MODERN SİYASAL DÜŞÜNCENİN DOĞUŞU: MONARŞİLER
Transkript
MODERN SİYASAL DÜŞÜNCENİN DOĞUŞU: MONARŞİLER
MODERN SİYASAL DÜŞÜNCENİN DOĞUŞU: MONARŞİLER DÖNEMİ 1. GENEL ÖZELLİKLERİ 16. yüzyılın başından itibaren Rönesans’ın etkisiyle toplumların ekonomik, sosyal, politik ve kültürel değer ölçüleri değişikliğe uğradı Kent uygarlığının gelişmesiyle birlikte yarı açık ekonomi düzeninden kentler dışına taşan ve çeşitli pazarlara ulaşan bir açık ekonomi düzenine geçildi. Bunu gerçekleştiren zümre, bu pazarlarla sürekli ilişkiye girerek mal alışverişini yapan tüccarlardı. 16. yüzyılda ekonomi alanında feodal ilişkiler, tümden ve hızlı biçimde çözülmeye başladı. Ticaret ve zanaatların tarım dışı zenginlik kaynakları yani sermaye, ulusal ekonomilerde ağırlığını giderek daha fazla ölçülerde duyuruyordu. Büyük sermayeyi elinde tutan burjuvazi, nitelik değiştiriyor; girişimci, üretici bir sınıf oluyordu. El sanatları ve ticarete dayalı yeni zenginliğin hızla artması ve bir sermaye birikiminin oluşması burjuvayı güçlü kılan ve girişimciliğini artıran önemli nedendir. Krallık yönetimleri ticaret burjuvazisini korunması gereken bir kaynak olarak değerlendiriyordu. Ticaret burjuvası için önemli olan, ticarete zarar veren çatışmaların ortadan kalkması düzenli ve güçlü iktidarların kurulmasıdır. Dönemin krallıkları, gerek ulusal kaynakları işletme, gerekse ticareti içte ve dışta koruma yönünden önlemler almaya yöneldiler. Ekonomiye egemen bu yeni sınıf(burjuvazi), kazancını her bakımından garantiye almanın yolunu, tüm yetkilerin kralın elinde(askeri, adli, ruhani) toplanmasıyla sağlanabileceğine inanıyordu. Kilise de bu değişimden payını aldı, yönetimde ki ağırlığını kaybetti, kralın denetimine girdi. Krallığın, ticaret burjuvazisiyle kolay uyuşmasının bir nedeni de krallık ile soylular arasındaki, kökleri çok eskilere dayanan doğal bir düşmanlığın varlığıydı. Soylularla krallar, tüm bir orta çağ tarihi boyunca birbirlerinin güçlerini sınırlamaya çalışmıştır. Bu iki güç arasındaki çatışmanın bir örneği Magna Carta’dır. Yeni sınıfın “ihtiyacı” olan özgürlük belirli yasal düzenlemelerle sağlanacaktır. “Özgürlük” burjuvazinin yasal statüsü olacaktır. Yeni dönemin hukuku, eski alışkanlıklara göre değil, fakat yeni ihtiyaçlar için oluşturulmuş bir hukuktur. Yazılı ve bu nedenle takdir haklarını en aza indiren, nesnel, bireylere veya olaylara göre değil; fakat soyut, önceden belirlenmiş, kesinlik ve genellik karakterine sahip “modern” bir hukuk. Yeni toplum ve yeni devlet için gerekli olan “daha çabuk ve becerikli…” “daha hızlı ve rastlantılara dah az bağımlı” bir hukuk düzenlemedir. 2. NİCCOLO MACHİVELLİ Orta çağ ile bağlantıyı kesen, onun ahlak ve din anlayışının yerine politikayı temel etkisine alan yepyeni bir sistem getiren Machiavelli olmuştur. Bu yeni sistemin temeli zora, güce dayanıyordu. Gerekçesi ve geçerliliği ise İtalyan Birliğinin sağlanmasına bağlıydı. Machiavelli’nin yaşadığı devirde İtalya beş büyük devlet arasında bölüşülmüştü. Napoli Krallığı, Milano Dükalığı, Venedik Aristokratik Cumhuriyeti ve Floransa Cumhuriyeti ile Papalık Cumhuriyeti. Machiavelli, Floransa Cumhuriyetinde memurluk görevi yaptı, elçi olarak Fransa ve Almanya’ya gitti. Fransa’da güçlü monarşinin yapısını inceledi ve koşullarını belirleyerek bunu kralın sağlam yönetimine dayandığını saptadı. İki önemli eser yazdı: 1513’te “Prens” ve 1519’da “Konuşmalar”. Prens, monarşileri; Konuşmalar, Roma Cumhuriyetinin gelişmesini iler. Makyavelizmin temeli “ Amaç aracı haklı kılar” dır. Yeter ki amaca varılsın ve o iş başarılsın. Machiavelli, başarıya varmada hiçbir koşul tanımıyor. A. “Prens” Ve Mutlak Monarşinin Temel Kurumları 1. Ahlak Anlayışı Amaç, İtalyan birliğinin bir kral tarafından sağlanması olunca Machiavelli de gerçekten ne din ne de ahlak kurallarına uyuyor. Yöneticinin ahlak dışı araçları belli bir sonuca varmak için kullanmasını onaylıyor ama yurttaşın ahlaki bozukluğunun iyi bir hükümeti olanaksız kılacağından da asla şüphe etmiyor. Toplumsal dayanışma, halktan beklenen ahlak anlayışının en açık ilkesi olacaktır. Bu anlamda toplum, ahlakın amacı değil aynı zamanda kaynağıdır da. Ahlak; bu sosyal ortamda doğar ve gelişilir. Devlete kişinin mutlak bağlılığı sosyal yaşamın ona yüklediği zorunlu bir ödevidir. Prens her zaman halkına karşı iyi olmalı mıdır? Asıl olan Prensin kendisinde bütün iyilikleri toplaması… İyiliksever, cömert, yürekli, sadık, cesur, kararlı ve gururlu olmasıdır. Prense severek mi yoksa korkularak mı bağlanmalı sorusunun cevabı bu durumda korkunun sevgiye üstün tutulması şeklinde sonuca bağlanmalıdır. Machiavelli esas olan prensin devleti korumasıdır diyor. Başarırsa, bu yolda kullanacağı bütün araçlar şerefli sayılacak ve övülecektir, kötülükler ise unutulacaktır. Bu yüzden yöneten ahlaksız değil, “ahlak dışı” bir nitelik taşımaktadır. Machiavelli’nin ahlakı, politikadan bağımsız değil onun içinde saklıdır. Gücünü ondan alır. Bu sayededir ki sosyal düzey ve politik bilinç ile gelişir ve oluşur. Bir önceki çağın; Hristiyan ahlakı gibi değildir. 2. Din Ahlak gibi din Machiavelli ’de sosyal olgudur. Amaç hep bozuk, düzensiz bir ülkenin toparlanması, kendine gelmesi olunca, din de birleştirici etken olarak fonksiyonunu yerine getirmek zorunda. Dini dayanışma unsuru olarak kullanıyor hem de kiliseye hücum ediyor. Aslında Machiavelli dini sanki kiliseye karşı korumak istemiştir. Machiavelli İncil’e karşı çıkıyor. İnsanlara canlılık ve güç getireceği yerde dünya işlerinden elini çekip onları miskinliğe zorladığı için… Machiavelli devleti laikleştirmekle yetinmiyor, üstelik dini ona bağlı kılıyordu. Din siyasal iktidarın bir aracı ve sosyal kaynaşmanın bir unsuru oluyor. İtalya’da sorun bozuk bir toplumda devlet kurmak olunca mutlak monarşi dışında yönetim tanımıyor. Yönetim bicimi ne olursa olsun bir prensliğin temeli iki esasa dayanır. Mükemmel bir ordu ve mükemmel yasalar… Kiralık askerlerin barışta prensi soymak, savaşta da kaçmaktan başka marifetleri yoktur. Sağlam devletin temeli, her şeyden önce onu koruyacak gülü bir orduya bağlıdır. 3. Adalet İlkesi ve Yasalar Prensin iki temel ilkesinden biri: yasalara uyma, onun için aynı zamanda bir ahlak borcu. Machiavelli, adaletin iki yönünü daha belirtiyor; yasa koyucuya üstün değer veren ve yasanın kişi özgürlüğünü sağlamaktaki ana hedefini açığa çıkaran yanı ile toplumdaki çeşitli sosyal güçleri ülkenin geleceği için aynı amaca yöneltip ekonomik ya da toplumsal dengeyi sağlayan yanı. Machiavelli ’ye göre halkın ulusal karakterini, prensin koyduğu yasalar ve yönetimi belirler. Ahlak ve yurttaşlık erdemleri yasadan doğar. Bu yüzden bir toplum bozuldu mu, onun yeniden kuran, yasayı da korur ve yürütür. Machiavelli’ ye göre bir prens koyduğu yasaya herkesten önce ve titizlikle kendisi uymalıdır. Uymadı mı böyle bir kişi giderek kamu yararı için tehlikeli olur. Monarşi içinde bile yerleşmiş bir hükümetin ilk koşulu, yasalarla yönetilmesidir. B. “Konuşmalar” Ve Karma Yönetimin Erdemi Üzerine İtalya’da iç savaş bitip toplum düzene kavuşunca Machiavelli de öngördüğü yönetim biçiminin artık gerçekleşebileceğini söylüyor. Aynı kentte krallık, aristokrasi ve halk yönetimin bulunduğu yönetim şeklidir. Machiavelli ‘ye göre, aynı anayasada kralı, soyluları ve halkın gücünü birleştirirseniz, her biri yekdiğerini denetleyeceğinden Polybios’un yönetim biçimi olan Karma yönetime varılmış olur. Machiavelli için yasaların ve anayasanın iyiliğinden bahsedebilmek, onların sosyal hakkaniyetin savunmasını, uygulanmasını, toplumsal güçlerin dengesini üstlenmiş olmalarına bağlıdır. Sosyal dengenin ve hakkaniyetin olmadığı ortamda devlet, ne kendi sağlam düzenini sürdürebilir ne de yükselebilir. Yasaların ve anayasanın öngördüğü ölçüde devlete saygı duyulur. Ne normal, ne yasal hiçbir düzene baş eğmeyen halktan, gelecek için ümit beklenemez. Bunun en açık örneği İtalyan prenslikleridir. 3. JEAN BODİN Machiavelli ‘i kıyasıya eleştiren, ama aslında onun devamı sayılan Jean Bodin, 16. Yüzyılın Fransa’da yetiştirdiği bir başka düşünürüdür. “ Devletin Altı Kitabı” adlı eseriyle birkaç amacı birden hedef almıştır; kralın mutlak iktidarını güçlendirmek ve onu ülkedeki karma yönetim savunucularından kurtarmak, din kavgaları yüzünden bozulmaya yüz tutan Fransa’nın birliğini sağlamlaştırmak ve ona kalkınma yollarını göstermek ve siyasal bilimin temellerini atmak. a. Din, Aile Ve Devletin Niteliği Din, devletleri ve cumhuriyetleri birlik içinde tutar, hatta devletin temel prensibini oluşturur. Yasaların uygulanmasında, uyruğun bağlılığında, kötülük korkusunda hep onun derin etkisini bulmak mümkündür. Tam bu noktada dikkati bir benzerliğe çekmek istiyorum; amaç Machiavelli ‘de gördüğümüz gibi ülkede düzenin sağlanması olunca, dinsel hoşgörü de bir ilke olmaktan çıkıp siyasetin aracı oluyor. Bodin, Tanrı’yı devletten uzak tutmuyor ama onun düzeni içinde değişik inançların bir arada bulunmasına ses çıkarmıyor. Üstelik saygı duyuyor. Devlet, çeşitli ailelerin ele geçirdikleri çeşitli varlıklarla birlikte egemen bir kudret tarafından hukuka uygun olarak yönetilmesidir. Devletin kuruluşunu ailede bulan görüşün en güçlü savunucusu olan Bodin, devleti ailelerin hükümeti olarak tanımlarken şöyle diyor, “Ailelerin birleşmesi çoğu zaman ortak savunma ve karşılıklı çıkarların sağlanması amacıyla gerçekleşir ve bu toplulukların egemen bir otorite tarafından bir araya getirilmesiyle devlet oluşur” Bodin, aileyi devletin tek çekirdeği saymakla kalmıyor, ona bir de vazgeçilmez hak tanıyordu; özel mülkiyet. Mülk aileye, egemenlik ise yöneticiye aitti. Bodin’in monarşiyi savunmasının bir diğer sebebi, egemenliğin bölünmez niteliğiyle kendine en uygun ortamı ve organı bu rejimde bulmasından ileri geliyor. Gerçekten egemenlik, salt, bölünmez ve sürekli olacaksa onu tek kişiye bırakmaktan başka çare yok. Başka bir sebebi ise; önemli yerlere yapılacak atamalarda ehillerin seçimini tek kişiye bırakmış olmasıdır. Egemenin yanında yardımcı birlikler, örneğin; parlamento, halk meclisi, kooperatif heyetler, ekonomik ve sosyal gruplar bulunabilecektir. b. Egemenlik Ve Yasama Egemenlik; yurttaşlar ve uyruklar üstünde yasayla kısıtlanmamış en üstün iktidardır. Ülkenin yasası egemenliğin buyruğundan başka bir şey değildir. Egemenliğin biçimi ne olursa olsun kral, adaletin ve Tanrı yasaların üstüne çıkamaz. Eğer adaleti sağlamak yasanın işiyse, yasa prensin eseri, prens de Tanrı’nın vekili olduğuna göre prensin yasası aslına, yani Tanrı’nın yasasına uygun olmalıdır. Yasa koymak tek kişinin tekelinde ise yönetim de tek kişide, biçimi de monarşidir., Adaleti sağlama yasanın görevi olduğu bilinir. Bodin’e göre adalet nedir? Adalet anlayışının temelinde 3 ilkeyi birleştirilir; birlik, orantı, ve eşitlik. Kral hukuka uygun yönetiminde yasalar koyarken hukukun son amacı adaletin “birlik, orantı ve eşitlikçi” özüne uyacak, bu özelliği hiç unutmayacaktır. 4. THOMES HOBBES Thomas Hobbes mutlakiyeti savunan 17.yüzyılın ünlü düşünürlerindendir.Yazar,’Bir Din ve Dünya Devletinin Dokusu,Biçimi ve Erki’ adlı büyük eserini yayımladığında Cromwell iktidardaydı. Eserinde tek kişinin iktidarını savunmasına karşın ne Cumhuriyetçi Cromwell’in ne de bundan sonraki kralcıların gözüne girebilmiştir. Bunun da nedeni eserin iki yönlü olmasından kaynaklanıyordu.Halkın barış içinde,düzenli yaşama isteğiyle kralın salt iktidarı arasında denge kurmaya çalışıyordu. Çocukluğunda babası annesini ve iki kardeşi ile bırakıp kaçmış,annesi de İspanya kralı II.Philip’in yenilmez armadasının korkusu içinde onu yedi aylıkken doğurmuştu.Hobbes yaratılıştan korkak ve çekingen olmasında bu olayın önemine işaret eder ve ‘korku ve ben ikiz kardeşiz’der. İngiltere’de kargaşanın devam etmesi ve kralın başını yemesi onu daha da etkilemiş bu içgüdü ile ülkeyi birliğe,barışa götürecek bir yol aramıştır. Hobbes da diğer düşünürler gibi ülkenin içine düştüğü bunalımdan ancak mutlakiyetle kurtulabileceğine inanıyordu.Ancak onu diğer düşünürlerden ayıran bir özellik vardır, o da sözleşme fikridir. TOPLUM SÖZLEŞMESİ VE DEVLETİN MUTLAK EGEMENLİĞİ Aristo’nun tersine Hobbes,insanı doğuştan toplumsal olarak kabul etmez. Doğuştan bencil olan insanoğlu mutlak biçimde kendi yararını ve çıkarını düşünmeye yöneliktir. Doğal yaşam döneminde tabiat icabı eşit yaratılan insanlar, varlıklarını sürdürebilmek için devamlı olarak kendileri korumak zorunda idiler. Bu ise kargaşalığa,savaşa ve birbirlerine karşı düşman olmaya itiyordu. Herkes yalnızca canını kurtarmayı amaç ediniyordu ve bu dönemde yasa,mülkiyet hakkından söz edilmezdi. İnsanın kendi yaşamını korumak biçiminde formule edilen bu davranışa Hobbes, doğal hak diyordu. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran en temel fark olarak aklı belirtir. Aklını kullanan insanın kendini güvenlik içinde bulmak istediğini söyler. Aslında doğal hakkın bir sonucu olan güvenlik isteği doğal yasalara boyun eğmekle gerçekleşir. Bunlar ise üç tanedir; 1-Barışı ara 2- Ona kavuşmak için her şey üzerindeki mutlak hakkından vazgeç 3-Sözleşmeleri tanı,onları bozma Doğal hak ile doğal yasalar arasındaki fark ise şöyledir; Doğal hak, insanın kendini korumak için gücünün yettiği her şeyi yapabilmek özgürlüğüdür. Doğal yasalar ise, aklın bulgusudur. Kendimizi korumaya ve savunmaya yöneliktir ve bizim aleyhimize dönebilecek şeyleri yapmaktan sakınmamızı öğütler. Kısaca ‘kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapmayın’ şeklinde öğütler. Doğal hakkın sonucu ve aklın eseri olan doğal yasalara uyarak barışı ve güvenliği arayan insanoğlu,çareyi sözleşme ile toplum haline geçmekte bulur. Böylece güvenlik ve barış içinde toplum haline geçen insanlar yönetim hakkını bir egemene devreder ve bu toplum hali, iradi bir anlaşmadan doğan yapay bir olgu,bir çıkar hesabıdır. Sözleşme ile haklarını egemene devreden kişiler aslında, sözleşmeyi onunla değil, kendi aralarında yapmışlardır. Bu yüzden sözleşme egemeni bağlamaz,tamamen dışındadır. Bir sözleşme ile toplum haline geçen insanların, yönetim haklarını devrettiği egemenin niteliği nedir? Hobbes’a göre tabiki monarşik yönetimdir. Çünkü Hobbes’a göre bir insan yöneten de olsa ilk önce mutlaka kendisinin ve yakınlarının çıkarlarını düşünür. En iyi rejim ise, özel yarar ile kamu yararının birleştiği,kaynaştığı rejimdir. Bu rejimde krallıktır. Kamunun genel çıkarı ile kralın özel çıkarı aynıdır.Çünkü kralın gücü,zenginliği,şerefi halka bağlıdır. Halk zengin ve mutlu olduğu ölçüde kral da güçlü olur. Ancak bunun sağlanması halkın her şey üzerindeki haklarından vazgeçmesine bağlıdır. Yani Hobbes, barış adına mutlakiyeti savunmaktadır. Salt iktidarın olmadığı yerde sürekli savaş , olduğu yerde ise sonsuz barış ve huzur vardır. Bu haliyle egemen,yasaların da ,adaletin de üstündedir. Din de ona bağlıdır. Peki Hobbes, egemenin yetkilerine hiçbir sınır tanınmaz mı? Buna cevap verebilmek için onun din ve ahlak anlayışına bakmak gerekir. 1-AHLAK ANLAYIŞI Hobbes için doğal bir ahlak vardır.Tıpkı doğal hak ve doğal yasalar gibi.Doğal ahlak,doğal hakka karşı çıkar.Hak,bize istediğimiz gibi davranma olanağı tanır,yani kargaşaya götürür. Ahlak ise, barışın aracıdır. Hak da ahlak da ortak ilke açısından bakıldığında faydalarını açığa çıkarırlar.Bu da korunma arzusudur. Doğal hak bize kendimizi ve geleceğimizi korumak için her şeyi yapmak yetkisi tanımıştır ama bu bizim sonumuz demektir. Halbuki ahlak bizi korumaya yönelik sürekli barışı sağlayabilecek tek araçtır. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına da yapma biçiminde formüle edilen bu anlayış ileride liberal anlayışın temelini oluşturacaktı. Böyle olunca ahlak anlayışı tıpkı doğal yasalar gibi aklın bir ürünü oluyordu. Yoksa eşyanın tabiyatından doğan ve bize zorla kabul ettirilen bir kural değildi. Bu anlamda ahlak, doğal yasalara uygun ve ona paralel bir görünüm arz ederken Hobbes’un ezeli derdi olan barışın sağlanmasında bir başka aracı oluşturuyordu. 2-DEVLET VE KİLİSE Hobbes’a göre hiçbir tinsel iktidar devlete değil egemen olmak ağırlığını dahi koyamazdı. Hobbes için tinsel olan sadece bir görüntüdür,dış gücün uydurması. Bu yüzden dinsel iktidarı insanların iki efendisi olmaz diye reddeden Hobbes’a göre doğal yaşamda ne kadar insan varsa o kadar da dinsel inanç vardı. Tanrının kutsal kitabının kişiye göre açıklandığı bu dönemde insanlar isteklerine göre bir yol tutuyorlardı. Hangi dini inançta olursa olsunlar olumlu bir dinin düzenini kabul etmiş kişiler bir yerden sonra kutsal kitabı diledikleri gibi açıklamakla toplumu kargaşalığa götürüyorlardı. Halbuki toplum haline geçince insanlar bu haklarından da vazgeçiyor ve bunun tayinini de devlete ve onun temel organı egemene bırakıyorlardı. Hobbes’a göre devlet,en güçlü topluluk biçimi idi. Ahlak ve din onun için toplumsal barışa varmada birer araçtı. Sözleşme ile yönetim hakkını egemene bırakan insanlar aynı amaç uğruna tüm haklarından vazgeçmişlerdi. Bu amaçtan saptığı anda devletin de meşruluğu ortadan kalkar. Böylelikle egemenin yönetimi,en başta halkın dirlik ve düzeni ile bağlıydı ve bu onun için bir hizmettir. EGEMENLİĞİN SINIRLANMASI VE HUKUK DÜZENİ İLE İLİŞKİSİ Hobbes’un mutlakçılığına göre egemenlik bölünmez ve salt niteliktedir. Siyasal iktidarı bölmek, onu yok etmekle birdir. O zaman iktidarın bölünen parçaları kadar yeni iktidar ve egemen ortaya çıkar ki bu da sosyal yapını bozulduğunun,hastalandığının açık belirtisidir. Salt ve kesin yetkilere sahip egemenin en başta gelen yetkisi yasa koymak ve kaldırmaktır. Yani Hobbes egemeni tek yasa kaynağı olarak görür. Buyrukları yasa niteliğindedir. Örf ve adet kuralları varlıklarını egemenin sustuğu ölçüde korurlar. Egemen o konuda bir yasa koymuş ise gelenek ve görenek de artık yoktur. Hobbes’a göre, ‘ Ortak erkin olmadığı yerde yasa yoktur,yasanın olmadığı yerde de haksızlık yoktur.’ Yalnız yasa haksızı haklıdan yapay bir biçimde ayırır. Ayrımın yapay olmasının sebebi,sözleşme fikrinde saklıdır. Egemenin mutlak iradesine tüm ulusu bağlamak ister ve sözleşmeyi zorunlu biçimde sosyal yapay olgu olarak kabul eder Doğal yasaların üçüncüsü olan ‘anlaşmalara karşı çıkma,onalara sadık ol!’ buyruğu, Hobbes’da adalet anlayışının temelini oluşturuyor. Sözleşmenin olmadığı doğal yaşam döneminde herkesin her şeye hakkı vardı ve hiçbir şey hiç kimseye kesin olarak ait değildi. Haklı ve haksız da belli olmamıştı. Halbuki adaletin amacı,her şeyden önce herkese kendisine ait olanı tanımaktır. Neyin senin neyin benim belli olmadığı düzende doğaldır ki adalet de yoktur. Toplum haline geçtikten sonra herkese her şeyin ait olduğu açık biçimde ortaya çıkmış seninki ile benimkinin sınırları çizilmiştir. Devletin temel organı olan egemenin koyduğu yasalar da kesin hüküm niteliği taşımakta,karşı gelinemez olmaktadır. Ona uygun davranış adildir. Böylece Hobbes’da hukukun tek kaynağı vardır. Doğal yasa,doğal akıl,kutsal aklın yansıması bunların hiç biri gerçek anlamda hukuk değildir. Tek gerçek hukuk, medeni yasalar diye adlandırdığı egemenin koyduğu yasalar bütünüdür. Böylece doğal yasalar pozitif hukukun altında kalmakta,uyruklar devletin koyduğu yasalara bağlanmaktadır. Yasama yetkisi mutlak olan egemen, koyduğu yasalarla bağlıdır da. Despotluğa,tiranlığa karşı çıkıyor. Egemen yasaya uymakla görevli,başına buyruk davranamaz. Her şeyi yapmaya sınırsız biçimde karar verecek olan egemenin yapması gereken şeyler yani ödevleri de vardır. Örneğin,güvenlik ilkesi gibi.Bu ilkeye aykırı davrandığında kişilerin isyan hakkı doğar ve devlete bağlılık yükümleri de kalmaz. Diğer ilkeler ise, mülkiyet hakkı,savunma hakkı vb.dir. Yasayı egemen koyuyor ama bu yasa akla aykırı olmayacaktır. Hobbes’un aklı ise, toplumsaldır. Bununla beraber egemen uyruklarına ‘saf özgürlük’ tanıyacaktır. Özgürlük ise arzularımızı gerçekleştirmeye davrandığımızda dıştan bir engelin bulunmamasıdır. Halbuki yasa böyle bir engelin ta kendisidir.O zaman yasanın dokunmadığı alanda kişi özgürdür sonucuna varabiliriz. MONARŞİYİ SAVUNAN DÜŞÜNÜRLERİN BİRLEŞTİKLERİ VE AYRILDIKLARI NOKTALAR Niccolo Machiavelli, Jean Bodin, Thomas Hobbes’un görüşleri karşılaştırıldığında hepsindeki ortak yön; tarihsel ve objektif metodu kullanmış olmalarıdır. Toplumsal olaylara bu açıdan yaklaşan düşünürler sistemlerinin temel dayanaklarını deneyci bir tutumla sosyal ilişkilerde bulmuşlardır. Çağın yenilikleri ülkelerindeki değerler ve sistemler düzenini bozunca,endişelerini gidermek için hep birlikte barış ve huzuru, can ve mal güvenliğini sağlamak arzusu ile monarşiye sarılmışlardır. Bu taban, onları birleştiren asgari müşterektir. DİN VE AHLAK Machiavelli’ye göre, bilim ve ahlakın kökeni toplumdur. Bu iki kavram zamanın icaplarına,devletin içinde bulunduğu koşullara göre biçimlenmiştir. İnsanı evrensel bencil olarak tanımlar. Prensi ahlak dışı tutmakla, toplumda dengeyi sağlayıp düzeni kuracağına inanmaktadır. Tüm sıkıntı devleti kurana kadardır. Ondan sonra Prenste koyduğu yasalara bir ahlak kuralı olarak uyacaktır. Ahlakın temel ilkesini vatan sevgisi olarak açıklar ve canlılığını da politikada bulduğunu söyler. Yani; Kaynak; toplum, Amaç; birlik, Geliştiği yer; politikadır. Prens’in salt iktidarını ortaya çıkarmak istediği için papalığın yanında değildir. Dinin toplumsal fonksiyonu, birleştirici olmaktır. Bunun içinde din devlete bağlı olmalıdır. Düşünür dini devlete tabi kılmakla laikliği gerçekleştirmiş olur. Bodin ise, Fransadaki dini ve siyasi karışıklığa rağmen vicdan özgürlüğünü savunuyor. Machiavelli ile benzediği nokta ise, dinsel hoşgörüyü ülkenin düzeni için araç saymasıdır. Bir de dinin bağlayıcı,dayanışmayı sağlayıcı niteliği yönünde birlik halindeler. Ne var ki Bodin bu konuda daha tutarlıdır. İnsanlardaki farklı görüşlerin değiştirilemeyeceğini savunur.Din birliği ancak,değişik inançların karşılıklı saygı ile bir arada bulunmasından doğar. Kral Tanrının vekilidir. Gücünü ondan alır. Aynı şekilde kilise de egemene bağlıdır. İktidardan pay alamaz,egemen olamaz. Böylece Bodin’de Machiavelli gibi hem laik devlet hem de düzenin korunması fikrini işlemekte,ancak kralı Tanrıya bağlamakla,tanrı tanımaz Machiavelli’den ayrılmaktadır. Bu bakımdan Hobbes Machiavelli’e daha yakındır. Hobbes ise, sözleşme ile tüm haklarını devlete ve onun temel organı egemene terk etmekle insanlar,inançlar konusunda egemeni tek yetkili sayıyor. Hobbes da Machiavelli gibi kiliseyi devlete bağımlı kılmakla egemenin üstün iktidarını korumuş oluyor. Hobbes’un amacı barışın sağlanmasıdır. Halbuki doğal yaşamda insanlar başı boş bırakılınca hepsi bir başka inancın savunucusu oluyorlardı. Sürekli savaş haline yol açan bu durumu önlemek,dünyadaki yönetimle tinsel yönetimin alanlarının özdeşleşmesi ile mümkündür Hepsinin ortak amacı barış, birlik,düzenin korunmasıdır.Ancak Bodin bu amaca, hoşgörü ve Tanrının yardımıyla yumuşak biçimde varmaya çalışırken, Machiavelli ve Hobbes, zorla ve toplumu güderek aynı amaca itelemektedir. ADALET ANLAYIŞI Hukukun idesi,salt amacı olan adalet kavramının kaynağı her üç düşünürde de aynıdır: TOPLUM. Toplumun gereksinimlerinin karşılanması da adaletin amacıdır. Böylece hukukla toplumsal yapı karşılıklı bir etki-tepki ilişkisi içindedir. Biri öbürünün kaynağını oluştururken,buradan çıkan ilkeler bütünü de dönüp geldiği yeri düzenleme,düzeltme çabası içindedir. O sırada toplumların içindeki bunalım,kargaşa yüzünden tek arzuları var: BARIŞA KAVUŞMAK. Barışa kavuşmak,feodolitenin dağınık siyasal yapısına son vermek, kralın gücünü arttırmak, merkezi iktidarı kurmakla gerçekleşecektir. Her üç düşünüründe adalet fikrinin eş yönlü olması bu nedenle garipsenmemelidir. Toplumu,düzene,birliğe ulaştırmak amaç olunca, hukuk düzeninin yapısı da bu amaca yöneliyor. EGEMEN VE YASA Bütün düşünürlerin yönetim biçimi aynıdır: Tek kişinin mutlak egemenliği. Hepsi feodal toplumun getirdiği aksaklıklardan etkilenerek kralın merkezci yönetimini savunmaları ve hepsinde ortak özellik, despotluğa,tiranlığa karşı olmalarıdır. Yasayı koyan egemeni hem tek kaynak sayıp hem de onu koyduğu ilkelerle bağlamaya çalışmışlardır. Egemenlik anlayışı da hepsinde aynıdır. Yasayı koyma ve kaldırma yetkisi kimde ise,egemen de odur. Yasanın özünü Bodin ve Hobbes’da akıl oluşturuyor. Ancak Bodin’in doğa ötesi,tanrısal aklına karşılık Hobbes, salt sınırsız,dinamik öze sahip kişisel aklı savunuyor. Geri alınamaz,değiştirilemez,bölünemez. Anayasada güçler dengesinin bulunmasını kabulleniyor ama halka fazla özgürlük tanınmaması gerektiğini,hemen bozulacağını söylüyor. En iyisi prensin koyduğu yasalara uygun bir yönetimle düzenin sağlanmasıdır. Yasa zoru ile sosyal bozuklukların,anarşisinin önüne geçecek bu yolla hem kendi aralarında hem de Devletin etrafında birlik içinde olacaklardır. Yasallığı da aynı yüzden savunuyorlar;herkes yasaları bilecek,öğrenecek,onlara bağlı kalacaktır. Prens de bu kuralın dışında olmayıp Tiranlığa kaymaması için, o da yasalara bağlı olacaktır. Sadece Bodin’in anlayışı biraz daha farklıdır. Bodin de aynı çizgiden hareket eder, egemenliği tanımlar,karakterini belirler ama kaynağı belirsizdir. Yasamanın kaynağını doğal hukuk olarak görüyor. Machiavelli ve Bodin gibi örf adeti yasaya bağlı kılan Hobbes,hukukun temel amacının topluma barış getirmek olduğunu ama bunun kişi özgürlüğü ile ilişkisini de göstermeden edememiştir. Devleti kişiyi korumak için tutan Hobbes, geniş özgürlüğün kötülüğe yol açacağına inanarak monarşiyi barışın aracı yapıyor. Her üç düşünürde belirli bir ortak yan bulma olanağı çok yüksektir:Hukukun kaynağını saptarken onu gökten yere, insan aklının emrine vererek indiriyorlar. Yasayı koyanın da uygulayanın da kral olması bu yüzdendir. Tam bir nokta yönetim biçimi de belirginleşiyor;tek kişinin yönetimi ve monarşik yönetim. Dikkat edilirse Machiavelli, dağınık ortamda devleti yasa niteliğindeki egemen buyruklarıyla kuruyor. Bodin, kurulu düzendeki kargaşayı aynı buyruklarla önlüyor. Hobbes, onlardan sonra ortaya çıkmasının bir sonucu olarak,kişi yararını ön plana alarak barışı arıyor. LİBERALİZM VE PARLAMENTER SİSTEM Monarşiler döneminin “geçiş rejimi” niteliği, tam anlamıyla burjuvazinin işine yaramış, kamu düzeninin, toplumda huzur ve barışın sağlanmasının yanı sıra mülkiyet hakkının kralın yasama yetkisini sınırlaması ile “menkul ve gayrimenkul mülkiyeti” güçlenerek ortaya çıkmış, sermaye birikiminin gerçekleşmesine yol açmıştır. Zaten yeni sınıfın da isteği buydu; Orta Çağ’daki dağınık iktidarlar modeli yerine önce kralın merkezi ve bölünmez iktidarını koymak, sonra da bunu yıkarak kendi yönetim biçimini geçerli kılmak; ulus egemenliğine dayalı parlamenter sistemi… Voltaire’ye göre zenginliğin nedeni ticaret, özgürlüğün nedeni zenginliktir. Özgürlük ticareti sağlar, ticaret de Devletin büyümesine yol açar. Liberalizm iki alanda kendini göstermektedir: Siyasal Liberalizm ve Ekonomik Liberalizm. Maurice Duverger, liberal ideolojinin temelini özgürlük ve eşitlik olarak açıklamaktadır. Eşitlik ve özgürlüğün yasa karşısında sağlanacağını, bunun için de hukuk devletinin zorunluluğuna değinen yazar, siyasal liberalizmin bir başka dayanağının da yönetenlerin sınırlanması olduğuna işaret etmektedir. Yönetenlerin kurumlarla sınırlanması; seçimler temsili sistem, yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrımı, siyasal plüralizm, siyasal iktidarla ekonomik iktidarın aynı elde toplanmamasıdır. Giovanni Sartori; “Bugün dahi birçok yazar klasik liberalizm ile ekonomik liberalizm fena surette karıştırır. Bunun liberalizme çok büyük bir haksızlık olduğu vurgulanmalıdır. Liberalizm demek hukuk devleti ve anayasal devlet demekti ve özgürlük ekonomide serbest ticaret ve de hele en güçlünün yaşayabilmesi demek olmayıp siyasal özgürlük demektir. Ekonomik liberalizm basitçe “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” şeklinde tanımlanabilir. İlki üretim özgürlüğünü ikincisi ticaret özgürlüğünü simgelemektedir. Ekonomik Liberalizmin Unsurları Özel Mülkiyet: Mülkiyet hakkı “dokunulmaz ve kutsal niteliktedir. Girişim Özgürlüğü: Herkesin serbestçe kendi işini kurabileceğini, istediği alana yatırım yapabileceğini düzenler. Ticaret Yapma Özgürlüğü: Serbest rekabeti ilke olarak benimser ve Pazar piyasasına bağlıdır. Girişimci istediği malı üretir, fiyatını da istediği gibi belirler. Ancak tüketici de hoşuna giden malı istediği fiyata almak ister. İşte Pazar yasasının ruhu burada saklıdır ve sistemin özünü oluşturur. Ticaret özgürlüğü rekabetin kendi kuralları içinde geçerli olmasını ve hiçbir şekilde devletin ne vergi ne fiyat denetimi gibi buna karışmasını öngörür. I. John Locke (1632 - 1704) Parlamento ve Mülkiyetin Üstünlüğü Locke, bütün eserlerinde gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürer. Bu düşünceleriyle Liberalizm'in, tabii bir din anlayışının öncüsü olmuştur. Hükümetler niçin vardır? Bu sorunun cevabı Locke'a göre doğa durumu ile açıklanabilir. Doğa durumu, yeryüzünde hiçbir siyasi topluluğun olmadığı bir duruma karşılık gelmektedir. Üstünlüklerin ve ve karışıklıkların artması yaşamı olumsuz etkiler ve insanlar bir araya gelerek siyasi toplulukları oluştururlar. Hükümdarlara ve güçlü siyasi yöneticilere bu durumda itibar edilir İnsan hakları Locke'a göre yaşam, hürriyet ve mülkiyet olarak özetlenebilir. Bu hakların uygulanması, korunması hem yasalarla hem de kurumlarla sağlanır. Bağımsız bir yargı sistemi de bunların tümünü kapsar Hürriyet ile ilgili olarak ise, bir insanın özgürlüğü, başka bir insanın özgürlüğüne zarar gelebilecek noktada sona erer. Siyasi bir toplumsa özgürlük yasaların hükmüne bağlıdır. Mutlak değil, sınırları çizilmiş bir özgürlüktür Yargılama ve cezalandırma hakkını kendi iradesiyle yargıçlara yani yargı erkine bırakan toplum üyeleri, uygulanacak olan yasaların hazırlanması ve yürürlüğe konması görevini de bir başka güce; parlamentoya vermiştir. Ancak bu da yeterli değildir, bir de yürütme erkine ihtiyaç vardır; yasamanın koyduğu pozitif yasaları uygulayacak, ayrıca anlaşmaları yapacak, savaşa, barışa karar verecektir. Locke’un düşüncesinin temelini oluşturan şey, mülkiyettir. Locke mülkiyet kavramını malvarlığının yanı sıra yaşam ve özgürlüğü de içine alacak şekilde çok geniş bir anlamda kullanmıştır A. Doğal Yaşam ve Sözleşmenin Sonuçları Locke’un düşünce sisteminde, önce doğal durumu bir barış ve karşılıklı yardımlaşma durumu olarak betimlediğini, daha sonra doğal hakları mülkiyet hakkı örneğine göre, toplumdan önce var olan haklar şeklinde tanımladığını görüyoruz. Hobbes ve Rousseau’da ve başka bazı düşünürlerde olduğu gibi, Locke’da uygar toplumun kuruluşunu sözleşmeye dayandırmaktadır. Her ne kadar Locke doğa durumunu bir gerçeklik olarak savunsa da, Hobbes ve Rousseau’da olduğu gibi, “doğa durumu” ve “toplum sözleşmesi” varsayımını siyaset teorisinin kuruluşunda sadece bir çıkış noktası olarak aldığını kabul edebiliriz. Bu düşünürlerin asıl göstermek istedikleri şey, devletin kaynağının ne olduğu sorusuna cevap bulmak değil, devlet denilen siyasal topluluğun temelinin ne olması gerektiğidir. Doğa durumunda özgür ve eşit olmakla birlikte, sahip olduğu bu hakların kullanılması güvenlikten uzaktır ve her zaman başkalarının saldırısına uğrayabilir. Çünkü hepsi onun kadar kral ve hepsi ona eşittir. İşte bu nedenle, sahip olduğu şeyleri dilediği gibi kullanması oldukça belirsiz ve güvensizdir. Bu durum, insana özgür olmasına rağmen korkular ve sürekli tehlikelerle dolu doğa durumunu bırakmayı istetir. Bu nedenle, insanlar mülkiyetlerinin korunması amacıyla, devletlerde birleşmişler ve kendilerini yönetimlerin altına sokmuşlardır. Locke’a göre doğa durumunda bir kimsenin küçük eğlencelerdeki özgürlüğü bir yana bırakılırsa iki erki vardır: Birincisi, doğa yasasının sınırları içinde, kendisinin ve başkalarının korunmasına uygun bulduğu her şeyi yapma erki, ikincisi ise, bu doğal yasaya karşı işlenmiş suçları cezalandırma erki. Toplumu oluşturan kişilerin haklarından vazgeçme, kendileri için bir tehlike oluşturmaz, çünkü siyasal iktidar gücünü aynı kişilerin kurucu iradesinden almıştır. Üstelik verilen bu yetki tek kişiye ve onun iradesine bırakılmamıştır, onun için kötüye kullanılamaz, istendiği zaman geri alınabilir. B. Siyasal Rejimin Temel ilkesi: Güçler ayrılığı İnsanın mantığında belirlediği gibi, toplumdan kastedilen, siyasal kuruluşu bir tek güce vermek olmayıp, devletin bir canlandırıcı, etkin belirleyen olmasıdır. İnsanın, emeğiyle kendi kişiliğini, ürettiği nesneye yayması sonucu özel mülkiyet doğmuştur. İnsan, üretilen nesneye kendi gücünü harcamakla onları kendisinin bir parçası durumuna getirir. Bunların faydaları da genel olarak üzerlerine harcanan emek ile orantılıdır Yasama gücü, devlet gücünün topluluğu ve bu topluluğun üyelerini korumak için nasıl kullanılacağını açıklama hakkına sahiptir. Yasama gücünü elinde bulunduranların yürütme erkini de ele geçirmeleri olasılığına karşılık, iyi düzenlenmiş bir devlette yasama gücü, yasayı yaptıktan sonra dağılan ve bu yasalarla kendilerinin de bağlandığı, kamu iyiliğini gözeten çeşitli kimselere verilmelidir. Locke’un kuvvetler ayrılığında yasama ve yürütme güçlerini birbirinden ayırması her iki gücün üzerlerine düşen görevleri kişi haklarına ve yasalara uygun olarak yapmalarını sağlamak amacından kaynaklanmaktadır. Yönetimlerin bozulmasını yasama, ya da yürütmenin uygulamalarında keyfiliğe kaçmasına bağlayan Locke, buna karşılık halkın eline de güçlü bir silah vermiştir. Direnme hakkı Halkın yönetime karşı çıkma ve onu değiştirerek yerine yenisini getirme yönünde ki eylemini direnme hakkı tanımlıyor. Toplum sözleşmesi ile cezalandırma hakkını devletin kurumlarına bırakan kişiler, böylece hem kendilerini hem de mülkiyet haklarını güvence altına almak istemişlerdir. II. Jean-JacquesRousseau (1712 -1778) ve Güçler Birliği İlkesi Hem çağdaşı düşünürleri etkileyen düşünürleri, hem Fransız devrimini, hem de sonraki dönemindeki siyaset bilimcileri etkileyen Rousseau, siyasal iktidar ve siyasal toplum üzerine görüşlerine topladığı eseri; ünlü sosyal sözleşmedir. Birbirleriyle çelişik görüşler taşıyan, kavramsal dokusu farklı, bugün bile tartışılan bu eserinden yola çıkarak Devrim’e hazırlanan Fransız toplumu için J. J. Rousseau’nun nasıl bir yönetim biçimi tasarladığı öğrenilebilir. Rousseau, düşünce yapısının temellerini doğal yaşam sözleşme, genel irade ve yasaların üstünlüğü, egemenliğin niteliği ve güçler birliği ilkeleri üzerine kurmuştur. A. Doğal Yaşam İnsanlığın bir doğal yaşam döneminden geçtiğini – varsayım da olsa- savunur. Rousseau ‘nun insanı mutlu insandır; çünkü gereksinimleri sınırlı, talepleri az, sorunları pek fazla değildir. Doğanın elindeki insan, altında uyuduğu ağacın meyvesiyle beslenen, yakındaki pınardan suyunu içen, tüm ihtiyaçlarını doğadan karşılayan mutlu insanlardır. Başkasına, dolasıyla topluma ihtiyacı yoktur. Toprağı işleyecek aletin ortaya çıkmasıyla, toprağın etrafı çevrilerek ‘burası benim’ diyen insanlardan sonra bunlara katılanlar olunca, insanlar birlikte yaşamaya zorunlu hale gelmiştir ve toplum haline geçilmiştir. B. Sözleşme Özgürlük ve eşitliği yeniden yakalamak ve onları sağlam kurallara bağlayabilmek amacıyla toplum haline geçen insanlar, nasıl bir sözleşme yapacaklardır? a. Her üyenin tüm haklarıyla birlikte kendini topluma terk etmesi ve genel iradenin üstün iradesini kabullenmiştir.Üyelerinden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsınhem de eskisi kadar özgür olsun. İşte toplum sözleşmesinin çözümünü bulduğu ve sunduğu ana sorun budur.Toplum üyelerinden her biri, bütün haklarıyla birlikte kendini baştan başa topluma bağlar; bu, aynı zamanda -herkes için geçerli olduğundan- hiç kimseye bağlanmamakla özdeştir. Kısaca, toplum sözleşmesiyle toplumun her ferdi, bütün varlığını genel istemin emrine verir ve her üye bütünün bölünmez bir parçası kabul edilir. Özüne bağlı olmayan şeyler bir yana bırakılırsa, toplum sözleşmesi şöyle özetlenebilir: Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz. Bu birlik sözleşmesi, o anda sözleşmeyi yapanların kişisel varlığı yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel kolektif bir bütün oluşturur. Bu bütün, ortak benliğini, yaşamını ve istemini bu sözleşmeden alır b. Halkın hem yönetici, hem de yönetilen olduğunu görürüz demokraside. Hem yurttaştır; siyasal kitlenin faaliyetine katılır, oylarıyla yönlendirilir, hem de uyruktur, siyasal kitlenin kabul ettiği yasalara uyar. Genel irade; özel iradelerin tek tek toplamı değil, topluluğun iradesidir. Herkesin özel iradesi üzerindeki kabullenmesi, egemenliğini tanıması olarak görürüz. Egemenlik da halkta olduğuna göre, ona bağlılık, gerçek özgürlüktür. Kişiler, genel iradeye uyarlarken de özgürlüklerinden bir şey kaybetmezler. Sosyal aşamanın temel problemi, eşyaya bağımlılığı düzenleme ve kişiye bağımlılığa son vermedir. Bu düzenlemede ancak yasa ile olur. Bu düzende kişinin mülkiyet hakkı, eşyaya bağımlılık kavramı ile birlikte ortaya çıkar, devletin garantisi altına girer, onun içerde ve dışarıya karşı koruyucu kanatları altındaki yerini alır. C. Egemen ve Demokrasi Güçler Birliği İlkesi 1. Egemenliğin özellikleri a. Devredilemez Egemenliğin temsili de imkânsızdır. Mebuslar, halkın temsilcisi değil görevlileridir. b. Bölünmez Egemenliği bölmekle onu yok etmek aynı şeydir. c. Yanılmaz d. Mutlaktır Egemenlik mutlak, etkili bir güce dayanmalıdır. Yasaları; yasa koyucular hazırlayacak, bunlar da üstün yeteneklere sahip kişiler olacaktır. Çünkü bilgi ve sezgileriyle topluma en uygun, ortak yarara yönelik yasaları bulup çıkaracaklardır. Ancak bunların getirdiği kuralların yasa kimliğini kazanması, halkın onayına bağlıdır, çünkü egemenlik hep halktadır. Genel iradeye uygun olup olmadığına gene kendisi karar verecektir. 2. Yürütme ve yönetim İnsanlardan üstün olan yasalar, yürütmeye de egemendir. Yasa koyucunun bulup çıkardığı ve halkın egemen olarak oylayıp yürürlüğe koyduğu yasaları yürütme organı uygulayacaktır. Gördük ki, yasama erki halkın elindedir ve ondan başkasında olamaz. Öte yandan yürütme erki, yasacı ya da egemen varlık sıfatı ile çoğunluğun elinde olamaz. Çünkü bu güç yalnız özel davranışlara dayanır ve yasanın yetkisine girmediği gibi, dolayısıyla egemen varlığın yetkisine de girmez, çünkü onun işlemleri yasadan başka bir şey değildir. Öyleyse, kamu gücüne özgü öyle bir etken gerekir ki, onu birleştirebilirsen, genel iradenin çeşitli yönlerine göre kullansın ve devlete egemen varlık arasında ilişki kurabilsin. İşte devlet içinde hükümetin varlığının temeli budur. Öyleyse hükümet nedir? Yurttaşlarla egemen varlığın karşılıklı ilişkilerini sağlamak amacıyla kurulmuş, gerek yasaları yürütmek, gerekse siyasal toplumsal özgürlükleri sürdürmekle görevli aracı bir bütündür. Hem yasa koyucu, hem de hükümet halkın görevlileri olunca da artık güçler ayrılığı sisteminden söz edilemez. Karşımızda güçler birliğine dayalı meclis hükümeti sistemi vardır. 3. Yönetim biçimleri Rousseau ya göre egemenlik halktadır. a. Demokrasi Halkın çoğunluğu sadece yasaları onaylamakla kalmaz, onların uygulanmasına da katılır. Çoğunluğun her şeyi yaptığı bu yönetimde özel işlemleri de geneller gibi düzenleme görevi ona düşmektedir. Rousseau demokrasi için kötü yönetim der; çünkü ayrılması gereken şeyler bir aradadır, egemenle yönetici aynı kamu kişiliğinde birleşmişlerdir. Gerçek demokrasinin hiç olmadığını, olmayacağını söyler, böyle mükemmel bir yönetimin insanlara uymayacağını, ancak Tanrı ülkesinin demokrasiyle yönetilebileceğini, ona uygun düşeceğini savunur. b. Aristokrasi Egemenliğin yönetim işini bir azınlığın elinde bırakmasıdır. - Doğal aristokrasi; ilkel toplumlarda aile şefleri ile çevresindeki azınlığın yönetimi - Katılımcı aristokrasi; miras yoluyla babadan oğula geçen yönetim modeli olup en kötü şekildir. Zenginler bu yoldan sürekli iktidarı el koyabilirler. - Seçimli aristokrasi; en iyisi budur. Bilginler, seçimle işbaşına gelecekler, kendilerinin değil, halkın yararını göz önünde tutacaklardır c. Demokrasi Egemenin yönetimi tek kişinin eline bırakmasıdır. Bütün öteki görevliler yetkilerini ondan alırlar. Yasama ve yürütme aynı elde toplandığı için hem bütün faaliyetler aynı hedefe doğru yönelmiş olur, hem de birbirlerini engelleyecek karşıt güçler ortadan kalkmış olur, uyumlu bir çalışma ortamı ortaya çıkar. Her zaman monarkın iyiyi görmesi, halkın yararına karar alması mümkün olmayabilir. 4. Yönetimlerin bozulması Rousseau ya göre iktidarı elinde tutanlar, bir süre sonra kendi aralarında gruplaşırlar, kendi yararlarını toplumun üstünde tutmak gibi eğilime kendilerini kaptırırlar, kendi güçlerini artırmaya, hiçbir şeyin kendilerini sınırlamayacağı durumuna gelmek isterler. Bunun için özel iradeler üzerinde sürekli baskı gereklidir, sürekli baskı da yönetimin bozulmasına, sonunun gelmesine yol açar. Böyle bir bozulmayı, genel bir iradenin özele tabiiyetini önlemek için iki yol vardır. - Olağan yol; bunun için yurttaşların sık sık meclis halinde toplanması gerekir. Böylece yürütme gücü askıya alınacak, temsilcinin olduğu yerde temsil edilen kendini göstermeyecektir. Sözleşmeyi yapanların bir arada bulunduğu sürece yürütmenin baskının önüne geçilmiş olur ama yürütme de iş yapamaz hale gelir. - Olağanüstü yol; halkın içinden seçilecek en yetenekli bilgiç kişinin özel bir işlemle idareyi ele alarak yürütmeyi üstlenmesidir. MONTESQUIEU VE GÜÇLER AYRILIĞI J.J. Rousseau ile birlikte Aydınlanma döneminin en önemli yazarlarındandır. 1734’te “Romalıların Büyüklük ve Çöküş Nedenleri” adlı çağdaş tarih felsefesinin en önemli eserlerinden birini yazmıştır. O’nun en önemli ve ünlü eseri ise,1748 yılında Cenevre’de yayınlanan “Kanunların Ruhu”dur.Montesquieu burada varolan düzeni savunma ya da suçlamayı değil,onu düzeltmenin yollarını göstermeye çalışmıştır.Bunun için de siyasal toplumu meydana getiren bütün ögeler arasındaki karşılıklı ilişkileri açıklamak ister;fiziksel ortam,ırksal nitelikler,toplumsal,ekonomik,dinsel,göreneksel ve uygar kurumlar. Montesquieu’nun siyaset kuramında kullandığı kavramlar ve getirdiği tartışmalar bugün hala okunmakta,incelenmekte,O’nun düşünceleri klasik kamu hukuku alanında önemli bir yer tutmaktadır:Kanunların ruhu,ılımlı yönetim,güçler ayrılığı,siyasal özgürlük bu kavramlara örnek olarak sayılabilir. A. SİYASAL ÖZGÜRLÜK KURAMI Araştırma metodu olarak kendisine gözlem ve deneyi seçen Montesquieu,bu açıdan çalışmalarında tekdüzelikten ayrılarak çeşitliliğe yönelmiş,farklı toplumların yapısını ve özelliklerini incelerken insan ilişkileri ve kurumlar arasındaki bağın siyasal ve hukuki yapıya nasıl ve ne ölçüde yansıdığına dikkat etmiştir.Bu açıdan yasaları ele alarak onların bir ilişkiler ağının sonucu olduğunu tespit ettikten sonra ilişkilerin fiziki,manevi veya sosyal gerçeğin ögeleriyle bağlantılı olduğunu açıklar. Bir başka deyişle,toplumu,ülkeleri,insanları kendilerine özgü koşulları içinde araştıran düşünür,bu ilişkilerin bütününden çıkan kuralların yasaların ruhunu oluşturduğunu,bu nedenle de yasanın “eşyanın tabiatından doğan zorunlu ilişkiler “ şeklinde tanımlanabileceğini söyler.Yasayı en geniş anlamda böyle ifade ederken zorunlu ilişkileri,varlıkların kendi aralarında ve bunlarla diğerleri arasında var olan ilişkiler olarak ele alır.Bu açıdan yasaların da kendilerinin tabi olduğu yasaları bulunduğunu,iklimin,geleneklerin ve Anayasanın bir ülkenin durumunu açıklamaya yeterli olmayacağını,ancak yasaların konuya ışık tutabileceğini savunur. Montesquieu de Aristotales’in ileri sürdüğü iklim farklılıklarının insan ve dolayısıyla siyasal kurumlar üzerindeki etkisine ilişkin görüşlerine benzer olarak,yasalar üzerinde çevresel etkilerin varlığına kuramı içinde yer vermiştir.Montesquieu’ya göre;iklim,din,tarihsel etkenler,gelenekler,bir toplumun “Genel Ruhu”nu oluşturur. Montesquieu yasaların ruhunun işte bu etmenlerle oluştuğunu ileri sürmüştür.Montesquieu,iklimin yasalar ve siyasal kurumlar üzerindeki güçlü etkisi üzerinde durmuştur.İklimin öncelikle insanın karakteri üzerinde etkili olduğunu,bu durumun da farklı siyasal yapıların ortaya çıkmasına neden olduğunu ileri sürmüştür. Montesquieu’ya göre, Kanun koyucular,toplumda düzeni sağlarken içinde bulundukları koşullarla sınırlıdırlar. Kanun koyucu dış etkenleri,koşulları sadece izlemekle kalmayacak,çıkaracağı yasalarla topluma yön verecektir.Bu da,yasalarla çevresel etkenlerin insanlar üzerindeki zararlı etkilerini değiştirerek ya da yok ederek gerçekleştirecektir. Montesquieu yasalarla özgürlük arasındaki bağlantıyı şöyle kurmuştur: a)Siyasal özgürlük,her istenilenin yapılması değil,yasaların izin verdiğini yapabilmek hakkıdır.Öyleyse özgürlük,gücünü yasalardan alır,işte bu da halkın özgürlüğünü oluşturur. b)Siyasal özgürlük kişilerin güvenliği,ruhun huzuru demektir,yönetim öyle olmalıdır ki,hiçbir yurttaş yekdiğerinden korkmasın.Çünkü iktidarı elinde tutan,onu kötüye kullanma eğilimindedir ve karşısına bir sınır çıkana kadar da devam eder.Bu da ancak iktidarın iktidarı sınırlamasıyla sağlanır(güçler ayrılığı). B.GÜÇLER AYRILIĞI İktidarı ele geçiren kim olursa olsun;ister tek kişi,ister bir azınlık,isterse de halk,yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı ellerde toplanması demektir.Montesquieu şöyle diyor;” Yasaları yapma,kamuya yönelik kararları alma ve suçları yargılama yetkilerini aynı elde topladınız mı,her şey bitmiştir insan için.” Montesquieu,İngiltere’deki modeli incelediğinde orada üç siyasal güç tespit ediyor: 1)Halk 2)Asiller(Lordlar Meclisi) 3)Kral HALK: Yetkilerini kendi eliyle değil temsilcileri aracılığıyla kullanır.Bunun için ülke seçim bölgelerine ayrılır,her bölgeden bir milletvekili çıkar.Bu seçimin amacı,yasa koyanların bunların uygulanmasını da araştırması,denetlemesidir. ASİLLER(LORDLAR MECLİSİ):Bu yetki ırsidir,babadan oğula geçer.Halkın yasama yetkisine karşılık onların da veto yetkisi vardır. Montesquieu,kendisinin de bir asil olduğunu unutmuyor ve halk meclisinin yanında asillere de fonksiyon tanıyan ikinci meclisin gerekliliğine inanıyor. KRAL:Yasaların yürütülmesi ona bağlıdır,çünkü tek kişi işleri daha kolay yürütür der Montesquieu.Ancak kralın da hata yapması ihtimali vardır,bunun için yürütmenin içinde bir de Bakanlar Kurulunun bulunması yerinde olur.Ancak bunlar kralın adına bu işlemleri yapacaklardır. Montesquieu’ya göre yargı da ayrı ve bağımsız yargıçların elinde olmalıdır.Ancak böyle olursa suçlular cezalandırılacak,anlaşmazlıklar çözümlenecektir. Montesquieu,bu güçlerin kesin ayrımından yana da değildir.Böyle bir ayrımın güçler arası durgunluğa yol açacağına inanmaz,çünkü uyum ve düzenli işlem,ancak böyle bir sistemde gerçekleşebilir. C.YÖNETİM BİÇİMLERİ İnsanları yöneten bir sürü etken vardır;iklimler,din,yasalar,yönetimin kararları,geçmiş olaylar,örf ve adetler gibi.Bunların tümü de o toplumda geçerli genel ruhu oluşturur.Ne var ki,bu nedenlerden bazen biri,ötekilerine egemendir,farklı özellik gösterir.Ülke de bu farklı ögeye göre biçimlenir.Böylece ülkeden ülkeye değişen bir ulus yapısı ve uygarlık düzeyi gözlemlenir. Adetler mi yasalardan üstündür,yoksa yasalar mı örf ve adetleri değiştirir sorusunu soran Montesqueiu,her birinin kendi alanında fonksiyonlarını göstermesini ister,ancak bir çatışma halinde örflerin yasalara uygun olmasını savunur.Çünkü der ancak böyle olursa özgürlüğe saygıyı pekiştirir,adaleti geçerli kılabiliriz.Kaldı ki,yasalar konmadan da toplumda adalete dayalı ilişkiler vardı,adalet önceden vardı ve onlara üstündü.Montesquieu, Aristotales’in yönetim biçimleri sınıflandırmasından etkilenmiş olmakla beraber,sadece yönetenlerin sayısından hareket ederek sınıflama yapmaz. Montesquieu,yönetim biçimlerini şu şekilde sınıflandırmıştır: 1)Cumhuriyet:Egemen güce halkın tümü sahipse,demokratik cumhuriyet;bir azınlık sahipse o zaman da aristokratik cumhuriyet geçerli demektir -Demokrasi:Halk kendi oylarıyla yönetimi tayin ediyorsa,hem yöneten hem de yönetilendir.Ancak her zaman en doğru olana karar veremez,tüm işleri kendisi yapamaz.O zaman bu işleri bir kurula bırakır,yani seçilmişler eliyle işleri yürütür.Bu sistemde temel amaç,seçim hakkını düzenleyen yasalardır.Temel ilkesi de,ERDEMdir. -Aristokrasi:Egemenlik halkın tümünde değil,bir azınlığın elindedir.Bu sayı büyük olduğu ölçüde demokrasiye yaklaşır.Yöneticiler doğuştan imtiyazlıdır ve eğitimle yönetime hazırlanmışlardır.İlkesi;ölçülü olmaktır. 2)Monarşi:Tek kişinin yasalara bağlı yönetimidir,burada yasalar önceden belirlenmiştir.Kralın yanında bir parlamento görev alır,yasaları koyar ve onları sürekli hatırlatarak unutulmamalarını sağlar. 3)Despotizm:Tek kişinin keyfince toplumu yönetmesidir.Burada hiçbir değer yargısı yoktur,yasalardan söz edilemez.Yurttaşların da hiçbir değeri yoktur,iyi yurttaş yerine köle ruhlu insanlar yetiştirmek esastır.İlkesi korku,amacı da huzurdur.Despotun gücünü ancak bir ölçüde de olsa din sınırlar,burada hukuktan söz edilmez.Despotizmin ortadan kalkması büyük çapta bir isyana bağlıdır. Sonuç olarak Montesquieu hakkında şunları söyleyebiliriz: Güçlerin birbiriyle karşılıklı bir uyum içinde faaliyet göstermesini isteyen düşünür,bunların yekdiğerine karıştırılmasını,çalışmalarının tek elden yürütülmesini kesinlikle istemez,çünkü ünlü deyiş ile iktidarı ele geçiren ,onu kendi çıkarları için kullanmak ister,bu da siyasal rejimin bozulmasına yol açar. İktidarın iktidarla sınırlanması görüşünden yola çıkan Montesquieu,sert bir güçler ayrılığından yana da değildir,onun için ana ilke;güçlerin uyum içinde,ılımlı ve uzlaşmaya dayalı olarak çalışmalarıdır. Yasa ile özgürlük arasındaki yakın bağa dikkat çeken düşünür,bu yoldan yönetimin tümüyle ulusun egemenliğine dayandırılmasını sağlamıştır. 1789 FRANSIZ İNSAN VE YURTTAŞ HAKLARI BİLDİRİSİ VE LİBERAL DEVLETİN TEMEL ÖGELERİ 18.yy’ın düşünürlerini incelerken,gözümüze iki önemli nokta çarpar: Burjuvazinin yükselişi, Parlamenter sistemin uygulanmaya konması. Birbiriyle çok yakından bağlı bu iki ögenin ortaya çıkmasıyla Fransız Devrimi’nin başlangıcını işaret edecek ateş de yakılmış oluyordu.Gerçekten,Amerikan ve Fransız devrimleri karşılaştırıldığında,biçim ve içerik açısından farklılık görülse de,yapılış nedenleri aynıdır;burjuvazinin gelişmesi. Avrupa’nın öteki ülkelerine oranla bölgesel farklılıklar,dinsel çatışmalar,sınıf kavgaları açısından daha düzenli,daha sakin bir görünüm arz eden Fransa’da devrimin yapılışı birkaç nedene bağlanabilirdi: J.J.Rousseau Montesquieu gibi düşünürlerin görüşleri bildiriler,broşürler halinde halkın elinde dolaşıyordu.O sırada Fransa’da egemen olan mutlak monarşi anlayışına karşılık özgürlük,eşitlik ve seçime dayalı parlamenter sistemi savunan görüşler,kendisine kolayca taraftar buluyordu. Bütün Avrupa’da ekonomik değişiklikler burjuvazinin önemi ve gücünü artırır,onun liberal ideolojilere dayalı olarak ileri sürdüğü siyasal iktidardan pay isteme,hatta tamamen ele geçirme talepleri ile ortam devrim hazırlığına girerken,Fransız monarşisi,daha önceleri Aristokrasi’ye karşı savaşırken yaptığı gibi,bu gelişmeden yana tavır alıp ortamı yumuşatacak yerde,tam aksi bir yaklaşımla sert tedbirler uygulamaya gitmiş,bu da burjuvazinin daha da güçlenmesine yol açmıştır. Aynı yönde,doğaya,özgürlüğe,toprak mülkiyetine ve meşruti monarşiye inanan ve “bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler” formülünün savunucuları olan,bu çerçevede ekonomik liberalizmin sözcülüğünü yapan fizyokratları da unutmamak gerekir. İşte bu sosyo-ekonomik ve politik koşulların sonucu ortaya çıkan Fransız Devrimi’nin en önemli belgesi ise ünlü “Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”dir. Bildirinin ilk maddesi insanların özgür ve eşit doğduklarını ve yaşadıklarını açıklar. İkinci maddesi insanın doğal ve zamanaşımına uğramaz hakları bulunduğunu,bunların özgürlük,mülkiyet,güvenlik ve baskıya karşı direnme olduğunu söyler. Üçüncü maddesinde egemenliğin kaynağının ulusta olduğunu hiçbir kişi ya da kurumun kaynağını ulustan almayan bir otoriteyi kullanamayacağını düzenler.Böylece monarşiler döneminde kralın elinde tuttuğu yasama yetkisi;kural koyma,kaldırma gücünün sona erdiği,ulus egemenliğinin çağın ve Fransız Devrimi’nin getirdiği liberal anlayışın bir sonucu olarak ilk kez düzenlenip açıklandığı gözlemleniyor.Bir anlamda klasik parlamenter rejimin temeli ve ana yapısını oluşturan önemli bir kural yazılı belge haline geliyor. Batı anayasalarında olduğu gibi,bizim anayasalarımızda da yer alan bu ilke,tarihsel gelişim bakımından anlamlı bir özellik taşıyor.Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni Türkiye’nin,ulus devlet düşüncesi ve onun bir sonucu olan ulusa bağlı egemenlik anlayışına dayanması ile siyasal iktidarın da gücünü(karar alma-yönetme)aynı sentezden aldığı görüşü kabul ediliyor.Böylece bizde İmparatorluk aşamasından Ulusal-Devlet aşamasına Atatürk’ün kurduğu ve kabul ettiği yeni devlet biçiminin anayasaları olan 1921 ve 1924 Anayasaları ile geçiliyor. Bildirinin on altıncı maddesinde siyasal toplumun kurulmasının temel koşulunu açıklıyor;”Haklarını güvenceye bağlamamış,güçler ayrılığını gerçekleştirememiş toplumlar ,anayasaya da sahip değillerdir.”Demek ki bildiri,bu açıklamayla Montesquieu’nun savunduğu güçler ayrılığı ilkesinin devletin kuruluşunda temel olduğunu kabul ediyor. 1789 Bildirisi’ne insan açısından bakarsak şu sonuçlarla karşılaşırız:İnsan soyut bir varlık olarak ele alınmış,toplumdaki sosyal,ekonomik ve siyasal etkinliklerine değinilmemiştir.Liberal devletin bu ilk kuruluş aşamasında siyasal yapının organizasyonu,yasaların işlevi,özgürlüklerin sınırı,kişinin güvenliği gibi temel ilkeler ele alınmış,iktidarlara sosyo-ekonomik yapının özelliklerine göre düzenlenmesi,gerekli önlemlerin alınması yönünde herhangi bir görev yüklenmemiştir. FRANSIZ DEVRİMİNDE RADİKAL AKIMLAR Devrim’den sonra ortaya çıkan iki siyasal akımı ele almak gerekirse bunlar: Jakobenizm Baböfizm’dir. JAKOBENİZM Temelde J.J.Rousseau’nun egemenlik anlayışını kabul eden Jakobenler,egemenliğin bölünmesine ve halkın temsilcilerine devredilmesine şiddetli karşı çıkmışlardır.Evet,Devrim yapılmıştır ama ülke,ama” vatan hala tehlikededir”.Aristokratlar yenilmelerine karşın etkinliklerini sürdürmekte,güçlerini korumaktadırlar.Eğer siyasal kurumları,merkezi iktidarın güçleneceği biçimde tekrar canlandırırsak,özgürlüğü kaybedebiliriz.Bu anlamda demokratik ve özgürlükçü bir vatanseverliğe dayalı Jakoben anlayış,cumhuriyetin tek ve bölünmez olduğuna inanmıştır.Her türlü hizip,muhalefet,farklı yapıdaki gruplaşmalar,birer ihanet yuvasıdırlar. Robespierre geriye dönüşü önlemek,devrimde sürekliliği sağlamak için parlamenter hükümet modeline karşı çıkmış,onun yerine komiteler eliyle yönetimi önermiştir. Ne Robespierre’nin,ne de Saint-Just’ün ekonomi üzerine öyle derinlemesine görüşleri tahlilleri yoktu.Bu nedenle de hem devrim sırasında ortaya çıkan sosyalist akımla,hem de büyük burjuvaziyle doğrudan ilişkiye girmemişler,bu konuda teori planında düşünce üretmemişlerdi.Örneğin Saint-Just kesinlikle mülkiyete el atmayı,sınırlamayı düşünmüyordu.Amacı tıpkı Robespierre gibi erdemle donanmış küçük burjuvazinin lükse uzak ama demokrasiye bağlı egemenliği idi. Anlaşılacağı gibi,Jakobenlerin görüşü sürekli devrim teorisi,Fransız Devrimi’nin başarısı için radikalizmin savunması,aristokrasi ve monarşiye karşı halkın mutlak egemenliğine dayalı bir teorik yapı üzerine kuruludur.Bu çerçevede eşitlik ve özgürlüğe dayalı,halk egemenliğinin ön planda olduğu bir cumhuriyetin kurulması,bunun için de ülkede birlik ve bütünlüğün savunulması,”ulus-vatan” kavramının yüceliği,hep Jakobenlerin düşünce sisteminin temel taşları olmuştur. BABÖFİZM(BABUVİZM) Babeuf’ün görüşlerinin temeli ,eşitliğe dayanıyor,ama gerçek eşitliğe;bu anlamda biçimsel eşitlikle gerçek eşitliği şöyle ayırıyorlar;yasa önünde eşitlik,biçimsel eşitliktir,gerçek eşitlik,üretimden eşit pay almaktır.Bu çerçevede burjuvazinin getirdiği tarım yasası ve gerçekleştirdiği toprak reformu,yetersizdir.Esas olan,malvarlığının ortaklığıdır.Toprak kimsenin mülkiyetine verilemez,onun ürünleri herkesindir.Bu yüzdendir ki,toprak reformu yapılsa dahi bir gün sürecek,ama ertesi gün eşitsizlik gene kendini gösterecektir. Babeufçü’lere göre mutlak eşitlik dışındaki tüm değerler sahtedir;lükse,zenginliğe karşıdırlar,yaş ve cinsiyet dışında her şey eşit olmalıdır. Görülüyor ki,Fransız Devrimi’nin motor gücü olan burjuvazinin monarşiyi yıkmak için toplumun çeşitli kesimleriyle yaptığı ittifak sonrası ekonominin nimetlerinden yararlanma aşamasında umduğunu bulamayan halk kesimlerinin sözcüsü olan Babeuf,eşitlik adına toplumu yeniden düzenlemek istiyor. Bu çerçevede kendine atfedilen “komünizmin” de, ilkel niteliği kendini gösteriyor;tarıma dayalı bir toplum tipinin savunucusu olan ve ekonomik yapıyı böyle bir yörüngeye oturtmak isteyen Babeufçü’lerin başarısı;karmaşık nitelikli,endüstrileşmeye yönelmiş toplumlar için söz konusu değildir. İşte bu nedenledir ki Babeufçülük otoriter ve merkezci bir yönetim modelini benimsemiş ve savunmuştur.Bir kere iktidar ele geçirilince, onun doğrudan ya da temsili demokrasinin kurumlarına terk edilmesi,seçimler yapılması düşünülemez,çünkü amaç;tam eşitlikçi düzenin kurulmasıdır.Bu nedenle de uzun süreli bir diktatörlük gerekli olacaktır. Bir Fransız yazarın tanımlamasıyla “terörizmle sosyal yardımı bir araya getirmeye çalışan Babeuf,ülkeyi de uzun vadede yoksullar yurdu (darülaceze) şeklinde düzenlemek istemektedir.Bu nedenledir ki görüşleri,hitap ettiği halk tabakaları bakımından da benimsenmemiş,idamında da gene bu kesimlerden hiçbir tepki gösterilmemiş,karşı çıkılmamıştır. Ne var ki,Babeuf hareketi,tıpkı Jakobenler gibi,Devrimin öteki yüzünü ve burjuvazinin gerçek gücünü ve kararlılığını göstermesi bakımından önemlidir,bu bakımdan siyasal iktidarların gelişme sürecini gösteren tarihsel yapı içinde yerini almıştır. LİBERAL DEMOKRASİ VE ÇOĞULCULUK SİVİL TOPLUM- SİYASAL TOPLUM Ulusun egemenliğine dayalı iktidar, elindeki yetkiyle toplumu düzenleyecek hukuk kurallarını getirecek, özgürlük ve eşitliği bu kurallarla düzenlenmiş bireyler de, devletin karışamadığı bir ortamda uygun gördükleri ekonomik girişimleri sürdürecekler, topluma diledikleri gibi yön vereceklerdi. 19 ve 20. yüzyılın sosyo- ekonomik yapıya getirdiği yenilikler, liberal anlayışın çağdaş görünümüne ulaşmasını sağlayacak boyutlar getirmişti. Devlet kavramı da iki ayrı kavram içinde düşünülmeye başlandı: Ulus-Devlet kavramı ve Yönetim-Devlet kavramı. Yönetim-Devlet kavramı yönetenleri, siyasal şefleri, Ulus-Devlet kavramı da uluslaşmış toplumu simgelemektedir. Böylesine bir ayrımın bir başka formül ile açıklanması da sivil toplum- siyasal toplum (toplum-devlet)ikilemiydi. Toplum ve devlet iki ayrı gerçektir. Öyle ki aralarında birçok ilişki bulunmasına karşın sanki yek diğerinden bağımsızmış gibi kabul edilirler. Toplumun kendine özgü, özerk bir yaşamı vardır, hükümetlerin rolü ise onu düzenli yönetmektir. Üstünlük bireyde ve onun amaçlarına yönelik bir toplum düzenlemesinde olunca topluluğun belirgin niteliği Bireycilik’te düğümlenir. Haklar ve özgürlükler düzeninin tarihsel evrimi açısından bu konuda en bilinen ve genellikle kabul edilen sistematiği getiren Jellinek’e göre yurttaşların haklar statüsü şöyle çizilebilir: Olumsuz statü; kişinin klasik hak ve özgürlüklerini, Aktif statü ya da Aktif haklar; kişinin iktidara katılma biçimini, olumlu statü de ekonomik ve sosyal hakların listesini belirtiyordu. GEORG JELLINEK Klasik haklarının sağlanmasını iktidardan isteyen kişiler, isteklerine karşı çıkıldı mı, bunu siyasal haklarını kullanarak önlemeye çalışır, ekonomik ve sosyal yetersizliğini de aynı türden haklarla ve örgütlenerek gene iktidara iletirdi. Çağdaş toplumun, tekniğin ve sanayinin katkısıyla çok gelişmiş düzeye ulaşması ve her alanda tüm sosyal güçlerin örgütlenmesi sonucu vardığı karmaşık yapı, demokrasinin sade niteliğini değiştirmiş ve onu plüralist (çoğulcu)hale sokmuştur. Bu gelişmelere paralel olarak farklı sosyal sınıfların ortaya çıkması ve bunların belirli örgütlerde benzer amaçlarla bir araya gelmeleri ve çıkarlarını siyasal iktidar düzeyinde yarışmaya sokmaları ile toplumun yapısı da değişmiş, plüralist (çoğulcu) toplum tipine geçilmiştir. Bu örgütleri 3 başlıkta toplayabiliriz; siyasal partiler, sendikalar, baskı grupları. Bağlı oldukları sosyal güçler açısından çıkarlarını korumak için oluşan dinamik nitelikteki bu gruplar, toplumdaki belirli meslek ve çıkarları örgütleyerek iktidarı kendi yönlerinde etkilemek için sürekli bir uğraşa girdiler. İşte yapıları, statüleri, çalışma şekilleri ve hedefleri siyasal partilerden farklı olan bu kuruluşlara ‘baskı grupları’ denildi. İktidarla bireyler arasında birtakım örgütlerin, birliklerin girmesiyle siyasal yaşamın havası ve kuralları da büyük ölçüde değişmiş oldu. Bir yanda birey durağanlıktan kurtulur ve dinanizme yönelir ve ‘kişiliğini’ kazanırken, öte yandan siyaset, belirli çevrelerin tekelinden çıkıp toplumun tamamını etkisine aldı. Artık iktidar olgusu çevresinde bir etki-tepki ilişkisinin varlığından söz edilebilirdi. Böylesine bir gelişmenin ilk farkına varıp ortaya koyan düşünür: Alexis de Tocqueville’dir. ALEXİS DE TOCQUEVILLE (1805-1859) Yargıçlık görevini sürdürürken 1831 yılında Amerika’ya “ceza hukukunda reform” konusunu incelemek üzere gider. Görünüşteki amacı bu ise de asıl hedefi Amerikan kurumlarını ve Amerika’daki demokrasiyi incelemektir. 1835 yılında yazdığı “Amerika’da Demokrasi” kitabı asıl amacını ortaya çıkarmıştır. Demokrasi, Tocqueville’e göre, sürekli gelişme ve yerleşme halinde, evrensel nitelikte bir rejimdir, geleceğin rejimidir. Artık dünün aristokratik ve ayrıcalığa dayalı toplumu eskimiştir, hiyerarşiye ve eşitsizliğe dayalı bu düzen yerinde yasanın üstünlüğüne ve eşitliğe dayalı yeni düzen demokrasi yerleşecektir. Amerikan Demokrasisi’nin Temel Dayanakları: Eşitlik ve Özgürlük Hürriyet ve eşitliğin uç bir noktada buluşup karışması hayalini kurmak imkansız değildir. Halkın yönetimde görev aldığını ve her bireyin bunu gerçekleştirmekte eşit hakka sahip olduğunu varsayalım. Hiç kimsenin bir diğerinde, bir üstünlük ya da ayrıcalık kurması söz konusu olmadığından baskı uygulayamaz. Her birey tümüyle özgürdür, çünkü her birey bir diğerine eşittir. Demokrasinin esasında, özünde eşitliğin özgürlükten daha üstün olduğuna inanan Tocqueville, eşitliğe dayalı bir toplumda özgürlükten söz edilebileceğini savunur. Eşitlik ilkesi politik dünyada uygulanmadığı halde halk tarafından uygulanabilir bir niteliktedir. İnsanlar yönetimde eşit görevler almasalar bile aynı biçimde yaşama ve servet arama hakları vardır. Demokrasi Tocqueville için bir yönetim biçimi olmaktan çok bir yaşam biçimi, bir toplum statüsü, durumudur. ÇOĞULCU TOPLUM ANLAYIŞI Egemenliğin kaynağının kendinde olduğunu bilen toplum, yasama, yürütme hatta yargı güçlerinin belirlenmesinde kendisine danışıldığını görünce, bir kere oy vermekle görevini yerine getirdiğine inanacak, kendi iradesinin eseri olarak ortaya çıkan bu organizasyona uymakla aslında kendi iradesine uyduğunu anlayacaktır. Bunun sonucunda, yönetimin tümüyle iyi yolda olduğu kanısıyla kendi küçük dünyasına çekilecek, siyasal iktidarla diyalog arayışına girme, onu denetleme gibi fonksiyonlarını giderek unutacaktır. Böyle bir tutum, küçük karar mihraklarını ortadan kaldıracağı gibi denetlenmeyen iktidarın merkezileşmesi tehlikesini doğurur. Bu ise beraberinde iki tehlikeyi birlikte getirir: sosyal çatışmanın ortadan kalkması ve iktidarın yaygın baskısı yüzünden atomlaşmış bireyin siyasetle ilgisinin kesilmesi. Çözümü siyasal özgürlükte buluyor Tocqueville. Demokratik toplum düzeninin temeli olan eşitlik- özgürlük ikileminin işlerlik kazanabilmesi, düşünüre göre kişilerin özgür kurumlarda örgütlenmeleri ile mümkün olabilecektir. Bu kanaldan geçerek kişiler de kendilerini siyasetle ilginin başladığı odak noktasında bulurlar. Kişisel sorumluluğa kavuşan insanoğlu kamunun yönetimine katılır. Sonuçta çeşitli örgütlerle bir araya gelmiş gruplarla siyasal iktidarın zorunlu bir diyalog içinde olduğunu görürüz. EKONOMİK İKTİDAR- SİYASAL İKTİDAR İLİŞKİSİ İÇİNDE ULUS DEVLET VE KÜRESELLEŞME Çağdaş Liberal Devletin Küreselleşmesi Küreselleşme, başlangıçta çok uluslu şirketlerin literatürüne özgü olarak sınırlı bir şekilde kullanılırken, bugün dünyanın yeni siyasal ve ekonomik düzenini ifade eden bir fetişe dönüşmüştür. Bir olayın veya metanın dünyanın her yerine ya da pek çok bölgesine yayılmasını ifade eden küreselleşme, bir coğrafi birim olarak dünyanın tümünün bütünleşmesine yani global bir topluma ve global bir kültüre sahip olma durumuna gelmesine işaret eder. Küreselleşme ile altı çizilen olgu, ekonomik sosyal ve siyasal faaliyetlerin kapsam bakımından dünya ölçüsünde ulaştığı ve modern dünya topluluğunu oluşturan devletler ve toplumlar arasındaki karşılıklı bağımlılık düzeyinde artış olduğudur. Siyasal düzeyde küreselleşme, geniş anlamda piyasaların ekonomik ve toplumsal sorunların çözümü için en etkili yol olmasını ifade eder. Dar anlamda ise, siyasal mekanın devletler üstü bir tarzda yeniden eklemlenmesi ve devletlerarası ilişkilerin, artık evrensel ya da bölgesel uluslar arası örgütlerin çatısı altında, yeni bir düzenlemeye girmesi manasına gelir. Küresel yönetim sisteminin yaratılması ile ilgili bir kavramdır. SİYASETİN KÜRESELLEŞMESİNE YÖN VEREN ÖZNE: BÜYÜK SERMAYE Siyasal küreselleşmenin altında yatan temel etken, üretim ve finansmanın uluslararasılaşmasıyla, dünya çapında görülen ekonomik bütünleşmedir. Bu bütünleşmenin ardında ise, bir ekonomik program ve programı uygulamaya sokan çok uluslu ya da ulusal üstü şirketler bulunmaktadır. Son yıllarda kimi bilim adamlarının varlığı konusunda sağlam argümanlar geliştirdikleri ulusal üstü sermaye sınıfı, dünya burjuvazisinin bir parçası olarak görülmekte ve dünya üzerindeki hatırı sayılır yönetim araçlarının sahibi ulusal üstü şirket ve özel finans kurumlarını temsil ettiği belirtilmektedir. Fakat bu durum ulusal üstü sermaye sınıfının, sadece üretim araçlarının mülkiyet ve kontrolünü bulunduranlardan oluştuğu anlamına gelmemektedir. Bu sınıfın politika ile ilgisi üzerinde yoğunlaşan Sklair, ulusal üstü sermaye sınıfının maddi temelinin sahip olunan veya kontrol edilen şirketlere dayandığını belirtmekle birlikte, onu temelde 4 gruptan oluştuğunu ifade etmektedir: şirket yöneticileri ve onların yerel bağlantıları (şirket fraksiyonu), küreselleşen bürokratlar ve politikacılar (devlet fraksiyonu), küreselleşen profesyonel yöneticiler (teknik fraksiyon)ve tacirler ile medya (tüketici fraksiyon). Ulusal üstü sermaye sınıfını, kapitalizmin ulus-devlet aşamasından ulusal üstü aşamaya geçişi bağlamında açıklamak mümkündür. Bu konuda, Robinson ve Harris, kapitalizmin ulusal üstü aşamaya geçişinin birincil karakterinin, üretim sürecinin küresel olarak tasarlanması ve ulusal üretim yapılanmasının uluslar üstü entegrasyonu olduğunu ifade etmektedirler. Küreselleşmenin taşıyıcı sınıfının ya da öznesinin ulusal üstü sermaye sınıfı olduğunu söylemek akla yatkın gözükmektedir. Gerçekten ulusal üstü sermaye, hem dünya ekonomisi üzerinde büyük ölçüde kontrole sahiptir, hem de tek tek ulus devletlerin ötesinde organize olmuştur. Günümüzde en büyük çok uluslu şirketler ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri ulusal tabanında yer almaktadır. ’95’ verilerine göre dünyadaki en büyük 200 çok uluslu şirketten Kuzey Amerika, Japonya ve Avrupa dışında, başka bir ülkeye bağlı olanların sayısı sadece 10'dur. Ticaret yatırım ve finansal hareketler de daha çok Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya üzerinde yoğunlaşmış durumdadır ve 3. dünya ülkeleri yatırım ve ticarette marjinal kalmışlardır. Dolayısıyla küreselleşmenin, dünya çapında bir burjuvazi- proleter (en alt sınıftan yurttaş) ayrımı yaratmaktan çok, zaten var olan güney-kuzey ya da birinci dünya- ikinci dünya ayrımını derinleştirdiğini söylemek mümkündür. Ekonomik küreselleşme ulusallıktan yoksun değildir. Küreselleşme, Mann’ın da belirttiği gibi, gerçekte Amerikan patentli bir olgudur. Ekonomik gücü eline geçiren ulusal üstü sermaye sınıfı, siyasal iktidarı kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek istemektedir. Ulusal tabana dayanan ama aynı zamanda ulusal üstü bir nitelik arz eden büyük sermayeyi küreselleşmenin öznesi yapan bu istektir. KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET 1)Küreselleşme – Ulus Devlet İlişkisi Konusundaki Argümanlar • Küreselleşme ile ilgili tartışmaların temel gönderim noktalarından birisi ve en önemlisi,ulus devletin içine düştüğü krizdir.Bu durumu en iyi anlatan ifadelerden birini ise Daniel Bell kullanmıştır: • ‘’Ulus devlet yaşamın büyük sorunları için çok küçük,küçük sorunları bakımından ise çok büyüktür’’ • Habermas Ulus-devletlerin • Küreselleşme karşısındaki konumunu şu çarpıcı ifadeyle belirtmiştir: • ‘Geçmişte ulusal ekonomiler devlet sınırları içinde yer alırken,şimdi artık devletler pazarların içine yerleşmiş durumdadırlar.’ • Küresel ekonomik ilişkilerin bu şekilde yoğunlaşması sınırların muğlaklığını da beraberinde getirmektedir.Ancak daha önemlisi,bu muğlaklığın ekonomiyle sınırlı kalmayıp siyasal sonuçlara da yol açmasıdır.Konuya ilişkin önemli bir çalışmasında Held,küreselleşme süreci ile birlikte ulus devletin içine düştüğü siyasal durumu şu şekilde ifade etmektedir: 1)Ekonomik ve kültürel bağların artması,ulus devlet düzeyinde yönetimin etkinliğini ve gücünü azaltmıştır.Kendi sınırları içindeki düşüncelerin ve ekonomik değerlerin akış,ulus devletlerce kontrol edilememektedir.Böylece devletlerin iç siyasal enstrümanları etkisiz kalmaktadır. 2)Ulusalüstü güçler geliştiği için devlet iktidarı zayıflamaktadır.Ulusalüstü şirketler çoğu hükümetlerden daha büyük ve güçlüdür. 3)Bu nedenden ötürü geleneksel olarak devletlerin sorumluluğunda bulunan pek çok alanın uluslararası ya da hükümetler arası temelde koordine edilmesi gerekmektedir. 4)Devletelr,egemenliklerini,Avrupa Birliği gibi,daha büyük politik birlikler içine aktarmak zorunda kalmaktadırlar.Buna NATO ve OPEC gibi çok taraflı antlaşmalar veya BM,DTÖ ve IMF gibi uluslararası organizasyonlar da dahildir. • Bu yüzden devlet iktidarlarını sınırlayan küresel bir yönetim sistemi doğmaktadır.Bu da yasama ve yürütme gücüyle ulusalüstü devletin doğuşuna temel hazırlamaktadır. Ulus Devletlerin Ekonomik Etkinlik Alanının Daralması • Günümüzde hiçbir devletin kendini bir takım düzenlemelerin dışında tutamadığı görülmektedir.Devletler, özellikle ekonomik açıdan WTO,Dünya Bankası ve IMF gibi örgütlerin dışında kalamamakta,bu örgütlerin öngördüğü koşulları kabul etmek zorunluluğuyla yüz yüze gelmektedirler.Buradan yola çıkarak ekonomik bütünleşmenin devletin ekonomi üzerindeki hükümranlığını daralttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Uluslararası Hukukun Üstünlüğü Ve Değişen Egemenlik Anlayışı A)İnsan Haklarının Uluslararası Düzeyde Korunması • Devletlerin egemenlik alanının daralması ekonomi dışı alanlara da yansımıştır.Özellikle hukukun küreselleşmesinin,egemenlik kavramını temelden sarsan bir nitelik taşıdığı vurgulanmakta ve devletlerin kanun koyucu olarak eskisi kadar bağımsız olmalarının imkansızlığına dikkat çekmek gerekir.Gerçekten de birçok devletin,özellikle insan hakları alanında iç hukuku küresel standartlara uydurmak gibi bir kaygı taşıdığı görülmektedir.Başka bir deyişle devletler ekonomik alanda olduğu gibi insan hakları ve demokrasi alanlarında da uluslararası standartlara uymak yükümlülüğü altına girmektedirler.Uluslararası hukuk,iktidarlara,ulus devleti aşan sorumluluklar yüklemektedir.İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve AİHS bu bağlamda oldukça önemlidir. • Gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gerekse bu konudaki diğer belgeler,insan haklarını devletlerin iç işlerine ilişkin bir konu olmaktan çıkarmıştır.Artık devletlerin,insan haklarının uluslararası bir boyut kazanması karşısında egemenlik kavramına dayanarak sorumluluktan kaçmaları mümkün değildir.Bu durum klasik egemenlik anlayışının aşıldığının bir göstergesidir. B)Yerel Kimliklere Yapılan Vurgu ve Ulusun Parçalanması Devlet egemenliği,yurttaşlarıyla olan münasebetler açısından da daralma yaşamaktadır.Önceden tüm erki merkezileştiren ve özünde toplayan ulus devlet,küreselleşme ile birlikte etnik farklılıkları tanıyan ve türdeşleştirici politikalardan arınan bir yapıya bürünmektedir.Artık ulusun birleştirici gücü tartışmaya açılmakta ve çok kültürlülük tartışılmaya başlamaktadır.Felsefi köken olarak post-modern görüşe dayanan çok kültürlülük ulus devlet içinde eşit yurttaşlık anlayışını yeterli bulmaz.Farklılıkların yaşama geçirilmesi gerektiğini savunur ve ulusu alt kimliklere ayırır. Ulusalüstü Aktörlerin Güçlenmesi ve Bir Ulusalüstü Aktör Olarak Avrupa Birliği Günümüzde uluslararası alanda boy gösteren büyük sermayenin yönlendirdiği ekonomik gelişmeler,dünya ölçeğinde fakat özellikle çevre bölgelerde ulus devleti bir alt sistem haline getirmeye yönelmektedir.Artık ulus devlet ile kapitalizm arasındaki bağ kopmak üzeredir.Kapitalizm ulus devlet anlayışını ekonominin gelişmesine engel olarak görmekte ve onu ayak bağı olarak kabul etmektedir. Şu an için uluslararası sermayenin çıkarlarını dünya ölçeğinde koruyacak bir siyasal birim bulunmamaktadır.Sorun şimdilik bir ara çözüm ile,ulus devleti aşan ama tam da küresel bir ölçekte olmayan ekonomik ve siyasal alanlar yaratılarak aşılmaya çalışılmaktadır.Dünya ekonomisinin NAFTA,Avrupa Birliği ve Japonya üzerinde oluşan bölgeselleşmiş bir ekonomi olması hiç de şaşırtıcı değildir. Küreselleşen dünya,tek sistemli bir dünyadır.Sistemi ekonomik çerçevesi IMF,Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü tarafından çizilmektedir ve yapılan düzenlemelerle uluslararası ticaret alanında ortak bir hukuka doğru gidilmektedir.Bölgeselleşme sistem içindeki rekabetin ve bu rekabet sonucu oluşan çeşitli güç odaklarının sonucudur.Nitekim önemli bir ulusalüstü aktör olan AB,Japonya ve ABD’den gelen ekonomik meydan okumalara karşı gelebilmek için oluşturulmuştur. Ulus devleti aşan ekonomik blokların örgütlenmesinin konfederal mi,federal mi yoksa üniter mi olacağı hala önemli bir sorun oalrak ortadadır.Bu konudaki en somut adım Avrupa Birliğidir ve Birliğin akıbeti bölgesel oluşumların siyasal geleceği hakkında önemli bir gösterge olacaktır.Avrupa Birliği bir federasyon özelliği taşımasa bile ulus devlet modeli açısından yeni bir yapılanmayı temsil etmekte ve bünyesindeki devletleri yeni koşulalra uymaya,bu koşullara göre yapılanmaya zorlamaktadır.Bu açıkça devlet yetkilerinin aşılması ve egemenlik alanını daralması anlamına gelmektedir. ÇIKARILAN SONUÇLAR • Özetle belirtmek gerekirse ulus devletin,sınırları aşan ekonomik ilişkiler dolayısıyla,ulusalüstü sermaye ve onu destekleyen aktörlerce dışarıdan kuşatılmış olduğu görülmektedir.Bu durum sermayenin ulus devlete ihtiyacı kalmadığı,tersine kendisinin ulus devleti yönlendiren bir aşamaya geldiğinin göstergesi olarak kabul edilebilir.Fakat sonucunun,ulus devletin erimesi,ortadan kalkması ya da egemenlik olgusunun bütünüyle bittiği şeklinde yorumlanmasının yerinde bir tutum olup olmadığı tartışmalı bir konudur.Bu konudaki iki temel fikre göre : • 1)Ulus devlet fiilen geçersizdir. • 2)Ulus devlet değişmemiştir. KÜRESELLEŞME VE DEMOKRASİ Modern demokrasi;erkini ulus adına kullandığını iddia ederek yarattığı zorlamayı bu gerekçeyle haklı gösteren bir iktidar türünü ifade eden ulus devletin içinde doğmuş ve gelişimini sürdürmüştür.Bu varsayım tüm yurttaşların oy hakkına sahip olmaları sonucunu doğurmaktadır.Liberal demokrasinin 2 önemli özelliği vardır: 1)ulusa dayanır 2)bir ülkede örgütlenen güçlü devlet yapısı içerisinde gelişmiştir. HELD dünyadaki sorunların eski sistemle çözülemeyeceğini bu yüzden demokratik politikanın tekrardan uygulanmasını gerektiğinden bahseder.AB gibi bölgesel güçlerin gelişmesi bu noktada önemli olup Avrupa,birlik sayesinde yeni işbirliği mekanizmaları yaratmış ve insan haklarını güçlendirmiştir.Ona göre bu oluşumlar bölgesel ve küresel sorunları tartışmanın yeni yollarını oluşturma yolunda ilerlemektedir HABERNAS;demokratik kararların alınmasına katılanlar ile bu kararların uygulanmasından etkilenenlerin birbiriyle örtüşmediği durumlarda meşruiyet eksikliğinin ortaya çıkağından bahseder.Ona göre böyle bir durum küreselleşme ile meydana gelir.Devlet bu örtüşmeyi devletlerarası antlaşmalarla sağlamaya çalıştığında demokratik meşruiyet yara almaktadır.Örneğin AB bünyesinde Brüksel uzmanlar kurulu tarafından yürütülen karar alma prosedürü Diğer bir yaklaşım ise küreselleşmenin demokrasiyi zayıflatacağını savunur ve modern demokrasi ile güçlü devlet yapısı arasında doğrudan ilişki kurar.Devletin güçlü olmasıyla toplumun güçlü olması arasında bağlantı olduğunu savunur ve devlet ile toplum ne kadar güçlüyse demokrasinin de bir o kadar güçlü olduğunu düşünür. Bu yaklaşımcılara göre küreselleşme vasıfsızları sosyal ve siyasal toplumdan iterek dışlayıcı bir rol oynamaktadır ve refah devleti ile demokrasinin altını oymaktadır. SONUÇ Küreselleşme ile birlikte ulus devlet değişip dönüşüyor ve bir takım işlevleri azalıyor.Bütün bu değişim sonucunda ulus devlet uluslar arası sermaye açısından daha kullanışlı hale geliyor. Küreselleşme ulus devletleri bölgesel ekonomik ve siyasal oluşumların içinde yer almaya itiyor.Devletler yetkilerinin bir kısmını bu oluşumlara bırakıyor ve bu nokta da ulus devlet egemenliği zedeleniyor. KÜRESELLEŞMEDE TÜRKİYE ÖRNEĞİ • CUMHURİYET ÖNCESİ:OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ • İMPARATORLUKTAN ULUS DEVLETE • CUMHURİYET DÖNEMİ:KURULUŞ VE SONRASI CUMHURİYET ÖNCESİ:OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ • İmparatorlukta çok çeşitli etnik ve dinsel kökenli topluluk birlikte yaşamıştır. • Gaza ve fetih ilkeleri bu dönemde esas alınmıştır.16. yüzyılın 2. yarısında fetihlerin durmasıyla imparatorluk gücünü kaybetmeye başlamıştır. • Batıda kralın üstün iktidarı hukuki ilkelere bağlanırken,Osmanlı rejimi mutlak hükümdarlıktır. • Osmanlı sultanının “halife” oluşu,ruhani ve dünyevi otoritenin tek elde toplanmasına neden olmuştur. • Devlet yapılanmasında islami ilkelerin ele alınması “mutlak itaati” güçlendirmiştir. • İslam devlet anlayışına göre mutlak iktidar Tanrıdır.Siyasal iktidar onun koyduğu kurallar ile sınırlıdır.Tanrı,egemenliği hükümdara değil Müslümanlara yani ümmete vermiştir.Dolayısıyla halife Tanrı’nın değil ümmetin temsilcisidir. • Devlet yapılanması dini inanç esasına göre “millet” adı verilen gruplardan oluşmaktadır. • Dolayısıyla “ulus” bilinci gelişmemiş ve ulus devletin ortaya çıkması çok sonraya kalmıştır. • Sosyo-ekonomi yapı toprak mülkiyetinden oluşur. İMPARATORLUKTAN ULUS DEVLETE • Ulus devlette egemenlik ulusta iken,Osmanlı imparatorluğunda ilahi kaynaklı egemenlik anlayışı sürüyordu. • 1921 anayasası ile ulusal egemenlik ilkesi kabul edilerek ulus devletin doğuşu gerçekleşmiştir. • 1921 anayasası kurtuluş savaşı devam ederken kabul edilen bir anayasadır ve yeni Türk devletinin kurulduğunun işaretidir . • Bu anayasa ile birlikte edilmiştir. • 1921 Anayasası Cumhuriyetin gereksinimlerini karşılamadığından 1924 Anayasası çıkarılmıştır. • Bu Anayasa ise parlamenter sistemin özelliklerini hatırlatmaktır ve kuvvetler birliği esasına bağlı kalınmıştır. kuvvetler esasına dayalı meclis hükümeti sistemi kabul 1924 Anayasası ilköğretimin zorunlu ve parasız olması dışında sosyal ve ekonomik haklara yer vermemiştir CUMHURİYET DÖNEMİ:KURULUŞ VE SONRASI İmparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti devletine geçişin temelinde Sivas kongresi ve misak-ı milli ilkeleri bulunmaktadır. Misak-ı Milliyi tamamlayan ve İzmirde toplanan iktisat kongresinde kabul edilen bir de Misak-ı İktisadi bulunmaktadır Kongreye göre ülkemiz savaştan yeni çıktığı için azınlığın elinde bulunan ticaret ve sanayi devletin de yardımıyla milli tüccar ve sanayicilerimizin eline geçmesi için gerekli çalışmalar yapılacak,gerekli işçi sınıfı bulunarak örgütlenecek ve birlikte el ele ülkenin kalkınması sağlanacaktır.Bu çerçevede gerek Ticaret gerekse amele birliklerinin getirdiği kimi öneriler kabul edildi.Bunlar:yerli malın giyilmesi,tekellerden kaçınılması,sanayiciye kredi sağlanması. Ülkemiz için en iyi tanımlama tarımdan sanayiye,köylü toplumundan kentli topluma geçiş aşamasında olduğumuza ilişkin olanıdır. Yasanın gerekçesi şudur ”yurdumuzda bir kargaşası mevcuttur.Büyük şehirlerde imar mevzuatına aykırı yapılaşma düzenli yapılara oranla daha büyük boyutlara ulaşmıştır.Katlanarak büyüyen şehirleşmeye karşılık inşaata hazır arsa arzı ve sosyal konut üretimi yeterli oranda gerçekleştirilememiştir.vatandaşların asgari fen ve sağlık koşullarına uygun olmasa dahi bir barınağa sahip olma istekleri böyle bir yapılaşmayı meydana getirmiştir.” • Yasa ise böyle çarpık barınmalara karşı SSK prim ve cezalarının ödenmemesini öngörmüştür. • Böyle bir olgu yani çarpık kentleşme hiçbir zaman incelenmemiş;nedenleri ve çözümleri araştırılmamış sadece bu durumu meşrulaştırıcı yasal bir düzenleme ile yetinilmiştir TARIM VE TOPRAK REFORMU Toprak reformu denilince geniş toprak mülkiyetinin,belirli bir tavan sınırdan yukarısının kamulaştırılarak topraksız yada az topraklı köylülere dağıtımı anlaşılır.Tarım reformu 2. dünya savaşından sonra ortaya çıkmış olup,salt toprağın dağıtılmasının yetersiz olduğu bunun yanında tarımsal hayatın ve üretimin düzenlenmesi gerektiği düşüncesinden doğmuştur Toprak reformu konusunda atılmış ilk ciddi adım 1945 yılında çıkartılan “çiftçiyi topraklandırma kanunu”dur.Kanunun 17. maddesine göre büyük toprak sahiplerinin arazileri ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere kamulaştırılabilecektir Konuyla ilgili en önemli gelişme 1982 anayasası ile getirilen düzenlemeyle sağlanmıştır.Bu anayasaya göre devlet;toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek üzere topraksız olan veya yeterli toprağa sahip olmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alabilir.Bu amaçlar dağıtılan topraklar bölünemez,miras hükümleri dışında başkalarına devredilemez ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebilir. Hüseyin – Ayşe Buse
Benzer belgeler
ESKİ YUNANDA VE ROMA İMPARATORLUĞUNDA SİYASAL
Sözleşmenin olmadığı doğal yaşam döneminde herkesin her şeye hakkı vardı ve hiçbir şey hiç
kimseye kesin olarak ait değildi. Haklı ve haksız da belli olmamıştı. Halbuki adaletin
amacı,her şeyden ön...