Gündem I Söyleşi Yazı Dizisi I Yorum I Anı I Karikatür I
Transkript
Gündem I Söyleşi Yazı Dizisi I Yorum I Anı I Karikatür I
SONBAHAR 2015 Gündem I Söyleşi Yazı Dizisi I Yorum I Anı I Karikatür I Sağlık Öğrencileri I Gezi 1 ABDULLAH AYSU ALAATTİN KAÇAR AYDAN TUNCA AYHAN ÇALIŞKAN BELKIS BANAZ BERİVAN SERT CUMHUR ERTEKİN ÇAĞLAYAN ÜÇPINAR ÇAĞRI DURSUN ECE ERTAN ELİF CEREN ÇÜMEN ENDAM KÖYBAŞI ERGÜN DEMİR FUAT ERCAN GİZEM KEÇECİ GÜLPERİ PUTGÜL KÖYBAŞI GÜNERİ KURUÖZ HALİS DOKGÖZ HÜR HASSOY HÜSEYİN GÜVEN IŞIL ERGİN İLKER BELEK İLKSU GÖL İNAN MUTLU MERVE SEMERCİOĞLU NİLÜFER ÇAM N. SEHA YÜKSEL RAİKA DURUSOY SERDAR ÇELİKTAŞ SEYFİ DURMAZ ŞÜKRÜ ÖZÜTEMİZ TUĞRUL ŞAHBAZ YÜCE AYHAN Sağlık alanındaki olası gelişmeleri öngörmek Asistan hekim olmak Ankara Göç saglikhaktir.org sitesi için, tanıtım amaçlı tasarlanmıştır. 2 Diyoruz ki Biz sağlık emekçileri; güvencesiz, daha düşük ücretle, daha çok çalışarak yaşamaya devam ediyoruz. Ertelenmiş hayallerimizi bir hasta yakınının bıçak darbesine teslim ediyoruz. Emperyalizmin taşeronları Ortadoğu’yu ölüm bataklığına çevirdiler. Sınırlar arasında yaşam savaşı verenlerin trajedisi uzakta değil artık. Bize dayatılan en iyi tercih ise; savaştan medet uman bir dille barışı savunmak. Sağlık hizmetlerinin metalaştırılması ile sağlık alanındaki tahribat ciddi boyutlarda iken temel yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasında önemli engellerin yaşandığı günlerden de geçiyoruz. Sağlık emek mücadelesini, halkın sağlık hakkından bağımsız görmeyen bir tartışmayı yürütebiliriz. Sağlık Haktır, serbest kürsü olmayı ve sağlığın hak olduğunu savunurken işbirliğine ihtiyaç duyduğumuz tüm disiplinleri buluşturmayı hedefleyen çok sesli, çok renkli bir platformdur. 3 Karikatür Metafor 4 İçindekiler Metafor 4 Türkiye’de Asistan hekim olmak Asistan hekim eylemleri 6 Göç Mülteciler, yeni bir rant kapısı mı? Bu da benim hikayem! 8 Aile hekimliği; kulağa hoş geliyor 11 La Via Campesina 12 14 16 Nasıl bir sağlık sistemi? Nusret Fişek neden unutulmaz hekim? SGK açığı yoksulun çenesini niye yoruyor? 18 Vurur plana ifadesi, sağlık yine bir tanesi Planlı ve Kasten: Sağlık Hizmeti Bir Sektör Olurken 20 Bir Yeşilçam klasiği Sardunya 26 Medikal İllüstrasyon 28 AKP 657’ye saldırmaya hazırlanıyor, biz de hazırlanalım! 29 Ankara Yas tutbilme, yası yaşayabilme Kısa bir film hikayesi 30 İktidarın erkek şiddetine yansıması 34 New England Journal of Medicine'e kardiyolojik yanıt! 35 Piyasacı stajyerler kumpanyası “Şarbon hastalığına yakalanmış koyun dalağı” tam size göre 36 Bilim insanı Prof. Dr. Cumhur Ertekin Bilimsel tavır 38 Onlar ümidin düşmanı 40 41 42 45 İş sağlığı ve güvenliğinde AKP neleri değiştirdi? Ateşliler komününden Paşa Sancağı’na drSRDR 46 İlk ayrılık: Okul vakti gelince 5 Gündem Türkiye’de asistan hekim olmak Çağrı Dursun Uzun ve yorucu,emek ve fedakarlık isteyen yılların ardından başlanır uzmanlık eğitimine. Gelecek için hayaller kurulur, geçici bir dönem olarak sıkıntılara katlanılır çoğu zaman. Her ne kadar bizler için anlamı uzmanlık eğitimi olsa da herkes için aynı anlam ifade etmeyebilir asistan hekimlik.Kimileri için angarya yürütücüsü, kimileri için üzerinden döner sermaye gelirlerinin kazanıldığı ucuz iş gücü olabilir anlamları. Bu yüzden sağlık hizmeti sunumunda primer görevlendirilir asistan hekimler ve çoğu zaman tek başlarına kalırlar kliniklerde.Hasta karşısına uzmanmış gibi çıkmak zorunda kalıp sağlık hizmeti sunarlar. Çünkü hizmet sunumunda primer görevlendirilmiştir, asistan hekim. Uygulamada hastane yönetimleri tam aksini dayatsa da hastanelerde eğitim ve araştırma kapsamında değerlendirilmeyecek tüm iş yükü asistan hekim dışı hekim kadrosu ile karşılanabilir olmak zorundadır. (TUEY madde 11/7 ''Uzmanlık öğrencisi programda bulunan bütün eğiticilerin gözetim ve denetiminde araştırma ve eğitim çalışmalarında ve sağlık hizmeti sunumunda görev alır.") Eğitimlerin niteliği kliniklere,hastanelere ve ülkelere göre değişmekte ve yeterlilikleri ne yazık ki çok tartışmalı. Çalışma koşulları ise yine farklılık göstermekle birlikte ortalama değerlere ulaşabilmek mümkün. Aşağıda tabloda Avrupa asistan hekim komisyonundan (European Junior Doctors) alınmış haftalık ortalama çalışma saatleri ve karşılaştırılmaları Türk Tabipler Birliği Mart 2015 'Tıpta Uzmanlık Eğitimi raporuna yayınladı. Devlet Üniversiteleri, Vakıf Üniversiteleri, Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastaneleri'nde değişik uzmanlık dallarında 1161 kişiyle yapılan çalışmaya göre uzmanlık öğrencilerinin %73'ü ayda 20 saat ve üzerinde nöbet tutmaktadır. Haftalık ortalama kaç saat nöbet tutulduğu ile ilgili net bir veri bulunmasa da aylık nöbet sayısı 2 ile 10 arasında değişmektedir. Yani asistanlığa yeni başlayan bir hekim haftalık 40- 45 saat çalışma süresinin üzerine 176-184 saat nöbet tutmaktadır. Sonuçta Türkiye'de 10 nöbet (TUK yönetmeliğine göre üst sınır olmakla birlikte uyulmayan hastaneler mevcut) ile başlayan asistanın haftalık çalışma süresi yaklaşık 84- 91 saattir. Her ne kadar ilerleyen yıllarda kıdem arttıkça çalışma saatlerinde düşüş olsa da bu durumun insani hiçbir yanının olmadığı açıktır. Örneğin Avrupa'da asistan hekimler için çalışma saatleri kanunen düzenlenmiştir. Aşağıdaki tabloyu da inceleyecek olursak asistan hekimler için Türkiye'de haftalık çalışma saatlerinin kanuni üst limitin ortalamasının ne kadar üzerinde olduğu görülecektir. Hasta sayılarından, gün içindeki yoğunluktan bağımsız olarak çalışma saatlerini üst limitlere göre karşılaştırdığımızda Avrupa'da en fazla Türkiye asistan hekimlerinin çalıştığını söylemek mümkün. halkinsagligi.org’da yayınlanmıştır. İnsani çalışma koşulları için sağlığın ticaretinden vazgeçilmelidir. Bugün iyice vahşileşen kapitalist düzen içinde nitelikli uzmanlık eğitimi beklemek ya da nitelikli sağlık hizmeti talep etmek gerçekçi değildir. Herkesin parası kadar sağlık hizmetinden yararlandığı bir süreçten geçmekteyiz. Bugün zengin sınıfı beş yıldızlı hastanelerde sağlık hizmeti alırken bu devletin vergi ödeyen vatandaşına üç dört dakikalık muayene süreleri reva görülmektedir. Reklam hekimliği değil,toplum hekimliği için bu ülkenin genç hekimleri mücadele etmek zorundadır. 6 Çalışma Saatleri Fransa Finlandiya Almanya Norveç Estonya Litvanya Macaristan 0 50 100 Saat/ Hafta Saat / Hafta TÜRKİYE Türkiye Norveç Norveç Slovenya Slovenya Almanya Avusturya Holanda İspanya İspanya,İtalya,Finlandiya İtalya Avusturya,,Almanya,Macaristan, Hollanda, Portekiz 00 2020 4040 60 6080 80100100 http://saglikhaktir.org/ turkiyede-asistan-hekim-olmak ASİSTAN HEKİM EYLEMLERİ Güneri Kuruöz Hekim tarihsel konumunda artık emek mücadelesinde yerini fiilen almaktadır. Özellikle bunca hekim öldürülmüşken, hekimin bu saflarda yer aldığını görmek çatırdayarak yıkılmaya başlayan bir madenin sesinden farksızdır. Haydarpaşa EAH ve İzmir Tepecik EAH hastanesi asistan hekimleri tek ses tek yürek meydana iniyor. 30.11.15’de Tepecik de bu onurlu g(ö)revi yerine getiriyor. 1 3 Can güvenliği istiyorlar Medyanın kışkırtıcı dili, Siyasilerin popülist açıklamaları, sağlıkta dönüşümün yığın haline getirdiği sistemin sadece 2. basamak ve 3. basamak sağlık hizmetleri üzerinden yürüyerek kar odaklı ticarethane haline getirilerek, hastaları müşteriye indirgeyerek onları metalaştıran ve şiddetin doğuşunda en önemli neden olan, bu halka hizmet anlayışından nasibini almamış kara düzen, şiddet ortamını “agreve” etmektedir. Elinde adeta Hades’in kılıcı, alo 184 ‘babam seni döver ha’ hattı ile adeta müşteri hizmetleri konseptinde hastaneleri AVM’ye indirgeyen bu düzen, en küçük sekteye uğrayışında, hak arayışı vahşileşerek sağlık çalışanlarının karşısına çıkmaktadır. Anlayış metalaştıkça ve yığın iş gücü arttıkça bu tıkanmış sistemde hizmet alan ‘şiddetin dayanılmaz cazibesine’ kapılmaktadır. Sağlıkta şiddet diğer işyerinde şiddetin 16 katıdır. Bu tesadüf olamaz. Bu şiddet ortamında egemen güç elinde olan en basit önleyici enstrümanı ’ müşteri kaçar’ korkusuyla kullanmamakta, özellikle eğitim araştırma hastanelerinde sağlık çalışanlarının onurunu, psikolojisini ve can güvenliğini adeta doğrayarak yemektedir. Caydırıcı ceza yasası ve yeterli güvenlik önlemleri derhal çıkmalıdır. 2 Eğitim istiyorlar Nitelikli bir uzmanlık eğitimi için dünyanın en zor sınavlarından biri olan TUS’u kazanarak gelen binlerce hekimin arasından sıyrılarak bu kutsal kurumlara gelen asistan hekimler; halkımıza daha bilimsel ve nitelikli bir hizmet verebilmeleri, ölüm ve sakatlanma, tekrar hastalanma sıklıklarını, risklerini azaltabilmek için nitelikli eğitim istiyorlar. Öğle yemeği ve istirahat zamanlarında verilen eğitim(!) ancak onların özlük haklarından çalarak verilebilir, iş görme amacıyla değil. Öncelikli olarak, eğitimlerinden dolayı bu kutsal kurumlarda bulunduklarının farkına varılması gerekmektedir. http://saglikhaktir.org/istanbul-haydar-pasa-egitim-arastirmadan-izmirtepecik-egitim-arastirmaya-asistan-hekim-eylemleri 7 Emeklerinin karşılığını istiyorlar. Asistan hekimler geçim derdindedirler. Çok büyük bir kısmı kredi kartları ve kredilerle boğuşan hekimlerin ülke genelinde ücretleri düşük ve düzensizdir. Bir çok eğitim araştırma hastanelerinde nöbet ücretleri başka aylarda yatmakta, çoğunluğunu kendi emekleriyle oluşturdukları milyon dolarlarca rakamlardan oluşan kaynaklardan yeri gelip 50-100 TL gibi rakamlar almakta, bu ücretler ise onların yaşamlarını tam bir kabusa çevirmektedirler. Hekimler artık texbook almamakta, bunların digital ortamlardaki eski basımlarına ancak ulaşabilmektedirler. Zaten aldıkları ücretlerden de sadece maaşları emekliliklerine yansımaktadır. Ek ödemelerde maalesef emekliliğe yansımamaktadır ve oldukça düşüktür. Polislerin ve askerlerin özlük hakları ile karşılaştırıldığında hekimin emeklilikte çalışmaması imkansızdır. Bu yarının güvensizliğini doğuran en büyük faktördür. 4 İnsanlık onuruna uygun şartlarda çalışmak istiyorlar. Bir çoğunun dinlenme odası bile yok iken 36 saat aralıksız çalışarak ayda 400 saate varan bir makinenin bile çalışma kapasitesini zorlayan insanlık dışı mesailer asistan hekim arkadaşlarımızı ablukaya almış, Türkiye genelinde sayıları 25000 olan asistan hekimlerin üzerinden, sistem çok büyük bir sömürüyü rutinleştirmiş, mobingin kıskacında adeta kölelik koşullarını asistan hekimlere kabul ettirtmiştir. Hiç bir işçi tulumu asistan hekimlere sığmamaktadır. Üreten sınıflar içinde asistan hekimler ayrı bir sınıf, ayrı bir canlı, ayrı bir tür konumuna indirgenmiştir. Bu kabusu anlatmak bile insanı çileden çıkarmaktadır. Bir çok asistan hekim arkadaşımız işyerinde psikolojik tacize, hatta tehdide uğramaktadır. Daha çalışabilecekken istifa edenler, intihar edenler, artık şartların ne halde olduğunu bize göstermektedir. Vaat edilenler bizleri umutlandırmamaktadır. Artık dayanışmayla g(ö)reve gitmenin ne kadar temel bir hak, ne kadar büyük bir onur mücadelesi olduğunu herkese duyurmak isteriz. ADÜ asistan hekimleri olarak Haydarpaşa EAH den İzmir Tepecik EAH’ne varana kadar, onurlu direnişlerini destekliyoruz. Arkadaşlarımızın hak mücadelelerinde başarılar diliyoruz. Gündem İstanbul Haydarpaşa’dan İzmir Tepecik’e Gündem Göç Hür Hassoy Savaş, yoksulluk, siyasi baskı gibi çok çeşitli nedenlerle olan göç hareketleri, merkez kapitalist ülkeler ve göç alan-veren ülkelerdeki sermaye birikimini arttırmaya dönük bir şekilde sürer. Buna paralel olarak ülkelerin göçmen politikaları, kapitalist ekonominin dönemsel ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterir. Küreselleşme sermayenin serbest dolaşımının önündeki engelleri kaldırmaya çalışırken, işgücü ve insanların serbest dolaşımıyla ilgili ayrımcı ve kısıtlayıcıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru olan insan hareketliliği ciddi yasal ve idari engellerle sınırlanmıştır. Türkiye önemli bir göç ülkesidir. 15. Yüzyılda İspanya’dan kaçan Yahudiler, 19. Yüzyılda Avusturya’nın baskısından kaçan Macar ve Polonyalılar, 1980lerden Bulgaristan’dan kaçan 300 bin Türk, İran-Irak savaşı boyunca 1 milyon İranlı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Asya ülkelerinden ve Kafkasya’dan göçler, Körfez savaşından sonra 500 bin Kürt, Yugoslavya’nın dağılmasıyla 25 bin Boşnak ve son dönemde Suriye’den gelen milyonlar… Göçmenler için çıkış noktasında sosyal adaletin olmaması, yoksulluk, kötü yaşam ve çalışma koşulları, savaş, bireye yönelik ya da kurumsal şiddet varlığı, sağlık hizmetlerine erişimin zor olması, var olan hastalıklar önemli risklerdir. Göç öncesi yaşanan sağlık sorunları vatandaşı oldukları ülkenin toplum sağlığıyla ilgilidir. Genelde bu ülkelerde şiddet yaygındır, siyasal ve ekonomik istikrarsızlık mevcuttur. Göç yolculuğu da çoğunlukla güvenli koşullarda gerçekleşmez ve sağlıkla doğrudan ilintilidir. Göç yolculuğu sırasında araçtan düşme ya da araca dışarıdan müdahale, özellikle deniz taşıtlarında kötü hava koşulları nedeniyle boğulma görülmektedir. Hedef ülkede sosyal hakların olmaması, var olan hakları bilmeme, yasal olmayan konum nedeniyle kaçak göçmenler sağlık hizmetlerinden yararlanamaz. İşçi sağlığı açısından bakıldığında göçmen işçiler, sermaye birikiminin gerekleri doğrultusunda, özellikle kriz dönemlerinde yedek sanayi ordusu yaratılmasına katkıda bulunarak bir tür tampon işlevi görmektedir. Yerli işçi ile yabancı işçi arasında yaratılan rekabet unsuru işgücünün yeniden üretimi maliyetinin düşürülmesine, emeğin ücretinin ucuzlamasına, işçi sınıfı mücadelesini zayıflamasına neden olur. Yerinden edilen insanlar göç ettikleri ülkelerde en ağır aşağılanmalara, dışlanmalara, ötekileştirilmelere maruz kalır, karın tokluğuna çalıştırılır ve fiziksel sömürüye dayalı en ağır koşullarda çalıştırılırlar. Türkiye; 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi'ne, 1967 tarihli EK Protokol'e coğrafi çekince ile taraf olmuştur. Türkiye, 1967 tarihli Mültecilerin Statüsüne Dair Protokol’e koyduğu çekince ile Avrupa ülkeleri dışından gelenleri mültecilik statüsü haricinde tutmaktadır. Türkiye’de 04.04.2013 tarih ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda tanımlanan mültecilik, Avrupa ülkelerinden gelen bu ülkeler vatandaşları ve vatansızları kapsar. Şartlı mülteci Avrupa ülkelerinden gelmemekle birlikte mülteciler için aranan diğer şartları taşıyıp güvenli üçüncü ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen kişileri kapsar. İkincil koruma statüsü ise mülteci ya da şartlı mülteci olmamakla birlikte ülkesine iadesi halinde ölüm cezası, işkence ve benzeri muamelelerle karşı karşıya kalabilecekler için öngörülmektedir. Uluslararası koruma başvurusu yapıp netice bekleyen kişilere de sığınmacı denir. http://saglikhaktir.org/goc/ 8 Avrupa Birliği ülkelerinin göçmenler için tutumu çok nettir. Göçmenleri Schengen sınırları içinde istememektedir. Mülteci statüsüne geçmek için her türlü yasal zorluk mevzuatlarında mevcuttur. “İnsan hakları”, “demokrasi” nin beşiği Avrupa birliği için en önemli mesele göçmenleri Avrupa dışında tutmaktır. Bunun için en uygun ülke Türkiye’dir. Konuyla ilgili kirli pazarlıklar sürmektedir. Göçmen kamplarının ucuz işgücünün sonuna kadar sömürüldüğü çalışma kamplarına dönüşmesi çok yakındır. Dünyanın her yerinde göçmenlerin temel ihtiyaçları can güvenliği, barınma, beslenme, sağlık, şiddet ve istismardan korunma, çocukların eğitimi ve çalışabilecekleri iştir. Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin ihtiyaçları da benzerdir. Göç edenlerin çok büyük bir nüfusa sahip olduğu bu göç dalgasına kamunun elinin dokunması şarttır. İyi niyetli yardım çabalarıyla bu yükün altından kalkmak mümkün değildir. Sunulacak sağlık hizmetlerinin göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde, tüm özel yapılanmalarıyla birlikte (tercüman vs) mümkün olduğunca yatay örgütlenme içinde olması, hizmete erişilebilirliği arttıracaktır. Teorik olarak da olsa Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler ve iç hukuk, başvuru yapmış olsun olmasın mültecilerin, şartlı mültecilerin, ikincil koruma sahiplerinin ve sığınmacıların sağlık hakkını güvence altına almaktadır. Sağlık sunucuların herhangi bir hukuki kaygıya düşmeksizin temel veya zorunlu sağlık hizmetlerini vatandaşlarla eşit koşullarda sunmaları gerekmektedir. İşte bu hizmetlerin sunumu sırasında Türkiye’de yaşananları Dr. Ergün Demir’den öğrenelim. Ergün Demir Sınırlar arasında yaşam savaşı veren göçmenlerin trajedisinin sona ermesi öncelikle Suriye’de ve bölgede yürütülen vekâlet savaşının bitirilmesine bağlıdır. http://saglikhaktir.org/ multecilere-sunulan-saglik -hizmetleri-yeni-bir-rantkapisi-mi-aciyor/ Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayılarının her geçen gün artarak üç milyona dayandığı ve artık ülkelerine dönme koşullarının giderek zayıfladığı aşikârdır. Ülkemizde kalıcı oldukları anlaşılan mültecilerin sorunlarına bu çerçevede çözüm aramak gerekmektedir. http://saglikhaktir.org/ hastaneler-ve-eczanelergoc-idaresi-merkezinedonustu/ Aç gözlü ve fırsatçı işverenler tarafından çocuk, genç, erişkin her yaştaki Suriyeli merdiven altı atölyelerde, ağır ve tehlikeli işlerde köle gibi çalıştırılmakta ve her türlü hastalıkla karşı karşıya kalabilmektedirler. http://saglikhaktir.org/ altin-varakli-koltuklardamulteciler-uzerindenrusvet-pazarligi/ Ne yazık ki ülkemize sığınan Suriyeli mülteciler siyasi ve ekonomik rant aracı olarak görülmektedirler. 13 yaşındaki Suriyeli Kenan’ın haykırışını neden duymak istemiyorsunuz? ÖNERİLERİMİZ Sağlık hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin yapılacak işlemlere alt yapı oluşturulduktan sonra başlanmalıdır. Göçmen sağlığı birimlerinin (Suriyeli polikliniği) fiziki ve teknik donanımları ile tıbbi demirbaş yetersizlikleri giderilerek asgari standartlar sağlanmalıdır. Ailesiyle Suriye’den savaştan kaçan, Macaristan’da polisin geçişlerine izin vermesini bekleyen 13 yaşındaki Kenan, Sunulan sağlık hizmet verilerinin SGK bilgi işlem sistemine (MEDULLA) kaydedilmeye başlanmış olması nedeniyle sevk sistemine ihtiyaç kalmamıştır. Bu nedenle kaldırılmalıdır. “ Suriyelilerin şimdi yardıma ihtiyacı var. Siz sadece savaşı durdurun, biz zaten Avrupa’ya gitmek istemiyoruz. Sadece savaşı durdurun.” Koruma altına alınanların nüfus yoğunluğunun bulunduğu illerde hizmet sunumu sırasında yaşanan sorunların en aza indirilmesi için Bakanlığa bağlı bir hastanenin referans hastanesi olması uygun olacaktır. diye haykırıyordu. Hastanelerin hizmet bedeli alacak tutarları AFAD tarafından zamanında ve aylık olarak ödenmelidir. Katılım payı ve ilave ücret kaldırılmalıdır. Bu haykırışı bugün altın varaklı koltuklarda oturup mülteciler üzerinden ‘’külfet paylaşımı’ ’yapanların duyabilmesi dileğiyle! İlaca ulaşımda yaşanan sorunların çözülebilmesi için İçişleri Bakanlığı ile Türk Eczacılar Birliği arasında hizmet alım protokolü yapılmalıdır. İlaç fatura bedellerinin ödenmesi ‘’ödenek gelmesine ‘’ bağlanmamalıdır. Ödenek gelmediğinde faturanın nasıl ödeneceği açıkca belirtilmelidir. Merdiven altı atölyelerde, ağır ve tehlikeli işlerde, hiçbir önlem almadan, çocukları köle gibi çalıştırıp birçok mültecinin hastalanmasına neden olan özellikle ayakkabıcılar sitelerindeki işyerlerinin denetlenmesi ve gerekli önlemlerin alınmasını istemek görevlerimiz arasındadır. 9 Gündem Mülteciler, yeni bir rant kapısı mı? Anı Bu da benim göç hikayem! Alaattin Kaçar Hasret, benim amcamdı. İkinci dünya savaşında Alman cephesinde kaybolan da diğer amcam: Alaattin… İsmimi ondan almışım. Çocukluğundan’ beri Kırgızistan’da yaşamış, burada evlenmiş, çocukları olmuştu. Çocukluğundan hatırladığı bir abisi vardı: Çok akıllı, çalışkan… Alıp Rus ordusunda asker yapmışlardı. Bir daha onu göremedi. Alman cephesinde kaybolup gitmişti. Kendisini de bir trene bindirip Kırgızistan’a göndermişlerdi, bir başına. Annesini ve kardeşini Türkiye’ye geçirip geri gelen babası, bunları kaçırmayı başaramamıştı. Çünkü köyü Rus askerleri tarafından sarılmıştı. Ardından da zaten Kırgızistan’a sürülmüştü. Türkiye’ye geldiğinde babası, annesi artık yaşamıyordu. Türkiye’de doğan kardeşlerini ilk defa gördü, onların da çocukları olmuştu. Yeğenlerinin hepsiyle tanışıp kucaklaştı. Bir yeğeni okulu nedeniyle başka şehirdeydi, ama gelip yetişti amcasına. Kırgızistan’dan gelen Hasret amcası sarıldı yeğenine, yıllardır ağlamadığı kadar ağladı, baktı tekrar ağladı, gözyaşlarını silerken: “Aynı Alaattin abim, o da Rus ordusuna katılırken bu yaştaydı.” Hasret, benim amcamdı. İkinci dünya savaşında Alman cephesinde kaybolan da diğer amcam: Alaattin… İsmimi ondan almışım. Vatanın ne olduğunu en iyi biz, yani göçmenler biliyor. Başınıza felaketler gelmeden siz de bilin! http://saglikhaktir.org/ bir-goc-hikayesi/ 10 Yorum “Aile hekimliği” Kulağa hoş geliyor! Nuri Seha YÜKSEL 100 ceza puanını dolduranın ,sözleşme feshi yaşadığı düzenleme binlerce aile hekimini ve ASM çalışanı ebe,hemşire ve diğer sağlık personelinin ciddi yaşamsal sıkıntılara düşebileceği,mesleği uygulamaktan mahrum kalacakları, maddi ,manevi kayıpların oluşabileceği hale dönüştü.Uygulamanın başladığı günden beri bakanlık düzeyinde derneklere,sendikalara ve meslek örgütümüze yeterli görüşme imkanı verilmeyişi,çalışanların sıkıntılarının dinlenmeyip fikirlerinin alınmadığı bu dönem ,sorunun derinleşmesinde ve eylemin sürdürülmesinde etkili oldu. Kulağa hoş gelen bir isim altında 1.basamak sağlık hizmetlerinin yani koruyucu sağlık hizmetlerinin veriliyor olması tereddütsüz kamuoyu için memnuniyet verici oldu. Pilot uygulama ile başlayan, daha sonra genel uygulamaya dönüşen Aile Hekimliği sistemi yaklaşık 10 yıldır havada ve gittikçe irtifa kaybediyor. Geldiğimiz aşama memnuniyet anketlerinin kriter kabul edip sağlık sistemindeki başarı olarak sunulduğu bir durumla karşı karşıyayız. Başlangıçta bu sistemde hekimleri heyecanlandıran, kendi mekânlarında kendi personeliyle kayıtlı nüfusuna hizmet etmekti. Ardı arkası kesilmeyen savunma istemleri, onlarca sarı zarf, sözlü ifadelerin sonrasında valiliklerin onayladığı ceza puanları gelmeye başladı. Çalışma barışı bozuldu, motivasyon yok oldu. Gelecek kaygısı arttı. Geçici görevlerden bunalan siyasi yâda kişisel nedenlerle oradan oraya sürülen, geçim sıkıntısı nedeniyle ek gelir için mücadele veren Birinci basamak çalışanları Aile Hekimliğini bir kurtuluş olarak görmüştü. Böylece mesleklerini, kendi bilgi birikimleri ve yetenekleri ile sürdürebileceklerdi. Haklı oldukları konuda anayasa ve uluslar arası sözleşmelerde kesin ifadelerle belirtilen haklarını kullanan aile hekimleri ve aile sağlığı merkezi çalışanları İdare mahkemelerinde cezaların kaldırılması konusunda hukuki sürecide başlattı. Son olarak Sakarya 2. İdare Mahkemesinin 07.10.2015 tarih 2015/455 Esas no ve 2015/861 Karar no. kararıyla bu eylemler sendikal faaliyet kapsamında değerlendirilmiş, verilen ceza puanı esastan iptal edilmiş olması memnuniyet verici olsa da bakanlığın bu konudaki tavrı endişe ve merakla bekleniyor. Aslında IMF karşısında başka seçenekleri de yoktu ve mesleklerini devam ettirebilmenin tek yoluydu. İlk yıllarda gelirleri yüksek gözükse de, Aile Hekimleri bu güne gelindiğinde masrafların, angaryaların altında ezilmeye başladı. Sağlıkta dönüşüm; uzun yıllardır sağlık ürünleri üreten ve hizmeti sunan uluslararası sektörün daha çok kazanması için sağlık sisteminin özelleştirmesinin ülke yönetimince gerçekleştirilmesinin bir aşaması. Sağlıkta dönüşüm; halkın sağlığı için gerçekleştirilen hizmetler olarak sunulan bu kurgu, hekimleri ve bilimsel verileri devre dışı bırakarak halka eşit ve nitelikli sağlık hizmeti vermek yerine kişilerin anlık memnuniyetlerini hedefleyen, bunu siyasi ranta dönüştürürken özelleşmenin önünü açan bir süreç oldu. Aile hekimleri öncelikle yaptıkları işi, sahadaki uygulamanın gerçeklerini bilen, bilmese de anlamaya çalışan bir idareyle masaya oturabilmek arzusunda. Halkın daha iyi sağlık hizmeti almasını amaçlarken çalışanların memnuniyetinin, motivasyonunun sağlandığı ve haklarının korunduğu bir uygulama en büyük istekleri. Aile hekimleri önce acil servislerde sonrada ASM ler de angarya olarak başlayan cumartesi fazla çalıştırılma durumunu “Nöbet Eylemi” olarak bilinen bir direniş göstererek engellemeye çalışıyor. Ocak ayından beri ASM’lerin cumartesi açık tutulması karşısında sendikalar, AHEF ve TTB iş bırakma kararları almış yoğun katılımla başlayan bu eylem,Sağlık Bakanlığının yönetmelikte yaptığı değişiklikle ceza puanlarını arttırması sonucu katılımın azalmasına rağmen hala sürmektedir. Ne yazık ki bu görüşmelerin ‘Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin yeni aşamalarının hayata geçirilmesine engel olamayacağı gözüküyor. Sağlık camiasını her alanda kıskaca alındığı bu dönem ancak birlikte ve kararlı bir duruşla aşılabilir. http://saglikhaktir.org/ aile-hekimligi-kulaga-hos -geliyor/ 11 Yorum Tarımsal küreselleşme karşısında LA VİA CAMPESİNA Abdullah Aysu 200 milyondan fazla köylü ve küçük çiftçiyi temsil eden Via Campesina (Çiftçi Yolu), yarıyıl konferansının ikincisini Kasım ayında Seferhisar’da gerçekleştirdi. Kararları ve eylemleri değerlendirdi. Yırca köylülerini ziyaret etti, destek verdi. Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Abdullah Aysu Via Campesina’nın Türkiye’deki en yılmaz temsilcisi. Mücadele sürecinde Evo Morales, Hugo Chavez, Aleida Guevara, Daniel Ortega, Rafael Correa gibi isimlerle biraraya gelerek Türkiye’deki çiftçilerin mücadelesini uluslararası platforma taşıyan önemli bir isim. Kitaplarında, konuşmalarında çiftçi karşıtı tarım politikalarını yerden yere vuran bir ekolojist çiftçi. Bu yazısında Via Campesina’nın öyküsünü anlattı bizlere. Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşmaları (GATT) toplantılarının sondan bir öncesi olan Tokyo Raund’unda tarımın serbest piyasa içine alınması gündem yapıldı ve tartışıldı. Fakat Türkiye dahil tüm ülke delegasyonlarının oylarıyla tarımın serbest piyasa içine alınması red edildi. Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası marifetiyle 24 Ocak Kararları olarak bilinen Kararlar ile tarım serbest piyasa içine çekildi. Bu biliniyor. GATT’ın son toplantısı Uruguay’ın Punta del Este kentinde 1986 yılında gerçekleşti. Tarımın serbest piyasa içine alınması Uruguay Raund’unda tekrar gündem yapıldı ve tarım serbest piyasa çarklarının arasına bu Raund’da teslim edildi. Ardından 1994 yılında Marakeş’te yapılan toplantıda GATT’ın yerine Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuruldu, GATT, DTÖ’nün bir alt başlığı haline getirildi. O zamandan beri tüm dünyada tarımsal politikalar bu kuruluş tarafından şekillendirilmektedir. Dünyada bu olaylar cereyan ederken Avrupa köylü örgütlerinin Avrupa tarım politikalarının değiştirilmesi yönünde seslerini duyurmasını sağlayan Coordination Paysanne Européene’i (Avrupa Köylüler Koordinasyonu -CPE) kurmaya karar verişleri de yine aynı 1986 yılındaydı. Bu örgütler daha o zamandan başka kıtalardaki benzer örgütlenmelerle temas halindeydiler ama tarım politikaları üzerine GATT müzakerelerinde tüm dünyanın kadın ve erkek köylülerinin hayatlarını etkileyecek konular önemliydi. Söz konusu örgütler temaslarını daha da yoğunlaştırmakta karar kıldılar. CPE, 1990 Kasım’ında Brüksel’de yapılan GATT bakanlar konferansı ile aynı anda ABD, Japonya ve Filipinler’den çiftçi liderleri ile birlikte, GATT kapsamında yürütülen tarım müzakerelerine karşı çıkan “GATTastrophe” adı verilen bir paralel konferansa katıldı. Brüksel’deki GATT bakanlar konferansının büyük ölçüde ABD ile AB arasında tarım konusundaki görüş ayrılıkları yüzünden başarısızlıkla sonuçlanması Avrupa (Birliği) tarım ve ticaret komiserlerinin ABD ile çabucak anlaşmasında ısrarlı olan Avrupa Ticaret ve Hizmetler Lobisinin şiddetli tepkisine neden oldu. GATT toplantılarında müzakere edilen neoliberal politikaların dünya köylüleri için getireceği yıkıma işaret emek üzere İngilizce felâket anlamındaki catastrophe kelimesinden yapılan söz oyunu. yhn. 12 1992 yılının sonlarına doğru ABD ile AB küresel pazardaki hâkimiyetlerini korumalarına ve bunun için anlaşma uyarınca dampingde (rakiplerin aleyhine haksız fiyat kırma) dâhil çeşitli yöntemlere başvurmalarına izin veren yeni uluslararası tarımsal ticaret kuralları üzerinde anlaşmaya vardılar (Blair House uzlaşması). Aynı yılın nisan ayında, Nikaragua çiftçi eylemi UNAG, Orta Amerika, Karayipler, Kuzey Amerika, Kanada ve Avrupa çiftçi liderlerini kendi oturumlarına davet etti. Managua Deklarasyonunda* GATT uzlaşmaları eleştirildi ve bağlantıların güçlendirilmesi ve alternatif bir model inşa edilmesine karara varıldı. Bir sonraki 1993 yılı birçok sebepten hayati önem taşımaktaydı. 1993 yılının 15-16 Mayıs günlerinde Hollanda merkezli Paolo Freire Vakfı, Managua Deklarasyonunda imzası bulunan örgütlerle birlikte, Belçika’nın Mons kasabasında CPE ile ortaklaşa uluslararası bir çiftçi toplantısı düzenledi. Bu toplantı sırasında, yeni oluşturulacak uluslararası ağın amacının ne olacağına dair Vakıf ile köylü örgütlenmeleri arasında ciddi bir görüş ayrılığı çıktı. Köylü örgütleri Uluslararası Tarımsal Üreticileri Federasyonu’nun dışında uluslar arası köylülüğün sesini duyuracak bir ağ (network) oluşturulmasını isterken Vakıf ise sadece var olan örgütler arasında bilgi alış verişini amaçlayan bir ağ yaratmak amacındaydı. La Via Campesina bu çatışmadan doğdu ve 6 ayda bir toplanacak bir “Koordinasyon Komisyonu” kuruldu. Başlangıçta bu yeni ağa Via Campesina (Çiftçi Yolu) adını da bulmuş olan Paolo Friere Vakfı kısa bir süre için de komisyonun sekreterliğini yürütmesi kararlaştırıldı. 4 Aralık’ta Cenevre’de Hint, Japon, ABD ve Kanada köylü liderlerinin katılımıyla GATT uzlaşmaları karşıtı bir eylem gerçekleşti. ABD ile AB, 15 Aralık 1993’te Cenevre’de bir önceki yıl kendi aralarında varmış oldukları ön-anlaşmaya öbür GATT katılımcılarının da onayını almayı başardı. Böylece bu ön-anlaşma Uruguay Turu’nu da içeren genel bir mutabakat şeklini aldı, nihaî sözleşmeyi takip eden (1994) Nisan ayında Merakeş’te imzalandı. Bu sözleşmeyle GATT’, DTÖ’ye dönüştü. DTÖ 12 yıl önce başlatılan Doha Turunu sonuçlandırmayı başaramamıştır. Büyük “yükselen” ülkelerin artan ticarî gücü, artık ABD ve Avrupa Birliği’nin 1993’de olduğu gibi kurallar dikte etmesine engel oluyor ve yeni bir ticaret anlaşmasına varma yolunda heveslerini kırıyor. Doha Turunda karşılaştıkları zorluklar birçok devleti çoğu kez DTÖ kurallarından bile daha neoliberal nitelikte ikili “serbest” ticaret anlaşmalarını müzakere etmek zorunda bıraktı. Dahası, üretkenlik ve neoliberalizmin 20. yüzyılın sonunda yol açtığı ekonomik, sosyal ve ekolojik tahribatın büyüklüğü -küresel iklim ve finans krizleri bunu kanıtlamakta- serbest-ticaret ideolojisinin büyüsünü büyük ölçüde bozdu. Politik sınıf tarafından tasarlanan ve uygulanan yeni liberal politikalar ile halkın düşüncesi arasında büyük bir uçurum var: Bu politikalar geçerliğini yitirmiş ve geçmiş yüzyıla takılıp kalmış gibi görünüyor. Via Campesina (VC) her dört yılda bir genel konferans yapmaktadır. Türkiye’deki Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (ÇİFTÇİ-SEN) 2004 yılında VC’nın 4. Genel Kurulu’nda Avrupa Bölgesi üzerinde üye oldu. Çiftçi-SEN bu tarihten itibaren küresel düşünmekte ve yerel örgütlenmeye çalışmaktadır. Daha sonra Çiftçi-SEN 2008 yılında Via Campesina Coordination Europa’nın kurucu üyesi oldu. Bilindiği üzere uluslararası tarımsal ticareti düzenleyen mevcut kurallar 1994’te kabul edilmişti ve bu kurallar tarımsal politikalarda anlamlı bir değişimi kısıtlıyor. Tarım politikalarının küreselleşmesine tepki olarak Via Campesina tarafından yaratılan gıda egemenliği, bu kurallarla bağdaşmamaktadır. Onları değiştirmek ve uluslararası ticaret için âdil kurallar önermek, gıda egemenliği yönünde gerekli adımlardan biridir. Küresel krizler ve değişimler Via Campesina için politik alan açmaktadır. Böylelikle, tarım politikalarının küreselleşmesiyle aynı anda Via Campesina da doğmuş bulunuyordu. Hâlihazırda tarım politikaları şu an uluslararası tarım ticaret kuralları tarafından belirlenmektedir ancak Via Campesina 1996 ve 2002 yılları arasında DTÖ Bakanlar toplantıları (özellikle Seattle 1999, Cancun 2003, Hong Kong 2005) ve BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) zirvelerindeki eylemlilikleriyle köylü örgütlerinin ötesine ulaşan bir hareketlenme ve bilinçlenme yaratmış bulunuyor. Bu yazının hazırlanmasında, Gérard Choplin, (1988-2008 yılları arasında CPE Koordinatörlüğü), 2008 yılından itibaren Via Campesina Avrupa Koordinasyonu koordinasyon takımı üyesinin Via campesina 20 Yaşında Kitabındaki makalesindeki yazısından yararlanılmıştır. http://saglikhaktir.org/ tarimsal-kuresellesmekarsisinda-la-viacampesina-kurulusu/ http:// viacampesina.org/en/ index.php/our-conferencesmainmenu-28/1-mons1993-mainmenu47/907-managuadeclaration 13 Yorum Nasıl bir sağlık sistemi? İlker Belek 1. İLKELERİMİZ Biz, sosyalistler, nasıl bir sağlık sistemi öngörüyoruz, vaad ediyoruz. Konunun en önemli başlıkları üzerinden sırayla, kısaca, somut olarak ve ilkelerden başlamak üzere izleyelim. Böylece, “sosyalistler eleştirmekten başka bir şey bilmezler” yönündeki lafazanlığın ne kadar boş olduğu da ortaya çıkmış olur. İlk yazımız ilkeler konusunda. Bizim sağlık hizmetlerinin organizasyonu açısından birbirine bağlı iki önemli ilkemiz var: Parasız ve kamucu hizmet. Parasız hizmet, sağlık hizmeti kullanmak için başvuran vatandaştan, hizmet kullanım anında para alınmaması anlamına gelir. Yani vatandaş, hizmeti kullanırken, daha önceden düzenli olarak ödediği vergi ve/veya sağlık primine ek olarak herhangi bir ödeme yapmak durumunda kalmaz. Vatandaşın oluşturmuş olduğu vergi/prim havuzları, kullanacağı hizmetin finansmanı için devreye sokulur/yeterli olur. http://saglikhaktir.org/ nasil-bir-saglik-sistemiilker-belek/ Parasız hizmet, herkesin sağlık hizmetinden eşit şekilde yararlanabilmesi bakımından vazgeçilmezdir. Eşitliği ise gereksinim belirler. Çok değişik ülkelerde yapılmış olan bütün araştırmalar, hizmet kullanım anında hastadan para alınmasının, hangi isim altında olursa olsun (katkı payı, fark, kullanıcı ödentisi, vb), özellikle dar gelirli grupların hizmet kullanmasını engellediğini açık olarak gösteriyor. Alınan para ne kadar çoksa gereksinimlerin karşılanması o kadar olanaksızlaşıyor. 14 Peki, hükümetlerin “vergi/prim gelirleri sağlık hizmetlerinin artan maliyetini karşılamaya yetmiyor, o nedenle katkı payı ödemek zorunlu, aksi taktirde sistemi işletemeyiz” yönündeki uyarıları gerçekçi mi, dikkate alınmalı mı ? Şunu kesin olarak biliyoruz ki, kapitalist sınıflı toplumdaki bu tür açıklamalar, sağlık harcama yükünü vatandaşların üzerine yıkmak için geliştirilen, hiçbir gerçekçi yanı olmayan yalanlardır. Bunu diyen sınıfa karşı bizim yanıtımız, sağlık hizmetleri için gereken kaynağın, gelir dağılımındaki eşitsizlikte somutlandığı üzere, sermaye sınıfının serveti olarak biriktiği ve kaynak bulmak için işte bu adaletsizliğe müdahale edilmesi gerektiği yönünde olmalı. Nitekim Türkiye’de nüfusun en zengin %10’luk kesiminin toplam servetin %70’ten fazlasına sahip olduğunu, hükümetlerin yeri geldiğinde dolar milyarderi sayısını artırmakla övündüklerini herkes biliyor. Demek ki, kaynak var, fakat adaletsiz, eşitsiz dağılıyor, bu nedenle de toplumsal gereksinimlerin finansmanında, gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlikle paralel olarak, kaynak sıkıntısı yaşanıyor. Eğer eşitlik adına sağlık hizmetini parasız organize edeceksek, bunun ancak kamucu bir örgütlenmeyle sağlanabileceği açık. Çünkü, özel sağlık sektörünün, kurumlarının tek amacı sağlık hizmeti üretiminden para kazanmaktır. Hizmeti parasız olarak organize etme niyetini, gücünü ortaya koyabilecek tek yapı kamu ve onun günümüzdeki somut temsilcisi olan devlettir. Devlet hizmet üretimine ne ölçüde özel kurumları dahil etmişse o ölçüde devlet olmaktan çıkmış demektir. Bunun en önemli sonuçlarından birisi eşiksizlik, diğeri de verimsiz olacaktır. Şöyle ki: Sistemin özel sektörün eline geçmesi, sağlıkta korumanın değil, tedavinin öncelenmesi sonucunu verir. Çünkü özel sektör ancak tedavi faaliyetleri üzerinden para kazanır, hatta para kazanmak amacıyla koruyucu sağlık hizmetlerini bilinçli biçimde arka plana da iter. Verimsizlik dediğimiz şey de tam budur. Yani tedavi hizmetleri üzerinden sağlık sektörüne daha çok para çekilmesi, bu paranın özel sağlık aktörlerinin eline geçmesi, buna karşılık halk sağlığındaki başarının azalması. İkinci önemli ilke olan kamucu organizasyon ise, doğrudan parasız hizmet ilkesiyle ilgili ve parasız hizmetin gerek koşulu durumunda. Unutmayalım: Parasız ve kamucu sağlık hizmeti ilkelerinin önündeki en önemli engel kapitalizmin, kapitalist devletin, bu yapıyı savunan siyasi aktörlerin kendisidir. Sağlık hizmetinin parasız sunulması mümkündür. Üretilen toplumsal zenginlikten sağlık için daha fazla para ayırmak olanaklıdır. Sorun kaynağın olmaması değil, eşitsiz dağılımıdır. Toplumsal zenginlik kapitalist sınıfın banka hesaplarında ve servet portföyünde el konulmuş durumda olduğu, düzen partileri de bu durumu değiştirmek istemediği için “kaynak yaratmak” adına yine vatandaşın üzerine gidiliyor. 15 Yorum Nusret Fişek neden unutulmaz hekim? Hüseyin Güven NESİN Vakfı’nı ziyaret eden Alman yazar Günter Wallraff; “İlk kez bir yazarın düşleriyle yaşam pratiğini böylesine bütünleştirebildiğini gördüm.” der. Aziz Nesin’in kitaplarının arka kapağında bu sözleri her okuduğumda, bir sağlıkçı olarak bunun tam karşılığının Nusret Fişek hoca olduğunu düşünürüm. Hoca’nın bizlere bıraktığı iz ve geleneğe üç başlıkta yaklaşmaya çalışacağım. Sağlıkta Sosyalizasyon ve Nusret Fişek 224 sayılı yasa olarak bilinen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın yürürlüğe girmesinden bugüne elli yıldan (12 Ocak 1961) fazla olmuş. Yasadan yaklaşık yirmi yıl öncesine gidersek; Nusret Fişek, Tıp Fakültesini birincilikle bitirmiş. İstediği uzmanlığı seçip, günün şartlarında “iyi kazanabilecek”… Ancak gözü hiç bunlarda değil: Sıtma Enstitüsü, Hıfzısıhha Enstitüsü, Sağlık Yönetimi Eğitimi, Bakteriyoloji-İstatistik çalışmaları, Halk Sağlığı Okulu, Fişek hocanın meslek ve hayat seçiminin yol haritasını oluşturuyor. Önce hastalandırmamak, sağlığı bir temel hak olarak görüp kamu eliyle korumak olan 224 sayılı yasadan günümüze, sağlığın tamamen piyasalaştırıldığı koşullara nasıl gelindi? Kamunun ilaç üretiminden elini çekmesinin dayatılması ile başlayan son süreci, hangi dünya ve ülke şartları belirledi? Kuşkusuz herkesin durduğu, baktığı yerden bir yanıtı var. Ancak bu süreçte uygulayıcı olarak yer alan meslektaşların bile samimiyetle itiraf ettikleri şey; bilimsel, akılcı ve insani olanın, Nusret Fişek hocanınki olduğudur. Sadece kuramcı olmayan Nusret Fişek, yasanın zayıflatılmak istendiği, elinden yetkilerinin alındığı dönemde Toplum Hekimliği Enstitüsü’nün başına geçmiş. Uygulanan Çubuk ve Etimesgut projelerinde bebek ölüm hızı (1960larda) Türkiye genelinde binde 150 iken, bu bölgede 2000li yıllar değerlerine düşmüş. Bu ekip çalışması ve meslek dayanışması, bugünkü piyasalaştırmanın hekim çalıştırma mantığı olan “doktor, cebine girecek paranın karşılığı parça başı iş kadar çalışır” yaklaşımına da, sanırız en güzel yanıtı oluşturur. 16 İnsan Hakları Savunucusu Nusret Fişek Demokratik ülkelerde sosyal ve ekonomik sorunlar, toplumun yararına olarak hükümetlerin, kamu kuruluşu niteliğindeki birlikler, sendikalar ve derneklerle özgür ve eşit koşullar içinde etkileşmeleriyle çözümlenir. Bu kurumlar, toplumsal sorun saydıkları konularda görüşlerini halka duyurmalı ve hükümetlere baskı yapabilmelidir. Demokrasi böyle bir etkileşim olursa iyi ve üstün bir rejimdir” Hocamız TTB Merkez Konseyi’nin 1984-1990 arası başkanlığını yaptı. 1982 de, 12 Eylül Anayasası %92 ile kabul edilerek seçimler yapılmış, yönetim “sivillere” devredilmişti. Ancak idam cezaları durmadı. Hatırlayacağımız gibi İlyas HAS ve Hıdır ASLAN’ın idam cezaları Ekim 1984 de “sivil iktidar”milletvekillerinin oylarıyla onaylanarak gerçekleştirildi. (Bu onay için el kaldıranlar bugün nerede, neleri savunmaktalar, acaba bir araştırmacı inceledi mi?..) Sağlıkta Dönüşüm Projesi ile ilgili düşüncelerini de, -yirmi küsur yıl öncesi ilk gündeme geldiğinde- kendi kaleminden okuyalım: İnsan Hakları Derneği kurucu üyesi olan Nusret Fişek hocanın, Türk Tabipleri Birliği Başkanı olarak verdiği yaşam hakkı mücadelesini, İHD kurucu başkanı Av. Nevzat HELVACI’dan öğrenebiliriz: Bu davada savunma görevini üstlenen avukatlar arasında ben de vardım. Uluslararası tıp kuruluşlarının ilke kararları, tıp meslek ahlakı ve bilimsel veriler ışığında savunmasını yapan Dr. Fişek, elli kişiyi ipe çeken 12 Eylül’cülere, ölüm cezası verenlere ve uygulayanlara unutmamaları gereken bir ders verdi. Kamuoyuna yansıyan bu davanın, Nusret Fişek Türkiye Büyük Millet Meclisinde onay bekleyen kesinleşmiş ölüm cezası kararlarının yerine getirilmesini engellemekte önemli bir payı olduğunu sanıyorum.” Bu örgütlü mücadele, 6023 sayılı yasanın bizim sorumluluklarımız arasında saydığı bütünlüklü bir mücadele olmalıdır. TTB sadece hekimlerin çıkarlarıyla ilgilensin denen bir yaklaşım geçerliliği olan bir yaklaşım değil. Çünkü, SDP sadece hizmetin piyasalaşmasını değil, emeğin de piyasalaşmasını öngörüyor ve bütünlüklü bir saldırı. Dolayısıyla hak kayıplarına karşı çıkarken, sadece özlük hakkı mücadelesi verelim sağlık hakkı ile ilgilenmeyelim deme şansımız yok. İnandığı doğruları yaşam pratiğine katan Fişek hoca, salt tıp ve hekimlik değil, insan haklarından nükleer karşıtlığına, barış ve çevre savunusuna dek yaşamı savunan birçok örgütün kurucusu ya da üyesiydi. Hekim hakları, hekimin sorumluluğu, insan hakları kuşkusuz bir bütünü oluşturur. O dönemde sanırız ki Fişek hocaya da “hekimlik dışı konularla ilgilendiği!..” için sayısız eleştiri, telkin ya da uyarı gelmiştir. Toplumunda ve tarihte önemli iz bırakmış kişiler için; “bugün yaşasaydı..” ne duyacağı, nerede nasıl bulunacağı yolunda düşünceler, kanaatler belirtilir. Örgütçü Nusret Fişek Nusret Fişek yaşamını adadığı bu değerler doğrultusunda bugün yine yaşam hakkını savunacaktı kuşkusuz. Nusret Fişek’in sağlık örgütü modeli, 1978de Alma-Ata’da Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF tarafından yapılan konferansta tüm ülkelere örnek gösterildi. Örgüt ve örnek sözcüklerinin hocanın ismiyle birlikte anılması biz öğrencileri için bir başka örnek yönünü çağrıştırır: Örgütçülüğü. Ankara’daki bombanın öldürdüğü 8 yaşındaki Veysel Atılgan, kıyıya vuran 3 yaşındaki Aylan ölmeden süreci okuyacak, daha “kara melek” Angelina Jolie geldiğinde, proaktif kişiliğiyle bizleri hekimlik direnişine çağıracaktı. Belki tırlarla sürekli ölüm taşınırken, bu tırların yöneticileriyle “barış ve çözüm” değil kan ve gözyaşı geleceğini söyleyecekti, yine yargılanacaktı. Örgütlülük ve katılım, hoca için adeta yaşamın anahtar sözcükleriydi. (224 sayılı yasada da halkın sağlık yönetimine katılması öngörülmüştü.) Bir kişinin beş silah alabileceği “bireysel silahlanma” yasasına karşı, yaşam hakkından yana olacaktı. Fişek hoca bir yazısında soruyor: “Zengin bir ülke olursak çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş sayılabilir miyiz? İçme suyu kaynaklarında bile altın madeni açılmak istenen bir şehirde halkın sağlığını, sağlıklı temiz su hakkını savunacaktı. Petrol zengini ülkeler çağdaş bir toplum sayılmadığına göre milli gelirimizin yükselmesi çağdaşlık için geçerli bir ölçüt olamaz. Hava kirliliğinin sınır değerlerin üstünde olduğu bir bölgede, kömürle elektrik üretimi girişimlerine karşı panelist konuşmacımız olup, bizleri aydınlatmayı sürdürecekti… Çağdaşlık kavramı ekonomik olmaktan çok sosyal ve kültürel etmenlerin belirlediği dinamik bir kavramdır. Anısına sonsuz saygıyla.. http://saglikhaktir.org/nusret-fisek-nedenunutulmaz-hekim-huseyin-guven/ 17 Yorum SGK batıyor, ülkeyi de batırıyor! Emekli zam, SGK açık derdinde! Bütçe açığının sebebi; SGK ödemeleri! SGK açığı yoksulun çenesini niye yoruyor? Seyfi Durmaz Önce SGK'nın mali istatistiklerine bakalım: 2014 yılında toplam gelirlerin giderleri karşılaması %90,2 oranında. SGK’nın 20 milyar Lira açık görülüyor. Son beş yıldır aşağı yukarı durum bu minvalde. http://saglikhaktir.org/sgk-acigi-yoksuluncenesini-niye-bu-kadar-yoruyor-seyfi-durmaz/ 18 Sermaye'nin argümanlarına bir bakalım! Sorunu tanımlayanlar onlar Faruk Çelik / Bakan iken Zahmet edip çözümü de tanımlamışlar Kemal Derviş Omar Arias / Dünya Bankası Sosyal Güvenlik Kurumu İnsanlar 50'lerine ulaşıncaya kadar yılda 1800-2000 saat çalışabilir, 70'lerine yaklaştıklarında 500-1000 arası saate doğru gider. Örneğin, bir hemşire, bir hostes ya da lise öğretmeni 50'li yaşlarının sonuna kadar haftada beş gün çalışabilir, 62 yaşına kadar dört güne iner ve belki 70'ine kadar iki gün çalışır. Yaşlıların yarı zamanlı çalışarak kısmi emeklilik maaşı almalarına olanak tanıyarak kademeli emeklilik seçeneklerinin sunulması; yaşlı çalışanların genel üretkenlik düzeylerinin yükseltilmesi için bilgisayar ekranlarına büyüteç takılması ve ergonomik sandalyelerin sağlanması gibi küçük işyeri düzenlemelerinin yapılması... Sağlık harcamaları kapsamının daraltılması ve kapsam dışı kalan sağlık hizmetlerine yönelik “tamamlayıcı sağlık sigortası, gelir kayıplarının azaltılması için bireysel emekliliğin teşvik edilmesi... Dünya Bankası Sosyal Güvenlik Kurumu 2002 yılından günümüze Büyüyen yaşlı nüfus, cömert Kayıt dışı istihdam oranıkadar oluşan açık miktarı- kamu emeklilik harcamala- nın yüksek olması, bilinçnın artmasında en önemli rının sebep olduğu yüksek siz ilaç kullanımının ve etkenlerden biri erken düzeydeki sosyal güvenlik ilaç israfının fazla olması, emekliliktir. açığına ek olarak kamu sağ- nüfusun yaşlanma eğililık bütçelerinin üzerine de minde olması... ilave baskılar getirecektir. Görülüyor ki; halkın gündelik yaşamı içinde geleceğiyle ilgili kaygısını ya da durumunu dile getirirken kullandığı argümanların bir kısmı Dünya Bankası, TÜSİAD gibi büyük sermaye kuruluşlarına aittir. 19 Bu kavramların günlük hayatımıza bu kadar derin nüfuz etmesinde, sıradanlaşmasında hem politikacıların hem de sınıf siyaseti üretemeyen ve emekçileri bu argümanlara teslim eden muhalefet odaklarının payı bulunmaktadır. Gündem Vurur plana ifadesi, sağlık yine bitanesi! Sağlık alanındaki olası gelişmeleri öngörmek Işıl Ergin Önümüzdeki döneme dair sağlık alanındaki olası gelişmeleri öngörmek, proaktif politikalar geliştirebilmek açısından oldukça önemli. Bu bağlamda Onuncu Kalkınma Planında (2014-18) ve iktidar partisinin seçim bildirgesinde sağlık alanının işaret ettiklerine bakmakta yarar var. Bu program hedeflerinin ilkeler bütünü, neoliberal politikaların Türkiye’de sağlık, eğitim, tarım, ulaşım, bilim-teknoloji ve daha pek çok alandaki yol haritasını sunmakta. Sağlıkta araçlar ne olacak? Yani, bu 2014-18 fazında, sağlığın metalaşması, oluşturulan sağlık pazarının daha da vahşileştirilmesi ya da bazı noktalarda ehlileştirilmesi, emeğin sömürülmesi bağlamında hangi yeni araçların kullanılacağı ya da hangi eskileri geliştireceğinin ipuçları bu dokümanlarda saklı. http://saglikhaktir.org/vurur-plana-ifadesi -saglik-yine-bitanesi/ 20 Dünya konjunktürü açısından da önümüzdeki dönemde kapitalizmin kendini yeniden üretme alanlarının bilgi teknolojileri, otomasyon ve ileri üretim teknikleri ve sağlık teknolojileri olacağını bu metinlerden de anlayabiliriz. Bu yarışta Türkiye’nin kendisini rekabet edebilir bulduğu en temel alanlardan biri sağlık. Hizmet ihracatının hacmi ve öneminin artırılacağı sıklıkla vurgulanmakta ve “hinterlandındaki ülkelere nazaran Türkiye’nin sahip olduğu sağlık ve yükseköğretim altyapısının hizmet ihracatı açısından önemli bir potansiyel sunduğu” bildirilmekte. Geçmişte dış ticarete konu olmayan eğitim ve sağlık alanlarının “çekim merkezi” haline dönüştürüleceği kesin. İlaç ve tıbbi malzeme üretimine odaklanma, sağlık turizmini geliştirme gibi “fırsat alanları” bu metinlerin en temel vurgularından. Öncelikli dönüşüm programlarında sağlık alanında yer alan iki temel program var: Bunlardan birisi Sağlık Turizminin Geliştirilmesi Programı. Bu kapsamda; medikal turizm, termal turizm ve ileri yaşengelli turizmi hedeflerine kilitlenilmiş durumda. Kamu ile özel sektör işbirliğinin güçleneceği, “fiyat farklılaştırmasına da imkân tanıyan mevzuat altyapısının oluşturulması” ile bu alanın vahşi bir rekabete teslim edileceği görülebiliyor. “Demografik fırsat penceresi”ni iyi değerlendirmek sık sık tekrarlanmış. Önümüze sunulacak yeni nüfus politikaları, doğurganlık söylemleri, kadın istihdamı ve genç istihdamı konularına bu fırsatlar penceresinden bakılarak karar verileceği anlaşılabilir. Sağlık harcamalarındaki “şişme” ile başedebilmek için yeni denetim hatlarının kurulacağı da anlaşılıyor. Muhtemelen sadece ikinci ve üçüncü basamak arası akışı düzenleyen bir tür sevk zincirinin getirileceğini söyleyebiliriz. Ama bunun bildiğimiz anlamda bir zincir olmayacağını da tahmin edebiliriz. Birinci basamağın bu zincire eklemlenmesi pek gündemde yok gibi, zaten aile hekimlerinin nüfuslarının 3000’e çekilmesi hedeflenerek (iyi ve gerçek bir sevk zincirinin işlediği ülkelerde bu sayı 1000-1500 arasında) bildiğimiz anlamda sevk zincirinin 2018 itibariyle de gelmeyeceğini öngörebiliriz. Üniversite hastanelerini yeni yapısal reformların beklediği, “Mali sürdürülebilirlik” ile “tıp eğitimi ve yenilikçi araştırma” alanlarının iki rakip muamelesi göreceği öngörülebilir. “Başta üniversite hastaneleri olmak üzere döner sermayeli işletmeler, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde kullanılmasını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılacaktır.” Bu bağlamda Sağlık Bakanlığının kendi “yenilikçi araştırma” hatlarını oluşturacağı, sanayi ile ilişkilerini geliştirip kurumsallaştıracağı bir “sağlık endüstrisi” yapılanması oluşturacağı da görülüyor. Bu sayede “yüksek katma değerli ürün üretebilen, küresel pazarlara ürün ve hizmet sunabilen ve yurtiçi ilaç ve tıbbi cihaz ihtiyacının daha büyük bir kısmını karşılayabilen bir üretim yapısına geçilmesi” amaçlanıyor. “Sağlıkta üreten ülke olma hedefi” sıkça tekrarlanıyor. Ar-Ge yükünden kurtularak kazancı artmış bir sanayi ve girişimci bir kamu ile elbette. Öncelikli dönüşüm programlarında yer alan ikinci program da bu zaten: Sağlık Endüstrilerinde Yapısal Dönüşüm Programı. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB), Kanser Enstitüsü, Kalite ve Akreditasyon Enstitüleri ve Türkiye Biyoteknoloji Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Üniversitesi bu kapsamda öne çıkan kuruluşlar. Tıp alanı; kapsamına “tamamlayıcı tıp uygulamalarını” da alarak tamamlanacak gibi görünüyor! Bu uygulamaların, tıp eğitimi ve sağlık uygulamalarına entegre edileceği ve uygulamaların sosyal güvenlik kapsamına alınacağı anlaşılıyor. Ancak bu duruma tezat bir biçimde emeklilik ve sosyal güvenlik sisteminde “gerekli tedbirlerin” alınacağı da görülüyor. Sağlık teminat paketlerinin gözden geçirileceği (kamu harcamalarinin rasyonelleştirilmesi bağlaminda) ve bazı hizmetlerin kapsam dışına kayacağı ve bu hizmetlerinin sağlanması için tamamlayıcı sağlık sigortacılığının (ve yanısıra uzun vadeli hayat sigortaları ürünlerinin) teşvik edileceği belirtilebilir. “Pazarda oluşacak bu yeni fırsatların sağlık hizmetine erişimde eşitsizlikleri artıracağı” vurgusu da ihmal edilmemiş. Başbakan Yardımcısı koordinatörlüğünde oluşturulacak “reform görev gücü” isimli yeni yapı kamu yönetimindeki reformların hız kazanarak devam edeceğinin işaretçisi. Merkezin küçültüleceği ancak daha da etkinleşeceği belirtiliyor. Kamu yatırımlarında, Kamu Özel işbirliği (KÖİ) yönteminin özellikle Şehir Hastaneleri Projeleri ve Entegre Sağlık Kampüsleri yolu ile hızla devam edeceği ve bu alandaki hukuksal ve kurumsal kapasitenin geliştirileceği görülüyor. Bu bağlamda bir strateji belgesi hazırlanacağı, dağınık yapıdaki KÖİ mevzuatının çerçeve bir kanun altında toplanacağı, KÖİ politika ve uygulamalarının ko-ordinasyonunu güçlendirileceği ve bir izleme ve değerlendirme siste-mi oluşturulacağı anlaşılıyor. Yeni kamu-özel işbirliği hattının “kamu alımlari yoluyla teknoloji geliştirme ve yerli üretim programı” ile çeşitleneceği ve “savunma sanayiindeki offset uygulamasının enerji, ulaştırma, sağlık başta olmak üzere sivil alanlarda da yaygınlaştırılacağı” anlaşılıyor. 21 Planlı ve kasten: Sağlık hizmeti bir sektör olurken Fuat Ercan Planlamaya artık başvurulmuyor mu? Hayır, ne planlamadan ne de sanayileşmeden vazgeçildi. Bu sorular ve sorulara verilen cevaplar egemen muhalif anlayışın alışkanlığının ürünü Sanayileşmeden vaz mı geçildi? Planlamaya artık başvurulmuyor mu? Sanayileşmeden vaz mı geçildi? Hayır, ne planlamadan ne de sanayileşmeden vazgeçildi. Bu sorular ve sorulara verilen cevaplar egemen muhalif anlayışın alışkanlığının ürünü. Siyasi iktidar ve sermayenin belirli bir düzeye ulaşmış kesimleri için, yakın geleceğe dair hangi mevzilerde, ne gibi manevralar yapılacağına ilişkin, oldukça önemli ve birbirini destekleyen raporlar, planlar yayınlanıyor (Kalkınma Planları, Hükümet Programları, Orta Vadeli Program, TUSİAD, MUSİAD, TUSKON Raporları). Birbiri ile tam olarak ittifak halinde olmazsa bile, tarihsel olarak üst üste gelmiş tarafların varlığından söz edebiliriz. Konumuz açısından taraflar için sağlık sadece sağlık alanı ile sınırlı bir alanda tanımlanmıyor. Sağlık, tüm sistemle içsel bağlantıları olan, içsel bağlantıları kurulması gereken bir gerçeklik olarak tanımlanıyor. En genel anlamda sağlık bir sektör olarak kendi iç bileşenleri içinde ele alınıyor. Bu yönde yasal/kurumsal düzenlemeler gerçekleştiriliyor. Sağlık diğer sektörlerle bağlantıları üzerinden tanımlanıyor ve yine bu yönde yasal-kurumsal düzenlemelerle iç bağlantılarının geliştirilmesi isteniyor. Sağlık alanından devlet çekilmiyor, ama sektörün hem bu iç bağlantıları kuracak biçimde iç mimarisi değiştiriliyor ama hem de devlet bu alanda bir yatırımcı gibi davranıyor. Planlar ve düzenlemelerle sağlık, sadece ulusal ölçekte işleyen bir sektör değil, dünya ölçeğindeki kapitalist sisteme eklemlenecek yasal/ kurumsal dönüşümlere konu oluyor. Bir sektör olarak tüm bağlantıların sağlanması için gerçekleştirilen dönüşümlerin en temel belirleyeni sağlığın, metalaşma süreci içine çekilmesi ne anlama geliyor? Sağlığın sadece alım-satıma konu olması yani sıklıkla işaret edildiği üzere ticarileşmesi, özelleştirilmesi değil ama metalaşma sürecine çekilmesi, en azından her bir meta için gerekli olan üç önemli metalaşma sürecinin gerçekleşmesi gerekiyor. Sağlık hizmeti sektörleştiği ölçüde üretim süreci sonucunda daha çok bir meta olarak hizmet ihtiyacı olan hastalara sunulacaktır. Ama bu hizmetin sunulma halini sektör ve daha özel de metalaşma kavramı üzerinden analiz etmemiz için iki şeyin daha metalaşması gerekiyor; sağlık hizmetinin üretimindeki sağlık çalışanlarının harcadıkları emek-gücünün metalaşması ve sağlık alanına yatırım yapan veya sağlık hizmetinden yararlanmak isteyenlerin para sermaye döngüsü sürecine dahil olmaları gerekiyor. 22 İşte X. Plan’da1 planlı ve kasten yapılmak istenen tam da bu işleyişlerin kurumsal/yasal altyapısını oluşturmak. Plan’a ilişkin belki en çarpıcı ifadeleri planın kendisinde bulabiliriz. Planla “sermaye birikimi ve sanayileşme sürecinin hızlandırılması” amaçlandığı ifade ediliyor (s:39). Ama sermaye birikimi ve sanayileşmenin hızlandırılması iki temel değişken dolayında tanımlanıyor. İlki; üretim faktörlerinin verimliliğinin artırılması öneriliyor. Bu ifade üretim faktörü olarak emek ve sermayenin verimliliğinin artırılması anlamına geliyor. Emeğin verimliliğinin artırılması çalışanların ve yeni durumda daha çok kamu çalışanlarının niteliğini artırıcı ve daha da önemlisi üretim sürecinde daha yoğun çalışmasını gerektiriyor. Planda emeğin verimliliğini artıracak ve ama kamu çalışanlarını da kamu hizmeti üretiminde metalaşma sarmalı içine çekecek ifadenin “nitelikli insan gücü” başlığı altında ele alındığını söyleyebiliriz. Nitelikli insan gücü, bir değişle beşeri sermayenin güçlendirilmesi, iş ve yaşama ilişkin bilgi ve beceri ve yeteneklerin artırılması öneriliyor. (s;41) Özellikle kamu çalışanlarının bu konudaki değişimin temel alanlarından biri olacağını söyleyebiliriz; “Kamu personelinin verimliliğinin artırılması amacıyla etkin bir performans sistemi oluşturulacak ve hizmet, personel, ücret ilişkisi daha sağlıklı hale getirilecektir.” Konumuz açısından yani sağlığın bir sektör olması için, diğer alanlarındaki emek gücü nicelik olarak hem daha az hem de değişen tıbbi gereçlerden dolayı nitelik eğitimi süreklilik arz etmesi gerekiyor. Plan açık bir dil kullanıyor; “Daha kaliteli ve maliyet etkin bir sağlık hizmet sunumu amacıyla koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerinde, performansa dayalı ek ödeme sisteminde, sevk zincirinde, sağlık insan gücünde iyileştirme ihtiyacı devam etmektedir.” (s:46) ve yine ilerleyen sayfalarda “Sağlıkta insan gücü, demografik gelişmeler ile uzun vadede ihtiyaç duyulacak yeni meslekler de dikkate alınarak nicelik ve nitelik olarak geliştirilecektir.” (s;47) Sağlıkta sermayenin verimliliğini sağlamanın yani katma değeri yüksek alanlara yönelmenin bir diğer belirleyeni üniversiteler ve yenilikçi araştırmalardır; “Üniversite hastanelerinin eğitim ve araştırma faaliyetleri ile sağlık hizmet sunumundaki rolleri net bir şekilde tanımlanarak hem hastanelerin mali sürdürülebilirliğini temin edecek hem de nitelikli tıp eğitimi ve yenilikçi araştırmaların yapılmasını sağlayacak yapısal reformlar hayata geçirilecektir.”(s;47). Sermayenin verimliliği ise doğrudan yine emek ve dış dünya ile ithalat bağımlılığını azaltacak bir dizi öneriyi içeriyor. Sermayenin verimliliği daha çok üretken ve yenilikçi yatırımlara yönelmeyi gerekli kılıyor. Geç kapitalist bir ülke olarak “artan döviz ihtiyacı ve ithalat bağımlılığını” azaltacak politikalar öne çıkıyor. Bu önermeler sağlık alanında özel bir başlık altında ele alınmış; “Sağlık Endüstrilerinde Yapısal Dönüşüm Programı.” Programın amacı da açıkça ifade edilmiş; “Uzun vadede Türkiye’nin küresel bir ilaç Ar-Ge ve üretim merkezi olması, ilaç ve tıbbi cihaz alanında rekabetçi bir konuma ulaşması önem arz etmektedir. Bu programla yüksek katma değerli ürün üretebilen, küresel pazarlara ürün ve hizmet sunabilen ve yurtiçi ilaç ve tıbbi cihaz ihtiyacının daha büyük bir kısmını karşılayabilen bir üretim yapısına geçilmesi amaçlanmak”(s;192) Peki genel olarak sermaye birikimi ve özelde ise kamu hizmetlerinin dönüşümü nasıl gerçekleştirilecek? Bu sorunun yanıtı son zamanlarda “kurumlar önemlidir” ifadesi ile dile getiriliyor. Ve Türkiye’de son yıllarda belki de reform yorgunluğu ile birlikte oldukça farklı kurumsal yapıların enflasyonu ile karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Sağlık açısından da tanımlanan temel işlevin sermaye birikimi ve sanayileşme sürecinin hızlandırılmasından önce sağlık hizmetinin ilk elden sektörel bir düzenek içinde yeniden tanımlanması ve metalaşması için gerekli kurumsal düzeneklerin oluşturulması gerekiyor. Bu gerekliliğin ilk adresi hiç kuşkusuz Sağlık Bakanlığı’nın teşkilat yapısının tepeden tırnağa yeniden yapılanmasıdır. X. Kalkınma Planı’nda sağlık alanına ilişkin ne gibi düzenlemeler olacağını, zaten Sağlık Bakanlığı’nın yeniden tanımlanan görevlerine bakarak, yukarıda işaret ettiğimiz değişime ilişkin temel değişimleri görebiliriz. Bakanlık bu amaçla “a) Strateji ve hedefleri belirler, planlama, düzenleme ve koordinasyon yapar, b) Uluslararası ve sektörler arası işbirliği yapar, c) Denetleme, rehberlik, izleme, teşvik, değerlendirme ve yönlendirme yapar, ç) Acil durum ve afet hallerinde sağlık hizmetlerini planlar ve yürütür. d) Bölgesel farklılıkları gidermeye ve herkesin sağlık hizmetine erişimini sağlamaya yönelik tedbirler alır, İlaç fiyatlarının belirlenmesine ilişkin usul ve esaslar Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir.” Gözlemlendiği üzere planlı bir süreç ile karşı karşıyayız. Planlanan bu değişimlerin yapılması için biçimsel de olsa burjuva demokrasisinin bugünlerde aradığımız yasa, yürütme, yargı arasındaki eşitlik, yürütmenin güçlenmesi yönünde bozulmuş. Otoriter yapılanmadan faşizme doğru eğik düzlemde hızla yol almaktayız. Koskoca bakanlıklar ve bakanlığa bağlı kuruluşlar kanun hükmünde kararname ve torba yasalar dolayımında biçimleniyor. Peki bu sürecin aktörleri kimlerdir? İttifakın tarafları Süreç kesinlikle nötr bir süreç değil. Sürecin birbiriyle bağlantılı iki önemli aktörü var: farklı düzeylerdeki sermayeler ve devlet. Her iki aktör için söyleyebileceğimiz önemli bir değişim, Türkiye’de kapitalizmin sahip olduğu potansiyelleri daha bir belirleyici hale gelmiştir. Bu bir yandan kapitalizm için en temel işleyişin sürekliliğini işaret ederken diğer yandan ise yapı-içi bir dizi önemli dönüşümler geçiriyor. Sermayeler ve ulus-devlet, kendilerini yeniden üretmek için hem var olanları geliştiriyor ve hem de bu anlamda yeni yöntem ve araçlara yöneliyor. Ulus-devlet ve sermayenin kendini yeniden üretememe yönündeki krizleri ve krizlere neden olan engelleri de aşılmaya çalışılıyor. Bu yönde, gerek devlet ve gerekse sermaye, işleyişin bu yeni denenecek yönlerine uygun kurum ve araçlara yöneliyor. Ama burada değişimin bir diğer aktörü var. Kapitalizmin akıl hocaları olan sistemin (imparatorun) yeni terzileri; Yeni Kurumsalcı Kalkınma İktisatçıları. Sanayileşme için şimdiye kadar doğru fiyat politikalarının savunucusu olan bu Yeni Kurumsalcı Kalkınmacı iktisatçılar, artık güçlü bir performans sağlamak için doğru kurumlara sahip olma üzerinde ısrarla duruyorlar. Bu konuda AKP iktidarı ile arası pek de iyi olmayan Dani Rodrik’in çalışmalarına bakmak yeterli olacak; “Piyasalar; kendi kendilerini yaratamadıkları, düzenlemedikleri, istikrara kavuşturmadıkları ve yasaları belirleyemedikleri için kurumlara ihtiyaç duyarlar.” Bu nedenle “politika üreticilerinin karşısındaki soru artık “Kurumlar önemli değil mi?” değil, “Hangi kurumlar önemli ve bunlar nasıl oluşturulur sorusudur” (D.Rodrik, Tek Ekonomi, Çok Reçete, s;158). Her ne kadar demokrasi ve katılım dense bile, yeni kurumların inşası için yasalar ve yasaların yapılması için yasama karşısında yürütmenin güçlenmesi öne çıkıyor. Yürütmenin artan gücü, merkezi siyasi iktidarın otoriterleşmesi ile birlikte, hem sermayenin yeni çıkarları ve ama daha da önemlisi devletin artan finansal kırılganlığına karşı, kaynak yaratıcı önlemleri gündeme getirerek kurucu işlevler üstleniyor. 1- Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018), TC Kalkınma Bakanlığı, Ankara, 23 Dönüşümün Kavramsal Belirleyenleri Devlet ve sermayelerin hem kendi içinde ve hem de kendi aralarındaki dönüşümler yeni döneme ilişkin bir dizi değişkeni öne çıkarıyor. Bu değişkenleri sıraladığımızda, sağlık hizmetine ilişkin düzenlemelerin nasıl sağlığın planlı ve kasti bir sektöre dönüştüğünü kavramsal düzeye taşıyarak analiz etmiş olacağız. Değişimin bu genel eğiliminin kapitalizm ve ulus-devletin işleyişi ile bağlantısı kurulduğunda, X. Kalkınma Planı’nda, Orta Vadeli Programda, 61.Hükümet Programında işaret edilen 2023 vizyonunda nelerin dönüştüğünü de görmüş oluruz. -Diğer yandan daha önce metalaşmayan alanları da hızla sürecin içine çekme amacı önem kazanıyor, biyolojik çeşitlilik, su kaynakları, yeraltı kaynaklarına yönelmek ve bunlar için kurumlar inşa etmek. Bu sağlık alanı dışında yeniden ele alınması gereken bir diğer konu. Metalaşma ve sektörleşme süreci bir yandan farklı düzeydeki sermayeler için sermayelerin yeniden değerlenmesi yoluyla değerlenme krizine çare olurken, ulus-devlet ise finansal kaynak kısıtına karşı bu alandaki her düzenlemeden sadece eş-dosta kaynak aktarmıyor ve fakat kendisi için yeni kaynak yaratmış oluyor. Bu devlet-vatandaş ilişkisinin değişerek devletin kamu hizmetleri konusunda metalaşmayı hızlandırarak bir girişim gibi (ama gibi) davranmaya başlarken, her yeni metalaşma ve sektör geliştirme ile birlikte yeni sermayelerin yaratılmasının da önünü açmakta. Bu sermayeler için sektörel kaymalar anlamına geldiği ve aynı zamanda metalaşan sektörleşen sağlık hizmetinin mekânsal olarak da yeni örüntülere yol açtığını söyleyebiliriz. i-) Sektörlerin Metalaşma Açısından Gelişmesini Sağlamak Ya da Yeni Sektörler Yaratmak İmparatorların terzilerini erken dönem terzilerden farklı kılan temel yönelimi piyasaların ve dolayısıyla fiyat mekanizmasının her şeyi çözeceği yönündeki egemen vurgudan “kurumlar önemlidir” vurgusu ile ayrılmalarıdır. Ama bu ayrılma fiyat mekanizmasının daha iyi çalışması için önerilmektedir. Fiyat mekanizması dediğimiz anda, fiyat mekanizmasının daha iyi çalışması, fiyat mekanizmasının temel belirleyeni olan emek, meta ve paranın istikrarını sağlamak için kurumsal değişiklikler önerilmesidir. Böylece fiyat mekanizması ve dolayısıyla sistemin daha etkin işlemesi amaçlanmış oluyor. Bu yeni kurumlar imparatorların terzilerinin kullandığı nötr ifade ile “özel sektörün” bizim ifademizle sermaye birikiminin yoğunlaşıp derinleşmesi anlamına geliyor. X. Kalkınma Planı’nda zaten yetkin bir şekilde gizlemeden açıkça belirtiliyor; “Dünyadaki hâkim eğilimler, özel sektörün daha faal ve etkili olduğu bir ekonomik düzeni beraberinde getirmekte, kamu sektörünün artan oranda düzenleyici faaliyetlere, denetim işlevlerine ve koordinasyona yönelmesine yol açmakta, buna bağlı olarak planlama anlayışı da değişim göstermektedir.”(s;2) ii-Dünya Kapitalizmi İle Entegre Olacak Kurumlar; Bir önceki ülke içinde kapitalizmin meta, para ve emek piyasalarına ilişkin içe yönelik sermaye birikim düzenlemelerine ait kurumlarının, dünya ölçeğinde işleyen kapitalizmin genel mantığına uygun hale getirilmesi isteniyor. Üretim, finans ve ticaretin dünya ölçeğinde işleyişine entegre olacak şekilde ya yeniden düzenlenmesi ya da yepyeni kurumların inşası X. Kalkınma Planı’nda sıkça dile getirilir. “Küreselleşme sürecinin ve yaşanan krizlerin yol açtığı belirsizlikler nedeniyle planların, ileriye dönük karar alma süreçlerinde kurumların ve ekonomik aktörlerin daha tutarlı ve bilinçli bir şekilde hareket etmelerine yardımcı olma işlevi öne çıkmaktadır.”(s; 1, vurgu bana ait). Metalaşma ve planlı bir şekilde sektörleşme süreci sadece ülke sınırları içinde değil, ama daha da çok dünya ölçeğinde işleyen sürece eklemlenme ya da bu olumlu-olumsuz etkileri düzenlemek için kurumlara ihtiyaç duymakta. Sağlık sektöründe bir zamanlar Başbakan’ın kızıp “gerekirse doktor ithal ederiz” ifadesi sağlık emek gücü ile ilgili iken, sağlık turizmi yabancı hasta çekilmesi ile ilgili. Yine sağlık alanının sermaye yoğun kısımlarının ithalatın içinde önemli bir yekûn tutması, Kalkınma Planı’nda olduğu gibi, bu alanlarda araştırma, geliştirmeye özel bir önem verilmesini sağlıyor. Sağlık için temel girdilerin ülke içinde üretilmesi, ama sağlık hizmetinin dünya ölçeğinde sunulan bir meta, bir sektör olmasının, hem sermayelerin (ulusal ve uluslararası) hem de ulus devletlerin planları ile gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Metalaşma ya da sektör kavramı arasındaki ilişki ile kamu ve özel arasındaki sınır çizgileri bu yönde yeniden biçimleniyor. Birlikte iç bağlantıları ile işaret edecek olursak; -İlk elden sermayenin etkin olduğu ve metalaşmanın devam ettiği alanları derinleştirip, yoğunlaştırmayı sağlayacak kurumsal dönüşümleri sağlamak. (emek ve sermaye verimliliği üzerinden) -Kamu hizmeti olarak sunulan henüz metalaşmayan alanları metalaşma sürecine açmak, sadece açmakla kalmayıp metalaşma sürecinde örnek olarak sağlık hizmetini bir sektöre dönüştürmenin yol/yöntemleri açılıyor. Sağlık hizmetinin metalaşma süreci içine çekilmesi bir yandan kamu sağlık çalışanlarının metalaşma döngüsü içine çekmek, diğer yandan hizmetin üretilmesinin artan ölçüde finans döngü içinde yeniden tanımlanmasının önünü açmak. Ama metalaşma süreci içindeki sağlık hizmeti aynı zamanda sektöre dönüştürülüyor. Yani sağlık hizmeti bir süreç içinde üretildiği ölçüde sağlık teknik alt yapısı, ilaç sektörü, hasta hane bina inşaatı gibi tüm bileşenler arasında bağlantıları sağlama anlamına geliyor. Sağlık metalaşma ve sektörleşme sürecine çekildiği ölçüde de diğer sektörlerle iç bağlantıları daha da derinleştirmesi sağlanacak. Sağlık turizmi ile sağlık ile turizm sektörü, MR ve bir çok alanda bilgisayar ve makine sektörü ile sağlık arasında ya da finans sektörü ile sağlığın artan iç bağlantıları, tamamlayıcı ve bireysel sigorta ile sağlık sistemi arasında iç bağlantının kurulması gibi. X. Kalkınma planında buna ilişkin epey bağlantıları görmek olası. Bu sermayeler için sektörel kaymalar anlamına geldiği ve aynı zamanda metalaşan sektörleşen sağlık hizmetinin mekânsal olarak da yeni örüntülere yol açtığını söyleyebiliriz. 24 Daha düşük katma değerli aşamalar, çoğunlukla gelişmekte olan ülkeler tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye henüz yüksek katma değer yaratan halkalar içerisinde potansiyeli ile orantılı bir biçimde yer almamaktadır.” Sağlık alanında katma değerin artırılması için, hem emek üzerinde yeni kontrol biçimleri yaratmak, performans kriterleri gibi ve hem de daha teknik yoğun girdilerle toplam verimliliği artırmak isteniyor. Görece artı-değer ya da karşılığı ödenmemiş emek zamanın, sağlık alanında gelecekteki politik örgütlenmenin de temel belirleyicisi olacağını söylemek, planlamaya gerek duymayacak kadar açık bir gerçeklik. iii-Katma Değeri Yüksek Alanlarda Yatırım Yapmak Yeni Kurumsalcı Kalkınmacı iktisatçıların herhalde en çok işaret ettikleri vurgu etkinlik, verimlilik ve etkinliği artıracak düzenlemelerin yapılmasıdır. Sermaye ve ulus devletin yeniden üretimlerinin kaynağı üretim sürecinde yaratılan değerdir. Bu değeri çalışanlar yaratmaktadır. Üretim sürecinde yarattıkları değer ile aldıkları ücret arasındaki farkı, karşılığı ödenmemiş emek zamanı olarak tanımlıyoruz. Karşılığı ödenmemiş emek zamanını arttırmanın bir diğer adı, katma değeri yüksek alanlarda yatırım yapmak. Marksist analizde karşılığı ise görece artı-değer yaratmaktır. Görece artı-değer yaratmanın iki temel belirleyeni emeğin verimliliğini artıracak emekle ve ölü emek dediğimiz makine ile ilgili değişikliklerin yaratılmasıdır. İmparatorun yeni kurumsalcı terzilerinden derlediğimiz bilgileri kısaca başlıklar altında özetlersek katma değeri yüksek alanlarda yatırım yapmak yani yapısal dönüşümü hızlandırmak için: verimliliği arttırmak, teknoloji ve buluşlara önem vermek, nitelikli emek-gücünü geliştirmek, ülke içinde ara-sanayi malı üretimini teşvik etmek, yabancı sermaye girişini hızlandırmak”(Chang; Rodrik, TEPAV). iii-Kamu-Özel İşbirliğini Sağlamak Son dönem gelişmelerin işaret ettiği bir diğer değişim ulusdevletin artan ölçüde finansal kısıtı aşması için hem finansal açıdan sermaye ile farklı düzeyde ilişkiye girmesi ama hem de kendisi de doğrudan sunduğu hizmeti ya metalaşma süreci içine çekmesi ya da sermaye için hazırladığı ortam için farklı biçimlerde komisyonlar aldığını söyleyebiliriz. Kamu- özel işbirliğinin Türkiye’de ilk olarak sağlık alanında gerçekleştiğini ve Plan’da bu yönde oldukça önemli ifadeler olduğunu da söylemekle yetinelim. Diğer yandan çok sıklıkla işaret edilen TOKİ ile sağlık alanında sermaye ile bağlantılı olarak sağlık tesisi yapımı-onarımı, Şehir Hastaneleri Projeleri ve Entegre Sağlık Kampüsleri bu alana ait yeni durumları işaret ediyor. Yukarıda hem genel ve hem de sağlık için bu yöndeki planları işaret etmiştik. Ama yine de Plan’daki bu ifade derdimizi anlatmaya yetiyor; “Gelişmiş ülkeler değer zincirlerinin yüksek katma değer yaratan aşamalarına hâkim olup, zincirin diğer aşamalarını ve üretim ağını da yönetmektedir. Sonuç Yerine Sağlık çalışanları ile hastaların kasti eylemliliğe karşı ittifakı mı? Planlı ve dolayısıyla kasten, sağlık hizmetinin metalaşma sürecine ve daha da önemlisi sektörleşme sürecine çekilmesinin yol ve yöntemleri hızla, çeşitlenerek artmaktadır. Farklı sermayeler için sağlık, üretim, değerlenme ve realizasyon aşamalarında birikimlerine katkıda bulunmakta, devlet ise artan kaynak kısıtı ile kendi krizine çare bulmak için sağlık alanına yönelmektedir. Her iki aktörün ittifakı için neler yapması gerektiğinin genel çerçevesini imparatorun terzileri ama yeni terzileri, kurumsalcı kalkınma iktisatçıları, çiziyor. Sağlık hizmetinin metalaşma ve sektörel bir düzeye ulaşmasının tüm sorunlarını sağlık emekçileri taşımaktadır. Plan bize bu yükün zaman içinde artırılacağına dair planlı bir geleceğin ipuçlarını gösteriyor. Planlanarak kasti bir hal alan sağlık alanının metalaşma sürecine çekilmesi ve sektörel bir özellik kazanmasının temel belirleyeni, taşıyıcı gücü, sağlık emekçileri olmakla birlikte, sağlık hizmetinde gerçekleşen değişim, sağlık hizmetinin kalitesini sınıfsal konumlara göre farklılaştırmanın yanı sıra niteliğinin düşmesine yol açacaktır. Hem nitelik kaybı ama hem de nitelikli sağlık hizmetine sınırlı bir kesimin ulaşabilmesi, sağlık emekçileri ile hastalar arasında bu planlı, kasti eylemliliğe karşı planlı duruşun olanaklarını da açığa çıkarıyor. Her ne kadar son zamanlarda hastalar ile sağlık çalışanları arasındaki ilişki tam tersi bir yönde biçimlense bile, uzun erimde hastalar ile sağlık emekçileri arasındaki ittifakın yol ve yöntemleri üzerinde daha detaylı düşünmenin zorunlu olduğunu gösteriyor. http://saglikhaktir.org/planli-ve-kastensaglik-hizmeti-bir-sektor-olurken 25 Anı Bir Yeşilçam klasiği Belkıs Banaz Sabahın 7 'si, 20 Ekim 2015. Son iki saat... Ekip yorgun. Anons geldi. "Dinlemede merkez" diye cevap verdi, bendeniz. Yeşilçam mahallesi, 70 yaş, kardiak şikayetleri olan kadın hasta. Harekete geçtik. Yolda ikinci anons geldi. Gittiğiniz vaka arrest. Sabahın 7'si, aklımda türlü senaryo: Yaşlı yatalak hasta. Birisi işe gitmek için kalktı. Yaşlı kadını ölü buldu. Biz de başınız sağolsun, diyeceğiz. Olay bu! Yani, bendeki beklenti bu yönde. Ambulanstan iner inmez genç bir çocuk elimden kapmaz mı, resusitasyon çantamı! "Ne oluyor?" diyemeden karanlıkta merdivenlerden yuvarlanmadan indik. Sabahın serinliği yüzümü okşadı. Burnunda nasal kanüllü mosmor, Fatma Teyze. Nabız yok, solunum yok, pupiller dilate... Tam "Başınız Sağolsun" diyecektim ki oğlu "Yeni morardı. Biz kalp masajı yaptık" demez mi! Başladık resusitasyona. "Kaç kişi?" diye sormayın. Odada 8 kişi, biz üç. Oğlu "Annem hastanede de gitti böyle, döner" diyor. Ben "dönerse götürürüz, dönmez kolay kolay" demiş bulundum. Kardiak masaj arası carotis nabzına bakıyorum. Ayak masajı yapan oğlu "ayaklarına can geldi, morarma geçti. Hadi anne, hadi!" diye söyleniyor. Fatma Teyze, ventriküler fibrilasyona girdi. "Ambuyu bırak, oksijeni uzaklaştır"a "Ayak masajını da bırak!" terimini ilave ediyorum. Aile de uzaklaşınca defibrile ediyorum. Çak bakalım Belkıs, sonu nereye varacak? Sonra tekrar devam. Kaçıncı adrenalin, unuttum. Saate bakıyorum: 45 dakika dolsun; ‘Yapacak birşey kalmadı’ ifademi yüzüme yerleştirip başınız sağolsun, diyeceğim. Fatma Teyze pembeleşti. Carotiste nabız ele geldi. Çok dolgun değil gerçi. Ambulans Soförü “hocam çenesi oynadı” demez mi, genç çocuk! Ters ters bakıyorum. Oğlu da “evet, evet oynadı. Anne, anne, diren anne! Diren Anne!” Ambulans şoföru ile tekrar gözgöze geliyoruz. ‘Dışarıda konuşuruz, bakışları’ bunlar! Fatma Teyze… O da ne? Solunum da geldi. Fatma Teyze, direndi ve kazandı. Ne olur, bilemem. Kaç gün yoğun bakımda kalır? Daha direnir mi? Ama inatçı teyze! Bana inat, döndü. Ya da ayak masajını resusitasyona dahil etsek mi acaba?.. http://saglikhaktir.org/ bir-yesilcam-klasigi- 26 Anı Sardunya Nilüfer Çam Sağlık ocağının kapısında duruyor, upuzun iri yarı bir adam. Öğle saati. Mesai arkadaşım özenle soyduğu kırmızı elmadan bir dilimi bıçağın ucuna geçirerek önüme uzatıyor. Elmayı çok sevdiğimi söylediğimden yüzünde hafif muzip, sevimli bir gülümseme var. -Geldi yine bizimki , hadi sana kolay gelsin doktor hanım diyor ve ikinci elmayı soymaya başlıyor. Yeni tayin olmuşum buraya. Anlıyorum ki gelen, sağlık ocağının gediklisi. Sessizce soruyorum ve birkaç gündür aynı diyaloğun tekrar ettiğini öğreniyorum. Pek de hoşlanmıyorlar ondan . -O benim çiçeğim, diyor neşeyle. -Biraz destek alabilir miyim sizden? “Allahım yine aynı terane” diye söyleniyor, elmayı soyan. Ben merak içindeyim ve aklımdan yine binbir türlü düşünce geçiyor. Meslek hayatımda her konuda yardım isteyene denk gelmişliğim var. Çocuğunun düşük matematik notlarını nasıl yükselteceğinden, kayınvalidesiyle olan kavgasını günde üç posta gelip anlatan hastalar da var, iştahsız kanaryasına aspirin verse iyi gelir mi diye sorana da rastladım. - Bana eşlik eder misiniz hemşire hanım, şu çiçeğe bir bakıp gelelim? İtiraz etmesine fırsat bırakmadan ceketimi giyip yola düşüyorum, hemşire arkadaş arkamdan geliyor ama, fakat ve benzeri bazı cümleler kurarak kolumdan çekiştiriyor. Hava soğuk, belki de çiçeği soğuk vurmuştur diyorum hafif gülümseyerek. Alaycı tavrım adamın yüzünde hafif bir gölgelenmeye sebep olduysa da pek bir tepki vermiyor. İki dakika içinde dediği gibi çok yakın olan evine varıyoruz. Kapıyı kendi açıyor (kapıyı açan olmadığına göre yalnız yaşıyor ve yalnızlık bazen gerçekten çok bunaltıcı diye geçiriyorum içimden, aklım sıra onunla empati kurmaya çalışıyorum). Temiz, düzenli bir ev, mis gibi de kokuyor. Kesin obsesif-kompulsif bozukluk diyorum, yine içimden. Takıntısı profile de uyuyor hem. İçimde şıp diye teşhis koyabilmiş olmanın haklı gururu var. Odaya giriyoruz ve hayatımın en büyük pişmanlığı ve utancıyla karşılaşıyorum Havalı yatakta yatan, gözlerini tavana dikmiş, 40 kilo bir kadın. Yanında tertemiz, pansuman malzemesi dolu bir masa, oksijen tüpü, özenle dizilmiş ilaçlar, yatağın yanında bir koltuk ve bir battaniye.. Çiçeğe özenle bakılmış besbelli. -Biz yeni taşındık buraya, diyor iri yarı adam, çiçeğime hava değişikliği olsun istedim. Hemşire arkadaş hıçkırarak ağlıyor ve elleri titriyor. Tıkanan trakeostomi deliğini ben temizliyorum ve pansumanını yapıyorum. O durmadan ağlıyor, bense tuhaf bir sakinlik içimdeyim. Ve adam son vurucu cümleyi söylüyor: Ama bugün bir ilk. Bir adam çiçeği için yardım istiyor. Acaba ne tip bir psikiatrik vakayla karşı karşıyayım diye düşünürken, adam özenle ekliyor. -Bana da öğretin doktor hanım, her seferinde sizi rahatsız etmeyeyim. -Dediğini yapıyor ve bir şeyler öğretiyorum, o pek mutlu.. Çiçeğine artık daha da özenli bakabilecek. Kapıdan gülerek uğurluyor bizi: -Hiçbir şeyini eksik etmedim ben onun; ama yine de solgun, cansız . Başımı, onu anladığımı belirten bir edayla hafifçe öne sallıyorum bir iki kez. O hiç oralı değil, devam ediyor yine neşeli bir sesle: -Ellerinize sağlık, ihtiyaç olmazsa tekrar çağırmam merak etmeyin diyor. -Olsun siz çağırın yine geliriz falan gibi bir şeyler geveliyorum ağzımda, ne dediğimi şimdi hiç hatırlamıyorum. Sağlık ocağında bir sessizlik. Akşamüstü sokağın karşısına kurulan pazardan iki sardunya alıyor ağlayan hemşirem. -Bir gelip bakabilir misiniz? Evim hemen arka sokakta. Peki, diyorum birdenbire ve ne söylediğimin farkına vararak anında pişman oluyorum. Odadaki diğer arkadaşlar, önce bana, sonra birbirlerine bakıyorlar. İçlerinden birini kurban olarak seçiyorum ve tarihi bir cümle söylüyorum: Camın önüne yerleştiriyor özenle. Çiçekler sanırım hala yaşıyor. http://saglikhaktir.org/ sardunya 27 Medikal illüstrasyon Elif Ceren Çümen Medikal illüstrasyon, bilimsel verilerin görselleştirilerek, bilginin doğru aktarımını ve anlaşılır kılınmasını sağlayan bir sanat-bilim dalıdır. Medikal illüstratör olabilmek için de hem bilime hem de görsel sanata tutkun olmak gerekir. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde 4. Sınıf öğrencisiyim. Medikal çizimler yapıyorum ve Association of medical illustrators üyesiyim. 28 Ece Ertan AKP Hükümeti 657 Sayılı devlet Memurları Kanunu’na saldırmak için kolları sıvadı. Taşeron sistemini yaygınlaştırarak iş güvencesini adım adım yok etmeyi hedefleyen hükümet, bunlar yetmezmiş gibi kıdem tazminatını kaldırmak ya da hiç olmazsa fona devretmek için bir hayli çaba sarf etti ve etmeye devam ediyor. Patronların hükümeti olduğunu var gücüyle ispatlamaya çalışıyor. Hatırlanacağı gibi Recep Tayyip Erdoğan1 Kasım seçimlerinin hemen öncesinde, tüm niyetini ele veren bir açıklama yaptı. Açıklamada; “Bu paralel yapı ülkemizde devletin içerisine sızmış bir virüs gibi. İstihbaratta da var, emniyet teşkilatı, silahlı kuvvetlerimiz bütün bu yerlerin hepsinde bunlar var ve ciddi iletişim sağlamaya çalışıyorlar. 657 değiştirilmediği sürece bu iş çözülmez” demişti. Minareye aranan kılıf böylelikle bulunmuştu. Nitekim AKP’nin havuz medyasında 657 ile ilgili tartışmalar “Memurlara müjde 657 değişiyor!” başlıklarıyla verilmeye başlandı bile. Paralel bahanesi ile kamu emekçilerinin iş güvencelerinin kaldırılması hedeflenmekte ve bu da topluma yavaş yavaş yedirilmeye çalışılmakta, kamuoyu oluşturulmaktadır. Hal böyle olunca kamu emekçileri arasında da kara haber tez yayıldı. Biz ‘paralel’ değiliz lafları etrafta dolanmaya başladı. Mesele tam da Erdoğan’ın istediği boyutta tartışılıyordu. ‘Paralelci’ olup olmadığımızı nasıl ispatlayacaktık? Burada yapılmak istenen açıktır. AKP hükümeti tıpkı Tekel, köy hizmetleri ve yapı yol işçilerinin iş güvencelerini yok ettiği gibi devlet memurlarının da kazanılmış tüm haklarını ve iş güvencelerini yok etmek istiyor. İş güvencesinin ortadan kalkması diğer kamu alanlarında olduğu gibi sağlık alanında da oldukça büyük riskler taşıyor. Öncelikle kamuda 657 dışında her türlü istihdam modeli uygulamaya açılacak. Zaten kamu hastaneleri Kamu Hastaneleri Birliği adı altında CEO’lara devredilmiş, sağlıkta piyasalaşmanın yolu açılmıştı. Bu şekilde devlet sağlık alanından yavaş yavaş değil hızlıca elini eteğini çekmeye çalışıyor. Kamu alanlarını taşeron cennetine çevirmek istiyor. Yani hastaneleri işletme, çalışanları köle ve uzun bir zamandır hastaları müşteri konumuna sokmuş bir istihdam modeliyle tüm sağlık alanını piyasanın acımasız ellerine terk ediyor. Sağlık kurumlarının da içinde olduğu tüm kamu kurumları belki de tamamen taşeronlaşacaktır. Bu durum elbette sağlık emekçilerini etkilediği gibi sağlık hizmeti alan halkı da yakından ilgilendiriyor. Çünkü piyasa koşullarına terk edilmiş bir sağlık sistemi ve istihdam modeli niteliksiz bir sağlık hizmetini de beraberinde getirmek demektir. İş güvencesinin kaybı sağlıkta özelleştirmeyi de bir bakıma hızlandırmak demektir. Şimdilik genel sekreterler, ileride sermaye sahipleri sağlık hizmetlerinde istedikleri şekilde uygulamalar yapacaktır. Şimdiye kadar sağlık hizmetleri hala devlet eliyle veriliyorsa ve halk birçok alanda sağlık için hala ücret ödemiyorsa bu, doğrudan sağlık emekçilerinin geçmiş yıllarda yaptıkları büyük eylemlerin ve grevlerin sayesindedir. Fakat 657’nin yok edilmesiyle beraber verilecek mücadeleler de darbe alacaktır. Çünkü artık amaç yalnızca kar elde etmek olduğu için alınan kararların hiçbirinde çalışanların söz hakkı olmadığı gibi itiraz hakkı da olmayacaktır. Bu da esnek, kuralsız bir çalışma ortaAKP dereyi görmeden mı ve devamında artan iş yükü demek olacaktır. Tüm bu sarmal içinde sağlık hizmetlerinde aksamalar yaşanacak belki de tıbbi hatalar artapaçaları sıvadı, ama kamu emekçileri onu caktır. bu derede boğmasını Peki buna karşı ne yapmak gerekir? Tek kelimeyle söylemek gereda bilir! kirse mücadele etmek! Yani yalnızca kamu emekçilerinin iş gühttp://saglikhaktir.org/akp vencelerini koruyarak değil herkese güvenceli kadro isteyerek. -657ye-saldirmayaTüm emekçileri içine alan güçlü bir mücadele hattı kurmaya başhazirlaniyor-biz-delayarak. Kolları sıvamak, safları sıklaştırmak zamanıdır. hazirlanalim/ 29 Yorum AKP 657’ye saldırmaya hazırlanıyor, biz de hazırlanalım! Gündem Ankara Ankara Çağlayan Üçpınar Kaç gün geçti o patlamanın üzerinden bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Yazılanlara, söylenenlere inanmıyorum. Bu nedenle medyada çıkan haberlere bakmıyor, olmamış gibi davranmaya çalışıyorum. Bir süre gidecek bu. Ne zaman iyileşirim, ne zaman yüzleşirim içimdeki patlamayla; yapabilir miyim, onu da bilmiyorum. Muğla’dan 4 otobüs dolusu insan çıktık yola. Birisi Bodrum, diğeri de Fethiye’den katılacak, Ankara’da buluşacaktık. Ankara’ya girdiğimizde, alanda tuvalet işini çözmek sıkıntısıyla karşılaşmayalım diye bir akaryakıt istasyonunda mola verdik 10 dakika kadar. Tekrar yola koyulduğumuzda Muğla Tabip Odası Genel Sekreteri Cafer’e hiç polisle karşılaşmadığımızı, önceki gidişlerde en az 3-4 ayrı yerde durdurulup bekletildiğimizi, bu durumun ilgimi çektiğini söyledim. “Bizim için iyi şeyler düşünmüyorlar bunlar herhalde” dedi o da, gülerek. O sırada yanımızda getirdiğimiz erzak pay ediliyordu… Araçların park edeceği alana yaklaştığımızda Cafer’in İstanbul’dan başka bir grupla mitinge gelen kızından bir telefon geldi. Bir patlama olduğunu, ses bombası olabileceğinin söylendiğini iletti. Ama kısa süre sonra ikinci patlama ve ölümlü olduğu bilgisi geldi. Panik içinde, kızın sağlık durumunu öğrenmeye çalıştık; iyiydi. İnsanın durumu ne olursa olsun, çocuğun yaşı ne olursa olsun evlatlarının sağlığını düşünmesi inanılmaz bir duygu. Cafer’in eşinin yaşadığı telaşı anlatmak mümkün değil. Biz telefonlarla haber almaya çalışırken otobüs diğerlerinin yanına yanaştı ve inip gara doğru koştururcasına yürümeye başladık. Kısa süre içinde Gar’ın karşı tarafındaki “Büyükşehir Belediyesi” önünde endişeyle bekleşen kalabalığa karıştık. Ama kısa süre içinde şoka girmiş, ağlayan, beddua eden insanlar gelmeye başladı. En son da, ceketinin sırtına kan ve et parçaları yapışmış bir adam.. Epey bir saydırdı, çimlerin üstüne oturup ağladı, bağırdı, gene ağladı… Bu ana tanıklık etme kaygısı ile fotoğrafını çektim, yaptığımdan iğrenerek. 30 Olay yerine gitmedim, gitmek için çaba da göstermedim. Beni nelerin beklediğini, bir işe yaramayacağımı çok iyi biliyordum. Uzun zaman acil ve 112’de çalışınca etkilenmemişsin gibi geliyor. Ama fark ettim ki yabancılaşma bu, ruh sağlığını korumak için geliştirdiğin bir duruş. Belki dışarıdan baktığında boktan görünüyordur ama bir şey olmamış gibi dolaştım ortalıkta. O anda orada olsaydım birşey düşünmezdim ama sonradan oraya gitmek; yapmadım. TTB binasının dışında Başkan Bayazıt İlhan telefonla konuşuyordu. İçerisi çok kalabalıktı.Kimse ile birşey konuşamadım, Gözlerimizdeki hüzün, yüzümüzdeki acı ortaktı. Kriz masası kurulmuş, herkes bir hastane sorumluluğu almış, acillere gelenlerin sayı ve isimleri netleştirilmeye çalışılıyor, listelenip bilgisayara aktarılıyordu. Hüseyin Demirdizen olay anında tiriaj yapıldığını, en az 50 ölü olduğunu, açıklanan rakamların doğru olmadığını söylüyordu. O sırada resmi kanallarda 10-15, özel kanallarda 25-26 ölüm telaffuz ediliyordu. Cafer, özellikle eşi kızlarıyla haberleşmelerine rağmen paniklerini bastıramadılar ve onunla buluşmak üzere ayrıldılar... Hande Arpat “ Ayakkabılarımın içine kan dolmuştu, çıkarıp attım”dedi. TTB’de terlikle dolaşıyordu. Şeyhmus Gökalp ben oradayken geldi, sarıldık. Elini sıkmak istedim. “Önce yıkamam lazım kanları” diye lavaboya gitti. Hala polis yoktu ortalıkta. Epey bir sonra trafik aracı ile bir ekip gelip yolun ortasında durdu. Olay yerinden uzaklaştırılan bir grup insan gelip polislere sataştı. Karşılıklı bir ağız dalaşı yaşandı ama çok büyümedi. Hiçbirimiz Suruç benzeri bir olay yaşanacağını düşünmüyordu. “Gaz-cop yer miyiz?” diyorduk, belki gözaltı. Böylesi bir katliama göz yumulacağını aklımızın ucundan bile geçirmemiştik. Saat 16 sıralarında otobüslere atlayıp geri döndük. Hiçbirimizde ağzımızı açacak moral kalmamıştı. Gece 01.30 gibi Muğla’ya vardığımızda büyük bir kalabalık tarafından karşılandık. Ellerinde meşalelerle birlikte yürüdük, slogan attık. Herkeste şaşkınlık ve öfke hakimdi. Sonraki günlerin planı yapılarak evlere dağıldık... Ankara Bu arada patlama bölgesine yakın olan TTB MK ekibi olaya müdahale etmeye çalışırken polis gaz ve su sıkmaya başlamış. Olayın merkezindekilerin dediklerine göre çevik polis toplananların çok uzağındaymış. Saki bir olay olacakmış, bunu bildikleri için uzak duruyorlarmış gibi…Yapacak birşey olmadığını anlayınca arkadaşları aradım. TTB Merkezi’ne gittiklerini öğrenince ben de oraya yürüdüm. Yolda hiç kimsenin olaydan haberi olmadığını, yaşamın kendi çizgisinde aktığını farkettim. İçim acıdı. Mücadelesini yaptığımız değerlere sahip çıkması gerekenlerin, bunlara en çok gereksinimi olanların bizlerden ne kadar uzak olduklarını, kışkırtıldıklarında canımıza kastettiklerini, patlamayı duyduklarında çoğunun içinden bir sevinç dalgası geçeceğini düşündüm. Bu duygu ile küçüldüm sanki. TTB ve doktorlar organize, devlet şaşkın ve çaresizdi. Sağlık Bakanlığı Koordinatörü ”Kan ihtiyacı yok” derken, TTB’den “Şu grup kan verebilecekler şu hastaneye, bu grup kan verebilecekler şuraya gitsin” yönlendirmeleri yapılıyordu. Bu katliamın, sesi çıkmayan insanları yerlerinden oynatacağını sanmıştım. Siyasi partileri, örgütleri… Ama meydanlara çıkıp “katilsiniz” diye haykıracaklarına seçim sonuçlarına göre senaryolar üretiyor, yoksulluk edebiyatı yapıyor, hükümete ve Başbakan’a laf yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu ülkede 10 Ekim sabahı 100’den fazla insan öldü. Suruç’ta, Diyarbakır’da, Silvan’da, Sivas’ta, Maraş’ta olduğu gibi… Yüzyıllardır devlet bizi öldürüyor ve siyaset yapanlar bu utanca ortak olup sıradanlaştırarak yüzümüze bakmaya devam ediyorlar. Hiçbir şey olmamış gibi. Kaç gün geçti o patlamanın üzerinden bilmiyorum. Bildiğim, hayatlarımızı çalıyorlar. Gözyaşlarımızı, hıçkırıklarımızı. Bildiğim, ayakta durmak zor ama bunun için yeterli öfkemiz var. http://saglikhaktir.org/ ankara-caglayan- 31 Gündem Yas tutabilme, yası yaşayabilme Endam Köybaşı Ankara Her türlü kaybın ardından ruhumuzda şekillenen süreçlerin önemli olduğu düşünülür. Ölen bir yakınımızın ardından hissettiklerimizin bir çok insanda benzer yollardan geçtiği, sağlıklı ilerlediğinde bizi olgunlaştırdığı düşünülür. Sağlıklı ilerlediğinde! Yas tutmanın da beklenen bir akışı vardır; ölüme verdiğimiz ilk tepkinin onu yadsıma, inkar şeklinde başladığı, pazarlıkla devam edip, ölen kişiye öfkelendiğimiz bir uğrağın ardından, gidenin artık yaşamadığını kabullendiğimiz, yaklaşık iki yıl boyunca devam eden bir süreç olduğu düşünülür. Artık somut olarak karşımızda olamayacak kişiyle, ruhsal dünyamızdaki temsiliyle yeniden ilişki kurma sürecidir bir yandan. Kişi hayattayken, kendisiyle kurmuş olduğumuz ilişkinin şekline, dinamiğine, özelliklerine bağlı olan bu yeni form, sağlıklı bir özdeşim süreci ile gidenin ardından benimsediğimiz özelliklerini devralmakla sonuçlanır. Büyümek, olgunlaşmak, içimizde başkasından bize kalmış, artık kendimizin olan özellikleriyle var olmaya devam ederiz. Kayba vermiş olduğumuz bu sağlıklı tepkiyi bozabilecek, bizi bu dizgenin, ölümü kabullenme aşamasına varamadan önceki uğraklarına sabitleyecek durumlar vardır. Ölen kişiyle kurmuş olduğumuz ilişki çatışmalı, iki uçlu, gelgitli ise, beklenmedik, ani, travmatik bir ölüm ise, inkar, öfke aşamasında kalabilir, çökkünlüğe girebiliriz. Genel olarak bireyin kayba, ölüme verdiği tepki için bunları anlatabilir, bu söylediklerimizin insan grupları olarak yaşadığımız topluluğu ilgilendiren kayıplarda da, birebir aynı olmasa da, benzer şekilde ilerlediğini düşünebiliriz. Kitle, grup, topluluk olarak ülkemiz solunun, mücadelesinde verdiği kayıplardan sonra oluşan tepkilerin duygusal ve siyasi açıdan sağlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Bireyin vermiş olduğu ruhsal yanıtta olduğu gibi, toplulukların da yanıtında öznel ve nesnel belirleyen yanlar olduğunu hatırlamak gerekir. Öznel olarak soldaki ölümü kutsallaştıran, “şehitlik” mertebesi ile yücelten, mücadelede “olağan” bir durum olarak kavramakla kalmayıp “yöntem” olarak kullanan kavrayışın sağlıklı bir yas tutabilme sürecini engellediğini düşünüyorum. Yanı sıra mücadelenin insanına ölümsüzlük atfederek geliştirilen tutumların da benzer etkisi var. Bu topraklarda, doğduğu günden itibaren, katliam, cinayet, işkence gibi yöntemlerle engellenmek ve sürekli bir tehditle karşı karşıya kalmak da işin en önemli nesnel kısmı olsa gerek. Topluluk olarak yaşanan kayıplara verdiğimiz ruhsal yanıtların sağlıklı olup olmadığını genel siyasal tutumlardan, yaşananlardan sonra kişilerde ortaya çıkan davranış şekilleri ve oluşan ruh halleri üzerinden okuyabiliriz. Bir çok örnek verilebilir, önemsediklerimden birisi, 12 Eylül’ le ilgili alınan siyasi tutumlar; “asker vesayeti” kavramı üzerinden “sivil” unsurlara verilen hesapsız destekler. Bir diğeri her katliamda sonra ölenlerin siyasal kimliğini, sahiplendiği değerleri bir türlü adlandıramama, failleri seçim gibi politik hesaplar dolayısı ile belirsizleştirme, hangi sol yapıların orada olduğunu, saldırının hangisini hedef aldığını temel unsur haline getirme, orada bulunanların verdiği tepkileri insafsızca ölçme cesurca olmadığında teşhir etme, kahramanlık hikayeleri yaratma vb… Sahiplendiğimiz, tek tek her birimizin içimizde yaşatmaya çalıştığı ve grup olarak sergilemeye, insanlığa aktarmaya çalıştığımız hangi değere/ değerlere saldırıldığını, ölen kişilerin hangi özellikleri nedeniyle hedef alındığını bilmek ve anlatmak sağlıklı bir yas sürecinin temel koşulu. Bunun dışındaki tartışma ve ritüeller birey ve grup psikolojisi açısından bizi gerçekten koparacak kadar yadsımacı, kör bir öfkeye saplanmış, çökkün, melankolik bir hale büründürebilir. 10 Ekimde Ankara’ da gerçekleşen katliam ve sonrasında yaşananlara bir de bu açıdan bakmak gerek. http://saglikhaktir.org/yastutabilme-yasi-yasayabilme/ 32 ‘Adınız Geliyor Aklıma’ Filme ulaşmak için: https://vimeo.com/143771115 Gündem Kısa bir film hikayesi Şükrü Özütemiz Kimseyi tanımıyordum! 10 Ekim’den sonra ‘hepimizde olan’ duygulardan bende de vardı: Hüzün vardı, acı vardı, korku vardı, sevdiklerini kaybetmenin dayanılmaz ağırlığı vardı. Orada sadece 102 insanı kaybetmedik, "vicdanı" olan her insanın yaşayabileceği duyguları yaşadık. Orada o insanları ve insanlığı kaybettik, barış ümidini kaybettik, ümidimizi kaybettik. Sonrasında yapılan eylemlerde şunu gördüm; aslında biz bir araya gelememiş çok büyük bir grubuz. Ülkenin dört bir tarafındayız. İşyerimizde, sokaklarda, meydanlarda, hayatın her alanındayız ve farklı şekillerde etkileniyor. Bir kısa filmde bunu işlemek istedim. Nihan Hafızoğlu Orada olabilirdim! Gülper Şahin Ergün Oradaydım! Hür Hassoy Arkadaşlarım öldü! Gizem Keçeci ! Merve Semercioğlu Ankara Arkadaşlarım oradaydı! Hepimiz farklı yaşadık bu travmayı nasıl anlatalım derken Ankara katliamından farklı biçimlerde etkilenen arkadaşlarla iletişime geçtik. Birinin tanıdığı kimsesi yoktu, bir başkası son anda gidememişti, arkadaşları orada olan vardı, orada bizzat bulunan ve arkadaşlarını orada kaybeden... Ne yapsam? Ne yapsam, ne etsem derken konuyu Seyfi abiye açtım. ‘insanların Ankara’da yaşananlarla kendinde kurduğu mesafeyi ajite olmayan bir dil ile ve olabilecek en yalın halde yansıtma’ düşüncesi ağır bastı ve çekmeye başladık. Filmin sonu? Bu kadar acıya, ölüme söyleyebilecek sözümüz var mıydı? Öldürülen insanların arkasından "oh oldu!" diyebilen bir güruha karşı ne söylenebilirdi?.. Filmin müziği? Arkadaşlarımızın anısına onların kaldığı yerden devam edileceğini, edeceğimizi herkese göstermek için seçtik. Onları unutmadan, ta ki bu topraklara "barış" gelene kadar! Nehir zeren 33 Yorum İktidarın erkek şiddetine yansıması Berivan Sert Merve Semercioğlu Bu ülke katliamlar ülkesidir.. Kahkaha atan, mini etek giyen, ha-mileyken sokakta gezen, dans eden, içki içen, çalışan, okuyan, partnerini seçen kadını sevmez! tecavüz eder, döver, köleleştirir, hapseder, metalaştırır, pompalı tüfekle vurur.. İktidar özgürleşen kadının yanında olan erkeği de sevmez; bir Kadıköy gecesi sokak ortasında taciz edememenin öfkesiyle saldırdılar ona.. Karısını pompalı tüfekle vurup iyi hal indirimi alan, 13 yaşındaki çocuklarımıza tecavüz edip “rızasını” söz konusu yapan, 10 yaşındaki öğrencisini rüyasında görüp ailesinden evlenmek üzere isteyen, zorla evine girip ya da sokakta sıkıştırdığı herhangi bir köşede tecavüz/ taciz ettiği trans bireyleri kurşunlayan katil ve sapık zihniyet Baho’muzu sokak ortasında tacize karşı çıkarken katledenlerle aynıdır.. Kadına yönelik tacizin, tecavüzün ve şiddetin karşısındayız, hayatın ateş renkli kelebekleriyiz. BİRARADAYIZ! http://saglikhaktir.org/iktidarin-erkeksiddetine-yansimasi/ 34 Yorum New England Journal of Medicine'e kardiyolojik yanıt! İnan Mutlu Geçtiğimiz günlerde New England Journal Medicine'de Transforming Turkey's Health System — Lessons for Universal Coverage başlıklı bir çalışma yayınlandı. Ülkemizde son 12 senede sağlık alanındaki iyileşmelerden, sosyal sigortadan, gebelerden-bebelerden tutun da, birinci basamak sağlık hizmeti sunumundan, kalp krizi geçiren hastaların aldığı sağlık hizmetinden birçok alana dair yaşanan devrim niteliğindeki(!) değişimler dünyanın sayılı bilimsel dergilerinden birinde, hem de diğer ülkelere örnek teşkil ettiği yönünde yorumlarla yayınlandı. Makalenin ülkemizdeki kardiyolojik hastalıklarla ilgili de bir kısmı var. ''55 yaşında erkek bir hasta göğüs ağrısı ve nefes darlığı şikayeti var. Büyük şehirde yaşamakta. Ailesinin ambulans çağırması sonrası 10 dakika içinde ilk tıbbi teması sağlamış. İlk müdahaleler yapılıp, kalp grafisi çekilmesi sonrası kalp krizi tanısı konularak 60 dakika içinde damarlara anjiyografi ile bakılıp, darlıklara müdahale edilmiş.” Elbette nereden başlanması gerektiğine karar vermek zor. Ancak bununla başlayabiliriz. Makalenin yayınlandığı ülkeden herhangi bir insan ülkemize gelip, herhangi bir hastanede kardiyoloji polikliniğinden randevu almaya kalksa, becerebilirse o randevuyu alsa ve sabah 7’de hastanede kuyruğa girip giriş yaptırdıktan sonra hekime ulaşsa, (bu aralarda beklediği süreleri es geçerek) ortalama beş dakika içinde derdini anlatsa, muayene olsa, ilaçlarını gösterip, hangisini ne kadar ve ne zaman içtiğini anlatsa, sonrasında kendisinde istenen basit kan tetkikleri, efor-eko gibi ileri testlerin isteklerini alıp gitse. Saatlerce kan verebilmekle uğraşıp, sonuçlar çıkana kadar diğer tetkiklerini halletmeye gitse, birçok hastanede bunların randevu ile çalıştığını ve 2-3 ay sonrasına randevu verildiğini duysa, aynı gün yapılan hastanelerde ise 10-15 -20 dakika bile sürebilecek tetkikleri 3-5 dakikada sonuçlandırmak zorunda olan sağlık çalışanları ile karşılaşsa… Ambulans hizmeti örneğin: Halkımızın hizmetinde canla başla çalışmakta. Bırakın hasta olmayı, canınız gezip dolaşmak istese bile arayıp çağırabileceğiniz, triaj meselesinin hak getirdiği bu hizmetten faydalanabilmesi için o sırada onlarca insana hizmet sunan bu birimin boş olupta kendisine gelebilme ihtimalini bir düşünün. Sonra küçük bir yerde ise bırakın anjiyo yapılacak merkezi, kardiyolog bile olup olmayacağı muamma. Sonra 7/24 hizmet veren anjioyo merkezine ulaşsa, sanırım bu şekilde devlete ait olup, hizmet veren hastane 4 milyon nüfuslu İzmir'de ya yok, ya da 1 hastane var. Anlatıldığı gibi işlemler yapılsa ve 2 gün sonra taburcu olup, koca ülkede 3-4 merkezi geçmeyecek sayıda kardiak rehabilitasyon merkezine yönlendirilse. Nasıl bir şanssa, örnek düzeyini geçmeyecek hizmetlerin hepsi denk gelse hastamıza.Yani acil servisinde aspirin olmadığı için haber olan hastanelerden birine değil de, anlatıldığı gibi bir merkeze denk gelse.Ve bu merkezde çalışma süresinin 27. saatinde olan, ya da 32. saatinde olan bir hekimin 79. hastası olsa. Ülkenin en büyük illerinde,araştırma hastanelerinde gece nöbetlerde kardiyoloji-göğüs hastalıkları gibi spesifik branşlarda bu konularla ilgili hastalara asistan hekimlerin, hem de bu branşların asistan hekimleri olmak zorunda değil, baktığını görse, ne olur? Sanırım tekrar kalp krizi geçirir. Eğer geçirdiği krizlerin hepsinde hayata tutunmayı başarıp, canlı kalabilirse bu kısır döngü devam edecektir. Önemli değil ama, ülkemizde öyle güzel bir sağlık sistemi var ki! Yaşayabileceği ve resmen hayatta kalma mücadelesi verdiği onlarca sorundan bahsedebiliriz. Peki durum böyleyken, bilimselliği şüphe götürmez ve gerçeklerin böyle olmadığını bilen bir dergi ne amaçlamış olabilir? Kapitalizm, sömürü düzenini devam ettirmek için halka yalan söylerken, bilimi buna alet mi ediyor? Ismarlama makaleler mi yazılıyor? Neyse bu konuyu ilgili branşlara, halk sağlıkçılara, sağlıkta soygun ve yıkım düzenini daha iyi bilenlere havale edelim. Daha bitmedi, ihtiyacı olan ve kullanması gereken ilaçların bir kısmına rapor çıkarması gerekse ve bu ilaçların akla mantığa sığmayacak şekilde, raporda SGK tarafından ödenme koşullarını sağlamadığı gerçeği ile karşılaşsa, örneğin en azından bir süre 2 tane kan sulandırıcı kullanması gerekirken devletin yalnızca birine izin-rapor verdiğini görse, ya da kullanması gereken kan sulandırıcı ilacına rapor çıkarmak için devletin uygun gördüğü ilacı kullanıp bunun başarısız-etkisiz olduğunu kanıtladıktan sonra ilacın raporuna ulaşabileceğini görse, ya da ilaç kullandığı için normal olan kolesterol değerleri normal olduğundan, sonraki sefer rapor çıkarmakta zorluk çekeceğini anlasa. http://saglikhaktir.org/ new-england-journalmedicinee-kardiyolojik -yanit-inan-mutlu/ 35 Bilimsel tavır Sonrası taburculuk. Taburculuk sonrası kolayca poliklinik hizmeti, çok küçük miktarlarda katkı payı ile ilaç tedavisini elde etmesi ve son olarak kalpte oluşan hasarlar için kardiak rehabilitasyon programına alınmasından bahsedilip, mutlu bir tablo çizilerek olgu sunumuna son verilmiş. Uzaaar, uzaaaar... Ne mi olur? Sanırım kalp krizi geçirir! Neyseki ülkemizde hemen müdahale edilecek koşullar var. Sağlık öğrencileri Piyasacı stajyerler kumpanyası Aydan Tunca Bir diş hekiminin fakülteyi kazanması, eğitim süreci, mezuniyeti ve ‘piyasaya’ girişi birbirini takip eden bir savruluştur. Peşisıra siz farkında olmadan bir süreç başlar ve siz de o sürecin içinde kendinizi kaybedersiniz. Birçoğu, bu gelişmelerin karakterlerinde meydana getirdiği değişimi fark etmez bile. Öyle doğal bir süreçtir ki bu, zaten insanoğlu salt madde/maddiyat için dünyaya gelmiştir. Hayatı boyunca rekabet peşini bırakmayacak ve o da bu yarışta, bu büyük yarışta, hiç geri düşmemeye çalışacaktır. Bu da tabi ki doğal yollarla değil türlü entrikayla, stratejiyle ve sen tatlı sona ulaşırken birilerinin hayatını karartmayı göze almakla olacaktır. Bu süreç okula adım attığımız günden beri işliyor. Her şey o ilk yenilgiyi almamızla başladı tabi ki. Bize satın almamız için dayatılan ve satın alacağımız yerin dahi belli olduğu, eğitimimiz için ‘olmazsa olmaz’ materyalleri gidip aynı gün satın aldık. Fiş satın almazsak da cüzi bir miktarda kârlı olacağımızın da öğretildiği, toplamda milyarlar eden bu alışverişin sonucunda elbette kârlı olan bizdik! Laboratuvarlarımıza geri döndük ve eğitimimize kaldığımız yerden devam ettik, “dönemeseydik ne olurdu”nun azıcık (!) endişesiyle. İkinci senemizde bu sefer ayağımıza gelmeye başladı ilerde sıkça ilişki kuracağımız büyük şirketlerin aracıları. Biz tabi ki bu fırsatı kaçıramazdık ve ilerde kendi kliniğimizde de kullanacağımız malzemeleri -daha sonrasında sıklıkla olacağı gibi- yine satın aldık. Ucuzuna kaçabilirdik bu ürünlerin ama kaçmadık! Çünkü biz o plastik kafalara en iyi hizmeti sunmak için vardık. Durmadık, devam ettik. En hijyenik koşullarda çekilmiş ve aynı hassasiyetle çamaşır suyunda saklanmış dişleri toplamaya başladık bir sonraki sene. Burada hatamızı kabul etmeliyiz ki bulaşıcı hastalık riskinin devam ettiğini o dişlere dokunduktan çok sonra öğrenmiştik. Yine de olsun dedik, eğitim aşkı dedik. Kanalları açtık, genişlettik , doldurduk. Yetmedi, yetemedik aynı dişten on tane genişleştik. Kimi zaman kendi odalarımızı enfekte ettik. Yine yetemedik, yaz okullarına kaldık. Tabi bu sırada her bir diş için malzeme satın almaya devam ettik. Neticede bir hastanın çekilmiş olan dişlerinde başka bir hastada kullandığımız aletleri kullanamayız değil mi? At çöpe. 36 Bulaşıcı hastalıklar için aşılanmayı akıl ettiğimiz dönemdeyse çoktan hasta bakmaya başlamıştık ve sağlık alanında gelişmiş olduğunu iddia eden bir üniversitenin, yine üniversite gelirine katkı sağlayan öğrencilerini aşılamayı nasıl unuttuğuna anlam veremedik. Olsun, aşılandık ve devam ettik. Yeni malzemeler satın aldık çünkü laboratuvardaki malzemelerimizi kliniğe sokamazdık. Tabi ki bundan biz sorumluyduk, yeni malzemeler satın aldık çünkü biz bunun için vardık! Mezuniyete bir kala her şey bu ironik haliyle yerinde duruyor. Piyasaya hazırlanan diş hekimleri, iyi etmek dışında her şeyi yapıyor. Para kazanamadığımız halde performansa dahil edilip yaptığımız tedavilerin sayısı, puanı yarıştırılıyor. Hipodroma dönen kliniklerde ne yaptığını bilmeyen stajyerler kaynıyor. İnsanlar derdine çare bulmak için geliyor ancak bu sistem içerisinde ne alacakları düzgün bir hizmet var ne de iyileşme ihtimalleri ama tüm bunların yanında sağlık sistemini bir kez olsun eleştirmeyi denemiyorlar. Tek eleştirdikleri sağlık çalışanları. Bizim bu denli paracı hekim olacak oluşumuz, zengin olma hayalleriyle eğitilmemiz ve kapitalizmin kurallarına göre çalışmak zorunda olduğumuz gerçeğine maruz bırakılmamız karakter değişiminde büyük rol oynuyor. ‘Kuralına göre oynamayı’ tercih eden arkadaşlarımız oldukça fazla. Tüm bu olumsuzlukların yanında mücadele azmimizi bırakmamak için direniyoruz. Ağız sağlığının sosyo-ekonomik farklılıklarla orantılı olduğu gerçeğine istinaden mücadele alanlarımızı bunun doğrultusunda oluşturmaya çalışıyoruz. Herkesin eşit ve kaliteli sağlık hizmeti alması mümkün, bunu gerçekleştirmek için mücadele edecek hekimlerin yetişmesi umuduyla. Tam size göre! İlksu Göl Şeker hastası mısınız? Bir küp şekeri alıp bir kazan suyla iyice karıştırıp bir kaşık bu sudan içerseniz iyileşmiş olacaksınız!” tedirgin olmaktadır. Modern tıp, bilimsel bilgiye dayanan, dolayısıyla en az zararla en fazla yararı sağlayacak girişimlerin uygulayıcısıdır. Geleneksel, alternatif ya da tamamlayıcı uygulamalar (GAT) tıbbı ise hekimlik mesleği içierisinde değildir. Bununla birlikte, bilimsel yaklaşım kuşkuculuğu “Sivilceleriniz mi var? Şarbon hastalığına içerir; otomatik /kategorik reddiye bilimsel değildir. Bu neyakalanmış koyun dalağı tam size göre!” denle GAT uygulamalarına bilimsel yaklaşım, öncelikle etkin ve güvenli olup olmadıklarını araştırmak yönünde olBöyle söyleyince kulağa çok saçma gelen “Böyle şey mi malı. olur?” dediğimiz olay bir alternatif tıp yöntemi. Son zamanlarda radyo ve televizyon programlarında, internet sitele- En tartışmalı GAT uygulamalarından en tartışmalı olanlarinde homeopati ile ilgilinen homeopatik tedaviyi anlatan rında biri homeopati. Britanya Parlementosu’nca kurulan kişiler var. Tüm bu kişiler modern tıpta çözümü olamayan Bilim ve Teknoloji Komitesi’nin homeopati üzerine raporu hastalıkların bile bu yöntemle tedavi edildiğini iddia ediyor- ise şöyle özetle: lar; ama aslında bu yolla “tedavi” olmayı düşünen insanalara gerçekten homeopatinin ne olduğu anlatılmı- Uygulama bilimsel olarak haklı çıkarılmamakta, yor.İnsanlar homeopatinin bitkilerle yapılan doğal bir tedavi yöntemi olduğunu düşünüyor. Etkisi plasebodan daha iyi değil, Homeopati nedir? Homeopati üzerine yeterince araştırma yapılmış durumda ve bu araştırmalar etkili olmadığını gösteriyor, Homeopati, 18. yüzyılın başlarında Alman doktor Samuel Hahnemann tarafından bulunan ve vücudun kendini ‘doğal’ Daha fazla araştırma yapılmasını haklı çıkaracak bir geyollardan iyileştirmesine yardım eden bir alternatif tedavi rekçe bulunmamaktadır. akımıdır. Homeopati üç temel ilkeden oluşmaktadır. Bunlardan biri: Raporda bu bilgilere dayanarak hükümete şu önerilerde Benzer benzeri iyileştirir; homeopatiye göre bir belirti an- bulunuluyor: “Hükümet, bu ürünlere lisans verip eczane bulunmalarına sağlayarak, homeopatinin etkili cak aynı belirtiyi ortaya çıkaran madde ile tedavi edi- raflarında bir tıp yöntemi olduğunu onaylamış olmaktadır. Hastaların lir. Örnek olarak, şeker hastasıysanız size suyla seyreltilgüvenini tesis etmek, güvenliğini sağlamak ve seçim hakkımiş şeker verilir. Ter kokunuz varsa seyreltilmiş civa, ishal nın gereğini yerine getirmek için hükümet homeopati de ya da grip olduğunuzda seyreltimiş arsenik, kaşıntanız oldudahil olmak üzere hiçbir plasebo yönteminin kullanımını ğunda size seyreltilmiş ısırgan otu özütü verilir. Aslında ” desteklememelidir. Hükümet homeopati ürünlerinin geri Çivi çiviyi söker, dinsizin hakkından imansız gelir.” atasözü ödemesini durdurmalıdır, bu ürünlerin lisansları yenilentam da buraya uyuyor . melidir.” Seyreltme ve Çalkalama; civa, arsenik vs. bunların insan yönetmelikte yer alan ve otlarla, kurtçuklarla, sülükvücudu için ne kadar zararlı olduğunu biliyoruz. Bu nedenle Özetle; le ve müzik gibi yöntemlerle uygulanan GAT tıbbına ilişkin Hahnemann bu tür maddelerin seyrfeltilmesi gerektiğini bilimsel bilgiler büyük oranda eksik ya da bu yöntemlerin öne sürmüştür. Kullanılan maddelerin derişimi çok düşüktür etkisiz olduğu yönünde. Etkisiz olan yöntemlerin de riski bunu daha etkin bir hale gelmesi için çalkalamak gerektiğiçok fazladır. ni söyler. Yani insanlara verilen sözde ilaçlar sudan başka birşey olmayıp hastaları maddi ve manevi olarak sömürEtkinlik ve güvenliği olmayan mektedir. T.C Sağlık Bakanlığı 27 Ekim 2014 ” Geleneksel ve bu uygulamaların kullanımı engellenTamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği” ile homeopati meli ve bu uygulamaların güvenirlilive daha yüzlerce ismi bilinmeyen alternatif ği ve etkinliği araştırılmalıdır. Bilgitıp uygulamaları yasalaşmıştır. Böylece medya ve sağlık alanında güvesizliğin, ızdırabın ve umuttan kaynilir olmayan bir çok “alternatif naklı olarak insanların maddi ve matıp uzmanının ” bulunması ve nevi olarak sömürülmesini engellebu konunun sömürüye oldukça mek gerekmektedir. Yapılan bu düaçık bir alan olması endişesi zenlemeler, sağlık hizmetlerine eriartmıştır. Ne kadar da yönetşim hakkıyla ve bilimsel bilgiyle melikte alternatif tıp ismi geçuyumlu olmak zorundadır. mese de, ülkemizde düzenlenen hacamat kongreleri, medyadaki ve alandaki şarlatanlara göz yumuluşu ve toplumun bu konuda sömürüye açık oluşuyla birhttp://saglikhaktir.org/sarbon-hastaliginaleştirildiğinde insan haklı olarak yakalanmis-koyun-dalagi-tam-size-gore/ 37 Sağlık öğrencileri “Şarbon hastalığına yakalanmış koyun dalağı” Söyleşi Bilim insanı Prof. Dr. Cumhur Ertekin Ayhan Çalışkan, Seyfi Durmaz En çok merak ettiğimiz soru ile başlıyoruz. Hocam, sizin için "kaçak akademi kurdu" diyorlar? 12 Eylül askeri yönetiminin sona ermesine rağmen ülkemiz üniversitelerinin “ihtiyaç duymadığı” bir bilim insanı olarak neler yaptınız? Gülüşüyoruz İstemeyerek muayenehane hekimliği yapmaya başlamıştım. Severek de yaptım. Ama ben eğitim ve araştırma yapmayı çok arzuluyordum. İlginç vakaları tartışmak, paylaşmak istiyordum ancak bunu muayenehanede yapmak mümkün değildi. Böyle vakaları Üniversitedeki arkadaşlarıma da yönlendiriyordum. Üniversitede dışı dönem 8 yıl sürdü. Bu şartlarda uluslararası dergilerde 16 araştırma makalem yayınlandı, bir de kapsamlı bir nörofizyoloji kitabı yazma şansım oldu, 1986 yılında Sedat Simavi Sağlık Bilimleri ödülünü aldım. Bilimsel tavır Sakıncalı mı, aykırı mı? Bunun yanında, eşim Dr. Nezihe Ertekin'in çalıştığı klinikteki hekimlerle birlikte eğitim faaliyetleri ve araştırmalar yaptık. İçimdeki eğitim ve araştırma arzusunu böyle gidermeye çalıştım. Kaçak akademi dedikleri bu olabilir. İsveç Linköping Üniversitesine araştırmalar yapmak ve doktora tezi yönetmek üzere davet edildim. 1988 de İsveç’te 1 yıl kalarak 4 araştırma yaptım ve Dr. M. Hansen’in doktora tezini yönettim. Çaylar yudumlanırken “1402 meselesinin iyice üstüne gidiyoruz. Vatana ihanet ettiniz mi, Hocam? Yüzünden eksilmeyen kahkahalardan birini daha koyveriyor 1402'likler Omurilikte aktiviteyi ölçen bir yöntem geliştirmiştim. Bu yöntem, bugün sık kullanılan "Spinal Monitoring"in başlangıcıdır ve ben Dünya’daki beş kurucusundan biriyim. Üniversiteden 1982'de atılmadan hemen önce bu konuda sunum yapmak için Japonya'da bir sempozyuma davetli konuşmacı olarak çağırıldım. Yurtdışına çıkış yasağım sebebiyle neredeyse katılamıyordum. Sempozyum yönetiminin Ege Üniversitesi'ne ısrarı sonucu yasağım geçici olarak kaldırıldı ve ben de sempozyuma katılıp, öncüsü olduğum yöntemi anlattım. Döndüğümde bana Türkiye'den de bir "ödül" verildi: ülkeme zararlı faaliyetlerde bulunduğum gerekçesiyle üniversiteden atıldığım bildirildi. Ben vatanıma bilimsel çalışma ve buluşlarımla en iyi biçimde hizmet ettiğimi düşünürken, tam aksi bir gerekçe ile üniversiteden atılarak ödüllendirildim! *Tıp Dünyası’nda yayınlanmıştır. 38 6 Kasım 1981'de YÖK kuruldu. Bundan sonra 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun özellikle sol görüşlü olduğu düşünülen 71 Üniversite personeli YÖK tarafından görevlerinden uzaklaştırıldı. Genelkurmayın açıklamalarına göre toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402'lik olmuştur. Ancak 1402'lik olmasını istemediğinden bizzat istifa yolunu seçenleri dahil edildiğinde 20.000' civarında olduğu öne sürülmektedir. 1990'da Danıştay kararınca uzaklaştırılan öğretim üyelerine dönüş için izin verildi. Yorum Bilimsel tavır Prof. Dr. Cumhur Ertekin Dünya bilim çevresinde lobi ve gruplar içine dahil olmaz isen kitaplara bölüm yazdırmıyorlar, kongrelerde görev vermiyorlar. Namerde muhtaç olmadan, yurt dışında birtakım tanınmış kilit adamlara yılışmadan, düzeysiz ilişkilere girmeden pekala, insanların hakkı ve emeğinin karşılığı verilebilir. Benim gördüğüm bazı araştırmacılar bir bulgu ortaya koyduğu zaman, yollara düşüyor ve birçok yerde aynı bilgiyi sunuyorlar. Böylece işin pazarlamasını çok iyi yapıyorlar ve sadece o yıllara özgü ünlü kişi muamelesi görüyorlar. Benim kişisel olarak zaten seyahatlere merakım hiç olmadı. Eskiden zaten bunun için param yoktu. Kongrelere gittiğim zamanlarda da pek öyle insanların yanına sokulmadan ve sırası geldiğinde eğer bir kişi bildirisi veya konuşmasında yanlış bir şey söylemiş ise, söz alıp bu yanlışı ve doğrusunu, çok da iyi olmayan İngilizcem ile vurgulardım ve hala vurgularım. Dolayısı ile lobiler, gruplar, yönetimler ve de “editorial board”lardan hep uzak kaldım, diye düşünüyorum. Simdi artik çok iyi anlıyorum: Dünya bilim çevresinde veya daha doğru deyim ile uluslararası meslek çevresinde lobi ve gruplara dahil olmaz isen kitaplara bolüm yazdırmıyorlar, kongrelerde görev vermiyorlar vs.. Bunları yenebilmenin herhalde tek önemli koşulu çok özgün, mükemmel ve akılcı bilimsel araştırmalar yapmak ve lobilerinde bu durumda hakkini teslim etmesi kalıyor. 39 Yazarın facebook profilinde yayınlanmıştır. Sağlık öğrencileri Onlar ümidin düşmanı Gizem Keçeci Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim akar suyun, meyve çağında ağacın serpilip gelişen hayatın düşmanı... AKP iktidarı hayatımızın her alanına, yaşama yönelen saldırılarına son hızla devam ediyor. Saldırıyor; çünkü içerisine girdiği yönetme krizini aşabilmek için elindeki sopasından başka bir şeyi kalmadı. Yıllardır haklarımıza, özgürlüklerimize sistemli bir şekilde saldıran bu iktidar artık doğrudan yaşamımıza kastediyor. O kadar gözleri dönmüş bir durumdalar ki elindekileri kaybetmemek adına ülkeyi içeride ve dışarıda bir savaşın içerisine sürüklemekte, mitinglerde, alanlarda patlatılan bombalarla yüzlerce insanı katletmekte dahi tereddüt etmiyorlar. Polisiyle, MİT' iyle, cihatçı çeteleriyle, sokak milisleriyle var güçleriyle saldırıyorlar. İnsanlarımızı katlediyor, gazetecileri tutukluyor, aydınları öldürüyorlar. Ülkemiz bu ölüm iktidarının elinde büyük bir karanlığın içerisine sürükleniyor. Elbette tüm bu karanlık tablo içerisinde sağlık alanının durumu da parlak değil. Yıllardır izlediği politikalar ile AKP iktidarı sağlığı kar odaklı ve gerici bir anlayışla dönüştürdü. Ve yaşanan bu dönüşüm hem giderek daha esnek, güvencesiz ve şiddetin kol gezdiği bir çalışma ortamına hapsedilen sağlık emekçilerini, hem bir ticarethane haline getirilen hastanelerde sağlık hizmeti almaya çalışanları, hem de bu sağlık sistemi içerisinde eğitim gören biz öğrencileri vurmaya devam ediyor. Sağlık alanı kar odaklı bir anlayışla kuşatılırken, bizlerin aldığı eğitim de bu anlayış çerçevesinde şekilleniyor. Örneğin hastalığı hiç ortaya çıkmadan engelleyebilmek oldukça etkin bir yöntem olabilecekken, sağlık alanındaki genel eğilim doğrultusunda tıp eğitimi de daha çok kar elde etmeyi mümkün kılan tedavi edici hizmetlere odaklanarak koruyucu hizmetleri arka plana atıyor. Bakılan hasta sayısı ve yapılan işleme göre prim almaya dayalı performans sistemi nedeniyle temel önceliği eğitim ve bilimsel araştırmalar olması gereken niveriste hastanelerinde arka plana atılan yine bizlerin eğitimi oluyor. Her geçen gün bir yenisi açılan, altyapısı yetersiz tıp fakülteleri ve sürekli arttırılan kontenjanlar ile bir yandan aldığımız eğitim niteliksizleştirilirken, diğer yandan da bizler geleceğin ucuz iş gücü olarak yetiştiriliyoruz. Ayrıca son dönemde giderek ilgi odağı olmaya başlayan, alternatif tıp adı altında yaygınlaşan gerici sağlık uygulamaları da eğitimimize işgal etmeye başladı bile. Buna örnek olarak ülkemizdeki önemli tıp fakültelerinden biri olan Ege Üniversitesi' nde üniversite yönetimi ve bazı öğretim görevlilerinin de desteğiyle düzenlenmesi planlanan - ve bilimsel açıdan dayanağı olmayan bir yöntem olan"Homeopati" kongresini gösterebiliriz. Uzun lafın kısası tıp eğitiminin ve sağlık sisteminin getirildiği noktaya dair bunlar ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve bizler biliyoruz ki sağlık alanında tüm bu yaşananlar esasen ülkedeki genel tablonun bir yansımasından başka bir şey değil. Ülkemiz saray rejiminin eliyle hızla bir karanlığın içerisine sürüklenirken, benzer saldırılar hayatımızın her alanında yoğunlaşmaya devam ediyor. Bunun karşısında bizlere düşen ise bulunduğumuz her yerde direnişi, mücadeleyi yükseltmekten başka bir şey değil. Tüm Ancak onların kagüzellikleri yok etmeye ranlığını yok edeyeminli bu iktidarın cek olan da bizlerin karanlığı, bizleri her umudu ve birleşik, örgütlü geçen gün vurmücadelemizden başka bir şey maya devam olmayacak. İçerisinden geçtiğiediyor. Evet, onmiz bu karanlık günlerde şimdi lar ümidin, yaşaher zamankinden daha fazla mın düşmanları. bir araya gelmeye ve sesimizi yükseltmeye ihtiyacımız var. İnanıyoruz ki bizler bunu başardığımız takdirde AKP rejimi de tarihin çöplüğündeki yerini almaya mahkum olacaktır. http://saglikhaktir.org/ onlar-umidin-dusmanidir 40 Tuğrul Şahbaz Özetle AKP, işçi sağlığı alanında yaptığı değişikliklerle alanın piyasalaşmasına ve işyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı. diğer sağlık personelinin daha düşük ücretlerle çalışmasına neden oldu. İşçilerin sağlığı ve güvenliği açısından ise iyiye giden bir tablo yok! Yetkilendirmenin el değiştirmesi ile, TTB’nin işyeri hekimliği ücretleri üzerinde zaten sınırlı denetiminin olanaksız hale gelmiş olması, bunu daha da kolaylaştırdı. Çalışma Bakanlığı, meslek örgütümüzü devre dışı bırakarak, “eğitim şartsa onu da biz yaparız” mantığıyla önce ÇASGEM içinde sürdürülmeye çalışılan eğitimler, daha sonra “eğitim şirketlerine” havale edildi. Yasa hükümlerini uygulayamayan işverenler, büyük para cezaları ile yola getirilecekti ama uygulanmadı. Yönetmeliklerle sürekli oynanarak 100 işçi çalıştıran bir gıda firmasına verilecek işyeri hekimliği hizmeti ayda 25 saat yerine sadece 10 saate inmiş oldu. Süreler bu denli azalınca, işverenler, hizmetin daha az ücretle yapılmasını istediler. Yasanın bütününde, sorumluluğu olabildiğince işyeri hekimine ve iş güvenliği uzmanına yüklemeyi esas alan bir anlayış hakim kılındı. AKP döneminde en önemli değişimlerden birisi de, işçi sağlığı ve güvenliği alanında daha çok ortam ölçümü ve sağlık gözetimi amaçlı laboratuar yapılmaya başlanması. Bu alan Çalışma Bakanlığı’nca yetkilendirilip denetlenen laboratuarlara terk edildi. Yeni dönemde taşeron şirketler özendirildi. OSGB’lerin de alana yeni giren aktörler olarak fiyat kırmasıyla, pek çok işyeri hekimi ya işinden ayrılmak, ya da aynı işte daha az ücretle çalışmayı kabul etmek zorunda kaldı. http://saglikhaktir.org/is-sagligi-ve-guvenligindeakp-neleri-degistirdi-tugrul-sahbaz/ 41 Yorum İş sağlığı ve güvenliğinde AKP neleri değiştirdi? Gezi Ateşliler Komünü’nden Paşa Sancağı’na Yüce Ayhan İlk büyük savaşın ardından yeniden çizilen sınırların bahtsızlığında yalnız bir istasyon... Yeşilliğin ortasında bir kara tren, kadim başkentin yarım kalmış tarihi gibi kesik raylar üzerinde sessiz sedasız… Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’u Balkanlara bağlamak üzere büyük umutlarla inşa edilen demiryolu hattı savaş sonrasında Yunanistan toprağında kalınca, kadükleşen, yerini yenisine bırakmak zorunda kalan Karaağaç’taki Edirne tren istasyonu oldu kentteki ilk durağımız. 42 Mimar Kemalettin tarafından tasarlanan, fakat yapıldıktan sonra kısa zamanda metruk bir hal alan yapı, yıllar sonra restore edilerek rektörlük binası olarak kullanılmış bir süre. Şimdilerde ise Güzel Sanatlar Fakültesi olarak işlev görmekte, güzelliğine yakışan biçimde. Komün alevini Edirne’de yoksul tarım emekçileri tutuştururken Selanik’te denizciler loncası başı çekmiş. Yedi yılın sonunda savaşan tarafların uzlaşısı ve Aydınoğlu Umur bey’in yönetimindeki Türk deniz gücünün desteğiyle “istikrar” sağlanmış ve komün düzenine son verilmiş hem Selanik’te hem Edirne’de. Fakat on yıl sonra kent Bizansın elinden de çıkıp önce Osmanlı imparatorluğunun başkenti, payitahtın İstanbul’a taşınmasından sonra da Rumeli vilayetinin Paşa Sancağı olmuş. Tunca ve Meriç nehirlerini aşan köprülerle Edirne’ye bağlanan yemyeşil bir köy, Karaağaç. Hemen yanı başındaki mütevazi sınır kapısı Pazarkule’den Yunanistan’a geçiliyor. Edirne’ye damgasını vuran iki önemli Osmanlı eseri var. Birisi Mimar Sinan’ın başyapıtı Selimiye Camii, diğeri II. Beyazıd Külliyesi. İlk çağlarda Traklar tarafından kurulmuş kent, tarihin her döneminde ayakta kalmayı başarmış. Doğu seferi sırasında ağırladığı Roma imparatoru Hadrianus’un şerefine Hadrianopolis adını almış ikinci yüzyılda. Roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra Bizans’ın en önemli kentlerinden biri olarak kalmış yıllarca. İsmi de Hadrianopolis’ten Adrianopolis’e, ondan da Edirne’ye evrilmiş yüzyıllar içerisinde. Tunca nehri kıyısında geniş bir alana yayılan külliye ibadethane, tıp okulu ve hastane kompleksinden oluşmasıyla dikkat çekici. Külliyenin merkezinde yer alan büyük bir kubbeyi çevreleyen altı küçük kubbeli odadan oluşan Darüşşifa, zamanında özellikle ruh hastalıkları için önemli bir tedavi 14.yüzyılda imparator III.Andrikonikos’un ölümünün ardından çıkan taht kavgası Bizansı bir iç savaşa sürüklemiş. Edirne Selanik hattının ortasında bulunan Bizans başkenti Dimetoka’da imparator naipliği için sürdürülen savaş, yoksulların dünyayı değiştirmek için tarih sahnesine attığı ilk adımlardan birine sebep olmuş. Branos adlı bir köylünün önderliğinde ayaklanan halk yığınları Edirne’de bir komün yönetimi kurmuşlar. Bizans kaynaklı tarihsel metinlerde “bir çapulcu hareketi” olarak anılan Ateşliler Komünü, ismini aynı dönemde Selanik’te yönetimi ele geçiren ve yedi yıl boyunca kenti 12 özerk konsey ile yöneten Zelotlar’dan almış. Zealot veya Zilotes gibi farklı söylenişleri de olan bu deyim aslında ilk kez 1.yüzyılda Roma imparatorluğuna karşı savaşan yahudi gerilla gruplarını tanımlamak için kullanılmış, “Tanrı adına, şevkle harekete geçen, ateşli” anlamında. merkezi olarak hizmet vermiş. Evliya Çelebiye göre “hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def-i sevda olmak üzere” musiki icra edilen bu mekanın günümüzde Sağlık Müzesi olarak hizmet vermesi ise şaşırtıcı biçimde doğru bir tercih olmuş. Edirne’nin alamet-i farikası tartışmasız Selimiye camisi. Ermeni ya da rum, bir hristiyan aileden devşirilen çocuğun islam sanatının en önemli eserlerinden birini ortaya çıkarması talihin cilvesi olarak görülebilir pekala ama 80 yaşında başladığı işi beş yılda tamamlayıp geride ölümsüz bir dünya mirası bırakmak her türlü övgüyü hak ediyor.‘da yayınlanmıştır. 43 Bizanstan Osmanlıya, Osmanlı’dan günümüze uzanan tarihinde parlak günleri olmuş bu kent günübirlikçi gezginlerin rağbet ettiği bir yer. Üstelik epey bir kısmı sınırın öte yanından gelip dönüyorlar. Sadece gezmeye değil; yanında tava yoğurdu, kırmızı biberiyle yaprak ciğer yemeye; bademli kurabiyelerden, badem ezmelerinden tatmaya; artık Trakya kaşarı mı olur Edirne beyazı mı, peynir alıp gitmeye de geliyorlar. 1935 yılında mezarından çıkartılarak “tetkike” alınan kafatası devlet emanetinde kaybedilmiş olsa da, pek çok eserinin güzelliği çarpık yapılaşmayla gölgelense de, burada, Edirne’de hak ettiği itibara sahip Koca Sinan. Kentin orta yerinde, dönem mimarisinin korunduğu bir meydanda tüm görkemiyle yükseliyor Selimiye camisi. Edirne’nin kayda değer mimarisinde sadece Osmanlı İslam eserleri yok. Selimiye’nin etrafındaki sokaklarda pek çok konak ve eski ev yer almakta. Pek çoğu bakımsız, onarıma muhtaç olsa da bazıları korunmuş ve iyi durumda. En şanslılarından biri İlhan Koman evi. Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na tahsis edilmiş heykeltraş İlhan Koman’ın doğduğu ev ve pek çoğuna göre iyi durumda. Yaz başında yapılan yağlı güreş şenlikleri Kırkpınar’ın sadece adının kalmış olmasına aldırış etmeyen ayrı bir meraklı kalabalığı topluyor kente. Çünkü bu güreşe adını veren Kırkpınar artık sınırın ötesinde bir çayır. Yunanistan’ın Evros deltasında, bu gün Kiprinos diye adlandırılan, bir zamanların Samona kasabasında; veya bizim bir başka “Ateşli” isimle bir arada anmaya alışkın olduğumuz, Simavna‘da. Edirne başlı başına bir gezi güzergahı olmayı hak eden bir şehir. Türkiye’de eski kent merkezinin aşırı tahrip edilmediği, nispeten korunduğu nadir yerlerden. Edirne Okumaları: Zelotlar ve Edirne komünü/ Ayhan Tunca. Yazar’ın blog’u agitoergosum.com 44 http://saglikhaktir.org/ atesliler-komunundenpasa-sancagina-yuceayhan/ Serdar Çeliktaş facebook.com/drSRDR 45 Karikatür drSRDR Yorum İlk ayrılık: Okul vakti gelince Gülperi Putgül Köybaşı Daha dün annemizin kollarında yaşarken, hangi ara okullu olduk? Sınıfları niye doldurduk, etrafta koşuşturan bu çocuklar da nesi, bu sürekli bağıran kadın/adam kim? Hiç de sevinçli değilim ki ben. Annem nerde? Annem nerde? Annem nerdeeeeee? Maalesef çoğu zaman milli okul şarkımızdaki gibi gitmez işler okul bahçesinde . Ayrılmanın belki bir ilk olarak yaşandığı bu mekanda, elbette biraz gözyaşı olacak, korku ve endişeyle bakacak küçük gözler. Ayrılma anksiyetesi( kaygısı), sağlıklı gelişim gösteren çocuklarda yaşa özgü özellikler gösteren doğal bir tablodur aslında. Anne-baba ya da çocuğun bağlandığı kişiden (bakıcı, anneanne, babaanne) ayrılması, şiddeti çocuğa göre değişmekle birlikte sıkıntılı bir süreçtir ve zaman ister. Günümüzde özellikle kentli çalışan ebeveynlerin çocukları çok daha küçük yaşlarda kreş/ anaokulu ile tanışıp ayrılığı daha erken yaşıyorlar. “Bağlanma” nın çok önemli olduğu 0-3 yaş arasında çocuğun zamanının çoğunu temel bakım verenler ile geçirmesi önemli olduğundan daha erken yaşlarda oyun grubu / yarı zamanlı kreş bakımının tercih edilmesi önerilir. 3 yaş sonrası ( kimi çocuklar için biraz daha erken ya da geç olabilir) çocuğun yavaş yavaş dışarıya ilgisinin artması beklenir. Yine de evinden, anne ya da bakıcısından uzun süreli ayrılması, yabancılarla vakit geçirmesi çok kolay olmayabilir. Pek çok çocuk ilk başta ayrılığa direnç gösterebilir, anneye yapışmak, ağlamak, vurmak gibi isyan tepkileri verebilir. Çocuklarda henüz zaman kavramı gelişmediğinden, ayrılığın süresini kestiremez, bunu tamamen bir terk edilme gibi algılayabilir. Bu nedenle özellikle ilk ayrılık denemelerinde çocuğu sürece hazırlamak gerekir. Hele annenin tek bakım veren olduğu, çok fazla ayrı kalma tecrübesi olmayan çocuklar için bu durum özellikle önem taşır. Peki çocuğumuzu kreş/okula nasıl hazırlayalım? Öncelikle çocuğun yaşı ile uyumlu tepkiler vereceğini unutmamalıyız. Henüz anne ile bağımlı ilişkisini tamamlamamış 3 yaş altı bir çocuk için elbette daha yavaş ve kademeli bir alıştırma öneriyoruz. Mutlaka çocuğa orada neden bulunduğu, kendisini nelerin beklediği anlatılmalı. Mümkünse ilk günler anne/bakıcının yakın gözetiminde yeni ortamına alışmalı. Çocuklar için asıl kaygı kaynağı annenin geri gelmeyeceği korkusudur. Bebeklik döneminde sağlıklı bir bağlanma ilişkisi yaşanmışsa (bakınız “Tekinsizlikler ülkesinde bağlanmak üzerine: Anne ve bebek ilişkisi”) bu kaygının daha az olması beklenir. Çocuğa annenin geri geleceği tercihen anlayabileceği bir zaman tarifi yaparak (öğle yemeği yedikten sonra/ saat 5 te anne işten döner dönmez gibi) söylenmeli. Her seferinde verilen sözler tutulmalı ve çocuk endişeli bakışlarla karşılanmamalı. Bu dönemin, yaşamının doğal seyrinin bir parçası olduğu izlenimi verilmeli, elbette değişimin yarattığı olumlu/olumsuz duygularını göz ardı etmeden. Yaşadıkları ve hissettikleri üzerine zorlamadan günlük sohbetler edilmesi, o okuldayken anne/babanın neler yaptığının anlatılması çocuğun rutini anlaması ve sürece uyumunu kolaylaştırır. Ayrılık yaşantısı çocuğun iç dünyasında pek çok kaygıyı açığa çıkardığından, okula başlama dönemlerinde yaşamında başka büyük değişimlerin olmaması önerilir. Yaşadığımız toplumda sık yapılan yanlışlardan biri eve kardeş geldiğinde büyük çocuğun kreşe yollanması. 46 Sıklıkla şartlar öyle gerektirdiği için ya da işlerin kolaylaşacağı düşüncesiyle yapılan bu değişiklik, zaten bir kardeşin gelmesini hazmetmeye çalıştığı bu dönemde çocuğu daha da zorlayacaktır . Tahtına oturan yeni birinin varlığı yetmezmiş gibi bir de yerinden yurdundan edilmiş bir çocuk vardır karşımızda artık. Kardeş doğumu, ev değişikliği, aileden birinin kaybı gibi önemli yaşam olaylarında öncelikle var olan düzeninin mümkün olduğunca korunması, çocuk yeni durumuna uyum sağladıktan sonra okul sürecine hazırlanması önerilir. Çocuğu ayrılığa hazırlamak kadar önemli olan bir diğer konu ise annenin ruhsal olarak ayrılmaya hazır olması. Ayrılık kaygısını yoğun yaşayan çocukların annelerinin de kaygılı yapıda kişiler olduğu pek çok çalışmayla gösterildi. Çocuğun bağımsız bir birey olmasına izin vermeyen, aşırı koruyucu, müdahaleci, endişeli annelerin çocuklarında çok daha fazla ayrılma anksiyetesi bozukluğu görülüyor. Anne çocuğunun kendisinden ayrılmasını, dış dünyaya açılmasını, kreşe/ okula başlamasını doğal bir süreç olarak yaşıyorsa çocuğun da algısı bu yönde gelişiyor. Annesinin gözünde “ zavallı çocuğum” bakışını yakalayan hiçbir çocuk annesinin eteğini kolay kolay bırakmıyor. Ayrılma ansiyetesi bozukluğu mu, doğal bir ayrılma kaygısı mı? Ayrılma anksiyetesi bozukluğu, çocuğun anneden/evinden ayrılırken verdiği tepkilerin çok daha yoğun ve sürekli yaşandığı (en az 4 hafta) bir durum. Çocuğun bağlandığı başlıca kişileri yitireceğine ya da onların başına bir iş geleceğine ilişkin sürekli ve aşırı bir anksiyete yaşadığı bu durumda, ayrılma korkusu nedeniyle okula ya da başka bir yere gitmek istemediği görülür. Bu durum, yukarıda bahsettiğimiz doğal ayrılma tepkilerinden farklıdır ve tedavi gerektirir. soL portal’da yayınlanmıştır http://saglikhaktir.org/ilkayrilik-okul-vakti-geldi/ 47 48
Benzer belgeler
temmuz hekim postası
yazık ki çok tartışmalı. Çalışma koşulları ise yine farklılık göstermekle birlikte ortalama
değerlere ulaşabilmek mümkün. Aşağıda tabloda Avrupa asistan hekim komisyonundan
(European Junior Doctors...