sayi 4 k - Sağlik Ve insan Dergisi
Transkript
sayi 4 k - Sağlik Ve insan Dergisi
Sayı : 4 / Nisan 2012 YAŞATMAK İÇİN bağışlayın! Her Yönüyle Organ Deniz Uğur: > 46 Günümüz ve Geleceğimizin Tehlikesi: Olan Gücün “Kendi İçinizde” İnternet Bağımlılığı > 58 > 14 İhtiyacınız Nakli ve Bağışı Olduğunu Aklınızdan Hiç Çıkarmayın YAYIN DANIŞMA KURULUMUZ AYLIK SAĞLIK VE YAŞAM DERGİSİ Yıl: 1 Sayı: 4 • NİSAN 2012 İLTEK - İletişim Teknolojileri A.Ş. adına Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Muhammet ÖZDEMİR Yayın Editörü Hande AYDEMİR İletişim Direktörü İ. Mediha İMAMOĞLU Grafik Tasarım Mustafa HALICI (İLTEK) Yayın İdare Merkezi İstanbul Caddesi Devrez Sokak No: 1/7 İskitler-Altındağ/ANKARA Tel: 0.312.286 50 50 [email protected] www.saglikveinsandergisi.com [email protected] Yayın Türü Yaygın Süreli Basım Yeri Kalkan Matbaacılık San ve Tic. Ltd. Şti. Büyük Sanayi 1. Cd. Alibey İşhanı, 99/32 İskitler-Altındağ/ANKARA Tel: 0.312.342 16 46 Prof. Dr. Cevdet ERDÖL TBBM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşleri Komisyonu Başkanı Ankara Milletvekili Prof. Dr. Elif DAĞLI Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi (SSUK) Başkanı Esra KAZANCIBAŞI ÖZTEKİN Sağlık Editörü / Yazar / Yayıncı Prof. Dr. Hakan ŞATIROĞLU Şatıroğlu Sürekli Eğitim Sağlık ve Kültür Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Hasan Fevzi BATIREL Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İskender PALA Uşak Üniversitesi Öğretim Üyesi Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Metin DOĞAN Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat TUNCER Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet ÜNÜVAR TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Üyesi / Adana Milletvekili Prof. Dr. Nesrin DİLBAZ Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Osman GÜZELGÖZ Sağlık Bakanlığı İletişim Koordinatörü Öznur ÇALIK TBMM Nüfus ve Kalkınma Grubu Başkanı / Malatya Milletvekili Prof. Dr. Sabahattin AYDIN Medipol Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sait EĞRİLMEZ Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tevfik ÖZLÜ Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, KTÜ Hasta Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi (HAHUM) Müdürü, KTÜ Farabi Hastanesi Başhekimi, Hasta Hakları ve Sağlıklı Yaşam Derneği (HAKSAY) Başkanı Doç. Dr. Tuncay DELİBAŞI Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Şefi / Uluslararası Sağlık Federasyonu (USAF) Genel Başkanı Prof. Dr. Yunus SÖYLET İstanbul Üniversitesi Rektörü Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Üyesi Üniversite Hastaneleri Birliği Derneği Başkanı Basım Tarihi Nisan 2012, ANKARA Sağlık ve İnsan Dergisi, basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir. Dergimiz bütün sağlık çalışanlarına ve sağlıkla ilgilenen muhataplarına İltek A.Ş.’nin hediyesidir. Kaynak gösterilmeden yazılar iktibas edilemez, alıntı yapılamaz. Yazılar yayınlansın, yayınlanmasın yazarlarına iade edilmez. Yazılarda kısaltma yapılabilir. Hukuki sorumluluk yazarlarına aittir. ÜCRETSİZDİR. © İLTEK A.Ş. - 2012 ISSN: 2146-829X Destek ve katkıları için SAĞLIK BAKANLIĞI’na teşekkür ederiz. Dergimizin bütün sayılarına www.saglikveinsandergisi.com adresinden ulaşabilir ve pdf formatında indirebilirsiniz. İÇİNDEKİLER > sayfa 8 Baymak ve Ethica Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Murat Akdoğan: “Her şey, önce düşlemekle başlar!” > sayfa 26 Prof. Dr. Sezai Yılmaz: “En Başarılı Karaciğer Nakilleri Malatya’da Gerçekleşecek!” > sayfa 52 OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat: Kamu ve Özeliyle Hepimiz Aynı Ülkeye ve Halka Hizmet Ediyoruz sayfa 3 Editör’den... sayfa 4 Tıp Bayramı’na Görkemli Kutlama sayfa 14 Her Yönüyle Organ Nakli sayfa 20 Organ Nakli: Elli Yıl Öncesine Kadar Bir Hayaldi sayfa 22 Organ Nakli Operasyonlarının Gizli Kahramanları sayfa 30 Organlarınızı Bağışlayın Hayat Kurtarın sayfa 33 Türkiye, Kadavra Donör Sayısı Açısından Dünya Ortalamasının Altında sayfa 34 Bir Tedavi Yöntemi Olarak Organ Nakli sayfa 38 “Hasta Sayısı Artıyor Verici Sayısı Artmıyor!” sayfa 40 “Ne Yaptığımız Kadar, İşimizi Nasıl Yaptığımızın da Önemli Olduğunun Farkındayız” sayfa 43 Bir Taşra Doktorunun Gözünden “Bir Zamanlar Anadolu’da” sayfa 46 Deniz Uğur: İhtiyacınız Olan Gücün “Kendi İçinizde” Olduğunu Aklınızdan Hiç Çıkarmayın sayfa 58 Günümüz ve Geleceğimizin Tehlikesi: İnternet Bağımlılığı sayfa 69 Kadınlar Doğum Kontrol Konusunda Neleri Yanlış Yapıyor? sayfa 70 Dr. Seyit Karaca: Hekim ve Kadro İlave Edememek Özel Sağlık Kesiminin En Önemli Sıkıntısıdır sayfa 74 Divan Şiirinde Sağlık ve Hastalıklar sayfa 78 SAĞLIK&İNSAN Kitapları sayfa 79 Bak Şu Dizilerin Beynimize Yaptıklarına! İnsan İçin Sağlığın ve Sağlık İçin İnsanın Prestij Dergisi Oluyoruz! Sağlık&İnsan Dergisi elinizdeki 4. sayısı ile büyüyüp gelişerek yoluna devam ediyor. Bir yandan Yayın Danışma Kurulumuza yeni ve güçlü isimler katılıyor. Diğer yandan Yazı Ailemiz giderek zenginleşiyor. Bu gelişmelerle ilgili bilgileri sizlerle paylaşmadan önce dergimizin yayın çizgisi ve konumunun altını yeniden çizmek istiyoruz: Sağlık&İnsan, sağlık sektörünün dar bir alan dergisi veya spesifik çerçevesi olan bir sektör dergisi değil, insanın sağlığı ve sağlığın insanı için yayınlanan, sağlığın bütün alanlarının en prestijli dergisi olmak istiyor. Dergimizi ulaştırdığımız yaklaşık 5 bin seçkin yönetici, bürokrat, sağlık çalışanı, işadamı, siyasetçi, sanatçı, gazeteci, yazar her ay yepyeni kapak dosyaları, sağlıkla ilgili çeşitli konular, dosyalar, araştırmalar, haberler ve özgün röportajlarla dolu dolu bir dergi okumanın zevkini yaşıyor. Sağlık Bakanlığı en üst düzeyde dergimizi destekliyor ve bize katkı sunuyor. Çünkü Sağlık Bakanlığı’nın dergisi olunmadan da objektif, insan adına faydalı ve sektörün bütün paydaşlarına açık bir yayıncılık yaptığımıza inanılıyor. Bize duyulan güveni suiistimal etmeyeceğimizi ilgili herkes görüyor ve biliyor. Biz hem sağlığın ana muhatabı olan insanın hem de insana bu hizmeti sunan bütün sağlık ilgililerinin, paydaşlarının, çalışanlarının dergisiyiz. Bu anlamda bütün unsurları ile sağlık sektörünün bir çatı dergisiyiz. Kuşatıcı konumumuzla herkesin sesi olmak durumunda olduğumuzun bilinmesini arzu ediyoruz. Elinizdeki 4. sayımız yenilik ve güzelliklerin çoğaltıldığı güzel bir dergi oldu. Bu sayıdaki kapak dosyamızda organ nakli ve bağışı konusunu bütün yönleri ile ele aldık. Bu kapsamlı, faydalı, etkili özel dosya çalışmasına emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. Sağlık&İnsan Portresi’nde Baymak ve Ethica Sağlık Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Murat Akdoğan’ın ilginç yönleri ve yaşam öyküsünden kesitler var. Yayın Danışma Kurulumuzdan Prof. Dr. Sait Eğrilmez Hocamızın teklif ve katkıları ile bu sayımızdan itibaren yeni bir bölümümüz ve yazarımız oldu. Op. Dr. Reis Avşar Sağlık&İnsan Filmleri köşemizde her ay bize insan ve sağlıkla ilgili bir filmi analiz edecek ve tanıtacak. Dr. Avşar’ın Bir taşra doktorunun gözünden “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin ele alındığı ilk yazısını ilgi ile okuyacaksınız. Prof. Dr. Sezai Yılmaz, Yayın Editörümüz Hande Aydemir’e başarılı karaciğer nakilleri ile Malatya’nın adını dünyaya nasıl duyurduklarını anlattı. Engin Ayar, Dr. Seyit Karaca ile özel sağlık sektörünün sorunlarını konuştu. OHSAD Başkanı Dr. Reşat Bahat sektörün sorun ve önerilerini çok güzel ve objektif bir bakış açısı ile dile getirdi. Bloomberg HT’nin başarılı sunucusu Mine Uzunyol Sağlık&İnsan için sımsıcak bir röportaja imza attı. Sinema ve televizyon dünyamızın ünlü ve başarılı isimlerinden Deniz Uğur ile Mine Uzunyol’un gerçekleştirdiği söyleşiyi zevkle okuyacağınızdan eminiz. Yayın Danışma Kurulumuz artık daha güçlü! İstanbul Üniversitesi Rektörü ve YÖK Üyesi Prof. Dr. Yunus Söylet ve edebiyat dünyamızın en başarılı isimlerden birisi olan Prof. Dr. İskender Pala Hocalarımızın katılımı ile Yayın Danışma Kurulumuz ve dergimiz artık daha güçlü. Kendilerine şükranlarımızı sunuyoruz. 3 Tıp Bayramı’na Görkemli Kutlama Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen 14 Mart Tıp Bayramı kutlamaları görkemli geçti. Ankara ATO Kongre ve Gösteri Merkezinde düzenlenen törende başarılı sağlık çalışanlarına, sağlığa emek veren çeşitli kişi ve kurumlarla “Yılın Hekimleri”ne ödül plaketleri verildi. Törende Sağlık Bakanlığı personelinin görev yaptığı yurt içi ve dışındaki merkezlerden canlı bağlantılar da yapıldı. Van, Antalya, Somali ve Berlin’den sağlık ekipleri canlı bağlantılarla duygularını ifade etti. 14 Mart Tıp Bayramı töreninde Sağlık Bakanı Recep Akdağ, doktor önlüğü ve steteskopla yaptığı konuşmada sağlık çalışanları, hasta ve hasta yakınlarının yakın ilişki içinde olmasının önemine işaret ederek, ‘’Masanın bir tarafına doktoru, öbür tarafına hastayı ya da yakınlarını koyarak bu işi olması gerektiği gibi götüremediğimiz bir gerçek’’ dedi. Ülkedeki sağlık çalışanlarıyla gurur duyduğunu ifade eden Akdağ, ‘’Bir taraftan yankıları hâlâ devam eden başarılı nakil ameliyatları, öte yandan bu nakil ameliyatlarına aileleri, organları ya da dokuları vermeye hazırlayan arkadaşlarımızın katkıları, öbür taraftan o nakli yapan doktorlar ya da ekiple bağışçıyı bir araya getiren hava ambulans sisteminin kullanıcıları... Bu meselenin bir ekip çalışmasıyla bizi bu başarılara götürdüğü muhakkaktır’’ ifadesini kullandı. Türkiye’de Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yaşanan gelişmelere de değinen Akdağ, son 10 yılda sağlığa erişimin 2,5 kat arttığına işaret etti. Anne ve bebek ölümlerinde büyük düşüşler yaşandığını, OECD ülkelerinin 10 yılda kat ettiği yolu Türkiye’nin 8 yılda kat ettiğini belirten Akdağ, sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranının yüzde 76’ya çıktığını bildirdi. 4 SAĞLIK&İNSAN Sağlık personeli sayısındaki yetersizliğe de işaret eden Akdağ, bunların sayısını artırmak için gayret gösterdiklerini söyledi. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti önlemek için tedbirler geliştireceklerini ifade eden Akdağ, ‘’Şiddete sıfır tolerans göstermeye devam edeceğiz’’ diye konuştu. Van depreminde sağlık çalışanlarının gösterdiği fedakârlığa da değinen Akdağ, UMKE ekiplerinin burada insanüstü gayret gösterdiğini belirtti. Steteskop Medya Ödülleri’’ sahiplerini buldu. ekibi; kol, yüz, rahim, kalp ve Törende ‘’Yılın Sağlık Çalışanları’’ ödüllerine, organ nakli yapan ve bu nakillerin gerçekleşmesini sağlayan ekiplere layık görüldü. Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptıkları karaciğer nakillerindeki başarılarından dolayı Prof. Dr. Sezai Yılmaz ve organ nakli gündeminde olan Akdeniz diğer nakillerle Türkiye’nin Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Ömer Özkan ile nakil ekibi; aileleri organ bağışına ikna ettikleri için Uşak Devlet Hastanesi’nden Uzm. Dr. Cenk Şahin Güler ve Dr. Zafer Aydın ‘’Yılın Sağlık Çalışanları’’ ödülünü aldı. Sağlık Bakanlığının yeni logosu ve yenilenen internet sitesinin tanıtıldığı toplantıda daha sonra ödül törenine geçildi. Tıp Bayramı dolayısıyla Sağlık Bakanlığı’nca düzenlenen törende, ‘’Yılın Doktorları’’, ‘’Yılın Sağlık Çalışanları’’, ‘’Üstün Hizmet Ödülleri’’ ve ‘’Altın 5 SAĞLIK&İNSAN Van depremi sırasında yaptıkları çalışmalarla Türkiye’nin takdirini kazanan sağlık çalışanları arasından seçilen 20 personele de ‘’Yılın Sağlık Çalışanları’’ ödülü verildi. Akdağ, bu ödülü UMKE kıyafetiyle verdi. İllerde yılın doktoru seçilenlerin ödüllerini Sağlık Bakanı Recep Akdağ’dan aldığı törende, “Üstün Hizmet Ödülü’’, tıp mesleğine uzun yıllar hizmet eden halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Çağatay Güler ve genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Hüsrev Hatemi’ye verildi. Aynı ödülü alan ancak törene katılamayan genel cerrah Hüseyin Talha Demirağ’la ilgili bir tanıtım filmi sunuldu. Yayın Editörümüz Hande Aydemir’e Altın Steteskop Ödülü Sağlık Bakanlığı 14 Mart Tıp Bayramı ödülleri arasında yer alan ‘’Altın Steteskop Medya Ödülleri’’ kategorisinde Yayın Editörümüz Hande Aydemir de ödül aldı. Aydemir TRT Anadolu’da yayınlanan yapımcılığını ve sunuculuğunu kendisinin yaptığı Sağlıklı Yaşam ve Sağlıklı Yaşam Anadolu’da programları ile Altın Steteskop Ödülüne layık görüldü. 6 Ayrıca organ ve doku nakilleriyle ilgili doğru ve etkili mesajlarından dolayı Ömer Faruk Sorak’ın ‘’Aşk Tesadüfleri Sever’’ filmine, dizi dalında ‘’Dumansız Hava Sahası Projesi’’ne katkıları için Akasya Durağı’na, Pozitif Yaşam Derneği’nin internet sitesine, Alem FM’den Mansur El Sabah programına, sağlık yayıncılığına katkıları için Medimagazin dergisine ve sağlık haberlerine gösterdiği önem ve objektif haberciliğinden dolayı Anadolu Ajansı (AA)’na Altın Steteskop Ödülleri verildi. Tören, sanatçı Ferhat Göçer’in konseriyle sona erdi. Türk Sinemasının Acı Kaybı Meral Okay, birçok sinema ve televizyon dizisinde rol aldı, pek çok dizi ve filmin de senaristliğini yaptı. “İkinci Bahar”, “Beynelmilel”, “Hiçbiryerde”, “Yeditepe İstanbul”, “Koltuk Sevdası” ve “Seni Seviyorum Rosa” gibi yapımlarda oynadı. Okay, özellikle “İkinci Bahar” dizisindeki “Kasap Melahat” rolüyle büyük beğeni topladı. Tiyatro, sinema oyuncusu, senarist Meral Okay hayatını kaybetti. Okay bir süredir kanser nedeniyle tedavi görüyordu. Meral Okay, 20 Eylül 1959 Kanser hastalığı sonucu 53 yaşında hayatını kaybeden senarist ve oyuncu Meral Okay sevenlerini, sanat, sinema ve müzik dünyasını üzdü. Okay’ın cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda, 1993’te ölen eşi Yaman Okay’ın yanında toprağa verildi. Meral Okay’ın cenaze törenine televizyon, müzik, sinema ve sanat dünyasından çok sayıda ünlü katıldı. Dünya Bankası projelerinde ve tarihinde Ankara’da doğdu. Beş yıl devlet memurluğu yapan Okay, bu süreçte Toprak Mahsülleri Ofisi’nin TBMM’nin Atatürk’ün 100. yaşı kutlamaları çerçevesinde kurulan bir komisyonunda yer aldı. İstanbul’a taşınarak Günaydın Gazetesi’nde çalışmaya Okay, “Asmalı Konak”, “Bir Bulut Olsam” ve “Muhteşem Yüzyıl”ın da aralarında bulunduğu milyonlarca kişi tarafından beğeniyle izlenen çok sayıda dizinin senaristliğini de üstlendi. Meral Okay, Altın Koza Film Festivali ile Siyad “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülü almıştı. Meral Okay’ın kendisi gibi oyuncu olan eşi Yaman Okay, 1993 yılında henüz 41 yaşındayken pankreas kanseri yüzünden yaşamını yitirmişti. başlayan Meral Okay, dergicilik, yayıncılık ve yapımcılık yaptı. Bir dönem sanatçı Sezen Aksu’yla birlikte çalışan Meral Okay, bazı şarkı sözlerine de imza attı. “Adı Bende Saklı”, “Şimal Yıldızı”, “Masum değiliz”, “Helal Ettim Hakkımı” ve “Yine mi Çiçek” gibi şarkılar Meral Okay-Sezen Aksu ortaklığının sonucu ortaya çıktı. 7 Baymak ve Ethica Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Murat Akdoğan: “Her şey, önce düşlemekle başlar!” 1963 yılında Urfa’ da doğdu. Lisans öğrenimini Marmara Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde tamamlayan Akdoğan, aynı üniversitenin İşletme Fakültesi’nde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1988 yılında Baymak’ta mühendis olarak çalışmaya başlayan ve 1990 yılında fabrika müdürü olan Dr. Akdoğan, Baymak’ın yeniden yaratılması 8 sürecinde şirketin tek Türk hissedarı oldu. 2002 yılında, Wolf Group’a ait % 85 hisseyi, ısıtma ve soğutma firması olan İngiliz Baxi Group ile birlikte satın aldı. Halen Baxi’nin de içinde bulunduğu Hollanda merkezli, Avrupa’nın en büyük 3 grubundan biri olan BDR’nin tek Türk ortağıdır. Ayrıca Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak Türkçe İşletme lisans ve yüksek lisans bölüm dersleri vermektedir. Dr. Murat Akdoğan, İMSAD’ın yanı sıra TÜGİAD ve TÜSİAD üyesidir. Baymak ve Ethica İncirli Hastanesi, Ethica Bakırköy Tıp Merkezi, Ethica Levent Hastanesi Estethica Ataşehir Tıp Merkezi’nden oluşan Ethica Sağlık Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmaktadır. SAĞLIK&İNSAN Murat Akdoğan, çocukluğunu, düşlerini ve hayat mücadelesini anlatıyor: 1963’te Urfa’da doğdum. Bir ilkokul öğretmeninin 5 çocuğundan biriydim. Haydarpaşa Teknik Lisesi’ni bitirdim. Üniversite eğitimimi, Marmara Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği Bölümü’nde tamamladım. 23’ümde evlendim. 24 yaşımda baba oldum. 26 yaşımda Baymak’ın fabrika müdürüydüm. Gerek lise gerek üniversite döneminde çalışarak okuduğum için 13 yaşımdan beri iş hayatının içindeyim diyebilirim. Öğrencilik yıllarımda folklor hocalığı, turizm rehberliği yaptım. Bu işlerden hem keyif aldım, hem de para kazandım. Ama daha da önemlisi insanları tanıdım. Askere gittim. Bu süreyi iyi değerlendirmeliydim. Askerliğimi yedek subay olarak sürdürürken yüksek lisansımı tamamlayabilirdim. Bu süreçte İstanbul’da kalmam gerektiğinden sınava girmem, yüksek puan tutturmam gerekiyordu. Zamanın karşılanamaz değerine hep inandığım için aynı zaman dilimine birçok şeyi sığdırmaya çalıştım. MAN’dan ayrıldıktan sonra OTOSAN fabrikası ile Planlama Müdür Yardımcılığı pozisyonu için anlaşma noktasına gelmiştim. 650 bin lira gibi, o dönem için iyi sayılabilecek bir ücret ve çalışma koşulları teklif edilmişti. Sınava girdim. 1.300 kişi arasından dördüncü oldum. Gölcük’te Deniz Kuvvetleri’nde askerliğimi yapmaya başladım. O sıralarda gazetede Baymak’ın ilanını gördüm. Baymak, bugünden çok farklı olarak, küçük ölçekli, atölye tarzı üretime sahip mütevazı bir kuruluştu. Aynı dönemde işletme master’ı (MBA) programına başladım. Yıllık iznimi hiç kullanmadım. Bu nedenle askerliğimin son bir ayı MAN Otomotiv’de işe başlamış olabildim. Yine bu dönemde evlendim. Çalışma koşulları ve sunulan imkânlar çok cazip sayılmazdı. Ücret ise 400 bin lira idi. Buna rağmen tercihimi Baymak’tan yana kullandım. Evliydim, çocuğum, sorumluluklarım vardı. Yani kolay kolay risk alabilecek fiziki koşullara sahip değildim. Baymak’ta belirleyici ve etkileyici olabilirim, daha fazla fırsat yakalayabilirim, kendimi gösterebilirim diye düşündüm. İşe başladıktan bir buçuk sene sonra, 1990 yılı ocak ayında fabrika müdürü oldum. Mayıs ayı sonunda ise üst yönetime bir rapor sundum. Bu raporda Baymak için yaklaşan tehlikeye dikkat çekmek istedim. 26 yaşımda fabrika müdürlüğü görevi verme noktasında bana güven gösteren firma yöneticilerimiz, Baymak’ın doruklarda bir başarıyı yaşıyor olduğu görüntüsünün etkisi ve yaşımdan beklenmeyen bir durum tespitine duydukları tereddüt sebebiyle konkordatonun kapımızı çalmasını engelleyemediler. 9 SAĞLIK&İNSAN On beş sene önce çalıştığım kuruluşu bir dünya firması haline getirmek ve sahibi olmak istiyordum. Bugün, ülke yönetimini düşlüyorum. Çünkü her şey, önce düşlemekle başlıyor... 15 sene önceki Murat Akdoğan ile aynı inanca ve azme sahibim. Hedef çıtam ise sürekli yükseliyor. Bundan sonra basit görünen, aslında hayatımın geri kalan kısmını tümden etkileyebilecek bir yol ayrımı vardı; tüm üst düzey yöneticiler gibi gitmek veya gençliğin, kendine güvenin, inancın, azmin gözü pek bir eylemi olarak kalmak ve bir Anka Kuşu gibi küllerinden, eskisinden de güçlü yeni Baymak’ı yaratmak... Ben ve beş genç arkadaşım ikinci yolu seçtik. Birçoklarına göre mucizevî görünen bu süreç, Türkiye pazarına girmek isteyen çok uluslu kuruluşların da dikkatini çekti. 1998’de Almanlar Baymak’ın hisselerine talip oldular. O zaman bu yol, bir tür Don Kişot’luk gibi görünüyordu. Firma sahiplerimiz için bile umut, o gün için çok uzaktı. Umut da, inanç da sadece bizlerin yanındaydı. Baymak’ın yeniden yaratılması sürecince Sistem Pazarlama’yı kurduk. Çalıştık. Sistem Pazarlama, Baymak’ın yaklaşık 20 milyon dolar hacmindeki borçlarını ödedi. Baymak, kabul etmeliyim ki, çok büyük emekle atılan temellerin üzerinde ve büyük bedeller ödenerek yeniden var oldu. Baba gibi bağlı olduğum Koray Bayraktaroğlu Baymak’ın yüzde 20 hissesini bana verdi. Artık güçlü ve gücünü hızla artıran dinamik bir kuruluşun sahiplerindendim. Baymak, bu süreçte yabancı kuruluşlar için cazibesini artırarak sürdürdü. Wolf’un bağlı bulunduğu holdingte, dünya pazarlarındaki stratejilerini ilgilendiren bir değişim kararı ile Wolf satıldı. 10 Benim Genel Müdürlük görevimde kalmamı şart koşarak Baymak’ın yüzde 85 hissesini alarak Wolf Grup, Türk ısı sektörüne kendi organizasyonu ile girmiş oldu. Bu durum, Baymak için teklif veren kuruluşlardan Baxi’yi harekete geçirdi. Baxi, yıllardır çalıştığımız, bizi yakından tanıyan bir kuruluştu. Baymak’ın Almanların elindeki yüzde 85 hissesini beraber satın aldık. Tabii yine Genel Müdürlük görevimi sürdürmem, koşullardan biriydi. Bugün, Baymak’ın yüzde 50 sahip ortağı, Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı’yım. 2006 yılında Ethica İncirli ile sağlık sektörüne girdikten sonra başka bir alana da açılım yapılabilir diye düşündük. Hastanenin içinde gerçekten hasta olanların yanında, güzelleşmeye çalışanlar çok garip geldi bana. Baktım ki bu çok güzel bir tablo değil. O zaman onu ayrı bir konsept olarak sunmamız gerekir diye düşündük ve bunun için estethica konsepti ile ayrı bir cerrahi hastane açtık. Bunun ilk küçük modelini Bakırköy’de ‘Estethica Cerrahi Tıp Merkezi’ olarak yaptık. Bu modelin başarılı olduğunu gördükten sonra Estethica Ataşehir Cerrahi Tıp Merkezini ve Levent Hastanesini de kurduk. Gençlere paranın ve kariyerin değil başarının peşinde koşmalarını tavsiye ederim. Çünkü başarının peşinden koşarlarsa, başarı hem parayı, hem kariyeri, hem de özgürlüğü satın alır. SAĞLIK&İNSAN En zor günüm fabrikanın kapısından giremediğim gündü Her şeyden fedakârlık ederek çalıştığım Baymak’ın bir gün kapısından giremedim. Çok çalışıyordum. Kızım 1 yaşına gelmişti ama daha onunla uyanamamıştım. O kadar özverili çalışırken bir anda olanlar şoktu. Sonraki zorluklar ise artık benim için aşılması gereken engellerdi. Çok uzun yıllardır tatil nedir bilmedim Hâlâ saat 08.30’da çalışanlarla birlikte işe geliyorum. Bir türlü daha fazla uyumayı öğrenemedim. Böbreklerimden dolayı kilo almamam lazım. Herkes görüntüyü kurtarmaya çalışıyorum sanıyor. Giyimime özen gösteririm. Daha çok İtalyan markalarını tercih ediyorum. Bayram tatilleri, tatil benim için. Çok uzun yıllar tatil yapmadım. Dünyanın değişik yerlerini görmeyi istiyorum. Uzakdoğu’dan çok etkilendim. Yaşam biçimlerinden, hizmet anlayışlarından çalışkanlıklarından etkilendim. Artık geziyorum tatillerde. Tüm Gelirini Kurduğu Vakfa Aktarıyor 13 yıl babasının görev yaptığı yurtta kimsesiz çocuklarla yaşayan Dr. Murat Akdoğan, 2014‘te kuracağı Tıp Üniversitesinde her yıl 300 kimsesiz çocuğu tam burslu okutacak. Tıp Üniversitesi için çalışmalarına hız veren Baymak ve Ethica Sağlık Grubu’nun Yönetim Kurulu Başkanı Murat Akdoğan, kontenjanının yüzde 10‘unu kimsesiz çocuklara ayıracak ve yılda 300 çocuğun masraflarını üstlenecek. Projeyi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e sunduğunu ve büyük destek gördüğünü anlatan Akdoğan, onay aldıktan sonra gelecek yıl çalışmalara başlayacaklarını ve 2014’te dünya standartlarında konsept bir üniversiteyi eğitim hayatına kazandıracaklarını söyledi. Murat Akdoğan, projenin kendisi için özel bir anlamı olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Hayatımın en güzel dönemi; çocukluğum kimsesiz çocuklarla geçti. Kavga etmeyi, ayakta kalmayı, gülmeyi, ağlamayı onlardan öğrendim.” Babası Saim Akdoğan’ın Küçükyalı Çocuk Yuvası’nda öğretmen olarak görev yaptığını dile getiren Akdoğan, “13 yıl oradaki çocuklarla birlikte büyüdüm. Benim için muhteşem bir dönemdi. Onlarla kavga ettiğim de oldu, onlar için kavga ettiğim de. Babamın vasiyeti vardı ve onu yapmam şart oldu” dedi. Akdoğan, “Her türlü ihtiyaçlarını karşılayacağız. Hatta sinema biletlerini bile biz üstleneceğiz. Kurduğumuz vakfı, üniversite ile hastanelerimizden gelecek kârla fonlayacağız. Sosyal hizmet uzmanlığı dâhil 4 branşın olacağı üniversitede ilk etapta 3 bin öğrencinin eğitim görmesini hedefliyoruz” diye konuştu. Kurulacak üniversitedeki yüzde 10 kontenjanın Türkiye’de şu ana kadar ayrılan en büyük oran olduğunu söyleyen Akdoğan‘a göre özel firmaların da benzer projeler yapması gerek. Başarı zorluklardan beslenerek geliyor. Zorlukla karşılaşmayanlar başarılı olamıyor. Benim çocuğum Baymak’ın sahibinin çocuğu olarak büyüdü benim kadar başarılı olmasını onlardan bekleyemem. 11 SAĞLIK&İNSAN 18 yaşından sonra yurtlarda yetişen öğrencilerin genelde kamu kurumlarına yönlendirildiğini anlatan Akdoğan, şöyle devam etti: “Sağlık sektörü en fazla ihtiyaç olan alan şu anda. Çalışanların geliri de oldukça yüksek. Biz de geliri yüksek bu alana çocuklarımızı yönlendirerek geri dönüşlerini de yine yurtlara yönlendireceğiz.” Asla pes etmeyin! Dr. Murat Akdoğan; ”Gençlere paranın ve kariyerin değil başarının peşinde koşmalarını tavsiye ederim. Çünkü başarının peşinden koşarlarsa, başarı hem parayı, hem kariyeri, hem de özgürlüğü satın alır.” dedi. Gençlerin kendilerine güçlü hedefler koymaları gerektiğini, herkesin ulaşabileceği değil, ulaşılması zor ama mümkün olan hedefler koymalarını söyleyen Murat Akdoğan, bu hedeflere ulaşabilmek için de, mutlaka çok istekli olunması gerektiğini vurguladı. 12 Murat Akdoğan “Bence akıllı insan için mutluluk; hedeflere varma noktasında elde edilen duygudur. Ama hemen arkasından yeni hedefler konulması lazım ki; o mutluluk zinciri devam edebilsin” dedi. İnsanın kendisini sürekli meşgul etmesi gerektiğini hatırlatan Akdoğan, bunu yaparken de boşa değil; toplum yararına, aile yararına çalışmalar yapılmasını, çalışmaktan zarar gelmediğini söyledi. Akdoğan, “Biz bir bakıma devlete yardım ediyoruz. Çünkü Ethica Sağlık Grubu’nun tüm geliri vakfa aktarılmaktadır. Bizim burada servet edinme amacımız yok. Bir iş adamının eğitim ve sağlıktan para kazanmasını doğru bulmuyorum’’ dedi. Babası yetiştirme yurdunda öğretmenlik yapmış olan ve 13 yaşında kendi kendine verdiği bir sözden yola çıkarak sağlık sektöründen kazandığı parayı eğitime bağışladığını söyleyen Akdoğan “Yurtlarda yaşayan çocuklar 18 yaşını doldurduktan sonra onların her türlü ihtiyacını karşılamak, yetiştirmek amacıyla sağlık ve sosyal hizmetler vakfını kurduk. Bu kazanç vakfa gitsin, vakıf okulu kursun, okul da kimsesiz çocukları okutsun, yetiştirsin, yedirsin, içirsin” dedi. SAĞLIK&İNSAN 13 Her Yönüyle Organ Nakli Dr. Bahri KEMALOĞLU Sağlık Bakanlığı Organ Nakli Hizmetleri Şubesi Vücutta görevini yapamayacak derecede hasar gören bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üstlenecek bir organın nakledilmesi işlemine organ nakli denir. Hangi Organ ve Dokuların Nakli Yapılmaktadır? • Böbrek, Karaciğer, Kalp, Akciğer, Pankreas, İnce Bağırsak, Kalp Kapağı, Kornea, Kemik, Kemik İliği, Deri, Kompozit Dokular (Extremiteler, yüz ve saçlı deri vb.) Organ Nakli Kimlerden Yapılır? • Kadavra vericiden • Canlı vericiden organ nakli yapılabilir. Kadavra verici; beyin ölümü gerçekleşmiş hastaların organları bağışlandığı takdirde bunlar kadavra verici olarak tanımlanmaktadır. 14 Canlı verici ise; organ nakli gereken hastanın eşi, dördüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ile İl Etik Kurulu kararı ile uygun bulunan gönüllü vericisi, tıbbi uygunluk olması halinde organ bağışında bulunabilmektedir. Sadece böbrek ve karaciğer nakli ile belli koşullarda akciğer nakli canlıdan yapılabilmektedir. Bağışlanan Organlar Kimlere Nakledilir? Organ alacak hastalar öncelikle kan grubu ve doku grubu uyumuna, yaş, boy, kilo gibi ölçütlere, ayrıca tıbbi aciliyet durumuna göre belirlenmektedir. Beyin Ölümü Nedir? Beyin ölümü, beyin fonksiyonlarının geri dönüşümsüz olarak kaybolmasıdır. Beyin ölümü gelişen kişide soluk alıp verme olmadığından, yoğun bakım koşullarında, solunum cihazı ve tıbbi desteklerle solunum ve dolaşım kısa bir süre sürdürülebilmektedir. Yoğun bakım ünitelerinde verilen tüm tıbbi desteğe rağmen ortalama 24-36 saat sonra diğer organlar da fonksiyonlarını kaybetmektedir. Beyin ölümü teşhisi konmuş kişinin yeniden canlanması veya cihazlara bağlı olarak yıllarca koma halinde kalması söz konusu değildir. SAĞLIK&İNSAN Beyin Ölümü İle Bitkisel Hayat Arasındaki Fark Nedir? Beyin ölümü ile bitkisel hayat kavramları birbirinden farklıdır. Halk tarafından genellikle beyin ölümü ile bitkisel hayat karıştırılmaktadır. En önemli fark, bitkisel hayattaki hastaların solunumlarının devam etmesidir. Bu hastalar aylarca ya da yıllarca yaşamaya devam etmekte ve bazı durumlarda iyileşerek normale dönebilmektedir. Beyin ölümünde ise geriye dönüş olmamaktadır. Tıbben ölüm halidir. Beyin Ölümü Kararı Nasıl Veriliyor? 2238 sayılı “Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun”a göre beyin ölümü; • Bir kardiyoloji (kalp hastalıkları) uzmanı • Bir nöroloji (beyin ve sinir hastalıkları) uzmanı • Bir nöroşirürji (beyin ve sinir cerrahisi) uzmanı • Bir anesteziyoloji ve reanimasyon (yoğun bakım) uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır. Organ Bağışı Nedir? Kişinin hayatta iken, serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının organ nakline ihtiyaç duyulan hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesidir. Sadece yoğun bakım ünitesinde beyin ölümü gerçekleşmiş ve kendisi veya ailesi tarafından organları bağışlanan kişilerin organları nakledilmek üzere alınabilir. Diğer ölüm hallerinde organlar hayatiyetini kaybettiği için nakil amacıyla kullanılamaz. Kimler Organ Bağışında Bulunabilir? 18 yaş veya üstünde olup akli dengesi yerinde olan herkes; • Sağlık Müdürlüklerine, • Hastanelere, • Organ nakliyle ilgili dernek, vakıf ve kuruluşlara başvurarak, doku ve organ bağış belgesi alabilir. Türkiye Organ ve Doku Nakli Bilgi Sistemi’ne (Tods) Müracaat Organ nakli olması gereken hastalar Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış olan bir Organ Nakli Merkezine müracaat etmelidirler. Organ nakli bekleyen hastalara adil, sağlıklı ve hızlı bir şekilde uygun organ temini amacıyla hazırlanan programa bilgi girişi nakil merkezleri tarafından yapılmaktadır. Ülkemizdeki Organ Naklinin Tarihçesi 1968 Dr. Kemal Beyazıt ve ekibinin Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi’nde gerçekleştirdiği kalp nakli, Türkiye’de yapılan ilk organ nakli olarak tarihe geçti. 1975 Dr. Mehmet Haberal ve ekibi Hacette Üniversitesi Hastanesi’nde bir anneden oğluna ilk böbrek naklini gerçekleştirdi. 1978 Dr. Mehmet Haberal ve ekibi ülkemizde, kadavradan ilk böbrek naklini gerçekleştirdi. 1979 2238 sayılı “Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun” yürürlüğe girdi. 1988 Dr. Mehmet Haberal ve ekibi Türkiye tarihinde ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi. 1994 Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği (ONKKD) kuruldu. ONKKD merkezler arası ilişkinin geliştirilmesi için yoğun çaba harcadı. Dernek böbrek, karaciğer, kalp, immünoloji danışma kurulları kurarak organ temin ve dağıtımındaki esasları belirledi. 2000 Sağlık Bakanlığı tarafından Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi kuruldu. 15 SAĞLIK&İNSAN 1994 Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği (ONKKD) kuruldu. ONKKD merkezler arası ilişkinin geliştirilmesi için yoğun çaba harcadı. Böbrek, karaciğer, kalp, immünoloji danışma kurulları kurarak organ temin ve dağıtımındaki esaslarını belirledi. 2000 Sağlık Bakanlığı tarafından Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi kuruldu. Mevzuat 2238 Sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanun 1979 yılında yürürlüğe girdi. Tedavi, teşhis ve bilimsel amaçlarla organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması ve nakli bu kanun hükümlerine tabidir. Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği 2000 yılında yürürlüğe girdi. Yönetmelik, organ ve doku nakillerini gerçekleştirecek merkezlerin, organ ve doku kaynağı merkezlerinin ve doku tipleme ünitelerinin açılması, çalışması ve denetimi ile bunların bağlı olduğu kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşların uymak zorunda oldukları usul ve esasları düzenlemekte, organ ve doku nakli hizmetlerinin yürütülmesinde uyulması gereken esasları belirlemektedir. Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi Yönergesi 2001 yılında yürürlüğe girdi. Yönetmelik organ ve doku dağıtımına ilişkin usul ve esasları belirlemekte, organ ve doku nakli hizmetleri ile ilgili merkezlerin ve bu merkezlerde görevli personelin görev ve sorumlulukları ile eğitim 16 ve sertifikalandırılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir. Organ ve Doku Nakli Koordinatörlüğü Eğitim Yönergesi, Organ ve Doku Nakli Koordinatörlerinin eğitimi ile sertifikalandırılmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektedir. Ayrıca, söz konusu eğitimi verecek merkezlerin özelliklerini kapsar. Organ Nakli Merkezleri Yönergesi organ nakli yapan merkezlerin açılmasına, çalışmasına ve denetlenmesine dair usul ve esasları belirlemekte ve organ nakli hizmetlerinin yürütülmesi ile ilgili hususları düzenlemektedir. Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi Organ nakli, yerine koyma tedavileri içinde en yararlısı ve bazı organlar için tek tedavi biçimidir. Bazı kronik karaciğer ve kalp rahatsızlıklarında ise durum üzücü olup, diyaliz gibi yardımcı tedavileri olmadığı için bu hastalar organ bulamadıkları takdirde hayatlarını kısa sürede kaybetmektedirler. Bu durum organ ve doku nakli hizmetlerinin sunumunda organ bağışının ve kadavra organ temininin artırılmasının önemini ortaya koymaktadır. Organ naklinde bekleme süresini kısaltmak için en etkin yollardan biri beyin ölümü bildirimlerinin ve kadavra organ bağışı sayısının artırılmasıdır. Ülkemizde organ nakli çalışmalarının verimliliğini artırmak, adaletli organ ve doku dağıtımını sağlamak amacıyla 2001 yılında Bakanlığımız koordinasyonunda ve denetiminde “Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi” kurulmuştur. Bu sistemin amacı; ülke genelinde organ ve doku nakli hizmetleri alanında çalışan kurum ve kuruluşlar arasında gerekli koordinasyonu sağlamak, kısıtlı imkânlarla temin edilebilen bağış organ ve dokuları, bilimsel kurallara ve tıbbi etik anlayışına uygun olarak, adaletli bir dağıtımla, en uygun hastalara, en kısa süre içerisinde naklini sağlamaktır. SAĞLIK&İNSAN Ulusal Koordinasyon Sisteminin yürütülmesi amacıyla Bakanlığımız Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı; Ankara’da Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Merkezi (UKM) ile Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir ve Samsun olmak üzere dokuz ilde Organ ve Doku Nakli Bölge Koordinasyon Merkezleri (BKM) kurulmuş ve her bir BKM’ne bağlanan iller belirlenmiştir. Ülke genelinde herhangi bir hastanede beyin ölümü ve organ bağışı gerçekleştiğinde hastanede görevli organ nakli koordinatörleri Bölge Koordinasyon Merkezine bildirmektedir. Organ ve Doku Nakli Bölge Koordinasyon Merkezleri ise organları bağışlanan donöre (verici) ait bilgileri Ulusal Koordinasyon Merkezine hızlı bir şekilde ulaştırmaktadır. Bu merkez, donörün organ ve dokularının ülke genelinde nakil beklemekte olan hastalardan aciliyet ve organ uyumu kriterlerine göre en uygun hastanın bulunduğu organ nakli merkezine gönderilmesini sağlamaktadır. BKM ise başlıca şu görevleri yapar: Bölgesine bağlı bütün illerin organ ve doku nakli hizmetleriyle ilgili koordinasyonu sağlar, organ ve doku alımı ekiplerinin, çıkarılan organların ve nakil yapılacak hastaların nakil merkezlerine ulaşımlarını 112 İlk Yardım ve Acil Hizmetleri aracılığıyla sağlar, organ ve doku naklinin gerçekleşmesiyle ilgili verici adayı ve alıcı ile ilgili yapılması gereken tıbbi, idari ve hukuki işlemlerin yürütülmesini sağlar. Türkiye’de organ nakli bekleyen ve bekleme listesine kayıtlı hasta sayıları. Kadavradan organ nakli beyin ölümü gelişen kişilerden yapılabilmektedir. Ülkemizdeki mevzuat gereği beyin ölümü teşhisi konulan kişinin yakınlarından bu konuda eğitim almış organ nakli koordinatörleri tarafından organ bağışı talebinde bulunulmaktadır. Tüm bu prosedür ve organizasyon Bakanlığımız denetiminde ve koordinasyonu ile yapılmaktadır. Organ Nakli Koordinatörlüğü, beyin ölümü tanısının konulması ve yoğun bakım uzmanları ile beyin ölümü tanısı koyacak hekimler arasında koordinasyonun sağlanmasında en önemli mihenk taşlarından biridir. Son 2 yıl içerisinde organ nakli koordinatörlüğü eğitimlerine hız verilmiştir. 2008 yılı öncesinde Organ Nakli Ulusal Koordinasyon Merkezi (UKM) tarafından tutulan kayıtlar esas alınarak organ nakli bekleyen hasta işlemleri ve kadavra donör dağıtım işlemleri gerçekleştirilmekteydi. 2008 yılı Mayıs ayında Ulusal Böbrek Bekleme Listesi Programı devreye girmiş ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda elde edilen kadavra böbreklerin dağıtımı tıbbi kriterlere uygun, elektronik ortamda ve en adaletli biçimde yapılmaya başlanmıştır. 2010 yılı Şubat ayından itibaren program revize edilerek ülke genelinde elde edilen sırasıyla karaciğer, kalp, kalp kapağı, pankreas, ince bağırsak ve kornea dağıtımı da sistem üzerinden yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizdeki organ nakli merkezlerinin Bölge Koordinasyon Merkezlerine (BKM) göre dağılımı. 17 SAĞLIK&İNSAN Ayrıca canlı ve kadavradan gerçekleşen tüm (böbrek, karaciğer, kalp, akciğer, pankreas ve ince bağırsak) organ nakilleri ile organ bekleyen hasta bilgilerinin programa girilmesi zorunlu hale getirilerek istatistiksel bilgilerin de elde edilebildiği Türkiye Organ ve Doku Nakli Bilgi Sistemi (TODS) oluşturulmuştur. Bu sistemi öncelikle organ nakil merkezleri, bölge koordinasyon merkezleri (BKM) ve UKM takip etmektedir. 18 Bugün itibarıyla, 62 hastanede Böbrek Nakli Merkezi, 40 hastanede Karaciğer Nakli Merkezi, 14 hastanede Kalp, Kalp-Akciğer, Homogreft Nakli Merkezi ve 3 hastanede Akciğer Nakli Merkezi ruhsatlandırılmış olup faal olarak hizmet vermektedir. kuruluşlarının temin edeceği diğer araçlar v.s.) transfer edilmesi tercih edilmektedir. Ancak, çıkan organların iskemi süresi içerisinde coğrafi koşullar, uzaklık, aciliyet v.b. sebeplerle ilgili nakil merkezine ulaşımı mümkün değil ise, havayolu araçları kullanılmaktadır. Organ Dağıtımında ve Naklinde Ulaşım 2002 yılında Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı (Emniyet Genel Müdürlüğü), Ulaştırma Bakanlığı (Sivil Havacılık ve Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlükleri) ve Türk Hava Yolları A.O. Genel Müdürlüğü arasında “Organ ve Dokuların Havayolu İle Sevk Edilmesi Hakkında Protokol yürürlüğe girmiştir. Bu protokolle organ ve dokular THY tarifeli seferleri ile ücretsiz olarak sevk edilmektedir. Ancak organların ilgili yerlere istenilen zamanda ulaşması konusunda THY tarifeli seferleri yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle Sağlık Bakanlığı ile Türk Hava Kurumu Genel Başkanlığı arasında, Türk Hava Kurumu’na ait uçakların kiralanması ile ilgili Protokol ve yine aynı şekilde Sağlık Bakanlığı ile Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü arasında Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü’ne ait helikopterlerin kiralanması amacıyla yine 2002 yılında bir protokol imzalanmıştır. Bu protokollerle 24 saat hazır bulundurulan uçak ve helikopterler uygun bir bedelle nakledilecek organların taşınmasında kullanılmaktadır. Ayrıca, Başbakanlık Afet İşleri Genel Müdürlüğü uçak ve helikopterleri de kullanılmaktadır. Ülkemizde kadavradan elde edilen organların iskemi süresi içerisinde ilgili nakil merkezine ulaşımı mümkün ise, öncelikle karayolu ile (ambulans, sağlık SAĞLIK&İNSAN Bunun yanı sıra, Bakanlığımız Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Daire Başkanlığı ve Hava Ambulans Şubesinin “Hava Operasyon Merkezi” bünyesindeki ambulans uçak ve helikopterleri de kadavra organların taşınmasında kullanılmaktadır. Bakanlığımızın hava araçlarının kullanılmasına ilişkin mevzuatında; organların, organ nakli olacak hasta ve organ çıkarım ekibinin taşınması da yer almaktadır. Eğitim-Bilgilendirme Çalışmaları 2001-2002 öğretim yılı ilköğretim ve ortaöğretim okullarında Organ Bağışı Konulu Resim-Afiş ve Slogan Yarışması düzenlenmiştir. Bu yarışma ile ülkemizdeki 50bin okula ulaşılmıştır. Bu öğrencilerin anne ve babalarına “Siz organlarınızı bağışladınız mı?” diye sormaları ve böylece konunun evlerimize girmesi hedeflenmiştir. kadavra donör sayısının azlığı organ nakli hizmetlerinde karşılaşılan en önemli sorunlar olarak saptanmıştır. Ankette, yine sırayla, halk ve sağlık personeline yönelik eğitim yapılması, iletişim araçları vasıtasıyla reklam ve tanıtım yapılması, mevzuat ile ilgili sorunların giderilmesi ve organ bağışının özendirilmesi de en çok önerilen çözümler olarak belirtilmiştir. 2003-2011 Organ Nakli Haftası (3-9 Kasım) kutlamaları çerçevesinde 81 ilde panel, yerel televizyon kanallarında konu ile ilgili programların yayınlanması, halktan organ bağışı alınması, halk ve personel eğitimi vb. faaliyetler gerçekleştirilmiştir. 2005-2011 yılları arasında 555 sağlık personeli organ ve doku nakli koordinatörlüğü eğitimi almıştır. 2008-2012 yılı Mart ayı arasında yaklaşık 4bin sağlık personeli ve hekime (anesteziyoloji ve reanimasyon, beyin cerrahisi, nöroloji uzmanı ve organ nakli koordinatörü ile hastane başhekimleri) beyin ölümü bildirimi ve kadavra donör bakımı konularında birer günlük eğitimler verilmiştir. Projeler 2009-2012 “Organ Bağışında Uyum” konulu AB IPA projesi hazırlanmıştır. Proje kapsamında ülkemizdeki Yoğun Bakım Birimlerinde çalışmakta olan anesteziyoloji ve reanimasyon, nöroloji ve beyin cerrahisi uzmanları ve organ nakli koordinatörlerine eğitim verilmesi; ayrıca, organ bağışının medyada yer almasına yönelik çalışmalar yapılması planlanmaktadır. Proje ile ilgili süreç devam etmektedir. 2004 Organ ve Doku Nakli Hizmetleri ve Diyaliz Hizmetleri ile ilgili problemler ve çözüm önerilerini belirlemek amacıyla 81 ildeki sağlık kuruluşlarını kapsayan bir anket çalışması yapılmıştır. 75 ilden toplam 420 kurumdan 1.427 kişi anket doldurarak çalışmaya katılmıştır. Anketin değerlendirilmesinde, sırasıyla, halkın ve sağlık personelinin konu ile ilgili eğitim eksikliği, mevzuat ile ilgili sorunlar, organ naklinde görevli personelin özlük hakları (maaş, kadro vb.) ve 19 Organ Nakli: Elli Yıl Öncesine Kadar Bir Hayaldi Son 50 yılda organ nakli hızla gelişti ve Türkiye’de 2011’de 3bin 836 nakil yapıldı. Türkiye’de yılda 20 bin, Çin’de 2 milyon kişi organ bekliyor. Cerrahinin Atası Sushruta Organ nakli yapma fikri 2 bin yıl öncesine uzanır. Bir Çin efsanesinde, Bian Que’nin MÖ 700’lerde iki kişinin kalplerini karşılıklı naklettiği anlatılır. Katoliklerin dini belgelerinde, iki azizin MS 300’de bir misyonerin kangren olan bacağının yerine ölen bir Etiyopyalı’nın bacağını naklettiği anlatılır. 20 Hindistan’da MÖ 600-800’lerde yaşayan doktor Sushruta, kitabında bir hastanın burnuna hastanın kendi derisini naklettiğini yazar. Sushruta, kitapta 300 ameliyat tekniği ve 120 ameliyat aletini anlatır. O eser Abbasiler döneminde Arapça’ya tercüme edildi. Avrupalılar cerrahiyi o tercümeden öğrendi ve Sushruta cerrahinin atası sayıldı. İtalyan G. Tagliacozzi, Abbasiler’in kitabından yararlanarak doku nakilleri yaptı. Doku nakil tekniklerini 1596’da yazdığı kitapta açıkladı. Başkasından alınan derileri vücudun reddettiğini, kendi derisini ise reddetmediğini yazdı. Gasparo Tagliacozzi (1596) İlk Kornea Nakli Çek Cumhuriyeti’nde Yapıldı Çek Doktor E.K. Zirm, 1905’te bir çocuğun, metal battığı için kör olan gözlerini almak zorunda kalmıştı. Çocuğun kornealarını, gözüne kireç kaçtığı için kör olan bir işçiye nakletti. SAĞLIK&İNSAN İşçinin bir gözü açılmadı ama diğer gözü görmeye başladı. Organ naklinde damarların dikilmesi ile ilgili sorunları Fransız Doktor A. Carrel çözdü. Fransız Devlet Başkanı Sadi Carnot 1894’te bıçaklı saldırı sonunda ölmüştü. A. Carrel, atar damar dikilebilseydi Devlet Başkanının ölmeyeceğini anlamıştı. Köpeklerle böbrek ve kalp nakil çalışmaları yaptı. Her çapta kan damarını dikecek teknikler geliştirip organ naklinin önünü açtı ve 1912 yılı Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı. Carrel, Fransız Faşist Partisi’ne yakın olduğu gerekçesiyle suçlandı ve yargı süreci başlarken 1944’te öldü. Boston’da ilk kez beyin ölümü gerçekleşen vericiden bir hastaya başarılı böbrek nakli gerçekleşti. İlk başarılı akciğer nakli 1963’te Mississippi Üniversitesi’nde yapıldı. Minnesota Üniversitesi’nde 1966’da ilk pankreas/böbrek nakli başarıyla gerçekleştirildi. İlk başarılı karaciğer nakli ABD’de 1967’de Colorado Üniversitesi’nde yapıldı. Kol, Bacak ve Yüz Nakilleri Ukraynalı Doktor Y. Voronoy 1930’larda kadavradan aldığı böbreği hastasına nakletti ancak başarısız oldu. İlk Başarılı Böbrek Nakli 1954’te ABD Boston’da böbrek yetmezliği olan bir hastaya, 1954’te tek yumurta ikizi olan kardeşinin bir böbreği nakledildi. Hasta 8 yıl yaşadı ama tekrarlayan böbrek yetmezliğinden öldü. Daha sonra çok sayıda ikizde böbrek nakli yapıldı ve nakil tekniği olgunlaştı. İkiz olmayanlar arasındaki böbrek nakillerinde vücudun organı reddetmesi, hastaya radyasyon uygulanarak önlenmeye çalışıldı. Radyasyon hastalara zarar verdiği için 1960’ta 6-merkaptoürin ve azotiyoprin adlı ilaçlarla böbrek reddi önlenmeye başlandı. Araba çarpması nedeniyle beyin ölümü gerçekleşen bir kadının kalbi bu hastaya nakledildi. Ameliyattan sonra hasta 18 gün yaşayabildi. Barnard bazı eleştirilere karşın kalp nakline devam etti ve 1968’de yaptığı ikinci kalp naklinde hastası 19 ay yaşadı. Barnard’ın 1971’de kalp nakli yaptığı hasta ise 23 yıl yaşayarak rekor kırdı. Dünyada bugüne kadar yaklaşık 4 bin kalp nakli yapıldı ve bir milyon kişi kalp nakli bekliyor. Barnard sayesinde hızlanan bağış kampanyalarıyla akciğer, pankreas ve karaciğer nakilleri gerçekleşti. Dr. Christiaan Barnard İlk Kalp Naklini Yaptı Dr. Barnard, Güney Afrika’da 3 Aralık 1967’de ilk kalp naklini başarıyla yapınca meşhur oldu. Gazeteler kalp naklini günlerce yazdı ve Barnard’ın her hareketi bir film yıldızı gibi izlendi. Barnard, daha önce kalp nakli denemelerini 50 köpek üzerinde yapmıştı. İnsanlarda organ nakline 1967’de yaptığı başarılı böbrek nakli ile başladı. Manavlık yapan 54 yaşındaki bir kalp hastası Barnard’a başvurup kalp nakli istedi. İlk başarılı el nakli 1998’de Fransa’da yapıldı. Ancak psikolojik sorunları nedeniyle ilaç almayı aksatan hastanın talebi üzerine 2001’de el ameliyatla alındı. Daha sonra tek ve çift el nakilleri de başarıyla gerçekleşti. İlk başarılı çift kol nakli 2008’de Munich Teknik Üniversitesi’nde yapıldı. İspanyol Doktor P. Cavadas, dünyanın ilk başarılı çift bacak naklini 2011’de gerçekleştirdi. Hasta birkaç ay sonra havuz içinde adım atmaya başladı. İlk başarılı yüz nakli Fransa’da 2005’te yapıldı. Çift kol ve bir bacak nakli 2012’de Akdeniz Üniversitesi’nde başarıyla yapıldı. Komplikasyon nedeniyle bacak aynı gün alındı. Ameliyat sırasında bir başka hastaya tam yüz nakli de başarıyla gerçekleşti. Hacettepe Üniversitesi’ndeki çift bacak ve çift kol nakli sonunda ise hasta yaşamını kaybetti. 21 Organ Nakli Operasyonlarının Gizli Kahramanları “Ameliyattan önce hastanın psikolojik ve fizyolojik olarak nakile hazır olmasını sağlamak en zor iştir. Aile kaygı, telaş, korku ve panik içinde olduğu için onları da teselli etmek, onların yaşadığı duyguları, acılarını paylaşmak, bizlerden çok şey götürmesine rağmen, bambaşka ve tarifsiz bir duygudur.“ Türkiye’de organ bağışı, son aylarda, Uğur Acar ve geçtiğimiz günlerde Gazi Üniversitesi’nde başarıyla yapılan yüz nakliyle daha çok konuşulur hale geldi. Her ne kadar nakli gerçekleştiren doktorların başarısından öncelikli olarak bahsedilse de bu vakanın mimarları arasında adlarını çok sık duymadığımız organ nakil koordinatörleri ve çok hassas bakım gerektiren transplantasyon vakalarının hemşireleri de yer alıyor. Sağlık Bakanlığı’nın üzerinde durduğu ve faaliyetlerini artırdığı organ nakli konusunda yapılan çalışmalar sonucu Türkiye çapında yaklaşık 250 koordinatör istihdam edildi. Gönüllü olarak gece gündüz demeden çalışan organ nakil koordinatörleri, beyin ölümü gerçekleşen hastaların organlarının bağışlanması için yakınlarıyla görüşüyorlar. Aileleri ikna etmek kimi zaman günlerce sürebiliyor. 22 Organ bağışı denince artık hepimizin aklına yüz ve kol nakli geliyor. Bu çalışmalar ve başarılarla ilgili olarak medyaya pek yansımayan gizli kahramanlar var: Organ Nakil Koordinatörleri ve Transplantasyon Yoğun Bakım Hemşireleri. Her şey yoğun bakımda yatan bazı hastalara beyin ölümü tanısı konmasıyla başlıyor… Beyin ölümünün onaylanması için anestezist, nörolog, nöroşirürji uzmanı ve kardiyologdan oluşan dört hekimin imzası gerekiyor. Her gün yoğun bakım hastaları takip edilerek beyin ölümü gerçekleşen hastalar ile ilgili süreci başlatıp onay, imza gibi prosedürleri hallettikten sonra aileyle görüşme başlıyor. Bağışa onay alınınca ölen kişinin kanı alınır, doku tespiti yapılır ve Ankara’ya gönderilir. Organ nakil koordinatörleri işte tam bu noktada ailelere beyin ölümünü anlatmakta zorlanıyorlar. Çoğu zaman ani bir kaza veya vakayla başlayan üzücü şok durumunda ailelerle görüşmek gerçekten zor. Dört gün aileyle konuştu Uşak Devlet Hastanesi nakil koordinatörü Dr. Zafer Aydın ilk yüz nakli için yoğun bakımdaki Kaya’nın ailesiyle onay alabilmek için dört gün boyunca uğraşmış. Milyonda bir ihtimal bile olsa iyileşme düşüncesi, dinen günah olduğu inancı yine karşılarına dikilen en büyük engel olmuş. Hemşireler, sağlık memurları ile doktorlar, organ nakil koordinatörü olarak görev yapabiliyor. Ferhat Baş da onlardan biri. 8 yıldır organ nakil koordinatörlüğü yapan Baş, bu görevi Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde sürdürüyor. SAĞLIK&İNSAN Hastanenin organ ve doku nakli koordinatörlüğünün kurulduğu ilk yılda 8 beyin ölümü ve 2 donör bildirimi yapmış. 2007’de 12 beyin ölümü tespitinden 7 donör, 2008’de 6 beyin ölümü tespitinden 2 donör, 2009’da 21 beyin ölümü tespitinden 8 donör, 2010’da 17 beyin ölümü tespitinden 4 donör, 2011’de 25 beyin ölümü tespitinden 9 donör olarak bildirmiş. Ferhat Baş’ın yapmış olduğu gayretli çalışmalar neticesinde hastane organ nakil merkezi ülkenin en fazla donör bildiren merkezlerinden birisi olmuş. Baş, “Ailelerden en acılı oldukları anda başka insanlara umut olmalarını istemek görevimizin en zor anlarıdır.” diyerek şöyle devam ediyor: “2007 yılında 14 yaşındaki İ.S. kafasına sopa ile vurulması neticesinde hastanemiz Yoğun Bakım Ünitesi’nde tedavi altına alınmıştı. Yapılan tedaviye rağmen beyin ölümü gerçekleşen İ.S.’nin ailesi ile organ bağışı konusunda görüşmeler yaptık. İ.S.’nin ablası ve ailesi yetim büyüyen çocuklarının acısına dayanamıyor adeta her şeye isyan ediyorlardı. Organ ve Doku Nakli Koordinatörümüz Dr. Murat Allıoğlu’nun yoğun ikna ve bilgilendirme çabaları sonucunda derin üzüntü ve isyan içinde olan İ.S.’nin ailesi organ bağışına rıza göstermişti.” Vefat edenlerin sağlığında fikir beyanı olmamışsa, ailelerin genellikle olumsuz tavır sergilediğini belirten Baş, organ bağışında bulunmak isteyenlerin en azından sağlığında ailelerine bu konudaki fikirlerini ifade etmiş olmalarının, ülkemizdeki organ bağışının artmasına vesile olacağını belirterek, yaşadığı bir diğer olayı bizimle şöyle paylaştı: “2010 yılında yaşadığımız olayda beyin ölümü gerçekleşmiş bir bayanın eşi ile organ bağışı konusunda yaptığımız görüşmede, eşiyle bu konuda herhangi bir konuşma yapmadıklarını, rahmetlinin fikrini bilmediğin ifade etti. Eşinin organlarını bağışlayamayacağını belirtti. Biz de bu konuda, diğer aile fertleriyle görüşmesi gerektiğini ifade ederek, aileden başka birisine bu konuda vasiyetinin olabileceğini hatırlattık. Ertesi gün rahmetlinin şehir dışında okuyan kızı geldi ve televizyondaki bir programda organ nakli konusu işlenirken annesinin de organlarını bağışlamak istediğini söylediğini beyan etti.” Sağlık Bakanlığı sertifika veriyor Organ nakil koordinatörü olmak isteyen hemşire veya doktorların, Sağlık Bakanlığı’nın Organ Nakil Merkezlerinde düzenlediği bir haftalık sertifika programlarına katılmaları şart. Ayrıca her yıl düzenlenen seminerlerde de psikologlar ve kişisel gelişim uzmanları, ailelere nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatıyor. Bağış yapacak aileler karaciğer, böbrek gibi organların nakline çoğunlukla daha kolay izin veriyor. Ancak sıra göz, kol, bacak, yüz gibi uzuvlara gelince tepki gösterebiliyorlar. Bir kişinin beyin ölümü gerçekleştikten sonra her an kalbi durabilir. Kısa sürede ailenin onayının alınması gerekiyor. Bir yanda bağış yapanlar diğer yanda can bulan hastalar var. Aslında tatlı bir hüzün yaşanıyor. 23 SAĞLIK&İNSAN Bu şekilde hastanın beklentileri ile gerçekleşen durum arasında farklar ortaya çıktığında bilinmeyen bir şok durumunun oluşması engellenmektedir. Transplantasyon sonrasında yaşam standartlarını yükseltmeye çalışıyoruz. Yorulsak da çoğu zaman görevimizi en iyi ve layıkıyla yapmanın verdiği huzur oluyor içimizde…” Organ nakli yapıldıktan sonra da her şey bitmiyor. İyi bir hasta bakımı sunulması gerekiyor. Zaten organ ret durumu yaşanmaması için bağışıklık sistemi baskılanan hastalara çok steril ortamda iyi bakım yapılması gerekiyor. İşte bu noktada devreye vefakâr ve fedakâr hemşireler giriyor. Hayat Hemşire “Transplantasyon Hemşiresi olarak, takılacak organın (kadavra ya da canlıdan) bağışı sonrası en uygun nakil için uygun hastanın tespitini ve naklini sağlayacak düzenlemeleri oluştururuz” diyerek başlıyor heyecanlı bir koşunun anlatımına: Transplantasyon hemşireleri çoğu kez önceden planlanmamış ancak ani gelişen organ nakli vakalarında gece veya gündüz yataklarından kalkarak görevlerine geliyorlar. Bir yanda verici ailenin yakınları diğer yanda ümitle bekleyen hasta yakınlarını çoğu kez sakinleştirmek onlara düşüyor. Bazen 1 yaşında bebek bazen de anne ve babaları yaşında yaşlı insanlar! Hepsi de hayatın içinden vakalar… Soğukkanlılığın yanında her an hayat kurtarma ekibinin içinde görev yapma heyecanı… “Bu tür durumlarda her şeyin yerini panik, heyecan, korku, telaş gibi duygular almaya başlar. Çoğu zaman gece yarısı hemen organize olmamız gerekir. Hızlı ve eksiksiz olarak hareket etmek zorundayız. Ameliyattan önce hastanın psikolojik ve fizyolojik olarak nakile hazır olmasını sağlamak en zor iştir. Aile kaygı, telaş, korku ve panik içinde olduğu için onları da teselli etmek, onların yaşadığı duyguları, acılarını paylaşmak, bizlerden çok şey götürmesine rağmen, bambaşka ve tarifsiz bir duygudur. Soğukkanlı olmak neredeyse mümkün değildir. Titiz ve dikkatli davranmak zorunda olmakla beraber hastayı ve hasta yakınlarını sahipleniyoruz. Hastanın korku ve endişelerinin tamamını gideremiyoruz belki ama en aza indirmeye çalışıyoruz. 12 senedir büyük bir üniversitemizin Transplantasyon Yoğun Bakım servisinde görev yapan hemşirelerimizle görüştük. Gerçekten hepsinde haklı bir gurur var, ancak biraz yorgunlar… 24 Sorularımıza içtenlikle cevap veren Hayat Hemşire, tatlı yorgunluklarını ve aldıkları sorumluluğu belirterek, “Yapılan organ nakli operasyonunun başarıya ulaşması biz hemşirelerin omuzlarındadır. Operasyonu gerçekleştirmek kadar yapılan operasyonu başarıya ulaştırmak bizlere düşmektedir. Hastalarımızın tedavisi kapsamında ilaçlarının dikkatli ve titiz şekilde verilmesi, egzersizleri, bakımları çok önemlidir. Nakil sonrası hastanın evde bakım işleri hastanın yakınına ve hastaya düşer. Çok önem arz eden transplantasyon sonrası taburculuk eğitimini en ayrıntılı ve en etkin şekilde hasta ve yakınına vermek durumundayız. Bu tür hastaların tedavisi genelde çok farklı oluyor. Diğer hastalardan ayrılan farkı immunosupresif tedavi almaları ve bu nedenle bağışıklık sistemlerinin baskılanmasıdır. Enfeksiyona karşı açık durumdadırlar. Bu riski yine en aza indirgemek ve hijyen eğitimi vermek bizlere düşüyor.” diyerek heyecanla ve gururla anlatıyor bu özel hizmeti ve özel hemşireleri. SAĞLIK&İNSAN İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Karaciğer Nakli Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sezai YILMAZ: “En Başarılı Karaciğer Nakilleri Malatya’da Gerçekleşecek!” Hande AYDEMİR 26 SAĞLIK&İNSAN 1962 doğumluyum. Malatya’nın Arguvan ilçesi Karahöyük köyünde doğdum. Çocukluğum, ilk, orta ve lise yıllarım Malatya’da geçti. On yedi yaşında Malatya’dan ayrıldım ve “Tıp Fakültesi” eğitimimi Diyarbakır’da tamamladım. İhtisaslarımı Ankara’da yaptım. “Genel Cerrahi” ihtisasımı Ankara Numune Hastanesi, “Gastroenteroloji Cerrahisi” yandal ihtisasımı Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi’nde yaptım. “Karaciğer Nakli” eğitimimi 1999 yılında Amerika Pittsburgh Üniversitesi’nde aldım. 2002 yılından itibaren de Malatya’daki karaciğer nakli serüvenimiz başladı. Sezai Hocam, siz bu mücadeleye başladığınızda Türkiye’de karaciğer nakli ve bağışı konusunda durum nasıldı? Karaciğer Nakli Enstitüsü’nün kurulma sürecini, karaciğer naklinde Enstitü’nün geldiği noktayı bizimle paylaşır mısınız? Bu serüvene 2002 yılında başladık ve 2006 yılına kadar 22 nakil yaptık. Bu sayı son derece yetersizdi. Ülkemizde karaciğer nakline yıllık gereksinim 2bin 500 civarındadır. Geçen yıl ülkemizde toplam 880 kişiye karaciğer nakli yapıldı. İnsanların büyük kısmı karaciğer nakli yapılamadığı için ölüyor. Bunun önünü açmak lazım, bu da ancak organ bağışı ile yapılabilir. Maalesef toplumda organ bağışı bilinci çok iyi yerleşmemiştir. İnsanlar ailesinden birisinin beyin ölümü gerçekleştiğinde annemi, babamı ya da kardeşimi parçalatmam diye organ bağışı yapmıyor, ama ailesinden birisi hasta olduğunda kendisi organının yarısını veriyor. Ölümüzün organını bağışlamıyoruz ama dirimizin organını veriyoruz. Organ bağışında toplumun bilinçlenmesi zaman alacaktır. Sonuçta bizim gibi organ bağışı sorunu yaşayan Uzak Doğu ülkeleri bunu nasıl aşmıştır; canlı vericili organ nakli ile bu durumu aşmış, insanlara bunu sunmuştur. 2007 yılında canlı vericili karaciğer nakli ile ilgili çalışmalara başladık. O yıl 50’nin üzerinde karaciğer nakli yaptık. 2008 yılından itibaren de Turgut Özal Tıp Merkezi Türkiye’de bir marka oldu. Dört yıldır ülkemizde hem canlı vericili hem de toplam karaciğer nakli ile ilgili bir numaralı merkez Turgut Özal Tıp Merkezi’dir. Bu yıl yine bir rekor kırdık ve 222 karaciğer nakli gerçekleştirdik. Yılda 300’ün üzerinde karaciğer nakli gerçekleştiren dünyada bir merkez var, ikinci merkez biziz. Bunun üzerine biz buranın enstitüleşmesi gerektiğini düşündük. Enstitüden ziyade her şeyi ile karaciğere yoğunlaşan bir bilimsel yapı, yani başka bir deyişle “Karaciğer Fakültesi” açtık. Bunu tıp fakültemiz yönetim kuruluna, üniversitemiz senatosuna, rektörümüz Cemil Çelik’e, YÖK eski başkanımıza, Milletvekillerimize, Hükümetimize ve Cumhurbaşkanımıza borçluyuz. Yaklaşık 6 ay önce Malatya’da Karaciğer Enstitüsü kuruldu. İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Enstitüsü ülkemizin uluslararası bir projesidir. Bu enstitüde neler yapmayı planlıyorsunuz? Bu yapı dünyada bir ilktir. Bu enstitüde neler yapılacak sıralayalım. Birincisi, ülkemizdeki ve yurtdışındaki doktorlara karaciğer nakli ile ilgili 2-3 yıllık eğitim veren bir yer olacak. Şu anda bile Türkiye’nin birçok yerinden ve dünyanın birçok ülkesinden 20’nin üzerinde doktor, 6 aylık bir eğitim almaktadır. İkincisi, dünyadaki en fazla, en başarılı karaciğer nakilleri burada gerçekleşecektir. Canlı vericili karaciğer nakli en zor yapılan ameliyattır. Bir ameliyat nerede çok yapılıyorsa orada en iyi yapılıyordur. Doğu ve Güneydoğu’dan gelen insanlara devletimizin bir üniversite hastanesinde bu olanakları sunmak, bu insanlarda devlete karşı güven ve bağlılık duygusunu güçlendirecektir. Kısacası Malatya Karaciğer Nakli Enstitüsü projesinin milli birliğimize katkı sağlayacak önemli bir proje olduğunu düşünüyorum. 27 SAĞLIK&İNSAN Elde ettiğiniz başarı bölgede ve Türkiye’de umut oldu. Mücadelenizin bu yönünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyada en fazla sayıda karaciğer nakli, yılda 300’ün üzerinde karaciğer nakli ile Güney Kore’nin başkenti Seul’de bulunan bir merkezde yapılmaktadır. Bizim amacımız bu sayının üzerine çıkmaktır. Karaciğer naklinin dünyadaki gelişiminden de kısaca bahseder misiniz? Karaciğer nakli ilk kez Amerika’da 1963 yılında yapıldı. Şimdiye kadar 1 yılda en fazla sayıda karaciğer nakli yapan merkez, 620 nakil ile Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi olup, bu sayıyı 1990’lı yıllarda gerçekleştirdi, ayrıca ben de karaciğer nakli eğitimimi bu merkezde aldım. Siz bu rekoru kırabilecek misiniz? Bu rekoru kırmak diğer amacımızdır. Yani Malatya’nın ismini karaciğer nakli ile tarihe altın harflerle yazdıracağız. Üçüncüsü her tür zorluklarla karşı karşıya geliyoruz. 28 Bu yüzden de bu zorlukları çözen, bütün bilimsel teknikler, buluşlar bu merkezden çıkacak. Şimdiden Malatya ismi ile anılan ve bu ameliyatın son derece zor bir kısmını çözmek için “Malatya Yaklaşımı” diye bir ameliyat tekniği tanımladık. Bu terim literatüre de girdi. Bu son derece güzel bir şeydir. Bu ameliyattan sonra planladığımız bir ameliyat daha var ona da “İnönü Yaklaşımı” diyeceğiz. Bir başka ameliyata da “Turgut Özal Yaklaşımı” diyeceğiz. Şehrimizin kıymetlerini tek tek ameliyat ismi ile literatüre geçireceğiz. Dördüncüsü, Malatya ekonomisine çok büyük gelir getirecektir. Hedefimiz yılda 200 milyon dolar gelir getirmektir. Karaciğer nakli Malatya’ya kayısıdan daha fazla gelir getirecektir. Ayrıca Karaciğer Nakli Enstitüsü ile sanayi de gelişecektir. Ameliyatta kullanılan malzemelerin Malatya’da üretilip pazarlanacağını düşünüyorum. Yani Malatya karaciğer nakli ile anılan bir şehir olacaktır. Malatya’daki karaciğer nakli ile ilgili başarılardan sonra son yıllarda Türkiye’nin her yanından olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan akut karaciğer yetmezliğine sahip çocuk ve erişkin hastalar Sağlık Bakanlığımızın hava ambulansı vasıtasıyla kısa sürede Malatya’ya getirilmektedir. Bu hastalara 1-2 saat içerisinde canlı donör hazırlanmakta, tahminen 2 saat içinde karaciğer nakline alınabilmektedir. Güneydoğu’dan bir hastanın büyük şehirlerde böyle komplike ve zor bir ameliyata bu kadar kısa sürede ulaşabileceğini pek sanmıyorum. Sonuç olarak, Doğu ve Güneydoğu’dan gelen insanlara devletimizin bir üniversite hastanesinde bu olanakları sunmak, bu insanlarda devlete karşı güven ve bağlılık duygusunu güçlendirecektir. Kısacası Malatya Karaciğer Nakli Enstitüsü projesinin milli birliğimize katkı sağlayacak önemli bir proje olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde organ nakillerinde başarı oranı nasıl? Genellikle dünyada kabul edilen oran hastalığın ağırlığına da bağlı değişmek kaydıyla %70’in üzerinde başarıdır. Bizim merkezimiz çok ciddi, çok ağır hastaları kabul etmektedir. SAĞLIK&İNSAN Bu hastalar ülkemizin hiçbir merkezinde karaciğer nakli yapılmayan yandaş hastalıkları olan ve son nokta olarak bize başvuran hastalardır. Bu hastaların çoğuna başarı oranımız düşecek diye bilimsel kuralların dışına çıkmamak kaydıyla karaciğer nakli şansını sunmak istiyoruz. Dolayısıyla ağır hasta gurubundan dolayı başarı oranları düşük görünebilir. Ancak bu hasta gurubunu çıkaracak olursak bizim merkezimizin başarısı %85 civarındadır, biz bu başarıyı %90’ın üzerine çekmeye çalışıyoruz. Karaciğer nakli ile ilgili gereken desteği aldınız mı, alabiliyor musunuz? Bundan önceki rektörümüz zamanında da şimdiki rektörümüz zamanında da üniversite yönetimi, başhekimlik, dekanlık bazında da tam destek aldım. Hiçbir şekilde bu destek azalmadı, artarak devam etti. Bundan son derece mutluyum. Şehir, kamuoyu destek oldu. Bu başarı sadece organ nakli ekibinin değil Malatya şehrinin başarısıdır. Malatya’dan kısaca bahsetmek gerekirse, kayısı üretiminde dünya piyasalarının % 85’ini elinde tutuyor. Cumhurbaşkanları çıkarmış iddialı bir Anadolu şehridir. Son yıllarda bu şehir başarıya aç idi. Karaciğer nakli ile gelinen noktada Malatya halkının, basınının, vali, belediye başkanı, milletvekilleri ve üniversite yönetiminin büyük katkısı vardır. Bu başarı Malatya şehrinin başarısıdır. Ülkemizde en sık hangi karaciğer hastalığı için nakil yapılıyor? Karaciğer hastalığına sebebiyet veren bir çok etken, patoloji son dönem karaciğer hastalığına sebebiyet vererek hastaları ölüme götürebilir. İşte bu durumda elimizdeki tek silah karaciğer naklidir. Karaciğer nakli yapılan hastalarda görülen en sık neden (% 50 kadarı) Hepatit B virüsüne bağlı karaciğer sirozudur. Bunun dışında Hepatit C virüsü, karaciğer kanserleri, alkolik hepatit ve doğuştan karaciğer hastalıkları da son dönem karaciğer hastalıkları veya siroza sebebiyet verebilir. Karaciğer nakli ekibinin çalışma temposundan bahseder misiniz? Tüm arkadaşlarımız gece veya hafta sonu demeden, çok yoğun çalışmaktadırlar. Geçen yıl yaptığımız 222 karaciğer nakli ve bunların erken dönemde oluşan komplikasyonlarına bağlı reoperasyonlarla yılın % 75’ini karaciğer nakli yaparak geçirdiğimiz söylenebilir. Bir karaciğer naklinin en az 10-12 saat sürdüğünü ve bu naklin sonunda her gün 2-3 saat hastaların radyolojik tetkiklerini incelemekle geçirdiğimizi düşünürsek sanıyorum ortadaki özverinin büyüklüğünü anlatmış olurum. Özet olarak buradaki başarı karaciğer nakil ekibinin vatan, millet ve memleket sevgisinin bir göstergesi, bir sonucudur. Malatya gibi orta ölçekli büyüklükte ve kayısı ile özdeşleşmiş bir Anadolu şehrinde karaciğer nakli ile ilgili bu başarı nasıl sağlandı. Kısacası, bu tablo karaciğer naklinde çalışan tüm ekip arkadaşlarımızın idealist duygularla, sınırsız bir çalışma sonrası ortaya çıkan bir başarı öyküsüdür. Bu başarının büyük şehirlerin dışında kalan diğer üniversite hastanelerine de örnek oluşturması ayrı bir gurur kaynağımızdır. 29 ORGANLARINIZI BAĞIŞLAYIN HAYAT KURTARIN Türkiye’de organ nakli bekleyen hastaların sayısı gün geçtikçe artıyor. Organ nakli ile ilgili en önemli sorun ise bağış sayısındaki yetersizlik. Ancak dünya standartlarındaki organ nakil merkezlerimiz ve Türk doktorların deneyimi sayesinde nakil olmak için yurt dışına gitme dönemi sona erdi. Aksine yabancı hastalar ülkemize gelerek organ nakli oluyor. Organ naklindeki bu gelişmeler yüz güldürüyor... Fakat konunun toplumsal bir bilinçle ve bir devlet politikası olarak ele alınması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı Böbrek Nakli Bilim Kurulu Üyesi ve Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olan Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Merkezi Başkanı Prof. Dr. Kamil Yalçın Polat, Türkiye’de organ nakli ve bağışının durumu hakkında bilgi verdi. Organ bağışı 10 kat artmalı Organ nakli için Türkiye ve dünyadaki en önemli engel, hastalara yeterli sayıda organ bulunamamasıdır. Bunun için de ülkemizde canlıdan canlıya nakiller daha çok yapılmaktadır. Organ bağışının az olması da buna etkendir. Türkiye’de bir 30 yılda bağışlanması gereken organ sayısının milyon nüfus başına göre düşünüldüğünde 2.000-3.000 arasında olması gerekmektedir. Bu rakam maalesef 300-400 ile sınırlıdır. Yani günümüz şartlarında 10 kat daha fazla bağışa ihtiyaç olduğu görülmektedir. Türkiye’de canlıdan nakiller Avrupa’dan daha fazla Ülkemizde Avrupa ülkelerinde organ vericilerinin yüzde 80’i kadavra, yüzde 20’si canlı kaynaklıyken, Türkiye’de tam tersine organ vericilerinin yüzde 75‘i canlı, yüzde 25’si kadavra kaynaklıdır. Son yıllarda yapılan organizasyonlar ile ülkemizde kadavra verici bulma oranı az da olsa artmış görünmektedir. Ancak kadavradan nakillerin artması için hastaların beyin ölümünün gerçekleştiği merkezlere önemli görevler düşmekte, halkımızın da bu konuda duyarlı davranması gerekmektedir. Karaciğer yetmezliğinin en etkin tedavisi nakildir Karaciğer tümörü ve yetmezliğinde Hepatit B, Hepatit C ve bunlara bağlı gelişebilen siroz önemli nedenler arasında sıralanır. Hepatit B’li hastaların %15’inde ileri evrelerde tümör ya da yetmezlik olabilir. Karaciğer yetmezliği ülkemizde de en çok Hepatit B’ye bağlı olarak gelişir. Batı toplumlarında ise alkole bağlı gelişen karaciğer yetmezlikleri daha çok görülmektedir. Karaciğer yetmezliğinin son evresinde olan hastalar için nakil sayesinde uzun ve kaliteli bir yaşam sağlanır. Kansız karaciğer nakli riskleri azaltıyor Nakillerde hastanın fizyolojisine çok dikkat edilmelidir. Çünkü ne kadar çok yan ürün kullanılırsa hastanın metabolizması o kadar bozulur. SAĞLIK&İNSAN Ne kadar çok kan kullanılırsa hastanın ameliyat sonrası iyileşme süreci gecikir. Her kan alımı kişi için bir travmadır. Nakillerde az kan kullanmak hastaların yoğun bakımda 1-2 gün kalmasını ve en kısa sürede taburcu olmasını sağlamaktadır. Tabiî karaciğer naklinde çok kan kullanılması gereken operasyonlar da olabilmektedir. Nakil sonrası enfeksiyonların önlenmesi çok önemli Organ nakillerinde genellikle hastalar, en çok organ reddi durumunda ve enfeksiyon oluştuğunda kaybedilebilmektedir. Doktorların ve hemşirelerin yer aldığı özel bir enfeksiyon komitesinin denetimi ile hastalar enfeksiyon riskine karşı korunmalıdır. Nakil sonrası sağlıklı bir yaşam sizi bekliyor Bir nakil hastası için ilk bir yıl oldukça önemlidir. Nakil sonrası çoğu insan yapmakta olduğu işe geri dönerek günlük yaşantısına devam edebilmektedir. Ancak ameliyat sonrası dönemde dikkat edilmesi gereken bazı durumlar vardır. Hastalar naklin gerçekleştiği merkez ile bağlantılarını asla kesmemelidir. Ameliyat sonrası enfeksiyon riskini önlemek için doktorlarının talimatlarına kesinlikle uymalıdır. Organ nakli hastanın iş ve sosyal yaşamına sağlıklı bir şekilde dönebilmesini sağlamaktadır. Örneğin; organ nakli olan kadınlar 2. yıldan sonra doğum yapabilmektedir. Ancak nakil olmuş hastaların çevrelerindeki insanları nakil olduklarına dair bilgilendirmeleri de faydalı olacaktır. Yoğun bakım desteği hayat kurtarır Sağlık Bakanlığı hasta takibini büyük bir titizlikle yapıyor Nakil operasyonlarında anestezi ve yoğun bakım destekleri çok önemlidir. Örneğin; acil karaciğer yetmezliğine giren bir hastamız tam olarak 20 gün yoğun bakımda başarılı bir şekilde takip edildi ve daha sonra kadavradan nakli gerçekleştirdik. Bu hastanın hayatta kalmasında yoğun bakımın çok önemli payı vardı. Bu, organ naklinde başarıyı etkileyen önemli faktörlerden biridir. Hastalar taburcu edildikten sonra takibi de önemlidir. Hasta il dışında da olsa kontrolleri ve ilaç kullanımını düzenlemek için iletişim halinde olunmalıdır. Ülkemizde insanların Türk hekimlerine güvenmesi gerekiyor; çünkü Türkiye’de organ nakli deneyimi olan hekim sayısı oldukça yüksektir. Herhangi bir doktorumuzun artık yurtdışında eğitim almasına gerek kalmamaktadır. Zaman geçtikçe görüyoruz ki; yurtdışına hasta göndermiyoruz hatta yurtdışından hasta alıyoruz. Sağlık Bakanlığı Ulusal Koordinasyon Merkezi ve Bilim Kurulu, gerek kamuda gerek özel hastanelerde yapılan tüm organ nakillerini ve daha sonrasında tüm hastaları bilgisayar sistemi ile bire bir takip ediyor. Bilinmelidir ki; organ bağışı bir kişinin hayatta iken ya da hayatını kaybetmiş ise ailesinin serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesi ve bunu belgelendirmesiyle olabilmektedir. Organ nakli yapabilmek her alanda üst düzeyde hizmet vermek demektir Bir hastanede organ nakli yapılabilmesi için o merkezin üst düzeyde hizmet veriyor olması gerekmektedir. Çünkü organ nakli sadece ameliyatla ilgili bir işlem değildir. Organ naklinin öncesi ve sonrası süreci için o merkezin poliklinikleri, laboratuvarları, görüntüleme üniteleri, yatan hasta katları ve birçok kliniğinin ortak çalışması çok önemlidir. Yanlış inanışlar organ bağışını engelliyor Bağışlanan her organ, yapılan her nakil aslında kurtarılan bir hayatı ifade eder. Ancak Türkiye’de organ bağışının istenilen düzeye ulaşmamasında ve toplumda yeterli duyarlılığın oluşmamasında bilgi eksikliği, önyargılar ve yanlış inanışlar önemli rol oynamaktadır. Organ bağışı ve naklinde doğru zannedilip inanılan yanlışlar ile yıllarca diyalize bağlı kalan ya da organ bağışında bulunmayan birçok insan bulunmaktadır. Gerçek olmasa da kamuya yansıtılan organ mafyası kelimesi organ bağışını olumsuz etkiliyor. 31 SAĞLIK&İNSAN İnsanlar bu konuda bilinçli olmadıkları için bu tür haberlere kulak asarak bağışlardan kaçınıyorlar. İnanıyoruz ki; gün geçtikçe bağış sayıları daha iyi rakamlara ulaşacaktır. Türkiye’deki ilk yüz nakli ve beraberindeki el, kol nakil ameliyatları ile birlikte meslektaşlarım ve bilim dünyası adına çok mutlu olduk. Bu tür sevindirici gelişmeler sayesinde vatandaşlarımızdaki sosyal sorumluluk bilincinin artacağına, organlarını bağışlayacaklarına inanıyorum. Kadavradan gerçekleştirilebilecek nakiller ile ilgili halkımızı bilinçlendirmemiz gerekiyor. Organ bağışı konusunda yeterli ve doğru bilginin aktarılması çok önemlidir. Sağlık Bakanlığı son yıllarda bu konu üzerinde başarılı çalışmalara imza attı; ancak daha çok gidilecek yolumuz olduğu da bir gerçek. Toplum bilinçlendikçe organ bağışına yaklaşım da daha pozitif hale gelebilecektir. Kalite güveni artırır Sağlık sisteminin her kademesinde çok iyi hizmet vermemiz gerekiyor. Kaliteli hizmet ile güven de kazanılacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da bu konuya açıklık getirmesi ile “Organ nakli dinen caiz midir?” sorusu da artık sorulmuyor. Kimi zaman da aileler bazen sosyal baskı hissedebiliyor. Hayatını kaybeden kişinin “organlarını sattınız” gibi bir yaklaşım nedeni ile insanlar çevrelerinden çekinip bağış yapmıyorlar. 32 Bunlar yanlış ve dayanağı olmayan düşüncelerdir. Bağışlar ile birçok insanın hayatının kurtulabileceğinin unutulmaması gerekir. İnsanların nakil konusunda bilinçlenmesi ve bağışların artması ile yapılan karaciğer ya da böbrek nakilleri ile sağlıklarına kavuşan insanların sayılarının da artacağına inanıyoruz. Örneğin; Memorial Ataşehir Hastanesi Organ Nakli Merkezi olarak son 5 ayda 29 karaciğer, 28 böbrek nakli gerçekleştirdik. Karaciğer nakillerinin 5’i kadavradan 24’ü canlıdan, böbrek nakillerinin ise 3’ü kadavradan 25’i canlı vericiden idi. İstanbul Anadolu yakasının ilk canlı vericili karaciğer naklini Memorial Ataşehir Hastanesi’nde gerçekleştirmiş durumdayız. Bu önemli bir başarı; ancak rakamların halen yetersiz olduğu görüşündeyiz. Kadavradan nakillerin toplumdaki organ nakli bilinci yerleştikçe artacağı görüşündeyiz. Yakınlarını kaybeden aileler bilinçlendirilmelidir Aileler konusunda vereceğimiz sağlık hizmetinin birinci kalitede olması gerekiyor. Örneğin; yaralı bir hasta acile giriş yaptığında hastaya en doğru şekilde müdahale edilmelidir. Tüm çabalara rağmen hasta kaybedilmiş ise; ailesine gerekli tüm tedavi uygulamalarının yapıldığı ama hastanın kaybedildiği bildirilerek organ bağışı hakkında bilgilendirilmelidir. Ailelerin aklında ihmale dayalı olarak hasta kaybedildi düşüncesi olmamalıdır. Türkiye, Kadavra Donör Sayısı Açısından Dünya Ortalamasının Altında Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Uzm. Dr. Arif Kapuağası, Türkiye’nin canlıdan organ naklinde kadavra donör sayısı açısından dünya ortalamasının altında olduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Organ Doku Hücre ve Diyaliz Hizmetleri Daire Başkanlığı ve Bursa İl Sağlık Müdürlüğü’nün organize ettiği ‘Organ Temininde Yeni Adımlar, Yoğun Bakım Eğitimi’ konulu toplantıya katılan Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Uzm. Dr. Arif Kapuağası organ naklinde Türkiye’nin yerini anlattı. Amaç Kadavra Donör Sayısını Üç Binlere Çıkarmak Uzm. Dr. Arif Kapuağası, “Şu anda biz beyin ölümü sayılarını artırabilmek için Türkiye çapında bölgelerde eğitimler yapıyoruz. Yani beyin ölümü teşhisi koyan hekimleri eğitmeyi planlıyoruz. 3 bin-3 bin 500 kişi bu yılki hedefimiz. Bundan sonra lokal eğitimlerimiz de olacak.” dedi. Türkiye’nin dünyada Amerika ve Hollanda’nın ardından en çok nakil yapan ülkeler içinde ilk dörtte olduğunu anlatan Uzm. Dr. Arif Kapuağası, şunları söyledi: “Geçen sene 3 bin 500’e yakın nakil yapıldı. 2 bin 900’e yakın sadece böbrek nakli yapıldı. Burada bizde bir sıkıntı var. Bizde canlıdan yapılan nakiller çok fazla. Ancak biz kadavra donör sayısını artırmak için çaba gösteriyoruz. Burada eğitimlerde beyin ölümü gerçekleşmiş kadavra donör sayısını artırmaya yönelik eğitim veriyoruz. Bunu da artırırsak 2 yıl içinde nakil sayımızı sadece böbrekte 3 binlerin üzerine çıkarabiliriz diye düşünüyorum.” Türkiye’de Milyon Nüfus Başına Donör Sayısı 4,6 Türkiye’nin canlıdan organ naklindeki durumun aksine kadavra donör sayısı açısından dünya ortalamasının altında olduğunu anlatan Kapuağası, sözlerine şöyle devam etti: “Yaklaşık bizim milyon nüfus başına donör sayımız geçen yıla göre yüzde 30 artışla 4,6’ya yükseldi. Geçen yıl 3,2 idi. Bu yıl artış var. Hedefimiz bunu en azından milyon nüfus başına 10’lara çıkarmak; uzun vadede de bunu 14’lere çıkarmayı amaçlıyoruz.” En Sıkıntılı Alan Böbrek Nakli Türkiye’de en fazla böbrek nakli olduğunu belirten Uzm. Dr. Kapuağası, şu bilgileri aktardı: “Türkiye’de sadece böbrek bekleyen 17 bin 500 hasta var. Bin 700 civarında da karaciğer nakli bekleyen hasta var. Dolayısıyla en çok böbrek nakli yapılıyor. Bundan sonra kalp nakli geliyor. Geçen sene Türkiye’de 93 tane kalp nakli yapıldı. Bu nakiller de dünya standartlarına göre yapılıyor. Böbrekte başarımız yüzde 97’lerde; dünyada ise bu oran 92’lerde. Ayrıca ince bağırsak, karaciğer, pankreas, kemik iliği nakli gibi nakiller var. Son dönemde ise kompozit doku ile ilgili nakiller var. Şu anda Türkiye’de hemen hemen yapılmayan nakil yok. Ancak en sıkıntılı olduğumuz alan böbrek nakli, çünkü bekleyenimiz çok.” Uluslararası camianın Türkiye’nin yakında organ naklinde en çok sözü geçen ülke olacağını söylediğine dikkat çeken Sağlık Bakanlığı Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Uzm. Dr. Arif Kapuağası, geçen seneye göre, yüzde 30 kadavra donör sayısında artış olmasına rağmen bunun yetersiz olduğunu, vatandaşlardan organ bağışında daha duyarlı olmalarını istedi. 33 SAĞLIK&İNSAN “Organ nakli son tahlilde bir tedavi yöntemi olduğuna göre, insan bedenini ve sağlığını koruma yönündeki ısrarlı tavsiyelerin burada da peşinen geçerli olduğu hatırlanmalıdır. İnsanı yaşatma ve hayatı koruma esas olunca, bunu temin eden son çare olarak organ nakli de düşünülecektir. Nitekim bunun tarihsel izlerine ve benzerlerine fıkıh literatürümüzde rastlamak mümkündür.” Bir Tedavi Yöntemi Olarak Organ Nakli Prof. Dr. Ahmet YAMAN Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Tıp ilmi ile teknolojisi ve genetik mühendisliğinin süratli gelişiminin sağladığı imkânlar ve organ bağışı yönündeki kamusal yönlendirmeler sayesinde organ nakli, neredeyse günlük hayatın aslî fenomenlerinden biri haline gelmiş bulunmaktadır. Organ naklinin her iki tarafında da insan olması, insanın ise yaratıklar evreninin en saygın varlığı niteliğini taşıması ve ebedî âhiret hayatı için tekrar dirilmeye dair iman, gelişmelerin sadece tıp ve hukuk değil, belki daha anlamlı bir boyutta din ve ahlâk çerçevesinde tartışılmasını gerekli kılmıştır. 34 İnsan Hayatının Önemi ve Beden Üzerindeki Haklar İnsan, kendisinin veya başkasının yaratılışı üzerinde herhangi bir iradeye ve beceriye sahip olmadığı için, ne kendi ne de bir başkasının bedeni üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına, hele hele ceza hukukuyla ilgili bazı kamusal düzenlemeler dışında1, sonlandırma yetkisine sahip değildir. Onun içindir ki, cana kıyma ve intihar en büyük suç ve günahlar arasında sayılmıştır. “…Cinayetin ve yeryüzünde fesadı yaymanın cezası olarak işlenmesi dışında, eğer bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. SAĞLIK&İNSAN Her kim de bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.”2 ayeti ile farklı yorumları olmakla birlikte“… Kendinizi öldürüp mahvetmeyin!...”3 ayeti buna işaret etmektedir. Hatta öldükten sonra bile insanın ve onun bedenine ait parçaların aynı saygınlığı taşıyacağını “Ölünün kemiğini kırmak, tıpkı hayattayken kırmak gibidir”4 sözleriyle Hz. Peygamber (s.a.s.) beyan buyurmuştur. Bu ölçüde değeri olan insan hayatının sağlıklı sürdürülebilmesi de dinimizin teşvik edip önem verdiği bir husustur. Onun içindir ki Yüce Allah “…Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”5 buyururken, Hz. Peygamber: “Ey Allah’ın kulları tedavi olun! Zira Allah Teâlâ, yaşlılık hariç, takdir ettiği her hastalığın mutlaka şifasını da vermiştir.”6; “Allah hem derdi hem de devayı göndermiş, her hastalığa bir çare yaratmıştır. Tedavi olun, fakat tedavide haramı kullanmayın!”7 irşadında bulunmuştur. İnsan hayatını koruyabilmek için artık vazgeçilmez bir zorunluluk halini aldığında, bir başka ifadeyle alternatif kalmayınca haramların bile devreye girebileceği yine Kur’an ve sünnetin açıkça ortaya koyduğu8 bir hükümdür. Burada asıl konuyu teşkil eden organ nakli, insan hayatının, işte bu bedeli takdir edilemez değeri ile onu sağlıklı bir yapıda devam ettirme duyarlılığı arasında kalan bir sorundur. Fıkıh ve Ahlâk İlkeleri Açısından Organ Nakli Organ nakli son tahlilde bir tedavi yöntemi olduğuna göre, insan bedenini ve sağlığını koruma yönündeki ısrarlı tavsiyelerin burada da peşinen geçerli olduğu hatırlanmalıdır. İnsanı yaşatma ve hayatı koruma esas olunca, bunu temin eden son çare olarak organ nakli de düşünülecektir. Nitekim bunun tarihsel izlerine ve benzerlerine fıkıh literatürümüzde rastlamak mümkündür. İmam Şâfî (ö. 204/819) ve Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) sökülmüş dişin yerine, eti yenen boğazlanmış bir hayvanın dişinin, bu da bulunamazsa başka insana ait bir dişin yerleştirilmesinin (implant) caiz olduğunu söylerken9, fıkıh ve hadis alanlarının önde gelen âlimlerinden Nevevî (ö.676/1277), kırılmış bir kemiğin başka bir madde ile kaynaştırılması gerekli olur ve bunun için insan kemiği dışında, necis bile olsa başka bir madde de bulunamazsa, kaynaştırma işleminde insan kemiğinin kullanılmasının mümkün olduğunu yazmaktadır. 10 Organ nakline olumsuz bakmayı sonuçlayan bu gerekçeler, belli izafilikler taşıyor olması ile günümüzün gelişen ve kesin ya da kesine yakın sonuçlar alınmasını sağlayan bilimsel ve teknolojik donanım düzeyi göz önüne alındığında, vurgusunu yitirmektedir. Zira verenden alınan organ, zaten ölümle birlikte ona ihtiyacı kalmadığı ya da yaşıyor ise eksikliği hayatî fonksiyonların kaybına yol açmadığı için kendisinin saygınlığını zedelememekte; aksine “Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” ilâhî hükmü gereğince daha da artırmaktadır. Klâsik dönem fakihleri arasında bu tür işlemleri doğru bulmayanlar, bu yollarla insanın saygınlığının zedeleneceği, naklin/tedavinin çözüm sağlamasının kesin olmayışı, organ alımının bir tür işkence (müsle) sayılacağı gerekçelerine tutunmaktadırlar.11 35 SAĞLIK&İNSAN Zira verenden alınan organ, zaten ölümle birlikte ona ihtiyacı kalmadığı ya da yaşıyor ise eksikliği hayatî fonksiyonların kaybına yol açmadığı için kendisinin saygınlığını zedelememekte; aksine “Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.”12 ilâhî hükmü gereğince daha da artırmaktadır. “Ölüden canlı birine, hayatî önem taşıyan veya temel bir fonksiyonun selâmeti kendisine bağlı olan bir organın nakli, ölmeden önce ölenin veya ölümünden sonra vârislerinin izin vermiş olması şartıyla caizdir. Eğer kimliği meçhul ise veya vârisleri yoksa bu durumda da yetkili makamın muvafakat etmiş olması şarttır.” 36 Diğer taraftan organ nakli ile tedavi artık bazı alanlarda kesin, bazılarında kesine yakın bir şifa imkânı sunar hale gelmiştir. Konunun işkence boyutunda ele alınması ise, günümüzün anestezi şartları itibariyle önemini yitirmiştir. Binaenaleyh olumsuz bakmayı sağlayan gerekçelerin, bir kısmı sübjektif ve soyut bakış açılarına dayandığı —dolayısıyla aksini iddia etmek de her zaman mümkün olduğu—; bir kısmı da bilimin elinde sakıncalarından arındırıldığı için bugün itibariyle anlamlarını kaybetmiş görünmektedir. Dinin aslî metinleri ve kaynakları yanında, yapılan işlemin din ve ahlâk bakımından sakınca taşımadığını gösteren bir başka dayanak da, kanaatimizce, o işlemin toplum vicdanında doğurduğu akis olmalıdır. Yani söz konusu olay ya da işlemin maşeri vicdanda aldığı not/onay düzeyi, onun din ve ahlâk açısından da oturduğu zemine ışık tutacaktır. Çünkü insan, fıtrat (Yüce Allah’ın buyurduğu biçimde dinin özüne sadık kalma niteliği) üzere yaratılmış, ortak akıl sayesinde yanlış ve yalan üzerinde birleşmeleri zorlaştırılmış bir varlıktır.13 Böyle olunca insanlığın, hele Müslümanların genelinin olumlu yargısının oluştuğu bir konunun caiz ve meşru olduğu söylenebilir. Kaldı ki, ölmüş bir yakınının organları ile hayata dönenlerin akrabalarının ve sevenlerinin tarif edilemez mutluluğundan pay alan ve dolayısıyla acısı azalan insanların varlığı; nakil işlemlerinde neredeyse hep bu manzarayla karşılaşılması, olayın vicdan boyutunda çözüldüğünü göstermektedir. Organ nakli konusunu bu ve benzeri veriler ışığında tartışan günümüz âlimleri ve fetva kurulları, geneli itibariyle fakat belli şartlar ve tedbirler çerçevesinde tedavi amaçlı nakil işlemlerine onay vermektedirler. Bu cümleden olarak ülkemizin dinî görüş açıklama yetkisini taşıyan en üst kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu 03.03.1980 tarih ve 396/13 sayılı kararı, Suudi Arabistan’da bulunan Büyük Âlimler Kurulu, 06.11.1982 tarih ve 99 sayılı kararı ile bazı şartlara uyularak ölüden diriye ve diriden diriye organ nakli ve bağışlamasının şer’an caiz olduğuna fetva vermişlerdir. İslâm Konferansı Örgütü’ne bağlı İslâm Fıkıh Akademisi de konuyu değişik açılardan ele almış ve 11.02.1988 tarih ve 4/1 sayılı kararı ile şu sonuçlara ulaşmıştır.14 SAĞLIK&İNSAN 1) Operasyondan beklenen yararın, doğuracağı zarardan üstün olduğundan emin olunması ve bunun kişiyi kaybettiği bir organa kavuşturmak, organın eski şekline dönmesini veya normal fonksiyonunu görmesini sağlamak yahut kişiye psikolojik veya fonksiyonel bir sıkıntı veren bir sakatlığı veya çirkinliği gidermek maksadıyla yapılması şartıyla insan vücudunun bir yerindeki organın, aynı insanın başka bir yerine nakli caizdir. 2) Dinen aranan şartların gerçekleşmiş ve bağışta bulunanın tam ehliyetli olması kaydıyla, kan ve deri gibi kendiliğinden yenilenen organın, bir insandan diğerine nakli caizdir. 3) Başkasının vücudundan hastalık sebebiyle ayrılmış organın bir parçasından yararlanmak caizdir. Bir şahsın hastalık sebebiyle gözünün çıkarılması sırasında korneasının alınması gibi. 4) Kalp gibi hayatın kendisine bağlı bulunduğu bir organın canlı bir insandan diğer birine nakli haramdır. 5) Canlı bir insandan, hayatın devamı kendisine bağlı bulunmasa bile her iki göz korneasının birlikte alınmasında olduğu gibi temel bir hayatî fonksiyonunu devre dışı bırakan organ nakli haramdır. Fakat nakil temel bir fonksiyonun bir parçasını devre dışı bırakıyorsa, bu, sekizinci maddede geleceği üzere, araştırma ve inceleme konusudur. 6) Ölüden canlı birine, hayatî önem taşıyan veya temel bir fonksiyonun selâmeti kendisine bağlı olan bir organın nakli, ölmeden önce ölenin veya ölümünden sonra vârislerinin izin vermiş olması şartıyla caizdir. Eğer kimliği meçhul ise veya vârisleri yoksa bu durumda da yetkili makamın muvafakat etmiş olması şarttır. 7) Unutulmamalıdır ki, açıklanan durumlarda organ naklinin ittifakla caiz görülmesi, organın satım konusu yapılmaması şartına bağlıdır. Çünkü insan organlarının satışa sunulması kesinlikle caiz değildir. Sonuç Buraya kadar sunulan gerek teorik çerçeve gerek alınan karar ve verilen fetvalar dikkate alındığında kanaatimizce şu yargının yanlış olmadığı ortaya çıkmış bulunuyor: Kök hücrelerden laboratuvar şartlarında üretilen alternatif organ ve doku kullanımı da dahil olmak üzere bütün tedavi yolları tüketildikten sonra, bir şifa ümidi olarak organ nakli ihtimali alternatifsiz bir çare olarak belirmişse, organ nakli yapılabilecektir. Bunun için öngörülen şartlar ve alınması gereken dinî, tıbbî, hukukî ve ahlâkî tedbirlerin alınması, tabiatıyla, üzerinde ayrıca konuşulmayacak kadar açık bir gerekliliktir. İnsan hayatını koruyabilmek için artık vazgeçilmez bir zorunluluk halini aldığında, bir başka ifadeyle alternatif kalmayınca haramların bile devreye girebileceği yine Kur’an ve sünnetin açıkça ortaya koyduğu bir hükümdür. DİPNOTLAR: 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. İsrâ, 33. Mâide, 33 Nisâ, 29. Muvaatta, “Cenâiz”, 45; Ebu Davud, “Cenâiz”, 60; İbn Mâce, “Cenâiz”, 63. Bakara, 195. Ebû Dâvûd, “Tıb”, 1; Tirmizî, “Tıb”, 2; İbn Mâce, “Tıb”, 1. Ebû Dâvûd, “Tıb”, 11. Bakara, 173; Mâide, 3; En’âm, 119; Ebû Dâvûd, “Et’ime”, 36; Müsned, 5/96, 218. Şâfiî, el-Üm, Beyrut 1993, 6/165; İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut 1984, 8/356. Nevevî, el-Mecmû’, yy., ty., (Dâru’lFikr), 3/138. Kâsânî, Beda-i’u’s-sanâi’, Kahire 1910, 5/132-133. Mâide, 33. Bkz. Rûm, 30; Buhârî, “Cenâiz”, 79. Kararlar ve Tavsiyeler 1985-1989 (İslâm Konferansı Teşkilâtı İslâm Fıkıh Akademisi), Çev. B. Aybakan-H. Hacak, İstanbul 1995, s. 59-62. Kaynak: Diyanet Dergisi Nisan 2008 / 24-26. sayfalar. 37 “HASTA SAYISI ARTIYOR VERİCİ SAYISI ARTMIYOR!” 2011 yılı rakamlarına göre, toplam 2 bin 881 böbrek nakli operasyonu gerçekleşmiş. Bunların sadece 501’i beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden böbrek alınmasıyla yapılabilmiş” diyor. Organ Nakli Neden Önemli? Acıbadem Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı ve International Hospital Organ Nakli Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, Türkiye’de 2011 yılı sonu itibarıyla kronik böbrek yetmezliği hasta sayısının 70 bine çıktığını, hasta sayısında ise her yıl yüzde 10 oranında bir artış olduğunu belirterek, “Bu da her yıl bu 70 binlik hasta sayısına, 6-7 bin kişinin eklenmesi anlamına geliyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden aileleri tarafından yeterli bağış yapılmaması, canlı vericilerden nakil yapılmasını zorunlu kılıyor. 38 Böbrek nakli ameliyatlarının kronik böbrek yetmezliği nedeniyle böbrekleri işlevsiz kalan hastaları sağlıklı bir yaşama kavuşturma amacını taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Alihan Gürkan, organ naklinin önemi hakkında şunları söylüyor: - Türkiye’de bu nakilleri yapan toplam 57 merkez olduğu bildiriliyor. Ama bu nakillerin üçte biri, dört merkez tarafından yapılmış. Bu dört merkezde 200’ün üzerinde nakil gerçekleştiriliyor. - Organ nakli merkezlerinden altı tanesinde ise 100’ün üzerinde nakil yapılmış. - Nakil yapılan bir merkezin başarılı kabul edilebilmesi için, bir yıllık hasta ve takılan organın çalışma oranının yüzde 90’ın üzerinde olması gerekiyor. - Türkiye’de böbrek nakli belli sayıya ulaştığı için kalite çok önemli ve ön plana çıkan bir konu. Hastalar da gittikleri nakil merkezlerinin başarı ve kalitesini sorgulamalı. Kimlere Nakil Yapılamaz? Diyalize giren ve nakil umuduyla bekleyen binlerce hasta var ancak her hastaya nakil ameliyatı yapılamıyor. Bunun da tıbbi gerekçeleri var. Prof. Dr. Alihan Gürkan, bu gerekçeleri şöyle sıralıyor: - Kanser hastalarına nakil yapılamaz. - Şeker hastaları, böbrek hastaları, uzun zamandır yüksek tansiyon hastası olanlar, zaten böbrek hastası olanlar böbrek vericisi olmaya uygun değildir. - Yasalar 18 yaşın üzerindeki kişilerden organ alınabileceğini söylüyor. Ancak çok uzun dönemli tek böbrekli kalmanın riskli olabileceğini, birtakım hastalıkların belli yaşlarda ortaya çıkabileceğini düşünerek tercihen 30 yaşın üzerindeki kişilerden almaya özen gösteriyoruz. SAĞLIK&İNSAN Yaşlı Vericiler Hayat Kurtarabiliyor Son günlerde 70-85 yaş arasındaki kişilerden organ alınıp nakil yapılması gündeme geliyor. Yaşları ileri olmasına karşın sağlıklı oldukları için organlarını sevdikleri için bağışlayıp fedakarlıkta bulunan birçok insan bulunuyor. Burada kriterin kişinin yaşı değil, organın fonksiyonu olduğuna değinen Prof. Dr. Alihan Gürkan, çok iyi anlaşılamayan bazı noktalara açıklık getiriyor: - Yaşlı kişilerin organları gerekli testler yapılıp sağlıklı ve işlev görebilir bulunduysa nakil ameliyatıyla alınıp, kronik böbrek yetmezliği çeken, yaşamı buna bağlı bir hastaya nakledilebilir. - Benim 40’lı yaşlarının başında genç bir hastam vardı, karaciğer tümörü nedeniyle altı ay yaşayabilecekti. Kendisine 87 yaşında birinin karaciğerini taktık, hayatı kurtuldu. Bazı insanların yaşlı organlardan başka şansı olmayabilir. Yaşlı diye reddetmek tıbbi olarak hatadır. En önemlisi alınacak organın patolojik incelemesi yapılır eğer sorun yoksa alınabilir. Sırf hastanın yaşı ileriymiş diye genç bir insanı ölüme mahkum etmek olmaz. Bu sayede 40 yaşlarındaki genç bir hastaya 30-40 yıl daha yaşama şansı tanımış olursunuz. Sağlığına dikkat eder, böbrek nakli sonrası uyulması gereken bazı kurallara da uyarsa bu kişinin diğer sağlıklı insanlardan farkı kalmayacaktır. Diyaliz Köprü Ama Keşke Tüm Hastalar Diyalizsiz Nakil Olabilse… Kronik böbrek yetmezliği çeken hastaların böbrekleri işlevini kaybediyor. Her yıl 70 bin hasta diyalize giriyor, elbette ki bunların hepsine organ nakli yapılması mümkün değil. Bunların içinde tıbbi olarak nakil yapılamayacak hastalar olabiliyor. Dolayısıyla nakil yapılamayacak durumda olan hastaları yaşatmanın tek yolu diyalizdir, kaliteli diyalize elbette ihtiyaç var. Prof. Dr. Alihan Gürkan, diyaliz ve böbrek nakli ameliyatlarının tamamlayıcı tedaviler olduğunu ve diyalizin uygun böbrek bulunana kadar hastayı yaşatan bir köprü tedavisi olduğunu ifade ederek şunları söylüyor: “Diyaliz nakil ile kıyaslanamaz, böbrek bulunamayan hastayı yaşatmak için belli bir süre diyalizde tedavi görmesinden başka çare yoktur. Ancak kalıcı tedavi organ nakli yapılmasıdır. Diyalizde hastanın kanında biriken üre ve benzeri toksik maddeler atılıyor, bu görevi böbrek yerine diyaliz makinesi yapıyor. Ancak diyalizde de sağlık açısından bazı önemli riskler var. Bu konuda diyaliz merkezlerinin kalitesi ve duyarlılığı çok büyük önem taşıyor. Organ naklinin artması için bağışçılarının sayısının artması büyük önem taşıyor. Böylece hastalar diyalize girmek zorunda kalmadan ve bu risklerle karşı karşıya kalmadan yaşama imkanına sahip olabilir.” Kapalı Yöntem Canlı Vericiler İçin Lüks Değil, Gereklilik Canlı vericiler hiçbir sağlık problemleri olmayan sadece sevdiklerini kurtarmak isteyen kişiler. Bu kişilere en az zararlı ve hatta sıfır zararı olan bir operasyon yapılması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Alihan Gürkan, “Bu bakımdan, çirkin ve görünen bir kesi izi olmaması, hastanın çabuk ayağa kalkması ve normal yaşamına dönmesi ve fıtık oluşturmaması adına kapalı (laparaskopik) yolla böbrek çıkarılması tercih edilmelidir. Çünkü bu yöntem açık yöntemle böbrek çıkarmayla karşılaştırılmayacak kadar modern bir cerrahi türüdür ve organ nakli hekimleri bu konforu canlı vericilere sunmalıdırlar” diyor. Nakil yapılan bir merkezin başarılı kabul edilebilmesi için, bir yıllık hasta ve takılan organın çalışma oranının yüzde 90’ın üzerinde olması gerekiyor. 39 “Ne Yaptığımız Kadar, İşimizi Nasıl Yaptığımızın da Önemli Olduğunun Farkındayız” Hervé Dussart AstraZeneca Türkiye Genel Müdürü AstraZeneca, 6 Nisan 1999’da İsveçli Zeneca Group PLC ve İngiliz Astra AB şirketlerinin birleşmesi ile kurulmuştur. Bu tarihten sonra Türkiye’de de faaliyet göstermeye başlayan AstraZeneca, araştırma, geliştirme, reçeteli ilaçların üretimi, pazarlaması ve bu hizmetlerinin sunulması alanında faaliyet gösteren, en önemli uluslararası biyofarmasötik firmalardan birisidir. Güvene dayalı işbirliği çerçevesinde tüm enerjisini insan sağlığı için kullanan AstraZeneca, sağlığın birleştirici rolü üzerindeki sorumluluğunun bilinci ile tüm dünyada istihdam yaratmaktadır. AstraZeneca, küresel çapta uygulanan ve kabul gören tüm kurallar çerçevesinde, etik, bilimsel ve eğitsel çalışmalar yürütmektedir. Türkiye’de Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) üyeleri arasında yer alan AstraZeneca, dünyanın birçok ülkesinde yaşama değer katma vizyonuyla, her yıl milyonlarca insanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen hastalıkların tedavisi için öncü çalışmalar yapmaktadır. AstraZeneca olarak insan sağlığına olan sorumluluğumuz uyum içinde tüm şeffaflığı ile farklılaşmayı da beraberinde getirmektedir. Farklı görüşlere açık olma ve sadece bilimsel değerlere paralel olarak iş geliştirme, AstraZeneca’yı kendi alanında farklılaştırmaktadır. 40 Bu farklılık, her gün yaptığımız yeni buluşlarımızla ve ArGe’ye yaptığımız yıllık 5 milyar Amerikan doları yatırımla daha net olarak ifade edilmektedir. Ar-Ge konusuna verdiğimiz bu önem, hastaların sağlıklarında anlamlı ve önemli farklar yaratmaktadır. Ar-Ge yatırımlarını, kalp-damar, midebağırsak, onkoloji, nörobilim, solunum, enfeksiyon hastalıkları ve diyabet olmak üzere 7 terapötik alanda yoğunlaştıran AstraZeneca, küresel çapta biyolojik ürün hattını zenginleştirerek biyoteknoloji alanında liderliği hedeflemektedir. Bu bağlamda sağlık sektörünün tüm aktörleri ile ilişkilerimiz her zaman bilimsel ve eğitsel odaklı olmaktadır. SAĞLIK&İNSAN AstraZeneca olarak amacımız; hastaların yararı için, ilaçlarımız ve hizmetlerimiz hakkında sağlık çalışanlarının bilgi sahibi olmasını sağlamak üzere, onlarla güçlü, dürüst ve şeffaf ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmektir. Sağlık mesleği çalışanlarına, hastalarına doğru tedavi seçeneklerini sunmaları konusunda, ürünlerimizle ilgili ihtiyaç duydukları bilgileri iletmektir. Bu bilgileri kendilerine iletirken, ilişkimizi de güven artıracak ve hastalara daha faydalı olacak şekilde kurmak bizler için son derece önemlidir. Çünkü, “Ne yaptığımız?” kadar, “İşimizi nasıl yaptığımız?”ın da önemli olduğunun farkındayız. AstraZeneca’nın sağlık çalışanları ve paydaşlarıyla olan ilişkileri, bu açıdan bakıldığında büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle paydaşlarımızla olan etkileşimlerimizde, en yüksek standartları belirlemek istiyoruz. AstraZeneca ayrıca, Türkiye’de sosyal sorumluluk anlayışı çerçevesinde önemli projelere de imza atmaktadır. İlk yardım bilincinin küçük yaşta kazandırılmasına yönelik, 5 yıldır kesintisiz olarak yürütmekte olduğumuz “İlk Yardıma İlk Adım” programı, ulusal ve uluslararası alanda çok sayıda ödül alarak takdir gördü. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı ve TOÇEV işbirliği ile yürütülen ve 5’inci yılına giren “İlk Yardıma İlk Adım” programı bugüne kadar Türkiye’nin dört bir yanında 229 Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’na (YİBO) ulaşarak, 40 binin üzerinde öğrenciye “hayat kurtaran eğitim” vermiştir. Programın bugüne kadarki başarısının arkasında kuvvetli bir işbirliği bulunmaktadır. Sağlık ve eğitim alanındaki Türkiye’nin en uzun dönemli kurumsal sosyal sorumluluk projelerinden biri olan “İlk Yardıma İlk Adım” programının bugüne kadarki toplam bütçesi yaklaşık 1,5 milyon TL’ye ulaşmıştır. Büyük bir başarı ile yürüttüğümüz “İlk Yardıma İlk Adım” programını daha da geliştirip bu tabloya farklı yaş gruplarını da dâhil etmeyi hedefliyoruz. Yaşamın her alanında küresel anlamda değişen şartlar, sağlık konusunda insan odaklı bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir. İnsan hayatına verilen bu değerin çalışanlarımız tarafından da benimsendiğini görmek bizleri mutlu etmektedir. 41 SAĞLIK&İNSAN 42 Bir taşra doktorunun gözünden “Bir Zamanlar Anadolu’da” Op. Dr. Reis Avşar İzmir Selçuk Devlet Hastanesi, Göz Hastalıkları Uzmanı Ülkemizi yıllardır uluslararası arenada başarıyla temsil eden Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” sinemamızın yüz aklarından biri olarak parladı ve Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri ödülünü kazandı. Yönetmen aynı ödülü daha önce “Uzak” filmi ile de almıştı. Nuri Bilge Ceylan şüphesiz ki yönetmen olarak sinemamızın en önemli temsilcilerinden ve aynı zamanda bu toprakların yetiştirdiği en büyük sanatçılardan biri. Ancak ne yazık ki ülkemizde sinema bir sanat dalı olmaktan çok bir eğlence aracı olarak görüldüğünden filmleri hak ettikleri ilgiyi göremiyor. Öyle ki Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan bir film kendi ülkesinde sadece 60 kopya ile gösterime sokulabiliyor. Nuri Bilge Ceylan, senaryoda “Bir zamanlar Anadolu’da böyle bir gece yaşadım dersin” repliğini gördüğünde filmin adını Bir Zamanlar Anadolu’da koymaya karar vermiş. Böylece çok sevdiği Sergio Leone’nin iki filmine ve Leone’ye bir selam yollamak istemiş besbelli. Anadolu’da herhangi bir şekilde görev yapan herkese filmin adı daha bir anlamlı gelecektir şüphesiz. Kendi adıma bir sinemasever ve hekim olarak Bir Zamanlar Anadolu’da filmini büyük bir keyif ve gururla izledim. Film Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde pratisyen hekim olarak çalışmış olan Dr. Ercan Kesal’ın kendi anılarından esinlenerek kaleme aldığı senaryodan uyarlanmış. Kesal filmde ayrıca oyuncu olarak da rol alıyor. Canlandırdığı muhtar rolü çok büyük bir beğeni kazandı ve SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü bileğinin hakkıyla kazandı. Kesal’ın kendi deyişiyle film, gece boyunca bir cesedi arayan bürokratların birbirleriyle ve daha önemlisi kendileri ile verdiği mücadele hakkında… Bir komiser, bir polis, bir astsubay, birkaç asker, iki zanlı, bir doktor, iki şoför, bir savcılık görevlisi ve bir savcı Keskin bozkırının gecesinde gömülü bir cesedi arıyorlar. Gün batarken çıktıkları kasabaya sabahleyin başka biçimde dönüyorlar. Filmin başından itibaren kendimizi kasvetli ve karanlık bir taşra kırında buluyoruz. Bu karanlık sadece geceden kaynaklanmıyor. 43 SAĞLIK&İNSAN Hayatın kendi karanlığı, filmin her anına sinmiş durumda. Gerek senarist gerekse filmin yönetmeni birer Çehov hayranı olunca filmde bunun etkileri çokça görülüyor. Çehov kendisi de bir doktor ve eserlerinde hekimliğinin izleri bolca mevcut. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyası’nı anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir. olarak bu sefer görece daha fazla diyaloğa ve mizaha sahip bir senaryo mevcut. Oyuncu performansları da gerçekten parmak ısırtan cinsten... Filmde seyircinin kendisini özdeşleştireceği karakter olan Dr. Cemal tıpkı seyirci gibi, olayları adeta dışarıdan bir gözlemci gibi izliyor. insanın bedeni ile ruhunun nasıl aynı anda farklı yerlerde olabileceğini bize hatırlatıyor. Biz hekimler mesleki alışkanlık gereği, değişik sosyoekonomik tabakalardan pek çok insanın derdini dinlemeye alışığız. Doktor filmde rasyonel aklı temsil ediyor. Üstelik bunu sadece mesleğimizi icra ettiğimiz işyerimizde değil, bulunduğumuz her ortamda yaşamaktayız. Zaten filmin belki de en büyük artısı, izlerken adeta bir edebi eser okumanın zevkini vermesinde. Katil zanlısı dahil herkese mümkün olabildiğince önyargısız ama mesafeli yaklaşıyor. Belki bu yüzden bulunulan yerleşim yerinin gerçeklerini daha çabuk ve doğru bir şekilde tespit etme şansımız var. Fırat Tanış’ın çok az replikle sadece bakışlarla bile nasıl bir oyunculuk yapılabileceğini gösterdiği katil zanlısı karakteri zaman zaman adeta bir Dostoyevski romanından çıkmış gibi geliyor. Doktor Cemal’in odası, kendisini ait olmadığını düşündüğü bir ortamda bulan fakat bir şekilde oradan ayrılamayan biri olduğunun ipuçlarını veriyor. Bu şansını, bahsi geçen filmimizin senaristi gibi edebi bir yetenekle değerlendirenler ilk bakışta çok yüzeysel görünen olaylardan bile bir toplum tahliline ulaşan yorumlar çıkarabilmekteler. Yorucu ve üzüntü verici uykusuz bir gecenin sabahında Doktor Cemal’in elinde tutup uzunca baktığı deniz kıyısındaki çocukluk fotoğrafı, Biz izleyicilere de filmimizi seyretmek ve bir sahnede Doktor Cemal’in yaptığı gibi aynada kendimizi gerçekten görebilmek kalıyor. Yönetmenimizin bizi alıştırdığı üzere yine müthiş ışık ve ses kullanımına sahip bir film var ortada. Diğer filmlerinden farklı 44 SAĞLIK&İNSAN 45 SAĞLIK&İNSAN Samimi… Güçlü… Biraz dominant… Güzel… Anne… Kesinlikle savaşçı… Her şeye rağmen mutlu ve umutlu bir kadın Deniz UĞUR: İhtiyacınız Olan Gücün “Kendi İçinizde” Olduğunu Aklınızdan Hiç Çıkarmayın Mine UZUNYOL 46 SAĞLIK&İNSAN Kendinizi “şanslı“ biri olarak tanımlamışsınız bir röportajınızda. Nedir sizin şansınız? Biz tanıyoruz Deniz Uğur’u... Ama dizilerden ama sinemadan... Bazı röportajlardan... Gazetelerden dergilerden... Sizi sizin ağzınızdan tanımak isteriz öncelikle... Ben biriyle yeni tanıştığımda önce gözlerine bakarım; gözleriyle dinliyorsa sizi, güldüğünde gözlerinin içi de gülüyorsa işte tamam derim... Benim için samimiyetin kanıtı gibidir gözler… Deniz Uğur da öyle… Sadece bir bakışıyla anlatabiliyor aslında kendini. Samimi… Güçlü… Biraz dominant… Güzel… Anne… Kesinlikle savaşçı… Her şeye rağmen mutlu ve umutlu bir kadın… Sorular… Cevaplar… Güzel bir kahve… Hoş bir sohbet… Harika bir öğleden sonra… Bir kaç fotoğraf… Biraz çocukluk… Buyurun size engin bir DENİZ, umudu müjdeleyen bir UĞUR… Deniz Uğur: Ben bir tek çocuğum. Herhalde kendimi doğru tanıtmak için söylenecek ilk cümle bu olmalı. Sanatçı bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldim, sanatçıların, akademisyenlerin arasında büyüdüm. Çocukluğumu, yaşıtlarımla oyun oynamaktan çok kendi meslek alanında öne çıkmış başarılı kişileri gözlemleyerek, evde yalnızken babamın kitaplığını ve klasik müzik arşivini karıştırarak geçirdim. Hayal gücü geniş, yaratıcı bir çocuktum. Oyunculuğa ve edebiyata yönelimim küçük yaşta başladı. Konservatuarda önce bale sonra drama eğitimi aldım. Okul hayatımı hep özlemle hatırlıyorum çünkü çok mutlu bir eğitim süreci geçirdim. Sonrasında da, tiyatro, sinema, TV dizileri, senaryo yazarlığı, roman ve köşe yazılarıyla dolu bir kariyerim oldu. Kadere inanan biriyim. Aynı zamanda pozitif düşüncenin hayatı yönlendirebildiğine de inanırım. Moralimi her koşulda yüksek tutmaya çalışır ve çoğu zaman bunu başarırım. Mucizevî armağanlar olarak gördüğüm üç güzel çocuğum var. Gülmeyi seven, mutlu bir kadınım. Özetle kendimi böyle tanıtabilirim size. Deniz Uğur: Bir insanın ömrüne kolay kolay sığmayacak acı tatlı birçok deneyimim oldu hayatta. Keskin virajlardan geçtim, büyük değişimler yaşadım. Ama her şeye rağmen ayakta kalıp yoluma devam edebildim. İnançlı oluşum bana hep güç verdi. Hayatımda çok sevdiğim ve beni çok seven insanlar var. Bunun için çok şanslı hissediyorum kendimi. Öyle görülüyor ki yazmak da sizin vazgeçilmezlerinizden biri... Web sayfanızda paylaşıyorsunuz içinizden gelenleri, geçenleri... Deniz Uğur: Evet şu anda denizugur.com’da yazılarım yayınlanıyor ve sadık bir okur kitlem var. Öykü ve senaryo çalışmalarınız da var. Devamı gelecek mi? Yakında bir öykü kitabı ya da yine yeni bir senaryo var mı ufukta? Deniz Uğur: Benim her zaman yazıyla ilgili üzerinde çalıştığım, düşünüp planladığım projelerim vardır. Doğru zamanı hissettiğimde bir tanesinin üzerine yoğunlaşırım. Bu yıl “Bu Son Olsun” adlı sinema filminin vizyona girişi ve “Adını Feriha Koydum” dizisinin çekimleriyle fazlasıyla doluydu. Çocuklarımla geçirdiğim saatler de onların gelişimi açısından çok önemli. Şimdi küçük bir ekiple birlikte tatil döneminde internet ve yazılarla ilgili yeni bir projeyi olgunlaştırıp gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Bakalım… 47 SAĞLIK&İNSAN Kendi deyiminize savaşçı bir kadınsınız. Tıpkı bir amazon kadını gibi... Çok zor bir süreç geçirdiniz. Ve o kadar dik ve güçlü bir duruşunuz vardı ki bu süreçte pek çoklarına model oldunuz. Biraz sanki o tatsız günleri anımsatmak gibi olacak ama okuyucularımızla, bu güçlü kadının; adını bile ağzımıza alırken korktuğumuz, obsesifçe tahtalara vurduğumuz o hastalığı nasıl öğrendi, nasıl atlattı, neler yaşadı?.. Paylaşmak istiyorum. Tedavi sürecinde erken tanının ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Siz hastalığınızı nasıl fark ettiniz? Sizi doktora ilk hangi şikâyet götürdü? Deniz Uğur: Meme kanseri günümüzde son derece yaygın. Öncelikle bunun bilincinde olmamız gerekiyor. Kadınlara düzenli olarak mamografi yaptırmayı ve duştan sonra göğüslerini elle muayene etmeyi öneriyorum. 48 Ben meme kanserini bu şekilde erken aşamada fark ettim. Elime gelen minik bir sertlik hissettim ve doktora gittim. Bir dizi tarama sonucu kesin teşhis kondu, başarılı bir operasyonla kitleler alındı, ardından koruyucu amaçlı kemoterapi süreci geldi. Erken teşhis ve kanserli hücrelerin başka hiçbir yere sıçramamış olması bir şanstı. Moralimi her koşulda yüksek tutmaya çalışır ve çoğu zaman bunu başarırım. Mucizevî armağanlar olarak gördüğüm üç güzel çocuğum var. Gülmeyi seven, mutlu bir kadınım. Nilüfer’in; Vahide Gördüm’ün meme kanserine yakalandığı haberinin ardından bir şok da sizin hastalığınız yarattı. Nilüfer de, Vahide hanım da, siz de—tabii dışarıdan görüldüğü kadarıyla—çok sakin/güçlü karşıladınız haberi. İçeriden nasıl görünüyordu? Neler yaşadınız? Deniz Uğur: İçeriden görünenle dışarıdan görünen arasında bir fark yoktu bence. Modern insanlarız, hastalıklar konusunda da bilinçliyiz. Dünyada kanserin bu çağda böylesine yaygın bir hale geleceği yıllar öncesinden biliniyor ve bekleniyordu diye düşünüyorum. Ama kitlelerin bu konuda uyarılması ve eğitilmesi gerekirdi, bu yeterince yapılmadı. Bunların ne kadar pahalı tedaviler olduğunu, ilaç sektöründe büyük rantlar elde edildiğini biliyoruz. SAĞLIK&İNSAN Dünyadaki çeşitli güç odaklarını kontrol edemeyebiliriz ama en azından çevremizdeki her şeyin kanserojen olabileceği ve herkesin her an tetikte olması gerektiği gerçeğiyle yüzleşebiliriz. Psikolojik bir destek aldınız mı? Deniz Uğur: Algıları açık bir insanım ve farkındalık yönüm gelişmiştir. Bu olayı soğukkanlı karşıladım, yani bende travma yarattığını söyleyemem. Bu yüzden psikolojik desteğe ihtiyacım olmadı. Tabii ki bu hırpalayıcı bir süreç ve zaman zaman kırılgan, hassas olabiliyorsunuz. Ama sevdiklerime sarılmak bana ihtiyacım olan morali fazlasıyla verdi bu süreçte. Ameliyat, ardından kemoterapi... Ve yaptığınız iş bir yanıyla görsel bir iş... Hiç estetik kaygılarınız oldu mu? (Gerçi büyük hala Türkiye’nin ilk tescilli güzeli Keriman Halis, anne dillere destan Suna Uğur... Genetik aktarım ilk bakışta da kendini hemen hissettiriyor.) Göğsüm alınacak, saçarım, kirpiklerim dökülecek diye düşündünüz mü? Deniz Uğur: Düşünmeye gerek yoktu, çünkü bunların olacağı biliniyordu. Sonradan yeniden çıkacak olan birkaç tutam saçın dökülmesi, dert edilecek son şey bence. Kadınlar için sayısız kozmetik çözüm varken, kaşı kirpiği dert etmeye de gerek yok. Göğüsleriniz için de estetik operasyon çözümü var. Yani bu süreç bir “kâbus” değil. Sağlık Bakanımız Recep Akdağ, hem geçmiş olsun demek, hem de toplumsal farkındalık noktasında gösterdiğiniz duyarlılıktan dolayı teşekkür etmek için hem mektupla hem de telefonla size ve meme kanserine yakalanan diğer sanatçılara ulaşacağını açıklamıştı. ”Meme kanseri konusunda toplumda daha fazla farkındalık oluşturmak için bir kampanya yapılabileceğinden bu konuda iletişim uzmanları ile çalışmalar yapıldığından” bahsetmişti. Sürekli Göz önünde olan birisiniz ve birçok kanser hastasının umudu, morali oldunuz. Yani bir rol modelsiniz. Bu konuda size ulaşan ya da sizin yürüttüğünüz bir çalışma var mı? Deniz Uğur: Ben sadece meme kanseri konusunda değil, kadınların toplum içinde baş etmek zorunda olduğu her sorunla ilgili düşünüp fikir üreten biriyim. Hemen hemen her hastalık, beraberinde bir alternatif tedavi arama isteği geliştiriyor sanırım. Yedikleriniz, içtikleriniz, sağdan soldan tavsiyeler... (Hani zakkum yemeler...) Size de böyle öneriler geldi mi? Siz ne yiyip içtiniz, hayatınızda hastalıkla birlikte neler değişti? Deniz Uğur: Ben doktorlarıma güvendim, onları dinledim ve kararlı hareket ettim. Yani hiç kafam karışmadı. Ama iyi niyetli önerilere de kulak verdim. Mesela Hülya Avşar’ın basına hiç görünmeden sessiz sedasız hastaneye ziyaretime gelişi ve bana hediye edip okumamı istediği “Meleklerle Yaşamak” kitabı... Yaptığım röportajlarla ve denizugur.com’daki yazılarımla kitlelere ulaşıyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak başkalarına ışık tutmaya, güç vermeye çalışıyorum. Şöhret tek başına bir şey ifade etmez ama kendi üzerinizden bir takım toplumsal konulara dikkat çekebiliyorsanız faydalıdır. Yani üzerime düşeni yaptığıma inanıyorum. Fotoğraf: Elele Dergisi - Mart 2012 - Sayı: 3 49 SAĞLIK&İNSAN Bu konuda mümkün olduğunca başarılı olduğuma inanıyorum. Aklıma estiği gibi hareket etme lüksüm yok çünkü. Organize olmak ve zamanı doğru kullanmak zorundayım. Çalışmadığınız zamanlarda neler yapıyorsunuz? Vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz? “Bu Son Olsun” filminin Ankara galasında bir araya geldiğimiz Melih Gökçek’in bana, balı çörekotu ve zerdeçalla karıştırıp her gün yememi öğütlemesi... Basın camiasından, sanat çevresinden, yakından tanıdığım ya da hiç tanımadığım insanların sahici, içten duygularla yaklaşıp kendi yöntemleriyle bana güç vermeye çalışmalarını hiç unutmayacağım. Bu pozitif enerji aktarımı bile başlı başına bir tedavi aslında. Hastalığı bir tarafa bırakalım ve biraz da iş hayatı, sosyal hayat diyelim... Yoğun bir çalışma hayatınız var. Saatleri belli değil, dur yok, durak yok... Sıcak yok, soğuk yok... Her hafta bir film çekiyorsunuz resmen. Nasıl gidiyor çalışmalar? (Adını Feriha Koydum dizisinde neler olacak diye sorsam cevap alamam herhalde değil mi?) Deniz Uğur: Diziyle ilgili tüyo veremiyoruz, evet ama öykünün heyecanlı bir şekilde devam edeceğini söyleyebilirim. 50 Adını Feriha Koydum iki sezondur zirvede. Bu dizi Medyapım’ın önemli başarılarından biri oldu. Biz, yoğun çalışsak da iyi organize olan, uyumlu bir ekibiz. Bu da insanın hayatını kolaylaştırıyor. Çok yoğun çalışıyorsunuz? Çoğu zaman gece yarılarına kadar. Ve 3 çocuk... Nasıl baş ediyorsunuz her şeyle? Deniz Uğur: Çocuklarıma, işime, kendime ayıracağım saatleri doğru programlamaya çabalıyorum. Deniz Uğur: Beni yakından tanıyanların çok iyi bildiği gibi, dopdolu bir hayatım var. Nasıl vakit geçireceğimi düşünmüyorum, çünkü zaten vaktin nasıl geçtiğini anlayamadan gün bitiyor. En büyük kaçamağım kitap okumak. Bulduğum beş dakikalık boşlukta bile yanımda taşıdığım kitaba sarılıyorum hemen. Spor ile aranız nasıl? Deniz Uğur: Düzenli olarak tempolu yürüyüş yaparım. Havalar ısındığı için basket sahasına da uğruyorum bu aralar. Ter atmak çok zevkli. SAĞLIK&İNSAN İzleyici olarak sporla aranız nasıl peki? İyi bir taraftar mısınız mesela? Deniz Uğur: Beşiktaş’ı destekliyorum ve Çarşı Grubu’nun hayranıyım. Futbolu iyi bilirim, maçları da zevkle takip ederim. Şöyle bir 5 madde sıralasak en çok keyif aldıklarınız neler olur? Deniz Uğur: Keyif aldığım şeyleri öyle bir sıralamaya sokamam çünkü ruh halime göre öncelikleri değişir. Açık havada ve özellikle doğanın içinde yapılan her türlü aktiviteyi seviyorum. Medya ile aranız nasıl? Sosyal medya ile aranız nasıl? Deniz Uğur: Medya ile aramda hoş bir mesafe var. Sosyal medyanın hayatımdaki yeriyse oldukça önemli, çünkü kendimi doğru ifade etmeme, üretimlerimi kitlelere direkt ulaştırmama yarıyor. Ve son olarak; tavsiyeler… Deniz Uğur: Herkese tavsiyem: Ömrünüzün bir başı ve bir sonu olduğunu unutmadan, bu dünyada geçirdiğiniz zamanı iyi değerlendirin. Çalışarak ve üreterek, kendinizi ve çevrenizdekileri mutlu ederek, bu hayatı güzel yaşayın. Bardağa hep dolu tarafından bakmayı seçin, sorunlara değil çözümlere odaklanın. İhtiyacınız olan gücün “kendi içinizde” olduğunu da hiç aklınızdan çıkarmayın. Ben derim ki; bu röportajı okuduktan sonra; kendinize güzel bir kahve koyun, bilgisayarın başına geçin ve denizugur.com’u tıklayın. Deniz Hanımın yazılarını okurken kendinizi bir sonraki tarihlere tıklayıp bir çırpıda tüm yazılarını okumaktan alamayacaksınız… 51 Kamu ve Özeliyle Hepimiz Aynı Ülkeye ve Halka Hizmet Ediyoruz Dr. Reşat BAHAT Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Başkanı Elbette SGK açıklarının ve dünyadaki krizin farkındayız. Ancak sağlığın finansmanının biçimine hızla karar vermek zorundayız. Bugün hizmet alan vatandaşı mutlu eden sistem korkarız sürdürülemez. 52 SAĞLIK&İNSAN Gittiğimiz her yerde vatandaşın sağlık hizmetinden ve sisteminden memnun olduğunu görmek, yine uluslararası kuruluşların Türkiye’mizi sağlıkta örnek ülke gösteriyor olması göğsümüzü kabartmaktadır. - 2008 15 Şubattan bu yana çok katı uygulanan planlama daha önce içeriden bilgi aldığı şüphe oluşturan kuruluşlar dışındaki diğer eski kurumları hedefsiz, ekonominin gerçeklerinden uzak ve çapsız bırakmıştır. Bu gelişim ve dönüşümde hükümetimizin iradesinin ve Sn. Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Recep AKDAĞ’ın ciddi emeğinin ve liderliğinin olduğunu biliyoruz. - Vatandaşların katkı ve katılım ödemek istemediği için acil servisleri normal muayene yeri gibi kullanması, kötü kaynak kullanımı boyutlarına ulaşmıştır. Herhalde hasta müracaatlarının % 30’dan fazlasının acil olduğu başka bir ülke veya sistem yoktur. Bir çok yenilik için de teşekkür ederiz. Yine bu değişime ciddi katkısı olan özel sektör yatırımcısı ve çalışanları olarak kendimize de pay çıkarıyoruz. Sağlık sisteminin övgüye en layık başlıkları: - Kamu hastanelerinin tek çatıda toplanması - SGK’nın özel kurum, kuruluş ve eczanelerle anlaşıp vatandaşın hastane ve doktor seçme serbestisinin sağlanması - Acil hallerde sigortalılığı sorgulanmadan herkese hizmet verilmesi - Ve tabiî ki hızlı ve kaliteli olması gereken sağlık hizmetinin (rekabet ve yoğun teknoloji kullanımı gibi mecburiyetlerle) maliyeti günbegün artmaktadır. SUT fiyatlarıyla bedeli ödenen sağlık hizmetlerine bazı küçük değişimler dışında 6 yıldır yapılmayan fiyat güncellemeleri sağlığı kurallarıyla sürdürülemez hale getirmiştir. Kapısını çaldığımız herkes, ülkemiz kaynaklarının kısıtlı olduğunu ifade ederken vatandaşın sağlıktan memnuniyetinin % 70’lerde olduğunu, vatandaşın yılda 8 defa muayene olarak, doktora en kolay ve çabuk ulaştığı bir ülkede yaşadığını göz ardı etmektedir. Yine Türkiye’de sağlık sektörü bütün bu hizmetleri OECD ülkelerinin hemen yarısı oranındaki doktor ve hemşire ile gerçekleştirmektedir. Yoğun çalışan doktor ve hemşirelerin mutsuzluğu ve yorgunluğu da ayrı bir sıkıntıdır. Onların hayatlarını daha kolaylaştırabilmemiz hastalarımıza daha kaliteli hizmet olarak dönecektir. Dikkat ederseniz bahsettiğimiz sorunların hepsi kamu, üniversite ve özel sektör sağlık işletmelerinin ve çalışanlarının ortak sorunudur. Bu bütünlük içinde düşünülmeden sorunların düzeltilmesi imkansızdır. - Vatandaşın sağlığa ulaşımını zorlaştıran her türlü engelin azaltılması olarak sıralanabilir. Ancak geldiğimiz noktada öngörülebilen ve/veya öngörülmeyen birçok problem bu başarının sürdürülebilirliği konusunda endişelere yol açmaktadır. Bunlar da başlıca; - Sağlıkta doktor, hemşire ve nitelikli eleman sıkıntısı artık hastaların sağlıklarını tehdit edebilecek boyutlara ulaşmak üzeredir. 53 SAĞLIK&İNSAN Herkesin bilmediği planlar; tahminle büyümeye, asimetrik büyümeye; haksızlığa ve haksız küçülmeye sebep olmaktadır. İfade ettiklerimizin hemen hepsi tüm sağlık sektörünü ve çalışanlarını ilgilendirmektedir. Kamu ve özeliyle hepimiz aynı ülkeye ve halka hizmet etmekteyiz. İnsanı en özel yere yerleştirmeyen almayan sağlık sistemlerinin başarı şansı yoktur.Zaten dinimizde ve kültürümüzde insana hizmet en mühim ibadetlerden ve hazlardan biridir. Elbette ki, SGK açıklarının ve dünyadaki krizin farkındayız. Ancak sağlığın finansmanının biçimine hızla karar vermek zorundayız. Bugün hizmet alan vatandaşı mutlu eden sistem korkarız sürdürülemez. Vatandaşın hastalık halinde cepten ödemesini azaltacak olan “Tamamlayıcı Sağlık Sigortası” gibi modellerin ülkemizde hızla uygulanıp yaygınlaşmasının teşvik edilmesi gerekir. Şöyle ki; SGK prim gelirleri emeklilik ve sağlık harcamalarının %55’ini karşılamaktadır.Her ne kadar sağlığın bu açıktaki payı azsa da yaşlanan nüfusuyla giderek bu pay artacaktır. Sağlık sektörünün maliyetlerinin belirlendiği ve kurallarının oluşturulduğu masalarda”kamu-özelüniversite” tümüyle temsil edilmemiz gerekmektedir. Bu primle fonlanma sağlık hizmeti açıklarını kapatmadığına göre prim + vergi (bütçe) + vatandaşın da (acil ve kronik hastalıklar dışında) katılacağı şekilde fonlanmalıdır kanaatindeyiz. Yoksa sürekli SGK açıkları yüzünden eleştirilen kurum kendini suçlu gibi görüp ödemelerini artırmamak için hizmet bedellerini daha da aşağılara çekmek isteyecektir. 54 Bizi ilgilendiren hayati öneme sahip yasaların son dakika bize gösterilmesi; itirazlarımızın ve katkılarımızın yeterince dikkate alınmamasına yol açmaktadır. Sektörün geleceği planlanırken orta ve uzun vadeli planlar yapılması çok önemlidir.Geleceği 5 yıldır hiç göremeyen mevcut yatırımlar krizin içine itilmiştir.Olumluysa olumlu, olumsuzsa olumsuz uygulanacak politikalar eşit ve adil olmak kaydıyla belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Biz vatandaşımızı mutlu etmek için tüm sağlık çalışanlarımızla gecemizi gündüzümüze katıp, sermayelerimizi de riske ederken halkımızdan da anlayış ve saygı beklemek hakkımız diye düşünüyoruz. Son zamanlarda sağlık çalışanlarımıza anlamız şiddetin artmış olması biraz bizi endişelendirse de; çoğunluğun sevgisi ve farkındalığı bizi hep motive etmiştir. Sorunlarının azaltılması halinde dünyaya model olabilecek sağlık sistemimizin tüm katkı sağlayanlarına, başta Başbakanımız Sn.Recep Tayip ERDOĞAN, Sağlık Bakanımız Sn.Prof.Dr.Recep AKDAĞ ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Sn.Faruk ÇELİK olmak üzere teşekkür eder, saygılar sunarız. SAĞLIK&İNSAN 55 Türk Erkeğinin Saç Haritası Belli Oldu: Batılı Erkeğin Saçtan Yana Umudu Doğuya Göre Seyrek Çıktı Türk erkeğinin saç dökülme haritası çıktı. Haritaya göre; batı illerindeki erkekler, doğudaki erkeklere göre daha fazla saç dökülmesi sorunu yaşıyor. Saç dökülmesi sorunu yaşayan erkeklerin Türkiye ortalaması ise yüzde 37. Araştırmanın en çarpıcı sonucu, saçlarını kaybetmek istemeyen ve bunun için herhangi bir ürün kullanan kişilerin aylık gelir düzeyinin 2 bin TL olması oldu. Bioxcin’in, Türk erkeğinin saç dökülmesi hassasiyetini ortaya çıkarmaya yönelik gerçekleştirdiği araştırmanın 2011 sonuçları açıklandı. ‘Bioxcin Saç Dökülmesi Araştırması 2011’ sonuçlarına göre saç dökülmesi sorunu yaşayan erkeklerin oranı giderek artıyor. Bioxcin’in 2008 yılından bu yana düzenli olarak gerçekleştirdiği araştırma aynı zamanda saç bakım ürünleri pazarının 2011 yılında yüzde 82’lik artış ile rekor bir büyüme gerçekleştirdiğini ortaya koydu. Son araştırmaya göre; saç bakım ürünleri kullanımında reklamların etkisi giderek azalırken, tüketicinin artık uzman tavsiyesine daha çok önem verdiği de ortaya çıktı. 56 Batılı erkeğin saç hassasiyeti daha fazla Akademetre’nin Bioxcin için, Türkiye’yi temsilen Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Malatya, Samsun ve Trabzon’da olmak üzere 20-49 yaş arası saç dökülmesi yaşayan 1.270 erkekle gerçekleştirdiği araştırma çarpıcı sonuçları da ortaya çıkardı. ‘Bioxcin Saç Dökülmesi Araştırması 2011’e göre doğudan batıya doğru ilerledikçe saç dökülmesi problemi yaşayan erkeklerin oranı artıyor. Doğuya doğru ilerledikçe ise saç dökülmesini problem edenlerin oranı azalıyor. Saç dökülmesi konusunda çözüm olarak herhangi bir ürün kullananların yaş aralığı ise 20-49 arasında yoğunlaşıyor. 2011 yılında, saç dökülmesine çözüm olarak herhangi bir ürün kullananların sayısındaki artış ise özellikle 20-39 yaş gruplarında gerçekleşti. 2 bin liran varsa çözümün de var Saç dökülmesi hassasiyeti yaşayan ve sorunun çözümü için herhangi bir saç bakım ürünü kullananların gelir düzeyinin de incelendiği araştırma, bu ürünleri kullananların aylık gelirinin ortalama 2 bin TL olduğunu ortaya koydu. Saç bakım ürünü pazarı ise 2011 yılında bir önceki yıla göre yüzde 82’lik bir artış gösterdi. B’IOTA LABORATUVARLARI Genel Müdürü Cihat Dündar “2008’den bu yana gerçekleştirdiğimiz bu araştırma, erkeklerin saç dökülme probleminde artış grafiğinin yükseldiğini gösterdi. Bu, pazarın büyüme potansiyelinin devam edeceğini gösteriyor.” diye konuştu. Saç dökülmesini önlemeye yönelik ürünlerin pazar payı 2009’da yüzde 4,6 artarken, 2010 yılında yüzde 4,8 oranında azalarak yüzde 29,5’e geriledi. 2011 yılında ise bu oran yüzde 24’lük büyük bir artış gösterdi. Buna göre; “Pazar” 2010 yılında yüzde 14 daralmışken, 2011 yılında, 2010 yılına göre yüzde 82’lik bir büyüme göstermiş oldu. SAĞLIK&İNSAN 57 Günümüz ve Geleceğimizin Tehlikesi: İNTERNET BAĞIMLILIĞI Prof. Dr. Nesrin DİLBAZ Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi 58 SAĞLIK&İNSAN İnternet, ilk dizayn edildiğinde askeri ve akademik birimler arası iletişimi kolaylaştırması amaçlanan bir araçtı. Ancak her nasılsa bugün, mental sağlık topuluğu tarafından kullanımının insanlarda bağımlılığa yol açtığı tartışılır oldu. Yol açtığı bağımlılık ise pek çok hekim tarafından saptanması ve tedavisi zor bir sorun olarak ortaya çıktı. İnternet bağımlılığının kimyasal madde bağımlılığından farklı olduğunu savunanlar internet kullanımının bir teknolojik avantaj olarak pek çok fayda sağladığını söylüyorlar. İnternet kullanıcılara iş hayatında, araştırma alanında ve bilgiye ulaşmada veya tatil planlarında kolaylıklar ve imkanlar sunmaktadır. Ayrıca pek çok kitap internet kullanımının günlük hayatımızdaki faydalarından bahsetmektedir. Madde bağımlılığı veya kullanımında ise herhangi bir fayda görülmemektedir. Genel olarak internet, ileri teknoloji ürünü ve faydalı bir araçtır ve bağımlılığını saptamak güçtür. Bu sebeple, klinisyen normal ve patolojik internet kullanımını ayıracak karakteristik farklar konusunda bilgili olmalıdır. Patolojik kumar model alındığında, patolojik internet kullanımı da bir tür dürtü kontrol bozukluğu olarak düşünülmektedir. Bu sebeple Young, patolojik kumar kriterlerini model alarak patolojik internet kullanımı ile ilgili kriterler oluşturmuştur. 1. İnternet ile ilgili yoğun zihinsel meşguliyet 2. Doyum sağlamak için internet başında geçirilen sürenin giderek artması 3. İnternet kullanımını kontrol altına almak için başarısız çabalar 4. İnternete ulaşamadığında yorgun, depresif veya irritabl hissetmek 5. İnternet başında planladığından çok fazla zaman geçirmek 6. Önemli bir ilişkiyi, mesleki, eğitimsel veya kariyeri ilgilendiren durumu riske atacak derecede internete zaman ayırmak 7. İnternet kullanımı hakkında çevresine veya terapistine yalan söylemek 8. Gündelik sorunlardan veya istenmeyen duygudurumdan kaçmak için internette zaman geçirmek Bu kriterlerden 5 veya fazlasına olumlu yanıt veren ve bu durum bir manik epizoda bağlı olmayan kişilerde patolojik internet kullanımı düşünülmekte, geçerlilik ve güvenilirliği, mesleki ve akademik amaçları olan kullanıcılarda net olmayan bu kriterler en azından ölçülebilir bir şekilde patolojik internet kullanımını normal kullanımdan ayırmaktadır. Fakat 8 kriteri birden olumlu yanıtlayan kullanıcılar bile ‘işim gereği’ veya ‘herkes kullanıyor’ şeklinde semptomlarını maskeleme çabası gösterebilmektedir. Madde bağımlılığı ile ilgili olumsuz sonuçlara bakıldığında, alkol bağımlılığı sonucunda karaciğer sirozu gelişimi veya kokain kullanımı sonucunda artmış kafa içi olay riskinden bahsedilebilir. Ancak konu internet bağımlılığı olduğunda, sonuçlar bu kadar net değildir. İnternette geçirilen zaman tek başına bir kriter olmasa da, bağımlı kullanıcılar haftada 40-80 saat arası, bir oturumda ise 20 saatin üzerinde internette zaman harcayabilmektedirler. Bu sebeple hem uykuya gereken zamanı ayıramamakta, hem de ertesi sabah iş/okul ile ilgili sorun yaşamaktadırlar. Uç vakalar kafein tabletleri alarak uyku saatlerini internette geçirmektedirler. Bu durum ise immün sistem sorunlarına yol açarak hastalık riskini artırmaktadır. Ek olarak bilgisayar ekranı başında hareketsiz geçirilen uzun saatler, göz sorunları, bel ağrısı, karpal tünel sendromu gibi bedensel sorunlara da sebep olmaktadır. İnternet bağımlılığı, madde bağımlılığı ile karşılaştırıldığında ise benzer mesleki, ailevi ve akademik sorunlara yol açtığı görülmektedir. Ailevi Sorunlar İnternet bağımlılığı insan ilişkilerinde sinsi bir tahribata yol açmaktadır. Young’un araştırmasına göre, internet bağımlılarının % 53’ü ilişkilerinde sorun yaşamaktadır. Evlilikleri, flörtleri, ebeveyn ilişkileri veya arkadaşlıklarına ayıracakları zaman, yalnız başına ekran karşısında harcanmaktadır. 59 SAĞLIK&İNSAN güvensizlik yaratır ve zamanla ,önceki stabil ilişkilerin kalitesini zedeler. Akademik Problemler Bu durumdan en fazla etkilenen evlilik ilişkisidir. İnternet bağımlısının eşi ile iletişimine ve evlilik ile ilgili sorumluluklarına (alışveriş, temizlik, yemek ve çocukların bakımı) ayırdığı zaman ve ilgisi öyle azalır ki, diğer eş adeta bir cyber-dul haline gelir. İlk zamanlarda bu durumun geçici olduğunu düşünen ve ve bekleyen eş, daha kötüye gittiğini fark ettiğinde eşine uyarılarda bulunmaya başlar. Ancak bağımlı buna öfke ile yanıt verir ve aralarında ciddi tartışmalar yaşanır. Ve bağımlı hâlâ bir sorunu olduğunu reddeder, sadece eğlendiğini ve yalnız bırakılmasını ister. Evlilik ile ilgilenen avukatlar, konu ile ilgili boşanma davalarında artış olduğunu söylemektedirler. Bağımlı artık sanal ilişkilerine gerçek ilişkilerinden daha fazla zaman ayırmaktadır. 60 Bu da sosyal olarak izole olmasına, yemeğe çıkmak, spor yapmak, seyahate çıkmak gibi faaliyetlerin yerine sanal faaliyetleri tercih etmektedir. Hasta, yeni keşfettiği on-line aşklarını devam ettirmeye çabalarken, evliliğinde sosyal ve duygusal olarak yoksunluk yaşayamaya devam edecektir. İnternet kullanımı; gerçek hayattaki kişilerarası ilişkilere de müdahale eder. İnternet kullanımı, internet bağımlısına yakın olan ya da onunla yaşayanların şaşkınlık, hayal kırıklığı ve kıskançlık şeklinde tepki vermelerine neden olur. Bağımlılıklarını gizlemeye çalışan alkoliklere benzer şekilde; internet bağımlıları da internet oturumlarının uzunluğuyla ilgili yalan söylerler, internet servisi için ödedikleri faturaları gizlerler. Buna benzer nitelikler, İnternet; internet servis sağlayıcıları tarafından primer bir eğitim aracı olarak gösterilerek, sınıflara entegre edilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte , bir araştırma; öğretmenlerin, kütüphanecilerin ve bilgisayar koordinatörlerinin % 86 sının “çocukların internet kullanımının performanslarını artırmadığına” inandıklarını ortaya çıkardı (Barber,1997). Ankete cevap verenler, internetteki enformasyonun çok düzensiz olduğunu, okul müfredatıyla ve standardize edilmiş testlerde daha iyi sonuçlar alınmasını sağlayan, öğrencilere yardımcı olan textbooklarla ilişkisiz olduğunu iddia etmişlerdir. İlave sorularla bu durumun eğitimle ilgili yönüne bakacak olursak; Young (1996); “öğrencilerin % 58’inin ders çalışma alışkanlıklarında bozulmadan, ders notlarında önemli bir düşüşten, sınıfta kalmalardan veya aşırı internet kullanımına bağlı olarak göz hapsinde olduklarından bahsettiğini “ bulmuştur. İnternetin iyi tarafları onu ideal bir araştırma aracı yapsa da, öğrenciler, ilgisiz web sayfalarında gezinebilmekte, chat odalarında dedikodu yapmakta, internetteki arkadaşlarıyla sohbet edebilmekte ve kazançlı aktiviteler pahasına interaktif oyunlar oynayabilmekteler. SAĞLIK&İNSAN Öğrencilerdeki internet kötüye kullanımının izlenmesinin yanında, kolejdeki rehberlik öğretmenleri, kullanıcıların primer problemlerinin internet kullanımlarını kontrol etmede yetersizlik olduğunu görmeye başladılar. Mesleki Problemler Çalışanlardaki internet kötüye kullanımı, yöneticiler için ciddi bir meseledir. 1.000 şirkette yapılan bir çalışma; yöneticilerin % 55’ini; iş dışı amaçlar için internet kullanımına ayrılan zamanın çalışanların işlerindeki verimliliğini baltaladığına inandıklarını ortaya çıkarmıştır (Robert Half International,1996). Yeni izleme cihazları; patronların internet kullanımını izlemelerini sağlamış ve ilk bulgular onların şüphelerini haklı çıkarmıştır. Bir firma, kendi internet bağlantılarındaki bütün trafiği izlemiş ve internet kullanımının sadece % 23’ünün işle ilişkili olduğunu ortaya çıkarmıştır (Machlis,1997). Piyasa araştırmasından şirket iletişimine kadar birçok konuda çalışanlara yardım eden internet kullanımının şirket için negatif yönleri faydalarından daha ağır basmakta. Yine de su götürmez bir gerçek var ki internet,çoğu çalışanın dikkatini dağıtmakta. İşyerindeki zamanın bir şekilde kötüye kullanımı, özellikle de çalışanlarına kolaylıkla kötüye kullanılabilecek bir araç sağlayabilen şirketlerin yöneticileri için problem yaratmakta. Patolojik İnternet Kullanımının Değerlendirilmesi İnternet bağımlılığın semptomları, yapılan ilk görüşmede her zaman açığa çıkmayabilir. Bu nedenle klinisyenin bağımlılık yapıcı internet kullanımını rutin olarak değerlendirmesi önemlidir. Patolojik internet kullanımını uygun olarak değerlendirmek için, öncelikle kontrollü içme modellerini ve yeme bozukluklarında kullanılan moderasyon eğitimlerini araştırmak gerekmektedir. Bu modeller, geçmiş alkol, ilaç veya yiyecek kullanımının ilişkili olduğu belirli bir tetikleyicinin “binge” davranışı başlattığını kabul eder. “Binge“ davranışı başlatan tetikleyiciler; belirli insanlar, yerler, aktiviteler veya yiyecekler şeklinde formlara girebilir (Fanning&O’Neill,1996). Örneğin çok sevdiğin bir bar, aşırı içme davranışı için tetikleyici olabilir, parti alışkanlığı olan hapçıların ahbapları, hastanın hap almasını tetikleyebilir, veya belirli bir gıda çeşidi tıkınırcasına yeme davranışını başlatabilir. Tetikleyiciler; belirli durumlar ve insanların daha ötesine geçerek negatif düşünceleri ve hisleri içerebilir (Fanning &O’Neill, 1996). Bir alkolik kederli, umutsuz ve kötümser hissedince, içkiye sığınabilir. Çok yiyen bir insan , kendini yalnız, gösterişsiz ve bezgin hissedince buzdolabında ne varsa kendini onlara verebilir ve tıkınırcasına yemeye başlayabilir. Depresyon veya benlik saygısında azalma, negatif düşüncelerden ve hislerden kaçmak amacıyla “binge” tarzı davranışları başlatan tetikleyiciler gibi davranabilir. Sonuç olarak; bağımlılık yaratan davranışlar; nahoş bir duruma verilen tepkiyle tetiklenebilir (Fanning & O’Neill,1996; Peele). Yani, kötü bir evlilik, kötü biten bir iş, işsiz kalma gibi önemli yaşam olayları; alkol, hap veya yiyeceklerle ilişkili “binge” tarzı davranışları tetikleyebilir. Çoğu zaman işsizlikle başa çıkmak için çıkıp iş aramaktansa, içmek alkoliğin, daha kolayına gelir. Bir insanın hayatındaki nahoş olay ve durumlardan doğan karşılanmamış ihtiyaçların üstesinden gelmek için, bağımlılık yapıcı davranışlar, sıklıkla kayganlaştırıcı (lubrikan) gibi davranır. Yani, davranışın kendisi, kişiye geçici olarak problemlerini unutmasını sağlar. Kısa vadede, bu zor bir durumun stresiyle başa çıkabilmek için kullanışlı bir yol olabilir, fakat bağımlılık yapan davranışlar, nahoş durumlardan kaçmayı alışkanlık haline getirir ve uzun vadede problemi daha kötü bir hale getirir. Örneğin evliliğindeki problemlerle ilgilenmektense içmeye devam eden bir alkolik, eşiyle iletişim kurmayarak sadece onunla arasındaki duygusal uzaklığı artırır. Bağımlılar, kendi bağımlılıklarının tedavi edici etkilerini anımsamaya ve kendi kaçıngan davranışlarının, problemi nasıl daha kötü hale getirdiğini unutmaya eğilimlilerdir. 61 SAĞLIK&İNSAN Nahoş durum, sonrasında, devamlı ve aşırı kullanım için daha önemli bir tetikleyici haline gelir. Örneğin; bir alkoliğin evliliği kötüye gittikçe; alkolik, azarlayan eşinden kaçmak için daha çok içer ve eşinin azarlamaları arttıkça alkolik daha da çok içmeye başlar. Bağımlılığın psikolojik yönü şöyle açıklanmıştır: “O; size başka hiçbir yolla elde edemeyeceğiniz hisler ve tatmin edici duyumları verir. Acı duyumunu, rahatsızlık hislerini zihinden uzaklaştırabilir. Üstesinden gelinemeyen problemleri umursamamayı veya onları unutmayı sağlayabilir. Yapay ve geçici nitelikte olan güvenlik hissi, özsaygı, başarı, güç ve kontrol hisleri veya mahremiyet sağlayabilir. “Bunlar, kişinin neden bağımlılık deneyimlerine geri döndüğünü açıklayan, görünen yararlarıdır. Bağımlılıklar, kişiye bir şeyleri başarmasını sağlayabilir. Fakat bu yararları aldatıcı veya geçicidir. İnsanlar, kendi bağımlılıklarında buldukları ruhsal memnuniyet hali yüzünden, bu bağımlılıkları ile ilgili daha şiddetli davranmaya başlıyorlar. Çoşku, öfori ve canlılık hisleri tipik olarak, internet kullanımının bağımlılık paternini kuvvetlendiriyor. Bağımlılar, off-line ken hissetiklerine zıt olarak, on-line iken hoş, memnuniyet verici hisler yaşarlar. 62 Bir hasta, ne kadar uzun, internetten uzak kalırsa, o derece yoğun, nahoş hisler yaşar. Çoğu hasta için itici güç, internet kullanırken kazandıkları rahatlama hissidir. internetsiz olmaya zorlandıkları vakit, bir çeşit yoksunluk hissine kapılırlar. üzüntü, hüsrana uğrama veya tedirginlik gibi hoş olmayan sürekli duygular” şeklinde ise bunları tespit etmesi gerekir. Bu yoksunluk durumunda “internete ihtiyacım var”, “onsuz yapamam”, “internete girmeliyim” şeklinde birbiriyle yarışan düşünceleri oluşur. Çünkü bağımlılıklar, bağımlıya yararlı bir amaç sunar ve bağlanma veya tutku, kişinin hayatını alt üst edecek dereceye kadar ulaşabilir. Bu hisler; internet ilişkili öforinin beslendiği işaretlere dönüşür. Klinisyenin sonrasında, hastaya, “internet kullanırken kendini nasıl hissediyorsun“ şeklinde sorması gerekir. “Çoşkulu, mutlu, heyecanlı, serbest, alımlı, desteklenmiş, çekici“ gibi cevaplar, internet kullanımının hastanın duygudurumu düzeyini nasıl değiştirdiğini gösterir. Hastanın bu tip duygularını belirlemek zorsa, hastaya bir “hisler günlüğü” tutması, hem off-line hem de on-line olmakla ilişkili duygularını yazmak üzere bir defter ya da bir kart taşıması önerilebilir. Emosyonel tetikleyicilere odaklanabilmek amacıyla, klinisyenin, hastaya “offline olduğun zaman neler hissediyorsun“ şeklinde sorması gerekmektedir. Sonrasında klinisyenin, cevapları değerlendirmesi ve cevaplar “yalnızlık, tatminsizlik, engellenmişlik, Bağımlı kişiler mantıklı bir sebebi olmadan, felaket öngörüldüğünde kaygılı hissedeceklerdir (Twersky, 1990). Bağımlılar kaygılanan ve negatif olaylar öngören yegane kişiler olmamakla birlikte, bunu diğer insanlardan daha sık yapmaya eğilimlilerdir. SAĞLIK&İNSAN Young (1996), bu tür yıkıcı düşünce şeklinin, gerçek ya da algılanan problemlerden kaçınmak için psikolojik bir kaçınma mekanizması sağlayacak bağımlı internet kullanımına yol açabileceğini öne sürmüştür. Yaşamında tatminsizlik hisseden, diğer insanlarla yakınlğı ya da güçlü bağları olmayan, özgüveni eksik, ilgi alanları kısıtlı ve umudunu kaybetmiş olan kişiler bağımlılığa daha yatkındır (Peele, 1991, pg 42). Benzer bir şekilde, hayatlarının bir ya da birden fazla alanlarında tatminsizlik ya da hayalkırıklığı yaşayan bireylerde internet bağımlılığı gelişmesi daha olasıdır, çünkü başka baş etme yolu bilmezler (Young 1997a, Young 1997b). Örneğin alkolikler, gerçekleştirmek için gayret gösterecekleri pozitif seçimler yapmak yerine, tipik olarak içmeyi tercih ederek acılarını dindirir, problemlerinden kaçar ve kendilerini statükoda tutarlar. Bununla birlikte, ayık olduklarında sorunların değişmediğini fark ederler. İçmekle hiçbir şey değiştirilmez, bununla birlikte içmek çarpışılması gereken problemlerle ilgilenmekten daha kolay gelir. Alkoliklerin davranışlarına paralel olarak patolojik internet kullanımı olan hastalar, acıyı dindirmek, gerçek problemden kaçmak ve olayları statükoda tutmak için internet kullanırlar. Fakat çevrimdışı olduklarında hiçbir şeyin değişmediğini fark ederler. Bu tür zorunluluklarını atlayarak yer değiştirme, çoğunlukla bağımlının geçici olarak problemden kaçmasına izin verir, ancak yer değiştirilen davranışlar hiçbir problemin çözülmesine imkan vermez. Bu nedenle, hastanın interneti; evliliği ya da işindeki bir tatminsizlik, medikal hastalık, işsizlik ya da akademik başarısızlık gibi mutsuz bir durumdan kaçınmak için bir “güvenlik örtüsü” olarak kullanıp kullanmadığını beirlemek için klinisyenin hastanın mevcut durumunu değerlendirmesi önemlidir. Patolojik İnternet Kullanımı İçin Tedavi Stratejileri İnternet kullanımı; elektronik yazışma, elektronik bankacılık vs. gibi ev ya da iş uygulamalarında meşrudur. Bu nedenle internet kullanımının yasaklanması gibi geleneksel abstinens modelleri pek pratik müdahaleler değildir. Tedavinin temeli ölçülü ve kontrollü kullanım olmalıdır. Oldukça yeni olan bu alanda, çalışma sonuçları henüz yeterli değildir. Bununla birlikte, internet bağımlılığı olan hastalarla görüşen kişilerin bireysel pratiklerine ve diğer bağımlılıklarla ilgili araştırma bulgularına dayanarak internet bağımlılığı tedavisinde kullanılan çeşitli teknikler şunlardır: (a) internet kullanımı için karşıt zamanı uygulama, (b) dış durdurucular kullanma, (c) hedefler oluşturma, (d) belirli bir uygulamadan kaçınma (abstinens), (e) hatırlatma kartları kullanma, (f) kişisel bir döküman tutma, (g) destekleyici bir gruba katılma, (h) aile terapisi. Bahsedilen ilk üç müdahale basit, zamanı yönetme teknikleridir. Bununla birlikte zaman yönetimi tek başına patolojik internet kullanımını düzeltmediğinde daha agresif müdahale gerekmektedir. Böyle durumlarda tedavinin odağı, kişisel gelişim ve uygun destek sistemleriyle, bağımlı tipi davranışı değiştirmek için etkili baş etme stratejileri geliştirmede hastaya yardım etmek olmalıdır. Eğer hasta başetmek için olumlu yollar bulursa, sorunları geçiştirmek için internete güvenmesine artı gerek kalmayacaktır. Bununla birlikte, iyileşmenin ilk günlerinde hastanın en fazla kayıp hissini yaşayacağı ve günün birçok zamanında internette olmayı özleyeceği akılda tutulmalıdır. Bu normaldir ve beklenmelidir. Unutulmamalıdır ki, internetten derin bir haz alan hastaların çoğu için, yaşamının merkezinde olan şey olmadan, yaşamak çok zor bir süreç olabilir. Karşıtını Uygulama Zaman yönetiminin yeniden organize edilmesi, internet bağımlılığı tedavisinin temel ilkesidir. Bu nedenle, klinisyen hastayla görüşmesinin birkaç dakikasını internet kullanımıyla ilgili çeşitli alışkanlıkları belirlemeye ayırmalıdır. 63 SAĞLIK&İNSAN Hastaya şunlar sorulmalıdır; (a) Genellikle haftanın hangi günleri internete girersiniz? (b) Genellikle günün hangi zamanı başlarsınız? (c) Genellikle bir oturumda ne kadar süre kalırsınız? (d) Bilgisayarı genellikle nerede kullanırsınız? Hastanın internet kullanımının niteliğini belirledikten sonra hasta ile birlikte yeni bir program oluşturmak gereklidir. Ben buna “karşıtını uygulama” diyorum. Bu uygulamanın amacı hastaların normal rutinini bozmak ve on-line alışkanlığını kırmak için çaba sarfederek yeni bir zaman düzenlemesi oluşturmaktır. Örneğin, hastanın internet alışkanlığında sabah ilk iş olarak e-postasını kontrol etme bulunuyor diyelim. Hastaya internete girmek yerine önce duş alması ya da kahvaltı yapması önerilebilir. Hasta interneti sadece akşam kullanıyor ve eve geldikten sonra bütün akşamı bilgisayarın önünde oturarak geçiriyor olabilir. Klinisyen hastaya, akşam yemeği ve haberlerden sonra internete girmesini önerebilir. Eğer haftaiçi akşamları kullanıyorsa haftasonunu beklemesi, bütün haftasonu kullanıyorsa haftaiçi günlere geçmesi şeklinde düzenleme yapılabilir. Eğer hiç ara vermiyorsa her yarım saatte bir ara verdirilebilir. Eğer hasta bilgisayarı sadece çalışma odasında kullanıyorsa, yatak odasına geçmesi önerilebilir. 64 Dış Durdurucular Diğer basit bir teknik, hastanın internetten çıkmasını sağlayacak şekilde gideceği yerler ya da yapması gereken somut şeyler kullanmaktır. Eğer hasta iş için 7.30’da çıkmak zorundaysa internete 6.30’da girmesine izin vererek çıkma saatine kadar 1 saat bırakılabilir. Ancak hasta bu tür doğal alarmları reddedebilir. Bu durumda gerçek bir alarmlı saat ya da yumurta saati yardımcı olabilir. Hastanın internet seansını sona erdireceği bir saat belirlenir ve hastaya alarmı kurarak bilgisayarın yakınına koyması söylenir. Alarm çaldığında internetten çıkma zamanıdır. Hedefler Belirleme İnternet kullanımını sınırlamaya yönelik birçok girişim başarısız olur. Çünkü kullanıcı internete girme saatlerini belirlemeden, saatleri yenmek için belirsiz (ambiguous) bir plana güvenir. Relapsı önlemek için, hasta için makul hedefler (örneğin mevcut 40 saatlik kullanım yerine 20 saat) oluşturarak, yapılandırılmış seanslar programlanmalıdır. Daha sonra bu yirmi saat belirli saat dilimlerine bölünerek bir takvime ya da haftalık programa yazılır. Hasta internet seanslarını kısa ama sık tutmalıdır. Bu craving ve çekilmeyi önlemeye yardımcı olacaktır. 20 saatlik bir takvime örnek olarak, hasta internet kullanımını haftaiçi akşamları 20-22 arası ve Cumartesi ve Pazar günleri 13-18 arası olacak şekilde planlayabilir. Ya da yeni 10 saatlik bir program haftaiçi 2 gün 20-23 arası ve cumartesi 8.30-12.30 arası saatleri içerebilir. İnternet kullanımı için anlaşılır bir takvim oluşturmak, internetin kontrolü ele almasına izin vermek yerine hastaya kontrolde olduğu hissini verecektir. Abstinens Daha önce, belirli bir uygulamanın internet bağımlılığını tetikleyebileceğinden bahsetmiştim. Klinisyenin değerlendirmesinde, chat odaları, interaktif oyunlar, haber grupları ya da “World Wide Web” gibi belirli uygulamalar hasta için en problemlisi olabilir. Eğer belirli bir uygulama belirlendi ve sınırlandırılmasında başarısız olunduysa, o uygulamadan tamamen kaçınmak sonraki uygun müdahaledir. Hasta bu uygulama ile ilgili tüm aktivitelerini durdurmalıdır. Bu, hastaların kendilerine daha az çekici gelen ya da meşru kullanılabilen diğer uygulamalarla meşgul olamayacakları anlamına gelmez. Chat odalarını bağımlılık yapıcı bulan bir hasta onlardan kaçınabilir. Bununla birlikte aynı hasta e-postayı kullanabilir veya uçak rezervasyonu yapmak ya da yeni arabası için alışveriş yapmak için World Wide Web’de sörf yapabilir. SAĞLIK&İNSAN Diğer bir örnek, World Wide Web’i bağımlılık yapıcı bulan ve ondan kaçınması gereken bir hasta olabilir. Ancak aynı hasta politika, din ya da güncel olaylarla ilgili başlıkların olduğu haber gruplarını tarıyor olabilir. Kaçınmanın en iyi uygulanabileceği hastalar daha önceden alkol ya da madde bağımlılığı öyküsü olanlardır. Alkol ya da madde bağımlılığı öyküsü olan hastalar çoğunlukla interneti diğerlerinin yerine geçen ve fiziksel olarak “güvenli” bir bağımlılık olarak bulurlar. Bu nedenle içmek ya da madde kullanmaktan kaçınmanın bir yolu olarak internet kullanımına takılır. Bununla birlikte hasta internetin “güvenli” bir bağımlılık olduğunu makul gördükçe, kompulsif kişilikle ya da bağımlılık yapıcı davranışı tetikleyen nahoş durumla ilgilenmekten kaçınmaya devam eder. Böyle durumlarda, önceki iyileşme dönemleri de göz önüne alındığında hastalar bir abstinens hedefi doğrultusunda çalışarak daha rahat hissedebilirler. Daha önce bu hastalar için başarılı olmuş stratejileri dahil etmek interneti etkili şekilde kullanmalarına olanak verir; böylece altta yatan problemlerine odaklanabilirler. Hatırlatma Kartları Hastalar kendilerini düşüncelerindeki yanlışlık nedeniyle sıkıntılarını abartarak ve doğru hareket ihtimalini minimalize etmek yoluyla bunalmış hissederler. Başvurudan sonra internet kullanımını azaltmak ya da durdurmak amacına odaklanmak için hastaya yardım edilir, bunun için hastaya A) İnternet bağımlılığına neden olan 5 major problem, B) Bunu bırakınca ya da azaltınca elde edebileceği 5 büyük yarar listesi yaptırın. Problemler listesinde çok fazla zaman harcama, evdeki tartışmalar, eşle az zaman geçirme, işteki problemler ya da akedemik başarı düşüklüğü olabilir. Yarar listesinde eşle birlikte fazla zaman geçirme, arkadaşlarla daha fazla zaman geçirme, evde daha az tartışma, işteki verimliliğin artması ya da akademik derecenin artması olabilir. Daha sonra hastalar bunları 3x5 büyüklüğündeki kartlara geçirmeli ve onu cebinde, cüzdanında, sırt çantasında taşımalı. Hastalara daha verimli ya da sağlıklı bazı şeylerin yerine internet kullanımına özendiklerinde bu kartları kullanması önerilir. 65 SAĞLIK&İNSAN Bu, hastaların internetteyken yaşadıkları öförinin, yaşam aktivitelerinden kaynaklanan hoş duyguların yerine geçmesini sağlayacak ve onların internetteyken aldıkları bu hazzın azalmasına yardımcı olacaktır. Destek Grupları Bazı aileler gerçek yaşamın sosyal desteğinin yetersizliğinden dolayı internet kullanımının bağımlısı olmak mecburiyetinde kalabilirler. Hastalar kartları internet kullanım isteği sırasında kullanımı kontrol etmek , motivasyonu artırmak için haftada birkaç kez kullanırlar. Hastayı karar listelerinin olabildiğince geniş ve dürüst olmasının mümkün olduğu konusunda cesaretlendirin. Bu şekilde yapılan net değerlendirmeler öğrenme becerileri açısından değerlidir. Bu durum daha sonra hastaların internete girmeyi kestiği zaman ya da relapsı önlemede işine yarayacaktır. Kişisel Günlük Hastanın internet kullanımını azaltmak ya da bırakmak için başvurması, bir alternatif aktiviteyi işlemeye yardımcı olmak için iyi bir fırsattır. Klinisyen hastalara ne zaman interneti bıraktığı, azalttığı ile ilgili kişisel günlük tutmalarını önermeli. Belki de hastalar gezmeyle, golfle, balık tutmayla, kamp kurmayla ya da dansla daha az vakit geçiriyor. 66 Belki de top oynamaya gidişi ya da hayvanat bahçesi ziyareti ya da kilise ziyaretini durdurmuştur. Belki de internet kullanımı bir eski arkadaşı arayıp öğle yemeğine gitmeyi ertelemek ya da fitness merkezine katılmayı ertelemek için bir aktivitedir. Klinisyen hastaya bu internet bağımlılığından beri ihmal ettiği ya da azalttığı bütün aktivite ve çalışmalarını not etmesini söylemeli. Bunların her biri için (1-Çok iyi, 2-Önemli, 3-Çok iyi değil şeklinde) puanlandırma yapmalı. Bu kaybedilmiş aktivitelerin derecesi internetten önceki hayatının nasıl olduğunu yansıtmalı. Bilhassa çok önemliler sırasındaki aktiviteleri incelenmeli. Hastaya bu aktivitelerin onun yaşam kalitesini ne kadar artırdığı sorulmalı. Bu çalışma hastaya internet konusunda yaptığı bu seçimin ne kadar farkında olduğu konusunda yardımcı olacaktır. Gençler on-line sosyal desteğin ev kadınları, bekarlar, engelliler ya da emekliler gibi yalnız yaşam tarzı süren kişilerde büyük oranda bağımlılık davranışlarına neden olduğunu keşfetmişlerdir. Bu çalışma bu kişilerin gerçek yaşamın sosyal desteğinin yetersizliği içn chat odalarını bir telafi olarak gördükleri için interaktif on-line basvuru yerlerinde vakit geçirerek evde yanız başlarına uzun bir zaman harcadıklarını ortaya çıkarmıştır. Son zamanlarda sevilen birinin kaybı, bir boşanma ya da iş kaybı gibi durumları tecrübe etmiş kişiler, internete gerçek yaşam sorunlarınlarından zihinsel bir kaçış olarak başvurabilirler (Young, 1997). Onların internete dalmaları o sorunların geçici olarak arka planda etkisini azaltmasını sağlar. Eğer olayların değerlendirmesi hastalık ya da olumsuz gibi durumların varlığını tespit ederse, tedavi hastanın gerçek yaşamının sosyal destek ağını geliştirmeye yoğunlaşmalıdır. SAĞLIK&İNSAN Klinisyenler hastalarına onların durumunu en iyi şekilde tanımlayan uygun bir destek grubu bulmada yardımcı olmalıdırlar. Hastaların özel yaşam durumlarına uygun destek grupları aynı durumda olan kişilerle arkadaşlık kurma yeteneklerini geliştirebilir ve on-line olma bağımlılığını azaltabilir. Eğer hasta yukarıda belirtilen yalnız yaşam tarzlarından birini sürdürürse, o zaman hasta yeni insanlarla tanışmaya yardımcı olması için bir yerel insan ilişkileri gelişim grubu, tek gruplar, seramik sınıfları, bowling ligleri, veya bir klise grubuna katılabilir. Eğer hasta yakın dönemde dul kaldıysa kaybı için destekleme grupları daha iyi olabilir. Hasta yakın dönemde boşanmışsa boşananlara destek grubu daha iyi olabilir. Bu katılımcılar gerçek yaşama ait ilişkiler bulacaklardır. Rahatlık ve gerçek hayattaki kayıplarının anlaşılmasında internete daha az inanacaklardır. Rutin olarak destek gruplarında internet bağımlılığını sorguluyorum. Günümüzde Belmont’taki Mclean Hastanesi ve Ilinois’deki Massachusetts and Proctor Hastanesi bilgisayar/ internet bağımlılığından kurtulma servisi olan sayılı tedavi merkezlerinden iki tanesidir. Klinisyenlere lokal/yerel ilaç alkol rehabilitasyon merkezlerini, 12 adımda kurtulma programlarını veya klinisyenlerin özel uyguladığı internet bağımlılarının olduğu kurtulma destek gruplarının geliştirilmesini öneririm. Bu çıkış/yol/yaklaşım özellikle yetersizlik ve düşük öz güven nedeniyle tekrar internete dönen internet bağımlıları için faydalı olabilir. Bağımlı, bağlılıktan kurtarma gruplarında uyumsuz kavrama gösterebilir. Bu da sosyal inhibisyonu artıran, gerçek yaşamdaki ilişkilerin oluşmasını ve internet arkadaşlığına ihtiyaç duymasını sağlar. Son olarak bu gruplar internet bağımlılarına güçlüklerin üstesinden gelmek için gerçek yaşamdan destek bulmalarına yardımcı olur. Aile Terapisi Aile terapisi internet bağımlılığı nedeniyle negatif etkilenmiş evlilikler ve aile ilişkileri bozulmuş kişilerde bağımlılıkta gerekli olabilir. Aile ile birlikte birkaç alana odaklanılabilir: A)İnternet bağımlılığının nasıl olduğu konusunda aile eğitimi B) Davranışları için bağımlının suçluluk duygularını azaltmak C)Ailede internet bağımlılığı öncesi problemlerle ilgili bağlantıları iyileştirmek, internette karşıladığı duygusal ihtiyaçlarını azaltmak D)Bağımlının destekle düzeleceği konusunda aileyi yüreklendirmek; yeni hobiler bulmak, uzun tatile çıkmak, bağımlının neler hissettiğini dinlemek gibi... İnternet bağımlısının iyileşmesi güçlü bir aile desteği ile mümkündür. Patolojik İnternet Kullanımının Gelecekteki Sonuçları Son birkaç yılda internet kullanımının psikolojik sonuçları ile ilgili çalışmalar artmıştır. 1997’de Amerikan Psikiyatri Birliği’nin toplantısında, iki sempozyumda internetteki davranış paternlerinin etkilerini inceleyen teorileri ve araştırmaları önceki yıldaki tek bir poster sunumu ile karşılaştırılmıştır. Yeni psikolojik gündem internet kullanımının ve bağımlılığının görünümüne odaklanmıştır. Bu erken çabaların sonuçlarını tahmin etmek zordur. Bununla beraber yıllar boyunca biriken bu çabalar ile internet bağımlılığının dsm’de gelecekte dürtü kontrol bozuklukları sınıflamasında yer alması mümkündür. O zamana kadar internet bağımlılığını ve hızlı yayılımının tehlikelerini tanımak ve yaklaşmak için profesyonel bir topluluğa ihtiyaç vardır. 67 SAĞLIK&İNSAN Araştırmalar 47 milyon kişininin çevrimiçi olduğunu ve 11,7 milyon kişinin de gelecek yılda çevrimiçi olmayı planladığını göstermektedir (Snider, 1997). İnternetin büyüyen popülaritesi ile ruh sağlığı çalışanları, internet bağımlısı hastalar için özel olarak planlanmış tedaviler ile artmış başvurulara hazır olmalıdırlar. İnternet bağımlılığı sıklıkla yeni ve sıklıkla alaycı karşılandığı için bireyler ciddi şikayetlerinin klinisyen tarafından ciddiye alınamıyacağı korkusuyla tedaviye isteksizdirler. Madde ve alkol bağımlılık merkezleri, halk sağlığı klinikleri ve özel tıp merkezlerindeki klinisyenler internet bağımlılığından şikayet eden ve etkili bir iyileşme programı isteyen hastaları önemsemelidirler. 68 Çevrim içi reklam programları ile ihtiyaçları olan tedaviyi arayan çekingen bireyler cesaretlendirilmelidir. Üniversiteler ve şirketler, öğrenci ve çalışanlarının, bizzat kendilerinin sağladıkları bir araçla bağımlı olabilecekleri konusunda tedbirli olmalılar. Bu yüzden okullardaki danışma merkezleri kampüsteki öğrenciler, yöneticiler, personel arasında internet kullanımının sonuçları hakkında farkındalık yaratmak için seminerler düzenleyip çaba sarfetmeliler. Son olarak insan kaynakları yöneticileri iş yerinde internet yanlış kullanımının tehlikeleri ve bu durumla karşılaşıldığında işten çıkarmak yerine tedavi edilecek bir merkeze yönlendirilmeleri konusunda motive edilmelidirler. Etkili iyileşme programlarını sürdürmek için internet bağımlılığının altında yatan nedenlerin daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Gelecekte araştırmalar patolojik internet kullanımının gelişiminde depresyon veya okb gibi psikiyatrik hastalıkların oynadığı rollerin araştırılmasına odaklanılmalıdır. İnternet bağımlılığı ile ilgili devam eden çalışmalar kişisel özellikler, aile dinamileri ve ilişki becerilerinin internet kullanımına etkilerini ortaya çıkarabilir. Son olarak çeşitli tedavi modellerinin etkilerini ortaya çıracak ve geleneksel tedavi modelleriyle karşılaştıracak çalışmalara ihtiyaç vardır. Kadınlar Doğum Kontrol Konusunda Neleri Yanlış Yapıyor? Nisan ayından itibaren eczanelerde yer alacak “Kontrol Noktası” projesi basın toplantısıyla tanıtıldı. Bayer Kadın Sağlığı’nın Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği ile birlikte geliştirdiği projenin lansmanında “Kadın Sağlığı” araştırmasının sonuçları da açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre araştırmaya katılan kadınların yüzde 71’inin doğum kontrolü seçim kararında partnerleri etkili oluyor. “Doğum Kontrol Hapları Konusunda Bilgiyi Arkadaşlardan Alıyoruz” “Kontrol Noktası” basın toplantısında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Sağlığı Ana Bilim Dalı Üyesi Prof. Dr. Sezai Şahmay, Girişimci Eczacılar Derneği Başkanı Neylan Zırhlıoğlu, Bayer Kadın Sağlığı ve Genel Tedaviler Bölümü İş Birimi Direktörü Dr. Oğuz Mülazımoğlu, Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği Eğitim Komisyonu Başkanı Adile Özdağ ve Proje Koordinatörü Fulya Urgancıoğlu çeşitli bilgiler verdi. son yıllarda bu alandaki bilinci artırmaya yönelik çalışmalar yaptıklarını belirtti. Dr. Mülazımoğlu, “Kontrol Noktası” projesi ile kadınların sıklıkla uğrayabildikleri eczanelerden kadın sağlığı ve doğum kontrol yöntemleri hakkında doğru bilgi alacaklarını, bu bilgi ve eczane danışmanlığında doktora başvuracaklarını söyledi. Proje ile ilgili bilgi veren Ecz. Neylan Zırhlıoğlu; “Kontrol Noktası” projesi ile doğum kontrol yöntemleri hakkında kamuoyunda bir bilinç oluşturmayı ve kadınlara konuyla ilgili bilgi alabilecekleri, onları doktora yönlendirebilecekleri bir referans noktası olmayı amaçladıklarını vurguladı. “Kontrol Noktası” standlarının Nisan ayından itibaren Pharmetic Derneği üyesi eczanelerde yer alacağını sözlerine ekleyen Zırhlıoğlu, bu proje ile kadınların kimi zaman çekindikleri için eczacılara soramadıkları doğum kontrol konusundaki sorular hakkında kendi ihtiyaçlarına yönelik bilgi alabileceklerini kaydetti. Tezgah üzeri standlarda kadınların en çok merak ettiği 6 soru ve yanıtının olduğunu belirten Zırhlıoğlu, derneğin sitesinde de doğum kontrol hapları konusunda on-line bilgi veren bir doktor olacağını sözlerine ekledi. Ecz. Fulya Urgancıoğlu ise projenin Türkiye genelinde yaklaşık 300 eczanede başlayacağını belirterek; “Türkiye’de doğum kontrol hapları gibi güvenilir yöntemlerin kullanımı, doğru bilinen yanlışlar sebebi ile çok düşük; ‘Kontrol Noktaları’ ile bu konularda kadınların bilincini arttırmayı hedefliyoruz” dedi. Dr. Oğuz Mülazımoğlu, Türkiye’de kadınların doğum kontrol konusundaki bilgi kaynakları arasında büyük bir oranı arkadaşlar ve internetin oluşturduğunu söyleyerek 69 TOBB Türkiye Sağlık Kurumları Meclis Başkanı Dr. Seyit Karaca: Hekim ve Kadro İlave Edememek Özel Sağlık Kesiminin En Önemli Sıkıntısıdır Engin Ayar Türkiye’de doktor açığı var mı? Özel Sağlık kurumlarında bu konuda yaşanan sıkıntılar nelerdir? Neler yapılmalı? Dr. Seyit Karaca, 1965 yılı Haziran ayında Konya’nın Kayadibi Köyü’nde doğdu. İlk, orta, lise ve yüksek öğrenimini Konya’da tamamladı. Mecburi hizmetini Batman’da, askerliğini Kıbrıs Güzelyurt’ta yaptı. 16 yıl kamuda hem hekimlik hem de çeşitli kademelerde idarecilik görevlerinde bulundu. Yaklaşık 20 yıldır özel sağlık sektöründe çalışıyor. 13 yıldır Konya Ticaret Odası’nda Meclis Üyeliği ve yöneticilik yanı sıra 2008 yılında seçildiği TOBB Türkiye Sağlık Kurumları Meclis Başkanlığı görevini sürdürüyor. Karaca, 17 Mayıs 2010 tarihinde yapılan yeni genel kurulda, oy birliği ile yeniden başkanlığa seçildi. 70 Türkiye’de doktor açığı her düzeyde var. Özellikle kendileri ile yaşam standartları konusunda yarıştığımız ülkelerle kıyas ettiğimiz zaman bu net olarak ortaya çıkmaktadır. Aile hekimi sayımız yeterli olmadığı için hekim başına düşen nüfus bazı bölgelerde 4 binlere kadar çıkmaktadır. Uzman hekim açısından da durum hiç farklı değil. Sağlık sektörünü kamu ve özel kesim olarak iki ana bölümde incelersek, her iki bölümde de bu anlamda ciddi yetersizlik vardır. Bu nedenledir ki, başlangıçta son derece liberal bir şekilde dizayn edilen sağlık politikalarında yapılan ciddi değişikliklerle çok kısa süre içerisinde son derece katı ve sıkı bir sürece gidilmiştir. Özel kesim bu değişiklikten en fazla etkilenen kesim olmuştur. Halen de aynı sıkı politika devam etmektedir. 15 Şubat 2008 kararları hâlâ kararlılıkla uygulandığı için hekim ve kadro ilave edememek özel sağlık kesiminin en önemli sıkıntısıdır. Biraz gevşemeler olmaya başladı ama yeterli değildir. Sadece doktor açığı değil, diğer sağlık personeli açığı da var. Gittikçe de derinleşmektedir. Kamunun personel alımları bu konuda bizi çok fazla zorlamaktadır. Hükümetin Seçim Beyannamesi’nde de yer alan Hastane Kentler 2023 hedefi özel sağlık kesimini nasıl etkiler, uygulamanın benzeri özel sağlık kurumları yatırımları gelebilir mi? Konuya iki açıdan bakarak cevap vereyim. Bu ülkenin bir ferdi olarak bu yatırımlar gurur veriyor. İnsanımıza hak ettiği hizmeti, olması gereken standartta verecek bu tesisler önemli yatırımlardır. SAĞLIK&İNSAN İnsan kaynağı dağılımında yaşanan sıkıntılar ortada. Yabancı doktor ve hemşire uygulaması hayata geçiyor, özel sağlık kesimi olarak konuya yaklaşımınız nasıldır? Eski ve hizmet ömrünü tamamlamış hastanelerin devreden çıkarıldığını da düşünürsek özel kesimi çok olumsuz etkilemeyeceğini düşünüyorum. PPP tarzı yatırımlar belki olabilir. Ama orada da işletmeci kamu olduğu için hizmet sunma anlamında özel kesim yatırımı olarak değerlendiremeyiz. Gelecekte özel kesimden de bu tarz yatırımların olup olmayacağı sorusuna ise cevabım, kamunun bugünlerdeki yaklaşım tarzı ile mümkün olmaz gibi geliyor. Sağlık Turizmi konusunda çalışmalarınız nelerdir? Stratejinizde yurt dışından hasta almak var mı? Aslında bizim özel kesim olarak arzumuz, bir yerdeki yatırım ihtiyacı ile ilgili olarak önce özel sektörden talep toplanması, yeterli talep varsa kamu kaynaklarının etkin kullanımı açısından yarışmalı bir ortamda özel kesime yatırım imkânı verilmesi, yoksa sosyal devlet olmanın gereği burada devreye girerek yatırımı kamunun yapmasıdır. Bu belki ezber bozmaya ihtiyaç duyan bir alandır. Özel kesimin risk iştahı denilen ve yatırım yapmada belirleyici etken olan maliyet ve gelir dengesi açısından bazı düzenlemeler yapmadan bu tarz büyük yatırımlara girme hususunda çekingenliğinin olacağını düşünüyorum. Özellikle içeride gittikçe daralan finansman modellemesi nedeniyle özel kesim açısından sağlık turizmi büyük önem arz etmektedir. Fiyat ve kalite rekabeti ile de ülkemiz önemli alternatifler arasına girmiştir. Kamunun yaptığı mevzuat düzenlemeleri de uzun vadede bize ışık olacaktır, diye ümit ediyoruz. Her hastanenin yaptığı bireysel çalışmalar yanında TOBB olarak ilk sektörel iş konseylerinden olan Sağlık Turizmi İş Konseyi (SAİK)’ni kurarak kurumsal kimlikle de bu konuda çalışmalar yapıyoruz. Hazine’nin de bu hususta sağladığı destek ve teşvikler var. Sayın Bakanlarımıza ve hükümetimize teşekkür ediyorum. İnsan kaynağı sıkıntımıza çözüm arama açısından gündeme getirilen bir husustu. Bu kararlardan en fazla etkilenen kesim olan özel sağlık kesimi olarak, bu sıkıntımıza çare olacak her çözümü destekliyoruz. Türkiye fakültelerinden mezun olup, Türkçe bilen hekimlerin dahi çalışamadığı bir mevzuatın mutlaka revize edilmesi gerekirdi. Ayrıca, sağlık turizmi kapsamında gerekli insan kaynağı açısından da bir formül olarak görüyoruz. Dil bilme şartı bu sahada, sadece yabancılara hizmet edecek şekilde işletme dizaynı sağlayabilecek yapılarda gerekmeyebilir, diye düşünüyorum. Yardımcı sağlık personeli, özellikle hemşire açısından da bu karar katkılar sağlayacaktır. Ancak dil problemi uygulamada sıkıntılar çıkarabilir. TOBB Türkiye Sağlık Kurumları Meclisi kuruluşundan bu yana ne gibi çalışmalar yapmaktadır? Özellikle kuruluş zamanını göz önüne alırsak, GSS kanununa son şeklinin verildiği ve yasalaşmasının TBMM Genel Kurulu’nda yapıldığı dönemlerdi. Kanun maddeleri içerisinde de sektörü daha da sıkıntıya sokabilecek maddeler vardı. Diğer paydaşlarla beraber, bu maddelerin değiştirilmesine yönelik çalışmalar yaptık. 71 SAĞLIK&İNSAN Tam arzu ettiğimiz neticeyi alamasak da, eskisine göre daha iyi bir noktaya getirdiğimizi düşünüyorum. Yine kamusal alanda sektörün özel kesiminin temsili hususunda tek temsilci kurum olarak hizmet vermeye çalışıyoruz. Sağlık Bakanlığı ve ÇSGB bünyesinde kurulan ve bizleri ilgilendiren komisyonlarda temsilci bulundurmaktayız. Sağlık turizmi konusunda SAİK bünyesinde Meclis olarak da üyeyiz. Sağlık Bakanlığı ile ilişkileriniz ne düzeyde? Sayın Bakan’la sektörün meselelerini görüşebiliyor musunuz? İlişki kurmada sıkıntı yaşamıyoruz. Sayın Bakanımız, arzu ettiğimiz zamanlarda en kısa sürede randevu vererek sektör ve özel kesim sorunlarını dinleyip meselelere çözüm üretme noktasında yardımcı olmaya çalışıyor. Ancak, özel kesim için milat olan 15 Şubat 2008 kararları sonrasında yaşanan kriz yönetiminde hâlâ arzu ettiğimiz noktaya gelemedik. 72 Hem insan kaynağı ilavesi, hem de yeni yatırım noktasında hâlâ özel kesimin sıkıntıları devam etmektedir. Planlamanın tek yönlü ve sadece özel kesim için uygulanıyor olması başka bir sıkıntımızdır. Özellikle hemşire başta olmak üzere, lise düzeyi yetiştirme programlarının bir müddet daha devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Finansman sıkıntılarımızın çözümü ile ilgili olarak da Sayın Bakanımızdan katkı beklediğimizi ifade etmek istiyorum. Sıkıntılarımızın Sayın Başbakanımız ve kabine üyelerine aktarılmasında önemli bir köprü görevi göreceklerine inanıyorum. Vatandaşımıza en iyi hizmeti sunarken gelecek kaygısı da çekmek istemiyoruz. Kısacası, görüşme sıkıntımız yok ama özel kesim açısından alınan mesafeyi yeterli bulmuyoruz. Aslında bizim özel kesim olarak arzumuz, bir yerdeki yatırım ihtiyacı ile ilgili olarak önce özel sektörden talep toplanması, yeterli talep varsa kamu kaynaklarının etkin kullanımı açısından yarışmalı bir ortamda özel kesime yatırım imkânı verilmesi, yoksa sosyal devlet olmanın gereği burada devreye girerek yatırımı kamunun yapmasıdır. Bu belki ezber bozmaya ihtiyaç duyan bir alandır. Doktorlar Akupunktur Öğreniyor Halk arasında ‘kuru iğne’ olarak bilinen akupunktur, günümüzde modern tıp eğitimi alan uzmanlar tarafından uygulanmaya başlandı. Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cemal Çevik, doktorlara bu tedavi yöntemi ile ilgili eğitim veriyor. Akupunktur özellikle depresyon, migren, göz hastalıkları, sigara bırakma, kilo verme ve kadın rahatsızlıklarında etkili. Uzakdoğu ve Çin’den tüm dünyaya yayılan alternatif tedavi yöntemi olan akupunktur, Türkiye’de de yaygınlaşmaya başladı. 2000’li yılların başında Gazi Üniversitesi ve Sağlık Bakanlığı işbirliği ile kurulan akupunktur polikliniği, Prof. Dr. Cemal Çevik başkanlığında uzman doktorları eğitiyor. 10 yılda 550 doktor akupunktur konusunda eğitim alırken, Gazi Üniversitesi’nin her yıl iki dönem halinde açtığı kurslarda hastalar da bu tedaviden ücretsiz faydalanıyor. Akupunktur eğitimi alan doktorlar arasında nöroloji, dâhiliye, ortopedi, kadın doğum, kalp, anestezi, biyokimya, genel cerrahi, göz, KBB, gastroentroloji uzmanları ile pratisyen hekimler yer alıyor. Türkiye’de ilk kez özel sektörde 1960 yılında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ve fizik tedavi uzmanlarının Çin’de eğitim alması ile başlayan akupunktur tedavisi İbn-i Sina, Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde ve yakın tarihe kadar etkin bir tedavi metodu olarak kullanıldı. Halk arasında ‘kuru iğne’ olarak tabir edilen bu tedavi yöntemi günümüzde modern tıp eğitimi alan uzmanlar tarafından uygulanmaya başlayınca hastalar üzerinde daha etkili sonuçlar görüldü. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 300 hastalık akupunkturla tedavi edilebiliyor. Gönüllü Hizmet Vermek İsteyen Doktor, Uganda’ya Taşınıyor Ürolog Dr. Necdet Kızılkaya, Ceyhan Nehri’nin doğduğu topraklardan Nil Nehri’ne kaynaklık eden ülkeye gidiyor. Elbistan Özel Yaşam Hastanesi’nde üroloji doktoru olarak görev yapan Kızılkaya, Kimse Yok mu Derneği ve Güneydoğu Uluslararası Sağlık Federasyonu (GUSAF) tarafından Uganda’nın Jinja kentine açılan hastaneye gönüllü olarak hizmet vermeye gidiyor. Ailesini de götürecek olan Kızılkaya, imkânlar doğrultusunda orada kalmayı planlıyor. Adana’da görev yaparken geçici olarak Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne gittiklerini ve buradaki ortamdan çok etkilendiğini anlatan Kızılkaya, “Oradaki yaşam ve imkânsızlıklar beni çok etkiledi. Afrika’nın o zor durumu ve imkânsızlıklarına bir parça olsun derman olmak arzusundaydım. Allah önümüze böyle bir fırsat çıkardı.” diye konuştu. Kimse Yok mu Derneği ve GUSAF’ın Jinja kentinde bir hastane açtığını ve orada görev yapacağını anlatan Kızılkaya, “Uganda’da çok ciddi sağlık sorunları var. Devletimiz bu türlü çalışmaları teşvik ediyor” dedi. 73 Divan Şiirinde Sağlık ve Hastalıklar Bireysel ve toplumsal bir fenomen olan sağlık meselesi, çeşitli veçheleriyle mazmûn dünyasını zenginleştirmiştir. Divan şiiri, öyle sanıldığı gibi, gündelik hayattan, yaşanan olaylardan ve müşahede edilen dünyadan yararlanmayan bir şiir değildir. Bununla birlikte, tümüyle geçici hayatın, hal ve durumun tasvirinden ibaret bir şiir de değildir. Aksine bu şiirin söz ve mânâ sanatlarıyla incelmiş ve gelişmiş özel bir dili vardır. Divan şiiri, bu dilin imkânları ölçüsünde hayata ve geçici güzelliklere yer verir. Osmanlı tıp literatürünün oluşturulmasında, Divan geleneğinin imkânlarından yararlanılmıştır. 74 Böylece bireysel ve toplumsal bir fenomen olan sağlık meselesi, çeşitli veçheleriyle mazmûn dünyasını zenginleştirmiştir. Tıp kökenli pek çok yazar, kasîde ve mesnevî formlarından yararlanarak öğretici mahiyetteki kitaplarını manzum olarak kaleme almıştır. Bu türden bir eseri telif eden tabibin, içinde bulunduğu geleneğin estetik yapısına vâkıf olduğu âşikârdır. Bu bilimsel ve estetik zemin, zaman içerisinde şairin tabâbete dair mefhumlardan yararlanmasını sağlamıştır. Divan şiirinin konularından birisi, eskilerin tabâbet dedikleri, tıp ilmi, hekimlik ve sağlıktır. Sağlık ve sağlığa ilişkin mefhumlar, meslekten tabip olsun olmasın bütün şairleri etkilemiştir. Şair, bu mazmûnların yanında hasta ve hastanın yakınlarında gözlemlediği psiko-sosyal durumları, hastane ortamı, hekim, hekimin hastasına yaklaşımı, yetişkin hekim (hekim-i hâzık) ve mütetabip, hastalık çeşitleri, tedâvi yolları, kullanılan ilaçlar ve mânevî tedâvi yöntemleri gibi konuları da şiirde kullanmıştır. SAĞLIK&İNSAN Böylece hasta ve hastalıkla ilgili unsurlar etrafında bir halk muhayyilesinin oluşumu da sağlanmıştır. Divan Şiiri ve Sağlık Divan şairi, insanı doğrudan doğruya etkileyen sağlık sorununa karşı duyarsız kalmamıştır. Hayatının belirli bir döneminde hastalığı bizzat tecrübe etmesi kaçınılmaz olan şairin, yaşadığı bu tecrübeyi görmezden gelmesi beklenemez. Her ne kadar bu şiir, şairin beninden çok öte mutlak bir sübjektif evrene sahip olsa da içinde yaşanılan hâl, sanat eserinde kendisine yer bulacaktır. Öte yandan sağlık, bireyi ve toplumu alâkadar eden bir sorundur. Bu sorunu çözümlemeye matuf gelişen tıp, sadece bir ilmî aktivite değil, aynı zamanda bir sanattır. Tabip, tababeti tedris ederek, bilimsel metotlarla hastaları tedavi edecek yetkinliğe gelirken, bu sanatçı yönünü de geliştirir. Onun bu özelliği hasta ve hasta yakınlarıyla kurduğu iletişimden başlayarak, teşhis ve tedavi süreci içerisinde varlığını hissettirir. Doktorların diğer sanat dallarında temayüz etmesinde bu fikrî ve zihnî alt yapının payı büyüktür. Mamafih şiir sanatının tababetle, şairin de tabiple buluşmasında temelde ontolojik bir yakınlık bulunmaktadır. Divan Edebiyatı’nın tarihsel birikimi tıp açısından tahlil edildiğinde, şairlerin iki sınıfa ayrıldığı görülecektir. Bunlardan ilki; tabâbeti bilen ve hekimliği meslek olarak icrâ eden şairlerdir. İkinci grupta bulunan şairler ise; tababet konusunda uzmanlaşmamış olmakla beraber, okudukları kitaplardan ve birinci gruba giren şair-hekimlerin eserlerinden yararlanarak eserlerinde tıbba ilişkin değerlendirmeler yapan ve mazmûnlar kullanan şairlerdir. Ünlü şair Fuzûlî, hekimlik mesleğine müntesip olmamakla birlikte, gerek Türkçe Divanı’ndaki sıhhatle ilgili mazmunları kullanmasındaki mahareti ve gerekse Farsça kaleme aldığı Sıhhat u Maraz isimli mesnevîsinde geleneksel tıbba dâir yaptığı değerlendirmeleriyle dikkati çeker. Sıhhat u Maraz, bazı kaynaklarda Hüsn ü Aşk, Rûhnâme ve Sefâret nâme-i Rûh isimleriyle de anılmaktadır. 600 yıl boyunca hayatiyetini sürdüren divan şiirimizden bazı şairlerin divanından seçilen örnekleriyle sağlığa ilişkin âdet, inanç, hastalıklar ve tedavi metotlarına yazımızda yer vereceğiz. Hastalığa sebep olan unsurlar, Hasta-hekim ilişkileri, hastalıklarla ilgili hususlar, çeşitli hastalıklar ve tedavi usulleri konularına divan şiirimizde sıkça rastlarız… Divan Şiirinde Hastalık Geleneksel tıp, insan vücudunda safra, sevda, dem ve balgamdan ibaret ahlât-ı erbaa denilen dört sıvının olduğu esasına dayanır. Hastalık ve sağlık bu sıvıların dengesiyle ilişkilendirilerek izah edilir. Herhangi bir kişide, ahlât-ı erbaa belirli oranda var ise, o kişi sağlıklı; eğer denge birinin lehine bozulmuş ise, hastalıklı olarak kabul edilirdi. Hekim, hastasındaki ahlât-ı erbaayı dengeli seviyede tutmaya çalışan kişidir. Ahlât-ı erbaanın dengeli hâli, insanın psikolojik yapısıyla alakalıdır. Bu sebepten hekim, öncelikle hastanın mizacını düzeltmeye gayret eder. Diğer bir ifadeyle, geleneksel tıpta, hastalık sadece belirli bir organın işlevselliğinde meydana gelen arıza olarak anlaşılmamıştır. İnsan ruhî ve bedenî yapısı itibariyle bir bütün olarak algılanmış, ortaya çıkan bedenî bir arızanın hastanın psikolojik yapısıyla da ilgili olacağı düşünülmüştür. Bu bakış dolayısıyladır ki, “Duvarı nem, insanı gam yıkar” denilmiştir. Mamafih,insanın sosyal ve ruhi yapısını etkileyen amiller, aynı zamanda insanın ahlât-ı erbaasındaki mizacına tesir ederek onun beden yapısını tahrip eder. Şairlere göre, insanın ruhî yapısını etkileyerek mizacını bozan en temel olgu aşktır. Bunun dışında aile, okul ve iş ortamındaki sorunlar, sosyal ve ekonomik sıkıntılar, boşa çıkan umutlar ve hayal kırıklıkları da insanın kimyasını etkileyen hususlardır. Ancak dîvan şairi, hayata karşı biraz kaderci (fideist) olması dolayısıyla, karşılaştığı menfi hâdiseleri makul çerçevelerde izah yolunu tercih etmiştir. Ehl-i ışka küfr ü îmân bir olur Vasl u hicrân derd ü dermân bir olur (Hayretî, 49/1) 75 SAĞLIK&İNSAN Hastalık Sebepleri Hasta, mizacı bozulmuş kişidir. Onun vücut dengesini sağlayan dört hılttan birisi ya azalmış ya da artmıştır; bu eksilme ve çoğalma hâli, mizacı bozarak kişiyi hasta eder. Divan şairi bu durumun farkında olarak dört unsurun dengeli olmasına dönük vurgular yaparken, bu dengeyi bozan hastalık sebepleri üzerinde de durmaktadır. İnsanın dengesini, içinde bulunduğu fizikî, sosyal ve ruhî şartlar etkiler. Buna göre; kışın soğuk hava nezle ve grip gibi solunum yollarındaki dengeyi bozar (Nevî, 38/2), rüzgâr ve cereyan hılta etki ederek insanı hasta eder (Mesîhî, 165/2), çok yürümek veya daima ayakta kalmak zorunda kalmak ayakta çıbanlar çıkmasına sebep olur (Mesîhî, 241/4), sosyal ilişkilerde muhatabın gerekli gereksiz yere çok konuşması baş ağrısına sebep olur (Mesîhî,114/7). Ayrıca geceleri mehtaba karşı yatmak da hastalık sebebidir (Nev’î, 111/3). Bu gibi fizikî şartların yanında kem gözlerin tesiriyle oluşan nazar, dudakta uçukların çıkmasına sebep olur. Nitekim Zâtî’nin anlatışıyla, sabâ rüzgârının aheste aheste esmesi, kem gözlü nergisin nazarı dolayısıyladır. Şair saba rüzgârının esintisini hoş bir sebebe bağlı olarak izah etmektedir. Meger kim nergisün degmiş gözi olmış sabâ hasta Gülistânda sabâlanmış yürür âheste âheste (Zâtî, 1288/1) 76 Çok fazla güneşte kalmak, güneş çarpmasına ve baş ağrısına sebep olur. Divan şairinin hayal dünyasında sevgili de bir güneştir; âşığı çarpar. Bu güneş, ahlât-ı erbaadan olan sevdayı artırarak aşk hastalığına sebep olur. Ey güneş yüzlü gönül hastalanur kûyunda Ki başı hoşdur anun sâye-i dîvârun ile (Mesîhî, 212/2). Bazı hastalıklar bulaşıcıdır. Bu sebepten böylesi hastalıklara müptela olmuş kimseleri bir arada toplayarak diğer insanlarla ilişkisini büyük oranda kesmeye dönük faaliyetlere rastlamak mümkündür. Nitekim bu kabil bir düşüncenin ürünü olarak, cüzamlı hastaların hem tedavisi hem de topluma kazanılmasına dönük bir proje olarak telakki edilmesi mümkün olan Miskinler Tekkesi (Miskinhâne)’ni zikredebiliriz. Şairler de bulaşıcı hastalık fikrine vurgu yapmışlardır (Zâti, 452/1713-2). Bilhassa göz ve akıl hastalıkları üzerinde durulur. Geleneksel tıpta, cerrahî müdahale ve ilaçla tedavinin yanında, koruyucu hekimlik ve manevî tedaviye de ehemmiyet verilir. Koruyucu hekimlik, tıbb-ı nebevî kavramıyla ifadesini bulan uygulamaların münderecatı olup, bilhassa beslenme, temizlik ve sosyal hayatta ölçülülük esasına matuf olup başlı başına bir çalışma konusudur. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, şairler sağlık ve beslenme arasında ilişki kurmaktadırlar. “Sağlığın başı perhizdir” atasözüyle ifadesini bulan beslenme kültürü, koruyucu hekimlik açısından önemli malzemeler içerir. Dengeli beslenmeye ilişkin en önemli açılımı Fuzûlî’nin aşağıdaki beytinde görmekteyiz. Şair diyor ki; insanlar noksanlık arızasının hastalarıdır; bazılarına perhiz, bazılarına da iyi beslenme şifa verir. Hastalıklar ve Uygulanan Tedâvi Divan şiirine sağlık sorunları muvacehesinde yaklaştığımızda, şairin toplumdan kopuk olmadığını, hayatın içinden estetik çıkarımlar yaptığını ve muhayyilesini oluşturan bu verili ortamdan yeterince yararlandığını görmekteyiz. Divan şiirinde baş ağrısı, yaralar, üşütme, sıtma, sarılık ve zehirlenme gibi hastalıklardan ve bunların tedavisinden bahsedilir. Fuzûlî (1483-1556). SAĞLIK&İNSAN Buna göre, psikolojik bunalıma düşmüş olan hastanın yeniden mizânına kavuşması için açık havada gezintiye çıkması, bahçelerde gezinmesi veya subaşlarında oturması önerilir. Marîz-i ârıza-i naksdur nüfûs-ı tamâm Kimine fâide perhîz ider kimine gıdâ (Fuzûlî, K1/69) Günümüzde uzman doktorların tercih edildiği gibi geçmişte de “tabib-i hazik”ten medet umulurdu. Hurrem olsa gam değül eşk-i revânum görse yâr ‘Âdeti tefrîh-i rûh etmekdür akar sularuñ (Bâkî, 253/4) Marizun olsa min derdi bu derd anlardan efzundur Ki-teşhisine olmaya tabib-i hazik u kamil (Fuzuli, s. 95) 1. Tiryâk Divan şiirinde ilaçlı tedavi açısından geçen en önemli mazmûn tiryâktır. Tiryâk, zehirlenmeye ve bazı hastalıklara karşı kullanılan mâcun, panzehir ve afyon anlamlarında kullanılmaktadır. Görün bu derdli ki tiryâk-ı erbaayla tabîb Bâki (1526-1600). 4. Sürme Divan şairlerinin üzerinde durdukları sağlıkla ilgili hususlardan birisi de göz hastalığıdır. Göz sağlığını korumanın en eski yöntemi sürmedir. Ola kim bir pâre yaşın dindürüp kanın kese Diler ki zahm-ı çehâr-ebruvâna çâre göre (Nedîm, G XXIV/6) Hâk-i pâyuñ tûtiyâsın dîde-i huñ-bâre çek (Bâkî, 254/2) 2. Kan Aldırmak 5. Baş Ağrısı Zehirlenme ve yaranın enfekte olmasını önlemek, vücuttaki ağrıları dindirmek ve sarılığı tedâvi etmek için kan aldırılır. Zerd oldı yüzüm derd ile san kim yerekândur Divan şiirinde en çok üzerinde durulan hastalıklardan biri baş ağrısıdır. Ünlü hekim Celâleddin Hızır’ın naklettiğine göre; baş ağrısı şikâyeti olan hastalar, gül suyu kullanılarak tedavi edilir. Lutf eyle begüm dökme benüm yok yire kanum (Bâkî, 3119/2) Kâse-i nergisde itdi gözleri yaşın gül-âb 3. Tımar Tımar, yaranın üzerini temizleyerek merhem sürmektir. Sîne-i pür-zahma kim sarmağa cân virmez seni Benzer ol nâzüg-beden kâfûrî hoşter merheme (Zâtî, III, s. 70) Ancak bir hastalık vardır ki, onun tedavisi mümkün değildir. Bu hastalık aşk, hasta da âşıktır. Gördi bülbül goncanun başın ağurdur nâleler (Hayâlî, s. 148) 6. Yâkût-ı Müferrih ve Mûsikî Divan şairleri psikolojik hastalıklara da eğilmişler, bu alanda ortaya konulan tedavi yöntemlerini şiirde kullanmışlardır. Dîvân şairi genel olarak hayata iyimser baktığından bütün dertlerin bir devasının olduğuna inanır (Usûlî, G 47/7). Ancak bir hastalık vardır ki, onun tedavisi mümkün değildir. Bu hastalık aşk, hasta da âşıktır. O artık hem ruhen, hem de bedenen hastadır. Fakat onun derdinin dermanını verecek tabip değildir. Olmadığının ve onun sunacağı şifânın da hiçbir zamân ağrılarını dindiremeyeceğinin farkındadır (Zâtî, 96/1). *Bu yazı aşağıdaki kaynaklardan istifade edilerek hazırlanmıştır: U. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi (Bilal Kemikli Doç. Dr., U.Ü. İlahiyat Fakültesi) Cilt: 16, Sayı: 1, 2007 s. 19-36 Emine Yeniterzi, Selçuk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi,1990, 4. Milli Türk Halk Edebiyatı ve Folklor Kongresi Tebliği. 77 Cinsel Sağlıktan Mutlu Aileye Prof. Dr. M. İhsan Karaman Nesil Yayınları / Mart 2012 Kansere Karşı Savunmasız Değilsin! Uzm. Dr. Elif GÜVELOĞLU Postiga Yayınları / Şubat 2012 Huzurlu bir toplum mutlu ailelerden, mutlu aile ise mutlu bireylerden oluşur. Cinsellik ise, fıtrî bir ihtiyaç ve eşler arasında sevgi ve bağlılığı artıran bir unsur olarak, bu mutluluğun en önemli motivasyon unsurları arasında. Dolayısıyla, mutlu aile, mutlu insanlar ve mutlu bir toplum için, bu fıtrî ihtiyacın meşru yoldan karşılanması, bunun önündeki engellerin de aşılması gerekiyor. Her dört insandan biri, yaşamının bir döneminde kansere yakalanıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün elindeki verilere göre, bu gidişatla, yalnızca 2020 yılında dünyada 15 milyon yeni kanser vakası tanısı konulacak. Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü’ne göre bu artışın en önemli sebebi; yediklerimiz, içtiklerimiz… Kanser vakalarının neredeyse yarısı, beslenmeye bağlı nedenlerle oluşuyor. Neyse ki gıdalar arasında bizi kanserden koruyanlar da var, bilimsel veriler böyle diyor. Ve yine, neyse ki, vücudumuz, yaratılış itibariyle kansere karşı savunmasız değil, bedenimizde kansere karşı oldukça güçlü doğal savunma sistemleri var. Bu sistemlerin çalışmasını artırmak, yani kamçılamak mümkün ve dolayısıyla kendi ‘İç Gücümüzle’ bu hastalıktan korunmak, hatta yenmek de… Aslında daha doğarken kansere karşı korunaklı geliyoruz dünyaya. Adeta Kanser Olmamaya Programlı Olarak Yaratılmışız! Kanserle savaş, bağışıklık sistemimizin bazı ‘özel’ hücreleri ile kanser hücreleri arasındaki bir maç gibidir. Her gün vücudumuzda ‘Yoldan Çıkıp’ anormalleşen hücreler oluşur, bağışıklık sistemimiz bunları tanır ve yok eder, yani ‘GÜNLÜK KANSER TEMİZLİĞİMİZ’ yapılır. Tanımı tarih boyunca değişse de güzellik arayışı her zaman vardı: Eski Mısır’da kadınlar güzelleşmek için şapı kaynatarak elde ettikleri kırmızı boyayla dudaklarını boyuyorlardı. Antik Yunan’da bütün kadınlar uzun saçlıydı. Avrupa’da 18. yüzyılda ince bel modaydı ve kadınlar bellerini inceltmek için demir korseler giyiyorlardı. Çin’de kız çocuklarının ayakları küçük kalsın diye kalıplara konuluyordu. Ve değişmeyen bir şey daha vardı: İyiler güzel, kötüler çirkindi. Günümüzde de bu güzellik anlayışı sürüyor; kadınlar ve erkekler daha güzel olmak için estetik doktorlarına koşuyorlar. Türküler Kalır Bayram Bilge Tokel Kapı Yayınları / Ocak 2012 İşte bu kitapta yer alan yazılar, bu ve benzeri sorulara dürüst ve samimi cevaplar bulma gayretiyle kaleme alındı. Yarısı akademik çerçeveye sahip, diğer yarısı ‘deneme’ üslubunda olan bu yazılardan bir kısmı çeşitli gazete ve dergilerde önceden yayımlanmış olmakla beraber, çoğu ilk defa okuyucuyla buluşmaktadır. Doğrusunu söylemek gerekirse, geleneksel müzik kültürümüz ve sanatımız üzerine düşünce ürünü yazılar yazan az sayıdaki insanın da daha ziyade ‘Klasik Türk Musikisi’ üzerine kalem oynattığı düşünülürse, ağırlık merkezini ‘Türk Halk Musikisi’nin ve ‘türkü’nün oluşturduğu yazıların yer aldığı bu kitabın önemli bir boşluğu dolduracağı ümit edilir.” Cinsel Sağlıktan Mutlu Aileye, işte bu düşüncelerle ortaya çıktı. Kitap, okuyucuya hem cinsellikle ilgili doğru bilgiler vermeyi, hem de yanlış bilgilerden ve onların beslediği korkulardan arındırmayı hedefliyor. Ayrıca, alanında uzman isimlerin görüşleri eşliğinde, cinselliği etkileyen hastalıklar ve uzuv problemleri üzerine de bilgi verip çözüm ve tedavi yollarını gösteriyor. Cinsel Sağlıktan Mutlu Aileye cinsellikle ilgili bütün soru ve sorunları karşılayacak bir içerik sunuyor. Meşru çizgide ve herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir üslupla, belki kimseyle paylaşamadığınız en mahrem konularda hekiminiz oluyor. “Cumhuriyet dönemi öncesinde ‘avama has kaba nağmeler’ olarak nitelendirilip ‘ilm-i şerif statüsündeki‘ musikinin dışında tutulan; Cumhuriyet sonrasında ise, ancak “Batının son musiki kurallarına göre” çok seslendirilmek kayıt ve şartıyla ‘yeni medeniyet’imize ayak uydurabileceği söylenen ‘türkü’; nasıl olmuş da hiçbir zaman arkasında sermaye gücü, medya kayırması, devlet desteği ve akademik katkı olmadığı halde ülke müzik gündemindeki yerini ve ağırlığını koruyabilmiştir? 78 İki Yüzlü Estetik-Ziya ŞAYLAN Doğan Kitapçılık / Kasım 2011 Operatör Doktor Ziya Şaylan da hem güzellik anlayışını hem de bu amaçla yapılan uygulamaları mercek altına alıyor. En basitinden en karmaşığına pek çok estetik uygulamayı her yönüyle anlatan Şaylan, okurları hiçbir uygulamanın tehlikesiz olmadığı konusunda uyarırken doktor hataları, yanlış uygulamalar gibi önemli konulara da dikkat çekiyor. Siz de estetik bir müdahale yaptırmak istiyorsanız bu kitabı okumadan karar vermeyin. Bak Şu Dizilerin Beynimize Yaptıklarına! İzleyicinin dizilere verdiği tepkiler, beyin dalgalarının incelendiği özel bir araştırmayla belirlendi. Sonuca göre; ‘Muhteşem Yüzyıl’da ‘Hürrem’ karakteri seyircinin ilgisini çekiyor, ‘Adını Feriha Koydum’ dizisi ise geriyor. Türk halkının hayatında diziler çok önemli bir yer tutuyor. Hatta çoğu kişi dizilerle yatıp kalkıyor; ‘Fatmagül’ün davasının sonucunun ne olacağı, ‘Hürrem’in yeni entrikaları, ‘Feriha’nın mutluluğu yakalayıp yakalamayacağı sohbetlerin başlıca konularını oluşturuyor. Esas oğlana ne oldu? 32 gönüllünün karakterlere verdiği tepkiler incelendiğinde ortaya beklenmedik sonuçlar çıkıyor. Dizilerin lokomotifi olduğu düşünülen yıldız başrol oyuncuları zaman zaman kitleleri peşinden sürükleyemeyebiliyor. Bunun bir örneği ‘Kuzey Güney’ dizisinde görülüyor. Dizide Buğra Gülsoy’un canlandırdığı ‘Güney’, hemen her sahnede Kıvanç Tatlıtuğ’un oynadığı ‘Kuzey’den daha çok ilgi çekiyor. Hatta ‘Kuzey’in ‘Güney’e yumruk attığı sahnede, duygusal ilgi eğrisinde sert ve ani bir düşüş yaşanıyor. 11 dizi ele alındı Milyonları ekran başına kilitleyen popüler diziler ve bu dizilerde oynayan karakterler, bir araştırmaya konu oldu. Hangi karakterlerin daha çok duygusal ilgi yarattığı ve stres seviyesinin hangi sahnelerde arttığı özel bir çalışmayla belirlendi. Ortaya çıkan çarpıcı sonuçlar; reklamların ne zaman girmesi, ürün yerleştirmelerin hangi oyuncunun görüldüğü sahnede olması gerektiği gibi konularda ipuçları sunuyor. Ekranlarda boy gösteren en popüler 11 dizinin nöromarketing ölçümleri, beyin EEG’si tekniğiyle Türkiye’de ilk defa Thinkneuro tarafından MediaCat için gerçekleştirildi. Nöroskorlar; gönüllü deneklerin beyin aktivasyonlarının ölçülmesiyle elde edildi. 79 Sinemada da kullanılıyor Sinema sektörü dünya çapında her yıl daha da büyüyor. Milyonlarca dolar bütçelerle çekilen filmlerin ‘gişe’ rakamları ise elbette çok stratejik bir değer taşıyor. Sarılmayı seviyoruz Aynı şekilde ‘Muhteşem Yüzyıl’da ‘Hürrem’in göründüğü sahnelerde dikkat artmasına rağmen duygusal ilgi ya yatay seyrediyor ya da düşüyor. Buna karşın ‘Şehzade Mustafa’ ve ‘Kanuni’nin olduğu sahnelerde duygusal ilgi daha yüksek. Yani; türlü entrikalarla padişahın nikahına nail olan ‘Hürrem Sultan’, haksız yere öldürüldüğü düşünülen Şehzade Mustafa kadar dikkat çekse de, o kadar duygusal ilgi çekmiyor. Thinkneuro’nun yönetici ortağı Dr. Yener Girişken, “Türkiye’nin bilinçaltı kodlarını çıkardığımız reklam, film ve dizi ölçümlerinde görüyoruz ki; samimi ve içten bir sarılmanın ve tensel temasın olduğu sahneler izleyicilerin dikkat seviyesini daha da yukarı çekiyor” diyor. Şiddetten rahatsız oluyorlar Dr. Girişken’e göre; silah, bıçak ve herhangi bir saldırının olduğu ve izleyicilerde korku algısı yaratan sahnelerde duygusal ilgi artıyor. 80 Ancak etki gerçekleştiğinde; yani yumruk/kılıç indiğinde, silah patladığında bu duygusal ilgi dip yapıyor. Duygusal ilgi ve dikkatin bu sahnelerde dibe vuruyor olması; aile içi ya da toplumsal şiddetten muzdarip Türk izleyicisi hakkında sosyolojik ipuçları da veriyor. Çocukluğundan itibaren ebeveyninden, abi/abladan, belki okulda öğretmenden, patrondan şiddet gören ve bu rollerden biri olarak şiddet uygulayan Türk toplumu, çıkan sonuçlara göre şiddetten rahatsız oluyor, hatta korkuyor. 32 gönüllü denek çalıştı Araştırma kapsamında; 1-8 Mart günleri arasında yayınlanan fragmanlar; yaşları 18-60 arasında değişen, 17’si kadın 15’i erkek toplam 32 gönüllü deneğin katılımıyla test edildi. Ölçümler, bir evin misafir odası olarak tasarlanmış laboratuvarda yapıldı ve ölçümler sırasında beyin dalgalarını içeren toplam 40 milyon veri elde edildi. Bugüne dek izleyicilerin neyi komik ya da korkunç bulacaklarını, çekilen filmlerin izleyiciyi memnun edip etmeyeceğini senaristler, yönetmenler ve yapımcılar kendi deneyimleriyle ve içgüdüleriyle tahmin etmeye çalıştılar ancak artık oyunun kuralları değişiyor. Nörobilim; psikoloji, sosyal bilimler, reklam ve pazarlama alanlarında olduğu gibi sinema sektöründe de üretim sürecinin daha etkin olmasını sağlıyor. Örneğin gişe rekorları kıran ‘Avatar’ filminin çekimi sırasında kullanıldığı açıklanan nöropazarlama ölçümleri, Hollywood’da sıklıkla başvurulan bir yöntem haline geldi. Oyuncunun özel hayatı etkiliyor Araştırma, Türk izleyicisinin ekrana körü körüne bağlı olmadığını da ortaya koyuyor. İzleyici kendisine sunulan kurguya huşu içinde dalmıyor. Bunu da şu gerçek ortaya koyuyor: Araştırmaya dahil edilen 11 dizi içinde stres skoru en yüksek çıkan yapım; ‘Adını Feriha Koydum’ olmuş. Bunun da en büyük sebebi, dizinin başrol oyuncularından Vahide Gördüm’ün kansere yakalanarak diziden ayrılmak zorunda kalması. SAĞLIK ve İNSAN 3
Benzer belgeler
sayi 35 k - Sağlik Ve insan Dergisi
Müdürü, KTÜ Farabi Hastanesi Başhekimi,
Hasta Hakları ve Sağlıklı Yaşam Derneği
(HAKSAY) Başkanı
dergiyi indir - farmaNED NEDİR
Şubat 2014’ten beri şirketin genel müdürü
olan, ilaç sektörünün deneyimli ismi Sayın
Uğur Bingöl ile İE Ulagay, Türk ilaç sanayii ve
hedefleri üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Sayın Uğur Bey, bi...