Zuhur ediyor bende hakikat gezi yazısı, yazı dizisi
Transkript
Zuhur ediyor bende hakikat gezi yazısı, yazı dizisi
edebilirler. İşte böyle bir nostalji kaçınılmaz. Şikayetçi olduğumuz bir bugünden, umutsuz olduğumuz bir geleceğe giderken geçmişin imgelerini elde tutmaya çalışmak ‘meşrudur’. Vaatsiz hain bir geleceği önceki güzelliklerin kırıntı halindeki imgelerini canlandırmak için bir fırsat olarak görebiliriz... ...Yaşanmış, bütüncül bir kurumu, nesneyi, hayatı talep etmek değil (Tramvay, kent, çocukluk, eski dostluklar... Talep edilecek olan nedir?) bedenli olan herhangi birşeyle yeniden can bulacak, zuhur edecek güzel kırıntıları, imgeleri çocukluktan kalıp içimizde canlanıveren ve hızla geçip giden bir hissi, eskiden güzel olduğunu bildiğimiz bir anı şimdi de, şimdiyi güzel yaşamak için tekrarlama çabası... Nostalji o anda ‘ışıyor’. İşte şu ağaçları çeviren otlar bana okuldaki bitmeyen yürüyüşlerimizi hatırlatıyor. Bu park bir geçmişin olduğuyla ilgili hissi canlı tutuyor. Aklımda hemen gelmeye hazır imgeler, kişiler, olaylar...” 1 Yılgınlık yerindeydi ve yakışıyordu bana gezi yazısı, yazı dizisi 3 “...Yaşanan bütünlüklü bir geçmişi bütünlüğüyle bir araya getirmek anlamındaki bir nostalji tabiî ki anlamı dağılan bir nostalji!.. Bir kere böyle bütünlüklü bir anı, bütünlüğünde ‘saklanamaz’. Yeniden kurulmak bir yana bu uçucu imgeler gerçeğe tam olarak geri getirilip yaşatılamazlar. O, imgesel olana aittir. Nostalji, eski olana ait, bir yerden kapılmış ve bünyede yer etmiş bir imge kırıntısıdır. İşte o, bir bütünlük talebi olmadığı durumda canlandırılabilir. Bazı anlar nostaljik bir yaklaşımla aranacaklar. Tekrar, mümkün değil... Bazı imgeler karşılıklarını bulmayı talep edebilirler. Bazı ‘gerçekler’ kafadaki imgeyi canlandırıyor, bedenlendiriyor olmayı talep Ey şimdiye sıkı sıkı sarılıp da kendini geçmişe doğru olan yolculuğa hapsetmeyi reddedenler! Şimdiyi aşıp da geleceğe doğru yönelmişlikte kendini, kaybolacak şekilde, sadece umutlar ve olasılıklarda düşünüp kopmayı da eleştirenler... Şimdi, o kadar önemli ve gerçekti ki sanki kalbim duracak sanmıştım! Kierkegaard bir nevi yeni altın orta formülüyle ifade etmişti yüzelli yıl önce: Ne olasılıklarda görmeliydik kendimizi, ne olmuş olanın sabitliğinde özgürlük olanağımızı yok saymalıydık, ne bitmiş kısmımıza hapsolmalıydık ne bitimsiz bir olasılıklar aleminde dağılıp toplanırlığımızı kaybetmeliydik. Biz benimizi oluşturan sabitleri bir yazgı sevgisi ile toparlayıp kendimiz olacaktık. Bir yandan olmuş olan, varolan, belirlenmiş kısmımızı, bizi bir şey (biz) kılan etli kısmımızı koruyacak ve böylece ancak, kendimiz olacaktık. Öte yandan da bu toplanmışlıkta kendimizin sadece olmuş ve belirlenmiş olandan ibaret olmadığımızın bilinciyle özgürlüğümüzü koruyacaktık. Ancak böyle tanrı karşısına toplanmış birey olarak çıkacaktık. Bunu yapmalıydık, hayatımızın tek anlamı bu olabilirdi. Tanrının kayrası bize ulaşırsa da ancak bizim kendimizi onun karşısına birey olarak toplayıp çıkarmamızla, gerçek 1 D. İlgibüke; Karalamalar; yayınlanmamış ders notu, s197 1 Hıristiyanlık âlemine dâhil olmamızla mümkün olacaktı bu. Geçmiş de önemliymiş gelecek de önemliymiş bunların hepsi de şimdideki bireyliğimizle, tikelliğimizle ifade buluyordu. İşte varlığımız buydu... Nerden çıkartıyorsa Kierkegaard bunları... Oysaki kendisini severiz... Nostalji kötü görülmüştür, kendini anılarda kaybetmeye kara çalınmıştır, eski sevgilinin terkettiği adamın hayatına bir türlü geri dönemeyişi aşağılanmıştır. Ona kaybolmuş gözüyle bakarlar. O artık hayati özünü yitirmişti ama zaten hayati özü yitirmekten de daha kötü zavallı işte bak o yerlerde sürünüyordu kendisi kendisini aslında Cüneyt Arkın gibi meczup, artık elleri tireyen sarhoş, ameliyata giremeyecek eski başarılı doktor olarak çöplükte hayatı kaymış kuruyordu, o imgede öyle bir bütünlük vardı ki açlık yoktu, acılar rahatsızlıklar gerçekdışılıklarında dikkat dağıtıcı değil imge yoğunlaştırıcıydılar, dilenmek de şiirseldi, zihindeki her tür imgede şiirsel kuruluyorduk ama gerçekte, gerçek hayatta, şimdide asla aynı bütünü bütüne bozulmayan şiirselliği kuramıyorduk, herşeyin azına sıçılıyordu, gülmemek istiyordum ama gülüyordum, içten içe sevindiğim anda aslında en derin trajediyle yıkılmış olmak istiyordum ve arkamı dönüp nayır demek istiyordum ama hemen yumuşayıveriyordum. İşte filmler bu yüzden çekilir, orda eski daha çocuksu bir insanlığın şevkle artistleri izlemesi gerçek hayatta olamayan bu bütünlüğün, kurmacanın bitimsiz bölünmez homojen anının ancak filmde yaşanmasındandı. Hala da biz filmlere ama artık daha deriniz çocuk değiliz, bütünlükle montajlanmış ve müzikle birleştirilmiş ölümsüz büyük anların etkisini duyumsamak için giderken sonra kendimiz zihnimizde film oynatıp eski bir anıyı bütünlüğünde, bir de biraz şarap içmişken, kurup uzaklara bakakalarak kaldığımızda bu andan kopmuş mu oluyoruz? Eski acılı bir anının ardından alkolik olmuş hep o anının acılı bütünlüğünde yaşamaktan başka bir şey istemeyerek hayatını sarhoşluğa mahkûm etmiş madde bağımlısını biz haince kötülerken aslında hayatı güzel kılan herşeyi de tukaka kötülediğimizin farkında mıyız? Olumsuz demiştiniz, yanlış mı duydum? “... herşeyin bulaşık, kirli, çamurlu olduğu ve hiçbirşeyin de düşmüşlükten muaf olmadığı bir çağda hiç varolmamış bir çağı varolmuşların aracılığıyla aramak, çağırmak, arzulamak, yani nostalji en samimi tutummuş gibi geliyor bana, hayalcilikle bir ortak yanı var. Yine aynı durumda kitapların maceralı dünyasının ve gizemlerinin değil yalnızca kapitalist sistemimizin her yere uzanan elleri ve kollarının varolduğu âlemimizde, bütün bunları değiştirmekle ilgili hiçbir umut taşımıyorken, melankoli, her anlamda melankoli, hem kişinin kendi hayatından duyduğu bir sıkıntı, bir kısırlık hissinden hem kendini aşan hayati olaylarla ilgili umutsuzluktan doğan bir melankoli gelip çalmasın mıydı kapımızı? Umutlu olmak için bir sebep yok, yalnızca biraz aptal olmak lazım. Bütün bunların ardından güzel şeyler söyleyebilmek için hayalci olmak gerekmiyor mu? Gerçekte biz planlarımızın küçük bir kısmını kurup gerçekleştiriyoruz ve o da hayalciliğin somut meyvası oluyor, oluyor da aslında bize bütün etrafımızdakinin izin verdiği ölçüde ancak bir bağımsız alan yaratıyor. O bağımsızlıkta özgürlüğü değil aslında kıskıvrak bağlanmışlığı en nihayetinde de şiddetli gereksizliği ve anlamsızlığı yaşıyoruz. İlüzyon. Güzel olan şeylerin ilüzyonu... ...Haylazlık!.. Haylaz hoş görülür zira büyüyünce uslanacaktır ve çocuklukta haylazlık olur. Biz çocuğuz ve yorulup anlamsızlık elimizi kolumuzu sedirlere serdiğinde büyümüş olunca biz de hiçbir zarar vermemiş olduğumuzu, vermiş olsaydık da vermemiş olacağımızı, hepsinin ne şiddetle boşa çıktığını görecektik. Bu mu olacaktı ulan bütün muhalif heyecanlara? ...” 2 Yolda bir gün ben bir tepeye tırmanmıştım, bu sefer yürüyerek. O rüzgarlı tepede ilerliyordum ne bulacağımı belki bilmiyordum çünkü bir takım belirsiz işaretler vardır yalnızca turistik haritalarda ve siz de zaten orda ne olduğunu bilmeyip de arkasında sizi şaşırtacak bir şey 2 L. Zafiregülü; Kitle Kültürü ve Hayal Kırıklığı, yayınlanmamış şiirler, s22 2 beklesin tatlı tatlı ama kabına sığamadan taşmaklık karakterindeki sonradan elaleme anlatılmaya değer bir şey olsun diye.. bu bütün hayalimiz... O zamanlar ben de hep bunları hayal ederek her deliğe giriyordum. O gün de öyle bir gündü, yazdı, hava güneşli ve rüzgârlıydı, tepenin üstünde sararmış otlar arasında toprak bir yoldan yürürken hem biraz terliyordum hem de terim hemen kuruyordu, serinliyordum. Belki bütün gezmekin özeti de bu cümlede gizlidir işte, herneyse efendim benimle birlikte gezmeyi umanlar siz de kafanızın içinde tarif ettiğim imgeyi kurmaya çalışın adım adım. Yürüyordum, ayağımda sandaletler vardı, toprak kuruydu bastıkça kart kurt sesleri geliyordu neredeyse yeni bir millet uyanıverecekti, gökyüzü masmaviydi birkaç silik bulut hareket ediyorlardı ama kafamı kaldırınca onların hareket ettiklerini öyle hemen de anlayamıyordum, yüksekte birkaç bulut... Ne kadar rüzgâr esse de ben de sabahtan beri yürüyordum güneşin altında, yoruluyordum... Bulup bulduğum bir uçurumun ardından görünen boğaz manzarasıydı. Boğazın iki yakası birbirinden uzaktı, uzak olduğu için de denizin üstünde tepeler yükselivermiyordu da sanki bir ova açılıyordu iki taraftan da... Denizde rüzgâr küçük dalgalar oluşturmuş, bir yana doğru bütün denizi akıtırmış gibiyken ben de gözlerimi kamaştırıp görüntüyü bulandıran öğle güneşinin altında manzaraya keyifle dalmıştım... Sonra ben geldiğim yollardan geri yürürken ağaçların arasına varmıştım, artık hava serinlemiş akşamüstü olmuştu, ağaçların arasından yürürken de aşağıda birden üstüne kırmızı bezler asılmış kır gazinosu gibi bir yapı, ama yapı değil kıpkırmızı çarşaflarla donanmış çamaşır ipleri gibi, çıkmıştı karşıma... Ben onların arasına daldığımda artık türbeyi de görüyordum ve dört bir yandan yollanmıştı bayraklar, kıpkırmızı örtüler yemyeşil ağaçların arasında sarıyordu mezarı ancak yine de altı üstü mezardı işte sanki baba birden bayrakların kırmızısıyla kanlanıp fırlayacak mıydı betonla kapatılmış mezarından? Ölmüş çürümüş etlerini bayraklarda yoğunlaşan milliyetçi enerji toprağın içinden toparlayarak tekrar birleştirip bu aslında alt tarafı savaşta ölmüş senin benim gibi adamı ihya mı edecekti?... Dört yanımda uçurumlar paramparça bir hayat çıldırtan yalnızlıklar... Bir yerde sahil kenarında şef garson olarak çalışan ve kendisiyle kurtuluş savaşı, inkılâp, kemalizm gibi konuları rakı eşliğinde konuşmuş olduğum eski herhalde 78’li bir dostum bana bir gün demişti ki: İyiyim, arada bir melankoli krizlerine giriyorum işte, onun dışında... Beni de bir anda şaşırtmıştı bu hayatı kenarlara kaymış adam. İnsan içer içtikten sonra da dağılır gider bazen de dağılıp gitmeyi bir tamam sağlayabilmek için içtikçe içer bardak bardak götürür rakıları... Ülkede hayatı dağılıp kalmış bu kadar adam varken kimsenin de hayatı dağılıp gitmişlikten kurtulamazken bir de kötülerler alkolikleri, haytaları, bir baltaya sap olamayanları... Hayat güzel güzel yaşanacak ve gidilecek bir yer değildir a dostlar! Hayat üzüm üzüm üzülünecek, neye olduğunu bile bildirmeden insanın içini sıkım sıkım sıkacak (Yoksa edebiyat hele Türk Edebiyatı nerden alacaktı malzemesini?) ve onu boğum boğum boğacak boğdukça da bağlanılan boğulma manyağı olunan, bir gün gelecek mutluluk ve felahın beklendiği dertlerle dolu tabi acısıyla tatlısıyla.. ama esasında şöyle bir durup gerinize ve önünüze bakın da ne kadar zaman sıkılmış üzülmüş ve yorulmuştunuz ne kadar zaman keyif içindeydiniz bir hesaplayın, boşverin şimdi mutlu musunuz değil misiniz, o kısmını yuvarlamaları yaparken ayarlarsınız tabi ki mutlu bulacaksınız kendinizi hem tavsiyem öyle de bulun ayarlayın yani bir şeyler, mutluyum derseniz mutlusunuz, totoloji işte... Yalan sözlerle aldatıp seninim derdin “...Devrim de, felsefenin bitip tükenmez mükemmel-yalanlanamaz dizgeler ya da en azından doğru bir kavrayış temeli arayışının tümüyle boşa boşluğa gayba çıkıp dağılıp gitmesi gibi, birgün karşımıza kendinde saçma-anlaşılmaz-naif terimlerle kurulmuş bir çocukluk çağı hayali olarak mı çıkacak? (Olarak çıkacak mı?) Bir amaca ulaşmak isteyenler ve diğerlerini düşünmeyenler başarıya daha yakınlar ve böyle herşey üstünde kafasını karıştırıp duranlardan daha direk olarak hedefe yöneliyorlar ve hedefe yönelikler ve yakınlar o hedefe. Kazanıyorlar. Eğer bu sözler başarının-kazanmanın-hedefe varmanın-galip gelmenin-herhangi bir iş yapmanın evrensel yasası 3 olarak algılanırsa -ki neden olmasın- bu çoktan kaybetmeye yazgılandığımız anlamına gelir. Descartes’ın özenle ve tekrar tekrar üstünden geçerek ve yöntemli bir şekilde kurarsam hata yapmayacağım diyerek ve sonunda yaptığını beğenerek kurduğu dizgesi bugün bana ancak matematiğin, dilin, düşüncenin doğalarını sorgulatıyor ve aynı Kant ya da Husserl durumlarında da olduğu gibi ancak boşa, bu çabanın, çıkacağını ispat ediyorsa (gösteriyorsa) geçmiş devrim girişimleri ve hala ve en sonunda şimdiki zombiyle karşılaşmış olmamız ancak devrimin olanaksızlığını, hatta naif bir kavram, bir kafa karışıklığı, yanlış kurulmuş, eski-ilkel bir kavrayışa ait, baştan boşlukta dağılmış bir hayal olduğunu mu gösteriyor? Toplumu değiştirip insan dedikleri kavranmaz öznenin, kendi tarihini, kaderini, hayatını ele alacağını nasıl savunuyorlar? Derunumuzda tutup sakladığımız akıldışı süreç yerine akılla ve güzellik-insanlık hayrına, özgürlük hayrına, tahakkümün olmadığı yeni yaşamı kurmak hayalindeki her bir terim ciddi bir ontolojik sorgulamayı hakediyor... Bir yandan içinde yaşadığımız dünyayı hazmedemiyor ve sürdürmekte olduğumuz hayatı kendimize yakıştıramıyoruz...” 3 Ancak ben asla şimdi bu bahsettiklerimin, nostalji olsun melankoli olsun hayalcilik olsun, hatta daha bahsetmedim ama, anlamsızlıktır, bezginlik ve yılgınlıktır, hayata kara çalmaktır bütün bunların niye hemen kötü oluverdiğini, adlarının niye kötüye çıkmış olduğunu anlamak istemiyordum. İstemiyorum o yüzen de size işte ben bunları iyileyen, hoş tatlı tatlı anlatan olmak isterim. Ancak benim için iyi hoş tatlı tatlı anlatmak da bir tersine çevirmeyle sizin kötü diyeceğiniz bir mahiyet aldıysa işte bunu şimdi anlamış halde devam edebilirsiniz tatlı tatlı yazımızı okumanıza. Bugünkü yazımız kötümserlikle ilgili. Bize ne kadar kötümsersin demekten bıkılmamalıdır çünkü yalnızca içlerini ferahlatacak herşeyi duymak istiyorlardı. İçleri ferahlatan herşey iyiydi demiştir Nietzsche. Bütün sıradanlığın kültürü kendini tatlı tatlı bir ferah aldatıp felah bulmayı bekleme öyküsü değil midir 3 A. Karamel; Proleter: Acıların Çocuğu, s23 gerçekten? Siz üzüntüyü bırakıp yaşamaya bakıyor ve bunun reçetelerini de elbette arıyorsunuz ve buluyorsunuz kitaplarda, yarım akıllı yeni proleter üniversite okumuş beyaz yakalılar. Kendini aldatmanın insan ruhu için bitmez tükenmez yolları vardır ve insan ruhunun en yoğun eğilimi de kendini bir an önce aldatmayı başarıp dünyeviliğine dönmek arzusu değil midir? Ama ben şimdi dünyevi hayata yaklaştıran güzel iyicil hislerden değil kötücül hislerden bahsedeceğim bu akşam alacakaranlık kuşağında. Kötümserlikle gerçekçiliği handiyse eşitleyeceğim ben şimdi utanmadan. Bana küfreden dayımın oğlunu beş kurşunla öldürdüm “ ... böyle olunca sürekli yerli turistlerin şortlu bacaklarıyla karşı karşıya olduğum anlaşılabilir. Onların o bir türlü kıvamı tutmayan dolgunluk ya da sıskalıkları, birbirini tutmayan yamuklukları, o yayvan koca götleri, çirkin yüzleri ve hepsinden kötüsü o iğrenç tenleri... Bilmiyorum çirkinler haftasına mı denk geldim ama özellikle bu kasabada hala güzel bir kıza rastlamamış olmam neye işarettir? Hayır kesinlikle hayır hiç de hain fikirler içinde değilim onlara karşı eğer böyle düşünüp de saklanıyorlarsa lütfen çıksınlar dışarıya. Onların yollarda gezinmeleri sıradan olurdu sadece. Ülkemizin kızları o kadar da çirkin değiller. Muhakkak güzel kızlar bir yere kapatılmış olmalı... Bazı detayları not etmek istiyorum: Öncelikle çirkin bacaklardan bahsetmeliyim. Morfolojik bozukluklar bir yana bacakların o esmer yanmış çirkin renkleri de bir yana o yanıkların bile örtemediği bir yığın lekeyi bu bacaklara kim konduruyor? Niye hepsinin bacakları rengi tutmamış alalı bulalı yolunmuş tavuk gibi görünüyor? Niye sırtları sivilceli? Niye bir türlü epilasyonu tutturamıyorlar? Niye bunu yıllarca bir türlü öğrenemiyorlar? 1- Şu kıllarınızla ilgili sorununuzu çözün artık, onlardan kurtulmak istediğinize karar verin. Yokedin onları. Kollarınızdan, bacaklarınızdan, kukunuzdan, koltuk altınızdan ve hatta suratınızdan fışkıran kıları yoketmeden görünmeyin gözüme. 2Avrupalı bir ırka mensup olarak yeniden doğun.. böylece kıl 4 sorununuz önemli ölçüde çözülür. Bir ikinci husus: Burada ne kadar çok çirkin, pörsümüş, yanığı makyajı çok kaçmış geçkin kadın var böyle? Güneş gördüğünüz yerde kendinizi serip yanarsanız bütün yaz, suratınızda yanıkla gezip kırşıklıkları yokedip gizleyip genç görünen bir surata sahip olacağınızı sanırsanız işte böyle aldanırsınız. Şimdi o makyajdan fondöten ve kremden, o fütursuz, bitmez güneşlenmelerden miras aldığınız ve kapatmak için daha da güneşlenip yandığınız pörsümüş bir tür deriyi ne o yanmalar ne de makyajlar gizleyemiyor. Oh olsun size! Ama lütfen sokağa çıkıp meymenetsiz yüzünüzü göstermeyin sağda solda...” 4 Oturup yerinde hiç bir şey yapmamak, hareketlenip dünya ve insanlık gibi tuhaf kurgular için (Vatan ve millet için de tabi ama onları çoktan çıkarmıştım zaten listeden), tabiî ki daha olgun bir tutumdu. İnsan koşturuyorsa çocuk olduğu için koşturuyordu ve koşmayı becerdiği ilk günden itibaren hayatı hep daha az koşmaya doğru, olgunluğa doğru, gittikçe yerinde daha çok oturup, sonra yatalak olup, en sonunda bir de ölüp artık tamamen koşmayı bırakmaya gitmekin bir öyküsü değil miydi? Erken yaşlanmış oluşuma da ahlanıp vahlanmayınız, bu şekilde erken yaşlanmayı yalnızca benim gibi birkaç talihsizin sırtına binmiş bir hastalık gibi görmeyi başarmanıza izin vermemeye niyetlendim. Haklı olmak hastalık olarak algılanacaktı tabiî ve şimdiye kadar da haklı olan bu teşhisti. Ama şimdi, ama ancak şimdi, haklı olmak sadece hakkaniyetli olmak anlamına geliyor zira ne dünyayı değiştirmenin, ne olmayan yerlere ulaşmak için ayağa kalkmanın ne de hayatın bütün olası zevklerini, en çok da salt olası olanların peşinde koşmak olarak beliren zevki tatmak için bir daimi gençlik yanılsamasıyla – ilerde genç olmadığını anlayınca bir de yıkılarak- koşturmanın devamını sağlayacak yanılsama kalmıştı ortada. Bunların hepsi, çocuğun o bir türlü oyun oynamayan sıkıcı büyükleri karşısındaki alışmış tavrıyla değil, bir şaşkınlıkla toslayacaktır duvara. 4 C. Çilenbüke; Birinci Tekil Şahsın İçi Fena, s27 “... öyle bir haldeyim ki herşeyimi kapsayan tümel bir tiksinme içindeyim, hatta ben o tiksintiyim başka da bir şey değilim. Beynimin çatlaması gerektiğini hesaplıyorum ama tuhaf biçimde bedenen sağlamım... Nasıl hala bu kadar dincim?...” 5 Kendine niye eziyet etsindi? “...Kendime inanmaz bir haldeyim. Kendime inanmamakta haklıyım ve kimse de bana inanmaz gayet de haklı olur inanmamakta.. sürekli kendi kendime eziyet ettiğimi düşünüp niye kendime eziyet ettiğimi sora sora yürümeye aynı hızla devam ediyordum. Nefesim nabzım gayet iyiydi ve bir yorgunluk da hissetmiyordum. Kumsaldan kalkıp ağır ağır dükkânları geçtim, bir gofret aldım. Az yukarda gördüğüm otellere dolmuşa binmeden çıkıvermeye karar vermiştim. Tırmanmaya başladığımda hava kararmaya başlıyordu. Bütün o yokuşu çıkmam gerekse bunu başaramayacağımı biliyordum ama oteller arada bir yerdeydi. Derken yokuş yukarı akşamın serinliğinde tuzlu tuzlu yürüdüm. Tempolu bir yürüyüşle çıktıkça çıktım. Çıktıkça anladım ki oteller arada bir yerde değil. Anladım ki ben yolu mevkiyi hiç anlamamışım. Hava kararmıştı ve yanımdan arabalar geçiyordu. Bense hiçbirine el etmeden tempoyu tutturmuş bir yere yetişecekmiş gibi yürüyordum. Artık çantamın ağırlığını pek hissetmiyordum ve bacaklarım iyi tutuyordu. Havanın serin olması işimi kolaylaştırsa da kendi kendime kan ter içinde o yokuşu niye çıktığımı sorup durmaya başladım. Herşeyden tiksiniyordum, uzadıkça uzayan bu yolda yürümek de aslında sabahtan beri acıkmış olması gereken iyi beslenmeyen ama bunu farkedemeyen bir kişi için uygun bir faaliyet değildi. Gofreti çıkartıp yedim. Soruyu sorup yürümeye devam ettim. Karanlıktı, arabalar geçmese yolu görmek zordu. Bazıları uzunları yakıyordu, yine göremiyordum. Sonra anladım ki tırmanılmaz dediğim kısmı tırmanmıştım bile. Tempom anlaşılmaz derecede iyiydi ama yorulmuyordum. Fakat bu eziyeti kendime niye yapıyordum? 5 B. Ekinokshan; Bıraksın Bu İşleri!, s29 5 Bundan keyif alıyor muydum? Yalnızca bir dayanıklılık sınavı olabilirdi bu ve hiç yeri değildi. Bütün yolculuğum artık anlamsızlaşmaya başlıyordu (başlıyordu?).. başlangıcı daha geriye gidiyor tabii... yokuşu sonuna kadar tırmanıp kasabaya geldim. Cansıkıntısı içinde bu yapay kasabaya daldım. Herkesin tuhaf bir keyif ve eğlence arayışı içinde daldığı yollarda ben sanki arkası olmayan bir dekorda yürüyor gibi hissettim kendimi. Bezginliğimin sınırına geldim.. yollarda yürüyüp saf tiksinti halini aldım.. burada işim ne benim? Bir an önce bir vasıtayla gitmeli miyim? Bir kaldırıma oturdum, tümüyle çökmüş, tükenmiş, herşeyi de (herneyse onlar) kaybetmiş haldeydim...” 6 Patrice Cormery Komodor 6 P. P. Deligönlüm; Sittir, Pis Herif!, seeh! 6 Patrice Cormery, Ünlü yazar, Prometeus’un hakiki evladı, vicdanlı, mert bir adam; kurnaz ve yerici bir zihni olduğu halde sağduyudan şaşmayan bir aydın; büyük Fransız Moralistlerinin takipçisi, [29 6] 1913 Ağustosunda Oran’da doğmamış mıydı? [1 32] 1957’de 197 gram saf platinden yapılmış Pamuk Yastık Ödülü’nü bütün ihtişamıyla havaya kaldırırken ruhları ışıtan umut dolu cümlelerle beşeriyeti selamlamamış mıydı? Tarihin bayrak koşusunda umut ve mücadeleyi bir narteks içinde bir müddet de nahif bedeniyle insanlık adına düşe kalka o taşımamış mıydı? Veremli ciğerlerinin zar zor işlediği havayı dünyevî savaşımız için inançla sarf edip tüketmiş, apartman kapısının önünde yığılıp kaldığı sabah doktor komşusu onu cilalı koyu kahverengi ayakkaplarıyla dürtüklemiş, kapıcıya, “Alın bu ayyaşı burdan” demiş, sonra da düşünceli bir havayla uzaklaşmamış mıydı? [1 36] [Uzaklaşmamıştı. Ama doktor uzaklaşmıştı, kapıcı da polise haber vermişti, dilinle ne derdin var senin, cümlelerinin başı sonunu tutacak mıydı?] 7 Henüz Cezayir sokaklarında meşin yuvarlak peşinde koşturan cingöz bir çocukken ara sıra uğradığı Volterci amcasının ‘Kardeşler Kasabı’ndan bir gün koltuğunun altında pirzolalık et yerine kitaplarla ayrıldığında tanışmıştı edebiyatla; içinde alevli bir pişmanlık, sırtında okunacak kitapların ağırlığı... Tepeüstü’ndeki fakir mahallesine doğru her gün, her gün bir kitap yığınını sürükleyerek tırmanmak fikri sanki minik eline sallandıkça pürtüklü kabukları körpe bacaklarına sürtünen bir odun parçasını tutuşturmuştu. Küçük Patrice’in ruhuna o yaşlarda henüz tanımlayamadığı isyanın ilk tohumlarını da edebiyatla bu tanışma ekmişti işte: Okumayacaktı! [2 43] Ancak ona gâh güzellik gâh şiddet yoluyla edebiyat sevgisini aşılayacak olan ilkokul hocası bir gün kendisine: “Oğlum Patrice, ya bu deveyi güdersin ya da siktir olur gidersin, bana maval okuma, yarına kadar Mobidik’i özetleyeceksin, o kadar!” dediğinde isyan odunu tutuşup gürül gürül yanacak, fakat Patrice de Mobidik’i çok sevecek, gönlündeki çelişkiler amansız bir bataklığa dönüşüp küçük varlığını annesinin her gün taradığı düz, siyah ve parlak saçlarının en ucuna kadar yutacak, onun da en sonunda adını büyük yazarlar arasına şanla, şerefle yazdıracak olan serüvene atılmaktan başka seçeneği kalmayacaktı. [2 62] ne son defa yüzüstü bırakacak, delik deşik ciğerleri bir spor bursu almasına engel olarak hem sporcu olmasına hem de kolej ceketi giyip kâğıt üstünde de olsa avukat olmasına mani olacaktı. [7 25] Daha sonra savaş sırasında ordu da onu reddedecek (Ordu tabibi ciğerlerini tetkik ettikten sonra patavatsızca sırıtmış, raporunda tiksindirici bir mizah duygusuyla ‘Merso’nun ciğerlerinden bulaşık süngeri bile yapılamayacağını’ yazmayı ihmal etmemişti. [3 42]) ama Merso vatanseverlikten geri adım atmayacaktır. [2 72] Enteresan. Evet, avukat olamayacaktı ama onun umurunda mıydı? O şimdi de evlenip çoluk çocuğa karışmayı kafasına koymuştu. Yoksunlukla geçirdiği günlerin hırsın renklerine boyadığı Patrice, bir daha lahana çorbası içmeyeceğine yemin ettikten sonra Cezayir eşrafından saygın bir doktorun hanım hanımcık kızıyla evlenmiş, ünlü bir burjuva ailesine içgüveysi olmuştu. [4 72] Daha sonra kendisini aldattığına inandığı sevgili karısını terk edecek, buna yıllar yılı ağlayacak ve tüm eserini altın vuruşla canına kıyan biricik morfinman karıcığı için yazacaktı. Gerçekten de bakınız Yazılmamış Şiirler Antolojisi’nden son eseri Arkadaşlar İyidir’e kadar ithaf satırında ‘biriciğim’ yazıyor hep; o yüzden Merso’yu duygulanmadan okumak mümkün değildir. [7 28] Okul hayatı süresince fakir ailesine yardım etmek için istemeye istemeye ne kadar birbiriyle ilgisiz iş varsa yaptığı halde, fırsat buldukça spordu, kumsallarda flörttü, kentin ana caddesinde piyasaydı hiçbir sosyal etkinlikten geri kalmamaya gayret etmişti. Kaptanı olduğu ve santrafor mevkiinde oynadığı futbol takımını sezon ortasında vereme yakalandığı halde şampiyon yapmış, kendisi de o sezon kırk iki gol atıp tarihi bir rekor kırmıştı. [2 25] Paris Saint Germain’in yaptığı transfer teklifine müspet cevap vermesini acaba sağlığı mı, yoksa bakir ruhunun kelimelerin taşıdığı hakikate karşı gizliden beslediği derin muhabbet mi engellemişti? Belki kendisi spor arenasındaki terli, yorgun ve centilmen bir cengâver olarak nam salmayı tercih edecekti, kim bilir? Anavatan Fransa’nın meşhur dergilerinin kapaklarını ve güzel Fransız kadınlarının rüyalarını aynı anda süslemeyi kim hayal etmezdi? Kaderin cilvesi, Fransa onu ne ilk O en büyük insanlık savaşçısını rahatlığa teslim olmadan hakikati arayan bir Aziz Yahya gibi görüyoruz; o ki nihilizm ejderini yenmiş, mızrağını onun kof bağrına saplamıştı. Tek dayanağı sevgili atı insanlık idi, yüreğini yeryüzüne adamış, ömrünü insana saman sunmaya, onun kır postunu, al yelesini kaşağılamaya vakfetmişti. Ancak, doğrusu şu ya, insanlık, hayatının en zor döneminde onu bir çifte darbesiyle yalnızlığa yuvarlayacak kadar nankördü. [5 53] Futbol Kariyerinin Başlangıcında Harika Bir Sol Ayak 1913 yılının yağmurlu bir sonbahar gecesi, Constantin ilininin Mondovi nahiyesindeki bir çiftlikte Lucien August Merso’nun haykıran kırbacı, köyün doktoruna, kara gözlü, hayta ruhlu bir çapkının, arsız bir hümanistin dünyaya gelmek üzre olduğunu haber 8 veriyordu. İşte o kişi savaş sonrasının çift kutuplu politik ortamında bile en temel insani değerleri bize hatırlatma nöbetini bir dakika gözünü kırpmadan, yalnız bırakılmaya ve yanlış anlaşılmaya göğüs gererek tutan, yıkımlar ve kıyımlarla dolu, aşırılığa tutkun çağımızda akl-ı selimi ve itidali temsil edecek olan büyük yazar Jean Merso’dan başkası değildi. [5 24] Daima dikkatle sınırlar içine hapsettiği duru, şiirsel, imgelerle yüklü dili ile insana dair sınırlı hakikatin, Akdeniz’in, güneşin, bedensel hazzın, basit gerçeğin, basit insanların, insanın sınırlarının öyküleyicisi olacaktı. Ama aynı zamanda ona karşıt ve tamamlayıcı olarak düşündüğü, elde olanın ötelerine yönelen arayışın, arayış karşılığında bulunan soğuk ve ıslak ölümün, yani kuzeyin kasvetli iklimindeki sürgünün de... İçten bir tutkuyla bağlı kaldığı annesi (Sağır-dilsiz, cahil bir gündelikçi İspanyol kadıncağız, dokuz çocuklu Mayorka göçmeni bir ailenin ikinci kızı, Lucienne Marie Sintes), babası (Marne muharebesinde ölüp kalacak bir Fransız ki onun ailesi 1871’de kutsal Kızılkaya çatladıktan sonra Alsace’tan gelmişti Cezayir’e), abisi Raymond (Jean’ın bütün gençliğini zehir eden, onu sürekli döven bir zorba – pazar günü ekmek almaya bir kere bile gitmemişti), dayısı Etienne, aileyi fakr-u zaruret koşullarında kentte dağılıp gitmekten koruyan pinti, yobaz ve sert ananne Catherine Cardona, diğer dayısı Berduş, dayısının köpeği Kıtmir ve İspanyol arkadaşları ile Jean, mutlu bir çocukluk geçirmişti Cezayir’in fakir arka mahallelerinin güneşli sokaklarında. (Lyon Caddesi, 93 numara) [3 82] Merso onun da zengin çocuklarının yanı sıra liseye gitmesini sağlayan bir bursa onu önermekle kalmayarak onu ve üç fakir arkadaşını burs sınavları için bedava çalıştıran, bir de gelip anannesini küçüğün önünde parlak bir gelecek bulunduğuna ikna eden ilkokul hocası [19 130-1], Allah rahmet eylesin, Louis Germen’in, kendisi için bir eylül akşamında evden çıkan ve bir daha geri dönmeyen babasının yerinde durduğunu, her bayram onun elini öpmeye gittiğini özel bir yemekte dostlarına anlatmış ve ünlü kabul konuşmasında Pamuk Yastık Ödülü’nü de ona adamıştı. [33 x] 1924’ten itibaren işte bu zenginler okulunda kendini hem nadir rastlanır zihinsel yetileri ve çalışmalarıyla hem de atletik yetenekleri ve sosyal hayattaki girişkenliği ve çapkınlıklarıyla tanıtacaktı. Fakat hayatın adaletsizliği Allah vergisi yeteneklerle aşılamıyordu. Futbol maçlarının çıkışında sırtında incecik ceketiyle uzaktaki mahallesi Tepeüstü’ne gece yarısından önce varmak için aceleyle yürürken spor arabalarıyla yanından alay edercesine geçen sözde takım arkadaşları hizmetçinin getirdiği ıstakozu kırıp kırıp etlerini ayırmak üzre bir kuş sütünün eksik olduğu sıcak akşam yemeği sofralarına doğru gidiyorlardı. [9 23] Bir gece yine zorlu bir maçtan yayan dönüşünde genç Merso bir üşüme hissetti, Sonra da yatağa düştü; bu narin ve kötü beslenmiş beden, işçi mahallesi Tepeüstü’nde hiç de az rastlanmayan ince hastalığa o anda yakalanmıştı. [33 ix-x] Evet hastalığı geleceğini ablukaya almış onu teslim olmaya zorlamıştı, ancak Merso her zaman hor gördüğü bedenine yenik düşmeyecek, sosyal alanı terk etmek şöyle dursun bu kez tiyatro yoluyla nasibini alacaktı. [9 72] Lise ve üniversite boyunca oto aksesuarı satmak, üniversitenin meteoroloji servisinde güney bölgelerdeki basınç sistemleri hakkında rapor yazmak, bir denizcilik komisyoncusunda kâtiplik, valilikte memurluk ve gazetecilik türünden işlerle uğraştı. Verem bahanesiyle aile evinden ayrılıp kent merkezinde bir odaya yalnız başına taşınmış, boş vakitlerini balkonda gelip geçeni seyrederek geçirmeye başlamıştı. [33 xi] Odasında bazalı bir yatak ve bir sandalye ile kitaplar vardı yalnız. Jean okuyor, okuyordu: Epiktetos, Pascal, Kierkegaard, Malraux, Gide, Proust, Dostoyevski, Nietzsche, Sorel, Spengler, Tolstar ve daha niceleri... [28 14] 1930’da üniversiteye kaydoldu, ilk yazıları Sud adlı bir dergide yayınlandı (1932, dört adet yazı), Güzel Marie ile 1934’te evlendi, komünist partiye de o yıl katıldı. İlk görevi Araplar arasında komünizmi yaymak, partiye Arap katılımını artırmaktı. Ancak sömürgecilik ve faşizmle mücadele etmek isteyen genç Diego örgütlü mücadele saflarında hızla hayal kırıklığına uğrayacak, ilkelerin reel 9 politika uğruna çöpe atılışının örneklerini ardarda yaşayarak sarsılacak, devrimci partilere karşı güvensizliği kaynağını bu deneyimlerden alacaktı. Kısa süre sonra ilk Avrupa yolculuğunu gerçekleştirdi, Avusturya ve İtalya’yı gezdi, gezi sırasında kendisini uyuşturucu için aldatan morfin müptelâsı karısından boşandı (1936). Memlekete döndükten sonra tiyatro faaliyetleriyle aktif olarak uğraştı, halkevleri bünyesindeki Emek Tiyatrosu topluluğunun kurulmasına önayak oldu. Komünist partiyle ilişkileri zayıflayınca Ekip Tiyatrosu adıyla yeni bir topluluk oluşturdu. 1936-7’de gezici bir kumpanyaya dâhil oldu (Radyo Cezayir), bazı oyunların yazılmasına veya uyarlanmasına katıldı. [33 xiv] Çıkış Bulamamış Patlayıcı Gençlik Ateşi ve Yerel Politikanın Çakalları Merso’nun yoğun katılımıyla yazılan ortak çalışma Asturyas Anıları’nda (Sahnelenmesi yasaklandı ancak 1936’da yayınlandı) Merso’nun isyancı harareti yalaz yalaz dışavurur. Piyes iç savaştan birkaç yıl önce Oviedo’da İspanyol madencilerin kanlı biçimde bastırılan grevinin öyküsüdür. Bir propaganda oyunu ya da tarihi oyun olmaktan ziyade devrimci bir ortamın trajik anlatımıdır. Konusu tarihteki belirli bir devrimci olay olsa da, gerçekte piyes ezilenler arasında haksızlığa karşı genelleştirilmiş isyanın, onurun ve umudun, belirli bir amacı ve stratejisi olmayan tırmanışını sergiler. Hayatta bir kere ayağa kalkıp hayır demek, tanrıya, kadere, efendilere ve kişinin kendi korkularına meydan okumak yolunda dayanılmaz bir istektir bu. Oyunda isyanın çeşitli yönleri sahnelenir: Çatışmalar, idamlar ve yenilgi. İki taraf da cinayetler işler, iki taraf da gaddar ve düşüncesizdirler. Nihayetinde hepsi mahvolur, her şey boşa çıkar. Aktörler bu ortak öykünün, insanın büyüklüğünün, hayvanîliğinin ve güçsüzlüğünün toplu bir kavranışına katılmak üzere izleyiciler arasına karışacaklardır. [31 35-7] Merso 1937’de Sidi bel Abbes’daki özel bir okuldan gelen öğretmenlik teklifini memuriyet rutinlerine gömülmek korkusuyla geri çevirir. Onun yerine gazetecilik kariyerine yönelecektir. Gazeteciliğe 1937’de orta yolcu Cezayir’in Yankısı gazetesinde teknik işlerle başlar. [34 50] Gazeteci olarak çalışmaya başladığında bütün amacının Araplar arasında bağlantılar kurarak Cezayir yaylasında ticarete atılmak, zengin olmak ve bir daha hiç çalışmamak olduğunu defterlerinden okuyoruz. [1 43] Bu uğurda bir bacağını kaybetmeyi göze alacak kadar el emeğinden tiksiniyordu o yıllarda. [7 85] Dayısının fıçıcı atölyesinde çalışan işçilerin hastalıklı köpekleri anımsatan görüntüsü gözlerinin önünden gitmiyordu genç Diego’nun. Ama çölde kumlar arasında tuz ticaretiyle geçinen sofu Müslüman kabilelerin hayatını gözleyerek geçirdiği zorlu kışlar yurtsever yüreğini sarsacak, ona insanlığı tek aile olarak görebileceğini düşündürecekti. Bir gün Cezayirli Araplar aynı insanlık ailesinden olduklarını unutup da Fransa’dan kopmak isteğini dillendirdiklerinde, annesini ve bütün ailesini alıp Avustralya’ya bu yüzden yerleşti; yüreği kanadığından. [5 92] Gençliğinde her delikanlı gibi toplumu değiştirmeyi istedi, [İstemeseydi yüreğinden şüphe duyarlardı.] fakat büyük çalkantılar peşinde değildi, belki de sadece olup gideni biraz daha iyileştirmeyi arzuladı? Belki bu konularda kafası hep karışıktı, isyan kelimesini ağzından düşürmez ve reformun adını anmazken gerçekte devrim ona inandırıcı gelmiyordu, arzusu Kızılhaççı bir tavırla kötülükleri azaltmaktı. Görev istiyordu. Komünist partide de enerjisini harcayacak, iyi bir şey yaptığı hissini ona verecek, ruhunu doyuracak, ihtiyaç duyduğu adanma hissini yaşamasını sağlayacak yolları arıyordu. Araplar arasındaki görevi kolonyal rejimin insan onurunu ihlal eden ayrımcılığına karşı mücadele anlamına geliyor ve işte bu hislerle yarılmış kafa derisine merhem oluyordu. Ancak parti reelpolitik gereği Arapların davasını yüzüstü bırakacaktı. Sovyetler Birliği Fransız hükümetiyle anlaşıp bir iyi niyet göstergesi olarak Arap bağımsızlık hareketini desteklemeyi kesince, merkezden gelen talimatlarla, kısa sürede kaynaşıp yoldaş olduğu, aynı kaptan yemek yediği Arap arkadaşlarını yüzüstü bırakmak durumunda kalan Diego’nun kafasında onu bir daha terk etmeyecek soru işaretleri doğmuş ve komünist partiyle ilişkisi kopma noktasına gelmişti. 10 Kendisi bu olayın sonucunda 1935’te partiden ayrıldığını iddia etse de, kayıtlara ve tanıklıklara göre ayrılma daha sonra gerçekleşmiştir. Öykü karışıktır, Müslümanlar tekrar partiye katılmaya başlamıştır, eylem dönemi ancak Fransa’da yükselen faşizme karşı popüler cephenin kuruluşu üzerine tam olarak kapanır (1936). Sınıf savaşımı bir kenara bırakılmıştır. Parti, ortaklarına (Sosyalistler ve Radikaller) uyarak asimilasyonist bir ses tonu kazanır. Politika değişimi Arap yoldaşlarla ilişkileri gerer. Merso’nun dava arkadaşları yakalanıp hapse atılırlar ve organizasyonları dağıtılır. Bu politikayı komünist parti de onaylamıştır ve Merso ancak yerel politikayla ilgili bu olaydan sonra partiden ayrılacak, ya da atılacaktır (1937). [34 22-4] Ütopyacılığı aşmak, doğrudan eyleme geçmek ve yeni bir tür ebediyete yürümek için zemini temizlemekte komünizmin işe yarayabileceğini düşünse de [34 17] Merso asla inançlı ve örnek bir parti üyesi olamadı. Parti disiplininin katılığı Merso’daki anarşist eğilimlerle çelişiyordu. İdeolojinin Merso’ya kabul edilmez gelen bir otorite yapısını yansıtan dogmatizmi ve soyutluğu parti disiplinine karşı içinde alerjik reaksiyon yaratacak, politikacıların çatal dili her zaman hakikatten –ama sanatsal yollarla- söz etmek isteyen Merso’daki şairi rahatsız edecekti. [34 32-3] Merso komünizmin insanlık ailesinin sorunlarına cevap olduğundan da tam olarak emin olamadı; ‘ilerleme’ düşüncesinin pek tehlikeli bir oyuncak olduğunu görebiliyordu. [34 201] Tiyatroda Bir Haylaz Hayalet Komünist partiyle yolu sonsuza dek ayrılmıştı ama tiyatroya, kendine has başkaldırı düşüncesine ve o ya da bu şekilde gazeteciliğe hayatı boyunca tekrar tekrar dönecekti. 1938’de popüler cephenin sosyalist öğelerini desteklemek amacıyla kurulan demokrat Cumhuriyetçi Cezayir gazetesine geçti. Gazete, finansörü olmayan bağımsız bir kooperatif girişimdi; ayrıcalıklılara, Almanya’daki Yahudi düşmanlığına, Arapların aşağı konumunu korumak isteyen toplumsal muhafazakârlığa, dolayısıyla siyasi toplumsal ve etnik adaletsizliğe karşı tavır almıştı. [34 50-1] Merso Cumhuriyetçi Cezayir’de ilk başta edebiyat eleştirmeni ve küçük haber muhabiri, daha sonra siyasi yorumcu olarak çalıştı. Kabilya bölgesindeki Arapların Fransız yönetiminde uğradıkları haksızlıkları ifşa eden yazı dizisi dikkat ve tepki çekecekti. Yazı demagojiden uzak, dengeli ve gerçekçi bir üslupla kaleme alınmıştı, kişisel izlenimler ve ekonomik gerçeklerle ilgili rakamsal veriler üzerinden, genç Merso, politik kurumların bozukluğunu ve yetersizliğini, toplumsal adaletsizliğin ve soyut ekonomik yasaların sebep olduğu eziyetlerin bürokratik duyarsızlık tarafından nasıl artırıldığını gösteriyordu. [31 37-8] Cezayir’le ilgili görüşlerini de oluşturmuştu çoktan: Fransa ile özellikle ekonomik bağlar gereklidir, ancak Araplar Avrupalılarla eşit haklara sahip olmalıdır. [32 5] Aynı dönemde bir takım davalarda muhabir olarak görevlendirildiğine dikkat çekelim. Cezayir mahkemeleriyle ilgili haberlerindeki ironik üslubu Yabani’nin ikinci kesiminde yankılanacaktı. [7 63] Kendisini, kısa sürede odacılar ve kapıcıların ahbabı, iş ve dosya takiplerinin kilit ismi haline gelmeyi başaran, mahkeme salonlarında kâtibe kızlarla flört eden o acar muhabiri, Albert’in yargılandığı mahkeme salonuna gri takım elbisesi içinde yerleştirecekti. [4 62] Yaşama Aşkımdan Başka Bir Şey Anlatmayacağım ama Bunu Kendi Tarzımda Anlatacağım Merso 1936’da Hıristiyan Metafiziği ve Yeni Platonculuk başlıklı bitirme tezini vererek üniversiteden mezun olur ama düşüncelerinden ve şahsiyetinden etkilendiği hocası Jean Grenier ile irtibatını bir hayat sürdürür, hatta onu gerçek babası ilan eder, ancak bu durum Louis Germen’in canını sıkmıştır. Bir pazar günü Cezayir Katedrali’ndeki ayin çıkışı tesadüfen yanyana gelen Grenier ve Germen, Merso hususunda tartışırlar. Merso’yu çok üzen ve bir verem atağına yakalanmasına sebep olan hadisede Grenier emekli ilkokul öğretmeninin gözlüğünü kırmıştır. [2 33] Olaydan bir yıl sonra Amerika gezisinden dönen Merso iki hocasını ölen babasının mezarı başında, 11 aile dostlarının oluşturduğu bir topluluğun huzurunda buluşturur. İki buçuk babaya sahip olmakla dünyanın en şanslı insanı olduğu temasını işleyen söyleviyle gözyaşları içindeki yaşlı adamları barıştırır. Amerika’dan dönüş yolculuğunda özenle hazırladığı bu metin Merso’nun olgunluk dönemi eserleri arasında önemli bir yere sahiptir ve düşüncesinin geçirdiği evrimi açığa serdiği öne sürülmüştür. [7 67] Plotinos ve Augustinus incelemesinin etkisi Merso’nun sonraki bütün yapıtında kolayca okunabilir; Yeni Platonculuğun ışık ve lanetli maddi dünya arasındaki düalizmi Merso’da bir tarafta ışık, beden ve yaşama aşkıyla özdeşleşen sıcak, aydınlık, kaygısız Yunan tini ve diğer tarafta anlam arayışı, iç karartıcı gerçekler, ölümlülük düşüncesi, ölümsüzlük arzusu ve günahla özdeşleşen soğuk, nemli ve karanlık Hıristiyan dünyası arasındaki iklimsel bir düaliteyle yer değiştirir. Kurgulayıp karşıtlık içine koyduğu iki düşünme tavrı, yani günah ve ebedî kurtuluşla ilgili Hıristiyan inancı ve masumiyete ve doğal yaşantıya yönelik Yunan duyarlığı, Merso’nun sadeleştirilmiş varoluş ikilemini teşkil eder. [32 3] Merso hem Yunanlılarla birlikte krallığımızın bu dünyaya ait olduğunu, hem de Hıristiyanlarla birlikte bu dünyanın ölümün her an yakın olduğu bir trajedi yeri olduğunu onaylar. Yazılmamış Şiirler Antolojisi Dairesel bir yörüngede birbirini kovalayan bu iki iklimi düşüncesinin iki kaynağı olarak tarif eden notları 1935-36’da yazılan ve 1937’de Cezayir’de az sayıda basılan Yazılmamış Şiirler Antolojisi’nde [4] yer alan beş denemeyi oluşturur. Mutluluk, bilinç, gerçek, insanlar, acı, dünya, ölüm, ışık kaynağı güneş ve sağladığı yüce gönüllülük, Cezayir’in ışık altındaki sert ve kuru doğası, yoksulluk, onur, adalet arayışı yanında belki dünya tarafından varlığının istenmesi, şefkat ve kabul edilme arzusuna işaret eden, her zaman sevgiyle bağlı kaldığı ve anısını eserinde yaşattığı sessiz anne figürü (Bu sağır-dilsiz anne figürü Merso’nun eserinde, doğayla, dilsiz, salt varoluşu içinde ona dolaysızca katılacak olan arzulu insan bedenini, güneşi, denizi ve kumuyla sarmalayan, kendisine dönüp mürüvvete ermeyi arayacağı doğayla, vurgulanması gereken bir benzeşim taşır), kısacası sonraki eserinde de tekrar tekrar ortaya çıkacak temel anahtar kelimeler, temalar ve dekorlar yerlerini bir daha boşaltmamak üzere almıştır bu küçük eserde. ‘İroni’ adlı ilk öyküde hem kayıtsızlık hem şefkatle ele alınan ‘hayatın kenarında bırakılmış kötürüm yaşlı kadın’, ‘artık anlattıklarıyla kimsenin ilgilenmediği yaşlı adam’, ‘ölümü hayatındaki küçük rol kesmeleri arasında kaynayıp giden nine’ ve onlardan sıkılıp da kendilerini bekleyen canlı sokaklara akın eden gençler, yaşlılık ve ölüme doğru giden hayat öyküsünün iki kutbunu kitabın problemi olarak gözler önüne serer. ‘Evetle Hayır Arasında’da, anlatıcı bir kedi leşi karşısında oturur ve bütün yaşamın bir görüntüde özetlendiğini, yokluğun belli bir noktasında hiç bir şeyin hiç bir şeye götürmez olduğunu, ne umudun ne de umutsuzluğun köklü göründüğünü kendine mırıldanır. Ama ölümden bu tarafsızlığa, bu ilgisizliğe ilerlemeyi kabullenmek istemez. Hayatın onu bıraktığı dilsizlikte, bu saçmalık anında yaşama umudu ve ölümden gelen umutsuzluk arasındaki kararı askıda bırakır. [4 60] Avrupa yolculuğunu kısaca yeniden kurgulayan ‘Ruhta Ölüm’de Orta Avrupa karanlığı, yalnız başına yolculuğun sıkıntısı ve ardından güneşli İtalyan ovalarına doğru bir seyir izledikten sonra bir yanda ışık tutkusu, yaşama aşkı ve öbür yanda umutsuzluk ve ölümle ilgili deneyim arasında gizli bir bağlılık bulunduğunu, ikisinin de değerli olduğunu bildirir. [4 78] Dünyanın böylesi bir çelişkin durumunu kucaklar, yaşamın sunduğu iki suretin de kendi parçası olduğuna karar verdiğini duyurur. Tasvir ettiği sahneden metnin basitliği, açıklığı ve aynı anda kapalılığı yoluyla insan dramını acısı ve tatlısı ile, gündelik ve bedensel olanla yetinen kıvanç yanında sonsuza ilişkin arayışı ve umutsuzluğu ile kabullenmek mesajının anlaşılmasını umar. “Yaşama umutsuzluğu yoksa yaşama aşkı da yoktur.” [4 84] 12 Yitik Değerler İçin Özlü Sözler İki yıl arayla takip eden ve ilk kitaptaki düşünceleri geliştiren ‘Yitik Değerler İçin Özlü Sözler’in [5] (1939) ilk öyküsü ‘Tipasa’da Düğün’de doğaya dönerek bütünlenme, insanın doğal halinden ayırıp yeniden şekillendirdiği taşın doğaya, biçimsiz heyulaya dönüşünün sergilendiği bir antik kent dekorunda anlatılır. Önemli olan ne dünyadır ne de insan; ikisinin arasındaki uyumdur. Dünya güzeldir ve onun dışında hiç kurtuluş yoktur. Merso doğayı vazgeçişle sevmekte insan koşulunun gururunu bulur, ayrıca yaşam aşkını “yalnız kendi için isteme zayıflığına” düşmez, onu “büyüklüğünü basitliğinden alan ve plajlarda ayakta göklerinin ışıl ışıl gülümsemesine suç ortağı gülümsemesini yönelten şu güneş ve denizden doğmuş canlı ve hoş bir koca ırkla paylaşmanın bilinci ve gururu” içindedir. [5 24] ‘Cemila’da Yel’de inancını, yani inançsızlığını koruma andı içer. Dünyanın tüm ‘daha sonra’larını şimdiki zenginliğinden de vazgeçmemek söz konusu olduğu için inatla geri çevirdiğini bildirir. Ölümle ilgili düşüncesini özetler: “Ölümün bir başka yaşama açıldığına inanmak hoşuma gitmiyor. Ölüm benim için kapalı bir kapı. Bunun atılması gereken bir adım olduğunu söylemiyorum: Korkunç ve pis bir serüven olduğunu söylüyorum. Bana önerilen şey insanın sırtından yaşamın yükünü almaya çabalıyor.” [5 31] Ölümün kesinliğinin bilinciyle, ölüm bir rakipmiş gibi, cesaretle, yüzleşmek ister. İnancı inatla reddetmesinin ve bu konuyu özenle vurgulamasının sebebi kaçmak düşüncesinin rahatsız ediciliği, ejderhayla mücadele eden fedakâr şövalyenin cesaretle hasmının üzerine atıldığı andaki kahramanlara has gururunun savaşçı olduğu kadar çocuksu imgesidir. Merso hayat stratejisini oluşturmuştur: “Bilinçli ölümler yaratmak, bizi dünyadan ayıran uzaklığı azaltmak ve her zaman için yitirilmiş bir dünyanın coşturucu imgelerinin bilincinde olarak sevinçsizce tamamlanışa girmek.” [5 34] İleride tekrar ele alacağı ama tanımlamaya da yeltenmeyeceği bir ikinci terimi ‘Cezayir’de Yaz’ öyküsünde dile getirir: ‘Bir’ olmak. Kendine-kapalı ‘Bir’den kopmuş bulunan yaratığın mekânsız yurduna, Bir’e dönüşüyle tamamlanan Plotinosçu kurguyu insanın derin bir arzusu olarak sahiplenir. Ama göksel olan reddedildiğine göre, hâlâ birlik adıyla anılacak bir hal kaldıysa, bu olsa olsa doğa ve insanın mürüvvetidir. “Burada birlik, güneş ve deniz sözleriyle dile gelir. Yürek bunu acılığını ve büyüklüğünü oluşturan belirli bir ten tadından tanır. İnsanüstü mutluluk bulunmadığını, günlerin eğrisi dışında durasızlık bulunmadığını öğrenirim. Beni yalnızca bu önemsiz ve temel zenginlikler, bu görel gerçekler coşturur. Ruhum ötekileri, idealleri kapsayacak kadar geniş değil.” [5 51] Zikretmekten vazgeçmediği bir seri ‘değer’, ölüm karşısındaki gururlu tutumdan alınmadır hep: Ölüm karşısında bilinçli, onu unutmak yoluna gitmeden, ölüm gerçeğine karşın yüzünü doğaya dönmüş, onu aşmak vaadiyle ilgisini kesmiş, böylece hilesiz, dürüst ve arı kalmak. “Yaşamı öven her şey aynı zamanda onun anlamsızlığını artırır. Cezayir yazında bir tek şeyin acı çekmeden daha trajik olduğunu öğreniyorum: Bu da mutlu bir insanın yaşamı. Ama hile yapmamaya götürdüğüne göre daha büyük bir yaşamın yolu da olabilir.” [5 52] Günahı hiç anlayamadığını söylese de o, kendi amentüsünü ve ahlakî emirlerini yazmıştı; ahlakının temelinde mahallede ve futbol sahasında öğrendiği ilke yatıyordu: Rekabette erkekçe gurur! Görüşlerini savunurken başvurduğu ve açık olduğundan şüphe duymadığı ahlakî ilkesi, doğruluğu ölçmekte kullandığı sınama tahtası idi bu: “İnsanlığın acılarının kaynaştığı pandora kutusundan Yunanlılar bütün ötekilerden sonra, hepsinin en korkuncu olan umudu çıkarmışlardı. Bundan daha duygulandırıcı simge bilmiyorum. Çünkü umut inanılanın tersine, boyun eğişle eşdeğerdedir. Yaşamaksa boyun eğmemektir.” [5 53] Yaşamla ilgili stratejisini aynı umutsuz düğümden (Ölümün mutlaklığı ve kurtuluşun olanaksızlığı inancı) çıkarmak düşüncesini savunur: “Mutluluk bir varlıkla sürdüğü yaşam arasındaki basit uyumdan başka nedir? Ve hangi uyum bir insanı yaşama, devamlılık isteğiyle ölüm yazgısının çifte bilincinden daha yasal bir biçimde bağlayabilir?” [5 69] “Her gerçeğin kendi içinde acılığını da taşıdığı 13 doğruysa, her yadsımanın bir ‘evet’ çiçeklenişi içerdiği de aynı ölçüde doğru ve izleyimden doğan bu umutsuz aşk şarkısı eylem kurallarının en etkilisini de canlandırabilir” [5 72]: Yaşamak kararlılığı. Bitti, Altımı Silin. 1938’de Cumhuriyetçi Cezayir’de yayınladığı bir kitap eleştirisini (Carter’ın ilk romanı, ‘Çamurlu Taş’ üstüne) romanla ilgili genel düşüncelerini açıklama fırsatı olarak kullanır: “Bir roman asla herhangi bir şey değil ama imgelere yerleştirilmiş bir felsefedir ve iyi bir romanda felsefenin tümü imgelere geçmiştir. Fakat felsefe karakterler ve eylemlerden bir taştı mı ve bu yüzden esere yapıştırılmış bir etiket gibi durdu mu, konu hakikiliğini, roman da hayatiyetini kaybeder. Bununla birlikte bir eser kalıcı olacaksa büyük fikirlerden vazgeçemez ve deneyimler ile fikirler, hayat ile hayatın anlamı üstüne düşünüm arasındaki gizli kaynaşma romancıyı büyük yapan şeydir.” [35] Üzerinde çalıştığı bir roman bu sıralarda onu çok yormaktadır. Daima çalışanların aleyhine yorumlanan esnek mesai saatleri gece yarılarına kadar sürmekte, ama gençliğinin verdiği insanüstü dayanıklılığın sınırlarını zorlayan genç Patrice evine döndükten sonra günün gül renkli ilk ışıklarına dek romanı üzerinde kılı kırk yarar denemelerini bir bilim adamı titizliğiyle yürütmektedir. Sosyal yaşantı için hiç bir fırsat kalmadığından gittikçe insanlardan uzaklaşmakta, yalnızlık ve yorgunluk tarafından tüketilmektedir. Hastalığı onu içten içe yemekte ama yazar adayımız büyük bir hırsla fikirleri kelimelere yükleme çalışmasını sürdürmektedir. Derken yorgunluğa dayanamayan soluksuz bedeni yıkılır ve korkunç bir verem atağı geçiren Merso çalışmasına ara vererek orman manzaralı bir sanatoryuma çekilmek durumunda kalır. [2 75] Sanatoryumda son yıllarda eksikliğini çektiği insanca arkadaşlık ortamını, bir hava almak üzere insanlığın kenarına atılmış hastalıklı bedenlerin arasında tadacaktır. Burası yaşamının akışında en önemli şahsiyetlerden biriyle, hayatını değiştirecek olan Abram Vulecik’le tanışıp unutulmaz bir dostluğu paylaşacağı yerdir. Birlikte yapmayı sevdikleri etkinliklerden biri günün birinde zengin olmayı hayal ederek at yarışı bahisleri oynamaktır. Sabahlara kadar manzaralı balkonlarında sürdürdükleri sohbetlerinde hangisine çıkarsa çıksın ikramiyeyi paylaşacaklarına yeminler ederler. [6 48] Bir gün yine müşterek oynanan bir kuponla Cezayir Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı tuttururlar. Sonuçları öğrenmeye Patrice gidecek, battaniyesinin altında kazanılan meblağdan habersiz, gündelik havasını teneffüs etmekte olan arkadaşının payını soğukkanlılıkla iç edecek, ardından Hipodrom Çay Bahçesi’nin en güzel masasından kum pistte toz, toprak, ter, buhar dumanları arasında sağrı sağrıya çarpışan atları seyrederken bir sütlü kahve içecektir. [6 32] Esasında tasarısı kazandığı bu parayla ilk romanını bastırmaktır. Ancak romanı bir türlü tamamlayamaz. Bir kere edebiyatçı mı, felsefeci mi, yoksa siyasi tahrikçi mi olması gerektiğine henüz karar verememiş, bu da edebiyat hususundaki önyargılarını aşacak güçte bir metin üretmesine engel olmuş, bölük pörçük birleştirilemeyen bir metinler yığını arasında kaybolmasına sebebiyet vermiştir. En sonunda tamamlandığında roman ağırlıkla tehlikeli siyasi eleştiriler barındıran idareyle bir sürtüşmeye yol açabilecek bir ton kazanmış ve aynı süreçte artık sanatoryumdan ayrılmış olan Patrice arkadaşına karşı vicdan azabında boğulmak üzre, sokaklarda ruh gibi dolaşırken görülmeye başlamıştır. [5 74] Merso iç sıkıntısının yoğunlaştığı bir gün, bir matbaaya giderek romanı haksızlık ettiği Abram Vulecik’in adına bastırmaya çalışır, roman basılmadan önce sansüre takılır ve yazar olarak adı geçen Abram tutuklanır. Merso ise teslim olmak ve arkadaşını kurtarmak yerine korkuya kapılarak elinde kalan tek nüshayı bir kül tablasında sayfa sayfa yakar, iki gün süren işlem sonunda ciğerleri dumanla dolduğu için zaten artık ruhsal açıdan çökmek üzere olan Merso bir verem krizi daha geçirir. [3 92] 14 Sevdiğim Kahır Şarkıları Ölümlerden dönen Merso’nun yardımına yine Abram yetişecektir. Arkadaşını affetmiş, onun gençliğini, yazar olabilme ihtirasını ve de korkaklığını bağışlayacak kadar yüce gönüllülük gösterdiği yetmezmiş gibi bir de Merso’ya yardım etmesi için sevgili karıcığını sanatoryuma göndermiştir. Simone bitap düşmüş olan Merso’ya tuvalet kâğıdı ve pijama getirir, ilaçlarını alır ve onu haftada iki kere ziyaret ederek gurbetteki yalnız gence duygusal destek vermeye çalışır. Bunun karşılığı olarak bu yüce gönüllü çiftin ödülü yine ihanet olacaktır; çapkın Merso, Simone’un zayıf bir anını kollayarak onu baştan çıkarmayı başarır ve biraz zorlamayla da olsa onla yatar, rezillikte sınır yok, ahlaksız ya! [3 43] Böylesine karışık ve zor bir dönemde çantasında gezdirdiği ama yayınlamadığı ikinci romanı da, defalarca yeniden yazılan ama Merso’yu tatmin edemeyen, daha sonra yerini Yabani’ye bırakan bir projedir. İlk taslaklarda ‘Devlet Büyüklerinin Sevdiği Kahır Şarkıları’, [30 13] son halinde ‘Sevdiğim Kahır Şarkıları’ [6] iki ana bölüme ayrılır: Doğal Kahır ve Bilinçli Kahır. Açılış sahnesinde romanın kahramanı Albert hayatını hakkınca yaşayamayan kötürüm zengin Allen Dion’u kendi örtük isteği üstüne öldürür ve paralarını alır (“Yirmi beş yaşımda, Albert, duygusu, istenci ve mutluluk gereksinimi olan herkesin zengin olmaya hakkı olduğunu anlamıştım. Mutluluğun gerekliliği bana insan yüreğindeki soyluluk gibi görünüyordu. Benim gözümde her şey onun aracılığıyla haklılık kazanıyordu. Arı bir yürek yetiyordu bunun için” (...) “Yaşamı hiçbir zaman bir sakatın öpücükleriyle kirletmemek gerekir.” [5 38]) Tensel hazla ilgili ve anlaşılan ondan ibaret olan ‘yaşamak görevi’ni genç ve sağlam bedeniyle ve arı ruhuyla devralır. Eve giderken ise üşütür. Ancak hastalık kitapta en sonunda kahramanı öldürecek olmasına karşın – belki para bir çürükten diğerine geçince romanın teması anlamsızlaşacağı için- şüpheli biçimde gölgede kalır. Erken taslaklarda Albert ne büsbütün suçlu, ne de bağsız ve suçsuzdur. Henüz hayattan umudunu tam olarak kesmemiş olan Allen Dion’u gözyaşları içinde doğal ölümüne yuvarlayan kurşunu ateşleyişini meşrulaştıran gerekçeler (Yazarın üstün ihtiyaçları, burjuva toplumunun adaletsizlikleri ve politik etkinliğin işe yaramazlığı [34 38]) sonraki versiyonlarda metinden çıkarılmıştır. Albert’in ilk taslaklarda yer alan yazma arzusu şemayı daha anlaşılır kılabilirdi, bu temanın kitaptan çıkarılması kitabı sakatlar. Son taslakta tek ödevi ve ‘meşrulaştırılması gereken’ eyleminin ‘haklı çıkma yolu’ yaşamak ve mutlu olmak gibi görünür. Ancak ‘mutlu olmak’, yazın etkinliğinde başarılı olmanın yerine sonradan yerleştirildiği için meşrulaşma teması kitapta iğreti kalır. Tahmin edileceği gibi kitaptaki çoğu tema ve sahne gibi ‘yazmak’ teması da Merso’nun hayatıyla birebir ilişkilidir. Muzdarip olduğu para sıkıntısı yüzünden, umut vadeden genç yazar Merso, yaratıcı etkinliğe kendini adayamıyordu. Çok çalışıyordu ve çalışmaktan arta kalan zamanda yazmayı başaramazsa hayatı tümden anlamsızlaşacaktı: Yaratmak yahut yaratmamak; yaratırsa bütün eziyetler meşrulaşacak, bunu başaramazsa yaşamı tam manasıyla saçmalıktan ibaret kalacaktı: “Evlilik ve 40 saat, ya da bir altıpatlar.” [5 74] Merso, romanında, altıpatları kötürüm zengine çevirmeyi deneyecektir. [34 38] Kitabın son halinde her bölümü diğerine ruh halinde gerçekleşen bir hamle ile bağlama çabası sezilir, bu hamleler Merso’nun gerçek yaşamından kopar ve Albert’in mutluluğa yürüyüş kurgusuna yerleştirilmeye çalışılırlar. Ancak genç Merso’nun anılarından kitaba devşirdiği coşkunluk ve acıları kitabın son kurgusuna tam manasiyle uymaz. Cinayet sahnesinin ardından Albert’in geçmiş yaşantısından fakir yaşam sahneleri gelir. Fakirlikle, mutluluk değil, ancak tekdüzelik elde edilebilir. Dion’un parası çalışmaktan kurtulup mutluluğu aşama aşama elde edecek zamanı Albert’e sunacaktır. Çalışırken mutlu olamaz zira başkaldırı durumundadır. [6 55] Dion’u öldürdükten sonra bir gemiye atlayarak Marsilya’ya, Simone’a ayrılma 15 mektubunu yolladığı Lyon’a, ordan da Prag’a gider. İçinde uyanan yeni yaşam çağrısına uyar. Niye seyahate çıktığı tam olarak anlaşılmaz; sebep suçsuzluğunu bulmak gibi görünür, belki yeni yaşamını aramak olarak da anlaşılabilir. Gerçekte 1936’da gerçekleşen bu seyahatin sebebi aldatılma sarsıntısıydı. Karısıyla o dönemde gerçekleşen boşanmasından kitaba geçen yegâne detay Simone’a yazdığı ayrılık mektubudur. Bu önemli olayın eksilmesinin yarattığı boşluk kitapta hissedilir. Ancak bu sarsıntılı seyahatin muhtemel bir açıklaması daha vardır. Hayatının son döneminde yazmakta olduğu otobiyografik romanı için aldığı notlarda kendisini temsil eden karakter ve bir arkadaşı bir dostun karısını tecavüz edip öldüren suçlunun peşine düşüp onu öldürür, sonra bunun utancını yaşarlar. [3 175] İkinci bölümde (Bilinçli Kahır) Prag’da geçirdiği bir mutsuzluk patlamasının ardından ilacını fark eder: “Yaraları kapatan yeşil akşamlar ile güneş ve kadın dolu kentlerin özlemiydi bu.” [6 79-80] Avusturya’da bir trende manzarayı seyrederek ilerlerken suçsuzluğunu, ayrıca yaşamla, iyilikbilmezliğine, çirkefliğine varıncaya dek suç ortaklığı içinde olduğunu bulur. [6 84] Bu plansız kaçış ve arayış bırakılacak ve dünyanın suçsuzluğuna karışılacaktır. Daha sonraki bölümlerde Albert hayattan haz almaya başlar. Güneye gittikçe karşısına çıkan güneş ve kadınlar coşkusunu artırmaktadır. Afrika’ya döner ve bir süre üç üniversiteli kız arkadaşının evinde konuk olur. “Büyük kararlarını almadan, yaşamın çok önemli bir bölümünü oynamadan önce, yalnızlık ve yabancılıkla ağulanmış olan Albert, (...) dostluğa ve güvenliğe sığınmak, belli bir güven duymak” ister. [6 87] Ama ‘mutluluğunu ve doğrulanmasını hazırlamak zorundadır’ o yüzden yaşamın sunduğu basit mutluluğa karşı uyanık kalır, kendini kaptırmaz. O andan başlayarak, bütünüyle bilinçli bir biçimde, hesap edilmiş bir davranışla, yaşamı değişmiş ve mutluluk ona mümkün görünmüştür. Mutluluk, aşk ve dostluklar yoluyla değil, doğal bir yaşam, sabırlı ve bilinçli bir bekleyişle mümkün görünür. İçindeki kapalı alandan, dünya karşısındaki bilinçlilik ve sabırlı coşkudan başka bir şey istememektedir. [6 88-9] Yukarıda ele aldığımız görüşlerin yansımasını burda okumak icap eder. Ölüm gerçeğine karşın ve tam da bu yüzden, belki yazgısının en belirleyici veçhesi bu olduğundan, kendini avutmaksızın ve yine denklemde bir öğeyi eksiltmemek için yaşamı severek, yaşama karşı aynı coşkuyu hissettiği halde ölümü beklemek. İşte bu gururlu bekleyiş, yazgısıyla uyumu hatta yazgı aşkını yakalamak ve bu tanım uyarınca mutlu olmaktır. Mutluluk bir seçim (Yazgının seçilmesi) ve bu seçim içinde de tasarlanmış, bilinçli bir istenci içerir. Arkadaşlarının yanından ayrılır, onun ekmeği tensel mutlulukta ölümü unutmak değil, ölümün gözünün içine bakmaktır. Taşraya yerleşir. Sadece ihtiyaç duyduğunda görüşeceği Marie’yle öylesine evlenir. Aradığı ayrıksı mutluluğun koşullarını kendine göre listeler: Sabah uyanışları, düzenli deniz ve güneş banyoları ve bilinçli bir sağlık bilgisi. [6 120] Gündelik işler ve köyün yaşamıyla vakit geçirir. Albert’e göre: “Daha uzun ya da daha kısa süre mutlu yaşanmaz. Mutlu olunur, nokta. Ve ölüm de hiçbir şeyi engellemez, o da bir mutluluk kazasıdır bu durumda” (“Aklıma yatmadı, dedi Catherine”). [6 130] Merso mutlu bir hayata anlam atfedemez, anlamı her zaman ölümden, daha spesifik olarak ölümün tarzından, daha da spesifik olarak bilinçliliğinden devşirmeye çalışmıştır. Stoik bilgeye özgü değişmez mutluluk hali elde edilmişse, hayat için değil, hâlâ kan, sağlık ve arzu dolu bedeninin ölümle karşılaşabilmesi içindir bu. Bilinçli biçimde ölünecektir, hayatı güzel yaşamaktan söz etmez, ölüme giden yoldan yaşamak kararlılığını çıkarsar. Albert güzel bir gece yüzmesi sonucu üşütüp yataklara düşer. Ama duru bakışını son bir gayretle korur, ölüme kadar bilinci açık gitmek ister, hem de yaşamı hâlâ arzularken: “Yazgının insanda yarattığı bu seçimi bilinçlilik ve yüreklilikle yapmıştı. Onun bütün yaşama ve ölme mutluluğu buradan kaynaklanıyordu. Bir hayvan çılgınlığıyla baktığı bu ölümden duyduğu korkunun yaşamdan korkmak anlamına geldiğini anlıyordu. Ölme korkusu, insanın içindeki yaşayan şeye olan sınırsız bağlanmayı açıklıyordu. Yaşamlarını yükseltmek için kararlı davranışlarda bulunmamış olanlar, korkanlar ve güçsüzlüğü yüceltenler, bütün bunlar, ölümden, içine karışmadıkları bir yaşama 16 onun getirdiği yaptırımdan dolayı korkuyorlardı. Hiçbir zaman yaşamadıkları için yeterince yaşamamışlardı.” [6 144] Demek ki kararlı bir davranışın aşırttığı eşik zamansız bir mertebeye, farklı bir oluş haline erdirmişti kahramanımızı. Bilinçli biçimde yazgısını seçmiş olmak, yaşamış olmaktı. Ve yaşamış olmak, ölüm anında onu kurtarmıştı. Nokta. [Nasıl nokta?] [Karışma karışma işine bak.] Albert zayıflığın baş göstermeyeceğini anlıyordu. Çünkü rolünün gereğini yerine getirmiş, insanın yalnızca mutlu olmak olan tek görevini tamamlamıştı. Uzun zaman değil elbette. Ama “Zaman olaylara hiçbir şey yapmaz.” [6 146] Yalnız engel olabilir; bu durumda artık o da önemli değildir. Albert engeli yıkmıştı ve içinde oluşturduğu içsel kardeşlik iki ya da yirmi yıllık olmuş pek önemli değildi. Mutluluk onun olduğu durumdu. [6 145-6] “Bilinçli olma, oyunsuz, korkusuz, teke tek, gövdesiyle baş başa, gözlerini ölümün üzerine açma gerekliliğidir bu. Erkekçe bir sorun söz konusuydu. Ne bir aşk, ne bir çevre, hiçbir şey, ama Albert’in son kozlarını oynadığı sonsuz bir yalnızlık ve mutluluk çölü.” [6 146] Nihayetinde Albert muradına ermiş, hayata karşı arzusu körelmeden ölmüştür. Sevdiğim Kahır Şarkıları’ndaki düşünceler Yazılmamış Şiirler Antolojisi ve Yitik Değerler İçin Özlü Sözler’de aktarılanlardan çok da farklı değildir. Fakirlikle geçen gençlik sahneleri, ardından Orta Avrupa ve orada kahramanın kendi içinde bulguladığı ve geri dönüş ile yeniden kavuşulan doğa, güneş, mutluluk. Ayrıca ölümlü kadere, dünyanın iyisi kötüsüyle kabulüne, yazgının benimsenmesine ve erkekçe duruşa verilen çocuksu anlam bu yapıtları birbirine bağlamaya yetişir. Kitapta bölümler birbirine iyi kötü bağlanır. Sahneler farklı kökenlerden devşirilse de bir kurgu ayrımsanır, sahneler olarak düzenlenmiş her bölümün güçlü bir mekânı vardır ve düşünceler de iyi kötü aktarılmıştır. Ve bu düşünceleri, daha sonra yayınladığı kitaplar göz önüne alındıkta, sonradan vazgeçilecek görüşler olarak değerlendirmek güçtür. Bunlar arasında diğer kitaplarında bulunmayan tek önemli düşünce Stoacı zamandan bağımsız mutluluk mertebesi düşüncesidir. Belki düşüncenin vazgeçilemeyen görsel sahneler hatrına iğri bir yola sapışı eleştirilebilir ama bu da başkaraktere gerçeklik hissi katmıştır doğrusu. Ne var ki Mörso kitabı yayınlatmamıştır. Derlenen deneyim parçası ve fikirlerin Mörso’yu edebî açıdan tatmin eden lezzetli bir karışım oluşturması mümkün olmamış olabilir. Belki de kitaptaki cinayetin bencil çıkarlarla işlenmesi Mörso’yu rahatsız edecekti? Kitabın Yabani’den esaslı bir farkı olaylar perdesini açan cinayete yaklaşım değil midir? [Tabiî siz nerden bileceksiniz, oturun biraz kitap okuyun.] Öyle ya da böyle Sevdiğim Kahır Şarkıları, Yabani’ye evrildi. Bu dönemde Mörso’nun zihnindeki yarılma dikkat çekicidir, yayınladığı gazete yazılarındaki iklim Sevdiğim Kahır Şarkıları’ndaki düşünsel ortama zıttır: Açık ahlakî yargılar, gereksiz süsten arınmış anlatım, insan dayanışmasına sorgusuz adanma. [34 51] Bence Hayat Hep Aldatmaca (Allah Sahtekâr) Savaştan hemen önceki yıllarda Mörso ölümlülük koşuluyla ilgili düşüncesini açımlayacak bir üçleme tasarlıyordu: Evrenle Çekişme, Yabani ve Hayata Sarılmak (Sırasıyla, oyun, 1945’te sahneye kondu ve yayınlandı; roman, 1942; deneme, 1943). Savaştan önceki fikirlerini ifade etmek üzre yazılan ancak savaşın Mörso’nun zihninde yaptığı değişimler boyunca tekrar tekrar revize edilerek değişen Evrenle Çekişme oyunu, Roma’nın zorba imparatorlarından Nina’nın Plutonyus tarafından anlatılan hayat öyküsünü çerçeve olarak kullanır. Nina’nın eksantrik davranışları bu eserden alınmıştır. [30 21] Nina aşkla bağlı olduğu kız kardeşi Bruşilla ile yatmış, Bruşilla ölünce de sıyırmış, ortadan kaybolmuştur. Ama gerçekte bu bir uyanıştır; şunu anlar: İnsanlar ölür ve onlar mutlu değildir. Mutluluk ve ölümsüzlüğün bu dünyaya yabancılığına bir tepki ve sonuçsuz arayışların bir sembolü olarak imkânsızı (Oyunda, gökteki ayı) istediğini ilan eder. Düşüncesini (‘mantığını’) sonuna kadar takip etmek gerektiğine karar verir. Diğer insanlar ise ölüm fikrini hiçe 17 sayan bir yaşam düzenini kendilerini her an aldatmak yoluyla sürdürmektedirler: ‘İnsanların hayatını ölüm gerçeği etkilememekte, öyleyse çevremde her şey yalan ve ben gerçeğin yaşanmasını istiyorum. Onları gerçekler içinde yaşatabilme araçlarım var. Bundan sonra uyumak dinlenmek yok. Bilinçliliğimi yitiremem.’ [5 82] Akıl yürütmesini takip ederek yerleşik değerleri ve etrafındaki insanların hayatlarını altüst etmeye, sebepsiz görünen bir zulüm yönetimi kurmaya girişir. Emperyal gücü sayesinde özgürlüğü sınır tanımaz ve ‘mantığını’ kovalayabilir. Tanrı yoktur, ölüm mutlaktır, burdan hareketle dünyanın önemsizliğini keşfeden kişi özgürlüğüne kavuşur; artık kural yoktur, her şey mubahtır. İmparatorlukta özgürlükle büyük bir deneyim başlar. Ancak terör düzeninin üçüncü yılında Nina’ya karşı bir komplo kurulur ve Nina yaşamına kastedildiğini bildiği halde komplocuları engellemez. Bu sırada muhtemelen Mörso’yu temsil eden karakter, Tereya, komplocularla konuşur: Nina’nınki ‘utkusu dünyanın sonu olan büyük bir düşünü’dür. Tereya bu tutkuyu [Terimleri değiştirme!] anlar ama onu kabul etmez: “Ölecekmişim! Umurumda değil. Gerekirse yiğitliğimi gösteririm. Ama bu yaşamın anlamının yittiğini, yaşam sağduyumuzun yok olduğunu görmeliyiz. Dayanılmaz olan! Sağduyusuz yaşanamaz.” Komploculara katılmayı kabul eder: “Ama bir kez daha, yalnız bir kez sizinle olduğumu bilin. Bundan sonra çıkarlarınıza yardım etmeyeceğim. Ancak, uzlaşan bir dünyada yeniden barışın kurulmasını istiyorum. Beni kamçılayan tutku değil ama usa dayanan bir korku. Kıyıcı bir coşkunluğun yanında yer alan değersiz yaşamımdır.” [11 25-6] Tereya sadece yaşamak ve mutlu olmak ister. Nina ile fikirleri temelde uyuşsa da tercihleri farklıdır. Oyunun sonuna doğru Nina hatasını açıklar: Ayı elde etse ya da aşkla yetinse her şey farklı olabilecektir. İki dünyada da hiçbir şey onun ölçüsünde değildir. Olanaksıza göz dikmişti ve şimdi onu elde edemeyeceğini öğrenmiştir, [11 73] oyunun son sahnesinde karşısına dikilen aynada sadece kendi görüntüsüyle karşılaşır. Hayata Sarılmak’taki saçma insan örneklerinden biri olan fatih tiplemesinin öncüsü, Nina, tanrıların saltanatını üstlenmek istemiştir. Bu fikir daha sonra ‘Ahlaklı Asi’de özünden kopmuş insan başkaldırısının tarihsel istikameti olarak yeniden ortaya çıkacaktır. Mörso başka yerde Nina’nın öldürülmeye rıza gösterişini şöyle açıklamıştır: Kendisine sadık kalmak uğruna insanlığa vefasız davrandığı için ölümü kabul eder, zira kişinin yalnız başına kendini kurtaramayacağını, diğerlerini feda ederek özgür olamayacağını anlamıştır. Gerçekte Mörso bu noktayı oyunda yeteri kadar vurgulamaz. Argümanına inanmak istediği, ama onu ikna edici biçimde formüle edemediği (Bunu asla başaramayacaktır) iddia edilebilir. Terör estiren Nina’ya esaslı bir cevabı yoktur ama onu haksız çıkarmak arzusuyla çırpınır. Oyun son halini aldığında artık Nina, Mörso’nun kâğıttan elbiselerle felsefeci kılığına soktuğu yanlış yola sapmış bir Nazi, Tereya ise güzel Toplum’u baloya götürmek üzere eve gelen esas oğlan Tarık’tır; yani sağduyunun sesi, olgun sevgili Sisife Mörso. [Ama daha savaş bile başlamadı kuzum, az yavaş ol... Bu oyun savaş boyunca değişti, Sisife de değişti, savaşı anlat, içim kurudu, heyecan yarat, senden edebiyatçı olmayacak.] [Benle ilgili değil ki, kendi açık bir mesaj vermeyi iğrenç buluyor, bir sürü anlam çıksın istiyor, kendi de biliyor mu ne dediğini, niye beni suçluyorsun?] Savaş Alanı, Erler Meydanı Savaş çıktıktan sonra Sisife orduya başvurur (“Dayanışmadan vazgeçmeyi istemek boşunadır ... İşbirliği yapılır ya da onunla savaşılır. Savaş ya da ulusal düşmanlıklara çağrıdan daha bağışlanmaz bir şey yoktur. Ama savaş bir kez başlayıverdi mi, savaştan sorumlu olmadığı bahanesiyle savaştan uzak kalmayı istemek boşuna ve alçakçadır. Fildişi kuleler düşmüştür. Kendi kendiyle ve başkalarıyla dostluk yasaklanmıştır.” [1 134]) Fakat veremli ciğerleri yüzünden geri çevrilir. İki tozlu sünger parçası... Sisife güç bela inip kalkan pistonlarıyla eksoz patlamaları arasında evinden gazetesine, gazetesinden evine contası gevşemiş bir tulumbanın hareketleriyle sürüklenmeyi sürdürecek, ama aktivist şapkasını kafasından çıkarmayacaktır. (“Dışında kalınca bir olayı yargılamak olanaksız ve ahlakdışıdır. Onu aşağılama hakkı, bu anlamsız mutsuzluk içindeyken 18 korunur. Bir bireyin tepkisinin kendi başına hiçbir önemi yoktur. Bir şeylere hizmet edebilir ama hiçbir şeyi haklı kılmaz. Amatörce istemek, yüksekten bakmak ve kendi çevresinden kopmak, özgürlüklerin en gülünç biçimde sınanmasıdır. İşte bunun için, hizmet etmeye çalışmam gerekiyordu. Eğer beni istemiyorlarsa, küçümseyen sivil duruşu kabul etmem gerekiyor. Her iki durumda da, düşüncem değişmez olarak kalabilir ve bıkkınlığım azalmaz. Her iki durumda da, savaşın ortasındayım ve savaşı yargılamaya hakkım var. Savaşı yargılamaya ve harekete geçmeye.” [1 134]) Savaşın başından itibaren günbegün daha fazla sansüre maruz kalan Cumhuriyetçi Cezayir karalarla dolu soyut-ekspresyonist bir desen çalışmasına dönüştükçe doğallıkla tirajı da düşer. En sonunda da kapanır ve aynı kadro bir süre Cezayir Akşam gazetesini yayınlamaya çalışır. Ama girişim çıkmaz sokaktır. Sansüre ve baskıya boyun eğmeyen ekip, kolonyal idareyi rahatsız eden haberleri ve kendi eşitlikçi görüşlerini açıklamayı sürdürür. Böylece ekibin Cezayir macerası sona erer. 1940’ta gazete Paris’e taşınır. Ülkesini terk etmek istemeyen Sisife, hem geçinip hem de topluma faydalı olabileceği, toplumunu ileri taşıyabileceği bir iş kurmak amacıyla Oran kırsalında bale okulu açmaya karar verir. Arkasını sağlama dayamak ve sermaye bulmak amacıyla yörede kaçakçılık yapan Karlos çetesiyle ortak olunca, kısa sürede başı jandarmayla belaya girecektir. Bale okulunun sınıfları uyuşturucu deposuna dönmüş, beyaz zehir okula sızmış, yavrular bembeyaz elbiseleri, tül etekleri içinde bahar çiçekleri gibi uçuşarak zayi olmuşlardır. Kaybolan miktarı telafi etmesi istenen Sisife, bürosu kurşunlandıktan sonra toplumculuğa tövbe edip apar topar Kuzey Afrika’dan kaçar. [4 62] Fransa’ya geçerek eski çalışma arkadaşlarıyla birlikte Paris Akşam’da çalışmaya başlar. [34 62-3] [En iyisi yine gazetecilik.] Almanlar Paris’i işgal edince gazeteyle beraber Lyon’a çekilir. Daha sonra gazeteyi bırakır. Bu sırada Oran’lı bir matematik öğretmeni ve piyanist olan Lucienne Sintes ile ikinci evliliğini yapacaktır. [Ve onu hayatı boyunca mütemadiyen aldatacaktır.] Düğün Lyon Belediye Parkı Aile Gazinosu’nda seçkin davetlilerin katılımıyla gerçekleşir. İlk dans esnasında gelin ve damat kırdaki gelincikler gibi titrek ve heyecanlıdır. [3 82] İşten ayrılınca karısıyla birlikte Cezayir’e döner. Bir süre Fransız okullarından atılan Yahudi çocukları için kurulan özel bir okulda öğretmenlik yapar. 1941 güzünde Yahudileri ve siyasi muhalifleri Vichy hükümetinin elinden alıp Tunus’a kaçıracak bir direniş grubu organize etmeye çalışır. Fransa’daki direnişçilerle çoktandır temas halindedir. [34 90-1] 1942’de yeni bir verem krizi yüzünden Fransa’ya tedaviye gider ve müttefikler Cezayir’e çıkartma yaptıktan sonra Fransa’da kalakalır. Eşiyle savaş sonuna kadar sürecek ayrılığı ünlü romanı Ölümle Flört’ün temalarından biri olacaktır. Kıtada Bir Yabani Fransa’daki zorunlu ikameti sırasında aklına vefalı arkadaşı Abram Vulecik’i ziyaret etmek gelir. Arkadaş çevresinde kısa bir soruşturmadan sonra onun bilinmeyen bir sebepten karısı ile ayrıldığını, ayrılığa dayanamadığını, kanlı öksürük nöbetleri eşliğinde hastaneye kaldırıldığını öğrenir. Utanç içinde ziyarete gittiği arkadaşının karısıyla ayrılma sebebini bilmektedir. Hastaneye vardığında bitimsiz patlamalar içinde kıvranmaktan perişan haldeki Vulecik’i tanımakta güçlük çeker. Vulecik onu elinden geldiğince iyi karşılar. Olanlardan söz açmaz, kendine geldiği kısa aralıkta Sisife’ye hastalığa tam manasiyle teslim olmadan önce üstünde çalıştığı romanının elyazmasını emanet eder. İşte Yabani [7] bu elyazmasından doğacaktır. Abram Vulecik ölür, Sisife ise beğenmediği romanı bastırmaz, ama romanın ana temasını kullanarak Sevdiğim Kahır Şarkıları’nın yerini alacak olan Yabani’yi yaratır. [9 53] Ve basmayı yayıncılara kabul ettirdiği kitabın arka kapağına yarı yarıya kısılıp kırıştırılmış gözleri ve sıkıca kapatılıp uçları çok hafifçe aşağı baktırılmış dudaklarıyla incelikli çarpışmaların savaş meydanına dönen ruhunu yedeğine almış yalnız ve yorgun sanatçının biraz güvensiz, biraz ukala, hafif sitemkâr fotoğrafıyla kurulur. 19 Keyifli bir romandır Yabani, anlayış ve kayıtsızlığın biraradalığını sergileyen bir olayla açılır: Küçük bir liman işletmesinde memur olan Albert sağlığında da fazla ilgilenmediği annesinin ölümü karşısında en basit tabiriyle ‘kayıtsız’ kalmıştır. Masraflı ve yorucu bir etkinlik olduğu, üstelik de pazar gününün ziyan olmasına sebebiyet verdiği için, Albert, annesini ziyaret etmek için yaşlılar yurduna gitmeyi çoktan kesmiştir; zaten birlikteyken de pek konuşamamaktadırlar. Mörso’nun annesine verdiği önem düşünüldükte seçim anlamlıdır. Ailenin ihtiyarlarına karşı kayıtsızlık temasını daha önce Yazılmamış Şiirler Antolojisi’nde de tüm doğallığıyla ele almıştı. Romanın ikinci bölümüne yerleştireceği bir cümleyi de o zamanlarda defterine not etmişti: Herkes zaman zaman bir yakınının ölmesini istemiştir. Hayatı seven, ötesiyle derdi olmayan, basit, aldırışsız, yalansız, yapmacıksız, mutlu bir adamın portresi ilk kısım boyunca çizilir. Annesinin ölümünün ardından hayatına hiç ara vermeden devam eder; bir sevgili edinir, denize gider, gönül eğlendirir; bir küçük memurun tatlı ve rahat hayatını sürdürür, yaz vaktinin hafifliği içindedir. Herkesi anlayışla karşılar ve onlara karışmaz, coşku veya tepki göstermez, ilgisiz görünür. Etrafındakilere yalan söylemez; zor soruları kısa, öz cevaplarla geçiştirir. Roman ilerledikçe Albert’in kayıtsızlığı vurgulanır. Patronu Paris’te çalışmasını teklif ettiğinde, “Alt tarafı hepsi bir,” “İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez, her hayat birbirine benzer, buradaki hayatımdan şikâyetçi değilim” diye yanıtlar. [7 34] Sevgilisi Claire kendisiyle evlenmek isteyip istemediğini sorduğunda, “Vallaha, bence hepsi bir” der, “Ama evlenelim istersen.” [7 34] Yine de duygusuz biri değildir, sadece hayatın basitliği üstüne sürülmüş kat kat teamül boyasına yabancıdır, sahtekârlık barındırmaz. Pezevenk olduğu düşünülen komşusu Raymond ile tesadüfen arkadaşlık kurar. Raymond’un eski metresini dövmesine karışmaz hatta dolaylı olarak ona yardım eder. Kadının kardeşi ve onun arkadaşları olan bazı Araplar Raymond’un peşinde dolaşmaya başladığında kabul edilmiş bir tarafgirliğe uyarak onun yanında yer alır ve yalancı tanıklık eder. Plaja gittikleri bir gün Arapları görürler. Çıkan kavgada Raymond bıçakla hafifçe yaralanır. Albert kumsala giden Raymond’un peşine takılır. Kumsaldaki bir pınarın başında yine iki Arap’la karşılaşırlar. Albert, Raymond’un bir kaza çıkarmasını engellemek için onun tabancasını alır (“Ateş etmeli mi yoksa etmemeli mi, ama ikisi de bir.” [7 44]) Araplar geri çekilince kavga daha da büyümeden atlatılır. Kumsal kenarında kız arkadaşlarının beklediği eve dönerler. Fakat tam eve girecekken Albert basamaklarda durur, yukarı çıkmaya üşenir. Kavurucu sıcak altında, durmak ya da yürümek aynı hesapmış gibi gelir. Geri döner ve kumsala yürür. Uzaktan kumsaldaki serin pınarı gördüğünde suyun şırıltısını tekrar işitmek, güneşten ve bir gayret sarfından kaçınmak, evde bekleyen kadınların ağlayışlarından kurtulmak nihayet gölgeliğe ve onun vereceği rahatlığa kavuşmaktan başka düşüncesi yoktur. [7 45] Fakat dereye yaklaştığı zaman Arap’ı orada bulur. Arap elini cebine sokar, Albert de cebinde kalmış olan tabancayı kavrar. Sırf kumsal sıcak olduğu için geri dönemez. Bir süre gergince karşılıklı kalakalırlar ama bir şey yapmaya yönelmezler. Derken güneşten rahatsız olan Albert ileriye hamle eder ve bir tek adım atar. Arap bunu tehdit olarak algılar ve yerinden doğrulmaksızın bıçağını çekip güneşin altında ona gösterir. Bıçaktan yansıyan ışık, güneşten ve sıcaktan sinirleri gerilen Albert’i anlık bir harekete iter, tetik oynar. Özel bir anlamı olmayan hareketler ardarda dizilerek olayı hazırlamıştır. Patlama Albert’i birden kendine getirir. Üzerinde mutlu anlar geçirdiği kumsalın olağanüstü sessizliğini mahvettiğini anlar, öfkelenir ve hareketsiz vücûde dört el daha ateş eder, [7 46] ilk hamlede düşüncesizlik, gerginlik ve bilinç yitimi var idiyse, son dört kurşun belki yaptığının bilincine vardığında ortaya çıkan kahrın, belki eylemine yahut kaderine sahip çıkmanın sonucudur. [32 55] Ruhsal açıdan zorlanmadan yorumlanabilecek anlık bir cinayet işlenmiştir, ancak sonraki dört kurşun yoruma açıktır. Kitap ikinci bölümde dava sürecinin mizahî bir dille aktarıldığı ironik bir metne dönüşür. 20 Albert cinayet yüzünden değil, teamüllere uymadığı için yargılanır. İlk bölümdeki kayıtsızlığı ona karşı kullanılır, ahlaka uygun sayılmayan davranışları bir bir ortaya dökülür ve bunlar Albert’i idama taşırlar. Savunma adına fazladan bir eyleme girişmeye üşenir. Cinayet çok basittir. Albert sadece adım adım öyküyü anlatır. Pişmanlıktan ziyade az çok can sıkıntısı duymaktadır. Sorgu onbir ay devam eder. Albert durumdan rahatsız görünmez hatta zamanla sürece alışır ve bürokratik işlemler gittikçe kolaylaşır, kendini iyice ‘aileden’ hissetmeye başlar, mahpus bir insan olarak yaşamaya geçer. Sorgu ve mahkeme bölümlerinin uygunsuz gülünçlüğü ve hafifliği dikkat çekicidir. Kendini haklı çıkarmaya çalışmayı reddetse de Albert ahlak karşıtı değildir, belirli bir ahlakı takip ettiği iddia edilmiştir, sokak ahlakıdır bu: Anneni yüzüstü bırakmazsın, karının sokakta saygı görmesini temin edersin, hamilelere saygı gösterirsin, bire iki dövüşmezsin, bunlara uymayan adam değildir. [34 84-5, 31 67] Sorgular esnasında savcının isteklerini üç kez geri çevirir; olayları teamüllere uygun yorumlamayı (Cinayete güneş sebep olmuştur), pişman olmayı (“Yaptığım herhangi bir şeyden dolayı hiçbir zaman gerçek pişmanlık duyamamış olduğumu ona samimi olarak, hatta dostça izaha çalışmak isterdim. Ben her zaman olacak şeyin, bugünün veya yarının tesiri altında olan bir insandım.” [7 74]) ve tanrı inancını reddetmiştir –ki savcı bunu kabul etmekte epiy zorlanır. Hem toplumla işbirliği yapmayı, hem papazla görüşerek kendini tanrı ve öte dünya inancına teslim etmeyi üçer kez reddedişi, İsa’nın şeytanı üç kez reddetmesine paralel bir simgesellik barındırır. [32 54] Gerçekten de eylemlerinin toplumsal çağrışımlarından bîhaber hatta çocuk gibi saf olan Albert yalnızca basit hakikatin, hissettiğinin peşindedir. O, “Hak ettiğimiz tek İsa’dır.” [35 208] Mahkeme kahramanımızın kafasının bir meydanda kesileceğini açıklar. İdam kararına giden süreçteki gülünç uygunsuzluk ve buna karşın kararın çıkışsızlığı arasındaki nispetsizlik ortaya serilir. Albert geceleri uyumadan şafak vaktini beklemeye başlar (“Baskına uğramayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Başıma bir şey gelecekse gözümün önünde gelmesini tercih ederim.” [7 82]) Albert’e göre işin püf noktası idam mahkûmuna az da olsa bir umut kapısı bırakmaktır, böylece mahkûm idamının aksamadan gerçekleşmesine yardım eder hale gelebilir. Ölüme gitmeyi kabullenmek istemez, içinde bulunduğu çarktan çıkmanın yollarını arar. Bir af dilekçesi yazsa da temkinliliği elden bırakmayarak, zihninde olayları en kötü ihtimali göz önüne alarak kurgular: “Af dilekçem reddedilmişti. Öyleyse öleceğiz demek. Bu düşüncede hiçbir tereddütlü taraf yoktu. Fakat herkes bilir ki hayat yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz veya yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de gayet tabiî olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun ölecek olan bendim (...) İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve nerde olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu. Öyleyse af dilekçemin reddedileceğini kabul etmekliğim gerekiyordu” [7 83] [Böylesi bir zihin berraklığına erişmek Mörso’ya ömrü hayatında nasip olmamıştı, kahramanı nasıl böyle konuşuyor diye sorulursa: Kahramanımız düşüncesini Tolstar’dan bir alıntı üstüne inşa etmiştir. [1 186]] Ölüm düşüncesini kabullenebildiği anda kurtuluş hayalleri kurmak iznini de kendine verebilir, ancak bu durumda da içindeki yaşam çığlığını bastırmanın yollarını arar, iki durumu da olabildiğince doğallıkla karşılamaya kendini mecbur hisseder. En nihayetinde teklifsizce hücreye giren hapishane papazının ziyaretinde tanrıya ve günaha inanmadığını bildirdikten sonra kitabın başından beri ilk defa itidalini kaybeder ve öfkeyle bağırmaya başlar. Papazın yakasını kavrar, yanmayı yok olmaya yeğleyeceğini bildirir. Papazın hiçbir şeyden emin olmadığını, ölü gibi yaşadığını, kendisinin ise her şeyden emin olduğunu, ölümden de emin olduğunu, başka şeyi olmadığını ama bu gerçek onu nasıl kavramışsa onun da bu gerçeği öyle kavradığını, hayatı boyunca bu idam anını beklemiş olduğunu, herkesin de aynı durumda olduğunu ve ölümün bütün eylemleri eşdeğer ve önemsiz kıldığını haykırır. [7 88-9] O ana kadar sanki olayların dalgasında sürüklenmiştir. Ama şimdi içinde 21 dillendirilmeden duran eğilimini nihayet kelimelere dökmüş, anlamıştır. [34 86] İçinde bulunduğu toplum bütünüyle ona karşı durduğu halde, o doğanın türdeş akışkanlarına karışmış, inancının peşinde, pazarlıksız, ölümünü beklemektedir artık: “Ve ben de kendimi her şeyi yeniden yaşamaya hazır hissettim. Sanki bu büyük öfke içimdeki kötülükleri söküp atmış, ümitlerimi boşaltmış gibi, bir takım işaretler ve yıldızlarla dolu bu gecenin karşısında, içimi ilk defa olarak dünyanın tatlı kayıtsızlığına açıyordum. Onun bana bu kadar benzediğini, adeta bir kardeş gibi olduğunu hissedince eskiden mesut olduğumu hatta şimdi de mesut olmaya devam ettiğimi anladım.” [7 90] Yabani ve Sevdiğim Kahır Şarkıları’nın kıyaslanması ilginç olabilir. Sevdiğim Kahır Şarkıları’nda fikirler bulut halinde uçuşur. Kitap Mörso’nun birbirine karışıp duran ilkgençlik fikirlerinin tamamını tıkıştırmak istediği epeyce uğraşılıp değiştirilmiş sahneler barındırır. Yabani ise iyi kurulmuş, bir defada yazılmış, bütünlüğü olan, fazlalık barındırmayan bir öyküdür. İki Albert’in yaşamları arasında ciddi bir fark görülmez ancak ilki mutluluğunun önşartı olarak zengin olmaya kafayı takmış, hayatının yolunu arayan, kendine yazgı edinen kahramanken ikincisi halinden hoşnuttur, sakin başkaldırısı sessizce kitabın sonunu bekler. İkisi de teamüllere ilgisizdir ama ikincisinin içinde yaşayıp gittiği ilgisizlik özellikle vurgulanmıştır. Doğayla ve kendinle kalınan uzun bir geçiş dönemi iki kitapta da vardır. İlki doğayla, basit gerçeğiyle bütünleşmesini hazırlamak için özellikle taşraya çekilirken, ikincisi hücrede geçirdiği uzun süreçte küçük havalandırma penceresinden sızan doğa ile bütünlüğünü duyumsar. İlk Albert mutluluğu çabayla, hesap edilmiş bir davranışla elde etmeye koyulurken, Yabani Albert yaşayıp gider ve mutlu olduğunu hayatının akışı içinde fark eder. İşlediği cinayet Kahır Şarkıları’nın Albert’ine bir suç gibi görünür, cinayetin yükünden bir seyahatle kurtulmak ve arınmak zorunda gibidir, o da yetmez kendini hayatını haklı çıkarmak durumunda hisseder. Yabani ise baştan sona çocuk gibi masum ve mesuttur, yaşamı hiçbir aklanma gereksinimi barındırmaz. Olgunluk dönemi defterlerine bakıldığında Mörso’nun her zaman Albert’in kahır duyarlığıyla ortaklık taşıdığı görülecektir. Bir Künde Hamlesi: Hayata Sarılmak Sevdiğim Kahır Şarkıları da, Yabani de aynı oranda ‘Hayata Sarılmak’a [8] bağlanır: İkisi de esas olarak bilinçli ve kabullenilmiş yazgı ve sonunda ‘gözünün içine bakılan’ ölümün öyküsüdür. Mörso, Yabani’de kahramanına ölümlülük koşulunun herkese yayılışını ve bu durum karşısında eylemlerin eşdeğerliğini ifade ettirir, ama kendi adına işin peşini bırakmayacak ve yaşamak gereğini bir kartezyen akıl yürütme ile sağlama almak yolundaki çalışması Hayata Sarılmak ile bütün gençlik düşüncelerini bir çerçeveye oturtmaya çalışacaktır. Bir arkadaşına yazdığı mektupta saçma bir felsefeyi insanlığın kaderini düzeltmeye yönelen ve hedeflerini görecenin alanıyla sınırlayan bir siyasi düşünceyle birleştirmenin olanağına inandığını bildirir. Saçmanın iyicil anlamlarla insanların düşündüğünden daha fazla bağlantısı vardır. [34 93-4] 1943’te yayınlanan kitabın işleyişi kısaca şöyledir: Ünlü açılış cümlesinde gerçekten önemli tek felsefi sorunun intihar olduğunu ilan ettikten sonra (Ki yine yukarıda anılan Tolstar alıntısından esinlenir) kitap boyunca ‘saçma’ olarak adlandırıp genelleştirdiği insanlık durumu karşısında alınacak tutumu araştırır, daha doğrusu önceki kitaplarında ifade ettiği inançlarını çizgisel bir akıl yürütme kılığında eklemlemeye yönelir. Varacağı sonuçlara göre hareket edilmesi gerekeceğini ima eder. O yüzden felsefenin öncelikli sorusu budur, bir an önce ölünecekse diğer işlere sıra gelmeyecektir. Mörso’nun bu kitaptaki düşünme tutumunu ileride daha ayrıntılı ele alacağız, zaten ele alacağımız mesele odur, şimdi kısaca akıl yürütmenin temel basamaklarını, kitapta ortaya çıktıkları sıralama içinde özetle kurgulayalım: 1. İntihar: İntihar eden ‘çabalamaya değmez’ demektedir. Dünyadaki çabalama yararsızdır/anlamsızdır; bu tasvirden intihar kararını çıkarsar. 2. Saçma: Açıklanabilen dünya bildik bir dünyadır. Tersine birden düşlerden/ışıklardan yoksun kalmış dünyada insan kendini 22 yabancı bulur. İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma saçmalık duygusunun ta kendisidir. 3. Saçma, intiharı getirir: Bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapılmadan da benimsenebilir. 4. Denemenin konusu: İntihar saçma için hangi ölçüde çözümdür. 5. Kabuller/inançlar eylem kuralına götürür: Davranışımı doğru bildiğime göre şekillendirmek kabulü yapılabilir. 6. İnancım: Öyleyse davranışımı varoluşumun saçmalığı konusundaki inanç yönlendirmelidir. 7. 5. maddeye karşın: Bedenin yargısı aklınkinden aşağı değildir, bedenin önceliği sürer. 8. Kaçış ve umut: İnsanların yaşamlarında hayatla ilgili anlamsızlık düşüncesi ve hayata bağlılık bir arada yürüyorsa çelişkinin özü ‘sıvışma’dadır. Ölümcül sıvışma, umuttur. Yaşamın kendisi için değil onu aşan bir şey için yaşamak, yaşama bir anlam verir ve ona ihanet eder. 9. Yaşama bir anlam vermeyi yadsımak ve yaşamın yaşama çabasına değmediğini söylemek arasında hiçbir zorunlu ‘ölçü’ yoktur. 10. Yaşamın yaşamaya değmemesinin intihara götürüşü olgusal bir veridir, zorunluluk değil. 11. Saçma ölmeyi buyurur mu? (3’teki ‘bağ’ mantıkî zorunluluk içerir mi?) 12. Yöntem: Her yöntem metafizik gerektirir. Her türlü gerçek bilginin olanaksız olduğu duygusu açığa vuruldukta, yalnız görünüşlerin dökümü yapılabilir. Öyleyse bu kavranmaz saçmalık duygusuna aklın, yaşama sanatının, ya da sanatın birbirlerinden farklı ama kardeş dünyalarında ulaşabilir miyiz? 13. Saçmalık iklimi: Alışkanlık ani bir kopuşa uğruyor ve dünya anlaşılmaz/saçma olarak beliriyor (“Dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, saçma budur işte”). Ölüm: Serüvenin bu ilkel ve kesin yanı saçma duygusunun özünü oluşturur. Yazgının ölümcül ışığı altında yararsızlık göz önüne serilir. Akıl: Aklın dünyayı kavrama konusundaki yetersizliği; kanıt ve kesinleme yok. Kendi kendime de bu dünyaya da yabancıyım, elimde ise yalnız kendini yadsıyan bir düşünme yetisi var. Bu dünya gerçekte usa uygun değil. 14. Saçma olan: ‘Usa aykırılık’ ile çağrısı insanın en derin yerinde çınlayan çılgın ‘açıklık isteği’nin karşı karşıya gelmesidir. Saçma, insanın çağrısıyla dünyanın usa uymaz susuşu arasındaki karşılaştırmadan doğar. Saçma, arzulayan tinsel varlıkla umut kırıklığına uğratan dünya arasındaki kopuştur, birlik özlemidir. 15. Saçma, insanda da dünyada da değil ortak varlıklarındadır, böylece saçma ölümle biter. 16. Saçma kavramının temel olduğu ve gerçeklerimin birincisi olarak belirlenebileceği yargısına varıyorum. Bir soruna çözüm bulmak istiyorum, bu çözüm aracılığıyla sorunun terimlerinden birini atmamam gerekir. Denklemin terimlerinden birini yadsıyarak saçmayı silmek söz konusu olamaz. Bununla yaşanabilir mi yoksa mantık bundan dolayı ölmeyi mi buyurur, bunu bilmek gerekir. 17. Araştırmalarımın biricik ve gerçekte tek koşulu beni ezen şeyi korumak. Bu saçma mantığı sonuna kadar götürerek bu çarpışmanın tam bir umut yokluğunu, sürekli yadsımayı ve bilinçli yetinmezliği gerektirdiğini onaylamalıyım, bu gereklilikleri ortadan kaldıran şey saçmayı da yıkar. 18. Saçma düşünceye göre dünya ne o kadar ussal ne de o kadar usdışıdır, usa uyumsuz bir şeydir ve yalnız budur. “Saçma dediğimiz şey kendi sınırlarını saptayan açıkgörüşlülüktür.” Akıl yürütmem kendisini uyandıran açıklığa bağlı kalmak ister, bu açıklık saçmadır. 19. Ayrılamayacağım bir kaç kesin gerçek var elimde. Bildiğim, kesin olan, yadsıyamayacağım, atamayacağım, işte önemli olan bu. Benliğimin belirsiz özlemlerle yaşayan bu bölümünden, bu birlik isteğinden başka, bu çözme isteğinden, bu aydınlık ve uygunluk gereksiniminden başka her şeyi yadsıyabilirim. 20. Us, işte beni tüm evrenin karşıtı yapan bu. Bir kalemde yadsıyamam onu. Öyleyse doğru olduğuna inandığımı bırakmamalıyım. Bana karşı bile olsa olabildiğince açık bulduğumu alıkoymalıyım. Bunu da her zaman yenilenen her zaman gergin ve kesintisiz bir bilinçle sürdürebilirim. 21. Bu sırada düşünce açıkgörüşlü çabanın yolunu bırakabiliyor. Günlük yaşama giriyor, adsız kişinin dünyasını artık başkaldırısı ve açıkgörüşlülüğüyle yeniden buluyor. 22. Bu noktada sorun tersine çevrilmiştir. Bundan önce sorun yaşamın yaşanmak için bir anlamının bulunması gerekip gerekmediğiydi. Burada tersine yaşam anlamdan ne kadar yoksun olursa o kadar iyi yaşanacağı çıkıyor ortaya. 23. Bilinçli başkaldırıyı yok etmek sorunu ortadan kaldırmaktır. Yaşamak saçmayı yaşatmaktır. Böylece tutarlı olan ender felsefe tutumlarından biri ‘başkaldırı’ olarak belirir. Başkaldırı insanla kendi karanlığının sürekli biçimde karşılaştırılmasıdır. 24. İntihar başkaldırının mantıksal 23 sonucu değildir. İçerdiği razı oluş dolayısıyla onun tam tersidir. Sürüp gitmek için saçmanın çözüme varmaması gerekir. 25. İlk sonuç: Saçma, insanın yapabileceği her şeyi, kendi kendini de, tüketmektir. Saçma insan bilinçte ve günü gününe başkaldırıda biricik gerçeğini ortaya koyduğunu bilir. Bu gerçek de meydan okumadır. Uzlaşmamış olarak ölmek söz konusudur. 26. İkinci sonuç: Saydam ve sınırlı bir evrenle ve ölümle sınırlanmış, ölüm mahkûmunun yaşamın duru alevi dışında kalan her şeye ilgisiz ölüm hazırlığı anlamında bir özgürlük. 27. Üçüncü sonuç: Saçma bir yandan tüm deneylerin ilginçlikten uzak olduğunu öğretir, öte yandan deneyimlerin en büyük niceliğine yöneltir. Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zamanların birbirlerini kovalaması saçma insanın ülküsü, tutkusudur. 28. Ölümden üç sonuç çıkarıyorum: ‘Başkaldırım, özgürlüğüm ve tutkum’ 29. Uslamlama buraya kadar şimdi yaşamaya geçilecek. 30. Bu usa uymaz düzenden hangi kural çıkarılabilir ki? Ona öğretici görünebilecek biricik gerçek bile kesin değildir. Öyleyse saçma insanın uslamlama sonunda anlayabileceği şeyler ahlak kuralları değil örneklemelerdir. ‘Mantık’ olarak adlandırılan akıl yürütmenin ardından kitabın geri kalan bölümlerinde saçma, edebiyat dünyasından incelemeler ve çeşitli kurgusal tiplemeler üzerinden canlandırılmaya girişilir. Kitabın son bölümünde Mitolojik Sisifos efsanesine gelinir, sonsuza dek hergün sebepsizce yeniden bir dağın doruğuna yuvarladığı kayasıyla saçma insanın sembolü, tanrılara başkaldırmış kurnaz Sisifos, yazgısı kendisinin olduğu için mutludur. Bir Aile Faciası Yıl 1944, Aile Faciası [9] sahneye konur. Aile Faciası’nın konusu daha önce Yabani’de, Albert’in hücresinde bulduğu bir gazete küpüründen aktarılmıştı. Jean yıllar sonra memleketini ziyaret eder, yanında karısı da vardır. Annesi ve kız kardeşinin işlettiği pansiyona, garip bir istekle, tek başına yerleşirken kimliğini de gizler. Bir yol bulup soğuk kuzeyden ışıklı güneye kaçmak arzusunda olan ana-kız ise daha önce de birkaç yolcuya layık görmüş bulundukları bir uygulamayla Jean’u öldürürler ve daha sonra gerçeği gelinlerinden öğrendiklerinde kahrolurlar. Suç-suçsuzluk, tesadüf, anlamsızlık vd. üstüne kötü yazılmış, tutuk, zorlama bir çağdaş trajedi olan oyunun sonunda bir de tanrıyı temsil eden uşak, kahramanlara yardım etmeyi reddederek varoluşçu atılmışlık, tek başına yüklenilen sorumluluk temasına dokundurur. Rieux savaş esnasında, daha sonra Ölümle Flört ve Neşeli Günler’e evrilecek olan bir nevi alegori yayınlar: Ölümle Flört Eden Sürgünler (1943). Yılsonunda Paris'e yerleşir. Gallimard Yayınevi'nde metin okuyucusu olarak çalışmaya başlamıştır. Alman işgaline karşı direnişe de bu yıl katıldığını anımsatalım. Direnişte istihbarat görevleri üstlenir, ayrıca bir yeraltı gazetesi olan Combat’da çalışmaktadır. Combat savaşın bitiminde en saygın gazetelerden biri olarak yerüstüne çıkarken Rieux de gazetenin editörü olmuştur artık. Kariyerinin altın dönemi başlamaktadır. Yabani’nin ve Evrenle Çekişme’nin başarısına Ölümle Flört de eklendiğinde uluslararası bir edebî karakter olarak yerini sağlamlaştıracaktır. Bitmeyen Kavga Savaş sırasında yayınlanan Aile İçinde Küçük Bir Kavga [10] direniş etkinliğinin parçası olan dört mektubu içerir. Bu mektuplar gizli olarak yazılıp yayımlanmıştır ve metinlerde savaş döneminin harareti hâkimdir. Rieux savaş sonrasında yapılan bir baskıya önsözünde özenle metindeki milliyetçi havanın düzeltmesini yapar. Savaş Fransızlar ve Almanlar arasında değil, zorbalar ile özgür Avrupalılar, cellâtlar ile kurbanlar arasındadır (Rieux’nün nefret ettiği tek varlık cellâtlardır). Esasında Rieux metinde ‘Fransız Ulusu’ tabirini kullanırken kendini kasteder; herkes adına konuşur ama kendi yaşadığı süreci Fransız Ulusu adıyla kurguladığı özneye yayar. Bir genel sınıf haline getirmiş olduğu cellâtların simgesi olan Nazi dostuna karşı başta adalet olmak üzere, iyicil insani değerleri savunur; hümanist bir yeniden doğuş belgesidir bu. Yabani’nin ya da Hayata 24 Sarılmak’ın yazarından beklenmeyecek bir diğergamlık sergilenir, ancak Rieux’nün gençliğindeki politik etkinliğine bakıldığında, hele de savaş çıkar çıkmaz orduya başvurduğu hatırlanırsa esasında şaşırtıcı bir durum yoktur. O zaten savaşın başlarında yalnızlaştığı, yalnız kahramanı yazdığı yıllarda da içinde bir nihilist değil bir hümanist eylemci taşıyordu. Savaş koşulları onu diğer insanlarla kaçınılmaz bir ortaklık içine koyunca o da fırsatı kaçırmaz, içinde çırpınan isteğe uyarak yeniden insanların arasında bir insan olur, adaleti savunmaya geçer. Yabani’de bütün toplumun elbirliğiyle idam ettiği masum kurtarıcının tek kişilik ölümü, genel bir cellâtlar-insanlar ikilisine evrilmiş, biraradalık bırakılmaz bir tavra dönüşmüş haldedir artık. Savaşı handiyse bir düşünceler savaşı olarak kurgular: İnsanın yanında olanlar ve onlara karşı anlamsızlıktan bir yıkıcılık çıkaran caniler arasında. Birinci mektupta her şeyi peşinde koşulan amaç uğruna harcamak gerektiğine inanamayacağını, ‘affedilmez’ bazı davranışlar da bulunduğunu, yurdunu adaleti de severek sevebilmek istediğini, düşünmeden olayların akışına kapılmanın kolay, zorbalık ve nefretin aslında boş şeyler olduğunu kesin olarak bile bile, savaşı hor görerek, mutluluğun tadını unutmadan, üstün bir uygarlık düşüncesiyle işkenceye ve ölüme doğru ilerlemenin güç olduğunu bildirir. [10 13-5] Fransızların savaşa hazırlıksız yakalanışları konusunda bir açıklama getirir: Onlar olayların akışına kapılmak yerine düşünerek, aklı terk etmeden, doğruyu bulmak isteyerek direnme noktasına gelmişler, kötülüğe kötülükle verilecek cevabı geç bulmuşlardır. “İnsan sevgimizi, barışçı bir kader hayalimizi, dostluk tutkumuzu, hiçbir zaferin karşılığı olmadığına ve insanları kesip biçmenin dönüşü olmayan bir felaket yaratacağına olan sarsılmaz inancımızı yenmek zorundaydık. Bilimimizden, umudumuzdan, bize sevgiyi aşılayan sebeplerden, savaşa karşı duyduğumuz nefretten vazgeçmeliydik.” [10 17] En sonunda savaşa girseler de kurbanların ve inanmışların temizliği içindedirler. Ve onlar da öldürdükleri halde, savaştan yine elleri tertemiz olarak, haksızlığa ve kendilerine karşı zafer kazanmışların temizliği içinde çıkmalarını kanla ödenmiş kaygular sağlayacaktır; içinde bulundukları kaygu hali ve dökülen kan temizleyicidir. İkinci mektup akılcılıkla ilgilidir. Cinayet düşüncenin karşıtı olarak sunulur. İnsan tanrılarla tiranlar arasında bir denge yaratan güçtür. Açıklığın, aydınlığın gücüdür. Hiçbir şeyin anlamı olmasaydı, Naziler doğru yolda olabilirlerdi. Ama yeryüzünde henüz anlamını yitirmemiş bir şeyler vardır. [10 28] Almanların fedakârlıkları boşunadır, çünkü düzenleri iyi değildir, çünkü değer yargıları yanlıştır; hem ruha hem akla ihanet etmenin cezasını çekeceklerdir. Akla istediği bedeli, açıkgörüşlülüğe haracını vermedikleri için kaybedeceklerdir. [10 29] Dördüncü mektupta öğreniriz ki dünyanın derinliği üzerinde Naziler gibi düşünmek, kendi dramlarını reddetmeğe kalkışmamak, ama aynı zamanda, insan fikrini, düşünce felaketinin derinliklerinden kurtarıp onda yeniden doğuşlar için yorulmak bilmez bir cesaret bulmak Fransızların gücünü oluşturmuştur. Ancak bu, yeryüzüne karşı ileri sürülen suçlamaların hafiflediği anlamına gelmez. [10 52] İyiliğin güçleri, büyüklük, soyluluk, yurt, doğallık, insan sevgisi, kardeşlik, dayanışma, kurbanların, inanmışların ve kendilerine karşı zafer kazanmışların temizliği, temizleyici kaygular, açıklık, aydınlık, anlam, mantığımız, adaletimiz, gerçek, hak, hakikat, haklı kılmak, değer yargıları, doğru, iyi, gerekli olanı yapmak, yanlış, affedilmezlik, kan, yalan, cellâtlar, adil olmayan ölümler, felaket, kötülüğün güçleri, yeniden doğuşlar, insan fikri, özgürlük, yarın, isyan, umut, devrim, temiz eller, tertemiz sebepler... Rieux’ye bu mektupları yazdıran, Almanların kendisi ile aynı nihilist başlangıçtan bir kıyam ilkesi çıkarttıklarını fark etmesidir. Rieux, Nazi cinayetleri karşısında düşüncesinin sonuçlarını yumuşatmak, insanî bir tutamak bulmak durumunda kalmış gibi görünür; saçmanın tarafsız ilgisizliğini Nazilerle aynı kişi olmamak için terk eder. Aynı tarafsız konumdan çıkarsanan ve önceki kitaplarında açıkladığı inançları gereği kesin bir dille reddedemediği kötücül tercihle yollarını ayırır ve iyi, güzel, cana yakın, yumuşak ve kansız gelenin, tabiatına yakın olduğunu hissettiği için keyfî olarak seçtiği değerlerin savunucusu olarak ortaya çıkar. 25 Bundan böyle nihilizmin cinayet yoluna sapışını tarihsel bir fenomen olarak incelemeye yöneldiği Ahlaklı Asi’yi hazırlayan metinleri yazmaya başlayacaktır. Combat, 24 Ağustos 1944: Müttefik kuvvetlerin Paris’e girmesinden bir gün önceki editoryal yazısında (Ki daha 19 Ağustos’ta ellerine geçirmişti koltuğu, sıcak sıcak çıtırdayan gevrek simit gibi) yine Aile İçinde Küçük Bir Kavga’daki argümanına döner, Fransız-İngiliz ittifakının savaşa girmekteki isteksizliğini kendi üstünden meşrulaştırır; ‘Fransa’nın insanları öldürmek istemediler ve seçmedikleri bu savaşa girdiklerinde elleri temizdi’ der, ‘Cellâtlar sebebimiz olmuştu ve sebebimiz umut kadar büyük, isyan kadar derindi! Fransa yarın konuşabilsin diye Paris bugün dövüşmekte. Savaşanlar gelecekteki adaleti umdukları için silâhaltındalar, böylesi ihtilaçlarla koparılıp alınan bir özgürlüğün evcil bir yana sahip olması düşünülemez, bu dehşetli uğraşı bir devrim doğuracaktır. Dört yıldır savaşanlar teslimiyetin ve adaletsizliğin geri dönmesini kabul etmeyeceklerdir’. [20] Ertesi gün Paris’in kurtuluşu müjdelenirken daha da büyük bir coşkuyla hakikatin gecesini ilan eder: ‘İyiliğin güçleri her zaman kötülüğün güçlerini yenmelidir. Aynı çilede dört yıldır birleşenler, kardeşliği yaşayanlar dayanışmayı kazanmışlardır’. [21] Combat esas olarak Vichy hükümeti ve Nazilere karşı yazılar yayınlamaktaydı ama savaşın yönü belli olmaya başladıktan sonra savaş sonrasında bir tür sosyalizmin kurulabileceğiyle ilgili umutlar dillendirmeye başlamıştı. Rieux’nün yukarıda anılanların da aralarında bulunduğu bazı editoryal yazıları da bu tavrı örnekler. Tasarılarına göre önemli endüstriler millileştirilecek, tekeller kırılacak, özel sektör sadece ekonominin daha az hayati kesimlerinde yer bulabilecekti. Savaş sırasında işbirlikçi hükümetin totaliter uygulamalara yaklaşması da bu beklentiyi daha olası gösteriyordu şüphesiz. Savaşın son dönemecindeki hükümetsizlik havasını da vurgulamak gerekir. 21 Ağustos 1944’te Rieux’nün editörlüğünde açık yayına geçen yeni Combat’nın elektirikli mottosu: “De la resistans a la revolusyon,” yani, rezistanstan revolusyona idi. [32 7, 41] Heyhat voltaj düştükçe Combat’nın mottosu da giderek daha küçük harflerle basılır oldu, küçüldükçe küçüldü, ta ki okunmaz olana dek. [34] Bu coşkulu ve umutlu parçalarda Rieux birinci çoğul şahıs olarak konuşsa da savaştan sonra arayışında kendini yalnız bulacak, yeni bulunmuş birliktelik kısa sürüp yerini hayal kırıklığına bırakacaktır. Taze şöhretin, savaş koşullarının ve savaş sonu coşkusunun etrafına topladığı kalabalığın, Rieux’ye, öykülerinden birinin kahramanı olan ressam Yahya’nın evini doldurup onun çalışmasına engel olan, onu gerçekte tanıyıp sevmeyen ve düşeyazdığında bırakıp giden kof kalabalık olarak görünmesi yakındır. Ama şimdilik dayanışma anında insanları bulmuşken adalet adına devrimi bile müjdelemektedir. Dayanışma hissi konusunda Rieux haklıdır. Savaş sonrası Fransa’sının kültürel ortamı dayanışma, angajman ve sorumluluk söylemleriyle dolup taşar. Zafer anında bütün dünya düzelecek, herkes bir el atacak ve yeni bir düzene yürünecek gibidir. Sonra her şey hızla eski haline döner. Büyük beklentiler yerini, Fransız halkının yüzde doksan altısının değişim beklentilerinin hilafına, eski politik düzenin büyük ölçüde yeniden kuruluşunun hayal kırıklığına bırakınca Rieux’nün gözleri açılır. Savaşta kazandıklarını değerlendirmek için Cezayir’deki fıçıcı eniştesiyle ortak olup imalathaneyi büyüterek yeni doğan çocuklarının (Jean ve Catherine, 1945, ikizdirler) rızkını sağlama almak yolunu seçecektir. [9 74] Onu sanat çevrelerine döndüren tiyatro aşkı olur, fabrikayı akrabalara bırakır, karısını da alıp artık şöhreti yakaladığı entelektüel bataklık Paris’e yerleşir. Evrenle Çekişme’nin ilk sahnelenişi büyük bir başarı olacaktır. 1945’te Varoluş İçinde Kahır Üstüne Düşünceler adlı bir denemesi yayınlanır. 1946’da Combat’nın yazı işlerinden ayrılır, yıl sonunda ‘Ne İsmini Ne Resmini’ [42] yazısı ile geri döner. Yazı, gençliğinden beri aklını kurcalayan ve Ahlaklı Asi’nin merkezinde yer alacak itirazın çekirdek halidir ve pratik anlamı Sovyet politikalarına, dolayısıyla Fransız Komünist Partisi’nin peşine takılan Fransız soluna karşı duruştur. Rieux her detayı iyice örülmüş bir tarih mantığı ağı tarafından gırtlaklanmakta olduğumuzu bildirir. Bu mantık ağını 26 duygulanım değil ancak onu kendi sahasında karşılayan akıl parçalayabilir. Evet, geleceğe yönelik hiç bir programımız sevgi ve haksızlığa karşı öfkeden ayrı yürütülemez, ama asıl mevzu ne yaptığını bilmektir; önce düşünmek, ödenecek bedeli tartmak sonra karar vermek gerekir. İnsanlığın kaderini uzaktaki karanlık hedeflere uzanmak için daha da sefil bir hale mi sokmalı, yoksa kıyamı ve sefaleti olabildiğince engellemeli ve bizden daha donanımlı olacak olan gelecek nesillere bir şans mı vermeliyiz? Rieux seçimini yaptığını bildirir: Bir daha cinayetle işbirliği edenlerden olmayacaktır. Kutuplaşmanın yerine evrensel iletişimi ve dostça iknayı savunur; şansı şiddet kullanımından daha az olacak olsa bile. Ertesi sene Combat’yı nihaî olarak bırakır, bundan sonra gazetecilik faaliyeti sadece ara sıra makale yayınlatmaktan ibaret olacak, düzenli olarak bir gazetede çalışmayacak, kitaplarından geçinecektir. En üretken dönemi olarak anılan savaş döneminde hazırladığı kitaplardan biri, savaş Fransa’sının ve genelde insanlık durumunun bir alegorisi olan ‘Ölümle Flört’ (1947) büyük başarı yakalar. Artık iki çocuk babası ünlü bir roman ve oyun yazarıdır; mevkisine uygun bir hayat yaşamaya, dünyanın çeşitli yerlerine seyahatler yapmaya, dünyadaki olaylarla ilgili görüşler bildirmeye, sürekli önüne getirilen dayanışma, protesto vd. kampanyalarına imzasını koymaya, güncel olaylarla ilgili beyanat taleplerini karşılamaya başlamıştır. Almanlardan kurtuluşu izleyen hükmet darbesi, Madagaskar ve Rozeta olayı, Yunanistan’daki Elas hareketine karşı girişilen kampanya, Çekoslovakya’daki komünist darbesi, Rosenbergler olayı, Doğu Berlin isyanı, Çinhindi’ndeki ve Kuzey Afrika’daki sömürge savaşları, Henri Martin olayı vd. Rieux bütün yazdıklarında barış, özgürlük, gerçek ve adalet üzerinde durur. [29 173] Hep şiddetin karşısında yer alacaktır. Ahlaksız bir dünyada bir minimum ahlak arayışı, esas olarak geri dönülmez olduğu için insan eylemleri alanının marjına itelemek istediği öldürmeye karşıtlık ve itidal toplumsal olaylardaki tutamaklarıdır. Ölüme karşı olmakta karşı çıkılmaz bir yan, ölüme karşı mücadele sloganında kendiliğinden açık bir meşruiyet var gibi göründüğünden tutunacağı her ilke relativist yaklaşımınca zayıflatılan Rieux için ölüm karşıtlığı bundan sonra saçmanın yerini alacak kurtarıcı bir zemin olacaktır. [40] Ölümle Flört Rieux, Ölümle Flört [12] aracılığıyla hem içinde yaşadığımız tehdit ve sürgün ortamını hem genel varoluş halimizi ifade etmeyi amaçlamıştır. Ölümle Flört, savaşta düşünceden yana olanların ve manevi acıdan pay alanların görüntüsünü sunacaktır. [2 65] Ölümle Flört’ün anlatıcısı (Sağduyulu ve kontrollü Doktor Albert) anlatısını objektif olma çabasınla kurarken iki ayrı günce kullanır: Kendi güncesi ve İspanyol asıllı Albert’in duygusuz notları. 1940’larda Oran’da meydana gelenler, kahramanların yorumsuz arkadaşlığı ve kurgusal ‘saçma kahramanlar’ üzerinden anlatım bulur. Doğaya sırtını dönüp kendi içine kıvrılmış bulunan Oran para kazanmaktan başka düşüncesi olmayan üst düzeyde sıradanlık içindeki insanıyla Cezayir’den ziyade kıta Fransa’sına aittir, diğer modern kentlerden ne eksiği ne fazlası vardır. [34 123] Kentteki sıradan insanlardan biri, Jean Rieux bir bahar sabahı kapısının önünde ölü bir fareyle karşılaşır. İlerleyen günlerde kentin her yanında ölü fareler ortaya çıkar. İnsanlar bilinmeyen bir hastalıktan ölmeye başlarlar, en sonunda hastalığın Ölümle Flört olduğu kabul edilir ve kent karantinaya alınır. Oran’da ölüm vardır, habersiz gelmiştir, amansızdır ve kimi vuracağı belirsizdir. Böylece herkes aynı hastalık tehdidinin altında eşitlenir. Tecrit hali insanları dış dünyadan ve eşlerinden ayırmıştır. İçine düşülen durum karşısında başlangıçta herkes farklı tutumlar alır. Paris’ten gelen gazeteci Albert kendini ortak kaderden ayırmak için sürekli yabancı olduğunu vurgular ve karısına kavuşabilmek gerekçesiyle kaçma yolarını araştırır. Rahip Albert’in ilk tepkisi ise olayları kent sakinlerinin günahkârlığına bağlamaktır. Doktor Albert mesleğinin gereğini icra etmek üzre derhal işe koyulur. Hiç başarı sağlamasa da yapılması gerektiğini düşündüklerini 27 uygulamayı kesmeden inançla çalışır. O da tedavisi için kentten ayrılmış bulunan karısından uzak kalmıştır ama durumu kabullenir. Giriştiği mücadele için doyurucu bir gerekçe vermekten uzaktır, yalnızca ölüme karşı savaşmak gerektiğinden emindir. Zaferin geçici olması mücadeleden vazgeçmek için yeterli sebep değildir. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemektir. Aşkı seçtiği için kaçmaya çalışan gazeteci Albert’e hak verir, mutluluğu seçmenin utanılacak yanı yoktur. Dünyada hiçbir şey insanın sevdiğinden vazgeçmesine değmez. Onu ilgilendiren insan olmaktır, insanın hoşuna giden şeyler tükendiyse mücadelesinin ne anlamı kalır? İspanyol Albert’in ahlak görüşü ‘anlayış’tan ibarettir. Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. En umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir. Albert her şeyi anlayan ve bu nedenle acı çeken adamdır. Hiçbir şeyi yargılayamaz. [2 63] Ölümden tiksinir, içinde yaşadığı toplumun ölüme mahkûmiyet üstüne kurulu olduğunu düşünür ve onunla mücadele etmek yoluyla cinayetle de mücadele edeceğine inanır. Oran’a gelmeden önce de vebadan muzdarip oluşu sadece onun da diğerleri gibi olduğu anlamına gelir, fakat herkes bunu bilmez. Gençken suçsuz olduğu düşüncesiyle yaşamıştır, bu bir hatadır. Evini terk etmiş Avrupa’da her ülkenin mücadelesine katılmıştır. Orada da öldürmeye şahit olur. Ona öldürmenin olmadığı bir dünya için cinayetin gerekli olduğu söylenir, ancak o tereddüt eder. Bir infaza tanık olduktan sonra anlar ki vebayla mücadele ettiğini sandığı yıllar boyunca bir vebalı olmaktan öteye gidememiştir. Dolaylı yoldan binlerce insanın ölümüne göz yummuştur, o ise ölüme bir kez göz yumuldu mu vazgeçmek için bir neden kalmayacağını fark etmiş ve tarih onu haklı çıkarmıştır. Herkes öldürme çılgınlığına tutulmuştur. Ölüme neden olmaksızın şu dünyada tek bir hareket bile yapılamaz. Bu anlamda herkes vebanın içindedir. Doğal olan mikroptur. Dürüst insan kimseye mikrop bulaştırmayan, en az dalgınlık yapandır. Öldürmeyi reddettiği andan itibaren sürgündür, tarihi başkalarına bırakmıştır. Yeryüzünde felaketler ve kurbanlar vardır ve elden geldiğince felaketin yanında yer almamak, masum bir katil olmaya çalışmak gerekir. Üçüncü bir insan sınıfı daha olmasını umar, her fırsatta zararı azaltmak amacıyla kurbanların yanında yer almaya karar verir. Huzura ulaşmak için anlayışla bir yol izleyecektir, onu ilgilendiren nasıl aziz olunduğudur: “Tanrısız bir aziz olunabilir mi şimdi aklımdaki en somut soru bu.” [12 229] Veba istisnasız herkesin hayatını eşit biçimde etkiler ve onları bir topluluk haline getirir. Zamanla bütün kahramanlar bir bir umutsuz mücadeleye katılır. Bu ortak kader karşısında farklı bir tutum söz konusu olamaz. Mekanik yargıç Othon artık tecrit kampının yönetimindedir. Tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan olduğuna karar veren gazeteci Albert kaçmaktan vazgeçer, illegal işlerin adamı haşarı futbolcu Albert kolları sıvar, Rahip Albert bile ağız değiştirir. Artık kayguludur, cemaatine ‘siz’ değil ‘biz’ diye hitap etmeye başlamıştır. Günahkârlık açıklamasını kestirmeden kabul etmek yerine öğrenilebilecek şeyleri öğrenmeye çalışmak gerekmektedir. Şahit olduğu korkunç bir çocuk ölümü zihnini sarsmıştır. Bu ölüm anlaşılır değildir ama karanlığın içinde biraz da körlemesine ileriye doğru yürümeye başlamak ve iyilik etmeye çalışmak, bunun dışında sakin olmaya çalışmak ve çocuk ölümlerinde bile tanrıya güvenmek gerekir. Sonuçta Doktor Albert ile hemen hemen aynı noktaya gelmiştir ama inancını koruyarak ölecektir. Anlatıcı yapmaları gerekeni yaptıkları için onları tebrik etmeyecektir, zaten başka seçenekleri de olmamıştır: Şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekmiştir. Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değildir. Dürüstlük söz konusudur. Vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlüktür. Rieux için insanın büyüklüğü koşulundan daha güçlü olma kararlılığında yatar. Eğer koşulu adil değilse, onun üstesinden gelmenin tek yolu adil olmaktır. [21] En sonunda veba gerileyip şubat ayında kapılar açıldığında sevenler birbirlerine kavuşurlar; istedikleri şeyi elde etmişlerse bunun nedeni 28 elde edebilecekleri şeyi istemiş olmalarıdır. Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa onun da insan sevgisi olduğunu öğrenmişlerdir. Tersine İspanyol Albert gibi hayal bile edemedikleri bir şeyi dilemiş olanların hiçbirine bir karşılık gelmemiştir. Ayrılanlar sevdikleriyle kavuşmak, birleşmek istemiş, İspanyol Albert gibiler ise tanımlayamadıkları bir birlik, ne olduğunu, neyle olduğunu anlayamadıkları bir birleşme istemişlerdir; yazar, başka bir ad bulunamadığından buna bazen huzur dendiğini belirtir. [12 268] İspanyol Albert mükemmel bir ahlakîlik düşler, onun azizlik arayışı yazarımıza göre ütopyadır. Rieux, İspanyol Albert’in arayışını derinden anlar ama Doktor Albert’le birlikte insan olmakla ilgilenmekte karar kıldığını biliyoruz. Tıp burada görece olanın güçlerini temsil eder. [34 128] Mutlak olana değil, insan ölçüsündekine, göreceye yönelmek, ölümlü de olsak en azından dünyayı ve içerdiği her şeyi kabul etmek, pek soylu olmayan görevleri en soylu davranışlarla, aşağılama, cesaret ve derin bir aldırmazlıkla yapmaya yemin etmek, işte bu, yürek soyluluğunun temelidir. [1 130] Tanrısız bir kahramanlık ya da azizlik olacaksa budur, bu kadardır. Ölümle Flört’te ödülsüz bir yetkinlik yolundaki aşamalar ve biçimler vardır. Yabani, sıfır noktasıdır, Ölümle Flört bir gelişimdir, sıfırdan sonsuza doğru giden bir gelişim değil, ama tanımlanmayı bekleyen daha derin bir karmaşıklığa doğru giden bir gelişim. Son nokta kutsal olacaktır, ama insan gibi sınırlı bir kutsal. [2 30] Bakalım Neler Olacak, Çok Heyecanlı Olmaya Başladı Ölümle Flört’ün oyunlaştırılmış versiyonu olan Neşeli Günler [13] 1948’de sahnelenir. Anlatı aşağı yukarı Ölümle Flört ile aynıdır. Üslup açısından Rambert’in diğer oyunları gibi tumturaklıdır. Oyundaki künik Nada karakteri yıkıcı bir nihilizme onay verecek umursamazlıkta, tüm dünyayı yok etmeye hazır, her şeyi hor görmeye kararlı bir başkaldırmıştır. Jean tiplemesi ise onurun her şeyin üstünde olduğunu kesinler. Âşık olduğu için büyük yıkıma inanmaz, hayatın güzelliğini, yaşanmaya değerliğini onaylar, hayata bağlı olanın bakış açısını sergiler ve genel mutluluk için çalışılması gerektiğini ilan eder. Veba karakteri yazmanıyla sahneye çıkıp yargıcın ve kadıların yerini alır, politik düzeni bürokratik bir ölüm makinesine çevirir. Ancak bir tek kişinin korkuyu yenip başkaldırması –Jean’dur bumakineyi gıcırdatır. Jean etkinliğini ölümden nefret edişine bağlar, ilk baştaki kaçma fikrini bırakır, o da vebalılardan biridir, onlar için savaşmalıdır. Ölmek değil lekeli ölmek sorundur. Piyesin sonunda Veba’nın yenilişi ilan edilirken koro Rambert’in sloganını haykırır: Adalet yok ama birtakım sınırlar var! Nada buna itiraz eder: Var elbet bir adalet; midemi bulandıran. Bu cümlenin anlamı Ahlaklı Asi’de açıklanacaktır: Sovyet diktatörlüğü ve Nazi ölüm bürokrasisinin adaleti. Neşeli Günler beğenilmez ama Rambert’in bir sonraki oyunu başarıyı yakalayacaktır: Kibar Terörist. [14] Rambert devrim tarihinde kuru bir zemin bulmuştur: Ahlaklı Asi’nin başköşesine kurulacak şair ruhlu kaygulu terörist Tarrou. 1949’da sahnelenen oyun reformcu Rambert’in muhalefet tarihinde kendine yakın bulduğu ve ilkeli nihilistler halinde kurguladığı bir grup gencin dokunaklı öyküsünü işler. Oyunun ana teması tek amacı olan devrime kadar tüm ahlakı, sanatı, sevgiyi, kısaca yaşamı askıya alan, yaşamın renklerinin değil sadece devrimin getireceği soyut adalet ilkesinin takipçisi olan Stepan ve karşıtı, vicdanının iyicil sesini dinlemeyi ve onuru bırakamayan sanatçı ruhlu, insancıl, neşeli devrimci, yaşamı sevdiği için devrime katılan Tarrou karakteri arasındaki görüş ayrılığıdır. Tartışma devrimciliğin gereği olarak görülen cinayet ile ahlak ve insanî yaşam arasına sıkışan, iyilik, güzellik için, belirli türden bir ahlak için yola çıkıp tersi ile yüzleşen karakterlerin dramında somutlaşır. Rambert’i onlara çeken de cinayeti bir suç olarak duyuyor olmalarıydı. Zira onların meselesi diğergamlık, yani adalet, yani her hakkın her insana genelleştirilmesiydi. Rambert, Tarrou gibi, kökensel masumiyet düşüncesini bırakmış, en azından cinayet için bir suçluluk hissi aramaktadır. Aradığını Hıristiyanlıktan tam olarak kopmamış bu genç devrimcilerde bulur ve devrimciliğin temel bazı tartışmalarını onlara yükleyerek kurgular. Oyunumuz budur: Bir grandük öldürülecektir ama onun öldürülmesi uğruna gerekirse çocukları da feda edilmeli 29 midir? Rambert’i en çok etkileyen söz konusu gençlerin, suçlarını hayatlarıyla ödeyerek bir nevi adalet, bir denklik sağladıkları düşüncesiydi; düşünceyi yanlış ama dokunaklı buluyordu: Tarrou ölerek kendini doğrulayacaktı. Havai Fişek Deposu ve Rakıya Zam Oyunları sahnelenirken perde arkasında duran Rambert, toplumsal olaylarda ise yukarıda da değindiğimiz gibi önemli rollere talipti. Savaş sonrasında çıktığı toplumsal sahnedeki rolünü çabucak benimsemişti. İnsanî değerleri her fırsatta öne çıkaran, dünyanın her yerindeki haksızlıklara karşı çıkan aydın rolü ile sıklıkla çeşitli polemiklerin merkezinde kalakalıyordu. Kurtuluştan kısa süre sonra Komünistlerin hedef tahtasına oturmuştu sözgelimi [34 116]; onu tereddütlü ve aşırı eleştirel tutumu sebebiyle yeriyorlardı. Cevap olarak Rambert bu iki tutumu yermek bir yana, en önemli eylemci değerler olarak yüceltiyordu. Aile İçinde Küçük Bir Kavga’nın teması olan ‘temiz eller’ düşüncesi de eleştiri konusu olacak ve solun Rambert ile temel çatışma noktası olarak kalacaktı. Rambert, dinsiz bir ahlak, belki göreli, sınırlı, uzlaşımsal da olsa bir ahlak, yani eylemleri sınırlayan ortak kabuller arayışıyla yanıp tutuşurken, Komünist sol ise öyle görünüyor ki devrime kadar ilkesizdi, tarihte ayıp yoktu. Oysa Rambert şiddetin asla meşrulaştırılmaması gerektiğinden emindi. Şiddetin kökensel olarak ‘kötü’ olduğunu asla açıkça söyleyememişti, zira kötü kavramına sahip değildi, ama bu düşünce yazılarında örtük olarak mevcuttu. Şiddet insana yasaktı, el uzatılmaması gereken bir yasak elmaydı. Stalin’in toplama kamplarının ortaya çıkması da ilkelerle ilgili tartışmayı şüphesiz hararetlendirmişti. İnsan toplama kamplarının yanında olamazdı, bunun Nazilikten bir farkı yoktu. Rambert eylemlerin tarihle veya tarihin sonuyla meşrulaştırılmasına da karşı çıkıyordu. Hele de tarihin akış yönüne uygun yerleştirilmiş koltuklarında oturan izleyici filozofların konforlu şiddeti ona göre katlanılmazdı. Onlar sözlerinin fiziksel sonuçlarıyla ilgili bir fikir sahibi değillerdi. Böylece sağla zaten uzlaşmazlık içinde olan Rambert sol ile de arasını bir güzel bozuyordu. [34 117-8] Üzerinde çalıştığı kitabının gidişatı yüzünden de sinirleri bozulmaya başlayan Rambert gitgide daha çok alkol tüketmeye başlamıştı. Marksistlere kendi silahları olan diyalektik usulde tarihsel bir öykü ile cevap verme, hatta onları yerlere yapıştırma arzusu ağzını köpürtüyor, ama aynı zamanda kendisini çok yetersiz hissetmesine de yol açıyordu; üslup ve söz sanatı açısından hiçbir eksiği olmamasına karşın tarihsel bilgi ve mantıkî muhakeme açısından zayıftı. Çalışmalarının en gergin döneminde, muhafazakâr hükümet alkolden alınan vergiyi iki katına çıkarınca rakı masrafı neredeyse ikiye katlanan Rambert de zıvanadan çıktı. Zammı protesto etmek için kentin bir kenar mahallesinde yer alan havai fişek deposunu gerektiği gibi havaya uçurmaya karar veren eski mücadele arkadaşlarına katıldı. Protesto kutlamaya dönüşürken eylemciler ortaya çıkan doyumsuz seyirlik karşısında mest olmuşlardı. Rambert ise bir ağacın karanlık kuytusuna çekilmiş en tatlı, en vergisiz ev şaraplarından içerek Cezayir türküleri okuyor ve sırıtıyordu. O çam ağacının altında, Marksistlere galebe çalacağını anlamıştı. [6 49] Ahlaklı Asi Kalyalev’in yaşanan politik ortamın tarihsel arka planını kendi tarzında çözümlediği ve kendi düşünsel yolculuğunun vardığı mevkii açıkladığı denemesi Ahlaklı Asi [15] 1951’de yayınlandı ve küçük bir çalkantıya yol açtı. Sağdan ve soldan gelen pek çok olumlu tepkiye karşın çalışmayı yerden yere vuranlar da vardı. Kalyalev kitapta devrimlerin ideolojik kökleri üzerine bir araştırmaya girişmiş, son yüzyılların başkaldırı tarihine nihilizm çerçevesinden bakmayı denemişti. [25 47] En ihtiraslı çalışmasında, Kalyalev, Hayata Sarılmak’taki kendini öldürmeme düşüncesini diğerlerini öldürmek sorununa genişletmiştir. Hayata Sarılmak’ın bir geçiş noktası olduğunu, ‘saçma’nın insanı 30 çelişik bir noktaya götürdüğünü teslim eder. Her ne kadar kitabın girişinde gençliğinden kalma şu, ‘kendini öldürmeyenin bu ilkeyi diğer insanlara genelleştirmemesini anlayamayacağı’ düşüncesini yinelese de, Hayata Sarılmak’taki gibi bir zincirleme akıl yürütme çabası içinde değildir. Hedefi tarihsel bir öykü kurgulamak, ilkelerini bu öyküden çıkarmaktır. Tanrısızlık ve dünyanın anlamsızlığı koşullarında insanlık nasıl bir serüven yaşamış, nereden nereye gelmiş; bunun izlerini hem yazında hem toplumsal etkinlikte sürerek kurgulamaya koyulur. Giriş kısmındaki dağınık akıl yürütmenin temel ilerleyişini şöyle çizmek mümkündür: 1. ‘Mantık’ ve ‘tutku’ cinayetleri arasında ayrım: Hukukun kasıt kavramıyla ayrılırlar ama sınırların belirsiz olduğu teslim edilir. 2. “Suçsuzluk bir kez eyleme geçtikten sonra öldürmekten geri durulabilir mi? Öldürmemiz gerekip gerekmediğini bilmeden eyleme geçemeyiz.” Eğer mantıksal ise, cinayet tikel olmaktan çıkar, evrensel olur; genel ve yeniden üretilebilir bir geçerlik kazanır. 3. Cinayetin mantıklı nedenleri varsa çağımız da biz de tutarlılık içindeyiz, yoksa çılgınlık içindeyiz demektir. Bir tutarlılık bulmaktan ya da başka yana dönmekten başka çıkar yol yoktur. 4. Saçmalık duygusu kendisinden bir eylem kuralı çıkarmaya kalktık mı cinayeti en azından önemsiz kılar. Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere evet diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir. Katil ne haklıdır ne haksız. Kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici bir istektir. 5. Nedensiz olmayan bir eyleme girişmek de isteyebiliriz. Bu durumda eyleme yön verecek bir üst değer bulunmadığından en çabuk, en dolaysız etkenliğe yöneliriz. Hiçbir şey doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü olmadığından, kuralımız en etkin yani en güçlü biçimde davranmak olur. İnsanlar, efendiler ve köleler diye ayrılırlar o zaman. 6. Böylece ne yana dönersek dönelim, yadsımanın ve nihilizmin göbeğinde öldürme ayrıcalıklı yerini korur. Öyleyse saçma tutumunu benimsemeye kalktık mı kuşkuları birer düş sayıp mantığı bunların üstüne çıkararak öldürmeye hazırlanmamız gerekir. Elbette bazı eğilimler ister bu iş. 7. Mantık bunda yarar görüyorsa her şey mantık adına kurala bağlanabilir. 8. Ama öldürmenin hem olanaklı hem olanaksız olduğunu gösteren bir tutumda mantık bir yarar bulamaz. 9. Ve saçma çözümleme öldürme eylemini en azından önemsiz kıldıktan sonra vardığı sonuçların en önemlisinde onu kötüler: İnsanın sorusu ile dünyanın sessizliği arasındaki karşılaştırmanın sürdürülebilmesi için insanın ölmeden devam etmesi gerektiğinden hareketle kişi kendini kendi elleriyle öldürmeyecektir. 10. Bu uslamlama yaşamayı biricik zorunlu değer olarak benimser. 11. Rahatlık duygusuna kesinlikle ödün verilmiş değilse böyle bir uslamlamanın kazancını nasıl yalnız kendine saklar insan? Bir kez böyle kabul edildikten sonra bütün insanlarındır bu değer. Karşılaştırma açısından öldürme ile intihar aynı şeydir; biri benimseniyorsa ötekinin de benimsenmesi, biri yadsınıyorsa ötekinin de yadsınması gerekir. İntihara bir tutarlılık tanımazsak öldürmeye de tanıyamayız. 12. Saçmalık kavramına ermiş bir düşünce yazgı öldürmesini kabul eder kuşkusuz ama uslamlama sonucu öldürmeyi kabul edemez. 13. Böyle bir uslamlama hem öldürebileceğimizi kanıtlar, hem öldüremeyeceğimizi. Fakat yarım nihilizm olmaz. Böylece öldürmenin tümden önemsiz olduğunu sanmamıza yol açan kavram onu doğrulamalarından yoksun bırakır. Öldürmeyi önleyecek ya da yasaya uygun kılacak hiçbir şey yoktur elimizde. 14. Ama saçmanın gerçek niteliğini, yani yaşanmış bir geçit, bir çıkış noktası, Descartes’ın yöntemli kuşkusunun yaşamdaki karşılığı olduğunu unutup da onu hep sürdürmeye kalktık mı çok geçmeden başka birçok çelişkilerle birlikte bu temel çelişki de çıkar ortaya. Saçma kendi başına ele alındığında bir çelişkidir. Yaşamı sürdürmek isterken değer yargılarını bir yana attığına göre özünde bir çelişkidir saçmalık, çünkü yaşamak kendi başına bir değer yargısıdır. Ama her türlü seçmeden yoksun bir yaşam tasarlanamayacağı ortadadır. Yalnızca bu açıdan bile saçma tutum eylem alanında tasarlanması olanaksız bir şeydir. Anlatımında da tasarlanamaz. Her anlamsızlık felsefesi sırf kendini dile getirdiği için bir çelişki üzerinde yaşar. Böylece az da olsa bir tutarlılık verir tutarsızlığa; düzensiz, bağıntısız olduğunu belirttiği şeye geçerlilik kazandırır. Sessizlik de bir anlam belirtmeseydi anlamsızlık üzerine kurulmuş tek tutarlı tutum sessizlik olurdu. Tam saçmalık dilsiz olmaya çalışır. 15. Öyleyse saçma, bir yaşam kuralı olarak ele alındığında öldürmenin yasallığına karar vermemize 31 yarayacak değerleri sağlamaz. 16. Saçmalık duygusu diğer duygular arasında bir duygudur. Özdevinimi kendi kendisini aşmak olan umutsuz bir coşkunluktan yola çıkarak eylem kuralları konulmuş saymak bütün bir çağın yanlışlığı olmuştur. 17. Hiçbir şeye inanmadığımı, her şeyin saçma olduğunu haykırıyorum ama haykırışımdan kuşku duyamam, hiç değilse karşı çıkışıma inanmam gerekir. Böylece saçmalık elimdeki ilk ve tek gerçek başkaldırmadır. 18. Başkaldırma akıldışılık görünümünden doğar, düzeni ve birliği ister, dolayısıyla mevcut olanı değiştirmek kaygısı güder, değiştirmek eyleme geçmektir, eyleme geçmekse yarın öldürmeye varacaktır. Ama başkaldırı öldürmenin uygun olup olmadığını bilemez. Nedenlerini ise kendinden çıkarmalı, eyleme geçmek için kendi kendini incelemelidir. 19. Her başkaldırma evrensel öldürmenin doğrulanmasıyla mı sona ermelidir, yoksa tam tersine olanaksız bir suçsuzluğu benimsemeye kalkmadan usa uygun bir suçluluk ilkesi bulunabilir mi, sorun budur. Böylece Kalyalev iki yüz yıllık başkaldırı tarihini incelemeye soyunur. Başkaldırının tarihinden çağımızın yönünü açıklayacak metafizik ve tarihsel unsurları çıkarsamak ister. Kalyalev esasında özgürlük, insanlık aşkı, üstün insanlık gibi iyicil değerler arkasına saklanan, kendini bunlar adına suçsuz kılan cinayetin görülmedik cüretteki meydan okumasına karşılık vermek istemektedir. ‘Ahlaklı asi’yi tanımladığı sayfalar yer yer tuhaf tanımlamalar, yer yer kavrayışlı ve tam manasiyle dokunaklı, incelikli psikolojik okumalardır. Başkaldırma genel bir terimdir, bu başlık altına hem dünyevî hem uhrevî anlam arayışları, hem tanrıya, kiliseye, dine, toplumsal düzene, eşitsizlik koşullarına kısaca iktidarı elde tutanlara karşı başkaldırma yerleştirilir. Başkaldırıda katlanılmaz bir haksızlığa ek olarak bizim de haklı olduğumuz duygusu olmalıdır; başkaldıran, uzlaşmadan çıkar ve ‘ya hep ya hiç’e atılır; bilinç ortaya çıkar, insanla özdeşleşir; kendinde savunulmaya değer bir şey olduğu inancı vardır, her başkaldırma eylemi bir değeri çağırır, kendini aşan bir değere inanç (ölme cesareti) ortaya çıkar, bu değer insanlar arasında ortaktır, köle bütün varlıklar için ayaklanır; başkaldıran, dünyanın birliğini, yeryüzündeki adaletsizliğe karşı adalet ilkesini, ölümün bitmemiş, kötülüğün dağınık kaldığı yaşam ve ölmeye karşı mutlu birliği ister; kutsala sövücüdür, tanrıyı indirir, ona karşı çıkış nedenlerini oluşturan sorunları (adalet, düzen, birlik) kendi eliyle düzeltmeye girişmelidir; başkaldırıda kötü sonuçlar ortaya çıkabilir ama bu başkaldırının özünden değil, kaynakları unutmaktandır. Başkaldırının temel özelliklerinden biri bireyi diğer insanların arasına koyuşudur, zira her başkaldırının bir değer barındırdığı bu değerin de insan tekini aştığı belirtilir: “Başkaldırıyorum öyleyse varız!” [15 19] Kalyalev başkaldırıyı metafizik ve tarihsel diye iki kesime ayırır, bu iki bölümün sonrasında bir ‘Başkaldırı ve Sanat’ bölümü, bir de karar bölümü vardır. ‘Metafizik Başkaldırı’ bölümünde evrenin karşısına dikilmek, dünyanın birliğini istemek söz konusudur. Bu kesimde ölüme de şöyle bir değinilir: İnsanlık koşulu genelleştirilmiş ölüm cezasıyla tanımlanırsa başkaldırma bir bakıma onunla çağdaştır. Metafizik başkaldırının ilk durağı Sade, salt bir yadsıma oluşturur, cinsel içgüdü adına tanrıyı, insanı ve ahlakını yoksalar. Sonra Romantikler tanrıya karşı kötülüğü ve bireyi yeğ tutarlar, tanrının yarattığı kötülük ve öldürme, kin ve kötülüğü savunmaya götürür. Şeytandan yana çıkarlar, çünkü yitirilmiş olanla birlik olanaksızdır; bu bir kahrı ima eder. Dostoyevski, İvan Karamazov karakteriyle kurtuluşun yadsınışını betimler. İsa’nın ta kendini yadsıyan ve göğe geri dönmesini salık veren Büyük Engizitör günün egemenleriyle özdeşleştirilir; onlar İvan’ı aşıp aynı umutsuz yadsımadan dünya imparatorluğuna yöneleceklerdir. Ahlakın temeli olan tanrı öldürülmüştür, ancak o en başta adalet adına yadsınmıştır, burada bir saçmalık ortaya çıkar. Stirner ve Nietzsche sonraki başlıklardır. Kalyalev’e göre Nietzsche bütün değer yargılarının yerini bu dünyaya tam ve coşkun bir bağlanışa vermeyi önerir. Bireysel bir güç istemi, tanrının yerini almak yoluyla bir üstün sebep, büyüklük üretir. Kalyalev milliyetçi sosyalizmi nihilizmin kudurmuş ama geçici mirasçısı (Nietzsche’yi temize çıkarmak için büyük gayret gösterir) ilan eder. Nietzsche insanı dünya önünde diz çöktürürken onu Marx’la düzeltenler tarih önünde diz çökme ilkesini getirirler. Öbür 32 dünyanın yerini ‘daha sonra’ alır: Üstün insan ya da sınıfsız toplum. Başkaldırma, Nietzsche felsefesinin potasından geçtikten sonra bir özgürlük çılgınlığı içinde biyolojik ya da tarihsel Sezarcılığa; salt evet ise öldürmeyi evrenselleştirmeye varır. ‘Büyük başkaldıran’, kendi elleriyle kendisi de içine kapanmak üzere zorunluluğun dizginsiz krallığını yaratır. Tanrının zindanından kurtulduktan sonra ilk kaygısı tarihin ve usun zindanını kurmak olacak, böylece nihilizm perçinlenecektir. Bu konuları aydınlattıktan sonra Kalyalev şiirde iz sürer, Lautreamont’da bayağılık, sadece yapıtında başkaldırma ozanı olan Rimbaud, Gerçeküstücülerin tanrısız gizemciliği incelenir. ‘Nihilizm ve Tarih’ başlıklı geçiş bölümünde, ‘insan başkaldırısının ancak ölüm koşuluna karşı ayaklanma, suçlama olduğu ve sonu gelmez bir birlik savının söz konusu olduğu’ fikri işlenir. Ölümün yadsınması, süre ve saydamlık isteği, yaşamı değil, yaşamın nedenlerini ister. Acıların eksik yanı açıklama ilkesi bulunmamasıdır. Bugün başkaldırmadan nihilizme getiren süreç şöyle işlemiştir: Önce: “Varolsa bile...”, sonra: “Varolmaya değmez.”, sonunda: “Yok!”. Tanrısal topluluğun yıkıntıları üzerinde insan topluluğunu ve adaletin krallığını kurmak gerekmiştir, tanrıyı öldürmek, sonra da yeni bir kilise kurmak başkaldıranın çelişkisidir. Salt özgürlük bir görevler zindanı, bir ortak çile, yani tarih olur. Başkaldırı, kaynaklarını (Kendi varlığını fethetmek, onu tanrı karşısında sürdürmek) unutur ve sonsuzca çoğalan cinayetler arasında dünya imparatorluğuna yönelir. ‘Tarihsel Başkaldırma’ bölümü bazı devrim olaylarında doğa ötesi başkaldırmanın mantıksal gelişimini, aydınlatıcı örneklerini, sürekli izleklerini bulmak amacını güder. Devrim başkaldırmanın mantıkî bir sonucudur. Başlıca devrimler kan dökücüdür. Fransız Devrimi kralla birlikte tanrıyı da öldürür. Rousseau ile genel istem tanrının yerini alır, bir yurttaşlık dini tanımlanır. Rousseau muhalefete ve bağımsızlığa yer vermeyen çağdaş toplumların öncüsüdür. Saint Just onun düşüncelerini tarihe sokar, terör dönemini açar, kural erdemdir ve halktan gelir, halk gevşeyince ise yine halktan gelen meşruiyetle baskı büyür. Yüz yıl geçip büyük ilkelerin temelsiz olduğu ortaya çıktığında ise başkaldırmanın köklerinden koptuğu, her tür somut ahlaktan yoksun, doğrulaması eksik bir devlet terörü kalır geriye. Biçimsel erdem ve ölümsüz ilkeler kuşku konusu olarak kalınca, us artık sadece kendi başarısından medet umar, gelecekteki başarısına dayanır. Sovyet komünizmi bu dönüşü işaretler; anlam, birlik ve adalet arayışı olan gerçek başkaldırısına bağlı kalmayan insanın tarihiyle özdeşleşir. 20. yüzyılda, başkaldıran insan, her türlü ahlakı yadsıyan insanoğlunun birliğini tüketici bir suç ve savaş çokluğunda arayan nihilist devrimlere kendini adar. Tanrısızlık ile devrimcilik aynı kurtuluş akımının iki yüzüdür, zira öbür dünya Hıristiyanlığı kölenin vazgeçişini getirerek efendiyi güçlendirir. Eski efendileri ayakta tutan aşkınlığı öldürmek ve yenilerini yükselterek insan krallığının çağlarını hazırlamak için devrimcilik maddecilikle birleşir. Hegel’den esinlenen politik akımlar ve idealist akımlar erdeme, ilkeciliğe sırt çevirerek her türlü ahlak değerini, her türlü ilkeyi ortadan kaldırırlar, onların yerini geçici olan ‘olgu’ alır. Değerlerin ve gerçeğin oluşturulması tarihe bırakılır. Çağların sonunda gerçek açığa çıkana dek hiçbir şey açıkça tasarlanamazsa eylem saymaca demektir. Sonunda güç egemen olur. Başkaldırı en baştan tanrıyı öldürmek durumundaydı zira tanrı egemenin gücüyle birleşmişti. Tanrı ölünce ise 20. yüzyılı Nietzsche ve Hegel’in ruhsal çocukları inşa edecektir. ‘Bireysel Terör’ alt bölümünde, Kalyalev, Rusya’daki muhalif düşüncenin kısa bir tarihini yazmaya koyulur. Aradığını bulamamış bir din akımına (Sosyalizm) katılmış olan nihilizm, terörizmle sonuçlanır. Varolabilmesi için uğrunda ölmek gereğinden başka hiçbir yanı bilinmeyen bir şey için ölmek gibi bir alışkanlık başlar. Yüce değerlerin yokluğunda, geleceğin insanları onların başvurabileceği son nokta olur. Kalyalev bir tek bu bölümün kahramanlarını kayırır, onlarla duygudaşlığını sezdirir. Kibar Terörist oyununda ele aldığı devrimci teröristlerdir bunlar: ‘1905 yılının insanları’ kuşkularından hiçbir zaman sıyrılamamışlardır ve her soruyu kendi kendilerine sormuş ve yaşamlarıyla bir dereceye kadar 33 yanıtlamışlardır. 1905’in başkaldırmışları nihilizmi yenmişlerdir. Başkaldırmanın başkaldırma olmaktan çıkmadıkça avuntuya, dogmacı rahatlığa götürmeyeceğini öğretirler. Ölmeyi reddeden suçludur bu yeni dinde. Ölenin suçu sıfıra iner. Darağacının dibinde, nihilizmin son dakikasında, eski değer yeniden doğar: Başkaldırmışlık anlayışının çözümlemesinden bulduğumuz ‘varız’ sözünün tarihsel bir yansıması. Bu teröristler bir yandan insanların dünyasını doğrularken bir yandan da tarihte sonuncu kez gerçek başkaldırmanın değerler yaratıcı olduğunu kanıtlayarak bu dünyanın yukarısında yer alırlar; devrimci atılımın en yüksek noktası, başkaldırmanın en arı yüzüdür bu. Tarrou sonuna dek kuşku duyar ama bu onu eylemden alıkoymaz. Ölmeyi kabul eden kişi yoksamaları ne olursa olsun tarihsel birey olarak kendisini aşan bir değerin varlığını kesinler. Sovyet devrimiyle beraber nihilizmden asker sosyalizmine geçilir. Filozoflar devleti kurulur ama hiçbir şeye inanmayan bu filozoflar gerçek başkaldırmayı yadsırlar. ‘Eylem adamları inançsız olunca eylem devinisinden başka hiç bir şeye inanmamışlardır; bu dinamizmin gerçek mantığı ya tüm bozgun ya da fetihten fetihe kan ve eylem imparatorluğu kurmaktır’ diye yazdıktan sonra, Kalyalev, kitap boyunca ima edilen ve kitabın yayınlanmasıyla esas tepkiyi çekecek olan Sovyet komünizmi eleştirisine girişir: Marx en geçerli eleştiri yöntemiyle en tartışma götürür, en ütopik mutlu gelecek inancını öğretisinde birbirine karıştırmıştır. Marx’ın kehaneti gittikçe güçlenen bir inancın konusu olurken olacağını önceden bildirdiklerinin çoğunun gerçekleşmediği, kehanetlerinin tarih tarafından yalanlandığı söylenebilir. Tarih ve eskatoloji Hıristiyanlıktan devralınmışsa, Marx’ın bilimsel gelecek inancı da burjuva kaynaklıdır. Kalyalev ilerlemecilik, zorunlu evrim ve ekonominin başatlığı düşüncelerinin 19.yy’daki izlerini sürdükten sonra devam eder, Marx’ın kehaneti kısaca şudur: Her tür insan gerçeğinin kaynağı üretim ilişkilerinde olduğuna göre tarihsel oluşum devrimseldir, çünkü ekonomi devrimseldir. Daha üstün üretim düzeyi yararına karşıtlıklar çıkar. Kapitalizm aşamaların sonuncusudur, her tür karşıtlığın çözüleceği, ekonominin silineceği koşulları oluşturmaktadır. Hegel diyalektiği burada us yerine üretim ve emek açısından ele alınmıştır, tarihte usun son saltanatının yerini komünizm almıştır. Sermaye, az sayıda elde toplandığı andan sonra, artık daha üst bir üretim aşamasına taşınmış toplumda, proletaryanın bir fiskesi ile ortak servete dönüştürülecek ve özel kapitalizmin sonucu olarak bir tür devlet kapitalizmi, bolluğu ve adaleti sağlamak üzere üretim aygıtını toplumun hizmetine verecektir. Peyki proletaryanın tarihsel görevini yerine getirebilmesini ne temin eder? Hegel temin eder! Proletarya esasında tikele karşı çıkan evrenseldir. En son alçalıştan en yüce onuru, en büyük yoksunluktan eksiksiz bir benlik kesinlemesini çıkaracaktır. Tarihin son bir şiddetle şiddetli olmaktan çıkacağı dakikaya kadar bunalımlar bunalımları izleyecek proletaryanın düşüşü derinleşecektir. Yanılmaz diyalektiğin tarihin sonuna yerleştirdiği altın çağ her şeyi doğrular. Kalyalev Marx’ın emek ve emekçinin düşürüldüğü duruma karşı çıkışını anar ve ‘haksız yollara başvurmak gereksinimini duyan bir erek haklı bir erek değildir’ sözünü alıntılar. Ancak Marx değeri yalnızca tarihe indirger, her tür aşkınlığı yıkar, sonra da olgudan göreve geçer. Böylece adalet savı adaletin ahlakçı bir doğrulanışı üzerine kurulmadı mı adaletsizlikle sonuçlanır. Mutlu gelecek inancının kurbanlara rağmen kurulması gerekir, ancak kurbanın tek değeri şimdiki zamandır. Fakat devrim bir türlü gerçekleşmeyiverir. Üstelik Marks’ın kimi temel önemdeki postülatları tarihin akışı tarafından yalanlanmıştır. Bilimsel olma iddiasındaki sosyalizmin olgulara takılışı onun bilimsel olmadığını gösterir. Başarısızlığı kehanetçi ve dogmatik olduğu için oldukça bulanık olan bir yöntemden gelir. Alman idealizminin uydurduğu kehaneti benimsediği için de çağdaş nihilizmin tarihi, güç yoluyla düzenini yitirmiş tarihe düzenini vermek için uzun bir çabadır. Yalancı-mantık ülküsel imparatorlukta kurnazlık ve stratejiyle özdeşleşir. Ekonomi ve bilim temelleri tarafından yalanlanan Marksçı kehanetin elinde kala kala çok ilerdeki bir olay konusunda tutkulu bir muştu kalır. Kalyalev’e göre diyalektik, devrimci değil nihilisttir, son terimin diğerlerinden bir üstünlüğü olmadığı için gerçekte sonu 34 yoktur. Diyalektik, kendisi olmayan her şeyi yoksamak isteyen arı devinimdir. O halde bu evrende tarihin sonunu tasarlamak için neden yoktur. Tarihin sonu esasında bir ahlakî örneklik ya da kusursuzluk değeri değildir, özverilerin biricik doğrulaması olarak her istediğini yapabilme, hatta terör ilkesidir. Böylece 20. yy’ın meselesi belirir: Tanrısal iyilikten ve adaletten yoksun olarak nasıl yaşamalı? Bu soruya başkaldırma değil yoksayıcılık yanıt vermiştir: Çılgınlıkla! Tarihsel çılgınlığın adı güçtür. Güç istemi adaleti tarihin sonuna atmıştır. Kalyalev, ilkelerin eleştirisinin ardından Sovyetler Birliği tarihine göz atar. Lenin Jakobenlere benzemez, onlar gibi ilkelere ve erdemlere değil sadece devrime ve etkenlik erdemine inanır. Kitlelerin yönlendirilmesi düşüncesi nihayetinde proletaryayı devreden çıkarmaya varır, meslekten devrimci keşişler görevi devralırlar. 1917’de proletarya diktatörlüğünün burjuva sınıfının kalıntılarını bastırmak ya da ortadan kaldırmak ve üretim araçlarının kamulaştırılmasını tamamlamak için gerekli olduğunu, bunlar tamamlandıktan sonra diktatörlüğün gevşemeye başlayacağını bildirir. Bu durumda Stalin hükümeti ya görevini tamamlamıştır ve sürdürülmesi olanaksızdır, ya da öğreti yanlıştır ve üretim araçlarının kamulaştırılması sınıfların ortadan kalkması anlamına gelmemiştir. Ancak zamanla bu geçici durumun sonunun önceden kestirilemeyeceği, üstelik böyle bir sonu kimsenin vaat etmeyi düşünmediği bildirilmiştir, artık sadece belirli bir toplumda değil, bütün yeryüzünde bir ezilmiş ya da bir mal sahibi kaldığı sürece devlet de kalacaktır ve rakiplerin boyun eğdiği yeryüzünde bu bütün dünyayı kapsayan en büyük gücüne erişmiş devlet bir su gibi yavaş yavaş çekilecektir! Bu düşünce çok uzaktaki bir adalet uğruna bütün tarih süresince adaletsizliği yasaya uygun kılar. Daha çok üretim, daha çok iktidar, aralıksız çalışma, dinmez acı, sürekli savaş derken bir mucize ile tüm imparatorlukta genelleşmiş kölelik tam kendi kendisinin karşıtı oluverecektir. Birliğin yolu tümlükten geçer. Bu anlamıyla tarih umutsuz bir düştür. Tanrıdan kurtuluş, oluş karşısında mutlak boyun eğiş ister, partinin sürekliliğine koşulur, 20. yy’ın gerçek tutkusu köleliktir. Bu devrimde insanların benimsedikleri ilkeler onların en soylu niyetlerini aşmıştır. Devrim adına dünyamızı yönetmeye kalkanlar başkaldırma ülküleri değil boyun eğiş ülküleri olmuştur, işte bunun için çağımız kişileri ve kitleleri yok etme tekniklerinin çağıdır. D’arrast’a göre devrimci esasında ya aynı zamanda başkaldırmış bir insandır, ya da devrimci değil başkaldırmaya karşı çıkan polis ve memurdur. Tarih tek başına değer kaynağı değil nihilizm kaynağıdır. İnsan, başkaldırmasıyla tarihe bir sınır koyar. Bu sınırda bir değer umudu doğar. Bütün insanlara özgü bir sınırın, bir onurun, bir güzelliğin kesinlenmesi herkesi, her şeyi bu değerin kapsamına almak, çıkış noktalarını yoksaymadan birliğe doğru yürümek zorunluluğunu getirir. Başkaldırma birlik ister, tarihsel devrim ise tümlük; biri yaratıcıdır, diğeri nihilist. Devrim yaratıcı olmak istiyorsa tarihsel sayıklamayı dengeleyen ahlakî ya da metafizik bir değerden vazgeçemez. Başkaldırı burjuva toplumundaki biçimsel ahlakı hor görmekte haklıdır ama her türlü ahlaksal savı bu horgörünün kapsamına almak çılgınlık olmuştur. D’arrast cümlesini yeniden formüle eder: Başkaldırıyorum öyleyse varız ve yalnızız (Tanrıdan yoksunuz) ve olduğumuz şeyi yaratabilmek için yaşamamız ve yaşatmamız gerekir. Sanat bize başkaldırmanın özü konusunda son bir görüş sağlayacaktır, zira orda başkaldırı arı durumunda, ilk karışıklığı içinde incelenebilir. Sanat gerçeği hem yüceltir hem yoksayar. Sanat da başkaldırı da evren yapıcıdır. Her başkaldırmada kavranmaz bir metafizik birlik zorunluluğu, hatta evrenin yerini tutacak yeni bir evren kurma görülür. Başkaldırma biraz da sanatsal bir gerektir. Sanatçı dünyayı yeniden kurar. Sanat görünüşte tek ile evrenselin uzlaşmasını gerçekleştirir, resim elimize ‘Varlık’ı teslim eder görünür. Sanat bizi sürekli oluş içinde kaçıp giden ama sanatçının önceden sezip tarihten koparmak istediği bir değere, biçimini vermeye çalıştığı başkaldırmanın kaynaklarına götürecektir. İnsanların büyük çoğunluğu dünyayı bırakmak istemeyenlerdir, kendi yurtlarında birer sürgün olarak ona tümüyle sahip olamamanın acısını çekerler. Gelip 35 geçici doluluk dakikaları bir yana, her gerçek tamamlanmamış gerçektir onlar için. Başkalarının yalnız en yüksek anlarını gördüğümüz yaşamlarında dıştan göründükte bir tutarlılık, bir birlik var gibidir; yaşamların içlerini kemiren ayrıntıların bilincine varılmaz. O yaşamlar üzerine sanat yapılır. Bu anlamda herkes yaşamını bir sanat yapıtı yapmak ister. Varlıklar her zaman kaçarlar elimizden, yaşam biçemsizdir, durmamacasına biçimin ardından koşup onu hiçbir zaman bulamayan bir devinimden başka bir şey değildir. Varolmak için her insan birliği ister. Yaşama yaşamda bulunmayan biçimi vermek ister. Bu tutku roman yaratmaya da götürür. Roman eylemin biçime kavuştuğu, varlıkların varlıklara bırakıldığı her yaşamın bir yazgı görünüşüne büründüğü evrendir. Roman dünyası dünyamızın insanın derin arzusuna göre düzeltilmesidir. Sanatta başkaldırma gerçek yaratımda tamamlanır. Devrim de yıldırı ya da zorbalıkta değil uygarlıkta kesinlenir ancak. Sanayi toplumu ancak emekçiye yaratıcının onurunu geri vererek, yani ilgisini ve düşüncesini üretim kadar çalışmanın kendisine de çevirerek açacaktır uygarlığın yollarını. Uygarlık bireyde de sınıflarda da üretici ile yaratıcıyı birbirinden ayıramayacaktır. Ne olursa olsun aynı zamanda hem ayaklanan hem de bağlı kalan bir ahlak gerçekçi bir devrimin yolunu aydınlatabilecek tek şeydir. Kitabın son bölümü ‘Öğle Düşüncesi’ başlığı ile sunulur. Mantıkça, öldürme ile başkaldırma çelişkindir. Bir tek efendi öldürüldü mü, başkaldıranın (Kendi haklılık nedeni olan) ‘insan topluluğu’ sözünü kullanmaya hakkı kalmaz. İnsanı yalnızca insan yanıtlayacaksa bir kişinin bir tek insanı yaşayanlar topluluğundan çıkarması kendi kendisini de bu topluluğun dışına bırakır. Başkaldıran, insanın insanla özdeşliği adına ayaklanıyordu, vurursa farklılığı doğrular; başkaldırmış kişi öldürdüyse kendi ölümünü kabul etmelidir. Tarrou öldürmenin olanaksızlığı iyice anlaşılsın diye öldürür ve ölür. ‘Varız’ı ‘varolacağız’a yeğ tuttuğunu göstermiş olur. Başkaldırma tümözgürlükten davacıdır. Yasaklanmış sınırı aşmasına izin veren sınırsız güce karşı çıkar. Bir tek insanın bulunduğu her yerde özgürlüğün sınırları olsun ister. Başkaldıranın evreni görece bir evrendir, salt olana yer yoktur. ‘Zorunlu’ değil, ‘olası’ vardır. Sonucu yollar haklı çıkarır. Devrimci anlayış kölelik yazgısından kurtulmak istiyorsa, başkaldırmanın kaynaklarına dalmalı, bu kaynaklara bağlı kalan biricik düşünceden, sınır düşüncesinden esinlenmelidir. Arı erdem öldürücüdür, umursamazlık da öldürücüdür. Bu, gerçekçilik ve ahlak arasındaki ölçüyü belirtir. İnsan ölçülü biçimde suçludur; tümden suçsuz da değildir. Her ortak eylem bir toplum disiplini varsayar, bu yasa olmadı mı birey yabancıdır. Bu tutum çağdaş dünyada bir örnek olarak sendikacılıkta siyasal bir karşılık bulur. Tarihsel saltçılık insan yaratılışının yenilmez bir gerekliliğine çarpıp durmuştur. Bunun gizi Akdeniz’dedir: ‘Ölçü.’ Nihilizmin ötesinde, insan için kendi düzeyi olan orta düzeyde bir eylem ve bir düşünce olasılığı vardır. Daha yükseklere göz diken her girişim çelişkin olur. Salta tarih içinden erişilmez. Ne kadar sınırlanırlarsa sınırlansınlar, adaletsizlik de acı da baki kalacak, sanat ve başkaldırma son insanla ölecektir. Saltçılık anlamında da tanrı inancı anlamında da, tanrı ve tanrısallık yadsınmalıdır. İnsan mutlağı aramaz, tanrılığa yönelmezse tanrının yerine insan yapımı tanrılar koymaya yeltenmeyecek, ölüm makineleri yaratmayacaktır. İnsan ölçüsü, tanrısızlık (dünyevîlik) ve olanaksıza yönelmeyen, diğer insanlarla sınırlanmış arayıştır. D’arrast ılımlılık çağrısını coşkun satırlarla yineler. Böylece kısaca özetlediğimiz kitap yayınlandığında olumlu tepkilerin yanında öldürücü tartışmalara da yol açmıştır. Dönemin çift kutuplu Fransa’sında sol aydınlar komünist partinin dümen suyunda birbiriyle yarışırcasına halkın hizmetine koşarken, Sovyetlerin insanlık dışı politikalarının komünist avına çıkmış sağcılar karşısında toplumcuları zor duruma düşürdüğü bir dönemde, D’arrast, tek umut olarak görülen komünizm karşısında çatlak sesler çıkararak bağışlanmaz bir hata işlemiştir. Kitabın son yılların en büyük kitaplarından biri, batı düşüncesini dönüm noktası, insanın bir örneğini ortaya koyan öylesine soylu bir kitap [25 5] olduğunu ilan eden sağ kesimden aldığı övgüler sol camiadan aldığı tepkileri kısmen açıklar. D’arrast’ın ‘Kötü 36 Zamanlar’ dergisi çevresiyle giriştiği polemik bugün bile canlı bir magazin malzemesidir. D’arrast şiddet ve baskının her amacı kirleteceğini savunurken, Kötü Zamanlar hiçbir devrimci topluluğun mükemmel olmadığı ve genel başarının aşırılıkları mazur göstereceği düşüncesini savunur. [34 2] Taraflar uzlaşmaz tutumları temsil etseler de kapışma kitapta tartışılan temel konulardan veya ilkelerden ziyade kişiliklere yönelik karşılıklı iğnelemeler üzerinden gerçekleşir. Kitabın ana fikrinin genelliği, basitliği ve düşüncenin belirsiz işlenişi de belki başka bir tartışma yöntemini çağrıştırmamıştır? Bir eleştirmenine göre, belki de kitap D’arrast’ın felsefî yetersizliğini açığa vuruyordu, alelacele ve ikinci elden toplanmış bilgilerle kurulmuş gibiydi, yalnızca ayrıcalıklı kişilere bir vicdan rahatlığı sağlayacaktı, D’arrast pek doğru akıl yürütmüyordu, düşünceleri belirsiz ve budalacaydı ve eleştirmen, zayıf, karanlık ve karışık fikirlerin ne olduğunu ayırt edebilmek için fenerler yakmak zorunda kalıyordu. [25 84-5] Olay anında düşük seviyede seyreden ilkesel tartışma gerçi bir süredir eserler arasında gerçekleşmektedir; D’arrast’ın Aile İçinde Küçük Bir Kavga ile başlattığı ‘temiz eller’ vurgusu, elini kirletmekten çekinmeyen tarihsel aktörün yaratıcılığı ve ödediği kefaret savunusuyla karşılanmıştır. Bu savunu Tarrou karakterinde yankısını bulduğuna göre görüşler ortak bir noktaya yaklaşmamış mıdır? Bir fark var: Çekilen ceza bir tarafta vicdan azabı ve kötü şöhretken, diğer tarafta ölümdür. D’arrast son sözünü birkaç yıl sonra ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’yla söyleyecektir. Tartışmanın her bir müdahilinin karşısındakini mahkûm ettiği cürümleri sırası geldiğinde birer birer işlediği Kötü Zamanlar polemiğinde [Her biri bir diğerinin yerine geçerek devam ediyorlar, üç aşamalı bir logaritma gibi ve eğer Jeanson rakibinin ikinci yazısına bir cevap yazdıysa bu renkten renge ve ölçekten ölçeğe girerek bir ‘amorform’ oluşturaraktan sonsuza kadar devam etmiş de olabilir; fraktal bir polemik.] bir kibirli yalnız olmakla suçlanmışsa da bu çalkantının ardından Jeanson, çokları için doğruluk uğruna en yakınlarının saldırılarına göğüs geren, dostlukları feda eden bir hakikat fedaisi figürüne dönüşür. Evet, Jeanson Fransa’daki çevresini feda etmiştir belki ama asıl değer verdiği bağlarına sıkı sıkıya sarılmıştır: İnsanlık ailesiyle, yeryüzüyle, iyicillikle bağlarına. Memleket Meseleleri Jeanson’un karıştığı tartışmalar kitaplarının yarattığı çalkantılarla sınırlı değildir. Cezayir’de şiddetlenen olaylar da onu bir taraf olmak durumunda bırakır, gayretle fikirlerini açıklamaya ve çözüm için arabulucu bir fikri yaygınlaştırmaya çalışır, ancak iki toplumun eşit haklarla bir arada yaşaması düşüncesi ne bağımsızlığı destekleyen sola, ne sömürgeci sağa, ne de bağımsızlık yanlısı Cezayirli Araplara yakın gelecektir. Arapları ulus devlet olarak bağımsızlaşma tasarılarında, hele bunun için şiddete başvurmalarında eleştirir. Bir ateşkes çağrısı için çalışır. Yine kimseye yaranamadığı gibi sürekli kamu önünde polemiklerde yer alması, eleştirilere cevap yetiştirmeye çalışması onu dermansız bırakır ve sağlığının bozulmasına yol açar. Ruh sağlığı da tehdit altındadır. Her yerde merhum Abram Vulecik’in hayaletlerini görmeye başladığı bir dönemde Vulecik’in eski karısı Simone bir gün kucağında bir çocukla ortaya çıkar ve Jeanson’dan çocuğuna babalık etmesini ister. Jeanson olanları karısına açıklayamaz, Lucienne Sintes ikizleriyle birlikte evi terk ederken Jeanson yine verem ataklarıyla boğuşmaktadır. Hastaneden çıktığında karısını bulur ve masumiyetine inanmasını ister, çünkü çocuk ondan olamaz. Jeanson, Simone’un zayıflığından yararlanarak ona en büyük kötülüğü yaptığı sırada kendisini korumak için kondom kullanacak kadar hesaplı ve benmerkezcidir. Mahkemede çocuğun babası olmadığı kanıtlanır ve babalık davası düşer. Jeanson 1950’lere kadar aralıksız olarak çok yoğun üretip düşünmüş ve 50’lerin ilk yarısı boyunca polemiklerden iyicene yorulmuştur; dışlanmışlık, yanlış anlaşılma ve haksızlığa uğrama hisleriyle boğuşmaktadır. Kendine polemiklerde yer almayacağı yolunda sözler verirken ve dengesini yeniden sağlamaya çalışırken buluruz onu: “Özellikle yazı ile kimseye sataşılmayacak. Eleştiri ve polemik zamanı sona erdi –Yaratım. Eleştiri ve polemik tamamen yok edilecek. 37 Bundan böyle, tek ve değişmez kesinlik. Onların hepsini anla. Onların yalnızca birkaçını sev ve hayranlık duy.” [3 28] Hâlâ yaratımı hayatının haklı çıkmasının tek yolu olarak görmektedir. Aristokrasi teması bu yıllarda defterlerinden gelip geçer. Ayrıcalıklı bir grup insan, kendi hayatlarını zorlaştırmak pahasına, insanlığın aklı, yöneticisi olmak üzere toplum adına görev üstlenmelidir. “Her toplum aristokrasi temeline dayanır, çünkü gerçek aristokrasi, kendine karşı buyurucu bir tavır içindedir ve bu buyurucu tavır olmazsa her toplum ölür.” [3 130] “Bu dünya, kesilmiş bir solucan gibi kafası koparıldığından kıvranıp duruyor. Soylularını arıyor.” [3 144] Her şeye rağmen Jonas ailesiyle çekildiği köşede güçlerini yeniden toplamaya ve üretmeye başlamıştır. Derken bir gün bir felaket gerçekleşir. Simone ve çocuğunun oturduğu evde yangın çıkar, ikisi de dumandan zehirlenerek ölürler. Jonas kendini aklamak telaşıyla basına demeçler vermeye başlar. Kimse onu suçlamadığı halde o sürekli suçu ispatlanacak diye korku içindedir, gerçekte olayın tümüyle bir kaza olduğu raporlarla sabittir ve olaydan önceki haftalar boyunca Jonas olay yerine yüzlerce kilometre mesafedeki aile evinden hiç ayrılmamıştır. Yine de tuhaf bir vicdan azabı ile kıvranır, evi yaktığına inanmaya başlamıştır, paranoya yine verem kriziyle sonuçlanır. Yakasını bir türlü bırakmayan merhum Vulecik’in hayaleti kanlı öksürük nöbetlerine eşlik eder. Jonas bu sefer ölümle yüzleşmek üzeredir, üstelik onun gözünün içine bakacak durumda olmadığı kesindir. Ama kefeni bir kez daha yırtmayı başarır; Jonas dokuz canlıdır. İçim Sıkılıyor Evet Sanatoryumdan çıktığında çok ciddi biçimde klostrofobi yaşamaya başlar. 1953 yılından itibaren, şiddetli ve sürekli bir iç sıkıntısıyla mücadele etmesi gerekmiştir. Yaratmak için, işe yaramaz ciğerler, öksürük nöbetleri ve iç sıkıntısını yenmelidir. Kendini yeniden disipline etmeye çalışır: “ ‘Gerekli’ sözüne son. İnsanîleşmek için ruh siyasadan tamamen uzak tutulacak. Klostrofobisi olan biri –ve komediler yazılacak. Ölümle hesaplaşılacak, yani ölüm kabullenilecek. Kendini gösterme kabul edilecek. Bu iç sıkıntısından ölmeyeceğim. Eğer ölürsem, bitmiş olacak. Ölmezsem, son derece sakınımsız davranacağım. Başkalarının yargısını kabul etmek yeterli. Alçakgönüllülük ve kabul etme, iç sıkmasının tek tıbbî ilacı.” [3 218] Sebepsiz kaygıların esiri, tasalı, paranoyak, eleştirilmeye tahammülsüz, verimsiz bir adama dönüşmüştür Jonas. Yazılarının politik tonu zayıflar. Bu dönemin ardından yayınladıkları insanî temalar, ruhsal tahliller ve tasvirler içeren, politikaya dolaylı olarak değinen ürünlerdir. 1954’te yayınlanan Aymaz’da [16] başkaldıran insanın yol göstericisi Akdeniz’i hatırlatır, doğa ve insana ilişkin hiçbir şeyi yadsımayan ölçülü ve ışıklı Antik Yunan düşüncesine uzanır. Kitapta toplanan metinler yazılma zamanları açısından Jonas’ın yazınsal etkinliğinin orta yerine yayılırlar, acılı eleştiri ve kahır ifadelerinin ardından umutları yeşertmeyi ihmal etmez, aynı dönemde yazılan diğer kitaplarla ortak düşünceler taşır, onları başka şekilde ifade ederler. Aile İçinde Küçük Bir Kavga ve Ölümle Flört’te geliştirilecek düşüncelerin önceden ifade bulduğu Badem Ağaçları (1940) öyküsünde yalnız iki güç bulunduğunu, bunlardan kılıcın her zaman diğerine, tine yenik düşeceğini kesinler. İsteği hiçbir zaman kılıcın önünde eğilmemek, tinin hizmetine girmeyen güce bundan böyle hiçbir zaman hak vermemektir. Prometeus Cehennemde (1946) başkaldıran insanın nasıl büyük engizitörlerin eline düştüğünün bir öyküsüdür. Prometeus geri gelecek olsa bugünün insanları onu insancıllık adına kayaya çivilerlerdi. [16 54] Ardından yine ışıklı imgelere dönülür; altı yıldır içinde bulunulan cehennemden çıkılmıştır artık, umutlu bir rüzgâr eser. Helen’in Sürgünlüğü (1948) Ahlaklı Asi’nin tezlerini müjdeler. Olgun döneminin kelimeleri: Doğruluk, ölçü, sınır, adalet, güzellik, aşk, özgürlük ortaya çıkar. Yine Akdeniz’in güneş trajiği ile sislerin trajiğini karşıtlık içine koyar. Yunanlılar umutsuzluğa güzellik içinden varmışlar, çağımız ise tam tersine umutsuzluğunu çirkinlik ve çırpınmalar içinde beslemiştir. Yunan düşüncesi her zaman sınır düşününe sığınmış, hiç bir şeyi uç 38 noktasına dek götürmemiştir. Avrupa tam tersine tümlüğün fethine çıkmıştır, ölçüsüzlüğün kızıdır, güzelliği yadsır, bir tek şeyi, usun gelecekteki imparatorluğunu yüceltir. Sanatçının tutkusu özgürlük iken tarihsel düşüncenin tutkusu zorbalıktır; bu ikisi de dünyayı yeniden kurmak isterler. Kimi saatlerde donuk ve kurumuş dünyaya sırtımızı dönmek düşüncesi baştan çıkarıcıdır ama bu çağ bizim çağımızdır ve birbirimizden nefret ederek yaşamamız mümkün değildir. Bilgisizliğin benimsenmesi, bağnazlığın yadsınması, dünyanın ve insanın sınırları, sevilen yüz, güzellik... Yunanlılarla bu alanda buluşmamız mümkündür. Bu kez Truva değil çağdaş kentin korkunç surları güzelliği elimize vermek üzere yıkılacaktır. kurgulamıştır. Defterlerindeki bir notta yapıtını beş diziye ayırır. Her dizide aynı temayı farklı tarzlarda yansıtmak üzere en az bir roman, bir deneme ve bir oyun yer alacaktır. O tarihte sadece ilk iki dizi tamamlanmıştır (Saçma: Yabani, Hayata Sarılmak, Evrenle Çekişme ve Aile Faciası; başkaldırı: Ölümle Flört –ve ekler, Ahlaklı Asi, Kibar Terörist) yeni projelerse yavaş yavaş olgunlaşmaktadır. [2 173] Mamafih ne teması aşk olan dördüncü diziye, ne de ‘düzeltilmiş yaratım’ı irdeleyeceği ve belki ‘sistem’ini ortaya koyacağı son diziye, dolayısıyla denge tanrıçası Nemesis’le ilgili anlatısına, yani başyapıtına girişebildiğini, bu yüzden bir ‘yaratıcı’ olup olmadığını sınayamadan öldüğünü biliyoruz. Clamence’e göre yaratıcı insanın toplumda önemli bir görevi vardı. Toplumda ortaya çıkan tepkinin karşıtı devrim değil, yaratımdı. Dünya durmaksızın tepki halinde olduğuna göre aralıksız devrim tehlikesiyle karşı karşıya idi. Eğer bir ilerleme varsa, bu ilerlemeyi belirleyen şey, her türden yaratıcının, devrim gerekli olmadan aralıksız olarak tepki ve tepkisizlik düşüncelerini alt eden biçimler bulmalarıydı. Bu yaratıcılar olmadığı zaman, devrim kaçınılmazdı. [3 123] Gizlem (1950) başlıklı parçada, Jonas, saçmanın peygamberi olarak anılmasına karşı çıkar. Bir insanın yapıtları çoğu zaman özlemlerinin ya da sapmalarının öyküsünü çizer, hiçbir zaman kendi öyküsünü çizmez, hele yaşamöyküsel olduklarını ileri sürdükleri zaman. Hiçbir insan kendini olduğu gibi çizmeyi göze alamamıştır. O, çağının sokaklarında bulduğu bir düşün üzerinde uslamlamaya girişmiştir yalnız. Bu düşünceyi tüm kuşağıyla birlikte beslemiştir ve benliğinin bir yanı da hâlâ beslemektedir. Ne olursa olsun hiçbir şeyin anlamı bulunmadığı ve her şeyden umudu kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl yetinebilir? O onursuzluğa karşı savaşmaya hiç ara vermemiştir. Yoksayıcılığın en karanlık noktasında yalnızca bu yoksayıcılığı aşmanın nedenlerini aramıştır. Eskülos sık sık umutsuzluk vericidir, gene de parıldar ve ısıtır. Evreninin ortasında bulduğumuz şey cılız anlamsızlık değil gizlemdir, yani gözümüzü kamaştırdığı için zor çözdüğümüz anlamdır. Bizim görevimiz de ölmeden önce tüm sözcükler içinden onu adlandırmaya çalışmaktır. Ne var ki yaratmak Clamence için zulme dönüşmüş, ona her zaman zor gelen yaratıcı halvet, ruh durumundaki çöküntüyle birlikte imkânsızlaşmıştı. Yaratamamak düşüncesi ise başlı başına bir işkenceydi. Zamanla Clamence planlarını değiştirdi ve son üç diziyi harmanlayıp bir tek katman olarak yeniden kurguladı. Üçüncü katmana ait olacak eserlerden sadece birinin parçaları ölümünden yıllar sonra ‘Dönülmez Akşam’ [19] adıyla derlenip yayınlanacaktı. Bu katmandan önce ise, Clamence, ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’ ile yargı ve sürgün temasını işleyecekti. [3 185] Aynı Yerde Dolandığımdan Olacak Zamanımızın Bir Kahramanı Clamence her şeyden önce uzun soluklu planların tasarlayıcısı, başından sonuna ince ince hesaplanmış bir yapıtın yaratıcısıdır. Her kitabını uzun uzun düşünüp tasarlamakla, onları tekrar tekrar temize çekmekle kalmamış, gelecekteki yapıtını da çevrimler halinde İlk taslakta Dönülmez Akşam’la birlikte üçüncü diziyi oluşturan Zamanımızın Bir Kahramanı [17] (1956), kolay çözümleme girişimlerine meydan okuyan şu yoğun metin, Clamence’in sağlığında yayınlanan son romanı, herhalde onun başyapıtıdır. Diğer yapıtlarının 39 aksine kuzeyde, nemli ve karanlık Amsterdam’da geçer. Sıklıkla denizcilerin takıldığı Mexico City barında Jean Baptist Albert, kendini henüz tanımadığı bir adamın masasına davet ettirdikten sonra incelmiş bir burjuva aydın olduğunu tespit ettiği muhatabına öyküsünü anlatmaya başlar: Bir zamanlar Paris’te hayat oyununu büyük bir doğallık ve ustalıkla yürüten, toplum içinde parlayan, saygın bir insan, sosyal ve cinsel açılardan tasasız bir hayat sürmekte olan başarılı bir avukattır. Derken bir Kasım gecesi Royal köprüsünde bir kadının suya düştüğünü fark eder, ancak ona yardım etmez ve yoluna gider. Başka bir gece Sanatlar Köprüsü’nün orda kahkahalar duyar, o ana kadarki memnun, sorgusuz ve günü gününe yaşayışı sona erer. İnandığını ve yerine getirdiğini iddia ettiği, esasında bir gösterisini sunup durduğu ahlak ile ilgili ikiyüzlülüğünü kendine itiraf etmek zorunda kalır. İnsanların hayranlığına layık olmadığının, onların yargısına karşı savunmasız kaldığının ayırdına vardığı, yaşamının çocuksu basitliğini ve suçsuzluğunu, dolayısıyla kıvancını kaybettiği için mutluluğunu da yitirir. Sonunda Amsterdam’a gider ve suçluluğunu benzerlerine, yani herkese yayarak hafifletmeye koyulur. Kendi durumunu tüketici biçimde deşifre ederek karşısına aldığı benzerlerine bir ayna tutar. Böylece gülüşü kesmek için kendisi daha ahlaklı ve sorumluluklarını sırtlayan bir adam olmak yerine, geri kalan herkesi de kendi düşmüşlüğüne ortak etmek yolunu seçer. Zamanımızın Bir Kahramanı büyük ölçüde Ahlaklı Asi’nin yayımından sonra Kötü Zamanlar ekibiyle patlak veren polemikten kaynağını almış görünür. [29, 25] Clamence, “Modern tutumun ve günahın bu tuhaf ve yanlış laik vicdan azabıyla değerlendirilmesini alaya alan bir anlatım biçimi” [3 206] diye not düşmüştü defterine. Kitapta, çelişik görünse de, Albert’in vazgeçemediği adamsendecilik (‘Parisliler ve çağımızın insanının pasifliği için tek cümle: Sevişti ve gazete okudu.’ [17 5]) kadar, içini kemiren tüm-suçluluk/tümsorumluluk da eleştiriliyordu. Tüm-sorumluluk, savaş sonrası Fransız Varoluşçuluğunun toplumsal olaylarda yan tutmamayı lanetlemekte kullandığı argümandır. Ortada adı konan bir suç ya da günah yoktur ama herkes her şeyden sorumludur: Eylemlerimizde yaptıklarımızdan, eylemsizlikte de yapmadıklarımızdan sorumluyuz. Ve bu şematik ahlak kuralı gerekli yerlerde içi istendiği gibi doldurularak bir yargılama ve suçlama ilkesi olarak kullanılır. Clamence bu konuda Varoluşçularla aynı çizgiye gelmez. Savaş sonrasında işbirlikçilerin cezalandırılmalarıyla yüzleştiğinde yargıda affediciliği ve ılımlılığı savunmaya başlamıştır. Ölümle Flört’te ne Nazileri ne de onlara karşı mücadele etmeyenleri suçlamıştı; kötülüğü gerçekleştirenler ortada yoktur, kötülük bir hastalık, bir mikrop olarak temsil edilir; ondan tek tek insanlar değil varoluşsal koşulumuz sorumlu gibidir. Sorumluluk düşüncesi ise eyleme dönüştüğü oranda değerlidir, kendini ve bütün insanlığı her şeyden sorumlu ilan ederek vicdan azabıyla kıvranmak ve kendini bir parça rahatlatmak için başkalarını da sürekli olarak suçlamak aşırılığı da Clamence’in yolu olamaz, bu anlamda Kötü Zamanlar’ın suçlamasını iade ettiği iddia edilebilir: Vicdanınızı rahat tutabilmek için mahkûm etmek zorundasınız, size bir suçlu gerek. Bu siz değilseniz, demek ki bütün evrendir. Kendinizi mahkûm etmeye mahkûm etmişsiniz. [25 96, 56, 62-3, 66, 68] Ama Zamanımızın Bir Kahramanı bu ana başlıklarla yetinmez, insan ruhundaki ikiliğe dikkat çeken Albert, her davranışının altında yatan bencillik ve düşüklükleri ifşa etmekte isteklidir. ‘Adet yerini bulsun diye’ yürütülen yapmacık ahlak ve toplumsal yaşam didik didik edilir. İthamlar kesintisizce yığılır, insanı soluksuz bırakırlar. Albert karakteri yer yer Clamence ile üst üste düşse, hatta onun karikatürünü çizse de kendisiyle tam olarak örtüşmez; o daha ziyade bir derleme gibidir, eleştirisinin okları kendisi dâhil muhitindeki bütün benzerlerine savrulur. Sanki ikiyüzlülük günahlarının, ikiyüzlü bir ahlakçılığın, ya da oyunsal bir yüce gönüllülük gösterisinin ardında yatan esas insanî zayıflıkların ve kötülüklerin mevcut bütün bedenlenmelerini tüketici biçimde ardarda koymak istemiştir. Sanki Clamence mahkemesinde cezaları da birleştirmek üzere suçlamaları birleştirmiştir. [25 85] Ölümüne korkulan yargıç ise tanrı değil insanlardır, zira suçluluk yaratmak ya da cezalandırmak için tanrı gerekli değildir. Bunun için insanlar yeter. Tanrının yaratabileceği ancak masumiyettir. [3 120] 40 Romanda Albert’in muhatabı hiç konuşmaz, şüpheli biçimde eksiktir. Çünkü bu muhatap romanı okuyanın kendisidir; ayna aynı zamanda bize karşı çevrilmiştir. Jean Baptist Albert, hiçbir yargıya dayanamayan yasasız kişileri ilençlerle kaplayan; taşlar, sisler, kokuşmuş sular çölüne sığınmış biri, kötü zamanların boş peygamberi (Çöldeki Vaftizci Yahya [29 144]), tüm-günahkârlığı, insanoğlunun düşmüşlüğünü haykırır. Tövbekâr-yargıç Albert’in yargısı acımasızdır. Hepimizi tövbeye çağırsa da esasında harekete geçmeyi salık vermez, kendisi de kılını kıpırdatmaz; neyse ki her zaman çok geçtir. Vaftizhanesinde, yani Amsterdam’ın kanallarında, kurtuluş, yardımına gelen olmaksızın boğulmuştur. Kitap belki Paris burjuvasının bir tarihini de içerir. Kendine güvenini yitiren Albert önce bir ahlaksızlık teşhirine girişir. İkiyüzlülüğünü açıktan yaşayacak ve ahlakı yadsıyacaktır. Kendini yargılardan koparmak, gülmeleri önlemek için kendini genel alayların içine atacaktır. Öcünü insanlık düşününü herkesin gözü önünde aşağılayarak almak ister. Ancak bir gün okyanusta bir karaltı görüp onu ceset sanınca anlar ki köprüdeki kadının çığlığı deniz gibi her yere yayılmış, Albert’in şanlı yaşantısını sona erdirmiştir. Boyun eğmek, suçunu tanımak gerekmektedir. Çağdaşlarının gülüşüyle aynı çizgiye gelebilmek için kendini tövbekâr-yargıç yapmak zorunda kalır, böylece kendini tanımaya geçer. Clamence Cezayir’in basit insanları üzerinden nasıl ‘İnsan’ın büyüklüklerini örneklediyse, kendisini de dâhil ettiği Paris burjuvasında da onun en zavallı halini kurgular. Albert’in her davranışının altında görünürdeki amaçlarının zıddı yatmaktadır. Herkes neye mal olursa olsun suçsuz olmayı istemektedir, bağışlanmayı, açıkçası sorumsuzluğu isterler. Utanmadan yaradılışlarını, ya da rastlantıları özür olarak ileri sürerler. Hıristiyanlık büyük bir temizleme kurumu olarak başlatılmış, ancak bu topu topu üç yıl sürmüştür. Tanrı sağır edici sessizliği içine gömülmüştür: İsa suçluluğunu bildiği için ölümüne razı olmuş giderken de bağışlamayı dudaklarının arasında götürmüştür. “Gerçekte hiç kimsenin suçsuzluğunu onaylayamayız. Herkesin suçlu olduğuna gelince, buna evet, hem de gözümüzü kırpmadan.” “Her insan başkalarının suçlarının tanıklığını eder,” Albert’in umudu budur. [17 59] Cehennem çemberlerini andıran Amsterdam kanallarının merkezinde ağındaki bir örümcek gibi avını bekleyişi bundandır: Temize çıkmak için kişinin kendi kendini suçlaması yetmez; bir suçlama yolu gerekir. Ancak Albert’in muhatabı sadece yargıya dayanamayan insanlardır: ‘Bir yasaya ayak uydurabilen kişi, inandığı düzende onun yerini alan yargıdan korkmaz. İnsanların en büyük korkusu yasasız yargılanmaktır. Biz işte bu korkunun içindeyiz. Hepimiz birbirimizin yargıcıyız ama ortada yasa yok. Yargılamanın sebebi belirsiz. İnsanlar yasasız yargılanmaktan korkuyorlar. Tabiî dizginlerden yoksun olunca, yargıçlar gemi azıya alıp, lokmaları çifter çifter yutarlar, öyleyse onlardan daha hızlı gitmeye çabalamak gerekir öyle değil mi? Bu da ne karışıklıktır öyle. Peygamberlerle tansıklar yaratanlar çoğalıyor, iyi bir yasa ya da kusursuz bir düzenle, yeryüzü boşalmadan bu işin içinden çıkmak için uğraşıyorlar. Neyse ki ben işin içinden çoktan çıktım. Ben hem başlangıcım hem de son, işte bildiriyorum yasamı. Kısacası tövbekâr-yargıcım.’ [17 63] Kitabın içeriği burada ele alınan temalarla sınırlı değildir, belki de bu temaları doyurucu biçimde tartışmak için kitabın kendinden daha kalın ciltler gerekir. Bir çırpıda bir araya yığılan ayrıntıların bolluğu kitabın ana hatlarını da belirsizleştirir. Yine belirsiz kalan bir husus Clamence’in ahlak ile ilgili tutumudur. Ölümle Flört’te suçsuzluğu yadsımıştı. Ahlaklı Asi’de, yüzyılın sularında keyfî ve acımasız bir yargılama yüzerken, Clamence, yargıyı dizginleyecek ortak bir yasa bulmak ister. Dünyevî ve ölçülü bir yasa oluşturulacak, ölçü ve konsensüse boyun eğme yani toplumsal sözleşme sayesinde düzene kavuşulacaktır. Ancak tanrısız olduğu için elinde ahlakı ya da yasayı savunacak araçları da yoktur. Anlaşılıyor ki suçluluğu empirik yoldan bulgulamaya girişir: Albert bir ahlak hissiyle donatılmıştır ve bunu yadsımak çıkar yol değildir, ancak acımasız bir tüm-yargı haline getirmek de doğru değildir. Gereğinde merhamet de yerini 41 bulabilmelidir. Zamanımızın Bir Kahramanı’nın eleştirisi gönüllü sınırları ve eylemi kabul etmeyen ama vicdan azabı içinde dört bir yana saldıranlara yönelir. Gözlerim Semalarda Jean Baptist son öykülerini ‘Gözlerim Semalarda’ adlı kitabında [18] (1957) toplamıştır. Cezayir çölleri, Paris ve Güney Amerika kitaptaki öykülerin dekorunu oluşturur. Ahlaklı Asi’nin polemiklerinden bunaldıktan sonra kafasını rahatlatmak için yazdığı öykülerdir bunlar, ancak yine de zihnindeki siyasi sorunlar etrafında dolanırlar. Ahlakî ve politik belirsizliklerle ilgili farkındalık kastî biçimde belirsiz bırakılmış metinlerde yansıtılır. [34 10] ‘Aldatan Kadın’daki kahramanlar (Cezayir’in derinliklerine, çöldeki Arap yerleşimlerine doğru rahatsız bir iş gezisine çıkan Marcel ve ona eşlik eden karısı Janine) gerçek hayattan alınmadır. Janine, Marcel’in kendisine gereksinimi olduğunu, kendisinin de bu gereksinime gereksinimi olduğunu bilir ve bununla yaşar. Sadece yalnızlıktan kurtulmak için birliktedirler. Konakladıkları köyde geceleyin dilsiz bir çağrı kadını çölden çağırır. Dışarı çıkıp uzanıp giden çölün karşısında yıldızlara bakar, onların dönüşüne karışır, yavaş yavaş en derin varlığıyla birleşir, evrenle birliğini kurar. Yaşam koşturmacasının arasında en sonunda durmuş ve köklerini yeniden bulmuştur, gecenin suyu Janine’in içini doldurur. Cezayir’in sert doğası şahsında evrenle bütünleşerek kocasını aldatmıştır. ‘Dönme ya da Karışık bir Kafa’ birinci tekil şahıstan aktarılan bir öyküdür. Kahramanımız bir misyoner olarak çöle gider ama ordaki yabani kabile tarafından dili kesilir ve köle yapılır. O da güce tapınmaya başlar, onların inançlarını benimser ve gelecek olan yeni misyoneri öldürmek için bekler. Pis Avrupa ve yalancı hocalarıyla görülecek bir hesabı vardır: “Öldürdükleri doğru değildi, inanmayı yadsıyorum, doğru kişiler yoktur, amansız gerçeğin hüküm sürmesini sağlayan kötü efendiler vardır yalnızca. Evet, yalnızca put tutuyor erki elinde, bu dünyanın tek efendisi o, kin de buyruğu...” [18 42] ‘Dilsizler’de fıçıcı atölyesindeki grevin başarısızlığı anlatılır. İşçiler yenilginin üzüntüsü içindedirler ama kızı hastalanan patronun da bir insan olduğunu teslim ederler. ‘Konuk’, Daru’nün Cezayir savaşındaki dramını anlatır. Öğretmen Albert kendisine kolluk güçlerine teslim edilmek üzere bırakılan Arap sanığı teslim etmeyi reddeder, ona yolu tarif eder ve onu kendi özgür iradesine bırakır. Arap da gider teslim olur. Ertesi gün Albert bir mesaj alır: Kardeşimizi teslim ettin cezasını çekeceksin. Öğretmen misafir olduğu ülkede kimseye yaranamamıştır; ne yerlilere ne Fransızlara. ‘Albert’ öyküsü de otobiyografiktir. Kahramanımız, ressam Albert başarıyı yakaladıkça sevenleri, ailesi ve işi arasında kalır, sıkıştıkça sıkışır ve resim yapamaz hale gelir. En sonunda evde bir ara kat yaratır ve çalışmaya koyulur. Günler boyunca kendini kaptırarak tamamlayabildiği eseri yalnızlık mı dayanışma mı (solitaire/solidaire) olduğu anlaşılamayan bir kelimeden ibarettir. Hayranlarının kuru kalabalığında yalnız kalmıştır. Sadece başarıda yanında olan insan kalabalığı hem sürekli eleştirir hem de yeni eserler vermesini engeller. Kitabın Güney Amerika’da geçen son öyküsü ‘Büyüyen Taş’ mühendis Albert’in öyküsüdür. Baraj yapmak üzere İguape’ye giden Albert yerlilerin Hıristiyanlık öncesi inanışlarını da içeren bağdaştırmacı Hıristiyanlığıyla karşılaşır. Tanıştığı bir yerli yerel bir dinî merasimde bir adak olarak ağır bir taşı sırtında kiliseye taşıyacaktır. Ne var ki bir önceki gece çılgın eğlencelerde kendini dansa kaptırır ve yorgun düşer. Ertesi gün taşın altında çöker kalır. Kahramanımız taşı sırtına alır, fakat tanrının evine değil, ordaki en fakir eve, önceki gece arzuların güdülediği bir ritüelin gerçekleştiği eve gidecektir. Taşı oradaki ritüel ateşinin hâlâ tüten külleri üstüne atar ve ateşin çevresinde oturan yoksulların yanına davet edilir. İnsanın sürgünlüğü ama aynı zamanda tek krallığıdır bu dünya. Cezayir olaylarından sonra Daru her yerde sürgündür; insanlığın geri kalanı gibi. Sömürgeci yönetimin baskılarını da, ayrılıkçıların uyguladığı şiddeti de kabul edilmez bulmaktadır. Eski bir Arap arkadaşı ona, Almanlara karşı direnişte şiddeti kabul ettiği halde 42 neden Cezayir’deki direnişçilerin şiddetini reddettiğini sorduğunda, cevabı Fransız kimliğinle ilgili farkındalığını yansıtır: ‘Nazilere direnişte şok olmadım zira Fransızdım ve ülkem işgal altındaydı. Cezayir direnişini kabul etmeliydim ama Fransız’ım!’ [34 183-4] Daru’nün çatışmadaki tepkisi tarafsız değildir, ailesinin güvenliğini ön plana almıştır. Ancak 1956’daki ateşkes çağrısının başarısızlığının ardından köşesine çekilmeye razı olur ve etkinliğini bireylere yönelik yardım faaliyetine indirger. Cezayir olaylarıyla ilgili yazılarını ihtiva eden makale derlemesinin yayını da dikkat çekmez. Tarihe karşı geldiğinin, etkisiz kalacağının farkındadır. Cezayir kopuşa doğru sürüklenirken Daru, ailesini Fransa’ya taşıma çalışmaları içine girer. Daru hayatının son yıllarında çok az şey yayınlamıştır. Edebî etkinliğini azaltmış, tiyatronun keyifli sosyal ortamında kendini rahatlatmaya geçmiştir. Bunun iç sıkıntısından ve yalnızlıktan bir kaçış olduğu söylenebilir. Daru’ye göre tiyatrodaki karşılıklı bağımlılık, alçakgönüllülük ve mizah hissi ile kabul edildiğinde mesleğin dayanışmasının temelidir. Tiyatroda bireyler özgürlüklerini yitirmeden birbirlerine bağlıdır ve bu, geleceğin toplumu için de fena bir formül değildir. [34 30] Tabiî tiyatro Daru için şahsî ütopya adası olmakla kalmaz; ünlü aktrislerle gönül ilişkileri kulaktan kulağa fısıldanmaktadır. Bu dönemde yeni oyunlar yazacak kadar da kendini yormayacak, aralarında Ecinniler’in de olduğu bir seri uyarlama hazırlamakla yetinecektir. 1960’ta yol kenarındaki asırlık bir meşe ağacına bindirip yamulmuş bir otomobilden yeşil çayırlara savrulan cesetler arasında bulunduğunda çantasından çıkan Dönülmez Akşam’a ait müsveddeler her ne kadar bağımsız bir roman gibi yazılmışlarsa da, hemen tümüyle otobiyografik malumat sunarlar. Daru’de eksikliğini çektiğimiz gerçek günlüklerin yeri bu notlarla doldurulmaya çalışılmıştır. Daha sonra yayınlanan defterleri ve yolculuk günlükleri daha ziyade düşünceler ve yapıtlarla ilgili notlar içerir; gündelik hayatı ve aşklarıyla ilgili yeterli bilgi nakletmez ve bize çok az magazin verisi sunarlar; pek yazık. Haşlanarak pişirildiğinde acı çekmeyen istakozları kadınları tavlamak için nasıl tereyağında kızarttığını utanmazca yazacak değildi herhalde. Lanetolasıcapis Jonas’ın edebiyat hususunda bazı ilkelere uymaya özen gösterdiğini, ayrıca üslup mevzuuna da önem verdiğini biliyoruz. Vahşi hayalgücünü dizginleyerek bu kalıpların içine zorla hapsetmeye çalıştığını da defterlerinden okuyoruz. Hacim bakımından kitapları incedir. Sanki hep sıkılmıştır yazı yazarken. Bir metni arzu ettiği edebî yetkinliğe ulaştırmak için hayattan el çekip kapandığı yazın manastırında, tanrılaştırdığı yaratıma ibadet etmekle geçirilen zaman onu herhalde çok yoruyordu. Belki de bu yüzden o da kısa kesiyordu tekrar tekrar yazıp temize çektiği kitaplarını; yoksa yazamayacaktı. Kâtibesinin kalemini çalakalem çalıştırıp akşama kıymetli misafirlerini ağırlamak üzre yemek salonuna gidemeyecekti. Ama belki de ince düşünmenin yanı sıra ruhundaki bir tutukluk, üretimine kuruluk ve kısırlık olarak yansıyordu? Belki sorun onun edebiyat yapmayı ‘öğrenmiş’ oluşundaydı. Jonas’ı kötü yazar, dil açısından özensiz ya da sıradan olmakla mı itham edecektik? Edebî becerisi tartışılmaz doğrusu, kimi zaman duru ve sade kimi zaman da metaforlarla yüklü şiirsel bir anlatımı vardır. Evet, belki şiirli dili edebiyatın klişe imgelerine sıklıkla yönelmiş olabilir, ama o alışılageldik imgeleri ardarda sıralamakla iktifa etmemişti. Özellikle doğa sahneleri kitaplarının dramatik ilerleyişini ve düşünsel bağlantılarını oluşturmakla kalmıyorlardı, belki de bu kitapların esasoğlanı doğa idi? Esasında bütün kitaplarını tekrar tekrar okumuş biri olarak söyleyeyim, ilk bakışta renksiz görünen bu kitaplardan sıkılmazsınız. Kurgular çok karmaşık ya da karakterler incelikli olmamakla beraber Jonas’ın her parçasının kendine göre bir ‘öykü’sü vardır. Olay örgüsü ya da kişiler değil, bir denemecinin işlediği düşünceler kitapları çekip götürür. Jonas benliğinde özümsediği tartışmaların gerilimini kitaplarına ustaca yedirmek hedefine ulaşmıştır. Zira bunlar asla birer deneme, basit birer düzyazı parçası değildirler. 43 Biraz Daha Yakına Çağırıyorum O Zaman Siz Kavrayışlı Felsefe Okurunu Evet, bugün sizinle bir gencin hayatını sayfa sayfa açacağız; onunla Cezayir’in tozlu sokaklarında koşturup, tuzlu denizine batacak, oradan Orta Avrupa karanlıklarına ve Amsterdam’ın liman bölgelerine doğru yol alacağız. Şimdi buraya kadar büyük bir gayretle yorumsuz aktardığımız [Eh, evet, ama sadece seçimde.. Tamam, kurguda yorumumuz.. O kadar abartmayın.. Nihayet.. Ama bakınız..] görüşlere daha yakından bakacağız. Bırakınız, bırakınız kendinizi de bir gencin düşünce hayatını anatomik kesilerle tel tel, katman katman açalım şimdi. Onun doğrusal öyküsünü bırakalım da artık düşüncelerimiz bu dağ doruğunda tutuldukları zincirleri kırsınlar, aksınlar yazık yeter, çok üzmeyeceğim, belki bir parçacık üzeceğim seni ama çok değil, seni ey düşünmeyi sevmeyen okur, zaten yeteri kadar üzülüyorsun, gözlerinden yaşlar akıyor (Bozulan gözlerindi sebep), çağrışımsal düşünmüyor muyuz, imgeleri yardıma çağırdık bu gece, sabahlara kadar imge şelalelerinde dünyanın anlamını çözer gibi olacağız, Diego Grand, büyük insancı ve duygusal felsefenin yumuşak yastıkları, evet orada kalmıştık, hatta görülecek ki bir dakika ayrılamamıştık. Yumuşak yastıklar, evet! Nasıl olur ama o hakikat uğruna işte görülmedi mi yalnız bırakıldı? İlk bakışta evet ama hayır! Bilakis kucaklandı; Pamuk Yastık almıştı hatırlatıyorum: Pamuk Yastık. Buraya döneceğiz sabırsız okuyucu, şimdi bir küçük hesabımız var. Hayata Sarılmak idi değil mi? Bu kitaba geri dönmek ister misiniz? Bazı noktalara aklınız takılmadı mı? Esasında ben hiç dönmeden kaçıp gitmek istiyorum. Ama osilatif varlığım bugün biraz acı istiyor, göz kanlanması ve beyin yumuşaması olmasaydı sanki kışın hiç nefes almadan ve günde sadece bir zeytin yiyerek yaşayamaz mıydım? Yaşayamazdım Evet, Grand, Hayata Sarılmak’a yazdığı ön notta yüzyılımızda dağınık olarak bulunabilecek bir saçma duyarlığı ele alıp onu ama bu sefer bir bulgu değil bir çıkış noktası olarak kullandığını, yorumunun geçici bir yanı olduğunu bildiriyor. [8 11] Saçma olarak adlandırdığı bu belirsiz düşünsel koşuldan kurtulmak isteği içinde olduğunu en baştan bildiriyor. Yine aynı notun devamında kitabına hiçbir metafizik, hiçbir inanç katılmamış olduğunu iddia edebilmiştir. [8 11] İnsan durumunun saçmalığı düşüncesi metafizikten azade olabilir miydi? Ya da herhangi bir konuda söz söylemek metafizik hususlarda bir kuram oluşturmak anlamına gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Gelir mi? Gelmez mi? Herhangi bir konuda söz söylerken üçüncü halin olmazlığını iddia etmeden, dolayısıyla inançlarımızı tespit etmeden nereye kadar ilerleyebilirdik? Kullandığımız dil ve kelimelerden başlayarak her şeyin verili olduğu bir bağlam içinde, öğelerimizin çoktan fona karışıp fark edilmez olmuş belirsiz inançlar üstüne inşa edildiğini hatırlamamız yeterli. Grand yaşamın saçmalığını ortadan kaldıracak türde bir tanrının varolduğu, vahyin hakikate ulaşma adına kendine has bir geçerliliği olduğu önermelerine açık kapı bırakıyor olsaydı tartışmasını kısa kesmek zorunda kalacaktı. Ama bu olasılıkların reddi onun temel kabullerinden biriydi. Grand’ın mantık hususundaki yetersizliğine uzun uzun değineceğimiz için şimdilik niyeti tespit etmekle yetinelim: Esasında bu pasajı kendisini kitapta bir taraf olarak değil sonsuzdaki bir gözlemci olarak konumlandırmak istediği yolunda yorumlamalıyız. Grand kendini saçmaya bulaştırmak istemez; onu altettiği an dışında. Şimdi kitabın şemasını çizelim ve daha yakından incelemeye geçelim. Kitabın ilk ana-bölümü, ‘Saçma ve İntihar’ 7 Grand’ın saçma akıl 7 Esas alınan çeviride yer alan ‘uyumsuz’ ve ‘çarpışma’ terimleri sırasıyla ‘saçma’ ve ‘mücadele’ ile değiştirilmiştir. 44 yürütmesinin ilk kesimini içerir. ‘Saçma Duvarlar’ alt-bölümünde insanın kavrayışının sınırlılığı ve dünyanın usa uymazlığı irdelenir, sonra ‘Felsefece İntihar’da da kavramsal bir açımlama yer alacak ve ‘Saçma Özgürlük’te sonuçlar çıkarılacaktır. Saçma İnsan başlıklı ikinci ana-bölümde Grand saçmaya beden vermeye girişir; saçma insanı örnekleyen çeşitli modeller geliştirir: Don Juancılık, oyun, fetih. Sonraki ana-bölüm Saçma ve Yaratım’da saçmayı yazın dünyasında araştırmaya girişir, felsefe ve romanı ele alır. Son ana-bölümde mitolojik Sisifos efsanesine göndermelerle kitap dramatik bir sonuca bağlanır. Kafka’nın yapıtıyla ilgili bir inceleme de kitaba ek olarak iliştirilmiştir. Mantığın Çilesi İlk iddiamızı hatırlatalım: “Düşüncenin bir sıkıntısının katıksız durumda betimlemesi yapılmıştır yalnızca.” [8 11] Ve bu sayede, inanç katılmayınca, kesin konuşmak mümkün olmuştur? “Gerçekten önemli tek felsefe sorunu intihardır!” [8 15] Allah’tan bahsedemediğimize, anlamdan, kozmostan, düzenden, bizi aşan anlatılardan söz edemediğimize göre, anlaşılan bu sebepsiz yaşamı yaşamaya değip değmeyeceğini hemen öğrenmemiz gerekecektir. Gelin de terimlere bir daha bakalım: ‘Gerçekten önemli’ söz öbeği burada intihar sorununun sorunlar arasında ayrıcalıklı bir mahiyette olduğunu belirtiyor; bu söz öbeğini açık ve anlaşılır varsayalım. Böyle ayrıcalıklı bir sorunun varolabileceği ihtimalini inkâr mı edeceğiz? Kanıtlayamayız da, çürütemeyiz de. [Asla?] [Bilmiyoruz.] [Bilemeyecek miyiz?] [Onu da bilemiyoruz.] [Belki de şimdiden bilebiliyoruzdur?] [Kim bilir?] [Peki bu böyle devam ederse bir satır ilerleyemeyecek miyiz?] [İlerleyemeyeceğiz.] [Nasıl ilerleyeceğiz?] [Basit: İlerleyeceğiz, o kadar. Düşünmek için kesinliklere ihtiyacımız yok ki.] [Kesinlik savından daha bu noktada vaz mı geçeceğiz?] [Daha öğelerimiz tanımlı değilse onlarla kurduğumuz denklemlerin doğruluğundan ya da kesinliğinden nasıl söz edeceğiz?] Bakın Grand az aşağıda ne diyor: “Gönlümüzle sezdiğimiz şeyler bunlar;” evet gönlümüzle... [Ama hay Allah, şimdi bu ne demek ola ki? Daha ‘felsefe sorunu’ öbeğine gelemedikti, belki önce felsefeyi açıklarsak, ‘gönül’ kelimesini de açıklayabiliriz?] [Tamam, ‘felsefe’ için bir tarif verebilecek misin?] [Bilgelik sevgisi? Psikolojik bir tanım ve bana göre çok uygun. Felsefe varolanın anlamı, amacı, yapısı ve insanın hayatıyla ilgili konular hakkında daha fazla ve daha doğru bilme arayışı değil mi? Bu tanım bilgiye ulaşmayı değil arayışı vurguluyor. Bir istekle yola çıkıyorsun, ne aradığından da emin değilsin, sonra bazı inançlara varıyorsun, elindeki zihinsel araçlarla hiçbir şeyin şüpheden muaf olmadığını görüyorsun, yolda kesin bilgi ve tanrısal hakikat taleplerini geride bırakıyorsun ve kendini yazarların ne demek istediklerine ve bunların başka nasıl söylenebileceğine, öykülerin güzel kurulup kurulmadıklarına bakmaklığınla buluyorsun... Felsefe ‘yapmanın’ ötesinde bir ‘felsefe’ bulamayacağım.] [O zaman biz de yaklaşık tanımlarla ilerlemeye razı olacağız, olmak durumundayız yoksa daha ilk cümleyi aşamıyoruz, yazılmış en mükemmel romanı yazmaya çalışırken ilk cümlede takılan Albert gibiyiz.] [Evet geçelim: ‘Gönlümüzle sezdiğimiz...’ Evet, yani bize hoş görünenler mi?] [Hayır canım olur mu: Doğru görünenler, hakiki görünenler, kendiliğinden apaçık olanlar!] [Evet, doğru ya, gönlümüze hoş geldiği için bize apaçık görünenlerle karışık halde.] [Sen de hep kötümser taraftasın, bir an için düşüncenin ve kesinliğin olanağına onay ver.] [Peyki bir an için onay veriyorum ve bir ikinci deneme daha:] Gönlümüzle ilk cümlemizin doğru olduğunu seziyoruz, değil mi ya henüz tartışılıp derinleştirilmiş olmasa da bir parça hak veriyoruz, belki felsefenin aynı önemde bulunan başka sorunları olduğunu da düşünüyoruzdur ama yine belki yazar o sorunları intihar sorunuyla birleştirmiştir; değil mi ki mesela Stoalılar için fizik, ahlak ve mantık ayrılmaz bir üçlüydü; belki ontoloji, epistemoloji, mantık ve ahlak da Grand için ayrılmazmıştırlar? Esasında Grand sanki bu konuda o kadar derin düşünmemiş mi ne? Baksanıza takip eden şu cümleye, sanki demek ister ki felsefenin geri kalan sorunları ‘dünyanın üç boyutu’, ‘düşüncenin kategorileri’ gibi oyunlar imiş, esas olan varoluşsal durumumuzu aydınlatmakmış? [E bu da bir yerde yukarıda söylediğime gelir.] [Onu ben söyledim yukarıda.] [Aman birimiz 45 söyledikti işte...] Durumu aydınlatmak üzre Grand şunu müjdeliyor neyse ki: Aklımıza da aydınlık gelmeleri için derinleştirilmeleri gerekir bunların. [8 15] Şunu mu çıkarsıyoruz peyki: Önce gönlümüzle belirsiz önermelerin doğruluğunu seziyoruz, sonra ortak akla da apaçık hakikatler olarak görünebilmeleri için onları derinlemesine irdeliyoruz? Böylesi bir yöntemi herhangi bir zamanda açıkça düşünmüş müdür bilmiyoruz, ama Grand’ın bütün yapıtı boyunca süregiden düşünme yolunun bir olası tarifi olduğunu şimdi ben iddia etmekten çekinmeyeceğim. [Peyki sen Grand’dan daha kesin konuşmak için, Grand’dan daha Grandcı olmak için mucizevî bir zihinsel aygıta mı sahipsin?] [Argumentum ad hominem!] [Hiç de değil, bi dakka, bi dakka!] [Peyki tamam, soruna yanıt vereceğim: Hiçbir iddiam yok, görecenin alanındayız dedik ya, biz burda benlen mi ilgileniyoruz, bakalım Grand’ın nasıl iddiaları var, topu her zamanki iç-tutarlık çıkışına yuvarlayalım şimdilik.] Öncelik Sıralaması “Bir sorunun bir başka sorundan daha önce sonuçlandırılması gerektiğini neye göre kararlaştırmalı diye sorulursa, gerektirdiği eylemlere göre diye yanıt veririm. Hiç kimsenin varlıkbilimsel kanıt uğruna öldüğünü görmedim.” [8 15] Grand pratikten başlayıp temel önermelere yol alıyor. [Ya peki ne yapacaktı?] Oysa temel önermeler varolamaz. Epistemolojik ve ontolojik durum açıklığa kavuşmadıkça ya da bunlara yönelik kabul edilmiş bir paradigma bulunmadıkça... Materyalist bir bağlam öne sürelim, Grand ‘metafizik katılmamıştır’ derken örtük olarak bunu kastediyordu [Belki], ya da biz şöyle yorumlayalım: Dünya göründüğü gibi basit (Doğaüstü varlık ve süreçler yok), bilimin tarif ettiği gibi incelikli (İlk bakışta anlayamadığımız süreçlerle işliyor) ve nihaî olarak anlamsız; ölüm yakın, sebepsiz ve mutlak. Yaşıyoruz, kararlar almalıyız, ama her seferinde yeni ilkeler yaratmayacağız, kararlar almak için maksimler üretip toptan rahatlayacağız. Önce yaşamaya devam edip etmeyeceğimizi soruyoruz doğal olarak. Bağlam buysa [Bunun için örtük olanı satır aralarına yazmamız gerekti] devam edebiliriz. Takdir edilecektir ki eylemlerin zamansal önceliği konusu olumsaldır. [Argumentum ad populum.] Bu örnek özelinde de sadece stratejik bir sorundur ve pek çok olası durumda farklı sıralamalar yapılabilirdi. Mesela söz konusu eylemin önümüzdeki yüz yıl zarfında gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığı kaydını eklersek intiharı araştırmak tam manasiyle gereksizleşir. Gözlemlenmiş verilerden kopuk bir gösterim mi oldu? O zaman daha ilginç bir noktaya temas edelim: Önermeyi anlamını bozmamaya çalışarak, bir ölçüde önermeler mantığının alışılageldik biçimlerini andırır tarzda yeniden kuralım: [Bir yalancı hedef yaratıyoruz, hedefi değiştiriyoruz, yapma!] Bir seri sorunun çözümü birer eylem gerektiriyorsa ve bu eylemler arasında bir öncelik sırası varsa, gerektirdiği eylem zamansal olarak en önde gelen sorun diğerlerinden önce açıklığa kavuşturulmalıdır. En iyi niyetli [!?] yorumla, terimlerimizin anlamları açık ve değişmez varsayılarak, önermemizin en az iki koşulunun bulunduğunu görüyoruz. Oysa daha sorunumuzun eylem gerektirip gerektirmediğini bilmiyoruz, zaten ileride göreceğiz ki bütün akıl yürütmenin hedefi bu, o zaman zaten baştan bunu bir varsayım olarak ortaya atıp ilerliyoruz, acaba bir fasit daire [Circulus in probando] içinde miyiz? Enteresandır, bu sadece bir önkoşul olduğu için eğer sonuçta doğru çıkarsa sadece olumsal olanın hatalı olmadığını ortaya koyacak, daha açık bir ifadeyle, zaten zamansal sıralamadan, yani bu tartışmanın öne alınıp alınmamasından söz ediyoruz, o zaman Grand sanki sırada önümüze geçebilmek için bizle pazarlık yapıyor: “Bakın” diyor, “En sonunda belki de haklı olduğumu göreceğiz, bir an önce intihar etmemiz gerektiği ortaya çıkacak, o yüzden şimdi beni dinleyin,” demek ki sonunu başından müjdeliyor. Oysaki en sonunda yolun intihara değil, aksine gittiğini bulacağımıza göre, elinde yemek tepsisi yüzü kızararak önümüzden geçmesi gerekecek. 46 Gerek Yokmuş, Tartışılacak Şey Yokmuş Esasında biz ‘gerektirdiği’ değil ‘gerektirebileceği eyleme göre’ diye önermeyi düzeltmeliyiz. Eğer bu argümanı kabul edersek, eğer bir tartışma gerektirebileceği eylemlere göre daha ön sıraya alınmalıysa, bu sıralamayı asla yapamayız. Zira verilecek herhangi bir karar, aklımıza henüz gelmeyenler dâhil, çok ivedi eylemler gerektiriyor olabilir. Üçüncü halin olmazlığını sağlamalıydık. Ama yapamayız. [Belki de yapabiliriz.] Aslında Grand’ın bu öncelik sıralaması argümanını tartışması hiç gerekli değil, zira kitap onun, bizden sıra istemesine gerek yoktu. [Peyki biz her noktada böyle kılı kırk yararak bu kitabı nasıl bitireceğiz?] [Dur bir dakika devamı var.] İkinci cümleye gelelim, demek kimse varlıkbilimsel kanıt uğruna ölmemiş, en başta argumentum ad ignorentiam. [Argumentum ad ignorentiam!] Ama ya ‘ben gördüm’ diyen biri çıkarsa? Dikkat edilecek olursa Grand olumsal bir kanıt çağırıyor, üstelik benzer bir örnekte ‘tanrı birdir’ diye diye ölenler düşünüldükte. [Yine hedef saptırıyorsun, hedefi değiştiriyorsun, sen ne laf anlamaz adamsın, adam ilerde açık kılıyor bunları, şimdi kesin bir dil kullanışı anlaşılır bir edebî incelik! Yahu biz bu kitapla işimizi nasıl bitireceğiz?] [Bitireceğiz, merak etme, dertlerimizi örnekliyoruz, böyle devam etmeyeceğiz, biraz sabret.] Aradaki satırlarda Grand mealen [Of!] diyor ki: ‘Mesela Galileo, iyi etti de sözünden döndü, o tarz düşünceler için ölmeye değmezdi çünkü. Ama yaşamın yaşanmaya değmeyeceği düşüncesiyle ölen nice insan tanıyorum.’ Keyfi kabullerin alanındayız [Bunu fark ettiğimiz iyi oldu], tikel bir örnekle ve diğer kanıtları saptırarak, bırakın kesinliği, ikna edici bir tümevarımsal düşünce bile inşa edilemez; otoriteler de bu konuda birleşecektir. [Argumentum ad verecundiam, hem de otoriteler uydurma!] Peki ya yaşamın yaşanmaya değmeyeceğini düşündüğü halde intihar da etmeyen yığınlar? Ya önemsiz meseleleri savunmak uğruna ölüp gidenler? Mesela Ahmet, Celil ve Kerim? Onların davası unutulup gitti mi? Hayır: “...yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölen nice insanlar görüyorum. Çelişkin biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan (Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğruna ölüme giden başka insanlar görüyorum. Böylece ivedilikle yanıtlanması gereken sorunun yaşamın anlamı olduğu yargısına varıyorum.” [8 15-6] [Hoppala! Bir dakika, bir daha okuyalım, eksik bir şeyler mi var?] Biz bir ‘neden’den söz ediyorduk, sonra ‘anlam’ kelimesine tosladık. Anlam! Demek ki biz bu kelimeyi anlıyoruz, anlıyor olmalıyız zira tanımlanması yolunda hiçbir çaba gösterilmedi. Ama aslında anlamıyoruz, anlamaya çalışacağız, satırların arasına satırlar yazarak Grand’ın niyetini gayrı meşru yollardan tarif etmemiz gerekecek. [Hayır, bunu yapmayacağız!] [Biz?] Ama henüz soluklanmadan, aynı paragrafta daha da kötüsü geliyor, bütün temel sorunlar üzerine sadece ve sadece iki düşünce yöntemi bulunabileceğini öğreniyoruz: Söylenmesi gülünç olacak kadar açık gerçekler yöntemi ve yel değirmenlerine saldırma yöntemi. Böyle, zira bizim ‘coşkunluk’ ve ‘açıklığa’ aynı anda ulaşmamız gerekiyor ve bunu da ‘açıklık’ ile ‘içliliğin’ bir dengesi sağlayacaktır. Alışılageldik bilgiç diyalektik yerini sağduyu ile sevecenlikten doğan daha alçakgönüllü bir düşünce tutumuna bırakmalıdır. [8 16] [Hayırdır inşallah, neredeyiz biz? Bütün bu kavramlar: Coşkunluk, açıklık, içlilik, denge... Nereden çıktılar? Sırayla gelsinler, anlaşılır olsunlar.] [Tamam, sakin olalım.] Bu sadece bir giriş bölümü, şiir bu, burada her şeyi gönlümüzle seziyoruz, ama seziyoruz, katılıyoruz ya da katılmıyoruz: normatif. [Evet, oh!] Biraz rahat olalım, demek ki henüz heyecanlanmaya gerek yok, zira öyle bir rüzgâr hafiften esse de, bu bölümde kesinlik ya da mantıkîlik gibi iddialar yok henüz, arada savrulan kesin önermelerin esasında ileride açıklığa kavuşacak görece tavırları ifade ettiklerini kavrayabiliyoruz, sırası geldiğinde denemenin görece niteliğini öğreneceğiz. [8 17dn] Sığ bir yorumculukla burada çelişki ayırt edilebilir ama biz kendimizi kavrayışlı addedeceğiz. O zaman kitabın delillerini yer yer kurgulamak durumunda kalacağız. 47 “Birçok nedenlerden dolayı yaşamın buyurduklarını yapar dururuz, bu nedenlerin birincisi de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, bu alışkanlığın gülünçlüğünün, yaşamak için hiçbir derin neden bulunmadığının, her gün yinelenen bu çırpınmanın anlamsızlığının, acı çekmenin yararsızlığının içgüdüyle de olsa benimsenmiş olmasını gerektirir.” [8 17] Anlaşılıyor ki biz esasında belirli bir intihar eden insan tipinden bahsediyoruz; denemenin sınırları en baştan belirtilmişti. [8 11] Sadece saçmadan muzdarip bir insandan bahsediyoruz, demek ki böyle bir tip var ve diğerlerinden bahsetmiyoruz. Ancak ne tuhaftır ki intihar kelimesini bütün genelliğinde kullanıyoruz. Bu denemenin konusu gerçekte intihar değil, “Saçma ile intihar arasındaki bağıntı,” hatta o da değil, daha spesifik olarak “İntiharın saçma için hangi ölçüde çözüm olduğudur.” [8 18] [Benim kafam karıştı doğrusu, ama en son açıklamayı kabul etmeyi tercih edeceğim.] Demek ki biz herkes için en önemli (Ya da açıklamalar kabul edildikte: acil) felsefe sorununun intihar olduğunu öne sürmüyoruz, zira deneme onlar açısından bu sorunun geçerli olduğunu bile söylemiyor, sadece en başta belirtilen saçma duyarlığa yakalanmış insanlar adına konuşacağız. Ya da bu çıkarım bile fazla. Fazla ama biz eksikleri gelişine göre tamamlayalım: Yaşamın yaşanmaya değer olduğuna inananlar dışarı çıkabilirler, geri kalanıyla bir parça akıl yürüteceğiz. ‘Açıklanabilen dünya bildik bir dünyadır. Tersine birden düşlerden ve ışıktan yoksun kalmış dünyada insan kendini yabancı bulur. İnsanla yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki kopma saçmalık duygusunun ta kendisidir. Bu duyguyla hiçliği istemek arasında dolaysız bir bağ bulunduğu fazla açıklama yapılmadan da benimsenebilir.’ [8 18] René, devamla, davranışımı doğru bildiğime göre şekillendirmek kabulünün yapılabileceğini belirtiyor: Eğer bir kişi hileye kaçmıyorsa, o kişinin inancı, eylemlerini yönlendirmelidir. Sözünü ettiğimiz kişinin davranışını var olmanın saçmalığı konusundaki inancı yönlendirmelidir. [8 18] “Böyle bir sonuç, anlaşılmaz bir koşulun en kısa zamanda bırakılmasını gerektirir mi, gerektirmez mi? Bu soruyu yapmacık içlenmelere kapılmadan açıkça sormak haklı bir merakın sonucudur.” [8 18] [Evet ‘merak’ hiç haksız olur mu!] Ama işin kötü yanı, içlenmeleri bir kenara bırakmak iki paragraf yukarıda açıklanan yönteme aykırı olacak gibidir. Ne var ki sorun sadece görünürdedir. Anlıyoruz ki iki tür duygulanıma dikkat etmeliyiz: Araştırmamız boyunca bizi yönlendirecek olan ‘coşkular’ içeri, ‘yapmacık içlenmeler’ dışarı! Bu ‘Coşkular’ Mücadeleye Ait Erdemlerdir Denemenin üçüncü konusu, ‘ölümcül sıvışma’, Prometeus’un armağanı ‘umut’tur. “Hak edilmesi gereken bir başka yaşam umudu ya da yaşamın kendisi için değil de onu aşan büyük bir düşünce için, en yüce olan için yaşayanların hilesi, ona bir anlam verir ve ona ihanet eder.” [8 19-20] [Biraz önce kovmuştum ama özür dilerim, yaşama anlam verenlerin devrimci olanları, bir de tanrı aşkıyla tutuşan kesimleri geri gelebilir mi?] “Her şey işi karıştırıyor böylece. Buraya kadar sözcükler üzerinde oynanılması, yaşama bir anlam vermeyi yadsımanın ister istemez yaşamın yaşama çabasına değmediğini söylemeye götürdüğüne inanılıyormuş gibi davranılması boşuna değil. Gerçekte bu iki yargı arasına zorunlu hiçbir ölçü yok.” [8 20] [Aldatıldık ve salaklar gibi tuzağa düştük] “Saçma ölmeyi mi buyurur, bütün sorunlardan önce bu sorunu ele almak, bunu yaparken de tüm düşünce yöntemlerinin, ereksiz us oyunlarının dışında kalmak gerek. ‘Nesnel’ düşüncenin ne yapıp yapıp her soruna karıştırdığı tinbilimin, ince ayrımların, çelişkilerin bu araştırmada, bu tutkuda yeri yok. Yalnızca haksız, yani mantıklı bir düşünce gerek ona (...) Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmaksa neredeyse olanaksız bir şey. Kendi ellerinden ölen insanlar böylece duygularının eğimini sonuna kadar izlerler. İntihar üzerine düşünmek beni ilgilendiren biricik sorunu ortaya atmak olanağını veriyor bana; ölüme kadar süren bir mantık var mıdır? Bunu ancak kaynağını belirttiğim uslamlamayı, düzensiz tutkuya kapılmadan, yalnız açıklığın ışığında sürdürmekle bilebilirim. Bu da benim saçma uslamlama dediğim şeydir.” [8 20] [Uh! Başım ağrıyor, bir mola verebilir miyim?] Sizlere tek tek anlatmaya çalışacağım bu ardarda gelen cümleler yığınında neler 48 kastedildiğini. Bir anlarsam, evet bir anlarsam... Dayanılmaz miktarda ihmal var, dişlerim zangırdıyor, gözkapaklarım gözlerime sürtünüyor, dayanmalısın, dayanmalısın, sadece ben anlatabilirim, evet ben anlatacağım, zira biliyorum, nerden biliyorum, bu konuya sonra geleceğim ama sağlam kaynaklardan biliyorum, çünkü ben, evet benh... çünkü... bu... bu benim, benim meselemhhh... edeceğiz, yoksa duygularımızı mı? Ama bunu niye soruyorum ki? Yanıt en baştan verilmişti, hem apaçıklık, hem onurlu coşkunluk! Ah bir de uzlaşmazların bu tanrısal terkibini güçsüz imgelemimde ben oluşturabilsem. Araştırmamız ancak mürşid René takip edilerek gerçekleştirilebilecek bir erginlenme yolculuğuna, bir batınî deneyime işaret ediyor. Bu Bataklığa Hepimizi Ben Soktum, Ben Çıkartmalıyım Bu Akşam Rüyaya Yatacağım René yukarıda şunu anlatmaya çalışıyor: [Mümkünse tek tek ilerleyelim yetişemiyorum.] İlk olarak, René, mantık kelimesini hangi anlamda kullanıyor olabilir? Mantık, önermelerin ve onların tartışmalarda kullanımının incelenmesiyle ilgili bir çalışma alanı değil mi? Doğru düşünmenin kurallarını, çıkarsamanın ve kanıtlamanın tutarlı yollarını, dilin hatta aklın mekanizmasını ortaya seren bir dal, ya da bir tarifinde, uygun kullanımla düşünce çizgimizi yanılmaz sonuçlara vardırmamızı sağlayan bir araç. René’nin mantık diye bir şey aradığını anladık, ama daha kitabın ilk birkaç sayfasında mantık dalının yerleşik kabullerinin keserlerinden canımızı zor kurtardık ve buraya kadar soluk soluğa kaçtık. René’nin şimdi içine süzüldüğüm zihninin bir kenarında bu sayılan tanımların durduğunu ve onun şöyle düşündüğünü görüyorum: Sürüp giden ama kaypak arzular yüzünden bırakılıp kaçılan bir şey, bir nevi düşünce çizgisi. Ama ne demek düşünce çizgisi? Anlaşıldığı kadarıyla, tam manasiyle bir matematiksel hesap, mantığın ütopyası söz konusu. Bizi kesin ve yanılmaz bir sonuca ulaştıracak keskinlikte, soyutlanmış bir sembolik düşünceler hesabı hayal ediliyor, o yüzden de herhalde somut içeriğimiz olmayacağından (Eğer olsaydı hesabımız belirsiz terimlerce geçersiz kılınırdı), dilim varmıyor ama: Bu hesap a priori öğelerle yapılacak. O yüzden de psikolojinin, ya da ince ayrımlar ve çelişkilerin burada yeri yok: Biz atomlarla çalışıyoruz; onları da bize küçükken dedemiz oynayalım diye vermişti. Fakat bir tek şey kaldı, acaba bunu açıklığa kavuşturabilir miyim: Bir araştırmadan mı söz ediyoruz bir tutkudan mı? Ütopik kesinliğiyle değişenlerin hayalî dünyasını yarıp geçen, a priori öğelerle donanmış canavar bir mantığı mı takip Şimdi, yazarımız derin duygularımızın bilinçli olarak söylediklerimizden daha fazla anlam taşıyacağı düşüncesini ortaya atıyor [8 22] ve devamla [Hayır yanlış yapıyorsun, öyle söylemiyor, ‘derin duygular bilinçli olarak söylediklerinden daha fazla anlam taşır’ diyor] [Ama öyle söyledikte ne anlama geliyor bu?] [Bir söz sanatı var işte orda.] [Derin duygular beni mi ifade ediyor?] [Hayır, cümlenin tamamını okusaydın: “Derin duygular, büyük yapıtlar gibi...” diye başlıyor, yani ‘büyük yapıtlar bilinçli olarak söylediklerinden daha fazla...’] [Yani büyük yapıtları kişileştirdik, sonuçta bir roman insan gibi konuşur sanki ve insanda da yazılanlar kadar yazılmayanlarla da ilgili kurgular bırakır gider, kelimelere dökülmemiş olan belirsizlikler insanın kafasının etrafına dumanlar gibi yoğunlaşır ve onu etkisine alır?] [Evet, René’nin bütün yapıtında böyle özdeyiş kıvamlı fikirler kıvranıyor biliyorsun.] [E o zaman derin duyguları büyük yapıtlara benzeten bir söz sanatı var burada. Aslında insana benzetmiyor; insana benzeyen, büyük yapıtlar... Ama bu iki kademeli metafor ne kadar anlamlı? Niye bu kadar uğraşıyoruz bununla?] [Anlamlı değil dostum, anlatamıyorum, söz sanatı bu, sanki bir şey söylermiş gibi olacaksın ve senin bilinçli olarak söylediğinden daha anlamlı olacak! Zaten basit ve anlaşılır şey söyleseydin bunda etkileyici bir yan olmayacaktı ki! Şimdi bir kapı açtık. Ama bir şey söylemiş olmadık, kendi başına anlamlı duran öğeleri yan yana koyduk; böyle de anlamlıymış gibi oldu. Ama aslında derin duygular bir yapıt gibi söz söylemez, duygu dilsizdir. Bunu sadece benzetme sayesinde oraya yerleştirdik? Ve işte dostum böylece de belirsiz ‘duygu’ kavramına bir çağrışım daha ekledik, artık onu konuşan bir şey olarak hayal 49 edebilirsin. Burada insan, duygu ve yapıt özneler olarak kayarak birbirlerine karışmasalardı, tarihin bir noktasında aynı cümlede kullanılmasalardı her birine has kabul edilegelen özellikleri birbirlerine atfederek düşünebilecek miydik?] [Hmmm?] [İşte senin zihnin böyle çalışıyor, zihnimiz böyle belirsiz ve bağdaştırmacı, imgeleri birbirine eklemeci çalışıyor. Kelimeler veya kavram atomları birbiriyle çarpışmıyorlar, atom yok, her şey duman gibi birbirinin içine akıyor, belirsiz ton farklarıyla hamur gibi sarmalanıyor. Bir yere kadar her hamuru ayırt ediyoruz, sonra bazıları eriyip gidiyor ve başka tonlar oluşuyor, hülasa, şiir yazarak düşünüyoruz. Bu da sana akşam kursu olsun!] [Ha sağol da nasıl bitireceğiz bu yazıyı? Sen hiç edebiyat dersi görmemişsin, eğitilmemişsin, adı üstünde edebiyat, araya böyle kendi fikirlerini sıkıştırırsan ne bütünlük kalır ne edebî lezzet, bir planı olur kardeşim her yazının...] Duyguları kişinin gönlündeyken kavrayamasak da yol açtıkları eylemler, gerektirdikleri düşünce tutumları bir ölçüde o kişi hakkında bizi bilgilendirir, [8 23] davranışçı yazarımız devamla: ‘Bu yöntem bir bilgi yöntemi değil bir çözümleme yöntemi, her yöntem bir metafizik gerektirir’ diyor, [Demek ki metafiziği burda katmakmış nasibimiz] ‘Burada tanımlanan yöntem her türlü gerçek bilginin olanaksız olduğu duygusunu açığa vurur, yalnızca görünüşlerin dökümü yapılabilir.’ [8 23] Böylece fenomenolog yazarımız devamla: ‘Öyleyse bu kavranmaz saçmalık duygusuna aklın ya da sanatın birbirlerinden farklı ama kardeş dünyalarında ulaşabilir miyiz?’ [8 23] diye soruyor. [Paralel ifadelerin hepsi aynı şeyi ifade mi edecek? Yoksa kendince farklı şey ifade edecek de bunlar birleşince bir tek öykü mü oluşacak? Her zamanki gibi belirsizlikler bize, zihnini yormamak René’ye.] [En azından böylece yöntemimizi ortaya koyduk?] Demek ki bilginin olanaksızlığıyla ilgili bir ‘duygu’ ile hareket ediyoruz. Buna bir kabul diyelim. Yazarımıza göre önce bir saçmalık iklimi vardır, ardından dünyanın saçmalığını iddia eden ve savunan şu ayrıcalıklı düşünce gelir. Alışkanlık ani bir kopuşa uğradığında dünya saçma olarak belirir. Tanım: “Dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, saçma budur işte.” [8 23-6] Ölüm, serüvenin bu ilkel ve kesin yanı, saçma duygusunun özünü oluşturur. Yazgının ölümcül ışığı altında yararsızlık göz önüne serilir. [8 26] Ama biz bu güncel edebiyat dökümünden akla geçelim, akılcı yazarımızı takip ederek. [Eh dayanamayacağım artık, aklınca alay ediyorsun. Senin yaptığına hem argumentum ad hominem, hem hedef saptırma denir, ayrıca: ignoratio elenchi!] Bir kere usun ölümsüz isteğinin ‘birlik’ olduğu önermesi René için vazgeçilmezdir ve çeşitli kitaplarında tekrar tekrar öne sürülmüştür. René bunu içlidışlılık (virgül) aydınlık isteği olarak bildirir; bu ikisinin derinden ilişkili olduğunu düşündüğünü zannediyorum. [Tabiî başka pek çok şeyin de...] ‘Bir’ kelimesinin öyle ya da böyle çağrışımlarla bağlı olabileceği her şeyi aynı temel istekte bütünleştirir. Psikanalist yazarımıza göre insan, derununda en temel yönlendirici arzu olarak yatan ‘birlik özlemi’ne göre tanımlanır ve ondaki başkaldırma sapkınlığı da böyle açıklanacaktır. [15] Bu tez pek çok mistik okul ve dinin öğretileriyle desteklenebilir, bütünleştirici felsefî ve bilimsel kuramlarla örneklenebilirdi, ne var ki René buna asla girişmez. Doğrusu bu kanısını Plotinos’tan almış olduğunu ve onu uzun uzadıya düşünmeden, kurduğu empati üzerinden yaydığını düşünüyorum. Evet, us, ‘birlik’i bulmak isteyen insana bunun olanaksızlığından, ya da hedefe ulaşmak yolundaki güçsüzlüğünden başka şey sunmuyor. Ne biliyoruz o zaman? ‘İçimdeki bu ruhu! Ve onun var olduğu yargısına varıyorum, dokunduğum dünya da vardır yargısına varıyorum, bundan ötesi hep kurmaca.’ [8 28] René’nin çok bilinen eski bir formülü yeterince düşünmeden alıntıladığını görüyoruz. Bahsi geçen şeyleri: ‘İç’ini, ayrıca içindeki ‘ruh’u ve bunlar için öncül olarak örtük biçimde ‘kendi’sini, daha sonra kendinin yalnız başına varolarak dünya diye bir yeri kurguladığını, ya da onun yerine, bence daha makul biçimde, bütün bu kurguların ‘verili’ olduğunu kabul etmeyecekse bari kullanmakta olduğu kelimelerin kapsamlı bir kurguya işaret ettiklerini hatırlasındı! Dilin şüpheli varlığını nasıl gündem dışı bıraktığını anlamakta güçlük çekiyorum. En başta dil son derece karmaşık bir verili süreçler ağına 50 gönderme yapıyor, ‘gönderme yapmak’ın kendisi de gönderme yapıyor, karmaşık bağlamımız içinde her şey kurgusal, hepsi zihin kurgusunun kurguları olarak ifade edilen bir kurgu içinde... Budist yahut tasavvufî tecrübeyle benzer bir hedefe yönelmiş fenomenolojik indirgeme imkânsız görünüyor, velhasıl en basit tamalgı en karmaşık tamalgıyla aynı türden olup ya her şeyi birbirine bağlayarak kısa cümleler yerine, yazılabilmeleri için gereken kelimelere bile sahip olmadığımız uzun romanlarla konuşma hayalleri kuracağız, ya da gerçekliği ifade açısından modellerimize, kurgularımıza sarılmaya devam edeceğiz. Biz öyküye yeni bir dekor tasarlayalım şimdi. İnsan teki dediğimiz zaten bir kurgu, ilk hamledeki bu kurgunun dışında kalanlara da dünya demek adettir. İnsanın dünya karşısında hissettiği duygulardan bir kısmı saçmalık hissi diye gruplanarak ayrıştırılsın ve bir uygunluk tablosuna göre yaşantıların bir kısmı da bu sınıfa yerleştirilecek olsun, ayrıca bir düşünce olarak dünyanın saçmalığı kavramlar arasında yer etmiş olsun ve her yeni metinde bağlam, zaman ve küçük nüans farkları göz ardı edilerek aynı biçimde adlandırılacak olsun. İnsan teki dünyayı algılıyor, daha doğrusu zihninde kuruyor, bu kurguda en başından diğer insanlar ve hazır bir anlamlar çoklusu var. Karmaşık yaşantılar ve mekanizmalar ayrımsanıyor. René’nin tanımladığı anlamda saçma ancak bu ileri noktada ortaya çıkabilir. Bütün bir kavramlar ailesi olmaksızın, belirsiz anlamlı yaşantılar olmaksızın nasıl herhangi bir fenomenden söz ediyoruz? Saçma bizim ilk ve indirgenemez deneyimimiz mi imiş, zamansal olarak mı önceymiş, yok öyle değilse kavramsal olarak mı öyleymiş, eğer bu eğretilemenin anlamı varsa, kavramsal olarak nasıl önce olunur, ilahî planlar olmaksızın ya da kendi hesabına varolan bir ussallık düşüncesi olmaksızın sözü edilebilir bir kurgu mu ki bu? Nerelere Yolaldım, Çıkışı Kaçırdım Jean Baptist aklın anlamaktaki yetersizliklerini ifade etmekte epiy kifayetsiz kalmakla ya da ihmalkâr davranmakla beraber bir özet vermekten geri durmuyor. Önce usun bizi bir gerçeğe götürmediğini, kendimizi bilmek sözünün de bir özlem ve bilgisizlik belirtmekten öte anlaşılamayacağını, ancak buna yaklaşmanın söz konusu olabileceğini, tek bir gerçeğin veya özlerin bulunamayacağını belirtiyor. Empirist yazarımız devamla bilimin en sonunda bize ilkel imgeler sunuşunun, dönüp dolaşıp şiire varmasının yarattığı hayal kırıklığından yakınıyor. Kendi kendimize de, dünyaya da yabancıyız, elimizde sadece hiçbir şeyi kesinleyemeyen bir düşünce aygıtı var. Dünya saçma değil ama usa uygun da değil. Saçma olan, ‘usa aykırılık’ ile çağrısı insanın en derin yerinde çınlayan ‘açıklık isteği’nin karşı karşıya gelmesidir. Saçma, arzulayan tinsel varlıkla umut kırıklığına uğratan dünya arasındaki kopuştur, ‘birlik özlemi’dir. Bir dakika burada hangi ‘birlik özlemi’nden söz ediliyor? Dünyayla bir olmak mı yoksa onu anlamak mı? Anlamak ‘bir olmak’ mıdır, anlamak nedir? Aynı türden olmak mıdır? Jean Baptist şöyle derdi: Kendini anlayan şey kendine yabancılaşmıştır, kendi dışına çıkmıştır, artık tek değildir. [Jean Baptist bunu hiç söylememişti, benzer bir şey de söylememişti.] Ne diyorduk hatırlayalım: “Saçma kavramının temel olduğu ve gerçeklerimin birincisi olarak belirlenebileceği yargısına varıyorum.” [Bir dakika bir dakika, en başta ‘saçma’ nerden gelmişti? Onu biz kanıtladık mı? Ya da dünyanın anlaşılmaz olduğunu kesinledik mi?] [Hayır hayır, biz onu çağımızda bulmuştuk. Verili saymıştık; kanıtlamak mümkün olmadığı için şüphesiz. Ama destekleyecek ufak tefek bir şeyler de yazdık, usun nasıl arayışımıza destek vermekten uzak durabileceğine dair bir iki sayfa yazdık. Doğru, kısa kestik, zaten biz bununla ilgilenmiyoruz, biz şimdi baştan biliyoruz, biz çoktan hayal kırıklığına uğradık, çağımız orda burda bunu bize söyledi, biz post-Dadaist, post-Sürrealist bir dönemiz unuttunuz mu? Çocuksu inançlarla ikna olamayacak kadar uyanığız artık. O yüzden de bunu bir kabul olarak alalım: “Yaşamla bağlantılarımı düzenleyen bu uyumsuzluğu doğru sayarsam, dünyanın görünümleri önünde beni saran bu duyguyla bilimsel araştırmaların zorunlu kıldığı bu açıkgörüşlülüğü benliğime sindirirsem...” [8 32] ‘Açıkgörüşlülüğü’ sorma hiç, söylemiştim ya, bu açıkgörüşlülük işte!] [Hangisi? Hani 51 bilim bana bir şey sunmuyor beni şiirsel imgelere getiriyordu, arayışıma yanıt veremiyordu?] [Yani o zaman belki kesinlik ya da varoluşsal cevaplar demek istemişimdir.] [Ama öyle demedin.] [Ama orda şiir yazıyordum, acelem vardı. Her şeyi de ben yazamam ki, her şeyi benden bekleme, sen de ekle satırların arasına.] [Ya, ben okuyorum, senin yazman lazım! Açıkgörüşlülük falan diyorsun ama bulandırıp duruyorsun, terimlerin sürekli değişiyor, hiçbiri tanımlı değil, yazı boyunca sürekli tanım değiştiriyorlar, onla da kalmıyorsun düşünce çizgisi devam ederken hiçbir eşitlik ilişkisi kurmaksızın serbestçe terimleri başkalarıyla değiştiriyorsun, üstelik bir sürekliliğe işaret edecek şekilde ‘bu’ işaret zamirini kullanıp duruyorsun...] [Hayır, bak işte ‘bu uyumsuzluk’ aynı zamanda ‘bu duygudur’, bu ikisi aynı şey... Yok, aynı değil de, aynı görüngüye işaret ediyor; o bir iklim, hem de bir duygu, ona şimdi bilinci ve açıkgörüşlülüğü ekleyelim, akıl da var, bir dakka akıl yok, açıkgörüşlülük var, peyki bilinç nerede duruyor?] [Non sequitur non sequitur non sequitur!] [Bak burda mantık söz konusu değil, teessüf ediyorum, ‘kör mantık’la işimiz yok! Bak burda yazılmış, sayfa 31, ‘her şeyin açık olduğunu öne süren kör mantık’, ama esasında açıklık ya da kanıt yok, sayfa 31 işte: ‘Bundan sonra bilincimiz düzenlendi, artık bu, kanıtların olmadığını bilen bir bilinç.’ Usun sınırlılığını kavrarsak insanın yazgısının usa-aykırılar tarafından sonuna kadar çerçevelendiğini de anlıyoruz, dünya insan usuna uygun değil, ama insan onu anlamak, tam olarak anlamak istiyor, işte orda oluşan şeye de ‘saçma’ diyorum.] [Neye?] [Duyguya!? Herhalde duyguya? Ama o insanla dünyayı bağlayan bağdır da. [8 32]] [Niye ki?] [Ya bi sus be adam! Aman ya! Sadece onlar var işte, biz her şeyi soyutladık, metafizik falan da yok, kapı kolu, masa ve defter yok, dünya var, insan var, onun temel birlik arzusu var; şimdilik ona da anlamak arzusu diyelim, o yönünü ayrıştırabildik henüz. İşte bu arzusu ile insan dünyaya yöneliyor, ama onu anlayamıyor, saçma duygusunu hissediyor.] [Yok artık! Nerde? Öyle bir şey yazmıyor? Açıkça şu yazılmış: Ayrı bir terim olarak, üçüncü bir terim olarak saçma var. O kendi adına bir şey ve dünya ile insan arasındaki bir coğrafyada varlık buluyor, insan tekinde değil.] [A nasıl yani? Nerde varoluyor? Bir ontoloji sorunu mu var?] [İkisi varolunca aralarında oluyor.] [E ama o bir duyguysa insan tekinin onu yaşaması gerekir!?] [Bırak bunları düşünce çizgisini kaçırıyorsun. Dahası var: ‘Bu kesinlikler uğruna, yani doğru saydığım bu saçmalık ve bilimsel araştırmaların zorunlu kıldığı bu açıkgörüşlülüğü benliğime sindirirsem, bu kesinlikler uğruna, sürebilmeleri uğruna onlara gözümü kırpmadan bakmalıyım, onları bütün sonuçlarında izlemeliyim ve davranışlarımı onlara göre ayarlamalıyım, burada dürüstlükten söz ediyorum.’ [8 32]] [Ben düştüm bu düşünce çizgisinden] [‘Saçmalık onaylandığı andan itibaren bir tutkudur.’] [Oh oh!] [Burda kör mantık yok, serbest mantık var, çağrışımsal mantık!!] Dilin Gizemli Apaçıklıklarını Attık Sırtımızdan, Benden Mutlusu Yok Bu Gece [Üstlendiğimiz işi bitirelim] [Neyi bitirelim? Görmüyor musun adam imgeleri ardarda koyuyor, irdelenip eleştirilecek, bağlantıları çözümlenecek bir yapı sunmuyor; kurgusu imgesel, rüya gibi.] [Bırak sen, işine bak, özetle hadi.] [Yok ki buraya kadar özetlenecek bir şey. Her ifade tekil ama her nasılsa buraya kadar yazılanlar burdan sonraki her kısımda var, kaleydoskopik bir çağrışımlar, yer değiştirmeler ve sahte benzerlikler dönergeci, lunaparkta malboroya atılmış aynı fasit daire, ama her dönüşte terimler keyfi biçimde değişiyor, tekrar tekrar dönen, dönerken renk değiştiren çemberler gibi... Ve asla malboroyu tutturamıyor. Çok yorgunum.] [Kendimizi toplamalıyız, sorumluluklarımız var.] Ana argümanının ilk formülasyonunu böylece verdikten sonra, Jean Baptist saçmanın ikliminde yer aldığını, aynı tinsel görünümden yola çıktığını varsaydığı bir seri felsefecinin (Heidegger, Jaspers, Husserl, Chestov, Kierkegaard, Kamil...) eserini kitapların kenarlarını şöööyle bir tırrrt ettirerek bir iki sayfada ele alır ve bu düşüncelerin derin akrabalıklarını bulgular; onlar ki umudu dışarıda bırakan ayrıcalıklı bir nokta çevresinde toplanmışlardır. Bu noktada kitabımızın koçaklama karakteri açıklık kazanmaya başlar. Bu insanların birbirleriyle yarışırcasına hiçbir şeyin açık olmadığını, her şeyin kaos olduğunu, 52 insanın ancak kendisini çevreleyen duvarlar konusunda açıkgörüşlülüğü ve kesin bilgisi bulunduğunu öne sürdüklerini bildirir. [8 37] Otoritelerden aldığı destekle kanısını yeniden haykırır: Dünya gerçekte uçsuz bucaksız bir usa-aykırılıktan başka bir şey değil! [8 37] Böylece saçma duygusundan saçma kavramına geçilmiştir. Sıra buraya kadar dışarıdan sınırlanmış olan saçmanın çözümlenmesine gelmiştir. [8 38] Jean Baptist saçmayı anlamak için onu kullanımlarında örnekler: Saçmadır demek, “Bu olanaksızdır, çelişkidir” de demektir. Hep bir karşılaştırma söz konusudur; saçmalık terimler arasındaki uzaklık büyüdükçe artar. Saçma, bir olay ya da bir izlenimin basit incelemesinden çıkmaz; bir durumla bir gerçek arasındaki, bir eylemle onu aşan dünya arasındaki karşılaştırmadan doğduğu söylenebilir. Jean Baptist’in bu tanımı yapmakta güçlük çektiği açıktır. Üç atomik öğeyi içeren kavramsal açıklama kolaydır. [Esasında kolaya kaçmaktır.] Ama böylesi bir ‘idea’nın somut süreçlerle ilişkisini kurmak zordur. Varoluşsal [Keyfî terim değişimi.] süreçlerden yola çıkan bir genelleme nasıl yapılacaktır? Farklı tikel görüngülerde, farklı biçimlerde ve zamanlarda ortaya çıkan, ama yine de kendine özdeş kalan şey nedir? Jean Baptist bilmecemizle uğraşmak yerine hemen aynı cümlede üçlemesini hatırlatır: Saçma, karşılaştırılan öğelerin ne birinde ne öbüründedir, karşılaştırılmalarından doğar. İnsanda da değil dünyada da: Ortak varlıklarında. [Ortak varlıklarında! Ortak varlıkları nerede Jean Baptist? Yoksa tarihte mi, tarihte mi yoksa?] Bana Lazım O, Buraya Koymuştum Az Önce, Kafacığımı Bir Parça Yorduğum Şu Sayfa Kırka Koymuştum, Nasıl Kaybettim!? Anlaşılan saçma, kavramlar ve varoluşsal süreçler arasındaki seyahatlerinde kendine has bir varoluş edinmiş ve özne ile nesnenin, fenomen ile numenin arasında yeni bir boyuta yerleşmiş. Jean Baptist empirik olanla kavramsal olan arasındaki ilişkiyi daha dikkatli kurgulasaydı böyle tozlu kuramlarla vakit kaybetmeyebilirdi. Jean Baptist’i burada her fenomene bir de kavramsal genel, ya da keyfe göre, bir idea eşleştirirken bulduğumuzu belirtmek zorundayım. Dolayısıyla yukarıda ifade ettiğimiz gibi şu eski ontolojik sorunla baş etmesi gerekecektir [Gerekiyordu, eğer ne yaptığının farkında olsaydı.] Ancak kitap boyunca [Hayatı boyunca?] mantıkla, mantığın ideal terimleri ve işlemleriyle empirik verileri, hatta pratiğe yönelik olanı üstü başı toz toprak çamur içinde kalana kadar birbirinle karıştırmayı sürdürecektir. Şimdi şu cümleye tekrar dönelim ve söylediklerimize bir parça daha açıklık getirelim: Saçma, karşılaştırılan öğelerin ne birinde ne öbüründedir. Burada bir mevki atfedilmesine şahit oluyoruz, gösterileni belirsiz bir gösteren bir yere yerleştirilebilirmiş gibi. Saçma duygusuna ya da kavramına yer aranıyorsa, o empirist bir bakışla ya insan tekinin zihnindedir ya da bir insan tekinin zihninde yeniden uyanmak üzere yazı başta olmak üzere kolektif hafıza aygıtlarında uykuya daldırılmış, dondurulmuştur. Ya da bazı Platon yorumcularının bakışıyla kendine has bir varoluşu vardır ve geleneğe göre göklerde, yıldızlar küresinin de ötesinde, muhtemelen tanrının dolaylarında yer alır. Yani mutlak olarak tikel olabilir (Ama bu onu kendine özdeş bir ‘şey’ olarak toplamaya yetmez), ya da bir genele karşılık düşüp sözde varlığını bir genelden alıyor olabilir. [Ve başka kuramlar da bulunabilir.] Dikkat edilecek olursa Jean Baptist’in en baştan kabul ettiği bağlamdan dolayı (Yani rasyonalizmin geleneksel biçimlerini reddettiğimize, usun sınırlı ve görece oluşunu kuramımızın çıkış noktası olarak bildirdiğimize göre), bir genel ‘Saçma’dan söz ediyor olamayız. Jean Baptist’in bahsettiği anlaşılmazlık iklimi ve sınırlı us düşünüldükte, Hayata Sarılmak’ı ikinci türden kuramlara karşıtlık içinde yazdığını kesin bir dille belirtebiliriz. Dünyayı açıklama iddiasında olan kuramları tümüyle bırakmış olmasaydı, başka bir düşünce iklimi kabul etmeseydi bu kitabı yazması o zaman saçma olacaktı: “Bu denemede izlenen uslamlama bilgili yüzyılımızda en yaygın olan tinsel tutumu: Her şeyin akla dayandığı ilkesiyle temellenen, dünyanın bir açıklamasını vermek amacını güden tutumu tümüyle bir yana bırakıyor. Açık olması 53 gerektiğini benimsedikten sonra açık bir görüntüsünü vermek doğal bir şey. [Ve tersi de geçerlidir.] Öyle ya bu uslamlamanın amacı dünyanın anlamsızlığı felsefesinden yola çıkıp da sonunda ona bir anlam ve bir derinlik bulan düşüncenin tutumunu aydınlatmak.” [8 50] Şimşekler ellinci sayfada beynimizde çakıyor. [Vay anasını bir amaç daha varmış ama en esaslısı da bu. Keşke ilk bu sayfayı açsaydım.] Fakat bu düşünsel tutumu aydınlatmak için düşüncenin doğası hakkında daha fazla kafa yormak, ön-kabuller, bir yöntem ve bir metafizik gerekecektir? Jean Baptist bunların hepsini bir pelte halinde birbirlerine karıştırırken malzemeden fena halde çalmıştır. Hiç olmazsa şunu anlıyoruz ki, Jean Baptist’in genel terimlerle konuşmaması icap ediyor, bir tek kendisi bunun ayırdında değil. Esasında her zaman onun ne yaptığını bilmediğine dair bir his taşımışımdır. Coşkuyla yazarken zihnini nasıl serbest bıraktığını ve imgelerle düşünmeyi yeğlediğini biliyoruz. Bu sadece imgelerle düşünmek değil, düşünme tutumunda tam bir eklektisizm, bağdaştırma çabası olmaksızın her şeyi yan yana tıkıştıran, tutumları ve kavramları sanki imgelermiş gibi yan yana, iç içe geçiren bir tutumsuzluk! Şu cümleye dikkatinizi çekmek istiyorum: “Öyleyse us düzleminde uyumsuzun insanda da dünyada da olmadığını, ortak varlıklarında bulunduğunu söyleyebilirim. Uyumsuz şimdilik onları birleştiren tek bağ.” [8 39-40] Birden tekrar boyut atlıyoruz ve düşüncelerin dünyasına yükseliyoruz. ‘Us düzleminde saçma’ ne demektir? ‘Us düzlemi’ ne demektir? ‘Us’ ne demektir? Sanki bunlarla ilgili bir konvansiyon varmış gibi serbestçe ilerliyoruz. Olası bütün çağrışımları kötü niyetle yedeğimize alıyoruz; bakarsınız onlara da ihtiyacımız olur, böyle yapıyoruz değil mi Feylesof Patris, bir gün Paris’te bir tavernada kadınlara caka satarken de ağzımızdan laflar böyle serbestçe çıkıyordu, öyle kur yapıyoruz değil mi? Düşünmeyi sevmeyen ama bizim gibi duyguları seven, kılı kırk yarmayan ama içine hoş geleni bulmakla ilgilenen okuyucuyu böyle tavlayacağız değil mi Patris? [Yeter yeter, sus artık dayanamıyoruz, bunları biliyoruz, o yüzden öyle söylemiştik ne demiştik: Felsefeci değil, edebiyatçı; kavramlarla değil, imgelerle! Değil mi ya, aynı şey değil mi? İfade edilecek şey aynı, hem öyle anlatılır hem böyle; hep yaşantı, başka şey değil!] ‘Saçma duygusu’ adıyla, ya da mesela ‘aşk’, ‘nefret’, ‘açlık’ gibi genel bir başlık altında birleştirilebilecek bir duygulanımlar çoklusu belki vardır; ve belki dünya içre insanın, kendi de dünyanın tam parçası olan insanın yaşantılarında yer edebilir ve ayrımsanabilir. Ancak bir duygunun bir saçma kavramlaştırmasıyla gizli bir göbek bağı, sarsılmaz bir karşılık düşmesi olabilir mi? Yeterince açık görünüyor ki aynı fikirden her seferinde başka hisler doğabilir, fikre eşlik eden duygular belirli bir anda çok çeşitli olabilir. Dünyanın saçmalığına ilişkin bulanık bir saçma fikri belki vardır? Ama bu da her zaman etkileyici, duygulandırıcı değildir; çoğu zaman öylesine bilinen bir şeydir. Hatırlanırsa dünya büsbütün usdışı değildir, insan dünya içredir ve her zaman anlamlarla çevrelenmiştir. Şimdi argümanın niye böyle terkip edildiğini hatırlayalım: “Saçma, insanda da dünyada da değil ortak varlıklarındadır, böylece saçma ölümle biter.” [8 40] Şimdi Patris’in üç kesinliği var, 1. arayışıyla tanımlı insan, 2. arayışına cevap vermemekle tanımlı dünya ve 3. onları birleştiren saçma. [Bir dakka saçma diye bir şey yok ki, sadece ikisi var!?] [Hiç mi soyut düşünce gücün yok, on saat yazıyorsun hep yerden yere vurmak için, biraz da anlamak için okusana, hepsi insan tekinde tabiî, bunu bilmiyor mu felsefecimiz? Ama kavramsal bir işlem yapıyoruz şimdi, görece bir genel var elimizde, mutlak bir idea değil, anlasan ya! Us düzleminde, us! Kurguluyoruz işte, bilmecenin cevabını bilmiyor mu Patris? Ben söyleyeyim de rahatla: Farklı tikel görüngülerde, farklı biçimlerde ve zamanlarda ortaya çıkan, ama yine de kendine özdeş kalan şey nedir? Bir hayaldir. Bütün düşünce de kavramların zamanda özdeş oldukları hayali üstüne kurulmuştur. Rahatladın mı? Öyle ya da böyle, kurulmuştur, demek ki görece olan ele gelir şeydir!] 54 Üç şey çıktı karşımıza, üç kavram, demek ki bunlar birbirinden ayrıdır, ayrı üç kavram: İnsan, dünya ve varlığı bu ikisine de bağımlı olan ara terim, saçma. Şimdi hayal edelim: Kavramsal matematik! Bu kavramları eşdeğer üç yumurta gibi düşünün, şüphesiz Patris öyle yapıyordu, tokuşturulabilir üç yumurta. Bunlar her zaman üç adettir, antik bir teknikle orta terim bunları bağlamalıdır, yoksa terimler uzlaşmaz. Niye öyledir? Terimlerin ilki, insan, diğer terimle, dünya ile birlik özlemine karşılık alamamıştı, işte ondan dünya ile ikisinin bağını ama aynı zamanda engellenemez ayrışmasını vurgulayan saçma ortaya çıktı. [Bu matematik değil kozmoloji!] Böylece hâlâ ilişkideler. [Soyut düşünmeyi bilirsen Platonik hesapları anlarsın. Daha derinleştirmek gereksinimi duymuyoruz, “Ne de olsa arayana tek kesinlik yeter. İş bundan tüm sonuçları çıkarmakta.” [8 40] [Tabiî ya! Sadece iki öğe koyduğumuza göre onların ikisinin de varlığında ortaya çıkan üçüncü bir öğe de tek bağlarıdır. Peyki nasıl ettik de sadece iki öğe bırakabildik? Hayal edelim tabiî, zaten başka türlü olabilir miydi? Gerçek dünya ve insan süreçleri hesaba gelebilir miydi? Demek Patris bizi kavramlaştırmış ve ayrıştırmış. Birer kavram olarak insan, dünya ve saçma yalnız başlarına duran üç atom olmuşlar. Bir odanın kapısını açtım, karanlıkta beliren üç yumurtaya dehşetle baktım, bu yeni yaratıklar dünyayı istila etmeye kalkarlarsa biz değişenlerin sonu ne olacaktı? Biz sürekli yok olurken onlar bir kere varolduklarında ebediyete erişiyorlardı! Onları hemen ezmeliydim. Demek binlerce yıldır aranıp durulan değişmezler us düzlemindeymiş.] [Devam ediyor:] İnsan kafasının dışında saçma olamaz, saçma ölümle biter böylece. Kavramsal üçlümüzü yıkmak istemiyorsak, ilk iki terimin varolmaya devamı gerekir. [Ama onlar varolmuyor, onlar kavramsal?] “İşte bu ilkel ölçüye göre, saçma kavramının temel olduğu ve gerçeklerimin birincisi olarak belirlenebileceği yargısına varıyorum.” [8 40] Şöyle de bir yöntem kuralım var: “Bir şeyin gerçek olduğu yargısına varmışsam, onu korumam gerekir. Bir soruna çözüm bulmak istiyorum, bu çözüm aracılığıyla sorunun terimlerinden birini atmamam gerekir. Denklemin terimlerinden birini yadsıyarak saçmayı silmek söz konusu olamaz.” [8 40] Bir Fasit Daire Nasıl Hazırlanır, Petitio Principii Uygulamalı Dersi “Araştırmalarımın biricik ve gerçekte tek koşulu beni ezen şeyi korumak, sonuç olarak onda temel saydığım şeye saygı göstermek.” [8 40] “Şimdi onu bir karşılaştırma ve bitmek bilmez bir mücadele olarak tanımlamış bulunuyorum.” [8 40] [Yahu onu bir mücadele olarak tanımlamadı ki! Karşılaştırma kelimesiyle bir yere kadar uzlaşabilirim, insanla dünya arasındaki işleme haydi biraz edebî bir yolla böyle ad verelim, ama ‘bitmek bilmez bir mücadele’yi nasıl anlamlandıralım? Non sequitur.] Bir takım terimlerle işlem yapıyorduk ama şimdi başka terimler ortaya attık, terimlerimizi değiştirdik, yöntem kuralımızı daha bir paragraf geçmeden ihlal ettik ama farkında bile değiliz.] [‘Bitmek bilmez mücadele’ derken Patris önceki cümlelerde bahsettikleriyle aynı şeyden sözettiğini düşünüyor.] [Tabiî ya, aynı kelimeleri yineleyip duramaz ya şair!] ‘Bitmek bilmez mücadele’, kurtulmak istediğimiz koşulumuzu elde tutarak yürümek gereğine atıfta bulunuyor olabilir. Koçaklamamızda Patris, saçmayla sonuna kadar yüzleşme izleğini, yani yiğitliği başat erdem olarak kurmuştu. Saçmalık düşüncesini kitap boyunca yaşanması zor bir mevki, bir çöl olarak görselleştirir. Kendini fikirlerin dehşet verici yanlarıyla yüzleşmeye cesareti olmayan korkakların karşısında cesur bir şövalye olarak kurgular. Sanki her an mağaradaki ejderi öldürecek, o kadar zor bir yerde ama geri gitmeme cesaretini gösterir. Bu görselleştirme belki tanıdık gelecektir, onun dinle ilişkisinin fonudur bu. Dine karşı reddiye onu için cesaretini sınamak anlamını taşır, bir meydan okumadır. [Argumentum ad superbium.] “Bu saçma mantığı sonuna kadar götürerek bu mücadelenin tam bir umut yokluğunu (Bunun umutsuzlukla hiçbir ilgisi yok), sürekli yadsımayı (Bunu vazgeçişle karıştırmamalı) ve bilinçli yetinmezliği (Gençlik kayısına benzetilemez bu) gerektirdiğini onaylamak 55 zorundayım. Bu gereklilikleri yıkan, ortadan kaldıran ya da yücelten her şey (Hepsinden önce de kopmayı yıkan boyun eğiş) saçmayı yıkar, o zaman önerilebilecek tutumu değerden düşürür. Saçma ancak kendisine boyun eğilmediği ölçüde bir anlam taşır.” [8 40-1] “Uslamlamam kendisini uyandıran açıklığa bağlı kalmak ister. Bu açıklık saçmadır. Arzulayan tinsel varlıkla umut kırıklığına uğratan dünya arasındaki kopuştur, birlik özlemimdir, bu dağınık evrenle onları birbirine bağlayan çelişkidir.” [8 56] Uslamlamamın şehveti bize ne yapacağımızı söylüyor: Biz asla dünyayı anlamamalıyız, anladığımızı varsaymamalıyız, yani gökten hakikat gelse reddetmek durumundayız. Saçmayı akıl yürütmenin başına biz koyduk, biz oradan yola çıktık ama her nasılsa onu sonra bir de bulguladık, onu ilk gerçeğimiz olarak tekrar kabul ettik, yani bir el çabukluğuyla baştaki kabulümüz gelip bulguladığımız vazgeçilmez ilk ilke oldu, bir kabul olmaktan çıktı. Şimdi de onu bırakamıyoruz, gerekçesi de ilginç, onu bırakırsak hile yapmış oluyormuşuz! Tutarsızlık yok burda, mantık konusunda bir parça cehalet var. Mantıkta totoloji hatalı kabul edilmez, sadece bize yeni bilgi kazandırmaz, bu yüzden kısırdır, kabullerimizi yinelemeye varır. [Ya başka türlü geçerli akıl yürütme var mıdır?] Ama Patris’in zihnindeki imgeyi anlayabiliyoruz. Patris’in düşüncesinin temelinde bir resim yatıyor: İki ayrık nesne, aralarında bir açıklık var, sanki bir uçurumun iki yakası, aralarına bir asma köprü gibi saçma bağlı, iki tarafı birbirine bağlıyor. Birlik özlemi, uygunsuzluk, kopuş vd. hep bu imgede yaralıyor. Ama acaba insanın dünyayla ilişkisi açısından doğru bir tasvir mi oldu bu? “Apaçığı maskelemek, denklemin terimlerinden birini yadsıyarak saçmayı silmek söz konusu olamaz. Bununla yaşanabilir mi, yoksa mantık bundan dolayı ölmeyi mi buyurur, bunu bilmek gerekir.” [8 56] Sorunun cevabı açık görünüyor, bununla yaşanabilir. Ama durun, Patris’in varmak istediği yerin daha ötelerde olduğunu göreceğiz, hele bir varoluşçularımıza yeniden dönelim ve niyetlerini deşifre edelim de. Varlıkçı Felsefelerin Hepsinin Ne Yaptığını Keşfettiğim O Gün Bokumda Altın Bulmuş Gibi Sevindim ‘Hepsi bana kaçışı salık veriyorlardı. Kendilerini ezeni tanrılaştırıyor, ellerini boş bırakan şeyde bir umut nedeni buluyorlardı, bu zorlama umut ise hepsinde dinseldi.’ [8 41] Yazarımız bu sonuca ulaştığına göre varoluşçu addedilenlerden Jaspers, Chestov ve Kierkegaard’ı kısaca incelemekle yetinebilir. [Hakkını yemeyelim, o dönemde varoluşçuluk büyük ölçüde tanrıtanır bir akım olarak ortaya çıkıyordu, ‘Varlık ve Hiçlik’ bile yayınlanmamıştı.] Jaspers karikatürü saçmayı tanrıya havale eder, oysa “Mantık açısından böyle bir akıl yürütmeyi getiren hiçbir şey yoktur.” [8 42] Bu bir sıçramadır. Alçalmış düşüncenin, yani varoluşun gizlerini düşüncenin açık kılamayacağının savunucusu, varlığı bütün derinliğinde yeniden canlandıracak şeyi bu alçalışın son noktasında bulur. [8 42] [O zaman Patris de geri kalamaz] “Saçma, umudun karşıtı olarak benimsenirse, Chestov için varlıksal düşüncenin saçmayı varsaydığı ama onu yalnız dağıtmak için tanıtladığı görülür. Düşüncenin bu inceliği acıklı bir hokkabaz oyunudur.” [8 44] [Ben de yaparım!] Kierkegaard’ın dünyanın gizemine yönelik kavrayış yerine tanrıya ve İbrahimî imana verdiği önem burada sıçrama olarak adlandırılır; zihnin yetersizlikleri sonucu inanç yoluyla tanrı düşüncesine gelinmiştir. Patris Varoluşçularda saçmalıktan varılan bir tanrı, bir ölümsüzlük arayışı görür, onları örtük olarak mistiklere benzetir; anlaşılmaz olanda, berrak zihnin yetersizliğinde tanrı inancı için yer açılır. Onlarla aynı başlangıç inancını paylaştığını bildirir, ama bunu inanç olarak adlandırmaz, bu bir iklimdir. Patris bir yana sınırsız usdışılıktan tanrıya varmacılığı (Varoluşçular), öbür yana sınırsız ussallıktan başka tür özlere yönelmeciliği (Husserl), ortaya da saçmayı koymak niyetindedir. [Hoş bir tasarım oldu ama gerçeği yansıttığı şüpheli. Varmak istediğimiz yere varmak için kalıplarımıza adamcağızların yapıtlarını dökmüş gibiyiz.] Tartışmanın bu noktasında önyargıdan kaynaklanan ciddi bir boşluk var ve bütün metnin totolojik niteliğini de açıkça göz önüne seriyor. Varoluşçu felsefecileri çözümlemesinde vurgulamak istediği 56 onlara yönelik genel bir eleştiri değil, temel ilke haline getirmek istediği bilinemezciliktir. Tarafsız, yöntemsel şüphe değil, anlaşılmazlığa yönelik tutkulu bir inanç. Ortadan kaldırmak istediğim sorun dünyanın anlaşılmazlığı ise yeterince açık ki tanrı inancı bu sorunu ortadan kaldırabilir ve ne insanı, ne de dünyayı yerinden etmez. Üstelik de akla karşı güvensizlik de yerinde durabilir. Patris’in inanç meselesini incelemeyişi onun temel sorunu olabilir. Akıl düzleminde kalmak ne demektir? Akıl nedir? Patris bu konuya da açıklık getirmekle uğraşmıyor, inanç ve akıl ilişkisini çözümlemiyor. Şu husus da ihmal edilmiş: Saçma zorunlu olarak tanrıya götürmez ama tanrıyı reddetmeyi de sağlamaz, yani onu zorunlu olarak yalanlamaz. Dünyanın anlamıyla ilgili hiçbir teorinin kanıtlanamıyor oluşu, aklın zorunlu, kesin bilgiyle ilgili yetersizliğini ortaya koyar, geriye ise inanç kalır ve hiç bir inanç çürütülemez! Size basit bir önerme: Aklın yetersizliği bile kanıtlanamaz, zira onu da aynı akılla kanıtlamak gerekecekti. Ama aklın yetersizliğinin kanıtlanamayacağı da kanıtlanamaz ki buradan sonsuza gittiğimiz görülüyor. Ama asıl ilginci, biri çıkıp da bunu da inkâr etseydi ne olacaktı? Zincirin bir noktada kırılacağı ve zemine varılacağı yolunda bir önermeyi savunmak mümkün görünüyor! Kesin önermeler kurmasak daha iyi olacak, buna tedbirden kaynaklanan yöntemsel şüphecilik diyebiliriz. Peyki ama Patris’in ilk ve ‘kesin’ gerçeğini, dünyanın çağrımı yanıtsız bıraktığı düşüncesini, yani saçmayı ne yapacağız bu durumda? [İnanç olarak yaftalayıp çöpe atacağız, çöpten çıkaracağız, Patris’in burnuna tutacağız.] Patris şüpheci bir konumda durmuyor, elimizdeki açıklamaların hiçbirinin doğru olamayacağını kesinlemiş oluyor. Aslında dünyanın saçma olduğunu, sorumun yanıtsız kalmaya mahkûm olduğunu bildirirken, Patris gençlik inancını ustaca buralarda bir yerlerde, bilinemezciliğin arkasında saklıyor; bu da yine dine karşı meydan okuma isteğinden kaynaklanır: Bir erkeklik sorunu olarak ateizm. ‘Boyun eğmemek’ ve ‘mücadele’ gibi kavramlar ilk ilkemizden, ilk kabulümüzden çıkarsanıyorlarmış, orada en baştan yer alıyorlarmış gibi sırayla boy gösteriyorlar. Esasında Patris’in ilk ilkesi ‘dünyanın saçmalığı’ olarak değil, ‘ne olursa olsun dünya hakkında açıklama kabul etmemek’ olarak ifade edilmeliydi. O zaman ‘boyun eğmemek’ ve ‘açıklık’, açıklama kabul etmemenin kod adları olarak ortaya çıkar. O zaman ‘mücadele’ gibi gibi bir kavrama nasıl geldiğimizi anlayabiliriz. Demek ki birey dünyanın sunduğu açıklamaların hepsini, aklın bunları şu ana kadar kanıtlayamamış oluşu [Argumentum ad ignoratio] yüzünden reddederse saçma ortaya çıkabilir. Ve birey herhangi bir açıklamayı kabul etmediği sürece de devam edebilir. Açıklamaları kabul etmeme kararlılığındaki insan saçma insandır. Saçma, insanın kendine kabul ettiği iklim olabilir ancak. Saçma kabulü yapıldıktan sonra ise bütün akıl yürütme totolojiden ibarettir. Demek ki varoluşçuların iman gibi bir kurguya geçişleri kabul görmeyecektir, göremez, çünkü bu, kabule aykırıdır; kabul edilmeyeceği için kabul edilmeyecektir. [Circulus in probando] Boyun eğmeyen bir insan imgesinin kitapta geç kalmış biçimde ortaya çıkması ise sadece kafa karıştırıcıdır. Boyun eğmeyen insan zaten en baştaki tanımda yer almalıdır. Tanımın eksik oluşu ve sanki açımlama sonrasında, analiz sonrasında tamamlanmış oluşu, başlangıç önermemizin, ‘ilk gerçeğimizin’ yeterince sarih yazılmadığı anlamına geliyor. Tramplenleri Kurduk Bu Pazar Tanrısal Surlardan Aşıcız İnşanna Patris, ‘yalnız yaşanmışın bir betimi olmak isteyen’ [8 50] görüngübilimin, ilk kesinlemesinde gerçek değil gerçekler bulunduğu konusunda saçma düşünceyle birleştiğini ama sonra her bilgi konusunun özü olduğunu ileri sürerek, hatta zamandışı özlerden söz ederek Platon’a yaklaştığını belirtiyor. [8 52] Gerçek olan kendi kendisinin tıpkısı ise us yengiye ermiştir. Patris burada da bir sıçrama bulur, tinsel varlık bulunmasa bile doğa yasaları gibi değişmez yasalar olacaktır, Husserl ruhbilimsel bir gerçeği ussal bir kural yapmaya kalkmıştır, [8 53] dolambaçlı yoldan Us’a atlar. [8 54] Burada somutu bile 57 genelleştirecek kadar dizginlerini koparmış bir idealizm vardır; göklerden görünüşlerin arasına indirilmiş biçimler. [8 54] Husserl’in soyut tanrısıyla Kierkegaard’ın gözler kamaştıran tanrısı arasındaki uzaklık o kadar da fazla değildir, usla usdışı bu örneklerde aynı öğretiye götürür: “Çünkü yolun pek önemi yok gerçekte, varma istemi her şeye yetiyor.” [8 54] “Burada özlem bilimden daha güçlü,” [8 55] “[Us] düşüncenin bir aracıdır, düşüncenin kendisi değil. Bir insanın düşüncesi her şeyden önce özlemidir.” [8 55] Arzumuz ‘saçma dediğimiz şeyin kendi sınırlarını saptayan açıkgörüşlülük olması yönündedir.’ [8 56] Sınırlar usun hırslarını dizginlemek için korunacaklardır burada. Şimdi gelin de Patris’e hak vermeyin! Yalnız, az yukarı dönüp onun Husserl ve Varoluşçulara karşı her söylediğini kendi kitabına karşı koyup yeniden okuyun. Patris anlaşılan eleştiri kılığında bir özeleştiri vermeye soyunmuş! Doğrusu ondan daha iyi ifade edeceğimden emin olmadığım için yinelemeyeceğim bunları. Ne talihsizlik, kıta insanı Patris yüzyıla sinmiş empirisizmi es geçmiş, onun yerine görüngübilimi almış. Empirisistler Patris ile birlikte dünyanın akıl yoluyla sadece sınırlı biçimde kavranacağını, kesin açıklamaların olanaksız olacağını, bir inancın söz konusu olması gerekeceğini belirteceklerdi. O zaman belki felsefecimizin kafası bu kadar karışmayacaktı? Rasyonalizm karşıtı bir rasyonalist, sınırlar yanlısı bir mutlakçı, mantık karşıtı bir mantıkçı olmayacaktı? Bununla beraber ‘dünyanın nihaî anlamsızlığını ve akılla tüketici biçimde kavranmazlığını ilan eden düşünce’ gibi bir tanım Patris’in saçması için eksik görünüyor. Bu tanım aklın dışında başka kavrama yetileri olabileceği yönündeki kuramları yalanlamıyor. Kitabın genelinde ise aklın sınırlı ve yetersiz de olsa tek kavrama yetisi olarak kabul edileceğini bildiren önermeler serpiştirilmiş. Şimdi ben tekrar soruyorum: Akıl ne? Patris bize, iyi niyetli okura haksızlık ediyor, usçuluk olarak adlandırdığı şeyi de usdışı olarak adlandırdığı şeyi de açıklamadı, böyle bir malzeme eksikliğinde, böylesine yetersiz kurulmuş bir argümanı esasında tartışmamak gerekiyor, olmayan şey üstüne kafa yoruyorum 197 sayfadır. [E o zaman niye tartışıyorsun?] [Evet, ben, ben niye ince eleyip sık dokuyorum? Belki en az bir kere, küçümseyip atlamak yerine, gerçekten eleştirimi açıkça yazıp kendimi sınamak için? Psikolojik edebiyat ve edebî hayat bilgeliğine yanıtı felsefî kasıntı ile vereceğim, yoksa kesinlikle değmez, şurda onlarca sayfadır yürüttüğüm iş benim için utanç verici bir yük...] [Eh be yazma o zaman, ayıp ya, insanı mezarında 197 kere dönendirirsiniz, yazmayınız, bırakınız.] [O, demek siz de burdasınız!?] [Hep böyle yapıyorsunuz ama.] [Ya sen niye açık açık konuşmuyorsun da öyle yalan yanlış kaçamaklara sapıyorsunuz? Niye bir denemeyi doğru bütün yazamıyorsun? Kendin açımlayacaksınız Mösyö Patris bunu bir türlü yanmış yıkılmış yalnız terkedilmiş bir yüreğe anlatamayıştır başkaldırışım.] Saçma Özgürlük, Kesinlik Üstüne ve Üçüncü Halin Olmazlığı Şimdi kitabın en önemli bölümünde mantığa uygun bir şeyler arayalım ya da mantığa uygunluk talebi, ya da mantık buyruğu diye bir şey olabilmesi için mantık disiplini açısından kılı kırk yarmadan da olsa temel adımları nasıl attığını irdeleyerek ilerleyelim. Sonra kitabın geri kalanına bir daha bakalım ve onu sonsuza dek elimizden bırakmadan önce Ahlaklı Asi’nin giriş bölümünde Patris’in fikirlerinin hangi noktaya geldiğini anlamaya çalışalım. Ayrılamayacağım birkaç gerçek var elimde: A) Benliğimin belirsiz özlemlerle yaşayan bölümü: 1. Birlik özlemi, 2. saltıklık isteği, 3. çözme isteği, 4. aydınlık ve 5. uygunluk gereksinimi. B) Dünyanın usa ve mantığa uygun bir ilkeye indirgenmezliği: 1. Dünyada kaostan ve rastlantısallıktan başka her şey çürütülebilir, [Bu ikisinin çürütülmeleri imkânsız mı, yasaklanmış mı, bu net değil] 2. dünyanın kendisini aşan anlamı var mı bilmiyorum, 3. var ise ben onu bilmiyorum, 4. bu anlamı öğrenmek ‘şimdilik’ benim için olanaksız. [8 58] [‘Şimdilik’ kelimesi paragrafta ilerledikçe anlaşılıyor ki, ‘elimdeki insanî bilme yetileriyle’ anlamında bir not. Bu takip eden akıl yürütme için girdi oluşturacaksa her adımda hatırlanması gereken bir koşul, dikkat ediniz.] 58 Akıl yürütmemize girdi oluşturacak ilk önermelerimiz son derece belirsiz, hepsi de şüpheye açık. Mantıkî bir işlemde yer almaları özel ihtimam isteyecek. Mantığın ve dilin sorgulanmasını, tanımlanmasını vd. hepten bırakmıştık zaten. Benlik, ben, dünya gibi tanımlanmamış ve ilerde çok-anlamlılıklar yaratabilecek kelimeleri de tanımlı sayarak bir yana bırakalım. Ama şu kurgularda duralım: ‘Benliğin belirsiz özlemleri’!? Pek anlaşılmaz. Bilemediğimiz, anlayamadığımız şeyin özlemi içinde olduğumuzu söylemiş oluyoruz. ‘Dünyanın usa uygun bir ilkeye indirgenmesi’nden ne anlaşılabilir o da belirsiz ama tanrıyla ilgili kuramlar, ya da rasyonalist kuramlar kastediliyor herhalde. Bu kuramların hepsinin çürütülebileceği, en azından hiçbirinin kanıtlanamayacağı kastediliyor olmalı. Peyki ‘mantığa uygun’ ne demektir? Kısacası ilk iki temel önermemiz iyi tanımlanmamış birer kabul olarak ortaya çıkıyor; üçüncü halin olmazlığını sağlayamadığımız, son derece belirsiz bir veri alanı içinde olduğumuz için. Hesaba katamadığımız ayrıntılar hesabımızı boşa çıkartır, ‘henüz ortaya çıkmamış olan’ hak iddia eder, bütün olası senaryolar meşru biçimde birbirlerinin altını oyarlar... Aslında bu durumda bir adım bile ilerlenemez. Hesaba katamadıklarımız konusunda güvenceye ihtiyacımız var. Patris bunu deneseydi sonuçla yüzleşecekti ama bu işi halledilmiş sayıyor ve çağının dindar yahut ateist agnostiklerinden miras olarak bir inanç devralıyor, üstelik bunu hakikat olarak kabul ediyor. [8 59] İnanmış kişinin ağzından inançları yer yer ‘gerçek’ başlığı altında duymak şaşırtıcı değil, ancak bir mantıkî işlem yürütülecekse inancın ‘kabul’ olarak adlandırılması yerinde olacaktı. Takdir edilecektir ki işlem, koşullu bir akıl yürütme olacaktır; ‘eğer’ kelimesiyle başlar. İşlemin sonunda hakikat değil öncüllerin doğruluğuna bağlı bir veri elde edeceğimizi gösterir. Öncüllerin bu şekilde altının oyulması mantığın araçsallığına işaret eder. Ne var ki Patris’in inançlarını korumak hususunda kendine has bir gerekçesi var: “Öylesine önemsiz olan bu us, işte beni tüm evrenin karşıtı yapan bu. Bir kalemde yadsıyamam onu. Öyleyse doğru olduğuna inandığımı bırakmamalıyım. Bana karşı bile olsa alabildiğine açık bulduğumu alıkoymalıyım.” [8 59] Öncülden sonuca giden yolu gösterebilir misiniz? Patris kişiyi bütün evrenin karşısına ‘anlayan öteki’ olarak çıkaran usu elde tutmaklığın gerektiğini bildiriyor. Gerekçesi ise vefa borcu!? O zaman bize sunulmuş usun alanında [Benim de şu an yazı yazarken yapmakta olduğum gibi] kalmak, ordan hareket etmek, bu saçmalığın her şeyi mubah kılıcılığında, hiçbir şey hakkında yargıda bulunamayacak oluşumuzda, bulunsak da bu yargıların kıymet-i harbiyesi olamayacağı inancında aklanan [Aklama gerekmediği için] ama asla bir dayanak sağlamayacak olan [Çünkü dayanak olanaksız] bir eylemdir. “Bu uzlaşmazlığın, dünya ile düşüncem arasındaki bu kırılmanın temeli, bu konudaki bilinçliliğim değil de nedir?” [8 59] Önceki cümleye bağlanmak istiyorsak usun koşulu olarak bilincin öne sürüldüğünü hayal edebiliriz. “Demek onu [Uzlaşmazlığı] sürdürmek istiyorsam, her zaman yenilenen, her zaman gergin ve kesintisiz bir bilinçle sürdürebilirim.” [8 59] Ve bu hamlede Patris saçmayı insan kılığında bedenlendirip soyut düşünceden [!] somut dünyaya geçiş yapıyor. Tariflenmeye başlanan bu somut kişi, yalnızca bildiğiyle yaşamak, araya kesin olmayan hiçbir şey sokmamak istiyor. “Hiçbir şeyin böyle olmadığı söylenir ona. Ama hiç değilse bu bir kesinliktir. İşi onladır, hiçbir şeye sarılmadan yaşanıp yaşanamayacağını bilmek ister.” [8 60] Şimdi biz de duralım, hatırlayalım ve usanmadan soralım: Tek kesinlik hiçbir şeyin kesin olmadığı mıdır? Yoksa bu bile kesin değil midir? Belki bu kesindir!? Ne söyleyebiliriz bu noktada? Her şeyi söyleyebiliriz. Herkes her şeyi söyleyebilir. Biz de üçüncü hali bedenlendirsek ve Cebrail kılığında saçma kahramanımıza göndersek taşıdığı vahiyle onu yolundan döndürecektir muhtemelen. Saçma bir uslamlama!? Belki burada çok derinlikli bir durum var? Saçma ilkesi kabul edildiği anda akıl da mantık da kaidelerinden sarsılacakları için ve hiçbir yetke ve inanç da olmayacağı için 59 düşünmenin kendisi saçmalaşıyor? Biz Patris’in tanımını değiştirelim, saçma: Tarif edilemez nokta, bir kara delik, ondan söz etmek bile saçma, bir sınır durum... Sonsuz gibi. Patris saçmanın hakkının susuş olduğunu, saçmanın ülküsünün sessizlik olduğunu belirtmişti, bu salt imgeseldir, aslında ne boş konuşma, ne sessizlik: Hepsi, her şey. Bütün oluş ve biçimleriyle insanın böyle bir dünyada, bir dünyada varoluyor olması da saçmalığın daniskası (olumsallık). Diyelim ki saçma insan da bunu kabul eden, buna inanan, bu saçmalığı duyan ve bu inancı bırakmamaya yemin etmiş olan mümindir. Öyleyse kahramanımız kendiliğinden açık bir kesinlik bulmuyor, bu anda amentüsünü okuyor. Saçma dini: Saçmaya inanıyorum, yalnız saçma vardır, bu benim biricik gerçeğimdir, o yüzden varolmalıdır. Saçmalık isyandır, bu saçmayı üreten isyanın kutsal ateşi asla sönmemelidir. Hiç şüphesiz ki kesinlik birdir ve Feylesof Patris onun peygamberidir. Hiçbir şeye sarılmadan yaşanıp yaşanamayacağı sorusuna da hemen cevap verelim: Non sequitur. Burada hiçbir mantıkî bağlantı kurulmamış. Bu noktaya mantıkî bir işlemle gelmek için başka öncüllere ihtiyacımız var. Ama biz mantıktan falan bahsetmiyoruz, bir ruhbilimden bahsediyoruz, kitapta en baştan reddedilen bir disiplin! kendi varlığını elinden geldiği kadar sürdürmesi, asla intihara kalkışmaması gerekir. Dikkat edilecek olursa argümanın yeni bir varyantıyla karşı karşıyayız, ‘yazgı üstünden argüman’ diyeceğiz buna. Gizli önermemiz ise, kendimizi içinde kurguladığımız ve kesinlediğimiz durumu yazgı olarak ne alakası var ya, yeter çileden çıktım yahu artık! Bir bağlantı kurmaya çalışıyorum ama zihnim zayıf kalıyor, nerden nereye geldik ne ilgisi var bunca sayfa anlatılanlarla yazgının? Biz bir deneyimi ya da yazgıyı yaşamaktan bahsetmiyorduk ki. Şimdi bir yazgıyı yaşamamız gerektiğini benimsedik, onu yaşamak da ona iyicene sarılmakmış, yani amor fati! Buraya kadar anlattıklarımız arasındaki örtük eşitliklerimizi sıralamaya çalışalım: Yazgıyı yaşamak = onu bütünüyle benimsemek, yazgıyı yaşamak = yaşamı yaşamak, benimsemek = göz önünden uzaklaştırmamak için elimizden gelen her şeyi yapmak. Yaşamın anlamdan yoksunluğunun niceliği ise bu akıl yürütmeyle ilgisiz, zira saçma bir nicelik belirtmiyordu, tabiî şu ana kadar! Benimsemek de bir hamlede yapılan bir şey gibi duruyor ama eğer yazgıyı benimsemek için ne kadar büyük çaba harcanırsa o ölçüde iyi yaşanacağı bir tanım ise o zaman, saçmanın boyutunun artmasının benimsemeyi güçleştirdiği yolunda gereksiz bir önermeyle birlikte zinciri tamamlayabiliyoruz iyi kötü. İman Gücüyle Aşacağız Amansız Engelleri Şimdi kitabın en can alıcı noktasına geliyoruz. [Tanım 1, büyük öncül:] “Bir deneyimi, bir yazgıyı yaşamak onu bütünüyle benimsemektir.” [Tanım 2, örtük küçük öncül: Saçma da bir deneyimdir.] [Vargı:] “Öyleyse bilinçle günışığına çıkardığımız bu saçmayı, saçma olduğunu bile bile, göz önünden uzaklaştırmamak için elimizden gelen her şeyi yapmazsak, bu yazgıyı yaşayamayacağız demektir.” Sorun mucizevî biçimde tersine çevrilmiştir: “[Yaşam] anlamdan ne kadar yoksun olursa o kadar iyi yaşanacağı çıkıyor ortaya.” [8 60] [‘İyi’ kelimesine dikkat çekiyorum.] “Onu yaşatan karşıtlığın öğelerinden birini yadsımak ondan sıyrılmaktır.” [8 60] Buradan hareketle, insan bu öğelerden biri olduğuna göre, insanın Şimdi en son cümleye gelelim, ‘sıyrılma’nın kötücül çağrışımlarını yardıma çağıran normatif bir argüman bu [Argumentum ad consequentiam]. ‘Terimlerden birini yadsımak’ ne demek? Belki başlangıç önermelerimizden biri yanlışlanmıştır, demek ki argümanımız hatalıdır? Ama önermelerden değil ‘terimler’den bahsediyoruz! Yoksa Hegel’le birlikte doğru-yanlış mantığını ortadan mı kaldırdık? Yoksa matematiksel bir eşitliği tarihe mi yerleştirdik? Yoksa tarihsel terimleri mantıkî bir işlemde mi kurguladık? Acaba biz tarihin aklın farklı bir kipi, ya da görünümü olduğunu mu savunuyoruz? Tarihte işlemlerini yürütenin ‘akıl’ ya da ‘mutlak’ olduğunu mu iddia edeceğiz? Eğer öyleyse bile çelişkiler önceki terimlerin ortadan kalkışı yani yadsınmaları yoluyla farklı bir tezin 60 ortaya çıkışında çözülürler! Ama bu düz anlamında mantık değil elbette, daha ziyade tarihsel bir öyküleme. Öğelerin bir karşıtlığı yaşatması ancak zamansal bir süreç olabilir, fakat zamansal süreçler için mantık geçerli değildir!? Sürekli değiştikleri için, asla sabitlenmedikleri için onlardan söz edemiyoruz, onları adlandıramıyoruz bile!? Zamansal olanlar kullanılarak zorunlu aklî işlemler düşünülemiyor. Kitabın karşı çıktığı Platonik kuramlar olmaksızın zamansal süreçler hakkında mantık işlemlerini işe koşamayız. Kitabımız mantık kelimesinin insanlık belleğindeki bütün kullanımlarını bu yüzden birbirine karıştırıyor işte, hem zamandışı argümanlar mantığının kesinlik talebini elde tutmak, hem de onu varolanlara, sanki onlar birer argümanmış gibi uygulayacak bir matematik kurgulamak istiyor. Saçmayı, dünyayı ve insanı zamansız ve homojen genel terimlermiş gibi kurgulamamızın sebebi de böylesi bir sahtekârlık, Feylesof Patris’in en başta kendi kendini kandırdığı bir sahtekârlık. Önce reddettiğimiz kuramlara dayanarak gayrı meşru biçimde varoluşsal süreçlerden zamansız terimler yarattık, ama bu kuramlara karşı çıkmak kitabın başat amaçları arasındaydı, sonra bu terimleri zamandışı bir matematiğe soktuk, ama bu matematiğin de kafasını gözünü iyicene yardık ve en sonunda o da yetmedi ve biz bir metafor olarak mantığın kullanımına adım attık. Artık biz hem zamandışı ‘Varlık’lardan söz ediyoruz hem de aynı anda onların zamansal varoluşundan söz ediyoruz. Artık burda kafa karışıklığının temelleri atıldı, artık biz düz anlamında mantığı biçimsel bir metafor olarak düşünülebilecek Hegelci mantıkla harmanlayabilecek gibiyiz. ‘Yadsımak’ kelimesi birden ‘yanlış olduğunu ilan etmek’ anlamından çıkıp varoluşsal bir anlam kazanabilir: Varlığına son vermek! Şiir Yazıyoruz, Unuttunuz mu! Patris’in zihnini tutulmaya uğratan ve birden hakikati görür gibi olduğunu zannetmesine sebep olan bir kafa ve kavram kargaşasından başka bir şey yok bu kitapta. Esasında mantık başka yerde duruyor, olgusal süreçler başka, üzgünüz, olgusal süreçler ütopik bir mantıkla ilgisizler, bu da mantığın çilesi; o sadece zamansız matematik olabiliyor, ya da görece ve sınırlı kalıyor. Patris bütün kalbiyle bu son cümleyi onaylardı; müteaddit defalar savunmuştu bunu, ancak ne demek olduğunu yeterince anlamadığını görüyoruz. Olgusal süreçler ise Patris’in içinde bulunduğunu fark etmediği empirist gelenek dâhilinde ahlakî kurallarla, dolayısıyla eylem yönergeleriyle, talimatnamelerle, ahlakla ilgisizdirler. Onlara ‘mantık’ yoluyla bir ahlak dayatılamaz. Yukarıdakilere ek olarak ikinci eleştirimi de berraklaştırmak için şu hususu tekrarlıyorum: Eğer bir saçma yaşantısı varsa ve ben onu korumak istiyorsam ki öncülümüz bu, argümanım bir fasit daire ile saçmayı korumama varıyor; ben de bu saçma teriminin önkoşulu olarak kurgulandığıma göre oradan da kendimi korumaya ki bu da fasit daire... Sorun şu ki, aynı matematikte olduğu gibi, kesin doğru olan işlem her zaman totolojik olmalıdır. ‘Elimdeki üç kilo patatesi elimde tutmak’ ilkesini ortaya attıysam, elimi korumalıyım. Demek ki saçmayı korumam gereği ortaya çıkmadı, saçmayı önce sorun, sonra tek kesinliğim olarak tanımladım. Bu kesinlik, bütün süreçlerden soyutlandığım ve matematiksel bir terime dönüştüğüm anda benim yazgımın tek boyutu idi, sadece basit bir terim olarak ben, basit terim olarak dünya ve basit terim olarak saçma yaşantısı/yazgısı (Dünyanın benim için nihaî anlamdan yoksunluğu) var idi. Saçma yaşantısı/yazgısı iki terimin ikisine birden bağımlı idi. Yazgımı yaşamak saçmayı yaşamaktan başka şey değildi. Yazgımı en iyi yaşamam için onu en çok benimsemem gerektiğini önerdim. Böylece iki adet fasit daire kurdum. Önce ‘tek kesinliğimi korumam gerektiği’ ilkesini, sonra ‘yazgımı en iyi şekilde yaşamam gerektiği’ ilkesini öne sürdüm [Terimler biraz karışıyor ama aldırmayalım], bu ikisi aynı sonuca varıyordu: Tek kesinliğim ve biricik yazgım/yaşantım olan saçmayı korumalıyım. Bu şekilde argümanı ütopik coğrafyada yeniden kurduğumuzda iki paragraf önce yazılan itirazları atlatmış olduk mu? En azından kafa karışıklığını giderdik. O zaman önkoşulların ikisinin de geçerli kalması gerekecektir. Yazalım: B=Ben, D=Dünya, S=Saçma iken; ancak ve ancak, eğer B ve D ise 61 S; Bu durumda: S, öyleyse B ve D. Böyle yazınca tutarsızlık yok. İşlem doğru. [İlerlemeden önce şunu belirtmek iyi olacak: Terimlerin birbirinin önkoşulu olması fenomenal varoluşla değil, doğrulukla, geçerlilikle; nesnelerle değil, dille, önermelerle ilgilidir. ‘Sürmek’, ‘devam etmek’, ‘varolmak’ yüklemleri tek başlarına bir öncülden çıkarım yapılmasına yol açmadıklarına göre Patris bir postülat daha eklemeli ve ekliyor ama farkında olmadığı için bunu çıkarım sonucuymuş gibi ele alıyor. Kesin gerçeklerimize sürekli yeni postülatlar ekleyeceğiz anlaşılan, üstelik de bunlarla dahi ilgisi olmayan çıkarımlarla daha da başkalarını ekleyeceğiz. Evet, böyle olacak, adım adım yeni terimler buluyoruz, bunlar arasında mantıkî olmaktan başka her tür ilişki var tabiî.] Üç Değil, İki Değil, Bir Değil, Sadece, Evet Sadece Yarım Kilo! (Yanlış Duymadınız) Ancak yukarıdaki harika argümanı yarım kilo patates için de aynıyla kurabileceğimizi atlamayalım. Harflerin yerine istediğimiz herhangi bir terimler üçlüsünü yerleştirebiliriz. İlk patatesli fasit dairemizi yukarıda kurmuştuk, şimdi kitaptaki diğer düşünce çizgisine uyarlayalım [Kelimeleri tek anlamlı varsayıyoruz]: Elimde üç kilo patates var ve bu kesindir, [Ama dünyanın saçmalığı kesin değildir] isterse patates zihnimin dışında gerçek olmasın, elimde üç kilo patates tutmak yaşantısı benim şu anda hakikatimdir, zihin ve dış dünya kurgularına önseldir, kendilik hissim kadar gerçektir, bu bir yaşantıdır. Bu yaşantıyı iyi yaşamam için onu benimsemem gerektiğine göre [Bu önermeyi Patris’ten devraldık, bilmem iyi mi yaptık!] elimdeki patatesi asla bırakmazsam iyi yaşamış olurum, elimde patates olmaklık durumunu bırakırsam iyi yaşamamış olacağım. Daha önceki argümana göre de zaten gerçek olduğuna inandıklarımı bırakmamalıydım. Ama bunun için de önce benim yaşamam gerekir. Demek ki elimdeki patates fikrinden yola çıkarak intihar etmem değil bilakis yaşamaya devam edebildiğim kadar etmem gerekir. Gelin biz öyküyü tekrar ve daha yakışıklıca kuralım. Niye üç terimimiz olsun ki? Esasında dünya içinde bir insan var ve bütün varoluş da insan için tek akış. Bu akışın içindeki insan tekinde nesneleri ve fikirleri bir noktaya kadar kalıcı bütünler olarak kurgulamaya yönelik bir yeti var, yani bir öyküleme kabiliyeti öne sürüyorum. Öykünün keyfe göre kabul edilmesi yahut edilmemesi söz konusu, terimler yok, kurgular var; kesinlikler yok, inançlar var. Patates öyküsü esasında basitçe bir parodi olmanın ötesinde yazgımın saçma düşüncesine indirgenebilmek için ne ölçüde basitleştirilip soyutlandığını anlamamızı sağlıyor. İnsanın soyutlanmazlığını nasıl atlamış olabiliriz? İnsanın basit bir terim, dünyanın basit bir terim olarak bu kurgulanışları hiçbir metafizik katılmamış kuramımızı bütün metafiziklerden daha iddialı birkaç teoriyle beslemiş oluyor. Dahası biz saçmanın ne olduğunu anladık mı? Ya da anlaşılır şeyden mi söz ediyoruz? Bu bulanık saçma kavramını harflerimizin yerine geçirince semantik içerikten uzaklaşıyoruz. Hesabımız Sonucunda Bir İrrasyonel Sayı mı Bulduk Acaba? Patris’in aynı temanın varyantları olarak türettiği başka argümanlar da var. Mesela ‘sorun argümanı’nda başka bir düzleme taşınıyoruz: İnsanın anlama arayışı ve dünyanın sessizliği yüzünden bir sorun ortaya çıktığını duyuyoruz. Bu anlamda saçma artık bir kesinlik değil bir sorundur. “Onu yaşatan karşıtlığın terimlerinden birini yadsımak ondan sıyrılmaktır. Bilinçli başkaldırıyı yok etmek, sorunu ortadan kaldırmaktır.” [8 60] “Böylece, tutarlı olan ender felsefe durumlarından biri başkaldırı olarak belirir.” [8 61] Bir de başkaldırı çıktı karşımıza! Burada ayrıca hile suçlamasıyla da korkutuluyoruz [Argumentum ad consequentiam]. Geç gelen başkaldırının bir de tanımı var: İnsanla kendi karanlığının sürekli biçimde karşılaştırılmasıdır. Olanaksız bir saydamlık gereksinimidir. Her saniyesinde dünyayı yeniden tartışma konusu eder (...) İnsanın kendi kendisi için sürekli biçimde var oluşu, hazır oluşudur. İsteme değildir, umutsuzdur.” [8 61] Demek ki başkaldırı saçmayı sürdürme tutumu, bir ahlak. Tek kesinliğim olarak 62 anlaşılmazlığı aldığım halde, yani araştırmayı bıraktığım halde umutsuz biçimde anlam aradığım anlamına geliyor. Arayışımızın, sorumuzun, anlama isteğimizin sonsuza kadar sürdürülmesi gerektiğini buluyoruz. Böylece de tutarlı olan ender felsefe tutumlarından biri ilan ediliyor, şaşırtıcı. Biz hâlâ arayış içindeyken dünya hakkındaki hiç bir öykünün kesinlenemeyeceğinden nasıl bir kesinlik olarak söz edebiliriz? Biz arayışımızla, sorumuzla, anlama isteğimizle bundan kuşku duyduğumuzu, bunun ötesine geçmek istediğimizi bildirmiş olmuyor muyuz? Aranan şeyin bulunamayacağını böylece kesinlemek, arayışımızı en azından saçmalaştırır. İşte bu saçmalığın rumuzu da başkaldırıdır. Patris’in kaleminden asla terk etmediği bananeci çocuğun sesini işitiyoruz: Varsın saçma olsun, dönmem yolumdan! Aslında bir sorunu çözmek için nedenlerine eğilmek gerektiğini düşünürüz, nedenleri ortadan kaldırırsak sorun ortadan kalkar. Demek ki dünya için bir öykü bulur ve ona inanırsak, ya da sorumuzdan vazgeçersek sorun ortadan kalkmış olacak ve biz de gönül rahatlığıyla intihar edebileceğiz. Ne var ki eğer sorunu çözmek istemezsek nedenlerine eğilmeyiz. Bu noktada düşünce çizgimiz önceki fasit daireye yeniden bağlanıyor. Sorunumuzu çözmemek kararlılığına sahip isek sorunumuzu devam ettirebiliriz vd. İntihara da burada geri dönüyoruz. İlk önerme geçerli görünüyor: İntihar başkaldırının mantıksal sonucu değildir, zira takip etmiyor [Non sequitur]. Hemen takip eden ikinci argüman ise şu: “İçerdiği razı oluş dolayısıyla onun tam tersidir.” [8 61] Burda intihar ölümlü kaderi kabullenme anlamında bir razı oluş olarak tersine çevrilir; kaderini erkene almadır, bu anlamda razı oluştur. Oysa başkaldırı insan yaşamına değerini verir zira “İnsan gururunun gösterişi erişilmez bir şey.” [8 61] “Uzlaşmamış olarak ölmek söz konusudur.” [8 62] Saçma insanın tüm yapabileceği kendi kendini her şeyle birlikte tüketmektir. “Bu bilinçte ve bu günü gününe başkaldırıda biricik gerçeğini ortaya koyduğunu bilir. Bu gerçek de meydan okumadır.” [8 62] Böylece yine mahalle ahlakını ve bir de ölmenin sıfatlarını buluyoruz. Ama yitip gitmenin sıfatı mı olur? Ölen kişi için daha hafif, daha şişman, daha salt, daha şehvetli, daha karabiberli, daha onursuz, daha içi elma dolgulu, daha karamelli, daha çıtır nugalı ve pirinç patlaklı, daha zeytinli ve daha ucuz, daha akıllıca ya da daha uzun metrajlı ölüm alternatifleri mi var? Ölüm bir hamlelik ve o kadar? Uzlaşmamış Olarak Ölmek Ne Demek Peki? “Ortaya çıkarılmış bir kavramdan, bu kavramın getirdiği tüm sonuçları (ve yalnız onları) çıkarmaktan başka bir şey olmayan bu elverişli durumu bırakmazsam, ikinci bir çelişkiyle karşı karşıya gelirim.” [8 62] Başkaldırıyı ve meydan okumayı bulgulamayı başarmıştık, geriye yerine konmaklığı gereken bir özgürlük kalıyor demek ki. Tartışmasının bu noktasında Patris özgürlük sorununa el atıyor böylece. Tanrı karşısındaki özgürlük düşüncesini kendi tartışmasıyla ilgisiz buluyor, onun bildiği tek özgürlük düşünce ve eylem özgürlüğüdür. [8 63] “Öyleyse saçma benim bütün ölümsüz özgürlük şanslarımı sıfıra indirirken, bana eylem özgürlüğümü verir, onun etkinliğini artırır. Bu umut ve gelecek yoksunluğu, insanın her şeye açık oluşunda bir artış anlamına gelir.” [8 63] İnsanın sınırları, başta ölüm olmak üzere, evreni tarafından belirlenir. Ölüme mahkûm olduğum için varolma özgürlüğüne sahip olmasam da, [8 64] en azından artık yaşamımın bir anlamı olduğunu düşünmediğim için özgürlüğümü toplumsal yaşama bağlı olarak kısıtlamaktan vazgeçerek bütün olasılıklarıma ahlaksızca atılma gücü kazanmış durumdayım. [8 64] “Yaşamın anlamına inanmak, bir değerler basamağını varsayar, seçmeler ve yeğlemeler varsayar. Saçmaya inanç tanımlarımıza göre bunun karşıtını öğretir.” [8 66] “Saçma insan böylece olası, yıkıcı ve donmuş, saydam ve sınırlı bir evren görür, bu evrende hiçbir olasılık yoktur ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı yıkılış ve hiçlik başlar.” [8 66] “Hiçbir şeye sığınmadan yaşanabilir mi, yaşanamaz mı?” [8 66] Bakındı, polisiye bir oyun oynayalım sizinle şimdi isterseniz, Patris sorusuna 63 nasıl bir yanıt vermiştir acaba? Kendine sorarsanız çok da iyi yaşanacağını bulmuştur ve hepimizi intihar belasından kurtarmıştır. Ne var ki bizim kitaptan okuyup anladığımıza göre Patris bir saçma dini kurgulamaya girişmiş. Husserl’i rasyonalizme geri dönmekle suçladıktan sonra nasıl kafası karışarak rasyonalizmi işe koştuğunu görmüştük, şimdi ise Varoluşçuları tanrıya sıçramakla suçlayan yazarımızın ebedî düşünsel varlıklar arasına yerleştirdiği bir saçmanın iman şartlarını ve farzlarını yaymaya çalıştığını ibretle okuyoruz. Saçmaya inanç sayesinde, dünyada kalmaya devam edişimiz mantığın sağlam burçlarına yaslanabilmiştir! Saçmaya inanç deneyimlerin niteliğinin yerini niceliğe vermek anlamına gelir. Çünkü değerler ortadan kalkmıştır, tek hakikat dünyada kalmaya devam etmek gereğidir. “Önemli olanın en iyi yaşama değil, en fazla yaşama olduğunu söylemem gerekir.” [8 67] [E hani o kadar iyi yaşamış olacaktık?] [Böyle itirazlara da gönül indirdin ya... Açık ki iki cümlede ‘iyi’ farklı anlamlarda kullanılıyor.] “Sürekli olarak bilinçli kalan bir ruhun önünde şimdiki zaman ve şimdiki zamanların birbirlerini kovalaması, saçma insanın ülküsü budur işte.” [8 69] Olabildiği kadar uzun, bilinçli bir yaşam sürmek ve o kadar. Böylece ölümden [Ölüm mü? Ölüm değildi yahu, anlam arayışıydı?] [Bu kadar bile bağlantı kuramayacak kadar esneklikten yoksun odunsu bir kafan var senin.] üç sonuç çıkarıyorum [Bir susun da konuşalım]: “Başkaldırım, özgürlüğüm ve tutkum!” [8 70] Kitleleri İkna Etmeye Çalışan Bir Hatip Ama beni bunca sayfa ve bunca yıl felsefî ihmalleriyle uğraştırmış bir şarlatan olduğu için onu affetmem mümkün değil. Joseph Patris bir meydanda kendini karşısına almış, kürsüde tüm hünerlerini kullanarak en başta kendini kandırmaya çalışıyor! Zikredilen üç kelime de ruhsal çağrışımlarıyla tümüyle tartışma dışından ithal edildiler. Tartışma boyunca kullanılan kelimelerin yerine yersizce kuruldular. Hatırlanacak olursa ‘başkaldırı’ saçmaya olan tutarsız imanın kod adıydı. Özgürlük kendi kendine süzülerek hava yoluyla geldi: ‘Saydam ve sınırlı bir evrenle ve ölümle sınırlanmış ölüm mahkûmunun yaşamın duru alevi dışında kalan her şeye ilgisiz ölüm hazırlığı anlamında bir özgürlük.’ [8 66] Onun mutlak bir özgürlük olmasa da ahlaktan özgürleşme olduğu tartışıldı, sadece kuralların bağlayıcılığı hususu ele alındı ancak özgürlüğün nasıl bir şey olduğu, mümkün olup olmadığı yolundaki determinizm tartışmaları sadece tanrıyla ilgili oldukları ileri sürülerek es geçildiler. Tutku kelimesi ise ilk defa bu cümlede geçiyor. [8 122] [Çok heyecan verici.] Mümkün olan en büyük deneyimler çokluğuna ermek kararlılığına tutku diyoruz herhalde. Kararlılığı ifade etmek için ‘kararlılık’ kelimesine sahibiz esasında ama salt niceliksel bir hedefe yönelmiş saçma insan için yeterince duygulu değil! Patris’in seçtiği üç kelimenin coşkulu yan anlamlarına baktığımız zaman niceliksel bir ahlaka sığamayıp kendi vardığı sonuçlardan taştığını hayretle izliyoruz. Hayatın parıltılarına gerçek değer atfeder gibi yazıyor. Patris’in ütopyasının kapsamı bu olmazlıklardan, uymazlıklardan, çelişkilerden, çatışkılardan ibaret değil. Saçmanın sürdürülebilmesinin insanî koşullarına göz attığımızda esaslı bir sorunla karşılaşıyoruz zira tutkulu yaşantı bolluğu arayışımı ancak “her zaman yenilenen, her zaman gergin ve kesintisiz [!!] bir bilinçle sürdürebilirim.” [8 59] Öyleyse insan özdeşliği ile ilgili varsayımlar geçerlidir. Daha da ileri giderek ekleyebiliriz ki saçmaya inanç insanı uykudan ve ölümden kurtarır! Tabiî ki Patris buradaki sorunları fark edecek kadar ince düşünemezdi, ya da belki onun kuramına göre uyku, unutma, dalgınlık ihmal edilebilir istisnalardı. Tutku hususuyla ilgili acıklı bir noktaya ben işaret edeyim. Burada empirisist bir bakış açısından her akıl yürütmenin ön koşulu olan gizli bir koşul var. Mantıksal işlemin gerçekleşmesi için bunun bir insan zihninde gerçekleşmesi gerekiyor. Düşüncenin imgesi ile düşüncenin yaşantısı arasındaki farkı kavramak gerekir. Fikir ancak bir kereliğine yaşanır. Ama benzerlerinin her bir insan zihninde varlığa yeniden getirilebileceği düşünülür. Mantıkî işlemin zihne gelişi varoluşsaldır. Varoluşsal olan, olumsaldır. Mantıksal işlem yaşantısı belli bir başarıyla kendine özdeşmişçesine yeniden üretilebilse de hayal edildiği haliyle her mantıkî işlem 64 varolana dışsaldır ve ‘kurulmuştur’, bu sayede totolojiktir. Saçmalık salt düşünsel değil, ruhsal-düşünsel bir süreç olarak düşünülmeli. Saçmanın kutsal bir ateş gibi yanar halde tutulması yaşamın tek ereğidir. Bu durumda en doğrusu kişinin sabahtan akşama anlayamama anını zihninde yeniden varlığa getirmesi olacaktı. [Daha uykuya bile direnemiyorken her an zihnimde aynı düşünceyi nasıl yaşatacağım?] [Ben böyle basit ayrıntıların adamı değilim. İstisnaların kaideleri bozmadığı uzak kürelerde düşünüyorum, beni takip edebiliyor musunuz? El sallayan benim, evet yukarı kaldırın kafanızı.] Patris’in öne sürdüğü, insana değil belki tanrısal varlıklara yüklenebilecek mutlak bir görev. [O kürelerden kandil geceleri siz insanların yanına cömertçe geleceğim ve orada dinleyeceğim dertlerinizi.] Saçma argümanı geçerli ise saçma kişi yabancı olmalı, ilgisiz kalmalıdır; zira saçma herhangi bir etkinliği meşrulaştırmaz da yasaklamaz da. “Saçma, söz konusu edimlerin sonuçlarına eşdeğerliliklerini verir yalnız.” [8 76] Saçma insanın doğrulanacak ya da yanlışlanacak hiçbir şeyi yoktur, o korkunç biçimde suçsuzdur. [8 76] “Bu usa uymaz düzenden hangi kural çıkarılabilir ki? Ona öğretici görünebilecek biricik gerçek bile kesin değildir. Öyleyse saçma insanın uslamlama sonunda anlayabileceği şeyler ahlak kuralları değil örneklemelerdir.” [8 76] Zaten “ahlak üzerinde mantık yürütmek söz konusu olamaz.” [8 75] Yanlış okumuyorsunuz, ben de yanlış yazmadım. Yirmi otuz sayfa zarfında aynı konuda birbirine zıt, basitçe uyumsuz değil, mantıksal olarak zıt önermeler ortaya atıldı. Başkaldırının terk edilemezliği ve yaşantıların miktarını artırma ilkelerine ne oldu? Bunlar amentümüzden doğan maksimlerimiz değil miydi? Ya da daha küçük ilkelerimiz, mesela doğru bildiğimi elde tutmak, hile yapmamak gereğine ne oldu? Bunlar ahlakî ilke değil de neydi? Üstelik ahlak üzerinde mantık yürütülemeyeceğinin de farkındaymış, anlaşılan intihar hususunda bir eylem kuralı arayışının bir ahlak araştırması olduğunun farkında değil. Ayrıca imanı mimanı da bir kenara bırakıyor ve biricik gerçeğimizin de kesin olmadığını teslim ediyor. Pes doğrusu! Grand her zamanki gibi okurunu boş yere uğraştırdıktan sonra kendi kendini yalanlıyor. Daha doğrusu o kadar girift, o kadar eksantrik, o kadar oyuncu [Şuursuz şuursuz, hatta kafasız!] ki hem tezini hem antitezini, hem kuramını hem eleştirisini aynı metne yerleştiriyor. Zihin açıcı! “[Şimdi] durmak kötü, bir tek görüş açısıyla yetinmek, tüm tinsel güçlerin belki de en etkilisi olan çelişkiden yoksun kalmak güçtür. Yukarıda söylenenler bir düşünce biçimini tanımlıyor yalnız. Şimdi yaşamak sözkonusu.” [8 71] dendiğinde bu kez yapıt bir polemik niteliği kazanıvermesin mi? Grand kuramının hemen tümünü yalanlama işini hallettiğine göre, ‘görüş açısının’ kesin bir akıl yürütme değil sadece bir görüş olduğunu takdir ettiğine göre sıra yaşama çeşitli bakış açılarından göz atmaya gelmiştir. Grand saçma tartışmasından yola çıkabilecek pratiklerin farklı olasılıklarını ve yönlerini edebiyat dünyasından alıp yeniden kurguladığı tiplemeler üzerinden araştırmaya koyulur. Özellikle sonuçsuz, faydasız, kısır eylemlere anlamsız bir tutku ve kararlılıkla bağlanarak kendilerini tüketmeye yöneldiklerini sezdiği örnekleri seçmiştir. Don Juancılık, oyun [Ölümle Flört’teki bezelyeci yatalak astım hastası], fatih [Nina mesela]. Saçma dünyada bir yaşamın değeri kısırlığıyla ölçülür, bilmediniz mi? Eh, Ama Bütün Bunları Niye Yazıyorsun Be Adam? Felsefe ve roman bölümünde yazarımız felsefenin edebiyatla iç içe girmesine yüzeysel olarak dokunur, ancak us ve sanata ayrı görevler verir, sanat yapıtı usun ortaya koyduğunu bedenlendirecektir anlaşılan. [8 105] Grand, örneklerini kurgusal edebiyattan almayı tercih etmiştir. Yapıtta deneyim ve gözlem yer almaz. Saçma ile ilgili soyut akıl yürütmesini çoktan kurgulanmış olanı yeniden kurgulayarak bedenlendirecektir, mevcut gerçeklikle değil, hayalle işi vardır. Ama edebiyatta saçma meselesini incelemenin, kitabın sonuna bir de Kafka bölümü eklemenin mesela, kitabı gereksiz yere kalınlaştırmaktan başka amacı nedir? Edebiyat camiasının bir parçası olmaktan gelen bir vazife midir? Gerçeklikten, fenomenal deneyim 65 alanımızdan nasibini almayan bir inceleme de, mesela Gılgameş’in sorununu göz ardı edecektir elbette. Peyki o zaman neydi hem bu kitabı yazmakta, hem de bu şekilde yazmaktaki amacı? Grand’ın aklında olanı Nietzsche’den yaptığı alıntı gösteriyor: “Açıkça görülüyor ki gökte ve yeryüzünde başlıca işimiz uzun zaman ve aynı yönde boyun eğmektir; bunun sonunda örneğin erdem gibi, sanat, müzik, dans, us, düşünce gibi, uğrunda yaşam çabasına değen bir şey, değiştiren bir şey, incelmiş, çılgın ya da tanrısal bir şey çıkar.” [8 70] Grand yaratıcı adamın çalışma ahlakını büyük bir ahlakın yolu olarak gördüğünü bildirir. [8 70] Hayata Sarılmak’ın derin arzusu burada ortaya çıkar. Yazar, uzun yaşamını odasına kapanıp yaratarak geçirirken hayal ettiği kendini yapısının hücrelerine yerleştirmiştir. Yaşamına devam edip edemeyeceği sorusunu yanıtlamaktan ziyade, nihilist inançlarına rağmen kendini yazarlık mesleğine adayabileceğini görmek istemiştir. O, tanrılı masallarda değil, yararsız günlük öykülerde oyalanacaktır, onun yolu fatihinkiyle akrabadır. Bu kıssadan kendine bir edebiyat ödevi de çıkarmayı becerir: Saçmayı sürekli somut örneklerle bedenlendirmek. Ancak onun yapıtı ne bir sav romanı olacak ne de örneklemeden ibaret kalacaktır. Yazarlık etkinliğine bilincini açık tutma görevini yükler. Hayata Sarılmak her şeyden önce, kendini çileli yazın uğraşına vermeyi uman Grand’ın hayatta kendine biçtiği rol, kendi için kurguladığı epik öykü, kendine anlam vermesini sağlayan devaynasıdır. Mitolojik Sisifos karakteri ise onun rol modelidir. Öyküyü böylesi bir kahramanlık öyküsü olarak oluşturmalıdır çünkü yazabilmek için hayatın keyifli ve rahvan akışından ayrılıp halvete çekilmek her zaman şiddetli bir işkencedir. Kısırlık ve başarısızlık korkusu daha ağır basmasaydı [34 8] hiçbir nihaî anlamını ve gereğini bulamadığı işkencesini sahiplenebilmek için bu kahramanlık öyküsünü icat etmesi de gerekmeyecekti. Kitabın son bölümünde kayasını her gün yeniden dağın doruğuna yuvarlayan Sisifos’un dramıyla niye özdeşleştiğimiz artık anlaşılmıştır: Meselesi olmak yalandan bir iştir, yazgımıza tutkuyla bağlanabilmek için önce kendimize bir yazgı uydurmamız gerekecektir. Tabiî bu yazgıyı da olabildiği kadar basitleştirmek, sadece ana çizgilerini görünür kılmak esastır. Başka türlü biz, gerçek insanlar, kurnaz Sisifos’a nasıl benzeyebiliriz? Öykümüz, tanrılarımız ve kayamız yok. Dünya onunla ilgili kurgularımızla alay edercesine karmaşık. Şimdi artık görüyoruz ki ıssız uzak uç bölgeler, açık, sert ve ölümcül düşünceler hep yalan dolan. Grand bu coğrafyada kalmak değil hayat tarzını meşrulaştırmak istiyor sadece; sanki böyle bir işlem anlamlıymış gibi. Ve biz, onun hayatını inceleyenler, biliyoruz ki kendisi adım attığı çölün sıcak kumlarında ayacıklarını fazla yakmadan hızla geri koşacaktır zaten; artık dönebileceğine kendini inandırdıktan sonra tabiî. Ya da bu çöle hiç ayak basmamıştır belki? Gördüğümüz gibi kitabını nihilist olduğu halde yaşamasının gerekli olduğunu iddia etmek için yazmış, bu yeterli gelmediği ve onu kariyer planında desteklemediği için de koçaklama üslubunu işe sokmuştur. Böylece kavuşacağı yer ise aslında baba evidir. Ne güzel söylemişsiniz Grand: “Saçma kavramı ölümsüzlük tramplenine dönüştükten sonra saçma, insan açıkgörüşlülüğüne bağlı olmaktan çıkar. Saçma, insanın boyun eğmeden görüp tanıdığı açık gerçek değildir artık. Çarpışma bir yana bırakılmıştır.” [8 44] Bir yapıt çelişkilerle böylesine yüklüyse kendine kendi karşı çıkacaktır; kendin yalanlayacaksınız elbet, kendin! Evet, İncelememiz Ölesiye Karışık, Ölesiye İçine Girilmez, Ölesiye Sıkıcı Oldu Doğru, bende de hata var ama görevim bu benim, bir vefa borcu diyelim buna biz. Ah Patrice, iki lafı arka arkaya getirirken biraz daha düşünemez miydiniz? Doğru olmasını arzu ettiğiniz fikirlerin avukatlığını tumturaklı cümlelerle üstlenmek miydi büyük isteğiniz? [Tumturaklı deme adama, tumturaklı sensin, senin yazdıklarını eşekler yazmaz!] Hiç mi nasip almamışsınız yoksa derinlemesine düşünmek hasletinden? Size böylesi iyi niyetli [İyi niyetli!?] yaklaşan bizleri, okurunuzu biraz daha düşünemez miydiniz? Seni benim gibi seven bulabilir misin Patrice? Kaç kişi uğraşmıştır kitaplarınla benim 66 kadar? İşler buraya vardı, çok üzgünüm, bu kadar zamanı nasıl harcadım, ah ben! Mantık nedir, felsefe ya da edebiyat arasında ne tür bir ilişki olabilir, inanç, gerçek, bilgi, kanı nedir? Düşünülmemiş! Ama şahane bir şüpheci, hatta bir kusursuz agnostik olunabilmiş. Ah Patriceciğim, düşünce güçlüklerinden nefret ediyorsunuz, o raddede ki hiçbir şey anlamamakla suçlanmaktan daha başından kendinizi kurtarmak üzere alelacele yeryüzünde anlaşılacak hiçbir şey bulunmadığını söyleyerek kestirip atıyorsunuz. [25 93] Bir düşünce çizgisinde yalpalamadan yürümeyi başaramıyorsunuz, felsefenin sarhoşusunuz siz. Yürürken aslında hep aynı noktaya bakıyorsunuz, hep aynı basitleştirilmiş kurama inanıyorsunuz, ama düşüncenizi geliştirmek konusunda nasıl bu kadar beceriksiz olabilirsiniz? Gençliğinizde de böyleydiniz. “Önemli olan insan olmak, yalın olmaktır” diyecektiniz az kalsın ama hayır, önemli olan “doğru olmak”tı ve bunun içinde hepsi vardı, “insanlık da yalınlık da.” Ve “dünya olduğunuz zaman” değilse ne zaman “daha gerçek ve daha saydam” olurdunuz? [1 18] Doğru olmak, yalın olmak, insan olmak, sonra saydam olmak ve gerçek olmak! Hangisiydi acaba, herhalde hepsi birdendi, yoksa hepsi bir mi idi? Önemli olan doğru olmaktı ve bu yalın olmayı içeriyordu, yalın ve doğru! Şaşırtıcı, çok şaşırtıcı... Doğru ya, karmaşık kuramlar karmaşıktı. Ama bedeniniz size hayatın basit olduğu tüyosunu vermişti. Bu dünyada mutluydunuz, çünkü bu dünya sizin krallığınızdı. Geçip giden bulut ve solan an, kendi ölümünüz kendinizde. Mesele insan olmak! Bilmek değil, anlamak değil, insan olmak, büyük hırsınız. Eserin bütün savunusu boyunca insanı rahatsız edecek derecede bir terim açıklaması ya da tanımlaması yoksunluğu göze çarpıyor. [29 94] Patrice kendisinin bir filozof değil bir ahlakçı, [29 75] bir ahlaka sahip adam [32] olduğunu teslim etse de, saçma dünyanın kesin bir biçimde çözümlenemeyeceğini, imgelemin ürünü olduğunu, [2 72] bir saçma felsefesini değil saçma duygusunu tartışmak istediğini özellikle açıklasa da, mantıksal düşünmekten değil, mantıksal olmaktan söz ettiğini iddia etse de [29 75] herhalde bunları uykulu anlarında sayıklamıştı, ya da bu tip ifadeler sadece savunma amaçlı alçakgönüllülük gösterileriydi? Yine kendini yalanlamaktan başka şey yapmıyor zira. Kitabında felsefe dünyasında kısa bir gezintiye çıkmıştı, saçma duygusundan saçma kavramına geçmişti ve yanılmaz bir mantıkî düşünce inşa etmeye koyulmuştu! [Ne yaptığının farkında değil görmüyor musun, daha fazla gitme üstüne.] [Geri kalan tek savunma bu mu yani: Bunamış, aklî melekeleri yetersiz, cezaî ehliyeti yok] 1951’e gelindiğinde hâlâ Hayata Sarılmak’ta kurduğu ‘mantık’ çizgisinin sonuçlarını işe koşabileceğini düşünecek kadar uzaktı, hem kaleminden çıkanların anlamını hem de kitabının ihmallerini kavramaktan. Zamanımızın Bir Ahlakçısı Ahlaklı Asi’nin giriş bölümlerinde Rieux saçmadan eylem kuralı çıkmayacağına tekrar işaret etmiştir. Böylece saçmalık duygusu cinayeti de önemsiz kılar. Hiçbir değere evet diyemiyorsak her şey olanaklıdır. Ama Rieux saçma çözümlemenin öldürme eylemini önemsiz kıldıktan sonra vardığı sonuçların en önemlisinde onu kötülediğini iddia eder; uslamlaması sonucu intiharın seçenek olmaktan çıkarıldığını hatırlatır ve buradan yaşamanın biricik zorunlu değer olarak benimsendiği çıkarımını yapar, üstelik bir kez böyle kabul edildikten sonra bütün insanlarındır bu değer! Çünkü rahatlık duygusuna ödün vermiş değilse insan böyle bir uslamlamanın kazancını yalnız kendine saklayamaz!! [15 2-6] Dahası var: Karşılaştırma açısından öldürme ile intihar aynı şeydir; biri benimseniyorsa ötekinin de benimsenmesi, biri yadsınıyorsa ötekinin de yadsınması gerekir. Böylece öldürmenin hem olanaklı hem olanaksız olduğunu kanıtlarız. [15 2-6] ‘Rahatlık duygusu üzerinden argümanımızı’ uzun uzadıya tartışamayacağım, çünkü niye eylem kuralımı bütün insanlara yaymam gerektiğiyle ilgili hiçbir fikrim yok, ne kastedildiğini anlayabilmiş değilim. [Tartışacaksın tartışacaksın, sen yok musun!] Ama öldürme ile intiharı bütün ayrımlarından sıyırıp eşdeğer iki öğe haline getirdiği sadeleştirme hesabına pes diyeceğim, pes! 67 Yazarımıza göre saçma, yaşamı sürdürmek isterken değer yargılarını bir yana attığına göre özünde bir çelişkidir, çünkü yaşamak kendi başına bir değer yargısıdır. Yalnızca bu açıdan bile saçma tutum, eylem alanında tasarlanması olanaksız bir şeydir. Anlatımı da mümkün değildir. Ülküsü sessizliktir. O sadece tutarsızlığa az da olsa bir tutarlılık verir; düzensiz, bağıntısız olduğunu belirttiği şeye geçerlilik kazandırır. [15 6] Ama şunu bir anlamamız gerek, saçma akıl yürütme geçerli midir, değil midir? Eğer geçerliyse, hatırlanacağı gibi artık tek düşüncemiz uzun bir yaşamı sürdürmek olmalı, gerisi ise önemsiz. Demek ki artık öldürme ya da hangi konu sözkonusu olursa olsun önemsizdir. Bunu Rieux kendisi defalarca yazdı, biz de alıntılamaktan bıkmadık. Ancak gün gelip öldürmeyi de yasaklamak isteğine kapıldığımızda demek ki akıl yürütmemizin bu can sıkıcı kısmını ortadan kaldırmanın bir yolunu bulmak durumunda kalıyoruz; üstelik öyle ki akıl yürütme de hâlâ geçerli kalacak! Bir gün intihar etmeyi yasaklamanın bir yolunu aradık ve kendimizi kaş göz yara yara onu bulduğumuza ikna ettik, artık bunu elde tutmak zorundayız yoksa intihar edivereceğiz maazallah. Ama başka bir gün de bu sefer öldürmeyi yasaklamak istedik. Ne var ki elde tuttuğumuz ilk akıl yürütmemiz bu sorunu ele almamızı gereksizleştirmekle kalmıyor, epistemolojik öncüllerimiz de istediğimiz kanıtı geliştirmemizi imkânsız kılıyor. Ne yapacağız şimdi? Yalandan bir koşul yazacağız ve onu doğrulayacağız. Mesela, ‘yaşama devam etme ilkesini diğer insanlara yaymak’ ilkesiyle ilişkilendirdiğimiz koşulumuz şu olsun: ‘Rahatlık duygusuna kapılmadığı her durumda.’ Şimdi bu koşulu kural haline getirelim: ‘Rahatlık duygusuna kapılmak seçeneği sözkonusu değildir.’ Eh o zaman öldüremeyeceğimizi de kanıtlamış olduk. Saçma akıl yürütmemiz de geçerli olduğuna göre, öldürmenin hem önemsiz hem de olanaksız olduğunu bulduk. Saçma dünyada ikinci bir kesinlik bulduğumuzu görüyorum, yaşasın! Durun bir dakika, ikinci bir kesinlik varsa saçma akıl yürütme yıkılır! Aman sen de, bizim derdimiz orası değil ki, bak biz en azından başkalarının hayatına son verme ya da vermeme hususunda mantık yoluyla kesinliğe ulaşmayı başardığımız halde bunun olanaksızlığını da gösterdik, bu da amacımız açısından başarıdır doğrusu. Ne demişler, ikna edemiyorsanız, kafalarını karıştırın! Şairin Descartes Olarak Otoportresi Ama bu noktaya işaret edişimizin tek sebebi Rieux’nün aradan geçen on yılda bir zerre zihinsel özen kazanmadığını kanıtlama isteği değil. Rieux saçma akıl yürütmesinin hâlâ geçerli olduğunu düşündüğünü böylece gösterdikten sonra saçmanın gerçek niteliğini ifşa etmeye girişiyor; onu yaşanmış bir geçit, bir çıkış noktası olarak tanımlamaya geçiyor. Sorumuzu tekrar kınından çıkartıyoruz: Ne demek istiyor olabilir? Bu saçmaya da bravo, kendisi hem çelişik bir hal ve dillendirilemiyor, hatta tasavvur bile edilemiyor, hem ama bize bir kesinlik sunuyor ve bu kesinlik her durumda başvurabileceğim bir temel taşı! “Bir kez bu dünyanın genel çizgileri çekilince, konulan ilk taşla (Zaten yalnızca bir taş vardır) felsefe yapmak mümkün olur, ya da daha doğrusu, eğer iyi anlaşılmışsa gerekli olur. Çözümleme ve kesinlik gereklidir ve katılmalıdır.” [2 73] [Geçiş noktası, evet, tuhaf bir kâbus gördüm, saçmayı sonunda kadar ve aralıksız yaşatacağım, nasıl yapacağım bilmiyorum ama yapmalıyım, zira yaşayabilmemin biricik koşulu bu. Ondan sonra onu bırakacağım ve başka yaşantılara yönelebileceğim. Ama onu bırakırsam öleceğim, nasıl bırakır da ilerlerim? Kan ter içindeyim, bir o yana bir bu yana dönüyorum, yahu bir yardım eden yok mu, bu işin içinden nasıl çıkacağım, bakan yok, kâbus!] Bir taş, sırtında bütün bir matematik binasını taşıyan o tanımsız noktacık gibi, üstünde durulacak ilk kuru zemin. Şimdi kitabın komplosu iyicene ortaya çıkıyor. Kendini ilk ilkesini keşfetmesinin ardından bütün felsefesini inşa etmek üzere yapı iskelesini hidrolik krikolarla santim santim yukarlara tırmandıran bir Descartes gibi gören genç Fransız, der ki: “Hayata Sarılmak’ta saçma duygusunu incelediğim zaman bir metot arıyordum, bir doktrin değil, yöntemli şüphe kullanıyordum. Yapıcı çalışmalardan önce gelen temizliği yapmaya çalışıyordum.” [29 128] 68 Yazar, bir hayali olan adam! Aynı zamanda bir kış günü sobasının başında bütün öğeleri ayrıştırıp indirgemeyi başaran, onları kapalı bir kapta atmosferden yalıtabilen bir simya ustası ve aralarından üçünü seçerek sadece onlarla bir hamurlar hesabı yapmayı düşleyen bir matematikçi. Saçma diye, kendine has bir varoluşa haiz, katışıksız bir nesneyi vücûde getiren, onu gâh kişi, gâh ilişki, gâh duygulanım donuna girdiği merhalelerinde soluk soluğa takip eden, kimi zaman açıkgörüşlü, kimi zaman tutkulu adam. Çözümleme ve kesinlik gerekli olsa da o, evimizin kâğıttan Descartes’ı, yazık ki düşünceleri gerektiği gibi ince ince kıyıp ayrıştırmakla ilgilenemez. O, düşünce nebulalarını kültürel ortamdan çeker ve bir kelimeye yükleyip kafamıza fırlatır. O, şair, sorgulamaz, bitiştirir. Diego şiir yazıyor, alıp cümle yapıyor, kelimeler diziyor ve felsefe oluyor. Ama felsefecinin talep ettiği türde, mantığın kurallarına sığışmaya çalışarak yapılan bir düşünme değil de edebî bir anlam çoğaltma ortaya çıkıyor, ondan sonra Diegocuğumuz uğraşsın dursun bunları arka arkaya dizilen bir zincir gibi ifade etmeye. 1941 kışının savaşla kızıla boyanmış Fransa’sında, taşradaki yalnız bir kulübeciğin içindeki eski sobada cılız bir ateş yanıyordu. Düşüncelerin mengenesinde inileyen yazarımız odanın bir köşesindeki yatağa serilmiş yünlü yorganın altında solucan gibi kıvranmaktaydı. Geceden beridir düşüncesinin aynı noktasında kalakaldığı ve yataktan kalkamadığı için yanları ağrıyordu. Sobanın üstündeki kestaneler ara sıra şöyle bir çıtırdayıp kıpırdıyor, soba kapağından küçük bir bulut tütüyor, ateş usul usul yanmaya devam ediyordu. Sonuçsuz çabasının bunalımındaki yalnız ve çirkin yazar, açlıktan midesi guruldadığı halde gündelikçi kadının sobanın üstüne bırakıp gittiği kestanelere uzanamayacak kadar mecalsiz olan Rieux, hayatına bir yön yol bulmak durumundaydı artık. En geç bu kış sonunda, karlar erir ve çayırlar yeşillenirken, bütün hayvanlar gibi üretmek için ininden çıkıp çıkmayacağına karar verecekti: İntihar mı etmeli, yoksa yaşamına devam edip büyük ihtirasına, yazar olup insanlar tarafından takdir edilmeye mi yönelmeliydi? Düşüncesi karşı çıkılamayacak, apaçık ve kesin bir sonuca varmalıydı: “Benim bir hayalim var! Ben şu ihtilafı tükenmez düşünceler dünyasına karşı çıkılmaz bir felsefe sunacağım; sobanın üstünde çıtırdayan kestaneler gibi sert, amansız bir yumruk gibi kaskatı ve sarsıcı, sabah serinliğinde yüze çarpılan soğuk su gibi yeni ve berrak!” Bahçedeki yalakta tavuklar oyalanıyor, bacadan ince bir duman yükseliyordu, yalak çamurlu, su bulanıktı... “Hiç mi kesin gerçek yok? Eğer ‘dünya ezelden beri vardı, kendi başına bu hale geldi’ dersem köyün papazı hemen karşıma dikilir, cemaat beni tefe koyar, yok eğer ‘tanrı levh-i mahfuzdaki ideaya göre her şeyi yaratıyor’ dersem, kahvede Piyer beni evire çevire rezil eder, diyalektik uzmanı mübarek, cenabet dinsiz herif! Hem papazı hem Piyer’i ikna edecek açık ve kesin bir fikir yok mudur Yarabbi?” Yatağından kestanelere doğru umutsuzca devrilmiş başı uğulduyordu. Ruhunu ısıtacak güneyli kadınların yokluğunda, zorla disiplin altına alınmaya çalışılan arzu dolu bir zihni işletmeye çalışmak... Kalkıp kestaneleri yemeden önce son bir düşünce oturumuna kendini ikna etmeye çalıştı: “Öyle bir düşünce çizgisi bulunmalı ki parlaklığından bütün zihinler kamaşsın, yana kaçırılan gözler dikkatle tekrar kendisine döndürüldüğünde sınırları kusursuz bir elmas gibi düzgün kesilmiş bir kesin gerçek belirsin.” Oda soğuktu, yakacak diye sobanın kenarında birkaç ıslak çalı çırpı parçası bırakılmıştı. Hava neredeyse kararmak üzereydi. Güney denizlerinin sıcak hayalleri düşünürümüzün zihnine sızıyordu, yorganın altında gözleri uykuyla bulanıyordu, “Uyuma! Uyumamalıyım, çok işim var daha... Uyumanın zamanı değil...” Yazarımız hayallerinin peşinden yavaşça tatlı rüyalara gömülmek üzereydi... Kesinliği keşfettik, artık rahatız, bundan sonra gönül rahatlığıyla felsefe yapabiliriz. Fakat bir şey unuttuk, bize de bir tanrı gerekiyor; [Varım ya işte] Descartes’ın akıl yürütmesindeki tanrı gibi demek istiyorum, yani beni aldatmayarak bana sağın bilgi sağlayacak olan, Descartes’ın yoluna devam edip kesin bir geometri inşa etmesini sağlayan şu tanrı. O tanrıyı kanıtlayana kadar rahatlamadık ki Mösyö 69 Rieux, [Bir dakika canım şimdi bir mektupla haddinizi bildireceğim, çok hırslandım] diyelim ki ilk ilkemiz kesin, ancak tanrıya gelene kadar daha sağlamda değiliz, bunu bilmediniz mi? Yoksa Descartes’ı hiç kendi kaleminden okumadınız mı? [Ben en iyisi biraz düşüneyim sonra bunla ilgili bir kitap yazarım.] Ve Sıçramanın Kutsal Taşını Yerleştirdikten Sonra Hümanizmin Sıcacık Yüreğine Miraç Gerçekleşebilir Artık İnsan yapımı fikir ve sistemlerin mutlaklaştırılıp her türlü cinai eylemi meşrulaştırmakta kullanılmasına karşı bir polemik yürütme isteği Rieux’ye Ahlaklı Asi’yi yazdırmıştır. Fikirlerin şeyleşmesinin, hakikat kılığında bütün mevcut değerleri geçersiz kılan nihilist eylem kurallarına dönüşmelerinin karşısında hem diğer insanlara karşı sorumluluk anlamında hem de tanrısal olanla ilgili talepleri bir yana bırakma anlamında ölçü ve sınırlılık pratiğini savunur. [Gördün mü bak, benim talebim tanrılık değil tam tersi.] Ahlaklı Asi başkaldırmanın erdemlerini önemsemekle başlayıp ılımlılık ve yavaş bir siyasal reform savunusuyla son bulur, bunun nedeni Rieux’nün başkaldırmanın ne olduğu üzerinde de açık bir fikre sahip olmayışıdır. [29 160] Ele alınan fenomenin karmaşıklığına uygun bir kavramlaştırmayla karşılık verilmeyince kitabın başından sonuna kadar başkaldırının anlamını an be an değiştirmek gerekmiştir. Peyki kılıktan kılığa girmesine, dönemden döneme taşınmasına, farklı rollere, işlevlere ve özelliklere yol almasına rağmen özdeşliğini koruyan nedir? [Hayaldir canım, hayaldir.] [E sen çok oldun ama iki lafın arasına girmekler, böyle densiz densiz konuşmaklar falan, her tarafı yalan yanlış yazdıklarının hepsi hatalı, baştan sona kadar yalan yanlış, adamı santrafor bile yaptın, ailesini Avustralya’ya taşıdın, rakı içirdin, adam hukuk fakültesini aklının ucundan geçirmemişti, ulan adam santrafor değil kaleciydi bir kere, insaf! Yazındaki hatalar saymakla bitmez, sesimi çıkartmadan durdum şu satıra kadar ama ukalalığın sınır tanımıyor, dur durak yok, terbiyesiz!] [Eh kaleci olduğunu biliyorsunuz, hukukla ilgisinin olmadığını biliyorsunuz, Allah bilir Abram Vulecik diye bir ahbabının olmadığını da biliyorsunuz, maşallah, zahmet olmazsa gelin de siz yazın bari... Biz de biliyoruz, biz de biliyoruz. Bir şey anlatmaya çalışıyoruz şurda. Sizin okuduğunuz bütün kitaplar bizim de kaynaklarımız arasında var ama onu bizden iyi kimse tanıyamaz, tanıyamaz, bunu anlatmak istiyoruz biz, değil mi ki biz onun ta kendisiyiz. İşte o yüzden bu kadar iddialıyız, ondan da gerçeklerden de daha iddialıyım, bu öyküyü ben yazarım. Kendime de çuvaldızı batırırım yerin dibine batırırım hem. Büyük insanmışız!? Yalan dolan, her şeyimiz yalan dolan, değil mi ki biz oyuz, yazıyoruz, gerçekler yalnız bizden öğrenilir, evet öğrendiniz işte... Diego Rieux ölmedi. Rieux’nün ölmeden önce son yazdığı yazıyız biz. Biz onun son evladıyız. O güvenle hakaret edeceğiz, daha da beterlerini yazacağız.] Hayata Sarılmak’taki düşünsel ihmalkârlık ikinci denemede de aynen devam etmiştir. İlk kitapta ‘saçma’, çağrışımlarına en çok yayılan ve Rieux’nün dünya görüşü ve inançları hilafına genelleşen terim idiyse, bu kitapta, ‘başkaldırı’ genel terime dönüşme eğilimindedir. Rieux’nün başka yapıtlarında da ‘günışığı’ ve ‘karanlık’ imgeleri türünden sürekli karşıtlıklar tartışmayı kuşkulu yollara götüren aşırı maniheist genelleştirmenin kaynağını teşkil ediyordu. [Terbiyesiz.] Hayata Sarılmak’taki ‘başkaldırı’ kelimesine şimdi iki yüz yıldır geçmiş bütün isyan hareketlerini ve isyankâr düşünceleri, bu kelimeyle çağrışımsal olarak bağlantılandırılabilen her şeyi anlatma işlevi yüklenmiştir. Bu bize bir kaynak ve bir [Yalancı.] [Bi Sus be sen de!] sınama tahtası verecektir. [Susmuyorum. Sustum.] Bu sayede Rieux hâlâ mantıktan söz edebilir, Hayata Sarılmak’taki düşüncesini devam ettirebilir, bu sadece kitabın başında değil, ilerleyişinde ve sonucunda da rol oynayacaktır, çünkü oradaki tartışmadan hareketle ‘saçmaya ermiş düşüncenin’ ‘öldüremeyeceğini’ de bulgular. ‘Saçma insan’ ile ‘başkaldıran’ aynı kişi ise, başkaldırı ilkesizlik olarak anlaşılan nihilizmi bırakmalıdır, zira ‘başkaldırı’nın arayışı birliktir. Rieux saçma insanı asla nihilist olarak düşünmemiş, saçma polemiğini nihilizmin aşılması olarak tasarlamıştır. Saçma bize eylem kuralı sunmadığına göre, sadece yaşamamız gerektiğini bildirdiğine göre, onu nasıl yaşayacağımız da bize kalmıştır değil mi? Ama Rieux bu 70 belirsizlikten, bu her şeyi meşrulaştıran ilkesizlikten kurtulmak ister; en azından ve asıl olarak öldürme konusunda nihilizmden yola çıkılarak cevaz verilemeyeceğini iddia edebilmeyi arzular. Öldürme ne önemsiz olmalıdır ne de toplumu değiştirme isteğiyle meşrulaştırılabilmelidir; Rieux, tanrının yerine geçip öldürmeyi insanlığa haram kılmayı istemiş görünür [Bi dakka ya arkamızı dönmeye gelmiyor!]: Bir kere saçma düşünceye erildi mi, yani agnostisist inancımızı edindik mi, bu gnosis bizi aydınlatacak ve bize ölemeyeceğimizi ve öldüremeyeceğimizi gösterecektir! Eğer Rieux öyküyü ayrıştırmak yerine karıştırmasaydı, iki ilgisiz izleği iç içe bükmekte olduğunu, bunlan dokuyacağı kumaşın kafa karışıklığı olacağını öngörebilirdi. İzleklerden ilki tanrı, ölümsüzlük arayışı ve anlamlı öykü isteği, öteki, anlamlı öykünün yerini tutabileceği umulan dünyevî büyük öyküdür. Bu ikisi Rieux’de insanın anlam arayışı başlığında aynı sınıfa yerleşirler, belki de bunda bir haklılık payı vardır? Belki ikisi arasında psikolojik bir eşdeğerlik, benzer bir avuntu bulunabilir? Ama dünyadaki adaletsizlik ve mutsuzlukla ilgili iyileştirmeler ölüme çare olamaz. Dolayısıyla dünyevî başkaldırı metafizik arayışın ikamesi oldurulamaz, üstelik pek çok zaman metafizik arayışla ilgisiz olarak ortaya çıkar. Rieux sıklıkla bu noktayı unutmuş gibi konuşur (Mesela Ölümle Flört’ün kahramanları ölümle mücadele etmişlerdir!). Rieux bireysel anlam arayışının sınırlarından taşarak tanrıyla olan meseleyi bir başkaldırı olarak, toplumsal olayları da tanrıyla ilişkinin terimlerinde yorumlama eğilimine girer. Öyküsünün hiç bir yerinde tanrı ferahça bir kenara bırakılamamıştır; dünyadaki devrimci girişimlerin gerçekliğiyle yüz yüze gelince onları bir acele kendi kişisel tanrı takınağına göre yorumladığı simgesel tutumlar biçimine dönüştürmesi gerekmiş gibidir: [25 136] Sefil insanlara sonsuz yaşamı bırakınız ya da onlara devrimi veriniz. [2 15] Başkaldırıyı Genel Bir Terim Olarak Kurgulamanın Sonu Budur İşte! Ancak görülecektir ki Rieux’nün asıl yaptığı başkaldırı tarihini ele almak, toplumsal çalkantıları incelemek değil, entelektüellerin zihnindeki başkaldırı fikrinin öyküsünü yazmaktır. Başkaldırının değil başkaldırıya ilişkin düşüncelerin sorgusudur bu. Tarihte değil zihinde gerçekleştiği için de metafizik olanla da ilişkili olarak kurgulanabilir. Bir tek özne olarak birleştirilen aydın güruhunun, ‘başkaldırı’ adı altında bütünleştirilen kavramlarla tek bir süreç olarak kurgulanan macerasıdır bu. Kitapta bütün bu yeni yaratıkların, en başta da başkaldırının öznelik ve içkinlik tarzı aydınlatılmamışsa da açıktır ki, Rieux’nün başkaldırısı gerçekte varolmaz, hayaldir o. Ama bizim için asıl önemli olan şu: Öyle görünüyor ki Rieux rakiplerine kendi silahlarıyla karşılık vermek istemiştir. Tepetaklak edilmiş diyalektiği yeni sahiplerine karşı bir kez daha döndürürken o, tarihe içkin olan akıldan geriye kalan boşluğu başkaldırıyla dolduracaktır; onun öyküsünün devindirici ilkesi başkaldırıdır. Bu sebeple işte, Ahlaklı Asi’nin giriş bölümünde kısa bir mantıkî [!] giriş yaptıktan sonra araştırmasının tarihsel bir öyküleme olacağını açıklar. Ama o, tarihin Marksistlerdeki gibi tanrılaşmasını, diyalektiğin gelecekle ilgili kesin bilginin kaynağı olarak gösterilmesini, burdan elde edilen bilginin insanların kütlesel ölümüne ve zulme yol açmasını eleştirmek için yapacaktır bunu. Acaba diyalektiği sahiplerine karşı çevirmek yazının kendisini saçma bir konuma getirir mi? Rieux bir ‘reductio ad absurdum’ peşinde değil gibiyse de Marksistleri eleştirdiği bölümlerde diyalektiğin bir kesin bilgi edinme yöntemi olarak geçersizliğini ortaya koyar. Öykünün doğru versiyonunu yazmak isterken ortaklık kurduğu, Hegel’in yöntemi değil üslubudur. Rieux’ye göre, “Mantık öğüt vermez, vermeye kalkınca mantık olmaktan çıkar. Bunun için tarihsel mantık, bazı bazı saplantılı bir kişinin dizgeleştirmesi bazı bazı da gizemci bir kesinlenme, mantık dışı ve romantik bir mantıktır.” [15 204] Kitaptaki akıl yürütmeyi izlemek bekleneceği gibi zor olsa da bir adımın diğerini nedensel olarak gerektirir gibi olduğu 71 bir diyalektik ilerleme sezmek mümkündür, ancak adımlar arasında kurulan ilişkiler daha ziyade ruhbilimsel çözümlemeler gibidir. Ahlakın Yeni Temelleri: Konsensüs Kitapta iç içe yığılan öykülerden biri uzun olmasına rağmen esasında fazlaca basittir: Kaybedilmiş saflık öyküsü. Devrimlerin asıl yola çıkış ilkesi tanrıyı reddedip dünyaya dönmek ve yine de birlik ve anlam arayışını bırakmamaktan ibarettir, oysa bugün varılan yer yanlıştır, başkaldırı aslından uzaklaşmıştır, kendini yeniden bulmalıdır. Başkaldırının köklerini Hayata Sarılmak’tan çıkarsadıktan sonra bugünkü başkaldırının kökenine ihanet ettiğini ama oraya dönmesi gerektiğini iddia etmeye geçer. Rieux, birliği insanın derin isteği olarak görüyordu demiştik, şimdi bunu biraz açalım. Eski çağlardan beri çok farklı kültürlerde fenomenal dünyanın değişenlerden ibaret dünyasının karşısına kendiyle özdeş kalan şeyin hayali dikilmişse belki de Rieux’nün haklı olduğu bir yan vardır. Düşüncenin bu derin sorunu, yani özdeşlik ve değişim çelişkisi, insanları değişenlerin düşük varlığının ötesinde duran, değişmez ve kendiyle özdeş ‘Bir’i ya da düşünsel varlıkları kurgulamaya yöneltmiştir. [Tarih bu!] Yeni Platonculuğun ‘birlik’ kavramı mistikler için her çağda bir tür sonsuzluğa ulaşmanın anlaşılmaz olsa da mümkün olduğu hissini yaratan formüldü. Ama acaba her türlü saltık, ya da tanrı arayışı, ya da kendiyle özdeş kalma yahut özdeşliğini yitirmeme yani ölümsüzlük arzusu tek kelimede, birlik kelimesinde özetlenebilir miydi? İşte Rieux bütün bu tarihi bize ‘birlik’ kelimesiyle tek seferde çağrıştırmaya, kapsamlı bir birleşik kuramın tektaş çarpıcılığını parmağımıza takmaya, bu yolla bizi tavlamaya çalışıyor. Özetle, bu çok farklı temaları birleştirdikten sonra insanın temel metafizik arayışının birlik olduğuna hükmetmiştir. Başkaldırıyı da bu anlamda birlik arayışıyla bağlar, yani biz dünyayı anlamaya çalışırken aradığımız anlam birlik türünden olmalıdır, bu şekilde ikinci kitabımız ilk kitaba bağlanacaktır. Temel kaygı birlik gereksinimiyse, saçmanın gelişimi şöyle olmuştur: “Yetmeyen dünya ile sahip olmadığı tanrı arasında kalan saçma düşüncesi tutkuyla dünyayı seçer; görece ve mutlak arasında bölünmüş, hırsla göreceye sarılır.” [2 52] Dünya [Ya da tanrı] bu gereksinimi tatmin edemeyebilir. Gâh dünyaya sırt çevirerek, gâh dünyanın içinde kalarak bir birlik oluşturmak insana düşer. Böylece insanlar, yeniden bir ahlak ve bir çile oluştururlar, geriye bunların kesinleştirilmesi kalır. [2 56-7] Ancak kendi özvarlığını ele geçirmek ve onu tanrıya karşı savunmaktan başka bir şey istemeyen başkaldırı yarı yolda şaşırır ve tanrının yerine insan türünü tanrılaştırmaya yönelir. [25 14-5] Saflığın yitirilmesine yol açan iki temel ihanet öyküsü iç içedir. İlki, tanrı yerinden edildikten sonra tanrısız kalmamız gerektiği halde insan yapımı süreçlerin tanrılaştırılmasıdır. [Aslında insan yapımı tanrının yerine daha dünyevî görünen düşünce sistemlerinin tanrılaştırılması olarak yazmalıymışım, Allah Allah!?] Rieux büyük anlatılardaki, özellikle Marksist anlatılardaki saltçı öyküleri insanın tanrının arkasından ahlanıp onun doldurduğu işlevi kendi kendine, insanlığa vererek saltçılığı ayakta tutma çabası olarak görüyor. Tanrı varolmadığına göre onu yaratmak bizim işimizdir. Rieux’ye göre tanrıyı yalnızca tek bir tarzda, ona dönüşerek yaratabiliriz. [Ama eski tanrı niye bırakılmıştır? İnsan tanrıyı reddettiği, ona karşı başkaldırdığı için... Yeni tanrılar niye üretilir? Temel bir gereksinim olan birlik arayışı yüzünden. Ama o zaman insan niye elindeki birliği bıraksın da tanrıyı öldürsün?] [Bilemiyoruz.] [İnsanın derin arzusu evindeyse niye evini bırakıp da yola çıkmıştır?] [Çıkmıştır işte, Hegel’in mutlağı da çıkmamış mıydı? Plotinos’un ‘Bir’i kendinden zihni, zihin de varolagelenleri çıkarmamış mıydı? Ayrıca burada deus ex machina tabirini kullanmayacaksın!] [Lütfen?] [Herhalde insanlık da benzer bir yola çıkmıştır! İnsan kurbağa ile öküzün masalını anımsıyor.] Velhasıl böylece kaybedilmiştir işte birlik, yeniden yerine konmak üzere; devrimci ideolojilerle, kısaca Marksizm’le! Kitaptaki başka bir öykü de Rieux’nün nihilizmi geçersiz kılmak, daha doğrusu tanrının yokluğunda bir ahlak bulmak arzusundan 72 doğuyor. Öyle bir ahlak ki insanın insanı öldürmesini yasaklasın. Rieux’nün dertlerinin biri nihilizm adına öldüren, ilkesizlikte güce tapan Nazilerle kendini ayrıştırmak olsa da, [Bu yüzden de argumentum ad consequentiam] esas meselesi devrim adına ilkeleri askıya alan Marksist-Leninistlerin mutlakçılığına karşı çıkmak, düşünceler uğruna cana kıymaları mahkûm etmekti. Sadece ilkesizliği değil başka ilkeler uğruna eski ahlakın yerine gelmiş kuramların, eski ahlakı reddetme anlamında ölümü meşrulaştırmakta nihilizmden destek alan yeni ahlakların cana kıyıcılığını da alt etmek istiyordu: “Cinayetin mantıklı nedenleri varsa çağımız da biz de tutarlılık içindeyiz (...) yoksa çılgınlık içindeyiz demektir.” [15 2] Cinayet büyük bir günahtı, değilse bile olmalıydı, tanrı bulunmalı ve günahları tesis etmek üzere göreve çağırılmalıydı. Bu Ne Rezalet?! Nerde Bu Tanrı?! Bir öncekine bağlanan bir diğer izlek genel fikirlerle ilgilidir. Rieux Marksizmin genelleştirici metodolojisine epey yüklense de bu öyküde esas amacı genel fikirlerin olamayacağını göstermek değildir, neye yol açtıklarını göstermektir, onları durdurmak gereğini ortaya koyabilmektir, epistemoloji değil, ahlak: Bir ‘argumentum ad consequentiam’ daha. Rieux bir zaman bütün felsefeyi ölme mevzuuna indirgediği gibi ahlak meselesini de öldürme ediminde düğümler. Başkaldırması, itirazı, önerisi her zaman erken ölmeye yöneltilmiştir. Ele aldığı her konunun can alıcı noktası ölmenin ertelenmesinin sağlanmasıdır. Gerçekte anlamlı bir anlatı kurabilmek için eninde sonunda ölüneceğini zikretmekten genelde kaçınması gerekmiştir, önerilerinin kabulü ölümü topyekûn engelleyecekmiş gibi konuşmayı adet edinmişse de Prometeus’un ölüme karşı sadece kör umudu getirmiş olduğunu da hatırlatmıştır. [Ama başka yerde!] Rieux hiç ölünmeyecekmiş gibi yazar ama ölüneceğini bildirdikten sonra. Sınır söylemi ne kadar vurgulu ele alınmış olursa olsun, pratik olanla ilgili konuşmaktan dikkatle ayrılmış, başka yere konmuştur. Böylece işte, şair-demagog, kuşkucu topluma karşı söylevinde ele gelir bir şeyler vaat edebilmiştir. Ölüme karşı savaşmanın sınırlarını da akıllı okuyucu çıkarsayacaktır. Tanrının yokluğunda bir ahlak nasıl kurulacaktır? Rieux Ahlaklı Asi’de, diğerlerine karşı sorumluluk üzerinden, ‘öteki’ aracılığıyla, ahlakı yeniden oluşturmak istemiştir. [2 84] Bakışlarını ilk olarak öldürme edimine çevirir. İntihara karşı ileri sürülen gerekçenin mantık sözcüğünün çok çeşitli anlamlarda kullanılmasının sonucu olduğunu, bundan ötürü isteğe göre yapılmış bir seçmeyi aklî bir yorum görünüşü altında gizlediğini daha önce görmüştük. Rieux daha önce gördüğümüz gibi bu doyumsuz benzetişten büsbütün temelsiz bir sonuç da çıkarmıştır: İntihar mantık dışı ise o halde cinayet mantıkdışı olmalıdır. Burada da ahlaksal bir tutarsızlık kabulü ile mantıksal zorunluluğu yeniden birbirine karıştırır. [29 132] Öldürme sorununu en azından karara bağlanamaz bir durum haline getirdikten sonra ahlakın diğer alanları için genel bir ilke olarak alçakgönüllü bir sınır arayışını savunur. Bu düşünce de Hayata Sarılmak’tan devralınmıştır. [Mutlak fikirlere karşıyız değil mi?] Ancak Tarrou ve arkadaşlarının tavrıyla kurduğu duygudaşlık meseleyi yeniden karıştırır: “Tarrou tarzındaki teröristin büyük arılığı, bu, ona göre intiharla çakışan cinayet demektir (...) Bir yaşam bir yaşamla ödenmiştir. Düşünce yanlış, ama saygıdeğerdir (Mutlu bir yaşam, bağışlanmış bir yaşam değerinde değildir). Bugün cinayet vekâleten. Kimse ödemiyor.” [2 171] Ne ilginçtir ki düşüncenin yanlış olması Rieux’ye göre kefelerdeki ağırlıkların farklı tartmasındandır ama her bir can özdeştir, ağırlıkların farklı tartması yaşamın mutluluk derecesiyle ilgilidir, yoksa bu ödeme fikrini, bu kısas düşüncesini tutmuştur! O zaman öldürmek meşru olmasa da bedeli ödenmiş olur. [Üstelik de iki kere ölüyor daha fazlasını ödüyorlarmış! Herif delirmiş. “Aşk özrüne sığınan bu umarsız çocuklar” yani Rus nihilistleri, kendileri de ölerek skoru 1-1’e getiriyorlar, aynı Hitler ve üst düzey Naziler gibi!] [Argumentum ad odium.] Rieux burda başka yerde lanetlemekten zevk aldığı ideal adalet şemalarını işletir: Kısasa kısas, 73 bedel, suç-ceza! Her cinayet bir cinayet atomu olarak bir diğeriyle özdeş kılınır. Ölümün bir sınır durum olması, öldürmenin atomik bir olay olarak ele alınmasını kolaylaştırıyor. Oysa genelinde ‘Cinayet’in yokluğunun kabulü, her olagelen gibi ölüm ve öldürmenin de bağlam içinde ve tikel bir olay olarak ortaya çıkışının kabulü hesabımızı geçersiz kılmaya yeter. Rieux, eşitlik adına hareket edildiğini hatırlayarak bir eşitlik matematiği kurar, birden tekrar toplumsal eşitlik talebi başkaldırının köküne yerleşir, o zaman Rieux’ye göre bu eşitlik matematiğini ihlal eden oyunbozandır ve kendini toplumun dışına bırakmalıdır, Tarrou cezanın ve ahlakî ilkelerin bugün de geçerli olduğunu, geleceğe ertelenmediğini gösteren örnek olacaktır. Böylece insanlık kendine kabahat ve sınır tanımlayacak, sınırları içinde bir ahlaka yönelecektir. [Bu da Hayata Sarılmak’taki tartışmanın geliştirilmesinden gelir, demek ki mantık ve kesinlik gereklidir, demek ki dinlediklerimiz feci şekilde yalandır.] Tarrou kendini mi doğrulamalı, yoksa mutlaktan elçekip görece olanı kabullenmekten ve ‘Öldürmeyeceksin!’ emrinden ibaret olan dünyevî değerleri mi? Rieux onun değeri doğrulayarak nihilizmi aşmasını över göründüğüne göre değeri. Ama insanın ölmeye ve öldürmeye atılması da baştaki çözümlemeye aykırı olduğuna göre böyle düşünmeyeceğiz herhalde, peki nasıl düşüneceğiz? Baştaki kabullerimiz ortada, şimdi yüzümüz kızarmadan nasıl savunacız değerleri? Burada konsensüs kisvesi altında genelleştirilmiş bir adalet(çilik), ahlak(çılık) buluyoruz. Nihilist-materyalist devrimci, inançları hilafına nihilizmin dizginlenmesini önermek için bir kitap yazabildiğine göre dünya için hâlâ umut var demek! Önünde kendine keyfî bir devrimcilik hedefini sınır koyan bir nihilizm ve hedefe giden her yolu mubah kılan uygun söylem var. Şimdi Rieux: ‘Kuralları genişletelim, eskilerden kalma şeyler vardı, devrim düşüncesinin bir içeriği, bir sebebi vardı, onlara dönelim, nihilizm soğuk, duvarlar kanlı’ diyor. Öyle ya nihilizm ve devrimcilik ne tuhaf ikili! Hesap Hatalı Kitaptan takip edeceğimiz son öykümüz sanatla ilgili. Rieux’ye göre sanatın sunduğu hayal bize birliği, özdeşliği, dağınıklığın karşıtını, kısaca biçimi verir. Bizim arayışımız kökende yer alıp sanatı da başkaldırıyı da üreten aynı istek olduğuna göre, devrim de sanat gibi yaratıcı olmaya dönmelidir, değil mi? Rieux öyküsünde emekçinin yaratıcılığı yeniden yakalayacağı bir sonu hedef gösterir. Ancak bu yaratım bizim en temel arayışımıza tam manasiyle ilaç olacak mıdır acaba? Bir şeyi hatırlamalıyız, biz arayışımıza karşılık bulamadığımız ölçüde yaşayabiliyorduysak ilacımızı asla bulamamalıyız; biz mutlağı reddettiysek, bir daha bir tanrı ya da tanrısallaştırılmış fikirler bulmayacaksak, sınırlı olanın alanında kalmalıyız ama sonsuza kadar onun ötesine geçmeyi arayarak! Saçma bu değil miydi? Devrimcilik bize herhalde, sanatın sunduğu gibi, ütopyacı diyalog üzerinden asla tam anlamıyla peçenin ardından çıkmayan, asla dünyaya bedenini bütünüyle yaymayan bir hayal sunacaktır? [Oysaki Rieux’yü okurken geleceğe ertelenmeyeceğimize inanmaya başlamıştık artık!?] Rieux Şiddetin ve ahlaksızlığın karşısına göreceye dayanan yeni bir konvansiyonel ahlak koymayı önermek ve bu anda öyküsünü kavuşturmak istemiştir, ama öykü kavuşmaz, bulanır; suyun dibinde tanıdık bir manzara belirir: Dev ve bitimsiz bir pazarlık alanı! “Görevimiz, evrenselliği ya da en azından evrensel değerleri yaratmak, insana ortak değerlerini fethettirmektir.” [2 134] Rieux pazarlık alanında durur, iyi-kötü, doğru-yanlış, suç-ceza bir Yunan kentindeki gibi tartışmayla değişecek şeyler, haklılık ispatlanacak şeydir. Pozitif ahlak her an yapılagelmektedir. “Evrensel düzlem yukarıdan, yani bir düşünce tarafından oluşturulamaz, ama aşağıdan, yani ortak temelden oluşturulabilir.” [2 160] Bu uzlaşma alanının içine bir nihilist olarak yerleşmek ve ahlakın sözcülüğünü üstlenmek olsa olsa bir oyundur!? 74 Ahlaklı Asi’nin ringinde mavi köşeye ilkeci asiler ve onların karşısına tek ilkeleri insanlıkdışılığa varan soyut bir eşitlikçilik olan nihilist devrimciler yerleştirilmiştir. Rieux, insan eylemlerinde bir sınır ilkesi, her bir insana eşit dağılan bir yaşama hakkı getirmek ister, ama bunu yapamayacaktır, çünkü mutlak olanın zamansız kubbesini kavuşturacak miktarda taş varolamaz. Ancak ilkesizliği, arzu ettiği durumun karşıtını ortaya sermeye çalışabilir, o da bunu bütün devrim tarihinin akışında görselleştirmiştir bu yüzden. Arka taraftan yani ortadaki sahnenin dehşetinden ve ideolojinin saçmalığından dolanarak iddiasına yandaş bulmaya yönelmiştir. Savunduğu şüphesiz göksel bir ahlak değil, yeryüzüne ait ehven-i şer adalet kavramıdır. Ama bunun retorikle, reklâmcılıkla, halkla ilişkiler faaliyetiyle ilgili olacağını anlamak gerekir. Gemisini yürüten kaptandır. Uzlaşmaya bağlı bir ahlakın vardığı yer burasıdır, başka yer değil, durduğumuz yer. [Ahlaklı Asi isyanın tüketici bir çalışılması olma iddiasında değil, sadece kendi tecrübemin izini sürmek istedim. Bazı açılardan bu kitap bir itirafname, en azından benim becerebildiğim türlüsü. Ben felsefeci değilim ve hiçbir zaman da olduğumu iddia etmedim. [34 141]] [Kaçmak, kıvırtmak da ne kolaymış.] sonrasında iki farklı kişi idi? Ama burda gerçekten bir farklılık, farklı iki kişi, bir dönüşüm var mı? Yoksa bu sadece kendine altta yatan isteğini, en kolay en dolaysızca doğru olmasını arzu ettiğini tam olarak kabul ettirme, ifade ettirme süreci midir? Bütün Tribün Ayağa Burada iddia etme cüretini göstereceğiz ki Cormery’nin saçmanın felsefecisi olarak ünlenmesine sebep olan üçlüsündeki (Evrenle Çekişme, Yabani, Hayata Sarılmak ) temel yönelimleri birçok zaman doğru okunamamıştır. Yakından bakıldıkta amaçlarla ilgili bir belirsizlik, ya da farklı okuma olanakları hemen ortaya çıkar. Kendisi de bu tarz okumaları desteklemiştir, gördüğümüz gibi saçmanın peygamberliği görevine hep karşı çıkmıştır. Yabani’yi yazmadan önce orduya başvurduğunu hatırlayalım, gazetecilik faaliyetinin toplumcu mahiyetini de... [29 14] Cormery Hayata Sarılmak’ta varır göründüğü yerden ötelerde buluyordu kendini; kitabın sonunda bir nicelik ahlakına göre hareket edeceğini ima ettiği halde hemen ertesi yıl direnişe katılması bundandı. Bu kitap sayesinde sevimli, insan canlısı bir birey olarak toplumdaki yerini zihninde sağlamlaştırmıştı. Artık akıl ve hissiyat, plan ve davranış bir olabilirdi, ruhundaki yarık, nihilist ve hümanist arasındaki aşılmaz yarık, saçma adlı uydurma ikinci bir yarık vasıtasıyla uzlaştırılmıştı. Denebilir ki, Cormery’nin yapıtı bir bütün olarak ele alınırsa birbiriyle bağdaşmaz durumlar açığa çıkar, sanki bazı noktalardan diğer bazılarına gitmek imkânsız. Farklı adamlar olarak farklı gecelerde yazmak gerek bu kitapları, hatta kitapların farklı bölümlerini. Gençliğinin tanrısız haytalık yıllarında yazarımız için en önemli başlık olan mutluluğun en büyük engeli eylemlerinden pişman olmak, suçlu hissetmektir. Ahlak vaazının karşısına çocuklara, dâhilere ve sonra antikiteye yerleştirdiği unutma, suçsuzluk ve masumiyeti kor. Ancak daha sonra bünyesini sarsan kanlı savaş sebebiyle suçluluk yazgısına bulaşarak taban tabana zıt bir noktaya gelmiş görünüyor (Liberal, ılımlı ve Müslüman aydınımız sahneye çıkar). Suç vardır artık, masumiyet alçakça bir yalandır. Cormery’nin gençliği ve olgunluğu arasına savaş boylu boyunca yatmış gibi. Sanki savaş öncesi ve Bir yanının Hıristiyan Avrupa’da olduğunu ilan ettiğinde bunun sadece ölüm mevzusuyla ilgili olmadığını düşünmek için, konuyu suç/günah meselesine genişletmek için sebebimiz var. Aslında gençliğinden beri bir türlü her şeyin mubah olduğu konusunda kendini ikna edemeyen bir Cormery sözkonusudur. Cormery en baştan beri suçlu idi, gizli bir inanandı o. Gençliğinin masumiyet vurgusu bir türlü suçsuzluğuna inanamamaktan kaynaklanıyordu. Yaşamaya devam etmek konusunda bir kategorik imperatif bulmak üzere Hayata Sarılmak’ı ve eylemlerine bir sınır koymak için Ahlaklı Asi’yi yazan, Yabani’de kurguladığı tek masum insanı nihilist olarak göstermek yerine Stoacı bir doğalcı ahlakla donatan adamdır o. O şunu söyleyen adamdır: “Eğer ebedî değerler yoksa Komünizm haklıdır ve hiçbir şey mubah değildir, insan toplumunu ne pahasına 75 olursa olsun inşa etmeliyiz. Eğer hatalıysa İncil’i ve Hıristiyanlığı takip etmeliyiz. Benim gibi olanaksız bir sentezi hayal eden adamlar, şiddeti ve yalanları bunların zıddını zorunlu biçimde meşrulaştırmaksızın reddedenler ve hâlâ daha haykırmayı bırakamayanlar, biz bir çılgınlık hali içindeyiz.” [34 112-3] Olgunluk dönemindeki yersiz meşrulaştırma arayışı, bir tüm-suçluluk ahlakına onu yöneltmiştir en sonunda. Sorumlu çıkmaya çalışır zira 20. yy’ın cürümleri karşısında dehşete düşmüş bir hümanisttir o. Yaşlandıkça doğruyu daha az önemsemeye, insanlığına daha çok taviz vermeye başlamıştır. Sadece yargılanmak değil yargılayabilmek de ister ve bunun için tarihe yerleştirdiği özlere [Başkaldırının özü!] başvuracak kadar alçalır. Berrak düşünceye en baştan sırt çevirmiştir ve en berrak göründüğü yerde ondan kaçar. Futbol sahası ve fukara dayanışması duyarlıkları yanına gitmek için suları bulandırır, berrak Akdeniz göğünü gözlerini kamaştırmak için kullanır, kafasını güneşe çevirir, kuru havada parlayan ışıktan gözleri sulandıkça sulanır. Savaş esnasında yazdığı yazılar ve Aile İçinde Küçük Bir Kavga’daki belirgin sakınım ahlakı, Cormery’nin içinde zaten hazır bulunan ahlakçılığının açık biçimde ifade buluşudur yalnızca. Belki de sorgulamalar karar bulmuştur. Evren içinde insanın durumuyla ilgili temel inançları bir yanda durmakta olsa da onları reddetmek isteği galip gelmiştir. Onun asıl değer verdikleri kendi inançlarıyla çelişen iyicil değerlerdir. Eğer evrende insanın rolünün kendini topyekûn yok etmek olduğu kesin biçimde ortaya çıksaydı bile Cormery karşı dururdu; işte Cormery’nin büyük engizitörü! Böylece Ahlaklı Asi’de "Gerçekten ciddi tek ahlak sorunu cinayettir. Geriye kalan sonra gelir. Ama, karşımdaki birini öldürüp öldüremeyeceğimi, ya da onun öldürülmesine razı olup olamayacağımı bilmek, öldürüp öldüremeyeceğimi bilmeden önce hiçbir şey bilmediğimi bilmek, işte öğrenilmesi gereken budur." [2 148] diyebilmiştir. Sorunun yanıtını bilmiyor muyuz?! Bildiğimiz halde bilmemeliydik, bulmalıydık; bulmamız gereken şey de, öldüremeyeceğimiz. Hangi Akdeniz Hangi Antikite? “Dünya paganizme doğru gidiyor, ama hâlâ pagan değerlerini reddeder. Paganizmin değerlerini yenilemek, insanı paganlaştırmak, İsa’yı Yunanlaştırmak gerek, o zaman denge geri gelir.” [3 218] Uhrevî olanın, ‘insanın derin arzusu’nun boşa çıkmışlığında Yunanlıların, ya da Hıristiyanlık öncesi kurtuluşsuz Akdeniz halklarının şaşırtıcı dünyevî rahatlığı Cormery’yi esinlendiren önemli temalardandı. Özellikle antik Yunan kültürü sadece bir seri temel fikrini devşirdiği bir kültür iklimi değil ayrıca günümüzün zor sorunlarına çıkış aradığı zamanlarda dönüp dönüp çözümler aradığı bir politik ve ahlakî ortamdı da. Bir dünyevî ahlak, kişinin olanakları dâhilinde, imkânsızı istemeden, bu dünyada, bu dünyadaki varlığını ve bu dünyanın kurallarını ciddiye alarak ve sürekli yeniden üreterek yaşamak fikri içindeki telleri titretiyor, yatmadan önce onu rahatlatıyordu. Yazarımız, Ahlaklı Asi’nin sonunda da toplumsal hayatı iyileştirecek bir çözüm için gözlerini Akdeniz dünyasına çevirir. Akdenizlinin hayatla ilgili tavrını, sonrasız rahatlığını ve kent devletinin toplumsal düzenini belirsiz biçimde amaç kılar. Ancak imkânsız isteğin boşa çıkacak olması mütevazı ve sınırlarını bilen düşüncenin boşa çıkmayacağını göstermiyor. Yolumuzun her anında ölümün bulunuşu geleceğimizi buhar haline getirmiştir, yaşamımız yarınsızdır, bir şimdiki zamanlar dizisidir bu yaşam [24 107] ama ‘ben’ de bu arada uçup gider, ‘şimdi’ anlamsızlaşır. [Bize soracak olursanız gerçekte yaşam sadece bir trajedidir ve ana teması sadece kahır olabilir.] [Kendi adına konuş, beni karıştırma.] [Tavsiye bitmiştir. Konuşmak gereksizdir, mevzuyu yumuşatmak, hafifletmek, aşmak sözkonusu değildir, gerçek bir çıkış da yoktur. Kabul edilmez gelen kabul edilecektir. Gerisi kendini kandırmadır. İşte Cormery’ye ilk ve esas itirazım.] [Laf sokmak gibi oldu bu, laf arasında, tartışmaksızın.] 76 Biliyoruz işte, tekrarlıyoruz: Cormery nesnel bir filozoftan çok sorumlu bir birey gibi konuşuyor. [Evet, ne var?] Kişisel yaşantısı açısından önemli görünen temaları ortaya atıyor ve bunu profesyonel bir metafizikçi gibi değil de yaşayan bir hayvan gibi yapıyor. Sonuç olarak özel bir coşku ile mantıksal düşüncenin birbirinden ayırt edilemediğini görüyoruz. [29 72] Oysaki “Doğru olanı aramak, isteneni aramak değildir. O bunaltılı ‘yaşam ne olurdu’ sorusundan kurtulmak için, eşek gibi düşsel güllerle beslenmek gerekse, saçma düşünce, yalana boyun eğmektense, Kierkegaard’ın yanıtını göz kırpmadan benimsemeyi yeğ görür: ‘umutsuzluk’.” [8 49] [Ah evet, doğru olanı aramak isteneni aramak değildir. O bunaltılı ‘yaşam ne olurdu’ sorusundan kurtulmak için, eşek gibi düşsel güllerle beslenmek gerekse, dürüst düşünce, yalana boyun eğmektense, şu yanıtı göz kırpmadan benimsemeyi yeğ görür: Hiç!] Cormery’ye, kuşkusuz bir kesinlikle öne sürebilecek hiçbir şeyi olmayan Cormery’ye gelince, kimi zaman şu görmüş geçirmiş dünyada, gerek doğuda gerekse batıda, gerek öğretilerde gerekse tarihte, yaşaması gerekenle ölmesi gereken şeyi fark ediyormuş gibi oluyordu o. O zaman biricik görevimizin bu küçücük şansı korumak olduğuna kesinlikle inanıyordu. Eserinin biricik anlamı buydu. [25 69] “Sanatçının sonunda şu dünyanın düzensizliğinin, ölçüsüzlüğünün karşısına üslubunu çıkarıvermiş olmasından korkulur.” [25 8] İnsanlık Onuru Hakikati Yenecek Gördük işte, onun düşünceleri uzun uzadıya düşünmekten gelmiyor, ne de düşünce ile sınandılar, mantık buralardan acı çekerek, içi bulanarak geçebildi. Kendini öngörüyle bir direğe bağlatmasaydı suya atlayacak, karaya kadar yüzecek ve Mösyö Cormery’nin ağzını burnunu kıracaktı. O yüzden Cormery’nin düşünce çizgisini irdeleyip eleştirmek yerine gerilere, gençliğine doğru yol almalı ve onları bir tarih içinde deşifre etmeliydik. Evet onu okuyanlar için tanıdık bir sahne canlanıyor, açık Cezayir semalarının ifrada kaçan ışığı altında kararmış ilkel ve basit bir halk sakin ve düşünmeksiz bir saltanatı sürüyor. ‘Bu Kuzey Afrikalılar için günah, erdem ve pişmanlık gibi sözcüklerin salt bir anlamı yoktur’, diyor Cormery ama öte yandan sokak kuralları dediği belirli bir günlük ahlak da uygulanır buralarda. Basit tadları çoğunlukla toplu halde ve umuma açık yerlerde alırlar ve ahlakları böyle bir toplumsal hayatın ilkel kurallarına dayanır: ‘Gebe kadınlara saygı göstereceksin’, ‘arkadaşlarının sevgilisini elinden almayacaksın’ gibi. ‘Dinselden çok sosyal yaptırım gücünün desteklediği bu ilkel ahlak dışında’, diyor Cormery, ‘bu halk kendini olduğu gibi anın yaşantısına bırakmıştır. Masalsız, avuntusuz yaşar. Burada dosdoğru ve sağlam bir hayat davranışı var; bu davranış bilinçsizce olsa da bir kültür yaratabilir ve insanlığın şerefi bu kültürde yeterince bir anlatım bulabilir’. Burada mutlu yaban masalına yaklaşan bir öyküyle karşılaşıyoruz. Masallara ihtiyacı olmayan bu halkın Cormery’ye bir masal ve sembol sağladığı anlaşılıyor. [29 62] Basit olana öykünürken, Cormery, basitliğin bilinçsizlikle dolaysız ilişkisini, yani kendinle ya da etrafındakinle ilgili köpeksi tefekkür eksikliğini ihmal etmiş görünüyor. Akdeniz güneşi her şeyi tavsatıyor, herkesi rahatlatıyor onu biliyoruz ama Cormery aslında sadece karışık olanın terimlerini azaltarak sorunları yok varsayma eğilimine girdiğini fark etmiyor. Cormery’nin genel taktiği işte bu: Sadeleştirme; sorunun karmaşıklığını gözlerden saklamak üzere bir kaç kapsayıcı kelimeden perdeler asmak. Cormery’nin eserleri hakkındaki ifadelerinin kısalığına karşın denemelerindeki düşünceler tarif edilmezce bulanıktır hep. Bunların felsefe değil de Feylesof Patrice’in içki masası sohbeti olmalarının sebebi de belki betimlemelerin bütün uzunluğuna rağmen düşünce çizgilerinin gerçekte kısalığı, yeterince işlenmemişliğidir? Fikirlerle ilgili baştan sona Lakonik bir üslup sözkonusu. Yalnız çok zaman künt sözler açık görünüm ardında karmaşıklığı gizliyor; basit sözler böylesi karmaşık bir gerçeklik karşısında doğru olabilirler mi, doğruyu tam olarak ifade edebilirler mi? Cormery bütün düşüncelerini bu sahneden almakla kalmadı, sonraki çözüm önerileri için de bu, İsa’nın bölündükçe artan ekmeği gibi yavan ama tükenmez kaynağa döndü. Dinsizlik, bütün düşüncelerinin 77 tetikleyicisi olan bu inanç, bu bırakılmayacak kabul, o toprakta yeşerdi ve toplumsal etkinlik ağacına dolandı. Cormery’nin dinsizliği kaynağını uzun uzadıya düşünüp tartmaktan almıyordu. Akdenizli bir halkın dinden uzaklığı, aile çevresinin ilahî olana ilgisizliğinin getirdiği doğal bir yetişme süreci gibi anlatıyordu Cormery kendi öyküsünü. Tanrı ve mutlak karşısında dünyevî ve mutedil olanı yeğleyişini de hep bu çevre ile anlamlandırmaya çalışmıştır. Ölüm korkusuna boyun eğmemek, dolayısıyla tanrıtanımazlık, aynı zamanda en zorlu düşmana karşı savaşma hissini yaşatan bir meydan okumadır genç Cormery için. Tanrıya karşı, ölüme karşı ve varoluşsal adaletsizliğe karşı başkaldırı hep gençlik isyankârlığından ve kahramanlık öykülerinden gelirler (“Gülümseyen umutsuzluk, çıkışı olmayan, saçma olduğu bilindiği halde sürekli denenen bir egemenlik. Temel olan: Kendini yitirmemek.” [1 31] “İrade sorunu: anlamsızlığı sonuna dek zorlamak: yapabilirim.” [1 32] “Ölüme boyun eğmeyeceğim, tüm sessizliğimle sonuna kadar karşı çıkacağım, başkaldırımda haklıyım. Yararsız olanın başkaldırıma ne katacağını biliyorum.” [1 56]). Hatırlayacaksınız, onun savunduğu değerler hep beğeniye yöneliktir; trajik, heroik ve isyankâr olanın yanını tutmuştur hep [31 121] (“Esas: Kahramanlığa özgü değerler.” [1 19]). Tüm eserine sinen normatif terim bolluğuna bir bakınız: Erkekçe, büyüklük, arılık, birlik, gurur, isyan... Delikanlı raconudur bunlar. Demek oluyor ki bu felsefe baştan sona bir ‘argumentum ad superbium’ hatasıdır. Cormery’nin gençliğinde okuduğu Eskülos’un Prometeus’unu inceleyenler Cormery’nin düşünsel dünyasının kökensel basitliğine tanık olabilirler. [bkz. 47] Ölümle Flört döneminde diğergamlık öğesi ön plana geçtiği için artık kahraman, ejderhanın başını kesen şövalye olmaktan çıkıp mütevazı eleştirmen, mağarasındaki boyun eğmeyen keşiş, direngen saçma azize dönüşecektir. Cormery’nin hikâyesinde Kudüs değil umutsuzluk fethedilecektir. Cormery kadehin varolmadığını gözyaşları içinde durmadan kesinleyen bir kadeh arayıcısıdır. Peki Bu ‘Saçma’ Kavramı Nereden Geliyor? Merso saçma üzerindeki ilk düşüncelerini tanrısızlık durumu üzerine tefekkürden çok duygusal bir deney olarak işler (bkz. Tersi ve Yüzü’ndeki yoğun ve acı lirizm [29 9]). Bu deneyim yaşamsal güçlerini keşfeden genç Merso’nun aynı anda yaşlılığı, düşkünlüğü ve çürüyüp yok olmayı keşfedişinin yarattığı sarsıntıdır. Tanrı bu dönemde onun için önemli bir başlık haline gelmiş, ama işte böylesi bir korku sonucunda tanrıya sığınmayı içi istemediği için dine karşı basit kayıtsızlıktan yola çıkıp asi bir tanrıtanımazcılığı vurgulamaya ve dünyanın saçmalığı karşısında saçma bir isyanı sürdürmeye yönelmiştir. Daha Carter’ın Çamurlu Taş’ını tanıttığı gazete yazısında Hayata Sarılmak’taki en önemli halkayı, şüpheli biçimde hızlı geçilen halkayı buluruz: “Dekorun çöktüğü bir an vardır, çürüyecek olan bu bacaklar üstünde hayat için bu uğraş, hararet niyedir? Çoğu kişi bu sorudan hemen uzaklaşabilir, fakat fikirlerin üstüne gitmeyi seven adam bu fikrin hayatını imkânsızlaştırdığını fark eder. Hayatın amaçsız olduğunu bilmek acıya yol açar ve akıntıya karşı yaşarsanız tüm varlığınız tiksinti ve isyana kapılır.” [35] Çamurlu Taş eleştirisi Hayata Sarılmak’ın çoktan kemikleştiğini, sadece yazılmayı beklediğini gösterir. ‘Ölümle kanıtlama’ daha ilk kitaplarının temasıdır, belki düşünmeye ve yazmaya atılmasındaki itkilerden biridir. Tarroular’ın draması olmaktan çok önce bile: “Ölüm oyuna ve kahramanlığa gerçek anlamını” vermektedir. [1 24] ‘İnsanlarla birlikte paylaşılan saltanat’, Cezayir plajlarındaki gençlerden ve sokaklardaki ferah akşamüstü kalabalığından edinilmiş bir hissiyattan gelmiyor mu? Fransa’ya gittiği savaş yıllarında kısa süre yalnız bir figür olarak görünse de Yabani ve Hayata Sarılmak yayınlandıktan hemen sonra direnişe katılış, Aile İçinde Küçük Bir Kavga ve Ölümle Flört gelecektir. Ahlaklı Asi’de ‘varız!’ı getiren argüman çoktan Yitik Değerler İçin Özlü Sözler’e aynıyla yerleştirilmiştir: ‘Nasıl kendine saklar insan?’ İlk iki deneme kitabıyla (Yazılmamış Şiirler Antolojisi ve Yitik Değerler İçin Özlü 78 Sözler) ilgili kısa inceleme daha sonraki düşüncesi için belirleyici kavramları en baştan bulmuş olduğunu vurguluyor zaten. Sonraki bütün kitaplarının temel düşünce ve temaları kısaca-uzunca-tohum halinde vd. bu iki kitapta (Özellikle Yitik Değerler İçin Özlü Sözler’de) bulunabilir. Antoloji’de hayatın güzelliği ve ölümün kasvetinin ayrılmazlığı karşısındaki ikilem anlatılmışsa, Özlü Sözler’de ölüm düşüncesine karşın öte-dünya umudunu iten isyankâr kâfir, bedensel varlığını ve doğayla mürüvvetini kucaklar. Ölüme karşı bilinçli isyan vurgusu, aynı anda evet de diyen isyan, ölüm gerçeğinden çıkarsanan yaşamak kararlılığı, insan ruhunun derununda yatan birlik arayışına dair düşünce, antik Akdeniz dünyasına konumlandırılan ölçü ve bunların türlü varyasyonları... Düşüncesinin önemli bileşenlerini bulmuş ve yaşantılarının esinlediği arka fonun önünde ardarda koymuş halde buluruz onu. Meselesi hazırdır ve büyük ölçüde aynı kalacaktır. Kitaplarındaki duygu şelaleleri, serin denizler, kavurucu ve hayat verici aydınlık güneş, işte yıkıntılar, işte dağda bağlanan Prometeus’un isyanı ve Tepeüstü’ndeki ahlak kuralları... Hep oradaydılar, onun düşünceleri hep hazırdı. Basit düşünceler, hep duygusal, hep coşkulardan, hep ilk gençliğindeki deneyimlerinden geliyor. [Ya sanki başka türlü olurmuş gibi atıp tutma burda.] [Ona da geleceğiz felsefenin sorunlarına geleceğiz beklee.] [Bekliyorum bakalım, sen kendin felsefeci misin ki böyle iddialısın? Felsefenin temellerini sarsacak sanki!] Merso Hep Bir Çocuk! Merso ikinci sınıf bir zihin gibi görünmüyor ama niye en önemli denemeleri bir düşünce çizgisini takip edebilmekten uzak polemik parçalarıdırlar? Bütün kanıları hep en saf, en ilkel isteklerinden, insanlığa ait temiz ve güzel hissiyatın filtresinden eğilip bükülüp geliyor. O, felsefeyi, felsefeye yönelik eleştirileri bir iyi özümsediği için değil, varmak istediği yeri bildiği, düşünce incelikleri ile dertlenmek yerine hemen orayı tasvir etmek istediği için, çoktan bildiği imgeyi düzeltilmiş bir kurguda yeniden birleştirmekten başka şey düşünemediği için belki bırakmıştı? O haklı olmak değil, haklı çıkmak istediği için felsefeyi ucundan tutmuş, onun otoritesini yanına almayı düşünmüş, yığınların kamaşmış gözünde bunu başarmış ama gerçekte istediği yerde durmak için ‘imgelerle düşünmek’ gibi bir kurguya yandaş olmuştu? Böylece düşüncelerini sonuna kadar kovalayacağını haykırarak atına atlayan yiğidin düşüncelerini sonuna kadar kovalamamak için verdiği mücadeleyi seyrediyoruz. İsyan ettiği dini geride bırakan Merso bıraktığı dinin yerine insancıl duyguların bir dinini koymuştu diyorum, bir evden kaçarken başka sığınak bulmuştu, o bir hakikat değil önyargı ve zayıflık savaşçısıydı. Merso’nun futbol sahasında edindiği mücadele ahlakı gibi baştan seçtikleri, sonra savunulacak hiç bir yanları bulunmasaydı bile tarif edilip iyicil bir kulptan tutulmaya çalışılacaktır. Taraf tutmak için haklılık gerekmez, bir kere bir yanda yer alındıktan sonra bütün yollardan haklı çıkılmaya çalışılır. Biz onun kolay tarafı tutarken aksini yaptığını iddia ettiğini söylüyoruz. Onun evet deyip durduğunu biliyoruz, aslında tercihinin ölümü görmezden gelerek hayatı kucaklamak olduğunu biliyoruz, [Seni kuyruğundan yakaladık.] niye sürekli “Evet!” deyip durduğunu ve bu konuda ruhunda bir tartışma varmış gibi yaptığını ise bilmiyoruz. Zihninde aykırı bir düşünce vardıysa da oluşan sorunun cevabını baştan vermekle kalmadı, o, bedensel cevabını zihnine egemen kılaraktan zihnini manipüle etti. [Ya yeter artık sen sanki bir yerde hakikati görmüşsün de uzun boylu sarı saçlıydı diye tarif ediyorsun!] [Bütün görüşlerini henüz gençliğinde böyle duyguların üzerinden bulmuştun, sonra bunları aklî bir çizgiye yerleştirmeye de çalıştın, [32 20] yazılarının bu düşünsel incelemesiyle işte kısaca bunu görüyoruz. Biz senin karakterini her yönüyle öykülemiyoruz, edebî bir profilini de çizmiyoruz, düşüncelerini inceliyoruz, sana diğer yönlerinden ayrıştırılmış düşünsel bir karakter yaratıyoruz. İşte önce temalarını ve kanılarını çoktan bulmuş olduğunu gösterdik, basitçe kitaplarının ana fikrine ve mesajlarına baktık. Önceliğimiz şurada idi: Mesajların en reddedilmez bulduğun ‘ölümün nihaîliği’ ve ‘tanrısızlık’ inançların karşısında 79 mümkün mertebe önce kendi ruhunu rahatlatan sonra da insanların ruhuna hoş gelecek olanlar arasından seçilişine dikkat çekmek. Çıkardığın bütün sonuçlar kendi ifadenle ‘ruhunun istediği yönde’.] [Evet, ben de onu diyorum, yapıtımda saçma değil de ‘esrar’ vardır, siz ona bakın diyorum.] [Senin düşünceler ağacın pek de heybetli bir ağaç değil. Defterlerine bakılırsa dallarda asılı beylik aforizmaları daha çok sevmişsin gibi görünüyor. Tanrısızlığına rağmen bütün hayatına bir ahlak ilkesi arayışının eşlik edişini nasıl yorumlamalı? Seni gidi tanrısız yobaz! Biz senin nasıl hep nihilizmi yenmek istediğini, nasıl ürkütücü olanlar yerine hep sıcak fikirlerin çıtır ucunu ısırdığını yeterince gösterdik. Bunu yaparken edebî bir çalım ile tersten kat ettiğin için saçmanın peygamberi ilan edilmen basitçe dikkatsizlikti. Biz senin dönüp dönüp aynı yerde dolandığını, varoluşla ilgili önemli hususları en zorlu uçlarına kadar tartışır göründüğün halde aslında en baştan, ilk gençliğinde bulduğu basit inançlarını savunmayı hedefleyen polemikler yazdığını, isteklerinle uyuşmayan bulgularını görmezden geldiğini, düşünceyi istediğin yerlere doğru zorla iğip bükerken en hakikatperest insanın kisvesini takındığını, bütün ömrün boyunca tezgâhında yığınları paralize etmek üzre kocaa bir kafa karışıklığı kumaşı dokuduğunu göstermek istedik. Sen hiç bir fikri düşünerek, inceleyerek, açımlayarak, araştırarak bulmamıştın, hiç bir düşünceyi geliştirip inceltmemiş, dünyayı anlamak üzre yetilerini geliştirmemiştin. Sen Hayata Sarılmak’ın ‘dünyayı inatla anlamamak’ kuralına sıkı sıkıya bağlı kalmıştın.] [Senin düşünceler ağacın da benimkini aratmıyor anlaşılan, bunca sayfa bahsettiğin kavramlardan senin haberin var mı bakalım? Düşünce nedir yazar bey? Hakikat nedir? Felsefe nedir, felsefecilik nasıl bir uğraştır? Ya da ‘doğru’yu kim kaybetmiş sen nerede buldun? Sen şimdi biraz dinlen, epiy yoruldun bu alçakçasına sıkıcı yazıyı yazarken, biraz da ben sana bir şeyler anlatayım:] diğerlerini öldürmelerine seyirci kalamadım, şimdi bana bir suç gibi isnat edilen inançlarıma, yani insanlığın büyük değerlerine adanmıştım. Evet öyle, çünkü dünyada olmanın insan olmaktan, bildiğiniz insan gibi, ya da bir türlü bilemediğiniz insan gibi, ya da iyi kötü tanıdığınız düşünen hayvan gibi yaşamaktan ayrı nasıl düşünülebileceğini bilmiyorum. Dünyada olmak, insan olarak dünyaya gelmektir, başka türlü oluyorsa bu bilmediğim bilemeyeceğim, belki üstünde oyun kabilinden akıl yürütebileceğim şeydir. Ama evet ben insan olduğum andan başka ne zaman herhangi bir konuya anlamak için yaklaşabilirim? İnsan olmadığım bir an olabilir mi? Ve insan olmak diğer insanlarla olmaktır, basit! Hatta çocukça belki, ama içinde bulunduğumuz, felsefe yaparken de içinden çıkamadığımız varoluş halimizi tarif ediyorum sadece. Dünyayı aydınlatan ve onu katlanılır kılan, dünya ile ilişki kurmamızı sağlayan ve özellikle bizi insanlarla bütünleştiren, o bildik duygudur. İnsanlarla ilişki içinde olmak her zaman yola devam etmemize yardımcı olur, çünkü ilişkiler hep gelişimleri, bir geleceği varsayarlar – ve ayrıca sanki tek görevimiz insanlarla ilişki kurarak yaşamaktır. Ama bunun bizim tek görevimiz olmadığının bilincine varıldığında, özellikle de yalnızca irademizin bu insanları bize bağladığı anlaşıldığında –yazmayı ya da konuşmayı kesiniz, bir kenara çekiliniz, insanların çevrenizde eridiğini göreceksiniz- zaten aslında çoğu sırt çevirmiştir (Kötülükten değil ama kayıtsızlıktan) ve geriye kalanlar da her zaman başka bir şeyle ilgilenme umudunu besler, aşk ya da dostluk denen şeye önemsiz öğelerin, gereksiz ayrıntıların girdiği düşünüldüğünde, dünya yine karanlığa bürünür ve biz de şefkatin bizi bir an kurtardığı o korkunç soğuğa geri döneriz. [2 156] Beni ilgilendiren şeyin, en doğru şekilde düşünmek, en iyi düşünür olmak değil, kabul edilmiş olmak olduğuna kuşku yok. [2 68-9] Yaşamdaki önemli sorun, insanların arasına nasıl sızılacağını bilmektir. [2 178] Ve Şimdi de: Esrar Evet, bir şey açık, ben asla tarafsız bir adam olamadım. Nazilere karşı direndim, totalitaryanizme her yerde karşı durdum, insanların Kimse hayata hakikati aramak için gelmez, insan olmak için gelir. Ve bu insanlık etmek zanaatinde hayatına düşünce etkinlikleri eşlik ederse ona ne mutlu. Kimse kanılarını bebekliğinden itibaren 80 tohumundan yetiştirir gibi geliştirmez. Ben de onları etraftan buldum ve düşüncelerden daha kuvvetli olan güdülerimin yönetiminde bazılarına inandım. İnsan doğruyu sadece hakikat hatrına arıyor olabilir miydi ki? Böyle olsaydı zaten eline hiçbir şey geçmeyecekti. Düşünce kişinin hayatının geri kalanından ve ruh halinden ideal biçimde ayrılabilirmiş gibi bir ‘hakikatperestlik’ mi tavsiye ediyordunuz bana? Bu, varoluşumuzun karmaşık yanıdır işte. Hayvanî hissiyat, aklî işlevler, muhakeme, mantık, hesap zihinde felç edercesine karışmış... Evet, insanlık zanaatinde, küçük hesaplarım ve duygusal isteklerim uğruna, istenmeme korkusu yüzünden, inandıklarımı iyicil olanlardan seçmem gerekince bana hiç bir şey kazandırmayan bazı inançlarımı perdeledim işte, böyle yapmayan bir tek kişi olabilir mi? Yine de kamuoyuna hiçbir zaman boyun eğmedim. Bu bakımdan, özgürlüğümün tam olduğuna inanıyorum. Özgür, öyleyse iyi dilekli. [3 28] Durmaksızın başkalarıyla ortak değerlerde birleşmek, kendi dengemi sağlamak için harcadığım çaba büsbütün boşuna değildi. Söylediğim ya da bulduğum şey, başkalarına hizmet edebilir, etmelidir. [3 212] [Nasıl bir eşitlik ki bu? Özgürlüğü iyi niyetle eşleştirmek için çoğunluğa çoktan boyun eğmiş olmak gerek Mösyö Merso!? Bakın hele bir ahlâkçımıza, pek uslu akıllı. İnsan kardeşlerini sever, her şeyi sever, kilisede dinsel öğüt vermemesinden başka hiçbir şey ayırmaz onu Hıristiyanlıktan, her gece yakaran dinsiz bir romancı! İnsanlığı, genel anlamda sevmiyordun. Ama kendini onla dayanışma içinde hissediyordun, [3 67] sürekli onlara yardım etmeyi, onlara vermeyi de görev edinmiştin. Şöyle mi diyelim: Eğer bütün eylemler eşdeğer ise sorumluluk bir diğeri kadar meşrudur, bir kişi bir kuruntu üstüne de erdemli olabilir. Nihaî bir hakikatin ya da onu teminat altına alacak bir tanrının yokluğunun kabulü suçu ortadan kaldırdığı anda suçluluğu, ahlaksızlığı getirdiği anda ahlaklılığı da sebepsizce de olsa eşdeğer kılacaktı. Ahlakçı olmak için bir kanıt gerekmiyor ki, yap gitsin işte. Sen de öyle yaptın. Bütün ömründe ahlaklılığı savundun ama ahlak yoktu, birkaç ilke buldun sadece, tek kelimelik, içeriksiz. Böylesi basit.] Ben ilkeler ve kavramlarla değil duygusal anahtar kelimelerle düşünüyordum. Öyle oldukta masumiyeti psikolojik bir tema olarak ele almamda şaşırtıcı olan ne? Metafiziği baştan dışladığım için aşkın bir söylem aramıyordum, onun sınırlarını ihlal ettiğim olsa da esasında böyle bir tartışma yürütmedim. Dünyevî anlamlılığın bulanıklığındaki edebî hayat görüşü araştırmama daha şefkatli davranabilirsin demek istiyorum. Burada gerçekten önemli olana dair pek bir şey bulamayacaksın, onu dışladık ve zaten ötesi hakkında susmalıdır, hem belki berisi hakkında da susmalıdır? Ama kendime bu işi verdim, bilmem neden!? Ve berisi hakkında konuşmayı seçtim. Benden açık bir irdeleme beklemeyin. Bu sadece benim yeteneksizliğimden değil, böylesi bir irdeleme olanaksız olduğu için aynı zamanda. Belki düşünme işinde kavramların, dolayısıyla da düşüncenin bulanıklığını kabul etmek gerekecek, o zaman berrak düşünmek elimizden kayıyor; yerine bir boş geveleme kalıyor. Mantığın anlamını ve önemini daha açık biçimde görüyorum şimdi: Mantık bize açık düşünmenin sınırlarını yani empirik olana dair mantıkî uygulamanın olanaksızlığını bildiriyor; yaşantının bize sunduğu deneysel gerçekliği kavramlar dünyasına hiçbir zaman birer matematik kavram basitliği içinde aktaramayacak, onları sabitleyemeyecek, kavrayamayacak veya belirleyemeyecek olduğumuz için! En yüksek ispat şekli olarak burhan, yalnızca zihinde bulunan küllîlere dayanmak zorundadır. Ne var ki bütün varlıklar cüz’i olduklarından burhanın genel olarak müspet bir bilgi vermesi mümkün değildir. [48 362] Kurgusal öğeler ve kurallar belirlemeden açık ve kesin düşünmek mümkün değil. O durumda bile kesin mi belli değil! Zorlayıcı argümanlar bir hayal. Kendine özdeş öğeleri önce tanımlama gereği mantığı araçsallığa mahkûm kılıyor elbet, ona ne tanımlarsak bize onu veriyordu, gündelik hayatta çok işimize yarasa da hakikate ulaşmamızı sağlayamıyordu. O yüzden de sadece inançlardan söz edebiliyoruz. Evet, yazımda bazen üslup gereği böyle özdeş birimler ya da zorlayıcı akıl yürütmeler varmış gibi konuştuğum, ince anlam tonlamalarını bağlam gereği ihmal ettiğim olmuştur. Böylesi kurgularımı duyusal çokluyu temsil etmeye, muhafaza ve müdafaa etmeye, var etmeye, sınırlamaya, çepeçevre sarıp biraz olsun zapt etmeye yarayan bir dil mekanizmasının 81 imkânsız kemalinin acıklı anıtları olarak alınız. [Orada biraz duralım bakalım Mösyö! Acaba siz şimdi hiçbir şeyin kesin olmayışının kesin olduğunu düşünerek mi böyle güvenle konuşuyorsunuz?] Bunun benim inancım olduğunu siz bıktırana kadar vurgulamamış mıydınız? Bu inancımı bir kesinlik olarak kabul edip ona göre hesap yaparken bunu diğer insanlara bir kesinlik olarak dayatabileceğimi düşündüğümü zannetmiyorsunuz herhalde? [Ama dayatabilirsiniz Mösyö! Siz buna muktedirsiniz! Haklı da olabilirsiniz, en azından haksızlığınızın gösterilemeyeceğini bilecek kadar kurnazsınız! Mantık da bir polemik alanından ibaret mi oldu sizin gibiler yüzünden? Apaçık görüneni bile kabul etmemek anlamında üçüncü halin olasılığını kural haline getirdiniz. İnsanda akıldan başka bir anlama yetisi (Gnostikleri, tasavvufu ve bütün batınî pratiklerle mistikleri hatırlatırım), ya da aklın yeterliliğinin ortaya çıkması (Şüphe duyduğumuz kuramlarıyla rasyonalistler haklı çıkabilirler), ya da tanrısal bir yardım ile aydınlanma (Vahiy, mucize) olasılıklarını çürütmek mümkün değil, değil mi?] Mümkün olsaydı da burdan eylem kuralı çıkmaz, bunu belirtmiştim. Buradan ne çıkacağı mantıksal olan her şeyin sadece bir kuralsızlık içinde diğer her şey kadar bölük pörçük, her şey kadar basit ve dünyevî, sınırsız ve gerçek, elde toplanamaz ve bir yerde bütünleştirilemez olarak kısacası bir büyük evrensel polemik olarak içerildiği anlamsız, ereksiz, salt rastlantısal, gevşek belirlenimli bir tarihin o andaki geldiği noktada belli olabilir. Şunu da söyleyeceğim şimdi: Kendi çalışma alanına sahip ayrı bir disiplin olarak felsefe, hayat ve dünya hakkında edebiyattan daha büyük bir doğruluk, daha büyük bir açığa çıkarma, daha fazla geçerli bilgi üretme iddiası ile ortaya çıkamaz ki! Felsefe ile edebiyatın iyicene karışmasında da karşı çıkacak bir şey bulamıyorum [Maalesef bu büyük önermenizin kestirme olduğunu, önümüzdeki fenomenin bir kesimini ihmal ettiğini belirtmek durumunda olacağım. Her ne kadar dilin ve kullanılan kavramların büyük kısmı imgesel bir kökene sahip olsa da sadece imgelerle düşünülmez. imgelen(e)meyenlerle de düşünülür, bkz. imgelemimizi yarı yolda bırakan aşırı-aşkın, matematiksel, ahlakî ve mistik düşünceler. Bunların bazılarını kavramsal düzeyde tartışabiliyoruz. Araçlarımız imgesel olduğunda bile imgelenemez şeyle ilgili düşünce üretebildiğimiz inkâr edilmez. Dilin belli bir kısmının imgelerle ilgisi yok. Ayrıca bu önerme aslında ‘dili bir akademik felsefeci gibi kullanmak bize daha fazla hakikat sağlamaz’ anlamına geliyorsa, hiçbir şeyin bize hakikati sağlayamayacağını teslim etmek olarak da anlaşılabilir. Ama siz tutup kesinlik kovalayan iki deneme yazmaya giriştiniz! Esasında akıl konusunda kafanız iyicene karışıktı, nasıl karışmasın, akıl ile akıldışının ikisinin de kabul edilişi başka nereye varacaktı?] Aslında aklım bu dünyaya uymuyor mu yani? Aklın sınırlarına çekiştirilmiş düşünsel kurgulara gelindiğinde, zihnin bir bütün olması, yekpare ve özdeş olması başta –ki bu da aklımızın parçacıllığında dünyanın süreklilik ve süreksizliklerini özdeş nesneler olarak belirginleştirerek işlemesinin kendi üstüne dönmüşlüğü- onu bir ölçüde oluşturan dilin atomlarla çalışması talebi, onun bütün kaypaklığı ve totolojik yapısını aşan, ilahî bir bilgilenme olanağı, kesin bilgi sunması gibi bir olanaksız talep, bu bilgilenmenin insan varlığını daha büyük bir düzene, anlama, geleceğe, amaca bağlaması talebi, hayata anlam bulmak gibi teleolojik ütopyalar öne sürülünce, o anda aklın ne kadar güdük olduğunun keşfedilmesinin kahrı işin içine giriyor. Yoksa akıl parçacıllığında dünyanın parçacıllığının, tarihsel süreçte birlikte yoğrulmuş bir negatifi gibi görünmüyor mu? Burda aklın bir yetersizliğinden ziyade insanın taleplerinin büyüklüğünden söz etmek gerek! Ama insanın talepleri de haklı olarak böyle büyük! İşte trajedi! İçinde bulunduğumuz durum o yüzden saçma! Hiç bir şeye kesin bir sebep ve anlam veremiyoruz, karşımızda sınırsız görünen bir evren ve ölüm var. Sorularımız yanıtsız. Ama benim bütün mesajım şuydu ki, bütün bu sorular ancak dünya bizim için böyle sınırlı biçimde renkli, anlamlı ve canlı iken sorulabilir. Bunları sormak için önce insan teki olmak gerek, bir mantık makinesi için bu sorular son derece gereksiz olacaktı. Biz insan teki olarak ortaya çıktığımızda her şey bir ölçüde anlamlı değil mi? Anlamlandıramadığımız tuhaf biçimler ve düşünceleri de yığın, toprak, kaya, saçma, başkaldırı, tanrı ve ruh gibi bütünleştirilmiş şeyler halinde algılıyoruz, başka bir şeye benzetiyoruz, zamanla 82 öğreniyoruz, anlamlı kılıyoruz, ya da zihnimize sokmuyoruz. Saçma da aynı aklın işlevi. Genelleşmiş ölüm cezasına isyan! İnsan olmakla ilgili; içinden anlamı çekilen insan yaşamı. O yüzden mantık değil ruhbilimden bahsetmek gerek. Hayata anlam verilmeli ki, daha büyük bir düzene bağlanmak arzu edilmeli ki bunlar elden yittiğinde hayal kırıklığı yaşansın. O yüzden nihilizm meselesinin gerçek bir sorun olabilmesi için, insan olmak gerek, bir noktadan sonra mesele ancak edebî bir ifade bulabilir. Buna da mı karşı çıkacaksınız? [Çıkmayacağım, artık yoruldum, kabul edeceğim, edip geçeceğim, şimdi onun bir felsefeci olduğunu, felsefenin de böyle yapılacağını iddia edersem şaşırır mısınız? Şuraya kadar dikkatle okumaya çalıştıysanız şaşırmazsınız. Ama bu sayfaların bir çıktısını alıp yakarsınız artık belki. Öyle işte! Evet, ben bir felsefeciyim, imgelerle düşünüyorum, çünkü imgelerle ve çağrışımlarla düşünülür, çünkü terimlerimizi mantığa vurmak işin kolay yanıdır, çünkü o terimleri kurgulamak işidir felsefe. İşte bu her zaman edebî iştir, şiir yazmaktır. En az bir şairinki kadar sorgulanmaktan uzak, o kadar yaratıcı, o kadar imgeler üzerinden çalışan, sorumsuz sanatçı zihnin ürettiği bir öyküler bütünü...] Karanlık Bir Kendini Beğenmişlik ve Bir Noksanlık Öteden Beri Doğruları Bütünüyle Söylemenize Engel Olmuştur Demek ki Merso gayet haklı olarak hakikati kabul etmeyebilirdi... Biz onun felsefî açıdan ciddiye alınamayacak bir sefalette olduğunu göstermeye çalıştık; ama felsefeye getirdiğimiz tanım incelememizi daha baştan hem anlamlı hem hatalı kılmıştı. Üstelik o zaten sadece fikirlerle ilgilenen eleştirmenlerin içindeki karanlık, kör ve içgüdüsel yanı ihmal ettiklerinden yakınıyordu. [34 118] Vurgulamaktan alçakça kaçındığımız husustan daha fazla uzak kalamayacağımız bir yere geldik işte. Gördüğümüz gibi onun ‘felsefeci değil edebiyatçı’ olma kararı da gençliğinde çoktan şekillenmişti: “Yalnızca imgelerle düşünülür. Filozof olmak istiyorsan, romanlar yaz.” [1 19] Bunun anlamı şudur: Düşünceleri mantıksal ilişkiler içine yerleştirmeye çalışmak yerine imgeleri çağrışımsal bağlarla eklemlemek. O, yüreğin belirsizlikleriyle ilgili romanlar yazmak istiyordu. [30 12] O, betimlemelerin adamıydı. Hayır, o bir felsefeci değildi ve olduğunu da hiç iddia etmedi. Sorun şurada ki o belirsizce sezilenleri hakikat olarak kabul etme ve savunma arzusunun da adamıydı. Bir ahlak sahibi adam olmak seçimini [30 10] yapmakla kalamamanın adamı? [Onu da biliyoruz, sadede gel.] Ama zaten hakikat gökyüzündeki olmayan-yerinde durmaya devam edecek ve esasında insanın bilgiyle ilişkisi daha ziyade insanlarla ilişkisinin bir dolayımı olmakla anlamlanıyor. Kaçamayacağımız bir hapislik olarak insan olmaklığımız boyunca, bir hayvanın sapkınlığı olarak kendini bilmenin bir türüyle ortaya çıkışımızdan itibaren, gittikçe bilişin daha tam olması yönünde gelişen arzuya uyarak bilmenin sadece pragmatik olarak işe yarayan bir araç olarak evrimleştiğini ve daha öte bilmek yetisi diye bir şey bulunup bulunmadığının bilinemediğini unutmayı istiyoruz. Bilmenin ne olduğunu bir öyküyle kurgulayabiliriz ancak. Bizim de bütün yaptığımız bu: Modeller oluşturmak, bunun için bile bir model oluşturduk ve model metaforuna başvurduk, model metaforunu aslında başka alanlardan apardık, ama onlar da mimarlıktan alarak yaygın bir metafor haline getirmişlerdi ve zaten dilin içeriği aynı metaforik yolla zenginleşmeye devam ediyor. Sürekli eğretilemeler, benzetmeler, söz sanatları ve imgeleri işe koşmamızı sağlayan diğer mekanizmalar üzerinden konuşuyoruz. ‘İmgelerle’ ‘bağlantısı’ ‘iyicene’ ‘okunaksızlaşmış’ ‘olan’ ‘bazı’ ‘kavramların’ ‘da’ ‘kökeninde’ ‘algıya’ ‘dayanan’ ‘bir’ ‘benzeştirme’ ‘yatıyor’ (‘Bu’ ‘cümledeki’ ‘örneklerin’ ‘her’ ‘biri’ ‘vurgulanabilir’!). Düşünce kaynağını algının çoklusundan ve insanın hayvanî süreçlerinden aldığı için kısıtlı olabilir ama gün gelir de bu gelişme bize farklı kavrayış yollarının kapılarını açar diye umutvar olabiliriz belki? Şimdi bildiğimiz nedir? Bir sürü cümle kurup bunları da yan yana getirdiğimiz, son derece serbest şiirler yazdığımız ve konuşurken resimler yapıp durduğumuz... ‘Dil’ ‘bir’ ‘nevi’ ‘resim’. Şimdi genel bir çerçeve çizmek için yine imgelere başvurdum. Bir bütünü kurgulamak için kullanılan ‘imgeseller’! Bütün bilgi bir ‘kurgu’ resmi ile anlaşılacaksa, bütün dil ve anlama olayı çizilen resimlerin yan yana konuluşuyla açıklanacaksa –ki bu da bir model- böylesi mütevazı bir 83 anlamanın sınırları çizilebilir mi? Bir yandan sınırsız spekülasyona kapı açılırken doğruluk ideali de, doğruya yaklaşma ideali de ortadan kalkıyor. ‘Sağın’ bir düşünme yöntemimiz olmadığı gibi, diğerlerinden daha hakikî olan bir bilmek türü de yok. Bütün bunlara geleneksel şüpheciliğin argümanlarını yeniden formüle ederek eklemlemek durumun vahametini ortaya koyardı. Hakikat adına yerden yere vurduğumuz büyük kahramanımızın elinden tutup onu toz toprak üzerinde yeniden ayağa kaldıralım. Kendisi Sağdan Girer ve Selam Verir Şimdi artık benimle uğraşmak üzere sahneye getirdiğin ‘makinadan hakikat’ de köşesine çekilebilir. Bizim öykümüz, Diego Mersolar’ın öyküsü, trajik bir kurgu. Tanrıyı tanımaktan vazgeçen, tanrının varolmadığına inanan herkes artık saçmalığa batmıştır. O zaman bu polemikler alanında dünyadaki asıl yönelimime dönmemde ne sakınca var? Üstünde düşündüğüm, karara varmak istediğim şey yaşamdaki yönüm ve duygularım. İnanmak istediklerim konusunda kendimi ve diğerlerini kandırmakta ne sakınca var? Hakikat yoksa, en azından ulaşılmazsa oyuncul ve bulanık bir yazma etkinliğinden başka çıkar yol olmadığını itiraf etmeyecek miydim? Bir ara her nasılsa bu düşüncelerden uzaklaşmış olmalısın ki benim eserimde ve hayatımda sıkı sıkıya irdelenecek ‘düşünce çizgisi’ adını verdiğin ama ne olduğunu bilmediğin bir şeyler arayıp duruyordun. Aslında tuhaflık sende, sen geometrik bir açımlama ve her düşüncenin bir önceki düşünce üstüne yerleştiği sağlamca ayakta duran bir bina arıyormuş gibiydin. [Ama iyi ihtimalle şunu bulabilirdim: yazılmış birer öykü olarak kavramlar! Ama sen onu da sunmaya çalışmadın.] Hayır, bence o kadarını sunuyordum. Kavramların imgesel içeriğini soyutlamamı mı bekliyordun benden? İyi, kötü, suç gibi kavramlar duygusal içeriklerinden ayrılarak anlamlı olabilirler miydi? Hınç ya da korku hissi olmadan ceza anlaşılabilir miydi? Ölüme karşı durmak her hayvanda bulunan hemcinsini öldürmemeye yönelik bir histen ayrı anlamlı mıydı? Aşktan, ekmekten ve açık gökyüzünden ayırıp da düşüneceklerimin ne anlamı olacaktı? Anlam diyorum, anlam neydi başka? Yaşantıdan tümüyle ayrılır şey miydi? İşte bu yazdıklarımı kurdum, imgeleri imgelere bir de ben bağladım, yeni fikirler inşa etmiş olmadım mı? Düşüncenin kendine has varlığını ama bu varlığın duyusal olandan bir tamam ayrılamayacağını daha güzel nasıl anlatırdım? Belki yaşamayı bırakıp düşüncenin biçimsel öğelerle, metaforlarla, ünlemlerle yani duyusal göndermelerle mantıksal, matematiksel ve yapısal kurallar arasından anlamı nasıl üretip ilettiği hususuna gömülmeliyim seni biraz olsun tatmin etmek için? Belki bunu sen yaparsın, elimdeki aracın belirsizliği beni düşünmek konusunda isteksizleştirdiğine göre bu aracı kendi üstüne yöneltmekle vaktini sen tüketirsin? [Ama şöyle demiştin sen: “Yalan, aynı yanılsama gibi, uyutur ya da düşlere salar. Doğru, canlı, tükenmeyen tek güçtür. Yalnızca doğruyla ve doğru için yaşayabilseydik içimizde genç ve ölümsüz bir enerji olurdu. Doğrudan yana olan insan yaşlanmaz. Biraz daha gayret etse, ölmez de.” [3 231]] Evet demiştim, fena mı demişim? Ama doğrunun mutlak ve erişilebilir şey olduğunu söylememişim ki. Ben aslında şöyle diyecektim: ‘Solitaire’ ya da ‘solidaire’, insan olmak bir yana, hakikat arzusu bir yana. An gelir insan beşeriyet içindeki bireyden bir anda bir Fransız’a dönüşür. Bendeniz Henri Cormery, Cezayir’de fakir bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm, solculuk, futbolculuk, gastecilik, tiyatroculuk ettim, kitaplar yazdım, yayınladım, Fransa’ya gittim, tanrıtanımazdım, kendime yaşamı anlamlı kılacak anlam ve değerler ürettim, fakat bunların zorunluluğunu kanıtlayamazdım, sağlık olsun, aslında nihilist olmak istemedimdi, hayata devam etmek, isteklerimi kovalamak için intihar etmemem gerektiğini bulmam gerekti, buldum. Sonra savaşta direnişe katıldım, zaten hiç bırakmadığım insanî değerler içimde bir kat daha büyüdü. Başkalarının da öldürülmemesi gerektiğini bulmuştum, bunu da ikna edici biçimde ifade etmem gerekti, onu da işte becermeye çalıştım. Sonra da dünyevî işler işte... Pamuk yastık aldım. Bir kazaya kurban giderek ölmeden önce dertlerden sıkıntılardan ve polemiklerden kurtulmak için tiyatroya sardırmıştım yeniden. Patrice Cormery, bendeniz Patrice Cormery, nam-ı diğer Feylesof Patris... Nasıl bilirdiniz? Nasıl buldunuz? Ne beklediniz? Nası alırdınıız? Adım Henri, soyadım 84 Cormery. Hayır hayır, nasıl olur!? Siz beni birine benzettiniz sanıyorum, ben Patris’in yakın bir arkadaşıyım kendisini fazla tanımam. Ben onunla aynı okulda okumuştum, uzaktan görmüştüm. Ama şaşırdınız, beni de şaşırtıyorsunuz, ben Patris Kasüs!? Çekilin önümden arkadaşlar, lütfen görevinizi yaptınız, şimdi lütfen çekilin biz de yolumuza gidelim. [Hayır! Bu kadar saçmacılık ve şüphecilikten gelip gelip en basit, en bayağı hissiyatın da en basit ve işlenmemiş bir ifadesine, üç-beş tane kelimeye, bir meydan demagojisine, her biri birbiriyle çelişen perakende görüşlerin bir sinkretizmine gelinebildiyse, ne felsefecilik ne romancılık ama politikacılık, gönül alma ve aidiyetin, beğenilmenin, sevilmenin, kabul edilmenin sanatı söz konusu olmuşsa paçayı bu kadar kolay kurtaramazsınız Patris efendi! İddianameyi dinleyeceksiniz: Saçmaya dair inançlarınıza rağmen dolaysızca bulduğunuzu, yani iyicil ve cana yakın olanı tercih edebilmek için kıvrandınız, normatif önermelere, niteliksel ahlaka geçmek için duygusal bir savunu yaptınız, inançlarınız aleyhine ruhunuzun istediğini kabul ettiniz ama inancıyla boğuşan günahkâr bir Müslüman gibi rol yapıyorsunuz. Hakikat insanın istediğine inanması mı olacak şimdi? Demek ki olur da hakikat gökyüzündeki dairesel yurdundan gelip yeryüzünü onurlandırırsa, o gün siz aceleyle yetişip onun karşısına dikilecek ve onu derhal yaldızlı yörüngesine geri yollayacakmışsınız, insanlık için, evet insanların iyiliği için. Ve çağdaşlarınızdan iyi yaptığınız konusunda destek almak için etrafınıza bakınacaktınız. Ölmeseydiniz son yazacağınız eser buydu işte: Retro-engizitör!] Kuzum bırakın, rahat bırakın, dört döndürmeyin. [Hayır! Daha bitmedi, daha yeni başlıyoruz. Şunları da siz söylemiştiniz: “Doğruyla ve doğru için yaşanacak. Önce, ne olunduğu gerçeği. İnsanlarla anlaşma içinde olmaktan vazgeçmeli. Olanın gerçekliği. Gerçeği aldatmaya kalkmamalı.” [3 231] “Varlıkların ve olguların gerçekliğine yakın durulacak (...) Gerçek istenen şey olmasa bile, onu kabullenmekten vazgeçilmeyecek (...) Doğru bütün acılara değer. Bu çabayı taçlandıran sevinci yalnız doğru oluşturur.” [3 219]] Beni rahat bırakın ben bütün bunları zaten itiraf etmiştim, şunu söylemiştim Ölümle Flört’ü yazdığım zamanlarda: “Kesinlik felsefesiyle tercih felsefesi arasındaki gerekli ayrımı, düşünce olgularının içine yerleştirmeye karar vermek gerekir. Bir başka deyişle, akla ve yüreğe tiksinti veren, ama kendini kabul ettiren bir felsefeye ulaşılabilir. Bu durumda, benim kesinlik felsefem, saçma düşüncesidir. Ama bu beni bir tercih felsefesi benimsemekten (Ya da daha doğrusu onu tanımaktan) alıkoymaz. Örneğin: Düşünce ve dünya arasında doğru bir denge, uyum, bütünlük, vs... Mutlu düşünür, eğilimini izleyen düşünürdür – ve köşesine çekilen düşünür eğiliminden kaçan düşünürdür. Aslında, istemeden de olsa, kararlıdır. Düşünür ve onun düşünce sistemi arasındaki bu ayrılık olabildiğince ileriye götürülebilir mi? Sonuç olarak bu, dolaylı bir gerçekçiliğe dönüş değil midir: İnsanın dış gerçeği –zorlayıcı.” [2 74] Sonra Ahlaklı Asi’yi yazdığım sıralarda da şöyle düşündüm: “Çelişki içinde olmanın benim için bir önemi olmadığına inanıyorum, bir felsefe dehası olma isteğini duymuyorum. Zaten insan olmak için bile zorlandığımdan, deha olma isteğini kesinlikle duymuyorum. Bir uzlaşım bulmak istiyorum ve kendimi öldüremeyeceğimi bilerek, başkasını öldürüp öldüremeyecegimi ya da buna rıza gösterip gösteremeyeceğimi bilmek ve bunu bilerek, çelişki içinde kalmak zorunda olsam bile bundan tüm vargıları edinmek istiyorum.” [2 148] Dava Evet, bunlar da tutanaklara geçtiğine göre devam edebiliriz. Bugün burada toplanan sayın okuyucularımız, görüldüğü gibi Bay Cormery’nin eseri şaşırtıcı bir düşünsel süreklilik barındırıyor. Kendisi hayatı boyunca, güzelliklere hayranlığı erdem bilmiş, en alçakgönüllü urbası giydirilmiş bir Akdenizliliğin ve dünyada güzelce yaşayıp gitmenin savunuculuğunu yapmış ılımlı bir hazcı. Aynı zamanda insanlarla kardeşlik hissini hep taşımış bir toplumsal dayanışmacı. Olgunluk döneminde ‘yeğlediği on sözcük’ hakkındaki soruya verdiği yanıt da bu sürekliliğin en güzel kanıtı değil mi: "Dünya, acı, toprak, anne, insanlar, çöl, onur, yoksulluk, yaz, deniz." [3 13] Bu kelimeleri bütün güzelliğiyle işlediği satırlarına ise burada yeteri kadar yer veremeyeceğiz. Peyki felsefeci olmadığını üstüne 85 basarak vurgulayan bu adamcağızın eserlerini niye fikriyatı açısından ele aldık, niye edebiyatının bir yönü olarak değil de felsefî bir eserin üstlenmesi gereken özelliklere göre değerlendirmeye çalıştık? Belki felsefe aşkıyla? [Sönn!? Felsefe aşkıyla!? Yok artık! Sen meslekten felsefeciliğe gönül indiremeyecek kadar kendini beğenmiş bir zirzoptan başka bir şey değilsin!] Mösyö Cormery, oldukça farklı bir dahi türü, yani adalet dâhisi de vardır ve ben bu türü diğer tüm felsefî, siyasal ya da sanatsal dahi türlerinden daha alt bir mertebeye koymakta zorlanıyorum. Onun tarzı şeylerin değerlendirilmesini dikkatsizleştiren, muğlaklaştıran her şeyi içten bir kızgınlıkla önlemektir, bu tür, sonuç itibariyle inançların muhalifidir, çünkü ister yaşasın ister ölü olsun, ister gerçek, ister kurgusal olsun her şeyin hakkını vermek ister –ve bu amaç için şeyleri açıklıkla algılamak zorundadır. Böylelikle şeylere en iyi ışığı tutar ve dikkatli bir gözle inceler. En sonunda kendi muhalifine, körce ya da dar görüşlü inanca bile inancın hak ettiği şeyi verir, gerçeğin hatrı için. İşte Cormery, mahkememiz bu türden bir adalet adına kuruldu. Bir kere Patris Efendi, sizden çok sıkıldım, niye sıkıldığımı yazamayacak kadar sıkıldım, siz de okumaktan sıkıldınız. [O zaman nefesim tıkanacak gibi olarak sordum: Peki neden? Neydi bunca sayfadır bütün hayatımı, yapıtımı, düşüncemi didik didik edişiniz? Yani sadece bir tür adalet arayışı mıydı?] Siz beni anlamaya çalışsanız nasıl düşünürdünüz? Niye tanrının yokluğunun Zülfikar’ına belirgin bir art niyetle böyle saldırmaktayım? Asıl derdimiz varolmadığına tüm kalbimizle inandığımız hakikat adına adaleti sağlamak mıdır? Tabiî ki hayır! [Asıl derdimiz bu değilse, nedir?] Tabiî ki aidiyet Mösyö Cormery, insan olmak, kabul görmek elbette! Cemaat, insanlarla yaşamak, beğenilmek Cormery!? İyicil olanın kolaylığı ve bu yüzden de tahakkümü efendim, iyicil olana hakikat payesi vermekteki doğallık ve şehvet tabiî ki! Şimdi itiraf etmem gerek, siz bana o kadar yakınsınız ki neredeyse hiç ara vermeden sizinle savaşıyorum. [2 208] Güzel bir bahar günü ben de kendini hücreye kapatmış yazmaya çalışan Cormery’ye benziyorum, daha doğrusu ben oyum. Çok daha coşkulu ifade etmek isterdim. Ama bu kadar basit işte, Hayır ben o değilim, Ama onu yazmasam öleceğim, Cormery gibi öleceğim, kendimi kanıtlamasam utanacağım ve bütün bu gibi şeyler... Peki şimdi anladınız mı niye yazdığımızı? Ben anlamadım ama belki siz anlarsınız, siz çakalsınızdır. Dünyanın Umudu Bir sanatçı tabiî ki ama her şeyden önce hem kendi döneminde, hem de tüm öteki dönemlerde yaşayan sonsuzu dile getirebilen ve günbegün tarihte yer alan tüm bir insan. [28 28] İnsanlık değerlerini niye yücelteceğini bilemeden de olsa yücelten, ölüm cezasına karşı köşe yazısının gündelik polemik sığlığıyla yazabilmiş gazeteci, güzel ruhlar cumhuriyeti başsavcısı, [25 81] her şey herkesin anladığı gibiymiş gibi yapmanın, yani münafıklığın has örneği, hakikatin sevgilisi, doğruyu kulağına en tatlı sevgi sözlerini fısıldayarak kandırıp kullanan sonra da kenara fırlatıveren yarım felsefeci, arayıştan ziyade bulma azminin, korkunç ve karanlık suların derininden ellerinde insanların istedikleriyle yüzeye çıkmak üzre yılmayan arzu ve çalışmanın adamı. Hep iyi ve güzel şeyleri vermeliydiniz, onların içini ferahlatmalıydınız. Ondan sonra da insanlığın acılı yazgısını saygınlığıyla birleştirip hepsine bir methiye düzmeliydiniz. Ilımlılık ya da insan-sınırlılık teziniz de aynı yere varmaz mı zaten? Bulma arzunuz baskılayamadığınız insanlığınızdan gelir. En vasat ‘kabul edilmek’ güdülerile kendi kendinizle bir oyuna girdiniz, belki bu noktada özdeşleşmemiz tükendiği için saldırıyorum size? Bu benim için kişisel bir mesele, kimse karışmasın, benle onun arasında. Ne bakıyorsunuz, birden insan olduğumu itiraf etmiş mi oldum? İnkâr etmedim ki! Beni, yığına ait olanla paylaştığı temel insanî aldanmalara yığına yaranmak için inanmış gibi yapması, cemaatin görüşlerile çekingen ilişkisi ve hâlâ hakikatperest geçinebilmesi bozuyor! ‘Şöyle olsaydı daha iyi olurdu’ diye düşünülenler adına kendinizi içinde gereği kadar da kargaşalık bulunan belirsiz bir hümanizmanın, dünyanın en kolay yola devam metodu olan insanseverliğin, insancanlılığın, kaypak, kararsız ve ahmak yığının ve kendini kandırışın kucağına bırakıverdiğinizi mi düşünmek gerekir? [25 7] Artık bu karmaşada 86 kaybetmeniz mümkün değildi, nasılsa iyilerin yanında olmak kolaydır, değil mi? Ah, evet dünyanın en kolay, en içaçıcı ve kabul görür mesleği insanseverlikti ama öldü gitti işte insanlık. Fakat elbet siz göründüğünüz gibi yalnız değildiniz, çalışma masalarının başındaki kılı kırk yarar felsefeci gözlüklerinden yansıdığınız her seferinde yığınların sinesinde sıcak bir karşılanma sizi bekliyordu. Hakikat yalan, yalnızlığı göze almak yalan, zorlu sorgulamalar yalan... Sadece en basit düşünsel konformizm, işte o kadar! Sonuçta adama Pamuk Yastık verirler. En sempatik halinizle hatıra pullarına düşersiniz. İnsana Niye Pamuk Yastık Verilir? Bir kere politik sebepler vardır bunu kim inkâr eder, Cormery doğu bloğunda büyük bir kitle tarafından takip ediliyordu, [34 1] hatta belki gözünü Avrupa’ya dikmiş bütün kenar ülkelerden düşünce dünyasındaki en yeni gelişmelerin bayraktarı gibi görülüyordu. Soldan biri olarak sol düşünce yoğun saldırı altındayken Sovyetlere karşı geliştirdiği eleştiri kimileri için onun Pamuk Yastık alması için yeter sebepti. Ama adama sadece bundan vermezler Pamuk Yastık’ı. Tarihsel ve biyografik betimlemeleri için olduğu kadar ulu insan değerlerini savunurkenki göz alıcı hitabeti için verirler mesela. İnsan hayatının dramasına nüfuz etmesini sağlayan derin ruhsal kavrayış ve sanatsal yoğunluk için, ya da insan sorunları ve koşullarını hakikate karşı korkusuz bir aşkla ve keskin ruhbilimsel anlayışla kapsamlı ve sanatsal açıdan kayda değer biçimde sunduğu yazıları için verirler. Keskin bir dürüstlükle insan vicdanının zamanımızdaki sorunlarını aydınlattığı önemli yazınsal üretimi için, zamanımızın koşullarını öngörülü bir yolda yansıtan şiirinin ilham ettiği ulûhiyet için, bir hakikat arayışı ve özgürlük ruhu ile dolu, fikirler yönünden zengin çalışması için, zamanımıza uzun erimli etkisi sebebiyle, sıra dışı lirik ve dramatik yazısı sebebiyle, ülkeler ve sanatlarda uzağı gören, özgürlüğün hizmetindeki yazınsal sanatı için, çiğ damlasını yakalayan ve ayrıksı yoksulluğu içindeki kozmosu büyük sanatsal duyarlıkla yansıtan ve insanlık değerlerini hayata aldanmasız bir bakış ile yorumlayan, insanın kozmostaki ve günümüz toplumundaki koşulunu aydınlatan şiirsel yazıları için, çağdaş kültürün insanî bir kavranışı için, evrensel insan koşulunu canlandıran ateşli anlatı sanatı için, Yunan geleneğinden mürekkep bir zemin önünde tensel güç ve entelektüel açıkgörüşlülükle modern insanın özgürlük ve yaratıcılık için savaşımını resmeden şiiri için bu ödülü muhakkak Cormery alacaktı. Ödün vermez açıkgörüşlülükle insanın haşin çatışmaların dünyasındaki durumunu açığa serdiği, realist anlatı sanatının vazıhlığı ile mitin çeşitlilik ve evrenselliğini kullanarak günümüz dünyasındaki insan koşulunu aydınlatan romanı için, tazelikle, duyarlık ve zengin buluşçulukla donanmış şiiri ile insanın yılmaz ruhunun ve çok yönlülüğünün imgesini sunduğu için, romanında şair ve ressamın yaratıcılığını insanın koşulunun ve varoluşun dramasının tasvirinde zamanın derinleştirilmiş bir farkındalığı ile birleştirdiği için, dizginlenmiş bir şefkat ile insanın hassaslığının meydan okuyucu, zengin ve yoğun bir vizyonunu oluşturan düzyazısı, insanın kötü halinin endişe verici resmini şiirsel güçle sunuşu, bireyin kırılgan deneyimini tarihin barbarca keyfiliğine karşı savunuşu, oyunları ve romanlarında toplumun basmakalıplarını ve boyun eğdirici güçlerini açığa seren ses ve karşı seslerin müzikal akışı, idealistik esinle ve plastik netlikle anayurdundaki hayatı, insanın genel sorunlarıyla büyük bir sempatiyle ilgilenerek aktaran yazısı için, ya da estetik karşılığını sanatının klasisizminde bulan ahlakî düzen yolundaki süssüz arayışı için verirler, değil mi ki o büyük saflık, yoğun konsantrasyon ve rasyonelliğin stilistiydi! İnsana yastığı politik eylemi ahlakî ilkelere katı bağlılıkla birleştirme arzusu için, tam bir ahlakî yansızlık çağrıştıran felsefî saçmacılıktan ne karakteri ne de deneyimleri böylesi bir tarafsızlıkla yetinmesine elvermediği için görüşlerini ahlakî sorumluluk yönünde geliştirişi için, tarihselcilik ve şiddet yerine doğa ve ılımlılık üzerinden Akdeniz hümanizmini savunuşu, ölüme karşı yine de insan itibarını ve dayanma gücünü çıkardığı için verirler. Eğer en zorlu sorgulamayı karşınıza alır görünürseniz, işte o zaman çağınızın, ulusunuzun, ya da insanlık koşulunun dürüst ifşa edicisi olarak, hakikatin tutuk müfettişi olarak Pamuk Yastık bile almak 87 durumunda kalırsınız. Bu kadar düşmelisiniz işte. Şöyle yazmalılarmış: Marksist olmayan bir solcu olduğu, ahlakçı bir nihilist olduğu, bir agnostik akılcı, realist bir şüpheci olduğu için, bulunmaz bir müttefik, bir nevi dönme, içeriden bir ses olduğu için! Böylesi adamı ağırlarlar zira kötücülün irdelemesini ancak bir ön-şartla üstlenir: İnsanın vahim varoluşsal koşulunu kabullenir görünürken esasında onun inkârına varacak olmak kararlılığı. Evet, Pamuk Yastık Ödülü toplumda yerleşik ve egemen olan, tiksindirici ve yumuşak olan, ortayolcu ve korkak olan her kurum tarafından kabul edilmek demektir, dolayısıyla bu toplumsal bir kabul görmedir. Nasıl Cormery? “Ün size vasat insanlar tarafından verilmiştir ve siz onu vasat insanlarla ya da ciğeri beş para etmezlerle paylaşırsınız.” [2 111] Yığınlar ya da akademiler... Yalan olanın bekçiliğini üstlenmiş kraliyet kurumları tarafından kabul edilmek de böyledir değil mi? Ün, kabul edilmek, bağra basılmaktır. Sayın Cormery açıkça yanıtlamanızı istiyorum, 1957 yılı aralık ayında bir gece gidip eski ve iğrenç dünyamızın saygın konukları karşısında Pamuk Yastık’ı alırken gururlandınız mı? [Bunları konuşmuştuk ama...] Gururlandınız mı diye sordum, evet ya da hayır!? [Evet, evet gururlanmıştım, bağımsız akademiden bu ayrıcalığı alırken minnettarlığım sonsuzdu. Ben de herkes gibi takdir edilmek istiyordum. Sanatçı diğerlerinden ayrılamaz, yoldaşlarına adanmalı; hiçbir şeyi küçük göremez, anlamalı onları.] Mösyö Cormery şu sözler size mi ait: Sanatçı taraf tutacaksa bugün tarihi yapanlardan değil ondan acı çekenlerden yana durmalı, yoksa yalnız ve sanatından yoksun kalır. [Evet, ben söylemiştim] Kimlerin karşısında? [Bağımsız... bağımsız akademinin...] Devam edin lütfen, aralık ayının 10’unda Stockholm’de başka neler söylemiştiniz? [...Görevi en fazla sayıda insanı birleştirmek olduğuna göre, sanatçı yalan söylemeyecek ve baskıya direnecektir. Yazmak bir adanmaktır, paylaştığımız sefalet ve umuda adanmak... Çoğumuz, o umutsuzluk aşırılığına rağmen onursuzluğa ve dönemin nihilizmine sığınmayı reddettik ve bir meşruiyet arayışına bağlandık. Yüksek ahlakı savunabilir mi artık bir yazar? Ben erdem öğretenlerden değilim...] Ve ödülü bütün insanlar adına almıştınız! [Ama bakın, ben sanatım olmadan yaşayamam, yine de onu her şeyin üstüne yerleştiremezdim, çünkü ona zaten yoldaşlarımdan ayrılamayacağım için ihtiyaç duyuyordum.. Ve bu sayede olduğum kişi olarak, onlarla aynı düzlemde yaşayabiliyordum. Bu, sanatçıyı ayrı kalmamaya zorluyor, onu en mütevazı ve en evrensel hakikate tabi kılıyor! Bu yüzden gerçek sanatçı hiçbir şeyi küçük göremez...] Görebilir Cormery, her zamanki gibi yaşantınızı, zayıflıklarınızı kural haline getirmeye çalışıyorsunuz. [Hayır, bu meşruiyeti sanatçı yaşayan bir topluluktan alacaktır, kalplerini kazandığında, bunun için o aynı anda hakikatin ve özgürlülüğün hizmetkârı olmayı kabul etmelidir..] Yine utanmadan yazdığınız her şeyle çelişiyorsunuz, sizi karnıyarık gibi katman katman açıp görebilmekte olan konseyimize karşı biraz dürüst olabilirsiniz, biz edebiyat akademisi değiliz Cormery! [Hayır şöyle söylemek istiyorum: Görevi olası en büyük sayıda insanı birleştirmek olduğu için sanatı yalanlarla uzlaşmamalıdır.] Ve kullukla! [Ve kulluk, evet, demek istediğim: Bizim sanatımızın soyluluğu iki zor adanmadan kaynağını alır: Kişinin bildiği hakkında yalan söylemeyi reddetmesi ve baskıya karşı direniş.] İlginç, Jonas, sizin hayatınız bu ikisinin öyküsü olarak yaşandı, ama sizin düşündüğünüz gibi değil. Sol kesim tarafından yalnız bırakılışınız belki sizi öyle sarsmış ki daha eski zamanları hatırlayamıyorsunuz, bütün hayatınızı tiranlığa karşı bir mücadele olarak hatırlıyorsunuz, ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabilirken, bütün emeliniz biraradalık, bütün çabanız diğerleri tarafından kabul edilmekken bir de çevreniz tarafından terkedilmişken, Jonas, Pamuk Yastık aldınız ve delirdiniz. Yaşlılık duygusallığı da sizi böyle konuşturuyor. Belki haklısınız. Ciddi bir yalnız kalma ve başarısızlık korkusu klostrofobiye eklenmişken meşruiyet diğerlerinden alınmaya başlanmıştı. Nerede Yabani’nin kendini yargılatmayışı? Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istediniz. Kendinizi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladınız. Kendinizi ayrı düşmüş hissettiğiniz zaman bile, bütünleşmek için öyle davranmak gerektiğini söylediniz. Ama bütün bunların sonunda felaket geldi. Şimdi kalıntılar arsında dolaşıyoruz, kuralsızız, tereddütler içindeyiz, yalnızız ve bunu kabullenerek, tek oluşumuza ve kusurlarımıza boyun 88 eğeceğiz. [3 262] [Evet, bir dakika, hayır, inandığım, yaşadığım şeyi bizzat ben eleştiriyorum. Aynı düşünceyi paylaşanlar hedef olduklarını sanıyor ve bana çok güceniyorlar, ama hayır, ben kendimle savaşıyorum, kendimi yok edeceğim ya da yeniden doğacağım, hepsi bu. [3 263]] Yaşamınızın sonuna geldiğinizde öleceğinizi hissetmiş gibi istemeden kırdıklarınızla barışmak dileği miydi bu? Hatta çağın nihilizmine koşuşturanları bile anlayıp affedecek kadar yüce gönüllüydünüz. Endişelenecek bir şey yoktu, artık diğerleriyle öyle bir uzlaşmıştınız ki esas kaldıraç noktasını olabilecek en büyük kalabalığa yerleştirmiştiniz. Şöyle demek istiyordunuz: Hizmetlerine adandığı sürece kişi illa ki bir insan topluluğu bulur onu haklı çıkartacak; demagojinin demagojik temeli!? Ve özrünüz de hazır, kesin sonuçlar ve yüksek ahlakî idealler! Evet, sanatçı buna adanmıştır, ideali yılmadan kovalar, kovalamalıdır, varamayacaksa bile, ama kimse de erdemin vaizi olamayacaktır, kabullendiğiniz harika çözüm de bu. Cemiyet adamı olmak ile bulunamayacak ‘hakikat’i dillendirmek istemek arasında kalanın çelişik hali idi anlatmak istediğiniz. İnsan olarak kendini beğendirmek ve muteber kalmak durumundaki kişi hakikatin bütün koşullardan bağımsız ve hatta gerekirse bunlara karşıt tatsızlığından kaynaklanabilecek sorunlardan muzdarip olacaktı, şövalye yine işbaşında! Ama sizin mücadeleniz iyicil olanın tarafını tutmaktı, rüzgâr sizin yanınızdaydı bu durumda. Nehrin aktığı yöne doğru sandalyesini yerleştirenlerden biri de siz değil miydiniz? Ödül nedir? Cemiyettir, itibar, gurur, ego, kabul, yığın ve vasattır. Her şeye karşın insanlığın karmaşık değerler ve değerlendirmeler, ilkeler ve pazarlıklar, kaleydoskopik izlenimler yurdunda yer bulmaktır. Hiçbir hakikî değerden söz edemeyen insanlığa nasıl değer atfettiniz? Gücü olanın ve sesi çıkanın hakikati yazdığı, gerçeğin sürekli değiştiği halde muteber olduğu, hep bir pazarlık ve aradalığın hüküm sürdüğü insanlık âleminin yoluna devam edişine ancak düşünseller gerçekten bulunsalar layık olacakları bir anlam yükleyişiniz, ahlaklı kimselerin ilkel savaş ahlakları, tüccar, papaz ya da çiftçi, savaşçı ya da avcı kavimlerin değerlerine göre oluşmuş mevcut değerlerin ordan oraya savrula savrula yer değiştirmelerine rağmen değerin anlamını tanıyışınız... İşte bunlardan dolayı sanık sandalyesine oturttuk sizi. İnsanlıkla ilgili son tahlilde hiç bir sorun yok. Yine de insanlık ailesinin sözde-saygıdeğerliğini yıkıp yerle bir etmeliyiz, bu yalana saldırmaktan kendimizi alamayız. İşte Bay Jonas da kendini bir şey sandığı ama bütün kurgularının kendi kendilerini eriten bir aradalıklar çamuru olduğunu görmeyi reddettiği için hem sempatiyle gülümsediğimiz hem tiksindiğimiz insan hayvanının temsilcisidir. Her şeyden önce çoktan bulmuşsanız, bulmanız gerekeni bir an bile kaybetmemişseniz, cemaatle birlikte düşünmeyi sağlayan şu ilkel özelliği korumuşsanız, insanların hoşuna gidecek bir tek umut ışığını taşımayı becermişseniz, en sonunda o ışığı narteksin kovuğundan çıkarıp ateşi tutuşturuveriyorsanız, bu zorlu konuşmanın ardından kol kola girip meyhaneye gideceksek ve yani söylediklerimiz bütün çetinliğine rağmen hayatın akışını ilgilendirmemeyi başaracaksa, incelikli bir mizah duygusuna sahip kişiyseniz, en acılı sözleriniz toplumda, yakın çevrenizde, dostluklarınızda konumunuzu sarsmayacak bir şaka gibiyse, sıcak bir korku ve yumuşak bir noksanlık öteden beri doğruları bütünüyle söylemenize engel olmuşsa, o zaman evet, o zaman dürüstlüğü bir kenara bırakıyorum, yastığımı sırtıma yerleştiriyorum. Patrice Cormery Maciavelli 89 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 Cormery, Patrice; Kuruntular; çev: Patriskormeriyi Benöldürdüm, Amapatriskormerilerölmez, 2003 Cormery, Patrice; Zaaflarım 1; çev: Partice Cormery Ölmeli, Veölecek, 2003 Cormery, Patrice; Zaaflarım 2; çev: Partice Cormery Ölmeli, Öldükizaten, 2003 Merso, Patrice; Yazılmamış Şiirler Antolojisi; çev: Nasıl Öldü, Canlı Yayınları, 1997 Merso, Diego; Yitik Değerler İçin Özlü Sözler ve Aile İçinde Küçük Bir Kavga; çev: Ben Öldürdüm, Ölü Yayınları, 1997 Merso, Jean; Sevdiğim Kahır Şarkıları; çev: Canımı Sıkmayın, Akşam Akşam Yayınları, 1999 Mörso, Sisife; Yabani; çev: Hepiniz Evinize Gidin, Ulan Artık Yayınları, 1960 Mörso, Sisife; Hayata Sarılmak; çev: Zaten Durumumuz İyi, Değil Yayınları, 1998 Rieux, Sisife; Aile Faciası; çev: Dünyadaki Demek, İstiyorum Kitabevi, 1960 Rieux, Diego; Aile İçinde Küçük Bir Kavga; çev: Bidepatris Kormeri, Çıktı Yayınevi, 1966 Merso, Jean; Evrenle Çekişme; çev: Patris Kormeri, Ölmeli Okadar, 1993 Rieux, Diego; Ölümle Flört; çev: Bizesoran Yokmu, Canlı Yayınları, 2003 Rambert, Jean; Neşeli Günler; çev: Sizgidin Diyorum, Bendegeleceğim, 1971 Kalyalev, Jean; Kibar Terörist; çev: Bizhep Beraberiz, Ayrılamayız Yayınları, 2003 D’arrast, Patrice; Ahlaklı Asi; çev: Bizayrılacağız Sizdenkurtulacağız, Biz Yayınları, 1985 Cormery, Jean; Aymaz; çev: Sizbizi Bırakıpnereye, Gitmek Yayınları, 2002 Cormery, Patrice; Zamanımızın Bir Kahramanı; çev: Birkısmımız Kalalım, Gerisi Fazla Kitabevi, 1961 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 Cormery, Jean; Gözlerim Semalarda; çev: Hepimiz Kalalım, Şamataoluyor Yayınları, 2002 Cormery, Henri; Dönülmez Akşam; çev: Bütün Kormeriler, Birleşsin Yayınları, 1999 Rieux, Diego; Kanlı Umut; ‘Yemezler, 24 Ağustos 1944’ içinde; http://kormeriler.güzelakdeniz.net, 2006 Rieux, Diego; Hakikatin Gecesi; ‘Yemezler, 25 Ağustos 1944’ içinde; http://kormerilerbütündür.ayrılamaz.net, 2006 Cormery, Patrice; Sıcak Sine; (Patris Kormeri’nin Pamuk Yastık kürsüsündeki konuşması, Aralık 10, 1957; Cotton Pillow Lectures, Literature 1901-1967, Editör: Benbenim Sensensin, Wearedifferent Publishing Company, Amsterdam, 1969), http://cottonpillow.org/literature/laureates/1957/cormeryspeech-e.html, 2006 Rambert, Diego; Yağlı İlmek; Rambert, Cormery içinde; çev: Benimbaşka Derdim, Var Yayıncılık, 1986 Carter, J.b.; Yabani’nin Kısırlaştırılması; çev: Benden Bukadar, Eyvallah Yayınevi, 1965 Carter, Jeanson, Cormery; Kafamın İçinde Var 23 Kişi Karıyştırıp Duruyollar; çev: Çok Sıkıldım, Ölesiye Yayınları Buyazıyı, Yazarken; Bende 29 Kişi Var, Hep Biribirinlen Hınç İlişkisi; çev: Bahara Karışmak; Jean Baptist Carter’la Söyleşiler; çev: İstiyorum Ayrıca, Aşıkgibiyim Yayınları, 1983 Sıkıldım, Çok; 23 x 23 Kere Çelişki Bilhassa Tutarsızlık; (Presentation Speech by Permanent Secretary of the Cotton Pillow Academy), From Cotton Pillow Lectures, Literature 19011967, Editor: Deniz Görmek, Desire Publishing Company, Amsterdam, 1969, http://cottonpillow.org/literature/1957/press.html, 2006 Sıkıcı, Dabiryazıoldu; Cormery; çev: Ciddiye Almak, Yasaklansın Yayıncılık, 1984 Ama, Bitti; Olmayanları Olduran Yüz Büyük İnsan; çev: Olan oldu, Üzülme Yayınevi, 1965 Bitmedi, Olmadı; Olur Gibi Olduklarım, Olur Gibi Olanlar, Olursular; 90 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 Bitti Bitti, 1964 Ama, Benim; Kendime Eziyetimin Büyük Anıtı; Mükemmeliyetçi Olmamak, 1974 Halim, Kalmadı Artık; Kendine Eziyetinin Yalan Anıtı; Ruhiçin & Faydalı, 1966 Patrice, Cormery; Allahınız Var mı Lan; çev: Şimdi Yastıklar, Avludabirçay, 1970 Ve, Ben; Gülün Diye Yazmıyorum; Derinbirnefes Veferahlık, 1985 İki, Zırtapoz, ed. and trans.; Ama Arkadaşlar İyidir; Vesabahlarakadar Yeniyazılar, 1984 Buakşam, Ringin; Yedi Cenahı ve Mini Zaviyeleriyle Bastırrıbasyon; Baharda Fıttırıyoruz Yayınları, İstanbul 1989 Tozunu, Attırarak L.; ‘Eziyet’ maddesi; Lüzumsuz İşler Ansiklopedisi, 2001 Giriştik, Birbirimize R.; ‘Eziyetin Tarihi’ maddesi; Hakkaten Lüzumsuz İşler Ansiklopedisi, 2001 İşolsun, Diye; Kahır Sözlüğü; Pes Ediyorum Yayınları, 1997 Tatlı, Tatlı; ‘Applied torment’ maddesi; Hakkaten Lüzumsuz İşler Ansiklopedisi, Genişletilmiş Yayım, 2001 www.nizkor.org/features/fallacies, 2006 www.fallacyfiles.org, 2006 www.logicalfallacies.info, 2006 Rambert, Diego; Neither Remorse nor Pride, Torment, 1946 içinde www.cottonpillow.org, 2006 Birdeniz, Kenarında; ‘History of Torment’, maddesinde: ‘Period of Defeat’; Lüzumlu Yahut Lüzumsuz Yaptık İşte Ansiklopedisi, 2001 Yayılmak; Patris Galip, Ben Kaçıyorum, http://etext.library.adelaide.edu.au/mirror/classics.mit.edu/ya yılmak/patrisgalip.pl.txt, 2006 Sonsöz; Bu Yazıyla Vakit Harcamayın; çev: Akıllı Olun; Şato, İstanbul, bahar 2003 91 banu güven ben aşık oldum evet duydun beni banu hiç olmayacak bir daha sanmıştın değil mi orda nasıl da rakipsiz ve rahat ama nerdeydin ben seni bekledim bir türlü gelmedin hep seni mi bekleyecektim geldi işte ya da ben ona gittim orda bir yerde o duruyormuş her zaman oradaymış sadece onun açılmasına olabilen en edilgin kılığımda yardımcı olup onun hakikatini ele geçirmem gerekiyormuş bu hakikati ele geçirinceyse onun hakikatinin başka bir yerde yattığını anlayacaktım mesele karmaşıktı. bir kıpı içinde ne çok ayırdedilecek katman vardı evet işte bir ruh canı yanaraktan ve burnu sürtülerekten inim inim inlediği yeterli bir sürenin ardından çile hücresinin kapısında beliriyor böylece insan böylece bir ruh inceliyormuş banu sense tuzu kuru değil miydin o yüzden sana hiç aşık olmadım ya hem bu bir duygudaşlıkla da ilgilidir işte bak birden benim nasıl aklım başıma geldi ama sanma ki aklım başımdan bir ara gitmişti zira ben hemen de unuttum banu.. evet sen nasıl da gözlerin dolu dolu bakıyorsun ağlamakla ağlamamak arasında önündeki kağıtları iş olsun diye tutaraktan ama artık bir aptal aşık gibi kanmıyorum sana belki de yaşlanınca iyicene gözlerin bozuldu ve o yüzden önünden durmadan geçen ilahi bildirileri okumaya çalışırken sulanıyorlar ey aydınlıklar prensesi karanlıkta akan berrak bir suyun hermetik prensesi oysa o orda durmuş sabahtan başladığı bir gösteriyi sergiliyordu akşama ve geceye ve sonrasına kadar gözleri birden görünmediği yerden görünmeye geçiyordu parlıyordu birden içinde bir yerde ışık haznesi vardı teori uyarınca ordan çıkan ışınlarla benim gözümden çıkan ışınların kesiştiği anda görme oluşuyordu böylece benim zihnimin dışında bu varlığın bulunduğu da sağlama alınmış olmuyor muydu gözleri parladıktan sonra kafasını tekrar havaya doğru kaldırıyordu ve gülüyordu. özenle yaşanmış bir gülümsemeydi bu dudaklarının kenarı kıvrılana kadar bana ağır gelen zira ben ağır ağır sanki izliyordum her anını devam ediyordu ve en sonunda o dünyanın en güzel asla inanamazdım bunların o diş etleri görünüyordu ve onlar nasıl güzel görünüyorlardı bu nasıl olabilirdi bu bir insan değil miydi kim inanırdı buna ona insan deseydim ben bir meleğe aşık oldum. ama eskiyip durmuş bir melek nasıl olabilirdi hep pırıl pırıl ışıması gerekiyordu durduğu uzak mekansızlığında böylece gelmiştik yine felsefenin özlü sorunlarından birine daha dayanmıştık o hem vardı hem ama varoluyordu bu çelişkiyi nasıl uzlaştıracaktım bu çelişkiyi uzlaştırmak için ipucu olarak seni mi kullanmalıydım ama ben bu anıtsal çabaya girişebilecek miydim kendimde bu gücü bulabilecek miydim yoksa içimde bütün kötücül cürüm işleme duyguları yine dalga dalga kabarıyor muydu içimde yükselen bu hıyanetin tohumlarını evimdeki mantarlardan mı o sırada küfleniyorduk ya hani işte içime işlemiş beni ayakta tutan taşıyıcımı için için yiyen mantarlar bende bir de emanet mi bırakmışlardı bu kötücüllük ağrıyan bir ruh ruhum çok ağrıyordu. herşey şöyle oldu ben senin yokluğunda seyahatlere çıktım. ardarda bıçak derbeleriyle o günahsızların mutluluklarına kastettim sanki çünkü çok ağrıyordu dayanamıyordum ruhumu ellerimin arasına aldım sıktım sıktım ağrıyordu gözlerim kararıyordu hadiseler yakındı bunu çağırıyordum biliyordum kan ve bağırsak akacaktı yine ama ben asıl onların mutluluğunu sağlama aldığım bir vahiy aldığım artık peygamber olduğum çekilen çileler ve inziva sonucunda olgunlaşıp bir mertebeye geldiğim için dokunduğumu günahsız mutluluğuna geri iade edeceğim için bunun sakıncası olmayacaktı onlara indirdim ardarda bıçak darbelerimi vurdum onlara sonra da unuttum. unuttum işte o asla zihnimden çıkmayacak şekilde bastırarak hafızama kaydettiğimi sandığım meleği ki o benim hep zihnimdeydi diye sanki o doğuştan oradaydı ve bir sokratik ebelik anında işte hatırlamıştım bir daha unutmamak için de saatlerce onu seyretmiştim ama nafile birden onu unuttuğumu farkettim tabi bu işleri sen iyi bilirsin banu insan bir o yana bir bu yana zikzaklar çizerekten alanın dışına savruluverir bu aslında uzun sürer.. ama işte kısa sürdü.. vicdanımı kirlettiğim kanla böylece temizledim. misler gibi kokuyorum şimdi... bir gün kırıp döktüğüm herşeyi temizleyebilecek miyim? banu? Patrice Cormery İpononi 92 KYNIK (istendiği gibi çoğaltılır) [email protected] 93
Benzer belgeler
Agatha Christie _ İskemlede Beş Ceset
birey olarak çıkacaktık. Bunu yapmalıydık, hayatımızın tek anlamı bu
olabilirdi. Tanrının kayrası bize ulaşırsa da ancak bizim kendimizi
onun karşısına birey olarak toplayıp çıkarmamızla, gerçek