dosyayı indir - Gürcan DAĞDAŞ
Transkript
dosyayı indir - Gürcan DAĞDAŞ
İÇİNDEKİLER Önsöz Görüntüyü Kurtarmak Toplumsal Trajedimizin Panoraması Küreselleşme Türkiye’de Yaşanan Sosyal Çürüme ve Çözüm Yolu Görevini Kötüye Kullanmak! Masum Değiliz Hiç Birimiz Düşünsel Sıkışma Tartışma Özgürlüğü ve Demokrasinin Bedavacı Taraftarları Türkiye’de Eğitim : Cılk Bir Yumurta ! Soysuz Patlama Türkiye’nin Sancılı Dönemi Amerika’ya Yönelik Saldırı ve Gelecek Türkiye ve Avrupa Birliği Sayıştay 2000 Yılı Mali Raporu’nun Özeti 1 ÖNSÖZ Türkiye son yıllarda inanılması güç gelişmelere tanık oldu. İflas etmiş bir ekonomi, yoksulluk ve açlık sınırında milyonlarca insan, büyük bir bölümünün yurtdışına kaçmak istediği bir gençlik, dünyanın en mutsuz toplumu ve dünyanın en bol sıfırlı ulusal parası bu ülkede bulunuyor. Ülkemizin belirtilen olumsuzlukları yaşadığı bu dönemde, toplumumuzun sosyo-politik, ekonomik ve kültürel yapılarının dünü, bugünü ve geleceği üzerine okuma ve düşünsel yoğunlaşma dönemi yaşadım. Bir grup arkadaşımla birlikte, anılan konuları değişik bakış açılarından tartışma olanağını bulmanın yanı sıra, toplumun değişik kesimlerinin yaptığı tartışmaları da yakından takip ettim. Yapılan tartışmalarda dikkatimi çeken en önemli nokta şudur: Herkes başkasını sorunların sorumlusu olarak görüyor. En fazla suçlanan kesimlerin başında ise siyaset ve siyasetçi geliyor. Oysa en fazla ihtiyaç duyduğumuz husus, toplum olarak kendimizi bir eleştiri süzgecinden geçirmemizin gerekliliğidir. Ahmet Hamdi Tanpınar, 1958 yılında arkadaşına yazdığı bir mektupta şunları söylüyor, ‘...Bu kısa ömrümde dört devir gördüm: Hürriyet devri, Mütareke devri, Cumhuriyet devri, Demokrasi devri. Buna az çok bildiğimi sandığım Tanzimat ve Abdülhamit devirlerini de ilave edersek, altı devir olur. Aziz vatanımızda işlerin nasıl başladığını ve nasıl gevşeyerek gittiğini az çok bilirim. Almanca bir darb-ı mesel öğrendim: Türkler gibi başlamak, Almanlar gibi devam etmek ve İngilizler gibi bitirmek. Bizi hakikaten iyi anlamışlar. Hiçbir millet bizim kadar ateşle işe koyulmaz ve yine hiçbiri bizim kadar rahatça vazgeçmez... Türkiye Üçüncü Ahmed’den beri daima yeniden başlar...’ Tanpınar’ın bu açıklamaları, toplum olarak uzun zamandır neden bir ileri bir geri harmonik hareket yaptığımızı ortaya koyuyor. Bu kitaptaki yazılar, suçlu avcılığı yapmak yerine toplumun kendisini bir eleştiri süzgecinden geçirmesinin gerekliliği üzerinde odaklanırken, bu konuda düşünsel bir kıvılcımın ortaya çıkmasına mütevazi bir katkı sağlarsa, bundan mutluluk duyacağım. Ağustos 2002, Ankara Gürcan DAĞDAŞ 2 GÖRÜNTÜYÜ KURTARMAK Türkiye’de sistem dahil olmak üzere birçok şeyin gelip dayandığı nokta görüntü ve imaj toplamıdır. Geçmişte insanlar “düşünüyorum, o halde varım” derken, günümüzde ise “görünüyorum, o halde varım” demektedir. Kamuda çalışan bir arkadaşım bana ilginç bir olay anlattı. Arkadaşım ofisinde çalışırken, çalışma arkadaşlarından birisi yanına gelir ve sohbet etmek istediğini söyler. Arkadaşım yapacak çok işi olmasına rağmen nezaketinden dolayı bu isteği kırmaz. Sohbete istekli kişi iki saat boyunca, “toplumsal tembelliğimiz”, “hiç iş yapmadan para kazanmak isteğimiz” şeklindeki konular üzerinde konuşur. İki saat sonra bu kişi kalkmak istediğinde, arkadaşım yine nezaket gereği bu kişiden oturmasını ve sohbete devam etmesini ister. Aldığı cevap çok ilginçtir: “Benim gidip amirlerime görünmem gerekiyor.” Türkiye’de çok kişi birilerine görünerek bir şeyler yapıyormuş görüntüsü vermektedir. Ankara’daki mebus seçim bölgesine giderek arada bir seçmenine görünür, üniversitedeki hoca çoğu zaman yerine asistanı derse gönderir, ama arada bir dekana görünür, kamu hastanesindeki doktor öğlene kadar hastanede görünür, öğleden sonra ise özel muayenehanesine gider, her akşam lokantalarda erkek erkeğe içki içen beyler, saat gece 11 olunca “benim gidip hanıma ve çocuklara görünmem gerek” der, borsa-döviz ve faiz hareketlerini ekonomi diye sunan medya arada bir gelir dağılımı adaletsizliğine değinerek halktan yana görünür. Ülkemizde yaşanan bu durum aslında dünyanın genel bir sorunudur. Jean Baudrillard, “Simülasyon Kuramı” adı altında bu olguyu inceleyerek ilginç sonuçlara varmıştır. Oğuz Adanır, Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler adlı kitabında, Baudrillard’ın görüşlerini şu şekilde özetlemektedir: “En yalın tanımıyla simülasyon, olmayan bir şeyi var gibi göstermektir. Simülasyon gerçeğin tüm göstergelerine sahip olduğu halde, gerçeğin kendisi olmayandır. Günümüzde özellikle teknolojik bir terim gibi algılanmaktadır. Çünkü gerçekten de bir simülasyon teknolojisiyle, simülasyon teknikleri vardır (savaş uçağı pilotları için uçuş ve bombalama simülasyonu tekniği, Japon itfaiyeciler için eğitim amacıyla kullanılan deprem simülatörleri vb). Baudrillard’ın sözünü ettiği simülasyon ise bu teknolojik anlamı da kapsamakla birlikte, daha genelde toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik olanı kapsamaktadır. Simülasyon evreninde toplumsal yoktur, toplumsal-ötesi yani bir ‘kitle’ vardır. Kitle, toplumsalın içi boş ve kendinden geçmiş, anlamını yitirmiş biçimidir. Simülasyon evreninde politika yoktur, politika-ötesi vardır, yani politikanın anlamsızlaşmış, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Simülasyon evreninde kültürel yoktur, kültürel-ötesi vardır, yani kültürel olanın anlamsız, içi boş ve kendinden geçmiş biçimi vardır. Bu evren bir görünümler evrenidir... bu evrende geçerli olan hiçbir politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel olan ideolojik bir ahlak bulunmadığından sistem kendi varlığını koruyabilmek için herkesin ahlaksızlaşmasına, müstehcenleşmesine... çanak tutacaktır. Kitle ileti(şi)m araçları bunun için vardır... Bir simülasyon evreni oluşturmaktan başka bir işe yaramayan kitle iletişim araçları, işte bu yüzden tüm anlam ve içerikleri nötralize etmekten başka bir işe yaramamaktadır. 3 Çünkü televizyon ekranındaki görüntüler, hangi içeriği ya da anlamı taşıyor görünürse görünsün, gerçekte hiçbir anlam taşımamaktadır. Bir savaş görüntüsüyle, bir deterjan reklamı duygusal ya da düşsel açıdan birbirlerinden daha etkileyici değildir... Aynı duyarsızlıkla sunulan bu görüntüler özne tarafından da aynı duyarsızlıkla algılanmaktadır. Her ikisi de birer tüketim nesnesinden başka bir şey değildir. Bu evrenin temel özelliklerinden biri tepkisizliktir (atalettir). Sistem bu açıdan tam bir açmaz içindedir. Kitle iletişim araçlarını bireyin düzene katılması ve demokratik bir sistemi desteklemesi amacıyla kullanmaya çalışırken tam tersi sonuçlarla karşılaşmaktadır. Bu durum öznenin içinde bulunduğu çaresizliği göstermektedir. Özne, çaresizliğinin bilincine vardıkça ya boş vermekte ya da sonu gelmeyen anket, sondaj, referandum vb. yöntemlerle nesnenin sistemin bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır, ancak nesne bu oyunun da farkında olduğundan, özne yine yanılmaktadır. Burada nesnenin stratejisi son derece basittir: özneye arzu ettiği yanıtları vermek, katılırmış gibi yapmak ve özneyi buna inandırmak. Simülasyon evreninin nesnesi bir tür yaşayan ölü numarası yapmaktadır. Toplumsal hedef ve amaçlardan yoksun, ancak buna karşın, bireysel hedef ve amaçların kendisini hiçbir yere götürmeyeceğini bildiği bir evrene ait bir insan. Ancak sahip olduğu refah ve konforu hemen terk etmeye de pek niyeti yoktur. Bu yüzden kendi vicdanıyla hesaplaşmak yerine, sisteme teslim olmuş numarası yaparak bu yükümlülükten kurtulmak ister gibidir. Simülasyon evreninde, gerçekliğin evreninde yaşanmış ve bitmiş olan her şeyin anlamı tersine dönmektedir. Oysa görünümlerin egemen olduğunu söylediğimiz bu evrende politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel açıdan her şeyin eskisi gibi sürüp gitmekte olduğu gibi yanlış bir genel izlenim vardır. Bir zamanlar varolmuş tüm içeriklerin ve anlamların ölüp gitmediklerini kanıtlayabilmek için sistem olağanüstü bir çaba harcamaktadır. Kendi gerçekliğini yitirmiş olduğunu ve bu yüzden de sonunun gelmiş olduğunu kabul edememektedir... Kendi gerçekliğini kanıtlayabilmek için daha çok televizyon programı, daha çok eğlence ve kültür programı, daha çok film vb. şeylerin üretilmesini sağlamaktadır...” Yazının başında belirttiğim, içeriği alabildiğine boşalmış, görüntü ve imaj toplamından ibaret olan Türkiye’deki sistem gelip duvara dayanmıştır. Son günlerin gözde şarkısında, “Yeni bir hayat gerisi bayat, bana yeni bir neden lazım” denilmektedir. Türk toplumuna, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel gerçeklerine dayalı yeni bir neden lazım. Siyaset bu yeni nedeni yaratmayı başarabilirse, toplumu geçmişte olduğu gibi yeniden kucaklamayı başarabilecektir. 4 TOPLUMSAL TRAJEDİMİZİN PANORAMASI Türkiye, yazılı ve görsel medyanın bir bölümüne çarpıcı bir biçimde konu olan, bir hukuksal trajedinin şokunu yaşadı. Hasan Ersoylu, “cinayet suçuyla” tam 1446 gün cezaevinde yattıktan sonra suçsuz olduğu anlaşıldı. Ancak bunu devletin yanına bırakmamaya kararlı olan Ersoylu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurarak devletten 1 milyon dolar (yaklaşık 670 milyar Türk Lirası) tazminat istedi. Cezaevinde kaldığı her gün için 691 dolar isteyen Ersoylu, “Ülkemde, Adalet veya İçişleri Bakanlığı’na dava açsaydım, bana verilecek tazminat çok komik olabilirdi. Bu yüzden avukatım aracılığıyla AİHM’de dava açtım” diyordu. Ersoylu, arkadaşı Dursun Aldemir’in Ordu’da tabancayla vurularak öldürülmesinden sorumlu tutulmuştu. 21 Aralık 1994 tarihinde cezaevine giren Ersoylu, “ifademi işkenceyle imzaladım” diyordu; suçsuzluğu anlaşıldı. Hasan Ersoylu, 3 yıl 11 ay 17 gün sonra serbest bırakıldı (Milliyet,4 Ocak 2001). “Kaybolan Yıllarını Dolar Olarak İstiyor” başlığı altında verilen bu haberde: İşkence altında imzalanan ifade, Adalet veya İçişleri Bakanlığı yerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tercih edilmesi dikkat çekmekteydi. Bu hukuksal trajediye aynı zamanda ulusal paramızın yaşadığı trajedi de eşlik etmekteydi. Gazete 1 milyon doların yaklaşık 670 milyar Türk Lirası’na tekabül ettiğini de belirtiyordu. Geride bıraktığımız yüzyılın başlarında (79 yıl önce) büyük umut ve heyecanlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 21.yüzyıla hukuksal trajediler, ürkütücü bir mali tutsaklık, gelir dağılımı adaletsizliği, dejenere edilmiş bir ulusal dil ve itibarsız bir ulusal parayla başladı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasındaki umut ve heyecanı daha iyi anlamak açısından Cumhuriyet öncesi yakın dönem Osmanlı tarihine kısa bir bakış yararlı olacaktır. Yakın Çağ’ın başlarında (1789 ve sonrası) 4 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Osmanlı Devleti, 1881 yılında mali iflasını ilan ediyordu. Bu mali iflası, siyasi ve askeri iflaslar takip edecekti. Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde 2 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Osmanlı Devleti’nden, Cumhuriyete 814.578 kilometrekare toprak miras kalmış, tarihte pek az ulus bu denli kısa bir sürede böylesine ürkütücü bir coğrafi daralma yaşamıştır. Türk toplumu 18. ve 19. yüzyılları Türk-Rus savaşlarıyla (1711 Prut, 1774 Küçük Kaynarca, 1792 Yaş, 1812 Bükreş, 1829 Edirne, 1856 Paris ve 1878 Ayastefanos) geçirdikten sonra, 20. yüzyılın başlarındaki 11 yıla ise dört savaş (1911 Trablusgarp, 1912 Balkan, 19141918 Birinci Dünya ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) eşlik etmiştir. Belirtilen savaşlar sonucu Anadolu’daki nüfus dul ve yetimler ordusu haline gelmiştir. Sadece Çanakkale Cephesi’nde 250 bin, Sarıkamış’ta ise 90 bin asker (donarak) şehit olmuştur. Yaşanan ürkütücü coğrafi daralma sonucu Anadolu ise Türklerin sığınabileceği son kale olarak, kutsal bir vatana dönüşmüştür. 5 Mustafa Kemal, 57 yıllık ömründe dört savaş yaşamış birisi olarak, savaş sayfasını 1922 yılında kapattıktan sonra, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı hedef göstermiştir. Mehmet Akif Ersoy, “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” dizelerine İstiklal Marşı’mızda yer verirken, “On yılda yarattık onbeş milyon genç” ifadesi ise Onuncu Yıl Marşı’mızda yerini almıştır. Toprak diyerek geçmeyip tanımamız istenen toprakları; günümüzde mafya yağmalarken, milyonlarca genç ise Türkiye’nin geleceğinden umudunu keserek ülkeyi terk etmek istemektedir. Yetmişsekiz yıl önce, ulusal dil, ulusal ekonomi ve ulusal eğitim diyerek yola çıkılmış, bugün ise bunlardan eser kalmamıştır. Fırsatını bulan herkes çocuğunu yabancı dilde eğitim yaptıran okullara göndermeyi tercih etmektedir. 300 milyon Türk Lirası maaşa talim eden memur ise her ayın onbeşinde; soluğu döviz bürolarının önünde alarak maaşını dolara çevirmektedir! Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunda nüfusumuz 13 milyondu. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 13 milyondan fazla insan açlık sınırında yaşamakta ve dakikada 113 milyar borç faizi ödenmektedir. Mustafa Kemal “ Biz, sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” diyordu. Bugün, “Öteki Türkiye”,“Beriki Türkiye” şeklinde iki ayrı Türkiye’den bahsedilmektedir. Türkiye, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya’dan oluşan coğrafyanın en büyük ekonomisi ve aynı zamanda en yüksek nüfusuna sahip ülkesi. Dünya Bankası verileri kullanılarak yapılan araştırmaya göre, kuzey komşumuz Rusya Federasyonu bir yana bırakıldığında, Türkiye (Şubat 2001 krizi öncesi) yarattığı 188 milyar dolarlık gelir ve 65 milyon civarındaki nüfusu ile 37 ülkenin bulunduğu, Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde “1 Numara” görünüyor. Türkiye, ürettiği 188 milyar dolarlık ulusal geliri ile bölge ülkeleri olan; Polonya’dan 35, Suudi Arabistan’dan 60, Yunanistan’dan 64, İran’dan 87, İsrail’den 89 ve Mısır’dan 96 milyar dolar daha geniş bir pazara sahip. Örneğin, Çek Cumhuriyeti, İstanbul ve İzmir’in toplam gelirlerinden ibaret bir ekonomik ölçeğe sahip görünürken; Macaristan, İstanbul ve Bursa toplamı kadar bir pazar büyüklüğünde. Romanya’nın 34 milyar dolarlık ulusal geliri, Ankara, İzmir ve İçel illerimizin gelirlerine denk düşerken; Ukrayna, İstanbul’un tek başına ürettiği kadar hasıla üretiyor. Ortadoğu’da Suriye’nin üretimi, Adana, Antalya ve Bursa’nın üretimine; Ürdün’ün üretimi Kocaeli’nin üretimine; Lübnan’ın üretimi de İzmir ve Kütahya’nın üretimine denk güçte. Kafkasya’da Ermenistan, ancak Kahramanmaraş Türkmenistan’ın üretimi ise Denizli’nin üretimi kadardır. kadar gelir üretirken, Türkiye, söz konusu ülkelerin en büyük ölçekli ekonomisi olmakla beraber, dünyanın en kötü gelir dağılımına sahip beş ülkesinden biridir. 2000 yılının ilk yarısına ait bölüşüm göstergeleri, toplam gelirden “aslan payı”nı alan İstanbul’un süper zengin gruplarıyla, diğer coğrafi bölgeler ve büyük illeri arasında derin uçurumlar olduğunu ortaya koymaktadır. 39 katrilyon 96 trilyon Türk Lirası’nın paylaşımında İstanbul’un yüzde 1’lik azınlığının ayda hanesine 27,5 milyar Türk Lirası girerken, yaklaşık 19 bin hanelik bu grubun geliri, Anadolu’nun birçok bölgesine ve büyük kentlerine giren tüm geliri geçmektedir İstanbul’da en zengin ile en fakir arasındaki fark 1437, Türkiye’de 6 milyon kişi, 3 milyar 200 milyon aylık kazanca sahip, 16 milyon ise ayda 160 milyondan daha az kazanmaktadır. Türkiye bu tabloyu daha fazla kaldıramaz. Jeolojik depremden korkulduğu kadar, toplumsal depremden de korkulması gerekmektedir. 6 Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilmiş olan İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre, Türkiye’nin 174 ülke arasında 1995 yılında 69. sıradaki yerinin, 1999 yılında 86. sıraya düşmüş olması ve orta insani gelişmişlik düzeyine sahip ülkeler arasında yer aldığı gerçeği, Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yayınlanan “Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Öncesinde Sosyal Sektörlerde Gelişmeler, 1996-2000” adlı çalışmada belirtilmektedir. Aynı çalışmada, işgücünün yüzde 77,8’i, istihdamın ise yüzde 79,1’i gibi büyük bir kısmının ortaokul ve ilkokuldan mezun olan veya herhangi bir okuldan mezun olmayan ile okuma-yazma bilmeyen kişilerden oluştuğu ortaya konulmuştur. İlköğretimin birinci basamağından sonra öğrenimlerine devam etmeyen çocuk sayısı önemini korumaktadır. Bu çocukların büyük bir kısmı genellikle ailelerinin ekonomik yetersizliklerinden veya işgücü ihtiyacından, erken yaşlarda çalışma yaşamına aktif olarak girmekte, herhangi bir mesleki eğitim görmediklerinden düz işçi olarak düşük ücretle ve sosyal güvencesiz olarak çalıştırılmaktadırlar. 12-14 yaş grubunda çalışan erkek çocukların oranı yüzde 31’e, kız çocukların oranı yüzde 33’e yaklaşırken, bu oranlar 15-19 yaş grubu erkek çocuklarda yüzde 56,8’e ve kız çocuklarda ise yüzde 45,1’e ulaşmaktadır. Aktif çalışma yaşamına katılan çocuklardan kırsal kesimde, tarımda çalışanların büyük bir kısmı ücretsiz aile işçisi olarak çalışırken, diğer bir kısmı gündelikçi veya aylıkçı olarak ailesinden uzak ve herhangi bir sosyal güvenceden faydalanmadan çalışmak zorunda kalmaktadır. Dünya ulusları 31 Aralık 2000 akşamı meydanları doldurarak, coşku içinde birbirlerini kutlayarak yeni bir yılı karşılarken, gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada beşinci, rüşvetin yaygınlığı açısından ondokuzuncu sırada bulunan Türkiye’nin Taksim Meydanı’nda ise, Batı Şeria ve Gazze’deki manzaraları çağrıştıran dramatik ve tehlikeli olaylar yaşanıyordu. İstiklal Caddesi’nde bomba patlarken, yoksulluk ve umutsuzluk girdabında çırpınan “Öteki Türkiye”nin mensupları Taksim Meydanı’nda The Marmara Oteli’nin camlarını taşlamaktaydı. Otel camlarını taşlama eylemini takip eden bir diğer çarpıcı gelişme de, lüks otomobillere yönelik kundaklama eylemleridir. Türk Sineması, mafyatik örgütlenmeyi, hukuksuzluğu gündeme taşırken, milyonlarca insan, “İkinci Bahar” dizisini izliyor ve televizyon ekranları önünde göz yaşlarına boğuluyordu. “Öteki Türkiye” kavramının isim babası olduğu söylenen gazeteci-yazar, 15 Ocak 2001 tarihli köşe yazısında özetle şunları yazıyordu: “ ‘İkinci Bahar’ adlı televizyon dizisine yönelik abartılı sevgi insanımızın ruh sağlığının özellikle son 10 yıl içinde ne kadar da fazla bozulduğunun bir göstergesidir... Konu hakkında yazan herkes nedense bunu seyrederken ‘ağladığını’ mutlaka belirtmek ihtiyacını duyuyor... Bunun nedeni ne? Neden bu dizi bir toplumsal fenomen, adeta bir “hisler çılgınlığı” haline geldi?... ‘İkinci Bahar’ dizisinin temaları şu şekilde sıralanıyor birçok uzman tarafından: Kardeşlik, yardımlaşma, sevgi, karşılıklı dayanışma, kadirşinaslık, feragat, fedakarlık. Anlayacağınız bugün bizim insanımızın çok büyük çoğunluğunda bulunmayan bütün özellikler bu dizide ana tema olarak kullanılıyor... Yani insanlar bu diziye ağlarken aslında kendilerinin durumuna, kaybettikleri hasletlerine, bir insanı güzel yapan özelliklerin kendilerinde bulunmamasına ağlıyorlar... İnsanımız artık kötü. Diğer insanlara ve büyük çoğunlukta kendi en yakınına bile kinle yaklaşma yaygın. Karşılıklı dayanışma yerini sürekli bir çatışmaya bırakmış. Bu çatışma her an kanlı bir vukuata dönüşme eğilimini de içinde taşıyor üstelik. Herkes birbirinden şüpheli... Gazetelerin üçüncü sayfaları, medeni ülkelerde en fazla iki celselik dava konusu olabilecek basit olaylar nedeniyle tüm ailesini, akrabalarını, çoluk çocuğunu öldüren garip insanların haberleriyle dolu... Sevgisiz, sürekli başkalarını kandırmak için pusu kurmuş, parasal çıkarı için her an en yakınını bile satmaya hazır, başka bir insan için fedakarlık 7 yapanları aptal olarak gören insanlar topluluğu, ‘İkinci Bahar’ı seyrederken ağlıyorlar. Ne kadar komik ama bir o kadar da trajik bir durum... Dizide kendi kaybetmiş oldukları insanlıklarına ağlıyorlar. Dizide hayatları anlatılan insan tipi 30 yıl önce vardır, artık onların bir daha geriye gelmeyeceğini bildikleri için yaş gözlerden çeşme gibi akıyor...” Köşe yazısından uzun alıntı yaptığımız gazeteci-yazarın da belirttiği gibi toplumumuzun ruh sağlığı giderek bozulmaktadır. İnsanlar yaşamayı değil, ölümü tercih ediyorlar. Batman’da bir ay içinde 303 kadın ve genç kız intihar girişiminde bulunuyor ve 16 kişi hayatını kaybediyor. Yapılan araştırmalara göre her 100 kişiden 17 sinin ruh sağlığının ciddi bir biçimde bozuk olduğu, şizofreniden muzdarip 300.000 kişinin aramızda yaşadığı ve bu sayının her yıl giderek artmakta olduğu iddia edilmektedir. Yukarıda açıklanmaya çalışılan toplumsal trajedimizin panoraması karşısında Ankara’daki siyasi elitimiz hariç, toplumun önemli bir bölümü derin bir huzursuzluk ve çaresizlik yaşamaktadır. Tanzimat Dönemi’nin nüktedan şahsiyeti Fuat Paşa, Avrupalı elçilere şöyle der:“Siz fısıldayın yalnız... Fakat sahneyi ve oynanacak rolleri bize bırakınız”. Fuat Paşa Batılılaşma çabalarında sefaretlere neden ihtiyaç duyulduğunu ise şöyle açıklar: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (padişah), cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise (halk) bir kuvvet hasıl etmeye imkan yoktur. Bunun için pabuççu muştusu gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvet de sefaretlerdir.” Toplumsal trajedilerimiz karşısında vicdanlarını ve zihinlerini tatile çıkaran siyasetçiler, siyasetin ötenazi yapmasına neden olmuşlardır. Bu ülkede yaşayan insanların “Türkiye’yi kim yönetiyor?” sorusunu sormaları son derece haklı. Prof.Dr.Korkut Boratav, “...Türkiye kendi geleceğini planlayamıyor. İş büyük ayrıntı düzeylerine kadar inmiştir... İnsanlarımız ‘Eğer kaderimi IMF belirleyecekse, kendi geleceğimi belirlemek üzere siyasi partilere oy verme sürecine niye katılayım?’ diye haklı olarak soracaktır. Eleştirel düşüncenin giderek körelmesi nedeniyle, iktisat ve sosyal politika alanlarında alternatifler yok oluyor. Devletten ekonomik ve sosyal alanda hiçbir şey beklemeyen insanların demokrasiye sahip çıkmalarını beklemek ham hayaldir” demektedir. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Bülent Eczacıbaşı, “Görüyoruz ki yıllar boyunca akıllara durgunluk veren soygunlarla devletin ve toplumun soyulması, yüz binlerce insanımıza iş yaratacak düzeydeki muazzam kaynakları yok etmiş, toplumun kanı emilmiş” diyerek duruma tepki göstermektedir. Türkiye’deki toplumsal trajedileri anlamayı ve çözmeyi gündemine taşımayan günümüzün siyaset anlayışı tükenmiştir. Siyasetin boşluğu asla kaldırmayacağı şeklindeki malum gerçeği, siyasete ilgi duyan herkes bilmektedir. Türkiye’nin bugünkü fotoğrafı özellikle moral çöküntü açısından 1930’ların Almanya’sına benzemektedir. Türkiye’de yaşanan toplumsal trajediler karşısında vicdanlarını ve zihinlerini göreve çağırmayacak siyasetçiler, toplumsal barış ve sivil siyasetin üzerine sonbahar sisinin çökmesine katkıda bulunmuş olacaktır. Siyasetin ve toplumsal barışın baharı, toplumsal sorunlarımıza çözüm getirecek gerçekçi sivil projelerin üretilmesinden ve bunların hayata uygulanmasından geçmektedir. 8 KÜRESELLEŞME Harvard Üniversitesi Uluslararası Politik Ekonomi Profesörü ve Denizaşırı Kalkınma Konseyi Danışmanı Dani Rodrik, Türkçe’ye, Yeni Küresel Ekonomi ve Gelişmekte olan Ülkeler adıyla çevrilen kitabında Brezilya, Rusya, Türkiye ya da dünya ekonomisine hızla entegre olan bir dizi gelişmekte olan ülkenin maliye bakanlarının yaşamındaki tipik bir günün şu şekilde olabileceğini anlatmaktadır: Maliye Bakanı güne, bilgisayarını açıp ABD, Avrupa ve Doğu Asya’da para ve hisse senedi piyasalarının durumuna bakarak başlar. İnternette basın raporlarını inceler ve masasındaki uluslararası mali yayınlara göz gezdirir. Günün ilk toplantısı, Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) yakında yapılacak görüşmelerle ilgili bir brifing toplantısıdır. IMF, ülkenin mali açığının hâlâ çok yüksek olduğundan ve sosyal güvenlik sisteminin elden geçirilmesi gerektiğinden yakınmaktadır. Bakan elemanlarına, gelecek yıl için kamu sektöründe ücret artışlarının daha düşük olmasını öngören yeni bir bütçe projeksiyonu hazırlamalarını söyler. Ardından içeri, uluslararası derecelendirme kuruluşundan bir delegasyon alınır. Bakan standart konuşmasını yapar. Ekonomi son birkaç yılda çok gelişmiştir ve artık havalanmaya hazırdır. İhracat yüzde 15 artmıştır, en büyük kamu petrol şirketi özelleştirilmek üzeredir ve kriz nedeniyle borsada yaşanan düşüş şimdilik kontrol altındadır. Hükümet ciddi mali politikalara daha önce hiç olmadığı kadar bağlıdır. Öğlen yemeğinde Bakan, önemli bir uluslararası danışmanlık firmasının hazırladığı “Küreselleşmenin Zorunlulukları” başlıklı bir konferansın açılış konuşmacısıdır. Konuşmasında, “Hiçbir ülke küresel ekonominin dışında kalamaz. Dışa açılmayla, serbestleştirmeyle ve özelleştirmeyle ekonomilerimize uluslararası rekabet gücü kazandırmalıyız. Ekonomilerimizde ancak böyle istihdam ve büyüme fırsatları yaratabiliriz” dedikten sonra “Artık hepimiz küreselleşme taraftarıyız” diyerek konuşmasını sona erdirir. Bakan öğleden sonra, ülkenin en büyük ihracat şirketlerini temsil eden bir iş adamları grubuyla görüşür. İşadamları, döviz kuru düzeyinden yakınmaktadırlar. Delegasyon üyeleri, hükümetin yüksek faiz oranı politikasının ulusal parayı çok yüksek hale getirdiğinden ve ürünlerinin fiyatlarının dünya pazarlarında rekabet edemeyecek hale geldiğinden endişelenmektedirler. Bakan, ihracatçıların yararlanabileceği vergi kredileri aralığını genişletmeye söz verir. Uluslararası finans piyasalarını bir kez daha inceledikten ve CNN’den yeni haberleri izledikten sonra bakan artık eve dönmeye hazırdır. Çıkarken, bakanlık binasının dışındaki kargaşayı fark eder. Yardımcısı özür dileyerek, günlerdir tazminatları için gösteri yapmakta olan kamu çalışanlarını engellemenin mümkün olmadığını söyler. Bakan iç çeker. Zamanında eve varıp, en sevdiği TV dizisini izleyebileceğini ummaktadır. Dani Rodrik’in anlattığı Maliye Bakanı’nın bir gününde, İnternet, Borsa, CNN, sermaye hareketlerinin serbestliği gibi unsurları ülkesinde görmekten mutlu olan bazı kesimler, aynı zamanda belirtilen hususları gelişme ve çağdaşlaşmanın asli unsurları olarak görmektedir. 9 Dünyanın büyük bir bölümünün içine girdiği borç krizi, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği gibi gelişmeler ise ülkemizdeki küreselleşmeci kesimler tarafından adeta üzerinde durulmaması gereken detay gibi değerlendirilmektedir. Dünya Bankası son birkaç yıldır 1980’ler boyunca göklere çıkarılan küreselci politikaların sınırlı bir özeleştirisini yaparak adını temize çıkartma eğilimindedir. Para yönetiminin sihirbazı olarak adlandırılan Soros bile, dünya sisteminin geleceğine dair kuşku ve endişelerini dile getirmektedir. Soros’a göre; Dünyada politika ve güvenlik konularının yanı sıra ekonomik ve mali konulara da uzanan bir çözülme süreci var. Tartışılacak çok şey olmasına rağmen her ülke kendi çıkarlarının peşinde koşuyor. Bireysel kuruluşlar zaman zaman kendi kurumsal çıkarlarını kolluyor ve ortak çıkarlara pek aldırış etmiyorlar. Para piyasaları bir hükümet politikasıyla dengelenmedikçe yapısal olarak dengesiz ve çözülmeye elverişlidir. Evet! Soros bunları söylüyor. İnsanlık tarihinde ilk defa, her şey, her yerde üretilebiliyor ve satılabiliyor. Böylece, kapitalist ekonomilerde, her bir faaliyet ve her bir parça, dünya üzerinde en ucuza mal olduğu yerlerde yapılırken, üretilen ürünler ile hizmetler, fiyatların ve kararların en yüksek olduğu yerlerde satılıyor. Bu ne demektir? Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan 700 milyonluk gelişmiş kapitalist mutlu azınlık dünyadaki üretimin yüzde 80’nini tüketirken, geri kalan 5 milyar 300 milyon ise dünya üretiminin yüzde 20’sini tüketiyor. Küreselleşme savunucuları, geleceğe dair fantezi üstüne fantezi üretmeye devam ederken, dünyanın merkezinde yazılan Yoksulluğun Küreselleşmesi, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü, Kapitalizm ve Borç Krizi gibi kitaplar kitapçı raflarının ön sıralarında yerlerini almaktadır. Kapitalizmin temel gerçeklikleri olan büyüme sıfır, işsizlik, mali istikrar, artan reel ücretler yok olmaktadır. Almanya’da, aristokrat bir tutucu olan Bismark 1880’lerde yaşlılara emeklilik maaşı verilmesini ve sağlık hizmetlerini keşfetti. Bir İngiliz dükünün oğlu olan Winston Churchil 1911’de ilk büyük ölçekli toplumsal işsizlik sigortası sistemini başlattı. Soylu bir aileden gelen Roosevelt kapitalizmi Amerika’daki çöküşünden sonra kurtaran toplumsal refah devletini tasarladı. Şu hale bakın: Aristokrat Bismark, İngiliz Dükünün oğlu Churchil, soylu Roosevelt sistem adına sistemi kurtarmak için geniş yığınlara taviz verirken, bugün ise, mali oyunlara indirgenerek kumarhane kapitalizmi niteliği kazanan sistem, kapitalizmin kendisine düşman hale gelmiştir. 1999 yılında Türkiye’ye 120 milyar dolar sıcak para girerken, 2000 yılında 209 milyar dolar giriyor, çıkışı ise 204 milyar doları aşmaktadır. 20 milyar dolar rezervi olan bir merkez bankası bu giriş ve çıkışlarla nasıl baş edebilir? Yatırımı, üretimi, planlamayı dışlamış bir Türkiye’de son borç takasından önce 2001 yılında ödenecek iç borç 67 milyar dolar, dış borç ise 12 milyar dolardır. Türkiye’nin iç borcu Mayıs 2001 itibariyle yüzde 42.8 artarak 84.5 katrilyona ulaşmıştır. Kredi kartları kullanımında Türkiye Avrupa’da dördüncü olunca, bazı çevreler bunu; Türk tüketicisinin tüketim kalıplarının çağdaşlaşması veya dünya ekonomik sistemine açılma, entegre olma şeklinde değerlendiriyor. Oysa bu kredi kartı gerçeğine eşlik eden bir olguyu ise ya bilmiyor ya da gündeme getirmek istemiyorlar. Türkiye’de 1998 yılında kredi kartı kullanımına dayalı olarak dönen para 2 katrilyon iken, 1999’da 5 katrilyon oluyor. 2000 yılının ilk dokuz ayında ise 7 katrilyona çıkıyor. Esas vahim olanı şudur: Bu paranın beşte biri alışveriş için, beşte dördü ise nakit kredi çekimi amaçlı olarak kullanılmıştır. Birden fazla karta sahip olan vatandaş, birinden nakit kredi çekerek, diğerinin ödenmesi gereken asgari tutarı yatırıyor. Yani, bir yazarın da vurguladığı gibi plastik fantezi, plastik trajediye dönüşmüş durumda. 10 Teknolojik tekel, dünya finans pazarlarının finansal denetimi, doğal kaynakların tekelci kullanımı, medya ve iletişim tekelleri gibi gerçekleri göz ardı ederek, küreselci rüzgara kapılan ülkeler büyük bir ekonomik tufan yaşamaktadırlar. 1994 yazında, Meksika her şeyini doğru yapan bir ülkeydi. Bütçesi açık vermiyordu, binden fazla kamu şirketini özelleştirmişti, devletin müdahaleleri engellenmişti. NAFTA’ya katılmıştı. Özel sermaye akın ediyordu. Başkan Salinas, bütün ekonomi dergilerinin kapağında resmi basılan bir kahramandı. Altı ay sonra ise, Meksika tam bir çöküş içindeydi. 1995 yılının Nisan ayında 500 bin Meksikalı işini kaybetti. Ortalama satın alma gücü yüzde 30 azaldı. Ekim 1998’de Rusya yabancı alacaklılarına karşı yükümlülüklerini yerine getiremez olmuş, Malezya katı sermaye ve kur denetimleri getirmiştir. Küreselci dalgaya karşı gelecek tepkinin ne güçte olacağını ve ne kadar süreceğini kestirmek için daha çok erken. Şimdilik hoşnutsuzluklar tek başına ticaret rejiminde değil, uluslararası mali sistemin işleyişinde yoğunlaşıyor. 1960’lı yıllarda dünya ekonomisi, enflasyon düzeltmesi yapıldıktan sonra yılda yüzde 5 oranında büyüdü. 1970’lerde büyüme yılda yüzde 3.6’ya düştü. 1980’lerde daha da yavaşlayarak yılda yüzde 2.8’e geriledi ve 1990’ların ilk yarısında dünyamız yılda yalnızca yüzde 2’lik bir büyüme sağlayabildi. 20 yıl içinde kapitalizm büyüme hızının yüzde 60’ını kaybetti. 1973’ten 1994’e kadar bütün Avrupa’da, bir tek net yeni iş bile yaratılamadı. 1994’te Japonya’nın sanayi üretimi 1992’dekinin yüzde 3 altında kaldı. 1994’ün ortalarında 1995 için büyüme öngörenler 1995’in ortalarında büyümemiş bir Japon ekonomisiyle karşı karşıya kaldılar. Aile yapıları her yerde çözülüyor. Sadece Japonya boşanma ve evlilik dışı çocuk yapma eylemine meydan okuyor. Bütün dünyada 20-25 yaş grubu bekar annelerin doğum oranında 1960’dan 1992’ye gelindiğinde hemen hemen iki kat, 15-19 yaş grubunda ise dört kat artış meydana geldi. Amerika’da 25-39 yaş grubu arasındaki bütün erkeklerin yüzde 32’si 4 kişilik bir aileyi sefalet çizgisi üzerinde tutmaya yetecek kadar kazanamıyor. Türkiye’de de fakir aile babaları, çocuklarını beslenme ve bakım için devlet yurtlarına bırakmaya başladı. Tüm gelişmiş ülkelerde, göç karşıtı hareketler mantar gibi bitmektedir. 1995 Fransız başkanlık seçimlerinde aşırı sağın adayı Le Pen, mavi yakalılardan yüzde 22 oranında oy aldı. Temelinde Fransa’dan 3 milyon göçmenin dışarı atılmasını savunan bir propagandayla toplam oyların yüzde 15’ini elde etti. Avrupa’da gösterilen filmlerin yüzde 80’i Amerikan yapımı filmlerdir. Buna karşılık ABD’de gösterilen filmlerin sadece yüzde 1’i Avrupa filmidir. Fransa’da Fransız filmleri piyasası 10 yılda yarı yarıya küçülürken, 1994 yılında Fransa’daki en iyi ilk beş film Amerikan filmiydi. Kendi ulusal miraslarını korumak isteyen küçük ülkeler ciddi biçimde endişe etmektedirler. Bu konu Avrupa Ortak Pazarı Başkanı olduğu sırada Delors tarafından da dramatik bir biçimde dile getirilmiştir. “Amerikalı dostlarıma bir soru sormak isterim: Bizim var olma hakkımız var mıdır? Geleneklerimizi, mirasımızı, dillerimizi korumaya hakkımız var mıdır? Özgürlük savunması içine, her ülkenin görüntülü ve sesli iletişim araçlarını kendi kimliğini korumak için kullanması dahil midir?” diye soruyordu Delors. Meksika’daki isyanın öncüsü ve sözcüsü Komutan Yardımcısı Markos, “Küreselleşmeyi iki devrim, teknolojik ve informatik devrim mümkün kıldı ve mali iktidar 11 tarafından yönlendirildi. Teknoloji ve informatik mesafeleri ortadan kaldırdı, sınırları geçersizleştirdi. Eğer, teknoloji ve informatik dünyayı birleştiriyorsa, mali iktidar dünyayı parçalara ayırıyor. Küreselleşme dördüncü dünya savaşıdır ve tüm gezegene yayılmış bir tahrip, ıssızlaştırma ve yeniden düzenleme mekanizmasıdır” diyor. Ben, küreselleşmeye her zeminde ve koşulda mutlak karşı olan veya sorgusuz sualsiz kabul etmek isteyen birisi olmak istemiyorum. Alvin Toffler’ın geleceğe yönelik fantezileri kadar, Dani Rodrik ve Meksika’daki Komutan yardımcısı Markos’un düşüncelerine de dikkat etmek gerekmektedir. Türkiye’de bir beyin veya kalp cerrahından evrensel ölçülerde ameliyat yapmasını talep ederken, iş bu cerrahlara maaş ödemeye geldiğinde Afrika düzeyinde yerel ölçüyü esas alarak 300-400 dolar civarında ücret vermek bazılarını rahatsız etmelidir. Eskiden “Oku da adam ol!” derdik, bugün Üniversite mezunlarının işsizler içindeki oranı hızla artmaktadır. Artık “oku da işsiz ol!” demeye başladık. Okullarda, T.C. İnkılâp Tarihi dersinde “Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir millet” olduğumuz anlatılırken bir öğrenci kalksa 200 dolar civarında maaş alan öğretmenine “öteki Türkiye ile zengin Türkiye” ne oluyor diye sorsa, öğretmenin buna vereceği cevabı doğrusu merak ediyorum. Ankara’da Kızılay veya Tandoğan Meydanı’nda binlerce insan, “Açız!”, “Geçinemiyoruz!” diye bağırırken, son 10 yılda bu milletin 115 milyar doları hortumlanarak buharlaştırılmıştır. Küreselleşme adı altında uygulanan politikalar serbest piyasa yerine serbest hırsızlığa ve yolsuzluğa dönüşmüştür. Türk toplumunun son günlerde kullandığı kelimeler ilginçtir. “Mesih”, “Kurtarıcı”, “Efsane Geri Dönecek”. Krize giren ülkelerin insanları, ya dışarıdan kurtarıcı arıyor ya da Bulgaristan örneğinde olduğu gibi tarihin, krallıktan cumhuriyete, parlamentoya ve demokrasiye şeklinde ilerleyen tekelini geriye, geçmişe çevirerek kurtuluşu geçmişte kaldığı varsayılan yönetici tipi kralda arıyor. Bulgar halkına, “Kralı neden destekliyorsunuz?” diye sorulduğunda cevap enteresandır: “Kral aristokrat ve varlıklıdır. Bu nedenle, hırsızlık ve yolsuzluğa ihtiyaç duymayacaktır.” Türkiye’de bazıları senelerce Türkiye’nin Sovyetleşmesinden korktu. Türkiye soğuk savaş döneminde ideolojik olarak Sovyetleşmedi, fakat soğuk savaştan sonra ekonomik olarak ücretler bazında Sovyetleşdi. Bugün emeklilerin maaşı 100 dolar civarındadır. 100 dolar pahalı, Uzak Doğu’da çalışanlar 30 dolar alıyor diyerek ekonomik analizler yapanlar, emek daha ucuz diyerek Bulgaristan'ı yatırım alanı olarak gösteriyorlar. Bu kafayla devam edilirse birçok ulus, durumlarına çözüm önermek üzere “Kavgam” adlı kitap örneğinde olduğu gibi Milli ideologlar arama noktasına gelecektir. Siyaseti, sosyolojiyi, psikolojiyi ve tarihi dışlayarak küresel ekonomi iddiasında olanların ulusları birbirine boğazlatmasından korkuyorum. 12 TÜRKİYE’DE YAŞANAN SOSYAL ÇÜRÜME VE ÇÖZÜM YOLU Türkiye’de, kısa bir süre öncesine kadar herhangi bir bireye hayatın zorluklarını ve sıkıntılarını anlatmaya çalıştığınızda genellikle şu iyimser cevabı alabiliyordunuz: “Aman! Açlıktan kim ölmüş?” Bu cevap, ortalama her Türk vatandaşının “açlık korkusu” denilen korkuya sahip olmadığını ifade ediyordu. Oysa, geçmişte İrlandalıların, günümüzde Afrika ve Asya’daki insanların yaşadığı açlık, yürekleri parçalayan bir insanlık trajedisidir. Acaba, Türk toplumu yakın zamanlara kadar açlık korkusuna neden sahip değildi? 20.yüzyılın ilk çeyreğini peş peşe gelen dört savaş (1911 Trablusgarp, 1912 Balkan, 19141918 Birinci Dünya Savaşı, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı ) ile geçiren Türk toplumu, özellikle 1950 ve 1960’lı yılları tarımda gerçekleştirilen büyük atılımlarla geçirdi. Türkiye, tarımda kazanılan başarıların sonucu, dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden birisiydi. Geçen zaman içinde Türk toplumunun tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmesi gerekiyordu. Oysa, Türkiye sanayileşme sürecini istenilen ölçülerde başaramadığı gibi, çağın gereklerine uygun üretken bir tarımsal yapı da geliştiremedi. Sanayileşmenin ve üretken bir tarımsal yapı geliştirmenin ihmal edildiği bir ortamda, finansal hokkabazlıklar revaç gördü. Sosyal illüzyonistlerin ürettiği “Çağ Atlamak”, “Teşekkürler Türkiye”, “At Şişeyi Dön Köşeyi” sloganlarının eşliğinde Türkiye, kökleri toplumun dokularına derinlemesine nüfuz eden bir sosyal çürümeye doğru hızla yol aldı. Son bir yılda 1,5 milyon kişinin işinden olduğu Türkiye’de milyonlarca insan yarınlarına güvenemediği gibi derin bir “açlık korkusu” da yaşamaktadır. Osman Gazi Üniversitesi, Teknoloji Araştırma Merkezi tarafından yapılan “Türkiye Profili” konulu araştırmada, Türkiye’nin “en”leri belirlendi. 11 ayrı kategoride yapılan çalışmalar sonucunda “İstatistiklere göre Dünya Ligi’nin dibindeyiz, sürünüyoruz” yorumu yapıldı. Türk Metal Sendikası’nın aylık yayın organı Türk Metal dergisinde yer alan araştırmadaki bazı veriler şöyle: * Yüksekokul mezunları arasında işsizlik oranı en yüksek ülke. * OECD’ye üye 29 ülke içinde 25 yıldır enflasyon şampiyonu. * Dış ticaret açığında dünyada 2 nci sırada. * Kayıt dışında 16,5 katrilyon TL ile birinci. * TL en çok değer kaybeden para. * Günde 12 ölü ile trafik kazalarında Avrupa birincisi. * UNICEF’e göre en katı çalışma mevzuatına sahip. * Sağlığa en az para harcayan 35 ülkeden biri. * 22 milyon tiryaki ile en çok sigara tüketen 22 nci ülke. * Mahkemelere intikal eden davalar Avrupa’da sonuçlandırılırken bu oran Türkiye’de yüzde 39’larda kalıyor. yüzde 95 oranında 13 * Yüzde 4,4 olan kadın milletvekili oranıyla, en kötü orana sahip ilk on ülke içinde yer alıyor. * Nüfusun yüzde 20,2’si sosyal güvenceden yoksun. * 1 milyon sokak çocuğu ve 6 milyon çocuk işçi var. Sokak çocuğu ve çocuk işçi gerçeğine eşlik eden daha acı bir gerçek var: Manisa’da 2 yaşındaki Merivan, doktor raporlarına göre “açlıktan ölen ilk Türk” olarak kayıtlara geçti. Surlara korkusuzca tırmanan Ulubatlı Hasan ve düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin nasıl tarih kitaplarında yerlerini almışsa, açlıktan ölen ilk Türk de tarih kitaplarında yerini alacak mı ? Türk basınının saygın yazarlarından Bekir Coşkun, “Sana Koşardım Merivan” başlıklı yazısında şunları yazdı: “Aslında ahmak ahmak başka bir şeyler yazacaktım bugün Merivan... Kafamı kuma gömüp, deve mi, kuş mu olup... Yoksa ikisinin ortasında durumu idare edip, bir başka şeyler yazacaktım. Sakalı uzamış, yanakları çökmüş, soluk yüzlü babanın kucağında senin fotoğrafını görmeseydim, doğrusu keyfim de yerindeydi. Şöyle yazardım diyelim: “Seve seve, ekonomiyi patlattı...” Neyi patlattı, nasıl oldu?.. Herkes mağazalara koşup birer pantolonmantolon alınca ekonomi patlıyorsa, niye daha önce koşup ikişer-üçer pantolon-mantolon almadık?...Bunları düşünmeden, sırıtarak, arsızca, tek ayağımın üstünde zıplaya zıplaya, arada bir “Patlattık, patlattık” diye tempo tutarak yazacaktım Merivan. Ya da: “Işık gözüktü... ” O an yalakalığım da tuttu mu ... Yazının içine “Başbakan’ın koşar adım merdivenleri ikişer ikişer çıkıp, masanın üzerinden zıplayarak yerine oturduğunu ve ışığın gözükmesini sağladığını” koyardım. Ama Merivan ... fotoğrafının altındaki iki satıra takılıp kaldım: “Manisa’da 2 yaşındaki Merivan, doktor raporlarına göre açlıktan ölen ilk Türk olarak kayıtlara geçti... Doğrusunu istersen, eğer bilseydim, yolların uzunluğuna bakmaz sana koşup gelirdim Merivan ... Ceketimi üzerine örterdim. Sana şekerli su getirirdim. Başını kollarımın arasına alır, bedenine sımsıkı sarılır, seni asla bırakmazdım. Ama senden haberim yoktu. Ben buralarda “Seve seve pantolon-mantolon satışlarının artması ile ekonominin nasıl patladığına” bakıyorum. Ya da; bir sürü basiretsiz-görgüsüz-hırsız- ama kurnaz-açıkgöz-cingöz adamın ağızlarının içine bakıyorum ki, onlara nasıl yalakalık yapsam. Senden haberim yoktu Merivan. Bilsem sana koşarak gelirdim. Sana şekerli su getirirdim. Saçlarını okşar, belki de hiç oyuncak tutmamış ellerini öper, sana sımsıkı sarılırdım. Asla bırakmazdım seni. Özür dilerdim senden ... Özür dilerdim Merivan...” Yaşadığımız bu derin kriz ortamında bazıları, umudu korumak adına acı gerçeklerimize sırtımızı dönmemizi ima etmektedir. Kriz öncesi dönemde dolar bazında aldıkları yüksek ücretlerin mutlu havasında “gustosal” düşünceler üretenler, ücretlerine her ay ortalama yüzde 3-4 oranında zam yapılan memurları bugünkü krizin sorumlusu olarak göstermektedirler. “Kavgam” adlı kitabın yazarı, ülkesinin sorunlarından nasıl Yahudileri sorumlu tutmuşsa, Türkiye’de de bazıları, memurları krizden sorumlu tutmaya başlamıştır. Almanya’nın geçmişindeki krizinden masum Yahudiler nasıl sorumlu değilse, Türkiye’deki krizden de memurlar sorumlu değildir. “Bankaların hortumlanması” sonucu gasp edilen 17 milyar dolar, memurlara bir yılda ödenecek maaş boyutundadır. Türkiye’de nüfusun ilk yüzde 20’lik dilimi milli gelirden yüzde 55’lik pay alırken, nüfusun en alt yüzde 20’lik dilimi yüzde 4,7 pay aldığı için Türkiye gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada beşinci sıradadır. 2000 yılının ilk altı ayında faiz ödemelerinin bütçe içindeki payı yüzde 43’ten, yüzde 55’e çıkarken, maaş ve ücretlerin yüzde 28’den, yüzde 20’ye gerilediğini birilerine hatırlatmak gerekmektedir. DPT’nin hazırladığı rapora göre, Türkiye’de nüfusun yüzde 38’i, temel 14 gereksinimleri için günlük 1,5 dolar harcayamıyor. DPT’nin bu rakamları 66 milyon nüfusu bulunan Türkiye’de yaşayanların yaklaşık 25 milyonunun yoksul olduğunu ortaya koyuyor. Bekir Coşkun’un belirttiği gibi, herkes mağazalara koşup birer pantolon-mantolon alınca, birileri,“ekonomi patladı” diye yazıyor. Niye daha önce koşup ikişer-üçer pantolonmantolon almadık ? Ünsal Oskay, “Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım” adlı kitabında, yaşadığımız krize çözüm olabilecek şu çarpıcı öneriyi yapmaktadır: “... Jules Verne’nin romanlarından bile hemen anlaşılacağı gibi, 19.yüzyılın üçüncü çeyreğinden beri dünyamız, özellikle sanayileşmiş ülkelerde ve bu sürece yeni giren bizim gibi ülkelerde de son on, onbeş yıldan beri gitgide yoğunlaşarak, “mühendis kafası” ile yönetildi, yönetilmekte. Daha düne kadar kimsenin ummadığı değişimlerin oluştuğu Sovyetler Birliği’nde olup bitenlere bakınca, bizde, yakınlarımızda olanlara ve yakında olacak gibi görünen yeni gelişmelere bakınca, toplumların yönetiminde artık yalnızca mühendislerin, ekonomistlerin değil, işlerin insan açısından siyasal, kültürel, felsefi boyutlarını da fark edebilecek geniş kültürlü insanların devreye girmesi gerektiği anlaşılıyor. Bunda büyük yarar var, yarar olacağı anlaşılıyor. Mühendis kafası, geleneklerden, zihniyet kalıplaşmalarından kopabilmek bakımından iyi ise de, geniş kapsamlı ve detaylı düşünme yönünden, insana ve toplumsal hayata ilişkin sorunların yalnızca sayısal/nicel değerlendirmelerle kavranamayacağını fark etme bakımından sakıncalıdır, yetersizdir...” Türkiye’nin yönetim eliti kompozisyonunda son yirmi yılda çok ciddi değişimler yaşanmıştır. 1980 öncesinin yönetim eliti kompozisyonunda, Mülkiyeliler, ağırlıklı bir role sahip bulunurken, 1980 sonrasında ise Ünsal Oskay’ın da belirttiği gibi, Mühendisler, ağırlıklı bir rol edinmişlerdir. İşin aslına bakılacak olursa; belirtilen her iki dönemde de yönetim eliti kompozisyonu sağlıklı olmamıştır. 1980 öncesinin yönetim eliti kompozisyonunda ağırlıklı yer edinenler, kendilerini zihinsel kalıplaşmalardan kurtaramamış, 1980 sonrası yönetim eliti kompozisyonunda ağırlıklı yer edinenler ise kendilerini toplumsal gerçek ve gelişmelerden kopuk sayısal verilere mahkum etmişlerdir. Türkiye, mevcut yönetim eliti kompozisyonu aracılığıyla sorunlarına çözüm bulamayacaktır. Geniş kültürlü insanların devreye girmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu noktada, siyasi partilere büyük görevler düşmektedir. Siyasi partiler, medyatik manipülasyonlara dayalı “cilalı imaj” sahibi kimseleri siyasete devşirme alışkanlığından süratle uzaklaşmalıdırlar. Medyatik beş, on kişi el ele verip, “Kanarya Sevenler Derneği” kurar gibi yeni siyasi oluşumlar başlatıyorlar. Ortalıkta, yeni olduğunu iddia eden çok sayıda siyasi oluşum olmakla birlikte, yeni bir siyasete rastlanmamaktadır. Yeni olduğunu iddia eden bir siyasi oluşum, öncelikli olarak “itiraz kültürü” ne ağırlık vermelidir. Açlıktan ölen ilk Türk gerçeği, Türkiye’nin IMF’ye en fazla borcu olan ülke olması, İngiltere yüzde 1,8’lik yıllık enflasyon oranıyla son 38 yılın en düşük enflasyonunu yaşarken, Türkiye’nin 2001’de yüzde 60’ların üzerinde yıllık enflasyon yaşaması, kayıt dışında 16,5 katrilyon lira ile ülkemizin birinci olması gibi konulara birilerinin itirazının olması gerekir. Siyasette yaşanan ve buradan giderek topluma yayılan itiraz kültürünün eksikliği, yaşadığımız toplumsal çürümeyi daha da derinleştirmektedir. Psikiyatri Profesörü Nevzat Tarhan, itiraz kültürünün eksikliği ve bunun toplumumuz açısından ortaya çıkardığı durum konusunda şunları söylüyor: “ ... Toplum olarak itaat kültüründen geliyoruz. Yani sorunların çözülmesi için toplum, kendisi çabalamak yerine, Türkiye’yi yönetenlerden bekleme eğilimi var. “Sorma, düşünme, itaat et!” Bu Mezopotamya kültürü. Ve bu kültür aileden başlıyor. Anne-babaların çocukları “sorgulamadan” yetiştirme tarzı var. Bu nedenle sorunlar karşısında umursamaz, hissiz ve 15 heyecansız gibi görünüyorlar... Sorunu daha çok aile içerisinde, eşlerine ve çocuklarına tepkiye dönüştürüyorlar. İçkiye, sigaraya yönelme fazla oluyor. Adi suçlar ve hastalıklar artıyor. Şimdi yapılan sosyal araştırmalar, kaygı düzeyinin genel olarak yükseldiğini gösteriyor. Bizim toplumun bir özelliği de şu: Kendisi alkolik de olsa, suç da işlese, yalancı da olsa; kendini yönetenlerin dürüst olmasını istiyor. Bizim toplumun ilginç bir özelliği bu ...” Latin Amerika’nın en ünlü denemeci politika yazarı Eduardo Galeano, “Sosyal çelişkiler hiçbir zaman bu yüzyılın sonunda olduğu kadar evrenselleşmemişti... İnsanlığı kaçınılmaz bir felakete götüren sistemin mahkumları mıyız ?” sorusuna şu cevabı vermektedir: “Çok uluslu sanayi tekellerinin bugünkü yaptıklarını, bir eliyle verip öteki eliyle geri aldıklarını, dünyanın büyük finans ve ticaret merkezlerinin hangi vahşi mekanizmayla çalıştığını görseydi; Drakula kesinlikle büyük bir aşağılık kompleksine kapılır ve bütün yaptıklarının bunların yanında bir hükmünün olmadığını anlardı. Sistemin insana ve doğaya karşı yıkıcı davrandığı doğrudur. Güney ülkelerini sermayenin globalleşmesi süreci içine almak konusunda mahvedici bir rekabet hüküm sürmektedir. Parola, “En iyi kim sürünür” dür. Sonuç, mutlak düşük ücret ve çevreyi kirletme keyfiyetidir. Bu, insanları yalnızlığa, korkuya, umutsuzluğa ve sıkıntıya mahkum eden bir sistemdir. İnsanlar arası dayanışma ilkesini yok eder. Bizi, başkalarını düşmanımızmış gibi görmeye zorlar. Bizleri, yaşamın galibi az, mağlubu çok bir yarış pisti olduğuna inandırır. Ruhları zehirleyen bir sistemdir o. Amaçlarımız gasp ediliyor. Nasıl sorusuna takılıp kaldığımız için, ne ve niçin sorularını hiç sormuyoruz. Oysa biz kaybolan duyguları geri kazanmak, yaşamın tadına varmak zorundayız. Batı’da özgürlük adına eşitliğin, Doğu’da eşitlik adına özgürlüğün kurban edildiği manasında bir paralellik var. Eşitlik ve özgürlük birliğinin yeniden kazanılması söz konusudur. Eşitlik ve özgürlük ikiz kavramlar olarak doğmuş, zorla koparılmışlardır. Arzu ettiğimiz şey onların buluşmasının güzelliğini yeniden elde etmektir. Etik ve estetik birbirinden bugünkü kadar hiç uzaklaşmamıştır... İnsanın meşru savunma hakkına inanıyorum. Eğer kişi, ruhunu şiddet ve korkuyla doldurup, zehirleyen egemen bir kültürün tehdidi altında olduğunu görüyorsa, buna karşı kendini savunma hakkı vardır. Kimliğini yok eden dominant bir kültür varsa, senin de meşru direnme hakkın vardır. Ben insanda, para tutkunu bu çirkin fotoğraftan kendini kurtarabileceği gizli bir cevher bulunduğuna inanıyorum. Biz paradan daha fazlayız. Yüzyılın sonunda para tapıncının evrenselleştiği bir noktaya gelindi. Açgözlülüğe dayanan, tüm insanları ve ülkeleri aşındıran bir değerler sistemi kutsallaştırıldı. Ben bir meta olmayı reddediyorum. Fiyatı olmayan şeylerin değerinin de olmayacağı düşüncesini reddediyorum. Şair Antonio Machado, “bazı ahmakların fiyat ile değeri karıştırdıklarını daha 30’lu yıllarda söylüyordu. Yarım yüzyıl sonra bugün herkes karıştırıyor. ” Türk toplumu –yukarıda belirtildiği gibi- yakın zamanlara kadar, “Aman! Açlıktan kim ölmüş” derken, günümüzde ise “Allah, insanı açlık ile terbiye etmesin” temennisine sarılmaktadır. Milyonlar, olası bir kitlesel aç kalma tehlikesiyle dansını yapmaktadır. Türkiye’de fiyat ile değeri karıştıran bazıları, televizyonlarda yer alan 2001 yılı Ramazan ayı görüntülerini hafızalarının bir yerine not etmelidirler. 2001 yılı ÖSS’de 9000 öğrenci 0 (sıfır) almayı başarmış! Ortalama cevap oranı Matematik sorularında 7, Fen sorularında 4, Türkçe’de 20, Sosyal grubunda 13 olmuştur. Serdar Turgut, “Durum genel olarak vahim” başlıklı yazısında, eğitimli insan konusunda tehlikeli bir gelişmeye dikkat çekti: “ ... Çok vahim bir olayla karşı karşıyayız. Bunu görmek, söylemek, meselenin üzerine gitmek, açıkça yaşanmakta olan bu olayın ayıp olur diye üstünü örtmekten vazgeçmek gerekiyor. İnsanların beyinlerine ne oldu bilmiyorum ama şurası bir gerçek ki, genelde müthiş 16 bir aptallaşma süreci yaşandığı kesin... Okumayı sevmeyen, hatta okumaya düşman olan bir kültürümüz var. Eğitim sistemi dökülüyor. Ve fakirlik yaygınlaştıkça cehalet de doğal olarak artıyor. Bilgili, birikimli insanların sistemden yedikleri darbe sonucunda fakirleşmeleri de, onların normal olarak verdikleri tepkileri değiştirdi. Rasyonel düşünce, yerini irrasyonel sinirliliğe terk etti... Tekrar ediyorum. Türkiye’nin geleceği büyük tehlikede. Düşünme olayı ülkede tamamen bitmek üzere. Okumuş-yazmış çoğunluk, düşünme deyince yarın borsada ne olup biteceğini hesaplamayı anlıyor. Hisse senedi idiot savantlarıyla doldu ortalık... Ekonomik kriz geçecek. İnsan malzemesi sorunu ise kalıcı ve daha da büyüyecek. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini de bu tehlikeye atacak. ” Çözüm; meta olmaya itiraz ederek, insani değerlere sarılmaktan geçmektedir. 17 GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMAK! Türkiye’de görevini kötüye kullanmış kişilerin gözaltına alındığına dair haberlere, çok sık olmasa da televizyon ve gazetelerin haberlerinde rastlıyoruz. Bu ülkede, herkesten ve her kesimden daha fazla görevini kötüye kullanmış olan yönetenlerdir. Şimdi açıklayacağım tablo bu durumu net olarak ortaya koymaktadır: * Türkiye, en iyi borçlanan ülke ödülünü Paris’te aldı. * Gelir dağılımı adaletsizliğinde dünyada beşinci. * Yolsuzluk ve rüşvetin yaygınlığı açısından dünyada dördüncü. * borçlu ülke. İç ve dış borçların gayri safi milli hasılaya oranı açısından en tehlikeli üçüncü * Yaşam standardı açısından Yunanistan’ın 64 basamak altında. * Bütçenin yüzde 50’sini faize yatıran bir devlet. Türk toplumu, görevini kötüye kullanan yöneticiler gerçeği karşısında, her gün fakirleştiği gibi, ruh sağlığını da kaybetmiştir. Stres konusunda yapılan bir araştırmanın sonucuna göre; Türk toplumu dünyanın en stresli toplumu olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’de gençlerin yüzde 90’ından fazlası ülkeyi terk etmek istemektedir. Geçen yıl, Amerika’dan “yeşil kart” almak için Türkiye’den 165 bin kişi başvururken, bu yıl yüzde 900 artarak 1,7 milyon kişi Yeşil Kart almak için Amerika’ya başvurmuştur. İnsanların, kendi ülkesinden böylesine yoğun bir şekilde kaçma isteğine, ancak soğuk savaş döneminde “demir perde” diye adlandırılan ülkelerde rastlanabiliyordu. “Cennet Vatan Türkiye” diye adlandırılan ülke, kaçılması gereken bir coğrafyaya dönüşmüştür. Türk toplumuna, 1980’lerin başında, dünyaya açılıyoruz denildi. Geldiğimiz nokta dünyaya açılmak yerine, faiz ve borca açılmak olmuştur. Uzunca bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfuz alanı ve yönetimi altında bulunan Orta Avrupa ve Balkan toplumlarının önemli bir bölümü günümüzde, Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda hızla ilerlerken, Osmanlı İmparatorluğu’nun asli unsuru olan Türk toplumu ise Avrupa Birliği’ne üyelik gerçeğinden hızla uzaklaşmaktadır. Türkiye’de yöneticiler, görevini en fazla gelir dağılımı noktasında kötüye kullanmıştır. Nüfusun ilk yüzde 20’lik dilimi, milli gelirden yüzde 55 pay alırken, en alt yüzde 20’lik dilim ise yüzde 5 civarında bir pay almaktadır. Yaşanan son krizden sonra, “65 milyon insan olarak aynı gemideyiz, el ele vererek krizden kurtuluruz” şeklinde çağrılar yapılmaktadır. Oysa Türkiye 65 milyonun aynı gemide olduğu bir ülkeden ziyade, “Öteki Türkiye”, “Zengin Türkiye” şeklinde iki vagondan oluşan bir trene benzemektedir. Kompartımanlaşmış bir Türkiye’den kurtuluşun yolu her şeyden önce nimetlerin ve külfetlerin topluma eşit dağıtılmasından geçmektedir. Kelimenin tam anlamıyla, “düzenin yabancılaşması” durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Parlamentoda, toplumun bir kesiminin karşı çıktığı yasa görüşülürken, bu yasayı 18 protesto edenlerin toplandığı meydana gaz bombası ve kar maskeli özel timler gönderilmektedir. Toplumu, Kasım 2000 ve Şubat 2001’de krizden krize sürükleyenler, görevlerini kötüye kullandıklarını itiraf etmek yerine, “biz iktidardan gidersek kaos olur” diye toplumu korkutmaya çalışıyorlar. İzmir’de 1926 yılında Atatürk’e suikast yapılacağı kendisine söylendiğinde, dünyanın tanıdığı en karizmatik şahsiyetlerden birisi olan Atatürk, ben gidersem benden sonra kaos ya da tufan olur diyerek birilerini korkutmak yerine, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” demiştir. Atatürk gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış, modern devlet kurmuş bir şahsiyet, kendisini topluma, naçiz ve fani olarak lanse ederken, ülkeyi, IMF’ye, faize, borca, yolsuzluğa, talana ve yoksulluğa mahkum edenler ise kendilerini topluma vazgeçilmez olarak göstermektedirler. Borç, faiz, devalüasyon ve enflasyon sarmalında çırpınan Türk toplumunda yaşam, coşku ve sevinç kaynağı olmaktan çıkarak, bir görev haline gelmiştir bu yangın yerinde. Türkiye’deki ekonomik yangının boyutlarını toplum tam olarak bilmemektedir. Örneğin, bütçe açığını ve borçlanmayı daha düşük göstermek için, Sayıştay’ın “görünmez borçlar” diye ortaya çıkardığı borç yöntemine baş vurmuşlardır. Bu nedenle, toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden birisi şeffaflıktır. Osmanlının reayası köylü, Cumhuriyet’in vatandaşı olduktan sonra, milletin efendisi olarak tanımlanmıştır. Son 10 yılda toplumun 115 milyar dolarının hortumlanmasının üzerinde durulmazken, ekonomik krizden tarımdaki sorunlar sorumlu tutulmaktadır. Bir gecede tarımda reform yaparak milyonlarca “baldırı çıplak” yaratmak isteyenler bu durumu içlerine nasıl sindiriyorlar, bunu anlamak son derece güçtür. “Tarımda reform yapmak” ile “tarımı çökertmek” farklı şeylerdir. Yakın zamanlara kadar, kendi kendisini besleyen 7 ülkeden birisi olan 65 milyonluk Türkiye, önümüzdeki dönemde açlık sorunu yaşar ise buna hiç kimse şaşırmasın. Geçmişte, orta sınıfı çökerttiler, bugün tarımı, belki yarından da yakın bir zamanda devletin çöküşünü ilan edecekler. Moratoryum ilan etmeyi düşündüklerini itiraf etmediler mi? Toplum yalanla zehirlenmektedir. Dövizi çıpaya bağladık dediler, dolar 14 ay sonra dizginlenemez hale geldi. Ek vergi yok dediler, şimdi keyfi ek vergiler salıyorlar. Şeffaf yönetim kuracağız dediler, “görünmez borçlar” icat ettiler. İstikrar getireceğiz dediler, istikrarsızlığın kaynağı haline geldiler. Ekonomide kurtuluş savaşı verdiklerini söylüyorlar. Bizim bildiğimiz kurtuluş savaşları, işgalci güçlere karşı yapılır. Ekonomide kurtuluş savaşı yaptıklarını söyleyenler, hangi işgalci güç ya da güçlere karşı savaştıklarını neden söylemiyorlar? Ekonomide kurtuluş savaşı verdiklerini söyleyenler, ekonominin başkomutanlığını kendileri yapmıyorlar. Bugün Türkiye’yi yönetenler, “yap-işlet-devret başkomutanlık modeli”ni icat etmişlerdir. Bakanlara ve milletvekillerine konuşmayın talimatı verilmektedir. Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Meclis’in milletvekilleri, savaş devam ederken her şeyi konuşup, tartışırken; günümüzde ise derin bir sessizlik egemendir. Yaratılmak istenen mezarlık sessizliği, bu krizi aşmaya katkıda bulunmaz, olsa olsa kifayetsiz muhterislerin iktidarını sürdürmelerine katkıda bulunur. 19 MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ Türkiye, herkesin kabul ettiği gibi yakın tarihinin en büyük krizini yaşamaktadır. Krizin ortaya çıkardığı kaos atmosferinde ise herkes kenarda durup “Benim suçum değil ki,bunu yapan sizdiniz, benim suçum yok” diyerek başkalarını suçlamaktadır. Suçlanan kesimlerin en başta geleni ise siyaset kurumudur. Bazılarına göre, Türkiye siyasetten kaynaklanan bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Tespiti bu şekilde yapanlar çözümü ise, ya siyasetin kendini yenilemesinde ya da teknokrat bir hükümetin kurulmasında görmektedir. Türkiye’nin bir siyaset ve ekonomi krizi yaşadığını kimse inkar edemez, ama bunlardan daha önemlisi Türkiye derin bir toplumsal varoluş krizi yaşamaktadır. Bu toplumsal varoluş krizi görmezden gelinerek siyaset ve ekonomiye yönelik düzenleme arayışları arzulanan sonucu ortaya çıkaramayacaktır. Yaşadığımız derin toplumsal varoluş krizinden dolayı sadece siyaset değil, herkes suçludur. Bu noktada, toplumsal yapımızdan bazı kesitler sunarak hepimizin suçlu olduğuna haklılık kazandırmak istiyorum. * diyenler, Hayatın gerçeklerini ve yarını hiç düşünmeden “Abi ! ne iş olursa yaparım” * Uzun zamandır yıllık karının yüzde sağlayan işadamları, 60’ını faaliyet dışı (faiz) alanlardan * Toplumsal sorunları, siyasal, ekonomik, kültürel v.d. optiklerden bakarak değerlendirmek yerine, “Sallandıracaksın üç beş kişiyi” diyerek çözüm arayanlar, * Her seçimde oy veren ve sonra düşünerek “Hay! o partiye oy vereceğime elim kırılsaydı” diyenler, * “Macit! beni otomobillendir”, “Şu anda antrenmandayım” reklamlarını hiç sıkılmadan izleyenler, * SSK ve devlet hastanelerini, özel muayenehanesine müşteri toplama merkezi olarak görenler, * Hakim, savcı, emniyet müdürü gibi üst düzeyde bürokrat tanıdığı olunca “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diyerek celallenenler, * Türkiye’nin sayılamayacak kadar fazla toplumsal sorunları karşısında sadece milliyetçilik, laiklik gibi iki üç konuya takılıp kalan sosyal bilimciler, * “Neremi, neremi ?” diyerek müzik pazarlayanlar, * Borsa ve döviz kurundaki hareketleri ekonomi zannedenler, * Yanında çalışan insana çerez parası kabilinde ücret ödeyen ama lüks eğlence merkezlerinde dudak uçuklatan bahşiş verenler, 20 * Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki hayat kadınlarına ve sokak çocuklarına iyi bir yarın düşünmek yerine, Taksim’e cami yapmayı öncelikli hedef olarak görenler, * “At-Avrat-Silah” üçlemesini Türk kültürü ve töresi diye anlayanlar, * Kırdan kente göç eden insanları çeşitli dernek çatıları altında toplayarak ortaya çıkan gücü şahsi çıkarları için pazarlayan siyaset tacirleri, * Önce doğuran sonra ise hayıflanarak “Şimdiki aklım olsaydı, seni hiç doğurmazdım” diyerek çocuğuna haykıran anneler, * dayatanlar, “Tek Yol Devrim”, “Huzur İslamdadır”, “Ya Sev Ya Terk Et” şeklinde çözüm * Okullarda uyuşturucunun yaygınlaşmasını, açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan insanların sorunlarını senelerdir tehlike olarak görmeyip, sadece siyasetteki aşırılıkları ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak değerlendirenler, * “Ya benim olacaksın ya da toprağın” diyerek, kendisini sevmeyen kişiyi öldüren şizofren aşıklar, * Dışarıda danışmanlık veya özel iş takibi yaptığı için odasının kapısını kapalı tutan, öğrencisinin yüzünü dersin dışında görmeyen hocalar, * Kitapları, tabanca ve mermilerin yanında suç aleti olarak sergileyenler, * Fakültelerin demode olmuş, dünya piyasalarına hitap etmeyen bölümlerini hiç düşünmeden tercih eden gençler, * Turizm sezonu gelince, “Helgalar Antalya’da erkek arıyor” diyerek, sapıkları tecavüze teşvik eden gazeteler, * Laila’daki fütursuz şaşaaya Newyork Times muhabiri dikkat çektikten sonra, toplumsal patlama korkusuna kapılanlar, * Türk Lirası, dünyanın en değersiz parası haline gelirken üzülmeyip, Galatasaray’ın yabancı bir takıma yenilmesini milli bir felaket olarak görenler, * * başkanlar, Serbest piyasayı, serbest hırsızlık ve talana çevirenler, Partileri her seçimde oy kaybettiği halde, istifa etmeyi aklına getirmeyen genel * Okulu yarıda bırakan çocuğuna, “Bizim parti iktidara geldiğinde sana bir iş buluruz” diyen babalar, Yaşadığımız derin toplumsal varoluş krizinin ortaya çıkmasında etkili olduğuna inandığım ve bir bölümünü yukarıda sıraladığım toplumsal hayatımızdaki örnekler ortaya bir sonuç çıkarmaktadır: Masum Değiliz Hiçbirimiz. 21 DÜŞÜNSEL SIKIŞMA Türkiye her alanda bir sıkışma yaşıyor. Ekonomi, borsa ve döviz kurundaki hareketlere indirgenirken; Türkiye’nin hemen hemen bütün sorunlarından taşra sorumlu tutulmaya başlandı. Türkiye’nin yaşadığı en büyük sıkışmalardan birisi de medyanın Türkiye’deki sorunları ele alma biçiminde yaşanmaktadır. Siyasi partilerin kongreleri “bayi toplantısı”na benzetilirken, özellikle görsel medyanın Türkiye’nin sorunlarını tartışmaya çağırdığı (hep aynı kişilerden oluşan) aydınların ve uzmanların tartışma programları da bir tür “bayi toplantısı”na benziyor. Türkiye’nin her yerde, hemen hemen her konuda konuşmaya can atan, düşünmeye ise en az vakit ayıran aydın ve uzmanları olduğu gibi, yıllardır sabırla ve büyük düşünsel emekler harcayarak fikri dünyamızı zenginleştirmeye çalışan aydın ve uzmanları da bulunmaktadır. Kaç siyasetçimizin ve medya mensubumuzun, Kemal Karpat, Cemil Oktay, Mehmet Ö. Alkan, Süleyman Seyfi Öğün ve Nurdan Gürbilek gibi medyatik olmayan ama kendi alanında özgün düşünceler üreten aydınlarımızdan haberi var? Kemal Karpat ‘ın Türk Demokrasi Tarihi, Cemil Oktay’ın Siyaset Yazıları, Süleyman Seyfi Öğün’ün Modernleşme, Milliyetçilik ve Türkiye, Nurdan Gürbilek’in Vitrinde Yaşamak, Mehmet Ö. Alkan’ın başta Osmanlı’da dünyevileşmeye yönelik tezleri olmak üzere sayılamayacak kadar çok olan çalışmaları birer kültürel oksijen değeri taşımaktadır. Son zamanlarda tekrar gündeme gelen taşra tartışmalarına yönelik olarak kitaplara göz gezdirirken, Süleyman Seyfi Öğün’ün, “Modernleşme, Milliyetçilik ve Türkiye” adlı kitabında yer alan, taşra ve şehir arasındaki çatışmaya yönelik ufuk açıcı tespitler dikkatimi çekti. Bu tespitlerden can alıcı olanlarını sizle paylaşmak istiyorum: “...1950’lerin sonlarına kadar şehirlerimiz, idari ve siyasi bir hayat küresinin rutinlerine takılı kalmış bir manzara ortaya koyarlar. Memurin edep dairesinde kalan sosyolojik bağlardan, şehirleri kamusal hayat tarzlarına doğru taşıyabilecek yapılanmalar da doğmamıştır. Memurlar ve orta sınıf meslekleri ifade eden kesimlerin (doktor, avukat,öğretmen vb.) hayat tarzları, kışın Şişli, Harbiye, Nişantaşı, Teşvikiye; yazın ise Moda, Fenerbahçe, Adalar mıntıkalarında kendi fersiz dolçe vitası içinde çökmüştür. İlber Ortaylı, İstanbul’un mahvoluşunun sorumluları olarak, sadece bu şehre yönelik göçün kahramanlarını değil, ondan daha önce, hemşehrilik ve kent bilinci taşımayan İstanbul’un sakinlerini hesaba katmanın gerekli olduğunu haklı olarak belirtiyor. Bu bağlamda, çok daha çarpıcı bir vurguyu, Atilla İlhan’da görüyoruz. Senaryosunu Atilla İlhan’ın yazdığı bir TV filminde Şükran Güngör’ün başarıyla canlandırdığı bir tip dikkatimi çekmişti. Bir memur zihniyetli mirasyedinin dünyasını temsil eden bu tip, kerli-ferli ve haza beyefendidir. Osmanlının klasik incelmiş terbiyesini Avrupailiği ile birleştirmiştir. Köşkünün yanından tren yolunun geçmesine ve her defasında evini sarsmasına bile aldırmaz. Sabahtan akşama kapalı perdeler ardında, taş plaklardan opera dinler. 1950’ler itibarıyla hızlanan alaturka sermaye birikiminin entrika dolu gelişmelerinin ve bunun yol açtığı ahlaki inhitatı (çöküşü) görmezlikten gelir. Tıpkı Çehov’un Altıncı Koğuş’undaki doktor kadar umursamazdır. Oysa karısı ve oğlu köşkün biran önce yıkılıp şantiye-rantiye diyalektiğinin çarklarına atılmasını isterler. Bu tiplemesinde Atilla İlhan, İstanbul’un dramatik çöküşünü anlatmak ister. 22 İstanbul ve tabii ki diğer büyük şehirler, 1950’lerden sonra, kitlesel bir göçün baskısına dayanamamışlardır. Necip Fazıl’ın benzetmesiyle, İstanbul’un boş tepelerinde çadırlar kurulmakta ve şehir, adeta bir Moğol muhasarası yaşamaktadır. Bunun sonuçları tabii ki, şehirlerin yağmalanması, kağıt ve ahşaptan mürekkep bir inceliğin yok olup gitmesidir. Şehirlerin yağmalanması, alaturka sermaye birikiminin belki de hiçbir yerde olmadığı kadar hoyrat ve yıkıcı yaşanmasına neden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Sermaye birikimimizin, taşralı kabalığı yeniden üreten karakteri ilginçtir. Sırasıyla “Kayseri”, “Adana”, “Karadeniz” ve nihayet “Güneydoğu” ağızlarının, bu sermaye birikiminin söylemini verdiğini belirtmeye bilmem gerek var mı? Adeta hepsinde İstanbul şivesine karşı gizli bir öç alış seziliyor. Yerellikleri ile övünen otogratik bir sermaye birikimi ile karşı karşıyayız. Sanki yüzyılların rövanşı oynanıyor. Taşranın merkeze yönelik birikimi, kamusal hayatın işlevliğini geriletiyor. Tarihsel kinlerin birikimi ile sermaye birikimi garip bir şekilde örtüşüyor. Buradan da Türk muhafazakarlığının yakıcı ve yıkıcı sonuçları doğuyor. Şunu da belirtmekte fayda var, alaturka sermaye birikiminin kazananları (yani particileri) ile kaybedenleri (yani plepleri), muhafazakar bir söylemin içinde hayatı anlamlandırıyorlar. Türk muhafazakarlığının şekillenmesinde tarihsel-kültürel birikimlerin yeniden üretilmesi gibi rafine bir işlevden ziyade, kökleri Osmanlı’ya uzanan ortodoksi-heterodoksi, merkez-kenar, resmi alan gayrı-resmi alan çatışmalarının doğasında yatan tarihsel duyguların rol oynadığını düşünüyorum. Kapitalist dünyaya periferileşme suretiyle eklemlenmemiz bu duyguları çarpıştıran bir iklimi ikmal etti. Cumhuriyet tecrübemizin jakoben radikalliği, çatışmayı günlük hayata taşıdı, ayrıca Osmanlı sembollerinin ve anlam kümelerinin ayakta kalan (daha çok da sallanan) son kalıntılarını tasfiye ederek ve bunun yerine yavan bir halkçılığı ikame etmeye çalışarak son tutunum çevrelerini de ortadan kaldırmış oldu. Bu tarihsel temizlik günlük hayattaki sıkıntıları katmerleştirdi. Kitlesel hayata geçişimiz ve sermaye birikimimiz günlük hayattaki boğuntuyu arttırdı ve kamusal hayatı mümkün kılan yolları tıkadı. 1980’lerdeki Alaturka liberal devrim ise, alışık olmadığımız, ama için için özlemini çektiğimiz tüketim kalıplarını hayatımıza soktu. Ahlaki inhitat (çöküş) son raddesinde yaşandı. Üretmeden tüketen varlıklar haline geldik. Teknolojik hayatın ve tüketim dünyası içinde “süreklilik”, “değişme” tartışmaları sadece dönüştü; imaj çağına uygun hale geldi. Besmeleyle çalışan bilgisayar disketleri, tesettür defileleri, üzerinde “Huzur İslamdadır” araba çıkartmaları bir süreklilik özlemini yansıtan çığlıklar olarak, erotik şovlara dönüşen defileler ve “Atam İzindeyiz” çıkartmaları ile yarışa girdi. Viski-çiğköfte cıvıklığı, bar alkolizmi; ziyaretçilere sadece ayran ikram edilen içkisiz ama batı tarzı iskemlesiz koltuksuz kokteyllerle yan yana ama eski ikirciklenmeleri de için için bileyerek birlikte yaşıyor. Türkiye’de süreklilik ve değişim arasındaki kısa devreleri modernleşme ve de özellikle bugünlerde pek revaçta olduğu üzere Cumhuriyet ve Kemalizm’e mal etmek beşinci sınıf bir idealist tarihçi açıklamasıdır. Benzer olarak Türk ilericilerinin yaptığı da budur. Onlar da hala bütün sıkıntıların kaynağını Osmanlı ve İslamda görmeye devam ediyorlar. Ne sürekliliği ne de değişimi etkin ve esenlikli kamusal hayat içinde başaramayışımızın sebebi Osmanlı’yı da, İslamı da, Cumhuriyeti de içine alan otokrasinin tarihinde yatıyor. Türkiye’de ne ilericiliğin ne de muhafazakarlığın ciddi ve derin anlamları olduğunu zannediyorum. Görünen ve geride kalan sadece estetik feri sönmüş, kısır rutinlere ve ayartıcıüretken olmayan hünerlere boğulmuş, günlük hayatımızın daha da çekilmez oluşuna yol açan, ilericilikten muhafazakarlığa, muhafazakarlıktan ilericiliğe yönelik çift katlı baskıların, müdahalelerin kıskaçlarıdır. Kamusal hayatı, üretkenlik değerini yaratamadan, alt yapıyı kuramadan tüketim hayatına geçmiş olan Türk homo-economicusunun ve onun Asya steplerinde başlayan, görkemli İslami bir imparatorluk kurmasıyla taçlanan, Cumhuriyetçiulusçu devletçilikten ve nihayet liberalizmden geçen macerasının kadimlik-ceditlik konusundaki hal-i pür melali de bundan ibarettir.” 23 Türkiye’de yaşanmaması gereken bir düşünsel sıkışma yaşanmaktadır. Düşüncelerimize derin anlamlar katmanın yolu; farklı düşünce ve seslere açılmaktan geçmektedir. TARTIŞMA ÖZGÜRLÜĞÜ VE DEMOKRASİNİN BEDAVACI TARAFTARLARI Türkiye’nin, içinde siyasal ve ekonomik krizi de barındıran toplumsal varoluş krizinden kurtulmasına katkı sağlayacak öncelikli şey, herkesin suçlu olduğunu kabullenmesidir. Bunu başardığımız zaman sorunun bir parçası olmaktan çıkarak çözümün katalizörü haline gelebileceğiz. Krizden çıkış için önceliğin “tartışma özgürlüğü” olduğunu belirtmek istiyorum. Türk toplumunun tartışmayan bir toplum olduğu iddiasında değilim. Son yıllarda televizyon programları, köşe yazıları ve kahvehaneler gibi kamuya açık yerlerde bir tartışma enflasyonu yaşanıyor. Tartışmanın bolluğu yaşanırken, çözümün kısırlığı ise önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor. Tartışıyoruz fakat çözüme bir türlü ulaşamıyoruz. Çözüme neden ulaşamıyoruz? Bunun nedeni bana göre basit: Kendimizi değil, başkalarını tartışmaya açmak ve tartışmaktan hoşlanıyoruz. Bu konuda bazı örnekler sergilemek istiyorum. Laiklik düşüncesine karşı çıkarak tartışan ve eleştirenler, bu düşüncenin karşısında yer alan paradigmayı ise tartışmak ve eleştirmekten imtina ediyor. İslami düşünceyi tartışan ve eleştirenler de aynı şekilde laik düşünceyi tartışmak ve eleştirmekten kaçınıyorlar. Taşrayı ve taşranın Türk siyasal hayatına etkilerini tartışan ve eleştirenler ise aynı hassasiyeti elitizm konusunda sergilemiyorlar. Elitizm konusunda eleştirel görüşleri olanlar da taşrayı kutsal ve dokunulmaz olarak görüyorlar. Bu durum sadece entelektüel konulardaki tutumlar için geçerli olmayıp, gündelik hayatımızdaki durumlar için de aynı tutum geçerlidir. Örneğin; baba, evde her şeyi tartışma ve eleştirme hakkını kendinde görür, oysa aynı hakkın anne ve çocuk için de geçerli olması gerektiğine inanmaz. Başkalarını tartışmaya ve eleştirmeye “evet” diyoruz, ama sıra kendimize geldiğinde yasakçı bir tutum sergiliyoruz. Belki, kendimizi dışarıya olduğundan farklı gösterdiğimiz için yasakçı tutumu bir zırh olarak kuşanıyoruz. “El alem ne der?” korkusu kendimizi ötekine açmaya ve anlatmaya engel teşkil ediyor. Kendimizi tartışmaya/tartışılmaya dahil etmeden başkalarını tartışarak ve eleştirerek; savunduğumuz düşüncenin arkasında her ne pahasına olursa olsun durmak yerine, rüzgar nereden esiyorsa buna göre duruş geliştirerek; “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olduğumuz için, söylediklerimiz ve yazdıklarımız ile hayat arasında derin bir uçurum oluşuyor. Şükrü Argın, Birikim Dergisi’nde, “Modern Zamanlarda Sözün Statüsü” başlıklı yazısında söz ile hayat arasında ortaya çıkan derin uçurumun nedenlerini şu şekilde açıklıyor: “...Sırtımızı dayadığımız duvarlar yıkıldı. Ayağımızı bastığımız zeminler kaydı. Elimizde tuttuğumuz haritalar yırtıldı. Sıkı baş dönmeleri yaşadık. Yön ve gerçeklik duygumuzu yitirdik. Hepsinden önemlisi, bütün bu karmaşa içinde ya da belki de daha doğrusu, bütün bu karmaşa yüzünden sözün gücüne duyduğumuz o köklü inancı yitirdik. Konuştuk konuşmasına, yazdık yazmasına ama, ağzımızdan ve elimizden dökülen sözler ile yaşadığımız hayat arasındaki boşluğu bir türlü dolduramadık. Üstelik, üzerine gitmek yerine, zamanla teslim olduk bu boşluğa. Yeniden sözün gücüne inanmak yerine, sözün ‘boş’luğuna, boşunalığına inandık. Niçin? Gerçekten de, söz, hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar sözde kalmamıştı sanırım. Oysa ilginçtir, hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar konuşmamıştı insanoğlu. Hiçbir zaman 24 şimdi olduğu kadar söze dökmemişti her şeyi. Eskiler az ama öz konuşurdu. Oysa şimdi biz, nefes almadan konuşuyoruz; aslında hiçbir şey söylemiyoruz. Modern hayatın baş döndürücü hızı içinde, bırakın karşımızdakilere kulak vermeyi, kendimizi bile dinlemeye vakit bulamadan yaşayıp gidiyoruz. Hiçbir şeye aldırmadan akıp giden hayata kapılmışız bir kere; durup söyleşmeye neredeyse hiç vaktimiz yok, sadece kendimize söylenip duruyoruz işte. Ve üstelik, şimdi söz ile hayat arasında hiçbir ilişki kalmamış gibi. Hayat akıp gidiyor, biz sadece konuşarak oyalanmaya çalışıyoruz o kadar. Sözün hayatı, hayatın sözü doldurduğu o eski günler sanki uçup gitti. Şimdi hayat söze, söz hayata hiç aldırmıyor...” Şimdi “hayat söze, söz hayata hiç aldırmıyor” olduğu için; değişmez, ezeli “böyle gelmiş, böyle gider” şeklindeki milli sözümüzü her tartışmanın sonunda daha fazla tekrarlamaktayız. Hepsinden önemlisi, ülkenin geleceği konusunda fikir üretmeyen, tartışmaya katılmayan ve risk üstlenmeyenlerin, ülkedeki siyasi, ekonomik ve sosyal filmin kopma noktasına geldiği bugünlerde herkesten fazla bağırıyor olmasıdır. Bu durum bana eski açık hava sinemalarındaki film izleyicisi bir grubu hatırlatıyor. Bu sinemalarda film izleyenler “biletliler” ve “biletsizler” şeklinde ikiye ayrılırdı. Film koptuğunda “makinist!, makinist!” diye en fazla bağıranlar da filmi bedava izleyen “biletsizler” olurdu. Ali Fuat Başgil, 1960 yazında Yeni Sabah’ta yazdığı yazılar yüzünden tutuklanıp hücreye konulduğunda “hayallerle bir sohbet”de bulunur. “İçimin vicdan levhasında iki hayal belirdi. Biri, şerrin ve şeytanlığın, diğeri hayrın ve insanlığın hayali. Önce şerrin hayali konuştu: - Sen, dedi, bittin, büyüdün, ihtiyar oldun, şu hayatın bir türlü manasını anlamadın, gittin. Bir şeyler öğrendim sanıyorsun. Fakat hayatı hiç öğrenmedin. Bunu, bari kalan ömründe öğren. Hayatın manası, yiyip, içip eğlenmektir. Mukaddes olan ömrü en keyifli bir şekilde yaşamaktır. Bunun için ne lazımsa yapmaktır. - Millet ve memleket meselesi sana mı kaldı? Senden evvel çokları bu işlerle uğraştı, ömürlerini senin gibi kahır içinde bitirdi. Düşün biraz: İstanbul’un en nefis yerlerinden birinde dayalı döşeli evin var. Baremin en yüksek maaşını alıyorsun. Sıfatın, mevkiin çoklarını imrendiriyor. Ne istiyorsun başka? Ye, iç, keyfine bak. İnsan dünyaya iki defa gelmez. Akan ırmaktan iki defa aynı su içilmez. -Peki, benim insan olarak vazifelerim yok mu? -Sen yat keyfine bak. O vazifeleri başka insanlar görsün. -Ömrünün sonlarında olsun, sözlerimi dinle: Ok gibi doğru sözlü olma. Seni yabana atarlar. Yay gibi eğri ol ki, seni elde tutsunlar. Muhitini kendine elbisen gibi giydir; aldat, yalan söyle, olduğundan başka görün. Düşündüğünden başka konuş. Millet işleri dediğin şeylerle satranç oynar gibi oyna... Bu sözler birer ok gibi ciğerime saplanmıştı. Öyle ya, önümde rahat bir hayatın imkanları dururken niçin başıma dert ve düşman topluyorum...” “Bunalmış ve içimi bir yeis pişmanlık bürümüştü. Yolumdan caymak ve kalan ömrümü şerrin dediği gibi sırf kendim için yaşamak istiyordum. Birdenbire hayrın ve insanlığın hayali seslendi: - Dur, karar vermeden beni de dinle. Ben şerrin ve şeytanlığın fikrinde değilim. Eğer onların fikri doğru olsaydı, insanlık bugün hala mağara hayatı yaşardı. İnsanlığın bugünkü terakkisi, temiz tiyniyetli insanların feragat ve fedakarlığı sayesinde olmuştur. 25 “Onlar hedonizma ve egoizma edebiyatı yapıyorlar. Feragat ve fedakarlığın değerini inkar ediyorlar. Bu meziyetlerin yüksek zevkinden seni mahrum bırakmak istiyorlar. Vatana ve insanlığa hizmet etmenin ve vazife duygusuna bağlı yaşamanın bir zevki vardır ki, bunun yerini fiziki zevklerden hiçbiri tutmaz. Tutmadığını sen kendin nefsinde duyuyor ve yaşıyorsun. Üzüntü ve keder gibi, rahat da izafidir. Başkalarına rahat gelen bir hayat, sana ızdırap kaynağı olur. İnsanlar hep aynı suyun demiri değildirler. Ve bereket ki, böyledir. Herkes şerrin öğütlerini dinleseydi, yeryüzünden rahat ve saadet kalkardı...” “Gittiğin yol, hayrın ve insanlığın yoludur. Ondan şaşma. Üzülme, sen mazlumların gönüllerinde yaşayacaksın...” Demokrasi, özgürlük ve daha iyi bir yaşam adına hiçbir şey yapmadan bu değerlerin “bedavadan taraftarı” olmak yerine; risk üstlenerek, kendimizin de tartışılmasına ve eleştirilmesine olanak sağlayacak özgür bir tartışma ortamına ülkemiz acilen ihtiyaç duymaktadır. 26 TÜRKİYE’DE EĞİTİM : CILK BİR YUMURTA ! Türkiye’yi yönetenler, 19.yüzyıldan beri eğitimi toplumsal ihtiyaç ve sorunların merkezine yerleştirerek, bu sorunu çözmek suretiyle her türlü sorunun çözülebileceğine inanmaktadır. Oysa gelinen noktaya bakıldığında, eğitim anlayışımızın kendisi, ciddi bir eğitime ihtiyaç duymaktadır. Ülkemizdeki hastalıklı alışkanlık ve anlayışlardan birisi, başarıyı sadece rakamlarla ilan etmektir. Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı 1927, ikincisi ise 1935 yılında yapılmıştır. 1927 yılında 13.648.000 olan ülke nüfusunun, Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılında 12 milyon dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Uzun sürmüş çok sayıdaki savaşlardan geriye kalan dul ve yetim ordusu niteliğindeki bu nüfusun yüzde 90’dan fazlası okuma-yazma bilmiyordu. Çünkü okul ve öğretmen yoktu. Prof.Dr.Mahmut Adem’in verilerine göre; Cumhuriyetin kurulduğu 1923-1924 öğretim yılında toplam 4.894 ilkokulda 341.941 öğrenci öğrenim görüyordu. 72 ortaokulda 5.905, 28 lisede 331’i kız 1241 öğrenci öğrenim görüyordu. Lise, hatta ortaokul, yalnızca kimi ayrıcalıklı kentlerde bulunuyordu. Nüfusun yüzde 90’ının yaşadığı 40 bin dolayındaki köyün yüzde 90’ında okul yoktu. Eğitim alanında bugün gelinen noktayı anlamak için Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine baktığımızda; 1997 yılı genel nüfus sayımı sonuçlarına göre Türkiye nüfusunun 62.606.157 olduğu ve 2000-2001 öğretim yılında okulöncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve yaygın eğitimde toplam 15.820.534 öğrenci, 543.277 öğretmen bulunduğu belirlenmiştir. Buna göre; ülke nüfusunun yüzde 25.3’ünü öğrenci, yüzde 0.9’unu öğretmen olmak üzere toplam nüfusun yüzde 26.2’sini öğretmen ve öğrenciler oluşturmaktadır. Türkiye’deki 15 milyondan fazla öğrenci ve 500 binden fazla öğretmenin toplam nüfusun yüzde 26’sına tekabül ediyor olması önemli bir sayısal gelişmedir. Bu boyuttaki öğrenci kitlesi, komşularımız Yunanistan ve Suriye’nin sahip oldukları nüfusa eşdeğerdedir. İflas etmeden önceki Mudurnu Tavukçuluk’un üretim hızıyla Türkiye’deki öğrenci sayısının artış hızı arasında pek bir fark bulunmamaktadır. Türkiye’de bazıları eğitimde nitelik boyutunu unutup, sayısal gelişmeyle mutlu olurken, ilkokuldan üniversiteye tüm eğitim tür ve düzeylerinde eğitimciler, veliler, öğrenciler büyük bir kaygı yaşamaktadır. Bazı uzmanlar, eğitimde nitelik ve kalite yerine niceliğe önem verilmesinin, Cumhuriyet öncesi dönemde de rastlanan bir politika olduğunu belirtiyorlar. Mümtaz Turhan, “Kültür Değişmeleri” adlı eserinde, Meşrutiyet Dönemiyle ilgili olarak “...Meşrutiyet devrinde de maarifte memleket ihtiyaçlarına uygun bir prensip hakim olamamış, önceden hazırlanmış bir plana, muayyen bir hedef ve gayeye göre hareket edilememiş; keyfiyet (nitelik, kalite) ihmal edilerek kemiyete (nicelik, sayı) ehemmiyet verilmiştir” demektedir. Osman Ergin de, “Türkiye Maarif Tarihi” adlı eserinde aynı dönemle ilgili olarak, “Bu devirde kemiyete (sayıya) çok ehemmiyet verildiği için miktar itibariyle çok mekteplerimiz oldu. Fakat bu bir terakki (ilerleme, gelişme) midir? Ben burada tereddüt ediyorum...” şeklinde benzer bir görüş beyan etmektedir. 27 Eğitimcilerin, velilerin ve öğrencilerin büyük bir kaygı yaşadıklarını belirtmiştim. Prof. Dr. Mahmut Adem, “Eğitim Politikası” adlı eserinde bu kaygının nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır: “ ... Veliler kendi kendine soruyorlar: Çocuğum iyi bir okula girebilecek mi, nitelikli ve deneyimli bir öğretmenin sınıfına düşebilecek mi? Mezun olunca iş bulma olasılığı yüksek ve insanca yaşaması için yeterli gelir sağlayabilecek bir yükseköğretim kurumuna girebilecek mi, böylece toplumda hakkettiği yerlere gelebilecek bir meslek sahibi olabilecek mi? Oğlum/kızım hiçbir siyasal-ideolojik baskı ya da etki altında kalmadan, huzur ve güven ortamında öğrenimini sürdürebilecek bir yurtta yer bulabilecek mi? Vb. Öğrencilere gelince; gençler, her zamankinden çok daha fazla sorunlarla dopdolular: Ailem; Türk eğitim dizgesinde mutlak ayrıcalığı olan Anadolu Lisesi, Süper Lise, Fen Lisesi, Özel Lise, Kolej vb. okullarda, hatta yurtdışında öğrenim görmemi sağlayabilecek mi? Genel olarak eğitim, bireye belli bir meslek kazandıran bir süreç olarak kabul edildiğinden öğrenimini tamamlayan genç, yetiştiği alan ile ilgili bir meslekte çalışabilmeyi ummaktadır. Bu nedenle bugün gençleri en çok kaygılandıran, öğrenim yaşamlarından sonra iş bulup bulamayacaklarıdır. Bu konuda gençleri en çok düşündüren sorunlar şunlardır: Ülkemizde işsizlik daha da artacak mı? Alacağım diploma bir iş bulma olanağı sağlayacak mı? Zorunlu öğrenimden sonra yeteneklerime uygun bir mesleğe, doğru olarak yöneltilebilecek miyim?...” Gençlerin sorunları iş bulmak ve sahip olacakları diplomanın geçerliliği üzerinde odaklanmaktadır. Öte yandan, teknolojinin ve buna bağlı olarak üretimin yapısında meydana gelen değişmeler sonucu mesleklerin büyük bir bölümü erozyona uğramaktadır. Türkiye’de tarım ve hayvancılık gerilerken, üniversitelerin büyük bir bölümünde yer alan ziraat mühendisliği ve veterinerlik fakültelerinde çok sayıda öğrenci geleceğin diplomalı işsizleri olarak zaman harcamaktadır. Liberal ekonomi doğrultusunda Türkiye’de kamunun daraltılması amaçlanırken, sayılamayacak kadar fazla olan kamu yönetimi bölümlerinde öğrenciler eğitim görmektedir. Türkiye’nin sınırlı kimya endüstrisi kapasitesine rağmen binlerce öğrenci kimya bölümlerinde, son yirmi yılda üretimin dışlandığı, paranın para kazandığı bir dönemde yine binlerce öğrenci iktisat ve işletme bölümlerinde eğitim gördü ve görmeye devam ediyor. Ülkemizde çoğunluğu taşrada olmak üzere çok sayıda üniversite kuruldu. Türkiye’de bulunan 77 üniversitenin özellikle taşrada kurulu olanları, erozyona uğramış meslekleri öğrencilere kazandıran fakülteleri bünyelerinde barındırmaktadır. Prof.Dr.Reşat Genç, bu kadar fazla sayıda üniversite açılmasının nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır: “... Bir zamanlar ortaokullar için söylenen ‘bir müdür ve bir mühürle okul açmak’ sözünü artık bugün yüksekokul, fakülte ve hatta üniversiteler için kullanmaya başlamış olmamızdır. Gerçekten de, yeterince öğretim elemanı yetiştirmeden, gerekli asgari alt yapıyı hazırlamadan ve biraz da politikacı tercihleri doğrultusunda açılan yeni yükseköğretim kurumlarının, bugünkü iyi yetişmiş insan eksiğimizin temel nedenlerinden biri olduğu kanaatındayım... Halbuki 1932 yılında Atatürk, bir tek üniversitemiz (İstanbul Darülfünunu) varken bile, keyfiyet (kalite) uğruna darülfünunu kapatmış ve onun yerine yurt dışından gelen bilim adamlarının da akademik kadrolarında yer aldığı İstanbul Üniversitesi’ni kurmuştur. İkinci üniversitemiz olan Ankara Üniversitesi’nin kuruluş tarihi ise (bazı fakülteleri daha erken kurulmakla birlikte) 1946’dır. Yani, Meşrutiyet öncesinden beri var olan ama Meşrutiyet’in prensip haline getirdiği (kalite yerine sayı) hastalığını Atatürk dönemi tedavi etmiş idi. Ama, hastalığı teşkil eden hücreler varlıklarını bir ölçüde de olsa korumuş olmalı ki, giderek çoğalıp bugün ‘bir dekan bir mühür ile fakülte’, hatta ‘bir mühür bir rektör ile üniversite’ açmak raddelerine varmıştır. Şüphesiz bu son cümleler mübalağalıdır. Ama, belli bir hakikati de ifade etmektedir. Herhalde bu gidişe de bir çözüm bulunmak ve mevcut 28 üniversiteler, süratli tedbirlerle belli seviyeye getirilmeden yeni üniversiteler açılmamak zarureti idrak edilmelidir...” Ülkemizdeki üniversitelerin verdiği diplomaların uluslararası geçerliliği, mühendislik fakültelerinin ABET (The Accreditation Board of Engineering and Technology Inc.) standartları doğrultusunda akreditasyonu gündeme getirilmeyen önemli bir konudur. Teknoloji, mühendislik bilimlerinin yanı sıra fizik, kimya, matematik, psikoloji, pazarlama, hukuk, işletme gibi pek çok bilimin entegrasyonu ve bir arada kullanımı ile rekabet silahı haline gelmektedir. Teknolojinin etkin kullanımı ve üretim içinde en önemli girdi kalifiye işgücüdür. Bu nedenle mühendislik, teknoloji ve teknolojiyle ilişkili alanlarda eğitim veren kurumların ve bu kurumlardan yetişen elemanların akreditasyonu giderek önem kazanmaktadır. Akreditasyon girdilerle, yani öğrenci seçimi, öğretim üyelerinin özellikleri, akademik ve fiziki alt yapı üzerinde odaklanmıştır. Akreditasyonda, yükseköğretime ayrılan kaynakların ve girdilerin kalitesi ile miktarının belirli bir düzeyin üstünde olacağı varsayımı vardır. Bir başka deyişle, yükseköğretimdeki kaliteyi ona ayrılan kaynakların ve girdilerin kalitesi ve düzeyi belirler. Amerika Birleşik Devletleri’nde mühendislik programlarının akreditasyonu ABET tarafından yapılır. Bu kurum bir mühendislik konseyi olarak 1930’larda kurulmuştur. ABET’ in amacı: 1. Mühendislik eğitimi veren akademik kurumların eğitim programlarını planlamalarına yardım etmek, 2. Mühendislik ve mühendislikle ilişkili mesleklerde entelektüel gelişmeyi teşvik etmek, mühendislik ve mühendislikle ilişkili düzenleyici kurumlara teknik yardım yapmak, 3. Derece veren mühendislik programlarının müfredat ve eğitimlerini akredite eden akreditasyon programını organize etmek ve uygulamaktır. Milliyet Gazetesi’nin eğitim konusundaki değerli yazarı Abbas Güçlü, “Eğitimde Uluslararası Kalite Arayışı” başlıklı yazısında, akreditasyonun önemine değiniyor ve Türkiye’de , ABET standartları doğrultusunda akreditasyonu olan 3 üniversite (ODTÜ, Boğaziçi ve Bilkent) bulunduğunu belirtiyor. Ne hazin bir durum! Ülkemizdeki 77 üniversiteden 3 tanesinin uluslararası standartlara uygunluğu var. Öğrencilerle kılık-kıyafet standardı için mücadele edenler biraz da eğitimde uluslararası standartları yakalamayı düşünseler iyi olur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonunun tartışıldığı bir dönemde, ülkemiz, Edirne ile Ardahan arasındaki üniversiteleri uluslararası kalite ve standartlarda birbirine entegre edememiştir. Türk üniversitelerinin verdiği diplomayı bırakın uluslararası sermayenin kabul etmesini, yerli sermayemiz kabul etmemektedir. İlköğretimden üniversiteye kadar olan dönemde eğitim için bir öğrencinin harcayacağı zaman dünyada aşağı yukarı 15 yıldır. İngiltere, Amerika, Almanya ve Fransa’da bir öğrenci ortalama 15 yıllık bir eğitimden sonra kazandığı beceri sonucu dünyanın herhangi bir yerinde hayatını kazanabilmektedir. Türkiye’de de bir öğrenci 15 yıl harcamaktadır ama bırakın dünyanın herhangi bir coğrafyasını, Türkiye sınırları içinde hayatını kazanabileceğine inanmamaktadır. Bunun temel nedeni, Türk eğitim sisteminde uluslararası kalite ve standartların gözardı ediliyor olmasıdır. Eğitim konusunda uluslararası kalite ve standartlara uyulduğunda ne kadar güzel sonuçlara ulaşılacağını Hürriyet Gazetesi’ndeki bir haber ortaya koymaktadır: “Hacettepe Nöroşirurji Ana Bilim Dalı’na, Avrupa Birliği Tıp Komitesi tarafından ‘full acredite-tam yetki’ verildi. Hacettepe beyin cerrahisi programının, AB programlarıyla 29 eşdeğer sayıldığı bildirildi. Buna göre, Hacettepe beyin cerrahisi diplomasını taşıyan doktorlar, 15 AB ülkesindeki meslektaşlarıyla aynı hak ve yetkiye sahip oldular. Bundan sonra, Hacettepe mezunu beyin cerrahları, bu ülkelerden istedikleri herhangi birinde serbest ve tam yetkili olarak çalışabilecekler. Hacettepeli beyin cerrahları, çalışma, iş yeri açma, ameliyata girme gibi tüm konularda, Avrupalı meslektaşlarının uyduğu esas ve kurallara göre hareket edebilecekler... Hacettepeli beyin cerrahları, 15 ülkeden istedikleri birinde, muayenehane de açabilecekler...” Hacettepe Üniversitesi’nin Rektörü ve ülkemizin bilim dünyasındaki seçkin isimlerinden birisi olan Prof. Dr. Tunçalp Özgen, olayı, “Türkiye’nin AB’yi içerden fethetmesi olarak” niteledikten sonra, hedefin diğer branşlar için de aynı olduğunu vurgulamaktadır. Türkiye’de liseler, teorik olarak, kağıt üzerinde 3 yıldır. Oysa, herkes bilmektedir ki lise ikinci sınıfın ikinci yarıyılından itibaren öğrencilerin zamanı ve enerjisi özel dershane ve özel dersler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Alınan sağlık raporları, sonuna kadar kullanılan devamsızlık hakları sonucu lise eğitimi 3 yıldan 1,5 yıla inmektedir. Çoktan seçmeli test kültürünün gençliği, yazılı ve sözlü olarak kendini ifade etmekte büyük zorluklar yaşamaktadır. Bir eğitimci, gençlerin durumunu şu şekilde açıklamaktadır: “...Ortaokulu takiben yollar çatallanır. En çalışkan ve zekiler Fen Liselerine giderken bir kısmı da Anadolu Liselerine ve Süper Liselere, Askeri ve Mesleki (İmam Hatip, Ticaret, Kız Teknik, Erkek Teknik...v.s. ) liselere uçuşurlar,... ve sonra yarıdan çoğu yüz binlerce ortaokul mezunu bir zamanların gözde okulları bugünün perişan genel liselerine doluşurlar. Gayesiz, yarınından endişeli, üç sene sonra ne olacağından habersiz, hazırlıksız... Daha lisenin ne olduğunu anlayamadan üniversiteyi kazanamamak korkusu yürekleri sarar. Programlar ve öğretmenler ikide bir değişmektedir. Boş geçen derslerin acısına, dolu derslerin ihmal ve acemiliklere kurban edilmiş zorlukları eklenir. Kimisi Lise 2’de uyanır çare arar. Parası varsa okul kursu yahut dershaneye gider. Varlıklı ise özel öğretmen peşine düşer. Bazen de ne yazık ki öğretmen onun peşine... Fakir, mustarip ve mütevekkil ailelerin çocukları da boy boy, yer yer bekleyişler içinde ‘Hele bir o günler gelsin de...’ derken aylar akar, gider. Kimse kimsenin umurunda değildir. Herkes bir başkasında sorumluluk arar. Öğrenci beğenilmez, öğretmen beğenilmez, veli beğenilmez, idareciler beğenilmez... Bu kadar memnuniyetsizlik elbette girift problemlerle içiçe olmaktır, gerginliktir, ümitsizliktir; arabeske, öfkeye, hırçınlığa davetiye çıkarmaktır...” Üniversitelerin etrafı kahve ve fotokopi dükkanlarıyla kuşatılmış durumdadır. Ezberci, hayatla irtibatı olmayan, kalıplaşmış doğruları aktaran müfredat programları gençleri dershanelere değil, kahvelere yönlendirmektedir. Her derse ait ders notları fotokopi merkezleri tarafından temin edilmekte ve çoğaltılmaktadır. Bu notları ezberleyen öğrenciler sınavlarda başarılı sayılmaktadır. Prof.Dr.Muhsin Hesapçıoğlu, “Bilgi Toplumunda Eğitim ve Okulun Geleceğine İlişkin Düşünceler” başlıklı yazısında, yeni öğretme ve öğrenme biçimleri konusunda şu tespitleri yapmaktadır: “ ‘Öğretme’ ve ‘öğrenme’ süreçleri konusundaki ilgi odağı giderek ‘öğrenme’den yana kaymaktadır. Eğitim tarihi içinde ilgi odağı birkaç bin yıldır ‘öğretme’den yana olmuştur. Şüphesiz öğretme ve öğrenme aynı madalyonun iki yönü değildir. Öğretme ile öğrenme farklı süreçlerdir. Öğretilebilen hususların öğretilmesi gerekir, öğrenilebilen hususların da öğrenilmesi gerekir, bunlar başka türlü öğrenilemez. İlgi odağının öğrenme yönüne kayması demek, her husustan önce farklı kimselerin farklı biçimlerde öğrendiklerinin kabul edilmesi demektir. Böylece onların kişisel öğrenme profillerine en uygun alan hangisi ise onları oraya yönlendirmek gerekir. Bilgi toplumunun 30 öğretme teknolojisi bir öğrenme teknolojisidir. Bilgisayar, televizyon ve videonun neden olduğu yeni teknoloji, okullar ve öğrenme biçimlerimiz üzerine derin etkiler yapmaktadır. Bu görsel pedagoji dünyası içinde yetişen çocukların bilgi-beceri düzeyi, öğretmenlerin bilgibeceri düzeyini sürekli olarak sınava tabi tutmaktadır. Öğretmenlik giderek daha çok denetçi ve akıl hocası durumuna gelmekte, onun işi yardım etmek, yol göstermek, örnek olmak, yüreklendirmek olmaktadır. ” Yeni öğretme ve öğrenme biçimleri öğretmenin eğitim sürecindeki rolünü değiştirirken ülkemizdeki öğretmenler ne durumdadır? Türkiye’deki öğretmenlerin durumunu anlatan aşağıdaki sözlerin üzerinde önemle durmak gerekmektedir: “Dünkü ilkokul öğretmeni bile mağdur değildi. Düzgün giyinir, lokantaya gidebilir, gazete-dergi kitap alabilirdi. Esnaf arasında yeri vardı. Güzel konuşur, kibar davranır, saygı görür, örnek olur, kendisine danışılırdı. ‘Hocam, siz daha iyi bilirsiniz...’ diye başlayan cümleler gayet tabii idi. Bugün acaba lise öğretmenine bile böyle yaklaşan kaç esnaf kalmıştır? Veresiye defterlerinde listesi kabaran, giyimini ihmal eden, avamdan biri gibi konuşup davranan hatta ümitsizlik ve boş vermişlik telkin eden halleriyle günümüz öğretmeni –istisnalar dışında- asıl hüviyetinden çok uzaklaşmıştır... Öğretmenin canına okunmuştur... Kendi kültürel kişiliğini bulabilme imkanlarından mahrum bırakılmıştır... Öğretmenler, sürekli değişen ders programları ve yönetmelikler karmaşası içinde mesleğe güvenlerini kaybederek, basitleşen eğitim anlayışı ile adeta sınıf geçirme memuru durumuna düşürüldüklerinden şikayet etmektedirler.” Eğitim, ülkemizin kanayan bir yarayı andıran sorunu olmakla birlikte, “Ölü Ozanlar Derneği” adlı film bu topraklardan çıkmamıştır. Zehra İpşiroğlu, “Eğitimde Yeni Arayışlar” adlı kitabında: “Ölü Ozanlar Derneği bugün yaşadığımız koşullarda bizler için özel bir önem taşıdığından, eğitimle uzak yakın ilgisi olan herkesin izlemesi ve üzerinde düşünmesi, konuşması, tartışması gereken bir film...” demektedir. Zehra İpşiroğlu, İstanbul Üniversitesi öğrencileriyle bu film konusunda yaptığı tartışmadan bazı kesitler sunmaktadır. Öğrencilerin düşünceleri şu şekildedir: “Ben Türkiye’deki eğitim sistemini bu filmdeki sisteme çok yakın buldum. Bizde de öğrenciler habire teorik olarak bir şeyler öğrenirler, devamlı bir rekabet ve yarış halindedirler ama bu bilgilerini gerçek hayata aktaramazlar. Bu sistemi şuna benzetiyorum: Bir insan dağa çıkar, dağda bağırır ve sesi yankılanarak geri gelir. İşte dağa çıkıp bağıran kişiyi öğretmene, ruhsuz dağı öğrencilere ve gelen yankıyı ise sözde ölçülen bilgiye ve zekaya benzetiyorum...” “Filmde asıl anlatılmak istenen eğitimin bozukluğu, çağ dışılığı ve özellikle de ezberciliğe dayandığı. Örneğin öğrenciler bir şiiri kalıplaşmış kitaplardan okuyarak yorumluyorlar ama kendi yaratıcılıklarını kullanarak bir şiir yazamıyorlar. Çünkü uygulamadaki eğitim skolastik düşünceye dayanıyor... Öğrenciyi düşünmeye ve yaratıcı olmaya yönelten ve herhangi bir konu üzerinde eleştiri yapmasını sağlayan bir yaklaşım bizde de yok .” “Film o denli güzel işlenmiş ki, yer yer kendinizi öğretmen ya da öğrenciyle özdeşleştirebiliyorsunuz. Evet bizde de böyle değil mi? Öğrenci düşüncesini dile getirmiyor, yoruma dayalı ders verilmiyor. Önemli olan kişinin kendini yetiştirmesi değil, alınan sonuçlar. Sınavlar, mezuniyet, diploma vb...” “ Öğretmenin derste şiirle ilgili bir şemayı tahtaya çizerken bunu bir öğrencinin hiçbir şey kaçırmamaya çalışarak aynen deftere geçirmesi çok tanıdık geldi bana. Bizim için sürekli 31 öğretmendir haklı olan. Söyledikleri yanlış bile olsa, yanlış diye karşı koyamayız, çünkü otorite korkusu vardır.” “Sorunun kökü aileye dayanıyor. Filmdeki aileler kendi düşüncelerini ve hayallerini çocuklarında gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Bu arada çocukların isteklerini ve hayallerini gözardı ediyorlar.” Türkiye’nin bozuk eğitim sistemi artık gelip duvara dayanmıştır. Sorunları gizleyerek bir yere varılamamıştır. Cılk bir yumurtayla ne kadar omlet yapılabiliyorsa, bozuk eğitim sistemimizle de çağı o kadar yakalayabiliriz. Toplumun eğitimde reform yapılması yönündeki baskısını azaltmak için yapılan basit değişiklikleri reform olarak sunmak alışkanlığından vazgeçilmelidir. Eğitimdeki fırsat eşitsizliği, devlet okulları ile özel okullar arasındaki uçurum, Cumhuriyet projesinin eşitlikçi toplum modelinden ziyade Orta Çağın imtiyazlı, hiyerarşik toplum modelini anımsatmaktadır. Aziz Nesin, 1967 yılında kaleme aldığı romanına “Şimdiki Çocuklar Harika” adını vermişti. 2002 yılının Türkiye’sindeki çocuklar ve gençler, Veli Efendi’deki yarış atları misali bir sınavdan diğerine koşarak çocukluk ve gençliklerini yaşayamadıkları için harika olmak yerine depresif durumdadırlar. Bankaların hortumlanması ekonomik hasar yarattı, ama genç beyinlerin ve heyecanların hortumlanması toplumsal var oluşumuzu ve yarınlarımızı hasara uğratmaktadır. 32 SOYSUZ PATLAMA Muhalefetin ve eleştirinin giderek sönükleştiği Türkiye’de, muhalifliği ve eleştiriyi ilk sayısından beri hakkınca yerine getiren bir dergi gençlerin gönlünde taht kurmuş. Sözün tükenme noktasına geldiği Türkiye’de her hafta binlerce genç, Leman dergisi aracılığıyla muhalifliğin ve eleştirinin coşkusunu yaşamakta. Büyük medyamız bu dergiyi sürekli olarak görmezden gelse de, Leman dergisi tavasız, tenceresiz ve reklam olmaksızın her hafta binlerce genç tarafından okunmaktadır. Nüfusunun yüzde 70’ini 35 yaşın altındaki gençlerin oluşturduğu bu ülkede, Leman okumak benim de kronik bir hastalığımdır. Siyaset kurumunun ve iletişim araçlarının gençlere giderek yabancılaştığı bir dönemde bu derginin gençler için vazgeçilmez bir çekim merkezi haline gelmesinin üzerinde durulması gerekir. Yaşanan büyük ekonomik kriz sonrası Türkiye’de bazıları büyük bir sosyal patlama bekliyordu. Gerçi bu beklenti bazı kesimlerde geçerliliğini hala koruyor. Leman dergisinde yayınlanan Halktan “Soysuz Patlama” başlıklı yazıda ise durum faklı bir şekilde değerlendiriliyor: “En büyük darbeyi 12 Eylül vurdu. İşkenceyle, baskıyla, korkuyla sindirildi, apolitikleştirilip duyarsızlaştırıldı... Yarı uyuşuk bir halde kapandığı evinde 1990’larda ikinci darbeyi birbiri ardına patlayan özel televizyonlardan yedi. Tiviler reklam pastalarından pay kapmak için arsızlık, hayasızlık, edepsizlik, bayağılıkta dur durak bilmek bir yana, birbirleriyle yarışarak kanallarını lağıma dönüştürdüler. Pompaladıkları “Entertainment” yerli dilde eğlencelik kültürü ile izleyenleri adeta hipnotize etti ve şuursuzlaştırdılar... Halkımız da ne kadar tiksinçlikle karşılaştılarsa o kadar reyting verdi. Televizyonlarıyla dürrük kahramanlar oluşturdular, sonra onları birbirine düşürüp parça pinçik ettiler. Tiksinç haber sunuşları, suni ve yalan gerilimlerle kavga dövüş, kan-gövde görüntülerle uyuşmuş oldukları koltuklardan uyarılıp gerilimle ekrana bağlandılar. Televoleler, magazinler, çarkışebeklerle yılışarak gevşediler. Ve sonunda televoleler, magazinler... ile Türk halkını bir kitle imha silahı gibi telef edip, makul çoğunluğunu soysuzlaştırıp dürrükleştirdiler. Artık ekilen biçiliyordu. 2000’li yıllara kadar sessiz sedasız bir halkla gelindi. Ne soygunlar, ne vurgunlar, ne açlıklar, ne de krizler hiçbir şey onu yerinden kıpırdatmadı. Dünyanın en mutsuz halkı seçildiği halde bu suskunluğuyla “ en tepkisiz halk ödülünü ” de alması için önünü kesen hiçbir dünya halkı yoktu. Makul televizyon çoğunluğu birden silkindi, şahlandı. Alperlerin, Kaanların, Gayelerin, Edilerin, Büdülerin, Cücülerin arkasında saf tuttu. Değme eylemcilere taş çıkaracak kararlılığıyla BBG kapılarında eylemden eyleme koşuyordu. Artık beklenen sosyal patlama, “ soysuz patlama ” olarak zuhur etmişti. Makul bir çoğunluğun karikatüre dönüştüğü sath-ı yurdumda belki de yazıp-çizmek ve bunları konuşmak, tartışmak için karşımızda sadece ve sadece makul azınlık olan okur-yazarlar kalmıştı. Yürü be halkım kim tutar seni! ” 33 Türkiye’de yaşanan “soysuz patlama” bağlamında üzerinde durulması gereken önemli bir nokta var: Türkiye’de yaşanan “soysuz patlama”nın temelleri acaba 1980 yılından itibaren mi atıldı? 1980 öncesinde toplumsal değerler bağlamında “altın çağ” mı yaşanmıştı? 1980’li yılların kültürel iklimini yetkin bir biçimde incelemiş ve analiz etmiş birisi olarak Nurdan Gürbilek, “Ben de İsterem” başlıklı yazısında durumu şu şekilde ortaya koymaktadır: “Türkiye’de 80’lerde yaşanan, kendini bize bir ses, söz ve görüntü patlamasıyla birlikte bir arzu patlaması olarak da sunan değişim, onu açıklayabileceğimiz hikayeyi de beraberinde getirdi: Uzun yıllar baskı altında tutulmuş olan arzu... artık patlama noktasına gelmişti. Uzun yıllar görev bilinciyle, terbiyeyle, memurluk ahlakıyla yetiştirilmiş toplum, yıllardır ertelemek zorunda kaldığı isteklerini nihayet ifade etme imkanını bulabilmişti. Yalnızca para tasarrufuna değil, arzu tasarrufuna da dayalı eski kültür yerini bir arzu kültürüne; insanları arzularını hemen ve şimdi doyurmaya davet eden, iştahı ve hevesi kışkırtan yeni bir kültüre bırakmış gibiydi. Şurası doğru: Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında başlayan, etkisini kısmen de olsa bugün hala sürdüren bu değişim, bu toplumun modern olabilmek için o güne kadar dışarıda bıraktığı, modern kültürel kodların dışına ittiği birçok içeriğin (bastırılmış taşranın, ama aynı zamanda bastırılmış cinselliğin de) büyük şehrin imkanlarıyla buluşmasını, kendini piyasanın sunduğu sınırlar içinde daha özgürce ifade etmesini içeriyordu... Şunu söylemek istiyorum: Bize sanki 80’lerde başlamış gibi görünen arzu patlaması, her ne kadar dar bir alana sıkıştırılmış olsa da aslında 70’lerin içinde de vardı... Türkiye’nin yakın tarihinde kısa sayılabilecek bir süre içinde, merkezinde adaletin durduğu bir talepler toplamından, merkezinde özgürlüğün durduğu bir talepler toplamına geçildi. 70’lerin adalet talebi, çok da adil olamadığı, bireysel özgürlüklere kısıtlamalar getirdiği, insanların mutluluk talebini törpülediği, belki hepsinden önemlisi iktidar karşısında yenik düştüğü için yerini 80’lerin özgürlük talebine bıraktı. Ama bu özgürlük talebinin çok da özgürce olmadığı, yeni tutsaklıklara yol açtığı, bir tüketme özgürlüğünden ibaret kaldığı, belki hepsinden de önemlisi acı kaynaklarından gelen tehdide karşı kayıtsız kaldığı şu günlerde; imkanlar ile imkansızlar arasındaki uçurumun giderek açıldığı, devlet eliyle örgütlenmiş suçun ve haksız savaşların hepimizi suç ortaklığına sürüklediği günümüzde, bu kez yeni bir adalet talebine ihtiyaç yok mu? ” Yeni bir adalete olan ihtiyacımız aşikar. Bunun olabilmesi için öncelikli olarak, kamusal sorumluluklarımıza sahip çıkmamız gerekmektedir. “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” , “Hadi köyümüze geri dönelim”, “Magandalar geldi, İstanbul lahmacun koktu” şeklindeki arabesk kaçış ve serzenişlerle hiç kimse kurtuluşu yakalayamaz. 34 TÜRKİYE’NİN SANCILI DÖNEMİ Demokrasilerde, insanlar kendilerini yönetecek olanları seçmezler, yaptıkları seçimle, kendilerini ifade eder, oyunda rol alırlar. İnsanlar tasarruflarını güvenmedikleri hisselere yatırmak zorunda kaldıklarında kendilerini nasıl hissederlerse, bugün Türkiye’de de bu psikoloji hakimdir. Üstelik bu psikoloji yeni bir şey de değildir. 1991 sonlarından bu yana Türkiye’de yaygın ruh durumu güvensizlikti ve bu güvensizlik on yıldır istikrarlı bir biçimde yayılmaktadır. Üyeleri bu kadar ümitsiz ve teyakkuz halinde olan bir topluluğun randımanlı olması imkansızdır. Türkiye’de yaşanan bunalımın özü, siyasetin fonksiyonunu yerine getirememesinden ibarettir. Bunun sebepleri çeşitlidir ama siyasetin fonksiyonu hakkında yanlış varsayımlarla hareket edilmesi de önemli bir faktördür. Siyaset kimin işi ? Siyaset kamusal alanın paylaşımında tayin edici olan faaliyetlerin bütünüdür. Böyle bakıldığında politikacı kategorisinde sayılan kişiler hiçbir toplumda tek başlarına siyaset yapamazlar. Despotik düzenlerde siyaseti yürütenlerin sınırları daha net bir biçimde tarif edilebilir. Ancak demokratik toplumlarda siyaset neredeyse bütün topluma nüfuz etmiştir. Yine de siyaset yapma faaliyetinin yoğunlaştığı sosyal bölgeler vardır. Siyasi partiler ve medya, bütün demokratik toplumlarda siyasetin asli ve alışılmış ortaklarıdır. Toplumsal dokunun karmaşıklaşmasıyla birlikte, çeşitli kesimlerin temsilcisi vasfı kazanan sivil toplum örgütleri siyasete müdahil olabilecek enerjiyi kazanırlar. Ayrıca hemen hemen bütün ülkelerde, silahlı kuvvetler de siyasi alanda az ya da çok, önemli bir aktördür. Netice olarak bütün siyasi aktörler, kuralları az çok belirlenmiş bir oyun oynar ve bu oyun vasıtasıyla da toplumun toplam tansiyonunun olabildiği ölçüde optimum düzeyde kalmasını sağlamaya çalışırlar. Siyasetin işi budur ve bundan ibarettir. Siyasi aktörlerin mesuliyeti Türkiye’deki siyasi aktörlerin neredeyse hiçbiri, uzunca bir süredir, toplumun tansiyonunun makul seviyelerde kalmasını sağlayacak işler yapamamaktadır. Bunalımın asıl sebebi, tansiyonun yükselmesini müteakip, siyasi aktörlerin sergiledikleri tavırlardır. Siyasi aktörler, temsil ettikleri toplumsal kesimi tanımamaktadırlar. Dolayısıyla siyasi aktörler toplumsal dokudaki desen değişikliklerini okuyamamış, uygun zamanda uygun ipliklerin tezgaha ulaşmasını sağlayamamış ve ahengin bozulmasına yol açmışlardır. Ancak sadece toplumsal dokunun değil, aynı zamanda onu dokuyan siyaset tezgahının da ahengi bozuk olduğu için, her parçanın birbirinden bağımsız olarak ürettiği faaliyetler, kendilerinin bile istemediği neticeleri doğurmuştur. Siyasi aktörlerin toplumsal doku ve parçası oldukları 35 mekanizma hakkındaki cehaletlerinin bir örneği, siyaset ile iktisat arasındaki ilişkiyi fazlasıyla ön plana çıkarmalarıdır. Oy verme davranışının dinamikleri Elbette iktisadi faktörler önemlidir. Karnı doymayan yığınlar siyasi iktidara karşı tavır geliştirirler. Ama ilişkinin tersi doğru değildir. Yani yığınları iktisadi olarak tatmin ettiğinizde (eğer böyle bir şey mümkünse) siyaseten de tatmin etmiş olmazsınız. Sadece, aksi halde doğacak olan muhalefetin doğmamış olmasını sağlarsınız. Eğer iktisadi faktörler yığınların oy verme davranışında sanıldığı kadar önemli olsaydı 1980 öncesinde tuzu kuru ailelerin çocukları kendi hayatlarını inandıkları dava için riske atmazlardı. Aleviler ile Sünnilerin, kadınlar ile erkeklerin ya da diğer kategorilerin birbirlerinden farklı oy verme patentleri ile karşılaşmazdık. Milli gelirden aldıkları pay, Türkiye ortalamasına ve yanı başlarındaki Denizli, Uşak gibi şehirlere kıyasla sürekli azalan Ispartalılar bu kadar ısrarlı bir biçimde Süleyman Demirel’in peşinden gitmezlerdi. Dünyada iktisadi olarak gelişmiş olan ülkelerin sömürgeleştirme çabalarına hiçbir direnç ortaya çıkmazdı. Türkiye’de yaşanan bunalım genel olarak siyasetçilere fatura edilirken, özel olarak işaret edilen de İslamcı, Siyasal İslamcı, şeriatçı ve benzeri sıfatlarla tavsif edilen bir kesim oluyor. Alevi, Kürt, marangoz, yüksek okul mezunu gibi sıfatlarla İslamcı sıfatı aynı evsafta değildir. Türkiye’de kendisinin alevi olduğunu söyleyen milyonlarca kişi vardır. Benzer şekilde Kürt olduğunu söyleyen, marangoz olduğunu söyleyen ve yüksek okul mezunu olan milyonlarca insan yaşamaktadır. Ancak sorulduğunda kendisinin İslamcı olduğunu söyleyenler belki birkaç on bin kişiyi geçmeyecek küçük bir azınlık dışında yoktur. Bu sıfat bazı insanların kendilerine yakıştırdıkları değil, başkalarının onlara yapıştırdıkları bir sıfattır. Kimileri için Fazilet Partisine oy verenler İslamcıdır. Ama biliyoruz ki FP’ye oy veren beş milyon kişinin içinde namaz kılmayan, oruç tutmayan yüz binlerce kişi vardır. Eğer dini vecibelerini yerine getirmek dindarlık ise, onlardan çok daha dindar olan birçok Adıyamanlı CHP’ye oy vermektedir. Kimilerine göre, İran’a özenenler İslamcıdır. Eğer Türkiye’yi terk etmek zorunda kalırsa ya da fırsatını bulursa İran’a yerleşmeyi düşünecek olanlar varsa, birkaç on bin kişiyi bile zor bulur. Kimilerine göre, tarikat mensubu olanlar İslamcıdır. Türkiye’de tarikat mensuplarının sayısı FP’ye oy verenlerin sayısından bir hayli fazladır ve FP’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün tarikatlarla ilişkisi yoktur. Tarikat mensuplarının çok büyük bölümü ciddi İslami hassasiyetlere sahiptirler. İslamcı sıfatına yakıştırmalar böyle uzayıp gider. Hatta (saltanatçılık anlamında) Osmanlıcılık bile bu sıfatların arasında yerini almaktadır. Kandil gecelerinde telefon hatları kilitleniyor. Görünen Türkiye’de, kandiller neredeyse hiçbir anlam taşımıyor. Ancak görünmeyen bir Türkiye var, gazetelerin birinci sayfalarında, televizyonların “prime time”larında kendisine rastlanmayan, işte o Türkiye, kandillere böyle reaksiyon gösteriyor. Taraflardan biri bu görünmeyen Türkiye’dir. Eğer o Türkiye top yekün FP’nin arkasında olsaydı, mevcut seçim sisteminde Türkiye’yi kilitlerdi. 36 Türkiye’de, sistemin sağlıklı bir biçimde işlemesini tehdit ettiği öne sürülen faktörler (şeriatçılık, kürtçülük vs) aslında kendi iç dinamikleri sebebiyle enerji kazanıyor değillerdir. Bütün dünyada kültürel kimlikler hızla siyasallaşmaktadır. Bunun gölgesinin Türkiye’ye düşmemesini beklemek yanlış olur. Oy verirken iktisadi faktörler tali öneme sahiptir. Seçmen tercihleri karmaşık bir fonksiyonun ürünüdür. İslamcılık ya da şeriat gibi kavramlar, tanımsız ve içleri boş kavramlardır. Sosyolojik zeminde mütekabilleri yoktur. Türkiye’de de diğer her yerde olduğu gibi bütün kültürel unsurlar ve bu arada din, siyasi alana eskisinden daha yoğun olarak nüfuz etmektedir. Bu tezahürleri yanlış okumak tehlikelidir. Türkiye’de siyaset ciddi bir kutuplaşma sürecine girmiştir. Polarizasyon, oy verme davranışında diğer bütün faktörleri örter. Kutuplaşmanın önlenebilmesi kolay olmayacaktır. Türkiye’nin sosyolojisini iki ana gövdeye bölen dinamikler yeni değildir. Bir bölümü 150 yıl öncesine, hatta bazıları çok daha eskilere dayanır. Siyaset, bölücü dinamikleri birleştirici motivasyonlarla dengeleyerek, memleketin bugünlere gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Ancak görüldüğü kadarıyla, siyaset, bugün bu fonksiyonunu yerine getirememektedir. Bunun en önemli sebebi, Türkiye’de sosyolojik zemindeki hassasiyetlerin siyasi üst yapıya taşınmasını sağlayan kanalların iptal edilmiş olmasıdır. Dolayısıyla siyasi üst yapıda yapıp edilenlerin, sosyolojik zeminle bu zeminde hissedilen ihtiyaçlarla hemen hiç irtibatı kalmamıştır. Siyasi parti liderlerini ve kadrolarını kamu oyu biçimlendirememektedir. Bu problem sanıldığından ağırdır. Kırılgan Türkiye Dikkatsiz ve özensiz politikalar ülkede yaşanan kırılganlığın derinleşmesine yol açmaktadır. Yakın bir gelecekte, hatların iki yanında birden anlam taşıyan argümanlar bulmak bile neredeyse imkansızlaşacaktır. Genellikle doğudaki fay hattı çok önemseniyor, ama aslında batıdaki hat daha kırılgandır. Batıdaki fay hattının tarihi dayanağı daha köklüdür. İkinci Türkiye daha güvenilir tarihi bir işbirliğine sahiptir. Özellikle son zamanlarda izlenen politikalar, batıdaki fay hattını derinleştirmiştir. Yani birinci Türkiye ile diğeri arasındaki uçurumu büyütmüştür. İzlenen sosyal politikalar, bu fay hattının iki yanında çok farklı biçimlerde okunup tercüme edilmektedir. İki yakada okunan gazeteler farklıdır. İki yakada İslam’ın gündelik hayattaki ağırlığı farklıdır. İslam, hâlâ birleştirici temel unsurdur. İki yaka arasındaki iktisadi uçurum büyüktür. Birinci Türkiye, modernleşmesini çoktan tamamlamış bir bölgedir. İkinci Türkiye ise, modernleşmeye bilinçli bir direnç sergilemektedir ve iktisadi kalkınma modeli farklıdır. Bu direnç modernleşememenin bir neticesi değil, modernleşmeme, illa modernleşilecek ise özgün bir model geliştirme ihtirasının sonucudur. Bugünkü şartlarda bir seçim olursa, birinci Türkiye ile diğerinin tercihleri daha radikal olarak ayrışacaktır. Türkiye’nin önüne, her iki Türkiye’yi tatmin edecek bir model konamazsa, parçalanma derinleşecektir. Mevcut siyasi partilerin ve siyasi ajanların hiçbiri, Türkiye’lerin her ikisi tarafından asgari olarak kabul edilebilir şartları inşa edebilmiş değillerdir. Birinci Türkiye daha kuvvetlidir. Siyasi, iktisadi ve hukuki zeminleri elinde tutmaktadır. Ancak diğer Türkiye daha enerjik, yaratıcı, iş bitirici ve dinamiktir. Göç ederler, model değiştirirler ve şikayet etmezler. Yapılması gereken, FP ve benzeri partileri besleyen dinamiklerden sadece FP ve benzeri partilerin faydalanmasının önüne geçmek, yani FP yerine daha ehliyetli ve mutedil 37 siyasi aktörlerin de benzer iddiaları seslendirmelerini sağlamaktı. Şimdi yapılan şey, Türkiye’yi açıkça istikrarsızlığa sürüklemektedir. Bu istikrarsızlık, sanıldığından çok daha vahim boyutlardadır. Dolayısıyla Türkiye’nin üst yapısının ağırlık merkezi, sürekli olarak alt yapısının ağırlık merkezinden daha çok sapma göstermektedir. Bu strüktürün düşmesi mukadderdir. Türkiye iki parçalı bir sosyolojik zemine sahiptir. Kudret odakları bütün inisiyatifi birinci Türkiye lehine kullanmaktadır. Bu süreç birinci Türkiye ile diğerinin arasını istikrarlı bir biçimde açmaktadır. FP uzun süredir kaybedenlerin menfaat ortaklığıdır. Kazanmak için gereken şartları ikmal edemeyince, kendilerini İslam kalkanının arkasına saklamışlardır. FP karşıtları kalkanı aşıp kendi hasımlarını vurmaları gerekirken, doğrudan kalkana yüklenmektedirler. Bu süreç Türkiye’nin altından kalkamayacağı gerilimlere gebedir. 38 AMERİKA’YA YÖNELİK SALDIRI VE GELECEK Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik olarak 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirilen eylemler, gerçekten dünya tarihinde yeni bir sayfa açabilecek niteliktedir. İnsanlık adına utanç verici bu eylemler; etnik kimliği, dini, sosyal konumu her ne olursa olsun herkes tarafından kınanmalı ve karşı çıkılmalıdır. Dünyamızı tehlikeli bir maceraya sürükleme potansiyelini içinde barındıran bu eylemlerden sonra ülkemizde çeşitli görüşler ortaya atıldı. Bu görüşleri özetle şu başlıklar altında toplamak mümkündür: “ABD hegemonyası büyük bir darbe yemiştir.” “ABD bu eylemi kullanarak dünyadaki konumunu daha fazla güçlendirecektir.” “3.Dünya Savaşı çıkabilir.” “Newyork eskisi gibi olmayacak.”, “ABD Başkanı Türkiye’yi 10 gün sonra aradı.” “Türkiye bölgesel bir güç olabilir.” “Rambo, Molla’ya karşı.”, “Nefretin nedeni cinsel kompleks.” “Pakistan’a maddi kıyak.” Yukarıda özet olarak belirtilen başlıkların ciddiyetsizliğini ve yüzeyselliğini bir tarafa bırakırsak, hepsinden önemlisi, meselenin hayati öneme sahip boyutuna dikkat çekilmemektedir. Olayın en önemli boyutu şudur: Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olmasıdır. Bugüne kadar devletler var oluşlarını tehlikeye sokacak, kendilerine yönelik yıkıcı tahripkar bir saldırıyı başka bir devlet ya da devletlerin ordularından beklemekteydi. Amerika’daki olay, böyle bir anlayışı ve bu anlayışa dayalı olarak oluşturulan güvenlik konseptini demode hale getirmiştir. Ortaya çıkan bu yeni durumdan Türkiye de önemli ölçüde etkilenecektir. Bu yeni duruma ve Türkiye’nin bundan nasıl etkilenebileceğine değinmeden önce bir başka konunun üzerinde durmak gerekmektedir. ABD’deki eylemler birçok devlet ve kişi için beklenmedik gelişmelerdir. Ama bazı kişiler için hiç de böyle değil. Hans Magnus Enzensberger, İletişim yayınları tarafından çevirisi yapılan ve 1995 yılında yayınlanan “İç Savaş Manzaraları” adlı kitabında, zamanın ruhuna nüfuz ediyor ve onu insanlık namına sorguluyor. Zamanımızın ruhu, yani zengin metropollerden, üçüncü dünya ülkelerine kadar bütün dünyada hüküm süren iç savaş hali, barbarlık ve nefret kültürü, Enzensberger’in üzerinde durduğu önemli noktalardır. Yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu daha iyi anlayabilmek için Enzensberger’in önemli bazı tespitlerini aktarmanın yararlı olacağına inanıyorum. “Dünya haritasına bakıyoruz. Uzak bölgelerdeki savaşların yerlerini belirliyoruz, en kolayca görebildiklerimiz de üçüncü dünya ülkelerindeki savaşlar. Gelişmemişlikten, eşzamansızlıktan, fundamentalizmden söz ediyoruz. Anlaşılmaz kavga sanki çok uzaklarda yapılıyormuş gibi geliyor bize. Fakat bununla kendimizi aldatıyoruz. Gerçekte iç savaş çoktan metropollere girdi; metastazları büyük kentlerdeki günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Yalnızca Lima ve Johannesburg’da Bombay ve Rio’da değil; Paris ve Berlin’de, Detroit ve 39 Birmingham’da Milano’da ve Hamburg’da da. Bu iç savaşı yürütenler arasında yalnızca teröristler ve gizli örgütler, mafya ve dazlaklar, uyuşturucu çeteleri ve ölüm mangaları, neonaziler ve kara şerifler değil, bir gecede holiganlara, kundakçılara, gözü dönmüşlere ve katillere dönüşen sıradan vatandaşlar da var... Günümüzdekilerle karşılaştırıldığında eski saldırganlar inançlı insanlardı. Birtakım idealler uğruna öldürmeye ve ölmeye büyük değer veriyorlardı. Bir zamanlar dünya görüşü diye adlandırılan şeye, ne kadar nefretlik olursa olsun, “katı” “fanatik” “sarsılmaz” vb. biçiminde sarılmışlardı. Hitler ve Stalin’in taraftarları, liderlerinin vaazlarını parlayan gözlerle izliyor ve gerektiğinde hiçbir cinayetten kaçınmıyorlardı. Altmışlı yılların gerillaları ve teröristleri haklılıklarını el ilanları ve bildirilerle, titiz ve bürokratik dille yazılmış itiraflarla yaptıklarının ideolojik nedenlerini anlatıyorlardı. Günümüzün saldırganları buna gerek duymuyor. Onlarda en fazla dikkat çeken özellik, her türlü kanaate/inanca uzak olmalarıdır... İslami fundamentalizmin ideolojik dozunun da, Batı’da sanıldığından çok daha zayıf olduğu görülüyor. Bugünkü İslam’ın tarihteki yüksek din ile hiçbir ilgisinin kalmadığını her entelektüel müslümandan duyabilirsiniz. Günümüzdeki durum, modernleşme baskısına karşı radikal bir modern tepki oluşumudur. Saddam Hüseyin’in dindar müslüman olarak poz vermesi baştan aşağı küfüre varan bir pozdur. Benzer şeyler Mağrip ve Yakın Doğu’daki diğer yönetimler için de söylenebilir. Savaş açtıkları Batı’ya yönelmek en büyük hayallerini süslüyor. Özlemleri Batı’nın en ölümcül buluşlarına sahip olmak: Atom bombaları, roketler ve zehirli gaz fabrikaları. Değişik fundamentalist tarikatlar, fraksiyonlar, milisler en başta kendi din kardeşlerini boğazlamaya çalışıyor. Demek ki, bunun kanaatlerle/inançlarla değil, onların taklidi ile ilgisi var. Metropollerdeki moleküler iç savaşın da benzer biçimde dayanaksız olduğu ortaya çıkıyor. Kuzey Amerika kenar mahallelerinin çete savaşları, tarihsel sınıf savaşları şemasına göre anlaşılamıyor. Siyah-beyaz karşıtlığı da yeterli bir yorumun dayanağı olamıyor. Soygunların, yağmaların ve cinayetlerin kurbanları çoğunlukla siyahların kendileri. Los Angeles ayaklanmasının hedefi zenginlerin villa semtleri değildi; saldırganlar öncelikle kendi mahallelerinin binalarını ateşe verdi. Bunların arasında siyahların mülkiyetinde olan Amerika’nın en eski kitabevi ve semtin en militan yerel politikacısının bürosu da vardı. Çeteler savaşında her yerde kaybedenler kaybedenlere ateş ediyor... Hannah Arendt, iki dünya savaşı arasındaki dönemden söz ediyordu. Totaliter sistemlerin oluşumunu sağlayan kitle tabanını anlatıyordu. Bu çözümlemesinin güncelliği ortadadır. Fakat otuzlu yıllardan farklı olarak günümüzün saldırganları ne törenlere, resmi geçitlere, üniformalara, programlara, ne de vaatlere ve bağlılık yeminlerine gerek duyuyorlar. Liderlerinden de vazgeçebilirler. Nefret onlara yetmektedir. O zamanlar terör, totaliter yönetimlerin tekelindeyken, günümüzde özelleştirilmiş biçimde karşımıza çıkıyor... Böylece her metro vagonu küçük çapta bir Bosna’ya dönüşebilir. Soykırım için Yahudilere, temizlik için karşı devrimcilere artık gerek yok. Birisinin başka bir futbol takımını tutması, bir manav dükkanının komşusundan daha çok müşteriye sahip olması, insanların farklı giyinmesi, başka bir dil konuşması, tekerlekli sandalye kullanması ya da baş örtüsü takması yeterli oluyor. Her farklılık, yaşamsal bir tehlikeye dönüşüyor. Fakat saldırganlık yalnızca diğerlerine değil, nefret ettikleri kendi yaşamlarına da yöneliyor. Hannah Arendt’ın sözleriyle konuşacak olursak, failler için sanki yalnızca yaşamak ya da ölmek arasında değil, doğmuş olmakla dünyaya hiç gelmemiş olmak arasında bile fark yok... Her devlet, en zengini ve huzurlusu bile, sürekli envai çeşit yeni somut eşitsizlik, özgüven yaralanması, haksızlıklar, uygunsuzluklar, hayal kırıklıkları üretiyor. Aynı zamanda 40 vatandaşların biçimsel eşitliği ve özgürlüğü ile birlikte beklentileri de artıyor. Bunlar yerine getirilmezse, sonuçta neredeyse herkes kendisini aşağılanmış hissedebiliyor. Tanınmaya olan gereksinim doymak bilmez. Muhtelif haberler bize bunu söylüyor. Gettoda belli bir marka spor ayakkabısı giymek arzusu, cinayet için yeterli neden oluyor ve pop yıldızı olarak kariyer yapmayı beceremeyen büro çalışanı bu aşağılanmanın intikamını almak için, bir banka soyuyor ya da kalabalığa ateş açıyor. Bütün açıklamaların en maneviyat bozucusu olan son bir açıklama denemesi, dünya nüfusunun görülmemiş biçimde artmasını bütün bu olanlara neden olarak gösteriyor. Hannah Arendt daha 1950’de, totaliter yönetimlerin canice mantıklarını bu kadar kolay kabul ettirebilmelerinin, bu hızlı nüfus artışı ve yığınların topraksız ve yurtsuz kalmaları ile ilintili olduğu kuşkusunu dile getirmişti, zira yararcı kategoriler açısından bu kitleler gerçekten de “gereksiz” hale geliyordu. Sanki ne kadar çok insan dünyaya gelirse, kendilerinin ve başkalarının yaşamlarına biçtikleri değer o kadar hızla azalıyordu. Böyle bir düşünceyi anlamak güç görünüyor. Fakat gezegenin ne kadar kalabalıklaştığını yalnızca nüfus ve göç istatistiği göstermiyor. Günlük yaşam da bunu gözler önüne seriyor. İşsizlik ve barınaksızlık, megapollerin teneke mahallelerle dolması, dolup taşan kamplar ve gemiler de bilinçsizlerin kafasındaki “çok kalabalık” olduğumuz kanısını yeniden doğruluyor, buna karşı oluşan kör tepki ise, etrafa psikopatikça saldırmak biçiminde oluyor. Böyle bir eğilime her yerde rastlanıyor. Görünürde normal insanlar bile, gizlice kendilerini de onlardan biri saydıkları o “gereksizlerin” ortadan kaldırılmalarını sağlamak için ellerinden geleni yapıyor...” Enzensberger’in görüşlerini, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu daha iyi anlamak için kısaca yukarıda belirttikten sonra, şimdi tekrar ABD’deki eylemlerin hayati öneme sahip boyutuna dönmek istiyorum. Daha önce belirttiğim gibi, ortaya çıkan en önemli sonuç, yürürlükteki güvenlik politikalarının iflas etmiş olduğudur. Sosyal bilimlerde siyasal, sosyal ve kültürel olayları anlamada “empati” büyük bir öneme sahiptir. Kendimizi başkasının yerine koyarak düşünmek anlamına gelen empati, ülkemizde ziyadesiyle ihmal edilmektedir. Yapılan yorumlara bakıldığında; olaylar, bir ucunu Amerikancılığın diğer ucunu ise anti-Amerikancılığın oluşturduğu bir tahterevallinin üzerinde değerlendirilmektedir. Empatiden yoksun, anlamaktan ziyade yargı ya da hüküm ağırlıklı bu türden yorumların geleceği anlamak açısından hiçbir teorik ve pratik değeri bulunmamaktadır. Dünya-sistem teorisiyle tanınmış bir toplum bilimci olan Prof.Immanuel Wallerstein, Eylül 2001 de yayınlanan “Güncel Yorumlar” adlı kitabında ABD’deki olayların faili olarak Usame Bin Ladin varsayımından hareketle, empati de yaparak şu önemli tespitleri yapmaktadır: “...En önemli soru, neden bu saldırının meydana geldiğidir. Hemen hemen herkes saldırının sorumlusunun Usame Bin Ladin olduğunu söylüyor. Bu akla yakın bir varsayım gibi görünüyor. Çünkü Usame Bin Ladin bu tür eylemleri gerçekleştirme niyetini açıklamıştı ve belki de yakın gelecekte, Birleşik Devletler yetkilileri bu varsayımı destekleyen bazı deliller elde edecek, bunun doğru olduğunu varsayalım. Birleşik Devletler’e bu kadar görkemli bir saldırı düzenlerken Bin Ladin, neyi elde etmeyi umuyordu? Evet, bu saldırı, Bin Ladin’in (ve diğerlerinin) Birleşik Devletler’in bütün dünyada, özellikle de Ortadoğu’da yaptığını düşündüğü kötülüklere karşılık bir öfke ifadesi ve intikam olarak görülebilir. Bin Ladin, böyle bir eylemle, Birleşik Devletler Hükümetinin politikalarını değiştirmeye ikna edebileceğini düşünmüş olabilir mi? Tepkinin bu şekilde olabileceğini düşünecek kadar saf olduğundan ciddi olarak kuşku duyuyorum. Başkan Bush saldırıyı bir “savaş eylemi” olarak 41 gördüğünü söylüyor. Eğer saldırının faili Bin Ladin ise, muhtemelen o da aynı şeyi düşünüyordur. Savaşlar, hasmın politikalarını değiştirmeye ikna etmek için değil, bunu yapmaya zorlamak için yapılır. Öyleyse Bin Ladin olduğumuzu varsayalım ve onun gibi akıl yürütelim. Bu saldırıyla neyi kanıtladı? Kanıtlamış olduğu en aşikar şey, Birleşik Devletler’in dünyanın tek süper gücünün, dünyadaki en güçlü ve en gelişkin askeri donanıma sahip olan devletin, kendi yurttaşlarını bu saldırıdan korumakta aciz kalmış olduğudur. Bin Ladin’in yapmayı istemiş olduğu şey, yine saldırının arkasındaki gücün gerçekten o olduğunu varsayıyoruz, açıkça Birleşik Devletler’in kağıttan bir kaplan olduğunu göstermektir. Bunu öncelikle Amerikan halkına sonra da dünyadaki herkese göstermek istedi. Şimdi, bu Birleşik Devletler hükümeti için olduğu kadar Bin Ladin için de açıklığa kavuştu. Dolayısıyla verilecek yanıt da açık. Başkan Bush güç kullanarak yanıt vereceğini söyledi... Fakat şimdi de Birleşik Devletler’in bakış açısıyla akıl yürütelim. Ne yapabilir? İşin aslı, Birleşik Devletler’in yapabileceği çok fazla bir şey yok. CIA, Castro’yu öldürebilmek için yıllarca uğraştı ve Castro hala yerinde. Birleşik Devletler birkaç yıldır Bin Ladin’i arıyor ve o hala yaşıyor. Bir gün, Birleşik Devletler ajanları onu öldürebilir ve bunun gerçekleşmesi bu özel operasyonu yavaşlatabilir. Bu, aynı zamanda birçok insana büyük bir tatmin sağlayacaktır. Fakat yine de sorun bütün ağırlığıyla var olmaya devam edecektir. Açıkça, yapılması gereken tek şey, politik bir harekettir. Fakat hangi politik hareket? Bu noktada, Birleşik Devletler içinde (daha geniş olarak Batı alemi içinde) bütün uzlaşmalar kayboluyor. Şahinler, bu saldırıların Sharon’un (ve mevcut İsrail hükümetinin) haklı olduğunu gösterdiğini söylüyor: “Onların” hepsi teröristtir ve onlarla başa çıkmanın tek yolu çok sert karşılık vermektir. Bu, şimdiye kadar Sharon‘un pek işine yaramıyordu. George W. Bush’un daha iyi işine yaraması için ortada bir sebep var mı, Bush Amerikan halkını bunun bedelini ödemeye razı edebilir mi? Böyle şahince bir tutum ucuz atlatılamaz. Diğer yandan, güvercinler de bu durumun “müzakere” ile halledilebileceğini öne sürmekte güçlük çekiyorlar. Kiminle ve hangi amaca ulaşmak için müzakere yapılabilir? Belki de olmakta olan şudur: Bu “savaş”– bu hafta basında bu şekilde tanımlandıkazanılamayacak ve kaybedilmeyecek, fakat basitçe devam edecek. Kişisel güvenliğin parçalanıp yok olması artık bir gerçeklik ve bunun etkisini Amerikan halkı ilk defa hissedebilecek. Bu, dünyanın başka pek çok bölgesinde zaten var olan bir gerçeklikti. Dünya– sistemin bu kaotik salınımlarının altında yatan politik mesele, medeniyetin barbarlıkla karşı karşıya gelmesi değildir. Ya da en azından bütün tarafların, kendilerinin medeni, barbar olanın ise karşı taraf olduğunu düşündüğünü kavramamız gerekiyor. Olan bitenin altında yatan meseleler, dünya–sistemimizin yaşadığı krizdir ve kurmayı istediğimiz bunu izleyen dünya– sistemin nasıl olacağı hakkındaki mücadeledir. Bu, söz konusu mücadeleyi, Amerikalılar ve Afganlar ya da müslümanlar ya da başkaları arasındaki bir mücadele haline getirmiyor. Bu, kurmak istediğimiz dünya hakkındaki farklı vizyonlar arasındaki bir mücadeledir. 11 Eylül 2001’in kısa sürede, birçoklarının söylediğinin aksine, uzun süre devam edecek uzun bir mücadele içinde çok kısa bir dönem olduğu, ancak bu gezegende yaşayan insanların çoğu için karanlık bir dönem olduğu görülecek.” Evet, ortaya çıkacak olan durum; mevcut güvenlik politikalarının iflasına eşlik edecek olan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel bir kargaşa ya da kaotik bir atmosfer olacaktır. Bu kaotik atmosferde, yeni kurulacak düzen için Wallerstein’in belirttiği gibi farklı vizyonlar mücadele edecektir. Türkiye; Amerika'ya mektup göndermek, hava sahasını ve hava limanlarını kullanıma açmak, istihbarat alanında iş birliğine hazır olmak, Jeopolitik konumunun öneminden dem vurmak gibi yaklaşımlarla, yeni kurulacak olan düzenin 42 mimarları arasında kendisine yer bulamaz. Türkiye, yaşadığımız dünya halini ve zamanın ruhunu iyi kavrayarak her açıdan kendi içinde tutarlı bir vizyon geliştirmelidir. Bu vizyonun merkezi odak noktası, Avrupa ve Amerika’nın tercih edeceği güvenlik politikaları doğrultusunda görevli bir ülke rolü oynamak yerine, her alanda Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olmayı hedeflemek olmalıdır. Bu noktada, Avrupa ve Amerika’ya da önemli görevler düşmektedir. Genel olarak müslüman kimliğinin dışlanması ciddi tehlikeler ortaya çıkaracaktır. Özellikle Türkiye’nin Avrupa uygarlığının dışında tutulması, dünya açısından ortaya çıkacak olan tehlikeyi katmerleştirecektir. TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ Avrupa Birliği’ne üyelik konusunda Türkiye keskin bir viraja doğru hızla ilerlerken Türkiye’nin yönetim eliti arasında keskin bir kutuplaşma açıktan açığa kendini göstermektedir. Türkiye’deki derinlikten yoksun sığ tartışmalara bakıldığında; Avrupa Birliği’nin bugünkü yapısı ve geleceği ile Türkiye’nin bu yapı karşısındaki avantaj ve dezavantajları yerine, konu Avrupa Birliği yandaşlığı ve karşıtlığına indirgenmiş durumdadır. Ne Avrupa Birliği’ne üyelikten yana olanlar neden üye olunması gerektiğini anlamlı bir biçimde ortaya koyuyor, ne de bu üyeliğe karşı olanlar neden karşı olduklarını anlamlı bir biçimde ortaya koyuyorlar. Avrupa Birliği’ne üyeliği destekleyenler, içinde milyonlarca açlık ve yoksulluk sınırındaki insanı barındıran Türk toplumuna, AB üyesi ülkelerdeki kişi başına düşen 15.000, 20.000 Dolar geliri göstermektedir. AB üyeliğine karşı olanlar ise kimliğimizi kaybetme tehlikesinin altını çizmektedir. Yani madalyonun bir yüzünde para diğer yüzünde ise kimlik bulunmaktadır. Ahmet İnsel, “ Avrupa Birliği: Nasıl Bir Kurumsallaşma? ” başlıklı bir yazısında şu soruları soruyor: Avrupa Birliği, bir ulus-devletler konfederasyonu mu olacak, yoksa çok daha güçlü bir siyasal bütünleşmeye tekabül eden bir federasyona mı dönüşecek? Uluslar Avrupa’sı mı, yurttaşlar Avrupa’sı mı, yoksa bölgeler/memleketler Avrupa’sı mı kurulacak? Etnik ulus anlayışı mı Avrupa coğrafyasında egemen olacak, demokratik ulus anlayışı mı? Pazar entegrasyonu ve onunla uyumlu toplumsal kurumlaşma eksenli bir liberal Avrupa mı, yoksa düzenleyici işlevin ağır bastığı ve onunla uyumlu toplumsal dayanışma kurumlarının Pazar ekonomisi mantığını dizginlediği bir sosyal Avrupa mı? Sermaye, servet ve söz gücünü ellerinde toplayan tekelci bir sınıf tahakkümü Avrupa’sına mı, yoksa katılım, dayanışma, eşitlik ve demokrasi mücadeleleriyle dengelenecek bir özgürlükler Avrupa’sına mı gidişat evrilecek? 1987 yılından itibaren üniversitelerimizde çok sayıda Avrupa Topluluğu enstitüleri kuruldu, AB konusunda çok sayıda sivil toplum kuruluşu faaliyette bulunuyor. Yukarıda belirtilen sorular konusunda maalesef doyurucu çalışmalar ve cevaplar bugüne kadar ortaya konulabilmiş değil. Ülkemizde AB konusunda bilgiden yoksun olarak yapılan tartışmalar, körün fili tarifine benziyor! Üzerinde durulması gereken asıl nokta, demokrasinin hem Avrupa ülkelerinde hem de Türkiye’de elden gidiyor olmasıdır. Eskiden demokrasiyi askeri müdahalelerin tehdit ettiği söylenirdi bugün ise demokrasiyi kontrolden çıkmış, hiçbir kamusal sorumluluk duymayan sorumsuz sermayenin tehdit ettiği söyleniyor. Nobel ödüllü yazar Günter GRASS, Avrupa’da demokrasi tehlikede diye feryat ediyor. Günter GRASS’a göre: “ Küreselleşme adı altında müthiş bir sosyal adaletsizlik 43 hedeflenmekte... Sadece Almanya’da değil tüm Avrupa’da parlamentolar, sanayicilerden izin almadan karar alamaz hale geldi. İş adamlarının bu kadar etkin oldukları parlamentolarda halkın ve çalışanın lehine karar almak imkansız. Avrupalıların her geçen gün sandıklara daha az gider olmasının nedeni de bu zaten. Politikanın parlamentolara dönmesini sağlamak lazım. Seçmen , nasıl olsa oy verdiğim insan beni değil, iş adamlarını temsil ediyor diyerek apolitize olmuş durumda. Halkın kendisini temsil eden insana olan güvenini yeniden kazanmak şart...” Nobel ödüllü yazarın bu tespitlerine önem vermek gerekmektedir. Almanya’daki Eylül 2002 seçimlerinden sonra AB üyesi ülkelerde İngiltere ve İsveç hariç sol iktidara rastlanamayacaktır. Yapılan anketlere göre; Almanya’da halkın yüzde 71’i , Fransa’da yüzde 51’i , İngiltere’de yüzde 40’ı , İtalya’da yüzde 44’ü , ülkelerinin bugününü ve geleceğini kötü görüyor. Türkiye’de durum farklı mı? Dünyanın en mutsuz toplumu ilan edildik. Faize dakikada 113 milyar Türk Lirası ödeniyor. Son yirmi yılda faize ödenen para 200 milyar Dolar civarında. Hazine, 2002 yılının ilk beş ayındaki gelir gider durumunu açıkladı. OcakMayıs arasında faize 18.5 katrilyon lira, memur maaşları, askeri harcamalar ve diğer harcamalar için ise 21.2 katrilyon lira harcanmış. Yani toplam 39.7 katrilyon lira harcanmış. Aynı dönemde, maliyenin vergi ve vergi dışı kaynaklardan beş ayda bulduğu para ise 27.5 katrilyon lira. Özetle; 2002 yılının ilk beş ayında ortaya çıkan açık 12.2 katrilyon lira. Kimse bu tabloyu ve Türk toplumunun eline, ayağına vurulmuş olan faiz prangasını konuşmuyor. Her şey Türkiye’de bir görüntü ve imaj toplamına, bir başka ifadeyle simülasyona dönüşmüş durumda. Ekonomiyi, borsa-faiz-döviz üçgenin içine sıkıştırmışlar, bizlere de aman konuşmayın bu üçgen sarsıntı geçirmesin diyorlar. Bu tablo Türkiye’nin Avrupa Birliği tartışmalarını da etkiliyor. Halk; burada deniz kurudu, bu topraklarda abi ne iş olursa yaparım diyemeyeceğine inanıyor. AB sınırları kaldırırsa orada iş bulacağına inanıyor. Sermayeye göre, AB süreci hızlanırsa yılda 7-8 milyar Dolar yabancı sermaye gelir ve döviz sorunu çözülür. Kimlik ve inanç sorunu olanlar ise AB’yi bir oksijen çadırı olarak görüyor. Türkiye’de kelimenin tam anlamıyla “ Armut piş ağzıma düş” modeli işliyor. Geçtiğimiz Pazar günü Babalar Günü kutlandı. Bu kutlamadan kısa bir süre önce emniyet yetkilileri suç işleme yaşının, 4 yaşa kadar düştüğünü ilan etti. Bursa Emniyet Müdürlüğü’nün bu yılın ilk beş ayını içine alan 4-18 yaş arasına yönelik istatistik çalışması, nasıl bir ülkede yaşadığımızı hatırlatan keskin bir hançer gibi. Araştırmaya göre dört yaşındaki altı çocuk için yankesicilikten işlem yapıldı. Altı yaşındaki 11, yedi ve sekiz yaşlarındaki dörder çocuk da aynı suçla bağlantılı işlem gördü. 10 yaşın altında 97 çocuk, yankesicilik, hırsızlık ve darp olaylarına karıştırıldı. 17-18 yaş grubundaki 567 çocuk cinayetten silahlı gaspa kadar her tür suça karıştı. Suçla tanışma yaşını, 4 yaşa kadar düşüren Türkiye, 23 Nisanı çocuklara bayram olarak vermesiyle övünüp, Avrupa’ya ve dünyaya uygarlık dersi vermeye kalkıyor. Böyle bir Türkiye’yi Avrupa kendi arasında görmek ister mi ? Suçta yaş oranını konuşma, faiz prangasını konuşma, yoksulluk ve açlık sınırındaki milyonlarca insanı konuşma, 200 milyar Dolarlık iç ve dış borcun nasıl ödeneceğini konuşma, sayısı 15 milyon 800 bin olan öğrencilerin geleceğini konuşma. Peki neyi konuşalım? Laila’ya kimler gidiyor, Biri Bizi Gözetliyor Programı’nda kim başarılı oldu, arada bir de girelim mi girmeyelim mi şeklindeki sığ, yavan soru eşliğinde AB’yi konuşalım. Türkiye’deki bu gidişat hayra alamet değildir. 44 SAYIŞTAY 2000 YILI MALİ RAPORU’NUN ÖZETİ Sayıştay, Meclis adına kamu kaynaklarının kullanımını denetlemektedir. Meclis’in, denetim sonuçları hakkında bilgilendirilmesi, gönderilen Sayıştay raporları vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Denetim alanına giren konularda raporlarla Meclis’i bilgilendirme, Sayıştay’ın uzun süre ihmal edilmiş önemli bir fonksiyonudur. Sayıştay, son yıllarda Meclis’i bilgilendirme fonksiyonunu geliştirme çabası içindedir. Bu amaçla, Meclis’e gönderilen raporların adedi artırılmış ve kapsamı zenginleştirilmiş, 1996 yılından bu yana borçlanma işlemleri ile ilgili olarak Meclis’e 9 adet rapor sunulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 23.06.1998 tarihinde “iç ve dış borçlar ile alınan kredilerin nerelerde kullanıldığının tespiti” amacıyla bir Meclis Araştırma Komisyonu (10/24,57 esas numaralı) kurulmasına karar vermiş ve bu komisyon tarafından bir rapor hazırlanmıştır. Meclis Araştırma Komisyonu raporunun “Öneriler” bölümünde, Meclis’in tatile girmesi nedeniyle komisyon çalışmaları için ek süre talep edilmediği ve bu nedenle çalışmaların dikkatli bir şekilde analiz edilmesi ve arzu edilen yetkinliğe ulaştırılmasının mümkün olmadığı, komisyonun, TBMM adına denetim yapmakla görevli olan Sayıştay’ın, mevcut çalışmaları olgunlaştırarak bu konuda daha kapsamlı ve ayrıntılı bir rapor hazırlanmasını ve TBMM’ye sunmasını kuvvetle tavsiye ettiği ifade edilmiştir. Bu tavsiyeyi dikkate alan Sayıştay Genel Kurulu, Meclis’e sunulmak üzere, bütçe ve borçlanma işlemleri ile ilgili sorunları kapsamlı şekilde ele alacak bir rapor hazırlanması kararını vermiştir. Alınan karar üzerine hazırlanan bu rapor, bütçe ve borçlanma işlemlerinde sorumluluk, saydamlık ve mali disiplin bakımından mevcut olan sorunları, bunların sebeplerini, sonuçlarını ve alınabilecek önlemleri tespit etmeyi hedeflemektedir. Sorunların birbiriyle bağlantısının ortaya konması ve mali yapının bozulmasına yol açan temel sebeplerin ve bunun uzun vadeli sonuçlarının saptanması da raporun önemli hedeflerindendir. Bu çerçevede, kamu kaynaklarının elde edilmesi ve kullanılması sürecinin saydamlıktan uzak olduğu, gerekli sorumluluk mekanizmalarının kurulmadığı, mali yapının ağır riskler içerdiği ve sorunların giderek ağırlaştığı düşünülmektedir. Mevcut sorunlar sebebiyle mali yapı, ülkenin kalkınmasına olumsuz etkide bulunmakta ve refahı azaltmakta, kaynak israfına yol açmakta, gelir dağılımını bozmakta ve ülkenin dışa bağımlılığını artırıcı sonuçlar doğurmaktadır. Sayıştay’ın bu hususlara eğilen bir raporu Meclis’e göndermesinin; * Sorunların tanımlanmasına ve öneminin anlaşılmasına, 45 * Mali yapıda mevcut olan bozuklukların gelecekte ortaya çıkabileceği tehlikelerin kavranmasına, * Sorunları çözmek için yapılan reform çalışmalarının hızlanmasına, katkıda bulunacağına inanılmaktadır. 1. Bütçe sistemi, şeffaflık, hesap verme sorumluluğu ve mali disiplin Bütçe, hükümetin Meclis’e karşı temel sorumluluk mekanizmasıdır. Hükümetlerin kamu kesimi üzerindeki kontrolleri bütçe vasıtasıyla kurulur. Parlamenter sistemde hesap verme sorumluluğunun ve şeffaflığın temelini bütçe mekanizması oluşturur. Bu mekanizmada oluşan eksiklik ve yanlışlıklar, sorumsuz harcama ve işlemler ortaya çıkmasına ve bir kısım işlemlerin gizli kalmasına ya da olduğundan farklı görünmesine yol açar. Bu nedenle bütçe, merkezi hükümetin tüm faaliyetlerini eksiksiz bir şekilde yeterli ve açık bir bilgi vermelidir. Mevcut bütçe sistemimizin çok ciddi sorunlar içerdiği ve bu sorunların ülkenin geleceği açısından önemli sonuçları olduğu görülmektedir. Sorun 1: Yapısal parçalanma Merkezi hükümetin gelir ve giderlerinden önemli bir kısmı bütçe dışında oluşturulan döner sermayeli işletmeler, fonlar, sosyal tesisler,vakıflar,dernekler, işletmeler ve özel hesaplar gibi kuruluşlara kaydırılmıştır. Bütçe gelir ve gideri niteliğindeki bazı işlemler bu tür kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Bu tür kuruluşların faaliyetleri hacim olarak bütçe ile yarışan bir düzeye gelmiştir. Bu tür oluşumların tamamı, bütçe mekanizmasının gerektirdiği açıklıktan belirli ölçülerde uzaktır. Bunlardan, fonların büyük bir kısmı, vakıflar, dernekler, işletme ve özel hesaplar Meclis adına hiçbir dış tutulmamaktadır. Bunların, kamu yararını gözetecek şekilde çalışmalarını kontrol mekanizmaları da henüz geliştirilmemiştir. sorumluluk ve sosyal tesisler, denetime tabi sağlayacak oto Sorun 2: Bütçe dışı gider ve gelirler İkinci bir sorun da bütçe çerçevesindeki bazı gelir ve giderlerin kayıt dışı kalmasıdır. Bu işlemler doğrudan genel ya da katma bütçeli idarelerce gerçekleştirilir, ancak, bütçeye gelir ya da gider olarak kaydedilmediğinden bütçede görünmez, gizli kalır. Bu tür bütçeleştirilmeyen işlemler daha çok borçlanma ile ilişkilidir. Örneğin, bazı durumlarda, devlet borçlarının ödenmesi gereken faizleri yerine ya da hükümetin görev zararı borçlarına karşılık olarak, alacaklı kuruluşlara tahvil verildiğinde gider kaydı yapılmamaktadır. Bu durumda net borçlanma hasılatı bütçe açığından fazla olmaktadır. Kayıt dışı bütçe işlemleri, “mahsup borçlanma”, “nakit dışı borçlanma” veya “yarı mali işlem” adı altında karşımıza çıkmaktadır. Bütçeleştirilmeyen işlemler temel olarak kamu açıklarını az gösterme ve sorumluluktan kaçınma kaygısından kaynaklanmaktadır. Bu harcamaların gerçekleştirildiği dönem ile borç ve gider kaydı yapılması gereken dönem arasında önemli süre farkı ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle idareler, önceki dönemlerde yapılmış olan kamu harcamalarını kaydetmeye yanaşmamaktadır. Bütçe dışında harcanan bu tutarlarla hangi işlerin finanse edildiğini tam olarak tespit etmek mümkün değildir. Mevcut sistem içinde bu giderler sadece kamuoyundan ve 46 Meclis’ten gizlenmekle kalmaz, bizzat uygulayıcılar da gerçek verileri elde etme olanağını yitirirler. Yarı mali işlemlerin çoğunlukla yasal dayanakları mevcuttur. Bütçe kanunları veya özel kanunlar, bazı giderlerin bütçede gösterilmeden gerçekleştirilmesine imkan sağlamaktadır. Ancak, bu işlemler yasal olmakla birlikte, mali disipline ve temel ilkelere aykırıdır. Bütçe, merkezi hükümet faaliyetleri hakkında eksik bilgi vermektedir. Bu şekilde bütçe açığı olduğundan az gösterilmektedir. Bu işlemler üzerinde Meclis’in doğrudan denetim mekanizmaları bütçe ve kesin hesap süreci etkisiz kaldığı gibi dolaylı denetim mekanizmaları Sayıştay denetimi de yetersiz kalmaktadır. Sorun 3: Bütçe ve kesin hesap sürecinin etkin olmaması Kapsamı son derece daraltılmış olan mevcut bütçenin hazırlanma, uygulanma ve sonuçlarının değerlendirilmesini içeren süreç yeterli ve etkin değildir. Bütçe, performans ölçütlerine göre hazırlanmamaktadır. Uzun vadeli bir harcama planı yapılmamaktadır ve bütçe ve planlar bütüncül bir yaklaşımla hazırlanmamaktadır. Bütçe ödenekleri, sadece belli konularda gider yapılmasına izin vermekte; ancak belli bir çıktı hedeflememekte, ölçülebilir amaçlar için konulmamaktadır. Bütçe sonuçlarının değerlendirilmesinde de performans kriteri göz önünde bulundurulmamaktadır. Bu, bir yandan yukarıda bahsedildiği gibi bütçe yapısının yetersizliğinden, diğer yandan da performans denetimi uygulamasının yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bütçe uygulama sonuçlarının rasyonel olarak değerlendirilmesini sağlayan mekanizmalar kurulmamıştır. Bütçe sürecinin etkin olmaması, bütçenin bir maliye politikası aracı olarak öneminin azalmasına sebep olmaktadır ve Hazine tarafından yürütülen borçlanma ve para politikaları ekonomi yönetiminde kullanılan birincil önemdeki araçlar durumuna gelmektedir. Sorun 4: Mali risklerde sorumluluk ve şeffaflığın sağlanmaması Merkezi hükümet çeşitli şekillerde mali yükümlülükler ve riskler üstlenmektedir. Ancak bunlar tanımlanmamakta ve izlenmemektedir. Halihazırdaki uygulamada mali risklerle ilgili olarak sadece garantili borçlar yakından takip edilmektedir. Oysa garantili borçlar dışında, mali risk kapsamına giren birçok kefalet ve garanti bulunmaktadır ve bunlar hazineye geri dönüşü olmayan ödeme yükümlülüğü getirebilmektedir. Muhasebe sisteminin yetersizliği ve devletin varlık ve yükümlülüklerini karşılıklı olarak gösterip izleyecek bir devlet bilançosunun oluşturulmamış olması bu tür riskleri izlemeyi zorlaştırmaktadır. Mevcut devlet muhasebesi sisteminde, mali riskleri sayısallaştıracak hesaplar ve izleme yöntemleri oluşturulmamıştır. Bu nedenle, mali risklerle ilgili sağlıklı verilere ulaşılamamakta, ne kadar bir mali yükümlük altına girildiği bilinememektedir. Diğer yandan, mali yükümlülük riski olan işlemlerde karar verenlerin hesap verme sorumluluğunu sağlayacak mekanizmalar oluşturulmadığından, yöneticiler kamu fonlarını aşırı risk alarak yönetebilmekte ve kullanabilmektedir. Devlet adına yüklenilen risklerin gerçekleşmesi durumunda öngörülemeyen mali yükler ortaya çıkmakta; ancak risk almaya karar verenler bu işlemlerin sonuçlarına katlanmamaktadır. 47 2.Önemli göstergeler Yukarıda bahsedilen sorunlar, devletin mali yapısında ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Raporda bu sonuçlardan bütçe açıklarına ve bütçe açıklarının ortaya çıkardığı diğer sorunlara ayrıntılı olarak yer verilmektedir. 2.1 Bütçe açıkları 2.1.1 Bütçe tahminleri Bütçeler sürekli olarak açık verme öngörüsü üzerine kurulmaktadır. Sürekli açık bütçe ile devam etmek mümkün değildir. Ancak bu bilindiği halde uzun süredir kamu maliyesi ciddi oranda açık vermeye, diğer bir ifadeyle gelirlerinden fazla harcama yapmaya yönelik plan ve programlarla yönetilmektedir. Denk bütçe veya bütçe fazlası, devletin kısa ve uzun vadeli hedefleri arasında yer almamaktadır. Bütçenin denkleştirilmesi ve bütçe fazlası verilmesi kendiliğinden gerçekleşmez. Ancak ciddi ve sıkı uygulanan bir planlama sonrasında bu konuda başarılı bir sonuç elde edilebilir. 2.1.2 Bütçe Gerçekleşmeleri Bütçe açıkları ile ilgili önemli bir nokta, açıkların sürekli olarak öngörülenden fazla olmasıdır. Son iki yıl hariç bütçe açıklarının sürekli olarak öngörülenden fazla olduğu görülmektedir. Bütçe ve planların bütüncül bir yaklaşımla hazırlanmaması sonucunda, kamu açıklarını gizleme eğiliminin de etkisiyle gerçekçi olmayan yatırım programı ve bütçeler ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda, gerçekleşen bütçe açıkları öngörülenden farklı olmakta, sık sık yıl içinde ek bütçe yapılması gerekmektedir. Borçlanma limitlerinin fonksiyonel olmaması, ödeneği olmayan işlemlerin borçlanma yoluyla finanse edilmesine imkan tanımaktadır. Bütçe sapmaları yıl sonlarında tamamlayıcı ödenek verilmek suretiyle ibra edilmektedir. Gerçekleşen açıkların bütçe tahminlerinin çok üzerinde olması bir yandan bu açıkların kontrol dışına çıktığını, diğer yandan da bütçe tahminlerinin bilinerek gerçek dışı boyutlara çekildiğini düşündürmektedir. Bütçe açıklarının milli gelire oranı çok ciddi bir artış eğilimi içindedir. Uzun bir dönem boyunca yüzde 3 civarında olan bu oran 1990’lı yıllarda yüzde 8’lere varan bir ortalamaya ulaşmış, 1999’da ise yüzde 11,7 gibi çok yüksek bir oranda gerçekleşmiştir. Maastricht kriterlerine göre bütçe açıkları milli gelirin yüzde 3’ünü aşmamalıdır. 2.1.3 Gerçek açıklar: Borçlanma verileri ile tespit edilebilen bir kısım açıklar. Yukarıda anılan bütçe açığı büyüklükleri, bütçenin gerçek açığını yansıtmaktan çok uzaktır. Kayıt dışı bütçe uygulamaları olarak adlandırılan bazı işlemler borçlanma yoluyla finanse edilmekte ve bütçe gideri olarak kaydedilmediğinden bütçe açığı gerçekte olduğundan daha az gösterilmektedir. Net borçlanma hasılatının sürekli olarak bütçe açığından fazla olması, bütçe açıklarının eksik gösterildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin, 1997 yılında bütçe açığı 2,2 katrilyon iken net borçlanma hasılatı 3 katrilyon lira olarak gerçekleşmiştir. Bu durumda gerçek açığın 2,2 değil 3 katrilyon lira olduğu anlaşılmaktadır. Bu iki rakam arasındaki fark (0,8 katrilyon lira) bir nevi gizli bütçe açığıdır. Gerçek açıklar, gösterilen bütçe açıklarından önemli oranlarda daha fazla olmuştur. Örneğin, 1992 sonrasında merkezi hükümetin gerçek açığı milli gelirin yüzde 10’u düzeylerinde iken, bütçe açıkları yüzde 4 ile yüzde 8 arasında görünmektedir. 48 1971 yılından 2000 yılına kadar geçen dönemde kayıt dışı bütçe uygulamalarının toplam tutarı 116 milyar dolardır. Bu tutarlar mali sistemimizde yer alan bütün kontrol ve denetim mekanizmaları dışında, üstelik Meclis’in iradesi ve bilgisi olmadan harcanmıştır. 2.1.4 Gerçek açıklar: Diğer faaliyetler Kamu kesiminin borcu niteliğinde olmakla birlikte kamu borçları arasında gösterilmeyen (kayıt dışı) bazı kalemler vardır. Bu tür borçlar raporda “görünmeyen borçlar” adı altında incelenmektedir. Bu işlemler hükümetlerin mali disipline aykırı uygulamaları ile gerçekleştirilmektedir. Görev zararı borçlarından henüz kağıda bağlanmamış olanlar bu gizli açıklar arasında değerlendirilmektedir. Bunların tutarı 1999 sonu itibariyle 13 katrilyon lirayı bulmaktadır. Bu tür işlemler, ne gider ne de borç yönüyle hiçbir şekilde kayıt altına alınmamış olduğundan büyüklük ve niteliklerinin tespit edilmesinde ciddi güçlükler vardır. 2.2 Açıkların Sonuçları 2.2.1 Ağır borç yükü Uzun süredir devam ede gelen kamu açıkları, önemli miktarda kamu borç stokunun oluşmasına neden olmuştur. Kamu kesiminin borç yükü ağırdır ve bu ağırlık giderek artmaktadır. 1999 sonunda devlet borçlarının GSMH’ya oranı yüzde 83,4’e ulaşmıştır. Ancak resmi rakamlarda bu oran yüzde 66 olarak görünmektedir. Maastricht kriterlerine göre devlet borçları milli gelirin yüzde 60’ını aşmamalıdır. Borç yükünün ağır olması, bir kısım devlet borçlarının gizlenmesi eğilimini doğurmakta ve gerçekte ağır borçlu ülkeler sınırında olan Türkiye orta derecede borçlu ülkeler arasında gösterilmektedir. 2.2.2 Dış borçlar ve kamunun dış borç stoku Dış borç stoku bir bütün olarak kontrolsüz ve ön görülmeyen bir şekilde artmaktadır. Kamu kesiminin ve özel sektörün toplam dış borcu 1999 yılı sonunda 103 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye, dış borçları bakımından ağır borçlu ülkeler arasında yer almaktadır. Dış borçların artışında özel sektörün ve kamu kesiminin payı zaman içinde değişmekle birlikte, bir bütün olarak stok artışı oldukça düzenlidir. ( yıllık ortalama 6 milyar dolar civarında stok artışı gerçekleşmektedir.) Kriz dönemlerinde borç stoku geçici olarak azalmakta ya da aynı düzeyi muhafaza etmekte, bunun dışında giderek hızlanan bir artış trendi izlemektedir. Kamu kesiminin dışarıdan borçlanmadığı durumlarda özel sektörün dış borçlanması artmaktadır. İç borçlanmada oluşan yüksek reel faizler nedeni ile özel sektörün dış kaynaklardan elde ettiği finansmanı iç borçlanma yoluyla Hazineye sattığı düşünüldüğünde resim büyük ölçüde tamamlanmış olmaktadır. Bunun kamu için olumsuz sonuçlar ortaya çıkardığı açıktır. Kamu dış borç stoku son dönemde ciddi miktarda kaynak transferine neden olmaktadır. Bu durum sabit tutulan borç stoku için sürekli ödenmesi gereken faizlerden kaynaklanmaktadır. Dış borçların geri ödemelerinin yine borçlanma yoluyla karşılandığı düşünülse bile en azından faiz ödemeleri için finansman temini gerekmektedir. Bu ilişkinin 1994 sonrasında iç borçlanma yoluyla dış borçların ödenmesi şeklinde geliştiği görülmektedir. Mevcut durumda dış borçlar ülke kaynaklarının dışarıya transferi yoluyla milli gelirin azalmasına ve refah kaybına neden olmaktadır. 49 Dış borç stoku içinde kısa vadeli olanların payı son yıllarda önemli bir seviyeye ulaşmıştır. Bir kriz anında bu borçların yenilenmemesi, orta-uzun vadeli borçların geri ödemeleri de düşünüldüğünde ülkeden 35 milyar dolar civarında döviz çıkışına sebep olacaktır. Ancak Türkiye’nin uluslar arası rezervleri bu miktarı karşılamaya yetecek düzeyde değildir. 2.2.3 Aşırı iç borçlanma ihtiyacı İç borç stoku hızlı bir şekilde artmaktadır. 1999 yılı sonunda iç borç stokunun GSMH’ya oranı yüzde 29’a ulaşmıştır. Bu oran 1980’de yüzde 10, 1990 yılında yüzde 14, 1998 yılında yüzde 22 seviyesinde gerçekleşmiştir. İç borç yükünün artışının temel sebebi sürekli kamu açıklarından kaynaklanan finansman ihtiyacıdır. Bunun yanında yüksek maliyetine rağmen iç borçlanmanın dış borçlanmaya tercih edilmesi de iç borçların artmasına sebep olmaktadır. (2000 yılının ilk aylarından itibaren bu eğilim değişmeye başlamıştır.) Uzun bir süredir iç borçlanmada oluşan yüksek reel faizlerin, borç yükünün giderek artmasında önemli payı vardır. 1998 yılına kadar iç borçların içinde Hazine bonolarının ağırlığı artmıştır. Son dönemde değişken faizli tahviller büyük ölçüde Hazine bonolarının yerini almıştır. İç borçlar gelir dağılımının bozulmasına sebep olmaktadır. Bütçe yoluyla büyük ölçüde cari ve transfer harcamalarını finanse etmekte kullanılan iç borçlar tasarrufların tüketilmesine sebep olmaktadır. Borçlanma ile elde edilen kaynakların yatırımlarda değerlendirilmemesi sonucunda borçlanma, ülkenin gelecekteki refahının azalmasına sebep olmaktadır. 2.2.4 Özel sektörün dış borçlanmasındaki artış Özel sektörün dış borçlarında sürekli ve önemli bir artış vardır. Özel sektörün dış borçları, faizi yüksek ve vadesi kısa olduğu için her zaman yüksek bir risk taşımaktadır. 1999 yılı sonu itibariyle özel sektörün, yarısı kısa vadeli olan 50 milyar dolar dış borcu bulunmaktadır. İç borçlanmada yüksek reel faiz verilmesi, kamunun dış borçlanmayı sınırlı tutması sonucunda spekülatif amaçlarla dış kaynak akışını cazip hale getirmektedir. Özel sektörün dışarıdan kaynak temin ederek bu kaynakları hazinenin iç borçlarına yatırması avantajlı olmaktadır. Bu durum iç borçlanmanın özel sektörün dış borçlanması ile finanse edilmesi olarak özetlenebilir. Portföy yatırımı, mevduat ve kısa vadeli kredi şeklinde gerçekleşen yabancı sermaye hareketleri kendi başına krize neden olabilmekte veya var olan bir krizi ağırlaştırabilmektedir. Türkiye’de 1991, 1994 ve 1998 yıllarında yaşanan krizlerin yabancı sermaye hareketleri ile çok sıkı bağlantısı vardır. Kriz hangi sektörden kaynaklanırsa kaynaklansın bütün ekonomi üzerinde olumsuz etkide bulunmaktadır. Bir kriz durumunda özel sektörün kısa vadeli dış borçlarının kamu kesimi tarafından üstlenilmesi ihtimali, bu borçların takibini önemli kılmaktadır. 2.2.5 Borç faizlerinin bütçe içindeki yeri ve reel faizler Faiz ödemeleri bütçenin en büyük kalemidir. Faiz ödemelerindeki sürekli artış endişe vericidir. 1994 yılından itibaren bütçe gelirlerinin yüzde 40’ından fazlası faiz giderlerine ayrılmaya başlamış, 2000 yılı Temmuz ayı itibariyle bu oran yüzde 78’e ulaşmıştır. Aynı dönemde faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranı ise yüzde 99’u bulmuştur. 50 Diğer yandan, faiz giderlerinin tamamı bütçede gösterilmemektedir. Bir kısım faiz ödemeleri, karşılığında borçlanma senedi verilmek suretiyle gerçekleştirilmekte; ancak gider olarak kaydedilmemektedir. Dolayısıyla faiz ödemeleri görünenden daha büyüktür. Borç stokunun yüksekliği faiz yükünün fazla olmasının temel nedenidir. Faizler sonuçta borç stokunun bir oranı olduğundan, faiz yükünün azaltılması için borç stokunun azaltılması gerekecektir. Faiz giderlerinin yüksekliğinin önemli bir nedeni de yüksek reel faizlerdir. 1995 sonrasına ilişkin hesaplamalar reel faizlerin ortalama yüzde 35 civarında olduğunu göstermektedir. Yüksek reel faizler nedeniyle borçlar için yüksek bir oranda faiz ödenmekte, diğer yandan bu ödemeler normal gelirlerle karşılanamadığından yeniden borçlanılmaktadır. Borç stokunun artması ile bu süreç “borç kısır döngüsü” olarak adlandırılan tehlikeli bir yapıya dönüşmektedir. Bu döngünün normal gelir artışları ile kırılması güçtür. Maastricht kriterlerine göre uzun vadeli faiz oranı, Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerden enflasyon oranı en düşük üç ülkenin enflasyon ortalamasının yüzde 2’sinden fazla olmamalıdır. Yüksek reel faizler gelir dağılımının bozulmasına yol açmaktadır. Tasarruf imkanı olan yüksek gelir düzeyindeki gruplara kaynak aktarılmaktadır. 2.2.6 Yatırımların kısılması Faiz harcamalarının yüksekliği diğer bütçe harcamalarını baskı altına almaktadır. Faiz giderleri esnek değildir; yatırımlar ya da cari harcamalar gibi bütçe yoluyla kısıtlanmamaktadır. Bu nedenle bütçe açıklarının azalmasına yönelik tasarruf tedbirleri, faiz dışındaki bütçe giderlerinin, özellikle de yatırımların kısıtlanmasını gerektirmektedir. Bütçe giderleri içinde yatırımların payı, faiz giderlerinin tersine sürekli azalma eğilimi içindedir. Bu pay son yıllarda yüzde 5 oranına kadar inmiştir. Yatırımların düşüklüğünün önemli bir nedeni borçlanma hasılatının yatırım dışı alanlarda kullanılmasıdır. Borçlanma ile elde edilen kaynaklarla daha çok borç geri ödemeleri ve transfer harcamaları finanse edilmektedir. Bu şekilde borçlanılması, ülkenin gelecekteki refahının azalmasına yol açabilir. 3. Öneriler 3.1 Sürekli açıkların sona erdirilmesi için acil ve yapısal tedbirler alınmalıdır Sürekli olarak gelirlerden fazla gider yapmak ve sınırsız olarak borçlanmak mümkün olmadığından uzun vadede kamu gelirleri ile giderlerinin denkleştirilmesi planlanmalıdır. Borçlanma geçici olarak bir gelir yaratır, ama sonuçta borçların geri ödenmesi ya da tasfiye edilmesi gerekir. Diğer bir seçenek de, mevcut bir borç stokunun artırılmadan sürdürülmesidir. Ancak, bu durumda ilave kaynak sağlanmaksızın sürekli faiz ödemek gerekecektir. Oysa bu istenilen bir durum değildir. Borçların öncelikle vergi gelirleri ile ödenmesi düşünülür. Esasen borçlanma ile elde edilmiş olan kaynaklar verimli yatırımlarda kullanıldığında, bu yatırımlar kendilerini geri ödeme kapasitesi oluşturacağından geri ödemede bir sorun ortaya çıkmayacaktır. Ancak, ülkemizde borçlanma ile sağlanan kaynaklar verimsiz alanlarda kullanıldığından, normal gelirlerle borçların geri ödenmesi imkansız hale gelmiştir. Yüksek reel faizler sonucunda oluşan borç kısır döngüsü bu durumu giderek ağırlaştırmaktadır. Borçların geri ödenmesi normal gelirlerle yapılamıyorsa devletin önünde izlenebilecek iki yol kalmaktadır: Birincisi, gelecekte yol açacağı sorunların ağırlığını göz ardı ederek 51 borçlanmaya devam etmek, ikincisi ise borçların tasfiyesi için varlıklarından fedakarlıkta bulunmak. Bugüne kadar uygulanan politika, kolaylığı nedeniyle hep birinci şekilde olmuştur. Ancak, bu şekilde borçların tasfiyesi geciktirildikçe sonuçta devletin varlıklarından yapması gereken fedakarlık da katlanarak artmaktadır. 3.2. Şeffaflığı ve hesap verme sorumluluğunu tesis edecek mekanizmalar kurulmalıdır Şeffaflık, devlet adına gerçekleştirilen bütün işlemlerin açıkça görülmesini ve anlaşılmasını gerektirir. Hesap verme sorumluluğu ise kamu kaynaklarını yönetenlerin, gelecekte kamu menfaatine zarar verebilecek uygulamalardan kaçınmalarını sağlar. Raporda şeffaflık ve hesap verme sorumluluğunun sağlanmasına yönelik olarak şu mekanizmalar önerilmektedir. * Bütçenin kapsamı merkezi hükümet faaliyetlerini bütünüyle içerecek şekilde genişletilmelidir. * Yapılan her türlü mali işlem uygun şekilde kayıt altına alınmalı ve raporlanmalıdır. Bütçe dışında harcama yapılmamalı, borçlanma hasılatı bütçe dışına harcanmamalıdır. Borçlanma yoluyla nakit veya mahsup olarak elde edilen kaynakların kullanımı tamamen bütçeleştirilmelidir (borç geri ödemeleri hariç). Bunu sağlamak için devlet muhasebesinde gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Bunu tamamlayan bir diğer önemli husus Hazine ile kamu kurumlarının mali ilişkilerinin mutlaka bütçe aracılığı ile gerçekleştirilmesidir. Bu şekilde yarı mali işlemlerin oluşması engellenmiş olacaktır. * Harcama taahhütlerinde miktar tahmini yapılmalı ve kaynak gösterilmelidir. Yapılan harcamalar için kaynak bulunamaması ciddi bir sorun oluşturmakta ve hükümetleri mali disipline aykırı uygulamalara zorlamaktadır. * Sorumluluğun ve şeffaflığın temini için kamu giderleri ait oldukları dönemde kaydedilmelidir. Bu kayıt sistemi, tahakkuk bazlı muhasebe olarak adlandırılır. * Program bütçe uygulamasına işlerlik kazandırılmalı veya performans bütçe uygulamasına geçilmelidir. Bütçe mekanizması yeniden düzenlenmeli, icraat ile denetim arasında denge sağlanmalıdır. Kesin hesap süreci, hükümetin hesap vermesini sağlayacak bir mekanizma haline getirilmelidir. * Devletin borçları ile kaynakların genel dengesini gösteren bir raporlama mekanizması (bir nevi devletin bilançosu) tesis edilmelidir. Bu genel denge için devletin muhtemel yükümlülükleri ve özel mali riskler de gösterilmelidir. * Sayıştay’ın uygunluk bildirimi, hükümetin bir yıllık mali faaliyetlerini değerlendiren bir genel rapor ile desteklenmelidir. Bunun yanında Sayıştay, borçlanma ve diğer mali işlemlerle ilgili üç aylık raporlar ve belli konulara ilişkin denetim raporları ile Meclis’i bilgilendirmelidir. 52
Benzer belgeler
kamu sektörüne dahil kamu idarelerinin tasnifi ve
kazanmaktadır. Türkiye bu tabloyu daha fazla kaldıramaz. Jeolojik depremden korkulduğu
kadar, toplumsal depremden de korkulması gerekmektedir.