Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Yeni
Transkript
Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Yeni
ISSN: 1307-2099 Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi Letal Depresyon Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması İntihar Girişimi, Eşcinselliğin Açılması ve İlgili Sosyokültürel Etmenler - Bir İntihar Girişimi Olgusu Tayfun UZBAY Erhan KURT H. Murat EMÜL E. Timuçin ORAL Fulya MANER Agah AYDIN M.Emin CEYLAN Safak TAKTAK Zeynep ERDOĞDU İ. Tolga BİNBAY Halis ULAŞ Köksal ALPTEKİN Sultan DOĞAN Sahibi / Owner Bakırköy Akıl Hastanesi Vakfı adına Halil TOPLAMAOĞLU Sorumlu Yazı İşleri Müdürü / Managing Editor Can GER Editör / Editor M. Emin CEYLAN Editör Yardımcısı / Associate Editor Can GER Türkçe Editörü / Turkish Editor Neslihan ERGEN Danışma Kurulu / Advisor Board Fisun Akdeniz Mesut Çetin Başaran Demir Peykan Gökalp Ali Saffet Gönül Hasan Herken Cem Kaptanoğlu Timuçin Oral Haluk Savaş Mustafa Sercan Zeliha Tunca Niyazi Uygur Tayfun Uzbay Alp Üçok Medaim Yanık Kazım Yazıcı Nevzat Yüksel Murat Atmaca YAYIN BİLGİSİ: RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi / Reviews, Cases and Hypotheses in Psychiatry’nin (ISSN 1307-2099) ilk sayısı Ocak 2007’de basılmıştır. Dergi 4 ayda bir 1500 adet, alkali (acide free) kağıda basılmakta ve ücretsiz dağıtılmaktadır. Yayın dili Türkçe’dir. (internet formu İngilizce’dir). RCHP Dergisinin grafik tasarım ve uygulaması Asimetrik Paralel (Barbaros Mahallesi, Denizmen Caddesi, Mustafa Pehlivan Sokak, No: 43, 34662 Üsküdar-İstanbul, Tel: 0216 4741487 - 88, Faks: 0216 4741486, e-mail: [email protected]), baskısı Golden Print tarafından yapılmaktadır. 3. sayı basım tarihi Nisan 2008 INFORMATION ABOUT PUBLICATION: The first issue of Journal of the Reviews, Cases and Hypotheses in Psychiatry (RCHP) (ISSN 1307-2099) was published in 2007. Fifteen-thousand issues are printed thrice a year on acid-free paper. Language of publication is Turkish (an internet form is available in English) RCHP is typeset and graphic designed by Asimetrik Paralel (Barbaros Mahallesi, Denizmen Caddesi, Mustafa Pehlivan Sokak, No: 43, 34662 Üsküdar-İstanbul, Tel: 0216 4741487 - 88, Faks: 0216 4741486, e-mail: [email protected]), baskısı Golden Print tarafından yapılmaktadır. 3th issue is printed in April 2008 içindekiler 7 Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Is tianeptine a serotonin reuptake enhancer drug? Tayfun UZBAY 13 Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması Effects of new generation antipsychotics vs. haloperidol on lipid metabolism Erhan KURT - H. Murat EMÜL - E. Timuçin ORAL 21 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi Cognitive behavioral therapy in eating disorders Fulya MANER - Agah AYDIN 35 Letal Depresyon Lethal depression M.Emin CEYLAN - Safak TAKTAK - Zeynep ERDOĞDU 37 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması Reemergence of psychosocial factors in schizophrenia İ. Tolga BİNBAY - Halis ULAŞ - Köksal ALPTEKİN 47 İntihar Girişimi, Eşcinselliğin Açılması ve İlgili Sosyokültürel Etmenler - Bir İntihar Girişimi Olgusu Suicide attempt, coming out of homosexuality and related sociocultural factors - A case of suicide attempt Sultan DOĞAN 53 Editörün Yorumu Editörden Merhaba, Değerli arkadaşlarım, elinizdeki dergiyle RCHP’nin üçüncü sayısına ulaşmış oluyoruz. Bildiğiniz gibi bu sayıdan önce de Dr. Medaim Yanık’ın derlemesini içeren “Türkiye Ruh Sağlığı Sistemi Üzerine Değerlendirme ve Öneriler” başlığı ile bir özel sayı yaptık. Öte yandan www.rchpjournal.com başlığı ile açtığımız sitede de her sayının İngilizce çevirisini yayınlıyoruz. Bu çabaların sonunda dergi, kurumsal ve devamlılığı bulunan, okur ve yazarları gözünde güvenirliği olan bir konuma tırmandı. Bu sayede başlangıçtaki koşullara göre daha fazla yazı almaya başladık. Bu durum editör ve yardımcısının işlerini kolaylaştırdığı gibi, derginin kalitesinin artmasına da olanak sağlıyor. Bu sayıdan başlamak üzere derginin son kısmında Editör Yorumları başlığı altında yeni bir bölüm açıyoruz. Bu bölümün amacı, hem sizden gelen mektupları, bir yorum katarak yayınlamak, hem de editörün ihtiyaç duyduğu alanlarda yeni bir tartışma ortamı yaratmak, yeni ve özgün düşüncelerin yeşermesini kolaylaştırmak olarak tespit edildi. Son yıllarda Türk Psikiyatrisinde yayın sayısında belirgin bir artış olduğu dikkati çekiyor. Bu hepimiz için sevindirici bir gelişme. Ancak bu yayınlarda dikkati çeken bir nokta da, arkalarında özgün ve yaratıcı bir düşüncenin bulunmamasıdır. Bunun kökleri ülkemizdeki eğitim sisteminin nedensel düşünceye yeterince önem vermemesinden tutun da, doçentlik imtihanları için, niteliğine, özgünlüğüne bakılmaksızın bir an önce yayın sahibi olmak tutkusuna kadar gitmektedir. Daha acısı, ısmarlama yayınların fazlalığıdır, yazık ki her alanda olduğu gibi, “bilimsel” alanda da para çok şeyi “çözer” durumdadır. Bu atmosferin dağılması için bilimsel alanda düşünmeyi, özgünlüğü, hipotez oluşturan yayın üretmeyi teşvik etmek zorunludur. Gelinen nokta kesinlikle küçümsenmemelidir, ancak artık bir nitelik sıçraması yaratmak zorundayız. Bir araştırmanın yapılması başka bir şey, yayınlanması başka bir şeydir, her nitelikli araştırmanın yayına kabulü mümkün olmayabildiği gibi, her yayınlanan araştırmanın da bilimsel bilgi açısından nitelikli kabul edilmesi mümkün değildir. Fizikte, matematikte öylesine düşünceler hipotezler vardır ki, hiç yayın imkanı bulamamışlar ve fakat yarattıkları sonuçlarla bütün bir yaşamı değiştirmişlerdir ve öyle yayınlar da vardır ki dergi sayfalarını her yazıdan daha fazla işgal ettikleri halde bilimsel gelişmeye şuncacık katkı yapmamışlardır. Size matematikten bir örnek vermek isterim, Rus matematikçi Cantor, kümelerde ordinal kavramını ortaya atmış ve yazısını Acta Mathematica’ya göndermişti. Editörün yazıyı reddetmesinin gerekçesi, tebessümle karşılayacağınız bir düşünce idi: Teorem yüz yıl erken ispatlanmıştır. Bundan 150 yıl önceki editörler böyle bir gerekçe bulabiliyorlardı yazıyı reddetmek için, bugünküler de bazen ret kararlarını, daha “bilimsel” bir ambalaja sokup XIX. yy’ın söylemiyle neredeyse aynı içerikle gerekçelendirebiliyorlar. Öte yandan editörler yazı gözden geçirecek nitelikli araştırıcı bulamamaktadır. Size ilginç iki örneği kendimden vermek isterim. Son zamanlarda Lityumun pulmoner hipertansiyon, disülfiramın psikoz yarattığı ile ilgili iki küçük yazımız yayınlanmıştı. Hemen peşinden kardiyoloji dergileri pulmoner hipertansiyonla ilgili gözden geçirme, Alkolizm dergileri de alkol ile ilgili gözden geçirme istediler. Benim alkolle şöyle böyle ilgim olsa bile kardiyolojiyle ilgim nedir ki ve benim yapacağım bir gözden geçirme kardiyologlar için ne kadar sağlıklı olabilir ki? Gördüğünüz gibi dergilerde editorial süreçler zannedildiği kadar sağlıklı yürümüyor ve bazı yazıların reddi ve bazı yazıların kabulü bu sağlıksız süreçlerde şekilleniyor. Dolayısıyla artık şunu söylememiz gerekiyor: Yayın değil, araştırma önemli. Hoşçakalın. M. Emin Ceylan Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Tayfun Uzbay* Abstract Tianeptine is an atypical antidepressant drug. In contrast to tricyclic antidepressants and selective serotonin reuptake inhibitors (SSRIs), it has been suggested that tianeptine decreased serotonin’s activity and amount in serotonergic synapses of the central nervous system by increasing serotonin reuptake. Tianeptine, which has a mechanism of action opposite to that of SSRIs, necessitated a re-evaluation of the biochemical basis of depression and revealed that it cannot be explained solely by the monoamine hypothesis. In addition, recent interesting results indicating anticonvulsant activity of tianeptine and its possible interaction with adenosine A1 receptors were showed. In this review, antidepressant action mechanism of tianeptine and its novel central effects were evaluated in the light of the current literature. Keywords Özet Anahtar Kelimeler Tianeptin atipik bir antidepresandır. Trisiklik antidepresanlar ve selektif serotonin gerialım inhibitörlerinin (SSRI) aksine, santral sinir sisteminin serotonerjik sinapslarında serotonin geri alımını artırarak serotonerjik aktiviteyi azalttığı ileri sürülmüştür. Tianeptinin SSRI antidepresanlara zıt bir mekanizmaya sahip olduğunun iddia edilmesi depresyonun biyokimyasal temeli ve monoamin hipotezinin yeniden sorgulanmasını gerektirmiştir. Yakın tarihli bazı ilginç çalışmaların sonuçları da tianeptinin adenozin A1 reseptörleri üzerinden antikonvulsan aktivite gösterdiğine işaret etmiştir. Bu derleme makalede tianeptinin antidepresan etki mekanizması ve yeni santral etkileri güncel literatür ışığında değerlendirilmiştir. Tianeptin ve Serotonerjik Sistem Tianeptin molekülü seksenli yılların başlarında Fransa’da Servier Enstitüsü’nde sentezlenmiştir. Tianeptinin antidepresan etkinliğe sahip olduğu hem deney hayvanlarında (Mocaër ve ark., 1988; File and Mabbutt, 1991; Curzon and Datla, 1993) hem de klinik çalışmalarda (Guelfi, 1992; Wagstaff ve ark., 2001) gösterilmiştir. Mennini ve ark. (1987) tinaeptinin sıçan sinaptozomlarında serotonin geri alımını selektif olarak bloke ettiğini ileri sürmüştür. Bu iddia tianeptinin nörokimyasal özelliğini diğer selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) ve trisiklik antidepresanlardan farklı kılmaktadır. Serotonerjik sistem üzerine birbirine zıt etkiye sahip olan tianeptin ve SSRI’ların her ikisinin de antidepresan etkinlik sergilemesi ve antidepresan etkinlikleri arasında anlamlı bir fark olmaması (Lôo ve ark., 1999; Waintraub ve ark. 2000) depresyon ile ilişkili santral etki düze- neklerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eden oldukça ilgi çekici bir noktadır. Bu durum çelişkili gibi görünmekle beraber tianeptinin antidepresan etki düzeneğini açıklayabilmek için çeşitli yaklaşımlar ileri sürülebilir: İlk görüşe göre, depresif hastalıklar serotonin azalmasından çok serotonin nörotransmisyonundaki fazlalık ile karakterize edilebilir ve bu nedenle tianeptin gibi serotonin düzeylerini azaltan ajanlar antidepresan olarak iyi bir etkiye sahiptir. Aslında birçok antidepresan ilacın bir dereceye kadar 5-HT reseptör blokajı da yapabildiği ve reseptör bloke edici etkilerin serotonin gerialımı inhibisyonu yolu ile serotonerjik aktiviteyi arttırıcı etkilere baskın olabileceği bildirilmiştir. Bu görüş çeşitli nedenlerle artmış serotonerjik aktiviteye dayanan depresyon hipotezini de (Aprison ve ark., 1982) destekler niteliktedir. Gerçekten de bazı antidepresan ilaçlar belirgin şekilde post-sinaptik 5-HT2 reseptörlerini bloke edici özelliğe sahiptir. Örneğin, amitriptilin * Gülhane Askeri Tıp Akademisi, Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı, Psikofarmakoloji Araştıma Ünitesi, Etlik - Ankara Antidepressant Serotonin Selective serotonin reuptake inhibitors (SSRIs) Tianeptine Antidepresan; Serotonin Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) Tianeptin Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? orta derecede serotonin gerialım inhibisyonu yaparken, aynı zamanda serotonin 5-HT2 reseptörlerinde güçlü bir blokaj oluşturur ve net etki serotonin nörotransmisyonunda bir azalma şeklindedir (Nagayama ve ark., 1980; Willner, 1985). Bu görüşü destekleyen diğer bir bulgu da selektif 5-HT2 reseptör blokörü ritanserinin antidepresan etkinliğe de sahip olmasıdır (Reyntjens ve ark., 1986). Bununla beraber, antidepresan ilaçların 5-HT reseptörlerini bloke ederek onların serotonin gerialım inhibisyonunu artırıcı etkileri üzerine baskın olması bu ilaçların genel bir özelliği değildir (Ansseau, 1993). İkinci görüşe göre, depresyonun serotonerjik etkinlikte artma veya azalma ile karakterize farklı alt tiplerinin olabileceği (Willner, 1985) ve serotonerjik etkinlikte artış ile karakterize olan depresyonlarda tianeptinin, azalış ile karakterize olan depresyonlarda ise SSRI’lar gibi serotonin gerialımını inhibe eden ilaçların etkili olabileceği düşünülebilir. Ancak plasebo kontrollü çift-kör çalışmalarda, benzer depresyon türlerinde tianeptin ile SSRI’ların etkinlikleri arasında anlamlı bir fark olmaması (Szádóczky and Füredi, 2000; Lôo ve ark., 2001; Waintraub ve ark., 2002) bu görüşü destekler nitelikte değildir. Üçüncü görüşe göre, serotonin gerialım inhibisyonu ile SSRI’ların klinik antidepresan aktivitesi arasında bir ilişki yoktur. SSRI’lar ile tedavinin ilk gününden itibaren serotonin gerialımı inhibe edilirken, bu ilaçların antideprean etkilerinin ortaya çıkması için 2-3 hafta gibi latent bir süre gerkir (Quitkin ve ark., 1984; Kato ve Weitsch, 1988). Ayrıca imipramin ve desipramin gibi klasik trisiklikler in vitro ve akut verildiklerinde serotonin gerialım inhibisyonu yaparken, kronik verildiklerinde giderek serotonin gerialımını arttırıcı etkiler oluştururlar (Barbaccia ve ark., 1983). Benzer etki fluvoksamin için de bildirilmiştir (Brunello ve ark., 1987). İlaçların bu etkilerini antidepresan tedaviyi izleyen klinik değişikliklerle ilişkilendirmek de olasıdır. Nitekim serotonin gerialımını inhibe eden ilaçlarla tedavide sıklıkla tedavinin ilk 1-2 haftasında depresyon şiddetinde bir miktar daha ağırlaşma ve bunu izleyerek hızlı bir klinik düzelmenin gözlenmesi de (Ansseau, 1988) bu görüşü doğrulayabilir. Bu tip bifazik klinik değişiklikler özellikle fluvoksamin gibi SSRI’larda daha belirgindir (Den Boer ve Westenberg, 1988). Bu 10 hipoteze göre; tianeptin, antidepresan tedavinin daha başlangıcından itibaren diğer ilaçlarda daha geç ortaya çıkan etkileri oluşturan bir antidepresan ilaç olabilir. Tianeptin ile antidepresan tedavinin başlangıcında semptomların kötüleşmemesi ve daha hızlı bir antidepresan etkinlik görülmesi de bu görüşü desteklemektedir. Sonuç olarak tianeptinin antidepresan aktivitesinin gösterilmesine kadar; depresyonda azalmış serotonerjik nörotransmisyonun rolü olabileceği hipotezi daha tutarlı görülüyordu ve SSRI’lar ile gözlenen antidepresan etkinlik bu görüşü daha da güçlendiriyordu. SSRI’lara zıt etki düzeneğine sahip olduğu ileri sürülen tianeptin, depresif hastalıkların biyokimyasal temelinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılarken tek başına monoamin hipotezi ile depresyonun açıklanamayacağı gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır. Tianeptinin Diskriminatif Stimulus Özellikleri İlaçların diskriminatif (kendilerini duyumsattırıcı, ayırt ettirici) etkilerinin test edilmesi yöntemi çeşitli bileşiklerin nöronal ve reseptör düzeyindeki etki mekanizmaları kadar davranışsal etkilerininn de incelenebildiği güvenilir, etkili ve seçici bir deneysel hayvan modelidir (Lal, 1976). Çeşitli laboratuvarlarda gerçekleştirilen ilaç diskriminasyonu çalışmaları, ilaçların uzun süredeki terapötik yararlarını hesaba katmaksızın benzer akut farmakolojik etkilere sahip ilaçlar arasında diskriminatif stimulus özellikleri bakımından birbirini taklit etme veya birbirinin yerine geçmenin (substitution) söz konusu olabildiğini başarı ile göstermişlerdi. Örneğin, selektif bir noradrenalin geri alım inhibitörü (NARI) olan reboksetinin diskriminatif stimulus etkilerinde noradrenalin geri alım inhibisyonunun rolünün araştırılmasına yönelik bir çalışmada, daha selektif NARI’ler olan desipramin ve maprotilin tam olarak reboksetinin diskriminatif stimulus özelliklerini taklit ederken, paroksetin, sitalopram ve sertralin gibi SSRI’lar ile GBR12935 ve bupropion gibi dopamin geri alım inhibitörleri reboksetinin diskriminatif özelliklerini taklit etmemiştir (Dekeyne ve ark., 2001). Benzer olarak, 5-HT geri alım inhibisyonu da SSRI’ların diskriminatif stimulus etkilerinin temelini teşkil etmektedir. Örneğin, başka bir SSRI olan paroksetin sitalopramın diskrimi- Uzbay natif stimulus etkilerini taklit ederken (Millan ve ark., 1999) sertralin ve desipramin bu ilaçların her ikisinin de diskriminatif etkilerini taklit etmez (Marona-Lewicla ve Nichols, 1998). İlave olarak, güvercinlerde gerçekleştirilen bir başka çalışmada, SSRI’lar olan fluoksetin ve sitalopram başka bir SSRI olan LW233708’in diskriminatif stimulus özelliklerini taklit ederken, bir NARI olan nisoksetinin böyle bir özelliği yoktur (Wolf ve Leander, 1999). Bununla beraber, bazı koşularda NARI’lar SSRI’ların diskriminatif özelliklerini taklit edebilirler. Örneğin, maprotilinin doza bağımlı bir şekilde sitalopramın diskriminatif özelliklerini tam olarak taklit ettiği de gösterilmiştir (Millan ve ark., 1999). Yakın tarihlerde tianeptinin fluoksetin ile benzer bir etki düzeneğine sahip olduğunu düşündüren ilginç bir çalışma yapılmıştır (Alici ve ark., 2006). Bu çalışmada, fluoksetin ve tianeptinin kendini tercih ettirici veya ayırt edici stimulus oluşturma özellikleri sıçanlarda ilaç ayırt etme (diskriminasyon) test düzeneğinde incelenmiştir. Bu çalışma100 80 Tianeptine Fluoksetin 8-OH DPAT 60 40 20 0 Tianept Salin 100 80 0.01 0.1 1 Doz (mg/kg) 10 Tianeptine Venlafazsin Kafein 60 40 20 0 Salin 1 10 Doz (mg/kg) Şekil I. Tianeptini salinden ayırt etmeyi öğrenen deneklerde (tianeptin, 2.5 - 10 mg/kg; n=7) fluoksetin (2.5 - 20 mg/kg, n=7) ve 8-OH-DPAT (0.01 - 0.08 mg/kg, n=6 - 7) (üst grafik) ile venlafaksin (0.5 - 32 mg/kg, n=6 - 7) ve kafeinin (10 – 80 mg/kg, n=6) (alt grafik) diskriminatif etkileri (* ve # p< 0.01, Dunnett’s test, salinden anlamlı derecede farklı) (Alici ve diğ., 2006). da, belli bir doz aralığında fluoksetin ile tianeptin sıçanlarda benzer diskriminatif stimulus etkileri oluşturmuştur. Selektif bir 5-HT1A agonisti olan 8-OH-DPAT ise tianeptinin etkilerini yaklaşık olarak %50 oranında kısmen taklit etmiştir (Şekil 1). Bu sonuçlar tianeptin ile fluoksetinin davranışsal etki mekanizmalarının önemli benzerliklere sahip olabileceğine işaret etmektedir. Tianeptinin 5-HT geri alımını artıran bir ilaç olarak ifade edilmiş olması nedeniyle (Mocaër ve ark., 1988), diskriminatif stimulus etkilerinin serotonerjik mekanizmalar vasıtası ile yürütülmesi sürpriz bir sonuç değildir; ancak burada sürpriz olan kısmen de olsa serotonin geri alım inhitörü bir mekanizmaya sahip görünmesidir. Sonuç olarak tüm bu bulgular, tianeptinin sadece terapötik olarak değil (antidepresan etki), farmakolojik olarak da, örneğin beyinde serotonerjik aktiviteyi artırarak, SSRI’lar gibi etki ettiğine işaret etmektedir. Bu çalışmanın diğer bir ilginç bulgusu da adenozin antagonisti bir stimulan olan kafein ile ve bir serotonin noradrenalin geri alım inhibitörü olan (SNRI) venlafaksin ile tianeptin arasında diskriminatif stimulus özellikleri bakımından bir benzerlik bulunmamasıydı (Şekil 1). Buna göre, tianeptinin diskriminatif özellikleri kafein benzeri psikostimülasyonla ilişkili değildir. Öte yandan, başka bir antidepresan olan venlafaksin ile tianeptinin etki mekanizmaları arasında farklılık söz konusudur. Yakın tarihlerde ülkemizde tianeptinin kötüye kullanım potansiyeli olabileceğini ima eden iki adet olgu bildirimi yayınlanmıştır (Saatcioglu ve ark., 2006; Kisa ve ark., 2007). Bu bağlamda, tianeptinin kafein benzeri stimülasyon yapmadığı şeklindeki gözlem önemli olabilir. Bu veri tianeptinin kötüye kullanım potansiyeli olabileceği görüşünü desteklememektedir. Öte yandan, bu ilaç yıllardır Avrupa’da kullanımdadır ve onun kötüye kullanım potansiyeline işaret eden ciddi bir kanıt bulunmamaktadır. Bununla beraber, yakın tarihlerde peşpeşe yayınlanan bu iki olgu bildirimi de dikkate alınarak ilaç daha dikkatli kullanılmalı; en azından ilaç kullanan hastalar iyi izlenmelidir. 11 Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Tianeptinin Adenozin A1 Reseptor Aracılı Etkileri Tianeptinin trisiklik kimyasal yapısı göz önüne alındığında, trisiklik antidepresanlarda olduğu gibi, bu ilaçla tedavi esnasında epileptik nöbet eşiğinin kötüleşmesi beklenirdi. Bununla beraber, deneysel çalışmalardan elde edilen veriler buna zıt kanıtlar ortaya koymuştur. Bu çalışmaların çoğu laboratuvarımızda gerçekleştirilmiştir. Laboratuarımızda sıçanlarda tianeptinin etanol kesilme sendromunda ortaya çıkan ve pentilentetrazol ile indüklenen epileptik nöbetler üzerine etkileri incelenmişti. Tianeptinin hem akut hem de kronik olarak verilmesi etanole bağımlı sıçanlarda odiyojenik nöbetlerin şiddetini hafifletmiştir (Uzbay ve ark., 2006). Diğer bir çalışmada da, tianeptin sıçanlarda pentilentetrazol ile indüklenen nöbetlerde antikonvulsan aktivite sergilerken, fluoksetin etkisiz bulunmuştur (Ceyhan ve ark., 2005). İlave olarak, tianeptin nöbetler üzerine etkili olduğu dozlarında sıçanların açık alanda ölçülen lokomotor aktivitesi üzerine anlamlı bir etki oluşturmamıştır. Nitekim, bu veri tianeptinin nöbetler üzerine antikonvulsan etkilerinin sedasyon veya kas gevşetici etkiler gibi nonspesifik özellikler ile ilişkili olmadığına işaret etmektedir. Yakın tarihte yayınlanan bir başka çalışmada da tianeptinin pentilentetrazol ile indüklenen nöbetler üzerine antikonvulsan etkileri başka bir rodent türü olan farelerde teyit edilmiştir (Uzbay ve ark., 2007). Dahası, bu çalışmada, tianeptinin olası antikonvulsan etki mekanizması adenozinerjik antagonistler vasıtası ile incelenmiştir. Bu çalışmadan elde edilen veriler tianeptinin farelerde pentilentetrazol ile indüklenen epileptik nöbetlerin başlangıç zamanını doza bağımlı ve anlamlı şekilde geciktirdiğini göstermiştir. İlave olarak, tianeptinin antikonvulsan etkisi selektif olmayan adenozinerjik reseptör antagonisti kafein ve selektif adenozin A1 reseptör antagonisti 1,3-dipropyl-8-cyclopentylxanthine (DPCPX) ile bloke olurken, selektif adenozin A2A reseptör antagonisti 8-(3-chlorostyryl) caffeine (CSC) tianeptinin antikonvulsan etkisini bloke etmemiştir. Bu çalışmada, tianeptinin antikonvulsan dozları farelerin açık alanda ölçülen lokomotor aktivitesini değiştirmediği için tianeptinin nöbetler üzerine etkilerinin spesifik 12 olduğu söylenebilir. Sonuç olarak bu veriler tianeptinin farelerde adenozinerjik A1 reseptörleri uyararak antikonvulsan aktivite oluşturduğuna işaret etmektedir. Bu çalışma tianeptinin adenozinerjik sistem ile A1 reseptörler üzerinden etkileştiğine işaret eden ilk verileri sergilemesi bakımından da önemli olabilir. Daha önce gerçekleştirilen çalışmaların sonuçları, tianeptinin 5-HT1A, 5-HT1B, 5-HT2 ve presinaptik 5-HT reseptörleri, beta-adrenoseptörler, dopamin D2 reseptörleri, GABA, glutamat, benzodiazepin, muskarinik ve histamin reseptörleri, imipramine bağlanma yerleri veya kalsiyum kanallarına bağlanmadığına işaret etmiştir (Mennini ve ark., 1987; Kato ve Weitsch, 1988; Ansseau, 1993). Uzbay ve ark.’nin (2007) verileri tianeptinin bir reseptörle etkileştiğini ima eden ilk bulgular olması dolayısı ile de önemlidir. Adenozin A1 reseptörlerin aktivasyonu farelerde anksiyolitik benzeri etkiler ortaya çıkarmaktadır (Prediger ve ark., 2004; Prediger ve ark., 2006). Tianeptin ile klinik (Defrance ve ark., 1988) ve deneysel (File ve ark., 1993) çalışmalarda gözlenen anksiyolitik etkinlik ilacın adenozinerjik A1 reseptör stimülasyonu ile ilişkili olabilir. Bununla barber, tianeptin ile adenozinerjik reseptör ilişkisinin daha net ortaya konabilmesi için reseptör bağlanma çalışmaları gibi daha ileri araşırmalara gereksinim vardır. Bu durumun aydınlatılması klinisyenlere tianeptin kullanımda yeni yaklaşımlar sağlayabilir. Sonuçlar Buraya kadar tartışılan verilerin ışığında, tianeptin, serotonerjik sistem üzerine SSRI benzeri bir etkiye sahip gibi görünmektedir. İlaç aynen SSRI’ların yaptığı gibi sinaptik aralıkta serotonerjik geri alım inhibisyonu ile serotonerjik aktivite artışına neden olabilir. Yapılan birçok kontrollü klinik araştırmada tianeptinin antidepresan etkinliğinin SSRI’lara yakın derecede bulunması ve diskriminatif stimulus özelliklerinin bir SSRI olan fluoksetin ile benzerlik gösterirken, venlafaksinden farklılık sergilemesi de bu görüşü destekler nitelikte önemli bulgulardır. Bunlara ilave olarak, ilacın adenozin A1 reseptör agonistik özelliği de önemli olabilir. Adenozin A1 reseptör agonistlerinin sıçanlarda güçlü bir analjezik aktiviteye sahip olduğu gösterilmiş olduğundan (da Silva Torresve ark., Uzbay 2003; Bruno ve ark., 2006), bu özellik, tianeptinin anksiyolitik ve antikonvulsan aktivitesi (Defrance ve ark., 1988; File ve ark., 1993; Ceyhan ve ark., 2005; Uzbay ve ark., 2006; Uzbay ve ark., 2007) kadar analjezik aktivitesini de (Uzbay ve ark., 1999; Muniz ve Nardi, 2004) açıklayabilir. Bu veriler ışığında tianeptin depresyon dışında epilepsi, çeşitli ağrılı semp- tomlar ve anksiyetenin tedavisinde de yararlı olabilecek bir ilaç gibi görünmektedir. Bununla beraber, deney hayvanlarından elde edilen verilerin klinik verilerle desteklenmesi veya doğrulanması gerekmektedir. Sonuç olarak, ilacın en azından anksiyete, epilepsi ve ağrı sorunları da olan depresyonlu hastalarda iyi bir seçenek olduğu düşünülebilir. KAYNAKLAR Alici T, Kayir H, Aygoren MO, Saglam E, Uzbay IT. Discriminative stimulus properties of tianeptine. Psychopharmacology 2006; 183: 446-451. reira MB. Effect of drugs active at adenosine receptors upon chronic stress-induced hyperalgesia in rats. Eur J Pharmacol 2003; 481: 197-201. Ansseau M. The paradox of tianeptine. Eur Psychiat 1993; 8 (Suppl. 2): 89S-93S. Defrance R, Marey C, Kamoun A. Antidepressant and anxiolytic activities of tianeptine: an overview of clinical trials. Clin Neuropharmacol 1988; 11 (Suppl. 2): 74-82. Aprison MH, Hintgen JN, Nagayama H. Testing a new theory of depression with an animal model; neurochemical-behavioral evidence for postsynaptic serotonergic receptor involvement. In: Langer SZ, Takahashi R, Segawa T, Briley M (Eds), New Vistas in Depression. Pergamon Press, New York, 1982; pp 171-178. Barbaccia ML, Gandolfi O, Chuang DM, Costa E. Modulation of neuronal serotonin uptake by a putative endogenous ligand of imipramine recognition sites. PNAS 1983; 80: 5134-5138. Brunello N, Riva M, Volterra A, Racagni G. Effect of some tricyclic and non tricyclic antidepressants on [3H] imipramine binding and serotonin uptake in rat cerebral cortex after prolonged treatment. Fundam Clin Pharmacol 1987; 1: 327-333. Bruno AN, Fontella FU, Bonan CD, Barreto-Chaves ML, Dalmaz C, Sarkis JJ. Activation of adenosine A(1) receptors alters behavioral and biochemical parameters in hyperthyroid rats. Behav Brain Res 2006; 167: 287-294. Ceyhan M, Kayir H, Uzbay IT. Investigation of the effects of tianeptine and fluoxetine on pentylenetetrazole-induced seizures in rats. J Psychiat Res 2005; 39: 191-196. Curzon G, Datla KP. Effects of tianeptine on behavioral and neurochemical responses in immobilization stress. Eur Psychiat 1993; 8 (Suppl. 2): 61S-66S. da Silva Torres IL, Bonan CD, Crema L, De Leon Nunes M, Battastini AM, Sarkis JJ, Dalmaz C, Fer- Dekeyne A, Gobert A, Lob L, Cistarelli L, Melon C, Millan MC. Discriminative stimulus properties of the selective norephinephrine reuptake inhibitor, reboxetine in rats. Psychopharmacology 2001; 154: 213-218. Den Boer JA, Westenberg HG. Effect of a serotonin and noradrenaline uptake inhibitor in panic disorder; a double-blind comparative study with fluvoxamine and maprotiline. Int Clin Psychopharmacol 1988; 3: 59-74. File SE, Mabbutt PS. Effects of tianeptine in animal models of anxiety and on learning and memory. Drug Dev Res 1991; 23:47-56. File S, Andrews N, Al-Farhan M. Anxiogenic responses of rats on withdrawal from chronic ethanol treatment: effects of tianeptine. Alcohol Alcohol 1993; 28: 281-286. Guelfi JD. Efficacy of tianeptine in comparative trials versus reference antidepressants. An overview. Br J Psychiat 1992; 160 (Suppl. 15): 72-75. Kato G, Weitsch AF. Neurochemical profile of tianeptine, a new antidepressant drug. Clin Neuropharmacol 1988; 11 (Suppl. 2): S43-S50. Kisa C, Bulbul DO, Aydemir C, Goka E. Is it possible to be dependent to Tianeptine, an antidepressant? A case report. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiat 2007; 31: 776-778. 13 Tianeptin Serotonin Geri Alımını Artırıcı Bir İlaç mıdır? Lal H. General characteristics of discriminative stimuli produced by drugs.Psychopharmacol Commun 1976; 2: 305-309. L_o H, Saiz-Ruiz J, Costa e Silva JA, Ansseau M, Herrington R, Vaz-Serra A, Dilling H, De Risio S. Efficacy and safety of tianeptine in the treatment of depressive disorders in comparison with fluoxetine. Human Psychopharmacol 2001; 16 (Suppl. 1): S31-S38. Marona-Lewicka D, Nichols DE. Drug discrimination studies of the introceptive cues produced by selective serotonin uptake inhibitors and selective serotonin releasing agents. Psychopharmacology 1998; 138: 67-75. Mennini T, Mocaër E, Garattini S. Tianeptine, a selective enhancer of serotonin uptake in rat brain. Naunyn Schmi Arch Pharmacol 1987; 336: 478-482. Millan MJ, Gobert A, Girardon S, Dekeyne A. Citalopram elicits a discriminative stimulus in rats at a dose selectively increasing extracellular levels of serotonin vs. dopamine and noradrenaline. Eur J Pharmacol 1999; 364: 147-150. Mocaër E, Rettori MC, Kamoun A. Pharmacological antidepressive effects and tianeptine-induced 5-HT uptake increase. Clin Neuropharmacol 1988; 11(Suppl 2): S32-S42. Muniz PS, Nardi AE. Refractory pain-depression syndrome treated with tianeptine: a case report. Aust NZ J Psychiat 2004; 38: 176. Nagayama H, Hinntgen JN, Aprison MH. Pre- and post-synaptic serotonergic manipulations in an animal model of depression. Pharmacol Biochem Behav 1980; 13: 575-579. Prediger RD, Batista LC, Takahashi RD. Adenosine A1 receptors modulate the anxiolytic-like effect of ethanol in the elevated plus-maze in mice. Eur J Pharmacol 2004; 499:147-154. Prediger RD, da Siva GE, Batista LC, Bittencourt AL, Takahashi RN. Activation of adenosine A1 receptors reduces anxiety-like behavior during acute ethanol withdrawal (hangover) in mice. Neuropsychopharmacology 2006; 31: 2210-2220. 14 Quitkin FM, Rabkin JG, Ross D, McGrath PJ. Duration of antidepressant drug treatment. What is an adequate trial? Arch Gen Psychiat 1984; 41: 238-245. Reyntjens A, Gelders YG, Hoppenbrouwers ML. Thymosthenic effects of ritanserin (R55667), a centrally acting serotonin S2 receptor blocker. Drug Dev Res 1986; 8: 205-211. Saatcioglu O, Erim R, Cakmak D. A case of tianeptine abuse. Turk J Psychiat 2006; 17: 72-75. Szádóczky E, Füredi J. Efficacy and acceptibility of tianeptine and sertraline in acute treatment phase of depression. Neoropsychopharmacologia Hungarica 2000; II: 171-177. Uzbay IT, Çınar MG, Aytemir M, Tuğlular I. Analgesic effect of tianeptine in mice. Life Sci 1999; 64: 1313-1319. Uzbay IT, Kayir H, Çelik T, Yuksel N. Acute and chronic tianeptine treatments attenuate ethanol withdrawal syndrome in rats. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiat 2006; 30: 478-485. Uzbay TI, Kayir H, Ceyhan M. Effects of tianeptine on onset time of pentylenetetrazole-induced seizures in mice: possible role of adenosine A1 receptors. Neuropsychopharmacology 2007; 32: 412-416. Wagstaff AJ, Ormrod D, Spencer CM. Tianeptine: a review of its use in depressive disorders. CNS Drugs 2001; 215: 231-259. Waintraub L, Septien L, Azoulay P. Efficacy and safety of tianeptine in major depression: evidence from a 3-month controlled clinical trial versus paroxetine. CNS Drugs 2002; 16: 65-75. Willner P. Depression. A Psychobiological Synthesis. New York: Wiley, 1985. Wolf MC, Leander JD. Discriminative stimulus properties of LW233708, a selective serotonin reuptake inhibitor in pigeon. Psychopharmacology 1999; 146: 275-279. Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması Erhan KURT* - H. Murat EMÜL** - E. Timuçin ORAL* Abstract Objective: In this naturalistic follow up study, the influence of haloperidol and new generation antipsychotics on lipid metabolism is aimed to compare in patients with schizophrenia or delusional disorder. Method: The participants were 109 patients who were drug free at least for one week (for depot antipsychotic users, drug free at least one month) at the beginning. The data of 64 patients who were receiving haloperidol, clozapine, olanzapine, risperidone, quetiapine or sulpiride were analyzed. No intervention was made to the treatment regimens of the patients. The plasma lipid values, body mass indexes of the patients were determined at the beginning and after the second month of the treatment who had complied with the treatment regimens. Results: In clozapine, olanzapine and quetiapine groups, the HDL-cholesterol level was found to be decreased significantly, and in haloperidol group, it was found to have a trend of decreasing. Triglyceride level was found in a trend of rising that was insignificant in the new antipsychotics receiving groups while there was no change in triglyceride level in haloperidol group. Total cholesterol, VLDL and LDL levels were found to have a trendy rising in olanzapine and quetiapine users. There was no significant change among body mass index both in new and old generation antipsychotics receivers. Conclusion: The occurrence of dyslipidemia and its negative effects to cardiovasculary system should be kept in mind while prescribing antipsychotics particularly second generation antipsychotics. In the presence of risk factors such as obesity and hyperlipidemia, the choice of drugs should be made more carefully. If these drugs have to be chosen for treatment, the patients have to be well monitorized Özet Amaç: Bu natüralistik izleme çalışması ile, şizofreni veya hezeyanlı bozukluk tanılı hastalarda haloperidol ve yeni antipsikotiklerin lipit metabolizması üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya en az bir haftadır (depo antipsikotik alanlarda bir aydır) ilaç kullanmayan 109 hasta ile başlanmış, haloperidol, klozapin, olanzapin, risperidon, ketiapin veya sülpirid kullanımı olan 64 hastanın verileri istatistiksel değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Hastaların tedavi protokollerine müdahalede bulunulmamıştır. Çalışmanın başlangıcında ve 2 ay sonra, tedavisine uyan hastaların kan lipit değerleri ölçülmüş, BMI’leri hesaplanmıştır. Bulgular: Yeni antipsikotiklerden klozapin, olanzapin ve ketiapinin gruplarında HDL kolesterolün anlamlı derecede azaldığı ve haloperidol grubunda HDL kolesterol değerlerinde düşmeye eğilim olduğu gözlenmiştir. Yeni antipsikotik grubunda TG’lerin yükselme eğiliminde olduğu, ancak bu artışın istatistiksel anlamlılıkta olmadığı, haloperidol grubunda ise TG’lerde bir değişimin olmadığı bulunmuştur. Total kolesterol, VLDL ve LDL’yi olanzapin ve ketiapin yükseltmiş, ancak anlamlılığa ulaşmamıştır. BMI ne yeni, ne de klasik antipsikotik ilaç alanlarda anlamlı olarak değişmemiştir. Sonuç: Antipsikotikler ve özellikle ikinci kuşak antipsikotiklerle tedavi sırasında, dislipideminin sık olarak ortaya çıkabileceği ve bunların özellikle kardiyovasküler sistemi olumsuz etkileyeceği unutulmamalıdır. Obezite ve hiperlipidemi gibi risk etkenlerinin varlığında ilaç seçimi daha dikkatli yapılmalıdır. Tedavide bu grup ilaçlar seçilecekse ve risk etkenleri de varsa iyi monitörize edilmelidir. * Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, 5. Psikiyatri Kliniği, İstanbul ** Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, Afyonkarahisar Keywords Dyslipidemia Haloperidol Atypical antipsychotics Schizophrenia Anahtar Kelimeler Dislipidemi Haloperidol Atipik antipsikotikler Şizofreni Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması Giriş Gereç ve yöntem Kilo artışı ve lipit metabolizma bozuklukları, ikinci kuşak antipsikitiklerin endokrin yan etkilerinin en sık karşılaşılanlarıdır. Bu yan etkiler metabolik sendromun önemli bileşenlerini oluşturmaktadır ve genel popülasyonla karşılaştırıldığında, şizofreni hastalarında metabolik sendrom ya da bileşenleri daha yüksek yaygınlık göstermektedir (Toalson ve ark. 2004). Çalışma Evreni Yüksek trigliserit düzeyi koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay ve diğer ciddi komplikasyonların riskinin artmasına yol açar (Wirshing 2001). Hiperlipidemi (kolesterol ve trigliserit artışı) riski klozapin ve olanzapin kulanımıyla en fazla, ketiapin kullanımıyla orta düzeyde, risperidon ile daha düşük ve ziprasidonla en düşüktür (Melkersson ve Dahl 2004, Tandon ve Jibson 2003). Ülkemizde yapılmış olan bir çalışmada da Atmaca ve arkadaşları (2003a), klozapin, olanzapin, ketiapin ve risperidonu trigliserit düzeylerinde yaptıkları değişiklikler yönünden karşılaştırmışlar, klozapin ve olanzapin kullanan grupta, ketiapin ve özellikle risperidon kullanan gruba göre trigliserit düzeylerinde daha büyük artışlar saptamışlardır. Aynı araştırmacılar başka bir çalışmada, olanzapin, ketiapin ve haloperidolü karşılaştırmış, olanzapin kullanan grupta, ketiapin ve haloperidol kullanan gruba göre trigliserit düzeylerinde daha fazla artış olduğunu bulmuşlardır (Atmaca ve ark. 2003b). Klasik ve ikinci kuşak antipsikotikleri karşılaştıran Meyer ve Koro (2004), ziprasidon, risperidon, aripiprazol gibi ikinci kuşak antipsikotikler ve yüksek potensli klasik antipsikotiklerle hiperlipidemi riskinin düşük; ikinci kuşak ntipsikotiklerden ketiapin, olanzapin, klozapin ve düşük potensli klasik antipsikotikler olan klorpromazin, tiyoridazin ile daha yüksek risk olduğunu bulmuşlardır. Biz bu natüralistik izleme çalışması ile, şizofreni veya hezeyanlı bozukluk tanılı hastalarda, haloperidol ve yeni antipsikotiklerin, lipitler üzerine etkilerini, tedavi öncesi ve sonrasını kıyaslayarak araştırmayı amaçladık. 16 DSM-IV tanı ölçütlerine göre, Şizofreni ya da Hezeyanlı Bozukluk tanısı almış ve en az bir haftadır (depo antipsikotik alanlarda bir aydır) ilaç kullanmayan, ayaktan ya da yatırılarak tedavisi planlanan hastaların içinde, gelişigüzel örnekleme yolu ile çalışmaya katılmayı kabul edenler arasından seçilen toplam 109 hastanın kan değerleri ve klinik özellikleri incelenmiş, ancak, çalışma protokolüne uygun 64 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastalar için yaş ya da hastalık süresi ile ilgili sınırlandırma yapılmamıştır. Kullanılan Gereçler 1. Sosyodemografik görüşme formu (s1): Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık öyküsü, tedavi özelliklerinin sorgulandığı yarı yapılandırılmış bir form hastalara uygulanmıştır. 2. SCID-I (s2): DSM-IV ile birinci eksen psikiyatrik bozuklukların tanısını koymak için yapılandırılmış olan klinik görüşme formunun Dr. A. Çorapçıoğlu ve arkadaşları tarafından Türkçe’ye uyarlanmış versiyonu kullanılmıştır (First ve ark. 1999). Laboratuvar Yöntemi 1. Enzimatik yöntemle total kolesterol, HDL, trigliserid (TG) düzeyleri, kolorimetrik Kodak Ektachem Clinical Chemistry Slide kiti kullanılarak, 2. VLDL, Trigliserid’in beşe bölünmesi ile, LDL ise Total Kolesterolden HDL ve VLDL’nin çıkarılmasıyla saptanmıştır. İşlem Bütün hastalara önce s2 uygulanmış ve çalışmaya şizofreni veya hezeyanlı bozukluk tanı ölçütlerini dolduran hastalar arasından çalışmaya katılmayı kabul edenler dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların s1 ile yaşı, cinsiyeti, ağırlığı (oda kıyafeti ile), boyu (ayakkabısız), psikiyatrik hastalık süresi, fiziksel hastalığı olup olmadığı, daha önce kullandığı ilaçlar, madde kullanımı ve dislipidemi öyküsü kaydedilmiştir. Aynı zamanda hastalardan s1 ile elde edilen Kurt - Emül - Oral veriler aile üyelerinden biri ile görüşülerek ve tıbbi kayıtlar incelenerek doğrulanmıştır. leriyle karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Çalışmaya alınan tüm hastaların, tedavi başlanılmadan önce, bir gecelik açlık sonrası TG, total kolesterol ve HDL değerleri ölçülmüştür. Bulgular Çalışmaya alınan hastalarda en az bir haftadır (depo antipsikotik alanlarda bir aydır) ilaç kullanmamış olma veya daha önce hiç tedavi edilmemiş olma ölçütü aranmış, hastaları tedavi eden klinisyenin ilaç seçimine ya da ek tedavi (ilaç-EKT) vermesine müdahalede bulunulmamış ve ilk doz ilaç verildikten asgari 2 ay sonra tedavisini düzenli kullanan hastalardan haloperidol veya herhangi bir yeni antipisikotik kullananların boy, ağırlık, bir gecelik açlık sonrası serum TG, total kolesterol ve HDL, ölçümleri yinelenmiştir. Bütün hastaların vücut/kitle indeksi (BMI) tedavi başlamadan ve başlanıldıktan 2 ay sonra hesaplanmıştır. Olguların demografik özelliklerinin gruplara göre dağılımı Tablo I’de görülmektedir. İstatistiksel Değerlendirme İstatistik işlemler sırasında, SPSS PC 13.0 Windows versiyonu kullanılarak; tanımlayıcı istatistikler olan frekans, aritmetik ortalama ve bu verilerin ortalama etrafında dağılımını göstermek üzere standart sapma hesaplandı. İlaç gruplarına dağılımların türdeşliği Pearson kikare, Fischer exact test ile, tedavi sonrası ve öncesi ölçümlerin karşılaştırılması normal dağılım varsayımlarını karşılayan yeni antipsikotik grubunda eşli t-testi, normal dağılım varsayımlarını karşılamayan diğer gruplar ve tüm alt gruplarda Wilcoxon testi ile yapılmıştır. İki gruba ait ortalamaların birbirleriyle karşılaştırılmasında Mann-Whitney-U testi veya eşli olmayan t-testi, ikiden fazla alt gruplara ait ortalamaların birbir- Yeni antipsikotik ve haloperidol gruplarının karşılaştırılması Yeni antipsikotik ve haloperidol tedavisi uygulanan olgularda, çalışmaya alınmadan önce, yeni ve klasik antipsikotik kullanım öyküsü açısından istatistiksel farklılık saptanmadı (sırasıyla Pearson ki-kare: 6.530 p=0.163 ve ki-kare 1.988 p=0.575). Yeni antipsikotik ve haloperidol tedavisi uygulanan olguların aldıkları tanılar açısından türdeş oldukları istatistiksel olarak saptandı. Yeni antipsikotik grupta 42 şizofreni, 6 hezeyanlı bozukluk, haloperidol grubunda 13 şizofreni, 3 hezeyanlı bozukluk vakası vardı (Fisher’s exact test, p=0.679). Her iki tedavi grubunda, BMI, trigliserit, total kolesterol, VLDL ve LDL düzeylerinin tedavi sonrası anlamlı değişim göstermediği saptandı. Buna karşın HDL düzeyi, yeni antipsikotik kullananlarda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterirken, haloperidol kullananlarda anlamlı bir değişim görülmedi (Tablo II). Tüm ilaç gruplarının birbirleriyle karşılaştırılması Olguların gruplara göre dağılımı Tablo I’de görülmektedir. Tablo I: Olguların demografik özellikleri Yeni antipsikotik Haloperidol 48 16 52,9 ± 14,3 50,0 ± 11,6 0,356 U=324,5 E 37 13 1,0 Fisher’s exact test K 11 3 BMI (kg/m2) 25,3 ± 5,5 24,3 ± 4,1 0,727 U=361,5 Eğitim süresi (yıl) 4,7 ± 4,2 5,8 ± 2,6 0,263 U=316,5 İlk tedavi yaşı (yıl) 30,7 ± 10,8 32,7 ±10,7 0,451 U=273,5 Olgu sayısı Yaş (yıl) Cinsiyet (Mann Whitney U testi) BMI: Vücut Kitle İndeksi P E: Erkek K: Kadın 17 Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması Tablo II: Yeni antipsikotikler ve haloperidolün BMI (kg/m2) ve lipitler (mg/dl) üzerine etkisi Yeni antipsikotik Haloperidol TÖ TS P Z TÖ TS P Z 25,3 ± 5,5 25,2 ± 5,5 0,866 -0,169 24,3 ± 4,1 24,3 ± 4,3 0,776 -0,284 Trigliserit 124,3 ± 64,1 137,6 ± 96,9 0,224 -1,217 120,8 ± 53,4 116,3 ± 64,3 0,501 -0,672 T. Kolesterol 175,7 ± 38,8 172,7 ± 35,8 0,443 -0,767 170,4 ± 26,6 172,7 ± 44,5 0,856 -0,181 HDL 50,2 ± 13,3 45,2 ± 11,4 0,000 -3,507 48,1 ± 12,9 46,5 ± 12,2 0,495 -0,682 VLDL 24,8 ± 12,8 27,5 ± 19,4 0,224 -1,217 24,2 ± 10,7 23,2 ± 12,8 0,501 -0,672 LDL 100,6 ± 35,8 99,9 ± 32,3 1,000 0,000 98,1 ± 19,5 102,9 ± 32,3 0,501 -0,672 BMI TÖ: Tedavi öncesi TS: Tedavi sonrası (Wilcoxon testi) Tablo III: İlaç grupları ve ortalama dozları Sayı % Ort. ± SD Haloperidol 16 25 15,3 ± 5,0 Sülpirid 10 15,6 660,0 ± 189,7 Klozapin 10 15,6 340,0 ± 84,37 Olanzapin 9 14,1 9,4 ± 4,6 Risperidon 12 18,8 3,6 ± 2,2 Ketiapin 7 10,9 400,0 ± 0,0 Total 64 100 - Yaş ortalaması açısından ilaç grupları karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılık saptanmadı (Kruskal Wallis ki-kare 0.852, p=0.356). Cinsiyet dağılımı açısından gruplar karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılık saptanmadı (Pearson ki-kare =5.127, p=0.401). HDL düzeyinde tedavi sonrası klozapin, olanzapin ve ketiapin grubunda anlamlı azalma olduğu saptanırken, diğer ilaç gruplarında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmedi. BMI, Trigliserit, VLDL, LDL ve total kolesterol düzeylerinde, tedavi sonrası hiçbir ilaç grubunda istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı (Tablo IV). HDL düzeyine etki açısından karşılaştırıldığında, klozapin ve olanzapin grupları arasında (Mann Whitney U= 25.5 p=0.110), klozapin ve ketiapin grupları arasında (Mann Whitney U= 31.5 p=0.731), olanzapin ve ketiapin grupları arasında (Mann Whitney U= 19.5 p=0.203) anlamlı farklılık saptanmadı. 18 Tartışma Yeni antipsikotik ve haloperidol verilen hasta grupları; çalışmaya alınmadan önce kullandıkları antipsikotik ilaçlar açısından karşılaştırıldıklarında türdeş bulundular. Ayrıca, daha önce kullanılmış bulunan antipsikotik ilacın bu çalışmadaki lipit değerlerini etkilememesi için, çalışmaya alınmadan önce en az bir hafta (depo antipsikotik alanlarda bir ay) ilaç kullanmamış olma, çalışmaya alınmanın ölçütü olarak belirlendi. Bu nedenle, önceki antipsikotik tedavinin, bu çalışmada elde edilen lipit profili üzerinde bir etkisinin olmadığını varsayıyoruz. Kilo artışı ve lipit metabolizma bozuklukları ikinci kuşak antipsikotiklerin endokrin yan etkilerinin en sık karşılaşılanlarındandır; bu yan etkilerin kardiyovasküler sistem başta olmak üzere, diğer sistemler üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Bu yan etkiler metabolik sendromun önemli bileşenlerini oluşturmaktadır ve genel popülasyonla karşılaştırıldığında, şizofreni hastalarında metabolik sendrom ya da bileşenleri daha yüksek yaygınlık göstermektedir (Toalson ve ark. 2004). Bizim çalışmamızda yeni antipsikotik grubunun HDL’yi anlamlı derecede azalttığı, haloperidol grubunun ise, istatistiksel anlamlılığa varmayan oranlarda HDL değerlerini düşürdüğü gözlenmiştir. Yeni antipsikotik ilaçların HDL üzerine etkileri tek tek incelendiğinde bu yükselmenin klozapin, olanzapin ve ketiapin grubundan kaynaklandığı, risperidon ve sülpiridin HDL üzerine bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Yine yeni antipsikotik grubunun TG’leri yükselttiği ancak hem topluca hem de tek tek bakıldığında bu artışın istatistiksel anlamlılıkta olmadığı, Kurt - Emül - Oral LDL VLDL HDL T. Kolesterol Trigliserid BMI Tablo IV: Grupların tedavi öncesi ve sonrası BMI (kg/m2) ve lipit düzeyleri (mg/dl) Haloperidol (n=16) Sülpirid (n=10) Klozapin (n=10) Olanzapin (n=9) Risperidon (n=12) Ketiapin (n=7) TÖ 24,3 ± 4,1 26,5 ± 3,3 22,2 ± 2,6 27,3 ± 7,5 23,2 ± 3,8 28,8 ± 7,7 TS 24,3 ± 4,3 26,7 ± 3,7 22,1 ± 2,9 27,1 ± 7,4 23,5 ± 3,9 28,2 ± 7,8 Z -0,284 -0,459 -0,153 -0,700 -1,177 -0,676 P 0,776 0,646 0,878 0,484 0,239 0,499 TÖ 120,8 ± 53,4 173,0 ± 82,6 96,0 ± 25,9 137,4 ± 42,9 123,3 ± 74,5 80,3 ± 21,9 TS 116,3 ± 64,3 196,0 ± 125,4 107,5 ± 23,1 149,2 ± 70,6 124,7 ± 132,3 104,5 ± 38,8 Z -0,672 -1,020 -1,246 -0,474 -1,216 -1,693 P 0,501 0,308 0,213 0,635 0,224 0,090 TÖ 170,4 ± 26,6 188,9 ± 46,5 178,8 ± 26,5 183,8 ± 48,5 170,6 ± 39,4 150,8 ± 17,9 TS 172,7 ± 44,5 181,4 ± 48,6 160,1 ± 22,4 194,0 ± 32,6 165,1 ± 37,2 164,0 ± 23,2 Z -0,181 -0,889 -1,784 -1,126 -0,510 -0,931 P 0,856 0,374 0,074 0,260 0,610 0,352 TÖ 48,1 ± 12,9 40,5 ± 6,4 58,8 ± 12,7 49,0 ± 10,8 47,2 ± 12,6 58,5 ± 16,2 TS 46,5 ± 12,2 39,1 ± 9,2 46,9 ± 9,9 44,1 ± 9,7 47,1 ± 14,4 50,0 ± 11,4 Z -0,682 -0,970 -2,805 -2,018 -0,118 -1,997 P 0,495 0,332 0,005 0,044 0,906 0,046 TÖ 24,1 ± 10,7 34,6 ± 16,5 19,2 ± 5,2 27,5 ± 8,6 24,6 ± 14,9 24,6 ± 14,9 TS 23,2 ± 12,8 39,2 ± 25,0 21,5 ± 4,6 29,8 ± 14,1 24,9 ± 26,4 20,9 ± 7,7 Z -0,672 -1,020 -1,246 -0,474 -1,216 -1,693 P 0,501 0,308 0,213 0,635 0,224 0,090 TÖ 98,1 ± 19,5 113,8 ± 41,3 100,8 ± 30,8 107,4 ± 48,5 98,7 ± 30,6 76,2 ± 12,3 TS 102,9 ± 32,3 103,1 ± 48,1 91,7 ± 26,8 120,0 ± 29,9 93,1 ± 24,3 93,1 ± 21,3 Z -0,672 -1,172 -1,274 -1,007 -0,392 -1,693 P 0,501 0,241 0,203 0,314 0,695 0,090 TÖ: Tedavi öncesi TS: Tedavi sonrası (Wilcoxon testi) (Ortalama ± standart sapma) haloperidolün ise TG’lere bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Total kolesterol, VLDL ve LDL’ye bakıldığında ise yeni antipsikotik grubunun ve haloperidolün bu değerler üzerine bir etkisinin olmadığı, yeni antipsikotiklerden olanzapin ve ketiapinle bir yükselme görüldüğü ancak anlamlı olmadığı, ilginç olarak klozapinin total kolesterol üzerinde anlamlı olmasa da bir düşüşe neden olduğu görülmüştür. Plazma TG konsantrasyonundaki artışla, HDL konsantrasyonunda azalma arasında ters bir ilişki vardır. Ayrıca VLDL yükselmesinin indirekt yolla HDL konsantrasyonunun azalmasına yol açması muhtemeldir (Reaven 2000). Bizim çalışmamızın sonuçları bu bilgilerle uyumlu görünmektedir. Hiperlipidemi riski klozapin ve olanzapin kulanımıyla en fazla, ketiapin kullanımıyla orta dü- zeyde, risperidon ile daha düşük ve ziprasidon ile ise en düşüktür (Tandon ve Jibson 2003, Melkersson ve Dahl 2004). Ülkemizde yapılmış olan bir çalışmada da Atmaca ve arkadaşları (2003a), klozapin, olanzapin, ketiapin ve risperidonu trigliserit düzeylerinde yaptıkları değişiklikler yönünden karşılaştırmıştır. Klozapin ve olanzapin kullanan grupta, ketiapin ve özellikle risperidon kullanan gruba göre trigliserit düzeylerinde daha büyük artışlar saptanmıştır. Aynı araştırmacılar olanzapin, ketiapin ve haloperidolü karşılaştırmış, olanzapin kullanan grupta ketiapin ve haloperidol kullanan gruba göre trigliserit düzeylerinde daha fazla artış olduğunu bulmuştur (Atmaca ve ark. 2003b). Klasik ve ikinci kuşak antipsikotikleri karşılaştıran Meyer ve Koro (2004), ziprasidon, risperidon, aripiprazol gibi ikinci kuşak antipsikotikler ve yüksek 19 Yeni Antipsikotikler ve Haloperidolün Lipit Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Karşılaştırılması potensli klasik antipsikotiklerle hiperlipidemi riskinin düşük; ikinci kuşak atipsikotiklerden ketiapin, olanzapin, klozapin ve düşük potensli klasik antipsikotikler olan klorpromazin, tiyoridazin ile daha yüksek risk olduğunu bulmuştur. Bir başka çalışmada olanzapin ve risperidon karşılaştırılmış, olanzapin kullananlarda en az 6 aylık tedavi sonunda daha yüksek trigliserit, daha düşük HDL düzeyleri bulunmuştur (Almeras ve ark. 2004). Bizim çalışmamızda yukarıda sıralanan literatürlerdeki bilgiler doğrultusunda bir eğilim görülmektetir. Ancak, çok büyük olasılıkla süre kısalığı ve vaka sayısının az olması nedeniyle, istatistiksel olarak anlamlı bulunan HDL sonuçları dışında, diğer kolesterol parametreleri ve TG sonuçları açısından anlamlı sonuçlara ulaşılamamıştır. BMI’de ne yeni ne de klasik antipsikotik grubunda, çalışma başlangıcıyla sonu arasında bir değişim gözlenmemiştir. Kilo artışının lipit metabolizması üzerine (trigliserit ve kolesterol seviyelerinde yükselmeye neden olması gibi) önemli etkileri vardır. Yüksek trigliserit düzeyi, koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay ve diğer ciddi komplikasyonların riskinin artmasına yol açar (Wirshing 2001). Henderson ve arkadaşları (2000) klozapin, Melkersson ve arkadaşları da (2000) olanzapin kullanımı ile kilo artışı arasında bir ilişkiden söz etmişlerdir. Bu çalışmalardan ilki beş yıllık, ikincisi ise beş aylık izleme çalışmalarıdır. Henderson ve arkadaşları (2000), klozapin tedavisi alan hastaların anlamlı düzeyde kilo aldığını ve serum lipit düzeylerinde yükselme olduğunu göstermişlerdir. Çalışma süresince gözlenen total serum kolesterolündeki artış anlamlı bulunmamış, ancak trigliserid artışı anlamlı ve kolesterol düzeyindeki değişim ile ilişkili bulunmuştur. Melkersson ve ark. (2000) ise, hastaların çoğunda hiperlipidemi saptanmıştır. Bizim çalışmamızda klozapin, olanzapin ve ketiapinin HDL’yi anlamlı oranda düşürmesi ve TG’i ise anlamlılığa varmasa da önemli oranda yükseltmesine rağmen kilo artışı gözlememiş olmamız, ilaç kullanım sürelerinin kısa olmasıy- 20 la açıklanabilir. Ayrıca, Meyer’in (2002) risperidon ve olanzapinin metabolik etkilerini karşılaştırdığı geriye dönük bir çalışmasında, 1 yıllık olanzapin tedavisiyle serum lipit düzeylerinde anlamlı olarak daha büyük artış bulunmuş, kan lipidlerindeki artışın ise kilo değişimiyle uyumlu olmadığı belirtilmiştir. Bizim sonuçlarımızda, kilo değişimi gözlenmemesine rağmen ilaçların kan lipit düzeylerini değiştirmesi bu çalışmanın sonuçlarıyla benzer biçimde yorumlanabilir. Sonuç İkinci kuşak antipsikotiklerle tedavi sırasında endokrin yan etkilerin sık olarak ortaya çıkabileceği ve bunların özellikle kardiyovasküler sistemi olumsuz etkileyeceği unutulmamalı; tedavi seçiminde her hasta ayrı değerlendirilmelidir. Obezite ve hiperlipidemi gibi risk etkenlerinin varlığında ilaç seçimi daha dikkatli yapılmalıdır. Tedavide bu grup ilaçlar seçilecekse ve risk etkenleri de varsa iyi monitörize edilmelidir. Tedaviye başlamadan önce ve tedavi sırasında kan lipit düzeyleri incelenmelidir. Tedavinin ilk 6-8 haftasının sonunda ve daha sonra 3 ayda bir bunların yinelenmesi doğru olacaktır. Kan lipit düzeylerinde yükselme saptandığında hasta ilgili klinisyene yönlendirilmelidir (Anıl ve Meltzer 2001). Çalışmamızda, klozapin, olanzapin ve ketiapinin HDL’yi anlamlı oranda düşürmesi dışında, hem bu ilaçlar, hem de diğer yeni antipsikotikler ve haloperidolle, başka lipit parametrelerinde istatistiksel anlamlılıkta bir değişim saptamadık. Ancak, bizim yaklaşık iki aylık çalışmamız, uzun dönem veya daha yüksek dozdaki tedavilerde bu ilaçların bütün lipit parametrelerini değiştirip değiştirmediğini test etmek için yeterli bir yöntem olmayabilir. Bu yüzden, hormonal incelemenin daha sık ve daha uzun süreli yapıldığı, daha geniş örneklem grubuna sahip ve daha yüksek dozlarda ilaç verilen grupların karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Kurt - Emül - Oral KAYNAKLAR Almeras N, Despres JP, Villeneuve J, Demers MF, Roy MA, Cadrin C, Mottard JP, Bouchard RH. Development of an atherogenic metabolic risk factor profile associated with the use of atypical antipsychotics. J Clin Psychiatry 2004; 65:557-564. Melkersson KI, Hulting AL, Brismar KE. Elevated levels of insulin, leptin, and blood lipids in olanzapine-treated patients with schizophrenia or related psychoses. J Clin Psychiatry. 2000 Oct;61(10):742-9. Anıl AE, Meltzer HY. İkinci kuşak antipsikotiklere bağlı glukoz metabolizma bozuklukları. Türk Psikiyatri Dergisi. 2001; 12:225-232. Meyer JM, Koro CE. The effects of antipsychotic theray on serum lipids: a comprehensive review. Schizophr Res 2004; 70:1-17. Atmaca M, Kuloglu M, Tezcan E, Geçici Ö. Weight gain, serum leptin and triglyceride levels in patients with schizophrenia on antipsychotic treatment with quetiapine, olanzapine and haloperidol. Schizophr Res 2003b; 60:99-100. Meyer JM. A retrospective comparison of weight, lipid, and glucose changes between risperidone- and olanzapine-treated inpatients: Metabolic outcomes after 1 year. J Clin Psychiatry 2002; 63:425-433. Atmaca M, Kuloglu M, Tezcan E, Üstündag B. Serum leptin and triglyceride levels in patients on treatment with atypical antipsychotics. J Clin Psychiatry 2003a; 64:598-604. Reaven GM. Insulin resistance and its consequences In: LeRoith D, Taylor SI, Olsefsky JM, editors Diabetes Mellitus A fundemental and clinical text 2nd ed. Philadelphia: Lippincott Williams&Wilkins Press, 2000. p. 604-613 First MB, Spitzer RL, Gibbon M, Williams JBW. DSM-IV eksen bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme. SCID-I. Çev. Çorapçıoğlu A 1999 Henderson DC, Cagliero E, Gray C, Nasrallah RA, Hayden DL, Schoenfeld DA, Goff DC. Clozapine, diabetes mellitus, weight gain, and lipid abnormalities: A five-year naturalistic study. Am J Psychiatry. 2000 Jun;157(6):975-81. Melkersson K, Dahl ML. Adverse metabolic effects associated with atypical antipsychotics: literature review and clinical implications. Drugs 2004; 64:701-723. Tandon R, Jibson MD. Safety and tolerability: How do second generation atypical antipsychotics compare? Current Psychosis and Therapeutics Reports 2003; 1:15-21. Toalson P. Ahmed S. Hardy T. Kabinoff G. The metabolic syndrome in patients with severe mental illnesses. Prime care companion. J Clin Psychiatry 2004; 6:152-158. Wirshing DA. Adverse effects of atypical antipsychotics. J Clin Psychiatry 2001; 62 (Suppl.21):7-10. 21 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi Fulya MANER*, Agah AYDIN* Abstract Cognitive behavioral therapy is based on the theory that the affect and behaviors can be modified by changes in thinking and evaluating certain situations. Eating behaviors, shape and weight are excessively preoccupied in eating disorders. Anorexia nervosa is a disorder characterised by refusal to maintain body weight at or above a minimally normal weight for age and height, intense fear of gaining weight though underweight, disturbance in body image, amenorrhea. Bulimia nervosa is characterized as recurrent episodes of binge eating, a sense of lack of control over eating during the episode, recurrent inappropriate compensatory behavior in order to prevent weight gain, such as self-induced vomiting, misuse of laxatives, diuretics, fasting, excessive exercise. The binge eating and inappropriate compensatory behaviors occur at least twice a week for three months. In this review article cognitive behavior therapy in eating disorders theories developed by Fairburn and Cooper have been explained. There are three stages of Fairburn’s therapy. The cognitive aspect of bulimia has been drawn and behavioral methods that help to regain eating control have been used. Problematic thoughts and attitudes have been identified and modified. Additionally behavioral techniques have been used both to decrease the tendency to make diet and change the thoughts about shape and weight. The maintenance of change have been focused. Cooper’s model provides the factors related to the maintenance and development of bulimia nervosa, so the cognitive behavioral approaches have been improved in the etiology. Keywords Eating disorders Anorexia nervosa Bulimia nervosa Cognitive behavioral therapy Özet Anahtar Kelimeler Bilişsel davranışçı tedavi bir durumu değerlendirme biçimine bağlı olarak farklı duygular ve davranışlar yaşanacağı kuramına dayanır. Yeme bozukluklarında yeme davranışı, biçim ve ağırlık ile aşırı zihinsel uğraşı söz konusudur. Anoreksiya nervosa (AN), vücut ağırlığının sağlıklı normlardan %85’inin altına düşmesine yol açacak kilo kaybı, büyüme devam ederken uygun ağırlığa erişmeyi reddetme, kilo almaktan ve zayıf olmasına rağmen şişmanlamaktan yoğun korku, beden imgesinde, beden biçimini algılamakta bozukluk ve kadınlarda üç ardışık menstruel siklusun kaybı ile belirgindir. Bulimiya nervosa (BN), yineleyen tıkınırcasına yeme epizodları, tıkınma sırasında yemeyi kontrol edememe duygusu, kilo almayı önlemek için uygunsuz telafi davranışları (örn: kusma, laksatif, diüretik kullanımı, aşırı diyet yapma, oruç tutma, yoğun egzersiz ), beden ağırlığı, biçimi ile sürekli zihinsel uğraşı ve üç ay içinde haftada ortalama iki tıkınma epizodu ile belirgindir. Bu gözden geçirme makalesinde yeme bozukluklarında Fairburn’un ve Cooper’ın geliştirdiği bilişsel davranışçı tedavi yaklaşımları anlatılacaktır. Fairburn’ın tedavisinin üç aşaması vardır. Bulimianın bilişsel bakış açısının taslağı çizilir ve yeme kontrolünü yeniden kazanmaya yardımcı olmak üzere davranışçı yöntemler kullanılır. Sorun olan düşünceler ve tutumlar incelenir ve değiştirilir. Bunlara ek olarak, hem diyet yapma eğilimini azaltmak, hem de biçim ve ağırlığa ilişkin düşünceleri değiştirmek için davranışçı yöntemler uygulanır. Değişikliğin devam etmesine odaklanılır. Cooper’ın kuramına göre bulimiya nervozanın gelişimine ilişkin ve devam ettirici etmenler belirlenerek etyolojide bilişsel davranışçı yaklaşım daha da geliştirilmiştir. Yeme bozuklukları * Bakırköy Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anoreksiya nervoza Bulimiya nervoza Bilişsel davranışçı tedavi Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi Anoreksia nervoza (AN) ve bulimiya nervoza (BN) görüntü (biçim) ve ağırlık ile aşırı ilgilenme ile karakterizedir. Bu ilgi AN ve BN için tanı açısından büyük önem taşır (Fairburn 1984, Garner 1993). Marazi şişmanlık korkusu (Garner 1982), zayıflığı kovalama (Andersen 2005) ve ağırlık fobisi (Andersen 2005) gibi çeşitli terimlerle tanımlanmıştır. Temel psikopatolojide bu hastalar kendilik değerlerini, biçimleri ve ağırlıkları açısından değerlendirirler. Sonuç olarak biçim ve ağırlıklarına ilişkin düşüncelerle zihinsel meşguliyet içinde olurlar. Sürekli şişmanlık ve kilo almaktan sakınırlar. Ağırlığı kontrol etmek için çeşitli davranışlar AN ve BN için tipiktir (aşırı diyet, zorlayarak kusma, purgatif-diüretik kullanma, aşırı egzersizler). AN’da sonuç aşırı zayıflıktır. BN’da hastanın diyet girişimleri aşırı yeme epizodları ile kesintiye uğradığı için zayıflama olması gerekmez (Fairburn 1997). Her iki bozukluğun psikopatolojisine ilişkin üç nokta önemlidir ki, bunlar tedavinin gidişini belirler (Fairburn 1989). 1. AN ve BN’da birçok özellik, hastanın biçime ve ağırlığına ilişkin aşırı anlam yüklenmesine ikincil olarak gelişme eğilimindedir. 2. AN’da bazı özellikler açlığa bağlıdır (yiyecek ve yeme ile zihinsel meşguliyet, aşırı yeme epizodu, çökkün mizaç ve irritabilite, obsesyon belirtileri, konsantrasyon bozukluğu, ilgi azalması, cinsel istek kaybı, sosyal geri çekilme). Bir hasta alt grubunda ise ağırlık düzeltilmesine rağmen depresif özelliklerde sorun devam etmekte olabilir, bunlarda depresif bozukluk beraber bulunmaktadır. 3. BN ve bulimiya epizodları olan AN’da birçok özellik, yemek yemedeki kontrol kaybına karşı sekonder psikolojik yanıttır. Bu özellikler depresyon ve anksiyete belirtileri, sosyal geri çekilme ve konsantrasyon bozukluğudur. BN Tedavisi Çoğu hasta ayaktan tedavi edilebilir. Ancak çok depresif olma, intihar riski, ciddi elektrolit bozukluğu gibi tıbbi sorunlarda veya dışarıda tedavi zedeleyici olduğunda kişiyi hastaneye yatırmak gerekir. Böyle olgular %5’ten azdır. Bi24 lişsel davranışçı tedavi, üç-altı ay süreyle on-yirmi tedavi oturumu şeklindedir (Goodsitt 1985). Şu prosedürler uygulanır: 1. Bilişsel yeniden planlama (restructuring) 2. Düşünce ve davranışların hastanın kendisi tarafından kendinin tuttuğu kağıtlarla gözlemlenmesi (self-monitoring) 3. Eğitim 4. Düzenli yeme biçimi (patern) oluşturmak üzere kendilik-kontrol önlemlerinin kullanımı 5. Diyet yapmayı yok etmek için düzenlenen çeşitli diğer önlemler Bunlara ek olarak: 1. Nüks önleme yöntemleri 2. Sorun çözme eğitimi 3. Yanıt önleme ile yüzleştirme Fairburn’un bilişsel davranışçı tedavisi (Fairburn 1997, Fairburn 1989): Bu tedavi programı 5 ay devam eder, yarı yapılandırılmıştır, soruna yöneliktir ve geçmişten ziyade güncele ve geleceğe odaklanır. Tedavinin üç fazı vardır: 1. Bulimianın bilişsel bakış açısının taslağı çizilir ve yeme kontrolünü yeniden kazanmaya yardımcı olmak üzere davranışçı yöntemler kullanılır. 2. Sorun olan düşünceler ve tutumlar incelenir ve değiştirilir. Bunlara ek olarak, hem diyet yapma eğilimini azaltmak, hem de biçim ve ağırlığa ilişkin düşünceleri değiştirmek için davranışçı yöntemler uygulanır. 3. Değişikliğin devam etmesine odaklanılır. Bu tedavi tanımlanmasında hastanın kadın olduğu düşünülmüştür, çünkü çoğunluk BN’da kadındır. 1. Faz Birinci faz dört hafta sürer, görüşmeler haftada iki kere yapılır. Eğer yeme alışkanlığı ileri derecede bozulmuşsa, hastayı haftada üç veya daha fazla görmek gerekebilir. Maner - Aydın 1. görüşme; Hastanın öyküsü öğrenilir ve tedavinin yapısı, stili, hedefleri tanımlanır. Hastanın güncel durumunu değerlendirirken şu temel noktalar ele alınır: 1. Hasta tarafından düşünülen sorunun kesin tanımı 2. Özgün psikopatoloji a. Biçim ve ağırlığa ilişkin tutumlar Biçim ve ağırlığın önem derecesi Ağırlıktaki değişikliklere tepki Görünüme ait yorumlara tepki İstenilen ağırlık b. Yeme alışkanlığı Diyet yapma çabaları Aşırı yeme epizodları Yemek yemeyi kontrol etme c. Ağırlık kontrolü yöntemleri Diyet yapma Zorlayarak kusma Purgatif ve diüretik kullanma Egzersiz yapma 3. Genel Patoloji a. Nörotik semptomatoloji, özellikle depresif semptomlar ve intihar riski 5. Fizik sağlık Ağırlık ve ağırlık öyküsü BN’ya bilişsel bakış açısı: Burada dört önemli nokta vurgulanmalıdır (Şekil I) 1. Diyet yapma şüphesiz tıkınırcasına yemeye bir yanıt olmasına rağmen psikolojik ve fizyolojik mekanizmalarla tıkınırcasına yemeyi devam ettirir. 2. Zorlayarak kusma ve daha az olmak üzere purgatif ve diüretik kötüye kullanımı tıkınırcasına yemeyi arttırır, çünkü kalori emiliminin azaldığına inanılır. 3. Biçim ve ağırlıkla aşırı ilgilenme özellikle kendine verilen değeri biçim ve ağırlık açısından düşünme, aşırı diyet yapmaya neden olur ve böylece yeme sorunu devam eder. 4. Biçim ve ağırlığa ilişkin aşırı ilgi sıklıkla uzun süre devam eden yetersizlik ve değersizlik hisleriyle birliktedir. Fairburn’nun düzeltilmiş modeli: İlk modele mükemmeliyetçilik ve dikotom düşünmenin diyet yapma ve tıkınırcasına yemede önemi ve olumsuz duygulanımın telafi davranışlarındaki rolü eklenmiştir (Fairburn 1997) (Şekil II). Gözlem ve kayıt tutma (monitoring): Hastaya yemek yemesini nasıl gözlemleyeceği gösteril- b. Kişiler arası ilişkiler c. Self-esteem (özgüven), assertiveness (girişkenlik), perfectionism (mükemmeliyetçilik) 4. Sosyal koşullar Olumsuz kendilik düşünme Biçim ve kilo hakkında karakteristik aşırı ilgiler Mükemmelliyetçilik ve dikotom düşünme Düşük kendilik saygısı Biçim ve kilo ile aşırı ilgilenme Aşırı Diyet Yoğun ve katı diyet yapma Mükemmelliyetçilik ve dikotom düşünme Tıkınırcasına yeme Tıkınırcasına yeme Tıkınırcasına yeme Kendisini kusturma / laksatif kk Telafi Yolları (kusma, laksatif, diüretik) Şekil I. Fairburn ve ark. BN modeli - 1989 Şekil II. Fairburn’nun düzeltilmiş modeli - 1997 (Clark Fairburn) 25 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi melidir. Mantığı açıklanmalıdır. Gözlem hem terapiste hem de hastaya yemek alışkanlığını ve sorunların hangi koşullarda ortaya çıktığını açıklamaya yardımcı olur, hastanın yeme alışkanlıkları ve sorun olan düşünce ve duygularını değiştirmesine katkıda bulunur. Gözlemenin amacı, yeme alışkanlıklarına ilişkin ayrıntılı bilgi sağlamaktır. Bu, tedavi için önemlidir. Başlangıçta yenilen herşeyi yazmak sıkıcı gelebilir veya anlamsız bulunabilir. Her bir gün için ayrı kağıt kullanılmalı ve tarih üstte belirtilmelidir. Kolon 1: Yiyecek veya sıvının alındığı zaman kaydedilir (saat olarak). 3.-8. görüşmeler: Bu görüşmelerin her birinde hastanın gözlem kağıtları yeniden gözden geçirilir. Her görüşmenin sonunda sınırlı sayıda ödevler planlanır ve bir sonraki görüşmede terapist ve hasta bu ödevleri yerine getirme çabalarını gözden geçirir ve daha ileri ödevler planlanır. BN hastaları kendilerini aşırı eleştirdikleri için küçük başarıları bile önemle vurgulanmalıdır. Buna ek olarak görüşmeler şu özellikleri içermelidir: Kolon 4: Yemenin aşırı olduğu düşünüldüğünde yanlarına yıldız konulur. Tıkınma dönemlerinde bütün yedikleri kaydedilmelidir. 1. BN’nın bilişsel bakış açısının belirlenmesi: Bu bakış açısını pekiştiren deliller ortaya çıktığında vurgulanmalıdır. Örneğin aşırı yeme epizodu diyet kurallarının bozulması (örneğin çikolata yeme ile) ile presipite olmuşsa bu, çok önemli bir nokta olan katı diyet kurallarının aşırı yeme epizodlarını kolaylaştıracağını göstermek için kullanılabilir. Amaç hastaya yeme sorununu ortaya çıkaran mekanizmalarını anlamaya çalışmasına ve bilişsel/davranış değişikliğine gereksinimi olduğunu kabul etmesine yardımcı olmaktır. Kolon 5: Kusma, laksatif, diüretik alınan epizodlar kaydedilir. 2. Eğitim: Hastaya şu konularda bilgi verilmelidir. Kolon 6: Yeme davranışını etkilediği düşünülen düşünce ve duyguların kaydedildiği bir günlük olarak kullanılır. Örneğin bir tartışma tıkınmayı başlatıcı bir etki oluşturmuşsa, bu tartışma beraberinde hissedilen duygular ve düşüncelerle birlikte kaydedilmelidir. Yemede etkili olmasa bile, diğer olaylar da kaydedilmelidir. Kilo da 6. kolona kaydedilebilir. Her tedavi görüşmesi bu gözlem kağıtlarının gözden geçirilmesini içerdiği için görüşmeye getirilmelidir. a. Vücut ağırlığı ve dengelenmesi : Hastalara yaş ve boya göre ortalama ağırlık (standart ağırlık) hakkında bilgi verilir. Kesin istenilen ağırlık yerine yaklaşık 2-3 kg’lık bir ağırlık aralığını (range) kabullenmeleri önerilir. Bu ağırlık standart kilolarının %85’inin altına inmemelidir. Aksi takdirde açlığın fizyolojik ve psikolojik sekelleri ortaya çıkabilir. Hastaların yeme kontrolünü sağlayana kadar belirli bir ağırlık aralığına karar vermelerini ertelemeleri uygundur. Kolon 2: Gün boyunca alınan bütün yiyecek ve içecekler kaydedilir. Her bir item (madde) mümkün olduğunca alınır alınmaz kaydedilmelidir. Birkaç saat sonra ne yediğini hatırlamak uygun değildir. Kaloriler yazılmamalıdır. Öğünler tırnak işareti kullanılarak ayrıştırılmalıdır. Kolon 3: Yemek yenilen yer. 2. görüşme: Gözlem kağıtlarının gözden geçirilmesi: Terapist hastanın bilişsel süreçleriyle davranışlarının ilişkisini kurma çabasında şu soruyu sorabilir: “Bunu yemeden hemen önce aklınızdan ne gibi düşünceler geçiyordu?”. Sorun olan düşünceler tanımlanır, belirlenir. Haftada bir tartılması önerilir. Bazı hastalar günde birçok kez tartılabilir, bu durum dereceli olarak azaltılır. Sıvı alımına bağlı olarak vücut ağırlığı günden güne farklılık 26 (dalgalanma) gösterebilir. Bu da gerçek ağırlığı göstermez. b. Tıkınırcasına yeme, zorlayarak kusma ve purgatif kötü kullanımının fizik sonuçları (elektrolit dengesizliği, tükürük bezlerinin büyümesi, ön dişlerin iç yüzeylerinde aşınma, intermitant ödem, menstürasyon düzensizlikleri) . c. Kiloyu kontrol etmek için kusma ve purgatif kullanmanın göreceli etkisizliği. Maner - Aydın d. Diyet yapmanın yan etkileri. • Evde bir odada ve bu odada belirli bir yerde yemek yemelidir. Bu yer mümkünse başka hiçbir amaç için kullanılmamalıdır. Çalıştığı yerde asla yememelidir. • Yemek yerken yiyecek kaynağının sınırlandırılması. Örneğin ekmek için istediği sayıda dilim kesip ekmeğin kalanını saklandığı yere koymalı; bir başka dilim istiyorsa, bütün yiyeceklerini bitirdikten sonra almalı ve gerçekten yemeye devam edip etmemek istediğini dikkatle düşünmeli, yiyecek malzemeleri hastanın yediği masada bulundurulmamalıdır. Asla kutulardan direkt yememek gerekir, çünkü yenilen yemeğin miktarını takip etmek güçleşir. • Tabakta yemek bırakmayı deneme. Yiyecek boşa gidecek diye suçluluk duyabilirler, ancak istemedikleri halde yedikleri yiyeceklerle karşılaştırıldığında bu boşa gitme çok azdır. • Bırakılan yiyeceğin atılması. • Tehlikeli” yiyeceklerle yüzyüze gelmeyi sınırlama. Evlerinde sorun olan yiyecekleri mümkün olduğu kadar az bulundurma. • Alışverişi planlama ve listeye sadık kalma. Bu liste hasta açken değil, tokken yapılmalıdır. Alışveriş için listedekilere yetecek kadar para almalı, kontrolünün zayıf olduğu zamanlarda mümkün olduğunca az para taşımalı, hemen yenebilecek yiyecekler yerine hazırlanma gerektiren yiyecekleri seçmeğe eğilim göstermelidir. • Mümkünse yiyecekleri başkaları için idare eden kimse olarak görev yapmamalı, örneğin çocuklar için yiyecek paketlenecek ise ya bunu çocuklar kendileri yapmalı ya da ailede başka bir üye yardım etmelidir. Üç şekilde diyet yapılır: • Belirli zaman yemek yememe • Bazı yiyecekleri yemekten kaçınma • Tüm alınan yiyecek miktarının kısıtlanması Bulimikler bütün bu tür diyetleri katı bir şekilde uygular ve bozunca (diyet kurallarının yanlış olduğunu düşünmek yerine) kendi kontrol zayıflıkları olarak düşünürler. Diyeti bozunca bolca yer, ertesi gün yine diyet yapmaya karar verirler. Bir kere zayıflayınca aşırı yemeyi kolaylaştıran diğer faktörlerin etkisi görülür. Bunlar yemek yemekten hoşnutluk, güncel sorunlardan uzaklaşma, depresyon ve anksiyetenin geçici olarak hafiflemesidir. Terapist hastaya diyet yapmanın aşırı yemeyi kolaylaştıracağını önemle belirtmelidir. Amaç hastanın diyet yapmamayı öğrenmesidir. 3. Yeme, kusma ve purgatif kullanımına ilişkin öğüt verme: a. Düzenli yeme kalıbının (patern) önerilmesi: Hastadan günde 3-4 planlanmış öğün ve 1-2 planlanmış öğün arası yemesi istenir. Yeme zamanları arasında genellikle 3 saatlik bir aralık bulunmalı ve hasta bir sonraki öğünün ne zaman olduğunu bilmelidir. Bu yeme kalıbına diğer aktivitelere göre öncelik tanınmalıdır. Bu zamanlar arasında hasta yememek için elinden geleni yapmalıdır. Yeme alışkanlığı ileri derecede bozulmuş olan hastalar öğün ve ara öğünleri yavaş yavaş uygulamalıdır. İlk önce yemelerinin en bozulmuş olduğu gün bölümüne (örneğin sabah) yoğunlaşmalı, sonra yavaş yavaş bütün gün kapsayana kadar yeme kalıbını yaymalıdır. Düşük kalorili yiyecekleri seçmelerine karışılmamalıdır. b. Uyarı kontrol yöntemleri: • Yerken başka hiçbir aktivite ile uğraşmama. Yeme “saf” bir deneyim olmalıdır. TV seyrederken, okurken, telefonla konuşurken yemek yememek gerekir. Bu şekilde “otomatik yeme”den kaçınmış olacaklar ve daha az yiyeceklerdir. c. Alternatif davranış: Hastadan tıkınırcasına yemesinin yerine geçebilecek hoş aktivitelerin listesini yapması istenir. Bu aktiviteler arkadaş ziyareti ya da arkadaşa telefon etme, egzersiz yapma, müzik çalma, banyo yapma şeklinde olabilir. d. Kusmaya ilişkin öğüt verme: Kusmanın durdurulmasından ziyade yeme alışkanlığının 27 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi değiştirilmesine çaba harcanmalıdır. Kognitif bakış açısından hasta aşırı yemeği bırakırsa, kusma devam etmeyecektir. Bununla birlikte, hasta kusma sıklığını azaltma becerisi içerisinde ise bunu yapabilir. Ardından kusabileceği varsayımı ile ne yiyeceğine asla karar vermemelidir. e. Purgatif ve diüretiklere ilişkin öğüt verme. f. Hastanın arkadaşları ve akrabaları ile görüşme: Sorunu açık hale getirme ve uygun sosyal destek sağlamak için gerekir. g. Hafta sonunda hastanın yeme alışkanlığı değişmemişse, bu tedavi yaklaşımı bırakılmalıdır. 2. Faz Sekiz hafta sürer ve haftada iki görüşme yapılır. A. Diyet yapmanın bırakılması: Terapist şişmanlatıcı etkisinden dolayı hastanın yemek istemediği yiyeceklerin listesini yaptırır, bunları dört gruba ayırmasını ister. Her görüşmede bu dört gruptan birinden yiyecek seçerek yemesini ister. En kolaydan başlanır, en zora doğru devam edilir. Yiyecekler planlanmış öğün ve öğün aralarının bir parçası olarak yenmelidir ve yemeği kontrol ettiklerini hissettikleri zamanlarda yenmelidir. Başlangıçta yiyeceğin miktarı önemli değildir, bununla birlikte son hedef hastanın rahatsızlık duymadan normal miktarlarda yeme becerisi kazanmasıdır. Bu davranışçı yönergelere az sayıda hasta uyamayabilir. Bunlara terapistin yardımcı olduğu yüzleştirme uygulanır. Hasta kaçınılan yiyecekleri terapi oturumunda yer, hastanın aşırı yeme ve kusma isteği ile mücadele edilir. Bu oturumlar dikkatle planlanmalı, hasta önerilen planın mantığı ve ne olduğuna ilişkin bilgilendirilmelidir. Yenilen yiyecek görüşmenin başlangıcında yenilmeli, görüşmenin kalan zamanı hastanın sonuç olarak ortaya çıkan duygularıyla başa çıkmasına yardımcı olmak ve bununla ilişkili düşüncelerini tanımlama ve sorgulamaya ayrılmalıdır. Genellikle bu oturumları seriler şeklinde ve farklı yiyecek tipleri ile denemek gerekir. Oturumlar arasında hasta, bu yiyeceklerin ardından aşırı yeme 28 ve kusma olmadan yemeği denemeli ve düzenli yeme kalıpları bozulmaksızın denemelidir. Hastalar farklı ortamlarda (örneğin restoran, piknik, yemek davetleri) yemeyi denemeli ve mümkün olduğunca değişik besinleri almaya çalışmalıdır. B. Kognitif yeniden yapılandırma: Tedavinin ikinci fazının başlamasıyla hasta sorun olan düşüncelerini nasıl sorgulayacağını öğrenmeye hazır olmalıdır. AN ve BN olan hastaların kognitif distorsiyonları şunlardır: a. Selektif abstraksiyon ; İzole ayrıntılara dayanarak sonuç çıkarma ve bu arada daha göze çarpan ve zıt delilleri görmezden gelme. Örnekler: • Kendimi bir türlü kontrol edemiyorum. Dün akşam restoranda yemek yerken bana verilen herşeyi yedim, oysa çok dikkatli olacağıma dair başta karar vermiştim. Çok güçsüzüm. • Zayıf olursam özgün, değerli olurum. • Kontrolde olabildiğim tek alan yemek yemektir. b. Overgeneralizasyon Bir olaya dayanarak kural geliştirme ve bu kuralı diğer benzer olmayan durumlara uygulama. Örnekler: • Karbonhidrat yerken şişmandım, bu nedenle şimdi bunlardan sakınmalıyım ki şişman olmayayım. • Normal ağırlıkta olduğumda mutlu değildim. Yani biliyorum ki kilo alma kendimi daha iyi hissetmemi sağlamayacak. c. Magnifikasyon İstenmeyen sonuçları olan olayların anlamını aşırı büyütme. Örnekler: • 2 kg almam mahvolmama yol açar . • Başkaları kilo almama ilişkin yorum yaparlarsa buna dayanamam. Maner - Aydın • 1,5 kg aldım yani bir daha şort giyemeyeceğim. d. Dikoton veya ya hep ya hiç düşünme: Uçlarda ve kesin sözlerle düşünme. Olaylar sadece ya siyah ya beyaz olabilir, ya doğru ya da yanlış, iyi veya kötü olabilir. Örnekler: • Tam bir kontrol içinde olmazsam bütün kontrolümü kaybedeceğim. Hayatımın bu alanında başarılı olmazsam herşeyi kaybedeceğim. • Eğer bir kilo alırsam kilo almaya devam edip onlarca kilo alacağım. • Günlük rutin oluşturmazsam, herşey kaotik olacak ve hiçbir şeyi başaramayacağım. e. Personalizasyon ve self-referans: Kişisel olmayan olayların ego-sintonik yorumlanması veya kendisine ilişkin olayların aşırı yorumlanması. Örnekler: • İki kişi güldü, birbirlerine birşeyler fısıldadı, yanlarından ben geçerken. Muhtemelen çekici görünmediğimi söylüyorlardı. 2 kg almıştım. • Başka kişiler beni yerken gördüklerinde sıkılıyorum. • Şişman bir kişiyi gördüğümde ona benzeyeceğim diye endişeleniyorum. f. Batıl itikatlı (superstitious) düşünme: Belli sebeplere dayanan olayların arasında sebep sonuç ilişkisi olduğuna inanma. Örnekler: • Hiçbir şeyden hoşlanmıyorum, çünkü o alıp götürülecektir. • Bir parça şeker yersem anında midemde yağa dönüştürülecektir. AN ve BN’daki kognitif distorsiyonlar görece olarak stereotipiktir. Sorun olan düşünceleri ortaya çıkarmak için şu üç prosedür kullanılabilir: I. Hastanın sorun olan düşüncelerinin provoke edilebileceği ev ödevleri verilebilir. Ev ödevleri haftada bir tartılma, yasaklanmış yiyecek yeme, kalori içeriği bilinmeyen yiyecek yeme, büyük bir aynadan bütün vücudunu seyretme, diğer kadınlarla kendi görünüşünü karşılaştırma, vücut biçimini açığa çıkaran giysiler giyme (ör: leopar deseni ya da mayo), mağazalarda giysi deneme şeklinde olabilir. Bu ev ödevlerini yaparken aklından geçen gerçek düşüncelerini gözlem kağıdına kaydetmeleri istenir. II. Hastalardan, doğal olarak ortaya çıkan bazı durumlarda düşüncelerini kaydetmeleri istenir. Sorun olan düşüncelerle sıklıkla ilişkili durumlar aşırı yeme (gözlem kağıtlarında asteriks ile işaretlenir), görüntüsünü seyretme, görüntüsü hakkında insanların yorumlarını duyma durumlarıdır. III. Terapi oturumlarında düşünceler provoke edilebilir. Örneğin hastalardan daha sağlıklı göründüğünü veya iştahının düzeldiğini hayal etmesi istenir veya kendisine dar gelen ve kilo aldığını gösteren giysileri giydiğini hayal etmesi istenir. Sorun olan düşünce tanımlandıktan sonra bu düşünce incelenmelidir. Bu süreç dört basamakta olur. 1. Düşüncenin aslı belirlenir. Örneğin “şişman hissediyorum” düşüncesinin birkaç farklı anlamı olabilir. • Kilom normalin üstünde. • Kendime şişman görünüyorum. • Başkaları beni şişman görüyor. • Kendisinin çekici olmadığını hissetmesine yol açan hoş olmayan duygu durumlarını ifade edebilir. 2. Düşünceyi destekleyen tartışmalar ve deliller sıraya konulmalı, tanzim edilmelidir. Örneğin eğer hasta kilo almışsa, özellikle geçmişte kilo alma şişmanlığa neden olmuşsa, bu gerçek “şişmanlıyorum” düşüncesini desteklemek için söylenebilir. 3. Düşünce üzerinde kuşku yaratan tartışma ve deliller belirlenmelidir. Örneğin hasta bir iki kilo almışsa bu hemen şişmanlama 29 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi ile eşit olamaz. “Şişmanlama” fikri incelenmeli ve çalışılmalıdır. Sokratik sorgulama kullanılarak hasta şu konuları düşünmeye teşvik edilmelidir: • Kişi hangi evrede şişman olur. • “Şişmanlık” belli bir biçim veya ağırlığa (ör: beden numarası) sınırlandırılabilir mi? ”ve “eğer öyle ise ben gerçekten bu biçim ve ağırlığa yaklaşıyor muyum?” Karşıt tartışmalar oluşturarak hasta diğer insanların özel durum örneklerinde neler düşüneceğini aklına getirmelidir (başkaları 1-2 kg aldıklarında şişmanladıkları mı sonucunu çıkaracaklar?). Hasta subjektif izlenimi (ör: şişman hissetme) ile objektif gerçekliğe (ağırlığın fazla olması) ilişkin karmaşa içinde olmadığına dikkat etmelidir. Bu şekilde düşünmesine neden olan hataları araştırmalıdır. Örnek: kilo alma aşırı yemekten ziyade premenstruel sıvı birikmesine bağlı olabilir mi? Buna ek olarak düşünce hataları (ör: dikoton düşünme, seçici soyutlama, aşırı genelleme) olup olmadığına dikkat edilmelidir. 4. Hasta mantıklı bir sonuca erişmeyi hedeflemelidir ve bu mantıklı sonuç davranışını kontrol etmek için sonradan kullanılmalıdır. Bu sonuç problematik düşüncesine bir tepki sağlamalıdır. Bazı hastalar düşüncenin her ortaya çıktığı zamanda bu tepkiyi ezberden anlatabilir. Bazı hastaların güvendikleri kadın arkadaşlarına vücut şekilleri ile ilgili soru sormaları önerilir. Ayrıca bazı hastalar bazı günlerde kendilerini “şişman” bazı günlerde “daha az şişman” hissederler. Bunu incelemek için bir iki hafta süre ile hastadan her sabah “şişman” olup olmadığına karar vermesi ve sonra bu izlenimini gerçek ağırlığı ile karşılaştırması istenir. 30 • İnce olmalıyım çünkü ince olmak başarılı, çekici ve mutlu olmak demektir. • Şişman olmaktan sakınmalıyım çünkü şişman olmak başarısızlık, çekici olmamak ve mutsuz olmak demektir. • Kendini hoş görme kötüdür çünkü zayıflık işaretidir. • Kendini kontrol etme iyidir çünkü güçlülük ve disiplin işaretidir. • Tamamen başarılı olamamak bütünüyle başarısızlıktır. Bu tutumları incelerken terapist hastaya bunları uygulamasıyla ne kazandığını düşünmesini ister. Kendine verdiği değeri, biçim ve ağırlık bağlamında düşünen bir hastaya, biçimi ve ağırlığını kendisinin etkileyebileceği gösterilerek, hayatını kontrol edebilme yeteneği olduğu anlatılır. Hastanın biçim ve ağırlığın önemli olduğu inanış ve değer sistemi sürüyorsa, kendisinden hoşnut olmayacağı büyük bir olasılıktır. Biçim ve ağırlık ile zihinsel meşguliyeti olan hastalar daha temel sorunlarını (girişkenlik -asertiviteyetersizliği, düşük benlik saygısı, ilişki zorlukları) görmeyi beceremezler (Johnson 1987, Stice 1994). Çoğu olguda hastanın inanış ve değerlerinin kaynağını araştırmak yararlı olabilir; bu hastanın sorununun gelişmesi ve devam etmesini anlamasına yardım eder, böylece geçmişteki sorununu yendiği duygusunu yaşar ve gelecekte sorunun ortaya çıkmayacağına ilişkin güven kazanır. Hasta ailesi ve akranlarının etkisini ve ince olmaya iten sosyal baskıların rolünü düşünmelidir. Sorunun gelişmesine ait faktörlerle sorunu devam ettiren faktörleri birbirinden ayırmalıdır. Hasta görüşmelerde artık sorun olan düşüncelerini inceleme becerisini kazandıktan sonra bu yöntemi kendi kendisine denemelidir ve günlük gözlem kağıdının arkasına aşamaları kaydetmelidir. C. Diğer kognitif distorsiyonları belirleme: Bazı olgularda yeme sorununun özgün psikopatolojisi ile ilişkili olmayan kognitif distorsiyonları tanımlamak gerekir. En sık olanı kendini olumsuz değerlendirmedir. Assertivite eksikliği ve aşırı mükemmeliyetçilik diğer karşılaşılan distorsiyonlardır (Gilbert 1996, Steiger 1990). AN ve BN olan hastalarda tipik olan problematik tutumlara örnekler şunlardır: D. Sorun çözme eğitimi: Düzenli değil de aralıklı aşırı yemesi olan hastada hangi du- Maner - Aydın rumlarda bu epizodların ortaya çıktığı belirlenmelidir. Sorun çözme eğitimi ile hastanın bu durumlarda tıkınırcasına yemeyle sonuçlanması yerine güçlüklerle uğraşma yöntemleri öğretilerek başedebilmesine yardımcı olmak amaçlanır. Gözlem kağıtlarından terapist, yeme kontrolünün zayıf olduğu bir epizodu ve tetikleyicilerini belirlemelidir. Sonra bu örneği kullanarak hastaya sorun çözme ilkelerini öğretmelidir. Sorun çözme bir mantık süreci olup şu aşamaları izler: 3. Faz İki haftalık aralarla üç görüşme yapılır. Bu fazın hedefi tedavinin bitişini takiben düzelmenin devam edeceğine ilişkin güvence vermektir. Hastayı gelecekteki zorluklar için hazırlama (relaps önleme): 7. Tüm sorun çözme süreci ertesi gün birbirini takip eden olayların ışığında değerlendirilmelidir. Hasta her fırsat çıktığında sorun çözmeyi denemelidir. Zorluk çıkarsa gözlem kağıdının 6. kolonuna “sorunu” yazmalı, sonra da arkasına sorun çözmeye ilişkin her bir aşamayı yazmalıdır.Hastaya sorun çözme becerisinin pratik yaptıkça gelişeceği söylenmelidir. Hastanın beklentilerinin gerçekçi olduğundan emin olunmalıdır. Çoğu hasta hiç aşırı yemeyeceği, kusmayacağı, purgatif kullanmayacağını umar. Bu beklenti tartışılmalıdır; çünkü herhangi bir hata karşısında katastrofik şekilde tepki verebilir ve semptomlarının geri dönüşünü tam bir nüks delili olarak düşünebilir. Hastalara, çoğu kişilerin bazı zamanlarda aşırı yediği ve bunun anormal olmadığı veya yeme kontrolünün bozulduğu anlamına gelmediği hatırlatılmalıdır. Hastalar normal aşırı yemeği tıkınırcasına yeme olarak düşünmeye eğilimlidir. Hastalar bazen kendileri için aşırı yemeğe izin verebilmelidir ve bunu olumsuz olarak değerlendirmemelidir. Hastalar gelecekte yemelerinin sorun olduğu duygusunu hissettikleri zamanlarda mücadele etmek için bir yazılı plan hazırlamalıdırlar. Bu plan görüşme sırasında ayrıntılı olarak tartışılmalı ve bu tartışma temelinde hasta ve terapist bir “idame plan” hazırlamalıdır. Gelecek tartışılırken hastaya zaman zaman aksilikler beklemesi söylenmelidir. Yeme sorunu hastanın strese tepki vermesi ile ilişkilidir. Hastaya tedavisi sırasında yeme sorunu ile uğraşmak için beceriler geliştirdiği ve bunları tekrar kullanabileceği hatırlatılmalıdır. Ek olarak hasta, neden herhangi bir aksilik çıktığını yeniden gözden geçirmeye ve gelecekte ortaya çıkmasını nasıl önleyebileceğini düşünmeye cesaretlendirilmelidir. Diyet yapmanın riskleri yeniden vurgulanmalıdır. Diyet yapmanın mantıklı endikasyonları (medikal neden, açıkça aşırı kilolu olma) tartışılmalıdır. E. Beden imajını hatalı algılama ve bedenini kötüleme, küçük düşürme: Hastalar bedenlerini görmekten kaçınır. Örneğin karanlıkta giyinir, soyunur, aynalardan kaçınır, vücudunu belli etmeyen giysiler giyer. Tedavi olarak “yüzleştirme” uygulanır. Kendini görmekten kaçınmak yerine, bedenini ortaya koymak ve görmek için fırsatlar aramalıdır. Ör: aynaya bakmak, aerobik gruplarına katılmak, yüzme havuzları ve saunaya gitmek. BN’da grup terapi ekonomik kolaylıktan başka hastaların utanma duygusu ve izolasyonunu azaltmaya yardımcı olabilir. Bazı terapi prosedürleri standart bir şekilde kullanılabilir (örneğin eğitim, düzenli yemek yeme, diyet yapmanın üstesinden gelme prosedürleri). Grup terapisinde temel sorun sürtüşme oranının yüksek olmasıdır, grup terapisi BN’lı hastalar tarafından iyi tolere edilemez. Hastaların yemelerini kontrol etmek için hastaneye yatışları seyrektir, çıkışta relaps oranı yüksektir. Geçici bir süre için gün- 1. Sorun kesin bir şekilde belirlenmelidir. 2. Sorunla alternatif başa çıkma yolları belirlenmelidir. Hasta mümkün olduğunca çok çözüm üretmelidir (başlangıçta saçma veya uygulanamaz gibi görünmesine karşın). 3. Her çözümün etkinlik ve uygulanabilirlik olasılığı değerlendirilmelidir. 4. Bir alternatif seçilmelidir. Bazen çözümlerin bileşimi en iyisidir. 5. Seçilen çözümü uygulamak için aşamalar tanımlanmalıdır. 6. Çözüm üzerinde çalışılmalıdır. 31 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi düz hastanesi yararlı olabilir, çünkü hastalar hastanede kendi ortamlarında yavaş yavaş yemeyi kontrol edebilmeyi becerirken, aynı zamanda günlük yaşamlarındaki güçlüklerle de yüzleşirler. BN’da antidepresanların yararlı olduğu görülmüştür. Çalışmalar belirgin depresyonu olmayan hastalarda bile plaseboya üstün olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte az sayıda hasta düzelmektedir, biçim ve ağırlıkla ilgili bozuk tutumlar devam etmeye eğilimlidir. Bulimiya nervoza gelişiminde ilk bilişsel kuramlar diyet yapmanın tıkınma ve ardından çıkarmaya neden olduğunu vurgular (kısıtlama kuramı). Kendilikteki yetersizlik ve öz güvende sorunlar kişinin biçim ve ağırlığı ile zihinsel aşırı uğraşmasına, bunun sonucu diyete başlamasına yol açmaktadır. Diyet yapma aşırı yemeye ve ardından da çıkarma, laksatif, diüretik gibi telafi yöntemlerine neden olmaktadır. Son yıllardaki veriler diyetin bulimiya nervoza gelişmesinde rol oynayabileceğini, ancak tıkınmanın devam etmesinde öneminin az olduğunu göstermiştir. Daha kapsamlı bir bilişsel kuram Cooper tarafından geliştirilmiştir (Cooper 2003). Bu kurama göre bulimiya nervozanın gelişimine ilişkin ve devam ettirici etmenler belirlenmiştir. Gelişimine ilişkin etmenler olarak erken yaşlardaki olumsuz deneyimler olumsuz kendilik inanışlarına yol açmakta, bu olumsuz inanışlarla baş etmek amacıyla şema telafi süreçleri gelişmektedir. Şemaları telafi etmek üzere diyet yapılmaya başlanır. Diyet yapma başkaları (kilo verirsem benden daha çok hoşlanacaklar), ya da kendisi (kilo vermem başarılı olduğumu gösterir) tarafından kabullenilişi ifade eder. Şemalar altta yatan değişik tipteki varsayımları (yemezsem, daha değerli olurum; yersem başarısızım demektir) aktive eder. Devam ettirici etmenler ise yemek yeme ile ilgili olumlu inanışlar, vücudun ağırlığı ve biçimiyle ilgili olumsuz inanışlar, izin verici düşünceler, kontrol edememe ile ilgili düşüncelerdir. Tetikleyici olaylar yeme, ağırlık ve biçimle ilişkili (kişinin kilosu ve ne kadar yediğine ilişkin başkalarının düşüncelerinden etkilenmesi, aynada kendi görüntüsünü görmesi) ya da ilişkisiz (eşi ile tartışma, işyerinde bir sorun yaşama) olabilir. Sosyal anksiyete de tetikleyici etmen olabilir. Bu tetikleyici olaylar olumsuz kendilik inanışlarını (beğenilmiyorum, sevilmiyorum, değerli değilim, başarısızım) aktive eder. Olumsuz 32 kendilik değerleri aktive olduğunda, olumsuz otomatik düşünceler (başkaları ya da kendisi tarafından kabulleniliş ile ilgili) ve emosyonlardan da (anksiyete, depresyon, suçluluk duygusu) etkilenir. “Kabul edilebilir” olma ile ilgili olumsuz kendilik inanışlarının aktive olması tıkınma epizoduna yol açar, çünkü yeme bozukluğu olan kişiler olumsuz emosyonlarını yemek yiyerek halledebileceklerini öğrenmişlerdir. Yeme ve yiyecekle ilgili düşünsel uğraşı olumsuz emosyonlardan uzaklaşmaya yarar. Böylece yeme olumlu inanışlarla ilişkilendirilmiş olur. Diğer taraftan yeme davranışı olumsuz kendilik inanışlarının yeniden yapılandırılmasına etkili olan bilgileri sağlamaz. Olumsuz kendilik inanışları ile mantıklı olarak başa çıkmada yemek yeme etkili değildir. Buna bağlı olarak kişi yeme ile ilişkili hem olumsuz hem de olumlu inanışların birlikte olduğu bir çatışma durumu yaşar. Bu şekilde gelişen çatışma rahatsızlık verici olduğundan, yeni inanış ve değerler oluşturarak çözümlenir. Bu yeni inanışlar ve düşünceler; yemeye izin verme, yemenin ihtiyari, keyfi olduğunu yorumlama, yemenin “kontrol edilemez”liğini ileri sürerek kişisel sorumluluktan vazgeçmedir. İzin verici inanışların aktive olması, yemeye ilişkin olumlu inanışların baskın çıkması, bu sırada da olumsuz inanışların yok olması anlamına gelir. Olumlu inanışlar; yemenin olumsuz düşünce ve duygularla baş etmeye yardımcı olacağı düşüncesi ve yememe sonucu oluşacak rahatsızlıkla başa çıkamayacağı korkusudur. Olumsuz inanışlar genellikle ağırlık ve biçimle (şişmanlayacağım, kilo alacağım) ilgilidir. Birbiriyle çatışan bu iki inanış izin verici düşünceler ve/veya kontrol edememe düşünceleri ile çözümlenir. Bunların sonucunda aşırı yemek yeme gerçekleşmiştir. Ardından olumsuz kendilik değerleri ve bunlara eşlik eden olumsuz duygular ortaya çıkar. Bunlar da yeme hakkında olumsuz inanışları bir kere daha aktive eder ve kısır döngü tamamlanır. Yemeye ilişkin olumsuz inanışlar olumlu inanışlara baskın çıkmıştır ve kişi artık yemek yemekten, çıkarma ve diğer telafi edici davranışlara yönelir. Tıkınmanın bilişsel etkileri ile birlikte fizyolojik etkileri (şişkinlik, midede doluluk hissi) çıkarmaya neden olmaktadır (Şekil III). Maner - Aydın Tetikleyici Olumsuz kendilik inanışlarının aktive olması Olumsuz otomatik düşünceler Tıkınırca Yeme davranışı a Emosyon Çıkarma Yeme hakkında olumlu inanışlar İzin veren düşünceler Yeme hakkında olumsuz inanışlar a:Duygusal yoğunluk üzerinde yemenin uzaklaştırıcı etkileri, duygu durumları/ interosepsion üzerinde direkt fizyolojik etkiler. Şekil III. Cooper ve ark. modeli AN TEDAVİSİ A. AN’da hastaneye yatış şu endikasyonlarla olur: 1. Kilo kaybı ağır ise (yaş, cinsiyet ve boya göre ortalamanın %30’undan düşük beden ağırlığı). 2. Kaybedilen kilo hızlı olmuşsa. 3. Yaşamı tehdit eden fizik komplikasyonlar, ör: ağır hipokalemi varsa. 4. İntihar riski varsa. 5. Sosyal koşulları dışarıdan takibe uygun olmayan bir hasta ise. 6. Dışarda tedaviye yanıt vermeyen bir hasta ise yatış gerekir. B. Tedavi modalitesi: Hastanede tedavinin en önemli parçası hemşirelik bakımıdır. Genellikle böyle bir bakım kilo kazanma ve hastaların yeme alışkanlıklarının değişmesinde yeterli bir düzelme sağlayacaktır. Hemşirelik bakımı yetersiz kaldığında, operan davranışçı yöntemler endikedir. Çoğu hastada ailelerin tedaviye katılması uygundur. Son yıllarda kognitif davranışçı yaklaşımların da kullanımına önem verilmiştir (Garner 1982). BN’da olduğu gibi burada da temel hedef hastanın biçimi ve ağırlığına ilişkin düşüncelerini değiştirmektir. AN için ayrıntılı olarak hiçbir BDT belirlenmemiş olup, ancak başlıca işlenecek alanlar belirlenmiş ve terapötik yaklaşımlar tanımlanmıştır. Yaklaşım henüz değerlendirilmemiştir, bu nedenle BN da BDT gibi aynı güvenle önerilemez. Ancak bu iki bozukluk ortak psikopatalojiyi paylaştığı için bilişsel yaklaşımın değeri olduğunun varsayıldığı dayanak noktaları vardır. İlaçların belirgin klinik yararı bulunamamıştır (Goodsitt 1985). C. Kilo restorasyonu: Tedavide ilk aşamalardan biri hastanın kilosunun sağlıklı bir düzeye gelmesi gereksinimine hastayı inandırmaktır. Bu sıklıkla zor bir iştir çünkü kendi istekleri ile tedaviye gelmez ve kilo almayı gereksiz bulur. Bu gibi durumlarda hastanın rahatsızlık hissettiği, açlığa ikincil olması muhtemel ve dolayısıyla kilo alma ile geri dönüşümü olabilen olaylar üzerinde tartışmak yararlıdır. Bu yaklaşım AN’nın özellikleri ve bilişsel faktörlerin önemi hakkında hastaların kapsamlı bir şekilde eğitimi sırasında ortaya koyulmalıdır. Hastalara onları zayıf olmakta ısrar etmelerine motive eden temel sorular sorulmalıdır. Bunlara rağmen bazı hastalar tedavi gereksinimleri olmadıklarında ısrar ederler. Bu hastalar fizik ve psikolojik sağlıklarının genel gözlemi için dahiliyeye gönderilirler. Bazen hastalar, davranışlarının altında yatan nedenler anlaşılana ve çözülene kadar normal yiyip kilo almaya başlamanın beklenmesini uygun bulmadıklarını düşünürler. Bu görüş önemli olmasına rağmen açlığın düşünme ve emosyonel tepkiler üzerine etkileri hastalara hatırlatılmalıdır. Kilo restorasyonunun, tedavinin küçük bir kısmı olmasına rağmen, fizik sağlığın kazanılması ve psikolojik tedavilerden etkin bir şekilde yararlanılması açısından gerekli olduğu kişiye açıklanmalıdır. Hastanede yatarak kilo restorayonu: Hastanede kilo restorasyonunda hemşireler başlıca terapist durumundadır. Başvurudan sonraki birkaç gün içinde hastalara düzenli yemek ve yemek araları verilmeye başlanır, eğer mümkünse iki haftanın sonunda 2000 kcal/gün içeren normal miktarda yiyecek verilir. Haftada 1,5 kg’lık ağırlık artışı şeklinde hedef belirlenir. Her sabah hasta tartılır. Ortalama miktarlardaki yiyecekler bu kilo alma oranı için yetersizdir, çünkü günde 30005000 kcal gerekmektedir. Hastalar fazla miktarda ya da sık yeme yerine, kendilerinin “ilaç” olarak düşünebileceği enerjiden zengin içecekler 33 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi şeklinde ek kalori almalıdır. Hastalara, kusmak, egzersiz yapmak ve purgatif almak için şiddetli istekleri olabileceği, bunların kilo almaktan korkuları ile bağlantılı olduğu açıklanmalıdır. Bu isteklerine direnmek için hemşirelerin yardımını istemelidirler. Yemek yedikten sonra hastalara yakından süpervizyon yapılmalıdır. Hastaların kilo restorasyonuna ilişkin ilgileri tanımlanmalı ve tartışılmalıdır. Bireysel terapide sıkıntı, rahatsızlık oluşturan düşünceler ve kilo alımına direnç tanımlanmalı ve sorgulanmalıdır. Uygun, tatminkar kabul edilebilen hedef ağırlığın ne olması kararı sorun olabilir. Genelllikle hedef ağırlık hastanın yaşı, boyu ve cinsiyeti için ortalama ağırlığın en az %90’ı olmalıdır. Hedef ağırlık, açlığın fizik ve psikolojik etkilerinin artık mevcut olmadığı, normal hormonal işlevlerin yeniden oluştuğu ve diyet yapmadan yemek yemenin mümkün olduğu bir ağırlıktır. Hedef ağırlığın 2,5 kg civarında bir ağırlık aralığı olması önemlidir, çünkü ağırlığın günden güne dalgalanma göstermesi normaldir. Hastalar hedef ağırlık aralığına erişince, yüksek kalorili yiyecekler bırakılıp normal diyete geçilir. Eğer hemşire bakımı mümkün olmazsa veya kişi istenilen kilo alma hızını sağlayamamışsa, operan davranış programı endikedir. Bir dönem önerilen katı ve karmaşık operan programların, daha basit, daha yumuşak yaklaşımlardan daha fazla etkili olduğu saptanmamıştır. Örneğin her dört günde en az 0,75 kg’lık artış olması hastalarla birlikte hedeflenir. Hastalar bütün haklara (izinlere) sahiptirler ve koğuş aktivitelerini paylaşırlar. Ancak hedef kilo alma oranı gerçekleşmemişse olmamışsa, sonraki dört günü yataklarında dinlenerek geçirirler, böylece yeme ve egzersiz dirençleri de daha yakından gözetim altında tutulur (başka kısıtlamalar olmamalıdır). Eğer dört günlük yatakta dinlenme en az 0,75 kg ağırlık artışı ile sonuçlanırsa hasta normal koğuş aktivitelerine yeniden başlar. Bu şekildeki basit sistemlerin bir çok faydası vardır. Personel ve hastalar bunları kolayca anlar ve uygular. Personelin zamanı açısından ekonomiktirler, otonomi hissini güçlendirir ve bazı “geleneksel” programlardan daha az haysiyet kırıcı olup, en az onlar kadar da etkilidirler. Çoğu hasta az sayıda yatak istirahati periyodları yaşar. 34 Bu şekilde tanımlanan hastanedeki ağırlık restorasyonu ile vücut ağrılığı genellikle 2-3 ay içinde sağlıklı ağırlık aralığına geri döner ve hasta 2-4 hafta sonra evine gönderilir. Hastayı hasteneden dışarıya çıkarırken dikkatli bir şekilde yönlendirme yapılmalı, dışarıdan psikoterapi sürdürülmelidir. Ayaktan ağırlık restorasyonu: Çoğu hasta için ağırlık restorasyonu ayaktan uygulanır. Bazen sık görüşmeler programlanarak başlangıçta kilo almanın başlaması sağlanır. Örneğin 2-3 hafta süre ile haftada iki görüşme. Hastaların yedikleri besinleri gözlemlemeleri (monitor) ve düzenli öğün ve öğün aralıkları şeklinde yemeleri istenir. Beklenilen ağırlık artışı oranı hastanede tedavidekinden az olmalıdır. Haftada 0,5 kg en uygun minimum artıştır. Kilo alma terapist tarafından gözlemlenir. Her tedavi görüşmesinin başlangıcında hastalar tartılır. Yine enerjiden yoğun ilave yiyecekler gerekebilir. Tedavinin başlangıcında istenilen kilo artışı oranını başarmak için gereken kalori gereksinimi ampirik olarak belirlenir. Tedavi süreci bilişsel yaklaşım çerçevesinde yürütülmelidir. D. Fizik komplikasyonların yönetimi (management): Çoğu fizik komplikasyon, sağlıklı beden ağırlığı ve normal yeme alışkanlığı geri dönünce düzelir.Sıklıkla düzenli menstruel periyodların geri dönüşü gecikir. Hasta bundan rahatsız ise Clomifen veya LHRH (Luteinizan Hormon Releasing Hormon) kullanılarak mensturasyon sağlanması uygundur. E. Yeme alışkanlıklarının normale döndürülmesi: Hastaneye başvuran hastalara vakit kaybetmeden hemen düzenli öğün ve öğün araları önerilir. Hastanedeki ilk birkaç haftada günde yaklaşık 2000 kcal alacak miktarda yiyeceğe ulaşılır. Hastalar sıklıkla diyetlerinde çoğu yiyeceği dışarıda bırakmışlardır çünkü bu yiyecekler “şişmanlatan” olarak algılanır. Bu kaçınılan yiyeceklerden başlanarak ve dolayısıyla diyetlerini genişleterek, düzenli davranışçı yaklaşımlar uygulanır. Bireysel görüşmelerde bu yiyeceklerin yenmesiyle provake olan düşünceler tanımlanır ve sorgulanır. Yeni yiyeceklerin diyete dahil edilmesi bir diyetisyen tarafından denetlenirse Maner - Aydın yararlı olur, çünkü hastaların diyet ve sağlık hakkında katı ve hatalı görüşleri vardır. Hastalar ayrıca normal sosyal koşullar altında yemeğe teşvik edilmelidir. Başlangıçta koğuştaki diğer hastalarla beraber yemeleri, sonra arkadaşları, akrabaları ile restoranlarda denemeleri istenir. Hastalar hedef ağırlık aralığına yaklaşırken yemeleri üzerindeki dış kontroller yavaş yavaş geri çekilmelidir. Hastaların, yedikleri yemeğin içeriği ve miktarı hakkında kendilerinin karar vermesine izin verilmeli ve hafta sonları arkadaşları ve ailesi ile yemeleri önerilmelidir. Tedavinin idame fazına yeterli ilgi gösterilmezse çıkıştan sonra relaps riski yüksektir. Ayaktan takip edilen hastalar yediklerini gözlemlemeli ve bu gözlem kağıtlarını terapi oturumları sırasında hasta ve terapist dikkatle incelemelidir. Her görüşmede belirli ödevler saptanarak bitirilmeli ve bir sonraki görüşmede yeniden gözden geçirilmelidir. Tedavinin ilk safhalarında, yeme alışkanlıklarının yakından gözlemlenmesi ve tamamen yapılandırılmış özgün planların önerilmesi önemlidir. Sağlıklı vücut ağırlığı sürdürülüyorsa, bu sınırlamalar yavaş yavaş gevşetilir. Yeme alışkanlıklarının normalleştirilmesi süresince aile üyelerinin BN tedavisine oranla daha aktif bir şekilde işe karışması yararlıdır. Aile üyeleri hastaların başarmaya çalıştıkları belirli hedefler konusunda bilgilendirilebilir, çünkü bu bilgilendirme motivasyonu kuvvetlendirmeye yarayabilir. Sıklıkla hastanın yemesi aile içinde önemli bir çatışma alanı olacaktır. Genç hastalarla aile oturumları yapılarak hastaların yeme sorumluluğu ebeveynlerine emanet edilir. Yaşça daha büyük hastalarda değişme sorumluluğu hastalardadır ve başkalarından ne kadar yardım isteyeceklerine kendileri ve terapistleri karar verir. Hastalara diyet yapmamayı öğrenmelerini sürekli hatırlatmak önemlidir. Bu bütün hastalara uygulanmasına rağmen, aşırı yeme epizodları olan hastalar için özellikle uygundur. Bu hastalara bulimia için oluşturulan program, kilo restorasyonunu ayarlamak için uygun modifikasyon yapılarak uygulanmalıdır. F. Ağırlık kontrolü tedbirlerinin değiştirilmesi: Kusma, purgatif ve diüretik kullanmanın yan etkileri eğitim sırasında vurgulanmalıdır. Hastalar dereceli ödevler verilerek, sonrasında kusmadan yemeyi öğrenmelidir. Purgatif ve diüretikler için hasta ile önce işbirlikçi bir terapödik ilişki kurmalı ve hastaya bu ilaçları almaması söylenmelidir. Çoğunluk hemen bırakabilir; kalan azınlığa dereceli geri çekilme programı verilir.Hastaneye yatan hastaların tedavinin başlangıç fazlarında aşırı egzersiz yapmalarına izin verilmez. Hastaların, egzersizin kilo kontrol aracı olduğunu bilmeleri ve yapacakları egzersizin miktarı ve tipini tespit etmeleri önemlidir. Egzersiz yapma dürtülerini incelemeli ve sadece keyif için, biçim ve ağırlığı değiştirme amacı olmadan egzersiz yapılmalıdır. Ayaktan takip edilen hastalara da benzer yaklaşım uygulanır. G. Sorun olan tutumların değiştirilmesi: Hastanın eğitimi, kilo almayı sağlama ve yeme alışkanlıklarının normale döndürülmesi en iyi şekilde kognitif yaklaşımla yürütülür. Hastaların, bozuk davranışlarını motive eden ve değişimi zorlaştıran tutum ve düşüncelerini incelemesine ve açıkça söylemesine yardım edilmelidir. Tedavinin başlangıç fazlarında hastalar biçim ve ağırlık ile ilgili düşüncelerini tamamen söyler ve gözlem kağıtlarına kaydederler. Daha sonra belirli miktar ağırlık artışı olduğunda ve açlığın psikolojik etkileri dağılmaya başlayınca kognitif yeniden yapılandırma mümkün olur. Bu yapılandırma bulimia nervosada tanımlanan çizgiler çerçevesinde yapılır. Arada AN’da bilişsel çarpıtmaların analizi Beck ve ark.’ın tanımladığı “mantık hataları” açısından incelenmelidir. Bilişsel yeniden yapılandırma prosedürleri kullanılarak düşünceler, tutumlar ve bunlarla ilişkili mantık hataları tanımlanabilir ve sorgulanabilir. Sorun çözme eğitimi verilmesi bazen yararlıdır, çünkü sadece gündelik yaşamda karşı karşıya geldikleri birçok seçim ve kararlarla uğraşmalarına yardımcı olmaktan başka, genel kendini kontrol etme duygusunu da arttırır. H. Diğer kognitif distorsiyonları tanımlama: Genellikle hastalar kendilerine daha az değer verirler. Değerlerini ölçecekleri tek yol biçim ve ağırlıklarıdır. Kendini bu şekilde değerlendir35 Yeme Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Tedavi meyi sorgulamak için kognitif teknikler kullanılabilir. Ayrıca bu teknikler, kendilerini yetersiz ve etkisiz görme eğilimlerini de tanımlamak için de kullanılmalıdır. I. Beden imajının hatalı algılanması J. Genel psikopatoloji: Hastalarda depresif, anksiyöz ve obsesyonel özellikler mevcut olabilir. Bunların çoğu, kilo sağlıklı bir düzeye erişince kaybolur veya hafifler. K. Aile ve sosyal ilişkilerinin düzenlenmesi: Hastaların ebeveynleri ile ilişkisi yiyecek ve yeme bağlamında sürekli çatışma durumunda ise, ailenin terapide yeri olması özellikle önemlidir. Genellikle hastaneden çıktıktan sonra 1218 ay tedaviye ayaktan devam edilir. Hastaneye yatış genellikle, hayat tehdit altında ise endikedir Hastanın ağırlığı endikasyonu belirlemez. Yatışın amacı kiloyu medikal olarak arzu edilen seviyeye çıkarmak olmamalı, hastanın optimal işlev yapabildiği noktaya erişmesini sağlamalıdır. Ayaktan hasta tedavisi destekleyici olmalı ve mümkün olduğunca doyurucu bir hayat yaşamasına yardımcı olunmalıdır. Yeme alışkanlıklarını katı bir şekilde değiştirme çabaları ve kilo alma için kandırma taktikleri uygun değildir, hastayı demoralize eder, intihar riskini artırabilir. Uygun terapötik yaklaşım tehdit edici olmamalı ve hastanın kendine saygısı ile değerini yükseltmeyi amaçlamalıdır. KAYNAKLAR Andersen AE, Yager J: Eating Disorders. In Sadock BJ, Sadock VA (editors). Comprehensive Textbook of Psychiatry Vol. 1. Eighth Edition. Lippincot Williams&Wilkins. Philadelphia, 2005: 2002-2021 Cooper M: The Psychology of Bulimia Nervosa. A Cognitive Perspective. Oxford University Press. New York, 2003 Fairburn CG: Eating disorders. In Science and Practice of Cognitive Behaviour Therapy. D.M. Clark & C.G. Fairburn (eds). Oxford: Oxford University Press, 1997 Fairburn CG & Cooper PJ: Eating disorders. In Cognitive Behaviour Therapy for Psychiatric Problems (K. Hawton, P.M. Salkovskis, J. Kirk & D.M. Clark, ed.). Oxford: Oxford University Press, 1989 Fairburn CG& Cooper PJ: The clinical features of bulimia nervosa. British Journal of Psychiatry, 1984: 144, 238-246 Garner DM & Bemis KM: A cognitive-behavioural approach to anorexia nervosa. Cognitive Therapy and Research, 1982: 6, 123-150 Garner DM, Rockert W, Davis R, Garner MV, Olmsted MP& Eagle M: Comparison of cognitive 36 behavioural and supportive expressive therapy for bulimia nervosa. American Journal of Psychiatry, 1993: 150, 37-46 Gilbert S & Thompson JK: Feminist explanations of the development of eating disorders: common themes, research findings and methodological issues. Clinical Psychology: Science and Practice, 1996: 3, 183-202 Goodsitt A: Self Psychology. In Handbook of Psychotherapy for Anorexia Nervosa and Bulimia (D.M. Garner & P.E. Garfinkel, ed.) New York: guilford, 1985 Johnson CL & Connors M: The Aetiology and Treatment of Bulimia Nervosa: A Biopsychosocial Perspective. New York: Basic Books, 1987 Steiger H, Goldsetein C, Mongrain M, & van der Feen J: Description of eating disordered, psyhiatric, and normal women along cognitive and psychodynamic dimensions. International Journal of Eating Disorders, 1990: 9, 129-140 Stice E: A review of the evidence for a sociocultural model of bulimia nervosa and an exploration of the mechanisms of action. Clinical Psychology Review, 1994: 14, 633-661 Letal Depresyon M.Emin CEYLAN* - Şafak TAKTAK* - Zeynep ERDOĞDU* Abstract It is known that depression correlates positively with suicide. We have isolated a very specific type of depression which has a much higher correlation with attempted suicide. This phenomenon, which we call lethal depression, is a very short depressive episode whose symptoms appear only in the last 48 hours before the attempt. Özet 1.Olgu S.O. 20 yaşında bekar bir kadındı. Dört çocuğun en büyüğüydü. Annesi ev hanımı, babası * Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Depression Committed suicide Lethal depression Anahtar Kelimeler Depresyonun intihar girişimiyle pozitif korelasyon gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada intihar girişimiyle çok daha yüksek oranda korelasyon gösteren özel bir depresyon tipini tanımladık. Letal depresyon olarak adlandırdığımız bu fenomen, semptomları intihar girişiminden önceki son 48 saatte ortaya çıkan ve intiharla son bulan çok kısa depresif bir dönemdir. Yaşanan depresyonun tipi ve travmatik olaylar intihara meyilli davranışın önemli belirteçleridir. Örneğin unipolar depresyon, diğer psikiyatrik bozukluklara oranla daha sık intihar girişimleriyle daha sık ilişki gösterir (Harris & Barroclough, 1998). Diğer taraftan, sadece sekonder depresyon hastalarında artmış intihar oranları rapor edilmiştir (Martin et. al., 1985) Buchholtz-Hansen, kısa dönem endojen depresyon hastalarının daha az sıklıkta intihar girişiminde bulunduklarını göstermiştir. Burada bu bilinenlerden farklı olarak, kısa bir depresif dönemden sonra intihara teşebbüs eden üç olgu sunduk. Bu hastalarda depresif semptomlar son 48 saate kadar hiç görülmemişti ve üç hasta da intihar girişiminde bulundu. Bu nedenle, bu bozukluğu letal depresyon olarak adlandırdık. Keywords şofördü. Üniversite sınavında başarılı olamadığı için çok sıkılan S.O. oturdukları apartmanın beşinci katından atladı ve bir dizi müdahale sonucu kurtarıldı. Tüm gün yemek yemiyordu, endişeye kapılmıştı. Ailesine göre, sınav sonuçları açıklandığında derin disfori gösteren genç kızın günlük yaşantıdan ve olaylardan zevk almadığı belirtiliyordu. Bir gece önce uyuyamamıştı. Sonraki gün, saat 18:30’da kendisini asarak intihar etti. Sessiz, içine kapanık biri olarak biliniyordu. Depresif epizodun öncesinde tanımlanmış bir psikiyatrik bir bozukluğu yoktu. 2.Olgu E.A. 33 yaşında evli bir erkekti. İki çocuğu vardı. Son güne kadar çok çalışkan bir adam olarak tanınmaktaydı. Eşi ve akrabaları dahil olmak üzere hiç kimse hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Finansal problemi yoktu, sigara ve alkol kullanmıyordu. Ailesi tarafından şizoid bir yapı tanımlanmıştı, intiharından önceki gün depre- Depresyon Tamamlanmış suicid Letal depresyon Letal Depresyon sif ve apatik görünümlüydü. Ciddi psikomotor retardasyonu, mutizmi ve akinezisi vardı. Son 24 saatte hiçbir şey yememişti. Psikiyatriste gitmekten bahsetse de hiç gitmemişti. Son iki gündür enerjisinin azaldığından şikayet edip çalışamayacağını söylemeye başlamıştı. Hiçbir şeyi hatırlayamadığından ve konsantre olamamaktan şikayetçiydi. Saat 23:30’da kendini astı. Arkada mesaj bırakmamıştı. Bu olaydan önceye ait bir psikiyatrik öykü verilmemişti. 3. Olgu M.B 33 yaşında evli bir erkekti ve iki çocuğu vardı. Mobilya yapımı ve ticaretiyle uğraşıyordu ve 2000 dolar borcu olduğu biliniyordu. İyi huylu bir insan olarak tanımlanmıştı. İntihara teşebbüsünden iki gün önce endişeli ve depresif görünmüştü. Psikiyatriste gitmek istediğini söylemiş ama gitmemişti. Uyku problemi vardı ve geceleri sık sık uyanıyordu. Ölümünden önce prepsikotik denebilecek bazı belirtiler gözlenmişti. Son 24 saatte gerçeklik hissini kaybetmişti. Konsantre olamadığını ve düşünemediğini söylüyordu. Saat 18:30’da silahla kendisini vurdu. Yakın akrabalarından birisi de bir hafta önce intihara kalkışmıştı. Bu üç olgu ve bunun gibi dökümante edilmemiş başka bazı olgularda ilgili deneyimlerimiz sonucunda Türkiye’de intiharla sonuçlanan letal depresyon olgularının şu özellikleri gösterdiklerini tespit etmiş durumdayız: 1. Ramazan ayında letal depresyon hastalarında intihar oranı düşüktür. 2. Kadınlarda letal depresyon menstrüasyon periyodunda yoğunlaşmıştır (otopside bazı vakalarda uterusta kan saptanmıştır). 3. Majör depresyon hastalarının tersine, letal depresyon hastaları ilk seferde başarılı olamazlarsa, ikinci sefer intihar girişiminde bulunmamaktadırlar. 4. Mayıs ayı, letal depresif intiharların sık görüldüğü aydır. 5. İntihar için genellikle 50 yaş üstü hastalar sabah saatlerini tercih ederken, genç hastalar akşam saatlerini seçmektedir. Bu farklılığın nedeni yaşlıların gece boyunca düşünüp karar vermeleri, gençlerin daha dürtüsel biçimde ve birden harekete geçmeleridir. 6. Letal depresyon fazla kilolu hastalarda, yaygın alopesisi olanlarda ve çok kısa boylularda genellikle görülmemektedir. 7. Letal depresyon kurbanları arkalarında not bırakmamaktadır. 8. Kurbanlar, arkadaşları ve akrabalarınca intihar teşebbüsü pek beklenmeyen insanlardır. 9. Hastalar premorbiditesinde çalışkan, hırslı ve özverili olarak tanımlanmıştır. 10. Bazı hastalar, olaydan önce bir psikiyatriste gitmekten söz etmekte, fakat gitmemektedirler. 11. İşsizlik, letal depresif intiharlarda önemli bir faktördür. 12. Kravat, ip ve silah intihar aletleri arasındadır. 13. Hastalarda şizoid bir yapı bulunabilir. 14. Erkekler arasında kadınlardan daha sık görülür. 15. Hastalarda ani intihara bozulmuş algı neden olabilir. Kurbanların son 24 saatte gerçeği değerlendirmesi bozulabilir. KAYNAKLAR Buchholtz-Hansen PE, Wang AG, Kragh-Sorensen P, The Danish University Antidepressant Group. Mortality in major affective disorder: relationship to subtype of depression. Acta Psychiatr Scand 1993; 87:329-335 Harris EC, Barroclough B. Excess mortality of mental disorder. Br. J. Psychiatry 1998; 173:11-53 Martin RL, Cloninger R, Guze SB, Clayton PJ. Mortality in a follow- up of 500 psychiatric out38 patients II. Cause –specific mortality. Arch. Gen. Psychiatry 1985; 42: 58-66 Buchholtz-Hansen PE, Wang AG, Kragh-Sorensen P, The Danish University Antidepressant Group. Mortality in major affective disorder: relationship to subtype of depression. Acta Psychiatr Scand 1993; 87:329-335 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması İ. Tolga BİNBAY* - Halis ULAŞ** - Köksal ALPTEKİN*** Abstract Objective: To review the psychosocial risk factors in epidemiology of schizophrenia, which regain importance in the last decade. Method: The results of a number of recent review articles with high quality on the psychosocial risk factors in schizophrenia have been evaluated. Results: Most important risk factor in schizophrenia is presence of disorder in the first degree relatives. The significance of genetic inheritance has lead to neglect of psychosocial risk factors for a long time and dominance of social drift hypothesis fort the role of psychosocial risk factors in disorder process. In the last decade, studies with improved epidemiological methodology and the results of the genetic studies have provided a new insight into the field. In several studies, the significance of causal relation between schizophrenia and urbanicity, the effect of migration on the second generation migrants, the social class of family and adverse childhood life-events has been reported. Also data suggest that the causal relation is conditioned on genetic factors. Dopamine sensitization and dysfunction are the common end point for the psychosocial risk factors, which lead to overt symptoms. Conclusion: Studies evaluating both psychosocial and genetic risk factors will provide more depth insight into the casual mechanisms of disorder. Keywords Epidemiology Psychosocial Risk Schizophrenia Özet Anahtar Kelimeler Amaç: Bu gözden geçirme çalışmasında son on yıl içinde şizofreni epidemiyolojisinde yeniden önem kazanan psikososyal etkenler değerlendirilecektir. Yöntem: Şizofrenide psikososyal risk etkenleri üzerine bilimsel kaynaklarda yer alan yakın zamanlı İngilizce gözden geçirmelerdeki bulguların özetlenmesine dayanmaktadır. Bulgular: Şizofrenide en önemli risk etkeni birinci derece akrabalarda şizofreni varlığıdır. Diğer yandan genetik kalıtımın önemli rol oynaması uzun süre psikososyal risk etkenlerinin göz ardı edilmesine ve bozukluğun ortaya çıkmasında psikososyal risk etkenleriyle ilgili olarak sosyal kayma varsayımının geçerli olmasına yol açmıştır. Son on yıl içinde gelişmiş epidemiyolojik yöntemlerle yapılan çalışmalar ve genetik çalışmaların verilerinin çevresel etkenlerin önemini göstermesi psikososyal risk etkenlerinin yeniden önem kazanmasını sağlamıştır. Şizofreni ile kentleşme, göçün ikinci kuşak göçmenler üzerindeki etkisi, ailenin sosyal sınıfı ve çocukluk çağı olumsuz yaşantıları arasında önemli nedensel ilişkiler olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Veriler söz konusu nedensel ilişkinin genetik etkenlerle etkileşim içinde oluştuğuna işaret etmektedir. Dopamin duyarlılaşması ve işlev bozukluğunun ise belirtilerin ortaya çıkmasında ortak patofizyolojik yol olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Sonuç: Şizofrenide psikososyal risk etkenlerinin özellikle genetik risk etkenleriyle birlikte incelendiği araştırmalar bozukluğun ortaya çıkış mekanizmaları hakkında ileri bilgi sağlamaya adaydır. Epidemiyoloji * Ege Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İzmir ** Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, İzmir *** Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, İzmir Psikososyal Risk Şizofreni Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması Giriş Toplumsal çevrenin etkisinin incelenmesi, şizofreni araştırmaları tarihinin erken dönemlerine dek gitmektedir. Kent içi dağılımla ilgili klasik bir çalışmada ilk başvuru oranlarının kent merkezinin belli bölgelerinde daha yüksek olduğu, kent içinde semtler arasında dağılımının farklılık gösterdiği ve kent kenarlarına doğru azaldığı saptanmıştır. Araştırmacılar dağılım farklılığının ortaya çıkmasında bireylerin içinde yaşadıkları toplumsal koşulların etkili olabileceğini, toplum içindeki yalıtılmışlığın ya da tersine toplumsal dayanışmanın hastalıkların ortaya çıkmasında ya da çıkmamasında rol oynadığını belirtmişlerdir (Faris ve Dunham, 1939). 1950’lerde ABD New Haven’da yapılan bir çalışmada ise alt toplumsal sınıf ile şizofreni arasındaki ilişkinin nedensel bir ilişki olduğu ve alt sosyal sınıfta yer almanın şizofreniyi arttırdığı öne sürülmüştür (Hollingshead ve Redlich, 1958). 20. yüzyılın geri kalan dönemlerinde şizofreni hastalarının ya da şizofreniye yatkınlığı olan kişilerin, hastalığın sosyal becerilerde yarattığı yıkım nedeniyle alt sınıfsal konumlara kaydığı ya da dağınık kentsel yerleşimlerde toplandığı öne sürülmüş ve bu durum sosyal kayma kuramı olarak tanımlanmıştır. Bu varsayımın bir farklı yaklaşımı da sosyal tortu kuramı olarak öne sürülmüştür. Bu kurama göre hastalık riski daha az olan kişiler bir başka semte taşınmakta ya da sınıfsal konumları iyileşmektedir; hastalık riski taşıyanlar ise aynı semtte geriye kalmakta ya da alt sosyoekonomik sınıflardan çıkamamaktadır. Sosyal nedensellik kuramı altında toplanan ve bireylerin sınıfsal konumları ile ilgili olabilecek nedensel sebeplerin ya da kentsel çevrenin bazı özelliklerinin hastalığın oluşmasındaki ağırlığının ise göz ardı edilebilecek düzeyde olduğu savunulmuştur (Dohrenwend ve ark. 1992). Özellikle son 20 yılda şizofreni epidemiyolojisi alanındaki gelişmeler ise psikososyal etkenlerin şizofreni ile nedensel bir ilişki içinde olduğuna dair verilerin artmasını sağlamıştır. Çalışmalar şizofreni sıklığının coğrafi, mekânsal, etnik ve diğer demografik değişkenler açısından farklılıklar göstermekte olduğunu ortaya koymuştur (McGrath ve ark. 2004). İleriye dönük izlem çalışmalarının oluşturulması, ikiz ve doğum kohortlarının verilerinin incelenmesi ve gelişmiş ya da gelişmekte olan farklı ülkelerde epi40 demiyolojik çalışmalar yapılması, söz konusu çalışmalardan gelen verilerin çeşitlenmesi, şizofreni epidemiyolojisi ile ilgili köklü bilgilerin değişmesini gündeme getirmiştir. Özellikle gen ve çevre etkileşimi, toplumsal risk etkenlerinin nedenselliği, yöntemsel gelişmelerle geçmişe göre daha nesnel bir çerçevede araştırılabilir hale gelmiştir (Jablensky, 2000). Bu gelişmeler sonucunda, şizofreninin çok etkenli bir hastalık olduğu, etkenlerin yaşamın farklı dönemlerinde (anne karnı, doğumun hemen sonrası, ilk beş yaş, ergenlik) farklı etkilerde bulunduğu, gençevre etkileşiminin klinik tablonun ortaya çıkmasında temel rol oynadığı düşünülmekte ve nörogelişimsel bir hastalık olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır (McGrath ve ark. 2003). Bu nedenle bazı psikososyal risk etkenleri geçmişe göre daha sık gündeme gelmektedir. Annenin vitamin depoları, gebelik sırasında geçirilen viral enfeksiyonlar, hipoksiye neden olan doğum travması, kentsel yerleşim biriminde dünyaya gelmek ve 5 yaşına kadar kentsel yerleşimde yaşamak, göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek, ailenin sınıfsal konumunun düşük olması, kış mevsiminde doğmak, çocukluk çağı travmasına maruz kalmak, ergenlik döneminde uzun süreli sosyal ayrımcılığa maruz kalmak ve cinsiyetin etkisi araştırmalarda sık olarak sorgulanan ve şizofreni oluşumuna orta değerde etkide bulunan etkenlerdir (Cannon ve Clarke, 2005). Bu gözden geçirmede, şizofrenide psikososyal etkenlerin rolü ile ilgili son bulgular ele alınacak ve söz konusu etkenlerin psikotik belirtilerin ve bozuklukların ortaya çıkmasında yer alan olası mekanizmalarla ilişkisi tartışılacaktır. Kentsel çevre Özellikle son on yıl içinde birçok çalışma kentleşme ile ilgili farkın şizofrenide yeniden önem kazanmasını sağlamıştır. Kent ve kırsal alanlar arasındaki şizofreni yaygınlığını karşılaştıran 10 çalışmanın etki büyüklüklerinin ortak değerlendirmesinde, kırsal alanlara göre kentsel alanlarda şizofreninin yaklaşık iki kat (etki büyüklüğü=1,72; %95 GA: 1,53-1,92) daha fazla olduğu gösterilmiştir. İncelenen çalışmalarda, kent ve kır arasında fark olduğu gibi kent içinde de semtlere ait sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikler nedeniyle de varyasyon olduğu saptanmıştır (Krabbendam ve van Os, 2005). Binbay - Ulaş - Alptekin Kentsel çevrenin şizofreni ve psikotik bozukluklar için içerdiği riskler, kentleşme derecesi ile orantılı görünmektedir. 24-65 yaş arasındaki tüm İsveç nüfusunun (4,4 milyon kişi) kapsandığı bir çalışmada kentleşme derecesi ile psikoz sıklığı arasındaki ilişki, söz konusu nüfusun 1997-1999 yılları arasında psikoz nedeniyle hastane yatışlarıyla incelenmiştir. Kentleşme derecesi nüfus yoğunluğu ile belirlenmiş ve nüfus yoğunluğu en fazla olan kentsel çevrelerde yaşayanların %68-77 arasında daha yüksek psikoz geliştirme riski taşıdıkları saptanmıştır (Sundquist ve ark. 2004). Kentleşmenin ortaya çıkardığı riske bireylerin maruz kaldıkları dönem de önemli görünmektedir. Kentteki toplumsal çevre ile şizofreni arasındaki ilişki üç dönemde etki gösterebilir: doğum öncesi ve doğumun hemen sonrası, yetişme dönemi ve hastalığın ortaya çıktığı ergenlik/genç erişkinlik çağı (Krabbendam ve van Os, 2005). Danimarka’da 1,89 milyon kişinin doğum yerine ve yetişme dönemlerinde ikamet ettikleri yere göre şizofreni riski açısından izlendiği bir çalışmada, kentleşme derecesi kadar kentsel risk etmenine maruz kalma dönemi de sorgulanmış ve erken çocukluk dönemi ya da ergenlik, şizofreni için daha yüksek risk ile ilişkili bulunmuştur. Aynı şekilde nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgede yaşamanın da şizofreni olasılığını 2,24 (%95 GA; 1,92-2,61) kat arttırdığı bildirilmiştir (Pedersen ve Mortensen, 2001). Ayrıca kentlerde bir tek şizofreni ya da psikotik bozuklukların değil, psikotik belirti ya da yaşantıların da daha fazla görüldüğüne dair bilgi bulunmaktadır (Krabbendam ve van Os, 2005). Topluma dayalı kesitsel bir çalışmada kentleşme derecesi ile psikotik belirti altında toplanan anormal zihinsel durumlar arasında doğrusal bir ilişki olduğu bulunmuştur: kentleşme psikotik yaşantıları/belirtileri arttırmakta ve uçlarda yer alanlar, yatkınlığı olanlar ise kentlerde daha yüksek olan şizofreni yaygınlığının ortaya çıkmasını sağlamaktadır (van Os ve ark. 2001). Şizofreni ve kent ilişkisini inceleyen çalışmalar yakın zamanlı doğum kohortlarında eski kuşak kohortlara göre kentleşmenin şizofreni riski üzerindeki etkisinin arttığını ve kentleşmenin gençler üzerindeki etkisinin daha eski kuşaklara göre daha yüksek olduğunu göstermiştir (Haukka ve ark. 2001). Ayrıca kentlerde diğer hastalıklarla da riskin daha yüksek olması yönünde bir ilişkilenme bulunsa bile şizofrenideki etki büyüklüğü daha yüksek bulunmuştur (Sundquist ve ark. 2004). İncelenen çalışmalarda, kent ve kır arasında fark olduğu gibi kent içinde semtlere ait özellikler nedeniyle de varyasyon olduğu saptanmıştır. Şizofreni sıklığının kentlerdeki semtler arasında farklılık göstermesini daha ayrıntılı inceleyen çalışmalarda birey-çevre etkileşimi için bazı bulgular bildirilmiştir. Bireylerin taşıdıkları risklerle semtlerin özelliklerini birbirinden ayrı istatistiksel yöntemlerle ele alan bir çalışmada bekâr kalmaya yol açan hastalık öncesi yatkınlığın, daha yüksek algılanan toplumsal yalıtılmışlığın olduğu semtlerde belirgin hastalığa ilerleyebileceği ve semtlere özgü çevresel özelliklerin bireylerin şizofreni için taşıdıkları riskleri farklılaştırabileceği bulunmuştur (van Os ve ark. 2000). Benzer bir çevre etkisi göçmen çalışmalarında da gözlenmiş ve semtin toplam nüfusu içindeki göçmen nüfusunun oranıyla ters orantılı olarak göçmenlerin şizofreni riskinde farklılaşma bulunmuştur (Boydell ve ark. 2001). Kentsel çevrede toplulukların sahip olduğu sosyal ilişkilerin niteliği ve niceliğinin kişinin gelişiminin erken dönemlerinden başlayarak şizofreni için koruyucu ya da yatkınlığı arttırıcı etkilerde bulunduğu düşünülmektedir. Bu nedenle sosyal içiçelik (cohesion) ya da yalıtılmışlık (isolation) kentsel yerleşimlerdeki çevresel etkenleri birleştiren durumları temsil edebilirler (Allardyce ve Boydell, 2006). Bulgular kentsel çevrenin içerdiği sosyal yalıtım, bilişsel sermaye gibi etkenlerin psikoz için kalıtılan genetik risklere bağlı olarak şizofreni gelişimini etkilediklerini göstermektedir (van Os ve ark. 2004). Sınıfsal konum Psikiyatrik hastalıkların alt sosyal sınıflar arasında daha yaygın olduğu, psikiyatrik araştırmaların ısrarlı ve tekrarlayan bir bulgusudur (Goldberg ve Morrison, 1963). Şizofreninin ise alt sosyal sınıflarda yer alma ile en fazla ilişkili psikiyatrik bozukluk olduğu ve alt sosyal sınıflarda yer alma ile şizofreni tansının 5 kat arttığı bildirilmiştir (Wiersma ve ark. 1983). Ancak sınıfsal konumla ilgili klasikleşmiş ve yöntemsel olarak daha gelişmiş bir çalışmada ise depres41 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması yon ve sosyal sınıf arasındaki ilişki için sosyal nedensellik kuramını destekleyen veriler bildirilirken, şizofrenide sosyal kayma hipotezinin örneklemin hemen hemen tamamını açıkladığı bildirilmiştir (Dohrenwend ve ark. 1992). 1998 yılına kadar şizofreni ve sosyal sınıf arasındaki ilişkiyi inceleyen 30 çalışmanın sonuçlarının derlendiği bir gözden geçirmede düşük sosyoekonomik konum artmış şizofreni riski ile ilişkili bulunmuştur (Eaton ve Harrison, 2001). Geçmişteki birçok yöntemsel karışıklığa (hastanın sınıfsal konumunun değerlendirilmesi ya da ebeveynlerinin sınıfsal konumunun değerlendirilmesindeki belirsizlik gibi) rağmen özellikle son on yıl içinde yapılan ve yöntemsel olarak daha gelişmiş olan birçok çalışma, şizofreni ve sosyal sınıf arasında sosyal kayma kuramının yeterliliğini sorgulatacak düzeyde ısrarlı ve sürekliliği olan veriler ortaya koymuştur (Muntaner ve ark. 2004). Bir olgu-kontrol çalışmasında şizofreni ile doğumda babanın sosyal sınıfı ve yoksul bir bölgede dünyaya gelmek arasındaki ilişki incelenmiştir. Babanın sosyal sınıfının düşük olması ya da yoksul bir bölgede dünyaya gelmek erişkinlikteki şizofreni riskini kontrollere göre 2,1 kat arttırmaktayken, her iki risk etkenini taşıyanlar için şizofreni riskinin daha yüksek olduğu (Olasılıklar Oranı: 8,1; %95 GA: 2,7-23,9) bildirilmiştir (Harrison ve ark. 2001). Bir diğer olgu kontrol çalışmasında ise doğumdaki sosyal sınıf ile erişkinlikteki şizofreni arasında bir ilişki gösterilememiştir; bu çalışmada üst sosyal sınıf için hafif artmış bir risk (OO: 0,59; %95 GA: 0,40-0,85) bulunduğu bildirilmiştir. Ancak doğumda alt sosyal sınıflarda yer alan şizofreni hastalarının üst sosyal sınıfta yer alanlara göre tedaviye 8,5 yıl sonra başvurdukları belirtilmiştir (Mulvany ve ark. 2001). Danimarka’da ulusal kayıt sistemine dayalı olarak yapılan bir olgu kontrol çalışmasında ise şizofreni riski işsizlik, düşük eğitim düzeyi, bekâr olmak, düşük refah düzeyi, düşük gelir ve çocuksuz olmakla ilişkili bulunmuştur. Ailede psikiyatri öyküsünün olması, kentsel alanda dünyaya gelmek, ülke dışında doğmak, üç ya da daha fazla çocuğa sahip olmak ise artmış şizofreni riski ile ilişkili bulunmuştur. Artmış şizofreni riski ebeveynlerin işsiz olması ve gelirlerinin düşük olması, ayrıca eğitim düzeylerinin yüksek olması ile ilişkili bulunmuştur. Ancak alt sosyoekonomik konumun 42 şizofreni riskini arttırdığına dair veri bildirilmemiştir (Byrne ve ark. 2004). Bu çalışmayla aynı örnekleme dayanan bir diğer uzunlamasına çalışmada ise tedaviden önceki 19 yıla kadar kontrollere göre şizofreni riski olasılığının düşük SEK için daha büyük olduğu bildirilmiştir (Agerbo ve ark. 2004). Bir diğer çalışmada ise çocukluk çağındaki zorlu yaşam koşulu sayısı ile (kirada oturma, düşük SEK, tek ebeveynli olma, işsizlik, sosyal yardım alan hane) şizofreni riskinin doğru orantılı olduğu ve dörtten daha fazla zorlu yaşam koşulu bulunduran hanelerin çocukları için riskin 2,7 kat arttığı bildirilmiştir. Söz konusu zorlu yaşam koşullarının hem gebelik öncesi, hem gebelik sırasında hem de erken çocuklukta riski diğer tüm nedenlerden bağımsız arttırdığına dikkat çekilmiştir (Wicks ve ark. 2005). Çalışmalar düşük sınıfsal konumun şizofreninin ortaya çıkması kadar belirtiler ve bozukluk alt tipi ile de ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Bir çalışma hastalığın erken döneminde düşük SEK’un pozitif belirtilerle ilişkili olduğunu bildirmiştir (Brown ve ark. 2000). Bir diğer çalışma ise yoksullar arasında defisit şizofreninin daha yüksek olduğunu ve yoksulluğun hem diğer risk etkenlerine (anne karnında influenza enfeksiyonu) maruz kalmayı arttırdığını hem de yoksullar arasında şizofreni gidişatının kötü olmasını açıklayabileceğini belirtmiştir (Gallagher ve ark. 2006). Varolan çalışmaların sonuçları göz önünde bulundurularak şizofreni ve alt sınıfsal konum arasında orta düzeyde bir ilişki olduğu söylenebilir (Bresnahan ve Susser, 2003). Alt toplumsal sınıflardaki bireylerin döllenme gibi yaşamın çok erken dönemlerinden başlayarak (baba yaşının ileri bir yaş olması, annede vitamin eksikliği, gebelikte influenza enfeksiyonu, doğum travması, beslenme yetersizliği) farklı dönemlerde stres kaynağı olan psikososyal risk etkenlerine (eğitim düzeyinin düşük kalması, işsizlik, madde kullanımı, sosyal yalıtılmışlık) daha fazla maruz kaldıkları düşünülebilir. Bilimsel kaynaklarda, alt sosyal sınıflarda yer alan annelerin diyetlerinin içeriklerinin daha yoksun olduğu ve alt sosyal sınıftan çocukların daha fazla hekim başvurusunda bulunduğuna dair veri de bulunmaktadır (Mulvany ve ark. 2001). Ancak şizofreni gelişimi ile sınıfsal konum arasındaki ilişkinin yönü ve niteliği halen ciddi belirsizlikler barındırmaya devam etmektedir. Binbay - Ulaş - Alptekin Zorlu çocukluk çağı yaşantıları Şizofreninin ortaya çıkmasında nörogelişimsel bir sürecin rol oynadığı göz önünde bulundurulursa kortikal yapıların, myelinizasyonun ve sinaptik budanmanın devam ettiği çocukluk çağının, hastalığa yatkınlığın oluşmasında ya da erişkin yaşamda hastalığın ortaya çıkmasında kritik önem taşıdığı söylenebilir. Diğer psikiyatrik hastalıklarda önemli bir yere sahip olan çocukluk çağı fiziksel kötüye kullanımı ve çocukluk çağı cinsel kötüye kullanımı psikotik hastalıkların ortaya çıkmasında da risk etkeni olarak daha fazla ele alınmaya başlanmıştır (Morgan ve Fisher, 2007). Read ve arkadaşlarının (2005) çocukluk çağı olumsuz yaşam olayları ve psikotik hastalıklar arasındaki ilişkiyi ele alan 51 çalışmanın sonuçlarını derledikleri gözden geçirmelerinde özellikle çocukluk çağı kötüye kullanımları ile varsanılar (özellikle yorum yapan ve emir veren sesler) ve sanrılar arasında çok güçlü ilişkilenme olduğu bildirilmiştir. Tespit edilen ve değerlendirmeye alınan çalışmalar yöntemsel açıdan birçok sorun barındırmasına ve aralarında ciddi heterojenlik bulunmasına rağmen, tespit edilen çalışmaların ortak değerlendirmesi çocukluk çağı kötüye kullanımının psikoz için önemli bir etken olduğu gündeme gelmiştir. Diğer yandan son yıllarda yapılan toplum tabanlı çalışmalarda çocukluk çağı travmaları ile psikoz arasındaki ilişki de ele alınmıştır. Hollanda’da yürütülen üç yıllık bir izlem çalışmasında 16 yaş öncesi yaşanan ve bildirilen travmanın psikotik hastalıklar için güçlü bir ilişkilenme (OO: 7,3) gösterdiği bildirilmiştir (Janssen ve ark. 2004). Bir diğer çalışmada ise cinsel kötüye kullanım ile şizofreni arasında çok daha küçük bir ilişkilenme (OO: 1,2) bildirilmiştir (Spataro ve ark. 2004). İngiltere’de yapılan bir çalışmada ise psikotik hastalık tanısı ya da olasılığı olanların yaşamlarının herhangi bir noktasında cinsel kötüye kullanıma maruz kalmalarının 15 kat daha fazla olduğu ve diğer etkenler açısından kontrol edildiğinde ise ilişkinin zayıflamasına rağmen anlamlı olduğu (OO: 2,9) bildirilmiştir (Bebbington ve ark. 2004). Geniş ölçekli bir toplum tabanlı çalışmada ise varsanı öyküsü bildiren katılımcıların çocukluklarında hem fiziksel (OO: 1,7) hem de cinsel (OO: 1,7) kötüye kullanıma maruz kalmalarının daha olası olduğu bildirilmiştir (Whitfield ve ark. 2005). Öte yandan birçok hayvan çalışmasında, olumsuz ve yaşamı tehdit eden (örn. yenidoğan sıçanlarda anne yoksunluğu, farelerde sosyal eksiklik) olayların mesokortikolimbik sistemde dopamin hiperaktivitesine yol açtığı ve bu tür olumsuz çevresel koşullara uzun süreli maruz kalmanın söz konusu sistemin duyarlılaşmasına yol açabileceği gösterilmiştir (Moore ve ark. 1999). Bu nedenle zorlu çocukluk çağı koşulları ve bu dönemdeki travmalar, şizofrenide belirtilerin ortaya çıkmasına zemin hazırladığı düşünülen dopamin duyarlılaşmasına neden olabilir (van Os ve ark. 2005). İnsanlarda ise cinsel travmaya maruz kalmış kızlarda kontrollere göre dopamin metabolizmasında artış olduğu bulunmuştur. Erken, uzun süreli ve şiddetli çocukluk çağı travmalarının dopamin duyarlılaşması kadar hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni üzerinden de etkide bulunabileceği öne sürülmektedir (Morgan ve Fisher, 2007). Çocukluk çağındaki zorlu yaşantılar (kötüye kullanım, erken ebeveyn kaybı, yoksulluk da içinde olmak üzere) bazı olumsuz düşünce şemalarının oluşmasına ve ergenlikten itibaren de seslerin işitilmesine, paranoyanın ortaya çıkmasına neden olabilir. İki önemli çalışmada bilişsel değişimden bağımsız olarak daha önce yaşanan ciddi olayların daha sonraki zamanlarda günlük hayatın akışı içerisinde ortaya çıkan küçük zorluklara verilen duygusal yanıtın farklılaşmasına neden olduğunu ve biriken etkisiyle de bu farklılaşmanın psikotik deneyimlere kadar gidebilen duygusal işlev bozukluğuna yol açabileceğini göstermiştir (Myin-Germeys ve ark. 2003a, Myin-Germeys ve ark. 2003b). Göç ve sosyal ayrımcılık Son on yıl içinde özellikle İngiltere ve Hollanda’da yapılan çalışmalar göç ve şizofreni arasında önemli bir bağ olduğunu göstermiştir. Aslında göç ile şizofreni arasındaki ilişkinin 1930’lardan bu yana bilindiği söylenebilir. Klasik bir çalışma olan ve ABD’ye göç etmiş Norveçliler arasında şizofreni yaygınlığını inceleyen bir araştırma, göçmenler arasında hem Norveç hem de ABD’ye göre hastalığın daha yaygın olduğunu göstermiştir (Cantor-Graae ve Selten, 2005). Ancak çalışmayı yürüten Ödegaard, bu farkı seçilim etkisine bağlamıştır. Seçilim varsayımına göre hastalığa yatkınlığı olanlar, gerçekliği değerlendirmeleri farklı oldukları için ya da yaşadıkları ülkede başarılı olamadıkları için ülkelerini terk ederek 43 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması bir başka ülkeye göç etmişlerdir ve bu nedenle hastalık göçmenler arasında yüksek çıkmaktadır. Göç etmenin yarattığı zorlu yaşam olaylarının ise söz konusu farkta bir etkisinin olmadığı belirtilmiştir (Selten ve ark. 2002). Ancak ilişkinin bu denli basit olmadığı artık çok net olarak bilinmekte ve hatta Ödegaard’ın yaklaşımının tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Göçmenler arasında şizofreninin yüksek olduğu ilk olarak İngiltere’de bildirilmiştir (van Os ve ark. 1996). İngiltere’de Afrika-Karayip kökenli birinci ve ikinci kuşak göçmenler için gösterilen fark (Harrison ve ark. 1997) daha sonraki yıllarda yapılan çalışmalarla Hollanda’da Sürinamlılar ve Faslılar (Selten ve ark. 1997, Selten ve ark. 2001), İsveç’te yapılan çalışmalarla da Doğu Afrikalılar için (Zolkowska ve ark. 2001) gösterilmiştir. Bu çalışmalar göçmenler arasında hem köken aldıkları ülkeyle hem de yerleştikleri ülkeyle kıyaslandığında daha yüksek şizofreni sıklığına rastlandığını ve bu farkın tanı yanlılığıyla açıklanamayacağını ortaya koymuştur (Selten ve Cantor-Graae, 2005). Konuyla ilgili son 30 yıl içinde yapılmış tüm çalışmaları değerlendiren önemli bir gözden geçirme ilk kuşak göçmenler için göreceli riskin 2,7 (%95 GA: 2,3-3,2) ve ikinci kuşak göçmenler için göreceli riskin 4,5 (%95 GA: 1,5-15,1) olduğunu bildirmiştir (Cantor-Graae ve Selten, 2005). Toplumsal dışlanmışlık, ayrımcılık ve yalıtılmışlığın dopamin duyarlılaşmasına neden olarak bilişsel süreçlerin bozulmasına ve psikotik belirtilerin oluşmasına neden olduğu öne sürülmüştür. Bir toplumda azınlık konumunda olmak ve göç, toplumsal yalıtılmışlık (sosyal izolasyon) nedeni olabilir (Selten ve Cantor-Graae, 2005). Kronik ve uzun süreli ayrımcılık, günlük olaylarla ilgili yorumlar üzerinde etkide bulunabilir ve paranoid içerikli atıfları kolaylaştırabilir. Çocukluk ve ergenlik gibi şizofreni için önemli yatkınlıkların ortaya çıktığı dönemlerde maruz kalınan bu tür etkiler ikinci kuşak göçmenlerde göçün etkisinin birinci kuşak göçmenlere göre daha yüksek olmasını açıklayabilir (van Os ve ark. 2005). Göçmenler arasında daha yüksek olan psikoz benzeri deneyimler, psikotik belirtiler olarak hastalık tablosunun oluşmasına ve şizofreninin daha yüksek oranda görülmesine katkıda bulunabilir. 44 Sonuç Dopaminerjik yolakların şizofrenide belirtilerin ortaya çıkmasında anahtar konumda olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Diğer yandan şizofreni ile diğer psikotik bozukluklar ve eşik altı belirtiler arasında bir süreklilik olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle hastalık etiyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesi için şizofreni spektrum bozuklukları (şizoid kişilik bozukluğu, şizotipal kişilik bozukluğu, şizoaffektif psikoz ve sanrısal bozukluk) ya da şizotaksi kavramı geliştirilmiştir (Tsuang ve ark. 2000). Yaygınlık tahminlerine bu bozukluklar da dâhil edilirse etkilenen birey oranı genel toplumun %6’sını bulmaktadır (Tamminga ve Medoff, 2000). Bu yelpazede yer alan bozuklukların, beyinde ortak nörotransmiter yolaklarından ve benzer bölgelerden köken aldığına dair bazı bulgular bulunmaktadır. Hastalıklar ve belirtilerin şiddeti arasındaki farklılığın ise genetik kalıtımların ve çevresel etkenlerin değişik düzeylerdeki etkileşimi nedeniyle ortaya çıktığı düşünülmektedir (Tsuang ve ark. 2000). Psikotik belirti ve hastalıkların ortaya çıkmasında, bireylerin içinde yaşadıkları toplumsal çevrenin, genetik kalıtıma dayalı olarak farklı etkiler gösterdiği anlaşılmaktadır. Şizofreni için risk etkenlerinin ve koruyucu etkenlerin geniş bir dağılıma sahip olması, olasılıkla şizofreninin genetik varyasyon ile çevrenin özgül yönleri arasında, yaşamın farklı dönemlerinde farklılıklar gösteren özel bir etkileşimi gerektirdiğini işaret etmektedir. En önemli risk etkeninin yakın akrabalarda psikotik bozukluk varlığı olmasının yanı sıra (ancak hastaların birçoğunun birinci derece akrabaları ve diğer akrabaları arasında hastalık bulunmamaktadır), çalışmalar sınıfsal konum, kentsel çevre, erken dönem travması, azınlık konumu ve göç gibi çevresel etkenlerin belirti ve hastalıkların ortaya çıkmasında rol oynadığına işaret etmektedir. Sözkonusu çevresel etkenlerin beyinde özellikle dopamin duyarlılığına yol açtıkları ve uzun süreli maruz kalmanın genetik yatkınlıkla birlikte şizofreni belirtilerinin oluşmasında anahtar rol oynayan dopamin disregülasyonuna yol açtığı öne sürülmektedir (Howes ve ark. 2004). Geçtiğimiz yüzyıl içinde psikososyal etkenlerin psikoz oluşumundaki yeri önce önemini kaybetmiş ve son yirmi yıl içinde psikiyatrik epidemi- Binbay - Ulaş - Alptekin yoloji ve genetik, sağlanan gelişmelerle yeniden önem kazanmıştır. Artık, hayatın akışı içinde farklı toplumsal deneyimlerin ya da durumların genlerle nasıl bir ilişkilenme gösterdiği, biyolojik gelişimi nasıl etkilediği ve erişkin yaşamda yol açtıkları sonuçlar daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Uzun süreli dopamin duyarlılaşması ve ardından gelen dopamin disfonksiyonu, kuramsal olduğu kadar deneysel biyolojik modeller üzerinden de, toplumsal durumlar ile erişkinlikte ortaya çıkan şizofreni gibi bir hastalık arasında köprü kurulmasını sağlamaktadır (Kapur, 2003). 45 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması KAYNAKLAR Agerbo E, Byrne M, Eaton WW, Mortensen PB. Marital and labor market status in the long run in schizophrenia. Arch Gen Psychiatry. 2004; 61: 28–33. Allardyce J, Boydell J. The wider social environment and schizophrenia. Schizophr Bull. 2006; 32: 592-598. Bebbington PE, Bhugra D, Brugha T, Singleton N, Farrell M, Jenkins R, Lewis G, Meltzer H. Psychosis, victimisation and childhood disadvantage. Br J Psychiatry. 2004; 185: 220–226. Boydell J, van Os J, McKenzie K, Allardyce J, Goel R, McCreadie RG, Murray RM. Incidence of schizophrenia in ethnic minorities in London: ecological study into interactions with environment. BMJ. 2001; 323: 1336-1338. Bresnahan M, Susser E. Investigating socioenvironmental influences in schizophrenia: conceptual and design issues. In: Murray RM, Jones PB, Susser E, Von Os J, Cannon M, editors. The epidemiology of schizophrenia. New York (NY) US: Cambridge University Press; 2003. Brown AS, Susser ES, Jandorf L, Bromet EJ. Social class of origin and cardinal symptoms of schizophrenic disorders over the early illness course. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol. 2000; 35: 53–60. Byrne M, Agerbo E, Eaton WW, Mortensen PB. Parental socio-economic status and risk of first admission with schizophrenia: A Danish national register based study. Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol. 2004; 39: 87–96. Cannon M, Clarke MC. Risk for schizophrenia — broadening the concepts, pushing back the boundaries. Schizophr Res. 2005; 79: 5– 13. Cantor-Graae E, Selten JP. Schizophrenia and Migration: A Meta-Analysis and Review. Am J Psychiatry. 2005; 162: 12–24. Dohrenwend BP, Levav I, Shrout P, Schwartz S, Naveh G, Link BG, Skodd AE, Stueve A. Socioeconomic status and psychiatric disorders: The causation-selection issue. Science. 1992; 255: 946–52. Eaton W, Harrison G. Life chances, life planning, and schizophrenia: a review and interpretation of 46 research on social deprivation. Int J Mental Health. 2001; 30: 58–81. Faris R, Dunham H. Mental Disorders in Urban Areas. Chicago: University of Chicago Pres. 1939’dan aktaran Boydell J, Murray R. Urbanization, migration and risk of schizophrenia. In: Murray RM, Jones PB, Susser E, Von Os J, Cannon M, editors. The epidemiology of schizophrenia. New York (NY) US: Cambridge University Press; 2003. Gallagher BJ, Jones BJ, McFalls Jr JA, Pisa AM. Social class and type of schizophrenia. Eur Psychiatry. 2006; 21: 233–237. Goldberg EM, Morrison SL. Schizophrenia and social class. Br J Psychiatry. 1963; 109: 785-802. Harrison G, Glazebrook C, Brewin J, Cantwell R, Dalkin T, Fox R, Jones P, Medley I. Increased incidence of psychotic disorders in migrants from the Caribbean to the United Kingdom. Psychol Med. 1997; 27: 799–806. Harrison G, Gunnell D, Glazebrook C, Page K, Kwiecinski R. Association between schizophrenia and social inequality at birth: case—control study. Br J Psychiatry. 2001; 179: 346-350. Haukka J, Suvisaari J, Varilo T, Lonnqvist J. Regional variation in the incidence of schizophrenia in Finland: a study of birth cohorts born from 1950 to 1969. Psychol Med. 2001; 31: 1045–1053. Hollingshead AB, Redlich FC (1958). Social class and mental illness. New York: Wiley. 1958’den aktaran Bresnahan M, Susser E. Investigating socioenvironmental influences in schizophrenia: conceptual and design issues. In: Murray RM, Jones PB, Susser E, Von Os J, Cannon M, editors. The epidemiology of schizophrenia. New York (NY) US: Cambridge University Press; 2003. Howes OD, McDonald C, Cannon M, Arseneault L, Boydell J, Murray RM. Pathways to schizophrenia: the impact of environmental factors. Int J Neuropsychopharmacol. 2004; 7(Suppl 1): s7-s13. Jablensky A. Epidemiology of schizophrenia: the global burden of disease and disability. Eur Arch Psychiatry Clin Neurosci. 2000; 250: 274–285. Binbay - Ulaş - Alptekin Janssen I, Krabbendam L, Bak M, Hanssen M, Vollebergh w de Graaf R, van Os J. Childhood abuse as a risk factor for psychotic experiences. Acta Psychiatr Scand. 2004; 109:38–45. Myin-Germeys I, Krabbendam L, Delespaul P, van Os J. Can cognitive deficits explain differential sensitivity to life events in psychosis? Soc Psychiatry Psychiatr Epidemiol. 2003b; 38: 262–268. Kapur S. Psychosis as a State of Aberrant Salience: A Framework Linking Biology, Phenomenology, and Pharmacology in Schizophrenia. Am J Psychiatry. 2003; 160: 13-23. Pedersen CB, Mortensen PB. Evidence of a doseresponse relationship between urbanicity during upbringing and schizophrenia risk. Arch Gen Psychiatry. 2001; 58: 1039-1046. Krabbendam L, van Os J. Schizophrenia and urbanicity: A major environmental influence-conditional on genetic risk. Schizophr Bull. 2005; 31: 795-799. Read J, van Os J, Morrison AP, Ross CA. Childhood trauma, psychosis and schizophrenia: a literature review with theoretical and clinical implications. Acta Psychiatr Scand. 2005; 112: 330–350. McGrath J, Féron FP, Burne THJ, Mackay-Sim A, Eyles DW. The neurodevelopmental hypothesis of schizophrenia: a review of recent developments. Ann Med. 2003; 35: 86-93. McGrath J, Saha S, Welham J, El Saadi O, MacCauley C, Chant D. A systematic review of the incidence of schizophrenia: the distribution of rates and the influence of sex, urbanicity, migrant status and methodology. BMC Medicine. 2004; 2:13. Moore H, West AR, Grace AA. The regulation of forebrain dopamine transmission: relevance to the pathophysiology and psychopathology of schizophrenia. Biol Psychiatry. 1999; 46: 40–55. Morgan C, Fisher H. Environmental Factors in Schizophrenia: Childhood Trauma—A Critical Review. Schizophr Bull. 2007; 33: 3–10. Mortensen PB, Cantor-Graae E, McNeil TF. Increased rates of schizophrenia among immigrants: some methodological concerns raised by Danish findings. Psychol Med. 1997; 27: 813–820. Mulvany F, O’Callaghan E, Takei N, Byrne M, Feoran P, Larkin C. Effect of social class at birth on risk and presentation of schizophrenia: case-control study. BMJ. 2001; 323: 1398-1401. Muntaner C, Eaton WW, Miech R, O’Campo P. Socioeconomic position and major mental disorders. Epidemiol Rev. 2004; 26: 53-62. Muntaner C, Eaton WW, Diala CC. Social inequalities in mental health: a review of concepts and underlying assumptions. Health. 2000; 4: 89–113. Myin-Germeys I, Krabbendam L, Delespaul PA, van Os J. Do life events have their effect on psychosis by influencing the emotional reactivity to daily life stress? Psychol Med. 2003a; 33: 327–333. Selten JP, Slaets JPJ, Kahn RS. Schizophrenia in Surinamese and Dutch Antillean immigrants to the Netherlands: evidence of an increased incidence. Psychol Med. 1997; 27: 807–811. Selten JP, Veen N, Feller W, Blom JD, Schols D, Camoenië W, Oolders J, van der Velden M, Hoek HW, Vladár Rivero VM, van der Graaf Y, Kahn R. Incidence of psychotic disorders in immigrant groups to the Netherlands. Br J Psychiatry. 2001; 178: 367–372. Selten JP, Cantor-Graae E, Slaets J, Kahn RS. Ødegaard’s Selection Hypothesis Revisited: Schizophrenia in Surinamese Immigrants to the Netherlands. Am J Psychiatry. 2002; 159: 669-671. Selten JP, Cantor-Graae E. Social defeat: risk factor for schizophrenia? Br J Psychiatry. 2005, 187: 101-102. Spataro J, Mullen P, Burgess P, Wells D, Moss A. Impact of child sexual abuse on mental health: prospective study in males and females. Br J Psychiatry. 2004; 184: 416–421. Sundquist K, Frank G, Sundquist J. Urbanisation and incidence of psychosis and depression. Follow-up study of 4.4 million women and men in Sweden. Br J Psychiatry. 2004; 184: 293-298. Tamminga CA, Medoff DR. The biology of schizophrenia. Dialogues Clin Neurosci. 2000; 2: 339-348. Tsuang MT, Stone WS, Faraone SV. Schizophrenia: family studies and treatment of spectrum disorders. Dialogues Clin Neurosci. 2000; 2: 381-391. van Os J, Castle DJ, Takei N, Der G, Murray RM. Psychotic illness in ethnic minorities: clarification from the 1991 census. Psychol Med. 1996; 26: 203–208. 47 Şizofrenide Psikososyal Etkenlerin Yeniden Önem Kazanması van Os J, Driessen G, Gunther N, Delespaul P. Neighbourhood variation in incidence of schizophrenia: Evidence for person-environment interaction. Br J Psychiatry. 2000; 176: 243-248. van Os J, Hanssen M, Bijl RV, Vollebergh W. Prevalence of psychotic disorder and community level of psychotic symptoms: an urban-rural comparison. Arch Gen Psychiatry. 2001; 58: 663-668. van Os J, Pedersen CB, Mortensen PB. Confirmation of synergy between urbanicity and familial liability in the causation of psychosis. Am J Psychiatry. 2004; 161: 2312-2314. van Os J, Krabbendam L, Myin-Germeys I, Delespaul P. The schizophrenia envirome. Curr Opin Psychiatry. 2005; 18: 141-145. 48 Whitfield C, Dube S, Felitti V, Anda R. Adverse childhood experiences and hallucinations. Child Abuse Negl. 2005; 29: 797–810. Wicks S, Hjern A, Gunnell D, Lewis G, Dalman C. Social adversity in childhood and the risk of developing psychosis: A national cohort study. Am J Psychiatry. 2005; 162: 1652–1657. Wiersma D, Giel R, De Jong A, Sloof CJ. Schizophrenia and social class in a Dutch cohort. Psychol Med. 1983; 13: 141-150. Zolkowska K, Cantor-Graae E, McNeil T. Increased rates of psychosis among immigrants to Sweden: is migration a risk factor for psychosis? Psychol Med. 2001; 31: 669–678. İntihar Girişimi, Eşcinselliğin Açılması ve İlgili Sosyokültürel Etmenler - Bir İntihar Girişimi Olgusu Sultan DOĞAN* Abstract Nearly all studies of sexual orientation and attempted suicide have found that gay, lesbian and bisexual people have higher rates of self-harm than heterosexuals. Although the degree to which gays and bisexuals experience “internalized homophobia” has diminished dramatically in Western countries, homophobia and internalized homophobia are still big issues in our country and it has dangerous impact on human being. To provide affirmative treatment for gay, lesbian and bisexual youths can reduce harmful impact of homophobia and internalized homophobia. The purpose of the this paper is to present a young male patient who attempted suicide and had repeated same sex relationship with transvestite prostitutes (biologically male) and to discuss related clinical-cultural issues. Cinsel yönelim ve intihar girişimi ile ilgili hemen bütün araştırmalar gey, lezbiyen ve biseksüel kişilerin heteroseksüellerden daha yüksek oranda intihar girişiminde bulunduğunu göstermektedir. Gey ve biseksüellerin yaşadığı “içselleştirilmiş homofobi” Batı toplumlarında dramatik bir azalma göstermiştir. Buna karşın ülkemizde homofobi ve içselleştirilmiş homofobi hâlâ büyük sorunlardır ve insan varoluşuna yönelik tehlikeli etkileri sürmektedir. Gey, lezbiyen ve biseksüel gençler için “olumlayıcı psikoterapi” olanağı sağlanması homofobi ve içselleştirilmiş homofobinin zararlı etkilerini azaltabilir. Bu yazının amacı intihar girişimleri ve biyolojik olarak erkek travestilerle tekrarlayan cinsel ilişkileri olan genç bir erkek hastayı sunmak ve ilişkili klinik ve kültürel faktörleri tartışmaktır. Pek çok lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel (LGBT) kişi kendi cinselliklerinin ilk kez farkında olmaya ergenlik ve genç erişkinlik dönemlerinde başlarlar. Bu gençler sıklıkla cinsel yönelim ve kimliklerinden dolayı ayrımcılık ve şiddet görme, dışlanma veya dışlanma korkusuna bağlı sosyal izolasyon, damgalanma, aileleri tarafından reddedilme gibi sorunlarla yüz yüze gelirler. Düşünce, duygu ve fantezilerinin “normal” olup olmadığına ilişkin kaygılar ve cinsel Coming out Sexual orientation Suicide Internalized homophobia Anahtar Kelimeler Özet Giriş Keywords yöneliminden ötürü cinsel tacize uğramak da LGBT gençlerin yaşadığı olumsuzluklardandır. Alkol-madde kullanım bozukluğu, depresyon, intihar, yeme bozuklukları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, evden kaçma ve seks işçiliği yapma gibi tıbbi ve sosyal sorunlar da eşcinsel ve biseksüel gençler arasında yaygındır. İntihar girişimi ve cinsel yönelim hakkındaki hemen bütün araştırmalar eşcinsel ve biseksüel kişilerde kendine zarar verme davranışının heteroseksüel bireylerden daha yüksek oranda olduğunu göstermektedir (Coleman, 1982; Maurice, 1998; * Boğaziçi Üniversitesi Mediko- Sosyal Merkezi, Özel GOP Hastanesi, İstanbul Açılma Cinsel yönelim İntihar İçselleştirilmiş homofobi İntihar Girişimi, Eşcinselliğin Açılması ve İlgili Sosyokültürel Etmenler - Bir İntihar Girişimi Olgusu Lena ve ark., 2002; Cato ve Canetto, 2003; Bağve ark., 2005). Bununla birlikte, intihar sonucu ölüm oranlarının LGBT gençlerde heteroseksüel gençlerden farklı olmadığı bildirilmektedir (Mathy, 2004). LGBT gençler arasında intihar davranışı için risk faktörleri arasında cinsel yönelim ve kimliğini gizli tutma, açılma (coming out) sürecinde aile ve arkadaşlar tarafından destek görmeme, akademik başarısızlık ve fiziksel hastalığı olma, LGBT durumunu gizlemek amacıyla sağlık kuruluşlarına yeterince başvurmama sayılabilir (Cato ve Canetto, 2003; Brotman ve ark., 2002). İçselleştirilmiş homofobi hem ilaç-madde kullanım bozuklukları hem de depresyon sıklığı ile ilişki bulunmaktadır. Bununla beraber, intihar riskini depresyondan bağımsız olarak kestirmede içselleştirilmiş homofobinin yeterli olmadığı bildirilmektedir (Ortiz Hernandez ve Garcia Torres, 2005; Igartua ve ark., 2003). Ülkemizde eşcinsellik ve intihar davranışı ilişkisini inceleyen çalışmalardan birisi, Erzurum’da homoseksüel ve heteroseksüel erkeklerin cinsiyet rol uyumu ve psikolojik örüntülerinin incelendiği araştırmadır. Bu çalışmada eşcinsel erkeklerde intihar girişimi öyküsü %30 oranında bulunmuş ve heteroseksüel erkeklerle kıyaslandığında aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (Gençdoğan ve ark., 2005). Ayrıca biri kadın, diğeri erkek iki eşcinsel kişinin intihar girişimi olguları bildirilmiştir. Lezbiyen kadın olgusu birlikte yaşadığı sevgilisi tarafından terk edildikten sonra intihar girişiminde bulunmuştur. Diğer olgu ise ailesi tarafından cinsel yöneliminden dolayı suçlanan, sosyal çevresinin sürekli aşağılayıp dışladığı ve sırf eşcinsel olduğu için şiddet görmüş olan bir gey erkektir (Tamam ve ark., 1997; Tamam ve ark.,2001). Bu yazıda bileklerini keserek intihar girişiminde bulunan, psikiyatrik değerlendirilmesi sonucu major depresif bozukluk ve alkol-madde kötüye kullanımı saptanan ve cinsel yönelimiyle ilgili sıkıntıları olan bir olgunun tanı ve tedavi süreci aktarılacaktır. İntihar davranışına zemin hazırlayan en önemli faktör hastanın içselleştirilmiş homofobisi (internalized homophobia) olarak görüldüğünden, LGBT bireylerde intihar ve diğer psikiyatrik sorunların önlenmesinde 50 veya azaltılmasında eşcinselliğe yönelik olumsuz tutum ve önyargıların önemine dikkat çekmek amaçlanmıştır. Klinik psikiyatri pratiğinde, özellikle genç hastaların tanı ve tedavi sürecinde cinsel yönelim ve kimlik sorunlarının üzerinde durmanın önemi vurgulanmaya çalışılacaktır. Olgu Bay Z, 21 yaşında, bekâr, İstanbul’da ailesiyle birlikte yaşayan, üniversite öğrencisi bir gençtir. Jiletle bileklerini keserek intihar girişinde bulunması nedeniyle ailesi tarafından bir genel hastanenin acil servisine getirilmiştir. Acil müdahalesi yapıldıktan sonra, bileğindeki sinir kesisinin düzeltilmesi amacıyla hastanenin mikro cerrahi servisine alınmıştır. Ameliyat öncesinde psikiyatri konsültasyonu istenen hastanın, ilk psikiyatrik değerlendirilmesi hemen ameliyat öncesi yapılmıştır. Bu görüşme sırasında hasta birkaç aydır giderek artan bir boşluk duygusu yaşadığını, okula gitmek istemediğini, kendini değersiz algıladığını, intihar girişimini alkol ve ilaç (ekstazi) etkisinde yaptığını, 1 ay önce yine fazla miktarda alkol aldıktan sonra çok sayıda antidepresan ilaç (fluoksetin) alarak intihar girişiminde bulunduğunu belirtti. Ameliyattan ve ellerini yeniden kullanamamaktan korkuyordu. Son 6 aydır eskisinden daha sık ve fazla miktarda alkol aldığı, haftada 2- 3 gün 6- 7 adet bira içtiği, bazen alkolle birlikte 2–3 adet ekstazi de aldığı öğrenildi. Psikomotor huzursuzluk, şiddetli anksiyete ve depresif duygulanım saptandı. DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre majör depresif bozukluk, alkol ve madde (ekstazi) kötüye kullanımı tanıları kondu. Antidepresan, anksiyolitik medikasyon başlandı ve destekleyici bireysel psikoterapi planlandı. Klinik İzlem Ameliyat sonrası haftada bir olmak üzere terapötik görüşmelere başlandı ve oturumlar düzensiz aralıklarla bir yıl boyunca sürdürüldü. Hasta 3 çocuklu orta sınıf bir ailenin en küçük ve tek erkek çocuğuydu. Kendisinden 1 ve 3 yaş büyük olan iki ablası da evliydi. Tek erkek çocuk olmasının ailede ona ayrıcalık sağlamadığını ve ebeveynlerinin kız-erkek ayrımı yapmadan bütün çocuklarına eşit davrandığını söylüyordu. Annesini, 51 yaşında, ortaokul mezunu, iyi, Doğan sıcakkanlı, ona çok değer veren, nispeten modern bir ev kadını olarak tanımlıyordu. Babası 53 yaşında, ilkokul mezunu, aydın, ilgili, duyarlı, modern, serbest meslek sahibi biriymiş. Ailesinin ona hiçbir konuda baskı yapmadığını, isteklerini olabildiğince yerine getirdiğini söylüyordu. Çocukluk dönemi kendi ifadesiyle “normal” ve “mutlu” geçmiş. Kendisini içe kapanık, soğuk, karamsar, sessiz, iyi niyetli, iradesiz ve duygusal bir kişi olarak tanımlıyordu. Ailesine layık olmadığını düşünüyordu. Bu görüşmeler sırasında hastanın kapalı bir kutu gibi davrandığı, soruları geçiştirme ve sorunlarını çok yüzeysel nedenlere bağlama eğiliminde olduğu gözlendi. Artık okula gitmek istemediğini, alacağı diplomanın zaten bir işe yaramayacağını söylüyordu. Hastada herhangi bir kişilik bozukluğu saptanmamakla birlikte kaçıngan kişilik özelliklerine sahip olduğu belirlendi. Üçüncü görüşme sırasında “sevgilisi” olup olmadığı sorulduğunda “zaten bütün mesele sevgilim” şeklinde yanıt vermiştir. Bu cümleyi açması istendiğinde sevgilisi olan kişinin bir travesti (biyolojik erkek) olduğunu ve bunu bugüne kadar yalnızca ablasıyla paylaşabildiğini ifade etmiştir. Ameliyatla kadın olan birisiyle beraber olmanın “daha normal” kabul edileceğini düşündüğünden ablasına beraber olduğu kişinin ameliyatla kadın olduğunu söylemişti. Abla kabullenici görünüyormuş. İntihar girişiminden önceki günlerde sevgilisiyle arasının kötü olmasının moralini daha da bozduğunu söylüyordu. İntihar girişiminden 2 ay önce depresif yakınmalarla ilk kez bir psikiyatri uzmanına gitmiş ancak bu görüşmede cinsel konulardaki sıkıntılarından bahsetmemişti. Başlanan antidepresandan fazla yara görmemiş ve 1 ay önce 6–7 adet bira içtikten sonra antidepresan (fluoksetin) alarak ilk intihar girişiminde bulunmuştu. Sonraki görüşmelerde hastanın ilk kez sekiz ay önce erkek arkadaşlarıyla gittiği bir travesti barında alkol ve ekstazi aldıktan sonra bir travestiyle cinsel ilişkisi olduğu öğrenilmiştir. Daha sonra 5- 6 kez aynı şekilde alkol ve ekstazi etkisinde travestilerle ilişkisi olmuş. Hasta bu ilişkilerden sonra çok pişmanlık duyuyor, kendini sapık gibi görüyor ve utanç duyuyormuş. Beraber bara gittikleri arkadaşlarıyla birbirlerini aşağılayıp alay ediyorlarmış. “Bu ilişkiler yanlış ama kurtulamıyorum” diyordu. Bu ilişkilerden önce travestilerden hep nefret ettiğini, şimdi bu duruma düşmüş olmasının verdiği utanç ve suçluluk nedeniyle tüm yaşama isteğini kaybettiğini söylüyordu. Travestilerden vazgeçememe nedeni olarak onların kadınlardan daha duygusal, daha yakın ve arkadaşça davranmalarını gösteriyordu. Kendisini eşcinsel veya biseksüel olarak görmüyordu. Mastürbasyon yapmaya 13- 14 yaşlarında başlamıştı ve halen haftada ortalama 4–5 kez mastürbasyon yapıyordu. Bu sırada önceleri kadın hayal ediyorken son zamanlarda travestileri daha çok hayal etmeye başlamış. Yine son zamanlarda sık sık travesti pornolarının bulunduğu web sayfalarını ziyaret ediyormuş. İlk cinsel ilişkisinin para karşılığı bir kadınla olduğunu ve bu ilişki sırasında herhangi bir zorluk yaşamadığını belirtiyordu. Nispeten özgür bir ortamda yaşıyor olmasına rağmen bu güne kadar hiç uzun süreli kız arkadaşı olmamıştı. Kızlarla konuşulduğunu ancak tam bir cinsellik yaşanamadığını, bu nedenle flört ilişkisini tercih etmediğini, parayla cinsellik yaşanan kadınların ise ilgisiz, duygusuz olduğunu söylüyordu. Sonraki oturumlarda insan cinsel davranışının özellikleri üzerine odaklanılmıştır. Eşcinsel, biseksüel yönelimlerin de heteroseksüel yönelim gibi normal cinsel davranışların varyantı olduğu, toplumsal baskı ve önyargıların kişilerin bu tür cinsel fantezi ve davranışlarından utanç ve suçluluk duymasına yol açtığı konuşulmuştur. Biseksüel deneyimlerin bazen zorunluluk, bazen arayış, bazen de eşcinsel yönelime geçişte ara bir basamak olabileceği belirtilmiştir. Bir grup insanın ise süreklilik gösterecek şekilde “biseksüel yönelimi” olduğu belirtilmiştir. Uygulanan “olumlayıcı psikoterapi” (affirmative psychotherapy) ile hastanın cinsel davranışlarıyla ilgili utanç ve suçluluk duyguları azalmıştır. Cinsel konularda daha rahat konuşmaya, kendi davranış ve fantezileriyle yüzleşmeye başlamıştır. Hastanın askere gitmesi nedeniyle bir yılın sonunda terapi sonlandırılmıştır. Bu süreçte cinsel yönelimiyle ilgili olumsuz algıları azalmış, kendilik özdeşimini (self identification) “biseksüel” olarak görmeye başlamıştır. Ayrıca hasta alkol kullanımını sınırlandırarak madde kullanımını bırakmıştır. 51 İntihar Girişimi, Eşcinselliğin Açılması ve İlgili Sosyokültürel Etmenler - Bir İntihar Girişimi Olgusu Tartışma ve Sonuç Psikiyatri ve psikoloji sınıflandırma sistemlerinde artık bir hastalık veya sapkınlık kabul edilmemesine rağmen, heteroseksüellik dışında cinsel yönelimi olan kişiler üzerindeki toplumsal baskılar sürmektedir. Cinsel yönelim ve intihar girişimleriyle ilgili hemen bütün araştırmalar, gey, lezbiyen ve biseksüel kişilerin kendine zarar verme davranışını hetreoseksüellerden daha yüksek oranda yaptıklarını göstermektedir. Ancak tamamlanmış intihar oranı gey ve lezbiyenlerde heteroseksüellerden daha yüksek bulunmamıştır (Mathy, 2006). Tamam ve arkadaşlarının bildirdiği her iki olguda da intihar girişimi ilaç içerek gerçekleştirilmiştir ve olguların eşcinsel yönelimleri çevreleri tarafından bilinmektedir (Tamam ve ark., 1997; Tamam ve ark., 2001). Başka bir deyişle olgularda tam ya da kısmi “açılma” (come out) söz konusudur ve “içselleştirilmiş homofobi”den ziyade dışarıdan gelen olumsuz yaşantıların, önyargılı tutumların kişilerin intihara yönelmesinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Erkek olguya intihar girişiminden önce cinsel yönelimi nedeniyle sözel ve fiziksel saldırı vardır. Hastanın babası, oğluna eşcinsel olduğu için böyle saldırıları hak ettiğini söyleyerek travmanın şiddetini arttırmıştır. Kadın olgu ise sevgilisi tarafından terk edildikten sonra intihar girişiminde bulunmuştur. Bu yazıda sunulan olguda ise hastanın cinsel davranışından yalnızca ablası kısmen haberdardır. Hasta cinsel davranışlarını normal cinselliğin bir varyantı olarak görmeyip, kendisini toplum dışı, sapkın, anormal olarak algılamaktadır. Toplum veya aileden gelen sözel veya fiziksel bir saldırı olmamakla birlikte has- 52 ta bunlarla her an karşılaşabileceği kaygısı taşımaktadır. Tüm çabalarına rağmen cinsel davranışlarında değişiklik olmaması umutsuzluk ve çaresizliğini artırmıştır. İntihar girişimlerine zemin hazırlayan da yaşanan şiddetli içselleştirilmiş homofobi, çaresizlik ve suçluluk duygusu olmuştur. Bu olgu ülkemizde farklı cinsel yönelimi olan bireylerde, özellikle gençlerde cinsel yönelim- cinsel kimlik ayrımcılığı ve içselleştirilmiş homofobinin depresyon, intihar girişimi, alkol- madde kullanım bozukluğu gibi durumlarda göz önünde tutulması gereken bir etken olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Gençlerde özellikle uyum sorunları, depresyon, alkol-madde kullanım bozukluklarını değerlendirirken cinsel gelişim öyküsünü incelemeye özel önem verilmeli ve cinsel yönelimle ilgili olarak da mutlaka konuşulmalıdır. Gencin duygusal ve cinsel birliktelikleri özenli ve dikkatli bir tutumla sorgulanmalı, empatik bir yaklaşım sergilenmelidir. Önyargılı, ayrımcı, dışlayıcı olmaktan kaçınılmalıdır. Sonuç olarak, bu olgu gençlerde intihar girişimlerinin psikiyatrik olarak değerlendirilmesinde ve terapi sürecinde, cinsel yönelim ve cinsel kimlik sorunlarının üzerinde durmanın klinik önemi olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle “açılma” (come out) sürecini yaşayan gençlerde intihar riskinin yüksek olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu dönemde yapılacak uygun terapötik girişimlerin intiharı önlemede etkili olabileceği açıktır. Ayrıca eşcinselliğe ve biseksüelliğe karşı toplum tarafından yöneltilen nefret, öfke gibi olumsuz tutumlar kadar, içselleştirilmiş homofobinin de (internalized homophobia) insan varoluşuna zarar verebileceğine dikkat çekilmek istenmiştir. Doğan KAYNAKLAR Bağ B, Gençdoğan B, Reis N, Kılıç D. Homoseksüel ve Heteroseksüel Erkeklerin Yeme Bozukluğu, Depresyon ve Benlik Saygısı Açısından Karşılaştırılması. Yeni Symposium 2005; 43(4):179- 184. Igartua KJ, Gill K, Montoro R. Internalized homophobia: a factor in depression, anxiety, and suicide in the gay and lesbian population. Can J Ment Health. 2003; 22(2):15- 30. Brotman S, Ryan B, Jalber Y, Rowe B. The impact of coming out on health and health Hernandez OL, Garcia Torres MI. Internalized opression and high-risk sexual prctices among homosexual and bisexual males, Mexico. Rev Saude Publica. 2005; 39(6): 956- 964. care access: the experiences of gay, lesbian, bisexual and two-spirit people. J Health Soc Policy. 2002; 15 (1): 1- 29 Cato JE, Canetto CO. Young adults’ reactions to gay and lesbian peers who became suicidal following “coming out” to their parents. Suicide Life Threat Behav. 2003; 33(2): 201- 210. Chernin J, Johnson M. Affirmative psychotherapy and counseling for lesbians and gay men (pp.2930). California. Sage publications, Inc. 2003. Lena SM, Wiebe T, Ingram S, Jabbour M. Pediatric residents’ knowledge, perceptions, and attitudes toward homosexually oriented youth. Annals RCPSC. 2002; 35(7): 402- 405. Mathy RM. Suicide and sexual orientation. Br J Psych. 2004; 184:361- 365. Maurice WL. Sexual medicine in primary care (pp 117- 124). St Louis: Mosby; 1998. Coleman E. Developmental stages of the coming out process. In Gonsierek JC (Ed). A guide to psychotherapy with gay and lesbian clients (pp 3143). New York. Harrington Park Press. 1982. Ortiz Hernandez L, Garcia Torres MI. Internalized opression and high- risk sexual practices amonghomosexual and bisexual males. Mexico. Rev Saude Publica. 2005; 39(6): 956- 964. Gençdoğan B, Bağ B, Kılıç D, Reis N. Sex role conformity and psychological profile in homosexual and heterosexual males in Erzurum (Erzurum’da homoseksüel ve heteroseksüel erkeklerin cinsiyet rol uyumu ve psikolojik örüntüleri). Psychiatry in Turkey. 2005: 7(2); 54- 60. Tamam L, Akbaş D, Özpoyraz N. Homoseksüellik ve intihar: Bir Olgu Sunumu Kriz Dergisi 1997; 5(1): 33- 36. Tamam L, Özpoyraz N, Diler RS. Homosexuality and suicide: A case report. Ann Med Sci. 2001; 10: 41- 44. 53 Editörün Yorumu Bilindiği gibi şizofreni için bütün toplumlarda ortalama % 0.2 lik sabit bir insidans oranı görülmekte ve bu oran ısrarlı biçimde devam etmektedir (Eaton 99). Bu konuda bir ay kadar önce, BARİLEM (Bakırköy Araştırma ve İleri Eğitim Merkezi)’in Evrimsel Psikiyatri Grubu’nda şizofren hasta genlerinin toplumda elimine olmamasıyla ilgili bir tartışma yürütmüş ve doğal seleksiyona göre ancak uyum sağlayan genler hayatta kalır prensibi işlediğine ve de şizofrenler topluma, koşullara açıkça uyumsuz olduklarına göre acaba bu hastalar toplumdan neden elimine olmuyor? diye düşünmüştük. Grupta çeşitli fikirler ortaya çıktı. İlginç olanları sıralarsam: Şizofreni genleri penetransı yüksek genlerdir, bu nedenle bir kuşağa yerleşince sonraki kuşağa aktarılır. Dolayısıyla kuvvetli ve sabit gen, sabit insidans yaratır (Bu düşünce tabi ki yanlış bir düşünceydi, çünkü şizofreni genleri yüksek penetrasyon göstermezler). Genler elimine olsa da, yeryüzünde bütün toplumlarda karmaşa artmakta, çevresel koşullar kötüleşmekte, uyuşturucu kullanımı fazlalaşmakta ve patogenetik faktörler zayıflarken, genetik dışı faktörler kuvvetlendiği için insidans yine de sabit kalmaktadır (Bu görüş bir ölçüde doğruydu, çünkü şizofren hastalar sosyal kayma hipotezine göre sürekli toplumun alt katmanlarına kaymakta, burada bir yığılma olmakta ve onlardan doğan çocuklar daha yüksek stres koşullarına maruz kalmaktadır). Darwin’in söylediği koşullara uyamayanın hayatta kalamaması kuralı birkaç kuşak için değil, kuşaklarboyu devam eden bir süreç için söylenmiştir. Evreni temsil eden yeterli örneklem sayılarıyla yapılan insidans çalışmalarının geçmişi oysa, birkaç on yılı geçmemektedir. Dolayısıyla bu koşullarda şizofreninin azalıp azalmadığını bilimsel verilerle tespit edebilecek uzun zaman aralıklarına sahip değiliz (Bu görüşü yanlışlayacak bir veriye sahip olmadığımız için reddedemeyiz). Grupta bu tartışmalar olurken, insidansı sabit tutacak başka bir yaklaşım aklıma geldi. Bu da acaba, toplumun en alt sosyal katmanında yaşayan sağlıklı bireylerin şizofren grubu kuşaktan kuşağa taşıması mümkün müydü? Sosyalleşmiş her hayvan grubunda hiyerarşik bir halkalanma mevcuttur. Halkanın en içinde en kuvvetli olanlar bulunurken, en dış halka daima en zayıf ya da hasta olan hayvanlara ayrılır. Dolayısıyla içteki bir halka dışarıdan gelecek saldırılara karşı kalkan olarak kendi dışındaki halkayı kullanır. İnsan toplumlarında sıradan saldırılar fiziksel olarak yok etme amacını daha az taşıdığına göre, hayvanlarda korunma kalkanı görevi gören dış halkaların, insanlarda bir iç halkaya hizmet amacıyla kullanılması doğaldır. Zengin ve kudretli birisinin etrafında askerlerden değil, sayısız hizmetçiden oluşan bir halka bulunması bu söyleneni doğrular. Üst grupların orta sınıfı, orta sınıfın alt sınıfı, alt sınıfın da kendi hizmetini gördürmek için hastalardan oluşturduğu bir dış halkayı kullandığını düşünmek sanırım spekülasyon kabul edilemez. Nitekim özellikle depo hastanelerinde, hastane personelinin (temizlik ve yemekten sorumlu) en kirli ve riskli işleri bir zamanlar hastalara yaptırdığına, Anadolu’da “köyün delisi”nin karın tokluğuna ağır bir işçi olarak kullanıldığına tanık olanlarımız vardır. Hastanelerde “işe yarar” bu hastaların taburcu edilmediği, köylerde de özellikle beslendiği bilinir. Yani en alt grup, kendi yaşam alanını genişletip kolaylaştırmak için hastaları yanına alarak sürüklemektedir. Bu sürüklemenin yalnızca sosyoekonomik değil, aynı zamanda genetik olması (kadın hastaların cinsel olarak kullanılmaları ve tecavüz sonucu doğan çocuklar nedeniyle) da pek mümkündür. Dolayısıyla toplumun en alt grubu, hastalara dayanarak yaşamını kolaylaştırmaktadır, bu nedenle onları bir ölçüde sosyoekonomik olarak taşımaktadır. Yukarıda söylendiği gibi bu iki grup arasında cinsel ilişki çok sık gerçekleşmektedir. Özellikle alt sosyoekonomik grup erkeklerin sık sık şizofren kadınlara tecavüz ettiğini, onları cinsel birer nesne olarak kullandıklarını biliyoruz. Hastalar korunma yöntemlerini uygulamak gibi bir kaygı taşımadıklarından sık sık hamile kalmakta ve bu beraberliklerden hastalık riski yüksek çok sayıda çocuk doğmaktadır. Bu çocukların sosyoekonomik koşulları kötü, onlara verilen bakım kalitesi genellikle düşük olduğundan, bu grubun şizofreni geliştirme riski normal popülasyona göre çok yüksek olmaktadır (Sosyal Nedensellik Hipotezi: Social Causation Hypothesis) (Brown 04). Hayvanlarda sosyal davranışları inceleyen araştırıcılar, bir popülasyonda kuvvetli olan bireylerin daima yanına zayıf bireyler aldığında daha kuvvetli hale geldiklerini ifade ederler. Her liderin çevresini dalkavukların sarması sanırım bu hipotezi doğrular niteliktedir. Sonuç olarak şizofren hastaların toplumdan zaman içinde eredike olmamasının başka bazı nedenlerin yanında bir nedeni de bu durum olsa gerektir. Kaynaklar Eaton WW. Evidence for Universality an uniformity of schizophrenia around the world: Assesment and implications, içinde: Gattaz WF, Hafner H. eds. Search for the causes of scizophrenia 4th ed.Berlin, Springer-Verlag 1999. Brown SA, Bresnahan M., Ezra S. et al. Schizophrenia: Enviromental Epidemiology içinde Sadock B., Sadock V. Kaplan & Sadock’s Comprehensive Textbook of Psychiatry 8.Ed. Lippincott Williams & Wilkins; 1377, 2004 Travmadan Hezeyana Nörokimyasal Temel Geçen sayıda Editörden köşesinde hezeyanın nörokimyasal temelinden bahsetmiş, erken dönemde karşılaşılmış stres dolu uyarıların kişide HHA(Hipotalamo-Hipofizo-Adrenal) aksında sürgit bir aktivasyon yaratarak sonraki dönemde DA(Dopamin) artışına neden olduğunu, DA artışının da, çok sayıdaki nöronda aktivasyonu baskılayıp az sayıdaki başka nöronda da aktivasyonu arttırdığını, bu durumun tek tip ve sabit düşünce yarattığını, bu yönde organize olmuş bilişsel yapının da zaman içinde hezeyana giden yolu açtığını belirtmiştim (Bkz RCHP Vol 2, Editörden köşesi). Bu sayıda bu konuyu daha da derinleştirmek istiyorum. Hezeyanın nörokimyasal temeliyle ilgili konuda bize destek veren en önemli bulgular CRH(Corticotropin Releasing Hormon) çalışmalarından gelmiştir(DeRijk 02). Amigdaldeki CRH nöronal aktivitesinde artış korku davranışını arttırırken, ödül beklentisini düşürmektedir. Halbuki ödül beklentisi, araştırıcı ve girişimci davranışı motive eden, öğrenmeyi teşvik eden en önemli güdü kaynağıdır. Ödül beklentisi ne kadar öğrenmeyi teşvik ediciyse, korku da o oranda öğrenmeyi baskılayıcıdır. CRH ayrıca yemek yeme, cinsel aktivite, büyüme ve üremeyle ilgili hormonal aktiviteyi düşürmektedir. Öyle görünmektedir ki CRH psikobiyolojik yönden “allostatic” bir etki yaratmaktadır. CRH’nın artmış etkileri sosyal çevreye, başat davranış gösterme(ego) gücüne ve geçmişte travma varlığına bağlıdır. Yani kötü sosyal koşullar, düşük ego gücü ve erken dönemde travma öyküsünün bulunması CRH nın tahrip edici etkilerini arttırmaktadır. CRH nın sürekli yüksek kalması CRH-1 reseptörlerinden yoğun hipokampüsü uzun süreçte tahrip eder; halbuki hipokampüs, kortekse N. Accümbens üzerinden geçen bilginin hafızadaki geçmiş bilgi deposuna dayanarak ve bir sağlama yaparak doğru yönde işlenmesine yardım eder. Dolayısıyla N. Accümbensin kortekse ilettiği, geçmiş deneylerin düzeltmesinden eksik bilgiyi, DA deki aktivasyon artışı daha kuvvetli ve alternatifsiz hale getirir. Çünkü DA yüksek aktivasyon içindeki nöronları daha da yüksek aktivite içine sokarken, düşük aktiviteli olanların aktivitesini tümden ortadan kaldırır. Böylece bir grup nöronun alternatif düşünce üretmesinin önü kesilmiş, başka bir grup nöronunsa alternatifsiz tek bir düşünceyi kuvvetli biçimde üretmesinin önü açılmış olur. Hezeyan bilindiği gibi, düşünce değil inançtır ve inancın temelinde de yanlış olma ihtimalinin hiç bulunmaması, yani asıl düşünceyi yanlışlayabilecek alternatif düşüncelerin olmaması yatar. Hezeyan yalnızca DA artışından kaynaklanan bir durum değildir, aksine Merkezi Sinir Sistemi’nin (MSS) bir bütün olarak, farklı fonksiyonel anatomik bölgelerde ve farklı nörokimya56 sal materyallerle ortak olarak yarattığı, bir zaman dilimine yayılmış bozuklukları belli bir olgunluğa ulaştırarak ürettiği yapıdır. Sonuç olarak hezeyanın ortaya çıkışı, şu aşamalardan geçerek tamamlanmaktadır: 1. Erken dönemde travma yaşanması HHA aksını hiperaktif hale sokar. 2. Hiperaktif HHA iki sonuç doğurur: a) Travması olan, sosyal çevresi kötü, ego gücü düşük bireylerde hipokampusün ağır derecede tahribi b) Uzun dönemde DA jik hiperaktivasyon 3. Hipokampusün tahribi, Prefrontal Korteks-N. Accümbens-Ventral Pallidum-Ret Thalamus- MD Thalamus-Prefrontal Korteks döngüsünde, hipokampus ve amigdalin kontrolünde işlenen bilgi, döngüye kontrol koyan hipokampusün tahribi nedeniyle geçmiş deneylerin (hafızanın) doğrulamasından yoksun olarak döner. 4. Buna bağlı olarak hastalık öncesi dönemde ve prodramal devrede Prefrontal Kortekste yanlış bilgiyi kodlayan yanlış networkler oluşur. 5. DA’jik hiperaktivitenin başladığı daha ileri dönemdeyse, yüksek aktivasyon gösteren yanlış networklerden birkaçı daha yüksek bir aktivasyon derecesine ulaşırken, düşük aktivasyon gösteren yanlış ve/veya doğru networklerin bir grubu aktivasyonunu bitirir. 6. Bu durum, yanlış networklerin kodladığı yanlış düşüncelerin çok önem kazanmasına (aşırı önem verilmiş düşünceler), günlük olaylarla ilgili daha düşük aktiviteli düşüncelerin gerilemesine (güncel bilgi eksikliği) neden olur. 7. Süreç bu yönde ilerledikçe aşırı önem verilmiş düşünceler hezeyan taslaklarına ve giderek hezeyana, güncel bilgi eksikliği de düşünce fakirliğine gider. Kaynak DeRijk RH, Scaaf M., de Kloet ER. Glucocorticoid receptor variants: Clinical implications. J. Steroid Biochem. Mol. Biol. 81: 103-122 2002 57 Yazarlara Bilgi Tanımlama Dil Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar (RCHP), çift hakemli olarak ve yılda 4 sayı yayınlanacak ve hızlı yayın politikasını ilke edinmiş bir dergidir. Bu bağlamda dergiye gelen yazılar dört hafta içerisinde hakem değerlendirilmesinden geçirilerek üç ay içerisinde yayına kabul edilecek ya da reddedilecektir. Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nde öncelikle psikofarmakoloji, biyolojik psikiyatri, davranış bilimleri ile çocuk ve ergen psikiyatrisi alanlarındaki deneysel, temel ve klinik bilimlere ait yazılara yer verilir. Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi, ulusal ve uluslararası tüm tıbbi kurum ve kişilere ücretsiz olarak ulaşmayı hedefleyen bilimsel bir dergidir. Dergi iki formda çıkacaktır. Basılı form Türkçe; elektronik form Türkçe ve İngilizce olarak çıkacak olup; yazıların hem Türkçe hem İngilizce formları gönderilmelidir. İstendiğinde yazıların İngilizce’ye çevrilmesi editörce yapılacaktır. Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nin dili Türkçe ve İngilizce’dir. Kapsadığı Alanlar Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi psikiyatri, psikoloji, nöroloji, farmakoloji, moleküler biyoloji, genetik, nörokimya ve ilgili bilim alanlarında uzman olanlara ve bu alanlarda halen eğitilenlere hitap eder. Yayın Politikası Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi, yayınlanmak üzere gönderilen yazıları aşağıdaki bölümlerde dikkate almaktadır: • • • • Olgu sunumları, Derlemeler, Orijinal araştırmalar, Editöre mektuplar. Genel İlkeler Daha önce yayınlanmamış olan ya da yayınlanmak üzere başka bir dergide halen değerlendirmede olmayan ve her bir yazar tarafından yayınlanması onaylanan makaleler Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nde değerlendirilmek üzere kabul edilir. Yayın kurulu, yazarların iznini alarak yazıda değişiklikler yapabilir. Editör ve dil editörü dil, yazım ve kaynakların Index Medicus’ta geçtiği gibi yazılmasında ve benzer konularda tam yetkilidir. Eğer makalede daha önce yayınlanmış alıntı yazı, tablo, resim vs. mevcut ise makale yazarı, yayın hakkı sahibi ve yazarlarından yazılı izin almak ve bunu makalede belirtmek zorundadır. Gerekli izinlerin alınıp alınmadığından yazar(lar) sorumludur. Bilimsel toplantılarda sunulan özet bildiriler, makalede belirtilmesi koşulu ile kabul edilir. Editör, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’ne gönderilen makale biçimsel esaslara uygun ise, gelen yazıyı yurtiçi ve/veya yurtdışı en az iki hakemin değerlendirmesinden geçirtir, hakemler gerek gördüğü takdirde yazıda istenen değişiklikler yazarlar tarafından yapıldıktan sonra yayınlanmasına onay verir. Makale yayınlanmak üzere dergiye gönderildikten sonra yazarlardan hiçbiri, tüm yazarların yazılı izni olmadan yazar listesinden silinemez, ayrıca yeni bir isim yazar olarak eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez. Yayına kabul edilmeyen ve yayınlanmayan makale, resim ve fotoğraflar yazarlara geri gönderilmez. Etik Bilimsel sorumluluk Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Tüm yazarların gönderilen makaleye akademik ve bilimsel açıdan doğrudan katkısı olmalıdır. Bu bağlamda “yazar” yayınlanan bir araştırmanın kavramsallaştırılmasına, dokusuna, verilerin elde edilmesine ve analizine ya da yorumlanmasına belirgin katkı yapan, yazının müsvettesinin yazılması ya da bunun içerik açısından eleştirel biçimde gözden geçirilmesinde görev yapan birisi olarak görülür. Fon sağlanması, veri toplanması ya da araştırma grubunun genel süpervizyonu tek başlarına yazarlık hakkı kazandırmaz. Yazar olarak gösterilen tüm bireyler sayılan tüm ölçütleri karşılamalıdır ve ancak yukarıdaki ölçütleri karşılayan her birey yazar olarak gösterilebilir. Çok merkezli çalışmalarda grubun tüm üyelerinin yukarıda belirtilen şartları karşılaması gereklidir. Yazarların isim sıralaması ortak verilen bir karar olmalıdır. Tüm yazarlar yazar sıralamasını telif hakkı devri formunda imzalı olarak belirtmek zorundadırlar. Yazarlık için yeterli ölçütleri karşılamayan ancak çalışmaya katkısı olan tüm bireyler “teşekkür/bilgiler” kısmında sıralanmalıdır. Bunlara örnek olarak ise sadece teknik destek sağlayan, yazıma yardımcı olan ya da sadece genel bir destek sağlayan kişiler verilebilir. Finansal ve maddi destekleri de belirtilmelidir. Yazıya materyal olarak destek veren ancak yazarlık için gerekli ölçütleri karşılamayan kişiler “klinik araştırıcılar” ya da “yardımcı araştırıcılar” gibi başlıklar altında toplanmalı ve bunların işlevleri ya da katılımları “bilimsel danışmanlık yaptı” “çalışma önerisini gözden geçirdi” “veri topladı” gibi belirtilmelidir. Teşekkür (acknowledgement) kısmında belirtilecek bu bireylerden de yazılı izin alınması gerekir. Etik sorumluluk Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi, 1975 Helsinki Deklarasyonu’nun 2000 yılında revize edilen İnsan Deneyleri Komitesi’nin (http://www.wma.netle/policy/ b3.htm) etik kurallarına uymayı ilke edinmiş bir dergidir. Bu yüzden Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nde yayınlanmak üzere gönderilen klinik deneylere katılan insanlar/hastalarla ilgili olarak, bu komitenin etik kurallarına uyulduğunun mutlaka belirtilmesi ve deneyin türüne göre gerekli olan yerel veya ulusal etik komitelerden alınan onay yazılarının yazı ile birlikte gönderilmesi ve ayrıca deneye katılan kişi/hastalardan ve hastalar eğer temyiz kudretine sahip değilse vâsilerinden yazılı bilgilendirilmiş onam (informed consent) alındığını belirten bir yazı ve tüm yazarlar tarafından imzalanmış bir belgenin editöre gönderilmesi gerekir. Bu tip çalışmaların varlığında yazarlar, makalenin Yöntem ve Gereç bölümünde bu ilkelere uygun olarak çalışmayı yaptıklarını, kurumlarının etik kurullarından ve çalışmaya katılmış insanlardan “bilgilendirilmiş onam” (informed consent) aldıklarını belirtmek zorundadırlar. Çalışmada “hayvan” kullanılmış ise yazarlar, makalenin Yöntem ve Gereç bölümünde “Guide for the Care and Use of Laboratory Animals” (www.nap.edu/catalog/5140.html) ilkeleri doğrultusunda çalışmalarında hayvan haklarını koruduklarını ve kurumlarının etik kurullarından onay aldıklarını belirtmek zorundadırlar. Hayvan deneyleri rapor edilirken yazarlar laboratuvar hayvanlarının bakımı ve kullanımı ile ilgili kurumsal ve ulusal rehberlere uyup uymadıklarını yazılı olarak bildirmek zorundadırlar. Olgu sunumlarında da hastanın kimliğinin ortaya çıkıp çıkmamasına bakılmaksızın hastalardan “bilgilendirilmiş onam” (informed consent) alınmalıdır. Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi, yayınladığı makalelerin konu ile ilgili en iyi etik ve bilimsel standartlarda olmasını, buna karşılık ticari kaygılara dayanmaması koşulunu gözetmektedir. Editör ve yayıncı, reklam amacı ile dergide yayınlanan ticari ürünlerin özellikleri ve açıklamaları konusunda hiçbir garanti vermemekte ve sorumluluk kabul etmemektedir. Eğer makalede doğrudan veya dolaylı ticari bağlantı veya çalışma için maddi destek veren kurum bulunuyorsa yazarlar; kaynak sayfasında kullanılan ticari ürün, ilaç, ilaç firması v.b. ile ticari hiçbir ilişkisinin olmadığını veya varsa nasıl bir ilişki59 sinin olduğunu (konsültan, diğer anlaşmalar) bildirmek zorundadırlar. Yazıların alınmasının ardından yazarlara makalenin alındığı bildirilecektir. Hastalar ve çalışmaya katılanların gizlilik ve mahremiyeti Makaleler sayfanın her bir kenarından 2.5 cm kenar boşluğu bırakılarak ve çift satır aralıklı yazılmalıdır. Makalelerde aşağıdaki sıra takip edilmelidir ve her bölüm yeni bir sayfa ile başlamalıdır: 1) başlık sayfası, 2) özet, 3) metin, 4) teşekkür/acknowledgement 5) kaynaklar ve 6) tablo ve/veya şekiller. Tüm sayfalar sırayla numaralandırılmalıdır. Hastalardan izin alınmadan mahremiyet bozulamaz. Hastaların ismi, isimlerinin baş harfleri ya da hastane numaraları gibi tanımlayıcı bilgiler, fotoğraflar ve soyağacı bilgileri v.b. bilimsel amaçlar açısından çok gerekli olmadıkça ve hasta (ya da anne-baba ya da vasi) yazılı aydınlatılmış onam vermedikçe basılmazlar. Özellikle olgu bildirimlerinde, çok gerekli olmadıkça hasta ile ilgili tanımlayıcı ayrıntılar çıkarılmalıdır. Örneğin, fotoğraflarda göz bölgesinin maskelenmesi kimliğin gizlenmesi için yeterli değildir. Eğer veriler kimliğin gizlenmesi için değiştirildiyse yazarlar bu değişikliklerin bilimsel anlamı etkilemediği konusunda güvence vermelidirler. Bilgilendirilmiş onam alındığı da makalede belirtilmelidir. Editör, yazar(lar) ve hakemlerle ilişkiler Editör makalelerle ilgili bilgileri (makalenin alınması, içeriği, gözden geçirme sürecinin durumu, hakemlerin eleştirileri ya da varılan sonuç) yazarlar ya da hakemler dışında kimseyle paylaşmaz. Editör hakemlere gözden geçirme için gönderilen makalelerin, yazarların özel mülkü olduğunu ve bunun imtiyazlı bir iletişim olduğunu açıkça belirtir. Hakemler gözden geçirmelerini bitirdikten sonra makalenin kopyalarını yok eder. Dergi editörü de reddedilen ya da geri verilen makalelerin kopyalarını imha eder. Hakemlerin kimliğinin gizli kalmasına özen gösterilir. Yazıların Hazırlanması Aksi belirtilmedikçe gönderilen yazılarla ilgili tüm yazışmalar ilk yazarla yapılır. Gönderilen yazılar, yazının yayınlanmak üzere gönderildiğini ve Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nin hangi bölümü (orijinal araştırma, gözden geçirme, ya da olgu bildirimi gibi) için başvurulduğunu belirten bir mektup, yazının elektronik formunu içeren Microsoft Word 2000 ve üzerindeki versiyonları ile yazılmış disketi ile tüm yazarların imzaladığı ‘Telif Hakkı Devri Formu’ eklenerek gönderilmelidir. 60 Başlık Başlık sayfasında, yazarların adları, akademik unvanları ve yazışılacak yazarın tam adres, telefon ve faks numaraları ve e-mail adresi bulunmalıdır. Özet ve anahtar kelimeler Özet (Türkçe ve İngilizce; Türkçe yazıların İngilizce özetlerinde mutlaka İngilizce başlık da yer almalıdır). İki yüz elli kelimeden daha uzun olmamalı ve aşağıdaki gibi yapılandırılmalıdır: Amaç/Objective: yazının birincil ve asıl amacı; Yöntem(ler)/Method(s): veri kaynakları, çalışmanın iskeleti, hastalar ya da çalışmaya katılanlar, görüşme/değerlendirmeler ve temel ölçümler; Bulgular/Results, Sonuçlar/Conclusion(s) Özet çalışmanın temeliyle ilgili bilgi vermeli ve çalışmanın amacını, temel süreçleri (olguların ya da laboratuar hayvanlarının seçimi, gözlemsel ve analitik yöntemler), ana bulguları (mümkünse özgül etki büyüklüklerini ve istatistiksel anlamlılıklarını vererek) ve temel çıkarımları içermelidir. Çalışmanın ya da gözlemlerin yeni ve önemli yönleri belirtilmelidir. Özetler bir makalenin bir çok elektronik veritabanında yer alan en belirgin kısmı olduğundan, yazarlar özetin makalenin içeriğini doğru olarak yansıttığından emin olmalıdır. Anahtar sözcükler, her türlü yazıda Türkçe ve İngilizce özetlerin altındaki sayfada 3-10 adet verilmelidir. Anahtar sözcük olarak Index Medicus’un Tıbbi Konu başlıklarında yer alan terimler kullanılmalıdır. Giriş Giriş bölümünde konunun önemi, tarihçe ve bugüne kadar yapılmış çalışmalar, varsayım ve çalışmanın amacından söz edilmelidir. Girişte çalışmanın temeli ya da bağlamı (örneğin, sorunun doğası ve önemi) ve özgül amaçlar ya da çalışmada test edilen varsayımlar belirtilmelidir. Hem ana hem de ikincil amaçlar açıkça belirtilmelidir ve tüm önceden belirlenmiş altgrup analizleri açıklanmalıdır. Sadece gerçekten ilişkili kaynaklar gösterilmeli ve çalışmaya ait veri ya da sonuçlardan söz edilmemelidir. Yöntem ve Gereç Yöntem ve Gereç bölümünde, veri kaynakları, çalışmanın hipotezi, hastalar ya da çalışmaya katılanlar, ölçekler, görüşme/değerlendirmeler ve temel ölçümler, yapılan işlemler ve istatistiksel yöntemler yer almalıdır. Yöntem bölümü, sadece çalışmanın planı ya da protokolü yazılırken bilinen bilgileri içermelidir; çalışma sırasında elde edilen tüm bilgiler bulgular kısmında verilmelidir. Olguların seçimi ve tanımlanması Gözlemsel ya da deneysel çalışmaya katılanların seçimi, çalışmaya alınma ve çalışmadan dışlanma ölçütleri açıkça tanımlanmalıdır. Yaş ve cinsiyet gibi değişkenlerin çalışmanın amacıyla olan ilişkisi her zaman açık olmadığından; örneğin yazarlar niçin sadece belli bir yaş grubunun alındığını ya da neden bir cinsin çalışma dışında bırakıldığını açıklamalıdır. Teknik bilgi Diğer çalışmacıların sonuçları yineleyebilmesi için yöntemi ve kullanılan araçlar (üretici firma ve adres paragraf içinde belirtilerek) ayrıntılı olarak belirtilmelidir. İyi bilinmeyen bir yöntem için kaynak verilmeli ve yöntem açıklanmalı, yeni yöntemler varsa tanımlanmalı ve kullanılma nedenleri belirtilip kısıtlılıkları değerlendirilmelidir. Kullanılan tüm ilaç ve kimyasallar doğru olarak tanımlanıp jenerik isimleri, dozları ve kullanım biçimleri belirtilmelidir. Gözden geçirme yazısı gönderen yazarlar veriyi bulma, seçme, ayırma ve sentezleme yöntemlerini belirtmelidir. Bu yöntemler aynı zamanda özette de yer almalıdır. İstatistik İstatistiksel yöntem, orijinal veriye erişebilecek bilgili bir okuyucunun rapor edilen sonuçları onaylayabileceği bir ayrıntıda belirtilmelidir. Mümkünse, bulgular niceliksel hale getirilmeli ve hata ölçümleri verilmelidir. İstatistiksel terimler, kısaltmalar ve sembollerin çoğu tanımlanmalıdır. Kullanılan bilgisayar programı belirtilmelidir. Bulgular Ana bulgular istatistiksel verilerle desteklenmiş olarak eksiksiz verilmeli ve bu bulgular uygun tablo, grafik ve şekillerle görsel olarak da belirtilmelidir. Bulgular yazıda, tablolarda ve şekillerde mantıklı bir sırayla, en önemli sonuçlar başta olacak şekilde verilmelidir. Tablo ve şekillerdeki tüm veri yazıda verilmemeli, sadece önemli noktalar vurgulanmalıdır. Ekstra materyal ve teknik bilgi ek kısımda verilerek yazının akışının bozulmaması sağlanmalı, alternatif olarak bunlar sadece elektronik versiyonda yer almalıdır. Veriler sonuçlar bölümünde özetlenirken sayısal sonuçlar sadece türevler (örneğin yüzde) şeklinde değil mutlak şekilde de verilmeli ve kullanılan analiz yöntemi belirtilmelidir. Sadece makaledeki fikri destekleyen şekil ve tablolar konmalıdır. Çok büyük tablolar yerine grafikleri kullanmayı denemeli, grafik ve tablolarda aynı veri tekrarlanmamalıdır. Tartışma Tartışma bölümünde çalışmadan elde edilen veriler, kurulan hipotez doğrultusunda hipotezi destekleyen ve desteklemeyen bulgular ve sonuçlar irdelenmeli ve bu bulgu ve sonuçlar literatürde bulunan benzeri çalışmalarla kıyaslanmalı, farklılıklar varsa açıklanmalıdır. Çalışmanın yeni ve önemli yanları ve bunlardan çıkan sonuçlar vurgulanmalıdır. Giriş ya da sonuçlar kısmında verilen bilgi ve veriler tekrarlanmamalıdır. Deneysel çalışmalar için tartışmaya sonuçları kısaca özetleyerek başlamak, daha sonra olası mekanizmaları ya da açıklamaları incelemek ve bulguları önceki çalışmalarla karşılaştırmak, çalışmanın kısıtlılıklarını özetlemek, gelecekteki çalışmalar ve klinik pratikteki uygulamalarını belirtmek faydalıdır. Varılan sonuçlar çalışmanın amacıyla karşılaştırılmalı, ancak elde edilen bulgular tarafından yeterince desteklenmeyen çıkarımlardan kaçınılmalıdır. Tablo Grafik ve Şekiller Yazı içindeki grafik, şekil ve tablolar Romen rakamıyla numaralandırılmalıdır. Şekillerin metin içindeki yerleri belirtilmelidir. Tablolar Tablolar bilgileri etkin bir şekilde gösterir, bilginin ayrıntılı olarak verilmesini sağlar. Bilgileri metin yerine tablolarda vermek genelde metnin uzunluğunu kısaltır. 61 Her tablo ayrı bir sayfaya çift aralıklı olarak basılmalıdır. Tabloları metindeki sıralarına göre numaralayıp, her birine kısa bir başlık verilmelidir. MS Word 2000 ve üstü versiyonlarında otomatik tablo seçeneğinde “tablo klasik 1” ya da “tablo basit 1” seçeneklerine göre tablolar hazırlanmalıdır. Başlık satırı ve tablo alt üst satırları dışında tablonun içinde başka dikey ve yatay çizgiler kullanılmamalıdır. Her sütuna bir başlık verilmelidir. Açıklamalar başlıkta değil, dipnotlarda yapılmalıdır. Dipnotlarda standart olmayan tüm kısaltmalar açıklanmalıdır. Varyasyonun standart sapma ya da standart hata gibi istatistiksel ölçümleri belirtilmelidir. Metin içinde her tabloya atıfta bulunulduğuna emin olunmalıdır. Eğer yayınlanmış ya da yayınlanmamış herhangi başka bir kaynaktan veri kullanılıyorsa izin alınmalı ve kaynak sahibi tam olarak bilgilendirilmelidir. Çok fazla veri içeren tablolar çok yer kaplar ve sadece elektronik yayınlar için uygun olabilir. Şekiller Şekiller ya profesyonel olarak çizilmeli ve fotoğraflanmalı ya da fotoğraf kalitesinde dijital olarak gönderilmelidir. Şekillerin basıma uygun versiyonlarının yanı sıra JPEG ya da GIF gibi elektronik versiyonlarda yüksek çözünürlükte görüntü oluşturacak biçimlerde elektronik dosyaları gönderilmeli ve bu dosyaların görüntü kaliteleri bilgisayar ekranında kontrol edilmelidir. Röntgen, CT, MRI filmleri ve diğer tanısal görüntülemeler ve patolojik fotomikrografik preparatlar ve örnekler genelde 127-173 mm boyutlarında yüksek kalitede basılmış olarak gönderilmelidir. Bu nedenle şekillerin üzerindeki harfler, sayılar ve semboller açık ve tüm makalede eşit ve yayın için küçültüldüklerinde okunabilecek boyutlarda olmalıdır. Şekiller mümkün olduğunca tek başlarına anlaşılabilir olmalıdır. Eğer insan fotoğrafları kullanılacaksa, ya bu kişiler fotoğraftan tanınmamalıdır ya da yazılı izin alınmalıdır (etik bölümüne bakınız). Şekiller metinde geçiş sıralarına göre numaralandırılmalıdır. Önceden yayınlanmış bir şekil kullanılacaksa, yayın hakkını elinde bulundurandan izin alınmalıdır. 62 Kaynaklar Kaynaklarla ilgili genel konular Gözden geçirme yazıları okuyucular için bir konudaki kaynaklara ulaşmayı kolaylaştıran bir araç olsa da, her zaman orijinal çalışmayı doğru olarak yansıtmaz. Bu yüzden mümkün olduğunca yazarlar orijinal çalışmaları kaynak göstermelidir. Öte yandan, bir konuda çok fazla sayıda orijinal çalışmanın kaynak gösterilmesi yer israfına neden olabilir. Birkaç anahtar orijinal çalışmanın kaynak gösterilmesi genelde uzun listelerle aynı işi görür. Özetler kaynak olarak gösterilmemelidir. Kabul edilmiş ancak yayınlanmamış makalelere atıflar “basımda” ya da “çıkacak” şeklinde verilmelidir; yazarlar bu makaleleri kaynak gösterebilmek için yazılı izin almalıdır ve makalelerin basımda olduğunu ispat edebilmelidir. Gönderilmiş ancak yayına kabul edilmemiş makaleler, “yayınlanmamış gözlemler” olarak gösterilmeli ve kaynak yazılı izinle kullanılmalıdır. Tektip kurallar esas olarak Amerikan Ulusal Tıp Kütüphanesi (National Library of Medicine, NLM) tarafından uyarlanmış olan bir ANSI standart stilini kabul etmiştir. Kaynak atıfta bulunma örnekleri için yazar(lar) http:// www. nlm.nih.gov/bsd/uniform_requirements.html sitesine başvurulabilir. Dergi isimleri Index Medicus’taki şekilleriyle kısaltılmalıdır. Liste http://www.nlm.nih.gov sitesinden de elde edilebilir. Kaynaklar yazının sonunda (Kaynaklar/References) başlığı altında alfabetik soyadı sırasına göre numaralandırılıp dizilmelidir. Metin içinde ise parantez içinde yazar soy ismi ve yıl belirtilmelidir. Kaynakların doğruluğundan yazar(lar) sorumludur. Tüm kaynaklar metinde belirtilmelidir. Kaynaklar aşağıdaki örneklerdeki gibi gösterilmelidir. Tüm yazarlar belirtilmeli, “ve ark.” ibaresi kullanılmamalıdır. Kaynak dergi adlarının kısaltılması Index Medicus’a uygun olmalıdır. Index Medicus’ta indekslenmeyen bir dergi kısaltılmadan yazılmalıdır. Kaynaklar için örnekler aşağıda belirtilmiştir. 1.Dergi makaleleri: • Standard dergi makalesi: Halpern SD, Ubel PA, Caplan AL. Solid-organ transplantation in HIV-infected patients. N Engl J Med. 2002 Jul 25;347(4):284-7. • Medline’da yer almayan ve kısaltması olmayan dergilerin makaleleri için: Üçok A, Tükel R, Özgen G, Saylan M, Nuray K, Calikusu C, Keser V. Şizofreni hastalarında obsesif kompülsif belirtilerin ve bozukluğun sıklığı. 3P (Psikiyatri,Psikoloji,Psikofarmakoloji) Dergisi 1998; 6(2) 107-110 • Yazar bir kuruluş ise: Diabetes Prevention Program Research Group. Hypertension, insulin, and proinsulin in participants with impaired glucose tolerance. Hypertension. 2002;40(5):679-86. • Yazar ismi verilmemişse: 21st century heart solution may have a sting in the tail. BMJ. 2002;325 (7357):184. • Yazar hem kişi hem de bir kuruluş ise: Vallancien G, Emberton M, Harving N, van Moorselaar RJ; Alf-One Study Group. Sexual dysfunction in 1,274 European men suffering from lower urinary tract symptoms. J Urol. 2003;169(6):2257-61. • Yazı dergi ekinde çıkmışsa: Geraud G, Spierings EL, Keywood C. Tolerability and safety of frovatriptan with short- and long-term use for treatment of migraine and in comparison with sumatriptan. Headache. 2002;42 Suppl 2:S93-9. • Yazı dergi eki içeren bir sayıda çıkmışsa: Glauser TA. Integrating clinical trial data into clinical practice. Neurology. 2002;58(12 Suppl 7):S6-12. • Yazı bölümlü ciltte çıkmışsa: Abend SM, Kulish N. The psychoanalytic method from an epistemological viewpoint. Int J Psychoanal. 2002;83(Pt 2):491-5. • Yazı bölümlü sayıda çıkmışsa: Ahrar K, Madoff DC, Gupta S, Wallace MJ, Price RE, Wright KC. Development of a large animal model for lung tumors. J Vasc Interv Radiol. 2002;13(9 Pt 1):923-8. • Yazı cilt numarası olmayan sayıda çıkmışsa: Banit DM, Kaufer H, Hartford JM. Intraoperative frozen section analysis in revision total joint arthroplasty. Clin Orthop. 2002;(401):230-8. • Yazıda sayı ve cilt numarası yoksa: Outreach: bringing HIV-positive individuals into care. HRSA Careaction. 2002 Jun:1-6. • Basılı şeklinden önce elektronik yayınlanan yazı: Yu WM, Hawley TS, Hawley RG, Qu CK. Immortalization of yolk sac-derived precur- sor cells. Blood. 2002 Nov 15;100(10):382831. Epub 2002 Jul 5. • Gerekiyorsa makale cinsinin bildirilmesi: Kline MD. Fluoxetine and anorgasmi (letter). Am J Psychiatry 1989; 146:804-5. 2. Kitap ve Diğerleri: • Sadece yazar : Murray PR, Rosenthal KS, Kobayashi GS, Pfaller MA. Medical microbiology. 4th ed. St. Louis: Mosby; 2002 • Editör(ler)in yazar olması: Gilstrap LC 3rd, Cunningham FG, VanDorsten JP, editors. Operative obstetrics. 2nd ed. New York: McGraw-Hill; 2002. • Bir kuruluşun yazar ve basımcı olması: Royal Adelaide Hospital; University of Adelaide, Department of Clinical Nursing. Compendium of nursing research and practice development, 1999-2000. Adelaide (Australia): Adelaide University; 2001. • Kitap bölümü: Meltzer PS, Kallioniemi A, Trent JM. Chromosome alterations in human solid tumors. In: Vogelstein B, Kinzler KW, editors. The genetic basis of human cancer. New York: McGraw-Hill; 2002. p. 93-113. • Konferans tebliğleri: Harnden P, Joffe JK, Jones WG, editors. Germ cell tumours V. Proceedings of the 5th Germ Cell Tumour Conference; 2001 Sep 13-15; Leeds, UK. New York: Springer; 2002. • Konferans makalesi: Christensen S, Oppacher F. An analysis of Koza’s computational effort statistic for genetic programming. In: Foster JA, Lutton E, Miller J, Ryan C, Tettamanzi AG, editors. Genetic programming. EuroGP 2002: Proceedings of the 5th European Conference on Genetic Programming; 2002 Apr 3-5; Kinsdale, Ireland. Berlin: Springer; 2002. p. 182-91. • Bilimsel ve teknik rapor: Yen GG (Oklahoma State University, School of Electrical and Computer Engineering, Stillwater, OK). Health monitoring on vibration signatures. Final report. Arlington (VA): Air Force Office of Scientific Research (US), Air Force Research Laboratory; 2002 Feb. Report No.: AFRLSRBLTR020123. Contract No.: F496209810049. • Patent:Pagedas AC, inventor; Ancel Surgical R&D Inc., assignee. Flexible endoscopic grasping and cutting device and positio63 ning tool assembly. United States patent US 20020103498. 2002 Aug 1. • Sözlük ve benzer kaynaklar:Dorland’s illustrated medical dictionary. 29th ed. Philadelphia: W.B. Saunders; 2000. Filamin; p. 675. • Yayınlanmamış kaynak: Tian D, Araki H, Stahl E, Bergelson J, Kreitman M. Signature of balancing selection in Arabidopsis. Proc Natl Acad Sci U S A. In press 2002. 3. Elektronik Kaynaklar: • CD-ROM: Anderson SC, Poulsen KB. Anderson’s electronic atlas of hematology [CD-ROM]. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins; 2002. • İnternette dergi makaleleri:Abood S. Quality improvement initiative in nursing homes:the ANA acts in an advisory role. Am J Nurs [serial on the Internet]. 2002 Jun [cited 2002 Aug12];102(6):[about3p.]. Available from: http://www.nursingworld.org/AJN/2002/ june/wawatch.htm • İnternette monograflar: Foley KM, Gelband H, editors. Improving palliative care for cancer [monograph on the Internet]. Washington: National Academy Press; 2001 [cited 2002 Jul 9]. Available from: http://www.nap. edu/books/0309074029/ html/ • Web sayfası:Cancer-Pain.org [homepage on the Internet]. New York: Association of Cancer Online Resources, Inc.; c2000-01 [updated 2002 May 16; cited 2002 Jul 9]. Available from: http://www.cancer-pain.org/ • Web sayfasının bir bölümü: American Medical Association [homepage on the Internet]. Chicago: The Association; c1995-2002 [updated 2001 Aug 23; cited 2002 Aug 12]. AMA Office of Group Practice Liaison; [about 2 screens]. Available from: http://www.amaassn.org/ama/pub/category/1736.html • İnternet veri bankası:Who’s Certified [database on the Internet]. Evanston (IL): The American Board of Medical Specialists. c2000 - [cited 2001 Mar 8]. Available from: http:// www.abms.org/newsearch.asp Olgu sunumları için bilgilendirme Klinisyenin sıkça karşılaştığı genel zorluklarına değerli çözüm önerileri getirebileceğini ve anlamlı tartışmalarla önemli klinik çalışmaları 64 tetikleyebileceğini ve/veya öğretici değeri olduğunu düşündüğünüz olgu örneklerinin yayınlanmasına öncelik verilecektir. Olgu Sunumu; bir özellik, durum, komplikasyon veya girişim ile ilgili bilgiyi tıp dünyasıyla medikal dergi yoluyla paylaşmayı sağlar. Olgu sunumlarının bir amacı da klinisyenleri hastanın olağan olmayan klinik özellikleri, değerlendirilmesi ve/veya sağaltımı ile ilgili olarak eğitmektir. Klinisyenler tarafından bildirilen gözlemler, olgu sunumlarıyla yeni araştırma projelerini destekleyen hipotezler de yaratabilir. Giriş Klinik sorunun öneminin ve sıklığının açıklanması, olgu sunum amacının belirtilmesi beklenmektedir. Eğer bu olgudan yola çıkılarak bir hipotez ortaya konulacaksa, açıkça bu bölümde belirtilmeli ve olgu sunumunun okuyucu için taşıdığı önem vurgulanmalıdır. Olgu sunumu Olgu ile ilişkili verilerin özetlendiği bölümdür. Olumlu ve olumsuz önemli tüm bulgular, olgunun durumu için anlamlı olabilecek kısa öykü, demografik veriler (olgunun kimliğinin gizliliğine azami önem verilmelidir), sağaltımlar, hastalığın gidişi ve sonlanımı anlatılmalıdır. Önemsiz detay bilgilerden kaçınılmaya gayret edilmelidir. Gerektiğinde yeni uygulanan, az bilinen bir sağaltımın veya değerlendirme yönteminin detayları açıklanabilir. Bu bölümün okuyucu için en önemli ve dikkat çekmesi gereken bölüm olduğu unutulmamalıdır. Yazıda önerilen düzen ilk bölümde olgunun öyküsü, yapılan değerlendirmeler, kullanılan yöntemler ve diğer bölümde sağaltımlar ile sonuçları şeklindedir. Tartışma Olguyla ilgili bilimsel düşüncenin ön plana çıkarıldığı ve eldeki bilimsel veriler ışığında tartışıldığı bölümdür. İlk paragraf, olgu ile ilgili soruyu ve/veya amacı hatırlatıp olası yanıtları verebilir. Bulguların varılan sonucu ve yanıtları nasıl desteklediği açıklanmalıdır. Bu sonuçlar var olan bilgilerle ne kadar uyumludur; daha önce aynı durumla ilgili neler yazılmıştır? Literatürden ör- nekler verirken cömert olunmalı ancak önemsiz detaylardan kaçınılmalıdır. Bu olguda eksik olan veriler, yapılmamış olanlar ve daha iyi anlaşılması için neler yapılması gerektiği belirtilmelidir. Yazıda en önemli aşama vermek istenen mesajın doğrulanmaya çalışıldığı bölümdür. Hakemler ve okuyucular mesajın bilimsel açıklaması için kanıtları isteyeceklerdir. Varılan sonuç açık olarak belirtilmelidir. Olgunun önemi belirtilmelidir; bu sunumdan çıkan öneriler, sonuçlar, diğerlerinden farklılıkları, ortaya çıkan kuramlar nelerdir? Öğrenilmesi gereken dersler var mıdır? Sonuç Mesaj bir iki cümleyle özetlenmelidir. Kısa ve özlü olunmalıdır. Olgu sunumlarıyla ilgili ayrıntılı bilgi için: McCarthy LH, Reilly KE. How to write a case report. Fam Med. 2000 Mar ; 32(3): 190-5. Rahij Anwar et al. How to write a case report. Student BMJ Volume 12 60-61. Makalenin dergiye gönderilmesi Gönderilen yazılar, hem 3 nüsha halinde yazıcı çıktısı olarak ve hem de diskette ve/veya e-mail uzantısı olarak elektronik makale gönderisi şeklinde kabul edilecektir. Elektronik gönderi hem zaman kazandırıp posta ücretinden kurtardığından, hem de yazının değerlendirilmesi sırasında (örneğin hakem değerlendirmeleri ve yazarlarla yazışma sırasında) makalenin elektronik biçimi kolaylık sağladığından yeğlenmektedir. Bu nedenle makalenin elektronik biçimi de gönderilmelidir. Yazışma Adresi Dr. Mehmet Can Ger Zübeyde Hanım Cad. Ataköy 1. Kısım D 3 Blok Daire 4 34710 Bakırköy/İstanbul Tel: +90 (212) 5605259 +90 (212) 543 65 65/2401-1116 Faks: +90 (212) 570 67 17 Cep tel:+90 (532) 778 80 15 e-posta:[email protected] Son kontrol listesi • Editöre sunum sayfası - Makalenin kategorisi - Başka bir dergiye gönderilmemiş olduğu - Sponsor veya ticari bir firma ile ilişkisi (varsa) - İstatistik kontrolünün yapıldığı (araştırma makaleleri için). - İngilizce yönünden kontrolünün yapıldığı - Telif hakları devri formu, • Daha önce basılmış materyal (yazı-resim-tablo) kullanılmış ise izin belgesi, • İnsan öğesi bulunan çalışmalarda Yöntem ve Gereç bölümünde Helsinki Deklarasyonu ilkelerine uygunluk, kendi kurumlarından alınan etik kurul onayının ve hastalardan “bilgilendirilmiş olur” (informed consent) alındığının belirtilmesi, • Hayvan öğesi kullanılmış ise Yöntem ve Gereç bölümünde “Guide for the Care and Use of Laboratory Animals” ilkelerine uygunluğunun belirtilmesi, • Kapak sayfası - Makalenin Türkçe ve İngilizce başlığı (Tercihen birer satır) - Yazarlar ve kurumlan - Tüm yazarların yazışma adresi, iş telefonu, GSM, e-posta adresleri (Bu bilgiler yalnızca makalenin orijinal nüshasında olmalı, diğer 3 kopyada bulunmamalıdır.) • Özetler (maksimum 250 kelime) (Türkçe ve İngilizce) • Anahtar Kelimeler: 3-10 arası (Türkçe ve İngilizce) - Teşekkür • Kaynaklar - Tablolar, resimler, şekiller 65 RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi Telif Hakkı Devir Formu Biz aşağıda imzaları bulunan: [Yazar(lar)ın Adı]: tarafından yazılmış, (Makale Adı): başlıklı makale konusunda, RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’nin yazı kendisine ulaşıncaya kadar hiç bir sorumluluk taşımadığını kabul ederiz. Aşağıda imzaları bulunan yazar(lar) olarak, sunduğum(uz) makalenin etik kurallara uygun bir çalışma dizaynıyla yapıldığını, orjinal olduğunu, herhangi bir başka dergiye yayınlanmak üzere verilmediğini; daha önce yayınlanmadığını (eğer tümüyle ya da bir bölümü yayınlandı ise yukarıda adı geçen dergide yayınlanabilmesi için gerekli her türlü iznin alındığını) ve orjinal telif hakkı formu ile birlikte RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’ne gönderildiğinin garanti edildiğini ve yayınlanacak yazı(lar)da düzeltme yapma hakkının RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi yayın kuruluna devredildiğini ve makalenin yazar(lar)ı olarak: telif hakkı dışında kalan patent ve benzeri bütün tescil haklarını; yazar(lar)ın gelecekteki kitaplar ve dersler gibi çalışmalarında; makalenin tümü ya da bir bölümünü ücret ödemeksizin kullanma hakkını ve makaleyi satmamak koşulu ile kendi amaçları için çoğaltma hakkını RCHP, Psikiyatride Derlemeler, Olgular ve Varsayımlar Dergisi’ne devredildiğini tasdik eder(ler). [Yazar(lar) tarafından imzalanmak üzere]: Adı, Soyadı: Adı, Soyadı: Adı, Soyadı: imza: imza: imza: tarih:......../......../........... tarih:......../......../........... tarih:......../......../........... Yazışma Adresi: Tel: Faks: E-mail: NOT: Lütfen formu eksiksiz doldurunuz, imzalayınız ve aşağıdaki adrese metinle birlikte gönderiniz. Dr. Mehmet Can Ger, Zübeyde Hanım Cad. Ataköy 1. Kısım D 3 Blok Daire 4 34710 Bakırköy/İstanbul Tel: +90 (212) 5605259 +90 (212) 543 65 65/2401-1116 Faks: +90 (212) 570 67 17 Cep tel:+90 (532) 778 80 15 e-posta:[email protected] 66
Benzer belgeler
DENEYSEL FİZOFRENİ MODELLERİ
monoamin hipotezi ile depresyonun açıklanamayacağı gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır.