp Provadı’dan Geçerek Edirne-İstanbul Hattında Bulunan Lüle-Burgaz’a (Araba-Burgaz) Ulaşan Yolun Askeri-Topografik tasviri ve Curcu ve Rusçuk’tan Başlayan ve Şumlu’dan Geçerek İstanbul’a Ulaşan Yolun Askeri-Topografik Tasviri. Bu iki tasvir 1793 yılında Rus genelkurmayından Peter Len isimli levazım subayı tarafından hazırlanmıştır. Yaş Antlaşması imzalandıktan sonra Peter Len İstanbul’daki Rusya Büyükelçiliği’ne gönderilmiştir. İstanbul’da onun asıl görevi şehir ve civarı hakkında topografik haritalar ve tasvirler hazırlamaktır. Stroganov Kütüphanesi’nde zikredilmiş tasvirler arasında ayrıca Peter Len’in editörü olduğu gravürlü iki atlas da vardır. Galatz-LüleBurgaz Güzergahı başlıklı atlas 24 harita içermektedir. Rusçuk-San-Stefano Güzergahı başlıklı atlas ise 22 haritadan oluşmaktadır. Atlasların haritalarında Peter Len’in tasvirleri kullanılmış; atlaslar Askeri-Topografya Deposu tarafından yayımlanmıştır. Tulça kalesinden başlayan Babadağ, Mangaliya, Varna, Burgas ve Midiya’dan Geçerek İstanbul’a Giden Karadeniz Sahil Yolunun Askeri-Topografik Tasviri başlıklı kitap ise tarihçilerin çok büyük merakla inceleme yapabilecekleri bir eserdir. Tasviri hazırlayan genelkurmay levazım dairesinden Yarbay Fedor Berg’dir. Fedor Berg, 1820-1828 yılları arasında uzun süre Münih’te, Roma’da ve Napoli’de büyükelçiliklerde çalışmıştır. 1828 yılında Osmanlı-Rus savaşında general olmuştur. Fedor Berg savaştan önce 1819 yılında İstanbul’dan bugün Ukrayna’daki İsmail şehrine kadar uzanan bir seyahata çıkar. Yoldan detaylıca yazılmış notları Karadeniz Sahil Yolunun Askeri-Topografik Tasvir” temelinde oluşmuştur. Ayrıca kendi tasvirini hazırlarken, 187 OSMANLI İSTANBULU III Fransız mühendisler Lafite-Klave ve Kauffer tarafından toplanmış bilgileri de kullanmıştır. Fransuva Kauffer 1784 yılından itibaren İstanbul’da Fransız Büyükelçiliği’nde çalışmıştır. Daha sonra Osmanlı hükümetinin daveti ile mühendis olarak araştırmalarına İstanbul’da devam etmiştir. Aynı dönemde 1783 yılında beri kale-hisarlarının rekonstrüksiyonu için Fransa’dan mühendis Lafite Klave gelmiştir. Stroganov Kütüphanesi’nde Lafite Klave’nin Rusça’ya da çevrilen İstanbul-Oçakov (Özi) Yolunun Tasviri başlıklı bir kitap bulunmaktadır. Lafite Klave 1784 yılının Nisan-Eylül aylarını seyahatte geçirmiştir. İstanbul’dan çıkarken Davut Paşa Sarayı, Küçük Çekmece ve Büyük Çekmece’den geçerek Çorlu, Lüleburgaz, Hacıoğlu Pazarcık, Mangaliya, Akkerman, Özi kalesine kadar uzanan yolu detaylı olarak anlatmıştır. Lafitte Klave ayrıca yol boyunca gördüğü insanların yaşama şekillerine meraklıymış. Her köy veya kasabada yaşayan toplulukların etnik özellikleri, gelenekleri, evleri, yapı özellikleri, mutfakları, tarlalardaki hasat şekilleri hakkında açıklamalar yapmaktadır. Güney Ukrayna tarihini araştıran tarihçiler için Lafitte Klave’nin seyahatnamesi çok zengin bir kaynaktır. Evliya Çelebi gibi Lafitte Klave’nin açıklamalarında Akkerman kalesi, Hocabey kalesi (Odesa) ve Özi kalesi (Oçakov) yapı özellikleri hakkında detaylar ve onların genişleme potansiyeli üzerine bilgiler vermektedir. Stroganov Kitap Koleksiyonu’nda daha bir önemli kaynak olarak 12 haritalı bir atlas olan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının ve Karadeniz Sahilleri Üzerindeki Önemli Yerlerin Çizimleri ve Tasvirleri. 1807 Yılında Majesteleri Çarın Haritacılık Deposunda Bulunan Orijinal Çizimlerin ve El Yazmalarının Gravürlü Derlemesi söylenebilir. Bu atlas hazırlanırken daha çok Lafitte Klave, Fransua Kauffer, astronom Tondü, deniz subayları Trüge ve Düvertom tarafından toplanmış bilgiler ve araştırmalar kullanılmıştır. Ayrıca, kütüphanede Stroganov’un el yazması kataloguna göre, büyük miktarda topografik haritalar varmış. İkinci Dünya Savaşı döneminde kütüphane bombaladığından dolayı ondan çok az bir şey kalmıştır. 188 18. VE ODESSA BİLİM KÜTÜPHANELERİNDEKİ 19. YÜZYILLARA AİT İSTANBUL TASVİRLERİ Topografı tasvirleri ve haritaları sadece özel bir hazırlıkla ve uzmanlar tarafından yapılabilirdi. Onların da bu bilgileri toplarken azami hassasiyet göstermeleri gerekmektedir. Kaynakları araştırırken entegre bir yaklaşım ile fiziksel, coğrafi, etnografik ve ekonomik tanımı notlar ve zaman zaman tarihsel pasajlar ile bilgileri toplayabilirmiş. Bundan dolayı XVIII. ve XIX. yüzyıllardaki İstanbul üzerine araştırma yapanlara askeri-topografik kaynakları kullanmalarını vurgulamak gerekir. Üçüncü grupta Hacılara ait seyahatnameler bulunmaktadır. Bu tür yayınlardan ilki: XII. Yüzyılda Novgorod Başpiskoposu Antoni’nin Çargrad (İstanbul) Seyahatnamesi’dir. Seyahatnameyi yayımlayan editör olarak Pavel Savvantov 1872 yılında yazdığı giriş kısmında ortalama okurlar için Osmanlı İstanbul’un durumu hakkında açıklamalarda bulunmuştur. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda hacılık yapmak popüler bir hale gelmiştir. Bunlara ait yazmalar 1705 yılında Aynoroz’a ve Çargrad’a Hac Yolculuğu, 1721 yılında Çargorod’dan Geçerek Kudüs’e Hac Yolculuğu ve diğer notlar kitap olarak yayımlanmış. Fakat bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra Odessa bilim kütüphanelerindeki bu yazmalara kaybolmuştur. 189 OSMANLI İSTANBULU III Notlar: 1. В литературе имеются разночтения относительно имени автора: в электронном каталоге Российской государственной библиотеки он фигурирует как Петр, Глиноецкий Н. П. в «Истории Генерального штаба» называет его Федором, а в «Списке воинскому департаменту, и находящихся в штате при войске, в полках, гвардии, в артиллерии и штаб-офицерам… 1789 года» есть упоминание о секундант-майоре Квартирмейстерской части Иване Лене. В «Сводном каталоге русской книги. 18011825» упоминается только фамилия Лена, как составителя. 2. Шарль Рене Фуркруа де Рамекур (Charles Rene Fourcroy de Ramecourt, 1715-1791) генерал-майор, директор Корпуса королевских военных инженеров, был другом Лафитта-Клаве и поддерживал с ним активную переписку на протяжении всего пребывания, последнего, в Турции. 3. Вероятнее всего, имеется ввиду лейтенант Дюверн, сопровождавший Лафитта-Клаве во время путешествия в Очаков в 1784 г. Referanslar: 1. Arakcheev Aleksey Andreevich – «vsesilnyiy vremenschik». [Arakcheev Aleksey Andreevich – «almighty favourite» ] Uzantısı verilen şu adresten erişmek mümkündür: http://articles.excelion.ru/ science/history/world/46187334.html (erişim tarihi: 2010). 2. Berg. Entsiklopedicheskiy slovar. [Encyclopedic dictionary]. T. 6 . Saint Petersburg, 1891. P. 487-488. 3. Glinoyetskiy N. P. Istoriya russkogo generalnogo shtaba [The history of Russian General Staff ]. T. 1, Saint Petersburg, 1883. VII, 427 p. 4. Dantsig B. M. Blizhniy vostok [The Near East]. Moscow, 1976, 360 p. 5. Zapiski voenno-topograficheskogo depo … izdannyie direktorom onogo depo general-leytenantom Shubertom [Reports of military topographical depot … published by director of the 190 18. VE ODESSA BİLİM KÜTÜPHANELERİNDEKİ 19. YÜZYILLARA AİT İSTANBUL TASVİRLERİ mentioned depot lieutenant-general Shubert]. Ch. 1. Saint Petersburg, 1837. XV, 362 p., 1 f. kart. 6. Istoriya otechestvennogo vostokovedeniya do seredinyi XIX veka [The history of domestic oriental studies to the middle of 19th century]. Moscow, 1990, 435 p. 7. Sapozhnikov I. V. Opisanie Odessy i Severnogo Prichernomorya 1780 godov [The description of Odesa and the Nothern Black Sea costal territories of 1780s]. Ilichevsk, 1999. 80 p. 8. Sobranie vseh pomeschennykh v vedomostyakh obeikh stolits s 1787 po 1791 god vklyuchitelno, relyatsii o voennykh deystviyah protiv nepriyateley rossiyskoy imperii … [Collection of all relations about hostilities against the Russian empire published in gazettes of both capitals]. Ch. 1. Moscow, 1791. [2], 212 p. 9. Spisok voinskomu departamentu, i nakhodyaschimsya v shtate pri voyske, v polkah, gvardii, v artillerii i pri drugih dolzhnostyah generalitetu i shtab-ofitseram, takzhe kavaleram voennago ordena i starshinam v irregulyarnykh voyskakh 1789 goda [The list of military department being on the strength not only in army, regiments, guards, artillery but on other posts, generals and field-officers as well as awarded the order and officers in regular army]. Saint Petersburg, [1789]. 340 p. 10. Feldman V. S. Fond A. G. Stroganova v Nauchnoy biblioteke Odesskogo natsionalnogo universiteta im. I. I. Mechnikova [A. G. Stroganov special collection in the Scientific Library of the Odesa I. I. Mechnikov National University] Visnik Odeskoho natsionalnoho universytetu. Ser. Bibliotekoznvstvo, bibliografoznavstvo, knigoznavstvo [Odesa National University Herald. Series: library studies, bibliography, bibliology]. Odesa, 2007, t. 12. № 4, pp. 144-152. 11. Marie-Gabriel-Florent-Auguste de Choiseul-Gouffier. Available at: http://www.nlr.ru/ar/staff/shuaz.htm. – (accessed 2010). 12. Fonlogue de. Un officier du génie en mission a Constantinople au XVIII siecle : le major Lafitte-Claver. Revue du genie militaire paraissant tous les mois trente-troisiиme année. Nancy-Paris-Strasbourg, 1935, t. 57, l-re livraison Juillet, pp. 393-438. 191 OSMANLI İSTANBULU III 13. Hitzel F. Les relations franco-turques а la veille de l’expédition. La campagne d’Egypte 1798-1801. Mythes et réalité. Paris, 1998, pp. 43-58. 14. Tholin, G. E. Les papiers du général Lafitte-Clavé. Bulletin historique et philologique du comité des travaux historiques et scientifiques. Paris, 1893, année 1893, № 1, pp. 61-63. Приложение / Ek: 1. Военно-топографическое описание береговой дороги Черного моря, от крепости Тульчи чрез Бабадаг, Мангалию, Варну, Бургас и Мидию в Константинополь / Составленное в канцелярии генерал-квартирмейстера Главного штаба Его императорского величества из сведений собранных Квартирместерской части полковником Берхом в 1819 году, и записок французских инженеров Лафита в 1788 и Кауфера в 1796 годах. – Санктпетербург: печатано в типографии Генерального штаба, 1822. – 78 с.; 8° 2. [Лафитт-Клаве Ж.] Описание пути от Константинополя до Очакова / [Ж. Лафит-Клаве]. – Санктпетербург: печатано в типографии Генерального Штаба, 1821. – 92 с. 3. Лен. Военно-топографическое описание дороги из города Галаца чрез Правади в Люле-Бургас (тож Араба-Бургас) лежащий по дороге из Адрианополя в Константинополь / Лен. – Санктпетербург: печатано в типографии Генеральнаго штаба, 1822. – 45, [1] с.; 8°. 4. Лен. Военно-топографическое описание дороги от Журжи и Рущука чрез Шумлу в Константинополь / Лен. – Санктпетербург: печатано в типографии Генеральнаго штаба, 1821. – 42 с.; 8°. 5. Маршрут от Рущука до Саман-Стефана / черченый кантонистами 3-го отделения Военно-топографического депо. – [Спб. : Военно-топографическое депо, 18…]. – [4] c., 24 л. карт.; 8°. 192 18. VE ODESSA BİLİM KÜTÜPHANELERİNDEKİ 19. YÜZYILLARA AİT İSTANBUL TASVİRLERİ 6. Маршрут от Галаца до Арабабургаса / черченый кантонистами 3-го отделения Военно-топографического депо. – [Спб. : Военно-топографическое депо, 18…]. – [4] c, 22 л. карт.; 8°. 7. Маршруты по главным направлениям в Бессарабии, Молдавии и Валахии… / из сведений собранных офицерами квартирмейстерской части в последнюю турецкую войну с 1806 по 1812 год. – Санктпетербург: типография Генерального штаба, 1822. – [24] л.; 8°. 8. Чертежи и описания проливам Константинопольскому, Дарданельскому и главным местам турецкого владения по берегам Черного моря лежащим / собраны и гравированы 1807 года при Его императорского величества Депо карт из разных оригинальных чертежей и рукописей в оном Депо хранящимся. – [СПб., 1807]. – 12 л. карт. 193 Visual Representations of Constantinople/Istanbul and other Images in Mural Paintings and Artifacts of the Late Ottoman Centuries in Albania Dorina Arapi Ulusal Tarih Müzesi Arnavutluk Due to its geographical position, historical events and social circumstances, Albania has served as a crossroad to great empires. For centuries different cultural influences were encountered and a network of ideas, perceptions and concepts created interesting strata of imaginary boundaries, proximity and remoteness. Albania was strategically located; via Egnatia that led from Dyrrhachium (modern Durrës, Albania) to Constantinople served as a east-west route and for a long time was known as “the main artery of the byzantine heart”.1 Over the centuries, the Byzantine Constantinople and the Ottoman Istanbul were perceived as the main cultural centers to be linked and related to. Constantinople spread its influence on Byzantine culture in Albania over the many centuries. Following the downfall of the Eastern Roman Empire in 1453, the tradition of 1 Pëllumb Xhufi, “Ndarja e Shqipërisë nga Bizanti”, in Studime historike, Akademia e Shkencave e Republikës së Shqipërisë, Instituti i Historisë, Tiranë, 1-2 (1999), p. 24. 195 OSMANLI İSTANBULU III Haremlik Kaplan Paşa making icons by following the rules of the Christian orthodox art still prevailed.2 This period, known as the era of Post Byzantine art, entered into a new phase. Innovation in iconography was enriched with new artistic elements. The Ottoman Empire conquered Albania in the fifteenth century and its cultural influence affected many aspects of Albanian cultural life. Despite local traditions, Ottoman visual culture had an impact on local culture, especially in introducing models of visual representation, new themes in mural paintings and new patterns of decorations. Therefore, during the eighteenth and nineteenth centuries, decorative elements, urban and architectonic landscapes, picturesque scenes of Istanbul were incorporated into the composition of the mosques and houses. Byzantine Constantinople and Ottoman Istanbul was the “super-city”3 which embodied major changes. The two empires attempt2 Lyn Rodley, “The Byzantine Context”, Angeliki Lymberopoulou and Rembrandt Duits (eds.), Byzantine Art and Reinnassance Europe (Ashgate, 2013), p. 34. 3 Speros Vryonis, Jr., “Byzantine Constantinople and Ottoman Istanbul. 196 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE ed to bring the city into the spotlight of their policies; it is therefore quite understandable that the city occupied a special place in the wall decoration of the feudal houses, and wealthy houses. During the eighteenth and nineteenth century, the visual representation of Istanbul turned to be the most used iconographic theme, becoming a symbol of affiliation. The origin of this visual expression should be traced back to the eighteenth century when Istanbul underwent major changes. Following the stay of the imperial family in Edirne for 40 years, Sultan Ahmed III settled in Istanbul and re-inaugurated it as the capital of the empire. As a period marked by reformation, the “Ottoman rule forged a new image for itself, based on visibility”.4 The transformetre of the city took place not only in its layout, but also in the establishment of many architectural buildings as kiosks, summer palaces, gardens and fountains.5 The reign of Ahmed III as a period of revitalization of the public life and the city itself, returned “Istanbul to its central position as capital of the empire”.6 The image of Istanbul should not be sought only in architectural landscapes; it appears in symbols and figurations that remind of its power and enchantment. In the accounts of many scholars, the iconographic theme of Istanbul in wall paintings was firstly displayed in the mansions of the sultan since the early seventeenth century.7 Studies conducted in Albania, generally stepilate that the images present in the mosques are usually imitations of those in Istanbul, 4 5 6 7 Evolution in a Millenial Imperial Iconography”, eds. Irene A. Bierman, Rifa‘at Ali Abou-El-Haj, Donald Preziosi, The Ottoman City and its Parts: Urban Structure and Social Order, Aristide D. Caratzas (New York, 1991), p. 13-52. Ipek Tureli, “Istanbul”, in Sandy Isenstadt, Margaret Maile Petty, Dietrich Neumann (eds.) Cities of Light: Two Centuries of Urban Illumination, (Taylor and Francis, New York, 2015), p. 3. Shirine Hamadeh, “Splash and Spectacle: The Obsession with Fountains in Eighteenth-century Istanbul”, Muqarnas: An Annual on the Visual Culture of the Islamic World, Vol. 19 (2002): pp. 123-148. Ebru Boyar and Kate Fleet, A Social History of Ottoman Istanbul, (Cambridge, New York, 2010), p. 3. Carel Bertram, Imagining the Turkish House: Collective Visions of Home, (Austin, Texas, 2008), p. 43. 197 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul, Haremlik Kaplan Paşa and commonly found in the houses of central Albania.8 Mosques in Albania were financed by wealthy landlords or merchants, following the example of sultans and viziers in Istanbul.9 8 Pirro Thomo, “Aspekte të njësisë dhe ndryshueshmërisë në trashëgiminë ndërtimore të vendeve fqinje”, Albanohellenica, 5 (2013), p. 283. 9 Koço Miho, “Kontributi i traditës vendëse në arkitekturën e xhamise tipike të Tiranës”, Monumentet, 11 (1976), p. 192. 198 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE One of the earliest mural painting dates back to the eighteenth century, precisely 1764, the year that also marks the construction of the house.10 The fresco is depicted in the haremlik of Kaplan Pasa Toptan (today the Ethnographic museum of Krujë), which is located in the city of Krujë. The Toptan family was a well-known feudal family in Albania in the eighteenth and nineteenth centuries. They had extensive territories in Krujë and performed different functions in the feudal administration and in the imperial court of Istanbul.11 The Toptans were described as a important family, and their relations with influential people in the Sultan’s court aided in maintaining their dominance as well as solving their conflicts with the Bargjinoll family, a feudal family of Tiranë. In the haremlik, mural paintings decorate the bride’s room’s upper part walls. Here, there is what appear to be the visual representation of a wrestling match, an urban landscape, two lions and an emblem. Istanbul usually appears as surrounded by the sea, and other figures on mural paintings display vessels on the banks, mansions along the coast and cypress trees. The city that appears on the mural painting might be the city of Istanbul. This might be for two reasons: the first, this iconographic theme was ubiquitous during that period; and the second is related to the close ties that the Toptan family had with Istanbul, with the Sultan’s court; the representation of Istanbul on the mural painting was a further proof of the family’s power. The urban landscape shows the city walls and various houses with çardak. This might be a scene from the Golden Horn and the depiction of the ships reinforces this idea. As the main entrance to the city, until the nineteenth century, Golden Horn served as a shipyard, used for building ships, and as a port where different goods from various countries and the Balkans arrived.12 What attracts the attention in this painting is the portrayal of a steam boat. Presuming 10 Emin Riza, “Studim për restaurimin e një banese me çardak në qytetin e Krujës”, Monumentet, Tiranë, 9 (1975), pp. 107-126. 11 For the family of Toptans and Bargjinoll, see : Kristo Frashëri, “Historia e Tiranës”, Tiranë, (2004), pp. 104-116. 12 Dikmen Bezmez, The Politics of Urban Regeneration: The Case of the Golden Horn, Istanbul, (United States, 2008), p. 125. 199 OSMANLI İSTANBULU III Suleymaniye, in Et’hem Beu mosque, Tirana that it was sterted to be used in the Ottoman Empire in 1827,13 the illustration of the steam boat invalidates the idea that the painting was done in 1764, thus leading us to think that it was done years later. Another represented scene is the wrestling match, the game of pehlivans. This activity was performed during the wedding events (still present in Macedonia and Gora),14 therefore it is understandable why it appears in the bride’s room. Near the scene of pehlivans are depicted two lions. According to the oral tradition, the two images of lions are related to the Toptan family, representing the family’s coat of arms.15 13 Selcuk Aksin Somel, The A to Z of the Ottoman Empire, (UK, 2003), p. IX. 14 Parim Kosova, Gora dhe veshja tradicionale e saj gjatë shekullit XX, (Prishtinë, 2007), p. 18; Goranco Angelov, “The Function of the Zurla Players in the Pehlivan Wrestling in some parts of the Republic of Macedonia”, in Fourth Symposium of the ICTM study group for music and dance in Southeastern Europe, (Serbia, 2014). 15 The portrayal of lions is present in many mural paintings of Gjirokastër houses, and Konitsa houses (Greece), which makes us think that the traveler painters preferred certain figurations, and therefore in some houses appear the same elements. 200 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE The last scene is the representation of an emblem, which is very simple in its symbolic organization. The placement of the emblem on mural paintings of Toptan haremlik coincides with the new measures that were taken by the Ottoman Empire in the late eighteenth century; the renewal of the military system is associated with the military image as the emblem. It is not clear when exactly the first official coat of arms was designed for the Ottoman Empire;16 however, this image indicates the importance of this family and it represents one of the initial forms of the Ottoman emblems that appear on mural paintings in Albania. Given the close relations that the Toptan family had with the Sultan’s court, it would be acceptable to think that this emblem suggests the high esteem and prestige this house held in the eyes of the Ottoman state.17 There are depicted zurlas, drums (local musical instruments), flags and weapons. Their way of organization makes us think that it is a combination of local and military elements, and an indicator of this family status. Among many mosques built in Tiranë, the most beautiful one (still located in the center of the city), is the Haci Et’hem Beu mosque. Its construction was started in 1793/94 by Molla Bey and it was finished by his son Haci Et’hem Bey in 1822/23.18 The mural paintings date 1822/23.19 In the prayer hall, walls and domes are covered with mural paintings.20 Exterior walls of the mosque’s portico and the mural painting of the façade portray Istanbul. According to Kristo Frashëri, in the painting of the mosque’s portico it is portrayed an island with a river that flows through it where the boats sail. In one of the 16 http://www.obarsiv.com/english/Ottoman_Orders_and_Decorations.html 17 See and compare Tarkan Okcuoğlu, “Between Tradition and Modernity: The Kayserili Ahmed Pasha Mansion and its Wall Paintings”, Synergies Turquie no 2, Regards Sur une Langue–Culture, Istanbul, (2009): pp. 41-50. 18 Koço Miho, “Kontributi i traditës vendëse në arkitekturën e xhamisë tipike të Tiranës”, Monumentet, 11 (1976), p. 193. 19 Machiel Kiel, Arkitektura osmane në Shqipëri 1385-1912, (Tiranë, 2012), p. 319. 20 Stilian Adhami, Monumente të kulturës në Shqipëri, (Tiranë, 1958), p. 160; Apollon Baçe, Aleksandër Meksi, Gjerak Karaiskaj, Pirro Thomo, Historia e arkitekturës shqiptare. Nga fillimet deri ne 1912, Tiranë, 1979-1980, p. 351. 201 OSMANLI İSTANBULU III chronograms in the mosque, it is written that “the mosque has given eternal beauty to the city, as Hagia Sophia has given to Istanbul”. The author of the verses recalls the idea of Hagia Sophia, which does not appear on mural paintings. The identification of Süleymaniye mosque with Hagia Sophia is almost understandable. The Süleymaniye mosque, positioned on the third hill, dominated the skyline of the city of Istanbul. Under the image of the glorious former Byzantine basilica of Hagia Sophia, the Süleymaniye mosque was seen as a “progeny of the Hagia Sophia”.21 In this context, the Süleymaniye seems to stand out in Istanbul’s skyline silhouette. An element that serves as a determining factor in the identification of the mosques is the number of minarets.22 The juxtaposition of comprehensive elements of the city and the depiction of cypress trees and stone buildings with çardak, which appear in the same order and repeated in the same manner, creates an aesthetically pleasing effect. In the interior part of the Et’hem Bey mosque, on the eastern side of the prayer hall and in the prayer area of women, Süleymaniye mosque is shown among other landscapes, with its four minarets as it appears in the Bachelors’ mosque in Berat.23 The Süleymaniye mosque was a distinctive landmark and the most representantive subject of the city.24 Most of the scenes that appear in mural paintings 21 See: Fairchild D Ruggles, “Süleymaniye Mosque,” ed. Joseph W. Meri, in Medieval Islamic Civilization. An Encyclopedia, New York and London: Routledge Vol. I, (2006): pp. 778-780. 22 Carel Bertram, Imagining the Turkish House: Collective Visions of Home, Austin, (Texas, 2008), p. 44. 23 This mosque was built in 1827 and its construction was ordered by Suleyman Pasa Vlora. Since it served guild single city, the mosque is known as mosque named Bachelors. The wall painting date 1827/1828. See: Machiel Kiel, Arkitektura osmane në Shqipëri 1385–1912, (Tiranë, 2012); On the mural paintings of the eastern façade of the Bachelors Mosque in Berat it is depicted a landscape showing the Süleymaniye Mosque in Istanbul city. See: Dorina Arapi, Uji në arte dhe zejtari në rajonin e Beratit, nga shek. IV para Krishtit deri në shek.XIX pas Krishtit, (University of New York, Tirana, 2015). (Forthcomming). 24 See: Carel Bertram, Imagining the Turkish House: Collective Visions of Home, (Austin, Texas, 2008), p. 44. 202 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE are not realistic paintings, but imaginary scenes that recall scenes and architectonic landscapes, such as the Süleymaniye mosque, the tower of Beyazid, the Bosphorus and the Golden Horn.25 The account of the Italian architect Baglioni (around the 40’s), describes that on the west wall of the Suleyman Pasa mosque in Tiranë (destroyed during the WWII) it is depicted “Constantinople in details as the Saray, the mosques, and the Theodosius Column”.26 It seems that important monuments of the city were the subject of the wall paintings. Given the similarity of the paintings in the prayer hall of the mosque of Et’hem Bey with those in the prayer hall of the Bachelors mosque in Berat, it can be supposed that not only they may have been painted by the same master, but also common templates might have been used.27 Unlike the prayer hall, numerous landscapes decorate the portico of Et’hem Bey Mosque, but the mural paintings style is not the same with these of the prayer hall’s muals of the prayer hall. It is clearly evident that they are not the same group of artists that worked in the prayer hall. The mural paintings in the portico represent a higher level of painting. There might have been artists with a certain artistic background, using the perspective despite being limited. Painters somehow follow the rules of perspective, but in most cases they avoided it. The distinctive pictorial style, the interpretation of paintings and drawings and the treatment of shape and volume suggest that there might have been two different groups of painters with a certain artistic background. It is argued that similar interior stylistic features of old Turkish buildings (preserved in Veroia, Kastoria, Smolyan, and Anatolia) indicate that the same group of artists, 25 Bertren, Imaging the Turkish Horse, p. 43; Carel Bertram, Imagining the Turkish House: Collective Visions of Home, Austin, Texas, 2008, p. 43. 26 E. Baglioni, Tirana e dintorni in Albania-Guida della consociazione turistica italiana, (Milano, 1940), p. 151. 27 See: Helmut Buschhausen, Chary Chotzakoglou, “La posizione della pittura Albanese nell’arte bizantina e postbizantina”, Mustafa Arapi, Karoline Czerwenka-Papadopoulos (eds.), Icone di Albania. Arte Sacra dal XIV al XIX Secolo. Albania tra la Mezzaluna e la Croce, Catalogo della Mosta, Aprile – Giugnio 2002, Mole Vanvitelliana di Ancona, 106-7 (No. 69) Ancona: Provincia di Ancona, 2002, pp. 29-48. 203 OSMANLI İSTANBULU III The emblem who had been in Macedonia and Northern Greece, painted them.28 Inside the mosque there is a naive depiction, and in the portico of the mosque were a group of painters, who had a well-rounded knowledge of the art of painting, although an empirical knowledge in the usage of perspective. Since it was not possible to follow the rules of the perspective, the visual expression of Istanbul was imaginary rather than being captured en plein air. There were frequent attempts to represent a part of the city in the form of an island as it appeared in the portico of the Et’hem bey mosque. The artist was oriented toward the idea of the city on seven hills where every hill had its monument. Depictions always recall important monuments that serve as points of reference for the viewer. The foundation of Constantinople as the New Rome inspired the idea of city the with seven hills. Because of the city’s topography and the artistic aspect, the city resembles island-like hills, as it appears in the portico Et’hem bey mosque. 28 Machiel Kiel, Arkitektura osmane në Shqipëri 1385-1912, (Tiranë, 2012), p. 319. 204 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE The way Istanbul appears in the mural paintings of Et’hem bey Mosque is pertico reminds us of the engravings of eighteenth and nineteenth cultures, such as for example, the engravings of Martin Sturtzenbecher, Ludwig McFarlane and Charles Wrangel.29 We do not know if/how these engravings ended up in the hands of the artists, but if we take into consideration that most of the paintings were executed by travel painters, we can assume that they came into contact with such engravings. For the post byzantine art it was somehow different. The icons, as holy images, had a spiritual function. They could make the believer assimilate the contents of religious texts through image. So the artist had to follow the idea and not the reality. The canonic rules of Byzantine art helped the believer to understand the scenes from holy texts through the depiction of saints, portraits and nature. Everything was painted far from reality, not a materialistic referring to world, it was “indifferent towards the faithful depiction of the sensible world and that it favored the reproduction of established iconographies types”.30 A particular iconographic theme of the later Orthodox Christian art in Albania shows in the background of the icon the city of Constantinople with its transformation. The former Constantinople is depreted; but signifirent elements from the Islamic mosques are inceperated, such as of the Islamic mosques, as the minarets31 that rise high above in Constantinople’s skylme. 29 For a comparison and analysis see the engravings: Martin Sturtzenbecher, Vue de Constantinople prise du palais de suède à Pera 1791; Charles Mac Farlane, Constantinople in 1828. A residence of sixteenth months in the turkish capital and privinces: with an account of the present state of the naval and military power, and of the resources of the Ottoman Empire, (London, 1829); Ludwig Wrangel, Flüchtige skizzen aus ost und süd, gesammelt auf einer reise nach wosnesensk, (Odessa, Constantinopel, Smyrna, Athen und Corfu, 1839). 30 Maria G. Parani, Reconstructing the Reality of Images. Byzantine Material Culture and Religious Iconography (11th-15th Centuries), (Brill, Leiden, Boston, 2003), p. 2. 31 Myslim Hotova, Besimi dhe Qytetërimi. Bashkëudhëtarë, (Tiranë, 2011, U.F.O Press), pp. 180-182. 205 OSMANLI İSTANBULU III The Icon “The Life-Giving Spring” is painted in the workshop of Joan Çetiri.32 The iconographic theme of “The Life-Giving Spring” (Zoodochos Pighi) is related to the church that bears the same name with that in Constantinople. During the Ottoman period it seemed as if there were fish in the pond and the entire neighborhood was named Balukli or Balıklı, meaning “fish pond” in Turkish.33 The fish are related to a legend about a monk in the Balıklı monastery. The legend tells that the monk was frying the fish when he heard the news that Constantinople was captured by the Turks; he said that he would believe it only if those fish stared to swim in the life-giving spring, something that actually happened.34 Several later icons of “The Life-Giving Spring” depicted fish in the pond. The monastery was revived after two reconstructions, respectively in 1727 and 1835,35 and the fame of the icon spread to those places with healing sites.36 Based on the rules that define the Byzantine art, in the icon’s background appear buildings that portray Constantinople 32 The story about a soldier named Leo, which goes back around the year 450 AD, outside the Byzantine city walls of Constantinople. Suddenly Leo sees before him a blind guy, who was asking water to quench his thirst. A woman’s voice spoke to him saying that the water is near you. Leo followed her advice and came just as he heard the voice; the blind regained sight and he beat thirst. Years later Leo would become King her as Leo I, and to honor the name of Holy Mother Theotokos, built a church on the name of the life-giving spring. On the icon is depicted the Virgin holding the Christ Child placed on a fountain. All the figures are gathered around her and the fountain which she approached to be headed in the miroculas water. 33 Jens Fleischer, The Mother of God –The Life-Giving Fountain, in Søren Kaspersen, Ulla Haastrup (eds.), Images of Cult and Devotion Function and Reception of Christian Images in Medieval and Post-Medieval Europe, (Museum Tusculanum Press and the authors, Copenhagen, 2004), pp. 255-264. 34 Alfredo Tradigo, Icone e Santi d’Oriente, Mondadori Electa, (Milano, 2004), p. 193. 35 Moutafov Emmanuel, “Monastery of the Zoodochos Pege at Balıklı, extra muros”, Encyclopaedia of the Hellenic World, Constantinople, URL: <http:// kassiani.fhw.gr/l.aspx?id=11780> 36 Andreas Andreopoulos, Gazing on God: Trinity, Church and Salvation in Orthodox Thought and Iconography, (Cambridge, United Kingdom, 2013), p. 96. 206 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE in a simple way. The depiction of the mosques minarets in this icon is a rare representation of this iconographic theme.37 The representation of Constantinople in this icon might be related to the changes in image, the architectural landscape of Constantinople and the monastery itself, which might be linked to the changes that the city encountered during the eighteenth century. In that century, the fountains were a central feature of visual and literary representations of Istanbul, and the proliferation of fountains and elegant architectural embellishment of watering places in the eighteenth century was widespread.38 This change found resonance also in the Orthodox Christian world. The representation of Islamic elements in objects of devotion among Orthodox Christians implres that this scene was permitted in Constantinople. From 1703 until 1809, around 370 fountains and 250 çesmes were built in different areas of the city.39 The large number of constructions that featured these architectonic elements had either an aesthetic function or a spiritual one. During the eighteenth century, there was a revaluation of the pagan elements, as it was believed that the water had an mystical aspect. The idea of the water as a mystical element was used as a religious triumph as well.40 This led to the construction of many fountains and a desire to decorate with architectonic elements the places with healing water.41 This trend was reflected in the Christian 37 Myslim Hotova, Besimi dhe Qytetërimi. Bashkëudhëtarë, (Tiranë, 2011), U.F.O Press, pp. 180-182. According to Hotova, this icon represents the religious tolerance in Albania. Another icon, dating the first half of nineteenth century, is “The life-giving spring” of Mihal Anagnosti. The central figure is the Holy Mother and the Christ child who stand on a marble fountain. On the background of the icon is depicted the city of Constantinople with the city walls. The depiction of Constantinople seems to be more related to a “realistic” depiction of the walls. As the legend says, the history takes place near the Golden Gate in Constantinople. 38 Bradley, Water, p. 125. 39 Shirine Hamadeh, “Splash and Spectacle: The Obsession with Fountains in Eighteenth-century Istanbul”, Muqarnas: An Annual on the Visual Culture of the Islamic World, Vol. 19 (2002), pp. 123-148. 40 Bradley, Water, p. 126. 41 Bradley, Water, p. 125. 207 OSMANLI İSTANBULU III Orthodox icons as well as in the fountains and çesmes. The placement of the high minarets on the architectonic landscape of Constantinopole shows that the monastery with healing spring was a destination for not only Christians pilgrimage, but also for Muslims.42 The spread of this iconography and the idea of the water as a religious triumph is strongly connected to the idea of the revival of the church during the eighteenth century which considers the water as a political triumph as well.43 The idea of the universal church is reflected in the rare iconographic theme of “The First Ecumenical Council the Battle of Mulvian Bridge”.44 Also the appearance in the post Byzantine iconography of Saint Constantine with the scepter seem 42 Basilius J. Groen, “Wash your sins, not only your face”: Therapeutic Water and the Evolution of the Small Water Blessing in the Greek-Byzantine Tradition, in Eds Diliana Atanassova,” in Tinatin Chronz (Hg.) Beiträge zu Gottesdienst und Geschichte der fünf altkirchlichen Patriarchate für Heinzgerd Brakmannzum 70, Geburtstag Orientalia–Patristica–Oecumenica Vol.6, 2, (Lit Verlag GMbH and Co. KG, Wien, 2014), p. 259. 43 Bradley, Water, p. 126. 44 The icon was painted by Joan Athanasi in 1765. 208 VISUAL REPRESENTATIONS OF CONSTANTINOPLE to be related to the spiritual awaking of the church in the eighteenth century.45 After the abolishment of the autocephalous archdioceses in the eighteenth century, the ecumenical ideology was seen as an idea to raise the religious spiritual awakening of the church and the restoration of the Byzantine Empire.46 As a result, the transmission of this idea was translated into symbolic figures such as Saint Constantine. The dynamism of Constantinople is embodied in all the artistic changes of the time, as well as the relationship and cultural exchanges between them. In one way or another, the city had been a meeting point, the beating heart for both empires. Due to its geographical position, political importance, the city was the perfect matrix for “the imperial iconography”,47 as Vryonis would say. 45 For an iconography of Saint Constantine see: Ioannis P. Chouliarás, “The Depiction of Saint Constantine in Postbyzantine Monumental Art in Epirus and Macedonia. Iconographical Particularities,” in Miša Rakocija (ed.) in Niš and Byzantium, (Nis, 2014), pp. 433-442. 46 Eleonora Naxidou, “The Transition from Ecumenical Tradition to a Multinational Perspective: The Historical Evolution of the Orthodox Church in the Ottoman Empire” Plamen Mitev, Ivan Parvev, Maria Baramova, Vania Racheva (eds.), Empires and Peninsulas: Southeastern Europe between Karlowitz and the Peace of Adrianople, 1699-1829, Lit Verlag Dr. W. Hopf, Berlin, 2010, pp. 149-152. 47 Speros Vryonis, Jr., “Byzantine Constantinpole and Ottoman Istanbul. Evolution in a Millenial Imperial Iconography,” Irene A. Bierman, Rifa‘at Ali Abou-El-Haj, Donald Preziosi (eds.), The Ottoman City and its Parts: Urban Structure and Social Order, (Aristide D. Caratzas, New York, 1991), pp. 13-52. 209 The Perception of the City in Topographic Works of Yeremia Chelebi Qyomurtchyan Gayane Ayvazyan The Mesrop Mashtots Institute of Ancient Manuscripts, Ermenistan The literary merit of Yeremia Chelebi Qyomurtchyan (16371695) contains an extensive experience of cultural multi-layer interpenetrations and relations. One of Qyomurtchyan’s original features consists in his ability to combine Armenian self-consciousness and, on the other hand, the Ottoman civil consciousness of the 17th century. He was born and spent his life in the Ottoman capital, becoming the bearer of the city culture and a competent citizen. This fact is clearly differentiated within all the historical heritage of Yeremia Qyomurtchyan. However, his topographical works have not only crystallized the author’s historical perspectives and preferences, they also represent a firm and harmonious combination of the city and its citizen. In addition to the structural approaches, the works encompass the great passion of the author towards the city. While describing the city, the author’s egocentrism steps back, he makes the city speak for itself and move forward solely in Qyomurtchyan’s works. Among the literary rich and voluminous heritage of Qyomurtchyan, we would like to mention his topographies, which are created in a vivid, 211 OSMANLI İSTANBULU III unconstrained and fascinating style and in a lively rate. The author has paid tribute as much as possible to his creative imagination, using a variety of allegoric images, stories, conversations, songs (mainly used the art of Qaafiyaa), some of which he work himself and some of which he related from ofhers. The topographies dedicated to Constantinople / Istanbul (we use both names of the city in accordance with the principles applied by the author) are the following: “The brief description of Constantinople’s strait” (“Hamarōt storagrut’iwn K. Polsi neğutsi”), “History of Constantinople’s fire” (“Patmut’iwn hrakizman Kostandnupolsoy”) and “History of Istanbul” (“Stampōloy patmut’iwn”). We can definitely assume that the last two works have been ordered by the Armenian political elite of that period. As to the “Brief description of Constantinople’s strait”, it is a composition in verse, which provides us with some information concerning the villages and other settlements situated in Bosphorus (in Turkish - Boğaziçi) (in Turkish Boğaziçi, note that the author lists both the ancient and contemporary noues) both their ancient and contemporary names. The current place of this work is unknown, but there are other traces closely connected to it. The grandchild of Komitas Qyomurtchyan - Kozmas Qyomurtchyan (Cosimo de Carpognano), who was the translator of the Spanish Embassy in Constantinople, wrote a book in Italian1 devoted to the topographical description of the city. There, he also describes the strait, and in the words of Ghukas Intchitchyan, “mentions only the names of important villages, using also both their ancient and contemporary names.”2 V. Torgomyan, who had the opportunity to compare the two above mentioned works of Yeremia and Kozmas Qyomurtchyans, shows that Kozmas used his forefather’s work: in some places he just quoted him, adding only his own 1 Cosimo Comidas de Carbognano, Descrizione topografica dello stato presente di Constantinopoli, Bassano, 1794, see Turkish translation: Cosimo Comidas de Carbognano, 18. Yüzyılın Sonunda İstanbul, (çev. Erendiz Özbayoğlu) (Istanbul, 1993). 2 Ł. Inčičean, Amaranots biwzandean, see Yarajabanut’iwn, (Venice-S. Lazzaro, 1794), p. 6. Ašģarhagrut’iwn chorits masants ašģarhi, volume V, (Venice-S. Lazzaro, 1804), p. 156. 212 THE PERCEPTION OF THE CITY IN TOPOGRAPHIC WORKS OF YEREMIA CHELEBI QYOMURTCHYAN comments.3 In addition, as shown in works of T. Palyan4 and Gh. Intchitchyan, the two Qyomurtchyans applied the same principle while describing the topography of Bosphorus strait. There is no doubt that Kozmas Qyomurtchyan was familiar with the work of his grandparent, and in fact, this is the translation that Trdat Palyan writes about. It is unclear whether Kozmas Qyomurtchyan made the literal translation of this work or simply transmitted it, in accordance with the traditions of the time. We think that even if the original is never to be found, it can be restored (at least semantically) on the basis of the translation. The next work entitled «History of Constantinople’s fire»5 is based on the description of the fire, which occurred on July 14, 1660 in Constantinople and destroyed almost the half of the Ottoman capital. The title of the work doesn’t belong to the author: Yeremia Qyomurtchyan calls his book «Book of Fire», «The Large Fire» or just «The Large». The author divided the book into six parts. We would like to draw attention especially to the auther’s approach author concerning the question of chronology. He dates the fire according to the Armenian, Arabic, and Persian chronological calendars, he also associates the dates with the years in office of a series of contemporary preeminent leaders and Armenian, Greek and Catholic religious leaders. Generally, all the fires occurred in Constantinople won Qyomurtchyan’s attention. Thus, he writes about the fires that occurred from 1565 to 1694 in another book entitled «Annalistic History». But the above mentioned fire of 1660 was perhaps the largest and the most destructive of all the fires that Qyomurtchyan witnessed. It turns out that Qyomurtchyan had the idea to write down this story while writing his «Annalistic history»; however he considered the description of the fire too complicated 3 Eremia Chēlēpi K’eomiwrčean, Stampōloy patmut’iwn, ašģatasirut’eamb V. Torgomeani, volume II, (Vienna, 1932), p. 475 (see also-ibid vol. I, III, Vienna, 1913, 1938). V. Torgomyan mentions that it was a very singular exemplar of the book and belonged only to the library of Antonyan congregation of Ortaköy. 4 “Biwrakn”, (K. Pōlis, 1898), N 34-35, p. 612. 5 Eremia Chēlēpi K‘ēōmiwrčean, Patmut‘iwn hrakizman Kostandnuwpōlsoy, hrat. G. Bampuk‘čean, (Stanpul, 1991), 184 p. 213 OSMANLI İSTANBULU III to include in that work and decided to devote another to that natural disaster. The author chese certain principles to present the fire: although he succeded in his endevar to reveal the whole panic and the chaotic situation caused by the fire, are can ecsily understand by a careful reading that his focus was mainly on specific topographical areas. The author outlined the fre’s noute as it spread from northsouth, east-west, guided mainly by city wall gates: according to this the fire begen in Ayazma gapı and then spread two directions: in the western part it reached Unkapanı and stopped there. The fire also spread mainly to the east, southeast and south, and, the fates numbered between twelve and two 2 were destroyed by the fire to a lage extent. After burning the city walls, the fire perelrated into the city (from Unkapanı until Samatyakapı). As a result, exactly half of the 26 fates, which included also half of the urban areas, were burnt. In addition, this topographic work describes architectural designs in various public places in Constantinople/ Istanbul of the second half of the 17th century, and contains valuable information concerning the city’s economy and infrastructure. These information are of is of statistical nature and sometimes represent concrete data about the damage caused by the fire. It claimed the lives of 3,000 people, burnt 1070 large and small mosques, 36 synagogues, 9 and churches damaged more than 200 wells, 90 bath-houses, 45 bakeries, 18 bazaars, and so on. The author confesses that he was not able to mention all the data concerning numerous palaces, houses, schools, shops, pools, parks and other attractions destroyed by the fire. Based on the number of witnesses and victims’ testimonies, Yeremia Qyomurtchyan also preyides the overall picture of the psychological pressure on the Istanbul, within the context of material losses of individuals or groups the author provides some important data concerning the ethnic and social composition of the city, as well as their occupations. While writing about destructions caused by the fire, Yeremia Qyomurtchyan mentiones even the exact time of the day and the total duration of the fire, it started on Saturday, lasted 7 hours, then continued on Sunday. It was put out on Monday at 11 pm, in other words, it lasted 42 hours. 214 THE PERCEPTION OF THE CITY IN TOPOGRAPHIC WORKS OF YEREMIA CHELEBI QYOMURTCHYAN The author found original and creative solutions in his «History of Istanbul». In both topographies he used an interesting feat by representing the city both from literary and documentary positions. So, the text is attractive and easy to read and one can find there real and imaginary figures, which were put in motion by the imagination of the author. As to the core of the work, it is composed of a well-designed and very pragmatic text that is structured around a certain geographical axis and is developing with a certain logical precision. It should also be mentioned that although the above-mentioned fire was too rapid and lasted only two days, It took Yeremia Qyomurtchyan eleven years (1661-1672) to describe these two later days. He spent 20 years (1661-1682) to represent the pleasant and interesting walk of a foreigner with a citizen of Istanbul. Of course we do not contend that he spent this period of time working only on these two topographies, he pened many other works during this period and he was engaged in political and economic activities. Still, we can assume that the apparent lightness of the work has a more profound and reasonable basis. According to Qyomurtchyan, the «History of Istanbul» (that was also called «The Walk» by the author), has a «concise» statement and contains only the description of the gates of the city walls: the description of intramures is missing, as it belongs to another «style of writing», (according to the author). However, some of the city’s interior is described anyways. The author begins his tour from the gates of Constantinople’s walls, consistently describing all 26 of then door names, such as Odun Kapı, Balat Kapı, Eğri Kapı are not listed. After the description of the gates of Istanbul, the author comes out of the 26th gate and goes by a boat to Ayvansaray, on the left shoe of the Golden Han towards the left shore of The Golden Horn. From there, he cresses to Kağıthane, on the other side, and then moves south towards Sütlüce and finally Galata, at the Junctren of the Golden Han and the Bosphorus. The Golden Horn and appears on the right shore called Kağıthane, then he moves to the south, where was situated the settlement called Sidliche. The walk in The Golden Horn continues to the south, taking the reader to a settlement called Galata, which was situated exactly where The Golden Horn and the Bosphorus are dividing: First, he describes the 9 gates of Galata walls, and then talks about the settlement. After 215 OSMANLI İSTANBULU III Galata his route continues along the Bosphorus, more specifically, along its right shore towards north part - Dolmabahçe, Beşiktaş, Ortaköy, Defterdar Burnu, Kuruçeşme Burnu, Arnavutköy, Akıntıburnu, Bebek Bahçe, Rumelihisarı, Yeniköy, Tarabiye, Kefeliköy, Kırkağaç, finally reading Fener, on the southen share of the Black Sea. He then crosses to the Anadolu side which he does not describe in datel. Only the half of the eastern part of the strait is described topographically, beginning with Anadolu Hisarı. The account then the topographic history gradually unfolds to the south, (Gülbahçe, Çengelköy, Üsküdar, Kadıköy, Fenerbahçe) as well as their nearby settlements and architectural monuments. Thus, we can find in topography the walls of Constantinople, some parts of the city, two shores of The Golden Horn, western bank of the Bosporus, some locations in the southern of the Black Sea, then the eastern shore of the Strait. The work is based on a traditional allegoric symbol of a city (personification): the author endowed the city with human physical characteristics. He believes that the head of the city is the East, his feet are located in the western part, his face is turned towards Scythia and so on. This image is repeated many times in different parts of the work. In addition to the topographical data, the work also contains valuable information concerning the demographic image of the city. Even though the precise statistical data is missing the numerous layers of the source allow us to imagine the urban population’s ethnic composition, religious belonging, occupations, lifestyle, cuisine, transportation and other issues. «History of Istanbul» is a particularly valuable source of data concerning non-Muslim communities (millets) in the Ottoman Empire. The vast majority of non-Muslim population of Constantinople were Greeks, Jews and Armenians, which are represented in the work (we can even find some statistical date). Yeremia Qyomurtchyan’s testimonies concerning shedding light on other elements of perticulerines of Istanbulnotes are also very informative and detailed: Europeans were also in the center of the author’s attention: he called them “Frank” although he was diversifying European countries. The other set of questions that Ire at the core of the account is concenol with refers to the properties of communities, churches, 216 THE PERCEPTION OF THE CITY IN TOPOGRAPHIC WORKS OF YEREMIA CHELEBI QYOMURTCHYAN springs and ponds, parks, cemeteries. The work depictures in detail the activities of these peoples: to, Greeks were in a leading position in shipbuilding industry, many of them were captains, others owned large ships. They were sailing along the Danube River, and their main direction was towards the Crimea. Trade was also a quite common and popular occupation among the Greeks. They were dealing mainly with wheat, wood, millet and barley trade. Jewish men’s occupation was butchery, fishing, grocery and candle making. Qyomurtchyan’s data on Gypsy life style is also notable. At different times, Constantinople appeared in the spotlight of different authors and researchers, so we do not pretend to present Yeremia Qyomurtchyan as the only source of the history of Constantinople, but his work is undoubtedly of great value to conceptualize correctly the image of the city in the seventeth century. 217 Macarların 1892 Yılındaki İstanbul Ziyaretleri Kemalettin Kuzucu Marmara Üniversitesi Macarların 1848-1849’daki özgürlük mücadelesinin Avusturya-Rusya ittifakıyla kanlı biçimde bastırılması üzerine Osmanlı Devleti’nin topraklarını bu millete açmasıyla birlikte, öteden beri olumlu seyreden Türk-Macar ilişkileri yeni bir safhaya girmiştir. Türklerin göstermiş olduğu yakınlık ve misafirperverlik sayısız Macar’ın İslam dinine girmesiyle sonuçlanmış, mühtedi Macarlardan bir kısmı Osmanlı bürokrasisinde hizmet verirken, bir kısmı da Rusya ile yapılan 1853-1855 ve 1877-1878 harpleri sırasında Türk askeriyle omuz omuza savaşmıştır. Kendi ülkesinde ve Avrupa’da itfaiye konusundaki yeteneğini ispatlayan Kont Ödön Széchenyi, birikimini İstanbul’da değerlendirmek üzere 48 yıl kalacağı bu şehre yerleşmiştir. Macaristan kamuoyunun 93 Harbi sırasında düşünce ve eylemler yoluyla Osmanlı kardeşleri lehinde aldıkları açık tavır önemlidir. İki halk arasındaki ilişkiler 1870’lerden itibaren kültürel boyuta taşınmış, Türk tarihini ve folklorunu araştıran pek çok Macar Türkolog ortaya çıkmıştır. Türk-Macar dostluğunun güçlendirilmesi ve güncel kalması için karşılıklı ziyaretler düzenlenmiş, her yıl değişen sayılarda Macar topluluğu İstanbul’a gelirken, belli dönemlerde Osmanlı heyetleri de Budapeşte’yi ziyaret etmişlerdir. Macarların Nisan ve 219 OSMANLI İSTANBULU III Mayıs aylarında yaptıkları İstanbul seyahatleri gelenekselleşerek Balkan savaşları yıllarına kadar sürmüştür. Bu anlamdaki ilk Macar ziyareti, Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkmasından kısa süre önce başlayan Sırp isyanının başarılı biçimde bastırılması üzerine gerçekleşmiş, Bâbıâli’yi kutlamak ve Serdar Abdülkerim Paşa’ya kılıç hediye etmek üzere on altı Macar genci İstanbul’a gelmiştir.1 Heyeti kabulü sırasında Sultan Abdülhamid, Kanuni dönemindeki savaşlar sırasında Türklerin eline geçmiş olan Macar kodeksleri ile corvina denilen paha biçilemez elyazması eserleri onlara geri vermişti. Padişah ayrıca iade-i ziyaret için bir grup Türk münevverini 1877 Nisan’ında Macaristan’a gönderdi.2 93 Harbi’nin başladığı tarihlerde gerçekleşen bu seyahat Cemil Öztürk ve Bayram Nazır tarafından Macar kaynakları ve Osmanlı arşiv belgeleri ışığında değerlendirilmiştir.3 Bizim bildirimiz ise, 1892’nin Nisan ve Temmuz aylarında farklı iki Macar grubunun İstanbul’a yaptıkları iki ziyaret üzerinedir. Ziyaretlerden birincisi geleneksel bahar gezisi kapsamında Nisan ayında yapılmış olup, daha öncekiler gibi mutadında seyretmiştir. Olağan dışı diyebileceğimiz ikinci ziyaret ise özel 1 Bir Macar kadını tarafından işlenmiş sırmalı ve püsküllü yastık üzerinde takdim edilen kılıcın teslimi sırasında uzun bir konuşma yapan heyet başkanı Gyula Szücs, bu sembolik hediyenin, iki milleti birleştirecek mukaddes bir bağ ve iki milletin de asla korkmadığı Şark Meselesi düğümünü kesecek bir alet olması temennisinde bulunmuştur. Gazetenin haberine göre bu kılıç, 145 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan Budin’in son Osmanlı valisi Abdurrahman Abdi Paşa’nındı (Sadâkat, nr. 47, 29 Zilhicce 1293/3 Ocak 1877). 2 Ahmed Sâib, Abdülhamid’in Evâil-i Saltanatı, Kahire 1326, s. 62; György Hazai, Tarih Boyunca Türk-Macar Bağları, Budapest 1963, s. 37. 3 Cemil Öztürk, “113 Yıl Önceki Bir Türk Heyetinin Macaristan Gezisi”, Tarih ve Toplum, Sayı 83, Kasım 1990, s. 52-54; Bayram Nazır, “II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı-Macar Dostluk İlişkileri”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 43, Erzurum 2010, s. 309-317. Seyahatle ilgili intibalar Mehmed Tevfik’in yazdığı Nişân-ı İttihâd Yadigâr-ı Macaristan Asr-ı Abdülhamid Han adlı armağan kitabıyla ölümsüzleştirilmiştir. Eser hakkında bir değerlendirme için bkz. Muharrem Varol, “Türk-Macar Dostluğunu Simgeleyen Bir Gezi ve Bir Eser: Yadigâr-ı Macaristan-Asr-ı Abdülhamid Han”, Türk-Macar Tarihi İlişkilerinden Kesitler, haz. T. C. Göncü, İstanbul 2009, s. 113-117. 220 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ bir amaç ve anlam taşımaktaydı. Bu ziyaret, modern Türk itfaiyesinin kurucusu kabul edilen ve 1922 yılındaki ölümüne kadar İstanbul itfaiye alaylarını yönetmiş olan Ödön Széchenyi’nin, Türkiye’ye gelmeden on iki yıl önce, yani 1862 yılında Macaristan itfaiyesini kuruşunun 30. yıldönümü münasebetiyle düzenlenmişti. Dolayısıyla bildiride bu ziyarete ağırlık verilecektir. Nisan Ayındaki Bahar Ziyareti Osmanlı Devleti’nin Peşte Başşehbenderi Mehmed Asım, Bâbıâli’ye gönderdiği 6 Nisan 1892 tarihli yazısında, bir grup Macar’ın birkaç gün boyunca İstanbul’u ziyaret edip döneceklerini bildirmiş ve geziye katılacak olan 89 kişinin listesini de yazısına eklemişti.4 Macar Seyyahîninin Esâmîsini Mübeyyin Defterdir başlıklı olup, yazımızın sonunda tablo halinde sunulan listede görüleceği üzere, ziyaretçi grubu çok farklı sınıf, mevki ve mesleklerden oluşmaktaydı. Meslek ve unvanlarına göre sıralandığında şöyle bir istatistik ortaya çıkmaktadır: 17 işadamı, 8 fabrikatör, 6 avukat, 2 hâkim, 5 memur, 4 tabip, 4 tüccar, 2’si idareci ve 4’ü memur olmak üzere 6 demiryolcu, 4 gazeteci, 3 milletvekili, 3 yüksekokul öğretmeni, 2 öğrenci, 2 banka memuru, 2 mühendis, 1 kimyager, 1 müzisyen, 1 eczacı, 1 banker, 1 ashâb-ı emlâk, 1 direktör, 1 rahip, 2 şövalye, 1 baron, 1 yüzbaşı ve 1 subay. Ziyaretçilerden 10’u ise doktor unvanını taşımaktaydı. Ziyaretçilerin 73’ü erkek, 16’sı kadın olup; 4’ü eşiyle, birisi de eşi ve kızıyla birlikte gelmişti. Kafileyi taşıyan özel tenezzüh treni 8 Nisan’da Peşte’den hareket ederek,5 üç günlük yolculuktan sonra 11 Nisan günü saat 19.30’da Sirkeci garına ulaştı. Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa, aynı tarihli jurnalinde, ziyaretçilerin sayısı hakkında 66’sı erkek 17’si kadın olmak üzere toplam 93 kişi şeklinde çelişkili rakam sunmuştur.6 Nazım 4 BOA, Y. PRK. EŞA, nr. 15/71. 5 BOA, Y. A. HUS, nr. 258/37. 6 “Dersaâdet’e gelecekleri 28 Mart 1308 tarihli jurnal-i âcizânemle arz olunan seyyahînden ve Macar ahalisinden altmış altı zükûr ve on yedi inâs ki cem‘an doksan üç kişi…” (13 N 1309/11 Nisan 1892, BOA, DH. EO, nr. 187/8; 187/10). 221 OSMANLI İSTANBULU III Paşa’nın da belirttiği üzere misafirler buradan arabalarla İngiltere, Peşte, Bizans ve Emperial otellerine nakledildiler.7 Macarların bu ziyareti Ramazan ayının ortalarına tesadüf etmişti. Kafile, kutsal ayın on beşinci gününde düzenlenmekte olan Hırka-i Şerîf Alayı’nı seyretmiş ve bundan büyük bir haz almıştı. Bazı ülkelerin İstanbul sefirleri de eşleriyle birlikte onlara refakat etmişlerdi.8 Ertesi gün Cuma selamlığını izleyen Macarlar, Sultan Abdülhamid’i “Yaşa!” anlamına gelen “Eljén!” tezahüratlarıyla alkışlamışlar, padişah da kurenadan Emin Bey vasıtasıyla onlara iltifatta bulunmuştur. Aynı günün akşamı padişah Tepebaşı’ndaki tiyatro salonunda Macarlara mutantan ve mükellef bir ziyafet verdi. Misafirleri Altıncı Daire-i Belediyye Müdürü Macid Bey ile Şehremaneti Sermüfettişi Mümtaz Bey kabul ettiler. Rengârenk süslenmiş bahçede maytaplar ve fişekler patlatılırken, bando takımı Hamidiye Marşı’nı çaldı.9 Yemek esnasında, Türk heyeti adına Macid Bey, Macarlar adına ise 1849 yılında Türk ordusunda hizmet görmüş ve hâlen Macaristan’da tabiplik etmekte bulunan Csatári konuşma yaptılar. Macid Bey konuşmasını Fransızca yaparken, başındaki fesiyle dikkat çeken Csatári Türkçe hitap etmişti. Csatári, Osmanlı-Macar ilişkilerinin tarihsel kökenini vurguladığı konuşmasını, konukseverliğinden ötürü II. Abdülhamid’e teşekkür ederek tamamlamıştı. Yemeğin sonunda fişekler patlatılırken, misafirler Macid Bey tarafından otellerine uğurlandılar. Misafirlerden bir kısmı o gün ülkelerine döndükleri için, yemeğe 73 kişi katılmıştı. Şehremini Rıdvan Paşa, konuyla ilgili maruzatında, bunlardan 28’inin yarın Bursa’ya, kalanlarının da hafta içerisinde vapurla Mısır ve Kudüs’e gideceklerini yazmıştır.10 Nitekim kafileden 7 Sabah, nr. 948; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4130, 15 Ramazan 1309/13 Nisan 1892. 8 Tercümân-ı Hakikat, nr. 4131, 16 Ramazan 1309/13 Nisan 1892. 9 Tercümân-ı Hakikat, nr. 4134; Servet, nr. 39, 19 Ramazan 1309/16 Nisan 1892. 10 “Demincek sûret-i tertîb ve itâsı arz u huzûr-ı âlî kılınan ziyafet-i mahsûsada Macar seyyahîninden yetmiş üç nüfus hazır bulunmuş ve mütebâkîsi bugün Macaristan’a avdet ettikleri cihetle mevcûd bulunamamıştır. Esnâ-yı ziyafette levâzım-ı ihtiram-kârî icrâ olunduğu gibi Daire-i Sâdise Müdürü Macid Beyefendi hazretleri tarafından Fransızca irâd olunan nutka bin sekiz yüz kırk dokuz tarih-i milâdîsinde Devlet-i Osmâniyye’nin süvari alaylarının birinde zabitlik etmiş ve şimdi Macaristan hükümeti doktorluğunda bulunmuş olan Mösyö Csatári başında fesi olduğu halde Türkçe olarak cevap vermiş ve mahâmid-i seniyye-i hazret-i 222 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ 24’ü Stefanos adlı özel römorkör vapuruyla 16 Nisan Cumartesi günü Bursa’ya hareket ettiler.11 Ziyaretçilerin son grubu ise iki gün sonra, yine gezmek amacıyla İstanbul’da bulunan Amerikalı turistlerle birlikte Peşte ve Paris’e gitmek üzere Orient Ekspres’le Sirkeci’den yola çıktılar.12 Temmuz Ayındaki Ziyaret Başşehbender Mehmed Asım, birincisinden üç ay sonra gerçekleşen bu gezinin amaç ve kapsamını Mabeyn’e gönderdiği 18 Haziran 1893 tarihli yazısında açık ve geniş biçimde ortaya koymuştu. Buna göre gezi, hâlen İstanbul İtfaiye Alayı Kumandanı bulunan Széchenyi Paşa’nın Macaristan itfaiyesini örgütlemesinin 30. yıldönümü münasebetiyle düzenleniyordu. Yüz kişiden oluşan topluluk, vefa gereği Széchenyi Paşa’ya bir araba ve bir çift araba atı ile gümüş bir korona (taç) hediye edip teşekkürname sunacaklardı. Kafileden birkaçının padişahla görüşmek istediklerini belirten Mehmed Asım, trenin 9 Temmuz’da Peşte’den hareket edeceğini yazmış; ziyaret programını içeren Macarca kitapçık ile bunun Türkçe tercümesini de eklemişti.13 Geziyle ilgili haberler Haziran’ın sonlarından itibaren İstanbul basınında yer almaya başlamıştır.14 Macar itfaiye yöneticileri ile toplumun çeşitli tabakalarına mensup kişilerden oluşan kafile, planlandığı üzere 9 Temmuz’da trenle yola çıktılar. 11 Temmuz’da Çerkezköy’de aktarma yaparak farklı 11 12 13 14 hilâfet-penâhî bi’d-defeât tekrar kılınmıştır. Burada kalmış olan sâlif ’üz-zikr yetmiş üç seyyahtan yirmi sekizinin yarınki gün Bursa’ya ve kusuru da bu hafta içinde hareket edecek vapurla Mısır ve Kudüs-i Şerîf ’e hareket edecekleri vesâit-i mahsûsa ile tahkik kılınmış olmakla ol bâbda emr u ferman hazret-i veliyy’ül-emrindir.” (BOA, Y. PRK. ŞH, nr. 3/114). Yemekli toplantı için ayrıca bkz. Sabah, nr. 952, 19 Ramazan 1309/16 Nisan 1892. BOA, DH. EO, nr. 187/45; nr. 187/46. Sabah gazetesi Bursa’ya gidenlerin sayısını 28 olarak yazmıştır (nr. 953, 20 Ramazan 1309/17 Nisan 1892). Sabah, nr. 955, 22 Ramazan 1309/19 Nisan 1892. BOA, Y. PRK. ZB, nr. 11/77. Sabah, nr. 1027, 5 Zilhicce 1309/30 Haziran 1892; nr. 1034, 12 Zilhicce 1309/6 Temmuz 1892. 223 OSMANLI İSTANBULU III bir trenle aynı gün saat 12’de İstanbul’a ulaştılar.15 Kafileyi Sirkeci istasyonunda Szechenyi Paşa karşıladı. Paşa’ya altı itfaiye komutanı refakat etmişti.16 Ziyaretçi sayısı hakkında gazeteler değişik rakamlar verirken, Zaptiye Nezareti belgelerinde 63 kişi oldukları kayıtlıdır. Üzerlerinde resmî kıyafetleri bulunan ziyaretçiler arabalarla Beyoğlu’ndaki İngiltere, Peşte ve Emperial otellerine nakledildiler. Heyet bir süre dinlendikten sonra saat 17.00’de Széchenyi Paşa tarafından Peşte Oteli’nde kabul edildi.17 Bir rastlantı olarak, bu otel, söz konusu ziyaretten 18 gün önce, Széchenyi Paşa’nın da yaralandığı bir kazaya sahne olmuştu. 24 Haziran günü otel işçilerinden birisinin gaz lambasını devirmesi sonucu çıkan yangında, tesadüfen orada bulunan Paşa müdahale etmiş, bu sırada sağ eli ağır, diğer eliyle yüzünün bir bölümü hafif derecede yanmıştı. Sultan Abdülhamid’in özel doktorlarını görevlendirmesi neticesinde yaraları iyileşen Széchenyi Paşa,18 misafirlerinin karşısına sağlıklı biçimde çıkabilmişti. Ziyaret programı için 8 sayfalık bir kitapçık hazırlanmıştı.19 Kitapçığın kapağında, “Macaristan’daki İtfaiye Alayları Heyetinin İstanbul Ziyaretleri” başlığının altında büyük puntolarla “Kont Ödön Széchenyi Paşa Hazretleri” yazılmış, bunun altında ise “Osmanlı padişahı hazretlerinin yaverlerinden Ferik ve imparatorluk itfaiye alaylarının ve Bahriye itfaiye alayının komutanının 30. yıldönümü itfaiye hizmeti hatırası” şeklinde kitapçığın basım gerekçesi açıklanmıştır. En 15 Dénes Kovács, “Magyar tűzoltók Konstantinápolyban”, Vasárnapy Ujsáğ, Szám 39/32, 7 Augusztus 1892, ol. 550. 16 Sabah, nr. 1039, 18 Zilhicce 1309/12 Temmuz 1892. Tercümân-ı Hakikat ilk günkü haberinde ziyaretçi sayısını 42, bir gün sonra ise 52 olarak kaydetmiştir (nr. 4199-4200). Tarik ise, resmî elbiseleriyle gelmiş olan Macar itfaiyecilerinin sayısını 60 olarak vermiştir (nr. 2977, 18 Zilhicce 1309/12 Temmuz 1892). 17 BOA, Y. PRK. ZB, nr. 11/77, lef 2; “Altmış üç nefer Macarlı Peşte İtfaiye Miralayı Mösyö Alajos’un taht-i idaresinde olarak elbise-i resmiyyelerini dahi lâbis bulundukları halde bugün saat yedide Peşte’den gelen trenle Dersaadet’e muvâsalat ve arabalara râkiben Beyoğlu’nda kâin İngiltere ve Peşte ve Emperial otellerine azimet eyledikleri…” (BOA, DH. EO, nr. 194/2). 18 Sabah, nr. 1023, 1 Zilhicce 1309/26 Haziran 1892. 19 Macar dilinde yazılmış belgelerin çevirisi için Macaristan Szeged Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sándor Papp ile Kırklareli Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. H. Ş. Çağatay Çapraz’a müteşekkirim. 224 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ alt kısımda ise basıldığı yer ve tarih bulunmaktadır. Kapağın arkasında seyahat güzergâhı, istasyon isimleri ve mola süreleri ile hareket saatleri gibi bilgileri içeren çizelge yer almaktadır. Üçüncü sayfada Budapeşte Gönüllü İtfaiye Teşkilatı Başkomutanlığı’nın “Yoldaşlık Selamıyla” başlıklı yazısında seyahatin anlamı ve muhtevası açıklanmıştır: “… Vatanımızdaki itfaiye örgütünü kuran ve yurt dışında üne kavuşmasını sağlayan beyefendi hakkında dikkatlerinizi çekmek ister ve desteğinizi esirgememenizi bekleriz. Ödön Széchenyi Paşa Macar itfaiyecisinin idolüdür. O, yabancı bir ülkede Macar itfaiyeciliğini onurla temsil etmektedir. Bu bakımdan ona saygı göstermek kendimize saygı göstermekle eşdeğerdir. Ezcümle, onun doğuştan sahip olduğu şöhreti bir yana, iki ülkenin kardeşliği konusundaki hizmetinden dolayı boynumuzun borcu olan takdirimizi daha çok kişinin katılımıyla sunmamız gerekir. Az bir masrafla Yeni Çağ’ın tarihî ve politik sahalardaki en ünlü ülkelerini gezmekteyiz ve o ülkelerin asil milletleriyle tanışmaktayız. Dünyanın en güzel mevkiine sahip ve ilgi çekici vasıflarıyla tüm dünya şehirlerini geride bırakan Türk başkentine seyahat düzenliyoruz. Saygıdeğer yoldaşlarım! Bu fırsatı iyi değerlendirelim. Erdemli beyefendiye takdir sunup tecrübelerimizi genişletelim ve muhtemel en iyi anlarımızı yaşayalım. Türk başkentinden yurdumuza getireceğimiz kanı, asla solmayacak tatlı bir hatıra olacaktır. Dost selamıyla.” Kitapçığın 4-7. sayfalarında sekiz günlük gezi programı ayrıntılı biçimde sıralanmıştır. Arka kapakta ise konaklama, yemek ve gidiş-dönüş yol ücretleri bilgileri yer almaktadır. 11-19 Temmuz 1892 tarihleri arasını kapsayan gezi programı şöyleydi: 11 Temmuz: Saat 12.42’de trenden inilecek, istasyonda bekleyen arabalarla Peşte Oteli’ne gidilecektir. Saat 14.00’de öğlen yemeğinden sonra bir süre dinlenilip saat 17.00’de bir heyet Széchenyi Paşa ile buluşacak, saat 19.00’da ise akşam yemeği yenilecektir. 12 Temmuz: Saat 08.00’de Peşte Oteli’nde kahvaltı yapıldıktan sonra şehir turuna çıkılacak, Ayasofya ve Sultanahmet camileri, Atmeydanı, Binbirdirek Sarnıcı, Sultan Mahmud ve Sultan Abdülaziz türbeleri, Beyazıt Camii gezilip Seraskerlik Meydanı’ndan geçilerek Süleymaniye Camii de ziyaret edildikten sonra otele dönülecektir. 225 OSMANLI İSTANBULU III Yemekten sonra Mısır Çarşısı, Müzehâne-i Osmanî ve Kapalıçarşı ziyaret edilecek ve akşam saat 19.00’da yemek için otele dönülecektir. 13 Temmuz: Kahvaltıdan sonra Tünel’den geçilip Köprü’ye ve oradan Üsküdar’a gidilecek; Karacaahmet Mezarlığı ile 1848 Macar mültecilerinden Guyon’un20 mezarının bulunduğu İngiliz Kabristanı ziyaret edilecek; Haydarpaşa Garı da görüldükten sonra vapurla Köprü’ye dönülecek ve yine Tünel yoluyla otele gidilecektir. 14 Temmuz: Kahvaltıdan sonra kafile ikiye ayrılacak; birinci grup Hazine’yi, Mermer Köşk’ü, Kütüphane’yi, Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarını gezdikten sonra Adalar’a gidecekti. Diğer grup ise bunun tersine olarak öğleden önce Adalar’ı, öğleden sonra ise belirtilen mekânları dolaşacaklardır. 15 Temmuz: Galata Kulesi’ne çıkılarak İstanbul temaşa edilecek, saat 09.00’da bir miktar yemek yenilecek, saat 10.00’da Cuma Selamlığını izlemek üzere Yıldız’a gidilecektir. Burada devlet erkânı ve askerî taburlar görülecek, ardından Mevlevî dervişleri ve Üsküdar’daki Rufaî dergâhı ziyaret edilecektir. Daha sonra kayıklarla Kâğıthane’ye gidilerek Türk cemiyeti müntahaplarıyla görüşüldükten sonra akşam 20.00’ye doğru otele avdet edilecektir. 16 Temmuz: Kahvaltıdan sonra müzelere gidilecek, öğle üzeri otele dönülecektir. 20 İngiliz asıllı Macar milliyetçisi Kont Richard Guyon Macar Özgürlük Savaşı sırasında büyük kahramanlık göstermiş, Manswörth’ün ele geçirilişi sırasında bindiği at kurşunlandığı için birliğini yürüyerek yönetmiş, herkesin umudunu kestiği Branyizska savaşını zaferle nihayetlendirmiş ve kamuoyunda bu olay mucize olarak nitelendirilmişti. Ancak diğer cephelerde savaş kaybedilip Macarlar topraklarını terk etmek zorunda kalınca Guyon da Macarlarla birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. Kendi isteğiyle Müslüman olarak Hurşid ismini almıştır (Bayram Nazır, Macar ve Polonyalı Mülteciler: Osmanlı’ya Sığınanlar, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2006, s. 28-29, n. 27). Hurşid Paşa Kırım Harbi’ne katılmış ve 11 Ekim 1856’da şehit olunca Üsküdar’daki İngiliz kabristanına defnedilmiştir. Mezar taşında “Türk paşası, Fransa’nın çocuğu, İngiltere doğumlu, fakat Macar milliyetçisi” yazmaktadır (Edit Tasnádi, Türk-Macar İlişkileri Üzerine Seçme Yazılar, haz. A. Atıcı, Paradigma Akademi Yayınları, Edirne 2013, s. 287). 226 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ 17 Temmuz: Bursa’ya gitmek üzere özel bir vapurla sabah 08.00’de hareket edilip öğleyin Mudanya’ya ve oradan da araba ile saat 15.00’te Bursa’ya ulaşılacaktır. Bursa’da Kale ve Top meydanları başta olmak üzere şehrin her tarafı gezilecek, akşam saat 19.00’da otelde yemek yenilecektir. Bursa’da Hotel Bellevue ve Anadolu Oteli’nde kalınacaktır. 18 Temmuz: Sabah 08.00’de kahvaltı yapıldıktan sonra kükürtlü hamamlar, ardından Sultan Murad Camii ve Türbesi, Şehzade Mustafa Türbesi, Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleri ile hastane gezilecek; oteldeki öğle yemeğinden sonra Memâlik-i Şâhâne’nin en büyük camilerinden birisi olan 20 kubbeli Ulu Cami, Yeşil Cami ve Yeşil Türbe, Sultan Abdülaziz Köşkü ve ipek fabrikaları ziyaret edilecek, saat 19.00’da yemek için otele dönülecektir. 19 Temmuz: Erkenden yemek yenilip saat 08.00’de arabalarla hareket edilip 11.00’de Mudanya’ya, oradan İstanbul’a gelinecektir. İstanbul basınındaki haber ve yorumlar, Macar ziyaretçilerin günlük temaslarını ve faaliyetlerini adım adım izlemeye imkân tanımaktadır. Gazeteler kafilenin tamamının itfaiye subay ve komutanlarından oluştuğunu, ayrıca 4’ü kadın, 2’si ruhani ve diğerleri de sivil olmak üzere 17 kişi daha bulunduğunu yazmışlardır. Aşağıda belirtileceği üzere, padişahın, can kurtarma konusundaki başarılarından dolayı tahlisiye madalyasıyla ödüllendirdiği 32 kişi, Peşte itfaiyesi komuta heyetine mensup kişilerin sayısını göstermektedir. Ancak diğerleri de bir şekilde itfaiye örgütüyle ilişkili kimselerdir. Ekteki tabloda görüldüğü üzere kafilede yer alan ve 2’si sonradan kurşunkalemle eklenen 63 kişiden 62’sinin ismi tespit edilebilmektedir. Buna göre kafilede 21 itfaiye komutanı, 2 itfaiyeci, 1 itfaiyeci doktor, 4 fabrikatör, 1 rahip, 1 yardımcı rahip, 1 hâkim, 1 hukuk öğrencisi, 4 avukat, 5 öğretmen, 2 demiryolu görevlisi, 1 vahşi hayvan tüccarı, 1 memur, 1 editör, 1 gazeteci ve editör, 1 mimar, 1 doktor, 1 kraliyet danışmanı, 1 kraliyet hâkimi ve 1 serbest meslek sahibi bulunuyordu. Ziyaretçilerden 2’si eşiyle birlikte gelmişken, 8’i de doktor unvanını taşımaktaydı. Heyetin önemli simaları arasında Başrahip Ferencz Várady ile tarihçi ve Türkolog Imre Karácson da bulunuyordu.21 21 Macaristan tarihinin Osmanlı dönemine ilgi duyan Karácson, Türkçeyi öğrendikten sonra 1902 yılında İstanbul’a gelerek Türk dili ve edebiyatı üzerine 227 OSMANLI İSTANBULU III Misafirlerin ilk resmî görüşmeleri 11 Temmuz günü Peşte Oteli’nde Széchenyi Paşa ile oldu. Széchenyi Paşa, otelin özel olarak tefriş ve tanzim edilmiş kabul salonuna bir grup itfaiye komutanı ile birlikte geldi. Toplantıya Abdülhamid’in Sertabibi Mavroyani ile Bahriye feriklerinden Woods ve Blunt paşalar da katılmıştı. Széchenyi Paşa’yı, kendisinin 1874’te Türkiye’ye gelişi sırasında yardımcılığını yapan ve hâlen Peşte Gönüllü İtfaiye Alayı’nın başkumandanı bulunan N. Ernő Bárány karşıladı. Bárány, Széchenyi Paşa’nın kişiliğini ve başarılarını ön plana çıkardığı konuşmasında, iki ülkenin itfaiyesine hizmetlerinden dolayı Paşa’ya, onu istihdam etmesinden dolayı da Osmanlı Devleti’ne şükranlarını ifade etti. Széchenyi Paşa’nın kısa süren teşekkür konuşmasından sonra, Macar İtfaiye Alayı Genel Meclisi Başkan Yardımcısı Follmann katılımcılara hitap etti. Ardından Mavroyani Paşa padişahın selamını ve mesajını içeren birkaç cümle söyledi. Heyetteki ruhani reislerden birisinin, herkesi şaşırtan fasih Türkçesi ile yaptığı konuşmanın ardından, padişah için “Yaşasın!” ve “Eljén!” nidaları yükseldi. Divan-ı Hümâyûn Tercümanı ve Teşrifât-ı Umûmiyye Nazırı Münir Paşa’nın, misafirlerin Osmanlı sarayını ve hazinesini gezebileceklerine dair iradenin çıktığını bildirmesi ve bununla ilgili tezkereyi Széchenyi Paşa’ya vermesi üzerine misafirler heyecanlarını “Eljén!” nidalarıyla ifade ettiler. Kafileden daha önce, özel davetle İstanbul’a gelmiş olan Dr. Lajos Csatári, üzerinde Macar İtfaiye Alayları komutanları ile Nemzeti Kazsinó22 üyelerinin imzalarının bulunduğu bir teşekkür belgesini Széchenyi Paşa’ya takdim etti. Macar ve Türk heyetleri daha sonra, Széchenyi Paşa tarafından verilen akşam yemeği için Tepebaşı bahçesine gittiler. Kafile 12 Temmuz günü Avusturya-Macaristan Sefareti’ni ziyaret etti. Heyet saat 10.00’da sefaret bahçesinde toplandı. Sefarethane araştırmalarda bulunmuş, kütüphanelerdeki Türkçe yazmaları incelemiş, Topkapı Sarayı Arşivi ile Bâbıâli Hazine-i Evrakı’ndaki belge ve defterlerin tasnifinde çalışmıştır. Tarih-i Osmânî Encümeni’nin kuruluşunda da bulunan Karácson, Türk arşivleri hakkında makaleler yazmıştır (Atilla Çetin, “Imre (Emeric) Karácson”, DİA, İstanbul 2001, XXIV, 379). 22 Macar ulusal düşüncesinin geliştirilmesi amacıyla István Széchenyi başkanlığında 1827 yılında kurulmuş sivil toplum birliğidir (Alexander Maxwell-Alexander Campbell, “István Széchenyi, the Casino Movement, and Hungarian Nationalism, 1827-1848”, Nationalities Papers, vol. 42, no. 1, 2014, p. 1). 228 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ kilisesinde yapılan ayinin ardından Széchenyi Paşa, misafirleri Büyükelçi Baron Henri de Calice ve eşine tek tek tanıttı. Calice, Sultan Abdülhamid ile François Joseph’in dostluklarına ve iki ülke ilişkilerinin önemine dair kısa bir konuşma yaptı. Ardından misafirlerin Macaristan’dan getirmiş oldukları iki at ile Viktorya arabası Széchenyi Paşa’ya takdim edildi. Buna mukabil Széchenyi Paşa da Peşte İtfaiye Alayları Kumandanı Bárány’ye bir bayrak hediye etti. Sefarethanedeki törenden sonra Macar heyeti otele döndü. Heyetten 5 kişi ile Széchenyi Paşa Bâbıâli’ye giderek Sadrazam Cevad Paşa ile görüştüler.23 Macar kafilesi, önceden belirlenen program gereği, aynı gün Ayasofya ve Sultanahmet camileriyle, Müze-i Hümâyûn’u ve Sanayi-i Nefîse Mektebi’ni ziyaret ettiler.24 Gezi sırasında Macarların bazısı resmî ve bir kısmı da sivil giyinmişti. Onlara İstanbul itfaiyesinden üç subay rehberlik yapılar.25 Macarlardan komutan düzeyindeki 5 kişi, İstanbul itfaiyesinden 3 mülazım refakatinde Serasker Mehmed Rıza Paşa’yı da makamında ziyaret ettiler.26 Akşamleyin Peşte Oteli’nde küçük bir tören gerçekleştirildi. Mehmed ve Osman paşaların da iştirak ettikleri buluşmada Széchenyi Paşa’ya birtakım hediyeler verildi. Ernő Bárány, Macar İtfaiye Alayları adına diploma ile gümüş bir taç; Follmann, Macaristan İtfaiye Cemiyeti adına bir albüm, Başkomutan yardımcısı Pál Vida ise nefis ciltli bir edebî kitap hediye ederken, diğerleri de yine fotoğraf ve albüm gibi armağanlar sundular. Ardından özel olarak getirtilmiş incesaz takımı musiki ziyafeti verdi.27 Macarlar 13 Temmuz Çarşamba günü Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarını gezdiler. Akşam saatlerinde Bahriye İtfaiye Taburu’nun yangın tatbikatlarını seyretmek üzere Kasımpaşa Kışlası’na 23 Sabah, nr. 1040; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4200; Tarik, nr. 2978, 19 Zilhicce 1309/13 Temmuz 1892. Sabah ve Tercümân-ı Hakikat, haberlerin devamında Széchenyi Paşa’nın biyografisini yayınlamışlardır. 24 Tercümân-ı Hakikat, nr. 4200, 19 Zilhicce 1309. 25 BOA, DH. EO, nr. 194/31; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4201, 20 Zilhicce 1309/14 Temmuz 1892. Gazete, ziyaretçilere bir itfaiye zabitinin refakat ettiğini yazmıştır. 26 BOA, A. AMD, nr. 522/34; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4202, 21 Zilhicce 1309/15 Temmuz 1892. 27 Sabah, nr. 1041, 20 Zilhicce 1309/14 Temmuz 1892. 229 OSMANLI İSTANBULU III gittiler. Onları tabur kumandanı Mirliva Mehmed Paşa karşıladı. Mehmed Paşa’nın altı yaşındaki oğlu da denizci kıyafetiyle babasının yanında yer almıştı. Ayrıca Ermeni Patriği Horen Aşıkyan da gelmişti. Askerlerin manevralarına ve yeteneklerine hayran olan Macarlar, Tersane-i Âmire mamulü tulumbaların Peşte’de imal edilenlerden farksız olduğunu takdirle karşıladılar. Kafilede bulunan ve geziyi kaleme alan Kovács, deniz itfaiyecilerinin profesyonel eğitimli, enerjik ve becerikli gençlerden müteşekkil bulunduğuna dikkat çekmiştir.28 Perşembe günü yaverân-ı kiramdan Necib Efendi’nin rehberliğinde İstanbul’un turistik yerlerini gezmeye devam eden Macarlar, akşamleyin Sultan Abdülhamid’in Taksim’deki belediye bahçesinde verdiği ziyafete katıldılar. Ev sahipliğini Şehremini Rıdvan Paşa’nın yaptığı yemeğe Altıncı Daire-i Belediye Reisi Macid Bey ile Şehremaneti Meclisi Reisi Halil Bey de iştirak ettiler. İki tarafın temsilcilerinin yaptıkları konuşmalarda iyi dilekler ve imparatorlara övgüler ortaya konuldu. Üç buçuk saat süren ziyafette pastalar, kurabiyeler, şekerlemeler ve dondurmalar ikram edildi. Ziyafetin ardından misafirlerden bir kısmı, ülkelerine gitmek üzere Avrupa treniyle Sirkeci’den hareket ettiler.29 Macar ziyaretçilerin en önemli ve yoğun temasları 12 Temmuz Cuma gerçekleşti. Önce Yıldız Sarayı’nda Cuma selamlığını izlediler. Mabeyn’in yanındaki kasırda, Avusturya Sefiri Henri de Calice, Sefaret Baştercümanı Baron de Call, Sefaret Ataşemiliteri Nikola de Yanko, Avusturyalı Miralay Komphoevener Paşa, Papa’nın mabeyincilerinden Váradi, Peşte İtfaiye Alayı Başkumandanı Ernő Bárány, aynı alayın komutanlarından Follmann, Martinengo ve Csatári, Hazine-i Hassa Nazırı Mikael Portakal Paşa’nın eşi ve kızı, Alman girişimci ve Siemens&Halske’nin Türkiye temsilcisi Mösyö Raiser ve eşi, Hollanda Sefiri Guderian ile sefaret baştercümanı Gustav Gune, Macaristan Demiryolları direktörü Shuimur, Bulgaristan Kapu Kethüdası, Bulgaristan Maliye Müdürü, Duyûn-ı Umumiye Fransızlar Dâin Vekili Leon Berger, Kâğıthane Poligonu Mühendisi Bernie, Amerika Sefareti Baştercümanı Alexander Gargiulo, İstanbul Konsolosu Solomon Hirsch ve eşi, Peşte itfaiyecileri yerlerini aldılar. Selamlık resminden 28 D. Kovács, Magyar tűzoltók Konstantinápolyban, s. 550. 29 Sabah, nr. 1044, 23 Zilhicce 1309/17 Temmuz 1892. 230 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ sonra Avusturya-Macaristan sefiri Baron de Calice Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkarak Macar misafirlerinden beşini padişaha arz etti.30 Henri de Calice, öğleden sonra sefaretin Büyükdere’deki yazlığında Macar kafilesine ziyafet verdi. Széchenyi Paşa’nın da bulunduğu yemeğin ardından, sefarethane bahçesinde davetlilere çay ikramı yapıldı. Davetliler gece yarısı sefaretin istimbotuyla Tophane’ye döndüler.31 Büyükdere buluşmasının en önemli sürprizi, Macar piyanistler Hegyei ile Székács’ın, hemşerileri için verdikleri konser olmuştu. Gazeteci Kovács’ın ifadesine bakılırsa, Macarlar Büyükdere’nin manzarasından ve burada geçirdikleri zamandan ziyadece etkilenmişlerdi. İstanbul’un en büyük alışveriş merkezi olan Orosdi-Back’ı gezen Macarlar, kendileri gibi Macar olan Back ve arkadaşlarının dükkânlarında hem alışveriş yapmış hem de sohbet etmişlerdi. Onları etkileyen anlamlı etkinliklerden birisi de Galata’daki St. Benoit manastırı ziyaretiydi. Zira Imre Thöküly’nin karısı Ilona Zrinyi ile, Zrinyi’nin önceki eşinden olan ve 1735’te ölen oğlu II. Ferencz Rákóczi’nin mezarları bu manastırın şapelinde bulunuyordu.32 Macar misafirler Bursa’ya gitmeden önceki Cumartesi akşamı Széchenyi Paşa, Otel Emperial’de bir veda yemeği verdi. Ziyafetten sonra ziyaretçilerden çoğu Peşte’ye dönmek üzere İstanbul’dan ayrıldılar. Széchenyi Paşa ve birkaç maiyeti, onları Sirkeci istasyonundan uğurladılar. Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa’nın jurnaline göre, ziyaretçiler tren hareket ettiği esnada yüksek sesle üç defa “Yaşa Sultan Hamid!” diye slogan atmışlardı.33 Macar ziyaretçilerden en son grup, 18 Temmuz günü İstanbul’dan ayrıldı. Alajos Follman ile sekiz kişilik maiyetinden oluşan grubu Sirkeci garından yine Széchenyi Paşa uğurladı.34 30 Tarik, nr. 2981, 22 Zilhicce 1309/16 Temmuz 1892; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4203, 23 Zilhicce 1309. 31 Sabah, nr. 1043, 22 Zilhicce 1309; Tarik, nr. 2981, 22 Zilhicce 1309; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4203, 23 Zilhicce 1309. 32 D. Kovács, Magyar tűzoltók Konstantinápolyban, s. 551. 33 BOA, DH. EO, nr 194/81; Tarik, nr. 2984, 25 Zilhicce 1309/19 Temmuz 1892. Gazete, ziyaretçilerin “Padişahım çok yaşa!” diye bağırdıklarını yazmıştır. 34 23 Z 1309 (19 Temmuz 1892), BOA, DH. EO, nr. 194/111; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4206, 26 Zilhicce 1309. 231 OSMANLI İSTANBULU III Osmanlı hükümeti Macar ziyaretçileri çeşitli nişan ve madalyalarla ödüllendirmişti. Macaristan İtfaiye Heyeti Reis-i Sânîsi Alajos Follmann, Peşte İtfaiye Kumandanı N. Ernő Bárány ve Tabip Lajos Csatári ikinci, Petersburg İtfaiye Kumandanı Ferdinand Martinengo üçüncü derece mecidî nişanı ile, Başrahip Ferencz Várady ise üçüncü derece Osmanî nişanı ile taltif edildiler. Bunlarla birlikte kafilede yer alan László Horváth, Dr. József Szily, Pál Vida, Ferencz Major, Dr. Bertalan Pásztor, János Foghtüy, János Farkas, Károly Felmayer, Sándor Gyürky, Ödön Hérmán, Zsigmond Hevesy, Károly Kopumovits, Gyula Karlberger, Miklós Chiristo, Dr. Károly Nagy, József Rupp, Jakab Náthán, Béla Mihalik, István Radvány, János Suda, Gyula Szikszay, István Szeghő, Dr. L. Tihanyi, Lörincz Varga, Ferencz Walser, József Weigmann, Dr. Imre Karácson, Gyula Hamvay, Dr. Dénes Kovács, Tóthfalussy Béla35 ve Aron Feoris36 adlı 32 itfaiyeciye tahlisiye madalyası verildi. Hükümet İstanbul itfaiyesinden pek çok kişiyi de taltif etmiş, ödülünü almamış olan Ali, İsmail ve Reşad beylerin madalya ve beratları iki yıl sonra kendilerine teslim edilmiştir.37 Macarların İade-i Ziyaret Daveti ve Bunun Reddedilmesi Sultan Abdülhamid tarafından -gazeteci Kovács’ın ifadesiylebir akraba gibi karşılanmış olan Macarların Türklerden gördükleri dostane ilgi Budapeşte’de günlerce konuşuldu. Başşehbender Mehmed Asım, Mabeyn’e gönderdiği 31 Temmuz 1308 tarihli yazıda, “bu âna kadar her sene evvelbaharda berây-ı tenezzüh Dersaâdet’e azîmet etmekte olan” Macarların, İstanbul’da nâil olageldikleri sonsuz inayete minnet duygularını ifade için bir Türk grubunu Peşte’de ağırlamak istediklerini yazmıştı. Bunun için Osmanlı Sarayı’na gönderilmek üzere, çok sayıda bürokrat ve eşrafın imzasını taşıyan ve kitap şeklinde tasarlanmış bir davetiye bastırılmıştı. Türklerin Peşte gezisi için 35 21 Z 1309 (15 Temmuz 1892), BOA, İ. DH. nr. 1283/100955; BEO, nr. 61/4545; Sabah, nr. 1043, Servet, nr. 63; Tercümân-ı Hakikat, nr. 4203, 22 Zilhicce 1309/16 Temmuz 1892. 36 2 M 1310 (28 Temmuz 1892), BOA, İ. TAL, nr. 2/57; D. Kovács, Magyar tűzoltók Konstantinápolyban, s. 551. 37 19 ZA 1311 (24 Mayıs 1894), BOA, Y. PRK. BŞK, nr. 36/37. 232 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ hazırlanan kapsamlı program Ujsáğ gazetesinde yayımlanmıştı. “Peşte’de Osmanlı Misafirleri” başlıklı habere göre, İstanbul’dan gelecek misafirlerle ilgili programı yürütmek üzere özel bir komite kurulacak, misafirler sokakları dolduran binlerce kişinin alkışları arasında Peşte’ye gireceklerdi. Türk misafirler vapurlarla Tuna’da gezdirilecek, akşamları tiyatrolara götürülecek, onurlarına balolar tertip edilecekti. Peşte sokakları lambalarla aydınlatılacak, fişekler patlatılacak, mihmandarlığın en mükemmeli gösterilecekti. Öte yandan bu seyahatin anısına Türk misafirlere hediye edilmek amacıyla, üzerinde dostluğu simgeleyen birbirini tutmuş iki el resminin bulunduğu gümüş madalyalar bastırılacak, daha büyük olarak imal edilecek altın madalya ise Padişah’a sunulacaktı. Mehmed Asım, adı geçen gazete haberini tercümesiyle birlikte yazısına eklemişti.38 Peşte tertip komitesinin davetiyesi İstanbul’a gelince Sultan Abdülhamid, Sadrazam Ahmed Cevad Paşa’nın görüşünü sorarak, heyet gönderilmesine karar verildiği takdirde, bunların “şân-ı âli-i devleti muhill hâl ve harekette bulunmayacak” kimselerden seçilmesini istedi.39 Cevad Paşa, İstanbul’a gelen Macar ziyaretçilerin müsteşar, gazeteci ve itfaiye subayı olduklarını belirterek, Türk heyetinin de buna muadil biçimde, biri Şûrâ-yı Devlet azası, biri itfaiye komutanı ve diğerleri de “evsâf-ı matlûbeyi hâiz” gazetecilerden olmak üzere azami 12 kişinin gönderilebileceğini, bunların Macaristan’da geçirecekleri iki gün için her birine 50 lira harcırah verilebileceğini belirtti. Masraftan kaçınmak için heyetin sayısı sınırlı tutulmuştu.40 Fakat Osmanlı hükümetinin Avusturya-Macaristan devleti ile ilişkilerin zarar görmemesi için Peşte’ye Türk heyeti gönderilmesinden vazgeçildi. Sultan Abdülhamid, Avusturya’nın Macaristan’daki konumunun, Osmanlı Devleti’nin bazı vilayât-ı mümtâzedeki durumu gibi müşkül olduğunu belirtmiş ve adı geçen devletin bu 38 31 Temmuz 1308/12 Ağustos 1892, BOA, Y. MTV, nr. 65/71. Mehmed Asım’ın belirttiği gazete kupürü mevcut olmamakla birlikte, belirtilen gazete haberinde İstanbul ve Selanik’ten gelecek Türklerin 5 Eylül’de Budapeşte’de olacakları, valinin başkanlığında özel bir karşılama heyeti oluşturulduğu kaydedilmiştir (Vasárnapy Ujsáğ, Szám 39/33, 14 Augusztus 1892, ol. 772). 39 28 M 1310 (21 Ağustos 1892), BOA, İ. HUS, nr. 2/81. 40 29 M 1319 (22 Ağustos 1892), BOA, Y. A. HUS, nr. 263/120. 233 OSMANLI İSTANBULU III ziyaretten memnun kalmayacağını ifade etmişti. Padişaha göre, Macar ziyaretçilerin İstanbul’da ağırlanmasından dolayı Avusturya’nın İstanbul sefirinin memnuniyet bildirmesi görüntüden ibaretti ve aslında sefirin bu ziyaretlerden hoşnut olmadığı tavırlarından kolaylıkla anlaşılmaktaydı. Macar misafirlerin Yıldız Sarayı’nı ziyaretleri esnasında refakatlerine elçilik memurları takılması da bu rahatsızlıktan ileri gelmekteydi. Şimdi Peşte’ye bir heyet gönderilmesi Avusturya-Macaristan hükümetini kuşkuya sevk edebilecekti. Bu nedenle Sultan Abdülhamid, Macarların davetinin teşekkürle geçiştirilmesini ve iade-i ziyaretin ileri bir tarihe ertelenmesini istedi. Böylelikle öngörülen 600 liralık masraftan da tasarruf edilmiş olacağını hesaplayan padişah, Ahmed Cevad Paşa’nın Hariciye Nazırı Ahmed Tevfik Paşa ile görüşerek son kararı bildirmelerini istedi.41 Sadrazam Cevad Paşa, padişahın, Avusturya elçisinin durumuyla ilgili kaygısını onaylamış; bununla birlikte, Avusturya’nın 1878’de Bosna-Hersek’i işgalinin de o tarihte Türk sefirini güç durumda bıraktığını hatırlatarak, söz konusu davetin kabulünü bu açıdan önemsediğini ifade etmiştir.42 Cevad Paşa’nın düşüncesi tasavvurdan öte gitmemiş, padişahın talebi 41 “Avusturya devletinin Macaristan’daki mevkii Devlet-i Aliyye’nin bazı vilayât-ı mümtâze-i şâhâneye karşı olan mevkii gibi müşkil olduğu malum olup vâkıâ Dersaadet’e Macar seyyahîni geldikçe haklarında gösterilen hüsn-i muameleden dolayı Avusturya sefiri beyan-ı memnuniyet etmekte ve işbu seyyahîn haklarında taraf-ı müctemi‘u’l-mecd-i hazret-i padişahîden ibrâz buyurulan muamele-i bîtarafâne hasebiyle bunların hüsn-i kabullerinden mütevahhiş olmamakta ise de Avusturya devletinin ve sefirinin bunda pek de memnun olmamakta oldukları sefirin hâl u tavrından ve seyyahînin Saray-ı hümâyûn-ı mülûkâneye hîn-i azimetlerinde refakatlerinde sefaret memurlarından bazılarının bulunması gibi muamelâtdan istidlâl edilmekte olduğu cihetle şimdi buradan Macaristan’a bir heyet gönderilmesi Avusturya devletinin büsbütün nazar-ı dikkatini câlib olacağı ve binâenaleyh mümkün olduğu halde keyfiyetin âtiye bi’t-ta‘lîk şimdilik yalnız gösterilen şu arzudan dolayı beyân-ı mahzûziyyet olunmak suretiyle geçiştirilmesi ve beyhude altı yüz lira kadar bir masraf ihtiyar edilmemesi vârid-i hâtır-ı ilhâm-mazâhir-i cenâb-ı tâcdârî olmakta idüğünden Hariciye Nazırı Paşa hazretleriyle müzâkere-i madde ile ne yapılmak lazım geleceğinin bi’t-tekrar südde-i seniyye-i mülûkâneye arz ve iş‘ârı şeref-sâdır olan irade-i seniyye-i cenâb-ı hilafet-penâhî icâb-ı âlisinden bulunmuş olmakla ol babda emr u ferman hazret-i men lehu’l-emrindir.” (2 Safer 1310/25 Ağustos 1892, BOA, İ. HUS, nr. 3/10). 42 3 S 1310 (26 Ağustos 1892), BOA, Y. A. HUS, nr. 264/28. 234 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ doğrultusunda, iki ülke ilişkilerinin yeni bir krize sürüklenmemesi düşüncesiyle ziyaretten şimdilik vazgeçilmiştir.43 Bununla birlikte Türk-Macar ilişkileri siyasi ve kültürel alanda gelişerek devam etmiştir. 1891 sonlarında Macaristan Ziraat Bakanlığı’nın seçkin bir heyetle İstanbul’a gönderdiği tohumlar Bursa’daki Hamidiye Ziraat Mektebi’nin numune tarlasında ekilmiş ve alınan sonuçlar Sultan Abdülhamid’i hayli memnun edince bunların ithalinin devamına karar verilmiştir.44 At ithalatı da sürdürülmüş ve 1892 yılında 160 Macar atı satın alınmıştır.45 Macaristan Demiryolları Direktörü Mösyö Shuimur, aynı yıl içerisinde İstanbul’da bir acente açmıştır. Peşte Oteli’nde açılan ve Avrupa’daki tüm demir ve deniz yolu şirketlerinin biletlerini satmaya ve kalabalık gruplar için turlar düzenlemeye yetkili olan acente, ilk turunu da 3 Eylül 1892 tarihinde Edirne-Sofya-Belgrad üzerinden Peşte’ye düzenlemiştir.46 Yine aynı tarihlerde, Macar sigorta şirketinin İstanbul temsilcisi 43 Bâbıâli’nin 1876 Ekim’inde Sırp isyanını bastırması üzerine Peşte’deki Türk Konsolosu Sermed Efendi’yi tebrik etmek isteyen Macar üniversiteliler, Başbakan Tisza Kálmán’ın iznine rağmen, Rusya’nın tepkisini çekmek istemeyen Avusturya polisinin engeliyle karşılaşmışlar, ama yine de fener alayı yapıp, Gül Baba Türbesi’ne çelenk koymayı başarmışlardı (Melek Çolak, “Macar Kaynaklarına Göre Gyula Andrássy ve Osmanlı-Macar İlişkileri (1875-1878)”, Tarih İncelemeleri Dergisi, c. XXVI, Sayı 1, Temmuz 2011, s. 54). Türk heyetinin 1877 yılındaki Peşte ziyareti esnasında da, Avusturya hükümetinin baskısı nedeniyle Macarlar Türk dostlarını karşılamaktan çekinmişler, fakat daha sonra Bâbıâli’nin Kânûn-ı Esâsî’nin kişisel özgürlükler konusundaki güvencesini öne sürerek, yola çıkmış olan heyeti geri çağıramayacağını ve ziyaretin resmî bir sıfatı olmadığını temin etmesi üzerine kriz çözülmüştü (B. Nazır, Osmanlı-Macar Dostluk İlişkileri, s. 311). 44 27 Ca 1309 (28 Aralık 1891), BOA, Y. MTV, nr. 57/68. Otuz üç çeşit tohum arasında çeşitli cinslerde fasulye, buğday, mısır ve arpa bunuyordu. Mektep müdürü raporunda, fasulyelerin yerli fasulyelerden daha üstün, mısırların ise hem yerli hem de Amerika mısırlarından daha lezzetli ve bereketli olduğunu belirterek, bunların tarımının yaygınlaştırılmasının istikbalde sağlayacağı faydalara işaret etmiştir (BOA, Y. MTV, nr. 58/1). 45 29 Z 1309 (24 Temmuz 1892), BOA, Y. MTV, 64/120; Tarik, nr. 2999, 15 Muharrem 1310/8 Ağustos 1892. 46 Tarik, nr. 2999, 10 Muharrem 1310/3 Ağustos 1892. 235 OSMANLI İSTANBULU III Öjen Rapaport’a iftihar madalyası verilmiştir.47 Öte yandan, Avusturya-Macaristan İmparatoru I. Ferenc József ’in tahta çıkışının 25. yıldönümü için Mayıs ayında şenlik düzenlenmek48 suretiyle siyasi ve diplomatik nezaket gösterilmiştir. İki halk arasındaki dostluk temeline dayalı ilişkilerin Macaristan cephesinde Türk edebiyatına karşı ilgi artarken Türk şairlerinin şiirleri edebî dergileri süsleyecek; 1899 ve 1910 yıllarında Imre Karácson ve Gyula Mészáros tarafından Türk şiirleri antolojisi yayımlanacaktır. Türk folklorunun en değerli eserleri ve bu arada Nasreddin Hoca fıkralarının dünya edebiyatına tanıtılmasında Ignacz Kunos gibi Macarlar büyük rol oynayacaklardır. Türk halk yaşantısını ve İstanbul’u anlatan seyahat notları yayımlandıkça Macarların Türkiye’ye ilgisi artacak; 20. yüzyıldaki Macar seyahatleri bilimsel hüviyete bürünecek; Macar Türkologlar Türk tarihini, dilini, folklorunu ve etnografyasını incelerken, iki halkın akrabalık ilişkilerini ortaya koyan tezler üretilecektir.49 Yaygın adıyla Macar Turancıları olarak bilinen şarkiyatçılar, çalışmalarını örgütlü biçimde yürütmek amacıyla 1910 yılında Turáni Társasóg (Turan Cemiyeti) adını verdikleri birliğin çatısı altında toplanacaklar; cemiyet 1912 yılından başlamak üzere ilki Ankara ve Konya çevresine, üçüncüsü Konya-Kayseri bölgesine olmak üzere Anadolu-Kafkasya-Orta Asya bölgesine beş bilimsel gezi düzenleyecektir.50 Macarların geleneksel bahar ziyaretleri ise Balkan savaşları yıllarına kadar aksamadan sürecektir. 47 11 M 1309 (16 Ağustos 1891), BOA, İ. DH, nr. 1239/97027. 48 BOA, İ. DH, nr. 1278/100581; Sabah, nr. 1006, 14 Zilkade 1309/9 Haziran 1892. 49 G. Hazai, Tarih Boyunca Türk-Macar Bağları, s. 24-37. 50 Tarık Demirkan, Macar Turancıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000, s. 37; Nizam Önen, İki Turan: Macaristan ve Türkiye’de Turancılık, İletişim Yayınları İstanbul 2005, s. 58-62. 236 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ EK 1: Nisan Ayındaki Macar Seyyahların Listesi51 Adı Mesleği / Unvanı 1 Fransuva Alberti Tüccardan 2 Doktor Arthur Ashâb-ı servetten 3 Albert Bordacsi Eczacı 4 Nikola Bonça Meclis-i Mebusân azasından 5 Ferdinand Blogh Tüccardan 6 Viktor Bezerdi Ashâb-ı servetten 7 Madam Viktor Bezerdi Ashâb-ı servetten 8 Madam Aman Brahzili Dava vekili 9 Milan Tuku Dubayşa Meclis-i Mebusân azasından 10 Doktor Pier Dava vekili 11 Doktor Lajos Csatári Tabip 12 Sarl Csaba Dava vekili 13 Tibor Duvics Talebe 14 Andre Duvics Ashâb-ı Servetten 15 Norbert Dunkel Muzıka-i Ticaretten 16 Doktor Zola Angel Tabip 17 Özön Taller Demiryolu memurininden 18 Madam Özön Demiryolu memurininden 19 Michael Tisher Darülfünun memurininden 20 Şarl Ferniah Ashâb-ı servetten 21 Giyom Galia Demiryolu idaresi memurîninden 22 Madam Galia Haremi 23 Maksimilyan Gutmann Memurînden 24 Bonova Gumper Bankiye 25 Doktor Louis Guriks Dava vekili 26 Géza Gusztavni Ashâb-ı servetten 27 Doktor Emanuel Hassenfeld Tabip 51 Kaynak: BOA, Y. PRK. EŞA, nr. 15/71, lef 2. 237 OSMANLI İSTANBULU III 28 Sarl Duhemhaise Ashâb-ı servetten 29 Alekszander Horváth Mühendishane muallimlerinden 30 [Horváth’ın] Madamesi 31 Herz Fabrikacı 32 Viktor Bian Hermeli Muallim 33 Antuant Hempel Ashâb-ı servetten 34 Michael Haliko Ashâb-ı servetten 35 Viktor Herz Fabrikacı 36 Dimitriyev Yankovics Ashâb-ı emlâkden 37 Doktor Alekszander Karsai Dava vekili 38 Doktor Ignácz Kunosi Encümen-i Dâniş muallimlerinden 39 Gabriel Kovács Ashâb-ı servetten 40 Madam Kovács Ashâb-ı servetten 41 Doktor József Kelan Tabip 42 I. Fransua Gilcz Şimendifer idaresi nazırlarından 43 Fransua Klinfer Fabrikacı 44 Madam Ernest Latinevics Ashâb-ı servetten 45 Emanuel Lakf Şimendifer idaresi kâtiplerinden 46 Özön Mutely Memur 47 Zola Mutely (Kezâ) Memur 48 Doktor Jul Monor Dava vekili 49 Ernest Goldschmidt Tüccardan 50 Fransua Gabez Direktör 51 Ö. R. Viç Fabrikacı 52 Ernesto Neszi Banka memurlarından 53 Fransua Óvari Meclis-i Mebusân azasından 54 Emil Ukrovics Rahip 55 Doktor Jul Padhuzanics Hâkim 56 Louis Brobal Banka memurlarından 57 Jever Peyser [?] Tüccardan 58 Russo V. Patrak Fabrikacı - 238 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ 59 Robert Prád Fabrikacı 60 Baron Géza Erbâb-ı haysiyetten ve mâbeyincilik rütbesini hâiz 61 Şarl Roth John Ashâb-ı servetten 62 Madam Hanri kızıyla beraber - 63 Cornelius Szokolai Nemzet gazetesinin muharriri 64 Madamesi Szokolai Nemzet gazetesinin muharriri 65 Golyom Sternhalte [?] Memur 66 Jan Szamariai Ashâb-ı servetten 67 Madamesi Szamariai Ashâb-ı servetten 68 Henry Szaifer Fabrikacı 69 Madamesi Szaifer Fabrikacı 70 Ignacz Suvárc Ashâb-ı servetten 71 [Ignacz Suvárc’ın] Madamesi - 72 Ló Şövalye Louis Sihalorka Yüzbaşı 73 Madam Louis Sihalorka - 74 Emmanuel Shilefan Mühendis 75 Nikola Setrin Hukuk Mektebi talebesinden 76 Jan Shirsh Ashâb-ı servetten 77 Iol Shuimur Peşte’de şimendifer bilet idare müdürü 78 Doktor Jan Teliz Kimyager 79 [ Jan Teliz’in] Madamesi - 80 Michael Ikasi Ashâb-ı servetten 81 Javer Shilinfer Gazeteci 82 Atise Toruk Zabitândan 83 [Atise Toruk’un] Madamesi - 84 Şövalye Albert Val - 85 Julian Muharrir 86 Doktor Jul Zasar Hâkim 87 N. Fransua Mühendis 88 M. Ber - 239 OSMANLI İSTANBULU III EK 2: Temmuz Ayındaki Macar Ziyaretçilerin Listesi52 Adı Mesleği ve Unvanı 1 Alajos Follmann Hâkim, Rus İtfaiye Teşkilatı Yardımcı Başkanı 2 N. Ernő Bárány Budapeşte Gönüllüler Teşkilatı Başkomutanı 3 Kálmán Birkás Özel davetli 4 Miklós Christo Başkomutan 5 Zsigmond Deutsch Hukuk öğrencisi 6 János Farkas Başkomutan 7 Károly Felmayer Fabrika başkomutanı 8 János Foghtüy Başkomutan 9 N. Fogd Avukat 10 Aron Feoris Öğretmen 11 Ferencz Zéczy Vahşi hayvan tüccarı 12 Sándor Gyürky Yardımcı memur 13 Gyula Hamvay Editör 14 Sándor Stanber Tasarruf işleri idarecisi 15 Endre Hlatky Avukat 16-17 Ödön Hérmán ve Eşi Birim Komutanı 18 Zsigmond Hevesy Uzman başkomutan 19 György Hamser Başkomutan 20 László Horváth 21 Károly Kopumovits Birim komutanı 22 Dr. Dénes Kovács Gazete yazarı ve editör 23 Gyula Karlberger Başkomutan 24 Ho. Kádár jr. Komutan 25 Dr. Imre Karácson Öğretmen 26 Alajos Benczés Linoz Öğretmen 27 Nándor Tellinek Fabrika sahibi 28 Béla Mihalik Başkomutan 29 Nándor Martinengo Başkomutan 52 Kaynak: BOA, Y. PRK. ZB, nr. 11/77, lef 5; Y. PRK. ŞH, nr. 4/52. 240 MACARLARIN 1892 YILINDAKİ İSTANBUL ZİYARETLERİ 30 Dr. Ferencz Major İtfaiyeci doktor 31 János Nagy Avukat 32 Dr. Károly Nagy Doktor, komutan 33 Jakab Náthán Başkomutan 34 János Oheroly Öğretmen 35 Dr. Bertalan Pásztor Başkomutan 36 Kálmán Rimanóczy Mimar 37 József Rupp Yardımcı komutan 38 István Radvány Krallık danışmanı 39 Ágost Singhoffer Ev sahibi 40 János Suda Avukat ve danışmanlık başkanı Dr. József Szily ve Eşi Başkomutan 43 Lajos Seidl Başkomutan 44 Gyula Szikszay Başkomutan 45 Dr. Lipót Szein 46 András Sohlesak Ekmek fabrikası ve ev sahibi 47 Dul Klára Slezák Serbest meslek sahibi 48 István Szeghő Krallık hâkimi 49 Tóthfalussy Béla Yardımcı rahip 50 Dr. Samu Tihanyi İtfaiyeci doktor, başhekim 51 Lajos Vinkler Öğretmen 52 Ferencz Várady Rahip 53 Lörincz Varga Başkomutan 54 Ferencz Walser Fabrika sahibi 55 Pál Vida Yardımcı başkomutan 56 József Weigmann Zellerin fabrikası temsilcileri başkomutanı 57 Pál Schwimmer Macar Krallığı Devlet Demiryolları bilet ofisi müdürü 58 József Déchy Macar Krallığı Devlet Demiryolları bilet ofisi sekreteri István Bárdy ve eşi Avukat 41-42 59-60 61 Magyar Irma 62 Henrik Kádár 62 [Okunamadı] Komutan 241 Bulgar Çarı “Çarlar Kenti”nde Cengiz Yolcu İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi “Meşrutiyet-i Osmâniye’nin ilk meşrutiyetperver padişahına gelen ilk misafir, ilk Bulgar Kralı Ferdinand hazretleri oldu ki İstanbul’a ilkbahar ile birlikte girdi. O gece Saray-ı Hümâyun’da verilen ziyâfette yedikleri tatlıyı biz Nevrûziye addeder ve Bulgaristan’la olan münâsebetimizin şekerrîz olacağını tefe’ül eyleriz.”1 On dokuzuncu yüzyıl ve hemen akabinde yirminci yüzyılın ilk çeyreği, o zamana kadar var olan her şeyde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde ve diplomasi alanlarında da yeni gelişmelerin ortaya çıktığı bir dönem olur. Bu tarihten önce, devletler arasındaki ilişkiler, ağırlıkla muhatapların birbirlerine gönderdikleri elçiler vasıtasıyla yürütülürken; artık meslekten diplomatlar, özel temsilciler hatta bizzat hükümdarlar yeni aktörler olarak meydana çıkarlar. * Metni okuyarak kıymetli görüş ve tavsiyelerini benimle paylaşan sayın hocam Prof. Dr. Kemal Beydilli’ye ve bu metnin önce bir tebliğ, ardından makale olmasına fırsat veren ve yazım sürecinde beni yönlendiren sayın hocam Prof. Dr. Ali Akyıldız’a şükranlarımı sunarım. 1 “Haftalık Dedikodu”, Kalem, No: 79, 11 Mart 1326/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 2. 243 OSMANLI İSTANBULU III İmparatorların, kralların, prenslerin kalabalık maiyetleri, şatafatlı alayları eşliğinde yaptıkları seyahatler ve ziyaretler –görkemi ve şaşaası azalmakla birlikte- günümüzde de devam eden bir diplomatik geleneği başlatır. Özellikle Avrupalı hükümdarların birbirlerine yaptıkları bu ziyaretler diplomasinin devlet başkanları arasında şahsî ilişkiler ve dostluklara dayanan bir boyutunu teşkil eder. Elbette, Osmanlı Devleti de bu yeni gelişen ilişki tarzının dışında kalmaz. Ancak, ortaya çıkmaya başlayan yeni ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda, diğerlerinden farklı olarak Sultan Abdülaziz’in 1867 senesinde önce Fransa’ya ardından İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturya’ya yaptığı ziyaretler dışında Osmanlı sultanlarının hep ev sahipliği yaptıkları görülmektedir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin dağılışına değin geçen sürede İstanbul’daki saraylar Fransa İmparatoriçesi Eugénie, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz-Joseph ve Alman İmparatoru II. Wilhelm’den, İran Şahı Muzafferüddin’e, Bulgar Çarı2 I. Ferdinand’dan, Sırp Kralı Petar Karacorceviç’e garbın ve şarkın hükümdarlarını ve prenseslerini misafir etmiştir.3 Osmanlı başkentine gelen misafirlerin her birinin ziyaretlerinin ayrı nedenleri olmakla birlikte, karşılanmalarında ve ağırlanmalarında yapılan hazırlıklar, düzenlenen törenler hem idarecilerin ve saray mensuplarının hem de Osmanlı ahalisinin yeni tecrübeler edinmesiyle neticelenmiştir. Avrupa’dan gelen misafirlerin konaklayacakları yapılardan, sarayların yeniden tefrişine, ziyafet adabına ve tertibatına ve nihayet varıncaya dek yeni bir kültür ve alışkanlıklar İstanbul’da yerleşmeye başlamıştır. Osmanlı başkentine, Bulgarların adlandırmasıyla Tsarigrad’a 1910 yılının 21 Mart tarihinde başlayan ve bir hafta devam eden ziyaret gerçekleştiren Bulgaristan Çarı Ferdinand Sakskoburgotski’nin 2 Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan belgelerde ve Osmanlı matbuatında Bulgaristan hükümdarı I. Ferdinand’ın unvanı kral şeklinde kullanılmaktadır. Ancak ben kendisinin Bulgarca resmî unvanı Tsar’ın [Цар] Türkçe’ye yerleşmiş hali olan Çar’ı tercih edeceğim. 3 Kemal Beydilli, “İmparatorluğun Son Yüzyılında İstanbul”, II. Uluslararası Osmanlı İstanbulu Sempozyumu Bildirileri içinde (İstanbul: İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Yayınları, 2014), s. 48-49. 244 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE (Saxe-Coburg-Gotha) aslında İstanbul’a ilk seyahatini 1896 yılında yine bir Mart ayında (26 Mart) yapmıştı. 2 Ağustos 1887’de Veliko Tırnovo’da Bulgaristan knyazı [prens] ilan edilen Ferdinand’ın bu yeni makamının resmiyet kazanabilmesi için Berlin Antlaşması’nın üçüncü bendi uyarınca devletlerin muvafakati ve Bâb-ı Âlî’nin tasdiki gerektiğinden4 bu gereklilikleri yerine getirmeden Sofya’ya gelen prens, Rusya ve Bâb-ı Âlî tarafından resmen tanınmamıştır. Knyaz Ferdinand, kendisi Katolik olmasına rağmen 1894’te doğan ilk oğlu ve Bulgaristan tahtının veliahdı Boris’in Ortodoks adeti ve usulünce vaftiz edilmesi için 1896 yılında St. Petersburg’a yaptığı seyahatte Çar II. Nikola, Boris’in vaftiz babası olurrken, Knyaz Ferdinand da 2 Şubat’ta prensliğini Çar’a tasdik ettirmiştir. Ferdinand, St. Petersburg’tan sonra 26 Mart 1896’da İstanbul’a gelmiş ve Sultan Abdülhamid tarafından kabul edilmiştir. Kendisinin en yüksek nişanla taltif edildiği bu ziyarette sultan da Ferdinand’ın prensliğini tasdik etmiştir.5 Bulgaristan hükümdarının ilk İstanbul ziyaretinin üzerinden geçen yıllar içinde hem Bulgaristan’da hem de Osmanlı Devleti oldukça önemli sosyal ve siyasal dönüşümler yaşamışlardır. Bulgaristan Mart 1896’da İstanbul’u ilk defa ziyaret eden Knyaz Ferdinand Sv. Sv. Kiril ve Metodiy Ulusal Kütüphanesi, Sofya, C III 1565 4 Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri: Osmanlı İmparatorluğu Andlaşmaları (Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1953), s. 407. 5 Stephen Constant, Foxy Ferdinand Tsar of Bulgaria, (New York: Franklin Watts, 1980), s.180. 245 OSMANLI İSTANBULU III 5 Ekim 1908 tarihinde tam bağımsızlığını ilan ederken, Osmanlı Devleti’nde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında askıya alınan meşrutiyet idaresi yeniden tesis edilmiştir. 1896’da Knyaz Ferdinand’ı ağırlayan II. Abdülhamid, 27 Nisan 1909’da tahttan ayrılmış, Şehzade Reşad Efendi, V. Mehmed Reşad adıyla yeni Osmanlı Sultanı olmuştur. Knyaz Ferdinand ise Çar unvanıyla Bulgaristan tahtına çıkmıştır. Zaman zaman iki devletin sınırları etrafında askerler arasında yaşanan ufak çaplı çatışmaların ötesinde diplomatik alanda durağan ilişkilerin sürdüğü bir dönemde ansızın Çar Ferdinand’ın İstanbul’u ziyaret etmek istediği öğrenilir. İstanbul seyahati gündeme gelmezden önce, St. Petersburg’da Çar II. Nikola’yla görüşen Ferdinand, Sofya’ya dönüşünün ardından, İstanbul’a gelmek üzere eşi Çariçe Eleonore, Bulgaristan başvekili ve hariciye nazırı gibi üst düzey idarecilerin de yer aldığı maiyetiyle yola çıkar.6 Sofya’dan Ayrılış Sofya’dan kendilerine tahsis edilen özel bir trenle ayrılan Çar Ferdinand, Çariçe Eleonore ve maiyetlerindekiler güzergahları üzerindeki Cisr-i Mustafa Paşa’dan7 itibaren Osmanlı Devleti sınırlarına girmişlerdir. Misafirler Osmanlı-Bulgar sınırında yer alan bu kasabada bir süre duraklamak zorunda kalmışlar, Sofya’da 6 Çar Ferdinand ve maiyeti 9 Mart 1910 günü St. Petersburg’dan Sofya’ya geri dönerler. Sabah gazetesinin 7346 numaralı 20 Şubat 1325 (5 Mart 1910) tarihli sayısı İstanbul’a yapılacak bir seyahatin gündemde olduğunu yazar; ancak haberde ziyaretin tarihi Mayıs ayı olarak ifade edilir, fakat seyahat Mart ayında gerçekleşecektir. Çar Ferdinand’ın İstanbul ziyareti üzerine daha önce şu çalışmalar da yapılmıştır: Fatmagül Demirel, “Eski Efendilerin Topraklarında” Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında Son Ziyaretler Son Ziyafetler içinde (İstanbul: Doğan Kitap, 2007), s. 111-119; Kansu Şarman, “Ferdinand Sultanın Doğu Rumeli Valisiydi Savaştan Önce Bulgar Kralı Oldu: Harpten İki Yıl Önce İtinayla Ağırlandı”, Atlas Tarih, Sayı: 16, 2012, s. 24-29. 7 Cisr-i Mustafa Paşa ya da Mustafa Paşa günümüzde 1918 yılında yapılan isim değişikliği dolayısıyla Svilengrad olarak bilinmektedir. Haskovo [Hasköy] şehri dahilinde yer alan bu sınır kasabasında Sofya-İstanbul tren hattının sınır istasyonu bulunmaktadır. Kasaba Balkan Savaşları sırasında Bulgaristan idaresine geçmiştir. M. Türker Acaroğlu, Bulgaristan’da Türkçe Yer Adları Kılavuzu (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2006), s. 749. 246 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE binmiş oldukları tren bu noktadan itibaren Rumeli Şimendiferleri8 tarafından ihzâr edilen lokomotife bağlanmıştır.9 Bir sonraki durak olan Edirne’de, misafirler Bulgar Marşı’yla10 karşılanmıştır. Çatalca’da ise İstanbul’dan hareket eden, aralarında Osmanlı Devleti’nin Sofya Sefiri Asım Bey’in ve Bulgaristan’ın İstanbul Sefiri Sarafov’un da bulundukları istikbal heyeti11 konukları taşıyan treni karşılamışlar ve Sirkeci’ye kadar birlikte seyahat etmişlerdir. Yapılan yazışmalarda misafirlerin geçtikleri istasyonlarda onları selamlamak üzere hazır bulunan askerî birliklere mensup tüm neferlerin 8 Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelerde söz konusu şirketin ismi yazılırken –benim bu seyahat özelinde kullandığım belgeler çoğunlukla Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Tahrirat Kalemi fonuna ait olsa da farklı katiplerin- farklı kullanımlarda bulunduğu dikkati çekmektedir. Şark Şimendiferleri Kumpanyası, Şark Demiryolu Şirketi aynı kuruluşu işaret etseler de farklı belgeler arasında bir tutarlılık mevcut değildir. 9 Bulgaristan’dan gelen misafirlere tahsis edilen tren, Rumeli Şimendiferleri Kumpanyası’ndan kiralanmıştır. Seyahat sonunda şirket Osmanlı Hükümeti’nden kiralama bedeli olarak 1000 lira talep eder, fakat Ticaret ve Nafia Nezareti sadece “iki üç vagon” kiralanmış olduğunu ileri sürerek şirketle yeniden müzakere edeceğini belirtmektedir (BOA, BEO 3757/281770 20 Ca 328). 10 Heyetin karşılanma merasiminde çalınan ve Osmanlıca kaynaklarda yalnızca Bulgar Marşı olarak adlandırılan marş 1886 yılında Wenn die Soldaten durch die Stadt marschieren (Askerler Şehrin İçinden Geçtiklerinde) isimli bir Alman halk ezgisinden uyarlanan, sözlerini eğitimci Nikola Jivkov’un yazdığı Şumi Maritsa’dır (Шуми Марица) (Meriç Nehri Çağlıyor). Bu marş 1944’e kadar Bulgaristan Millî Marşı olarak çalınmıştır. Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 1. Görüldüğü üzere Bulgarca gazetelerin yayım tarihlerinde Julyen ve Gregoryen takvimlerinin arasında mevcut olan on üç günlük fark bulunmaktadır. Söz konusu gün farkı Birinci Dünya Savaşı devam ederken Bulgar Çarlığı’nın Julyen Takvimi’nden Gregoryen Takvimi’ne geçme kararı üzerine ortadan kalkacaktır. Bulgaristan’daki resmî takvim değişikliği 31 Mart 1916 tarihinde yapılmış ve bir sonraki günün 14 Nisan 1916 olacağı ilan edilmiştir. 11 Karşılama heyetinde iki devletin sefirlerinden başka misafirlerin mihmandarlıklarına tayin edilen Ferik Ahmed Fevzi Paşa, Mirliva Salih Paşaların Hariciye Kalem-i Mahsûs Müdürü Salih Bey ve Miralay Ziya Bey de yer almıştır. Mirliva Salih Paşa Çariçe’nin mihmandarı olarak görevlendirilmiştir (Tanin, No: 552, 4 Mart 1326/ 17 Mart 1910, Perşembe, s. 1 ve BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-1). 247 OSMANLI İSTANBULU III üniformalarının temiz ve nizamî olması gerektiği özellikle vurgulanmıştır.12 Misafirleri taşıyan tren İstanbul sınırlarına girdikten sonra alınan tedbirlerin arttırılması günler öncesinden kararlaştırılmıştır. Trenin güzergâhında yer alan ve özellikle Vilâyât-ı Selâse’de (Makedonya) devam eden kilise ve mektepler sorunu nedeniyle Bulgar cemaatiyle tartışmalar yaşayan Rum nüfusun yoğun olduğu Samatya ve Kumkapı semtlerinde ve istasyonlarında herhangi bir taşkınlık ve fillî saldırı olmaması için bu istasyonlarda polis ve jandarma neferleri konuşlandırılmıştır.13 I. Gün – 21 Mart 1910, Pazartesi Nihâyet hem beklenen gün hem de misafirler İstanbul’a milâdî 21 Mart 1910 sabahı saat dokuzu çeyrek geçe varırlar. Tren Sirkeci’ye, geçtiği duraklarda üzerine konulan defne yaprakları ve gene trenin her iki tarafında eşit olarak sıralanmış Osmanlı ve Bulgar bayrakları olduğu hâlde giriş yapmıştır. Tren Sirkeci İstasyonu’na gelmeden evvel istasyonun çevresine ve sahil şeridine Emniyet-i Umûmîye Müdürü Miralay Galib Bey’in komutasındaki üniformalı ve sivil inzibât memurları yerleştirilmiştir. Güvenliği sağlamanın yanı sıra Dersaadet Jandarma Alay Kumandanı Kaymakam İbrahim Bey komutasında bulunan üç yüz jandarma ve elli süvari polisi ile bisikletli zabıta memurları Bulgar heyetini selamlamak amacıyla istasyonda yerlerini almışlardır. Sultan Reşad’ın misafirlerini karşılayacağı ve kabul edeceği Otağ-ı Hümâyûn Sirkeci tren istasyonundan otuz metre kadar içeriye kurulmuştur. Bulgar heyeti istasyona gelmeden evvel Serkarîn (Baş mabeynci) Lütfi Bey [Simavi] sultanın konuğu olacak ilk yabancı hükümdarın ve maiyetinin karşılanmaları esnasında takip edilmesi gereken 12 BOA, DH.MUİ 76-1/1, 7 Mart 326 tarihli Çatalca Mutasarrıflığı’na gönderilen telgrafname. Aynı gömlekte yer alan bir telgrafta Edirne Valisi İstanbul’dan gelen tüm resmî görevlilerin üniforma giymesini isteyen talimata, kendisinin üniformasının olmadığı cevabını verir. Bunun üzerine valiye tören esnasında redingot giymesinde bir sakınca olmadığı bildirilir. 13 BOA, DH.EUM.THR 95/86 ve BOA, DH.MUİ 76-1/1. 248 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE teşrifat usulünü, yani merasim kıtasının selamlanmasını, sultanın çariçeye kolunu uzatarak kendisine eşlik etmesini ve iki ülke heyetlerinin birbirlerine takdim edilmesi lüzumunu padişaha hatırlatmıştır.14 Dâhiliye Nâzırı Talat Bey, Teşrifat Nâzırı Galib Paşa, Teşrifatçı Behçet, Teşrifat Memuru Memduh ve Saadeddin Beyler15 ile davetli bulunan yerli ve yabancı gazete muhabirleri ve Bulgar Sefarethanesi erkânı da konukları karşılamak üzere Sirkeci Garı’na gelmişlerdir. Mekteb-i Sultânî’de okuyan Bulgar öğrenciler ve İngiliz Mektebi’nde okuyan yirmi kız öğrenci de misafirlere çiçek demetleri sunmuşlardır.16 Zât-ı Hazret-i Pâdişâhî, Veliahd-ı Saltanat Yusuf İzzeddin Efendi, Sadrazam Hakkı Paşa, Hâriciye Nâzırı Mehmed Rıfat Paşa, Serkarîn Lütfi ve Başkâtib Halid Ziya Beyler ve Seryâver-i Şehriyârî Hurşid Paşa Dolmabahçe Sarayı rıhtımından Söğütlü Vapuruna binerek Sirkeci Garı’na gelirler. Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa, Erkân-ı Harbiye Reisi İzzet Paşa ve diğer üst düzey komutanlar da tören mahallindeki yerlerini almışlardır.17 Beklenen misafirleri taşıyan trenin istasyona girişi ve iki hükümdarın ilk karşılaşmaları Yeni İkdam gazetesinde şu satırlarla duyurulur: Kral Ferdinand hazretlerinin zâtına mahsûs olan armalı vagon muvâcehe-i şâhânede durduğu sırada Bulgaristan Kralı Ferdinand hazretleri vagonun penceresinden zât-ı hazret-i pâdişâhîyi selâmlamışlardır. Zât-ı şâhâne de mütebessimâne bir sûretde Kral hazretlerine i’âde-i selâm eylemişlerdir.18 14 Başmabeyinci Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri (İstanbul: Hürriyet Yayınları), s. 127-128. 15 BOA, BEO 3720/278969. Hariciye Nazırı Rıfat Paşa’nın yazdığı 7 Mart 326/ 20 Mart 1910 tarihli bir tezkerede Çar’ı İstanbul’da bulunacağı süre zarfında gerekli teşrifatın eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi için masarıf-ı gayr-i melhuz tertibinden 3000 kuruş kullanmaları talimatı verilmektedir. 16 Tanin, No: 557, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2. 17 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-2. 18 “Misafir-i Hass-ı Hazret-i Padişâhî Bulgaristan Kral ve Kraliçesi Hazerâtının Dersaadet’e Muvâsalatları”, Yeni İkdam, No: 9, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 1. 249 OSMANLI İSTANBULU III Üzerinde general üniforması ve beyaz kalpağı olan Çar19 ve Çariçe vagonlarından indikten sonra iki heyet karşılıklı olarak birbirleriyle tanışmaya ve maiyetlerinde bulunanları takdim etmeye başlamıştır. Bu merasimde Çar Ferdinand’ın tercümanlığını Teşrifat Nâzırı Galib Paşa yapar.20 Sultan Reşad ilk önce Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi’yi ardından da nâzırlarını konuklarına takdim eder. Tanışma merasiminden sonra Sultan Reşad Çariçe Eleonore’a kolunu uzatır ve Çariçe Sultanın koluna girmiş olduğu halde Otağ-ı Hümâyûn’a geçerler. Sultan Reşad’ın Çariçe’ye yaptığı kavalyelik jesti ya da koltuklama eylemi pek aşina olunan bir tavır olmamakla birlikte son dönem Osmanlı Sarayı mensupları için bir sürpriz mahiyetinde de değildir. İlk defa Sultan Abdülaziz’in İmparatoriçe Eugénie’ye İstanbul’u ziyareti esnasında yaptığı bu incelik,21 yaklaşık yarım asır sonra birçok Avrupalı diplomat ve muhabirin de takip ettiği böyle bir merasimde Sultanın yaptığı jest aslında on yıllardır Saray’da devam eden Avrupaî adab-ı muaşeretin ve davranışların artık iyice görünür hale gelmesidir. Zira bu jest sadece Sirkeci’deki karşılamayla sınırlı kalmamış, heyetlerin birlikte bulundukları Hürriyet-i Ebediye tepesindeki merasim sırasında ve misafirlerin yolcu edilmeleri sırasında da tekrarlanmıştır. Sultan’ın Çariçe’ye olan jesti hem Bulgar basınında yer almış22 hem de Tanin gazetesinde özellikle vurgulanmıştır: Kral hazretleri kraliçeyi zât-ı hazret-i padişâhîye takdim etmişler ve zât-ı hazret-i padişâhî ellerini evvelâ kraliçeye ve sonra krala uzatmışlardır. Badehu kral ve kraliçe refâkat-i padişâhîde bulunan veliahd-ı saltanat Yusuf İzzeddin Efendi hazretlerine takdim olunmuşlardır. Zât-ı şahâne kraliçeye kollarını vermişler, çadıra gelmişlerdir.23 19 Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 1. 20 “Kral Ferdinand’ın Muvâsalatı”, Yeni Tasvîr-i Efkâr, No: 291, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2. 21 Mehmet Yıldız, “Türk Resmî Ziyafet Kültüründe Zirve: Fransa İmparatoriçesi Eugénie Onuruna Verilen Muhteşem Ziyafetler (1869)”, Millî Folklor, Yıl: 2014, Sayı: 102, s. 131. 22 Пряпорец [Pryaporets], No: 65, 9/22 Mart 1910, Salı, s. 2. 23 Tanin, No: 557, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 1. 250 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Sultan V. Mehmed Reşad, Çariçe Eleonore’a karşılama merasiminde eşlik ederken İBB Atatürk Kitaplığı ALB. 145/4 Heyetler Otağ-ı Hümâyûn’da bir süre kaldıktan sonra Söğütlü vapuruna binerek Dolmabahçe Sarayı’na giderler.24 Saray’daki kısa bir dinlenme ve Hâriciye Nâzırı Rıfat Paşa’nın tercümanlığıyla gerçekleşen kısa bir sohbetten sonra Sultan Reşad ve Çar Ferdinand birinci saltanat arabasına, Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi ile Çariçe Eleonore da ikinci saltanat arabasına binerek maiyetleriyle birlikte Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrılırlar. Konvoy konukların İstanbul’da bulunacakları zaman zarfında konaklayacakları Yıldız Sarayı Şale Köşkü’ne25 doğru hareket eder. Çar ve Çariçe kendilerine tahsis edilen Merasim Dairesi’nde, misafir heyetin diğer kısmı ise Pera Palas Hoteli’nde kalacaktır.26 24 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-2. 25 Yıllar önce bir diğer hükümdarın, Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ilk ziyaretinde (1889) konaklaması için inşa edilen ve Fransızca Dağ Evi (Chalet) manasına gelen Şale Köşkü, farklı zamanlarda yapılan iki binadan meydana gelmiştir. Köşkün ikinci kısmı olarak nitelendirilebilecek Merasim Dairesi de yine Kayzer Wilhelm’in İstanbul’a 1898 yılındaki ikinci ziyaretinde eşi Augusta Victoria ile birlikte konaklamaları için inşa ettirilmiştir. 26 Tanin, No: 557, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2. 251 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul’daki Bulgar ve Osmanlı heyetlerini bir arada gösteren fotoğraf. İBB Atatürk Kitaplığı ALB. 145/2 Ziyaretin birinci gününün akşamında ise Sultan Reşad misafirleri şerefine Dolmabahçe Sarayı’nda otuz kişilik bir ziyafet verir.27 Ferdinand ve maiyeti yemekten önce Dolmabahçe Sarayı’nın ikinci kat salonunda karşılanırlar. Burada Çar, Sultan Reşad’a kordonlu Aziz Aleksandır Nişanı’nı28 takdim eder. Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi’ye, Sadrazam Hakkı Paşa’ya, Hariciye Nazırı Rıfat Paşa’ya da Büyük Haçlı Aziz Aleksandır Nişanı hediye edilir. Mahmud Şevket Paşa’ya ise Elmas İşlemeli Askerî Liyakat Nişanı verilmiştir.29 27 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-4. 28 Aziz Aleksandır Nişanı [Орден Свети Александър] 1881 yılında Bulgaristan Prensi [Knyaz] Aleksander Battenberg tarafından Rus prensi [knyaz] ve komutanı Aleksander Nevski onuruna ihdas edilmiştir. 1946 senesinde ilga edilene değin Bulgaristan Çarlığı’nın en yüksek ikinci dereceli nişanı olmuştur. 29 Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 252 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Sultan ise Çar’a Hanedân-Âl-i Osman Nişanı’nı30 Çariçe’ye de Murassa’ Mecidî Nişanı’nı31 hediye etmiştir. Bulgaristan’da yayımlanan Пряпорец [Pryaporets] gazetesi padişahın bu armağanının daha önce yalnızca Kraliçe Victoria’ya sunulmuş olduğunu vurgulamıştır.32 Nişan takdimi merasiminden sonra ziyafet salonuna geçilir. Sultan Reşad eski geleneğe uygun olarak misafirine atfettiği itibarı daha çok belirtmek amacıyla Çar Ferdinand’ı sol tarafında, Çariçe’yi de sağ tarafında ağırlamıştır. Karşısında ise veliahd Yusuf İzzeddin Efendi hazretleri bulunur. Tanin’in yayımladığı listeye göre ilk akşam yemeğinde ziyafete katılanlar masada karşılıklı alarak şu şekilde oturmuşlardır:33 30 Hanedân-Âl-i Osman Nişanı 31 Ağustos 1893 tarihinde ihdas edilmiş; öncelikle uygun görülecek Osmanlı hanedânı mensuplarına, Osmanlı Devleti’ne fiilî ve manevî yardımları olan yabancı hükümdarlara ve yüksek memurlara verilmesi kararlaştırılmıştır. Edhem Eldem, İftihar ve İmtiyaz: Osmanlı Nişan ve Madalyaları Tarihi (İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 2004), s. 348-350; ayrıca bkz. Metin Erüreten, Osmanlı Madalyaları ve Nişanları: Belgelerle Tarihi, Çev. Erhan Uzsay (İstanbul: DMC, 2001), s. 297-299. Kaiser Wilhelm eşi Kaiserin Augusta Victoria ile birlikte aldığı Hanedân-Âl-i Osman Nişanı’na sahip olan ilk yabancı hükümdar olmuştur. Eldem, İftihar ve İmtiyaz, s. 357. 31 Sultan Abdülmecid saltanatında 13 Zilkade 1268 (29 Ağustos 1852) tarihinde yayımlanan bir nizamname ile ihdas edilen Mecidî Nişan, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında dek diğer padişahlar tarafından da yaptırılmıştır. Nişanın ortasında yer alan bombeli kısımda padişahın tuğrası bulunmakta, tuğranın etrafını “Gayret”, “Hamiyet” ve “Sadakat” sözcükleri çevrelemektedir. Mecidî Nişanı’nın beş derecesi vardır ve yalnızca birinci derecesinin murassa’ı yani mücevherlisi mevcuttur. Kayd-ı hayat şartıyla verilen Mecidî Nişanı’nın tek istisnası da yine murassa’ nitelikteki nişandır. Çariçe’ye de hediye edilen Murassa’ Mecidî Nişanı padişah hediyesi olduğundan dolayı sahibinin vefatından sonra iade zorunluluğu bulunmamaktadır. Erüreten, Osmanlı Madalyaları ve Nişanları, s. 208, 214; Eldem, İftihar ve İmtiyaz, s. 176-201. 32 Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 33 Tanin, No: 557, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2 ve Yeni İkdam, No: 9, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2. 253 OSMANLI İSTANBULU III Salih Paşa Yaver Paşa Başkâtib Halid Ziya Bey General Markov Mahmud Şevket Paşa Bulgaristan Hariciye Nazırı Paprikov Veliahd Yusuf İzzedin Efendi Başvekil Malinov Saray Nâzırası Ahmed Muhtar Paşa General Botev Mihmandar İzzet Paşa Hurşid Paşa Pertev Bey Müsteşar Fuad Paşa Müşir Fuad Paşa Ticaret Nazırı Liyapçev Hariciye Nazırı Rıfat Paşa Çariçe Hazretleri Sultan V. Mehmed Reşad Çar Hazretleri Sadrazam Hakkı Paşa Sefir Sarafov Serkarîn Lütfi Bey General Savov Mihmandar Ahmed Fevzi Paşa Mirliva Salih Paşa İki komşu devletin hükümdarlarının ve üst düzey idarecilerinin katıldığı ilk akşam yemeğinde (dîner de gala) konuklara gayet zengin bir menü servis edilmiştir:34 Çorba – Consomme d’Orléans Börek – Beurecks Barbunya Balığı – Rogets de la Marmara en caissettes Sığır filetosu – Filet de boeuf Godard Kuzu külbastısı – Côtes d’agneau Catalane Punç35 – Punch very dry Tavuk kızartması – Chapons rôtis Salata – Salade cressonnière 34 Tanin, No: 557, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 1 ve Пряпорец [Pryaporets], No: 67 11/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 3. 35 Punç (Punch): Alkollü ya da alkolsüz olarak tüketilebilen bu içecek Hindistan menşeilidir ve İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’na (British East India Company) hizmet eden denizciler ve memurlar aracılığıyla on yedinci yüzyıldan itibaren önce Britanya’da sonrasında ise tüm dünyada yaygınlık kazanmıştır. İçkiye adını veren punch kelimesi Sansktritçe’de beş sayısı anlamına gelmekte ve içkinin muhtevasında bulunan alkol, şeker, limon, su ile çay ya da baharat gibi maddeleri işaret etmektedir. 254 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Bezelye – Petits pois primeurs à la française Pilav – Pilaf Dondurma – Charlotte plombière Peynirli bisküvit – Pailles pannesanes Meyve şekerleme – Dessert Ziyafetin ardından misafirler için tertip edilen klasik müzik konseri başlamıştır.36 II. Gün – 22 Mart 1910, Salı Çariçe Eleonore, ziyaretin ikinci günü yanında Bulgaristan’ın İstanbul Sefiri Sarafov’un hanımı ve kızı olduğu halde Harem-i Hümâyûn’u ziyaret eder.37 Kendisine mihmandarlık ve tercümanlık yapmak üzere serkarîn (baş mabeynci) Lütfi Bey’in yeğeni ve aynı zamanda eski sadrazamlardan Halil Rıfat Paşa’nın yeğeni Fatma Şükriye Hanım ve serkâtib Halid Ziya Bey’in kızı Hatice Bihin Hanım eşlik eder.38 Çariçe’nin hareme yaptığı ziyaret bir anlamda da Çar’ın ilk gün akşamı Dolmabahçe Sarayı’na gitmesinin zeyli olarak görülebilir. Zira Çariçe de haremde kendi mevkidaşını görmek istemiştir. Fakat kendisinin bu arzusu üzerine böyle bir ziyarette padişahın kadınlarından hangisinin protokolde yer alacağı daha önceden tayin edilmemiş olduğundan sarayda kısa süreli bir telaş yaşanır. Nihayetinde Sultan Reşad’ın 1872’de nikah kıymış olduğu39 ve şehzadelerden Mehmed Ziyaeddin ile Mehmed Necmeddin Efendilerin annesi Başkadınefendi Kâmures Hanım’ın Çariçe ile bir araya gelmesi kararlaştırılır. Kâmures Kadınefendi’nin Harem’de ikamet ettiği dairenin pek sade döşenmiş bulunması gerekçesiyle yabancı bir saray mensubunu ağırlamaya müsait görülmemesi üzerine Harem-i Hümâyûn’un üst katında ve kara tarafındaki bir daire saraydan getirilen eşyalarla yeniden 36 Konserde icra edilen eserlerin isimleri ve bestecileri Ek II’de verilmiştir. 37 Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 38 Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, Yay. Haz. Nur Özmel Akın (İstanbul: Özgür Yayınları, 2012), s. 363. 39 Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları (İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 2012), s. 542. 255 OSMANLI İSTANBULU III düzenlenir.40 Harem Dairesi’ndeki buluşmanın sonunda Çariçe’ye armağan olarak bir ıtriyat kutusu verilmiştir.41 Misafirlerin İstanbul’dan ayrılmalarından önce Çar’ın Hereke ve Bilecik’e seyahate çıktığı gün Başkâtib Halid Ziya Bey Çariçe’ye Hereke tezgahlarında işlenmiş İran tarzı bir halı hediye etmek üzere Merasim Köşkü’ne gitmiştir. Çariçe Eleonere ise, Halid Ziya Bey’e, ziyaretlerinin ikinci gününde Harem-i Hümâyun’da gördüğü misafirperverliğin karşılığı olarak Kâmures Kadınefendi’ye verilmek üzere müzeyyen bir çerçeve içindeki kendi portresini ve zümrüt işlemeli bir broş teslim etmiştir.42 Ayrıca yine Halid Ziya Bey’in aracılığıyla Harem’de kendisine mihmandarlık yapan Fatma ve Bihin Hanımlara isminin baş harfinin işlendiği bir broş göndermiştir.43 Çar Ferdinand’ın programında ise Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi’yi ziyaret etmek vardır.44 Seryâveri General Markov ve mihmandarları Ahmed Fevzi Paşa eşliğinde kendisine tahsis edilen dört atlı saltanat arabası ile Yıldız Sarayı’ndan ayrılarak Yusuf İzzeddin Efendi’nin Ihlamur Kasrı’ndaki ikametgâhına giderek veliahda bir nezaket ziyaretinde bulunmuştur. Bu ziyarette Şura-yı Devlet başkâtibi Fuad Bey tercümanlık yapmış ve bu hizmeti karşılığında Çar Ferdinand tarafından kendisine birinci rütbeden sivil liyâkat nişanı verilmiştir.45 Ihlamur Kasrı’ndan Sadrazam Hakkı Paşa’nın Nişantaşı’ndaki konağına geçen Çar Ferdinand, Çariçe ve maiyetleri ile birlikte Şişli’de bulunan Bulgar Eksarhhânesi’ni ziyaret ederler. Eksarhhâne görevlilerince bahçede karşılanan Çar, Ruhban Okulu öğrencilerin kendisi için tertip etmiş oldukları beste ile uğurlanır. Çar, Eksarhhâne’deki ziyaretini tamamlayıp Merasim Köşkü’ne döndükten sonra sadrazam, hariciye, dahiliye ve harbiye nazırlarıyla 40 Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 362-363. 41 Tanin, No: 558, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 42 Пряпорец [Pryaporets], No: 71, 15/28 Mart 1910, Pazartesi, s. 2. 43 Tanin, No: 562, 14 Mart 1326/ 27 Mart 1910, Pazar, s. 2. 44 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-4. 45 BOA, BEO 3826/286895 18 Za 328, 25 Teşrinievvel/ 7 Kasım 1910. Bulgaristan Sivil Liyakat Nişanı, 1891 yılında ihdas edilmiş, 1946’da yürürlükten kaldırılmıştır. Hükümdar tarafından verilen nişanın altı derecesi vardır. 256 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Çar Ferdinand ve Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi’yi maiyetleri ile birlikte Ihlamur Kasrı önünde gösteren kartpostal Sv. Sv. Kiril ve Metodiy Ulusal Kütüphanesi, Sofya, C I 949. görüştükten sonra46 yine Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen akşam yemeğine katılır.47 22 Mart akşamı tertip edilen bu yemek ziyaret programının en görkemli daveti olur. Aralarında İstanbul’da bulunan elçiler ve eşlerinin de bulunduğu yüzden fazla davetlinin katıldığı bu yemeğe hem Bulgar heyeti eşleriyle birlikte katılmıştır, hem de Osmanlı Hükümeti’nin Hıristiyan nazırlarının eşlerinin de katılmasına izin verilmiştir.48 Bir istisna olarak Hariciye Nazırı Rıfat Paşa’nın aslen Rus asilzâdegânından bir aileye mensup olan eşi49 de hassaten bu yemeğe davet edilmiştir. Yemek masası Avrupa’daki teşrifat usulünce ve devletin ihtişamını göstermek amacıyla altın şamdanlar, beyaz örtüler ve çiçeklerle süslenir. Nitekim, Osmanlı sarayında büyük kalabalıklara yemek daveti vermek adeti ve alışkanlığı bulunmadığından dolayı Dolmabahçe Sarayı’ndaki ziyafet esnasında misafirlerin tamamının oturtulabileceği nispette bir sofra yoktur. Londra’dan sipariş edilen portatif masaların da henüz İstanbul’a gelmemiş 46 “Bulgaristan Kral ve Kraliçesi”, Yeni İkdam, No: 10, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, Çarşamba, s. 2. 47 22 Mart 1910 akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda tertip edilen akşam yemeğinde sunulan yiyeceklerin listesi Ek III’te verilmiştir. 48 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-5. 49 Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 358. 257 OSMANLI İSTANBULU III olması nedeniyle tespit edilen bu eksikliği telafi etmek üzere birçok marangozun çalışmaları neticesinde beyaz tahtadan iskele halinde bir masa tertip edilebilmiştir. Sofraya serilen örtüler, yerleştirilen yemek takımları, şamdanlar ve içki kadehleri sarayın bu yeni mobilyasını zengin ve Avrupaî bir masa haline getirmiştir.50 Bu denli kapsamlı bir yemek davetine hazırlıksız olan sarayda kullanılmayan hurda ibrikler, mangallar ve tepsiler gibi bazı gümüş eşya eritilerek sarayda mevcut olan yemek takımlarının aynıları yeniden imal edilmiş ve böylece eksik parçalar tamamlanabilmiştir. Yemekte servis edilecek şaraplar Hariciye Nazırı Rıfat Paşa tarafından seçilmiş, Yıldız Sarayı’nın depolarından temin edilmiştir.51 Ziyafetin ardından ilk akşam yemeğinin sonunda olduğu gibi misafirlere iki bölümden oluşan bir klasik müzik konseri verilmiştir.52 III. Gün – 23 Mart 1910, Çarşamba Seyahatin üçüncü gününün programında ilk olarak Fener’deki Sveti Stefan Bulgar Kilisesi’ni ziyaret etmek vardır.53 Maiyetleriyle beraber öncelikle Dolmabahçe Sarayı’na gelen Çar ve Çariçe, erkânıyla beraber sarayın rıhtımından Söğütlü vapuruna binerler.54 Söğütlü vapuru Haliç’e girdiğinde ise Donanma-yı Osmanî tarafından selamlanır, bu esnada Mesudiye zırhlısında bulunan orkestra Bulgar Marşı’nı çalmaktadır. Sultan’ın misafirlerini görmek isteyenler de hususî istimbotları ve sandallarıyla Haliç’i hıncahınç doldurmuşlardır. Bu coşkulu yolculuktan sonra Balat’ta bulunan, Osmanlı ve Bulgar bayraklarıyla süslenmiş kiliseye ulaşan Çar ve Çariçe kilise ruhbânı tarafından karşılanırlar. Konukları taşıyan vapurun yanaşabilmesi için hususî ve geçici surette inşa edilen iskeleden55 kilisenin 50 Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 372. 51 Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 372-375. 52 22 Mart 1910 akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda verilen konserde icra edilen eserlerin isimleri ve bestecileri Ek IV’te verilmiştir 53 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-6. 54 BOA, DH. MUİ 77-1/1 09 Ra 328. 55 Пряпорец [Pryaporets], No: 68, 12/25 Mart 1910, Cuma, s. 2. 258 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE girişine kadar olan yola halı döşenmiş ve bir bölük jandarma ile Eyüp istihkâm taburu kilise ve etrafına yerleştirilmiştir. Kilise’de Metropolit Avksentiy’in yönettiği Te Deum [Te Deum laudamus – Tanrı’ya Şükürler Olsun] duasına katıldıktan sonra iskele etrafında kendilerini takip eden ahalinin tezahüratları ile tekrar Söğütlü vapuruyla Dolmabahçe Sarayı’na ve oradan da mihmandarları Ahmed Fevzi Paşa’yı alarak Saltanat arabalarına binerek Fındıklı’daki Meclis-i Mebûsân-ı Osmanî’yi ziyaret etmek üzere hareket ederler.56 Çar ve Çariçe kiliseden ayrıldıkları esnada Radost [Радост] isimli kadın hayır cemiyeti mensupları Çariçe’ye bir buket sunmuş, Çar Ferdinand da cemiyete 500 Leva bağışta bulunmuştur. Ayinin ardından Metropolit Avksentiy’e de birinci dereceden Aziz Aleksandır Nişanı hediye edilmiştir.57 Bulgar heyeti Meclis-i Mebûsân’a vardığında kendilerini reis Ahmed Rıza Bey58 ile reis-i sanî Mustafa Asım Efendi ile bazı mebûslar karşılarlar. Ahmed Rıza Bey karşılama ve tanışma merasimi sonrasında Çariçeye kolunu takdim eder ve Çar ile Mustafa Asım 56 Başmabeyinci Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri, s. 129. 57 Пряпорец [Pryaporets], No: 68, 12/25 Mart 1910, Cuma, s. 2. 58 Meclis-i Mebusan’ı ziyaretlerinin ve gördükleri hüsn-i kabulün bir anısı olmak üzere Çar Ferdinand İstanbul’dan ayrılışları esnasında kendilerine eşlik eden heyette bulunan Bulgaristan’ın Dersaadet Sefiri Sarafov’a Ahmed Rıza Bey’e iletilmek üzere “altûndan ma’mûl, pırlantalı gâyet kıymetdâr bir tütün kutusu” vermiştir. Hediyeyi alan sefir ertesi gün Ahmed Rıza Bey’in evine giderek hediyeyi bizzat takdim eder. “Kral Ferdinand’ın Hediyesi”, Yeni İkdam, No: 18, 18 Mart 1326/ 31 Mart 1910, Perşembe, s. 1; ayrıca Meclis-i Mebusan ve Ayân Reisi Ahmed Rıza Bey’in Anıları (İstanbul: Arba Yayınları, 1988), s. 27. Diğer birçok yüksek Osmanlı bürokratına nişanlar ve madalyalar hediye edilmişken, Ahmed Rıza Bey’e böyle bir hediye verilmesinin dikkate değer bir sebebi vardır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra II. Abdülhamid hala tahtta bulunuyorken Meclis başkanlığına seçilen Ahmed Rıza Bey padişahın kendisine ihsan ettiği birinci rütbeden Osmanî ve Mecidî nişanlarını, mülkî rütbelerin kaldırılması taraftarı olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. İlkelerine sadık bir Jön Türk olan Ahmed Rıza Bey’in bu tavrını bilen Çar Ferdinand ve Sırbistan Kralı Petar, kendisine yadigar olarak bir tütün kutusu ve imzalı, çerçeveli bir fotoğraf vermişlerdir. Ahmed Rıza Bey’in Anıları, s. 48. Eldem, İftihar ve İmtiyaz, s. 384. 259 OSMANLI İSTANBULU III Bey de yan yana olmak üzere Meclis’te sultana ait olan dinlenme odasına geçilir. Daha sonra heyetler genel kurul salonuna gitmişler; Çar, Çariçe ve mihmandarları Ahmed Fevzi Paşa Sultana ait locadan müzâkereleri izlemişlerdir. Heyetteki diğer memurlar da sefirlere ait localara yerleşirler.59 Çar ve beraberindekiler oturumu yarım saat kadar takip ettikten sonra ayrılmak istediklerini reis Ahmed Rıza Bey’e iletirler ve Ahmed Rıza Bey yanında ikinci ve üçüncü reislerle birlikte kendilerini Saltanat arabalarına kadar uğurlar. Öğleden önceki vakitlerini sur içi İstanbul’da ve Fındıklı’da geçiren Bulgar heyeti Şale Köşkü’ne dönerek, Çar Ferdinand’ın Sultan Reşad onuruna Merasim Dairesi’nde düzenlediği yemek davetine katılırlar. Padişah V. Mehmed Reşad ve Yusuf İzzeddin Efendi’nin yanı sıra Sadrazam Hakkı Paşa, Ayân reisi Said Paşa, Meclis-i Mebûsân reisi Ahmed Rıza Bey, Hâriciye Nâzırı Rıfat Paşa, Dâhiliye Nâzırı Talat Bey ve Mâliye Nâzırı Câvid Bey, Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa gibi üst düzey Osmanlı idarecileri de bu öğle yemeğinin davetlileri arasındadırlar.60 Muzika-i Hümâyûn’un Marş-ı Sultânî’yi, Bulgar Marşı’nı ve dönemin popüler parçalarını icra ettikleri yemeğin ardından istirahat salonunda yarım saat kadar vakit geçiren iki hükümdar ve maiyetleri, belki de ziyaretin en görkemli ve ilgiyle beklenen anlarından biri olan Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde düzenlenen resm-i geçidi takip etmek için saraydan ayrılırlar.61 Saraydan saltanat arabalarına binmiş olarak ayrılan kafile Beyoğlu, Taksim, Şişli güzergâhını takiben Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne 59 Tanin, No: 559, 11 Mart 1326/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 2. 60 Yemekte ayrıca Bahriye Nâzırı Halil Paşa, Adliye Nâzırı Necmeddin Bey, Orman ve Mâden ve Zirâat Nâzırı Mavrokordato Efendi ve madaması, Ticâret ve Nâfia Nâzırı Hallacyan Efendi, Madam Rıfat Paşa, Âyan reis-i sânîsi Ahmed Muhtar Paşa, Birinci Ordu Kumandanı Yâver Paşa, Sofya Sefîri Asım Bey ve madaması, âyândan Müşîr Fuad Paşa ve Keçecizâde İzzet Fuad Paşa da bulunmuştur. (“Bulgaristan Kral ve Kraliçesi Hazerâtı”, Yeni İkdam, No:11, 11 Mart 1326/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 1). 61 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-6. 260 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE giderlerken halkın heyecanlı tezahüratlarıyla karşılanırlar.62 Geçtikleri her yerde coşku hâkimdir. Şişli’deki Eksarhhâne binası süslenmiş, Şişli muhiti bayraklara donatılmıştır. Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne varıldığında tüm davetliler, daha önce hazırlanmış ve her davetliye mensup oldukları gruba göre tahsis edilmiş çadırlardaki iskemlelere yerleşeceklerdir. Mekteb-i Harbiye ve Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûn talebeleri ile piyade ve topçu birliklerinden askerler de hem hükümdarlar ile heyetlerini selamlamak hem de alanın güvenliğini sağlamak için Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yerlerini almışlardır. Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde Otağ-ı Hümâyûn ve çadırların bulunduğu yerlerin arasına birbirlerine teller ile bağlanmış sütunlar dikilmiştir. Bu sütunlardan bir tanesi Osmanlı sancağının renklerini taşıyan kırmızı beyaz kurdelelerle süslenirken, bir diğer sütun ise Bulgar bayrağının renklerini taşıyan beyaz, yeşil ve kırmızı renkli kurdeleler ile süslenmiştir. Sultan ve misafiri alana geldiklerinde kendilerini bekleyen her kıtanın önünden geçerken durup kıtaları selamlarlar. Hükümdarlar Otağ-ı Hümâyûn’daki yerlerini alınca da birliklere resm-i geçit emri verilir. Sultan Reşad sağında Veliahd Yusuf İzzeddin Efendi ve solunda hussar üniformasını giymiş ve kendisine takdim edilen Hânedân-ı Âl-i Osman ve Murassa Osmanî63 nişanlarını takmış olan 62 Yeni İkdam gazetesi Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yapılacak törene halktan yoğun ilgi olduğunu, o gün “en çok iş gören ve para kazanan kumpanyalardan biri de Tünel idaresi idi. Sık sık hareket ettirilen vagonlar, balık istifi ta’bîrinin de fevkinde idi. Vagonlarda muhadderâta tahsîs edilen iki perdeli mahal İslâm hanımlara gayr-i kâfî geliyordu.” satırlarıyla duyuruyordu. Ayrıca aynı gün, tramvayların da olağandan daha da sık işledikleri ama buna rağmen yine de araç bulunamadığından şikâyet edildiğini yazmaktadır (Yeni İkdam, No:11, 11 Mart 1326/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 2). 63 Osmanî Nişanı, Sultan Abdülaziz tarafından 9 Aralık 1861tarihinde buyurulan bir irade ile ihdas olunmuştur. Mevcut olan Mecidî Nişanı’ndan farklı olarak Osmanî Nişanı’nın dört rütbesi bulunan nişanın yalnızca birinci rütbesinin murassa’ı vardır. Kayd-ı hayat şartıyla verilen Osmanî Nişanlarının yalnızca irade-i seniye ile armağan edilen murassa olanları vereselere intikal ettirilmiştir. Sultan Reşad zamanın çıkarılan bir nizamname ile Osmanî 261 OSMANLI İSTANBULU III Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde Sultan V. Mehmed Reşad, Çar Ferdinand, Çariçe Eleonore ve Veliahd Yusuf İzzettin Efendi’nin geçit törenini izleyecekleri Otağ-ı Hümâyûn İBB Atatürk Kitaplığı ALB. 145/11 Çar Ferdinand olmak üzere Otağ-ı Hümâyûn’da resm-i geçidi takip etmeye başlarlar. Evvela Harbiye Mektebi talebeleri resm-i geçide başlarlar, onları Topçu Mektebi Taburu izler. Endaht Mektebi, Birinci Fırka askerleri ve Hareket Ordusu’ndan bir tabur askerin resm-i geçidinden sonra İstanbul’da bulunan askerî birliklerin temsilcileri de hükümdarları selamlarlar. Daha bir müddet Otağ-ı Hümâyûn’da kalarak Hariciye Nâzırı ile sohbet ettikten sonra müsaade isteyerek eşi ile birlikte kendilerine tahsis edilen arabaya binerek alandan ayrılırlar. Gece ise Bulgaristan Sefâreti’nde Çar ve Çarice onuruna tertip edilen ziyafete katılırlar. Bu ziyafetle birlikte misafirlerin seyahatlerinin resmi programı tamamlanır.64 İstanbul’un ve imparatorluğun tarihindeki birçok olaya ev sahipliği yapmış, yine birçok tasarının gerçekleştirileceği mekan Nişanı’na da diğer bazı nişan ve madalyalarda olduğu gibi askerî başarısı olanlara verilmek üzere çifte kılıç monte edilmiştir. Eldem, İftihar ve İmtiyaz, s. 216, Erüreten, Osmanlı Madalyaları ve Nişanları, s. 235. Osmanî Nişanı hakkında detaylı bilgi için bkz. Erüreten, Osmanlı Madalyaları ve Nişanları, s. 232-241 ve Eldem, İftihar ve İmtiyaz, 216-237. 64 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15-6. 262 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE olarak düşünülmüş bugün Şişli ilçesi sınırlarında bulunan Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde,1896 yılında, Osmanlı tarım ve sanayi ürünleri büyük sergisinin açılması ve daha sonra bakteriyoloji enstitüsünün kurulması planlanır.65 Ancak bu alan 1909 yılı Nisan ayından sonra yeni bir önem kazanmıştır. Zira İkinci Meşrutiyetin ilanı mücadelesinde ve 31 Mart Vakası’nda meşrutiyet rejimini savunmak üzere hayatını kaybeden Hareket Ordusu mensupları için bu tepe üzerinde bir anıt mezar yapılması kararlaştırılmıştır. Meşrutiyet uğruna verilen kayıpların anısını yaşatmak amacıyla 1909’da açılan yarışmayı Mimar Muzaffer Bey kazanmış, böylece İlan-ı Hürriyet’in üçüncü sene-i devriyesinde, 23 Temmuz 1911’de açılacak olan anıt-mezarın yapım çalışmalarına başlanmıştır. Meşrutiyet idaresinin ilk yabancı misafirini ağırlarken yeni rejime ilişkin sembolik mahiyeti öne çıkan böyle bir mekanın geçit töreni için tercih edilmesi Osmanlı hükümdarının ve hükümetinin meşrutiyete bağlılıklarını vurgulamaları bakımından dikkate değerdir. Aynı zamanda Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nin bulunduğu mevkinin Bulgar Cemaati’ne ait Evlogi Georgiev Hastahanesi’ne, bugün Şişli Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nin inşa edildiği alanda yer alan Bulgar Ruhban Mektebi’ne yakınlığı66 ve İstanbul Bulgar Cemaati’nin yoğun yerleşimi açısından da tercih edilmiş olması mümkündür. Osmanlı matbuatında Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yapılan törenin ayrıntılarından müspet bir tarzda coşkuyla bahsedilmiş olmasına karşın, Serkâtib Halid Ziya Bey ilk defa 1940 yılında, Saray ve Ötesi ismiyle yayımlanan hatıratında matbuatta kendine yer bulamayan birtakım ayrıntılara değinir. Tören mahallinde geçit resmi öncesinde ve esnasında tasviri mümkün olmayan bir kargaşa yaşanmıştır. Hem izleyiciler hem de misafirleri selamlayan askerlerin bir bölümü bulunmaları gereken yerleri kaybetmişlerdir. Askerî birlikler geçişlerinin tamamlayıp, izleyiciler dağılmaya başladıklarında bu kere 65 Afife Batur, “Abide-i Hürriyet”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları; Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları), I, 58. 66 Georgi P. Kostandov, İstanbullu Bulgarlar ve Eski İstanbul: Geçmişten Günümüze Osmanlı Bakiyesi Bulgarlar Üzerine Bir Araştırma 1800-2000 (İstanbul: Kreatif, 2011), s. 286, 289. 263 OSMANLI İSTANBULU III birbirleriyle karışan, yolu tıkayan arabalar ise Halid Ziya Bey’in işaret ettiği kargaşayı daha fazla artırmıştır.67 Bulgaristan hükümdarı geçit töreninin ardında Bulgar sefarethanesinde Sefir Sarafov tarafından onuruna düzenlenen akşam yemeğine katılmış, ziyaretinin üçüncü günü ve resmî programı bu suretle sona ermiştir. IV. Gün – 24 Mart 1910, Perşembe Çar Ferdinand’ın ziyaretinin dördüncü günü Mevlid Kandili’ne denk gelir. Bu suretle Sultan Reşad, Sultanahmed Camii’ndeki mevlide katılırken, Çar sivil giyinmiş olarak kendisine tahsis edilen bir arabayla Fransız sefarethânesinde [Maison de France] (Fransız Sarayı) Sefir Maurice Bompard ile buluşur ve sefarethâne yanında inşa edilmiş, Pera’nın ilk Latin Katolik mabedi olan Saint-Louis Kilisesi’nde kendisi onuruna düzenlenen ayine katıldıktan sonra Misk [bugünkü Mis Sokağı] Sokak’taki Bulgar sefarethânesine geçer. Çariçe Eleonore ise sabahleyin kendisine tahsis edilen arabayla ikametgâhlarından ayrılarak Şişli’deki Evlogi Georgiev Bulgar Hastahânesi’ni68 ziyarete gitmiştir.69 Hastahâneden ayrılan Çariçe de Bulgar sefarethânesine gider ve burada Çar Ferdinand’la buluşur. Çar ve Çariçe İstanbul’da resmî program dışındaki gezintilerinde bir sonraki adımlarında İmrahor Camii’ni ziyarete giderler. Çar, kendilerine camiiyi gezdiren İmrahor Camii’nin imamına bir madalya hediye etmiş; İstanbul’a ilk gelişinde camiinin çatısının sağlam olduğunu söylemiş, şimdi ise kısmen çökmüş bulunduğunu belirtmiştir. 67 Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, s. 367-369. Halid Ziya Uşaklıgil hatıratında Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ndeki merasimin Cuma günü gerçekleştiğini ve geçit töreninin ardından padişahın Teşvikiye Camii’ne Cuma namazını kılmak üzere gittiğini yazmaktadır. Ancak geçit resmi 23 Mart 1910 Çarşamba günü yapılmıştır (Tanin, No: 559, 11 Mart 1326/ 24 Mart 1910, Perşembe, s. 2-3. Ve BOA HR. SFR (04) 844/55 lef 15-6). 68 Bugün aynı hastahane Türkiye Gazetesi Hastanesi adı altında hizmet vermektedir. 69 Пряпорец [Pryaporets], No: 66, 10/23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 264 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Buradan sonraki durakları ise Kariye Camii olur. Kariye Camii’nin sermüezzini ve serkayyumu Hafız Mustafa Efendi ile sohbet eden Çar Ferdinand kendisiyle 1896 yılında, İstanbul’u ilk ziyaretinde de karşılaştıklarını söyler. Burada bir saat kadar kalıp Tekfur Sarayı’na geçerler. Bu saraydaki âsâr-ı atikayı da dikkatle inceleyen Çar ve Çariçe buradan çıktıktan sonra Fatih Camii’ne gitmişler, Çar akşam namazının eda edilmesini camii içinde izlemiştir.70 V. Gün – 25 Mart 1910, Cuma İstanbul seyahatlerinin beşinci gününde Çar’ın hususî kâtibi Dobroviç ile birlikte yine Fransız sefarethânesine gitmişler ve Saint-Louis Kilisesi’ndeki ayine katılmışlardır. Ayin sonrasında Cadde-i Kebir’de bir süre dolaşan Çar, Bulgar sefarethânesinde, Aynalı Çeşme Caddesi’nde bulunan Protestan kilisesindeki ayinden gelen Çariçe Eleonore ile buluşarak mihmandarları Ahmed Fevzi Paşa’nın da kendilerine katılmasıyla Ayasofya Camii’ne giderler. Camii’de uzun süre kalan ve yapıyı inceleyen misafirler Hazine-i Hümâyûn’a gitmek üzere camiden ayrılırlar. Çar’ın camiiye girerken siperli kasketini çıkarıp takkeye benzer bir başlık takması heyeti takip eden Müslüman ahalinin dikkatini çekmiş ve bu nezaket karşısında tezahüratta bulunmuşlardır.71 Çar Ferdinand, Hazine-i Hümâyûn’da en çok Nadir Şah’ın (ö. 1747) hediyesi, Hindkârî incili ve murassa’ tahttan etkilenmiştir. Buradan çıkan misafirler yürüyerek Esliha Müzesine gelmişlerdir. İstanbul’un fethi esnasında Haliç’e gerilen zincir Çar’ın özellikle dikkatini çekmiştir. VI. Gün – 26 Mart 1910, Cumartesi Çar Ferdinand İstanbul ziyaretinin sonuna yaklaşırken bir günlüğüne şehirden ayrılmış ve doğu Marmara kıyılarında bir geziye çıkmıştır. Sabaha karşı kendisini Beşiktaş’tan alan vapurla Haydarpaşa’ya geçen Çar, maiyeti, mihmandarları Ahmed Fevzi Paşa ve Hereke 70 Tanin, No: 560, 12 Mart 1326/ 25 Mart 1910, Cuma, s. 2 ve Yeni İkdam, No: 12, 12 Mart 1326/ 25 Mart 1910, Cuma, s. 3. 71 Yeni İkdam, No: 13, 13 Mart 1326/ 26 Mart 1910, Cumartesi, s. 1. 265 OSMANLI İSTANBULU III Fabrikası Müdürü Akif Bey’le beraber Haydarpaşa Garı’ndan hareketle önce Hereke’ye orada kısa bir dinlenmenin ardında da Bilecik’e gitmiştir. Bilecik’te bulundukları süre içerisinde şehri ve civarını gezmişler, bu kısa gezintinin ardından geldikleri gibi yine Anadolu Demiryolu Şirketi’nin treniyle Haydarpaşa’ya dönmüşlerdir.72 Çariçe Eleonore ise gününü İstanbul’da geçirmiş, bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi adını alan, Müze-i Hümâyûn’u ziyaret etmiştir. Çariçe müzeye geldiğinde müze müdürü Halil Edhem Bey tarafından karşılanır. Halil Edhem Bey’in rehberliğinde Müze-i Hümâyûn’u ve Çinili Köşkü gezen Çariçe, ardından Sultanahmed Meydanı’nda bulunan Obelisk’i, Örme Dikilitaş’ı ve Yılanlı Sütun’u incelemiştir.73 VII. Gün – 27 Mart 1910, Pazar Bulgaristan hükümdarının İstanbul ziyaretinin son günü Paskalya bayramına denk gelir. Çar Ferdinand Paskalya ayinine katılmak için Saint-Louis Katolik Kilisesi’ne, Çariçe Eleonore ise Aynalı Çeşme’deki Protestan kilisesine gitmiştir. Ayinden sonra Bulgar sefarethânesine uğrayan hükümdar ve eşi burada bir müddet kaldıktan sonra Fransız sefarethânesinde tertiplenen ziyafete katılmak üzere Fransız Sarayı’na giderler. Ziyafet sonrasında ise maiyetindekilerle birlikte Söğütlü vapuruyla Boğaz’da bir gezinti yapmışlardır.74 VIII. Gün – 28 mart 1910 Ayrılık Vakti “Bulgar Kralı memleketine İstanbul’dan ne götürdü? Güneşli mâî semâlı, âsûde geçen, bir haftalık hâtıra, Sakarya Vadisi’nde toplanmış demet demet bahar çiçekleri, memûlünün gayri bir resm-i geçid ve bunların fevkinde bir kıymeti hâiz olan saf ve sağlam bir Osmanlı muhabbeti.”75 72 73 74 75 Tanin, No: 562, 14 Mart 1326/ 27 Mart 1910, Pazar, s. 2. Yeni İkdam, No: 14, 14 Mart 1326/ 27 Mart 1910,Pazar, s. 1. Yeni İkdam, Sayı: 15, 15 Mart 1326/ 28 Mart 1910, Pazartesi, s. 1. “Haftalık Dedikodu”, Kalem, No: 80, 18 Mart 1326, Perşembe, s. 2. 266 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Çar Ferdinand ve Çariçe Eleonore İBB Atatürk Kitaplığı ALB. 145/1 Çar Ferdinand İstanbul’dan ayrılmadan önceki son saatlerinde Müze-i Hümâyûn’u ziyaret etmek ister. Kendisini müzede, müzenin kurucusu Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Edhem Bey karşılar. Çar önce müzeyi gezdikten sonra, Çinili Köşke giderek buradaki çiniler hakkında da bilgi alır. Halil Edhem Bey’in misafirperverliği Çar’ın kendisine verdiği birinci rütbeden sivil liyâkat nişanıyla ödüllendirilirken, müze başkâtibi Nikolaki Efendi de aynı nişanın üçüncü rütbesine layık görülmüştür.76 Çar buradan çıktıktan sonra Sultanahmed Meydanı’nda bulunan taşları inceler ve meydandan ayrıldıktan sonra sırasıyla önce Bulgar sefarethânesine, sonrasında ise Sadrazam Hakkı Paşa ile buluşmak üzere Merasim Köşkü’ne gider. Sultan Reşad da Çar’a veda etmek üzere Merasim Köşkü’ne gelmiştir. İki hükümdar araasındaki bu son merasimin ardından Çar, Çariçe ve maiyetleri de Dolmabahçe Sarayı’na giderler ve rıhtımdan Söğütlü vapuruna binerek dönüş yolculuklarına başlarlar. 76 BOA, BEO 3814/286005 16 L 1328. Aynı belgede Halil Edhem Bey’in Çar Ferdinand’dan hemen sonra İstanbul’a gelen Sırp Kralı Petar Karacorceviç tarafından birinci rütbeden Aziz Sava nişanıyla taltif edildiği belirtilmektedir. 267 OSMANLI İSTANBULU III Vapur Sirkeci’ye geldikten sonra misafirlerin karşılandığı sıradaki tertibata benzer bir şekilde uğurlanmaları gerçekleştirilmiştir. Zabitler, vükelâ, askerler, sefirler, Harbiye Nâzırı ve en son olarak da Sultan Reşad’ın gelmesiyle uğurlama merasimi başlar. Sultan Reşad misafirlerine iskeleye kadar eşlik eder. Misafirler kendilerine eşlik eden teşyi heyeti ve mihmandarlarıyla birlikte önce Çatalca sonrasında da Edirne istasyonları yoluyla Bulgaristan’a geri dönüş yolculuğuna başlarlar. Çar ve Çariçeyi yolcu etmekle görevli heyet Çatalca’da gerekli merasimi yerine getirip Dersaadet’e döneceklerdir.77 Çar Ferdinand, eşi Çariçe Eleonore ve maiyetlerinin ilk üç günü resmî programlara tahsis edilmiş olan toplamda yedi gün süren İstanbul ziyaretleri Osmanlı saraylarında, Harem’de ve hatta İstanbul sakinleri arasında birçok ilke ve yeniliğe tanık olunmasına sebebiyet vermiştir. Meşrutiyet idaresinin ilk yabancı misafiri İstanbul başta olmak üzere heyetin geçtiği ve ziyaret ettiği Edirne, Çatalca, Hereke ve Bilecik gibi birçok kasaba ve şehirde de coşku yaratmıştır. Sarayda ve şehirde yarattığı heyecanın ötesinde bir anda gündeme gelen bu ziyaretin nedenleri ve hangi saikler üzerine gerçekleştiği düşünülmelidir. Osmanlı basınında Çar Ferdinand’ın İstanbul’a gelişine Tanin’in başyazarı Hüseyin Cahid Bey gibi pek de müspet bakmayan ve bu ziyareti Rus Çarı’nın yönlendirdiğini düşünen Ahmed Şükrü Bey de Muhacir gazetesinde şöyle yazmaktadır:78 Bundan bir iki hafta mukaddem Balkan âfâk-ı siyâsiyâtı tehlikeli birtakım bulutlar ile muhât idi. Balkan hükümât-ı sagîresi hükümdâranından kimisi âmâlının masdarı olan Petersburg’a koşuyor, kimi de koşmağa vesîle arıyordu.79 Avusturya- Rusya devletlerinin Balkan umûru 77 BOA, BEO 3723/279188 16 Ra 328. 78 Ahmed Şükrü, “Bulgaristan Kralı’nın İstanbul’u Ziyâreti”, Muhacir, No: 26, 6 Mart 1326/ 19 Mart 1910, Cumartesi, s. 3. 79 Ferdinand’dan sonra Sırbistan Kralı Petar da II. Nikola’yı ziyaret etmek için St. Petersburg’a gidecek, Çar Ferdinand’ın İstanbul’dan ayrılmasından sonra Nisan ayının başında da İstanbul’a gelecektir (Fatmagül Demirel, Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarında Son Ziyaretler Son Ziyafetler (İstanbul: Doğan Kitap, 2007), s. 120-123). 268 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE hakkında itilâfları müzâkere eder iken bu koşmaların Avusturya’yı itilâfa mecbûr kılmak üzere Rusya tarafından kurulmuş bir dolâb olduğu revş-i hâlden anlaşılmakda idi. (…) İşte Bulgar Kralı’nın yakında pâyitahtımıza gelmesi diğerlerinin de gelmeğe karar vermesi bundan tevellüd etdi. Peşrevlik vazîfesini bu bâbda Bulgar Kralı ifâ ediyor. Bu seyahat Avrupa’da ve Bulgaristan’da ise oldukça olumlu karşılanmıştır. Hariciye Nezareti’ne gönderilen 30 Mart ve 5 Nisan 1910 arasındaki tarihleri kapsayan matbuat özetlerinde Politische Korrespondenz gazetesine atıfla Ferdinand’ın İstanbul’a yaptığı ziyaretin Balkanlarda barışın garanti altına alınması ve sürdürülmesi için önemli bir adım olduğuna işaret edildiği belirtilmektedir.80 Bulgaristan hükümdarının İstanbul’a gerçekleştireceği seyahatin kesinleşmesi üzerine hem Osmanlı hem de Bulgar basınında bu bir ziyaretin muhtemel sebepleri hakkında çeşitli haberler ve yazılar yayımlanmaya başlar. Muhtemel sebepler nitelendirmesi üzerinde durmak istiyorum, zira iki ülke basını da, özellikle Çar Ferdinand’ın bir önceki ziyaret mahallinin St. Petersburg olması ve Çar II. Nikola ile görüşmesi hasebiyle İstanbul seyahatinin Osmanlı Devleti ve Bulgaristan arasındaki münasebetlerden ziyade tüm bölgeyi ilgilendiren politikalara ilişkin olduğu varsayımında bulunmuşlardır. Osmanlı basınında ihtimal verilen en kuvvetli gerekçe Çar Ferdinand’ın Sultan Reşad’a Sırbistan ve Karadağ’ın da dahil olacakları Balkan İttihadı’na katılmasını teklif edeceğidir. Gazetelerde çıkan haberler St. Petersburg’da Çar Nikola ve Rusya Hariciye Nazırı İzvolski ile görüşen Çar Ferdinand’a Osmanlı Devleti aleyhindeki toprak taleplerinden vazgeçmesi gerektiği ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun doğudaki, Rusya’yı tehdit eder mahiyetteki ilerlemesine karşı Osmanlılarla ittifak yapması gerektiği tavsiyesi verilmiştir.81 Babanzâde İsmail Hakkı Bey de Tanin’deki yazısında Rusya’yı Balkan politikasının kuzey kutbu, Osmanlı Devleti’ni de güney kutbu olarak nitelemiş, müteakiben bu iki devletin başkentini de ziyaret edecek olan Çar Ferdinand’ın Osmanlı-Bulgaristan 80 BOA, HR.SYS 200/38 22.04.1910 ve BOA, DH.MUİ 87-1/31. 81 Tanin, No: 549, 1 Mart 1326/ 14 Mart 1910, Pazartesi, s. 2; No: 550, 2 Mart 1326/ 15 Mart 1910, Salı, s. 3. 269 OSMANLI İSTANBULU III sınırında yaşanan bazı çatışmaları da sona erdirerek gelecekteki bir savaş riskini ortadan kaldıracağını ve Osmanlılarla ittifak gerçekleştireceğini belirtmiştir.82 Ferdinand İstanbul ziyaretinden önce Sırbistan’a Şubat ayının son haftasında da II. Nikola ile görüşmelerde bulunmak üzere St. Petersburg’a gider. Görüşmelerin odaklandığı konu Balkanlarda ve Makedonya’da statükonun muhafazasıdır. Ferdinand’ın bu ziyaretten hemen bir ay sonra İstanbul’a gelmesi ve aynı rotayı izleyen Sırp Kralı Petar Karacorceviç’in de St. Petersburg ve akabinde İstanbul seyahati birlikte düşünüldüğünde 1910 yılında kurulması muhtemel Balkan Ligi’ne Osmanlı Devleti’nin de dahil edilmek istendiği, II. Nikola’nın bu hususta müzakerelerde bulunmaları için bu iki Balkan devleti liderini eski başkentlerine gönderdiği muhtemel görülmektedir.83 Seyahat öncesinde üzerinde durulan bir diğer ihtimal, heyetlerin Makedonya meselesini görüşmek maksadıyla bir araya gelecekleridir. Bulgaristan tarafının isteği ve teklifi Makedonya’ya idarî özerklik verilmesidir. Bölgeye bu yeni statü verildiği takdirde, Bulgaristan tıpkı çeyrek asır önce, 6 Eylül 1885 tarihinde Şarkî Rumeli Vilayeti’ne karşı takip ettiği siyasetin başarıya ulaştığı gibi gelecekteki özerk Makedonya’yı da ilhak edebilecektir. Üçüncü ve son ihtimal ise bu ziyaretten iki yıl önce siyasî bir kriz sonucu bağımsızlığını ilan eden Bulgaristan’ın sınır komşusu Osmanlı Devleti ile süregelen anlaşmazlıkları ve çatışmaları sona erdirmek, yeniden iyi ve karşılıklı güven telkin eden ilişkiler tesis etmek amacı taşıdığı iddiasıdır. Arada hoşnutsuz yorumlar ve değerlendirmeler olsa da Ferdinand’ın İstanbul ziyaretinin hem Osmanlı matbuatında hem de kamuoyunda ilgi uyandırdığı anlaşılıyor. Çar’ın hayatına ve gündelik işlerine dair gazetelerde çıkan yazılar bu varsayımı destekler niteliktedir. Sabah gazetesinin 19 Mart 1910 tarihli sayısında oldukça detaylı 82 Tanin, No: 551, 3 Mart 1326/ 16 Mart 1910, Çarşamba, s. 1. 83 Sacit Kutlu, “Balkan Savaşı Öncesi Büyük Güçlerin ve Bölge Devletlerinin İttifak Hesapları”, Mustafa Türkeş (ed.) 100. Yılında Balkan Savaşları (1912-1913): İhtilaflı Duruşlar (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014), I, 191. 270 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE bir Ferdinand biyografisi neşredilir,84 benzer bir ilgiyi gösteren bir diğer örnek ise Yeni İkdam gazetesinde ziyaretin ikinci günü olan 22 Mart 1910 tarihinde çıkan ve Çar’ın gündelik hayatında neler yaptığı ile ilgili bir yazıdır.85 Nitekim, ziyaret öncesi üzerinde durulan ihtimallerin gerçekleşmediği seyahatin ardından yaşanan gelişmelerin ve olayların seyrine bakıldığında kolaylıkla görülecektir. Zira söz konusu Balkan İttifakı kurulmasına karşın bu birlikte Osmanlı Devleti’ne yer verilmemiş, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ın dahil olduğu ittifak Makedonya’yı kendi idareleri altına alabilmek için iki yıl sonra, neticesinde Osmanlı Devleti’nin Rumeli topraklarını kaybedeceği Balkan Savaşı’nı başlatmıştır. Basında tartışılan ihtimallerin ötesinde Bulgaristan heyetinin İstanbul’da bulundukları süre zarfında Hariciye Nazırı Rıfat Paşa ve hariciye bürokratlarıyla yaptıkları görüşmeler ziyaretin somut gerekçesi olarak addedilmelidir. Bulgaristan ile sınır komşusu ve eski hakimi Osmanlı Devleti arasındaki 1908 yılındaki tam bağımsızlık ilanının ardından zuhur eden diplomatik ve medeni hukuk alanına ilişkin meselelerin çözümü amacıyla Osmanlı ve Bulgar diplomatları bir araya gelmişlerdir. Bulgaristan Başvekili Malinov ve Hariciye Nazırı Liyapçev’in başında bulunduğu Bulgar heyetinin Osmanlı diplomatlarıyla Hariciye Nazırı Rıfat Paşa’nın konağında gerçekleşen toplantılarında alınan kararların ana hatları basına bildirilmiş;86 30 Mart tarihini taşıyan Rıfat Paşa imzalı detaylı bir genelge [circulaire] halinde de Osmanlı sefaretlerine gönderilmiştir.87 84 “Ferdinand Hazretleri- Hayat-ı Hususiye ve Siyasîyesinden Bir Nebze”, Sabah, No: 7360, 6 Mart 1326/ 19 Mart 1910, Cumartesi, s. 2. 85 “ ‘Ferdinand’ Hazretlerinin Hayat-ı Hususîyesi”, Yeni İkdam, No: 9, 9 Mart 1326/ 22 Mart 1910, Salı, s. 2. 86 Tanin, Sayı: 562, 14 Mart 1326/27 Mart 1910, s. 1 87 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, koduyla metinde referans verdiğim genelgeyi baştan sona dek okuyarak Türkçe’ye aktarılmasında yardımlarını esirgemeyen Sayın Selami Varlık’a içten teşekkürlerimi sunarım. Genelge, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde varak şeklinde numaralandırılmıştır. Bu nedenle belgeye referans verirken bu noktayı dikkate alarak sayfalara a ve b ifadelerini ilave ettim 271 OSMANLI İSTANBULU III Rıfat Paşa’nın tertip ettiği Fransızca genelgede Çar’ın İstanbul’a gelişinden evvel iki devlet arasındaki ilişkilerin mahiyetine işaret edildikten sonra, heyetlerin toplantısında Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’ın iç siyasetlerine dair kati suretle değinilmediği, yalnızca Bulgaristan’ın bağımsızlığının ardından ortaya çıkan bazı sorunların çözümü üzerinde durulduğu belirtilmiştir. Bu suretle iki seneden beri gergin devam ilişkilerin makul bir seviyeye getirilmesi amaçlanmıştır. Heyetlerin toplantı gündeminde beş temel mesele müzakere edilmiştir. Müzakerelerin ilk gündem maddesini iki devlet arasında yürürlükte olan ticaret antlaşması teşkil etmiştir. Osmanlı heyeti, Bulgaristan ile bağımsızlığını kazanmadan evvel düzenlenmiş olan ticaret muahedesi Bulgaristan’a bazı ticarî ve iktisadî kolaylıklar sağlamakta olduğundan, devletin yeni hukukî statüsüne uygun olarak diğer tüm yabancı devletlerle yürütülen düzenlemelere koşut yeni bir antlaşma yapılması gerekliliği misafir heyete bildirilmiştir. Bulgar diplomatlar ileri sürülen bu şarttan hoşnut olmasalar da yeni bir muahede için gereken hazırlığı yapmayı kabul etmişlerdir.88 Yine Bulgaristan’ın bağımsızlığıyla ilgili olan bir diğer gündem maddesi tabiiyet sorununa ilişkindir. Aynı zamanda mülkiyet sorunu ile doğrudan bağlantılı olan tabiiyet meselesinin halli için ivedilikle ve tarafların eşit katılımla temsil edilecekleri bir komisyon kurulması kararlaştırılmıştır. Teşkil edilecek komisyonun görevlerinden ilki kimlerin Bulgar tebaası kimlerin Osmanlı tebaası addedileceklerinin tespit edilmesidir. Zira Osmanlı tarafı Yunanistan’la uzun yıllardan beri devam eden tabiiyet sorununun bir benzerini Bulgaristan’la da yaşamak istememektedir.89 Osmanlı heyeti, tabiiyet tespitinin ardından Bulgaristan vatandaşlığında olanlara devletlerarası hukuk ilkelerine uygun olarak muamele edileceğini bildirmiştir. Buna göre Bulgar tebaasının Osmanlı Devleti’nde de mülkiyet edinmesine izin verilecektir. Osmanlı Devleti tabiiyet ve mülkiyet konusunda mütekabiliyet esasının geçerli olması gerektiğini savunmaktadır.90 88 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, vr. 2b ve 2a. 89 Tanin, No: 562, 14 Mart 1326/ 27 Mart 1910, Pazar, s. 1. 90 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, vr. 2a ve 3b. 272 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Rıfat Paşa’nın tamiminde yer alan üçüncü gündem maddesi iki devlet arasındaki hudut tahdidi meselesine ilişkindir. Genel olarak sınır anlaşmazlığı meselesinin taraflar arasındaki kara hududun ortak kullanılan dağ yollarından geçmesi ve dolayısıyla sınır civarında yaşayanların bu yolları kestirme olarak kullanırlarken gayri ihtiyari sınır ihlali yapmaları nedeniyle ortaya çıkıldığı tespit edilmiştir. Hudut sorununun çözümü için bir heyet teşkil edilmesine karar verilmekle birlikte, heyetin karara varırken kesinlikle toprak terki konusunun söz konusu olamayacağı vurgulanmıştır. Hâlihazırda geçici bir çözüm olmak üzere sorun yaşanan bölgelere sınır polisleri yerleştirilmesi, polislerin yetki ve görevlerini belirtmek üzere ve sınır bölgesinde yaşayan ahali için bir talimatnâme hazırlanması kararlaştırılmıştır.91 Genelgede yer alan dördüncü mesele ise muhtemelen heyetlerin en az anlaşmazlık yaşadıkları madde olmuştur. Köstendil-Kumanovo arasında inşa edilmek istenen demiryolu hattının projesi halihazırda Üsküp’ün kuzeyinden geçecek şekilde hazırlanmıştır. Ancak inşaatın güzergahında yapılacak bir tadilatın, yani yolun Köstendil-Kratova istikametinde, Üsküp’ün güneyine inşa edilmesi Osmanlı iktisadî çıkarları bakımından daha yararlı olacağı ifade edilmiştir. Aynı zamanda Bulgaristan’ın da çıkarlarıyla örtüşen böyle bir durum üzerinde kolaylıkla mutabakat sağlanmıştır.92 Rıfat Paşa’nın Osmanlı ve Bulgar heyetleri arasındaki görüşmenin ardından kaleme aldığı genelgede son olarak değindiği, temsilciler arasında en şiddetli fikir ayrılıklarının yaşandığını belirttiği mesele Bulgar Eksarhlığı hakkında yapılan tartışmalar olmuştur. Bulgar diplomatlar Fener Ortodoks Patrikhanesi’ne karşı Bulgarların yürüttükleri siyasî ve ruhanî mücadelede önemli bir aktör olan Eksarhhane’nin mevcut gücünün muhafazası için İstanbul’da kalması arzusunda olduklarını belirtmişler, Rıfat Paşa da bu talebe itiraz edilmeyeceğini açıklamıştır. Ancak temel anlaşmazlık Eksarhlık seçimleri ve bu seçimlere kimlerin, hangi tabiiyette olanların katılabileceği noktasında yaşanmıştır. Osmanlı heyeti, yıllardır takip edilen devlet politikası doğrultusunda Bulgar Eksarhı’nın ve onu seçme 91 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, vr. 3b ve 3a. 92 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, vr. 3a ve 4a. 273 OSMANLI İSTANBULU III yetkisine sahip ruhanîlerin Osmanlı tebaası olması gerektiği şartını hatırlatmış ve bu hususta ısrar etmiştir. Bulgar temsilciler kiliselerin ve ruhanîlerin devletler, sınırlar üstü yetkileri olduğundan hareketle Rıfat Paşa’nın ısrarına karşı çıkmışlar; Erksarhlık meselesi de nihaî bir çözüme kavuşturulamamış, ileride tekrar bir araya gelecek heyetlerin müzakerelerine tevdi edilmiştir.93 Sonuç Çar Ferdinand Osmanlı Sarayı’na misafir olan ne ilk ne de son hükümdardır. Üstelik Ferdinand’ın, Osmanlı başkentine gelen en görkemli hükümdar olduğunu iddia etmek de kolaylıkla kabul edilebilecek bir beyan değildir. Zira kendi ülkesinden daha büyük devletlerin imparatorları da Osmanlı saraylarında ağırlanmıştır. Osmanlı Devleti’nden kopmuş ve bağımsızlığını elde etmiş bir devletin hükümdarının Genç Türkler’in yeniden ihya etmeye çalıştıkları meşrutiyet Türkiyesi’ne misafir olması bu ziyaretin özellikle Osmanlı matbuatında en çok vurgulanan veçhesi olmuştur. Bulgaristan’dan gelen kafilenin İstanbul’da bulundukları süre boyunca ve sonrasında dikkati çeken önemli anekdotlardan bir tanesi, gazetelere yansıyan haberlerde ve daha sonra bu ziyaretin anısına hazırlanan fotoğraf albümünde de görülebileceği üzere, Sultan Reşad’ın Çariçe Eleonore’u birçok defa koltuklaması ve bu suretle Çariçe’ye kavalyelik yapmasıdır. Osmanlı toplumunda, özellikle de Müslümanlar arasında kamusal alanda kadın ve erkeğin bu şekilde bir arada bulunabilmesinin pek de mümkün olmadığı bir dönemde Müslümanların Halifesi ve Osmanlı padişahı olan Sultan Reşad tüm kamuoyunun önünde, yabancı ajansların da takip ettiği törenlerde Çariçe’ye bu şekilde eşlik etmesi oldukça heyecan yaratmıştır. Üstelik bu hareketi, bilinçli bir tercih olduğunu belirtecek şekilde, bir defa değil, hem Çar ile Çariçeyi taşıyan tren Sirkeci İstasyonu’na geldiğinde tanışma töreninin yapılacağı hünkâr çadırını giderlerken, hem ziyaretin en görkemli anlarından olan Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yapılan tören sırasında hem de Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen yemekler esnasında yapmıştır. 93 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 16, vr. 4b ve 5b. 274 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Sultan Reşad’ın yanında Çar ve Çariçe Meclis-i Mebusân’ı ziyaret ettiklerinde bu sefer Meclis başkanı Ahmed Rıza Bey Çariçe’nin koluna girerek kendisine eşlik eder. Kuşkusuz bu hareket bir nezaket gösterisinin yanında Avrupa’ya verilen bir mesaj olsa gerektir. Sultan Reşad’ın ve Ahmed Rıza Bey’in jestleri Osmanlı tarihinde bir ilk olmamakla beraber dikkate değer bir harekettir. Kalabalıklar önünde yabancı bir kadına kavalyelik yapan ilk Osmanlı Sultanı 1869’da İstanbul’a gelen Fransa İmparatoriçesi Eugenie’yi eşlik eden Sultan Abdülaziz olsa da benzer bir jestin tekrarlanması için yarım asra yakın bir sürenin geçmesi gerekecektir.94 Ziyaret süresince öne çıkan ve dikkati çeken bir diğer nokta Osmanlı ve Bulgar heyetlerinin bir araya geldikleri, hatta Avrupa devletleri sefirlerinin de davet edildikleri görkemli akşam yemekleri için yapılan hazırlıklardır. İkisi Sultan Reşad tarafından misafirlerinin onuruna Dolmabahçe Sarayı’nda verilmiş, biri de ev sahibine teşekkürlerini sunmak isteyen Çar Ferdinand tarafından düzenlenen toplamda üç ziyafetin menüleri ve yemek esnasında yapılan iyi niyet beyanlarının detayları, nişan tevdileri, orkestranın ne tarz müzik icra ettiği gibi detayları da gazetelerde yayımlanmıştır. Bu menülerde özellikle fark edilmesi gereken nokta, ziyafetlerde servis edilen yemeklerde otantik olma kaygısının bulunmamasıdır. Fransız, İngiliz ya da Avrupa’nın herhangi bir sarayında da karşılaşılabilecek yemekler –en azından- Sarayın kendisini ait gördüğü dünyayla ortaklığını yalnızca bir tören gibi gerçekleştirilen yemeklerle şeklen değil içerik olarak da ispat etmeye çalışması gibidir. Son derece “Avrupaî” olarak gerçekleştirilen bu yemeklerin ardından yine müzik türü olarak klasik batı müziği tercih edilmiştir. Bulgaristan hükümdarının eski başkentinde bir hafta süren ziyaretinin sebepleri hakkında hem Osmanlı matbuatında hem de Bulgar ve Avrupa basınlarında çeşitli varsayımlarda bulunulmuş, ziyaretin gerçekleşmesindeki en kuvvetli ihtimalin Osmanlı Devleti’nin de kurulması düşünülen Balkan İttihadı’na dahil olması için davet edilmesi olduğu ifade edilmiştir. Ancak Çar Ferdinand’ın misafirliğinin sonuna doğru ortaya çıkan haberler ve bilhassa Hariciye Nazırı 94 Beydilli, “İmparatorluğun Son Yüzyılında İstanbul”, s. 49. 275 OSMANLI İSTANBULU III Rıfat Paşa’nın tanzim ettiği genelge iki devletin heyetleri arasında hangi meselelerin gündeme geldiğini ve müzakere edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin de dahil olacağı düşünülen Balkan İttihadı, yeni devletlerin de katılmasıyla nihaî şeklini 1912 yılında alacaktır. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’dan müteşekkil olan birlik, Çar Ferdinand’ın ziyaretinden iki yıl sonra, Balkan Harbi’nde Osmanlı Devleti’ne çok ağır mağlubiyetler yaşatmış, imparatorluğun adeta can damarı olan Rumeli topraklarının kaybına neden olmuştur. 276 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Ek I [Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunan Çar Ferdinand ve Çariçe Eleonore’un ziyaretlerinin resmî mahiyette olan ilk üç günlük programının günümüz harflerine aktarılmış halidir.]95 Zât-ı Hazret-i Padişâhîye Mülâki Olmak Üzere Mart-ı Rûmî’nin Sekizinci Pazar Ertesi günü Dersaadet’e Muvâsalat Edecek Olan Bulgar Kral ve Kraliçesi Hazerâtı Haklarında İcrâ Olunacak Merâsim-i Teşrifâtiye Programıdır Müşârünileyhimâ hazerâtının Dersaadet’te bulundukları müddetçe mihmandarlıklarına tayin buyurulan Ferîk Ahmed Fevzi Paşa ve Mirlivâ Salih Paşa ve Hariciye Kalem-i Mahsus Müdürü Salih Bey ve Miralay Ziya Bey tren-i mahsus ile Çatalca’ya kadar azimet edecekler ve işbu trende Bulgar sefiri dahi maiyeti ile beraber bulunacaktır[.] Sofya sefiri Asım Bey dahi Çatalca’ya kadar gidecektir[.] Kral ve Kraliçe hazerâtının râkib oldukları tren Cisr-i Mustafa Paşa’ya muvâsalat eyledikte kaymakam-ı kaza ile mahallî kumandanı ve cihet-i askeriyeden tertip olunacak miktar asâkir-i Osmaniye istasyonda bulunup râsime-i istikbali ifâ edecek fakat vaktin geç olması hasebiyle müşârünileyhimâ hazerâtının uykuda bulunacakları muhtemel olmakla musika terennümsâz olmayacaktır[.] İkinci Ordu-yı Hümâyûn kumandanı ve Edirne valisi ile kumandan ve vali taraflarından intihâb edilecek erkânın büyük üniformalarıyla ve tensîb olunacak miktar asâkir-i Osmaniye musikasıyla Edirne İstasyonu’nda bulunarak Kral ve Kraliçe hazerâtının râkib oldukları trenin muvâsalatında haklarında merâsim-i ihtirâmiye ifâ ve musika Bulgar Marşı’nı terennüm eyleyecektir. [2] Pazar ertesi günü Kral ve Kraliçe hazerâtının râkib oldukları tren alafranga saat üç buçukta96 Sirkeci sahiline muvâsalat edeceğinden ândan evvel Zât-ı Hazret-i Şehriyâri maiyet-i şahânelerinde Veliahd-ı Saltanat Efendi hazretleriyle Sadr-ı âzâm[,] Hâriciye[,] Dâhiliye[,] Harbiye[,] Bahriye ve Nâfia Nâzırları ve Teşrifât-ı 95 BOA HR. SFR (04) 844/55 Lef 15. Toplam altı sayfa olan programın kendi sayfa numaraları metinde köşeli parantez içinde [] gösterilmektedir. 96 Belgenin aynı gömlekte bulunun Fransızca nüshasında saat üç (3) yazılmıştır. 277 OSMANLI İSTANBULU III Umûmiye Nâzırı ve Saray-ı Hümâyûn erkânından Ser-kurena[,] Serkâtib ve Ser-yâver ve Birinci Ordu Kumandanı ve Erkânı-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi ve Birinci Fırka Kumandanı[,] Şehremini Vekili[,] Birinci Daire-i Belediye Reisi[,] Emniyet-i Umûmiye Müdürü[,] İstanbul Vali Vekili[,] Polis Müdürü bulunacaklardır[.] Tam nizam maa-musika bir bölük asker sancak ile mensup oldukları alay kumandanının kumandasında bulunacak[,] Kral ve Kraliçe hazerâtının muvâsalatlarında Zât-ı Hazret-i Padişâhî müşârünileyhimânın râkib oldukları vagonun önünde kendilerine râsime-i hoş âmedîyi ifâ buyuracaklardır[.] O esnada musika Bulgar Marşı’nı terennüm eyleyecektir[.] Vagondan inildikte Kral ve Kraliçe hazerâtı maiyetleri erkânını takdim edecekleri gibi Zât-ı Hazret-i Padişâhî dahi maiyetlerinde bulunan zevâtı müşârünileyhimâya takdim buyuracaklardır[.] Bâdehu bölüğün önünden geçilerek Söğüdlü Vapur-ı Hümâyunu’na rükûb buyurulacak ve maiyet memurlarının bir kısmı dahi diğer istimbotlara râkib olacaklardır[.] Oradan Dolmabahçe’ye müteveccihen hareket edildikte güzergâhta bulunan süfun-i şâhâne taraflarından top endahtı ile beraber merâsim-i sâire-i bahriye ifâ edilecektir. [3] Dolmabahçe Saray-ı Hümâyûnu’nda maiyet-i seniyye bölüğü ve mabeyn-i hümâyûn erkânının diğer kısmı ve memurini büyük üniformalarıyla hazır bulunacaktır[.] Musika-i Hümâyûn dahi orada bulunacaktır. Sahil Saray-ı Âliye’ye muvâsalat olundukta resm-i selâm-ı ihtirâm icrâ ve musika tarafından Bulgar Marşı terennüm olduğu halde hükümdârân hazerâtı ve maiyetleri Saray-ı Hümâyûn dâhilinde bir müddet ârâm buyurduktan sonra Zât-ı Hazret-i Padişâhî Kral hazretleriyle karşılarında Teşrifât-ı Umûmiye Nâzırı ve Kraliçe hazretleriyle veliahd-ı saltanat efendi hazretleri karşılarında Ahmed Fevzi Paşa bulunduğu halde dörder atlı saltanat arabalarına rükûb buyuracaklar[.] Müşârünileyhimânın maiyet memurları ikişer atlı saray-ı hümâyûn arabalarına alâ-merâtibihim râkib olacaklar ve işbu arabalarda mihmandarlar ve teşrifât memurininden alâ-derecâtihim birer zât bulunacaklardır[.] Müşârünileyhimâ hazerâtının ikametlerine tahsis buyurulan Merâsim Dairesi’ne bu veçhile muvâsalat olundukta daire pişgâhında maa-sancak bir miralay kumandasında olarak bir bölük bulunacak ve bir askerî musikası dahi hazır bulunarak Bulgar Marşı terennümsâz olacaktır[.] Dolmabahçe Sahil Saray-ı Hümâyûnu’ndan 278 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Merâsim Dairesi’ne kadar güzergâhta sunuf-i muhtelifeye mensup asâkir-i Osmâniye bulunup resm-i selâmı ifâ edecekler ve saltanat arabalarının önünde [4] ve arkasında birer miktar süvârî asâkir-i Osmâniye bulunacaktır[.] Bir müddet Merâsim Köşkü’nde ârâm edildikten sonra Zât-ı Hazret-i Pâdişâhî ile Veliahd-ı Saltanat Hazretleri avdet buyuracaklardır[.] Yevm-i mezkûr akşamı Saray-ı Hümâyûn’da bir ziyâfet-i hususiye tertip olunarak bunda Kral hazretlerinin maiyetleri erkânının ileri gelenleri hazır bulunup diğer kısmı Merâsim Dairesi’nde ta’am eyleyeceklerdir[.] Ziyâfet-i seniyye esnasında Musika-i Hümâyûn terennümsâz olacağı gibi bade’t-ta’am bir konser verilecektir[.] İşbu ziyâfette bulunmak üzere Kral ve Kraliçe hazerâtının Dolmabahçe Sahil Saray-ı Hümâyûnu’na muvâsalatlarında Sadr-ı Âzâm ve Hariciye Nâzırı paşalar ve Saray-ı Hümâyûn erkân ve memurini müşârünileyhimâyı binek taşından ve Zât-ı Hazret-i Şehriyârî ile Veliahd hazretleri yukarı kat nerdübân başından istikbâl eyleyeceklerdir[.] Müşârünileyhimânın esnâ-yı avdetlerinde yine bu veçhile teşyî’ olunacaklardır[.] Ertesi Salı günü Kral hazretleri veliahd-ı saltanat hazretlerine iade-i ziyâret eyleyecek ve orada lüzumu miktar asâkir-i Osmâniye tarafından resm-i selâm ifâ olunacak ve müşârünileyhi hazretlerinin maiyetlerine tayin olunacak yâverler tarafından istikbâl edilecektir[.] Sâir şehzâdegân hazerâtına kartvizit bırakacaklardır[.] Yevm-i mezkûrda Kral hazretleri tarafından tayin olunacak [5] saatte Heyet-i Vükelâ ve Âyân ve Mebusân Reis-i Evvel ve Sânileriyle bilcümle süferâ-yı düvel-i ecnebiyeyi arzu edecekleri surette ikametgâhlarında kabul eyleyeceklerdir[.] Gerek taraf-ı şâhâneden ve gerek Kral hazretleri tarafından verilecek nişanların te’âtisi salı günü vukû’ bulacaktır. (Salı günü Kral hazretleri Eksarhhâne’yi ziyâret edecektir 31/2 alafranga)97 O akşam Saray-ı Hümâyûn-i Mülûkâne’de misâfirîn-i kirâm şereflerine bir ziyâfet-i seniyye-i resmiye keşide buyurularak işbu ziyâfet-i seniyyeye nezd-i Devlet-i Aliyye’de mukim bi’l-cümle süferâ zevceleriyle beraber davet edilecektir[.] Ziyâfet-i seniyye için tayin buyurulacak saatten yarım saat evvel med’uvîn Saray-ı Hümâyûn’a gelerek yukarı katta tertib olunacak salona alınacaklardır[.] Muayyen 97 Bu kısım metne sonradan kurşun kalemle ilâve edilmiştir. 279 OSMANLI İSTANBULU III olan saatte Kral ve Kraliçe hazerâtının vürûdlarında bir gün evvelki tertib veçhile istikbâl ve teşyî’ olunacaklardır[.] Kral ve Kraliçe hazerâtı oda-i âlide bir müddet ârâm ve Zât-ı Hazret-i Şehriyârî ile mülâkat eyledikten sonra dışarıdaki salonda bir daire teşkil eylemiş olan bi’l-cümle süferâ-yı düvel-i ecnebiye ve zevceleri ile görüşülerek ta’âm salonunu teşrif buyuracaklardır[.] Ta’âmdan sonra yine büyük salonda süferâ ve zevceleri ve kral hazretlerinin maiyetleriyle biraz görüşülüp misâfirîn-i kirâm avdet eyleyeceklerdir[.] [6] (Çarşamba Bulgar Kilisesi’ne gidecek –sabahleyin [saat]8-)98 Ertesi Çarşamba günü Merâsim Köşkü’nde Zât-ı Hazret-i Padişâhî’nin şeref-i hümâyûnlarına Kral ve Kraliçe hazretleri tarafından bir kuşluk ta’âmı verilecek ve bade’t-ta’âm saat sekiz buçukta Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde icrâ edilecek resm-i geçide azimet buyurulacaktır[.] Dört atlı bir arabaya Zât-ı Hazret-i Şehriyârî ile Kral hazretleri ve muvâcehelerinde mihmandar paşa ve ikinci dört atlı arabaya Kraliçe hazretleri veliahd-ı hazretleri muvâcehelerinde diğer mihmandar paşa bulunduğu halde teşrif buyurulacaktır[.] Birinci dört atlı arabanın önünde maiyet-i seniyye süvârîsinden bir bölük ve ikinci dört atlı arabanın arkasında mezkûr süvârîden bir bölük bulunacağı gibi her iki arabanın ciheteyninde esb süvâr oldukları halde ser-yâver[,] İstabl-ı Âmire müdürü[,] maiyet-i seniyye kumandanı ve yâverân-ı Hazret-i Şehriyârî bulunacaklardır[.] Diğer arabalara maiyet memurini ve mihmandarlar ve teşrifât memurîni râkib olacaklardır[.] resm-i geçitten sonra bu tertip veçhile avdet buyurularak Dolmabahçe Saray-ı Hümâyûnu’na muvâsalat edilecek badehû Kral ve Kraliçe hazretleri Merâsim Köşkü’ne avdet eyleyeceklerdir[.] O akşamdan itibaren ziyâret-i kralînin kısm-ı resmîsi hitam bulup müşârünileyhimâ dört gün suret-i hususiyede misâfir kalacak[...]99 Bu dört gün zarfında tertibata aid program Kral hazretleri tarafından beyân buyurulacak arzu veçhile tanzim edilecektir[.] Müşârünileyhimâ hazerâtının Dersaâdet’ten avdet ve hareket edecekleri gün muvâsalatlarında icrâ edilmiş olan merâsimin aynı tatbik olunacaktır. 98 Bu açıklama metne sonradan kurşun kalemle ilâve edilmiştir. 99 Metnin burasında yaklaşık bir satırlık bir yer jiletle kesilerek çıkartılmıştır. 280 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Ek II 21 Mart 1910 Pazartesi günü akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda tertip edilen akşam yemeği sonrasında Bulgaristan Çarı ve maiyeti onuruna verilen konserde çalınan eserler ve bestecilerinin listesi:100 Birinci kısım – Orkestra Konseri: I. Richard Wagner – Tannhäuser, Marche II. Georges Bizet – L’Arlesienne (suite) III. Oscar Straus – Walzertraum, Valse IV. Sebastian Bensen Schlesinger – Marche Nuptiale V. Pietro Mascagni – Cavalleria Rusticana, Fantaisie VI. Carl Maria von Weber – Invitation à la Valse VII. Paul Lacome – La Feria, Suite Espagnole VIII. Richard Wagner – Rienzi, Ouverture İkinci kısım – Oda Müziği: I.Franz [Ferenc] Liszt – Ballade No: 2, (Piyano ile) II. a) Henryk Wieniawski – Souvenir de Moscou, (Keman ile) b) Pablo de Sarasate – Danse Espagnole, (Keman ile) III. Anton Rubinstein – Trio op. 15 a) Andante b) Final (Piyano, Keman ve Viyolonsel için) IV. Richard Wagner – Duo d’amour Tristan et Isolde (Piyano ile) V. a) Henri Rabaud – Romance sans paroles (Viyolonsel ile) 100 Osmanlı matbuatına yansımayan ilk akşam icra edilen bu konserden haberdar olmamı sağlayan ve şahsî arşivinde bulunan bu konserin resmî programını benimle paylaşma nezaketini ve cömertliğini gösteren sayın Emre Aracı’ya samimî şükranlarımı sunarım. Ayrıca bkz. Emre Aracı, “Wagner’in İstanbul Rüyası”, Andante (Nisan 2013), s. 32-35. 281 OSMANLI İSTANBULU III b) Robert Schumann – Rêverie (Viyolonsel ile) VI. Michał Bergsan [Bergson] – Scène et Air (Klarnet ile) VII. a) Ede Poldini – Marche mignonne (Piyano ile) b) Franz [Ferenc] Liszt – Rhapsodie Hongroise No: 11 (Piyano ile) 21 Mart 1910 Akşamı Düzenlenen Konserin Fransızca ve Osmanlıca Programı Emre Aracı Arşivi 282 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Ek III 22 Mart 1910 Salı günü akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen akşam yemeğinde misafirlere ve davetlilere sunulan yiyeceklerin listesi Osmanlı basınında –Tanin ve Yeni İkdam’da- aynı olmakla birlikte, Bulgaristan’da yayımlanan Pryaporets gazetesinde bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu sebepten dolayı hem Türkçe hem de Bulgaristan’da neşredildiği haliyle Fransızca listeyi ard arda vereceğim. Tanin ve Yeni İkdam’ın yayımladıkları yemek listesi:101 - Çorba - Fransız Böreği - Levrek Balığı - Sebzeli dana eti - Salçalı tavuk - Punç - Kuzu eti kızartması - Mantarlı enginar - Pilav - Dondurma - Peynirli bisküvit - Meyve şekerleme Bulgaristan’da yayımlanan Pryaporets [Пряпорец] gazetesini okuyucularına sunduğu yemek listesi:102 – Potage Souveraine – Bouchées Chantecler 101 Tanin, No: 558, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, Çarşamba, s. 2; Yeni İkdam No: 10, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, Çarşamba, s. 3. 102 Пряпорец [Pryaporets] No: 68, 12/25 Mart 1910, Cuma, s. 2. 283 OSMANLI İSTANBULU III – Bar du Bosphore, Sauce Dalrac – Noix de veau de lait – Maraichete – Poularde Motmorency – Granité d’ananas frais – Double d’agneau rôti – Salade – Artichauts forestiers – Bequets de glace – Condés au fromage – Desserts 284 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Ek IV 22 Mart 1910 Salı günü akşamı Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen akşam yemeği sonrasında verilen konserde çalınan eserler ve bestecilerinin listesi:103 Birinci kısım: I. Felix Mendelssohn – Marche II. Wolfgang Amadeus Mozart – Le nozze di Figaro [Figaro’nun Düğünü] III. Luigi Boccherini – Menuet IV. Michael William Balfe – Die Zigeunerin (The Bohemian Girl) V. Moritz Moszkowski – Malagueña VI. Friedrich von Flotow – Martha VII. Carl Otto Nicolai – Les Joyeuses Commères de Windsor (The Merry Wives of Windsor) (Die lustigen Weiber von Windsor) VIII. Camille Saint-Saëns – Danse Macabre İkinci kısım: (Piyano takımının konseri) I. Carl Maria von Weber - Allegro Moderato104 (Piyano ile) II. Henri Vieuxtemps – Fantasia (Keman ile) III. Giuseppe Verdi – Il trovatore (Klarnet ile) 103 Tanin, No: 558, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, Çarşamba, s. 2; Yeni İkdam No: 10, 10 Mart 1326/ 23 Mart 1910, s. 3. 104 Allegro Moderato esasında bir eser ismi değil, yalnızca eserin temposunu belirten bir terimdir. Ancak konserde icra edilen eserlerin isimlerini alıntıladığım hem Tanin hem de Yeni İkdam’daki haberlerde parçanın adı kısmında sadece allegro moderato yazılmıştır. 285 OSMANLI İSTANBULU III IV. Frédéric Chopin – Prelude, Nocturne, Étude, Ballade (Piyano ile) V. Benjamin Godard – Berceuse [de Jocelyn] (Viyolonsel ile) VI. Pablo de Sarasate – Zigeunerweisen (Keman ile) VII. Niccolò van Westerhout – Chansonette (Piyano ile) VIII. Moritz Moszkowski – Anton Notenquetscher (Piyano ile) IX. Franz [Ferenc] Liszt – Rapsodi [Magyar rapszódiák] (Piyano ile) 286 BULGAR ÇARI “ÇARLAR KENTİ”NDE Ek V Bulgaristan Çarının İstanbul ziyareti boyunca iki devlet hükümdarları karşılıklı olarak birçok nişan ve madalya tevdi etmişlerdir. Sultan V. Mehmed Reşad’ın İstanbul’a gelen Bulgar heyetinde bulunanlara verdiği nişan ve madalyaları listesi:105 - Hanedân-ı Âl-i Osman – Haşmetlû Bulgaristan Kralı Hazretleri - Ekâbir Nisvâna Mahsus Murassa’ Mecidî – Haşmetlû Kraliçe Hazretleri - Murassa’ Nişân-ı Osmânî – Kral Hazretlerinin Seryâveri General Markov Cenâbları - Murassa’ Nişân-ı Osmânî – Başkâtibi Mösyö Dobroviç Cenâbları - Birinci Osmânî – Saray Nâzırı General Botev Hazretleri - İkinci Mecidî – Yâverlerinden Erkân-ı Harb Kaymakamı Jostov - İkinci Mecidî – Yâverlerinden Kaymakam Stoyanov - İkinci Osmânî Kâtiblerinden Mösyö Çapraşikov - İkinci Mecidî – Kâtiblerinden Mösyö Düşe vermon - Üçüncü Osmânî – Mirahor Vekili Binbaşı Voyçek - Üçüncü Mecidî – Yâverlerinden Yüzbaşı Stanev - Üçüncü Mecidî – Yâverlerinden Süvârî Yüzbaşısı Bogdanov - Üçüncü Mecidî – Maiyet Memurlarından Mösyö Bernestorev - Dördüncü Osmânî – Yâverlerinden Mülâzim Tapçileştov [Tıpçileştov] - Üçüncü Mecidî – Saray Müdürü Mösyö Ankov - Üçüncü Mecidî – Hayvanat Bahçesi Müdürü Mösyö Kurzius 105 BOA HR.SFR.04 578/29 Lef 2. Okunuşlarından emin olunamayan isimler italik yazılmıştır. 287 OSMANLI İSTANBULU III - Dördüncü Mecidî – Maiyet Memurlarından Weich - Dördüncü Mecidî – Maiyet Memurlarından Evrak Mukayyedi Mösyö Higiş - Beşinci Mecidî – Müze Memurlarından Mösyö İlçev - Birinci Şefkat106 – Saray Nâzırası Madam Petrov Çomakova - İkinci Osmânî – Maiyet Erkânından Baron Aglokştayn - İkinci Şefkat – Kraliçe Hazretlerinin Dame d’Honneur’larından [Nedimelerinden] Matmazel Hakanova - İkinci Şefkat - Kraliçe Hazretlerinin Dame d’Honneur’larından [Nedimelerinden] Matmazel Markova - İkinci Osmânî - Kraliçe Hazretlerinin Yâverlerinden Miralay Savov - İkinci Mecidî – Şimendiferler Müdürü Mösyö Morkov - Dördüncü Osmânî – Şimendiferler Müfettişi Mösyö Karakaşev - Murassa’ Osmânî – Başvekil Mösyö Malinov Cenâbları - Murassa’ Osmânî – Hariciye Nâzırı Ceneral Paprikof Cenâbları - Birinci Osmânî – Ticaret ve Ziraat Nâzırı Mösyö Liyapçev Cenâbları - İkinci Mecidî – Teşrifât Müdürü Mösyö Milçev - İkinci Mecidî – Hariciye Kalem-i Mahsus Müdürü Mösyö Stançev - Altın ve Gümüş İmtiyaz – Kral Hazretlerinin Tabibi Doktor Graetzer 14 Rebiü’l-evvel 1328 [26 Mart 1910] 106 Şefkat Nişanı yalnızca kadınlara mahsusen II. Abdülhamid tarafından 27 Eylül 1878 tarihinde üç rütbe olarak ihdas edilmiştir. Devletin, vatanın ve milletin menfaatine, insaniyete, savaş ve herhangi bir felaketin kurbanlarına yardım eden her tabiiyetten bütün kadınların bu nişana sahip olabilecekleri belirtilmiştir. Edhem Eldem, İftihar ve İmtiyaz: Osmanlı Nişan ve Madalyaları Tarihi (İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 2004), s. 260-261 ve Metin Erüreten, Osmanlı Madalyaları ve Nişanları: Belgelerle Tarihi, Çev. Erhan Uzsay (İstanbul: DMC, 2001), s. 286-292. 288 15-16. Yüzyıllar Tarihî-Menkıbevî Mesnevîlerde İstanbul’a Dair Ayrıntılar Ümran Ay Marmara Üniversitesi Yıldırım Bayezid (1389-1402)’in saltanatıyla 15. yy’a giren Osmanlı Devleti bu asırda ve takip eden 16. asırda dokuz padişah dönemini1 idrak etmiştir. Doğuya ve batıya yapılan akınlarla devletin en geniş sınırlarına ulaştığı bu yüzyıllara ait seferler, savaş ve zaferler tarihi ve edebî eserlerle de kayıt altına alınmıştır. Devletin resmî vakanüvisleri tarafından genellikle mensur olarak yazılan Osmanlı tarihlerinin yanında fetihnâme, gazavatnâme, şahnâme, Süleymannâme, Selimnâme, Düsturnâme vs. gibi isimlerle mesnevi nazım şekliyle kaleme alınan Osmanlı tarihleri vücuda gelmiştir. Bu eserler bazen birkaç padişahın saltanat yıllarını kapsarken bazen de sadece bir padişahın sefer ve zaferlerini, bir kalenin (Eğri, Cerbe, vs.), şehrin (Bağdad, Belgrad vs.), adanın (Rodos, Kıbrıs vs.), ülkenin (Yemen, Macaristan vs.) fethini konu almışlardır. Fatih Sultan Mehmet döneminde saray Edirne’den İstanbul’a, taşınmış, böylece genişleme devrinin başkenti, devlet idare merkezi 1 II. Murat (1421-1451), Fatih Sultan Mehmet (1451-1481), II. Bayezid (14811512), Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanûnî Sultan Süleymân (1520-1566), II. Selim (1566-1574), III. Murad (1574-1595), III. Mehmet (1595-1603). 289 OSMANLI İSTANBULU III olan İstanbul Osmanlının çöküşüne kadar birçok olaya ev sahipliği yapmıştır. Bizans Konstantinapol’ü kalıntılarının üstüne kurulan yeni İstanbul’un Fatih döneminde imar faaliyetleri başlamış ve çok kısa sürede önce sur içinde daha sonra sur dışına taşarak kurulan yeni mahalle ve semtleri, mesire yerleri, meydanları ve buralarda yükselen mimarî eserler manzum tarihlerde bazen ayrı bir başlık altında bazen de konunun akışı içinde dile getirilmiştir. Şairler zaman zaman kurgunun imkânlarından ve şiirin mecazlar dünyasından faydalanarak tarihi gerçekliği olmayan ifadelere de yer vermişlerdir. 15.ve 16. yy’lar manzum, mensur yahut manzum-mensur fetihnâme türü eserlerin en çok kaleme alındığı dönemlerdir. Çalışmamızı sınırlandırmak açısından dönemin manzum-mensur eserleri araştırma dışında bırakılmış sadece manzum eserler çalışmaya dahil edilmiş, İstanbul’la ilgili ayrıntılar eser bazında beyit beyit taranmıştır. Bu taramalarımız neticesinde; Abdülvâsî Çelebi’nin Halilnâme’sinde2, Ahmed-i Rıdvan’ın İskendername’sinde3, Firdevsî Rumî’nin Kutubnâme’sinde4, Kâşifî’nin Gazanâme-i Rum’unda5, Sûzî Çelebi’nin Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavatnâmesi’nde6, Gelibolulu Zaifî’nin Gazavât-ı Sultan Murad Han isimli eserinde7, Sinoplu Safâyî’nin Feth-i İnebahtı 2 817/1414’te tamamlanmıştır. 3 Eser, Yıldırım Bayezid döneminden II. Bayezid döneminde Moton ve Koron’un alınmasına kadar geçen olayları anlatır, 8304 beyittir. 4 Uzun Firdevsî’nin (d.837/1433) II. Bayezid devrinde 907/1501’de Midilli adasına sataşan düşmanla yapılan cengi tasvir eden eser 2500 beyittir (Firdevsî-i Rûmî, Kutbnâme, Haz. İbrahim Olgun, İsmet Parmaksızoğlu, TTK Basımevi, Ankara 2011). 5 Eser Farsça olup 1139 beyittir. 1456?’da telif edilmiştir (Kaşifî, “Gazanâme-i Rûm”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Haz. M. Ebrahim Esmail, İstanbul 2006). 6 Mihaloğlu Ali Bey’in Rumeli’deki akınlarını ve girdiği savaşları anlatır, 1795 beyittir (Agah Sırrı Levend, Gazavatnameler ve Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavatnamesi, TTK, Ankara 1956). 7 850-855/1446-1451?’de telif edilmiştir. Şair, Sultan II. Murat (1421-1451) ile birçok savaşa katılmıştır. II.Murad dönemiyle ilgili önemli bir tarihi kaynak değeri olan eserin eldeki nüshası 2566 beyittir (Mehmet Sarı, Gelibolulu Zaifî Muhammed, “Gazavât-ı Sultan Murad Han”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1994). 290 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR ve Moton’unda8, Abdî Çelebi’nin Zafernâme-i Kal’a-i Üstüvar yahut Yanık Kale Fetihnâmesi’nde9, Ârifî’nin Vekâyî-i Sultan Bayezid (Bayezidnâme)’inde10, Ârifî Fethullah Çelebi’nin Fütûhât-ı Cemîle’sinde11, Bahârî’nin Fetihnâme-i Üngürüs’ünde12, Gubârî’nin Gazavatnâme-i Midilli’sinde13, Hâkî Efendi’nin Süleymannâme’sinde14, Levhî’nin Cihâdu’l-Mücâhidîn’inde15, Senâyî’nin Kitâb-ı Fütûhât-ı Sultan Süleyman (Süleymaniye)’ında16, Şîrî’nin Târîh-i Feth-i Mısır’ında17, İs8 Kemal Reis’in 905 / 1499’daki İnebahtı fethi ile 906 / 1500’deki Moton fethini anlatır. 3500 beyit civarındadır. Eserin bir nüshası Topkapı, Revan, nr. 1271’de kayıtlıdır (Harekeli nesih hat, çift sütun, 15 satır, 131 varak, eser sondan eksiktir). 9 317 beyitlik eser Sinan Paşa’nın 1002/1593’teki Avusturya seferini anlatır (Millet Kütüphanesi, Ali Emirî Kısmı, nr. 1328). 10 Farsça, 1080 beyit hacmindeki eser, Şehzade Selim ile Sultan Bayezid arasındaki çekişmeleri anlatır (Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Revan Kitaplığı, nr. 1540’da kayıtlıdır (Başlık yok, talik hat, çift sütun, 12 satır, 50 varak). 11 Sokollu Mehmed Paşa ile Ahmed Paşa’nın Peç, Lipva, Tımışvar ve Eğri kalelerini kuşatmalarını ve fetihlerini anlatan 1200 beyit hacmindeki eserin dili Farsçadır. Davut Ebrahimi, “Ârifi Fethullah Çelebi ve Fütûhât-ı Cemîle’sinin Tenkitli Metni", İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Ens. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1991. 12 932/1526’daki Macaristan seferini anlatan eser 306 beyittir. 13 1499 yahut 1512’de yazıldığı tahmin edilen eser 1428 beyittir. II. Bayezid’in asker ve gazilerinin kahramanlıkları konu edinilir (Derviş Gubârî, Gazavatnâme-i Midilli, Haz. Ömer Özkan, Alp Yayınevi, Ankara 2007). 14 Niğde kadısı Hâkî Efendi tarafından Kanûnî’nin emriyle 964/1556-57 tarihinde kaleme alınan eser, padişahın Revan, Nahcivan, Şirvan ve Van seferlerini anlatır. Eserin 5275 beyitten oluşan eldeki tek nüshası Topkapı, Sarayı Revan Kitaplığında 1289 numarada kayıtlıdır (Talik hat, çift sütün, 12 satır, 171 varak). 15 Belgrad fethinden başlayarak 938/1531 tarihinde Kanûnî’nin şehzadelerin sünnet düğününe kadar geçen olaylar anlatan eser 3260 beyittir (Ayşe Tuba Tokay, “Levhî’nin Gazavatnâme-i Sultan Süleyman’ı”, Fatih Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi İstanbul 2008). 16 H. 947’de kaleme alınmıştır, Kanûnî’nin doğu ve batı seferlerini konu alır. 3500 beyit civarındaki eserin bir nüshası Topkapı Sarayı, Revan Kitaplığı, nr. 1288’de kayıtlıdır (Çift sütun, harekeli nesih, 19 satır, 95 varak). 17 Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışından vefatına kadar olan hadiselerin anlatıldığı eser 1430 beyit civarındadır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Emanet Hazinesi, nr. 1433/2’de 218b-267b yaprakları arasındadır. (Harekeli nesih, çift 291 OSMANLI İSTANBULU III tanbul’a dair bilgiye ya hiç rastlanmamış yahut kırıntı mesabesinde ifadeler tespit edilmiştir. Yine aynı yüzyıllara ait Edirneli Sabayî Hayreddin’in Gazavatnâme18, Seyfî’nin Sultan II. Murad’ın Fütûhâtına Dair Mesnevisi19, Şehdî’nin Farsça Tevârih-i Âl-i Osman20, Yetim Ali Çelebi’nin Lüccetü’l-Ahyâr21, İznikli Derûnî’nin Muhâberât-ı Selîm-i Evvel bâ Şah İsmâil u Gavrî22, Âşık Çelebi’nin Sigetvarnâme23 isimli eserlerinin de kaynaklarda kayıp olduğu belirtilmektedir. Agah Sırrı Levend’de adı geçen Sinoplu Safayî’nin Kemal Reis’in gazalarını tasvir eden 10.000 beyitlik eseri Gazavatnâme’si24, Muhyî Çelebi’nin Selimnâme’si25, Nigarî Haydar Çelebi’nin Sinan Paşa’nın Gazavât’ı26 Şuhûdî’nin Şahnâme’si27, Gubârî’nin sütun, 15 satır, tarihsiz). Yazmanın ilk eseri Âşıkî’nin Tevârih-i Âl-i Osman isimli manzum-mensur eseri olup 1b-217b yaprakları arasındadır. 18 15.yy sonu 16.yy başında yaşayan şairin doğum ve ölüm tarihi bilinmemektedir. Arnavud Koca Davud Paşa’nın Bosna Beylerbeyliği döneminde (885/1480) yaptığı savaşları anlatan yaklaşık 15000 beyit olduğu söylenen eser kayıptır. 19 Aşık Çelebi Tezkiresi’nde bahsedilen eser kayıptır. 20 Fatih’in emriyle yazımına başlanan eserin ancak 4000 beyitlik bölümü tamamlanabilmiştir. 21 Yetimî ya da Yetim Ali Çelebi ismiyle tanınan şair (ö.960/1552) in Barbaros Hayreddin Paşa ile Oruç Reis’in gazalarını tasvir eden yaklaşık 2000 beyitlik eseri bugün elimizde yoktur. Âşık Çelebi Tezkiresi’nde, Gelibolulu Ali’nin Künhü’l-Ahbar isimli eserinde ve Seydi Ali Reis’in Mirâtü’l-Memâlik isimli eserlerinde örnek birkaç beyit aktarılmıştır. Zehra Göre, Yetîmî ve Şiir Dünyası”, http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20%20EDEBIYATI/ gore_01.pdf, s.261 (253-269) 22 Yavuz Sultan Selim’in Arap, Acem, Gavrî ve Şah İsmail ile olan cenklerinin anlatıldığı eser, remel bahrinde nazmedilmiştir “Agah Sırrı Levend, age, s.33). 23 Agah Sırrı Levend, age, s.63. 24 Agah Sırrı Levend, age, s.21-22. 25 I. Selim’in fetihlerinden bahseden manzum eseridir. Agah Sırrı Levend, eseri görmediğini Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi’nde bulunduğunu bildirir (Agah Sırrı Levend, age, s.30). 26 Galatalı Nakkaş Nigârî Haydar Çelebi’nin, ö.980/1573 Sinan Paşa’nın Trablusgarb’ı fethi ve İspanyol donanmasına karşı kazanılan zaferi (960/1553-54) anlattığı 999 beyitlik manzum eseridir. Levend, eserin bir nüshasının British Museum Add.7921’de olduğunu söyler (Agah Sırrı Levend, age, 76-77). 27 Muhtemelen I. Selim dönemini anlatan 4000 beyitlik mesnevidir. Levend, age, 31. 292 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Şehnâme’si28 tarafımızdan görülemediği için incelemeye dahil edilememiştir. Çalışmanın bundan sonraki bölümünde sırasıyla 15. yy ve 16.yy manzum tarihlerinden incelemesi yapılan eserler hakkında kısaca bilgi verilecek, metinde İstanbul’a dair elde edilen bilgiler ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. 15. Yüzyıl Tarihî-Menkıbevî Mesnevilerde İstanbul Enverî, Düsturnâme (Osmanlı Tarihi Kısmı)29: Eser 15.yy ortalarında yaşamış şair ve tarihçi Enverî’nindir. Düsturnâme mesnevi tarzında yazılmış 3730 beyitten ibarettir. Üç kısım ve yirmi iki kitap halinde düzenlenen eserin ilk on yedi kitabı İslam tarihi, 18. kitap Aydınoğulları tarihini, 19-22. kitaplar ise Osmanlı tarihini anlatır. Zilhicce 869 (Ağustos 1465) tarihinde tamamlanmıştır. Eserde İstabul’a dair ayrıntılar fetih hazırlıklarının anlatılmasıyla başlar. Fatih, İstanbul Boğazı’nı kontrol altına almak üzere hisar yapmaya karar verir. Daha sonra ismi Boğazkesen olan bu hisarın içine şâhî topları yerleştirilir, bölgede izinsiz sinek dahi uçurtulmaz. Rum iline çünki geldi pâdişâh - Dinle ne tedbîr ider zıll-i İlâh Didi İstanbul bogâzını kesem - Ol adûvullâha yel gibi esem Çün sekizyüz elli altı oldı sal - Buldılar ol yörede birkaç cibâl Kara deryâdan yana bir kal’a sarp - Yapdı andan urdı İstanbul’a darp Nice kal’a ancılayın bir hisâr - Görmedi âlem içinde rûzgâr 28 Süleymannâme adıyla da bilinen eser, Kanûnî’nin isteği üzerine 959/1551’de Farsça manzum olarak kaleme alınmıştır. Süleymaniye Ktp. (Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 764) ve Manisa İl Halk Kütüphanesi’nde (Muradiye, nr.1346) birer nüshası bulunmaktadır (Ali Alpaslan, “Gubârî Abdurrahman”, DİA, C.14, 167-169). Şehdî’nin başlayıp Arifî Çelebi’nin devam ettiği 60.000 beyitlik Şehnâme-i Al-i Osman’ın Kanûnî dönemine ait kısmıdır (Erhan Afyoncu, Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2014, s.17, 20). 29 Enverî, Düsturnâme-i Enverî, Osmanlı Tarihi Kısmı (1299-1466), Haz. Necdet Öztürk, Kitabevi Yay., İstanbul 2003. s. 49. 293 OSMANLI İSTANBULU III Husrevanî top gibi çok toplar - Atılur kuhlara andan kûplar Ne gemi geçemez andan kelebek - Kim ururlar top ile geçse sinek ( b.528-534) Mülk-i Osmanda ne kim varsa gemi - Geldi İstanbul’a bile âdemi Kal’aya karşu konar şâh-ı guzât - Toldı sahrâ vü kuh leşker her cihat (b.540-541) Fetih’ten sonra şehirde imar faaliyetleri başlar. Yapılan imaretlerde halka ve İslam askerine daima yemek dağıtılır, Cuma günleri ise özellikle ilim ve faziet ehli sofralara davet edilir. Bir imâret kıldı İstanbul’da ol - Nimeti her hânkâhdan anda bol Edrene’de yapdı bir zîbâ saray - Misl-i cennetdür havâsı cân fezây Yapdı İstanbul içinde iki kasr - Âlem içre mislini görmedi asr Gelibolı’dan aşağa bir hisâr - Yapdurur görmedi mislin rûzgâr Yapdı İstanbulda bir hısn-ı azîm - Âlem içinde anun misl-i adîm (b.684-688) Kemal, Selâtin-nâme30: Kemal II. Bayezid devri şairlerindendir, eser II. Bayezid adına kaleme alınmıştır. Selâtin-nâme yahut Tevârih-i Âl-i Osman adı verilen eser 3029 beyittir. Eserde İstanbul’un fethi, fetihten sonra padişahın yağma emrini buyurması, Fatih’in yaptırdığı eski saray ayrı başlıklar halinde nazmedilmiştir. Oldukça genel hatlarıyla anlatılan fetih bahsinde Fatih, dört ay süren bir kuşatmadan sonra şehri alır ve beyleri bir araya toplayarak ertesi gün yağma yapılacağını yoksul zengin herkese haber verilmesini emreder: Gelüp İstanbul’un üstüne düşdi - Hemân leşker göz açdurmadı üşdi Hisâra urdı toplar bî-nihâyet - Yıkuban iylediler anı gâret (b.19231924) 30 Kemal, Selâtinnâme, (1299-1490) Haz. Necdet Öztürk, TTK, Ankara 2001. 294 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Tamâm dört ay mikdârı şehinşâh - İderdi cengi ol şâm u sehergâh (b.1927) Didi yârın iderem bunı yağma - Getürüp kâfirün başına gavga Haber eylen bugün yohsul u bâya - Dirilsün cümlesi hep bir araya (b.1929-1930) Kale savaşında küffara göz açtırılmaz, kadınlar esir alınır, kral bir gemiyle oradan kaçar, Frengistan İstanbul’un elden gittiğini duyunca üç yıl yas tutar, papazlar çanlarını çalmaz olur, ve İstanbul’un mümin eline geçtiğini duyan Müslümanlar da şâd olurlar: Firengistân işitdi bu haberden - Ki İslâmbol alındı gitdi elden (b.1948) … Her iklîmde olan banlar papaslar - Tutar yasını İstanbul’un anlar (b.1954) Medh-i Kasr başlığı altında büyük bir bağ içinde yüce bir kasrın tavsifi yapılır. Çeşitli ağaçlar, çiçekler ve kuşlarla bezenmiş adeta cennet bahçesini andıran bu bahçede padişah, camdan ikinci bir saray daha yaptırır. Bu sarayın da çevresini servi, şimşad, erguvan ağaçlarıyla; lale, nesrin, sünbül çiçekleriyle donatır. Aynı bölgede kubbesi gayet yüksek bir camii yaptırıp31, caminin sağ ve solunda sekizer tane medrese kurdurur. Bu medreselere tayin ettiği otuz hafız gece gündüz Kuran okurlar. Caminin yanında yolcuların misafir edilmesi için günde bin ekmek 500 çanak aş çıkarılan bir imaret, hastalar için bimarhâne yaptırır. Ve çevre köyleri bu imarete vakfeder, İstanbul’un hiçbir yerinde viran bir yapı kalmaz. (b.1957-1996) Yapar bâğun içinde bir dahı hûb - Mücellâ kasr-ı âlî katı mahbûb (b.1970) Sekiz medrese yapar sağ yanında - Sekiz dahı anun yapar solında Otuz hâfız dahı anda temâmet - Kodı dün gün kıla Kur’ân tilâvet (b.1979-80) 31 Tasviri yapılan câmii Fatih Câmii olmalıdır. 295 OSMANLI İSTANBULU III Muâlî, Hünkarnâme32: Farsça, manzum bir eserdir. Aslen Tus’lu olan yazarın, 851/1447-48) den 879 (1474)’a kadar seyahatini ve yaşadığı olayları anlatan eseridir. Eser, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Timurlular tarihi hakkında verdiği bilgiler bakımından önemlidir. Kostantiniyye’yi fetheden Sultan Mehmed Handan söz ederek eserine başlayan müellif, İstanbul’un fethine çok kısa değindikten sonra Ayasofya’dan övgü ile bahseder ve padişahın Kostantiniyye’ye birçok imaretler yapılmasını emrettiğini belirtir. Bunların başında Mahmut Paşa imareti gelmektedir: در אن آ א אم א א אر / אم وز א د د مآא ز/ אر אرش و .... אه אد و א א/ אرت אه م אدش ا ا אر א و א אم א / و آ / د آ / آن ز אن درون/ אن ز وی אی ا אن ز ا و را ز אه ّ ی א/ אم د م را אرا s.10אم ی ا ا אورد آ/ אم در ز אن אه א ز زا/ زو از אد زا אل ز אش و ا א ر אی אر/ אم Mısır sultanı el-Eşref Seyfeddin Kayıtbay (1468-1492) Şehzade Mustafa’nın ölüm haberini duyunca Esma-yı Cündî adındaki elçisiyle birlikte kırk saf kan arap atını, meşhur boz atı, kırk deve yükü Hindistan’dan gelme çok değerli hediyeleri 17 Muharrem’de süratle yola çıkarır. Esma-yı Cündî Kudüs, Şam, Halep yolu ile 32 Muâlî, “Hünkârnâme”, Haz. Refet Yalçın Balata, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1992. 296 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Rum’a varır. Şehzade Bayezid elçilik heyetinin geldiğini haber alınca adamlarını yollar ve onları Amasya (Harşene)’da alıkoyar. Durumu Sam adlı bir elçi ile babasına bildirir. Fatih’ten gelen cevap üzerine Esma-yı Cündî şehzade Bayezid ile birlikte Amasya’dan İstanbul’a doğru yola koyulur on sekiz gün sonra sahile (Üsküdar) ulaşırlar. Boğazda top tüfek atışlarıyla elçinin gelişinden bütün İstanbul halkı haberdar edilir. Elçi, sultandan getirdiği taziye mektubunu Sultan’a takdim eder ve maiyetiyle birlikte bir ay süreyle İstanbul’da ağırlanırlar. Muâlî, 21 yıldır yerleşmiş olduğu bu şehrin (İstanbul) artık yabancısı olmadığını ve padişahın lutfuna mazhar olmak zamanının geldiğini söyleyerek eserini tamamlar (s.67-68). ق ا وان دا رو/ אب א اه ا ر آ א وان/ در א زد ل ل از ان ا اب روز و (s.234) زد .... آ אر و אن א از روز و / אم و ا ر ود در آ داوود אز ف از ددش ا ال / אر אرا אه א אس و אم رאا رآ / אط و א/ در אن א را ا از آن از אر ا ر אدی و ا ا از ان אن (s. 234) .... א خ اوج آورد از ر אی אط ا ا او ه /א / ان אن/ ون 297 א زر ّ אر אن آ ک روزی د א ۀ ب از درون (s.235) ن OSMANLI İSTANBULU III Tacizâde Cafer Çelebi, Hevesnâme33: 1493’te yazılan Hevesnâme 3810 beyitlik bir mesnevidir. Aslında sergüzeştname türü içinde değerlendirilen eser, İstanbul’un tabii güzelliklerini; saray, kasır, hamam, şifahane, imarethane ve medreselerini, kabirlerini, Fatih’in 31 yıllık saltanatının İstanbul’unu anlatması bakımından tarihî mesnevi hüviyeti arz eden edebî bir vesika sayılır. Şair, münacat ve na’ttan sonra 104. beyitten itibaren Vasf-Hıtta-ı İslambol başlığıyla İstanbul bahsine başlar, Sıfat-ı Kağıdhane bölümüyle de bitirir (b.685-704). Hz. Peygamber’in ashabından Hz. Eyüb’ün İstanbul’u fethe gelen arap ordularıyla İstanbul’a gelişi, şehrin Fatih tarafından fethi, Hz. Eyüb’ün mezarının Akşemseddin tarafından bulunuşu, buraya camii ve türbe yapılması, fetihten sonraki ilk mimarî eserler Câmi-i Kebîr, Semâniye Medresesi, imâret, dârüşşifa, hamam ve devletin ileri gelenlerin köşk ve kasırları çeşitli özellikleriyle övülür. İstanbul’un fetih sonrası imar faaliyetlerinden bahsedildiği gibi fetih öncesinden de bahsedilir. Galata’nın yüksek binaları, dükkânları, ağaçlar ve bahçelerle çevrili Kâğıthane, Ayasofya bunlardan bazılarıdır.34 Şair genel bir İstanbul tasvirinden sonra detaylara iner. Bu kısımlarda iskele, Galata, Eski Saray, hamam ve kasırlar tasvir edilir. Şehrin binaları Zuhal yıldızına ulaşacak kadar yüksek, dükkânları süs ve altınlarla bezeli, meyhaneleri güzellerle doludur. Denize nazır sarayını, avlusunu gören gönül verir. Sarayın kubbeleri, camları ve odalarının tasvir edildiği kısımlar oldukça renklidir. Çinli nakkaş Mânî’nin nakışlarıyla süslü padişah odasının tavanı tezhipli, zemini rengarek mermerle, duvarları da saray perdeleriyle döşelidir (s.110-111). Saray hamamının yapımı için ağırlığınca altın gitmiştir. Toprağı anber, suyu Kevser, sıvası safran ve güzel kokulu misk gibidir. Hamamından gece gündüz çıkan duman merhametsiz bir güzeli seven aşığa benzetilir. 33 Necati Sungur, Tacizâde Cafer Çelebi, Hevesnâme (İnceleme – Tenkitli Metin), TDK, Ankara 2006. 34 Necati Sungur, age, s.107-109. 298 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Padişah kasrının zemini altın işlemeli, sofaları dört köşeli, kapı ve duvarları nakışlıdır. Ortada güzel bir taht, önünde şadırvan bulunur. Ayasofya’nın tasvirlerinin yapıldığı dizelerde camiinin büyüklüğü ve eskiliği, sütunlarının çokluğundan bahsedilir. Minberin önündeki mahfil Cuma günleri hafızların durağı olur. Şair, Câmi-i Kebîr’in 62 beyitle tavsifini yapar. Pencerelerin camları hatayî ve rûmî tarzında çiçek motifleriyle süslüdür. Pencere ve kapı kanatları sedef işlidir. Mihrab Mekke perdesiyle örtülüdür, üzerinde kavisli takı vardır. Minberi ak mermerdendir. Minareler sanki yaşlanmış gökyüzünü ayakta tutan iki âsâ gibidir. Semaniye Medreseleri’nin her biri cennet gibidir, imaretlerinde yedi yüz derya tuz olsa yine de yetmeyecek kadar çok yemek pişirilmektedir. Mutfakçılar felek yeşilliğini yemeklerine sebze diye katarlar, kilerinde basılmış turşu küpleri dizi dizidir. Mübarek gecelerde pişirilen helvaların bademleri yıldızlardır. Fatih, Hz. Eyüp Sultan Türbesi’nin yanında camii, medrese ve zaviye de yapılması için emir verir. Fatih’in vefatından sonra oğlu II. Bayezid de babasının camiinin önünde onun için bir türbe yaptırır. Kandillerle süslü bu türbenin dört yanı bahçedir. Kabri güzelleştirmek için sandukanın üzeri kırmızı ipek bezle kaplanmıştır. Diğer yandan devlet büyükleri de yaptırdıkları imaret, kasır ve saraylarla İstanbul’da adeta mimarî bir hamle yapmışlardır. Eserde son olarak devrin önemli mesire ve gezinti mekânı olan Kağıthâne tasviri yapılır. Çevresi dağlık, geniş bir sahrada yer alan Kağıthâne’nin ortasından bir ırmak akmaktadır, nehrin iki yanı laleler ve güllerle donanmıştır (s. 111-120). İskele tasviri: Kenâr-ı bahr bendergâh u ma’ber - Ki enmûzecdür andan rûz-ı mahşer Olur her gün muhâsib anda ammâl – İderler porsiş-i evzâ u ahvâl Sehergehden gelüp ammâl-ı şâhî – Kılurlar hız u zabt-ı mâl-i şâhı (b.122-124) Galata Beldesi’nin Tasviri: İstanbul’un yüceliği karşısında hasetlenip, kibirlenen Galata’ya deniz bir ders vermiş, İstanbul’la arasına girerek yolunu kesmiştir. 299 OSMANLI İSTANBULU III Sitanbul’un görüp şân-ı şerîfin – Uluvv-i rütbetin kadr-i münîfin Hased idüp dimiş itme tehayyur – İgen ‘arz eyleme kibr u tekebbür (b.129-130) Ana sen karşu düşmek böyle her gâh – Ne haddündür diyü kesmiş deniz râh (b. 135) Bir köşesine yedi iklim sığacak kadar geniş olan İstanbul’un kalabalığından o günlerde de şikâyet edilmesi ilginçtir. Şair kat kat binayla dolu bu şehrin içinde bir lale ortası kadar boş yerin olmadığından yakınır: İder rüchânını Firdevs teslîm – Sığar bir kûşesine yidi iklîm İçi kat kat binâdur gonce-âsâ – Miyân-ı lâle denlü yok tehî câ (b.140-141) Sarây-ı Humâyûn tasviri: Benüm şi’rüm gibi her beyti rengîn – Der ü dîvârı nakş-ı Mâni-i Çîn (b.152) Müzehheb sakfı vü ferşi mülevven – Serâ-perdeyle dîvârı müzeyyen (b.160) Hamam tasviri: Musannâ ferşi gûne gûne mermer – Ki veznü denlü gitmiş harcına zer (b.171) Yakılan külhanında sandal u ûd – Hıtâ müşgine ta’n eyler çıkan dûd (b.173) Depesinden çıkar dün (ü) gün duhânı – Sever benzer ki bir nâ-mihribânı (b.181) Ayasofya tasviri: Müşeyyed sahnı vü muhkem esâsı – Mutallâ hurde-mînâdan sıvası (b.214) Mülevven câ-be-câ âmâd u tâkı – Yaşıl mermer kimi kimi sumâkî (b.217) İmâret olmamışken rub-ı meskûn – Bu âlî kubbe vaz olmış humâyûn (b.222) 300 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Yedi Kule Tasviri: Yapılmış heft âlî-kadr kule – Ki pest andan devazdeh burc-ı kal’a (b.231) Fatih Câmii Tasviri: Binâsınun idüp muhkem nihâdın – Kapunun revzenün her bir kanâdın Ser-â-ser eylemişler kündekârî – Bırakmışlar ‘aceb nakş u nigârî (b.250-251) Ser-i mihrâb bir tâk-ı mukavves – İçi taşı girih kâr-ı mukarnes (b.258) Çü eskimiş bu sakf-ı pür-sitâre – İki sengîn sütun urmış menâre (b.293) Semaniye Tasviri: Semaniye Medreseleri’nde ders okutan hocalar arasında Hatiboğlu, Kastalanî, Arap, Hacı Hasanzâde Vâhidî isimli dört âlimin adı zikredilir. Hocaların bizzat mı ders okuttuğu yoksa sadece kitaplarının mı okutulduğu belirtilmez: Hatiboğlı biri ol merd-i dânâ – K’anunla idemez bahs ibn-i Sînâ Biri dahı ‘Arab meşhûr-ı âlem – Sütûde kavli f î’li dini muhkem (b.302-303) Biri deryâ-yı dâniş Kastalânî – K’odur hikmetde Eflâtun-ı sânî Biri Hacı Hasan-zâde vahîdî – Zamânun muktedâsı vü ferîdî (b.306-307) Hakîkatde bu dört üstâd-ı mâhir – Düşüpdür ‘âlem-i fazla ‘anâsır (b.310) Kağıthâne Tasviri: Kağıthâne’ye dair verilen bilgiler bize bölgenin saray, kasır ve köşkler yapılmadan evvel, ırmak kenarında yeşillik, bağ ve bahçeler içinde geniş bir mesire yeri olduğunu gösterir. Geniş sahrâsı çevre yanı kuhsâr – Dırahtistân u sebzistân u gülzâr (b.685) Aralık yirde bir ırmak revâne – Çemenler der-kenârı bî-kerâne (b.692) 301 OSMANLI İSTANBULU III 16. Yüzyıl Tarihî-Menkıbevî Mesnevilerde İstanbul Adâyi-i Şirâzî, Selimnâme35: İranlı şair Adâ’i-yi Şirâzî (öl.928/1521)’nin Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’daki valiliği zamanından (h.915/m.1509) başlayarak 1512-1520 yılları arasındaki olayları (babası ve kardeşlerine karşı giriştiği taht mücadelelerini, Anadolu’daki Şii ayaklanmaları bastırmasını, Safeviler ve Memluklerle savaşlarını) anlatan Farsça manzum eseridir, 2670 beyittir. Eserde İstanbul’la ilgili bölüm, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ahmet’in taht hevesiyle Amasya’dan Üsküdar sahiline kadar gelmesiyle başlar. Burada bir müddet kalan şehzade istediğini elde edemeyeceğini anlayınca geri döner: אی ر د و אج و / (b.446-447)אر אن د ان א/ وار ر در آ א Şehzade Korkud da aynı hevesle gizlice şehir halkının yardımıyla Hisar tarafına gelir, artık iyice yaşlanmış olan babasından tac ve tahtı almak ister. Ancak hayal deryasında yüzdüğünü anlayıp babasına bağlılığını bildirerek geri dönmeye niyetlenir: د אن ر (b. 491-492) אر ی روان/ د ر آن א در آ/ د אن د אر ادۀ ا Bayezid’in Dimetoka yolundayken vefat ettiği haberi alınır. Yavuz, kafileye yoldan geri dönmesini buyruk verir. Cenazenin şehre gelişi ve cenaze töreni canlı tasvirlerle anlatılır. Büyük küçük ülkenin bütün ileri gelenleri siyahlara bürünmüş bir halde tabutu arkadan takip ederler. Köleler başlıklarını çıkartıp, boyunlarına siyah kumaşlar bağlamışlardır. Tabutun önü ve arkası renkli çiçeklerle süslenmiş olduğu halde adım adım ilerlerken tabutun üstüne halk çiçekler atar. Cenaze namazı büyük bir kalabalığın katılmasıyla kılınır ve padişah defnedilir. Töre gereği Yavuz Sultan Selim bir hafta babasının yasını tutar ve tahta oturmaz (b.648-669). 35 Abdüsselam Bilgen, Adâ’î-yi Şirâzî ve Selimnâmesi, TTK Yayınları Ankara 2007. 302 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR ر א ه אر b.649-651 אه ن از دود د א / אن / אن / אد و آه دۀ אه אن از راه د آن آ ز Yavuz Sultan Selim bir hafta sonra orduyu toplayarak Kızılbaş üstüne sefere çıkmaya niyetlenir. Kostantiniye Denizi’nden geçerek sahilde büyük bir çadır kurdurur, bir hafta boyunca açılan sofralarda halka yemekler ikram edilir, üç gün üç gece bahşişler dağıtılıp, hayır duaları alınır (b.772-787). Yavuz, Tebriz’e ikinci seferine Edirne’den çıkar ve İstanbul’a yakın Filçayır mevkiinde konaklar (b.1403). Bir hafta sonra kayıklarını denize indirir ve Üsküdar’a geçer. Çadırların ve gölgeliklerin çokluğundan yeryüzü gelininin yüzü görünmez olur, örtülerle gizlenir (b.1501-1516). Cennetmekân Yavuz Sultan Selim, son İran seferinden dönüşünde İstanbullular yolunun toprağına altınlar dökerek padişahı karşılarlar, saçılar atarlar: אر (b.2564-2566) د و אن آ زر و אک א ر از אه / אر زن و د در אم رب אک ره ر زر ز ا و/ د Âsafî Mehmed Paşa (Koca Defterdar), Şecâat-nâme36: Sadrazam Özdemiroğlu Osman Paşa’nın(öl.993/1585) hayatının menkıbevî bir dille anlatıldığı eserde, Paşa’nın Şirvan, Dağıstan muharebeleri, Kırım Hanı Mehmet Giray’la mücadelesi ve Tebriz seferi detaylı olarak kaleme alınmıştır. 994/1586 tarihinde III. Murad’ın isteği üzerine yazılan eser, 6982 beyittir. Kırım’da Muhammed Giray Han vefat ettikten sonra İslam Giray Sultan han olur ve Osman Paşa da İstanbul’a dönmek için izin ister. Benefşe renkli bayraklar çekilmiş ve donatılmış gemiler İstanbul’a doğru yola çıkarlar. Denizciler Beşiktaş’a ayak bastıklarında 36 Asafî Dal Mehmed Çelebi, Şecâ’atnâme, Haz. Mustafa Eravcı, Mvt Yayıncılık, İstanbul 2009. 303 OSMANLI İSTANBULU III şükür secdesine gidip Allah’a dua ederler. Padişahtan İstanbul’a geçmek için izin çıktığında bütün donanmanın İstanbul’a geçişini görmek, askerleri karşılamak üzere halk, her sokaktan deniz kenarına doğru adeta nehir gibi akarak koşar. Gemiler Beşiktaş’a demir attıklarında Paşa’nın kadırgasından inişine top atışları eşlik eder, kulları iki kol halinde selama dururlar, Küçük büyük herkes bu muzaffer paşayı görmek için yollara dizilir. Basdılar çün Beşiktâş’a kadem - Doğdu güyâ herkes anadan o dem Ayagın herkes ki karaya kodu - Düştü hâke sanki sınmış ödü (s.210) Osman Paşa İstanbul’a çıktıktan sonra izzet ve ikram ile Eski Saray önünden geçerek Hünkâr’ın yanına gider. Sonra Vefa Meydanı’ndaki sarayına iner ve hemen akabinde Vezir-i âzâm Hazretlerini de ziyarete gider (s.212). Osman Paşa bir müddet sonra Tatar üzerine yeniden gitmekle görevlendirilir. Paşa sefer hazırlığı için Üsküdar’a geçer ve Üsküdar’da bir altınlı (zer-beft) otağ kurulur. İtdiler yine sefer içün yarâk - Üsküdâra kurdular zer-betf otâk Osman Paşa’nın sadrazam olarak çıktığı bu seferde Üsküdar’da bir ay sefer hazırlığı yapılır, yedi bin tüfek atımcısı hazırlanır. Deniz kenarında kadırgalar sefere hazırlanırken kırmızı ve benefşe renkli bayraklarla donatılır. Paşa kadırgasına da yine top tüfek atışları eşliğinde biner, Üsküdar’a gelir, orada kendisi için hazırlanan sahra otağına geçer. Üsküdâra geçdi çün kim ol müşîr - Bârgâhında oturdu ol dilîr Tutmuş idi anda sahrâ-yı hıyâm - Her birisi bir sütûn üzre kıyâm Şöyle şehr oldu ki yoğ idi kusûr - Hâsıl oldu anda çok bâç-ı ubûr Her ne maksûd eylesen mevcûd idi - Bulunurdu her ne kim maksûd idi Etdiler bir ay mikdârı karâr - Cem’ ola tâ leşker encüm şumâr (s.217) 304 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Eyyubî, Menâkıb-ı Sultan Süleyman Han (Risâle-i Padişahnâme)37: 1495 beyit hacmindeki eser, Kanûnî’nin Belgrad, Rodos, Budun, Peç, Alman, Bağdad, Van Kalesi fetihlerini, Körfez (Avlona kıyıları), Boğdan, Istabor, Üstünî Belgrad (Usturgon), Nahcıvan seferini anlatır. Şair padişahın hükümde adaletinden, sözünde fesahat ve belağatinden söz ettikten sonra Kâbe, Medine, Kudüs, Şam ve diğer sair memleketlerde yaptığı hayırlardan bahseder ve sözü İstanbul’da yaptırdığı imar faaliyetlerine özellikle de su yollarının yapılmasına getirir. Sitânbul şehrinin budur beyânı - Anun az idi hem âb-ı revânı Şitâ mevsimi geçse yaz olurdı - Giderek suy anun az olurdı Katı kaht olur idi suya hakkâ - Alınmazdı beş on akçaya sakkâ Misâfirün darılır kuşca cânı - Kalur tâ subha dek teşne zebânı Yarılur başları hiç anma desti - Ki anda gördiler dest ü be-desti Ağustos kurbağâsı gibi yârân - Ağız açmış kalurdı teşne hayrân (b.208-213) Süleymaniye Camii hakkında: Anun mihrâbı içre Ka’be hâzır - Anunçün cümle ‘âlem ana nâzır (b.750) Çekip minberine rengîn kalemler - Dikilmiş ana Abbâsî ‘alemler (b.753) Müselsel oldı tâkından gira-gîr - Kanâdil asmağiçün bunca zincîr (b.760) Süleymaniye medreseleri hakkında: İrişür anlara Hakdan inâye - Okırlar anda şevkile Hidâye Olırlar sırr-ı Kur’ân’a çü vâkıf - Okırlar cân u dilden çün Mevâkıf38 (b.774-775) 37 Mehmet Akkuş, Eyyubî Menâkıb-ı Sultan Süleymân, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1991. 38 Hidâye, Hanefî âlimlerinden Şeyhülislam Burhaneddin Ali b.Ebî Bekr el-Merginânî (ö.593/ 1197)’nin fıkha dair eseridir. Mevâkıf ise Adududdin el-Îcî’nin (öl. 765/1357) ‘in kelâma dair eseridir. 305 OSMANLI İSTANBULU III Dahı sahnında yapmış bir imâret - Misâfirün ider gönlüni gâret Çekilür her gün anun hem taâmı - Ziyâfet eyler anda hâs u âmı (b.781-782) Dahı merzâ içün Dârüşşifâyı - Binâ itmiş bulur haste şifâyı Etıbbâ içün itdi niçe hucûrât - Müretteb hem müzeyyen kât-berkât (b. 788-789)39 Su yolları hakkında: Ulu hakan İstanbul’a su yollarını açtırmak için hususi bir mimar görevlendirir. Gece gündüz nice çaba ve gayretten sonra su yolu tam İstanbul’a ulaşmak üzereyken bir büyük bir sel afeti yaşanır ve yapılan setler yıkılır. Murâd-ı tîri irmişken nişâna - Sitânbul içre olmışken revâna Kazâ-ı kudretullâh ile nâ-çâr - Havâdis seyli yıkdı anı ey yâr (b. 812-813) Su kemerinin harap oluşu hakkında: Şiddetli rüzgârların ardından gelen ve uzun süren şiddetli yağmurlar birçok köyü harabeye döndürür, sağlam yapılan krallara layık binalar bile bu sele dayanamaz, su kemerleri de yıkılınca İstanbulluyu derin bir üzüntü kaplar: Yıkıldı sedd-i âbı pür-letâfet - Sitânbul kavmi çekdiler kasâvet (b.831) Göğüs germiş iken ehl-i cihâna - Anı dest-i kader atdı yabâna (b.832) Sultan Süleyman bu hadiseleri haber alınca “Bunun Allah’tan gelen bir şey olduğunu, üzüntüye mahal olmadığını söyleyerek gayet serinkanlılıkla takdire boyun eğer ve yıkılan yerleri görmek amacıyla kemerlere gider. İncelemeleri tamamladıktan sonra daha önce birçok işi başarıyla neticelendirmiş yeniçeri ağası Ali’ye tamir işini havale eder. 39 1. mısrada vezin aksamaktadır. 306 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Yeniçeri agası kim ‘Alidür - Diyânetde emânetde velîdür (b.854) Sınadın sen anı niçe kez ey hân - Bulımadın sen anda zerre noksân (b. 857) Bilürsin kim akıtdum şehre bir âb - Yıkılmışdur anı durma sen yap (b.871)40 Su yolunun tamirinin oldukça müşkül olduğunu ve sadece taşlarının taşınmasının bile çok uzun zaman alacağını gören padişah Kaptân-ı Derya Piyale Paşa’yı da bu işe yetkili kılar, Uzun Kemer’in yapım ve tamirini ona, Moğlava Kemeri’nin yapımını da Yeniçeri Ağası Ali’ye ısmarlar. Ağa, hemen o mahalde bir otağ kurdurarak askerleriyle birlikte işe girişir. Yıkılan kemerin temellerinde sular kovalarla boşaltılır. Sular tamamen boşaltıldıktan sonra padişah durumu yerinde incelemeye gider, yapılan bu güzel işten dolayı askerlerine övgülü sözler söyler, hediyeler aldırır. Bur’dan Uzunkemer’in inşaatını ve leventleri görmek üzere Kaptan Paşa’nın yanına gider. Deniz askerlerinin karada o kadar başarılı olamadığını görür. Tekrar bu köprünün yapımını da Ali Ağa ve askerlerine verir. Ağa Moğlava kemerlerinin yapımına da askerleriyle birlikte başlar, temelin atılmasını müteakip ziyafetlerle bütün çalışanların karnını doyurur. Yerin altında lağım su giderinin inşasını tamamlayınca akarsuyun yönünü değiştirmeye çalışırlar, beden gücü yetmeyince suyun üstüne dolaplar ve tulumbalar kurarak geceleri de fenerlerle aydınlatma yaparak temeli iyice temizlerler. Taşlarla temeli doldurup kireçle karıştırılmış horasanî harcı ile taşların birbirine sağlamca tutmasını sağlarlar. Ağa da yeniçerilerle birlikte çalışır. Bu sırada yine büyük bir sel olur ve temel yeniden suyla dolar. Sabaha kadar durmaksızın oluk gibi yağan yağmur kimseye göz açtırmaz. Sabah yine her biri ellerinde kovalarla işe girişirler: Salâ oldı yeniçeriye yek-bâr – ‘Acemî oğlanına dahi tekrâr Ki her biri birer kerdel alalar - İşin üstüne hep cümle geleler (b.1063-1064) 40 2. mısrada vezin aksamaktadır. 307 OSMANLI İSTANBULU III Sultan Süleyman bu sırada askere zulmettiği için şikâyet konusu olan yeniçeri emini Balıkzâde ismiyle meşhur Defterdar Ali Paşa’yı görevden alır ve Hasan Çelebi’yi onun yerine atar. Mimarağa buraya büyük bir rıhtım inşa ettirerek suyun yeniden ayak temellerini doldurmasını engeller. Buyurdı itdiler rıhtım-ı a’lâ - Kirecle taşı dökdiler ser-â-pâ (b.1179) Taşları yukarı taşınması için dolaplar kurulur. Taşlar tamamlanınca üstüne kovalarla kurşun dökülerek bina iyice sağlamlaştırılır. Ve bundan sonra kemerlerin yapımına geçilir. En son olarak uzun kemer bitirilir ve İstanbullu kesintisiz suya kavuşur. Bundan sonra mahallelerde hızla su çeşmeleri boy göstermeye başlar. Adeta gökteki yıldızlar gibi İstanbul mahalleleri çeşmelerle donatılır: Şu denlü gark-ı âb oldı Sitânbul - Serâb iken sir-âb oldı Sitânbul Sitânbul oldı gûyâ şehr-i Bursa - Var idi her kişide mihr-i Bursa (b.1288-1289) Nücûm-ı âsmâna virdi pâyân - Yoğıdı çeşmeler saymaya imkân (b.1309) Âb içün çeşmeler olup bünyâd - Dağlar kesdi nitekim Ferhâd İnce yollardan anı rindâne - Getürübdür Sitanbul’a üstâd Akıdup anı kûşe-ber-kûşe - Eylediler cihânda bir eyü ad (b.1354-1356) Kemerin yapıldığı tarih de şöyle belirtilmektedir: Şehr-i İstanbul’da yapdı câ-be-câ ol çeşmeler - Ola makbûl-ı Hudâ vü hem Rasûl-i mu’teber Hâtif-i gâib didi böyle anun târihin - Pâdişeh su yolına yabdı yine âlî kemer41 (b.1375-1376) Şair padişaha duadan sonra kendi mahlasını da İstanbul’da medfun Eyyub el-Ensârî’den aldığını belirterek eserini tamamlar. 41 Kemerin yapıldığı tarih 972/1564 senesine tesadüf etmektedir. 308 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Firakî Abdurrahman Çelebi, Saâdetnâme42: Tamamı manzum olan eser 862 beyitten ibarettir, Yavuz Sultan Selim Han ve Kanûnî Sultan Sülayman’ın gazalarını hikâye eder. Eserde, İbrahim Paşa’nın At Meydanı’nda43 yapılan düğün şenlikleri tasvir edilir. Meydana bir padişah çadırı kurulur, süslü tahtların önüne içecek dolu sürahiler konulup, etrafına güller saçılır. Padişah için kurulan taht meydana bakar. Düğün salâsı okunur, hass u âm yedi gün yedi gece yapılan düğüne katılır. Çeng, kanun, kudüm sazlarıyla muganniler nevâdan başlarlar. Altun tabaklar, gümüş siniler, kulah-ı kâbilî ve çini içinde yemekler gelir. Yeşil kıyafetli ve siyah takyeli, semur kürklü yüz melek yüzlü süvari, şahın önünde iki sıra dizilip çevgan oyunu oynarlar. Çevganları altın ve cevahirle süslüdür. Kabak atma, ok atma ve at çatmak oyunu, naleyn giyip ayak üzre durma oyunu, silahşörlerin kılıç oyunları, gürz, remh (süngü ile vurma) ve çevganla gün devam eder. Büyük bir ateş yakılır herkes başına çiçekler 42 Kütahyalı Firâkî Abdurrahman Çelebi, Saadetnâme, Haz. Şaban Er, Kutup Yıldızı Yayınları, İstanbul 2013. Eserin müellif nüshası bulunamadığından ne zaman ve nerede yazıldığı belli değildir, Sultan II. Bayezid’in tahtını oğlu Şehzade Selim’e teslim etmesi ve 918/1512 de vefatı ile başlayan ve Kanûnî’nin Mohaç zaferini kazanmasından (1526) Budin’i (932/1526) ve birkaç yeri fethetmesinden sonraki günlerde İstanbul’a dönüşüne kadarki 14 senelik zamanın en mühim hadiselerini bildiren Saadetname’nin yazıldığı tarih 1527’den sonradır. 43 Bizans döneminde eğlence ve sportif olayların düzenlendiği ve halkın nabzının attığı yer olan Atmeydanı’nda çok sayıda da ayaklanma ve kanlı çatışma yaşanmıştı. Bu açıdan meydanın İstanbul halkının yaşamında oynadığı rol Osmanlı döneminde de hiç değişmedi. Özellikle cirit oyunlarının düzenlendiği Atmeydanı büyük şenliklerin sahnelendiği yer oldu. Harabe halindeki Atmeydanı’nın Kanûnî zamanında yeniden düzenlendiği ve etrafına birçok bina yapıldığı anlaşılmaktadır. Sultanahmet Camii’nin bulunduğu yerde vezir sarayları vardı. Kanûnî tarafından inşa edilmiş Tımarhane bugün Marmara Üniversitesi Rektörlük binasının yanı ve arkasında olup hala ayaktadır. Meydandaki Hipodrom’un kalıntıları üzerine inşa edilen saraya ait en eski belge 1520 yılına aittir. Sarayın II. Bayezid devrinde onarım geçirdiği tahmin edilmektedir. Saray daha sonra Kanûnî tarafından bütünüyle tamir edilip genişletilerek İbrahim Paşa’ya tahsis edilmiş, o günden beridir de İbrahim Paşa Sarayı adıyla anılmıştır (Nurhan Atasoy, 1582 Surnâme-i Humâyûn Düğün Kitabı, Koçbank 1997, s.21). 309 OSMANLI İSTANBULU III takar, can-bazlar ip üzerinde oynarlar, denizde yüzme ve dalma yarışları yapılır, en son gelene su testisi hediye edilir. Çeyizler yüz süslü deveye yüklenir, gelinin taht-ı revanını iki deve taşır etrafında iki yüz kız vardır bunlar da ud ve anber kokuları yakarlar. Ve gelin sarayına götürülür (s. 339-346; b.303-417). Var idi bir kazâ-yı Hürrem-âbâd Kim Atmeydanı denirdi ana ad Ki Konstantîn’in ol eyvânı imiş Temâmet milk-i Rûm’un hânı imiş (b.320-321) Hadidî, Tevârih-i Âl-i Osman44: Eser, 930/1523-1524’te yazılmıştır, 6646 beyittir. II. Bayezid ve Yavuz devirleri ile Kanûnî’nin ilk yıllarını bizzat yaşamış olan Hadidî’nin eserinde İstanbul bahsi, fetih hazırlıklarının anlatılmasıyla başlar. Boğazkesen Hisarı’nın yapılması ve İstanbul’un fethedilmesi hakkında: Galata’dan İstanbul’a değin zincir uzatılarak Haliç yolu başka gemilerin girişine kapatılır, daha sonra Beşiktaş’tan Galata’ya gemilerek karadan kaydırılarak denize indirilir, elli gün süren kuşatmadan sonra şehir zaptedilir, elli birinci gün yağma başlar ve ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılınır. Revân olup erişdi bir seherden - Kuşatdurdı hisârı bahr u berrden Kalata köşesinden tâ Sitanbul - Kesilmişdi temür zincir ile yol Beşiktâşdan yire ağaç döşerler – Kalatadan aşup bahra irerler45 Düzedüp korkuluklar iki yana - Oluk-veş idüp urlar yağı ana Münâsib rûzgâr irişdi nâ-gâh - Geminün halkı deyüp Allah Allah Çözüp sancakların yelken açarlar – Biribirinün ardınca uçarlar 44 Hadîdî, Tevârîh-i Âl-i Osman (1299-1523), Haz. Necdet Öztürk, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1991. 45 Mısradaki “Kalata ardından” ifadesi vezin gereği “Kalatadan” şeklinde düzeltilmiştir. 310 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Karakuş ak kanad açdı ve uçdı - Kalatadan inüp ü bahra düşdi46 Degül müdür bu küffârı şaşırmak - Gemiye yelken ile tağ aşurmak Gemiler üstine köprü kurarlar - Suhûletle geçe kasd itse leşker Tamâm elli gün oldı hoş döğüşler - Nice kere acâyib yüriyüşler Buyurdı elli birincide yağma - Gel imdi gör nice oldı temâşâ Biribirin basup burcı çıkardı - Dime kim ata oğula bakardı (b.3243-3254) … Kumaşı cevheri üç gün daşırlar - Filori üsküf ile üleşürler Hemân dördünci gün idüp yasağı - Ururlar leşger ehline çomağı Kapucı kadı vü subaşı dizdâr - Hemân emr itdi tertîb ile hünkâr Ayasofyada ön Cum’a namâzı - Kılup hünkârla itdiler niyâzı (b. 3259-3262) İstanbul’un tamir edilmesi hakkında: İstanbul Hisarı diye adlandırılan sur içinin surlarının tavsif edildiği bu beyitlerde hisarlar içine Mısır, Şam ve Haleb şehirleri girse dolmayacak kadar geniş tasvir edilir. Üç taraftan denizle çevrili bu hisarın sade bir yüzü karaya bakmaktadır. Karadan tarafı üç katlı olan hisarın içinde üç yüz tane kilise bulunmaktadır ama hepsinden büyüğü Ayasofyadır, içine on beş bin kişi girse birbirini kaybedecek kadar büyüktür. Ayasofya’nın detaylı tarifinin yapıldığı bu kısımda mermerlerinin, sütunlarının Kudüs’ten geldiği rivayeti anlatılır. Rivayete göre Süleyman Peygamber Kudüs’ü cinlere emrederek getirttiği mermerlerle kurmuş, Hıristiyanlar Kudüs’ü alınca şehri yakıp yıkmışlar, İstanbul Tekürü de gemiler gönderip bütün mermerleri İstanbul’a getirtmiş ve onlarla Ayosofya’yı yaptırmıştır: Anun mermerler ile Ayasofya - Yapıldı vü müzeyyen oldı zîbâ Menâre-veş direkler, yeşil ezrâk - Somakı vü sarı vü ag u eblâk 46 “Kalata ardından inüp bahra düşdi” mısraı vezin gereği “Kalatadan inüp ü bahra düşdi” şeklinde düzeltilmiştir. 311 OSMANLI İSTANBULU III Ya ol mevvâc-rengîn mermer-zâr - Müzeyyen anlarunla çâr-dîvâr47 Ya ferşi mermeri pür-nakş-ı rengîn - Ki bilmez ad ile erjeng rengîn Biçüp açup döşemişler muvâfık - Gehî on, geh sekiz mevc-i mutâbık Gören ferşin sanur mevvâc-ı deryâ - Dil ile vasf olunmaz Ayasofya (b. 3289-3294) Bundan sonra başka bir başlık altında Sultan Mehmet’in câmi, imaret ve medreselerle İstanbul’u imarı anlatılır. Fatih Câmii’nin binası yontma taş, bütün direkleri mermer Süleymanî direklerdendir. Avlusunda büyük bir şadırvanı, odaların içinde sütun gibi altın ve gümüşten şamdanları vardır. Camiinin cennet bülbülü gibi hafızından başka otuz kişilik hafız heyeti vardır ki bunlar her gün Kuran’ı hatmederler. Bunlardan başka kırk kişi Enam okumakta, her gün sultana dua etmektedirler. Camiinin iki tarafında sekiz medrese bulunmaktadır. Medreselerin kubbeleri lacivert kurşunla kaplıdır. Padişahın bina ettirdiği diğer bir yapı imarettir. Bu imarette her gün iki öğünde bin kişiye ziyafet verilmektedir. Bu imarete yakın bir yere bimarhâne inşa edilir. Yatan her hastaya yatak ve yastık verilmekte ve gereğince tedavi edilmektedir. Şehrin iskan faaliyetiyle ilgili bir bilgi de şöyledir. Karaman’dan birçok şehirli İstanbul’a getirilir, bunların köylü değil şehirli oldukları özellikle belirtilir. İstanbul’a yerleştirilen Karamanlılara bağlar ve bahçeler verilir, bahçelere büyük konaklar yapılır. Bu tarafa Müslüman halk yerleştirilir karşıda ise Galata bulunmaktadır ve içi Frenkle doludur. Sürüp çok mâldârı memleketden – Urundı eyleyüp cümle cihetden Virüp İstanbul’un hûb evlerini – Tesellî eyledi cümle varını Karaman’dan sürüp nice şehrî - Degül rustâyî biri cümle şehrî48 Bulara bâğ u bâğçe virürler - Yaparlar her birisi âlî evler Kalata karşuda bir sûr-ı a’zam - Firengistân tolu şehr-i mu’azzam Mutabbak her evi bir burca benzer - Beşer evdür hisâr ile berâber Serâser seyr idenler bu cihânı – Der İstanbûl’a benzer şehr kanı (b. 3324-3330) 47 I. mısrada vezin aksamaktadır. 48 I. mısrada vezin aksamaktadır. 312 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR İshak Paşa Karaman’ı zaptetmesi için gönderilir. Paşa Aksaray’ı ele geçirdikten sonra Aksaray’ın sanat, hüner sahiplerini ve zenginlerini kayda geçirerek yanına alır ve Nârende, İçel üzerinden İstanbul’a getirir. Getirilen Aksaraylılara da bağlık arsalar verilir, çarşı, pazar ve evler inşa edilir. Şair “Ana şimdi Ak-saray Bazarı dirler” mısraı ile bugünkü Aksaray’ın iskan şekline işaret eder: Gelüp Paşa Şeh emrile Ak-sarây’un – Sanâyi’ ehlin a’lâsını bâyun49 Yazup İstanbul’a sürdi çok evler - Bölük bölük koşup kullar sürerler Getürüp Hünkâr’ı itdiler âgâh - Olara bâğlar virdi Şehinşâh Yaparlar çâr-sû bazar u evler - Ana şimdi Ak-sarây Bazarı dirler50 (b.4036-4039) Şehzade Korkud, babasının yerine tahta oturmak hevesiyle tebdîl-i kıyafet edip İstanbul’a yönelir, şehre yaklaştığında Yeniçeri odalarından birinde, bir mescidi mesken tutar. Şehzade’nin geldiği Sultan’a haber verilir. Bayezid huzuruna çağırdığı oğlu Şehzade Korkud’u taht hevesinden vazgeçmesi için iknâ eder, nasihatler edip gönlünü alır. Şehzade Korkud bu sırada tahta geçmek üzere İstanbul’a yaklaşmış bulunan Şehzade Selim’i hisarların dışında karşılar, at üstünde görüşürler, daha sonra şehre dönüp konaklarına geçerler. Şehzade Korkud birkaç gün sonra gemi ile sancağına geri döner (b.5381-5398). II. Bayezid Dimetoka’ya giderken yolda vefat eder, cenaze bir taht-ı revanla İstanbul’a getirilir ve İstanbul’da yaptırdığı imarete yatırılır. İmaret günde dört-beş yüz kişiye iki öğün yemek verilen bir yerdir. İmarete gelen misafirlere atlarıyla beraber üç gün üç gece ziyafet verilir, hafızlar günlük hatim indirirler, yirmi kişi enam okur, elli kişilik bir müsebbih heyeti tesbih ve tehliller çekerler (b. 5403-5432). Tatavlalı Mahremî, Şehnâme: II. Bayezid, I. Selim ve I. Süleyman’ın saltanatının ilk iki yılındaki olaylar ile Belgrad ve Rodos fethini anlatan eser üç ciltten 49 1. mısrada vezin aksamaktadır. 50 2. mısrada vezin aksamaktadır. 313 OSMANLI İSTANBULU III oluşmaktadır ve tamamı 12.280 beyittir51. Eserin birinci cildinde 80 beyitle, üçüncü cildinde ise 369 beyitle İstanbul tasviri yer alır. Üçüncü ciltte yer alan tasvirlerde İstanbul’un binaları, fiziksel görünüşleri ve güzelliği anlatılır, Galata, Yenihisar ve Eyüp semtlerinden bahsedilir. Mahremî (öl.942/1535)’ye göre İstanbul, İskender’in bile benzerini görmediği bir güzelliğe sahiptir; kaleleri, surları, binaları sağlam malzemeden yapılmıştır. Ayasofya, Yeni Camii külliyesi ve II. Bayezid külliyesi ayrı ayrı övgülerle zikredilir. Eyüp ve Yenihisar kirazı, doğal güzellikleriyle, Galata da havası, suyu, insanları ve eğlence hayatı gibi yönleriyle İstanbullular için seyirlik bir beldedir52. Mehmed Subhi Çelebi Tâlikizâde, Şehnâme (Eğri Fethi Tarihi)53: Tâlikîzâde (ö. 1008/1599)’nin Sultan III. Mehmed’in maiyetinde ve Şehnameci Lokman ile birlikte katıldığı Eğri Seferi’ni konu alır, 2042 beyittir. İki bölümden oluşan eserin birinci bölümünde Eğri Kalesi’nin fethi, ikinci bölümde de Haçova (Tabur) Meydan savaşı anlatılır. III. Mehmed (1595-1603)’in Eğri Seferi dönüşü Edirne’den İstanbul’a hareket etmesi, Davud Paşa Çiftliği’ne gelişi54, annesi Safiye Sultan tarafından karşılanması buradan iki gün dinlendikten sonra İstanbul’a geçişi, İstanbul kaymakamı Vezir Hadım Hasan Paşa (öl.1006/1598)’nın İstanbul’u güzel tedbirlerle yönetmiş bulunması, 51 Eserin birinci bölümünün bilinen tek yazma nüshası Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde Y-I-1’de, ikinci ve üçüncü bölümlerinin bilinen tek yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi Revan-1287 numarada kayıtlıdır (Hatice Aynur, “Tatavlalı Mahremî’nin Şehnâmesinde Şehirler”, M. Ali Tanyeri’nin Anısına Makaleler, Haz. Hatice Aynur, Hanife Koncu, Fatma M. Şen, Ülke Armağan, İstanbul 2015, s.202). 52 Hatice Aynur, agm, s.208-210. 53 Vahid Çabuk, “Talikizâde Mehmed Suphi Efendi’nin Eğri Seferi Şehnâmesi”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul 1986. 54 Ek-1 Eğri seferinden dönen III. Mehmed’in İstanbul’da karşılanmasını anlatan minyatür (Topkapı Sarayı Hazine Kitaplığı no: 1609, v. 68b-69a). 314 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Padişah şehre girerken dükkânların kapatılıp halkın karşılamaya çıkışı, subaşıların düzeni sağlamaları ve Padişah’ın şehre girip sarayına geçmesi eserin İstanbulla ilgili bölümleridir. Padişahın Edirne’den çıkıp İstanbul’a yönelmesi ve Davudpaşa’da konaklamasına dair: Buradan dahı itdi Şâh-ı cihân – Sitanbûl savbine sarf-ı inân Vusûline azm-i cihangir idüp – Şitâbân iki menzili bir idüp Şeb u rûzı bir eyleyüp çün bahâr – Revân ay u gün gibi leyl u nehâr … Çıkup Hazret-i Mâder-i mihribân - Ki olmış devlet ile şehribân55 Çıkup şehriden Şehriyârî içün – Du’âda bile Şehriyârî içün (s.233) Davutpaşa Çiftliği’nde ordu için güzel bir yer hazırlatılır, içine otağlar kurulur, etraf çiçeklerle donatılıp güzel bir bostan haline getirilir. Nüzûl-ı Şeh içün kılup ihtiyâr – Serâlar binâ itdi ol bahtiyâr O menzil olup bir güzel bûstân – Ne bûstan ki her beyti bir gülsitân Akar su-be-su âbı Kevser gibi – Mezâkı asel ta’mı şeker gibi (s. 233-234) Adeta cennet gibi olan bu menzil cana can bağışlamakta, ruhlara safa vermektedir. Padişah alayının Davudpaşa Çiftliği’ne yaklaştığı müjdelenir, Valide Sultan ve beraberindekiler Sultan’ı karşılarlar, iki gün burada oturak yapılır. Varup müjdeciyle beşâret kılup – Beşâretle doldı beşâret kulûb Davûdpaşa Çiftliği’ne şâdumân – İrişdi Süleymân-ı devr-i zamân (s.234) Çıkup karşı Sultân u Sâhib-kırân – Şerefde kılup mihr ü mâh iktirân 55 2. mısrada vezin aksamaktadır. 315 OSMANLI İSTANBULU III 3316 16 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR 317 331 17 OSMANLI İSTANBULU III Sanasın kıran itdi mihr ile mâh – Buluşdukda Sultân ile Pâdişâh Kılup Şâha Sultân-ı devlet-disâr - Niçe sim ü zer nakd-i cânın nisâr (s.236) Valide Sultan oğlunun bu kutlu dönüşü için altın ve gümüşler saçar. Sultan sofraları kurularak her kim varsa sofralara davet edilir. Sayısız nimetlerle donatılmış sofralarda misafirlik tamamlanırken diğer yandan Padişah’ın Davudpaşa’ya geldiğini haber alan İstanbullular onun mübarek yüzünü görmek üzere yollara dökülürler. Sitanbûla hüsn ü hisâlî ile - Muzîf ola hûn u visâlî ile Sitanbûllu dil-teşne-i iftirâk - Yakup cânların âteş-i iştiyâk İverler mübârek yüzin görmege – Süm-i esbine yüzlerin sürmege (s.237) Payitahtın emanet bırakıldığı Hasan Paşa, güzel tedbirler ile İstanbul’un bütün işlerini görmüş, sağlam ve doğru hükümlerle halka eziyet etmeden yönetmiştir. Eğer o olmasaydı şehirde karşıklıklar olacağını dile getirir. Sitanbûlda olan Vezîr-i müşîr – Hasan Paşa mânend-i şerze-şîr Eğer olmasa ‘ömri olsun mezîd – Çıkardı Hüseynî’ye her bir Yezîd Sitanbûl’u bir hüsn-i tedbîr ile – Kirâm-ı kerem hulkı tedmîr ile Cemî’-i umûrını zabt eyledi – Afârını zincîre rabt eyledi (s.238) .. Bu nevbet Sitanbûlı ol bekledi – Hemân kendü ırzı gibi sakladı Paşa kimsenin haksız yere kan dökmesine izin vermemiş, kendi namusunu da işveli güzellerden korumasını bilmiş, subaşıların zulme meyletmesine fırsat vermemiştir. Bolluk ve bereketle dükkânlar dolup taşmıştır (s.239). Bu saadetli Vezir münâdilere emir verir, şehrin her köşesine buyruğunun duyurulmasını ister. Bütün halk çoluk çocuk en güzel elbiselerini giyinip, dükkânlarını kapatıp adeta bayram havası içinde Padişah’ı karşılayacaklar, subaşılar aseslerle şehri dolaşıp güvenliği ve tertip düzeni temin edeceklerdir. 318 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Dükanlar açılmaya tâ berkidüp – Miyâne ‘azîm dâmenin berk idüp Semen gibi terlikde nesrîn-beri – Geyüp sâde yektâ olup her biri Subaşı ‘aseslerle şehre girüp – Kamû rehgüzârı kılup ferd u rûb Sübül gıll u gîş kalmayup oldı pâk – Çü rûy-ı safâ çün dil-i tâbnâk (s.240-241) Padişah önünde sipahiler, yanında vezirleri, mirler atlarında, ellerinde kollarında ok ve yaylarla yeniçeriler, ağalar altın ve gümüş koşu takımlarıyla süslü atlara binmiş olduğu halde şehre girerler. Yolların iki yanında dizilen şehir halkı devletin bekası ve izzeti için dua ederler, karşı çıkanların kıyafetleri al, yeşil, kırmızı atlastan kumaşlardan dikilmiştir. Kıyafet renkleri içinde kırmızı birkaç defa zikredilir, bu da halk içinde de dış kıyafette kırmızın tercih edildiğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir. Onları seyre çıkan temâşâcı halk, yüz zekâtını verip hayır eyler (s.247). Mustafa, Tevârih-i İstanbul 56: 979/1571-72 tarihinde Mustafa adlı biri tarafından mesnevi nazım şekliyle kaleme alınan eser, 1084 beyittir. Eserde, İstanbul’un Yanko bin Medyân tarafından kuruluşu, İstanbul’un tılsımları, Şeddad’ın kılıcı hikâyesi, İstanbul imparatorlarının yoldan sapmaları, İstanbul’un yıkılması ve yeniden yapılması, Ayasofya’nın inşası ve efsaneleri, Araplar’ın seferleri, Fatih tarafından alınışı, II. Bayezid-Şehzade Cem kavgaları, Yavuz’un tahta geçişi konuları ele alınmıştır. Eserin bitiş kısmından sonra II. Bayezid dönemindeki taht mücadeleleri anlatılmıştır. Fatih, Ayasofya’ya girerek ruhbanları da çağırtır ve Ayasofya’nın tarihini anlatmalarını ister. Onlar da Yanko bin Medyan’dan başlayarak İstanbul’un kuruluşunu anlatırlar. Hendekler kazılırken 40 arşın57 boyunda bir kubbenin ortaya çıkması, içindeki yedi akbaba heykeli, balıklı yılan hikâyesi, yanlışlıkla uğursuz bir günde İstanbul’un sütünlarının yapımına başlanması ve binanın yıkılması, 56 Hatice Aynur, Tevârih-i İstanbul, İstanbul 2004. 57 1 arşın: 68cm. 319 OSMANLI İSTANBULU III yeniden inşaata devam edilerek 30 sarnıç, 60 kapı, 1000 kilise, 1000 hamam, 100 han, 60.000 ev yapılarak şehir inşa edilir. Şehrin etrafına 100.000 askerin konulacağı 360 kale dikilir. Rukiya adlı kimya, simya vs. ilimlerden anlayan biri zeytin şeklinde bir elması tasarlayarak onu, yaptığı sığırcık kuşu heykelinin ağzına koyar ve bunu da zeytin vakti kilisenin kubbesine konulmasını ister. Rukiya gibi hikmet sahibi olan Erkanus da denizde balık olması için tılsım yapar, Yanko doğru yoldan sapınca helak edilir, Nevruz günü çok büyük bir deprem yaşanır, şiddetli batı rüzgârları eser. Buzantin İstanbul’u yeniden imar faaliyetlerine başlar. Şehir boş kaldığı zaman içini yılanlar ve ejderhalar doldurduğundan halk çok sıkıntı çekmektedir. Marko adında tılsım yapmada usta birisi bakırdan tunç yüzlü bir ejder şekli yapar ve At Meydanı’na diker, bunun üzerine şehrin yılanı yok olur. Ayasofya’nın kubbesi yeniden yapılır. Eserde şehrin kurulmasına dair verilen bu bilgilerden sonra İslam ordularının İstanbul’a hücumlarına geçilir. Beşir bin Artal (h.43), Ebû Eyyub el-Ensârî (h.52), Muhammed bin Abdülaziz (h.93), Ömer bin Abdülaziz (h.97), Abbasi halifelerinin gazası, Fatih’in İstanbul’u fethi, Ebû Eyyub el-Ensârî’nin mezarının ortaya çıkarılması, İstanbul’un başkent olması ve Sultan Selim devrine ait birkaç olayla konu tamamlanır. Balıklı Yılan Hikâyesi ve İstanbul’un Yıkılması Müneccim kavli bir sâat olurmış – Kim otuz yılda ol bir kez gelürmiş Muvâfık imiş anun iktizâsı – K’ola azîm binâlar ibtidâsı Yakın imiş meger anun kudûmı – Suturlâb içre görmüşler nücûmı (b.204-206) .. O sâat tâ gele çanlar çalına – Şürû ola binânun evveline Suturlâb elde dutardı müneccim – O sâat geldügini bile tâ kim (b.209-210) .. Meger bir gün ki bu da elbet idi – Dem-i mirrîh hatarlu vakt idi Urup bir laklak ağzına yılanı – Yuvasına alıp giderken anı 320 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Yılan [nâ-çâr] [hem] cân acısına – Tokındı nâgehân çânın birine58 Öter ol çân gayrında ururlar – Meger ol sâat geldi sanurlar Hemân dem hâzır olan kırk bin üstâd – İkiyüz bin dahi ma’dûd ırgad (b.212-216) … Hz. Peygamber doğduğunda Ayasofya’nın kubbesinin yıkılması: Medâyin’de o dem Nûşîrevân’un – Yıkıldı tâk-ı Kisrîsi pes anun Acem’de âteş-i âteşgedeler – Söyündi kalmadı anda ziyâlar O vakt idi kim Ayasofiyâ’nun – Yıkıldı kubbesinden dahi anun O kubbe yiri şimdi âşikâren – Görinür sonra yapılduğu şeklen (b.528-531) Eserin Osmanlı tarihiyle ilgili kısmından bazı bölümler şunlardır: Sultan Selim babası II. Bayezid’in vefatını öğrenince naşının İstanbul’a getirilmesini emreder. Binüp Sultân o dem taht-ı revâna – Sitanbuldan çıkup oldı revâne Şeh-i âlem Dimetoka’ya mukîm – Olınca vara anda öle te kim (b.1044-45) Degüldür iy ogul hicrân âsân – Ecelden saydı hecri ehl-i irfân Elün kaldurdı kim Sultân-ı teng-dil – Şeh’ün boynuna saldı çün hamâyil (b.1050-1051) Mübârek ellerini öpdi nâ-çâr – Vedâ itdi hemîn Şâh-ı cihândâr (b.1053) Varup oturmadı Dimetoka’ya – Hemân rıhlet ider dârü’l-bekâya (b.1060) Buyurdı ol zamânda Şâh-ı âlem – Sitanbul’a gele meyyit hemândem (b.1062) 58 1. mısrada hazırlayan tarafından nâ-çâr kelimesi eklenerek metin tamiri yapılmıştır. Ancak bu haliyle de eksik olan mısra kapalı bir heceye daha ihtiyaç duymaktadır. “Hem” kelimesi de tarafımızdan eklenerek vezin aksaklığı giderilmiştir. 321 OSMANLI İSTANBULU III Geyüp ol demde libâs-ı güvârı – Dem-â-dem eyler idi âh u zârı Sitanbûl’a yakın geldikde na’şı – Siyâh idi ser-â-ser şâh-ı vahşî Çıkup ol na’şa karşu Şâh-ı vâlâ – Getürürdi anı tâ Şâh musallâ (b. 1063-1065) Nidâî, Fetihnâme-i Kal’a-i Cerbe59: Ankaralı hekim Nidâî tarafından 969/1562’de kaleme alınan eser, 967/1560 yılında Cerbe Kalesi’nin Piyale Paşa tarafndan fethini anlatır, 978 beyittir. Eserde, Nisan ayında 120 civarında kadırganın muhteşem bir devlet töreniyle İstanbul boğazından uğurlanması, aynı yılın Eylül’ünde karşılanması ve İstanbul halkının bu coşkuya ortak olması canlı tasvirlerle anlatılır. Gemiler Eyüp’ten Beşiktaş’a adeta bir yıldız geçidi gibi akarlar. Küçüklü büyüklü kayıklar, kalitalar ve kadırgalarla beraber denizin üstünde iğne atacak yer kalmaz. Donanmayı uğurlamak üzere bütün İstanbul halkı deniz kenarına iner. Kadırgalar Padişah’ın kutlu saatte hareket emrini almak üzere Galata’dan Üsküdar’a doğru sıralanır. Gemiler Hazreti Eyyûbden tâ – Beşiktaş’ı geçince encüm-âsâ Dizilmiş şöyle kim deryâ görinmez - Bir igne bıragacak yir bulunmaz Deniz yüzinde sandallar yol itdi - Masâlıhlı kişiler geldi gitdi (b.278-280) Ne denlü var Sitânbûl içre âdem - Leb-i deryâya cem oldı hem ol dem Temâşâcıya sandallar bulunmaz - Dil ile bu edâ ta‘bîr olunmaz Agalar begler u cümle paşalar - Kayıklara girür heb âşinâlar Ekâbir cümle istikbâle geldi - Gazâ erkânın istikmâle geldi Du‘âlar itdiler Paşa’ya dilden - Senâlar itdiler cân u gönülden Kadırgalar dakınup perr ü bâlı - Dilerler kim uça ‘ankâ misâli 59 Ümran Ay, Nidâî-Fetihnâme-i Kal’a-i Cerbe, KOCAV Yayınları, İstanbul 2015. 322 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Kalata’dan dizildi Üsküdâr’a - Çekilmek dilesen yir yok kenâra Şu denlü cem‘ olur deryâya insan - Didiler olmadı bu kesret iy cân (b.285-292) Padişah Sultan Süleyman, donanmanın İstanbul Boğazı’ndan ayrılışında uğurlamak ve dönüşünde muzaffer orduyu karşılamak üzere bu törenler esnasında deniz kenarındaki köşküne iner. Eserde köşkün sadece deniz kenarında olduğu belirtilmiş, mimarî özelliklerinden bahsedilmemiştir. Padişah köşküne indiğinde mübarek saatin geldiğini, hareket edilmesini emir buyurur. Piyale Paşa iki rekat namaz kılıp kadırgasına geçer ve reislerine hareket emrini verir. Donanma gidişte ve dönüşte hünkar sarayının önünden selamlama geçişi yapar. Pes ol gün pâdişâh-ı heft-kişver - Süleymān saltanat ol şems-i enver Nüzûl itdi leb-i deryāda köşke - San irdi cennetü’l-mevâda köşke (b.293-294) O dem tobhâneden toblar atıldı - Gemiler birbirisine çatıldı Sadâ-yı tobdan oldı zelâzil - Kulak dondı ‘akıllar oldı zâyil O dem tekbîr ile çözüldi sancak - Kanat açup uçardı sanki bayrak Kürekler oynadı yelken açıldı - Gelüp Kalata öninden geçildi Akındı önine geldükde paşa - İderken Pâdişeh bunı temâşâ Gemiden atdılar tob u tüfekler - Safâ ile yüridi cümle leşker (b.304-309) Donanma-yı Humayun Gelibolu önlerinden geçerek bir seher vakti İstanbul’a varır. İstanbul, Galata ve Üsküdar’da ne kadar insan varsa büyük küçük herkes donanmanın gelişinden haberdar olur, seyir için yollara dökülür. Boğaz seyirci kayıklarıyla dolup taşar, bu kayıkların hepsi çiçeklerle süslenmiş, şenliğe hazırlanmışlardır. Bayram havası yaşanan sokaklarda dükkân sahipleri de dükkânlarını açmamışlardır. Bu aradan göçüp bâ-‘izz ü devlet - Revân oldı Sitânbûl’a selâmet ‘Ubûr itdi Gelibolı öninden - Du‘â itdi kamu ‘âlem sonından 323 OSMANLI İSTANBULU III Tonanmâ-yı hümâyûn bir seherden – Sitânbûl’a irişdi bu seferden Haber oldı kamu mîr ü gedâya - Dahı bildürdiler zıll-ı Hüdâya Pes ol gün ehl-i sûk açmadı dükkân - Temâşâya çıkar heb cinn ü insân Paşalar, agalar, begler ne kim var - Çıkarlar cümle istikbâle iy yâr Şeh-i ‘âdil Süleymân ibn-i ‘Osmân - Leb-i deryâda köşke indi ol ân Deniz yüzi temâşâcıyla toldı - Bogaziçi tolu sandallar oldı Ne denlü var ise mahbûb-ı ‘âlem - Tolu sandallar ile şâd u hurrem Şükûfe reng-i elvân ile gûyâ - Sifâl içre gülistân sahn-ı deryâ Musâhibli musâhib ile herkes - Kabâ-yı gül benefş u lâle nerkes Gülistân oldı ol gün sahn-ı deryâ - Şükûfeyle tonandı sanki deryâ Sitânbûl u Kalata, Üsküderde - Ne denlü âdem olsa bahr u berde Bakardı merd u zen deryâya karşu - Tonanmâya nazar salmışdı kamu Çıkupdur birbiri üstine evler - Açup manzarlarını seyr iderler Kapular agız açup kaldı hayrân - Kasırlar yüceden eylerdi seyrân Hisâr üzre çıkup cümle bedenler - Dizilüp seyr içün tururdı bunlar Hisârun kulleleri kaldurıp baş - İderdi Hazret-i Paşaya şâbâş (b.912-929) Paşa’nın emriyle gemi alayları Boğaz’a giriş için saf saf dizilirler, bayraklar açılıp sancaklar çekilir, tüfekler doldurulup baş toplar dizilir, donanmacı donanıp süslenir. Donanmanın en sonunda kafirlerden ele geçirilen gemiler yer alır. Sancaklarını ters çevirip, baş aşağı diken bu gemiler yüzü, başı, ayağı, saçı kara, kendi kara giyimli yas tutan insanlara benzetilir. Donanma bu düzen ile Yedikule önlerine gelir, kuledekiler top atışlarıyla donanmanın şenliğine ortak olurlar (b.930938). Paşa, Akıntı Burnu’na geldiğinde gemisinden toplar atılmasını buyurur, donanmanın ilerleyişi sırasında bütün İstanbul halkı da temaşa için yollara dökülmüştür. İslam ve kafir donanması art arda padişahın sarayı önünden geçip top atışlarıyla selamlarlar. İkinci gün de şenlik devam eder, Hünkar Paşa’ya ve askerine dualar edip, aferinler çeker (b.939-946). 324 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Şemsi Ahmed Paşa, Şehnâme-i Sultan Murad60: Doğum tarihi bilinmeyen Şemsi Ahmet Paşa, çocukluğunda Enderun’a alınmış, Yavuz Sultan Selim’in hizmetinde bulunmuş ve 988/1580-81’de vefat etmiştir. Tamamı mesnevi şekliyle yazılmış olan eser 2416 beyittir. III. Murad adına yazılan eser, bazı İslam devletleri, Osmanlı’nın kuruluşu, padişahların tahta geçişleri, seferleri, fetihleri ve vefatlarıyla ilgili bilgiler içerir. Sebeb-i telif ve hâtime kısımlarında sadece III. Murat’la ilgili kimi hadiselere yer verilmiştir. Eser, daha ziyade Kanûnî dönemine yer veren manzum bir Osmanoğulları şehnamesi hüviyetindedir61. Eserde, Fatih Sultan Mehmet’le ilgili bölümde İstanbul’a yer verilir. İstanbul’un tarihini bilen Hükümdar’ın ilk işlerinden biri Yesrib’den gelip burada şehit olmuş Eyyub-i Ensârî’nin mezar yerini tespit ettirmek olmuştur. Akşemseddin Hazretleri’nin hümâ kuşu gibi ruhu İstanbul üstünde pervaz eylemiş, Hz. Eyüb’ün makamı kalbinde zuhur edince de Şah’a bildirmiştir. Sultan buraya hemen bir türbe yaptırıp, etrafına da imaretler yaptırmış ve halkın ziyaretgahı ve hacetgahı olsun temennisiyle bir imaret vakfetmiştir (b.419-440). Sultan Süleyman’ın Rodos fethine gidişi: Sultan Süleyman, evvel baharda Üsküdar’dan Çeşme adı verilen deniz kenarına geçerek burada kadırgaları hazırlatır, at gemilerine atlar bindirilir. Yolculukla ilgili başka bir ayrıntı verilmez, şahın adaya geçtiği söylenerek yolculuk bahsi tamamlanır: Görürler fethine olmadı çâre – Haber gönderdiler tiz Şehriyâr’e Heman katlanmayup evvel bahârda – Geçer Sultan Süleyman Üsküdâr’a Yanında var idi şol denlü asker – Bulınmazdı çadırla konacak yer Varıldı Çeşme dirler bir kenâra- Geçilüp iskelesinden hisâra Kadırgalar bulundı anda hâzır – Olurlarmış meger sultâna nâzır Kadırgaya koyup şâh-ı cihânı – Dümen tutmaga geçdi kapudânı 60 Günay Kut, Nimet Bayraktar, Şehnâme-i Sultân Murâd, Harvard Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, 2003. 61 Günay Kut, Nimet Bayraktar, age, s.29. 325 OSMANLI İSTANBULU III Koyuldı at gemisi içre çok at – Takıldı yirlü yirine hep âlât Varup şâh-ı cihân geçdi adaya – Güneş tutdı bulıtdan ana sâye (b. 551-562’den seçmeler) Şükrî-i Bitlisî, Fütühatu’s- Selimiyye yahut Fütûhât-ı Selim Han (Selimnâme)62: Şükrî-i Bitlisî’nin, Yavuz Sultan Selim’in fetihlerini anlattığı eseridir. Yavuz Sultan Selim’in İran ve Mısır Seferleri’nde yanında bulunan Şehsüvaroğlu Ali Bey, hocası Şükrî-i Bitlisî’den İskendernâme gibi bir eser vücuda getirmesini ister. Şair bu sebeple h.927/ m.1521’de Selimnâme’sini kaleme alır ve h.930/m.1523-24’te yeniden nazma çeker. Tamamı mesnevi olarak yazılan eser, 5827 beyittir. Üngürüs (Macaristan)’e sefere niyetlenen Yavuz Sultan Selim babası II. Bayezid’ın rızası olmayınca İstanbul’a yürür. Yolda Şehzâde için büyük bir çadır kurulur ve dergahında nefir çalınır. II. Bayezid oğlu Sultan Ahmed’e haberci yollayarak Selim’in karşısına çıkmasını ister ve ona taht sözü verir. İki ordu Çorlu’da karşılaşırlar. Sultan Bayezid’in ordusu galip gelince Selim hezimetle geri döner. Sultan Ahmed bu zafer sonrası babasının huzuruna çıkmayı ve tahta geçme isteğini bildirerek Üsküdar’da konaklar. Bayezid’den red cevabı gelince eşkiyalarla işbirliği yaparak tahta saldırmanın yollarını ararsa da yeniçeriler bundan vazgeçirirler ve Üsküdar’dan geri döner. Böyle diyüp göçdi İstanbûl’a şâh – Şâh içün yolda tutuldı bârgâh Şâh dergâhında çalındı nef îr – Ata bindi leşker u şâh u vezîr Göçdi İstanbûl’a doğru tâcdâr – At ayağından hevâ oldı gubâr Böyle takrîr itdiler kim ol ferîd – Oğlu Sultan Ahmed’e salmış berîd Kim budur leşker çeküp geldi Selîm – Mülk da’vâsın ider bî-ters ü bîm (b.868-872) … İtme bir sâ’at ta’allül gel dimiş – Kıssa tafsîl itmemiş mücmel dimiş 62 Şükrî-i Bitlisî, Selîm-nâme, Haz. Mustafa Argunşah, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri 1997. 326 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR Hem ulu oğlumsın u hem dûr-bîn – Tahta erzânî seni gördüm hemîn (b.875-876) …. Çün bu sûret irdi kudretten bedîd – Girdi İstanbûl’a Sultân Bayezîd Fer-i devlet birle çıkdı tahtına – Gark oldı kendü taht u bahtına (b.908-909) … Geldi Sultân Ahmed ol esnâda cüst – Üsküdar’da münzevî oldı nohost İstedi şehden icâzetle huzûr – Ne icâzet virdi Şâh u ne ubûr (b.911-912) … Koymadılar evvel âhir içeri – Katline kasd eyledi yengiçeri Gördi çün kim dest virmezdür murâd – Üsküdar’dan girü döndi şâhzâd (b.961-962) Selim bu hezimeti kendine yediremez ve kış ortasında tekrar bir ordu hazırlayıp Silistre mevkiine gelir. Bölgedeki beylerle kuvvetlerini birleştirir. Diğer yandan artık yaşlanmış olan Sultan Bayezid’e vezirleri aklı başındayken, iyice hastalanıp yatağa düşmeden Selim’i tahta geçirmesini salık verirler. O da Şehzade Selim’i tahta çağırır. Selim daha İstanbul’a gelmeden Şehzâde Korkut İstanbul’a gelerek bir grup yeniçeriyle görüşür. Yeniçerilerden Selim taraftarları onun tac ve taht için geldiğini zannedip Selim lehinde konuşurlar. O tac ve taht sevdasında olmadığını, Selim’in tahta çıkması için babasıyla konuşmaya geldiğini belirtir. Ve Sultan Selim tahta çıkmak üzere ordusuyla İstanbul’a gelir. Asker ve Şehzade Korkut onu karşılamaya çıkarlar. Şehzade Korkut Selim ile bir saat konuşur, tekrar iyi niyet dileklerini belirtir ve denizi geçip İstabul’dan ayrılarak Manisa’ya geri döner. Selim’in İstanbul’a gelişi çok şaşalı olur. Geçtiği yerlerde bütün halk yollara dökülür, ayağına altın ve gümüşler saçarlar. Yenibağ mevkiinde birkaç gün konaklar. İstanbul’a saraya gelişinde hâcib ve bevvâblar onu karşılarlar, Bayezid’in pay-ı tahtın öper, Bayezid tahtı ve tacı oğluna bırakır (s.94-105). 327 OSMANLI İSTANBULU III Bayezid, Dimetoka seferinde vefat edince cenazesi İstanbul’a getirilir. Selim onu karşılamak üzere atıyla yola çıkar, bütün İstanbul halkı, cenazeye katılan ayân-ı Rum karalar giyinir. Halkın matemine havada kuşlar denizde balıklar, çeşme ve deryalar eşlik eder. Cenaze İstanbul’a girdiğinde matem en son noktasına varır. Bayezid’in cenaze namazına ilim, hüner ehli din alimleri ve medrese hocaları, beyler paşalar vs. bütün halk iştirak eder. Sağlığında iken yaptırdığı külliyenin içindeki Yenicamii’nin bahçesine defn edilir. Kara giydi ser-be-ser a’yân-ı Rûm – Nevha âgâz itdi şehr ü merz u bûm Ol musîbetden siyeh-pûş oldı halk – Ağlamakdan mest u medhûş oldı halk (b.1259-1260) .. Girdi İstanbûl’a mağfûr-i şehîd – Bir kıyâmet kopdı haşr oldı pedîd Çıkdı şehrün şeyh u şâbı sîne-çâk – Gözde su gönülde kaygu başda hâk (b.1269-1270) .. Kondı rahmetle bekâ serhaddine – Yenicâmî merkad oldı kaddine Toldı ehl-i ‘ilm ile ol dâyire – Ehl-i Kur’ân koymadı yir sâyire Şâh u a’yân u ekâbir bi’t-tamâm – Ehl-i İstanbûl ya’nî hâs u âm Nâleden sonra namâzın kıldılar – Dîdeden hûnâbe-i gam sildiler (b.1276-1279) Yavuz Sultan Selim Han Tebriz’e gitmek üzere Edirne’den yola çıkar, yerine tahtta oturmak üzere Manisa sancağında bulunan şehzade Süleyman’ı çağırır. Bu tedbirden sonra h. 920’de Muharrem’in 22. gününde Edirne’den ayrılır. On ayrı yerde konaklayarak İstanbul’a yaklaşır ancak şehre girmez. Şehre yakın Fil Çayırı üstünde yirmi iki gün konaklar. Burada kadı, müftü, müderris, ehl-i fazıl kimseleri toplar ve onlarla meşverette bulunur. Şah İsmail’in din ve diyanet adına her şeyi mahvettiğini, fesad ve bozgunculuk başlattığını anlatarak katline ve malının ganimet olarak alınmasına fetva ister, eğer düşüncesinde haksız ise de yolundan geri döndürülmesini ister. İlim ehli ve ayan bu sefere izin verince mehteran bölüğü Fil Çayırı’nı adeta 328 15-16. YÜZYILLAR TARİHÎ-MENKIBEVÎ MESNEVÎLERDE İSTANBUL’A DAİR AYRINTILAR zafer meydanı haline getirir. Bütün hazırlıklar tamamlanır ve Beşiktaş’a geçilir. Safer ayının 24.günü Beşiktaş yoluyla Üsküdar’a oradan da Maltepe ve Tekirçayır’ı tarafına doğru ordu yoluna devam eder. Ol ayun yigirmi ikinci güni – İtdi âğâz-ı sefer dinlen bunı On konakda geldi İstanbul’a şâh – Lîk şehre girmedi şâh u sipâh Kondı Fil Çâyırı üzre şehriyâr – İtdi yigirm’iki gün anda karâr Bunda cem’ itdi mevâlî fırkasın – Rum ahâlisin u sâhib-hırkasın Kadı vü müftî müderris bi’t-tamâm – Geldi dirildi efâzıl hep be-nâm Uş bu âlî zümreden itdi suâl – Husrev-i gâzî şeh-i ferhunde-fâl (b.2011-2016 ) Toldı Fil çâyırı ceng âlât ile – Haşr kopdı at u er esvât ile Çün mükemmel oldı esbâb-ı sipâh – Göçdi andan kondı Beşiktâş’a şâh Çün safer ayı irişdi iy hakîm – Geçdi deryâyı revân sultân Selîm (b.2036-2038) .. Sancakın çözdürdi dârâ-yı zemîn – Üsküdar kurbına kondı dûrbîn Leşker ile şâha yurd oldı tamâm – Maldepe andan Tekirçayır benâm (b.2040-2041) Sonuçlar 15-16. yy Osmanlı tarihine dair tarihi-menkıbevî manzum eserler genellikle mesnevî şeklinde kaleme alınmıştır. Eserlerde savaş ve kahramanlıkların, fetih hadiselerinin anlatımı esas amaç olduğundan sanatlı bir dil kullanılmamış, sade, akıcı anlatım tercih edilmiştir. Fetihnâme-gazavatnâme hüviyetindeki bu eserlerden bir kısmı şehrin kuruluşundan 1453’te fethine kadar geçirdiği dönem ve sonrası hakkında bilgi verdiği için şehir tarihi kaynakları arasında yer alırlar. Eserler, İstanbul’un imar ve iskan faaliyetleri, ticaret hayatı, şehrin yerleşim merkezleri hakkında çeşitli bilgiler barındırmaktadır. 329 OSMANLI İSTANBULU III İmar faaliyetleri içinde öncelikli yapıların medrese, hastane ve imârethane ve su kemerlerinin olması halkın eğitim, sağlık, barınma, beslenme ve temizlik ihtiyacını gidermeye yönelik bir uygulama olarak dikkatimizi çekmektedir. Bazı eserlerde fetihten sonra İstanbul’a Anadolu’dan getirilen halkın sanat ve meslek erbabı şehirlilerden seçilmiş olduğu özellikle vurgulanır. İstanbul halkının öncelikle bu gruplardan seçilmesi, şehrin sadece bir devlet idare merkezi değil aynı zamanda kültür ve sanat merkezi olarak da planlandığını gösterir. Şenliklerin ana mekanı At Meydanı’dır. Bilhassa Kanûnî’nin kızkardeşi Hatice Sultan ve eşi İbrahim Paşa için yaptırılan İbrahim Paşa Sarayı meydandaki eğlence ve merasimlerin ev sahibidir. Batıya doğru çıkılan seferlerde Davutpaşa Çiftliği, doğuya doğru çıkılan seferlerde Üsküdar, Çeşme, Fil Çayırı ve Maltepesi konaklama menzilleridir. Donanmanın sefere çıkışı ve seferden dönüşünde dükkânların kapatılması ve halkın deniz kenarında toplanması adeta bir gelenek halini almıştır, top atışlarıyla şehirde milli bayram coşkusu yaşanır. Gaza ve fetih hadiselerine yer veren manzum eserlerde şairlerin zikrettikleri şahıslardan genellikle övgüyle bahsettikleri, olayların ve kişilerin tarihî gerçekliğini ikinci plana attıkları dikkat çekmektedir. Örneğin Tâlikîzâde III. Mehmed’in Eğri Seferini anlattığı Şehnâme’sinde Hadım Hasan Paşa’dan övgüyle söz etmiş onu adil ve başarılı bir sadrazam olarak tanıtmıştır. Halbuki tarihi kaynaklar Paşa hakkında daima rüşvet söylentileri olduğunu, şikayetler üzerine bir müddet Yedikule zindanında hapsedildiğini, devlet görevlerini müzayede usulüyle satıp, aldığı paraları valide sultana verdiğini söyler.63 63 Abdülkadir Özcan, “Hadım Hasan Paşa”, DİA, XV, 5. 330 Yazma Eserler Işığında Patrona Halil İsyanı Hakkında Yeni Bir Değerlendirme Yalçın Gezer Hitit Üniversitesi Giriş İsyanlar, sebep ve sonuç itibariyle tarih araştırmalarında önemli bir yer edinmiştir. Osmanlı Devleti’nde meydana gelen isyanlar kimi zaman padişahları tahtlarından kimi zamanda canlarından etmiştir. 1730 Patrona Halil İsyanı da sonuç itibariyle kanlı biten olaylardandır. Ne gariptir ki 1703 isyanı sonrası tahta geçen III. Ahmed bu isyanın neticesinde yerini, daha sonra asileri cezalandıracak olan, Sultan I. Mahmud’u bırakarak tahtından feragat etmiştir. Başta damadı ve sadrazamı olan İbrahim Paşa ve onun kâhyası Mehmed Kethüda ve Kaymakam Kaymak Mustafa Paşa’nın canlarına mal olan bu isyan diğer isyanlarla mukayese edildiğinde halkın da isyana iştirak etmesinden dolayı kimi tarihçiler tarafından halk ayaklanması olarak da değerlendirilmiştir. İsyanın gerekçesi üzerinde kısaca duracak olursak yeniçeri ocağı mensuplarından Arnavut asıllı Patrona Halil, Muslu Beşe ve Kahveci Emir Ali’nin öncülük ettiği bu isyana, çeşitli mağduriyetlerden dolayı “hoşnutsuzların” da katılmasıyla etkisini kısa sürede hissettirmiştir. 331 OSMANLI İSTANBULU III Yani Sadrazam İbrahim Paşa’nın kendi adamlarını önemli mevkilere getirdiğini iddia eden ve görevlerinden bir sebeple alınmış olan İstanbul Kadısı Arnavut Zülali Hasan Efendi ve Ayasofya Vaizi İspiri-zade gibi “memnuniyetsizler grubu” da alttan alta isyanı desteklemişlerdir. İran ile uzun süren savaş da ekonomik anlamda devleti yıpratmış ve devlet yeniçerilere uzun süredir maaşlarını dahi ödeyememişti. Bir taraftan maaşını alamayan kişiler ve Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş mali sıkıntılar içinde yaşayan insanlar varken diğer taraftan maliyetine bakılmaksızın yapılan saraylar insanları huzursuz ettiğinden isyan kısa zamanda halk kitlelerinin de desteğini almıştı. Patrona Halil isyanı sebep ve sonuç itibariyle Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip olduğundan isyan hakkında yazılan 18. ve 19. yüzyıllara ait Türkçe kaynaklarla birlikte birçok akademik çalışma, kaynak ve arşiv belgesi mevcuttur. Birçok araştırmacı da bu isyanın sebep ve sonuçlarını çeşitli arşiv kaynaklarına dayandırarak değerlendirmiştir. Öncelikle 1730 İsyanı hakkında yazılmış olan kroniklerden bahsedecek olursak 1735’ten sonraki olayları kaydetmekle görevli olan Suphi Mehmed Efendi’nin notları, Patrona ayaklanmasını da içerdiği için Patrona araştırmalarında önemli bir yere sahiptir. Hammer ve Ahmet Refik gibi birçok kişinin istifade ettiği bu kıymetli eser Mesut Aydıner tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir.1 Diğer bir kaynak ise Bekir Sıtkı Baykal tarafından yayımlanan Destari Salih Tarihi’dir.2 Olayları yakından gören ve saray hakkında yeterli malumata sahip olan bir kişi tarafından yazıldığı için eserin önemi oldukça büyüktür. Abdi Tarihi de bu ayaklanmayla alakalı Faik Reşit Unat tarafından yayınlanmış bir diğer mühim eserdir.3 Bu eserin yazarı hakkında pek bilgi olmamakla birlikte yazarın olayları dışardan gözlemlediği bilinmektedir. M. Münir Aktepe’nin yayınlamış olduğu Şemdani-zade Fındıklı Süleyman Efendi Tarihi Mür’i’it-Tevarih adlı kaynak Katip Çelebi’ye ait olan Takvimü’t-tevarih adlı eserin 1 Vak’anüvis Subhi Mehmed Efendi, Subhi Tarihi; Sami ve Şakir Tarihleri ile Birlikte 1730-1744, (inceleme ve karşılaştırmalı metin), Mesut Aydıner, Kitapevi (İstanbul 2007). 2 Bekir Sıtkı Baykal, Destari Salih Tarihi, TTK, (Ankara 1962). 3 Faik Reşit Unat, 1730 Patrona İhtilali Hakkında Bir Eser Abdi Tarihi, TTK, (Ankara 2014). 332 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME genişletilerek 1730-1755 yılları arasındaki olayları da içeren bir tarih kitabıdır.4 Akademik çalışmalardan bahsedecek olursak İsyanın kaynaklarına yönelik yapılan ilk akademik çalışma 1952 yılında Bekir Sıtkı Baykal’ın “Patrona Halil Ayaklanması ile İlgili Kaynaklar Hakkında” adlı bildirisi olmuştur5. Bu bildiride isyan ile alakalı yerli ve yabancı kaynaklar hakkında bilgi verilerek bildirinin sunulduğu tarihe kadar yapılan çalışmaların kısa bir değerlendirmesi yapılmıştır. 1958 yılında isyanın sebeplerini çeşitli belgelerle açıklayan M. Münir Aktepe’nin kaleminden çıkan “Patrona İsyanı (1730)” adlı çalışması bu konuda yapılan geniş çaplı araştırmalar arasında ilk sıralarda yer alır6. Aktepe 1730 İsyanının sebeplerini ve sonuçlarını çeşitli yazma eserler kullanarak izah etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda Ahmet Refik’in Patrona isyanını içeren çalışmaları vardır. Bunlardan 1911 yılında Şehbal dergisinde “Tarihi Simalar” konu başlığı altında çıkan yazısında direk olarak Patrona Halil isyanını anlatmıştır.7 Ayrıca edebi bir dille yazdığı Lale Devri adlı kitabında yerli ve yabancı birçok kaynak kullanmak suretiyle isyana ait bulguları ortaya koymuştur. İstifade ettiği ve ismini de verdiği Şam hazinesi Ruznamecisi Mehmedinin Defteri adlı esere birçok araştırmacı gibi biz de yapılan tüm araştırmalara rağmen ulaşamadık. Ancak kesin olan bir şey var ki o da maktul Sadrazam İbrahim Paşa’nın terekesinin “defterdar efendi ve ruznamçe-i evvel Mehmed Efendi ve sergulam baki Ahmed Ağa kulları yedlerinden” çıktığı kaynaklardan anlaşılmaktadır.8 Ahmet Refik, Sultan III. Ahmet’i israftan kaçınır, parayı harcamak istemezdi ve yönetimde de çekingen olduğundan Sadrazam İbrahim Paşa’nın yönetimde daha aktif rol aldığını ifade eder. Bu sebepten İbrahim Paşa’nın mevkiini kuvvetlendirmek ve daha fazla yönetimde etkin olmak için en mühim makamlara kendi adamlarını yerleştirdiğini 4 M. Münir Aktepe, Şem’dani-zade Fındıklı Süleyman Efendi Tarihi Mür’i’itTevarih I, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yay., no: 2088, (İstanbul 1976). 5 Bekir Sıtkı Baykal, “Patrona Halil Ayaklanması İle İlgili Kaynaklar Hakkında”, TTK Bildiriler, , IV (1952), s. 177-182. 6 M. Münir Aktepe, Patrona İsyanı (1730), İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1958. 7 Ahmet Refik, “Tarihi Simalar: Patrona Halil”, Şehbal, Büyük Ada, 30 Mart 1328, s. 4-6. 8 BOA, TS.MA.d, No: 2210 333 OSMANLI İSTANBULU III ifade etmektedir.9 Abdulkadir Özcan “Patrona İsyanı” başlığı altında Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddede isyan öncesi ve sonrası devlet otoritesi tarafından azledilenler, katledilenler ve tayin edilenleri ortaya koymuştur.10 Bu konu ile alakalı en güncel çalışmalar ise Selim Karahasanoğlu’na aittir. Karahasanoğlu dönemin önemli simalarından Ayasofya Camii Vaizi İspirizade Ahmed Efendi hakkında yaptığı araştırma ile döneme ışık tutmaktadır11. 1730 isyanından bahseden yazma eserler olayın akabinde ya da kısa bir süre sonra yazıldığı için Patrona İsyanı’nın iç yüzünü anlamamız yardımcı olmaktadırlar. Bunlardan yabancı ve yerli kaynakların birlikte değerlendirilmesi çalışmanın evrenselliği açısından önemli olacağından, daha önce yapılmamış bir şekilde üç tane yerli üç tane yabancı yazma aynı başlık altında birleştirilerek ayaklanma daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilecektir. Öncelikle çalışmamızda kullanacağımız yerli kaynaklar hakkında bilgi verecek olursak, bunlardan Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bulunan bir mecmuada 1730-1754 yılları arasını detaylı bir şekilde anlatan ruzname vardır. Bu ruznamenin Sultan I. Mahmut dönemi ile ilgili sır kâtipleri tarafından tutulduğu bilinmektedir. Ruznamenin başında Sır Kâtibi Hıfzı Ağa tarafından yazılmaya başlanan ve “Ruzname-i Sultan Mahmud Han” diye bilinen günlük 15 Rebiyülevvel 1143 ile 27 Safer 1144 tarihleri arasındaki olayları anlatır.12 Bu mecmua isyanın meydana geldiği günleri de düzenli bir şekilde anlatmaktadır. Yani içerik olarak mecmuada 1143(1730) da İstanbul’da meydana gelen Patrona ihtilalini ve onu takip eden günlerdeki olayları anlatan bir risale vardır.13 Hıfzı Ağa tarafından yazılan bu günlüğün çevirisi 1974 yılında Şükran Çınar 9 Ahmet Refik Altınay, Lale Devri, Milli Eğitim Basımevi (Ankara 1973), s. 11-12. 10 Abdulkadir Özcan, “Patrona İsyanı”, DİA (Ankara 2007), XXXIV, 189-192. 11 Selim Karahasanoğlu, “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1730 İsyanına Dair Yeni Bulgular: İsyanın Organizatörlerinden Ayasofya Vaizi İspirîzâde Ahmed Efendi ve Terekesi”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, XXIV, 97-128. 12 Uğur Kurtaran, Bir Zamanlar Osmanlı: Sultan I. Mahmud ve Dönemi, Atıf Yay., (Ankara 2014), s. 5. 13 Mecmua, R. 1977, Topkapı Sarayı Müzesi Türkçe Yazmaları, İstanbul. 334 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME tarafından lisans bitirme tezi olarak transkripsiyon edilmiştir.14 İkincisi, Vak’a-i Patrona Halil olarak Milli Kütüphane Yazmalar Koleksiyonu’nda kayıtlı olan ve yazarın “Paturona” olarak ifade ettiği bu yazma eserin 308b -311a sayfaları isyan hakkındadır.15 Diğer eserlerle karşılaştırmalı olarak kullanacağımız bu nadide eserin de transkripsiyonu Hakan Yılmaz tarafından yapılmış ve Hakikat Aylık İslam Dergisi’nde yayınlanmıştır.16 Değerlendirmemizde kullanacağımız son yerli yazma ise Diyarbakır Ziya Gökalp Yazma Eserler İhtisas Kütüphanesi’nde, 1479/1 numarası ile mecmuanın 1b-7b varakları arasında kayıtlı olan bir yazmadır. Bu yazma da kısa olmasına rağmen olayın geçtiği günleri herkesin anlayabileceği basit ve etkili bir dille anlatmaktadır.17 Bu yazma eserin ilgili kısmı M. Mehdi İlhan tarafından 7. Uluslararası Türk Kültürü Kongresinde “Patrona Halil İsyanı: Yayımlanmamış Bir Yazmanın Değerlendirilmesi” başlığı altında bildiri olarak sunulmuştur18. Selim Karahasanoğlu’nun makale olarak yayınladığı ve Fransa’da bulunan Osmanlıca “Vâkıa Takrîri Bin Yüz Kırk Üç’de Terkîb Olunmuşdur” adlı yazma da kıymetli olsa da değerlendireceğimiz yazma sayısının fazla olması ve elimizde orijinalinin olmaması sebebiyle bu çalışmamızda yer almayacaktır.19 Ayrıca bu isyan yabancılar tarafından da takip edilmiştir. Bu yüzden çalışmamızda üç farklı yabancı kaynak da bildirimizde değerlendirme amaçlı kullanılacaktır. Örneğin 1730 14 Şükran Çınar, “Patrona Halil İsyanına ve I. Mahmud Devrine Ait Bir Tarihçe”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Basılmamış Lisans Bitirme Tezi, (İstanbul 1974). 15 Vak’a-i Patrona Halil, Yz. A 1902/3, Milli Kütüphane Yazmalar Koleksiyonu, Milli Kütüphane, Ankara. 16 Hakan Yılmaz, “ “Patrona Halil Vak’ası” Hakkında Yeni Bir Kaynak”, Hakikat Aylık İslam Dergisi, Yıl 16, Sayı 189, (Haziran 2009). 17 Ahmed, Patrona Halil İsyanı, Diyarbakır Ziya Gökâlp Yazma Eserler İhtisas Kütüphanesi, (İstinsah Tarihi 1828) 1479/1, 1b-7b. 18 M. Mehdi İlhan, “Patrona Halil İsyanı Yayınlanmamış Bir Yazmanın Değerlendirmesi”, 7. Uluslararası Türk Kültürü Kongresi Bildiriler I İstanbul Tarihi: Medeniyetlerin Buluşma Noktası Olarak İstanbul, Atatürk Kültür Merkezi, (2011), s. 603-622. 19 Selim Karahasanoğlu, “Osmanlı İmparatorluğu’nda 1730 İsyanı Üzerine Yeni Bir Eser: Vâkıa Takrîri Bin Yüz Kırk Üç’de Terkîb Olunmuşdur”, Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisi, (2009), s. 179-187. 335 OSMANLI İSTANBULU III isyanı üzerine bilinen yabancı en önemli kayaklardan birisi Fransızca bir yazma olan Relation des deux rebellion arrive a Constantinople en 1730 et 1731 dans deposition a Ahmet III. et relevation au trone de Mahomed V., compose sur des memories originaux reçu de Costantinople a la Haye, 1737 isimli eserdir.20 Bu yazma isyan ile alakalı nadide bir kaynak olması hasebiyle Johann Wilhelm Zeinkeisen tarafından da değerlendirilmiştir.21 Aynı zamanda Hammer’in de bu eserden istifade ettiği muhakkaktır.22 Çağdaş birçok tarihçinin de istifade ettiği bu kaynak olayı bir yabancı gözüyle anlattığı için kıymetini korumakta ve yabancıların Osmanlı’da vuku bulan bir isyan hakkında ne düşündüğü hakkında bilgi vermektedir. Patrona İsyanı hakkında yazılmış yabancı kaynaklardan birisi İngiltere’de bulunan İngilizce yazmadır. Charles Perry tarafından “A view of the Levant: particularly of Constantinople, Syria, Egypt, and Greece. In which their antiquities, government, politics, ... are attempted to ... on. In four parts” olarak değerlendirilen yazmanın 64-113 sayfaları Patrona İsyanı ile ilgilidir.23 Bu çalışmamızda kullanacağımız yabancı kaynaklardan biri de Patrona isyanı hakkında, Kelemen Mikes’in Türkiye Mektuplarıdır.24 Sadrettin Karatay tarafından tercüme edilen bu eser 207 mektuptan oluşmakta ve 1717-1758 yılları arasında meydana gelen olaylar hakkında malumat vermektedir. İsyanı ablasına yazdığı varsayılan mektupta ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan Mikes dönemi anlamamız ve değerlendirmemizde fayda sağlayacak bilgiler ortaya koymuştur. Kaynaklarda göze çarpan bir ayrıntı da patrona hakkındaki görüşlerdir. Diyarbakır yazması ve Mikes’ın mektubunda Patrona 20 Relation des deux rebellions arrivées à Constantinople en 1730 et 1731 dans la déposition d’Achmet III et l’élévation au trône de Mahomet V, composée sur des mémorires originaux reçus de Constantinople, (La Haye, 1737). 21 Johann Wilhelm Zinkeisen, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1669-1774), çev. Nilüfer Epçeli, Yeditepe (İstanbul 2011), V, 443-446. 22 Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, Üçdal Hikmet Neşriyat, XIV, 131-136. 23 Charles Perry, A view of the Levant: particularly of Constantinople, Syria, Egypt, and Greece. In which their antiquities, government, politics, ... are attempted to ... on. In four parts. (Londra 2010), s. 64-113. 24 Kelemen Mikes, Türkiye Mektupları, terc., Sadrettin Karatay, TTK (Ankara 2014). 336 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME Halil’in şahsı daha yumuşak bir üslupla anlatılırken diğer nüshalarda sert bir üslubun olduğu dikkatten kaçmamaktadır. Mesela Topkapı’da bulunan mecmuada “melun” olarak anılan25 Patrona Halil’in İngilizce yazmada çirkin ve kötü hareketlerinden ötürü ölümü defalarca hak ettiği hatta Muslu ile Emir Ali’nin ona kıyasla daha normal oldukları ifade edilmektedir.26 İsyan Öncesi Son Durum ve İsyanın Başlangıcı: Osmanlı topraklarına İran tarafından saldırı haberleri halk ve asker tarafından hoş karşılanmadı. Bu rahatsızlığı telafi etmek için, isyan öncesinde Osmanlı idarecilerinin özellikle Sadrazam İbrahim Paşa’nın hummalı bir çalışması vardı. Yani İran üzerine yapılacak sefer için gerekli hazırlıklar yapılmış ve asker teçhizatıyla birlikte bekletilmektedir. Ancak seferin sürekli ertelenmesi, padişahın ve sadrazamın kararsız halleri evlerinden zorla ayrılan ve savaşa hazırlanmak maksatlıyla yaptıkları masraflardan dolayı askerlerin hoşuna gitmemiş ve onları öfkelendirmişti.27 Bu savaş telaşı ve hazırlıkları kaynaklara da yansımıştır. Kaynaklar patrona isyanına yer verirken genel anlamda ağız birliği yapmışçasına aynı şeyleri ortaya koymaktadır. Özellikle isyanın başlangıcından bitimine kadar devam eden süreç günü gününe bir ruzname örneği gibi ele alınarak aktarılmıştır. Olayları saatini dahi vererek günü gününe aktarma tarih yazımı anlamında o dönemde uygulanan yöntemlerden biriydi. Elimizdeki yazmalardan Diyarbakır ve Ankara’da olanı Patrona vakasına başlamadan önceki İstanbul’daki durumdan bahsederken şu şekilde bir başlangıç yapmışlardır: “iş bu bin yüz kırk üç senesi mah-ı muharremü’l-haramın gurresinde Şevketlü Sultan Ahmed Han Acem üzerine giderüm deyü ferman-ı hümayunları oldu”. Diğer kaynaklar ise isyanın bir ay öncesi hakkında fazla malumat vermemektedir. İki mühim kaynaktan anlaşılacağı üzere isyandan yaklaşık iki ay öncesinde İran üzerine sefer planlanmaktadır. Bu sebeple Sultan III. Ahmet, İbrahim Paşa ve ulemadan bazıları 25 Mecmua, vr. 43b. 26 View of the Levant, s. 64. 27 Zinkeisen, s. 438. 337 OSMANLI İSTANBULU III merkezden uzakta yani Üsküdar’da bulunmaktaydı.28 Kimi zaman istirahat ve hoş vakit geçirmek için gittikleri Üsküdar’a bu sefer savaş hazırlığı için gitmişlerdi. Bu zamanda şehirde Yeniçeri Ağası ve vezirin kâhyası dışında asilere karşı gelecek kimse yoktu.29 Aylarca isyan hazırlığı yapan Patrona Halil ve arkadaşları 25 Eylül 1730’da ihtilal çıkarmak istediler ama ortamın uygun olmaması sebebiyle bunu erteleme kararı aldılar.30 İngilizce kaynak isyanın başlangıç tarihini 25 Eylül Salı günü vermiş olsa da Salı günleri geleneksel divan-ı hümayun toplantı günü olma ihtimali çok yüksek olduğundan31 bu tarihte isyanın başlama ihtimali çok düşüktür. Osmanlı’da bu gibi isyanlar genelde merkezde devlet adamlarının ve askerlerin olmadığı bir zamanda yapılmıştır. Aynı şekilde 28 Eylül Perşembe merkezde kimsenin olmamasını fırsat bilen Patrona Halil ve arkadaşlarının isyanı için uygun bir zamandı. Birçok yazma isyanın başlangıç tarihi gün olarak hatta saatine kadar kaynaklarda farklı olarak olsa da verilmiştir. Örneğin, Topkapı, Diyarbakır, Milli Kütüphane ve Fransa’da bulunan yazmalarla birlikte Mikes’in mektubunda isyanın başlangıç tarihini 15 Rebiyülevvel 1143 (28 Eylül 1730) Perşembe günü ayrıca Diyarbakır nüshasında da saat 4:30 olarak Milli Kütüphane nüshasında ise saat üç olarak verilirken İngilizce nüshasında olayın başlangıç tarihini 26 Eylül 1730’da Salı günü saat sabah dokuz olarak verilmektedir. Saat olarak farklılıklar olsa da 28 Eylül 1730 Perşembe günü isyanın patlak verdiği anlaşılmaktadır. Patrona Halil ihtilali gibi birçok isyana “ev sahipliği” yapan Etmeydanı da, yeniçerilerin Yeni Odalar diye anılan kışlalarının bulunduğu meydan, başlı başına ayrı bir araştırma konusunu teşkil etmektedir. Okuduğumuz kaynaklar özellikle mecmuada bu mekânın adı “Meydan’ül-Lahm”32 olarak bahsettiği için biz de burada Etmeydanı olarak isimlendireceğiz. Yeniçeriler isyan çıkaracakları zaman toplanarak kazan kaldırdıkları Etmeydanı’na 28 Mecmua, R. 1977, vr. 38a; Ahmed, Patrona Halil İsyanı, 21 Hk 479/1, s. 2b. 29 A View of the Levant, s. 65. 30 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/1, TTK, (Ankara 2011), s. 204. 31 Fikret Sarıcaoğlu, “Divan-ı Hümayun’un Kronolojik Toplanma ve Merasim Günleri (1153-1210/1740-1795)”, Osmanlı Araştırmaları (İstanbul 2007), XXX, 87-143; Aydın Yetkin, “Divan-ı Hümayun”, The Journal of Academic Social Science Studies, V/5, (2007), p. 353-390. 32 Mecmua, vr. 41a. 338 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME gelmeden önce kaynaklardan zikredildiği üzere Bitpazarında, Tellak Patrona Halil33, Manav Muslu Beşe ve Kahveci Emir Kara Ali önderliğinde isyan için toplanan çok sayıda kimse yoktu. İlk etapta Patrona ve Kara Ali isminde iki yeniçeri neferi kılıçlarını havaya kaldırarak “ümmet-i Muhammet’ten olan bayrak altına, davamız İslam davasıdır, Müslümanlara bir zararımız yoktur” diyerek Allah Allah nidalarıyla Bezestan’a doğru yol alarak ilerledikleri kaynaklardan aktarılmaktadır. İsyan başladıktan hemen sonra kendilerine dört kişinin daha katıldığı kısa süre içinde sayılarının katlanarak arttığı ifade edilmektedir.34 Mikes’e göre kalyoncu Muslu ve Patrona isminde iki yeniçeri neferi35 arkadaşlarını meydana toplamada zorlanmadılar kısa sürede sayıları yaklaşık olarak elli kişiyi buldu.36 Toplanan gruplar dört kısma ayrılarak belirli güzergâhlardan Etmeydanı’na doğru hareket etmişlerdir.37 Ellerinde kılıçlarla sokaklardan nizami bir şekilde geçen gruplar tüm halkı isyana ortak olmaları için Etmeydanı’na davet etmişlerdir.38 Paniğe kapılan Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler’le birlikte esnaf da dükkânlarını kapatarak Etmeydanı yerine kendilerini daha güvende hissedecekleri evlerine kaçmışlardır. Ancak karışıklıktan korkarak kaçanların olduğu gibi isyana destek de giderek artmıştır. Etmeydanı’na gelene kadar sayıları bin, iki bin civarında olmuştu.39 Mikes haklı olarak isyana anından neden müdahale edilmediğini sorar. Az sayıda asi olmasına karşın bir kısmı Üsküdar’da savaş hazırlığında olsa da şehirde binlerce asker mevcuttu. Ama birkaç kişinin önderliğinde başlayan isyana bir gün içerisinde binlerce kişiye ulaşılmasına rağmen Yeniçeri Ağası Hasan Ağa dışında kimse müdahalede dahi bulunmamıştır. Hasan Ağa’da yaşına hürmet edilen bir zat olarak korumalarıyla birlikte Patrona ile buluşmaya ve isyancıları dağıtmaya gitti. Ancak oradakiler yeniçeri ağasını dahi bu isyana katılmaya davet 33 İngilizce olan yazmada bu isim Ali Patrona olarak geçmektedir. 34 Diyarbakır Yazması, 2b. 35 Diyarbakır yazmasında Patrona Halil’in yeniçerilerin 46. ortasından ve Kara Ali’nin de 41. ortasından olduğu ifade edilir. Bkz., 2b. 36 Türkiye Mektupları, s. 140. 37 Diyarbakır Yz., vr. 3a; View of the Levant, s. 64. 38 View of the Levant, s. 65. 39 Relation, s. 24; Diyarbakır yz., vr. 3a. 339 OSMANLI İSTANBULU III ettiler. Ancak Hasan Ağa oradan ayrıldıktan sonra tebdili kıyafet kayıkla Üsküdar’a gitti.40 Elimizdeki yazmaların Diyarbakır nüshası Hasanpaşa’nın firar ettiğini yazarken41 Milli Kütüphane’deki nüsha padişaha durumu haber vermek üzere gittiğini söyler.42 Bu hadiseye bağlı olarak burada iki şey akla gelebilir; isyan ya çok küçük görülerek önemsenmedi, ya da şehirde geriye kalan askerlerin çoğu alttan alta böyle bir isyanı idareye karşı desteklemekteydi. Zinkeisen’e göre kibar ve yumuşak huylu bir karakter sahibi olan Sultan III. Ahmet bu tür ihtilallerde kararlı adımlar atabilecek vasıfta biri değildi.43 Bu yüzden isyanı kanlı bir şekilde bastırma yerine asilerle müzakere yolunu tercih ettiğinden başarılı olamadı. İsyanın Gelişimi ve İdamlarla Birlikte Taht Değişikliği İhtilalcilerin isyan esnasında nasıl hareket ettikleri, insanlara ve dükkânlara ne derece zarar verdikleri hususunda kaynaklarda farklı görüşler mevcuttur. Örneğin Diyarbakır nüshası kılıç ve tüfek dükkânlarında ne varsa hepsini yağmaladıkları ayrıca bazı ayakkabı dükkânlarını da kepenklerini kırarak yağmaladıkları belirtilmiştir.44 Daha sonraki günlerde de karmaşadan istifade edenler geceleri yağmalamaya devam ettiği yine aynı yazmada kayıtlıdır. Mikes bu dükkan kapatma sonucu sarayda ekmek ve su kıtlığı oluştuğunu belirtir.45 İngilizce nüsha isyan başlangıcında herhangi bir yağmadan bahsedilmezken asilerin Etmeydanı’na giderken yol boyunca Türker’i isyana ortak etmek için çaba gösterdiklerini ve kendilerine katılmak istemeyenleri ölümle tehdit ettiklerini anlatmaktadır. Fakat bu tehdit karşısında kendine katılmak istemeyenlerin birçoğunun vatan haini olarak yaşamaktansa hükümdara bağlı olarak ölmeyi tercih ederim tepkilerinin ardından onlara karşı acımasızca davrandıklarını 40 A View of the Levant, s. 65. 41 Diyarbakır, Yz., vr. 3b. 42 Vak’a-i Patrona, vr. 309b. 43 Zinkeisen, s. 439. 44 Diyarbakır Yazması, vr. 2b. 45 Türkiye Mektupları, s. 141. 340 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME bu yazma ifade eder.46 Ancak yağmalama ifadesi diğer kaynaklarda sadece silahlarla sınırlı olduğu ve mümkün oldukça diğer insanlara zarar vermekten kaçınıldığı ifade edilmektedir. Zinkeisen silahların sipahi kışlaların yağmalanması ile elde edildiğini ve bunun dışında isyan başlarının disiplinli olunması ve her türlü zorbalıklardan kaçınılması gerektiği hususunda arkadaşlarını uyardıklarını ifade eder.47 Mikes de olayı anlatırken isyanın intizam içinde olduğunu ve isyan esnasında çevreye çok az zarar verildiğini ifade etmekle birlikte isyan zamanlarında genellikle dükkânlar yağmalanırken ilginç bir şekilde bu isyan da padişah hazinesinin veya dükkânların yağmalanmadığını söyler.48 Dükkânları kapattırdıktan sonra Etmeydanı’na giderken asilerden destek bulmak maksadıyla zindanın kapılarını kırılarak orada ne kadar mahkûm varsa onları serbest bırakarak kendi saflarına kattığı anlaşılmaktadır. Hammer ise Patrona Halil’in yeniçeri ağasının kapısına giderek hapiste bulunan ne kadar kötülük erbabı varsa salınmasını talep etmesi karşısında korkan Yeniçeri Ağası Hasan Paşa’nın bu isteği yerine getirdiğini söyler.49 “Ümmet-i Muhammet’ten olan bayrak altına, davamız İslam davasıdır” diyerek Patrona Halil ve ekibi aslında hareketlerini meşrulaştırmak istemişlerdir. Çünkü bayrak açtıkları kişiler de en nihayetinde Müslüman ve yıllarca devlet idaresinde bulunmuş kimselerdir. Akla takılan bir soru da burada, acaba isyanın amacı direkt padişahı indirmeye yönelik bir hareket miydi yoksa yıllarca çeşitli mevkilere kendi adamlarını yerleştirdiği iddia edilerek ve başka değişik sebeplerden dolayı da halkın tepkisini çeken Sadrazam İbrahim Paşa ile birlikte bazı devlet adamları mıydı hedef ? Elimizdeki kaynaklar bu konu hakkında farklı görüşler ortaya koymuştur. Mesela Relations ve Türkiye Mektupları’ndaki bilgiye göre Patrona Halil ve arkadaşlarının padişahla bir dertleri yoktu, hatta ona iyi dileklerde bile bulunuyorlardı.50 Üsküdar’a gelen Yeniçeri Ağası Hasan Paşa İstanbul’daki durumu veziriazama haber verdiyse de İbrahim Paşa birkaç eşkıya ortalığı 46 View of the Levant, s. 65-66. 47 Zinkeisen, s. 439. 48 Türkiye Mektupları, s. 142. 49 Hammer, s. 131. 50 Relation, s. 24; Türkiye Mektupları, s. 141. 341 OSMANLI İSTANBULU III karıştırmış gidip icabına bakayım diyerek olayı küçümseyerek padişaha da bu şekilde izah etmiştir. Ancak olayın vahametini anlayan Padişah alelacele veziriazam, şeyhülislam ve diğer padişahlarla birlikte Topkapı’ya gelmişlerdir. Durumun hiçte birkaç kişinin başkaldırması şeklinde olmadığını gören padişah ve diğer idareciler çeşitli istişarelerde bulunarak isyanın neden çıktığını araştırmakla birlikte nasıl bertaraf edileceği hususunda da görüşler ortaya koymaktaydılar. Diyarbakır yazması Sultan III. Ahmet’in dokuz kadar mollaya danışarak bu asilerin kırdırılması hakkında fetva aldığı ve bu yönde girişimlerde bulunduğu ifade edilmektedir.51 Ancak asilere karşı mücadele için sarayın kapılarında açılan sancak-ı şerifin altında birleşmek için bütün müminlere çağrı yapıldıysa da başarılı olunamadı.52 Kaynaklara göre padişah merkeze gelmeden bir gün önce neredeyse yeniçeri ocağının tamamı isyana iştirak etmiştir ve hatta o gün Mehmed Ağa’yı hanesinden getirerek yeniçeri ağası dahi seçmişlerdir.53 Veziriazamın isyanı bastırmak için sancak-ı şerif altında toplanacak olan askerlere para teklifini “biz para istemeyiz” diyerek reddetmişlerdir. İsyanın sebebini sormak ve anlaşma yollarını aramak üzere padişah Etmeydanı’na kendi adamlarını göndermiştir. Patrona Halil, Vezir İbrahim Paşa’yı, onun kethüdası Mehmet Ağa’yı, Kaptan-ı derya Paşayı, İbrahim Paşa’nın damadı Kaymakam Mustafa Paşa’yı, Şeyhülislam Abdullah Efendi’yi, Mehmed Emin’i, Kaplani-zade’yi ve rical-i devletten on sekiz kişiyi Uzunçarşılı’ya göre de otuz yedi kişiyi54 daha Etmeydanı’na sağ olarak istediklerini padişaha bildirmiştir.55 Ancak Vak’a-ı Patrona adlı yazma da ihtilal esnasında asilerin sokaklarda gezerken “…ba ‘de’l-yevm Sultan Ahmed’i ve ne vezir-i a ‘zamı isterüz cülus ider de bu kadar hazır amadan sefer müheyyatiyle Sultan Mustafa’nın oğlu Sultan Mahmud ile giderüz…” diye nida ettikleri belirtilir.56 İsyanın, Sultan III. Ahmed’in tahttan indirilmesiyle yatışmasından da anlaşılacağı gibi asiler ne sultandan ne de vezirden 51 52 53 54 55 56 Diyarbakır Yz., vr. 3b. Zinkeisen, s. 439. Vak’a-ı Patrona, s. 310a; Türkiye Mektupları, s. 141. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Bl. I, TTK, (Ankara 2011), IV, 206. Diyarbakır Yz., s. 3b. Vak’a-ı Patrona, s. 309a. 342 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME razıdırlar. Ayrıca asiler talepleri yerine getirilinceye kadar da devletin iyiliği için sarıldıklarını iddia ettikleri silahlarını bırakamayacaklarını padişaha bildirmişlerdi.57 Saray-ı hümayunda asilerin isteklerini öğrenen padişahın izlediği yol yine elimizdeki yazmalarda detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. İstişare sonucunda ulema padişaha canını seviyorsan asilerin isteklerini yerine getirmesini yani istedikleri kişileri teslim etmesini istemişlerdir.58 Buna binaen Müftü Abdullah Efendi Bozca Adası’na sürgün edilmiştir.59 Yazmalardan anlaşılacağı üzere manevi değeri olduğu için ulema müftülünün asilere teslimini istememişlerdir. Patronanın işaret ettiği isimler Topkapı’da bulunan mecmua da “devlet-i ‘aliyyeye hıyanetlerine binaen mahnukan katl” diye geçer.60 Mecmuadaki bir derkenarda da Sadrazam İbrahim Paşa, kethüdası Mehmed Ağa ve ve Kaymakam Mustafa Paşa aynı şekilde asilerce de hain-i din devlet olarak ifade edilmiştir.61 Buradaki kaynaktan anlaşılacağı üzere Patrona’nın talebi haklı olarak gösterilmektedir. Eğer İbrahim Paşa ve adamları “hain” idi ise isyanın meşru olması gerek. Yoğun ısrarlar sonucu padişah, İbrahim Paşa’yı, kethüdası Mehmed Efendi ve Kapudan Kaymakam Mustafa Paşa’yı en azından canlı canlı asilere teslim etmektense Anadolu kadıaskeri aracılığıyla onları yakalatarak boğdurdu. Cansız bedenleri ertesi gün bir ordu arabasıyla asilere teslim edilmek üzere Etmeydanı’na gönderildi. Patrona ve arkadaşlarının talep ettiği diğer isimlerinde canlı teslim edilmeyerek aynı şekilde boğduruldukları yine kaynaklarda geçmektedir. Ama elimizde bulunan bütün kaynaklar sadece üç kişinin cesetleri hakkında bilgi vermektedir. Mikes’in aktardığına göre asiler Kapudan Paşa’ya acıdıkları için ölüsünü gömsün diye anasına yollarlar. Diyarbakır yazması ise cesedini parçalayarak bir sebil başına bıraktılar diye anlatır. Kâhyanın cesedini de parçalara ayırarak köpeklere atarlar. İbrahim Paşa’nın cesedini ise “Bu İbrahim Paşa değildir, bu sünnetsizdir. Dirisini isteriz.” diyerek tekrar saraya gönderirler.62 Diyarbakır 57 Zinkeisen, s. 439. 58 Türkiye Mektupları, s. 141. 59 Mecmua, vr. 38b. 60 Mecmua, vr. 39a. 61 Mecmua, vr. 38b. 62 Türkiye Mektupları, s. 142; Diyarbakır Yz., vr. 5a; Vak’a-i Patrona, vr. 310b. 343 OSMANLI İSTANBULU III nüshası olayı biraz daha dramatik şekilde anlatır. Yani İbrahim Paşa’ya ait olmadığını iddia ettikleri cesedi arabanın arkasına bağlayarak sürüye sürüye her yeri açık halde birçok kılıç yarasıyla saray meydanına bıraktılar.63 Daha sonra vezirin köpeklerden geriye kalan kemikleri parça parça olduğu herhangi bir yere defnedilmediği ya da denize atılmadığı ancak her bir kemiği bir yerde kaybolup gittiği aynı kaynakta ifade edilmiştir.64 Bu infaz sonucunda Mikes şakınlığını şöyle aktarır: “… Sadrazam ki hem servet hem de kudret bakımından krallar gibiydi. On iki yıldır bu makamda idi ve padişahın da damadı idi. Cesedini köpekler yedi. Halbuki kendisine binlerce kuruşluk mezar yaptırabilirdi…”.65 Ayrıca İbrahim Paşa’nın hazin sonuyla alakalı on üç yıldır vezaret ettiği ve bu esnada vakıflar yaptırdığı için hakarete maruz kalmayı hak etmediğini ifade eden destanlar bile yazılmıştır.66 Burada asiler İbrahim paşa diye kendilerine gönderilen cesedin Kürkçü başı Manol’a ait olduğunu iddia ederler. Hâlbuki Manol isyan vuku bulduğunda Boğdan’a kaçmıştır. Ahmet Refik de kitabında bu olayla alakalı Bender muhafızı Vezir Osman Paşa’ya ve asitane-i saadetimde Boğdan memleketine gönderilen hükme yer vermiştir.67 Bu hüküm de firar eden Manol Rum taifesinden, sarı bıyık ve gök gözlü olarak tarif edilmektedir. Yazmadan anlaşılan o ki asiler daha sonra cesedin İbrahim Paşa’ya ait olduğunu iki dişi altın tel ile sarılmasından ve kolundaki yakılardan anlamışlardır. Buradan anlaşılacağı üzere ceset İbrahim Paşa’ya ait olmakla birlikte asilerin istekleri aslında daha farklıdır. Anlaşılan o ki sadrazamın ve adamlarının idamı isyanı durdurmaya yetmemişti. Gece olayları ve yağmalar Diyarbakır yazmasına göre devam etti. Gece dışarı çıkma yasağı getirildi ve hırsızlar için her mahalleye bekçiler konuldu. Sultan Ahmet asilerin istediklerini yaptığını düşünerek isyanın dinmemesine bir anlam veremez ve ulemayı tekrar toplayarak bu asilerin ne istediklerini öğrenmek ister. Ayasofya camiinin vaizi İspiri-zade Ahmet Efendi’yi - Fransızca 63 Diyarbakır Yz., vr. 5a. 64 Diyarbakır Yz., vr. 6b. 65 Türkiye Mektupları, s. 143. 66 Ahmet Refik, Lale Devri, s. 154. 67 Ahmet Refik, On İkinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı (1689-1785), Enderun Kitabevi, (İstanbul 1988), s. 109. 344 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME nüsha İspiri-zade’yi sadakatsiz olarak tarif etmiştir68 -Etmeydanı’na gönderip Patrona Halil’in talebini sordurur. Cevaben onlar “ba ‘de’lyevm Sultan Ahmed’ün hilafetini tutmazuz Sultan Mahmud Han Hazretleri’ni isterüz” demişlerdir.69 Toplanan son Divan-ı hümayunda Sultan III. Ahmet “bu asiler benim padişahlıkta kaldıımı da istemezler, benim yüzümden kimsenin tehlikeye girmesini istemem, tahtımı kendi rızamla abimin oğlu Mahmud’a bırakıyorum” diyerek 1 Ekimi 1730 gecesi saat 4:00- 6:00 sularında tahtan iner ve Sultan Mahmut Han Hazretleri’nin odasına giderek “ gel birader-zadem, ba ‘de’l-yevm hükm-ı hükümet ve çah-ı saltanat senündür” diyerek kendisine tahtını devretmiştir.70 Yazmalarda dikkat çeken diğer önemli şey de III. Ahmet’in tahtını devrederken Sultan Mahmut’a söylediği iddia edilen yönetimle alakalı nasihatlerdir. Buna göre III. Ahmet “aklını başına cem’ ve her kim ki vezirin olursa ol şahsa benü gibi zebün ve sakalını eline virme” diyerek Sultan Mahmut’u vezirleri konusunda uyarmıştır.71 Buradan aslında III. Ahmet’in çoğu işi vezirine bıraktığı onun eliyle işleri yürüttüğü anlaşılabilir. Yani bir nevi kontrol aslında İbrahim Paşa’nın tekelindeydi. Bu da İbrahim Paşa’nın iyi ya da kötü bir takım kararları rahatlıkla kendi başına alabildiğini gösterebilir. Bu da İbrahim Paşa’ya ve III. Ahmet’e karşı memnuniyetsizler gurubu bu şekilde artmış olabilir. Sonuç olarak Mikes hayretini mektubunda da ifade ettiği gibi “… böyle koca bir devletin padişahını iki yeniçeri neferi indirebiliyor”. Daha sonra iç odalara yerleştirilen sabık Sultan III. Ahmet’in kendisine verilen zehirle 1736’da yaşamının son bulduğunu Fransızca yazma ifade etmiştir. İsyan Sonrası I. Mahmut ve Asilerin Bertaraf Edilmesi Devlette adet olduğu üzere taht değişikliği sonrası her padişahın bütün yeniçerilere ulufe vermesi gibi Sultan Mahmut da bu görevi yerine getirerek askerlerin maaşlarını ve ulufelerini ödedi. Ödenen 68 Relation, s. 36-40. 69 Vak’a-i Patrona, vr. 310b. 70 Vak’a-i Patrona, vr. 310a; Türkiye Mektupları, s. 142; Diyarbakır Yz., vr. 5b; Relation, vr. 36-40; A View of Levant, s. 72. 71 Vak’a-i Patrona, s. 310a; Türkiye Mektupları, s. 142; Relation, s. 36-40. 345 OSMANLI İSTANBULU III paranın miktarı hakkında kaynaklar farklı farklı rakamlar ortaya koymuşlardır. Örneğin Diyarbakır yazmasında yeniçerilere 6 bin kese verildiği söylenirken Mikes’in aktardığına göre de her yeniçeriye ayrıca verilen ulufeler 5 bin keseyi bulmuştur. Yani bir kesenin 500 kuruş olduğunu mektupta izah edilmiştir ki burada ödenen miktarın toplamda 2.500.000 kuruş olduğunu hesaplayabiliriz.72 Fransızca kaynakta ise cülus bahşişinin hazineye masrafı o dönemde her bir kese 1.500.000 akçe olarak hesaplandığından toplamda 11.250.000 akçe idi.73 Üstüne üstelik birlikler cülus bahşişini ve ulufelerinin yükseltilmesini şiddetle talep ediyorlardı. Onların hesabına göre en azından maktul vezirlerin ve sadrazamların el konulan hazineleri bu talepleri doğrudan karşılayabiliyordu. Sadece sadrazamın hazine odasında her biri 60 bin Venedik altını dolu 18 çuvaldan oluşan üç sandık bulunmuştur. 3.240.000 Venedik altını (bir Venedik altını 10 akçe olduğundan 3.240.000 akçelik meblağ ortaya çıkar) olduğu ve kethüdanın da en az üç bin kese hazinesinin ki o da 4.500.000 akçe değerinde hazineleri olduğu bu kaynakta ifade edilmektedir.74 Buradan da anlaşılacağı üzere iktisadi şartları öne sürerek isyana kalkışan asilerin devlete ayrıca bir külfeti olmuştur. Bu ihtilalin devlete ne kadara mal olduğu başlı başına bir araştırma konusudur ve hala araştırılmayı beklemektedir. İsyanların hala şehirde devam ediyor olması taht değişikliğinin de asileri durdurmaya yetmediğini göstermektedir. Kaynaklardan anlaşılacağı üzere İstanbul’da günlerce dükkan yağmalamalar, yalı ve konak baskınları, adam kayırmalar ve cinayetler bir şekilde devam etmekte ve ticaret erbabı da bu konuda oldukça rahatsızlık duymaktadır. Ulema dâhil şehirde herkes tedirgin durumdaydı. Âsiler, önceleri hiçbir resmî görev ve unvan almadan hükümetin icraatını denetlemeyi denedi.75 Patrona Halil, I. Mahmut’tan halka yüklenen aşırı vergilerin ve malikâne usulünün kaldırılmasını istedi.76 Bunun üzerine Sultan Mahmut bir hatt-ı hümayun yayınlayarak her ne kadar malikâne 72 Türkiye Mektupları, s. 143. 73 Relation, s. 49 ve 58. 74 Relation, s.46. 75 Abdulkadir Özcan, “Patrona İsyanı”, DİA, XXXIV, 191. 76 Relation, s. 41. 346 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME varsa hepsi kaldırılması ve fukaraya zülüm olmaması gerektiğini ilan etmiştir.77 Muslu yeniçeri ağasının kethüdası olurken Patrona da yaya beyliğine atandı.78 İsyan ateşi sönmüş gözükse de Patronanın alttan alta bu yangını körüklediği kaynaklarda geçmektedir. Zinkeisen’in de dediği gibi sadece vatanın kurtarıcı sıfatıyla yetinmek isteyen Patrona Halil bile gücü arttıkça talepleri de artıyordu. Verdiği hizmetlerine ödül olarak kaptan-ı deryalık makamı istiyordu.79 Mikes’in mektubunda anlaşılan o ki İstanbul kadısı Deli İbrahim Efendi dahi her fırsatta zengin olmaya çalışmakta ve kendi istediklerini yaptırmaya gayret göstermektedir.80 Örneğin onun teşvikiyle Sadabad’daki yüz yirmiden fazla köşk ve kasrın yakılması söz konusu edildi. Fakat I. Mahmut’un çıkardığı fermanla buradaki köşklerin yakılmasını değil sahiplerince yıkılmasını emrederek âsileri sakinleştirmek istediyse de isyancılar daha önce davranıp köşkleri yıkmakla yetinmedi, buradaki ağaçları da kesti.81 Padişah ve sadrazam isyanın yeniden başlamasından korkuyorlardı. Çünkü Patrona Halil’in etrafında hala yaklaşık on iki bin Arnavut vardı.82 Bu yüzden Sultan Mahmut tahta geçtiği ertesi günü Patrona Halil’i saraya çağırarak Patrona’dan atalarına ve kendisine karşı bir şey yapmayacağına dair söz istemiştir.83 Ayrıca Patrona’nın bitmek bilmeyen istekleri de bir şekilde yerine getirilmeye çalışılmıştır. Bu sebeple Patrona Halil kendisini daha güçlü hissetmiş ve taviz üzerine taviz koparmaya çalışmıştır. Örneğin bir süre sonra Patrona Halil, devlet gelirlerini ve görev yerlerini kendi adamlarına verdirerek İbrâhim Paşa’nın yerine sadrazamlığa getirilen III. Ahmed’in damadı Silâhdar Mehmed Paşa’yı makamında bıraktırdı, şeyhülislâmlığa Mirza-zâde Şeyh Mehmet Efendi’yi, kazaskerliklere de Paşmakçı-zâde Abdullah ile Zülali Hasan efendileri tayin ettirdi.84 Bu 77 Diyarbakır yz., vr. 6a. 78 Diyarbakır Yz., vr. 7a. 79 Zinkeisen, s. 442. 80 Türkiye Mektupları, s. 143. 81 Özcan, s. 191. 82 Relation, s. 83. 83 Relation, s. 41. 84 Özcan, s. 191. 347 OSMANLI İSTANBULU III tayin işlerinde Patronanın iş bilmezliği, adam kayırması ve bu iş için rüşvet alması anlatılır.85 Tüm kaynaklarda anlatılana göre Rum asıllı gayr-i Müslim bir kasabı Boğdan voyvodalığına atanması için vezire talimat vermiştir.86 Vezir ise bunun kanunlara aykırı olduğunu Boğdan’a Bey olanların belirli bir kaide çerçevesinde olduğunu söyleyerek karara itiraz etmiştir. Bunun üzerine vezir-i azamı bizler yine Etmeydanı’na gideriz ve seni İbrahim Paşa’dan dahi beter ederiz diye tehdit etmeleri karşısında o kasabın Boğdan beyi olduğu Diyarbakır yazmasında ifade edilir. Çeşitli memuriyetlere kendi adamlarının getirilmesini sağlayan asilerden Patrona kaptan-ı deryalığa, Muslu’nun yeniçeri ağalığına ve Kara Ali’nin de kulkethüdalığına tayinini istemekteydiler.87 Bu ve benzeri istekler ocak efradını rahatsız etmiştir. Bu sebeple asiler arasında ki bölünme de bir taraftan büyüyordu. Yani Patrona Halil’in isyan sonrası I. Mahmut zamanında devam eden tavrı sultan ve devlet erbabının yanında arkadaşlarının da tepkisini almaya başlamıştı. Özellikle yeniçeri ocağında Patrona aleyhinde ve padişah lehinde gruplaşmalar artıyordu. Çünkü isyana sebep olan adam kayırma, rüşvet gibi tasvip edilmeyen davranışlar şimdi Patrona tarafından gösterilmekteydi. Yeniçeri ocağı ileri gelenleri ve ihtiyarları bu durumdan rahatsızlıklarını şu şekilde ortaya koymuşlardır: “… bizler Yeniçeri ocağının ihtiyarlarıyuz ve ocak dimek ihtiyar dimekdür ve neferat bizim kuzularımızdur ve kuzu anasından ayrılmaz ve sen ocağımıza muhalefet hareket eyledin ve ümmet-i Muhammedi rencide etmeye başladın ve padişah mansubuna karıştın ve dürlü dürlü hesaplar işledin ve bu senin ittüğün zorbalığa yedi ocağın rızası yokdur ve padişah-ı alem penah hazretlerinin rızası yokdur ve şer’i şerif dahi buna rızası olmaz…”88 Patrona Halil, Muslu ve Emir Ali divan-ı hümayun kararlarına etki etmekte ve istediklerini genellikle yaptırmaktaydılar. Eğer istekleri yerine getirilmezse isyan edeceklerini bu defa İstanbul’ yetmiş 85 N. Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (trc. Nilüfer Epçeli), (İstanbul 2005), s. 340; Türkiye Mektupları, s. 144; Diyarbakır Yz., vr. 7b. 86 Diyarbakır Yz., s. 7b. 87 Relation, vr. 83-84; Diyarbakır Yz., vr. 8a. 88 Diyarbakır Yz., vr. 7b. 348 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME seksen yerden yürüyerek devlet-i Osmaniye’ye ve İstanbul’a sahip oluruz demekle padişaha gözdağı vermekteydiler.89 Diyarbakır yazmasında ifade edildiği gibi bu zalimlerin ve eşkıyaların bu ihanet planları Sultan Mahmut, vezir-i azam ve Tatar Hanı Kaplan Giray’ın da dikkatini çekmiştir. Hatta asiler zaman zaman Kaplan Giray’a gelerek vezir-i azamın görevden alınması için padişahtan rica etmesini istemişlerdir.90 Asilerin bitmek bilmeyen istekleri ve tehditleri karşısında padişahın bir şeyler yapması gerektiği tartışılmış ve çeşitli toplantılar yapılmıştır bu konu hususunda. Nihayetinde asileri ortadan kaldırmak için bir plan ortaya konmuştur. Sultan asilerin hakkından gelmek için Mahmut Kaptan-ı Derya Canım Hoca’yı (Mehmet Paşa), İzmir’den Muhsin-zade Abdullah Paşa’yı, Kırım Hanı Kaplan Giray’ı Kabakulak İbrahim Paşa’yı ve bir yeniçeri ocağı başı olan Pehlivan Mustafa Ağayı çeşitli bahaneler sunarak gizlice İstanbul’a davet etti.91 Davet edilenler de İstanbul’a geldikten sonra padişahı asilere karşı gelmesi hususunda cesaretlendirdiler. Bunun üzerine padişah Bağdat valisinden posta gelmiş ve mektubunda Acemler’le Araplar’ın güya büyük zararlar verdiklerini biliyormuş gibi yaparak dinini sevenlerin oraya yardıma koşmalarını ilan eder. Bu maksatla sadrazam divan kurarak bütün ulema ve askeri erkânla meşveret yapacağını duyurur.92 Mikes’in mektubuna göre Patrona, Muslu ve serdengeçti ağalarını yanına alarak divana gider. Divanda postacı da getirdiği mektuptan birçok uydurma haberi okur. Bunun üzerine sadrazam Bağdat seferine gitsin diye Patrona’ya da üç tuğlu vezirlik yani paşalık, serdengeçti ağalara da başka rütbeler vermek ister. Fakat hiç biri buna yanaşmaz. O gün iş olmayacağı anlaşılınca sadrazam, padişah huzurunda yeniden bir divan olacağını ve herkesin katılması gerektiğini duyurur.93 25 Kasım 1730 da sözde savaş meselesi hususunda toplantı tertiplendi. Bu defa suikast ile alakalı tüm planlar yapılmıştı. Bostancılar gizlendi. 89 Diyarbakır Yz., vr. 8a. 90 Diyarbakır Yz, vr. 8a. 91 Relation, s. 97-98; Diyarbakır Yz., vr. 8b; Türkiye Mektupları, s. 144, Mecmua, s. 44a. 92 Türkiye Mektupları, s. 144; Diyarbakır Yz., vr. 8b. 93 Türkiye Mektupları, s. 145. 349 OSMANLI İSTANBULU III Padişahın kendilerine kürk giydireceklerini ve makam vereceklerini zanneden asilerden Patrona Halil, Muslu ve Emir Ali her şeyden habersiz yirmi altı kişilik zayıf bir ekibiyle gelmesi sağlandı.94 Sarayın üç avlusu bulunduğundan her birine ayrı toplantı oluyormuş gibi her birine birer divan odası hazırlandı.95 Mikes’in mektubuna göre birinci divanda Giray Han, Şeyhülislam, yeniçeri ağası, Patrona Halil ve diğer ele başları vardı. İkinci divanda Canım Hoca, serdengeçti ağaları ve Patronanın diğer arkadaşları vardı. Üçüncü divanda ise Niş Paşası ve diğer birçok sınıf zabitleri vardı.96 Sarayın bütün kapıları kapatıldı ve önlerine nöbetçiler dikildi. Sadrazam İbrahim paşa ve adamlarının başına gelen olayın daha fecisi şimdi bu asilerin başına gelmişti. Pehlivan Mustafa Ağa’nıın “padişah ve devletin düşmanlarını öldürün” diye bağırmasıyla birlikte bostancılar saklandıkları yerden çıkarak asileri orada öldürdüler.97 Sadece en dış avluda bulunan ve durumu hissedenlerden bazıları kaçmayı başarabildi. Fransızca yazmaya göre üç gün içinde yedi bin kişi yakalandı ve idam edildi. Bu kanlı mahkemeyi icra edenler ise ödüllendirildi. Yani Muhsin-zade Abdullah Paşa yeniçeri ağası olurken Kapudan Paşa Canım Hoca üç tuğ ile vezir, Pehlivan Mustafa Ağa yeniçeri kethüdası ve Kabakulak İbrahim Paşa ise Halep Beylerbeyi oldu. Patronanın üç bin keseden oluşan hazinesi ise dağıtıldı. Yazmalardan anlaşılacağı üzere Patrona isyanı kanlı bir şekilde neticelendirilse de irili ufaklı isyanlar ertesi yıla kadar devam etmiştir. Zamanla bu isyanlar bastırılmıştır. Sonuç olarak, kaynaklarda isyan anlatısı genel olarak aynı olmakla birlikte içerikleri açısından çeşitli farklılıklar ve yorumlar müelliflerin saraya mı yoksa isyancılara mı daha yakın bir perspektiften yazdıklarına dair ışık tutmaktadır. Sultan III. Ahmet, İbrahim Paşa ve diğer devlet ekâbirleri hakkında bazı eleştiriler isyanı meşrulaştırmaya çalışır niteliktedir. Buna mukabil saray çevresinin görüşünü yansıtan kaynaklarda durum bunun tam aksini ispatlar niteliktedir. Üzerine fazla araştırılma yapılmamış bir konu ise isyanın devlete maliyeti konusu olmuştur. İsyanın ekonomik sebepleri Bekir Sıtkı 94 Zinkeisen, s. 444. 95 Türkiye Mektupları, s. 145. 96 Türkiye Mektupları, s. 145. 97 Relation, s. 115-123. 350 YAZMA ESERLER IŞIĞINDA PATRONA HALİL İSYANI HAKKINDA YENİ BİR DEĞERLENDİRME Baykal tarafından yazılmış olsa da isyanın iktisadi sonuçları hakkında fazla bir çalışma mevcut değildir. İsyanın bastırılması için, insan gücü ve zaman kaybı dışında yapılan harcamalar da isyanın boyutu hakkında bilgi vermektedir. Kaynaklar doğrudan veya dolaylı olarak mali konulara da değinmişlerdir. Örneğin, Diyarbakır yazması yeniçerilere altı bin kese verildiğini söylerken, Kelemen beş bin kese bahşiş verildiğini iddia eder. Yani bir kesenin beş yüz kuruş olduğunu yine kaynaklardan biliyoruz. Bu bağlamda yaklaşık olarak 2.500.000 kuruş ödendiği bildirilmektedir. Fransızca kaynak ise cülus olarak bahşişin maliyetini 11.250.000 akçe olduğunu bildirir. 351 “Diplomatic Memories” of Alka Nestoroff Klara Volarić Araştırmacı Letters are always written because of absence and are destined to create presence. Letters permit us to gain access to a domestic or intimate sphere, include emotions and perceptions, reflect representations and underlying ideologies, always revealing information about the time in which they were written and about their writers and readers.1 Alka Mažuranić Nestoroff was the wife of the Bulgarian diplomat Dimitri Minčo Nestoroff who served as First Secretary of the Bulgarian embassy in Belgrade, Istanbul, and Berlin from 1904 until 1914. During Nestoroff ’s diplomatic service, Alka regularly sent letters to her family in Croatia where she was describing the various events and impressions of the cities she was living in. These letters formed part of a collection assembled under the title “Diplomatic Memories” and were published for the first time in the first volume 1 “Introduction” in Reading, Interpreting and Historicizing: Letters as Historical Sources (Regina Schulte, Xenia von Tippelskirch, eds.). http://webdoc.sub. gwdg.de/ebook/p/2005/european_univ_inst/HEC04-02.pdf, 6 353 OSMANLI İSTANBULU III of the Istanbul Memories research project conducted by the Orient Institute in Istanbul. In this paper I will briefly introduce Nestoroffs and the “Diplomatic Memories” letters. To this I add parts of several letters that refer to the everyday Ottoman Istanbul at the turn of the 20th century, seen through the eyes of Alka Nestoroff. Alka was part of the distinguished Croatian family Mažuranić. Her grandfather Ivan Mažuranić was ban of Croatia in the Austro-Hungarian Empire, and author of The Death of Smail-aga Čengić, where he described the death of Turkish notable in Herzegovina. Her sister Ivana Brlić Mažuranić is still considered to be the best Croatian children’s writer, four times nominated for the Noble prize in literature. In addition, their father Vladimir Mažuranić was a distinguished Croatian lawyer and politician, a member and President of the Yugoslav Academy of Sciences and Arts. Alka met Minčo Nestoroff in Belgrade in 1905 where he obtained his diplomatic service. They married in 1906 in Zagreb and next year moved to Istanbul. Beside diplomatic service in Istanbul, Minčo Nestoroff was tied to this city through his education at the Robert College. Being of Greek origin and born in Kazanlak in Bulgaria, he played a significant role as the secretary of the Bulgarian tsar Ferdinand, after which he pursued a successful diplomatic career. After the First World War he continued his work in Zagreb until his death in 1943. The couple had two children, Hristo who spent his earliest childhood in Istanbul and Thea who was born during their diplomatic service in Berlin. As mentioned, above during Nestoroff ’s diplomatic service, Alka sent letters to her family. The letters were written in Croatian, with French and German phrases interspersed as was characteristic of the Croatian elite. The letters have been preserved as 70 pages of type-written text. Thirteen letters have survived, of which nine were sent from Istanbul where Nestoroff served from 1907 until 1911; three letters from 1907, five from 1908, and one from 1909. The letters are generally five to seven pages long. They are kept as part of the family heritage in Villa Ružić in Rijeka, Croatia. In addition to letters, the family collection, which today is open to the public, consists of 354 “DIPLOMATIC MEMORIES” OF ALKA NESTOROFF thousands of books which Ivan Mažuranić and his brothers collected, their personal effects as well as belongings of the other persons who were connected to this family, including Minčo Nestoroff. The collection includes his diploma and transcript from Robert College in Istanbul, various medals as well as documents and photographs from his diplomatic career and service at the Bulgarian court. In these letters Alka Mažuranić experiences Istanbul from what Edward Said would have termed an Orientalist perspective. Alka, as a member of senior diplomatic circles, approaches the city and its inhabitants from a superior position, reproducing the stereotypes of the era’s mainstream European travel literature and printed tour guides. Alka’s main concern before entering Istanbul was lack of electricity, phones and poor water supply. For her, Istanbul was amazing and breathtaking, but dirty and backward with strange houses and countless street dogs, which spread disease and were the only real cleaners of the city. Kurds, as cheap manpower, were portrayed as savages and the Turks were not significantly different. Sultan Abdul Hamid II is described as a cruel despot responsible for the Armenian massacres. Alka had a few Armenian acquaintances who survived those massacres and she described their experiences in these letters. As a wife of a diplomat, she attended the Sultan’s Muslim Friday Prayers which she illustrated in detail, portraying the Sultan and his ministers. In addition to this, Alka vividly and extensively described the life of the diplomatic circles in Istanbul, the foreign diplomats and their wives, the ceremonies, and the many formal dinners. She occasionally refers to political topics, but generally is more interested in the everyday life of Istanbul than in the political situation. However, from the beginning of 1908 she starts to mention the Young Turk movement and comments on Enver, the later Enver Pasha, as a “good looking and elegant young man” whom she met in Belgrade. She does not refer much to the Young Turk revolution, but instead to the counter–revolution and deposition of Abdul Hamid in 1909, which she describes in the greatest detail. The house of the Nestoroff family was situated in Nişantaşı, close to the military academy and overlooking the palace and Bosporus so Alka directly witnessed the events there. 355 OSMANLI İSTANBULU III These only recently published letters are a valuable historical source, which can be mined for insights into numerous fields, including diplomatic, cultural and everyday life, urban or woman’s history, just to mention a few. They vividly portray Istanbul and its inhabitants at the beginning of the 20th century. Nevertheless, they are not just interesting from this aspect; the fact that they were written from the perspective of a young Croatian woman pertaining to the elite circles makes them an even more unique source. Because of this I add to appendix few selected passages from her letters that can best provide eye-witness account on Istanbul at the turn of the 20th century.2 2 The Istanbul Letters of Alka Nestoroff (Klara Volarić, ed.) Bonn: Max Weber Stiftung, 2015, pp. 7-88 356 “DIPLOMATIC MEMORIES” OF ALKA NESTOROFF APPENDIX Carigrad, 20 VIII 1907 Still, let me return to the tragi-comical intermezzo, which is so typical of this country where I am going to live. It all happened at that very Carigrad train station, where I took my very first step on Turkish soil. As you know, I packed my three huge suitcases to the brim with clothes and dresses. Following Tinka’s advice, I added all my jewelry to one of them – you know, with the biggest yellow one with two levels. In Sofia, I handed over all three suitcases as checked luggage. The guards went with the luggage tickets to pick them up and place them into the carriage which waited for us in front of the station and which was supposed to depart after us. Shortly thereafter, one of these guards returned with two carriers, i.e. Kurds upon whose shoulders my two heavy suitcases rested with incredible ease - as if they were empty or made of aluminum! I never saw such frightful faces like those of these two Kurds! I instantly remembered that they were guilty of the horrible slaughters of Armenians. They did it – one is told- by the decree of the Padishah. And, judging from their faces, it looks like they cannot wait to do it again. Instinctively, I stood before Tereza and my son to protect them, but Tereza was emotionless as always and the little one waved happily to the Kurds! At that moment I heard terrible noise and quarrel in loud guttural tones with two even more terrifying carriers pulling and carrying away some huge dirty package in an old shabby carpet. They were sweating and cursing and calling on some ragged fellow for help. This ragged fellow, who had a huge wound on his forehead, stood aside serenely, chewing his tobacco and not responding to the commotion and cursing of the Kurds. I will never forget how vehemently Minčo yelled at the carriers in Carigrad’s Turkish jargon and was explaining something to the guard and the Kurds with his hands and legs. Nonetheless, they continued to quarrel, although I had no idea why. Even the station officers came, whom the guard was obviously sought, and they all produced an incredible clamor while turning and looking at this package, full of poor dishes, tatters and bags. Suddenly, 357 OSMANLI İSTANBULU III one of the officers pointed to the writing on the package. It was the same as the writing on my luggage ticket from Sofia. [What a] scene! To make things even more mysterious, none of the station officers knew who actually took my suitcase or were it went. Imagine, this suitcase contained my finest dresses and jewelry! Minčo and the officers were running across the station, while I was placing Tereza and the little one in the carriage and witnessing my first disaster on Turkish soil. I have to admit, I was in a fatalistic mood. In my heart I had only one wish: to go to my new place and remove myself, Tereza and the child from this horrible experience caused by the dreadful carriers. A short time later, full of shock, I again heard terrible noise and maniacal crying. I noticed someone who was even more dreadful than the carriers. I will never be able to forget the appearance of this person ran to the shabby package while yelling, moving hands, putting the Kurds aside and finally sitting on the package, screaming even louder. The scene was so fantastical and incomprehensible. Later I saw officers coming, guards and – my lost luggage. Minčo took out his valet and gave the Kurds a reward. Luckily there was no Sultan’s decree for the slaughtering of Europeans. I now noticed for the first time that even Kurds can smile – all completely relaxed and at ease, just like back home. I have to say that I did not understand anything. Only when we were home did Minčo tell me exactly what had happened. That ragged giant Turk with the dirty fez on his head took my suitcase because of a mistake made by a clerk in Sofia. When he noticed the mix-up at the train station in Carigrad he alarmed everyone, screaming that he wanted his baggage back even if he needed to go to the Sultan himself, and that the devil could take my baggage because he does not care about it. So you see, I encountered my first miracle when taking my first step in this land of wonders – and horrors. A poor looking Asian did not want infidel’s treasure but instead he sought to recover his poverty. No matter what it looks like, his poverty is his and he did not want to give it away. Minčo has convinced me that I will encounter 358 “DIPLOMATIC MEMORIES” OF ALKA NESTOROFF all sorts of wonders on Carigrad’s streets. One Thousand and One Night indeed!3 Now let me tell you few things about my apartment. This is also special issue. It may not be great, but it is clearly at least as good as living in Carigrad allows for. We live in the house of some Greek man who built it in one of the most beautiful parts of Carigrad, far away from foul-smelling and unappealing Pera. You can see the room organization on the card, but still this description alone does not allow to imagine what the apartment needs in order to be appropriate. As I wrote to you already, we took the rooms without a furnace and the kitchen without an oven; the floors were soft so we had to use 146 meters of parquetry just to cover them. The wash room is without bath and the toilet is – alla turca! We have spent a lot on paraffin lamps and candles for the chandelier– but the furnaces, bath, oven etc. can all be easily sold upon our leaving. The furnaces are charming, white on enameled plates and tastefully decorated. The biggest problem is the furniture, because you do not know where to put it. There are practically no walls! It is a sort of a glass house with a beautiful view on the Sultan’s palace - and the sea! Across the street, military cadets train under the supervision of German officers. This is very interesting for our little one because he enjoys soldiers, commanders and the dogs that are driven off by a Turk specifically hired for this occasion.4 As you see, Šišli is also full of dirty and poor dogs as in the other parts of Carigrad. My small hope that there would be no dogs at Nišantaš allready proved futile on our way from the station to the apartment. Hundreds of dogs were laying in the streets and enjoying the sun from from Pera all the way to Šišli. It is not exactly an attractive sight. These mangy dogs who often exhibit wounds inflicted by their co-sufferers neither move for pedestrians nor for carriages or trams. People usually just step over them; coachmen try to drive around them, while officials are posted along the tram lines with a 3 Ibid, 28-31. Toponyms are not translated to English in these letters but are kept in original form. Thus author uses ‘Carigrad’, Slavic name for Istanbul. 4 Ibid, 31-32. 359 OSMANLI İSTANBULU III stick in their hands to shoo away the dogs, but often without success. When one group of dogs goes away, the other instantly reappears! Still, I can forgive Carigrad for the dogs. But I cannot forgive the slaughtering of sheep in the middle of the streets! Once slaughtered, they are placed on the walls of the shops, like “the women of the scary Oncle Bleue”. Every day, my little one walks par la Promenade des Ambassadeurs to the sea with Tereza, without the stroller, just on her strong hands. Strolling along the promenade in a baby stroller would be cruel given the state of road. The two of them, clean and tidy as they are, are the only white spots in all of Nišantaš and Šišli. Muslim ladies in their dark veils and resembling dark ghosts stick out in an eerier way among all the dogs and turbans on the streets.5 Carigrad, [no day or month] 1907 Believe it or not, but I had an amazing experience in my own apartment. It happened so suddenly that Anuška, our Hungarian cook, almost fainted. As for me, I could barely keep the dignity of a diplomat’s wife when I personally managed to accompany a leper through the stairs to the way out. Believe me, the view on this miserable one was more dreadful than you can imagine anywhere in Europe. I had previously met them on the bridge in Stamboul in passing and gave them charity while taking all possible precautions, that is, without closer contact with them. But now there was a man standing in my home who was approaching me on disfigured legs and whose face no longer resembled a human face. He offered me his leprous hand, whispering words in a low voice, which I could not understand – God knows what language that was! I have no idea how I managed to find the strength to put into his arms some alms and to accompany him down the eighteen stairs on the way out! My legs were shaking as I entered the bath in order to protect the household and myself from this terrible disease. (…)6 5 Ibid, 32. 6 Ibid, 33. 360 “DIPLOMATIC MEMORIES” OF ALKA NESTOROFF Luckily our Armenian doctor Hekimian, a fine gentleman, convinced Minčo that his wife will not become leprous because leprosy is not as contagious as people think it is. There are colonies of lepers in Stamboul who eat food scraps together with the dogs, which the people of Carigrad throw out their windows onto the street. I saw with my own eyes a leper who fought over a dirty slice of bread with a dog! These scenes are especially frequent at the big Stamboul Bridge. Aside from Galata, this is a central gathering place for all kind of beggars. Galata is indeed so dirty, suffocating and foul-smelling that there is no force in the world that could make me go there again. It is the Jewish – Greek – Turkish part of the city. There are lots of shops with specialties, but God forbid that your survival depends on what they offer you to eat! Jews are living like in a ghetto. Three families live in one smelly room divided by dirty rags. Here, you cook, eat, sleep, kiss, hate and die. God save us! It is all One Thousand and One Night, although this does not exactly resemble the most beautiful stories that Scheherazade had told. I would also add that at the Grand Bazaar where you buy fruits, vegetables, poultry, fish and eggs, and sometimes even clothes, shoes, fezzes and all this jumble, you wonder how we and they stay alive given this horrific insanitary lack of hygiene. Besides, cholera actually never ends in Carigrad. Last month, on the upper floor of our building, a man was allegedly taken to hospital with all the symptoms of Asian cholera. When we mentioned it to others in our circle, no-one was surprised or upset. Let it be consolation for you at home that we foreigners have the possibility to avoid the Grand Bazaar. We are able to supply ourselves with much healthier food products from a more hygienic facility. We do not drink water at all, only tea, tisane or lemon water. We have a watter supply line, but it has everything but clean water! There are days when we distil it even for the kitchen.7 I still have not gotten used to the never-ending fires in Carigrad. The way they announce them is just terrible. In the middle of the 7 Ibid, 34-35. 361 OSMANLI İSTANBULU III night you are woken by the stereotypical howling of the dogs and the similar howling from the night guards, who announce the fire in the respective neighborhood. The dogs then just go mad! We keep one ear to the ground to assure ourselves that fire is far from us. As soon as we hear “jangonvar Galata seraj [There is a fire in Galata seraj]” or some other part, we turn around in our bed, close our ears and try to sleep. We keep rocks, which is our war ammunition, by our windows. If the barking does not stop after the night guards leave, then Minčo and I nastily throw stones at the dogs. They become still for a second, but then their concert starts again before you even manage to return to your bed. Usually our war finishes at dawn, when the dogs calm down.8 Carigrad, March 1908 I always intend to describe to you impressions from my lonely walks through Carigrad. I am not the bravest person, so when I go out by myself, I keep to the more civilized parts of the city. Except for the stereotypical dirty, poor and wooden houses in the suburbs of the city, everything is just as it has been described by hundreds and hundreds of travellers and tourists. I have nothing further to add or describe, this is not appealing, but it’s the Orient! It seems like everything fell asleep in this town – there is little construction and what has been built is so tasteless that it spoils the uniqueness of the Orient. Usually the Greeks are the ones doing the building. The Turks, however, do not value their luxurious, mostly wooden-made castles, so the facade is often neglected and ruined. Gardens are all walled-up, making it hard to take a look inside. The most troubling flaw of the city is its lack of electric illumination, an electric tram, and in all, lack of any modern comfort. It is terrible when one must deal with these paraffin lamps. It’s as if they have a devil inside them. You clean, you sweat, you cut and are nice to this miserable circle-shaped burner. But just when you think you have done everything perfectly, there comes the stereotypical syringe, in which smoke and nasty soot are spewed out and the 8 Ibid, 37. 362 “DIPLOMATIC MEMORIES” OF ALKA NESTOROFF cylinder goes to hell. The most horrible moments are when guests are arriving and your lamp simply will not work. It blows out smoke, dirties the furniture, blackens hands and nostrils, and it smells of everything but perfume. (…) You can experience such adventures with paraffin lamps in all homes, whether the modest ones or the house of grand vizier, unless they have replaced the lamps with candles. God only knows how many thousands of candles burn in Yildiz Palace. It is also hard not having a telephone because distances are great. After the death of Abdul-Hamid, Carigrad will lose its current design. The dogs will vanish and skyscrapers will show off their hollow Americanized domes. Thank God that this will not happen here so soon. Although no one knows for sure, we all feel that these poor dogs will meet their end. There are more dogs in Carigrad than fezzes. Just imagine how hard it is for me to even contemplate it, especially the visible modernization of the town. But, it cannot be avoided – punctum pausa. It’s inevitable, just as it is inevitable that Minčo and I will get old and our Hristo will have to shave his moustaches and beard.9 9 Ibid, 56-57. 363 Living Conditions of Ottoman Istanbul under Occupation at the End of World War I Hakan Özoğlu University of Central Florida, ABD At the end of World War I, the defeated Ottoman Empire was forced to sign the Mudros Armistice on 30 October 1918, which enabled the Allied forces to send troops to any Ottoman territory as they deemed necessary. Taking the full advantage of, if not manipulating this armistice, the Allied Powers landed sizable military forces. Only 13 days after the signing of the armistice, France and Great Britain unofficially occupied the imperial capital. However, officially Istanbul was declared occupied on 16 March 1920. When the officers and diplomats came to the city, Allied embassies were forced to assess the living conditions in the city to guide their citizens who would take residence in the capital of the Ottoman Empire. These reports prepared by the diplomats already living in Istanbul are quite descriptive and reveal plainly the desperation of the city and its inhabitants. The report I would like to focus on today is numbered 867.50/1 describing the living conditions in Constantinople. The report, dated December 26, 1918, was transmitted by American Commissioner Lewis Heck to the Secretary of State; however, the author of the report is Luther R. Fowle, a member of the ABCFM in Istanbul. 365 OSMANLI İSTANBULU III Living Conditions in Constantinople For adults in good health, the question of living conditions in Constantinople is merely a question of money. Foods of most kinds can be had in abundance by those who can pay for them—but the mass of the people are suffering much. The charge for board in the American Colleges, that used to be $200 per annum before the war is now $1.000 and at this rate the College suffers a loss. Pension for a single person costs from $150 to $200 per month and is found with difficulty. American families already established in Constantinople and keeping house for themselves most modestly expend over $100 per month per head. To live in a good hotel costs about $450 per month for board and lodging. Cost in cents of certain staples are as follows: per pound Sugar $1.75, rice .90, white beans .45, kerosene 1.00, tabutter [butter?] 5.00, cheese 1.20, cooking butter 3.50, meat 1.60, flour .50, wheat .35, potatoes .25, milk .50. Eggs .18 a piece, rubber galoshes $30.00, shoes $75.00, spool of thread $1.50, man’s suit of clothes $200. In February 1918 the Ottoman Minister of Finance stated in Parliament that prices had increased since the beginning of the war two thousand [2000%] percent for food-stuffs, and this still holds true. The ration of gold to paper currency is four to one. Hence, if gold can be imported, increased cost of living drops from 2000 percent to 500 percent. No serious epidemic exists at the present time but the city is very dirty and the service of various public utilities—water, lights, trams, etc.—is most irregular and often cut off owing to the lack of fuel. It is to be expected that the entry of the Entente Forces will make possible an improvement in this regard. The above is the situation, as it existed on December 7th, five weeks after the signing of the Armistice. There is no prospect of improvement in the immediate future. The Entente Forces are importing all their own foodstuffs, thus avoiding local prices almost entirely. Children and adults without a definite work to do should not go nearer to Constantinople than Egypt or Italy until after May 1919. 366 LIVING CONDITIONS OF OTTOMAN ISTANBUL UNDER OCCUPATION AT THE END OF WORLD WAR I The same folder contains more detailed information about the daily life in Constantinople. This report (867.50/1) was penned by Lewis Heck on January 30, 1919. Lewis Heck points out the great increase in cost of living in Constantinople and concludes that the 1000 percent increase in July 1917 was a combination of the following: (1) scarcity of supplies; (2) difficulties of transportation; (3) inflation of the currency and (4) inability to replenish stocks of imported goods due to the blockade. The main special cause was the action of political and even governmental agencies concerning the market in certain staple lines and in charging very high bribes for means of transportation…. The bread is the only foodstuff which has been rationed with a degree of success. During the summer of 1917 the ‘vessika’ or ration bread was extremely poor consisting of corn meal mud (?) for days at a time. In the autumn of 1917 the control of rations was taken over by the military authorities and conditions were at once improved owing partly to the new crop and to the better organization affected under military control. This improvement did not last for a long time and by the summer of 1918 the quality of bread was almost as poor as in the previous year. Apart from bread there are distributions of sugar, cheese, matches, olives, and potatoes, but these articles were never given out with any regularity or in any considerable [quantity]. Three quarters of a pound of sugar per head used to be distributed about one piasters in three months at a charge of the 20 piasters an oke. (…) In order to maintain the local water, electric light, tram and ferry services, the city of Constantinople requires about 1200 tons of coal a day. The Germans used to send here from Germany an average of about three hundred tons of coal and coke a day. After the Armistice these supplies from Germany were not only cut off and local stocks exhausted, but owing to the disorganization of the Turkish military department, most of the workmen, who were under military discipline stopped work at the mines of Zongouldak. It is also reported that German officers stationed there caused much damage to the machinery of the mines before they left. As a result, there was a period of about three weeks without electric light. It was at this time that public order was at its worst when the disorderly elements 367 OSMANLI İSTANBULU III were encouraged by the darkness of the streets. There was much shooting in the streets at night, and often several men were killed in one night. There were a number of political murders at the same time. This situation is now much better; the authorities have decided to disarm the population of the city but this measure will not be carried out with any degree of efficiency in the prevailing circumstances. (…) Since the latter part of December, it has been possible to maintain the electric light service more regularly so that now it does not go out for a very long period. The electric tram service has stopped running since the beginning of December chiefly from lack of coal and also because the company does not wish to resume operations until the Municipal authorities permit a decided increase in its tariffs (as much as 400 per cent.) The water service was poor all through 1918, as the pumping apparatus at Lake Dercos was out of order and the water flowed for only a few days each week. Now there is water for several hours each day, but only a small supply and none can be used for street cleaning. The Bosphorus and other boat services are limited by lack of coal, and boats are always dangerously overcrowded, although so far there have been no accidents. The service of the railways in both Asiatic and European Turkey is also limited because of short supplies of fuel. (…) Persons returning to Constantinople are very much increased by the great number of people in the street who seem to have no occupation. This is due first to the fact that everybody must go on foot and also to the fact that trade and industry are almost at a complete standstill. (…) During the war and especially the last two years some very great fortunes have been made in this country by people who were either in the government or who had the right sort of connections with men in authority. The figures of the amounts made by many persons are fantastic when one considers the utter misery and destitution of 95 per cent of the whole population. [They keep their money in Germany and Austria]. (…) The ordinary Municipal services of the city, such as the removal of garbage, cleaning the streets etc., are very poor and the city is generally in a filthy condition, both the street and the people themselves, who have been obliged to keep on wearing the same clothes for several years due to lack of textiles. (…) 368 LIVING CONDITIONS OF OTTOMAN ISTANBUL UNDER OCCUPATION AT THE END OF WORLD WAR I With all the poverty prevailing in Constantinople, it is nevertheless in certain ways one of the best stocked cities in the world for those who have money to pay high prices. There are very few commodities, which cannot be obtained here if a sufficient amount is paid. I believe this report of Constantinople vividly describes the desperation of people in Constantinople, the capital city of the dying Ottoman Empire. Comparisons can only be imagined for other non-prominent Ottoman towns. It is during these troubled periods that Ottoman citizens awaited the signing of a peace treaty to normalize their lives, at least to a degree. I have not seen any other report that describes the post war realities in a city as prominently as the report above. These reports are significant for it reveals the details of the daily life immediately after the World War I. There is significant amount of information in these reports that allow scholars to produce not only a case study, but also, more importantly, to examine the destruction of the World War I in terms of civilian life. One can compare these reports with the living conditions of other capitals in the world during and after the Great War. Historians can also compare and contrast these reports with local memoirs to see how they differ and analyze why they do. Regardless, I believe that the information contained in these reports are very useful for historians. 369 Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’ne Göre İstanbul’un Kuruluşunda Yerleştirilmiş Olan Atmeydanı Tılsımları Jean-Louis Bacqué-Grammont CNRS, Fransa Bilinen kuralların dışında kalarak olağanüstü olarak görülen ve bundan dolayı da hayranlık uyandıran bir şeyin tanımlaması için sözlük yazarı Littré’ye başvurursak eğer, bu şeyin harika olarak tanımlanmış olduğunu görürüz, birçok başka şeyin yanında, tılsımların da bu tanımlamanın kapsamında yer alabileceği kabul edilebilir. Yine Littré’ye dönecek olursak, tılsımla ilgili şu tanımlamayla karşılaşmaktayız: “bir araya getirilmiş oldukları dizilime göre, yıldızlarla ilişkileri olduğu atfedilen ve olağanüstü niteliklere sahip olduğu düşünülen, taşın veya metalin üzerine kazınmış olan belirli şekiller veya harfler“.1 Evliyâ Çelebî’nin de, çok farklı nitelik ve biçimlerdeki bu nesnelerden seyahatnamesinde birçok defa bahsetmiş olduğunu 1 Bu tanımlamayı neredeyse aynı şekliyle, J. Kuska, B. Carra de Vaux, C. E. Bosworth’da, “Tılsam”başlığında bulmaktayız, Encyclopaedia of Islam, 2000, X, 500: “an inscription with astrological and other magic signs or an object covered with such inscriptions especially also with figures from the zodiacal circle or the constellations and animals which were used as magic charms to protect and avert the evil eye.” 371 OSMANLI İSTANBULU III gördüğümüz için, bunların arasında en dikkate değer olanların araştırılmasının ilginç olacağını düşündük. Seyâhat-nâme’nin bütününde, tılısm ve mutalsamânât kelimelerini kapsayan 42 adet belirgin olayı tespit ettik. Bunlara bazı tekrarlar eklenmektedir ve şüphesiz birçok olay da bizim dikkatimizden kaçmıştır. Her ne olursa olsun, 17. yüzyılın ortasında, göreceli olarak kültürlü diyeceğimiz bir Osmanlının bu tılsımlar hakkında ne düşündüğünün ve onlara yüklemiş olduğu güçlerin daha yakından incelenebilmesi için bu çekirdek derleme bize yeterli gözüktü. Her şeyden önce, Evliyâ’ya göre bir tılsım nedir? Neye benzemektedir? Yazarımızın bu konu hakkında vermiş olduğu ender açıklamalar oldukça belirsiz görünmektedirler. Bazen “sihirli kare” (vekf ) sözkonusu olmaktadır ama sıklıkla, bir parça kağıdın veya kumaşın ve hatta bir büyü veya yazı taşıyan bir muskanın ama aynı zamanda da, kötü güçleri yok edecek bir koruyuculuğun şekli temsilinin söz konusu olmuş olması gerektiğini tahmin etmekteyiz. Böylece, Evliyâ’nın vermiş olduğu örneklerde, sıklıkla Hz. Muhammed’in doğduğu geceyi çevreleyen mucizelerden, özellikle de, diğer dinlerin ibadet yerlerinin çöküşü ve birçok eski tılsımın güçlerinin yok edilmesinden bahsedilmektedir. Bununla birlikte, 570 yılının bu pazartesi gecesinden sonra bunların çoğu güçlerini devam ettirmiş olduklarından, bunlar düzenli bir biçimde İslam’ın ilkelerini ihlal ediyormuş gibi gözükmemektedirler. Burada söz konusu olan 42 olaydan 24’ü yani neredeyse yarısı İstanbul hakkındadır ve biz de burada özellikle bunlarla ilgilenmekteyiz. Bunların arasında dört tanesi, nitelikleri ve etkileriyle, sıklıkla Osmanlı başkentinden oldukça uzaktaki yerlerde bulunan birçok başka tılsımlara denk düşmektedir. Böylece, bütünüyle Evliyâ’nın hayal gücünün ürünü olan mitsel bir kralın kızının mezarı, bir tılsımın sayesinde kızın bedenini karıncalardan ve diğer böceklerden koruyabilmek için Saraçhane’den çok uzakta olmayan bir sütunun tepesinde karşımıza çıkmaktadır. Oysa başka bir yerde de, Evliyâ, aynı nitelikleri kapsayan bir kral mezarından bahsetmektedir ama bu mezar Mora Yarımadası’nın güney ucunda yer alan Methone’de bulunmaktadır. Şimdi ne düşünmeliyiz? Şüphesiz antik döneme ait 372 EVLİY ÇELEBİ SEYÂHATNÂMESİ’NE GÖRE İSTANBUL’UN KURULUŞUNDA YERLEŞTİRİLMİŞ OLAN ATMEYDANI TILSIMLARI bu tarz mezarlar halen Likya’da görülebilmektedir ama Osmanlı başkentinde görülebilirler mi? Sıklıkla bu tılsımlar, kendilerine karşı korunma istenen zararlı yaratıkların biçimini almaktadırlar: sineklere karşı bir sinek resmi, sivrisineklere karşı bir sivrisinek resmi vb... Başka bir araştırmanın kapsamında bu çeşitli vakaları daha yakından inceleyeceğiz2 ve burada ise bu kongrenin konusunu kapsayan ve Osmanlı dünyasının simgesel merkezleri olan Ayasofya’yı ve İstanbul At Meydanı’nı içeren üç vakayı inceleme altına alacağız. Öncelikle, bizzat Ayasofya’nın içinde bulunan ve Evliyâ’nın tılsım olarak kabul ettiği şeyin iki ayrı yazımına bakacağız: kubbenin bingilerine yerleştirilmiş olan ve altı kanadın yüzleri çevrelediği kerubilerin devasa temsilleri. Kerubilerin bu tarz temsilleri Bizans ikonografisinde ve daha genel olarak da Ortodokslarda gelenekseldir. Evliyâ burada İslam’ın kabul ettiği dört başmeleği dört temel noktada yer almış olarak görmektedir. Ona göre, iyi ya da kötü alametlerin ortaya çıkabileceği bir biçimde bu melekler bazen kanatlarıyla çarpışacaktır. Bununla birlikte, bu yerleri tanımayanlar için yazarımızın verdiği konumlar yanıltıcı olabilir ve bu temsillerin, yapının dışında yer alan birçok sütunun zirvesine yerleştirilmiş oldukları düşünülebilir. “On dördüncü tılısmât-ı acîbe: Ayasofya deyrinin cenûbunda dörd aded amûd-ı müntehâ beyâz mermerler üzre bilâ-teşbîh Cebrâ’îl ve İsrâfîl ve Mîkâ’îl ve Azrâ’îl kerrûblarının timsâlleri var idi. Biri cânib-i şarka, biri garba, biri şimâle, biri cenûba müteveccih dururlardı. Yılda bir kerre Cebrâ’îl sûreti kanat kakup sayha ursa şark cânibi ganîmet olur derlerdi. İsrâfîl sûreti kanat ursa garbda kaht [u] galâ olur derlerdi. Mîkâ’îl sayha ursa şimâl cânibinde bir sâhib-hurûc zuhûr eder derlerdi. Azrâ’îl sayha ursa cemî‘i dünyâda tâ‘ûn olur deyü havf ederlerdi.3 Bu timsâller Hazret-i Fahr-i âlem vücûda gel[dik]de ser-nigûn olup hâlâ mezkûr amûdlar Ayasofya Çukurçeşmeleri kurbünde dörd aded mermer amûdlar râyegân temâşâgâhdır.”4 2 [TM] “ Talismans et merveilles dans la relation de voyage d’Evliyâ Çelebî “ [Evliyâ Çelebî seyahatnamesinde tılsımlar ve harikalar], hazırlık aşamasında. 3 Çığlıklar atan ve kanatlarıyla çarpışan tılsımlı yaratıkların tasviri Evliyâ’da oldukça sık karşımıza çıkmaktadır, TM’de görüleceği gibi. 4 [EÇS] Evliya Çelebi b. Derviş Muhmmed Zılli. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi. Topkapı Sarayı Kütüphanesi Bağdat 304. Numaralı Yazmanın 373 OSMANLI İSTANBULU III Evliyâ anlatısının bir başka bir yerinde, yeniden dört “kerubi”den bahsetmektedir ama bu sefer daha doğru bir biçimde, onları bugün halen görebildiğimiz gibi Ayasofya’nın kubbesinin bingilerinin içine yerleştirmiştir. “[…] [K]ubbe-i azîmin dörd pâye-i azîmlerinin tabaka-i âlîsi nihâyetinde dörd köşede birer melek sûreti vardır. Bilâ-teşbîh biri Cebrâ’îl ve biri Mîkâ’îl ve biri İsrâfîl ve biri Azrâ’îl sûretleridir kim hâlâ kanatların küşâde edüp dururlar kim kadd [ü] kâmetleri perr ü bâlleri ile ellişer zirâ‘ timsâl-i acîbelerdir, tâ Hazret-i Risâlet vücûda gelince bu ferişte sûretleri göbeğinde olan ağızlarından kelimât edüp Cebrâ’îl tasvîri cânib-i şarkda olup olacak alâ’imât ü vakâyi‘âtları ayân edermiş. Ve Mîkâ’îl sûreti cânib-i garbdan düşmen zuhûr eder ve kaht [u] galâ olur deyü haber verirmiş. Ve İsrâfîl sûreti cânib-i şimâlde olacak vakâyi‘âtdan haber verirmiş. Ve Azrâ’îl timsâli cemî‘i dünyâda müte‘ad[did] pâdişâhların mevti haberin verirmiş. Hâlâ ol zikr olunan dörd sûret-i mehîb râyegândır. Ammâ Hazret’den berü tılısmâtları bâtıl olmuşdur.”5 Bakışlarını bir kez daha efsanevi öğelere ve kendisinin dahi inanıyor olduğundan şüphe duyacağımız, güçlü hayal gücünün saf ürünlerine doğru çeviren Evliyâ, bizim de görüşümüzü zenginleştirerek, bu sefer bizi Ayasofya’dan At Meydanı’na getirir. Eğer çevreye göre konumunu belirtmemiş olsaydı, bahsetmiş olduğu ilk yapıyı tespit etmekte zorlanırdık. Aslında, gerçekte söz konusu olan, aynı zaman da ”Konstantinos VII Porfirogennetos” da denen “Örme Dikilitaş”tır, tam bilinemeyen bir dönemde inşa edilmiştir ama bu isimdeki imparator tarafından onarımı yapılmıştır (905-959) ve o dönemde kısa bir süre sonra kaybolacak olan tunç plakalarla kaplanmıştır. Bunlar kabaca yontulmuş, belirgin taş bloklardır. Sayıları, Evliyâ’yı baş döndürücü sayıların içine düşürecek derecede şaşırtmıştır ve bu yapıyı “Milyôn-pâr nâm/ Milyonlarca Parça” olarak adlandırmıştır. Burada, dikilitaşın içindeki tılsımın niteliği ve gücü oldukça belirsiz kalmaktadır ama manyetik demir çubuğa yapılan gönderme, seyyahımızın, özerk bir Ermeni kilisesi olan Üç Kilise’de tanıklık etmiş olduğunu söylediği yakın bir olguyu hatırlatmaktadır. Transkripsyonu-Dizini 1. cilt, yayınlayanlar Robert Dankoff, Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2006, s. 28. 5 EÇS, I, 56-57. 374 EVLİY ÇELEBİ SEYÂHATNÂMESİ’NE GÖRE İSTANBUL’UN KURULUŞUNDA YERLEŞTİRİLMİŞ OLAN ATMEYDANI TILSIMLARI “On beşinci tılısmât: Atmeydânı’nda Milyonpar nâm amelî bir sütûn-ı âlîdir kim zirâ‘-ı bennâ ile kaddi yüz elli arşındır. Kostantîn zamân-ı hükûmetinde kabza-i tasarrufunda olan pâdişâhların dest-i hükûmetlerinde olan kılâ‘ların ve şehr-i azîmlerin adedince her pâdişâh-ı hâkimden ol kadar makbûl [u] mu‘teber reng-â-reng ahcâr-ı zî-kıymet taleb edüp geldikde Atmeydânı sahrâsında dağlar gibi yığılup tamâm oldukda hisâb [u] kitâb etdiler üç kerre yüz bin seng-i gûnâ-gûn gelmiş. Andan bildiler kim Kostantîn üç kerre yüz bin kal‘a ve şehre mâlik kıral imiş. Ba‘dehu bir üstâd-ı kâmil bu taşlar inkırâzu’d-devrân mü’ebbed durmak içün Atmeydânı’nda merkûm taşlardan kılâ‘ [u] büldânın nizâmı intizâmıyçün bir mîl minâre tılısm edüp mîlin tâ ortasında bir kalın demir mîl diküp cânib-i erba‘asına mezkûr taşları hendese üzre inşâ edüp mîlin tâ zirve-i a‘lâsında hammâm kubbesi kadar bir mıknatîs taşı koyup ol mîlin ortasına vaz‘ olunan hadîd mîli seng-i mıknatîs cezb edüp cümle seng-i gûnâ-gûnlar dahi birbiri üzre metânet buldu. Ve ol mîlin cemî‘i taşları ekâlîm-i seb‘a şehirlerinin herbirinden gelüp binâ olunduğıyçün milyonpar derler. Hâlâ sâbit dâ’im bir ibret-nümâ hezârân-pâre bir alâmetdir. Ve mi‘mârbaşı mîlin dibinde medfûndur kim Uryarin nâm bir üstâd-ı kâmildir. Ayasofya’yı binâ eden Ağnados mi‘mârın oğludur.”6 Bir sonraki yapı, sahip olduğu özellikler sayesinde daha kolayca tanınmaktadır: Burada söz konusu olan, Mısır Firavunu III. Tutmosis tarafından M.Ö. 15. yüzyılda yaptırılmış dikilitaştır. Karnak tapınağından getirilmiştir ve bir kaide üzerine yerleştirilmiştir, dört bir tarafı İmparator I. Theodosius’u (347-395) ailesi ve saray erkânı ile çevrelenmiş olarak temsil eden kabartmalarla bezenmiştir. Evliyâ’nın önemli bir detaydan bahsetmemiş olduğunu saptamaktayız: Bin beş yüz yıldan beri, dikilitaşın konmuş olduğu dört tunç takoz, depremin etkileri altında yapının devrilmemesi için gereken esnekliğe sahiptirler. Ama, yanlış bir biçimde yorumlamış olsa da, yazarımız kabartmalar hakkında oldukça kesin tanımlamalar vermektedir. Tabiki, Thedosis’i kendisine göre İstanbul’un mitsel kurucusu olan Yankô ibn Mâdyân olarak almaktadır. Şüphesiz onun muhafız subayları bize tanıttığı gibi rüşvetçi memurlar değildiler. Ama sütunların Nil kıyılarından Bizans başkentine taşınmasını anlatan görsellere yapmış olduğu mükemmel yorumlar dikkate değerdir. Bununla birlikte, bir kez daha yeniden Evliyâ’nın, bu yapının içinde yer alan 6 EÇS, I, 28-29. 375 OSMANLI İSTANBULU III tılsımın ne nitelikleri, ne de ona atfedilen etkileri hakkında hiçbir belirgin açıklama vermemiş olduğunu görmekteyiz. “On altıncı tılısmât: Yine Atmeydânı’nda yekpâre ve çâr-kûşe ahmer-gûn seng-i zenbûrî nakş-ı bûkalemûn mîldir kim Yanko ibn Mâdyân zamânında bir üstâd-ı kâmil kehene âlim-i âmil İslâmbol içre inkırâzu’d-devrân havâdisâtdan ne zuhûr edeceğin ve her pâdişâh asrında ne alâ’imât zâhir olacağın ilm-i nücûm kuvvetiyle mezkûr seng-i hârânın çâr-kûşesine rumûz [u] [17b] künûz ile cemî‘i ecnâs-ı mahlûkâtın tasâvîrlerin resm edüp bir âdem başına çizme geymiş yazılmışdır, ana işâretdir kim bir devlet gele, ayakda olan pespâye âdemlere söz değüp baş ola. Ve mücevvezeli âdemler sûreti var ve bostâncı külâhlı ve yeniçeri keçeli âdemler var, bunlar mutasarrıf olalar işâretin etmiş. Ve baykuşlar sûretin edüp harâb ola, alâmetin göstermiş. Ve niçe bin alâ’imât-ı acâyibâtlar dahi vardır kim diller ile ta‘bîr ü tavsîf olunmazdır. Ve Yanko ibn Mâdyân’ı tasvîr edüp serîr-i âlî üzre elinde bir müdevver halka ile timsâl etmiş kim meselâ cihângîr olup dünyâyı feth edüp halka-misâl elime aldım remzin etmiş ve yüzün cânib-i şarka nâzır etmiş. Ve ardında cânib-i garba nâzır, elinde kas‘aları ile niçe dilenci sûretinde pâdişâhlar etmiş kim kullarından, vüzerâ ve re‘âyâsından rüşvet isteyen hâkimler rumûzun etmiş. Ve bu mîlin bir cânibinde dahi bu kadd [ü] kâmetde yüz zirâ‘ seng-i âlîyi ilm-i cerr-i eskâl ile üç yüz nefer âdem ile kâ’im etdüğinin âlât sûretleri ve bocı ırgatları ve felenkleri tasvîrin etmiş. Ve hâlâ evce ser çekmiş on âdem dirâgûş edemez, çâr-kûşe bir amûd-ı müntehâdır kim çâr-kûşesinde birer tuç kürsî üzre sâbitdir kim ilm-i mi‘mârîden haberdâr olan gördükde âdem engüşt ber-dehen eder. Hâlâ temâşâgâh-ı ünâs-ı cihândır.»7 Bir zamanlar Bizans döneminde, At Meydanı’nı süsleyen üçüncü dikkate değer kalıntı ise “Yılanlı Sütun”dur. Evliyâ bu sütunun yapımını kendi yarattığı bir kral olan Pozântîn’e atfetmiştir, bu isim büyük olasılıkla “Bizans” kelimesinden türemiştir. Aslında, bilindiği üzere, bu adak eseri M.Ö. 479 yılında Yunanlıların Perslere karşı yaptıkları Platea Savaşı’nı kazanmalarının ertesinde yapılmıştır. Bu sütun önce Delfi’deki Apollo mabedinin önüne dikilmiştir. Onun Konstantin tarafından At Meydanı’na taşınması ve ardından yaşadığı 7 EÇS, I, 29. 376 EVLİY ÇELEBİ SEYÂHATNÂMESİ’NE GÖRE İSTANBUL’UN KURULUŞUNDA YERLEŞTİRİLMİŞ OLAN ATMEYDANI TILSIMLARI hasarlar çok iyi bilinmektedir. Aslında, bir Osmanlı efsanesi, bu sütunun, şehirden yılanları ve diğer zararlı hayvanları uzaklaştırmak olan tılsımlı gücünü de yok etme pahasına Fatih Sultan Mehmed tarafından başının kestirilmiş olmasını istemektedir. Oysaki burada, Evliyâ’nın bu eylemi mest-i fânî olarak nitelendirilen II. Selim’e atfetmiş olduğu görülmektedir. Yazarımızın kaleminde, Osmanlı Hanedanlığına mensup olanlar hakkında böyle küçültücü değerlendirmeler yaptığını görmek oldukça ender rastlanan bir durumdur. “On yedinci tılısmât-ı ibret-nümâ: Yine At-meydânı’nda Pozantin Kıral’ın zamân-ı dalâletinde Sürende nâm hekîm şehrin yılan ve çıyan ve akreb haşerâtları misilli zehir-nâk hayvânât helâkiyçün tuçdan üç başlı bir ejdehâ timsâli binâ etdi kim Makdonya içinde aslâ zehir-nâk ve mûhiş hayvânâtlar yoğ idi. Hâlâ kaddi on zirâ‘ burma bir ejder sûretidir. Ve on zirâ‘ dahi zemînde Sultân Ahmed câmi‘i binâ etdükde tîn-i türâb içinde kalmışdır. Hattâ Selîm-i Sânî ve mest-i fânî at üzre ubûr ederken eğer hânesinden bozdağan mücevher topuz ile mezkûr ejder sûretine bir topuz urunca ejderin garb cânibine nâzır kellesinin alt çenesine isâbet edüp ol ân İslâmbol’un garb cânibinde yılan zâhir olup ol asırdan berü yılan İslâmbol içre şâyi‘ oldu derler. Allâhümme afvenâ ejder eğer öbür kellelerine bir zarar olursa İslâmbol’u mâr [u] mûr berbâd eder. Hâsıl-ı kelâm tılısmı hâlâ müte’essir bir temâşâgâhdır.”8 Evliyâ kendi çeşitli ‘acâ’ib ve garâ’ib’lerinden yola çıktığında, anlatısına sıklıkla gerçeğe yakın bir olgudan başlamaktadır, ardından kökenleri ve nedenleri teyit edilemeyecek olgulara dalarak hızlıca bu gerçeklikten uzaklaşıp, duruma göre okuyucuyu hayranlıkla, korkuyla, şaşkınlıkla dolduracak alanlara kaymaktadır. Ama bütün bunlar seyahatnamesinin geniş bölümlerinin, yavaş yavaş önemini keşfettiğimiz gibi, bizlere belge niteliğinde anlatılar sunmasını engellememektedir.9 Bununla birlikte, birçok başka alıntıda olduğu gibi, burada görmüş olduklarımız, bu konuda temel bir soruyu ortaya çıkartmaktadır: eğer Evliyâ onun için sıradışı olsa da, Konstantin’in gerçekten kim olduğunu veya Platea Savaşı’nın ne olmuş olduğunu doğrulamak için güvenilir kaynaklara başvurmak isteseydi, hangi kütüphanede 8 EÇS, I, 29. 9 Robert Dankoff, An Ottoman Mentality. The World of Evliyâ Çelebi, Leiden-Boston, 2004, s. 153 vd. 377 OSMANLI İSTANBULU III Batı Avrupa dillerinde yazılmış eserleri bulabilirdi? Ayrıca, onları okuyabilecek ya da kendisi için çevirttirtecek donanıma sahip miydi? Ya da, çağdaşları Hüseyin Hezâr-fenn’in ve Kâtib Çelebi’nin yapmış olduğu gibi o dönem İstanbul’da yaşayan yabancılarla irtibat kurmak aklına gelmiş miydi? 378 Bahçeden Kışlaya Üsküdar Bahçesi Murat Yıldız Namık Kemal Üniversitesi Giriş Bizans İmparatorluğu döneminden beri yazlık bir yerleşim yeri olarak bilinen Üsküdar1, bu vasfını Osmanlı Devleti döneminde de korumuştur. Başkent İstanbul’a yakın, Boğaziçi ve Marmara’ya hâkim bir konumda ve havasının güzel olması gibi faktörlerden dolayı2 burası üst düzey idarecilerin gözde sayfiye mekânlarından biri hâline gelmiş; başta padişahlar olmak üzere, hanım sultanlar, veziriazamlar, vezirler, şeyhülislamlar ile diğer devlet ve din büyüklerinin saray, yalı, köşk, kasır, tekke ve bahçelerine ev sahipliği yapmıştır. Bu yapılardan bahçeler, tarihî süreçte Üsküdar’ın siluetini şekillendiren en önemli mimari unsurlar biri olmuştur. Burada gerek halka gerekse devlet görevlilerine ait birçok bahçe bulunmaktaydı3. 1 Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi: XVII. Asırda İstanbul, Eren Yayıncılık, s. İstanbul 1988, s. 284; Gönül Aslanoğlu Evyapan, Eski Türk Bahçeleri ve Özellikle Eski İstanbul Bahçeleri, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Ankara 1972, s. 45, 46. 2 G.V. İnciciyan, Boğaziçi Sayfiyeleri, çev. Orhan Duru, Eren Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 79; Murat Yıldız, “Geçmişten Bugüne Üsküdar Ayazma Mahallesi’nde Yapı-Mekan İlişkisi”, History Studies, Prof. Dr. Halil İnalcık Armağanı, 5/2 (Mart 2013), s. 568. 3 Nurhan Atasoy, Hasbahçe Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek, Koç Kültür Sanat ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş., İstanbul 2002, s. 309, 313. 379 OSMANLI İSTANBULU III Evliya Çelebi’nin kendi dönemindeki Üsküdar’ı tasvir sadedinde sarf ettiği “tokuz bin kat-ender-kat bâğlı ve bâğçeli ve yalılı ve sarây-ı âlîler ve gayri büyûtlar ile ârâste”4 ifadeleri, buranın tam bir “bahçeler şehri” olduğunu açıkça göstermektedir5. Gerek onun6 gerek Eremya Çelebi7 gerekse İnciciyan’ın8 verdiği bilgilere göre kazanın başlıca büyük bahçeleri şunlardı: Göksu’dan itibaren Defterdar Halıcızade, Defterdar Mustafa Paşa, Hoca Çelebi, Göksu-Gümüş Servi, Kandilli, Papaz, Kuleli-Narlıbahçe, Maanoğlu, Beylerbeyi, İstavroz, Çamlıca, Gevherhan Sultan, Nakkaş Hasan Paşa, İbrahim Hanzade, Hacıpaşa, Öküz Limanı, Kaya Sultan, Doğancılar, Şemsipaşa, Ayazma, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Üsküdar, Haydarpaşa, Fener bahçeleri. Belgelerin verdiği bilgiler ışığında Üsküdar’daki devlete ait bahçeler baktığımızda bahçe sayısının fazlalığı bakımından durum yukarıdakinden farksızdı. Bugünkü Üsküdar sınırları dikkate alındığında burada yukarıdaki yapıların birer parçası olarak XVI. yüzyılda beş (Üsküdar, Göksu, Kuleli, Haydar Paşa, Miri Mandıra)9, XVII. yüzyılda on dört (Üsküdar, Sultan Bayezid [Göksu’da], Kuleli, Rüstem Paşa, Haydar Paşa, Kandilli, Miri Mandıra, Şeyh Efendi (Küplüce’de), Kaptan Paşa, Müsahip Mustafa Paşa [Salacak’ta], Sokullu Mehmed Paşa [İstavroz’da], Mirimiran, Hasan Paşa ve Nakkaş Paşa bahçeleri)10 ve XVIII. yüzyılda ise on iki (Üsküdar, Kuleli, Rüstem Paşa, Haydar Paşa, Kandilli, Miri Mandıra, Gafurî Efendi, Kuzguncuk, Müsahip Mustafa Paşa [Salacak’ta], Mirimiran, Hasan Paşa ve Yemişli bahçeleri)11 bahçe bulunmaktaydı. 4 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, haz. Orhan Şaik Gökyay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1996, I, 202. 5 Üsküdar’ın sadece çok sayıda bahçeye değil, bahçelerle benzer işleve sahip çok sayıda bostana da sahipti. Mesela 1734’te Üsküdar Kazası’nda 28 bostan bulunmaktaydı (Arif Bilgin, “Osmanlı Dönemi İstanbul Bostanları (Bir Giriş Denemesi)”, Yemek ve Kültür, sayı 20 (İlkbahar 2010), s. 90). 6 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, haz. Orhan Şaik Gökyay, I, 199-204. 7 Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, s. 46-49, 274-287. 8 P.Ğ.İnciciyan, XVIII. Asırda İstanbul, çev. Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fethi Derneği İstanbul Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1956, s. 104-112. 9 BOA, MAD.d, nr. 17256, s. 21-30, 1564 (971). 10 BOA, MAD.d, nr. 6965, s. 92-122, 1676 (1087). 11 BOA, MAD.d, nr. 724, s. 97-124, 1707 (1119). 380 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Tablo 1: XVI. Yüzyılda Üsküdar’daki Bahçeler12 Bahçeler * Üsküdar * Göksu * Kuleli Tarih 1564/971 BOA, MAD.d, nr. 17256, s. 21-30; nr. 6425, s. 79-88 1572/980 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 958-968; nr. 2345, s. 5969, 137-147. 1576/984 BOA, MAD.d, nr. 16258, s. 79-93 1577/985 BOA, MAD.d, nr. 6365, s. 184-198, 284-298, 396410. Mart-Eylül 1578/ Masar-Recec 986 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 697-711; nr. 6139, s. 1227, 212-226, 324-338. Aralık 1578-Şubat 1579/Lezez 986 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 291-305, 339-353, 441455 1583/991 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 81-97, 182-197, 280295, 392-407, 492-507, 582-607, 804-827, 912-927, 1024-1040, 1132-1147. *Haydar Paşa *Miri Mandıra TOPLAM: 5 Kaynak 1584/992 BOA, MAD.d, nr. 16741, s. 1-110. 1586/994 BOA, MAD.d, nr. 6342, s.86-101, 186-201, 286-301, 396-411, 496-511, 591-611. 1592/1000 BOA, MAD.d, nr. 16296, s. 13-39, 161-177, 323339; nr. 6297, s. 14-40; nr. 16296, s. 117-133, 149165, 185-201, 219-235, 289-315, 603-619. 1593/1001 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 170-186, 832-848, 970988, 1110-1128. 1596/1004 BOA, MAD.d, nr. 16285, s. 133-151, 183-201. 1597/1005 BOA, MAD.d, nr. 7165, s. 588-606. 1599/1008 BOA, MAD.d, nr. 6911, s. 114-132, 258-277. 12 Rakam kalabalığını engellemek için hicrî tarihlerin çevirisinde şöyle bir yol izlenmiştir: Sadece ay veya mevacib dönemi olan yılların çevrilmesinde, söz konusu tarihin hicrî ilk günü, miladî karşılığı olan ay ya da ayların 15’inden önceye denk gelmişse o aya, sonraya denk gelmişse sonraki aya; çevrilen yılın yarısından fazlası hangi yıldaysa (30 Haziran’dan önceyse o yıla, 30 Haziran’dan sonraysa bir sonraki yıla) denkliği kabul edilmiştir. Kısaltması verilen hicri ay ve mevacib dönemlerinin açılımı şöyledir: M.: Muharrem, S.: Safer, Ra.: Rebiülevvel, R.: Rebiülahir., Ca.: Cemaziyelevvel, C.: Cemaziyelahir, B.: Receb, Ş.: Şaban, N.:Ramazan, L.: Şevval, Za.: Zilkade, Z.: Zilhicce. Masar: Muharrem-Safer-Rebiülevvel, Recec: RebiülahirCemaziyelevvel-Cemaziyelahir, Reşen: Receb-Şaban-Ramazan, Lezez: Şevval-Zilkade-Zilhicce. 381 OSMANLI İSTANBULU III Tablo 2: XVII. Yüzyılda Üsküdar’daki Bahçeler Bahçeler Tarih Kaynak 1610/1019 BOA, MAD.d, 6347, s.90-110. 1620/1029 BOA, MAD.d, nr. 6987, s.110-133. * Rüstem Paşa-Ayazma 1629/1038 BOA, MAD.d, nr. 6580, s. 54-80. * Haydarpaşa 1640/1050 BOA, MAD.d, nr. 5190, s. 76-106. 1646/1056 BOA, MAD.d, nr. 6146, s. 90-121. * Şeyh Efendi 1659/1069 BOA, MAD.d, nr. 4691, s. 430-469. * Kaptanpaşa NMH 1676/Masar 1087 BOA, MAD.d, nr. 6965, s. 92-122. * Sokullu Mehmed Paşa Temmuz-Aralık 1676/ Recec-Reşen 1087 BOA, MAD.d, nr. 6965, s. 247-268. * Mirimiran 1677/1088 BOA, MAD.d, nr. 6757, s. 369-391. 1680/1091 BOA, MAD.d, nr. 16727, s. 24-43. 1681/1092 BOA, MAD.d, nr. 5721, s. 617-636. 1684/1095 BOA, MAD.d, nr. 16754, s. 25-44. 1097/1686 BOA, MAD.d, nr. 5976, s. 569-589. 1687/1098 BOA, MAD.d, nr. 1730, s.535-555. 1688/1099 BOA, MAD.d, nr. 5347, s. 435-455. 1690/1101 BOA, MAD.d, nr. 4311, s. 576-597. 1694/1105 BOA, MAD.d, nr. 3951, s. 723-743. 1697/1108 BOA, MAD.d, nr. 720, s. 399-431. 1698/1109 BOA, MAD.d, nr. 1714, s. 727-750. * Üsküdar * Sultan Bayezid * Kuleli * Kandilli * Miri Mandıra * Müsahip Mustafa Paşa * Hasan Paşa *Nakkaş Paşa TOPLAM: 14 382 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Tablo 3: XVIII. Yüzyılda Üsküdar’daki Bahçeler Bahçeler * Üsküdar Tarih Kaynak 1700/1112 BOA, MAD.d, nr. 1729, s. 675-708. 1707/1119 BOA, MAD.d, nr. 724, s. 97-124. 1717/1129 BOA, MAD.d, nr. 4297, s. 665-694. 1729/1141 BOA, MAD.d, nr. 4063, s. 909-937. 1747/1160 BOA, MAD.d, nr. 804, s. 727-758. 1758/1171 BOA, MAD.d, nr. 5724, s.717-748. 1775/1189 BOA, MAD.d, nr. 17426, s.90-122. 1784/1198 BOA, MAD.d, nr. 6821, s. 1079-1110. 1795/1209 BOA, MAD.d, nr. 17635, s. 28-59. * Kuleli * Rüstem Paşa-Ayazma * Haydarpaşa * Kandilli * Miri Mandıra * Gafurî Efendi * Kuzguncuk * Müsahip Mustafa Paşa * Mirimiran * Hasan Paşa * Yemişli TOPLAM: 12 1. Üsküdar Bahçesi’nin İnşası Tebliğimizin konusunu oluşturan Üsküdar Bahçesi, üzerinde bulunan Üsküdar Sarayı ile birlikte Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa edilmiştir. Dolayısıyla konuya, bahçenin yapım tarihi bakımından önem arz eden, sarayın inşa tarihini ele almak suretiyle başlamak yerinde olacaktır. Kaynaklar, Üsküdar Sarayı’nın inşa tarihi için iki farklı tarih vermektedir. Bu kaynaklardan ilki ve Saî Çelebi tarafından Mimar Sinan’ın hayat ve eserlerini anlatmak için kaleme alınmış olan Tuhfetü’l-mimarîn’dir. Eserde, Üsküdar Sarayı’nın inşa tarihiyle ilgili şu kayıt yer almaktadır: “Sarây-ı Üsküdar, ahd-ı Süleymân Hân’da binâ olmuşdur, fi sene 958”13. Buna göre sarayın bitim tarihi 1551’dir. Ancak en az bu kaynak kadar sağlam ve güvenilir olan diğer iki kaynağın birbirini teyiden verdiği tarih ise Hicri 962 (Miladî 1555) yılıdır. Bunlardan ilki 20 Ocak 1555 (26 S. 962) tarihli bir mühimme 13 Rıfki Melûl Meriç, Mimar Sinan Hayatı, Eseri, Mimar Sinanın Hayatına, Eserlerine Dair Metinler, TTK, Ankara 1965, [Tuhfetü’l-mimarîn], I, 40. 383 OSMANLI İSTANBULU III kaydıdır14. Bu hükümde yer alan bilgiye göre 1555 yılının kışında sarayın inşaatı devam etmekteydi. Bu bilgiyi teyit eden diğer kaynak ise Celalzade’nin Tabakâtü’l-memâlik ve Derecâtü’l-mesâlik adlı eseridir. Eserin verdiği bilgiye göre İran’ın yaptığı barış teklifinden dolayı planladığı seferi yapmaktan vaz geçen Kanuni, İstanbul’a planlanan vakitten daha erken dönmüştür. 1555 yılının Temmuzunun son günü İstanbul’a vardığında, Üsküdar Sarayı bitirilmiş ve onun burada konaklanması için hazır hâldeydi15. Sarayın yapımı hususunda her iki kaynak grubunun verdiği inşa tarihleri arasında dört yıllık zaman farkı olmakla birlikte her iki tarihin de doğru olduğu söylenebilir. Bu iki tarihten ilki olan 1551 (958) yılı sarayın nüvesini teşkil eden ana yapıların bitim tarihi, ikinci olan 1555 (962) yılı ise, sarayın bahçe, sur ve suyolları dâhil diğer yardımcı yapıları gibi bütün müştemilatıyla bitim tarihi olması muhtemeldir. Nitekim Osmanlı mimari tarihinde yapıların inşa hususunda iki farklı tarihlendirmeye örnek olabilecek başka yapılar da vardır. Mesela bunların başında Yeni Saray gelmektedir. Kaynaklar Yenisaray’ın ana binalarının bitim tarihi olarak genellikle 1462 (867) yılını16 verirken; surunun bitim tarihi olarak da 1476 (881) yılını17 vermektedir. 14 BOA, A.DVN.MHM.d, nr. 1, s. 204, h. 1168. Hükmün içerdiği “Üsküdar’da binâ olunan sarây-ı âmire” ifadesi ile söz konusu tarihte devlete ait tek saray olan Üsküdar Sarayı’nın kastedildiği açıktır. Zira “Sarây-ı cedîd-i âmire”; tophane-i âmire, matbah-ı âmire, darbhane-i âmire örneklerinde de (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları, İstanbul 1983, III, 60) görüldüğü üzere “âmire” kelimesi sadece devlete ait kurumları ifade etmek için kullanılmaktaydı. 15 “Celâl-zâde Mustafa Çelebi, Tabakâtü’l-memâlik ve Derecâtü’l-mesâlik”, haz. Funda Demirtaş, Yayımlanmamış Doktora Tezi (YDT), Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 2009, s. 691. Yine bk. İOTK, 1971, II, 296-297. 16 “XVI. Yüzyıla Ait Anonim Osmanlı Tarihi”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (YYLT), haz. Uğur Gürsu, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2005, s.155; Tevkî’î Mehmed Paşa’ya Göre “Osmanlı Tarihi”, haz. Zafer Karakuş, YYLT, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 1992, s. 64. Yine bk. İbn Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, haz. Şerafettin Turan, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1957, s. 103-105; Kitâb-ı Cihan-nümâ Neşri Tarihi, haz. Unat-Köymen, 1995, II, 711. 17 “(Anonim) Tevârîh-i Âl-i Osman”, YYLT, haz. Ahmet Akgün, Marmara 384 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Ancak bu ayrımı fark etmeyen, edemeyen ya da önemsemeyen bir Anonim Kronik müellifi18 surun bitim tarihini sarayın yapım tarihi olarak vermek suretiyle, tarihlendirmede bazen ana binaların bazen de tüm müştemilatıyla yapı kompleksinin bitim tarihlerinin esas alınabileceğini göstermektedir Toparlayacak olursak, Üsküdar Bahçesi, Üsküdar Sarayı ile birlikte büyük bir ihtimalle 1555 (962) yılında ya da buna çok yakın bir tarihte yapıldığı var sayılabilir. Saray ve ona bağlı olan bahçesinin mimarı, gerek Saî Çelebi’nin gerekse Evliya Çelebi’nin ifade ettiği gibi19 Kanunî Sultan Süleyman’dır. Ancak bahçenin imar ve gelişiminde onun dışında II. Selim, III. Murad, I. Ahmed ve IV. Murad’ın da önemli katkıları olmuştur20. Devlete ait bahçeler mülkiyet bakımından (inşası, kullanım hakkı) kaba olarak ikiye ayrılabilir. Bunlardan ilki devlet imkânlarıyla padişahlar için inşa edilenler, diğerleriyse çeşitli statüdeki devlet adamlarının kendileri için yaptıkları bahçeler olup, onların ölüm ya da azilleri üzerine müsadere edilmek suretiyle devletin mülkiyetine geçen bahçeler. Saray bahçeleri (Tersane, Davudpaşa, Karaağaç, Üsküdar, Beşiktaş) ile genellikle kuruldukları yerlerin adlarını alan bahçeler (Fener, Tokat, Kandilli, Haramidere, Büyükdere, Kuleli vb) birinci gruba, kişi adları taşıyan bahçeler ise ikinci guruba girmektedir. Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1988 s. 56; “(Anonim) Zikr-i Mülük-i Al-i Osman”, YYLT, haz. Meral Pekmezci, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1988, s. 140; “Muhyiddin Cemâlî’nin Tevârih-i Âl-i Osman’ı”, YYLT, haz. Hasan Hüseyin Adalıoğlu, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1990, s. 110; “Lütfi Paşa ve Tevârih-i Âl-i Osman”, haz. Kayhan Atik, YDT, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 1996, s. 160. 18 “Anonim Tevârîh-i Âl-i Osmân (Kuruluştan 892/1487’ye Kadar)”, YYLT, haz. Cihan Çimen, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2006, s. 124. 19 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, haz. Orhan Şaik Gökyay, I, 205-206. 20 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul As A Mirros of Clasiccal Ottoman Garden Culture”, Gardens In The Time Of The Great Muslims Empires, Theory And Design, edited by Atillio Petruccioli, Brill, Leiden-Newyork-Köln 1997, s. 35. 385 OSMANLI İSTANBULU III Bir saray bahçesi olan Üsküdar Bahçesi, devlet imkânlarıyla padişah için inşa edilen bahçelerden birisidir. Bahçeye arşival kaynaklarda -şu an itibariyle- en erken 1563/971 tarihinde “Bâğça-i Sarây-ı Cedîd” adıyla rastlamaktayız. Bostancı ocağına bağlı olarak “Bostanhâ-i Sâ’ire” başlığı altında yer verilen bahçe, Haydarpaşa Bahçesi’nden sonra, Mandıra-i Mirî’den önce on altıncı sırada yer almaktaydı21. Bahçelerin en sonunda yer verilmiş olması bahçenin yeni açıldığına işaret etmektedir. Zira Bostancı Ocağı teşkilatında, yeni açılan bahçeler “Bostanhâ-i Sâ’ire” başlığı altında yer verilen taşra bahçelerinin en sona yazılırdı. Bahçenin Mart 1578 (M. 986)’den itibaren “bâğça-i Sarây-ı Üsküdar”22 ve 1583 (991)’ten23 itibaren ise artık sadece “Bâğça-ı Üsküdar” 24 olarak anılmaya başlanmıştır. Öte yandan Bostancı Ocağına bağlı taşra bahçeleri arasında Üsküdar adını taşıyan bir başka bahçeye daha rastlamaktayız. İlk olarak Aralık 1577 (L. 985)’de25 “bâğça-i Sarây-ı Cedîd der-i Üsküdar” adıyla taşra bahçelerinin yirmi dördüncüsü olarak gördüğümüz bu bahçe, ilginç bir ad değişikliği serüveni yaşamaktadır. Mart 1578 (M. 986)’de “Bâğça-i Sarây-ı Cedîd ve Sarây-ı Bâb-ı Nev”e26 dönüşen bahçe, Şubat 1583 (M. 991)’te “Bağça-ı Cedîd ve Bâb-ı Nev”e27 ve daha sonra Haziran 1591 (Ş. 999)’de ise “Bağça-ı Bâb-ı Nev”e28 dönüşmüştür. Kurulduktan yaklaşık 43 sene sonra yani 1620 (1029) yılında ise kaldırılmıştır29. “Bâb-ı Nev”in çevirisi Yenikapı olup, İstanbul’da bazen Bâb-ı Nev bazen Bâb-ı Cedîd adıyla üç tane Yenikapı adını taşıyan kapı bulunmakta idi. Bunların birisi Marmara’ya, birisi Haliçe açılmakta ve diğeriyse surun kara tarafında Topkapı ile Silivrikapı arasında yer almaktaydı30. Dolayısıyla üçü de karşı yakada olan 21 BOA, MAD.d, nr. 17256, s. 29. 22 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 706. 23 989 ve 990 yıllarına ait mevacib kayıtlarını henüz tespit edemedik. 24 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 90. 25 BOA, MAD.d, nr. 6365, s. 409. 26 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 710. 27 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 94. 28 BOA, MAD.d, nr. 6352, s. 186. 29 BOA, MAD.d, nr. 6987, s.122. 30 Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, s. 18, 22; 386 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ bir mıntıka adıyla anılan bu bahçenin Üsküdar ile bir ilgisi var mıydı yok muydu, var ise nasıl bir ilgi olduğu hususu hâlâ izaha muhtaç bir noktada durmaktadır. Üsküdar’da yer alan yukarıdaki bahçelerden konumuz olan Üsküdar Bahçesi, Selimiye Kışlası ve Camisi’nin bulunduğu yerde idi31. Taşra bahçelerden biri olmasına karşın Üsküdar Bahçesi, sayıları zamanla 60’ı geçen diğer taşra bahçelerinin en önemlilerinden birisiydi32. Asya’ya açılan kapıda yer alması, üzerinde bir sarayı bulunduruyor olması ve bünyesinde padişaha ait atların barındığı bir ahırın bulunması bahçenin önemini artıran faktörlerdi33. Has ahıra sahip olmasından dolayı bahçe “küçük hâs bâğçe” olarak anılırdı34. BahçeP.Ğ.İnciciyan, XVIII. Asırda İstanbul, s. 10-12; Gülru Necipoğlu, Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarî Kültür, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2013, s. 143’teki Piri Reis Haritası. 31 Mustafa Cezar, “Sanatta Batı’ya Açılışta Saray Yapıları ve Kültürünün Yeri”, TBMM: Millî Saraylar Sempozyumu Bildiriler, İstanbul 1984, s. 55; Wolfgang Müller, “Das Kacak Sarayı-Ein Verlorenes Baudenkmal Istanbuls”, IX. Türk Tarih Kongresi (Ankara: 21-25 Eylül 1981), Kongreye Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1989, III, 1249. 32 Muzaffer Erdoğan, “Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri”, Vakıflar Dergisi (1958), IV, 171. 33 Ahmed Akgündüz, I. Ahmed, I. Mustafa ve II. Osman Devirleri Kanunnâmeleri (1012/1603-1031/1622), Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1996, IX, 162. Eserin müellifi her ne kadar bu öneminden dolayı, diğer bütün taşra bahçelerine alınan yeni neferlere 1,5 akça yevmiye verildiği hâlde, Üsküdar, Büyükdere (İlk bahçelerden biri olduğu için) ve Kuleli (Kanuni Sultan Süleyman’ın çocukluğunda burada belli bir süre kalmış olmasından dolayı) bahçelerine alınan yeni neferlere tıpkı Hasbahçeye alınan neferlere verildiği gibi 2 akça yevmiye verildiğini söylese de, Kuleli hariç diğer iki bahçede bu kurala riayet edilmediği görülmektedir. Bazı örnekler için bk. BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 333, 697-698, 706; BOA, MAD.d, nr. 6139, s. 324-325. 34 Bu özelliğinden dolayı atların çayırlara salınması etkinliği çoğunlukla burada yapılmaktaydı. Bir şenlik havasında yapılan atların baharda çayırlara salıverilmesi etkinliği kapsamında padişaha ait atlar Üsküdar’daki İbrahim Ağa Çayırı ile Çatalca ve Kâğıthane (P.Ğ.İnciciyan, XVIII. Asırda İstanbul, s. 78) çayırlarına; vezirlere ait atlar Beykoz çayırlarına, diğer görevlilere ait olanlarsa kendilerine tahsis edilen bahçelere salıverilirdi. Bu şenlikler esnasında padişah Üsküdar’da ise bostancıbaşı, Kâğıthâne’de ise Büyük Mirahur 387 OSMANLI İSTANBULU III nin, Hasbahçe’den sonra en kalabalık bostancı grubuna sahip bahçe olması da önemli olduğu hususunu teyit etmektedir. Bahçede çalışan bostancı sayısı bakımından Üsküdar Bahçesi XVI. yüzyılın en kalabalık ilk üç bahçeden birisi, XVII. yüzyılın ise en kalabalık bahçesi olmuştur. Yine bahçe kurulduğu tarihte Bostancı Ocağı teşkilatında taşra bahçelerinin on altıncısı olarak kayıtlara geçmişken, 1630’dan35 itibaren birinci bahçe olarak kaydedilmiştir. İlk olarak, bostancılar hakkında en ayrıntılı bilgiyi veren ilk defterlerden biri olan 971/1564 tarihli Maliyeden Müdevver Defteri’nde rastlanılan Üsküdar Bahçesi’nin bu yüzyıldaki bostancı sayısı 33 ile 92 arasında değişmiştir. Tablo 4: XVI. Yüzyılda Üsküdar Bahçesindeki Bostancılar Bostancı Toplam Yevmiye (akça) Mart 1564/Ş. 971 92 162,5 BOA, MAD.d, nr. 17256, s. 29. Haziran 1564/ Za. 971 91 161 BOA, MAD.d, nr. 6425, s. 87. Ekim 1572/C. 980 50 98,5 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 965 Aralık 1572/Ş. 980 54 104,5 BOA, MAD.d, nr. 2345, s. 144. Ocak 1573/N. 980 54 104,5 BOA, MAD.d, nr. 2345, s. 66. Ekim 1576/ B. 984 64 182,5 BOA, MAD.d, nr. 16258, s. 86, 89. Eylül 1577/B. 985 65 178,5 BOA, MAD.d, nr. 6365, s. 93. Ekim-Aralık 1577/Ş.L. 985 65 178,5 BOA, MAD.d, nr. 6365, s. 193, 293, 405 Mart 1578/M. 986 66 147 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 697. Mayıs 1578/Ra. 986 64 163 BOA, MAD.d, nr. 16260, s. 855. Temmuz 1578/Ca. 986 66 167 BOA, MAD.d, nr. 6139, s. 21. Ağustos 1578/C. 986 66 167 BOA, MAD.d, nr. 6139, s. 121. Eylül 1578/ B. 986 66 167 BOA, MAD.d, nr. 6139, s. 333. Tarih Kaynak Ağa kendisine ziyafet verirdi (Mesela bk. Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2003, II, 1076; Mür’i’t-Tevârih, haz. Münir Aktepe, İÜ Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1976, I, 172). Üsküdar Bahçesi’ndeki hasahırda bulunan atlara bostancılar bakardı (BOA, AE.SMMD.IV, nr. 8329, 1671 (1082); Akgündüz, I. Ahmed, I. Mustafa ve II. Osman Devirleri Kanunnâmeleri, IX, 162). 35 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 44. 388 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Haziran 1580/Ca. 988 37 88 BOA, MAD.d, nr. 6153, s. 205. Ocak 1581/Z. 988 40 79,5 BOA, MAD.d, nr. 6153, s. 839. Şubat 1583/M. 991 60 107 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 90. Mart 1583/S. 991 57 106 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 190. Nisan 1583/Ra. 991 56 104 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 288. Mayıs 1583/R. 991 56 108,5 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 400. Haziran 1583/Ca. 991 58 109 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 500. Temmuz 1583/C. 991 58 103 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 600. Ağustos 1583/B. 991 59 109 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 712. Eylül 1583/Ş. 991 59 105 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 820. Ekim 1583/N. 991 58 106,5 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 920. Kasım 1583/L. 991 60 105 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 1032. Aralık 1583/Za. 991 56 106,5 BOA, MAD.d, nr. 6559, s. 1140. Ocak 1586/M. 994 62 135 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 94. Şubat 1586/S. 994 64 140,5 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 194. Mart 1586/Ra. 994 68 140,5 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 294. Nisan 1586/R. 994 68 132 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 404. Mayıs 1586/Ca. 994 63 128,5 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 504. Haziran 1586/C. 994 63 133 BOA, MAD.d, nr. 6342, s. 604. Haziran 1591/Ş.999 43 114 BOA, MAD.d, nr. 6352, s. 182. Şubat 1592/R. 1000 43 117 BOA, MAD.d, nr. 6297, s. 22; nr. 16296, s. 612. Ekim 1592/M. 1001 37 112 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 178. Mayıs 1593/Ş. 1001 39 117 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 840. Temmuz 1593/L. 1001 35 103 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 978. Eylül 1593/Z. 1001 33 110 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 1118. Aralık 1595/R. 1004 34 140 BOA, MAD.d, nr. 16285, s. 142. Mart 1596/B. 1004 46 165 BOA, MAD.d, nr. 16285, s. 190. Haziran 1597/L. 1005 53 176,5 BOA, MAD.d, nr. 7165, s. 596. Şubat-Nisan 1599/ Reşen 1007 72 215 BOA, MAD.d, nr. 6911, s. 122. Ağustos-Ekim 1599/ Masar 1008 60 188 BOA, MAD.d, nr. 6911, s. 266. 389 OSMANLI İSTANBULU III Tablo 5: XVII. Yüzyılda Üsküdar Bahçesindeki Bostancılar Bostancı Toplam Yevmiye (akça) Nisan-Haziran 1610/Masar 1019 56 203,5 BOA, MAD.d, nr. 6347, s. 98. Aralık 1619-Şubat 1620/Masar 1029 74 424,5 BOA, MAD.d, nr. 6987, s.118. Eylül-Kasım 1628/Masar 1038 49 259,5 BOA, MAD.d, nr. 6580, s. 62. Ağustos-Ekim 1631/Masar 1041 70 288,5 BOA, MAD.d, nr. 6953, s. 44. Mayıs-Temmuz 1640/Masar 1050 86 248,5 BOA, MAD.d, nr. 5190, s. 76. Mart-Mayıs 1646/Masar 1056 88 385 BOA, MAD.d, nr. 6146, s. 90. Temmuz-Eylül 1659/Lezez 106936 78 598,5 BAO, MAD.d, nr. 4691, s. 432. Nisan-Haziran 1676/Masar 1087 118 495 BOA, MAD.d, nr. 6965, s. 92. Eylül 1676-Şubat 1677/RececReşen 1087 115 489 BOA, MAD.d, nr. 6965, s. 247. Aralık 1677-Şubat 1678/Lezez 1088 144 622 BOA, MAD.d, nr. 6757, s. 369. Şubat-Nisan 1680/Masar 1091 122 521 BOA, MAD.d, nr. 16727, s. 24. Ekim-Aralık 1681/Lezez 1092 118 537 BOA, MAD.d, nr. 5721, s. 617. Ocak-Mart 1684/Masar 1095 105 521,5 BOA, MAD.d, nr. 16754, s. 25. Mart-Mayıs 1686/Recec 1097 120 525 BOA, MAD.d, nr. 5976, s. 569. Şubat-Nisan 1687/Recec 1098 137 Kasım 1687-Ocak 1688/Masar 1099 122 563,5 BOA, MAD.d, nr. 5347, s. 435. Nisan-Haziran 1690/Reşen 1101 111 527,5 BOA, MAD.d, nr. 4311, s. 576. Eylül-Kasım 1693/Masar 1105 98 480 BOA, MAD.d, nr. 3951, s. 723. Ağustos-Ekim 1696/Masar 1108 144 648,5 BOA, MAD.d, nr. 720, s. 399. Ağustos-Ekim 1697/Masar 1109 115 553 Tarih Kaynak BOA, MAD.d, nr. 1730, s. 535. BOA, MAD.d, nr. 731. 36 Bu dönemden itibaren, her bahçenin emeklilerinin kendi bünyelerinde yer verilmesi uygulaması gereği, Üsküdar Bahçesi’nin emeklileri de bahçe neferlerine dâhil edilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla bu tarihten itibaren verilen bostancı sayısına emekliler de dâhildir. 390 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Tablo 6: XVIII. Yüzyılda Üsküdar Bahçesindeki Bostancılar Bostancı Toplam Yevmiye (akça) Aralık 1700-Şubat 1701/Reşen 1112 98 545,5 BOA, MAD.d, nr. 1729, s. 675. Ocak-Mart 1707/Lezez 1119 53 385,5 BOA, MAD.d, nr. 724, s. 97. Ocak-Mart 1717/Masar 1129 67 496,5 BOA, MAD.d, nr. 4297, s. 665. Aralık 1725-Şubat 1726/Recec 1138 72 594 BOA, MAD.d, nr. 16997, s. 28. Kasım 1728-Ocak 1729/Recec 1141 79 741,5 BOA, MAD.d, nr. 4063, s. 909. Ekim-Aralık 1747/Lezez 1160 84 679,5 BOA, MAD.d, nr. 804, s. 727. Haziran-Ağustos 1758/Lezez 1171 79 613 BOA, MAD.d, nr. 5724, s.717. Mart-Mayıs 1775/Masar 1189 73 475 BOA, MAD.d, nr. 17426, s. 90. Haziran-Ağustos 1784/Reşen 1198 73 532,5 BOA, MAD.d, nr. 6821, s. 1079. Şubat-Nisan 1795/Reşen 1209 76 651,5 BOA, MAD.d, nr. 17635, s. 28. Tarih Kaynak 2. Üsküdar, Kavak ve Ayazma Bahçeleri Arasındaki İlişki Üsküdar, çok sayıda saray ve bahçeye sahip olmasından dolayı bunların adlandırılmasına bazen karışıklıklar yaşanmış; bu hususta birbirinden farklı görüşlerin öne sürülmesi söz konusu olmuştur. Biz burada konunun sadece Üsküdar Sarayı/Bahçesi ile ilgili kısmı ele alacağız. Üsküdar tarihi hususunda en önemli eserlerden birini yazmış olan İ. Hakkı Konyalı, Üsküdar Sarayı’nın Kavak Sarayı ile aynı saray olmadığını, bilinenin aksine Üsküdar Sarayı’nın Ayazma Sarayı ile aynı saray olduğunu ileri sürmektedir37. Tülay Artan da, Kavak Bahçesi’nin Ayazma Bahçesi ile ilişkisinin “tam olarak anlaşılamadı37 İbrahim Hakkı Konyalı, Âbideleri ve Kitâbeleriyle Üsküdar Tarihi, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul 1977, II, 265-272. 391 OSMANLI İSTANBULU III ğını”38 belirtmek suretiyle bu husustaki tereddütlerini dile getirmektedir. Yine A.S. Ünver39, Necla Arslan40 ve M. Gözde Ramazanoğlu41 ise, Kavak ve Üsküdar saraylarının “aynı sınırlar içerisinde farklı yapı gruplarının adı” olduğunu belirtmektedirler. Evvela bunlardan İ. Hakkı Konyalı’nın ileri sürdüğü Ayazma Bahçesi ile Üsküdar Bahçesi’nin aynı olduğuna dair görüşünü ele alalım. Hemen belirtelim ki, bugün elde ettiğimiz bilgi ve belgeler Ayazma Sarayı/Bahçesi ile Üsküdar Sarayı/Bahçesi’nin birbirinden tamamen farklı yapılar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle Bostancı Ocağı’na ait tüm mevacib kayıtlarında bu husus açıkça görülmektedir. Bu kayıtlarda sık geçen “bağça-i Rüstem Paşa eş-şehr Ayazma” ibaresinden de anlaşılacağı üzere Ayazma Sarayı/Bahçesi ile burada yer alan Rüstem Paşa Sarayı/Bahçesi ile aynıdır42. Bostancı Ocağı neferlerinin maaşlarını konu alan tüm mevacib defterlerinin yanı sıra bahçelerdeki yapılar ve bunların içindeki eşyaların sayımını konu alan defterler de43 Üsküdar Bahçesi ile Ayazma Bahçesi’nin birbirinden tamamen farklı mekânlar olduğu hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak kesinlikte ispatlamaktadır. Bu hususta zikredeceğimiz bir diğer kaynak ise bostancıbaşı defterleridir. Bu defterlerin verdiği 38 Tülay Artan, “Kavak Bahçesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul 1994, IV, 495. 39 A. S. Ünver, “Üsküdar Kavak Sarayı Hakkında Vesikaları Sıralama ve Bir Deneme I”, Yücel, sayı 29 (1937), s. 175; A. S. Ünver, “Üsküdar Kavak Sarayı Hakkında Vesikaları Sıralama ve Bir Deneme II”, Yücel, sayı 30 (1937), s. 211. Yine aynı müellifin iddia ettiğinin aksine (s. 177-178) Kavak Bahçesi ile Haydarpaşa Bahçesi, başta ocağa ait mevacib defterleri olmak üzere diğer belgelerle de ispatlandığı gibi, aynı bahçeler değildir. 40 Necla Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul (18. Yüzyıl Sonu ve 19. Yüzyıl), İBB Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul 1992, s. 102. 41 M. Gözde Ramazanoğlu, Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası Ve Yerleşim Alanı, YDT, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul 2003, s. 53-54. 42 Mevacib kayıtlarında sıklıkla kullanılan bu ibarenin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında da kullanıldığına dair bk. BOA, MAD.d, nr. 17345, s. 24, 13 Mart 1774 (29 Z. 1187). 43 BOA, MAD.d, nr. 4763, 29 Eylül 1705 (10 C. 1117); BOA, C.SM, nr. 2351, 7 Mart 1724 (11 C. 1136). 392 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ bilgiye göre XIX. yüzyılın başında (1802, 1814-1815) her iki sarayın arasında, sadece sahil şeridini esas aldığımızda elliyi aşkın bahçeli ev ve yalı bulunduğuna44 göre, her ikisinin aynı mekân olması söz konusu değildir45. Her iki sarayın yapım tarihlerinin birbirinden farklı olması da, bu iki sarayın aynı saray olamayacağını ortaya koymaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz üzere Üsküdar Sarayı 1555 yılının yazında tamamlanmıştı. Oysa Rüstem Paşa Sarayı yani Ayazma Sarayı ise bundan önceki bir tarihte yapılmış olmalıydı. Zira Rüstem Paşa, ilk sadaret görevinde 1553’te azledildiğinde bu burada oturmaktaydı46 ve hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen kendisini ziyarete gelen elçileri burada kabul etmekteydi47. Konyalı’nın Üsküdar Sarayı ile Kavak Sarayı’nın aynı saray olmadığı yönündeki görüşünün de artık geçerliliğini yitirdiğini söyleyebiliriz. Arşiv belgeleri ve kroniklerin verdiği bilgilerden, bu iki farklı adın aynı mekânı tanımlamak için kullanıldığı, dolayısıyla her iki sarayın-bahçenin aynı yerler olduğu anlaşılmaktadır. Farklı vesikalarda bahçe üzerinde yer alan yapıların bir kısmı bazen Üsküdar Sarayı/ Bahçesi’ne bazen de Kavak Sarayı/Bahçesi’ne ait yapılar olarak ifade edilmiş olması bu hususu teyit etmektedir. Mesela yukarıda da bahsettiğimiz gibi II. Selim döneminde Üsküdar Bahçesi’nde yaptırılan ve bu bahçede olduğu daha birçok vesikaca da ispatlanan Mehmed Paşa Köşkü, XVIII. yüzyıla ait birçok belgede Kavak Sarayı’nın bir yapısı olarak zikredilmiştir: “Kavak-sarâyı’nda vâki‘ Mehemmed Paşa Kasrı”48; 44 Şevket Rado, “Bostancıbaşı Defteri: 1802 Yılında Boğaziçi ve Haliç Kıyılarında Kimler Otururdu?”, Hayat Tarih Mecmuası (İlavesi), I/6 (1972), s. 23-24; Reşad Ekrem Koçu, “Bostancıbaşı Defterleri”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, sayı 4 (1958), s. 89-90. 45 Daha fazla bilgi için bk. Murat Yıldız, “Geçmişten Bugüne Üsküdar Ayazma Mahallesi’nde Yapı-Mekan İlişkisi”, History Studies, Prof. Dr. Halil İnalcık Armağanı, 5/2 (Mart 2013), s. 569-570. 46 Erhan Afyoncu, “Rüstem Paşa”, TDVİA, İstanbul 2008, XXXV, 289. 47 Ogier Augerius De Busbecq, Türk Mektupları, çev. Hüseyin Cahit Yalçın, Remzi Kitabevi, İstanbul 1939, s. 41-42. 48 “Mehmed Emin Edîb Efendi’nin Hayatı ve Târihi”, haz. Ali Osman Çınar, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 1999, s. 328. 393 OSMANLI İSTANBULU III “Kavak Sarâyı’nda Mehmed Paşa Kasrı”49; “Üsküdar’da Kavak hadîka-i hümâyûnda vâki‘ Mehmed Paşa Kasrı”50; “Üsküdar’da Kavak Saray-ı hümâyûnu ittisâlinde vâki‘ Mehmed Paşa kasr-ı hümayununa”51; “Üsküdar’da Kavak Sarâyı’nda vâki‘ Mehmed Paşa Kasrı’na”52, “Üsküdar Kavak Sarayı’ndaki tazıcılar ocağının ve diğer yapıların yıktırılması, Mehmed Paşa Kasrı’nın bırakılması”53; “Üsküdar Kavak Saray-ı hümâyûnunda vâki‘ Mehmed Paşa Köşkü” ve “Üsküdar Kavak sarây-ı hümâyûnu derûnunda Mehmed Paşa köşkü”54 gibi. Bu örneklerde de görüldüğü üzere, aynı yapılara sahip her iki bahçenin doğal olarak aynı olması gerektiği kendiliğinden anlaşılmaktadır55. Öte yandan konuyla ilgili mevcut belgelerin, bahçeyi tarif sadedinde kullanılan Üsküdar ve Kavak isimlerini tarihlendirmemize sundukları katkı, meseleyi özetler niteliktedir. Belgelerden ilk iki yüzyıla (1555-1750) ait olanların neredeyse tamamında bahçenin Üsküdar Bahçesi, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından sonrakilerinde ise daha çok Kavak Bahçesi56 olarak bahsedildiği görülmektedir. Buradan hareket49 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, TTK, Ankara 1993, s. 165. 50 BOA, C.SM, nr. 60/3009, 24 Mayıs 1737 (24 M. 1150). 51 BOA, C.AS, nr. 645/27154, 8 Ocak 1760 (19 Ca. 1173). 52 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 335. 53 Câbî Ömer Efendi, Câbî Târihi (Târîh-i Sultân Selîm-i Sâlis ve Mahmûd-i Sânî), Tahlîl ve Tenkidli Metin, haz. Mehmet Ali Beyhan, TTK, Ankara 2003, I, 34-35. 54 BOA, C.AS, nr. 143/6338, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215). 55 Nitekim Mustafa Cezar da, her iki adın aynı saray-bahçe için kullanıldığını ifade etmektedir (Mustafa Cezar, “Sanatta Batı’ya Açılışta Saray Yapıları ve Kültürünün Yeri”, s. 55). 56 BOA, C.SM, nr. 60/3009, 24 Mayıs 1737 (24 M. 1150); C.AS, nr. 645/27154, 8 Ocak 1760 (19 Ca. 1173); C.AS, nr. 692/29034, 20 Şubat 1776 (29 Z. 1189) ; C.SM, nr. 57/2897, 7 Nisan 1779 (20 Ra. 1193); C.SM, nr. 8513, 24 Ekim 1780 (25 L. 1194); TS.MA.d, nr. 2251, vr. 7b, 9b, 26 Temmuz 1788 (22 L. 1202); MAD.d, nr. 10415, s.1, 21 Haziran 1790 (8 L. 1204); C.DH, nr. 99/4949, 31 Mayıs 1792 (9 L. 1206); C.SM, nr. 175/8765, 9 Aralık 1800 (22 B. 1215); C.AS, nr. 773/32689, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); C.AS, nr. 143/6338, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); D.BŞM.BNE.d., nr. 16488, 2 Mayıs 1802 (29 Z. 1216); C.AS, nr. 1167/51941, 10 394 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ le Üsküdar Sarayı/Bahçesi ile Kavak Sarayı/Bahçesi’nin birbirinden farklı yapılar ya da “aynı sınırlar içerisinde farklı yapı grupları” olmadığı; sadece aynı yapının zaman içinde yaşadığı isim değişikliğinden ibaret olduğu söylenebilir. Tarihsel süreçte yaşanan bu isim değişikliği, bahçenin bitişiğindeki Kavak İskelesi’nden57 kaynaklanmış olabilir. Zira Osmanlılarda yapıların adlandırılmasında bazen komplekse ait bir yapının isminin zamanla bütün kompleksi tanımlamak için kullanıldığı vakidir. Bu hususa en tipik örneği Topkapı Sarayı teşkil etmektedir. Yapıldığı tarihten XVIII. yüzyılın ortalarına kadar Yenisaray (Sarây-ı cedîd) olarak anılan saray, bu yüzyılda yapılan Topkapı Sahilsarayı’nın adıyla anılmaya başlanmış; söz konusu sahil sarayı bir yangınla yok olmasına rağmen zamanla Topkapı ismi, Yenisaray’ın tamamını ifade eder hale gelmiştir58. Üsküdar Sarayı/Bahçesi için de aynı durumun söz konusu olduğu söylenebilir. 3. Üsküdar Bahçesi ve Padişahlar Padişahların bahçeleri kullanma durumlarına göre genel bir tasnif yapmak gerekirse İstanbul’un fethinde kadar Osmanlı padişahlarının eğlenme ve dinlenme mekânları olarak Bursa ve Edirne’deki koru ve bahçeler, II. Mehmed - IV. Mehmed arasındaki dönemlerde Ekim 1803 (23 C. 1218); C..SM.. 23/1164, 10 Temmuz 1803 (20 Ra. 1218); D.BŞM. BNE.d., nr. 16108, Eylül 1804 (C. 1219); C.BLD, nr. 110/5466, 20 Mart 1806 (29 Z. 1220); HAT, nr. 1498/43, 26 Nisan 1807 (17 S. 1222); C.BLD, nr. 149/7446, 2 Mayıs 1850 (19 C. 1266); ŞD, nr. 587/15, 4 Nisan 1898 (13 Za. 1315); “Mehmed Emin Edîb Efendi’nin Hayatı ve Târihi”, haz. Ali Osman Çınar, s. 328; Mehmed Hasib Rüznâmesi (H. 1182-1195 / M. 1768-1781), haz. Süleyman Göksu, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştımaları Enstitüsü, YYLT, İstanbul 1993, s. 52; III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 141, 165, 229, 250; Câbî Târihi (Târîh-i Sultân Selîm-i Sâlis ve Mahmûd-i Sânî) haz. Mehmet Ali Beyhan, TTK, Ankara 2003, I, 34-35. 57 Piri Reis haritası (Gülru Necipoğlu, The Age Of Sinan: Architectural Culture in The Ottoman Empire, Reaktion Books, London 2005, s. 298; Gülru Necipoğlu, Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarî Kültür, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2013, s. 402). 58 Zeynep Tarım Ertuğ, “Topkapı Sarayı”, TDVDİA, İstanbul 2012, XLI (41), 256. 395 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul ve Edirne’deki bahçeler, 1687-1703 yılları arasında neredeyse sâdece Edirne’deki bahçeler, 1703 Edirne Vak’ası’ndan sonra XVIII.. yüzyılda tahta geçen ilk beş padişah döneminde Haliç ve Kâğıthane’deki bahçeler ve III. Selim döneminden itibaren ise Boğaziçi’ndeki bahçe ve koruların ön plâna çıktığını görüyoruz. Konumuz olan Üsküdar Bahçesi’nin de, padişahların dinlenme-eğlenme mekânı tercihlerindeki bu genel eğilime uygun olarak, kurulduğu tarihten itibaren padişahların gözde bahçeleri arasında yer almıştır. Bahçeye olan ilginin zirveye çıktığı dönem ise XVII. yüzyıl olmuştur. Bunun nedeni bahçede en çok kalan padişahlar olma özelliği taşıyan üç padişahın, I. Ahmed, IV. Murad ve IV. Mehmed bu yüzyılda yaşamış olmalarıdır. Hiç şüphesiz bahçede vakit geçiren padişahlar yukarıda sayılanlarla sınırlı değildir. Kurulduğu tarihten dönüşüm yaşadığı XVIII. yüzyılın sonuna kadar bahçe neredeyse bütün padişahlar tarafından tercih edilen bir mekân olmuştur. Başta banisi I. Süleyman olmaz üzere II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Ahmed, IV. Murad, I. İbrahim, IV. Mehmed, II. Mustafa, I. Mahmud, III. Mustafa, I. Abdülhamid ve III. Selim, farklı amaçlar için bahçeyi kullanmışlardır. XVII. yüzyılın sonuna kadar padişahların bahçeye yaptıkları seyahatler genellikle göç-i hümayun (yani uzun bir süre ve kalabalık bir maiyetle gitme) şeklinde; bu tarihten sonra ise itibarense neredeyse tamamına yakını biniş-i hümayun (az bir maiyetle ve günübirlik) şeklinde gerçekleşmiştir59. Seyahat tipindeki bu değişiklik bile bahçenin “gözde mekân”dan “gözden düşmüş” bir mekâna doğru dönüşen tarihsel sürecini yansıtan somut bir göstergedir. kurulduğu tarihten işlevini yitirdiği tarihe kadar Üsküdar Bahçesi padişahların şu faaliyetlere sahne olmuştur: 3.1. Tebdîl-i Hava, Kesb-i Safâ, Zevk ü Safâ “Tebdîl-i Hevâ, Kesb-i Sefâ, Zevk ü Sefâ” ifadeleri, kroniklerde Osmanlı padişahlarının bahçelere gitme veya oralarda kalma 59 Yine İnciciyan da, kendi dönemlerinde (XVIII. yüzyılın ortaları) Kavak Sarayı’na artık göç yapılmadığını zikretmektedir (G.V. İnciciyan, Boğaziçi Sayfiyeleri, çev. Orhan Duru, İstanbul 2000, s. 85). 396 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ gerekçeleri bağlamında kullanılan en genel ve yaygın ifadeler olarak göze çarpmaktadır. Birer eğlenme ve dinlenme mekânı olan söz konusu yerlerin çağrıştırdıkları ile, yukarıdaki ifadelerle anlatılmak istenenlerin farksız olması tabiidir. Esasında bu ifadelerin çağrıştırdığı etkinlikler, aşağıda 17 başlık altında verdiğimiz faaliyetlerin önemli bir kısmını kapsamaktadır. Ancak biz bu başlık altında sadece diğer başlıkların herhangi birisine dâhil edemediğimiz padişah etkinliklerini derç ettik. Üsküdar Bahçesi “tebdîl-i hevâ, kesb-i safâ, zevk ü safâ” için birçok padişah tarafından ziyaret edilmiştir. Seferlerden fırsat buldukça Kanuni’nin tercih ettiği bahçelerden birisi bu bahçe olmuştur60. Yaz mevsiminde neredeyse her gün uğrayacak kadar buraya düşkün olan II. Selim61 ile bahçeye düşkünlüğü, adına bir köşk yaptırmakla gösteren III. Murad62, XVI. yüzyılın bahçeden söz konusu gerekçeyle en çok istifade eden padişahlarıydı. Bahçedeki iç sarayda olan yastık, minder, yorgan gibi eşyalarla mutfak eşyasının sayımını içeren bir defterdeki bilgilere bakılırsa, III. Mehmed de, dinlenmek için bahçede kalmıştır63. Bahçeden en çok istifade eden padişahların başında gelen I. Ahmed, yıllık programı gereği64 bahçeye, baharın başlamasıyla birlikte gelirdi. Bu gelişlerinde birinde darüssaade ağası, nedimleri, harem 60 Mesela bk. Dündar Alikılıç, “Üsküdar Hasbahçeleri”, Üsküdar Sempozyumu IV, I, 427’deki minyatür. 61 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 36. 62 Bk. Nurhan Atasoy, Hasbahçe Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek, s. 310’teki minyatür. 63 TS.MA.d, nr. 6734, 31 Aralık 1599 (13 C. 1008). 64 Mustafa Safi’ye göre padişahın yıllık programı şöyle idi: Kış mevsiminde Yenisaray’da kalır, bu mevsimde avlanmak için Davudpaşa Bahçesi’ne giderdi. Bahar mevsimi gelince önce Beşiktaş Bahçesi’ne göç eder, burada belli bir müddet kaldıktan sonra Üsküdar Bahçesi’ne göç ederdi. Burada da bir süre kaldıktan sonra önce İstavroz, sonra civardaki diğer bahçelere, yaz mevsiminin sonlarına doğru Davudpaşa Bahçesi’ne göç ederdi. Orada kaldığı müddet zarfında bazen Haramidere Bahçesi’ne yarım göç ya da binişle gider, bazen de etraf bahçelere aynı şekilde uğrardı (Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-tevârîh’i, haz. İbrahim Hakkı Çuhadar, I, 133-134). 397 OSMANLI İSTANBULU III ağalarından at binen ve harp aletlerini kullanabilenleri, doğancıbaşı, av kuşlarından sorumlu birkaç görevli ile birlikte başta Üsküdar bahçesi olmak üzere bu tarafta olan bahçelerde “tebdîl-i hevâ ve kesb-i safâ üzere” olmuştur65. Şehzadelik döneminde uzun süren hapishane hayatında yaşadığı can korkusu, hafakan, stres, endişeden dolayı sağlığı bozulmuş olan Sultan İbrahim’in66 bahçelere yaptığı gezintilere genellikle bu hafakanlarından kurtulma isteği idi. Bu yüzden İstanbul’un etrafındaki bahçelere sık sık gezintiye çıkan padişahın uğradığı bahçelerden birisi de Üsküdar Bahçesi idi. Padişah, Aralık 1641 (Ca. 1051) ve Aralık 1642 (Ca. 1052)’de başta Üsküdar Bahçesi olmak üzere etraf bahçelerde “zevk ü şâdîde” idi67. Osmanlı Devleti tarihi boyunca saray bahçelerinden en çok istifade eden padişahların başında IV. Mehmed gelmektedir. Gerek uzun bir saltanat dönemi yaşamış olması gerek devlet idaresinin güçlü vezirlerin elinde olması gerekse kendisinin tabiat olarak eğlenmeye, gezmeye, avlanmaya düşkün olmasından dolayı bahçeler onun en çok vakit geçirdiği mekânlar olmuştur. Onun sık sık kaldığı bahçelerden birisi de Üsküdar Bahçesi idi. Bir ödeme makbuzunda edindiğimiz bilgiye göre IV. Mehmed, 1654’te kalabalık bir maiyetle Üsküdar Bahçesi’nde dinlenmiştir68. 1656 yılında ise IV. Mehmed, “kesb-i hevâ ve tebdîl-i neşv ü nemâ için havâss-ı mukarrebîn ile” 1 Ağustos 1656 günü Üsküdar Bağçesi’ne geçmiştir69. Padişah bahçede zevk ü sefâ sürerken halk ise korku ve endişe içerisindeydi. Zira Çanakkale Boğazı’nı kapatan, ardından Bozcaada ve Limni’yi alan Venedikliler’in her an İstanbul’a saldırıda bulunabilecekleri şayiası yayılmıştı. 65 “Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-tevârîh’i”, haz. İbrahim Hakkı Çuhadar, I, 152; II, 137; “Peçevî Tarihi Edisyon Kritiği Bağdat Nüshası (284-317 Metin, Dizin, Özel Adlar Sözlüğü)” haz. Melek Metin, YYLT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2006, s.115-116. 66 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2007, III, 973. 67 Topçular Kâtibi Abdulkādir Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1157, 1167. 68 Bu gezi esnasında matbah-ı amire, harem ve ağaların masrafı için 19 M. 1064’te, 55.200 akçalık bir ödeme yapılmıştır (BOA, İE.SM, nr. 9/863). 69 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, VI, 1690. 398 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Bu şayiaya karşı yaşlı sadrazamın tek icraatı olan surların üzerindeki evleri yıktırıp daha heybetli görünmesi için surları beyaza badana ettirmek, halktaki endişeyi artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Bu faaliyeti düşmanın İstanbul’a saldıracağının kesin işareti olarak algılayan halktan bazıları hac veya diğer bahanelerle Üsküdar’a taşınmaya başlamış; emlakini satıp karşıya yakaya taşınma furyasından dolayı 10 kise değerindeki gayrimenkuller 1.000 kuruşa kadar inmişti. Bir panik, korku, huzursuzluk havasının hâkim olduğu başkentte idarecilerin acziyeti halkı isyan noktasına getirmişti. Bu karmaşa ve keşmekeşlik bile IV. Mehmed’in Üsküdar Bahçesi’nde sürdüğü zevk ü sefayı bölmeye yetmemişti. Ne halkın artık açıkça kendisini eleştirisi ne de idarecilerin duruma vaziyet etmesi için bir kaç defa yazıp gönderdiği mufassal arzıhaller onun bu kayıtsız tutumunu değiştirmeye yetmemiştir. Nihayet isyan emarelerinin görülmeye başlanması üzerine padişah bahçedeki programını kesip 2 Eylül 1656 günü İstanbul’a dönmüştür70. IV. Mehmed 1071 yılının yaz mevsiminin bir kısmını Üsküdar Bahçesi’nde geçirmiştir71. Ister şehir içi ister şehir dışı gezileri dönüşlerinde olsun IV. Mehmed’in Yenisaray’da pek kalmadığı görülmektedir. Dönüşlerde sarayda bir kaç gün ancak kalabilen padişah, bulduğu ilk fırsatta bahçelerden birine göç ederdi. 1072 yılındaki Edirne dönüşünde de aynı şekilde davranan padişah, 10 Nisan 1662 (20 Ş. 1072)’de İstanbul’a varır varmaz iki gün sonra ayağının tozuyla denilebilecek bir aculiyetle ziyadesiyle özlediği Üsküdar Bahçesi’ne geçmiştir72. IV. Mehmed 1676 (1087) yılında da, “âb u havâ-yı ‹âfi70 Mehmed Halife, “Târîh-i Gılmanî”, haz. Ertuğrul Oral, YDT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2000, s. 51; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, IV, 1694-1696; Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa, “Zeyl-i Fezleke (1065-22 Cemaziyelevvel 1106 / 1654-7 Şubat 1695), (Tahlil Ve Metin)”, haz. Nazire Karaçay Türkal, YDT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2012, s. 67. 71 Burada kalındığı süre zarfında mutfak, harem ve ağalar tayinatı olarak toplam 445.900 akçalık ödeme yapılmıştır (BOA, İE.SM, nr. 4/268, 7, 8, 10, 11, 12, 13, 14 ve 17 numaralı belgeler). 72 Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)], haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 154; Zeyl-i Fezleke, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 254-255. Bahçedeki kasırların masrafları, harem mutfağının masrafı 399 OSMANLI İSTANBULU III yet-efzâsı dil-pesend-i Şehriyâr-ı kişver-güşâ olan” Üsküdar Bahçesi ile birlikte İstavroz Bahçesi ve Haliç’teki bahçelerin her birisinde “tefrîc-i kalb-i mülûkâneleri içün” birkaç gün kalmıştır73. 1677 (1088) yılının yaz mevsiminin başında Üsküdar Bahçesi’nde geçiren IV. Mehmed, buradan önce İstavroz’a, sonra Kandilli’ye göç etmiştir74. IV. Mehmed, 29 Mayıs 1679 (18 R. 1090)’da Karadeniz ve Akdeniz’e gönderilecek donanmalar için yapılan tören biter bitmez padişah vakit kaybetmeden Üsküdar Bahçesi’ne geçmiştir75. Bahçede padişah için yapılan hazırlıklar bağlamında bazı yapılar onarılmış76; bahçe ekilen çiçeklerle donatılmış77 ve önemli miktarda mefruşat eşyası alınmıştır78. 1680 (1091) yılında Üsküdar Bahçesi’nde eğlenen IV. Mehmed79, daha buraya gelmeden bahçenin hazırlanması için hummave ağaların tayinatı olarak olan 22 Z. 1072’de ödenen 17.860 akça için bk. BOA, İE.SM, nr. 1393, 7 M. 1073, 4 nolu belge. Yine bu göç esnasında sadrazamın mutfağının masrafı için 22 Z. 1072’de yapılan 6.680 akçalık ödeme için bk. BOA, İE.SM, nr. 4/268, 1 numaralı belge. 73 Bakkālzâde Defterdâr Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, Tahlil ve Metin (1066-1116/1656-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara 1995, s. 73. Bahçede, kalınan süre zarfında, 26 Haziran-24 Temmuz 1676 tarihleri arasında harem-i hümayun mühimmatı için yapılan masrafa dair bk. BOA, MAD.d, nr. 7370, s. 4, 12 Eylül 1676 (4 B. 1087). 74 Bu gezilere esnasında Üsküdar Bahçesi’nden önce İstavroz, sonra da Kandilli bahçelerine taşınan çadır ve döşemelerin nakliye masrafı olarak 6.540 akça ödenmiştir (BOA, AE.SMMD.IV, nr. 3984, 8 Ağustos 1677/8 C. 1088). Yine bu yılki geziye bahçedeki yapıların hazırlanması için yapılan tamirata dair bk. BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 22, 24, 1677 (1088). 75 Zeyl-i Fezleke, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 754-755. Bu gezi esnasında padişahla birlikle sırasıyla Üsküdar, İstavroz, Mirimiran ve Kandilli bahçelerine taşınan mehterhane eşyasının taşınma masrafı olarak 9.000 akça ödenmiştir (BOA, AE.SMMDIV, nr. 5155, 12 Eylül 1679/6 Ş. 1090). 76 BOA, İE.SM, nr. 10/945, 26 Nisan 1679 (15 Ra. 1090); BOA, KK.d, nr. 7110,s. 8, 9, 10-12. 77 BOA, AE.SMMD.IV, nr. 8531, 10 Mart 1679 (27 M. 1090). 78 BOA, İE.SM, nr. 13/1270, 23 Ekim 1679 (18 N. 1090). 79 Bu yıl Tersane, Davudpaşa, Karaağaç, İstavroz, Kandilli ve Üsküdar bahçelerinin başta mutfak masrafı olmak üzere harem ve ağaların masrafı olarak 26 400 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ lı bir çalışma başlatılmıştır. Belli bir müddet burada kalan padişah, 10 Ağustos 1680 (14 B. 1091’’de tamiri yeni bitmiş olan Beşiktaş Bahçesi’ne geçer80. IV. Mehmed’in aynı yıl tekrar bahçeye döndüğü, Mehmed Paşa Köşkü’ndeki eşyaların yenilenmesinden anlaşılmaktadır81. Yaklaşık bir sene sonra (Temmuz 1681/C. 1092) padişah kalabalık bir maiyetle tekrar Üsküdar Bahçesi’ne gelmiştir82. Haremdeki odaların Mısır hasırlarıyla döşenmesi, küçük sultan için de oyuncakların yapılması83 yapılan hazırlıklardan sadece birkaçı idi. Bir sonraki yıl da bahçede ailesiyle bulunan IV. Mehmed şehzadesi için yapılan araba masrafı olarak 9 Temmuz 1682 (4 B. 1093)’de 20.885 akçalık ödeme yapılmıştır84. Padişah burada kaldığı süre zarfında bahçenin bakımı özenle yapılmış, bu meyanda lale bahçeleri ile taht meydanındaki kuru otlar temizlenmiştir85. Kasım 1679 (22 L. 1090)’da 1.200.000, 19 Kasım 1680 (26 L. 1091)’de 1.429.600, 29 Kasım 1680 (7 Za. 1091)’de 1.300.000, 9 Temmuz 1680 (11 C. 1091)’de 200.000, 20 Ekim 1680 (26 N. 1091)’de 780.000, 4 Ocak 1681 (13 Z. 1091)’de 1.095.040 ve 28 Aralık 1681 (17 Z. 1092)’de 1.000.000 akçalık ödeme yapılmıştır. (BOA, KK.d, nr. 7110, s. 117, 118). 80 “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 759. 81 Bu yılın Zilhicce ayında Sultan Ahmed Kasrı’nın döşenmesi için satın alınan mutalla çiçekli kadife, sade çiçekli kadife, Bursa yastıkları, kırmızı kirpas, beyaz ve taraklı keçe, Uşak kaliçesi, Acem keçesi, Selanik hasırı, kaba hasır, Mısır hasırı, ham penbe ve diğer malzemelerle bunların taşınma ücreti olarak toplam 250.920 akça ödenmiştir (BOA, AE.SMMD.IV, nr. 5337, 11 Ağustos 1680/15 B. 1091). 82 BOA, D.BŞM.d., nr. 409, s. 2-3, Temmuz 1681 (C. 1092). Göç esnasında kullanılan yük hayvanlarının masrafı olarak 14 Eylül 1681 (1 N. 1092)’de 120.000 akçalık ödeme yapılmıştır. Yine padişah Üsküdar-Beşiktaş bahçelerindeki bu gezisi esnasında yapılan masrafların bir kısmı için 27 Kasım 1681 (16 Za. 1092)’de 1.000.000 akçalık ödeme yapılmıştır (BOA, KK.d, nr. 7110, s. 118). 83 BOA, C.SM, nr. 77/3900, Temmuz 1681 (C. 1092). 84 BOA, İE.ENB, nr. 2/159, 5 Temmuz 1682 (29 C. 1093). 85 Bu iş için toplam 1.640 akça harcanmıştır (BOA, C.SM, nr. 1936, 24 Ocak 1683/25 M. 1094). Bir sene sonra da birkaç bahçe ile birlikte Üsküdar Bahçesi’nin de kuru otlardan temizlenmesi masrafı olarak toplam 21.660 akça ödenmiştir (BOA, İE.SM, nr. 5/355, 26 Kasım 1684/18 Z. 1095). 401 OSMANLI İSTANBULU III Üsküdar Bahçesi’ne hiç iltifat etmeyen padişahlar da vardı. Bunlar I. Mustafa, II. Osman, II. Süleyman, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Osman idi. Bunlardan I. Mustafa, gerek sağlık durumunun elverişsizliği gerekse tahtta çok kısa süre kalmış olması, bahçeye hiç uğramamasında etkili olmuştur. II. Süleyman ve II. Ahmed’in saltanatlarının bitmeyen sefer yıllarına denk gelmesi ve kısa sürmesi; II. Mustafa’nın da saltanatının önemli bir kısmının sonuçsuz kalan seferlere ya iştiraki ya da ilgilenmek için sürekli olarak Edirne’de kalmasından kaynaklanmıştır. Devam eden savaşlar esnasında tahta geçen ve bitmek bilmeyen seferlerden dolayı Edirne’de kalmak zorunda kalan II. Mustafa, ancak Karlofça Antlaşması sonrası İstanbul’a gelebilme imkânı bulmuştur. Ancak hocası ve aynı zamanda şeyhülislam olan Feyzullah Efendi’nin telkinleri üzerine kısa bir süre kaldıktan sonra başkentten ayrılan padişahın bu kısa süre zarfında uğradığı nadir bahçelerden birisi de Üsküdar Bahçesi olmuştur86. Bu padişahlar arasında Üsküdar Bahçesi’ne ilgisizliği hayret uyandıranı, hiç şüphesiz adı, çiçek, bahçe, eğlenme ile en çok anılan padişahlardan biri olan III. Ahmed’di. Onun bu ilgisizliğinin sebebini tam olarak tespit ve teşhis edemesek, İnciciyan’ın iddia ettiği üzere deniz korkusu olması muhtemeldir. İnciciyan onun bu korkusundan dolayı Boğaziçi’nde gezmeye pek çıkamadığını, kapandığı Haliç ve Kâğıthane havzasının bu yüzden hızla geliştiğini ifade etmektedir87. Onun Üsküdar Bahçesi’ne yaptığı ender gezilerinden birisi 16 Mayıs 1710 (17 Ra. 1122)’da gerçekleşmiş, Cuma namazından sonra uğradığı sarayda biraz eğlenebilmiştir88. Bir diğer gezisi de 1724 yılında gerçekleşmiştir89. 86 Üsküdar Bahçesi’nde belli bir süre kalan II. Mustafa, buradan Tersane Bahçesi’ne göç etmiştir. Padişah gelmeden evvel Tersane Bahçesi’nde Haziran-Temmuz 1700 (Ra. 1112)’de gereken onarım yapılarak bahçe padişahın kullanımına hazır hale getirilmiştir (BOA, MAD.d, nr. 3992, s. 336, 17 Mayıs 1701/9 Z. 1112). 87 G.V. İnciciyan, Boğaziçi Sayfiyeleri, çev. Orhan Duru, Eren Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 80. 88 Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, haz. Raşit Gündoğdu, Çamlıca, İstanbul 2005, II, 1018. 89 BOA, C.SM, nr. 2351, 7 Mart 1724 (11 C. 1136). 402 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Bahçede kesb-i sefâ katagorisine konulabilecek bir etkinlik de kiraz sefâsı idi. Mayıs ayında kiraz sefası yapmakla ismi özdeş hale gelen IV. Mehmed’in90 bu bahçede de aynı etkinlikte bulunduğu görülmektedir. Mayıs 1652’de bu bahçeye gelen padişah “kiras faslında anda” eğlenir91. Kiraz mevsiminde bahçede eğlenen bir diğer padişah ise I. Mahmud’dur. Haziran 1731 (Z. 1143)’de buradaki atış talimlerini seyreden ve kendisi de bizzat tüfek atışı yapan padişah daha sonra buradaki kiraz bağlarından toplanan kirazları yemiştir92. 3.2. Avlanma Padişahların bahçelerde yaptıkları etkinlerin başında hiç şüphesiz avlanmak da gelirdi. Avlanmak kuruluş döneminden itibaren Osmanlı padişahlarının rağbet ettiği bir etkinlik olup, genellikle Bursa, Edirne, İstanbul, Filibe, Yanbolu, Gümülcine, Ferecik, Dimetoka, Uzuncaova gibi yerlerdeki koru, kır ve bahçelerde yapılırdı93. Padişahların İstanbul’da av için tercih ettikleri bahçelerden olan 90 Mesela 13 Haziran 1668 (3 M. 1079)’de Kırkilise’de (Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)], haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 293), 1678 (1089) Çehrin Seferi’ne gidiş esnasında Balçık’ta (“Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 741), 27 Mayıs 1681 (9 Ca. 1092)’de Haliç’te (“Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 768) ve 1687 yılının Mayıs ayında ise İstavroz ve Çengelköy’de (“Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s.1037) sahiplerinden satın aldığı kiraz bahçelerinde kiraz sefası yapmıştır. Devrindeki idarecilerin de bu hususta kendinden geri kalmadığı görülmektedir. Başkenti adeta nefes alamaz hâle getiren Çanakkale Boğazı ablukasını kaldırmak için Venediklilerle mücadele etmeye gönderilen “a‘yân u erkân” başarısız olmalarına rağmen kiraz mevsiminden istifade etmeyi ihmal etmemişlerdir. Onların böyle ciddi bir mesele karşısındaki bu rahat tavırlarını Kâtip Çelebi, “boğaz muhâsarası kaydını unudup boğaz derdine düşdiler” şeklinde eleştirmiştir (Kâtib Çelebi, “Fezleke (Tahlil ve Metin)”, haz. Zeynep Aycibin, YDT, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2007, s. 1067). 91 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1395. 92 “1730 Patrona Halil İsyanına ve I. Mahmud Devrine Ait Tarihçe”, haz. Şükran Çınar, İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Mezuniyet Tezi, İstanbul 1974, s. 56. 93 Şenol Çelik, “Osmanlı Padişahlarının Av Geleneğinde Edirne’nin Yeri ve Edirne Kazasındaki Av Alanları (Hassa Şikâr-Gâhı)”, XIII. Türk Tarih 403 OSMANLI İSTANBULU III İstanbul’un Anadolu tarafındaki Tokat (Beykoz), Göksu, Kandilli ve Üsküdar ile Rumeli tarafındaki Haramidere, Halkalı, Davutpaşa, Kağıthane, Karaağaç, Feridun, Ayazağa ve Büyükdere94 gibi bahçelerin her birisi bir orman, koru, vadi veya kıra komşu olduklarından av hayvanlarının mebzul miktarda bulunmasına imkân sağlayan yerlerdi. Ancak padişahların bizzat bu bahçelerden ziyade bahçelerin eklentisi niteliğindeki söz konusu yerlerde avlandığını söylemek daha doğru olur. Nitekim bunlardan konumuz olan Üsküdar Bahçesi de, Kayışdağı’ndan Alemdağı’na, oradan da Alibahadır köyü ve Riva’ya kadar uzanan geniş av sahalarına yakın olmasından dolayı padişahlarca av için tercih edilen bir bahçe idi. Bünyesinde bir tazıcılar ocağının bulunmuş olması, bahçenin av organizasyonlarındaki rolünü ortaya koyan önemli bir detay olarak karşımıza çıkmaktadır. Tespit ettiğimiz kayıtlar çerçevesinde avlanma ve avcılık için bahçenin en çok I. Ahmed, IV. Murad ve IV. Mehmed tarafından tercih edildiğini görmekteyiz. Bunlardan I. Ahmed maiyetindeki az sayıda görevli ile Üsküdar Bahçesi’nde “bahâne-i şikâr ile” Fenerbahçe’ye kadar gezmiştir95. Sarıgazi’ye kadar uzanan bir başka av organizasyonunda ise yanında bu sefer darüssaade ağası, nedimleri, harem ağalarından at binen, çevik, harp aletlerini kullanabilenler, doğancıbaşı, av kuşlarından sorumlu birkaç görevli bulunmaktaydı. Av esnasında padişah Sarıgazi türbesini ziyaret etmiş ve tertip edilen ziyafete katılmıştır96. I. Ahmed, Eylül 1612 tarihinde İstavroz, Tersâne, Davudpaşa, Çatalca ve Halkalı bahçelerinin yanı sıra Üsküdar Bahçesi’nde de avlanmıştır97. 14 Mayıs 1613 (24 Ra. 1022)’te Edirne gezisinden döner dönmez, bir hafta sonra yani 21 Mayıs 1613 (1 R. 1022)’te eğlenmek ve avlanmak için Üsküdar Bahçesi’ne gitmiştir98. Haziran-Temmuz Kongresi (Ankara, 4-8 Ekim 1999) Kongreye Sunulan Bildiriler, III/3, TTK, Ankara 2002, s. 2. 94 Şenol Çelik, “Osmanlı Padişahlarının Av Geleneğinde Edirne’nin Yeri…”, s. 2. 95 Mustafa Safinin Zübdetü’t-tevârihi, I, 38-39. 96 Mustafa Safinin Zübdetü’t-tevârihi, I, 152. 97 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 399-400. 98 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 397. Gerek padişah gelmeden gerekse buraya yerleştikten sonra 1613 (1022) yılında bahçedeki yapılar için 404 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ 1615 tarihleri arasındaki mutfak ve helvahane giderleriyle ilgili kayıtları ihtiva eden bir masraf defterindeki bilgilere göre I. Ahmed 1616 yılında başta Üsküdar olmak üzere Tersane, Davudpaşa, Haramidere, İskender Çelebi, İstavroz, Kandilli, Tuzla vadisi ve İzmit’te avlanmıştır99. Haziran-Temmuz 1615 tarihleri arasında mutfak ve helvahane giderlerini konu alan bir başka defterden de padişahın 1617 yılında avlandığı bahçeler arasında Üsküdar Bahçesi de yer almaktaydı100. Avlanmak için Üsküdar Bahçesi’ni tercih eden bir diğer XVII. yüzyıl padişahı ise IV. Murad idi. 1624 yılındaki padişah mutfak ve helvahanesinin harcamalarını ihtiva eden bir masraf defterinde padişahn bahsedilen tarih aralıklarında İstavroz ve Beşiktaş bahçelerinin yanısıra Üsküdar Bahçesi’nde de avlandığından bahsedilmektedir101. Yine aynı amaca yönelik olarak tutulan üç ayrı deftere göre padişah 1626 (1035)102, 1627 (1036)103 ve 1632 (1041)104 yıllarında bu bahçede de avlanmıştır. 1633-1634 (1043)’teki Doğu seferi esnasında Üsküdar’a geçip İzmit’e kadar orduya eşlik eden padişah, yol boyunca avlandığı gibi, dönüşde de avlanmıştır105. Aynı padişah 1637 (1047) yılında İstavroz ve Üsküdar bahçelerinde106, 1639 (1049) yılında ise Üsküdar Bahçesi’nnde avlandığı görülmektedir107. yapılan tamirat faaliyetleri belki bahçe tarihindeki en yoğun inşaî faaliyet yılı olmuştur. Zira yılın yedi ayında (S.-Ş.) irili ufaklı yaklaşık 50’ye yakın onarım işi gerçekleştirilmiş ve bunun için toplam 111.823 akçalık masraf yapılmıştır (BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 127, 129, 140, 142, 144, 146-152, 155, 156, 161, 164, 165, 178, 183, 191). 99 TS.MA.d, nr. 9102, vr. 1b. 100 BOA, MAD.d, nr. 6099, s. 2. 101 BOA, MAD.d, nr. 3979, s. 14, 18 Aralık 1625 (18 Ra. 1035). 102 BOA, MAD.d, nr. 958, s. 12. 103 BOA, MAD.d, nr. 3043, s. 2. 104 BOA, MAD.d, nr. 4803, s. 22. 105 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 841; Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 983-986. 106 Topçular Kâtibi Abdülkādir (Kadrî) Efendi Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1063. 107 Bu yılki av organizasyonu için yapılan masraflar için 4 Eylül 1639 (6 C. 1049) ve 29 Kasım 1639 (3 Ş. 1049) tarihlerinde ödemeler yapılmıştır (TS.MA.d, nr. 2031, vr. 3b, 4b). 405 OSMANLI İSTANBULU III Adı avcılıkla birlikte anılan bir padişah olan IV. Mehmed, her ne kadar daha çok İstanbul-Edirne arasındaki bahçelerle Edirne ve civarındaki bahçe ve korularda avlanmayı tercih etmişse de, av için Üsküdar Bahçesi’ni kullanmayı da ihmal etmemiştir. Onun zamanında Üsküdar Bahçesi’nde av kuşlarından sorumlu doğancı ve çakırcı gibi görevlilerin kalmış olması108, bahçedeki av etkinliklerinin derecesi hususunda bilgi vermektedir. Mutfak ve helvahanenin 15 Haziran-4 Eylül 1646 (1 Ca.-23 B. 1056) tarihleri arasındaki masraf kalemlerinden birisini, padişahın birkaç bahçenin yanı sıra Üsküdar Bahçesi’ndeki av organizasyonları esnasında yapılan masrafların oluşturduğu109 nazar-ı itibara alınırsa, IV. Mehmed’in bu tarihler arasında Üsküdar Bahçesi’nde de avlandığı anlaşılmaktadır. 3.3. Ziyafet Tertip Edilmesi Bahçelerde tertip edilen en önemli etkinliklerden birisi de ziyafetlerdi. Buralarda hem sınırlı sayıdaki seçkin insanlara hem de çok sayıdaki görevlilere ve bazen de halka verilmiştir. Geniş katılımlı ziyafetlerin bahçelerde tertip edilmesi, tören, şenlik ve gösteriler gibi çok sayıda seyirciyi çeken etkinliklerin burada yapılmasının bir neticesiydi. Zira kalabalık kitleleri ancak her birisi geniş birer mekân olan bahçelerde ağırlamak mümkün olabilmekteydi. Üsküdar Bahçesi’nde ziyafet verilmesi ile ilgili tespit ettiğimiz ilk kayıt, III. Murad döneminde devlet erkânına verilen ziyafetle ilgilidir. Eski sadrazam Sinan Paşa’nın Şam Beylerbeyliğine atanması üzerine Sadrazam Siyavuş Paşa kendisini tebrik için, 7 Aralık 1586 (25 Z. 994) tarihinde, padişahın izniyle ona ve bütün vezirlere bahçede büyük bir ziyafet vermiştir110. Bu ziyafetten yaklaşık olarak 10 ay sonra bahçe yine padişahsız bir büyük ziyafete sahne olmuştur. Ziyafetin gerekçesi Ejderhan fethi için III. Murad’ın devlet erkânına bir araya gelip konuyu istişare etmesini isteğiydi. Bunun üzerine, Sadrazam Siyavuş Paşa 21 Eylül 1587 (18 Şevvâl 995) tarihinde, vezirleri, 108 1677 (1087) yılında doğancı ve çakırcıların kaldıkları odalar, 105.596 akçalık masrafla onarılmıştır (BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 4 Mart 1677/29 Z. 1087). 109 BOA, MAD.d, nr. 5055, s. 16. 110 Selanikî Mustafa Efendi, Târîh-i Selânikî, haz. Mehmet İpşirli, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1989, I, 177. 406 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Padişah hocası Sadi Efendi bahçeye davet edip, konuyu görüşmüş, görüşme sonrası divan üyelerine ziyafet vermiştir111. Temmuz 1731 (M. 1144) tarihinde Üsküdar Bahçesi’ne biniş-i hümayunla yani günü birlik giden I. Mahmud’a, burada yapılan çeşitli etkinliklerden sonra önce ziyafet verilmiş, ardından kahve ikram edilmiştir112. Aynı padişaha 5 Haziran 1742 (1 R. 1155)113, 31 Mayıs 1745 (29 R. 1158)114 ve Eylül 1745 (Ş. 1158)115 tarihlerinde verilen ziyafetler de yine birtakım etkinliklerden sonrası olmuştur. Sıcak bir mayıs ayına denk gelen 1747’deki bahçe gezintisi esnasında I. Mahmud’a 15 Mayıs 1747 (5 Ca. 1160)’de116 bahçe yakınındaki Yemişçi Bahçesi’nde, iki gün sonra da bahçe yakınındaki miri koruda117, Nisan 1749 (R. 1162) tarihinde ise bu sefer Üsküdar Bahçesi’nde ziyafet verilmiştir. Günübirlik geldiği bahçedeki Mehmed Paşa Kasrı’nda ikindiye kadar dinlenen padişah, verilen ziyafete iştirak ettikten sonra filikayla geri dönmüştür118. Nisan 1753’te ise bahçeye yakın mirî mandırada (İbrahim Paşa çayırında) I. Mahmud’a bostancıbaşı tarafından ziyafet verilmiştir119. 111 Târîh-i Selânikî, haz. Mehmet İpşirli, I, 191. 112 “1730 Patrona Halil İsyanına ve I. Mahmud Devrine Ait Tarihçe”, haz. Şükran Çınar, 1974, s. 60-61. 113 Kadı Ömer Efendi, “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, Mezuniyet Tezi, İÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul 1965, s. 45. Bu gezisinde padişaha eşlik eden Eski Saray baltacıları kethüdasına tahsis edilen kayıkla ilgili işlemler için bk. BOA, C.SM, nr. 44/2230, 28 Temmuz 1742 (25 Ca. 1155). 114 “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, s. 49-50 115 “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, s. 63. 116 Kadı Ömer Efendi, “Rûznâme-i Sultân Mahmûd Hân I (1160/17471163/1750)”, haz. Kâmuran Bayrak, Mezuniyet Tezi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul 1972, s. 12: 117 “Rûznâme-i Sultân Mahmûd Hân I (1160/1747-1163/1750)”, haz. Kâmuran Bayrak, s. 12-13 118 “Rûznâme-i Sultân Mahmûd Hân I (1160/1747-1163/1750)”, haz. Kâmuran Bayrak, s. 66. 119 Mür’i’t-Tevârih, haz. Münir Aktepe, I, 172. 407 OSMANLI İSTANBULU III Bahçeyi biniş-i hümayunla ziyaret eden bir diğer padişah ise III. Mustafa idi. 8 Mayıs 1758 (29 Ş. 1171)’de bahçeye gelen padişah önce Mehmed Paşa köşkünde biraz dinlenmiş, ardından bütün bahçeyi gezmiş, bahçeden sorumlu usta ve bostancılara altın ihsan etmiş, daha sonra kendisine verilen ziyafete iştirak etmiş ve ziyafetten sonra Kadıköy’e gitmiştir120. Padişaha bundan sonraki ziyafet, yaklaşık bir yıl sonra 9 Nisan 1759 (11 Ş. 1172) tarihinde bahçedeki Mehmed Paşa köşkünde verilmiştir121. Bahçede III. Selim’e 14 Nisan 1791 (10 Ş. 1205)122, 21 Mayıs 1793 (10 L. 1207)123, Ağustos 1796 (S. 1211)124, Ağustos 1800 (R. 1215)125, 20 Eylül 1800 (1 Ca. 1215)126, 3 Temmuz 1801 (21 S. 1216)127, 23 Eylül 1801 (15 Ca. 1216)128 ve 6 Mayıs 1802 (3 M. 1217129 tarihlerinde verilen ziyafetler, bir takım etkinliklerden sonra gerçekleşmiştir. 15 Nisan 1792 (22 Ş. 1206)’de verilen ziyafet padişahın bu yakada yaptığı gezi sonrası verilmiştir. O gün Üsküdar yakasına geçen padişah buradan Haydarpaşa’ya, oradan ata binip Çamlıca’ya gitmiş, oradaki Melek Mehmed Paşa-zâde Sâlih Bey’in Köşkü’nde dinlenmiş, kahvaltı yaptıktan sonra Küçük Çamlıca’ya, oradan da 120 III. Mustafa Ruznamesi (H. 1171-1177/M. 1757-1763), haz. Yunus Irmak, YYLT, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1991, s. 19-20. 121 III. Mustafa Ruznamesi (H. 1171-1177/M. 1757-1763), haz. Yunus Irmak, s. 42. 122 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 7. 123 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 127. 124 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 229. 125 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 335. 126 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 337. 127 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 353 128 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 358. 129 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 373-374. 408 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Merdiven Köye gitmiştir. Buradaki Tekye civarında yer alan çeşmede öğle namazını eda ettikten sonra mandıra üzerinden Üsküdar Bahçesi’ne gelmiştir. Buradaki ziyafete iştirak ettikten sonra Şemsi Paşa üzerinden İstanbul’a dönmüştür130. Aynı padişah bu sefer 4 Mayıs 1792 (12 N. 1206)’de iftarını buradaki Mehmed Paşa Köşkü’nde açmıştır131. 24 Mayıs 1797 (27 Za. 1211)’de de düzenlenen ziyafete katılan III. Selim, ziyafetten sonra atla etrafı gezdikten sonra Beylerbeyi üzerinden Beşiktaş’a gitmiştir132. III. Selim’in 23 Eylül 1801 (15 Ca. 1216)’de artık askerî bir mıntıkaya dönüşen bu bahçedeki Kışla Köşkü’ne geldiği, yaptıkları etkinlikleri seyrettikten sonra kendisi için hazırlanan yemeği yedikten sonra Büyük İskele üzerinden İstanbul’a döndüğü sır kâtibi tarafından kayda geçilmiştir133. 3.4. Tertip Edilen Etkinlikleri Seyretme Üsküdar Bahçesi’nde tertip edilen başlıca eğlence ve etkinlikler tomak, güreş, testiye kurşun atma, hedefleri okla vurma, cirit, atış talimi, canbaz oyunları, musiki fasılları icra ettirme vb. etkinlikler idi. Bu etkinliklere dair tespit edilen kayıtlar genellikle XVIII. yüzyıla ait olup, çoğunlukla I. Mahmud ve III. Selim döneminde yoğunlaşmaktadır. Genellikle öğle üzeri bahçeye gelen padişahlar, tüfek atışlarını Mehmed Paşa Köşkü’nde, diğer etkinlikleri de kendileri için bahçeye kurulan sayebanlarda izlemişlerdir. Bahçede yapılan etkinlikleri seyreden padişahlardan biri olan I. Mahmud’un, Üsküdar Bahçesi’ne ilk gezilerinde biri (muhtemelen ilki) olan 10 Haziran 1731 (4 Z. 1143) tarihli gezisi esnasında, bahşiş verilenler listesinde sayebancıların da yer almış olması, onun dışarıda bir takım etkinlikler izlediğine yorulabilir134. Onun 5 Ha130 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 69-70. 131 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 73. 132 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 250. 133 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 358. 134 TS.MA.d, nr. 1073, vr. 21b. 409 OSMANLI İSTANBULU III ziran 1742 (1 R. 1155)’deki ziyareti esnasında birçok eğlence tertip edilmiştir. Kendisinin, eğlenceleri izlemesi için tahsis edilen Mehmed Paşa Köşkü’ne gelmesinden sonra başlayan eğlencelerin ilki, testilere kurşun atma talimiydi. Hedeflerini isabetle vuranlara bahşiş veren padişah ardından tomak oyununu seyreder. İkindiye kadar eğlenceleri seyreden padişah hazırlanan ziyafete de iştirak ettikten sonra sandalla İstanbul’a döner135. I. Mahmud 31 Mayıs 1745 (29 R. 1158)’teki ziyaretinde de tertip edilen testilere kurşun atma etkinliğini Mehmed Paşa Kasrı’nda seyretmiş, başarılı olanlara bahşiş vermiş, Akdeniz’e giden donanmayı seyretmiş, ardından ata binip etrafta gezinti yapmış, hizmetlilere bahşiş dağıtmış, ikindi namazını kıldıktan sonra kendisine verilen ziyafete iştirak etmiş ve ardından Kadıköy’e gitmiş, buradan da sandalla İstanbul’a dönmüştür136. I. Mahmud’un Eylül 1745 (Ş. 1158) tarihinde bahçeye önceki gezilerine nazaran daha erken gelmiştir. Bahçeye gelir gelmez ata binip etraftaki koru ve kırlarda gezinti yapan padişah, uğradığı Yemişçibaşı Bahçesi’nde öğle namazını kılar. Ardından döndüğü Üsküdar Bahçesi’nde süvarilerin tertip ettiği cirit oyununu seyreden padişah, ikindi namazından sonra hazırlanan ziyafete katılır ve ardından sandalla sarayına döner137. Bahçede padişah için 1747 yılında tertip edilen etkinliklerin sıcaklardan dolayı ertelendiği anlaşılmaktadır. 13 Mayıs 1747 (3 Ca. 1160)’de bahçeye gelen padişah, nuhtemelen yapılacak etkinlikleri seyretmek için, geniş bir alan olan Haydar Paşa tarafına kurulan sayebana oturur. Ancak “hevâda ziyâde germiyyet olmağla” daha fazla dayanamayan padişah, Mehmed Paşa Kasrı’na geçer. Onun alanı terk etmesi nedeniyle olmalı ki herhangi bir etkinlik tertip edilmemiştir138. 135 “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, s. 45. 136 “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, s. 49-50. 137 “Mahmud I. Hakkında 1157/1744-1160/1747 Arası Ruznâme”, haz. Özcan Özcan, s. 63. 138 “Rûznâme-i Sultân Mahmûd Hân I (1160/1747-1163/1750)”, haz. Kâmuran Bayrak, s. 12. 410 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ I. Mahmud bahçeye geldikten birkaç gün sonra (7 Ca. 1160/17 Mayıs 1747’de) bostancıbaşı tarafından, bahçenin yakınındaki mirî mandıraya davet edilir. Koyunların sayıldığı yerde bulunan kasra gelen padişah, burada yapılan koyun sayımlarını izledikten sonra yakında kurulan sayebana geçer. İkindiye kadar görevliler tarafından tertip edilen çeşitli eğlence ve oyunları seyreden ve musiki dinleyen padişah, kendisine verilen ziyafete katılır ve bu etkinliklerden dolayı bostancıbaşıyı tebriken kendisine erkân samur kürk giydirir139. Daha çok Haliç havzasındaki bahçelere düşkün olan III. Mustafa, Üsküdar Bahçesi’ne yaptığı nadir gezilerinden biri olan 23 Z. 1171 tarihli gezisinde tertip edilen tüfek atışlarını Mehmed Paşa Köşkü’nde seyretmiştir140. 11 Ş. 1172 tarihindeki gezisi esnasında ise yapılan kurşun atışlarını ve düzenlenen tomak oyunu seyretmiş, görevlilere altın dağıttıktan sonra kendisi için hazırlanan ziyafete iştirak etmiş, ardından kıldığı ikindi namazından sonra dönmüştür141. Etkinliklerinin çeşitliliğiyle Üsküdar Bahçesi’ni şenlendiren padişah hiç şüphesiz bahçeyi en çok ziyaret eden padişahların başında gelen III. Selim olmuştur. Başta tüfek talimi, cirit, güreş, mehter konseri, çengi, atış talimi ve benzeri eğlencelerinin yanı sıra kışlanın temelini atma, kışla inşaatını yapımını kontrol etme, kışlayı hizmete açma, caminin temelini atma, camiyi hizmete açma gibi etkinlikler de tertip ettirmiştir. III. Selim’in 14 Nisan 1791 (10 Ş. 1205)’deki ziyareti esnasında birçok etkinlik düzenlenmiştir. Önce Mehmed Paşa Kasrı’nda tüfenkçilerin tüfek atışlarını seyreden padişah, daha sonra bizzat kendisi de testilere kurşun atar. Dışarıdaki otağına geçen padişah ağaların cirit oyununu, pehlivanların güreşlerini seyredip, hepsine bahşiş verir. Ardından yemek yer ve kayıkla İstanbul’a döner142. 139 “Rûznâme-i Sultân Mahmûd Hân I (1160/1747-1163/1750)”, haz. Kâmuran Bayrak, s. 12-13. 140 “III. Mustafa Ruznamesi (H. 1171-1177/M. 1757-1763)”, haz. Yunus Irmak, s. 28. 141 “III. Mustafa Ruznamesi (H. 1171-1177/M. 1757-1763)”, haz. Yunus Irmak, s. 42. 142 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 7. 411 OSMANLI İSTANBULU III III. Selim’in Üsküdar Bahçesi’ne 12 Temmuz 1792 (22 Za. 1206) tarihindeki gezisinde de benzer etkinlikler yapılır. Yine Mehmed Paşa Kasrı’nda tüfenkçilerin silah atışlarını seyreden padişah, bizzat kendisi de testilere atış yapar. Öğle namazını eda ettikten sonra dışarıdaki sayebanda oturur. Kemankeşlere piştov attırır, pehlivanları güreştirir, musiki fasılları dinler. Saat on bire kadar eğlenen III. Selim, filikasıyla İstanbul’a döner143. Yaklaşık bir sene sonraki 21 Mayıs 1793 (10 L. 1207)’teki gezisinde Mehmed Paşa Kasrı’nda ağaların tüfek atışlarını seyreden padişah bizzat kendisi de testilere kurşun atar ve sır kâtibinin rivayetine göre “herkesden ezyed sebûlar şikest” eder. Daha sonra dışarıda kurulan sayebena geçen III. Selim kemankeşlerin ok atışlarını ve oynadıkları menzil ciridini seyreder. Ardından pehlivanların güreşlerini seyreden padişah, düzenlenen ziyafete iştirak eder, musiki fasıllarını dinler, ikindi namazını kıldıktan sonra bahar mevsimi olması sebebiyle boğaz turu yaparak Topkapı Sarayı’na döner144. Bir sene sonraki ziyaret de (10 Mayıs 1794/9 L. 1208) benzer etkinliklere sahne olur. Tüfek atışlarını Mehmed Paşa Kasrı’nda seyreden padişah, ardından taşrada kurulmuş olan sayebanda sade nekkare eşliğinde pehlivanların güreşlerini seyreder. İkindi sonrası sandalıyla Ortaköy’e gider145. Karşı yakaya gezmek kastıyla Üsküdar tarafına geçen III. Selim, bir şekilde yolunu Üsküdar Bahçesi’ne düşürmeyi ihmal etmezdi. Onun 13 Mayıs 1795 (23 L. 1209) tarihindeki gezisi bu hususa tipik bir örnek teşkil etmektedir. “Tebdîl binişi tarîkiyle ve tenezzüh kasdıyle” Haydar Paşa Bahçesi’ne geçen III. Selim, buradan da Merdivenköy’e kadar gezintiye çıkar ve Kadıköy üzerinden Üsküdar Bahçesi’ne uğramayı ihmal etmez. Mehmed Paşa Köşkü’nde ikindiye kadar tüfek atışlarını seyreder146. İki hafta sonra tekrar bahçeye uğrayan padişah 143 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, s. 82. Bu gezi esnasında sadrazam için kurulan çadırların Bahçekapısı’ndan buraya 25 mavna ile taşınmıştır (BOA, C.DH, nr. 99/4949, 31 Mayıs 1792/9 L. 1206). 144 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 127. 145 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 165. 146 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s.191. 412 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ için birçok eğlenceyi seyretme imkânı sunulmuştu. Önce, Mehmed Paşa Kasrı’nda oturup tüfek atışları seyreden padişah, atışlar bittikten sonra dışarıda hazırlanan otağa geçer. Önce namdar pehlivanların güreşlerini seyreder, ardından saz fasılları dinler147. III. Selim’in Ağustos 1796 (S. 1211) tarihli gezisi, eğlence bakımından yoğun bir programa sahipti. Öğleden önce bahçeye gelen padişah, bir müddet dinlendikten sonra tüfek atışları seyreder ve bizzat kendisi de testilere kurşun atar. Ardından otağına geçen padişah, pehlivan güreşlerini seyreder, saz fasılları dinler, ziyafete iştirak eder148. III. Selim’in R. 1215’deki ziyareti bahçenin işlev bakımından yaşadığı dönüşüme denk gelmiştir. Üsküdar Bahçesi’nde de tıpkı Levent Bahçesi’nde olduğu gibi “ta’lîmlû tüfengci Bostâni neferâtı”ndan oluşan yeni bir ordu ve onun barınacağı yeni bir kışlanın yapılması kararlaştırılınca, padişah 25 Ağustos 1800 (4 R. 1215)’te Üsküdar Bahçesine gelir. III. Selim, kışlanın temelini atar, yeni yazılan nefere top ve tüfek atışları yaptırır, başarılı olanlara bahşişler verir. Daha sonra kendisi testilere kurşun atışı yapar, verilen ziyafete iştirak eder149. Bu tarihten sonra III. Selim için bahçede tertip edilen etkinliklerin kurulan yeni orduyla da ilintili olmasına özen gösterilir. Mesela atış talimleri artık kurulan yeni ordunun neferlerine yaptırılmaya başlanmıştır. Bunu padişahın hemen bir ay sonraki gezisinde gözlemlemek mümkündür. 20 Eylül 1800 (1 Ca. 1215)’de gerçekleşen gezisi esnasında yeni ordunun ilk öncüleri olan bostanî tüfenkçilerinin talimlerini seyreden padişah, ardından musiki fasılları dinlemiş ve yemek yedikten sonra atla Çamlıca’ya, oradan da beylerbeyine gitmiştir150. Yapımına başlanan bu kışlaya padişah yakın ilgi göstermiş ve 147 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s.192. 148 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 229. 149 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 335. 150 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 337. 413 OSMANLI İSTANBULU III çalışmaları yerinde gözlemlemek için fırsat buldukça bahçeye gelmiştir. Meselâ 11 Ocak 1801 (25 Ş. 1215)’de yaptığı gezisi sadece inşaatın yapımını kontrol etmek içindi151. 3 Temmuz 1801 (21 S. 1216)’deki gezi ise, kompleksin biten bir yapısını, Kışla Köşkü’nü görmeye yönelikti. Köşkte belli bir süre oturan III. Selim, talimli bostanî neferlerinin talimini seyreder, ağalara hedef atışları yaptırır, pehlivanların güreşlerini izler ve ardından saz fasılları eşliğinde yemek yer152. 23 Eylül 1801 (15 Ca. 1216) tarihindeki gezide III. Selim’in izlediği etkinlik için kullanılan “ber-mu‘tâd temâşâlar”153 ifadesinden atış talimleri, güreş müsabakaları, fasıl olduğu tahmin edilebilir. Kışlanın bitip hizmete girmesinden sonra umulan nitelikte neferler yetiştirilmeye başlanır. Belli bir süre sonra kışlada eğitilen asker artık sefere gidebilecek seviyeye gelir. Nitekim yeni ordunun kurucusu ve kışlanın banisi olan III. Selim’in 6 Mayıs 1802 (3 M. 1217) tarihindeki ziyareti, kışlada yetişip sefere memur edilen askerin çıkış merasimini seyretmekti. Öğleden önce gibi erken denilebilecek bir vakitte bahçeye gelen padişah, öğleye kadar kasırda dinlenir. Öğle namazından sonra sefere gidecek talimli süvari ve piyade neferin yeni düzen üzere yaptıkları idman ve talimleri seyreden ve bundan ziyadesiyle memnun kalan padişah, 20 kese para bahşiş gönderir. Ardından pehlivanların güreş müsabakalarını ve ağaların atış talimini seyreden III. Selim, kendisi için hazırlanan yemeği yer ve ikindi namazını eda ettikten sonra Üsküdar üzerinden İstanbul’a döner154. III. Selim 5 Ekim 1802 (7 C. 1217)’de ise yaptırdığı caminin inşaat faaliyetlerini kontrol için bahçeye gelir155. 151 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 343 152 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 353 153 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 358. 154 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 373-374. 155 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 385. 414 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ 3.5. Devlet İşlerinin Görüşülmesi Üsküdar Bahçesi bir eğlenme ve dinlenme mekanı olmasının yanı sıra devlet ile ilgili işlerin görüşülüp karara bağlandığı bir yer de olmuştur. Meselâ 18 Şevvâl 995’te burada toplanan sadrazam, vezirler, padişah hocası ve diğer bazı görevliler Ejderhan Seferi için görüşmeler yapmıştır156. Bahçede devlet işlerinin görüşülmesi en çok I. Ahmed ve IV. Mehmed döneminde yaşanmıştır. Bunlardan I. Ahmed’in, genelde bahçelere özelde Üsküdar Bahçesi’ne düşkünlüğü, onu neredeyse bir devlet geleneğine aykırı davranmaya sevk edecekti. Çok itimat ettiği Veziriazam Kuyucu Murad Paşa’nın eşkıyayı temizleme hususunda gösterdiği maharet karşısında ziyadesiyle memnun olan padişah, belki de yaşlı veziriazamının işini kolaylaştıracağı düşüncesiyle divan toplantılarının artık Üsküdar Bahçesi’nde yapılmasını ister. Ancak güngörmüş veziriazam devlet geleneğine aykırı bir tasarrufun nelere mal olacağını kestirebildiği için münasip bir dille bunun geleneğe aykırı olduğunu dolayısıyla uygun olamayacağını beyan edince padişah bu düşüncesinden vaz geçer157. Üsküdar Bahçesi, 1609 (1018) yılında I. Ahmed ile veziriazamı Kuyucu Murad Paşa arasında ilginç bir görüşmeye sahne olmuştur. Kuyucu Murad Paşa, vaktiyle kendisini fakirliği ve makamının düşüklüğünden dolayı tahkir eden Defterdar Etmekçizâde Ahmed Paşa’ya kin bağlamış, veziriazam olur olmaz, bir bahaneyle onu idam etmeye teşebbüs etmiştir. Ortadan kaldıracağı kişiye son ana kadar iyi davranarak amacını gerçekleştirme tarzıyla iş yapan Kuyucu Murad Paşa’ya karşı hep tedirgin ve müteyakkız olan Defterdar, onun, hakkında planını öğrenince, padişahtan kendisini kurtarması için yalvarır. Neticede I. Ahmed, Üsküdar Bahçesi’ne çağırdığı Kuyucu Murad Paşa’dan Ahmed Paşa’yı kendisine bağışlamasını “rica etmesi” üzerine, bu ricayı kıramayan Kuyucu kendisini affeder158. 156 Târîh-i Selânikî, haz. Mehmet İpşirli, I, 191. 157 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, s. 368-369. 158 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 566-568; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 373-375. 415 OSMANLI İSTANBULU III Ekim 1654 (Z. 1064)’te IV. Mehmed isteği üzerine, başta müftü ve kadıaskeler olmak üzere diğer üst düzey idareciler hakkındaki, mansıpları rüşvetle verme ve mansıplara haksız yere el koyma şikâyetinin görüşülmesi için devlet erkânı Üsküdar Bahçesi’ne çağrılmıştır. Şikâyet, şaşılacak şekilde hiçbir makama takılmadan doğrudan padişaha ulaşan imzasız bir mektupla dile getirilmişti. Mektupta başta müftü olmak üzere gerek görevden alınan Anadolu ve Rumeli kadıaskeleri gerekse mevcut kadıaskerlerin, mansıpları rüşvetle verdikleri, bir mansıbı rüşvet karşılığı birden fazla görevliye verdikleri, veziriazamla müftünün olup bitenlere göz yumdukları; diğer üst düzey idarecilerle harem mensupları arasında rüşvetin sıradan bir uygulamaya dönüştüğü ve bunun gibi idarecileri itham eden suçlamaları ihtiva ediyordu. İthamların doğru olup olmadığının anlaşılması için taşradan çağrılan kadıların müftü ve sadrazamın ustaca bir oyunuyla padişah huzuruna çıkartılmaması ve üst düzey idarecilerin ağız birliği edip, ithamların iftira olduğunu söylemeleri üzerine, görüşme, eski kadıaskerlerin sürgün edilmesi kararı dışında herhangi bir netice vermeden sona ermiştir159. Aynı ay içerisinde Sadrazam Derviş Mehmed Paşa, sadrazam olarak padişahla son görüşmelerinden birini Üsküdar Bahçesi’nde yapmıştır160. Seferde olan ordunun başarısız olması üzerine devlet erkânı padişah huzurunda 1659 (1069)’da Üsküdar Bahçesi’nde görüşme yapar. Görüşme sonrası yaklaşan kıştan dolayı takviye birliklerin sonraki yılın bahar ayında gönderilmesi, ordu komutanı Vezîr Murtazâ Paşa’nın azledilip yerine Vezîr Köse Ali Paşa’nın atanması ve Üsküdar’da bekleyen kapıkullarının veziriazamla birlikte İstanbul’a geçmesi kararlaştırılır161. 20 Temmuz 1671 (13 Ra. 1082)’de Yeni Darussaade 159 Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)], haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 63; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1539-1547. 160 Şikayetleri içeren bir ruk’anın padişahın huzurunda okunup uzun süre mütalaa edilirken ayakta kalan veziriazam, toplantı bitiminde ziyadesiyle yorgun düşer. Dışarı çıkar çıkmaz kendisini mermer sofanın üzerine atan ve burada yarım saate yakın oturan vezir soğuk alır. Diğer bedeni hastalıklarının da tesiriyle felç geçiren sadrazam daha sonra görevden alınır (Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1548-1550). 161 “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 173. 416 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Ağası Yusuf Ağa, IV. Mehmed’in eski darüssaade ağası Abbas Ağa ile Valide Sultana gönderdiği hatları, Üsküdar Bahçesi’nde kendilerine takdim eder162. 3.6. Elçi Kabulü Bir saraya sahip olmasından dolayı Üsküdar Bahçesi’nde elçi kabulleri de yapılmıştır. Bahçede ilk elçi kabulünü, bahçenin banisi olan Kanuni Sultan Süleyman yapmıştır. İran’a gönderilen Türk elçilik heyetinin reis Kapıcıbaşı Hasan Ağa, dönüşte Üsküdar Bahçesi’nde padişahın huzuruna kabul edilmiştir163. III. Murad’ın Üsküdar Bahçesi’nde bulunduğu bir sırada, “Lüterân kâfirinden haber getüren Frenk” 6 Temmuz 1578 (Ca. 986)’de huzuruna çıkarıldığı padişahın elini öpüp dönüş için izin almıştır164. 1613 (1022) yılında ise Flemenk elçisi I. Ahmed tarafından bahçede kabul edilmiştir. Bir ticaret filosu ile gelmiş olması, ziyaretin ticarî amaçlı olduğunu göstermektedir. Elçi huzura kabul edildiği gün beraberinde getirdiği hediyeleri padişaha takdim etmiş, beraberindeki tüccarla ülkesine dönüş için izin almıştır165. 21-31 Ağustos 1656 (Evail-i Za. 1066)’da ise bu sefer Babür elçisi Kaim Bey memleketine dönmeye izin verilmesi talebiyle IV. Mehmed tarafından Üsküdar Bahçesi’nde Mehmed Paşa Köşkü’nde kabul edilmiştir. Ziyaret esnasında padişah tarafından kendisine hil’at giydirilmiştir166. Ardından padişahın cevabını içeren mek162 Abbas Ağa’ya gönderilen hat, ağanın zimmetinde kalan paranın iadesinin talep edilmesini yanı sıra, yaşanan son gelişmelerden dolayı padişahın ilkbaharda Lehistan’a sefer yapmaktan vaz geçtiğini ve Arabistan’a sefer yapacağı bilgisini de içermekteydi (TS.MA.d, nr. 1219/0001). 163 A. S. Ünver, “Üsküdar Kavak Sarayı Hakkında Vesikaları Sıralama ve Bir Deneme I”, s. 176-177 arasındaki minyatür. 164 Bu bilgi Durmuş Kandıra’nın İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeniçağ Tarihi Bilim Dalı’nda doktora tezi olarak hazırlanan ve henüz bitirilmemiş çalışmasından alınmıştır (Seyyid Lokmân, “Zübdetü’t-Tevârîh (Tahlil-Metin)”, s. 506 [v. 93]). 165 “Fezleke (Tahlil ve Metin)”, haz. Zeynep Aycibin, s. 593-594. 166 Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)], haz. 417 OSMANLI İSTANBULU III tup ile hediyelerini götüren Türk elçilik heyeti de burada padişah huzuruna çıkarılmıştır. Dergâh-ı âlî kapıcıbaşılarından Manzade Hüseyin Ağa’ya padişah huzurunda hil’at giydirildikten sonra kendisine mektup ile Babür hükümdarı Şah Cihan’a takdim edilecek hediyeler teslim edilmiştir167. Hindistan’a giden Türk elçilik heyeti kendisini bir kargaşanın içinde bulur. Zira gönderildikleri Babür hükümdarı Şah Cihan vefat etmiş, oğulları arasında taht mücadelesi başlamıştı. Elçilik heyeti o bölgeye hâkim olan Sultan Murad-bahş tarafından kabul edildikten sonra mektup ve hediyelerle birlikte geri gönderilmişlerdi. Elçilik heyeti Üsküdar’a ulaştığında, IV. Mehmed, Üsküdar Bahçesi’nde bulunmaktaydı. Elçilik heyeti sadrazam tarafından bahçedeki Mehmed Paşa Köşkü’nde padişahın huzuruna çıkarılır, beraberinde getirdikleri mektup ve hediyeleri padişaha takdim ederler168. Mart 1722 (Ca. 1134)’de ise İran elçisi, Boğaziçi’ndeki bazı bahçe ve mesirelerin yanı sıra Üsküdar Bahçesi’nde de ağırlanmıştır169. Elçiler dışında bağlı devletlerin hanları ve üst düzey devlet görevlileri de Üsküdar Bahçesi’nde kabul edilmiştir. Bunlardan biri olan ve Rodos’ta ikamete mecbur bırakılmış olan Mehmed Giray’dı. Kırım Hanı İslam Giray’ın ölmesi üzerine kendisi İstanbul getirtilmiş, 26 Ağustos 1654 (12 L. 1064)’te Üsküdar Bahçesi’nde sadrazam tarafından padişahın huzuruna çıkarılmış; kendisine hanlık tevcih edilmiştir170. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 96-97; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, IV, 1691; Zeyl-i Fezleke, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 65. 167 “Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyinâme’si Tahlil ve Metin Tenkidi”, haz. Fahri Çetin Derin, YDT, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1993, s. 82; “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 65. 168 “Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)]”, haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 136-137; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, IV, 1833-1834. 169 Târîh-i Râşid ve Zeyli, haz. Abdülkadir Özcan, Yunus Uğur, Baki Çakır, Ahmet Zeki İzgöer, Klasik, İstanbul 2013, II, 1282. 170 “Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)]”, haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 63. 418 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Sultan İbrahim, kaptanpaşa olarak atanan Silahdar Yusuf Paşa’yı Temmuz 1644 tarihinde Üsküdar Bahçesi’nde kabul etmiştir171. 1654’te Akdeniz’e sefere giden donanma için Yalı Köşkü’nde yapılan törenden hemen sonra Üsküdar Bahçesi giden IV. Mehmed, ertesi gün kaptan paşayı burada kabul etmiştir172. 3.7. Sefere Gidiş ve Dönüşlerde Konaklama Üsküdar, Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarına açılan kapısı mesabesinde olup, Anadolu tarafına karadan yapılacak seyahatlerin başlangıç noktasını teşkil etmekteydi. Seferlerde de aynı fonksiyonu icra eden Üsküdar, İstanbul’dan gidecek ordunun toplanma, hazırlıklarını ikmal etme mekânıydı173. Ordu sefer için gereken hazırlıkları yaparken, padişahlar da karşı yakaya geçerek Üsküdar Bahçesi’nde konaklarlardı. Ordunun hareket gününe kadar burada kalan padişahlar sefer hakkında devlet erkânıyla istişare eder, sefer günü ise ya orduyla birlikte sefere gider ya da orduyu uğurlarlardı. Dönüşlerde de padişahlar İstanbul’a geçmeden önce burada bir ya da birkaç gün kaldıktan sonra karşı yakaya geçerlerdi. Bahçenin banisi olan Kanuni Sultan Süleyman’ın 1555 Amasya Antlaşması ile biten sefer dönüşü burada konaklamıştır174. Ondan sonra, uzun bir süre herhangi bir padişah kumandasında Anadolu’ya sefer yapılmadığından, padişahlar bahçeyi bu amaçla kullanmamışlardır. Üsküdar Bahçesi ancak IV. Murad zamanında tekrar bu amaç için kullanılmıştır. Revan Seferine giden IV. Murad’ın otağı 21 Şubat 1635 (4 N. 1044)’te Üsküdar Haydarpaşa çayırına kurulmuştur. Revan seferi dönüşünde İzmit ve Fenerbahçe bahçelerinde kalan padişahın İstanbul öncesi son durağı Aralık 1635 (B. 1045)’te geldiği Üsküdar 171 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1001. 172 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1520-1521. 173 XVIII. yüzyılın sonunda İstanbul’a gelmiş olan Carbognano da bahçenin bu vasfına atıfta bulunmuştur (C.C.Carbognanano, 18. Yüzyılın Sonunda İstanbul, çev. Erendiz Özbayoğlu, Eren Yayıncılık, İstanbul 1993, s. 90). 174 “Tabakâtü’l-memâlik ve Derecâtü’l-mesâlik”, haz. Funda Demirtaş, s. 691. Yine bk. İOTK, 1971, II, 296-297. 419 OSMANLI İSTANBULU III Bahçesi olmuştur175. IV. Murad, burada kaldığı süre zarfında her gün avlanmış, bahçeye getirttiği Kantemir’i idam ettirmiştir176. 1047’de Bağdat Seferine çıkan IV. Murad 8 Nisan 1638 (23 Za. 1047)’de Üsküdar Bahçesi’ne geçmiş ve 29 gün burada kalmış; Nisanın sonlarına doğru harekete geçmiştir177. Sefer dönüşünde de kendisinin kalması için Üsküdar Bahçesi’ndeki saray hazırlanmıştır178. 10 Haziran 1639 (8 S. 1049) tarihinde buraya ulaşan179 IV. Murad, üç gün burada kaldıktan sonra İstanbul’a geçmiştir180. Sefer sonrası dinlenme için padişahın tercih ettiği bahçelerden birisi de Kandilli ve İstavroz bahçeleriyle birlikte Üsküdar Bahçesi olmuştur181. 3.8. Şehzadelerin Konaklamaları Şehzadelerin, gerek tahta geçmek gerekse diğer gerekçelerle İstanbul’a davet edilmeleri durumunda, İstanbul’a geçmeden önce kendileri burada konaklanır; dinlenip gereken hazırlıklarını yaptıktan sonra karşıya geçerlerdi. Meselâ babasının ölümü üzerine tahta geçmek için İstanbul’a gelen Şehzade Selim de burada konaklamıştır182. 175 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1011, 1039; Fezleke, haz. Zeynep Aycibin, s. 849-850. 176 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, II, 1046, 1051; Zafernâme (Tarihçe-i Feth-i Revan ve Bağdad), haz. Ömer Kucak, YYLT, Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Afyonkarahisar 2007, s. 23. 177 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 880; Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1069, 1073. 178 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1118. 179 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1121-1122. 180 “Peçevî Tarihi (355b-364b, Zeyl 365a-393a Metin, Dizin, Özel Adlar Sözlüğü)”, haz. Hamdi Şimşek, YYLT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2005, s. 45. 181 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1126-1127. 182 Târîh-i Selânikî, haz. Mehmet İpşirli, I, 41-43. 420 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Yine, III. Murad’ın Manisa’dan gelen şehzadeleri de İstanbul’a geçmeden önce burada konaklamışlardır183. 3.9. Orduyu Uğurlama Üsküdar Bahçesi’nde orduyu uğurlayan padişahların sefere katılmayan padişahlardı. Tespit ettiğimiz kayıtların tamamı da I. Ahmed ile ilgilidir. Padişah Anadolu tarafına yapılan her sefer esnasında Üsküdar Bahçesi’nden orduyu uğurlamıştır. Bu bağlamda Ferhad Paşa’nın serdarlığında sefere giden ordunun Haziran 1606 (S. 1015) tarihinde Haydarpaşa ile iskele arasındaki çayırda yapılan alay-ı hümayun törenini Üsküdar Bahçesi’nde seyretmiştir184. Yine 1607 (1016)’de Veziriazam Kuyucu Murad Paşa’nın komutasında Anadolu’ya Celaliler üzerine sefere giden orduyu uğurlamak için Üsküdar Bahçesi’ne geçmiş, ordu hareket edinceye kadar hem seferle ilgili görüşmeleri yapmış hem de kırlarda dolaşıp avlanmıştır185. 1609 (1018) ve 1610 yıllarında yine Kuyucu Murad Paşa’nın serdar-ı ekremliğinde çıkılması planlanan seferler esnasında da I. Ahmed Üsküdar‘a geçmiş, hareket gününe kadar seferle ilgili görüşmeleri burada yapmıştır186. 3.10. Karargâh Olarak Kullanma Üsküdar Bahçesi, sadece dinlenme ve eğlenme faaliyetlerine sahne olmamış, şartların zorlamasıyla bu işlevleriyle pek de bağdaştırılamayacak askerî amaçlar için de kullanılmıştır. Farklı tarihlerde yaşanan üç gelişmeden dolayı Üsküdar Bahçesi’nin bazen bir 183 Seyyid Lokmân, “Zübdetü’t-Tevârîh”, s. 472-473 (v. 89b). 184 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, I, 462; “Mehmed b. Mehmed er-Rûmî (Edirneli)’nin Nuhbetü’t-Tevârih ve’l-Ahbâr’ı ve Târîh-i Âl-i Osmân’ı (Metinleri, Tahlilleri)”, YDT, haz. Abdurrahman Sağırlı, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, İstanbul 2000, s. 595n. 185 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, I, 488489. 186 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, I, 552-553; “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 563; “Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-tevârîh’i”, haz. İbrahim Hakkı Çuhadar, I, s. 97. 421 OSMANLI İSTANBULU III savunma hattı bazen de ordugâh olarak kullanılmıştır. Bu olayların ilki olan Mayıs-Haziran 1643’teki Telâşî-i Hüseyin Paşa Vak’asında, isyan edip Üsküdar’a kadar gelen Hüseyin Paşa’nın tedibi için ordu Üsküdar’a geçirilmiştir. Sultan İbrahim de mücadeleyi takip etmek için Üsküdar Bahçesi’ne geçmiş ve gailenin def ’ine kadar orada kalmıştır187. Anadolu’da 1059’da ayaklanıp Üsküdar doğru hareket eden Gürcü Nebi olayında da bahçe savunma hattı olarak kullanılmıştır. Seferle memur edilen askerler Kadıköy, Kayışdağı, Bulgurlu, Çamlıca hatlarına konuşlandırılırken, silahlı bostancılar da 4 Temmuz 1649 (23 C. 1059) tarihinde Üsküdar Bahçesi’ne konuşlandırılmış, tehlikenin sonra ermesine kadar burada kalmışlardır188. 1658’de ordunun Abaza Hasan Paşa ile yaptığı savaşta yenildiği haberinin gelmesi üzerine IV. Mehmed, mücadeleyi yürütmek için Üsküdar Bahçesi’ne geçmiştir. Ancak, devlet erkânı onun bizzat sefere iştirak etmesinin ve Üsküdar’da bulunmasının sakıncalı olduğunu söylemesi üzerine kendisi tekrar İstanbul’a dönmüştür189. 3.11. Ceza İnfazları Üsküdar Bahçesi, tarihsel süreçte değişik sosyal statülere sahip kişilerin idam veya sürgün gibi cezalandırmalara maruz kaldıkları bir yer de olmuştur. Bu cezalardan idamlar daha çok IV. Murad ve IV. Mehmed döneminde gerçekleşmiştir. IV. Murad tarafından bahçede katledilen ilk devlet görevlilerden birisi 1635 (1045) yılında idam edilen koyun kâtibi Sarı Mehmed Efendi’dir. Yetenekli, ancak mala ve 187 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 922; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, s. 966-967; “Tarih-i Nihâdî (80b-152a) (Transkripsiyon ve Değerlendirme)”, haz. Satiye Büşra Uysal, YYLT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2004, s. 48-50. 188 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 1055-1057; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1225. 189 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, IV, 1810-1811; Behcetî Seyyid İbrahim Efendi, “Târîh-i Sülâle-i Köprülü” (Transkripsiyon ve Tahlil), haz. Mehmet Fatih Gökçek, YYLT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2006, s. 92. 422 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ makama düşkün, hırslı birisi olan Mehmed Efendi, hırsından dolayı daha önce iki kez ölümden dönmüştü. Bunlardan ilkinde malının müsadere edilmesi, ikincisinde de Rodos’a sürülmekle kurtulmuştu. Ancak defterdarın ihmalkârlığını öne sürüp, padişahtan defterdarlık makamını talep etmesi, padişah tarafından küstahlık olarak görülmüş ve kendisi Üsküdar Bahçesi’nde bulunan padişahın huzurunda katledilmiştir190. 1635 (1045) yılında katledilen bir diğer görevli ise Kantemir’dir. Revan Seferi sonrası kaldığı Üsküdar Bahçesi’ne Kantemir’i getirten padişah, karışıklığa neden olduğu gerekçesiyle burada idam ettirmiştir191. Bahçede idamı infaz edilen bir diğer görevli ise İstanbul Kaymakamı Tabanıyassı Mehmed Paşa idi. Aslında o bir bakıma, iki üst düzey devlet idareci arasındaki ölümcül rekabette taraf tutmakla feci akıbetini hazırlamıştır. 1639 (1049)’da, padişah mukarriplerinden Silahdar ile Veziriazam arasında, düşmanlıktan kaynaklanan bir rekabet vardı. Silahdar, sadrazamı ortadan kaldırmak için türlü hilelere başvurmuş ve hatta bir seferinde onun görevden alınıp idam edilmesine padişahı ikna etmişti. Ancak kaymakam, kendisi gibi Arnavut olan dostu sadrazamın aleyhine olan bu oyunu bozmuştur. Buna rağmen sadrazamın rakiplerinin pes etmeye pek de niyetleri yoktu. Sadrazamla birlikte kaymakamı da hedef tahtasına koyarlar. Önce bir hile ile onu ortadan kaldırmaya karar verirler. Neticede Eflak Beyini haksız yere azlettirme hususunda kendisini yanılttığı gerekçesiyle padişahın kaymakama gazap duymasını sağlarlar. Kaymakam her ne kadar silahtarın talebiyle böyle bir teşebbüste bulunduğunu söylese de sözünü dinletemez, önce Yedikule’de hapsedilir, ardından Üsküdar Bahçesi’nde padişahın huzurunda boğdurulmak suretiyle idam edilir192. Üsküdar Bahçesi’nde 31 Temmuz 1656 (9 L. 1066) tarihinde IV. Mehmed’in emriyle üç önemli sanık idam edilmiştir. Bunlardan 190 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 828. 191 Topçular Kâtibi Abdulkādir (Kadrî Efendi) Tarihi, haz. Ziya Yılmazer, II, 1046, 1051; “Zafernâme (Tarihçe-i Feth-i Revan ve Bağdad)”, haz. Ömer Kucak, YYLT, Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Afyonkarahisar 2007, s. 23. 192 Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 922-926. 423 OSMANLI İSTANBULU III Tersane Emini Hısım Mehmed Ağa, bozguna uğrayan donanmanın mühimmatını tedarikte ihmalkâr davrandığı ve kusurlu olduğu; tazıcıbaşı Çınar Vak’ası’nda üzerine vazife olmadığı halde saklanan ağaları asilere ihbar ettiği ve Hacı Ahmed-oğlı ise isyan ettiği gerekçesiyle bu feci akıbete düçar olmuşlardır193. Nisan 1659’da Anadolu’da yakalanan Celalîler, Üsküdar Kavak iskelesinde yetmiş, seksen, yüz kişilik gruplar hâlinde IV. Mehmed’in huzurunda idam edilip cesetleri denize atılmıştır194. Yine Mısır ümerasından asi Circe Bey’in kesik başı 1 Mayıs 1659 (8 Ş. 1069)’da Üsküdar Bahçesi’nde IV. Mehmed’e takdim edilmiştir195. Bahçede gerçekleşen bir diğer cezalandırma şekli ise azil ve sürgünlerdi. 26 Haziran 1676 (14 R. 1087) tarihinde IV. Mehmed’in Üsküdar Bahçesi’ne göçü esnasında hassa Şatırların şikâyeti üzerine Şâtırbaşı Halil Ağa’nın azledilir ve yerine Hasoda ağalarından Dülbend Ağası Bosnevî Sâlih Ağa tayin edilmiştir196. Yine Bursa’ya sürülen Şeyh Mehmed Mısrî, yine uygunsuz sözler söylemesinden dolayı Limni’ye sürülme emrini IV. Mehmed Üsküdar Bahçesi’ndeyken verilmiştir197. 5 Temmuz 1774 (25 R. 1188) tarihinde ise I. Abdülhamid azlettiği kaymakam Kavak Sarayı’nda tutulmuştur198. 3.12. Üst Düzey Devlet Adamlarının Karşılanması veya Ağırlanması Bahçede üst düzey devlet adamlarının karşılanması veya ağırlanması özellikle XVIII. yüzyıldan itibaren görülen bir uygulamaydı. 193 “Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyinâme’si Tahlil ve Metin Tenkidi”, haz. Fahri Çetin Derin, YDT, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1993, s. 81; “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 64. 194 Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi, V, 138. Yine bk. Zübdetü’t-Tevârihi, I, 28. 195 “Abdurrahman Abdi Paşa Vekâyi’-nâmesi [Osmanlı Tarihi (1648-1682)]”, haz. Fahri Ç. Derin, Çamlıca, İstanbul 2008, s. 135; “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 185, 187. 196 “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 675-676. 197 “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 685-686. 198 “Mehmed Hasib Rüznâmesi”, haz. Süleyman Göksu, s. 52. 424 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Bunda, bahçenin artık göç-i hümayunlar için kullanılmamış olmasının etkisi vardı. I. Mahmud zamanında İstanbul’a davet edilen sadrazam adayı Ali Paşa Nisan 1732’de Üsküdar Bahçesi’nde devlet erkânı (şeyhülislam, kadıaskerler ve diğer divan erbabı) tarafından karşılanmış, kendisine verilen ziyafetten sonra iştirak ettikten sonra hep birlikte İstanbul’a dönmüşlerdir199. Davet üzerine Haziran 1792’de İstanbul’a dönen sadrazam adayı Melek Mehmed Paşa da, Haydarpaşa Bahçesi’nde şeyhülislam, kadıaskerler, kaymakam, nakibüleşraf, İstanbul kadısı, rical-i devlet, erkân-ı saltanat, bilcümle ocaklı ve zâbitan tarafından karşılanmış, Üsküdar Bahçesi’nde de ağırlanmıştır. Kendisine verilen ziyafetten sonra sadrazam İstanbul’a geçmiştir200. Tıpkı onun gibi sadrazamlığa atanan halefi İzzet Mehmed Paşa, gizlice gönderilen haber üzerine İstanbul’a hareket etmiş ve 19 Ekim 1794 (24 Ra. 1209) tarihinde Üsküdar Bahçesi’ne varmış, daha sonra silahtar ağa kendisini üç çifte kayıkla padişahın huzuruna götürmüştür201. 25 Ekim 1798 (15 Ca. 1213)’de Üsküdar’a gelen sadrazamı şeyhülislam, üst düzey idareciler kendisini Üsküdar Bahçesi’nde karşılamışlardır202. Yine Rumeli tarafına sefere memur edilen Serasker ve aynı zamanda Karaman Valisi Vezir Abdurrahman Paşa ile diğer görevliler de burada ağırlanmışlardır203. 3.13. Hastalık Döneminde Dinlenme Hastalık döneminde dinlenme, padişahların bahçelerde kalma gerekçeleri bakımından pek de yaygın olmayan bir gerekçeydi. Bu 199 Mür’i’t-Tevârih, haz. Münir Aktepe, I, s. 28. 200 “Mehmed Emin Edîb Efendi’nin Hayatı ve Târihi”, haz. Ali Osman Çınar, s. 327-328. 201 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 179. 202 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 290. 203 Onlar için gerekli olan çadırlar Bahçekapı ve Ahırkapıdan yirmi ateş kayığı ile taşınmıştır (BOA, C.AS, 992/43376, 29 Ra. 1221). 425 OSMANLI İSTANBULU III gerekçeyle bahçede kalan nadir padişahlardan birisi IV. Murad’dır. Bağdat Seferi dönüşü Kasım 1639 (B. 1049)’da Beykoz Bahçesi’nde avlanırken, aniden rahatsızlanan padişah, İstanbul’a değil de Üsküdar Bahçesi’ne dönmüştür. Padişahın on gün kadar süren rahatsızlığı devlet erkânını endişeye sevk edecek kadar ağır geçmiş, ardından şifa bulmuştur204. 3.14. Ulemayı İmtihana Tabi Tutma IV. Murad döneminde bahçelerde rastlanan ender durumlardan biri de ulemayı imtihana tabi tutma idi. Kâtip Çelebi’nin verdiği bilgiye bakılırsa, bu uygulamasının padişahın, toplum ve devlet için büyük önem arz eden ulemanın “ehli, nâ-ehli teşhîs ü temyîz” arzusundan kaynaklandığını anlaşılmaktadır. Bunun için 1637 (1047)’de önemli ilmiye makamlarına atanacak kadıları, Üsküdar Bahçesi’nde iken huzurunda imtihana tabi tutar; aralarında liyakatli olmayanları ayırır. Onun bu tür uygulamalarıyla ülkede “‘ilm ü hüner”in tekrar revaç bulmasına zemin hazırladığı aynı tarihçi tarafından ifade edilmiştir205. 3.15. Hediye Kabul Törenleri Bahçelerde elçilerin padişahlara hediye takdim ettikleri gibi diğer devlet erkânı da hediyeler takdim etmişlerdi. Bunlardan konumuz olan Üsküdar Bahçesi’nde Temmuz 1639 (Ra. 1049)’da böyle bir tören yaşanmıştır. Beşir Ağa, Mahmud Ağa ve Anadolu Beylerbeyi Hüseyin Paşa hediyelerini burada padişaha takdim etmişlerdir206. Yine bu yılın Kasım ayında da (B. 1049)’da Sivas Beylerbeyi İbrahim Paşa, Diyarbakır Beylerbeyi Ahmed Paşa ve Kefe Beylerbeyi Yusuf Paşa, IV. Murad’a çeşitli hediyeler takdim etmişlerdir207. 204 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 908; Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, II, 922; Zafernâme (Tarihçe-i Feth-i Revan ve Bağdad), haz. Ömer Kucak, YYLT, Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Afyonkarahisar 2007, s. 53. 205 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 882-883. 206 TS.MA.d, nr. 10034, vr. 2b, 3a. 207 TS.MA.d, nr. 2154, vr. 1b-2a. 426 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ 3.16. Kutsal Emanetlerin Karşılanması, Surre Törenleri I. Ahmed zamanında Kabe ’yi tahkim etmek için yapılan kuşaklar Üsküdar Bahçesi’nde yapılmış, değiştirilen parçalarının bir kısmı buraya getirilmiştir208. IV. Mehmed döneminde 1092 ve 1097’de gönderilen sürrelerin törenleri Üsküdar Bahçesi’nde yapılmıştır209. 3.17. Fetih Müjdesi Halkulvâd’in fetih müjdesini getiren müjdeci padişah tarafından burada kabul edilmiştir210. 4. Üsküdar Bahçesi’nde Tarımsal Faaliyetler Birer eğlenme ve dinlenme mekânı olmakla birlikte her bir bahçe aynı zamanda tarımsal faaliyetlerin yapıldığı birer mekândı. Bir saray bahçesi ve taşra bahçelerinin de en önemlilerinden biri olan Üsküdar Bahçesi’nin bahçelik vasfının mı yoksa bostanlık vasfının mı ön plânda olduğu hususunda seyyahların verdiği bilgiler birbirini teyit etmemektedir. Mesela 27 Mart 1576 tarihinde bahçeyi gezen Gerlach bahçede “güzel kokulu bitkileri, çiçekleri ve düzenli bir biçimde dikilmiş meyve ağaçları” süslü bir cenneti andırdığını, “kırmızı, beyaz, sarı ve sarı-beyaz menevişli çiçekleri olan soğanlı bitkilerin” dikkat çekici211 olduğunu ifade etmektedir. XVII. yüzyılın ortalarında bahçeyi gören Jean De Thevenot da Üsküdar Bahçesi’nin “gayet şirin ve lâtif bahçeleri” olduğunu nakletmektedir212. Öte yandan XVII. asırda bahçeyi gezmiş olan Fransız seyyah Du Loir’un verdiği bilgiler, Gerlach ve Thevenot’ın anlattıklarının aksine, bahçenin süs bitkilerini içeren bir mekândan ziyade bostanlık vasfının ön plâna çıktığı213 bir mekân olduğu anlaşılmaktadır. 208 “Nuhbetü’t-Tevârih”, haz. Abdurrahman Sağırlı, s. 622-624, 639-640, 11-13. 209 “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 772, 776, 1037. 210 Seyyid Lokmân, “Zübdetü’t-Tevârîh”, haz. Durmuş Kandıra, s. 455-456 (vr. 86b). 211 Stephan Gerlach, Türkiye Günlüğü 1573-1576, çev. Türkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul 2007, I, s. 304. 212 Jean De Thevenot, 1655-1656’da İstanbul ve Türkiye, Çev. Reşad Ekrem Koçu, Çığır Kitabevi, İstanbul 1939, s. 21. 213 Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, s. 284-285. 427 OSMANLI İSTANBULU III Seyyahların verdiği bilgiler birbirinden farklı olsa da, bir bahçe olması ve en kalabalık nefere sahip olmasından dolayı Üsküdar Bahçesi’nde tarım da yapıldığı, diğer bahçe ve bostanlarda olduğu gibi burada da devrin en çok tüketilen sebze ve meyvelerinin yetiştirildiği düşünülebilir. Bahçede tam olarak nelerin ekildiği ile ilgili detaylı bilgilere sahip değilsek de sınırlı bazı bilgilere sahibiz. Mesela tespit ettiğimiz kayıtlara göre Üsküdar Bahçesi’nde en çok yetiştirilen bitkilerden birinin kırmızı gül olduğu anlaşılmaktadır214 Yine IV. Mehmed215 ve I. Mahmud’un216 kiraz mevsiminde burada toplanan kirazları yemiş olmaları; III. Selim’in üzüm mevsiminde buraya gelmiş olması217 bahçede kiraz ve üzümün yetiştirildiğine işaret etmektedir. Hasbahçe dâhil devlete ait bahçelerin her birinde az veya çok tarım yapılmaktaydı. Bunlardan kesime tabi olan bahçelerde üretilen ürünlerde elde edilen gelir ne kadar olursa olsun, sadece buralar için tayin edilen meblağ ödenirdi. Kesime tabi olmayanlardansa genellikle padişahların kaldığı bahçeler olup, elde edilen tüm ürünler sebzehaneye gönderilirdi218. Üsküdar Bahçesi ikinci gruba giren bahçe idi. Ancak XVII. yüzyılın sonundan itibaren bu uygulamadan vaz geçilmiştir219. Bu tarihten itibaren ürünün değerlendirilmesi bakımından kesime tabi bahçe statüsüne kavuşan Üsküdar Bahçesi’nden 214 215 216 217 218 219 Yine bk. Muzaffer Erdoğan, “Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri”, s. 171; Nurhan Atasoy, Hasbahçe Osmanlı Kültüründe Bahçe ve Çiçek, s. 312. 31 Aralık 1599 tarihli bir belgenin (TS.MA.d, nr. 10605, s. 1) verdiği bilgiye göre bu yıl helvahaneye ve helvacılara teslim edilen 6.770 vukıyye kırmızı gülün 1.597 vukiyyesi bu bahçeden alınmıştır. (Hasbahçe: 1.556, Göksu: 105, Çubuklu: 99, Sultaniye: 1.356, Beykoz: 420, İskender Paşa: 110, Kiremitlik: 1.150, Haydarpaşa: 31, Fenar: 336 vukıyye). Târih-i Na‘îmâ, haz. Mehmet İpşirli, III, 1395; Zeyl-i Fezleke, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 1037. “1730 Patrona Halil İsyanına ve I. Mahmud Devrine Ait Tarihçe”, haz. Şükran Çınar, 1974, s. 56. III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 229. Eyyubi Efendi Kanunnamesi: Tahlil ve Metin, haz. Abdülkadir Özcan, Eren Yayıncılık, İstanbul 1994, s. 27. Daha ayrıntılı bilgi için bk. Murat Yıldız, “Osmanlı Hasbahçelerinin Sultanı: Sultaniye Hasbahçesi”, s. 567-568. 428 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ elde edilen gelir 1092220, 1687221, 1688222, 1698223, 12 Ocak 1706224, 12 Kasım 1711225, 14 Ekim 1714226, 18 Ağustos 1751227, 28 Mayıs 1753228, Aralık 1766229, 27 Kasım 1774230, 6 Ekim 1779231, 24 Eylül 1780232, 18 Temmuz 1786233, 26 Ağustos 1787234, 21 Haziran 1790235, 27 Mayıs 1791236, 14 Nisan 1794237, 31 Mart 1796238, Şubat 1802239 tarihinde 4.000 akça idi. Ancak 17 Aralık 1805240 tarihinden itibaren bahçeden kesim miktarı alınmamaya başlanmıştır. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi üzerine yapılan kışladan dolayı artık bahçesinin işlevinin değişmesi, ikincisi ise bahçeden geriye kalan arazi, bağ, bahçe, bostan ve tarlanın hizmete giren Selimiye Camisi için emlak-ı humayundan çıkartılıp Selimiye Camii Vakfı’na bağlanmış olmasıydı241. Nitekim bu tarihten sonraki tarihlerde, mesela 27 Eylül 1812242, 220 TS.MA.d, nr. 7263, vr. 1b (1 L. 1092). 221 BOA, Ali Emiri Mehmed IV (AE.SMMD.IV), nr. 807, Temmuz 1687 (N. 1098) 222 BOA, KK.d, nr. 7114, vr. 2b, 1688 (1099). 223 BOA, MAD.d, nr. 16687, s. 6. 224 BOA, MAD.d, nr. 10306, s. 26, 12 Ocak 1706 (27 N. 1117). 225 BOA, MAD.d, nr. 7054, s. 4. 226 BOA, MAD.d, nr. 10156, s. 23 (5 L. 1126) 227 BOA, MAD.d, nr. 10193, s. 18, 18 Ağustos 1751 (26 N. 1164). 228 BOA, MAD.d, nr. 10195, s. 11, 28 Mayıs 1753 (25 B. 1166). 229 BOA, MAD.d, nr. 3363, s. 19, 30 Aralık 1766 (28 B. 1180). 230 BOA, C.SM, nr. 4404, 27 Kasım 1774 (23 N. 1188). 231 BOA, MAD.d, nr. 10222, s. 18. 232 BOA, C.SM, nr. 2976, 24 Eylül 1780 (25 N. 1194). 233 BOA, C.SM, nr. 8292, 18 Temmuz 1786 (21 N. 1200). 234 BOA, MAD.d, nr. 10229, s. 7, 6 Ağustos 1787 (12 Za. 1201). 235 BOA, MAD.d, nr. 10415, s. 1, 21 Haziran 1790 (8 L. 1204). 236 BOA, MAD.d, nr. 3254, s. 2, 27 Mayıs 1791 (24 N. 1205). 237 BOA, MAD.d, nr. 10237, s. 35, 14 Nisan 1794 (13 N. 1208). 238 BOA, MAD.d, nr. 10239, 31 Mart 1796 (22 N. 1210), s. 27. 239 BOA, C.SM, nr. 1744 (12 L. 1216) 240 BOA, MAD.d, nr. 10250, s. 20, 17 Aralık 1805 (25 N. 1220); C.SM, nr. 158/7918, 17 Aralık 1805 (25 N. 1220). 241 BOA, HAT, nr. 1498/43, 26 Nisan 1807 (17 S. 1222). 242 BOA, MAD.d, nr. 10259, s. 22, 27 Eylül 1812 (20 N. 1227). 429 OSMANLI İSTANBULU III Eylül 1813243, 29 Ağustos 1815244, 18 Ağustos 1817245 ve 13 Mayıs 1826’da 246 bahçe gelirleri arasında Üsküdar Bahçesi’ne ait herhangi bir gelir mevcut değildir. 5. Bahçedeki Yapılar Kanuni Sultan Süleyman tarafından inşa edilen bahçede saray ve saraya ait yapılar yer almaktaydı. Üsküdar Bahçesi’nde bulunan yapılar tek seferde yapılmamış, duyulan ihtiyaca bağlı olarak farklı zamanlarda yapılmıştır. Başta bahçenin banisi I. Süleyman olmak üzere II. Selim, III. Murad, I. Ahmed, IV. Murad ve III. Selim yaptıkları çeşitli binalarla bahçenin imarında pay sahibi olmuşlardır247. Bahçedeki ilk yapılar yukarıda ifade ettiğimiz gibi bahçenin kurucusu I. Süleyman tarafından yapılmıştır. 972 (1565) tarihli bir tamir ve masraf defterinden bu yapıların tamamı değilse bile önemli bir kısmının neler olduğunu öğrenebilmekteyiz. Kurulduktan yaklaşık on sene sonra bahçede yer alan yapılar arasında saray, mutfak, yoğurtçular havlusu, dışardaki büyük havlu, tazıcılar odası, karlık, bostancılar odaları bulunmaktaydı248. Bahçedeki Sultan Selim ve Sultan Murad köşkleri Mimar Sinan tarafından yapılmıştır249. Bostancıbaşının 12 Aralık 1571 (17 Z. 978) tarihli arzından bahçede bir köşk ve bir hamamın yapıldığı anlaşılmaktadır250. 243 244 245 246 247 BOA, C.SM, nr. 1460, Eylül 1813 (N. 1228). BOA, C.SM, nr. 116, 29 Ağustos 1815 (23 N 1230) BOA, D.BŞM.d, nr. 8402, s. 4, (5 L. 1232). BOA, C.SM, nr. 2306, 13 Mayıs 1826 (5 L. 1241). Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 35; Dündar Alikılıç, “Üsküdar Hasbahçeleri”, Üsküdar Sempozyumu IV, I, 426. 248 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 35, 49. (Necipoğlu’nun verdiği bilgiler, atıfta bulunduğu TSMA.d, nr. 9626’nin 2a varakında yer almaktadır). 249 Rıfki Melûl Meriç, Mimar Sinan Hayatı, Eseri I, Mimar Sinanın Hayatına, Eserlerine Dair Metinler, TTK, Ankara 1965, [Tuhfetü’l-mimarîn], s. 44. 250 BOA, KK, Divan-i Hümayun Ruus Kaydı, no: 223, s. 286, 12 Aralık 1571 (17 Z. 978). Yine bk. Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul...”, s. 49 (n22). 430 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Sokullu Mehmed Paşa’nın sadaret döneminde yapıldığına göre bu köşkün Mehmed Paşa Köşkü olması muhtemeldir251. 984 (1576) tarihinde III. Murad da buraya bir köşk yaptırmıştır252. Bahçeye sonraki tarihlerde de yeni yapılar ilave edilmeye devam edilmiştir. Meselâ I. Ahmed buraya bir mescit yaptırmışken253, IV. Murad Ocak 1634 (B. 1043)’te bir köşk254, darüssaade ağası 1202’de bir çeşme255, III. Selim de kışla256 ve camii257 yaptırmıştır XVIII. yüzyılın hemen başında ait bir vesika burada bulunan önemli yapıların nelerden müteşekkil olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. 29 Eylül 1705 (10 C. 1117) tarihli bir sayım defterine göre258 bahçenin üzerine Mehmed Paşa Kasrı, denize nazır kasır, Kırmızı Kasır, leb-i deryadaki kasır, Bülbül Kasrı, Sultan Ahmed Kasrı, Sivri Köşk, Revan Köşkü, Alay Köşkü, Kafesli Köşk, haremdeki hasoda, valide sultanın kış odası, soba odası, denize nâzır kâşîli şâhinşeyn oda, Valide Sultanın kâşîli odası, kadın efendiler odası, 251 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 36. 252 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 35, 49. (Necipoğlu’nun verdiği bilgiler, atıfta bulunduğu TSMA.d, nr. 9626’nın 2a varakında yer almaktadır). 253 Mustafa Sâf î’nin Zübdetü’t-tevârîh’i, haz. İbrahim Hakkı Çuhadar, TTK, Ankara 2003, I, 124. 254 “Fezleke”, haz. Zeynep Aycibin, s. 845-846; Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, haz. Orhan Şaik Gökyay, I, 91. 255 TS.MA.d 2251, vr. 7b, 9b, 26 Temmuz 1788 (22 L. 1202). 256 BOA, C.AS, nr. 773/32689, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); nr. 143/6338, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); BOA, C.SM, nr. 175/8765, 9 Aralık 1800 (22 B. 1215); M. Gözde Ramazanoğlu, “Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası”, s. 70. 257 “1220 Senesi Vekāyi‘i” Adlı Eserin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi”, haz. Beyhan Kıran, YYLT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 1993, s. 1, 7. Yine bk. BOA, HAT, nr. 1498/43, 26 Nisan 1807 (17 S. 1222); BOA, C.BLD, nr. 110/5466, 20 Mart 1806 (29 Z. 1220). 258 BOA, MAD.d, nr. 4763, s. 17-23, 29 Eylül 1705 (10 C. 1117); Muzaffer Erdoğan, “Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri”, s. 171; Volkan Ertürk, XVIII. Yüzyılda Sultanların Mekânları, Saray ve Köşklerdeki Eşyaya Dair Bir Sayım Defteri (Metin Değerlendirme), Ati Yayınları, İstanbul 2013, s. 91-113. 431 OSMANLI İSTANBULU III kethüda kadın odası, misafir odası, darüssaadede ağası odası, taşradaki has oda, horande odaları, büyük divanhane, valide Sultan divanhanesi, çilehane, şadırvan, padişah hamamı, büyük havuz, küçük havuz, meydan ve çok sayıdaki dehliz olmak üzere irili ufaklı onlarca yapı bulunmaktaydı259. Elbette bahçedeki yapılar sadece bunlarla sınırlı değildi. İhtiyaçlar göz önünde bulundurduğunda burada bazı yapıların daha bulunması gerektiği kendiliğinden anlaşılmaktadır. 1570-1850 (978-1266) tarihleri arasındaki 25 farklı tarihlere ait tamir ve inşaatla ilgili defter ve belgelerde tespit ettiğimiz, inşa veya tamir edilen ya da onarımı önerilen bahçedeki başlıca yapılar şunlardı260: Köşkler, camiler ve kışla: Mehmed Paşa Köşkü261, Sultan Ahmed Kasrı262, Sultan Murad Kasrı263, Sultan Süleyman Kasrı264, Alay Kasrı265, 259 Yine bu yapılardan bazılarına dair verilen detaylı bilgi için bk. BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1-3, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093) 260 Listesini verdiğimiz bu yapılardan aynı olup farklı ad taşıyanların olması kuvvetle muhtemeldir. Yine bahçede bu yapıların dışında kuyu, mahzen, kenef ve diğer yapıların daha bulunduğu gözden uzak tutulmamalıdır. 261 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 10-12; BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2-3, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); BOA, İE.SM, nr. 1444, 8 Ağustos 1690 (3 Za. 1101); “Zeyl-i Fezleke”, haz. Nazire Karaçay Türkal, s. 1299; Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 262 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 263 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 127, 1613 (1022); BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 264 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 127, 1613 (1022); BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 265 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 432 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Sivri Kasır266, Ayineli Kasır267, Revan Kasrı268, Bağdad Kasrı269, Kızıl Kasır270, Küçük Kasır271, Mermer köşkü272, I. Ahmed Camii273, Selimiye Cami274, akağalar mescidi275, kışla276. Oda ve daireler: Hasoda277, haseki sultan odası278, valide sultan dairesi279, harem-i hümayun daireleri280, kadın efendiler odası281, kız266 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 36. 267 BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154). 268 BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 269 BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154). 270 TS.MA.d, nr. 10130/0010, Şubat 1685 (Ra. 1096), vr. 1b; BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154). 271 BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148). 272 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 127, 150, 152, 1612 (1021). 273 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul…”, s. 36. 274 “1220 Senesi Vekāyi‘i” Adlı Eserin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi, haz. Beyhan Kıran, s. 1, 7. Yine bk. BOA, HAT, nr. 1498/43, 26 Nisan 1807 (17 S. 1222); BOA, C.BLD, nr. 110/5466, 20 Mart 1806 (29 Z. 1220). 275 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 276 BOA, C.AS, nr. 773/32689, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); nr. 143/6338, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); BOA, C.SM, nr. 175/8765, 9 Aralık 1800 (22 B. 1215); M. Gözde Ramazanoğlu, “Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası”, s. 70. 277 BOA, MAD.d, nr. 316, (1088), s. 14, 24, 1677 (1088); TS.MA.d, nr. 10130/0010, Şubat 1685 (Ra. 1096), vr. 1b; BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148). 278 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088); BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 279 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 116, 1678 (1089); TS.MA.d, nr. 10130/0010, Şubat 1685 (Ra. 1096), vr. 1b; BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154). 280 BOA, İE.SM, nr. 10/945, 26 Nisan 1679 (15 Ra. 1090); BOA, D.BŞM.d., nr. 409, Temmuz 1681 (C. 1092), s. 2-3; BOA, İE.NF, nr. 71, 18 Nisan 1682 (10 R. 1093). 281 TS.MA.d, nr. 10130/0010, Şubat 1685 (Ra. 1096), vr. 1b. 433 OSMANLI İSTANBULU III lar (duhterân) odaları282, kethüda kadın odası283, Afife Kadın kahve odası284, Bahri Kadın Odası285, darüssaade ağası odası286, haseki ağa odası287, ağalar daireleri/koğuşları288, akağalar odası289, horandeler odaları290, kilerli ağalar odası291, başkapı ağa odası292, çukadar ağa odaları293, efendiler odası294, gılmanan-ı enderun odaları295, harem ağası odası296, müsahib paşa odası297, hazinedar ağa odası298, hazineli ağalar odası299, hazinedar kadın odası300, saray ağası odası301, seferli ağalar 282 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 129, 1613 (1022). 283 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, Şubat 1685 (Ra. 1096), vr. 1b. 284 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 285 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 286 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 287 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 142, 156, 1613 (1022). 288 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148); TS.MA.d 2251, vr. 7b, 9b, 26 Temmuz 1788 (22 L. 1202); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 289 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 290 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 291 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096); BOA, MAD.d, nr. 2126, 29.Ca. 1100, s. 132. 292 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 293 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 294 BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154). 295 BOA, D.BŞM.d., nr. 409, s. 2-3, Temmuz 1681 (C. 1092). 296 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 129, 1613 (1022). 297 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 298 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 299 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 300 TS.MA.d 2251, vr. 7b, 9b, 26 Temmuz 1788 (22 L. 1202). 301 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 146-147, 1613 (1022). 434 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ odası302, taşra ağalar daireleri303, hizmetli odaları304, horende odaları305, misafir odası306. Mutfak, kiler, fırın, karlık ve buzluklar: Padişah mutfağı307, harem mutfakları308, valide sultan mutfak ve kileri309, kadınlar mutfağı310, hazinedar mutfağı311, babüssaade ağası mutfağı312, kethüda kadın mutfağı313, külhan mutfağı314, padişaha ait kiler315, başbakı ağa buzluğu316, karlık317, saray mutfağı318 ve fırınlar319. Hamam ve camekânlar: Padişah hamamı320, sultan ve şehzadelere mahsus hamam321, valide sultan hamamı322, darüssaade ağası 302 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 303 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d 2251, vr. 7b, 9b, 26 Temmuz 1788 (22 L. 1202) . 304 TS.MA.d, nr. 10142, vr. 1b, 25 Aralık 1639 (29 Ş. 1049). 305 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); BOA, İE.NF, nr. 71, 18 Nisan 1682 (10 R. 1093). 306 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 307 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 116, 1678 (1089); BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 308 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 116, 1678 (1089); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 309 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 310 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 311 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 312 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 56, 66, 1612 (1021). 313 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 314 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1-3, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 315 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 316 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). 317 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 318 BOA, İE.SM, nr. 5/448, 4 numaralı belge, 13 Şubat 1655 (6 Rebiülahir 1065). 319 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 142, 183, 1613 (1022); nr. 316, s. 18, 1677 (1088). 320 BOA, KK, Divan-i Hümayun Ruus Kaydı, no: 223, s. 286, 12 Aralık 1571 (17 Z. 978); BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 129, 1613 (1022); BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 1, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148). 321 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 129, 1613 (1022). 322 BOA, C.SM, nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148). OSMANLI İSTANBULU III hamamı323, haseki ağa hamamı324, ağalar hamamı325, kilarlı ağalar camekanı326, camekânlar327, hamamlar328, çamaşırhane329. Su yapıları: Şadırvan330, havuzlar331, çeşmeler332, harem ağaları çeşmeleri333, su yolları334. Hizmetli birimleri: Bostancı koğuşları335, tazıcı koğuşları336, 323 324 325 326 327 328 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 144, 1613 (1022). BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 3, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093). BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 1677 (1088); nr. 43/2184, Ocak 1736 (Ş. 1148). BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 16, 50, 144, 127, 1612 (1021); BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 1677 (1088); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 329 TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 330 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 11, 1679 (1090). 331 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088); BOA, AE.SMHD.I., nr. 107/7657, 7 Mart 1742 (29 Z. 1154); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 332 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 24, 1677 (1088); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 333 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 1677 (1088). 334 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 50, 144, 165 1613 (1022); nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088); BOA, KK.d, nr. 7110, s. 9, 1679 (1090); BOA, İE.SM, nr. 27/2886, 12 Haziran 1710 (14 Rebbiülahir 1122); BOA, C..SM, nr. 101/5060, 28 Temmuz 1801 (17 Ra. 1216); BOA, DH.İ.UM, nr. 7/7/1/53, 10 Kasım 1921 (9 Ra. 1340); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36; M. Gözde Ramazanoğlu, Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası, s. 61-62. 335 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 164, 1613 (1022); Bostancı koğuşları için bk. Şevket Rado, “Bostancıbaşı Defteri: 1802 Yılında Boğaziçi ve Haliç Kıyılarında Kimler Otururdu?”, Hayat Tarih Mecmuası (İlavesi), I/6 (1972), s. 23-24; Reşad Ekrem Koçu, “Bostancıbaşı Defterleri”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, sayı 4 (1958), s. 89-90; Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 336 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 436 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ çakırcılar odası337, doğancılar odası338, yoğurtçular havlusu339, has ahır340 ve ağa ahırı341. Diğer yapılar: İskele342, harem iskelesi343, kule kapısı344, kaldırımlar345, yollar346, çiçek setleri347, Mehmed Paşa Köşkü’nün çiçeklikleri348, taş duvarlar349, bahçe duvarları350, bahçe kapıları351, bahçe parmaklıkları352, divanlar353, sundurma354, taşra büyük havlu355, havuz sofası356, padişah sayebânı357. 337 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088). 338 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088). 339 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 340 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 11; Ahmed Akgündüz, I. Ahmed, I. Mustafa ve II. Osman Devirleri Kanunnâmeleri, IX, 162 341 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 161. 342 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 147, 148, 152, 1613 (1022); Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 343 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); nr. 51/2552, 22 Eylül 1741 (11 B. 1154). 344 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 146, 1613 (1022). 345 BOA, C.BLD, nr. 149/7446, 2 Mayıs 1850 (19 C. 1266). 346 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 144, 1613 (1022). 347 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 65, 30 Temmuz 1683 (5 Ş. 1094). 348 BOA, AE.SMMD.IV, nr. 5385, 21 Ocak 1681 (1 M. 1092). 349 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 65, 30 Temmuz 1683 (5 Ş. 1094). 350 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 14, 18, 24, 1677 (1088); BOA, C.SM, nr. 51/2552, 22 Eylül 1741 (11 B. 1154). 351 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 1677 (1088). 352 BOA, MAD.d, nr. 316, s. 18, 1677 (1088). 353 BOA, C.SM, nr. 136/6823, s. 2, 7 Nisan 1682 (29 Ra. 1093); TS.MA.d, nr. 10130/0010, vr. 1b, Şubat 1685 (Ra. 1096). 354 BOA, KK.d, nr. 7110, s. 11, 1679 (1090). 355 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 356 Gülru Necipoğlu, “The Suburban Landscape of Sixteenth-Century Istanbul …”, s. 36. 357 BOA, MAD.d, nr. 3780, s. 144, 178, 1613 (1022). 437 OSMANLI İSTANBULU III 6. Bahçenin Kışlaya Dönüşmesi Saray bahçeleri, zamanla nüfusu hızla artan şehirde yaşanan yoğun yapılaşmalar ortasında geniş birer arazi haline gelmiştir. Bunlardan bazılarının eski işlevselliklerini yitirmeleri üzerine, sahip oldukları araziler devlete ait yeni tesislerin inşasına sahne olmuştur. XVIII. yüzyıldan itibaren bu arazilerin üzerine baruthane, mühendishane, kışla, hastane, saray gibi yapıların inşa edilmeye başlandığı görülmektedir358. Üsküdar Bahçesi de bu genel uygulamanın dışında kalmamıştır. Bahçenin kışlaya dönüşmesi süreci, III. Selim’in kurmayı düşündüğü modern ordunun tarihiyle yakından ilgilidir. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar padişahların sık olarak kullandıkları Üsküdar Bahçesi, III. Selim tarafından kurulmasına teşebbüs edilen modern ordunun iki merkezinden biri (diğeri Levent kışlası) olmuştur359. Yeni ordunun kışlası için bahçenin bir kısmı üzerinde devrin en büyük askeri kışlalarından biri olan Selimiye Kışlası, daha sonra da camii inşa edilmiştir360. 358 Sedad H. Eldem, Türk Bahçeleri, Kültür Bakanlığı, Ankara 1976, s. 369. Mesela İskeder Çelebi Bahçesi üzerinde baruthane (Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa, “Nusretname”, haz. Mehmet Topal, YDT, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul, 2001, s. 380; Uşşâkîzâde Târihi, haz. Raşit Gündoğdu, Çamlıca, İstanbul 2005, II, 908-909; Târîh-i Râşid ve Zeyli, Abdülkadir Özcan, Yunus Uğur, Baki Çakır, Ahmet Zeki İzgöer, Klasik, İstanbul 2013, I, 561-562); Tersane Bahçesi üzerinde tersane, karakol, kışla, fabrika (Volkan Ertürk, “XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Osmanlı Sultanlarının Bir Eğlenme ve Dinlenme Mekânı Olarak Tersane Bahçesi”, Tarih Okulu Dergisi (TOD), sayı XV (Eylül 2013), s. 118-119); Sultaniye Bahçesi üzerinde kiremit-tuğla fabrikası (Murat Yıldız, “Osmanlı Hasbahçelerinin Sultanı: Sultaniye Hasbahçesi”, Belleten, LXXVIII/282, (Ağustos 2014), s. 588). 359 Artan-Neumann, “Kavak Sarayı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, IV, 495. Daha ayrıntılı bilgi için bk. Adil Şen, “III. Selim, Hayatı ve Dönemindeki Islahat Hareketleri”, YDT, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 1996, s. 213-219; Sema Yeli, “III. Selim Dönemi Askeri Ve Eğitim Alanındaki Islahat Hareketleri”, YYLT, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2005, s. 34-42; Ali Rıza Şimşek, “Osmanlı Ordusunda 18. ve 19. Yüzyıllarda Yapılan Islahat Çalışmaları ve Bu Çalışmalarda Yabancı Uzmanların Rolü”, YYLT, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya 2006, s. 114-118. 360 Eremya Çelebi Kömürciyan, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, s. 285; Mustafa Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, Erol Kerim Aksoy Kültür, Eğitim, Spor ve Sağlık Vakfı Yayını, İstanbul 2002, s. 474, 475. 438 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ Bahçe tarihi için önem arz eden bu gelişmenin süreci hakkında fazla detaya girmeden, konunun sadece Üsküdar Bahçesi’ne bakan yönüyle ilgili kısa bir özet vermek yerinde olacaktır. III. Selim, askerî alandaki her yeniliğe karşı alerjik ve ölçüsüz tepki veren yeniçerilerden dolayı361 kurulacak yeni talimli-silahlı askerleri kamufle etmek için, padişahlara sadakati tartışmasız olan Bostancı Ocağı’nı kullanmıştır. Ancak kamuflaj için bu yöntemin tek başına yeterli bir tedbir olamadığı açıktı. Bu teşebbüsten kısa sürede haberdar olması muhtemel olan yeniçerileri ikna, hiç olmazsa teskin edecek bir gerekçe daha bulunmalıydı. Neticede devlet erkânı, yeni teşebbüsün güvenlik endişelerinden kaynakladığını ileri sürdü ve asıl nedenin gittikçe büyüyen Rus tehlikesi olduğu tezini ustaca işledi. Rusya’nın her an İstanbul’a saldırabileceği, şehrin suyunu kesip, payitahtı kolayca işgal edebileceği, asker toplanıncaya kadar şehrin elden çıkabileceğini, bunu engellemenin yolunun boğazın kuzeyinin tahkim edilmesi gerektiği, bunun için inşa veya onarılacak yeni kale ve tabyalara yerleştirmek üzere talimli askeri birliklerin kurulmasının kaçınılmaz olduğu tezi işlenmiştir362. Nitekim Eylül Kasım 1792 (Masar 1207)’de bu anlayış çerçevesinde Bostancı Ocağı’nda birtakım değişiklikler yapılmış; ocağa bağlı Rumelihisarı ve Anadoluhisarı bölüklerinde yeni düzenlemelere gidilmiştir. Daha önceleri bahçe, kale topçuları ve bazen de mütekaitlerden oluşan neferlerin hem sayıları artırılmış; hem de eski teşkilatlanmalarının yerine, aralarında çok sayıda yeni humbaracı, topçu, cebecilerin de yar aldığı bölükler çok sayıda “cemâ‘at” ve “tertîb”lere ayrılmıştır363. Aynı şekilde Yuşa Tabyası364, Telli Tabyası365 da teşkilatlandırılmıştır. Padişahın bu teşkilatlanmayı yakından takip ettiği 361 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi (Nizâm-ı Cedîd ve Tanzimat Devirleri), 4. Baskı, TTK, Ankara 1983, s. 65-66; Adil Şen, “III. Selim, Hayatı ve Dönemindeki Islahat Hareketleri”, s. 214; M. Gözde Ramazanoğlu, “Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası”, s. 58. 362 Sema Yeli, “III. Selim Dönemi Askeri ve Eğitim Alanındaki Islahat Hareketleri”, s. 36. 363 BOA, BOA, MAD.d., nr. 17611, s. 53-86; nr. 17607, s. 4-18. 364 BOA, MAD.d., nr. 17611, s. 70-86. 365 BOA, MAD.d., nr. 17607, s. 19-29. 439 OSMANLI İSTANBULU III 19 Eylül 1794 (23. S. 1209), 26 Haziran 1795 (8 Z. 1209) ve 13 Haziran 1796 (7 Z. 1210) tarihlerinde tabyalara yaptığı gezilerde, “neferât-ı muallemin meşk ü idmanlarını dikkat”le izleyip onlara bahşişler vermesinden anlaşılmaktadır366. Boğaz ilgili yukarıdaki teşkilatlanmasının bitmesi üzerine sıra asıl ordunun kurulmasına gelir. Ekim-Aralık 1796 (Recec 1211)’da, Bostancı Ocağı’nın bünyesinde yer alan “Tüfenkciyân-ı cedîd-i serbostânî” bölüğü, bu ordunun ilk nüvesi kabul edilebilir. Levent Çiftliği ve Üsküdar ocağında yer alan toplam 2.182 neferle birlikte ocağın nefer sayısı tarihinde belki hiç olmayacak kadar, 6.037367 gibi büyük bir rakama ulaşmıştır. Bu tarihten itibaren “Tüfenkciyân-ı cedîd-i ser-bostânî” neferlerinin sayısı düzenli olarak artmaya başlamış, Ocak-Mart 1798 (Reşen 1212) mevacibi döneminde 2.819368, Temmuz-Eylül 1798 (Masar 1213)’de 3.248369; Haziran-Ağustos 1799 (Masar 1214)’da 4.317370; Aralık 1799-Şubat 1800 (Reşen 1214)’de 6.029371 ve Eylül-Kasım 1800 (Recec 1215)’de 8613372 nefere yükselmiştir. Ocaktaki bu değişim, yukarıda da ifade edildiği gibi Üsküdar Bahçesi’ni yakından ilgilendirmekteydi. Üsküdar Bahçesi’nde de tıpkı Levent Bahçesi’nde olduğu gibi “ta’lîmlû tüfengci Bostâni neferâtı”ndan oluşan yeni bir ordu ve onun barınacağı yeni bir kışlanın yapılması kararlaştırılınca373, bahçeye gelen III. Selim 25 Ağustos 1800 (4 R. 1215)’de kışlanın temelini atar374. III. Selim, yeni ordu 366 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 174, 193-194, 221. 367 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 67. 368 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 83. 369 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 87. 370 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 99. 371 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 107. 372 BOA, MAD.d., nr. 17609, s. 113. 373 BOA, C.AS, nr. 773/32689, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); BOA, C.AS, nr. 143/6338, 31 Temmuz 1800 (9 Ra. 1215); M. Gözde Ramazanoğlu, “Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası”, s. 70. 374 Kışlaya dair daha ayrıntılı bilgi için bk. M. Gözde Ramazanoğlu, “Osmanlı Yenileşme Hareketleri İçerisinde Selimiye Kışlası”, s. 58-174. 440 BAHÇEDEN KIŞLAYA ÜSKÜDAR BAHÇESİ için inşasına karar verilen yapıların inşaatını sıkı sık kontrol için, 20 Eylül 1800 (1 Ca. 1215)375, 11 Ocak 1801 (25 Ş. 1215)376 ve 3 Temmuz 1801 (21 S. 1216)377 tarihlerinde bahçeye gelir. Kışlanın inşaatı bitirilip, hizmete girmesinden sonra, III. Selim kışlada yetişen askerin 6 Mayıs 1802 (3 M. 1217) tarihindeki sefere uğurlama törenine katılır378. Kışla inşaatının başlamasından yaklaşık 20 ay sonra kışlanın yakınında yeni bir caminin yapımına başlanmıştır. Yapının temeli III. Selim’in bahçeye 26 Nisan 1802 (23 Z. 1216) tarihinde yaptığı gezide atılmıştır379. Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn ve Eyüb Sultan Camisi’nin bina emini olan Hüseyin Efendi’nin bina eminliği yaptığı cami üç senede yaptırılır. 5 Nisan 1805’te hizmete açılan caminin açılışına havaların müsait olmamasından dolayı katılamayan padişah380, ancak 14 Mayıstaki Cuma namazında inşa ettiği camiye gelir381. Kabakçı İsyanı’nda tahrip edilmesi üzerine II. Mahmud döneminde tamir edilen kışla, Abdülmecid döneminde de bir takım onarım faaliyetlerine sahne olmuştur382. 375 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 337. 376 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 343. 377 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 353. 378 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 373-374. 379 III. Selim’in Sırkâtibi Ahmed Efendi Tarafından Tutulan Rûznâme, haz. V. Sema Arıkan, s. 373. 380 “1220 Senesi Vekāyi‘i Adlı Eserin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi”, haz. Beyhan Kıran, s. 1. 381 “1220 Senesi Vekāyi‘i Adlı Eserin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi”, haz. Beyhan Kıran, s. 7. 382 Mustafa Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, s. 476-478. 441 OSMANLI İSTANBULU III Sonuç İstanbul’un karşısında, Boğaziçi ve Marmara’ya hâkim bir konumda bulunan Üsküdar, bir sayfiye mekânı özelliği taşımaktaydı. Her biri saray, yalı ve köşklerin ayrılmaz birer parçası olan çok sayıda bahçesi bulunan kaza, Osmanlı idarecilerinin gözde dinlenme mekânıydı. Burada sadece devlete ait XVI. yüzyılda 5, XVIII. yüzyılda 14 ve XVIII. yüzyılda ise 12 bahçe bulunmaktaydı. Konumuz olan Üsküdar Bahçesi, 1555’te Üsküdar Sarayı ile birlikte yapılmıştır. Devletin kadrolu personeli olan bostancıların çalıştığı bahçe, bağlı olduğu Bostancı Ocağı teşkilatında taşra bahçesi olarak yer almaktaydı. Gözde bir bahçe olması sebebiyle padişahlar tarafından sık sık ziyaret edildiğinden, burada hizmet eden bostancı sayısı diğer bahçelerdekinden da fazlaydı. XVII. yüzyılda en çok bostancıya sahip bahçe, ocak teşkilatına bağlı 60’ı aşkın taşra bahçesinin ilk bahçesi olarak kayda geçmiştir. Sahip olduğu has ahırdan dolayı bahçe aynı zamanda Küçük Hasbahçe olarak da anılırdı. Başta I. Süleyman olmak üzere II. Selim, III. Murad, I. Ahmed ve IV. Murad yaptıkları çeşitli binalarla bahçeyi imar etmişlerdir. Bahçe eğlenme, dinlenme, ziyafet tertip edilmesi, devlet işlerinin görüşülmesi, elçi kabulü, sefere gidiş ve dönüşlerde konaklama, şehzadelerin konaklamaları, orduyu uğurlama, karargâh olarak kullanılma, ceza infazları, üst düzey devlet adamlarının karşılanması veya ağırlanması, hastalık döneminde dinlenme, ulemayı imtihana tabi tutma, hediye kabul törenleri, kutsal emanetlerin karşılanması, surre törenleri ve fetih müjdesi gibi etkinliklere sahne olmuştur. Bahçe, kurulduğu tarihten XVIII. yüzyılın yarsında kadar Üsküdar Bahçesi, bu tarihten sonra da Kavak Bahçesi olarak anılmıştır. III. Selim döneminde üzerinde yapılan kışladan dolayı nitelik değiştirmiş, padişahların yüzyıllar boyu tercih ettiği bir eğlenme ve dinlenme mekânından askerî bir mıntıkaya dönüşmüştür. 442 Mit ve Gerçek Arasında: Taksim Topçu Kışlası (Beyoğlu Kışla-i Hümâyûnu) Yüksel Çelik Marmara Üniversitesi Taksim Topçu Kışlası, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bugün Taksim/İnönü Gezisi’nin ya da son dönemde meşhur olan adıyla söylersek Gezi Parkı’nın bulunduğu mevkide, XIX. yüzyılın hemen başında Osmanlı ordusunun topçu sınıfı için inşa edilmiş büyük bir askeri kompleksti. 1935’te ülkemize davet edilen ve Haziran 1936’dan itibaren imzalanan sözleşme çerçevesinde resmen işe koyulan dönemin ünlü şehir planlamacılarından Fransız Henri Prost’un koordinatörlüğünde başlatılan İstanbul’un imar planını oluşturma çalışmaları1 kapsamında kışlanın bulunduğu saha yeşil alan olarak teklif edilmiştir. Belediye tarafından bu plan raporunun onaylanmasının ardından 1940 yılından itibaren harap vaziyetteki kışla yapıları tedricen yıkılmış, ortaya çıkan arazi İnönü Gezisi adıyla yeşil alan 1 İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul planlaması (1936-1951)-From the Imperial Capitol to the Republican Modern City: Henri Prost’s Planning of Istanbul (1936-1951)- ed. F. C. Bilsel-P. Pinon, İstanbul 2010, s.15-165; Semavi Eyice “İstanbul’un İmar Planı Raporları”, İstanbul, XLIII (Ekim 2002), 20-24. 443 OSMANLI İSTANBULU III olarak düzenlenmiş ve 4 Eylül 1942 tarihinde halkın istifadesine sunulmuştur.2 Dönemin kroniklerinde ve arşiv kaynaklarında; Dergâh-ı âli Topçu Neferâtı Kışla-ı Hümâyunu, Beyoğlu Kışla-i Hümâyunu, Asâkir-i Mansûre Topçuları Kışlağı, Topçu Numûne Kışla-i Hümâyunu, geç dönemde ise İtfaiye Kışlası, Talimhâne Kışlası, Taksim Topçu Kışlası ve daha pratik olduğu için Taksim Kışlası olarak adlandırılan bu büyük askeri kompleksin, III. Selim devrinde Galata kadılığına bağlı Beyoğlu mahallesinde 1804 yılı sonunda inşası yönünde karar alınmış ve 1805-1807 yılları arasında inşaat neredeyse bitme aşamasına gelmiştir. Ancak Mayıs 1807’de patlak veren Kabakçı İsyanı ve sonrasında yaşanan siyasi kriz nedeniyle kışlanın tali işleri tamamlanamamıştır. Tam manasıyla bitirilmesi ve fiilen hizmete açılması IV. Mustafa devrinde (29 Mayıs 1807-28 Temmuz 1808) gerçekleşmiştir. Literatürde Pars Tuğlacı ve ondan zincirleme olarak nakledilen, “1806’da tamamlandığına” dair mevcut yanlış bilgi3 düzeltilmelidir, zira arşiv belgeleri 25 Aralık 1806 itibarıyla kışlanın henüz tamamlanamadığını, mali sorunların çözümü konusunda yoğun çaba sarf edildiğini4 ve IV. Mustafa devrinde ikmal edildiğini göstermektedir. Zira ilgili belgelerden anlaşıldığı kadarıyla muhtemelen 1808 yılı yazında kışlanın dış mekânlarındaki ufak tefek işler ve çevre düzenlemesi tamamlanmış ve ardından on bir topçu bölüğü kışlaya yerleştirilmiştir.5 2 Son Telgraf (4 Eylül 1942 Cuma); Çelik Gülersoy, Taksim: Bir Meydanın Hikâyesi, İstanbul 1986, s.43. 3 Pars Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesi’nin Rolü, İstanbul 1993, s.65, 685; Mustafa Cezar, 19. Yüzyıl Beyoğlu’su, İstanbul 1991, s.58; Necla Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul (18. Yüzyıl Sonu ve 19. Yüzyıl), İstanbul 1992, s.206. 4 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), C. AS, nr. 26236 (11 Şevval 1221/22 Aralık 1806); nr. 10163 (14 Şevval 1221/25 Aralık 1806). 5 BOA, HAT, nr.1354/52942, nr.1354/52907. Tarih içermeyen bu belgelerdeki hatt-ı hümayunlar IV. Mustafa’ya aittir, söz konusu hatt-ı hümayunlar devasa boyutlardaki yazı karakteriyle hattat padişahlardan olan selefi III. Selim ve halefi II. Mahmud’dan kolaylıkla temyiz edilebilmektedir. Yukarıda “muhtemelen 1808 yılında ikmal edildiğini” ifade etmemizin nedeni, vesayet altında tahta çıkan IV. Mustafa’nın asilerin ve muhaliflerin katlettiği III. Selim devrinde büyük oranda tamamlanan kışlayı o hengâmede ve istikrarsızlık ortamında ikmale kalkışmasının mümkün olmadığına hükmettiğimizdendir. 444 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Keza yapımına III. Selim devrinde başlanan ve kışlada tali bir unsur olarak değerlendirilen cami yapısı da siyasi istikrarsızlıktan kaynaklanan sorunlar nedeniyle ancak Haziran 1808’de IV. Mustafa devrinde tamamlanabilmiştir. Kışla camii; kubbeli, tek minareli, minberli ve hünkâr mahfili olan küçük bir cami idi. Bu cami; tefriş, tamir, aydınlatma vb. olağan giderleri ile din görevlilerinin maaş giderlerinin karşılanması için 2 Haziran 1808’de III. Selim’in validesi Mihrişah Valide Sultan vakfına bağlanmıştır. 6 Daha sonra Sultan II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde yapılan kapsamlı tamiratlar ve özellikle de ek inşaatlar sonucunda, kışla yapıları büyük bir değişim geçirmiştir. İlki II. Mahmud devrinde 1812-15 ve 1827-31 arasında, ikincisi ise 1861-62 ve 1869’da Sultan Abdülaziz devrinde, dönemin sanat anlayışına uygun bir şekilde Oryantalist ve eklektik anlayışın etkisiyle, başta anıtsal girişi olmak üzere kışlanın fiziksel görünümü, aksamı ve müştemilatı büyük oranda değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Bazı sanat tarihçileri sonraki ilavelerle kışlanın kazandığı bu eklektik ve egzotik üslubu “Style Sarrazin” (Endülüs ve Mağrib usulü) ya da “Mağrip bileşenli Oryantalizm modasının en Batılı temsilcisi” olarak nitelendirmiş,7 soğan başlı kubbeleri ve yine daha sonra inşa edilen yoğun bezemeli anıtsal girişi nedeniyle Rus ve hatta Hint mimarisinden esintiler taşıdığı ileri sürülmüştür. 8 III. Selim devrinin karakteristik özelliği olan ve Nizam-ı Cedid olarak adlandırılan ıslahat programı çerçevesinde ivme kazanan askeri reformlara paralel olarak yeni ordunun nefer sayısının giderek artması, yeni kışlaların süratle inşasını da zorunlu kılmıştı.9 Bu nedenle XIX. yüzyılın hemen başında ana karargâha (Tophane-i Âmire) 6 BOA, HAT, nr.1506/11. 7 Turgut Saner, 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm”, İstanbul 1998, s.79-81. 8 Gülersoy, Taksim Bir Meydanın Hikâyesi, s.78. 9 Stanford J. Shaw, “The Established Ottoman Army Corps under Sultan Selim III (1789-1807), der Islam, Berlin 1965, 142-184; Shaw, “The Nizam-ı Cedit Army under Sultan Selim III (1789-1807), Oriens, Leiden 1967, vol. XVII-XIX, 168-184; Kemal Beydilli, “Nizâm-ı Cedid”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), XXXIII, 175-178. 445 OSMANLI İSTANBULU III yakınlık hususu da göz önünde bulundurularak Beyoğlu’nda Taksim semtinde yeni bir kışla inşası gündeme gelmiştir. Müzakere ve hazırlık sürecinin ardından Taksim’de, daha sonra Talimhâne Meydanı olarak adlandırılacak araziyi10 de içine alan mevkide, 1804 yılı Ekim ayının son haftasında yeni kışlanın inşaatına başlanması yönünde irade sadır olmuş ve 1805 Martında başlatılan süreç sonunda 1807 yılı baharında büyük ölçüde tamamlanmıştır. Kışlanın, statüsü ve vazifesi açıkça belirtilmeyen Halil Paşa’nın ısrar ve gayretleriyle 1780’lerde ya da Sultan Abdülmecid devrinde Tophane Müşiri Halil Paşa’nın çabaları sonucunda inşa edildiğine dair görüş,11 yanlış bilgiden ve ilmi süzgeçten geçirilmeden şehir efsanesinin hakikatmiş gibi nakledilmesinden kaynaklanmaktadır. Son dönem mimarlık tarihi çalışmalarında sıkça referans verilen Pars Tuğlacı’nın yangın sonrasında kullanılamaz hale gelen Taksim Topçu Kışlası’nın 1794’te yeniden inşa edildiğine dair iddiası,12 Tophanede yanan kışla yapılarının Beyoğlu/Taksim Topçu Kışlası zannedilmesinden kaynaklanmış olmalıdır. Zira Tuğlacı’nın iddiasına dayanak teşkil eden arşiv belgesinde13 Beyoğlu Kışla-i Hümayunu, Talimhane Kışlası, Taksim’deki kışla vb. belirleyici herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Öte yandan 1794 yangınının Taksim’de değil Galata Kulesi civarında meydana gelmiş olması ve dolayısıyla daha ziyade bu bölgeleri etkilemiş olması14 altı çizilmesi gereken bir başka husustur. Gerçekten de kaynaklarda 1794 yılında Beyoğlu-Taksim’de kayıtlara geçecek büyüklükte bir yangın olduğuna dair bir bilgi mevcut değildir; bilakis kayıtlara geçen tek büyük yangın, Galata 10 Otuz dönümlük bu alan II. Bayezid evkafına bağlı bir arazi olup, sonradan ihtiyaç hasıl oldukça istimlak suretiyle genişletilmiştir, bkz. BOA, A.MKT. NZD, nr.108/87; MVL, nr.1032/115; BEO, nr. 1069/80173; İ.EV, nr.19/1316. 11 Edmondo de Amicis, İstanbul (1874), çev. B. Akyavaş, Ankara 1993, s.62; Salah Birsel, Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, İstanbul 1976, s.13; Gülersoy, Taksim Bir Meydanın Hikâyesi, s.78-79; Vedia Dökmeci-Hale Çıracı, Tarihsel Gelişim Süreci’nde Beyoğlu, İstanbul 1990, s.28. Söz konusu yanlış bilginin tashih ve tenkidi için bkz. Mustafa Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, İstanbul, XXII (1997), 41. 12 Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesinin Rolü, s.65, 685. 13 BOA, C.AS, nr.3519. 14 Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, İstanbul, XXII (1997), 41. 446 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Kulesi’ne ve çevresine zarar veren ve 28 Zilhicce 1208’de (27 Temmuz 1794) vuku bulan yangındır.15 Taksim Topçu Kışlası’nın inşa tarihine dair literatürdeki mevcut bilgi de hatalıdır. Arşiv belgelerinden; kışlanın inşaatı konusunda ilk keşif işleminin 15 Receb 1219/20 Ekim 1804’te daha önce yanmış olan Tophane semtindeki kışlalarla birlikte yapıldığını, yeniden inşası kararlaştırılan Tophane’deki kışlaların daha geniş bir alanda inşası için istimlak yapılmak istendiğini, ancak çevrede sınırlı istimlak imkânı bulunduğundan bunun imkansız olduğunun anlaşıldığını, ilave masraf getirse de Tophane’deki topçu kışlalarını tamamlayıcı bir unsur olarak Taksim’de yeni bir kışlanın inşasının da bir seçenek olarak değerlendirildiğini öğrenmekteyiz. Son tahlilde tercih Sultan III. Selim’e bırakılmış, padişah da: “İşbu sûret güzel, Tophâne’ye resmi mûcebince on iki kışla yapılup, bâkîsi resmi üzre Taksim’e yapılsun. Gayet ihtimâm ü dikkatle hemân mübâşeret oluna. Hakk Te‘âlâ teshîl eyleyüp muvaffak eylesün” şeklinde yeni inşa edilecek kışla yapılarının Tophane’ye sıkıştırılmamasını, 12 koğuşlu bir kışlanın Tophane’de, 30 koğuşlu yeni bir kışlanın da taksim mahallinde (suyun taksim edildiği yerde) inşasının isabetli olacağını bildirmiş ve Ekim 1804 sonu itibarıyla derhal işe başlanmasını ferman etmiştir.16 Dolayısıyla Beyoğlu-Taksim’de yaptırılan kışla, Tuğlacı’nın iddiasının aksine daha önce yanan herhangi bir askeri-sivil yapının yerine değil, sıfırdan boş arazi üzerine yaptırılmıştır. Mali tahsisat, teknik hazırlık ve bürokratik süreçlerin tamamlanmasının ardından 25 Mart 1805’te ilkbaharda, diğer bir ifadeyle inşaat mevsiminin girmesiyle birlikte işe başlanmıştır.17 Yukarıda değinildiği üzere Pars Tuğlacı, fahiş bir hata ile sonradan Talimhane olarak anılacak arazinin yanı başında 1794’te yanan askeri yapıların yerine Taksim Topçu Kışlası’nın inşa edildiğini öne sürmüştür. İddiasına dayanak olarak numarasını verdiği arşiv belgesinde bu yönde bir bilgi bulunmadığına yukarıda değinilmişti. Öte yandan Tuğlacı’nın, ilgili arşiv belgesinin hicri tarihini on yıl gibi mazur 15 Semavi Eyice, “Galata Kulesi”, TDVİA, XIII, 315. 16 BOA, D.BŞM.BNE, nr.16110. 17 BOA, D.BŞM.BNE, nr.16110. 447 OSMANLI İSTANBULU III görülemeyecek bir farkla miladi tarihe çevirdiği ve bundan hareketle Taksim Topçu Kışlası’nın inşaat tarihini 1794’e çektiği tespit edilmiştir. Şöyle ki; Tuğlacı’nın kullandığı arşiv belgesinin tarihi 15 Cemaziyülahir 1219’dur ve ilmühaberi dört gün sonra 19 Cemâziyülahir 1219’da verilmiştir. Tuğlacı bu belgeyi 26 Aralık 1794 şeklinde miladi tarihe çevirmiştir,18 hâlbuki belgenin miladi tarih karşılığı 21 Eylül 1804’tür. Neticede Tuğlacı bu fahiş hatadan hareketle 1794’te eski kışla yanınca yerine Taksim Topçu Kışlası’nın inşa ettirildiğini ifade ederek19 zincirleme bir hata yapmıştır. Hataları bunlarla da sınırlı değildir; Tuğlacı 1806’da kışla inşaatının tamamlandığını, bir başka arşiv belgesine istinaden iddia ediyor, halbuki belgedeki ibareler bunun tam aksi istikamettedir ve aynen şöyledir: “…el hâletü hâzihi ebniye mezkûre hitâma resîde olmamış ise dahî…”20 Bu ibare, kışla inşaatının Aralık 1806 sonu itibarıyla tamamlanmamış olduğunu açıkça gösteriyor. Hal böyle iken ya Tuğlacı okuduğunu anlamaktan aciz ve arşiv belgelerini değerlendirme ve tarihlendirme konusunda tamamen yetersizdir, ya da belgeleri bilerek tahrif etmiştir. Netice olarak, söz konusu eserin ciddiyetini ve ilmi değerini akademik camianın, özellikle de mimarlık ve sanat tarihçilerinin takdirine havale ediyorum. Bu noktada Mustafa Cezar’a da bir parantez açmak gerekiyor; Cezar da çalışmalarında kışla inşaatının 1806’da tamamlandığını iddia etmekte ve yine bir arşiv vesikasını referans göstermektedir.21 Ancak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, belirtilen fon ve numarada öyle 18 Tuğlacı, Osmanlı Mimarlığında Balyan Ailesi’nin Rolü, s.685. 19 Tuğlacı, aynı yer. 20 BOA, C. AS, nr. 26236. 21 Mustafa Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlu’su, s.58. Cezar bu bilginin kaynağı olarak s.68’de Başbakanlık Osmanlı Arşivi Cevdet Askeri, nr.6236’yı vermiştir. Cezar’ın referans olarak verdiği bu belge Pars Tuğlacı’nın kullandığı belgenin aynıdır, aradaki fark sadece Cezar’ın belgenin numarasını yanlış vermiş olmasıdır. Bu durum baskı veya mürettip hatası olarak değerlendirilebilir, ancak aynen Tuğlacı gibi muhtevasını da yanlış aktarmış olması, belge referansını Tuğlacı’dan devşirdiği izlenimi vermektedir. Şayet belge görülmüş ve içeriğinde kışlanın tamamlanmadığı: (“…el hâletü hazihi ebniye-i mezkûre hitâma resîde olmamış ise dahî…) şeklindeki ifadelerle net bir biçimde belirtildiği halde, Cezar belgenin muhtevasını anlayamamış ise durum daha da vahim demektir. 448 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) bir belgenin mevcut olmadığını tespit etmiş bulunmaktayız. Yaptığımız araştırmada, bu belgenin aslında Pars Tuğlacı’nın da kullandığı belgeyle aynı olduğunu, ancak Cezar tarafından numarasının yanlış verildiğini belirledik. Cezar’ın hatası bununla sınırlı kalsa, durumu baskı ya da tertip hatasıyla izah etmek mümkün olabilir, ancak söz konusu belgede kışlanın Aralık 1806 itibarıyla tamamlandığı değil, bilakis tamamlanamadığı açıkça belirtildiğinden,22 söz konusu hatayı bu tür hafifletici sebeplere bağlamak imkânsız hale gelmektedir. Son dönem mimarlık tarihi çalışmalarında en sık başvurulan bu tür eserlerdeki yanlışları ve bu isimlerin, arşiv belgelerini üç beş adet gibi oldukça sınırlı sayıda kullandıkları halde bu tür fahiş hatalar yapmış olmalarını, yine akademik camianın takdirine havale ediyorum. Dönem dönem farklı isimlerle anılan Taksim Topçu Kışlası’nın, 1807’de III. Selim’in başlattığı reformlara muhalif çevrelerin işbirliğinden doğan Kabakçı İsyanı esnasında tahrip edildiği,23 bununla birlikte şehir merkezine uzaklık ve ordunun teknik bir sınıfına aidiyeti gibi nedenlerden ötürü Nizam-ı Cedid’in diğer kışlalarına nispetle söz konusu tahribatın daha düşük kaldığı ileri sürülmüştür.24 1808’de tahta çıkan Sultan II. Mahmud devrinde, reform karşıtı dalganın nispeten etkisini kaybetmesi ve siyasi atmosferin normalleşmesiyle 1812’de dönemin hassa mimarbaşı Hafız Mehmed Emin Efendi’nin nezaretinde yapılan keşif doğrultusunda ve Hacegân-ı Divân-ı Hümâyun’dan Edhem Efendi’nin bina eminliğinde kışla yapıları yenilendi.25 Söz konusu tamirat esnasında kışla planında küçük değişiklikler yapılmış ve bazı ek binalar inşa edilmiştir.26 Taksim Topçu 22 BOA, C.AS, nr.26236. 23 Mustafa Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlu’su, s.58-59; Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, s.206 (Kubilay, a.g.md, DBİA, VII, 274). 24 Ebru Karakaya, “Kışlalar”, Geçmişten Günümüze Beyoğlu, ed. M. Sinan Genim vd, İstanbul 2004, s.561. 25 Cezar, 19. Yüzyıl Beyoğlu’su, s.58; Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, s.206-208. Ampir üslubunda yapılan kışla 1819’da Edhem Efendi’min nezaretinde tamir edilmiştir (Zühal Çetiner Doğdu, “Kışla Mimarisi”, s.181). 26 Kubilay, a.g.md, DBİA, VII, 274, Cezar, Osmanlı Başkent İstanbul, s.480; Cezar, XIX. Yüzyıl Beyoğlu’su, s.58; Ebru Karakaya, “Kışlalar”, s.563; Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, s.206; Tuğlacı, a.g.e, s. 686. 449 OSMANLI İSTANBULU III Kışlası’na ait en eski görsel malzeme, Charles de Pertusier’in 1817’de basılan albümünde27 yer alan ve aşağıda verilen Michael François Préault’un litografisidir.28 Söz konusu gravür kışlanın 1812’de gerçekleştirilen inşaat ve tamiratlardan sonraki halini göstermesi bakımından önemlidir.29 Fransız askeri ataşesi Charles Pertusier, o vakit kışlayı şu şekilde tasvir etmiştir: “Büyük Beyoğlu Kışlası’nda bütün imkânlar bulunmaktadır… orada asaleti zarafetle kaynaştırmak zordur. Diğer birçokları gibi Sultan Selim tarafından temelleri atılmış olan ve fakat yeniçerilerin harabeye çevirdikleri bu bina mimari değerler arasında mümtaz bir yere sahiptir… Dört simetrik cepheden meydana gelen bina Boğaziçi’ne ve sınırlarını teşkil ettiği Beyoğlu’nun dış mahallelerine bakmaktadır. İç kısmında revaklar ile çevrilmiş ve güzel bir camii ile süslenmiş bir avlu bulunmaktadır. 27 Atlas des Promenades Pittoresques dans Constantinople et sur les Rives du Bosphore künyesiyle 1817’de Paris’te basılan bu eserin metin kısımları 1811’de İstanbul’da göreve başlayan Fransız elçiliğinin askeri ataşesi Charles Pertusier tarafından kaleme alınmış ve yine Fransız ressam Michel-François Préault tarafından resimlenmiştir. 28 Gravür için bkz. Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, s.207. 29 Arslan, Gravür ve Seyahatnamelerde İstanbul, s.208; Ebru Karakaya, “Kışlalar”, s.563. 450 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Carl Gustaf Löwenhielm’ın fırçasından 1820’lerde Taksim Topçu Kışlası. Mükemmellik ve hak ettiği şekilde ifade etmek için binanın tek eksiği dış görünüşüdür”.30 XVIII. ve XIX. yüzyıllarda İstanbul’da inşa edilmiş olan kışla yapıları genel hatlarıyla değerlendirildiğinde: İlk olarak I. Abdülhamid devrinde (1774-1789) Kaptan-ı derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın gayretleriyle inşa edilen Kalyoncu Kışlası’nda tatbik edilen iki ya da üç katlı koğuşların meydana getirdiği yapı kanatlarından oluşan dikdörtgen avlulu plan şemasının, boyutları ne olursa olsun kendisinden sonra inşa edilen kışlalara model teşkil ettiği görülür. Keza kışlaların tamamının avlusunda ya da hemen yanı başında tek minareli ve kubbeli bir cami de mevcuttu. Taksim Topçu Kışlası da söz konusu klasik plan şemasına sahipti. Ancak aşağıda ayrıntılarına temas edileceği üzere, farklı dönemlerde gerçekleştirilen dar ve kapsamlı tamiratlar ya da ek inşaatlar nedeniyle kışlanın başta abidevi girişi ve ön cephesi olmak üzere, dış görünüşünde önemli fiziksel değişimler yaşanmıştır. Söz konusu değişimi plan ve fiziki görünüm olarak, XIX. yüzyıl başından itibaren kışlanın çizilmiş gravürleri (Michel-François Préault, Carl Güstaf Löwenhielm31 vd. gravürleri), keza farklı dö30 Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, s.39-40. 31 Bir Zamanlar Türkiye: Carl Gustaf Löwenhielm-Bir İsveç Elçisi’nin 1820’lerdeki 451 OSMANLI İSTANBULU III nemlere ait İstanbul haritaları (1819 tarihli Kauffer Haritası, 185152 Moltke, 1913 Alman Sendika, 1918 Necip Bey ve 1925 Jacques Pervititch haritaları)’ndan takip ve tespit etmek mümkündür. Taksim Topçu Kışlası’nın mimarının kimliği konusu da henüz netleştirilebilmiş değildir. Bu belirsizlik sadece bahis konusu kışla için değil, diğer tüm Osmanlı kışlaları hatta dini ve kamuya ait yapıların büyük çoğunluğu için de geçerlidir. Bu alandaki bilgi zafiyetini ve söz konusu belirsizliği son haddine kadar zorlayan Pars Tuğlacı, hiçbir bilimsel dayanak/referans göstermeden kışlanın mimarı olarak Kirkor Balyan’ı takdim eder ve bu işte Hacı Mıgırdıç Kalfa (Çarkyan)’nın ikinci kalfa ve resimcibaşı sıfatıyla kendisine yardımcı olduğunu iddia eder.32 Mimarlık ve sanat tarihi çalışmalarında, ilmi hiç bir tenkitten geçirilmeden tekrarlana gelen ve kıymeti kendinden menkul bu yanlış bilgi, maalesef tevatür niteliği kazanmıştır. Hâlbuki kışlanın ilk defa inşa edildiği döneme ait arşiv belgelerinde, sadece Hassa Mimarbaşı İbrahim Kâmi Efendi ile selefi Ârif Efendi’nin isimleri zikredilir. Kışlanın bina eminliği ise Abdülhayy Efendi’ye havale edilmiştir. Kışlanın plan ve projelerini hazırlayan ekip içinde bir de Foti Kalfa’nın adı zikredilmektedir. Kışlanın ilk keşfi, isimlerini zikrettiğimiz grup ve onlara eşlik eden diğer kalfalar (mütefennin kalfalar) tarafından gerçekleştirilmiştir.33 İddia edilenin aksine Kirkor Balyan veya Hacı Mıgırdıç Kalfa (Çarkyan)’nın isimlerine tek bir kez olsun arşiv evrakında rastlanmaz.34 Hâlbuki hazırlanan keşif defterlerinde, keza başta Türkiye Albümü- Turkey, As it was (Carl Gustaf Löwenhielm a Swedish Diplomat’s Turkish Portfolio in the 1820’s-, ed. Engin Yenal-Pınar Çelikel, çev. R. Bragner, İstanbul 2003, s.40-41 . 32 Tuğlacı, a.g.e, s.65. 33 BOA, D.BŞM, BNE,d, nr.16110. Cezar da kışlanın inşaatına başlandığı esnada İbrahim Kâmi Ağa’nın başmimar olmasından hareketle, kışla yapılarının onun eseri olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu kaydeder (Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, s.41; a. mlf, Osmanlı Başkenti İstanbul, s.480). Kışlanın XIX. yüzyıl boyunca geçirdiği değişim ve dönüşümlerden hareketle Kirkor Balyan tarafından tasarlandığı yönündeki görüş, özellikle Oryantalist üslupta bezemelere sahip oluşu, bu üsluptaki yapıların İstanbul’da ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmaya başladığından gözden geçirilmelidir (Kubilay, DBİA, VII, 274). 34 Balyan Ailesi’nin son dönem mimarlığımızda konumu, etkisi ve bunların 452 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) maliye ve başmuhasebe evrakı olmak üzere konuyla ilgili sair müteferrik evrakta Balyanların ismine mutlaka rastlanması icap ederdi. Sonuç olarak Taksim Topçu Kışlası’nın planları ve inşaat sürecinin en önemli unsurları olan projelendirme, plan (tersim) ve keşif (fizibilite ve muhammen bedel tespiti) defterlerinin İbrahim Kâmi Efendi, selefi Ârif Efendi ve Foti Kalfa tarafından hazırlandığını söylemek mümkündür. XV. yüzyıl sonlarından itibaren tedricen gelişen Tophâne-i Âmire, XVIII. yüzyıl sonlarında top ve gülle dökümhaneleri, araba imalathaneleri, malzeme depoları, kışla yapıları, talim meydanları, cami, çeşmeler, hünkâr kasrı, hamam, fırın, mutfaklar ve ahırları bünyesinde barındıran devasa bir askeri-sınai kompleks hüviyeti kazanmıştı. Malum olduğu üzere; erken dönemlerde Osmanlılarda Halıcıoğlu-Sütlüce-Hasköy üçgeni; Davudpaşa-Maltepe (Bayrampaşa)-Râmi üçgeni ve Tophane koridoru askeri yapılaşmanın yoğun olduğu bölgelerdi. XIX. yüzyıl başında Beyoğlu’nda Taksim Kışlası’nın inşası söz konusu askeri yapılaşmanın Dolmabahçe, Gümüşsuyu, Harbiye ve Maçka istikametlerine doğru yayılmasının da ilk adımı olmuştur.35 Beyoğlu mıntıkası, XVIII. yüzyılda İstanbul halkının hafta sonlarında hava almak için gittikleri bir nevi mesire yeri hükmündeydi. Bu bölgede iskân alanının özellikle Taksim ve civarında yoğunlaşmasında en önemli faktör ise Taksim Topçu Kışlası olmuştur. I. Mahmud devrinde 1732’de Bahçeköy’de inşa edilen su tesisleri ve dağıtım şebekesi sayesinde Beyoğlu civarında suyun bollaşmasıyla birlikte iskân hareketleri ivme kazanmış, Mihrişah Valide Sultan ve II. Mahmud’un himmetiyle yaptırılan Valide Bendi ve Bend-i Cedid sayesinde bölgenin suyu bollaştığından meskûn mahaller zamanla kışla yakınlarına dek genişlemiştir.36 Yine I. Mahmud devrinde yapmimar mı müteahhit mi oldukları konusunda benzer eleştiriler için bkz. Selman Can, Bilinmeyen Aktörleri ve Olayları ile Son Dönem Osmanlı Mimarlığı, İstanbul 2010, s.87-116; a. mlf, “XIX. Yüzyıl Mimarları ve Ermeniler”, Türk Dünyası Araştırmaları, 167 (Mart-Nisan 2007), 39-47. 35 Cezar, 19. Yüzyıl Beyoğlu’su, s.55-68; a. mlf, Osmanlı Başkenti İstanbul, s.480. 36 Mustafa Cezar, “Ondokuzuncu Yüzyılda Beyoğlu Neden ve Nasıl Gelişti”, XI. Türk Tarih Kongresi (5-9 Eylül 1990 Ankara) Bildiriler, VI, 2675-2690; Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, s.480). 453 OSMANLI İSTANBULU III tırılan meydan çeşmesi ve yanı başındaki su tevziatının yapıldığı ve semte Taksim adını kazandıracak Maksem’in yakınına III. Selim devrinde inşa edilecek kışla, boyutları itibarıyla şehrin siluetini değiştiren görkemli yapılardan biri oldu. Taksim Topçu Kışlası’nın inşası, zamanla bölgenin ticari ve sosyal bakımdan yeni bir cazibe merkezi haline gelmesini sağlamıştır. Zira kışla demek, binlerce neferin ulaşımı, alışverişi ve izin zamanlarında vakit geçirecekleri yeni mekânların inşa ve işletilmesi anlamına gelmekteydi.37 I. Kışlanın Aksamı, Geçirdiği Onarımlar ve Mimari Özellikleri A. Ana Kışla Yapısı Taksim Topçu Kışlası, klasik kışla plan şemasına göre geniş bir orta avlunun dört yanını çevreleyen yapı kanatlarından oluşmaktaydı. Metraj ve iç bölümlerini bilmediğimiz 30 adet büyük koğuştan (bâb, kışlak) ibaret olarak, dikdörtgen şeklinde ve ortası avlulu olarak inşa edilmiştir. Pervititch haritasına göre, yaklaşık 146x176 m., orta avlu ise 110x140 m. boyutlarındadır. Yapının kanatları diğer dönem kışlalarında olduğu gibi iki katlı, köşe bölümleri ise kule görünümü kazandırmak amacıyla üç katlı ve dışarıya taşırılmış olarak inşa edilmiştir. Kışlanın dört ana giriş kapısı mevcut olup bunların da üstlerinde çıkmalı odalar mevcuttu. Talimhâne Meydanı’na bakan ana girişin bulunduğu batı kanadının orta aksında, sütunlar üzerinde inşa edilmiş olan bölümün üst katı hünkâr dairesi (kasr-ı hümayun) olarak düzenlenmişti. Kanatların orta aksındaki diğer giriş bölümleri de dışarı taşırılmıştır. Orta avlunun köşelerinde yapıya bitişik olarak inşa edilen iki katlı bölümlerde tuvaletlere (memşa) yer verilmiştir.38 37 Beyoğlu semtinin 19. yüzyıldaki sınırları mahalleleri ve büyük caddeleri durumu hakkında bkz. Mirat-ı İstanbul, II, 395 vd. 38 Sigorta Haritalarında İstanbul-Istanbul in the Insurance Maps of Jacques Pervititch, yay.haz. Seden Ersoy, Çağatay Anadol, İstanbul ty, s. 81; Aynur Çiftçi, “19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Askeri Mimari ve İstanbul’da İnşa Edilen Askeri Yapılar”, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, doktora tezi, İstanbul 2004, I, 134. 454 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Arşiv belgelerindeki bilgilere göre XIX. yüzyıl sonları itibarıyla Taksim/Beyoğlu Topçu Kışlası: Ana kışla yapısında yer alan kasr-ı hümayun ve koğuşlar, subay/kumandan daireleri, cephanelik, hastane/şifahane (revir), mutfaklar, çamaşırhaneler (câmeşuyhâne), hamamlar, abdesthaneler ve tuvaletler (memşâlar), tek minareli bir cami, ahırlar (süvarilerin atları ve topçeker yük hayvanları için ayrı ayrı), büyük-küçük samanlıklar, arpa ambarları, mağazalar (depolar), top ve top arabalarının konulduğu büyük sundurmalar, mühimmat ambarları, marangozhane, su hazneleri (hazne-i âb), meydan çeşmeleri, sarnıçlar, nalbanthane, harbend (seyis), saka ve saraç odaları, demirhane (haddehâne), yangın söndürmekle yükümlü tulumbacı koğuşları ve bunların malzemelerini koydukları depolar vb. bir takım tamirat ve bakım atölyeleri ile son dönem evrakına yansıdığı kadarıyla askerlerin ufak tefek ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri kantin hükmündeki bir bakkal dükkanından oluşan39 bir askeri kompleks olarak düz bir alanda inşa edilmiş yapılardan oluşmaktaydı. Ayrıca Gümüşsuyu istikametinde Ağaçdibi olarak anılan setin alt ve üst tarafında ihtiyat alayının sorumluluğunda, kışlaya gelir sağlayan kiraya verilmiş dükkânlar da mevcuttu.40 XX. yüzyılda Cumhuriyet devrinde askeri fonksiyonunu tamamen kaybetmiş olan kışla yapılarının kullanımına ve çevresine dair Pervititch Haritası’ndan bir takım bilgiler edinilmesi mümkündür. Haritaya göre, kışlanın orta avlusu stadyum olarak kullanılmaktaydı. Kuzey, güney ve doğu kanatlarının üzerindeki “aile inoccupe” (oturulmayan kanat) yazısı 1925 yılı itibarıyla kışlanın bir bölümünün işlevsiz olduğunu göstermektedir. Kışlanın zemin katında “atelier de carroserie mazett” (karoser imalathanesi), “atelier mecaique pour autos” (makine teknik atölyesi), “brasserie” (birahane), “depot chaises” (sandalye deposu), “ecole de cahuffeurs” (sürücü okulu), “pasteuris laits” (süt üretimi), “cafe” (kahvehane) ve “garage” (garaj) gibi askerlikle ilgisi olmayan bir takım farklı amaçlarla kullanıldığını göstermektedir.41 39 BOA, BEO, nr.412/30879. 40 BOA, İ.ŞD, nr.23/1029. 41 Pervititch Sigorta Haritalarında İstanbul, s.81; Çiftçi, a.g.t, I, 133. 455 OSMANLI İSTANBULU III Jacques Pervititch Sigorta Haritalarında İstanbul, s.81. Kâgir bir yapı olan kışlada, neferlerin kaldıkları koğuşların iç mekânlarında taban ve tavanların ahşap olduğu anlaşılmaktadır. Yine tamirat ve inşaatlarda yoğun olarak kullanılan ahşap malzemeden hareketle, kışlanın iç merdivenlerinin de ahşaptan yapıldığını söylemek mümkündür. Aşağıda değinileceği üzere kışlanın hünkâr dairesinin tabanları mermer, açıklık alanlarındaki gezinti yerlerinin ise Trieste Taşı’yla kaplandığı bilinmektedir; keza çamaşırhane, hamamlar, mutfaklar, abdesthaneler ve tuvaletler (memşâlar) de ıslak mekânlar olduklarından zeminleri taşla kaplanmıştı. Yukarıda temas edildiği üzere, 1807’de III. Selim’in tahtan indirilmesiyle sonuçlanacak Kabakçı İsyanı sırasında Taksim Topçu Kışlası da tahrip edilmişti. 1808’de tahta çıkan II. Mahmud devrinde reform karşıtı dalganın nispeten etkisini kaybetmesi ve siyasi atmosferin normalleşmesiyle, 1812’de dönemin hassa mimarbaşı Hafız Mehmed Emin Efendi’nin nezaretinde Nikola Kalfa’yla birlikte yapılan keşif doğrultusunda ve Hacegân-ı Divan-ı Hümayun’dan Seyyid Edhem Efendi’nin bina eminliğinde kışlanın çatısı, sıvaları, zemin kaplamaları, pencereleri, kurşun kaplamaları, boya-badanası ve demir parmaklıkları kapsamlı bir biçimde yenilendi. Ocak 1812’de 456 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) alınan karar doğrultusunda başlatılan bu süreçte, II. Mahmud tebdil-i kıyafet kışlanın tamirat sürecini defalarca denetlemiş, Temmuz 1812 itibarıyla başta kasr-ı hümayun ve saçaklar olmak üzere, beğenmediği kısımların talebi doğrultusunda değiştirilmesini irade etmiştir. Kışlada Temmuz 1812 itibarıyla hız kazanan ve o yılın kışına dek süren tamirat kapsamında; ana kışla yapısı, cami ve sair müştemilatı yenilenmiştir.42 Şubat 1813’te, kışlanın tamiratı esnasında daha önce öngörülmeyen sıva, boya ve ilave bazı odaların yapımı gibi işlerin ilave edildiği görülmektedir.43 1814 yılı sonbaharına gelindiğinde bu defa Topçubaşı Mehmed Ağa’nın ikaz ve talebi doğrultusunda, yine Hassa Mimarbaşı Hafız Mehmed Emin Efendi nezaretinde, yağmurlar başlamadan kışlanın bazı bölümlerindeki kırık kiremitlerin aktarılması, derz dolguların tazelenmesi, yer yer dökülmüş sıvaların yenilenmesi, saçaklarda sorunlu kısımların tamiri ve rüzgâr vb. faktörlerle kırılmış olan camların değiştirilmesi işlerine başlanmıştır. Ekim 1814’teki tamirat kapsamında söz konusu işler dışında mutfak, su hazneleri ve kısmen koğuşların zemin döşemeleri de elden geçirilmiş, bazı yeni bölmeler ilave edilmiş, kışla iç avlusunda zemin tesviyesi, bazı tuvalet giderlerinin tamiri ve atık su kanallarının temizlenmesi gibi işlere başlanmıştır.44 Yukarıda ana hatlarıyla değinildiği üzere, 1812-15 arasında gerçekleştirilen ve adeta baştan aşağı yenilenen kışlanın iç mekânlarında da bir takım değişiklikler yapılmıştır. 1818’de Hassa Mimarbaşı Ali Rıza Efendi’nin görev döneminde ve yine Edhem Efendi’nin bina eminliğinde, Komyanos Nikola ve Marki kalfaların gerçekleştirdiği keşif doğrultusunda; kışlanın kiremit aktarılması, iç mekânlarda yeni bölmeler yapılması, duvar, tavan tamiri gibi koğuşlardaki bazı eksikliklerin giderilmesi, tırabzan, musluklar ve kurşun kaplamaların yenilenmesi, kapı, pencere ve kilit aksamının tamiri, bazı yerlere musandıra yapılması, boya-badana, sıva tamiri, ıslak mekanlarda derz dolguların tazelenmesi ile lökün kalayla izolasyon gibi tamir ve yenileme işleri yapılmıştır.45 42 BOA, C.AS, nr.7070. 43 BOA, C.AS, nr.26891. 44 BOA, C.AS, nr.1126. 45 BOA, C.AS, nr.321. 457 OSMANLI İSTANBULU III 1826’da Vak’a-i Hayriyye olarak anılan ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla sonuçlanan isyan sonrasında, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulmuştu. Daha önce 181215 arasında ve akabinde 1818’de onarılmış olan kışlanın Mansûre Ordusu’nun topçu sınıfına tahsisi gündeme gelmiştir. Müzakere sürecinde kapasitesi yetersiz olan kışla yapısının ya yıkılıp sıfırdan inşası veya sekiz-dokuz bin neferin ikametine cevap verecek şekilde genişletilmesi şıkları değerlendirilmiştir. Sonuçta ikinci şık daha pratik ve maliyeti düşük bulunduğu için, 1827’de yapılan keşif sonucunda Tekfurdağı Âyanı Çelebi Süleyman Ağa’nın bina eminliğinde, karkas yapıya kadar duvar ve bölmelerin yıkılıp kışlanın iç mekânının yeniden bölümlendirilmesi ve genişletilmesi çalışmalarına başlandı.46 1827’de başlatılan ve kışlanın plan ve fonksiyon açısından büyük oranda değişim ve dönüşüm geçirdiği söz konusu dönem, 182829 Osmanlı Rus Savaşı’nın idari, siyasi ve ekonomik açıdan yarattığı olağanüstü şartlar nedeniyle, ancak Aralık 1831’de ufak tefek işler hariç tamamlanma aşamasına gelmiştir. Bina eminliği görevini sürdüren Kapıcıbaşı Çelebi Süleyman Ağa’nın yazılarından, sürecin yavaş ilerlemesinde mali sorunların da önemli rolü olduğu anlaşılmaktadır.47 Sürecin tamamlanmasına yakın topların ve top arabalarının konulduğu büyük depo (ambar-ı kebir), topçeker hayvanların ahırları, malzeme ambarı ve süvari ahırlarının tamiratı gibi bir takım tali işler ikmal edilmiştir.48 1836 sonbaharında ise kışladaki Kasr-ı hümayun, kışlanın ahırlarının kapıları ve saraçlara mahsus odaların tamirine başlanmıştır.49 Bir yıl sonra Eylül 1837’de Asâkir-i Mansure Nazırı Saib Efendi’nin yaptığı başvuru, kışlada rutin ve kısmi tamirat ihtiyaçlarının devam ettiğini göstermektedir.50 Ekim 1841’de kışlanın kısmen tamiratı ve yanı başında mühimmat ve levazımat muhafazası için büyük bir depo 46 BOA, HAT, nr.297/17658; nr.298/17689; nr.302/17929. 47 BOA, C.AS, nr.45107; nr.10224. 48 BOA, C.AS, nr.18596; nr.35200 lef 2. 49 BOA, C.AS, nr.18321. 50 BOA, C.AS, nr.54693; nr.54210. 458 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) yapılması gündeme gelmiştir. Taksim Kışlası aynı zamanda askerin tüfek ve top atış talimleri yaptığı bir yer olduğundan, yüklü miktarda mühimmat ve baruta ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu arada söz konusu ek yapılarla birlikte kışlanın da tamir edilmesi teklif edildi ve gerekli keşfi yapıldı. 85.947 kuruşluk muhammen bedelle inşa ve tamiratı öngörülen kışlanın yanında depo/cephaneliklerin yapımının mali sıkıntılar nedeniyle ertelenmesi düşünülmüştür.51 Ancak askeri makamların işin ehemmiyeti nedeniyle ısrarı neticesinde kışlanın tamiratıyla birlikte büyük bir mühimmat-levazımat deposunun yapılması kararlaştırılırken, mali yükü hafifletmek amacıyla sadece süvari sınıfına ait hayvanların barındığı ahırlardaki su haznesi ile teknelerin yenilenmesi ve neferlerin çamaşırlarını yıkamaları için küçük bir çamaşırhane inşası gibi tali inşaatlar askıya alınmıştır.52 Daha ziyade kalitesiz malzeme kullanımı, maliyeti düşürme endişesiyle malzemeden çalma, kötü işçilik ve çevresel faktörlerden kaynaklanan sık kısmi tamiratlar sonraki dönemlerde de tekrarlanmıştır, örneğin 1846-48 yıllarında kışlanın sıvaları tamir edilmiş, cephe ile iç mekânlarının boya ve badanaları yenilenmiş, kışlanın çatı ve kiremitleri aktarılmıştır.53 Keza Beyoğlu Kışla-i Hümayunu’nu tamamlayıcı bir unsur olarak yakınında bulunan ve daha önce yanmış olan Fişenghane’nin54 onarımı konusunda Şubat 1848’te karar alınmıştır.55 Yine aynı yıl kışla civarında vuku bulan yangının kışlaya sıçramasını engellemek amacıyla neferler çatıda soğutma yapmış, maksat hasıl olmuş ancak bu arada kiremitlerin çoğu kırıldığından 17 Aralık 1848’de kapsamlı bir çatı onarımı kaçınılmaz hale gelmiştir.56 1853-56 Osmanlı-Rus Savaşı (Kırım Harbi) nedeniyle müttefik sıfatıyla İstanbul’a gelen İngiliz, Fransız ve Sardunya birlikleri ve özellikle müttefik ordularındaki süvarilere ait at ve topçeker beygirler için Beyoğlu Kışlası’nın tahsis edilmesi, ahırların elden geçirilmesini 51 52 53 54 55 56 BOA, C.AS, nr. 23524. BOA, İ.DH, nr.48/2384. BOA, İ.MSM, nr.25/662; İ.DH, nr.165/8645. BOA, İ.DH, nr.167/8813. BOA, A.AMD, nr.3/73. BOA, İ.DH, nr. 185/10250. 459 OSMANLI İSTANBULU III ve genişletilmesini zorunlu kılmıştır.57 Kışla civarındaki alanlara yerleştirilen Fransız birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamak için maksemden yeni su borusu hatları çekilmiştir.58 Savaşın sona ermesi ve müttefiklerin ülkelerine dönmesinden sonra 1858’de Taksim Topçu Kışlası’nın asıl kışla yapıları ve ahırları kapsamlı bir biçimde tamir edilmiştir. Söz konusu tamiratların, yapılan açık eksiltmede (munakasa) en düşük fiyatı veren müteahhit Kalos Kalfa tarafından gerçekleştirilmesi yönünde karar çıkmıştır. Müteahhidin inşaat-tamirat işlerinde aşırı maliyet çıkarması ve muhammen bedeli aşması üzerine tahkikat başlatılmış ve alacakları uzun süre ödenmemiştir. Bunun üzerine kışlanın 1862 yılında yapılacak tamirat işleri de Kalos Kalfa’ya verilmiş ve kısmen mahsuplaşma cihetine gidilmiştir.59 Bu arada Kalos Kalfa’nın çalıştırdığı amele ve malzeme satın aldığı esnafa ödeme yapamaması bir başka sıkıntı oluşturmuştur.60 1860’lı yıllarda hız kazanan, başkent İstanbul’u Batı başkentlerine benzer modern bir kent haline getirme çalışmaları kapsamında Beyoğlu/Taksim Meydanı’nın yarıdan fazlasının, Sıraserviler zemini seviyesine getirilmesi, bağlantı yollarının düzenlenerek tesviye edilmesi ve kışla önünden geçen şose yol ile meydan bağlantısının sağlanması yönünde Altıncı Daire-i Belediyye’ye (Beyoğlu Belediyesi) Ağustos 1863’te talimat verilmiştir.61 Ocak 1864’te ise kışla önünden Maçka’daki idadiye kadar uzanan son derece bozuk yolun şose yol şeklinde yeniden yapılması için ihaleye çıkılmış ve İngiliz asıllı Mühendis Hutchinson işi üstlenmiştir.62 Diğer bazı askeri yapılarla birlikte, Ocak 1866’da Taksim Topçu Kışlası’nın etrafını çevreleyen tuğladan mamul duvarların yıkılıp yenilenmesi, çatıların, koğuşların, ahırların, samanlık ve arpa ambarlarının 57 BOA, HR.MKT, nr.74/4; nr.104/16. 58 BOA, HR.MKT, nr.116/47; nr.117/83. 59 BOA, İ.MVL, nr.394/17144 lef 1-2; nr.340/14667 lef 3; A.MKT.MHM, nr.199/75; A. MKT.NZD, nr.328/18; nr.300/801; MVL, nr.848/66; İ.MVL, nr.471/21324 lef 1. 60 BOA, MVL, nr.423/20 lef 1-2-3. 61 BOA, A.MKT.MHM, nr.273/85. 62 BOA, İ.DH, nr.521/35491; A.MKT.MHM, nr.292/34. 460 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) tamiri yönünde karar alınmış63 ve ihaleyi alan Hacı Dimitri Kalfa hantal bürokrasi, hazinenin sıkıntılı durumu ve kurumlar arası yetki karmaşası nedeniyle ancak Nisan 1867’de işe başlayabilmiştir.64 Öte yandan işe başlandığında, kışlada önceki keşif haricinde kalan bazı bölümlere müdahalenin kaçınılmaz hale geldiği görülünce, bu defa ilave bir keşifle söz konusu onarımlar da işe dâhil edilmiştir.65 Temmuz 1869’da ise iskeleti çürümüş olan kışla çatısındaki sorunların, kiremitlerin aktarılması suretiyle geçiştirilemeyecek kadar ciddi hale geldiği ve çökmesi halinde can güvenliği açısından tehlike yaratabileceği arz edilince, mimar ve kalfalar marifetiyle keşfi yapılmıştır. Bu arada kışla içine aşırı derecede pis koku yayan helâlar, bunun başlıca nedeni olan havalandırma sorunları, zeminler, çamaşırhane ve hayli yıpranmış olan ve yangın riski oluşturan mutfakların da tamiratı yönünde karar alınmıştır.66 Sultan Abdülaziz devrinde 1869 yılında kışlanın ön cephesinin yeniden düzenlendiği bilinmektedir. Bu amaçla devrin tanınmış mimarları avan projeler sunmuşlardır. Bu esnada İngiliz asıllı Mimar William James Smith tarafından sunulan 25 Ağustos 1869 tarihli proje teklifi, gerçekten de kışlanın klasik yapısına ve mimari üslubuna uygundur. Ancak aşağıda görüntüsü verilen bu avan proje, muhtemelen sade bulunup beğenilmediğinden uygulanmamıştır;67 zira yerine yapılan ve binanın mimari nitelikleri ve üslubu ile uyuşmayan Oryantalist üsluptaki mutantan ana giriş bu ihtimali güçlendirmektedir. Sonuçta Taksim Topçu Kışlası’nın ana girişi, Oryantalist üslupta sekizgen köşelikler, yuvarlak pencereler, at nalı kemerler ve yapının üzerini örten soğan biçimli süs kubbelerinin bulunduğu anıtsal bir giriş eklenmek suretiyle yeniden düzenlenmiştir. Hint ve Kremlin mimarisini de andıran bu ön cephe düzenlemesi, üslup itibarıyla Aksaray 63 BOA, İ.DH, nr.556/38704; A.MKT.MHM, nr.369/13. 64 BOA, İ.DH, nr.562/39174. 65 BOA, A.MKT.MHM, nr.382/55; İ.DH, nr.562/39174. Hacı Dimitri Kalfa’nın hesap işlerinin ve kendisine ödeme yapılması bahsinin Ekim 1869 itibarıyla henüz halledilemediği görülmektedir, bkz. BOA, İ. DH, nr.600/41844. 66 BOA, İ.DH, nr.595/41461. 67 BOA, PLK.p, nr.89. 461 OSMANLI İSTANBULU III Başbakanlık Osmanlı Arşivi, PLK.p, nr.89. Valide Camii ile büyük benzerlikler gösterir. Bu benzerlikten hareketle söz konusu anıtsal girişin, Valide Camii’nin mimarları Agop Balyan ve özellikle Serkis Balyan’ın eseri olabileceği öne sürülmüştür.68 Mevcut literatürde belirtildiğinin aksine, kışla sadece son dönemde önemli hale gelmemiş ve sadece Sultan Abdülaziz tarafından ziyaret edilmemiştir. Yukarıda işaret edildiği gibi kışlada inşaat sürecinin başlatılmasından itibaren III. Selim, II. Mahmud ve kışlanın tam tekmil faaliyete açıldığı dönem olan IV. Mustafa döneminde, gerek tebdil-i kıyafet gerekse merasim eşliğinde padişahlar tarafından denetlenmiş veya ziyaret edilmiştir. Bu bağlamda 14 Temmuz 1849’da Sultan Abdülmecid gösterişli bir törenle ve yanında Valide Sultan da bulunduğu halde kalabalık maiyetiyle kışlayı ziyaret etmiş, halka kendisi ve validesi tarafından para dağıtılmış ve arzuhallerini takdim etmelerine müsaade edilmiştir.69 Sultan Abdülaziz döneminde kapsamlı bir biçimde yenilenen kışla, padişahın önem verdiği ve ziyaret ettiği askeri merkezlerin başında gelmekteydi. Sultan’ın Mısır seyahatinden dönüşünde büyük şenlikler yapılmış, padişah da 68 Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, İstanbul, XXII (1997), 42; a. mlf, Osmanlı Başkenti İstanbul, s.481. 69 BOA, İ.DH, nr.200/11395; A.MKT.DV, nr.17/21; İ. DH, nr.206/11906. 462 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Taksim Topçu Kışlası’nın Anıtsal Girişi (IRCICA Fotoğraf Arşivi, nr. 90475-025). bu şenliklerin birinci gününde Babıâli, ikinci gününde Bâbıseraskerî, üçüncü gününde ise Taksim Topçu Kışlası’ndaki ziyafete katılarak buraya verdiği önemi göstermiştir.70 Beyoğlu Kışla-i Hümayunu’nu Sultan II. Abdülhamid de ziyaret etmiştir, padişahın 2 Nisan 1893’te kışlayı ziyaret etme kararı alması üzerine, süratle bir takım tamirat işlerine girişilmiş ve çevresi düzenlenmiştir.71 Sultan Abdülaziz döneminde 1861-62 ve 1869’daki kapsamlı tamirat ve inşaat işlerinden sonra Taksim Topçu Kışlası II. Mahmud ve Abdülmecid devirlerindeki görünümünü kaybetmiş, ancak klasik plan şemasını korumuştur. Kışlanın Abdülaziz devrinde Şair Nevres Bey tarafından kaleme alınan ancak günümüzde mevcut olmayan tamirat kitabesi72 şöyledir: 70 Cevdet Paşa, Tezâkir 13-20, yay. Cavid Baysun, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s.265. 71 BOA, İ.TPH, nr. 1/1310.N-01. 72 Mehmed Râif, Mir’ât-ı İstanbul, İstanbul 1314, II, 442. 463 OSMANLI İSTANBULU III Pâdişâh-ı bahr u berr kehf-i emân Abdülazîz Sâye-i Yezdân şehinşâh-ı cihân Abdülazîz Nice yerler yapmağa kılsun muvaffak Hakk ânı Yaşasun durdukça dursun âsmân Abdülazîz Himmetin âsâr-ı hayr ibkâsına hasr eylemiş Ola dehr oldukça zılli müste‘ân Abdülazîz Şevket ü iclâl ile tahta cülûsundan berû Cism-i mülk ü millete bahş itdi Hân Abdülazîz İşbu topçu kışla-yı dîlcûsunu inşâ içün Eyledi deryâ-yı ihsânın revân Abdülazîz Söyledi Nevres kulu târîh-i cevherdârını Kışla yaptı cündüne eltâf-ı Hân Abdülazîz Kışlanın tamirat işleri, rutin bir biçimde sonraki dönemlerde de sürmüştür; 1880 Haziranında samanlıklar, arpa ambarları ve ahırlarının kapsamlı bir biçimde tamir edilmesi kararlaştırılmış ve 20 Temmuz 1880’de işe başlanması yönünde irade sadır olmuştur.73 1881 yazında ise yine ahırları, arpa ambarı bitişiğindeki saraç, harbend (seyis), saka ve nalbant odalarının çatılarıyla birlikte tamir edilmesi kararlaştırılmıştır.74 Kasım 1884’te ise bazı koğuşların bırakma ve gezinti kirişlerinde ve kolonlarında güçlendirme yapılması, çürüyen demir kiriş takviyelerinin değiştirilmesi, üzerlerinin küfeki taşla kaplanması ve çatı tamiratının gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır.75 Ardından Aralık 1884’te numune alaylarının ikamet ettikleri koğuşlardaki çürümüş çerçevelerin (ahşap doğramalar) yenilenmesine onay verilmiştir.76 Temmuz 1885’te ise daha önce Talimhane önünde bulunan ve 1883’te yıkıldıktan sonra yenisi yapılmayan samanlığın yeniden inşa edilmesi gerektiği bildirilmiş ve 31 Temmuz 1885’te, topçeker hayvanların bir yıllık samanını alacak kapasitede yenisinin yapılması yönündeki karar çıkmıştır.77 73 BOA, İ.DH, nr.810/65443. 74 BOA, İ.DH, nr.831/66927; nr.834/67105. 75 BOA, İ.DH, nr.933/73939. 76 BOA, İ.DH, nr.74/116. 77 BOA, İ.DH, nr.957/75669. 464 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Daha önce itfaiye ve numune topçu alayları ile süvari taburlarının ikamet ettikleri bölümlerine taş döşenen kışlanın, Şubat 1887’de henüz taş döşenmemiş piyade taburu koğuşları ve kışlanın gezinti yerleri ile ortak kullanım alanlarına, sıhhat ve temizlik şartlarına riayet ve toz toprağı engellemek için Trieste Taşı döşenmesi kararlaştırılmıştır. Aynı yılın ilkbahar ve yazında, kışlanın ikinci katındaki abdesthaneler ile tuvaletlerin elden geçirilmesi, bazılarının taşlarının değiştirilmesi, adı geçen yerler ile subay odalarından çatıları akanların kiremitlerinin aktarılması yönünde talimat verilmiştir. Keza 24 Aralık 1887’de alay depolarının daha güvenli olması için yedi penceresine demir parmaklıklar yaptırılmasına onay verilmiştir78 Haziran 1888’de ise kışlanın Talimhâne Caddesi’ne bakan cephesindeki dökülmüş sıvaların onarılması ve boya-badanaların tazelenmesi yönünde karar alınmıştır.79 Aynı yılın Aralık ayı sonlarında, süvari hayvanlarının ahırının bitişiğinde yer alan nalbanthane ile çatısı, şifahane (revir) ve arpa ambarının tamirinin kaçınılmaz hale geldiği belirtilmiş ve 3 Ocak 1890’da işe başlanması yönünde irade sadır olmuştur.80 Ocak 1890’da ise kışlanın iç mekânlarında ve gezinti yerlerindeki demir kapıların değiştirilmesi ve boyanması işine başlanmıştır.81 Kapıların tamir ve yenilenmesi sürerken, koğuşlarda neferlerin elbise ve eşyalarını koydukları dolapların kullanılamayacak hale geldiği tespit edildiğinden, 6 Mayıs 1890’da bunların da yenilenmesi talimatı verilmiş,82 yine aynı yılın kışında saçaklar ve pencerelerin elden geçirilmesi işine başlanmıştır.83 1891 yılı Aralık ayında ise istihkâm alayının subay ve neferlerinin ikamet ettiği kısımlar, gezinti yerleri ve kumandan dairesinin onarımına,84 Ocak 1892’de ise mutfaklar, ocakların bacaları ve diğer bazı kısımların tamiratına başlanması istenmiştir.85 Kasım 1892’de ise kulelerinin ve numune alaylarına mahsus bazı koğuşların 78 BOA, İ.DH, nr.1021/80505; nr.1027/80999; nr.1043/82021; nr.1063/83394. 79 BOA, İ.DH, nr.1088/85329. 80 BOA, İ.DH, nr.1166/91208. 81 BOA, İ.DH, nr.1167/91215. 82 BOA, İ.DH, nr.1179/92176. 83 BOA, İ.DH, nr.1204/94280. 84 BOA, İ.DH, nr.1209/94663. 85 BOA, İ.DH, nr.1259/98897. 465 OSMANLI İSTANBULU III ve subaylara ait iki odanın tamiratı gündeme alınmıştır.86 Çok sert geçen kış nedeniyle Mart-Haziran 1893 arasında çatlamış sıvalar, bazıları artık kapanmayan kışla kapıları ve marangozhanenin tamiratının gerçekleştirilmesi ve yer yer kışlanın yıpranmış boyalarının tazelenmesi yönünde irade sadır olmuştur.87 Nisan 1894’te ise kışlanın başta gezinti yerleri ve ortak kullanım alanları olmak üzere, bazı bölümlerine taş döşenmesi talimatı verilmiştir.88 1894-95 yıllarında bazı koğuşlarda, keza topçeker ve süvari hayvanlarının ahırlarında kapsamlı tamiratlar gerçekleştirilmiştir.891898’de ise Kasr-ı hümayun, bazı koğuşlar, çatılar, kumandan daireleri, itfaiye ve nakliye taburlarının mutfağı, 9. alaya ait abdesthaneler ve lağım giderleri, kapı ve pencere doğramaları, parke ve granit taş döşenmek suretiyle kışlanın içindeki ve dışındaki kaldırımlarının tamiri ve kısmen yenilenmesi işlemlerine başlanmıştır.90 Ocak 1900’da ise topçeker hayvanlarının su yalaklarının yenilenmesi yönünde karar çıkmış,91 Ekim-Aralık 1903’te kışlanın çatılarının kısmen Marsilya kiremitleri kullanılarak aktarılması, yağmur suyu derelerinin çinkodan yenilenmesi, ahırların çatıları, mutfak ocakları, mutfak menfezleri ve atık su ve kışla lağım suyu (çirkâb, çirkef) giderlerinin temizlenerek onarılması işlerine başlanması yönünde karar alınmıştır.92 1904-1905’te ise kışlanın bazı koridorları, top ambarları, yer yer akan çatılar, sızıntı ve koku yapan tuvaletler, abdesthaneler, bazı kapılar ve ahırlar tamir edilmiştir.93 1907 Haziranında bu defa kışlanın kapı girişleri ile sair bölümlerinde bulunan kaldırımların tamiri yönünde karar alınmış ve sunulan keşif defteri doğrultusunda işe başlanmıştır.94 86 BOA, BEO, nr.100/7475; nr.122/9141. 87 BOA, İ.TPH, nr.1/1310.N-01; BEO, nr. 180/13500; nr.220/16495. 88 BOA, BEO, nr.380/28447. 89 BOA, BEO, nr.481/36062; nr.684/51246. 90 BOA, BEO, nr.1131/84784; nr.1216/91194; nr.1183/88703; nr.1130/92183; nr.1235/92598; nr.1186/88902. 91 BOA, BEO, nr.1428/107034. 92 BOA, İ.TPH, nr. 12/1321.N-02. 93 BOA, İ.TPH, nr.13/1322.B-03; BEO, nr.2401/180034; nr.2469/185146; nr.2514/188533; nr. 2590/194186; nr.2707/202960. 94 BOA, BEO, nr.3086/231418. 466 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) B. Kasr-ı Hümayun Taksim Topçu Kışlası’nın batı yönündeki ana girişinin üst kısmında, sütunlar üzerinde çıkmalı olarak inşa edilmiş olan ve padişahın ikametine mahsus bulunan Kasr-ı hümayun (daire-i hümayun)’un üzerindeki kurşun kaplamaların yenilenmesi ve kiremitlerin aktarılması izni Şubat-Mart 1820’de çıkmış, ardından başlatılan tamirat sürecinde Kasr-ı hümayun üzerinde bulunan ve rüzgar nedeniyle kopmuş olan bakır alem de değiştirilmiştir.95 Eylül-Ekim 1849’da ise Kasr-ı hümayunun mefruşatı ve eskimiş bir takım eşyaları değiştirilmiştir.96 Mayıs 1856’da kasrın üzerindeki kurşun kaplamaların yenilenmesi ve kiremitlerin aktarılması işine başlanması talimatı verilmiş, aynı yılın yaz aylarında devam eden tamirat sürecinde, sızan yağmur suları nedeniyle mefruşat ve döşemeleri perişan olan kasr-ı hümayundaki eşyalar da mecburen yenilenmiştir.97 Haziran 1887’de bu defa kasrın kapısındaki tuğra ve arma ile yer yer dökülmüş sıvaların yenilenmesi talimatı verilmiş,98 Mayıs-Haziran 1889’da ise kışlanın caddeye bakan cephelerindeki sıvalar, set duvarındaki bazı dökülmeler onarılmış ve kasr-ı hümayununun sıva ve boyaları tazelenmiştir.99 C. Kışla Camii (Mihrişah Valide Sultan Camii) XIX. yüzyılın ilk yarısına ait gravür ve resimlerde açıkça görülen kubbe ve minare, kışlada bir cami olduğunun delilidir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yer alan, 1808-1922 tarihleri arasını kapsayan ve kışladaki camiyle ilgili olan belgelerden çıkan sonuç şudur: Yapımına III. Selim devrinde başlanan kışlada tali bir unsur olarak değerlendirilen cami yapısı, çıkan isyan nedeniyle ancak Haziran 1808’de IV. Mustafa devrinde tamamlanabilmiştir. Kışla camii; kubbeli, tek minareli, fevkâni, minberli ve hünkâr mahfili olan küçük bir cami idi. Camii; tefriş, tamir, aydınlatma vb. olağan giderleri 95 BOA, C.AS, nr. 10104. 96 BOA, İ.MVL, nr. 152/4319 lef 1; İ.DH, nr. 203/11622. 97 BOA, İ.MVL, nr. 356/15594; BOA, İ.DH, nr. 354/23355; A. MKT.MHM, nr.97/42. 98 BOA, İ.DH, nr. 1038/81704. 99 BOA, İ.DH, nr. 1141/89004. 467 OSMANLI İSTANBULU III ile din görevlilerinin maaş giderlerinin karşılanması için 2 Haziran 1808’de III. Selim’in validesi Mihrişah Valide Sultan Vakfı’na bağlanmıştır. 100 Çoğunluğu görevlilerin atama, maaş, mefruşat giderleri ile ilgili bu belgeler101 yanında, caminin değişik tarihlerde geçirdiği tamiratların ayrıntılarını içeren belgeler de mevcuttur. Buna göre Sultan Abdülmecid devrinde Şubat 1847 sonlarında, şiddetli fırtına nedeniyle tuğladan yapılmış minaresi yıkılmış ve ana yapı da zarar görmüştür. Daha önce de birkaç kez yıkılmış olan minarenin tekrar yıkılmasını engellemek amacıyla, kesme taştan ve temelli olarak inşasında karar kılınmış, kubbenin kurşunları ve sair aksamının da ayrıntılı olarak elden geçirilerek yenilenmesi yönünde karar alınmıştır.102 Kışla camii Sultan Abdülaziz devrinde 1863-66 arasında, yine oldukça kapsamlı bir tamirattan geçirilmiştir.103 II. Abdülhamid devrinde Şubat 1880’de kışla camiinin hayli harap halde olduğu, tamir edilmediği takdirde yıkılarak can ve mal kaybına yol açacağı ilgili makamlara bildirilmiştir.104 1893-95 yılları arasında hayli harap halde bulunan ve yüzeysel tamiratlarla ömrü uzatılamayacak durumdaki caminin “adeta yeniden inşa” edilmek suretiyle ihya edildiği ve bu sürecin 1895 yılı Ağustos ayının son on gününde tamamlanarak tefriş işlerine geçildiği görülmektedir.105 Önemli mimarlık tarihçilerimizden Mustafa Cezar, 1910’larda kışla avlusunun stadyum olarak kullanılmaya başlanmasıyla bu mescidin yıkıldığını öne sürer. Bu bağlamda 1918 tarihli Necip Bey Haritası ile 1925/6 tarihli Pervititch’in kadastral haritasında camiin bulunmadığını delil olarak sunar. Ancak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan 5 Mart 1922 tarihli bir belgede:106 Sanayi, Ziraat ve Ticaret 100 BOA, HAT, nr.1506/11. 101 BOA, HAT, nr.1532/03; İ.MVL, nr. 99/2140; A.AMD, nr.57/9; A.MKT.NZD, nr.305/94; nr.341/55; HR.MKT, nr.366/31; A.MKT.NZD, nr.342/9. 102 BOA, İ.DH, nr.139/7164. 103 BOA, EV.d., nr. 19841. 104 BOA, Y.PRK.KOM, nr. 2/27. 105 BOA, İ.EV, nr.4/1311.M-13; BEO, nr.256/19144; Y.Mtv, nr.127/88; İ.EV, nr.1313.R-10. 106 BOA, MV, 223/70, H. 6 Receb 1340/R. 5 Mart 1338 (M. 5 Mart 1922). 468 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) Şirket-i Milliyye-i Osmaniyyesi’ne hazine tarafından satışı gerçekleştirilen, ancak bir takım ihtilaflar nedeniyle teslim edilemeyen kışla yapısı, Talimhâne meydanındaki su haznesi ve kışladaki camii konusundaki anlaşmazlığın sulh yoluyla çözümünden bahsedildiği, kışla içindeki caminin orada kalmasının uygun olmayacağı ve masraflarının hazine tarafından karşılanarak bir başka yere nakledilmesi yönünde Meclis-i Vükelâ’da karar alındığı görülmektedir. Bu durumda Mart 1922 tarihi itibarıyla kışlada bir camii bulunduğu ve naklinden söz edildiğine göre, söz konusu yapının harap bir vaziyette olmadığı da açıktır. Haritalarda mevkii gösterilmeyen caminin kışla içindeki konumu ve mimari özellikleri hakkında kesin olarak bilgi edinmek mümkün olmamışsa da gravürler ve belgelerdeki bazı ipuçlarından hareketle, kışlanın iç avlusunda yapının güneydoğu köşesinde bulunduğunu söylenebilir. D. Sarnıç, Su Hazneleri ve Suyolları Kışlada, mermer kaplamalı üç büyük su haznesi mevcuttu. Bunlardan biri terazi üzerinde, diğer ikisi ise kışla meydanında idi. Keza kışlanın iç avlusunda askerlerin su ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılmış sekiz çeşme mevcuttu. Kışlanın suyollarında 1815, 1839, 1864, 1897 yıllarında kapsamlı tamiratlar gerçekleştirilmiştir. Öte yandan Beyoğlu civarındaki su sıkıntısı ve özellikle kaçaklar ve tazyikin düşük olması nedeniyle kışlada neferlerin sorun yaşamaması için 1863-1864 yıllarında büyük bir sarnıç inşa edilmiştir. II. Abdülhamid devrinde basınçlı Terkos Suyu’nun semte ve dolayısıyla kışlaya ulaşmasıyla birlikte, su miktarı ve tazyik konusunda yaşanan sorunlar da büyük ölçüde aşılmıştır.107 E. Ahırlar Kışladaki süvari birliklerine mahsus atlar ile topçeker büyükbaş hayvanların barındığı ahırlar 1819 tarihli Kauffer Haritası’nda, 107 BOA, C.AS, nr.26367; C.BLD, nr.3540; HAT, nr.589/28951; A.MKT. MHM, nr.288/29; A.MKT. MHM, nr.288/97; nr.302/32; nr.306/25; BEO, nr.1008/75576. 469 OSMANLI İSTANBULU III 1268/1851-52 tarihli Moltke Haritası’nda ve 1925 tarihli Jacques Pervititch Haritası’nda, net bir biçimde kışlanın güney yönünde ana kışla yapısından ayrı birimler olarak gösterilmiştir. Kışla yıkılırken çekilen fotoğraflardan ahırların tek katlı ve kâgir olarak inşa edilmiş, dikdörtgen şeklinde üzeri kiremit kaplı kırma çatıyla örtülmüş yapılar olduğu anlaşılmaktadır. Yukarıda kışlanın ana yapısı başlığı altındaki tamiratlara ilişkin belgelerden hareketle ahırlarda yapılan inşaat ve onarımlara değinildiğinden burada tekrar edilmedi. II. 1894 Depremi ve Kışla Yapıları 10 Temmuz 1894’te vuku bulan ve İstanbul’da da şiddetli bir biçimde hissedilen deprem,108 kent genelinde önemli bir hasara yol açmasa da yarattığı panik hayli büyük olmuştu. Depremden hemen sonra aynı gün içinde Erkân-ı Harbiyye Feriki Mehmed Şakir Bey’in ferdi olarak gerçekleştirdiği teftişten sonra, yine kendisinin başkanlığında yabancı uzmanlar; Mimar Mösyö Kare, Alexandre Valluary ve Raimond d’Aronco’dan oluşan heyet tarafından kışlada 23 Temmuzda yapılan teftiş sonucunda, giriş kapılarının üzerinde yer alan ve düşerek nöbetçi askerin vefatına yol açan mermer süslemelerin onarılması gerektiği, bir takım bölümlerde duvarlar ile koğuş tavanlarında çatlaklar ve yarıklar meydana geldiği, yerinden oynayan kiremitlerin aktarılması ve bozulan suyollarının tamiratının gerektiği tespit edilmiştir. Teftiş heyeti raporunda; kışla yapılarında tespit edilen çatlak ve yarıkların yıkım riski ve hayati tehlike yaratacak boyutta olmadığı, bunların tamiratı gerçekleştirildiği takdirde kışlanın eskisi gibi kullanılmasında bir mahsur bulunmadığı yönünde görüş bildirmiştir.109 108 Sema Küçükalioğlu, “1894 Depreminin İstanbul Üzerindeki Etkileri ve Deprem Sonrası İmar Faaliyetleri”, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul 2011; Fatma Ürekli, İstanbul’da 1894 Depremi, İletişim Yayınları, İstanbul 1999. 109 BOA, Y.PRK.MYD, nr.16/8; Y.PRK.ASK, nr.99/35; Y.PRK.MYD, nr.16/14. 470 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) III. Kışla ve Talimhanenin Farklı Amaçlarla Kullanılmasına Dair Projeler XX. yüzyıl başlarında, nüfus yoğunluğuna paralel bir biçimde iskân hareketlerinin de artmasıyla, Taksim Topçu Kışlası adeta şehrin ortasında kalmıştı. Askeri açıdan bu durumun yarattığı sakıncalar bir yana, kışla mevkii ve ölçütleri itibarıyla kendilerine merkez arayışında olan birçok yabancı şirketin ve müteşebbisin ilgi alanına girmişti. Bu sebeple Paris ve Belçika merkezli şirketler kışla yapılarına ve Talimhâne Meydanı’na kiralama veya satın alma teklifleriyle 1903 yılından itibaren talip olmuşlardır. Öte yandan bu tür tekliflere, hazineye sağlayacağı ek gelir nedeniyle hükümet tarafından da sıcak bakıldığı görülmektedir.110 Mart 1909’da ise kışla ve Talimhane’ye B. Hoffmann adlı bir müteşebbisin teklif verdiği,111 keza Mayıs ayında Talimhane’de Osmanlı-İtalyan sanayi ve zirai ürünlerinin teşhirini öngören ortak bir sergi açılması yönünde bir başka teklif dosyasının sunulduğu görülmektedir.112 Teklifler bunlarla sınırlı kalmamıştır; Belçikalı bir şirket, Ekim 1909’da sanayi ve ticaret ürünlerinden oluşacak bir uluslararası serginin açılması için kışla yapılarını kiralamak istemiştir.113 Yine Ekim ayı içerisinde Montagu Semiris adlı bir İngiliz müteşebbis Osmanlı-İngiliz ortak sergisi için kışlanın, Talimhanenin ve Taksim Bahçesi’nin kendilerine iki yıl süreyle kiralanması talebinde bulunmuştur.114 Ocak 1911’de bu defa Paris merkezli bir başka şirket 500.000 Osmanlı lirası karşılığında kışlanın ve karşısındaki Talimhâne Meydanı’nın kendilerine satılması yönünde teklif sunmuş, müzakerelere başlanmışsa da bazı nedenlerden ötürü süreç akamete uğramıştır.115 Mayıs 1911’de ise bu defa kışla ve talimgâhına, İstanbul’da kurulmuş olan Sanayi ve Ziraat Şirket-i Milliyye-i Osmaniyye talip 110 111 112 113 114 BOA, BEO, nr.4166/312385. BOA, BEO, nr.35487266084. BOA, BEO, nr.3509/263142. BOA, BEO, nr.3676/275689. BOA, BEO, nr.3660/274444; nr.3665/274845; nr.3672/275538; DH.MUİ, nr.29-2/19. 115 BOA, BEO, nr.3848/288556; nr. 3849/288661. 471 OSMANLI İSTANBULU III olmuş, taraflar arasındaki müzakereler 1914 yılı sonlarına dek sürmüştür.116 1915 yılında kışla ve Talimhâne Meydanı’na İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyyesi talip olmuştur. Ardından maliye ile şirket temsilcileri arasında yapılan satış mukavelesindeki bazı maddelere ve arazinin ifrazına dair hususlara şehremaneti itiraz edince, satış ve kışlanın devir süreci sekteye uğramıştır; bu arada süren Birinci Dünya Harbi ve onun yarattığı olağanüstü şartlar kışlanın adı geçen şirkete devrini de geciktirmiştir. Şirket bu süreçte kışla arazisine küçük ölçekli bir takım binalar inşa etmiştir. 1922’ye dek, yukarıda değinilen sorunlardan ötürü şirket tarafından talimhane arazisinde ve kışlanın güneyindeki ahırların bulunduğu mevkide büyük ölçekli binalar inşa edilememiştir. 117 Bu arada Eylül 1919’da İstanbul Polis Müdüriyeti, daha önce yürürlüğe girmiş bir kanun maddesine istinaden, kışla arazisinden Taksim Polis Merkezi için uygun bir parselin tahsis edilmesi gerektiği iddiasıyla, İstanbul Emlak Şirket-i Osmaniyyesi ve devlet kurumları arasındaki çekişmeye müdahil olmuştur.118 Öte yandan kışla ve Talimhâne arazisini satın almış olan şirketin bu alandaki inşaat girişimleri sadece büyükşehir belediyesi (şehremaneti)nin değil, ilçe belediyesi (Altıncı Daire-i Belediye/Beyoğlu Belediyesi) ile şirketi karşı karşıya getirmiş ve aradaki anlaşmazlıklar bir türlü halledilememiştir. Bu durum, Cumhuriyet’in ilanından sonra kışla yapılarının ve meydanın (Talimhane’nin) Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olarak tasdikiyle son bulacaktır. XX. yüzyılın başlarında Taksim Topçu Kışlası’nın ve Talimhâne Meydanı’nın, askeri amaçlı balon denemeleri ve tayyare gösterilerine sahne olduğu görülmektedir. Örneğin Haziran Mart 1909’da Fransız uyruklu Baron Hanri Dolorme adlı bir müteşebbis, Osmanlı ordusuna askeri alanda kullanılacak balonları satmak amacıyla deneme uçuşları için Talimhane’nin ücretsiz olarak tahsis edilmesini talep etmiştir. Dolorme ve arkadaşı Ernest Barbut daha sonra da ticari maksatlı ancak gelirinden Hareket Ordusu’nun şehit olmuş neferlerinin 116 BOA, BEO, nr.3893/291957; İ.MMS, nr.1331.RA-47; nr.162/1331.R-22; HR.HMŞ.İŞO, nr.121/22; İ.MMS, nr.177/RA-19. 117 BOA, BEO, nr.4380/328455; DH.UMVM, nr.100/43. 118 BOA, DH. UMVM, nr.100/57. 472 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) ailelerine bağışta bulunma vaadiyle balon uçuş gösterileri için izin talep etmişlerdir. 119 Kışla tarihinin heyecanlı sayfalarından biri de Talimhane’de yapılan uçuş gösterileridir. Devrin ünlü pilotlarından Belçikalı Pierre de Catters ve Fransız Louis Blériot, uçaklarıyla Kasım-Aralık 1909’da İstanbul’a gelmişlerdi. Catters’in denemeleri ve kısa uçuş gösterisi hasarlı bir kaza ile sonuçlandı. Bu tatsız gelişmeye karşın gazetelere verilen çarpıcı ilanlar, keza Blériot’nun bizzat verdiği konferans, kendisine şöhret kazandıran Manş Denizi’ni geçişini gösteren filmin izletilmesi ve uçağının Taksim Meydanı’nda sergilenmesi, gösteriye ilgiyi arttırmaya yönelik hamlelerdi. Gerekli hazırlıkların tamamlanmasının ardından Blériot, 12 Aralık 1909 Pazar günü Taksim Talimhane’de toplanan yaklaşık on bin seyirciye bir gösteri uçuşu yaptıysa da şiddetli rüzgârın etkisiyle Pangaltı’da bir evin çatısına çarparak bahçesine düştü. Böylece fiyaskoyla sonuçlanmış olsa da İstanbul halkı Talimhane’de ilk kez bir uçuş gösterisine tanıklık etmiş oldu.120 Taksim Topçu Kışlası aynı zamanda yakın dönem siyasi tarihimiz açısından da önemli bir mekândır. Şöyle ki; II. Meşrutiyet’in ilanını (24 Temmuz 1908) müteakip Avcı Taburları olarak anılan ve Selanik’ten İstanbul’a gönderilen birlikler, Meşrutiyet idaresinin muhafazası misyonuyla Taşkışla’ya (Mecidiye Kışlası) yerleştirilmişlerdi. Ancak İstanbul’da neferler arasında etkili olan güçlü siyasi muhalefet ve muhafazakâr propagandanın etkisiyle IV. Avcı Taburu’na mensup askerler subaylarını esir alarak 12 Nisan 1909 gecesi isyan etmişlerdir. Kısa süre sonra bu gruba Taksim Topçu Kışlası’ndaki birlikler de destek verince ve iş çığırından çıkınca, Selanik’ten Hareket Ordusu adıyla İstanbul’a yeni birlikler sevk edilmiştir. Hareket Ordusu isyanı bitirmek amacıyla Taksim Meydanı’na ağır silahlar, topçu ve piyade birlikleri konuşlandırmıştır. Bu esnada yaşanan çatışmalar esnasında atılan top ve kurşun mermileri nedeniyle Taşkışla ağır hasar almış, keza Taksim Topçu Kışlası’nın bazı bölümleri ve özellikle ön cephesi de kısmen hasar görmüştür. 119 BOA, BEO, nr.3556/266696; nr. 3558/266820. 120 Ekmeleddin İhsanoğlu, “Osmanlı Havacılığına Genel Bir Bakış”, Çağını Yakalayan Osmanlı! Osmanlı Devleti’nde Modern Haberleşme ve Ulaştırma Teknikleri, ed. E. İhsanoğlu-M. Kaçar, IRCICA yay, İstanbul 1995, s.497-596. 473 OSMANLI İSTANBULU III Harry Griswold Dwight, Constantinople Old and New, London 1915, s. 441. Hadiseye tanıklık eden İngiliz müellif Harry Griswold Dwight’ın tespitleri ve çektiği fotoğraflar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.121 Ancak yaygın iddianın/kanaatin aksine Taksim Topçu Kışlası isyanın asıl üssü değildi, isyancı askerlerin merkezi Taşkışla olduğu gibi, isyanın asıl meydanı da Taksim Meydanı/Talimhane değil Sultanahmet Meydanı’ydı.122 Taksim Topçu Kışlası’nın akıbetine ilişkin ilginç bir proje olarak 20 Mayıs 1911’de “Şehir Müzesi”ne, talimhânesinin ise İstanbul halkı için bir gezi alanına (nüzhetgâh) dönüştürülmesi gündeme gelmiş,123 muhtemelen Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Harbi’nin 121 Harry Griswold Dwight, Constantinople Old and New, London 1915, s. 439442. 122 Marcelle Tinayre, Bir Kadın Gezgin Tinayre’nin Günlüğü-Osmanlı İzlenimleri ve 31 Mart Olayı, çev. Engin Sunar, İstanbul 1998, s.1-54; Mustafa Turan, Taşkışla’da 31 Mart Faciası, İstanbul 1964, s.60-88; İsmail Hami Danişmend, 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1961, s.18-33, 103-104, 106-107; Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, 482. 123 BOA, DH. İD, nr.38-1/31. 474 MİT VE GERÇEK ARASINDA: TAKSİM TOPÇU KIŞLASI (BEYOĞLU KIŞLA-I HÜMÂYÛNU) yarattığı olağanüstü şartlar nedeniyle bu proje atıl kalmıştır. Boş ve âtıl kalan kışlanın orta avlusu XX. yüzyılın başlarında stadyum olarak kullanılmaya başlanmış,124 o vakit haftanın tatil günleri olan Cuma ve Pazar günleri heyecanlı futbol müsabakaları ile diğer sportif aktivitelere ev sahipliği yapmıştır. Daha sonra kışlanın iç mekânlarına sinema ve tiyatro sahneleri de kurulunca, burası askeri fonksiyonlarından tamamen sıyrılarak İstanbul halkının önemli eğlence merkezlerinden birine dönüşmüştür. Kışlanın önündeki Talimhâne Meydanı da 1921’den itibaren futbol, boks, hokey ve güreş benzeri spor müsabakalarının en önemli mekânı olacaktır. Kışlanın avlusu Spor Alemi Mecmuası’nı da çıkaran Çelebizade Said Bey’e kiralanmış, ancak bu işi yürütemeyen Said Bey burayı Maltalı bir işadamına devretmiş, kışla avlusu futbol, at yarışları ve atletizm müsabakalarına sahne olmuştur. 29 Haziran 1923’te düzenlenen General Harrington Kupası kapsamında Fenerbahçe ile İngiliz işgal birlikleri karması burada karşılaşmış; keza Türk Milli Futbol Takımı ilk maçını 26 Ekim 1923’te Romanya’ya karşı yine bu stadyumda oynamış, maç 2-2 beraberlikle sonuçlanmıştır. Bundan başka İstanbul’a gelen sirkler ve benzeri sahne sanatları icra eden kumpanyalar çadırlarını bu alana kurmuşlar ve gösterilerini sunmuşlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında 19 Mayıs kutlamaları da bir süre kışla avlusunda gerçekleştirilmiştir.125 Cumhuriyet döneminde, birbirine yakın üç yapıdan Taksim Topçu Kışlası (Beyoğlu Kışla-i Hümayunu), Taşkışla (Mecidiye Kışlası) ve Gümüşsuyu Kışlası’nın askeri amaçlı kullanımı tercih edilmemiştir. Taşkışla ile Gümüşsuyu kışlaları İstanbul Teknik Üniversitesi’ne tahsis edilirken, Taksim Topçu Kışlası kendi haline terk edilmiştir. Kışla avlusunun stadyum, keza ana yapının bir takım bölümlerinin ticari amaçlı kullanımı, doğal olarak yıpranma sürecini hızlandırmıştır. 1928’de Taksim Cumhuriyet Anıtı yapılırken meydan düzenlemesi esnasında kışlanın güneyindeki ahır ve depo binaları 124 Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, 483. 125 Tuğlacı, a.g.e, s.73-76; Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, s.43; Bilsel, a.g.e, s.13; Mehmet Yüce, Osmanlı Melekleri-Futbol Tarihimizin Kadim Devreleri-, İstanbul 2014, s.378 vd. Eserden, Taksim Stadyumu’nda yapılan karşılaşmaların listesini çıkarmak da mümkündür. 475 OSMANLI İSTANBULU III yıkılmış, bu suretle Taksim Meydanı yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır. Bu düzenlemeler esnasında Dolmabahçe Sarayı’na ait has ahırların bulunduğu alana yeni bir stadyum (İnönü Stadı) inşa edilince, Taksim Kışlası’nın avlusu da zamanla sportif müsabakalara ev sahipliği yapmaktan kurtulmuştur.126 Yukarıda giriş kısmında temas edildiği üzere, 1936’da dönemin ünlü şehir planlamacılarından Fransız Henri Prost’un koordinatörlüğünde başlatılan İstanbul’un imar planını oluşturma çalışmaları kapsamındaki faaliyetler esnasında, kışlanın bulunduğu sahanın yeşil alan olarak teklifi ve belediye tarafından bu plan raporunun onaylanması üzerine, 1940 yılında Lütfi Kırdar’ın belediye başkanlığı esnasında kışla yapıları tedricen yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. 126 Cezar, Osmanlı Başkenti İstanbul, 484; Cezar, “Beyoğlu Kışlası”, s.43. 476 Paris Barış Konferansı’nda İstanbul Sabit Duman İnönü Üniversitesi Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra sıra kalıcı barış anlaşması yapılmasına gelmişti. İngiliz Başbakanı Lloyd George barış görüşmelerinin iki haftada tamamlanacağını söylemesine rağmen anlaşmanın tamamlanıp imza edilmesi yaklaşık iki yıl sürdü.1 Osmanlı İmparatorluğu hakkında kararların çoğu 1920 Şubatında Londra’da yapılan konferansta ele alınıp daha sonra İtalya’nın San Remo kentinde son şekli verildi. Antlaşma metni 10 Ağustos 1920’de Paris’in banliyösü Sevr’de Osmanlı Devleti temsilcilerine verilmesi ile ülkenin kaderi çizilmek istendi. Konferans başlamadan önce İtilaf Devletleri arasında görüş ayrılığı iyice ortaya çıkmıştı. 1918 Aralık ayına gelindiğinde İtilaf devletleri aralarında tam bir anlaşma sağlayamadılar. 1915 yapılan gizli anlaşmaya göre Anadolu’da Fransız ve İtalyan iddiaları çakışıyordu. İtalyanlar, Mersin ve Adana bölgesinde ısrar ederken Fransızlar buna karşı çıktı. İngiltere de İzmir’in İtalyan etkisinde olduğunu düşünmüyordu. Fransa’ya bırakılan yerler Afyon, Konya ve oradan doğuya doğru uzanarak Ulukışla’ya oradan da Akdeniz’deki Anamur’a kadar genişlemekte idi. 1917’de St Jean Maurienne anlaşmasında yeni bir 1 David Fromkin, Barışa Son Veren Barış, İstanbul, s. 1994, s.401 477 OSMANLI İSTANBULU III plan Lloyd George tarafından yapılarak İtalyanlar’a İzmir’den Edremit’e kadar uzanan bir bölgenin verilmesi öngörüldü.2 Ayrıca Bağdat demiryolunun geçtiği hat onların etki sahasında kalırken Kütahya, Konya, Mersin de İtalyan etkisinde kalıyordu. Bu İtalyan talepleri ile tam uyum içinde idi. İngiltere, Fransa ve ABD’nin ilgisi daha çok Ermeniler, Yunanlılar üzerinde odaklaştı. Emperyalist güçler Mezopotamya ve Suriye ile daha fazla ilgilenerek kendi paylarını artırmaya çalıştılar. İngiliz politikasında uzun süredir devam eden anti Türklük duyguları hakim idi. Türkler’e karşı olumsuz yargılar 1870’lerden sonra batıda yazılan kitaplarda görülmeye başlandı. Türkler’in Hristiyanları öldürdüğü gibi asılsız haberler Batı basınında sıkça çıktı. Osmanlı Devleti, Almanya yanında savaşa girdiğinde Avrupa’da Türkler aleyhine bir önyargı çoktan oluşmuştu. Arnold Toynbee’nin 1916 yılında savaş sırasında yazdığı “The Murderous Tyranny of Turks” başlıklı propaganda kitabı Türk karşıtlığını daha da körükledi.3 Lloyd George, 5 Ocak 1918’de verdiği demeçte, “Türkler’in olduğu Trakya’da dahil olmak üzere Arabistan, Ermenistan, Mezopotamya, Suriye ve Filistin ayrı milli birer bağımsız varlık haline getirilecektir. Burada eskiyi tekrar restore etmek imkansız” demişti.4 Bazı İngiliz yetkililer 1919 yılında Türkleri Avrupa’dan atmak için çok büyük istek duyup İstanbul’un Türkler’in elinde alınıp, İtalya’daki Vatikan gibi bir konuma getirme planları yapılmaktaydı. Türkler yalnızca Türkler’in çoğunlukta olduğu yerleri idare edebilecekleri yönünde ortak bir düşünceleri vardı. Anadolu’da nasıl bir düzenleme yapacakları konusunda düşünceleri ise net değildi. Lloyd George, İstanbul’un kesinlikle Türkler’den alınmasından yanaydı. Diğerlerine göre Sultan, İstanbul’da kalırsa Osmanlı 2 St. Jean Maurienne anlaşması Rusya’nın onayından geçmesi gerekmekteydi. Rusya’da Çarlık rejimin devrilmesi üzerine bu anlaşma resmen onaylanmadığı için hükümsüz kaldı. Arnold Toynbee, Türkiye, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1971, s. 89. 3 Ed. Michal Dockrill-Jhon Fisher, The Paris Peace Conference 1919: Peace Without Victory, New York, 2001, s. 145. 4 Aneurin Williams, “Armenia, British Pledges and The Near East”, Contemporary Review, No.121, January/June 1922, s. 420. 478 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL hükümeti de orada olup Türkiye’yi buradan yönetebilirdi. Sultanın korunması için düşünülen yabancılardan oluşan bir muhafız birliği ise Müslümanlar arasında hoş karşılanmayabilirdi.5 Sultanı Hristiyan askerlerin koruması İslam dünyası halifenin esir konumunda olduğu algısına varması kaçınılmaz olacaktı. Bu durum sömürgelerde batı karşıtlığını daha da artırmasından başka bir işe yaramayacağı aşikar idi. Diğer taraftan Fransa, Sultan üzerinde etkili olmaya çalıştığında bu yeni uluslararası anlaşmazlıklara yol açabilirdi. Rusya’nın savaştan çekilmesi İngilizler’in İstanbul konusunda ne yapacaklarını bilemez hale getirdi. Türkler, ABD başkanı Wilson’un kendi kaderini tayin ilkesine uygun bir barış üzerinde görüşmeye hazırdı. İngiltere’de Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler, Araplar gibi Türkler’in de kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanıyordu. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, bağımsız bir Arabistan ve Ermenistan’ın kurulmasından yana olurken Anadolu’da da bir Türk devletinin kurulmasına karşı değildi. Ancak Lloyd George’un daha farklı planları vardı. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikleri ile birçok gizli anlaşma yapmıştı. Savaştan mağlup çıkan Osmanlı Devleti’nin topraklarını İtilaf Devletleri gizli anlaşmalarla kendi aralarında paylaşmışlardı. İlkinde İstanbul, Doğu Trakya ve Boğazlar Rusya’ya bırakılmıştı. Çarlık Rusya’sında Bolşevikler’in iktidara gelmesi ile bu anlaşma işlerliğini kaybetti. Sykes-Picot anlaşması ile Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki toprakları İngiltere ile Fransa arasında paylaşıldı. 1917’deki St. Jean De Maurienne anlaşması İtalyanlar’la Fransızlar’a Anadolu’da büyük topraklar sağlıyor, Türler ise Anadolu’da küçük toprak parçasında yaşamaya mahkum ediliyordu. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri de olumsuz etkilediği için barış koşullarının çok fazla ağır olacağını beklemiyordu. 18 Ocak 1919’da Paris’te toplanan Barış Konferansı’nda galiplerin planları ise Türkler’in beklentilerinden çok farklı idi. Konferans başlamadan önce ele alacağı konular arasında Türkiye’nin Avrupa ve Asya’daki topraklarının geleceği de belirlenip İstanbul’un statüsü de 5 Ed. Michal Dockrill-Jhon Fisher, The Paris Peace Conference 1919: Peace Without Victory, s. 146. 479 OSMANLI İSTANBULU III gözden geçirilecekti.6 30 Ocak 1919’da müttefikler kendi aralarında yaptığı toplantıda Osmanlı Devleti için ne gibi bir düzenleme planladıklarını net bir şekilde ortaya koydular.7 Türkler kötü yönettiği için Ermenistan, Suriye, Mezopotamya, Filistin ve Arabistan tamamen Türk egemenliğinden ayrılması konusunda hemfikirdiler.8 Türkler’in çoğunlukta olduğu yerler Türkler’e bırakılacaktı. İtilaf devletleri ülkeyi parçalama kararı almayı düşünürken, Osmanlı Devleti hala adil bir barış beklentisi ümidini taşıyordu. Müttefiklerin zaferi Osmanlı Devleti’ndeki çok farklı etnik ve dini unsurları yavaş yavaş harekete geçirmeye başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin topraklarının geleceğinin belirlenmesi ülkedeki çeşitli etnik toplulukların çakışan talepleri nedeniyle konferansın başından itibaren sorun çıkarmaya başladı. Rusya’nın savaş dışı kalması İstanbul’un hangi statüde olması gerektiği konusunda da bir belirsizliğe yol açtı. Konferanstaki temel sorunlardan birisi İstanbul’un hangi statüye konulacağı idi. Akdeniz’de Atina, Roma, İstanbul ve Kudüs dini ve politik hareketlerin merkezi olmuştu. İstanbul son dönemlerde ticari bir merkez olarak önemli bir konuma sahipti. İstanbul’daki Türkler, ABD mandaterliği üstlenmediği takdirde İşgal kuvvetleri tarafından cezalandırılacağına dair bir korku duyuyordu.9 Ancak ABD, Osmanlı Devleti ile savaş halinde olmadığından böyle bir karar olması çok zordu. Amerikan istihbarat komisyonunca 21 Ocak 1919’da Türkiye ile ilgili hazırlanan raporda, Boğazlarda Milletler Cemiyeti’nin nezaretinde bir uluslar arası devlet kurulmasını 6 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, Vol.1, Washington 1942, s.17; Türklerle barış anlaşması yapılması gecikmesine rağmen anlaştıkları ortak nokta Türkler’in Hristiyanları yönetmesine izin verilmemesiydi (Talcott Williams, Turkey A World Problem to-Day, USA, 1921, s. 10). 7 Filistin, Suriye, Arap ülkeleri, Mesopotamya, Ermenistan, Çukurova ve Anadolu’nun bazı bölgelerini Türkler’den ayrılması konusunda görüş birliğine vardılar. Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, Washington, 1947, XII. 745-746. 8 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, Vol.3, s. 795. 9 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, XII, s. 803. 480 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL savunuyordu. Buna göre Boğazların ve Marmara Denizi’nin bütün kıyı kesimleri ile Asya yakasında Bandırma ve Bursa bu devletin sınırları içinde kalacaktı.10 Lloyd George’nin ise Türk düşmanlığı depreştiği için İstanbul konusunda farklı planları vardı. Diğer yandan Amerikalı uzmanlar Türkiye üzerine birçok rapor hazırlayarak ne gibi bir çözüm bulabilecekleri yönünde planlar yaptılar. Türkler’in Hristiyanlara karşı daha önce katliam yaptıkları ileri sürülerek kesinlikle cezalandırılacakları Paris Konferansında çok açık bir şekilde ortaya kondu. İlk akla gelen çözüm Türkler’in egemenliğindeki halkların ve özgürlüğünün ve güvenliğinin sağlanması, Hristiyan halkların Türk egemenliğinden ayrılması ve bu ülkelerin Milletler Cemiyeti gözetiminde ilerlemelerinin sağlanması idi.11 Kurulacak mandater sistemler Milletler Cemiyeti prensiplerine göre oluşturulacaktı. Wilson ile L. George arasındaki görüş ayrılığı Anadolu’da oluşturulacak Türk devletinin büyüklüğü üzerine idi. 1919 Mayısında Lloyd George, Anadolu’nun paylaşılması konusundaki sorunları dile getirerek Anadolu’yu bir kaç parçaya bölünmesi gerektiğini, yeni oluşacak yerlerde mandater yönetimlerin kurulması önerdi. Yapılacak düzeleme için büyük askeri güce ihtiyaç duyulmakta idi. Lloyd George, müttefiklerin yardımı olmadan İtalyanlar’ın Türkler’e karşı başarılı olacağına inanmıyordu. İngiltere’nin 300 bin askeri Selanik ve Türkiye’de bulunmaktaydı. O daha çok Filistin’de, Türkler’e karşı kuvvetlerini güçlendirmek niyetindeydi. Bu nedenle İtalyan kuvvetlerinin Selanik’e getirilerek İngiliz askerlerinin yerini alması düşünüldü Ancak İtalyanlar bu öneriye yanaşmadı. L. George’nun bu teklifi İtalya tarafından kabul edilmeyince çok kızdı.12 Savaş sonunda konuyla diğer devletlerinde rıza göstereceği bir çözüm geçerli olacaktı. İngiltere’nin yeni planına göre İzmir, Mersin İtalyanlara bırakılırken Türkler’in İstanbul’da kalmasını istemeyen Lloyd George, Konya’yı Türkler’in yeni başkenti olarak uygun görmekteydi.13 İtalyanlar bu düzenlemeye itiraz ettiyse de İngilizler onları dinlemediler. 10 Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, İstanbul, 1996, s. 15. 11 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, XII, 805-806. 12 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, I, 468. 13 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, 1, 469. 481 OSMANLI İSTANBULU III Diğer yandan İngiltere en fazla Müslüman nüfuza sahip bir ülke konumunda olduğundan İstanbul konusunda alacakları bir karar hiç kuşkusuz kendilerini olumlu veya olumsuz etkileyecekti.14 Hindistan’daki Müslümanların tepkisinden çekindiği için yeni bir düzenlemeye gidemedi. “Şark Sorunu” batılı devletleri uzun süre meşgul etmişti. Boğazlar büyük bir stratejik öneme sahip olduğundan burayı ele geçirmek için özellikle Rusya büyük çaba göstermişti. Böylesine önemli bir coğrafyada bulunan İstanbul’un statüsünü belirlemek çok zordu. Her hangi bir devletin burada tek başına üstün konuma gelmesine diğer devletlerin karşı koyacağı açıktı.15 Savaş biter bitmez Türkleri Avrupa’dan tamamen Asya’ya gönderip Amerikan mandası altına koymak en iyi çözüm olarak görülüyordu. Herkes Türkler’in Avrupa’dan atılmasını bekliyordu. İstanbul’u Türkler’in elinden alıp Halife’yi buradan göndermek Müslümanların tepkisini çekecekti. İngiltere bunu istemiyordu.16 Müttefikler ayrı bir İstanbul devleti yaratmanın zor olduğunu belki Milletler Cemiyeti gözetiminde mandater statüde bir İstanbul oluşturmasını en iyi çözüm gördüler. Bu Türkler’in kabul edeceği bir şey değildi ama karşı koyabilecek güçleri de yoktu. Ayrıca İstanbul’daki azınlıklar mevcut hükümeti tanımayarak vergilerini de ödememeye başladılar. İstanbul’daki işgal güçleri kendilerine yardım edecek hazır bir kesim bulmakta gecikmedi. Bunlar Ermenilerle Rumlardı.17 Bu nedenle var güçleriyle her biri kendi bağımsızlıklarının peşine düşerken Türkleri İstanbul’dan atmayı da kafalarına 14 1919 Ocak ayında İngiltere’de yaşayan Güney Asyalı Müslümanlar İngiliz hükümetine bir dilekçe vererek İstanbul’un Müslümanların elinde kalmasını istedi. İstanbul’unda Müslümanların elinde kalacağını belirterek Müslümanların tepkilerini önlemek istedi (Mim Kemal Öke, The Turkish War of Independence and the Independence Struggle of South Asian Muslims “The Khilafat Movement”, Ankara, 1991, s. 58-59). 15 Bu uluslararası dengelerin bozulması demek olup yeni çatışmaların olması kaçınılmazdı. Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, XII, 818. 16 Charles Homer Haskıngs-Robert Howard Lord, Some Problems of The Peace Problems, U.S.A., 1920, s. 285. 17 Cavid Bey, Felaket Günleri Mütareke Devrinin Feci Tarihi, İstanbul, 2000, I, 146-147. 482 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL koymuşlardı. Ermeni, Rum gazeteleri serbestçe çıkarken Türk gazetelerine sansür sıkı bir şekilde uygulandı.18 Türkler’e baskı uygulayarak yıldırılmaya çalışıldı. Paris Konferansında Müttefikler İstanbul’un uluslararası bir yönetim altına konmasını konusunda görüş birliği içinde idi. Venizelos, İstanbul’un kendilerine verilme ihtimalinin az olduğunu hesap ederek Anadolu’da başka topraklar elde edebilme peşindeydi. İtalyanlar, Barış konferansında sürekli İtilaf devletlerine sorun çıkarttı. Diğer taraftan Yunanlılar’ın savaşa katılması oldukça sorunlu olmuştu. Savaşın başında Yunanistan tarafsız kalmış, 1917 Haziranında kral aleyhindeki bir ayaklanma sonucunda savaşa katılmıştı. Fransa ve İngiltere, Selanik’e askerlerini sokarak Venizelos ve yandaşlarının yardımı ile krallığa son vermişti. Savaş sona erdikten sonra Yunan beklentilerinin tatmin edilmesi gerekmekteydi. Lloyd George, Venizelos’a hayran olduğu için bu devletin isteklerine daha fazla sempati besledi. İngiltere’nin desteklediği Venizelos, Yunan emellerini kolayca gerçekleştireceğini düşündü.19 Yunalılar, İtalyanlar’ın idaresindeki 12 adayı hem stratejik hem de nüfus açısından istiyordu. İtalyanlar Yunan talepleri karşısında rahatsızlık duymaları normaldi. Diğer yandan Kıbrıs ve Trakya’yı da Yunalılar istedi.20 Yunan istekleri diğer İtilaf Devletlerininki ile çatışsa bile Venizelos Büyük Helen Devleti kurma emelinden vazgeçmedi.21 Diğer taraftan Batı Trakya’da Türk nüfusu fazla olmasına rağmen Yunanlılar bu bölgeleri de istemekten geri kalmadı. Bölgenin idaresi Türkler’e bırakılmadığı takdirde burada yaşayan Türkler’in Bulgarlardan çok Yunan idaresi isteyeceklerini savundu. Venizelos, Bulgaristan’ın Almanya yanında savaşa katıldığının da altını çizdi. Edirne’nin kendilerine verilmesini isteyen Venizelos, 18 K. Şükrü, Mütareke Acıları, s. 96-97. 19 Konferansa katılan Harold Nicolson, babasına yazdığı bir mektupta Venizelos ve Lenin Avrupa’daki en büyük iki şahisyet olduğunu yazdı (Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, İstanbul, 1996, s. 28). 20 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, III, 861. 21 1915 yılında Yunanlılar İstanbul’un kendilerine verilmediği taktirde savaşa katılmayacaklarını belirttiler. Burası ise Rusya’ya verilmişti (C. Price, The Rebirth of Turkey, s. 71). 483 OSMANLI İSTANBULU III bu kentte Türk nüfusu kadar Yunanlılar’ın olduğunu ileri sürdü. Venizelos, İstanbul’da yaşayan Türkler’in Hristiyanlardan az olduğunu dolayısıyla İstanbul’un bir Müslüman kenti sayılamayacağını Türkler tarafından fethedilmeden önce Yunan İmparatorluğunun başkenti olduğunu Paris Barış Konferansına gönderdiği bir memorandumda belirtti.22 Gerçekte Türkler nüfus olarak fazla olmasına rağmen buranın idaresini Türkler’e vermeyecekleri çok açıktı.23 Venizelos, İstanbul’un Milletler Cemiyeti kontrolü altında uluslar arası bir statüde olmasını istedi. Venizelos’a göre İstanbul’da Rum nüfusu var olmasına rağmen büyük güçlerin burayı kendisine vereceğini hiç düşünmedi. Venizelos, İstanbul üzerinde hak iddia etse de burasının kendisine bırakılmayacağını çok iyi bilmekte idi. İstanbul’da verdiği tavize karşılık Lloyd George elbette kendisi için bir şey düşünürdü. Lloyd George İstanbul’un Türkler’in elinden alınıp özel bir rejime sahip olmasından yanaydı. Türk Sultanı buradan ayrılacak ve Osmanlının yeni başkenti Konya veya Bursa olabilecekti. Diğer yandan bir olasılıkta sultan halife ünvanını kullanmaksızın burada oturabilir. Diğer türlü halife ünvanını kullanması Müslüman dünyasında çok etkili olabilir bu da Fransa ile İngiltere için sorun çıkartabilirdi. Galip devletlere göre İstanbul’da Müslümanlar Hristiyanlara göre azınlık durumunda idi. Wilson prensibi burada uygulanırsa kesinlikle Hristiyanlar çoğunlukta olacaktır. Bunun sonucu olarak küçük Türk devleti Asya’ya taşınması kaçınılmaz olacaktır. Yeni başkentleri de Asya da olacaktır. İtalyanlar 29 Nisan 1919’da Antalya’ya çıktıktan sonra İzmir üzerindeki haklarını dile getirdiler. İtalya kendisine verilen sözlerin yerine getirilmesini istedi. 7 Mart 1919’da Lloyd George, Amerika’nın İstanbul, Boğazlar ve Ermenistan mandalarının yanı sıra Anadolu’da genel bir nezaretçilik yaklaşımını kabul edeceğini bildirdi. Bunun nedeni Wilson’un 22 Eleutherios Venizelos, Greece Before the Peace Congress of 1919, New York, 1919, s.19. Venizelos kentin nüfusunun 1 173 670 kişi olduğunu bunun yalnızca 449 114’dünün Türk olduğunu iddia etmekte idi. Rumların sayısı 364 459 olarak belirtti. 23 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, III, 863. 484 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL hem Anadolu hem de İstanbul’da mandaterlik statüsü kurulmasını önerisinden kaynaklanıyordu. Ancak Wilson mandater devlet olarak A.B.D. diye belirtmemişti. L. George’nun bu sözü Wilson tarafından kabul edilmedi. Hemen arkasından Yunanlılar’ın İzmir’e çıkması İngilizler arasındaki görüş ayrılığını derinleştirdi. Dışişleri Bakanı Balfour Türkler’in İstanbul’dan çıkartılmasından yanayken, Anadolu’nun parçalanmasına karşı çıkmakta idi. Balfour’a göre Türkiye’nin başkenti Konya veya Bursa olsun ama tek, bölünmemiş mandasız bir Türk devleti olmasını savunuyordu. Bu aşamada sonra İngiliz hükümeti içinde İstanbul’un Türk devletinden kopartılmasına karşı ciddi itirazlar yükselmeye başladı. Bu arada Yunanlılar da İstanbul üzerinde hak iddia ediyordu.24 ABD Başkanı Wilson Anadolu’da İtalyan isteklerine karşı çıkarken onların idari tecrübesinin az olduğunu vurguladı. Ayrıca İtalyanlar’ın Anadolu’da etnik olarak bir bağı olmadığını ileri sürdü. Buna karşılık Yunanlılar’ın etnik olarak hem İstanbul’da hem de Anadolu’da bağları olduğunu savundu.25 İngiltere’de Yunan tezine olumlu yaklaşıyordu. İstanbul’un Yunanlılara verilip verilmeyeceği konusunda L. George’un görüşleri net değildi. Ancak o Venizelos’a büyük hayranlık duyuyordu. Paris Konferansı devam ederken Hintliler Osmanlı Devleti’nin ve İstanbul’un geleceği konusunda İngilizlere sorular iletmekte idi. İstanbul’un geleceği hakkındaki endişelerini L. George’ye bildirdiler. Wilson, Anadolu’nun Kuzeyinde bir Türk devleti oluşturabileceğini savundu. L. George ise Anadolu’nun bölünmesinin büyük br tartışmaya neden olacağını belirtti. Wilson, Güneydoğu Anadolu’yu da kapsayacak politik bir birliğin başkentinin Konya olabileceğini ileri sürdü.26 L. George, Halife’nin İstanbul’da kalıp bütün Türkiye’de etkili olabileceğini belirtti. Diğer bir proje ise Anadolu’nun birkaç parçaya bölünüp mandaterlik altına konulması ve ABD’nin, Sultan’ı denetim altında tutması öngörüldü. Bursa’da Fransız mandaterliği 24 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, II, 282. 25 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, V, 107. 26 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, V, 619. 485 OSMANLI İSTANBULU III olur, Sultan bütün Anadolu’yu buradan idare ederse İtalyanlar için uygun olmayan bir durum olabileceği ileri sürüldü. Wilson, Güney Anadolu’nun ayrılması önerdi. L. George burada halifeliğin büyük zorluklara neden olacağını belirtti. Sonuçta müttefikler halife konusunda ortak noktada birleşemedi. Yunanlılar İzmir’e çıkmadan önce İstanbul, Boğazlar, Marmara Denizi ve Avrupa Türkiye’sindeki Türk egemenliğinin sona ereceği konusunda anlaştılar. Balfour’un hazırladığı rapora göre Türkiye, küçük bir ülkeye dönüşüp başkenti Konya veya Bursa olmalıydı. Müttefikler İstanbul’un Türkler’in elinde kalmaması konusunda görüş birliği içinde oldukları anlaşılmakta idi. Kongre devem ederken Hint heyeti L. George ile görüştü. Bu görüşmeden sonra L. George’nin İstanbul konusunda görüş değiştirdi. Ona göre Halife’nin İstanbul’dan çıkartılması Müs1üman dünyasında büyük bir rahatsızlığa neden olacaktı. Sultan’ın Bursa’ya gitmesi kabul edilmeyecek, bu durum daima bir soruna neden olacaktı. Kendisi Halife’nin İstanbul’da olmasından yana olduğunu açıkladı. Ayrıca İngiliz uzmanlarda Halife’nin İstanbul’da kalması gerektiğini söylemişti.27 17 Mayıs günü Dörtler Konseyi Hindistan’dan gelen delegasyonu dinledi. Bu heyet Anadolu, İstanbul ve Trakya dahil olmak ve Milletler Cemiyetine kabul edilmek üzere bağımsız bir Türkiye’den yana olduklarını dile getirdiler. Konseyde konuşan Hint delegasyonundan Aga Han İstanbul’un Türkler’in elinde kalması gerektiğini söyledi. Diğer yenilen devletlerin başkentleri onlardan alınmazken neden Türkler’in başkenti alınmak isteniyor diye sordu.28 Hint delegasyonundan diğerleri de bu hususu dile getirdi. Türkler, İstanbul’dan çıkartılamayacağını, İstanbul’un Müslümanların elinde olması gerektiği vurgulandı. Trakya ve İstanbul’daki nüfusun çoğunluğunun Türk olduğu vurgulanarak 14 ilkenin uygulanmasını gerektiği belirtildi. Müslüman olmayan Hintliler’in de Müslümanların yanında olduğunu, Türkler’e yapılacak bir haksızlığın rahatsızlık yaratacağı dile getirildi. Bir anlamda İstanbul’un Türkler’den alınması İngiltere’ye karşı bir direnişin başlayacağını haber veriyordu. İngiltere, Hintliler’in İstanbul 27 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, V, 688. 28 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, V, 692. 486 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL ve Halife konusunda kararlı tutumları İngiltere’nin geri adım atmasına neden oldu. Hitliler İngiltere’yi açıkça tehdit etmekten çekinmedi. Yunanlılar’ın İzmir’deki emelleri İtalyanlar’la çakışıyordu. İtalyanlar Antalya’yı isterken 12 ada konusunda İngilizlerle karşı karşıya geldi. Ermeniler, kendi bölgelerinin sınırlandırılmasını isterken Kürtler’in istekleri ile çatışıyordu. Diğer yandan bağımsız bir Ermenistan kurulduğunda bu devletin ekonomik problemleri nasıl yeneceği ayrı bir konu idi. Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının geleceği de belirsizdi. Müttefikler Filistin’de bir Yahudi devleti projesi varken Suriye ayrı bir konuydu. Bağdat demiryolunun paylaşımı, Kürt, Nasrani ve Arap iddiaları birbirleriyle çelişmekte idi. Diğer yandan İngiltere’de bölgeden çıkmak istemiyordu.29 Osmanlı Devleti’ni sorun çıkarmadan paylaştırmak oldukça zordu. Ayrıca Müttefiklerin elinde sağlıklı istatistiki bilgi olmadığından ne tür bir yol izleyecekleri belirsizdi. Temel istekleri, ortak hedefleri ise Türkleri küçük bir güç haline getirip, İstanbul’u uluslararası bir kent konumuna getirmekti. Türkler’e kabul ettirilmek istenen aslında savaş sırasında yapılan gizli anlaşmaların yürürlüğe konulmasından başka bir şey değildi. 21 Mayıs 1919’daki oturumda Amerikalılar Türkler’in Anadolu’da tam bağımsız olabileceklerini, Sultanın ise İstanbul’da mandater rejimin gösterdiği bir bölgede ikamet edebileceğini önerdi. L. George ise ABD, Anadolu’da mandaterliği kabul etmediği takdirde Sultan’ın İstanbul’dan gönderilmesi gerekir diye belirtti. Padişahın muhafızlarının çok olması mandater rejim için sorun olacağını söyledi. ABD’nin 1919 Mayısında İstanbul ve Boğazlar’da mandater bir rejim altına konulması yönündeki görüşünden vazgeçmemişti. Padişah’ın İstanbul’da kalabileceği belirtirken Halifeliğin Müslümanlara ait bir konu olduğunun altını çizdi. 23 Haziran ve onu takip eden toplantılarda Wilson, İstanbul’un uluslararası bir konumda olmasını ve Avrupa’dan Türkler’in çıkartılması konusunda görüşlerinde ısrarcı idi. Wilson ayrıca İstanbul’un bir Türk kenti olmadığını kentte yaşayan Türk unsuru olmayanların çoğunlukta olduğunu ileri sürdü.30 İstanbul’un Türkler’in elinde kalmaması konusunda A.B.D., Fransa 29 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, 1, 69. 30 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, VI, 711. 487 OSMANLI İSTANBULU III ve İngiltere görüş birliği içinde idi. Ancak İstanbul konusunda Fransa ve İngiltere sorunun bu kadar basit olmadığını anlıyordu. 1919 yazında İstanbul’un ayrı bir devlet şeklinde ele alındığı anlaşılmaktadır. 1919 Kasımında İstanbul konusu daha sonraya bırakılmaya başlandı. Wilson’un Nisan sonlarına doğru ABD’ye dönmüş olması önemli bir etken olarak göze çarpmaktadır. İngilizler’in 4 Kasım 1919’da hazırladıkları raporda İstanbul’un İslam’ın kutsal bir kenti olmadığını, Ayasofya’nın kentin Yunanlılar’dan alınmasının bir sembolü olduğunu, bunun bir hac yeri olmadığı, Müslümanlar arasında da özel bir anlamının olmadığı belirtildi. İstanbul’un önemi sahabelerden Hz. Eyüb’ün mezarının olduğu ve muhteşem camilerden kaynaklandığı ileri sürüldü. Padişahın Bursa’ya gönderilmesi mümkün olduğu, Bursa’nın Osmanlının eski başkentlerinden biri olduğu rapor edildi. Ancak Padişah’ın buraya gönderilmesi İngilizler için büyük bir risk oluşturacağı, İngilizler’e Müslüman dünyasından sert direnişler başlayabileceği belirtildi.31 1919 Aralık ayına gelindiğinde Türkler İstanbul’da mı kalacak yoksa Bursa’da kurulacak başkente gönderilip Avrupa’dan tamamen çıkarılacak mıydı? Bu belirsizdi. ABD, mandaterlik fikrine olumlu bakmaması nedeni ile görüşler değişse de L. George Türk hükümetinin Boğazın iki yakasında hiçbir siyasi gücünün olmaması konusunda ısrar ediyordu. İstanbul’daki İngiliz yetkililer Türkler’in İstanbul’dan çıkartılmasını isterken onların barbarlıklarına vurgu yapıyorlardı. Ayasofya’nın Yunanlılar’a verilmesi talebinde de bulunmuşlardı. Türkler aleyhine yapılan kampanyalar, mitingler, yayınlar Batı dünyasında İstanbul’un Türkler’den alınması konusunda bir eğilim oluşturmuştu.10 Aralık 1919 günü yapılan toplantıda L. George, Curzon ve Balfour, Türkler’in İstanbul’dan çıkartılmasını istemekte idi. L. George padişahın halife sıfatı ile İstanbul’da kalacağını, Vatikan’daki Papa ile aynı konuma gelebileceğini ileri sürdü. İngiltere, İstanbul’un uluslar arası bir gücün elinde olmadıkça Boğazlar’da tam denetim sağlanamayacağını ileri sürdü. Boğazlar kendine yeter duruma getirilmeli ama İstanbul olmadan bunu yapmak oldukça zordu. 31 Documnets on British Foreign Policy 1919-1939, IV, 853-855. 488 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL Clemenceau, İstanbul’un Müttefikler arası bir Avrupa idaresi altında Çanakkale ve İstanbul boğazlarına bağlamak en iyi çözüm görüyordu. Fransızlar bir anlamda İngiliz görüşüne yanaşmış oldu. İstanbul’un Türkler tarafından alınması ortaçağın sonunu getirmişken, İstanbul’un Türkler’den alınması yeni bir dönemin başlangıcını simgelemiş olacaktı. İstanbul ve Boğazlar Türkler’den alınacak, uluslararası ayrı bir komisyon tarafından idare edilen ayrı bir siyasi ve bölgesel birim haline getirilecekti. Konferansın ilk başlarında İstanbul’dan Türkler’i tamamen çıkartmaya niyetli olan Lloyd George, 1920 Şubatında bu niyetinden vaaz geçtiğini açıklamak zorunda kaldı. Wilson Ülkesine döndüğü için İstanbul konusunda Müslüman dünyasından gelen tepkilerden çekinen L. George daha ılımlı çözüm aramaya başladı. Müslüman dünyasından gelen tepkilere karşı koyamayan İngiltere, Türkler’i İstanbul’dan çıkartmayacağını açıkladı.32 Sultan ve Hükümetinin İstanbul’da kalmasına İngiltere izin verdi. Osmanlı Hükümeti tamamen İngiliz yanlısı doğrultusunda bir politika izlese de İstanbul’un bir başka devlete verilmesi tehlikesi ortadan kalkmış oldu. Bu arada içeride İngiliz yanlısı bir politika izleyen Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal önderliğinde gelişen milli hareketi önlemek içinde gayret sarf etmekten geri durmadı.33 İtalyan ihtiraslarına set çekmek için bütün batı Anadolu’yu Yunanlara verme amacını güden bu davranış Türkiye’de birbirini izleyen zincirleme tepkiye yol açtı. Yüksek Müttefik Konseyin, Anadolu’da Yunan idaresi altında bir bölge kurulması kararı, büyük devletlerin uygulamaya koydukları amaçların en ihtiraslısı oldu. Yunan çıkartması Türkler’i derin bir uykudan uyanmasına vesile oldu. Bu milli harekete güç vererek Mustafa Kemal Paşa gibi bir lideri hareketin başına geçirmiştir. Yunanlılar İzmir’de Yunanlılar’ın çoğunluk olduğu iddiasına bulundu. Diğer taraftan Aydın’ı da işgal etmelerine de Müttefikler göz yumdu. Aydın’ın o dönemde batılı kaynaklara göre nüfusu 30.000’di. Bunun yalnızca 8 000’ni Rum idi.34 32 The Times, 21 February 1920. 33 Damat Ferit Paşa, bir İngiliz yetkili ile yaptığı görüşmede yalnız Allah’a ve İngiltere’ye güvendiğini söylemiştir (B. N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), I, 66). 34 T. Williams, Turkey A World Problem to-Day, s.12. 489 OSMANLI İSTANBULU III Yunan iddiaları, istekleri yalnızca İzmir’le sınırlı değildi. Fransızlar da Yunanlılar’ın İzmir’deki taleplerine olumlu yaklaştı. Fransızlar İtalyanlara karşı Yunanlılar’ın bir denge oluşturacağını düşündü. Bu durumda Türkler’e yaşabilecekleri bir yer nerdeyse bırakılmıyordu. Türkler’in çoğunlukta olduğu yerler hariç diğer yerlerdeki egemenliklerine kesinlikle son vermek istediler. Marmara’da Rum nüfus çok olduğu ileri sürülerek burasının Türkler’den alınarak Yunanistan’a verilmesi gerektiği ileri sürüldü. Çanakkale Boğazı da uluslararası statü de olmalı idi. Ülkenin batı bölgeleri Osmanlı Devleti’nden ayrılıp Yunanistan’a verilerek Asya ile bağlantı kesilmeli. Yalnızca etnik bakımdan değil coğrafi ve tarihi açıdan da Avrupa ile Anadolu ayrılarak Türkler’in Avrupa ile bağlantısına son verilmek istendi.35 4 Haziran 1919’da İngiliz uzmanlar Yunanistan’ın Türkiye’de büyük zorluklarla karşılaşacağını belirtmelerine rağmen Lloyd George, ne olursa olsun Türkler için son derece kötü de olsa bu barış şartlarını kabul ettirebileceklerini belirtti. Türk direncinin artması Müttefikleri Türkiye’ye karşı harekete geçmesini zorlaştırdı. 1920 Martında L. George ve Fransız Başbakanı M. Millerand yaptığı açıklamada Türkiye’deki düzensizliğe son vermek için kendilerinin asker göndermeyeceklerini açıkladılar.36 İtalyanlar ve Yunalılar kendi işgal bölgelerini kolayca genişletemediler. İngilizler Irak ile Ermenistan arasında Kürdistan’ı oluşturarak Türklerle aralarında tampon bir bölge yaratmak istediler.37 Yunanlılar Aydın’ı yakıp yıkarken L. George, bu konuda bir soruşturma komisyonun kurulmasına engel olurken gerekçe olarak dünya kamuoyu önünde Yunanlılar’ın olumsuz bir imaja sahip olmasını önlemeyi istedi. Diğer taraftan Türkler Anadolu’da büyük çoğunluğu teşkil etmesine rağmen kendi kaderlerini belirleme hakkının verilmesinden de kaçınıldı. İtalyanlar, Lloyd George’ye kızarak Anadolu’da daha fazla riske girmeden Mustafa Kemal yanlısı milliyetçileri 35 Foreign Relations of the United States, The Paris Peace Conference, 1919, III, 869. 36 T. Williams, Turkey A World Problem to-Day, s. 19. 37 İngilizler Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurmaya sıcak bakmaya başlarken bölgedeki denetimi daha kolay sağlayacaklarını planladı (P. C. Helmreich, Sevr Entrikaları, s. 19). 490 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL desteklemeye başladı. İtilaf Devletleri arasındaki çatlak oldukça büyüktü. Hint Müslümanları da İngiltere’nin Türkiye’ye karşı izlediği politikaya karşı idi.38 Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul Patriği hemen siyasi faaliyetlere başlayarak İstanbul’un Yunanistana verilmesi için çaba göstermeye başladı. İstanbul Patriği olan Dorotheos Mammelis, İstanbul’un Yunanistan’a verilmesi konusunda çaba göstermeye başladı. İstanbul Rumları Patriğin direktifi ile Osmanlı hükümeti ile bağlarını koparmaya başladı. Yunan basını Türkler’in çok etnik yapılı bir devleti idare etme konusunda yetersiz olduğunu iddia ederek İtilaf devletleri ile aynı tezi savunuyordu. Bu nedenle Yunanlılar İstanbul’da etnik kökene dayalı bir çözümü şiddetle savunmaya başladılar. Bu görüşlerini basın dışında çeşitli toplantılarda, yaptıkları gösterilerde sık sık dile getiriyorlardı.39 Taksim meydanına Yunan bayrakları ile büyük bir Venizelos posteri asıldı. Dorotheos, Paris’e giderek İngiliz kilisenin desteğini almayı amaçladığını belirtmekten kaçınmadı. Ancak Boğazlarla ilgili düzenleme ile bir anlamda Patriğin itirazlarının önüne geçilmek istendi. Paris Konferansı’nda İstanbul’un geleceği konusunda yapılan tartışmalar Türkleri oldukça rahatsız etti. Savaş sonunda İstanbul bir geçiş süreci yaşamakta olup çeşitli etnik unsurların kurduğu cemiyetler, İşgal güçlerini etkilemek için bir birleriyle yarış içerisinde idi. Payitahtın politik gücü azalırken, Anadolu’da başlayan milliyetçi hareket güçlenmekteydi. Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk örgütleri İstanbul ile ters düşmeye başlayacaktır. İstanbul’da savaşın sorumlusu olarak gördükleri İttihatçıları yakalayıp cezalandırmaya çalışmaktadır. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri selameti ülkeden kaçmakta bulacaktır. Kentte umutsuzluk hakim olurken kurtuluşu Amerikan mandacılığında arayan insanlar oldukça fazla idi.40 Kentteki insanların bir kısmı kendi çıkarları peşinde koşup ülkenin içinde 38 L. Marashlian, The Armenian Question from Sevres to Lausanne: Economics and Morality in American and British Policies, 1920-1923, s. 25. 39 Alex Alexandres, The Greek Minority of İstanbul and Greek-Turkish Relations 1918-1974, s. 58. 40 Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları, İstanbul, 2011, s. 32. 491 OSMANLI İSTANBULU III bulunduğu durumu önemsemektedir.41 İzmir’e Yunanlılar’ın çıkması İstanbul’da Türk milliyetçiliğini uyandırdı. İşgallere karşı büyük mitingler düzenlenirken Rum ve Ermeni mallarına boykot uygulandı. Bu durum İstanbul’da etnik ayrıma gidişi hızlandırdı. İstanbul’daki Rumlar, Venizelos’a sempati beslemesine rağmen, Yunan ordusuna İstanbul Rumları arasından 3 000 yakın gönüllü katılımı oldu. İstanbul’daki Rumlar’ın Yunan ordusuna katılımı sınırlı sayıda kaldı. Venizelos, İstanbul Rumlarından istediği desteği alamadı. San Remo’daki kararlar basında yer almaya başlayınca Türkler’in tepkisine gecikmedi. Nitekim çok geçmeden Mustafa Kemal Paşa önderliğinde yabancı güçlere karşı direniş haberleri batı basınında görülmeye başlandı.42 Ankara’daki Milliyetçiler üzerine gönderilen Hilafet ordusu başarısız olunca Venizelos, Yunan askerlerini Türkler’e karşı kullanılmasını istedi.43 Bu teklifte İngiltere ve Fransa tarafından kabul görünce Yunanistan’ın Anadolu macerası başlamış oldu. Sevr Anlaşması’nın içeriği belli olduktan sonra Lord Curzon, Yunanlılar’a verilen Osmanlı topraklarını açık bir şekilde savunarak bu durumun bir savaşa yol açmayacağını söyledi.44 Sevr anlaşmasının imzalanması çok fazla bir şeyi değiştirmedi. San Remo’da İstanbul’da uluslar arası bir komisyon kurulması bir bakıma Patriğin isteklerini dolaylı ara bir çözüm olarak gerçekleşti. İstanbul’un Türkler’den kopartılıp ayrı bir devlet şekline dönüşmemesi ABD Başkanı Wilson’un Paris Konferansı’ndan erken ayrılması nedeniyledir. Wilson İstanbul konusunda İstanbul’un ayrı bir mandater devlet statüsünde olmasını savunurken Fransa ve İngiltere bu görüşe istemeyerek de olsa destek verdi. Wilson’un ABD’ye dönmesi İngiltere’nin hareket alanını artırdı. Ancak bu kez Yunan istekleri ile İstanbul patriğinin talepleri ile uğraşmak zorunda kaldı. 41 Yukardaki eser, s.171. 42 The Times, 9 June 1920. 43 The Times, 10 June 1920; Böylelikle Venizelos’a göre yeterli güce sahip olmayan Mustafa Kemal Paşa’nın yenilmesi kaçınılmazdı. Yunanlılar için bu büyük bir fırsat idi. 44 İstanbul konusunda ise Müslümanların hislerini dikkate aldığını, Türkler’e adil bir barış anlaşması sunduğunu belirtti (The Times, 4 Agust 1920). 492 PARİS BARIŞ KONFERANSI’NDA İSTANBUL İzmir’in Yunanlılar’a verilmesi ile İstanbul konusunda İngiltere’nin karşılaştığı baskılar azaldı. Özellikle Hindistan’dan gelen tepkileri İngiltere dikkate almak zorunda kaldı. Padişahın İstanbul’da kalmasına izin verilirken İstanbul Osmanlı Devletinden ayrılmadı. Ancak Patriğin taleplerini karşılamak için Boğazlar’da uluslararası bir yönetim kuruldu. Böylelikle kendisine gelebilecek tepkileri en aza indirmeyi başarmış oldu. 493 Hayal Hakikat Olursa: Osmanlı İstanbulu’nda Filmler, Gösterimler, İzlenimler (1896-1909) Özde Çeliktemel-Thomen University College London Bir hayli senelerden beri Ramazan gecelerinde bulunamadığım Şehzadebaşı’na birkaç ay evvel bir refikimle gitmiştik [...] Çaycı dükkânları karşılarında “sirk”!..Zuhurî kolu! Beş-on adım ilerde “fonograf ”!.. Karagöz! Yanı başında “Sinematograf”!.. Edison Zuhurî kolunu seyrediyor, Karagöz Edison’u dinliyordu. Edison! Bu hârika-i hilkatin, bu yeni dünyanın, kadîm Asya ile bir iskemlede oturması bir garip tezat değil midir? 1 1898’de bir Ramazan gecesinde, Şehzadebaşı’nda karnaval havasındaki sokakları tarif eden Sami Paşazade Sezai (1860-1936), Karagöz ve sinematograf ilanının yana yana olmasını bir “tezat” olarak nitelemektedir. Görünen o ki 1898’den sonra yurt dışından gelen filmlerin artmasıyla sinema İstanbul’daki Ramazan lû’biyyâtının bir 1 Sami Paşazade Sezai, “Musâhabe”, Sami Paşazade Sezai, Zeynep Kerman (Haz.), İstanbul: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986 [1898], s. 86. [Orijinal eser: İkdâm, 1441, 16 Temmuz 1898.] Zuhurî kolu ortaoyununda taklitçi anlamındadır.; Thomas Alva Edison (1847-1931), kinetograph, kinetoscope ve vitascope gibi sinematik aletleri icat eden, 1908’de Motion Pictures firmasıyla film stüdyo sistemini başlatan ABD’li mucit ve iş adamıdır. 495 OSMANLI İSTANBULU III parçası haline gelmişti. Bu durumu bir nebze Batı Doğu karşıtlığı yaratarak tasvir eden Sami Paşazade Sezai, sinemayı Batı’dan, yani “yeni dünya”dan, “kadîm Asya”ya getirtilen bir “hârika-ı hilkat” olarak değerlendirmişti.2 Ressam Salih Erimez ise bir Ramazan gecesini betimlediği çiziminde sinematograftan Karagöz’e envâ’-i temâşa ilanının İstanbul sokaklarını doldurduğunu gösterir (Figür 1). Erimez adeta yıllar sonra, Sami Paşazade Sezai’nin Şehzadebaşı’ndaki deneyimini resmetmiştir. Geç ondokuzuncu yüzyıl Osmanlı İstanbul’u imparatorluğun siyasi ve ticari merkezi olmakla beraber bir kültür ve eğlence başkentiydi. Yabancı tiyatro gruplarının önemli bir durağı olan İstanbul aynı zamanda Karagöz’den meddaha ve ortaoyununa kadar pek çok performans sanatına ev sahipliği yapmaktaydı. Öncelikle saray ve İstanbullu elit 1896’da sinemayla tanıştı. Başlangıçta Beyoğlu (Pera), Şehzadebaşı ve Yıldız Sarayı’nda gerçekleşen gösterimler zamanla kentin diğer muhitlerine de yayıldı. Lumière Kardeşlerin operatörlerinin (Alexander Promio & François Doublier) 1896 ve 1899’da geldiği İstanbul, sessiz filmlerin konusu da olmaya başlamıştı.3 Haliç, Boğaziçi ve benzeri panoramik manzaralar ve İstanbullular, Batılı firmaların (Lumière, Charles Urban ve British Pathè ve diğerleri) objektifine yakalanmaktaydı. Bu çalışmada, erken sinema döneminde henüz oluşum aşamasındaki sinemanın, İstanbul’daki 13 yıllık tarihi film gösterimleri, yapımları ve izlenimleri bağlamında ele alınacaktır.4 2 Sami Paşazade Sezai, “Musâhabe”, s. 86. 3 G.-Michel Coissac, Histoire du cinématographe De ses origines à nos jours, Paris: Gauthier-Villars, 1925, s. 196-197.; Jacques Rittaud-Hutinet, Le Cinéma des Origines: Les Frères Lumière et Leurs Opérateurs, Seyssel: Champ Vallon, 1985, s. 141-147; 158, 230. 4 II. Abdülhamid’in saltanatının son döneminde, İstanbul’a sinemanın geldiği 1896 senesi bu çalışmanın çıkış noktasıdır. Jön Türk Devrimiyle parlamenter rejimin başladığı yeni devir, 1909, ise araştırmanın sonlandığı dönemdir. Bu tarihsel ayrım, her iki siyasal dönemdeki sosyal, ekonomik ve kültürel farklılıkların sinemayı etkilemesinden dolayı tercih edilmiştir. II. Meşrutiyet döneminde (1909-1918) denetimden filmlerin gösterim, yapım ve dağıtım koşullarına kadar gerçekleşen pek çok değişiklik bir evvelki siyasal yapıdan, bazı benzerlikler olmasına rağmen, önemli farklarla devam etmiştir. Sinema alanındaki yeni yasal düzenlemeler bilhassa İstanbul seyir kültürünü direkt etkilemiştir. 496 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) Figür 1– Ressam Salih Erimez’in “Şehzadebaşı’nda Direklerarasında Piyasa” adlı çizimi Ramazan gecelerini tasvir eder. Resimde bayrakların altında bir sinematograf ilanı görülürken en solda Karagöz, sağdaysa Hasan Efendi’nin Komik Şehir adlı oyununun ilanı vardır. 1941’de yayımlanan bu çizim, Sami Paşazade Sezai’nin 1898’de Şehzadebaşı’ndaki Ramazan gecesi tasvirindeki envâ’-i temâşanın bir aradalığıyla paralellik taşır.5 Merkezi hükümetin bulunduğu liman kenti İstanbul, imparatorluğa gelen filmlerin önemli duraklarından biriydi. Ordu mensuplarından çeşitli kademelerdeki bürokratlara, diplomatik görevlilerden tüccarlara kadar nüfusun eğitimli ve elit tabakasının yoğunlaştığı başkent, imparatorluğun sinema merkezi haline gelmekteydi. Erken sinema döneminde, bilhassa elit nüfusun erişebildiği filmler hâlihazırda varolan temâşa kültürüne eklemlenmeye çalışmaktaydı. Başka bir deyişle İstanbul’da sinema henüz yaygın bir kitle seyrine dönüşmemişti. Bilhassa 1896’dan 1900’lara kadar, filmler temâşanın bir parçası olarak münferit ve kısa gösterimlerle ahâlîyle buluşmuştu. 1900’lerin 5 Salih Erimez, Tarihten Çizgiler, İstanbul: Cumhuriyet Matbaası, 1941. 497 OSMANLI İSTANBULU III ilk çeyreğindeyse sinema, bilhassa birkaç saati aşan programlarla, İstanbul’daki temâşa hayatının önemli bir kısmını oluşturmaktaydı. Yıldız Sarayı’ndaki hokkabaz Bertand, saray ahâlîsine vâkıf olduğu sanatları sergilemek dışında Avrupa’daki yenilikleri takdim etmekle mesuldu. Sultan II. Abdülhamid’in6 kızı Ayşe Osmanoğlu, Bertand’ın saraya sinemayı getiren ilk kişi olduğunu anılarında yazmıştı.7 Saray dışında, İstanbul’da “basın mensupları ve birkaç davetli” için düzenlenen ilk hususî film gösterimi, 11 Aralık 1896’da Beyoğlu’nda Sponek Birahanesinde gerçekleşmişti.8 Bu yıllardaki film gösterimlerini düzenleyenler ise İstanbullu sanatkârlardan dönemin son teknolojilerini takip eden Osmanlı tüccar ve işletmecileriyle yurt dışından gelen iş adamlarından oluşmaktaydı: Tüccar Sigmund Weinberg, ressam Henri Delavallée, müzikhol ve sirk işletmecisi Ramirez, saray hokkabazı Bertrand, mühendis ve film ekipman üreticisi Pierre-Victor Continsouza, Bay Aleksan, Yıldız Sarayı tercümanı Sabuncuzade Louis Alberi ve niceleri, Osmanlıların sinemayla tanışmasına vesile olmuştu. Doğrusu Nezih Erdoğan’ın önerdiği gibi başlangıçta sinemayı İstanbul’da tanıtanlar gayr-i Müslim nüfus, başka bir deyişle cihânîlerdi.9 Bu yeni icadı duyan tüccar ve saray yetkilileri, Batı 6 Ölüm/Doğum: 1842-1918 ve Saltanatı: 1876-1909. 7 Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamit, İstanbul: Güven, 1960, s. 68. 8 “Théâtres”, Stamboul, 12 Aralık 1896. Dönemin çeşitli günlük gazeteleri tarandığında ilk gösterim için daha erken bir tarihle karşılaşma ihtimali olabilir. Stamboul gazetesinin 1896 tarihindeki nüshalarında ilk sinematograf gösterim bahsi 12 Aralık 1896 tarihine aittir. Haberde bir evvelki gün, 11 Aralık 1896, basın mensupları ve özel davetliler için gerçekleştirilen gösterim değerlendirilir. Bu konudaki ilk ayrıntılı saptamayı Mustafa Özen yapmıştır. Bkz. Mustafa Özen “Travelling Cinema in Istanbul”, Travelling Cinema in Europe: Sources and Perspectives, Martin Loiperdinger (Der.), Kintop Schriften, 2008, s. 47-54.; İlk gösterimler hakkında farklı bir çalışma için Bkz. Ali Özuyar, “Türkiye’de Gösterilen İlk Filmler”, Çevrimiçi Türk Sineması Arşivleri: http:// www.tsa.org.tr/yazi/yazidetay/12/turkiye%E2%80%99de-gosterilen-ilkfilmler (Erişim 10 Temmuz 2015). 9 Nezih Erdoğan, “The Spectator in the Making: Modernity and Cinema in Istanbul, 1896-1928”, Orienting Istanbul Cultural Capital of Europe?, Deniz Göktürk, Levent Soysal & İpek Türeli (Yay. Haz.), Londra: Routledge, 2010, s. 131. 498 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) Avrupa ve ABD’deki film ekipman firmaları ve elçilik temsilcileriyle iletişime geçerek sinema hakkında bilgi edinmeye başlamıştı.10 Seyircisini hayretten hayrete sürükleyen,11 biraz merak uyandıran biraz oyalayan, bazen korkutan, heyecanlandıran veya alay konusu olan bu kısa filmler, tıpkı meddah, Karagöz, tiyatro, opera, laterna ve temâşa hayatının diğer öğeleri gibi İstanbullulara yavaş yavaş sirayet etmişti. Ayşe Osmanoğlu’nun belirttiği gibi, filmler “çok yeni bir şey olduğundan” seyircilerin ilgisini çekmiş olabilirdi. Bu “yeni” olma hali aynı zamanda, bilimsel ilerlemeyi ve dönemin pek çok icadında olduğu gibi, “Batı teknolojisini ve modernitesini” zihinlerde somutlaştırmayı sağlıyordu. 12 Aralık 1896’da, Stamboul gazetesi, bir tanıtım yazısıyla, sinemanın yeni teknolojisini okurlarına tanıtmakta geç kalmamıştı. Gazetede “Merak uyandırıcı fotoğraflar” başlığıyla bu yenı icadın teknik içeriği, filmlerin süratli hareketi ve illüzyon etkisi anlatılmaktaydı.12 Belki de bu sebeple, Sami Paşazade Sezai’nin dile getirdiği gibi, tüm karmaşık teknik donanımıyla sinemanın, köklü temâşa geleneğinin simgesi olan Karagöz’le birlikte Şehzadebaşı’nda, İstanbullulara sunulması şaşırtıcıydı. 10 Örneğin, fotoğrafçı O. Diradaur ve Theodore Vafiadis Lumière Kardeşler ile iletişime geçerek cinématographe hakkında bilgi edinmeye çalışmışlar. Bkz. Jacques Rittaud-Hutinet & Yvelise Dentzer (Yay. Haz.), Letters: Auguste and Louis Lumière Correspondances, Pierre Hodgson (Çev.), Londra: Faber and Faber, 1995, s. 24.; Nijat Özön, Sinema El Kitabı, İstanbul: Elif, 1964, s. 113. Berlin Sefareti ve Yıldız Sarayı arasındaki yazışmalardan Sultan II. Abdülhamid’in Çin’deki son durumla ilgili olarak “sinematograf aleti vasıtasıyla saha’i temâşa-ı vaz’ olan resmlerin getirilmesinin” istendiği görülür. Çin hakkında herhangi bir film bulunamadığını belirten elçilik yetkilileri saraya başka filmler göndermiştir. Bkz. BOA.Y.PRK.EŞA. 40/1, (3/M/1320), [12 Nisan 1902]. 11 Cemal Kafadar, bilhassa onyedinci yüzyıl Osmanlı görsel kültüründe seyircinin hayranlıkla seyrettiği görüntü karşısındaki halini “hayret parmağını ısırmak” şeklinde tarif edildiğini belirtir. Aynı durumun geç ondokuzuncu yüzyılın yeni icadı sinemayla da devam ettiği ve seyircinin sinemayı alımlarken hayret içinde kalabileceği vurgulanır. Cemal Kafadar, Agâh Özgüç, Giovanni Scognamillo & Deniz Bayrakdar, “Sinema ve Tarih”, (Panel Tartışması), Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler 5, Deniz Bayrakdar (Der.), İstanbul: Bağlam Yayınları, 2006, s. 18-21. 12 “Une Curiosité photographique”, Stamboul, 12 Aralık 1896. 499 OSMANLI İSTANBULU III Figür 2 Haliç Panoraması (Alexander Promio, Panorama de la Corne d’Or, No 416, 1897). Türkler’in, Ermeniler’in, Rumlar’ın, Kürtler’in, Yahudiler’in, Levantenler’in ve diğer Osmanlılar’ın; öğrencilerin, askerlerin ve bürokratların; belki de Sponek Birahanesinin, Kristal Palasın, Lebon’un, Odéon’un, Concordia’nın, Pera Sirkinin, Fevziye Kıraathanesinin, Haydarpaşa Gazinosunun, Weiss Kitabevinin müdavimleri ve Abdullah Biraderler’de portlerini aldıran İstanbullular, asrın nev-i lû’biyyâtını kısa sürede keşfedeceklerdi. Aynen Karagöz gibi filmler de karanlık bir salonda perdeye aksederken, seyircilerin dimâğında ya bir illüzyon ya hakikatin ta kendisi ya da bilinmeyen âlemin hayal perdesine dönüşecekti. Filmler Kamera, Haliç’te arkasında bıraktığı dalgalar boyunca Cisr-i Cedîd’i takip etmektedir.13 Bir vapur ve küreğine sıkıca asılan bir sandalcı objektife yakalanmaktadır. Yaklaşık 1 dakika 19 saniye süren bu görüntüler, Alexandre Promio’nun Haliç Panoraması adlı filmine aittir 13 Bu köprü pek çok kez restore edilmiş ve tarih boyunca farklı isimlerle anılmıştır: Büyük Köprü, Valide Köprüsü, Karaköy Köprüsü, Yenicami Köprüsü ve Yeni Galata Köprüsü olarak. 500 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) (Panorama de la Corne d’Or, No 416, 1897) (Figür 2). Haliç Panoraması dönemin diğer seyahat filmleri gibi kısa, sessiz ve siyah beyazdır. İstanbul’un gözde manzaralarından biri olan Haliç turistik bir gözle filme alınmıştır. Lumière Kardeşler’in operatörlerinden Promio’nun, Osmanlı toprakları dışında Avrupa ve ABD’de çeşitli turlar düzenlediği bilinmektedir. Lumièreler, bu turlar aracılığıyla cinématographe’ı tanıtmak ve değişik coğrafyalarda film çekerken aynı zamanda kendi yapımlarını farklı seyircilere göstermeyi hedeflemiştir. 1850’lerde imparatorluğun farklı kentlerini ve halklarını resmeden Fransız ressam Jules Laurens gibi, Promio da, İstanbul’un ilgi çeken panoramik bölgelerini ve insanlarını filme almıştır.14 Promio’nun imparatorluğa gelirken Osmanlı gümrüğünde karşılaştığı bürokratik zorluklar sinema tarihi literatüründe farklı yorumlara neden olmuşsa da,15 Fransız operatör İstanbul dışında Şam, Yafa, Kudüs ve Beyrut’a gitmiştir. Promio, bu kentlerde film çekmiş ve gösterimler düzenlemiştir.16 İstanbul’da Haliç Panoraması dışında, Boğaziçi Panoraması’nı (Panorama des rives du Bosphore, No 417, 1897) (Figür 3) ve Türk Piyade Alayının Geçit Töreni’ni (Défilé de l’infanterie turque, No 414, 1897) çekmiştir.17 Bugün, Promio’nun çektiği filmler, Fransız Film Arşivi Kütüphanesi’nde (Bibliothèque des Archives Françaises du film, Bois d’Arcy) ve Fransa François Mitterrand Milli Kütüphanesi’nde (François Mitterrand Bibliothèque nationale de France) bulunmaktadır. İmparatorlukta çekilen bu filmler dönemin diğer seyahat filmleriyle de örtüşmektedir. Değişen seyirci kitlesine göre farklı coğrafyalarda “egzotik” veya “sıradışı” addedilen manzaralar çekmek bu dönemde firmaların ticari bir pazarlama tercihiydi. 14 Erol Makzume & Esra Kocabaşoğlu, “Jules Lauren (1825-1901) Doğu’da Batı’yı Unutmayan Oryantalist”, Toplumsal Tarih, 113, (Kasım 2013), s. 59. 15 Nijat Özön, Türk Sineması Tarihi (Dünden Bugüne) 1896-1960, Ankara: Antalya Kültür Sanat Vakfı, 1962, s. 18; Özde Çeliktemel-Thomen, “Denetimden Sansüre II. Abdülhamid Döneminde Sinema”, Toplumsal Tarih, 255, (Mart 2015), s. 73-74. 16 Jacques Rittaud-Hutinet, Le Cinéma des Origines, s. 141-147. 17 Rittaud-Hutinet, Le Cinéma, s. 145, 146, 158, 231. Promio’nun imparatorlukta çektiği diğer filmler şunlardır: Bir Sokak (Une Rue, No 406, 1897), Yafa Limanı, Doğu Kıyıları (Porte de Jaffa: côté oust, No 402, 1897), Souk-el-Fakhra (No 413, 1897), Canons Meydanı (Place des Canons, No 410, 1897) ve diğerleri. 501 OSMANLI İSTANBULU III Figür 3Boğaziçi Panoraması (Alexander Promio, Panorama des rives du Bosphore, No 417, 1897). İlerleyen yıllarda İstanbul, Charles Urban ve Pathé gibi firmaların odak noktası haline geldiğinde şehrin farklı veçheleri objektife yakalanmaya devam etmişti.18 İstanbul konulu filmlerin gündelik yaşamdan kesitler sunduğu da söylenebilir. Örneğin, Said N. Duhanî anılarında, Beyoğlu Halep Çarşısı’ndaki bir film gösteriminden bahsederken İstanbul ile ilgili Prinkipo (Büyükada) Yat Yarışları ve Bir Cuma Günü Kağıthane’de adlı filmlerin gösterildiğini yazmıştır (Figür 4).19 18 Hollanda Film Müzesi ve Avusturya Film Arşivi’nden derlenen görüntülerle İstanbul’un farklı dönemlerini yansıtan bir film için Bkz. İstanbul Do/Redo/ Undo: Sular, Sokaklar, Suratlar, Nezih Erdoğan (Yön.), Türkiye, 2010, 16 dakika. 19 Said N. Duhanî, filmlerin yapım bilgilerini paylaşmaz. Bkz. Said N. Duhanî, Beyoğlu’nun Adı Pera İken, İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayınları, 1990, s. 76. Le Moniteur Oriental’deki 22 Nisan 1913’teki ilana göre bu filmlerin Sigmund Weinberg tarafından çekilmiş olma ihtimali yüksektir. Cinéma Edison’da gösterileceği ilan edilen filmler şu şekilde listelenmiştir: Chasse á courre á Djendéreé (Kiathane), par le Hunting Club de Constantinople, film S. Weinberg. “Spectacles et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 22 Nisan 1913. 502 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) Figür 4 - Prinkipo (Büyükada) Yat Yarışları’ndan bir fotoğraf. 20 İstanbullular ve popüler yerler dışında, Sultan II. Abdülhamid de kameranın objektifine yakalanmıştır. Selim Sırrı Tarcan’a göre padişahın filmi ilk kez 1905’te Yıldız Cami’sinde çekilmiştir. Sultan II. Abdülhamid, ikinci defa 1908’de Hamidiye Cami’sinde Pathé’nin kamerasıyla görüntülenmiştir.21 Hamidiye Cami’sinde Cuma Selamlığı (Pathé Frères, No 2465, 90 metre, 1908) adlı bu film Pathé kayıtlarına “Le Salamalick public à la mosquée hamidié” adıyla geçmiştir. Filmin Rusça ara-başlıklı versiyonunda, Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Cami’sine giden yolda toplanan İstanbullular ve askerler görülür. Askerler geçit töreni için hazırlanmaktadır. Ardından faytonuyla gelen Sultan II. Abdülhamid belirir, etrafı askerlerle çevrili olan padişah eliyle hafifçe halkı selamlar. Diğer saray ahâlîsi arabalarıyla geçerken görüntüleri kameraya yansımaktadır. Filmin sonunda Hamidiye Cami’si cepheden yakın planda gösterilir. Bu kayıttaki tüm çekim, yaklaşık 2 dakika 20 saniye sürer (Figür 5). 1903 Sinematograf İmtiyazı’na göre imparatorluk hakkında yapılacak filmlerin tarafsız ve ölçülü olması, padişahın halkı için 20 Sermet Muhtar Alus, Masal Olanlar, Nuri Akbayar (Yay. Haz.), İstanbul: İletişim, 1997, s. 168. 21 Burçak Evren, Türkiye’ye Sinemayı Getiren Adam Sigmund Weinberg, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1995, s. 123.; İbrahim Yıldıran, “Selim Sırrı Tarcan ve Türk Sinemasının Erken Dönem Tartışmalarına Katkı”, Kebikeç, 27, 2009, s. 223-228. 503 OSMANLI İSTANBULU III Figür 5 Hamidiye Cami’sinde Cuma Selamlığı (Pathé Frères, No 2465, 90 metre, 1908). yaptığı iyiliklerin ve hizmetlerin gösterilmesi kaidesi bulunmaktadır.22 II. Abdülhamid, sinema aracılığıyla siyasal meşruiyetini vurgulayabileceğinin farkındaydı. “Her resim bir fikirdir. Bir resim yüz sahifelik yazı ile ifade olunmayacak siyasi ve hissi mânâları telkin eder”23 sözlerini beyân eden Sultan II. Abdülhamid, görsel medyayı takip etmesine rağmen, diğer padişahlar gibi portre fotoğrafını kamusal alanda paylaşmaya pek hevesli olmamıştı. Aynı zamanda Hamidiye Cami’sinde Cuma Selamlığı, 1908 Jön Türk Devrimi sonrasında çekildiği için saltanatının sonuna yaklaşan padişahın gündeminin, oldukça yüklü olduğu tahmin edilebilir. Eğer uygulansaydı, Sinematograf İmtiyazı’nın 2. maddesine göre, filmin gösterimi ancak padişahın onayıyla mümkün olabilirdi.24 Neticede, bu flmin gösterime girip girmediği halen bilinmemektedir. 22 1903 Sinematograf İmtiyazı’nın Osmanlıca adı “Memâlik-i Şâhânede Sinematograf Temâşa Ettirilmesinin Şerâit-i İmtiyâziyyesi” dir. BOA.Y.PRK. AZJ, 46/16, (29/Z/1320), [29 Mart 1903], 2. madde. 23 Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1990, s. 356-357. 24 BOA, Y.PRK.AZJ, 46/16, (29/Z/1320), [29 Mart 1903], 2. madde. 504 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) Sinema teknolojisiyle birlikte, değişik coğrafyaları ve halkları kaydetmek ve bu manzaraları dünyanın dört bir yanındaki farklı seyircilere sunmak mümkün olmuştu. Bu durum görsel kültürdeki çeşitliliğin ve zenginliğin artması anlamına gelmekteydi. İşte bu yüzden Osmanlı İstanbul’u pek çok filmin konusu olmuştu. Nezih Erdoğan’ın söylediği gibi, yirminci yüzyıl boyunca “dünyayı sinematografik olarak kataloglamaya çalışan çılgın sinemacılar” gitgide çoğalacaktı ve sıklıkla uğradıkları kentlerden biri de Osmanlılar’ın başkenti İstanbul olacaktı.25 İstanbul konulu filmler, siyasi durumla ilgili kayıtlardan Boğaziçi’ndeki panoramik manzaralara ve İstanbullular’ın gündelik hayattan kesitlerine kadar uzanmaktaydı. Gösterimler Bu muazzam hareket içindeki hakikat bilhassa şaşırtıcıdır: Orada acele eden, hızla geçen insanlar, birbirleriyle karşılaşan, selamlaşan, tokalaşan, çene çalan flaneurler [aylaklar] görürüz, tıpkı penceresinden bakarmışız gibi son hızlarıyla geçen at arabaları, hususî arabalar, omnibüsler [atlı otobüsler] görürüz. Paris’te Opera Meydanı filmi (Place de l’Opéra à Paris).26 Stamboul gazetesi 11 Aralık 1896’da, Beyoğlu’nda Sponek Birahanesinde, “basın mensupları ve birkaç davetli” için hususî bir fotoğraf projeksiyonun (film) gösterildiğini duyurmuştur.27 Yıldız Sarayı’ndaki ilk gösterimin kesin tarihi bilinmemektedir; fakat, onun da, yine 1896 yılında gerçekleşmiş olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. 11 Aralık’taki gösterimin ise tanıtım amaçlı, hususî bir gösterim olduğu ve ahâlîye açık olmadığı Stamboul ’da 12 Aralık’ta 25 Nezih Erdoğan, “Basın Dilinde ‘Canlı Fotoğraf ve Hakikilik’”, Çevrimiçi Türk Sineması Arşivleri: http://www.tsa.org.tr/yazi/yazidetay/32/basinin-dilinde%E2%80%9Ccanli-fotograf%E2%80%9D-ve-%E2%80%9Chakikilik% E2%80%9D, Yayın tarihi 15 Nisan 2015. (Erişim 12 Temmuz 2015). 26 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 29 Mart 1897. Bu paragraf Paris’te Opera Meydanı (Place de l’Opéra) filminin tanıtımının yapıldığı ilandan alınmıştır. 1897 tarihli ilanda Edison’un filmlerinin gösterileceği duyurulur, fakat piyasada bu yıllarda aynı isimde birkaç film vardır. Keza Edison’un Place de l’Opéra’sı 1900’de çekilmiştir. Film hakkında detaylı bilgi için Bkz. https://www.loc.gov/item/00694270/ . (Erişim 10 Temmuz 2015). 27 “Une Curiosité photographique”, Stamboul, 12 Aralık 1896. 505 OSMANLI İSTANBULU III basılan tanıtım yazısıyla kesinleşmekte.28 12 Aralık 1896’daki ilana göre İstanbul ahâlîsi için bu tarihten itibaren film gösterimlerinin başladığı takip edilebilir (Figür 6).29 25/26 Aralık 1896’daki ilanda ise Sponek’teki gösterimin ressam Henri Delavallée tarafindan yapılacağı bilgisine yer verilmiş (Figür 7).30 Müteakip yıllarda operatörler ve gösterimleri düzenleyen kişiler değişmekteydi. Örneğin, 17 Nisan 1897’de Petit-Champs (Tepebaşı) Tiyatrosu’nda tüccar Sigmund Weinberg eşliğinde Edison’un cinématographe’ı seyirciyle buluşmuştu.31 Figür 6 – Stamboul, 12 Aralık 1896. 32 28 “Une Curiosité photographique”, Stamboul, 12 Aralık 1896. 29 “Une Curiosité photographique”, Stamboul, 12 Aralık 1896. 30 “Théatres”, Stamboul, 30 Aralık 1896. 31 “Théatres”, Stamboul, 17 Nisan Aralık 1897. İstanbul’da sinemanın gelişiminde önemli rolü olan Weinberg, 1899’da imparatorluk hakkında film çekmek için izin istediği dilekçesini ve sinematografı tanıtan bir kataloğu Yıldız Sarayı’na yollamıştır. İstanbul’daki ilk hususî sinema salonu ise, Pathé Sineması, 1908’de Weinberg tarafından açılacaktı. BOA.Y.PRK.MYD. 22/60, (17/ C/1317), [23 Ekim 1899]. 32 Figür 7 – Sponeck Salonunda: İlk kat. Canlı Fotoğraflar. Kendi doğal boyutunda hareketli projeksiyon. Temsiller her akşam saat 17.30, 18.30, 20.30 ve 21.30’da. Cuma ve Pazar günleri matine. Stamboul, 12 Aralık 1896. 506 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) Figür 7 – Stamboul, 25/26 Aralık 1896. 33 Asrın nev-i lû’biyyâtı, kâh “sinema kurdelası” kâh “canlı fotoğraf ” olarak adlandırılırken yerel gazeteler ilanlarında bu yeni icadın ismi konusundaki kafa karışıklığını da yansıtmaktaydı. Stamboul gazetesi, photographie vivante/canlı fotoğraf, cinévitagraph ya da cinématographe/sinematograf olarak adlandırılan bu aygıtın tanıtımını 1896 Aralık ayından itibaren yapmaya başlamıştı (Figür 6 & 8).34 Örneğin, 12 Aralık 1896’daki Stamboul’da, “Merak uyandırıcı fotoğraflar” başlıklı 33 Figür 8 – Sponek Salonunda: Merak uyandıran seanslarıyla M. Henri Delavallée’nin fotoğraf projeksiyonları her akşam pek çok insanın ilgisini çekmekte. Duyuru, geçen Perşembe günü, kavas zaptiyesi korumasındaki Yunan bakan S. E. ve temsilcileri de gösterimde bulunmuştu. Siz değerli okuyucularımıza son derece muazzam bir yenilik sunan M. Delavallée’in bu pahalı olmayan ve eğlenceli temâşasına katılmanızı tavsiye ettiğimizi söylemiştik. Temsiller her akşam 17.30, 18.30, 20.30 ve 21.30’da. Giriş ücreti 5 piastres. Stamboul, 25/26 Aralık 1896. 34 “Théâtres”, Stamboul, 12 Aralık 1896.; “Théatres”, Stamboul, 17 Mart 1897.; Le Moniteur Oriental’de de benzeri kullanımlar göze çarpar, Bkz. “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 23 Ocak 1897. 507 OSMANLI İSTANBULU III tanıtım yazısında, sinema teknolojisi hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Yazıda, “oxyhydrique” denilen bir ışıkla aydınlatılan, 800’den 1000’e kadar hareketsiz fotoğrafın iki dayanıklı lensin arasından geçerek hareketli manzaralara dönüştüğü belirtilmekteydi.35 Yine, Le Moniteur Oriental, 26 Ocak 1897’de Odéon’daki film gösterimi için yanlışlıkla cinévitagraphe tabirini kullandıklarını, fakat temsilin doğru adının cinématographe olduğunu okurlarına duyurmaktaydı.36 Görünen o ki dünya çapında patent ve isim konusunda yarışan firmalar, sinema aygıtlarının adlandırılması konusunda yarışırken İstanbul’daki yerel gazeteler bu konuda tercüme sorunları yaşamaktaydı. Refik Halid [Karay] (1888-1965), İstanbul’daki ilk film gösteriminde “Canlı fotoğraf ” tabirini kullanan kişilerin abisi ve dayısı olduğunu iddia eder. 37 Refik Halid, alaycı bir tonla “Sarı ve solgun, silik ve sönük şeyler” olarak tarif ettiği filmlerin, can bulduğu aygıtın ismi konusundaki kavram kargaşasını vurgulamaktaydı. Keza Refik Halid, “Canlı fotoğraf ta ne ola?” sorusuyla, sinemanın ilk yıllarında halen oluşum evresinden geçtiğini bir kez daha hatırlatmaktadır.38 Figür 8 – Stamboul, 17 Mart 1897.39 35 “Une Curiosité photographique”, Stamboul, 12 Aralık 1896. 36 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 26 Ocak 1897. 37 Refik Halid [Karay] “Sinema”, Deli, İstanbul: Semih Lûtfî Kitabevi, 1939, s. 82-83. 38 Refik Halid [Karay] “Sinema”, s. 82. 39 Figür 8 – Sponek Salonunda Cinevitagraph: Yeni projeksiyon, komik manzaralar. Renkli ve hareketli Serpentine Dansı filmi. Muazzam hakikîlikteki fotoğraflar. Temsiller her akşam saat 18.00, 20.30 ve 21.30’da. Pazar günleri saat 15.00, 16.00 ve 17.00’de matine. Stamboul, 17 Mart 1897. 508 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) İstanbul gazeteleri ise Karay’ın ifadelerinin tersine sinemayı tüm görkemi ve parıltısıyla tanıtmaktaydı. “Pera’da günün olayını” okurlarına ileten Le Moniteur Oriental, Petits-Champs (Tepebaşı) Belediye Tiyatro’sunun büyük fuayesinde Yeni Edison Cinématographe’ının faaliyete geçeceğini duyurur. Ayrıca gösterimdeki 3 önemli film ayrıntılarıyla tanıtılır: Paris’te Opera Meydanı (Place de l’Opéra à Paris), Trenin Gara Gelişi (L’arrivée du train) ve St Petersbourg’da Trenin Gara Gelişi (L’arrivée du train à St Petersbourg, 1897, Thomas Alva Edison). Seçkide aynen canlılar kadar hakiki ve doğal boyuttaki “fotoğraflar” Odéon’da İstanbullular ile buluşacaktır. Yazıda cinématographe’ın büyüleyici tesirini az da olsa hissettirebilecek başka hiçbir şeyin olmadığı savunulur. Yeni Edison Cinématographe’ı harikulâdedir!40 Dünyanın dört bir yanından imparatorluğa gelen operatörler, Osmanlı girişimcileriyle işbirliği yapmaktaydı. Bu operatörler, getirdikleri filmler, projektör, fonograf ve diğer teknik aygıtla, şehir şehir mekân mekân gezerek Osmanlılar’a asrın yeni icadını tanıtmaktaydı. İstanbul’da tiyatro binaları, kahvehane, birahane, müze, okul, bahçe ve benzeri yerlerde filmler gösterilmişti. Hatta operatörler Boğaz vapurlarında, aynen trenler de olduğu gibi, gezici sinemayı ahâlîye ulaştırmayı hedeflemişti. Arşiv kayıtlarına göre, iki Fransız operatör “Şirket-i Hayriye’nin tedavül olan onsekiz numaralı vapuruyla Boğaziçi, Adalar, Bakırköy ve İzmit Körfezi sahillerinde römarkörler çekerek içine sinematograf makinesi koyarak güya ahâlîye sinematograf resimleri temâşa ettirmek için istîcâra teşebbüs” etmişti.41 Durumu öğrenen yetkiler ise “mahâzîre mebnî” kararıyla sinematograf gösterimine müsaade etmemişti. “Sakıncalı görülen” bu girişim muhtemelen yangın tehlikesinden dolayı durdurulmuş olabilir. Yürürlüğe girip girmediği bilinmeyen 1903 Sinematograf İmtiyazının’nın 13. maddesinde, büyük şehirlerdeki gösterimlerin ancak özel binalarda “husûsî mebânî”, yani sinema salonu ya da tiyatroda yapılacağı; kasaba ve köylerde ise panayır çadırlarında film gösterilebileceği belirtilir.42 İstanbul’da ilk yerleşik sinemanın, Pathé 40 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 29 Mart 1897. 41 BOA, İ.HUS.167, (95/CA/1326), [1908/1909]. 42 Özde Çeliktemel-Thomen, “1903 Sinematograf İmtiyazı”, Toplumsal Tarih, 229, (Ocak 2013), s. 29. 509 OSMANLI İSTANBULU III Sineması, 1908’de açılmasıyla gezici sinema zamanla yerini sinema salonlarına bırakacaktı. Sinema, başlangıçta İstanbul’daki merkezî muhitlerde varolan temâşa türleriyle birlikte adeta ek program gibi sunulmaktaydı. Dolayısıyla filmler genel bir programın parçası gibi Karagöz, meddah, tiyatro, varyete türlerine eşlik etmekteydi. Örneğin, 11 Aralık 1901’de Concordia Tiyatrosu’nun Ramazan Bayramı dolayısıyla oldukça geniş bir programı olduğu duyurulmaktaydı. Programda Türkçe şarkı ve danslarla oryantal şovu, oyuncu Hasan Efendi’nin skeçleri, Türkçe bir komedi oyunu, sinematograf, pandomim ve diğer skeçler yer almıştı.43 Kimi zaman sadece filmlere yer veren gösterimler de düzenlenmekteydi, muhtemelen Sponek Birahanesi‘ndeki gösterimler bu şekilde gerçekleşmişti. Sultan II. Abdülhamid’in 27 Nisan 1909’da tahtan alınmasının ardından, 6-7-8 Ağustos 1909’da Yıldız Festivali düzenlenmiştir. Üç gün üç gece boyunca parkın ve sarayın çeşitli bölümlerindeki temâşâgâh ile tam bir karnaval havası yaratılmıştır. İlk gün, 6 Ağustos Cuma günü Yıldız Sarayı Tiyatrosu’ndaki 2 saatlik cinématographe şovu dışında, pehlivan güreşi, jimnastik gösterisi, Bahriye Korosu, İncesaz Korosu, ortaoyunu, varyeteler, çeşitli piyesler ve Napolitan serenadı seyircilerle buluşmuştur. 7 Ağustos Cumartesi günü, Yıldız Sarayı Tiyatrosu’nda saat 13.00-20.00 arasında, gün boyu, cinématographe gösterimi yapılacağı duyurulmuştur. Aynı zamanda diğer konser ve benzeri etkinlikler, parkta, Çadır Köşkü’nde ve Büyük Mabeyn Köşkü’nde devam etmekteydi. Festivalin son günü, 8 Ağustos Pazar, ise yine tiyatroda saat 13.30-18.00’de, yaklaşık 5,5 saatlik, cinématographe gösteriminin yapılacağı belirtilmişti.44 Yıldız Festivali tam manâsıyla bir karnavaldı. Adeta 1900 Paris Universal Exposition’daki gibi ana etkinliğin büyük bir bölümünü sinema oluşturmuştur.45 Bilhassa 5,5 saatlik film gösterimi, dönem filmlerinin kısalığı göz önüne alınırsa, programın oldukça zengin olduğunu düşündürür. 43 “Spectacles et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 11 Aralık 1901. 44 Maalesef Le Moniteur Oriental festival ilanında ayrıntılı olarak film seçkisinin bilgisini paylaşmamakta. “Le Gala de Yildiz”, Le Moniteur Oriental, 4 Ağustos 1909. 45 Emmanuelle Toulet, Birth of the Motion Picture, Harry N. Abrams, 1995, s. 43. 510 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) İstanbul’un Beyoğlu ve Şehzadebaşı muhitlerinin cezbedici birer eğlence merkezi olarak sinemaya ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. İkdâm gazetesindeki 1906-1908 yıllarındaki ilanlardan, aynı zamanda Kadıköy’de Kuşdili, Haydarpaşa, Söğütlüçeşme ve İcadiye’de; Avrupa yakasında Bakırköy, Çemberlitaş ve Aksaray’da çeşitli bahçe, gazino ve belediye işletmelerinde de film gösterildiği anlaşılıyor.46 Bir başka deyişle, sinema 1900’lerin ilk çeyreğinden itibaren Asya ve Avrupa yakasındaki İstanbullular için artık daha erişilebilir hale gelmiştir. Ulusötesi film yapımının yaygın olduğu erken sinema döneminde, belli başlı birkaç film türü bulunmaktaydı: seyahat, haber ve aktüalite filmleri, etnografik filmler, komedi, melodram, erotik filmler ve diğerleri.47 Aşağıdaki tabloda (Tablo 1), konu ve tür ayrımı olmaksızın, 1896-1909 senelerinde İstanbul’da gösterime giren veya çekilen bazı filmler görülebilir: İstanbul’da Gösterilen veya Çekilen Filmler Afrika Nehirlerinde Timsahlar Paris, Bois de Boulogne Altmış Saniyede On Şapka Paris’te Opera Meydanı Amerika’da Niagara Şelalesi Paris’te Opera Tiyatrosu Bir Alpinistin Başlangıcı Petrolle Müteharrik Arabalar Müsabakası Bir Parisli’nin Soyunması Roma’da Saint Peter Kilisesi Bomba Salzburg’da Donanma Talimi 46 “Sinematograf ve Pandomima”, İkdâm, 4686, 19 Haziran 1907/1325, s. 4.; “Sinematograf ”, İkdâm, 4676, 9 Haziran 1907/1325, s. 4.; “Sinematograf ”, İkdâm, 4678, 11 Haziran 1907/1325, s. 4.; “Sinematograf ”, İkdâm, 4711, 14 Temmuz 1907/1325, s. 4; “Sinematograf ”, İkdâm, 5045, 12 Haziran 1908/1326, s. 4.; “Sinematograf ”, İkdâm, 5481, 22 Kânunuevvel 1909/1325, s. 6. 47 Detaylı bilgi için Bkz. Richard Abel, Encyclopedia of Early Cinema, New York: Routledge, 2005, s. xxvi. Örneğin, bu dönemdeki melodramlar da kendi arasında farklı türlere ayrılır: Heyecana dayalı melodramlar yahut yerel melodramlar (melodrama domestic) gibi. Aksiyona ve hıza dayalı ve olağanüstü anları yansıtan filmler de bu türe dahil edilmekteydi. Örneğin volkan patlaması, sel, deprem gibi doğa olayları, şelale, lokomotifli tren görüntüleri, batan gemiler ve diğerleri. Bkz. Ben Singer, “Melodrama, Sensational”, Encyclopedia of Early Cinema, Richard Abel (Der.), New York: Routledge, 2005, s. 423. 511 OSMANLI İSTANBULU III Concordia Meydanı Çar Hazretlerinin Paris’e Vürûdu Deniz Hamamı Belgica Teuileries Sahilinde Bir Sabah Endülüs’te Boğa Güreşi Üçlü Randevu Eyfel Kulesine Çıkış Tomson’da Gece Yürüyüşü Genç Kız Mektebi Serpentine Dansı Haliç Panoraması Hindistan’da Fillerle Kaplan Avı Hipnotize Olan Polis Manoel’in İntikamı Yaşlı Kıskanç Kız İlân Yapıştırmak Yasaktır Yıldız Efsanesi Kıyıya Vuran Dalgalar St Petersbourg’da Trenin Gara Gelişi Korsan Morgan’ın Maceraları Gelinin Yatağı Kraliçe Victoria’nın Cenaze Merasimi İyi Çocuklar Londra’nın Asma Köprüsü Çin’e Yolculuk Marsilya Rıhtımları Salomé Trenin Gara Gelişi Zavallı İhtiyar Avusturya İmparatoru Haşmetli Franz Joseph Hazretlerinin Berlin’e Gelişi Haşmetli Almanya İmparatoru Hazretlerinin Meteor Yatı Stockholm’de Buz Üstünde Gemicilik Süvarinin Yüzme Talimi Seine Nehrinde Bir Vapur Kahire ve Piramitler Tablo 1- Bu film örneklemi 1896-1909 senelerini yansıtan gazete ilanları, arşiv belgesi ve anılardan derlenmiştir. Filmler sadece isimlere göre temsili olarak listelenmiştir. Film türü, yapımı, gösterimi, tarihi ve benzeri bilgiler dahil edilmemiştir.48 48 Bu listede çeşitli kaynaklar kullanılmıştır: Said N. Duhanî, Beyoğlu’nun Adı Pera İken, s 76.; Stamboul, 12 Aralık 1896.; Refik Halid [Karay], “Sinema”, s. 86. ; BOA, Y.PRK.EŞA. 40/1, (3/ M/1320), [12 Nisan 1902]; “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 20 Mart 1901.; “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 12 Ekim 1909.; “Théatres et Concerts”, Le Moniteur 512 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) İzlenimler Biraz önce ıssız olan garın aniden inanılmaz bir şekilde kalabalıklaşır: tren gelir, görevliler kapıları açar, insanlar iner, vedalaşır, vagonlara biner. Tüm bunlar hiçbir şeyin tasvir edemeyeceği bir tesir bırakır. Bir kez daha, bu harikulâde temâşayı görün, kesinlikle buna değer. Trenin Gara Girişi filmi (L’arrivée du train).49 Projektörden yansıyan ışıkla aydınlanan perdede, rayların üzerinde ilerleyen bir tren görülür. Operatör ayakta, hemen projektör ile fonografın arkasındadır. Fransız Pathé Kardeşler’in amblemi olan horoz ise perdenin üstünde görülür. Salondaki hilâl ve yıldızla bezeli bayraklar dikkati çeker. Duvarlardaki Osmanlıca levhalar da bu manzaranın tanıdık bir yere ait olabileceğini çağrıştırır. Karanlık mekân genç yaşlı, fesli erkeklerle doludur. Bir tanesi heyecanlı gözlerle arkasına dönmüş projektöre bakmaktadır. Bu sahne, Ressam Salih Erimez’in İstanbul’daki film gösteriminin tasvirindendir. Ercüment Ekrem Talu’nun (1886-1956), Beyoğlu’nda Sponek Birahanesinde ilk kez film seyredişini anlattığı yazısına, Erimez aşağıdaki çizimle eşlik etmişti (Figür 9).50 Talu, “Asrın harikası” betimlemesiyle sunulan “canlı fotoğrafın” kendisini başlangıçta korkuttuğunu dile getirmiştir. O zamanlar ergenlik çağında olan Talu’nun korkusunun sebebi salonun “zifîri karanlık” içinde kalmasıymış. Hatta filmde, gardan çıkan trenin neredeyse salona doğru gelecekmiş gibi olması seyirciler arasında şaşkınlık yaratmıştır. Neticede, Talu’nun merakı korkuya üstün gelmiş ve bir rıhtımda adeta “sar’a nöbetine tutulmuş” gibi “telaş” içinde yürüyen insanları izlemeye koyulmuştur. Talu, okulda (Galatasaray Lisesi) bu gösterim hakkında uzun uzun konuşulduğunu yazmaktadır. Talu’nun satırları seyircilerin görüşlerini çarpıcı bir biçimde özetlemektedir: Oriental, 16 Ekim 1909.; “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 23 Ekim 1909.; Ercüment Ekrem Talu, “İstanbul’da İlk Sinema ve İlk Gramafon”, Perde ve Sahne, 7, (1943), s. 5. Ali Özuyar, “Türkiye’de Gösterilen İlk Filmler”.; Stamboul, 17 Mart 1897. 49 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 29 Mart 1897. 50 Ercüment Ekrem Talu, “İstanbul’da İlk Sinema ve İlk Gramafon”, Perde ve Sahne, 7, (1943), s. 5-14. Talu Sponek’teki bu gösterimin 1896 veya 1897’de olduğunu yazmıştır. 513 OSMANLI İSTANBULU III Figür 9 – Ressam Salih Erimez, Ercüment Ekrem Talu’nun ilk film gösterimine katılımını 1943’te Perde ve Sahne için resmetmişti. Kimi, bu sihirli icadı gidip görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tevbe, istiğfar ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunun daha yurda girmiş olduğuna seviniyorlardı.51 Hiç şüphesiz seyirciler sinemayı farklı biçimlerde yorumlamaktaydı.52 Hayret, merak, şaşkınlık, heyecan, korku ve ilgi uyandıran filmler, bazen bir illüzyon bazen de hakikat olarak varsayılmıştı. Talu’nun belirttiği gibi, çelişkili ruh haline bürünen bazı seyirciler, filmlerin günah sayılabileceğinden dahi korkmuştur. Hatta Sermet Muhtar Alus (1887-1952), sinema hakkındaki ihtilaflı durumu tasvir etmek için bir fıkra anlatmaktadır. Bilhassa yaşlıların “canlı fotoğraf ” 51 Ercüment Ekrem Talu, “İstanbul’da İlk Sinema ve İlk Gramafon”, s. 14. 52 Seyirci izlenimlerini erken sinema döneminde edebiyatçılar aracılığıyla inceleyen bir çalışma için Bkz. Meltem Gündem Öktem, “Türk Sinema Tarihinin Erken Dönemini Aydınlatma Çabalarına Bir Katkı: Edebiyatçılarımızın Sinema Hatıraları”, Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, 7, 2, (Yaz 2009), s. 65-81. 514 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) tabirini duyunca şahâdet getirdiklerini ve salâvat çektiklerini iddia eden Alus şöyle yazar: O senelerde bir Salı günü, kırk yıllık ahbaplardan kul cinsi bir hatuneyi Şevki’nin Zamboğlu Bahçesi’ndeki tiyatrosuna götürdük. Uyanıkça kafalı, her şeye meraklıydı. Kapılar, bacalar, pencereler kapanıp, şanoya (sahneye) çekilen perde aydınlanıp insanlar belirmeye, koşuşmaya başlayınca kadıncağız: -“Estağfırullah, estağfırullah, Celle şanuhu!...” diyerek kendini locadan dışarı atmaya kalkışmasın mı? Üstelik safrası da kabarmış, “Aman bana bir yudum gazoz!” diye, avucu ağzında dört dönüyor. Ortalık zindan, yol nerede?...Naçar (çaresiz) gözlerini yumdu. Makinelerin çatırtıları duruncaya kadar okudu, üfledi. Ertesi günden itibaren üç gün oruç.53 Alus’un karikatürize ettiği bu ilk seyir deneyimi, İstanbul’daki sinema seyircilerinin tek tip olmadığını gösterir. Her seyirci, sinema hakkında muhtelif yorumlar yapabilirdi, fakat filmlerdeki hakikatın sorgulanması ortak bir nokta olarak ön plana çıkmaktadır. Yukarıdaki satırlarda Alus, perdeye yansıyanları şaşkınlık ve hayret içinde seyreden seyirciyi alaycı bir tonla anlatır. Esasen seyircilerin illüzyon hissiyâtı film yapımcılarının bilinçli olarak yaratmaya çalıştığı bir etkiydi. Dönemin gazetelerinde, filmlerle seyircinin adeta hakikate “baş döndürecek kadar yakın” oldukları iddia edilmekteydi.54 Örneğin, Le Moniteur Oriental, St Petersbourg’da Trenin Gara Gelişi (L’arrivée du train à St Petersbourg, 1897, Thomas Alva Edison) adlı filmi tanıtırken illüzyon etkisi üzerinde durmaktaydı: Seansta seyirciler arasında ilk sırada bulunan bir Rus askeri; trenin geldiği sahnede, yolcular arasında vagondan inip karşısında beliren albayını görür ve tanır: illüzyon öylesine güçlüdür ki cesur er ayağa kalkar ve albayına asker selamı verir.55 Alus, hayal ile hakikat arasında adeta bir illüzyon içindeki seyirciyi tarif ederken Trenin Gara Gelişi filminin tanıtımında da benzeri bir etki vurgulanmaktaydı. Belki de “canlı fotoğraf ” tabirinin yorumlanması, perdedeki hayal ile hakikatın arasındaki ince ayrımda 53 Sermet Muhtar Alus, “Sinemalar: Meşhur Filmleri, Yıldızları”, Eski Günlerde, Faruk Ilıkan (Yay. Haz.), İstanbul: İletişim, 2001, s. 61. 54 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 29 Mart 1897. 55 “Théatres et Concerts”, Le Moniteur Oriental, 29 Mart 1897. 515 OSMANLI İSTANBULU III gizliydi. Alus’un fıkrasına göre perdedeki hayal hakikat olmuştu. Kimi seyirciler ise sinemanın hilebaz olduğunu savunmaktaydı.56 Neticede, filmler hayret, heyecan, merak, şaşkınlık, korku ve ilgi uyandırırken çoğunlukla seyirciyi büyülemekteydi; keza aşağıdaki satırlar bu durumu kanıtlar niteliktedir. Sermet Muhtar Alus, Yıldız Sarayı ikinci mabeyncisi Arap İzzet Paşa’yı konfora düşkün bir paşa olarak tarif etmektedir. Paşanın Beşiktaş’taki konağı Avrupa’dan getirtilen guguklu saatler, sofra takımları, gümüş setler ve mobilyalarla doludur. Arap İzzet Paşa, her türlü yeniliği İstanbul’a getirmeye çalışmıştır. Alus’a göre paşa, İstanbul’da kendi konağında film seyreden ilk paşadır: İstanbul’da sinemayı ilk seyreden bahtiyar kimdir biliyor musunuz? Karin-i sani, Arap İzzet Paşa. Kimden duyduysa duymuş yahut resmini nerede gördüyse görmüş. Ayıp değil a, merak bu. Derhal Avrupa’ya sipariş etmiş ve konağına getirtmiş. Koca kâşane, film parlaması yüzünden kül olup gitmişti.57 Arap İzzet Paşa’nın ilk film seyri yangın gibi vahîm bir sonla bitmiştir. Fakat, yangın İstanbullular’a kötü örnek olmamış gibidir.58 Yıldız Sarayı tercümanı Sabuncuzade Louis Alberi, 9 Eylül 1902’de seyrettiği bir filmin aniden durduğunu yazmıştır. Louis Alberi, filmin durmasını elektrik kesintisine bağlamaktadır. Fakat “Seyirciler makinede bir infilâk vuku bulduğunu” sandıkları için “Birbirlerini çiğniyerek kaçışmaya” başlamışlardı.59 Bu hadiseye rağmen, Louis Alberi 1904’te, Sultan II. Abdülhamid’in tahta cülusunun yirmi sekizinci yıl 56 Nezih Erdoğan, “Basın Dilinde ‘Canlı Fotoğraf ve Hakikilik’”. 57 Sermet Muhtar Alus, “Eski Paşaların bazı merakları, garip tabiatları ve hususiyetleri”, Masal Olanlar, Nuri Akbayar (Yay. Haz.), İstanbul: İletişim, 1997, s. 277-278. Sinema ve yangın konusunda Bkz. Nezih Erdoğan, “Erken Sinemanın Kazası Nitrat Yangınları ve Önlemler”, Toplumsal Tarih, 255, (Mart 2015), s. 56-60. 58 Nitrat film yapısından kaynaklı veya kullanılan enerji türüne bağlı olarak (elektrik, kömür, gaz, petrol ve diğerleri) oluşan yangınlar film yapımı, dağıtımı ve gösterim koşullarını etkilemekteydi. 59 Erken sinema döneminde, elektrik veya kullanılan diğer enerji türlerinden kaynaklı sıkıntılar dışında, filmin kopması sıkça yaşanan sorunlardan biriydi. Sabuncuzade Louis Alberi, Yıldız Sarayı’nda Bir Papaz, Mehmet Kuzu (Yay. Haz.), İstanbul: Selis Yayınları, 2007, s. 252. 516 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) dönümü münasebetiyle, Büyükada’daki evinde ahâlîye bir film gösterimi düzenler. Fonograf ve projektörün kullanımını bizzat öğrenen Louis Alberi anılarında geceyi şöyle tarif eder: 1 Eylül – Bugün Zât-ı Şâhanenin tahta cülûsunun yirmi sekizinci yıl dönümüdür. Bu münasebetle evimin elektrik tezyinat hazırlamakla meşgul oldum. Güneş battıktan sonra fenerleri ve elektrik lambalarını yaptık. Asetalin ışığı ve sinema makinesiyle halka manzaralar seyrettirdik.60 Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944), babasıyla Şehzadebaşı’nda sinemaya giden bir çocuğun başına gelenleri anlattığı Çocuklara Yasak (1908) adlı öyküsünde, çocuk ve sinema konusunu betimler. Gürpınar, öyküsünü kurgularken Müslüman İstanbullular’ın film seyretmeyle ilgili çekincelerinin olduğunu gözlemlemiş gibidir. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren İstanbul’da zoetrope, büyülü fener, fotoğraf ve kartpostalllar aracılığıyla erotizmin (çıplaklık ve pornografi) temâşasının yaygın olduğu bilinmektedir.61 Nezih Erdoğan’a göre ise filmler “bedenleri metalaştırarak” seyirciye vadettiği “hakikatı” sunmaktaydı.62 Acaba bu yıllarda mahrem konuları içeren filmler gösterilmiş miydi? “Mavi suaraler” veya “siyah geceler” tabirleriyle adlandırılan gösterimler pornografinin İstanbul’da boy göstermeye başladığını ima etmektedir. 63 Çocuklara Yasak adlı öyküde çocuk karakter, annesine sinemada “ayıp şeyler gösteriyorlarmış” diyerek eve dönüş sebebini anlatır. Buna rağmen anne, çocuğun açıklamasının “yalan” olabileceğini düşünmektedir. Sinemadan eve dönen babanın eşiyle olan diyaloğu ise çok daha ilginçtir: 60 Sabuncuzade Louis Alberi, Yıldız Sarayı’nda Bir Papaz, s. 306-307, 315. 61 Edhem Eldem, “Görüntülerin Gücü – Fotoğrafın Osmanlı İmparatorluğu’nda Yayılması ve Etkisi”, Camera Ottomana Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite 1840-1914, Zeynep Çelik & Edhem Eldem (Der.), Ayşen Gür (Çev.), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2015, s. 109-110.; Paolo Cherchi Usai, “Pornography”, Encyclopedia of Early Cinema, Richard Abel (Der.), New York: Routledge, 2005, s. 525-526. 62 Nezih Erdoğan, “Basın Dilinde ‘Canlı Fotoğraf ve Hakikilik’”. 63 Nezih Erdoğan, “Basın Dilinde ‘Canlı Fotoğraf ve Hakikilik’”. 517 OSMANLI İSTANBULU III Hanım – Çocuğu niçin oyuna koymadınız? Recep – Bu akşam oyun çocuklara yasakmış...Hanım – Neden? Recep – Neden olduğunu pek bildiğim yok. Hanım –Hiç bir şey duymadın mı? Recep – ... Hanım – Söylesene. Recep – Herkes bir güna lâf söylüyor da... Hanım – Ne diyorlar? Recep – İçeride pehlivan karılar varmış da, birbirinin imuğunu sıkıyorlarmış da... Hanım – Karıdan pehlivan olur mu? Recep – Olur hanımefendi, olur...Âhır zamana geldik. Artık her şey oluyor. Hanım – Sen hiç içeri girip ne olduğunu seyrettin mi? Recep – Hayır, girmedim. Komşunun uşağı girmiş de o anlattı. Hanım – Ey, ne varmış içerde? Recep – Pehlivan kadınlar dolaşıyormuş da efendim... Hanım – Daha? Recep – Dahası efendim, girenin abdesti bozuluyormuş....64 Bu diyalogdan sonra, öyküdeki komşu evde, sinemaya giden bir başka erkeğin eşiyle olan konuşması başlar. Bu sefer erkek karakter, çocukların sinemaya alınmadığı akşam, filmlerde “Saçma sapan şeyler…Kırlar, denizler, memleketler…” gösterildiğini söyler.65 Fakat evin hanımı “kadına anlatılmayan, çocuğa gösterilmeyen” bu görüntülerin pek de masum olmayacağını bildiğinden üstemeleye devam eder. Sonunda erkek itiraf eder: Perdede bir kadın soyundu. Banyoya girdi. Bir erkek de paravanın üstünden seyretti…Hanım bayılır gibi bir halde: –Siz de seyrettiniz mi? –Tabiî…66 Bu öyküde tarif edilen mahremiyetin korunmaması ve erkeklerin filmler aracılığıyla erotizm arayışına girmesi, bilhassa kadın karakterleri hayal kırıklığına uğratmış gibi gösterilmekte. Erkek karakterler ise, röntgenciliğin gölgesinde kalmayı, gönüllü olarak gerçekleştirmiş gibidir. Çocuklara Yasak’ta, sinema hayata öylesine sirayet etmiştir ki artık ahâlî filmlerin dedikodusunu yapmaktadır. Bir başka deyişle, İstanbul’da gösterilen filmlerin mahrem dünyası, dışarıda binbir çehresiyle evlere kadar sızar. Gürpınar’ın kurguladığı öyküde anne, “ayıp filmlere” giden oğluna kızarken erkeklerin seyirci olduğu ve müstehcen seyirlerin yaşandığı bir mecra olarak sinema aile içi gerilimlerin kaynağı oluverir. 64 Hüseyin Rahmi Gürpınar, “Çocuklara Yasak”, Eti Senin Kemiği Benim, İstanbul: Atlas Kitabevi, 1973, s. 29. 65 Hüseyin Rahmi Gürpınar, “Çocuklara Yasak”, s. 31. 66 Hüseyin Rahmi Gürpınar, “Çocuklara Yasak”, s. 32. 518 HAYAL HAKİKAT OLURSA: OSMANLI İSTANBULU’NDA FİLMLER, GÖSTERİMLER, İZLENİMLER (1896-1909) İstanbul’daki 13 yıllık sinema tarihinin aktarıldığı bu çalışmada, oluşum evresindeki sinemanın hâlihazırda diğer temâşa türleriyle bir arada gösterildiği iddia edilmektedir. Gezici sinemanın yaygın olduğu bu dönemde, film yapım, dağıtım ve gösterim pratiklerinin standartlaşmış bir yasal denetim olmaksızın işlediğini hatırlamakta fayda var. Sinema bazı seyirciler nezdinde, Karagöz’ün hayal perdesinden öte, hayalin hakikate dönüşebileceği bir temâşaydı. Bazen sinemanın hakikîliği sorgulanmakta ve bu “hilebaz aygıtın sahtekârlığı” da tartışılmaktaydı.67 Teknolojinin cazibesi, İstanbullu seyirciler arasında merak uyandırmış; kimini şaşırtmış kimini hayretler içinde bırakmıştı. “Erotizm” yüklü bazı filmler ise “tehlikeli” bulunmuştu. Abdülhamid devri 1909’da sona ererken, II. Meşrutiyet ile birlikte sinema giderek daha erişilebilir hale gelecek, film seyreden kadınların sayısı artacak, hususî sinema salonları açılacak ve Osmanlılar’ın çektiği filmler başka diyarlara ulaşacaktı. 67 Nezih Erdoğan, “Basın Dilinde ‘Canlı Fotoğraf ve Hakikilik’”. 519 İstanbul’da Kayık M. Sinan Genim TAÇ Vakfı Türkçe’de qayaq1 (kaymak) fiilinden geldiği düşünülen kayık sözcüğünü son dönemlerde hatırlayan kalmadı dersek haksızlık etmiş olmayız. Sözlüklerde kürek veya yelkenle yürütülen ufak tekne olarak açıklanan kayığın yerini Yunanca sandalion’dan türetilen sandal aldı.2 Geriye dönüp baktığımızda bildiğimiz kadarıyla kayık, dünyada iki şehrin vazgeçilmez ulaşım vasıtası olmuştur. Venedik’in gondolu ne ise İstanbul’un kayığı da odur. Venedik denince akla pek çok şey gelir ama olmazsa olmazı gondoldur. Büyük bir denizin gerisinde, bataklıklardan oluşan bir bölgede kanallarla ulaşımın sağlandığı Venedik’te yüzyıllarca şehir içi ulaşımı için hizmet veren gondollar, günümüzde de şehrin en önemli turistik öğelerinden biri olup pek çok insanın geçim kaynağıdır. Ya İstanbul, ortasından deniz geçen, ortasından geçmekle kalmayıp, ta içine kadar giren İstanbul… Bugün geleneksel ulaşım araçlarını unutmuş, adını bile hatırlamaz olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu döneminin İstanbul’u çok sayıda kayık çeşidine sahiptir. Yelken kullanmaksızın, yalnızca kürekle yani 1 Kâşgarlı Mahmûd 2005, 417. 2 Ayverdi 2005, III, 2667. 521 OSMANLI İSTANBULU III Resim 1. Andrea Vavassore İstanbul 1500 insan gücüyle hareket eden kayıklar, saltanat kayığı, elçi kayığı, ateş kayığı, çöp kayığı, su kayığı, alamana gibi çok özel isimlerle anılmakla birlikte genelde dört tip olarak bilinir.3 Erken dönemlerde yük ve yolcu taşımacılığı yapılan pereme4, aynı nitelikte hizmet veren, fakat daha geç dönemlerde kullanılmaya başlanan pazar kayığı5, balık avı 3 Gülersoy 1983. 4 ay. es. 124-173. 5 ay. es. 152-156. 522 İSTANBUL’DA KAYIK için kullanılan kancabaş6 ve bir nevi özel ulaşım aracı olan, günümüzde özel araç veya taksi yerine kullanılan piyade7. Ahmet Hamdi Tanpınar piyadeyi şöyle tarif eder: “Her biri yirmi, otuz altına giydirilen genç ve erkek güzeli kayıkçıların kürek çektiği masal kuşu misali zarif piyadeler”. İstanbul’a dair ilk çizili belgelerden biri olan Giovanni Andrea Vavassore’nin 1500’lerin başına ait gravüründe Haliç’in iki sahili arasında hareket eden küçük kayıklar görülmektedir. Bu kayıkların tıpkı Venedik’teki gondollar gibi teknenin kıçında duran bir kişi tarafından pala denilen kürekle yol aldığı anlaşılmaktadır. Bu durum çizerin bir Venedikli olmasından mı, yoksa gerçekten ilk dönem teknelerin bu şekilde yönetildiğinden mi kaynaklanmaktadır araştırılması gerekir. (Resim: 1) Sultan III. Murad dönemine ait 25 Recep 995/1 Temmuz 1587 tarihli bir fermanda İstanbul yerleşmeleri arasında çalışan kayıklarla ilgili kurallar belirlenmektedir.8 Bu fermandaki açıklamalarda kayık sözcüğü geçmemekte, deniz taşıtları için iki, dört ve altı kürekçili olarak perme terimi kullanılmaktadır. Fermanda çeşitli iskeleler arasındaki gidişlerde özel olarak tutulan permeler için alınacak ücret tarifesinin yanı sıra dolmuş usulü çalışan permelerin yolcu başına alacakları ücret de belirlenmiştir. Bu arada permelerin eski üslubundan çıkarak uzun ve dar yapıldıklarına ve yelken taktıklarına dikkat çekilip bu teknelere mani olunması istenmektedir. Fermandan anlaşılacağı üzere XVI. yüzyıl sonlarına doğru kayık sözcüğü kullanılmamakta, insan taşımacılığında kullanılan tüm kürekli tekneler, perme adıyla anılmaktadır. Perme, VI. yüzyılda Constantinopolis ile Galata arasında işleyen teknelerden beri kullanılan bir isimdir. Bu dönemde her iki iskele arasında sefer yapan kayıklar, Transitus Sycarum ya da Galata bölgesini yeniden düzenleyen ve bu bölgedeki iskanın gelişmesini sağlayan İmparator İustinianos’a atfen Transitus Justinianorum olarak bilinmektedir.9 Rumca6 7 8 9 Kademoğlu 2000, 15-24. Gülersoy 1983, 75-123; Kademoğlu 2000, 28; Sonman 2003, 58-59. Ahmet Refik 1935, 75-76. Kuban 1996, 57. 523 OSMANLI İSTANBULU III dan dilimize aktarılan pereme sözcüğünün nereden geldiği bilinmez; muhtemelen aynı dönemde Peramatos (Perama Kapısı) olarak bilinen ve daha sonra Yemiş İskelesi adıyla ünlenecek noktadan hareket ettikleri için perme sözcüğüyle anılıyor olabilirler. Perme veya pereme adı verilen teknenin kesin bir tarifi bulunmamaktadır. Ancak dönemin gravürlerinde görüldüğü kadarıyla başında ve kıçında birer yükseltinin yer aldığı bu teknelerin aynı zamanda birer yekesi ve dümencisi bulunmaktadır. (Resim: 2) İstanbul’u diğer semtlere bağlayacak tarzda faaliyet gösteren kayıkçı esnafı, tüm esnaf grupları arasında en fazla sayıda ve dikkat çekici grubu oluşturmakta ve diğerleri arasında yoğun hizmet sunan bir grup olarak ayrılmaktadır. XVII. yüzyıl ortalarına doğru İstanbul’un kayıkçı esnafı hakkında bilgi veren Evliya Çelebi, deniz esnafını mavunacılar, kayıkçılar, peremeciler ve çırnıkçılar olarak dört gruba ayırmaktadır. Evliya Çelebi İstanbul’dan Galata’ya kayık, pereme veya mavunalar ile geçildiğinden10, şehirde 800 mavunacı, 2000 kayıkçı, 8000 peremeci ve 200 çırnıkçı olduğundan söz eder.11 Kayık ve pereme gibi yalnız kürekle hareket eden teknelerin yanı sıra daha uzak bölgelere ulaşmak veya yük taşımak için mavuna ve çırnık gibi aşırma yelkenli teknelerin de kullanıldığı anlaşılmaktadır. (Resim: 3) 1640 tarihli Es’ar defterinde peremeler, altı kürek kaba pereme; altı kürek pereme; altı kürek yılandili pereme; dört kürek kaba pereme; dört kürek pereme; dört kürek yılandili pereme ve yalnız kürek pereme olarak altı gruba ayrılmaktadır.12 1890’ların başında Büyükdere’de çekilen bir kare belki de bu teknelerden esinlenerek yapılan bir başka bir tekneyi günümüze taşımaktadır. (Resim: 4) Muhtemelen XVIII. yüzyılın sonlarına doğru yeni bir tekne tipi İstanbul’un gündemine girer: pazar kayığı. Bir dönem gondol örnek alınarak yapılan peremeler artık ömürlerini tamamlamış ve tarihin eskiyen yaprakların arasına karışmışlardır.13 Mehmet Zeki Pakalın 10 Evliya 2003, 387. 11 Evliya 2003, 509. 12 Yücel1992, 226. 13 Sonman 2003, 60. 524 İSTANBUL’DA KAYIK Resim 2. Pereme / Gülersoy 1983, 125 Resim 3. Mavna / M. Sinan Genim Arşivi pazar kayığını, beş ve yedi çifte büyük kayıklar olarak açıklar.14 Pazar kayığı için fotoğraf dahil pek çok görüntüye sahibiz. (Resim: 5) Ancak bu tip kayığın geliştirilerek günümüz İstanbul’u için örnek bir taşıt aracı olarak kullanılması estetik özellikleri ve hantallığı göz önüne alındığında mümkün değildir. 14 Pakalın 1983, II, 765. 525 OSMANLI İSTANBULU III Resim 4. Kayık / M. Sinan Genim Arşivi Resim 5. Pazar Kayığı / M. Sinan Genim Arşivi Geriye tekten üç çifte kadar kürekçili ve yaygın olarak kullanılan, beş çiftesi elçi kayığı, daha büyükleri saltanat kayığı olarak hizmet veren piyadeler kalır. Uzun mesafelere daha çabuk ulaşmak için yapılan büyüklerine zangoç, özel olanlarına yalı piyadesi, kiralık olanlarına da iskele piyadesi adı verilen, kıç tarafı şişkince bir mekik formunda olan bu tekneler, hafif olmaları için ıhlamur kerestesinden yapılırlar. (Resim: 6-7) 1885-1887 arasında İstanbul’da görev yapan ilk Amerikan Elçisi Samuel Sullivan Cox’un tespiti şöyledir: 526 İSTANBUL’DA KAYIK Resim 6. Piyade / Melling / M. Sinan Genim Arşivi Resim 7. Piyade / Pascal Sebah / M. Sinan Genim Arşivi “Yolcuların arkada, bir Türk halısı veya fes rengi minder üzerinde oturması gerekir. Kayıklar bir bakıma bizim kanolara benzer. Uzun ve çok ince, yolcunun her hareketine duyarlıdırlar. Sinirli insanların bunlara hiç binmemesi gerekir. Ama Türk hanımefendisi adımını ihtiyatlı atar ve oturduğu zaman, kayığın adabına tastamam yakışır şekilde, hareketsiz kalır”.15 Cox aynı dönemde Amerikan Elçiliği’ne ait piyadenin sadece 10 metre boyunda olmasına rağmen 150 kilo ağırlığında olduğunu da belirtir. 15 Cox 2010, 418. 527 OSMANLI İSTANBULU III Resim 8. Elçi Kayığı / M. Sinan Genim Arşivi Resim 9. Elçi Kayığı / Anonim / M. Sinan Genim Arşivi Piyade formunda yapılan ve elçi kayığı adıyla bilinen tekneler önceleri en fazla beş çifte olarak yapılabilir. Daha sonraları teknelerin yedi çifte kadar yapılmalarına izin verilmiştir.16 (Resim: 8-9) 16 Pardoe 2009, 433. 528 İSTANBUL’DA KAYIK 1699-1711 tarihleri arasında Osmanlı İmparatorluğu nezdinde Fransız elçisi olarak bulunan Marquis Charles de Ferriol d’Argental’in padişahın teknesine benzer süslemeleri ve tefrişi olan bir elçilik kayığı yaptırmış ve Boğaz sefalarına çıkmaya başlamıştır. Ancak Ferriol bu had bilmezliğinin bedelini ağır öder. İstanbul’da elçi bulunduğu dönem boyunca kayığa binmesi yasaklanır ve Tarabya’daki yazlığına Kağıthane üzerinden at sırtında gitmeye mecbur kalır.17 Sultan III. Selim döneminde elçi kayıklarına bayrak takılmasına izin çıkar. Ancak dümen yekesinin hareketini kısıtlaması nedeniyle kayığın arka bölümüne takılamayan bayrak, ön tarafa takılır. Bu kayıkların bir diğer ayrıcalığı ise tıpkı saltanat kayıklarında olduğu gibi burun üstlerine devletlerinin sembolü olan kuş figürünü takabilmeleridir. Hiç şüphesiz piyadelerin en güzel ve en ihtişamlıları saltanat kayıkları ola gelmiştir. En eskisi günümüzde Deniz Müzesi’nde bulunan Sultan IV. Mehmet’e ait olan piyade, 40 metre uzunluğunda, 5.70 metre genişliğindedir. Su kesimi ise 2.4 metredir. 24 sırada 48 oturağı olan piyadenin toplamda 144 kürekçi olmak üzere her küreğini üç kürekçi çekmektedir. 12 Şubat 1836 tarihli mektubunda Moltke saltanat kayığını şu sözlerle tarif etmektedir: “Dün bir yerde otururken padişahın büyük kayığı hızla yaklaştı. Üzerinde alâmet olarak bir martı bulunan uzun, gayet zengin bir tarzda süslenmiş burnu ok gibi dalgaları yarıyor, on dört çift kürek, koyu mavi sular üzerine kar gibi beyaz bir şeritle, saltanat kayığının geçtiği yolu çiziyordu. Kayığın arka tarafında sayeban bulunuyor, bunun altında müminlerin hükümdarı kırmızı kadifeden minderler üzerinde oturuyordu. Önünde hassa hademeleri diz üstü duruyor, arkasında reis dümen tutuyordu. Yine böyle bir kayık, boş olarak az uzaktan bunun arkasından geliyordu, çünkü gelenek, padişahın geldiği vasıtayı dönüşte asla kullanmamasını emrediyor.”18 Sultan II. Mahmut’un cuma selamlığına ikisi büyük, toplam altı kayıkla gittiğini bilmekteyiz. Melling’in bir çiziminde Sultan II. Mahmut’un da içinde bulunduğu bu teknelerin resmi geçidini 17 Gülersoy 1983, 141. 18 Moltke 1960, 33. 529 OSMANLI İSTANBULU III Resim 10. Saltanat Kayığı / Luigi Mayer / Pera Müzesi Resim 11. Saltanat Kayığı / Melling 1819, planj: 7 izlememiz mümkün oluyor.19 Daha sonraları bu teknelerdeki kürek sayısı on iki veya on üç olarak belirlenmiştir. (Resim: 10-12) Sadrazam, şeyhülislam, vezirler, kazaskerler gibi devletin üst kademelerinde görev yapanların kayıklarından da söz etmek gerekir. 19 Melling 1819, Planj: 7. 530 İSTANBUL’DA KAYIK Resim 12. Saltanat Kayığı / Anonim / M. Sinan Genim Arşivi Dokuz çiften başlayan bu kayıklar, beş çifte kadar çeşitli boylarda yapılır. İstanbul için bilinen en mükemmel kayık şüphesiz “piyade”dir. Tek kürekçiden, üç kürekçiye kadar olan bu kayıklar günlük kullanım araçlarıdır. Bu arada özellikle Bartlett ve Melling’in gravürlerinde görülmekte olan, fakat hiç bir şekilde fotoğraf dönemine yetişmeyen burun bölümü kalkık, arka bölümünde ise geriye katlanmış kuyruk benzeri süsleme elamanları olan piyadelerin varlığı da bir gerçektir. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Şirketi- Hayriye ve Seyri Sefain İdaresi’nin gerek Boğaziçi, gerekse Kadıköy bölgesi ve Adalar arasında düzenli vapur seferlerine başlamasını takiben piyadeler ortadan çekilmeye başlar.20 Artık piyadenin yerini daha çok gezi amacıyla kullanılan, piyade gibi profesyonel kayıkçıların değil, hemen herkesin kürek çekebildiği sandallar almaya başlar. Kısa süre içinde piyadeler tamamen yok olur, günümüze kalmış ve kullanılmakta olan piyade yoktur. Ne yazık ki yüzyıllar boyu İstanbul sularını ve Boğaziçi’nin süsleyen bu teknelerden Deniz Müzesi’nde sergilenen 20 Tutel 1997a; Tutel 1997b. 531 OSMANLI İSTANBULU III Resim 13. Piyade Maketi / Erdoğan Demirören Koleksiyonu Resim 14. Kancabaş / Anonim / M. Sinan Genim Arşivi Sait Halim Paşa’nın 10.15 metre uzunluğundaki teknesinden başka nerede ise örnek kalmamıştır.21 Gerek Sait Halim Paşa’nın piyadesi gerekse muhtemelen XIX. yüzyılın başlarında yapıldığını sandığımız bir piyade maketi bu teknenin zarif görünümü ve yapısı hakkında bize bilgi vermektedir. (Resim: 13) 21 Sonman 2003, 59. 532 İSTANBUL’DA KAYIK Yüzyıllar içinde giderek gelişen ve kancabaş adıyla bilinen balıkçı kayıklarını da unutmamak gerekir. Her ne kadar balık tutmak gibi özel bir amaç için kullanılıyor olsalar da zaman zaman Boğaziçi’nin uzak yerleşmeleri arasında yük ve yolcu taşıyan bu teknelerin son zamanlara kadar kullanıldığı bilinmektedir. Günümüzde kancabaş bir grup nostalji meraklısının hobisi olarak kullanılmakta ve zaman zaman özellikle Tuzla koyunda kancabaş yarışları ve gezileri yapılmaktadır. (Resim: 14) Piyade ve benzeri deniz ulaşım araçları düşünüldüğünde köklü ve uzun bir geçmişe sahip olan ülkemizde, kültürümüze ait bu araçların geliştirilmiş ve günümüz şartlarına uyarlanmış örneklerinin kullanılması yerine Venedik’e öykünerek hemen her turistik yöremizde gezi amaçlı gondol tipi tekneler kullanılmaya başlanmıştır. Eskişehir Porsuk’ta, Kapadokya Kızılırmak’ta, Adana Seyhan’da yüzmekte olan gondolları gördükçe geçmişinden bihaber bir toplumun geleceğe nasıl hazırlanacağı konusunda endişe duyuyorum. Boğaziçi’nin ve Haliç’in sakin sularında geçmişteki görkemlerini yansıtarak süzülen teknelerle dolaşmak varken kendi kültürel zenginliğini göz ardı ederek dünya markası haline getirilen başka bir kültüre öykünerek yapılanlar da maalesef samimi olamıyor. Bu bildiri kültürümüze has tekne tiplerinin yok olması üzerinedir. Kültürümüzün pek çok ince dalı zaman içinde kırıldı. Onların yeniden filiz vermesi, gelişmesi ve çiçek açması gerekiyor. Bu alanda yapılacak araştırmalar dünya denizcilik tarihine ve deniz kültürüne büyük katkı sağlayacaktır. Bir gün dilerim çektirme, baştarda, çekeleve, kırlangıç gibi hem kürek hem yelkenle hareket eden teknelerimizin benzerlerini yapmak mümkün olur. Öncelikle bu teknelerle ilgili araştırmalar desteklenmelidir. Daha sonra seyirlik de olsa bir kaç teknenin üretimini gerçekleştirerek o güzel eski günleri hürmetle yâd edebiliriz. 533 OSMANLI İSTANBULU III Kısaltmalar Listesi Ahmet Refik 1935 Ahmet Refik, On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı (1553-1591), İstanbul, 1935. Ayverdi 2005 İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul, 2005. Cox 2010 Samuel Sullivan Cox, Bir Amerikan Diplomatının İstanbul Anıları 1885-1887, Çev: Gül Çağalı Güven, İstanbul, 2010. Evliya 2003 Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, Haz. Seyit Ali KahramanYücel Dağlı, İstanbul, 2003. Gülersoy 1983 Çelik Gülersoy, Kayıklar, İstanbul, 1983. Kademoğlu 2000 Osman Kademoğlu, Denizlerin Güzelleri, İstanbul, 2000. Kâşgarlı Mahmûd 2005 Kâşgarlı Mahmûd, Dîvânü Lugâti’t-Türk, Haz. Seçkin Erdi-Serap Tuğba Yureser, İstanbul, 2005. Kuban 1996 Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi, İstanbul, 1996. Lewis 1837 John F. Lewis, Lewis’s Illustrations of Constantinople 1835-36, London, 1837. Melling 1819 Antoine Ignace Melling, Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore –aprés les dessins de M. Melling, Londra,1819. Moltke 1960 Helmuth Von Moltke, Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, Çev: Hayrullah Örs, Ankara, 1960. Orhonlu 1966 Cengiz Orhonlu, “Osmanlı Türkleri Devrinde İstanbul’da Kayıkçılık ve Kayık İşletmeciliği”, İ.Ü. Tarih Dergisi, Sayı: 21, İstanbul, 1966, s. 109-134. Pakalın 1983 Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1983. Pardoe 2009 Julia Pardoe, Sultanlar Şehri İstanbul, Çev: Banu Büyükkal, İstanbul, 2009. Sonman 2003 Terry Sonman, Su Yolu’nun Dilberleri, İstanbul, 2003. Tutel 1997a Eser Tutel, Şirket-i Hayriye, İstanbul, 1997. Tutel 1997b Eser Tutel, Seyr-i Sefain, İstanbul, 1997. Yücel 1992 Yaşar Yücel, Es’ar Defteri (1640), Ankara, 1992. 534 İstanbul Balıkhanesi ve Balıkhane Mukataası (1550-1735) Murat Uluskan Marmara Üniversitesi Türkiye’nin en büyük balık hali olan ve 1983 yılından bu yana Kumkapı’da faaliyet gösteren İstanbul Balık Hali, fiziki altyapısının yetersiz oluşu ve artan ihtiyacı karşılayamaması nedeniyle 24 Ağustos 2015 tarihinden itibaren Beylikdüzü Gürpınar’da inşa edilen yeni balık halinde İstanbullulara hizmet vermeye başladı. Kumkapı’dan önce 1964 yılında Azapkapı’da, daha öncesinde ise 1957’de taşındığı Eminönü’nde mevcut meyve ve sebze halinin yanındaki eski bir binada faaliyet gösteren balık hali, bu tarihe kadar da 1902 yılında Düyûn-ı Umûmiye İdaresi tarafından açılışı yapılan ve yine Eminönü sahilinde yer alan Rali Hanı’nda hizmet verdi. Bu çalışmanın konusunu, geçen yüzyılda değişen mekânlarını hızlıca özetlediğimiz İstanbul Balık Halinin Osmanlı döneminde bulunduğu mahaller ile işletme ve idaresi hakkında kaynakların verdiği bilgiler oluşturmaktadır. İstanbul Balıkhanesi Fetih sonrası İstanbul’unda balıkhane mahallinden bahsetmeden önce Balıkhane Kapısı hakkında kısa bir bilgi vermenin 535 OSMANLI İSTANBULU III yerinde olacağını düşünüyoruz. Bilindiği üzere Balıkhane Kapısı, Topkapı Sarayı’nın Marmara’ya bakan sahil surları üzerindeki kapılardan Ahırkapı ile kara tarafındaki Otluk Kapısı arasında bulunuyordu. Bu adla anılması, Osmanlı sarayının önemli hizmet birimlerinden olan bostancılara bağlı Balıkhane Ocağının surların bu kesiminde hizmet vermesiyle ilgiliydi. Ocak mensubu balıkçıbaşı ve bostancılar, Balıkhane Kapısı’nın karşısındaki denize gerilmiş dalyanlarda balık avcılığıyla meşgul olup Ahırkapı’ya kadar olan bölgenin kontrolünü sağlarlardı. Kapının dışında, deniz kıyısında ise Balıkçıbaşı Köşkü bulunuyordu. Balıkçıbaşı, saraya giriş çıkışlarında bu köşkü kullanırdı.1 “Balıkhane Kapısı” adı, ilk anda burada bir balıkhanenin mevcut olduğu düşüncesini akla getirse de kaynaklarda bu yönde bir bilgiye rastlanmamaktadır. Burası daha çok idam ve sürgün cezasına çarptırılanların saraydan çıkartıldığı veya hapsedildiği bir yer olarak, genellikle de sadece “balıkhane” adıyla anılmaktaydı.2 Aslında konum olarak da Boğaziçi’nde avlanan 1 Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. Asırda İstanbul, trc. Hrand D. Andreasyan, haz. Kevork Pamukciyan, İstanbul 1988, s. 5; Sarkis Sarraf Hovhannesyan, Payitaht İstanbul’un Tarihçesi, çev. Elmon Hançer, İstanbul 2006, s. 11; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 471. Doğan Kuban, bu bölgedeki dalyanların varlığının Bizans dönemine kadar gidebileceğini belirtmektedir (Doğan Kuban, “Ahırkapı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1994, I, 101-102). Balıkhane Kapısı ocağı hakkında ise bk. Murat Yıldız, Bahçıvanlıktan Saray Muhafızlığına Bostancı Ocağı, İstanbul 2011, s. 237-238. 2 Veziriazam Yeğen Mehmed Paşa 1739 yılında azledildiğinde Balıkhane kapısından bir çekdiriye bindirilerek Sakız’a sürgün edilmişti (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1998, IV/1, 285). 1767 yılında Kapdan-ı deryâ Tosun Mehmed Paşa azledilerek önce balıkhanede hapsedilmiş, ardından da buradan sürgüne yollanmıştı (Şem’dâni-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi Târihi, Mür’i’t-Tevârih, haz. M. Münir Aktepe, İstanbul 1978, II.A, 95). Sadrazam Hamid Halil Paşa da 1785 yılında azledildiğinde balıkhaneden çıkartılarak Gelibolu’ya gönderilmişti (Ahmed Vâsıf Efendi, Mehâsinü’l-Âsar ve Hakaikü’l-Ahbâr, haz. Mücteba İlgürel, Ankara 1994, s. 231). 1808 yılında Dârussaâde Ağası Mercan Ağa balıkhanede katledilmiş, 1809 yılı başında ise Sadrazam Memiş Paşa azledilerek balıkhaneden Kadıköy’e oradan da Bursa’ya gönderilmişti [Câbî Ömer Efendi, Câbî Tarihi (Târîh-i Sultan Selîm-i Sâlis ve Mahmud-ı Sânî), Tahlil ve Tenkidli Metin, 536 İSTANBUL BALIKHANESİ VE BALIKHANE MUKATAASI (1550-1735) balıkların esnafa dağıtımının yapılabileceği ne uygun bir sahile ne de ticarî sirkülâsyona sahipti. Evliya Çelebi, seyahatnamesinde 17. yüzyıl İstanbul esnafını tanıtırken balıkhaneden de bahseder. İstanbul Balıkhanesinin, Unkapanı’ndaki Eski Balık Pazarında deniz kenarında büyük bir bina olduğunu, balık emininin burada bulunduğunu, kethüdası, kâtibi, çavuşları ve yetmiş adet kolcuları ile birlikte balıkçılardan sorumlu olduğunu belirtir.3 Aynı dönemde yaşamış Kömürcüyan da 1684 yılında tamamladığı eserinde, deniz gümrüğüne nezaret etmek üzere balık emininin Unkapanı’nda ikamet ettiğini yazar.4 Her iki yazarın verdiği bilgiler, kendilerinden bir asır sonra yaşamış Sarraf Hovhannesyan tarafından da teyit edilmektedir. Hovhannesyan, 1800 yılında tamamladığı eserinde, yüz sene önce balık emininin Unkapanı’nda oturduğunu, avlanan her türlü balığın buraya getirilip vergisi tahsil edildikten sonra balıkçı dükkânlarına dağıtıldığını zikretmektedir.5 Kaynakların verdiği bu bilgiler, balıkhane mahallinin 18. yüzyıl öncesinde Unkapanı’nda bulunduğunu ortaya koymaktadır. II. Mahmud devri (1808-1839) bostancıbaşı sicillerinden 1815 tarihli sicilde ise Unkapanı ile Cibali iskeleleri arasında “Balıkhane İskelesi” kaydı mevcuttur.6 Fakat bu kayıt, balıkhanenin bu tarihte orada mevcut olduğunu değil, taşınmasının ardından yüz yıl geçmesine rağmen “balıkhane” adının, ismen de olsa iskelesinde kullanılmaya devam ettiğini göstermektedir. Fetih sonrasında yeniden inşa sürecine giren İstanbul’daki ticarî merkez ve kurumlar, genel olarak Bizans dönemindeki işlevlerini sürdürmekteydi. Örneğin, şehrin merkezi ve ticaretin en canlı olduğu Haliç liman bölgesi ve Kapalı Çarşının bulunduğu pazar bölgesinde Bizans döneminde de aynı hizmetler görülmekteydi. Un hali olarak 3 4 5 6 haz. Mehmet Ali Beyhan, Ankara 2003, I, 181, 361]. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1. Kitap: İstanbul, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1996, s. 253. Kömürcüyan, a.g.e, s. 17. Hovhannesyan, a.g.e, s. 22-23. Cahit Kayra-Erol Üyepazarcı, İkinci Mahmut’un İstanbul’u, Bostancıbaşı Sicilleri, İstanbul 1992, s. 96. 537 OSMANLI İSTANBULU III kullanılan Unkapanı, önceden de unların tartıldığı ve dağıtıldığı yerdi.7 Dolayısıyla, Osmanlı dönemine ait kaynaklarda Unkapanı’nda olduğu belirtilen balıkhanenin, fetih öncesinde de aynı yerde bulunması kuvvetle muhtemeldi. Evliya Çelebi’nin, balıkhanenin Unkapanı’ndaki “eski” balık pazarında bulunduğuna dair verdiği bilgi, önceleri aynı yerde bir de balık pazarının mevcut olduğunu ve bu pazarın muhtemelen 17. yüzyılda taşınarak burayı sadece balıkhanenin kullanımına terk ettiğini ortaya koymaktadır. Nitekim 1573-1578 yılları arasında Avusturya elçilik heyetiyle birlikte İstanbul’da bulunan Stephan Gerlach, balık pazarını gezerken, Padişah’tan balık ticaretinin imtiyazını almış Türk ya da Yahudilerin bir kulübede oturarak balık vergisini tahsil ettiklerini eserinde bildirmektedir.8 Bu da, 17. yüzyıl öncesinde balıkhane ve balık pazarının aynı mahalde olduğuna dair Evliya’nın vermiş olduğu bilgiyi doğrulamaktadır. 1702 yılında, Unkapanı’ndaki balıkhaneye alternatif olarak Galata’da yeni bir balıkhane inşasına karar verildi. Binanın yapılacağı arsa, Galata sur kapılarından Balıkpazarı Kapısı’nın dışındaki balık pazarı sokağındaydı. Gerekçe, İstanbul’da bostancıbaşının sorumluluğu altındaki dalyanlarda avlanan balıkların Unkapanı’ndaki balıkhaneye getirilmesinin hassa balıkçı reisleri için büyük zorluk ve sıkıntı yaratmasıydı.9 Balık avcılığıyla meşgul bostancılar, dalyanlarda avladıkları balıklardan vergi talep eden balıkhane eminleriyle sorun yaşamaktaydılar. Galata’da, kendilerine mahsus inşa edilen yeni balıkhane ile eminlerin vergi baskısından kurtulmayı ve avladıkları balıkları rahatça satmayı amaçlıyorlardı. Her iki balıkhanenin ne kadar süre birlikte faaliyet gösterdiğini bilemiyoruz. Ancak, muhtemelen kısa bir süre sonra ya da 7 Halil İnalcık, “1455 Osmanlı İstanbul Tahriri”, 1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı 3, İstanbul 2008, s. 25. 8 Stephan Gerlach, Türkiye Günlüğü 1573-1578, ed. Kemal Beydilli, çev. Türkis Noyan, İstanbul 2007, II, 731. 9 Galata’da balıkhane inşasıyla ilgili Galata kadısının hücceti ve ardından verilen emir ile ilgili bk. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Maliyeden Müdevver Defterler Tasnifi (MAD.d), nr. 7650, s. 5, 22 Za 1113 (20 Nisan 1702); nr. 7650, s. 6 ve nr. 7617, s. 96/2, 8 Z 1113 (6 Mayıs 1702). 538 İSTANBUL BALIKHANESİ VE BALIKHANE MUKATAASI (1550-1735) en geç 1735 yılında balıkhane idaresinin bostancı ocağına devriyle birlikte Unkapanı Balıkhanesi de işlevini yitirmiştir. Bu tarihten itibaren Galata Balıkhanesi, yaklaşık iki yüz yıl boyunca İstanbul’un tek balıkhanesi olarak hizmet vermiştir.10 1902 yılında, Düyûn-ı Umûmiye İdaresi tarafından Eminönü balık pazarı sahilindeki Rali Hanı’nın balıkhaneye dönüştürülmesiyle burası da ortadan kalkmıştır.11 Balıkhane Mukataası İstanbul sularında avlanan balıklar kanun gereği önce balıkhaneye getirilerek satışa sunulur, satış fiyatı üzerinden tespit edilen verginin tahsili de balıkhane emini tarafından gerçekleştirilirdi. Balıkhane emini, bu yetkiyi balıkhane mukataası ya da daha yaygın kullanımıyla dalyan-ı mâhi mukataası olarak adlandırılan devlete ait gelir kaynağını iltizam yoluyla tasarrufuna alarak kullanırdı. Sultan II. Mehmed (Fâtih) tarafından İstanbul’un fethinden sonra uygulanmaya başlandığı görülen mukataa sistemi, devlete ait gelir kaynaklarının en verimli şekilde kullanılarak hazinenin gelirlerini artırmayı ve düzenli olmasını sağlamayı amaçlayan bir uygulama idi.12 Bunun için izlenen yöntemlerin başında gelen iltizam, sistem içerisindeki gelir kaynaklarını devletin yıllık bir bedel karşılığında ve sınırlı bir süre ile kâr ve zararı kendisine ait olmak üzere bir mültezime devretmesiydi. Devlete daha az yük getirip daha fazla gelir sağladığından dolayı bu yöntem özellikle tercih edilirdi.13 Balıkhane mukataası da devlete önemli miktarda gelir getiren vergi kalemlerinden biriydi ve ber-vech-i iltizâm yani iltizam yöntemiyle eminler tarafından idare edilirdi. Mukataaya “tahvil” adı 10 Hovhannesyan, Galata’ya nakledilen balıkhanenin sahilde Eski Yağkapanı denilen kapının yanında olduğunu belirtir (Hovhannesyan, a.g.e, s. 22-23). 11 Reşat Ekrem Koçu, “Balıkhane”, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul 1958, IV, 2012. 12 Baki Çakır, Osmanlı Mukataa Sistemi (XVI-XVIII. Yüzyıl), İstanbul 2003, s. 35. 13 Mehmet Genç, “İltizam”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XXII, 154-156. 539 OSMANLI İSTANBULU III verilen ve genellikle üç yıllık bir süre için talip olan mültezimler, devletin balık avcılığından elde ettiği vergi gelirinin tahsilâtını, taahhüt ettiği iltizam bedeli üzerinden “emin” sıfatıyla üstlenirdi. Örneğin 1542-1544 yılları arasında dalyan-ı mâhi mukataası emini Ekisnos, üç yıllığına devlete 1.350.000 akçe ödemişti. Tasarruf süresi bittiğinde ise mukataaya, iltizam bedelini 250.000 akçe artırarak üç yıllığına 1.600.000 akçe ödemeyi taahhüt eden yeni bir mültezim adayı talip olmuştu.14 Birden fazla kişi müşterek olarak da mukataayı işletebilirdi. 1593 yılında İsak ve Musa adlı Yahudiler, balıkhane mukataasını altı yıllığına yüz yük yani 10.000.000 akçe teklif ederek uhdelerine almışlardı.15 Dört yıl sonra ise mültezimlerden İsak, sürenin dolmasını beklemeden 1597 yılında mukataaya tek başına talip oldu. İltizam bedelinde artışa gitti ve yine altı yıllığına yüz on dokuz yük yani 11.900.000 akçe ödemeyi taahhüt ederek mukataanın idaresini üzerine aldı.16 Taahhüt ettikleri iltizam bedelini ödeyemeyen mültezimler hapsedilerek malları müsadere edilirdi.17 İltizam sisteminin yoğun olarak uygulandığı 16. yüzyılda, balıkhane mukataası mültezimleri genellikle gayrimüslim ve çoğunlukla da Yahudi idi.18 Balık eminleri, balıkhane bünyesinde görev yapan kâtip, dîdeban ve yasakçı gibi görevlileri iltizam sözleşmeleri gereğince diledikleri gibi değiştirebilir ve yerlerine kendi istedikleri kişilerin atanmasını 14 BOA, Kâmil Kepeci Tasnifi Defterleri (KK.d), nr. 62, s. 99, 29 M 951 (22 Nisan 1544). 15 BOA, MAD.d, nr. 7101, s. 10, Gurre-i N 1001 (1 Haziran 1593). 16 BOA, Ali Emirî Tasnifi Sultan III. Mehmed Evrakı (AE.SMMD.III), nr. 195, 7 N 1005 (24 Nisan 1597). 17 Geniş bilgi için bk. Rıfat Günalan, “İstanbul’da Balıkçılık: XVI. Yüzyılda Dalyan Mukataaları”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, S. 48 (2008/2), İstanbul 2009, s. 21-23. 18 Örnekler için bk. BOA, KK.d, nr. 62, s. 365, 23 R 951 (14 Temmuz 1544); Üsküdar Kadılığı 20 Numaralı Şeriye Sicili, s. 190, h. 882, Evâsıt-ı B 966 (19-28 Nisan 1559); MAD.d, nr. 7101, s. 10, Gurre-i N 1001 (1 Haziran 1593); AE.SMMD.III, nr. 195, 7 N 1005 (24 Nisan 1597). 1553 yılında Avusturya elçilik heyetiyle İstanbul’a gelen Hans Dernschwam da balık vergisi tahsilâtının Yahudilerin elinde olduğunu belirtmektedir (Hans Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, çev. Yaşar Önen, Ankara 1987, s. 172). 540 İSTANBUL BALIKHANESİ VE BALIKHANE MUKATAASI (1550-1735) önerebilirlerdi. Kâtip, balıkhaneye giren balığın cinsini, miktarını ve elde edilen gelirin hesabını tutar, dîdeban ise balıkhane bekçisi olarak gece gündüz orada bulunurdu. Bu vazifeliler arasında en önemlisi yasakçı olup askerî zümreler içerisinden özellikle yeniçeri ve sipahiler bu görevde istihdam edilirlerdi.19 Ulufeleri mukataa gelirinden ödenen, izinsiz balık avcılığı ve satışına engel olma yetkisine sahip yasakçıların vazifelerine dair kanun ve verilen salahiyetin ayrıntıları beratlarında açıkça belirtilirdi.20 Dalyan-ı mâhi mukataası, 17. yüzyıl başlarında İstanbul Gümrüğüne bağlı mukataalardan biri haline getirildi ve gümrük eminleri de mukataadan sorumlu emin yani balıkhane emini olarak tayin edilmeye başlandı. Bünyesine başka gelir kalemleri de dâhil edilen mukataa, grup halinde tek elden işletilmeye başlandı. 1615 yılı itibariyle dalyan-ı mâhi mukataasına bağlı mukataalar şunlardı: - Tahmis-i kahve ve Rüsûm-ı kahve - Beytülmâl-ı Âmme-i İstanbul, Galata ve Eyüp - İstanbul hasları - Bâc-pazar-ı esb - Kapan-ı asel ve dakîk - Pençik-i İskele-i İstanbul Divân-ı hümâyun müteferrikalarından Murad Ağa, yukarıda zikredilen mukataalarla birlikte dalyan-ı mâhi mukataasını 5 Mayıs 1615 tarihinden itibaren üç tahvil yani dokuz yıllık bir süre mukabilinde 45.223.020 akçe bedelle iltizamına almıştı. Fakat üzerinden bir yıl bile geçmeden, Galata’da avlanan balıktan elde edilen gelirin Sultan Ahmed Camii Vakfı’na tahsis edilmesi üzerine, mukataa gelirinde yaşanacak ciddi kayıp göz önünde bulundurularak iltizam bedelinde yıllık bir milyon akçeden toplam dokuz milyon akçelik indirime 19 Balıkhane yasakçılığına yapılan tayinler için bk. BOA, Bâb-ı Defterî İstanbul Mukataası Kalemi Evrakı (D.İSM), nr. 1/9, 22 S 995 (1 Şubat 1587); MAD.d, nr. 7101, s. 8, 20 Ra 1002 (14 Aralık 1593); BOA, Ali Emirî Tasnifi Sultan I. Ahmed Evrakı (AE.SAMD.I), nr. 24, 17 N 1014 (26 Ocak 1606). 20 BOA, KK.d, nr. 61, s. 281/1, 21 Ca 927 (29 Nisan 1521). 541 OSMANLI İSTANBULU III (fürû-nihâde) gidildi.21 Bunun anlamı, yıllık 5.024.780 akçeye denk düşen iltizam bedelinin bir milyon akçe eksiltmeyle 4.024.780 akçe olarak yeniden belirlenmesiydi. Nitekim üç yıl sonra, 9 Aralık 1618 tarihinde Divân-ı hümâyun müteferrikalarından Mehmed Ağa, yıllık 4.024.720 akçe bedelle mukataayı üç yıllığına uhdesine aldı. Düşülen sabit giderlerin ardından Hazine’ye teslimi icap eden rakam ise 3.459.095 akçe idi.22 Mukataanın bağlı bulunduğu, elde edilen gelir ve giderlerin muhasebesinin tutulduğu ve ilgili yazışmaların kaydedilerek muhafaza edildiği maliye bürosu ise İstanbul Mukataası Kalemi idi. Aşağıdaki tablo, söz konusu kalem tarafından tutulan ve 1668-1682 yılları arasındaki 14 yıllık sürede dalyan-ı mâhi mukataasını iltizamlarına alan İstanbul gümrük eminlerinin isimlerini ve iltizam bedellerini göstermektedir.23 Bu bilgiler, mukataanın yıllık iltizam bedelinin yaklaşık dört milyon akçe olduğunu ve 17. yüzyıl süresince değişmeyerek büyük oranda sabit kaldığını ortaya koymaktadır. Ancak bu rakam, sadece balık avcılığından elde edilen gelirin bir yansıması olarak görülmemeli, dalyan-ı mâhi mukataasına tâbi yukarıda zikredilen diğer gelir kalemleriyle birlikte değerlendirilmelidir. 21 BOA, MAD.d, nr. 4357, s. 372, 6 R 1024 (5 Mayıs 1615). 22 BOA, MAD.d, nr. 4357, s. 106, 21 Z 1027 (9 Aralık 1618). 23 BOA, Bâb-ı Defterî İstanbul Mukataası Kalemi Defterleri (D.İSM.d), nr. 25382, s. 2-15, 1079-1093 (1668-1682). Bu muhasebe kaydının 1670-1677 yıllarına ait bir diğer sureti için bk. MAD.d, nr. 1241, s. 4-7. 542 İSTANBUL BALIKHANESİ VE BALIKHANE MUKATAASI (1550-1735) İstanbul Dalyan-ı Mâhi Mukataası 1668-1682 Süre Balıkhane Emini İltizam Bedeli (Akçe) 1 Ra 1079-15 Ra 1081 / 9 Ağustos 16682 Ağustos 1670 2 yıl Sâbık Gümrük Emini Mustafa Ağa 8.020.224 15 Ra 1081-10 M 1083 / 2 Ağustos 1670-8 Mayıs 1672 21 ay Gümrük Emini Mehmed Efendi 6.934.190 10 M 1083-21 M 1084 / 8 Mayıs 1672-8 Mayıs 1673 1 yıl Gümrük Emini Hüseyin Ağa 3.934.720 21 M 1084-2 S 1085 / 8 Mayıs 1673-8 Mayıs 1674 1 yıl 2 S 1085-13 S 1086 / 8 Mayıs 1674-9 Mayıs 1675 1 yıl 13 S 1086-4 Ş 1086 / 9 Mayıs 1675-24 Ekim 1675 5,5 ay 5 Ş 1086-16 Ş 1087 / 25 Ekim 1675-24 Ekim 1676 1 yıl 16 Ş 1087-14 Ca 1088 / 24 Ekim 167615 Temmuz 1677 9 ay 14 Ca 1088-28 C 1092 / 15 Temmuz-167715 Temmuz 1681 4 yıl 28 C 1092-9 B 1093 / 15 Temmuz 168114 Temmuz 1682 1 yıl Tarih ” ” ” Gümrük Emini Şaban Ağa ” Gümrük Emini Hüseyin Ağa ” 3.934.720 3.934.720 1.875.740 3.934.720 2.845.940 15.738.880 3.934.720 İstanbul Gümrüğü Mukataası, bünyesinde pek çok mukataa grubunu barındıran ve tüm hesapları Maden Mukataası Kalemi tarafından denetlenen büyük bir mukataaydı. Dalyan-ı mâhi mukataası ise 17. yüzyılda İstanbul Gümrüğüne bağlı ve gümrük emini tarafından işletilen bir mukataa olmasına rağmen, muhasebesi diğer bir maliye bürosu olan İstanbul Mukataası Kalemince denetlenmekte ve muhafaza edilmekteydi. 1681 yılında, Defterdar Hasan Efendi zamanında yapılan bir değişiklik ile dalyan-ı mâhi mukataası da Maden 543 OSMANLI İSTANBULU III Mukataası Kaleminin sorumluluk alanına dâhil edildi.24 Bu tarihten itibaren balık vergisi, balık avcıları ve balık emini ile ilgili tüm kanun, düzenleme ve yazışmalar bu kalemde tutulmaya başlandı. 1706 yılına gelindiğinde, dalyan-ı mâhi mukataasının idaresinde önemli bir değişiklik daha gerçekleştirildi. Yine İstanbul Gümrüğüne bağlı kalmakla birlikte, gümrük emininin tasarrufu altından çıkartılarak malikâne usulüyle işletilmeye başlandı.25 İltizam sisteminin özel bir türü olan ve 1695 yılından itibaren uygulanmaya başlanan malikâne sisteminde, “mukataa” adı verilen vergi kalemleri için hazineye ödenecek yıllık vergi miktarı müzayede ile değil hazine tarafından belirlenmekteydi. Kaydıhayat şartıyla yani ömür boyu sürdürmek üzere iltizama sunulan mukataaları tasarruflarına almak isteyenler, “muaccele” adı verilen peşin meblağ üzerinden müzayedeye katılır ve en yüksek muacceleyi teklif edip ödeyen, malikâne sahibi olarak beratını alırdı. Mültezimin hazineye ödediği yıllık rakamın üstünde elde ettiği gelir ise onun kârı olurdu.26 2 Ekim 1706 tarihinde, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’nın çuhadarı Hacı Yahya Ağa ile kardeşi İbrahim Ağa, senelik 11.500 kuruş vergi hâsılatını her yıl gümrük eminine teslim etmek koşuluyla İstanbul’daki dalyan-ı mâhi ve resm-i kantar mukataasını malikâne yöntemiyle tasarruflarına aldılar. 13 yıl kadar mukataayı birlikte işleterek balık eminliği yapan iki kardeşten Hacı Yahya Ağa’nın vefatı üzerine hissesi, yapılan yeni müzayede sonucu 4100 kuruş peşinat (muaccele) ile 8 Mayıs 1719 tarihinde Hacı Ahmet Ağa’ya devredildi.27 24 BOA, D.İSM.d, nr. 25392, s. 2, 1092 (1681). Defterdar Hasan Efendi, 12 N 1094 (4 Eylül 1683) tarihinde Temeşvar beylerbeyi olmuş, S 1095 (Şubat 1694)’de ise bu görevde iken katledilmişti (Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, Tahlil ve Metin (1066-1116/1656-1704), haz. Abdülkadir Özcan, Ankara 1995, s. 155-156, 173). 25 BOA, Bâb-ı Defterî Maden Mukataası Kalemi Evrakı (D.MMK), nr. 139/47, 23 C 1118 (2 Ekim 1706). 26 Geniş bilgi için bk. Mehmet Genç, “Osmanlı Maliyesinde Malikâne Sistemi”, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, İstanbul 2003, s. 99-152; Erol Özvar, Osmanlı Maliyesinde Malikâne Uygulaması, İstanbul 2003, s. 19-26; B. Çakır, a.g.e, s. 154-169. 27 BOA, D.MMK, nr. 139/47, 18 C 1131 (8 Mayıs 1719). 544 İSTANBUL BALIKHANESİ VE BALIKHANE MUKATAASI (1550-1735) Hacı Ahmet Ağa ve İbrahim Ağa, mukataayı 16 yıl boyunca beraber idare ettiler. 1735 yılında, Hacı Ahmet Ağa tüm hissesini, İbrahim Ağa da sadece dalyan-ı mâhi mukataası üzerindeki hissesini hassa bostancı ocağı orta çavuşlarına devretti. Böylece, dalyan-ı mâhi mukataası ile kapan-ı dakîk mîzânı mukataası malikâne usulüyle tamamen bostancı ocağı orta çavuşlarının tasarrufuna geçti. Resm-i kantar mukataası ise Hacı Ahmet Ağa’nın devredilen hisselerinden dolayı bostancı ocağı orta çavuşlarıyla birlikte İbrahim Ağa’ya yine malikâne usulüyle verildi. Buna göre, gümrük eminlerine verilen yıllık 11.500 kuruşluk vergi hâsılatının 5.000 kuruşluk kısmı dalyan-ı mâhi ve kapan-ı dakîk mîzânı mukataası, 6.500 kuruşluk kısmı ise resm-i kantar mukataasından karşılanacaktı. İstanbul gümrük eminine her yıl 5.000 kuruş teslim etme koşuluyla dalyan-ı mâhi ve kapan-ı dakîk mîzânı mukataasını tasarruflarına alan hassa bostancı ocağı orta çavuşları, bostancıbaşının nezaretinde vergi ve aidatı toplayıp tahsil edeceklerdi. Muayyen olan parayı her yıl gümrük eminlerine teslim ettikten sonra kalan geliri (faiz) de bostancı ocağı mensuplarının taâmiyelerine yani yiyecek ve erzak giderlerine harcayacaklardı. Orta çavuşu olanlar değiştirildiğinde ya da vefat nedeniyle kadroları başkasına verildiğinde, sahipsiz (mahlûl) kaldığı gerekçesiyle hazine tarafından mukataaya el konulup müzayedeye çıkılmayacaktı. Böylece mukataa, bostancıbaşının nezaretinde ilelebet bostancı ocağı orta çavuşları tarafından idare edilecekti.28 Bu doğrultuda, ocak tarafından balık eminliğine getirilen ilk isim hasekilerden Sirozlu Mustafa oldu.29 1735 yılında balıkhane idaresine getirilen bu köklü değişiklik, bostancı ocağının 1826 yılında ilgasına dek yürürlükte kaldı. Sonuç olarak, İstanbul’da balık avcılığı ile meşgul olan ve vergi tahsilâtında balık eminlerine en çok zorluk çıkartan askerî zümrelerin 28 BOA, D.MMK, nr. 217/72, 106, 17 L 1147 (12 Mart 1735); D.MMK, nr. 346/27, 7 S 1178 (6 Ağustos 1764); MAD.d, nr. 10009, s. 43, 5 S 1191 (15 Mart 1777). 29 Z 1147 (Nisan-Mayıs 1735) tarihinde Sirozlu Mustafa Haseki’nin balık eminliği döneminde verilen bir hüküm için bk. BOA, Muallim Cevdet Tasnifi Maliye Evrakı (C.ML), nr. 8244. Ayrıca bostancı ocağı hasekileri hakkında geniş bilgi için bk. M. Yıldız, a.g.e, s. 203-210. 545 OSMANLI İSTANBULU III başında bostancı ocağı geliyordu.30 Bu sorun, ancak 1702’de Galata’da yeni bir balıkhane inşası, 1735 yılında da Balıkhane Eminliğinin ve dolayısıyla balık vergisi tahsilâtının tamamen bostancı ocağı orta çavuşlarının sorumluluğuna bırakılmasıyla çözümlenebildi. 30 Geniş bilgi için bk. Murat Uluskan, “İstanbul’da Balık Avcıları (18. Yüzyıl)”, Tarih İçinde İstanbul Uluslararası Sempozyumu (14-17 Aralık 2010) Bildiriler, İstanbul 2011, s. 389-401. 546 Osmanlı İstanbulu’nda Müstesnâ bir Ziyâretgâh: Eyüp Sultân Türbesi Feray Coşkun Freie Universität Berlin İslâm tarihinin en önemli sahâbe ve ensârlarından biri olarak bilinen Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ö. 668/669 civarı) İstanbul’daki türbesi, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de en çok ziyâret edilen ve kutsallığı en çok vurgulanan yerlerden biridir.1 Söz konusu türbe, Fâtih Sultan Mehmed’in hocası ve manevî rehberi Ak Şems ed-Dîn (ö.1459) tarafından keşfedildiğine inanılan mezârın üzerine inşâ edilmiştir. Türbe ve etrafında gelişen külliye, Osmanlı kaynaklarında “medîne-i Ebû Eyyûb”2 veya “kasaba-ı Hazret-i Hâlid”3 olarak geçen 1 Türbe ve Eyüp tarihiyle ilgili genel değerlendirmeler için bkz.Tülay Artan (der.), Eyüp: Dün/Bugün 11-12Aralık 1993 (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1993); Artan (der.), 18. Yüzyıl Kadı Sicilleri Işığında Eyüp’te Sosyal Yaşam (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1998). 1997-2006 yılları arasında Eyüp Belediyesi’nce düzenenlenen sempozyum bildirileri için bkz. http://ekitap.eyup.bel.tr:9600/sempozyum.html [Erişim Tarihi 3 Nisan 2009]. 2 Ömer Lütfi Barkan, İstanbul Vakıfları Tahrîr Defteri: 953 (1546) Târîhli (İstanbul: Baha Matbaası, 1970), 56. 3 A.g.e., 102. 547 OSMANLI İSTANBULU III Eyüp semtinin merkezi olmuştur.4 Bu makalede Eyüp Sultân olarak da bilinen türbenin Osmanlı İstanbulu’nda nasıl bir kutsal mekân haline geldiği ve Osmanlı ziyâret kültüründeki yeri özetlenmeye çalışılacaktır. a) Tarihsel Arkaplan Asıl adı Ebû Eyyûb Hâlid ibn Zayd ibn Kulayb en-Neccârî el-Ensârî olan sahâbe Yemen’in ünlü kabilesi Hazrec’in Neccâr soyundan gelmektedir. Hz. Muhammed’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicretini müteâkiben kendisini bizzât evinde konuk ettiği için onun mihmândârı olarak bilinir. Rivâyete göre Medine halkından birçok kimse, Hz. Muhammed’i evinde konuk etmek istemiş ancak o devesi nereye diz çökerse oraya konuk olacağını bildirmiştir. Devesinin Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinin önünde diz çökmesi üzerine de onun evinde kalmayı kabul etmiştir.5 Ebû Eyyûb’un yedinci yüzyılda Yezîd ibn Mu‘âviye (ö. 684) önderliğindeki takviye kuvvetleri ile Emevîlerin Konstantinopolis kuşatmasına katıldığı ve bu kuşatma esnasında vefât ettiği var sayılmaktadır.6 Her ne kadar kuşatmanın tarihselliğiyle ilgili tartışmalar olsa da,7 Arap kaynakları sahâbenin şehir surlarına yakın bir mev4 İdarî açıdan Büyükçekmece’den Sarıyer’e kadar uzanan bölgeyi kapsayan Eyüp’ün bir diğer adı da Hâslar Kazâsı idi. Galata ve Üsküdar ile birlikte sur dışı Osmanlı İstanbulu’nun bilâd-ı selâse denilen üç kazâsını oluşturuyordu. Tülay Artan, “Eyüp”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (bundan sonra TDVİA), 44 Cilt. (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1988-2013),12: 1-6. 5 Alfred Guillaume, The Life of Muhammad: A Translation of Ishaq’s Sirat Rasul Allah (Oxford: Oxford University Press, 2004), 228; E. Levi-Provençal, “Abu Ayyub Khalid b. Zayd b. Kulayb al-Nadjdjari”, The Encyclopaedia of Islam, 2. Baskı, 13 cilt. (Leiden: E. J. Brill, 1960-2008), 1: 108-109; Hüseyin Algül, “Ebû Eyyûb el-Ensârî,” TDVİA, 10: 123-125. 6 Robert G. Hoyland, In God’s Path: The Arab Conquests and the Creation of an Islamic Empire (Oxford: Oxford University Press, 2015), 109; James HowardJohnston, Witnesses to a World Crisis: Historians and Histories of the Middle East in the Seventh Century (Oxford: Oxford University Press, 2010), 489. 7 Cyril A. Mango ve James Howard-Johston söz konusu Emevî seferinin kuşatma yerine kısa süren bir dizi askerî çarpışma olarak görülmesi 548 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ zîye gömüldüğünü bildirmektedir. Gömülü olduğu yer konusunda bazı kaynaklar surların dibini,8 bazıları ise civârını9 işaret etmektedir. Bugünkü türbenin, surlara bir buçuk kilometre uzaklıkta olduğunu düşünürsek, kaynakların sahâbenin surlara çok yakın bir yere gömüldüğünden bahsetmeleri dikkat çekicidir. gerektiğini söylerken, Marek Jankowiak, bugüne kadar incelenmemiş bazı Bizans, Süryanî, Arap ve Latin kaynaklarını göz önüne alarak kısa dönem süren bir kuşatmanın söz konusu olduğunu tespit etmiştir. Jankowiak’a göre Emevî kuvvetleri 667’i 668’e bağlayan kış aylarında Kalkedon (Kadıköy)’a varmışlar, 668 yılının baharında şehri kuşatmışlar ancak kıtlık ve salgın hastalıklar nedeniyle 25 Haziran’da kuşatmayı kaldırmışlardır. Bkz. Marek Jankowiak, “The First Siege of Constantinople”, Constructing the Seventh Century (Paris: Association des Amis du Centre d’Histoire et Civilisation de Byzance, 2013), 237-320. Ayrıca bkz. Howard-Johnston, 302-304, 390, 490, 492; Cyril A. Mango (der.), Nikephoros, Patriarch of Constantinople: Short History (Breviarium) (Washington: Dumbarton Oaks Texts, 1990), 194. 8 Bazı Arap kaynakları surların dibine gömüldüğünü imâ etmek için “bi-aslı sûri’l-medîne”, “bi-aslı hısnı’l-Kustantîniyya“ veya “fî aslı sûri’l-Kustantîniyya” gibi ifâdeler kullanmışlardır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Muģammad Ibn Sa‘d azZuhrī, Kitāb aš-Šabaqāt al-Kubrā, der. Eugen Mittwoch ve Edward Sachau. 9 cilt. (Leiden: Brill, 1905-1940), 2:50; ‘Abdallāh ibn-Muslim ibn Qutaiba, Kitāb al-Ma‘ārif (Göttingen:Vandenhoeck und Ruprecht, 1850), 140; AlMas‘ūdi, Les prairies d’or: texte et traduction (Murūj az-zahāb), çev. C. Barbier de Meynard (Paris: Impr. Impériale, 1861-1878) 5: 62; Marsden Jones (der.), Kitāb al-maghāzi of al-Wāqidi (London: Oxford University Press, 1966), 161; Motahhar Ben Šâhir el-Maqdisî, Le Livre de la création et de l’histoire, 6 cilt, çev. ve der. Clement Huart (Paris: 1899-1919), 5: 117. The History of al-Tabari, çev. W. Montgomery Watt ve M. V. McDonald (Albany: State University of New York Press, 1987), 18: 94. 9 Bazı kaynaklar ise “fî cânibi sûrihâ” veya bi-l-kurbi min sûr” gibi ifâdeler kullanarak, mezârın surlara yakın bir konumda olduğunu işaret etmişlerdir. Bkz. Ibn-el-Athiri, Chronicon quod perfectissimum inscribitur, der. Corolus Johannes Tornberg, 11 cilt. (Leiden: E. J. Brill, 1851-76) 3: 382. Abū’l-Ģasan ‘Ali ibn Bakr al-Harawī, Guide Des Lieux de Pélerinage, çev. Janine SourdelThomine (Damascus: Institut Français de Damas, 1957), 127; cf. Josef W. Meri (çev.), A Lonely Wayfarer’s Guide to Pilgrimage: ‘Alī ibn Abī Bakr alHarawī’s Kitāb al-Ishārāt ilā Ma‘rifat al-Ziyārāt (Princeton: The Darwin Press, 2004), 145. 549 OSMANLI İSTANBULU III Aslında bazı Osmanlı kaynakları da Ebû Eyyûb’un mezârının surlara daha yakın bir mevkîde olduğuna dair rivâyetler içermektedir. Örneğin yazarı anonim 1491 tarihli Tevârîh-i Âl-i ‘Osmân’da Ebû Eyyûb’un iki sur arasında Bizans askerleri tarafından öldürüldüğüne dair bir anlatı mevcuttur.10 İdrîs-i Bitlisî (ö. 1521) Heşt-Bihişt adlı eserinde sahâbenin türbesi olarak biri sur içinde, diğeriyse surlara iki bin adım uzaklıkta iki farklı yerin ziyâret edildiğini, ancak Ak Şems ed-Dîn tarafından sur dışındaki yerin asıl mezâr olarak keşfedildiğini yazar.11 Arapça ve Osmanlıca anlatılar arasındaki farklılıklar ve türbenin Bizans topografyasıyla ilişkisi bu makâlede ele alınamıyacak kadar ayrıntılı bir konudur.12 Tüm farklılıklarına rağmen, kaynaklar Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mezârının Bizanslılar tarafından korunduğu ve ziyâret edildiği konusunda mutâbıktırlar. Kaynaklardaki bu motif, askerî açıdan başarısızlıkla sonuçlanan bir kuşatmanın, rûhânî açıdan bir zafer olduğunu imâ etmektedir. Başka bir deyişle, Bizans döneminde “Yeni Kudüs” olarak adlandırılan13 ve Hz. Meryem’in koruması altında görülen şehir,14 yeni bir azîze kavuşmuştur. 10 Friedrich Giese (çev. ve der.), Die altosmanischen anonymen Chroniken. 2 cilt. (Breslau/Leipzig: Selbstverl/Brockhaus, 1922/1925) 2: 136-144. Stefanos Yerasimos bu tip rivâyetlerin, Fatih’in merkezileşme politikalarına muhâlif “imparatorluk karşıtı” (anti-impériale ) bir söylemin parçası olduğunu iddiâ etmiştir. Bkz. Stéphane Yerasimos, Légendes d’Empire: La fondation de Constantinople et de Sainte-Sophie dans les traditions turque (Paris: Librairie d’Amérique d’Orient, 1990). 11 İdrîs-i Bitlisî, Heşt-Bihişt, der. Mehmet Karataş (Ankara: Bedav, 2008),78-79. 12 Bu konuda Yerasimos’un eserinin yanı sıra Paul Wittek ve Nuray Özarslan’ın makâlelerine de bakılabilir. Paul Wittek, “Ayvansaray, un sanctuaire privé de son héros”, Annuaire de I’Institut de Philologie et d’Histoire Orientales et Slaves (1951):505-526 ; Nuray Özarslan, “From the Shrine of Cosmidion to the Shrine of Eyüp Ensari”, Greek, Roman and Byzantine Studies 40 (1999): 379-399. 13 Paul Magdalino, “The History of the Future and Its Uses: Prophecy, Policy and Propaganda”, The Making of Byzantine History: Studies dedicated to Donald M. Nicol, der. Roderick Beaton and Charlotte Roueché (Aldershot: Variorum, 1993), 11. 14 Ayrıntılı bilgi için bkz. Averil Cameron, “The Theotokos in Sixth-century Constantinople: A City Finds its Symbol” , The Journal of Theological Studies 29 (1978): 79-108; Cyril A. Mango, “Constantinople as Theotokoupolis”, The 550 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ Birçok Osmanlı kaynağı mezârın zaman içerisinde kaybolduğunu ve fethin ardından, Fâtih’in ricâsı üzerine Ak Şems ed-Dîn tarafından bulunduğunu ifâde eder.15 Ak Şems ed-Dîn’e atfedilen “keşif ”, şehrin Osmanlılarca fethinin ilâhî olarak desteklendiğini vurgulamakta ve Ortodoks Hristiyanlığın merkezinde Müslüman kökenli bir kutsal yerin açığa çıktığını belirtmektedir. Tarihselliği tartışmalı olsa da, “keşif ”, şehrin “İslâmî” kimliğine referans olacak kadîm bir kök arayışını simgeler. Bizans Hristiyanları tarafından bile ziyâret edildiği söylenen türbe, Ak Şems ed-Dîn’e atfedilen “keşif ”le İslâmî özüne devredilmekte ve böylece yeni Osmanlı başkentinin en önemli kutsal mekânlarından biri haline gelmektedir. b) Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî Türbesi ve Câmii Osmanlı kaynaklarında türbeden ilk defa 1457 tarihli Fâtih vakfiyesinde bahsedilmektedir.16 Türbe, Eskişehir’deki Battal Gâzî ve Bursa’daki Emîr Buhârî (ö. 1430) türbeleri gibi sekizgendir. Kesme küfeki taşından yapılmış, kubbesi kurşunla kaplanmış ve iki kat pencere sistemiyle aydınlatılmıştır. Bu anlamda klasik dönem Osmanlı türbelerinin öncüsü olarak görülmüştür.17 Türbenin kubbesi ve iç duvârCult of the Mother of God in Byzantium, der. Leslie Brubaker and Mary B. Cunningham (Farnham; Surrey, Burlington, VT: Ashgate: 2011), 17-25. 15 Keşiften bahseden kaynaklar arasında Mustafâ Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’ını, Solakzâde Mehmed Efendi’nin Târîh-i Solakzâde’sini, Latîfî’ nin Evsâf-ı İstanbul’unu, Kıvâmî’nin Fetihnâme’sini, Hâfız Hüseyin Ayvânsarâyî’nin Vefeyât-ı Meşâyih’i ve Hadîkatü’l-Cevâmî’sini, Hüseyin Enîsî’nin Menâkıb-ı Ak Şems ed-Dîn’ini ve Evliyâ Çelebi’nin Seyahâtnâme’sini sayabiliriz. Keşif anlatıları kendi aralarında bu makâlede ele alınamayacak kadar ilginç farklılıklar göstermektedirler. Bu konuyu ele alan bir analiz için bkz. Feray Coşkun, “Sanctifying Ottoman Istanbul: The Shrine of Abū Ayyūb alAnŝārī”, Basılmamış Doktora Tezi, Freie Universität Berlin, 2015. 16 Fatih Mehmed II Vakfiyeleri (Ankara: Vakıflar Umum Müdürlüğü,1938), 338; Wittek, “Ayvansaray un sanctuaire privé de son héros”, 520; Kafesçioğlu, Constantinopolis/Istanbul, Constantinopolis/Istanbul: Cultural Encounter, Imperial Vision, and the Construction of the Ottoman Capital (University Park: The Pennsylvania State University Press, 2009), 47. 17 Aptullah Kuran, “Eyüp Külliyesi”, Eyüp: Dün/Bugün, 129-135, 129-130. Hüseyin Algül, Nihat Azamat, “Emîr Sultan Külliyesi”,TDVİA,11: 148-150. 551 OSMANLI İSTANBULU III larına işlenen âyetler, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin Osmanlı’daki imgesi hakkında aydınlatıcıdır. Örneğin kubbenin içerisine Âl-i İmrân sûresinin 193’üncü âyetinin yazılmış olması, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin sûrede bahsi geçen sâlih kimselerden olduğunu imâ etmektedir. Türbe duvârlarında Tevbe sûresinin 72, 100,117 ve 119’uncu âyetleri yazılıdır. Söz konusu âyetlerde muhâcirler ve ensârlar övülmekte, onlara ve onları izleyenlere cennet va‘at edilmektedir. Böylece Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin cennet sâkini olduğu işâret edilmektedir. Yaklaşık iki yıl sonra türbenin etrafına bir külliye inşâ edilmiştir. Câmi,18 medrese, derviş odaları (savâmî), imâret ve hamâmdan oluşan külliye 1459 yılı civârında tamamlanır.19 Ak Şems ed-Dîn ve öğrencileri için inşâ edilen derviş odaları, şeyhin memleketi Göynük’e gitmesinin ardından medrese öğrencilerine tahsîs edilir. Söz konusu külliye Osmanlı İstanbulu’nun en önemli dinî yapılarından biri olarak hizmet vermiştir. Osmanlı sultanlarının yanı sıra birçok Osmanlı devlet adamının da külliyeye katkıda bulunduğunu biliyoruz. Örneğin Çandarlı Halîl Paşazâde İbrâhîm Paşa (ö.1499), 1494 yılında türbe ve câminin paylaştığı iç avluya bir şâdırvân yaptırır.20 1580 yılında Sinân Paşa 18 Ayvânsarâyî’nin Hadîkatü’l Cevâmî‘ sinde anlattığına göre câminin girişinde “Çün sekizyüz altmışüç sâlinde bu / Câmi‘i Sultan Mehmed yaptı nev/ yazmaktaydı. Bu kitâbe câminin Hicrî 863, Milâdî 1458/1459 yılında inşâ edildiğini gösteriyor. Howard Crane (çev. ve der), The Garden of Mosques: Hafiz Hüseyin al-Ayvansarayî’s Guide to the Muslim Monuments of Ottoman Istanbul (Leiden; Boston: Brill, 2000), 269. Câminin mimârî özellikleri ve hakkında değerlendirmeler için bkz. Orhan Şaik Gökyay (der.), Evliya Çelebi Seyahatnâmesi: Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu Dizini. 1. Kitap. (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1996), 168; Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mi’mârîsinde Fâtih Devri, 855-886 (1451-1481) 4 cilt. (İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti 1989), 3: 353; Aptullah Kuran, “Eyüp Külliyesi”, 129-135; Semavi Eyice,” Eyüp Sultan Külliyesi”, TDVİA, 12: 9-12,10; Kafesçioğlu, 48. 19 Bu konuda bkz. Aşık Paşazâde, Osmanoğulları’nın Tarihi, çev. Kemal Yavuz, M. A.Yekta Saraç, 416; Tâcî-zâde Cafer Çelebi, Heves-nâme, der. Necati Sungur (Ankara: TKK, 2006), 118; Tursun Bey, Târîh-i Ebü’l-Feth der. A. Mertol Tulum (İstanbul: Baha Matbaası, 1977), 75. 20 Crane, The Garden of the Mosques, 271; M. Baha Tanman, “Kılıç Kuşanma Törenlerinin Eyüp Sultan Külliyesi ile Yakın Çevresine Yansıması”, II. Eyüp 552 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ (Koca Sinân)21 bu şâdırvânın üzerine bir köşk inşâ ettirir.22 Evliyâ Çelebi, mermer kolonlar üzerinde yükselen köşk ile türbe arasında iki çınarın bulunduğunu ve insanların bu çınarların gölgelerinde duâ ettiklerini söylemektedir.23 Bugün bu çınarlardan sadece biri günümüze ulaşabilmiştir. Türbedeki en önemli değişiklikler I. Ahmed (1603-1617) döneminde gerçekleşmiştir. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin sandûkasının gümüş şebeke ile çevrilmesi,24 türbede bulunan kuyunun tamîri, halkın kuyu suyuna erişimi için türbenin soluna bir sebîl yaptırılması25, türbe ile iç avlu arasına bir duvâr örülmesi ve türbeye hâcet pencesinin açılması hep bu dönemde gerçekleşen mekânsal değişikliklerdir.26 Her ne kadar birkaç takım değişiklikler geçirmiş olsa da, türbe Fâtih döneminde inşâ edilen halini genel hatlarıyla korumuştur. Ancak câmi 22 Mayıs 1766 depreminde27 zarar gördüğü için 1798 yılında yıkılarak, 1800 yılında tamamlanmak üzere Barok usûlünde tekrar inşâ edilir. Bu esnada iç avludaki medrese odaları, şâdırvân ve Sultan Sempozyumu Tebliğleri (İstanbul: Eyüp Sultan Belediyesi Yayınları, 1998), 76-93, 79. 21 Ayrıntılı bilgi için bkz. Ebru Boyar, Kate Fleet, A Social History of Ottoman Istanbul (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), 226-231. 22 Crane, The Garden of the Mosques, 270-271. Baha Tanman söz konusu köşkün türbeyi ziyâret eden sultan veya devlet adamlarının kullanımına tahsîs edilmiş olabileceğini düşünmektedir. Tanman, “Kılıç Kuşanma Törenlerinin Eyüp Sultan Külliyesi ile Yakın Çevresine Yansıması”,79-80. 23 Gökyay, 168. 24 Crane, The Garden of the Mosques, 276; Semavi Eyice, “Eyüp Sultan Külliyesi”, TDVİA, 12: 10. 25 Sebîl dönemin mimârbaşı Sedefkâr Mehmed Ağa (ö. 1617) tarafından yapılmıştır. Crane, The Garden of the Mosques, 270; Sedefkâr Mehmed Ağa ile ilgili olarak bkz. Howard Crane, Risāle-i Mi‘māriyye: An Early-Seventeenth-Century Ottoman Treatise on Architecture (Leiden; New York: Brill,1987), 7-12. 26 Ayrıntılı bilgi için bkz. Eyice, “Eyüp Sultan Külliyesi”, TDVİA, 12:11; Crane, The Garden of the Mosques, 270. 27 Depremde Eyüp’te zarar gören binâlar için bkz. Deniz Mazlum, 1766 Depremi: Belgeler Işığında Yapı Onarımları (İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, 2011), 53-55. 553 OSMANLI İSTANBULU III köşk yıkılmış, yıkılan şâdırvânın yerine avludaki çınar ağaçlarını dört yönden saran çim bir sofa ile yeni bir şâdırvân yapılmıştır. Şâdırvândaki her bir çeşme III. Selîm’in tuğrâsı ile tezyîn edilmiştir. Dış avlu genişletilmiş, imâm, türbedâr, mütevellî ve muvakkite tahsis edilecek dört oda inşâ edilmiştir. Dış avluya ayrıca, câminin ikinci katındaki hünkâr mahfiline ulaşan bir asma kat yapılmıştır.28 Türbeye ise ziyâretçileri yağmur ve kardan korumak maksadıyla bir sakıf eklenmiştir.29 II. Mahmûd döneminde, 1819 ve 1820 yılları arasında türbenin altındaki kuyu sularının taşmasını önlemek amacıyla türbenin altına bir dehliz açılmıştır.30 c) Eyüp’te Ölüm İnşâ edildiği ilk yıllardan itibaren türbenin etrafına gömülmekle ilgili büyük bir talep olduğu için, Eyüp aynı zamanda bir nekropole ev sahipliği yapmaktadır. Türbe civârına gömülmek istemenin altında yatan en büyük motivasyon Kıyâmet gününde Hz. Ebû Eyyûb’un kendisi ile birlikte dirilenlere şefâ‘at edeceğine dair inançtır. Örneğin, on altıncı yüzyılda yazılan yazarı anonim Menâkıb-ı Ebû Eyyûb elEnsârî ile Nûr ed-Dîn ‘Alî el-Ensârî el-Karafî’nin Kitâbü’n-Nefahât el-‘Abîr es-Sârî bi-Ehâdîs el-Ebû Eyyûb el-Ensârî’de İstanbul halkının Kıyâmet gününde Allah’ın karşısına Ebû Eyyûb ile birlikte çıkacağı ifâde edilmiştir.31 Türbe civârına en erken gömülenler arasında Fâtih’in sakâsı Mustafa Ağa (ö. 1455/1456), ünlü astronom ve matematikçi Alî Kuşçu (ö. 1474)32 ile türbenin ilk türbedârı Bayrâmî dervişi Yûsuf 28 Crane, The Garden of the Mosques, 276. 29 A.g.e., 275-276. 30 A.g.e., 276. 31 Menâkıb-ı Ebû Eyyûb el-Ensârî, Esad Efendi 2423, fol. 29a; Fatih 5437, fol. 58a; Nûr ed-Dîn Alî el-Ensârî el-Karafî’nin Kitâbü’n-Nefahât el-‘Abîr es-Sârî bi-Ehâdîs el-Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ayasofya 942, fol. 6b-7a. Her iki eser de Kanunî Sultan Süleymân döneminde yazılmıştır. 32 Alî Kuşçu ve mezârı ile ilgili bkz. Cengiz Aydın, “Ali Kuşçu”, TDVİA, 2: 408410; Crane, The Garden of the Mosques, 273. 554 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ ibn Şeyh Halîl (ö. 1512 civarı)33’i sayabiliriz. Ayrıca, Semiz ‘Alî Paşa (ö. 1565),34 Lâlâ Mustafâ Paşa (ö. 1580) ve Gürcü Mehmed Paşa (ö.1626) gibi devlet adamları da türbeye çok yakın bir konumda gömülmüşlerdir. Türbenin iki yanında ise Dârü’s-sa‘âde ağaları Mustafâ Ağa (ö. 1623) ile Hacı Beşîr Ağa (ö. 1746)’nın türbeleri bulunmaktadır.35 Dârü’s-sa‘âde ağalarının 1591’den itibaren Haremeyn vakıflarından sorumlu olduklarını ve özellikle on yedinci yüzyıldan itibaren, sarâyda çok güçlü bir konuma geldiklerini düşünürsek,36 Ebû Eyyûb’un türbesine bu kadar yakın mesâfede gömüldüklerine şaşırmamak gerekir. Ayrıca, I. Ahmed’in eşi ve II. Osmân’ın annesi Mâh-ı Fîrûz Hadîce Sultan (ö. 1628) türbenin arkasında, III. Ahmed’in kızı Sâliha Sultan (ö. 1778) ise dış avluda gömülüdür. Türbenin dış avlusundan Haliç’e doğru inen Câmi-i Kebîr Caddesi boyunca birçok önemli devlet adamına ait türbeler bulunmaktadır. Bu türbeler arasında Şeyhü’l-İslâm Mehmed Ebû’s-Su‘ûd Efendi (ö. 1574), Sokullu Mehmed Paşa (ö. 1579),37 Hoca Sa’d ed33 Crane, The Garden of the Mosques, 273; Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf (İstanbul: İz Yayıncılık, 2003), 247, 258. 34 Crane, The Garden of the Mosques, 271. 35 Beşîr Ağa türbenin iç avlusuna iki tane mahfil yaptırmış ancak bu mahfiller câminin III. Selîm döneminde yeniden inşâsı sırasında kaldırılmışlardır. Beşîr Ağa ayrıca 1735 yılında Eyüp’te kütüphâne, sıbyân mektebi, mescid ve sebîlden oluşan bir külliye inşâ ettirmiştir. Bkz. Jane Hathaway, Beshir Agha, Chief Eunuch of the Ottoman Imperial Harem (Oxford: One World, 2005), 4551; 113-114; Abdülkadir Özcan, “Beşir Ağa, Hacı”, TDVİA, 5: 555; Crane, The Garden of the Mosques, 270, 303; İsmail E. Erünsal, “Beşir Ağa Kütüphanesi”, TDVİA, 6: 4. 36 Amy Singer, Constructing Ottoman Beneficence: An Imperial Soup Kitchen in Jerusalem, (Albany: State University of New York Press, 2002), 36. 37 Sokullu Mehmed Paşa burada ayrıca medrese, kütüphâne ve on dokuz tane öğrenci odasından oluşan bir külliye yaptırmıştır. Paşa, çocuklarıyla beraber aynı türbeyi paylaşmaktadır. Ancak külliyenin yapımına katkıda bulunan eşi ‘İsmi’hân Sultan (ö.1585) babası II. Selîm’in Aya Sofya’daki türbesine gömülmüştür. Bkz. Selanikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selanikî, der. Mehmed İpşirli, 2 cilt. (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1989), 1: 155-156; Sevgi Parlak, “Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi”, TDVİA, 37: 358-359; Jean-Louis, Bacqué-Grammont, StelæTurcicæ II, Cimetières de la mosquée de Sokollu Mehmed Paşa à Kadırga Limanı, de Bostancı ‘Ali et du türbe de Sokollu 555 OSMANLI İSTANBULU III Dîn (ö.1599), Palak Mustafâ Paşa (ö.1534), Siyâvuş Paşa (ö.1602),38 Mîr-i Mîrân Mehmed Paşa (ö. 1589) ve Ferhâd Paşa (ö.1595) türbelerini sayabiliriz. Hz. Ebû Eyyûb türbesinin iç avlu kapısından çıkıldığında karşımıza çıkan iki sokak boyunca da imparatorluk elitine ait birçok türbe görülmektedir. Bunlardan biri Bostan İskelesi’ne doğru inen ve cülûs yolu olarak bilinen sokaktır. Bu sokak üzerinde, III. Selîm’in annesi Mihr-i Şâh Sultan (ö.1805) ile III. Mustafâ’nın kızları Hadîce Sultan (d.1822) ve Beyhân Sultan (d. 1824)’ın türbeleri vardır. Hemen yanlarında ise Mihr-i Şâh Sultan tarafından 1792’de inşâ ettirilen ve hâlen hizmet veren imâret bulunmaktadır.39 Biraz aşağıda sağda ise II. Mahmud’un kızı ‘Âdile Sultan (ö. 1899) ile eşi Mehmed ‘Alî Paşa (ö.1868) ve Sadrazam Hüsrev Paşa (ö.1855) ’nın türbeleri göze çarpar. Beybaba adlı diğer sokakta birçok türbenin yanı sıra Âyâs Paşa (ö.1539), Pertev Mehmed Paşa (ö.1572) ve Nişâncı Ferîdûn Ahmed Paşa (ö.1583) gibi önemli devlet adamlarının türbeleri bulunmaktadır. Beybaba Sokağı’nın açıldığı Sultan Reşâd Caddesi üzerinde ise Sultan V. Mehmed Reşâd’ın türbesi görkemli bir şekilde karşımıza çıkar. Sultan Reşâd Eyüp’e gömülen tek sultandır. II. Bâyezîd’in de buraya gömülme arzusunda olduğu bilinmektedir.40 Mimâr Sinân, Eyüp’te birçok türbe ve külliyenin inşâsında bulunmuştur. Bunlar arasında II. Selîm’in kızı Şâh Sultan (ö.1580) ve eşi Zâl Mahmûd Paşa (ö. 1580)’ nın türbelerinin bulunduğu Zâl Mehmed Paşa à Eyüb (Istanbul: Deutsches Archäologisches Institut; Tübingen: Ernst Wasmuth Verlag, 1990), 29-53; Aptullah Kuran, Sinan: The Grand Old Master of Ottoman Architecture (Istanbul: Institute of Turkish Studies, 1987), 135-136. 38 Zeynep Hatice Kurtbil,“Siyavuş Paşa Türbesi”, TDVİA, 37: 315-316. 39 Sevgi Parlak, “Mihrişah Vâlide Sultan Külliyesi”, TDVİA, 30: 42-44. 40 Klaus Kreiser, “Istanbul, die Wahre Stadt der Muslime: Betrachtungen zu den Gräbern der osmaniche Sultane und zur politischenVerwendung von Gräbern durch die Dynastie” in Cimetières et Traditions Funèraires dans Le Monde Islamique (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1996), 10; Eldem, Death in Istanbul: Death and Its Rituals in Ottoman-Islamic Culture, çev. ve der. Ceyda Eldem (İstanbul: Ottoman Bank Archives and Research Centre, 2005), 32. 556 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ Mahmûd Paşa külliyesi41, Defterdâr Mahmûd Efendi (ö.1546),42 ve Nişâncı Celâlzâde Mustafâ Paşa (ö.1567)43 külliyelerini sayabiliriz.44 Bu külliyelerin yanı sıra, Eyüp’te ayrıca birçok tekke inşâ edilmiştir. Her ne kadar hepsi günümüze ulaşmamış olsa da, bu tekkelerin zamanında İstanbul’un dinî hayatını büyük oranda canlandırdığı bilinmektedir. Örneğin Balçık Tekke45 Halvetîye, Cafer Paşa Tekkesi Kâdirîye, Halvetîye ve Sa‘dîye46, Şeyh Merkez Efendi Tekkesi Sünbilîye47, Baba Haydar Tekkesi Nakşibendîye48, Ümm-i Sinân 41 1577 ve 1590 arasında inşâ edilen külliye, Eyüp’ün en büyük külliyesidir. Şâh Sultan ve Zâl Mahmûd Paşa mal varlıklarının üçte birini bu külliyenin inşâsına ayırmışlardır. Bkz. Gülru Necipoğlu, The Age of Sinan: Architectural Culture in the Ottoman Empire (Princeton: Princeton University Press, 2005), 372; Semavi Eyice, “Eyüp’te Zal Mahmud Paşa Camii”, Tarihi Kültürü ve Sanatıyla 5. Eyüp Sempozyumu (İstanbul: Eyüp Belediyesi Yayınları, 2002), 12-21. 42 Defterdâr Mahmûd Efendi’nin aynı zamanda hattât oluşunu temsîlen câmi minâresinin ucuna bir hokka ve kalem konulmuştur. Külliye 1766 depreminde zarar görmüştür. Semavi Eyice, “Defterdar Camii ve Türbesi”, TDVİA, 9: 97. 43 Celâlzâde Mustafa Paşa hakkında bkz. Celia J. Kerslake, “Celâlzâde Mustafa Çelebi”, TDVİA, 7: 260-262. 44 Crane, The Garden of the Mosques, 313-314. 45 Tekke, Alibeyköy ve Kağıthâne’den gelen balçığın bu civârda toplanmasından dolayı bu ismi almıştır. M. Baha Tanman, “Balçık Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 8 Cilt. (İstanbul: Kültür Bakanlığı/Tarih Vakfı, 19931995), 2:16. Ayrıca bkz. Crane, The Garden of the Mosques, 300-301. Atilla Çetin, “İstanbul’daki Tekke, Zaviye ve Hankahlar Hakkında 1199 (1784)Tarihli Önemli bir Vesika”, Vakıflar Dergisi 13 (1981): 583-590, 587. 46 A.BilginTurnalı, “Câfer Paşa Tekkesi”, TDVİA, 6: 555. 47 Bu tekke 1537’de I. Selîm’in kızı Şâh Sultan (ö. 1572) tarafından Mimâr Sinân’a yaptırılmıştır. Crane, The Garden of the Mosques, 279-280; Necipoğlu, The Age of Sinan, 293-294. 48 Kanunî tarafından Şeyh Haydar Semerkandî (ö.1550) için yaptırılmıştır. Özellikle Orta Asya’dan gelen birçok hacı adayının bir süre burada kaldığı bilinmektedir. Haşim Şahin, “Klasik Çağ Osmanlı İstanbul’unda Nakşibendîlik: Eyüp’te Baba Haydar Örneği”, Tarihi Kültürü ve Sanatıyla 7. Eyüp Sempozyumu (Eyüp: Eyüp Belediyesi Yayınları, 2003), 414-419; Hamid Algar, “Baba Haydar”, TDVİA, 4: 367, M. Baha Tanman, “Baba Haydar Camii ve Tekkesi”, TDVİA, 4: 367-368. 557 OSMANLI İSTANBULU III Tekkesi Sinânîye49, Bahâriye Mevlevîhânesi50 Mevlevîye, Karyağdı Tekkesi Bektaşî ve Nakşibendîye ile ilişkili yapılardır.51 Nakşibendîliğin Müceddidî kolundan gelen Şeyh Murâd (ö.1719) için 1760’da kurulan ve adını taşıyan tekke ise Nakşibendîlerin yanı sıra Melâmî, Bayrâmî, Mevlevî ve Bektaşîlerin de buluşma yeri olmuş, Orta Asya ve Hindistan’dan gelen birçok Nakşibendî’yi ağırlamıştır.52 Bugün Eyüp’te bulunduğu sokağa ismini veren Kalenderhâne ise 1743 yılında Şeyh Murâd Tekkesi’nin müdâvimlerinden Bayrâmî-Melâmî arîfi Lâ‘lîzâde ‘Abdü’l-Bâkî Efendi (ö.1746) tarafından yaptırılmıştır.53 Nakşibendîliğin Hâlidîyye kolundan ise Eyüp merkezde iki tekke bulunmaktadır. Bunlar Sultan Reşâd türbesi ile aynı sokakta yer alan Hüsrev Paşa (ö.1855)54 ve Hasan Hüsnü Paşa (ö.1903) tekkeleridir.55 49 Halvetîye’nin bir kolu olan Sinânîye Ümm-i Sinân (ö.1568) tarafından kurulmuştur. Ümm-i Sinân tekke tevhîdhânesinin mihrâbının arkasındaki odada gömülü olduğu için bu tekke aynı zamanda Sinânîye’nin âsitânesidir. Bkz. M. Baha Tanman, “Ümmî Sinan Tekkesi”, TDVİA, 42: 311-313. 50 Tanman, “İstanbul Mevlevihaneleri”, Osmanlı Araştırmaları 14 (1994): 177-183, 178; M. Baha Tanman, ”Bahariye Mevlevihanesi”, TDVİA, 4: 471-473. 51 Tekkeyle ilgili olarak bkz. Nicolas Vatin, Thierry Zarcone, “İstanbul’da bir Bektaşi Tekkesi: Karyağdı (Eyüp) Tekkesi”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi 11 (1999): 1-13. 52 Halil İbrahim Şimşek, “Murad Buhârî”, TDVİA, 31: 185-187; M. Baha Tanman, “Şeyh Murad Tekkesi”, TDVİA, 39: 62-64. 53 Nihat Azamat, “Lâ‘lîzâde Abdülbâki”, TDVİA, 27: 90-92. Crane, The Garden of the Mosques, 297; Ekrem Işın, “Bir İmparatorluk Tarihinde Tarikat Üzerine Toplumsal Tarih Notları”, Saltanatın Dervişleri, Dervişlerin Saltanatı (İstanbul: Pera MüzesiYayınları, 2007),12-40, 36; Thierry Zarcone, “Kalenderhane Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 4: 398-399. 54 Halil İnalcık, “Hüsrev Paşa, Koca”, TDVİA, 19: 41-45. Ayrıca bkz. Yüksel Çelik, Şeyhü’l-Vüzerâ Koca Hüsrev Paşa: II. Mahmud Devrinin Perde Arkası (Ankara: TTK, 2013). 55 Baha Tanman, “Hüsrev Paşa Külliyesi”, TDVİA, 19: 48-49; Atilla Çetin, “Hüsrev Paşa Kütüphanesi”, TDVİA, 19: 51-52; Baha Tanman, “Hasan Hüsnü Paşa Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 3: 565. 558 OSMANLI İSTANBULU’NDA MÜSTESNÂ BİR ZİYÂRETGÂH: EYÜP SULTÂN TÜRBESİ d) Sultanların Türbe Ziyâretleri Ebû Eyyûb el-Ensârî türbesi, kuruluşundan itibaren, Osmanlı sultanlarının en çok ziyâret ettikleri kutsal mekânlardan biri olmuştur. Örneğin I. Selîm (1512-1520), Safevîlere karşı sefere çıkmadan56, Kanunî Sultan Süleymân (1520-1566) 1521’de Belgrad ve 1566’da Zigetvar’a gitmeden,57 III. Mehmed (1595-1603) ise 1596’da Macaristan seferi öncesinde türbeyi ziyâret etmişlerdir.58 Şüphesiz, bu ziyâretler, askerî başarı için sahâbenin himmetini almaya yöneliktir. Askerî zaferler için türbeden beklenen himmet özellikle Zigetvar Seferi’nde çok belirgindir. Hicrî 17 Şevvâl 973 (Miladî 7 Mayıs 1566) tarihli hükümde İstanbul’daki ‘ulemâ, huffâz ve kurrâdan Eyüp Câmii’nde toplanarak Kur’ân’dan bir cüz okumaları ve Osmanlı ordusunun zaferi için duâ etmeleri istenmiştir.59 Osmanlı sultanları türbeyi, tahta çıkmalarının ardından da ziyâret etmişlerdir. Meselâ II. Selîm tahta çıktıktan sonra ve Zigetvar seferinde vefât eden babasının naaşını almak için Belgrad’a gitmeden önce,60 III. Murâd ise tahta çıktıktan on gün sonra, türbeyi ziyâret etmiştir.61 Sultanların türbeyi ziyâretleri konusunda bahsedilmesi gereken en önemli mesele şüphesiz ki türbede yapılan kılıç kuşanma (taklîd-i seyf ) törenleridir. Törenlerin türbede yapılmaya tam olarak 56 Nicolas Vatin, Gilles Veinstein, Le Sérail ébranlé: Essai sur les morts, dépositions et avènements des sultans ottomans (xive-xix e siècle) (Paris: Fayard, 2003), 307. 57 Zeynep Tarım Ertuğ, XVI. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde Cülus ve Cenaze Törenleri (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1999),100; Nicolas Vatin, “Aux Origines du pèlerinage à Eyüp des Sultans Ottomans”, Turcica: Revue d’Études Turques 27 (1995): 91-99, 96. 58 Nicolas Vatin, “Aux Origines”, 97; Necipoğlu, “The Age of Sinan”, 67. 59 5 Numaralı Mühimme Defteri: 973/1565-1566: Özet ve İndeks (Ankara: Başbakanlık Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başbakanlığı, 1994), no. 1555, 249-250. 60 Vatin, Le Sérail ébranlé, 263; 308. Baha Tanman, “Kılıç Kuşanma Törenlerinin Eyüb Sultan Külliyesi ile Yakın Çevresine Yansıması”, 77. 61 Selanikî’nin bildirdiğine göre Sultan ayrıca I. Selîm, Fâtih, Kanunî Sultan Süleymân, II. Bâyezîd ve II. Selîm’in türbelerini de ziyâret etmiştir. Selanikî Mustafa Efendi, 1: 105-106. 559 OSMANLI İSTANBULU III ne zaman başlandığı bilinmemekle birlikte, Osmanlı kaynaklarında en erken tören bahsi I. Ahmed dönemine aittir.62 III. Mehmed’in 20 Aralık 1603’te otuz yedi yaşında vefâtı üzerine, on üç yaşında tahta çıkan oğlu I. Ahmed için, 3 Ocak 1604 yılında Ebû Eyyûb el-Ensârî türbesinde kılıç kuşanma töreni düzenlenmiştir. Henüz sünnet bile olmadan ve sancağa gitmeden tahta çıkan I. Ahmed için böyle bir tören düzenlenmesine ihtiyaç duyulması, onun deneyimsizliğini örtmek ve meşruluğunu vurgulamak ile ilgili olmalıdır.63 Mustafâ Sâfî’nin Zübdetü’t-Tevârîh’inde anlattığı üzere, Sultan deniz yoluyla Eyüp’e gelerek Şeyhü’l-İslâm Ebû’l-Meyâmin Mevlânâ Mustafâ Efendi (ö.1606) tarafından kılıç kuşandırılmıştır.64 Şeyhü’l-İslâm’ın yanı sıra, Hz. Muhammed soyunun en önemli temsilcisi sayılan nakîbü’l-eşraf veya devrin en önemli şeyhinin de sultanlara kılıç kuşandırılabildiğini not etmek gerekir.65 Sultanlar türbeye
Benzer belgeler
Kenan Yıldız - Osmanlı İstanbulu
Mayıs Üniversitesi tarafından 2014 yılında yayımlanmış ve araştırmacıların istifadesine sunulmuştur.
Elinizdeki kitap Türkiye ve dünyanın önde gelen üniversitelerinden bilim adamlarının katılımıyla...
1494-1559 talyan Sava lar ve Osmanl Devleti`nin
Elinizdeki kitap Türkiye ve dünyanın önde gelen üniversitelerinden bilim adamlarının katılımıyla 25-26 Mayıs 2015 tarihlerinde
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Altunizade kampüsünde düzenlenen
üçüncü...
bildiriler - Bodrum Belediyesi
Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ali Akyıldız’a şükranlarımı ifade etmekle yetineceğim.
Osmanlının son döneminde üst düzey idari görevlerde bulunmuş ve İslam hukuk nazariyatına dair değerli eserler kale...