Sözün Büyük Önemi - Gönül Sohbetleri
Transkript
Sözün Büyük Önemi - Gönül Sohbetleri
Gönül Sohbetleri 7 Sözün Büyük Önemi Yunus Emre’nin çok bilinen, çok söylenen güzel bir şiiri vardır: Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı, Yağ ile bal ide bir söz. Çocukluğumuzdan beri işitiriz. “Dil yarası kılıç yarasından daha ağırdır” derler. Bazen kılıç yarası bir süre sonra iyileşebilir. Ama bazen sözle açılan yaralar ölümle bile bitmez, mânevi âleme intikal eder. Bazen bir söz, hassas, dertli, yaralı, kolu kanadı kırılmış bir insanı ölüme bile götürebilir. İstihza dolu bir bakış, alaycı bir gülüş, bir küçük görme, bir hakir görme, nice insanların ölümüne sebep olmuştur. Aynı şekilde, anlayış dolu, sevgi dolu, şefkat dolu bir söz ve o sözün İslamî edep, incelikle 8 Gönül Sohbetleri ifade edilişi, intihar etmek isteyen bir insanı ölümden döndürmüştür. Senelerce, senelerce evveldi. Bir akşam Danıştay’dan çıkmış, köşedeki büfeye gitmiştim. Önümde iki kişi vardı. Sıramı beklemek için kuyruğa girdim. Önümde bekleyen genç bir insandı. Soğuk bir kış günüydü. Üzerinde kalın bir palto vardı. Büfeciye döndü, iki tüp aspirin istedi. Çıkan ses beni ürpertti. Normal bir ses tonu gibi değildi. Sanki ölüme giden bir insanın iç dünyasından gelen bir çığlıktı. Tir tir titredim. O anda bana öyle geldi ki, bu genç adam bu iki tüp aspirini içerek intihar edecekti. Düşündüm, ne yapabilirdim? Elimden ne gelirdi? Yanına yaklaştım. Elimi omzuna koydum, “Bak yavrum,” dedim. “Şu karşıdaki binayı tanıyor musun?” “Evet,” dedi genç adam. “Tanıyorum. Danıştay Başkanlığı.” “İşte,” dedim, “benim eşim orada savcı. Geçen hafta bir gün başı ağrıyor, bir aspirin alıyor. O bir aspirin, ülseri olduğu için mide kanamasına sebep oldu. Bir hafta çekti.” Biraz daha yaklaştım. “Aman yavrum,” dedim. “Dikkatli ol. Allah seni korusun.” Sonra sırtını sıvazladım, gönderdim. Sıra bana geldi. Alacağımı aldım ve evime gittim. Aradan üç gün geçti. Bir öğle vakti idi. Heyetten yeni çıkmıştık. Yorulmuştum. Dinlenmek için odama çekilmiştim. Biraz sonra kapı çalındı. O akşam büfede gördüğüm genç adam başını uzattı. “Efendim, müsaadenizle girebilir miyim?” dedi. “Buyurun efendim,” dedim. Elinde bir buket çiçek vardı. “Müsaade ederseniz, verebilir miyim?” dedi. Hayrola der gibi yüzüne baktım. Anlamıştı. “Efendim,” dedi. “Üç gün evvel büfeden, intihar etmek için iki tüp aspirin aldım. Niyetim hepsini içip hayatıma son vermekti. Fakat siz öyle sıcak, öyle yumuşak bir davranışla elinizi omzuma koydunuz ki, kalın paltoma rağmen yüreğinizin sıcaklığını ta içimde duydum. Yolda hep bunu düşündüm. Daha Gönül Sohbetleri 9 eve gelmeden kararımı vermiştim. Madem dedim, hayatta böyle yüreği insan sevgisi ile dolu kimseler var, o halde bu hayat yaşanmaya değer. Size teşekkür etmeye geldim. Lütfettiniz, makamınızda kabul ettiniz. Artık müsaade isteyebilir miyim?” Ayağa kalktı, gözleri yaşla doldu. Ben de çok heyecanlanmıştım. Ağlamaya başIadım. Birbirimize sarıldık ve Allah’tan sağlık, afiyet ve mutluluklar diledik. Efendim, sözden bahis açılınca aklıma hemen yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’deki o ürpertici Âyet gelir. Cenab-ı Hak Musa Peygamberi, Firavun’u Hak’ka davetle görevlendiriyor. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken, yumuşak ve tatlı söyle” buyuruyor. Söz o kadar önemli ki, yine gözümün önünde bir hatıram canlanıyor. Dört yaşımdaydım. Rahmetli anneciğim öğretmendi. Bir gün akşam okuldan eve gelirken, bir defter ve bir kalem getirdi. Bana döndü. “Oğlum,” dedi. “Otur, dediklerimi yaz.” Üç buçuk yaşımda iken okuma yazma öğrenmiştim. Komşumuz Şaziye Hanım teyzenin üç kızı vardı. Üçü de öğretmendi. Ben her sabah elimde kâğıt kalem gider, “Bana okuma yazma öğretin” derdim. Kızarlardı. “Git çocuk başımızdan,” derlerdi. “Biz hazırlanacağız, okula yetişeceğiz. Sırası mı şimdi?” Baktılar başa çıkılacak gibi değil. Bendeki okuma yazma aşkı o kadar büyük ki, kapıdan kovsalar, bacadan gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim. Teşekkür ederek ayrıldım. Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem konuşmaya başladı. “Oğlum, Allah’ın ve Peygamber’in inan dediklerinden başka bir şeye inanma.” “Şimdi,” dedi, “defter bitinceye kadar bu 10 Gönül Sohbetleri cümleyi yazacaksın.” Anlamamıştım. Ama annemi kırarım, incitirim düşüncesiyle bir şey demedim ve yazmaya başladım. Defter bitinceye kadar o cümleyi tekrarladım. Beni yakînen tanıyanlar bilirler. Sohbetlerde bir soru sorulduğu zaman cevabım ya Âyetle, ya Hadisle olur. Hayatımda hiçbir gün, bu benim düşüncem, ben böyle düşünüyorum, demedim. Bundan sonra da demekten Allah’a sığınırım. Ben kim oluyorum ki? Rahmetli Anneciğimin o cümleyi yüzlerce defa yazdırmasındaki amaç, o fikrin ömür boyu kafamdan silinmemesi idi. Nur içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’in şefaati üzerine olsun. Hayat boyu karşılaştığım nice meseleIerde, anneciğimin yazdırdığı o cümle bana ışık tuttu, yol gösterdi, rehber oldu. Gerek sohbetlerimde, gerek konferanslarımda, bıkmadan, usanmadan söylediğim bir Hadis-i Şerif var. “Ya hayır söyle, yahut sus.” Yıllarca düşündüm. Bu bir tek Hadis’in uygulanması günlük hayatta insana nice ufuklar aştırır. Nice müşküllerini halleder. Nice problemlerini çözer. Bu Hadis-i Şerif’in uygulandığı ailelerde bir kere olsun, münakaşa, kavga, gürültü olmaz. Nur içinde yatsın, Rahmetli eşim Rânâ Hanımla kırk dört yıl evli kaldık. Bu süre içinde bir kere bile bizim evde bir tartışma olmadı. Bir dargınlık, bir kırgınlık olmadı. Danıştay’da otuz dokuz yıl çalıştım. İlk günden itibaren bu Hadis-i Şerif’i uyguladım. Hiç kimseyle, ama hiç kimseyle en ufak bir münakaşam, sürtüşmem, dargınlığım olmadı. Ben, bu Hadis’in yaşandığı bir toplumun bireyleri arasında, yaşamın her bölümünde, sulh, sükûn, huzur, mutluluk, güzellik olacağına, bütün kalbimle inanıyorum. Lütfen konuşurken çok dikkâtli olalım. Muhatabımız Gönül Sohbetleri 11 ister bir insan, ister bir hayvan, ister bir bitki, ister bir eşya olsun, daima saygılı, edepli, kibar olalım. Beni tanıyanlar, Paşa Dede Hazretleri’nin nasıl, Edip Atam beyin torunu Deniz’e, saygılı, edepli, ihtiramla ayağa kalktığını hatırlarlar. Bazen beş yaşındaki bir çocuğun kalbinde kaba bir sözle açılacak yaranın, ömür boyu devam edeceğini düşünebilir misiniz? Ben evet diyorum ve o çocuğun kendim olduğunu söylüyorum. Hayat, sandığımızdan çok daha ince nüanslarla birbirine bağlı, muhteşem bir kompozisyon. Hiçbir şey unutulmuyor. Olaylar geçip gidiyor, şuuraltında izleri bazen mezarda da, ikinci hayatta da devam ediyor. Aman dikkatli olalım. Bazen bir tek kelimenin, bir insanın inancını, hayat görüşünü, yaşama felsefesini kökünden değiştirdiğini görüyoruz. Evet, sözün gelişi söylemedim. Bir tek kelime bu işi yapabiliyor. Bazen bir tebessüm bütün dünyayı dolaşıyor. Bu cümleyi bir televizyon sohbetinde farkında olmadan kullanmışım. Ertesi gün İstanbul’dan Psikolog Suna Tanaltay Hanım telefon etti. Bu sözü çok beğendiğini, beni kutladığını söyledi. “Efendim,” dedi. “Müsaade ederseniz bu sözü ben de yazılarımda kullanabilir miyim?” İlgisine ve iltifatına tekrar tekrar teşekkür ettim. Evet, bir tebessüm bazen bütün dünyayı dolaşıyor, ama aynı şekilde acı bir söz de. Hatta ben, bu dünya ile sınırlı kaldığını sanmıyorum. Günümüzde Alzheimer hastalığı gittikçe yayılıyor. Günlük hayatımıza giriyor. Çevreden mütemadiyen işitiyorum. Acaba sayın doktorlar bunun sebebini hiç düşünüyorlar mı? Bana öyle geliyor ki, beyne giden negatif ışınlar, insan ruhunu allak bullak ediyor. Beyin görevini yapamaz oluyor. Ne yazık ki ülkemizde gazeteler, televizyon kanalları, birkaç istisna dışında, zehir saçıyorlar. Diziler, eğlence programları, artık utanç verici düzeyi de aştı. Bir felâket halini aldı. Ne yazık ki sorumlular tam bir vurdum- Gönül Sohbetleri 12 duymazlık, sorumsuzluk içinde omuz silkiyorlar. İlgilenmiyorlar bile. Hepimiz bir geminin içindeyiz. Gemi batarsa hepimiz boğulacağız. Ne yazık ki, kimse çıkıp da; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demiyor. Okul cinayetleri nasıl ilgililere saçlarını, başlarını yoldurtmuyor, uykularını kaçırmıyor, hayretler içindeyim. Bunlar hep televizyonlardaki dizilerin sonucu. Ekilen zehirli tohumlar meyvelerini veriyor. Eskiden ailelerde güzel sohbetler olurdu. Güzel kitaplar okunurdu. Güzel evliyâ hikâyeleri anlatılırdı. Şimdi sadist bir duyguyla, genci, ihtiyarı, kadını, erkeği o aptal kutusunun önüne doluşuyorlar günlük zehirlerini almak için. Oysa ki, bu dünya bir misafirhâne. Hepimiz gelip geçici misafirleriz. Şu anda doğumevinde yeni doğan bir bebeğin bile topu topu ne kadar ömrü var ki? Neden şu sayılı günlerimizi, sevgiyle, saygıyla, incelikle, ihlâsla, yardımla, hizmetle geçirmeyelim? Neden mânâ âlemine geçeceğimiz anda, eyvah, yanlış yaşadık, pişman olduk diyelim. Neden biz de Yunus Emre gibi, “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”, “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” demeyelim. Neden biz de “Sevmek devam eden en güzel huyum” demeyelim. Neden, “Gelin canlar bir olalım” demeyelim. Allah’ın selâmı üzerinize olsun... Gönül Sohbetleri 13 Tevhidin Güzelliğinde Yaşamak İnsanlar görüyoruz, hayata sürekli olarak tek yönlü pencereden bakıyorlar. Onlar için her şey donmuş, statik, belli kalıplar içinde. Adeta kemikleşmiş bir yaşam tarzları var. Bir ömür boyu aynı hareketler tekrarlanıyor, aynı sözler söyleniyor, düşünce adı altında, aynı kalıplar öne sürülüyor. Ve bu kimseler aydın, entelektüel olduklarını sanıyorlar. Kolay kolay da adam beğenmiyorlar. İnsana sevgi, insana saygı, hoşgörü, edep, incelik, zarâfet onların dilinde olmayan kelimeler. Ve ne yazık ki ömürleri böyle akıp geçiyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca böyleleri için; “Öyle dalmış ki asırlar süren uykusuna, Uyandırmazsan, uyanacak değil...” der. Hepiniz çevrenizde böyle kimseler görüyorsunuzdur. Bu, yalnız bizim ülkemizde, bizim çevremizde değil, çağlar boyunca hep böyle olmuş. Bir dönem olmuş, insanlar dünyaya yalnız mâneviyatı yaşadıklarını sanarak tek yönlü bakmışlar. Ortaçağ 14 Gönül Sohbetleri Avrupası’nda karanlıklar içinde yaşayan insanlar, dış dünyadan, maddeden, vücuttan öyle tiksinmişler ki, adamlar yıkanmayı bile bırakmışlar. Bu tek yönlü görüşler, insanlık kültür tarihi incelenecek olursa hep yön değiştirmiş. Bazen hedef mânâ olmuş, bazen madde olmuş. Günümüzde de bu kültür dışı gidiş hâlâ devam ediyor. Materyalist olduklarını ileri süren birtakım zavallılar, hayata yalnız kışrından, kabuğundan, dışından bakıyorlar. İnsanı insan eden, insanı hayvanlıktan kurtarıp, Hz. İnsan çizgisine götüren mânevi güzelliklere sırt çeviriyorlar. Hatta düşman oluyorlar. Bunlar ne kadar çirkin, ne kadar üzücü durumlar. Hatta insanlık kültürü adına yüz kızartıcı, utanç verici görünümler. Nice yüzyıllar, insanlık nefis problemi ile uğraşmış. Bir “nefsi öldürmek” diye tutturmuşlar, her şey buna göre ayarlanmış, şekillenmiş, biçim almış. Bugün hâlâ Avrupa’yı gezenler bilirler, pek çok yerde manastırlar var. Hayata küsen, hayatla barış, biliş, güzellik içinde yaşayamayan nice insanlar, oralara tıkılıp güya tekâmül etmeye çalışıyorlar. Zavallı insanlar. Manastırlarda, oradaki sevgiden uzak, saygıdan, edepten, incelikten, sanattan uzak havası içinde, nasıl gelişecekler, tekâmül edecekler? İnsan kelimesi üns kökünden geliyor. Ünsiyet yakınlık, beraberlik, bir arada olmak, birbirine sevgi, saygı duymak. Hayat boyu dikkat ettim, ünsiyetten uzaklaşanlar insanlıktan da uzaklaşıyorlar. Nice insan, nefsimi öldüreceğim diye kendine eziyetler etmiş, işkenceler yapmış. Amaç hep nefsi öldürmek. Ama ne hikmetse, Resulullah Efendimiz gelinceye kadar kimse bu işin içinden çıkamamış. Kâinatın Efendisi her konuda olduğu gibi bu konuyu da vuzûha, ışığa, aydınlığa kavuşturuyor. Buyuruyor ki; Gönül Sohbetleri 15 “Nefsin senin binek hayvanındır. Ona rıfk ile, tatlılıkla, yumuşaklıkla muamele et.” Ancak Peygamber Efendimizin yol göstermesiyle insanlık kültür tarihinde en büyük devrim olmuş, insanlar acı ve ıstırap yolundan kurtulup, huzura, mutluluğa, güzelliğe kavuşmuşlardır. Önemli olan nefsi öldürmek değil, ki bu bir edebiyattan başka bir şey değildir, nefis ölmez, onu kimse öldüremez. Önemli olan onu eğitmek, ıslah etmek, ona güzel bir anlam verebilmektir. Bunu yapanlar, bunda başarıya ulaşanlar ne güzel insanlardır. Hep böyle oluyor. İnsanlar ifrat ve tefrit arasında bocalıyorlar. Onun için insanlık âlemini bu çırpınışlardan, bu çelişkilerden kurtaracak tek yol, Resulullah Efendimizin gösterdiği tevhid yolundan başka bir şey değildir. Çünkü bugüne kadar gördüklerimizin hiçbiri insanları huzura ve mutluluğa götürücü o büyük sentezi, o Muhammedî Tevhidi ortaya koyamadı. Zavallı insanlar binlerce seneden beri çırpındılar, bocaladılar, sonuçta hüsranla karşılaştılar. Madde ile mânâ, ruh ile beden, iç dünya ile dış dünya, kadın ile erkek arasında, yalnızca Hz. Peygamber’in getirdiği ilâhi Tevhid, bütünlüğü sağladı, dengeyi kurdu, birliğin, beraberliğin en güzel çiçekleri ortaya çıktı. Ancak Hz. Peygamber’e aşkla, inançla, iman bütünlüğü ile bağlı olanlar, her iki dünyalarında güzelliği yaşayacaklar, mutluluğu tadacaklardır. Ne olur bugün ıstıraplar içinde çırpınan insanlar bu gerçeği görebilseler. Bu gerçek aklın yolu, mantığın yolu, ışığın yolu, güzelliğin yoludur. Körler körlere yol gösterirlerse, hepsinin gideceği yer uçurumdur. Nitekim öyle oluyor. Milyarlarca insan kardeşimiz bu gerçeği görmemekte ayak diredikleri için, dünyaları da, âhiretleri de zehir oluyor. Biz onlar için de acıyoruz. Çünkü biz onlara da dost, kardeş gözüyle bakıyoruz. Hayat taassuplara, dar görüşlere, küçük, basit çıkarlara sığmayacak kadar büyük, güzel, 16 Gönül Sohbetleri sonsuz, muhteşem. Allah o kadar güzel bir dünya yaratmış ki, Yunus Emre ne güzel özetliyor; “Cümle yerde Hak nâzır, göz gerektir göresi” diyor. Hep gönlüm istiyor, ne olur yedi milyar insan el ele versek. Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nin koro kısmında olduğu gibi, “Birleşiniz insanlar, kardeş gibi olunuz” diyebilsek. Birbirimizi sevsek, birbirimize saygı duysak, birbirimiz için her türlü yardımı yapabilsek. Gerekirse birbirimiz için canımızı dahi verebilsek. Yunus; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyordu. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyordu. Niye bizler de o yolda yürümeyelim. Kâinatın Efendisinin gösterdiği ışıklı yolda, dünyamızı da, âhiretimizi de neden cennete çevirmeyelim. Neden, “Seviyoruz, seviliyoruz, güzelliğimiz bu yüzden” demeyelim... Gönül Sohbetleri 17 Şükrün Hayattaki Önemi Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu, sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Yıllarca düşündüm. Birçok mânevi büyükle görüştüm. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından, “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. İnsanoğlu dünyaya geliyor. İstekleri sınırsız. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri, ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. Oluyor. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. Bu daha fazla, daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. Derken ölüm kapıyı çalıyor. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Elindekiyle yetinmek, imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak, bizim çoğumuzun ya yapmadığı, ya da yapamadığı bir husus. Ne var ki, hayat sandığımız kadar uzun değil. Bir yerde noktalanıveriyor. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. Gönül Sohbetleri 18 Hemen hiçbiri mutlu değildi. Memnun olamıyor, sürekli şikâyet ediyordu. Hep daha diyordu. Peki, bir de şunu düşünsek, biz ne zaman mutlu, ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman, Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun, bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl, diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp, bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta, bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip, benimseyip, teşekkürle karşılamasına bağlı. Bunu yapmadığımız sürece, hiçbir zaman huzuru, mutluluğu hissedemeyeceğiz. Sürekli şikâyet etmek, sürekli yakınmak, o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. Daha iyiye, daha güzele, mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için, önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup, orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde, olgun, kâmil, efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen, gözü hep başkalarında olan, ben, neden falanca kimse gibi yemiyorum, giyinmiyorum, benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar, hep ömür boyu gözü dışarıda olacak, bir türlü kendi imkânlarına, kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun, mesut, bahtiyar olamayacaklardır. Ama yazık değil mi? Yunus Emre; “Mal sahibi, mülk sahibi Hani bunun ilk sahibi. Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan” demiyor mu? Gönül Sohbetleri 19 İskender dünyayı fethe çıkar. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. Kumandanlarına sorar. “Bu adam kimdir?” “Efendim,” derler, “bu adam Diyojen.” “Özelliği nedir?” der. “Düşünür, yerinde konuşur.” İskender atından iner, adamın yanına gider. “Ey Diyojen,” der. “Ben, Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Dile benden ne dilersen.” Diyojen’in canı sıkılır. “Ben, nefsimin hâkimi Diyojen’im. Sen, nefsinin kölesi İskender’sin. Bana ne verebilirsin? Gölge etme, başka ihsan istemem.” İskender, başını önüne eğer, atına doğru yürür. Kumandanları sorar. “Efendim, Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender; “Müthiş bir adam,” der. “Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.” Senelerce, senelerce evveldi. Küçük bir çocuktum. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. Bir yeri beni ürpertti. Allah, diyordu, kara gecede, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın bile rızkını düşünür. Ürperdim, heyecanlandım. Ömür boyu unutmadım. Bazen düşünürüm, bizim, kendi önündeki oyuncağını unutup, gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip, kendimizi kahredeceğimize, biraz da kendi arabamıza baksak. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza, doğal güzellikleri olan, tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına, görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip, hava mı basıyoruz. Ne olur kendimizi aldatmayalım. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. Gönül Sohbetleri 20 Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe, giydiğimiz elbiseye, oturduğumuz eve, evdeki eşyalarımıza, kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. Birisi görmüş. Hayret etmiş. “Nasıl olur efendim, siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. “Ah evladım,” demiş, “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor, dua ediyordum. Allah’ım. Önümdeki bu rızka beni lâyık et. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle.” İşte meselenin püf noktası burada. Biz kendimizi ne sanıyoruz. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor, dikkat buyurun: “Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın, Halini miktarını bil derlerse ne dersin?” “Sana derim ey hoca, Sırat köprüsü nice. Kıllardan daha ince, Geç derlerse ne dersin? Yoğ ise amalimiz, Fayda vermez malımız. Kabirde sualimiz, Ver derlerse ne dersin?” Gönül Sohbetleri 21 Kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün, ben, şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına, sağlıklı olacağına, başarılı olacağına, güzel bir hayat yaşayacağına ve çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum. Allah bizlere de, yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin... 22 Gönül Sohbetleri Mutlu Olabilmenin Değişmeyen Şartı Geçen akşam telefon çaldı. Açtım, telefondaki zat çok dertli. “Efendim,” dedi, “çok mutsuzum, huzursuzum. Aklıma kötü şeyler geliyor. Bir türlü orta yolu bulamıyorum. Bazen dünya hayatı çekiyor beni. Çeşitli zevkler, eğlenceler başımı döndürüyor. Bazen mânevi hayata yöneliyorum. İçimde öyle temiz, öyle nezih duygular hissediyorum ki, işi gücü bıraksam, kendimi yalnız ibadete versem. Yalnız mânevi güzellikleri olan insanlarla görüşsem. Bu iki zıt düşünce arasında bir gelgit olayı yaşıyorum. Bazen bir tarafa, bazen öbür tarafa yalpalıyorum. Bunun pek çok mahzurları ortaya çıkıyor. Bir tarafa meylettiğim zaman edindiğim dostlar, öbür tarafa meylettiğim zaman şaşırıyorlar, hayret içinde kalıyorlar. Bu, bir halden öbür hale geçişler, beni ruhen de, bedenen de sarsıyor, hırpalıyor. Ne yapmak lâzım geldiğini kestiremiyorum. Lütfen bir yol gösterir misiniz? Yaşım kırkı geçti. Artık sağlam, temiz, nezih bir aile yuvası kurup, istikrarlı bir hayat yaşamak istiyorum. Bu gel- Gönül Sohbetleri 23 gitlerden kurtulmak istiyorum. Ne yapayım, nasıl hareket edeyim?” Telefondaki zata, efendim, dedim. Yapılacak iş, hiç de sandığınız gibi çok karışık, çok karmaşık değil. Bütün mesele, hayat boyu, uçurumun kıyılarında dolaşmadan, orta yolda sağlam bir şekilde yürüyebilmek. Bunu bize temin edecek tek yol, İslamî Tevhid yoludur. Ne zaman ki madde ile mânâ, ruh ile beden, soyut ile somut, dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında bir denge, bir birlik ve beraberlik kurulursa, o zaman sarsıntılar geçirmekten, çırpınmaktan, bunalmaktan kurtulur, memnun ve mesut, huzur ve sükûn içinde tevhidin güzelliklerini yaşar, dünya hayatında da âhiret hayatında da cennet içinde oluruz. Önemli olan, ne ruhu, ne bedeni inkâr etmeden, ihmal etmeden, tevhidin gösterdiği ışık altında, ölçüler içinde yaşayabilmek. Şu anda sağız. Yaşıyoruz. Varız. Şu anda bizim bir ruhumuz, bir bedenimiz var. Dünyanın en büyük velisi de, akşam olunca içecek bir tas çorba ister. Uykusu gelince yatacağı bir yatak ister. Sokağa çıkacağı zaman dosta düşmana karşı mahcup duruma düşmemek için giyeceği bir elbise ister. İnsanoğlu sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmekle mutlu olamaz ki. Hangi insan bugüne kadar karnım tok, sırtım pek, deyip, o halde dünyanın en mutlu insanı benim diyebilmiştir. İnsanların maddi ihtiyaçlarının yanı sıra mânevi ihtiyaçları da vardır. Descartes “Düşünüyorum, o halde varım” demişti. Mânevi ihtiyaçlar da maddi ihtiyaçlarımız gibi tatmin olmak ister. Onlara aldırış etmediğimiz zaman, karşılamadığımız zaman, cevap vermediğimiz zaman, en mutsuz insan biz oluruz. İşte, bu iki yönümüzü de aklın, ilmin, inançların doğrultusunda düzene koy- 24 Gönül Sohbetleri madığımız zaman problem başlıyor. Ortaya çıkan ilk sorun, o şahıstaki dengesizlik oluyor. Mala, mülke de sahip olsa, mevki, makam, rütbeye de ulaşsa, yine de o cıvıl cıvıl, o pırıl pırıl yaşama sevincine ulaşamıyor. Bir türlü “Seviyoruz, seviliyoruz, güzelliğimiz bu yüzden” diyemiyor. Hayatta her şey bir denge, bir uyum, bir âhenk istiyor. Meselâ çorba yapıyoruz. Biraz tuz koyuyoruz. Çorbanın tadı geliyor. Ama tuz biraz fazla kaçınca zehir gibi oluyor, içilmiyor. Keza çay içerken kimi insan bir, kimi insan iki şeker koyuyor. Ama dokuz, on şeker koyarsanız, o çay içilmez. Bu giyim konusunda da böyledir. Bir kravat güzel olabilir. Kaliteli olabilir. Ama elbise ile uyum göstermediği takdirde, giyilen elbisenin de, takılan kravatın da kıymeti kalmaz. Hayatta aklınıza gelen hangi konu olursa olsun durum değişmez. Bilimde de böyledir, güzel sanatlarda da. Denge, uyum, âhenk, hayatın hiç değişmeyen ana kanunudur. Bütün mesele, bizi dengeli yaşamaya götürecek o ölçütleri, kriterleri bulabilmekte. Bunu bize öğretecek tek ilim, İlm-i Tevhid’dir. Bu, madde ile mânâ arasındaki tevhidi insanlık tarihinde gösteren tek insan Resulullah Efendimiz olmuştur. Bugün insanlık bir türlü bu dengeyi bulamıyor. Kâh bir tarafa, kâh öbür tarafa yalpalıyor. Bizi ve bütün insanlık âlemini bu çırpınmalardan kurtaracak tek yol, Peygamber Efendimizin gösterdiği tevhid yolu olmuştur. Peygamber Efendimiz sade Müslümanların değil, kâinattaki bütün insanların, bütün varlıkların rehberi, kurtarıcısı, yol göstericisidir. Peygamber Efendimiz o kadar büyük, o kadar yüce yol göstericidir ki, onun bir tek Hadis-i Şerifini, meselâ, “Ya hayır söyle yahut sus” hadisini, aile hayatında, iş hayatında, sosyal hayatta uygulayabilenler, velayet makamına ererler, her iki dünyada da mesut ve bahtiyar, huzur içinde yaşarlar. Gönül Sohbetleri 25 Erzurumlu büyük veli İbrahim Hakkı Hazretleri, üç asır önce tehlikeyi görmüştü. Medreselerden müspet ilimler kaldırılıyordu. O günkü ulema geçinen cahiller, akl-ı evveller, ne lüzum var müspet ilimlere, mânevi ilimler bize yetmez mi, diyorlardı. Hazret, çok çırpındı, çok didindi ama sözünü dinletemedi. İşte Marifetname isimli dev eser bu çırpınmalar sırasında ortaya çıktı. Ve sonra gelen yüzyıllar İbrahim Hakkı Hazretlerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkardı. Müspet ilimleri fuzuli gibi görüp gündemden çıkarışımızın cezasını çok ağır ödedik. Ve hâlâ ödüyoruz. Bu zıtlık, bu karşıtlık, gerçekte öyle midir? Yoksa sadece bir görünüşten mi ibarettir. Acaba onlar birbirini mi tamamlıyor? Transistörlü radyomuzu çalıştırmak için, çarşıya gidip pil alıyoruz. Bir ucu artı, bir ucu eksi. Peki, iki ucu artı olsa ne olur, hiç. Sadece radyo çalışmaz. İlle bir ucu artı, bir ucu eksi olacak. Hayatta her şey pil örneğinde olduğu gibi birbirini tamamladığı zaman bütünleşiyorlar, bir senteze, bir tevhide ulaşıyorlar. Mesele, ne sadece dünyaya bağlanmak, ne de dünyadan el etek çekip rahip hayatı yaşamaktır. Çok görüldü, çok denendi. Bu iki yol da bizi huzura ve mutluluğa götürmüyor. İslâmiyet bu dengeyi, bu sentezi ne güzel kurmuş. Evde tek başına namaz kılmak, iyi güzel. Allah kabul etsin. Ama aslolan camide, mescitte cemaatle beraber kılmak değil midir? Evet, tek kılınan namazla da, birçok güzellikler yakalanabilir. Ama cemaatle kılınan namazın insana getireceği öyle incelikler ve güzellikler vardır ki, bunları sıralamak, değil bir yazının, bir kitabın bile sınırlarına sığmaz. Hayat öylesine ince ipliklerle dokunan bir doku ki, en ufak bir kabalık, görgüsüzlük, ilkellik bazen hayat boyu telâfisi mümkün olmayan zararlar meydana getirebiliyor. Hepimiz ama hepimiz güzel bir sözün, masum, temiz bir tebessümün, ince bir 26 Gönül Sohbetleri davranışın etkisini ömür boyu unutabilir miyiz? Peygamber Efendimiz, “Hediyeleşiniz, hediyeler kalpte kalan küçük kırgınlıkları giderir” buyuruyor. Eğer bizler, hayat boyu memnun, mesut ve bahtiyar yaşamak istiyorsak, burnumuzun dikine gitmekten vazgeçelim. Hayatın muhteşem bütünlüğünü bozmaya, bölmeye kalkmayalım. Sonra bir gün bakarız ki, olanlar olmuş ve bizler o yükün altından kalkamıyoruz. Rabbimize şükredelim. Bize Resulullah Efendimiz gibi bir yüce Peygamber gönderdi. Bir büyük, bir güzel tevhid ilminin sultanını gönderdi. Ancak O’nun yolundan giderek, O’nun dediklerini uygulayarak, O’na en büyük sevgiyi ve saygıyı göstererek doğru yolu bulabiliriz. Aksi takdirde yapılan bütün işler, hep buz üstünde yazı yazmaya benzeyecek. Allah, bizleri de, yeryüzündeki bütün insanları da bu feci akıbetten korusun. Gönül Sohbetleri 27 İnsanlara Yargı ile Eleştiri ile Yaklaşılamaz Geçen gün internetteki siteme bir mail geldi. “Efendim,” diyordu, “bir hususu öğrenmek istiyorum. Ben, günlük hayatında insanları uyarmak için onları eleştiririm. Yargılarım. Bunu tamamen iyi niyetle, onlara faydalı olabilmek, onların daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gitmesini istediğim için yaparım. Fakat ne yazık ki çevrem tarafından anlaşılamıyorum. Kimisi darılıyor, kimisi kırılıyor, kimisi benden uzaklaşıyor. Bu beni çok müteessir ediyor. Ben de bilirim onları pohpohlamayı, onlarda mevcut olmayan meziyetlerle onları göklere uçurmayı. Ama yapmıyorum. Hem kendi kendimle çelişkiye düşmek, hem de kimsenin dalkavuğu olmak istemiyorum. Bu iki zıt duygu arasında şaşırdım kaldım. Nasıl adım atacağımı bilemiyorum. Ne yapmam gerek kestiremiyorum. Lütfen bana bir yol gösterir misiniz?” Gönül Sohbetleri 28 Sayın izleyicim, mailiniz beni uzun uzun düşündürdü. İnanın bu sıkıntınız yalnız size münhasır değil. Bugün pek çok insan aynı dertten muzdarip. Sonuç olarak pek çok insan evlilik hayatında başarılı olamıyor. Önce kaba, çirkin, acı sözler başlıyor, arkasından darılmalar, kırılmalar, gücenmeler ve arkasından boşanma davaları birbirini takip ediyor. Dil Tarih’in karşısındaki Ankara Adliyesi’nin kapısından girin. Biraz yürüyün. Boşanma mahkemelerinin dosyalarının arka arkaya sıralandığını göreceksiniz. Neredeyse bazı dosyalar koridorlara taşacak. O kadar fazla. Tabi toplum adına çok acı, çok üzücü bir sonuç. Neden böyle oluyor? Evlilik ki karşı cinsten iki insanın el ele vererek bir ömür boyu, bir güzelliği paylaşacakları, acı tatlı günlerinde birbirlerine yardımcı olacakları ve sık sık, Allah’ım, bizi hayatta da, mezarda da, öbür dünyada da ayırma diyecekleri bir müessese olması gerekirken, böyle dramatik durumların ortaya çıkmasının sebepleri nelerdir? Hepimiz işitmişizdir; “Akrep etmez, akrabanın akrabaya ettiğin” sözünü. Türkiye’de bugün düzeyli akrabalık ilişkileri o kadar az ki. Buna vıcık vıcık sıfatına maalesef hak verdirecekler bulunuyor. Hele gelin kaynana ilişkileri ne yazık ki köyde olsun, kentte olsun utanılacak düzeyde. İlkokuldaydım. O zamanların tek iletişim aracı radyo idi. Bir sabah radyo dinliyordum. Tek kanal Ankara Radyosu idi. Bir türkü söyleniyordu: “Kaynanayı nitmeli Merdivenden itmeli. Tıngır mıngır düşerken Geçip seyir etmeli” Gönül Sohbetleri 29 Dinlerken ağlamaya başladım. Rahmetli annem geldi. “Oğlum niye ağlıyorsun, ne oldu?” dedi. Durumu anlattım. “Anneciğim,” dedim, “bu ne biçim toplum. Bu ne biçim insanlık. Bu nasıl terbiye...” Sonra düşündüm. Rahmetli annem edebiyat öğretmeniydi. Üç dil bilen, çok okuyan, çok kültürlü bir insandı. Babaannem, Konya’nın Ermenek ilçesinde büyümüş, yetişmiş, genç yaşta dul kalmış, dikiş dikerek, nakış yaparak çocuklarını yetiştirmiş, okutmuş, mübarek bir hanımdı. Son olarak da beni büyütmek için Ankara’ya gelmişti. Babaannemin hiçbir resmi, özel tahsili yoktu. Okuma yazma bilmezdi. Alfabe görmemişti. Ama babaannem, şahsında İslâm’ın bütün edebini, inceliğini, zarâfetini, güzelliğini görebileceğiniz müstesna bir insandı. Komşu teyzeler ki içlerinde üniversite öğretim üyeleri de vardı. Şahsi, ailevi ve mesleki bir problemleri olduğu zaman babaanneme gelirlerdi. Dertlerini anlatırlardı. Babaannem onları sükûnetle dinler, sonra kısa olarak ne yapmaları gerektiğini anlatırdı. Herhalde bu çözüm onların meselelerini hallederdi ki, bir süre sonra ellerinde şeker paketleri babaanneme teşekküre gelirlerdi. Babaannem de (aidiyeti cihetiyle) şekerleri bana verirdi. Öyle ince bir insandı ki, ne zaman annemi görse, saygıyla, edeple, incelikle ayağa kalkar, “Hoş geldin Sabiha Hanım,” derdi. Annem kaç kere rica etmişti. “Aman anneciğim. Benim için rahatsız olmayın. Ben sizin kızınızım.” Fakat babaannem her defasında, “Aman yavrum,” derdi, “ben, gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım?” Annem sık sık tekrar ederdi. “Dünya bir yana, kayınvalidem bir yana” derdi. “Hayatta ben hiç kimseyi kayınvalidem kadar sevemem.” Sonra ben büyüdüm, evlendim. Annem aynı davranışları gelinine karşı gösterdi. Beraber oldukları sürece bir kere dahi annemle eşim arasında kavga, münakaşa, tartışma, kırgınlık olmadı. Hep bir 30 Gönül Sohbetleri saygı içinde, sevgi içinde, anlayış içinde ilişkilerini sürdürdüler. İkisi de nur içinde yatsın. Allah’ın Rahmeti, Peygamberin Şefaati üzerlerine olsun. Özel hayatımdan şunun için örnek verdim. Bugün bazı kimseler, kendilerini çağdaş, aydın, ilerici sanan bazı cahiller, gelin-kaynana kavgasını kaçınılmaz bir sonuç gibi görüyorlar. Yok öyle bir şey. Önemli olan ilk günden itibaren sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü çizgisinde ilişkileri sürdürebilmek. Evliliğim kırk dört yıl sürdü. Eşim Rânâ Hanım savcı idi. Bir kere bile aramızda kırıcı bir söz söylenmedi. Üzücü bir durum olmadı. Kırk dört yılımız her an karşılıklı sevgi, saygı, anlayış içinde geçti. Çevreme bakıyorum. Aman Yarabbi; bazen insanı üzen, bazen utandıran, bazen ürperten, bazen tiksindiren nice durumlar. Neden böyle oluyor? Bazı kimseler bilgiç bilgiç başlarını sallayacaklar, ekonomik nedenler diye başlayan nutuklar atacaklar. Kesinlikle inanmıyorum. İnsan ayağını yorganına göre uzattıktan sonra mesele kalmaz. Asıl neden, bence nefsin terbiye edilmemesi. Tahakküm kurmak, egemenliği altına almak illeti. İlle benim dediğim olacak derse iki taraf da, o evde huzur, mutluluk, güzel geçim olur mu? 7 Mart 1962 yılında evlenmiştik. Belediye nikah salonundan çıktık. Eve geldik. Yenimahalle 5. Durak Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Çöllü Hoca geldi. Dini nikâhımızı kıydı. Dualar edildi. Sonra Sıhhiye Cihan Sokaktaki evimizin yolunu tuttuk. Besmele ile kapıdan girdik. Eşime döndüm. “Bak Rânâ,” dedim, “şu andan itibaren Allah’ın önünde ve kanun nazarında evliyiz. Kısmet olursa bir ömrü beraber yaşayacağız. Bir teklifim olacak. İkimiz de hukukçuyuz. Bir akit yapalım. Evliliğimiz boyunca bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim Gönül Sohbetleri 31 olacak. Yalnız, ama yalnız Allah’ın ve Peygamber’in dediği olacak.” Ve kırk dört sene bir rüya gibi, bir masal gibi, bir şiir gibi geçti. Bir kere birbirimize kırılmadık, incinmedik. Bir an birbirimize dargın kalmadık, beraber dua ettik. Allah’ım bizi dünya hayatında da, mezarda da, âhiret hayatında da birbirimizden ayırma. Mesele burada efendim. Boşanma sebepleri olarak hep “şiddetli geçimsizlik” gösterilir. Daha fakültede okurken de buna inanmadım. Kanundaki “şiddetli geçimsizlik” ibaresinin yanına, hayır demişim; “şiddetli sevgisizlik”. Efendim bütün mesele yaklaşımda. Biz insanlara sevgiyle, saygıyla, iyi niyetle, edeple, incelikle, tevazu ile yaklaştığımız zaman, hiçbir evlilik boşanma ile neticelenmez. Hiçbir dostluk ve arkadaşlık yarıda kalmaz. Ama ben insanları uyaracağım, eleştireceğim, yargılayacağım diye yola çıkarsak, evliliğimiz de rezil olur, dostluklarımız da. Açık konuşalım. Hepimiz bugün o kadar zor şartlarda yaşıyor, dengemizi o kadar zor temin ediyoruz ki, artık hiç birimizin yediden yetmişe, kadından erkeğe, köylüden kentliye yargılanmaya, eleştirilmeye takatimiz yok. Unutmayalım, ateşin üzerine benzinle gidilmez. Ateş, su ile söner. Rahmetli babaannem veli bir hanım olduğu halde, bir kere evde din, iman, ahlâk nutukları atmadı. Ama İslâm edebi üzerine öyle nezih, öyle hoş bir yaşantısı vardı ki, bir insanın onu sevmemesi, saygı duymaması imkânsızdı. İşin püf noktası burada. Kimse bu çağda tehditle, palavrayla, nutukla yola gelmez. İnsanın nefsaniyetini kıran, onu karşısındaki insana bağlayan, hayran eden, âşık eden unsur, gördüğü sevgidir. Karşılaştığı nezakettir, inceliktir, zarâfettir, edeptir. Bunun en güzel örneği, gelmiş geçmiş in- 32 Gönül Sohbetleri sanların en büyüğü olan Resulullah Efendimizin müstesna edebi, inceliğidir. Bir gün hakikati arayan bir yolcu, bir yerde, bir mânevi büyüğün dergâhı olduğunu duyar. Gerçeği bulmak aşkıyla içi cayır cayır yanmaktadır. Günlerce yol alır. O dergâhı bulur. Kapısını çalar. O dergâhın bir özelliği vardır. Orada sükût egemendir. Konuşma yoktur, insanlar meramlarını birbirlerine hâl diliyle anlatırlar. Gelen yolcu hâl diliyle dergâha katılmak istediğini, bunu çok arzuladığını anlatır. Biraz sonra kapıyı açan kimse, elinde ağzına kadar su dolu bardakla gelir. Bardağı uzatır. Demek ister ki, burası tamamen dolu. Boşuna ısrar etme. Onun üzerine gelen yolcu cebinden bir gül yaprağı çıkarır. Usulca bardaktaki suyun üzerine koyar. Hâl diliyle der ki, beni kabul ederseniz size ağırlık vermem. Aranızda bir gül yaprağı gibi yaşarım. Durum mânevi büyüğe anlatılır. O zat heyecanlanır, gözleri yaşarır, buyursun, der. Hoş geldi, safalar getirdi. Ne olur bizler de şu içinde yaşadığımız hayatta o gül yaprağı gibi olsak. Kimseye yük olmadan, kimseye ağırlık vermeden bir melek gibi yaşayıp, bir melek gibi Hak’ka göçsek. Allah bunu bize de, yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin... Gönül Sohbetleri 33 İnsan Ektiğini Biçiyor Günlük hayatta sık kullandığımız kelimelerden biri de “tesadüf”dür. Tesadüfen gördüm, tesadüfen işittim, tesadüfen okudum, tesadüfen rastladım. Her gün bu tür sözler işitiriz, şahit oluruz. Oysa bir bilsek ki hayatta tesadüf yoktur. Tesadüf sadece lügatlarda olan bir kelimedir. Her şey birbirine öyle görünmeyen ipliklerle bağlı ki, çoğumuz hayaller, önyargılar içinde yaşıyoruz. Ama farkında bile değiliz. Öyle gördüm, öyle işittim, öyle okudum ve arkasından bir önyargılar zinciri başlıyor. Gerçek bu mu acaba? İslâm’ın Güler Yüzü isimli eseri ile kitapseverler arasında büyük bir beğeni kazanan Prof. Eva Hanım diyor ki: “Çay bardağımıza koyduğumuz şekeri karıştırırken çıkan ses, aynı anda uzayın bütün zerrelerinde duyulur. Hayatta her şey öylesine birbirine bağlı ki, gelişigüzel söylediğimiz bir söz, yaptığımız bir hareket bazen bize yıllar sonra faturasını ödetiyor. Şaşırıyor, hayret ediyor, bazen de zaman geçince aradaki irtibatı kuramıyor, apışıp kalıyoruz.” 34 Gönül Sohbetleri Öğretmen Leman Hanım öğretmen okulunu bitiriyor. Bir okula tayini yapılıyor. Zeki, alımlı, genç, güzel bir kız. Biraz güzelliği ile mağrur. Bir gün dersten çıkıyor, öğretmenler odasına çay içmeye gidiyor. Çayını yudumlarken okulun hademesi geliyor, “Efendim,” diyor, “sizi müdür bey çağırıyor.” Leman Hanım öfkeleniyor. “Müdür bey nasıl olur da genç bir hanımı ayağına çağırır. Bu kabalık değil mi?” Hademe süklüm püklüm gidiyor. Biraz sonra müdür bey geliyor. Emekli olmak üzere. Mesleğinin son günleri... Saygı ile selâm veriyor. “Efendim,” diyor, “ders çizelgesi hazırlıyordum, hangi gününüz müsait diye soracaktım. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim.” Müdür beye gereken cevap veriliyor. Aradan otuz yıl geçiyor. Leman Hanım bir sabah okula geliyor. Sınıf buz gibi. Çocuklar soğuktan titriyorlar. Leman Hanım mümessili çağırıyor. “Evladım, hademeye söyle gelsin sobayı yaksın.” Hademe çocuğu tersliyor. “Kocaman kadın,” diyor, “otursun sobasını kendisi yaksın. Beni rahatsız etmesin. Leman Hanım şaşırıyor. Kendisi söylemek için ayağa kalkıyor. Hademenin yanına yaklaşırken o gürlüyor: “Niye beni rahatsız ediyorsun? Sobanı kendin yaksana.” Leman Hanım çok üzülüyor. Üzüntüsünden dudakları titriyor, ağlamaya başlıyor. Onun da emekliliği yaklaşmış. Günleri sayılı. Allah’ım diyor, mesleğimin son günlerinde nedir bu başıma gelen? Biraz sonra okul müdürü geliyor. “Hocanım,” diyor, “siz bu ruh hali ile ders yapamazsınız. Lütfen evinize gidin. Ben sınıfı tatil ederim.” Leman Hanım eve geldikten sonra bir süre daha ağlıyor. Sonra düşünmeye başlıyor. Acaba diyor, ben dün bir insan kalbi mi kırdım. Neden başıma böyle bir olay geldi? Sonra geriye doğru dönüş başlıyor. Dün, evvelki gün, daha önceki gün, daha önceki hafta, daha önceki ay derken iş otuz yıl evveline gelip dayanıyor. Leman Hanım birden ürperiyor. Otuz yıl önce oku- Gönül Sohbetleri 35 lumuzun müdürünün emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Ben onu kırdım, incittim, işte şimdi otuz yıl sonra faturası karşıma çıkıyor. Kalkıyor, abdest alıyor, tövbe namazı kılıyor. Namazın sonunda, Allah’ım diyor, Senden, Resulünden ve merhum müdür beyin mâneviyatından özür diliyorum. Beni bağışlayın... Ertesi sabah okula gidiyor. Okula yüz metre yaklaşmışken hademeyi görüyor. Hademe süklüm püklüm af diliyor. “Hocanım,” diyor. “Beni bağışlayın. Ne kadar üzüldüm anlatamam. Gece sabaha kadar ağladım. Müsaade edin elinizi öpeyim.” Leman Hanım elini vermek istemiyor. Hademe ısrar ediyor. “Efendim,” diyor, “eğer elinizi vermezseniz ayaklarınızdan öperim. Ne olur beni affedin.” Leman Hanım ürperiyor. Ben, diyor, müdür beyin mâneviyatından özür dilemiştim, şimdi hademe benden özür diliyor. Bu anekdodu kırk beş yıl önce Leman Hanım’dan işitmiştim. Hiç unutmadım. Kırk beş yıl düşündüm. Hayat olayları arasında inanılmaz, akıl almaz incelikte bir rabıta var. Nuraydın Hanım, emekli banka müdürü. Bir sabah Konutkent’ten Kızılay’a gitmek üzere otobüse biniyor. Otobüste yanına yaşlı bir hanımefendi oturuyor. Üzgün görünüyor. Nuraydın Hanımın dikkatini çekiyor. Edep ve saygı ile dönüyor, “Günaydın efendim, nasılsınız?” diyor. Yaşlı hanım çok memnun oluyor. Yüzü ışıldıyor. Gözleri parlıyor. Memnun ve mesut oluyor. Kızılay’da işlerini bitiriyor, geri dönecek. Yanına bir başka hanım oturuyor. Aynı edep ve incelikle selâm veriyor, hatır soruyor ve aralarında güzel bir sohbet başlıyor. Nuraydın Hanım ürperiyor. Bunca yıldır diyor, Konutkent’te oturuyorum, ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum. Sabahleyin ektiği 36 Gönül Sohbetleri tohumlar akşama meyvesini veriyor. Hayat böyle. İnsanoğlu ne ekerse onu biçiyor. Hayat boyu ekilen tohumlar hep iyi, güzel, müspet olsun ki, yemişleri de bizi mutluluğa götürsün. Bazı kimseler burada bir yanılgıya düşüyorlar. Efendim, diyorlar, biz falancadan zulüm gördük, kötülük gördük. Neden onun için hayır dua edelim. İlk bakışta bu fikir doğru gibi görünse de, aslında hiç öyle değil. Peygamberimiz İslâm’ın güzelliklerini anlatmak için Taif’e gitmişti. Karşılaştığı manzara tüyler ürpertici idi. Kötü sözler, hakaretler, alaylar birbiri peşi sıra yağıyordu. Biraz sonra taş da atmaya başladılar. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. Bir sahabi, öyle kırılmıştı ki “Ya Resulullah,” dedi, “öyle dua edin ki bütün Taif yerin dibine göçsün.” Peygamberimiz mübarek ellerini kaldırdı; “Allahım,” dedi, “bunlar aslında iyi insanlar. Ama şu anda ne istediklerini bilmiyorlar. Ya Rabbi, sen onları en kısa zamanda İslâm’la şereflendir.” Ve bir süre sonra Taif’liler akın akın gelip Müslümanlığı kabul ettiler. Biz hayat yolunda yürürken rehberimiz, önderimiz, büyüğümüz hep Allah’ın Resulü olacak. Bu nedenle bizler kin, nefret, intikam, düşmanlık duygularını içimizde barındırmayacağız. Duygumuz, düşüncelerimiz, yaşantımız hep sevgi üzerine kurulacak. İçimizdeki sevgi her gün biraz daha büyüyecek, büyüyecek, öyle bir an gelecek ki yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün bitkileri, bütün eşya ve cemadatı Muhammedi bir aşkla kucaklayacağız. Sevgi içinde yaşayıp, sevgi içinde Hak’ka göçeceğiz... Gönül Sohbetleri 37 Nefsin Hâkimiyetinden Nasıl Kurtulabiliriz? Yüzyıllarca insanların kafalarını meşgul eden bir problem var; nefs, nefsin halleri, nefse karşı takınılacak tavır, nefsi öldürmenin yolları. Nice insanlar bu konuda kafa yormuş, fikir beyan etmiş, öneriler getirmişler. Yüzyıllarca hep bir tema işlenmiş: Nefsimizi nasıl öldürebiliriz? Nefse boğulması, öldürülmesi gereken bir düşman gibi bakılmış. Kimisi açlıkla, kimisi uykusuzlukla, kimisi insanlardan uzak kalmakla, kimisi bedenine işkence etmekle vakit geçirmişler. Ama ne hikmetse o nefis bir türlü ölmemiş. Her yerde, her dönem hükümran olmuş. İnsanlar sadece ıstırap çekmişler, inlemişler ama nefis mağrur bir totem gibi her yerde başını kaldırmış, dişlerini göstermiş Resulullah Efendimiz gelinceye kadar. Ne zaman Kâinatın Efendisi; “Nefsin senin binek hayvanındır. Ona rıfk ile, mülayemet ile muamele ediniz” demiş, ona insan fıtratına en uygun çözümü getirmiş. Günümüzde nefs problemi gene bir problem olarak yürürlükte. Boyuna yeni yeni nefsi öldürme teorileri üretiliyor, yolları gösteriliyor. 38 Gönül Sohbetleri Yıllarca önceydi. Bir sohbette sordular. “Efendim,” dediler, “nefsimizin elinden perişan oluyoruz. Büyük sıkıntılar içindeyiz. Ne yapalım, nasıl edelim de bu işi halledelim?” Cevap verdim. “Değerli kardeşlerim,” dedim, “biz nefsimizle didişmeyi bırakalım. Onu bir kenara koyalım. Kendimiz günlük hayatımız içinde iyiyi, güzeli, doğruyu yaşamaya çalışalım. Onunla öyle meşgul olalım ki, nefsi düşünmeye vakit kalmasın. İşimizle, gücümüzle, meşguliyetimizle, görevlerimizle öyle hemhal olalım ki, o işlere kendimizi öyle adapte edelim ki, nefis de baksın baksın, sonra bu işyerinde grev vardır deyip, gitsin.” İşin özeti bu arkadaşlar. Dinle, ilimle, güzel sanatlarla, düşünce dünyası ile öylesine meşgul olalım ki, nefsin girebilmesi için en ufak bir kapı aralığı kalmasın. Bu konuda biliyorum, çeşitli sözler söylenecek, itiraz sesleri yükselecek. Ama benim düşüncem bu. Diyeceksiniz ki, uygulamasını yaptın mı? Öteden beri âdetimdir. Uygulamasını yapmadığım hiçbir şeyi söylemem. Geçenlerde bir hanımefendi telefon etti. “Efendim,” dedi, “sizi televizyonlardan, internetten takip ediyorum. Kitaplarınızı okuyorum. Bir konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Nedir?” dedim. “Ben,” dedi, “yıllardan beri zayıflamak istiyorum. Gitmediğim diyetisyen, aletli jimnastik, başvurmadığım diyet usulleri kalmadı. Hiçbirinden netice alamadım. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?” “Efendim,” dedim, “boşuna yorulmuş, zahmet çekmişsiniz. Birkaç Peygamber buyruğunu uygulamakla, bu işi en güzel şekilde halledebilirdiniz. Meselâ; ‘Kesinlikle acıkmadan sofraya oturmayınız’, ‘Ellerinizi yıkayarak ve Besmele çekerek, verdiği nimetler için Allah’a şükrederek yemeğinize başlayınız,’ ‘Acele etmeden, yavaş yavaş, incelikle, zarafetle yemeğinizi yiyiniz,’ ‘Sofradan yarı aç, yarı tok kalkınız,’ ‘Önünüzde kırıntılar oluşmuşsa, onları da birer birer toplayınız.’ Gönül Sohbetleri 39 İki yemek arasında dondurma, kuruyemiş, abur cubur yemeyiniz. Bu şekilde hareket ettiğiniz takdirde kilo vermemeniz mümkün değil. Bırakın diyet kitapları ne yazarsa yazsın. Diyetisyenler ne derlerse desin. Siz bu metodla kısa bir zaman sonra istediğiniz kiloya gelebilirsiniz. Deneyin bakın.” Mesele burada. Bir şeyi takıntı haline getirmek, zihnin sürekli olarak onunla meşgul olması bizi büsbütün onun kölesi haline getiriyor. Unutmayalım ki biz bu dünyaya aslımızı bulmak, kendimizi arıtıp temizleyip, Yaradanımıza geldiğimiz gibi tertemiz gitmek için gönderildik. Ömer Hayyam bir şiirinde; “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyordu. Önemli olan tek şey var. Emaneti aldığımız gibi Yaradanımıza ulaştırabilmek. Nefisle uğraşmak, didişmek, mücadele etmek bize ne kazandırır; hiç. Sadece yeni mağlubiyetler. Ama biz nefsimizi şöyle bir kenara koyup da, kendimizi bütün varlığımızla, bütün aşkımız ve heyecanımızla birtakım güzelliklere adarsak, o zaman nefis hükmünü icra edemez. Olayın en ince noktası budur. Önemli olan, içimizde nefisten gelen heyecanları, duyguları müspete kanalize edebilmek, süblimasyona tabi tutabilmektir. Nice insanlar, içlerindeki büyük negatif duyguları süblime ederek, onları din, bilim, şiir, edebiyat, resim, müzik yolunda değerlendirerek çok güzel sonuçlar almışlardır. Bu insanlar dün vardı, bugün de var, yarın da varolacaklar. Allah onlardan râzı olsun. Onlar insanlık kültür tarihinin tacıdırlar. Medar-ı iftiharıdırlar. Hayat onlarla güzel, yaşamak onlarla anlamlıdır. Bu formülü, yani nefsi bir yana koyarak içimizdeki büyük enerjiyi hayatın her alanında değerlendirebiliriz. Allah bu yolda çalışacakların yâri ve yardımcısı olsun. Gönül Sohbetleri 40 Yetiş Yâ Resûlullah Her şey un ufak olmuş. Her şey darmadağın. Bütün mânevi setler yıkılmış. Beyefendilik, hanımefendilik gitmiş, yerine soytarı baylar, kepaze bayanlar gelmiş, zarafetin, inceliğin, asaletin yerinde yeller esiyor. Bakmayın siz birtakım insanların kasım kasım kasılmalarına. İri lakırdılar edip, birbirlerine en kaba, en çirkin şekilde saldırmalarına. Ortalıkta görülen sadece bir it dalaşı. Netice ne mi oluyor; alabildiğine perişanlık, alabildiğine kabalık, çirkinlik. Kimse hayatından memnun değil. Zengini de, fakiri de, güzeli de, çirkini de, imkânlara kavuşanı da, kavuşmayanı da. Herkes hayatından yakınıyor. Bir dokun, bin ah dinle. Aile, birkaç istisna dışında televizyon kanallarından, paçavra gazetelerden toplumda en çok yarayı alan müesseselerden biri. Darmadağın. Sevgi, saygı, edep, incelik, sabır, şükür, kanaat içinde efendice yaşayan, el ele vermiş, birbiriyle kenetlenen, bir sevgiyi paylaşan kaç aile tanıyorsunuz? Okullarımızın hali yürekler acısı. Artık ilkokulların bile önünde simit Gönül Sohbetleri 41 satar gibi nöbet tutan uyuşturucu simsarları. Mahkemelerimizin hali yürekler acısı. Avrupa Birliği’ne uyum sağlayacağız diye, tabir caizse bütün taşlar bağlandı, bütün köpekler salıverildi. Amerika’da çocuk pornosundan bir doktora iki yüz yıl ceza verildi. Aynı suçtan bizde verilen ceza üç ay. Tarımda en büyük felaketi görüyoruz. Toplum süratle üreticilikten çıkarılıyor, tüketiciliğe götürülüyor. Şehit kanıyla sulanan vatan toprakları, işyerleri, fabrikalar haraç mezat satılıyor. Artık bankalarımızın üzerinde yabancı isimler görüyoruz. Hal-ü keyfiyet böyle. Allah nasip etti, doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün Avrupa’yı gezdim. Karacaoğlan’ın dediği gibi: “Bir başıma olsam gam yemez idim, Bir ben değil, cümle âlem perişan.” İnanın yüzü gülen kimse yok. Herkesin yaşadığı dram en kalın çizgileriyle yüz hatlarından okunuyor. Artık bazı Avrupa ülkelerinde erkek erkekle, kadın kadınla kanunen evlenebiliyor. Babasız doğan çocukların sayısı çığ gibi büyüyor. Yaz geliyor, tatile çıkılıyor. Erkek bir tarafa, kadın bir tarafa. Sonra dönüşte iki taraf da yaptıkları çapkınlıkları birbirlerine anlatıyorlar. Uygarlık, ilericilik, çağdaşlık, hepsi palavra. Hepsi en çirkin sahtekârlıklarla dolu. Sözüm ona bugünün Fransa’sında, bir kimse; “Türkler, soykırım yapmamışlardır” derse, derhal hapse atılıyor. Sonra da utanmadan rezilce, hayâsızca, Voltaire’lerin, Jean Jaques Rousseau’ların torunlarıyız diye caka satıyorlar, hava basıyorlar. Sizi gidi kâfirler. Medeniyetin yüz karaları. Alçaklar. Şerefsizler. Bir Türk işçi kadın, gece aniden hastalanıyor. Kıvranarak hastaneye götürülüyor. Alman doktor: “Neyin var?” diye soruyor. Gönül Sohbetleri 42 Kadın Türkçe olarak derdini anlatmak istiyor. Alman doktor dinlemiyor. Almanca bilmeyenler ölüme mahkûmdur deyip, defolup gidiyor. Gözlerimle gördüğüm, bizzat şahit olduğum öyle çirkin olaylar var ki, hepsini anlatsam aylar sürer. İşte bu anlattıklarımı üç aşağı beş yukarı nereye gitseniz görebilirsiniz. Bu ipini koparmış, anlamını kaybetmiş, sevgisiz yaşayan dünyada, hepimizin ama tek istisna olmadan hepimizin bir öndere, bir kurtarıcıya, bir devrimciye, bir lidere ihtiyacımız var. Hem kendi ülkemizde, hem bütün dünyada bu aranan, özlenen, beklenen yol gösterici sadece ama sadece yüce Peygamberimiz, Resulullah Efendimizdir. O’nun gösterdiği yoldan gitmedikçe, ilişkilerimizde O’nun işaret buyurduğu ölçülerle balans ayarı yapılmadıkça ne bizim, ne başkalarının kurtulmasına imkân ve ihtimal yoktur. O, bütün güzelliklerin, yüceliklerin, inceliklerin menbaı ve kaynağıdır. Bugün dünya büyük bir hızla felâkete doğru gitmektedir. Bizi selâmete götürecek tek yol, O’nun hepimize ilâhi bir armağan olarak getirdiği Kur’an-ı Kerim, çeşitli durumlar ve olaylar karşısında söylemiş olduğu Hadis-i Şerifler ve O’nun mübarek Sünnet-i Seniyyesidir. Gerek ülkemiz, gerek bütün dünya o ilâhi ölçülere o kadar muhtacız ki, Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde; “Gelme, gelme üstüme, Bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Artık bugünün insanının birtakım saçma ideolojilere, palavra teorilere, iri lakırdılara karnı tok. Boş lâf karın doyurmuyor. Ve onu söyleyenlere bakarak Necip Fazıl Kısakürek gibi; Gönül Sohbetleri 43 “Yeter senden çektiğim, Ey tersi dönmüş ahmak” diyor. İşte günümüzde gerek kendimizi, gerek ailemizi, gerek ülkemizi ve bütün dünyayı mânen ve maddeten yuvarlanmakta olduğumuz uçurumdan kurtaracak tek ışık ve güzellik kaynağı Resulullah Efendimizin işaret buyurduğu yoldur. Artık kuru gürültülere kulaklarımızı tıkayıp, ışığın kaynağına yönelmek zamanı geldi. Hatta geçiyor bile. Yüce Peygamberimize yalnız İslâm Peygamberi gözüyle bakmak İslâm’ı hiç anlamamaktır, vahim bir hatadır, affedilmez bir suçtur. O yüceler yücesi, o güzeller güzeli, o büyükler büyüğü insan, sade bizim değil, bütün insanlığın, bütün kâinatın, bütün varlığın önderidir, lideridir, yol göstericisidir. Bir tek Hadisle bir insan, bir aile, bir şehir, bir ülke ve bütün bir dünya kurtulabilir mi? Evet, kurtulabilir. İşte örneği; “Ya hayır söyle yahut sus” Hadisini evinde, işyerinde, sosyal hayatında samimi olarak aşkla, inançla, sadakatle uygulayan bir insan, velâyet makamına kadar yükselebilir. Deneyin isterseniz. İnsanları bugün içinde bulundukları gaflet denizinden, çirkinliklerden kurtaracak tek yol Peygamberimizin yoludur. Yâ Resulullah, seni çılgınlar gibi seviyoruz. Sana aşığız. Ne olur tut ellerimizden bizim. Çıkar bizi bu karanlık kuyulardan. Bizim de yüzümüz gülsün. Biz de senin yolunun ışığı altında “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyelim. Yâ Resulullah, sana müştakız, sana muhtacız. Allah bizlere senin yolunda çene kapamayı nasip etsin. Karanlıklarda boğulduk artık. İçinde yaşadığımız zulmet, gönül dünyamızı da kararttı. Sensiz her şey anlamını kaybetti. Sensiz her şey güzelliğini yitirdi. Ne olur tut ellerimizden. İçimiz yanıyor, susuzluk 44 Gönül Sohbetleri içinde kavruluyoruz. Bizler ki sevgiye susuz, saygıya susuz, ilgiye ve şefkate susuz, zavallı, perişan insanlarız. Tut ellerimizden, bizi kurtar. Bizi, iyinin ve güzelin, asil ve yüce olanın yoluna çek. Dünya yeniden hayat bulsun. İnsanlık senin doğuşuna yeniden şahit olsun. Bizleri affet, aşkımızı kabul et yâ Resulullah... Gönül Sohbetleri 45 İstanbul’un Fethi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldı. Bu olay gerek Türk tarihi, gerek İslâm tarihi ve gerekse dünya tarihi bakımından son derece önemlidir. Bu zaferle tarihte bir çağ kapanmış, yeni bir çağ açılmıştır. Bu zaferle insanlık kültür tarihinde yepyeni bir mutluluk ve medeniyet başlamaktadır. İstanbul’un alınmasının hemen arkasından yirmi iki yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet bir genelge yayınlamış ve herkesin inanışında, itikadında, ibadetinde tamamen bağımsız, hür ve özgür olduğunu bütün dünyaya ilân etmiştir. Bu, o kadar önemli bir olaydır ki, insanlık kültür tarihi o zamana kadar bilmediği, görmediği, hayal bile edemediği bir olayı, yirmi iki yaşındaki genç bir kumandan, yüce Fatih Sultan Mehmet gerçekleştirmiştir. Allah nasip etti, pek çok ülkeyi gezdim, gördüm. İncelemeler yaptım. Ama ne oralarda, ne ülkemizde bu genelgenin önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını gördüm. Saint Bartelmy’de, bir gecede aynı dinin iki farklı mez- 46 Gönül Sohbetleri hebi birbirlerini kılıçtan geçirmişlerdi. Ertesi sabah harp meydanında otuz bin ölü sayılmıştı. O günün nüfus durumu, şartları göz önünde bulundurulursa, bu otuz bin rakamı aklın, havsalanın alacağı bir rakam değildir. Bütün ortaçağ boyunca Hıristiyan Avrupa’da nice bilim adamı, düşünür, sanatkâr, sırf inançlarından, kanaatlerinden dolayı ateşe atılmış, diri diri yakılmışlardı. Cadı kazanları mütemadiyen kaynamıştı. İşte bu ortamda, herkesin birbirini ihbar ettiği, birbirinin ölümüne sebep olduğu bir taassup platformunda ve döneminde, yirmi iki yaşındaki bir insan, genç ve muzaffer Fatih, İstanbul’un fethinin ertesi gününde böyle bir genelge yayınlıyordu. Bu, duyan, düşünen, hisseden herkesi ürpertecek, titretecek, uyanışa ve tefekküre sevkedecek olağanüstü bir olaydı. Ne yazık ki, bırakalım bize karşı hep bir önyargıyla, kuyruk acısıyla hareket eden batılıları, bizim tarihçilerimiz, yazarlarımız, düşünürlerimiz, sanatkârlarımız dahi bu konuyu lâyıkı veçhiyle değerlendirememişler, üzerinde hassasiyetle duramamışlardır. İlk gençlik yıllarımdan beri buna hep hayret etmişimdir. Olay biraz derine inerek sosyal yönden, psikolojik yönden incelenecek olursa, aslında bu duruma hayret de etmemek lâzımdır. Yıllar ötesine gidelim. Fatih küçük bir çocuktur. Zeki, uyanık, ateş gibi, yerinde duramayan, cevval, pırıl pırıl bir zekâ. Bir gün okulda yaramazlık yapar. Hocası Molla Gürani kulağını çeker. Küçük çocuğun babası padişah ikinci Murat akşam olaydan haberdar edilir. Fatih öfke ve kızgınlık içindedir. “Ben,” der, “Koskoca bir padişah çocuğuyum. Nasıl benim kulağım çekilir? Bu olacak iş mi? Babacığım, sabahleyin okula beraber gidelim. Sen hocamızı bir güzel döv. Görsün dünyasını. Bir padişah çocuğunun kulağını çekmek ne demekmiş anlasın.” Velî padişah Gönül Sohbetleri 47 ikinci Murat Hazretleri oğlunun başını okşar. “Merak etme yavrum,” der. “Yarın sabah okula beraber gideriz. O hocan gününü görür.” Sabah olur, baba oğul el ele okulun kapısından girerler. Daha önceden haberdar edilen, uyarılan ve talimat verilen Molla Gürani elinde sopa onları beklemektedir. “Vay, beni dövmeye gelen siz misiniz” diyerek sopayla hücum eder. Baba oğul korkuyla kaçarlar. Onlar kaçar, Molla Gürani kovalar. Sonra yorulur, sopasını bırakır, sınıfına gider. Velî Padişah oğluna döner. “Bak yavrum,” der. “Sen bir padişah oğlusun. Ben de padişahım. Ama senin hocan, senden de büyük, benden de büyük. Gördün, bizi nasıl sopayla kovaladı. Hadi şimdi sınıfına git, hocanın elini öp, özür dile. Sonra git, saygılı bir şekilde sırana otur.” Ve oğlunu bırakır gider. Şimdi soruyorum sizlere, günümüzde bu asil, büyük, yüce davranışı gösterecek kaç ana baba çıkar? Lütfen cevabını siz verin. Fatih’in çocukluğu böyle geçmişti. Velî padişahın kaldığı evi gezdim. O kadar sade, o kadar mütevazı, evin eşyası o kadar basitti ki, ince ince anlatsam belki inanmazsınız. Fatih babasından, annesinden her yönüyle tam bir İslâm terbiyesi alarak yetişti. O evde edep hâkimdi. Sevgi, saygı, incelik, zarafet hâkimdi. O evde sabır vardı, şükür vardı, kanaat vardı. Fatih on iki yaşına gelmişti. Babası tahtı oğluna bıraktı. Kendisi daha çok okuyabilmek, daha çok ibadet edebilmek, daha çok zikir yapıp tefekkür edebilmek için köşesine çekildi. Bunu öğrenen Sırplar fırsat bu fırsattır deyip, hücum hazırlıkları yapmaya başladılar. Fatih durumu babasına bildirdi ve gelmesini söyledi. Babadan gecikmeden cevap geldi. “Evlâdım, padişah sensin, dilediğin gibi hareket et.” Fatih hemen cevabını gönderdi. “Eğer padişah sensen, geç devletinin başına. Düşman bizi yok etmeye geliyor. Eğer padişah bensem, geç ordunun başına. Vatan tehlikede.” 48 Gönül Sohbetleri Fatih bir yandan dünyevi ilimler öğrenirken, altı dile konuşacak ve yazacak kadar sahip olmuşken, bir yandan da mânevi ilimler tahsiline başlamıştı. Hocası, mürşidi Akşemseddin Hazretleri idi. Mübarek sultan sık sık genç öğrencisine Peygamber Efendimizin şu Hadis-i Şerifini hatırlatıyordu: “İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” Fatih tahta geçtiği andan itibaren bütün düşüncelerini ve çalışmalarını bu hedefe doğru odaklamıştı. İstanbul’un fethi için gece gündüz uyumuyor, sürekli planlar yapıyordu. Kafası hep fetihle doluydu. Onun için İstanbul’u fethetmek ve Resulullah’ın Hadisine mazhar olmak, bu dünyada kazanılacak şereflerin en büyüğü idi. Dünya harp tarihinde ilk defa Fatih, karadan gemileri denize indirdi. İstanbul’un, yıkılması imkânsız denilen surlarını yıkacak güçte topların çizimlerini yapıyor ve döktürüyordu. Fetih için gerekli gördüğü Rumeli Hisarı’nın yapılmasını emrediyor, kollarını sıvayıp askerle birlikte surlara taş koyuyordu. Değil o günün şartları, günümüzün teknolojisiyle bile başarılamayacak bu büyük işi, çok kısa bir sürede tamamlamıştı. Burada çok ince bir nokta var. O, çağ kapayıp yeni bir çağ açan genç padişahın yanında, her zaman mânevi hocası, mürşidi Akşemseddin Hazretleri bulunuyor, sık sık onunla istişare ediyordu. Günler geçiyor, haftalar geçiyor, fakat İstanbul bir türlü düşmüyordu. Genç padişahın morali biraz bozulur gibi olmuştu. Desteklenmeye ihtiyacı vardı. Böyle bir anında Akşemseddin Hazretleri’ne sordu. “Hocam, bu ne iştir, bir türlü İstanbul düşmüyor. Bundaki hikmet nedir?” Mübârek hoca ıstırap içindeki genç talebesinin yüzüne baktı; “Düşmez Sultanım” dedi. “Çünkü senin ordunda Süleyman isimli bir asker var. O, velî bir insan. Şefkât ve merhamet onda o kadar Gönül Sohbetleri 49 yoğunlaşmış ki, her gece herkesin uyuduğu bir saatte kalkıyor, gözyaşları içinde Rabbine yalvarıyor. Allah’ım diyor. Büyüksün, Rahmansın, Rahimsin, gâvurcuklara sen acı. Sen merhamet et. Sen onları koru. Hazret biraz sükût ettikten sonra, işte Sultanım diyor. O askeri buldur. Rica et, gönlünü yap, birkaç gece dua etmemesini iste, yoksa İstanbul düşmez,” diyor. Fatih, Süleyman’ı bulduruyor, ricasını söylüyor ve söz alıyor. İşte o sözden sonra üçüncü gün Ulubatlı Hasan İstanbul’a ilk giren asker oluyor. Bu olay Topkapı Sarayı’ndaki Defter-i Hakani’de yazılıdır. Biliyorum günümüzün sözde aydınları, entel dantel geçinen ukalâları yazının bu kısmını okurken burun kıvıracaklar, dudak bükecekler, canım öyle şey olur mu diyecekler. Oluyor ya sayın çok bilmişler. Siz gidin Amerikan uşaklığınızı devam ettirin. Siz gidin Bush’un önünde diz çökün. Başka ne işe yararsınız. İstanbul’un fethindeki ince sırrı, sizin batı uşaklığıyla şartlanmış kafalarınız almaz ki. Eskiden bir ülkeyi fethetmek için ordular gönderilirmiş. Asker telef edilirmiş. Dünya kadar masraf yapılırmış. Günümüzde işin kolayı bulundu. Üç yöntemle hiç bunlara gerek kalmadı. Birinci yöntem; kültürel istilâ. İstilâ planının uygulanışı, ilk kültürel istilâ ile başlıyor. Radyolarla, televizyonlarla, gazetelerle, okullarla, üniversitelerle birtakım uşak ruhlu köleler yetiştiriliyor. Onların beyinleri yıkanıyor. Ruhları, inançları yok ediliyor. Ilımlı İslâm palavraları ile bütün mânevi hayatları berhava ediliyor. Sonra birtakım entel danteller üretiliyor. Amerika’ya tapan, Avrupa Birliği’nin önünde secde eden, renksiz, şahsiyetsiz, korkak, aciz insancıklar ortaya çıkıyor. Ve bunlar ne yazık ki kendi dillerine, dinlerine, milliyetlerine, bayraklarına, tarihlerine, kültürlerine, şehit kanlarına ihanet ediyorlar. Adamlar haykırıyor. Sizi sevmiyoruz, istemiyoruz, sizden nefret ediyoruz, tiksiniyoruz. Elli sene de geçse, sizi Avrupa 50 Gönül Sohbetleri Birliği’ne almayız diyorlar. Biz hâlâ, onlar ne derse desin, Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye ısrar ediyoruz. Katran ruhlu papazların, Vatikan’ın ortaya attığı rezil, adi, aşağılık bir görüş var, dinler arası diyalog diye. Adı profesöre çıkmış bir sürü dünya, âhiret cahili insan, bunun bayraktarlığını yapıyor. Kardeşim hangi diyalog? Siz neden bahsediyorsunuz? Adam senin inandığın Allah’a inanmıyor. Senin inandığın kitaba inanmıyor. Senin bütün hücrelerinle, bütün varlığınla, bütün aşkınla bağlı olduğun Peygamberinin çok çirkin karikatürlerini yapıyor, onları dünyaya yayıyor. O papa denilen katran ruhlu adam, Türkiye’ye gelmezden önce, ağız dolusu İslâm’a ve Peygamberine hakaret ediyor. Sonra bu diyalogcu geçinen zavallı yaratıklar, sırıtarak ellerini uzatıyorlar, kardeşçilik oynuyorlar. İşte kültürel istilâ bu. Daha düşmanın kurşunu gelmeden, kaleler içten fethediliyor. Bugüne kadar televizyon dizilerinde bir kere ortaya pozitif düşünen, kibar, asil, efendi, saygılı bir Türk ailesi tipi ortaya konmadı. Akşam olunca nice zavallı, kurbanlık koyunlar gibi o iğrenç dizilerin önüne oturarak, günlük zehirlerini kâfi dozajda alıyorlar. İşte kültür istilâsı bu. Kaleler içten fethediliyor. Artık her yayın organı, ayrı bir Truva atı. Gayet tabi bütün bu olanlardan sonra ikinci yöntem kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ekonomik istilâ. Bankalar satılıyor, fabrikalar satılıyor, işyerleri satılıyor, topraklar satılıyor, vicdanlar satılıyor. Ve bunun arkasından pek tabi siyasal istilâ geliyor. Bir büyükelçi çıkıyor, müstemleke valisi gibi beyanat veriyor, yol gösteriyor, emirler yağdırıyor. On bir askerimizin başına çuval geçiriliyor, yetmiş üç milyonda bir kişiden tık çıkmıyor. İşte siyasal istilâ. En çirkin, en adi, en rezil şekliyle. Bütün bunlar bir şeyden kaynaklanıyor. O yirmi iki yaşındaki delikanlının içindeki Himalaya gibi aşka, heyecana ne yazık ki bizler sahip değiliz. Olamadığımız için de, Gönül Sohbetleri 51 bütün bunlar başımıza geliyor. Aslında o çuvallar on bir askerin başına geçmedi. Yetmiş üç milyonun başına geçti. Kalbinde nakış iğnesinin ucu kadar vatan aşkı, bayrak aşkı, Allah aşkı olanlar, gece ıstırap içinde bu çuvalların acısını haykırıyorlar. Bugün kalkındık, kalkınıyoruz yalanlarının, palavralarının arkasındaki gerçek bu. Önce kültürel istilâ, sonra siyasal istilâ. Sonra bütün bunları kamufle etmek için nutuklar... Nutuklar... Nutuklar... Bu hakikatler herkesin gözü önünde. Ama ne yazık ki, gözler ıstırabı haykırırken dudaklar susuyor. Yapılacak iş nedir? O fetih günlerinin saf neşesine, aşkına, heyecanına tekrar kavuşabilmek. EI ele verip tek yürek olmak, bütün küçük hesapları, dargınlıkları, kırgınlıkları unutup, o Allah aşkını, Peygamber aşkını, vatan aşkını, bayrak aşkını yüreğimizde duyabilmek. O temiz, sıcak, asil aşkı içimizde tekrar duyduğumuz gün göreceğiz ki, bütün imkânsızlıklar yok olacak. Bütün karanlıklar aydınlanacak. Bütün çirkinlikler güzelliğe dönüşecek ve biz el ele, yürek yüreğe verip, “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyeceğiz, “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyeceğiz... Gönül Sohbetleri 52 Hayatın Bütünlüğü Çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen, gösterilen, aşılanan yanlış fikirlerle hayatı mütemadiyen bölüyor, parçalıyoruz. Bu madde, bu mânâ, bu dünya, bu âhiret, bu ruh, bu vücut, bu bekârlık, bu evlilik, bu gençlik, bu ihtiyarlık, bu resmî iş, bu özel iş... Bu ikilem sonsuza kadar uzayıp gidiyor. Ve hepimiz bundan çok şey kaybediyoruz. İnsan hayatının, doğduğu andan son nefesini verdiği âna kadar bir bütün olduğunu göremiyor, sezemiyor, hissedemiyoruz. Ve hepimiz bundan çok, ama çok şey kaybediyoruz. Her gün işitiriz; “Efendim, benim özel hayatım başka, resmî işim başka.” Ah kardeşim, sen hayatı peynir diler gibi diliyorsun. Acaba özel hayatı kirli olan, şaibeli olan, çirkin olan bir insanın resmî hayatının temiz, güzel, pırıl pırıl olmasına imkân var mı? Ne sanıyoruz? Hayat her ânıyla, her köşesiyle bir bütün, bir kompozisyon. Aynı durum dünya, âhiret için de söz konusu. Dünya hayatının türlü pisliklerle dolu olması halinde, âhiretin pırıl pırıl geçeceğini ummak biraz safdillik olmaz mı? Bir Gönül Sohbetleri 53 çiftçi toprağa ne ekerse onu biçer. Neden acaba bunu görmezlikten geliyoruz? Toplumun bazı kesimlerinde çok yanlış bir düşünce var. Efendim diyorlar, o bekâr. Biraz gençliğini yaşasın, sonra evlenince düzelir. Düzelmez efendim. Bunlar ve bunun gibi daha nice yanlış görüşler, saçma sapan düşünceler insanı, hayatı, varoluşu anlamamaktan doğan birtakım önyargılar. Daima göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Hayatın en küçük hareketleri bile geleceği yapar veya yıkar. Her yanlış hareket hayatta faturası ödetilecek bir durumdur. Bundan kırk yıl önce idi. O zaman emekli olan bir öğretmen hanımefendi anlatmıştı. Bundan diyor, otuz yıl önceydi. Öğretmen Okulunu bitirmiş, mesleğe ilk adımımı atmıştım. Bir okulda öğretmendim. Bir gün ders bitmiş, teneffüs zili çalmış, çayımı içmek için öğretmenler odasına gidiyordum. Oturdum. Biraz sonra bir hademe geldi. Efendim, dedi, vaktiniz müsaitse müdür bey sizi bir dakika rica ediyor. O zaman gençtim, güzeldim, yeni öğretmen olmuştum. Gaflet, delâlet içinde, kendimi bir şey sanıyordum. Kendimi ömür boyu affedemeyeceğim bir terbiyesizlik yaptım. Ben gelemem, dedim. Ne söyleyecekse gelsin burada söylesin. Biraz sonra müdür bey geldi. Emekliliğine çok az bir zaman kalmıştı. Biraz beli bükülmüş, biraz kamburu çıkmıştı. Geldi, saygıyla selâm verdi. Affedersiniz kızım, dedi. Sizi rahatsız ettim. Ders çizelgelerini hazırlıyordum. Müsait gününüzü tespit etmek istemiştim. Lütfedip söylerseniz memnun olurum. Ben yine aynı kabalıkla, “falanca gün,” dedim. Müdür bey gitti. Ve aradan otuz yıl geçti. Bu sefer benim emekliliğim yaklaşmıştı. Keçiören’de bir okulda öğretmendim. O zamanlar okullar sobalıydı. Derse girdim, sınıf buz gibi, soba yanmıyor. Çocuklar titriyorlar. Canım sıkıldı. Hemen mümessili çağırdım. Hademeyi görmesini, sobayı yakmasını istedim. Biraz sonra mümessil 54 Gönül Sohbetleri sınıfa girdi. Öğretmenim, dedi, hademe gelmiyor. Kocaman kadın, otursun sobayı kendi yaksın, diyor. Şoke olmuştum. Şaşırdım, başka bir öğrenciyi gönderdim. Aynı cevabı vermişti. Moralim bozuldu. Bu sefer kalktım kendim gittim. Hademe oturmuş, sigarasını içiyordu. Beni görünce asabi bir ses tonuyla, “İkide birde niye haber gönderiyorsun, otur sobanı yak,” dedi. Birden boşanıverdim. Emekliliğime üç gün kala talebelerimin önünde rezil olmuştum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Müdür bey geldi. Efendim, dedi, siz lütfen eve gidin. Bu ruh hali içinde ders yapılmaz. İstirahat buyurun. Ben öğrencileri evlerine gönderirim. Eve gittim. Bir süre daha ağladım. Sonra gittim, abdest aldım, namaz kıldım. Ve Allah’ım dedim. Bu ne haldir? Bunun sebebi hikmeti nedir? Tespihimi çekerken, birden aklıma otuz yıl önceki yaptığım hareket geldi. Utandım, yüzüm kızardı. Ve ellerimi açarak, önce Allah’tan, sonra Peygamber’den, sonra da Rahmet-i Rahman’a kavuşan müdür beyin ruhundan özür diledim. Sonra ertesi gün okula gittim. Okula yüz metre kala, dün beni talebelerimin önünde mahcup duruma düşüren hademeyi süklüm püklüm beni beklerken gördüm. Beni görünce birden koştu, “Hocam,” dedi. “Beni affedin. Dün çok büyük bir terbiyesizlik yaptım. O kadar üzüldüm ki gece sabaha kadar uyuyamadım. Müsaade ederseniz, elinizi öpmek istiyorum. Müsaade etmezseniz ayaklarınızı öpeceğim.” Aman Yâ Rabbi, bu, izahı mümkün olmayan bir olaydı. Ben, müdür beyin ruhaniyetinden özür diliyordum, ertesi gün okulun hademesi benden. Eskiden şuuraltı derlerdi. Şimdi bilinçaltı deniyor. Ne denirse densin. O öyle muhteşem bir depo ki, çocuk daha ana karnındayken o depo alımlara başlıyor. Ve bu son nefese kadar devam ediyor. İşittiğimiz, gördüğümüz, okuduğumuz, şahit olduğumuz her şey orada yerini alıyor. Onun için değil midir ki, Gönül Sohbetleri 55 Peygamber Efendimiz, “Her kötülük kalbe siyah bir nokta getirir. Bir kötülük işlediğiniz zaman hemen arkasından bir hayır, bir güzellik işleyin ki o silinsin” buyuruyor. Hayatta hiç kimse istese de, istemese de yaşamını peynir dilimler gibi bölümlere ayıramaz. Buna hiçbir insanın gücü yetmez. Bazı kimseler ısrarla söylüyorlar. Efendim, o benim özel hayatım. Bana kimse karışamaz. Ve ben özel hayatımla resmî hayatımı birbirine karıştırmam. Ben gece istediğim eğlence yerlerinde gezerim. İstediğim içkileri içerim. İstediğim safahatta bulunurum. Ertesi gün de kuzu kuzu işe giderim. Ben, otuz dokuz yıl hukuk mesleğinde bulundum. Danıştay üyeliğinden emekli oldum. Özel hayatıyla, resmî hayatını birbirinden ayırabilen kimse görmedim. İstese de, istemese de yaşadığı birtakım çirkinlikler, pislikler onun meslek hayatında da yansımalar yapacak. Buna engel olacak kimseyi daha analar doğurmadı. Onun için bu mesnedi olmayan kuru gürültüleri şöyle kulağımızın arkasına atalım da, hayatımızın her ânını, “sanki son ânımızmış” gibi nezih, temiz, güzel, efendice, insanca, müslümanca yaşamaya çalışalım. Fransız Profesör Eva Hanım ki sonradan kendisi Müslüman oldu ve “Havva” ismini aldı. “İslam’ın Güler Yüzü” isimli harikulâde güzel bir eser de yazdı. Sayın profesör diyor ki; çay bardağına bir şeker koyup da karıştırmaya başladığınız zaman çıkan ses aynı anda uzaydaki bütün zerrelerden de duyulur. Hayat olayları akıl sır ermeyecek şekilde birbirine bağlı. Her şey her şeyi etkiliyor. Birtakım aslı olmayan düşüncelerle kuru iddialarda bulunmak, sadece o insanları zavallı durumuna düşürüyor. Elimizden geldiği kadar, gücümüzün yettiği kadar her söze, her harekete dikkat edelim. Kâinatın Efendisi, Yüce Resûlümüz, bu durumu bir Hadis-i Şerif’inde ne güzel özetliyor; “Ya hayır söyle, yahut sus.” Bir cümleden hatta bir kelimeden Gönül Sohbetleri 56 ne çıkar demeyelim. Onlar bazen bir yuvanın yıkılmasına sebebiyet veriyor. Bazen bir dövüşe, hatta bir cinayete sebep oluyor. Bazen iki milleti savaşa götüren bir durum ortaya çıkıyor. Büyük Yunus ne güzel söylüyor; “Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ide bir söz.” Bir söz bazen bir insanı hasta yatağından kaldırabilir. Umutsuz bir durumda gözüken bir hasta, sevdiği insandan işiteceği güzel bir sözle, yepyeni, pırıl pırıl bir hayata kavuşabilir. Aynı şekilde alaycı bir dudak büküş, hakaret dolu bir ses tonu bir insanı ölüme götürebilir. İnsan ruhu o kadar hassas, o kadar ince ki. Kur’an-ı Kerim’de, Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Ve sonunda, “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Bir de çok sevdiğim bir atasözü vardır. Sık sık tekrarlanır. “Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır” derler. Peygamber Efendimizin o mübârek sözü hepimizin her an göz önünde bulundurmamız gereken sonsuz hikmetler, incelikler, güzellikler taşıyor. Ne olur, o bir Hadisi hayatımıza intikal ettirsek, iş hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta hep onun ışığında hareket edebilsek. İnanın o bir Hadis, dünyamızı da, âhiretimizi de cennet etmeye, sayısız güzellikleri yaşamamıza imkân hazırlar. O Hadisin yaşandığı aile hayatında, ne karı koca kavgası, ne gelin, görümce, kaynana ihtilâfı olur. O yuvada sadece sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşma duygusu vardır. O Hadisin yaşandığı bir işyeri, insanların birbirini sevdiği, saydığı, birbirine şefkât ve yardım Gönül Sohbetleri 57 göstermek için bahane aradığı bir cennet köşesi olur. O Hadisin yaşandığı bir ülkede sadece sulh, sükûn, güzellik, ilerleme ve kalkınma olur. Ne olur insanı, hayatı, varoluşu anlamaya, algılamaya, özümlemeye elimizden geldiği kadar gayret etsek. Hayatımızın bir bölümüne değil, tümüne, her ânına sadece sevgi, saygı, şükür, sabır, sükûnet ve yardımlaşma hâkim olsa. Hayatımız renkle dolsa, ışıkla dolsa. Ve biz de Yunus gibi, “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyebilsek. Bütün iyilikler, güzellikler, mutluluklar sizinle beraber olsun. Allah’ın yardımı her an üzerinizde olsun. Gönül Sohbetleri 58 Yürüyeceğimiz En Güzel Yol Başlangıçtan itibaren gelecek konusu insanların kafasını meşgul etmiş, zaman zaman çeşitli kimseler bu konuyu işlemişler, çözmeye çalışmışlardır. Bu arada kendilerine medyum denilen, falcı denilen kimseler, insanların bu tecessüsünü kullanma yoluna gitmişler ve muhtelif istismar yolları bulmuşlardır. Bir zamanlar bu konuda medyada çeşitli tipler boy göstermişler, ceplerini doldurmuşlardır. Ama sürekli olarak çevreden ilgi görmüşler, kendilerini bir şey sanmışlardır. Bunların hepsi, aslında olaylar karşısında nasıl davranacağını bilemeyen şaşkın insanların ortaya koyduğu traji komik durumlardır. İslâm, gayba inananların dinidir. Bizler gaybı bilemeyiz. Arada olağanüstü durumlar ve olağanüstü insanlar çıkmışsa da sonuç değişmez. Öteden beri merak ederim. Bu geleceğini öğrenmek isteyen insanlar, acaba ateşle oynadıklarının farkına varmışlar mıdır? Bana göre, hayatı güzel, anlamlı, çekici kılan biraz da gaybı bilemememizdir sanırım. İnsanın bu merak içinde yaşayanlara, Gönül Sohbetleri 59 “Kardeşim, öğrenip de ne yapacaksın? Eline ne geçecek?” diyesi gelir. Acaba bizler gaybı kurcalarken biraz da edep hududunun dışına çıkmış olmuyor muyuz? Hemen bütün mutasavvıflar, “Dem, bu demdir, dem bu dem” diyorlar. Önemli olan ânı yaşayabilmek, ona, güzel, renkli, ışık dolu bir anlam verebilmektir. Şimdi güzel yaşayanlar geleceklerini de sağlama bağlamış olmuyorlar mı? Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde; “Ve bir an yaşıyorum, bütün bir ömre bedel” diyor. Sürekli dünle, yarınla meşgul olanlar, ânın güzelliğini, ihtişamını yakalayamazlar ki. Bazı insanlar görürsünüz. Sürekli, vaktiyle kaçırdıkları fırsatların yasını tutarlar. Ah, derler, o arsa kaçar mıydı, keşke önüme kadar gelen o fırsatı tepmeseydim. Keşke, keşke diye ömür boyu dövünüp dururlar. Ama onlar, ânın güzelliğini kaçırdıklarını, o kaçan pırlanta zamanların bir daha gelmeyeceğini düşünüyorlar mı? Bazı kimseler sürekli geleceğe ait hayaller kurarlar. Bugünü yaşamıyorlardır. Akılları fikirleri şöyle yapacağım, böyle edeceğim hayalleriyle doludur. Bir düşünseler ki, yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir? Dikkât ettim, hayatta mutlu, huzurlu ve başarılı olanlar, hep dünün pişmanlıklarıyla oyalanmayan, geleceğin parlak hayalleriyle kendilerini avutmayan, ama ânını yaşayıp, onu değerlendirmeye çalışan kimselerdir. Bugünler, yarınların tarlası gibidir. Bugün ne ekersek yarın onu biçeriz. Bugünümüzü dürüst, temiz, faydalı ve hayırlı geçirmekle aynı zamanda geleceğin de temellerini atmış olmuyor muyuz? Resulullah Efendimiz, “Bir insanı sevdiğin zaman onu hemen söyle, yarına bırakma. Yarın ikinizden biri için çok geç olabilir” buyuruyor. Bu durum fertler için olduğu gibi, toplumlar için de böyledir. Sonuç değişmez. Japonya İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkmıştı. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Japon insanının ruhunda derin yaralar açmıştı. 60 Gönül Sohbetleri Ama o insanlar ahü vah edip sızlanmadılar, ağlamadılar. Olan olmuş, biten bitmiş dediler. Biz bundan sonrası için ne yapabiliriz? Kolları sıvadılar. Her bir Japon, vatanın kurtuluşu için canla başla çalıştı. Arka arkaya hamleler yaptılar. Ve hepsinde başarılı oldular. Bizim gençliğimizde saat denince akla İsviçre saati gelirdi. Dakik, muntazam, dikkâtli insanlar için “İsviçre saati gibi adam” derlerdi. Ama Japonlar öyle bir aşkla işe başladılar ki, İsviçre saatinin pabucunu dama attılar. Bu iş öyle zorla, dayatmayla değil, kendiliğinden oldu. Japonların piyasaya sürdükleri saatler hem daha zarif, daha güzel, daha ince yapılı, hem de İsviçre saatinden daha hassas, daha dakiktiler. Ne ileri gidiyor, ne geri kalıyorlardı. Dakikası dakikasına doğru zamanı gösteriyordu. Bu zaferlerinden sonra daha da artan enerjileriyle otomotiv sanayiine geçtiler. Çok kısa bir sürede Japon arabaları bütün dünyada ün kazandı, beğeni kazandı, takdir topladı. Bugün Amerika’da bile, yollarda daha çok Japon arabalarını görüyorsunuz. Hayat böyle efendim. Hep daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gitmek için, önce içinde bulunduğumuz zaman dilimini değerlendirmek gerekiyor. Bazı kimseler, kafalarına koydukları, olmasını istedikleri bir iş olmayınca üzülürler. Teessüre kapılırlar. Bazıları daha ileri gidip, sıkıntıdan kendilerini yer bitirirler. Acaba bir an için düşünseler, o iş olsaydı kendileri için hayırlar, güzellikler, mutluluklar getirecek miydi? Yoksa bugünkü durumlarını aratan pozisyonlar mı ortaya çıkacaktı, bilmiyoruz. Oysa bunda da bir hayır var deyip, önündeki işine koyulsa, onu daha mükemmel bir şekilde başarmaya çalışsa durumları daha iyi olmaz mı? Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şiiri hepimiz için ne güzel bir direktiftir; Gönül Sohbetleri 61 “Hak şerleri hayreyler, Zannetme ki gayreyler. Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler” mısralarında ne muhteşem bir gerçek anlatılıyor. Hepimiz bunu günlük hayatımızda yaşayabilsek, uygulayabilsek, huzurumuz, mutluluğumuz daha çok artmaz mı? Önemli olan, adına hayat denilen çeşitli imtihanlarla dolu şu kısacık zamanda güzel bir ömür sürmek değil midir? Yunus Emre ne güzel söylüyor; “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.” Hiçbirimizin ahü vahla geçirilecek bir tek dakikamız dahi yok. Yol uzun. Yük ağır. Bu yükle bu yola dayanamayız. Yüklerden kurtulalım. Hep bir hoşluk, bir güzellik, bir edep ve incelik içinde yaşayalım. Yıllar önce gazeteci, yazar Oktay Akbal çok sıcak bir yaz gününde Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkmaktadır. Önünde bir hamal, sırtında kocaman bir yük yürümekte, yürürken de türkü söylemektedir. Gazeteci dayanamaz sorar. “Kardeşim,” der, “benim elim kolum bomboş. Ama yine de bu sıcakta yürürken çok zorluk çekiyorum. Sen nasıl olur da bu kadar büyük bir yükün altında türkü söyleyebiliyorsun?” Hamal cevap verir. “Bey,” der, “sen bu işleri anlamazsın. İçim düzgün olunca en ağır yük bile bana vız gelir.” Bunu yıllarca evvel bir gazetede okumuştum. Beni çok etkiledi. O günden beri düşünürüm. Galiba hamal haklı. Mesele, için düzgün oluşunda. İçimiz düzgün olmayınca, gidişimiz Hak yolda, hayır yolunda olmayınca kendimize ne dertler icat ediyoruz. Ve kendimizi ne güzel aldatıyoruz, farkında bile değiliz. Hayatta dertsiz insan olmaz. Tek 62 Gönül Sohbetleri istisna olmadan hepimiz çeşitli imtihanların süzgecinden geçiyoruz. O sınavlarda başarılı olabilmek için galiba her şeyden önce içimizin düzgün olması gerekiyor. Şuna bir inanabilsek. Bir şeyin olması bizim için mukadderse, onun oluşuna hiç kimse engel olamaz. Eğer mukadder değilse, dünya bir araya gelse yine olmaz. Olayların kendine göre bir hâl dili var. O dili bir çözebilsek, her şey kendiliğinden halledilecek… Düğümler çözülecek, ama bütün mesele o dili öğrenebilmek, hissedebilmek, yaşayabilmek. Hadiselerin oluşundan önce hiçbirimiz bu bizim için hayır mı getirecek, şer mi getirecek bilemiyoruz. O zaman güzel bir teslimiyetle kendimizi olayların akışına bırakmak daha doğru bir davranış değil midir? Yüzme öğrenmek için deniz kenarında önce korkuları, endişeleri bırakmak, kendimizi yumuşacık bir davranışla denizin sularına teslim etmek gerekmez mi? Çırpındıkça dibe batarız. Halbuki kendimizi bırakıversek su bizi kendiliğinden kaldırır. O zaman korktuğumuz deniz bize güzel bir yatak gibi gelir. Hayat da böyle. Biz adımlarımızı düzgün atalım. İstikametimizi hayra ve güzelliğe çevirelim, gerisi kolay. Kim hayat yolunda başladığı işe Besmele çekerek, “Allah bize yar ve yakındır.” diyerek emin adımlarla yürürse, sonuçta o güzelliklerle kucaklaşır. Mevlânâ; “Hangi tohum zamanında Besmeleyle, güzellikle ve iyi niyetlerle atıldı da yeşermedi?” diye sorar. Çevremizden hep işitiriz. Hayat şöyle değişti, böyle değişti, çevre kötü insanlarla, kötü tuzaklarla doldu diye diye önce kendi moralimizi bozar, şevkimizi azaltır, çalışma gücümüzü kırarız. Peki, eşek arısı var diye, arı bal yapmaktan vazgeçiyor mu? Zaman aynı zaman. Dem bu dem. Bırakalım bu boş sözleri. Her şeye rağmen yine günümüzde de çok güzel, çok değerli, pırlanta insanlar var. Biz de onlardan biri olmak için ne bekliyoruz? Yunus bir şiirinde; Gönül Sohbetleri 63 “Bu dünya dopdolu kalleş, her birinden bir ses gelir” diyor ama sonunda kendi Hak bildiği yolda giderek; “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” diyor. Ve bize ne güzel bir hedef gösteriyor. Önemli olan Allah’ın ve Resulünün yolunda, o Hak ölçüler içinde emin adımlarla hayat yolunda yürüyebilmek. Yapabilenlere ne mutlu. Allah bizlere de, o temiz yola girmeyi, sonsuzluk kervanında yürümeyi nasibetsin... 64 Gönül Sohbetleri Üniversiteli Gençlerle Sohbet Dergiyi hazırlarken teknik alan dışında kendini çok yönlü olarak yetiştirmiş ülkemizin birikimli ve entelektüel insanlarına yer vermek istedik. Bu amaçla ilk sohbetimizi kendisini çeşitli televizyon sohbetleri, gazete ve dergi yazılarıyla kitaplarından tanıdığımız emekli Danıştay üyesi Sayın Sabri Tandoğan ile yapmaya karar verdik. Bizi kırmadılar ve kendisiyle Ankara’nın güzide bir yerinde keyifli bir söyleşi yapma imkânı bulduk. Değerli yazar ve hukukçu Sayın Sabri Tandoğan sorularımıza içtenlikle öyle güzel cevaplar verdi ki, sizler de okumaya doyamayacaksınız… – Efendim, Sabri Tandoğan’ı bizlere tanıtır mısınız? S.T.: 1934 yılında Ankara’da doğdum. 3,5 yaşında okumayazma öğrendim. İlkokula başladığımda hepsi okunmuş olmak üzere bir kitaplık dolusu kitabım olmuştu. Bunda edebiyat öğ- Gönül Sohbetleri 65 retmeni annemin de büyük etkisi oldu. Halen Türkiye’nin en büyük kişisel birkaç kütüphanesinden birine sahibim. Onbeş yaşında çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya başladı. Çok çalışan, inceleyen, araştıran ve daima hakkını arayan, savunan bir öğrenciydim. Gerçi hiçbir zaman bu huyum değişmedi. Dört fakültede okudum: Hukuk, Tıp, İlâhiyat ve Felsefe. Ancak benim hayatta bir tek konuda ihtirasım oldu; o da insanı tanımak, anlamak hususunda. Bununsa nihayeti yok... Dört ayrı fakültede okumamın nedeni de buydu. İnsanı ruh, beden, fikir ve sosyal yönleriyle bir büyük varlık olarak anlayabilmek ve tanıyabilmek... İnsanı anlamak ise, hayatı anlamak demekti. O zamanlar üniversite sınavı yoktu tabi. Sonradan çıkarılan bu sınavlar olmasa, daha çok fakültede okumayı düşünürdüm. Bütün hayatım okumakla geçti. Gece gündüz sürekli okurum ve okumalarım daima çok yönlüdür. Edebiyat, tasavvuf, tarih, tıp, sosyoloji, psikoloji ve felsefe en çok ilgilendiğim alanlar. Ancak benim için önemli olan satırlarda kalmayıp, öğrenilenlerin yaşantıya yansıtılmasıdır. Kullanılmayan bilgi işe yaramaz. Ayrıca güzel sanatları çok seviyorum. Edebiyat, şiir, müzik ve resimle daima ilgiliyim. Klâsik müziği çok severim, fırsat buldukça dinlerim. En sevdiğim ve beni en çok etkileyen yerli ve yabancı yazarlar ise Yunus Emre, Mevlâna, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Dostoyevski, Shakespeare, Rainer Maria Rilke ve Goethe olmuştur. Meslek olarak hukukçuluğu seçtim. 1999 yılında 39 yıl hizmet verdiğim Danıştay 2. Daire Üyeliğinden emekli oldum. Halen basılı olarak altı ciltlik “Gönül Sohbetleri” adlı kitaplarım ile “Bekleyiş” isimli bir şiir kitabım var. Ayrıca çok sevdiğim ünlü Alman yazar Rainer Maria Rilke hakkında da bir incelemem oldu. Bir de gonulsohbetleri.net isimli bir internet sitem var, 66 Gönül Sohbetleri dünyadaki yedi milyar insanın görüş, soru ve düşüncelerine açık. Orada mümkün olduğunca günü gününe sorulara cevaplar verilmeye çalışılıyor. Sizler de bana sansürsüz olarak her konuda sorularınızı, sorunlarınızı yazabilirsiniz. Bana göre hayatın iki muhteşem olayı var: Birisi sevmek, diğeri hizmet etmek. Hayatım boyunca hep bu iki çizgi üzerinde ilerlemeye gayret ettim ve bu bana inanılmaz bir mutluluk getirdi. İnsanları sevmek ve onlara hizmet etmekten daha büyük bir güzellik düşünemiyorum. Yerdeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar kâinattaki her zerreye karşı sevgi ve saygı dolu olmayan bir insanın mânen de yükselebileceğine inanmıyorum. İlim ile duyguyu, akıl ile gönlü bütünlemiş, bilgilerini hâl haline getirmiş, madde ile mânâyı bir etmiş yaşama sanatının gerçek ustaları hep bu şekilde sevgi dolu olan kimselerden çıkmıştır. – Efendim, siz hayatı hep çalışmakla, okumakla, araştırmakla geçmiş bir kimse olarak başarıyı nasıl tanımlarsınız, başarılı insan kimdir? Sizce gerçek başarı nedir? S.T.: Bence çok para kazanmak, mal mülk sahibi olmak, hep ön plânda olmak, üst kademelere çıkmak gerçek başarı değildir. İnsanın bu hayatı insan onuruna yaraşır bir şekilde dürüst ve temiz olarak sürdürebilmesi, seven ve sevilen bir kimse olabilmesi ve her geçen gün kendini bir öncekinden daha iyiye götürebilmesi gerçek başarıdır. Önemli olan en iyi olmak değil, bir gün evveline göre daha iyi olmaktır. İnsanlar iç dünyalarında kurabildikleri âhenk kadar, hayatta huzur, sükûn, uyum ve güzellik bulabilirler, başarılı olabilirler. Bazen bakıyorsunuz adamın cebi para dolu, mevki, makam sahibi olmuş, Gönül Sohbetleri 67 mesleğinde zirveye çıkmış ama evinde, işyerinde bir güzel dostluğu, sevgiyi yakalayamamış, kendisiyle ve çevresiyle daima kavga halinde. Böyle bir insana başarılı denilebilir mi? – Tesadüfler hakkında ne düşünüyorsunuz, bilimde tesadüf olabilir mi? S.T.: Hayatta bir tek tesadüf vardır, o da sözlükteki “tesadüf” kelimesidir. Bilimde veya günlük hayat içinde bize tesadüf gibi gelen bazı olaylar, aslında çok daha öncesinden kurulmuş bir zincir içerisinde meydana gelir. Fakat biz o anda onu açıklayamadığımız için tesadüf deyip olayı geçiştiririz. Yoksa koskoca bu evren ve hayatımızda gerçekleşen olayların hiçbiri tesadüfle açıklanamaz. Hayatta küçük, basit, sıradan diyebileceğimiz tek bir olay dahi yoktur. Her şey birbirine bağlıdır. Bu nedenle Japonlar konuşmalarında küçük, basit, önemsiz, sıradan kelimelerini kullanmazlar. Onlar için her şey çok önemlidir. Bir Japon hikâyesinde okumuştum. Şöyle anlatılıyordu: Sayın tamirci işyerine geldi, sayın masasına oturdu, sayın aletlerini yerleştirdi, sayın dolabını açtı... diye. Beni çok etkilemişti. – Sizce günümüzde gençlik nasıl olmalı, siz nasıl bir gençlik görmek istiyorsunuz? S.T.: Bir genç, daima gerçekler peşinde koşan, hiçbir zaman kaybetmekten korkmayan, hem pozitif alanlarda kendini en iyi şekilde yetiştirip hem de mânevi anlamda da şahsiyetini oturtarak (mânevi değerler, saygı, sevgi, hoşgörü, incelik...) milletine ve bütün insanlığa hizmet amacı gütmelidir. Kendi ecdadını ve dünyaya güzel şeyler bırakmış insanları örnek alarak çevresi için bir ışık olmalıdır. Benim istediğim gençlik bıkkın değildir, 68 Gönül Sohbetleri haksızlıklar karşısında kendini savunur, aynı şekilde diğer kişilerin haklarına da riayet eder, öğrenme aşkıyla doludur, kendini, nereden gelip, nereye gittiğini, varoluşunun nedenlerini, yaşamın gayelerini araştırır. Bugün bazı gençler cinsel yönden bir uçurumun kenarına kadar gelebiliyor. Oysa cinsel alandaki ahlâksızlık, gayesizlikten ileri gelir. Öğrenme, kendini yetiştirme, hayatı ve insanları anlama aşkı içinde olan bir genç insan enerjisini bu yöne sevkederek kendine iyinin, güzelin, asil ve temiz olanın yolunu açabilir. Bu hiç de sanıldığı kadar zor bir şey değil. Bunu, etrafına zararlar vererek başıboş akan bir nehrin sularının barajda toplanmasıyla elektrik enerjisine dönüştürülmesine ve bu enerjiyle şehirlerin, yolların aydınlatılmasına benzetebiliriz. Madem ki bir enerji başka bir enerjiye dönüşebiliyor, pekâlâ cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. Çok okuyarak, güzel sanatlarla ilgilenerek, resim yaparak, şiir yazarak, yazı yazarak, gerçek sanat müziğiyle ilgilenerek cinsel enerji de kültürel enerjiye dönüştürülebilir. Bu görüşü ben ortaya attım. Kendim hayatımda uyguladım ve çok iyi sonuç aldım. Bu beni sonsuz bir huzura, mutluluğa ve güzelliğe götürdü. – Peki siz bu konularda gençliğe güveniyor musunuz, sizce bunları başarabilirler mi? S.T.: Ben gençliğime ve insanlarıma güveniyorum. Biz bu kültürleri yaşamış bir medeniyetin torunlarıyız. Neden bunları başaramayalım? Eğer bu modelleri kendimizde ararsak başarılı olacağımıza inanıyorum. Gönül Sohbetleri 69 – Sizce eğitimci-öğrenci ilişkileri nasıl olmalıdır? Burada eğitimcilere düşen görevler nelerdir? S.T.: Genel anlamda bir eğitimci her zaman öğrencilerine rehber olmalı, örnek olmalı, onlara bilimin ve insanlık değerlerinin ışığıyla aydınlık saçmalıdır. Sadece bilgi yetmez. Aksi takdirde öğrencilerini cehaletin karanlığına itmiş olur. – Peki, gençlerin gerçekleri aramasını söylüyorsunuz. Gerçekler derken neleri kastettiniz? S.T.: Kastettiğim şey gencin kendisini araması ve doğru yorumlayabilmesidir. Kendini anlayan genç için başkalarını ve hayatın diğer gerçeklerini anlamak kolay olacaktır. İnsan evrenin bir modelidir. Her şey insanda mevcuttur. O nedenle yapılacak en büyük keşif, insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkması, onu keşfetmesi, onunla dost, arkadaş olabilmesidir. – Bize öğrencilik anılarınızdan bir örnek verebilir misiniz? S.T.: Öğrencilik yaşamımda kendine güveni tam bir öğrenciydim. Dersi en az 3-4 farklı kaynaktan çalışır ve derse hazırlıklı giderdim. Bir seferinde 10 beklediğim sınavdan 9 almışım. Öğretmenime gücendim, hiç konuşmuyordum, çünkü çok iyi bir sınav kâğıdıydı. Bir süre ona dargın kaldım. İkinci sınavda kâğıda sadece adımı yazarak verdim. Sonra notlar okundu, hocam adımı okudu, kalktım, “Sabri Tandoğan: 10” dedi. Böylece barışmış olduk. Gençlik tabi. Şimdi olsa böyle davranmazdım. 70 Gönül Sohbetleri – Peki, dâhilikle ilgili düşünceleriniz nelerdir? S.T.: Dâhilerin en büyük özelliği dikkâtli olmaları, kısa zamanda büyük kararlara imza atabilmeleridir. Valery, “Deha, dikkâttir” der. Bir de dâhilerin ortak özelliği, zamanı çok iyi kullanan kimseler olmalarıdır. Bizim ülkemizde neden şimdi daha az dâhi çıkıyor, çünkü insanlar dikkâtlerini toplayamıyorlar, kendilerini gereksiz şeylerle, lüzumsuz bilgilerle meşgul ediyorlar. – Bu soruyu sorarken düşündüm ama gene de sorayım. Evlilik hayatınızdan bahseder misiniz? Örnek bir evliliğiniz olduğunu okumuştuk bir kitabınızda. S.T.: Eşimle Danıştay’da çalışırken tanışmıştık. Danıştay savcısı idi. 44 yıl evli kaldık. Üç yıl önce Hak’ka göçtü. 44 yıl boyunca kâinatın en büyük aşklarından birini yaşadık. Rahmetli eşimi çok sevdim, ona hep saygı duydum. Zaten ben saygı olmadan gerçek bir sevginin yaşanabileceğine inanmam. Eşim çok müstesna bir insandı, hem işini çok titiz yapar, hem de kendini farklı alanlarda yetiştirmeye gayret eder, resim yapar, yazı yazar, müzikle ilgilenirdi. “Günlüğümden” adlı bir eseri yayınlandı. Her zaman herkese karşı zarif, edepli, saygılı, hoşgörülü ve sevgi dolu bir kimseydi. Nur içinde yatsın. Ben de ona bir tek gün bile yüksek sesle hitap etmedim, ondan en ufak bir şey dahi istemedim, onun yanında bir tek gün ayak ayak üstüne atarak oturmadım. Bu şekilde karşılıklı sevgi ve saygı ile dünyada eşi az bulunur örnek bir evliliği yaşadık. Hâlâ onu anmadığım bir tek günüm yoktur. Gönül Sohbetleri 71 – Efendim, biraz da tuttuğunuz takımdan bahsedelim mi? S.T.: Hay hay. Ben çocukluğumdan beri koyu Fenerbahçeliyim. Fakat bu sene Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum. Çünkü Anadolu’dan bir şampiyon çıkmalı artık. – Ben de bir Trabzonspor taraftarı olarak size teşekkür ediyorum. Son olarak Hacettepe Üniversitesi öğrencilerine ve Türk gençliğine bir sözünüz var mı? S.T.: İnsanları tanıyın, sevin ve hiçbir ayrım yapmadan onlara sevgi, saygı duyun, hoşgörü gösterin. Bütün insanlığa hizmet aşkı ile dolu olun. Bu ülkenin dinamikleri sizlersiniz. Kendinizi bu millet ve tüm dünya için yeterli birikime ulaştırın. Çok okuyun, daima sorun, araştırın, hakikatler üzerinde kafa yorun ve kendinizi dar bir alana hapsetmeden çok yönlü olarak yetiştirmeye gayret edin. Yolunuz açık olsun. Size ve üniversitenize bu söyleşi için teşekkür ediyorum. – Biz de size bizi kırmayarak değerli zamanınızı ayırdığınız ve verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz. Sağolun. 72 Gönül Sohbetleri Önemli Olan Olaylar Değil, O Olaylar Karşısında Takınmış Olduğumuz Tavırlardır Nedir hayata karşı tavır almak? Neden önemlidir? Hayat karşısında alınacak en güzel ve gerçekçi tavır ne olmalıdır? Önce sohbetimizi bununla açalım. İnsanoğlu istese de istemese de, iradesi dışında yeryüzüne gönderiliyor ve derhal çevresi birtakım sosyal ve psikolojik olgularla çevriliyor. Önce bir aile içinde yaşıyor. Anne, baba, akrabalar, komşular derken, yıllar geçtikçe bu çevre genişliyor, büyüyor. Okul, mahalle arkadaşlarına askerlik, sonra da meslek arkadaşları katılıyor. Yurt dışına seyahatler yapıyor, iş, gezi v.s. orada yeni dostlar ediniyor ve çevre mütemadiyen genişliyor. Belli sayıdaki aile fertlerinin yerini, yeni ilişkiler gittikçe gelişip büyüdükçe, sayısını kendisinin de bilemeyeceği yepyeni kimseler alıyor. İşte bu psikolojik çevrenin yanısıra çocuk yavaş Gönül Sohbetleri 73 yavaş dünyayı tanıdıkça, yollar, büyük binalar, ibâdet yerleri, okul, stadyum, sinema, gökdelenler, büyük devlet daireleri ve mahkemeler v.s... bir çember gibi çocuğu sarıyor. Onun kafasında sorular, bitmek tükenmek bilmeyen sorular başlıyor akın etmeye. Geceleri gökyüzüne bakıyor, aya, yıldızlara, Samanyolu’na bakıyor, ürperiyor. Hayatın kozmik ve trajik oluşumu karşısında titriyor. Cevap arıyor sorularına. Ama o güzelim düşünceler, o tertemiz, o eşi olmayan ürpertiler, ne yazık ki ertesi gün, hayatın bir zift sağanağı gibi boşalan gerçekleri karşısında eriyip kayboluyor. İnsanın, o güzelim insanın, o yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak gönderilen eşref-i mahlûkatın o en yüce, o en güzel yönü, –korunması için– sabun köpüğü gibi dağılıveriyor. Gazeteler, ruhun katili, güzelliğin ve asâletin, edep ve hayânın, zarafet ve inceliğin düşmanı olan gazeteler, geceleri en temiz ürperişlerle dolan insan gönüllerine katran döküyor... O her gün en alçakça cinayet filmleri ile, ruh hastası, rezil ve aşağılık, mâbudu para ve menfaat olan insan ruhunun düşmanlarıyla dolu dizi filmlerle, kadını alçaltan et teşhiri reklâmları ile, baş belâsı televizyon, iyi, güzel, temiz ve asil ne kaldıysa hepsini silip süpürmeye memur yedibaşlı canavar televizyon, insan gönüllerine katran döküyor ve her gün yüzbinlerce insan, tertemiz kalplerine rağmen, kafasızlıkları, kültürsüzlükleri, aşk ve iman zâfiyetleri, taktik ve strateji bilmedikleri için, şerre âlet olup, insan gönüllerine katran döküyor. Ve daha neler ve nelerle, ruhu ve kafası bir zift sağanağı karşısında kalan insanoğlu, ama soylu, ama asil insanoğlu, hayat karşısında nasıl bir tavır takınmalı ki, bütün bu pisliklerin etkisinde kalmadan, hayat yolunda, sağlam adımlarla, insanca, efendice, varoluş amacına uygun olarak yürüyebilsin. İşte şimdi 74 Gönül Sohbetleri çağımızın en önemli meselesi karşısında bulunuyoruz. Hep beraber bu hususu inceleyerek, günlük hayatımızda yararlı olacak, pratik, somut, işe yarar sonuçlar bulmaya çalışalım. Her şeyden önce, insanın ayağının yere değmesi gerekir. Nice insanlar vardır ki, bir ömür boyu havalarda uçar. Gelir geçer, ayağı yere değmez. Bitmek tükenmek bilmeyen hayalleriyle, hem kendilerini, hem çevrelerini aldatırlar. Kendilerine gerçek dünya içinde ikinci bir hayal dünya kurmuşlardır. Bir türlü gerçeği göremezler. Çünkü, görmek istemezler. Başarısızlıklarının nedenlerini hep çevrede ararlar. Suç ya falancanındır ya da toplumundur. Sürekli itham ederler. Hiçbir zaman, ben şu konuda hatalı adım attığım için kabahat benimdir diyemezler. Kendilerinde en ufak bir noksanlık olduğunu düşünemezler bile... Tabi sonuçta kaybeden kendileri olurlar. Dış dünyanın gerçekleri ister istemez kendilerini kabul ettirirler. O halde, ilk yapılacak iş, dış dünyayı –içimizdeki dünya ile ne kadar çelişki içinde olursa olsun– olduğu gibi görmeye, algılamaya çalışmak olmalıdır. Somut gerçekleri, işimize gelsin gelmesin, bütün boyutları ile objektif olarak algılamayanlar, değişik yorumlarla çarpıtanlar, sosyal olguları noksan veya fazla gösterenler, sonuçta ister istemez başlarını gerçeğin kayasına çarparlar, zararları hem kendilerine, hem de çevresindeki insanlara olur. İki kere iki her zaman, her yerde dörttür. Gerçek, kelimelerde değil, somut, yaşanan, canlı varlığın içindedir. Düşünmek demek, hayalleri, varsayımları, kelimeleri aşarak varlığın kendine gitmek, onu olduğu gibi algılamak demektir. Önce kelimelerin boşluğunu anlamak gelir. Büyük iddialar ile hep yükseklerden atan, attığı zaman mangalda kül bırakmayan insanlara bakın, somut gerçeğin ne kadar önemli olduğunu ça- Gönül Sohbetleri 75 bucak kavrarsınız. Yaşayışı ile konuşmaları arasındaki çelişkiyi göremeden atıp tutan, palavra sıkan insanlar ne kadar zavallıdır. Kabul de, ya onların dışında yaşayıp da, o çelişkileri görmeden alkış tutanlara ne diyelim. İnsanoğlu, somut gerçeklerden uzaklaşıp da, hayallerinin, kafasındaki fantezilerin esiri olduğu zaman ne kadar zararlı olmaktadır. Evet, içinde yaşadığımız dünyayı, bütün somut gerçekleri ile, çarpıtmadan, hayallerimiz ile değiştirmeden, oldukları gibi algılamak ilk adımımız olacak. Tabi iş bununla bitmiyor, yeni başlıyor. İkinci adım, bu gerçekler karşısında, müsbet, sağlam, yine hayaller ve fantezilerden sıyrılmış bir tavır almak olacaktır. Doktorun sadece hastalığı teşhisi yetmez. Teşhis ne kadar sağlam, doğru ve gerçekçi de olsa; tedavi cihetine gidilmediği takdirde, hastalık yine devam edecek, belki de hastasının ölümü ile sonuçlanacaktır. Değerli okurlarım! Hemen her gün yüzlerce defa tekrarlanan bir olay vardır. Birtakım iyi, güzel, temiz, vatansever insanlar bir araya geldiklerinde, söz hemen toplumdaki bozuk, aksayan, bize acı veren, sıkıntı veren konulara geçerler. Kimi başından geçenleri, yediği kazıkları anlatır. Kimi gazeteden edindiği –doğruluğu hiçbir zaman tahkik edilmeyen, edilemeyen– birtakım bilgileri sıralar. Herkes karşısındakini dinlemeden habire kendi bildiklerini söyleyebilmenin telaşı içinde saatler geçer, ayrılma vakti gelir, söz “hayırlı olur inşallah”la bağlanır, sonra vazifesini yapmış insanlara has bir rahatlık ve tatlılık içinde veda ederek ayrılırlar. İşte kendi gerçeğimiz. Kimseye kızmayalım. Öfkelenmeyelim. Hepimiz buyuz. Lâf... lâf... lâf... Dünyamız kelimelerle dolu, kelimelerden ibaret... Sanki yüzüyoruz onların içinde. Gerçeklerden uzak, yaşanan, canlı, gerçek hayattan uzak, kelime- Gönül Sohbetleri 76 lerden meydana gelen bir hayal dünya. Sanki dünyaya lâf üretmek için gelmişiz. En ufak bir harekete teşebbüs etmeden, en ufak bir hareket için öncülük etmeden, sadece şikâyet... İnsanlardan, belediyeden, hükümetten, hayattan, çocuktan, aileden... her şeyden, ama her şeyden şikâyet. Sanki dünyaya bunun için gelmişiz. İnsanlar bir araya bunun için geliyor, bunun için toplantılar yapılıyor, bunun için gazeteler çıkıyor. Kelimelerle besleniyor, keIimelerle yaşıyoruz. Yahut, kelimelerle zehirleniyor, kelimelerle ölüyoruz. En ufak bir hareket bahis konusu olduğu zaman, herkes bir başkasından bekliyor bunu. Öylesine uyuşmuş, öylesine hayattan, gerçeklerden uzaklaşmış bir yaşama tarzı. Bir gün bir yaşlı akrabamı ziyarete gitmiştim. Gece son otobüsle dönüyorum. Otobüs tenha. Karşımda ben yaşlarında bir yolcu oturuyor. Gazete okumakla meşgul. Birden öfkelendi. Okuduğu gazeteyi büyük bir hiddetle, – Lânet olsun böyle gazeteye, diyerek buruşturup yere fırlattı. Büyük bir asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. Konuşmak, dertleşmek ihtiyacı içinde olduğu her halinden belli oluyordu. Ben, sükûnetle kendisini seyrediyordum. Birden bakışları bakışlarımı aradı, ıslık gibi bir sesle – Öyle değil mi efendim, dedi ve ilâve etti. – Aile içine girecek bir gazeteye bu kadar açık bir kadın fotoğrafı koymak, hayâsızlık olmuyor mu? Her halinden cevap beklediği belli idi. Döndüm ve sükûnetle – Beyefendi, siz bu gazeteyi kaç yıldır okuyorsunuz? dedim. – Yirmi yıl geçti, diye cevap verdi. Gönül Sohbetleri 77 – Kimbilir bu yıllarda daha böyle niceleri yayınlanmıştır. Neden bugün sinirlendiniz. Çünkü o gazetenin temel yayın felsefesi bu. Çıktığı sürece de daha niceleri yayınlanacak. Neden müsbet bir tepki göstermiyorsunuz. Neden bir mektup yazıp, gazete sahibine, yazı işleri müdürüne, şu... şu nedenlerle artık gazetenizi almayacağım. Böyle devam ettiğiniz takdirde, sözümün geçtiği arkadaşlarıma uyarılarda bulunarak onların da aImamalarını söyleyeceğim, demiyorsunuz. Sadece şikâyet etmek, söylenmekle hangi mesele halledilebilir, dedim. – Aman efendim, diye cevap verdi. Devamla: – O gazeteyi yüzbinlerce insan okuyor. Bir ben bırakmışım, ne ifade eder. Devede kulak bile olmaz. Nasıl olsa, yine bildiklerini okurlar, dedi. Dayanamadım: – İşte beyefendi, dedim. Medenilik şuuru denilen, şahsiyet denilen husus o ince noktada başlar. Siz ne yazık ki, oraya gelememişsiniz. Kendinizi hor, hakir, beş para etmez görüyorsunuz. Hatanız burada başlıyor ve zincirleme devam ediyor. Sizin için önemli olan dış âlemde var olan hatalar, yanlışlıklar, edepsizlikler değil, onların sizin sınırınızda durup durmamasıdır. Sizin bir noktada onlara dur demeniz önemlidir. Sizin için önemli olan, o gazetenin yüzbinlerce satması değil, sizin o gazete için, – Hayır, bu yayın politikası böyle devam ettiği sürece, bu gazete benim evime giremez, diyebilmenizdir. Bunu dediğiniz, diyebildiğiniz anda siz medeni, aklı başında, şuurlu, şahsiyet sahibi bir insansınız. Hiç sesini çıkarmadan dinledi. Başını öne eğdi. Cevap vermedi. Otobüsten inerken, döndü, 78 Gönül Sohbetleri – Teşekkür ederim, keşke bu sözleri daha önce söyleyen biri çıksaydı, dedi. Hayat karşısında müsbet tavır almanın ikinci şartı, olaylar karşısında, duygusallığa kapılmadan, akılcı yoldan, en güzel şekilde tepki göstermek oluyor. Nedense bizim toplumumuzda tepki göstermek kavramı da yanlış anlaşılıyor. Tepki göstermek demek, hiddet buhranlarına kapılarak, sövüp saymak, vurup dökmek, yakıp yıkmak, çılgına dönerek karşısındakinin gırtlağına sarılmak değildir. Tepki göstermek, karşımıza çıkan meselenin halli için, zamana ve zemine göre en uygun çözüm yolunu bulup, onu uygulamaya geçmek demektir. Bu iş de, öfke ile bağırıp çağırıp yumruk sıkmakla değil, bilâkis son derece sakin bir kafa ile düşünerek, o an için en uygun taktik ve stratejiyi akılcı yoldan bulup uygulamaya geçmekle olur. Gönül Sohbetleri 79 İnsan Ayrılırken Bile Büyük Olmalı İkinci Cihan Harbi’nden yeni çıkılmıştı. Yaptığı zafer işareti ile İngiltere için zaferin simgesi olan Başbakan Churchill, girdiği seçimleri kaybetmiş, köşesine çekilmişti. Doktorun tavsiyesi üzerine sabahları yürüyüş yapıyor, zaman zaman onu izleyen gazetecilerle sohbet ediyordu. Bir gün, bir gazeteci sordu. “Efendim”, dedi. “Yeni Başbakan Atlee hakkında ne düşünüyorsunuz?” Churchill gülümsedi. “Efendim,” dedi. “Geçen gün sabah yürüyüşe çıkmıştım. Herhalde alışkanlık olacak Başbakanlığa doğru yürüdüm. Baktım, kapının önünde yeni başbakanın arabası durdu. Arabanın kapısı açıldı. İçinden Atlee’nin elbiseleri çıktı”. Aradan uzun yıllar geçti, bu esprideki inceliği, güzelliği unutamadım. Merhum Hocam Operatör Doktor Münir Derman Hazretleri’nin de bir sözünü hep hatırlarım, üzerinde düşünürüm. “Öyle insanlar gördüm ki sırtında elbisesi yok, öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok.” Bunlar bize hep bir çelişkiyi söylüyor. İç ile 80 Gönül Sohbetleri dış, zâhir ile batın, öz ile şekil; hayatın hangi cephesine bakarsak bakalım, bu çelişkiyi görüyoruz. Birtakım insanlar mâneviyat adına, güzellik adına hep zâhire, şekle sarılıyorlar. O insanların nazarında dinin en yüce hakikatleri, güzellikleri hep birer şekilden ibaret. Birtakım ritüellerle durumu kurtardıklarını sanıyorlar. Ve kendilerini ve çevrelerini aldattıklarının, inançlarına ihanet ettiklerinin farkında bile değiller. Birtakım kimseler tam aksine, onlar da yalnız bâtına, derûni olana, içsel olana önem veriyorlar, şekli hiçe sayıyorlar. Çocukluğumuzdan beri hep işitiriz. Kendilerine namazdan, oruçtan, hacdan, zekattan sorulduğu zaman; “Efendim,” derler, “bunlar şekilden ibaret. Sadece suretin muhtelif görünüşleri. Sen kalbe bak. Benim kalbim tertemiz.” Be kardeşim, sen kalbini tursille mi, persille mi yıkıyorsun? Böyle bembeyaz, tertemiz olduğunu iddia ediyorsun. Oysa gerçekten mânâ yolunda, aşk yolunda ömürlerini tüketen, gecelerini gündüzlerine katan öyle insanlar vardır ki, bu konular açıldığı zaman renkleri değişir, titrerler, ürperirler ve derinden bir ah çekerek, “aman” derler, “benim için çok dua edin. Bu aciz, günahkâr kul, dualarınıza muhtaç.” Bu gibi durumlar hep devam eder gider. Oysa bizlerin İslâmiyet’in özünden, ruhundan, aşkından uzaklaşmamızdan başka bir şey değildir bunlar. İslâm bir sentezdir. İç ile dış, madde ile mânâ, ruh ile beden, kadın ile erkek, dünya ile âhiret arasında kurulan en güzel, en yüce, en muhteşem bir sentez... İnsanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenip etüt edilecek olursa görülür ki, hiçbir din, hiçbir görüş, hiçbir ideoloji böyle muhteşem bir terkibe ulaşamamıştır. Onun için Kur’an-ı Kerim’de “Hak geldi, bâtıl zail oldu” buyruluyor. İnsanlık bu senteze yaklaştığı oranda mutlu oldu, bahtiyar oldu. Bu sentezden uzaklaştığı oranda çeşitli üzüntüler, sıkıntılar, bunalım- Gönül Sohbetleri 81 lar, felâketlerle karşılaştı. Günümüz dünyasına şöyle bir göz atacak olursak ne görürüz? Bütün zahiri debdebelere, şaşaalara rağmen, boynu bükük, gözleri fersiz, kalbi aşksız nice insanlar veya insan müsveddeleri. Rahmetli Münir Bey; “Her gördüğün iki ayaklıyı insan mı sanıyorsun?” derdi. Kavgalar, gürültüler, küskünlükler, dargınlıklar, ihanetler ve bunların sonucu nice ailelerin yıkılışı, nice ocakların sönüşü. Artık günümüz insanı bir mutluluk, bir huzur, bir yaşama sevinci özlemi içinde bile değil. Gidin, kalabalık caddelerde dolaşın. Büyük iş merkezlerini gezin. Ne göreceksiniz? Sıkılmış yumruklar, kenetlenmiş dişler, saygısız bakışlar. Şimdi Mehmet Akif sağ olsaydı bu durum için; “Nazarlardan taşan mânâ, ibadullahı istihkar” derdi. Ne yazık ki günümüz insanlarının çoğu bu çılgın gidişin farkında bile değiller. Kafalar, kalpler öyle negatifle dolmuş ki, radyolar, televizyonlar, gazeteler, sinemalar, tiyatrolar hep negatifi yayıyorlar. İnsan kafalarını ve insan gönüllerini kirletiyorlar. Ama bir sorumlu kişi çıkıp da; “Durun kalabalıklar durun, bu yollar çıkmaz sokak” demiyor. Artık çok küçük yaştaki çocuklarda bile bu stresin, bu bunalımın sonucunda şeker hastalıkları görülmeye başlandı. İnsan ister istemez; “Bu gidiş nereye?” diye sormaktan kendini alamıyor. Artık bugünün insanı “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyemiyor. Artık günümüz insanı Yunus’un; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” mısraını bile idrakten uzak. Peki bu durum karşısında bir ümit ışığı yok mu? Var tabi. Olmaz olur mu? Bizler ışığı cebinde unutup, mum ışığı peşinde koşmaya niye gerek duyalım? Hayat her şeye rağmen binbir güzelliklerle dolu. Kur’an-ı Kerim’de; “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır” buyuruluyor. Büyük Yunus; “Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” diyor. Yapılacak iş ortada. İslâm’a sarılmak, 82 Gönül Sohbetleri Allah’ın ipine sarılmak. Lâfla değil, nutukla değil, kuru gürültüyle değil, yaşayarak, özümleyerek, içimize sindirerek İslâm’ı günlük hayatımızda tahakkuk ettirmek... Hep kendimize soracağımız soru şu olmalı: İşlenmeyen iman, yaşanmayan, aile hayatında, meslek hayatında, toplum hayatında ışıkları görülmeyen İslâmi gerçekleri acaba yaşıyor muyuz? Acaba inancımızda samimi miyiz? Yoksa lâf ebeliği yaparak kendi kendimizi kandırıyor muyuz? Yoksa biz de Fikret gibi; “İnan Haluk, ezeli bir şifadır aldanmak” mı diyoruz? Yol uzun, yük ağır, bu yükle bu yola katlanamayız. Yüklerden kurtulalım. İri lakırdıları bırakalım. Bir Âyeti, bir Hadisi hayatımızda tahakkuk ettirmeye çalışalım. Bir müddet sonra adına dünya denilen bu misafirhanedeki kalma süremiz bitecek, belki de bitmek üzere. Yarın mânâ âleminde hesaba çekildiğimiz zaman, hiç olmazsa, “Ben de ey Rabbim, senin Resulünün bir Hadisini, senin Kitabının bir Âyetini yaşadım”, diyebilelim. Allah cümlemize sağlık, afiyet, iman bütünlüğü ve aşk ile, iman ile çene kapamayı nasip etsin. Gönül Sohbetleri 83 Eğitim Adına Sahtekârlık Sabah kahvaltısına oturmuştum. Birden telefon çaldı. Açtım, “Buyurun efendim.” dedim. Telefondaki ses, “Efendim,” dedi. “Sizi İstanbul’dan arıyorum. Ben bir hastanede çocuk mütehassısı olarak görev yapıyorum. Sizi yıllardır tanıyorum. Yazılarınızdan, kitaplarınızdan, televizyon konuşmalarınızdan, internetteki sitenizden yıllardır sizinle görüşüyorum. Bugün bir hususta fikrinizi almak istedim. Lütfen beni aydınlatır mısınız? Acaba ben mi yanlış düşünüyorum. Kızım lise son sınıfta. İstanbul liselerinin birinde okuyor. Dün okuluna gitti. Kapıda müdür karşılıyor. Niye geldin, diyor. Okulda ne bir tek öğretmen, ne bir tek öğrenci var. Gelmenin sebebini anlayamadım. Kızım; Hocam, diyor, okula gelmezsem devamsızlıktan sınıfta kalırım. Müdür; daha öğrenemedin mi, diyor. Bütün arkadaşların para verip sahte rapor alırken, senin aklın neredeydi. Sen de git, sahte rapor verecek bir sahtekâr doktor bul, raporunu al, devamsızlıktan kurtul.” Doktor hanım bunları anlattıktan sonra 84 Gönül Sohbetleri hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Efendim,” dedi, “bu ne biçim iş. Bu ne biçim doktorluk. Bu ne biçim okul, bu ne biçim okul müdürlüğü. Olay beni fevkalâde müteessir etti. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Dershane sahipleri milyoner, trilyoner olacak diye Milli Eğitim kendi kendisini yok ediyor, zelil bir duruma düşürüyor, farkında değiller mi? Biz kendi ellerimizle daha okullarımızda yarının sahtekârlarını yetiştiriyoruz. Para için rapor yazan doktor, sağlam bir insana, aslan gibi bir delikanlıya, pırıl pırıl bir genç kıza hasta raporunu verirken elleri titremeyecek mi? O aldığı para ona zehir zıkkım olmayacak mı? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığı zaman acaba bunun hesabını nasıl verecek? Acaba Milli Eğitim Bakanlığı bu iğrenç durumu öğrendiği zaman tahkikat için müfettişler gönderecek mi, yoksa görmezden mi gelecek? Yoksa bazı müdürler, bazı öğretmenler dershanede görev alarak ceplerini mi dolduracaklar? Lütfen beni bu konuda aydınlatın. Yanlış düşünüyorsam yanlışımı gösterin. Saygılarımla.” Sayın doktor, telefonda söylediklerinize tamamen katılıyorum. Aynı fikirdeyim. Yerden göğe kadar haklısınız. Bu durum Türk eğitimi adına, insanlık kültürü adına utanç verici bir durum. İnanın siz telefonu kapattıktan sonra bir süre ağladım. Memleketim için, o gencecik pırlanta çocuklarımız için, yıkılan Türk ailesi için, unutulan İslâm ahlâkı için hüngür hüngür ağladım. Ve bu âdeti ilk çıkaranlar için beddua ettim. Benim havsalam almıyor. Kendi ellerimizle çocuklarımızı sahtekârlığa, yalancılığa itiyoruz. Bütün bunlar niçin? Bir diploma için bu kadar yalancılık, samimiyetsizlik, sahtekârlık aklın alacağı bir husus değil. Benim oğlum, kızım doktor olmuş, hukukçu olmuş, mühendis olmuş ama sahte rapor veriyor, yaptığı işin malzemesinden çalmayı doğal görüyor. Ama rüşvet alınıp verilmesini tabi karşılıyor, Gönül Sohbetleri 85 hatta aracı oluyor. O zaman benim yetiştirdiğim çocuğun ne kıymeti kaldı. Oğlum bakkal olmuş, manav olmuş, kızım terzi olmuş, ama onurlu, ama insan, ama dürüst. Sorarım size, deminki sahtekâr insanlardan daha iyi bir evlât yetiştirmiş olmaz mıyım? Nedir bu diplomaya düşkünlük? Sokaklar yüzbinlerce üniversite mezunu işsizle dolu. Yıllardır bu böyle sürüp gidiyor. Almanya’da konsolosluk yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Bir gün, bir hamal tutması gerekiyor. Yolda beraber gidiyorlar. Arkadaşım mesleğinin dışında çok okuyan, gerçekten kültürlü bir insandı. Hamalla konuşurlarken bir şey dikkatini çekiyor. Hamal Goethe’den bir cümle söylüyor. Arkadaşım hayret içinde. Hamala soruyor; “Bu cümle size mi ait, bir yerden mi aldınız?” Hamal; “Efendim,” diyor, “bu cümle Goethe’nin Faust isimli eserinin filanca sayfasında var.” Arkadaşımın hayreti daha çok artıyor. “Siz nereden biliyorsunuz?” diyor. Hamal; “Efendim,” diyor. “Ben on iki yıldır Goethe ve Faust üzerinde çalışıyordum. Bir kitap hazırladım, basılması için matbaaya verdim. Eğer ilgiliyseniz baskı bittikten sonra size kitabımı hediye edebilirim. Aradan yıllar geçti. Arkadaşımdan dinlediğim bu hatırasını hiç unutmadım. Mesele diploma değil. Acaba bugüne kadar Alman Edebiyatı kürsüsünde profesörlük yapan kaç kişi Goethe ve Faust hakkında bir eser verebildi? Hatta kaç kişi bir makale yazabildi. Efendim, adam olmak için, gerçek kültürlü bir insan olmak için ille de diplomalı olmak şart değil. Benim gençlik yıllarımda edebiyat âleminde gerçekten herkesin çekindiği bir insan vardı: Nurullah Ataç. Profesörler bile Nurullah Ataç ile münakaşa yapamazlardı. Çünkü pek çoğu onun kadar kitaba ve okumaya düşkün değildi. Ama bu Nurullah Ataç, ilkokul mezunu idi. Kendi kendini yetiştirmişti. Türk edebiyatının en büyük romancılarından ve fıkra yazarlarından biri olan Peyami Safa da 86 Gönül Sohbetleri orta ikiden ayrılmıştı. Hayatı boyunca Peyami Safa ile polemiğe girip de kaybetmeyen bir kişi olmadı. Son devrin büyük velilerinden Mamaklı Ahmet Kayhan Hazretleri hayata hamal olarak başlamış, bahçıvan olarak bitirmişti. Ama ben nice profesörlerin, bakanların, Efendi Hazretlerinin elini öpmek için kapıda kuyruğa girdiklerini gördüm. Hayat bugünkü bazı insanların sandığı gibi paradan, puldan, mevki, makam, rütbeden, diplomadan ibaret değil. Önemli olan insan olabilmek, insan-ı kâmil olabilmek. Hazret-i insan makamına yükselebilmek. Aman dikkatli olalım. Çocuğumuzun diploma sahibi olmasından evvel adam olmasına, bir beyefendi, bir hanımefendi olarak yetişmesine gayret edelim. Bugün öyle servet sahibi insanlar var ki, öyle makam sahibi insanlar var ki, yüzüne tükürseniz, tükürüğünüze yazık olur. Hani herkesin bildiği bir Anadolu hikâyesi vardır. Adam vezir olmuş, sonra babasını ayağına çağırtmış. Bak baba demiş, gördün mü? Sen bana adam olamazsın derdin. Bak gör, ben vezir bile oldum. Adamlarıma emir verdim, seni buraya getirttim. Baba gülmüş. Ah evlâdım demiş. Ben sana vezir olamazsın demedim ki. Ben sana adam olamazsın dedim. Nitekim beni ayağına çağırtmakla bunu ispat etmiş oldun. Hayat bir bütün, bir kompozisyon. Diploma onun bir nüansı. Nice zaman var ki, biz toplum olarak ne yazık ki nereden geldiğimizi, niçin yaşadığımızı, nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Bir belirsizlik, bir müphemiyet, bunun yanı sıra bir şüphecilik ve önyargılar bütün hayatımıza girmiş durumda. Başta aile hayatı olmak üzere, iş hayatı, sosyal hayat sürekli negatifler bombardımanı altında. Medya bu çöküşü, bu yıkıntıyı süratlendirmek için elinden geleni yapıyor. Bazı nezih aileler televizyonlardaki çirkin programlar yüzünden televizyonu açmaya çekiniyorlar. Bir kısmı boykot ediyor, hiç açmıyor. Eğer bir toplumda sahtekârca Gönül Sohbetleri 87 alınan, çirkin ve kirli raporlar yıllardır devam ediyorsa, o toplumun düşünen kafalarının bir an da olsa başlarını önlerine eğip düşünmeleri gerekmez mi? Şair ne güzel söylüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız, başsız adamlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Anne seccaden gelsin, Bize dua et emi.” İnsanlık ailesinin bugüne kadar yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Yunus Emre Hazretleri meseleyi ne güzel özetlemiş: “İlim ilim demektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır.” 88 Gönül Sohbetleri Hayat Karşısında Tavır Almak Modern heykel sanatında bir tür var. Adına “mobil” diyorlar. Küçücük parçalar çok ince bir şekilde ucuca ekleniyor ve herhangi bir yerine dokunduğunuz zaman hepsi birden titreşiyorlar. Ben, bugünkü içinde yaşadığımız toplumu, biraz buna benzetiyorum. İnsanlar her gün, hatta her saat yeni bir titreşimle sarsılıyorlar. Eliniz bir gazeteye gitmeye görsün. Aman Ya Rabbi... İlk satırından son satırına kadar insanı ürperten, sarsan, üzen, yoran, bunaltan, daraltan haberler, küfürler, hakaretler, acı sözler. Acaba hiç düşünüyor muyuz, bir insan bedeni bu kadar sarsılmaya, bu kadar ıstırap içinde kalmaya müsait mi? Bir çocuk ruhu, bir genç kızın, bir delikanlının iç dünyası, orta yaşa gelmiş, hayatın bin bir acısıyla yoğrulmuş bir annenin, bir babanın ruh dünyası. Acaba ateşle oynadığımızın farkında mıyız? Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Eline kumanda cihazını almış, televizyonun karşısına geçmiş. Başlamış kanalları gezinmeye. Ama en ufak şekilde de olsa sesi açmamış. “İnanır Gönül Sohbetleri 89 mısın Sabri Bey” dedi. “O televizyondaki bakışlardan, konuşmalardan, jestlerden, mimiklerden ürperdim. Şöyle sakin sakin konuşan kimse yoktu. Hep kin dolu, hep nefret dolu bakışlar, hep karşısındakini itham eden tarzda el kol hareketleri. Bakışlardan sanki alev fışkırıyor. Çok üzüldüm” dedi. Bir toplum ki, gazetesi böyle, televizyonu böyle, sineması böyle, tiyatrosu böyle. İster istemez insanın dudaklarından Necip Fazıl’ın mısraları dökülüyor: “Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme Başsız başsız adamlar. Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi. Anne seccaden gelsin, Bize dua et emi.” Sokakta, caddede yürüyorsunuz. Yumruklar sıkılmış, dişler kenetlenmiş, çehrelerde sıkıntının, stresin, bunalımın çıkardığı sert ve derin çizgiler. Nice evlerde hep aynı dram oynanıyor. “Yemek hazır mı?” veya “Yiyecek ne var?” Hep bu sözleri işittiğimde aklıma Kâinatın Efendisinin tavrı gelir. Bir gün eve gelir. Selâm verilir, hâl hatır sorulur. Hz. Ayşe validemize acıktığını söyler. Müminlerin annesi, “Ya Resulullah, kusura bakma. Misafirler geldi, yemek hazırlayamadım” der. O zaman kâinatın en büyük, en yüce, en güzel insanı, “Önemi yok” der. “Mutfağa bak, ne varsa getir.” Hz. Ayşe seslenir; “Biraz sirke ile, bir parça kuru ekmekten başka bir şey yok.” Peygamberimiz getirilmesini 90 Gönül Sohbetleri söyler, ekmeğini sirkeye batırarak yer ve “Allah’ım sana şükürler olsun, sirke ne güzel katık” buyurur. Her zaman söylerim, yazılarımda, konuşmalarımda usanmadan belirtirim. Önemli olan hayattaki olaylar değil, o olaylar karşısında takınacağımız tavırdır. Evet, değer yargılarının alt üst olduğu, birçok çevrelerinde sevginin, saygının, şefkâtin, edebin kalmadığı bir toplumda yaşamak zorunda isek, nasıl bir tavır takınacağız? Davranışlarımızı nasıl ayarlayacağız? Her gün, her saat, her yerde münâkaşa edip, tatsızlık çıkaracak kadar hiçbirimiz güçlü değiliz. İşte işin can alıcı noktası burada. Bir gün, bir pastanede camın önünde oturmuş, çayımı yudumluyordum. Yolun ortasında bir köpek pisliği vardı. Çok işlek bir caddeydi. Binlerce insan mütemadiyen gelip gidiyorlardı. Ama dikkât ettim, hiç kimse o pisliğe basmadı. Herkes kenarından dolaşıyor, ayaklarının ucunun bile pisliğe değmesini istemiyorlardı. İşte diyorum ki, hayat olayları karşısında aynı tavrı takınabilsek, hayat yolunda önümüze çıkan bütün engellere rağmen yine de dürüst, temiz, güzel, efendi olabilsek. O günkü, o anki görevimiz ne ise, sağa sola bulaşmadan, kimseyle dalaşmadan işimizi yapabilsek. Sanırım birçok mesele, bizim için kendiliğinden halledilmiş olacak. Meselâ ben pazara gittiğim zaman, sattığı mal kaliteli de olsa, sinirli, asabi, hırçın, yüzünden melânet akan bir esnafla katiyen alışveriş yapmam. Ve bu gibi durumlarda hep Çinlilerin atasözünü hatırlarım; “Güler yüzlü olmayan dükkân açmasın.” Çünkü, hırçın ve mütecaviz bir esnafla yapılacak alışveriş, eninde sonunda bizi rahatsız edebilir, incitebilir, kırabilir. Ortaokulda Coğrafya öğretmenimiz anlatmıştı. Bazen siklon rüzgârları çıkıyor. Önüne ne gelirse deviriyor. “Yalnız,” demişti hocamız, “bu siklon merkezlerinin ortasında, son derece sessiz, Gönül Sohbetleri 91 sakin bir tabaka var. Orada her şey huzur dolu, mutluluk dolu, bir sükûnet içinde.” Aradan uzun yıllar geçti, ama ben hocamız Muhsin Bey’in o gün anlattıklarını unutamadım. Ve hep hayatta öyle kalmaya çalıştım. Dışarıdaki şartlar ne olursa olsun, ona uymamak, temiz, nezih, güzel hayatımızı yaşamak. Başkaları kaba konuşuyorsa, sert konuşuyorsa niye onları örnek alalım? Niye Kur’an-ı Kerim’deki Âyetleri hatırlamayalım? Cenab-ı Hak, Hz. Musa’yı Firavun’u Hak’ka davetle görevlendirir. Sonunda; “Ya Musa, Firavun’la konuşurken yumuşak ve tatlı söyle” buyurur. Hayat boyu birçok kavgaların, küskünlüklerin, dargınlıkların bir tek sert bir sözle başladığını gördüm. İnsan sesi o kadar önemli ki, ağzımızdan çıkan sözler, sesimizin yumuşaklığında şekillenmiyorsa, konuşmalarımızın da ne kıymeti kalır? Yunus Emre: “Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı, Söz ola ağulu aşı, Yağ ile bal ide bir söz” der. Bazen tatlı, yumuşak, sıcak bir ses tonuyla söylenen birkaç kelime bir kavgayı, hatta bir savaşı önleyebilir. Hepimizin buna ihtiyacımız var. Peki bunu başkalarından bekleyene kadar önce kendimiz yapsak. Başkaları dedikodu yapıyor olabilir, biz yapmayalım. Başkaları yalan söylüyor olabilir, biz söylemeyelim. Mesele çevrenin etkisi altında kalmak değil, o çevreye rağmen kendi efendiliğimizi, güzelliğimizi sürdürebilmektir. “Nâkıs emsal olamaz” diye güzel bir söz vardır. Kendimize negatif örneklerle şekil vereceğimize, tavır alacağımıza, önümüzdeki kâinatın en büyük, en güzel örneğine baksak daha iyi olmaz mı? 92 Gönül Sohbetleri Resulullah Efendimizin yaşama sanatının en güzel örneği olan Hadis-i Şeriflerini okusak ve sonra onları hayatımızın her bölümünde, meslek hayatında, aile hayatında, sosyal hayatta uygulasak. Bir tek Hadisin bile yaşama geçirilmesiyle, gerek o insanın, gerek o toplumun, pek çok değerler ve güzellikler kazanacağına inanıyorum. Bir tek; “Ya hayır söyle, yahut sus” Hadisinin uygulanması, bir cemiyeti kötü gidişinden kurtarabilir, bir insanı velâyet makamına götürebilir. Bazı kimselerin, “Efendim, çevre böyle istiyor, cemiyetin gidişi böyle, ben istemesem de onlara ayak uydurmak zorundayım” demelerini, ömür boyu asla kabul etmedim. Hep, “Hak bildiğin yola yalnız gideceksin” sözünü rehber edindim. Mâdem ki bu hayat bir sınav yeri, bir er meydanı, savaştan kaçmaya ne haddimiz, ne imkânımız var. Mesele, sonuna kadar yiğitçe direnebilmekte. İyinin, güzelin ve doğrunun yolunda taviz vermeden yürüyebilmekte. Böyle yaparsak başkaları bizi sevmeyecekmiş, beğenmeyecekmiş, bizimle alay edecekmiş. Olabilir. O, kendi bildikleri, bilecekleri bir iş. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşi Hazretleri’ne ne zulümler, ne işkenceler yapıldı. Ama o güzel, o mübârek insan hiçbir zaman yılmadı, yolundan dönmedi. Hep Hak bildiği yolda gitti. Gelin, bizler de elâlem şöyle diyor, elâlem böyle diyor saçmalıklarından kendimizi kurtaralım. Yarın din gününde, hesap gününde bizi elâlem değil, Allah yargılayacak. Şimdiden o büyük güne hazırlanalım. Rehberimiz Kur’an, Hadis ve Sünnet-i Seniyye olsun. Biz de sonsuzluk kervanının içinde olalım, dışında kalmayalım. Çünkü dünya ve âhiret saadeti, huzur, güzellik hep orada. Allah bize de, bütün insan kardeşlerimize de bu güzellikleri nasip etsin... Gönül Sohbetleri 93 500. Sayının Mutluluğu Bu ay memleket olarak büyük bir mutluluğu yaşıyoruz. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Sevgili “HAKSES”imiz 500. sayıya ulaştı. Sevincimi nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Bu benim için hayatın getirdiği en büyük armağanlardan biri. İlk sayısından beri, HAKSES’i aldım. Okudum, sevdim, beğendim. Baştan itibaren onu bugüne kadar getirenlere ayrı ayrı teşekkürler ediyorum. Onlardan ve emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bugünün Türkiye’sinde, siyasetle ilgisi olmayan, kimselere yanaşmak, yaltaklık etmek, şirin gözükmek ihtiyacını duymayan, sadece iyinin, güzelin ve doğrunun peşinde giden, kendisine ilke olarak; Kur’an’ı, Hadis’i ve Sünnet-i Seniyye’yi alan ciddi bir derginin 500. sayısını idrak etmesindeki güzelliği ancak memleket gerçeklerini yakinen tanıyanlar anlayabilir, görebilir ve bununla iftihar edebilir. Bugün öyle anormal şartlarda yaşıyoruz ki… Birtakım insanlar, birtakım kutsal ve mânevi değerleri âlet ederek, birtakım insanların gölgelerine sığınmaya 94 Gönül Sohbetleri çalışıyorlar; onları velinimet biliyorlar. HAKSES, ilk sayısından itibaren, bugüne kadar, bu küçüklüklere tenezzül etmedi. Şükürler olsun her zaman başını dik tuttu. Hatırlarsınız, bir gün Hz. Ömer’e soruyorlar; “Efendim, gerçek bir Müslüman’ın özellikleri nedir?” O yüceler yücesi insan cevap veriyor; “Gerçek bir Müslüman, hükümdarken; halktan biri gibi olan; halktan biri iken, hükümdar gibi olandır.” İşte HAKSES Dergisi, bu çizgiyi her zaman korudu. Gün oldu, birtakım ne yaptığını bilmeyen, şaşkın, zavallı insanlar müftülüklerde bu dergiyi sattırmamak için direndiler. Bunu işittiğim zaman o kadar üzüldüm ki; gözümü uyku tutmadı. Sabaha kadar ağladım. Ya Rabbi!.. Bugün yurdumuzda çıkan birçok gazetenin, derginin nasıl pespaye hale geldiklerini görmezlikten gelerek, bu mübarek dergiyle uğraşmanın, ona savaş açmanın hesabını acaba bu sayın kardeşlerimiz nasıl vereceklerdi. Onlar için de ağladım. Birisi çıksa dese ki; “Dergide çıkan şu yazının şu cümlesi İslâm’a aykırıdır, Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırıdır” dese, ona diyeceğimiz olmaz. Hatta Allah razı olsun deriz. Allah bir gününü bin etsin deriz. Ama hiçbir gerekçe göstermeden uluorta HAKSES’i suçlamak bilmiyorum, ne dereceye kadar insafla bağdaşır. Derginin başında olan Sayın İsmail Karakaya’yı yıllardır tanırım. Ona olan sevgim, saygım, hayranlığım her gün daha da büyüyor. Kendisi sadece bir din adamı değil, aynı zamanda bir ilim adamı, bir mutasavvıf, bir sanatkârdır. Kılı kırk yararcasına dergiye girecek yazıları inceler; Kur’an’a, Hadis’e, Sünnet-i Seniyye’ye aykırı bir tek cümlenin girmesine ölüm pahasına da olsa müsaade etmez. O sanki günümüzde edebin, inceliğin, saygının, zarafetin erişilmez bir simgesi. Allah ondan razı olsun. İnşallah daha nice yıllar derginin başında hizmetlerine devam eder. Şimdi bu dergiye çatanlara, onu sattırmak Gönül Sohbetleri 95 istemeyenlere soruyorum; siz hayatınızda bir tek kişiyi etkileyebildiniz mi? Bir tek kişinin yanlış ve çarpık gidişini düzeltebildiniz mi? Siz evde kendi hanımlarınız, kendi çocuklarınız, kendi torunlarınız üzerinde etkili olabiliyor musunuz, örnek olabiliyor musunuz? Önemli olan Resûlullah Efendimizin “Ya hayır söyle, yahut sus.” Hadis’i Şerifini yaşayabilmek; onu günlük hayatta uygulayabilmek. Soruyorum sizlere bunu yapabildiniz mi? Gelin bugüne kadar olanları unutalım. Tövbe edelim. Allah’tan, Peygamber’den af dileyelim. Ve bizler de minicik de olsa, iyinin, güzelin, hayrın peşinde koşalım. Bu 500. sayısı çıkan mübârek dergi, bir okul, bir üniversite oldu memleketimiz için. Nice güzel insan, o dergiye emek vererek, yazı yazarak, tashihini yaparak, basılmasında yardımcı olarak, dünyaları ve âhiretleri için nurdan ağaçlar diktiler. Bu 500 sayı içindeki yazılardan memleket kültürüne, irfanına nice kitaplar, ansiklopediler çıkarılabilir. Bugün Türk Tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar bir mânevi açlık ve susuzluk içindeyiz. Artık insanların içi yanık, kavruk, alevler içinde zavallı insanlar… Mânevi ışıkla beslenemedikleri için içkinin, sigaranın, kumarın peşinde gidiyorlar. Ne yaptıklarını, nereye gittiklerini bilmeden, anlamadan, idrak etmeden uçuruma gidiyorlar. Rahmetli Necip Fazıl boşuna söylemiyor; “Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bir bak ülkeme, Başsız başsız adamlar.” 96 Gönül Sohbetleri Gidin, sokaktaki gazete bayiinden 20 gazete alın. Onlara şöyle bir bakın. Televizyon kanallarında şöyle bir dolaşın. Sonra temizlenmeye çalışın. Hangi su, hangi sabun buna yetişir? Bu şartlarda böyle mis gibi, gül gibi bir dergi çıkıyor. Ve bazı insanlar, onu batırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Aklıma meşhur hikâye geliyor. Bir zamanlar Doktor Mazhar Osman Bakırköy akıl ve sinir hastalıkları hastanesinin başhekimi idi. Bir sabah asistanlarıyla beraber vizite çıkıyor. Odaları dolaşıyor. Hastalarıyla ilgileniyor, hatırlarını soruyor. Bir hasta, odasının kapısına çıkıyor. İki elini birbirine vurarak, “deli doktor, deli doktor” diye tempo tutuyor. Mazhar Osman, hastanın yanına gidiyor. Ve elini omzuna koyarak; “Bak kardeşim” diyor. “Sen bana aylarca deli doktor desen bana bir şey olmaz. Ama ben sana delidir dediğim sürece sen, ilelebet bu hastaneden çıkamazsın.” Hasta birden susuyor, düşünüyor ve sonra “tamam doktor bey sustum” diyor. M. Osman hastasını okşuyor ve iyi günler diliyor. Oradan uzaklaşıyor. Bazen düşünürüm de “Allah’ım” derim. Sen çevremizdekilere hiç olmazsa bu delininki kadar akıl ver de, gittikleri yolu görebilsinler. Dergiler bir ülkenin kültürünün, irfanının aynı zamanda terazisidirler. O dergilere bakarak o ülkenin gidişatı, istikbali, o günkü yaşantısı hakkında hükme varabilirsiniz. Gerek Türk, gerek dünya edebiyatında bazı dergiler, bir okul olmuş, o derginin ismiyle edebiyat tarihine geçmişlerdir. Servet-i Fünun gibi… Bizim gençlik yıllarımızda da Yaşar Nabi’nin çıkarttığı Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları birçok yazarın yetişmesine vesile olmuştur. Rahmetli Peyami Safa’nın çıkarttığı “Türk Düşüncesi” dergisi de zaman zaman çıkardığı özel sayılarıyla topluma faydalı olmuştur. Gönül Sohbetleri 97 Birçok insanda ilk tefekkürün uyanışı dergilerle başlamıştır. Evet kültür kitaptır; ama insanı kitaba götüren yolların birisi, belki birincisi dergilerdir. Bazı dergilerde öyle yazılar çıkmıştır ki, bazı insanlar o bir yazıyla hayatlarının akışını değiştirmişler, daha iyiye, daha güzele doğru yürümeye başlamışlardır. Sevgili HAKSES’imiz de böyledir. Orada nice insan okuyarak, düşünerek, araştırarak, soruşturarak doğru yolu bulmuşlardır. Allah cümlemize hayır yolunda, iyilikler ve güzellikler yolunda yürümeyi ve memleketimizin dertli, çileli insanlarına yardımcı olmayı, faydalı olmayı, hizmet etmeyi nasip etsin. 98 Gönül Sohbetleri Kulluk Edemedim, Affına Geldim Bir okurum telefon etti. “Efendim,” dedi. “Ben, İslâm dinini öğrenmek istiyorum. Geçen gün bir kitapçıya gittim. Kapıdan girdim. Aman Ya Rabbi, sağımda solumda, önümde arkamda binlerce kitap. Şaşırdım. Bir an için paniğe kapıldım. Ben bunların içinde hangisini seçecektim? Acaba seçeceğim kitap bana dinimi öğretebilecek miydi? Yoksa beni birtakım yan sokaklara götürerek iyice hedeften uzaklaştıracak mıydı? Çünkü çevremde görüyorum, bazı iyiyi, doğruyu, güzeIi gösteren kitaplar yanında, din adı altında, mâneviyat adı altında insanı yanıltan, şaşırtan, aksi istikametlere götüren kitaplar da vardı. Yine çevremdeki bazı kimselerde gördüğüm sadece bir kafa karışıklığı, bir ruhi şaşkınlık idi. Bazı kimseler reklâma uyarak, günün modasına kapılarak, bazı yazarları tutuyorlar, göklere çıkarıyorlar, sonra da onların zararlı etkilerini bir ömür boyu iç dünyalarından çıkaramıyorlardı. Yıllarca bunları gördüm, müşahede ettim. Açık söylüyorum, ben onların durumuna düşmek iste- Gönül Sohbetleri 99 miyorum. Sağlam bir yolda, emin adımlarla yürümek, amacıma ulaşmak istiyorum. Lütfen bir yol gösterin. Hangi yazarları okuyayım, hangi yazarları kendime önder, lider, rehber edineyim? Bu konuda bana yardımcı olursanız size ömür boyu hayır dua edeceğim.” Kıymetli okurum, önce şunu söyleyeyim, bu sadece sizin derdiniz, sizin meseleniz değil. Pek çok kimse aynı ruh halini yaşıyor. Hep acaba diyorlar, hata etmeden, yanılmadan ve bu yanılgıların faturasını çok ağır bir şekilde ödemeden nasıl işin içinden çıkmalı? İnsanoğlu bazı hatalarından dönebiliyor, sıyrılabiliyor. Ama bazı hatalar ömür boyu devam ediyor. Bir gemi düşünelim. Fırtınalı bir denizde yol alıyor. Dalgalar sanki bir dağ gibi. Koca gemi denizde bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. Kaptan, tereddüt içinde; acaba doğru mu yol alıyorum, yoksa ters istikamete doğru mu gidiyoruz. Ne yapar? Çımacıya mı sorar, tayfaya mı sorar, aşçı yamağına mı sorar? Ne yapacağı belli. Önündeki pusulaya bakar, ona göre hareket eder. Efendim, adına hayat denilen, hayat mücadelesi denilen bu fırtınalı denizde yol alırken, bizim de yapacağımız aynı şey değil mi? Bizim pusulamız nedir? Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye. Bunlar olmadan hayat yoluna çıkmak demek bizi felakete götürmez mi? Fert olarak, aile olarak, toplum olarak ve bütün insanlık ailesi olarak. Filân âlim şunu söylüyor, söyleyebilir. Bu onun kişisel düşüncesidir. Filân yazar şu kanaatte, olabilir. Ama bunlardan bize ne? Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımız zaman bize o âlimden, o yazardan sorulmayacak. Herkes kendi faturasını kendi ödeyecek. Öyle bir mahkeme ki, orada karının kocaya, ebeveynin evlâdına faydası olmayacak. Herkes kendi kendinden mesul olacak. Düşünün, 100 Gönül Sohbetleri yıllardır şu memlekette bir başörtüsü kavgası yapılıyor. Gerek İlâhiyat Fakültesi’nden, gerek Diyanet İşleri’nden biri çıkıp da, efendiler, siz bu işin boşuna mücadelesini veriyorsunuz. Bu, sizin ihtisas konunuza girmez. İşin aslı şudur, dedi mi? Ben hatırlamıyorum. Hep akıntıya kürek çekiliyor. Hep boşuna atış yapılıyor. Bizler Allah’a ve O’nun Resulüne ve o yüce Resulün getirdiği Kitaba gerçekten, yürekten inanmış olsak, bu sözlere gerek kalır mı? Pusula varken, bulaşıkçının sözüyle hareket eden bir kaptan ya aptaldır, geri zekâlıdır yahut delidir. Sayın okurum, siz o kitapçılardaki binlerce kitabın, yazarın sözüne değil, Allah’ın hak Kitabına ve onun yüce Peygamberinin sözlerine kulak verin ve ona göre hareket edin. Davranışlarınızı ona göre ayarlayın. Onları iyice öğrendikten, aile hayatınızda, iş hayatınızda, sosyal hayatınızda harfiyen yaşadıktan sonra, yani elinize o mübarek pusulayı aldıktan sonra, o pusulaya göre istikametinizi bulduktan sonra ister yüzlerce, ister binlerce kitap okuyun, o sizin bileceğiniz iş. Efendim, Hz. Ömer’e sormuşlar: “Ya Ömer, sen cennetle müjdelenen bir insansın. Acaba kimin imanına sahip olmak isterdin?” Hz. Ömer gözleri nemli cevap vermiş; “Hani,” demiş, “çöllerde yaşayan, hayatta kimsesi kalmamış yaşlı kadınlar vardır. Her an Allah’la ve Resulü ile beraberdirler. Geceleri yıldızlara bakarak gözyaşı dökerler. Allah’ım, derler, sen ne büyüksün, ne yücesin ve ben ne kadar hatalıyım, kusurluyum, günahkârım. Allah’ım, bana iman ile çene kapamayı nasibeyle.” İşte, demiş Hz. Ömer, “Ben, böyle bir çöl kadınının imanına sahip olmak isterdim.” Değerli okurum ne olursunuz, lütfen istirham ediyorum, şu entelliği bırakalım. O çok bilen aydın havalarından sıyrılalım. Başımız önümüzde her an, her yerde, her zaman edep içinde, tevazu içinde, saygı içinde, incelik Gönül Sohbetleri 101 içinde bir Müslüman olalım. Bir tek Âyeti, bir tek Hadisi alfabenin ilk harfi olarak hayatımızda yaşamaya çalışalım. İlk hedefimiz edep, tevazu, saygı ve incelik olsun. Kendimizi kimseden üstün görmeyelim. Yarın Allah’ın huzuruna vardığımız zaman, kimin kimden üstün olduğu orada ortaya çıkar. Zahiri gösterişlere, mevki, makam, rütbe, zenginlik, mal, mülk farklarına aldırış etmeyelim. Bizler hiçbirimiz bu devirde Allah’ın verdiği nimetlere, imkânlara lâyık değiliz. Yüce Allah lütfediyor, bize imkânlar tanıyor. Bu da bir imtihan. O verilenlerin milyonda birine dahi olsa lâyık olmaya çalışalım. Çok zor bir dünyada, çok zor bir toplumda yaşıyoruz. Günahımız başımızdan aşkın. Bir gün bir hanımefendi anlatmıştı. Trafikte arabası ile giderken görevli memur durduruyor. Kadın başını camdan uzatarak memura, “Ne oldu?” diyor. “Bir hatamız mı var?” Memur cevap veriyor. “Abla be,” diyor. “Senin her tarafın hata.” Bizler de onun gibiyiz. Her tarafımız kusur, her işimiz hata. Ne olur ellerimizi açalım, gözümüz yaşlı, Allah’ım diyelim, kulluk edemedim, affına geldim. Sen bizleri bağışla. Sen bizleri affet. İşte böyle sayın okurum. İnşallah Allah bizleri de, yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimizi de affeder ve cümlemize iman ile çene kapamayı nasibeder. Gönül Sohbetleri 102 Gerçek Şahsiyet On yedinci Amerika Cumhurbaşkanı bir konuşma yapmak için kürsüye gelir. Akıllı, dengeli, ne söylediğini bilen bir insandır. Tane tane, yumuşak bir sesle, akıcı bir üslupla konuşmaya başlar. Bir süre sonra, küstah, kendini bilmez, saygısız bir milletvekili, alaycı bir ifadeyle kürsüye lâf atar. “Sen,” der, Cumhurbaşkanına, “biraz da terzilik günlerinden bahset.” Cumhurbaşkanı hiç efendiliğini, olgun tavrını, kibarlığını bozmaz. Sesin geldiği tarafa döner; “Evet,” der, “ben cumhurbaşkanı olmadan evvel terzilik yaparak ekmeğimi kazandım. Çoluk çocuğuma dikiş dikerek helâl ekmek yedirdim. Ama ben onurlu, haysiyetli, ciddi ve dikkâtli bir terzi idim. Bir gün bile, gerek elbise provalarında, gerek teslim günlerinde aksama olmadı. Günü gününe, saati saatine işimi yaptım. Bununla da iftihar ediyorum. Gurur duyuyorum. Asıl utanç duyması gerekenler, kirli işlerden para kazanarak çoluk çocuğuna haram ekmek yedirenlerdir.” Meclise bir sessizlik çöker. Deminki terbiyesiz ve Gönül Sohbetleri 103 saygısız çıkışı yapan adamın yüzü kıpkırmızı olur. Bu, tarihe geçen, ibret verici, düşündürücü, örnek alınması gereken güzel davranışlardan biridir. Çin’de ihtilâl olmuş, Maocu güçler imparatorluğa son vermiş, idareyi ellerine almışlardır. Son imparator tahtından alınmış, kendisini küçük düşürmek amacıyla bahçıvan yapılmıştır. Bir gün ağaçların dibini çapalarken kızıl muhafızlardan biri gelir. Alay etmek ister imparatorla: “Ooo İmparator Hazretleri, bu ne düşüş böyle. Dün Çin tahtında oturan bir imparatordun, bugün çapa yapan bir bahçıvan...” İmparator bu çirkin hitap üzerine çapasını bırakır, büyük bir edep ve saygıyla; “Sayın muhafız,” der, “ben sizin gibi düşünmüyorum. Olaya sizin gibi bakmıyorum. Evet dün imparatordum. Tahtta kaldığım sürece görevimi en iyi yapmaya çalıştım. Bugün bahçıvanım. Görevim ne ise yine onu en iyi yapmaya çalışıyorum. Dün milletime muhatap oluyordum, bugün ağaçlara. Şimdi ağaçlarla konuşuyor, onlara faydalı olmaya çalışıyorum. Onlarla arkadaşlık yapıyorum. Dün imparator olarak mutluydum. Bugün bahçıvan olarak mutluyum. Saygılarımı sunarım.” Bu cevap üzerine kızıl muhafız utanır, yüzü kızarır ve koşar adımlarla oradan ayrılır. Efendim, bu iki tarihi olay da bize şunu gösteriyor: Mal, mülk, mevki, makam sahibi olmak başka, şahsiyet sahibi, efendi karakterli, medeni insan olmak yine başkadır. Bugün ne yazık ki birtakım kimseler, lâyık olmadıkları makamlara çıkıp, lâyık olmadıkları ünvanları kazanınca kendilerini bir şey sanıyorlar. Ama insanlık, ama efendilik onlardan o kadar uzak ki. Abuk sabuk konuşmak, firavun gibi hareket etmek onların başlıca özelliği. Çok rahat kalp kırıyor, gönül yıkıyorlar. Ve bu kaba davranışlarından bir nevi gurur duyuyorlar. Geçenlerde televiz- 104 Gönül Sohbetleri yonda utanç duyarak böyle bir rektörün konuşmasını dinledim. Evet, rektör olmuş ama adam olamamış. İnsanlıktan, efendilikten, memleket sevgisinden, insan sevgisinden o kadar uzak ki, çok rahat bir şekilde İmam Hatip Okullarının kapatılmasını istiyordu. Hayretler içinde kaldım. Gençlik yıllarımı düşündüm. Hep şu terane tekrarlanırdı; “Efendim, Türkiye’nin geri kalmasına cahil imamlar sebep oluyor. Ne zaman onları okutursak Türkiye kurtulacak.” İşte İmam Hatip Okulları açıldı. O okullardan memlekete birçok kıymetli gençler yetişti. Sayın rektör şöyle deseydi, yine ona olan itimadım bu kadar sarsılmaz, bu kadar kırılmazdım. “Efendim,” deseydi, “Bu İmam Hatip Okulları iyi güzel de, şu tarafları noksan. O noksanların tamamlanması gerekir. Yahut şu tarafları fazla, ifrata gidiyorlar, aşırıya kaçıyorlar. Bu yönlerinin törpülenmesi gerekir.” Evet her müessesenin kendine göre zaman zaman birtakım artıları veya eksileri oluyor. Elbirliği ile efendice, saygılı bir şekilde bunları itidal çizgisine getirmek hepimizin görevi. Ama böyle yapmayıp da köküne dinamit koymak, onu havaya uçurmak, işte burası bana akıl dışı, ilim dışı, insanlık dışı gibi geliyor. Anadolu’da bir atasözü vardır, çok kullanılır: “Bir kere tökezledi diye bir atı vurmazlar.” denir. Genellikle bu çağdışı, idrak dışı davranışlar, maalesef toplumumuzda çok sık görülüyor. Yazık günah değil mi? Yüce Peygamberimiz; “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” buyuruyor. Bize düşen görev, fert olarak, toplum olarak, her gün, her saat, hatta her dakika daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gitmek değil midir? Bir söz vardır. Hatasız kul olmaz derler. Hepimizin hataları var, hepimizin artıları, eksileri, noksanlıkları veya fazlalıkları var. Önemli olan, elbirliği ile bunları itidal çizgisine çekmek olmalı. Peygamberimiz bir Hadisinde; “Hayatta hiçbir konuda itidal Gönül Sohbetleri 105 dışına çıkmayın. İfrat veya tefritlere gitmeyin. Daima orta yolda kalın” buyuruyor. Cemaatten biri; “Ya Resulullah hepsi iyi güzel de, ibadette aşırı gitsek daha iyi değil mi?” diyor. Peygamberimiz cevaben; “Siz siz olun, ibadette dahi aşırıya gitmeyin. Çünkü sizden evvel gelen nice kavimler dinde ifrata gitmek yüzünden helake uğradılar.” buyuruyor. İtidal çizgisini, ben medeniyetin, efendiliğin, edebin, saygının, güzelliğin ilk harfi olarak görüyorum. Çünkü, insanlık kültür tarihi baştan itibaren incelenecek olursa, hep insanların başına ne geldiyse, ifrata veya tefrite gitmeleri yüzünden geldiğini görürüz. Hayatın bir genel çizgisi var, işleyiş kanunları var. Tek başımıza onları değiştiremeyiz. Altında kalır, eziliriz. Yıllar önceydi. Olimpiyat müsabakaları yapılıyordu. Televizyonlar müsabakaları günü gününe yayınlıyorlardı. Sıra haltere gelmişti. O günün Bulgar şampiyonu Vasilevski önce Bulgaristan, sonra Avrupa, sonra da olimpiyat rekorunu kırdı. Hakem, yaşlı, tecrübeli bir zattı. Vasilevski’ye döndü. “Bırakalım mı artık?” dedi. Vasilevski, kırdığı rekorların sarhoşluğu içinde; “Hayır,” dedi, “devam edelim.” Bu sefer hakem çok az bir rakam ilâve edilmesinde Vasilevski’yi güçlükle ikna etti. Bulgar şampiyonu itiraz etti. Mütemadiyen; “Daha” diyordu. “Daha çok koyalım. Ben onu da kaldırırım. Ben güçlüyüm.” Hakem çok güçlükle Vasilevski’yi durdurdu. “Gel,” dedi, “çok azdan başlayalım, yavaş yavaş çıkalım.” Biraz sonra o çok az ilâve edilen rakamla Vasilevski halterin başına geçti. Önce zorlandı, zorlandı, sonra birden yıkılıverdi. Bir türlü o koca halterci yerinden kalkamıyordu. O konulan küçücük bir ağırlık Vasilevski’yi perişan etmeye kâfi gelmişti. Hayat böyle efendim. Hepimizin kaldıracağımız bir yük var. Taşıyacağımız bir ağırlık var. Haddimizi Gönül Sohbetleri 106 bilelim. Efendiliğimizi bilelim. Ölçümüzün dışına çıkmayalım. Güzel başlayalım, güzel bitirelim. Ömer Hayyam bir şiirinde; “Sevginle gireceğim toprağa, Sevginle çıkacağım topraktan” diyor. Bizler de hayatımızı nezih, temiz, efendice yaşayalım, iman içinde çene kapayalım ki, sonumuz da hayırlı gelsin. Allah bunu bize de, yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de nasip etsin. Gönül Sohbetleri 107 Hayat Arkadaşımızı Seçerken Nelere Dikkat Etmeliyiz? Günümüzde boşanma davaları gittikçe artıyor. Bir mahkemeye gidiyorsunuz, birbiri ardı sıra aile mahkemeleri sıralanıyor. Sayıları o kadar çok ki. Ve hepsinde kapılara kadar dosyalar. İnsan ister istemez ürperiyor. Bu kadar çok dava dosyası ve onların arkasında ıstırap çeken, uykusuz kalan, gözyaşı döken nice insanlar. Birtakım kadınlar, erkekler sürekli olarak yakınlarına öbür tarafı kötülüyorlar, atılmadık çamur bırakmıyorlar. Bazen insanın işitmek istemeyeceği iftiralar onları takip ediyor. Bir hukukçu olarak bunu yıllarca düşündüm. Yıllarca Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararlarını takip ettim. Boşanan insanlarla görüştüm. Sonuç ürpertici oldu. Birçok evliliklerin daha başlangıçta mutlu bir sona ulaşmayacakları aşikârdı. Bir düğün efsanesi nesiller boyu devam ediyor. Ne demek düğün? Bizler gariban insanlarız. Kazancımızla ayın sonunu zar 108 Gönül Sohbetleri zor getiriyoruz. Nemize gerek bizim. Belki Rahmi Koç kızını evlendirirken düğün yapabilir, ama öyle aileler görüyoruz ki, ceplerinde düğüne harcayacakları on para yok. Diyeceksiniz ki, peki nasıl düğün yapıyorlar. Günümüzde mâlum, birçok insanların cebinde düzine ile banka kartı var. Eh, düğün salonları da değil altı aylık, bir yıllık, iki yıllık mukavele yapıyorlar. Salon tamam, salonda harcanacak para da tamam. Niye düğün yapılmasın? Birçok kimse evliliğe borçla giriyor. Daha ilk aydan itibaren bankalardan ekstreler gelmeye başlıyor. Peki bunları kim ödeyecek? Daha ilk aydan itibaren sonu gelmeyen münakaşalar, kavgalar başlıyor. Düğün salonu borcu, düğün masrafı borcu, mobilya borcu, yatak odası takımı borcu, halı borcu, çamaşır makinesi borcu, buzdolabı borcu, bulaşık makinesi borcu, televizyon borcu… Borç… Borç… Borç… Bitmeyen, tükenmeyen borç. Zamanında ödenmeyen borçların ilâve faizleri. Önceleri bir cambazlıkla işe başlanıyor. Bir bankadan para çekiliyor, öbür bankaya yatırılıyor. Kısa bir süre sonra o yol da tıkanıyor. İnsanların sinir sistemi bozuluyor. Artık, kavgalar bir saldırı şeklini alıyor. Sonra boşanmak için mahkemeye müracaat ediliyor. Olay bundan ibaret. Buna ilâveten psikolojik faktörler devreye giriyor. Eş seçiminde asıl dikkât edilmesi gereken hususlar, ne yazık ki gözden uzak tutuluyor. İki eşin dinleri, inanışları, aile görgüleri, yetiştikleri ortam farklı ise, kesinlikle o ailede huzur ve mutluluk olacağına inanmıyorum. Aksini iddia edenler ne yazık ki ezbere konuşuyorlar. Bu, o kadar önemli bir faktör ki. Hele çocuk olduktan sonra en büyük anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Çocuğa hangi inanç aşılanacak? Çocuk hangi kriterlere göre yetiştirilecek? Kadın “Ben anneyim,” diyor. “Onu dokuz ay karnımda taşıdım. Onu geceli gündüzlü olağanüstü bir çaba ile ben Gönül Sohbetleri 109 yetiştiriyorum. O sabahtan akşama kadar benim etkim altında. Tabiidir ki benim dediğim olacak.” Erkek buna şiddetle karşı çıkıyor. “Hayır,” diyor. “Ben bu evin erkeğiyim. Reisiyim. Babasıyım. Benim dediğim olacak. Çocuk, benim inancıma göre yetiştirilecek.” Haydi bakalım, çıkın işin içinden. Pek tabi, bu içinden çıkılmaz durum mahkemeye intikal ediyor. On binlerce dosyaya bir dosya daha ilâve ediliyor. Ne yazık ki günümüzde kızın fiziksel güzelliği, erkeğin cebinin dolgunluğu hep ön plânda oluyor. Sigara içen, içki içen, kumar oynayan, mâlum kadınlara giden erkekler için bile bile, göz göre göre “Aa,” diyorlar, “Adamın malı, mülkü var. Parası var, dövizi var. Mevkii, makâmı var.” Başka söz söylemiyorlar. Bir erkek şurada, burada gördüğü güzel bir kıza hemen tutuluveriyor. Evet, o kızın şurası burası güzel olabilir ama aynı zamanda edepli mi? Saygılı mı? Büyüklerine hürmetkâr mı? Kültür durumu nasıl? Onun şu veya bu okulda okuması kesinlikle onun bir kültüre sahip olduğunu göstermez. Böyle düşünürsek sadece kendimizi aldatmış oluruz. Acaba gelinle damat bir araya geldikleri zaman ikisi arasında bir uyum olacak mı? Güzel bir dialog kurulacak mı? Mesele burada. Geçen gün bir taksiye bindim. Taksi şoförü, asil, kibar, efendi bir insandı. Yıllardır tanıyordum. O gün çok üzgündü. Sebebini sordum. Kızı üniversiteyi bitirmiş, imtihanla bir işe girmiş. Bir gün bir komşuları geliyor. “Bizim bir tanıdığımız var. Üniversite mezunu. Saygın bir görevi var. Biz bu gençlerin evlenmesini uygun gördük. Ne dersiniz?” diyor. Gençler tanışıyor. Bir araya geliyorlar. Kız karşı tarafın ailesini soruyor. “Babanız kimdir, özellikleri nelerdir?” diyor. Genç bu sorudan rahatsız oluyor. Kıza babası için; “Aman canım,” diyor, “bırak şu hanzoyu.” Kız bundan fevkalâde rahatsız oluyor. Derhal kal- 110 Gönül Sohbetleri kıyor, “Ben, babasına hanzo diyen bir insanla konuşamam” diyor ve geri dönüyor. Günümüzde aynı inanışın bile değişik muhitlerde çeşitli tezahürleri oluyor. Bunlara çok dikkât etmek gerekiyor. Yalnız kızın güzelliği, yalnız erkeğin zenginliği mutlu olmak için yetmiyor. Değil inanışlar, töreler, görgüler bile farklı olunca ortaya çok tatsız durumlar çıkıyor. Kadınla erkek ilişkileri son derece dikkât, ihtimam ve incelik istiyor. Necip Fazıl Kısakürek, “Bir Adam Yaratmak” piyesinde diyor ki: “Kadınla erkek arasında öyle hassas bir cazibe muhiti var ki, en olmayacak sebeplerle bir anda renk gibi uçar, duman gibi dağılır. Artık hiçbir gayret ve fedakârlık onu geriye iade edemez.” Bir arkadaşım vardı, rahmetli Aytekin Bey. Eşi Özden Hanımla beraber örnek bir yuva kurmuşlardı. Evlendikleri zaman biri genel müdür, biri de bir kız okulunun müdiresi idi. Ellerindeki imkânlara göre bir somya, bir minicik masa, birkaç çatal kaşık, iki tencere alarak evlerini açmışlardı. Sonra yavaş yavaş her şeyleri oldu. Ama borç etmeden, ama kimsenin önünde boyun eğmeden. Onları tanıyanlar önce hayretler içinde kalıyorlar, sonra takdirlerini, saygılarını, hayranlıklarını sunuyorlardı. O kadar nezih, güzel, örnek bir evlilikleri oldu ki… İkisi de birbiri ardı sıra Rahmet-i Rahmana kavuştular. Nur içinde yatsınlar. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati üzerlerine olsun. Rahmetli eşim Rânâ Hanımla beraber kırk dört yıl evli kaldık. 14 Şubat 2006 tarihinde Hak’ka göçtü. Bu kırk dört yıl içinde bir kere dahi olsun münakaşa etmedik. Birbirimizi kırıp incitmedik. İlk gün başlayan sevgi, saygı kırk dört yıl devam etti. Gönül Sohbetleri 111 Bazen eş dost merakla sorarlardı. “Sabri Bey, bunun sırrı ne?” diye. “Çok basit,” derdim. “Medeni ve dini nikahımız kıyıldıktan sonra evimize geldik. Kapıdan içeri giriyoruz. Rahmetli eşime “Bak Rânâ,” dedim. “İkimiz de hukukçuyuz. Bir mukavele yapalım. Diyelim ki, bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak.” Rânâ memnuniyetle kabul etti ve son nefesini verinceye kadar ikimiz de bu mukaveleye sadık kaldık. İkinci husus para meselesiydi. Biliyordum ki birçok evlilikleri yıpratan hep parasal sorunlar oluyordu. Rahmetli eşime teklif ettim. “Rânâ,” dedim, “Ben maaşımı alınca sana vereyim. Evi sen idare et. Benim sigaram yok, içkim yok, kumarım yok, yalnız kitapları çok seviyorum. Onları alabilmem için bana harçlık verirsin.” Eşim bu teklifimi kabul etmedi. “Hayır Sabri,” dedi. “Olmaz. Evi sen idare et. Bana harçlığımı ver.” Ve bir ömür boyu bizim evde para lâfı edilmedi. Bir gün babam Hak’ka göçtü. O, kaloriferli bir daire almak istiyordu. Yıllarca para biriktirmişti. Ben onun ruhunu ancak onun istediği gibi bir daire alarak şâdedebilirdim. Daire alırken elimizdeki para yetmedi. Müteahhide bir miktar borçlandık. Müteahhit, uzun vade kabul edemem dedi. Aylık borcumuzu verdiğimiz zaman elimize ancak kuru ekmek parası kalıyordu. Borcumuz ödenene kadar kuru ekmek yedik. Çünkü borçlu bir insanın katık alması bile doğru değildi. Evi yerleştirdik. Sonra annemi babamın istediği kaloriferli daireye yerleştirdik. Annem vefât edinceye kadar beraber oturduk. Annemle gelini arasında bir kere dahi olsa en ufak bir sürtüşme, tatsızlık, münakaşa olmadı. İki taraf da birbirine son derece saygılıydı. Allah gani gani rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. Annem de çok hassas, çok dikkâtli, çok saygılı bir insandı. Hep merak ederim, gelin kaynana sürtüşmesi niye olur diye. Sonsuz şükürler olsun, 112 Gönül Sohbetleri ben onu ne çocukluğumda, ne evliliğimde görmedim. Bir atasözü vardır. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” diye. Ben o söze bütün kalbimle inanıyorum. Önemli olan aynı ruhta, aynı inanışta, aynı duyuşta olan iki insanın Allah’ın huzurunda el ele vererek birbirleriyle en güzel şekilde sevgi ve saygı ile hayatlarını sürdürmeleri değil midir? Ne olur günümüz insanları paraya, pula, mala, mülke, fiziksel güzelliğe aldanmadan bilinçli bir şekilde Allah’ın huzurunda ebediyet bağlılığı ile birleşecekleri bir eş seçseler. Önemli olan Allah’ın ve Peygamberin istediği şekilde nezih, temiz, güzel bir yuva kurmak değil midir? İnşallah sevgili gençlerimiz böyle yuva kurarak dünyalarını cennete çevirirler. Bunu, Allah bütün gençlere nasibeder inşallah. Gönül Sohbetleri 113 Çanakkale Savaşının Derin Anlamı Bir yıldır evimin duvarını süslüyor. Çanakkale’ye giden dostlar o tabloyu getirdiler. Gencecik, çocukluktan yeni çıkmış gibi gözüken iki Anadolu genci. Fotoğraflarını çekmiş birisi. Üzerlerindeki giysi kelimelerle anlatılmayacak kadar eski, yıpranmış. Hani, dökülüyor diye bir kelime vardır. İşte öyle. Ama o iki gencin bakışları çakmak çakmak. Aşk dolu, iman dolu, vatan sevgisi dolu. Azim, irade dolu bakışlar. Çanakkale’de savaşan askerlerimizden ikisinin fotoğrafı. Bir yıl evvel getirmişlerdi. Çalışma masamın yanındaki duvara astım. Bir yıldır ürpererek bakıyorum. O yırtık elbiseli iki asker, bana azmin, iradenin, mücadele gücünün, hayat enerjisinin, vatan sevgisinin bir simgesi gibi geliyor. Ürperiyorum. Bazen ağlıyorum. Allah’ım, diyorum. O Çanakkale Harbi’nde nasıl büyük bir aşk, bir iman vardı ki, o günün büyük devletlerinin hepsine kan kusturdu. Onların mağrur suratlarını yerle yeksan etti, rezil etti, paçavraya çevirdi. Ve birden dudaklarımdan Akif’in mısraları yükseliyor; 114 Gönül Sohbetleri “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada bir eşi? En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi” Sanırım dünya harp tarihinde Çanakkale Savaşı’nın bir eşi, bir benzeri görülmemiştir. Bir tarafta o günün tekniğine göre en ileri gemiler, uçaklar, toplar, silahlar. Hepsi en güzel şekilde beslenmiş, giyinmiş, teçhizatlanmış düşman askerleri. Beri tarafta aylardır güzel bir yemek bulamamış, giyecek elbise, atacak silah bulamamış, ama göğüsleri aşk dolu, iman dolu Anadolu çocukları. İki tarafta bu kadar zıddiyetin bulunduğu bir savaşı ben hatırlamıyorum. Aslında Çanakkale, Türkün varlığına son vermek isteyen güçlerin bir ön denemesi. Bana göre eğer Çanakkale’de kaybetseydik, Kurtuluş Savaşı’nda da başarılı olamazdık. 276 kiloluk top mermisini sırtında taşıyarak namlunun ucuna süren Seyit Onbaşı. Batı harp tarihinde aklın, havsalanın almayacağı bir olay. Söylesek bugün bile çoğu inanmaz. Ama o iman gücü var ya, o Allah aşkı, o Peygamber aşkı var ya, onun yanında bütün sayısal, matematiksel gerçekler mahkûm olmaya mecburdur. Harp bitmiştir. İngiliz Parlamentosu toplanıyor. Devrin başbakanı feci bir eleştiri yağmuru altında adeta topa tutuluyor. Milletvekillerinin biri bitiriyor, biri başlıyor. Başbakan yerden yere vuruluyor. Başbakan kendini savunmak için ağır adımlarla kürsüye geliyor. Konuşmaya başlıyor. Elinde tuttuğu bir kitabı ağır ağır havaya kaldırıyor. “Arkadaşlar,” diyor. “Bu kitabı görüyor musunuz? Bunun adı Kur’an-ı Kerim. Türk Milletinin inandığı bir kitap. Siz beni ne zamandır eleştiri yağmuru altında yerden yere vurdunuz. Belki haklısınız. Ama şunu unutmayın ki, bu kitap olduğu sürece, Türk Milletinin kalbi bu kitap için çarptığı sürece, sâde İngilizler değil, bütün dünya bir araya gelse Türkleri ye- Gönül Sohbetleri 115 nemez, mağlup edemez. Kusura bakmayın, siz burada ezbere konuşuyorsunuz. Gazetelerde okuduklarınıza göre ahkâm kesiyorsunuz. O harbi görmediniz. O harpte, o kadar zor şartlar altında yaşayan, o imkânsızlıklar içinde çırpınan insanların sinelerindeki aşka şahit olmadınız. Bunu bilemeyen insanların, göremeyen insanların realiteyi bütün boyutlarıyla objektif olarak görebilmelerine imkân ve ihtimal yoktur. Son olarak şunu söylemek isterim. Bizler bu kitapla (Kur’an-ı Kerim’le) bu Milletin arasını açmadığımız sürece, yeni mağlubiyetler, yeni hezimetler kaçınılmaz olacaktır. Karar sizin. Durumu takdirlerinize arz ediyorum.” Çanakkale Savaşı, hiçbir kalemin, hiçbir yazarın bütün nüanslarıyla anlatabileceği bir durum değildir. Onu anlatmak isteyen dil susar, kalem kırılır. Aklın, izanın, idrakin alamayacağı muhteşem bir olaydı o. Onu ancak yürekten inanan, inancını, aşk haline getiren, inancının önünde her şeyini geride bırakan insanlar hissedebilir. Vatan aşkı ne mübarek bir duygu. Bütün aşkların, bütün heyecanların üzerinde... Kalbinde vatan aşkı olmayan bir insanın toprağı için, bayrağı için her an ölümü göze alamayan, hayatını kaybetmekten korkan bir insanın ben onuruyla, şerefiyle, haysiyetiyle yaşayabileceğine inanmıyorum, açık söyleyeyim. Bunun aksine söylenecek her söz bence palavradan başka nedir ki. Vatanı olmayan bir insanın, ne namusu, ne şerefi, ne haysiyeti olabilir. O, ayaklar altında bir paçavra gibi çiğnenmeye mahkûm, sefil bir yaratıktır. Bir şairimiz; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyor. Sanırım Çanakkale Harbi’ni özetleyecek en güzel, en anlamlı, en muhteşem söz budur. Ve Allah’ın izniyle ilelebet bu mübarek topraklar üzerinde bir bayrak gibi dalgalanacaktır. Her aile arada çocuklarını Çanakkale’ye götürmeli, o mübarek şehitlerimizi 116 Gönül Sohbetleri ziyaret ettirmelidir. Onların mübarek ruhlarına okunmalıdır. Her birimizin evlerinde tablolarla, plaketlerle, nişanlarla, kitaplarla Çanakkale’den bir iz bulunmalıdır. Ben, Çanakkale Harbi’ni sadece bir harp olarak görmüyorum. O, aynı zamanda hem bizler için, hem yeryüzündeki bütün duyan, düşünen, hisseden, tefekkür eden insanlar için azmin, mücadele gücünün, zafere inancın bir simgesi olmalıdır. Demek ki insanoğlu bir hususu aşk haline getirince, o aşk onun vücudunun bütün hücrelerini kaplayınca, onun yapamayacağı, mağlup edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yunus Emre bir şiirinde; “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyor. Çanakkale Harbi’nde de öyle oldu. Aşk geldi, dağ gibi zorlukları tüy gibi aştı, devirdi, yok etti. Bizler de hayatımızın her anında, özellikle üzüldüğümüz, kırıldığımız, bedbinleştiğimiz, yaşama sevincimizi kaybeder gibi olduğumuz zamanlarda, Çanakkale şehitlerinden, onların mübarek ruhlarından yardım istemeli, onları düşünmeli, hatırlamalı, onlardan güç almalıyız. Allah, cümlesinin ruhunu şâd etsin. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati hepsinin üzerine olsun... Âmin... Gönül Sohbetleri 117 Olaylar ve İnsanlar İçinde yaşadığımız hayat tam mânâsıyla bir kaos manzarası gösteriyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar her gün zehir kusuyorlar. Hırsızlar, rüşvetçiler, dolandırıcılar, gaspçılar, tecavüz edenler, Meclis kürsüsünden birbirlerine en ağır hakaretleri savuranlar, adına okul denilen, bugün artık bıçakların, tabancaların, kesici âletlerin, uyuşturucuların içinde cirit attığı mekânlar. Geçen gün televizyonda gördüm. Bir okul müdürünü öğrencisi evire çevire dövmüş. Ağzını burnunu kırmış. Adamı hastaneye götürmek için sedye getirmişler. Sedyeyle götürülürken bir kameraman soruyor; “Sayın Müdür,” diyor, “işin iç yüzü nedir?” Adam tam bir vurdumduymazlık içinde; “Olur böyle şeyler.” diyor. “Bu normal bir olay.” Sabahleyin televizyonda dinledim. İki katlı bir okul ikiye bölünmüş. Bir bölümünde zengin çocukları okuyorlar. Onların oturdukları sırada, bilgisayarlarına kadar, yedikleri yemeğe kadar her şey farklı. Bir grup fukara çocuğu. Oturdukları sıradan, yedikleri yemeğe kadar her şeyleri 118 Gönül Sohbetleri dökülüyor. Sorumlu kişi; “Bu münferit bir vakadır. Olur böyle şeyler,” diyor. İstanbul’da Bahçelievler semtinde fukara çocuklarının barındığı bir yurt var. Bu yurtta on iki, on üç yaşındaki kız çocukları fuhşa zorlanıyor. Bir şahıs bunu öğreniyor. Derhal İstanbul’a gidiyor. Gece, Bahçelievler’deki çocuk yurduna bir baskın yapıyor. Derhal bir yoklama yaptırıyor. Yaşları on iki ile on üç olan otuz üç kız çocuğu yok. Arkadaşlarından soruşturuyor. “Efendim,” diyorlar, “arkadaşlarımız fuhşa gittiler.” Bu şahsın bu girişimi bütün televizyon kanallarında ve bütün televizyonlarda duyuruldu. Yetkili kişi, insanlık tarihinde misli görülmedik bir yırtıklık ve pişkinlik içinde; “Bana,” diyor, “resmen müracaat olmadı. Resmi müracaat olmadıkça ben takibata geçmem.” Bunu işitmek beni çılgına çevirdi. Uzun uzun ağladım. Ne yana bakarsak bakalım hep bir hayal kırıklığı, yüzümüzü güldüren ne bir söz, ne bir ses. Sadece acı, ıstırap, yalnızlık ve gözyaşı. Bu satırları okuyanların içinde beni karamsarlıkla, bedbinlikle suçlayanlar olabilir. Ben de onların izanından, idrakinden, namusundan, haysiyetinden şüphe ederim. Ankara’da mevki, makam sahiplerinin, zenginlerin çocuklarının gittiği bir kolejde uyuşturucu partileri yapılıyor. Hayatlarının baharında pırıl pırıl çocuklarımız aldıkları uyuşturucudan bazen öksürürlerken, bazen bayıIırlarken bir arkadaşları olup bitenlerin fotoğrafını çekiyor. Gazeteciler o okulların başkanına gidiyorlar. Adam pişkinlikle; “Aman canım,” diyor, “büyütmeyin. Çocuklar şakalaşıyorlar.” Bu misâllerin daha yüzlercesini verebiliriz. Bize bir şeyler oluyor. Açıkçası düşman içimize sızmış, Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da yapamadığını, içimizde yetiştirdiği ajanları ile burada yapıyor. Truva atı olayı tekrarlanıyor. Peki, bütün bunların karşısında ne yapabiliriz? Elimizden ne gelir? Nasıl bir Gönül Sohbetleri 119 tavır almamız gerekiyor? Madem ki bizim inancımızda kaçmak yok, savaşı terk yok, korkmak yok, o halde geriye tek ihtimal kalıyor: Mücadele etmek. Sonuna kadar, son nefesimizi verinceye kadar mertçe, yiğitçe, insanca, efendice, medenice mücadele etmek. Türkler İstanbul’a girmeye başlamışlardır. Yıl 1453 Mayıs’ın sonu. Sadık adamları, Bizans İmparatoru’na giderler. “Efendim,” derler, “Türkler geliyor. Size bir hizmetkâr elbisesi giydirelim, sarayın arka kapısından kaçıralım.” İmparator şiddetle reddeder. “Hayır,” der. “Ben bir imparatorum. Bize yakışan sonuna kadar savaşa savaşa can vermektir.” Bunun öyküsünü okuduğum zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Rahmetli amcam bir kitap getirmişti hediye: İstanbul’un Fethi. Günlerce o kitabı heyecan içinde okudum. Bizans İmparatoru’nun sözü beni çok duygulandırmıştı. O gün karar verdim. Ben de vatanım için, toprağım için, bayrağım için, şehitlerimizin kanı için Allah müsaade ederse, son nefesime kadar mücadele edecektim. Bugün yetmiş beş yaşıma geldim. Emekliyim. Televizyon konuşmalarıyla, internetteki sitemle, dergilerdeki yazılarımla, konferanslarımla, kitaplarımla gecemi gündüzüme katarak, canımı dişime takarak mücadele veriyorum. İlk yapacağımız iş budur. Teslim olmamak, bayrağı dik tutmak. Artık bizim, falanca beni seviyor, filanca sevmiyor, falanca arıyor, filanca aramıyor gibi küçük hesaplarla alâkamız kalmayacak. Kestirip atacağız. Seven de sağ olsun, sevmeyen de diyeceğiz o kadar. İkinci yapılacak iş; herkes kendi imkânlarına göre (maddi, mânevi), kimi yazı yazacak, kimi okul yaptıracak, kimi cami yaptıracak. Kimi istidatlı ve fakir çocukları bulup okutacak. Kimi hastaları tedavi ettirecek. Kimi hastaları ziyarete gidecek. Kimi, dertli insanların ıstırabını, gözyaşını paylaşacak. Kimi açları doyuracak. Kimi fakir kızların çeyizine yardım edecek. Kimi 120 Gönül Sohbetleri hayatta hiç kimsesi kalmamış, yaşlı, hasta insanları ziyaret edecek, onlara nasıl faydalı olacaklarını soracak... Yapılacak üçüncü husus; memleket için, vatan topraklarının bütünlüğü için, bayrak için, şehit kanını çiğnetmemek için mücadele veren derneklere, teşekküllere imkân nispetinde yardımcı olmak. Dördüncü husus; olanca imkânlarımızla kendimizi yetiştirmeye çalışmak. Bildiklerimizi hayata tatbik etmek, boşlukta bırakmamak. Televizyonlarda, incir çekirdeğini doldurmayan ukalaca lâflarla kafa şişiren “entel”lerden olmamak. Beşinci husus; iyinin, güzelin, doğrunun peşinde koşan ve çalışmalarındaki dikkâti, temizliği, dürüstlüğü ile emsallerine örnek olan “Hakses” gibi yayın organlarını desteklemek. İçindeki güzel yazıları gerek ev halkına, gerek gelen misafirlere okuyarak derginin tanıtımında yardımcı olmak. Altıncı husus; yurt dışına giden dost, akraba, hemşerilerle ilgilenmek. Onlarla ilişkimizi kesmemek. Faydalı yayınlarla onların fikren ve ruhen beslenmelerinde karınca kararınca yardımcı olmak. Yedinci husus; gücümüz yettiği kadar Kur’an ve Hadis’te derinleşmek. Bu konuda çıkan kitapları okumak. Daha önce çıkanların üzerinde durup düşünmek. Çağa uygun düşünceleri geliştirmek. Kendimizin, ailemizin, çevremizin problemlerini halletmede bilim adamları ile istişare etmek. Sekizinci husus; en azından bir yabancı dili rahatlıkla okuyup yazacak kadar öğrenmek. Gönül Sohbetleri 121 Dokuzuncu husus, günlük hadiselerin zâhiri sonuçlarıyla yetinmeden, onların kökenlerindeki gerçek sebepleri anlamaya çalışmak. Bu yolda kafa yormak. Bugün Filistin halkının yıllardır çektikleri çile yetmiyormuş gibi, bir de içlerindeki beyinsizler yüzünden birbirinin kanına susayan iki gruba ayrılması gibi. Beyinsizlikler karşısında ürperip, titreyip, bunun sebeplerini araştırmak. Onuncu husus; imkân nispetinde, gücümüz yettiği kadar, gerek yurt içinde, gerek yurt dışında seyahatler yapmak. Dünya nereye gidiyor? İnsanlığın gidişi nereye? Bunlara çözüm aramak. Ve bütün bunlardan sonra çevre tarafından yanlış da anlaşılsak, haksız olarak birtakım insanların husumetine de muhatap olsak, içimizdeki en temiz, en nezih, en yüce duygulara karşılık karşı taraftan sadece sıkılmış yumruklar da görsek, yine de gözyaşlarımızı içimize akıtarak, acılarımızı bağrımıza basarak, son nefesimize kadar doğrunun, iyinin ve güzelin peşinde olmak. Ve bütün bunlara mukabil hiçbir çıkar, menfaat, küçük hesap gözetmemek. Sadece ama sadece Allah rızası için bir cephedeymişiz gibi çarpışarak son nefesimizi vermek. Bunları yapabilenlere ne mutlu. Allah onların hepsinden razı olsun. Gönül Sohbetleri 122 Sayın Sabri Tandoğan ile Söyleşi Efendim, Siz çok sevgili büyüğümüze ve bütün dostlara sonsuz esenlikler ve güzellikler dilekleriyle bir kez daha gönül dolusu selâmlar, sevgiler, saygılar... Efendim, bugün, birçok insan için umut kaynağı ve örnek bir şahsiyet olan siz çok değerli büyüğümüzü biraz daha yakından tanıyabilmek, dünyanızdan kesitler sunarak ışığınızdan daha fazlasını alabilmek üzere bir sohbetinizi sunmak istedik, inşallah okuyanların da bu satırlardan yudum yudum birçok güzelliklere ulaşabilmesi dilekleriyle... Bizlere kattığınız bütün güzellikler için, yedi milyar insana ayrım yapmadan sevgi yumağı bir baba olarak davrandığınız için siz çok değerli büyüğümüze bir kez daha sonsuz teşekkürler ediyor, dünyanın bütün çiçeklerinden bir buketle birlikte sevgilerimizi ve hürmetlerimizi sunuyoruz... Gönül Sohbetleri 123 Hepinize hayırlı günler dileğiyle efendim, Hoşçakalın... Çiğdem Seçkin Gürel Bir Örnek Yaşantı, Bir Örnek İnsan: SABRİ TANDOĞAN – Efendim, siz çocukluğundan itibaren her dakikasının hakkını vererek yaşamış ender kimselerden birisisiniz. Yaşama sanatının en güzel bir ustasısınız. Bunu sizin çeşitli zamanlardaki sohbetlerinizden ve yazılarınızdan öğreniyoruz. Biz de bugün sizin bu çok özel yaşanmış hayatınızdan kesitler sunmak istedik örnek olması düşüncesiyle. Bunun için müsaadenizle çocukluk, hatta bebeklik yıllarınızla başlayabilir miyiz? O günlere ait ilk hatırladıklarınız nelerdir? Bir buçuk yaşımdan itibaren olayları hatırlarım. Meselâ Ermenek’e gelmiştik, o yolculuk hatırımdadır. Yine hatırlıyorum, beni uykuya yatırırlardı ama ben uyumazdım. Ampule bakardım. Gözüme ışıklar akardı. Bayılırdım o çizgi çizgi ışıklara. Uyumaz, hayran hayran onları seyrederdim. – Çocukken de mi az uyurdunuz? Evet. – Rahmetli Sabiha Anne sizin doğduğunuz zamanlarla ilgili özel olarak neleri hatırlar, anlatırdı? Ben doğmuşum. Annem rüyasında benim göbeğimden bir ağaç çıktığını görmüş. O ağaç büyüyerek bütün dünyayı kap- Gönül Sohbetleri 124 lamış. Ben anne sütü almamışım bebekken. Onun yerine bana fosfatin falyer adlı bir mama yedirmişler. Bir gün annem eczaneye gitmiş mama almak için. Parası bütünmüş. Adam “sonra ödersiniz” deyip mamayı vermiş. Annem eve gelmiş, bana o mamadan pişirmiş. Çok aç olmama rağmen yememişim. Annem şaşırmış, bunda bir hikmet var diye düşünmüş. Sonra adamın parasını götürmeyi unuttuğunu hatırlamış ve sabahleyin hemen götürmüş. Sonra gelmiş, bu sefer mamayı almışım. Bunun izahı mümkün değil tabi. Belki ben o zaman mamadan yeseydim, annem parayı vermeyi tamamen unutacaktı. – Okuma aşkınız ne zaman başladı? Henüz üç buçuk yaşındaydım. Nasıl oldu bilmiyorum, okuma yazma öğrenmek istedim. Alt katta bir komşumuz vardı. Üç öğretmen kızı vardı: Şöhret Abla, Sebahat Abla, Münire Abla... Onlar her sabah okula gitmeden önce gider “Bana okuma yazma öğretin.” derdim. Bir iki, baktılar olacak gibi değil, sonunda öğrettiler. Bir haftada öğrendim. – Okul hayatınızda arkadaşlıklarınız nasıldı? İyi arkadaşlarınız var mıydı? Ben herkesle iyi geçinirdim. Ama seçilmiş bir yalnızlığım vardı. Baktım hayatın gidişine, insanlara, yalnızlık bana güzel göründü. Evimizin terasında benim bir çadırım vardı. Yazları orada yaşardım. Yemeğim çadırın önüne bırakılırdı. Uzun uzun düşüncelere dalardım. - Tefekkür ederdiniz yani? Gönül Sohbetleri 125 Evet. Düşünürdüm: Niçin yaşıyoruz, neden dünyaya geldik, yaşamamızın gayesi nedir? Sürekli düşünürdüm... Ama öğlene kadar da çocuklarla çılgınca top koşturmuş olurdum. Öğlene kadar çocuklarlaydım, öğleden sonra kendimle yani... Öğlene kadar çocukluk, öğleden sonra ihtiyarlık... Şimdi Türkçe’de münzevi diyorlar. Öyle tek tip değildim. – Bu çadır fikri de nereden çıkmıştı, kim öğütledi? Hiç kimse. O yaştaki çocuğa kim ne der? – Peki anne babalar çocuklarını tefekküre yönlendirmeli mi o yaşlarda? Bu zorla olmaz. Ama çocuk güzel sorularla düşünmeye teşvik edilebilir. Meselâ ağaç nedir, aklına nasıl birisi geliyor iyi insan denilince gibi sorular ona sorulabilir. – Anneniz çalıştığı için size babaanneniz bakmış. Ondan çok şey öğrendiğinizi söylüyorsunuz hep. Nasıl bir kimseydi babaanneniz? Babaannem yirmibeş yaşında iken en büyüğü onüç yaşında olan, biri de karnında beş çocukla dul kalmış bir hanımdı. Uzun boylu ve heybetli idi. Dedem vefat edince nakış yapmaya başlamış babaannem. En büyük oğlu olan babam da Ermenek’ten ceviz alır, at sırtında Anamur’a, Mut’a götürür satar, oradan da Ermenek’te para edecek mallar alır, getirirmiş. Bir kış günü, at sırtında giderken gece olmuş. Kar bastırmış. Babam Toroslarda yüksek dağ geçitleri olan yollardan geçerken iyice korkmaya başlamış, titriyormuş. O arada bir yaşlı adam belirmiş, yaklaşmış. “Yavrum,” demiş, “hiç korkma. Şimdi gözlerini kapat. 126 Gönül Sohbetleri Kendini sabaha Anamur’da bulacaksın.” Sonra birden gözden kaybolmuş. Babam dediklerini aynen yapmış adamın, sabah gözlerini açtığında at sırtında Anamur’a giriyorlarmış. Hızır Aleyhisselam’mış o gece yanına gelen kimse. Babaannem bütün çocuklarını okutmuş, yetiştirmişti. En son da beni yetiştirdi. Bana göre veli bir hanımdı. Bana hâl diliyle örnek oldu. Hiçbir zaman bunu neden böyle yaptın demedi. Bir gün akşama misafir gelecekti. Babaannem arabaşı çorbası pişirmişti. Tencereyi sobanın yanına getirdi. Ben de içerde o zamanların plonjonları ile meşhur kalecisi Cihat Arman’ı taklit etmeye çalışıyorum. Topa atlayıp yakalayım derken, ayağım çorba tenceresine takıldı. Bütün halı çorba oldu. Orada dondum, kaldım. Kımıldayamıyordum. Babaannem hiçbir şey demedi. Önce halıyı bir güzel temizledi. Sonra giyindi, çıktı, yeniden malzeme almış, geldi. Çorbayı yeniden pişirdi. Misafirlere çeşit çeşit yemekler yapar ama kendi ekmek ceviz yerdi. Bir gün sordum, “Babaanne,” dedim, “evde bir sürü yemek var, niye ekmek ceviz yiyorsun?” “Yavrum,” dedi, “ben bunu sana anlatamam ki.” Sonra anladım ki, babaannem riyazet yapıyordu. Yere düşürdüğü bir tek pirinç tanesini bile mutlaka arar bulurdu. Bir gün yine böyle düşürdüğü bir pirinç tanesini ararken “Amaan babaanne,” dedim, “niye bir pirinç tanesi için kendini bu kadar yoruyorsun?” O güne kadar beni hep seven, okşayan babaannem birden sertleşti, “Ooo, küçük beyimiz sobanın yanında oturmuş ahkâm kesiyor. Sen hiç pirinç üretilirken gördün mü, ne kadar zorluk çekiyorlar haberin var mı?” dedi. O kadar utanmıştım ki. Yıllar sonra “Acı Pirinç” filmini seyredince, pirinç işçilerinin çilesine tanık olunca babaannemi daha iyi anladım. Gönül Sohbetleri 127 Onun birçok sözleri hâlâ hatırımdadır: “Allah, kara gecede kara taşın üstündeki kara karıncanın bile rızkını düşünür.” “Kış kışlığını, puşt puştluğunu yapar.” “İt tekkeyi (takkeyi) ne yapacak, dingilderken düşürür.” “Yağ yiyen köpek, tüyünden belli olur.” “O kırk puşttan kırk muşta yemiş.” (hayat tecrübesi çok olan kimseler için) “Bir elin âsâ, bir elin kese olsun.” (kızdığı kimselere) “Kuyruğu tava sapına dönmüş” (bir işten çok keyif almış kimseler için) … Babaannem, anneme çok büyük saygı gösterirdi. O içeri girince oturduğu yerden ayağa kalkar, “Buyur, Sebihanım” derdi. Annem de babaannemi çok sever, “Anneciğim, lütfen rahatsız olmayın, ben siz ayağa kalkınca çok rahatsız oluyorum” derdi. Babaannem, “Ah yavrum, ben gelinime ayağa kalkmayacağım da kime kalkacağım” diye cevap verirdi. Annem, babaannem için “O benim annem” derdi. Annem kendi annesini altı yaşında, ablalarını yedi yaşında kaybetmişti. Ben, ne annemle babaannem arasında, ne de kendi eşimle annem arasında gelin-kaynana kavgasına şahit olmadım, çok şükür. 128 Gönül Sohbetleri – Efendim, sizin ilk öğretmenleriniz babaanneniz ve anneniz olmuş, hâl diliyle örnek olmuşlar size. Peki ilkokula başladığınızda neler hissettiniz? Aradıklarınızı bulabildiniz mi okulda? Hayır. Çünkü ben ilkokula başladığımda bir kitaplık dolusu kitap okumuştum. Öğretmen tahtaya harfleri yazdı. Ben gülmeye başladım. Hoca, “Madem öyle, gel bu kitabı oku bakalım” dedi. Meğer o aralar Shakespeare’in “Venedik Taciri” adlı eserini okuyormuş. Başladım okumaya. Hoca şaşırdı, “anlaşıldı,” dedi, “biz ders yaparken sen şöyle otur, istediğini oku. Bu kitabı tiyatro sanatkârları bile bu kadar akıcı okuyamazlar” dedi. O zamanlar sınıf atlama yoktu, mevzuat uygun değildi. Okul hayatım hep bu şekilde devam etti. Bir gün lisede sömestr tatiline girmeden, hoca, “Tatilde Fransız İhtilâlini kitaptan çalışın gelin, dönüşte anlattıracağım” dedi. Ben gittim, Albert Sorel’in üç ciltlik “Fransız İhtilâli” adlı eserini aldım, okudum. Sömestr tatili bitti. Hoca derste sordu, kimler hazırlandı diye. Herkes başını önüne eğdi. Ben el kaldırdım. Tahtaya çağırdı. “Fransız İhtilâline geçmeden önce” dedim, “bu ihtilâli hazırlayan sosyal, siyasal ve ekonomik sebeplere bir göz atalım.” Bunu duyunca hoca şaşırdı. Laz Hayri derlerdi, çok iri bir adamdı. Sınıfa önce göbeği, biraz sonra da kendisi girerdi. “Yavrum” dedi, kürsüyü gösterdi, “ayakta kalma, gel buradan anlat, senin yerin burası.” Tam dört saat konuyu anlattım. O zaman daha lise ikideydim. Hukuk Fakültesinde de durum değişmedi. Genel sınavlar yapılırdı, tek tek sözlü sınav için jüri önüne çıkılırdı. Herkes salonun dışında elinde kâğıtlarla telâş içinde ezber yaparken, ben cebimden şiirler çıkartır, onları okurdum. Gönül Sohbetleri 129 – Henüz ilkokuldayken bile arkadaşlarınızın dertlerine çare ararmışsınız? Evet, meselâ gelirlerdi, “babam çok dövüyor, ne yapayım?” derlerdi. Dertlerini anlatırlardı. Ben de onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini anlatırdım. – Çocuk yaşlarda olmanıza rağmen bu nasıl oluyordu? Çok küçük yaşlardan itibaren çok iyi bir gözlemciydim. Annem beni alır misafirliğe götürür, bir sandalyeye oturturdu. Onlar sohbet ederken, ben oradan bütün hanımları etüd ederdim: “Bu hanımın mutfağı nasıldır, evi temiz midir, güzel yemek yapar mı, kocasıyla ilişkileri nasıldır...” Tabi bunları kimseye anlatmazdım... Bu bir ömür boyu devam etti. Beş yaşındaydım. Arkadaşlarla sokakta oynuyorduk. Komşumuzun kızına görücü gelecekti. Yanımızdan geçtiler, eve girdiler. Damat adayını hiç gözüm tutmadı. Bakışları hoşuma gitmemişti, bir tuhaftı. Görücü gelen kızın annesi, kocasına “Bey, bir de komşunun oğlu Sabri’ye sorsaydık, damat adayı hakkında ne düşünür diye” demiş. Adam da “Kafamı kızdırma hanım, kız verirken elin beş yaşındaki çocuğuna mı danışacağız” diye kadını azarlamış. Annemle akşam konuştuk. “Anneciğim,” dedim, “o evlilikten hayır gelmez. Çünkü o adam sapık.” Hakikaten de kız altı ay sonra adamdan boşandı, sapık diye. İşte şimdi bunu akılla izah etmeye kalksanız, akıl orada durur. Yeni evliydik. Bir gün eve geldim, Rânâ’nın arkadaşları vardı salonda. Kısa bir süre salona bir şey almak için girip çıkmam gerekmişti. Sonra akşam Rânâ sordu, “Nasıl buldun arkadaş- 130 Gönül Sohbetleri larımı?” dedi. “Hangisini?” dedim. “Meselâ köşede oturan” deyince, ona tam üç saat o hanımı anlattım. Rânâ şaşırdı, “Önceden onunla bir tanışıklığın mı vardı yoksa” diye sordu. Oysa o hanımı sadece bir kez görmüştüm, o içeri giriş çıkış sırasında. Halen de ilk gördüğüm insanı hemen tahlile başlarım. – Bir de çok yardımsevermişsiniz çocukken? Ha, evet. Mahallemizde Karyağdı Türbesi’nin yanına belediye hurda bir otobüs bırakmıştı. Orayı ispirtocular ikametgâh yapmışlar. Ben harçlığımla onlara simit alır götürürdüm. Bir gün baktım birisi üşütmüş. O günlerde daha okula gitmiyorum. Yakında da sünnet olacağım. Annem bana çok özel bir Avrupa kumaşından yorgan diktirmişti, o benim üzerime örtülecek. Çok güzel pembe bir yorgan. Daha onun kumaşı kadar güzel bir kumaş hiç görmedim. Hemen eve geldim, yorganı kaptığım gibi ispirtocuya götürdüm. Üstünü örttüm. Sonra harçlığımdan aspirin aldım, adama içirdim. Posta Caddesi’nde Başkent Eczanesi vardı o zaman. Adam sonra iyileşmişti. O akşam evde olanları bir bir anneme anlattım. Annem bana baktı, “Aferin yavrum” dedi. Eğildi, beni alnımdan öptü. “Çok iyi etmişsin. Yalnız, bu yorgan işini baban duymasın. Evde olay çıkar. Biz gidelim, başka bir yorgan yaptıralım” dedi. Bir gün de geldim baktım, mahallenin çocukları toplanmışlar, aralarında para toplamışlar, o ispirtocuya “Eğer bize biraz oynarsan bu paraları sana veririz” demişler. Etrafını çevirmişler. Adamcağız hem oynuyor, hem gözlerinden akan yaşları siliyor, ne hallere düştük diye. Hemen cebimde ne kadar harçlığım varsa çıkardım, çocuklara dedim ki “Bu para sizinkinden fazla. Gönül Sohbetleri 131 Alın, adamı rahat bırakın.” Sonra adamı otobüse geri gönderdim. Bir gün annem bana “Oğlum, kalk seni gezmeye götüreceğim, ayakkabılarını boyat” dedi. Hemen boyacıya koştum. Ayakkabılarımı boyattım. “Ne vereceğim?” dedim. Adam, “Ağalığına kalmış beyim” dedi. Ay bir hoşuma gitti, bir hoşuma gitti. Çıkardım, cebimde ne var ne yoksa adama saydım. İşte böyle. Benim çocukluğum bir film gibiydi. Bakarsınız bir gün bir senaristin eline geçer de bunlardan bir film yapar. – Annenizin sizin eğitiminizde çok büyük yeri var değil mi efendim? Meselâ o yorgan olayında gösterdiği asil davranış ne güzel. Bugün kaç anne bunu yapabilir? Öyle. Annem edebiyat öğretmeniydi. Kendi kendini yetiştirmiş bir insandı. Beni de çok küçük yaşlardan itibaren hayata hazırladı. O benim kendi ayakları üzerinde durabilen bir insan olmamı istiyordu. Beni ona göre yetiştirdi. Beş yaşındaydım, “Haydi oğlum” dedi, “sen artık delikanlı oldun, kendi kahvaltını bundan sonra kendin hazırla.” Bu söz bir hoşuma gitti, bir hoşuma gitti. O günden sonra kendime sabahları tereyağında yumurta yapar, bal tenekesinden bir tabak bal çıkarır, çorba kaşığıyla yerdim. İlk çorbamı beş yaşındayken yaptım. Pirinç çorbası; domatesli, maydanozlu. Tadı hâlâ damağımdadır. Annem bana geceleri saat onikide tahta fırçasıyla merdiven fırçalatırdı. Sabaha tertemiz kurumuş olsun diye. Evin bütün işlerine bakardım annem okula gidince. Temizlik, alışveriş, odun kırma, yemekler için ön hazırlık... Komşular “Aman Sabiha Hanım niye o küçücük çocuğa eziyet ediyorsun?” derlerdi. O da 132 Gönül Sohbetleri “Siz benim işime karışmayın, ben oğlumu hayata hazırlıyorum” diye cevaplardı. Bir gün sofraya bamya geldi. “Ben bamya yemem” dedim. Sandım ki annem bana başka bir şey hazırlar. Ama annem öyle yapmadı. “Sen bilirsin,” dedi, yemeği önümden aldı. Onlar afiyetle yediler. Ben kaldım aç karnına. Akşam da bir şey yiyemedim. Sonra gece el ayak çekilince dolaptan bamya tenceresini çıkardım, bamyaları mideye indirdim. O günden beri en sevdiğim yemek bamyadır. Annem orada bana çok büyük bir ders vermişti. Çocuk ailenin şartları neyse ona uyması gerektiğini bilmeli. Annem de bu düşünceyle hareket ediyordu. Yıl sonunda, ilkokulda sınıf birincisi olmuştum. Gururla geldim, anneme söyledim. Beni bu halde görünce şımarmayayım diye hiç yüz vermedi, “Ne yapalım,” dedi, “birinci olduysan, karın sevinsin.” Bir gün beni tek başıma lokantaya yemek yemeğe gönderdi, orada da usûl öğreneyim diye. Gittim, oturdum. Alaburus tıraşlı bir garson geldi. “Ne yiyeceksin bakalım” dedi. Ben de “kuru fasulye istiyorum” dedim. Getirdi. Sonra yemek bitince geldi. “Doydun mu?” dedi. “Doymadım” dedim. “Ne getireyim?” dedi. Bu sefer de taze fasulye istedim. Garson iki elini birbirine vurdu, “İşte,” dedi, “parmak kadar çocuğu tek başına lokantaya gönderirsen böyle olur. Hiç taze fasulyeyle kuru fasulye aynı anda yenir mi?” Ben gayet sakin “Niye böyle söylüyorsunuz,” dedim, “taze fasulyenin tadı ayrı, kuru fasulyenin tadı ayrı.” Bir gün de annem beni pazara gönderdi. “Git,” dedi, “bir kilo domates al gel.” Gittim, aldım, geldim. Annem açtı baktı, hepsi çürük, yalnız nasılsa bir tane küçük sağlam domates koymuş Gönül Sohbetleri 133 adam. Ben kıpkırmızı olmuştum ama annem hiç kızmadı, o küçük sağlam domatesi yıkadı, “Bak oğlum,” dedi, “eğer bundan sonra alışveriş yaparken çok dikkâtli olursan, bütün domatesleri bunun gibi alabilirsin.” Sonra o domatesi gidip misafir teyzelere gösterdi, “Bakın” dedi, “benim oğlum ne güzel domates almış. Bundan sonra hep böyle alacak.” O günden sonra tek başıma pazara gider, evin alışverişini en güzel şekilde yapardım. Bakkalın, manavın, kasabın benden ödü kopardı. Bozuk mal satanları karakola bizzat gider şikâyet eder, dükkânlarını birer ay kapattırırdım. Komşu teyzeler “Yavrum,” derlerdi, “sen bizden daha iyi alıyorsun, misafir gelecek, haydi şunları şunları bize alıver.” – Çocukken de etrafınızdaki güzel insanlara, davranışlara dikkat eder miydiniz? Evet, tabi. Meselâ beş yaşındaydım. O zamanlar Ankara’da odun kırıcılar olurdu. Sokaklardan bağırarak geçerlerdi, “Odun kıran, odun kıran” diye. Bir gün babam böyle bir adam çağırdı kışlık odunları kırdırmak için. Adamın yanında küçük bir oğlu vardı. O gün hep adamı seyrettim. Öyle güzel bir odun kesişi vardı ki. Hepsi aynı boyda. Yunus’un dergâha taşıdığı odunlar gibi... Oğlu o arada bir kavgaya karışmıştı. Onu kenara çekip uyarışı hâlâ gözümün önündedir. Bir gün de yine annem beni bakkala kibrit almaya gönderdi. İçeri girdim, “Bir kutu kibrit istiyorum” dedim. Adam kızdı, “Veremem” dedi. Şaşırmıştım. “Niye?” dedim. Dedi ki “Çünkü sen içeri girerken selâm vermedin. Ben selâm vermeden girene mal vermem. Şimdi çık, biraz dolaş. Sonra gel, selâm ver, isteyeceğini ondan sonra söylersin.” Çok utanmıştım. Kıpkırmızı 134 Gönül Sohbetleri oldum. Hemen dediklerini yaptım. Biraz dolaşıp geri geldim. Bu sefer içeri girerken önce selâm verdim. “Hah, şöyle” dedi. Kibriti verdi, bir de yanında çikolata vardı. “Bu da selâm vererek girdiğin için benim sana hediyem” dedi. Onun bu hareketi beni çok etkilemiştir. Yıllarca üzerinde düşündüm. Bana çok büyük bir ders vermişti bakkal amca. Allah ondan razı olsun. Bir gün de annem bana “Ayakkabılarını hemen boyat, gel. Misafirliğe gideceğiz.” dedi. Hemen mahallemizdeki ayakkabı boyacısı Osman Efendi’ye koştum. “Acele boyar mısın?” dedim. Yağız bir Anadolu insanı idi Osman Efendi. Başını kaldırdı, yüzüme baktı. “Kusura bakma beyim ama boyayamam” dedi. Fazla para istiyor sandım, “İki katını vereyim, boya” dedim. “Gene olmaz” dedi. “Niye peki?” dedim. “Ben acele iş yapmam. Sonra boyacı Osman Efendi’nin boyadığı ayakkabı bu muymuş derlerse, benim intihar etmem lâzım” dedi. Bu hareket de beni çok etkilemiştir. Hayat boyu bana ışık tuttu Osman Efendi’nin bu davranışı. İşini güzel yapan insanlara her zaman için hayranlık duymama neden oldu bütün bunlar... – Yunus Emre’ye hayranlığınız da çocukluğunuzda mı başlamıştı? Evet. Bir gün babamın bir arkadaşı bize misafirliğe gelmişti. Elini öptüm. Bana beş kuruş verdi. Beş kuruş iyi paraydı o zaman. Hemen kitapçıya gittim. Rafta bir kitap dikkâtimi çekti. Aldım. Yunus Emre’nin şiirleri vardı o kitapta. Okudukça okudum, okudum. Doyamadım. Hâlâ da Yunus’dan mısralar okumadığım bir tek günüm yoktur. Yunus benim için en güzel bir arkadaş oldu. Onu çok, ama pek çok sevdim. O bana göre Gönül Sohbetleri 135 dünyanın en büyük şairi. Bir mısrada öyle büyük hakikatleri özetliyor ki, hayran olmamak mümkün değil. – Çocukluğunuzla ilgili başka anılarınız var mı? Henüz okula gitmiyordum. Bir gün rahmetli Emin Amcamla hayvanat bahçesine gitmiştik. Bir yerde mis gibi kokular saçan mısır satılıyordu. Amcamdan bir tane almasını istedim. Aldı, ama sanki biraz sıkıntılı gibiydi. Ben mısırımı yerken eve dönme zamanı geldi. Ancak amcam bir türlü gelen otobüslere binmek istemiyordu. O otobüsler de pekâlâ eve yakın bir yerden geçtiği halde bekliyorduk. Uzaktan, gelen otobüslere bakıyor, “bu değil” deyip geri çekiliyordu. Nihayet bir otobüs geldi, şoför tanıdığıymış meğer Emin Amcamın. Bindik. İşi o zaman anladım. Ben o mısırı aldırınca cebinde dönüş parası kalmadığı için tanıdığı bir şoför geçene kadar otobüse binememişti. O gün öyle üzüldüm ki... Hâlâ o gün bu gündür mısır yiyemem, hep aklıma rahmetli Emin Amcam gelir. Babam o zamanlar cumartesileri pastırmalı, yumurtalı pide yaptırırdı. Pideler fırında pişerken, biraz aşağıda Şarki Karaağaç helvacısı vardı. Orada cumartesi günleri taze helva çıkarırlardı. Oradan sıcak helva alırdı. Benim çocukluğumda cumartesileri yarım gün çalışılırdı, tam gün tatil değildi. O gün okulda aklım hep evdeki pidede olurdu, son iki derste kafam sanki çalışmazdı. Öğlen evde toplanınca hep birlikte babamın getirdiği sıcak pidelerle helvayı yerdik. Yemeye doyamazdık, başlarken derin bir nefes alır, pide bitince nefesimizi verirdik... (uzun uzun gülüyor Sabri Baba…) Gönül Sohbetleri 136 – İyi bir harçlık alır mıydınız çocukken? İlkokuldayken yaz tatillerinde gazeteden kesekâğıt yapardım. Buğday ununu su ile pişirirdim, yapıştırıcı olarak kullanırdım. Sonra o kesekâğıtlarını dolaşır, bütün mahalle esnafına satardım. Her gün kazandığım parayla arkadaşlarımı Ulus’ta Osman Nuri’de dondurmalı tavuk göğsü yemeğe götürürdüm. Her yıl göğüslük ve yakamı, defter, kalem ve kitaplarımı da o parayla alırdım. Lise yıllarımda annem bana haftalık harçlık verirdi. Otobüs param, öğle yemeği paramı oradan karşılardım. Bir hafta nasılsa annem harçlığımı vermeyi unuttu. Anneme “Bana bu hafta harçlık vermeyi unuttun” diyemedim. O hafta okula Yenimahalle’den Cebeci’ye, Cebeci’den Yenimahalle’ye vıcık vıcık çamur içinde yürüyerek gidip geldim. Öğlenleri aç kaldım. Ama anneme söyleyemedim. Bu durumu komşular görmüşler, “Sabri niye okula yürüyerek gidip geliyor?” demişler. Annem o zaman hatırlamış, çok üzüldü, “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. Oturup ağladı. Oysa ben annemi o kadar çok seviyordum ki, olur da kırar mıyım diye isteyememiştim harçlığımı. – Efendim, lise yıllarınızla ilgili başka neler var hatırınızda? Hayatımda bir tek kez bir kıza lâf attım, sonra yıllarca ıstırap çektim. Denizciler Caddesi’nde oturuyorduk, orada bir lise vardı. Liseden kızlar çıkıyor. Birinin ayağında o zamanlar kabara denilen ve ayakkabıda çok kaba duran bir tabanlık vardı. Ayakkabısında kabara olan bir kız geçiyordu, ona ayakkabısını ima ederek lâf attım. Sanırım çok üzüldü. Belki de fakir bir ailenin kızıydı. Sonra bu beni çok etkiledi. Yıllarca ıstırap çektim. Eğer Gönül Sohbetleri 137 yarın âhirette benden davacı olursa, nasıl hesap vereceğim bakalım? Bir de liseyi bitirip üniversiteye başlayacağım yıl, yaz tatilinde bir esnafın yanında çalışmaya ve yeni tecrübeler edinmeye karar verdim. Hâl’de gıda maddeleri satan bir yere gittim, “Ben, tüccarlığın sırlarını öğrenmek istiyorum. Yanınızda çalışabilir miyim?” dedim. “Ne vereceğiz sana?” dedi. “Bir ücret istemem, yalnız bir şartım var, dükkânda yapacağım yenilik ve değişikliklere karışılmayacak” dedim. Adam razı oldu. O gün dükkânın bütün raflarını indirdim. Yeni kaplama kâğıtları aldım, onlarla bütün rafları kapladım. Dükkânda birçok su şişeleri vardı. Onları güzelce yıkadım, bazılarına su, bazılarına turşu suyu koydum, dolaba bıraktım. Oradan soğuk olarak her gelen müşteriye, o sıcak yaz günlerinde ikram etmeye başladım. Meselâ şişman bir hanım gelmiş, kan ter içinde, ona “Efendim,” derdim, “size su mu ikram edeyim, turşu suyu mu? Ne içersiniz?” Bir tane içtikten sonra “Bir daha vereyim mi?” diye kibarca sorardım. Kadın iyice rahatlamış olarak başlardı, “şunu da ver, bunu da ver” demeye. Eee, ticaret böyle yavrum. Her adam ticaret yapamaz. Böyle bir gün, bir hanıma kamyon tutmak zorunda kaldık satın aldığı şeyler için. Başka bir gün de bir hanım geldi. Birçok paketler vardı elinde. “Efendim,” dedim, “verin o paketleri size tek bir pakette toplayayım.” Ambalaj kâğıtları arasından bir tane çektim. O arada dükkân sahibinin gözleri faltaşı gibi açıldı, bir kâğıt boşa gidecek diye. Oysa o ticaretin inceliklerini bilmiyordu. Ticarette en önemli husus, müşteriyi hoşnut etmektir her şeyden önce. Bunun için bazı şeyleri önceden düşüneceksin. Sonra onlar bir şekilde geri döner. Kadının paketlerini aldım, güzelce tek paket yaptım, üstüne de bir fiyonk attım. Kadın o kadar mutlu oldu ki. Başladı alışveriş 138 Gönül Sohbetleri yapmaya. O gün birçok şey satın aldı. Ve böyle böyle ne oldu biliyor musunuz? Dükkânın cirosu o yaz iki katına çıktı. O arada iki de evlilik teklifi aldım. Etrafın zengin işadamlarından ikisi bana “Gel delikanlı” dediler, “seni kızımızla evlendirelim, bizim ortağımız ol. İşlerimizin başına sen geç.” Onlara “Hayır efendim,” dedim, “ben okumak istiyorum. Çok teşekkür ederim.” O yaz tatilinde birçok tecrübeler edinmiştim böylece. – Peki kızlarla aranız nasıldı bu gençlik günlerinizde? Aslında ben heyecanları çok fazla olan bir gençtim. Hatta bu heyecanlarımın azalması için doktora bile gitmiştim. Ama doktorun önerdiği, benim aradığım çözüm değildi. Çünkü ben tertemiz bir hayat yaşamayı baştan kafama koymuştum. Bir gün izlediğim bir film bana ilham verdi, o filmde bir nehrin deli dolu sularından elektrik enerjisi üretiliyordu. O gece sabaha kadar düşündüm ve bir enerjinin başka bir enerjiye dönüşümü metodu ile içimdeki bu enerjiyi kendimi yetiştirme aşkına dönüştürmeye karar verdim. Okudum, sürekli okudum, gece gündüz okudum. Araştırdım, inceledim. Ve sonunda ne oldu? Bugün Türkiye’nin en kültürlü insanıyım, sayılı birkaç büyük kişisel kütüphanesinden birine sahibim. Hâlâ da gece gündüz okumaya devam ediyorum. Hayatı, insanı anlamak, varoluşun sırlarını araştırmak bir aşk halini aldı bende. Ben çok temiz bir gençlik yaşadım. Ama tertemiz, pırıl pırıl bir gençlik. Bu hep böyle devam etti. Sonunda da Allah karşıma Rânâ isimli eşsiz bir meleğini çıkardı. Bu iş böyle yavrum. Kur’an-ı Kerim’de “Temiz kadınlar, temiz erkekler için; temiz erkekler de temiz kadınlar içindir.” buyruluyor. Gönül Sohbetleri 139 – Bu dönemlerde annenizle diyaloğunuz nasıldı? Genellikle gençler bu yaşlarda biraz âsi olurlar. Annemle arkadaştık. Ona çocukluğumdan beri her şeyimi anlatırdım. Onunla her şeyi açık açık konuşurdum. Meselâ eve gelirken yolda çok güzel bir kız görsem, beğensem, anneme söylerdim. “Yahu, o kızı bir de ben görseydim” derdi. Akşam eve geldiğimde, elimi annemin omzuna koyardım, kanepede beraber oturur, o günkü yaşadığımız olayları onunla yorumlardık. Orada duyduğum lezzeti başka hiçbir şeyde bulamazdım. Sonra bir de Rânâ’nın yanında hissettim aynı duyguyu. Ergenlik dönemine girdiğim günlerde, bir gün baktım masanın kenarında o dönemle ilgili insan vücudundaki bütün değişimleri anlatan yabancı bir yazarın kitabı duruyordu. Annem oraya benim göreceğimi tahmin ederek bırakmıştı. Alıp okudum, kafamdaki soruların cevapları orada vardı. Annem her yönden olağanüstü bir insandı. Çok küçük yaşta bir tek babası sağ kalmış. Dedem Rodos savcısı imiş. Onu da Yunanlılar baskın yapıp hapse atınca, annem uzak bir akrabalarının yanında kalmış, ta ki yıllar sonra dedem hapisten çıkarılana dek. O aile de çok cimriymiş. Annem gidermiş, gündüzleri yol kenarlarındaki ağaçlardan karnını doyurur, akşam eve gidince sofraya el uzatmazmış. Dedem hapisten çıkınca Rodos’ta kalmayı uygun bulmamış, Ankara’ya gelmişler, bir mahalleye yerleşmişler. Babam da o mahallede oturuyormuş. Hukukçuydu babam. Annemi işe gidip gelirken görüp, beğenmiş; dedemden istemiş. Evlenmişler. Üç lisan bilirdi annem. Çok kültürlü bir insandı. 140 Gönül Sohbetleri İş yaparken yorulsa, uzanırken eline muhakkak bir kitap alırdı. Beni de her konuda çok iyi yetiştirdi. Benim en yakın arkadaşım, sırdaşım oldu. Babamın vefatından sonra Rânâ ile gidip onu yanımıza aldık. Vefat ettiğinde onu sevgiyle yerleştirdim, çenesini bağladım. Hâlâ onu anmadan geçen bir tek günüm yoktur. Nur içinde yatsın, Allah’ın rahmeti Peygamberin şefaati üzerine olsun. – Efendim, hayatınıza yön veren mânevi büyüklerden birisi olan Ömer Efendi Hoca da lise yıllarınızda tanıştığınız bir kimseydi değil mi? Evet. Lise birden ikiye geçmiştim. O yaz babamın memleketi Konya Ermenek’e gitmiştik. Orada Ömer Efendi Hoca’yı gördüm. Cildi adeta şeffaf gibiydi. Kıyafetleri çok temiz ve düzenli idi. Çok asil bir duruşu vardı. Süfas Camii’nin imamı idi, gelirdi avluda abdest alır, camiye girerdi. Bir gece kafama koydum. Bütün namaz dualarını ezberledim ve sabahleyin Ömer Efendi Hoca’nın arkasında sabah namazı kılmak üzere camiye gittim. Namazdan sonra tesbihat başladı. Bir ara Ömer Efendi Hoca bana baktı ve gülümsedi. O gülümseme ile içim öyle aydınlanmıştı ki... O günden sonra onu daha yakından tanıdım. Ona pek çok sorular sordum. Aldığım cevaplar hayatıma ışık tuttu, renk verdi. Meselâ bir gün sordum, “Hocam,” dedim, “Klâsik Batı Müziğini dinlemeyi çok seviyorum, ama günah diyorlar. Siz ne dersiniz?” “Yavrum,” dedi, “her ne ki içinde bir güzellik, bir ferahlık, bir huzur hissi uyandırıyorsa, o şey hayırlıdır, güzeldir. Her ne ki seni huzursuz ediyor, içinde bir daralma, bunalma hissi bırakıyorsa, o şerdir, günahtır. Ondan uzak dur.” Onun bu sözü benim için bir genel anahtar oldu. Hayat boyu bu anahtar Gönül Sohbetleri 141 ile birçok müşkülü açtım. Nur içinde yatsın. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati üzerine olsun. Ne güzel bir insandı o... – Hukuk Fakültesi yıllarına geçelim mi? O yıllarda yazdığınız bir şiir var “Bekleyiş” kitabınızda: “Elma Çiçekleri, Sözlü Kız ve ...” diye. Kimdi o sözlü kız? Fakültede bir kız vardı. Çok ağırbaşlı, hanımefendi, çok çalışkan bir kızdı. Aşk denilemez ama onu beğeniyordum. Onunla evlenmeyi plânlıyordum. Onun bundan haberi yoktu. Bir gün sözlendiğini duyunca biraz sarsıldım. Ve o şiiri o zaman yazdım. “… Oysa tertemiz başlamıştı bu sevgi böyle Beyaz bulutlar kadar güzel ve temiz Dağ çeşmesi gibiydi ilkin... Ama bir deli rüzgâr, bir unutuş Unut diye bakıyordu, unut diye son defa, unut ... Ve sonra sözlü kız oldu adı...” “Bekleyiş”ten – Fakültede arkadaşlarınızla genel olarak aranız iyi miydi? Herkesle çok iyi anlaşırdım. Kız arkadaşlar bana “İtimad” adını takmışlardı. Kimseye açamadıkları sırlarını bana açarlar, ne yapmaları gerektiğini sorarlardı. Bu konuşmalar hep aramızda bir sır olarak kalırdı. Gönül Sohbetleri 142 – Efendim, siz Rânâ Hanım’dan başka kimseye âşık olmadım, dünyaya bir daha gelecek olsaydım yine ona âşık olurdum diyorsunuz. Peki, size aşkını tek taraflı ilân eden hanımlar var mıydı o yıllarda? Şimdi bu soruyu cevaplarsam Sabri Bey övünüyor derler. Ama ben evlendiğim zamana kadar bir küçük sandık dolusu aşk mektubu almıştım. Fakülteden eve dönerken kızlar pencerelere dolarlardı. Sonra evlenirken o mektupları yaktım. Rânâ’ya söylediğimde “Ah, keşke yakmasaydın, şimdi beraber okurduk” dedi. (Bu sırada içeriye bir genç adam ile genç bir hanım giriyor, yan masaya oturuyorlar. Adam daha oturur oturmaz hemen bir sigara yakıyor, tüttürmeye başlıyor. Bunun üzerine Sabri Baba: - “Ne var o sigarayı yakacak şimdi.” diyor. “İnsanlar neden ânın güzelliğini yaşamazlar... Bak, ne güzel bir hanımla berabersin. Onunla geçirdiğin anların güzelliğini yaşa. Onun gözlerine bak, ona şiirler oku: “Gözlerin, gözlerime değince Felâketim olurdu, ağlardım” Atila İlhan Sonra tekrar sohbetimize dönüyoruz.) – Efendim, acaba fakülte yıllarınızda en beğendiğiniz hocanız kimdi? Valla, doğrusunu söylemek gerekirse, benim fakültede en beğendiğim, takdir ettiğim kimse kapıcı İrfan Efendi idi. Ona hayrandım. Kapının girişinde paltolara bakardı. Gelen mektuplarımızı ondan sorardık. Kimisi sevgilisinden, ailesinden mektup Gönül Sohbetleri 143 beklerdi. Kimi de benim gibi yazı yazdığı dergilerden. İrfan Efendi, kendine sorulduğu zaman oturduğu yerden edeple ayağa kalkar, ceketini ilikler, eğer gelen bir şey varsa verir, yoksa “Size bugün mektup yok efendim, ama inşallah yakında gelir” der, ümidini de verirdi. Ben ondan daha fazla kimseye saygı duymadım fakülte yıllarımda. Hayat boyu da hep kapıcı İrfan Efendi gibi olmaya çalıştım. – Fakülte bittikten sonra neler yaptınız? Henüz stajımı yaparken annemden para istememek için öğretmenlik yapmaya karar verdim. Bir liseye vekil öğretmen aranıyordu. Orada edebiyat öğretmenliği yaptım. Çok güzel, çok değerli öğrencilerim oldu. İsimleri hâlâ hatırımdadır. Meselâ Sumru Ortalan, M. Ceceli, hâlen görüştüğümüz sevgili Mustafa... Zil çalardı, ama onlar “Öğretmenim, nolur çıkmayalım, devam edelim” derlerdi. Hep birlikte şiirler okur, onların üzerinde konuşurduk. – Askerlik yıllarınızla ilgili neler var hatırınızda? Yedeksubay olarak askerliğimi yapıyordum. Allah için, çok yakışıklı bir gençtim. Bir gün bir kız yolumu kesti: “Ben,” dedi “tanınmış bir ailenin kızıyım. Mankenim. Sizi hep buralarda görüyorum, çok beğeniyorum. Acaba benimle bir öğle yemeği yer misiniz?” Baktım, iyi bir kıza benziyordu, güzel, zarif bir hanımdı. “Olur” dedim, Çankaya’da RV Restoran için anlaştık. Onun bu teklifini geri çevirmedim. Belki o kızı mankenlikten uzaklaştırabilir, ona farklı bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. Benim bu şekilde çıkış yapmasına vesile olduğum birçok 144 Gönül Sohbetleri kimse olmuştur. Plaja gidenlerden namaza başlayanlar, yanlış yoldan düze çıkanlar olmuştur. O hanımla ertesi günü buluştuk. Siparişlerimizi verdik. Ama kız ikide birde çantasından ayna çıkarıyor, rujunu tazeliyor, elleriyle habire saçlarını düzeltiyordu. Sonra yine aynı hareketler... Baktım, bir değil, iki değil... Daha fazla beklemeden masadan âni olarak kalktım. “Nereye gidiyorsunuz, daha yemekler gelmedi ki” dedi. “Hanımefendi, kusura bakmayın ama” dedim, “siz kendi kendinizle o kadar dolusunuz ki, bana bu masada yer yok.” Hemen oradan uzaklaştım. O kızın bir başka hale girmesine ihtimal olmadığını anlamıştım. Bunları biraz da şunun için anlatıyorum; herkes aslında bir yerden açık verir. İş onu zamanında tespit edebilmekte ve hemen gereken tavrı alabilmekte. – Efendim, askerlik dönüşü Danıştay’da mı işe başladınız? Evet. Milli Birlik Komitesi Danıştay’a yeni baştan hâkim alacaktı sınavla. Gazetede ilânlarını okudum. Sınava girdim. Bin kişi arasında birinci oldum. Bana çalışacağım daireyi söylediler. Ertesi günü gittim, işe başladım. – Rânâ Anne ile tanışmanız da o zaman oldu değil mi efendim? Evet. O işe daha ilk başladığım gün, çalışacağım yer olan onaltı kişilik salonun kapısını açtım, tam karşıda Rânâ Hanım oturuyordu. Üzerinde yakasının üst kısmı siyah kadife olan gri bir tayyör vardı. İçinde beyaz bluzu ile adeta bir melek gibiydi. Sanki Allah gökyüzünden bir melek göndermiş, anlaşılmasın diye kanatlarını kırmış... Gönül Sohbetleri 145 O anda içimden bir ses “İşte Sabri,” dedi, “senin evleneceğin kız bu.” O güne kadar da etraftaki hoppa, züppe kızları göre göre evlenmemeye kesin olarak karar vermiştim. “Ölürüm de bu kızlarla gene evlenmem” diyordum. Buna rağmen o anda ne olduysa oldu. Kararımı değiştirdim. Çünkü o güne kadar Rânâ Hanım kadar edepli, zarif, ince bir hanımefendi görmemiştim. (Sabri Baba burada derin bir iç çekiyor...) Ahh, ne güzel bir rüyaydı o! Kırkdört yıl sürdü… – O ilk karşılaştığınız anda Rânâ Anne sizin hakkınızda ne düşündü acaba? Bilmem ki yavrum. Ben ona hiç özel soru sormadım. – Evlenmeye karar verdiğiniz halde, belli etmeden onu izlemeye devam ettiniz mi? Evet. Bir yıl boyunca, her gün onun bütün hareketlerini inceledim, ona kafamda notlar verdim. Çünkü aramızda sekiz yaş fark vardı. O benden büyüktü. O farkı kapattıracak, aramızda sorun olmasını engelleyecek bir şeyler bulmalıydım. Onda bunu kaldıracak olgunluğu görmek istedim. Evlenme teklif etmeden önce bir gün dairede arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Bir ara bir arkadaş “Rânâ Hanım,” dedi, “sizin babanız kaptanmış, herhalde siz çok balık yiyorsunuzdur.” Rânâ da “Balığı çok severim ama annem balık kokusundan hiç hoşlanmaz, evde de pişirilmesine izin vermez.” deyince hemen fırsatı yakaladım, “Rânâ Hanım,” dedim, “ben size yarın güzel bir balık ızgara yapıp getireyim. Siz de ekmekle helva getirin. Birlikte yiyelim.” O günlerde de palamut mevsimi Gönül Sohbetleri 146 idi. Ertesi günü öğle tatilinde arkadaşlara “Siz toz olun” dedim. Sonra ben balıkları açtım, Rânâ da getirdiği helva, ekmeği açtı, birlikte afiyetle yedik. Onunla güzel bir sohbet imkânı yakalamıştım; çok güzel anlaşıyorduk. Bundan kısa bir süre sonra ona evlenme teklif etmeye karar verdim. – Nasıl oldu? Rânâ, cumartesi günleri yarım gün olan iş çıkışı otobüsle, şan derslerine gidiyordu. Onu tespit ettim. Bir gün öğlen onu durakta beklemeye başladım. Durakta kimse yoktu. Rânâ geldi. Karşılıklı hatır sorduk. Sonra ona birden “Rânâ Hanım,” dedim, “beni hayat arkadaşlığına kabul eder misiniz?” Rânâ şaşırdı. Elinde kalın bir müzik defteri vardı, “pat” diye defter elinden yere düştü. Hemen defteri aldım, eline verdim. “Bir düşüneyim Sabri” dedi. – Evlenme teklif etmek için niye otobüs durağını seçtiniz? Bilmem, farklı, romantik bir ortam olsun diye... – Peki, ondan cevap beklediğiniz sürede ya kabul etmezse diye içinizde bir endişe var mıydı? Hayır yoktu. Benim de bildiğim bazı şeyler vardı yani... Birkaç gün sonra “Sabri, düşündüm ama aramızda yaş farkı var. Bu ilerde sorun olabilir.” dedi. Ben de bunun üzerine Peygamber Efendimizle Hz. Hatice Annemizin evliliğini örnek gösterdim, “Onların da aralarında onbeş yaş fark vardı ama Gönül Sohbetleri 147 kâinatın en muhteşem evliliğini yaptılar. Biz neden yapmayalım Rânâ dedim?” Beni dinledi ve ikna oldu. Evlendik, iki odalı, mütevazı, sobalı bir ev tuttuk. İçeri girerken bir anlaşma yaptık, bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim, yalnız Allah’ın ve Peygamberin dedikleri olacak dedik. Ve bu mukaveleye hep sadık kaldık. Bana göre en azından son bir asrın en muhteşem aşkını ve evliliğini biz yaşadık. Çünkü kırk dört yıl hiç kavga etmeyen bir başka çift olmamıştır. Bizim her ânımız bir ibadet şeklinde geçti. Dedikodu ile, lüzumsuz konuşmalarla hiç vakit geçirmedik. Rânâ, evlendiğimiz gece bir rüya görmüş. Bir pir-i fâni rüyasında ona yaklaşarak “İntibah ve inşirah” demiş ve kaybolmuş. Sabahleyin uyandığında bana sordu, “Sabri, bu rüyadaki sözler ne anlama geliyor?” dedi. Dedim ki, “Rânâ, artık senin için yeni bir hayat başlıyor, tamamen yeni bir hayat. İntibah bu. İnşirah da bu yeni hayattan duyacağın ferahlık ve saadet demek.” Hakikaten de evliliğimiz bir intibah ve inşirah oldu Rânâ için. Birbirimize hep Allah’ın emaneti olarak baktık. Bir tek gün münakaşa etmedik, birbirimize itiraz etmedik. Rânâ benim için “Sabri, benim mürşidim” derdi. Evlendiğimiz günlerde hanımlar arasında bir çuval modası vardı. Hiç de estetik olmayan bir kıyafet tarzı idi. Bir akşam otururken çuval modası hakkında ne düşündüğümü sordu. Hiç beğenmediğimi, kadın vücudunu ortaya çıkardığını söyledim. Biraz sonra Rânâ birden ortadan kayboldu. Bekledim, bekledim..., yok. Merak ettim, gittim baktım. Eline makası almış, elindeki iki elbiseyi makasla dilim dilim doğruyor. Meğer evlenirken kendine iki tane çuval elbise almış. Ben öyle söyleyince 148 Gönül Sohbetleri kimse giymesin diye onları doğramış. Bu olaydan sonra ona olan saygım, sevgim daha da arttı. Ev almıştık, müteahhide borçlanmıştık bir süre için. O arada başkalarından borç almayalım diye her gün musluk suyu ile ekmek yemek durumunda kaldık. Rânâ, bir tek gün bile şikâyet etmedi, “Ben Danıştay savcısıyım, bu nasıl olur” demedi. Suyla ekmeğimizi yerken birbirimize “Şimdi biz Sheraton’da kahvaltı yapıyoruz, şimdi Hilton’da yemekteyiz” diye takılır, güle oynaya yemeğimizi yerdik. Sonra borcumuz bitti, eski günlerimize geri döndük. Sonra bazı günlerde de nefsimizi terbiye etmek için Rânâ ile kuru ekmek yediğimiz oldu. Bizim evliliğimiz hep böyle karşılıklı sevgi, saygı, anlayış içinde geçti. Nur içinde yatsın. Allah’ın rahmeti, Peygamberin şefaati üzerine olsun. Ben de kırk dört yıl boyunca ona hep saygı, sevgi duydum, hayranlık duydum. Onda her gün yeni bir güzellik bulurdum. Hiç bir gün ne çekmecesini, ne çantasını açmadım. Bir gün bana “Sabri çantamda ilâcım var, verir misin?” dedi. Tuttum çantayı öylece götürdüm. “Niye açmıyorsun” dedi, şaşırdı. “Kusura bakma Rânâ,” dedim, “ben senin çantanı nasıl açarım?” – Efendim, ne kadar güzel bir insanmış Rânâ Anne, nur içinde yatsın. İnşallah bu güzel beraberliğiniz öbür dünyada da devam eder... Efendim, siz bir sohbetinizde kırk mânâ büyüğüne hizmet ettim demiştiniz. Bunların en sonuncusu galiba mânevi hocanız olan Münir Derman Hazretleri’ydi, değil mi? Gönül Sohbetleri 149 Evet. Ona gelene kadar birçok velî zat tanıdım. Ama Münir Bey’i görünce ona âşık oldum, hayran oldum. Bazıları yurtdışında olmak üzere beş fakülte bitirmişti. Yedi lisan bilirdi. Onun kadar kültürlü bir insan hiç görmedim. Operatör doktordu kendisi. – Efendim, Münir Derman Hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu? Münir Bey o zamanlar çıkan “İslâm” mecmuasında her ay yazı yazardı. O yazılara hayrandım. Bir gün dergiyi telefonla aradım, yazar hakkında bilgi istedim. Eskişehir’de operatör doktorluk yaptığını söylediler. Telefonla randevu aldım, Rânâ ile gittik, tanıştık, elini öptük. Bana bir fotoğrafını imzalayarak hediye etti. Ondan sonra her hafta Cumartesi öğleden sonra Rânâ ile Eskişehir’e onun sohbetlerini dinlemeye gider, Pazar günü dönerdik. Münir Bey çok özel bir insandı. Kırklardandı. Ölümünden önce açıklamıştı bunu. – Efendim, Münir Baba’nın kıymetini sağlığında bilebildi mi etrafındakiler? Hayır. Ne gezer. Münir Bey’i gerçek anlamda anlayanlar çok ama çok az oldu. Eskişehir’de ona deli doktor derlerdi. Geceleri hastaların durumunu evinden hisseder, pelerinini giyer hastaneye koşarmış. Hemşire uyuyup kaldığı için bunalan hastalara yetişir, altlarına sürgü sürer, idrarlarını gider kendisi tuvalete dökermiş. Münir Bey, her zaman abdestli bulunurdu. Bize de hep sürekli abdestli olmamızı tavsiye ederdi. “Şartlar uygun değilse, yanınızda teyemmüm taşı bulundurun, onunla teyemmüm abdesti alın” derdi. 150 Gönül Sohbetleri Münir Bey’in sağ eli geceleri ışık yayardı bir fener gibi. Bu hassasına nasıl sahip olduğunu şöyle anlatmıştı: “Bir gün salgın hastalık başlayan bir köyden çağırırlar. Gider. O sırada tuvalet ihtiyacı olur. Köy tuvaletlerini bilirsiniz, dışarıdadır çoğu, yerden biraz yüksekçedir. Münir Bey girer, bakar bir sinek kuburun içinde çırpınıp duruyor. Bir an bile tereddüt göstermeden elini kuburdan içeri sokar ve sineği oradan kurtarır. Sinek elinden havalanır, uçar gider. O günden sonra kubura soktuğum sağ elim, gece karanlıkta fener vazifesi görüyor.” Derdi. – Efendim, galiba bir gün de iki şeridi arasında yüksek bariyer bulunan bir yolda yürüyerek karşıdan karşıya geçince, karşıda duran bir polis memuru gözlerine inanamamış. “Efendim,” demiş, “nasıl oldu da o ortadaki bariyerleri aştınız, hâlâ anlayamıyorum.” Münir Bey de gülmüş. “Bilmem ki yavrum” demiş. Münir Bey çok kerametleri olan bir zattı. Çok heybetli idi. Bir Ramazan günü, iftara eve misafirimizdi. O geleceği zaman dolaba buzlu su koyardık. Yarısı buz, yarısı su olan bardaktan içerdi. Çok az yemek yerdi. Yaz kış ince bir tişörtle dolaşırdı. O akşam içeri girerken gülümsüyordu. “Ne oldu Efendim?” diye sordum. İçeri girince anlattı. Yetmiş yaşlarında bir adamla karşılaşıyor gelirken. Adam iftar saatine çok az bir zaman kalmasına rağmen ağzında sakız çiğniyormuş. Münir Bey çok sinirlenmiş, adama yaklaşmış, dikkâtle yüzüne bakmaya başlamış. Adam terslemeye kalkmış, “ne bakıyorsun” diye. Münir Bey de “Ben hayvanat mütehassısıyım. Et oburlar yukarıdan aşağıya doğru çiğnerler, ot oburlar sağdan sola doğru. Sen hangi cinstensin diye bakıyorum.” Adam bunun üzerine iyice kızmış. O zaman Münir Bey de adama öyle bir bakışla bakmış Gönül Sohbetleri 151 ki, adam korkup hemen dönmüş. Eğer bakmakta ısrar etseydi, orada yığılıp kalırdı. Münir Bey öyle bir adamdı çünkü... – Rânâ Anne ile Münir Bey tanışıyorlardı tabi. Evet, Münir Bey, Rânâ’yı çok severdi. Rânâ’nın elinde egzama vardı. Bana bir gün “Sabri,” dedi, “dua etsen de şu egzamam geçse, çok rahatsız ediyor.” Ben de “Münir Bey’e söyleyelim.” dedim. Eskişehir’e uğurlamak için tren garındaydık. Orada rica ettik kendisinden. Hemen oracıkta parmağını yalayıp, Rânâ’nın elini meshetti. Rânâ’nın eli ondan sonra günlerce gül koktu. Egzamadan eser kalmadı. – Efendim, Münir Bey’i sağlığında bizzat tanımış bir kimse “Münir Bey ameliyatlarını bıçaksız yaparmış” demişti. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Onlar elsiz de ameliyat yaparlar yavrum... – Efendim, Şemsettin Yeşil Hazretleri’yle de bizzat tanışmış mıydınız? Evet. Onun İstanbul’da Etyemez’de babadan kalma bir konağı vardı. Orada her hafta sonu sohbet ederdi. Biz de Rânâ ile her hafta gider, onu dinlerdik. Onun sohbetinde bayılanlar olurdu. Çok tesirli idi sohbetleri. Çok önemli eserleri vardır. Çok şık giyinirdi. Bir de çok yakışıklı bir kimseydi. Ben daha ömrümde onun kadar yakışıklı ikinci bir kimse görmedim. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin soyundan geliyordu. Oradan da Peygamber Efendimize dayanıyordu soyu. Gönül Sohbetleri 152 – Efendim, sizin bazı gençlik fotoğraflarınız da Şemsettin Yeşil Hazretleri’ne benziyor. Orasını bilemem ama bizim de baba tarafından soyumuz Ahmet Yesevi Hazretleri’ne dayanır. – Ahmet Kayhan Hazretleri’yle de bizzat tanışmıştınız, değil mi? Evet. O da çok büyük bir insandı. Gençliğinde hamallık yapmış. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken bavulunu o taşımış. Onun da evi herkese açıktı. Adeta çağın Mevlânâ’sı idi. Kimseyi ayırmaz, herkese sevgi ve ilgi gösterirdi. Ahmet Kayhan Hazretleri beni de çok severdi. Ziyaretine gittiğim zaman gözleri parlar, yanına oturtur, çayını bana verirdi. Bir gün beraber oturduk, sohbet ediyorduk. Dışarıda bir patırtı, gürültü duyduk. Hazret sordu: “Nedir mesele?” “Efendim,” dediler, “bir sarhoş gelmiş, sizinle görüşmek istiyor. Biz de engel oluyoruz. Durum bu.” Bundan hoşnut olmamıştı. “Oğlumu bırakın gelsin” dedi. Onu büyük bir sevgiyle karşıladı, “Hoşgeldin yavrum” dedi. Ona sarıldı. Sarhoş da, “Baba,” dedi, “ben senin huzuruna geldim. Tövbe etmek istiyorum. Bir daha içmeyeceğim.” Ve sonra Efendi Hazretleri’nin en yakın talebelerinden birisi oldu. – Onun için “Zamanının Gavsıydı” demiştiniz galiba bir sohbetinizde? Evet! Gönül Sohbetleri 153 – Edebiyat çevresinden de bazı yakın dostlarınız olmuş. Meselâ Samiha Ayverdi, Cemil Meriç ve Mehmet Kaplan bizzat tanıştığınız ve görüştüğünüz kimselerdi değil mi? Evet, hepsi de ailecek görüştüğümüz kimselerdi. Samiha Hanım, çok müstesna bir insandı. Ankara’ya geldiğinde misafirimiz olurdu. İstanbul’a gidince biz de onu ziyaret ederdik. Cemil Meriç’e gittiğimde ona kitap okurdum, dinlerdi. Sonraları gözleri rahatsızlandığı için ziyaretine gelenlerden kendisine kitap okumalarını rica ediyordu. Mehmet Kaplan’la da güzel bir dostluğumuz vardı. Nur içinde yatsınlar. – Böyle güzel ve çok özel insanlarla tanışmak sizin için de, Rânâ Anne için de çok büyük bir nasip olmuş. Efendim, şimdi biraz da izninizle Danıştay’daki yıllarınıza bir uzanalım mı? Orada kaç yıl hizmet verdiniz? Otuz dokuz yıl Danıştay’da hizmet ettim. Danıştay tarihinde en çok muhalif kalan üye oldum. Bazı günler evden çıkarken “Bak, Rânâ” derdim, “şimdi üye olarak evden çıkıyorum ama akşama Kızılay’da simit satan bir simitçi olarak geri dönebilirim.” Rânâ gülerdi, “Olsun, Sabri, biz de simitleri beraber satarız.” derdi. Öyle yiğit bir kadındı o! Sonra yaş haddinden emekli oldum. – Yaş haddine kadar beklemenizin sebebi neydi? Yorulmamış mıydınız? Yavrum, bir ara çalışırken çok sıkıntıya düşmüştüm. Emekli olmaya karar verdim. Ama içimde bir tereddüt vardı. Bir velî zata gittim, durumu anlattım. Bana bir olay anlattı: Vaktiyle Gönül Sohbetleri 154 Selimiye Kışlası’nda çok dindar, mâneviyat ehli bir binbaşı varmış. Günü gelir gelmez hemen emeklisini almış. O gece rüyasında görmüş ki, Peygamber Efendimiz Selimiye Kışlası’nı ziyaret ediyor ama onun bölüğüne uğramadan geri dönüyor. Adam bu rüya üzerine çok üzülmüş, gitmiş bir velî zata danışmış. Velî zat, bu rüyayı yorumlarken “Evladım,” demiş, “genç yaşta, hâlâ daha hizmet verebilecekken işinden ayrılmışsın. Resulullah Efendimizi gücendirmişsin.” Ben bunları duyar duymaz dersimi almıştım. Eğer yaptığımız işi, o anda bizden daha iyi yapacak kimse yoksa, o işi yapmaya devam edeceğiz yavrum. O nedenle, ben de yaş haddinden emekli olana dek çalışmayı sürdürdüm. – Efendim, hem çok okuyan ve araştıran bir kimse olarak hem de mesleğinizden dolayı sizin insanı anlama, insan psikolojisini yorumlama konusunda gerçekten büyük bir birikiminiz var. Acaba internet sitenize gelen sorulara cevaplar verirken bu bilgilerinize göre mi, yoksa kalp aynanızdan yansıyanlara göre mi cevaplar veriyorsunuz? Her ikisiyle birlikte... – Bazen sitede verdiğiniz cevaplarda benzer gibi görünen durumlar için farklı çözümler önerdiğinizi düşünenler olursa, onlara ne dersiniz? Yavrum, hayatta hiçbir olay bir diğerinin aynısı değildir. Bir olaya ait çözümü, kalıp gibi alıp benzer bütün olaylara uygulamaya, o kalıba göre her şeyi açıklamaya kalkanlar asla doğruya ulaşamazlar. Her olay kendi içinde farklıdır, her insan Gönül Sohbetleri 155 birbirinden farklıdır ve her olayın çözümü benzer gibi görünseler de farklı farklıdır. Burada çok dikkâtli olmak lâzım. Bugün bizim sitemizin dünyada bir eşi, benzeri yok. Var diyen olursa, buyursun göstersin. Bundan sonra da olmayacak. Çünkü bir Sabri Tandoğan bir daha gelmeyecek. Çünkü artık ne onu yetiştirenler var, ne de onun yetişmesine katkıda bulunabilecek o güzel insanlar ve o çevre var. – Efendim, siz hayatınızın her döneminde, o anda içinde bulunduğunuz durum her ne ise, onun hakkını en güzel şekilde vermişsiniz, olayları ve insanları birbirleriyle kıyaslamadan hayatınızın her ânında güzellikleri dolu dolu yaşamışsınız. Sizce, bugün hayatını böyle dolu dolu yaşayan, yaşama sanatının ustası olmuş kaç insan vardır? Yavrum, bugün hayatını adam gibi yaşayan o kadar az insan var ki. Ben hayatım boyunca kimseyle kavga etmedim, kimseye küsmedim. Saçmalıklarla karşılaşmadım mı, karşılaştım. Ölesiye bir mücadele verdim mi, verdim. Ama hiçbir zaman darılıp, gücenmedim. Kendi dünyamı kurdum. Kırk dört yıl evli kaldım, eşimle bir tek gün münakaşa etmedim. Bir tek gün ona “Kalk bana bir su getir” bile demedim. Yanında ayak ayak üstüne atarak oturmadım. Ona yan gözle bakmadım. Her işimi aşkla, şevkle yaparak sevilen, sayılan bir kimse olmaya çalıştım. Nerede güzel olan bir şey varsa, onu araştırdım, inceledim. İnsanları, hayatı etüd ettim. Hayatı ve insanları anlamaya çalışmaktan başka bir ihtirasım olmadı. Bugün yetmiş beş yaşımda bile, bu aynen devam ediyor. Dünyadaki yedi milyar insan benim kardeşim. Hangi düşüncede, inançta, felsefede olursa olsun benim kardeşim. Ben hepsini bağrıma basmaya Gönül Sohbetleri 156 hazırım. Herkesin derdini paylaşmaya hazırım. Ben şu anda dünyanın en mutlu insanı olarak görüyorum kendimi. İşte hayatı adam gibi yaşamak budur. Yeryüzündeki bir kum tanesinden gökyüzündeki Samanyolu’na kadar insanıyla, hayvanıyla, bitkisiyle, eşya ve cemâdatıyla bütün evreni Muhammedi bir aşkla kucaklamak... “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyebilmek. “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyebilmek. “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” diyebilmek... Benim hayatta bir tek üzüntüm oldu: O da insanların benden yeterince istifade etmemesi. Bakın bunun için onlara dargınım, küskünüm filân demiyorum, dikkât edin. Ne yazık ki, büyük televizyon kanalları benden istifade etmiyor, buna çok üzülüyorum. Sanki Türkiye’de ikinci bir Sabri Tandoğan varmış gibi bana ilgisiz kalıyorlar. Ve o çok sevdiğim insanlara ulaşmama, onların derdini, ıstırabını paylaşmama imkân vermiyorlar. Acaba bunun hesabını yarın Allah’ın huzurunda nasıl verecekler? Ama ben her şeye rağmen, sadece Allah rızası için insanlara gece gündüz faydalı olmaya uğraşıyorum. İnternet sitemi de bu amaçla kurdum. Bugün hiç kimse hayatı benim kadar objektif göremiyor, benim kadar güzel sentez yapamıyor. Ben kendimi küçük yaştan itibaren buna hazırladım. İnsanları hep sevdim, çok sevdim. Onlara yalnızca Allah rızası için ayrım Gönül Sohbetleri 157 yapmaksızın hizmet etmek, benim için yüce bir gaye oldu her zaman için. Daha lise yıllarımdayken yazdığım bir şiirde şöyle dile getirmiştim bunu: “Hepsinin derdini paylaşmaya hazırım Ne kadar kederli varsa kâinatta Sarmak, sarmak ister onları kollarım Sıcacıktan, kardeşçe, dostça” İnşallah, Allah bu hizmeti bana son nefesime kadar nasibeder. – Efendim, sizin hayat hikâyeniz çok anlamlı ve bir o kadar da düşündürücü. İnşallah o televizyon kanalları da, bizler de sizin bu hizmet aşkınızın gereğince farkına varabilir ve sizin sevgi pınarınızdan akan güzellikleri bir özsu gibi yudumlayabiliriz. Siz, bunun için gerekli bütün ortamı ve imkânları bizlere sunuyorsunuz. İnşallah hayırlı ömürler içinde hizmetleriniz nice yıllar daha devam eder. Ve rahmetli annenizin gördüğü rüyada olduğu gibi, hizmet şemsiyeniz ve gönül dostlarınız günden güne bütün dünyayı kaplar... Bizler de bu şemsiye altında olabilmenin güzelliğini lâyıkıyla idrak edebilenlerden oluruz inşallah. Efendim, sevgi dolu dünyanızın kapılarını bizlere açtığınız için, Hak’ka ve insanlığa hizmete adanmış örnek yaşantınızdan kesitleri içtenlikle paylaştığınız için size çok teşekkürler ediyoruz. Üzerinizde emeği olanlardan Hak’ka göçenlere de Allah’tan sonsuz rahmetler diliyoruz. … Gönül Sohbetleri 158 Ve sayın büyüğümüzün “Yaşamak İstiyorum” şiirinden dizelerle tamamlıyoruz sohbetimizi... “… Sevmek delicesine, deliler gibi sevmek Sevgiler içinde yiterek eriyerek Ta göklere kadar hem Hem Allah’a kadar sevmek... Sevgiler üstüne kurulmuş dünya Mayıs akşamları kadar hoş Madem ki doldurmaya geldik testimizi Gitmesin elimizde bomboş...” Sabri Tandoğan “Bekleyiş” Gönül Sohbetleri 159 İnternetteki Siteme Gelen Bazı Sorular ve Cevapları Soru: Efendim, sizin yazılarınızı okurken yaşadığım mânevi lezzet için önce Rabbime sonra da size çok teşekkür ederim. Derin bilgi birikiminiz, engin tecrübeleriniz biz gençler için vazgeçilmez, çok etkili nasihat hükmünde... Günümüzde gençliğin içler acısı hali malûm ortada. Benim de dahil olduğum bu karamsar tablonun çıkmazına ışık yaktığınız, sorularımızı dikkâte alıp cevapladığınız için şükürden acizim... İzninizle meramımı anlatayım. Ekonomi bölümü ikinci sınıf öğrencisiyim, tembellik ve atalet üzerime karabasan gibi çökmüş durumda. Öyle ki çok uyuyor, boş konuşuyor, görev ve sorumluluklarımı yerine getiremiyorum. Tasavvufa gönül vermeme rağmen en ufak bir disiplin altına dahi giremiyor, nefsimin her seferinde kurbanı oluyorum. Derslerimin kötüye gitmesine rağmen silkinip kendime gele- Gönül Sohbetleri 160 miyorum. Her geçen gün büyüyen yaşıma paralel akli melekelerimin artıp olgunlaşması yerine daha da bir küçük –sorumluluklardan kaçan– tembel biri oluyorum. Nasıl toparlanıp kendime gelmeliyim? Ne yapmalıyım da ataletten kurtulmalıyım? Ciddi anlamda bir an önce kendime gelmeliyim. Ömrü insanlığa hizmetle geçmiş, çalışkan, disiplinli olan sizden yardım istiyorum. Belki de sizden gelecek bir formül hayatımda ciddi bir değişikliğe yol açar diye ümit ediyorum duanızla... Şimdiden cevabınız için çok teşekkür ederim. Ellerinizden saygıyla öper, muhabbetlerimi sunarım... Cevap: Kıymetli yavrum, gelin uzun vadeli plânlar, programlar yapmayı bir yana bırakalım. Yalnız bir gün için, sadece bir gün için saati kuralım, erkenden kalkalım, namazımızı kılalım. Ve çalışmaya başlayalım: O gün, ama yalnız o gün az uyuyalım, az yiyelim, ama çok çalışalım. O gün için tayin ve tesbit edeceğimiz programı uygulamak için gerekirse kellemizi ortaya koyalım. Evet yavrum, sadece bir tek gün. Bunu başardığınız takdirde, her şey çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir. Haydi yavrum, bir tek gün, sadece bir tek gün. Önemli olan o bir tek günü dolu dolu, aşk ile, şevk ile, heyecan ile yaşayabilmek. Size dua edeceğim. Başaracağınıza inanıyorum. Selâm, sevgi ve saygı ile. Soru: Değerli büyüğüm, Benim evliliğimde problemler var, eşimi çok kıskanıyorum. Onu bunalttığımın farkındayım. O yakışıklı, kadınların hoş sohbet bulduğu biri. O da onlara samimi davranıyor. Kendisini de- Gönül Sohbetleri 161 falarca uyardım, hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini ve ağır olması gerektiğini anlattım. Benim fazla endişe ettiğimi, kendisinin doğal davrandığını söylüyor, beni çok üzüyor. Ben bu durumdan çok rahatsızım, aldatılmak istemiyorum. Bir kızım var. Ayrılma noktasına geldik. Bir de bazen eve gelince televizyonun başına geçiyor, geç saatlere kadar televizyon izliyor. Hep kavga ediyoruz. Ne yapayım, çok çaresizim bana yol gösterin. Evliliğimi bozmak istemiyorum, iyi bir eş, iyi bir anne olmak istiyorum. Önerileriniz benim için çok önemli, lütfen beni kızınız kabul edin. Öğütlerinize ihtiyacım var, ellerinizden öperim. Cevap: Kıymetli yavrum, anlattığınız kadarıyla ortada bir ihanet durumu yok. Siz biraz kıskanç mizaçlısınız. Belki kocanız mizahtan, espriden, hoş sohbetten zevk alan bir insan. Siz acaba kocanızın bu yönüne cevap veriyor musunuz? Onu her gün ayrı bir elbise giyerek, saçınıza ve makyajınıza itina ederek karşılıyor musunuz? Onu karşılamak için daha önceden ev işlerini bitirip müzik gibi, şiir gibi, kitap okumak gibi bazı şeylerle meşgul olarak kendinizi, eşinizi karşılamaya hazırlıyor musunuz? Değişik kıyafetlerle ona sürprizler yapıyor musunuz? Acaba hiç bir fıkra kitabı aldınız mı? Oradaki fıkraları okuyup, eşinize anlatıyor musunuz? İşyerine telefon edip onu çok sevdiğinizi, gece ona bir sürpriz hazırladığınızı söylüyor musunuz? Onun gece hayatının daha renkli, daha ışıklı, daha heyecanlı geçmesi için plânlar yapıyor musunuz? Onu zaman zaman harçlığınızı biriktirip iyi lokantalarda yemeğe götürüyor musunuz? Arada bir (tabi özel günlerin hepsinde) gömlek gibi, kravat, tişört gibi, yelek gibi hediyelerle sevindiriyor musunuz? Eşinizin akrabalarına ve arkadaşlarına karşı özel bir ilgi, yakınlık gös- 162 Gönül Sohbetleri teriyor musunuz? Yoksa akşam eşiniz geldiği zaman onu çalışma kıyafetinizle mi karşılıyorsunuz? Kapıdan içeri girerken “benim yakışıklım geldi, benim bir tanem geldi, benim gönlümün sultanı geldi” diye, onu hoşnut edecek kelimelerle karşılıyor musunuz? Kapıdan girdikten sonra ona sımsıkı sarılıp “seni ne kadar özledim, bir bilsen” diyor musunuz? Onun sevdiği yemeklerden yapıyor musunuz? Sofranızı bir sanat eseri gibi süslüyor musunuz? Yaptığınız salatayı bir tablo haline getiriyor musunuz? Kapıdan içeri girince ona soruyor musunuz “Sevgilim, sana ne hazırlayım, çay mı, kahve mi, meyve suyu mu içersin?” Onun yanına oturup ellerini ellerinizin arasına alıp ona aşk şiirleri okuyor musunuz? Yoksa sabah akşam ekşi bir yüzle vır vır, dır dır edip, yok şu kadına baktın, yok bu kadına baktın, kafa mı şişiriyorsunuz? Bak yavrum, bir erkek psikolojisini bilme sanatı vardır. O sanatı bilen her kadın kocasını kendisine esir edebilir. Ama mütemadiyen asık yüz, mütemadiyen çehre surat, şikâyet bir erkeği canından bezdirebilir, intihara kadar götürebilir. Kilonuz varsa zayıflayın, hiçbir erkek karşısında şişman bir kadın görmek istemez. Cazibeli olun. Şikâyeti bırakın. Cıvıl cıvıl olun. Bazen eşiniz eve erken gelmek için bahaneler arasın. Sizi özlesin, siz de kendinizi özletin. Cıvıl cıvıl, hayat dolu, neş’e dolu bir hanım olun. Nasıl mağazalarda, vitrinlerdeki hanımlar ilgi çekici, hayranlık uyandırıcı oluyorsa siz niye olmayasınız? Allah bu güzellikleri, o incelikleri size de vermiş. Niye kullanmıyorsunuz? Ta çocukluğumdan beri dikkât etmişimdir, bir genç kız evlendiği zaman manken gibi oluyor, zarif, incecik, ışıl ışıI, pırıl pırıl. Evlendikten sonra çok zaman kendilerini bırakıveriyorlar. Bir süre sonra bir yağ tulumu haline geliyorlar. Oldu mu ya. İki kere Fransa’ya gittim. Özel olarak bir gün rahmetli Rânâ ile beraber Paris’te Şanzelize Caddesinde dolaştık. Bir tek Gönül Sohbetleri 163 kilolu hanım görmedik. Hepsi dal inceliğinde idiler. Geçen sene Remzi Kitabevi’nde bir kitap gördüm. “Fransız kadınları neden kilo almaz?” Kıymetli yavrum, olay bu. Sorduğun için söylüyorum. Eğer bu dediklerimi yaparsan kocan sana deli divâne âşık olur, çevrende fır döner. İster kabul et, ister etme, o senin bileceğin iş. Bir de benim “Gönül Sohbetleri” isimli eserimin üçüncü cildinde “Bir Babanın Kızına Mektupları” bölümü var, onu okumanı tavsiye ederim. Çocukluğumdan beri hemen her gün kitapçılara giderim. Bugüne kadar Türkçe yazılmış “kadınlık sanatı” isimli bir kitap görmedim. Ne kadar acı. Kadınlık, başlı başına bir san’attır. O sanatı meydana getiren unsurlar zekâdır, inceliktir, zarafettir, gayrettir, aşk ve heyecandır. Acaba neden böyle bir kitap yazılmıyor? Selâm, sevgi ve saygı ile... Soru: Efendim, Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Benim sorum, kısmet var mı, yoksa her şey tesadüflerin değerlendirilmesiyle mi gerçekleşir? Evleneceğimiz insan belli midir? Teşekkür ederim. Cevap: Kıymetli yavrum, kısmet vardır ama durağan bir şey değildir. Ağaçtaki elma bile koparılmayı bekler. Bahçenizdeki maydanoz ilgi görmez, sulanmaz, bakımsız kalırsa, onu yemeğinize, salatanıza koyamazsınız. Kısmet de öyle. O kuşun gelip avucumuza konması için bizler acaba elimizden geleni 164 Gönül Sohbetleri yapıyor muyuz? Acaba yeteri kadar çalışkan mıyız, gayretli miyiz, yeteri kadar insanlara hizmet ediyor muyuz? Çevremizdeki açları, hastaları, yalnızları, garipleri, gözü yaşlı olanları düşünüyor muyuz? Çevremizdeki hastalarla, cenazelerle ilgileniyor muyuz? Dostlarımızı, arkadaşlarımızı arıyor, hatırlarını soruyor muyuz? Onların doğum günlerini, evlilik günlerini bir yere not ettik mi? O günlerde minicik hediyelerle de olsa onları arayıp soruyor muyuz? Dışarı çıkarken olduğu kadar, içeride de kıyafetimiz temiz mi, bakımlı mı? Evimiz her zaman derli toplu mu? Lavabolarımız her zaman pırıl pırıl mı? Her zaman şartlar ne olursa olsun sakin, mütebessim, saygılı ve zarif miyiz? Kendimizi yetiştirmek, geliştirmek için okuyor muyuz? Resim çalışıyor muyuz? Yazı yazıyor muyuz? Günlük tutuyor muyuz? Güzel şiirler ezberliyor muyuz? Resim sergilerine gidiyor muyuz? En basitinden de olsa bir enstrüman çalmasını biliyor muyuz? Güzel yemekler yapmasını biliyor muyuz? Yemek repertuarımıza zaman zaman yeni yemekler, yeni salatalar, yeni kekler, yeni pastalar ilâve ediyor muyuz? Elimizden biçki, dikiş geliyor mu? Gerektiğinde kendimize bir etek, bir bluz, aile fertlerimize pijama, gecelik dikebiliyor muyuz? Yün örebiliyor muyuz? Çiçek yetiştiriyor muyuz? Hayatı, insanları her gün biraz daha yakından tanıyabilmek için bütün gücümüzle çaba harcıyor muyuz? Bu konuda kitaplar okuyor muyuz? Yoksa kısmetim varsa gelsin beni bulsun deyip öğleye kadar miskin miskin, uyuşuk uyuşuk yatıyor muyuz? Dışarıya çıktığımız zaman rahmetli babaannemin tabiriyle “Kırk köpek yalasa doyar” dediği pis, iğrenç, tiksindirici, paçaları sokakları süpüren kotları mı giyiyoruz? İkide birde “Ay bunaldım, ay sıkıldım” deyip, adına sigara denilen o iğrenç nesneyle ağzımızı leş gibi kokutup, yüzümüzü solduruyor muyuz? Her yerde “ben, ben” diyerek Gönül Sohbetleri 165 kendi egomuzu ortaya mı koyuyoruz? Tek düşüncemiz diskotekler, gece klüpleri, gazinolar mı? Hayatın ve sanatın güzelliklerine sırt çeviriyor muyuz? Dedikoducu insanları ağzımızı açarak dinliyor muyuz? Kıymetli yavrum, sizi usandırmamak için burada kesiyorum. Ne demek istediğimi anladınız. Açıkça söylüyorum. Kısmetin gelmesi de gelmemesi de o insanın hayat karşısında takınacağı tavra bağlıdır. Ben, pozitif ve negatif özellikleri olan iki genç kız tipini kısaca çizdim. Artık karar sizin. Selâm, sevgi ve saygı ile. Soru: Merhaba Sabri Bey Amca, Sizce düğünler nasıl olmalı? Bir düğünün edep ve âdabı nasıl olmalı? Bizler düğünlere gittiğimiz zaman hangi edep ve âdaplarla hareket etmeliyiz? Düğünlerdeki takı merasimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslüman iki insanın düğünü nasıl olmalıdır? Dün bir tanıdığımızın düğününe gitmiştim. Orada gördüklerim, açık saçıklık, laubalilik beni tiksindirdi. Cevabınız için çok teşekkür ederim. Selâm ve saygılarımı sunarım. Cevap: Kıymetli yavrum, seni o kadar iyi anlıyorum ki. Orada hissettiklerin, yaşadıkların, şahit oldukların aynen gözlerimin önünde. Sevgili yavrum, böyle mekânlardan sıkılmak, yer yer utanç duymak o kadar doğal ki. Eğer aksini söyleseydin, o zaman sana karşı olan sevgim ve saygımda büyük azalmalar olurdu. Ta çocukluk günlerimden beri bu tür düğünlerden hep sıkıldım, rahatsız oldum. Zaman zaman tiksindim, iğrendim, midem bulandı. Bir kere düğüne gelen hanımların kıyafetleri beni rahatsız etti. Ne yazık ki birçok hanım kendilerini teşhir eden kıyafetleri giymeyi zorunlu sayıyorlar. İkincisi, bu yüksek 166 Gönül Sohbetleri sesli müzik kulakları tırmalıyor, insanın iç dünyasını delik deşik ediyor, yaralıyor. Sonra o oyun denilen kepazelik. Koca koca, yaşını başını almış, enseli, göbekli sözümona beyefendiler, sözümona hanımefendiler çıkıp şıkır şıkır çingenelere taş çıkartacak şekilde göbek atıyorlar, kıvırıyorlar. İşte bu bölüm tiksindirici, iğrendirici, hatta kusturucu oluyor. İş bununla da kalmıyor. Birçok düğünde marifetmiş gibi gelen hediyeler ilân ediliyor. Aman Yarabbi, insanlık bu kadar düşebilir, küçülebilir... Kim bu âdeti çıkarttıysa rahmetli babaannemin tabiriyle “Sinde, mezarda rahat yatmasın”. Bana akıl almayacak kadar iğrenç geliyor bu âdet. Ne demek ilân etmek. Herkes kendi imkânlarına göre bir şeyler getiriyor. Belki bir insanın gönlü çok yüce, en büyük hediyeleri getirmek istiyor, ama imkânları o kadar kısıtlı ki, o kadar zor şartlar altında yaşıyor ki, küçücük bir hediye getirebiliyor. Şimdi o hassas, temiz, ince ruhlu insanı, yüce gönüllü insanı orada teşhir etmenin ne anlamı var? Onu ıstırap içinde bırakmaya kimin ne hakkı var? İnsanlar düğünden çıktıkları zaman dayak yemiş gibi oluyorlar. Düğünden çıkan bir insanın huzur içinde, melekler gibi bir uyku uyumasına imkân var mı? İşittikleri, şahit oldukları, gördükleri, hissettikleri onu günlerce tedirgin ediyor. Arkasından dedikodu furyası başlıyor. Efendim, böyle düğün mü olurmuş, şu noksan, bu noksan, bu olmamış, bu neye benzemiş, bu ne biçim ikram, doğru dürüst bir şey ne yedik, ne içtik filân filân. Kıymetli yavrum, küçüklüğümden beri bunları göre göre, bu düğün denilen olay bende sadece tiksinti uyandırdı. Kendim evlenirken kesinlikle düğün yapmadım. Nikâhımız oldu, sonra annemlerin evine geldik. Rahmetli Rânâ Hanım’ın ve benim bazı yakınlarımız, aile dostlarımız ile beraberce bir yemek yenildi, dualar edildi. Sonra Çavuşoğulları Camii’nin imamı Rıza Gönül Sohbetleri 167 Çöllü Hocaefendi geldi, nikâhımız kıyıldı. Sonra vedalaşarak ayrıldık. Yeni evimize gittik. Kapıdan içeri girerken bir sözleşme yaptık. “Bak, Rânâ” dedim, “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse, o geçerli olacak” dedim. Ve tarihte bir örneği görülmemiş muhteşem bir evlilik böyle başladı. Kırkdört yıl bir masal, bir aşk rüyası yaşadık. Sadece sevdik ve sevildik. En ufak bir kavgamız, münakaşamız olmadı. Kırkdört yıl içinde bir kere bile para lâfı edilmedi. Bir kere bile ne yiyeceğiz diye düşünmedik, Allah ne verdiyse şükrederek onu yedik. Ve kırkdört yılın sonunda Rânâ Hak’ka göçtü. İki kişilik mezar yaptırdım. Yakınlarıma söyledim, Hak’ka göçünce beni Rânâ’nın yanına gömün dedim. İnşallah nasip olur. Tek düşüncem, mânâ âleminde de Rânâ ile beraber olmak. Sevgili yavrum, düğün nasıl olmalı diye soruyorsun. Bugün ne o düğünü yapacak düğün sahipleri kaldı, ne o düğüne gelecek davetliler. Hepsi “Beyaz atlara binip uzaklara gittiler”. Şaka bir tarafa, düğün öyle tertiplenmeli ki, düğüne gelenler öyle edepli, öyle hassas, öyle zarif, öyle ince olmalı ki, düğündeki süreç bir masal gibi, bir rüya gibi, bir şiir gibi geçmeli. Orada beşerî kültürün bütün nüansları, bir gökkuşağı gibi sergilenmeli. Orada ruhlar arınmalı, temizlenmeli, bembeyaz olmalı. Kıymetli yavrum, düğünde müzik de olabilir, ama insana huzur veren, mutluluk veren, dinlendiren, derinlerden gelen bir müzik, bir meltem gibi okşayan, bir sevgili eli gibi insana yaşama sevinci getiren bir müzik olmalı. Oradan ayrıldığı zaman insanlar huzur içinde, mutluluk içinde, dualar içinde olmalı. Gönül Sohbetleri 168 Allah’ım bu gençler birbirlerini çok sevsinler, birbirleri üzerinde titresinler, aşkları o kadar büyüsün, o kadar büyüsün ki, Allah’a ulaşsın. EI ele, diz dize, gönül gönüle birbirlerini her gün, her saat, her dakika daha çok severek, daha çok saygı duyarak evliliklerini bitmeyen bir senfoni haline getirsinler diye dualar edilsin. Kıymetli yavrum, bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Ben böyle düşündüm, böyle yaşadım. Hiç de pişman olmadım. Bütün ömrüm huzur ve mutluluk içinde geçti. Artık karar senin. Yeni maillerini bekliyor, selâm, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Soru: Merhaba Saygıdeğer Hocam, Uzunca bir süredir sizi takip ediyorum. Eserlerinizi okumak, sohbetlerinizi dinlemek beni çok mutlu ediyor, bilgilendiriyor. Efendim, benim size açmak istediğim husus ise şu. Ben küçük bir vilâyette ailemle beraber yaşıyorum. Ailem ve yakın çevrem dar bir muhit. Evimize gelen misafirler genellikle benim ufkumu açabilecek türden kültürlü ve bilgili insanlar olmuyor. Onlarla oturup sohbet etmek içimden gelmiyor. Öte yandan gerek oturduğum muhit, gerek kendi sosyal çevrem, imkânlarım kendimi kültürel yönden geliştirebilmeye müsait değil. Çevremde kendini yetiştirmek için aşk duyan hiç kimse de yok. Ancak bu tekdüzelik beni çok rahatsız ediyor. Kendimi geliştirmek, bakış açımı genişletmek, kısaca daha kültürlü olmak istiyorum. Sizden ricam ise bana bu yolda neler yapmam, nasıl bir yol izlemem gerektiğini bildirmeniz, tavsiyelerde bulunmanız. İyi günler, hürmetler efendim. Gönül Sohbetleri 169 Cevap: Kıymetli yavrum, hayat yolunda yetişmek, tekâmül etmek istiyorsun. İyi, çok güzel. Ama bunu neden çevrenden bekliyorsun? Dünyanın en büyük on romancısından biri olan Maksim Gorki, bir fırıncının yanında çıraktı. En güzel eserlerini odun alevlerinin karşısında yazdı. Bunun gibi daha yüzlerce, binlerce örnek verebiliriz. Cezanne, o kadar fakirdi ki, çiçek alacak parası yoktu. Daha uzun süre dayandığı için elma alıyor, model olarak elmaları kullanıyordu. Siz bırakın çevrenizi. Var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye çalışın. Gecenizi gündüzünüze katın. Kültüre giden yol kitaptan geçer. Önümüzde Yunuslar, Mevlânâlar varken, çevredeki insanlardan bize ne? Yunus’un öyle mısraları var ki, kırk yıldır onları çözmeye çalışıyorum. Meselâ, “Bir ben vardır bende, benden içeri” “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar” “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” “Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi Mal da yalan, mülk de yalan Var biraz da sen oyalan” “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” “Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın” gibi mısralar. Bırakın çevredeki onu bunu, siz Yunus’u, Mevlânâ’yı çözmeye çalışın. Yüz yıl da yaşasanız onlardaki derinliğin, güzelliğin sonuna varamazsınız. Bilmem ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Benim çevrem de hep “ver yesin, Gönül Sohbetleri 170 ört uyusun”larla doluydu. Ama ben onlara aldırış bile etmedim. Okudum, deliler gibi, çılgınlar gibi okudum. Gün oldu aç kaldım, ekmek paramı kitaba verdim. Olay bu yavrum. Lütfen kafanı çevreye takma. Anlatacaklarım bu kadar. Selâm, sevgi ve saygı ile. Soru: Sitenizde okuduğum bir mail üzerine size yazmaya karar verdim. Ben 15 yıllık evliyim. Annem ise yalnız oturuyor. Bazı sağlık sorunları var. Onun da bizimle oturmasını çok arzu etmeme rağmen daha önce onu evimize getirdiğim zamanlarda eşim buna tepki gösterdiği için ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu hareketleriyle anneme hissettirdiği için bu aramızda hep huzursuzluk kaynağı oldu. Ben de bu tavra karşılık annemin yalnız kalmasına razı olmasam da elimden gelen bir şey olmadığı için durumu hep idare etmeye çalışıyorum, ancak bu da beni çok üzüyor. Sizce ben bu durumda ne yapabilirim? Lütfen bana bir yol gösterin. Hürmetle ellerinizden öperim. Cevap: Kıymetli yavrum, başkalarının görüşlerini bilmem. Benim için anne, baba en kutsal varlıktır. Onların en büyük ihtiyaçları sevgidir, saygıdır, ilgidir. Bir kimse kocasının veya karısının hatırı için annesini veya babasını ihmal ediyor, onlarla yeteri kadar ilgilenmiyor, yeteri kadar sevgi ve saygı göstermiyorsa, onları huzurevlerine atıp, nasıl olsa orada karnı doyuyordur diye huzur içinde yatıp uyuyabiliyorsa, o insan alçak, şerefsiz, namussuz, rezil bir kimsedir. Onlar hayatın ve insanlığın yüz karasıdır. Ne demek karım istemiyor, kocam istemiyor. Bunlar küçük menfaatler uğruna ruhlarını satmış, dünyalarını ve âhiretlerini cehenneme çevirmiş kimselerdir. Kocan istemiyorsa ona bir tekme vurursun. Sonra da şerefli bir şekilde Gönül Sohbetleri 171 rızkını ararsın. Bir gün Ali Uzun’a helva almaya gitmiştim. Sıramı bekliyordum. Seksen beş yaşlarında bir kadın geldi. “Evlâtlarım,” dedi, “ben tereyağında nefis gözlemeler yaptım. Alır mısınız?” Gerek çalışanlar, gerek müşteriler birkaç dakika içinde kadının bütün gözlemelerini aldılar. Pekâlâ şerefli, haysiyetli bir hanım evde poğaça, börek, gözleme yaparak onları bir poşete koyup pazarlara, işyerlerine, dükkânlara götürerek hayatını kazanabilir. İlle evde tembel tembel oturup kocanın getireceği ekmeğe eyvallah demek şart mıdır? Benim görüşüm bu. İlknur Hanım, bir mailinde anlatmıştı. Huzurevinde bir konser veriyorlar. Hanımefendi müsveddesi bir şırfıntı son model cipiyle geliyor, konseri dinliyor, ayrılırken huzurevine attığı annesine “Hakkını helâl et” diyor. A kepaze kadın, o kadın sana hakkını helâl eder mi? Aldığın süt zehir olsun, zıkkım olsun, iki dünyan cehennem olsun... Hafsalam almıyor, bir insanın ihtiyacı sadece karnını doyurmak mıdır? Asıl insan ihtiyarlayınca biraz sevgi, biraz şefkât bekliyor çevresinden. Yüce Peygamberimiz emrediyor. “Allah’ı en çok memnun eden ibadet, insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir” buyuruyor. Annelerini, babalarını en çok sevgiye, şefkâte muhtaç oldukları bir dönemde huzurevlerine atanlara yazıklar olsun diyorum. İki dünyanız cehennem olsun diyorum. Kıymetli yavrum, ben olaya böyle bakıyorum. Yanlış düşünüyorsam Allah affetsin. Selâm, sevgi ve saygı ile. Soru: Sevgili efendim, Allah nasip ederse, Nisan ayında bir bebeğimiz dünyaya gelecek. Diğer iki yavrumuzu iyi yetiştiremedik. Çünkü o za- Gönül Sohbetleri 172 manlar bizim yetiştirilmeye ihtiyacımız varmış... Şimdi ergen çağlarına geldiler. Onlarla başetmekte zorlanıyoruz. Nasipse yeni doğacak yavruyu eğitmeye şimdiden başlamak istiyoruz. Bize ne tavsiye edersiniz? Ne yapalım, nasıl başlayalım? Yardımlarınızı esirgemeyeceğinizi umuyoruz. Ellerinizden öperim... Cevap: Sayın Okuyucum, Dünyanın en güç, en çetin işi çocuk yetiştirmektir. Her şey bunun yanında önemsiz kalır. Bunun için önce evde karı koca arasında sevgiye, saygıya, karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir hava oluşmalı. İki taraf da birbirine karşı çok dikkâtli, çok edepli, çok saygılı davranmalı. Ben, kırk dört yıllık evliliğimde bir kere Rânâ Hanım’ın önünde ayak ayak üstüne atmadım. Bir kere ondan su istemedim. Çocuğa yapamayacağımız şeyleri söylememeli, yerine getiremeyeceğimiz vaadlerde bulunmamalıyız. Daima çocuğumuza saygılı olmalıyız. Japonlar kendi çocuklarına bir hükümdara nasıl davranılırsa öyle davranırlar. Ama asla onları şımartmazlar. Bir anne babanın çocuğuna karşı yapacağı en büyük kötülük onu şımartmaktır. Şımarık büyüyen bir çocuk kadar hayatta tehlikeli hiçbir şey yoktur. Ne yazık ki bugün Türkiye’de, en sosyetik aileden varoşlara kadar çocuk bir put gibi yetiştiriliyor. Anne baba ne yazık ki çocuklarına tapıyorlar. Bugün Türkiye’de üçüz bir tanrıya inanılıyor: 1- para, 2çocuk, 3- mevki, makam. Önce bu pis, bu iğrenç hastalıktan kurtulmak lâzımdır. Çocuk eve geliyor, annesinin önüne koyduğu yemeği beğenmiyor. Bir firavun namzedi gibi “ben bunu yemem” diyor. Anne, yani modern “köle İsaura’lar” derhal telefona sarılıyorlar. Çocuk ne emrederse pizza, hamburger, kola Gönül Sohbetleri 173 hep o sipariş ediliyor. Hangi evde kola varsa, ne o anne babadan, ne de o evlâttan hayır gelmez. Allah böyle ailelerin şerrinden bütün insanlığı korusun. Evde ne pişerse çocuk onu yiyecek. Beğenmiyorsa aç kalır, sofrayı terkeder. Bunlar belki çok basit gibi görünen durumlar. Ama yeni firavunlar böyle yetişiyor, böyle yetiştiriliyor. Karı koca kesinlikle birbirine yalan söylememeli, sonunda ölüm de olsa doğruyu söylemekten çekinmemelidir. Hayat sandığımızdan çok daha ciddi, çok daha önemli bir olaydır. Ona göre davranmak gerekir. Geçen yıl televizyonda bir program seyretmiştim. Bir Konyalı mühendisin kızı oluyor. Arkadaşları tebrike gidiyorlar. Baba, son derece saygılı, son derece edepli oturmaktadır. Arkadaşları takılıyorlar, “Aman” diyorlar, “biz ilkokulda beraber okuduk, bu teşrifatlara ne lüzum var?” Mühendis cevap veriyor, “Arkadaşlar” diyor, “kızım olduğu gün ben Allah’a söz verdim. Kızımın çok edepli bir hanımefendi olmasını Allah’tan diledim. Şimdi ben kendim edepli olmalıyım ki, kızım da bana bakarak edepli olsun. Sohbet, bu minval üzere gidiyordu. Çok heyecanlandım. Aylarca bunu düşündüm. O Konyalı mühendise karşı içimde büyük bir saygı duydum. Sevgili okuyucum, şimdilik bu bir başlangıç. İleride olaylar geliştikçe ona göre gerekenler yapılır inşallah. Selâm, sevgi ve saygı ile. Soru: İyi günler Sabri Amca, merhaba, Bizim sınıfta bazı arkadaşlarımız öğretmenimizi çok üzüyorlar, derste konuşuyorlar diye. Okul servisinde de çok gürültü yapan bazı çocuklar var. İnsanın kafasını şişiriyorlar. Ben çok Gönül Sohbetleri 174 rahatsız oluyorum ama bir şey de söylemiyorum. Sizce de bu çok kötü bir davranış değil mi Sabri Amca? Ellerinizden öperim. Size iyi günler. Cevap: Kıymetli yavrum, bu yüksek sesle konuşma meselesi ne yazık ki toplumumuzda kanayan bir yara gibi. Evlerde, işyerlerinde, dolmuşta, otobüste o kadar çok yüksek sesle konuşan var ki, bazen insanı canından bezdiriyor. Dört beş masalı bir dönerciye, bir pideciye gidiyorsunuz, sesler sizi canınızdan bezdiriyor. Bir matematik profesörü arkadaşım anlatmıştı. Japonya’da bin kişilik bir lokantaya gidiyor. Hayretler içinde kalıyor. Düşün yavrum, bin kişi yemek yiyor, çıt çıkmıyor. Bizde on onbeş kişilik bir yerde gürültüden oturulmuyor. Bu bir eğitim ve kültür meselesi. Bazen insanın canından bezdiği oluyor. İnsanın feryat edeceği geliyor, “Ben sizi dinlemeye mecbur muyum” diye. Aslında bu yüksek sesle konuşan insanlar çevrelerinden daima eksi puan alıyorlar. İnsanları kendilerinden uzaklaştırıyorlar. Hayatta her şey gibi konuşmak da bir görgünün, bir yetişmenin sonucu. Hazret-i Musa firavunu Hak’ka davetle görevlendiriyor. Cenab-ı Hak, “Ya Musa” diyor, “firavunla konuşurken yumuşak ve tatlı söyle”. Yüksek sesle bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüğün, ilkelliğin göstergesi oluyor. Hepimizin çok dikkâtli olması lâzım. Sevgili yavrum, sana iyi günler diliyor, selâm, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Soru: Çok Sevgili Sabri Amcacığım, Siz iyi bir evliliğin önemine çok vurgu yapıyorsunuz. Önce kendimizi yetiştirelim, sonra evlenmeyi düşünelim diyorsunuz. Gönül Sohbetleri 175 Benim sorum şu: Bir kadın veya bir erkek kendisinin evlenmeye hazır olduğunu ya da olmadığını nasıl bilecek? Kendimizi nasıl doğru değerlendirebiliriz? Cevabınız için şimdiden çok teşekkür ederim. Cevap: Kıymetli yavrum, sadece, şu kadar yaşa geldim, şu kadar gelirim var, şöyle bir sosyal statü sahibiyim demekle insan evliliğe hazır olmaz. İnsan kendi dünyasını kurabilmişse, karşısına çıkan problemleri halledebiliyorsa, cebindeki parayı adam gibi harcayabiliyorsa, dilini tutmayı öğrenmişse, insanlarla medenice ilişki kurabiliyorsa, geçimsiz değilse, haram yollara sapmadan hayatını götürebiliyorsa, modanın kepazesi olmadan efendice giyinebiliyorsa, kültürünü artırmak için dakikalarını bile değerlendirebiliyorsa, güzel sanatları seviyorsa, karşı cinsin psikolojisini anlamak için birçok kitaplar okumuş ve çocukluğundan itibaren bu yolda gayret harcamış ise, kendi ailesindeki insanlarla medenice bir diyalog kurabilmiş ise, o kimse evliliğe hazır demektir. Kendi kendisiyle geçinemeyen, mutluluğu içinde duyamayan bir insan evlenince hiç duyamaz. Çünkü her evlilik kendi içinde birtakım problemler taşır. Bu problemleri çözecek sağlam, dingin bir iç yapısı yoksa, evlenince ne yapacak? Evlilikten keramet beklemek bence akıl işi değildir. Problemler akılla çözülür. Çevreye bakıyoruz, oğlan itin birisi. Aklı fikri serserilikte, yaramazlıkta. Anne baba diyor ki, şu oğlanı bir evlendirelim, aklı başına gelsin. Bu şekilde düşünmek bir cinayetten başka nedir? Elin kızının başını derde sokmaktan başka nedir? Yazık değil mi o yavrucağa? Bir genç kız düşünelim. Aklı başından bir karış yukarıda. Havai, tembel, saygısız, ukala, yatağını bile düzeltmiyor, hayatında yemek pişirmemiş, akşam eve geldiği zaman 176 Gönül Sohbetleri çoraplarını nereye fırlatıyor, bluzu nerde, kendi bile bilmiyor. Eline geçen parayı har vurup harman savuruyor. Aklı fikri eğlencede. Böyle serseri ruhlu bir kızı evlendirmek cinayet değil midir? Eğer evleneceği eşi temiz, dürüst, efendi, aklı başında bir gençse, o çocuğa yazık olmayacak mı? İşte böyle yavrum. Kendi dünyasını kurmadan, adam olmadan, efendi olmadan evlenmek kâinattaki kötülüklerin en büyüğü değil midir? Ben böyle düşünüyorum. Amacım kimseyi eleştirmek değil. Teeddüp ederim. Allah’a sığınırım. Selâm, sevgi ve saygı ile.
Benzer belgeler
1 UCU YANIK MEKTUPLAR/1 Hasret iki ucu yanık mektup, vuslat
gireceğim. Nihayet çalışmaya başladık. Bir haftada öğrendim.
Teşekkür ederek ayrıldım.
Merak içindeydim. Acaba annem bu defteri kalemi niye
almıştı? Oturduğum masada bunu düşünüyordum. Birden annem...