PDF Oku - sence dergisi
Transkript
PDF Oku - sence dergisi
TÜRK BÜRO-SEN ailesine yetki sürecinde 3.818 YENİ ÜYE katılmıştır. C GÜ ÜM Ü Z NI Z O H L E D G İNİ Ş I T T A ZE G Ü Ç K Emeği geçen tüm teşkilatımıza TEŞEKKÜR EDİYORUZ. editör Merhaba Kıymetli dost, bir yaz başında daha Sence adına seninle selamlaşmamıza fırsat veren Rabb’imize hamdediyorum. Yasemin GÜNGÖR Geçen zaman içinde gürültüsü az ama etkisi büyük bir seçim dönemi yaşadık. Seçimler sonuçlandı, sorular hayat misali devam edecek. İçinden geçtiğimiz mübarek üç ayların ve nihayet yaklaşan Ramazan ayının Milletimize huzur ve bereket getirmesini temenni ediyorum. Bu vesile ile Ramazan ayınızı ve Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik ediyorum. Sence’yi yeniden sunabilmenin gururu ile sizi sayfalarımızda hızlı bir gezintiye çıkarmak istiyorum. Prof. Dr. Ruşen Keleş ile kent ve kentleşme üzerine yaptığımız sohbetin keyifli öğreticiliği için aziz Hocamıza teşekkür ediyorum. Genceli bir gencimiz, Elnur Mustafa bize Gence’yi anlattı. Kübra Öpöz, aşka dair bir mektubu ile Sence’nin sayfalarını süsledi. Mustafa Yiğit, Araf’ın kıyısında bir mezarlık bekçisi ile röportaj yaptı. Bu sayıdaki diğer bir röportaj konuğumuz da Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit Köse oldu. Süleyman Güngör, İstanbul’un fethinin ruh ve şuur boyutunu kaleme aldı. Abdurrahman Peşaveri adında gerçek bir kahramanı ve onun Türk’e olan sevdasını dikkatlerinize getirdik. Cengiz Özel, bireysel hak arayışına rehberlik edecek şekilde bize Ombudsmanlık ve Kamu Denetçiliği Kurumunu anlattı. Banu Kıran’ın kaleminden tarihimizden bir kadın kahramanı, Süyün Bike’yi yad ettik. Ülkü Davutoğlu, sosyal psikolojinin deneylerini aktarırken kendimizi sorgulamaya iten sarsıcılıkta bir yazı ile Sence’deki yerini aldı. Yunus Şevki Kibar, 19 Nisan günü kaybettiğimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun unutulmazlığını dile getirdi. Ruhu şad olsun. Pehlivan Uzun Türkçemizin hayatımız olduğunun altını çizdi. İçimizden biri bölümümüzde Hasan Işık ve Fehmi Tercan gülümsüyorlar. Efkan Çalış, unutulmuş bir silah talimi olan Matrak sporunu tanıttı. İlhan Dülger, kalkınma yönetiminde planı ve ülkemizdeki planlamanın seyrini özetledi. Mustafa Atalık’a “Neden geleneksel çocuk oyunları” diye sorduk ve cevaplarını sizinle paylaştık. Ercan Han memurun iş güvencesi sorununu ele aldı. Partilerin seçim beyannamelerinde memur için hangi önerilere yer verdiğinin Bunun karşılaştırmasını yaptık. Dilek Kapdağ da sıcak yaz günleri için buz gibi limonata hazırladı. Mutlu bir yaz dönemi dileklerimizle… İÇİNDEKİLER Türk Büro-Sen Adına Sahibi Fahrettin YOKUŞ Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Nejla ÖKSÜZ 4 Editör Yasemin GÜNGÖR Yayın Kurulu Dr. Süleyman GÜNGÖR Yunus Şevki KİBAR Mustafa YİĞİT Ahmet AZİZOĞLU Ülkü DAVUTOĞLU Ali KARADENİZ Banu KIRAN Ramazan DURMUŞ Kapak Fotoğraf Ali Rıza ÖZER Yönetim Yeri Talatpaşa Bulvarı No:160 06590 Cebeci / ANKARA Tel: 0.312 424 22 11 Yapım Alban Tanıtım Ltd. Şti Tunalı Hilmi Cad. Büklüm Sk. No 45/3 Kavaklıdere/ANKARA Tel: 0.312 430 13 15 www.albantanitim.com.tr Baskı Ozyurt Matbaacılık Ltd. Şti. Süzgün Sokak No:8 İskitler/ANKARA Basım Tarihi Haziran 2015 Yayın Türü Yerel Süreli Yayın (Üç ayda bir yayımlanır.) Yazıların tüm sorumluluğu yazarlara aittir. ISSN: 2147-7329 Bu dergi Türk Büro-Sen tarafından ücretsiz dağıtılmaktadır. 4 “Bir yer büyükşehir belediyesi olacaksa orası gerçekten büyükşehir olmalıdır” 10 “GENCE” 14 Aşka Dair... 16 Bizimkisi Araf’a Yakın Bir Meslek “Mezarlık” Fotoğraf Editörü S. Bahar ALBAN Kapak Alıntı Kübra ÖPÖZ Hocaların Hocası Prof. Dr. Ruşen Keleş ile Kent ve Kentleşme “Gence” adının kökeni ve anlamı hakkında literatürde farklı görüşler mevcuttur. Aşk yolunda bedenle yürünmez. Bu yol öyle bir yoldur ki, bu kapı, öylesine dar bir kapıdır ki geçmek için küllerinden kurtulmayan, lezzetine erişemez... “Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...” 18 10 14 Memurun İş Güvencesi, Devletin Teminatıdır Memurların iş güvencelerinin ellerinden alınması demek, o devletin hâkim olduğu topraklardaki temsil kabiliyetini kaybetmesi ve kamu hizmetlerini özel sektöre, dolayısıyla küresel sermayeye devretmesi anlamına gelmektedir. 16 20 Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit KÖSE ile... 20 24 Şehit ailelerinin kanayan yaralarına tuz basıldı... 24 İstanbul’un Fethİ 28 OMBUDSMANLIK 34 Sarsıcı Sosyal Psikoloji Deneyleri 38 Oktay Sinanoğlu 50 “MATRAK” Dünya Matrak Derneği Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan.... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!.. 28 Bireylerin doğrudan yönetime iştirak etmesi, bireyler ve kamu idareleri arasındaki sorunların kısa sürede çözümlenmesi veya çözümlenmesine katkı sağlanması amacıyla... 34 Son yazımı “Gelecek yazılarda, bu yazıda çok az da olsa değindiğim sosyal psikoloji konuları ile görüşmek üzere...” diyerek tamamlamıştım. Ve işte geldi görüşme zamanı... Her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı “danışman”lar hakimiyet ve güdümünden kurtarılmalı. Matrak oyunu Türk kılıcı, Yatağan kılıcı ve Osmanlı kılıçlarının eğitim ve teknik yapılarını içeren Eskrim ve diğer kılıç sporlarında yüzyıllar önce gelişimin tamamlayarak Osmanlı’da yapılmış bir askeri spor talimdir. 56 Kalkınmanın Yönetiminde Plan 62 Siyasi Partiler 2015 Seçim Beyannamelerinde “MEMURA” Neler Vaat Ettiler? Her ülkenin kalkınmasını dayandıracağı güçlü bir veya birkaç kaynağı olmalıdır. Türkiye’nin stratejik kaynağı ise insangücü! Üç büyük partinin seçim beyannamelerinde çalışma hayatı ile ilgili sundukları vaatlerin bir kıyaslamasını ortaya koymaya çalıştık ki sonrasında takipçisi olalım. 50 38 M ATRA K DÜNYA MATRAK DERNEĞİ 56 SENCE Hocaların Hocası Prof. Dr. Ruşen Keleş ile Kent ve Kentleşme Büyükşehir belediye kanunu hakkında neler söyleyebilirsiniz? Şimdi bu büyükşehir konusu ilk defa gündeme 1980’den 12 Eylül müdahalesinden sonra geldi biliyorsunuz. Ama ihtiyaç daha önceden de hissediliyordu. 1970’lerden beri özellikle İstanbul ve İstanbul’un çevresindeki belediyelerin imar ve planlama bakımından problem yarattıkları açıkça görülüyordu. Çok başlılık imar hizmetlerini geniş ölçüde aksatıyordu. Bir çözüm aramaya çalıştılar. Büyükşehir modeli daha gündemde olmadığı zamanda; “mademki mahalli idareler kendilerine kanunun vermiş olduğu görevleri daha iyi yerine getirebilmek için hizmet birliği kurabiliyorlar, birlik kurarak bu işi yürütsünler” dendi. Fakat tabi birlik kurmak, ilgili mahalli idare meclisinin belediye meclisinin kararına bağlı, onun inisiyatifinde olduğu için, bir mecburiyet söz konusu olmadığından, birliğe bazı belediyeler girmekten çekindikleri takdirde imar ve planlama hizmeti açısından bütünlük gene sağlanamaz. Dolayısıyla onları mecbur edecek bir sisteme ihtiyaç vardı. Bu tartışmalar 12 Eylüle kadar geldi. Gerçi bu süreçte bazı birlikler kuruldu. Bu birlikelre bazı belediyeler katıldı bazıalrı da dışta kaldı. 12 Eylülde bildiğiniz gibi anayasaya “büyük yerleşim yerleri için özel yönetim modelleri geliştirilir” diye hüküm konulunca, hemen arkasından 1984’te önce kanun hükmündeki kararname ile sonra da 3030 sayılı Kanunla düzenlemeyi yaptılar. Röportaj: Yasemin GÜNGÖR - Yunus Şevki KİBAR 4 www.sencedergisi.com Kamu hizmetlerinde birlik ve bütünlük. Bunların başında herhalde ulaşım gelir, imar ve planlama gelir belki çevre hizmetleri diyebileceğimiz hizmetler, konut ve gecekondu gibi konular gelir. Çünkü başka ülkelerde de bunlar yaşandı. Nevyork’ta, Şangay’da, Tokyo’da, Berlin’de, Roma’da benzer yöntemler izlendi. Bu; irili ufaklı yerleşim yerlerini tüzel kişiliği olan mahalli idareleri, bir araya birleştirmek ve bütünlük sağlamaktır. Bu birleştirme iradi de olabilir mecburi de olabilir. İradi olmasının demin söylediğim İstanbul örneğinde olduğu gibi eksiklikleri sakıncaları olabilir. Nitekim bütünlüğü sağlayabilsinler diye Fransa’da Paris’te dahil olmak üzere 6 büyük yerde büyükşehir yönetimini, kanun çıkararak kurmuşlardır. Lehinde söylenebilecek şey kamu hizmetlerinde birlik, bütünlük, verimlilik vs. Aleyhinde söylenebilecek bir şey yok bence. 6360 sayılı Kanun hakkında bazı açılardan belki eleştiriler yapılabilir. Benim öteden beri söylemeye çalıştığım şey şu. Bir yer büyükşehir belediyesi olacaksa orası gerçekten büyükşehir olmalıdır. Bunu derken kafamda Tekirdağ var mesela. Yahut Mardin var, yahut ne bileyim buna benzer gene küçük yerlerden bir tanesi Manisa var. Manisa İzmir’in mahallesi durumuna gelmiştir neredeyse. Belki onu İzmir ile bütün- leştirmek daha makul olabilir. O halde büyükşehirlerdeki düzenlemeye bir ihtiyaç vardır. vergi veya belediye gelirleri sisteminde radikal bir değişiklik yapmaktır. Bunu böyle düşündüğümü söyledim. 1984’te üç büyükşehirde Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de bu sistem oluşturulduğu zaman, orada kalınmalıydı diye düşünürüm ben. Daha sonra biliyorsunuz Eskişehir, Konya, Gaziantep vs eklendi bunlara. Hatta bir de baktınız Erzurum’da eklendi. Erzurum’un büyükşehir olmakla hiçbir ilgisi yoktur. 6360’taki olay budur. Şimdi büyükşehir sayısı 30’a çıkarıldı. Ben bir öğrencimden duydum. Ordu’nun büyükşehir haline gelebilmesi için 750 bin sınırını geçsin diye sağdan soldan nüfus getirilmiş. Bu 21 yüzyılda Türkiye’de olmaması gereken bir şey. Hiçbir yerde olmaması gereken bir şey. Ben Trabzon’luyum. Bu konularda Trabzon’da yapılan birçok toplantılarda “biz de olalım, savunalım, bildiriler yayınlayalım” böyle istekler dile getirildi. “Sakın” dedim. “Trabzon büyükşehir değil ki” Neden? “Bir yer büyükşehir belediyesi olacaksa orası gerçekten büyükşehir olmalıdır” Biliyorsunuz; büyükşehir belediyesi olan bir yere kaynak sıkıntısı olduğu için otomatik olarak devlet bütçe vergi gelirlerinden toplanan hasılatın belli bir miktarı aktarılıyor. O günde öyleydi bugünde böyle. Kendi sınırları içinde toplanan vergi hasılatından pay almak, biz de büyükşehir belediyesi olursak bundan bazı eksikliklerimizi tamamlarız diye birçok belediye sıraya girmiştir. Haksız da değildirler. Ancak bu ihtiyacı karşılamak için çözüm, büyükşehir olmak değil, Röportaj O günlerden itibaren bu konunun üzerinde çok konuşuldu. Lehinde ve aleyhinde neler söylenebilir? Tabi lehinde söylenebilecek bir numaralı fikir birlik ve bütünlük. Geçmişte de bazı yerlerin belediye yapılması için 2000 nüfus 5000 nüfus toplayıp getirmişlerdir. Bu hakların kötüye kullanılmasıdır. Bunlara yer vermemek lazım. İşte bir bakanlık görevinde bulunan kimsenin seçim bölgesi büyükşehir olsun diye bu tür yollara başvurması herhangi bir şekilde tasvip edilmez diye düşünürüm. Bu açılardan baktığınızda objektif kriterler aramak lazım. Objektif kriter kamu hizmetinin gerekleridir. Verimlilik, etkinlik ve söylediğim gibi tekrar ediyorum; imar, konut, gecekondu, ulaşım gibi çevre, ekoloji temel hizmetler açısından en uygun olan tercih yapılmalıdır. 30 büyükşehre baktığımız zaman, bir psikolojik faktör de var. Ben belediye başkanı olsam kartvizitimde büyükşehir belediye başkanı yazılması beni mutlu eder. Bu türlü şeylerde var. Bir de şu var. Onu uygun görmem. Bizim dilimizde “Bir taşla birden fazla kuş vurmak” diye bir deyim vardır. Acaba bu düzenlemenin ardında dar anlamdaki politik mülahazalar etkili olmuş mudur? Olmuştur diyenlerde var, olmamıştır diyenler de var. Hatta bazı öğrenci ödevlerinde mesela köylerle kentlerinin paçal edilme- SENCE 2015 Sayı 8 5 SENCE sinden birleştirilmesinden doğan dar anlamdaki ve kısa vadedeki siyasi sonuçları analiz eden çalışmalar yapıldı. Ödemiş’te başka yerlerde daha birkaç yerde Hatay’da vs. bundan iyi sonuç alındığını gösteren örneklere bakarak gençler dediler ki; “efendim burada siyasi amaçlar da saklıydı”. Bana sorarsanız yüzde yüz tümden dar anlamdaki siyasi amaçlar rol oynamış değildir. Ama birkaç amaç arasında bunun da rolünün olduğu gözden kaçmıyor. İşte kırsal alanlardan gelecek olan oyları kentlerden geleceklere katarsanız, paçal ederseniz başarı derecesi ihtimali yükselir. Asıl sakınca diyebilinecek şey tarım ve kırsal alanlarla ilgili konudur. Biliyorsunuz düzenlemeden önce Türkiye’nin nüfusunun %75’inden fazlası şehirlerde yaşıyordu. Bir akşamda Türkiye’nin kentli nüfusu %85’e yükseldi, belki daha fazla. Niye? Çünkü köy tüzel kişilikleri kaldırıldı. Kanunun çıkmasıyla 15-16 binden fazla köyün tüzel kişiliği kaldırılınca onlar kent oldu ve orada yaşan insanlarda kendileri bile farkına varmadan köylü iken kentli oluverdiler. Böyle bir şey olamaz. Köy bir sosyolojik vakadır, bir olgudur. Kanunla “köy kent olmuştur“ demek, onu kent haline getirmez. Çünkü kentin tanımının belli objektif unsurları vardır. 6 hiye’ye kadar uzayan yerlerde Muğla belediyesinin eskiden il özel idarelerinin yaptıkları bir takım devlet hizmetlerini üstlenip başarıyla yerine getirip getirmeyeceği, bundan tarımın zararlı mı çıkacağı faydalı mı çıkacağı konusunda şüpheler var. Bu şüpheleri ben büyük ölçüde haklı buluyorum ve tarım sektörünün bu düzenlemeden kısa dönemde zarar görebileceğini paylaşıyorum. Ama şuna da inanıyorum ki il sınırlarıyla belediye sınırlarının örtüştürülmesinin bu açılardan doğuracağı sakıncalar daha somut bir şekilde anlaşıldıkça çok yakın bir gelecekte hükümetler hangi hükümet olursa olsun bu kanunu yeniden ele alıp gözden geçirecektir. Bu ihtiyaç birkaç yıl içinde hissedilecektir, diye düşünüyorum. Şekli gibi görünse de esası ilgilendiren bir nokta var. O da acaba düzenleme yapılırken yerel yönetimlere hiç danışılmamalımıydı? Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının 4 üncü maddenin bir fıkrası “Mahalli idareleri ilgilendiren her konuda bu konular planlanırken ve karara bağlanırken yerel yönetimlere uygun zamanlarda ve yöntemlerde danışılır” diyor. Gerçi buna Türkiye çekince koymuş ve kendisi açısından bağlı hale getirmekten kaçınmış. Ama bu biçimsel tanımla ilgili mülahazalar bir tarafa bırakılacak olursa tarım kesimi acaba bundan fayda mı görecek zarar mı görecek? Bu konu geniş çaplı tartışılıyor. Bence en önemli boyutlarından bir tanesi budur. Gene aynı Yerel Yönetimler Özerklik Şartının 5 inci maddesi “her türlü sınır değişikliği yapılacağı zaman merkezi idare tarafından mahalli idareler üzerinde yerel yönetimlere danışılır” diyor. Halk oylaması yapılarak referandum yapılarak. Ama bu yapılmadı. Acaba belediyeler demin söylediğim gibi Manisa, Tekirdağ gibi olanlar değil de Antalya, Mersin gibi Datça’dan Fet- Maalesef Anayasa Mahkemesine yapılan başvuruda da Anayasa Mahkemesi böyle bir itirazı dikkate alma ihtiyacı- www.sencedergisi.com nı duymamıştır. Bu nokta da kanımca önemlidir. Madem ki demokratikleşmekte olan bir Türkiye’de katılım, halk, kamuoyu önemli bir faktörse bunun gereği yerine getirilse daha iyi olurdu. Müsaade ederseniz bir teknik konu daha var. Son olarak onu da söyleyeyim. Daha kanun kabul edilmeden Hilton’da bir toplantı oldu. Nihat ZEYBEKÇİ orada konuştu. Onu dinledim. Daha sonra kanunun gerekçesinde de gördüm. Diyor ki “biz belediye sınırlarını il sınırlarına kadar genişletmek suretiyle ölçek ekonomilerinden yararlanmak istedik. En önemli şey budur”. Nedir ölçek ekonomisi? Bir fabrikanın çapını büyülttüğünüz zaman verimlilik de artar. Marjinal verimliliğini artırmış olursunuz. Yani 100 kişi çalışan fabrika ile 10 bin kişi çalışan bir fabrikanın ölçeğin büyümesinden kaynaklanan sağladığı bir takım avantajları vardır. Bu bir işletmecilik terimidir, ekonomi terimidir. Ancak kamu yönetiminde, büyükşehirlerin yönetiminde bunu gündeme getirdiğiniz zaman biraz durup düşünmek gerekir. Nereye kadar büyümek? Büyümenin de bir sınırının olduğunu o işletme teorileride kabul ediyor. Bir yere kadar kişi başına maliyetlerde azalış, kazançlarda ve tasarruflarda artış görünüyor. Bu ikisinin arasındaki farkın en büyük olduğu yere kadar büyüyor fakat şehir veya işletme, fabrika belli bir cesametin üstüne geçtiği zaman bu sefer azalmalar başlıyor. Bunun ölçüsünü iyi görmeden, iyi araştırmalar yapmadan önce kanunu çıkarmak kanımca doğru değildir. Bu konuya iyi bakmak gerekir. Araştırılmadan sadece söylem düzeyinde bir gerekçe gibi görülmektedir. Kentleştik mi kentlileştik mi dediniz. Kentleşmeyi demografik anlamda nüfusun köyden kalkıp kente gelmesi yahut şehirdeki nüfus artışının köydekinden daha fazla olması sonucunda toplam olarak ülkede köy nüfusu ile kent nüfusu arasındaki dengenin kent lehine değişmesidir. O anlamda evet epey kentleştik. Şimdi son düzenlemeden sonra kentleşme oranı %85-90’a yaklaştı. Başka ülkelerde bile bu kadar yüksek kentleşme oranı yok. Demografik anlamda bu böyle. Ulaşım imkanlarının da sağladığı bir takım sonuçlarla fiziki olarak da köy kent birbirine yaklaşıyor. Fakat bir de davranışlara bunun yansıyıp yansımadığına bakmak lazım. Biz hala kentlerde yaşıyor ve adı kentli de olsa insanlarımız köylü. Yani bizim kentleşmemiz köylülüğü köyden kente taşıyan bir süreç olarak değerlendirilirse isabetli bir değerlendirme yapılmış olur. Bunu bütün davranışlarda görüyoruz. Sokaktaki adamın davranışında da var, milletvekilinde de var, belediye meclis üyesinde de var, bakanlar kurulu üyesinde de var. Kentlileşmemiş bir toplum olmanın özelliklerinin söylediğim gibi bütün bu kategorilerde çok açık bir şekilde görüyorsunuz. Tabi bu hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesine saygı açısından tutunuz da günlük davranışlara kadar değişen bir takım insan tavırlarında açık bir şekilde görülmektedir. Her katego- rideki insanlarda üniversite hocaları da dahil olmak üzere. Tabi bu işin davranış boyutuydu. Bir de ekonomik ve sosyal boyutu var. Ekonomik boyutu diyelim. Acaba kentleşme Türkiye’de sağlıklı bir ekonomik gelişmeye yol açıyor mu? Yoksa ekonomik kaynaklar üzerinde bir yük oluşturan özelliğe mi sahiptir? Bu açıdan baktığımız zaman da kentleşmeye dengesiz diyoruz. Çünkü şehirlere gelenler sanayide imalat sanayinde değil de daha çok hizmet dallarında lokantalarda, kahvehanelerde, otellerde, kapıcılık, odacılık vs gibi devlet hizmetlerinde çalışıyor. Bir memuriyet sınavı açıldığında binlerce insan kapılarda kuyruğa giriyor. Bu hizmet sektörüne olan talebin bir ifadesidir. Demek ki ona ihtiyaç var. Ama sanayi sektörünün milli gelire katkısına ve sanayi sektöründe çalışan faal nüfusa ilişkin rakamlara baktığımızda imalat sanayinde %25’i geçmiyor. Halbuki hizmetler %50’yi geçmiştir. Tarım giderek azalıyor. O doğal. O konuda bir itiraz yok. Bu faal nüfusun sektörler arasındaki dağılımında ve çeşitli sektörlerin milli gelire katkılarındaki bir dengesizlik olarak görülmektedir. Bir başka dengesizlik kentleşmenin özelliği olarak bölgeler arasında görülen dengesizliktir. Nüfus her ne kadar doğuda güneydoğuda Urfa gibi, Gaziantep, Kayseri, Malatya, Sivas gibi, bir takım büyükşehirlere kayıyorsa da hala İstanbul’un, İzmir’in, Eskişehir’in bulunduğu batıyla doğu ve güneydoğu arasında derin iktisadi farklar olduğunu açık bir şekilde görüyoruz. İhmal edilemeyecek bir dengesizlik de budur. Bir başka dengesizlik de şehirlerin özellikle büyükşehirlerin iç bünyelerindeki dengesizlik. Bir tarafta işte 3040 katlı apartmanlar, zengin insanlar, kuleler, bunun yanında gecekondular. Gerçi gecekonduları kentsel dönüşümle tavsiyeye tabi tutmaya çalışıyoruz ama fakirliği ortadan kaldırmış olmuyoruz. Fakirliği ortadan kaldırmadıkça adı gecekondu olmasa da o bir şekilde varlığını devam ettiren bir olgu olarak kalıyor. Bunlar sorduğunuz soruya cevap olarak kentleşmenin nitelikleri ile ilgili verebileceğim birkaç örnek. Röportaj Kentleştik mi, kentlileştik mi? Kentleşme ile beraber yaşanan önemli sosyolojik sorunlar nelerdir? Kentsel dönüşüme nasıl bakmalıyız? Evet Kentsel dönüşüm çok önemli bir olay. Bir yönü, ekonominin itici gücü haline inşaat ve emlak sektörünün getirilmesidir. Kentsel dönüşüm bununla aşağı yukarı özdeşleşmiştir. Biz kentsel dönüşüm deyince, 2000’li yıllardan önce gecekondu bölgelerinin ıslahı, tasviyesi, gecekondu yapımının önlenmesi ama esas itibariyle gecekondu ıslahı şeklinde anlıyorduk. Bir başka kentsel dönüşüm kavramı tarihi eserlerin çevresindeki şeylerin ayıklanması ve eserlerin her taraftan görülüp takdir edilebilecek şekle sokulması ve iktisadi bakımdan şehirlerin iktisadi ömürlerini tamamlamış kesimlerinin canlandırılması bunlar akla gelirdi. Şimdi bunlara yeni bir tanesi eklendi. Haksız değildir bu. Çünkü Türkiye’nin topraklarının %95’inden fazlası afet riskine maruz. Böyle olunca afet riski taşıyan yerlerdeki yapıları yıkıp, afete dayanıklı hale getirmek çok mantıklı SENCE 2015 Sayı 8 7 SENCE bir şeydir. Buna kimse hayır diyemez. Neye hayır denilebilir? Kentsel dönüşümün başka boyutlarını tamamen bırakıp sadece afet konusunu kentsel dönüşüm haline getirmek, görebildiğimiz kadarıyla 6306 sayılı kanun böyle bir kanundur. Güzel. Ama, acaba inşaat, emlak vetaşınmaz sektörünü ekonominin itici gücü haline getirmek faydalı mıdır? Yeterli midir? Bu çok önemlidir. Çünkü bildiğiniz gibi 200’den fazla başka sektörü de sürükleyici etkileri var. Dolayısıyla inşaata yapılan yatırım o sektörlerde de canlanma sağlayacağı için bu faydalı bir şeydir. Her şey de olduğu gibi bunun da ölçüsünün kaçırılmaması lazım. Bunu yaparken sanayi gelişmeyi sanayi yatırımını ihmal edersek iktisatçıların söylediğine göre balon bir yerde patlar. Bir bu yönü var. İkinci yönünü şöyle söyleyeyim. Bizde kentsel dönüşüm konusunda yetkiler çok dağınık. TOKİ yetkilidir, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilidir, belediyeler yetkilidir vs. Yetki karmaşası denilen şey kamu yönetiminde önemli bir olaydır. Nasıl giderilir? Ancak koordinasyon sağlanarak giderilir. Acaba kentsel dönüşüm projelerinde bu koordinasyon sağlanabiliyor mu? Nasıl Sağlanacaktır? Kentsel dönüşüm projelerinin şehrin imar planı içerisinde yerinin açık bir şeklide belirlenmesi onunla bütünleştirilmesi lazım. Bu, yok. Şimdiye kadar ister Çevre ve Şehircili Bakanlığı olsun ister TOKİ olsun başına buyruk bir şekilde merkezden bu işleri yürüttüler. Benim görebildiğim kada- 8 www.sencedergisi.com Kimse doğayı mahvetmek yetkisine sahip değildir. Çünkü doğal değerler üzerindeki haklar, hem bugün yaşayan insanların hem yarın, henüz doğmamış insanların. rıyla belediyeler kısmen içindedirler. Böyle olduğu içindir ki şehrin kimliği ile bağdaşmayan bir takım projeler ortaya çıkmıştır, şehri mahvetmiştir. Çünkü imar planı içerisinde yapı yüksekliklerinin düzeni, kat nizamları, yoğunluk nizamları ve ekolojik mülahazalar vardır. Bunlara uyulması gerekir. Bunlara birçok projede dikkat edilmediğini görüyoruz. Derslerime belediyelerden gelen öğrencilerim var. Onlara sordum. Dedim ki: “Hiç havaalanından gece Ankara’ya geldiniz mi? Gelenler var mı?” “Var” dediler. “Bu rengârenk bir takım sular renkli sular akıyor gördünüz mü? Takdir ediyor musunuz bunları? Dünyanın hiçbir tarafında böyle çirkinlik görülmemiştir.” Hâlbuki Ankara Belediyesinin Estetik Daire Başkanlığı var. Orada çalışanlardan da var öğrencilerimiz. Dediler ki: “Bu TOKİ’nin işi, bizim işimiz değil.” Bu en azından bir koordinasyon yokluğunu gösteriyor. Yanlış bir iş olduğunu kabul ediyorlar ama yanlışı belediyenin değil TOKİ’nin yapmış olduğunu söylüyorlar. Bizim Trabzon’da yemyeşil tepelerde TOKİ 30-40 katlı binalar yaptı. Çok yanlış. Kimse doğayı mahvetmek yetkisine sahip değil. Çünkü doğal değerler üzerindeki haklar, hem bugün yaşayan insanların hem yarın henüz doğmamış insanların. Bu açılardan eleştirilebilir. Şehir planları ile bütünlüğün sağlanmaması, koordinasyon eksikliği, estetik mülahazalar, bir de demin söylediğim gibi kentsel dönüşüm; sadece fiziki anlamda yapıyı gecekondu olmaktan çıkarıp 30 katlı apartman haline getirmek değil orada yaşayan insanların içinde bulunduğu iktisadi şartları düzeltmektir. Yani istihdamla gelişmeyle bağlantısı kurulmayan kentsel dönüşüm, yanlış demesem bile, eksiktir. Bu renkli binalardan bahsettim. Işıklandırma. Bu konuda olumlu bir gelişme, TOKİ’nin aylık dergileri var. Onlarda dikkatimi çekti. TOKİ şimdiye kadar ki uygulamalardan vazgeçecek ve şehirlerin kimliklerini mimari özelliklerini dikkate alarak projelerini oluşturacak. İkinci olarak da TOKİ dergisi “Işık kirlenmesi” diye bir yazı yazdı. Bu yazıda ışıklandırma iki açıdan sakıncalı diyor: Bir enerji tasarrufu mülahazalarına tamamen ters bir şey. Enerji israfıdır bu diyor. İkincisi de yine orada zikrediliyor. Işık kirlenmesi kanser vakalarına yol açar bu da kanserdeki artış için sebeptir, diyor. Çok hoşuma gitti. Yani TOKİ’nin dergisi şimdiye kadar yapılanlara hep alkışlayıcı bir tavır takınırken, tabi ki doğru şeyler alkışlanabilir alkışlanmalıdır ama bir resmi dairenin eleştirel TOKİ kuruluş amacının dışında mı işler yapıyor? Ona kesin olarak şimdi “evet” diyebilirim. Neden? TOKİ adı üstünde toplu konut idaresi. Hem konut yapacak hem toplu konut yapacak ama okul, cami, sınır karakolu, AVM bunlarla TOKİ’nin işi yok. Projeler içerisinde bu türlü hizmetlere yer ayrılması gündeme gelebilir. Ama başlı başına bu işler TOKİ’nin bir amacı değil. Bir de TOKİ dar gelirli ve orta gelirliye konut yapmak durumundadır. Halbuki hasılat paylaşımı adını verdiği sistem, zengine de ev yapıp ondan alacağı parayla orta gelirliye destek olmak. Bu aslında iktisatçıların terimleri ile kaynakların ne zaman hangi amaçla kullanılacağı konusunda koymuş oldukları kurallarla bağdaşmıyor. Yani zengin için ev yaparım, ondan kazanacağım parayla fakirin ihtiyacını düşünürüm şeklindeki bir mantık doğru olamaz. Onu da belirtmek istiyorum. Bir de en yanlış gördüğüm şey Türkiye’nin uluslararası ilişkileri çok önemlidir. Tabiî ki getirisi olacaksa iktisadi ve siyasi bakımdan dünyanın en ücra köşesine kadar gidebilir. TOKİ’nin Myanmar’da, Somali’de iş yapmak hiçbir görevi değil bence. Kesinlikle çekilmesi gereken iş budur. Onu TİKA yapsın, başka yerler yapsın, o amaçla kurulmuş örgütler yapsın. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2011’den sonra yeni KHK’lerle görev alanı belirlendikten sonra zannediyorum kentsel dönüşüm noktasındaki işler TOKİ’den biraz Bakanlığa kaydı. 2000’li yıllardan beri merkezileşmenin karşısında yerelleşelim, bölgeselleşelim deniliyor. Oysa hükümetin bütün söylemlerine rağmen kentsel dönüşümde tam bir merkeziyetçilik var. Belediyeler merkezden yönetiliyorlar. Bu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının koyduğu kurallara aykırı. Bu hizmetler neticede yerel nitelikteki kamu hizmetidir. Bunu belediyeler, halka en yakın olan kademeler hangisi ise onlar yapar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Görevleri arasında her boyutta her ölçekte imar ve uygulama planlarını, parselasyon planlarını yapmak ve yaptırmak gibi çok geniş bir görev var. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapısı için neler dersiniz? Bir bakanlığın bünyesinde hem çevre hem şehircilik olmalı mı olmamalı mı tartışılabilir. Bazı ülkelerde yerel yönetimlerle çevreyi birleştiren var. Biliyorsunuz bizim İmar Kanunumuz 1985 tarihli. Orada imar planları ile ilgili 8 inci madde “imar planlarını belediye meclisleri yapar, tartıştırır ve onaylar” diyor. 9 uncu madde de bunların istisnaları var. Öyle durumlar olabilir ki imar planlarını belediye değil de devlet yani imar bakanlığı, çevre ve şehircilik bakanlığı yapar. Bunlar nedir, sıralamış. Diyor ki: “Afet bölgelerinde olan belediyelerin imar planları, gecekondu uygulama proje- leri olan, toplu konut projeleri olan, içinden kenarından karayolu, demiryolu geçen belediyeler, havaalanlarına ve limanlara sahip olan belediyeler, birden çok belediyeyi içine alan büyükşehir bölgeleri” Bu istisnai durumlarda belediye değil de bunların imar planlarını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yapabileceğine dair zaten imar kanunumuzda hüküm var. Röportaj bir tavır takınması bana taktire değer görünmüştür. Ama şimdi 645 sayılı KHK’nin genişletilen şekli ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu saydıklarımızdan çok daha fazla geniş yetkilere sahip olmuştur. Adeta İmar Kanunumuzun 9 uncu maddesinin istisnalarını genişletmiştir. Bu hukukta zımni tadil dediğimiz şeydir. Bir, yeni çıkan kanun açıkça kanunu değiştirdim der. Bir de söylemeden onun başka bir şekilde düzenlenmesi suretiyle onu tadil etmiş olur. Burada böyle bir durum görüyorum ben. Yani sessiz sedasız Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imara ve planlamaya ilişkin yetkileri hemen hemen sınırsız artırılmıştır. Parklarla ilgili olarak süreçte görev alan, taraf olan bileşenler birden fazla. Bu sadece belediye meclisinin, belediye başkanının bilincinin bu konularda artması ile olacak bir şey değil. Onu seçenlerdeki bilincin, halkın oradan yararlanacak olanların da yeşile parka, verdiği değerlerle ilgili bilinçlenmesi lazım. Ağaç kesmeye ya da bir parkı ortadan kaldırmaya kalkılırsa insanlar sokağa dökülür. Sivil itaatsizlik eylemlerine girişir. Londra’da, Paris’te başka yerlerde bunlar böyledir. Bizde o konulara değer verecek bilincin oluşması zaman alacaktır. SENCE 2015 Sayı 8 9 SENCE GENCE Elnur Mustafa ⎟ Gence Şehrinin Sembolü Şehrin sembolü olan güneş, ay ve sekiz köşeli yıldız; yabancı işgalcilere karşı çalımla savaşmış ve 1804 yılında bu mücadelede ölen Gence hükümdarı Cavad Han’ın bayrağındaki amblemin yansımasıdır. Amblemdeki güneş - sonsuz yaşam sembolü; Ay - ebedi ışık sembolü (beyaz ışık olduğuna göre daha fazla özgürlük sembolü olarak kullanılır); Sekiz köşeli yıldız (güneşin sembolü); Ay üzerinde meşe yaprağı - ihtişam, uzun yaşam ve bilgelik sembolüdür; Fonun yeşil olması, İslam’ın sembolüdür. 10 www.sencedergisi.com “Gence” adının kökeni ve anlamı hakkında literatürde farklı görüşler mevcuttur. Gencenin tarihi ve etnografisi hakkında geniş araştırmalar yapmış genç âlim, tarih doktoru Ferruh Ahmedov “Gencenin Tarih Hafızası” eserinde eski şehrin adının Türk kökenli olduğunu esaslandırmıştır. E ski çağlarda şehir Gence şeklinde değil, Ganca (veya Kançe) olarak adlandırılmıştır. Bu kelimenin ilk bileşeni «kan», «kaan», «kağan», «Han»; hâkim, komutan, başkan demektir. Sözün ikinci kısmı olan -ca (-ce, -ça, -çe) yaygın kullanımda mekân, yer, yurt bildirir. “Gence», «qanca», «Kance» sözleri «han yeri», «Han mekânı», «Han yurdu», «Han, hakanın oturduğu yer» anlamına geldiği sonucunu verir. İlginçtir ki, yirminci yüzyılın başlarına kadar «Qanja» ve «Han yurt» isimleri yerel halkın dilinde Gence’nin güney kısmındaki dağlık yerlerde korunmuştur. Güney Azerbaycan’da da «Gence» adlı eski merkez vardır. Hatta Tebriz’e de bazen “Gence» diyorlardı. Bu, «Gence» ifadesinin başkent anlamı taşıdığını teyit etmektedir. Tarihi kaynaklarda Gence’nin Büyük İskender devrinde yani milattan önce IV yüzyılda mevcut olduğu hakkında bilgiler verirler. Herodot’un verdiği bilgiye göre, “Kirus Arazı geçip, Kür nehrine ulaşıyor. Burada dar bir dereye sokuluyor (Gencebasarın Dar dere köyü). Melike Tomris kendi sayılı orduları ile ustalıkla Kirus’un ordusunu tuzağa düşürüp imha ediyor, Kirus’u katleder ». Kür nehrinin eski yatağının modern Gence yakınından akması ve depremler sonucunda yatağının değişmesi hakkında jeologların görüşlerini hatırlarsak, MÖ 530 yılında meydana gelen savaşın tam Gence Kalesi yakınlarında olması gerekiyor. Gence’nin yaşının genellikle 2700 yıl olduğu kanaati dile getirilir. Gence şehri Azerbaycanın en eski şehirlerindendir. Bugünkü yerleşimi, Bakü’den 363 km batıda Küçük Kafkas Dağları’nın kuzey eteklerinde, Kür Nehri’nin sağ kolu olan Gence Çayı boyunda ve Bakü-Tiflis de- Değer miryolu üzerinde bulunmaktadır. Gence misafirperverlik timsalidir. Bu şehir Gencebasar bölgesinin merkezi olmasının yanı sıra, manevi başkentidir. Şehir iki idari birime: Kepez ve Nizami bölgelerine bölünmüştür. Aynı adlı iki belediyesi mevcuttur. Nüfus ve ekonomik kaynaklar açısından Azerbaycan’ın ikinci büyük şehridir. Gence, topraklarımızın bütünlüğü uğrunda Karabağ’da 500 kişi şehit vermiş ve 8 kişi Milli Kahraman adına layık görülmüştür. Cumhuriyet’in Gence Dönemi XIX yüzyılın sonu, yirminci yüzyılın başlarında Azerbaycan tarihi, kültürel, sosyo-politik gelişimine göre iki ana merkeze Bakü ve Gence kentlerine sahipti. Petrol endüstrisinin gelişmesi ile daha çok kozmopolit, politeknik merkez olan Bakü’de siyaset Rus etkisinde kalırken, Azerbaycanın milli kuvvetlerinin sesi çıkamadı. Milli geleneklerin daha üstün olduğu Gence ise etnik açıdan daha tek cins ve yeterince milli aydınlara sahipti. 1905 yılında Gence’de Yusuf Bey ve Hamit Bey Yusufbeyovlar, Alekber Bey Refibeyov, Alesger Bey Hasmemmedov gibi aydınların yönetimi ile “Türk Sosyalist- Federalist Devrim Komite”si oluşturuldu. Bunlar Azerbaycan’a özerklik ve Rusya’nın federatif şekilde kurulması fikrini ortaya koyan ilk siyasi gücü oluşturdular. Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, Azerbaycan’ın siyasi liderleri faaliyet dairelerini genişleterek “Gence Milli Komitesi”ni kurdular. Böylece, 1917 yılında Çarlık yıkıldıktan sonra, Azerbaycan’da aktif iki kuvvetten birisini oluşturan Nasif Bey Yusifbeyli’nin öncülüğündeki Türk Ademi-Merkeziyyet Partisi Gence merkezinde kuruldu. Nevruz Bayramı gününde Gence’nin Şah Abbas Camii’nin avlusunda düzenlenen kalabalık mitingde partinin meramnamesi beyan edildi. Nasif Bey Yusifbeyli’nin aynı mitingdeki konuşmasında ilk kez olarak, Azerbaycan’ın özerkliği siyasi bir talep olarak ortaya konuldu. Kafkasya Müslümanlarının 1917 yılında Bakü’de toplanan kurultayında Gence liberalleri, Bakülü müsavatçıları Azerbaycan’ın milli toprak özerkliği şeklinde koyuluşu düşüncesine inandırabildiler. Böylece, Azerbaycan’ın gelecek siyasi perspektifleri konusunda tek pozisyona sahip olmaları, Gence ve Bakü liderlerinin tek siyasi organizasyonda birleşmelerine zemin yarattı. 1917 yılının Mayıs ayında yapılan Rusya Müslümanlarının kurultayı, “Türk Ademi-Merkeziyyet Partisi Müsavat” adı altında birleşik bir örgütün kurulması ile sonuçlandı. Oluşturulan partinin, her iki taraftan 4 kişi olmak üzere, 8 üyeden oluşan merkezi komitesi oluşturuldu ve ortak bildiri kabul edildi. 1917 yılının Ekim ayında partinin kurultayında kabul edilen program Ademi-Merkeziyyet ilkeleri temelinde tertip edildi. Maalesef, bazı meselelerdeki fikir ayrılıkları aşılamadı ve bu fikir çeşitliliği sonraları Azerbaycan Halk Cumhuriyyeti (AHC) döneminde de kendini göstermektedir. Azerbaycan Halk Cumhuriyeti 28 Mayıs 1918 tarihinde ilan edilmişse de, tüm Azerbaycan’da, hem de Bakü’de Bolşevik - Ermeni ortaklığı at oynatırdı. Resul-Zadenin dili ile söylersek, “... böyle bir tehlike karşısında milleti savunacak tek bir Gence kalmıştı”. 16 Hazirandan sonra Azerbaycan Halk Cumhuriyeti hükümeti tam 3 ay Gence’de faaliyet gösterdi. Yeni devletin ilk adımları işte bu kutsal şehirde atıldı. SENCE 2015 Sayı 8 11 SENCE Cumhuriyetin Gence dönemi boyunca burada halkın talebi ile ilgili yüze yakın karar ve yasa kabul etti: “İşte Gence’de, ilk kez olarak, milli bayrağımız başımızın üstünde sallanmaya başladı. İşte Gence’de Azerbaycan dili devlet dili ilan edildi. İşte Gence’de Üzeyir Bey’in önderliğinde “Azerbaycan” gazetesi yayınlandı. Gencenin ulu adı kendisine iade edildi”. İşte Gence’de devletin sosyal - ekonomik, mali temellerini oluşturmak, sınır bölgelerinde güvenlik, gümrük idarelerinin teşkili, banka işlemlerinin çözümlenmesi ve diğer yönlerde pratik adımlar atıldı. Dış politikada önemli çalışmalar yapıldı: Taşnakların Azerbaycan halkına karşı işledikleri cinayetleri araştıran Olağanüstü Soruşturma Komisyonu oluşturuldu. Komisyon kısa bir sürede 36 cilt ve 3500 sayfadan, 100’den fazla fotoğraftan oluşan tahkikat materyalleri hazırlandı ve dünya ictimayyetine erdirmek için somut çalışmalar yaptı. Eylül’de düzenlenecek Paris Barış Konferansı’nda dünyanın büyük devletlerinin bağımsız Azerbaycan’ı desteklemesi için çalışmalar yapmak üzere, bu devletlere komisyonlar gönderildi. En önemlisi… işte Gence’de Milli Ordumuzun teşkili için ilk adımlar atıldı. Azerbaycan devletini korumak, ülkemizin toprak bütünlüğünü sağlamak için gerçek çalışmalar yapıldı. Askeri bakanlık, askeri fabrika oluşturuldu. Askeri mükellefiyet hakkında karar kabul edildi. Subay kursları organize olundu. 26 Haziran 1918 yılında ise, Azerbaycan devletinin ilk nizami askeri gücü olan Müslüman korpusu esasında Azerbaycan - Türk birleşik orduları «Elahidde Azerbaycan korpusu» oluşturuldu. 15 Eylül’de ise bu birleşik ordu, Bakü üzerine hücum ederek burada hakimiyeti ele geçirmiş Sentrokaspiy diktatörlüğünü darmadağın etti ve Bakü’yü Türk düşmanı güçlerin elinden kurtardı. Gence’de oluşturulan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin idari ve yasama organları 17 Eylül 1918 tarihinde Bakü’ye taşındı ve Bakü kenti başkent ilan edildi. 1920 Gence İsyanı Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, 28 Nisan 1920 tarihinde Sovyet Rusya tarafından işgal edilince Gence şehri Azerbaycan’da Bolşevik rejimine karşı milli direniş hareketinin 12 www.sencedergisi.com merkezi oldu. 25-26 Mayısta Gence’de General Cavad Bey Şıhlinski, General Mehmet Mirza Kaçar ve Albay Cihangir Bey Kazımzade’nin başkanlığında, Bolşevik hükümete karşı Azerbaycan Milli Ordusunun isyanı başladı. İsyancılar tarafından kentteki Kızılordu’nun ve Ermeni çetelerinin hamleleri def edildi. Düşman büyük zayiat verip geri çekildi. Bunu gören Bolşevikler Gence üzerine yeni askeri kuvvetler gönderdiler. Şehir sürekli top ateşine tutuldu. İsyancılar şehri büyük çalımla savunuyor, düşman saldırılarını reşadetle def ediyorlardı. 29 Mayısta Kızılordu birlikleri Kuzey ve Kuzeybatı istikametinden şehrin ücra mahallelerine girebildiler. Sokakta, din ve vatan uğruna ölüm kalım savaşları başlandı. Fırsattan istifade eden Ermeniler de Türkleri kırıyordu. Onlar pek çok kişiyi Ozan Camiine toplayarak yandırdılar. Ermeniler üç gün şehri yağmaladılar. Güçlü direnişe rağmen 31 Mayıs akşamı şehir Kızılordu birliklerinin kontrolüne geçti. İsyanın bastırılması sırasında milli ordunun Tuğgeneral C.Şıhlinski, Tuğgeneral Mehmet Mirza Kaçar dahil 6 generali öldürüldü, 76 kişi subay ve asker Nargin adasına götürülerek kurşuna dizildi. Bazı bilgilere göre, Kızılordu tarafından 8800, Ermeni isyancılar tarafından ise 13 bin kişi öldürüldü. Bolşeviklerin 31 Mayıs katliamı sonucunda Gence kentinde nüfus yarı-yarıya azaldı. 1923 yılı verilerine göre, şehrin nüfusu sadece 38 bin idi. 1935 yılında şehrin adı Kirovabad olarak yeniden değiştirildi. Gence’ye 1989 yılında şehrin doğma adı iade edildi. Cavad (Cevat) Han Cavad Han Şahverdi Han oğlu Ziyadoğlu Kaçar (1748 - 1804) Kacarlar soyundan büyük Azerbaycan komutanı, devlet adamı, Gence Hanlığı’nın son hükümdarı. 1786 yılından itibaren Gence’yi yöneten Cavad Han, 1804 yılının Ocak ayında 3’ten 4’e geçen gece General Pavel Sisianov’un önderliğinde uzun süre şehri kuşatan Rus işgalci birlikleri ile savaşta oğulları ile birlikte şehit olmuştur. Cavad Han’ın ailesi Ziyadoğlular, dokuz Kızılbaş aşiretinden olan Kaçarların bir koludur. Cavad Han, döneminde hızlı ve karmaşık olaylar esnasında aktif siyasi faaliyetleri ile diğer Azerbaycan hanlarının önüne geçer. Gence Hanı, Azerbaycan, Dağıstan ve Gürcistan hanları ile Rus karşıtı bir koalisyon kurmaya girişir hatta buna bir nebze muvaffak olur. Gence, Karabağ, Şeki hanları, lezgi birlikleri ve Gürcü pren- Genceliler Cavad Han önderliğinde muhasaraya karşı 1 aydan fazla direnirler. Cavad Han düşmanlarının bile itiraf ettiği bir kahramanlıkla şehit olur. Nizami Gencevi Asıl adı İlyas Yusufoğlu olan Nizami Gencevi (1141-1209), Azerbaycan’ın ünlü şairi ve düşünürüdür. Sanatkar bir ailede doğmuş, Gence medreselerinde eğitim almış, ortaçağ ilimlerini mükemmel öğrenmiş, özellikle yakın Doğu halklarının sözlü ve yazılı edebiyatına yakından vakıf olmuştur. Ömrü boyunca Gence’de yaşamış, saray şairi olmak yerine helal zahmeti ile dolanmışdır. Nizami Gencevi yaratıcılığa lirik şiirlerle başlamıştır. Nizami, büyük bir divan yazmış, gazel ve kasideler ile şöhretlenmişdir. Nizami lirik sanatı ve hümanist düşünceleri ile dikkat çeker. Fakat Nizami dünya edebiyatı tarihinde, mesnevi biçiminde yazdığı “Sırlar hazinesi, Hüsrev ve Şirin, Leyli ve Mecnun, Yedi güzel, İsgendername” adlı beş poemadan (şiir) oluşan Hamse (Beşlik) yazarı olarak yer bulmuştur. Muhabbet konusunun Doğu edebiyatında yayılarak, sosyal-beşeri ideallerle, hümanist içerikle zenginleşmesinde Nizami Gencevi şiirlerinin önemli rolü olmuştur. Nizami Doğu edebiyatında ilk kez muhabbeti felsefi manada açıklama yaparak asil aşk kavramını yaratmış, onu insan özgürlüğü, vicdan özgürlüğü ve manevi evrim problemlerine bağlamıştır. Nizami edebiyatı hep hayatla ilişkilendirmeye çalışmış, kendi konularını tarihten almasına rağmen, insan onurunu terennüm etmiştir. O, halkın istek ve arzularını, halk tefekküründen aldığı akıllıca fikirleri yüksek sanat dili ile ifade etmiş, hem fikir, hem de işçilik yönünden mükemmel sanatsal eserler yaratmıştır. Doğu edebiyatı tarihinde Nizami Gencevi ilk defa kadını yüksek insani sıfatlara sahip ulvi varlık olarak tarif etmiştir. Nizami, cesareti mertliği ve güzel ahlakı ile seçilen kadın karakterlerini insani keyfiyyetlerden yoksun kişilere karşı koruyor. Nizami Gencevi emeği insanın tüm diğer canlılardan ayıran hayati talep gibi terennüm etmiştir. Nizami Gencevi aynı zamanda büyük vatanseverdi. O tüm eserlerinde tarif ettiği olayları Azerbaycanla ilişkilendirme- ye, vatanın eski güçlü günlerini terennüm etmeye çalışmıştır. Onun sanatında Azerbaycan sözlü halk edebiyatından destan, efsane, masal ve atasözlerinden bol ve ustalıkla yararlanmıştır. Değer si Alexander Rusya’ya karşı ortak mücadele etmeye yemin ederler. Fakat kritik anda Gence Hanına kimse yardım etmez ve Cavad Han Rus ordusu karşısında yalnız kalır. XVII yüzyılın sonundan Avrupa ve Rusya’da Nizami Gencevi mirasına ilgi artmış, eserleri İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Rusça, Japonca gibi dünya dillerine tercüme edilmiştir. Eserlerinin nadir yazma nüshaları Moskova, St. Petersburg, Bakü, Taşkent, Tebriz, Tahran, Kahire, İstanbul, Delhi, Londra, Paris ve diğer şehirlerin ünlü kütüphane, müze ve yazmaları arasında değerli inciler gibi saklanır. Oğlum Muhammed’e Nasihat Sen, ey on dört yaşlım, her eleme yetkin! Gözünde aksi var iki alemin! Yeddi yaşar oldun o zaman ki, sen, Açıldın gül kimi, gülende çemen. İndi ki, çatmışdır yaşın on dörde, Başın servi kimi durur göylerde. Gafletde oynama, gayret vaktidir, İndi hüner vakti, şöhret vaktidir. Ucalmak istesen, bir kemala çat, Kemala ihtiram gösterir hayat. Uşakken aslını sorsalar bir az, Ağaç meyve verse cinsi sorulmaz! Öyle ki, büyüdün, böyledir kayda, Atanın adından sana ne fayda? Sen, aslanlar kimi, geç cebhelerden Yalnız hünerinin balası ol sen! Saadet kemalla yetişir başa, Halka hürmet eyle, edeble yaşa. Başına efsane düşdüğü zaman Allah korkusunu unutma bir an. Öz adına layık işler gör ki, sen Ahirde utanma hacaletinden. Oğul, sözlerime yahşı kulak as! Ata nasihati faydasız olmaz. Nizami Gencevi SENCE 2015 Sayı 8 13 SENCE Aşka Dair… Kübra ÖPÖZ ⎟ Aşk yolunda bedenle yürünmez. Bu yol öyle bir yoldur ki, bu kapı, öylesine dar bir kapıdır ki geçmek için küllerinden kurtulmayan, lezzetine erişemez… Ey Cân; Pervane böceğinin mum alevinde sevdasını bilir misin? Mum alevi, pervane böceğinin tek yaşam kaynağıdır ve de onu öldüren tek sebebi… Pervane böceği mum alevinin ahengiyle mest olur, ona pervane olur, etrafında döner ve sema eder. Pervanenin pervaneliği buradan gelir. Alevden bir aşka pervanedir. Çok sever pervane mum alevini. Lakin her aşık gibi pervane de dayanamaz, kaptırır kendisini sevdalısının ruhuna… Alevden yapılmış bir ruha… Vücudu mumun aleviyle yanmaya başlar, ama ne fayda, pervane beden ateşini hissetmez bile. Çünkü onun ruhu mum alevini ilk gördüğü andan itibaren yanmaya başlamıştır. Dört bir yanını aşkın ateşi sarmıştır. Ve aşkın yüzyıllarca sürecek saltanatı böyle başlamıştır. Canana karşı canı ortaya koyarak… Aşka adanmış iki yürek, biri pervane böceği diğeri mum alevi… Aşık acı çekerken maşuk yanmaz mı sanırsın? Aşığa o ateşi veren, hamken pişiren, sonra da yakan maşuktan başka kimdir? 14 www.sencedergisi.com Edebiyat Sen hiç, kendini yakmadan etrafını tutuşturan bir kibrit gördün mü? Maşuğun gizemi de işte böyledir. Mum alevi pervaneyi yakıp küle çevirirken kendini de yakar eritir. İnançları uğruna bedenlerinden vazgeçerler. Pervane aşıklığını, mum alevi maşukluğunu aşk yolunda feda eder. Çünkü bilirler ki suretten kurtulmadan öze erişilmez. Aşk yolunda bedenle yürünmez. Bu yol öyle bir yoldur ki, bu kapı, öylesine dar bir kapıdır ki geçmek için küllerinden kurtulmayan, lezzetine erişemez… Ey Cân; Bir pervane ki aşk uğrunda yanmıyorsa mum alevinden, ona pervane denmez… Bir mum alevi ki yakmıyorsa aşk uğrunda pervaneyi, ona mum alevi denmez… Pervaneyi aşık, mum alevini de maşuk yapan fedakarlıktır. Aşk için maşuktan vazgeçmektir… Zira aşık, aşka nisbetle hem aşık hem de maşuktur. Bu yolda pervane gibi teslim, mum alevi gibi sadık olmak gerekir. Aşk yolunda candan geçmek kolay değildir. Ölmeden önce ölmek kolay değildir. Asi nefse hükmedip aşk ile maşuğa, Hakk’a yürümek sanıldığı gibi, insanların yanıldığı gibi hiç de kolay değildir!.. Ey Cân; Işığa alışınca karanlık daha bir karanlık geliyor insana; ışık olmayınca da karanlığa alışan göz, karanlığı hiç olmadığı kadar aydınlık sanıyor. “Duyduk duymadık demeyin, İnsan karanlığa da alışıyor!” diyor Eflatun… Ey Cân; Şimdi gönle seslenme zamanı… Sükut vaktin geldi ey gönül Ne kadar konuşursan o kadar yanılırsın. Çünkü kemik yoktur dilde, Çünkü bir Elif miktarı susmak gerekir her mecliste… Yüreğimize bu güzellikleri yazdıran dosta selam olsun… Ey Cân; Sana selam olsun… BİR DOST… SENCE 2015 Sayı 8 15 SENCE Bizimkisi Araf’a Yakın Bir Meslek Mustafa YİĞİT ⎟ Mezarlık Ç ok ilginç bir meslek sahibiydi. Kimsenin pek de aklına gelmeyen bir meslek… “Burada korkmuyor musun” diyorum Yılmaz Amca’ya… “Niye korkayım ki toprağın altındakilerden değil üstündekilerden korkacaksın” diyor… “Sadece gündüz mü buradasın” diyorum çok sakin bir şekilde “ hayır gece gündüz buradayım, burada yaşıyorum” diyor…. Evet bizler alışıyoruz. Peki Yılmaz Amca bu işine nasıl alışmıştı? Sordum. “Bir kere bu iş değil, iş olarak yapılırsa ecri de kaçar” dedi. “Ben burayla öbür taraf arasında bir irtibat olduğunu bu irtibatında bu suladığım çimler, şu mezar taşları üzerinde yaprakları hışırdayan söğütlerin seslerinden anlayabiliyorum” dedi… Evet Yılmaz Amca bir bekçi, hem de ne bekçi ama. Bizim yeryüzündeki maceramız bittiğinde onun işi başlıyor. O bir Mezarlık bekçisi. Anladım da nasıl alıştın, insanlar mezarlıklardan korkarlar genelde…. Elinde ibrik susuz kalmış çiçekleri suluyordu tanıştığımızda… Buraya ilk başladığımda 13 yaşındaydım…Cenazelere mezarlığa gelirken ben de cenazeyle birlikte söğüt taşırdım. Buralarda mezarın hemen dibine bir de söğüt dikilir…. “Hah yeni biri daha geldi, şimdi akrabaları eşi dostu dualarını okuyacaklar, birkaç ay belki gelip gidecekler, sonra biz başbaşa kalacağız” diyordu… Sahi doğru söylüyordu Yılmaz Amca…Hiç düşündünüz mü eşiniz dostunuzu defnettikten sonra kaç defa gittiniz mezarlığına… Ben tam da bunu düşünürken o cevabı verdi “ Valla ben çok gördüm öyle kimi zaman birkaç ay her gün gelip ağla- 16 yıp sızlayanlar vardı, sonra bu geliş gidişler birkaç güne düşer ve sonra gelmez olurlar, çünkü insan oğlu alışır ölüme” www.sencedergisi.com Niye söğüt dikilir diye soruyorum… Bizim burada söğüt dikiliyor, başka yerlerde mesela Servi dikilirmiş diyor… Aklıma Necip Fazıl’ın mısraları geliyor… “Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...” Röportaj Tekrar soruyorum ee niye dikilirmiş bu söğütler… Vallahi bilmiyorum, ama dedelerim anlatırdı sögüt hem ölümün, yani faniliğin, hem de vahdetin sembolüymüş. Yaprakları her hışırdadığında “Huu, huu” çekermiş... Bunu duymamıştım daha önce diyorum… Eee devam et, şimdi ne yapıyorsun yine söğüt mü dikiyorsun mezar başlarına… “Evet yıllarca söğüt getirdim cenazelerin mezarlığa defnedilmesinde…Sonra bir gün Mezarlıklardan sorumlu olan müdür beni yanına çağırdı. Dedi ki ‘Sen yıllardır buralardasın sürekli burayla haşir neşirsin, mezarlıkların bakımını sana verelim mi? Ama gece gündüz burada olacaksın’ dedi” Sen ne dedin? Ben gece gündüz burada olacaksın deyince biraz ürktüm. Ancak sonra düşündüm, ben bugüne kadar toprak altındakilerden hiçbir zarar görmedim ki, ne olduysa toprak üstünde oluyor…Ve “tamam” dedim. O gün bugündür buradayım… Nasıl oluyor, maaş falan.. Maaş yok aslında benim ki biraz da gönüllülük, şimdi benim bu işimi de şirketleştirmişler…Yıllık bilmem kaç liraya mezarlara bakım yapan şirketler varmış. Hatta yurtdışından insanlar bir sürü paralar veriyormuş memleketindeki mezarların bakımı için. İnternet diye bir şey varmış onun üzerinden bakım yapanlar bile varmış, kameraya çekip yurtdışındaki yakınlarına bakın mezarınız şu bakımı bu bakımı yaptım diye gönderiyorlarmış.” “Yani mezarlıklar bile bir rant alanına dönüşmüş öyle mi?” “Valla öyle diyorlar, ben bilmiyorum, benim bildiğim şey gücümün yettiğince bu mezarları kendi evim gibi temiz tutmak” “Gerçekten hiç korkmuyor musun? İçin ürpermiyor mu? burada” “Niye korkayım ki… Mezardakilere üç kulhüallah bir fatiha okurum, söğüt gölgesi altında da kendime kitap okurum.” “Ne kitabı?” “Kur’anı sonradan öğrendim. Kur’an okurum mesela özellikle Perşembe günleri…Sonra hadis kitapları. Ama en çok da şu sıralar gökyüzüyle ve yeryüzü yani coğrafya uzayla ilgili kitaplar okuyorum. Geceleri burada sürekli gökyüzünü seyrettikçe merak ediyorum yıldızları, ayı ne bileyim işte…” “Yılmaz Amca ben senin yerinde olsam yine de korkarım…” “Aslında bizim ki biraz antreman öbür aleme, bizim meslek belki de Araf’a yakın bir meslek, bir ayağımız orda bir ayağımız burda…” ve devam ediyor Yılmaz Amca “Korkma yer altındakilerden, üstünde ne fırtınalar var seni tarumar edecek bir bilsen” diyor Yılmaz Amca bana ve uzanıyor bir mezarın tepesinde belki de yıllar önce kendi diktiği söğütün gölgesine ve beni de davet ediyor… Ben de bir söğüt gölgesi buluyorum bir mezarın başında… Her zaman yanımda bulundurduğum kitaplardan birini açıp okumaya başlıyorum…Güzel bir rüzgar ılgıt ılgıt esiyor… SENCE 2015 Sayı 8 17 SENCE Memurun İş Güvencesi, Devletin Teminatıdır Ercan HAN ⎟ Türkiye Kamu-Sen Ar-Ge Koordinatörü T ürk kamu personel rejiminde, memurluk bir meslek olarak kabul edilmiştir. Kanuna göre devlet, memur alırken, eşitlik ve ayırım gözetmeme ilkesini uygulamak zorundadır. Memurlar görevlerini amirlerine bağlı olarak ancak tarafsız bir biçimde yapmakla yükümlüdürler. 18 Kamu hizmeti yapan memur, devlet otoritesini temsil etmekte ve bu otoriteyi kullanmaktadır. Memur, çalışması ile kamu hizmeti ürettiği ve bu hizmeti üretirken devleti temsil ettiği, devlet otoritesini kullandığı için özel kesim işçilerinin içinde bulunduğu çalışma ilişkilerine tabi olamaz. Memuriyete girişin şartları da kanunla belirlenmiştir. Kimi hizmetler için özel öğrenim gerekmektedir. Ayrıca memurluğa girişte yarışma sınavları ile belirlenecek ehliyet ve liyakat da aranır. Kişiler eğitimleri, bilgi ve becerilerine göre memurluk mesleğine girerler, bu meslekte sürekli çalışarak ve yetişerek önceden belirlenmiş kurallara göre yükselirler. Bu yaklaşımla, memurların çalışma ilişkilerinde tabi oldukları kurallar tek yanlı üretilen, çeşitli güvenceler içeren bir statü rejimine bağlanmıştır. Statü temeline dayalı olan bu çalışma rejiminde, memurun, başta iş güvencesi olmak üzere çeşitli ayrıcalıkları vardır. Ancak iş güvencesi temelinde ortaya konulan bu ayrıcalık idda edildiği gibi mutlak bir güvence içermez. Memuriyete atanma, görev ve yetkiler, hak ve yükümlülükler, aylık ve ödenekler, özlük işleri, kanunla düzenlenir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, memuriyeti sınıflandırma esasına dayandırmıştır. Belirli sınıftaki memurlar hizmet süreleri ve başarı derecelerine göre kademe ve derece ilerlemesine hak kazanırlar. Cumhurbaşkanımız “Adam memur olmuş, kulağından tutup atamıyorsunuz. Mahkemeyle geri dönüyorlar. Bu böyle gitmez. Anayasa’nın değiştirilmesi lazım. İşçilerde olduğu gibi kıdem tazminatını verir, kapının önüne koyarsın. Bunu yapamıyoruz. Ancak, bu seçimlerde 400 milletvekili çıkarırsak Anayasa’yı değiştirebiliriz” www.sencedergisi.com “Devlete kapağı attılar mı, emekli olana kadar çalışıyorlar.” demektedir. Herhalde sayın Cumhurbaşkanı keyfi olarak memuru işten çıkaramadığından şikayet ediyor. Çünkü devlet memurunun hangi sebeplerle işten çıkarılacağı 657 sayılı DMK’nın 125 inci maddesinin E bölümünde düzenlenmiştir. Dolayısıyla devlet memurları sınırsız bir iş garantisine sahip değildir. Ayrıca devlet memurlarına memuriyetle bağdaşmayan fiil ve eylemlerinden dolayı işten çıkarmanın yanında, uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesi durdurulması gibi cezalar da verilebilmektedir. Bu bize göre de yerinde bir düzenlemedir. Kamuda her yıl en az 20 bin memur çeşitli disiplin suçlarından dolayı ceza alıyor ve ortalama 500 memurun da iş akdi fesh ediliyor. Demek ki, bir takım çevrelerce iddia edildiği gibi devlet memurlarının iş güvencesi sonsuz ve sınırsız değildir. Hal böyle iken, iktidar kaynaklı birçok haberde, devlet memurlarının sınırsız bir iş garantisine sahip oldu- Çalışma Hayatı ğu, ömür boyu iş garantileri olduğu şeklinde, hiç de doğru olmayan, açıklamalara şahit olmaktayız. Kamuoyuna yansıyan “Dünyanın hiçbir yerinde memur-işçi diye ayrım yok. Anayasayı değiştirip, hepsini çalışanlar yapmalıyız” şeklindeki açıklamalardan siyasi iktidarın, kamu kesiminde memurluk güvencesini yok etmeye, tek tip istihdam modeli diyerek memurları çalışan adıyla özel sektör işçileriyle aynı potada eritmeye ve iş güvencesini kaldırmaya çalıştığı görülmektedir. Ayrıca bu ifade doğru da değildir. Başta ABD’de olmak üzere, Fransa, Hollanda, Portekiz, İspanya gibi onlarca ülkede kamuda çalışanların ya tamamı ya da büyük bir bölümü sürekli çalışanlardan oluşmaktadır. Yani güvenceleri vardır. Bunun böyle olduğunu Devlet Personel Başkanlığının sitesine girerek görebilirsiniz. İşçi, memur ayrımı kaldırıldığında Devlet kavramının da tartışmaya açılacağı aşikârdır. Öyle ki Devlet, toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır. Hukuki açıdan ele alındığında ise, belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir. İş güvencesi ise bir devletin varlığının ve hüküm sürdüğü topraklardaki egemenliğinin temsilcisi olan memurluk kavramının ayrılmaz bir parçasıdır. Devletin olmazsa olma- Memurların iş güvencelerinin ellerinden alınması demek, o devletin hâkim olduğu topraklardaki temsil kabiliyetini kaybetmesi ve kamu hizmetlerini özel sektöre, dolayısıyla küresel sermayeye devretmesi anlamına gelmektedir. zı, kurucu unsuru olan egemenlik ve bağımsızlık unsurunun, yani devlet otoritesinin ülke içinde ve dışında vücut bulmuş hali memurdur. Memur; salt bir mesleki tanım olmaktan öteye, taşıdığı anlam itibarı ile devletin varlığının ve egemenliğinin temsilcisidir. Bu bakımdan memurluk ve memurların sahip olduğu haklar, yalnızca mesleki bir kavram olmaktan öteye, devletin şeklini ve egemenliğini de belirleyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Memur ve devlet, birbirini tamamlayan ve tanımlayan iki unsurdur. Toplumsal örgütlenmenin klan ve kandaşlık esasına dayalı olduğu ilkel toplumlarda, toplumsal görevleri yerine getiren kuruluşlar olmadığı için bir devletin varlığından da memurlardan da söz etmek mümkün değildir. Tarım devrimi ile birlikte insanoğlu üretim araçlarını kullanmaya başla- mış, bu ortamda üretimin organizasyonu ve ürünün toplumda paylaşımı gibi konuların düzenlenmesi gereği ortaya çıkmıştır. Tarihte ilk olarak Mezopotamya bölgesinde görülen bu tür yönetsel yapılar, Çin’de ve Eski Mısır’da gittikçe güçlenmiş ve bir bölgede birlikte yaşayan toplumların organize olması, paylaşım sorununa çözüm bulması ve kendisi dışındaki benzer yapılara karşı statü kazanmasıyla birlikte ilk kamu görevlileri topluluğunun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dolayısıyla bildiğimiz anlamıyla devletin ortaya çıkışı, memurluk kavramının varlığı ile anlam kazanmıştır. Bu bakımdan memurluk kavramının yok edilmesi, devlet kavramının da yok edilmesi demek olacaktır. Bu bakımdan memurluk güvencesinin kaldırılması ve işçi ve memurların çalışan olarak aynı statüde değerlendirilmesi yolundaki girişimler, devletin yönetim şeklinin de değiştirilmesini içeren bir girişimin ilk belirtileri olarak görülmelidir. İşçi, memur ayrımının kaldırılmasına gerekçe olarak kamu görevlilerinin gelişmiş ülkelerdekine benzer bir yapıya kavuşmasını arzu ettiğini ifade edenlerin, memurlarımıza gelişmiş ülkelerdeki maaş, demokratik, siyasi ve sendikal haklar, hizmet içi eğitim, çalışma şartı, tayin ve terfilerde adalet gibi unsurları örnek alması bir zorunluluktur. Biz devlet memurları için iş güvencemiz KIRMIZI ÇİZGİMİZ olmalıdır. SENCE 2015 Sayı 8 19 SENCE Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Hamit KÖSE ile... Şehit ailelerinin kanayan yaralarına tuz basıldı 20 www.sencedergisi.com Şehit Aileleri Federasyonu ne zaman kuruldu, yapılan çalışmalar nelerdir? Şehit Aileleri Federasyonu 2006 yılında kuruldu. Federasyonumuz çatısı altında 15 adet il ve ilçe bazında Şehit Aileleri Derneği bulunmaktadır. Kuruluş amacımız; şehit ailelerini tek bir çatı altında toplamak, onların hukuki sorunlarını çözebilmek, ilgili makam ve mevkilere Şehit Ailelerinin sorunlarını iletmektir. Açılım adı altında başlatılan süreçten Şehit Aileleri nasıl etkilendi ve gelinen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte şehit ailelerinin kanayan yaralarına tuz basıldı. Yaraları deşildi, evlatlarının şehit oldukları andan daha fazla üzüldüler. Bizim şehitlerimiz ne için canlarını feda ettiler? Kutsal kabul ettiğimiz değerlerimiz için öldüler, Gazilerimiz bu değerlerimiz için uzuvlarını kaybettiler. Bu değerler Türki- Röportaj: Deniz GÜRBÜZ Seçimler var, bakıyoruz AK Parti hükümeti diyor ki; “Demirtaş siyaset yapıyor diğer kardeşi dağda…” Peki siz Selahattin Demirtaş’ın kardeşinin Kandil’de olduğunu bilmiyor muydunuz? Bu ülkeyi 13 yıldır böyle mi idare ettiniz? Selahattin Demirtaş’ı 13 yıllık iktidarınızda siz alıp Meclis çatısı altında oturttunuz. Özellikle de bu ülkenin temel taşlarının döşendiği Dolmabahçe Sarayı’nda Bakanlarınızla görüştürdüğünüzde, Demirtaş’ın kardeşinin Kandil’de olduğunu bilmiyor muydunuz? Biliyor fakat buna göz yumduysanız bu durum çok vahimdir. Bilmiyorsanız, o daha da vahimdir! Açılım sürecinin tam adı “ÇÖZÜLME” sürecidir. yahut gazi olmuştur da, bu acıyı bilsinler. Onların bu acıyı bilmeleri mümkün değildir. Bu 63 akil adamdan birisini arayarak, “siz kimi, neye ikna etmeye çalışıyorsunuz?” dedim. Bana, “sizin artı taraflarınız çok ama Sayın Başbakan da bizi çağırdı, biz de katıldık…” dedi. “Katıldıysanız madem önce bizi ikna edin. Üstelik biz dağdakiler gibi katil de değiliz, gelin çayımızı için, bir de bizi dinleyin” dedim. Meydanlara çıkıp “Analar ağlamıyor” diye masum insanları kandırmaya başladılar. Analar ağlamıyor da; Hakkari’de kamu hizmeti yaparken enselerine kurşun sıkılarak infaz edilen 3 tane askerimizin suçu neydi? Diyarbakır’da hamile eşiyle pazar alışverişinde katledilen askerimizin suçu neydi? Röportaj ye’nin birliği, bütünlüğü ve üniter yapısıdır. Bizim çocuklarımız ezanlarımız susmasın, bayrağımız dalgansın, devletimiz teröristlerle pazarlık masasına oturmasın, Türkiye’nin üniter yapısı pazarlık masasına getirilmesin, evlatlarımızı katleden Kandil’deki teröristlerle pazarlık yapılmasın, yasalarımızın idama mahkum ettiği İmralı’daki bebek katiliyle pazarlık masasına oturulmasın diye bedel ödediler. Geçtiğimiz haftalarda onbaşı ve kamu görevlimiz kaçırıldı. Onların suçu neydi? Bu sürece çözüm diyorlar, ama maalesef çözülmeden başka bir şey değildir. Analar ağlamasın denilerek, hükümet dibe vurmuştur. Ben daha önce Cumhurbaşkanı’na “Kürt sorunu yoktur, terör örgütü sorunu vardır. Bu sorun da ülkenin sorunudur” diye söylediğimde kendisi sustu. 10 sene sonra Cumhurbaşkanı olduğunda, bizim söylemlerimizi kullandı. “Kürt sorunu yok, terör örgütü sorunu var” Günaydın beyefendi..! Bizim doğudaki insanımızın sorunu neyse, batıdaki insanımızın sorunu da aynıdır. Yoksulluk ve işsizlik tüm Anadolu’da vardır. Ama asker kışlasına, polis karakoluna hapsediliyorsa, bölgenin güvenliğinden biz sorumluyuz diyorlarsa, devleti temsilen orada toplantılara katılıyorlarsa, Kürdistan’a hoş geldiniz denilebiliyorsa ve bunlara ses çıkartılmıyor- Bu süreç açılım süreci değil, bunun tam adı “ÇÖZÜLME” sürecidir. Bu süreçte 63 tane kiralık akil adamı milletvekilliği vaadiyle meydana sürdüler. Şu anda bu 63 kiralık akil adamın büyük çoğunluğu milletvekilli adaylığı ile ödüllendirildi. Bu adamlar neyi biliyorlardı da akil oldular? Bu işin asıl muhatabı bizdik, bizler ikna edilmeliydik. “Analar ağlamasın” diyorlar, anaların ağlamasının acısını en iyi biz biliriz. Ağlayan anneler bizimdi hep. Annelerin ağlamasını kimse istemiyor, insan olan kimse de istemez zaten… Bu akil adamların hangi birisinin çocuğu veya yakını şehit SENCE 2015 Sayı 8 21 SENCE sa bu ülke bölünme noktasına veya iç savaşa gelmiş demektir. Biz bölünmeden yana değiliz, ancak terör örgütü sempatizanlığı yapıp “biz devlet kuracağız” diyenlerle, pazarlık masasına oturulması bizleri derinden üzmüştür. Bugün Kandil ne istiyorsa hepsi yerine getiriliyor, Oslo’da ülkemizin üniter yapısı masaya yatırılıyor. İmralı’ya heyetler gidip geliyor, bölücü katilin çizdiği yol haritasına göre Hükümet Kandil’in emirleriyle hareket ediyor. Biz bağımsız Türkiye miyiz, yoksa terör örgütüne teslim olmuş bir ülke miyiz? Bizim çocuklarımız ne için öldü? Evlatlarımızın uğruna şehit düştüğü kutsal değerlerimizden hangileri kaldı? Türklük diyemiyoruz, “Ne Mutlum Türküm Diyene” diyemiyoruz. Andımız okullarda kaldırıldı. Hükümet istek üzerine kaldırıldı açıklaması yaptı. Kimin isteği bu? Bu ülkeye ihanet eden terör örgütünün isteği üzerine kaldırıldı. Hangi Türk Andımızın kaldırılmasını istedi? Devlet kurumlarından “T.C” ifadesi kaldırıldı. Bunların hepsi terör örgütünün isteğiydi. Bizler şehit aileleri olarak çok üzüldük. Bu ülkeye ihanet eden terör örgütü üyeleri, Kandil’den indiklerinde kahraman edasıyla sınır kapımız Silopi’den geçtiler. Ayaklarına kadar mobil mahkemeler götürüldü. Biz şikayetçi olduğumuzda, dönemin Adalet Bakanı hakim ve savcılar hakkında soruşturmaya izin vermedi. Bir Türk vatandaşı bu yaşananların hangisinden memnun olabilir ki? Biz kimseden bir şey istemiyoruz, uğrunda can verilen, uzuv verilen kutsal değerlerimiz yok sayılmasın. En güvendiğimiz kışlalarımızda bayraklarımız indirildi, sokaklarda Türk bayrakları yakıldı. Ülkemiz 22 www.sencedergisi.com bölünmeye götürülüyor. Uğruna can verdiğimiz değerlerimizi, terör örgütüne teslim ettiler. Şehit ailelerimiz, bu vatan uğruna evlatlarını feda etmelerine rağmen hak ettikleri değeri görüyor mu? Kesinlikle hayır. Seçim dönemlerinde oy toplamak için ortaya çıkıp, şehit ailelerine ve gazilerimize bir çok hak verdik diyorlar. 1999 yılında İmralı Adası’nda yatan hain yargılanırken, Şehit Aileleriyle birlikte bu duruşmalara müdahil olan tek sivil toplum örgütü ve Konfederasyon Türkiye Kamu-Sen olmuş, maddi ve manevi her türlü desteği vermiştir. Yasalarımızda vatana ihanet suç, kaçakçılık yapmak suç, teröre yardım ve yataklık yapmak suçtur. Uludere’de sınırı geçen 35 kaçakçı için, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz yapması gerekeni yapmıştır. Şehit cenazelerinde şehidin 1. dereceden başka yakınını cenazeye sokmayan Devlet, Uludere’de kaçakçılık yapanların evlerine kadar gidip, göz yaşı dökerek, başsağlığı diledi. Onların başını okşayıp, acılarını paylaştılar. Hangi şehit ailesinin evine o ekip gitmiştir. Şehit ailelerine verilen sosyal ve ekonomik hakları yeterli buluyor musunuz? Şehit ailelerine verilen hakları yeterli bulmuyoruz. Sadece aile içinden bir kişiye iş hakkı verdiler. Onu da temcit pilavı gibi her seçim döneminde önümüze getiriyorlar. Daha önceki seçim döneminde Şehit ve Gazi Aileleri için yapılan yasal değişiklikte pozitif ayrımcılık olacağı söylendi. Ancak, ne yazıktır ki şehit ve gazi aileleri şu ana kadar öyle bir ayrımcılık görmemiştir. Uludere’de kaçakçılık yapanlar, ülkeye ihanet edenler baskıyla şehit ilan edildi. Onlara bazı haklar verildi, mezarlıklarının adı değişti “Sivil Şehitlik” oldu. Onlara verilen haklara ilave olarak, Şehit ve Gazi annelerine de ikinci bir iş imkanı verildi. Onu da her seçim döneminde propaganda malzemesi yaptılar. Fakat işin özünde Şehit ve Gazi ailelerinin durumlarını en azından ekonomik olarak düzeltecek bir yasal hak hala yoktur. Şehit aileleri 3713 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmiyorsa, mağdur oluyor. Vatan borcu için askerlik şubesinden sevk pusulasını alıp, askerlik görevine giderken ölümler ya da sakatlıklar oluyor, burada da mağduriyetler yaşanabiliyor. Biz, “askerlik şubesinden sevk pusulasını aldıktan, terhis olup evine teslim edilinceye kadar geçen süre devlet garantisinde olmalı, bu süreçte uzvunu kaybederse gazi, hayatını kaybederse şehit statüsünde sayılmalıdır” dedik. Fakat bu durum bu zamana kadar düzeltilmedi. Bugün şehit olan kişi evli ve 2 çocuğu varsa birisi işe girebiliyor. “Devlet büyüktür” diyoruz, ikisi de işe girsin. Röportaj “Vatan için canını veren şehidimizin çocukları ve eşi mağdur edilmesin” diyoruz. Ancak bu güne kadar bu taleplerimize olumlu bir cevap verilmedi. Verdiğiniz mücadelede manevi olarak destek bulabiliyor musunuz? Yaşadığınız sorunlar nelerdir? Maalesef bu konudan çok rahatsızız. Bugün sokak hayvanlarını koruma dernekleri gibi dernekler kamu yararı kapsamında değerlendiriliyor. Ancak bu ülke için en büyük hizmeti veren şehitlerimiz ve gazilerimizin hizmetleri kamu yararı kapsamında değerlendirilmiyor. Bizim federasyonumuz da kamu yararı kapsamında değerlendirilmelidir. Bizim evlatlarımız bu ülke için canlarını vermiştir. Daha nasıl bir kamu yararı bekliyorlar? Konuyla ilgili biz müracaat ettiğimizde, İçişleri ve Maliye Bakanlığı bize gelirimizin az olması sebebiyle kamuya hizmet veremeyeceğimizi ifade etmişlerdir. Bizim Federasyon olarak ayakta duruşumuz, bu ülkeyi seven kişiler sayesin- dedir. Bu konularda Türkiye Kamu-Sen en büyük destekçimizdir, kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Şehit Aileleri Sivil Toplum Örgütlerinden yeterli desteği aldı mı? Size en çok destek veren, çalışmalarınızda yanınızda olan Sivil Toplum Örgütleri hangileridir? Bize Türkiye’nin tüm illerinde yalnızca Türkiye Kamu-Sen destek vermektedir. Türkiye Kamu-Sen haricinde hiçbir sivil toplum örgütü ne yardım etmiştir, ne de destek olmuştur. Her zaman için 81 ilimizde Türkiye Kamu-Sen ailesi yanımızda olmuştur. Bundan dolayı Şehit aileleri olarak Türkiye Kamu-Sen’e teşekkür ediyorum. Bir tek şimdi değil, 1999 yılında İmralı Adası’nda yatan hain yargılanırken, Şehit Aileleriyle birlikte bu duruşmalara müdahil olan tek sivil toplum örgütü ve Konfederasyon Türkiye Kamu-Sen olmuş, maddi ve manevi her türlü desteği vermiştir. Türkiye Kamu-Sen gibi sivil toplum örgütlerinin sayısının çoğalması tek temennimizdir. Bu vatana sahip çıkanların sayısı çoğalsın… Eklemek istediğiniz bir şey var mı? En büyük rahatsızlığımız seçim dönemlerinde söylenenlerdir. Şimdi şehit ailelerine tekrar tazminat verilmesinden bahsediyorlar. Böyle bir şey yok, vatandaşı kandırmasınlar. Şehit aileleriyle vatandaşı yüz yüze getirmesinler. Gerçeği bilmeyen vatandaşlarımız, bu Şehit Ailelerine devletin vermediği kalmadı diyorlar. Ancak, verilen hiçbir şey yok. Ayrıca biz Türk Milleti olarak Şehitlerine ve Gazilerine karşı çok duyarlı bir milletiz. Durum böyle olduğunda Şehitlik ya da Gazilikle ilgisi olmayan kişiler bu durumları su istimal ediyorlar. Kapı kapı dolaşıp, hatta bazı kurum ve kuruluşlara kumbaralar bırakarak şehit ailelerine yardım adı altında yapılanlar, Şehit Aileleri olarak bizlerin onurunu kırmaktadır. Hiçbir şehit ailesi yakını kapı kapı dolaşmaz. Yetkililer, şehit ailelerini dilenci yerine koyan hiç kimseye müsaade etmesin, denetimleri sıklaştırsınlar. Şehit aileleri dilenci değildir… Böyle duygu sömürülerine karşı önlem alınmalıdır. SENCE 2015 Sayı 8 23 SENCE İstanbul’un Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan.... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!.. 24 www.sencedergisi.com Fethİ Dr. Süleyman GÜNGÖR ⎟ Tarih R oma İmparatoru Kostantin tarafından miladi IV. yüzyılda inşa edilen ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bir şehirdir, İstanbul. Yerleşim geçmişi yakın çevrede binlerce yıla uzansa da, Kostantiniyye adı ile Roma Başkenti olunca ve Bizans dönemi boyunca; İstanbul dünyanın bir mücevheri gibi durmaktadır. Bu mücevher, birçok cengâverin iştahını kabartmış ve tarih boyunca 29 defa kuşatılıp kurtulmuştur. İstanbul’un kıymetini artıran en önemli faktör de, Hz. Muhammet (SAV) tarafından bu şehrin fatihinin ve fetih ordusunun övülmesidir. Bu övgü dolayısıyla Arap orduları tarafından defalarca İstanbul’a yönelik akınlar ve kuşatmalar gerçekleştirilmiştir. Bu yolda bir çok mücahit kan ve ter dökmüş, can vermiştir. En meşhuru, sahabeden Ebu Eyyüb El- Ensari halen İstanbul’da medfun ve bir semte adını vermiştir. Bu fetih, Osmanlı Sultanı II. Mehmet’e nasip oluncaya kadar birçok Türk akını da İstanbul’a yönelmiştir. Anadolu ve Kudüs’ü Müslümanların elinden geri almak için toplanan Haçlı Orduları da çok kere İstanbul’dan geçmişler ve geçerken de bu şehri talan edip gitmişlerdir. Kostantinepolis’in İstanbul olması arifesinde, Bizans ruhbanlarının “Katolik külahı görmek yerine, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz” demelerinde herhalde bu haçlı seferlerinin etkisi ve hatırası da önemlidir. İstanbul. En kıymetli mücevherden değerli bir şehir. Bu kıymetinden dolayıdır, Necip Fazıl’ın İstanbul’u anlatırken coşkunluğu: “Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.” İstanbul’u bu denli kıymetli kılan İstanbul’a duyulan aşktır. İstanbul’u böylesine arzulatan da İstanbul’a duyulan aşktır. İstanbul aşkının kaynağı, orayı görmeden seven Habib-i Hüda’nı, insanların en güzelinin dilindeki muştudur: “Kostantiniyye muhakkak fetholunacaktır.” Bu müjdeye erebilmek arzusu sayesinde; İstanbul fetihten çok önce II. Mehmet’i fethetmişti. Hicretin 5. yılına denk düşen 627 senesinde verilen bu müjdeli haberin neticesi, 29 Mayıs 1453 günü alınmıştır. Yaklaşık iki ay süren bir kuşatma sonucu ulaşılan zafer; Bizans İmparatorluğunu tarihe mal ederken, Kostantinapolis’i İstanbul ve II. Mehmet’i Fatih yapmıştır. O kadar ki, gerek Türk gerekse bütün İslam tarihi içinde birçok fütuhat bulunmasına rağmen Fatih, Osmanlı Padişahlarının yedincisi olan Sultan II. Mehmet’in özel adı haline gelmiştir. Bu bile İstanbul’un fethini, sıradan bir kentin ele geçirilmesinden ayırmaya yeterlidir. Bengütaş’a kazınmış bir vasiyettir, İSTANBUL. Bilge Kağan adına, “güneş tuğ, gökyüzü çadır olsun” fermanının bir adımıdır, İSTANBUL Peygamberin övdüğü millet olma payesini Türk’ün göğsüne bir şeref nişanı olarak takmaya vesile olan İstanbul, bir aşk meyvesidir. Çünkü peygamber dilinden dökülen müjde, aynı zamanda o güzide insanın gönlünün arzusunun ifadesidir. Akşemsettin donunda Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi nefesidir, İstanbul. Sevgilinin gönlünü hoş etmek için devşirilmesi gereken bir Kızıl Elmadır, İstanbul. Allah’ın adını duyurma sevdasıyla yürüyen bir mücahedenin o günkü timsalidir, İstanbul. Bengütaş’a kazınmış bir vasiyettir, İstanbul. Bilge Kağan adına, “güneş tuğ, gökyüzü çadır olsun” fermanının bir adımıdır, İstanbul. SENCE 2015 Sayı 8 25 SENCE Uzak Asya’dan dörtnala gelen bir akının binek taşıdır, İstanbul. Dünyaya meydan okuyan bir iman ve iddianın Türkçesidir, İstanbul. Aşktır, hevestir, hırstır, vazifedir, lütuftur, haktır… Birbirinden beslenen birbirinin zıddı birçok şeydir, İstanbul. Bütün bunları ismi altında toplayıp tarih içinde olgunlaşmış ve coğrafyanın en güzel bir noktasına konuvermiş bir mücevherdir, İstanbul. 26 Dedesi Yıldırım’dan kalan Anadolu Hisarı’nın karşısına Boğazkesen Hisarı’nın inşasını hayal etme gücü ve 90 günde tamamlama iradesi, İstanbul’un fethinin habercisidir. yediler elinde, tefeciye rehin bırakılmışsa da, fethin hatırasına hürmeten, üstündeki tozları silinmesi gereken bir cevherdir, İstanbul. İstanbul ve fethi bir ruh ve şuur mihengidir. Surların yetmeyeceğini bilen Bizans’ın zincire vurduğu Haliç’i bir gecede 72 parça kalyon ile donatan bir çılgınlığın numunesidir, İstanbul’un fethi. Gemiler kaygan tomruklar üzerinden dağdan aşırılırken, tünellerle surların temeline inilmesidir, İstanbul’un fethi. Fethin anlamını ve ruhunu kavramak, göstermelik törenlerde, Ulubatlı Hasan animasyonları ile piyes oynatmak değildir. İstanbul’u parselasyona tabi bir arazi olarak görmek değildir. İstanbul’u sevmek, imarcı bir bakışla selatin camileri plaza gölgesinde bırakmak da değildir. Aynı zamanda İstanbul, stratejik bir deha ile bilimin harmanlandığı zamanın önünde koşma kabiliyetinin bir eseridir. Dalda duran meyveyi zedelemeden almaya uzanan titiz bahçıvan gibi, çevresinden kucaklanmasıdır. Fetih evveli ile birlikte bir bütündür ve bu dönemin bütün askeri hareketleri ve iskanları, fetih hedefine giden yolun köşe başlarıdır. Şahi topun icadı, imali ve kullanılmasıdır, Kostantin’in şehrini İstanbul yapan. *** Haçlı’nın ta ki I. Dünya Savaşı sonuna kadar hayalini bile kuramadığı bir ukdesinin adıdır, İstanbul. “Geldikleri gibi giderler” diyebilen bir yiğit başbuğ tarafından ebedi bir Türk yurdu olduğunun tarihen tescil edildiği bir zafer anıtıdır, İstanbul. Ve düşman işgalinden kurtuluşuna yeniden fetih denilmeyen bir saygı duruşudur, İstanbul. İstanbul, görmeden de sevilecek, en sevgilinin hatırını taşıyan bir Burak gibi yücelecek bir değerdir. İstanbul’un fethi, 6 Nisan’da başlayan kuşatmanın haftalarca sonuçsuz kalmasından dolayı çatlayan sabır taşının bir volkana dönüşmesi ve “Rum ateşi”ni yutuvermesidir. Bir mücevherdir, İstanbul. Onun içindir ki, “her sengine yekpare Acem mülkü feda” görülmüştür, dünden bugüne. Bugün kıymet bilmez miras- İstanbul’un fethini düşünmek, İstanbul’a gönlünü kaptırmaktır. Onu fetheden güzel komutan ve güzel ordunun her bir neferinin ruhları şad olsun. www.sencedergisi.com İstanbul, gözlerini kapatıp Behçet Kemal Çağlar’ın şiirine Münir Nurettin Selçuk’un nihavent makamında bestelediği şarkıyı terennüm etmektir. Kalamış’ı bilmeden “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar” diyebilmektir. Değer Hayatını Anadolu’nun İstiklal Mücadelesine Adayan BİR BÜYÜK KAHRAMAN Abdurrahman PEŞAVERİ 1886’da Peşaver’de çok zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Aligarh İslam Üniversitesi’nde 26 yaşında bir öğrenci iken, Müslümanlara yardım için 1912’de İstanbul’a geldi ve bir daha dönmedi. Abdurrahman Bey daha okul sıralarındayken Türkler’e karşı büyük bir hayranlık ve sevgi duymuştu. Öylesine bir hayranlık ve sevgi ki kardeşleri Abdurrahman Bey’e “Türki Lala” yani “Türk Ağabey” diyorlardı. 1. Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine, okuldaki öğrenciler Peşaveri’nin liderliğinde “Hilal-i Ahmer Cemiyeti Türk Yardımlaşma Fonu”na yemek ücretlerinden yaptıkları tasarruflarla yardımda bulundu. Hem toplanan paraların teslimi hem de zorda bulunan Osmanlı Ordusu’na yardım için Hindistan Hilal-i Ahmer Cemiyeti, bir tıbbiye heyetini İstanbul’a göndermeye karar verdi. Babasından izin alamayacağını düşünerek, ailesinden gizlice heyete dahil olan, parası olmadığından ceketini, elbiselerini ve kitaplarını satarak yolculuk masraflarını karşılayan Peşaveri, 30 Aralık 1912’de İstanbul’a gelen heyette yer aldı. 1913’te Edirne’nin Bulgarlar tarafından işgaliyle derin bir acıya boğuldu. Peşaverî kız kardeşine gönderdiği telgrafta üzüntüsünü şöyle anlatır: “Sevgili kardeşim, Edirne ellerimizden kaydı gitti. Allah bizleri korusun! Bu menfur hadise karşısında çaresizliğimizi tarif bile edemiyorum. Lakin Takdir-i İlahiye kim karşı gelebilir? Hayatı pahasına Edirne’yi savunan Şükrü Paşa’yı tarih daima hayırla yâd edecektir” Peşaveri, Haziran 1913’te ülkesine dönen heyete katılmadı, İstanbul’da yaşananları anbean Hindistan’a bildirdi. Peşaveri, 22 Temmuz 1913’te kız kardeşine, “Sevgili Kardeşim, Türk Ordusu şükürler olsun Edirne’yi kurtardı. İstanbul’da bayram havası var” şeklinde yazdı. Rauf Orbay’ın vasıtasıyla Harp Okulu’na kaydolan Peşaveri, 1. Dünya Savaşı başlayınca teğmen olarak Gelibolu cephesinde savaştı ve 3 kez yaralandı. Peşaveri, İstanbul’un itilaf devletlerince işgal edilmesiyle burada gizlendi, İzmir’in işgalinden hemen sonra 25 Mayıs 1919’da Rauf Bey ile gizlice Bandırma’ya geldi. Peşaveri, haziranda Amasya’ya geçerek, Kuvay-ı Milliye’nin İngilizce yazışmalarında görev aldı, Anadolu Ajansı’nın (AA) kuruluş çalışmalarında bulundu. AA’nın ilk çalışanı olarak kayıtlara geçen Peşaveri, ajansta çalıştığı süre boyunca özellikle Yunan ordusunun Anadolu’da yaptığı katliamların Avrupa kamuoyuna duyurulması için özel çaba sarf etti. Milli Mücadele’de büyük yararlıklar gösteren Peşaverî, TBMM adına Ağustos 1920’de Afganistan’a “Fevkalâde Murahhas” unvanıyla ilk Türk Büyükelçisi olarak atanmıştır. Elçiliği sırasında Afganistan Kralı Amanullah Han kendisine çok iltifat etti, hatta ikametine, “Ayniül İmara” denilen ve prensliği zamanında oturmuş olduğu sarayı tahsis etti. Kabil’e büyükelçi olarak geldiğini duyan ailesi Peşaver’e dönmesi için mektup üstüne mektup yazdığı Peşaveri, 10 yıl görmediği ailesine “Vatanım işgal altındadır. Ben hür bir adamım. İngiliz işgali altındaki topraklara gitmem” şeklindeki tarihi cevabını verdi. Peşaverli Abdurrahman Bey, daha sonra Kabil’e gelerek kendisiyle Peşaver’e dönmesi için adeta yalvaran annesine “Anne, Anadolu işgal altındayken dönemem” dedi. SENCE 2015 Sayı 8 27 SENCE OMBUDSMANLIK Bireylerin doğrudan yönetime iştirak etmesi, bireyler ve kamu idareleri arasındaki sorunların kısa sürede çözümlenmesi veya çözümlenmesine katkı sağlanması amacıyla TBMM adına, şikâyet esasına göre inceleme ve araştırma yapan, idareyi denetleyen ve gerekli gördüğü hallerde idareye tavsiyelerde bulunan Kurum Cengiz ÖZEL ⎟ Tetkik Hakimi O mbudsmanlık müessesesi, ilk kez 1713 yılında İsveç’te kuruldu ve 1809 yılında İsveç Anayasasına girerek anayasal bir kurum haline geldi. İki asra yakın uygulanmasından sonra, öncelikle İskandinav ülkelerince benimsendiği oradan Avrupa’ya, ardından da tüm dünyaya yayıldığı bilinmektedir. Bu kurum; tarihimizde Demirbaş Şarl olarak tanınan, İsveç Kralı Kral 12. Charles’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamak zorunda kaldığı 1709-1714 arasındaki konukluk/sürgün yıllarında, kökeni Selçuklu kadar uzanan ve Türkçeye “Başkadı” ya da “Kadılar kadısı” olarak çevirebileceğimiz Osmanlı’daki Kadı-ul Kudat adlı kurumdan etkilenmesiyle doğmuştur. Osmanlı hukuk düzeninde “Başkadı” insanların haklarını adaletsizliğe ve kamu görevlilerinin güçlerini kötüye kullanmalarına karşı korumaktaydı. Ombudsman da menşei itibariyle buna benzer bir korumayı gerçekleştirecek olan kişi olarak düşünülmüştür. Nitekim Paris Yerel Yönetim Ombudsmanı, yıllık raporunda Ombudsmanın tanıtımına ayırdığı bölümün birinci paragrafında “kurum her ne kadar 18. yy başında İsveç’te ortaya çıkmışsa da, İsveç Kralı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda görüp kendi ülkesine uyarladığı bir kurumdur” demektedir. İsveç sisteminden etkilenerek, Ombudsmanı uygulayan ilk ülke 1919’da Finlandiya olmuştur. Finlandiya’yı 1955’te Danimarka takip etmiş, 1963’de Norveç’te ve Yeni Zelanda’da da kurum kabul edilmiştir. Bugün 140’a yakın ülkede ulus, bölge, şehir ve belediye bazında uygulanmaktadır. 28 www.sencedergisi.com Bireylerin doğrudan yönetime iştirak etmesi, bireyler ve kamu idareleri arasındaki sorunların kısa sürede çözümlenmesi veya çözümlenmesine katkı sağlanması amacıyla TBMM adına, şikâyet esasına göre inceleme ve araştırma yapan, idareyi denetleyen ve gerekli gördüğü hallerde idareye tavsiyelerde bulunan Kurum; yasama, yargı ve idari denetim araçları ile kamuoyu denetimi gibi mevcut yapılara bir alternatif değil, onları tamamlayıcı olması niyetiyle kurulmuştur. Kurumun yetki, görev ve sorumlulukları kapsamına “merkezî yönetim kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumları, mahallî idareleri, mahallî idarelerin bağlı idareleri, mahallî idare birlikleri, döner sermayeli kuruluşları, kanunlarla kurulan fonları, kamu tüzel kişiliğini haiz kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri, sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamuya ait kuruluşlar ile bunlara bağlı ortaklıklar ve müesseseleri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu hizmeti yürüten özel hukuk tüzel kişilerinin” girdiğini görmekteyiz. Bu noktada Kuruma verilen inceleme yetkisi mutlak bir yetkidir. Kurum, başvuruya konu bir uyuşmazlığın aydınlığa kavuşması ve bir sonuca ulaşılması için gerekli her türlü incelemeyi yapabilir. Bilgi ve belge isteyebilir. Nitekim Kanunun 18 inci maddesinde, “Kurumun inceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak istediği bilgi ve belgelerin, bu isteğin tebliğ edildiği tarihten itibaren otuz gün içinde verilmesi zorunludur…” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Ayrıca, 6328 sayılı Kanun uyarınca, yargı organlarında görülmekte olan veya yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıklar; sebepleri, konusu tarafları aynı olan, daha önce sonuçlandırılan ve belirli bir konuyu içermeyen şikâyetler de Kurumun inceleme alanı dışındadır. Şikâyet Başvuru Usulü Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise “…Devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgeler Başdenetçi veya görevlendireceği denetçi tarafından yerinde incelenebilir.” hükmü ile tüm bilgilere erişim hakkı sağlanmaya çalışıldığı söylenebilir. İdarenin işlem ve eylemleri ile tutum ve davranışı sonucu hak ve özgürlükleri veya menfaatleri ihlal edilen gerçek ve tüzel kişiler Kuruma başvuruda bulunabilmektedirler. Bu çerçevede, tüm bireyler yanında; şirketler, sivil toplum kuruluşları, dernekler, vakıflar, sendikalar vb. tüzel kişiler başvuru hakkına sahiptir. Bunun yanında Kurum; yargısal nitelikte bir yetki olan bilirkişi görevlendirme ve tanık dinleme, her türlü dosyaya ulaşabilme ve yöneticileri çağırabilme yetkisini haizdir. Ayrıca, tabiiyet ve mütekabiliyet (karşılıklılık) şartı aranmaksızın yabancı ülke vatandaşları da şikâyetlerini iletebilmektedirler. Kurumun bir diğer yetkisi de faaliyetlerini ve önerilerini rapor ve açıklama ile Meclise ve kamuoyuna sunabilmesidir. Kurum bundan başka, uluslararası işbirliği geliştirmeye de yetkilidir. Kurum, idarenin işleyişi ile ilgili şikâyet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevlidir. Ancak; Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile resen imzaladığı kararlar ve emirler, Yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler, Yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin kararlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sırf askerî nitelikteki faaliyetleri, kurumun görev alanı dışındadır. Çalışma Hayatı Türkiye Cumhuriyetinin ilk Ombudsmanlık Kurumu, “Kamu Denetçiliği Kurumu” 12 Eylül 2010 tarihinde halkoylaması ile kabul edilen 5982 sayılı Kanun ile Anayasamızın 74 üncü maddesine eklenen hükümle anayasal bir dayanak elde etmiş ve 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu ile ihdas edilmiş ve TBMM Başkanlığına bağlı, kamu tüzel kişiliğini haiz, özel bütçeli bir kamu kurumu olarak kurulmuştur. Kurum 29 Mart 2013 tarihinde şikâyet başvurularını almaya başlamıştır. Şikâyet başvurusunun insan hakları, temel hak ve özgürlükler, kadın hakları, çocuk hakları ve kamuyu ilgilendiren genel konulara yönelik olması halinde, doğrudan hak ve özgürlüğü veya menfaati ihlal edilme şartı aranmaksızın tüm gerçek ve tüzel kişiler de başvuruda bulunabilmektedirler. Dolayısıyla bu konularda, bireyler yanında dernekler ve vakıflar gibi sivil toplum kuruluşları da idarenin denetim mekanizmasında aktif rol alabilmektedir. Ayrıca, şikâyet başvurusu kanuni temsilci veya vekil tarafından da yapılabilmektedir. Şikâyet başvurusu, Kuruma veya açılan bürolara; elden, posta, e-posta, faks veya elektronik başvuru sistemi yoluyla ulaştırılabilmektedir. Ancak, faks veya elektronik posta yoluyla yapılan başvurulara ait dilekçe asıllarının SENCE 2015 Sayı 8 29 SENCE 15 gün içerisinde Kuruma gönderilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, şikâyet başvurusu geçersiz sayılmaktadır. Gerçek veya Tüzel Kişiler için “Şikâyet Başvuru Formu” doldurulmak suretiyle de Kuruma başvurulabilmektedir. Yönetmelikte belirlenen zorunlu bilgi ve belgelerin sunulması koşuluyla form kullanılmadan da şikâyet başvurusu yapılabilmektedir. Ayrıca, illerde valilikler ve ilçelerde kaymakamlıklar aracılığıyla da şikâyet başvurusu yapılabilmektedir. Ancak, burada valilik ya da kaymakamlı şikâyet başvurusuna ilişkin herhangi bir inceleme yapamazlar. Valilik veya kaymakamlıklar, şikâyetleri tarih ve sayı vermek suretiyle kayıt altına aldıktan sonra en geç üç iş günü içerisinde Kuruma göndermektedirler. Şikâyet İnceleme Süreci ve Kararlar Kuruma ulaşan şikâyetler öncelikle ön incelemeye tabi tutulmaktadır. Yapılan bu ön inceleme sonucunda; • Konusu Kurum görev alanına girmeyen, • Başvuru süresi içerisinde yapılmayan, • Kurumda incelenmekte ve araştırılmakta olan bir şikâyet başvurusuyla veya Kurum tarafından daha önce sonuçlandırılan bir şikâyetle sebepleri, konusu ve tarafları aynı olan, • Yargı organlarında görülmekte veya yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıklara ilişkin olan, • Başvuru usulüne uygun olmayan, • Şikâyet başvurusunda bulunması gereken isim, adres, unvan gibi zorunlu bilgileri içermeyen, • Menfaat ihlali içermeyen, 30 www.sencedergisi.com şikâyetler hakkında İncelenemezlik Kararı verilerek; başvuru sahibi, gerekçesiyle birlikte karar hakkında yazılı olarak bilgilendirilmektedir. görüşmeler yapılabilmektedir. Yapılan görüşmelerde şikâyet konusu ile ilgili bilgi verilip, idareden çözüm için işlem tesis etmesi istenmektedir. Öninceleme aşamasında ele alınan bir diğer husus ise şikâyetçinin Kuruma başvurmadan önce ilgili idareye başvurmasıyla idari başvuru yollarının tüketip tüketilmediğidir. Ancak, şikâyetin bu yolla çözülemediği hallerde, şikâyet konusu hakkında bilgi ve belgeler ile şikâyet hakkındaki değerlendirmeleri ilgili idareden talep edilmekte, idare bilgilendirilmekte ve böylece idareye de söz hakkı tanınmaktadır. Kuruma başvuruda bulunabilmek için, idari işlemden doğan zararın giderilmesinin üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, özel kanunlarda belirtilmiş olması halinde ise bu makamlardan, idarî dava açma süresi içinde istenmesi gerekmektedir. İdari başvuru yollarının tüketilmediğinin tespiti halinde ise Gönderme Kararı verilmekte ve şikâyet başvurusu ile karar gereğinin yapılması için ilgili idareye, bilgi vermek için de başvuru sahibine iletilmektedir. Gönderme Kararları ile şikâyetçi, ilgili idareye çözüm için başvurmuş olarak değerlendirilmekte ve idari başvuru yollarının tüketilmesi şartı sağlanmış olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, şikâyet işlem tesis etmesini sağlamak üzere Kurum aracılığıyla ilgili idareye bildirilmektedir. Ön incelemeyi takiben şikâyet başvurularının inceleme ve araştırma aşamasına geçilmektedir. Şikâyetlerin sebepleri ve konuları aynı olanlar için Birleştirme Kararı alınmakta ve birden fazla şikâyet tek bir şikâyet dosyası altında incelenmektedir. İnceleme aşamasında, bürokrasi ve kırtasiyeciliğe engel olmak için, şikâyetin herhangi bir yazışma yapılmadan çözülebileceği kanaatine varılırsa, ilgili idare ile (telefonla veya bizzat) İdare, istenilen bilgi ve belgeleri elektronik posta yoluyla Kurum elektronik posta adresine ve bu isteğin tebliğ edildiği tarihten itibaren en geç otuz gün içinde de bu belgelerin asıllarını göndermekle yükümlüdür. 6328 sayılı Kanunun “Bilgi ve belge istenmesi” başlıklı 18 inci maddesi hükmü uyarınca,süresi içinde istenen bilgi ve belgeleri haklı bir neden olmaksızın vermeyenler veya eksik verenler hakkında Başdenetçi veya Denetçinin başvurması halinde ilgili merciin soruşturma açma zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak Kanunla verilen bu ruhsatın Başdenetçi ve denetçiler tarafından pek kullanılmadığı görülmektedir. Soruşturma açılmasına ilişkin işlem ve soruşturmanın sonucu hakkında ilgili merci Kurumu bilgilendirmekle mükelleftir. Devlet sırrı veya ticarî sır niteliğindeki bilgi ve belgeler, yetkili mercilerin en üst makam veya kurulunca açıkça gerekçesi belirtilmek suretiyle verilmeyebilir. Ancak, devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgeler Başdenetçi veya görevlendireceği Denetçi tarafından yerinde incelenebilir. İnceleme ve araştırma sonucu şikâyetin yerinde olduğu kanaatine varılması hâlinde Tavsiye Kararı verilmektedir. İlgili merci, tavsiye doğrultusunda tesis ettiği işlemi, aldığı önlemi veya tavsiye edilen çözümü uygulanabilir nitelikte görmediği takdirde bunun gerekçesini otuz gün içinde Kuruma göndermekle mükelleftir. Kurumun tavsiye kararlarını emsallerine göre daha az ve daha geç sürelerde vermesinin nedeni, tavsiye kararlarının mahkeme kararları gibi hatta daha ayrıntılı açıklamaları içermesine gayret edilmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Kurumun daha etkin ve verimli olabilmesi için, konunun içeriğine göre, nitelikten vazgeçmemek şartıyla kısa olmasından çekinmeyerek, daha fazla tavsiye kararı vermesi beklenmektedir. İnceleme ve araştırma sonucunda şikâyetin yerinde olmadığı kanaatine varılması hâlinde ise Ret Kararı verilmektedir. Tavsiye ve red kararlarını incelediğimizde görülmektedir ki; bu kararlar çok ayrıntılı ve kurumun karar verirken özen gösterdiği çalışmalardır. Ancak bu özen, kurumun gerçek işlevini yerine getirmesine engel olan kendi önüne koyduğu bir bariyer halini almıştır. Tavsiye ve Ret Kararlarının, Kamu Denetçisinin önerisi üzerine, bizzat Kamu Başdenetçisi tarafından verilmesi usulü de işin daha kısa sürede bitirilmesinin önündeki bir başka engeldir. Ayrıca, şikâyetçinin başvurusundan vazgeçmesi, şikâyetçi gerçek kişi ise ölümü; tüzel kişi ise tüzel kişiliğinin sona ermesi, şikâyet konusu talebin ilgili idare tarafından yerine getirilmesi, inceleme ve araştırma devam ederken şikâyet konusu hakkında dava açılması durumlarında Kurum tarafından “Karar Verilmesine Yer Olmadığına Dair Karar” verilmektedir. Kurumun tarafları uzlaştırmasıyla şikâyet konusu olaydaki hatalı işlemin idare tarafından düzeltilmesi halinde de bu karar alınmaktadır. Genel İstatistiki Bilgiler 1 Ocak - 31 Aralık 2014 tarihleri arasında Kuruma yapılan şikâyet başvurularının sayısı 5639 olup, başvuruların büyük çoğunluğu (yaklaşık olarak %’53’ü) internet sayfasında yer alan “e-başvuru” sistemi aracılığı ile yapılmıştır. Başvuru şekline ilişkin veriler aşağıda gösterilmektedir. Kuruma yapılan başvuruların yaklaşık % 24’lük bir kısmı “kamu personel rejimine” yönelik olarak gerçekleşirken, bunu yaklaşık %17 ile “eğitim-öğretim, gençlik ve spor”, %7,80 ile “ekonomi, maliye ve vergi”, %7,50 ile “insan hakları” ve %7,43 ile “çalışma ve sosyal güvenlik” alanları takip etmektedir 2014 yılında gelen 5639 ve 2013 yılından devreden 1528 adet olmak üzere toplam 7167 adet şikâyet başvurusu değerlendirilmek üzere işleme alınmıştır. İncelenmeye alınan toplam 7167 adet şikâyet başvurusunun % 89’u Kurum tarafından sonuçlandırılmış olup, 819 dosya 2015 yılında incelenmeye devam edilmek üzere devretmiştir. Kurum bu kararların; %36,5’ini Gönderme, %33,8’ini İncelenemezlik, %12,7’sini Karar verilmesine Yer Olmadığına İlişkin Karar, %10’nu Birleştirme, %2,3’ünü Ret, %1,7’sini Tavsiye, %0,4 Kısmen Tavsiye Kısmen Ret, %1,2’sini Başvurunun Geçersiz Sayılması, %1,2’sini Mahalli İdarelere İlişkin Başvurular oluşturmaktadır. Çalışma Hayatı Kararda idareye hatalı davranıldığının kabulü, zararın tazmini, işlem yapılması veya eylemde bulunulması, mevzuat değişikliğinin yapılması, işlemin geri alınması, kaldırılması, değiştirilmesi veya düzeltilmesi, uygulamanın düzeltilmesi, uzlaşmaya gidilmesi, tedbir alınması gibi önerilerde bulunulmaktadır. 2014 yılı içinde sonuçlandırılan 6348 dosyanın sadece 93’ü tavsiye, 26’sı kısmen tavsiye kısmen ret kararı niteliğindedir. Hepsini tavsiye kararı saysak bile başvuruların %2’lik dilimine tekabül eden oranda kurumun tavsiye kararı verdiği görülmektedir. Bu oran yetersiz görünmekle birlikte, sorunların yargı dışında çözümünde, alternatif bir uyuşmazlık çözüm yeri olarak Ombudsmanlık Kurumunun idari hayatımıza katkıları görmezden gelinemeyeceği gibi, istatistiklerden de görüleceği üzere Kuruma en çok başvuruda bulunan kamu personelinin sorunlarının çözümünde daha etkin kullanılabilecektir. Şöyle ki; Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun 17/8. maddesi gereğince “Dava açma süresi içinde yapılan başvuru, işlemeye başlamış olan dava açma süresini durdurur.” Davayı çeşitli nedenlerle daha sonra açmak isteyen ancak dava açma süresini de kaçırmak istemeyen bir kamu görevlisinin yapacağı en iyi iş, Ombudsmanlığa başvurmaktır. 6 ay içinde karar vermek zorunda olan Kurum, çok daha önce karar verse bile yapılacak başvuru ile dava açma süresi duracağından, Ombudsmanlıktan alınacak cevabın tebliğine kadar ilave bir süre kazanılmış olacaktır. Başvurunun sonucunun olumlu olabileceğini de unutmamak gerekir. SENCE 2015 Sayı 8 31 SENCE Soylu Türk Kadınları Süyün Bİke… Banu KIRAN ⎟ B undan 450 yıl kadar önce bir Şubat günüydü. 60.000 kişilik bir Rus ordusu Kazan kalesine karşı hücuma geçmişti.(Kazan Türklerin yaşadığı bölge). Tarih, 1550 yılı Şubatının 13’ü idi. Kazanlılar şehirlerini kahramanca müdafaa ettiler. Surların altı kapısı vardı. Han, Atalık, Tümen, Kabak, Muralı ve Kırım kapıları diye anılan bu kapılarda kanlı savaşlar oluyordu. 32 www.sencedergisi.com Kapıların her biri Mamay Bek, Nurali Mirza, Kuzıcak Oğlan (Oğlan Han neslinden gelen prens han anlamında) Çora Batır, Ak Muhammed Oğlan, Kul Muhammed Seyyid, Barbolsan Atalık Biybars Bek gibi kumandanlar tarafından korunuyordu. Süyün Bike de savaş yerinde diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşıyordu. Rusların da tarihlerinde uzun uzadıya bahsettiği, hakkında yazılan pi- yeslerin Moskova’da yıllarca afişte kaldığı Süyün Bike, Türk Beyliklerin kollarından olan Nogay Mirzalarından Yusuf Mirza’nın kızıydı. Nogaylar, Kazanlılar ve Ruslar arasında hem bilgisi hem güzelliği ile tanınmıştı. 1532 yılı yazında Kazanlılar, Safa Giray Han’ı Kazan Hanlığı’ndan ayırıp yerine Can Ali Han’ı getirdiler. Can Ali, Kazan Hanı gibi görünüyordu. Fakat aslında hanlık işlerinin çoğunu Vasili’nin buyruğuna göre yürütüyordu. Değer 1533 yılında Can Ali Han, Süyün Bike ile evlendi. Bu olay iki yurt arasında yakınlık meydana getirecekti. Can Ali Han, Rus Knezi’nin buyruğundan çıkmadığı için Kazanlılar ondan memnun değildi. 1535 yılında isyan ettiler. İsyan, Can Ali Hanın ölümü ile sonuçlandı. Safa Giray Han’dan kaçıp Nogay yurduna sığınmış olan beyler İvan’a mektup yazıp Kazan’a hücum etmeye teşvik ediyorlardı. İvan’ın istediği de buydu. Her iki taraf hazırlanıp buluşarak 13 Şubat 1550’de Kazan önlerine geldiler. Çetin savaşlar oldu. Kazanlılar tekrar Safa Giray’ı han yaptılar. Can Ali’nin dul eşi Süyün Bike, hem nüfuzlu hem de çok güzel bir hanımdı. İkisinin evliliği ülkeye politik yönden faydalı olacaktı. Kazan halkının kahramanca müdafaası karşısında 25 Şubat’ta İvan, Kazan kuşatmasını kaldırıp Moskova’ya dönmek zorunda kaldı. Safa Giray Han zamanında Kazan’ı işgal etmeye niyetlenen Rus orduları 3-4 defa büyük yenilgiye uğratıldılar. Kendisinin Ulu Yurd Hanı olduğunu bilen Safa Giray, Rus Knezlerinin buyruğunca yürümeyip diğer hanlarla birlikte hareket ediyordu. Süyün Bike ile Safa Giray 1547’de dünyaya gelen oğullarına Ödemiş Giray adını koydular. 1549 yılında Safa Giray Han öldü. O sırada iki yaşında olan küçük oğlu Ödemiş Giray, Han ilan edildi. Safa Giray’ın birinci hanımından Bölek Giray isimli bir oğlu daha vardı. Ama Kırım vilâyetinde olduğundan küçük oğlu han seçilmişti. Ödemiş Giray Han küçük, vasisi de bir kadın olduğundan Moskova Knezi İvan’ın Kazan’ı alma zamanı geldi diye hazırlanmaya başlayacağını bilen Kazanlılar, iş başında muktedir bir er bulunmasını lüzumlu gördüler. Safa Giray’ın büyük oğlunun hanlık işlerine bakmasını temin için Kırım’a elçi gönderdiler. Ruslar elçilerin üzerine hücum edince mektup Rusların eline geçti. Ödemiş Giray henüz bebek denecek yaşta olduğu için hanlığının bütün işlerine Süyün Bike bakıyordu. Bu sırada Kazanlıların Ruslarla arası iyi değildi. 1549 yılı Mart ayında Kazanlılar Morum üstüne baskın yaptılar. 1551’de Ruslar Kazan’ı yeniden muhasara etti. O sırada Kazan halkı arasında rekabet çoğalmış, dıştan yollar tutulmuş, içerdeki asker miktarı azalmıştı. Ödemiş Giray Han, beşikte hiç bir şeyden habersiz yatıyordu. Süyün Bike hem oğlunun hem Kazan halkının harap olmasından korkuyor, her türlü çareye başvuruyordu. Kazan Mirzaları teslim olmayı düşündükleri halde Kırım mirzaları savaş taraftarı idiler. Halka Kırım, Nogay ve Asterhan’dan yardım geleceğini vaad ediyorlardı. Kırım Mirzalarının Kazan halkından tamamiyle ümitleri kesildikten sonra kendi aralarında belki Osmanlılardan yardım temin edebiliriz diyerek anlaşıp Kazan’dan ayrıldılar. Lakin onlara kurtuluş nasip olmadı. Kahramanca savaşmalarına rağmen yolda pusu kuran Ruslar tarafından öldürüldüler. Kırımlılar gittikten sonra artık tamamıyle ümitleri kırılan Kazanlılar İvan’a elçi gönderip sulh istediler. İvan’ın Kazan elçilerine bildirdiği şartların en önemlisi, “Süyün Bike, Ödemiş Giray Han ve bunların tarafını tutan Kırımlılarla, onların çocuklarının esir sıfatı ile Moskova’ya gönderilmesi” dileğiydi. Anlaşma gereğince Ruslar, Süyün Bike’yi almaya geldiği zaman Süyün Bike Kazan Beylerine bir şey söylemedi. Madem ki Kazan halkının rahat yaşaması için başka çare yoktu, öyleyse Moskova’ya gidecekti. Süyün Bike’nin üzüntüsü herkese tesir etti. Bütün şehir halkı ağlıyordu. Süyün Bike Kazan’dan ayrılmadan Safa Giray Han’ın mezarını ziyaret edip helalleşmek istedi. Kabrin yanına varınca başındaki altın başlığı yere bıraktı. Büyük bir üzüntü içinde onunla güzel ve ikballi günler geçirdiğini, şimdi Moskova’ya esir gitmekte olduğunu söyleyip ağladı. Süyün Bike kendisi için hazırlanmış olan araba ile nehir kıyısına kadar gitti. Kıyıda Süyün Bike’yi alıp gidecek olan gemi bekliyordu. Geminin ortasında Süyün Bike’nin oturmasına ayrılmış süslü bir bölüm vardı. Süyün Bike kendisi ile gemiye kadar gelenlerle gönülden helalleşti. Esirleri götüren gemiler hareket edince halk da nehrin iki yanından ilerlemeye başladı. Süyün Bike’nin gidişi Kazan halkına çok dokunmuştu. Süyün Bike: “Kazan... Ey, kanlı, kaygulu şehir, başından tacın düştü, şimdi kul oldun, senin büyüklüğün mazide kaldı. Her ülke iyi bir padişah ile idare edilir ve asker ile saklanırsa o memleketi senden kim alabilir. Senin güçlü Hanın öldü. Beylerin güçsüzleşti. Sana yardım etmedi. Bu yüzden sen çekildin. Nerede senin sevinçli günlerin? Nerede senin oğlanların, beylerin, mirzaların, sana bağlı olanlar, büyükler? Nerede senin iyi hatunların, güzel kızların? Onların şarkıları nerede? Hepsi yok oldu. Yalnız onların ağlaması ve öksüzlüğü kaldı. Sende bal ağaçları ve soğuk pınarlar vardı. Onun yerine şimdi kanlar ve gözyaşları akıyor.” Süyün Bike bu sözlerle Kazan’a veda etti… SENCE 2015 Sayı 8 33 SENCE Sarsıcı Sosyal Psikoloji Deneyleri Ülkü DAVUTOĞLU ⎟ Bilişim Uzmanı Son yazımı “Gelecek yazılarda, bu yazıda çok az da olsa değindiğim sosyal psikoloji konuları ile görüşmek üzere…” diyerek tamamlamıştım. Ve işte geldi görüşme zamanı… N edir sosyal psikoloji? En kısa tanımla; bireylerin duygu, düşünce ve davranışlarının toplum ve diğer bireyler tarafından nasıl etkilendiğini inceleyen bilim dalıdır. Aslında sosyal psikolojinin ilgi alanı bireylerin sadece gerçekte var olan bireylerden nasıl etkilendiği değildir. Bireylerin; varmış gibi hayal edilen, hatta var olduğu ima edilen diğer insanlardan nasıl etkilendiği de sosyal psikolojinin ilgi alanıdır. Hatta yapılan deneyler, varlığı ima edilen bireyle- 34 www.sencedergisi.com rin bile insan davranış, tutum ve duygularında etkili olduğunu göstermektedir. Sosyal psikoloji bir bilimdir. Çünkü, sosyal psikolojide kuramlar ve hipotezler oluşturulurken ve bunların geçerliliği sınanırken bilimsel yöntemler kullanılır. Bu yöntemler, deneysel olmayan yöntemler ve deneysel yöntemler olarak ikiye ayrılır. Deneysel olmayan yöntemler de çok fazla bilgi ve çarpıcı sonuç sağlamasına rağmen deneysel yöntemler geçmişte oldukça ilgi görmüştür. Sonuçlar ise inanılamayacak derecede çarpıcıdır. İkinci Dünya savaşından sonra altın çağını yaşayan sosyal psikoloji için yapılan deneyler arasında en önemli 4’ünün kronolojik sırası şöyledir: • Solomon Asch tarafından yapılan Uyma Deneyi (1953) • Muzafer Sherif tarafından yapılan Robbers Cave Deneyi (1954) Sosyoloji zalandırmanın öğrenme üzerine etkisini araştırmak amacı ile yapılmıştır. Güya, çünkü bu bir cover deney, yani araştırmacının gerçek niyetini denekten saklandığı bir senaryoya sahip. Deneğe anlatılan senaryo şu şekildedir: “İki denek olacak, aralarında kura çekecekler ve bu kura sonucunda deneklerin biri öğretmen, biri öğrenci olacak. Öğrenci ve öğretmen farklı odalarda olacak. Öğrenci olan elektrikli şok cihazına bağlanacak ve öğrenci yanlış yaptıkça, öğretmen öğrenciye elektrik verecek. Böylece cezanin öğrenme üzerine etkisi denenmiş olacak.” Kura tabi ki hileli, çünkü ortada tek bir denek var. Diğer denek aslında Milgram’ın asistanı. Senaryo gereği, kura sonucu Milgram’ın asistanı öğrenci –tabi ki elektriğe bağlı değildeneğimiz de öğretmen. Öğretmen rolündeki deneğimizin önündeki panelde 15 volttan başlayıp 450 volta kadar 15 voltluk aralıklarla giden düğmeler bulunmaktadır. Yapılan her yanlışta verilen elektriğin dozu arttırması gerektiği söylenmiştir. Bu arada, öğrenci rolündeki sözde denek, senaryo gereği deney başlamadan, kalbinden hafif bir rahatsızlığı olduğunu söylemiştir. Yani öğretmen olan deneğin bildiği • Stanley Milgram tarafından yapılan Otoriteye İtaat Deneyi (1963) • Philip G. Zimbardo tarafından yapılan Hapishane Deneyi (1971) Bu deneylerden son ikisi oldukça meşhurdur ve hatta Hapishane Deneyi başarılı filmlere konu olmuştur. Milgram ve Zimbardo’ya deneyler konusunda ilham veren ise Asch’in “Uyma Deneyi”dir. Uyma Deneyi ile Asch, bireylerin davranışlarının ve hatta algılarının toplumsal yönlendirmelerden ne kadar etkilendiğini, bireylerin davranış ve algılarında sandıkları kadar özgür olmadıklarını göstermiştir. Bu deneye, dergimizin 6. sayısında kaleme aldığım yazıda ayrıntılı olarak yer vermiş olduğumdan, burada detaya girmiyorum. Gelelim meşhur deneylerimize… Milgram’ın “Otoriteye İtaat Deneyi” otoriteye uyum ve itaatkarlık üzerine yapılmış en ünlü deneydir. Deney güya, ce- SENCE 2015 Sayı 8 35 SENCE kadarı ile olay şu şekildedir: “Kura sonucu diğer denek şu an yan odada elektrikli şok cihazına bağlı. Kendisinden, yani öğretmen olan denekten, öğrenci deneğin yanlış yapması durumunda yüksek şiddete çıkabilecek kadar elektrik vermesi için düğmeye basması isteniyor. Ayrıca, öğrenci deneğin kalbinden rahatsızlığı var.” Deney başladığında öğrenci yavaş yavaş yanlışlar yapmaya başlamıştır. Öğretmen denek sadece sesleri duymaktadır ve aslında bu sesler önceden kaydedilmiş seslerdir. Öğrenci, beşinci hatayı yapıp da 75 voltu yediği andan itibaren inlemeye, tuhaf sesler çıkarmaya; 150 voltta deneyden çıkmak için yalvarmaya; 180 voltta “artık acıya dayanamıyorum” diye bağırmaya başlamıştır. Dozaj tehlike arz edecek kadar yükseldiğinde, öğrenci duvarlara vurmuş ve “beni bu odadan çıkartın” diye haykırmıştır. Deney sonucunda dehşet verici bir tablo ortaya çıkmıştır: 40 denekten 26 tanesi 450 volta kadar çıkmıştır. Oran %65. Yani deneklerin %65’i az önce beraber kura çektikleri ve kalbinden rahatsız olduğunu düşündükleri, hiç tanımadıkları masum bir insana, otorite “yap” dediği için ve tüm sorumluluğu alacağını temin ettiği için, bir insanı kömür haline getirebilecek 450 volt elektriği vermiştir. Kalan %35’lik kısım ise 300 volttan önce deneyi bırakmamıştır. Bu arada, deney yapılmadan önce deneklere kişilik testi yapılmış ve normal çıkmayanlar deneye alınmamıştır. Yani; denekler, psikopat, sosyopat, sadist ruhlu olmayan, birçoğu lisans mezunu, anne, baba ve gençler olan sıradan, her gün sokakta görebileceğimiz ve ne yazık ki belki aynada dahi görebileceğimiz psikopat olmayan normal insanlar. Bu deney defalarca farklı farklı denek gruplarıyla, başka ülkelerde de tekrarlanmıştır. Sonuç genel olarak % 65 civarında dolaşmış, bazen yüzde 85’e bile çıkmıştır. Kadınlarla erkekler arasında itaat konusunda bir fark çıkmadığını, kadınların da erkekler kadar vicdanı değil otoriteyi seçmeyi tercih ettiklerini de belirtmekte fayda var. Şimdi şu soruları cevaplayalım: 1- Bir insana 450 volt elektrik verebilir misiniz? 2- Hiçbir sorumluluğunuz olmayacağı garanti edilse, sadece emir geldiği için, bir insana 450 volt elektrik verir misiniz? Cevabınız hayır değil mi? Milgram da bu deneyi yapmadan önce “masum, size hiçbir kötülük yapmamış bir insana 450 volt elektrik verir misiniz?” sorusunu sormuştur. Aldı- 36 www.sencedergisi.com ğı evet cevabı %1’de kalmıştır. Sonuç: %65. Bu arada, bu deney eski, aradan yıllar geçmiş diyorsanız eğer, BBC’nin 2011 yılında bu deneyi tekrarladığını gösteren videoyu internetten izleyebilirsiniz. Bazı deneklerin, umarsızca ve hatta gülümseyerek 450 volta çıkmasını hayretle izleyeceksiniz. Diğer sarsıcı deney “Stanford Hapishane Deneyi”. Deneyin amacı; kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir. Deney için üniversitenin binalarından birinin bodrumunda hapishane ortamı oluşturulmuştur. Denekler kameralarla izlenmiştir. Deneyde 24 erkek öğrenci denek olarak kullanılmıştır. Rastgele seçilen 12 deneğe mahkum rolü, kalan 12 deneğe ise gardiyan rolü verilmiştir. Deneklere bunun bir hapishane deneyi olduğu söylenmiş, ancak deneyden elde edilecek sonuçların güvenilirliği açısından ayrıntılar deneklere verilmemiştir. Her ne kadar Zimbardo deneklere sadece oynayacakları rolü tanımladığını deney boyunca hiçbir hareketlerine karışmayacağını söylese de, gardiyan olan deneklerle yaptığı ayrı bir toplantıda, gardiyanlara hapishanenin disiplini sağlama konusunda gerekli özen ve tutumu sergilemeleri gerektiğini tembihlemiştir. Ancak atlanmaması gereken husus, Zimbardo’nun şiddet kullanılmaması konusunda uyarıda bulunmayı da ihmal etmemiş olmasıdır. Deneklerin rollerine bürünebilmeleri için bir çok ayrıntı düşünülmüştür. Öyle ki; mahkum olan denekler evlerinden polis tarafından alınmış, parmak izi alınması gibi gerçek bir mahkumun geçirdiği tüm süreçleri geçirmiştir. Deneyin başlamasıyla, denekler ürkütücü derecede hızlı bir şekilde rollerini benimsemiştir. Otorite sahibi olan gardiyanlar psikolojik şiddete çarçabuk meyletmişler ve yaptıklarını zulüm olarak görmemeye başlamıştır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir. Öğrencilerin, bunun bir deney olduğunu unutması ve onlara verilen rolleri bu kadar çabuk kabullenmeleri, hatta ve hatta mahkum olan deneklerin hapishaneden hiç çıkamayacaklarını düşünmeleri, insanoğlunun sosyal rollere çok çabuk adapte olabileceğinin göstergesi olarak kabul edilmiştir. Mahkum olan deneklerin durumu ile ilgili Zimbardo’nun not defterinde “rüyalarında bile bu hapishaneden kaçmalarına imkan yoktu” notu yer almıştır. Denekler o kadar kendini kaptırmıştır ki, gardiyan olan denekler deneyin sonlandırılmasına üzülmüş, mahkum denekler ise kendilerine özgürlükleri bahşedilmiş gibi sevinmiştir. 6 gün süresince Zimbardo aslında kendisini de farkında olmadan deneye tabi tutmuştur. Zira, kendisi de hapishane müdürü gibi davranmaya başladığının farkına varmıştır. Müdürlük rolünü hemen kapmıştır. Zimbardo “sosyal rollerin bireylerin davranış ve tutumlarına büyük etkisi vardır” hipotezini ispatlamak için bu deneyi yapmış, ancak rollere bu kadar çabuk bürünüleceğini kendisi de tahmin edememiştir. Sosyoloji iki grup bir araya getirilmiştir. İki grup arasında oyunlar ve yarışmalar düzenlenmiş, fakat işler tahmin edildiği gibi eğlenceli gitmemiş, kısa sürede iki grup arasında nedensiz çatışmalar ortaya çıkmıştır. Çocuklar bir hafta gibi kısa bir sürede içinde bulundukları gruba aidiyet hissini geliştirmiş ve karşı gruptakileri ötekileştirmiştir. Yani grup normunun oluşması için kısa bir süre yeterli olmuştur. Deney ile amaçlanan sadece grup normunun oluşmasının gözlemlenmesidir. Lakin, gruplar arası çatışmalar da araştırmacılara farklı ve faydalı bilgiler sunmuştur. Sonuçta Muzafer Sherif ve ekibi, barışı sağlayabilmek için iki grubun birlikte çözebileceği problemler yaratmıştır. Su şebekesinin bilinmeyen insanlarca tahrip edildiği ve onarılması gerektiği gibi problemler. İlginçtir ki Sherif, birlikte film izleme, oyun oynama, eğlenme gibi aktiviteler ile barışı sağlayamamıştır. Ancak ortak bir sorunu gören gruplar ortak sorunun çözümü ya da ortak düşmanı alt etme için barışa yanaşmıştır. Bir sebep olmamasına rağmen grupların çatışması gerektiren enteresandır ve daha da enteresan olanı ortak bir düşman ya da sorun olmadığında grupların barışmamasıdır. Asch ve Sherif’in deneyleri sosyal psikolojide oldukça masum ve faydalı deneyler olarak kabul edilmektedir. Milgram ve Zimbardo deneyleri ise başta etik konular olmak üzere bir çok açıdan eleştiriye maruz kalmaktadır. Hatta deneylerin geçerliliği bile bazen tartışma konusu edilmiştir. Diğer yazılarda bu eleştiriler ve bu eleştirilerin sosyal psikoloji bilimine etkisi üzerinde durmak dileği ile görüşmek üzere… Muzafer Sherif tarafından yapılan Roberts Cave deneyinde ise grup normlarının oluşması irdelenmiştir. Bu arada Sherif, sosyal psikolojinin kurucularından olan bir Türk bilim adamıdır. Asıl ismi Muzaffer Şerif Başoğlu’dur ancak literatüre Muzafer Sherif olarak geçmiştir. Deneyde; Roberts Cave parkına kamp yapma senaryosu ile götürülen 11 yaşındaki 22 çocuk, 11’er kişiden iki faklı gruba ayrılmıştır. Bu iki grup önceleri birbirleri ile görüştürülmemiş, birbirinden haberdar olmayan iki grup bir hafta kadar parkta kampın tadını çıkarmıştır. 1 hafta sonra, bu SENCE 2015 Sayı 8 37 Oktay Sinanoğlu SENCE TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE GİDER 38 www.sencedergisi.com Değer Yunus Şevki KİBAR ⎟ T ürkiye’nin Aynştayn’ı olarak bilinen biokimyacı, moleküler biyolog ve dilbilimci Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu 19 Nisan 2015 tarihinde tedavi görmekte olduğu ABD’de yaşamını yitirdi. Ne büyük bir adam olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez, bilenler, umursayanlar zaten biliyor. Türkiye’ye hizmet edeyim diye bir üniversitemize geldiğinde bırakın bölüm başkanı yapılmayı, kendisiyle nasıl uğraşıldığını, kendisine nasıl mobbing uygulandığını da bilenler bilir. Oktay Sinanoğlu, 1963’te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında “tam profesör” unvanını almıştır. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi’nde bu unvanı kazanan en genç öğretim üyesidir. Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş bir bilim adamıdır. Kuantum mekaniğinde, Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözerek kimya bilimini sağlam bir temele oturtmuştur. 1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu’na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör unvanını vermiştir. 1973’de Almanya’nın en yüksek “Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü”nü ilk kazanan kişi olmuştur. 1975’de Japonya’nın “Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü”nü kazanmış; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verilmiştir. 1976’da Japonya’ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderilmiş ve kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü “Elena Moshinsky” ile ödüllendirilmiştir. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesi idi. Dünyada moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri olan Oktay Sinanoğlu, “atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı”, “çözgeniter kuramı”, “kimyasal tepkime mekanizmaları kuramı”, “mikrotermodinamik” ve “değerlik kabuğu etkileşim kuramı” ile bilim dünyasına adını altın harflerle yazdırmıştır. Oktay Sinanoğlu çok büyük bir vatanseverdi aynı zamanda. “Neden ABD’de çalışıyorsunuz?” sorusunu “Ben Amerika’da hangi üniversite ile anlaşma yaparsam, bulduğum sonuçları kendi devletimle paylaşacağıma dair kayıt koyduruyorum.” şeklinde cevaplandırmıştır. Oktay Sinanoğlu, bize değerlerimizden kopmadan da bilim yapılabileceğini ve evrensel olunabileceğini göstermiştir. İngilizcenin bilim dili olduğu safsatasını çürütmüş, Türkçe ile de bal gibi bilim yapılabileceğini göstermiştir. Ancak, ödül almak için ülkesine iftira atmamıştır… Bilimsel çalışmaları tüm dünyada konuşulmasına rağmen ülkemizde bilim çok konuşulmadığından olsa gerek, Her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı “danışman”lar hakimiyet ve güdümünden kurtarılmalı. Türk gençliğini, dolayısıyla milletin geleceğini, kaderini gizli, açık düşmanalr değil, Türk milletinin öz vatansever evlatları belirleyecektir. daha çok dil konusundaki hassasiyeti ve çalışmaları ile tanınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanına sahip olmasına rağmen kendisi için devlet töreni düzenlenmemiş olması ve cenazesine hiçbir hükümet temsilcisinin katılmamış olması Türkiye’de bilim adamına verilen değeri göstermesi açısından ibretliktir. Bilim adamlığı bir yana, “Türkçe giderse Türkiye gider” sözünü anlasak kafidir... Mekanı cennet olsun… SENCE 2015 Sayı 8 39 SENCE Çalışan, Üreten, Yol Gösteren Sendika Türk Büro-Sen Kadınlarımızın çalışma hayatında daha etkin ve verimli olması, toplumun huzuru, sağlıklı aile ve iyi yetişmiş gelecek yeni nesillerin yetiştirilebilmesi için; Çalışanların sorunlarını dile getirmek, bu konularda kamuoyu oluşturmak için her fırsatı değerlendiren sendikamız anneler gününde de, çalışan annelerin sorunlarını ve sendikamızın bu sorunların çözümüne ilişkin görüş ve taleplerini üyelerimizle, kamuoyu ile paylaştık. • Ülkemizde kadına yönelik şiddetin önlenmesi için gerekli olan bütün tedbirlerin ivedilikle alınmasını, • Tüm çalışanların iş güvencesinin devletin teminatı altında olmasını, • Anneliğin sosyal bir görev olarak kabul edilmesini, istihdamda, evlilik ve analık sebebiyle kadınlara karşı yapılan ayrımın önlenmesini ve kadınlara etkin çalışma hakkının sağlanmasını, • Zorunlu hizmet durumlarıda dahil olmak üzere eşlerin farklı şehirlerde yaşamasından doğan sorunların ortadan kaldırılmasını, aile bütünlüğünün korunmasını, • Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolüyle ilgili kalıplaşmış kavramların, eğitimin her şeklinden ve kademesinden kaldırılmasını, • Hamilelik süresince zararlı olduğu kanıtlanan işlerde kadınlara özel koruma sağlanması, sağlığın ve doğurganlığın korunmasını, • Doğum sebebiyle ebeveynlere, talepleri halinde 1 yıl ücretli izin, ikinci yıl için ise maaşının ¼ i oranında ücret ödenerek izin verilmesini, • Çocuk yardımının, günün ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tespit edilmesini, • Kreş (0-3,3-6 yaş kreş ve yaşlılar için) hasta, engelli ve yaşlı bakım hizmetlerinin profesyonelce sunulacağı bakım ve rehabilitasyon merkezlerinin yaygınlaştırılması, ÜZ N ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN • Açılacak kreş ve bakım evlerin de bu konularda uzman olan nitelikli personelin istihdam edilmesi, • Kreş ve bakım evi hizmetlerinden yararlanamayan personele bu hizmetleri dışardan karşılayabilmesi için günün şartlarına uygun ekonomik destek sağlanmasını, • “İşin cinsiyeti olmaz, işin nitelikleri olur” ilkesiyle hareket edilmesini, kadınların, Devletin her kademesinde, özellikle karar mekanizmaları içinde görev almasını, • Kadınların kamu hizmetinin hazırlanması ve uygulanmasına katılması için pozitif ayrımcılık da içeren bir dizi tedbir alınmasını, • Tüm kamu kurumlarında personele uyum (oryantasyon) eğitimlerinde zorunlu eğitim olarak aile içi iletişim ve cinsiyet eşitliği eğitimlerinin verilmesini, tsal es, Emek Ku 40 www.sencedergisi.com dd İnsan Muka • Çalışanların işyerlerinde maruz kaldığı psikolojik ve fiziki tacizin (Mobing) önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını, Talep ediyoruz... Sendika 1 Mayıs’da Adanadan “Memur Uyuma Güvencene Sahip Çık” 1 Mayıs geçtiğimiz yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle, Emek ve Dayanışma Bayramı olarak ilan edildi. Bayramların anlamı düşünüldüğünde bu günü Bayram demek ne kadar doğru bu tartışılabilir… Yine de sadece İşçi Bayramı gibi algılanan ve kutlanan 1 Mayısın tüm çalışanların bayramına dönüştürülmesi doğru ve yerinde bir karar. En azından çalışanlara, sıkıntılarını, sorunlarını kamuoyuna geniş kitlelerle ifade edebilme imkanı sunduğu için de anlamlıdır. Bu yıl yine Taksim inatlaşmasıyla 1 Mayıs kutlamaları amacının dışına çıkarıldı. Hükümet ve bazı emek örgütlerinin inatlaşmasının bilançosu; 50 civarında yaralanma, 400 gözaltı ve 10 tutuklama… İstanbulluların çektiği sıkıntılar, Türkiye’nin dışardaki itibarı ve en önemlisi İşçiler açısından taşeronlaşmanın yoğunlaştığı, emek ve alın terinin sermayeye peşkef çekildiği, özelleştirme adı altında işçilerin işinden edildiği bir dönemde güme giden emekçinin sorunları… Ayrıca memurlar arasında yapılan ayrımcılık, çıkarılan torba yasalarla bir kısım çalışanların zorunlu emekli edilmesi, demokratik hakların geriye götürülmesi, enflasyon altında sefalet ücreti ve yüksek vergiler nedeniyle sürekli kaybeden memurların meseleleri de güme gitti. Demokratik haklarında gelişme bekleyen memurların, grev hakkı, bağımsız hakem DEDİK kurulu ve memurun siyasete katılması gibi talepler ne yazık ki dillendirilemedi. En önemlisi memurların geleceğini karartacak olan, güvencelerinin ellerinden alınacağını açık açık ilan eden Cumhurbaşkanının bu tavrına karşı memurların, “Güvencemiz, varlık sebebimizdir. Güvencemiz, geleceğimizdir. İktidarın kölesi olmayacağız. Emeğimize, alın terimize ve geleceğimize göz dikenlere fırsat vermeyeceğiz” diye, bütün meydanlarda haykırmak ve kararlılığını göstermek varken, kör bir inatlaşmayla memurun ve emekçinin haklı taleplerinin üzeri kapatıldı. Oysa ki iktidar geçtiğimiz yıllarda 1 Mayıs’ta Taksim’i kutlamalara açtığında, İstanbul’da olaysız ve kavgasız 1 Mayısların kutlanabildiğine de şahit olmuştuk. Eskiden emek örgütleri işçi ve memur sendikaları, “Emek Platformu” çatısı altında buluşabiliyor ve sorunlarını ortaklaştırabiliyorlardı. AKP iktidarıyla, emek örgütleri de birlikte hareket edemez oldular. Bu yıl 1 Mayıs’ı Türk-İş Zonguldak’ta, Türkiye Kamu-Sen Adana’da, Memur-Sen Konya’da kutladı. Ne Zonguldak’ta Türk-İş’in taşeronlaşmaya karşı feryadı, ne Adana’da Türkiye Kamu-Sen’in “memur uyuma, güvencene sahip çık” sloganları yeterince duyurulamadı, kamuoyuna yansıtılamadı. SENCE 2015 Sayı 8 41 SENCE “Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar” T ürk tarihinin ilk çıkış yeri Orta Asya’dan Cumhuriyetimize kadar Han, Hakan, Padişahlarımızın diğer İmparator, Kral, Dük ve Şahlara yazdığı 150 yi aşkın mektupları kaynaklardan toplayarak bu kitabımı hazırlamış bulunuyorum. Mektuplarda Türk tarih sayfalarındaki atalarımızın kahramanlıklarını, inancını, asaletini, adaletini, merhametini, siyasetini ve diplomasi dilini göreceksiniz. Bu mektupları okuduğunuzda, milletlerin kültür anlayışlarını, manevi hayatlarını, inançlarını, ahlaki ve vicdani değerlerini öğrenmiş olacaksınız. Bu mektuplar, neslimizi maziden istikbale taşıyan birer kaynak ve ışık olacaktır. Genci yaşlısı herkes Türk milletinin tarihi hatıralarıyla dolu bu mektupları okumalı, tarih-kültür bilgilerini artırmalıdır. Kitabımda yer alan mektuplardan bazı örnekler incelemeniz ve kitap hakkında fikir edinmeniz için aşağıda yer almaktadır. • Mete Han’ın Çin İmparatoruna yazdığı mektup • Selçuklu Sultanı Sencer’in Bizans İmparatoruna yazdığı mektup • Sultan Yıldırım Bayezıd Han’ın Timur Han’la karşılıklı mektupları • Sultan II. Murad’a oğlu Sultan II. Mehmed’in (Fatih) tahta davet için yazdığı mektup • Fatih Sultan Mehmed’e hocası Akşemseddin’in yazdığı mektuplar • Fatih Sultan Mehmed’in Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a mektubu • Sultan Iı. Bayezıd’ın kardeşi Şehzade Cem Sultan’la karşılıklı mektupları • Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’e mektubu • Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Fransuva’ya mektubu • Kanuni Sultan Süleyman’ın Alman İmparatoru Şarlken’e mektubu • Kanuni Sultan Süleyman’ın İran Şahı Şah Tahmasp’a mektubu • Sultan III. Murad’ın İngiliz Kraliçesi Elizabeth’e yazdığı mektup • Sultan IV. Murad’ın İran Şahı Safevi’ye mektubu • Sultan I. Abdülmecid’e Almanların yardım istek mektubu • Yarbay Mustafa Kemal’in Enver Paşa’ya yazdığı mektup • Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in mektubu • Sultan Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı mektup • Antepli Şahin Bey’in Fransız Garnizon Komutanına yazdığı mektup • Atatürk’ün Türk ordusuna son mesajı 42 www.sencedergisi.com Kitap Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’a Mevlana Hazretlerinin Mektubu II. Gıyaseddin Keyhüsrev öldüğünde İzzeddin Keykavus, Rükneddin Kılıç Arslan ve Alaeddin Keykubat adlarında küçük yaşlarda üç oğul bırakmıştı. Sultan II. Gıyaseddin daha sağlığında Alaeddin Keykubat’ı veliaht tayin etmişse de devletin ileri gelenleri, eski Türk töresine uyarak büyük oğul İzzeddin Keykavus’u tahta çıkardılar. 1246 yılında Moğol tahtına Güyük Hanın çıkması nedeniyle yapılacak törene Moğolistan’a davet edilen İzzeddin Keykavus, ülke dışına çıktığında iç ve dış huzursuzluk çıkar kaygısıyla kardeşi Rükneddin Kılıç Arslan’ı gönderdi. Sultan II. İzzeddin vezirleri ile devletin işlerini nizama koymaya çalıştı. Ancak devlet adamları arasında ihtiras, rekabet yüzünden yetki çatışması yaşanmaya başladı. Bu arada törene gitmiş olan Rükneddin Kılıç Arslan Moğol Hanı tarafından Türkiye Selçuklu Sultanlığına getirildi. 1249 yılında Sivas’a gelen Rükneddin Kılıç Arslan’a, Sultan olarak biat edildi. Bu karışık ve huzursuzluğun çıkması üzerine Vezir Celaleddin Karatay üçlü ortak bir saltanatta tahta geçmelerini, adlarının yaşça büyüklük durumuna göre hutbe, sikke ve kitabelerde okunup yazılmasını önerdi. Teklif ilk önce reddedildi, ancak daha sonra kabul edildi. (1249-1254) ülkede bir müddet sükun sağlandı. Ancak devlet adamlarının kişisel ihtiras ve çıkarları yüzünden otorite ve huzur yeniden bozuldu. Moğol Hanının, II. İzzeddin Keykavus’u Moğolistan’a ısrarlı davet etmesi üzerine Sultan bu sefer yola çıktı. Fakat, Vezir Celaleddin Karatay’ın ölümü üzerine geri döndü ve yerine kardeşi Alaeddin Keykubat’ı gönderdi. Ancak onun da Sultan olarak dönmesi düşünülerek Erzurum’da zehirletilerek öldürüldü. Üç kardeş saltanatı bozuldu ve saltanat iki kar- deşe kaldı. Her ikisi arasındaki ilişkiler olumsuz gelişmeye başladı ve Ahmethisar yöresinde iki kardeş arasındaki savaşta (1254) Ruknettin Kılıç Arslan yenildi ve Burgulu Kalesine hapsedildi. Selçuklu tahtına II. İzzeddin Keykavus tek başına geçmiş oldu. Kısa bir süre ülkede huzur ve sükun sağlanmış ise de ancak Moğol baskısı ve Moğol kumandanlarının sonu gelmeyen istekleri karşısında sultan II. İzzeddin Keykavus Anadolu’ya gelen Moğol ordusu ile Aksaray yakınlarında savaştı ve yenildi. (1256) Ailesi ve adamlarıyla birlikte Aliyye (Alanya) kalesine çekildi. Sultanın Moğollar tarafından davet edilmesi üzerine gitmeyip Bizans’a sığındı. Bunun üzerine Moğol Baycu Noyan’ın emriyle Rukneddin Kılıç Arslan hapisten çıkartılarak Konya’da Selçuklu tahtına oturtuldu. (Mart 1257) IV. Kılıç Arslan’ın tek başına saltanatı fazla sürmedi. Moğol ordusunun Bağdat tarafına gitmesini fırsat gören II. İzzeddin Keykavus Bizans İmparatoru II. Thedoros Laskaris’ten yardım alarak Mayıs 1257’de Selçuklu tahtına tekrar geçti. IV. Kılıç Arslan adamlarıyla birlikte Tokat’a çekildi. Moğol hanı Mengü’nün kardeşi Hülagü, İran ve batıdaki ülkeleri idare ediyordu. Sultan II. İzzeddin Keykavus elçi gönderip sultanlığa devam etmek istediğini bildirdi. Ancak Hülagü buna razı olmadı ve Mengü Hanın isteği doğrultusunda Selçuklu ülkesini iki kardeş arasında paylaştırdı. Ancak Selçuklu idaresi bu şekilde yürürken, II. İzzeddin Keykavus Moğollara vermesi gereken vergiyi vermediği gibi 1260 yılında Moğolları bozguna uğratan Memluklu hükümdarı Baybars’la ilişkiye geçip tek başına sultanlığa kalkıştı. SENCE 2015 Sayı 8 43 SENCE Bunun üzerine Moğollar da ona karşı baskılarını artırdılar. Zor durum da kalan II. İzzeddin Keykavus, 1262 yılında Antalya’dan bir gemiye binerek aile ve yakın emirlerini de alıp, Bizans’a sığındı. Ancak Bizans İmparatoru Michail Sultan II. İzzeddin Keykavus’u hapse attırdı ve insanlık dışı davranışlarda bulundu. Altınordu Hükümdarı Bereke Han, II. İzzeddin Keykavus’u hapisten kurtardı ve Kırım’daki Sudak ve Solhat şehirleri dirliğinin başına verdi. 1279-1280 yıllarından ölümüne kadar burada yaşadı. Selçuklu Sultanlığı tek başına IV. Rükneddin Kılıç Arslan’a kaldı. Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus, gerek tek başına gerekse kardeşleriyle ortak saltanat döneminde (1246-1249, 1249-1254, 1257-1259, 1259-1260) gönül, sohbet adamı Mevlana Celaleddin Rumi de Konya’da yaşıyordu. Sultan II. İzzeddin Keykavus Mevlana’ya son derece hürmet gösterir, onun bilgi ve görgüsünden istifade etmeye çalışırdı. Mevlana’yı ziyaret eder, sohbetlerine katılırdı. Mevlana 30 Eylül 1207 yılında Belh şehrinde dünyaya geldi. Mevlana’nın adı Muhammed’dir. Mevlana’nın babası Bahaddin Veled, Belh şehrinde alim ve ariflerin yetiştiği meşhur bir ailedendi. Büyük bir alimdi, ünü bölgeye yayılmıştı. Baba tarafının Hz. Ebubekir’e dayandığı belirtilmektedir. Moğol tehlikesi baş gösterince baba Bahaddin Veled ailesiyle birlikte Belh’ten ayrıldı. Belh’te siyasi istikrar bozulmuş, huzur kalmamıştı. Mevlana Belh şehrinden ayrıldığında 5 yaşında idi. Baba Bahaddin Veled aile ve yanındakilerle birlikte Nişabur’dan Bağdat’a, daha sonra Kufe yolu ile hac vazifelerini yerine getirmek için Kabe’ye gittiler. (1212-1213) Dönüşte Şam’a, sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a geldiler. Burada yedi yıl kaldılar. Mevlana, kendileri ile birlikte bu yolculukta gelen Şerafettin Lala’nın kızı Gevher Hatunla evlendi. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alaaddin adlı çocukları oldu. Sultan Alaaddin Keykubat, Bahaddin Veled ve oğlu Mevlana’nın Karaman’da olduğunu öğrenince Konya’ya davet etmişti. Bu davet üzerine Mevlana ve ailesi Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’ya geldi. Mevlana bu sırada 24 yaşında idi. Baba Bahaddin Veled 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mevlana ilim ve tahsil için bir süre Şam ve Halep’te bulundu. Ciddi tahsil gördü. Halep Haleviye Medresesinde hocası Kemaleddin Bin Adim’den önemli ilim ve terbiye aldı. Lügat, arabiyat, fıkıh, tevsir, hadis, ma’kulat (akıl ile bilinen) ve menkulat (nakledilen) gibi ilimlerde eğitim aldı ve üstün 44 www.sencedergisi.com başarı gösterdi. Medreselerde dersler verdi. Selçuklu Sultanı vezirleri tarafından takip edildi. 1273 yılında Konya’da hayatını kaybetti. Mevlana lakabı efendi, sahip, malik anlamında Arapça sıfat olan “Mevla” kelimesi ile biz anlamındaki Arapça bitişik şahıs zamiri “na” oluşmakta ve “Efendimiz” anlamına gelmektedir. (1) Mevlana devlet adamlarına, ilim sahibi kişilere mektuplar yazarak nasihatte bulunmuş, onları övmüş, yermiş veya ricalarda bulunmuştur. Ayrıca davet, taziye, tavsiye, şefaat, teselli, iyadet (hatır sorma) tebrik gibi yazılmış mektupları da vardır. Mevlana Hazretleri kendisine büyük hürmet gösteren Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’a da birçok nasihat, övgü dolu mektup göndermiştir. Nasihat dolu bu mektuplarında Sultana duyduğu sevgiyi, bağlılığı sunar, ona babaca öğütler verirdi. Sultan’a yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu: “Kutluluk, devlet, o alemin tek eri, Davut soyunun övüncü, dünyanın ter-temiz özü, hacetler kıblesi, mazlumların imdadına erişen, yoksulları kurtaran, padişahların övündükleri yücelikler denizi, Tanrıya tapan, elinin altındakileri okşayan, lütuf ve ihsanları yayıp döşeyen kişinin günlerine, ömrüne eş-dost olsun. Allah onların yüceliklerini daimi etsin; düşmanlarını mahvetsin; kötülüklerden korusun onları, gözcü-bekçi olsun onlara; boyuna hayırlara kavuşsunlar. Ululandıkça ululansın, Tanrı, bütün hallerinde, sözlerinde, işlerinde onları korusun; hayır ilham etsin onlara; lutfiyle, keremiyle doğru yola götürsün onları. Selamlarınızı, dualarınızı, senalarınızı alıyoruz; buluşup görüşme dileğimiz pek artık. Yüce tanrı, kavuşmamıza bir sebep yaratsın; hem de tezce. Gerçekten de o, duaları kabul eder; duyar. Kutlu, yomlu evlenmemiz mübarek olsun der, hayır-dualar ederiz. Hamdolsun Allah’ın lütfuna ki Hak, ehline ulaştı. Ululandıkça ululansın, Tanrı, yaratıklarını derleyip toplar; tapısına teslim olanlara, rahmetinin yoluna yönelip ona dayananlara, öylesine bir yerde lütfederki, iki dünyanın devletinin artmasına da sebep olur bu lütuf. «Kim Allah’a dayanırsa o, yeter o kişiye; ve Allah, işinde üstündür.» Yüce ve kutlu Tanrının lutfuna dayanıp güvenen kişiyi, şüphe edebilir miyiz ki Allah, herhangi bir halde kötülüğe uğrasın; hayır... Bu, şöyle dursun, Allah, binlerce iyilik çıkarır o kişinin karşısına; çünkü o, Allah konuğu olur. Allah da konuğunu incitmez. Tanrıya Kitap Tanrının has kullarına yüz tutan kişinin karşısına ne çıksa, o şey, onun kutluluğuna sebep olur. Hatta o yüzden bir gama uğrasa bile o gam, ortadan kalkar; bir-biri ardınca kutluluklar gelir. Allah’ın, bana ayırdığı şeye razı oldum ben; İşimi, Yaradanıma ısmarladım. Mevlana’nın Yedi Öğüdü 1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. 2. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. 3. Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol. 4. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. 5. Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol. 6. Hoşgörülükte deniz gibi ol. 7. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. Allah, geçmişte iyilikler verdi bana; Böylece kalan ömrümde de iyilikler verir elbet. Yüce Allah der ki: «Ben, kulum beni nasıl sanırsa öyleyim ona; kim beni anarsa, anarken onunlayım ben. Malında beni ananı, malımda anarım ben; toplulukta beni ananı, toplulukta anarım ben. Kendi kendine beni ananı, kendim anarım ben.» Ululandıkça ululansın; Hak, hangi kutluluk daha fazlaysa, hangi devlet, daha yüceyse, daha üstünse, o kutluluğu, o devleti, o azize lütfetsin. «Gerçekten de o duaları kabul eder.» Duamızı, senamızı getiren, özü doğuru, gözümüzün ışığı, huyları güzel, yüce, soyu-sopu ter-temiz oğlumuz, kalplerin emini, vaktin Cüneyd’i zamanın Bayezid’i, şeyhlerin övüncü, gerçek yolcularını yola götüren; Allah Müslümanları, onun yaşamasıyla, ömrüyle faydalandırsın; Din ve Hak Husam’ının oğlu Sadrettin tapınıza yönelmiştir. O lütuf ve ihsan madenine, o yüce himmete o bağış padişahına vasiyete hacet yoktur. Kılıcı biledikten sonra da gördüm ben,Kesse bile elle oynatmaya muhtaç. muştur. Mevlana’da esas olan gönül gözüyle bakmaktır. İlahi aşka dayalı insana sevgi besler. Kişi inanç ve düşünce özgürlüğüne önem vermiş, insanları sevgi ve saygıya davet etmiştir. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek manalarını aramayı ve insanlara bunu anlatmayı kendisine iş edinmiştir. Onun için önemli olan insandı. Din, felsefe, ahlak insanı mutlu etme ve geliştirme yönünde araçtı. Mevlana’nın Eserleri:Divan-ı Kebir, Mesnevi, Fihi Mafih, Mektubat, Mecalis-i Seb’a ve Rubailer. Mevlana’dan Özlü Sözler • Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur. • Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap. • Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak. • Bir kimseyi tanımak istiyorsan, düşüp kalktığı arkadaşlarına bak. • Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil. • Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklardan kaçının. • • Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker. • Unutma! Kazanmak koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise anlık gaflet yeter. • Göz iki, kulak iki, ağzımız ise tektir. Çok görüp, çok dinleyip az konuşmak gerekir. • Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz? Hiçbir can sizin değil, niye dövüşüyorsunuz? Allah, arı-duru, ter-temiz devletle, yeter nimetle onları yaşatsın. O eşsiz zatın yoksulları okşaması, küçükleri yetiştirmesi, güneşten daha aydındır; bütün alemdekiler görür, bilir bunu. «Güneş, nerede olursa olsun, gizlenmez.» Bu tavsiye bizim de o sevapta payımız olsun diyedir. «Hayra delalet eden, o hayrı yapan gibidir. » Yaratıp olgunlaştıran yüce Tanrı, sonsuz cömertliklere, sonsuz ihsanlara sahip olan o eşsiz, o tek varlığı eksik etmesin; öyle olsun ey alemlerin Rabbi.”(2) • Ne diye böbürlenip büyükleniyorsun? Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak. Mevlana gönülden gönüle giden sevgi yolunu keşfetmiştir. Mevlana sevginin, mutluluğun, huzurun formülünü sun- Sen kendi kendine yetmeyi öğren; • Misafirsin bu hanede, ey gönül, umduğunla değil, bulduğunla gül. Hane sahibi ne derse o olur, ne kimseye sitem eyle, ne de üzül. Mevlana’dan bir beyit: Sen verdikçe dost görünen çok olur İste de gör hepsi birden yok olur. Tüm dünyanın malına gönlün tok olur. SENCE 2015 Sayı 8 45 SENCE z i m e ç k r ü T Pehlivan UZUN ⎟ Kırıkkale Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi T ürkler, dünya üzerinde geniş alanlara yayılmışlar; bu yüzden Türkçemiz dünyanın önemli bir bölümünde kullanılan, en çok konuşulan, en büyük dillerden biri olmuştur. Bugün bakıldığında, batıda Balkanların uçlarından doğuda Büyük Okyanus’a, kuzeyde Kuzey Buz Denizi’nden, güneye Tibet’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada dağınık olarak konuşulmaktadır. Türkçemizin hangi dil ailesine ait olduğu görüşü bugün tartışmalı olmasa da bugün genel kabul görmüş düşünce Altay Dil Ailesine ait olduğu yönündedir. Dil ailesi demek, bu gruba giren dillerin ortak kökten olması demektir. Buna göre Türkçemiz genetik olarak Moğol, Mançu-Tunguz dilleriyle birlikte Kore ve Japon dilleriyle de genetik akrabalık gösterir. Yalnız, bu dil ailesi konuları dünya bilim aleminde kesin neticeye bağlanmış konular değildir. Türkçenin, tarihsel dönemler itibariyle tarihi süreç içerisindeki seyrine baktığımızda dilimizin çok eski zamanlardan 46 www.sencedergisi.com Bir dil ait olduğu milletin rengini akseder. Milletin tabiatı dilin yapısında kendini gösterir. O yüzden bir dilin yapısı ve renginden o milletin psikolojisi anlaşılır. Yine millete ait kültürün rengi ve kıvamı dilin rengindendir beri konuşulan köklü bir dil olduğunu anlarız. Dilimizi dönemler halinde incelemeye kalktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşırız: 1. Altay Dil Birliği Dönemi 2. İlk Türkçe Dönemi (pre-Turkic) 3. Ana Türkçe Dönemi (proto-Türkçe) 4. Eski Anadolu Türkçesi Dönemi (610. yy) 5. Orta Türkçe Dönemi (11-16. yy) 6. Yeni Türkçe (Yeni Yazı Dilleri) Dönemi (16.yy ve sonrası) 7. Modern Türkçe Dönemi (20.yy ve sonrası) Altay dil birliği döneminde Türkçemiz bu dil ailesi içine ait diğer dillerle beraberdir. Daha bağımsız bir dil durumunda değildir. Milattan çok öncelere dayanan bu tarihin kesin olarak bilin- mesi şimdilik mümkün değildir. Yalnız İlk Türkçe Dönemi dediğimiz dönemde Türkçemiz bu dil ailesine mensup diğer dillerden ayrılarak adına Türkçe diyebileceğimiz dile doğru evrilir, giderek Türkçe olur. Bu İlk Türkçe döneminin ne zaman başladığı konusu kesin olmamakla birlikte milattan önce birkaç bin yıllık dönemi kapsadığı varsayılır. Dilimiz gelişerek bugünkü modern Türkçeye kadar gelişimini sürdürür. Konuşulduğu coğrafyaların başka dillerinden etkilenir, onlardan kelimeler alır ve onlara kelimeler verir. Bu doğal bir durumdur. Dil canlı bir varlıktır. Durmadan kendini yeniler, bazen de ihtiyaç duyduğu kelimeleri üretir. Dolayısıyla Türkçemizin başka dillerle girdiğimiz kültürel etkileşim sonucunda yenilenmesi, onlardan kelimeler alması, onla- Değer ra kelimeler vermesi doğaldır. Bir dilin bir başka dile kelime vermesi o kadar korkulacak bir durum değildir. Asıl korkulması gerekilen durum; bir dilin bir başka dilden kurallar almasıdır. İşte o zaman dilin yapısında bozulmalar olur. Yoksa kelime başka dilden alınmışsa, zamanla dilde karşılığı bulunur, ödünçleme alınan kelime terk edilir, bulunan yeni kelime kullanıma girer. Türkçemiz medeniyet değiştirdiğimiz zamanlarda zaman zaman yeni kabul edilen medeniyet dillerinin tesirinde kalmıştır. Mesela İslam Medeniyetinin dili zaman içinde az da olsa Türkçemize bazı dil kurallarını dayatmıştır. Tehlikeli olan bu yapı kısmen etkili olmuş, dilimiz fazlaca etkilenmemiştir. Bir ülkede kültürü yaratan en önemli unsur dildir. Dil olmadan kültür olmaz. Dil kültürü yaratır. Yaratılan kültürel zenginlik dili geliştirir ve zenginleştirir. Kültürü, geleneklere ve inanışlara dayalı maddi ve manevi tecrübelerin, davranış biçimlerinin, ideallerin, toplumsal yaşam pratiklerinin ve toplumsal beklentilerin birikimiyle oluşan değerler bütünü olarak tarif edebiliriz. Şüphesiz kültürün başkaca tanımlamaları da yapılmaktadır. Kültür kavramının üzerinde anlaşılmış tek tarifi yoktur, tanımlanması zor bir kavramdır. Türk Dil Kurumunun sözlüğünde (Türkçe Sözlük) kültür, tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin olarak tarif edilir. Türkçemizin kültürümüzü yaratmasının yanında kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarması da önemlidir. Gelecek kuşaklara aktarılan kültür, ortak bir vic- danın, aklın, birliğin, bilincin oluşması ve yerleşmesinde de etkili olur. Kolektif bilinçaltı dediğimiz olayın oluşmasını dil sağlar. Milleti, kaderde kıvançta, tasada bir olma hali olarak düşünecek olursak dilin bu birlikteliği sağlamadaki rolü inkar edilemez. Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren gözümüzü hazır bir dil hazinesinin içinde açarız. Bu dil bizim için Türkçedir. Sevgili dilimiz Türkçe, sadece insanlarla ve toplumla anlaşmamızı değil düşünmemizi ve yaratmamızı da sağlar. Türkçemiz iletişim sorunumuzu zengin varlığıyla sağladığı gibi ürettiğimiz zenginliği de geleceğe aktarmamıza yardımcı olur, aracı olur. Edebiyatımızın ve düşünce hayatımızın temel taşı Türkçe’dir. Bir dil ait olduğu milletin rengini akseder. Milletin tabiatı dilin yapısında kendini gösterir. O yüzden bir dilin yapısı ve renginden o milletin psikolojisi anlaşılır. Yine millete ait kültürün rengi ve kıvamı dilin rengindendir diyebiliriz. Kısaca diyebiliriz ki her milletin dili ve kültürü özgün bir yapıya sahip olduğu gibi, toplumsal belleğini muhafaza eden bir kimlikle şekillenir. Zira dil, bir toplumun benimsediği duyuş tarzını, düşünce iklimini, ruh evrenini, hayal gücünü ve yaşama ilişkin her türlü birikimini kültür kalıbına döker. Toplumun bireyleri arasındaki ortak paylaşım içeren etkileşimler sonucunda, kültürel kimlikler ve millet bilinci oluşur. İşte bizim bu coğrafyamızda millet olarak varlığımız Türkçeyle mümkün olmuştur. Bütün diller canlıdır. Türkçemiz de canlı bir dildir. İhtiyaç duyduğu kelimeyi bu canlılığı sayesinde üretir. 1960-1970’li yıllarda sosyolojik anlamda Türkiye gecekonduculuk durumuyla karşılaştı. Dil hemen gecekondu kelimesini türetti. Şimdi bu kelime kime aittir. Bunun gibi toplu taşımacılıkta dolmuşçuluk olayı başladı, dil bu yeni duruma göre yeni bir kelime üretmede gecikmedi, hemen dolmuş kelimesini üreterek canlılığı sayesinde, ihtiyacı karşıladı. Türkçemiz hayatımızdır. Onu doğru ve düzgün konuşmalıyız. Charles Eliot “Her insanın eğitim hayatında kazanması gereken meziyet, ana dilini doğru ve güzel konuşmaktır” der. Genceli Nizami, “Sözün kanatları var, kuş gibi ince ince Söz olmazsa neye yarar düşünce” diyor. Dilin yani Türkçemizin iletişimdeki değeri üzerinde Yunus Emre ne güzel de söyler: “Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı Bal ile yağ ede bir söz” Türkçemizin iyi konuşulmasının temeli şudur: “Bizi anlamışlarsa, iyi konuşmuşuz demektir.” Bu söz Mollaire aittir. Bu topraklarda düşüncenin, kültürün, bilimin, eğitimin varlığı Türkçemizin varlığıyla mümkündür. Türkçe yoksa yukarıda saydıklarımız da yoktur. Türkçemiz nasıl da hayatımızın her anına düzenlenmiş. O halde ona en büyük özeni göstermek bir görev ve sorumluluk olsa gerek. “Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin, kalbidir, zihnidir.” Kemal ATATÜRK SENCE 2015 Sayı 8 47 Hasan 1 Işık 975 yılında İstanbul’un Sarıyer ilçesinde dünyaya geldim. 5 çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum. İlk, orta, lise tahsilini yine aynı ilçede tamamladıktan sonra 1998 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi İ.İ.B.F. maliye bölümünden mezun oldum. Aynı yıl Sarıyer Vergi dairesinde memur kadrosuyla göreve başladım. 2010 yılında yapılan sınavda gelir uzmanı oldum. Halen Şişli Vergi Dairesinde görev yapmaktayım. Üniversite bitene kadar ücretsiz olan bütün sanatsal faaliyetleri takip etmeye çalıştım. Tasavvufa olan ilgim ortaokul sıralarına kadar dayanıyor.İlahi-tasavvuf eserlerini dinlerken daha o yıllarda çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Mustafa DEMİRCİ, Mehmet Emin AY, Sami Savni ÖZER gibi sanatçıları dinledim. Sağlam pınarlardan beslenmiş olduk farkına varmadan. Meslek hayatına atıldıktan sonra maddi imkanlar daha iyileştiği için sanata olan ilgim daha da yoğunlaştı. Gelecekte sanatçı olmak için değil; sadece merak ve bu eserleri nasıl böyle icra edebildiklerini öğrenme adına iyi yorumcuları takip ettim. Eseri okuyan dil olsada, etkisi altında kaldığınız için esas ,onu okuyan kalptir. O yüzden AŞK ve SEVGİ diyorum. Hatta rahmetli üstat Necip Fazıl KISAKÜREK’in enfes bir tespiti vardır: İnsan sevmediği işi yapmamalı derdi. Gerçi asıl mesleğimi de severek yapıyorum. 2013 sonlarına doğru yeni gittiğim bir tasavvuf korosunda hocamızın ve albümümüzde 3 eseri bulunan şair Ali Bayram Şahin beyefendinin de destekleriyle küçük bir demoyla başladım. İdarenin iziniyle TV kanallarına hobi olarak çıkmaya başladım. 2014’ün kasım ayında Mevlama (cc) hamdolsun “AĞLA GÖNÜL” albümümüz çıktı. Hani en baştan dedik ya... AŞK… Albümde kendi bestem yok, ancak amatör anlamda da olsa zaman zaman şiir yazıyorum. Bana SENCE DERGİSİ’nde bu imkanı veren Türk-Büro Sen Genel Merkezi Başkanımız Fahrettin YOKUŞ Beyefendi başta olmak üzere tüm çalışanlara ve de albümümüzde kısmen de olsa desteklerini esirgemeyen tüm meslektaşlarıma şükranlarımı arz ediyorum. 48 www.sencedergisi.com Nüfus Çalışanlarının Fehmi Abisi Fehmi Tercan Başka Bahara kaldı Dertliyiz değil mi? Derdi olan ne yapar, neyler Bitmeyen işimizden bir haber var mı beyler? Yeni bir şey duydunuz mu? Kim ne der? ne söyler? Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Elin bakanı hakkını vura vura aldı, Yıllarca hakkımızı başkaları çaldı, Sanki yapılan hangi işte adalet vardı, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Senelerdir kahvaltımız çayla simitti, Ne ümitmiş kardeşim yirm isene yetti, Rahmetli zamlı maaşı alamadan gitti, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Lafa gelince diller tatlı, sanki şeker, Allah aşkına bu kadar yükü kim çeker? Böyle sahipsiz personelden kim ne bekler, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Bakın şöyle etrafa bizden safı var mı? İnsanlar bu ücretle bu işi yapar mı? Bu haksızlık vicdana, izana sığar mı? Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Mesleğin başında bitmeyen gayret vardı, Geçen yıllar tüm enerjiyi hevesi aldı, Bitirdiler bizi. Ne ümit, ne gayret kaldı, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Bu kapılardan kimler gelip kimler geçti, Her gelende sözler verip yeminelr içti, Çözüm için hepsi üç beş ay ömür biçti, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. garip nüfusçu ne yapsın? hep bekler durur, Zulmü edenler inşallah cezasını bulur, Çok şeyler biliyorum, konuşsam suç olur, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Bu konu namus meselem diyenelr oldu, Verilen söze içimiz ümitle doldu, Hazret vali olunca yüzler yine soldu, Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. Yıllarca çabaladım duyan olmadı sesin, Onalr börek, bizimkiler kuru ekmek yesin, Aşık Fehmi daha ne söylesin ne desin? Ek tazminat mı? o başka bahara kaldı. “Daha önce ifa ettiğim İl Müdürlüğü görevlerim sebebiyle üye olamadım, ancak her zaman fahri üyesi olduğum sendikamıza çok şükür yeni görevimden dolayı resmi üyelik sıfatımı kazandım. Türk Büro-Sen üyesi olduğum için çok mutluyum” 1 956 yılında Ankara’nın Kızılcahamam İlçesi, Örencik Köyünde dünyaya geldim. İlkokulu köyde, ortaokul ve liseyi Ankara’da bitirdim. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Bankacılık ve Sigortacılık Yüksek Okulu mezunuyum. Memuriyete 09.08.1977 yılında Yenimahalle Nüfus Müdürlüğünde başladım. Sırasıyla Çankaya Nüfus Müdürlüğünde memur, Gölbaşı Nüfus Müdür Vekili, Altındağ ve Keçiören Nüfus Müdürlüğü görevlerinde bulundum. 1990 yılında İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürü olarak Aksaray’a atandım. Daha sonra Denizli, Ankara ve Erzurum İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü görevlerinde bulundum. 04.02.2013 tarihinden bu yana Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nde Şube Müdürü olarak görev yapmaktayım. 10.11.1982 tarihinde evlendim. Zehra, Melek ve Saltuk Buğrahan adında üç çocuğum, Melike adında bir de torunum vardır. SENCE 2015 Sayı 8 49 SENCE M ATRA K DÜNYA MATRAK DERNEĞİ Efkan ÇALIŞ ⎟ Dünya Matrak Derneği Başkanı Matrak oyunu Türk kılıcı, Matrak Tarihi Yatağan kılıcı ve Osmanlı Matrak oyunu Osmanlı İmparatorluğu’nda Yeniçeriler, Sipahiler ve Osmanlı Padişahları tarafından Cenk Sanatı talimi ve spor olarak yapılmıştır. Kamus-ı Türki’de Matrak dövmeli şiş, Matrakçı ise dövmeli şişle kılıç talimi yaptıran eğitmen olarak tanımlanmıştır. kılıçlarının eğitim ve teknik yapılarını içeren Eskrim ve diğer kılıç sporlarında yüzyıllar önce gelişimin tamamlayarak Osmanlı’da yapılmış bir askeri spor talimdir. 50 www.sencedergisi.com Matrak kelimesi Arapça kökenli bir söz olan değnek sopa anlamına gelen “Mitrak” kelimesinden gelmektedir. Matrak halk arasında çoğunlukla komik eğlence anlamları ile bilinmektedir. Matrak oyunundan günümüze “Matrak geçmek” şeklinde bir söz gelmiştir. Bir başkası ile dalga geçmek, hafife almak, eğlenmek manaları ile bilinen bu söz esasında ustalaşmış Matrak sporcusunun yeni başlayan bir sporcuya karşı üstünlüğünü betimlemektedir. Spor Matrak oyunu Türk kılıcı, Yatağan kılıcı ve Osmanlı kılıçlarının eğitim ve teknik yapılarını içeren Eskrim ve diğer kılıç sporlarında yüzyıllar önce gelişimin tamamlayarak Osmanlı’da yapılmış bir askeri spor talimdir. Matrak sporunun oluşması, gelişmesi ve günümüzde tekrar yaşatılması konularında tarihte bilinen iki kişinin büyük gayretleri söz konusudur. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış Matrakçı Nasuh ve günümüzde ise Matrakçı Efkan Çalış büyük fedakârlıklarla bu kültürün yaşatılması için emek vermişlerdir. Matrakçı Nasuh’un (…1480/ 28 Nisan 1564) Matrak oyununda ve diğer cenk sporlarındaki başarısından dolayı Matrakçı unvanını aldığına dair bilgiler mevcuttur. Matrak oyunu ile Osmanlı askerlerine kılıç talimleri Matrakçı Nasuh tarafından Enderun-u Hümayunda öğretilmiştir. Matrakçı Nasuh Tarihçi, Matematikçi, Minyatürcü, Hattat, Coğrafyacı ve Şair, yönleri ile bilinen bir bilim adamıdır. Matrakçı Nasuh’un Matematik, Tarih, Minyatür ve çeşitli savaş aletlerinin kullanımını anlattığı kitapları günümüze kadar ulaşmıştır. Matrakçı Nasuh’a Matrak oyununda ki başarısı, yay-ok, mızrak, kılıç gibi silahları kullanmada ki hüneri ve Mısır’da yapılan yarışmalarda ve Kanuni Sultan Süleyman’ın karşısına defalarca çıkardığı tüm rakiplerini yenmesinden dolayı Kanuni Sultan Süleyman tarafından tüm Osmanlı Devletinde tanınmasını simgeleyen “Evarih-i Zilkade 936/Haziran sonları 1529” tarihli bir berat verilmiştir. Matrak böylece Osmanlı Devletinde bir bilim dalı olarak kabul edilmiştir. Günümüzde Matrak, Matrakçı Efkan Çalış’ın 2001 yılında başlattığı çalışmalarla; unutulan Selçuklu ve Osmanlı savaş ve spor yöntemlerinin tarihi, kültürel araştırmaları ve teknik çalışmaları ile hayat bulmuştur. Bu sürece Gazi Üniversitesi Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve Kırıkkale Üniversitelerinden akademisyenler destek vermişlerdir. Matrakçı Efkan Çalış’ın Matrak sporunu yeniden kurması ile (05 Eylül 2008) “Matrak sporu” adı altında Matrak Oyunu ( Matrak Kalkan, Çift Matrak, Kılıç Kalkan, Kılıç, At Üzerinde Matrak,) Tomak Oyunu, Cenk Oyunu ( Küreş, Muşt Zen, Leked Kup ) gibi unutulan Türk sanatları gün ışığına çıkarılmıştır. Efkan Çalış ayrıca unutulmuş Türk sanatı olan Tulum Oyunu da 2015 yılında Türk kültürüne spor olarak kazandırmıştır. Bir yandan yok olmuş değerleri ortaya çıkararak spor olarak kural ve kaidelerini belirleyen Çalış diğer yandan yaptığı çalışmalarda Türk kültüründe var olan değerlerden yola çıkarak geçmişin izlerini taşıyan sentez çalışmalarda yapmış, Hançer, Mızrak ve Herkes için Savunma eğitimlerini de Türk kültürüne kazandırmıştır. Engelli insanlara yönelik olarak yaptığı saha çalışmaları Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Kurumları ve Engelli Dernekleri Federasyonu ile yaptığı çalışmalarla Tekerlekli Sandalye Üzerinde Matrak oyunu, Görme Engelliler Matrak oyunu, Zihinsel Engelliler Matrak oyunu eğitim metotlarını da oluşturmuştur. SENCE 2015 Sayı 8 51 SENCE Matrak sporu 15 Haziran 2010 tarihinde Gençlik ve Spor Bakanlığı Merkez Danışma Kurulu kararı ile Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu’na resmen bağlanmıştır. Türkiye genelinde Ankara, Antalya, Manisa, İzmir, İstanbul, Hakkari, Tokat, Bursa, Adana, Kocaeli illerinde toplam 70 diplomalı Matrak antrenörü tarafından Matrak eğitimleri verilmektedir. 130 Matrak hakeminin belge sahibi olduğu Matrak spor dalında il şampiyonaları ve Türkiye şampiyonası yapılmaktadır. 2012 yılında Türkiye dışında Almanya, (17-18 Mart 2012 Avrupa Gençlik Çalıştayı - Köln), Rusya (08-10 Haziran 2012 Matrak Rusya Teknik Semineri - Sankt Petersburg) ve Litvanya (04-08 Temmuz 2012 TAFİSA Dünya Geleneksel Spor Oyunları-Siauliai), Bosna Hersek Matrakçı Nasuh Minyatür sergisi ve Matrak Çalıştayı (7-12 Nisan 2015 Saraybosna ve Mostar) faaliyetleri ile Matrakçı Efkan Çalış tarafından seminerler verilmiş Türk kültürü ve Matrak sporu tanıtılmış Türkiye temsil edilmiştir. Matrak Sporu Faydaları Günümüzde Matrak müsabakaları başında teşekkür ve oyun sonunda kasıtlı ve kasıtsız hatalardan dolayı oyuncuların birbirlerinden özür dilemeleri ve oyunun öğrenim sürecinde yaşatılan güzel ahlak öğretileri ile bu sporu yapanlara moralen katkı sağlamak, mücadeleci ruh kazanımı ve kişilik gelişimine fayda sağlamak hedeflenmektedir. Türk kültüründe var olan fakat unutulmuş Matrak adı altında yapılan Türk ata sporları ile Türk kültürel mirasına sahip çıkmak ve yüceltmek ana amaç olarak belirlenmiştir. Bu çerçevede Türkiye’nin uluslararası alanda tanıtımına katkı sağlamak uluslararası amaç olarak göze çarpmaktadır. Oyununun sporcularına fiziksel kazanımları ise genel manada spor yapmanın verdiği faydaların yanı sıra, kas gelişimi, sinir kas koordinasyonu, çeviklik, dayanıklılık, odaklanma gibi faydalar olarak sıralanabilir. Türk Kültürüne Katkısı Somut olmayan Kültürel Miras kapsamında değerlendirilen Matrak sporunun tekrar canlandırılması ile Türk kültürel mirasına katkı sağlanmış ve 52 www.sencedergisi.com Türk spor kültürünün zenginliği ortaya çıkarılmıştır. Matrak adı altında yapılan branşlar Türkiye tarihinde yüz yıllarca unutulmasına rağmen tekrar hayata geçirilmeleri ile emsalsiz bir spor anlayışı oluşmuştur. Mücadele ve savunma sporları alanında yapılan birçok spor çıktıkları ülkelerin gelenek, görenek ve felsefi yapıları ile icra edilmektedir. Matrak sporu ise Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de var olan gelenek, görenek, örf, adet, güzel ahlak yapısı ve felsefi değerleri bünyesinde barındırmakta olup Türkiye’yi yurt dışında temsil edecek köklü bir kültürel yapıya sahiptir. Dünya üzerinde emsali olmayan oyun anlayışı ve teknik yapısı ile Matrak Türk sporuna ve sporcusuna özgüven verecek ecdadına yakışan Türk çocuklarını geleceğe hazırlayacak yapıda bir spordur. Matrak Oyunu Müsabakası Nasıl Yapılır? Matrak oyunu müsabakaları İkinci maddede yer alan silahların yarışmasıdır. Matrak geleneksel şekli ile sağ elde ucu topuz şeklinde içi post ve dışı deri sarılı Matrak sopası, sol elde kalkan görevi görecek yumuşak, yuvarlak bir yastık ve kafaya takılan miğferle icra edilir. Oyun başında “Benimle Cenk meydanına çıktığınız için teşekkür ederim.” Diyen Matrak kuşanmış Matrakbaz sporcular birbirlerinin kafasına Matrakla dokunarak üstünlük elde etmeye çalışırlar. Kafaya her dokunuşla bir puan elde edilir. Oyun sonunda her iki sporcuda “Kasıtlı ve kasıtsız hatalarımdan dolayı özür dilerim.” Diyerek birbirlerinin gönlünü alırlar. Matrak müsabakasında bir orta hakem ve iki sayı hakemi görev alır. İki dakikalık sürelerle iki oyun yapılır. İki oyunu alan kazanır. Beraberlik durumunda üçüncü oyun yapılır. Tomak Oyunu Müsabakası Nasıl Yapılır? Tomak oyunu müsabakaları İkinci maddede yer alan silahların yarışmasıdır. Tomak 65 santimlik kamçı şeklinde örülü çapı 1 santimlik ipin ucuna tutacak yere ve diğer ucuna içi keçe dışı deri kaplı yumruk büyüklüğünde yuvarlak ve yassı olan malzemenin iliştirilmesi ile oluşan cenk silahları talim aletidir. Spor Tomak oyuncuları karşılıklı teşekkür ettikten sonra Tomak aletinin tutacak yerinden tutup sol kolu kalkan yerine kullanıp sağ eldeki Tomakla rakibin sırtına vurarak puan almaya çalışırlar. Bu oyunda hızlı hareket etmek ve rakibin hamlelerini kol ile savuşturmak maharet gerektirir. Oyun sonunda oyuncular özür dileyerek oyunu sonlandırırlar. Tomak müsabakasında bir orta hakem ve iki sayı hakemi görev alır. İki dakikalık sürelerle iki oyun yapılır. İki oyunu alan kazanır. Beraberlik durumunda üçüncü oyun yapılır. Cenk Oyunu Müsabakası Nasıl Yapılır? Cenk oyunu müsabakaları kılıç kalkan ve benzeri aletler olmaksızın Osmanlı askerlerinin savunma amaçlı uyguladıkları teknikleri içeren mücadele sanatıdır. Matrak alt branşlarından Cenk Oyunu Güreş, Muşt Zen - Osmanlı Yumruk sanatı ve Leked Kup - Osmanlı Tekme sanatı adlı Türk ata sporlarının birleştirilmesi ile oluşan serbest mücadeleye dayalı bir spordur. Kılıç kalkan ve benzeri Cenk silahlarının olmadığı durumlarda cengâverlerin başvurduğu teknik yapıda Muşt Zen ve Leked Kup teknikleri uygulayarak rakibi alt etmenin yanı sıra Cenk Oyunu için seçilen güreş teknikleri ile rakibi aşırmak ve yerde zapt etme teknikleri ile rakibi alt etmek serbesttir. Sporcular oyun başında teşekkür ve sonunda özür dilerler. Cenk müsabakasında bir orta hakem ve üç sayı hakemi görev alır. Bu oyun minik ve yıldızlarda 3 dakikalık tek oyun Genç ve Yıldız sıkletlerinde ise 5 dakikalık tek oyun yapılır. İlk oyun sonunda beraberlik durumu olursa puana dayalı aynı süre ile ikinci bir oyun yapılır. halkaya isabet ettiren 2 puan ve dış halkaya isabet ettiren ise 1 puan alır. Oyun sonunda özür dileyen sporculardan puanı çok olan oyunu kazanır. Berberlik durumunda bir Mızrak atışı daha yapılır. Tulum Oyunu Müsabakası Nasıl yapılır? Tulum oyunu Osmanlı devletinde bir askeri talim yöntemi olarak uygulanmıştır. Tulum keçi derisinin torba şeklinde dikilip içine hava doldurulmasıyla ortaya çıkan oyun aletidir. Tulum oyunu günümüzde yastık dövüşü olarak bilinen oyun şeklinin yüzyıllarca önce Osmanlı devletinde bir askeri talim olarak yapıldığının kanıtıdır. Tulum oyunu diğer Matrak sporu oyunlarında olduğu üzere teşekkür ile başlayıp özür dileme ile sona erer. Oyunda amaç sağ elde tutulan Tulum spor aletini rakibin başın, vücuduna ve bacağına vurarak puan almak üzeredir. Her vuruş 1 puan değerindedir. Matrak oyunundaki gibi Hakem düzenine sahip Tulum oyununda üç oyundan ikisini alan kazanır. Matrak sporunda oluşan taleplere son 2.5 yıldır bağlı olduğu Geleneksel Spor Dalları Federasyonu cevap vermemektedir. Federasyonun 26 Kasım 2014 tarihinde yapılan Mali Genel Kurulda Matrak sporunu bünyesinden çıkardı ve şu an Matrak sporcuları Gençlik ve Spor Bakanlığından Matrak hakkında çıkacak kararı beklemekteler. Türkiye’de resmi bir spor olmasına rağmen henüz Uzakdoğu sporlarına yapılan yatırım ve desteğin yüzde birini almayan Matrak Türkiye’nin güçlü spor markası olma yolunda tüm alt yapı çalışmaları tamamlamış olup yetkililerin desteğini beklemektedir. Mızrak Oyunu Müsabakası Nasıl yapılır? Mızrak ucu hedefe saplanmak üzere sivri sapı ahşap olan 120 santim uzunluğunda spor aletidir. Eşleşen rakipler karşılıklı teşekkür ettikten sonra kalkan boyutunda yarışmacıların kategori ve kilolarına göre belirlenmiş uzaklığa konan kalkan şeklindeki hedeflere üç atış yaparlar. İki sayı hakemi ve bir Orta hakem tarafından yönetilen yarışmalarda, kalkanın ortasındaki halkaya isabet ettiren 3 puan ikinci SENCE 2015 Sayı 8 53 Kimler Geldi MİMAR SİNAN (15 Nisan 1489-17 Temmuz 1588) “Elhâkir-ül Fakir Mimar Sinan” Tüm İstanbul’a su sistemini kuran Mimar Sinan’ın evine gelen suyun kesilmesinden sonra: “Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz.” Batılı Mimarlar Ayasofya ile gururlanıyorlar ve “Osmanlılar Ayasofya kubbesi kadar cesim bir kubbe yapamadılar” diyor, bu sözler Mimar Sinan’a çok dokunuyordu. Bu sıkıntısını şu sözlerle anlatır: “Şöyle bir kubbe yapıp Hıristiyanların dillerini kessem; Batılıların bu iddiası beni helâk eder. Belki bütün Âlem-i İslâm’ı kederlendirir.” Ustalık eserim dediği SELİMİYE için: “Selimiye’nin inşasında himmet edip, yüce Allah’ın izni ve yardımı, Sultan ikinci Selim’in de teşvik ve desteğiyle Selimiye’nin kubbesini altı zira daha yüksek, derinliğini de dört zira fazla inşa ettim”. EROL GÜNGÖR (25 Kasım 1938 - 24 Nisan 1983) “Milliyetçilik bir memleketteki milli kültüre dayanır. Halbuki Türkiye’de batılılaşma hareketleri sonunda münevver (okumuş) tabaka Türk kültürüne büyük ölçüde yabancı kalmış, hakiki bir kültür yaratarak bunu milletin bütün tabakalarına yaymayı da başaramamıştır. Tarih içinde gelişen Türk milli kültürünü daha çok halk kitleleri muhafaza etmiş bulunuyorlar. Şu halde milli kültürün modern imkânlarla geliştirilmesi demek olan milliyetçilik, ister istemez, halk içinde yaşamakta olan temel kültür unsurlarına dayanmak zorundadır”. “Halka dönüş ile geriye dönüşü birbirine karıştırmamak lazımdır. Atalarımızın kültürü milletimizin çocukluk çağını temsil eder; biz o çocukluk çağında sahip olduklarımızı yüzyıllarca geliştirdikten sonra olgun bir millet haline geldik.” “Biz büyük bir imparatorluğun ve büyük bir medeniyetin çocuklarıyız, bizim milliyetçiliğimiz sömürgecilerin işgalinden kurtulmak için yapılan siyasi istiklal mücadelelerine yahut sıfırdan başlayarak milli kültür yaratma hareketlerine benzemez.” “Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir” Kimler CENGİZ AYTMATOV (12 Aralık 1928 - 10 Haziran 2008) “Sen konuşmaya tenezzül etmezsin suskun sanırlar, ve umursamaz. Bilmezler ki, bi konuşacak olsan yüzüne bakacak yüzleri kalmaz ! “İşte oğlum atalarımız; zenginliğin sonunda kendini beğenme, kendini beğenmenin sonunda da çılgınlık gelir derlerdi”. “Savaş yıllarındaki kadınlarımız hakkında çok şey söylendi. Çalışkanlıkları ve annelikleri için haklı olarak dua almışlardır. Şayet heykeltraş veya sanatçı olsaydım 20. yüzyılın en büyük simasını, savaş yıllarının kadınını tasavvur etmek için bütün hayatımı adar, minnettarlığımı, saygımı, gururumu ve sevgimi göstermeye çalışırdım.” “İnsanların karşılaştıkları güçlükler hakkında hiçbir bilgileri yoktu hayvanların. Oysa insanlar düşünen yaratıklar olarak ortaya çıkışlarından beri kendilerini daha iyi tanımaya çalışmışlar, ama bütün çabalarına rağmen şu soruya bir türlü cevap verememişlerdi: Kötü, hemen hemen her defasında, niçin ‘iyi’den daha güçlü olarak ortaya çıkıyor?” “İnsan her şeyi anlatamaz. Zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez.” “Hey benim tahtımın keskin dişli bekçileri! Beni hiç terk etmeyen boz yeleli kurtlarım hey! Yine sizinleyim... Hep vardınız, Han tahtıma beni siz çıkardınız. İşte yine seferdeyiz, Batı’yı fethe gidiyorum, Bu fetih yolunda, bugün, burada size, Bir kerre daha yürekten ‘Sağ ol’ diyorum”. Geçti... KAYAHAN (29 Mart 1949 - 3 Nisan 2015) “Sevgisiz hiçbir şey yapılmaz. Herşeyin başı sevgidir” “Yaşanacak günümüz varmış. Ölüm bir ceza değildir, ben öyle düşünüyorum. Devlet hastanesine gittim, Çapa’da tedavi oldum. Söylediklerine göre 6 ay ömrüm kalmıştı. Şu anda onların verdiği sürenin üstünden 21 sene geçti. 10 sene önce tekrar etti, yine tedavi gördüm”. Nasıl Ayrılacağız Neler yaşadım şu kısa hayatımda Sen benim tek hatıramsın Hiç bir zaman doymadım sana Doyamam bin yıl daha yaşasamda Günlerden sen aylardan sen yıllar zaten sensin Nasıl ayrılacağız biz seninle Ömrüm bin yıl olsada doyamam sana Ellerin ellerimde olsun daima Beni sen uğurla son yolculuğuma En kırmızısından bir karanfil olsun Aç perdeleri kalbim ışıkla dolsun Gözlerin gözlerimin içinde kalsın lütfen Ben Anadolu Çocuğuyum Biraz da deli dolu Kızdı mı dünyaya yakarca bakan Sevdi mi içinde ormanlar yanan Tek tabanca yalansız çıkmış yıllardan Yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar Benim bu aleme aklım ermiyor SENCE e d n i m i t e n ö Y n ı n a Kalkınm Doç. Dr. İlhan DÜLGER ⎟ B irinci Dünya Savaşı’nda Almanya’da lojistik plan fikri geliştirilmişti. İlk defa bunu ülke çapında sivil plan fikrine uyarlayan Mustafa Kemâl, 1920’de TBMM’de Kalkınma-Planlama toplantılarını başlattı. Sovyet Rusya merkezi planlı ekonomiye 1928’de geçti. Türkiye ise 1933’te karma ekonomi içinde ithal ikameci sanayi planını uygulamaya başladı. Kalkınma Planı, hükümetin değişim yönetimi politika belgesidir. “Değişim” içi boş bir kavramdır; planlı uygulama artı yönde “gelişim” için yapılır. Ülke boyu planın üç boyutu: Büyüme (sayısal), Kalkınma (niteliksel), Gelişme (örgütleşme) kurumlaşmadır. Ülkeboyu bütüncül plan, ülke kaynak dağılımını önceliklendiren ve dengeleyen plandır. 20. yüzyıl Türkiye’sinin hedefi sanayileşerek üretmek, 21. yüzyıl Türkiye’sinin hedefi katma değeri yüksek mallarla büyümek, kalkınmak ve gelişmektir. 56 www.sencedergisi.com Çeşitli plan türlerinden dönemine en uygunu kullanılır. Türkiye’de “planlama süreci” başlangıcından itibaren demokratik planlama felsefesi ile kurulmuştur. Anayasalarımız “demokratik yollarla planlı kalkınma” hükmü ile daha başlangıçtan “merkezi planlama” fikrini reddetmiştir. Demokratik planlama ile merkezi planlama arasındaki temel farklar: Demokratik Planlama Merkezî Planlama Piyasa fikrine oturur Piyasa mekanizmalarını geliştirir Piyasa fikrini reddeder Fiyatları devlet belirler Özel kesim esas, kamu destektir Özel kesimi ve mülkiyeti reddeder Toplumun talep ve önerileri esastır Merkez, tek parti görüşünü esas alır Plan politikaları seçenekli hazırlanır Politikalar “plan merkezi”nce belirlenir Plan kararlarını seçimle gelmiş kurullar verir Plan kararlarını “plan merkezi” alır Plan, Program, Bütçeler uygulamacı Plan, Program, Bütçeyi “planlama kurumlarla işbirliği ile hazırlanır merkezi”nin tahsisleriyle hazırlanır Plan uygulaması Hükümete aittir Plan “merkez”in kurumlara talimatıyla uygulanır Hükümet, Meclise ve seçmene hesap verir “Merkez” Partiye hesap verir Plan, kamu kesimi için emredici, özel kesim için yol göstericidir. Plan herkese emredicidir. Her tür yönetimde, kamu, özel işletme, okul, üniversite, kurum, kuruluş, siyasal parti, STK vs. “karar,” “planlama,” “icra/uygulama” ve “denetim” süreçleri bulunur. Karar, üst yönetimlerde, planlama özel olarak yetişmiş tarafsız teknik gruplarda, icraat, bakanlık, kurum, kuruluş birimlerinde, denetim ise iç ve dış denetim için yetişmiş özel grupların ya da kurumların elinde bulunur. Bunlardan biri yerli yerinde bulunmadığı zaman, o işletme veya ülke bozulma ve zarar yaşar. Aceleci karar alıcılar ya da icracılar planlama sürecini kendi kafalarındaki bir planı uygulayarak atlayabileceklerini sanırlar. Oysa orta ve uzun vadede başarı olmaz. İsraf ve zarar yaşanır; hesap-kitap bilinmez, vatandaşın hakkı kaybolur. Planlama, ülke boyu yönetim süreçlerinin vazgeçilmez boyutudur. Hükümetin açık icraatı ve harcamalarını takibi için ve Meclis’in denetimi için meşruiyet araçlarıdır. Kalkınma planları; kaynak kullanımı önceliklendirilmiş, ülke ve dünya düzeyinde dengelenmiş, projelendirilmiş, demokratik, açık, yazılı, ilân edilmiş resmî belgelerdir. Her kuruluşun kendi planını yapması yetmez, bunların bir noktada koordine edilerek birbirini naksetmeyecek, farklı hedeflere sapmayacak, ülke bütçesine sığacak hale getirilmeleri de gerekir. Burası en üst koordinasyon makamı olan Başbakanlıktır. Her ülkenin kalkınmasını dayandıracağı güçlü bir veya birkaç kaynağı olmalıdır. Türkiye’nin stratejik kaynağı ise insangücü! Plan hazırlığı şu sürecin ürünüdür: Devlet Planlama Teşkilâtı (DPT, şimdi Kalkınma Bakanlığı) sürecin “teknik kurumu,” “bütçe ve yatırım planlamacısı,” “danışman kuruluşu” ve uygulama sırasında Başbakan adına “üst-koordinasyon kuruluşu”dur. İcracı kuruluşların APK’ları ya da Strateji Geliştirme birimleri, İl Planlama ve Strateji Geliştirme Kurulları ve Özel İhtisas Komisyonları (ÖİK) ve günümüzde internetten serbest katılım demokratik, katılımcı planlamanın kanallarıdır. ÖİK’ler planda yer alması istenen herhangi bir alanla ilgili tüm kuruluş ve kişilerin, STK’ların, basının katıldığı, divanlarını seçimle kendileri getiren, raporlarını ilân eden bağımsız demokratik kurullardır. Her plan hazırlığından önce, 100 civarında ÖİK yaklaşık 7000 katılımcıyla çalışır. Yüksek Planlama Kurulu (YPK) “seçenekler” arasından hükümet adına plan tercihlerini yapan ve karar için hükümete götüren, Bakanlardan oluşan, Plan’ın uygulanmasının Hükümet adına koordinasyonunu yapan kuruldur. YPK “üst karar” DPT ise teknik “planlama” işlevi görür. Kalkınma Planı’nın uygulanması hükümetin görevidir. Çalışma Hayatı Yönetimde Planlamanın Yeri Kalkınma Açığı Nedir, Nasıl Kapanır Büyüme hızları piyasaya bırakıldığı zaman, piyasalar, ülkenin olağan tarzı ile belli bir hız ortaya koyabilmektedir. Örneğin, iç piyasaya bırakıldığında Türkiye’nin ortalama % 3-3,5 civarında büyüme ile teknoloji (üretim bilgisi) düzeyi düşük bir kalkınması, bozuk kurumsal değişimi ve yüksek dış ticaret açıkları olmaktadır. Bu, sürdürülebilir bir yapı değildir: % 9’lar ile % -1’ler arasında (bazan - 9’a inerek) iş hayatı dalgalanmaları ile topluma ve ekonomiye zarar vererek yaşamaktadır. Diğer yandan, bu kadarlık bir büyüme, gelişmiş ülkelerle Türkiye arasındaki “kalkınma açığı”nı kapatmaya yetmemektedir. Türkiye’nin % 6,5 – 7 hız ile uzun soluklu hamleler zinciri içinde hareket etmesi gereği vardır, bu da planlı takibe ihtiyaç gösterir. Dolayısıyla; bir, kalkınma açığının kapatılması, iki, istikrarlı kalkınma için “planlı kalkınma uygulaması” şarttır. Plansızlıkla kalkınmak açığı büyütür. Örneğin, 1980 yılında Türkiye’de Kişi Başı Milli Gelir (KBMG) 2,135 $ iken 2013’e kadar beş kat artarak 10,935 $ olmuştur. 1980 yılında ABD’de KBMG 12,393 $ iken, $’ın patronu olarak bu rakam 2013’e kadar dört buçuk kat artarak 53,754 $ olmuştur. Kalkınma açığımız büyüdü mü küçüldü mü? Türkiye’de Planlar hazır iken, hükümetlerin zayıf uygulamaları bu SENCE 2015 Sayı 8 57 SENCE sonucu doğurmuştur. Oysa, ciddi bir planlı kalkınma uygulaması olsaydı Türkiye Kg. başına 1,5 $’lık düşük teknolojili mal ihracatında tıkanıp kalmaz, hızlı kalkınan ülkeler gibi kg başına 3,5 $’lık katma değeri yüksek mal ihracatı ve hizmetlere doğru yol alarak 25,000 $ KBMG ulaşabilirdi. Türkiye 1960’tan itibaren planlı döneme geçerken, bu alanda sistemli bir istismarla karşılaştı. İçerinin bilinçsiz hareketleri ile birleşince bu politikalar çok etkili de olabildi. Özetle, Türkiye’de “insanı değersizleştirme” etrafında işletilen karşı strateji sözkonusudur. Merkezî planlı devletçi ekonomiden “planlı karma ekonomi”ye geçen ve ciddi plan uygulaması yapan Çin’de ise 1980 yılında KBMG 310 $ iken 2013’te 22,5 kat artarak 6 bin 6995 $ oldu. 1960’larda 3 milyar nüfuslu dünyada 30 milyonluk Türkiye nüfusu fazla gösterildi. Tam ilk kalkınma planı hazırlanmadan önce Almanya’nın 1961’den itibaren 1973’e kadar senede 150.000 işçi çekmesiyle işe başlandı. Çekilenlerin bir kısmı, Almanya’nın sınavla yeni belgeler verdiği vasıflı işgücümüzdü. Türkiye’nin Kalkınmasının Stratejik Dayanağı: İnsangücü Her ülkenin kalkınmasını dayandıracağı güçlü bir veya birkaç kaynağı olmalıdır. Bu kaynak kiminde AR-GE ve teknoloji, kiminde petrol gibi yeraltı, kiminde yerüstü, kiminde deniz zenginlikleri, kiminde toprağın bereketi, kiminde insan unsuru, kiminde girişimcilik, kiminde örgütlenebilmektir. Türkiye’nin stratejik kaynağı ise insangücü! Tarihin her devrinde Türkler ve çevrelerine toplanan topluluklar insan kaynağının etkili kullanımı ve insanın liyakatine dayanarak ilerlemiş ve varolmuşlardır. İnsanımızın fedakârlık zihniyetinden çok şeyler beklenegelmiştir. Rekabetçi Dünya-Sistemi’nin, bir ülkeye yer biçmedeki tutumu, stratejik kaynak üzerinde oyun kurmaktır. Eğer bu kaynak “insangücü kaynağı” ise, köleleştirme dâhil kendi lehine kullanır ve sahip ülkenin kullanıp kalkınmaması için içeriyi bozucu politikalar uygulamaya çalışır. 58 www.sencedergisi.com Askeri yönetimin, sivil yönetimin inceliklerini bilmemelerinden yararlanarak, 1961’de planlı döneme geçerken gelen yabancı uzmanların, üretim yönetimini çelişkiye sürükleyecek önerileri boldu. Aksi planlanmış olduğu halde, Plan’ın uygulayıcısı durumundaki üst yönetimlere o günden itibaren sürekli yapılan birbiriyle çelişkili telkinler şunlardır: • Türkiye’nin nüfusu Türkiye’ye fazla, • Düşük ücret vererek sermaye birikiminizi yapın, • Meslek eğitimini öteleyin. Bugün dâhil bütün hükümetlere, fırsat pencereniz “insangücüne az ücret ödeyin, az ücret ödeyebilmek için büyük ölçüde vasıfsız işgücü kullanın, yani meslek eğitimine önem vermeyin,” denmekte. Yürütme erkinin hesaplanmamış parçacıl kararları bu görüşe hizmet etmiştir. Oysa kalkınma, “çok sayıda vasıflı işgücü ve tedricen artan ülkeye uygun ücret” politikasıyla mümkündür. Uzak Doğu ülkelerinin kalkınması bundan ibarettir. Asgarî ücret, bu telkinlere kanan kolaycı iktidarlar tarafından, planlı uygulamadan sapılarak, adım adım Türkiye’nin başına örülmüş bir çoraptır. Vasıfsız tek kişinin günlük çalışması ile geçinme mecburiyetinin kötüye kullanılmaması için bir tedbir olan “asgari ücret,” diğer ülkelerde toplam çalışanların %10’un altındayken; Türkiye’de ortanca ücretin % 71’inin asgari ücret (vergisi çıkınca bugün 945 TL) olması noktasına varılmıştır. Ayrıca, işsizlik nedeniyle toplum bunu tek kişi geliri olarak değil, aile geliri olarak kullanmak zorundadır. Bunu dahi fazla bulan işveren kayıt-dışı ve kaçak yabancı işçi kullanma yoluna girmiştir. Dağılan SSCB’nin ucuz işgücü, Irak, Suriye iç savaşları bu bozuk düzene yeni işgücü kaynakları sağlamaktadır. Bugün ekonominin istihdam kapasitesi diye görünen rakamın içinde asgarî ücret altında çalıştırılan yabancı kaçak işgücü dâhildir. İşsiz bırakılan Türk vatandaşları olmaktadır. AB ise, Türkiye’den gelecek “emeğin serbest dolaşımı”na izin vermezken, Türkiye’deki eğitimlilerin ekmeğine ortak olacak “hizmetlerin serbest dolaşımı” ile kendi eğitimli işsizlerini Türkiye’ye sokma çabasındadır. Çalışma Hayatı 2014’te genç işgücünün işsizlik oranı % 31’e yükselmiştir. 31 Aralık 1961 tarihinde Saraçhane açık-hava toplanmasında 200 bin kişiyle işçi sınıfı mücadelesi başladı. 1963’te İlk Plan yürürlüğe girerken sendikalı işçiler vasıtasıyla üretimde siyasal işçilik maliyeti yükselme eğilimine girmişti. Bu iki çelişkili uygulamanın birarada yürümesi ne anlama geldi? Düşük verimlilikli vasıfsız işgücünün ücret artışı zorlamalarıyla üretimin birim maliyeti yükseldi. Hükümet, tam seçim arifesinde Çalışma Kanunu’nu değişikliği tasarısıyla yabancı işgücü çalıştırmayı yasal hale getirmeyi gözlerden kaçırmaya uğraşmaktadır. Türkiye işgücü piyasası hem kaçak düşük ücretliler, hem de AB’nin eğitimli işsizlerine açılmış olacaktır. Mezuniyette asgarî ücrete razı olmayanlarla 2014’te genç işgücünün işsizlik oranı % 31’e yükselmiştir. Nihayet, bugün üniversite mezunları asgarî ücretle iş aramaktadır. Memur maaşı ile işçi ücreti ve enflasyon arasında gözetilen katsayılar memur maaşlarını da bu düzene bağımlı kılmıştır. Reel gelirler düşmekte, toplumun “orta gelir” grubunu oluşturan memur ve ücretliler “orta-alt gelir” grubuna itilmiş bulunmaktadırlar. Erken emeklilik, üretim içindeki işçilik maliyetinin sigorta kaynakları ile fi- nanse edilmesidir. Asgarî ücret anlayışının bir türevidir. Genç yaşta emekli olan vasıflı işgücünün yarısı yıllar ve yıllar boyu kamu kaynaklarından emekli maaşı alarak tüketici olarak yaşamaktadır. Diğer yarısı, bir emekli maaşı aldığı için daha düşük ücretlere razı olarak çalışmaktadır. İşveren; düşük ücretli sigortasız, vergisiz işgücü bulmakta; faturayı devlet ödemekte; erken emekli işgücü ise yeni işe gireceklerin piyasada önünü tıkamakta ve ücret seviyesini yapay olarak düşük tutmaktadır. Askerlerden söz alınca, 1947 Kanunu’na göre 12 sendikacı Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurdular. Kalkınmanın üretim maliyetleri henüz ortaya konmadan 1961 Anayasası’yla grev ve toplu sözleşme hakkı tanındı. Türkiye, “düşük verimli orta düzey işgücü ücretli”, ihracat yapmaya en uygun olmayan ülkelerden biri konumuna oturdu. İşveren emek kullanımından kaçınmaya, teşvikli sermeye kullanımına, işgücünün sendikasızlaştırılmasına, asgarî ücret ve kayıt-dışı istihdam üzerinden iş görmeye yöneldi. İşletmeler KOBİ özelliğini aşamadı; ortaklık şirketleri çoğalamadı. Vasıflı işgücü güvencesiz ve hakkından düşük ücretlere çalıştırılıyor. Türkiye, daha ilk plan hazırlıklarına dahi başlamadan stratejik kaynağı üzerinde yapılan bu engellemelere rağmen, demokratik planlı kalkınmayı ısrarla izleyerek, yine de çok önemli bir kalkınma düzeyi elde etti. Ama elde edebileceği büyüme, kalkınma, gelişme düzeyinin altında kalarak… SENCE 2015 Sayı 8 59 SENCE Neden GEÇODER Başkanı Mustafa Atalık ile Geleneksel Çocuk Oyunları? Röportaj: Yasemin GÜNGÖR Dünyanın en güzel fotoğrafı oynamaktan yanakları al al olmuş mutlu bir çocuk resmidir. 60 www.sencedergisi.com T oplumda bilgisayar, internet ve akıllı telefonların hızla yayılması, hareketsiz zaman geçirme süresinin çocuklar ve gençler arasında hızla artması, sürekli hareketsiz kalan ve düzensiz beslenen çocuklar arasında hiperaktivite, obezite, dikkat eksikliği, göz ve omurga hastalıklarının artması, sanal paylaşımların ve sanal iletişimin olabildiğince yaygınlaşması sonucu toplumda meydana gelen sosyal problemlerden dolayı geleneksel çocuk oyunlarının önemi ortaya çıkmıştır. Ayrıca, gelişen teknoloji ile birlikte eski oyunların unutulması ve kültürel değerlerimizin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, modern şehirlerdeki güvensizlik nedeniyle çocukların dört duvar arasına mahkum olmaları da bir başka önemli konudur. • Gelenekseli yenileyerek geleceğe taşımak, • Çocuklarımızda spor kültürü ve spor bilinci oluşturmak, • Birlikte hareket etmeyi ve takım ruhunu aşılamak, • “Dürüstçe kazanmayı, onurluca kaybetmeyi”, “kazananı kutlamayı, kaybetmeyi kabullenmeyi” öğretmek, • Anne ve babaları ile paylaşabilecekleri ortak bir geleneksel oyunu oynatmak, • Oyun yolu ile kaynaştırma eğitimine katkı sağlamak, • Oyunlarımızdan bazılarını dünya kültürüne armağan etmek, • Hiperaktivite, dikkat eksikliği ve obezite ile mücadele etmek, • Teknolojik oyunlara karşı bir alternatif üretmek, • Dil gelişimlerine katkıda bulunmak (tekerleme ve sayışma ile) olarak sıralabiliriz. Faaliyetlerinizden bahseder misiniz? Belirlediğimiz hedef kitlemizin öğretmenlerine “oyun kavramı, oyunun çocuk gelişimindeki yeri ve önemi” ve belirlediğimiz oyun kuralları ile ilgili eğitimler verdik. Faaliyetlerimize başladığımız ilk yıl ülkemizin en büyük ilçesi olan Keçiören’deki okullarımızda 1400 şubede 3.4.5. sınıflardaki 30.000 öğrencimize mendil kapmaca, tombik, yakan top oyunlarını oynattık. 1.400 şubeye oyunlarda kullanılacak oyun malzemelerini sponsorlar aracılığıyla dağıttık. İkinci yılımızda Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile geleneksel oyunları alanında iki yıllık protokol imzaladık. 2.3.4. ve 5. sınıflara yağ satarım bal satarım oyunuyla dahil ettik. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı 9 merkez ilçemizde Keçiören modelini uyguladık ve başarılı olduk. Ankara Arena Spor Salonunda 10.000’e yakın öğrenci ve velinin katılımıyla final programını ve ödül törenini gerçekleştirdik. 100.000 civarında öğrencimizi geleneksel oyunlarımızla tanıştırdık. Ankara Büyükşehir Belediyesini de dahil ederek Ankara’daki tüm ilk okul ve ortaokullarımızın bahçelerine geleneksel oyun alanlarının çizimini sağladık. Üçüncü yılımızda Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile “Türkiye Geleneksel Çocuk Oyunları Şenliği” adıyla protokol imzaladık. 81 ilimizde birer il koordinatörü belirledik ve Ankara’da eğitimlerini tamamladık. Çocuklarımıza “Dürüstçe kazanmayı, onurluca kaybetmeyi”, “kazananı kutlamayı, kaybetmeyi kabullenmeyi” Röportaj Derneğinizin amacı nedir? ÖĞRETMELİYİZ Ankara’da uyguladığımız geleneksel çocuk oyunları modelini ülke genelinde il koordinatörleri marifetiyle uyguladık. Ankara’da 25 ilçenin tamamını etkinliklerimize dahil ettik ve 180.000 öğrencimize geleneksel oyunlarımızı oynattık. Türkiye genelinde 1.800.000 öğrencimizi geleneksel çocuk oyunlarımızla tanıştırdık. Ülke genelinde geleneksel çocuk oyunları alanında farkındalık oluşturduk. Ankara’daki birçok alışveriş merkezinde hafta sonları geleneksel çocuk oyunlarımızın tanıtımını yaptık. Derneği olarak 14-17 Mayıs 2015 tarihlerinde Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde düzenlenen 1. Uluslararası Türk Dünyası Oyun ve Oyuncakları Kurultayına katıldık. Bu süreçte sizin kazanımlarınız neler oldu? Yaşadığımız bu 5 yıllık süreçte öğrendiğimiz en önemli şeylerden bahsedecek olursak; Geleneksel değerler mutlaka korunmalı, yeni nesillere aktarılmalıdır, ancak günümüz koşullarına uyarlayarak aktarılmalıdır. Geleneksel çocuk oyunları ile ilgili birçok kitap yazılmıştır elbette önemlidir, ancak yazılan bu kitaplar rafları süslemekten öteye geçememişlerdir. Uygulanmadığı sürece yazılanların çok fazla karşılığı yoktur. SENCE 2015 Sayı 8 61 SENCE Siyasi Partiler 2015 Seçim Beyannamelerinde ? MEMURA Neler Vaat Ettiler SENCE ⎟ D emokrasilerde halkın yönetime katılmasının yolu öncelikle seçimlerden geçer ve bu durum demokratik toplumlar için vazgeçilmez niteliktedir. Günümüzde seçim ve seçime katılma, hem vatandaşların kamu yönetimine karşı gösterdikleri ilginin derecesini, hem de siyasal iktidarın temelinde bulunması gereken anlaşma unsurunun oranını göstermektedir. Seçmenleri oy vermeye iten sebep ve şartlar ne olursa olsun, seçim mekanizmasının veya oy verme davranışının belli sosyal ve siyasal fonksiyonları vardır. Ülkeyi yönetecek olan kimlerdir? Seçim, ilk olarak bu sorunun cevabını karşılar, yani seçim, ülkeyi yönetecekleri ortaya çıkarır. Daha hukuki bir deyişle seçim, kamu siyasetini yürütecek olan kamu iktidarlarını kurar. Dolayısıyla seçme hakkı, seçmenlere kamu hizmetinin hazırlanması ve sunumunda kendilerini temsil edecek kişileri belirleme olanağıyla birlikte toplumda izlenecek kamu politikalarının temel niteliklerinin belirlenmesi ve denetlenmesi fırsatı tanır. Bu nedenle siyasi partilerin seçmenlere sundukları seçim beyannameleri büyük önem arz etmektedir. 62 www.sencedergisi.com Ülkemizde yeni kamu politikalarının belirlenmesi amacıyla 25 inci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerini seçmek üzere 7 Haziran 2015’te sandığa gidildi. Bu bağlamda bizde üç büyük partinin seçim beyannamelerinde çalışma hayatı ile ilgili sundukları vaatlerin bir kıyaslamasını ortaya koymaya çalıştık ki sonrasında takipçisi olalım. AKP, CHP ve MHP’nin seçim beyannamelerini karşılaştırdığımızda üç ana öğe karşımıza çıkmaktadır. Birincisi emeklilik, ikincisi taşeronluk sistemi ve üçüncüsü ise genel olarak kamu personel rejiminin düzenlenmesidir. Yandaki tabloda da görüleceği gibi seçim beyannamelerinin karşılaştırdığımızda CHP ve MHP iş güvencesi, taşeronlaşma, ücret adaletsizliğini önleme, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve aile bütünlüğü çerçevesinde istihdamı ele alıyor. MHP kadın çalışanlara daha etkin bir rol verirken, AKP ise kadın çalışanlara çocuk doğumu üzerinden bir bakış açısı geliştirmiştir. MHP ve CHP çalışanların haklarında iyileştirmelerden bahsederken, AKP özelleştirme uygulamalarının devam edeceğini ifade etmektedir. MHP ADALET VE KALKINMA PARTİSİ (AKP) Kamu personel rejimi etkinleştirilecek, insan gücü planlaması yapılacak, Geri kalmış bölgelerde yeterli sayıda memur istihdam edilmesi sağlanacak, Performans esaslı denetim sistemi gelecek, Etkin bir eğitim programı uygulanacak, İlk çocukta 2, ikinci çocukta 4, üçüncü ve sonraki çocukta 6 ay yarı zamanlı, tam ücretli ve çocuğun okula başlama yaşına kadar kısmi süreli çalışma imkânı getirilecek, Özelleştirme uygulamaları aynı şekilde sürecek, Taşeronlaşmanın sağlıklı bir şekilde takip edilebilmesi için istatistikî bilgi akışına önem verilecek, Kaliteli, hesaplı ve kolay erişilebilir kreş imkânlarının yaygınlaştırılmasına yönelik olarak kreşleri teşvik edecek düzenlemeleri hayata geçirilecek, Okul saatlerinin çalışma saatleriyle uyumu sağlanacak, Doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürelerin memuriyet kıdeminde değerlendirilmesi sağlanacak, Temmuz ayında emekli maaşlarına rutin olarak yapılacak artıştan sonra maaşı 1.000 liranın altında kalan SSK ve Bağ-Kur emeklilerine seyyanen 100 lira zam yapılacak. Maaşı 1.000 lira ile 1.100 lira arasında olan emeklilerin maaşı da 1.100 liraya tamamlanacak, Ticari faaliyette bulunan emeklilerden kesilen ayda yüzde 15 oranında Sosyal Güvenlik Destek Primi yüzde 10‘a inecek, 630 binden fazla emeklimizin yararlanacağı bu düzenlemeyle emeklilerin aylıklarına ortalama en az 50 liralık ayrıca bir artış sağlanacak, CUMHURİYET HALK PARTİSİ (CHP) MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ (MHP) Kamu görevlilerinin maaşları kademeli olarak OECD ülkeleri seviyesine çıkarılacak. Ek ödemelerdeki farklılıklar giderilecek, Kamuda çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği giderilecek, liyakati ve başarıyı esas alan bir ücret sistemi oluşturulacaktır, Gelir vergisi tarifesi çalışanlar lehine değiştirilecek, Ücretlerin sadece enflasyon oranındaki artışı dikkate alan bir anlayışla belirlenmesi yerine, çalışanalrın ekonomik büyümeden pay alması sağlanacaktır, Kamu görevlilerinin katsayı ve göstergeleri yeniden düzenlenecek, Kamuda farklı statülerde çalışan personelin özlük haklarındaki kayıplar giderilecek, Kamu hizmeti sunanların yalnızca güvenceli işçi ve memurlardan oluşması sağlanacak, Güvencesiz istihdam kaldırılacak, 4/B’li ve 4/C’li personel kadroya geçirilecek. Kamuda taşeronlaşma uygulamasına son verilecek, Net asgari ücret 1.400 TL.’ye çıkarılacaktır, Asgari ücretten vergi alınmayacak, ücretlilerin asgari ücret kadar geliri vergi dışı bırakılacaktır, Kamu personel rejimi liyakat ilkesini temel alan bir anlayışla yeniden düzenlenecek, 4/B ve 4/C’lilere kadro verilecek, Memurların yargılanmalarına ilişkin kısıtlamalar kaldırılarak Kamu görevlilerinin yargı denetimlerinden kaçırılması önlenecek, Devletin asli ve sürekli hizmetlerinde çalıştırılan taşeron işçilere de kadro verilecektir, Sendikal haklar geliştirilerek, memurlara grevli toplu sözleşme hakkı getirilecek. Genel grev suç olmaktan çıkarılacak. Toplu sözleşme sistemi etkinleştirilecek, Kamu görevlilerine sicil affı getirilecek, Kamu personeli sistemi yeniden yapılandırılarak, Kamu görevlilerinin görev tanımları yeniden yapılacak, Üst düzey yöneticiler dışında kalan tüm kamu görevlilerinin merkezi sınavla atanması sağlanacak, Atamalarda liyakat ilkesine özen gösterilecek, İstisnai memurluk uygulaması kaldırılacak, Sınavların bağımsız olarak yapılması sağlanacak. Görevde yükselmelerde ayrımcılık yapılmasına müsaade edilmeyecek, Yöneticilik için yazılı sınav şartı getirilecek, Eş durumu nakillerinde aile birliğinin korunması esas alınacak, Kadrosuzluk nedeniyle yükselmesi yapılamayan kamu görevlilerinin eğitim durumları itibarı ile yükselebilecekleri en üst dereceye kadar ilerlemeleri sağlanacak, Yerel yönetimlere kamu personeli istihdamı konusunda özerklik verilecek, Zorunlu rotasyon uygulaması kaldırılacak, Emekli maaşı ve ikramiye hesabında, yapılan tüm ödemeler dikkate alınacak, Emeklilere yılda 2 maaş ikramiye ve banka promosyonu verilecek, Emeklilere de sendika hakkı getirilecek, Emeklilerden ilaç ve muayene katılım payı alınması uygulamasına son verilecek, Emeklilikte yaşa takılanların sorunu çözülecek, Memurlara ilave bir derece verilecek, Sendikal haklar çağdaş normlara uygun hale getirilecek, örgütlenme önündeki engeller kaldırılacaktır, İş kazaları önlenecek, iş sağlığı ve güvenliği ön planda tutulacaktır. İş Güvenliği Düzenleme ve Denetleme kurulu oluşturulacaktır, Çalışan eşlerin aynı il içinde görev yapması sağlanacak, aile birliğinin korunması esas alınacak, Emekli maaşı ve ikramiye hesabında, yapılan tüm ödemeler dikkate alınacak (Ek ödemeler emekliliğe yansıtılacak), Emekli ikramiyesindeki yıl sınırlaması kaldırılacak, Emeklilere 2 aylık asgari ücret tutatrında “emekli destek ödeneği” verilecektir, Emeklilikte yaşa ve prim gün sayısına takılanların mağduriyeti giderilecek, Emekli aylıklarındaki refah payı yükseltilecek, kesintiler kaldırılacak, aylıklar arasındaki eşitsizlik giderilecek, banka promosyonu almaları sağlanacak, Ataması yapılmayan öğretmen kalmayacak, Eğitim öğretim tazminatı miktarı artırılarak tüm milli eğitim çalışanlarına ödenecek, Sağlık çalışanlarına, infaz koruma memurlarına yıpranma payı verilecek, Kadınlara sigortalılık öncesi dogumlar için dogum borçlanma hakkı verilecek, Kadınların iş hayatında karar alma mekanizmalarında daha fazla rol alamları sağlanarak konumları güçlendirilecek, SENCE 2015 Sayı 8 63 BUZ GİBİ LİMONATA… Havalar ısınıyor, içimizi ferahlatıcı değişik limonatalarla sizinleyiz. Bildiğiniz limonata ve içine ilave edeceğimiz değişik aromalarla farklı tatları size sunduk. Afiyet olsun LER : MALZEME ğı su 3 su barda ğı şeker 1 su barda mon 6-7 adet li taze nane Birkaç dal Dilek KAPDAĞ ⎟ Yapılışı: 3 su bardağı suya 1 su bardağı şeker eklenip iyice kaynatıldıktan sonra soğumaya bırakılır. 6-7 tane limonun suyu sıkılıp, bunlardan 2-3 tanesinin kabukları içine rendelenir. Sürahinin içine öncelikle buz, sonrada karıştırdığımız limonata eklenir. Birkaç dal taze nane ilave edilerek kalan limon kabuklarından ince şeritler kesilir ve bardaklara servis yapılırken onlarla da süslenir. Elmalı Zencefilli Limonata 3 tane elma ve yarım zencefilin suyunu katı meyve sıkacağında sıkın. Bir yanda yukarıda anlattığımız klasik limonata tarifine göre hazırladığınız limonata ile iyice karıştırın ve elma kabuklarıyla süsleyin. Sodalı Çilekli Limonata Yarım kilo kadar çileği süzgeçten iyice püre haline getirinceye kadar geçirin. (ya da blenderdan) Üzerine yarım su bardağı toz şeker ilave ederek karıştırın. Bir kenarda sıktığınız 6 tane limonu 1 bardak su ve 1 bardak soda ile karıştırın. Limon kabuklarından 2 tanesini karışımın içine rendeleyin. İyice karıştırın. Yine buz dolu bir sürahiye limonatayı koyup limon kabukları ve nane yaprakları ile süsleyebiliriz. Emek Kutsal, İnsan Mukaddes www.turkburosen.org.tr
Benzer belgeler
PDF Oku - sence dergisi
Dilek Kapdağ, bu sayımızda ağız tadınız daimi olsun dilekleri ile “Brüksel lahanalı top köfte”yi tarif etti.
Keyifli okumalar dileyerek yeni sayımıza kadar sağlıkla kalın.
PDF Oku - sence dergisi
diye, sizin için dünya kadar geniş bir yelpaze açtık.
Unutmayın! Sence’nin içinde, sence esintilerin olması sadece sana bağlı.