Dinamik Gazete
Transkript
Dinamik Gazete
Ocak 2014 Yıl: 25 Sayı: 73 [email protected] Tekelleşmeye Direnen Festival sayfa13’de @DinamikGazete gazete Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü süreli yayınıdır. Ücretsizdir. Bir Boğaziçi Efsanesi: TÜNELLER Kampüsün merak edilen tünellerini hocamız Mehmet Nafi Artemel’le birlikte keşfettik, detaylı krokiye ulaştık. Haber Sayfa 4’te Emek Ayaklar Altında Bazen Dost Bazen Dert Türkiye’de İşçi Sorunları Kampüs Hayvanları Haber sayfa 2’de Haber sayfa 11’de BURADA BANKA İSTEMİYORUZ 10 Kantinler Ne Kadar Öğrenci Dostu? Haber sayfa 8’de TARİHİ YARIMADA’DAN TATLAR Güncel Haberler www.dinamikgazete.com’da! BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ İŞLETME VE EKONOMİ KULÜBÜ 16 02 siyaset Kendinizi Nerede Görüyorsunuz? Genel Yayın Yönetmeni zi herkesin koştuğu ortak alanda Kıvılcım Değirmencioğlu arıyoruz. [email protected] En başında keşfetmeye vakit Düzen geride kalma korkusu yarattıkça yolda olmak, dışarıda kalmadan bir şeyler yapmak, kendimizi ve isteklerimizi keşfetmenin önüne geçiyor. “ “5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?”dedi. Bilmiyordum, yani cevabı değil. Ne istediğimi. Yoksa cevap açıktı, iş mülakatında sık sorulan sorular kısmından. Fazla düşünmedim. Beş yıl sonra ne yapmayı, nerede olmak istediğimi düşünmeyeli ne kadar olmuştu? İstenilen cevabı verdim, yine başladığım yerde ama daha deneyimli, daha yüksekte. Sorular bittiğinde hayatımın beş yılını, beş dakikada nasıl böyle umarsızca şekillendirdiğime hayret ettim. Bu ilk de değildi, uzun zamanları kendimi tanımayı erteleyerek geçirmiştim; acı ki onca yılın ardından isteklerimi sıralamak beklenilen cevabı vermekten daha zordu.” Hayatı yakalamaya çalışırken kendini tanıyacak zamanı bulamamak... Kimin hayatını yakalıyoruz, bir durup düşünelim mi? Hayat Tarafından İstismar Edilmek Kendimi henüz böyle bir cevap vermek zorunda hissetmemiştim, ama mülakat odasından geçen her yolun benzer soruları ve duyulması beklenen cevapları var. Belki de o cevap anının çok daha öncesine gidip şunu sormak gerek: Tercihlerimizin kaçını gerçekten kendi amaçlarımıza ulaşmak için yapıyoruz, kaçını çoğunluğun yaptığına ayak uydurmak için. Rekabet geride kalma korkusu yarattıkça yolda olmak, dışarıda kalmadan bir şeyler yapmak kendimizi ve isteklerimizi keşfetmenin önüne geçiyor. Kalabalıkların, sorumlulukların içine bile bile atılıyor; kişisel tatminlerimi- dahi bulamadığımız isteklerimiz olmadan yolun sonu beklenilen mutluluğu vermediğindeyse bulunduğumuz yeri anlamlandırmak güçleşiyor. Sahi buraya nasıl gelmiştik, bilmiyoruz. Bizi diğerlerinden ayıran hayallerimizi, isteklerimizi hesaba katmadan çizdiğimiz yolun ne kadarını sahiplenebiliriz? Sahiplenemiyoruz. Hayattaki istekler ve elde edilenler eşitlenmedikçe insanın kendini gerçekleştiremeyeceğini söyler Maslow. En üst basamağa çıkmak yani tam bir insan olmak; ne istediğini bilmek ve sonra da bunu gerçekleştirmekle mümkün. Aceleyle çoğunluğun peşine takıldığımız her an ise tam insan olma ihtimalinden bir o kadar uzaklaşıyoruz. Modern zamanın hayatımıza soktuğu anlamsız koşuşturmacaların, sürekli güncellenen “timeline”larımızın yarattığı “bir şeyleri kaçırma korkusu”, kendimizi tanımaya çalışmadığımız, durup nolduğunu sorgulamadığımız bir garip düzen yarattı. Başkaları tarafından hayatımıza yakıştırılan rolleri çabucak kabul ediyor, bir yutkunup beş yılımızı gözden çıkartabiliyoruz. Bu yüzden durmaktan korkmamak; akışın anlamsızlığını gördüğümüz an kendi içimizdeki anlamı keşfetme cesaretini göstermek gerek. Yoksa sistemin beklediği cevapları vermekten öteye geçemeyeciğimiz ortada. Onur Ünlü’nün söylediği gibi, “Kendimizi yeterince bilmezsek düşeceğimiz durum budur. Hayat tarafından istismar ediliriz. İnsanın kendi olanaklarını tanıyabilmesi, yolun en başında yapması ve hayatı boyunca devam etmesi gereken bir şey bana göre. Kendi olanaklarımızla ilgili sıkıntılarımız var. Bu sıkıntı da total olarak sistemin işine gelir her zaman, çünkü sistem seni bu şekilde kullanır.” EMEK AYAKLAR ALTINDA: TÜRKİYE’DE İŞÇİ SORUNLARI İşçi haklarının hiçe sayılması, işçi örgütlenmesinin zayıflaması, iş cinayetleri, çocuk işçiler… Bütün bu sorunlar ne boyutta? Hükümet, politikalarıyla bu sorunların neresinde duruyor? Mertcan Güngör [email protected] Burak Serin [email protected] İşçi sorunlarını ana akım medyanın manşetlerinde görmeye pek alışkın değiliz. Üstelik biz var olan sorunları göz ardı ederken yeni toplu sözleşmeler ve kanun değişiklikleri emekçilerin hayatını her geçen gün biraz daha zorlaşmakta. zorlanmasının yanında, sendikaların işlevini azaltan unsurlardan biri de gittikçe yaygınlaşan taşeron sistemi. Sendikasızlaştırma İşçilerin haklarını savunacak sendikaların son yıllardaki durumu, işçi sorunlarının boyutu hakkında fikir veriyor. 2002-2011 yılları arasında sendikalaşma oranlarını gösteren verilerde Türkiye %5,9 ile OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri arasında en alt sırada. Bu zaman diliminde %42 artan istihdama karşılık, sendikalaşmanın %38 gerilemesi; hükümet ve işverenlerin yaptığı baskılar sonucu ortaya çıkan sendikasızlaştırmayı somut biçimde ortaya koyuyor. Sendikalaşanların işten çıkarılması ve işçilerin işveren yanlısı “sarı sendikalara” (ÇSGB verilerine göre 10 yılda KESK’teki %8 erimeye karşılık %1448 büyüyen Memur-Sen gibi) üye olmaya Taşeron Sistemi ve Yakın Dönemde Taşeronlaşma Büyük ölçekli şirketlerin üretim işlerini başka şirketlere yaptırması olarak tanımlanan taşeron (alt işveren) sistemi; işçilerin iş güvencelerini, sendikal-sosyal haklarını ve ücretlerini kısıtlıyor. Asıl işverenin hukuki sorumluluklarını azaltan taşeronluk, ücretler ve çalışma saatlerinin esnekliğiyle işçiyi yıpratırken, iş güvenliği ve can sağlığının ihmaliyle hastalıklara ve ölümlere yol açıyor. Taşeronlaşmanın işçilere etkilerinin başında; mesai ücreti almadan 8 saatten fazla çalışma, haftalık izin kullanamama, her yıl yenilenen bir yıldan kısa süreli sözleşmelerle işten çıkarılmalarda tazminat alamama, çalışılan gün sayısının sigorta kayıtlarında düşük gösterilmesi gibi sorunlar geliyor. Ayrıca taşeron işçiler, yenilenen sözleşmelerle aynı kurumda her yıl farklı bir firma adına siyaset çalışarak, hem yıllarca asgari ücrete mahkûm kalıyor, hem de işten çıkarılmalarda hiçbir yasal hakkından faydalanamıyor. 2003 yılında yürürlüğe giren İş Güvencesi Kanunu ile iş güvencesi kapsamındaki işyerlerinde ölçek 10 işçiden 30 işçiye çıkarılarak, işçi sayısının 30’un altında olduğu işyerlerinde sendikal tazminat davası ve işe iade davası açılmasının önü kesildi. Böylece yapısı gereği örgütlenmeyi ve toplu iş sözleşmesinden yararlanmayı zorlaştıran taşeronlaşma, işçilerin pek çok hakkını da elinden aldı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın rakamlarına göre 2002 yılında 387 bin olan taşeron işçi sayısı, 2011’de 1,6 milyona ulaştı. 2012 sonlarında yayınlanan rapora göre ise kamuda temizlik, güvenlik ve dağıtım ağırlıklı olmak üzere 585 bin 788; özel sektörde ise inşaat ve imalat ağırlıklı olmak üzere 419 bin 466, yani toplam bir milyon taşeron işçi çalışıyor. Aynı raporda işverenlerin, İş Kanunu’nda iş güvencesi kapsamı için belirlenen 30 işçi sınırının altına düşmek için, taşeron işçilerden yararlandığı da aktarılıyor. AKADEMİSYEN GÖRÜŞÜ Doç. Dr. Yahya Mete MadraEkonomi Bölümü Öğretim Üyesi Taşeronlaşmada hükümetin neoliberal ekonomi politikalarının rolü nedir? Neoliberal akıl, en geniş anlamıyla, toplumun tüm alanlarının iktisadî teşvik ve yaptırımlar aracılığıyla yönetim zihniyetidir. Neoliberal proje, toplumun tüm sathının iktisadileştirilmesi iradesidir. Bugün eğer neoliberal bir devletten bahsediyorsak, bu bizzat devletin toplumun iktisadileştirilmesi süreçlerinin önemli bir aktörü olarak belirmesinden kaynaklanır. Türkiye’de AK Parti hükümetinin öncesin- de başlamış olan neoliberaleşme süreci, bu dönemde güçlü bir ivme kazanmıştır. Bugün taşeronlaşma olarak adlandırılan ama daha genel olarak emek piyasalarının esnekleştirilmesi ve emekçilerin güvencesizleştirilmesi süreci çok daha kapsamlı olarak ilerleyen neoliberalleşme sürecinin önemli İşçi Ölümleri İşverenlerin maliyeti düşük tutma adına en temel güvenlik önlemlerinden kaçınması ve iş sürekliliğiyle birlikte “deneyimli işçi” kavramını da yok eden taşeronlaşma yüzünden, işçi ölümleri had safhalara ulaştı. İşverenlere yönelik caydırıcı yaptırımlar olmadığından iş kazalarının ardı arkası kesilmiyor. Türkiye’de 2000-2012 arasında toplam 12.686, 2013’ün ilk 11 ayında ise en az 1145 iş cinayeti yaşandı. Günde ortalama 3 işçinin öldüğü Türkiye, iş kazalarında Avrupa birincisi. Ayrıca 2013 yılında 55 çocuk işçi de iş cinayetlerine kurban gitti. Çocuk İşçiler 2012 yılında Türkiye’de çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı. Bu çocukların 292 bini 6-14, 601 bini 15-17 yaş grubunda. DİSK-AR’ın raporuna göre 1999-2006 yılları arasında azalan çocuk işçi sayısı 2006 yılından sonra yükselişe geçti. Aynı ucuz istihdam stratejisi ve 4+4+4 sisteminin buna zemin hazırladığı belirtiliyor. Çocuk işçilerin yarısı okula devam edemiyor. %45’i tarım sektöründe çalışan çocuk işçiler; maden, inşaat, sanayi gibi alanlarda da görülüyor. uğraklarından biridir. Taşeronlaşma yoluyla emek piyasalarının esnekleştirilmesi, örgütlenme koşullarının aşındırılması ve iş güvencesinin kaldırılması, hem hükümetin bütçesini rahatlatmakta hem de emekçileri (küresel) piyasa dalgalanmalarının sarsıcı etkilerine maruz bırakmaktadır. 03 ÇALIŞAN GÖRÜŞÜ Yemekhane işçisi Ne zamandır taşeron firmadan çalışıyorsunuz? Çalışma koşullarınız nasıl? Her sene ihale ile yeni firma geldiği için sürekli aynı taşeron firmada değilim ancak 12 yıldır bu üniversite içinde farklı taşeronların elemanı olarak çalışmaktayım. Toplamda 12 saat çalışıyoruz. Fazladan çalışılan saatler için mesai ücreti verilmiyor. Sabah servis var akşam yok. Her taşeron firmanın çalışma şekli farklı. Eskiden yol parası verilirdi iki yıldır verilmiyor. Yemek saatleri dışında da sürekli hareket halindeyiz. Kuzey-Güney arası mekik dokuyoruz. Sürekli ayaktayız. İş güvencesi-sağlık güvenceniz ne durumda? Sömestr ve yaz tatillerinde verilen ücretsiz izinler bir nevi işsiz kalma oluyor çünkü 3 ay başka hiçbir firma işe alım yapmıyor. Ücretsiz izindeyken sigorta da kesiliyor. Neyse ki devletin 6 ay hak tanıması sayesinde ücretsiz izindeyken de sağlık haklarımızdan faydalanabiliyoruz. Okulla ilgili ya da şirketle ilgili problemleriniz var mı? 2 yıldır zam yok. 3 günlük eleman da 3 yıllık da aynı para. Yeni gelen firma daha düşük ücretle çalışabilecek tanıdıklarını getirebiliyor. Her firma yeni vaatlerle geliyor, yol parası gibi. Her ihale süreci bizim için stresli oluyor. Her ihalede işten çıkarılma durumu ortaya çıkıyor. Maaşlarımız zamanında ödeniyor ancak ihale sonrası eski firmadan kalan 5-10 günlük yevmiyeler ödenmiyor. Senelik haklar her firma değiştiğinde kayboluyor. Memurlar sendikal haklara nasıl sahipse bizler de en azından bunları istiyoruz. 04 kampüsten Bir Boğaziçi Efsanesi: Tüneller 3 Tarihi binaları ve manzarasıyla bilinen kampüsümüzün, şimdiye dek efsane olarak kalmış tünellerine bir yolculuğa çıktık. Ahmet Berkay Karakaş [email protected] 2 1 Daha öğrencisi olmadan heyecanla araştırdığımız Boğaziçi’ne olan merakımız, bu kampüse adım atmamızla azalıyor; zamanla da okulun tarihine ve kültürüne ilgisizleşmeye başlıyoruz. Çoğumuz Robert Kolej’den gelen bu 150 yıllık gelenek hakkında az şey biliyor, eğitim gördüğümüz bu yerleşkenin geçmişini çok merak etmiyoruz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi herkesin kulağına bir ara çalınmış fakat kimsenin hakkında net bir bilgi sahibi olmadığı tüneller de bu durumun kanıtı gibiydi. Biz de kampüsteki varlığı yıllardır bir efsane olarak kalmış tünellerin hikâyesini öğrenmek için bilinmezliklerle dolu bu yola çıktık. Tünellere yaptığımız bu gezimizde, bize Mehmet Nafi Artemel ve okulumuzun Mağara Kulübü (BÜMAK) eşlik etti. Tünellerin Tarihi Tünellerin yapımına 1800’lü yılların sonlarında o zamanki adıyla Robert Kolej’in inşası sırasında başlandı. Elimizde kesin bir bilgi olmasa da, İstanbul’da bugünkü Robert Kolej ile birleşen, Hisar Kampüse kadar devam eden ve hatta eski bir Bizans eseri olarak karşı yakaya geçen tünellerin olduğu ve kampüsteki bu tünellerin de daha sonra onlardan esinlenerek oluşturulduğu söyleniyor. Tünellerin hem doğal afetlere karşı bir barınak sağlamak hem de binaların ısınma, su vb. ihtiyaçlarını tek bir merkezden karşılamak amacıyla inşa edilmiş olduğunu biliyoruz. 1922 tarihli Robert College of Constantinople adlı belgede de, bugün Natuk Birkan Binası olan yerin “Power House” olarak adlandırılan bir kazan dairesi olarak kullanıldığı yazar. Yine bugün Kayıt İşleri Binası(Gates Hall-Eski Mühendislik Binası)’nın önünde yer alan baca, o zamanlar bu kazan dairesine bağlıdır. Tüm kampüsün ısıtılması ve aydınlatılması bu kazan dairesinden başlayan tünel hattı aracılığıyla yapılır. Mehmet Nafi Artemel hocamız, Washburn Hall’ün (İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) 100. yılına ilişkin yazısında şöyle bir anlatıya yer veriyor: Bina, doğal gaz sistemi için dönü- şüm geçirirken teknisyenler her kat için ayrı bir havalandırma borusu açmayı öne sürüyor; fakat bu durum İİBF Genel Sekreteri Hatıra Şenkon’un dikkatiyle önleniyor. Hatıra Bey, Güney Kampüs boyunca yer altı tünellerinden giden ve Washburn Hall’ün çatısına ulaşan orijinal bir havalandırma bacası olduğunu belirterek, yanlış bir çalışma yapılmasının önüne geçiyor. Kampüste iki adet tünel hattı bulunuyor: Birincisi Rektörlük Binası’nı 1.Kız Yurdu’na bağlayan “Dış Galeri”, ikincisi ise Natuk Birkan binasını Öğrenci Faaliyetleri Binası(ÖFB)’na bağlayan “İç Galeri”. İç Galeri sadece altından geçtiği binaların içine açılırken dış galerinin kampüs üzerine bir çıkışı bulunuyor. kampüsten 05 4 5 Bilinmeyene Heyecanlı Yolculuk Rektör danışmanı Prof. Dr. Fikret Adaman’ın izniyle, Mehmet Nafi Artemel ve BUMAK ile birlikte tünelleri keşfetmek için ilk olarak Natuk Birkan binasından İç Galeri’ye giriş yaptık. İçinden geçen borular sebebiyle ancak tek sıra halinde yürünebilen bu tünelden binalara açılan tüm kapılar kilitliydi. Tahmin edilebileceği şekilde karanlık olan, sadece binalara açılan kapıları barındıran ve dışarıya açılmayan bu tünel oldukça sıcaktı. İç Galeri olarak adlandırılan bu kısmın sadece bina içlerine olan çıkışları kapalı olduğundan, geldiğimiz yoldan geri dönüp Rektörlük Binası’nın arkasından başlayan ikinci tünele (Dış Galeri) geçtik. Girdiğimiz ilk an, bu tünelin solunda kalan ve aşağı inen merdiven dikkatimizi çekti. Tünel altında ikinci bir kat daha olduğunu fark ettik ve bu merdivenle oraya indik. Krokide de görebileceğiniz gibi o merdivenin devamındaki alt tünelin devamı şu anki Kayıt İşleri Binasına çıkıyor. Merdivenle tekrar ana tünel hattına çıktıktan sonra “Dış Galeri” boyunca yürümeye devam ettik. Rektörlüğün arkasındaki girişten başlayan ve Temel Bilimler Binası’nın altından devam eden bu hat bizi 1.Kız Yurdu arkasındaki tenis kortlarının önüne çıkardı. Dışa açılan bu tünel, hava akımı sebebiyle oldukça soğuktu. Bu gezimizin ardından, tünellerin içine girerek gördüklerimizin yanında, tarihine ilişkin bilgileri de hocalarımızdan dinledik. Mehmet Nafi Artemel: “Tüneller ve Kampüs Okulun Bir Değeri!” Hepsi kesin olarak bilinmese de geleneğe göre İstanbul’da Bizans’tan kalma birçok tünel ağı var, Boğaziçi’ndeki bu tünellerin de bu geleneğin bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Bu tünellerin zamanında birer sığınak olarak kullanılmış olma olasılığı yüksek. Robert Kolej’den Boğaziçi Üniversitesi’ne geçiş sürecinde annem üniversitede hoca olarak bulunuyordu, bu sebeple o dönemdeki öğrenci olaylarının da içinde yaşamış. Annemin anlatılarına göre tünellerin kapanması 1970’lere dayanıyor. Boğaziçi’nde, Robert Kolej’den gelen öğrencilerin ve hocaların birbirleriyle ve kampüsle iç içe olma anlayışı var. O yüzden 1970’lere kadar tünellere öğrencilerin rahatlıkla inebildiği söylenir. Fakat 1970 ve devamındaki siyasi karışıklık döneminde, hem okul içindeki hem de okul dışından grupların tünellere silah saklama ihtimali ortaya çıkınca tünel girişleri kapatılıyor. Bundan sonra sadece tesisat işleri için kullanılıyor. Buralarda eski bir Bizans yerleşim merkezi varmış. Buradan Bebek’e de inen tüneller de olabilir. Çökmüş olabilir evet ama neden var olmuş olmasın? Geçmişi küçümsememek lazım. Sur çevresinde de yeraltı ağı çok sağlam. Okulun da altında sarnıçlar var. Bu da biliniyor. Zamanında kampüsün altından geçerek boğaza inen, fakat şu an çökmüş tünellerin olduğu da muhtemel. 1 Dış Galeri ve İç Galeri Hatlarının genel görünümü. 2 Geçmişte kazan dairesine bağlanan, bugün Kayıt İşleri’nin önündeki baca. 3 Rektörlük’ün arkasında bulunan Dış Galeri’nin kapısı 4 İç Galeri Genel Görünüm 5 Natuk Birkan Binası’ndan girdiğimiz tünel hattının sonu Özet olarak okul arazisi çok değerli yapılarla dolu; kampüsteki bu tünel yapılanması da aslında okulun mimarisinin ve temelinin ne kadar sağlam olduğunu göstermekte. Ardından 1960 yılında Robert Kolej’de fizik dersi vermek için İstanbul’a gelen, “A Bridge of Culture: Robert College-Boğaziçi University” kitabının yazarı ve okulumuzun en köklü hocalarından Prof. John Freely ile görüştük: John Freely: “Tünellerden soruları çalmaya çalıştılar!” Güney Yemekhane’nin olduğu bina eskiden ısıtma sisteminin okula yayıldığı noktaydı ve tüm binalar bu noktadan ısıtılıyordu. Yani tünellerin yapılış amacı ısıtmaydı daha sonradan da elektrik ve telefon hatlarının dağıtımı için kullanıldı. (İstanbul’da elekrik ilk kez Robert Kolej’de kullanılmıştır.) İstanbul’a yeni geldiğim zamanlarda Fizik Bölüm Başkanı Robert McMickle ile birlikte Albert Long Hall’de aynı ofisi paylaşıyorduk. 1960 ya da 70’lerde bir akşam öğrenciler tünelden binaya girerek ofisimde bulunan soruları çalmaya çalıştılar. O zaman bunu fark edip müdahale etmiştik. İstanbul’un her yanında tüneller var. Aşiyan Yolu’nun orada, Bizanslılar zamanında inşa edilen tünellerin boğazın altından geçtiği bile düşünülüyor. Son olarak da okulumuz 1970-84 Öğrenci İşleri Dekanı ve halen İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Mustafa Dilber ile görüştük. Mustafa Dilber: “Tünelleri Bilseler Kitapları Oraya Saklarlardı.” Robert Kolej’in kuruluşuyla ilgili kitaplardan bildiğim kadarıyla, okul kurulduğunda tek bina var: Hamlin Hall. O yüzden bahsettiğimiz tüneller en başta planlı yapılmış olmayabilir çünkü tek binayı bir yere bağlamak mantıksız. Binalar eklendikçe, 1900’lü yıllara denk geliyor, altlarındaki kazan dairelerini birleştirmek için yapıldığını düşünüyorum. Öğrenci dekanlığı yaptığım dönemde ülke siyasi olarak oldukça hareketliydi. Tüneller bu anlamda kullanıldı mı bilmiyorum ama sol görüşlü grupların buraları bildiğini çok zannetmiyorum. Çünkü ben o zaman lojmanda oturuyordum, kitap çuvallarını getirip bizim evin bodrumuna saklarlardı, bilseler oraya saklarlardı diye düşünüyorum. Niye beni kullansınlar, sonuçta onları ihbar da edebilirim. Demek ki onlar da hiç kullanmamıştı, bilmiyorlardı. Yine okuduklarımdan bildiğim kadarıyla, Osmanlı’daki azınlık ayaklanmaları zamanında Ermenilerin tünelleri silah deposu olarak kullandığı söyleniyor. Hatta birkaç kitapta, Anadolu’daki Amerikan Kolejleri’nde de silah yakalandığı yazar. 1915’te Robert Kolej’deki tünellerde saklanan silahlar yüzünden Ermenilerin yakalandığı ve bunun üzerine başlarında Cemal Paşa’nın olduğu İttihatçılar tarafından tehcir kararının alındığını duymuştum ama kesin bir belge yok elimizde. Teşekkür Haber yapmamız için destekleyen ve gerekli izni almamızı sağlayan Rektör Danışmanı Fikret Adaman’a, bizimle birlikte hem tünellere giren hem de haberi oluştururken pek çok kaynağa/ kişiye ulaşmamıza yardım eden hocamız Mehmet Nafi Artemel’e, görüşleriyle bizi bilgilendiren Mustafa Dilber, John Freely ve Hatıra Şenkon’a, tünellerin krokisine ulaşmamızı sağlayan Yapı İşleri Daire Başkan Yardımcısı Hasan Sert’e, tünele girişimiz için gerekli ekipmanları sağlayan BÜMAK’a ve fotoğraflar için Ali Özlüer’e teşekkür ederiz. 06 kampüsten Editör Merve Baysal [email protected] Varmamıza Ne Kadar Kaldı? Zaman geçtikçe ‘eve’ yabancılaşmaya başlıyoruz. İstanbul’a da alışıyor muyuz? O da belli değil. Neyle neyin arasında gidip geldiğimiz bile muallakta kalıyor. Yolculuk Üzerine Atıp Tutmalar Yol çoğu zaman anlam yüklüdür. Bir yer nedensiz bırakılmaz bir kere. Öylesine de başka bir yere gidilmez. O yüzden yolculuk geçmişten, gelecekten; bizden, çevremizden parçalar taşır. Hem yapacak iş de olmayınca yolda, düşünmek ölçüp tartmak için bol bol vakit kalır insana. Öyle ki otobüste,uçakta ,feribotta gördüğünüz herhangi bir yolcuyu düşüncelerden uzaklaşmış, yüzünde tasasız bir ifadeyle, bulmak zordur. Tam da buradan hareketle, farklı bir temsil yakalamak adına, ‘boş kafayla yolculuk yapan insan’ figürü kullanılır orada burada. Üstü açık arabasında son ses müzik, saçları uçuşurak giden kız her zaman hoş bir tablo oluşturuyor mesela. ‘Nasıl da tasasızsın güzel kız?’ deriz ona, azıcık da özenerek. Onlarca klipte, filmde yer buluyorsan hakkın var. Sonra Bodies klibinde motosikletten atlayıp hoş bir hanımın arabasına binen, ondan ayrılıp uçak mezarlığında dans etmeye başlayan Robbie Williams “Siz öyle gidedurun fakirler, benim biraz tarzım farklı” der gibidir. Sen de çok sıradışısın Robbie! Mevsim Rüzgarları Ne Zaman Eserse Bir de Boğaziçi’nde çoğunluğu oluşturan, şehir dışından gelen öğrencilerin yolculuklarına bakalım. Bunlar da Robbie Williams ve saçları uçuşan kız dışındakiler grubunun, bol düşünmeli hüzünlenmeli yol maceralarıyla birlikte incelenebilir. Süreç şöyle işliyor: ‘İstikbal Boğaziçi’ndedir herhalde.’ diyerek doğup büyüdüğümüz şehri bırakıp, bir kaç bavula ne sığarsa onları da alıp, kendimizi bu başı zaten kalabalık olan şehre atıyoruz. Sonrası başta 2 haftada bir yapılan, sonra sonra sınav yoğunluğuna, İstanbul’a alışma durumlarına göre ‘bayramdan bayrama’ sıklığına düşen‘ev’ ziyaretleri. Başta az bildiğimiz yerden çok bildiğimiz yere doğru yapılan bu seyahatler nasıl da keyifli gelir. Fakat zaman geçtikçe ‘eve’ yabancılaşmaya başlıyoruz. İstanbul’a da alışıyor muyuz? O da belli değil. Neyle neyin arasında gidip geldiğimiz bile muallakta kalıyor. Böyle böyle eve gitme süreçleri zorlaşıyor. Sonra gelsin “Cam kenarı alayım da yağmur yağarsa izlerim”ler, gitsin Teomanlar, Damien Ricelar. Bir Dahaki Bileti Tekli Koltuktan Alacağım Bütün bu karmaşık düşüncelere eşlik eden hüzünlü şarkılar iyi ki de varlar. Ne yazık ki hepsi torunu geçen hafta ameliyat olan, ve bunu mutlaka bilmeniz gerektiğini düşünen, yol arkadaşı teyze tarafından kesilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Servisin ne zaman başlayacağını biliyor muyuzdur. Sonra kulaklık kulağa zararlı bir şeydir. Eskiden ne güzel radyo vardır. Herkes beraber dinliyordur. İşte ben de onu diyorum teyze hep beraber, aile falan neyse teyze... Not gibi Not Bunları okuyup “Yok ya o kadar da değil, ne güzel ayaklarımızın üzerinde durmayı öğreniyoruz. Ailemizi de görüyoruz arada sırada yani.” diyen kişi eşittir duygularını içine atan kişi. Aslında bir anlatsan çok rahatlayacaksın. Bütün yolda hüzünlenme teorilerimi boşa çıkaran bir insan grubu olarak: Yol boyu uyuyan insanlar. Size bir açıklama getiremiyorum. İyi uykular diliyorum. YEMEKHANEDE NELER DEĞİŞTİ? Yemekhanede yaşanan hijyen sorunları ve yılın başında Güney Yemekhane’den fotoğraflarla kanıtlanan böcek vakası, akıllarda soru işaretleri oluşturdu. Peki, sonrasında neler oldu bu konuda hangi önlemler alındı, yemekhanede neler değişti? Uğur Dündar [email protected] Güney Yemekhane’de yaşanan bu olumsuz gelişmelerden sonra kesin çözümler elde etmeye çalışan idari birimler öncelikle taşeron firma değişimine gittiler. Ancak ihale zamanı olmadığından, iki aylık bir süre için başka bir firmaya teklif götürüldü ve yeni bir süreç başlamış oldu. Taşeron firma değişim sürecinde; yeni gelen firma tarafından Kuzey Yemekhane’de kapsamlı bir temizlik yapıldı. Kuzey Yemekhane’nin alt katında olan yemek pişirme bölümü dâhil tüm yemekhane daha hijyenik bir hale getirilmeye çalışıldı. Öğrencilerin şikâyet ettikleri bir diğer konu olan kırık tepsi, bardak ve tabaklar sorunu Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı tarafından yüklü bir miktarda alınan yeni malzemelerle çözüme kavuşturuldu. Alınan yeni malzemelerin de kırıl- masını engellemek için bulaşıkhane önüne yeni bir bantlı tepsi makinesi alımı yapıldı. Aynı zamanda öğrencilerin daha kolay ve hızlı bir şekilde tepsilerini bulaşıkhane bölümüne aktarmaları sağlandı. Güney Yemekhane’nin hafta sonu akşam yemeği için kapalı olması da çözüme kavuşturuldu. Bu konuda talepte bulunan öğrenciler tarafından 26 Ekim tarihinde kampüs genelinde imza kampanyası başlatıldı. 16 Kasım tarihinden itibaren Güney Yemekhane hafta sonları akşam yemeği için öğrenci hizmetine açıldı. Öğrencilerin bir diğer sorunu olan, akşamları yemek kartlarına yükleme yapma işleminin Güney Kampüs’te olmayışı da yeni öğrenci kartları ile giderildi. Kartında yeterli bakiyesi bulunmayan öğrenciler, artık anlaşmalı banka ATM veya internet şubesi kampüsten 07 Editör aracılığıyla kartlarına istedikleri miktarda yükleme yapabiliyorlar. Beslenme konusunda uygun fiyatlarıyla öğrencilerin tercih ettiği yerlerin başında gelen yemekhaneler, gerekli müdahalelerle öğrenciler için daha işlevsel hale getirildi. Bu ay yapılacak olan yeni yemekhane ihalesi sonrası nelerin değişeceğini de hep birlikte göreceğiz. Alper Sezer [email protected] ÖĞRENCİ GÖRÜŞÜ Cemal Tuğrul Yılmaz/ Makine Mühendisliği 3. Sınıf Yemekhanedeki değişimlerden memnun musunuz? Üç yıldır 1.Erkek Yurdu’nda kalıyorum. Hafta sonu Güney Yemekhane’de akşam yemeği verilmeye başlanması şüphesiz burada kalan öğrenciler için çok faydalı oldu. Özellikle soğuk ve yağışlı havalarda o yokuşu inip çıkmak bizler için tam bir eziyete dönüşüyordu. İmza kampanyası sayesinde bu sorunumuzu yüksek sesle dile getirme şansı bulduk. Ayrıca kısa sürede yapılan değişimler öğrenciler için olumlu oldu. UZMAN GÖRÜŞÜ Meral Zeren / Kantin ve Kafeteryalar Şube Müdürü Göreve geldikten sonra ilk olarak neler yaptınız ? Öncelikle göreve yeni başlamış birisi olarak, yemek pişirilme bölümüne anlık müdahaleler ile işe başladık. Porsiyon miktarlarını tekrar gözden geçirdik. Sağlıklı beslenmeyi ön plana çıkarmak istediğimiz için üniversite bünyesine bir gıda mühendisi alındı. Yemekhaneden çıkan çöplerin geri dönüşüm için ayrıştırılmasını sağladık. Son olarak da baharatlık ünitelerini sıra oluşumunu en aza indirmek için yeniledik. En önemli amacımız öğrencinin karnının bir şekilde doyması değil, sağlıklı beslenmesidir. Öğrencilerin soğuk havada Kuzey Kampüs’e kadar yürümesi de sağlık açısından olumsuz olduğu için, Güney Yemekhane açılma talebine olumlu yaklaştık. Talepleriniz ve şikâyetleriniz için kapımız herkese açık. AKADEMİSYEN GÖRÜŞÜ Yrd. Doç. Engin Ader / Kantin ve Kafeteryalar Denetleme Komisyonu Başkanı Son zamanlarda yemekhanede ortaya çıkan olumsuz durumlar sonrası ne gibi gelişmeler yaşandı? Meydana gelen olumsuz durumlardan sonra Rektörümüz Sn. Gülay Barbarosoğlu’nun yemekhaneye gelip durumu bizzat incelemesi gerçekten çok olumlu bir gelişme oldu. Bu geliş öncesi iki toplantı yapıldı ve yemekhane olayının üzerinde kendisinin ne kadar çok durduğunun göstergesi oldu. Temiz, sağlıklı ve ucuz yemeğe büyük önem veriyoruz. Komisyon olarak yemekhane bakım ve denetleme gibi işlerin sorunsuz yapılması için çaba gösteriyoruz. Güney Kampüs’e akşam yemeği gelmesi durumunu kaynakların verimli kullanılması açısından olumlu bir girişim olarak görüyorum. Hâlihazırda var olan bir yemekhanenin öğrenci ihtiyaçları göz önünde bulundurularak hizmete açılması, öğrencilerin de istekleri bakımından sevindirici bir gelişme. Yemekhanede yaşanan olumsuzluklardan sonra anlaşılan yeni yemek şirketini önceki ile kıyaslar mısınız? Şu anki şirket 30,2% daha iyi. Şu anki şirket 2,5% daha kötü. Bir fark hissetmedim. 38,0% Fikrim yok. 29,3% Yasal Mermiler ve Adalet İnsanın varoluşundaki en temel olgu olan, söylemlerde ve parti isimlerinde çok fiyakalı duran adalet; bir gün, hepimize lazım olacak. Neredeyse tüm dünyada devlet algısı, baskı ve despotizm ile özdeşleşen, yasal şiddet üreten bir yapı haline geldi. Bilindiği üzere ülke tarihimiz de, “resmi ideoloji” dışında kalanlara yapılan baskı ve adaletsiz uygulamalarla dolu. Bugünün iktidarı, bir dönem bu çemberin dışında kalan ve devletin sert yüzünü görenlerden oluşuyor. Bu nedenledir ki, resmi ideolojinin sınırları dışına çıkarak; Kürt sorunu, başörtüsü ayrımcılığı, askeri vesayet gibi konularda önemli adımlar attı. Ancak kendini “muhafazakar” olarak tanımlayan iktidar, bir yandan olumlu adımlar atıp geçmişteki karanlığı eleştirirken; bir yandan da klasik devlet reflekslerini güçlü bir şekilde muhafaza edip, o karanlığın en derinlerine düşüyor. Özellikle 2009’dan bu yana gittikçe sertleşen, tüm “ötekilere” baskı politikalarını uygulayan bir devlet mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Kendisine karşı söylenen her sözü şiddetle susturmaya çalışan, eleştiriye tahammülü kalmayan, her tepkiyi sindiren bir güç ve korku odağı. * Yasalarımız sağ olsun, pratikte, ancak devlet izin verirse devlete karşı yürüyüş yapabilmek gibi bir oksimorona sahibiz. Son 3-4 yılda bu konuda daha da gaddarlaşan yaklaşım; sokağa çıkan, tepkisini göstermek isteyen her grubun gaz, tazyikli su ve tutuklamalarla tanışmasıyla sonuçlanıyor. Örneğin, kendisi de bir dönem işçi eylemlerinde poz veren Erdoğan’ın hükümeti, büyük bir haksızlıkla işlerinden olan yüzlerce Tekel emekçisinin eylemini gaz ve tazyikli suyla sonlandırmayı tercih etmişti. Yine bir zamanlar her 2-3 günde bir yürüyüş yapılan Taksim’de; kentsel dönüşüm adı altındaki, yoksullar için sürgün, müteahhitler için bir rant projesi olan mutenalaştırma çalışmalarından bu yana; her türlü yürüyüş yasaklanmış durumda. Gaz ve etkileri yüzünden kaybettiğimiz emekli öğretmen Metin Lokumcu, dershane emekçisi İrfan Tuna gibi isimlere rağmen, benzer tutumu görmeye devam ediyoruz. İtiraz ve eleştiriye karşı bu yaklaşım, bizi klasik bir kadere; bazen gaz, bazen kurşunlarla devletin vatandaşının ölümüne yol açtığı bir sona sürüklüyor. Klasik devlet reflekslerinin, batıdaki Gezi gibi nadir örneklerin dışında aslen doğuda yıllardır muhafaza edildiği aşikar. Roboski’deki 35 can, Reyhanlı’daki ihmaller, Diyarbakır’da havan mermisiyle katledilen 12 yaşındaki Ceylan Önkol, Mardin’de vücudundan 13 kurşun çıkan 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, polis aracı tarafından ezilen Sinan Saltıkalp, en son Lice ve Gever’de polis ve asker kurşunlarıyla öldürülenler ve ismini sığdıramayacağımız, katledilen ya da sorumluları cezalandırılmayan daha nice canlar… Konunun bir boyutu da tutsak edilenler. Taş atan çocuklar, Kürt siyasetçi ve gazeteciler, Gezi eylemcileri, suçu parasız eğitim pankartı açmak olanlar; poşu taktığı, evinde maske bulunduğu için örgüt üyesi yapılanlar… Otoriteye karşı gelenler, ibret-i alem anlayışıyla bir bir cezalandırılıp, yaratılan korku atmosferiyle protestoların önü kesilmeye çalışılıyor. Geldiğimiz nokta; intikam duygusuyla yürütülen bir siyaset, gittikçe yükselen bir kibir ve güç sarhoşluğu… Bunlar karşısında ihtiyacımız olan tek şeyse: birazcık adalet! 08 kampüsten Kantinler: Ne Kadar Memnunuz? Kışın gelmesiyle kantinlerde hızla artan nüfus kimsenin gözünden kaçmamıştır. Yemek çeşitleri ve fiyatlarıyla da dikkat çeken kantin sorunları, son aylarda kapasite yetersizliği ile beraber yeniden gündemde. Alara Adalı [email protected] Güney’de Teras, Çarşı ve Orta Kantin, Kuzey’de ise K-Park Cafe ve Kuzey Kantin öğrencilerin vakit geçirmek için uğrayabileceği kantin seçenekleri. Ancak kış mevsiminin de yaklaştığı şu dönemlerde okulumuzdaki kantinlerde yer bulmak imkânsızlaşıyor. Özellikle menülerdeki seçeneklerin pratik olmaması ve çeşitlerdeki darlık öğrencileri zor duruma sokuyor. “Cafe de Paris” soslu tavuk gibi çeşitleriyle bir restoran havasında. Farklı yemeklerin de menülerde bulunması güzel bir seçenek fakat öğrenciler bu işletmelerde hem hızlı servis edilebilecek hem de doyuracak yiyeceklere ihtiyaç duyuyorlar. Bu ihtiyacı Kuzey Kampüs’te K-park ve Kuzey Kantin kısmen karşılıyor. Tost, hamburger gibi seçenekleriyle aralarda yemekhaneye inme fırsatı bulamayan öğrencilere bir alternatif oluşturuyor. Güney’de hızlı yemek için tek seçenek Çarşı’da bulunan Börekçi. Soğuk sandviç, börek ve kurabiye seçenekleriyle öğrencilere hızlı ve doyurucu bir hizmet veriyor. Yemek Çeşitliliği Kantinlerdeki belli tipte yemekler öğrencilere sınırlı seçim hakkı tanıyor. Menülerde bir tipte yemeğin çeşitli alternatiflerinin bulunması öğrencilerin seçeneklerini daraltıyor. Özellikle Güney Kampüs kantinleri şikâyetlerin odaklandığı yer. Bu işletmeler “kantin” adıyla hizmet verse de; normal bir öğrenci kantininde bulunması gereken çabuk yenecek yiyecekler açısından sınırlı çeşide sahip. Orta Kantin atmosferiyle ilgi çekip, kekleri ve kahveleriyle bir kafe gibi hizmet verirken, Teras Kantin ise Fiyatlar Okulun çayı her yerde 50 kuruşa satma politikası öğrencileri mutlu eden bir özellik. Fakat bunun dışında, var olan yerler kantin fikrinden uzak olunca, yemek fiyatları da normal kantin fiyatlarından farklı oluyor. Bir öğrencinin herhangi bir kantinden yiyeceği bir öğünlük yemeğin masrafı, rahatça 10 TL’yi bulabiliyor. Ne yazık ki, en çok özlemini çektiğimiz ev yemeklerini de yemekhanede yemiyorsanız uygun fiyata bulmanız çok zor. Tek alternatif olan New Hall Çatı’da da aynı şekilde bir menü 8-10 Süveyda Çil [email protected] TL’ye mal oluyor. Özetle, hafta içi her gün kantinlerde bir öğün yemek yiyen bir öğrencinin aylık 200-250 TL civarı bir yemek masrafı oluşuyor. Kapasite Sorunu Bu konudaki diğer bir büyük sorun da, kantinlere ayrılan alanın artan öğrenci kapasitesini karşılayamaması. Öğrencilerin zaman geçirebileceği kapalı alanlar yetersiz ve kantinler, öğrenciler için karın doyurmanın yanı sıra, aynı zamanda bir sosyalleşme alanı. Ancak kış günlerinde kantinlerde yer bulmak neredeyse imkansızlaşıyor. Birçok öğrenci yer bulamıyor, ya ayakta kalıyor ya da dışarıda oturmak zorunda kalıyor. Ayrıca, mevcut kantinler kapasite olarak bu kadar yetersizken, kampüsteki bazı ortak kullanım alanlarının Starbucks ya da Dunkin Donuts gibi bir tip yiyecek veya içecekte özelleşmiş global firmalara veya öncelikli ihtiyaç olmayan berber, kitabevi gibi işletmelere verilmesi de öğrencilerin tepkisini çekmekte. Rektör Gülay Barbarosoğlu, Dinamik Gazete’nin geçtiğimiz sayısındaki röportajında, Teras Orta Çarşı (Börekçi) Kuzey K-Park okulun fiziksel yönden öğrencilere yetersiz geldiğinin farkında olduğunu söylemiş ve kampüsleri yapısal yönden geliştirmek için çeşitli projeleri olduğunu belirtmişti. Bu projelerin, öğrencilerin en temel sosyal alanı olan kantinlerdeki kapasite sorununa da bir çözüm getireceğini umut ediyoruz. Gezici Kantin Gezici Kantin, Boğaziçi Forumu’na bağlı olan Öğrenci Kooperatifi Çalışma Grubu tarafından kuruldu. Üniversitedeki kantinlerin fiyat ve kapasite açısından yetersiz olduğunu düşünen grup, öğrenci inisiyatifine dayanan bir kantinin gerekliliğini savunuyor. Bu düşünceden yola çıkılarak kurulan Gezici Kantin’i öğrenciler işletiyor, satışa çıkarılan yemekleri öğrenciler yapıyor. Şeffaflık ve gönüllülük ilkeleriyle hareket eden Gezici Kantin’de her yemek belirli bir fiyatla satışa çıksa da öğrenciler, aldıkları yemek için ne kadar isterlerse ödemekte serbest. Şimdiden okul kantinlerine bir alternatif olan Gezici Kantin’in ileride kampüs hayatında daha büyük yer kaplaması kesin gözüküyor. Makarna çeşitleri 8 Tavuklu yemek 7.5-9.5 Etli yemek 7.5-13 Brownie 5 Kurabiye çeşitleri 3-3.5 Bir zeytinyağlı çeşidi 2.5 Sandviçler 4.5-7.5 Börek çeşitleri 2.5-3 Poğaça/Açma 0.75-1.25 Tost 1.5-2.5 Soğuk sandviç 2-5 Tost çeşitleri 1.5-4 Tavuklu yemek 8 Etli yemek 9-11 Makarna çeşitleri 7-7.5 Tost çeşitleri 1.5-3.5 Simit / Kaşarlı 1-1.75 Açma-Poğaça 0.75 Sandviç çeşitleri 1.75-3.25 Kumpir 3 kampüsten Şimdi Çocuk Olmak Vardı! Kampüsteki kantin alanlarının yeterli olduğunu düşünüyor musunuz? Evet 22,7% Hayır 77,3% Kantinlerde bir öğle/akşam yemeği için ortalama ne kadar harcıyorsunuz? 2-4 TL 5,3% 4-6 TL 6-8 TL 8-10 TL 10+ TL Kampüsteki kantinleri genel olarak puanlayınız. (1:Çok Kötü, 5:Çok İyi.) Yanıt Değerlendirme Puan Seçenekleri Ortalaması Fiyat 2,61 Kalite 3,05 Çeşitlilik 3,11 Hijyen 3,06 Mekan 2,96 ÖĞRENCI GÖRÜŞÜ Ege Akdemir, Sosyoloji 2. sınıf öğrencisi Sizce kantinlere ayrılan alan yeterli mi? Özellikle kışın kantin kapasiteleri hiçbir şekilde yeterli gelmiyor, bundan herkes şikayetçi. Oturacak yer bulmak mümkün değil ve mevcut alanlar da tam kapasitesiyle kullanılmıyor. Belirli bir düzen yok. Kuzey Kantin’in kapasite olarak yeterli gelmediği kesin, Orta Kantin zaten küçük, Teras Kantin’de yemek alıp dışarı çıkmak gerekiyor. Kışın tabi ki bu çok zor oluyor. Ömer İlgezdi, Tarih 1. sınıf öğrencisi Kantindeki yemek çeşitliliği ve kalitesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Kalite sofistike yemekler için güzel ama daha basit simit gibi yiyecekler için kötü. Öğrencilere hitap eden basit yiyecekler konusunda eksikler. Kantinlerde kahvaltı yapmak istediğimde zorlanıyorum çünkü yiyecekler yetersiz. Bayatlık her yerde görülebilecek bir durum, ama kantinlerindeki yiyeceklerde sorun düşük kalitede. Okul kantinlerini poğaça, tost gibi temel yiyecekler açısından yetersiz buluyorum. 11,5% 23,5% 42,0% 17,6% Öğrencilerin de çalışacağı, kar amacı gütmeyen bir öğrenci kooperatifi kantini fikrini uygulanabilir buluyor musunuz? Evet 69,8% Hayır Fikrim Yok 23,5% 6,6% Dr. Engin Ader, Kantin ve Kafeteryalar Denetleme Komisyonu Başkanı: Sizce kantinlere ayrılan alan yeterli mi? Bazı kantinlerde açık mekan çok fazla olduğu için kış ayları geldiğinde mekanları daralabiliyor. Bu yüzden özellikle soğuk kış aylarında kantinlerde kapasite sorunu yaşandığına katılıyorum. Üniversitedeki kapalı mekanların ve haliyle kantin olarak kullanılan yerlerin sınırlı oluşu ve kantinlerin kiralarının kapalı alanlarının metrekaresiyle doğru orantılı olması da kapasiteyi etkileyen faktörler olabilir. Kantinlerin menüleri hangi standartlara göre belirleniyor? Denetleme komisyonunun Twitter ve Facebook hesaplarından duyurduğumuz ve kantinlerin asması gereken bir fiyat listesi var. Bu liste temel ürünleri içeriyor. Kantinler bu ürünlerin bir kısmını mutlaka bulundurmak zorundalar. Ve onların fiyatları verilen listedekinden fazla olamaz. Bunun dışında bir işletmenin ızgara ürünleri ve sulu yemekleri satıp satamayacağına mutfaklarının ve besin hazırlama/saklama mekanlarının komisyonumuzun belirlemiş olduğu kriterlere uygunluğuna göre karar veriliyor. İşletme bu kriterleri karşılıyorsa menüsünü genişletebiliyor. 09 Melike Duygu [email protected] “niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına? niye kimseler izin vermez yollarına kuş konmasına? ‘öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’ bir çocuk demiş.” Nilgün Marmara’nın son zamanlarda pek popüler olan, kapak fotoğraflarımızı süsleyen, şahane dizeleri. Diyemediğimizi söyleyen, özgür, en çok da masumiyet denince akla gelen, çocuk. Dokunulmaz, sevimli, kırılgan ama neşeli, hayat dolu. Yetişkinler olarak kendi aramızda birbirimizi “Çocuk olma!” diyerek uyardığımız hareketler var ya mesela işte onların hepsi var çocukta. sever, şımarır, oynar, belki biraz bencildir; ilk şekerini annesiyle paylaşacak değil ya, paylaşmayı sonra öğrenir. kıskanır çılgınca; annesini, babasını, sonradan gelen ufak kardeşi. ağlar delicesine; ortada bir neden yokken hem de, tüm saflığına ulaşana kadar. Hayalleri vardır uçsuz bucaksız, rüyaları vardır diyar diyar dolaştığı. Kar denince aklına kartopu, kardan adam gelir; trafik, ertesi günün telaşı gelmez mesela. Sonra naz yapmayı iyi bilir, bir şey istendiğinde daha çabalamadan “Bulamıyom anneee” deme lüksü vardır. İşini yaptırır büyüğüne, kendisi yapmaz. Öylesine yaşamayı bilir hayatı. Kuş gibidir çocuk, ürkek, uçacak kaçacak gibi, bıcır bıcır, kıpır kıpır. Kalbi saftır, daha öğrenmemiştir nasıl yalan söyleneceğini, nasıl kin besleneceğini. Umutları vardır, rengârenktir dünyası çikolatalar, balonlar… Çocuk öyle bir şeydir ki aslında, her haliyle tüylerini diken diken edebilir insanın; bir şey der, bir bakar, bir anda afallatır. Çünkü aniden sever, güler, ağlar çocuk; hesap yapmaz. Daha öğrenmemiştir yüzünü saklamayı, değiştirmeyi. Bilmiyordur önyargıları. * Tam da burada çocuk olası gelir insanın, içinde zor bela sakladığı cevheri çıkarası. Birden dönsek özümüze mesela, Etrafımızdaki çocuklara baksak da, seçsek olmak istediğimizi: Mesela kendisinden büyük arabasıyla kağıt toplayan, Mendil satan, araba camı silen, çiçek satan, tiner çeken, evlendirilen, 13 yaşında olup da yola sprey boyayla “Hükümet İstifa” yazdığı için 2 yıl hapis istemiyle mahkemede yargılanan, Taciz edilen, okuyamayan, kitap bulamayan, Van’da üşüyen, Kimyasal silahın tadına bakan, bombalarla saklambaç oynayan, Birileri, onun gibi 10 kişinin yerine de yemek yediği için sefalet çeken... Çeşit çeşit ‘çocuk’… Hep yiyecek değil ya bu çocuklar, hem de çalışsınlar demiş bazı büyükler, Şu anda ülkemizde 6-17 yaş grubundaki çocukların istihdam oranı yüzde 5,9. Yani yaklaşık 1 milyon çocuk arı gibi çalışıyor vızır vızır, Üstelik yüzde 49,8’i kesintili de olsa okula devam ediyor, yüzde 50,2’si ise hiç okula gitmiyor. * Sanki bizim dünyamızda değiller gibi değil mi? Hissettikleri, yontulmuş hayalleri, bizim görmezden gelişlerimizle… Aslında bizim yaratıp da kenara çekildiğimiz kaosun tam da ortasında, Büyümeye değil, yaşlanmaya çalışıyorlar. Kuyruğu ebemkuşağı rengindeki uçurtmaları savrulalı çok olmuş. Belki de hiç olmamış uçurtmaları. Sahi bizim vardı uçurtmalarımız küçükken, neredeler şimdi? Allah iyiliğini versin, ne güzel bir dilek. Allah iyiliğinizi versin çocuklar! 10 kampüsten “BURADA BANKA İSTEMİYORUZ” “Burada banka istemiyoruz”, geçtiğimiz ay boyunca Kuzey Kampüs’te pek çoğumuzun gözünden kaçmayan bu pankartla başlayan eylem sürecinde neler oldu? Dile getirilen talepler nelerdi? Ebrar Bahçivan [email protected] Eskiden kontör satışı yapılan, ancak bir süredir boş olan alana bir banka yapılacağının duyulması öğrencilerin tepkisini çekmişti. Kasım sonlarına doğru “Burada banka istemiyoruz” yazılı pankartın asılmasının ardından haber giderek yayıldı. Okulda bir bankadan ziyade öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayan alanlara öncelik verilmesi düşüncesi, yapılan anketler ve imza kampanyasıyla desteklendi. Boğaziçi Forum’un çekmiş olduğu protesto videosu, öğrencilerin banka açılmasına karşı olma sebeplerini ironik bir şekilde ortaya koymuş ve sosyal medyada epey ilgi görmüştü. Tepkilerin yoğun olduğu bu sürecin sonunda, öğrenci ve çalışanların temsil edilmediği bir komisyonda (Kiralama Komisyonu), onlar adına karar alınmasını da protesto eden bir eylem kararı alındı. Bu sırada Genel Sekreterlik “…Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yeni bir banka şubesi açılmayacaktır ve şu an için bu yönde bir ihtiyaç bulunmamaktadır.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bir bankanın şube açmak amacıyla başvurduğunu, ancak bu talebin Kiralama Komisyonu tarafından sadece ön değerlendirme olarak görüşüldüğünü belirten okul, böylece bir banka açılmayacağını kamuoyuna duyurmuş oldu. Şimdilik bir banka açılmayacağı okul tarafından resmi olarak teyit edilmiş olsa da öğrencilerden gelen kararlı tepkiler başka konuları da gündeme getirdi. Kampüslerde öğrenci kullanım alanlarının yetersizliği, kantinlerdeki sıkıntılar ve daha pek çoğu banka konusunun altında tartışılan gündemlerdendi. Üzerinde durulan diğer bir gündemse, kampüsteki yaşantıyı etkileyecek konuların öğrenci veya çalışanları temsil eden kimsenin bulunmadığı bir komisyonda tartışılıp kararlaştırılmasıydı. Eğitim-Sen bu konuda üniversite kamuoyuna yaptığı açıklamada, öğrencileri ve çalışanları temsil eden kişilerin komisyonda olması gerektiğine dikkat çekti. Daha önce Starbucks eylemiyle gösterilen tepkide de, kampüsteki alanlarda çoğunluğun memnuniyetini sağlayacak katılımcı politikaların gereği vurgulanmıştı. Son durumda alanın nasıl kullanılacağı, öğrencilerin ihtiyaçları doğrultusunda dile getirdikleri taleplerin karşılanıp karşılanamayacağı belirsiz. Söz konusu yerin dar oluşu kullanım verimliliğini düşürse de, ortak akılla öğrencileri memnun edecek bir çözüm bulmak güç değil. Yaşanan olaylarda Eğitim-Sen ile birlikte rol alan Boğaziçi Forum’a tartışılan alanın nasıl kullanılabileceğini ve eylemlerin devam etme durumunu sorduk: GÖRÜŞ Mert Kaya/ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 1.sınıf/ Boğaziçi Forum Aslında yapılan uyarı eylemini, sadece banka ve o alana indirgemek doğru olmaz diye düşünüyorum. O alan üniversite mekânlarından yalnız birisi ve daha çok sembolik bir özelliğe sahip. Biz o alandan hareketle genel üniversite politikasına müdahale etmek, üniversite mekânları üzerinde üniversite mensuplarının sözünü korumak için böyle bir süreci başlattık. Bu süreçte yaptığımız anketlerde, hem sermayenin üniversiteye girmesinin hem de üniversite mekânları hakkında, başta öğrenciler olmak üzere, üniversite mensuplarına sorulmadan hareket edilmesinin istenmediğini gördük. Son yapılan forumda konuşulanlarla, oranın en azından öğrencinin onayını alarak kurgulanacağını ümit etmekteyim ve bunun üniversite adına çok büyük bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Ayrıca forum içinde çalışacak bir çalışma grubu bundan sonra bütün üniversite mekânlarını izleyecek; yapılacak ihaleler, mekânlarda yaşanacak değişimlerle ilgili forum üzerinden okulu bilgilendirecek. Böylelikle oluşacak kamuoyu ve ya- pılacak tartışmalarla, bundan sonra üniversite bileşenlerinin yaşadıkları yerler hakkında verilen kararlara dâhil olmasının önü açılacak diye düşünüyorum. ANKET Kuzey Kampüs’te, ING Bank açılma ihtimaliyle gündeme gelen alan sizce nasıl değerlendirilmeli? 210 kişi tarafından cevaplanan ankette en çok yakınılan, okuldaki kapalı alan eksikliğiydi. Sıkça dile getirilen cevaplar ise: yeme-içme alanı olarak değerlendirilmesi; çorba, sandviç veya çay, kahve vb. temel şeylerin satılacağı bir büfe/ kantin olması, yıkılıp yeniden düzenlenerek bir öğrenci koopearitifine dönüştürülmesi, odası olmayan kulüplere verilmesi, kapalı bir çalışma alanı olarak düzenlenmesi, eğer kira gelirleri okulun diğer ihtiyaçları için kullanılacaksa bir bankaya verilebileceği ama bunun da Ziraat Bankası gibi çoğu öğrencinin burs/kredi vb. işlermleri için kullandığı bir banka olması idi. Pek çok öğrenci ise bu tarz taleplerin bir komisyon kurularak tartışılması gerektiğini belirtti. kampüsten 11 BAZEN DOST BAZEN DERT Kantine girdin, oturacak yeri de buldun; tam zevkle yemeğini yiyecekken birden bir “mrrrr” sesi geldi, ardından bir çift göz, eğilmiş kulaklar, yapılan şirinlikler… Hande Yıldırım [email protected] Boğaziçi denilince akla gelen şeyler vardır; başta manzara, petek, çimler, sonra malum sayısı hiç de az olmayan kedi ve köpeklerimiz. Son zamanlarda kantinden, tuvalete her yerde karşımıza çıkmaları, hijyen konusunda birçok kişiyi tedirgin etmeye başladı. Kampüsteki hayvan sayısının azaltılması için okulun önlem alması sıklıkla dile getirilen çözüm önerilerinden biri. Diğer taraftaysa halinden memnun olan, ‘Bırakınız, gezsinler kampüste’ diyen bir kesim var. Nasıl bir ortak çözüme ulaşılabileceği ise hala belirsiz. Okulun Çalışmaları Okul, geçen sene hayvanların sayısının kontrol altına alınması, bakımlarının sağlanması ve gerekli kontrollerin yapılması için bir veterineri işe aldı ve kısırlaştırma çalışmaları başlatıldı. Bunun yanı sıra Güzel Sanatlar Kulübü kedilere yaptıkları barınaklar ile alternatif bir çözüm üretti. Ancak yapılan çalışmalar, hala yetersiz kalıyor ve özellikle zaman zaman saldırganlaşan köpeklere bir çözüm getiremiyor. Öğrencilerin okuldan istediği ise hayvanların barınaklarının olması, bakımlarının yapılması, sayılarının kontrol altına alınması ve düzenli beslenmeleri. raz da olsa içeri girmeleri önleniyor, belki barınak sayısını arttırmalıyız. GÖRÜŞLER *Kampüsteki kedi ve köpek varlığından memnun musunuz? Hijyen açısından sizi rahatsız ediyor mu? *Okulun bu konuda neler yapmasını bekliyorsunuz? Dilan Tanal - Psikoloji 3.Sınıf - Güzel Sanatlar Kulübü Kediler tuvalete girip su içiyor ve sonra masalarda yürüyorlar. Bundan iğreniyorum; ama görmezden gelip ders çalışmaya devam ediyorum. Bir yandan da kedilerin bizden daha hijyenik olduklarını düşünüyorum. Kendilerini temizliyorlar. Okul çoğu yere uyarılar asmış “İçeri Almayın” diye. Kimse içeri bilerek almıyor da, en azından kapalı mekanlara girmemelerini sağlayabilirsek çok güzel olur. Mesela, özellikle kışın soğukta kediler barınağa alışıyorlar. Yani bi- Gökhan Bal- Teras Kantin Çalışanı Okul tatile girdiğinde kedi ve köpekler aç kalıyor ve normalde uysal oldukları halde saldırganlaşıyorlar. Kediler çok cana yakın oldukları için üzerimize atlıyorlar. Bazı öğrenciler hiç rahatsız olmuyor ve aynı tabaktan yemek yiyorlar. Sattığımız mamalara talep var; ama 1 TL gibi uygun fiyat olmasına rağmen yoğun değil. Yani kedileri kantinlerden uzak tutmak için çözüm olmuyor. Okulun hayvanlara özel, güzel bir barınak yapması gerekiyor. Birgül Heinz - İşletme Bölümü Sekreterliği Burası bir kamu alanı. Burada çalışan insanlar arasında alerjik olanlar var. Oğlum yuvadayken şubat tatilinde köpeklerin saldırısına uğradı. Şubat tatilinde okul sessiz ve köpekler o bölgeyi benimsiyorlar. 3 köpek oğlumu ısırmak üzereydi ve büyük mücadele verdim. Okulda “Aşılıdırlar, veteriner var .” diyorlar. Hamileler, görme engelliler var. Birinin şah Kampüsteki hayvanların sağlığıyla ilgili gerekli kontrollerin yapıldığını düşünüyor musunuz? Evet 24,2% Hayır 38,2% Fikrim Yok 37,6% Kampüsteki hayvan sayısının azaltılması gerektiğini düşünüyor musunuz? Evet 44,8% Hayır 51,4% Fikrim Yok 3,9% Kantinlerde hijyen konusunda (yemek öncesi veya sırasında) hayvanlardan kaynaklanan bir tedirginlik yaşıyor musunuz? Genellikle 34,5% Bazen 39,2% Hiç 26,2% Okulda bir veteriner olduğunu biliyor muydunuz? Evet 47,9% Hayır 52,1% Anket 400 kişiye uygulanmıştır damarına saldırıp ölümüne sebep olsa, aşılı olmasının önemi yok. Kampüsün hijyenik olması gereken yerlerinde dolaşıyorlar. Ofisteki kedinin piresi yüzünden 5 gün hastanede yattım. Okula dilekçe verdim; ama hiçbir şey yapılmadı. Hayvanseverlik ve bu başka şeyler. Ayşegül Özer - Memur Kedileri 5 senedir bireysel olarak besliyoruz, fakülte karşılamıyor. Fen-Edebiyat, Natuk Birkan binaları ve Politika bölümü asistanları da kedileri besliyor. Hayvanlardan memnunuz. Yemeklerini yiyip kenara çekiliyorlar. Bazı insanlar rahatsız ama biz de onlardan rahatsızız. Alan geniş ve kediler de gayet temiz. Kadir Koç - Veteriner Mart ayından beri okuldayım ve buradaki ilk veterinerim. Hayvanların çoğalmalarını engellemek için okulla birlikte kısırlaştırma çalışmalarımız var. Yaz aylarında öğrencilerle karşılaşınca bir veteriner olmasına şaşırıyorlardı. Ama bir bilgilendirme maili atılmıştı. Herkes- in okulda bir veteriner olduğundan haberi vardır, diye düşünüyorum. Yaralı hayvan için ya da farklı konular için arayan öğrenciler oluyor. Hijyenik açıdan da kampüs tam manasıyla uygun denemez ama burası bitkisel ve hayvansal olarak çok zengin bir yapı. Kediler kendilerini temizliyorlar. Tertemiz bir ortam olmasını herkes ister tabi ki; ama buradaki hayvan varlığına rağmen bizim de üzerimize düşenler var. 12 kültür-sanat SİNEMANIN YERİ AVM MİDİR? Yeni sinema kültürüyle beraber giderek daha çok birbirine benzeyen filmler izliyor, tarihi sinemalarımızı bir bir kaybediyoruz. Lale, Rüya, Moda, Lüks, Yeni Melek ve Emek Sinemaları İstanbul’da bu rekabete yenik düşen salonlardan yalnızca birkaç tanesi… Alper Çağan Arslan [email protected] Sektör Tekelleşirse... Rakamlara bakıldığında sektörde ciddi bir tekelleşme sorunu olduğu ve rekabetteki makasın giderek açıldığı görülüyor. Yurt genelindeki sinema salonlarının %13’üne sahip Mars (Cinebonus) şirketiyle %11’inin sahibi AFM(Anadolu Film Merkezi)’nin birleşmesinin ardından sektör ciddi anlamda tek bir grubun kontrolü altına girdi. Bu durum sinemalarda gösterime girecek filmlere ve bilet fiyatlarına da bu tek grubun karar vermesi anlamına geliyor. Bu işleyişin dışında kalan sinema salonlarının giderek azalması, bağımsız film yönetmenlerinin izleyicisine ulaşmasını neredeyse olanaksız hale getirdi. Sorunun bir diğer ayağı ise dağıtım şirketlerindeki tekelleşme. 2013 yılında Türkiye’de, salon seyircisinin %42’si UIP, %28’i Tiglon ve %17’si Warner Bros şirketlerinin dağıtımını yaptığı filmleri izlemiş. Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde bu şirketler, salon sahipleri ile birlikte hangi salonda hangi filmlerin oynayacağı konusunda tek karar mercii. Bir yapımcı, bu dağıtım şirketlerinin kapısını çaldığında son derece keyfi bir muameleyle karşı karşıya kalıyor. Dağıtımcı şirketler; seyircinin ağır, kasvetli ve mutlu sondan uzak filmlerden hoşlanmayacağı düşüncesiyle bağımsız filmlere yanaşmıyorlar. Bu algı, yapımcıların özgün filmlere destek olmasına engel olurken yönetmenlerin de giderek benzer filmler çekmesine yol açıyor. Kısaca ne izleyeceğimize, dağıtımcı şirketler ve sinema salonları ortak ticari çıkarlarına göre karar veriyorlar. AVM’ler Her Yerde Çok sayıda alışveriş merkezi ve bu merkezlerin bünyesinde barındırdı- ğı modern sinemalar, tekelleşmenin önemli sebeplerinden. Bu sinemalar, geleneksel sinemaların aksine lising sistemi adı verilen daha teknolojik cihazlarla gösterim yapıyor ve film yapımcıları artık bu sistemle uyumlu filmler çekiyorlar. Geleneksel sinema sahipleriyse bu sistemi kullanmaya başlamanın oldukça masraflı olduğundan şikâyetçi. Küçük Salona Destek Yok! Türkiye’de henüz sinemanın korunması ve dağıtımı konusundaki teşvikler yeterli değil. En son Kültür ve Turizm Bakanlığının 2012 tarihli “yeni teşvik mekanizması” ile gişe yapan ve genel izleyiciye hitap eden yerli yapımların desteklenmesine yönelik yasal bir düzenleme yapıldı. Fakat düzenlemeler bağımsız filmlerin doğrudan gişe filmlerine karşı korunması ve kapanmakta olan sinema salonlarına yönelik bir çözüm sunmuyor. Küçük salon sahipleri ise devlet desteğinin kendilerine değil büyük salonlara verildiğinden yakınıyorlar. Emek Yerinde Güzeldi! AVM sinemalarıyla girdikleri rekabete yenik düşen tarihi sinemalar bir bir perdelerini kapatıyor. Salon sahipleri bu tehlike karşısında kendi seslerini duyurmanın yollarını ararken, sektör örgütleri de bir yandan kamuoyu oluşturabilme gayreti içerisindeler. Yıkım kararı büyük tepkilere yol açan ve defalarca yürüyüşlerle protesto edilen Emek Sineması, belki de ilk defa kamuoyu desteğinin oluşturulması adına önemli bir adım olmuştu. Protestolar Emek’i geri getirmedi belki ama İstanbul hala sayıları az da olsa salon tekeline kafa tutan tarihi salonlara sahip. GÖRÜŞ Salon tekelinin dışında yer alıp bu işi sürdürmenin özellikle finansal olarak ne gibi zorlukları var? Cevdet Pişkin / Atlas Sinema İşletmecisi Temel problem seyircisizlik. İnsanlar genelde grup sinemalarını tercih ediyorlar. Bizim gibi mahalle arası sinemalarda da kapanma tehlikesi devam ediyor. AVM’lere nazaran sunabildiğimiz film seçeneği de az. Fiyatlar burada daha uygun olmasına rağmen insanlar AVM’lere gitmeyi tercih ediyor. 35’lik makara sisteminden elektronik cihazlara geçilmesi de bizim için hayli masraflı oldu. Devlet desteğinden yoksun olmamız ve yüksek vergiler ödüyor oluşumuz da işleri güçleştiriyor. kültür-sanat 13 BU SİNEMA ÇOK BAŞKA! Tekelleşmenin hâkimiyetiyle gösterime giremeden kaybolup giden yerli filmler, Başka Sinema'yla birlikte seyircisine kavuşuyor. Artık, "Bize her gün festival!" Ahmet Berkay Karakaş [email protected] Büşra Külahçı [email protected] Başka Sinema Tekelleşmeye Karşı Sokakları unutup alışveriş merkezlerine kapanan insanlar, buradaki sinema olgusuyla tanıştıklarından beri, çoğunlukla popüler yerli filmlere ve Hollywood filmlerine zaman ayırmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, fazla sayıda kopyayla dağıtıma giremeyen ve büyük reklam bütçesi olmayan birçok film, kıyıda köşede unutuluyor. Başka Sinema, bu gidişata dur demek için ilk adımları attı. Yüksek sermayeli rakiplerinden dolayı vizyon fırsatı bulamayan özgün filmler, bu projeyle birlikte seyircisine ulaştı. Uluslararası ve ulusal festivallerde ödüller kazanan, eleştirmenlerden iyi not alan filmler, artık kolayca salonlarda izleyiciyle buluşabiliyor. Festival Tadında Günler Başka Sinema, M3 film tarafından Kariyo&Ababay Vakfı’nın desteğiyle oluşturuldu. Festival coşkusunun hiç bitmemesini hedefleyen Başka Sinema’nın sloganıysa “Bize Her Gün Festival”. Etkinlik aynı zamanda seyirciye diğer festivallerden farklı birçok fırsat sunuyor. Festivallerdeki gösterim sayısının kısıtlı olması sorununa da çözüm getirilerek, filmler kısa sürede vizyondan kalkmıyor; izlemek istedikleri filmi kaçıranlar, ay içinde kendilerine uygun bir seansı rahatlıkla bulabiliyor. Bunun dışında film sonrası söyleşiler de gerçekleştiriliyor. Üstelik dolu dolu devam eden bu proje için şimdilik bir bitiş tarihi de mevcut değil. Başka Sinema projesinin yaratıcıları, etkinliğin sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. Beyoğlu Sineması, Altunizade Capitol, Kadıköy REXX ve Ankara Büyülü Fener projeye ilk ev sahipliği yapan sinemalar oldu. Bilet fiyatlarıysa, sinemaların kendi bilet satış sistemlerine paralel olarak düzenlendi. Beyoğlu Sinemasında ise fiyatları bir ölçüde seyirci belirliyor. Seyirci; 12, 15 ve 20 liralık biletlerden dilediğini alabiliyor. Gösterilen büyük ilgiden dolayı bazı filmlere ek seans uygulaması getirildi. Projeye katılan yeni şehirler ve sinema salonları da mevcut. Başka Sinema; Bursa Cinetech Korupark, Eskişehir Kanatlı Cinema Pink ve İstanbul Haramidere Cinetech Torium’da da devam edecek. Projede şu ana kadar en fazla ilgiyi Sen Aydınlatırsın Geceyi ve La Vie D’adèle (Mavi En Sıcak Renktir) filmleri gördü. GÖRÜŞ Okan Üzey - M3 Film Başka sinema gibi bir proje fikri nasıl doğdu, çıkış noktanız ve amacınız neydi? Son zamanlarda Türkiye’deki sinema sektöründe bir sıkışıklık yaşanıyor. Filmler ya son dakika kararıyla vizyona giriyorlar ya da vizyona girmesi beklenen filmler son anda iptal oluyor. Sinemaseverlere ulaşamadan gösterimi bitiyor birçok filmin. Bu filmlere yeni bir alan açmak, yaşam şansı vermek için ortaya çıkan bir proje Başka Sinema. Başka Sinema dönemsel değil, sürekli bir proje. Uzun yıllar gelişerek sürmesini umuyoruz. Sıra dışı yanları var. Bir aylık program, o ayın başında izleyiciye sunuluyor, yani izleyici bir ay boyunca nerede ne izleyeceğini bilip, programını oluşturabiliyor. Başka Sinema salonlarında günde en az üç farklı film gösteriliyor. Alışılagelmiş seans düzeni değiştiğinden, her bir film en az dört hafta vizyonda kalabiliyor. İzleyici filmi kaçırma derdinden kurtuluyor. Biz de her filmi daha fazla tanıtma şansı elde ediyoruz. Süresi 110 dakikaya kadar olan filmlerde ara verilmiyor, seyir zevki sürüyor. Ayrıntılı bilgi ve seanslar için: www.baskasinema.com Biz Nereden Kaybediyoruz? Ülke tarihinde en hararetli tartışmalara ve olaylara şahit olunan süreçler, hep seçim dönemlerine denk gelir. Malumunuz mart ayındaki yerel seçimler gündemi hayli meşgul ediyor. Peki Türkiye belediyecilikte göz boyamaya mı yoksa icraata mı şahit oluyor? Belediyecilik siyasetin daha somutlaşmış, günlük yaşama indirgenmiş hali gibi gelir bana. Meclisteki siyaset daha teorik ve halktan uzakken belediye çalışmaları yönetimle halkın karşılaşma noktalarıdır. Bu yüzden de insanlar daha çok icraatların fiziksel kısmına şahit olur. Bunun paralelinde de artık duymaya fazlasıyla alıştığımız ‘’Onlar belediyecilikten kazanıyor’’ kalıbı kendini haklılaştırıyor. * Yapılan fiziki yatırımlar, bu yatırımların arkasında dönen dolaplara bir paravan niteliği görüyor. “Halk icraata bakar” diyerek göz ardı edilen birçok nokta var. Bunların başında denetim eksikliği geliyor. Belediyelerde müthiş bir denetim açığı var. Yabancı dil bilmeyen belediye başkanları, yabancı dil eğitimi veren yurtdışındaki okullara eğitime gönderiliyor; belediye otobüsleri bir takımın taraftarlarına tahsis ediliyor... Bütçesi 25 milyar TL’yi geçen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne Sayıştay’dan sadece üç denetçi gönderilmesi bu açıkları destekler nitelikte. Bu derece hem bütçe hem fiziksel açıdan büyük bir kuruma üç adet denetçi yollandığı takdirde raporların yüzeysel ve üstünkörü hazırlanması da kaçınılmaz oluyor. Hâlihazırda, Anadolu Yakası’nda bazı belediyelerde yerel seçimler için çoktan örtülü ödenek oluşturulduğu açığa çıkmışken, denetimin ne derece yetersiz olduğu ortada. Ataköy örneği üzerinden gidelim. Ataköy son derece nadir bir kum türüne sahip bir plaja sahipti. Ayrıca şehir planlarında da yeşil alan ve park olarak planlanmıştı. Ancak şu anda bir şantiye sahası. Çoğu inşaat 20.küsür katlarını çıkıyor. ‘’Şehirleşmeye bir güzel adım daha’’ olarak görülen bu hamlelerin arkasında yatan rantlar ve illegal el değiştirmelerse, “Ama adamlar çalışıyor” diyerek yok sayılıyor. Büyük küçük her türlü belediye bir şekilde rant kapısı haline gelmiş durumda. Kendi adamlarını bu rant düzeni içerisi sokma çabaları, kısa zaman aralıklarıyla çıkan “ihalede yolsuzluk” haberleriyle kendini gösteriyor. Örneğin bazı ihalelerde iki firmanın anlaşmalı olarak ihaleye girdiği söyleniyor. Sürekli iki firma birbirine yakın teklif veriyor. Kazanan firma her nedense imza atmaya gelmiyor ve ihale ikinci firmaya kalıyor. Danışıklı dövüşten ibaret olan bu ihaleler ve süreçler artık işlerin nasıl da tekdüze bir aldatmacaya girdiğini gösteriyor. * Tüm bu illegallikler yaşanırken bir yandan da metrobüsten parklara, halka erzak dağıtımından asfaltlamalara belediyeler sürekli iş başında. İnsanların bir şekilde denetim, ihale gibi konulara ilişkin farkındalığı azalıyor ve “Biz bir temsil sergiliyoruz ancak sahne arkasını asla göremezsin” gerçeğiyle yüzleşiliyor. Metrobüse binelim, erzağımızı alalım, o da kurulmuş, bu da yapılmış diye sevinirken ancak cebimizden daha fazlasının gittiğini görebildiğimiz an sorgulamaya başlayacağız. Sahte bir mutlulukla şehirlerin kaderi değişirken, kaybettiklerimizi geç anlayacağız. 14 kültür-sanat Etkinlik Rehberi Kışı Isıtacak Etkinlikler Yeni yıla sanatla merhaba demek, birbirinden güzel, keyif dolu etkinliklerle buluşmak ister misiniz? Elif Turhan [email protected] Like’ınız Bol Olsun! Beğenilmenin ve sevilmenin o kadar çok müptelası olduk ki, süsleye püsleye paylaşıyoruz her şeyimizi. Herkes kendisinin pr’ını yapar oldu bir bakıma artık. Peki ama neden? Önceden magazin haberleri vardı, içindekilerin renkli hayatlarına özendiğimiz. Şimdi ise Instagram; paylaşımlarımızı renklendirdiğinden beridir durumlar değişti. Açıyorum Instagram hesabımı, karşımda çarşaf gibi bir deniz ve güneş; fotoğrafı ekleyen çok şanslı, muhteşem bir manzara var karşısında. Biraz aşağısında sabah kahvaltısı; ne iştah kabartıcı bir masa, bir kuş sütü eksik. Daha da aşağılarda kalabalık bir arkadaş grubu, çok içten gülmüşler, eğlenmişler belli. Neyse şunlara çift tıklayayım da ileride bana döner o çift tıklar… * Hatırlıyorum da ben ufakken babam hiç istemezdi elimizde yiyecekle dışarıda dolaşmamızı, canımız dondurma çekiyorsa mesela ya bir yerde oturup yiyecektik ya da evde. Çünkü o an elimizdekini görüp canı çekecek fakat yeme imkânı olmayan birileri olabilirdi etrafta. Şimdi günlük yaşamımızın ayrılmaz parçası haline gelen “smartphone”larımız eski nesil kadar düşünceli olmadığından mıdır bilmem, yediğimizi içtiğimizi de saniyesinde yükleyiveriyoruz sosyal ağlara. Nar gibi kızarmış, üzerinden lezzet akan yemeklerin bazıları için ulaşılmaz olmasını artık pek umursamıyoruz. * “Mavi ve yeşil yan yana, tablo gibi. Hemen fotoğrafını çekmeli- yim, herkes görmeli. Sonra gelsin beğeniler, yorumlar…” Güzel bir manzarayla karşılaştık mı güzelliğin keyfini çıkarmak yerine içimizden geçenler bunlar artık. Yeteri kadar dikkat etmiyoruz o mavinin, yeşilin tonlarına ve yeşillik içinde çiçek açmış o ağaca. Mis gibi havayı içimize çekmeyi bile unutuyoruz bazı bazı. “Bu akşam sevdiklerimle beraberim, bir sürü kare çekip paylaşmalıyım.” da ilk aklımıza gelen oluyor birileriyle görüştüğümüzde. Hasret giderme bir kenarda beklesin, öncelik paylaşımda. “Carpe Diem!”de neymiş canım, ileride nasıl poz verdiğimizi hatırlarız zaten. Diyeceğim o ki, yok fotoğraf çekileyim, yok şunu paylaşayım, gelen bildirimlere bakayım derken anı yaşamak falan kalmıyor sonuç olarak. * Beğenilmenin ve sevilmenin o kadar çok müptelası olduk ki, süsleye püsleye paylaşıyoruz her şeyimizi. Herkes kendisinin pr’ını yapar oldu bir bakıma artık. Peki ama neden? Doğamız gereği ortaya koyduğumuz şeylerin beğenilmesini bekliyoruz ama sosyal medyayla sınırlarımızı biraz aştık. Hatta çoğumuzun hangi sosyal mecrada olursa olsun bir şeyler paylaşırken minimum reaksiyon sayısı vardır, bunun altında kaldık mı üzülür, belki de neden diye sebebini bulmaya çalışırız. “Bak, Ayşe de o sarı ağacı fotoğraflamış, niye benden fazla like’ı var?” * Sokaklarda oynamanın keyfine varmış son nesil olsak da, sosyal mecralara çocukluğumuzdan bu yana aşinayız. Ama sosyal medyanın hayatımızın tam ortasına yerleşmesi; soframızdan yatak odamıza kadar her yere giren, yanımızdan ayıramadığımız “smartphone”larımızın bir lütfu. Şimdi sakince kafamızı telefonlarımızdan kaldırıyoruz ve içimizdeki o beğenilme sevdamızı bir kenara bırakıyoruz, içinde bulunduğumuz anın tadına varmaya başlıyoruz. Hem ne demiş Horatius, Carpe Diem! Sıla Eser [email protected] İstanbul Resitalleri 7.sezonunu karşılayan İstanbul Resitalleri herkesi klasik müziğe davet ediyor. 12 Aralık’tan 5 Haziran’a kadar her ay, dünyaca ünlü bir piyanist Sakıp Sabancı Müzesi The Seed’de sahne alacak. Sinemanın Hikayesi Dünya sinema tarihine tanıklık etmeye ne dersiniz? 15 saatlik sürükleyici belgesel maratonu “Sinemanın Hikayesi”, sinemanin tarihine ve evrimine ışık tutuyor. 29 Aralık tarihine kadar İstanbul Modern’de gösterimde olacak belgesel, sessiz sinemanın ilk günlerinden günümüze kadarki süreci ele alıyor. Joan Miro Sergisi İspanyol sanatçı Joan Miro’nun hayal dünyasının yansıması olan resimleri sizlere fantastik bir dünya sunuyor. Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki sergiyi 20 Kasım-19 Ocak tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Vicious Circular Breathing Borusan Contemporary, Rafael Lozano Hemmer’ın interaktif sergisi ‘Vicious Circular Breathing’le, sanatçının “performans sanatıyla mimariyi buluşturan” eserlerini görme fırsatını sunuyor. 14 Eylül’de başlayan sergi 16 Şubat’a kadar hafta sonları 10:00-20:00 arası ziyarete açık olacak. Serginin yer aldığı Perili Köşk’ün kampüse yakınlığı ise Boğaziçililere için güzel bir fırsat. Kafkas Tebeşir Dairesi Zorlu Center PSM, 7 Aralık – 21 Şubat tarihleri arasında, sezonun iddialı oyunlarından, Bertolt Brecht’in, epik tiyatronun en belirgin örneklerinden olan Kafkas Tebeşir Dairesi’ne ev sahipliği yapıyor. Karanlıkta Diyalog İlk kez 1988’de Almanya’da hayata geçen, dünyada 7 milyondan fazla insana dokunmuş olan Karanlıkta Diyalog, bu sefer 20 Aralık-19 Ocak tarihleri arasında Gayrettepe Metro İstasyonu Diyalog Sergi Alanı’nda tamamen karanlık bir ortamda gerçekleşecek. Görme engelli rehberler eşliğinde çıkacağınız 1,5 saatlik yolculukta, onların dünyalarını deneyimlemiş olacaksınız. Artist’s Film International 15 farklı ülkeden bu yıl seçilen yepyeni videolar, 21 Kasım-23 Şubat tarihleri arasında İstanbul Modern’in alt katında bulunan Kısa Süreli Sergiler Salonu’nda izleyicilerle buluşuyor. dosya 15 16 dosya Bildiğimiz Tarihi Yarımadanın Bilmediğimiz Lezzetleri Zeynep İrem Beyler [email protected] Sultanahmet-Beyazıt bölgesinden söz açılınca akla turistler ve tarihi eserler, müzeler gelir. Adı üstünde: Tarihi yarımada. Bölgenin göze hitap eden güzelliklerinin yanında bir de damağınızı şenlendirecek bir yanı var, pek kimsenin bilmediği. Yedikleriniz ve içtiklerinizin yanında, tarihi dokunun ve manzaranın keyfini çıkarabileceğiniz bazı mekânları derledik. The House of Medusa Sultanahmet’te Yerebatan Caddesi Muhterem Efendi Sokak’ta yer alan kafe, 1986 yılından beri hizmet veriyor. Yunan mitolojisinde gözlerine bakanı taşa çevirdiğine inanılan yılan saçlı dişi canavar Medusa’yı bilirsiniz. Yerebatan Sarnıcı’nda Medusa’nın ters dönmüş kafası, 120 yıllık bu evin tam altında olduğuna inanıldığı için; sahibi, bu adı vermek istemiş. Kareli masa örtüleriyle, çiçeklerle, fenerlerle süslenmiş bahçesi oldukça şirin. Özel dekorasyonun yanında lezzetli yiyeceklere sahip olan bu mekân fiyatlar konusunda öğrenci bütçesini biraz aşıyor. Özel günlerde tercih edilebilecek mekânda ana yemek fiyatları 26-37 TL arasında değişiyor. Set Üstü Çay Bahçesi Gülhane Parkı’nın tepesinde yer alan çay bahçesi, her mevsim gidilesi bir yer. Arkeoloji Müzesi’ni, Gülhane Parkı’nı gezdikten sonra Haliç ve Boğaz’a hâkim manzara eşliğinde dinlenebilirsiniz. Böyle eşsiz bir manzaraya karşı demlikte çay içmek ise ayrı bir keyif. Özellikle soğuk havalarda sıcak çay, simit ve manzara; mekânı uğranılması gereken yerler listesinde başlara taşıyor. Ağa Kapısı Süleymaniye Cami’nin arkasında, Nazir İffet Efendi Sokak’ta yer alan kafe, 11 yıldır hizmet veriyor. Otantik bir atmosfer sunan kafe, 400 çeşit bitki çayı bulunduruyor ve sadece deniz manzarasıyla değil, eski kültürü yaşatan ürünleriyle de dikkat çekiyor. En çok merak edilen ve tüketilen ürünlerin başında Osmanlı şerbetleri denemeye değer. Bardak çayın fiyatı ise 2 TL. Çorlulu Ali Paşa Medresesi Beyazıt – Çemberlitaş yolunda bulunan mekân, daha çok nargilesiyle biliniyor. İçinde birden fazla kafe var fakat nargile içmek istiyorsanız Erenler Çay Bahçesi’ni tercih edebilirsiniz. Otantik biçimde muhafaza edilmiş, Anadolu dekoru hakim. Kuşburnu ve elma çayı ise nargile dışında en sevilen ürünleri. İstanbul’un en eski nargile mekânlarından olan, müdavimlerin tercihi Erenler Çay Bahçesi; ilk girdiğinizde kalabalık ve gürültülü gelebilir ancak samimi ortamın sıcaklığı fark edildikten sonra alışkanlık yapabilecek bir yer. Fiyatlar ise meşhur Tophane nargilecilerine oranla daha ucuz ve öğrenci bütçesine uygun. Şark Kahvesi Yaklaşık 50 yıldır Kapalıçarşı’da hizmet veren kahve, gerek adıyla gerekse tarihi görünümüyle Kapalıçarşı atmosferine birebir uyumlu. Bu uyumuyla turistlerin oldukça ilgisini çekiyor. Mangalda pişmiş Türk kahvesiyle birlikte gelen çifte kavrulmuş fıstıklı lokumu da tadılmalı. Fiyatları aşırıya kaçmayan bu dosya mekânda kredi kartı geçmediğini de belirtmek gerekiyor. Çiğdem Pastanesi Sultanahmet tramvay yolunda yer alan pastane hem tatlıyı hem tuzluyu sevenlerin hoşuna gidecek bir yer. Vitrinindeki börekleri, meyveli tartları, pastaları oldukça iştah kabartıcı. Güler yüzlü çalışanlarıyla müşteri memnuniyetine önem veren pastane, turistlerin de uğrak yeri haline gelmiş durumda. Fiyatları öğrenci bütçesine uygun olan pastanenin öne çıkanları ise çilekli tart, pırasalı ve ıspanaklı börek, çilekli milföy ve profiterol. Soğukçeşme Sokağı Tarihin içinde hissetmenizi sağlayacak bir yürüyüş rotası: Soğukçeşme Sokağı. Ayasofya Müzesi ile Topkapı Sarayı arasında bulunan ve III. Se- lim dönemine ait cumbalı, kafesli tarihi evleri barındıran bu sokak; adını 1800 yapımı Soğuk Çeşme’den alıyor. Trafiğe kapalı olan Arnavut kaldırımlı sokak, insanı bir süreliğine şehrin kargaşasından uzaklaştırmasıyla hem yalnız hem de birlikte yürüyüşler için ideal. Filibe Köftecisi Sirkeci’den Cağaloğlu’na doğru çıkarken Nimet Abla’nın yanından ızgaraya konan köftenin sesi ve kokusu yayılıp durur tam 52 yıldır, Filibe Köftecisinde. Ufacık bir dükkânda babadan oğula, ardından toruna geçerek işletilmiş köftecinin ustaları da çok nadir değiştiğinden, köftelerinin lezzeti hiç değişmemiş. Aile işletmesinin samimiyeti içeri adım atar atmaz hissediliyor yalnız porsiyonlar biraz ufak gelebilir. Orhun Arda Köksal [email protected] Bize hep insanlarla hayvanları ayıran en büyük özelliğin akıl olduğu söylendi. Hani insanlara dünyayı istediği gibi kullanma meşruiyetini veren akıl... İnsan aklı sayesinde teknoloji geliştikçe gelişiyor, dolayısıyla enerji ile bu enerji ve iş gücünü dağıtacak ulaşım ağı ihtiyacı giderek artıyor. Bu ihtiyaç, gerek doğanın kendisinden gerekse doğayı olumsuz etkileyecek her türlü yolla karşılanıyor. Doğanın yanına insan hayatındaki olumsuzlukları da ekleyebiliriz. Nice savaşlar çıktı enerji için, kim bilir ne kadarı da beklemede. Günümüzde kaynak arayışına rant elde etme çabası da eklendi. Rant peşindeki insanlar, doğal güzellikleri de gözden çıkarmaya başladılar. HES Projelerinin yararlarını ballandıra ballandıra anlattılar bizlere, oysa zararları da fazlasıyla dikkate değer cinsten. Su döngüsünün bozulmasından, bölgedeki ekosistemin değişmesine hatta yok olmasına kadar birçok negatif etkisi var. Benzer bir baraj yapım projesinde çok önemli tarihi bir değer olan Halfeti şehrini sular altına gömdük, sıra 12 bin yıllık tarih hazinesi Hasankeyf’e geldi. Bir başka projede, adından çok söz ettiren Marmaray’ın yapımının gecikmesinde arkeologlara suç buldu başbakan, arkeolojik çömlek çıktı, buluntu çıktı diyerek bizi oyaladılar dedi ve bunları bariyer olarak niteledi. Kısacası, enerji gereksinimi ve ulaşım ağının yanında bir hiçti tarihi değerler. Türkiye’de bunlar olup biterken, dünyada balta girmez denilen Amazon Ormanları’na 17 Boş Ver Şimdi Çevreyi! balta girmiş, son 10 yılda yaklaşık İngiltere büyüklüğünde yağmur ormanı yok edilmişti. Tahripteki en büyük payı ise hidroelektrik santral ve otoyol yapım çalışmaları oluşturuyor. Çevrenin tahrip edilip, kirletilmesinden söz açmışken Pasifik Okyanusu’ndaki çöp adadan bahsetmemek olmaz; 3,5 milyon ton çöp ile dolu olan ve bunun yüzde 90’ını plastik atıkların oluşturduğu bu çöp ada, Texas’ın iki katı kadarcık büyüklükte. Son olarak, etkilerini en yakından hissettiğimiz 1986 yılında bugünkü Ukrayna topraklarındaki Çernobil Nükleer Santralindeki patlamanın, geri dönüşü olmayan büyük sıkıntılara yol açtığı ve açmaya devam ettiği de ortada. Tüm bu doğa katliamlarının karşısında duranlar, sermaye düşkünleri tarafından birer marjinal grup olarak nitelendirilmeye başlandı günümüzde. Çevreciler, Türkiye’de Gezi Parkı olayları sırasında da hissettiğimiz gibi, ülkelerin gelişimine engel olmak amacıyla bu eylemleri yaptıkları iddiasıyla karşı karşıyalar. Ne yazık ki doğayı seven ve korumak isteyen insanların arkasında duran güçlü bir destekten bahsetmek çok zor. İnsanoğlu aklını hırslarıyla yönlendirince yaşadığı çevreyi umursamayı bir kenara koyuveriyor ve dünya tek tek doğal güzelliklerini kaybetmeye, doğa yaşanılmaz bir hale gelmeye başlıyor. Doğanın insanoğlunun yaşamı için ne kadar kritik olduğu noktasında herkes hem fikir ancak onu koruma konusundaki önlemler ne yazık ki göstermelik. Daha temiz ve sağlıklı bir dünya, yeryüzündeki tüm canlıların hakkı. İnsanların yapması gereken de sivrilen akıllarıyla bunu sağlamak. 18 sosyal BuGusto’yla Alternatif Tatlar Sabah akşam içtiğimiz, hatta içilmediğinde başımızın tuttuğu, öğrenci dostu içeceğimizdir çay. İkramı da bir dostu, misafiri ağırlamanın olmazsa olmazı. Biz de BuGusto’nun çay tadımı etkinliğini duyduk; onlara misafir olduk, birbirinden farklı tatlarla damağımızı şenlendirdik. Melike Duygu [email protected] Dünyada çaya bizim kadar duyguyla bağlanan millet var mıdır bilinmez; ama farklı milletlerin de kendine özgü çeşit çeşit çayları var. Bir kere tek siyah çay yok, yeni yeni öğrendiğimiz, fiyatı biraz da yüksek olan beyaz çay; Asya’yla özdeşleştirdiğimiz, yavaş yavaş bizde de tüketimi artan dertlere deva yeşil çay ve henüz çok tanışmadığımız sarı çay, oolong çayı… Bunların dışında, yetiştirilme ortamları, fiziksel özellikleri, işlenmelerine göre de çeşitler artıyor. Diğer yandan aromalı çaylar da epeyce geniş bir yelpazeye sahip. En bilinen bergamottan, çeşitli bitki ve meyve harmanlarına, çilokataya kadar yüzlerce aroma kullanılıyor artık. Biz de BuGusto Degüstasyon ekibiyle birlikte 4 tane farklı aromalı çay tadımı yaptık. YD binasında bir sınıfta yapılan etkinlik, çok sıcak bir ortamda geçti. Gelenlerden bazıları yiyecekleri, bazıları çay aromalarını, bazıları da semaverleri kapmış gelmiş; herkesin payının bulunduğu bir etkinlik çıkmış ortaya. İlk başta çayla ilgili ufak bilgiler aldık, sonrasında başladık çaylarımızı tatmaya. İlk tattığımız çay çikolata ve portakal aromalı çaydı. İçinde siyah Sri Lanka çayı, portakal çiçekleri ve çikolata taneleri harmanlanmıştı. En çok kokusu büyülüyordu insanı, portakal ve çikolataysa damakta farklı bir lezzet bırakıyordu. İkinci çayımız bir görsel şölene dönüşen, suda çiçek açan çaydı. Çayın anavatanı olan Çin’de yaygın olan, yapımı biraz zahmetli olan bir çay. En üst kalitedeki yeşil çay yapraklarının yasemin çiçeğinin etrafına elle dikilmesi ile elde ediliyor. Herhalde çay tadımının en çok merak edileniydi çiçek açan. Toplandık masanın etrafına başladık izlemeye. İlk başta olmayacak mı diye şüpheye düşsek de, sıcak suya bıraktığımız o küçük top yavaş yavaş açılmaya başladı. Tam ortasındaki böğürtlen gibi gözüken kırmızı nokta da ortaya çıktığında, gösteri tamamlanmış oldu. Yaklaşık 5 dakika süren bu süreçten sonra demlenen çay, çiçeğin ve yeşil çay yapraklarının suya bıraktığı tatlarla hoş bir harman oluşturmuştu. Çin çayı ise denediğimiz üçüncü çaydı. Farklı bitki yapraklarının geleneksel yöntemlerle işlenmesiyle oluşan bu çayda, herhalde ayarını pek tutturamadığımızdan biraz acılık vardı. Ama pek bir şifalıymış, yani denemeye değer. Son çayımızdaysa gül, şampanya ve çilek aromalarının üçü de vardı. Assolist olarak günün en güzel kokan çayıydı herhalde, daha demlenmeden kutusu elden ele dolaştı. Çok farklı, hoş bir rayiha bıraktı. Tattığımız bu 4 çayın bazıları yurtdışından gelmiş, bazıları ise burada da bulunuyormuş. Siyah çaydan vazgeçebilir miyiz bilinmez; ama arada damağa farklı tatlar da lazım. Gün sonunda ağzımızı tatlandıran, bu farklı tatları ayağımıza getiren BuGusto’ya teşekkürler. . I D A L Ş A B E L R İ K HER ŞEY BİR Fİ Bu bir tanıtımdır. DİNİZ. GELİŞTİR , Z Ü N Ü T T Ü Y Ü B ONU Mazars Denge olarak, şirketiniz her koşulda dimdik ayakta durabilsin diye risklerinizi önceden görüp, sağlam bir gelecek kurmanızı sağlıyoruz. Vergi, bağımsız denetim, muhasebe ve danışmanlık hizmetlerinde Türkiye’nin önde gelen firmalarından biriyiz. Sektörde 36 yıllık tecrübemiz ve 300 kişilik uzman kadromuz ile %50’si uluslararası ortaklı olan 600’den fazla firmaya hizmet veriyoruz. Size sadece kalite ve güven değil aynı zamanda global bir vizyon sunuyoruz. Farkımız, kaliteli hizmeti size özel çözümlerle sunmaktır. Biliyoruz ki, “bizim başarımızın temelinde sizin başarınız yatar.” www.mazars.com.tr MAZARS buik advertorial.indd 1 www.facebook.com/mazarsdenge www.linkedin.com/company/mazarsdenge 30.10.2013 11:08:41 sosyal 19 Eğitimin “Online” Hali Mert Ateş [email protected] Günümüzde eğitimin en önemli trendlerinden biri de ‘’Massive Open Online Course” (MOOC) olarak adlandırılan ‘’Kamuya Açık Online Kurs’’ anlamına gelen ders siteleri. Eğitim sektörüne giren bu taze kan, kimilerine göre geleceğin üniversitelerini şekillendirebilecek yenilikçi bir yapıya sahip. En büyük avantajları ise çoğunluğunun ücretsiz olması, ders saatlerinin esnekliği ve çok farklı ders seçenekleri sunması. Kimileri sertifikalı, kimileriyse sadece öğrenme amaçlı. Üniversite öğrencisi olmadan bilgiye ücretsiz erişim sağlayan bu kurslar, derslerdeki eksiklerini kapatmak isteyen birçok üniversite öğrencisi için de başucu kaynağı niteliğinde. olacak video dersler bulunuyor. Ayrıca Türkçe dil seçeneğiyle yabancı dil sıkıntısı olan kullanıcılara da şans tanıdığı için, muadillerinin bir adım önüne çıkıyor. Academic Earth: Harvard’ın 195, MIT’nin 1018, Stanford’ınsa 1702 lecture ile katkıda bulunduğu bu site Coursera’nın aksine, belli bir çizelgeye bağlı olmayan video lecture konseptini ziyaretçilerine sunuyor. İstenilen bir zamanda geniş yelpazesinden seçeceğiniz herhangi bir lecture genel olarak izlenebilir durumda. edX: Coursera ile hemen hemen aynı konsepti taşıyan edX de zaman çizelgesine sadık hareket etmenizi bekleyen kurs yapısına sahip. Anlaşmalı olduğu MIT, Berkeley ve Harvard’ın ücretsiz kursları, kullanıcılarını bekleyen opsiyonlardan birkaçı. Paul’s Math: Özellikle Calculus I ve Calculus II derslerindeki konu anlatımı ve soru çözümleriyle, öğrencilerin büyük sıkıntılar yaşadığı matematik dersleri için önemli bir yardımcı. Özellikle hazırlık öğrencileri için faydalı olabilecek yabancı dil öğrenme siteleri: busuu: Anadili Türkçe olanlar için 10 dil seçeneği bulunuyor. Ücretsiz he- Sahibi Sahibi: Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü adına Tolgacan Ceylan Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Tolgacan Ceylan Genel Yayın Yönetmeni Kıvılcım Değirmencioğlu Editörler Alper Sezer, Merve Baysal Yazı ve Reklam İşleri Sorumluları Ahmet Berkay Karakaş, Elif Turhan, Melike Duygu, Orhun Arda Köksal Yazı Kurulu Alara Adalı, Alper Çağan Arslan, Burak Serin, Büşra Külahçı, Ebrar Bahçivan, Hande Yıldırım, Mert Ateş, Mertcan Güngör, Sıla Eser, Süveyda Ece Çil, Uğur Dündar, Zeynep İrem Beylerr Yayın Kurulu Kadir Aydın, Bilge Eralp, Gözde Oral, Kıvılcım Değirmencioğlu, Müge Kurtipek, Nuri Sayraç, Servet Ünal Görsel Yönetmen Bertuğ Yasavullar “Benim Odam Benim Kararım” Fotoğraf Yarışması’nın 1.si, Rumeysa Kaya’nın Odası. Boğaziçi Tweet @goygoyowitz study’den çıkmış gözleri kanlı manzarada takılır bu delikanlı kolunda 3-5 tırmık yarası o da kahpe kedilerin hatırası #burasiBogazici @ohmybsr Kimsenin kimseyi takmadığı ama herkesin herkesi düşündüğü bir yer olabilir mi? Olabilir. #burasibogazici @Ulaserdogdu #burasiBogazici burada sürekli parti var (daha birine bile gitmedi) @okckilinc Gönderdiği duyuruları “Sevgilerimle...” diye bitiren bir Öğrenci İşleri Dekanı’mız var. Çok şeker :) #burasibogazici @bosphorus1923 Güney studyde kedi tam olarak 2 saat arkadaşın kucağında uyudu #burasiBogazici www.buik.boun.edu.tr Sizin İçin Bu Sitelerden Seçtiklerimiz: OpenCulture: Bu site diğer online ders siteleri için referans olma özelliği taşıyan, bir nevi arama motoru gibi çalışıyor. “Free Online Courses’’ kategorisinden sertifikalı veya sertifikasız onlarca kursun linklerine ulaşmak mümkün. Coursera: İki Stanford profesörünün girişimiyle kurulan Coursera’da neredeyse her dersi seçebiliyorsunuz. Kursları ücretsiz ancak belli bir zaman çizelgesine sadık kalındığı için kayıt şartı taşıyor. Kurs süresi bittiği zaman kurs içeriği kullanılamaz hale geliyor. Khan Academy: Benzerlerinin aksine sitede kurslardan ziyade öğrencilere yardımcı sap kullananlar sadece 1 dil öğrenebilirken, uygun bir ücret karşılığında premium hesap açılırsa sayı sınırı kalmıyor. Premium hesap 12 aylık 90 $. Site gerçekten çok kullanışlı ve basitten başlayıp gitgide zorlaşan üniteler için öğren-test et-pratik yap mantığı geçerli. Anadili öğrendiğiniz dil olan busuu üyeleriyle dialog kurmanız ve hatalarınızı düzeltmeniz mümkün. duolingo: Tamamen ücretsiz. Öğrenme hızı, bildiğiniz kısımları geçme şansınız olmadığı için fazla yüksek değil. Babbel: Her dilden aldığınız ilk dersin ücretsiz olduğu Babbel, tam erişimi aktive etmek için kullanıcılarından 12 ay için 84 $ gibi bir ücret talep ediyor. Tüm dillere özel chat odaları pratik yapmak için ideal. Matbaa Yılmazlar Basım Yayın Matbaacılık Pro. Tic. Ltd. Şti. Tel: 0212 565 56 82 www. yilmazlarbasim.com.tr @mustafa_badin #burasiBogazici politika. Evet milletvekili olabiliyoruz. @adali_alara Hocam ödevimi kedi yedi #burasiBogazici” @abdninparmagi Burada gereğinden çok insan var #burasiBogazici @kirpiksizhuni Güney study’de çalışacaksanız sonuçlarına katlanmak zorundasınız #burasiBogazici ! ! KAFALARINA GÖRE KARALADILAR, CAPE TOWN’DA YARIŞMAYA HAK KAZANDILAR Red Bull, tüm dünyada büyük ilgi gören “Karalama Sanatı” adlı yarışmayı bu yıl Türkiye’ye taşıdı. Hayal gücüne ve yeteneğine güvenen binlerce üniversite öğrencisinden büyük ilgi gören yarışmanın kazananları, 18 Aralık’ta Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen finalle belirlendi! İlk 3’e kalan finalistler 2014 Dünya Dizayn Başkenti Cape Town'da yapılacak “Red Bull Doodle Art Dünya Finali”nde Türkiye'yi temsil edecek. Jüri oyları eklenerek belirlenen 10 finalist, 18 Aralık’ta Kadir Has Üniversitesi’nde öğrencilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan büyük finalde çizim yeteneklerini sergiledi. Jürinin kendilerinden “eğlence”yi anlatmalarını istediği çizimleriyle jüri oylamasında Karalama Sanatı Türkiye 1.’si Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden Remzi San, 2.’si Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Abbas Riazi, 3.’sü ise yine Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden Hilal Helvacıoğlu oldu. Bu 3 finalist 2014’ün Ekim ayında Cape Town’da düzenlenecek Red Bull Doodle Art Dünya Finali’nde Türkiye’yi temsil edecek. Karalama gününde ilk 3’e kalan finalistler 2014 Dünya Dizayn Başkenti Cape Town'da yapılacak Red Bull Doodle Art Dünya Finali'nde Türkiye'yi temsil edecek. Ayrıca yarışmanın 1.’si Samsung Galaxy Note 3, 2.’si Samsung Galaxy Note 10.1 ve 3.’sü de Samsung Galaxy Note 8 ile ödüllendirildi. Tüm üniversite öğrencilerine açık olan yarışmanın başvuruları 20 Kasım’da Türkiye’deki üniversitelerde başladı. 2 Aralık’ta sona eren başvuruların ardından jürinin eleme süreci başladı. Çizimlerin tamamı mizah yazarı Kaan Sezyum, Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Mehmet Tez, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Levent Erden ve dövme sanatçısı Emrah Özhan’dan oluşan jüri tarafından 5-15 Aralık tarihleri arasında değerlendirildi. Jürinin seçtiği “en iyi” 50 çizim, 5-15 Aralık tarihleri arasında on-line “like” uygulamasıyla halkın beğenisine sunuldu. Bilgi için: Pro İletişim Danışmanlığı // 212 292 25 80 İsmail Polat // [email protected]
Benzer belgeler
Dinamik gazete 64. sayısını görüntülemek ve kaydetmek için tıklayınız.
Ocak 2014 Yıl: 25 Sayı: 73