44. Hoca Mehmet Çetinkaya
Transkript
44. Hoca Mehmet Çetinkaya
Mehmet Çetinkaya HOCA MEHMET ÇETİNKAYA Hayal ediniz... Okulu olmayan bir köyde doğmuşsunuz... Yakın köylerin hiç birisinde de okul yok... Yeni şeyler öğrenmeye ve dünyayı bilmeye meraklısınız. Yüreğiniz özgürdür ama Kürt aşiretinin çocuğu olarak acımasız kuraldan kaçamıyorsunuz: Aşiretiniz nerede siz orada. Yaylalarda, kırlarda; kış aylarında sığındıkları basık damlı köylerde... Kaçmak istiyorsunuz ama kaçamıyorsunuz. İşte böyle bir anda, rahlesi devrilmiş, mum ışığı titreyerek tükenmiş bir medrese odası Hoca Mehmet Çetinkaya bile ruhunuzu okşar, sizi ümitlendirir. Hoca Mehmet, işte böyle bir yaşam öyküsüyle karşımıza çıkıyor. Ağrı Dağı eteğinde doğup büyüyen bir genç adam, başından geçen macera dolu yaşamında, bizi kendisiyle beraber bir medreseden diğerine dolaştırıp duruyor... Hayatım 1952 yılında Aralık ilçesine bağlı Adetli köyünde yedi çocuklu bir ailenin – dört kız üç erkek- üçüncü sıradaki çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Babam Hamit (Hemê Susê), Mecit Hun’la öz teyze çocuklarıydılar. Babaannem Susê (Susan), Ali Mirze’nin Tahir’den sonra ikinci büyük çocuğuydu. Anne ve baba tarafından bağlı olduğum aşiret olan Gıskanlılar (Gızki) Sakanlı aşiretinin bir alt kolu olup, yıllarca Geloylu aşiretiyle birlikte ya aynı köy yerini paylaşmışlar ya da yaylalara birlikte gitmişler. Bu yüzden aralarında kız alıp verme gibi yakın dostluklar kurulmuş. “Bizi defterden silmişler” Mecit (Hun) amcayla aynı köyde doğup büyümemin yanı sıra akrabalık bağım da vardı. Ancak bunların ötesinde beni Mecit amcaya bağlayan gerçek duygu onun Kürt toplumunun yetiştirdiği nadir bir aydın olmasıydı. En kötü gününde bile espriyi ve hoş sohbeti elden bırakmazdı. Bir gün oturmuş aile şeceresini konuşuyorduk. Mecit amca ve babam, her ikisi de Ali Mirze Beyi’in kız evladı tarafından torunuydular. Bana şaka yollu, “Hoca, biliyor musun, Ali Mirze’nin erkek torunları bizleri miras 586 Iğdır Sevdası almayalım diye defterden silmişler. Nüfus kütüğünde ne senin nenen Susê’nin ne de benim annem Fattê’nin ismi var” “Kaw dilistım...” (Aşık oynuyordum...) Okuma çağına gelmiştim ama köyümüzde okul yoktu. O yıllar Aralık ilçesinin hiçbir Kürt köyünde ilkokul yoktu. (Adetli köyü ilkokulu 1974 yılında inşa edildi!) Bir Kürt ailesinin çocuğunu okutabilmesi için iki seçenek vardı: Ya dini bir tedrisat için medreseye gönderecek ya da Iğdır şehir merkezindeki Azeri kirvelerden birinin yanında okutmaya verecekti. Babamın Azeri kirvesi yoktu. Medrese eğitimi için de babamın bir nedenle bunu düşünmesi ve istemesi gerekiyordu. Gerçi bazı aile toplantılarında, “Ben Mehmet’i mutlaka okutacağım” derdi ama bunun nasıl ve ne zaman olacağını kendisi de bilmiyordu. Ama şansıma bu fırsat bir gün kendiliğinden doğdu. 10 yaşı civarındaydım. O yılın yaz ayını aşiretimiz Aladağ taraflarındaki yaylalarda geçirmiş, sonbaharda da tekrar köye dönmüştük. Kürt aileleri, çocuklarının hayvan sürülerinin bakımı ve çobanlık gibi işlere girmesini hem doğal karşılar hem de genellikle bu bir zorunluluk olurdu. Hayvan bakımını sevmezdim ama bu görevden kaçmam da imkansızdı. Bir gün otlatmam için evin kuzularını bana teslim ettiler. Alışılageldiği gibi bu sürüyü köyün yukarısında, kerre (taşlık) dediğimiz yere götürdüm. Kuzuları dağın eteğinde kendi hallerine bırakıp yaşıtım diğer kuzucularla birlikte oyun oynamaya koyuldum. En çok da kaw dediğimiz aşık oyununu severdik. O gün kendimi bu oyuna tamamen kaptırmıştım. Akşamın alacakaranlığında toz toprak içinde yere uzanmış küçük kemik parçalarını heyecanla birbirine vuruşturmaya devam ediyorduk. Birden görevimin bilincine varmıştım. Kuzularıma acaba ne olmuştu? Yarı korku dolu duyguyla kerre’nin taşları arasıda bir yandan diğerine koşturarak kuzularımı toplamaya başladım. Ancak karanlık hızla bastırıyordu. Geniş vadilerde ve uçsuz bucaksız taş kümeleri arasında kaybolmuş sürüyü bir araya toplamam mümkün değildi. Bulduğum beş on kuzuyu önüme katıp, üzgün ve ürkek eve geldim. Babam beni bekliyordu. Merakla, “Mehmet ne oldu, kuzular nerede?” diye sorunca yapabileceğim tek şey yarı ağlamaklı, 587 Mehmet Çetinkaya “Ne bileyim! Her biri bir yana gitti” demek oldu. O gece köyün erkekleri kerre’de kuzuları aradılar. Bütün çabalarına karşın ancak birkaç tanesini bulabilmişlerdi. Ağrı Dağı ve köyleri uzun yıllar memnu mıntıka içinde kaldıklarından bölgede kurt gibi yabani hayvanlar oldukça fazlaydı. Sabah olunca işin ciddiyeti ortaya çıktı. Kurtlar sürüden yedi kuzuyu parçalamışlardı. Bu olaydan sonra babam benim iyi bir çoban olamayacağıma tamamen kanaat getirmişti. Bu beceriksiz(!) evladını medreseye göndermekten başka çaresi yoktu. “Tûzık (tere otu) çok lezzetliydi” Çocukluk yıllarımda Adetli köyü Karasu ırmağının yanı başında 40 hanelik sakin bir yerleşim yeriydi. Bazen babamın yanına takılıp Hıdırlı köyüne akrabaları ziyarete giderdim. Hıdırlı köyü çok uzakta olmamasına rağmen bu yolculuk benim için sanki bambaşka bir dünyayı gitmek gibi gurur verici olurdu. Biz çocukların bütün dünyası ve eğlencesi hayvanları otlattığımız kerre ve köyün yanı başında akan Karasu ırmağı idi. Bir araya toplanır gruplar halinde Karasu’nun derin yerlerinde doyasıya yüzer ve balık avlardık. Irmağın sulak kıyı şeridinde ve derin su altında tûzık denilen tadı rokaya benzer bir ot yetişirdi. Bu otun Kürtlerin yemek kültüründe özel bir yeri vardı. Öyle ki ünlü sanatçı Aram Tigran, “Tûzık ber nane dıla” diye bu ot için türküler bile bestelemişti! “Babam din hocasıydı” Dedem Ali Mirze Bey, din adamlarına karşı oldukça saygılı ve onları himayesine alan birisiymiş. Bir kış Van ve Hakkari tarafından gelen yedi din hocasını kendi evinde misafir etmiş, zekat ve fitrelerini usulüne uygun vermiş. Bu arada babam da bu fırsatla onlardan Kuran’ı okuma ve Kürtçe mevlit konusunda ders almış. Daha sonraki yıllar babam bu kadar dini bilgisiyle 5-6 köyün din hocalığını yaptı. Herhalde bu ilgisi nedeniyle çocuklarından birisinin mutlaka okumasını istiyordu. “Apê Mecit, şefqeye xwe da tıl..” 8-10 yaşları arasında olmalıydım. İlkbahar mevsimiydi. Koyunların doğma zamanı yaklaşıyordu. Köy halkı böyle zamanda siyah çadırlarını köyden 10 km mesafedeki Qılıçkax denilen mevkide açar, kuzuların doğumunu sabırsızlıkla beklerdi. Böyle bir zamanda Mecit amcanın atın sırtında obaya geldiğini ha588 Iğdır Sevdası tırlıyorum (1960-62) Biz çocuklar köyün ortasında sûsık (meyankökü) denilen bir kök bitkisini çıkartıp yiyorduk. Mecit amca uzun boylu ve yakışıklıydı. Başında da, o zamanların modası şapka vardı. Kürt erkekleri şapkayı hafiften yana doğru kaydırır, halk dilinde “şefqeye xwe da tıl” denilen giyiniş tarzıyla ortalıkta dolaşırlardı. O gün Mecit amca da şapkasını işte böyle giyinmişti. Birkaç gün kaldıktan sonra tekrar at sırtında obadan ayrıldı. “Karasu’yu geçmek bir sorundu” Karasu üzerinde köprü (açılış 1974) olmadığından Iğdır tarafından gelen birisi ırmağı ilkel şekilde geçmek zorundaydı. Genellikle insanlar soyunup elbiselerini başının üzerine koyarak ırmağı geçerlerdi. Suyun sığ olduğu, geçişe elverişli bazı uygun noktalar vardı. Bunlar halk arasında çok iyi bilinir hatta özel bir isimle çağrılırlardı. Bunlardan biriside Delave-Eli-Mirze diye bilinen geçiş noktasıydı. Mecit amca da obaya geldiğinde ırmağı atla bu noktadan geçerdi. Sonbaharda yayladan köye dönüşümüz maceralı olurdu. Aladağ yaylalarından traktör veya kamyonla Karasu kıyısına gelen oba halkının ve hayvanların ırmağı geçmesi büyük çaba gerektirirdi. Eşek veya öküz üzerine bağlanan koyunlar dikkatlice diğer kıyıya taşınırdı. Taşıyıcı hayvanlar nerdeyse suyun altında kaybolur sonra yavaş yavaş tekrar peyda olur, yüzerek veya yürüyerek sırtındaki yükleri karşı kıyıya ulaştırırlardı. Aynı işlem defalarca tekrarlanırdı. Yükleri bağlayan ve hayvanları kontrol eden yetenekli insanlar vardı. Düğümü nasıl bağlayacağını hangi hayvanın ne kadar yük taşıyabileceğini çok iyi bilirlerdi. Bu şekilde devam eden geçiş işlemi bazen gün boyu sürerdi. Yorucu fakat zevkli bir işti. “Hemo, aha jı te ra qutıyê cixare” (Hamit, al sana bir sigara tabakası) Babam bazı yıllar dayısı Hacı İsa’yla bazı yıllar da teyzesi Fatma (Hun) nenemin obasında yaylaya çıkardı. O zamanlar daha çok Gurdê olarak bilinen Aladağ yaylasına giderdik. Fatma nenem babama karşı çok toleranslı ve iyi davranıyordu. Bu yüzden babam genellikle onun obasında yaylaya çıkmayı tercih ederdi. Fatma nenemin babama karşı gösterdiği ilgi ve şefkatin yol açtığı bir olay hala hatırımdadır. Fatma nenemin evi Adetli köyünde bugün Nadir Yalçın’ın oturduğu arsa yerinde birkaç gözlü bir evdi. Babamla beraber o eve misafir olmuştuk. Köyün aksakallıları ve gençleri de her akşam bu eve gelir sohbet ederlerdi. 589 Mehmet Çetinkaya Bir gün babam özenle yer minderine oturduktan sonra sigara sarmak için cebinden bir bez parçasına sarılı tütün destesini çıkardı. İnce bir kağıt üzerine tütünleri istif etmeye koyuldu. O sırada Fatma nenem içeri girdi, babamın tütünü eski bir bez parçasına sardığını görünce: “Hemo, çıma qutıye te tune, te cıxarê xwe kıriye nava wi pinê?” (Sigara tabakan yok mu ki sen tütünlerini bu bez parçasına sarmışsın ?) “Xatiye Fattê lı cem mın tune!” (Fatma teyze, tabakam yok!) Fatma nenem birazdan elinde güzel bir tütün tabakasıyla içeri girdi. Babam bu güzel ve kullanışlı hediyeye çok sevindi. Bıla Hemo devê gur gırêde! (Dur Hemo kurdun ağzını bağlasın!) Babam çok ciddi dini bir eğitim almamıştı. Kürtçe mevlidi zorlanmadan okuyabiliyordu. Ayrıca Kuran’ı da okuyor fakat açıklamasını bilmiyordu. Ne köyümüzde ne de civar köylerde başka din adamı olmadığından köylüler saf ve temiz duyguyla babamın yanına gelip günlük sorunları için dua ve muska isterlerdi. Köylülerin en büyük sorunu kerre’de kaybolan koyunlarını tekrar sağ salim bulmak arzusuydu. Kurtlar etrafta cirit atıyor, sürüden ayrılan koyunları acımasızca parçalıyordu. Babam önceleri gayri ihtiyari duyguyla bir kaç tane muska yazdı. Her ne olduysa bu durum yavaş yavaş mistik bir rituel halini aldı. Köylüler gecenin bir yarısı evimize gelip kaybolan koyunlarını kurtların vahşi ağızlarından korumak için kurtlarını ağzını bağlama duasını yapmasını istiyorlardı. Bir defasında Mecit amcayla çok yönlü bir sohbetin içindeydim. Sohbetimizin konusu Celali aşiretinin dini konularda niçin öteden beri gevşek olduğu idi. Mecit amca bir ara gülerek çocukluk yıllarından hatırladığı bir anısını anlattı. Köylüler babamın yanına gidip muska ve dua yazılmasını isterlermiş. Hatta köylünün biri diğerine yolda rastladığı zaman: “Oxır be! Kiderê dıçi?” (Uğurlar olsun, nereye böyle?) “Lı cem Hemo. Bıla devê gur gırêde!” (Hamit’in evine. Dur kurdun ağzını bağlasın) Kuran’ı babamın yanında okumaya başladım. O da beni yanına alıp önemli cemaatlere götürürdü. Daha sonra Ahmet Hoca adlı bir imam köyümüze görevli olarak geldi. Bu kez onun yanında daha ciddi bir eğitim almaya başladım. 590 Iğdır Sevdası Dayı - yeğen iki lider Benim çocukluk yıllarımda aşiret içinde iki kişinin ismi lider olarak biliniyor ve özel bir saygıyla anılıyordu. Bunlardan birisi Mecit amca diğeri de öz dayısı Hacı İsa (Yiğit) idi. Bu ikisi arasında siyasi konularda bir ayrılık vardı. Mecit amca CHP, Hacı İsa da önceleri DP, sonra da AP çizgisindeydi. Fakat bu durum onları rakip olarak karşı karşıya getirmezdi. Dayı-yeğen birbirlerini sever ve korurlardı. Hacı İsa uzun yıllar yedi köyün muhtarlığını yaptı. O zamanlar Adetli, Kolukent, Hıdırlı, Karahacılı, Yukarı ve Aşağı Alıkızıl köyleri tek muhtarlık altında toplanmıştı. Hacı İsa da bunun değişmez muhtarıydı. Bu köyler seçim zamanı Hacı İsa’nın doğrultusunda hareket ederlerdi. Diğer Kürt köyleri de Mecit amcaya oy verirlerdi. Yani köyler kime oy vereceklerini biliyorlardı. Ben de bu durumun farkına ilk defa bir yayla dönüşü sırasında vardım. (Bu köylerden Alıkızıl’da Azeri nüfus çoğunluktaydı. İlginç olanı Kürtler Azerileri “Acem” olarak bilir ve çağırırlardı. Aramızda kavga veya sürtüşme olmazdı. Yalnız bağ, bahçe zamanı Kürt köylerinden gelen hayvanlar onlara zarar verdiğinde kişisel sürtüşmeler olurdu.) “Ewana hınek Heci İsa nın hınek ji ya Mecide me nın” O yıl Gurdê yaylasında Mecit amcamın eviyle beraber aynı obada çadır açmıştık. Sonbahara doğru bir gün Mecit amca bir kamyonla Tırkamana köyüne geldi. Evlerimiz kamyona yüklendi. Mecit Amca ve iki oğlu şoför mahalline yerleştiler. Geriye kalan ev halkı da kamyonun arkasında eşyaların üzerine tünenmiş vaziyette Iğdır’a doğu yola çıktık. İlk konağımız Karakuyu köyü Çimeni oldu. İki üç gün dinlendikten sonra tekrar kamyonla Adetli köyü istikametinde yol aldık. Hasanhan, Çamurlu, Alıkızıl gibi Kürt köylerinin içinden veya yakınından geçip nihayet Aralık ilçesine yaklaşıyorduk. Gurci halam (Mecit Hun’un ablası) bir ara kamyonun üstündeki kalabalık ev halkına şöyle dedi: “Ewana hınek Heci İsa nın hınek ji ya Mecide me nın” (Bu köylerin bazıları Hacı İsa’ya, bazıları da Mecit’e oy verirler) Babamın çekingenliği O yıl benim için dönüm noktasıydı. Kuran’ı babamın yanında okuyup hatim etmiştim. Hatta 7-8 defa “cari” yani tekrar bile etmiştim. Babamın 591 Mehmet Çetinkaya verebileceği tüm eğitimi almıştım. Bundan başka köyün imamının yanında da ders alıyordum. 30-40 öğrencinin arasında da en başarılısı bendim. Babamın beni medreseye göndermesi için her koşula sahiptim ancak babam biraz çekingen davranıyordu. Halife İbrahim’in Hoşhaber köyünde bir medresesi vardı. Babam isteseydi beni onun yanına verebilirdi. Birkaç nedenden dolayı babam kendisinde cesaret bulup Halife’ye bu isteğini bizzat iletemiyordu: Bir yandan Halife’nin Beylerden oluşu, ki bu durum bir mesafe koymaya nedeni oluyordu, diğer yandan Halife, Cizre tarafından gelip kendisini önemli bir din hocası olarak topluma tanıttığı için her isteyen onun yanına gidemezmiş gibi bir izlenim bırakıyordu. Bu yüzden eğitim kararım bir türlü alınamıyordu. Bereket başka bir olay bu sorunu da kendiliğinden çözdü. Jı tırsa korixci .... (Korukçuların korkusundan...) Bir ilkbahar günü Karakuyu köyünün çimeninde çadır açtık. O yıl Hacı İsa’yla beraber Kandil yaylasına gitmeye hazırlanıyorduk. Bir hafta dinlendikten sonra yayan olarak yola çıkacaktık. Önümüzde yedi gün sürecek zorlu bir yolculuk vardı. Kandil’e kadar her akşam bir yerde mola verecektik. Örneğin yola çıktığımızın ilk akşamını Halfeli köyünün yukarısında konaklayacak ve ertesi gün tekrar yola devam edecektik. O arada babamın dayısı, Musa amcamın oğlu Mehmet (Yiğit) beraberimizde götürmemiz için kendisine ait beş on tane büyük baş hayvanı sürümüze kattı. Benim görevim bu sığır sürüsünü her gün çimende otlatmaktı. Karakuyu köyünde korixci dediğimiz özel kolluk kuvvetleri vardı. Köyün en gözü pek erkeklerini bu iş için görevlendirirlerdi. Kollarında kırmızı bir şerit taşırlar, ellerindeki geniş yetki nedeniyle köylüler üzerinde teröre yakın bir korku uyandırırlardı. En önemli görevleri hayvanların korux denilen hamlığa girmesine engel olmaktı. Köylüler bu otları daha sonra biçip kış boyunca hayvanlarına yem olarak kullanırlardı. O gün oyun tutkum yine üzerimdeydi. Yere sere serpe uzanmış, çocuklarla aşık oyununa kendimi kaptırmıştım. Zevkle oyunuma devam ederken, sahipsiz kalan hayvanlarım köyün hamlığına girmiş, korukçular da yakaladıklarını, cezaevi olarak kullandıkları köy ahırlarına kapatmak için yola koyulmuşlardı. Hayvanları toplayıp obaya dönmek istediğim zaman korkuyla irkildim. Tek bir hayvanım ortalıkta görünmüyordu. Uzakta, Sofi Yemli ve Mecide Reskê adlı kolluk görevlilerinin hayvanları götürdüklerini gördüm ama onların yanına gitmeye cesaret edemedim. 592 Iğdır Sevdası Çaresiz, evin yolunu tuttum. Babam büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı Korukçular hayvanları en azından iki gün hapiste tutacak, serbest bırakılmaları için de yüklü para isteyeceklerdi. Bu pek hoş olmayan durum yüzünden babam kendisini tutamayıp sinirlendi, bununla yetinmeyip üzerime gelmeye başladı. Çareyi kaçmakta buldum. Babam bana iyi bir ders vermeye hazırlamıştı kendisini. O da benim peşi sıra koşmaya başladı. Babamın gittikçe bana yaklaştığını görünce herhalde dövülmek korkusuyla olsa gerek yere düşüp bayıldım. Oba halkı heyecanla başıma toplanmışlar. Bir kova suyu üzerime döküp beni ayıltmaya çalışmışlar. Kendime gelir gelmez ayağa kalkıp rast gele bir yöne kaçmaya başladım. Hacı İsa’nın oğlu Hüseyin (daha sonra kayınpederim) amcamın evine sığındım. Hacı İsa,Iğdır’da olduğu için oba reisliğini oğlu Hüseyin yapıyordu. O da beni şefkatle karşıladı: “Merak etme! Seni bir daha Hemo’ya vermeyeceğim” diyerek gönlümü aldı. “Mehmet için bir medrese buldum “ Bu olay beni birden bire nazlı ve dokunulmazlığı olan bir çocuk yapmıştı. Hüseyin amcam, başımı siyah bir mendille bağladı, yeme ve içmeme itina gösterdi. Birkaç gün sonra beni kendi eliyle baba evine teslim etti. Babam artık işin ciddiyetini anlamış olacak ki bana çok yumuşak davranıyor, ev ve hayvan işlerinden muaf tutuyordu. Herhalde benim, yanlış hareket edilirse evi bırakıp uzaklara kaçabileceğime kanaat getirmişlerdi. Yeni durumumdan oldukça memnundum. Birkaç gün sonra evlerimizi hayvanlara yükleyip Kandil yaylasına doğru çıktık. Babam beni bir eşeğin sırtında kendi eliyle özenerek hazırladığı yumuşak minderlerden eyere oturttu. Halbuki normal bir günümde bu yolları ayağımda senelik denilen bir çeşit lastik ayakkabıyla yürüyerek gidecektim! Çadırlarımız Kandil yaylasında kurulduktan birkaç gün sonra babam Ağrı vilayetine alışverişe yapmaya gitti. Genellikle peynir, yağ satıyor karşılığında şeker, tütün gibi diğer ev ihtiyaçlarını alıp geliyordu. Babam mutlu döndü: “Mehmet için bir medrese buldum” dedi. Hemen hazırlıklarım görüldü. Birkaç gün sonra Ağrı’ya doğu yola çıkmıştık. Ağrı merkeze bağlı Navik köyüne vardığımızda akşam olmuştu. O geceyi babamın dostlarından Şeyh Ahmed’in evinde geçirdik. Şeyh 50-55 593 Mehmet Çetinkaya yaşlarında konuşmayı seven birisiydi. Gece boyunca dini konularda benimle sohbet etti, medrese yaşamıyla ilgili bilgiler verdi. Eğer sıkıntım olursa istediğim zaman onun yanına gidebileceğimi söyledi. Babam için bu gece daha da anlamlıydı. Oğlunun medrese yaşamına başlamasından son derece gururluydu. Özellikle oğlunun, okul öncesi Şeyh Ahmed gibi bir din aliminin evinde kalması, onun ihsan ve duasını almasını uğurlu bir başlangıç olarak addediyordu. Ertesi sabah beni Navik köyünün medresesine götürüp Halife Hüsameddin’e teslim ettiler. Babam büyük gönül rahatlığı içinde çekip gitti. Benim için de hayatımın en zor günleri başlamıştı. Medrese hayatım Navik Medresesi Halife Hüsameddin, Cizre’de Şeyh Seyda’nın yanında dini eğitim görüp halife mertebesine yükselmişti. Hem Nakşibendi tarikatına bağlı Şeyh Seyda’nın irşadını (doğru yolu gösterme) yaymak hem de Arapça-Kürtçe dini tefsirat (yorum) yapmak için Ağrı bölgesine görevli olarak gelmişti. (Aynı şekilde Halife İbrahim de aynı Şeyhten icazet alarak Iğdır bölgesine gelmişti.) Benim gibi yeni başlayan bir öğrencinin Halife’nin yanında hemen ders alması mümkün değildi. Kurallara göre ancak belli bir seviyeyi tamamlayan öğrenciler Halife’den doğrudan ders alabiliyorlardı. Bunun için de benim birkaç yıl feqi (dini tedrisata yeni başlayan öğrenci) olarak kendimden bir seviye üstteki öğrencilerin yardımıyla temel dersleri öğrenmem gerekiyordu. Her nedense Halife daha ilk günden beni büyük bir duyarsızlıkla Erzurumlu bir öğrenciye teslim etti. Ne o tek kelime Kürtçe, ne de ben tek kelime Türkçe konuşabiliyorduk. Bu dil sorunu yetmezmiş gibi zavallı öğrenci bana sanki Türkçe’yi çok iyi konuşuyormuşum gibi Kuranı tecvit (usulüne uygun) okumam için ders veriyordu. Ben zaten 10-11 yaşında bir çocuk olarak baba evinden uzak, değişik Kürtçe şivelerin konuşulduğu bir yerde bir kültür şoku altında eziliyordum. Bu eğitim sıkıntısı da günlerimi zorlaştırıyor, beni bunaltıyordu. Medrese eğitimi yasak mıydı? Cumhuriyetin kuruluş yıllarında medrese eğitimi yasaklanmıştı. Ama Kürtler bu yasağa karşı gelmişlerdi. Ellerinden geldiğince ücra köy yerlerinde medrese açarak dini eğitimi kendi usullerine göre devam ettirmişlerdi. Bunun bir nedeni de dini eğitimin Kürtçe yapılıyor olmasıydı. Benim gibi Türkçe bilmeyen gençler için tek eğitim imkanını medreseler sağlı594 Iğdır Sevdası yordu. Orta Anadolu medreseleri Kuran kursu vermekle yetiniyordu halbuki Doğu ve Güneydoğu medreseleri fıkıh, matematik, felsefe gibi konulara da eğiliyorlardı. Bu yüzden medrese eğitimi Kürtler arasında her zaman ilgi görüyor, adı konmayan bir üniversite gibi saygın bir yer ediniyordu. Köylülerin anlattığına bakılıra Tek Parti yönetimi yıllarında dini kurumlar üzerinde çok büyük bir baskı varmış hatta namaz kılanları kırbaçlatıyorlarmış bile. Çok partili yıllarda bu baskı azalmış. Siyasi propaganda yapmamak koşuluyla göz yummuşlar. Bazı büyük medreseler örneğin Muş taraflarındaki Nurşi medresesi sürekli bir gözetim altındaydı. Tüm baskı ve yasaklamalara karşın medrese eğitimi yeraltında çalışmalarını yürütebilmişti. Serhat medreseleri Iğdır ve Ağrı civarındaki Serhat medreseleri yapı ve işleyiş bakımından Cizre ve Mardin bölgesindekilerden oldukça farklıydılar. Serhat medreseleri bağımsız bir bina olarak örgütlenmemişti. Köydeki cami ve buna bağlı fewkane denilen tek gözlü bir binadan oluşurdu. Kitaplarımızı ve özel eşyamızı camiye bitişik bu odada istiflerdik. Günün önemli bir kısmını caminin içinde geçirirdik. Öğle namazında köylüler camiye gelip bizim arkamızda namazlarını kılıp giderlerdi. Daha sonra biz dersimize devam ederdik. Köyün hane sayısına bağlı olarak öğrenci sayısı 20-70 arasında değişebilirdi. Belli bir yaş gerekli değildi. Çocuklar ve yetişkinler aynı yerde ders alıyorlardı. Halbuki Cizre tarafındaki medreseler bağımsız ve çok bölmeli bir binaydı. Eğitim daha ciddi ve içerik daha ağırdı. Bunların çoğu zaten Osmanlı döneminde medrese olarak görev yapmış kurumlardı. Bunlardan “Medrese Sor” saygın bir eğitim kurumuydu. Meşhur Kürt edebiyatçısı Mele Ehmede Cizri’nin bu okulda uzun yıllar müderrislik yapmıştı. Eğitim sistemi ve dini müfredat Medresede eğitim dili esas olarak Arapça’dır. Ancak başlangıçta Arapça bilmeyen öğrencileri bu seviyeye getirmek için beş altı yıllık bir eğitim süresi planlanmıştır. Serhat medreselerinde öğrencilerin büyük bir çoğunluğu Kürt asıllı olduğu için feqiler (fıkıh ilmini yeni öğrenenler) Kürtçe – Arapça olarak eğitimlerini alırlardı. Bu amaca yönelik yüzyıllardan beri hazırlanmış zengin bir kitap listesi vardı. Kabaca ciddi bir medresede üç eğitim seviyesi ayırt edilebilirdi. Temel Seviye Temel seviyede olan bir öğrenci dini eğitime Tevcit yani Kuran’ın 595 Mehmet Çetinkaya doğru okunmasına yönelik bir kitapla başlardı. Bu işte kendisine orta seviyede olan diğer bir öğrenci yardım ederdi. Öğrenciler birbiriyle Kürtçe konuşarak anlaşırlardı. Eğer bir öğrenci Türkçe biliyor ve Kürtçe’nin yoğun olarak konuşulduğu bir medresede ders alıyorsa bu öğrencilerin adaptasyonunu kolaylaştırmak için Arabaş denilen Kürtçe-Türkçe hazırlanmış bir kitap bile vardı. Benim durumum oldukça istisnai bir özellik taşıyordu. Kürtçe konuşulan bir medresede Kürtçe bilmeyen bir Türk öğrencisinin yanında Tevcit dersini almaya verilmiştim. Benim o anda Arabaş kitabından yararlanarak Türkçe öğrenmeye ne gücüm ne de zamanım vardı. Halifenin bu duyarsız tutumu beni ilk aylar medrese hayatından oldukça soğutmuştu . Tevcit konusunda biraz ilerleme gösteren feqi ikinci bir aşama olarak Kürtçe Mevlit öğrenirdi. Bütün öğrencilerin okumakla zorunlu olduğu bir diğer kitap da Ehmede Xani’nin çocuklar için yazmış olduğu Nevbahar adlı kitaptı. Bundan sonra adım adım karşılaştırmalı gramer konularına değinilirdi. Saff (gramer) ilminde Kürtçe Tesrif denilen bir kitap elimizin altındaydı. Ünlü Kürt alimi Mele Xelile Seêrt’in (Siirtli Halil), Nehc-i Enam (Halk Yolunda) ve buna benzer diğer kitapları okuma ve anlama becerimizi kuvvetlendirirdi. İçeriği Kürtçe olan İrşad-ül Abad (Sonsuzluğa uzanan doğru yol) adlı kitapla temel seviye bir bakıma kapanmış olurdu. Kısaca temel seviyede okunan kitapları şöyle sıralayabilirim: Arabaş Tevcit Kürtçe Mevlit Nevbahar : Kürtçe – Türkçe öğrenme kılavuzu : Kuran’ı doğru okuma tekniği : Ehmede Xani’nin çocuklar için yazmış olduğu Kürtçe bir kitap 596 Iğdır Sevdası Kürtçe Tesrif : Saff yani gramer ilminde bir kitap Nehc-i Enam : Halk Yolunda, Mele Xelile Seêrt tarafından kaleme alınmış Çeşitli Şeriat Kitapları: Doğubeyazıtlı Halife Yusuf tarafından Kürtçe yazılmış İrşad-ül Abad : Sonsuzluğa Giden Doğru Yol, Kürtçe yazılmış Orta Seviye Bu seviyeye ulaşmış öğrencinin Arapça’yı okuyup anladığı kabul edilirdi. Ancak bu bilgisini daha iyi pekiştirmesi için Saff ve Nahiv yani gramer ilminde yazılmış birkaç kitap kısa bir süre için gözden geçirilirdi. Kürtçe yazılmış Zuruf-e Kurdi ve Terkib-e Kurdi’den sonra öğrencini sadece Arapça yazılmış kitaplar okurdu. En başta Sadullah-i Sağir adlı yazarın kitapları daha sonra 40-50 çeşitli kitap okunduktan sonra bu seviye nihayet Cebl-u Cema denilen kitapla son bulurdu. Orta seviyenin müfredatı kısaca şöyledir: Saff ilminde Kürtçe yazılmış bir kitap Nahiv ilminde Kürtçe yazılmış Zuruf-e Kurdi ve Terkib-e Kurdi Arapça Kitaplar (20-30 arası): İlk önce Sadullah-i Sağir en sonunda Cebl-u Cema İleri Seviye Ancak bu seviyeye gelen öğrenciler derslerini Halife’den doğrudan doğruya alabilirlerdi. Öğrenciler büyük bir saygıyla Halife’nin etrafını alır, kitaplarını rahle veya minderler üzerine koyarak hocayla karşılıklı tartışma şeklinde ders yapılırdı. Konular daha çok fıkıh, felsefe, tefsir hatta riyaziyeyle ilgiliydi. Müderris dikkatle her cümleyi Kürtçe’ye çevirip anlamını söyler, bilgiyi pekiştirmek içinde de küçük bir örnekleme yapardı. Sanırım Kürtçe’nin yaşayan bir dil olarak ayakta kalabilmesinin bir nedeni de Arapça gibi zengin bir dilden din alimleri tarafından yüzyıllar boyunca yapılan tercümelerdir. Çünkü her Arapça kelime veya deyime karşılık düşecek bir Kürtçe kelime bulmak zorundaydılar. Böylece Kürtçe kendisini geliştirme şansına sahip oldu. İleri seviye öğrencileri Molla Cami denen kitabı bitirerek Molla (Mele) lakabını hak kazanıyorlardı. Bu mezunlar isterlerse müderris olarak görev alabilirlerdi. Kürt dini literatüründe bazı temel tanımlar Halife: Kürtlerde halife kelimesi daha çok manevi bir irşad göre597 Mehmet Çetinkaya vini üstlenen kimselere verilir. Örneğin Cizre’deki Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Seyda kendi medresesinde okuyup mezun olan hocalardan gönlünün istediğini “Sen falanca bölgedeki Halifemsin. Git orada irşadını yap!” diyerek değişik bölgelerde görevlendirmiş. Bu şekilde Halife İbrahim’i Iğdır’a, Halife Hüsameddin’i Ağrı’ya görevli göndermiş. Şeyh isterse bu görevi geri isteyebilir. Şeyh Seyda da Suriye’de ki başka bir dini otoriteye (Şeyh Ehmed Xeznevi) bağlıdır. Feqi: Araplarda feqi kelimesi, Fıkıh ilmini okuyup mezun olmuş hatta bu konuda uzman olmuş kimselere denir. Ama Kürtlerde bu Fıkıh ilmine yeni başlayanlar için kullanılır. Mele: Türkçe karşılığı Hoca veya Molladır. Molla Cami kitabını okuyup bitirenler bu unvanı hak kazanır. Medresede günlük yaşam Medreselerdeki öğrenci sayısı köyün büyüklüğüne bağlı olarak değişirdi. Medresenin günlük yemek iaşesini köy halkı sağladığı için bu sayıya özellikle dikkat edilirdi. Örneğin 50 hanelik bir köyde öğrenci sayısı 15’den fazla olamazdı. Medreseye eğitime gelen öğrenciler baba evinden hiçbir maddi yardım almazlardı. Aramıza Diyarbakır, Siirt gibi uzak yerlerden ağa çocukları da geliyordu ama herkes gibi onlar da medresenin basit yaşamına ayak uydurmak zorundaydılar. Her hane evinde pişen yemekten bir kap dolusunu medreseye göndermekle kendisini mükellef sayardı. Böyle yapması için kimse onları zorlamazdı. Bu onlar için dini bir vecibeydi ve görevi seve seve yerine getiriyorlardı. Her gün 40-50 yemek kabı bu şekilde medreseye ulaşırdı. Bazen maddi durumu iyi olanlar bir çuval şeker, mercimek veya patatesi getirip dini bağış yaparlardı. Tatil günleri bunları kendimiz pişirip yerdik. Dini tatilimiz Perşembe günü öğle namazından hemen sonra başlar Cuma akşamına kadar devam ederdi. Hocalarımız bu süre içinde ders çalışmamızı istemezlerdi. Kitaplarımızı öylece bırakır tatilin zevkini çıkarmaya çalışırdık. En çok severek yaptığımız da guruplar halinde kırlara ve dağlara yürüyüş yapıp doğayla haşir neşir olmaktı. Bazen ya bırraçık denilen bir oyun oynardık ya da bir derenin yanı başında toplanıp sudan atlama yarışları düzenlerdik. İşin ilginç yanı hocalarımız da bizimle beraber oynar ve yarışırlara katılırlardı. Yetmiş yaşındaki bir hocanın suyun üzerinde atlaması hepimizi neşelendirirdi. Köy halkı saygıyla hocamızın yanına gelir sırayla onun elini öpüp hayır duasını alırlardı. Bir medrese geleneği olarak hocalar kendilerini disiplinli, ciddi ve mesafeli bir kişiliğe büründürmekten özellikle kaçınırlar, halka tevazu gö598 Iğdır Sevdası rünmek ve öğrencilerinin seviyesine inmek için özel bir uğraş verirlerdi. Köy halkının masum bakışları altında hocalarımızla çocuklar gibi eğlenirdik. Bazen de köy alanında toplanır müzik eşliğinde govend (halay) tutardık. Köylüler de bize katılır coşkulu bir duyguyla Cigerxwin’den şiirler okuyup günü tamamlardık. Bazı günler Kürtçe Mevlit okunduktan sonra Ehmede Xani’nin ünlü Mem û Zin adlı eserinden parçaları yüksek sesle zikir havasında söyler toplu halde dini bir konsantrasyon ve meditasyon seansına girerdik. Yıllar sonra bu metinlerin Ehmede Xani tarafından kendi çağının politik olaylarını yorumlayan daha çok siyasi içerikli yazılmış yazılar olduğunu öğrenince gülümsemekten kendimi alıkoyamadım. Çünkü biz onlara daha çok dini bir anlam yüklüyor, okunduğu zaman mistik bir havaya giriyorduk. Halife İbrahim’in Hoşhaber Medresesi Navik köyündeki medrese yaşamı beni sarmıyordu. Derslerde istediğim ilerlemeyi gösteremediğim için kendimi mutlu hissetmiyordum. Babam beni ziyarete gelmişti. Durumumun nasıl olduğunu sorunca saklamak ihtiyacı duymadan bu medresede kalmaya isteksiz olduğumu söyledim. Babam, isteksizliğimi önce benim baba evini özlediğim şeklinde yorumladı. Konuşmamız daha da derinleşince bunun böyle olmadığını sorunlarımın kaynağında Kürtçe bilmeyen bir eğitmenle ders yapmak olduğunu öğrenince işin ciddiyetini anladı. “İstersen seni Halife İbrahim’in medresesine götüreyim” dedi. Bu öneriyi sessizce karşıladım. Üç ay sonra ne zaman ki evimiz Kandil yaylasından tekrar Iğdır’a göçeceği zaman babam gelip beni medreseden aldı, beraberinde Iğdır’a götürdü. Sonbaharda, Hoşhaber köyündeki Halife İbrahim’in medresesinde eğitimime devam ettim. Navik köyündeki medreseyle karşılaştırıldığında Halife İbrahim’in medresesi disiplin bakımından daha gevşekti. Halife üst seviyedeki öğrencileriyle yakından ilgileniyor, benim gibi feqi konumunda olanları, planlanmış bir eğitim disiplini olmadığı için ihmal ediyordu. Bu yetmezmiş gibi hoşuma gitmeyen bir durumla karşılaştım. Halife’ye ait hayvanlar medreseye yakın bir yerde tevle dediğimiz ahırlarda besiye alınmışlardı. Hayvanların bakımı için kendi çobanları vardı ama ne hikmetse bu çobanlar istedikleri zaman medreseye gelip benim gibi çocuk yaştaki öğrencilerden birkaç tanesini yanlarına alıp ahır temizliği işine götürüyorlardı. Bu durum öğrencilik onuruma çok dokunuyordu. Ben zaten baba evimi bu gibi angarya işlerden kurtulmak için terk etmiştim, ama burada üstelik daha kötü şartlarda bu işi benden yapmam isteniyordu. 599 Mehmet Çetinkaya Kışı, yüreğim mutsuzluk dolu olarak geçirdim. “Mecide Ehmede Şemo me dane gazetê “ (Mecit Hun benim aleyhime yazı yazmış) Arada bir Halife’nin baş köşeye oturduğu geniş istişare ve kabul toplantıları yapılırdı. Öğrenciler odayı doldurup saygıyla Halife’nin öğüt ve telkinlerini dinlerlerdi. Böyle bir toplantıda Halife cemaate dönerek yarı alaylı yarı sitem dolu bir ifadeyle, “Mecit Hun benim aleyhimde yazı yazmış” dedi. İlk defa o zaman Mecit amcanın isminin yabancı ve önemli bir toplantıda önemsenerek konuşulduğuna şahit olmuştum. İlkbahar olunca ilk işim medreseden kaçmanın yollarını aramaktı. Aynı medresede benimle beraber öğrenci olanlardan birisi de Gurci halamın oğlu Nurettin idi. Benden yaşça büyük olmasına karşın Nurettin benim sözümden çıkmazdı. Onu kandırıp birlikte kaçmaya karar verdik. Hoşhaber köyündeki ana medreseye bağlı biri Panik diğeri de Karakuyu köyünde olmak üzere iki küçük medrese açılmıştı. Halife İbrahim’in yanında molla unvanını almış müderrislerin yönetiminde açılan bu medreselerden Karakuyu köyündekini benimle aynı aşirete mensup Mele Ahmet yönetiyordu. Gizliden Hoşhaber’den ayrılıp Karakuyu köyüne geldik. Mele Ahmet bizim kaçak olduğumuzdan habersizdi. Halife İbrahim bir hafta sonra bizim nerede olduğumuz konusunda bir araştırma yaptırtmış, iki kaçağın Karakuyu’da saklandığını öğrenince de Mele Ahmet’e ültimatom niteliğinde bir haber iletmişti: “Onlar kaçaktırlar, o iki münafıka ders vermeyeceksin!” Mele Ahmet, Halife’nin otoritesine son derece bağlıydı. Üzgün bir şekilde, “Gidip Seyda’dan (Üstad) özür dilemedikçe sizi aramızda barındıramam”,dedi. Ben ve Nurettin kör pişman Hoşhaber köyünün yolunu tuttuk. Halife bahçenin ortasında minderlerin üstüne oturmuş ılık ilkbaharın tadını çıkarıyordu. Gidip elini öptük. Bana sitem ederek, “Kaçak!” dedi. Nurettin’i işaret ederek, “Biliyorum bu çocuğun suçu yok. Onu da sen baştan çıkardın” Gergin ve huzursuz, Halife’nin huzurunda birkaç dakika oturduk. Ne biz ondan özür diledik ne de o bizi affettiğini açıkça beyan etti. Geceyi Hoşhaber’de geçirip ertesi gün Karakuyu medresesine geri döndük. Altı ay bu medresede eğitim aldıktan sonra bu kez kendi kararımla Iğdır bölgesini terk ettim. 600 Iğdır Sevdası Artık 12 yaşımda kendine öz güveni tam bir gençtim. Küpkıran Medresesi İlk durağım Ağrı’ya bağlı Küpkıran köyü oldu. Burada Küpkırana Eyüp Paşa adıyla bilinen saygın bir medrese kurumu vardı. Eyüp Paşa, Torun ailesinden General Eleşref Beyin abisiymiş. Rusya’dan kaçıp Osmanlı’ya sığınmış, bu köy de kendisine hediye olarak verilmişti. 300 hanelik –şimdi 1000 hane- bu köyün yarısı Eyüp Paşanın akrabasıydı. Bu köydeki medrese eğitimim benim için dönüm noktası oldu. Bu köye ta Erbil gibi uzak yerlerden öğrenciler geliyor, derviş ruh ve özverisiyle eğitimlerini alıyorlardı. Eğitim yarışı Birçok köyde hatta birbirine uzak olmayan köylerde medrese vardı. Bunlar arasında daha kaliteli bir eğitim için gizli bir rekabet yok değildi. Medresede okuyan öğrenciler diğer medreselerde olup bitenlerden bir şekilde haberdar olurlardı. Düşünün biz Ağrı’da olduğumuz halde Hakkari, Cizre hatta Kuzey Irak medreselerindeki gelişmeleri yakından izlerdik. Özellikle hangi hocanın hangi konuda daha derin bilgi sahibi olduğu ağızdan ağıza dolaşırdı. Bu konuda eğitimini artırmak isteyen adaylar bir yolunu bulup o medreselere gitmeyi arzularlardı. Prensip olarak bir medreseden ayrılıp diğerine geçmek hocaya saygısızlık anlamına gelirdi. Bu yüzden öğrenci, “Hocam memleketi çok özledim, artık ailemin yanına dönmek istiyorum” gibisinden bir bahane uydurup ayrılırdı. Her medrese kapısını yeni gelen her öğrenciye açık tuttuğu için kabul edilme şansı yüksek idir. Medreseler hayır kurumu temelinde örgütlendiklerinden öğrencileri reddetme hakları yok gibi idi. Ama pratikte işler değişirdi. Bir medrese pekala bir öğrenciye kapısını kapatabilirdi. Bunun bir çok nedenleri vardı. Birincisi, medrese belli bir öğrenci sayısını aşmak istemezdi. İkincisi ve daha önemlisi kaliteli öğrencileri kabul etmeye dikkat ederdi. Yeni gelen öğrenci eğer temel seviyeden başlamıyorsa hoca öğrenciyle bir mülakat yapar, ciddi sorular sorarak öğrencinin amacını öğrenmeye çalışırdı. Eğer kendi prensipleriyle bir çakışma görürse hemen kabul ederdi. Küpkıran’da öğrenciyken 5 km uzaklıktaki Gazi köyü medrese hocasının Farsça bildiğini öğrendim. Farsça öğrenmeye çok istekliydim. Bir bahane uydurup Küpkıran’dan ayrılıp, Gazi medresesinde Mele Mıhemmed’ten Farsça dil eğitimi aldım. 601 Mehmet Çetinkaya Şoşık Medresesi Bir sonraki medrese durağım, Aladağ yaylalarındaki Şoşık köyü idi. Hocamız Siirt kökenli, iyi bir din alimiydi. 40 yılı aşkın bir süre bu köyde hocalık yapmıştı. Şoşık kış aylarında dışarısıyla irtibatı kesilen ücra bir köydü. Bu yüzden olsa gerek mistik havanın yoğun olduğu bu köyde gece gündüz Arapça, Farsça üzerine metinleri büyük bir ciddiyetle etüt ederdik. Erişat Medresesi Erişat köyü Van’ın Erciş kazasına bağlıydı. Mele Evdılle Dibo Dieni adlı kulağı az işiten bir hocanın yanında bir sene ders aldım. Arapça bilgimi iyice pekiştirdim. Medresede Korku Yeni öğrenciyle mülakat yapan bir hocanın en büyük çabası bu kişinin ajan olarak içlerine girip girmediğini anlamaktı. En çok korktukları da Rus ajanlarıydı. Bunun niçin böyle olduğunu ben de bilmiyordum. Öyle bir izlenim vardık ki sanki Rusya, medreselerdeki çalışmaları yakından izliyor ve onları baltalamaya çalışıyordu. Bazen de medrese hocaları devletten gelecek ani baskınlara karşı öğrencileri nasıl hareket edecekleri konusunda bilgilendiriyorlardı. Buna göre alarm verilir verilmez her öğrenci kitaplarını olduğu yerde bırakıp hızla medreseden uzaklaşacak, daha önceden kararlaştırdığı bir ailenin yanına sığınacaktı. Kendisine sorulduğu zaman da, “Ben falancının yanında kuzucuyum veya ev hizmetçisiyim ” gibisinden bir iş uyduracaktı. Eşkıya Hejo O yıl Aladağ’da Hacı Eliye Berbere’nin Qurt yaylasında konaklamıştık. Fatma nenem oba reisliği yapıyordu. Ben on yaşı civarında, alıngan ve ince yapılı bir çocuktum. Bir olay nedeniyle ev ve hayvan işlerinden yarı yarıya muaf tutulmuştum. Günümün önemli bir kısmını akranım Mecit amcanın iki oğlu ve diğer çocuklarla doğada gönlümüzce eğlenerek geçiriyorduk. En çok sevdiğimiz uğraşı da dağların sarp eteklerinde ve derin vadilerinde yetişen şilan (kuşburnu) meyvesini toplamak, mantar pişirmek ve yabani arıları kovalayıp ballarına el koymaktı. Bütün bir yaz geride kalmış, yaklaşan sonbaharla Iğdır’a dönme hazırlıkları başlamıştı. Böyle günlerde hayvanlar birkaç gün öncesinden çobanların denetiminde yola çıkarılırdı. Siyah çadırlar da bir gece öncesinden yıkılıp sarılır, ev eşyaları bağlanıp istiflenir, sabahın ilk ışıklarıyla yola çık602 Iğdır Sevdası maya hazır beklenirdi. Kürtler bu duruma firarki derler. O gece obadaki bütün evler firarki olarak geceyi geçirmeye hazırlanıyorlardı. Mecit Amca da Iğdır’dan kamyonla gelmiş, bu meşakkatli günde ev halkının yanında olmak istemişti. “Mecit Beg, mın xelas bıke!” (Beni kurtar Mecit Bey!) Mecit amcamın yayla yerine gelmesi başlı başına bir olay olurdu. Oba yeri birdenbire ciddiyet kazanır insanlar daha dikkatli hareket ederdi. Beyaz çadırın etrafı insanlarla dolup taşar, kimisi hoş geldin demeye kimisi özel bir sorununa ilişkin bilgi ve nasihat almak isterdi. Mecit amca aşiret insanıyla gerçek anlamda haşir neşir olmayı beceren onların seviyesine inip sorunlarına yardımcı olmaya çalışan birisiydi. O akşam ki toplantıya babam da katılmıştı. Gece yarısına sarkan hoş sohbet ilginç bir olayla sekteye uğramıştı. Babam o anı şöyle anlatırdı: “ Oturmuş çay içiyorduk. Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Birden beyaz çadırın aşağısında gür bir sesin, “Mala Mecit Beg ev dere?” (Mecit Beyin evi burası mı?) diye yankılandığını duyduk. Evin hizmetçileri sesin geldiği yere doğru koşturdular. Karanlığın içinde üç atlı silueti belirdi. En önde gelen adam atından inip bize doğru yaklaştı. Elinde mavzeri, göğsünde çapraz kuşanmış mermilikleriyle bu adam Eşkıya Hejo’nun ta kendisiydi! Adi bir suçtan yıllardır aranıyordu. Galiba namus meselesi yüzünden 5-6 kişiyi öldürüp dağa çıkmıştı. Namı tüm Aladağ ve civar kasabaları almıştı. Onu bu şekilde beklenmedik bir anda karşımızda bulmak hepimizi şaşırtmıştı. Mecit Bey, Hejo’yu tanımıyordu; ismini gıyaben duymuş ama şahsen bir tanışıklığı olmamıştı. Hejo cemaate yaklaştığında Mecit Bey’i herhalde giyim kuşamından tanımış olsa gerek bakışlarını ona dikip acı dolu sesle: “Mecit Beg, bıde xatire Xude, mın xelas bıke!” (Mecit Bey ne olur beni kurtar!) “Tu ki yi?” (Kimsin?) “Ez Hejo me!” (Ben Hejo’yum) “Hejo” lafı üzerine Mecit Bey biran durakladı. Bunun nedenini sonra anladım. O yıllar Mecit Bey’in siyasi rakipleri pek çoktu. Bu bir tuzak olabilirdi. Hejo konuşmasına devam etti: “Mecit Bey sizin elinizle devlete teslim olmak istiyorum. Sorup so603 Mehmet Çetinkaya ruşturdum tüm bu yörede, ‘Sana olsa olsa ancak Mecit Bey yardımcı olabilir’ dediler. Ben de yanınıza geldim.” Mecit Bey, Hejo’yu dikkatlice dinledikten sonra yardım konusunda elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi. Ama geceyi kendi çadırında geçirmesini istemiyordu. Olur ya bir ihbar jandarmaya ulaştırılır, Hejo’yu evde uyurken yakalatıp Mecit Beyi suç ortağı yapmayı planlayanlar olabilirdi. Mecit Bey kesin dille: “Hejo, yardım edeceğim ama geceyi benim evde geçirme. Sana daha uygun bir yer bulacağım!” Mecit Bey cemaatin içindekilere sırayla baktı. Kimse böyle bir eşkıyayı evinde ağırlamaya istekli değildi. Mecit Bey benimle göz göze geldi. Bakışlarında bu görevi bana vermek istediği belliydi. Durumu hemen anlayıp ayağa kalktım, Hejo’yu yanıma alarak eve getirdim” Hejo evimize geldiği zaman biz çocuklar uykudaydık. Sabahleyin erkenden konuşmalara uyandım. Babam tanımadığım bir adamla sohbet ediyor, annem de ocak yerinde oturmuş dün gecenden kalma ateş kozlarını yeniden alevlendirmeye çalışıyordu. (Göçerler axmax denilen bir tekniği kullanarak ateşi gece boyunca sönmeden saklayabiliyorlardı. Yatmadan önce evin hanımı ateş közlerinin üzerine külleri yığar sonra da saçla kapatırdı. Oksijen almayan ateş 10-15 saat canlı kalabilirdi. Kibrit ve kağıdın zorlukla bulunduğu dağ başında ocak her sabah yeniden yakılmış olurdu.) Annem ateşin üzerine çaydanlığı koyup çay hazırlarken diğer kardeşlerim de uyandılar. Hepimiz mahmurlu yüz ifadesiyle yabancı adama bakıyorduk. Hejo’nun teni simsiyah ve sakalları ürküntü verecek kadar gür ve düzensizdi. Babam misafire ilgi gösterdiğimizi anlayınca gülümseyerek: “Çocuklar misafiri tanıyor musunuz?” “??” “Bu, ünlü kaçak Hejo!” Bu laf üzerine yüreğime korku girdi. Onun adını duymayan ve acımasızlığını (?) bilmeyen yok gibiydi. Mecit amca o gün Hejo’yu Doğubeyazıt’a götürüp kendi eliyle Savcılığa teslim etti. 604 Iğdır Sevdası Bu olayın üzerinden yıllar geçmişti. Ben askerliğimi yapmış Iğdır’a dönmüştüm. Şehir merkezinde dolaşırken akrabam Kazım Hun koluma girip beni belediyeye ait umumi helanın önüne götürdü. Helanın girişinde vakur görünüşlü, başında takkesi yaşlı bir adam masaya oturmuş paraları topluyor bazen de boşalan ibrikleri doldurmak için ölçülü adımlarla az ötedeki çeşmeye gidip geliyordu. Kazım Hun kafasıyla adamı işaret ederek: “Hoca, bu adamı tanıdın mı?” “Hayır”, dedim. “İyi düşün, olur ya bir zamanlar...” “Kesinlikle hayır!” “Belki çocukluk yıllarından falan ..” “Hayır!” “Hoca, bu adam eşkıya Hejo!” O andaki şaşkınlığımı unutamam. Dağları titreten, insanların yüreğine korku salan Hejo şimdi yeni bir yaşama kendisini adapte etmiş tamamen değişmişti. Sonradan bana anlattığına göre hapisten çıktıktan sonra Menzil Şeyhinin tarikatına girip orada kendisini tamamen ruhani dünyaya teslim etmiş, asi ruhunu terbiye etmişti. Birkaç yıl tarikatta yaşadıktan sonra bir gün Iğdır’a gelip, Mecit amcanın huzuruna çıkmıştı: “Mecit Bey, artık bir tarikat adamıyım. Hırsızlık ve haksızlık işinden uzağım. Ekmek paramı kazanmam için bir iş bulmama yardımcı ol!”, demiş. Mecit amca da tanıdıklarını devreye sokup umumi helâ önündeki bu bekçilik işini kendisine ayarlamıştı. Akşam olunca Hejo gönül hoşnutluğuyla işinden ayrılıyor ama evine dönmeden önce mutlaka aynı sokaktaki Mecit amcanın yazıhanesine uğramayı kendisine bir görev biliyordu. Mecit amca da onu her zaman güler yüzle karşılar, bir sorunu olup olmadığını sorar, giderken de cebine harçlık bırakırdı. Eğer o anda bir cemaat varsa herkes aynı şekilde elini cebine atar, Hejo’nun eline birkaç kuruş sıkıştırırdı. Askerlik Askere gitmeden önce dünya olaylarını yakından izleme şansım olmuştu. Medreselere Kuzey Irak’tan gelen gazeteler bile girebiliyordu. Onları düzenli olarak okuyup bilgi sahibi oluyordum. Bu arada Türkçe’mi de hayli ilerlettim. Bir keresinde Doğubeyazıt’ın Gülveren köyüne Kırşehir’den üç 605 Mehmet Çetinkaya Türk öğrenci gelmişti. Ben onlara Arapça onlarda bana Türkçe öğrettiler. İlkokulu dışardan bitirip diplomamı aldım Van’da eğitimime devam ederken babam yanıma geldi. “Askerlik kağıdın gelmiş, yoklamaya çağırıyorlar” dedi. 1972 yılının yaz ayıydı. Babamla Iğdır’a gelip devre kaybı olarak askere gitmeye hazırlandım. O zamana kadar bütün dünyam Iğdır, Van ve Ağrı’da ibaretti.. İlk kez Batı Anadolu’yu görecektim. Kars’tan trenle üç gece üç gündüz süren bir yolculuktan sonra Denizli’ye vardım. Bu benim için kültürel bir şok oldu. Evlerin mimarisi ve yaşam kalitesi değişikti. Acemi birliğine başladığım zaman canımı en çok sıkan subayların bize yaptıkları küfürlerdi. İnsanın en kutsal değerlerine acımasızca küfür ediyorlardı. Bu durumu bir türlü kabullenemiyordum. Hatta bir çok zaman ruhsal bir bunalıma girdiğimi de itiraf edebilirim. 45 gün sonra çekilen kurada usta birliğim Ankara’ya çıktı. Askeri inzibat olarak eski TBMM’de ve Ulus semtinde görev yaptım. “Hacı İsa beni ziyarete geldi” Hacı İsa rahatsız olduğu için Ankara’ya tedaviye gelmişti. Bir gün yanına Atila, Hamza Mızrak ve diğer tanıdıkları alıp ziyaretime geldiler. O gün çok mutlu olmuştum. Yıllar sonra Atila’yla tekrar karşılaşmak beni çok sevindirmişti. Hacı İsa insanlarla içli dışlı olmayı seven birisiydi. Etrafında insanlar eksik olmazdı. Ne yazık ki tedavisi istenen sonucu vermeyince Iğdır’a geri döndü. Birkaç ay sonra izine gittiğim bir sonbahar günü (1973) vefat etti. Allah rahmet etsin. Terhis olduktan sonra memlekete döndüm. Zamanımın bir kısmını Iğdır’da bir kısmını Ağrı’da geçiriyordum. O yıllar Mecit amcayla henüz tanışmıyordum. Mele Nizamettin adında Vanlı bir hocanın neden olduğu bir karşılaşmada önce Hamit amcayla tanışma fırsatını buldum. Iğdır’a geldiğim günler zamanımın önemli bir kısmını Mele Nizamettin’le geçiriyordum. Değişik yapı ve karakterde birisiydi. Bağnaz ve dar düşünceli hocalardan değildi. Milliyetçi ve aynı zamanda aydın düşünceliydi. Herhalde bu yüzden olsa gerek onu kendime çok yakın hissediyordum. Bir gün dolaşırken, “Gel Mecit Beyin pastanesine gidelim!” dedi. Pastaneye girip oturduk ve bir şeyler ısmarladık. O anda Hamit amca içeri girdi. Mele Nizamettin’le kucaklaşıp oturdular. Bir ara benimle göz göze geldi: 606 Iğdır Sevdası “Yanında feqi kim?”, diye sordu. “Nasıl? Birbirinizi tanımıyor musunuz? Akraba olduğunu tahmin ediyordum...” Bir sohbetimizde Mele Nizamettin’e Mecit ve Hamit Hun kardeşlerle çok yakın akraba olduğumu söylemiştim. Hamit amca beni tanımayınca, o an sanki kendimi zorla akraba yapmışım gibi bir duyguyla ezildim. Hamit amca, “Nasıl olur da ben böyle bir akrabamı tanımıyorum” diyerek meraklandı. Sorularla üzerime çullandı: “Tu jı ku yi? Ez çıma te naz nakım?” (Nerelisin? Niçin seni tanımıyorum) “Jı gundê Adetli me” “Tu kure kê yi?” “Ez kure Hemo me” “Kijan Hemo?” “Hemoye Sûsık” Hamit amca iki gözü fal taşı gibi açık ve şaşkın bir halde yüzüme bakakaldı. Öz yeğenini ilk defa tanıyor olmanın şokunu geçiriyordu. O gün epeyce sohbet ettik. Benim kişiliğim ve düşüncelerim hakkında hem beni hem de Mele Nizamettin’i sorguladı. Bunu niçin yaptığını sonra öğrenecektim. Yıllardan beri Mecit ve Hamit kardeşlere karşı Allah’a inanmadıkları, namaz kılmadıkları ve komünist oldukları şeklinde din hocaları tarafında acımasız bir propaganda yapılmıştı. Acaba ben de onlardan birisi miydim? Ertesi gün tekrar Mele Nizamettin’le beraber pastaneye gittik. İçeri girer girmez Mecit amca ayağa kalkarak neşeli bir şekilde Mele Nizamettin’e doğru gitti: “Teyre xerib tu ev der?” (Garip kuş! Sen buralar?) “Mecit Bey, biraz canım sıkıldı. Iğdır’daki dostlarımı görmek için geldim” Birlikte masaya oturmak üzereyken Hamit amca da içeri girdi. Beni işaret ederek: “Mecit, tu vi xorti naz dıki?” “Hayır tanımıyorum!” “Teyze oğlu Hemo’nun oğlu Mehmet” “Şu işe bak! Eğer Vanlı hocamız olmasa ben kendi yeğenimi bile tanıyamayacağım!” Qurt Nadır (Kurt Nadir) Aşiret içinde lakap insana boşuna verilmez. Birisinin onu hak etmesi 607 Mehmet Çetinkaya lazımdır. Verilen lakap öylesine hakkıyla yerine oturur ki ona kimse itiraz etmez, zaten edemez de. Lakabı alan şahıs, toplumun layık gördüğü bu ismi, bir lütuf ve onur olarak kabul eder, kullanmakta tereddüt etmez, her şeyine katlanır, hatta ona layık olmaya çalışır. Çocukluk yıllarımda köy yerinde (Adetli köyü) Nadir (Ölçek) isimli bir köylümüzün cesaret ve kararlılığından övgüyle söz edilirdi. Gözü pek ve mücadeleciydi. Kolay kolay baş eğmeyen, ser verir sır vermeyen cinstendi. Bu yüzen ona “Kurt Nadır” lakabı uygun görülmüştü. Medrese, askerlik ve iş hayatı derken köyümden yıllarca uzak kalmıştım. Yaş basamaklarını tırmanmış, Ankara’da geçim derdiyle boğuşan aile sorumluluğu omzumda yorgun bir baba olmuş, geçmişten kopmuştum. Arada fırsat buldukça çocukluğumu ve o yılların insanlarını göz önüne getirir, o dünyayla bu dünyayı kafamda yan yana koyar, karşılaştırırım. İşte böyle bir gün Kurt Nadir’i hatırlamıştım. Kendi kendime, “Kim bilir küçük köy yerinde bir köylünün sıradan cesaretini biz nasıl da ‘Kurt’ gibi lakaplar takarak abartmıştık!” demiştim. Bir gün bir olay bana o sıradan köylüleri (!) küçümsememem gerektiğini öğretecekti. Ankaralı çok sevdiğim bir arkadaşımla Kızılay’da kol kola dolaşıyordum. Karşıdan gelen orta yaşlı bir yabancı, arkadaşıma yaklaştı. Birbirlerini görür görmez de “Vayy!” diyerek sarılıp hasret giderdiler. Ayaküstü muhabbet uzayınca bir kahvehaneye oturup çay içmeye karar verdik. Masaya oturunca arkadaş beni tanıştırmak istedi: “Hoca Mehmet Çetinkaya, Iğdırlıdır” dedi. Misafir bu söz üzerine bana ilgiyle döndü ve aramızda şöyle bir konuşma geçti: “Iğdır’ın içinden mi?” “Hayır, Aralık ilçesine bağlı Adetli köyünden” “Adetli mi? O köyü çok iyi tanırım” “Nasıl?” “Uzun yıllar bölgede asker olarak görev yaptım. Doğu bölgesini karış karış bilirim. Adetli ismini özellikle hiç unutmadım” “Niçin?” diye sordum merakla. “O köyde ‘Kurt Nadır” lakabında birisi vardı. Bir olay nedeniyle sorgulamamız gerekiyordu. Elimizdeki kesin istihbarata göre ‘Kurt Nadır’ kanun kaçaklarıyla işbirliği içindeydi. Önce tatlı dille bir şeyler sökmeye çalıştık. ‘Kurt Nadır’ ustaca direndi, açık vermedi. Her defasında sorgulamanın yöntemini ve şiddetini artırdık ama bu sıradan köylü sanki bizim tekniklerimizi yıllardır analiz etmiş gibi ustalıkla bizi yanıltmasını ve emeklerimizi boşa çıkarmasını biliyordu. Görev hayatım boyunca ilk kez böylesine çetin ceviz 608 Iğdır Sevdası bir tiple karşılaşmıştım. Son kez ‘Kurt Nadır’ı karakola çağırttık. Elimizdeki son planı uygulamaya karar vermiştik. Amerika ve Avrupa ülkelerinde başarıyla uygulanmış bu yöntem karşısında ‘Kurt Nadır’ın pes edeceğinden emindik. Sorgulama saatlerce sürdü ama sonuçta tekrar kaybetmiştik. ‘Kurt Nadır’ yorgun, bitkin karakoldan uzaklaşırken ben ve komutanım karakolun penceresinden bu sıradan köylünün arkasından şaşkın bakakalmıştık. Komutanım kendisini tutamamış, “Bu adama haksızlık ediyorlar yahu! ‘Kurt’ sözü onun için az! Bunun adı Yedi Yürekli Aslan Nadır olmalıydı” demişti.” Nadir Ölçek ve hanımı Misafirin bu sözleri beni duygulandırmıştı. Bakışlarımı Kızılay’ı dolduran kalabalığın üzerine çevirmiş, olayı değerlendirmeye almıştım. Arabaların, güzel giyimli centilmenler ve hanımefendilerin doldurduğu caddeden uzaklaşmış; elektriği, suyu olmayan basık toprak damlı Adetli köyüne zaman yolculuğuna çıkmıştım. Benim insanlar evet yoksuldular, eğitimsizdiler, uygarlıktan (!) uzak ve göz ardı edilmiş olabilirlerdi ama tarih motorunu ayakta tutan cesaret, kararlılık ve cömertliklerine diyecek yoktu. Gururla dolmuştum! Gündemdeki adam: Mecit Hun Mecit amca özellikle okuyan gençlerle oturup sohbet etmeyi seven birisiydi. Her gün yanına uğruyor, cemaatin konuşmalarını dinliyor, fırsat buldukça da din, edebiyat, siyaset türünden benim ilgi alanım olan konular üzerinde konuşuyorduk. Onun geniş bilgisi ve tecrübesi bana her zaman güven veriyordu. Beni ona çeken onunla akrabalık bağımdan ziyade onun entelektüel kişiliği ve toleranslı tavrıydı. Bu özellikleriyle o her zaman gündemdeki adamdı. Demokrat bir kişiliği vardı. Her türden konuyu rahatlıkla tartışabilecek bilgiye sahipti. Bazen Kürt edebiyatından özellikle Ehmede Xani’nin eserlerinden konuşurduk. Bir çok şiirlerini ezbere bilirdi. Özellikle divan edebiyatına ilgisi çok fazlaydı. Bazen ustaca tek bir soru sorarak benim Arapça seviyemi sınardı. Özellikle aruz vezniyle ilgili soruları gerçekten de ilgimi çekerdi. Son görevim Her insan sevdiği birisini kaybettiğinde üzülür. Ancak Mecit amcamın vefatı benim için çok büyük bir kayıptı. Yıllardan beri beni manevi olarak 609 Mehmet Çetinkaya koruyup kollamıştı. Onun yanında her zaman üzüntülerimi ve yalnızlığımı unutmuş, insan olmanın onur ve sevgisini tanımıştım. Kürt halkının böyle bir insan yetiştirmesi de benim için ayrıca bir gurur nedeniydi. Arife günüydü. Akşam saat 9-10 arasında Zeki Aras beni telefonla arayıp, “Hoca, Mecit amca biraz rahatsızlandığı için Hacettepe Üniversitesi hastanesinde bakıma alındı. Zamanın olursa bir uğra!” dedi. Bir yıl önce by-pass ameliyatı geçirdiğim için şok ve üzüntü verecek haberleri aile çevrem özenle benden saklardı. Bu haber beni tedirgin etmişti. “Mutlaka Mecit amca çok hasta bana söylemek istemediler” diye geçirdim içimden. Hastaneye gittiğim zaman öngörümde haklı olduğumu anladım. Büyük bir aile kalabalığı orada hazır bekliyordu. Mecit amca da yoğun bakıma alınmıştı. Odaya girdiğim zaman işin ciddiyetini anladım. Mecit amca cihazlarla suni olarak yaşatılıyordu. Gözleri kapalı baygın bir durumdaydı. Yanına yaklaştım, bedenin duruşundan ve yüz ifadesinden bunun bir sekeret-ül mevt dediğimiz ölüm döşeğinde can çekişme olduğunu anlamıştım. Büyük bir üzüntüyle dışarı çıktım. Kendimi iyi hissetmiyordum. Sağlık durumumu yakından bilen Atila beni eve gönderdi. “Hoca sen git. Önemli bir gelişme olursa seni haberdar ederiz” dediler. Kötü haber 29 Ocak sabahı 5 civarlarında bana ulaştı. Mecit amca artık aramızda değildi. Yüreğimin yıkıldığını hissettim. Yarı baygın hastaneye gittim. Herkes bir yandan ağlıyor bir yandan da derin bir üzüntüyle cenaze hazırlıklarını yürütmeye çalışıyordu. Morga gidip diğer hocalarla birlikte Mecit amcayı teneşire uzatıp yıkadım. Kefeni kendi ellerimle kesip giydirdim. Ancak beklenmedik bir sorun çıktı. Ismarlanan tabutlardan hiç biri onun boyuna uygun değildi. “Alo Cenaze” kuruluşuna telefon açıp onlardan yardım istedik. Bereket onların deposunda Almanya’dan getirilmiş büyük bir tabut vardı. O bile tam olarak Mecit amcanın iri bedenini enlemesine alamadı. Mecit amcayı tabuta yan yatırıp o şekilde Iğdır yolculuğuna hazırladık. O son yolculuğuna çıkarken ben yorgun düşmüş bedenimin altında ezildiğimi hissediyordum. İkinci bir kriz yaşayabilirim korkusuyla da beni otobüse almadılar. Otobüs uzaklaştıkça içimdeki yalnızlık duygusu daha da arttı. Sanki içimden bir parça benden zorla alınmıştı. Ruhun şad olsun! 610
Benzer belgeler
17. Mahmut Alar
1949 yılının Mayıs ayında Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlık hakkımızı tekrar kazanıp, Iğdır’a döndük. Ancak yasak bölge devam ettiği için
isyandan önceki baba köylerimize dönmemiz engellendi.
İ...
26. Gurci Selçuk
Hoca Mehmet, işte böyle bir yaşam öyküsüyle karşımıza çıkıyor.
Ağrı Dağı eteğinde doğup büyüyen bir genç adam, başından geçen macera
dolu yaşamında, bizi kendisiyle beraber bir medreseden diğerine ...