06 - Dergi Bursa
Transkript
06 - Dergi Bursa
Aralık’11 - Ocak’12 Fiyat›: 7 TL 06 www.dergibursa.com.tr K E N T R E H B E R İ V E Y A Ş A M D E R G İ S İ KÜBA BURSA’NIN “CUMHURİYET”TEN UMUDU - UMUT ÇOCUKLARI - SÜHA DERBENT - KARS JEHAN BARBUR - GÜLAY ÇALLI - MİLLİ PİYANGO - PLAKLAR - STEVE JOBS - UMUT 1 2 3 editör notu Bir “ümit” işte Önce kısa bir tanımlama yapmak faydalı olabilir. Umut ki birçok kişi ona böyle seslenir, ya da ümit, insanların yaşamındaki olay ya da durumlarla ilgili “olumlu” sonuçlar çıkabileceği ihtimaline dair duygusal bir inancı temsil eder. Başımız sıkışınca başvurduğumuz Türk Dil Kurumu ise ummaktan doğan güven duygusu olarak tanımlar “ümidi”. Bu duyguyu veren şeyler bizim için ümittir kısaca. Ummak ise bir şeyin olmasını istemek, beklemek, belki de sanmak ya da tahmin etmektir. Bu kadar tanımlama yeter dediğinizi duyar gibiyim. Buna göre umut genellikle iyi bir sanma eyleminin ardından gelen bir “güven”dir aslında. İyi bir sanıya olan inancımız bize güvenme hissiyle birlikte bir huzur da verir bir taraftan. Hemen hızlıca düşünelim. Oğlunuz evlensin istiyorsanız, siz onun için iyi bir şeyler umut ettiğiniz kadar ona güveniyorsunuz da demektir. Platonik aşkınızın sizi fark etmesini ümit ediyorsanız, ona (aslında burada durum biraz karışık, hayalinize diyerek devam etmeli söze) güveniyorsunuz demektir. Örnekler daha çoğaltılabilir ama bu noktada değinilmesi gereken başka bir husus daha var. Umut aslında biraz da sebat etmeyi gerektiriyor. Demek istediğim şu ki belli kanıtlarınız dahi olsa bir durumun muhtemel olduğuna inanabilirsiniz. Ümit etmenin başkalaşmış şekilleri de var. Bu sayıyı hazırlarken tüm dergi bursa dostları ile sıkça umut üzerine 4 Kısa ve net bir şekilde, derginin bu ayki teması “umut” diyorum ve ekliyorum. Bilen var mı acaba, neden umut denince aklımıza hemen “umutsuz yaşanmaz” demek geliyor? Çok oyalamadan açıklayayım ve editor notumu düşerek sözlerime son vereyim. konuştuğum, üzerine okuma yaptığım ve umut etmeyi gerçekten çok sevdiğim için –hayalperest bile sayılabilirimumudun ne demek olduğuna epeyce yaklaştım. Bazı dinlerde umut bir erdem sayılıyor. Tersten düşünecek olursak yani umutsuzluk, tanrıya veya tanrılara karşı bir isyan olarak ifade edilebilir. Aslında bu durum semavi dinlerde de böyle. Bu dinlerde inanç ile umut birlikte anılır. Her zaman ahirete dair umut edilmesi istenir. Kişi hiçbir zaman tanrıdan umudunu kesmemelidir. Alın size büyük bir umut. Mitolojilerde bulabildiğim kadarıyla – bir yazarımızın bu konuya girdiğim için bana kızacağını biliyorum ama- umut kavramı farklı hikayelerle açıklanıyor. Çoğu mitolojide umut belirli bir tanrı veya tanrıça ile özdeşleştirilmiş durumda. Örneğin, Yunan mitolojisinde umut kavramı Elpis olarak vücuda gelmiş. Mitolojideki diğer umut tanımlaması ise Pandora’nın Kutusu ile ilgili. Fakat bu konuya dergi içeriğindeki bir yazıdan ötürü girmiyorum. Roma mitolojisinde ise umut son tanrıça olan Spestir. Umudun diğer bir anlamı ise bence günlük ilişkilerimizde saklı. Umut, hayatın sillesini yemiş, dayanacak fazla dalı kalmamış insanların tek dayanağı, tek sığınağı olarak bilinir. En basit ifadesi ile “umut fakirin ekmeği”dir… Umut ettiğin sürece yaşarsın gibi cümlelere aslında benim bir isyanım var. Zaten bu konuyu yazma sebebim de tam olarak bu. “Umutsuz yaşanmaz” demek bence büyük bir çaresizliği gösterir. Ağzımıza sakız ettiğimiz bu söz derbeder bir ifadeden öteye gidemeyen, hatta bence neredeyse anlamsız ve umut kelimesinin gerçek anlamıyla yan yana bile gelmemesi gereken bir söz. Sanki denizde boğulan birisi bir dal parçasına uzanıyor gibi. Bunun yerine “çıkmadık candan umut kesilmez” çok daha onurlu bir söz dizesi olabilir benim için. Umutsuz yaşanmaz öyle mi? Geleceğe –ki bu da bir yazı konusu- karşı umudunuz yoksa yaşam ne kadar anlamlı? Hayır. Umut kelimesinin yakınında “olumsuz” bir ifade olmamalı… “Bence başaracak” demeli mesela. Hayatı akışına bırakırken bir yandan onunla barış çubuğu tüttürüp diğer yandan yakındığımız onca acımızı biraz olsun hafifletebiliriz. Bu arada, sizce umut nedir? Yazarsanız biraz sohbet edebiliriz. Editör Notu: Unutmadan bu sayıda ne mi var? Bu kez beni affedin. İpucu vermeden size kalan sayfaları okumanız için umut aşılamalıyım. Siz iyisi mi “umudu diğer sayfalara taşıyın.” ır k a Ç n i g En 5 arka plan Yıl: 1 Sayı: 6 / Aralık’11 - Ocak 2012 ISSN: 2146 - 1457 Yerel Süreli Yayın (2 Aylık) www.dergibursa.com.tr İmtiyaz Sahibi ve Yayın Yönetmeni Engin Çakır (Sorumlu) [email protected] Yazarlar A.Kadir Kılınç, Celil Sezer, Dilek Şen, Emine Civanoğlu, Erdinç Tuğcu, Gözde Aral, Hakan Akdoğan, Melih Karaer, M.Ömür Akkor, Nazan Aşkalli, Nazlıhan Ergin Şevik, Özlem Şenkoyuncu, Özgür Çakır Uzman Yazıları Psk.Ayşegül Alkış, Doç. Dr. Erdoğan Aslan, Op.Dr. İ.Hakkı Tekkeşin, Ecz. Tunca Toker, Özgür Akkaya Erdemol, Op.Dr. Ruhi Sayar www.dergibursa.com.tr Yayın ve Reklam Koordinatörü Emine Korku [email protected] Yayıncı / Yapımcı / Yönetim Grafik Tasarım Photo Graphica Creative [email protected] Fotoğraf Celil Sezer, Demet Argun Güngör, Engin Çakır, Özgür Çakır Çorbada Tuzu Olanlar Aise Amet, Bedri Yalman, Emre Sıcakkan, Esra Minez, Esin Şuekinci, Saffet Yılmaz, Sercan Berberoğlu, Sezai Evans, Özgür Ceyhan, Zeynep Terzioğlu Reklam İletişim / Abonelik [email protected] [email protected] T. (0224) 233 87 11 6 Baskı Dağıtım www.ozgun-ofset.com Çekirge Mah. Selvili Cad. No:12 Çelebi 2 Apt. D.1 Osmangazi / BURSA T. (0224) 233 87 11 www.photographica.com.tr [email protected] www.seckurye.com Dergi Bursa, Photo Graphica tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Dergi Bursa’nın isim ve yayın hakkı Photo Graphica’ya aittir. Yayımlanan yazı, fotoğraf ve konuların her hakkı saklıdır ve tüm sorumluluğu eser sahiplerine aittir. İzin alınarak ya da kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Reklamların sorumluluğu reklam verenlere aittir. Dergi Bursa, “Basın Meslek İlkeleri”ne uymaya söz vermiştir. 7 plan K E N T R E H B E R İ V E Y A Ş A M D E R G İ S İ tek karede Bursa Yola düşen umutlar - Sezai Evans 10 bursa dokusu Bursa’nın “Cumhuriyet”ten umudu 12 tema “Umudumuz çocuklarımızdır bizim” 22 hayatın hikayesi “Umut”a notlar - Özgür Ceyhan 26 dosya Milli “umudumuz” 30 semboller Pandora, kötülük, kutu ve... - A.Kadir Kılınç 34 yakın plan Gökyüzündeki umudu 36 Türkçe sözlüğü Dilbilgisi 38 kavram defteri Umut mu? Nerede? - Hakan Akdoğan 40 kitabi Erken kaybedenler / Emrah Serbest-Emine Civanoğlu 42 armoni “Şarkılarım hep umut için” Jehan Barbur - Aise Amet 46 g.zaman kipinde Geçmişin cızırtılı sesi - Plaklar 50 film şeridi Hollywood’ta bir Fransız - Lea Seydoux - Esra Minez 54 evrensel sanat Tarihin dört ruhlu adamı - Michelangelo 56 bakış açısı Dilek ağaçlarına bağlı umutlar - Gülay Çallı 58 uzaktaki yakın Cuba Libre - Özgür Çakır 62 gezi - yorum Kars - Celil Sezer 80 odak noktası Süha Derbent / Bir kedi hayranı - Aise Amet 84 tekno günce Steve Jobs ve hayatı - Erdinç Tuğcu 90 hemzemin İçimizdeki isyankarlar - Nazlıhan Ergin Şevik 94 deli kızın defteri ikinoktaüstüsteaçparantez - Gözde Aral 96 köşe Şu dokuz ay geçsin hele... - Dilek Şen 98 havadan sudan Umut her yerde - Nazan Aşkalli 100 serbest yazı Umut ettiğimiz gelecek - Özlem Şenkoyuncu 102 eğitimin psikolojisi Küçüklerin büyük umutları 104 ruhun gıdası Hatha Yoga - Özgür Akkaya Erdemol 106 sağlık Uzman yazıları ile sağlık konuları 108 bursa mutfağı Benim için yılın en iyileri - Ömür Akkor 116 keyfi yerinde Şeytan patlatan - Melih Karaer 120 dekorasyon Deco Center’dan hediye önerileri 124 rehber bursa Bursa’nın yaşam rehberi 126 mekan Samimiyetin ayak alışkanlığı - Şey Pub 128 proje “15300 Misia harikalar diyarı” 134 www.dergibursa.com.tr 8 plan 9 tek karede bursa “Yola düşen umutlar” Her yol umuttur bize. Gidişimize bir tek rüzgar şahittir, Yola düşen gölgemiz sadece bir iz... Umudun rengi mavi üzerimizde, Rotamız kahverengiden yeşile ve sarıyadır. Gittikçe çoğalır içimizde birikenler ve yeşerenler. Gittiğimiz her yol umuttur bizim için. Sarıldığımız hayalin adıdır umut. Geride bırakamadığımız, önümüze kattığımızdır. En engebeli, en sarmal yolda bile, Biteceğini umarız zorlukların. Uzadıkça yollar arzumuz artar içten içe. Yürüdükçe, yol aldıkça aşılır engeller. Kesik çizgiler birleşirken zihnimizde, Özlediğimiz her şey yanı başımızdadır. Umuttur içimizdeki, 100 m. ileride kalan. Uludağ Yolu, 29.10.2011 Hazırlayan: Sezai Evans 10 11 bursa dokusu 12 Bursa’nın “Cumhuriyet”ten umudu Yüzyıllardır Bursalıları alçak gönüllüğü ile ağırlayan tarihi çarşılar, hanlar ve hamamların arasından geçen Cumhuriyet Caddesi, nostaljik tramvayın ve cadde düzenlemelerinin ardından bambaşka bir kimliğe büründü. Şehrin kalbinde yeşeren bu umutla biçimlenen “Cumhuriyet”, Bursa’nın yeni vitrini olmaya aday. Yazı: Engin Çakır Fotoğraflar: Demet Argun Güngör 13 bursa dokusu 14 ŞEHİRLERİN hafızaları vardır. Fakat içerisinde yaşayanlar çok daha hızlı unutur olup bitenleri. Bugün yürüdüğü sokaklarda daha önce ne olduğunu umursamaz insanoğlu… Hamidiye’den Meşrutiyet’e, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan bir yolun hikayesini durup düşünmez mesela. Ama o yol geçmişten bağlar taşır ayaklarının altına. Üzerinde olup bitenlere şahittir. İşte bugünün “Cumhuriyeti”nde olup bitenler, geçmişi geri getiriyor adeta ve esas şaşırtıcı olan geçmişten gelen bu bağlar gelecek için umut vadediyor insanlara. Herkes şehir merkezinin eski, yaşlı ve hantal yapısını unutmak istiyor artık. Görünen o ki yavaş yavaş unutuyoruz zaten. Gökdere Meydancık Köprüsü’nden Cumhuriyet Caddesi’ni takiben Tarihi Hanlar Bölgesi’nin ortasından geçerek Zafer Plaza’ya kadar uzanan 1,5 kilometrelik nostaljik tramvay zaten işin rengini değiştirmiş durumda. Tramvayların geçtiği güzergahlar araç trafiğine kapatılarak, caddenin boydan boya yaya aksına dönüştürülmesinin yanında uygulanan cephe sağlıklaştırma projeleri caddeyi cazibe merkezi yaptı bile. Tüm bu çalışmaları yürüten Bursa Büyükşehir Belediyesi hummalı çalışmalarını sürdürüyor ve bu caddeyi “Bursa’nın İstiklal”i yapmaya kararlı görünüyor. Aslında şehrin merkezindeki dönüşüm bu cadde ile de sınırlı değil. Stadyum’dan Heykel’e kadar uzanan hattaki cephe sağlıklaştırmaları sürüyor. Özellikle Atatürk Caddesi’ndeki dönüşüm en az Cumhuriyet Caddesi’ndeki kadar dikkat çekici. Fakat nostaljik tramvayın etkisi ile köklü değişimi yaşayan cadde tabi ki Cumhuriyet. Bu değişimin Altıparmak’ın sonuna kadar uzatılması planlar arasında. Böylece şehir trafik istikametleri de tamamıyla değişecek, toplu taşımaya daha çok inanan ve bu araçları kullanan kentliler olacağız. Şehir merkezinde toplu taşıma araçları ve nostaljik tramvay dışında bir araç bulunmayacak. Altıparmak Caddesi ile Gökdere Bulvarı’nı birleştiren Cumhuriyet Caddesi tramvayın varlığı ile yoğun araç trafiğine maruz kalmaktan kurtuldu. Güzergah üzerinde 9 adet durak bulunuyor. Tramvayın enerji beslemesi için inşa edilen kataner direkleri aynı zamanda aydınlatma için de kullanılarak cadde aydınlatılması için gerekli direk sayısı minimumda tutulmuş. Buna ilaveten özel olarak cadde mimarisine uygun aydınlatma armatürleri temin edilmiş. Şu an için 3 tane tramvay bulunuyor. 15 bursa dokusu Dönüşümlü olarak sefer yapıyorlar. Yeni yılın ilk günlerde 2 tane daha eklenecek. Cadde üzerindeki 120 binaya müdahale edilmiş durumda. Her binaya farklı uygulamalar yapılmış. Daha doğru bir ifade ile binanın şekline göre müdahale edilmiş. Genel olarak dış cephelerdeki klimalar ve reklam tabelaları kaldırılıp, ısı yalıtımlı pencere ve doğrama değişimleri yapılmış. Kaldırılan klimalar 1. Kat seviyesinde yapılan ve çelik kontrüksiyon üzeri ireko ahşap malzemeden yapılan klima saklama haznelerinde gizlenmiş. Dükkanların giriş kat camekanları ve doğramaları yenilenmiş, mal sahiplerinin talebi doğrultusunda tam otomatik uzaktan kumandalı kepenk sistemi takılmış. Doğrama kenarları herhangi bir müdahale ve kablo vs. kirliliğin önlenmesi amacıyla birinci sınıf emprenyeli ahşap lambri ile kaplanmış. 16 Böylece, klima saklama haznesi, tam otomatik uzaktan kumandalı kepenk sistemi ve ahşap lambri kaplama elemanları bir bütünlük içinde yerleştirilmiş. Binaların mevcut çatıları da düzenleme kapsamında elden geçirilmiş. Dış cephe traverten cephelerde, traverten kaplamaların kırık olanları yenilenerek travertenler özel yöntemlerle silinerek yeni hale getirilmiş. Dış cephesi mozaik binalarda, binanın dış cephesinde 5 cm kalınlığında mantolama ile koruma yapılarak, binanın ısı yalıtım sorunu çözülmüş. Ayrıca, sıva grenli boya ile uygulama tamamlanmış. Doğrama değişimleri ve mantolama(XPS kaplama) sonrası pencere denizlikleri de yenilenerek binalar son halini almış... Yenileme çalışmalarının gerçekleşme oranı şu an yüzde 60 civarında. Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreç Cumhuriyet Caddesi günümüze dek birçok değişim sürecinden geçti. Ancak bunların tamamı tarihi eserler ve taşınamaz mallar üzerinde gerçekleşti. Caddenin geçmişi ve yaşadığı değişimleri sağlıklı ve cadde özelinde geniş bir şekilde veren bir kaynak malesef ki bulunmuyor. Ancak farklı kaynaklardan teyit edilerek çıkartılabilecek bazı notlar da yok değil. Yüzyıllardır farklı seyyahların ya da yazarların yazdıklarında veya tarih kitaplarında “Doğu’nun en güzel şehirlerinden bir tanesi” şeklinde tarif edilen Bursa, özellikle Osmanlı döneminden sonra çok daha hızlı süreçler yaşadı. 20. yüzyıla gelindiğinde yoğun olarak hissedilen “batılılaşma arzuları” şehirde kökten değişikliklere de sebep oluyordu. Ekonomiden sosyal yaşama bu değişimler şehircilik alanında da kendisini gösterdi. Şehirde, yüzyıllardır 17 bursa dokusu 18 ticaret ve konaklama hizmeti veren hanlar yerini otellere, iş merkezlerine bıraktı. Batılılaşma hareketine paralel olarak yeni kamu binaları ve geniş yollar birer birer yerini aldı. Okullar, hastaneler, oteller, lokantalar, bankalar, mağazalar, iş hanları, ipek fabrikaları, belediye, posta ve telgraf idaresi, tiyatro binası, karakollar ve saat kulesi gibi kente damga vuran onlarca anıtsal yapı kentin simgeleri arasına girdi. Cumhuriyet Caddesi de bu değişimden nasibini aldı. “Valinin yolu kesilir mi, açın burayı” Bu dönemde Bursa’da yaşanan büyük değişimin öncüsü kuşkusuz Vali Ahmet Vefik Paşa’ydı. Daha sonra gelen valiler de bu değişimi sürdürdü ancak şehirde iki ayrı dönemde görev yapan ve ikincisinde halkın şikayetiyle görevden alınan Vali Ahmet Vefik Paşa; Bursa’nın çıkmaz sokaklarına arabasıyla girip “Valinin yolu kesilir mi, açın burayı” diyerek, evleri ve anıtsal yapıları yıkarak yol açıyordu. Paşa’nın bu uygulamaları kimine göre “taşkın kişiliğinden” kimine göre ise içinde bulunulan dönemin taşıdığı “Batıcı” unsurundan kaynaklanmaktaydı. geniş yeni yollar açılmıştı. Vali Ahmet Vefik Paşa döneminde Saray Caddesi genişletilerek ismi Hükümet Caddesi olmuştu. Gemlik Caddesi yapılmıştı. Vali Münir Paşa döneminde ise Maksem Caddesi açılmıştı. Vali Mahmut Mümtaz Reşit Paşa (19031906) döneminde de Mecidiye ve Hamidiye Caddesi... Tanzimat fermanı ile birlikte kentte, sosyal, politik, ekonomik ve kültürel dönüşümler yaşanıyordu. 19. yüzyıl sonunda hem ticaret, hem de konaklama işlevlerini barındıran hanların yerini oteller ve işhanları almaya başlamıştı. Bu dönemde bölgeye yönetim ve kültür yapıları yapılmış, Osmanlı’daki modernleşme hareketinin bir yansıması olarak modern kamusal mekanları birleştiren Sultan II. Abdülhamit’in (1876-1909) tahta çıkışının 25. şeref yılı anısına Bursa’da birçok etkinlik de gerçekleşti. Müze-i Hümayun’un açılması; Temenyeri’nde Hamidiye Çeşmesi’nin yapılması, Murat Hüdavendigar ve Orhan Cami’nin onarılması bunlar arasındaydı. Hamidiye Caddesi’nin açılmasının da aynı tarihlerde gerçekleştirilmesi ve caddenin batı girişine tuğla işçiliği ile karakol ve 19 bursa dokusu çeşme yaptırılması, Acem ve Arap tarzı pencereler kullanılması, caddenin kuzeydoğu köşesindeki Saman Pazarı denilen bölgede benzer bir karakol ve çeşme yapılması Vali Reşid Mümtaz Paşa’nın eseriydi. Benzer bir çeşmeden Mecidiye Caddesi’nin (Fevzi Çakmak) caddesi köşesine de yapılmıştı. Bu çeşmelerin Ulu Cami’nin güneybatı köşesinde Sultan Abdülhamit II. döneminde 1903’te yapılan Çinili çeşme esas alınarak uygulandığı görülür. Hamidiye Caddesi’nin çeşme ve karakollarının da Sultan II.Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. şeref yılını taçlandırmak için yapılan etkinlikler arasında gerçekleştirildiği belirgin bir şekilde ortada... Bugünkü adı Cumhuriyet Caddesi olan Hamidiye Caddesi, Hükümet Caddesi’nin kuzeyinde ve bu caddeye paralel olarak Hanlar bölgesi sınırında Doğu-Batı doğrultusunda açılırken caddenin batı ülkelerindeki gibi düz ve geniş olması sebebiyle birçok değerli taşınmaz kültür varlığı (han, hamam, mimari eserler, çeşmeler vb.) kısmen veya tamamen yol için feda edildi. Örnek vermek gerekirse caddenin batısındaki Marsilya kiremiti, delikli tuğla, kanalizasyon ve kuyu künkleri gibi ürünler üreten bir fabrika ile sağ yamaçta bulunan karakol, çeşme ve Pirinç Han’ın kuzey batı köşesi yola gitmişti. Gökçenlerin fabrikası da yol yapımı nedeniyle ikiye ayrıldı ve “yolgeçen fabrikası” olarak anıldı. Pirinç Han’ın doğusundaki Tavuk Pazarı Hamamı’nın soğukluk bölümleri de yol için yıktırılmıştı. Perşembe Hamamı(Kadı Hamamı)’nın da soğukluk kısmı ve kubbesinin bir bölümü yıktırılarak kesilmişti. Tahıl Hanı da bu yıkımdan nasibini alanlar arasındaydı. 19. yüzyıl başında Bursa çarşısında görülen fiziki değişimler, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki modernleşme süreci ile paralel ilerliyordu. Sonraki süreç caddenin kaderini ve ismini değiştirmeye devam etti. Yola Sultan Abdülhamit adına izafeten Hamidiye adı verildi. Ancak caddenin ismi Meşrutiyet’in ilanıyla “Meşrutiyet Caddesi” oldu. 1926'da ise Meşrutiyet adı “Cumhuriyet Caddesi” olarak değiştirildi. Çarşı ve Hanlar Bölgesi’nin Unesco Dünya Mirası Listesi’ne girmesi yönündeki çalışmalar devam ederken, bölgedeki ticari alışkanlıklar da değişiyor. Toptancıların başka bölgelere taşınmasıyla yapılacak kafe, restoran, eğlence ve konaklama mekanlarıyla Cumhuriyet Caddesi, gece gündüz “yaşayan” bir cadde hüvviyeti kazanacak. Zaten yatırımcıların dikkatleri çoktan bu caddeye çevrilmiş durumda. Cumhuriyet Caddesi’nin cephe düzenleme çalışmaları caddeyi daha bugünden Bursa’ya yakışır bir hale getirmiş durumda. Öyle gözüküyor ki buradaki çalışmaların çevresine yansımaları da aynı şekilde devam edecek ve şehir merkezi geleceğe daha “umutlu” bakacak. Yararlanılan Kaynaklar / Kişiler Bursa Defteri Dergisi – Haziran 1999 / Mayıs 2008 / Mart 2009 Tarih içinde Bursa – Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayını – 1989 Tarihi Bursa Hanları ve Kapalıçarşı – Ted Bursa Koleji Kültür Yayınları – 2004 Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Bursa – Raif Kaplanoğlu - 2006 Yer Adları Ansiklopedisi – Raif Kaplanoğlu Bursa’da eski eserler, eski şöhretler - Şeref Erler – 1966 Çarşının öyküsü - Bursa Büyükşehir Belediyesi – 2011 Bursa Kaynakçası – Nezaket Özdemir – Bursa Büyükşehir Belediyesi – 2011 Nilüfer Akkılıç ve Bursa Şehir Kütüphaneleri Saffet Yılmaz – Bursa Büyükşehir Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Yard. Doç. Dr. Bedri Yalman 20 21 tema 22 “Umudumuz çocuklarımızdır bizim” Bu ayın teması umut. Umudun tüm sözlüklerdeki karşılığı ise çocuklar bizim için. “Fazla söze ne hacet” demişler. Geleceğin ışıklarını görebilmek için tek ihtiyacımız onlara güvenmek. Onlar “en yakın”, “en içten”, “en bizden”, “en umut dolu” geleceğimiz. Biz onlara inanıyoruz. 23 tema 24 25 hayatın hikayesi Umut’a notlar Yazmak, zaman ve anlamak üzerine... Özgür Ceyhan 26 OĞLUMUZ soğuğun kemiklere işlediği, güneşli bir kış günü Montreal’de doğdu. Umut ismini doğmadan önce düşünmüştük. Her ana baba gibi beklentilerimiz vardı. Küçücük haliyle ihtiyacımız olan güveni verdi bize. Onu kucağımıza alır almaz anladık onun Umut olduğunu. Daha uygun bir isim olamazdı onun için. Umut doğmadan eşimle bir deftere yaşadıklarımızı not etmeye karar verdik. Bir tür seyir defteri olacaktı. Umut için, bizim için. Zamanı gelince Umut’la paylaşmayı planladığımız için tüm yazdıklarımızda ona hitap ettik. Defterin tek okuyucusunu Umut olarak düşünmüştük. Bir süre sonra okuyucu olarak kardeşi de eklendi. Aşağıda okuyacaklarınız bu defterden alındı. Umut’un varlığıyla kafamı çok karıştırdığı, kendimi yoğun bir şekilde sorgulamama neden olduğu bir dönem olmuştu. Aldığım kısımları seçerken bu dönemi ve “umut” kelimesinin kendi içinde barındırdığı çelişkiyi düşündüm. Beklentisiz umut olmuyor, umut kelimesinin anlamının gereği bu. Ama ya beklenen bilinmiyorsa? Umutlarınızdan korktuğunuz oldu mu hiç? Benim oldu. Paris, 25 Kasım 2011 Buradan şu zamana nasıl gidebilirim acaba? Her gecikmenin açıklaması yapılabilir sanırım. Ama sana yazamamamı anlaşılır kılacak herhangi bir gerekçe bulamaz oldum oğlum. Aylar oluyor, tek kelime yazmadım. Makul bir özürün kabul edilebileceği sınırı çoktan geçtik. O yüzden gevelemeden sana olanları özetlemeye çalışayım. Yapabileceğimden şüpheliyim, bilesin. Önceleri herşey normal görünüyordu. Senin de bugün hayal meyal hatırladığın o hiç bitmeyen koşuşturmaca. Benim sonu gelmeyen iş başvurularım, annenin her dönemeçte tekrar başladığı doktorası, önce Kanada’dan Fransa’ya, oradan da Almanya’ya taşınmamız... Curcunanın içinde nefes alamıyorduk ki yazalım sana. Ya da öyle göründü bize. Yaşanan anın içinden o anın öncesine bakınca anlaşılır görünüyor herşey. Gelecekten bugüne bakmaya kalkınca anlamlar kıpır kıpır yerlerinde duramaz oluyor. Kelimelerin anlamları yerinde durmazken, okuman için yirmi yıl bekleyen bu notların hayatımızdaki yeri ne yana düşüyor bilmiyorum. bahsettiklerimin tümü, bugün, dün ve muhtemelen yarın, yani belirsiz bir gün, yaşanıyor, yazılıyor, okunuyor... ... İnsanın en büyük düşmanı kendisiyse eğer ve düşmanının düşmanı dostuysa, kişi kendisinin nesi oluyor? Sözünü ettiğim bilememe hali, bizi sorunun en önemli unsurlarından birine getirdi. Zamanı anlatmanın yolu nedir? Zamanı betimleyen sözcükler akla düştükleri an ile birlikte anlamlarını kazanıyorlar. Dün, bugün, yarın, birazdan, şimdi... “Hiçbir zaman”ı ve “her zaman”ı bu genellemenin dışında tutmalıyız tabi... (Ne de olsa bir tek onların relatif pozisyonları yok zamanın içinde.) Seslendirildikleri anda, o ana göre anlam veriyor zamanı tasvir eden kelimeler. Yazıya dökülenlerinse kaderi biraz daha farklı. Eğer metnin kendi içinde zamanı yoksa, bir 19 yy. romanı değil de bir matematik makalesiyse örneğin, “şimdi” hangi günün hangi saatine denk düşer? Böylesi yerlerde kelimeler zamansız var olup, her anın içinde başka başka zamanları tarif ediyorlar. Sana yazarken bu zamansızlık hissi köklendi yavaşça. Bu yazdıklarımı okurken oğlum, “dün” artık sadece dün değil, dün senin doğduğun gün, büyüyüp ilk adımlarını attığın gün, kardeşinin ameliyatından önceki ve sonraki gün, üniversiteye başladığın, aşk acısıyla kıvrandığın, ilk çocuğunu kucağına aldığın gün. Ve “bugün” benim bunları yazdığım, senin yazdıklarımı okuduğun, okuduklarına güldüğün, ağladığın, bana kızdığın, anneni nasıl da olmayacak şeyler için (mesela o çirkin kızlar için) üzdüğünü hatırlayıp içinin cız ettiği gün. “Yarın” ise sana bunları yazmayı kafamda kuracağım gün olacak. Sana bu Sana yazma sıkıntımın arka planında, basit bir fiil çekimi meselesinin çok ötesinde, bilincimi zamansal parçalara bölen, bu şizofrenik halin olduğunu nereden bilebilirdim. Bunu fark ettiğimde çoktan yazamaz olmuştum. Bu iç sıkıntısı artık dayanılmaz olup bir dosta yakınma vakti geldiğinde problemimin etrafını eşelemeye başladım. Dile getirebilmeliydim en azından. Yuri Ivanoviç’i hatırlıyorsun, değil mi? Olağanüstü zekası, dehşet uyandıracak duyarlılığı olan, tüm bunlarla birlikte dünya tatlısı olmayı becerebilen bir adamdı. Zaman içinde parçalanmış şuurumu örnekleyen bir cümle oldu yine. Yuri Ivanoviç’i daha dün gördüm. Beni görür görmez gülümsedi, seni, anneni sordu, kardeşinin sağlığını uzun uzun konuştuk. Son makalem üzerine tartıştık... Sen bunları okurken Yuri Ivanoviç muhtemelen aramızda olmayacak. Sakin konuşmasının tonu hafızamızdan yavaşca silinmiş olacak, yüzünün hatlarını hatırlamak için senin kucağında olduğun fotoğraflara bakma ihtiyacı duyacağız. Ama samimiyetini akıl sağlığımız yerinde olduğu sürece hep ferahlatıcı bir anı olarak saklayacağız sanırım. Ama tüm bunları kim bilebilir? Sadece sen oğlum. Şu an okurken bunları, olacakları yani olmuş olanları sen biliyorsun. Yuri Ivanoviç ile buluşmaya gittiğimde bunları ben bilmiyordum. Tren istasyonu yakınlarında bir restoranda buluştuk. Yine yağmurlu bir gündü. Kaybolan, unutulan şemsiyeler ve onların insanlardan bağımsız elden ele dolaşarak geçirdikleri ömürlerinden bahsettik. (Benim adım Kırmızı’daki Para’yı hatırlıyor musun?) 27 hayatın hikayesi Nereden başlayacağımı bilemiyordum. Gündelik sıkıntılarımdan başladık. Sürekli yer değiştirmekten, göçebe hayatına neden olan işimizden. Ve işim yüzünden annenin işine engel olma halinden... Sen biliyorsun tabi ama zamanla yanımızda başkaları da olacak belki. Yollarımızın daha önce hiç kesişmediği başkaları. Onlar için biraz bahsedeyim. Ben akademisyenim. Annen biz evlenmeden önce yasadışı göçmenlerin yasal temsilciliğini yapıyordu. Berbat bir işti onunkisi. O göçmenlerin yaşadıklarını değil görmeye, dinlemeye, bir an akıldan geçirmeye bile yürek dayanmaz. Biraz da benim zorumla oldu sanırım, annen gerçek insanların dertlerine deva olmayı bırakıp insan hakları doktorasına başladı. Eski iş arkadaşlarıyla bağını hiç kaybetmedi. Dünyanın muhtelif problemli bölgelerinde, Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Birleşmiş Milletler, Kızıl Haç, sınır tanımayan muhtelif örgütler için çalışan arkadaşlarından mesajlar geldiğinde gözlerinin önüne hep karanlık bir bulut inerdi. Ama hiç geri dönmekten bahsetmedi. Kaşınan ben(d)im hep. ... 28 Bense, gayet iyi biliyorsun oğlum, bugün olduğum gibi o günlerde de arızalıydım. Yuri Ivanoviç’e artık akademik kariyerime son vermeyi düşündüğümü söyledim. Neden eşim bunca zaman benim kariyerime mahkum olmuştu ki? Vasatın biraz üzerindeki akademik başarım bize ortalama bir yaşam sağlıyordu ama bunun için miydi sürdürdüğümüz hayat? Ben eşimin kariyerini takip etmeliydim aslında. Kabul etmeliyim; genel anlamda daha rahat, huzurlu bir hayat vadetmiyordu bu seçenek. Daha iyi bir insan olunabilir belki ihtiyacı olan insanlara yardım ederek ama daha iyi birer anne baba olunamayacağı da kesin gibi. İşte bunları Yuri Ivanoviç’e anlatırken yavaş yavaş berraklaştı resim gözümün önünde. Senden korkuyordum! ... ... Paris’e yeni vardım. Sizi geride bıraktığım için içim buruk. Ama geldiğime değecek: Maxim’le konuştum gelir gelmez. Onun referans mektubu çok önemliydi, biliyorsun. Bana (her zamanki gibi) çok meşgul olduğunu, mektubu onun ağzından kendim yazarsam hemen düzeltip imzalayıp göndereceğini söyledi. Sana hiç bir başkasının gözünden kendini tasvir etmenin zorluğundan bahsetmiş miydim oğlum? Hangi tercihi kullanırsam kullanayım mutlak, genelgeçer bir çözüme ulaştırmayacak beni. Öte yandan sen, zamandan bağımsız, olacakları biliyorsun bugün. Hatalarımızı, seçeneklerimizi, kaçırdığımız fırsatları görüyorsun. Yirmi yıl önceki halime bakıyorum, insanları yargılarkenki pervasızlığıma, acımasızlığıma. Eğer bana benzeyen bir yanın varsa, vay halimize. Elinde bu kayıtlar da olacak çünkü. Yuri Ivanoviç sabırla ve dikkatle dinledi beni. Kibarca aradığım öngörünün onda olmadığını söyledi. Ama insan seksenine yaklaşırken bile hayat tecrübesi onu yanıltabiliyor. Çünkü hemen ardından, hayatta seçimlerin düşünüp bulunamadığını, zamanı gelince kararların kendilerini verecek kişileri bulduğunu söyledi bana. Kalktık. Şemsiyemizi bıraktığımız yerde bulamadık. Bizi terk edip bir başka hayata başlamış bile. Çiseleyen yağmurun altında enstitüye yürürken iş konuştuk yol boyunca. Paris – Bonn – Utrecht - Bursa 2008 - 2011 Bir küçük burjuvanın sıkıntıları biter mi hiç? 29 dosya Milli “umudumuz” Herkes şanslı doğmuyor ama herkes umut edebiliyor bu hayatta. Her şeyin iyi olmasını “gönülden” ümit edenlerin ülkesi Türkiye’de, “milli umudumuz” denebilir Milli Piyango için. Bu sene şans kime güler bilinmez ama “milletçe” heyecanlandığımız belki de tek oyun Milli Piyango... “MESUDİYELİ MESUT”u herhalde hepiniz hatırlarsınız. Hafızlarınızı tazelemeniz bakımından yardımcı olalım. Kartal Tibet’in yönettiği ve Şener Şen’in başrolünü oynadığı meşhur “Milyarder” filminin başkahramanı… Mesudiye İlçesi’nde tren istasyon amirliği yapan Mesut, bir anda Milli Piyango yılbaşı büyük ikramiyesinin çıkmasıyla artık zengin olmuşsa da, bu paranın mutluluk getirmeyeceği çok kısa bir zaman içerisinde anlaşılır. Lakin birbirlerine sıcak bir sevgi ve güven bağıyla bağlı gibi görünen ailedeki herkes, bu büyük paranın yalnızca kendisinin olması hayaliyle yanıp tutuşur ve giderek kimsenin birbirine güveni kalmaz. Bunun yanı sıra Mesut, yaşadığı ilçede de birdenbire herkes tarafından ilgi odağı haline gelir, trajikomik biçimde bugüne kadar hiç tanımadığı akrabaları bir bir ortaya çıkar… Giderek kendini sahte bir itibar ve sevgi çemberinde bulan Mesut’u en çok onca yıllık karısının ve çocuklarının bu denli değişmesi üzer. Bir tren vagonunda biten filmin hafızalardan silinmeyen son sahnesinde ise ikramiyesini teslim almaya gittiği esnada, kazandığı bu para karşılığında kaybettiği ailesini, dostlarını düşünürken Mesut, bileti bir hamlede yırtıp atar ve paranın her zaman mutluluk getirmediğini bizlere vurucu bir şekilde ifade eder... 30 Münir Özkul, Adile Naşit gibi ustaların da eşlik ettiği ve güldürürken hüzünlendiren, sorgulatan, farkındalıklarımıza dokunan Milyarder filmi, Türk Sineması’nın başarılı başyapıtlarından biri olarak yerini hafızalarımızda en güzel şekliyle koruyor. Tıpkı filmdeki gibi bizler de yeni bir yıla giriyoruz. Her yeni yıl, yeni umutlar demek… Yılın son günü, saatler gece yarısını bulunca istisnasız hepimiz, “umduklarımızı” dile getirir ve gerçekleşmelerini dileriz. Kimimiz yılbaşı ağacının altına dilek torbaları koyar, kimimiz tüm yıl hayatında olmasını istediği insanlarla yeni yılı karşılar. Kimimiz ise uğur getireceğini umduğundan en sevdiğine sarılır ya da dua eder… Ancak hepimizin umutlarını dillendirdiği andır yeni yıla girilen “o an...” Yılbaşı geceleri, “umut” geceleridir… Hazır “umut” demişken, yazının bundan sonraki bölümünde bu ülkede yediden yetmişe herkesin içinde taşıdığı ortak bir umuttan bahsedelim. Deyim yerinde ise, “milli umudumuz” olan “Milli Piyango”dan… Her ayın 9’u 19’u ve 29’unda düzenli olarak çekiliş yapılır. 31 Aralık günlerinde yapılan özel çekilişi ise, adeta yılbaşı gecelerinin bir sembolüdür. TDK’ya göre, “bastırılmış numaralı biletlerin satılarak, adet ve tutarları önceden belirlenmiş ikramiyeleri kazanacak numaraların belirli günde çekilecek kura ile saptanması esasına dayanan şans oyunu”dur Milli Piyango. Tüm unsurları, hükümleri, usul ve esasları kanunlarla ve ilgili yönetmeliklerle düzenlenmiş olduğundan, umutlarımızı resmi kılan bir tarafı da vardır. Bir devlet kurumu olan Milli Piyango İdaresi, piyango biletlerinin basılması, planlarının hazırlanması, oyunlarının uygulanması ve ikramiyelerinin dağıtılması konularında her türlü görev ve yetkiye sahiptir. Oynayanlar açısından; hiçbir emek ve çaba sarf etmeksizin, yalnızca şans sonucu bir kazanç sağladığından, bu gibi oyunlar dini inançlara göre “kumar” sayılarak “haram” kılınmıştır. Keza kumar oynamak ülkemizde kanunlarca da yasaklanmıştır. Buna rağmen oyunun devlet izninde ve gözetiminde oynanması sonucu en inançlı insanlar bile çekinmeksizin bilet satın alıyor, bu durum bir umut kapısı haline gelen Milli Piyango’yu tüm günahlarından arındırıyor. Elbette Milli Piyango bu saygın yerini, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu toplumumuzda kolay kazanmadı. Bu durum tarihsel süreçten açıkça anlaşılıyor. Zira ilk piyango Osmanlı Devleti'nin son yıllarında "Donanma Cemiyeti" tarafından ilk önce resmi olmayan bir şekilde düzenleniyor. Savaş gemisi tedariki amacıyla düzenlenen bu piyangonun ikramiyelerini para değil halkın verdiği hediyeler oluşturuyor. Bu düzenlemeye halkın tepkisinin zamanla olumlu olması ile Şark Şimendiferleri ve Ergani Bakır İşletmeleri, tahvillerinin satışını özendirmek amacıyla, kazananları kura ile belirlenen ilk resmi piyango uygulamasını başlatıyor. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise, ilk yasal düzenleme olan 710 sayılı Kanunla, 9 Ocak 1926 tarihinden itibaren karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango tertip ve keşide etme hakkı "Türk Tayyare Cemiyeti"ne veriliyor. 14 yıl süreyle "Tayyare Piyangosu" adı altında, Türk Hava Gücü’ne katkı sağlamak amacıyla, anılan cemiyet tarafından düzenlenen çekilişler 5 Temmuz 1939 tarih ve 3670 sayılı Kanunla “Milli Piyango İdaresi” kurulana kadar devam ediyor. Bundan sonra Milli Piyango İdaresi'nin kuruluş ve görevleri hakkında bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarılıyor ve bu İdare’ye piyango dışında, hemen kazan ve sayısal loto oyunları ile eşya piyangoları tertip edebilme gibi yetkiler de tanınıyor. Bugün ise karşılığı nakit olmayan çekilişlere izin vermek ve izlemek talih oyunları işletmelerini denetlemek de Milli Piyango İdaresi'nin görev ve hizmet alanına giriyor. Her ne kadar emeksiz kazanç sağladığı için halen çoğu kişi tarafından sempatik bulunmasa da, insanların umudu ve duasıyla dolu paralarla satın alınan Milli Piyango’ya “masumiyet” kazandıran bir diğer husus da, satışlardan toplanan gelirin kullanıldığı mecralardır. Neredeyse her şehirde bir okul yaptıran Milli Piyango İdaresi’nin gelirleri çeşitli yasalarla yapılan düzenlemelere göre; Gayrisafi hasılatın % 10'u Tanıtma Fonu'na, Aylık hasılatın % 1'i Sosyal hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na, Karın % 5'i Olimpiyat Oyunları Hazırlık ve Düzenleme Kurulu'na, Karın % 95'i Savunma Sanayi Destekleme Fonu'na aktarılıyor. Zengin olma yönündeki umutlarımıza yarenlik yapan Milli Piyango, bir yandan ülkemizin savunma sanayisine katkıda bulunup, kimsesiz çocuklara aş oluyor, gelecek oluyor, umut oluyor. Diğer yandan ise elde edilen gelirin yüzde 13'ünü Türkiye genelindeki 8000 küsur 31 dosya piyango ve hemen kazan bayi, 4000 küsur de sayısal loto bayisine dağıtarak aynı zamanda ekmek kapısı oluyor. Milli Piyango denince unutulmaması gereken bir de isim var elbette. Kim olduğunu tahmin edenleriniz olabilir. Elbette ki Eminönü’ndeki gişesiyle Nimet Abla... Önünde her sene oluşan uzun kuyruklar, yılın sonuna yaklaştığımızı hatırlatır bize. Adeta bir yılbaşı ritüelidir bu manzara. Nimet Abla’nın asıl adı Melek Nimet Özden… 1928 yılında henüz Tayyare Cemiyeti döneminde iken eşi piyango bileti satmaya başlamışsa da tanıtım amaçlı satılan bu dönem biletlerinin paralarından dönüş alınamadığından ailesi iflasın eşiğine gelmiş. Sonrasında Nimet Abla, Tayyare Cemiyeti’nden bayilik satın alarak aileyi iflastan kurtarmış. Ancak asıl ünü, 1931 yılında sattığı bir bilete büyük yılbaşı ikramiyesi olan Yüz Bin Lira’nın çıkması ve basının bu durumu fotoğraf ve röportajlarla kamuoyuna sunması ile olmuş. Nimet Abla, bundan sonra ikramiye 32 çıkan biletlerini devamlı surette gazetelerde ilan vererek duyurmaya başlamış. Milli Piyango İdaresi üzerinde etkin bir öneme sahip olmuş ve Türk halkının "bilinirlikleri" sıralamasında üst sıralarda yer almayı başarmış... Halen de öyle… 1970 yılında yaşadığı felç ile rahatsızlanmış ve 1978 yılında vefat etmiş. Hala Türkiye’nin dört bir yanına şans dağıtan Nimet Abla bayilerinin yakınından geçen herhangi birisi, bilet almadan geçemez. Milli Piyango İdaresi’nin 2012 Yılbaşı Özel Çekilişi için açıkladığı bilet fiyatları; 10, 20 ve 40 Lira olarak değişiyor. Büyük ikramiye bedeli ise akıllara zarar cinsten... Tam 40 Milyon Türk Lirası ikramiye taahhüt eden İdare, son iki yıldır 35 Milyon olarak tayin ettiği ikramiye bedelini bu yıl 5 milyon arttırmış bulunuyor. Büyük ikramiyenin 1 kişiye çıkma olasılığı elbette çok düşük. Hatta yapılan araştırmalara dayanarak sayısal verilerle belirtmek gerekirse; çeyrek bilete çıkma olasılığı yüzde 85, yarım bilette çıkma olasılığı yüzde 9, tam bilette çıkma şansı ise yalnızca yüzde 6... Ancak “şanslı adamı, Nil Nehri’ne atsan, ağzında balıkla çıkar” misali neden olmasın dedirtmiyor da değil… Sonuç olarak öyle veya böyle adı üstünde bir oyundur Milli Piyango ve şanstır nihayetini belirleyen… Oyun oynarken eğlenir, şansı “umut” ederiz yalnızca. İkisi birleşince de umut dolu bir eğlenceye dönüşür bizimkisi. Gerçi çekim yasasına göre, evrene doğru mesajlar göndererek büyük ikramiyenin bize çıkmasını sağlamak mümkün ve hatta dünyada birçok örnekleri de var deniyor. Ama yine kapılar aynı yere çıkıyor, çekim yasası da bu işin sırrının “çok istemekten”, “kalpten istemekten” yani dediğimiz gibi aslında “umut etmekten” geçtiğini söylüyor. Kısacası siz yine çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin. Bol şans. 33 semboller Abdulkadir Kılınç Pandora, kötülük, kutu ve... YUNAN MİTOLOJİSİNİN coğrafyası, Grek yarımadası (şimdiki Yunanistan) ve İonia(Yunan) yani Batı Anadolu’dur. Bu yüzden Uludağ’ın Yunan mitolojisindeki ünlü Olimpos dağı olduğu söylenir. Tanrıların ateşini Olimpos’tan çalan Prometeus, tanrıların tanrısı Zeus’u çok öfkelendirir. Bunun cezasız kalmamasını isteyen Zeus bir plan yapar. İntikam alınmalıdır. Zeus’un planı, yeryüzündeki bütün kötülükleri, Prometeus ve arkadaşlarının reddedemeyeceği güzellikte bir varlıkla onlara ulaştırmaktır. Bu varlığın adı “Kadın”dır. Tanrı Zeus, kadını yaratmaya karar vermiştir. İlk iş olarak oğlu, demirci tanrı Hephaistos’a toprak ve suyu karıştırarak bir beden yaptırır. Hephaistos ustalığı ile kadına güzel bir şekil verir. Bilgeliğin ve becerinin tanrıçası Athena, kadına el işlerini, dokumayı, sanatı öğretir. Altın simden kuşağını da beline dolar. Kadını kadın yapan özellikleri vermeye gelince; bu iş Afrodit’indir. Afrodit kadının yüreğini isteklerle doldurur, yüzüne zerafet, bedenine endam verir. Tutku, aşk, 34 şehvet, güzellik hepsini kadına yükler. Tanrıların habercisi olan Hermes’in görevi kadına şeytani duyguları, yalanı, düzenbazlığı vermektir. Bunu büyük bir kolaylıkla yapacaktır. Son olarak Zeus kadına can vermek için dört rüzgar üfler. Kadın artık canlanmıştır. Şimdi sıra onu süslemeye gelir. Bu iş de perilere aittir. Periler onu altın gerdanlıklarla, kemerlerle ve çiçeklerle donatırlar. Onu akılları baştan alan bir güzelliğe kavuştururlar. İsim koyma vazifesi Hermes’indir. Haberci tanrı Hermes ona “bütün tanrıların armağanı” anlamına gelen “PANDORA” adını verir. Zeus Pandora’ya can verdikten ve onu bütün kötülüklerle, çirkefliklerle ve aynı anda güzellik ve çekicilikle donattıktan sonra Prometeus’tan ve insanlıktan intikam almaya hazırdır. Zeus Pandora’nın eline bir kapalı bir kutu verir. Bazı kaynaklar bunun bir testi olduğunu da söylerler. O’nu Prometeus’un kardeşi Epimeteus’a gönderir. Epimeteus aklı başına sonradan gelen, geç uyanan anlamına gelir. Olacakları önceden bilen kahin Prometeus, kardeşi Epimeteus’u Zeus’tan gelecek hiçbir hediyeyi almaması konusunda uyarır. Ancak güzelliğiyle herkesi büyüleyen Pandora’yı gören Epimeteus, kardeşinin nasihatlerini unutur ve Pandora ile evlenmeye karar verir. Onun çekiciliğine karşı koyamayıp ona sahip olur. İçinde bütün kötülüklerin olduğu kutu ile beraber. Zeus’un eline verdiği kutuda ne olduğunu bilmek isteyen Pandora, merakını yenemez ve kutuyu açmaya karar verir. Kutu sıkıca kapanmış olsa da, isteyen bir kadının elinden kurtulamaz. Sonunda açılır. Açılır açılmaz büyük bir fırtına ile beraber içinde ne kadar kötülük, dert, kıskançlık, hastalık, açlık, yaşlılık, delilik, ahlaksızlık varsa yeryüzüne saçılır. Pandora kutunun kapağını kapatmak ister ama artık çok geçtir. Bütün yeryüzü bu kötülüklerle dolmuştur. Cehennem artık bu dünyadadır. Buna rağmen Pandora, kutunun kapağını son bir hamle ile zar zor kapatmayı başarır. Dışarı çıkamayan, kutunun içinde tek kalan ise, insanları bütün bu zorluklarla, kötülüklerle, savaşlarla, cehaletle, karanlıkla, gericilikle ve düşüncesizlikle mücadele gücü veren şeydir: UMUT... 35 yakın plan Gökyüzündeki umut Venüs, Zühre, Çoban, Tan, Sabah ya da en bilindik ismiyle Kutup Yıldızı… Yıldızların en parlağı, karanlıkta ilerleyenlerin kılavuzu, kadın, sevgili ve çoğu zaman umutların birleşim noktası… BULUTSUZ BİR GECEDE başınızı gökyüzüne kaldırıp en parlak yıldızı aradınız mı hiç? En parlağı, “o”dur mutlaka. Diğerleri birer kum tanesi ise “o” bir çakıl tanesidir. Elif Şafak’ın Mahrem isimli kitabına göre, göğün üçüncü katında yaşayan bir güzeldir “o”. Elinde bir aşk aynası tutan, gizemli… Halen âşık olup olmadıklarını ve eğer âşıklarsa kime âşık olduklarını hatırlamayanlar, o’nun aşk aynasına bakarmış. Gördükleri yüz âşık oldukları kişinin yüzü olurmuş. Hayatımıza farklı alanlardan farklı isimleriyle dâhil olan, gece boyunca yansıttığı ışığıyla her daim üzerimize aşk iksirleri döken, türkülerimizde sevgiliyi anlatan Venüs, Türklerle yakın ilişkisi olan bir yıldız. Bozkır yaşamında sıkça gördükleri Kutup Yıldızı’na destanlarında yer vermiş Türkler. Çok güzel bir kız olarak nitelemişler. Yıldızları onların sevgilisi olmuş çoğu zaman… Hayatlarındaki en önemli şeyi, atları sevgili yıldızlarıyla korumuşlar 36 ve "Atları koruyan, Çoban Tanrısı" demişler. Kimi kutup yıldızı olmuş, kimi Zühre Yıldızı… Zaten türkülere de yansımış bu sevgi: “Soramadım bir çift sözü. Ay mıydı gün müydü yüzü? Sandım ki Zühre Yıldızı. Şavkı beni yaktı geçti…” Batı “Venüs”, Arap dünyası ise “Ez Zühre” diye bahsetmiş o’ndan. Kadının güzelliğinin sembolü olmuş. Hatta Araplar Zühre yıldızının bir zamanlar kadın olduğuna inanmış. Mitolojide ise; şehvet, müzik, kadın(dişilik) ve aşkı temsil eden Sabah Yıldızı, eski astronomi bilgilerine göre üçüncü gökte, kutlu bir yıldız... Güneş sistemi içinde yer alan Venüs, güneşe uzaklığı bakımından ikinci sırada olmasına rağmen, üzerine yüklenen anlamlarla en yakın olanı… Afrodit’in Roma mitolojisindeki ismi olan Venüs, tanrıça olmasının yanı sıra tabiatın da doğurucu gücünü ve güzelliğini temsil ediyor. Venüs’e "Akyıldız" diyenler olduğu gibi, Doğu Anadolu’da Sarı Yıldız, Kanlı Yıldız, Mavi Yıldız da deniyor. Rivayete göre bir kervan, bu yıldızın erken doğması yüzünden gece yarısı yola çıkmış ve bu yüzden haydutlar tarafından talan edilmiş. Bu olay Şarkışlalı Âşık Veysel tarafından şöyle aksedilmiş türkünün içine: "Kanlı yıldız, sarı yıldız. Sunam ağlar, sarı yıldız. Selâm götür, sen al yıldız. Yaldız ey, yıldız, yıldız, yıldız!" Sabahını arayan gecelerde en göze çarpan şey yine kutup yıldızıdır. Kaybolanlar yolunu ona bakarak bulabilirler. Gece ile şafak arasındaki zaman diliminde en parlak şey yine Kutup Yıldızı’dır. Kimi zaman dünyaya en yakın gök cismi olan ayı bile gölgede bırakır. 37 dilbilgisi Türkçe sözlüğü Her gün Türkçe olmayan onlarca kelime çıkıyor ağzımızdan. Bu duruma sebep olanları uzun uzadıya anlatmak yerine, güzel Türkçemizden bazı kelimeleri hatırlatıyoruz sizlere. kullanışlı, elverişli Fr. ergonomique ergonomik aşama, adım Fr. étape etap çalgı, mali belge Fr. instrument enstrüman yalı yar Fr. falaise falez bağnazlık Fr. fanatisme fanatizm indirim saatleri İng. happy hour happy hour ülkü Fr. idéal ideal eğik yazı Fr. italique italik ön hekim İng. intern intern suölçer Fr. hydromètre hidrometre lağım çukuru Fr. fosse septique foseptik bitki örtüsü Lat. flora bitme, varış İng. finish finiş para, mal, mali işler Fr. finance finans biçim, boyut İng. format format Katkılarından dolayı Türk Dil Kurumu’na teşekkürler. 38 39 kavram defteri Aldoux Huxley Cesur Yeni Dünya Hakan Akdoğan Umut mu? Nerede? ALDOUS HUXLEY’in romanı Cesur Yeni Dünya, 26. yüzyıl Londra’sında programlı olarak değiştirilmiş toplumu konu edinen bir eserdir. Toplum “Kuluçka Ve Şartlandırma Merkezi”nin tüm hastalıklara ve yaşlanmaya karşı bağışıklığı olan seri insan üretimiyle fiziksel olarak mükemmel biçimde yapılandırılmıştır. Sağlıksız ceninlerin elendiği bu öjenik yapıda uykuda öğretim olarak bilinen hipnopedi ile insanlara içinde bulundukları hiyerarşik yapıda nerede olduklarından 40 yapmaları gereken işlere kadar herşey öğretilmektedir. Irklar eşittir, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir, sağlık sorunları çözülmüştür. Tüketime şartlandırılan insanlar sadece toplum odaklı yaşamaktadır. Toplum haz almanın esas olduğu hedonistik bir hale bürünmüştür. Herkes mutlak mutludur. Bu açıdan bakıldığında eser bir ütopya olarak görülebilir. Ancak mutlu ve istikrarlı insanlar haline gelmeleri için önemli olan birçok değerin yok edilmesi, aile, kültürel çeşitlilik, sanat, felsefenin neredeyse ortadan kaldırılmış olması eseri bir distopya haline dönüştürür. George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı distopik romanı da İngiltere’de totaliter bir tek parti yönetiminde sürekli propaganda ve beyin yıkamaya maruz kalan bir toplumu anlatır. Dünya, sürekli olarak birbirleriyle savaşan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya adlı üç büyük devlete ayrılmıştır. Okyanusya toplumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir. Büyük Birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. İnsanlar doğdukları andan itibaren kontrol altına alınır. Her yerde Büyük Birader’in gözleri vardır. İnsanlar yaşamaya devlet adına devam ederler. Romanın baş kahramanı Winston Smith akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader'e meydan okumaya çalışır. Direnişine Julia da destek olur. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır. Baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz. Orwell eserinde tepeden inme bir baskıdan, dayatmadan, boyun eğdirmeden söz ediyordu. “Büyük Birader”, “Düşünce Polisi” gibi kavramları ortaya koyuyordu. Huxley insanları tektipleştirmek için Büyük Birader ve türevlerine gerek olmadığını, baskıyı gönüllü isteyecek, düşündürmeyen bir sisteme razı olacak bir yapıdan bahsediyordu. Orwell sanatın yasaklanarak yok edileceğini, Huxley sanata uzaklaştırılmış insanlar nedeniyle sanatın ilgisizlikten yok olacağını anlatıyordu. Orwell bizi olup bitenden habersiz bırakacak, enformasyona el koyacak baskıcılardan, Huxley ise gerekli gereksiz, doğru yanlış her türden aşırı enformasyon yüklemesiyle şaşkınlaştırarak pasif hale sokacak olanlardan çekiniyordu. Böyle olunca da şu yorum mümkün: Orwell’in asıl korkusu gerçeklerin insanlardan gizleniyor olması, Huxley’inki ise gizlenmeyen, ortada olan gerçeklerin umursamazlık nedeniyle önemsenmemesi haline geliyordu. Orwell tutsak, dayatılmış, planlanmış, hesaplanmış bir kültürden bahsederken Huxley önemsiz ve değersiz her şeyin göğe çıkarıldığı, kokuşmuş, yozlaşmış bir kültürden söz ediyordu. Özetle, Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında acımasızca denetlenen, bastırılan insanları anlatırken, Huxley, Cesur Yeni Dünya’da hazza boğulan, duyarsızlaştırılan, pasifleştirilen insanları anlatır. Bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesidir Orwell’in inandığı. Huxley’in inandığı ise sevdiğimiz şeylerin bizi mahvetmesidir. Medyamızın büyük kısmının durumuna bakınca haklı olan Huxley gibi görünmektedir. Şu an Cesur Yeni Dünya’nın atmosferinde yaşıyor gibiyiz. Uzun zamandır Huxley’in gönüllü tektipliliğini dayatmak için gerekli olan yoğun medya bombardımanının altındayız. Göğe yükseltilen önemsiz ve değersiz şeylerin arasına sıkışmış “gerçek gerçek”ler görülemiyor ne yazık ki. Gerçeğin yerini almış yeni bir yapay gerçeklik söz konusu. Jean Baudrillard’ın simülasyon kavramı tam da Aldoux Huxley’in anlattıklarıyla örtüşüyor. Baudrillard, simülasyonu “Gerçeğe ait tüm göstergeleri ele geçirmiş ve gerçeğin yerine geçmiş sahte” olarak niteler. Bahsedilen, sinsi bir hipergerçekliktir. Gerçek yok edilmiş ve yerine başka bir şey konmuştur. Buradaki sahtelik, “bir gerçek ve onun kopyası” olarak bahsedemeyeceğimiz bir durumdur. Gerçeğin yerine başka bir gerçek oturtulmuştur. Karşımızdaki şey tektir. O da yeni sahte gerçeklik olan simülasyondur. Gerçek kendini aşmış, hipergerçek olarak değişmiştir. Gerçek artık “gerçekten daha gerçek” olandır. Yazarlar, bilim adamları, fikir adamları haklarındaki suçlamalar bile henüz netleşmemişken hapishanelerde yıllarını geçirirken sessiz kalıp, ekranlardaki bazı yarışmalarda yaptığı saçmalıklarla gündeme gelen şöhretimsilere ulaşmak için çırpınıyorsak, toplumun milli duygularını istismar ederek kamplaşma yaratanlara dirsek çevirmeyip bilmem kaç defa evlenmiş bir şarkıcının yeni evliliği için programlarda ahkam kesiyorsak, düşünsel yapıyı kontrol altında tutmak için kültür yapısını kasıtlı olarak değiştirenleri görmezden gelip vurulan bir türkücünün yattığı hastanenin önünde günlerce nöbet tutuyorsak, insanları tüketime motive ederek dayatılan dengesiz ekonomik yapıları meşrulaştıranları unutup desteklediğimiz takım yenilince hırsımızdan hüngür hüngür ağlıyorsak, yanlış bilgi ve haberlerle toplumun belli konulardaki düşüncelerini etkileyenleri hazmedip her ânımızı kayıt altına alanlara hak veriyorsak, cinsellikten, insanların umutlarından, yoksulluktan rant elde edenlere kanıp çöpçatanlara, dedikoduculara, sahtekarlara alkış tutuyorsak; hipergerçeklikteki konforlu yerimizi bulmuşuz demektir. Soru şu: Aldoux Huxley, 1931 yılında yazdığı Cesur Yeni Dünya’da Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramını öngörerek 2010’ların Türkiyesi’ni mi anlatmıştır? Cevap: Sanki öyle ama... Cevabın devamı yine Aldoux Huxley’in bir cümlesinde gizli: “Siz görmezden gelseniz de gerçekler varolmayı sürdürürler.” Yararlanılan Eserler: Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence, Ayrıntı Yayınları, 1994, çev: Osman Akınhay Aldoux Huxley, Cesur Yeni Dünya, İthaki Yayınları, 2006, çev: Ümit Tosun George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Can Yayınları, 2011, çev: Nuran Akgören Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, 2006, çev: Oğuz Adanır 41 kitabi Emine Civanoğlu 42 Hiç umudu olmayan erkeklere, umuda lüzum olmayan tavsiyeler BABAM ANNEME, “Sen bir şey istiyor musun hayatım?” diye sordu. Ona açık büfe sorular, bana tercihli. Nefret ediyorum bundan. Babamla yolun karşısındaki büfeye gittik. Kendine bira aldı, anneme soda, bana da çilekli Max. Çubukta kalan son parçaları sıyırdıktan sonra Sedef’lere baktım, şemsiyelerini kapatmış gidiyorlardı, ufaklık yine ağlıyordu. Babama, “Bir fırt versene şu biradan.” dedim. Annem dehşetle baktı. Babam gülümsedi, birayı uzattı. Tam kafama dikecekken annem aldı şişeyi elimden, babamla beni sanki ikimiz de sekiz yaşındaymışız gibi bir tavırla süzdü. Çoğu zaman babamla beraber anneme karşı aynı cephede savaşıyormuşuz hissine kapılıyorum. Kalbi aşık oldukları adamların ya da kadınların ihanetleriyle kanayan büyüklerinin ıstırabından habersiz kanı sadece dizdeki yara zanneden, aşkın büyük depremlerinde henüz enkaz altında kalmamış ve aşkı kızarmış ekmek üstünde balla kaymak zanneden, hayatın en zor sınavlarını dördüncü sınıftaki coğrafya sınavlarından ibaret zanneden ve henüz hayatla girecekleri sınavda kopya çekilemeyeceğinden habersiz oğlan çocuklarının hikayeleri… Mahalledeki cami avlusunda akşam ezanına kadar can hıraş top oynayan, çubuk krakeri sigara niyetine tüttüren, sevdiğini söylemeyi bilemedikleri için okul yolundaki tek katlı evlerin çatılarına çıkıp sevdikleri kızın kafasına kartopu atan oğlan çocuklarının hikayeleri… En kederli anda bile bir balonu gürültüyle patlatıp neşeyi hüzne ilaç yapan, annelerini meraktan çatlatıp bir akşamüstü incir ağacının en üst dalında kaybolan, küstüklerinde bir şişe gazoza tav olan, aldıkları zayıfa gelen azarla değil verdikleri güle gelmeyen bir buse nazarla azar azar kavrulan oğlan çocuklarının hikayeleri… Hayatta aynı kızı sevmekten daha büyük ne dert olabilir ki? Tatile giderken annenle babanın seni kamyonla kova arasında bir seçim yapmaya zorlamalarından, ikisini de yanına alamayacak olmaktan daha büyük dert ne olabilir? Kantinde harçlığın yetmeyince Merve’ye tost ısmarlayamamaktan, sırf senden 15 yaş büyük diye bir kıza aşık olmanın yanlışlığından, boyun kazık kadar uzamışken hala sakallarının çıkmamasından, tek başına bara girememekten, itişirken camını kırdın diye herkesin içinde mahalle bakkalından bir ton azar yemekten daha büyük dert ne olabilir? Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler kitabı, onca yıl durup durup tam taşınacaklarken açılan, sensorlu lambalar kendisini yok sayıp yanmayınca gururu kırılan ergenlerin hikayeleriyle dolu. İnsana o umutsuz ergenlik yıllarını hatırlatmakla yetinmeyip zalimce o yıllara ışınlayan bir kitap bu. Belli belirsiz bir bakışla, nedeni belirsiz bir gülüşle ayakları yerden kesilen ve bu nedenle hayatı aklı beş karış havada yaşayan ergenlerin aslında biz olduğumuzu her satırında yüzümüze vuran, bitiremeden uykuya dalarsak rüyada bizi ele geçirmek için başucumuzda pusuya yatan bir kitap. “...ayrıca imkan olsa terör örgütlerine veririm oyumu çünkü bu devletin yıkılmasını istiyorum, çünkü annem babam öldüğü zaman hiçbir şey yapmadı bu devlet, ayrıca yasemin düşünmek için süre istediği zaman hiçbir devlet büyüğünün araya girip işleri yoluna koymak için çaba sarf ettiğini de görmedim. hep boş vaatler; yaralar sarılmadı.” Behzat Ç. adlı kahramanının Erken kaybedenler / Emrah Serbes peşinden çoğumuzu Ankara’nın her köşesinde katillerin, cinayetlerin, sokak kavgalarının, esrarengiz sırların ortasına sürükleyip polisiye delisi yapan Emrah Serbes, Erken Kaybedenler’de hepimizin ergenliğini öyle bir anlatıyor ki, kitabı annemizden terlik yediğimiz yaşların efsane gıdası olan koca bir salçalı ekmeği yer gibi bir tatla okuyacaksınız. Afili Filintalar tayfasından Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler’ini bir umut okumaya yeltenenlere peşin peşin söylemeliyim ki bu kitabın bazı yan etkileri de var. Mesela başınız sıkıştığında vakit hangi vakit olursa olsun hiç düşünmeden arayabileceğiniz ve umut dolu sesini duymakla bile huzurla dolabileceğiniz kişi kim acaba diye düşünmeye başlarsınız; birisini bulamazsanız yandınız. “…kış geldiğinde sedef'i bütünüyle unutmuştum. daha doğrusu şöyle; hatırlayıp hatırlayıp unutmuştum. sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. alelade bir yaz aşkı gibi. sanki sedef ancak ismi geçtiği zaman hatırlanan hayalet arkadaşlardan biriymiş gibi. sanki deniz kenarında bütün gün kumdan kale yapmamışız gibi, sanki pansiyonun sahanlığında yan yana oturup konuşmamışız, yıldızlara bakıp nedir bu kainatın esbabı mucibesi diye düşünmemişiz gibi. unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. o kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum.(...)” Bu yazıyı Alper Canıgüz’ün Murat Menteş’in kitabının arkasına yazdığı ve çok kıskandığım bir sözle bitirmek isterim; Ben sevdim, eller alsın. 43 44 45 armoni Jehan Barbur kendini nasıl tanımlıyor? Sizi en iyi ifade eden kelimeler neler? Telaşlı, çok heyecanlı, karışık, basit, olağan, herkes gibi, herkesten biraz… Ne demeli başka da bilemem! “Şarkılarım hep umut için” “Hep umut! Umutla anlatmaktır isteğim her şeyi. Umutlu şarkıların hepsi benim için. Umut olmazsa zaten hangi sebeple yazarım? Kendimi değiştirmek, hayattan beklediklerimi inanarak, umut ederek beklemeye devam edebilmek için birkaç kelam ediyorum. Yoksa devam edemez insan yaşamaya. Hep umut!” “İlk albümüm hala benim için çok yeni. Ulaşamadığımız çok insan var. İlk albümü bilmeyen birçok kişi belki de ikinci albümüm “Hayat”la tanışıp sonrasında ilk albümüm “Uyan”ı keşfetti. 3. albümümün ise 2012 ilkbaharında raflarda olmasını planlıyorum.” Röportaj: Aise Amet 46 Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunusunuz fakat edebiyat ile uğraşmayı değil de müziği seçtiniz, sizi müziğe çeken sebepler neler oldu? Hayatın kendisidir sebep. Beni içine aldığı, kabul ettiği ve reddettiği her andır müziğe sarılış sebebim. Edebiyat okumuş olmam bu alanda bir meslek sahibi olmak istediğim için olmadı. Hayattaki tesadüfler, meraklar ve mecburiyetler hayallerinizi ertelemeyi gerektirebiliyor bazen. Müzik çocukluğumdan beri benimle beraberdi; dilimdeydi, içimdeydi. Müzik çocukluğumda en güzel oyunken, büyüdükçe yaşama bağlanış sebebim oldu ve bir tutkuya, aşka dönüştü. Kendimi ifade edebilme isteği ağır bastı. Çevremi, uzağımı, yakınımı anlamak, gözlemlemek, gördüğümü zannettiğim her şeyi yansıtma ihtiyacı yani. Bunu bir şekilde yapmaya çalıştığım yol ise müzik! Söylerken veya yazarken… Ruhumun kendini bedenimle tamamladığı nokta… Bir organ gibi! O olmazsa, hayatta ne için dururum neye tutunurum bilmiyorum. Bilmediğimdendir ona kayıtsız sarılışım; yani bir çaresizlik aslında. Şarkı sözleriniz de sürekli kullandığınız duygular var mı? (Belki biraz hüzün, biraz aşk, biraz kırılmışlık…) En çok hangi duyguyu yansıtmayı seviyorsunuz sözlerinize? Kendimce söyleme, anlatma ihtiyacı duyduğum küçük hikayelerim var aslında. Genellikle bu hikayeleri bir şekilde, o anki kızgınlığımla, sevincimle, kırgınlığımla ya da aşkla yazmaya çalışıyorum. Bir iç döküm ihtiyacı özünde. Kişisel bir dile gelme, rahatlama, paylaşma ve ortaklık bulma isteği. Ama hep umut! Umutla anlatmaktır isteğim her şeyi. Umutlu şarkıların hepsi benim için. Umut olmazsa zaten hangi sebeple yazarım? Kendimi değiştirmek, hayattan beklediklerimi inanarak, umut ederek beklemeye devam edebilmek için birkaç kelam ediyorum. Yoksa devam edemez insan yaşamaya. Hep umut! Hangi müzisyenleri dinliyorsunuz, etkileşiminiz nasıl? Etki altında kalmak gibi çekinceleriniz var mı? Bugüne kadar çok farklı müzikler dinledim. Ruh hallerime, o an ki ihtiyaçlarıma göre değişkenlik gösterdi. Beni birbirine benzemeyen, farklı ve samimi şeyler çok etkiliyor. Dürtüyor, hareket ettiriyor, yola koyuluyorum sayelerinde. Çok fazla müzisyen dinliyorum. Araştırıyorum, yeni şeyler bulmaya, yeni sesler duymaya ihtiyaç duyarken bir yandan, yirmi sene önce dinlediğim müzisyenlere de hala sahip çıkıyorum ve ara ara onları da özledikçe ve onlara da ihtiyaç duydukça çıkarıyorum arşivimden. İnsan her ne işi yapıyorsa yapsın etki altında kalmaktan kurtulamaz. Yoksa cam bir fanusun içinde yaşamak gerekir. Etkidir tepkiyi doğuran sonuçta. Benim tek korkum birini taklit etmektir. O kadar çok şeyden etkilendim ki bugüne kadar ve hala da etkilenmeye devam etmekteyim. Yani beslenmekteyim. Yaratım sürecinde, kendi süzgecimden geçirip, kendi özgeçmişimle sadeleştiriyorum yazdıklarımı. Asıl önemli olan günün sonunda kendinizden harmana kattığınız miktar. Kendim gibi olmalıyım. Kendimde de birçok insandan bir miras, bir alıntı olduğunu unutmadan. Onları ne kadar kendime dönüştürürsem o kadar huzurlu olabilirim. Ve bir o kadar da gerçek! İlk albümünüz “Uyan” sizi ne kadar yansıtıyordu, albüm içerisinde seçilen şarkıların seçilme sebepleri nelerdi? Albümün içeriği belirlenirken özellikle nelere dikkat edersiniz? “Uyan” illa ki bir çok nedenden ötürü beni fazlasıyla yansıtıyor. Ama asla bütünüyle değil. Dünkü insan bile değiliz. Her gün değişiyor, gelişiyor ya da geriliyoruz. O an, o şarkılar o dönem ve ben. Bugün bendeki “ben” yine başka ve yarına da yetişemeyecek. O şarkılar albüm çıkmadan iki yıl evvel yazmaya başladığım şarkılar. Jehan Barbur 47 armoni evvel yazmaya başladığım şarkılar. Benim yüzlerce bestem olmadı hiç. Bir yığının arasından da seçmedim dolayısıyla şarkıları. Belki iki ya da üç şarkıyı dışlayarak böyle bir playlist yaptım. O albümde anlatılan hikayelerin kimi girizgahı, kimi tekerlemesi, kimi sonucu ya da gelişme bölümü. Ayrık durmamalılar. Çok ayrık duran bir parça olsa dahi bu kurguda, içindeki bir hatırlatmayla diğerleriyle bağ kurmalı. En azından tercihim bu yönde olur. “Hayat’’ isimli ikinci albümünüze tepkiler nasıl? Albümde kimlerle çalıştınız? Şu anda albümün artık satılmadığı bir dönem olarak nitelenen şu günlerde “Hayat” çok keyifli gidiyor. Güzel tepkiler alıyoruz ve bu beni gerçekten çok mutlu ediyor. Albümde Kemal Evrim Aslan, Cenk Erdoğani Mert Önal, Murat Çopur, Ozan Musluoğlu, Kürşad Deniz, Ferit Odman, Erdal Akyol, Sarp Maden, Uğur Akyürekle çalıştım. Kayıtları ve mixleri Erim Arkmanla beraber yaptık ve tabi ki Barış Erduran’ın da katkılarıyla. Mastering ise Çağlar Türkmen’e ait. Yazdığınız şarkılar bir öykü ile mi ortaya çıkıyor, sizce en ilginç bir öyküsü olan şarkınız hangisi? Aklımdaki bir resmin yazıya döküldüğü bir anda çıkıyor şarkılar. Söz ve müzikle bir arada. Çok ilginç bir öyküsü olan şarkım yok ne yazık ki. Dediğim gibi hepsi kişisel masallar. Bir tek “Geç Kalmış Şermin’in Yeri” şarkısı için küçük bir şey anlatabilirim. Bir gece eve dönerken Taksim’in arka sokağında bir tabelası ilişti gözüme. Kocaman harflerle “Geç Kaldı… Şermin’in yeri” yazıyordu. Çok etkilenmiştim bu isimden. Günlerce kafamda hikayeyi kurgulamaya başladım. Bu ismi, bu isme sahip olabilecek kadını… Sonrasında müzisyen arkadaşım olan Cem Tuncer’le birkaç gitar riffi kaydettik. Bir gün sonra oturup o rifflerin üzerine böyle bir melodi ve hikaye yazdım. Sonrasında da Şermin’in yerine gidip hediye ettim şarkısını. Konu müzik olunca rekabetin çok çetin 48 yaşandığını görüyoruz, siz kendinizi rekabetin neresinde görüyorsunuz? Hiçbir yerinde. Böyle bir şey konu olursa ben yokum. Ortadan kaybolurum, yok olurum. Böylesi totaliter bir hayattan kaçma sebebim müzikken, kendimi neden bir yarışa davet edeyim? Huzursuzlaşır, korkar, küserim. Hikayelerimi neden yarıştırayım bir başkasınınkilerle. Herkesin bir hikayesi var anlatacağı, hepsi de birbirinden farklıdır. Ne daha iyi ne de daha kötü. “Benim albüm yapmak gibi bir hayalim yoktu, sadece şarkı söylemek istiyordum” diyorsunuz… Albüm yapma fikri nasıl oluştu? Bülent Ortaçgil ile tanıştım. O bana bu albümü şarkı yazmaya devam etmek gerektiği için yapmam gerektiğini anlattı. Sonrasında çok büyük keyif aldım albümü hazırlarken. Bugün ise tek amacım bu oldu. Yani yazmaya devam etmek ve hayatıma güzel bir albüm diskografisi bırakabilmek. Sadece solist değil aynı zamanda söz yazarı ve besteci kimliğiniz de var. Hangisi sizde daha ön planda? Siz hangisi daha çok seviyorsunuz? İkisi birlikte yürüyor benim için. El ele. Birbirinden ayıramam. Kendi şarkılarımı söylerken tarifi imkansız bir keyif alıyorum. Başka sanatçıların şarkılarını yorumlarken de müthiş heyecanlanıyor kimlik değiştiriyor kabuk yeniliyorum. İkisine de bağlıyım, derinden. Müzik ile uğraşmanın dışında neleri severek yapıyorsunuz, başka uğraşlarınız var mı? Küçük öyküler yazıyorum çocukluğumdan beri. Beni iyileştiren bir şey. Balık tutmak en çok sevdiğim şeylerden biri. Bunun dışında yemek yapmayı çok severim. Boş vakit buldukça da kendimce takılar yapıyorum. Bülent Ortaçgil ile çalışmak nasıl bir duygu? Size ne gibi tecrübeler kazandırdı? Biz Bülent Bey ile bilfiil çalışmadık. Bir nevi akıl hocasıdır benim için. Bu aşamada başıma gelebilecek birçok konu hakkında uyardı, bilgilendirdi beni. İnandırdı kendime ve cesaret verdi en önemlisi. Desteği ve sırtıma vurup “hadi” demesidir bugünüm. “Huzurlu, sakin ve naif’’ sizin için yapılan yorumlarda genelde bu kelimeler kullanılıyor. Şarkı sözlerinize de yansıyor… Daha duygusal, hırçınlık yapmayan, biraz hüzünlü belki, gerçek Jehan’da böyle mi? Olduğum söylenilen her şey aradığım, olmaya çalıştığım şeyler aslında. Öfkem de sağlamdır. Beni bile ürkütür. Naiflik konusu ise biraz karışık. Naif demek yanlış olur ama hala hayattaki bazı değerlere inanıyorum ve onlar uğruna savaşıyorum. Bugün naiflik sanırım anlam değiştirdi ve artık böyle bir tanıma evrildi. Saf, zararsız, katıksız, korumasız, hatta bazen tecrübesiz. Bunlar değil de inancımdaki ısrarımsa naifliğim, kabulümdür. Hüzne gelince; hüzünden beslenirim ama hayatımda melankoliye bel bağlamam. Umuttur benim için mutluluğumun başlangıcı. Hüzünle başlasa da yazılarım, umutla noktalarım ve mutlanırım. Kendinize dair, kariyerinizle ilgili yoksunluğunu duyduğunuz, eksikliğini hissettiğiniz bir şeyler var mı? Olmaz mı? Öyle çok şey var ki… Hoş benim daha çok yolum var. İşin çok başındayım henüz. Yaşadığımız yerin saymakla bitmeyecek eksiklikleri bizleri de vuruyor. Dilediğimizce paylaşamıyoruz şarkıları. Popüler kültürümüzün azıcık da olsa dışında kalan her şey nedense hakir görülüyor bu memlekette. Ürkütücü, korkutucu, fazla kişisel ve umutsuz addediliyor. Nedense? Son sorumuz ikinci albümünüze de ismini veren “hayat” ile ilgili. “Hayat”ın karşısında nasıl güçlü kalıyorsunuz ve son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır? Bir gün öleceğimi hatırlayarak ve karşılığında yaşamaya devam ederek güçlü kalıyorum. Son olarak ise ilginize ve desteğinize çok teşekkür ederim… 49 geçmiş zaman kipinde Geçmişin cızırtılı sesi Hayranlık uyandıracak bir ses kalitesi, cızırtı ile bezeli berrak bir ses kaydı. Her şeyi söylemek mümkün değil plaklar hakkında. Gramofonlar bile yeterince sunamadı onları. Kimileri için vakti çoktan geçti. Kimileri hiç vazgeçemedi onlardan... Hazırlayan: Sezai Evans SÖZE ÇOK ÖZEL BİR HATIRA İLE başlayalım. 1927 – 1938 yılları arasında Çankaya Köşkü kütüphanecisi olan Nuri Ulusu'nun oğlu Kemal Ulusu tarafından derlenen “Atatürk'ün Yanı Başında" isimli anı kitabı Atatürk’ün plaklarla ilgili şu anısını dile getiriyor. 50 "(...) Atatürk Münir Nurettin Selçuk Bey'i sever, takdir ederdi. Bir tren seyahatimizde yanında Fahrettin Altay Paşa da vardı. Kahvelerini içerken beni çağırdı, 'Gramofona bir plak koy da dinleyelim' dedi. Ben de Münir Nurettin Selçuk'un bir plağını koydum. Daha ilk ses çıkar çıkmaz, 'Çabuk kapat bunu, yerine başka koy' dedi. Safiye Ayla'nın bir plağını koydum. 'Tamam, güzel oldu şimdi' dedi ve 'Münir Nurettin'in ne kadar plağı varsa getir' dedi. Üç dört plağı vardı, hepsini Atatürk'e verdim. Camı açtı ve tüm plakları attı. Sonra da 'Oh be' dedi. Şaşkın bakışlarımız içinde bir şey sormadık. Ta ki Ankara'ya gelinceye kadar... Keyifli bir anında plakları niye attığını sorduk. Gülmeye başladı. 'Münir Nurettin hani bir gece Dolmabahçe'ye gelmişti, sofrada şarkı söylerken, ben de keyifliydim söylediği şarkılara iştirak ediyordum. Bir müddet sonra şarkısını kesti ve yanıma gelip kulağıma, 'Lütfen benimle beraber söylemeyin, şarkıyı bozuyorsunuz, ben rahat söyleyemiyorum' dedi. Belki kimse sezmedi ama kendime mani oldum, ters bir şey söylemedim. Tabii şarkı bizim işimiz değil ama keyiflenmişiz, söylemeye çalışıyoruz. Beyefendiyi pek rahatsız etmişiz. O gece ona çok kırıldım, gücendim. Ama yine de plaklarını atmamalıydım, yanlış yaptım' dedi. Münir Nurettin'i bir başka gece yine davet etmişti ama o gece nedense Münir Nurettin'den hiç şarkı istemedi." Kim unutabilir ki onları? Cızırtısından kim uzak durabilir? Plak ve gramofonun işbirliğinde ortaya çıkan müzik ziyafetinden kim vazgeçebilir? Nostalji kokan, bizi geçmişe götürüp oralarda vakit harcatan kaç tane değerimiz kaldı ki? Plâk, gomalaka ve mumlu maddelerle (son yıllarda PVC ya da termoplâstik maddelerle) yapılan bir disk. Şimdiki müzik formatlarının bir üretiminin dahi olmadığını düşününce plakların değeri bir kez daha ortaya çıkıyor zaten. Plakların çalışma pratiği ise oldukça basit. İki yüzünde helezon şeklinde oyuklar var. Bu oyuklar, girintili çıkıntılı olduğundan özel olarak yapılmış olan gramofon iğnesi bu oyuklar arasında dolaşırken meydana gelen titreşimleri kolaylıkla algılayabiliyor. Böylelikle plâğa alınan sesin tekrar duyulması sağlanıyor. Gramofon makine bölümü de basit bir çalışma prensibi ile çalışıyor. Plâğın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir motor ile sesi yansıtan bölümden oluşuyor denebilir. Motor, zemberek ya da elektrikle çalıştırılabiliyor. Her iki şekilde de dakikada ortalama olarak 78 devir yapıyor. Elektrikle çalışan gramofonların tek bir farkı var ismi pikap olarak geçiyor. İğne, plâk üzerinde dolandıkça, oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansıyor, ses titreşimleri, diyagram ve ses kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş oluyor. Peki ya o dönemin şartlarında bu plakları nasıl dolduruyorlardı? O kadar temiz bir ses kalitesine nasıl sahip oluyordu bu plaklar? Balmumundan yapılmış düz ve daire biçimli kalıplar, gramofona benzeyen bir makineye konuyordu o güzel müziklerin oluşması için. Bu makine, balmumundan kalıbı, belli bir hızla döndürüyordu. Kalıbın üzerine ise bir iğne konuyordu. Bu iğne bir diyaframa bağlıydı. Makinenin 51 geçmiş zaman kipinde karşısında yapılan bir konuşma ya da söylenen bir şarkı, havayı titreştirdiği için en temel kayıt tekniği ile kayıt almak mümkün oluyordu: Hava diyagramda titreşimler meydana getirdiği için, diyagrama bağlı olan iğnede de titreşmeler olur. İğne, titreşerek, dönmekte olan balmumu kalıbı üzerinde, titreşme durumuna göre inişli çıkışlı çizgiler çizer. Böylece, bir kalıp elde edilmiş olunur. Bu kalıptan nikel kalıplar çıkarılır. Sonra da bu nikel kalıptan, bildiğimiz gramofon plâkları çoğaltılır. İlk plaklar 1880'lerde ortaya çıkmaya başlamıştı. 1890’ların sonlarına kadar bu plaklar kullanıldı fakat geliştirilen yeni bir plastik maddenin kullanılmasıyla plakların kırılganlığı önlendi. Ayrıca farklı üreticiler 52 tarafından farklı çaplarda üretilen plakların yerine ilk standartlar da kabul edildi. Böylelikle genel olarak 78'lik denilen aslında dakikada 78,26 devirlik plaklar standart hale geldi. Türkiye’de bu yeni teknoloji ile üretilmiş plaklara taş plak dedik. Ayrıca 16 devirlik bir plak da ortaya çıktı fakat piyasada kendisine yer edinemedi… Aradan geçen yıllar boyunca plak kaydı teknolojisinde çok sayıda yenilik ortaya çıkmasına rağmen plakların yapısındaki asıl değişiklikler 20. yy’da oldu. Özellikle 78 devirlik plaklarda sadece 4 dakika civarında kayıt yapılabilmesi ve kırılgan olmaları çeşitli arayışları ve araştırmaları beraberinde getirdi. Ve en sonunda 33'lük olarak bilinen plaklar ortaya çıktı. Bu plakların gerçek devirleri 33 1/3 devirdi. Türkiye’de genel olarak “uzunçalar” olarak biliniyorlar. Bu plakların üretiminde ise özel bir plastik reçine kullanılıyordu. Bu sayede kolaylıkla kırılmıyorlardı. Ayrıca gelişen kayıt teknolojisinin de yardımıyla gürültü oranları düşürülerek, müzik kalitesi de büyük ölçüde artırılmıştı. 33 devirlik plakların hemen ardından 1949 yılında 45 devirlik plakların ortaya çıkması ile genel anlamda formatın gelişimi tamamlanmış oldu. Günümüzde farklı ağırlıklarda üretilen plaklar olsa da en yaygınlıkla 33 1/3 ve 45 devirlik plaklar üretiliyor. Ama kullanım oranları giderek düşüyor plakların… Gelişen teknolojiye yenik düşüyorlar birer birer… Hepsinin kalbi kırılıyor, bizleri terk etmek istemiyorlar… 53 film şeridi Léa Seydoux Paris, Fransa / 1 Temmuz 1985 Quentin Tarantino ve Woody Allen tarafından keşfedilen genç Fransız oyuncu ve manken Lea Seydoux, Fransız filmlerindeki başarılarının ardından şimdi de Hollywood’un yüksek bütçeli yapımlarında boy gösteriyor. Hazırlayan: Esra Minez Hollywood’da bir Parisli 54 DÜNYACA ÜNLÜ film ve müzik şirketi Pathé’yi yöneten Jérôme Seydoux’nun torunu olan Lea, sadece 25 yaşında olmasına rağmen, göstermiş olduğu başarılarıyla son dönemde adından sıkça söz ettiriyor. 2009 yılında bir Fransız filmi olan “La Belle Personne” (Güzel İnsan) (2008)‘daki oyunculuğu ile “En İyi Gelecek Vaad Eden Kadın Oyuncu” olarak Fransa’nın ulusal film ödülü olan César Ödülü’ne aday gösterilen Seydoux, Türk izleyicilerle de bu film sayesinde tanışmıştı. Bu film ülkemizde de 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterime girmişti. Sonrasında; Sydoux, hatırı sayılır Amerikan filmlerinin castlarında yer aldı. Bunlar; Ridley Scott’un yönetmenliğini yaptığı “Robin Hood” (2010), Brad Bird’in yönetmenliğini yaptığı “Mission: Impossible - Ghost Protocol” (Görevimiz Tehlike – Hayalet Protokol) (2011) ve 75 yaşındaki yönetmen Woody Allen’ın Cannes Film Festivali’nde gösterilen, senaryosunu yazıp, yönetmenliğini yaptığı “Midnight in Paris” (Paris’te Geceyarısı) (2011). Seydoux; son olarak da, yönetmenliğini Benoît Jacquot’nun yaptığı 2012 Fransız yapımı “Les ‘Adieux à la Reine” (Elveda Kraliçem)’de rol aldı. Baptiste Mondino gibi en ünlü moda fotoğrafçıları tarafından, Vogue Paris, Numero, W, L'Officiel ve Another Magazine gibi ünlü dergilere fotoğrafları çekildi. Meşhur japon giyim markası Uniqlo’nun reklamlarında çıktı. Halen “Prada Candy” parfümünün reklam kampanyasının yüzü ve yine Prada’nın 2012 Resort koleksiyonunda yer alıyor. Paris ve New York manken ajansı, Silent Models tarafından temsil ediliyor. Ela gözlü güzel Seydoux, yakın dönemde adını sıkça duyacağımız bir isim. Daha birçok başarılara imza atacak gibi görünüyor. Seydoux’nun, Steven Meisel, Mario Sorrenti, Ellen von Unwerth ve Jean55 evrensel sanat Michelangelo Tarihin dört ruhlu adamı Michelangelo; resim, şiir, mimari ve heykelde yarattığı dâhiyane eserleriyle tarihin “dört ruhlu adamı”ydı. Ünlü “Davut” heykeli, kendine has tarzıyla yorumladığı resimleri ve mimariye kazandırdıkları, hala dünyanın en önemli sanat eserleri... 56 “MERMERE SIKIŞMIŞ BİR MELEK gördüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya dek mermeri oydum” diyor Michelangelo… Hayal dünyasına dair ipuçları veriyor. Mitolojik figürlerle bezeli eserleri ile birbirinden çarpıcı eserlere imza atan Buonarroti, batı sanatının en canlı eserlerini ortaya koyan tasvircilerdendi. Michelangelo Di Lodovico Buonarroti Simoni, 1475 senesinde Arezzo yakınlarında Caprese kasabasında doğdu. Babası Ludovici Bounnarroti kasabanın belediye başkanıydı. Fakat Michelangelo'nun doğduğu yıl, babasının başkanlık görevi bitti ve fakirleşen aile Floransa'ya taşınmak zorunda kaldı. Floransa’da bir taş işçisinin karısının bakıcılığına verilen Michelangelo, yıllar sonra bunun üzerine, “Dadımın göğsünden sütüyle birlikte keskiyi ve tokmağı da emdim.” diyecekti. 1488 yılında Ghirlandaio olarak bilinen fresk ressam Domenico Ghirlandaio'nun yanına çırak olarak verilen Michelangelo’nun resim yeteneği kısa sürede fark edildi. Ustası Ghirlandaio'nun yanından bir süre sonra ayrılan Michelangelo, Lorenzo de Medici ya da “Muhteşem Lorenzo” olarak bilinen bir soylunun koruyuculuğunda kurulan okulda heykeltıraşlığa başladı. Burada Lorenzo'nun ölümüne(1492) dek kalan Michelangelo, bu yıllar içerisinde sanatını da geliştirme fırsatı buldu. Bu dönemde yaptığı eserlerde Lorenzo'nun aşıladığı Yunan kültürü etkileri görülüyordu. Şiire ilgisi de bu yıllarda başladı. İtalyan Dante'den oldukça etkilendi. Güzel Luigia de Medici'ye âşık olması edebiyata olan ilgisini arttırmış ve karşılıksız kalan aşkını güçlü bir sone dizesinde dile getirmişti. On sekiz yaşında yalnız yüreği coşmuş ve bir başka aşk şiirleri dizesinde genç Tommaso Cavalieri'ye seslenmişti. Fakat Pescara markisinin dul karısı Vittoria Colonna için yazdığı şiirler, bunlardan daha güçlüydü. Michelangelo, Vittoria'ya olan aşkını yalnız şiirlerinde değil, Hıristiyanlıkla ilgili eserlerinde ve platonik aşkın mutluluklarını dile getiren ve sanatın sırlarını anlatan yazılarında da dile getirmişti. Michelangelo'nun şiirlerindeki anlatım, kişiliğindeki gibi yoğun ve güçlüydü… Çağdaşlarını gözünde Michelangelo, çabuk kızan, sinirli, kendini beğenmiş alaycı ve aksi biriydi. Michelangelo’nun yaşadığı çağ, kendisiyle boy ölçüşebilecek derecede yetkin ressam ve heykeltıraşçılara da tanıktı aynı zamanda. Bunların başında Rafael ve Leonardo Da Vinci bulunuyordu. Bu sanatçılar arasında keskin ancak hoşça olan rekabet elbette ki bizlere faydalı oldu. Michelangelo, 1492 yılından sonra anatomi çalışmaya başladı. Daha sonra üç yıl süreyle, çalışmalarına Venedik ve Bologna'da devam etti. Vatanı Floransa'ya döndüğünde yaşının küçük olmasına karşın sanatında olgunluk dönemine girmişti bile. 1595 yılında ''Uyuyan Cupid'' adlı eserini bitirdi ve bu eser St. Giorgio Kardinali'ne antika diye satıldı. Bir sonraki sene Roma'ya geçen sanatçı, şarap tanrısı “Baküs”ün ismiyle mermer bir heykel yaptı. Artık sadece başarılı bir ressam değil, aynı zamanda verimli bir heykeltıraştı da... 1499 yılında Hıristiyan heykelciliğinin ilk gerçek eseri olan “Pieta”yı tamamladı. Bu eseri hala Vatikan’dadır. 1501’de yeniden Floransa'ya dönen sanatçı, bir yıl sonra “Bruges Madonna” isimli eserini, üç yıl sonra da “Davut” heykelini yani “David”i yaptı. Michelangelo, heykeltıraştaki rüştünü kanıtladığı ve en ünlü eseri olan çocuk kral Davud’un heykelini yaptığında henüz 26 yaşındaydı. Beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı eser için, mermer bloğun yanına bir baraka inşa etti. Kimsenin yardımını almadan gece gündüz çalışarak Rönesans sanatının harikalarından biri olarak kabul edilen David’i yarattı. On sekiz ayda tamamlanan bu heykel dört buçuk metre boyundaydı. Aynı dönemde “St. Mattew” heykelini ve “Pisa Savaşı”nın taslağını yapacaktı. 1505 yılında Papa II. Julius, Michelangelo'yu Roma'ya davet etti ve onu kendi türbesini yapmakla görevlendirdi. Yıllar süren çalışma ile tamamlanan eser güzelliğiyle görenleri kendine hayran bıraktı. Üç yıl sonra Michelangelo'ya üç yıl sürecek Sistine Şapeli'nin tavan süslemesi görevi verildi. 520 metrekarelik bir alanda yaklaşık dört yıllık bir çalışmayla süsleme bitti. Her biri Âdem, Havva ve Nuh Tufanı ile ilgili İncil’in Eski Ahit’inden alınma öykülerden esinlenilen resimlerin bulunduğu dokuz pano ile oluşturulmuş freskin yan unsurları da mitolojik figürlerle bezeliydi. Özellikle “Âdemin Yaratılışı” ismindeki sahne en önemli eserlerinden bir tanesi oldu. 1527 yılında saygınlığı iyice artmış olan Michelangelo, “Levazım Generali” seçildi. 1534 yılında görevinden ayrılan sanatçı, Floransa'yı terk ederek Roma'ya yerleşti. Roma'da, Papa III. Paul, atmış yaşında olan Michelangelo'yu Vatikan'ın baş mimarı, ressamı ve heykeltıraşı olarak görevlendirdi. Aynı yıl Sistine Kilisesi için “Kıyamet Günü” freskine başlayan Michelangelo bu eseri yedi yılda bitirdi. Ayrıca Paulin Kilisesi'nde freskler, resimler ve heykeller yaptı. 1574 yılında St. Peter kilisesinin mimarlığını da üstlendi. 1564 senesinde hayata gözlerini kapayan Michelangelo hiç evlenmedi. Tüm hayatını ve enerjisini eserlerine verdi. Bir arkadaşı, evlenmemesine ve çalışmalarının ürününü ve ününü bırakacak çocukları olmamasına çok üzüldüğünü söylediğinde, Michelangelo, “Sanat bana fazlasıyla eş oldu. Beni daima çalıştırdı, çabalattı. Geride bıraktığım eserlerim ise çocuklarımdır. Hiçbir değeri olmasa bile ben onlarda yaşarım” dedi. Haklıydı. Eserleriyle yüzyılları aşabilmiş, dehasının yaratıcı enerjisiyle karanlık çağlara karşı adeta bir savaş vermişti Michelangelo… Eserleri onu ölümsüz kıldı. 57 bakış açısı Dilek ağaçlarına bağlı umutlar... “Hala kuru yaprakları ve çakıl taşlarını topluyorum. Hala beni incitenleri seviyorum ve bütün dünyaya, bulutların kıvrımlarına, kuru dallara, sabahın sisine, gecenin ayazına, doğanın sesine, bütün hayata teşekkür ediyorum.” 58 Gülay Çallı “SANATIN öğretilmez, keşfedilir olduğunu biliyordum. Hala hayata karşı, bilinmeyene karşı sorularım var. İnançlarımın ve düşlerimin peşinden gitmeye devam ediyorum. Hayat görüşüm; kişi hayata nasıl bakıyorsa, hayat ona aynadan akseder gibi geri dönüyor” diyor umudun bir diğer simgesi olan dilek ağaçlarını resmeden Gülay Çallı. Atölyesinde buluştuğumuzdaki inceliği ve güler yüzü onun hayata ve sanatına ne kadar da bağlı olduğunu kanıtlıyor. Özenli oluşu, sanatçı naifliği ve yüreğindeki sıcaklık resimlerine yansımış zaten. Sohbeti de en az gülüşü kadar içten ve sıcacık… Söze sizi biraz daha yakından tanıyarak başlayalım. Resme olan ilginiz nasıl başladı, ne şekilde gelişti ve size göre şimdi nerede? 1960 yılında Yalova'nın bir köyü olan Gacık'ta doğdum. İlkokula orada başladım. Çocukluğum daha sonra İstanbul ve tekrar Yalova'da geçti. Lise yıllarında derslere ilgisizliğim nedeniyle okuldan ayrıldım ve Endüstri Meslek Lisesi'nin sanat bölümlerini 3 yıl içerisinde başarıyla bitirdim. Bu sırada desen çizmeyi, nakış, çiçek ve ev ekonomisi gibi dallarda dersler aldım. Yeteneğimi o yıllarda fark ettim. Tasarlamak hep düşlerimde 59 bakış açısı vardı. Daha sonraki yıllarda resme olan heyecanımı fark ettim ve Burhan Kaplan Atölyesi'nde resim yapmaya başladım. Resim yapmayı o kadar çok sevdim ki, benim için kısa sürede tutku haline geldi. Geçen 10 yıl zarfında kendimi usta çırak ilişkisiyle geliştirmeye çalıştım. Akademik eğitimimin eksikliğini sürekli okuyarak ve desen-atölye çalışmaları yaparak aşmaya çalıştım. Resim yapmak uzun bir yolculuk, kendimi hep yolun başında görüyor ve yapmam gereken çok şey var diye düşünüyorum. Resim çalışmalarınız ilk nerede başlar sizin için? Sanata bakış açınızı nasıl özetlersiniz? Resimlerim benim için ilk önce düşüncede başlar. Tuvalin karşısında çalışarak gelişir. Bazen ilk başladığınız noktadan çok farklı bir yöne kayabilir. O heyecan ve araştırma safhasında günlerce süren resminiz, düşlerinize bile girer. Sanat görüşüm; görünenin 60 ardındakini yansıtmak, duyguyu verebilmek ve kendi ruhumdan ruh katmak. Bu da resmi yaparken içine girerek başarılabiliyor. İyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini birlikte sevmek için ruhumla çalışıyorum. Bir gün aklımın fikrimle, ruhumun nefsimle aynı noktada buluşacağına inanıyorum. Hayata ve sanata ben de varım diyorum. Yaptıklarımın özgün sanat olduğuna inanıyorum. Hala kuru yaprakları ve çakıl taşlarını topluyorum. Hala beni incitenleri seviyorum ve bütün dünyaya, bulutların kıvrımlarına, kuru dallara, sabahın sisine, akşamın ayazına, doğanın sesine, bütün hayata teşekkür ediyorum. Anlatımın çalıştığınız tuvallere olan etkisi ne düzeydedir? İzleyiciniz ile nasıl bir iletişim kurmak istersiniz? Resmime bir anlamı olsun gayretiyle asla başlamam. Çevremde gördüklerim, doğadan belleğimde kalan imgeler, duygular, kendi resimsel formlarıyla tuvalde oluşur. Bütün bunlar izleyicide kendiliğinden bir anlatım oluşturabilir. Yaptığım resimlerde izleyiciye görünenin aynısını değil, ardındaki duyguyu vermeye çalışırım. İlk kişisel serginizde ele aldığınız konu gerçekten çarpıcı bir seçimdi. Neden dilek ağaçlarını seçtiniz? Dilek ağaçları izleyiciye hayatın içinde var olan düşüşleri anlattı ve her düşüşte tekrar umuda tutunmak gerektiği şeklinde anlamlandırıldı. Bursa’da olmaktan memnun musunuz? Sizce sanat yaşamı nasıl sürüyor Bursa’da? Bursa yaşamak için çok sakin ve çok güzel bir şehir. Benim heyecanla yaptığım resimlerimin zaman içerisinde aynı heyecanla izleyecek seyircilere ulaşacağını düşünüyorum. Bursa’daki resim sanatını nerede görmek istersiniz? Nasıl bir sanat yaşamına ihtiyacımız var? Çocuklarımız sanatla iç içe büyümeli ki farklı bakış açılarını, evrensel düşünebilmeyi ve estetik bir belleği oluşturabilsinler. Bursa'nın resim müzelerine, özel galerilere, resme gönül vermiş koleksiyonerlere ihtiyacı var. Ekonomik gücü olan kişilerin bu tarz gelişimci projeleri desteklemesi önümüzdeki nesiller için oldukça önemli. Kendini çalışmalarına adamış bir isimsiniz. Resmin hayatınızdaki önem sırası nedir? Onunla geçirdiğiniz zaman ne kadardır? Resim benim yaşam tarzım, hayatımdaki önceliği çok fazla. Atölyemde kendime büyülü bir dünya, oyun alanı kurduğumu düşünüyorum. Buradaki boya kokularını soluduğumda yaşadığımı hissediyorum. Ürettiğim zaman var oluşum anlam kazanıyor. Her günümün 7–8 saatini çalışarak geçiriyorum. Resimlerinizde farklı teknikler kullandığınız göze çarpıyor. Bunun özel bir nedeni var mı? Gülay Çallı’nın renkler ve dokularla olan ilişkisi nasıldır? Her resim benim için yeni bir başlangıç, yeni bir serüvendir. Resim kişinin dünyası, kültür alt yapısı ve duygularıyla kendini gerçekleştirme çabasıdır ve her resimde kendisiyle girdiği bir yarıştır. Tuvalin başına oturduğumda her defasında bir ilkmiş gibi çabaya ve olumlu sonuç alma gayreti beni farklı arayışlara sürükler bütün bunlar renkleri dokuları ve doğa çevre soyutlamalarını doğuruyor. Son olarak yakın tarihte herhangi bir çalışmanız olacak mı? Eklemek istedikleriniz var mıdır? 5 Aralık’ta Ressam Şefik Bursalı sergi salonunda “tılsım” temalı resim sergim açılmış olacak. Sanatsever tüm dostları sergime bekliyorum. Herkese hayatında, sanat olan anlar diliyorum. Çünkü sanat insanın ayaklarını yerden kesen yüksek bir farkındalık hali… 61 uzaktaki yakın Cuba Libre* 62 1 Bir tür kokteyl 2 Özgür Küba Dergi Bursa’nın sıkı takipçileri önceki sayılarda rotayı doğrulttuğumuz duraklardan bahsederken aslında ne kadar kolay ulaşılabileceklerinden dem vurduğumu hatırlarlar. Bu defa durum biraz farklı, çünkü hedefimiz okyanus ötesi bir durak. KÜBA bir ada. Aslında Küba da değil “Kuba” olmalı. Sanıyorum “u” ve “a”yı birlikte söylemekte zorlanmışız ki tüm dünyanın Kuba dediği bu ülkeye Küba demeyi uygun görmüşüz. Ben de geleneği bozmadan yazının kalan kısmında kendisinden Küba olarak bahsetmeye devam edeceğim. Kuzey ve Güney Amerika kıtaları arasında yer alan Karayipler bölgesindeki adalar zincirinin en batısında yer alan ve en büyüğü olan bu ada devleti 110 bin m2 büyüklüğünde timsah biçimindeki bir toprak parçası ve üzerinde yaşayan 11 milyon nüfustan ibaret. Ulaşım hakikaten zor. Çünkü Türkiye’den Küba’ya direk bir uçuş yok. Küba’ya gitmek için aktarmalı olarak İspanya ya da Fransa üzerinden toplam 16 saati bulan bir uçak yolculuğunu göze almanız gerekiyor. Bu yüzden daha önceleri söylediğim gibi “hadi bavulları toplayın, bu hafta sonu basıp gidiyorsunuz” şeklinde bir öneride bulunmam mümkün değil. Küba’ya gitmek için gerçekten önceden plan ve hazırlık yapmalı, uygun mevsimi kollamalısınız. Çünkü tropikal iklimin hakim olduğu bölgede mevsimler kabaca 4-5 ay süren yağışlı ve kuru dönem ile bir iki aylık geçiş dönemlerinden ibaret. Tropikal yağmurlar ve kasırgalardan uzak bir tatil için en uygun dönem Kasım ile Nisan ayları arasındaki periyot. Bunun en güzel tarafı da Türkiye’de kış mevsimini yaşıyorken gideceğiniz bu Özgür Çakır karayip ada ülkesinde yaz mevsimini yaşayacak olmak. Küba’ya gitmek için ülkemizde çok sayıda alternatif tur seçeneği mevcut. Turizm şirketleri dışında kendi imkanlarınızla da Küba’ya gitmek mümkün. Bunun için biraz girişken ve maceracı olmak yeterli. Gözünüzü korkutmalarına izin vermeyin. Sistemin dışa izole ve internet kullanımının minimum düzeyde olması nedeniyle belki gitmeden rezervasyon yaptırmanız güç ama Küba’ya ulaştığınızda ulaşım ve barınmayı kendi başınıza kolaylıkla halledebilirsiniz. Küba, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamakta ancak vize almak gerçekten sorunsuz. Bir uyarım yeşil 63 uzaktaki yakın pasaport sahiplerine olacak. Size önerim havaalanındaki görevlilere yeşil pasaportun ne olduğunu anlatmaya çalışmak yerine Türkiye’den giderken zahmetsizce vizenizi edinip yola bu şekilde koyulmanız. Deniz ya da karayolu ile ulaşım imkanı olmadığına göre herkesin bu ülkeye giriş kapısı başkent Havana’daki Jose Marti Uluslararası Havalimanı. Hazır lafı açılıp Jose Marti ismini zikretmişken bundan sonrası için ülkeyi, neler olup bittiğini, mevcut durumu ve karşılaşacağınız farklılıkları algılayabilmeniz için Küba tarihinden bahsetmek gerek. Mevzuya tarih kitaplarından tanıdık bir isimle başlayabiliriz. Hindistan yolculuğuna niyetlenip Amerika kıtasına 64 ulaşan Kristof Kolomb “insan gözünün gördüğü en güzel topraklar” olarak tanımladığı bu adayı 1492’de İspanyol sömürge topraklarına dahil etmiş. O yıllarda adada sömürgeci İspanyol denizcilerin bu yanılgıyla aslında Hintliler demeye çalışırken “Los Indios” olarak isimlendirdikleri 100 bin kadar yerli yaşamaktaymış. XVI. yüzyılın başında 1512’de Diego Velasques isimli İspanyolun 300 kişiyle adaya çıkarak başladığı kolonizasyon sonraki yüzyıllarda yerlilerin kıyımı, Afrikalı kölelerin adaya getirilmesi ile başlayan köle ticareti, büyük plantasyonlardaki tütün ve şeker kamışı üretimi, gittikçe büyüyen ticaret ve sanayi potansiyeli derken Küba XIX. Yüzyılın ikinci yarısına dek Latin Amerika’daki en güçlü ve en zengin sömürge ülke olarak varlığını sürdürmüş. 1865’te resmen kaldırılan köle ticareti ile oluşan işgücü açığı, Çinli işçiler ve Meksikalı yerlilerle kapatılmaya çalışılsa da bu yıllarda adada İspanyol sömürgesine karşı direnişin ilk işaretleri de verilmeye başlamış ve ada İspanya’ya karşı çıkan İspanyol kökenli Kübalıların ve yerli halkın sömürge yönetimlerine karşı direnişlerine tanık olmuş. On yıl süren 1. Bağımsızlık Savaşı başarısızlıkla sonuçlanmış ancak Havana Havalimanı’na ismine veren 1895’te savaşırken ölen Küba’nın ruhu, şair, gazeteci, öğretmen ve hukukçu Jose Marti’nin önderliğindeki mücadele ile 1898’de İspanya’ya karşı ikinci bağımsızlık savaşı kazanılmış. Aslında bu durumu bir bağımsızlık olarak tanımlamak güç gibi görünüyor. Çünkü İspanya’ya karşı kazanılan zafer ve bağımsızlık İspanya’ya savaş açan ABD’nin adayı işgali ile gerçekleşmiş. Bağımsızlık sonrası 1901’de yeni Küba anayasasının hazırlanması ABD’nin her adımını kontrol ettiği bir süreç olarak gerçekleşmiş ve adadaki ABD yörüngesindeki dikta dönemi başlamış. Adanın en doğu ucunda son yıllarda adını hapishaneleriyle ve çok da iç açıcı olmayan haberlerle sıkça duyduğumuz Guantanamo Körfezi’nde yer alan askeri üs de bu yıllarda kurulmuş. Küba’nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olmak hakkını da aldıktan sonra adadan 1901 yılında çekilen ABD işgali sonrasında başlayan diktatör Machado dönemi 1933’teki genel greve dek sürmüş. Hemen ardından yerini yeni ve sonrasında ünü dünyaya yayılan bir diktatör, Batista almış. Batista zamanında ülke adeta ABD’nin sayfiye yerine, aynı zamanda suç ve zevk bataklığına dönüşmüş. Lüks oteller, casinolar, gece hayatı, son model otomobiller, plajları dolduran ABD’li tatilciler bir yanda, yönetimin göz yumduğu mafya ilişkileri, suç örgütleri öte yanda yıllar geçerken Küba halkına yine bir başka kölelik hali düşmüş. 1947 yılında Batista zorlama ile yapılmasını kabul ettiği seçimleri güçlenen muhalefetin kazanacağını hissedip iptal edince muhalifler dünyanın en meşhur ve karizmatik liderlerinden biri olan ve halen – hastalığı nedeniyle pek ortalarda olmasa ve yönetimi kardeşine devretse de- gücü ve etkinliği süren Küba lideri Fidel Castro’nun önderliğinde yer altına inmiş. Bu sayımızın ana teması umut. Küba tarihi de kölenin efendisine, gerillanın diktatöre yönelik umutlu ve iyimser isyanları ile dolu. Castro, ilk ihtilal girişimi olan, 119 kişi ile yaptığı ve çoğunluğun öldüğü Moncado kışlası saldırısı sonrası yanında sağ kalan iki kişi ile bir tepenin eteklerinde otlarda uzanmış vaziyette, mitralyözle kendilerini tarayan uçakların gitmesini bekledikten sonra yerinden doğrulur ve şu soruyu sorar: “Kaç kişiyiz? Kaç silahımız var?”. Cevaben “Üç kişiyiz ve iki tüfeğimiz var” yanıtını alınca Fidel’in verdiği tepki işte tam bu umut ve iyimserliğin karşılığı: “Tamam çocuklar, şimdi başlıyoruz”. Hikaye uzun tabi. Fidel ve arkadaşları yakalanır ve ünlü vecizesi “La Historia Me absolvera/ Tarih beni haklı bulacaktır” sözleriyle bitirdiği savunmasıyla biten yargılama süreci sonucunda 15 yıl hapis cezasına 65 uzaktaki yakın 66 çarptırılır. Fakat Fidel dünya basının çok göz önünde ve popülerdir. İçeride daha da popüler hale gelir ve Batista -belki de hayatının en büyük hatasını yaparak- Fidel’i Meksika’ya sürgüne gönderir. Meksika’da Che Guevara ile tanışır Fidel Castro. Hali vakti -küçük de olsa- özel uçak sahibi olacak kadar yerinde olan Arjantinli bir ailenin çocuğu olan tıp doktoru Che Guevara için de ayrı bir paragraf açmak gerek. Günümüzde klasikleşmiş portresi ile adeta bir pop ikonuna dönüşen, kendisi için yazılmış olan “Comandante” şarkısının remiks edilmesi sayesinde hakkında pek bir şey bilmeyen milyonları diskoteklerde dans ettiren, bazılarının kendisini bir rock starı zannettiği, graffitilerin ve tişörtlerin vazgeçilmezi olarak ömrünü mücadeleye adadığı kapitalizm tarafından öğütülerek içi boşaltılan ve metalaşan, bu her daim genç adamı bir paragraf içerisinde anlatmaya çalışmak gafletinde değilim. Yine de hayatını Güney Amerika halklarının özgürlüğüne adamış olan ve Küba devrimi sonrası Bolivya’da giriştiği benzer bir mücadelede yakalanarak hunharca öldürülen, kendi hayatını hiçe sayarak inandığı doğrular uğruna tutarlı bir şekilde mücadele eden, kendisinin de hayranı olduğu Mustafa Kemal’den sonra dünya tarihinin gördüğü en büyük devrimcilerden biri olan bu güzel insana bir selam vermeden geçmek haksızlık olurdu: “Hasta La Victoria Siempre”. Fidel, Che ve Cienfuegos, Meksika’da sürdürülen devrim hazırlıkları sonrasında başarısız bir çıkarma sonrası kalan 12 kişi ile yeni bir gerilla mücadelesini başlatırlar ve aslında biraz da talihin yüzlerine gülmesiyle başarılı olurlar. 1958’i 1959’a bağlayan yılbaşı gecesinde diktatör Batista’nın yüklüce bir miktar para ve yakınları ile birlikte ülkeyi terk etmesiyle de amaçlarına ulaşırlar. İşte hep sözü edilen Küba’da zamanın durmuş olduğu ve herşeyin 180 derece ters istikamete yöneldiği gün de o gün aslında. O güne kadar dikta yönetimi altında ABD güdümlü bir ülke iken Ocak 1959’dan sonra Batista’nın dikta rejiminin yerini Castro’nun komünist sistemi alır ve doğal olarak Küba da ABD güdümünden çıkarak akabinde SSCB ile sıkı dost ve müttefik bir ülke haline gelir. ABD’nin bu durumu değiştirmeye yönelik 1961’de gerçekleştirdiği Domuzlar Körfezi çıkarması da başarısız olunca durum artık geri dönüşsüz bir hal de almıştır. İşte bu dönemde -tarihe meraklı olanlar hatırlayacaktır- Küba ile Türkiye’nin siyasi tarihlerinin bir kesişme noktası yaşanır. Ekim 1962’de patlak veren füze krizi ABD’nin Türkiye’deki, SSCB’nin Küba’daki füzelerini kaldırma ve bu iki ülkenin toprak bütünlüklerine uyulacağı sözünü verilmesiyle adadaki durum her iki süper gücün de onaylayıp kabul ettiği bir hale dönüşmüştür. Sonrasında, adanın en büyük gelir kaynağı olan şeker kamışının alıcısı da değişmiş, ABD’nin ambargosu ve şeker kamışı alımını durdurması sonucu sürpriz olmayacak bir şekilde SSCB devreye girmiş. Aradan geçen yıllar boyunca Küba Cumhuriyeti Sovyet Rusya’nın da desteğiyle 1990’lara kadar sınırlı bir dış ticaretle kendi yağında kavrularak mutlu mesut bir şekilde gelmiş. Bu dönemde ise Gorbaçov ve Perestroyka hareketlerinin ardından SSCB’nin dağılmasıyla Küba’da ciddi bir ekonomik kriz yaşanmış. On binlerce kişi bulduğu her türlü deniz taşıtı, bulamazsa kendi hayal gücünün elverdiği –küvetler gibi- bir takım araç gereçle okyanusa dökülüp Miami ve Florida kıyılarına akın etmiş. 90’ların sonunda ise turizm potansiyelinin farkına varan ve bacasız sanayiyi keşfeden Küba yönetimi ve devlet ekonomisi bir miktar nefes almış. Bugün ülkenin en önemli gelir kaynağı nikel gibi bazı madenler, şeker kamışı, tütün ve meyve ihracatı yanında elbette ki turizm. Biraz uzun bir girizgahla başladık farkındayım. Ancak bunlardan bahsetmemiş olsaydım bu yazının Küba’yı İspanyol kolonyal mimarisi evlerle bezeli sokaklarda cirit atan eski Amerikan arabaları, Latin müzikleri, salsa, mojito, rom ve purodan ibaret bir turizm destinasyonu olarak anlatan benzerlerinden bir farkı olmayacaktı. Affınıza sığınıyor, sabrınız için teşekkürlerimi sunuyorum. Gelelim Havana’ya. Aslında “La Habana”ya. Ülkenin ismini doğru telaffuz etmediğimiz gibi ülkenin başkentini de meğer yanlış bilirmişiz. İspanyolcanın iki cilvesi bir araya gelince bizim kırk yıllık Havana aslında “H”sini sessiz pas geçerek, “V’sini de “B” olarak okuyarak “Abana” diye telaffuz edilmeliymiş, iyi mi? Siz yine Havana diye okuyabilirsiniz ama oraya gittiğinizde “la abana” deyin ki kötü gözle bakmasınlar. Havana yani “La Habana” 2,5 milyon nüfusa sahip, sahil kenarında kurulu, tarihi ve çok büyük bir şehir. Resmi kayıtlara göre nüfusun üçte bir kadarı beyazlardan oluşan Küba’da çoğunluğu melezler oluşturuyor. Aslında bu tür bir ayrım teorik ve pratikte Küba’da mevcut değil. Çünkü devrim öncesinde çokça vurgulanan ve siyahilere hayatı zindan eden siyah-beyaz, efendi-köle ayrımı devrim ile birlikte tümüyle ortadan kaldırılmış. Bugün Küba’nın her yerinde bunu hissetmeniz mümkün. Küba aslında tam bir etnik mozaik. Yerlilerin İspanyollar tarafından büyük ölçüde yok edilmesi ya da asimile edilmesi sonrasında siyahiler Afrika’dan, özellikle bugünkü Nijerya’dan kölelik yapılmak üzere getirilmiş. Küba’ya XVI. Yüzyıldan bu yana yerleşen İspanyollar ise zamanla kendilerini İspanyol’dan ziyade Kübalı gibi hissetmeye başlamış. XX. yüzyılın ilk yarısında ise yeni bir hayat arayışında olan çok sayıda Ortadoğulu ve Çinli göçmen buraya gelmiş. Zamanla ırklar birbirine karışmış, siyahiler çoğunluk olmak üzere Küba’nın ihraç ettiği bir terim olan “mulatto”lar, yani siyah, beyaz, bazen Ortadoğulu ve Çinli karışımı bir nesil ortaya çıkmış. Çok sayıda beyaz Kübalı da var. 67 uzaktaki yakın Bunun yanında soğuk savaş döneminin kalıntıları olan Rus ve Doğu Avrupa kökenli göçmenler de ada halkının bir bölümünü oluşturuyor. Hatta Havana’nın merkezinde Centro Habana’da küçük bir Çin Mahallesi bile var. Küba devrimi ile ilgili birçok şey tartışılabilir ve nereden baktığınıza bağlı olarak değişebilecek şekilde yorumlanabilirse de “bu devrim neyi başardı?” sorusuna “en azından bunu başardı” demek mümkün. Küba’da tüm ırklar ve uluslar eşitlenmiş durumda ve ayrımcılık sıfır noktasında. Bir kimsenin diğerine, yani başka renge, başka bir mesleğe, başka bir dine ayrımcılık uygulaması da söz konusu değil. Tabi Fidel Castro’ya da haksızlık etmemek gerek. Devrimin başarısını ispat eden daha net rakamlar da mevcut. Dünyanın en düşük bebek ölüm hızı ve neredeyse en yüksek ortalama yaşam süreleri Küba’da. Okuma-yazma oranı %100’e yakın, cinayet ve hırsızlık yok denecek kadar az, tecavüz ise hiç bildirilmiyor. Açlık yok. Evet, çok derin bir fukaralık hali var ama açlık yok. Elbette uzunca bir listeye dönüştürülebilecek bir dolu eksisi de olsa bunlar sistemin büyük artıları. Fakat en büyük artısı da dünyanın insanları eşit olan belki de tek ülkesi olması. “Herkes fakirlikte de eşit” diyenleriniz var, duyar gibiyim. Eh tabi size de “haksızsınız” demek namümkün. Küba’da para birimi “peso”. Ancak bir turist olarak siz bu para birimi ile tanışmayacak ve belki de hiç karşılaşmayacaksınız bile. Çünkü turistler için icat edilmiş olan bir başka para birimi var. “Convertable Peso” (CUC) olarak tanımlanan bu para birimi bir Amerikan dolarına eşit. Yani turistler ve yerli halk için sunulan hizmetler ayrı fiyatlandırıldıkları gibi, ayrı para birimleri ile de ifade ediliyor. Ortalama bir Kübalının aylık geliri 15-20 CUC karşılığı iken bir turist olarak sizin herhangi bir restoranda ödeyeceğiniz hesap da buna eşit bir miktar olabiliyor. Dolayısıyla aslında Küba’da fiyatlar Kübalılar için çok ucuz olsa da bir turist 68 için herhangi bir Avrupa kentinden daha ucuz olduğunu söylemek yanlış olur. Giderken yanınızda para birimi olarak Euro götürmenizi öneririm. Çünkü Amerikan Doları’na para değişimi esnasında %10’a varan bir vergi uygulanıyor. Eğer bir tur şirketi aracılığı ile gitmişseniz büyük ihtimalle Havana’daki büyük otellerden birinde konaklayacaksınız. Kendi imkanları ile Küba’ya gidecek olanlara önerim ise “casa particular” olarak isimlendirilen pansiyonlar olacak. Küba’daki tüm şehirlerde her sokakta rastlayacağınız ve kapılarındaki ters dönmüş bir çapayı andıran bir tür çatal işaretinden tanıyacağınız bu pansiyonlar Kübalıların devlet gözetiminde vergilerini ödeyerek evlerinin bir ya da birkaç odasını turistlere kiraladıkları küçük işletmeler. Bazılarında standartlar oldukça düşük ve yetersiz olsa da uzun sürmeyecek bir araştırma ile hem otellere kıyasla daha ekonomik (geceliği 15-20 CUC) bir konaklama imkanı, hem de yerel halk ile bir araya gelme ve iletişim kurma şansı yakalayacaksınız. Şehri tanımaya başlamanın zamanıdır. Havana başlıca üç 3 bölgeye ayrılmış. Eski Havana, Vedado ve daha yeni, modern yapıların olduğu yerleşim bölgesi olan Miramar. Peki şehri gezmeye nereden başlamalı? Havana Körfezi’nin tıpkı İstanbul Boğazı’nı çağrıştıran dar geçiş noktasında kurulu Moro Kalesi’ni öneririm. Kolonyal mimarinin en yoğun olduğu eski Havana (La Habana Vieja)’nın karşısında yer alan, 19.yy’da yapılmış görkemli bir deniz feneri de barındıran bu kaleden şehrin muazzam panoramik manzarasını izleyip genel bir fikir edinebilirsiniz. Şehirde kökeni XVI. yüzyıla dek uzanan ve vaktinizin büyük kısmını geçireceğiniz eski Havana bölgesi dışında bahsettiğim gibi büyükelçiliklerin, bakanlıkların, devlet kuruluşlarının, bazı otellerin, okulların, hastanelerin, Sovyet Rusya’daki çok katlı sosyal konutları çağrıştıran dev blokların da bulunduğu geniş bulvarlar ve parklar barındıran görece yeni alanları da mevcut. Görece yeni diyorum çünkü aslına bakarsanız Havana’da hiçbir şey gıcır gıcır değil. Klasik olarak tüm gezi yazılarında bahsedildiği ve rehberlerin diline dolandığı üzere zamanın 1959’da durduğu ve asılı kaldığı iddiası biraz abartılı olsa da özellikle eski Havana’da bazı anlarda bu hisse kapılmanız olası. Gerçekten de uzun yıllar süren ambargo, fakirlik ve bakımsızlık nedeniyle yavaş yavaş solan ve sönen bir ihtişamı olan bu kentte hayat bizim normlarımızdan biraz farklı işliyor. Bildiğiniz büyük kentlerde görmeye alışkın olduğumuz reklam tabelaları, billboardlar, afişler vs. olmadığı gibi, ortalıkta bir yerlere yetişmeye çalışan ve koşturmakta olan büyük bir kalabalık görüntüsü de yok. Zaman sanki Habana’da gerçekten bol kepçe. Ve Habenerolar yani Havanalılar “zaman öldürmek” kavramının hakkını gerçekten çok iyi veriyor gibiler. Aslına bakarsanız diğer tüm ülkelerde elini ayağını trafikten çoktan çekmiş olan eski Amerikan arabaları, dış mekan ve iç mekan dekorları, eski televizyonlar, günlük hayattaki teknoloji kullanımı, aile ilişkileri ve sosyal hayat, algılamanızı kolaylaştırmak için benzetmek gerekirse sanki biraz Türkiye’nin büyük şehirlerinin 30-40 yıl öncesini andırıyor gibi. Günümüz Türkiye’sinde ve özellikle batı toplumlarında ekonomik gelişme ile insanların hayatları ve yaşayış biçimleri birçok yönden etkilendi ve değişti elbette. Havana’da ise sanki hala eski düzenin bir küçük “mikrocosmos”u yaşamaya devam ediyor gibi. Ülkedeki yumuşama sinyallerine rağmen (örneğin artık Kübalılar cep telefonu için özel hat alabiliyorlar) teknoloji Küba’yı henüz fethedememiş durumda. Sokaklarda misket oynayan çocuklar, satranç oynayan ergenler, bir tahta parçasından dönüştürülmüş raketleri ile Küba’nın -ABD’li yıllardan kalan 69 uzaktaki yakın sporu olan- beyzbol oynayan gençler, evlerinde haftanın belli günlerini birkaç TV kanalından birinde sinema keyfi yapmak için iple çekenler, aynı mahallede telefonu paylaşan evler ve aynı evde yaşayan büyük kalabalıklar. İşte tüm bunlar aslında zamanı yavaşlamış hisettiren şey. Hazır beyzboldan söz açılmışken Ernest Hemingway’den –yani Hemingway Baba’dan- da bahsetmeden geçersem yazı eksik kalmış olur. Nobel ödüllü yazar -ki bu ödülü de Küba halkına hediye etmiş- Havana’da bir efsane. Anlaşılan o ki Küba, özelinde Havana Hemingway’in hayatında nefes almak, kendini bulmak istediğinde kaçıp geldiği bir sığınak olmuş önceleri. Sonra da Havana’ya yerleşivermiş. Vasiyetinde bugün müze olarak kullanılan evi Finca Vigia ve içindeki 8 bin kitaplık kütüphanesi ile kişisel eşyalarını Küba halkına miras bırakan yazar bugün hala “Papa Hemingway” (Hemingway Baba) diye anılıyor. Yazar bu lakaba Havana yakınlarındaki evinin bahçesinde 1943 yazında kurduğu küçükler beyzbol takımı sayesinde kavuşmuş. O yıl Hemingway’in oğulları da yazı Havana’da geçiriyorlarmış. Ellerinde kendilerinin yaptığı tahta sopalarla beyzbol oynayan Kübalı çocukları evlerinin bahçesinde oğulları ile beyzbol oynamaya davet eden yazar bir süre sonra onlara eski şeker çuvallarından formalar diktirip yaz boyu bahçesinde keyifli beyzbol maçları organize etmiş. Kübalı çocuklar başta yazarı “Mister” diye çağırsa da sonraları hepsi için Papa Hemingway oluvermiş. Bugün Habana’yı ziyaret eden turistlerin gözde mekanlarını oluşturan listenin en başında da Hemingway’in Havana’da “takıldığı” mekanlar yer alıyor. Deneyimlerime dayanarak El Floridita isimli barda (ki bu barın bir köşesinde Hemingway’in gerçek boyutlarda bara dayalı olan ve insana her an canlanacakmış hissi veren karizmatik bir heykeli de mevcut) onun “her zamanki”ndeni olan Daiquiri’yi tatmanızı öneririm. 70 Her yabancı gibi eski şehri tanımaya başlayacağımız yer büyük ihtimalle Katedral Meydanı olacak. Bu meydan ile çevresindeki cadde ve sokaklarda Havana turizminin en tanıdık simalarını bir arada bulmanız mümkün. Kimlerden mi bahsediyorum? Tabi ki Havana gezi yazılarını süsleyen fotoğrafların vazgeçilmezi, rengarenk süslü kıyafetler içerisinde, ağızlarında devasa purolarıyla turistlere modellik yapan Havanalılardan. Eski Havana’nın merkez noktası da sayılabilecek olan bu turistik alanda çok sayıda, görevleri ve amaçları turistlere klasik Kübalı pozu vermek ve birlikte hatıra fotoğrafı çektirmek olan yarı profesyonel model ile karşılaşacaksınız. Ülkede yapılan her türlü etkinlikte olduğu gibi bu kişiler de mesleklerini devlet kontrolü altında gerçekleştirmekteler ve kimilerinin görünür yerlerde olan yaka kartları mevcut. Katedral Meydanı’nda etrafını saran küçük ama başarılı müzik gruplarından biriyle, örneğin “Besame Mucho”yu söyleyip, hatıra fotoğraflarınızı çektirip, bahşişlerinizi de verdiyseniz “La Habana Vieja” turunuza başlayabilirsiniz. Ara sokaklara dalmadan öne katedralin yanında Capitolio’ya doğru ilerleyen caddeyi kat etmenizi öneririm. Buradaki restoranlarda damak tadınıza uygun bir şeyler bulmanız da mümkün. Böyle diyorum çünkü Küba’nın genelinde çok lezzetli şeyler yiyebileceğinizi söylersem gerçeği biraz deforme etmiş olurum. Genel olarak Küba mutfağının çok başarılı bir mutfak olduğunu söylemek yanlış olur. İnsan bir adaya giderken deniz mahsulleri konusunda çok daha fazla çeşitlilik ve lezzet beklentisi içerisine giriyor elbette ama Küba maalesef bu beklentiyi karşılamakta biraz zayıf. Bunu ülkenin dışa kapalı olması politikası gereği halkın tekne sahibi olamaması ve dolayısıyla balıkçılık yapma işini devletin üstlenmiş olması ile açıklamak mümkün sanırım. Yine de oldukça uygun fiyatlara ıstakoz yemeden ve kızartılarak servis edilen bir tür yavru hamsi görünümündeki “manjuas”tan tatmadan dönmeyin. Rom ve kokteyler başrolde olsa da -hazır çerezlik manjuas’tan bahsetmişken büyük ihtimalle yemeğinize eşlik edecek olan- Küba’nın yerel bira markası “Bucanero”nun da adını anıp hakkını teslim etmeli. Yine bu ana cadde üzerindeki restoranlarda gün boyu canlı müzik eşliğinde salsa şovların gerçekleştiğini ve türlü canlı performansların sergilendiğini de belirtmeli. Aslında genel olarak soluklanmak üzere mola vereceğiniz tüm kafe, bar ve restoranlarda canlı müzik ve çoğunda da dans gösterileri mevcut ve hatta biraz meraklıysanız tüm bu grupların -resmi gelirlerine ek olarak- kazanç kapısı olan amatörce doldurdukları müzik CD’lerinden de 10 CUC karşılığı edinebilirsiniz. Sevdiklerinize lokal müzisyenlerin imzalamış olduğu bu albümleri hediyelik eşya olarak götürmek de fena fikir değil. Bu bölgede dolaşırken sık karşılaşacağınız bir başka hadise de yanınıza birilerinin yaklaşıp size ısrarla puro satmaya çalışması. Meraklısı iseniz çok önermem ama hediyelik olarak düşünüyorsanız neden olmasın. Devlet kontrolünde sertifikalı olarak purolara kıyasla çok daha uygun fiyatlarda anlaşmanız mümkün. Burada alacağınız risk şu olacak: Puroların düşük kalitede ya da sahte üretilmiş olma ihtimalleri. Sokakta yanınıza yaklaşan kişilerin bir kısmı kendileri ya da bir yakınlarının puro fabrikalarından kaçırdığı puroları satmakta, bir kısmı da bazı merdiven altı küçük atölyelerde üretilen düşük kalitede puroları... Hatta bazılarında tütün yerine muz kabuğu kullanıldığı da rivayet edilmekte, aman dikkat. Ülkeden çıkışta 50 adet puroya kadar bir şey söylenmiyor. Daha fazlası için puroların resmi bir dükkandan alındığını gösteren fatura soruyorlar. El altından satılan puro kutularına puronun menşeini gösteren çıkartma bandrol yapıştırıyorlar. Bilin ki o bandrolların hiçbir önemi yok. Zaten 50 adede kadar bandrole gerek yok, 50 adedin üstü için ise fatura şart. Faturası varsa isterseniz 1000 tane alın (Türkiye’ye girerken gümrük vergisi ödersiniz o ayrı konu tabi). Puro demişken -bazılarınızın hayal kırıklığını uğrayacağını biliyorum amaKüba purolarının esmer tenli latin dilberlerin çıplak bacaklarında sarılarak üretildiğine dair hikayelerin de bir şehir efsanesinden öteye gitmediğinin altını çizmek gerek. Diyorlar ki Küba’da puro endüstrisinin başladığı yıllarda bu puroları saran roller’lar (puro sarıcılar) özgürlüğünü kazanmış Afrikalılar arasından seçilirmiş ve fabrikalar tropikal iklimin etkisinden dolayı çok ama çok sıcak olurmuş. Hem hırsızlığı önlemek, hem de serinlemek için işçiler buralarda çıplak çalışılırmış. Günümüzde ise puro fabrikalarında -en azından ziyarete açık olanlarda- çıplak latin güzeller filan yok. Havana’daki onlarca puro fabrikasından sadece ikisi ziyaretçi kabul ediyor. Bunlardan biri ve en populer olanı 1827’de kurulmuş olan Partagas fabrikası. Binadaki tütün kokusu daha kapının önünde sizi esir alacak inanın ve bu koku sayesinde satış mağazasından birkaç puro almadan çıkmayacaksınız. Günümüzde bu fabrikalarda hem erkek, hem de kadın roller’lar çalışıyor ve tavanlarda büyük vantilatörler dönüyor. Puro hazırlanan salonda roller’lar sıkılmasın diye ya hoporlörden radyo çalınıyor ya da yüksek bir yere oturan birisi yüksek sesle kitap okuyor. Ziyaret etmek herkes için ilginç bir deneyim olabilir. Puro faslını kapadıktan sonra Havana’nın, dolayısıyla Küba’nın bir diğer ünlüsü “rom”un peşine düşmenin zamanıdır. Atlantik kıyısındaki büyük çiftliklerde çalıştırılan kölelerin arasında doğan, Karayip korsanlarının pek sevdiği sert bir içki olan rom bugün hem tek başına tatlı, karamelli, yumuşak içimli; hem de hafif kokteyllerin vazgeçilmezi bir içki. Romun ana maddesi sürprize yer bırakmayacak şekilde şeker kamışı. Üretimin detaylarını merak edenler için şehir merkezindeki eski bir rom fabrikası emirlerine amade. Burada hem rom üretiminin her safhasını görmek, hem de tarihçesi hakkında bilgi sahibi olmak mümkün. Bu mekanı mutlaka görmelisiniz ama müzeye dönüştürülmüş olan fabrika kısmı için değil. Hemen girişinde yer alan ve adını Küba’nın uluslararası üne sahip olan rom markası Havana Club’dan alan bar için. Fazlaca turistik bir mekan olsa da gün boyu barda sahne alan kadife sesli –söylememe gerek var mı bilmiyorum ama- çikolata renkli müzisyen Anthia ve grubu size çok iyi vakit geçirtecek, bunun garantisini veriyorum. Kulübün barında ise taze sıkılmış olan şeker kamışı suyu ve romdan oluşan kokteylin yanında üç büyükler olan Cuba Libre, Daiquiri, Pina Colada ve Mojitoyu da tatmanız mümkün. Mojito yüksek ihtimal malumunuz olduğuna göre Cuba Libre’nin kola; Pina colada’nın ananas suyu ve hindistan cevizi kremi; Daiquiri’nin ise öğütücüden geçirilmiş buz, şeker şurubu ve “Lyme”nin beyaz rom ile karışımından yapıldığından kısaca bahsetmeli. Benim kişisel tercihim hangisi diye soracak olanlara Hemingway ile aynı fikirde olduğumu söyleyerek rahatlıkla “favorim daiquiri” cevabını verebilirim. Plaza Armas’tan Parque Central’e doğru uzanan Obispo Caddesi size tam da El Capitolio’nun önüne çıkaracak. Yol üzerinde Hemingway’in favori barı El Floridita’da dinlenip Daiquiri takviyesi yaptıktan sonra El Capitolio’yu gezebilirsiniz. Burası devrim öncesi Batista’nın başkanlık konutu olarak kullandığı, 1929 senesinde inşa edilmiş tarihi parlamento ve senato binası. 90 metre yüksekliğindeki kubbesi, sütunları ve rengi ile Beyaz Saray’ın bir replikasıymış izlenimi veren bu binayı eski Havana’da dolaşırken çoğu kez yolunuzu kaybettiğinizde bir yön bulma aracı olarak da kullanacaksınız. Olağanüstü ihtişamlı merdivenlerle ulaşılan binanın girişinden hemen sonra Cumhuriyeti simgeleyen pirinç bir kadın heykeli var. 18 metre yüksekliğinde 50 ton ağırlığındaki bu heykel dünyanın üçüncü en büyük iç mekan heykeli. Bu heykel de -babasının başından doğduğu için aklı simgeleyen- tanrıça Atina’nın yerli bir projeksiyonu. Küba’daki ismi ise “Lili Valty”. Batista’nın koltuğuna oturup hatıra fotoğrafı da çektirdiğinize göre Capitolio’da fazla vakit kaybetmeden kendinizi artık eski Havana sokaklarına atmanın zamanıdır. Çünkü gerçek hayat sizi burada bekliyor. Derinlere, özellikle Central Habana’ya doğru ilerledikçe ve turistler seyreldikçe gerçek La Habana’da olduğunuzu hissedeceksiniz. Çoğu devrimden önce ve kolonyal dönemde inşa edilmiş olan bu binaların her biri ve barındırdıkları detaylar gerçekten görmeye değer. Büyük çoğunluğu geçen sürede son derece bakımsız kalmalarından ötürü bitap halde olsa da hiç şüphesiz neredeyse hepsi için “minare yıkılsa da mihrap yerinde” demek mümkün. Malumunuz, kolonyal mimari ikinci sınıf mimari demek. Çünkü, o yıllarda ancak kendi ülkelerinde dikiş tutturamamış ikinci sınıf mimarlar, çok genç ve tecrübesiz olanlar ya da gözden düşmüşler ülkelerini bırakıp binlerce kilometre uzaklıktaki kolonilerde çalışırlarmış. Dolayısıyla kolonilerde mimari bir parça “kitsch”. Kaba olmasa da gelişmiş bir estetik duygusundan yoksun olduğu da söylenebilir. Havana’da da bu durum belirgin tabi. Ama tek tek binalara baktığınızda hakim olan bu ikinci sınıf estetik hissi binalar bir bütün olarak içindeki insanlarla beraber değerlendirilince bir harmoni duygusu ortaya çıkıyor. Turistik alan dışına çıktığınız için bu bölgede –kalem ve sabun isteyenler dışında- sizden fotoğraf çektirmek, yol tarif etmek gibi hizmetleri karşılığında sürekli para talep eden insan sayısı da azalmış olacak ve yaptığınız sohbetlerle Habenerolarla kaynaşma şansınız olacak. Batıya doğru Eski Liman yönünde ilerlerseniz küçük ama çokça dünya şampiyonu çıkarmış bir boks okuluna denk geleceksiniz. Buradaki atmosfer, her yaş grubundan öğrenci 71 uzaktaki yakın ve hocalarının diyalogları, fiziki koşullar ve duvarlardaki eski şampiyonların fotoğrafları kendinizi belgesel bir film stüdyosunda hissettirecek ve “iyi ki gelmişim” diyeceksiniz. Hediyelik eşya almayı düşünenler için bir diğer önemli alışveriş noktası ise Eski Liman’da bulunan el sanatları çarşısı. Burada her türlü, endüstriyel olmayan, el yapımı hediyelik eşyayı bulmak mümkün. Özellikle eski Havana sokakları ve Amerikan arabalarının resmedildiği büyük tablolar ve dekorasyon ürünleri ilginizi çekebilir. Devrimi ile meşhur bir ülkenin başkentinde elbette bir Devrim Müzesi de var. 1920’de başkan Mario Garcia Menocal tarafından başkanlık sarayı olarak inşa ettirilen bu yapı Batista döneminde çalışma ofisi olarak 72 kullanılmış. Bugün ise bu binada devrim öncesini, iki yıllık devrim sürecini ve devrim sonrasını tüm dokümanları ile birlikte takip etmek mümkün. Binanın hemen yanında Fidel ve seksen arkadaşını Meksika’dan getiren efsanevi tekne Granma’yı, başkanlık sarayına saldırıda kullanılan kamyonu ve Domuzlar Körfezi savunmasında kullanılan hepi topu iki uçaktan oluşan zamanın Küba Hava Kuvvetleri envanterini de görebilirsiniz. Havana’ya gidip görmeden geri dönülmemesi gereken bir yer de Devrim Meydanı, namı değer “Plaza De La Revolucion”. Bu bölgeye gitmek için bir taşıt edinmeniz gerekecek. Üç seçeneğiniz var; çoğu eski Amerikan arabası olan taksiler, hindistan cevizi kabuğunu çağrıştıran kaportası nedeniyle “coco taxi” denilen motosikletli taksiler ve adı üstünde bisikletten ibaret olan üç tekerlekli “bici taxi”ler. Plaza De La Revolucion devrim öncesi Cumhuriyet Meydanı olarak anılırmış ve tüm önemli siyasal olaylar ve kutlamalar burada gerçekleşirmiş. Halen de bu özelliğini sürdüren alanda Küba Bağımsızlığı, Küba Cumhuriyeti, Küba Devrimi’nin ilanları da vuku bulmuş. Örneğin okumayazma seferberliği de bu meydanda başlatılmış. Görkemli 1 Mayıs’lar da hep burada kutlanıyor. Meydandaki bakanlık binasının bir yüzünde Korda’nın çektiği ünlü Che fotoğrafının dev bir metal rölyef çalışması var. Bir diğer binada ise diğerleri kadar popüler olmasa da devrimin bir başka önemli ismi Camilio Cienfuegos’a ait benzer boyutlarda dev bir metal rölyefi görmek mümkün. Che’ye ait metal rölyefin karşısında ise Jose Marti’nin anısına dikilen dev bir anıt var. Che buradan “Hasta La Victoria Siempre” yani “sonsuza kadar zafer” diyerek meydanı ve meydanın ortasındaki kendisinin de fikir babası ünlü yazar ve Küba’nın kahramanı Jose Marti’nin anıtına selama duruyor. Jose Marti anıtının altında ona ait küçük bir müze mevcut. 140 metre yüksekliğindeki dikilitaş şeklindeki bu anıtın tepesine bir asansörle çıkılıyor ve şansınız yaver gider de hava puslu değilse sizi muhteşem bir Havana manzarası bekliyor. Yazının başında da bahsettiğim gibi Havana çok büyük bir şehir ve bu şehri gezmeye en az üç-dört gününüzü ayırmış olmanız gerekiyor. Zira Malecon olarak tanımlanan sahil yolunu katederek şehri gezmeye kalkışsanız bile bir gününüzü geçirmeniz olası. Malecon, tuzlu okyanus suyunun harap ettiği, zamanında çok güzel oldukları aşikar yalılarla dolu geniş ve uzun bir sahil yolu. Evler gerçekten hala ihtişamlı ama bakımsızlıktan neredeyse acınacak haldeler. Sanıyorum bakımının da zor olması nedeniyle bu bölgedeki evlerin birçoğu terkedilmiş durumda. Bu bölgeyi gezme kısmını aslında akşama bırakmak daha doğru, çünkü yerel halkın sosyal mekanlarından biri olarak eğlenmek ve vakit geçirmek amacıyla özellikle akşam saatlerinde bu bölgeye akın ettiğini belirtmek gerek. Daha eğlenceli olabilir. Havana’daki klasik kolonyal tarzdaki tek otel “Hotel Nacional”. Şehrin aslında en dikkate değer oteli de bu. 1930’da inşa edilmiş olan bu yapı devrim öncesi birçok Hollywood yıldızını ve devrin sonrasında da Küba tarihinin birçok önemli ismini ağırlamış bir yapı. Lobideki fotoğrafları incelerseniz çok uzun bir liste olan ünlü misafir kadrosu ile tanışabilirsiniz. Balkonlarının muhteşem La Habana ve Atlantik manzarasına hakim olduğu bu otel halen yetmiş yıl öncesini atmosferini yaşıyor demek mümkün. Ve tabi bu otele gelmişken Havana’daki en lezzetli mojitoları içebileceğiniz birkaç duraktan birinde olduğunuzu belirtmeliyim. Yorgunluğunuzu atmak için bir şans olarak değerlendirin ve muhteşem okyanus manzarasına karşı palmiyeler altında mojitolarınızı yudumlamayı ihmal etmeyin. 73 uzaktaki yakın 74 Özellikle mimariye meraklı olanlar için Küba’nın geneli ve özellikle de Havana’da görülecek yerlerin sayısı gerçekten fazla. Diğer şehirlerde belli bir mimari tarzın hakimiyetinden bahsedilebilir belki ama Habana üzerinden Küba’nın mimari tarihini okumak mümkün. Son beş yüzyılda adaya gelmiş her mimari tarzın örneği Habana sokaklarında görülebilir. Barok, neoklasik, neogotik, art deko ve diğerleri gibi sıralayabileceğiniz pek çok mimari tarzda yapı arzı endam ediyor(muş) Küba’nın bu yaşlı ama havalı başkentinde. Özellikle La Habana Vieja’da dokuz yüz adet binayı içine alan bir bölgenin 1982 yılında Unesco Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilmiş olduğunu da belirtmek gerek. Bütün bu mimari çeşitliliğin süsü ise elbette sokaklarda tüm zerafetleriyle süzülmekte olan eski Amerikan arabaları. 1959 Devrimine kadar ABD’li zenginler Küba’ya renkli kumarhaneleri için akıyorlarmış ve beraberlerinde de en lüks otomobillerini yanlarında taşımayı ihmal etmemişler. Onların Sosyalist rejimden “kaçarken” geride bıraktığı otomobilleri ise Küba halkı altmış yıldır tamir edip edip kullanmakta. Bu otomobillerin hala yürüyebilmesini sağlayan ise babadan oğula geçen en değerli miras olan eski otomobil tamir bilgisi. Tabi böyle diyerek otomobillerin tamamının eski Amerikan arabaları olduğunu düşünmenizi de istemem. Bu araçların yanında şehirde çok sayıda Sovyet Rusya yapımı Lada ve son dönemde ülkeye giriş yapabilmiş olan başta Fransız arabaları olmak üzere daha az sayıda da olsa -Amerikan menşeili olmayan- tüm otomobil markalarına ait modelleri görmek mümkün. Ama neredeyse hiçbiri çok genç olmamak kaydıyla. İşte bu atmosfer içerisinde zengin görseli tamamlayan en önemli unsur ise elbette ki müzik. Eğer latin müziğine biraz ilgiliyseniz sokaklarda çalınan herhangi bir parçaya aşina olmama ihtimaliniz yok gibi. Hatta birkaç günün sonunda tüm mekanlardaki “playlist”in aynı olduğu hissine bile kapılabilirsiniz. Yine de bu atmosfer içerisinde gittiğiniz her mekanda kendini bir “Bueno Vista Social Club” klibi içerisinde figüran hissetmek de güzel doğrusu. Turistik alanların dışına çıkıp yerel halkın eğlencesine katılmak isteyenlerin adresi ise “casa de la musica”lar. “Müzik evi” olmalarının yanında birçoğu fuhuş sektörüne de hizmet ediyor olan bu mekanlar arasından sıkı bir araştırma sonunda yerel halkın eğlenmek amacı ile gittiği bir mekan bulmanız ve dolayısıyla müzik ve dansa doymanız mümkün. Bu noktada bir ipucu vermek gerekirse içeride barda sıralı görünümde “mojito” içen –ki Havanalılar nadiren mojito içerlermiş, 75 uzaktaki yakın tercihleri sek romdan yana - küçük çantalı genç kızların olduğu bir bar görüyorsanız bu müzik evininin fuhuş amaçlı olduğunu, kimsenin mojito içmediği bir bara denk geldiyseniz de gerçek bir müzikholde olduğunuzu anlayabilirsiniz. Havana’da geçireceğiniz 3-4 günlük süre içerisinde günübirlik kaçıp palmiyeler, yeşil deniz ve beyaz kumun tadını çıkarmak için yarım saat uzaklıkta olan “plaja del este”ler yani doğu plajları görülmeye değer. Bir takım nokta atışlar yapmak da mümkün. Örneğin İsa Heykeli’ne gidilip Havana manzarası karşıdan izlenebilir, Museo De Bellas Artes yani Güzel Sanatlar Müzesi gezilebilir, Obispo Caddesi’nde yer alan Ambos Mundos Otelinin terasında güzel bir akşam yemeği yenilebilir, La Rampa Caddesi’ndeki “La Zorra y El Cuervo” caz barına uğranabilir, Park Central’deki kafelerden birinde oturup Down Town trafiği seyredilebilir, meşhur Coppelia dondurmaları tadılabilir, Melia Cohiba Oteli’ndeki pizza restoranında İtalyan mutfağı ile hasret giderilip Plaza Vieja’daki Avusturya birahanesinde demlenilebilir, bir başka akşam yemeği de “Strawberries & Chocolate” filmine mekan olmuş Centro Habana’daki La Guarida restoranında yenilebilir ve eğer ziyaretinizin tarihi denk gelmişse her ayın son pazarı Almandares nehrindeki amfi tiyatroda tüm öğleden sonra süren caz konseri de izlenebilir. Aslında çok da büyük olmayan bir ülke olmasına karşın gezilip görülmesi gereken çok fazla şehir ve mekan olduğundan bahsetmek mümkün. Bunun için ya toplu taşım araçlarını kullanmanız, ya araç kiralamanız ya da bir taksi ile anlaşmanız gerekecek. Toplu taşım hem ulaşım konforu olmaması, hem de saatlerinin yeterli sıklıkta gerçekleşmemesi nedeniyle pek de önerilecek bir seçim değil. Şehirlerarası yollarda tabelalandırma çok başarılı olmadığı için araç kiralamak da yine aslında çok iyi bir fikir gibi görünmüyor. Sıkı bir pazarlıkla 76 bir taksici ile anlaşmak sanırım en doğru seçim olmalı. Böylece kaybolma riskini bertaraf edip bir de kendinize yerel bir rehber edinmiş olma şansınız olacaktır. Adanın batı ucunda yer alan Pınar del Rio bölgesi kırsal yaşamı ve adanın doğal güzelliklerini merak edenler için iyi bir tercih. Bu bölge dünyanın en iyi tütünün yetiştirildiği yer olarak biliniyor. Pinar del Rio yollarına düşüp bu zahmete girdikten sonra ise Vinales vadisinde sizi dünyanın en büyük tablosu karşılayacak. Çok büyük bir kireç taşı kayasının sarp yamacına yapışmış olan 180 metre genişliğinde, 120 metre yüksekliğinde, evrim teorisini konu edinen “El Mural De La Prehistoria” isimli 1961 tarihli bu fantastik resmin yaratıcısının adı ise Gonzales. Ters istikamette adanın batısına doğru yönelirseniz ise mutlaka görülmesi gereken üç durak sırasıyla Cienfuegos, Santa Clara ve Trinidad şehirleri. Cienfuegos 125 bin nüfusa sahip bir şehir. Küba’nın en açık tenli insanlarının yaşadığı bu kent hem halkı, hem coğrafi konumu, hem de sakinlerinin denizle ilişkisini belirleyen kordon boyu nedeniyle bizim İzmir’e benziyor biraz. Kordonda çok şık ve estetik evler mevcut. Kolonatların en zarif örneklerini yine burada görmek mümkün. Şehirde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de mezarlarının üstü sıradışı heykellerle donatılmış olan Reina mezarlığı. Tomas Terry adlı tiyatro binası ve kordon boyunda yer alan Valle Sarayı ise gerçekten çok etkileyici. Gotik ve Barok izler taşıyan bu saray biraz şaşırtıcı olacak ama Endülüs mimarisinin etkisi altında yapılmış ve ahşap malzeme haricinde herşey eski kıtadan taşınmış. Cienfuegos’un devrim tarihindeki önemli olay ise kısmen devrimcilerin etki alanına giren orduda Batista’ya karşı ilk ayaklanmanın buradaki donanma subayları tarafından gerçekleştirilmiş olması. 200 bin nüfuslu bir başka Küba şehri olan Santa Clara ise zamanında yaşadıkları Remeidos denize yakın olduğu için sıklıkla gerçekleşen korsan saldırılarından bıkan kent sakinleri tarafından yeni güvenli bir yerleşim yeri olarak denizden içeride bir alanda konumlanmış bir şehir. Bu şehrin devrim tarihindeki önemi büyük. 1958 Aralık’ının sonunda şehri kuşatan Che’nin gerillalarını durdurmak için gelen Batista’nın silah, asker ve mühimmatı ile dolu tren şehrin girişinde durdurulmuş. Askerler esir edilirken silah ve mühimmat gerillanın eline geçmiş ve hemen akabinde de şehir düşmüş. Böylece Küba ikiye bölünmüş olunca merkezi hükümetin ülkeyi kontrol etmesi de imkansız hale gelmiş. Santa Clara düşünce Batista her şeyin bittiğini anlamış ve o akşam özel uçağı ile Dominik Cumhuriyeti’ne kaçmış. Santa Clara, Batista yönetimine konulan son noktanın simgesi olduğu için “Devrimin Kenti” ismini de hakediyor. Yine aynı sebepten Bolivya dağlarında öldürülen Che’nin cenazesi yıllar sonra ortaya çıkarılınca silah arkadaşları ile birlikte bu kentte adına yapılan mozoleye getirilmiş. Bu mozolede Che’ye askıdaki kırık kolu ve tüfeği ile dağda birliğinin başında yürürken gösteren bir anıt heykeli var. Mozole oldukça sade ve alçakgönüllü ama bir o kadar da etkileyici. Önünde yer alan eternal (sonsuz) ateş hem Che’nin, hem de devrim ve bağımsızlık için hayatını kaybetmiş tüm meçhul askerlerin ölümsüzlüğünü simgeliyor. Heykelin altındaki bölmede ise Che Guevara’nın ve silah arkadaşlarının kemikleri küçük kutular içinde duvarlara gömülü halde. Mezarlığın karşı kısmında ise Che’nin özel eşyaları, fotoğrafları, silahları ve mektuplarının olduğu koleksiyonu barındıran oldukça zengin bir müze de mevcut. Küçük bir dipnot: içeride fotoğraf çekmek yasak. Sadece bu değil her türlü elektronik cihaz ve çanta ile giriş izni de yok. Doğuya olan yolculuğunuzda önereceğim son durak ise Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde koruma 77 uzaktaki yakın altına alınan, zaten renkli bir ülke olan Küba’nın en renkli şehri, Trinidad. Küba’nın en iyi korunmuş sömürge dönemi şehri olan eskilerin zengin ve aristokrat kenti Trinidad Arnavut kaldırımı döşeli sokakları, pencereleri boyalı parmaklıkları, evlerin at arabaları için açılıp kapanacak büyüklükte ahşap kapıları olan garajları ve bu büyük kapıların üzerinde menteşelenmiş, yalnız insan geçişi için kullanılan küçük ahşap kapıları, artistik balkonları, ferforje ızgaraları, evlerin rengarenk duvarları ve meşhur kulesine çıkınca bir çatı denizi manzarası veren parabolik iç bükey çatıları ve diğer şehirlere kıyasla daha bir sıcak ve sempatik insanlarıyla tam bir cümbüş ve adeta açık hava fotoğraf çekim platosu. Zenginlik ve aristokrasinin izlerini kent içinde attığınız her adımda hissetmek mümkün. Peki bu zenginliğin kaynağı ne diye soracak olanlara cevabım şeker kamışı plantasyonları. Aristokratlar da aslında dönemin toprak ağaları doğal olarak. İşte bu Kübalı ağalar için ne kadar çok toprak o kadar çok köle; e haliyle bunca insan kalabalığı da güvenlik, kontrol ve denetim meselesi demekmiş. Toprak ağaları da bu amaçla şeker kamışı tarlaları ortasına gözetleme amaçlı kuleler inşa etmişler. Kölelerin çalışma düzeni, kaçıp kaçmadıkları ve asayişin berkemalliği bu kuleler aracılığıyla denetlenmiş. Bunların en ünlüsü ise şehrin çıkışında olan “Torre De Manaca Iznaga”. 44 metre yüksekliğinde ve yedi katlı olan kule ise turistler için kentin alamet-i farikası. Trinidad’a yolunuz düştüyse mutlaka konaklamanızı önereceğim. Çünkü şehir merkezindeki büyük kilisenin yanındaki meydanda geceleri verilen salsa partilerini kaçırmanızı istemem doğrusu. Bir bakıma bizim köy meydanlarındaki büyük kahveleri çağrıştıran alanda sanki her gece bir köy düğünü kalabalığı var ve horonlar tepilirmiş gibi düşünün. Sonra Küba’daki folklorik müzik ve dansların aslında salsa, rumba ve 78 bachata olduğunu hatırlayın hemen. Bu resime çay yerine de daiquiri servisi yapılan bir meydan kafesini de ekleyin. Şimdi hayal etmek mümkün sanırım. Yerel halk ile turistlerin Latin danslarıyla kaynaştığı bu mekanda bulunmak size bir kez daha “iyi ki gelmişim” dedirtecek şey olacak. Madem bu cümbüşte yerinizi aldınız, “dans etmeden dönmek olmaz” diyerek Trinidad’a son noktayı koyalım. Eğer Küba’ya bir tur şirketi vasıtası ile gitmişseniz büyük ihtimalle uğrayacağınız duraklardan biri de Varadero olacak. Ama eğer kendi imkanlarınızla Küba’yı gezmek için yola çıktıysanız size bu durağı tavsiye etme niyetinde değilim. Çünkü Varadero’da belki de dünya üzerinde eşine az rastlanabilecek bir coğrafi güzellik olsa da Küba’nın ruhuna ait bir şey bulma ihtimaliniz çok zayıf. Gerçekten de Küba’nın geneline baktığında bu toprak parçasının Küba’ya en fazla omurgası kırılan bir adama yerleştirilen bir titanyum protez kadar ait olduğunu söylemek mümkün. Kübalılar için Varadero’nun anlamına gelirsek eğer, bu “otel şehir” aslında yerli halk için sadece büyük ve modern bir ofisten ibaret. Kübalılar oraya kafileler halinde servis otobüsü ile sabah gelip gece otelde nöbetçi değillerse eğer akşam yine kafileler halinde servis otobüsleri ile ait oldukları gerçek Küba’ya dönmekteler. Çalışanlar dışında Küba halkının girişine izin verilmeyen bu bölge için bir kısım Kübalı; nimetlerinden faydalanamadıkları için biraz heves, biraz da küskünlükle bahsedecek konusu açılınca, bir kısmı da bu otel şehri yüzlerini buruşturarak bir tür kirletilmiş duygusunu size geçirerek söz konusu edecek, şaşıracak pek bir şey yok. Varadero gerçekten Küba’da biraz iğreti duran bir bölge. Belki de tam tersi bilemiyorum. Burası bir tatil şehri. 20 kilometre uzunluğunda, ortalama 500 metre genişliğinde, kuzey cephesinde en az 30-40 metre genişliğinde bembeyaz kumsallar, masmavi, tertemiz, berrak bir deniz barındıran ince uzun bir burun şeklinde -coğrafi tanımı kıstakolan bir anakara çıkıntısı. Her daim sıcak bir hava, şansınız yaver giderse yunuslarla yüzme ve dalma dahil her türlü su sporunu yapma fırsatı, golf sevenler için harika bir saha, sabahlara kadar salsa ve rumba yapma imkanı veren gece kulüpleri, her şey dahil tatil köylerinde su gibi içilen pinacolado’lar, Cuba libre’ler, daiquiri’ler ve mojito’lar ile gerçek bir tatil cennetinden bahsediyoruz aslında. Zaten buranın asıl müşterileri de Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya, Kanada ve Türkiye’den gelen turistler. Belki diğerlerini anlamak mümkün ama Türkiye gibi Belek benzeri çok sayıda benzer tatil mekanı barındıran bir ülkeden yola çıkıp bunca zahmete girdikten sonra Küba’ya gelip burada vakit kaybetmek eğer gezgin ruhlu ve keşfetmeye meraklı iseniz çok akıl karı değilmiş gibi duruyor. İşte bu yüzden benim size önerim bunca vakit geçirdiğiniz bir ülke ile ilgili kafanızda oturan imajın daha “gerçek” kalabilmesi için Varadero’yu pas geçerek ülkenin diğer şehirlerinde daha çok vakit geçirmek, tercih sizin. Yine de bunca yol ve yorgunluğu atmak üzere Habana’ya da oldukça yakın sayılabilecek bir noktadaki Varadero’da bir iki gün dinlenip palmiyeler altında romlu kokteyllerle rahatlamak isteyenleri de anlayabilirim elbette. Adı üstünde tatildesiniz. Hasta el siguiente articulo. Nos Vemos! ;) * * Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. 79 gezi-yorum “Bu şehirde üşümek tensel değil, ruhsal...” Bir şehir bıkıp usanmadan konuşup durdu benimle, yalan değil vallahi; ben de duydum sözünü. Celil Sezer 80 Çağrılmadan gidilmeyen yerler bilirim, davet edilmeden oturulmayan sofralar; yüzler bilirim izin alınmadan bakılmayan ve insanlar, anahtarı olmadan sızılmayan. Önce rüyanızda göreceksiniz Kars’ı, yorgun başınızı üşümüş yastığınıza koyarken aklınızda hiç mi hiç dolanmayacak üstelik, gecenin ortasında ıslak boynunuzun yaldızlı parıltılarıyla uyanacaksınız aniden, bir düş müydü o gördüğünüz, bir uyku arası rüya sızısı mıydı; isimleştirmek zor olacak önce onu, siz isimsiz bırakacaksınız. Kalkıp bir bardak suya sığınacaksınız, kendinize geleceğinizi sanıp, ama evet işte siz aldanacaksınız; o gece gördüğünüze gitmeden kendinize bir daha varamayacaksınız. Karlı bir dağın omuzlarına serilmiş yoğun gri bulutlarsa gördüğünüz, toprak kokulu yolları kahverengiyse uzun uzadıysa hani ince bir kıl gibi uzak köylerine uzayan, kasketli adamlar geziniyorlarsa dondurucu Kars havada sokaklarda, üstlerindeki incecik cekete ve ayaklarını taşıyan köselelere aldırmadan ve tütün kokusu varsa yüzlerinde, parmaklarının yarıklarını sakızla yapıştırmışlarsa ve hüzünlüyse gördüğünüz şehir, hüznünün nedenini asla bilemeyecekmiş gibi duran, vaktiniz gelmiş sizin; rüyanız Kars biletinizdir. Resmi tarihinden bahsetmeye gerek duymuyorum Kars’ın, ona her an ulaşabilirsiniz, her yerde var. Ben daha çok bir şehri bilmeye de yatkın değilimdir zaten, ama derdim o şehre bir kez dokunabilmektir. Öyle beni içine alıp en gizli sırlarını paylaşmasını da istemem, yalnız bir hikayesini anlatsın bana, yeter. Bir şehir konuşur mu dersiniz? Sizi karşısına alır mı, muhatap tutar mı kendisine? Bir şehir size bakıp uzun uzun susar mı? Kar isimli o harikulade romanda burayı tarif eden o güzelim cümleyle ilk karşılaşmam yıllar önceydi benim; “çok güzel, çok fakir, çok kederli” bir şehrin kapısını bu satırlarla açtığımda, Kars’ın merkezindeki Yeşilyurt Kıraathanesi’nde kıtlama çay içmeye çalışıyordum. Sağımda solumda çok kederli ve çok fakir, bir o kadar güzel, yüzlerinin taşıyamadığı hikayelerin bir kısmını ellerindeki nasırlara devretmiş, kasketli ve kara adamlar vardı. Şehir adamların yüzlerinde yaşıyordu sanki; adamlar şehri yaşatıyordu. Gür seslerle attıkları kahkahalar bir tavla galibiyeti ya da 51’deki kısa sevincin adıydı sadece, birazdan hep beraber susup, hep beraber derin bir kedere gömülüyorlardı. Buğulu camlarından içerisi görünmeyen onlarca kıraathanede, yüzlerce yüz boğuk bir hüznü büyütüyor, sanki şehrin yüzyıllardan beri taşınan bir sırrını saklıyorlardı. Kime dokunsanız dertliydi; unutulmuş olduklarını 81 gezi-yorum 82 düşünüyorlardı o köşede, belki de haklıydılar, biz unutmuştuk onları. Sokağa çıkarsanız üşürsünüz. Üşürseniz ne ala; çünkü bu şehirde üşümek tensel değil, ruhsal bir durumdur. Teninizin hissettiği soğuk, size orada, o sokakta, o karlı yolun üzerinde, belki bir sokak lambasının altında uçuşan onlarca kar tanesinin altında, belki Ruslardan kalma taş bir binanın köşesini devirip o geniş caddeye çıktığınız anda, karşılaştığınız bir ihtiyara verdiğiniz selamın hemen sonrasında, bilemedim belki bir kıraathanede oturduğunuz sandalyeden acemice hareketlerle doğrulup çay istemek için elinizi yabancı ve titrek kaldırdığınızda, nereden ve neden geldiğinizi belki yüzüncü kez ama aynı heyecan ve içtenlikle bir esnafa anlatırken, kim bilir güzel bir Kars kızına bakarken hem garip bir kıpırtıyı hissedip hem de bundan dolayı utandığınız o huzursuz anda, teninizi de aşıp bir masal anlatacak.Kars güzel ve soğuk bir uzak masal şehridir çünkü. Sokaklarındaki sonsuz beyaz, pencerelerinden sokağa sızan Behbudov tınıları, yüzünüzün önünde uçuşan binlerce kahraman kar taneleri ve o soğukta kollarınızı iki yana açıp şehri kucaklama isteğindeki kalbiniz, sizi adını daha önce hiç duymadığınız, hiç gitmediğiniz, dokunmadığınız hiç ve şarkısını başka yerde dinlemediğiniz bir dünyaya götürecek. Kars kalesinin hemen altında Ebul Hasan El Harakani’nin türbesinden içeri adımınızı atarken bir yazı karşılayacak sizi, o kocaman kalpli güzel adamın yazısı: “Her kim bu kapıya gelirse ekmeğini verin inancını sormayın; zira Ulu Allah'ın katında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebü'l Hasan'ın sofrasında ekmek yemeğe de layıktır." İrkileceksiniz, Kars size sofrasında bir yer gösterecek, usul adımlarla oraya gidip sessizce oturun, siz ruh taşımaya layıksınız, elbette bu şehirde bir yeriniz vardır. Çünkü bu şehir kötülük tutmaz, kin bilmez, bela musallat olmaz buraya, olsa da çok durmaz; silker onu yakasından Kars; size yer açar, size yani kalbi olana. 83 odak noktası Bir “kedi hayranı” Süha Derbent Röportaj: Aise Amet “Her şeyin en mükemmel örneğini doğa ve hayvan davranışlarında görebilmek mümkün. Hız, hız ve performansın doğru zamanlama ile kullanılması, güç, gücün kontrolü, estetik, liderlik, strateji geliştirme, işbirliği, gerekirse etik kurallar çerçevesinde rakip ile işbirliği, denge, ritim, doğaya ve diğer canlılara saygı, tolerans gösterme, eğitim, sevgi ve bizim beceremediğimiz her şey...” 84 Süha Derbent kimdir, kendinizi nasıl tanımlarsınız? Beni gerçekten en iyi anlatan cümle, “Kedi hayranı” olmam. 1963 İstanbul doğumluyum, fotoğrafa olan ilgim yaklaşık 19-20 yaşlarımda başladı ve kısa süre sonra da basında çalışmaya başladım. Cumhuriyet gazetesi, Atlas ve Marie Claire dergilerinde fotomuhabir olarak çalıştıktan sonra Gezi National Geographic dergisinde görsel yönetmenlik yaptım. 1998 yılından bu yana serbest çalışıyor ve yine o tarihten bu yana vahşi doğa çekimleri yapıyorum. Büyük vahşi kedi fotoğrafçılığını seçme sebebiniz nedir? Vahşi yaşam fotoğrafçılığı çok zor ve sabır gerektiren bir uğraş. Kendi içerisinde de birçok uzmanlık alanına ayrılıyor. Kedi hayranı olmam sanırım en büyük etken oldu ve bende büyük kedileri seçtim. Yeryüzünde 38 tür kedi yaşıyor ve bunlardan 7 tanesi büyük kedi olarak adlandırılıyor. Sıralayacak olursak; Aslan, Leopar, Çita, Kaplan, Puma, Kar Leoparı ve Jaguar. Çekimler sırasında ne tür zorluklar yaşıyorsunuz? Çekimler öncesinde nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz? Çekimler bu canlıların yaşadığı doğal hayat koşullarında yapılıyor ve genellikle ya çok sıcak ve nemli veya çok soğuk ortamda çalışıyoruz. İklime ve doğaya uyum sağlamak gerekiyor. Çekim öncesi bazen bir yılı aşan süre araştırma yapıyorum ve yazışıyorum. Çekime gittiğimde karşılaşacağım sürprizleri minimize ederek gitmek zorundayım. Doğa koşulları, uygun iklim ve zamanlama temel konuları oluşturuyor. Bunlar uyum için gerekli önlemler, bölgedeki hayvanların sayısı, davranış özellikleri, daha önce görülme sıklıkları, izlenme süreleri, yaklaşılabilen mesafe ve canlıların o bölgeye has davranışları hakkında bilgi ediniyor ve bunlardan hareketle çalışma planı yapıyoruz. Ayrıca çekim öncesi sponsor bulma süreci de ciddiye alarak uğraştığım ve uzun zamana yayılan bir süreç. Firmaların kurumsal kimliklerine, marka değerlerine, hedef ve vizyonlarına uygun projeler geliştirip bunları doğada yaşam ve hayvan davranışı üzerinden anlatan sunumlar oluşturuyorum. 85 odak noktası 86 Çekimler sırasında çok zor durumda kaldığınız, ilginç olaylar yaşanıyordur muhakkak… Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uzun süredir çalıştığımız bir arazide ışığın sertleştiği bir zamana denk gelen bir anda büyük bir fil sürüsünün nehirde yıkanmalarını izliyorduk. Yıkanmayı çok seven fillerin nehirdeki gösteri haline dönüşen bu hallerini keyifle izlemeye dalmıştık. Deneyimli rehberimizin uyarısı ile ona kulak verdik ve bize “sessiz olun” dedikten sonra doğayı dinlemeye başladık. Az sonra rehberimizin söylediği cümle ile irkildik. “leopar babunun kafatasını kırıyor” demişti. Ardından hemen harekete geçerek aracı çalıştırdı ve bulunduğumuz yerden ayrılıp yola koyulduk. Bu olayın en ilginç tarafı ise bir süre sonra ortaya çıktı. Çünkü haklıydı ve bir babunu yiyen leoparı bulmuştuk ama en az iki km yol aldıktan sonra... Doğa ile böylesine bütünleşmiş bir rehber ile çalışmanın bana kattığı birçok şey oldu. Ve birçok fotoğrafımı bu ve bunun gibi deneyimli doğa adamları yardımı ile çekebildim. Büyük kedi fotoğrafçılığı dışında yaban hayatla ilgili fotoğraf çalışmalarınız oldu mu? Kedilere duyduğum hayranlığımın dışında genel olarak tüm canlıları seven biriyim. Büyük kedileri ararken karşılaştığım uygun ışık koşullarında canlıları fotoğraflarken bazı türlere karşı ilgim oluştu ve onlara ilişkin çalışmalar da yaptım. Bunlar arasında özellikle kutup ayılarını fotoğrafladığım proje ve en son da 2007 yılında Kongo’da dağ gorilleri üzerine Virunga Ulusal Park’ında yaptığım çalışmalar sayılabilir. Bir fırsat ve bütçe yaratabilirsem tekrar dağ gorillerine ilişkin çalışma yapmak istiyorum. Fotoğrafta olmazsa olmazlarınız nelerdir? Sizin için fotoğrafı “biricik” yapan unsurlar nelerdir? Fotoğrafa başladığım ilk yıllarda daha çok kentleri, kültürleri, yaşam biçimlerini anlatan foto-röportajlar hazırlıyordum. Bu nedenle “fotoğraf çekmek için seyahat etmek zorundaydım.” Ardından geçen zaman içerisinde vahşi yaşam fotoğrafçılığına geçiş yaptığım andan itibaren durum değişti. Bu çok sevdiğim ve hayranlık duyduğum canlılara bu kadar yakın olabilmenin bana verdiği ayrıcalık duygusu daha belirleyici oldu ve ben artık “orada olabilmek için fotoğraf çekmeye” başladım. Fotoğraflarım beni onlara ulaştıran birer araç oldular. Çektiğim fotoğraflar sayesinde kedilere yakın olabildim ve böyle de devam ediyor. Vahşi kedi fotoğrafları çekerken hiçbir sanatsal kaygı taşımıyorum. Belgesel tadında çalışmalar üretmek 87 odak noktası gibi bir amacım var ve daha ötesi benim için fazla büyük bir hedef. Diğer yandan pek yayınlamamakla birlikte son yıllarda nü model çekimleri yapıyorum sadece hobi olarak. Seyahatte olmadığım dönemlerde İstanbul’da bu çalışmalarımı da sürdürüyorum ve şimdilik bu çalışmalarıma ilişkin bir hedefim de yok. Sadece hobi... İyi bir fotoğrafçı olmak için nelere dikkat etmeli, ne gibi özverilerde bulunmak gerekir, birikim ve altyapı ne kadar önemli? Öncelikle uzmanlık alanının ve tarzın oluşmasının çok önemli olduğuna inanıyorum. Ne kadar çok şeyi bir arada yapmaya kalkarsak o kadar az ilerleyebiliriz diye düşünenlerdenim. Bu nedenle önce alanın belirlenmesi 88 benim açımdan önemlidir. Sonrasında bu alanda başarılı olmuş kişilerin izlenmesi ve onların izlediği yolun keşfedilmesi gereklidir. Ardından kendi tarzının belirlenmesi ile başlayan ve ömür boyu süren bir öğrenme süreci başlayacaktır... Şu ana kadar hangi hayvanları fotoğrafladınız? Çekmekten en keyif aldığınız tür hangisi? Tüm büyük kedileri (aslan, leopar, çita, kaplan, kar leoparı, puma ve jaguar) fotoğrafladım. Bazı alt türleri de... Şimdi yine bazı alt türler ile devam etmek niyetindeyim. Melanistik leopar çekmek için hazırlanıyorum. Bir aslan, kaplan ya da çita ile göz göze gelmek nasıl bir duygu? Gerçekten çok özel canlılar. Biz insanların kendimize katmak için ömrümüzü harcadığımız ve her zamanda başarılı olamadığımız birçok yetiye doğuştan ve mükemmel olarak sahipler. Onlar bizim gelişmiş hallerimiz diyebilirim. Hatta olamayacağımız kadar üstünler. İşte bu nedenle, herkes için aynı olmayabilir elbette ama benim için dünyada hissedilebilecek en ayrıcalıklı duygu bu. Hayvanların davranışlarından yola çıkarak şirketlere eğitim veriyorsunuz. Nedir hayvan davranışlarından örnek alınması gerekenler? Her şeyin en mükemmel örneğini doğa ve hayvan davranışlarında görebilmek mümkün. Hız, hız ve performansın doğru zamanlama ile kullanılması, güç, gücün kontrolü, estetik, liderlik, strateji geliştirme, işbirliği, gerekirse etik kurallar çerçevesinde rakip ile işbirliği, denge, ritim, doğaya ve diğer canlılara saygı, tolerans gösterme, eğitim, sevgi ve bizim beceremediğimiz her şey... Sizce fotoğrafa dijital müdahale fotoğrafın değerini düşürür mü? Doğru ve yerinde yapılması koşulu ile arttırır. Fotoğraflarından veya tarzından etkilendiğiniz fotoğrafçı var mı? Frans Lantig fotoğraflarının her birinin birer reklam sloganı gibi olmasını, Jim Brandenburg ışık kullanımını, Michael Nichols’un canlıların temel davranışlarının en doğal halleri ile yansıtmasını, Steve Bloom’un ise doğa fotoğraflarına yaptığı yerinde ve dozunda dijital müdahaleleri etkileyici buluyorum. Yakın çevrenizin sizin bu tutkunuza yaklaşımı nasıl? Benim alanım yani belgesel birçok insanın ilgisini çekiyor ve giderek de ilgilenenlerin sayısı artıyor. Fotoğraflarınızın başkaları tarafından değerlendirilmesi sizin için ne anlam ifade ediyor? Eleştirileri ne kadar dikkate alıyorsunuz, kimin eleştirisi sizin için çok önemlidir? Objektif olan ve benim göremediğimi bana gösteren her eleştiri benim için değerlidir ve dikkate alırım. Özellikle eksik ve hatalarımı görebilmem açısından değerlendiririm ve geri kalanı ile ilgilenmem. Keşke makinam yanımda olsaydı dediğiniz anlar oldu mu? İstanbul’da zaten yanımda taşımıyorum ve benim alanım dışı konular aslında pek ilgimi de çekmiyor. Doğada ise yanımdan ayırmadığım için pek böyle bir şey hissetmiyorum diyebilirim. Fotoğrafın üzerinizdeki pozitif/ negatif etkileri neler? Bana yaşama enerjisi katıyor, hayata ve doğaya yakın olmamı sağlıyor. Negatif etkisi varsa da ben henüz bilmiyorum. Son olarak fotoğraf denince aklınıza gelen üç kelime? Ulaşım aracı, ifade ve estetik. 89 tekno günce Steve Jobs ve hayatı Erdinç Tuğcu Bilgisayar aleminin yenilik ve zerafet tanrısı Steve Jobs, 5 Ekim 2011’de 8 senedir savaş verdiği pankreas kanserine yenilerek hayata gözlerini yumdu. Çoğumuz farkında olmasak da günlük hayatımızı derinden etkileyip değiştiren, dünyanın en etkili insanlarından biriydi. Bu sebeple bu yazının konusu da “onun” hayatı… Terk edilme: Jobs soyadını almasını sağlayan olaylar zinciri, belki de ona sadece bir soyadı değil aynı zamanda yıllar boyunca kişiliğini de dokuyarak, o her zaman önde gidebilen ayrık adamın oluşmasına da temel oldu. Steve Jobs 24 Şubat 1955 yılında yılında Alman kökenli Amerikalı Joanne Schieble ve Suriye uyruklu Abdülfettah Jandali’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu yer San Fransisco’da bekar annelere yardım eden bir doktorun yanında gerçekleşmişti çünkü evlenmek isteyen Joanne ve Abdülfettah çiftinin karşısında Joanne’nin onu bu adamla evlenirse evlatlıktan reddetmek ile tehdit eden babası vardı. Joanne, Abdülfettah’la evlenemediği gibi çocuğunu evlatlık vermek zorunda kalacaktı. Joanne’nin evlatlık vermekle ilgili tek şartı, çocuğu alacak anne ve babanın üniversite mezunu olmasıydı. Uygun bir çift bulundu ancak onlar son dakikada bir kız çocuğu isteyince; Steve, Paul ve Clara Jobs’a verildi. 90 Üniversite muzunu olmayan bu çift askeri geçmişi olan Paul ve onun memur eşi Clara, Joanne’den derhal veto yediler ancak haftalar süren ikna çalışmalarının sonucunda Joanne, çiftin Steve’ye bir üniversite hayatı sağlayacaklarını taahhüt eden bir anlaşmayı imzalaması ile ikna edildi. Silikon Vadisi: 1950’lerin sonlarına doğru, Paul, Palo Alto’daki şubeye atanınca Mountain View’e yerleşen Jobs ailesi bölgenin ileride garajlarında milyar dolarlık şirketler çıkaracak Silikon Vadisi olacağından habersizdiler. Taşındıkları bölge Amerika’nın yeni yüzü olmaya aday bir projenin parçasıydı. Öyle bir mahalle düşünün ki en beceriksiz komşunuz bile milyar dolarlık bir firmada önemli bir projenin sorumlu mühendisi olsun. Mountain View’deki ev Steve’nin başarılarının temellerini oluşturmak için çok iyi fırsatlar yaratacaktı hatta kendi evlerinde bile. O hobi olarak eski arabaları alıp onarıp satmaktaydı. Paul oğluna da garajda bir tezgah ayırmıştı. Mekanik tamirat işleri Steve’nin ilgisini çekmese de babasının detaylara verdiği önem ve hastalıklı bir titizlikle çalışması ona da bulaştı. Okul Hayatı: Evlatlık olduğunu küçük yaşlardan itibaren bilen Steve’nin hem bu terk edilmişlik duygusu ile hem de Jobs’ların yıllar süren çocuk özlemi sebebiyle kendisini özel hissettirmesi Steve’de otorite karşıtlığı ile sonuçlandı. Okulun ilk yıllarında bu sebeple oldukça zorlanan Steve’nin şifresinin rüşvet olduğunu çözen 4. sınıf matematik öğretmeni Imogene Hill, birkaç ay içerisinde rüşvete ihtiyaç duymadan öğrenmeye ve bilgiye hevesli bir çocuk yarattı. 1960’ların sonu ile beraber Steve de kendini o aykırı kültürün içerisinde buldu. O dönemki arkadaşları için; “Arkadaşlarım cidden zeki gençlerdi, ben matematiğe bilime ve elektroniğe düşkündüm, onlar da bunlara ve ayrıca Lsd’ye ve bütün o karşı kültür tribine düşkündüler.” demişti. Elektronik kulüpleri, dijital eşek şakaları ve yazları yapılan boyundan büyük stajlarla lise hayatı devam etti. Woz: Lisenin sonuna geldiğinde ortak arkadaşları Bill Fernandez, Steve ile üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen duygusal gelişimi bir lise talebesi seviyesinde olan bir başka Steve ile tanıştırdı. Cal Tech mezunu bu elektronik dehası adam, Steve Wozniak yani bilgisayar camiasında yaygınca bilinen adı ile Woz’du. Bob Dylan hastası bu iki genç birbirlerine ilaç gibi geldi. O dönemde tarihin ilk bilgisayar korsanlığı yapılmıştı. Bir mısır gevreği kutusundan çıkan bir düdükten çıkan ses ile uluslararası mesafe aramaları bedavaya getirmeye yarayan sinyalin frekansı yakalabileceğini fark eden mühendis John Drapper, bu şekilde tarihe geçti ve Steve ve Woz’a ilham verdi. Woz’un elektronik dehası sıkı bir araştırma ile o sinyali düzenli ve düzgün bir şekilde çıkarabilecek bir devre tasarladı. Steve’nin de ticari zekası ile “Mavi Kutu” adını verdikleri bu cihazı tanesi 150$’dan satmaya başladılar. Steve olmadan Woz dahiyane icatlarını bedavaya dağıtan çılgın bir bilim adamı olarak tarihe geçebilirdi. Üniversite: Liseden sonra, pahalı olmasına rağmen daha önce verdikleri sözü tutmak isteyen Jobs ailesi, Steve’i Reed Üniversitesi’ne gönderdiler. Reed 1000 öğrencili tam bir hippi kalesi olan bir okuldu. Steve’ye Zen Budizmi ve takıntılı denebilecek kadar sert bir vejetaryen diyeti kazandırdı. Ancak okulda geçen 18 ayın sonunda okuldan sıkılan Steve, daha fazla ailesinin parasını çar çur etmemek için okuldan kaydını sildirdi ve kafasına esen derslere kaydı olmamasına rağmen devam etti. Kendi deyimi ile yetişkinliğe Lsd ve Zen aydınlanması ile bilincin yükseldiği büyülü bir dönemde adım attı. Hindistan: Okuldan sonra 1972-74 yılları arasında Atari’de çalışmaya başlayan Steve’nin aklında sadece çıktığı aydınlanma yolculuğunun bir aşaması olarak Hindistan’a gitmek için para biriktirmek vardı. İşten ayrılıp yaptığı ufak bir Avrupa turundan sonra soluğu Yeni Delhi’de aldı ve gelir gelmez dizanteri kaparak, 73 kilodan 55 kiloya düştü. Kendine biraz gelince de Neem Karoli Baba’nın yaşadığı köye giden Steve yarı aç yarı tok, 7 aylık bir maceradan sonra, evine geri döndü. Üstelik kafası bir Hindu din adamı tarafından bitlenmesin diye traş edilmiş halde. Apple: Dönüşte kısa bir Atari macerasından sonra, Woz’un iki aylık çalışmasının sonucunda ortaya çıkarttığı tarihin ilk kişisel bilgisayarı Steve’i büyüledi. İlk defa bir klavyede basılan tuşlar ekrana çıkıyordu ve tarihler 29 Haziran 1975’i gösteriyordu. Bu buluşunu bedava dağıtıp hava atmak isteyen Woz’u Steve durdurdu. Beraber şirket kurma hayali ile onu kandırarak, pazarlama ve satışa ikna etmeyi başardı. Beraber kurdukları şirketin ismi de, Steve’nin o dönemki diyetinden ilham alınarak, Apple (elma) oldu. O esnada HP’de çalışan Woz, böyle bir işe HP’nin haberi olmadan kalkışmanın ahlaki olmadığını düşünüyordu. Bu yüzden tasarımlarını önce onlara gösterdi. Tarihi bir fırsatın masalarında olduğunu anlayamayan HP yöneticileri Woz’un teklifini geri çevirdiler. Artık önlerinde bir engel kalmayan ikili, 1976 ortasında şirketlerini kurdular. İşlevsel olarak üstün olsa da görsel olarak diğerlerinin yanında kötü duran Apple-I piyasaya sürüldü. Bundan sonra entegre bir yapı ile daha güzel bir bilgisayar olan AppleII piyasaya sürülecekti. Ancak yaşanan finansal sıkıntılar, iki kafadara hocalık edilecek Mike Markkula isimli 3. bir ortakla çözülebilecekti. 2. bilgisayarın ağrılı ve sancılı çalışma sistemi Steve’i çekilmez ve kaba bir insan haline getirmişti. Bu sebeple şirketin başına Mike Scott getirildi. Macintosh: Steve’nin huysuzlukları artınca, Macintosh isimli yeni bir bilgisayar projesi için uzaktaki bir binaya gönderildi. Steve burada kendi vizyonuna uygun insanları bir araya getirerek hastalıklı bir titizlikle yeni bilgisayar üzerinde çalıştı. Mac, Xerox’tan esinlenerek yapılmış ilk grafik ara birimi içeriyordu. Donanım ve yazılımın, tek bir vücut olması gerektiği inanan Steve, kullanıcının yapabileceği değişiklikleri minimumda tutmak istedi. Son kullanıcının değişiklik yapma isteğini her zaman Rembrant’ın bir tablosuna bir fırça atma isteği ile eş tuttu. 1984 yılında efsanevi bir reklam kampanyası ile Mac piyasaya sürüldü. 91 tekno günce Bill Gates: Steve ve Bill’in sonradan çok şekil değiştirecek olan dostlukları, 1984 yılında Macintosh ile başladı. Gerek zerafet gerekse iş anlayışı taban tabana zıt olan bu iki adam, yeni bilgisayar için Basic, Excel ve Word programları için güçlerini birleştirdiler. İkisi de bir taşla iki kuş vurmuştu. Apple, Microsoft’tan rakipleri Ibm’ye 2 sene boyunca ofis yazılımı yapmama karşılığında kendi Basic ekibini dağıtarak Microsoft’un yazılımına geçecekti. Ancak Apple anlaşmaya sadık kalmayınca buna karşılık Microsoft da Ibm için grafik arayüzlü bir işletim sistemi tasarladı. Dünyanın gelmiş geçmiş en çok satılan ve bilinen işletim sistemi olan Microsoft Windows böylece doğmuş oldu. Steve bu hareketi hiçbir zaman affetmedi ve ihanet olarak gördü. Bill’in buna cevabı basitti “Ben zengin komşum Xerox’un evine televizyonunu çalmak için girdiğimde sadece Steve’nin benden önce davrandığını gördüm.” Ayrılık: Mac’in başarısı ne yazık ki kalıcı olamadı. Buna Steve’nin takıntıları ve kaba tavrı da eklenince, ekip yavaş yavaş dağılmaya başladı, üstelik buna Woz bile dahildi. Bunun üzerine yönetim Steve’ye Mac projesini bırakıp yeni kurulacak bir Arge bölümünün başına geçmesini önerdi. Dönemin Apple Ceo’su Sculley Girer, yönetim kurulunun kalanını da ikna ederek Steve’i görevinden aldı. Darbe yapmaya çalışsa da yönetim kurulunun kararı kesindi. Steve’den geriye sadece boşalttığı ofiste duvara çarparak kırılmış Sculley ile çekilmiş bir fotoğraf kaldı. Next: Steve Apple ile arasında sadece satmayıp kenarda tuttuğu 1 hisse bırakarak. Oradan kendisini takip ederek ayrılan 6 kişi ile birlikte yeni bir şirket kurdu, 1986 senesinde yeni bir bilgisayar için çalışmalara başladı. Steve’nin titizliği ve takıntıları paralarını bitirdi, bir prototip üretmeyi başarsalar da ikinci darbeyi Bill Gates vurdu. Mac gerginliğinin ardından yine yardımına başvurmaya kalkan Steve’yi geri 92 çevirmekle kalmadı, yeni bilgisayarın iyi olmadığı ile ilgili çeşitli röportajar vermişti. Kapana kısılan Steve, eski bir rakibe gitti. Onları Microsoft tekelinden kurtarma vaadiyle IBM ile bir anlaşmaya vardı. Ancak işler Steve’nin umduğu gibi gitmeyecekti. Pixar: Lucas Film, Star Wars üçlemesini yayınladıktan sonra zorlu bir boşanma süreci yaşayan George Lucas, şirketteki özel efekt ve animasyonlardan sorumlu kısmı elden çıkartmak istiyordu. Steve sanatın ve teknolojinin kesişmesi fikrine her zaman sevgi ile baktığı için hemen bu işin üzerine gitti ve 10 milyon $ ve 2 senelik bir çalışmanın sonucunda bu bölümü alarak Pixar şirketini kurdu. Bilgisayar animasyonları olduğu kadar animasyon donanımları ile uğraşan Pixar aynı Next gibi ilerleyen dönemlerde donanım işini tamamen bıraktı. İlk yayınladıkları anımasyonla Oscar adayı olsalar da bunu ancak ikinci filmleri olan Tin Toy ile alacaklardı ve bundan sonraki süre boyunca her yaptıkları film yüz milyonlarca dolar gişe hasılatı getirdi. Yaptıkları 8 filmin 6’sı Oscar kazandı. Asıl şaşırtıcı olan ise 2006 yılında hisselerinin yarısı 7.4 milyar dolara Disney tarafından alınacaktı. Diriliş: Next’te işler iyi gitmiyordu, Steve beklediği başarıyı bir türlü yakalayamamıştı. Apple da Steve’den sonra gerilemiş piyasa payını %4’lere kadar düşürmüştü. Sahne Microsoft’undu ve Microsoft gelmiş geçmiş en çok satılan işletim sistemi Windows 95’i çıkartmıştı. İşler kötüydü ve Apple durumu değiştirmek için dramatik bir kararla Next’i satın almaya karar verdi, ayrıldığı günden beri Apple için fırsat kollayan Steve anlaşmayı hemen imzaladı. Üstelik sadece yönetim kurulu başkanı danışmanı olma karşılığında... Ama rahat durmayan Steve değişiklik yapmaya başlamıştı bile. 1997 yılında yönetim kurulunu kendini yönetim kurulu başkanı yapmakla beraber istifa etmeye de ikna etmişti. İlk iş Apple üzerindeki ağırlıkları atıp sadece belli işlere odaklanmak oldu. Sonra da eski bir arkadaştan yardım istedi. Microsoft, yeni bilgisayar için 150 milyon dolar gibi bir yatırımla ofis programlarını yazacaktı. Milyar dolarlık zarardaki şirket 1998 yılında 305 milyon $ kâra geçti. Steve de Apple da geri dönmüştü. Bundan sonra Imac, Ipod , Iphone ve Ipad gibi çıkardığı ürünlerle piyasa standardı oluşturmaya devam edecekti. Son Savaş: 2003 yılında doktorlar Steve’ye başka bir mücadele alanı sundu. Steve ne yazık ki pankreas kanseriydi. Teşhis ile sarsılan Jobs ilk 9 ay boyunca alternatif tıp çözümlerini deneyecek ama eninde sonunda modern tıp yöntemlerine dönmek zorunda kalacaktı. Bu 9 aylık sürecin bedeli ağır oldu. Daha yavaş ilerleyen nadir bir tür olmasına rağmen bu tutum hastalığın ilerlemesine yol açtı. Sağlığı inişli çıkışlı bir şekilde 2010 yılına kadar hayatını devam ettirdi. 2010 yılında karaciğer nakli yaptırması gerekti. 2011 yılı başında sağlık sorunları sebebi ile geçici olarak yerini halefi Tim Cook’a bıraktı. 24 Ağustos 2011’de de aynı sıkıntılar yüzünden Apple yönetim kurulu başkanlığından istifa etti. İstifa etmesine rağmen ölmeden bir gün öncesine kadar Tim Cook ile çalışmaya devam etti. 5 Kasım 2011’de hastalığına bağlı olarak solunum yetmezliği sebebi ile hayata gözlerini yumdu. Geride onu seven bir aile ve hayatına bir şekilde dokunduğu milyonlarca insan bıraktı. 93 hemzemin İçimizdeki isyankârlar Nazlıhan Ergin Şevik Sabahları uykuyu alamadan, işe geç kalma korkusuyla, yorgun, mutsuz ve hatta kas ağrılarıyla kalkmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. Günümüz çalışma koşullarında ve aslında yaşam ortamında sıkça görülen bu sorunun tıpta da yeri var, belki duymuşsunuzdur; “kronik yorgunluk sendromu.” Ah ne hoş; özellikle (%70 oranında) kadınları etkiliyormuş. En yaygın belirtileri de işte tüm bunlar... 94 UZMANLAR kronik yorgunluğun Amerika’da çok yaygın bir hastalık olduğunu, ülkemizde ise yeni yeni yaygınlaştığını düşünüyorlar. Fakat ben aynı fikirde değilim, zira kiminle konuşsam aynı şeyleri işitir oldum. Hani bazı şeyler üst üste gelir ya... İş, stres, acı kayıplar ve hormonal değişikliklerimiz işte genellikle bu zamanlarda ortaya çıkıyormuş. Bundan yaklaşık altı ay öncesine kadar ben de aynı sorundan muzdariptim. Radikal bir kararla evden çalışmaya başladıktan sonra bu durumun yavaşça ve kendiliğinden ortadan kalktığını gördüm. Ama üzülmeyin illa ki böyle bir karar vermek zorunda değilsiniz. Zaten bu rahatsızlık uzun süreli değilmiş, yaklaşık beş altı ay sonra her şey normale dönüyormuş. Kim inanır? Ve bununla baş etmenin yolu da iş stresimizi azaltmaktan, sorumlulukları paylaşmaktan, daha sakin olup, kötü alışkanlıkları bırakmaktan geçiyormuş. Aman ne kolay değil mi? Biliyorum, her gün kalkıp kahvaltı hazırlamak, etrafı toparlamak, kendimizi ve eşimizi işe ve belki çocuğumuzu da okula hazırlamamız gerekiyor. Sonra trafikle baş etmek, daha işyerine varmadan yorulmak… O soğuk plazaların, iş merkezlerinin, binaların penceresiz odalarında belki de metrekareye bir insan düşen bölmelerinde, o sinir bozucu telefonları, eski model bilgisayarlarımızı açmak zorundayız. Biliyorum, faks - fotokopi çekmek, yemekhanede yemek almak, tuvalet ihtiyacımız için bile kuyruğa girmek zorundayız. Her zaman özenli olmalı, kibarlığımızı elden bırakmamalı, saygılı, uyumlu bir tavır sergilemeli, en sinirli anlarımızda bile çözüm odaklı olmalı, sakın ha pozitif, güleryüzlü maskelerimizi yere düşürmemeliyiz. Öğle arasında kadınlar yeni gelen kızı çekiştirip, şirket dedikoduları yaparken, erkekler boyunlarındaki zincirlerini gevşetip, futbol geyikleri yapabilirler. Ama mesai saatlerine dönünce beyli hanımlı konuşmaya devam etmeli, ciddiyetimizi bozmamalıyız. Günaydın, iyi akşamlar klişeleri dışında konuşmak, fazla gülmek, ağlamak, dokunmak, şakalaşmak, yakınlaşmak yasak. Verilen işleri zamanında teslim etmek, en mutsuz günümüzde bile o çekilmez toplantıları yapmak zorundayız. 6’yı bir geçe kafamızı izole edip artık evin eksiklerini, ne yemek yapacağımızı düşünmek, çocuğu okuldan almak zorundayız. Kronik yorgun olmayacağız da ne olacağız sanki? Sonra tabi Pazartesi’den Cuma’ya geri sayım yaparız, Cuma’dan itibaren Pazartesi’yi hatırlatacak her şeyden kaçarız. Tatil için yaşıyoruz itiraf edin, tatil için çalışıyoruz. Bayramları, yıllık izinleri nasıl da iple çekiyoruz. Resmen masamızda duran o ucube reklamlı takvimlere çentik atmak için günlerle yarışıyoruz. Tatillerde de aranmasak, sorulmasak bile çoğu zaman kafamız yeni proje sunumunda, patronun son tavrında, iş arkadaşımızın bize karşı olan tutumunda, hep orada oluyoruz. Bavula çoğu zaman işimizi de koyup gidiyoruz, belki de hiç gidemiyoruz. Biraz şikâyet edince de “en azından işin var”, “olsun iş iştir”, kalıplarına mazur kalıyoruz. Lise yıllarında gittiğim bir türkü kafe vardı. Gündüz saatlerinde iki kişinin çıkıp birinin bağlamayla birininse gitarla müzik yaptıkları vasat bir mekândı. Orada o adamlar, anlamını yıllar sonra çözdüğüm fakat ilk dinleyişimden itibaren her duyduğumda içimde isyankâr bir tavır yaratan bir şarkı söylerlerdi. Sanırsınız yıllarca 9-6 yollarında çalışmış memurduk hepimiz. Öyle içli, öyle derinden söylerlerdi ki, her gittiğimde peçeteye yazıp illa ki istek yapardım "9-6 yolları"nı. Eşlik ettiğim o Efkan Şeşen şarkısının anlamını sabah 9 akşam 6 çalıştığım yıllar içinde tecrübeyle öğrendim. "Umutlar bir kasada, sıkışmış bir masada / Dokuz altı yollarında oy, bir ömür geçer buralarda" "Dokuz altı yollarında, bir zincir boğazımda / Sıkar sıkar gevşetemem, ağlayamam" diye devam eden şarkıda nasıl da anlatmış bizi Efkan Şeşen. Sonu olmayan çalışma tempomuzun gelecek umutlarımızı nasıl körelttiğini, duygularımızın, yaşamak istediğimiz güzelliklerin erişilmezliğini, sahip olmak istediklerimizin bu sistem içerisinde nasıl imkânsızlaştığını vurgulayarak… “Ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak / Dokuz altı yollarında gülmek yasak” derken az önce bahsettiğim tatil meselesi konusunda da haksız olmadığıma sevindim. Bunları işten soğuyun diye anlatmıyorum, kalkıp girişimcilik planları yapın diye de değil. Zaten hepimiz biliyoruz ki bu bir çark, dişlileri de biziz. Biz olmazsak dönmez o çark. Nasıl bir çarksa milyonlarca kişiyi hapseden! Diyeceğim o ki dostlar, başta kendimize olmak üzere milyon tane sorumluluğumuz, yaşamak için zorunluluklarımız var. Bunları karşılamak için ise önce bireysel güce ve işe ihtiyacımız… Hani o hep hayalini kurduğumuz sahil kasabasına gidip, organik tarım yapmaya daha çok zaman varsa yani bu diyardan şimdilik gidemiyorsak, bu deveyi güdeceğiz, başka çaresi yok, o işe kalkıp gideceğiz! Tabi bunu yaparken yıpranma payımızı en aza indirgemek, halet-i ruhiyemizi sağlıklı kılmak ve kronik yorgunluk sendromuna kapılmamak için mümkün olduğunca kendi kendimizin telkincisi, psikologu olmamız gerek. Ve belki de bu düzenin bize güvende olduğumuzu hissettirdiğini, bunu herkesin yaptığını, daha kötü durumda olanları, çarkı kabul eden taraf olup “eh en azından işimiz var” diye düşünmek… Ama siz yine de dokuz altı yollarında yürürken, içinizde şarkı çığıran isyankârı tamamen susturmayın, çünkü o da sizsiniz. Hemzemin’de buluşmak üzere, sevgiler. 95 deli kızın defteri :) :) : :) ) :( İkinoktaüstüsteaçparantez Yükseklik, böcek, karanlık, kedi, köpek, iğne, örümcek, kapalı yerde kalmak... Korkunun bahaneleridir bunlar. Kimisine garip gelen, kiminin de haklı bulacağı daha onlarcası da bulunabilir. Tamam, her şeyden korkulur da, insanın kendinden korkmasıdır belki de en korkunç olanı... Bu nasıl mı olur? Gözde Aral ÖYLE BİR AN GELİR Kİ, günlük telaşeler, hayata, yaşamaya, inanmaya dair her şey sabun köpüğü gibi görünür. “Ne anlamı var ki!” dersin dudaklarını bile oynatmadan... Sabah gözünü açtığında gün ağırmamaya başlar. Karanlık değilse de, aydınlık da değildir artık. Kurşuni bir griye bulanır baktığın her yer. Yaşamaya üşenirsin. Çalışmak zor gelir, eğlenmek sıkıcı, konuşmak gereksiz, susmak ağır… Uyumak -yarı ölüm olduğundan belki- tek çıkış halini alır. Kabuslarla bölünmüyorsa eğer, uyku sığınabileceğin tek güvenli liman olur. Ha bir de ağlamak vardır ki, önünde durmak mümkün değildir. İçeride kazan kaldıran gözyaşları, yanağından gönül çukuruna kaymak için isyandadır. Üzülmen, sevinmen, öfkelenmen sadece bahanedir artık. Üstelik eskisi gibi sevinememektesindir. Telefon ya da bilgisayar ekranında karşına çıkan “:)” komik değildir, sevimli hiç değildir, sadece “ikinoktaüstüstekapaparantez” dir. Bardağın yarısı boştur. Hem o suyu 96 birisi içecek, ve bardağın diğer yarısı da boş kalacaktır zaten. Ve bir gün, bir kaşı havada, gözlerini sana dikmiş olan aynadaki aksini, aslında iyi olduğuna ikna etmeye çalışırken bulursun kendini: “Satürn ters açı yaptı, bir de Merkür geri gidiyor, bu halim ondan.” Ne zaman başladığını, ne kadar sürdüğünü kestiremesen de, bir terslik olduğunun farkındasındır. Ruhunun pırıltısı, suya düşen bir kor gibi karaya dönmüştür. Emanet bir hayat yaşıyormuşçasına eğreti durur üzerinde yaptığın her şey… Üstelik bunun vahameti giderek artmaktadır. İçinde bulunduğun halden, verdiğin tepkilerden, düşündüklerinden, düşünemediklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından, yapabileceklerinden korkmaya başlarsın sonunda. Hayatına şekil veren onca etkeni kontrol edemeyeceğini kabullenmene rağmen, kendi kontrolünü kaybettiğini farkettiğinde oldukça uzun zamandır oturduğun yerden kalkıp, çevrene bakarsın: İşte o an, ardında bıraktığın “HOŞGELDİN!” pankartı gözüne çarpar. "(...)Türkçe'de depresyon bir 'fiil'den ziyade, bir 'mekan' gibi algılanır. Bu sebeptendir ki, 'bunalım-da' ya da 'bunalım-dayım' denir. Sanki 'bunalım' bir mekanmış gibi. İçine girilen karanlık bir oda... İçinde kaybolunan bir koca kıta…”* Parti bitmiş, herkes gitmiştir. Daha önce hiç görmediğin, bilmediğin bu garip diyarda kulağına birçok insan sesi gelmesine karşın, kimseler yoktur yakınlarında, yalnızsındır. Birileri konuşur, birileri güler, birileri bağırır, sen karşılık ver(e)mezsin. Loş, grimavi koridorlarda dolandıkça gerçeğin nerede başlayıp, nerede bittiğini karıştırırsın. Kuytuda kalan küçük uyarı levhasını okumak için ihtiyacın olan şey küçük bir umut ışığıdır: “Kapı açık, arkanı dön ve çık!” *Elif Şafak, Siyah Süt 97 köşe Şu 9 ay geçsin hele... Dilek Şen İnsan olmanın en büyük handikabı bu yanılgıyla başlar. Kendi hayatı içinde kavrulup giden iki insan, hayatlarını birleştirmeye karar verip yetmiyormuş gibi üstüne bir de çocuk eklemek istediği anda, sarpa sarma hali vuku bulmaya çoktan başlamıştır bile... Yanılgıyla başlarken kişi hayatına, kendi yaşadıklarını unutmuşçasına, çocuğuna benzer bir insanlık kaderi yaşatacağından habersiz davranır. İçinde yaşanan zamanı içselleştirebildikçe artan aidiyet duygusunun neticesidir bu. Dünyaya gözlerini açmadan ilk sualleri ile anne karnında karşılaşır insanoğlu; cinsiyeti nedir, adı ne olacak, boyu posu pek önemlidir. Sağlıkla doğsa da bir rahat yüzü görse kendisi. Adı konması halinde bunun anlamı nedir, nereden gelmektedir soruları devam ederken, kendi dünyasında kendi sorguları başlar bu kez. Yürümek için uğraşır, adım atar, yere düşer, etrafındaki gürültülü insanları anlayamaz, onlara derdini bir türlü anlatamaz. Bir konuşsa rahatlayacaktır, konuşmaya başlar, sonra soru sormaya; insan olmanın dayanılmaz sorgulama mantığı işte daha o yaşlarda peydah olur. “O ne, bu ne, neden, niye, ama neden… vb.” Ardı ardına yüzlerce soru sormak sıradandır, bir öğrense rahat edecektir her şeyi. Büyür okul vakti gelir, herkes gibi o da okula gitse, renk renk kalemleri, defterleri olsa diye umut eder. Umut bu hep bir 98 yerden beklemek, hep hayalini kurmak gerek. Okula başlar, okumayı sökse rahat edecektir. Lisede idealindeki (sadece kendi ideali olması değil, toplumsal statüsü ideal olan) bir okulu kazanma umuduyla ders çalışmaktadır. Kendinden çok umutludur, lisede her şey çok güzel olacak derken, sınav gelip geçer ve kendini üniversiteye hazırlanırken bulur. Bu sahneyi daha birkaç yıl önce yaşamış olmasına rağmen yine testmatik kıvamında ders çalışmakta ve hayallerindeki mesleğe ulaşmak için üniversiteyi kazanmak istemektedir. İşte tam bu aşamada sorular, sorgular yine başlar; hangi üniversite, hangi bölüm, çok bilinen bir alan dışı tercihse “tüh”tür haline, bari bir öğretmen olsa... Sanki herkes öğretmen olabilir, ya da öğretmenlik kolay bir iş gibi. Ya da benzeri benzetmeler avukat, doktor, temel mühendislik alanlarından biri... Kız öğrenci için eczacılık en idealidir. Gencimiz bir umut çalışır üniversiteyi kazanmak için bu sefer olacak, bu son adımdır, artık kendi ayakları üzerinde duracağı zaman gelmiştir. Hiçbir şey hayal edildiği gibi değildir ne yazık ki; okul biter iş aranır, er kişi için asker yolu görünür, askerden dönülse, iş bulunsa bir rahata erilecektir. Yeni mezun genç bunun için çok umutludur, işi olacak daha ne olsun derken iş bulunur, konu komşu doğduğu günkü merakla sorarlar: “Düğün ne zaman?” Kimsenin umru değildir gencin fikri, seçenekleri, bu devirde üç kuruşla nasıl geçinecekleri. Olmalıdır. Her sorun çözülmüş ve tam zamanı gelmiştir. Dış çevrenin içselleştirdiği bu karmaşa hali ile nikah masasına oturan gencin yüzündeki ifade “burası neresi, neler oluyor burada” şeklinde olsa da soruların sonu geldiği umuduyla gülümseyerek imzalar kendine uzatılan defteri. Bir de sesinin var gücüyle “evet” der, malum tüm soruları cevaplamıştır bu hayatta. Bir iki yıla kalmadan yeni bir soru çıkar ki karşısına işte bütün soruların temel taşı; bebek ne zaman geliyor? Neden gelsin, nereye gelsin, bunca sorunun orta yerine neye cevap vermek için gelsin? diye düşünen sorgulanmış nesil, kendileri aşağıdaki cümleyi kurarken bulur; “Şu 9 ay geçsin, bebeğimiz sağlıkla doğsun, hayat ne güzel olacak!” 99 havadan sudan Nazan Aşkalli “Umut” her yerde En karanlık anda gecenin tam kalbine ışığın doğması ile gözlerdeki endişe ve bilinmezlik korkusunun silinmesidir umut. SOĞUK HAVA ürpertir beni hep, hoşlanmam fazla ama öylece çıkıverdim bahçeme hırkamı almadan. İçime çektim serin havayı. Sanki tüm evrenin oksijenini doldursam yetmeyecekti ciğerlerime. Her şeyi toplayıp kuytuya çekilmiştim. Tüm dünyayı suçladım ve baktım ki kimsenin umurunda değil. Yüce bir güç bekledim, gelsin her şeyi yoluna soksun diye. Sadece sıkıntı geldi içime ilk başta. Ne yüce bir güç ne bir mucize yoktu. İçimden bir sürü ses birbirine karıştı. Her zaman öyle olmaz mı? En daraldığın ya da en heyecanlandığın dönemlerde bir sürü ses çınlar beyninde. Mantığım gerçekleri kabullen, bunun başka yolu yok diyor. Aklım hayır bir yol olmalı, hatta bir çok yol olmalı denemelisin diyor. Kalbim ise sessizce senden bahsediyordu; ne olursa olsun “umut” var diyordu. Üşümüyorum artık. Belki de alıştım ayazına bahçemin. Bilinmezlikten korkarken anlıyorum senin ne kadar güçlü bir dost olduğunu. Sadece hatırlamaya ihtiyacım var seni. Biliyorum aslında her yerdesin. Bir 100 kitabın sayfasında buldum seni çoğu zaman. Bir melodide, bir yudum huzur bulduğum anlarımda, bazen karşımdakinin dudaklarından çıkacak iki kelimede. Sevgilimin yanında ya da bebeğimin ilk çığlığında akan damladasın. İçimden gelen o sihirli sese kulak verdim yeniden, gürültü azalmış gibiydi. En güçlü hissettiğim zamanda da en çaresiz durumlarımda da tek gerçek duygum, anladım ki umudumdu. Ona olan inancımla hayallerime ulaşmak için bıkmadan usanmadan çalıştım. Ne bekledim ne buldum dediğimde aslında tam da umut ettiğimi bulduğumu fark ettim. Bazen gelecek ne kadar belirsiz görünse de, çevremdekiler ne kadar karamsar olsa da umudumun ışığı ile o kara bulutları dağıtacak gücü bulurum kendimde. Herkes güzellikleri hayal eder. Hayallerine ulaşmak için emek ve güçlü bir inanç gereklidir. Hiçbir duygu sonsuza dek sürmez biçim değiştirir. Son ana kadar bitmiş değildir hiçbir şey. Yaptığım en büyük hata yarı yolda vazgeçmek oldu. Şimdi içimdeki ses senden bahsediyor yine “umut” her zaman her yerde diyor. Şarkılar söylemeli git gide yükselen bir sesle, bazen dans etmeli hiç durmadan hayallerinle. Baksana şimdiye kadar imkansız görünen onca hayalinin birçoğuna ulaştın bile. Düşünüyorum neden dünyadayız diye? Karışık uzun yanıtlara ihtiyacım yok. Sadece yaşamak için. Aşık olmak, gülmek, keşfetmek için. Hayatın her dakikasının kıymetini bilerek öylesine olduğu gibi hissetmek için. Unutsam da varlığını, sen yanımdan ayrılma. Hatırlat kendini yaşama sıkıca tutunanlara. Dünyanın herhangi bir yerinde üşüyen minicik yürekleri ısıt. Hızlı ol, zamandan daha hızlı yetiş tüm inancını kaybedenlere. En güzel mutluluk hayallerine sahip çıkmak, bıkmadan usanmadan uğraşmak, sana sahip olmak en güzel mutluluk umudum... Sen; insanın vazgeçemediği bir ilizyon, aynı zamanda en büyük güç kaynağımızsın. “Umutsuzluk nedeniyle korkup kaçma. Umut umutsuzluğun ötesindedir. Aş, yürü, geç onu. Karanlık geçidin ötesinde ışığı bulacaksın.” Andre Bide 101 serbest yazı Umut ettiğimiz “gelecek” Umut deyince aklımıza gelen kelimelerden biri de hiç şüphesiz “gelecek”tir. Çünkü “geçmiş” zaten iyi ya da kötü geride kalmıştır, gelecek için ise devamlı umutlar besleriz... Türkiye’de bu yıl ikincisi düzenlenen ve gelecek hakkında önemli öngörülerin ve bilgilerin paylaşıldığı Fütüristler Zirvesi’nde aldığım notları paylaşıyorum. Gelecekte dünyada yaşayacağımız gelişmeler üzerine çalışmalar yapan, gelecek trendlerini takip eden ve alanında isim yapmış değerli fütürist konuşmacıların bulunduğu zirvede çok çarpıcı bilgiler aktarıldı. İşte onlardan bazıları... * Gelecekte şirketlerden ziyade bireyler önem kazanıyor. Bireyin nerede çalıştığı önemli değilken; ne yaptığı, nasıl yaptığı ne kadar bilindiği önemli. Bu yüzden “Home office” olarak bilinen çalışma düzeni çok daha yaygın olacak. * ABD’de maymunlar üzerinde yapılan deneyde; insan beyniyle bilgisayar üzerinden bağlantı kurulmaya çalışılıyor. Belki ileride beyindeki tüm bilgiler bilgisayara yükletilebilecek. Şu an beyin elektriksel bir sistemle bilgisayar mikroçipiyle yer değiştirebilir mi diye araştırılıyor. * Son 30 yılda IQ’de % 10 gelişme oldu. Bu önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Çok daha zeki bir nesil geliyor. Bu yüzden akıllı nesil akıllı ürünlerin üretimini hızla artıracak. * İnsan bilinci ve zihni de kodlarına ayrıştırılmaya başladı. İleride hafıza da onarılabilecek. Hayvanlar üzerinde deneyler başlatıldı. Başarılı sonuçlar geliyor. * Dijitalleşme hızla artacak. Şu an dünya nüfusunun 1/3’ü internette online durumda. Çok kısa bir süre sonra bu oran %100’e yaklaşacak. Sanal dünya çok daha önemli olacak. * İnsanların duygusal varlığını anlamaya yönelik de çalışmalar yapılıyor. Bağımlılık, travma, stres gibi duygusal durumların kodları çözüldü. Tedavilerde kullanılmaya başlandı. Bu uygulama daha da yaygınlaşacak. * 2020 yılında 250 milyon gen haritası çıkarılmış olacak. Belki genlerle oynanarak bebek tasarımı bile yapılabilecek. Birçok hastalığın geni bulunup tedavi ediliyor olacak. Genetik körlük ve kalp rahatsızlığı bu haritanın netleşmesiyle tedavi edilmeye başlandı bile. * Beynimiz en ince kodlarına kadar incelenmeye alınmış durumda. Beynin taranmasının çözünürlülüğü 102 artırılabilirse beynin program yapısı da çözülebilecek ve yeni bir program yazılıp yüklenebilecek. Beynimizin kopyası alınabilecek, çoğaltılabilecek. 45-50 yıl sonra beynin bilgisayara aktarılabileceğini söylüyorlar. Yani kendimizin bir yedeğini alabileceğiz, programı değiştirip kendimizi yenileyebileceğiz. * Duyma görme ile ilgili kayıplar elektrotlar sayesinde tekrar kazanılabiliyor. Bununla ilgili birçok örnek günümüzde de var. İleride bu çok daha fazla gelişecek. * Daha uzun yaşanacak. Yüzlerce yıllık ömür üzerine çalışmalar devam ediyor. Ağaçlar, hayvanlar gibi uzun yaşayabilen canlıların genlerinin nasıl olduğu tespit edilmeye çalışılıyor. Eğer Özlem Şenkoyuncu bu gen tespit edilirse insan ömrü çok daha fazla uzayabilecek. * Gelecekte en büyük hastalık obezite ve diyabet olacak. * Teknoloji iyice küçülüp bedenimizin bir parçası haline gelecek. 10 yıl sonra tansiyonumuzu çorabımız ölçebilecek. Küpe gibi telefonlar; cebe sığan gelişmiş, çok akıllı, hatta duygulu bilgisayarlar olacak... * Gözünüze takabileceğiniz bir kontakt lensle bütün hayat cebinize sığabilecek, okuduğunuz kitap anında istediğiniz dile çevrilecek, bir kitabı okurken dil ayarı yapabileceksiniz. * Masaüstü bilgisayarlar ortadan kalkacak. Tabletler dizüstü bilgisayarların yerini alacak. * Beslenme konusunda doğal afetler gibi durumlarda tek hap alıp sizi tüm gün tok tutacak bir sistem geliştirilecek. Hayvan yetiştirmek pahalı olduğu için artık kendi etimizi hayvanları kesmeden genetik deneylerle üreteceğiz. Duyduklarımız bizleri hem sevindirdi ve umutlandırdı, hem de endişelendirdi. Çünkü bu kadar bilgi ve insanlığa bu kadar hakimiyet art niyetli bencil kişiler tarafından sömürülebilir, kötüye kullanabilir. Gelecekte kötü senaryoların gerçekleşmemesi için sosyal ve etik değerler, iyi ahlak, doğruluk, dürüstlük, adalet, insan sevgisi, doğa sevgisi ve hayvan sevgisi insanlığın mutlu olabilmesi için bence daha da önem kazanacak. Güzel bir gelecek umuduyla... 103 eğitimin psikolojisi Psk. Ayşegül Alkış Küçüklerin büyük umutları Çocuklarımızın hayatlarına baktığımızda hep umut dolu olduklarını, yetişkinlerden daha çabuk sorunların üstesinden gelebildiklerini görebiliyoruz. Fakat biz yetişkinler olarak onların bu umutlarını da hemen söndürüveriyoruz! “SEN YAPAMAZSIN, bak kardeşin nasıl yaptı, ben artık senin annen-baban değilim, bu kadar çalışmayla ancak bu olur, ben sana dememiş miydim...” Ne kadar tanıdık geliyor değil mi bu cümleler? Öncelikle düşünmemiz gereken şu: “Bu hayatta ben çocuğuma güvenmezsem, ben de desteğimi kesersem kim güvenir? Ben ona umut bağlamazsam kim bağlar?” Bu düşünceden yola çıktığımızda çocuğumuzun hayatında ne kadar önemli olduğumuzu görebiliyoruz. Bir sözümüzle onları cesaretlendiriyor, diğer bir sözümüzle küstürüyoruz. Bir çocuk psikoloğu olarak çocuklardan öğrendiğim, kendilerine söylendiğinde en mutlu oldukları cümleler şunlar: İyi ki varsın. İyi ki benim kızım-oğlumsun. Sana güveniyorum. 104 Sonuç ne olursa olsun yanındayım. Yapabileceğim bir şey olursa hemen söyle, ben buradayım. Aslında, baktığımızda bu cümleler hepimiz için değerli olduğumuzu hissettirici cümleler. Bir de çocuklarımız bunları bizden duyduğunda kendilerini çok daha değerli, istenir ve sevilir hissediyorlar. Bu sayede yeniden hayal kurup yeniden hayalleri için çabalıyorlar. Çocuklarımızın hayalleri de çok küçük yaşlarda yeşermeye başlıyor. “Polis olacağım, doktor olacağım, öğretmen olacağım, bilim adamı, astronot, şarkıcı vb.” diye listemiz uzayıp gidiyor. Mesleğinde başarılı birçok kişiye bakıldığında daha küçük yaşlarda hayallerinin ilk ipuçlarını verdiklerini görebiliyoruz. Bu nedenleri hayallerini küçümsemek yerine, yaşına uygun o hayaliyle ilgili destek olmak gerekiyor. Mesela doktor olmak isteyen çocuğunuza bir iskelet oyuncağı ya da organlar oyuncağı almak, öğretmen olmak isteyen çocuğunuza yazı tahtası almak, astronot olmak isteyen çocuğunuza uzay haritası almak, bilim adamı olmak isteyen çocuğunuza deney setleri almak küçük birer adım olabilir. En destekleyici olan yol ise aile sohbetleri içinde umutlara yer verilmesidir. Sohbet içinde “doktor olsan ne yapardın, avukat olsan kimi savunmak isterdin, nasıl bir bilim adamı olurdun, ne incelemek isterdin” gibi daha ayrıntılı ama merak uyandırıcı sorular gerçekten bu durumla da ilgilendiğinizi gösterecektir. Yetişkinlere bile “büyük ikramiye çıksa ne yapardın” diye sorulduğunda sıcak bir gülümseme yayılır yüzlerine. Bu ifadeyi güzel küçük yüzlerde görmek istemez miydiniz? 105 ruhun gıdası Özgür Akkaya Erdemol Yoga Eğitmeni Hatha Yoga Geçen yazımızda Ashtanga Yoga’dan bahsetmiştik. Bu yazımızda da bir başka Yoga türü olan Hatha Yoga’dan bahsedelim. Hatha Yoga geleneği ilk olarak M.S. 6. yy’da Bilge Matsyendranath ve öğrencisi Bilge Goraknath tarafından Hindistan’da kurulmuş. Yüzyıllar içerisinde gelişimini sürdürerek 15. yy’da Swami Swatmaram tarafından yazılan Hatha Yoga Pradipika ile bugünkü bildiğimiz şeklini almış. Buddha’yla aynı dönemde yaşamış olan Patanjali’nin Ashtanga Yoga’sında Buddha’nın öğretilerinin etkileri görülür. Ashtanga Yoga’da ilk olarak ahlaki yönlere vurgu yapılır. Aydınlanmaya giden sekiz basamakta kişinin takip etmesi gereken sosyal ve içsel kurallar bütünü vardır. Tantralardan etkilenen Hatha Yoga ise farklı bir yol izler. Hatha Yoga Ashtanga Yoga’da bahsedilen sosyal ve içsel disiplinin insanın kendiliğinden sahip olması gereken, sahip değilse de zaman içinde içsel bir dönüşümle ortaya çıkaracağı bir değerler bütünü olduğunu ileri sürer. Kişi zorla bu değerleri takip edecek olursa kendisini daha ileri bir bilinç seviyesinde değil içsel bir çatışma içerisinde bulacaktır. Bu değerleri körü körüne inanmadan, hissetmeden uygulamaya çalışmak kişilik üzerinde dengesizlik ve zihinde huzursuzluk yaratacaktır. Bu nedenle kişinin bu sosyal ve içsel disiplini 106 takip edebilmesi için önce kendini hazırlaması gerekir. Zaman içerisinde Hatha Yoga yolunda ilerleyen birey geçirdiği dönüşümle bu değerleri kendiliğinden takip etmeye başlayacak ve Ashtanga Yoga’nın da son adımı olan Samadhi’ye, yani aydınlanmaya ulaşacaktır. Bu anlayış üzerine kurulan Hatha Yoga basit ve mantıklı bir yaklaşım geliştirmiştir. Hatha Yoga’da atılacak ilk adım bedeni arındırmaktır. Hindistan kökenli ve yaklaşık 5000 yıllık bir yaşam bilimi olan Ayurveda’ya göre bedende üç ayrı madde vardır ve bunlar mukus, gaz ve asittir. Bedende bu üçü dengenlendiğinde kişi ideal sağlık haline kavuşur. Hatha Yoga geliştirdiği altı farklı temizlik yöntemiyle bu üç maddeyi dengelemeyi hedefler. Neti (burun temizliği), Dhauti (dahili temizlik), Basti (yogik lavman), Nouli (karın masajı), Kapalbhati ve Trataka (göz temizliği) uygulanarak solunum, sindirim, boşaltım ve sinir sistemi başta olmak üzere bütün bedensel sistemler dengelenir. Bu yöntemler aynı zamanda yaşam enerjisi Prana’nın bedenimizde dolaştığı kanallardaki mevcut tıkanıklıkları da temizleyerek fiziksel ve zihinsel rahatsızlıklardan kurtulmamıza yardım eder. Temizlik teknikleriyle arındırılmış beden için bir sonraki adım Asanalar yani Yoga duruşlarıdır. Asanalar meditasyon ve ileri teknikler için gerekli olan rahat ve sabit duruşlardır. Bir Yoga duruşunda bedeni önce farklı şekillerde esnetir ve gerdiririz. Daha sonra o duruşun içinde sakinleşerek, rahat bir şekilde kalırız. Bu da bedeni kuvvetlendirir ve dayanıklılığını artırır. Özellikle kas sistemi kuvvetlenerek diğer sistemleri destekler. İç organların işleyişi ve etkinliği artar. Bu da bedenin diğer kısımlarını olumlu bir şekilde etkiler. Yoga duruşlarında aynı zamanda zihinle bedeni birbirine bağlamaya çalışırız. Nefesimize de dikkat ederek gerdirdiğimiz eklemlere ve kaslara odaklanarak beden farkındalığımızı yükseltmeye çalışırız. Asana çalışması esnasında bedenin farklı bölgeleri esnerken ve gerilirken rahatlamak, sakin kalabilmek öğrenilen bir hünerdir. Bu çalışmalar beden, zihin ilişkisini kuvvetlendirir. İleri düzey farkındalık çalışmaları için başlama noktası sağlıklı bir bedendir. Yoga duruşlarına çalışmamızın nedeni de budur. Hatha Yoga’nın üçüncü aşaması Pranayama; yaşam enerjisini kontrol etmemizi sağlayan nefes çalışmalarıdır. Evrendeki yaşam enerjisine Prana denir ve bütün olaylar bu enerjinin hareket etmesinin sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bedende de hareket eden bu enerji kontrol edilebildiğinde bütün bedensel ve zihinsel etkinlikler de kontrol edilebilecektir. Pranayama teknikleriyle psişik enerji merkezleri olan “çakralar” arındırılır ve bedendeki Kundalini enerjisi uyandırılarak üst çakralara yönlendirilir. Kundalini enerjisi yükselip tepe çakraya ulaştığında farklı bir bilinç düzeyine geçilir ve aydınlanma gerçekleşir. Hatha Yoga’da bahsedilen son aşama ise Mudralar ve Bandhalardır. Mudra belirli bir bilinç, duygu ya da tutum halini gösteren el kol hareketleridir. Bandhalar ise bedendeki Prana akışını kontrol etmeye yarayan enerji kilitleridir. Tarih boyunca Yogiler Mudraları ve Bandhaları düşünce süreçlerini, zihin ve duygu hallerini değiştirmek için kullanmışlardır. Zihni odaklamaya yarayan, farkındalığı yükselten, Kundalini enerjisini uyandıran ve hatta psişik yetenekleri harekete geçirebilen Mudralar vardır. Bunların aynı zamanda beden üzerinde önemli etkileri vardır. Sinir sistemini ve endokrin sistemini dengelerler. Sempatik ve parasempatik sinir sistemi uyarımlarını düzenlerler. Asana ve Pranayama pratiği iyice oturtulduktan sonra uygulanması tavsiye edilen Mudra ve Bandhalar hiçbir bilinçli çaba sarfetmeden doğal, derin bir meditasyon hali uyandırırlar. Kısaca Hatha Yoga beden arındırılması, beden zihin ilişkisinin kuvvetlendirilmesi ve pranik tekniklerin öğrenilmesi üzerine odaklanan bir Yoga türüdür. Beden ve zihin dengeye geldiğinde kişi yüksek bilinç hallerine geçmeye hazır olacaktır. Bugün dünyadaki Yoga merkezlerinin çoğunda Hatha Yoga temelli Yoga dersleri uygulanmaktadır. Zaman içerisinde bazı yoga eğitmenleri Yoga duruşlarında bazı değişiklikler yaparak, sürelerini, sıralamalarını, hızlarını değiştirerek kendi isimleriyle anılan Yoga türleri oluşturmuşlardır. Ashtanga ve Hatha Yoga, Yoga felsefesinin temelindeki öğretilerdir. 107 genel sağlık Tiroid ve hastalıkları Gırtlağın ön tarafında bulunan tiroid bezi salgıladığı hormonlarla, vücuttaki tüm organların işleyişini ve metabolizmasını etkilemektedir. Ancak; bazı mikroplar, ısı değişiklikleri, iyot eksikliği ya da fazlalığı, radyasyon, kullanılan ilaçlar, yaşlanma ve kanser gibi faktörler tiroid bezinin çalışmasını bozar. Belirtileri Tiroid bezinin çalışmasıyla ilgili sorunlarda hastaların boyun ön kısmında bir şişlik ve nadir olarak ağrı, boğazda baskı hissi, ses kısıklığıyla hekime başvurduğu söylenmektedir. Bazen şişlik hasta yakınları tarafından farkedilir ve kendisinin bir şikâyeti olmaz. Bu durum çoğunlukla tiroid bezi büyümesine, yani guatra bağlıdır. Ağrı ise tiroid iltihabına veya tiroid içine kanamaya bağlı olabilir. Hipotiroidi ve hipertiroidi Tiroid bezinin çok farklı hastalıkları olabilir. Ülkemizde en sık görülen biçimi guatrın büyümesi ya da tomurcuklanmasıdır. Bu hastaların tiroid tümörleri açısından araştırılması gerekmektedir. Hipotiroid hastalar; ciltte kuruluk, saçlarda kabalaşma, yüzde ve vücutta şişlikler, üşüme, uykuya eğilim, kabızlık, kadınlarda adet düzensizlikleri, seste kalınlaşma ile başvurabilirler. Hipertiroidi ise aşırı tiroid hormonu salgılanması sonucu görülür. Hastalar, iştah artmasına rağmen kilo kaybı, çarpıntı, terleme, sıcağa tahammülsüzlük, titreme, bağırsak hareketlerinde süratlenme, adet düzensizlikleri, uyku bozukluğu ve sinirlilik yakınmaları ile gelebilirler. Tanıda kullanılan testler Tiroid hastalığından şüphelenildiği durumlarda öncelikle hastanın hastalık öyküsü alınır ve ayrıntılı muayene edilir. 108 Kanda tiroid hormonlarının düzeylerinin tayininin yanısıra ultrasonografi, sintigrafi olarak adlandırılan görüntüleme yöntemi, tiroid bezinden ince iğne ile örnek alınması başlıca tanı yöntemleri olarak kabul edilmektedir. “Kanser olur muyum?” sorusu tiroid hastalığı olan birçok hastanın kafasını kurcalayan bir sorudur. Mevcut bir guatrda kanser saptanmaz ise genelde bu bezde sonradan kansere dönüşme gözlenmez. Tiroid kanserleri çoğunlukla tedaviye çok iyi yanıt verirler ve hastanın yaşam süresini etkilemezler. Vücudun diğer organlarında görülen kanserlere göre oldukça iyi bir seyir gösterir. Boyun bölgesinin dıştan ışın alması tiroid kanseri riskini artırır. Tiroid bezinin hızlı büyümesi kanser açısından şüphelenilmesi gereken bir durum olarak değerlendirilir. Geç dönem bulgusu, sert guatr, bazen boyunda hissedilen lenf bezleri, yemek borusuna kadar kanser yayılmışsa yutma güçlüğü, nefes alma güçlüğü, ses kısıklığı gibi belirtiler görülebilir. Tiroid kanserinin erken tanısında ultrasonografi ile belirlenen nodüller değerlendirilir. Tiroid sintigrafisinde tespit edilen soğuk nodül varlığında nodüllere uygulanan iğne biyopsisinde alınan örneklerin laboratuvarda değerlendirilmesinden sonra tanı konulabilir. Erken tiroid kanserlerinin çoğunluğu şüpheli nodüllerin varlığı Op. Dr. Ruhi Sayar Anadolu Hastanesi sonucu verilen ameliyat kararlarından sonra tespit edilebilir. Tedavisi Tiroid kanserinin tedavisi cerrahidir. Tiroid bezinin uygun şekilde doku bırakmaksızın temizlenmesi gerekir. Tiroid kanserleri dışında ise, kozmetik nedenler, yutma güçlüğü ve nefes alma problemlerinin ortaya çıktığı, ses kısıklığının geliştiği durumlarda ameliyat tercih edilebilir. İlaç tedavisine yanıt vermeyen hipertiroid durumunda, şüpheli tiroid bezi nodüllerinde ve hastanın görüntü olarak rahatsızlık duyduğu durumlarda hastaya ameliyat önerilebilir. Tiroid bezi yapısal olarak iki adet lobdan oluşur. Bu nedenle her iki lop ayrı ayrı değerlendirilerek ameliyatı planlanır. Hastanın durumuna göre her iki lobun tamamen alınmadan her iki loptan biraz doku bırakılarak ameliyat yapılabilir. Bazen de bir taraf tamamen çıkarılır diğer tarafta biraz doku bırakılır. Tümör söz konusu olduğunda ise her iki lobun da çıkarılması gereklidir. Ameliyatta hastanede kalış süresi maksimum iki gündür. Genellikle hastalar ameliyattan bir gün sonra taburcu edilir. Bir hafta içinde normal hayata dönebilirler. Tiroid hastalarının ameliyattan sonra iyi takip edilmesi gerekir. Kontrollere gelmeyen hastalarda operasyon sonrasında tekrarlama ya da hormon eksikliğine bağlı problemler gelişebilir. 109 kadın sağlığı En çok öldüren kadın kanseri Dölyolunun (vajina) bitip rahimin başladığı bölge olan rahim ağzı, kadın cinsel organlarının dış etkenlerle teması olabilecek en son anatomik bölgesidir. Rahim ağzı kanserleri ise bu bölgeyi kaplayan epitel denilen örtücü tabakanın kanserleşmesi olarak tanımlanabilir. Rahim ağzı kanseri kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen kanser tipi olmasına karşın, halen en çok öldüren kadın kanseri olması yönü ile de önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü'nden alınan istatistiklere göre, ortalama her 2 dakikada bir kadın bu kanser nedeniyle ölmektedir. Şu an dünyada yaklaşık olarak 2 milyondan fazla rahim ağzı kanseri tanısı konulmuş kadın mevcuttur. Bu rakama her yıl 490.000 yenisi eklenmektedir. Hesaplarsak, günde yaklaşık 1.300 kadın bu amansız hastalığın pençesine düşmektedir. Ülkemizde sağlıklı veriler olmamasına karşın 4-5/100.000 gibi dünya ortalamasının biraz altında bir oranda bu kansere rastlamaktayız. Bu kadar karamsarlıktan sonra, gelelim birazcık olsun ışık taşıyan, umut veren bilgilere: Servikal smear, ya da PAP Smear olarak bilinen, aktif tarama yöntemlerinin uygulandığı ülkelerde bu kanserin görülme sıklığı yaklaşık yarı yarıya azalmış durumda olup bu oranın gittikçe azalacağı da tahmin edilmektedir. Bir başka umut verici konu ise, aslında bilim dünyası için bir ilk olarak kabul edilebilir. Evet, tarihte ilk kez kanserin aşısı yapıldı ve şu an eczanelerde bulunuyor. Kanser konusunda insanlığın çabalarının çok uzun yıllar boyu acınacak boyutta kalmış olmasına rağmen, son 25 yıl içerisindeki gelişmeler bizim ileriye daha güvenle bakabilmemize yetecek kadar umut vaad edicidir. Aşı mucizesinin altında yatan gerçek bu kanserin neredeyse tamamının (%99,7) HPV (Human Papilloma Virus) olarak adlandırılan insan siğil vüruslarının uzun süreli enfeksiyonu sonucu ortaya çıkmış olduğunun fark edilmesine dayanır. Aslında çok uzun zamandır 110 cinsel yolla bulaşan bir etkenin rahim ağzı kanseri yapıcı yönde bir etkisi olduğu düşünülmekteydi ama bu etkeni net olarak ortaya koymak zaman aldı. HPV oldukça yaygın olarak bulunur ve yüksek oranda bulaşıcıdır. Bulaşması için ana yol cinsel ilişki olsa da tam olmayan cinsel ilişki veya cilt temasının olduğu durumlarda da bulaşma olabilir. Tıbben tam olarak kanıtlanmış olmasa da ortak kullanılan havlu, çamaşır, tuvalet veya ağda malzemelerinden de geçebileceği düşünülmektedir. HPV'nin 200’den fazla tipinin olmasına rağmen yaklaşık 30 kadarı cinsel bölgede yerleşebilir. Bu virus ile enfeksiyon sonrası çoğu kez özellikle erkeklerde (ancak kadınlarda da oldukça yüksek oranda) herhangi bir lezyon ortaya çıkmaz. Enfeksiyonun fark edilmemesine ve böylece daha fazla bulaşmasına veya ilerlemesine neden olacak ilk sinsi adım budur. Ama bazen de cinsel bölgede çıkan siğiller bu enfeksiyonun belirtileridir. Virusla bulaşan her kadının kanser olmayacağını hemen şimdi belirtmek gerekir. Kansere giden değişiklikler birçok faktörün etkisi ile ortaya çıkmaktadır. Öncelikle virüsün tipi önemlidir. Yüksek riskli tipler olarak adlandırılan virüsler, enfekte ettikleri hücrenin içindeki genetik materyal ile kendisinin genetik materyalini birleştirebilme marifetini göstererek uzun süreli enfeksiyon yaparlar. Bu sayede konakladıkları hücrenin genetiğinde değişiklere yol açarak uygun alt yapı ve diğer faktörlerin de bulunduğu kişilerde kansere giden basamakları hızlandırırlar. Rahim ağzı kanseri virus ile enfeksiyondan hemen sonra ortaya çıkmaz. Bazı basamaklardan geçerek kendini ele verecek birtakım öncü Doç. Dr. Erdoğan Aslan Jimer Hastanesi lezyonlar oluşturur. Bu lezyonların gelişmesi 5-15 yıl alabilir. Çok istisnai durumlarda birkaç yıl gibi kısa sürede ilerler. İşte bu aşamada rahim ağzı kanser sıklığının taramaların düzenli olarak yapıldığı ülkelerde azalmasına sebep olan yöntem, yani PAP Smear devreye giriyor. Kanser öncüsü lezyonların tanınmasına ve tedavi edilerek ortadan kaldırılmasına yardımcı olan bu yöntem aslında yine tıp dünyası için devrim niteliği taşır. Dünyaca saygınlığı kabul edilmiş sağlık kuruluşları smear taramalarının genellikle cinsel ilişkiye başlama yaşının ilk 3 yılından sonra ve her yıl tekrarlanacak şekilde yapılmasını önerirler. Eğer 3 yıl arka arkaya olumsuz bir sonuç alınmamışsa tarama sıklığını 3 yılda 1 keze indirebilmek mümkün olup 65-70 yaş sonrasında tarama yapmak gerekli görülmemiştir. İstatistikler rahim ağzı kanserine yakalanan kadınların yarısının hayatlarında hiç smear testi yaptırmadığını ortaya koymaktadır. Bu verilerden de anlaşıldığı gibi PAP smear rahim ağzı kanserini önlemede oldukça etkili bir yöntemdir. Öncü lezyonların anlaşılamadığı ve rahim ağzı kanserinin başladığı durumlarda hastalık ileri safhalara gelmeden belirti vermeyebilir. İleri safhalarda vajinal kanama, anormal bazen kötü kokulu akıntı, ağrı gibi bulgular görülebilir. Hastalık ne kadar erken teşhis edilirse o kadar çok tedavi şansı mevcuttur. Klasik söylem olan "Kanserden korkma; geç kalmaktan kork!" sloganının rahim ağzı kanseri için ne kadar geçerli olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim. 111 kadın sağlığı Op. Dr. İ.Hakkı Tekkeşin Burtom Sağlık Grubu Gebelikte spor Gebelik ve doğum fizyolojik bir olaydır. Bu fizyolojiyi bozan nedenler olduğu gibi gebelik dönemini rahatlatan doğumu kolaylaştıran doğum sonu iyileştirmeyi hızlandıran etkenler de vardır. Bu etkenlerin önemlilerinden biri de gebelik egzersizleridir. Gebelikte bilinçli ve kontrollü yapılan hareketler (egzersiz) fiziksel ve ruhsal sağlığı olumlu yönde etkiler. Egzersiz yapmak isteyen gebe mutlaka dogum hekiminin kontrolünde olmalıdır. Gebelikte düzenli olarak yapılacak egzersizlerin yararları şöyle sıralanabilir: - Fiziksel aktivitenin korunmasını sağlar. - Duruş bozukluklarını önler. - Doğum için gerekli kas kuvvetini arttırır. - Dolaşım ve sindirim sisteminin çalışmasını düzeltir. - Gebenin dengeli kilo alımını sağlar. - Kan şekeri metabolizmasına olumlu etki eder. - Doğum sonu iyileşme dönemini kısaltır. 112 - Ruhsal dengeyi olumlu yönde etkiler. Gebelikte oluşan değişiklikler göz önüne alınarak düzenlenecek egzersiz programı ve doğuma hazırlık eğitiminin kapsamı genel olarak şöyle olmalıdır: - Düzgün Duruş Eğitimi - Uygun Vücut Hareketlerinin Eğitimi - Artan Vücut Ağırlığı İçin Bel ve Bacak Kaslarının Kuvvetlendirilmesi Eğitimi - Ödem Varis ve Krampları Önleyici , Azaltıcı ve İlerlemelerine Engel Olucu Egzersizlerin Eğitimi - Doğuma Çok Etki Eden Karın Kaslarını Kuvvetlendirici Egzersizlerin Eğitimi - Kalp ve Dolaşım Sisteminin İşlevini Koruması İçin Aerobik Eğitimi - Solunum Teknikleri Eğitimi - Doğum Yolu ve Tabanı Kaslarının Kontrol Egzersizleri - Doğuma Yaralama Kasların Kuvvetlenmesi Egzersizleri - Gevşeme Tekniklerinin Eğitimi - Doğum Sonu Bebeği Kuvvetli Tutabilmesi İçin Kolları Kuvvetlendirme Egzersizleri - Doğum Sonu Egzersizleri Tüm bu uygulamalar doktor kontrolünde ve bilinçli fizyoterapistler tarafından yapılırsa fayda sağlar. 113 sağlıklı düşünce Radyasyondan uzak bir yaşam Günümüzde oldukça yaygın bir şekilde kullanılan ve hayatımızı kolaylaştıran teknolojik ürünler bir taraftan elektromanyetik radyasyon yaymaya devam ediyor. Bilgisayarlar, cep telefonları, mikrodalga fırınlar, televizyonlar, klimalar, ütüler, baz istasyonları, yüksek gerilim hatları ve daha sayamadığımız pek çok elektronik alet etrafımızda sağlığımızı tehdit ediyor. Stres, uykusuzluk, migren, hafıza sorunları, cilt problemleri bu cihazların hayatımıza etkileri... Ayrıca beyin tümörleri, kalp rahatsızlıkları, Parkinson, Alzheimer ve kanser... Hamilelerde düşük riskinin artmasına, erkeklerde sperm sayısının azalmasına sebep olabileceği de bilimsel araştırmalarla destekleniyor. Sigaranın zararlarının da yıllar sonra anlaşıldığını düşünecek olursak, şimdiden tedbir almak en doğrusu olacaktır. Elektromanyetik alanların etkilerinden korunmak için, teknolojiden vazgeçmek mümkün olmayacağından, çeşitli önlemler almak gerekiyor. Uzmanların 114 tavsiyelerine göre yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz: - Yatak odalarında cep telefonu, bilgisayar, televizyon bulundurmamak. Çünkü saatlerce havalandırsanız bile elektrik yüklü parçacıklar havada asılı kaldığı için, nefes aldığımızda bu parçacıkları ciğerlerimize çekiyoruz. - Dizüstü bilgisayarları kucakta, diz üstünde kullanmamak. - Günde birkaç saatten fazla oyun, keyif, vb. gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayarın karşısına geçmemek, - Yarı değerli taşlardan olan Ametist kristallerinin elektromanyetik alanı yakalama becerisinden faydalanmak. Bilgisayarınızın yanına koyabilirsiniz. - Daha pratik ve kolay ulaşılabilir bir yöntem olarak radyasyon koruyucu çiplerden faydalanabilirsiniz. Bu çipler özel bir teknoloji ile üretilen Tunca Toker Toker Sağlık Grubu polimer sayesinde elektromanyetik radyasyonun şiddetini azaltmaz, şeklini değiştirir. Dağılan, şekli değişen bu enerjinin beyine ve vücudun biyolojik yapısına olan zararları azalır, hücresel yapıyı destekleyerek vücudun direncinin artmasına sebep olur. Bunları cep telefonlarında, bilgisayarlarda, çocuk odalarında kullanabilirsiniz. Sizin de gördüğünüz gibi, hayatımız kolaylaşıp hızlanırken bir taraftan da sağlığımız ve çevremiz manyetik kirlilik yüzünden büyük zararlar görüyor. Çevremizi tükettiğimiz gibi, yavaş yavaş kendimizi de tüketiyoruz. Çocuklarımıza, torunlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için daha bilinçli davranmaya ihtiyacımız var. Sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim. 115 bursa mutfağı “Benim için yılın en iyileri” M. Ömür Akkor Mutfak Araştırmacısı Tüm yıl boyunca tatma şansı bulduğum yemekleri ufak notlar halinde bir kenara yazarım. Yıl sonu geldiğinde ise o notları tekrar bakar ve damağımda hala yerini koruyan tatları o yıl yediğim en iyiler diye nitelendiririm. Yılın son yazısının konusu notlarım. 116 Bu yıl hem Türkiye’de hem de Bursa’da birbirinden lezzetli yemekler tattım, listeye yazarken herhangi bir sıralama yapmadım. Tamamen gelişigüzel bir sıralama ile aktarıyorum. ATADAN PEYNİRCİ Gerçekten bambaşka bir dükkan orası. Girdiğinizde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlıyorsunuz. Her tattığınız peynir bir diğerinden daha lezzetli. Özellikle labnesini, biberli lor peynirini, çerkes peynirini ve isli peynirini çok seviyorum. Tadım için yanınızda bir parça simitle gidin derim. Onlar size çayınızı ikram edecektir. Bursa’da olduğundan hoşnut olduğum en önemli dükkanlar arasında benim için. İyi ki varlar… Sarıbey Mah. Kemalpaşa Cad. No :12 Bursa - (0224) 613 13 50 GÖKHAN APARATİF Küçük bir kahvaltı dükkanı gibi görünse de aslında büyük bir lezzet durağı. Özellikle benim gibi sakatatla kahvaltıya başlamak isteyenler için, ciğer ya da böbrek kavurması var ki enfes… Bunun yanı sıra tostları, yumurtaları, kuru domatesi, zeytinyağı, turşuları her şeyi birbirinden lezeetli. Tüm malzemelerin özenle seçildiğini tadınca anlıyorsunuz. Dilerseniz bir kahvaltı için dilerseniz öğle yemeği için hemen gitmelisiniz. Karlıdağ Caddesi No:35 Bursa (0224) 362 96 21 PASTO Aslında pasto’yu ve sahipleri Ayhan ve Hakan Doğan kardeşleri yakınen tanıyorum. Tanıdığım insanları da listemde pek yazmak istemiyorum ama bu yıl yediğim en iyi ekmekler ve tatlılar onlara ait. Ne demek istediğimi 1050 Konutlar’daki Pasto’ya gidince ve içeri girince anlayacaksınız. Tezgahtaki çeşitlilik Bursa‘da gerçekten başka yerde yok. Gerçek meyvelerden yapılan kekler, katkısız ürünler, tatlılar ve Dilek Hanım’ın güler yüzü gerçekten bambaşka… Bir de dondurma var ki yazsam anlatamam. Hancı Cadde No:6 1050 Konutlar / Bursa - (0224) 241 45 21 REFİK USTANIN LOKANTASI Sanırım refik ustanın sac kavurmasından sonra damak hafızam yenilendi. Gerçekten de öyle Karacabey soğan halindeki bu lokantayı yıllardır duyuyor ama gidemiyordum. Ne kadar yazık etmişim anlatamam, kaybettiğim yıllara hayıflandım. Gerçekten bir an önce gidilmesi gerek diye hiç düşünmeden not edebilirsiniz. Gidin ve kendinizi Refik Usta’nın lezzetlerine teslim edin. Hiç pişman olmayacaksınız! Karacabey Soğan Hali Bursa RUMELİ KARDEŞLER LOKANTASI Bu sene de her sene gibi birçok kez yemeğe gittim, yılın her mevsiminde oradaydım. Hepsi de birbirinden başarılıydı. Fiyat - kalite endeksi çok yüksek. Bursa’da bu fiyatlarda bu kadar kaliteli bir yemeği bulabileceğiniz sanırım başka bir adres yok. Pastırmalı kuru fasulye, patlıcan çığırtma ve erişteli etinin hayranıyım. Aslında diğer yediklerimi de çok sevdim ama her gittiğimde ne yersem yiyeyim illa bu üçünden birini de masama istiyorum. Gülbahçe Mahallesi Vardar Caddesi No:36 Bursa – (0224) 252 05 27 SAKİ Son yıllarda Türkiye genelinde gittiğim en iyi restoranlardan biri, ismi Saki Rum Meyhanesi olarak geçse de bence iyi bir alacart restoranı. Yediğim en iyi kokoreç ve ahtapotu Saki yapıyor. Bu sene yediğim güve pirzolasını yıllarca unutamam. Füme etleri, peynirleri, mezeleri hepsi en iyisinden. Sahibi ve Şefi Semih Ağabey Türkiye’de konusunda en iyilerden. Hiçbir mazaret bulmadan hemen gitmenizi öneririm. Eski Mudanya Yolu Bademli girişi Bursa – (0224) 549 02 89 117 sağlıklı gıda Kimisine göre sağlığın diğer adı, kimisine göre şeytanı cennetten kaçıracak kadar keskin bir koku! Toplum neredeyse ikiye ayrılmıştır; sarımsak sevenler ve hiç haz etmeyenler… Vampirlerin düşmanı olarak bilinen sarımsak, neredeyse her derde deva… Bu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak? Bir baş sarımsağın gücü nelere kadir! Tatlılar dışında her şeyin içerisine katılabilen bir şifa sarımsak. Hatta inanması güç ama sarımsaklı çikolata tarifi bile var. Adına şiir dahi yazılmış günün birinde. Kapı komşumuz Yunanlılar çok fazla sarımsak yemenin insanı delirttiğini söyler. Onlara göre sarımsak insanın burnunun direğini kırmanın yanında şeytanı cennetten kaçıracak kadar keskin bir kokuya sahiptir. Bu yüzden sarımsak yiyenlerden de hoşlanmazlar. Kuzey ırkları; İskandinavlar, İngilizler, İrlandalılar, Hollandalılar ve Almanlara göre ise sarımsak yiyenlerden her türlü kötülük beklenir ya da tersine, hiçbir şey beklenmez. Sarımsak sevenler şaraba, kadına, uyuklamaya ve kan davasına düşkündür hatta takıntılıdır. Shakespeare ise “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda İngilizleri “sakın ola ki sarımsak yemeyesiniz!” diye uyarır. Bu söz İngilizleri çok etkilemiş olacak ki, o dönemde savaştıkları İspanyollara “Sarımsak Ziftleniciler” diye hitap eder. 118 Adını her gün başka bir nedenle duyduğumuz Çinliler ise, koyun etinin ne şekilde hazırlanacağını bundan binlerce yıl önce keşfetmişler. Etlerin içini sarımsakla doldurmuşlar. Hatta şarkılarında tanrının sarımsak kokusuyla keyfinin yerine geldiğinden bahsedip, sarımsağa ihtiram etmişler. Askerlerinin miğferleri sarımsak biçiminde olan Cengiz Han ve meşhur ordusu bu muhteşem kokuyu, Kırgız bozkırlarından Avrupa’ya taşımışlardır. Yanlarında getirdikleri sarımsakla Gulaş ve Cevapçiçi gibi etkileyici sentezlerin doğmasını sağlamışlardır. Sarımsağın Akdeniz bölgesine yayılması ise Persler sayesinde olmuştur. Hazreti Muhammet Müslümanlara doğru yolu gösterirken sarımsağın yılan ısırmasına ve akrep sokmalarına iyi geldiğini anlatmıştır. Yahudi kutsal kitabı Talmud’ta sarımsak, “Yemesi zevkli, sindirimi kolaydır. İnsanın cildine renk verir, âşık eder” diye geçer. Mısırlılar da sarımsağı sıkça tüketenler arasında. Piramitleri yapan işçilere güç kazanmaları ve hastalıklara karşı dirençli olmaları için sarımsak verilirmiş. Hatta Keops piramidi yapılırken, sarımsak verilmemesi tarihin ilk grevi olarak kayıtlara geçmiştir. Sarımsak enfes tadının yanı sıra sağlık açısından vazgeçilmez kılan içerisinde bol miktarda bulunan Kükürt. Çabuk buharlaşan Sarımsak dezenfekte özelliğiyle doğal bir antibiyotik görevi de görüyor. Sarımsağın vampirleri kaçırıp vebaya karşı koruması da işin cabası… Ateşe, nezleye özellikle de yüksek tansiyona iyi geldiği de bilinenler arasında. Göz rahatsızlıklarına, migrene ve damar tıkanıklığına çare oluyor. Çevre zehirleri sarımsak sayesinde vücuttan daha rahat atılabiliyor. Hatta çoğu kişinin inancına göre ömrü dahi uzatıyor. İşin sağlıksız olan tek yönü ise kokusu. Sarımsak ilaç olarak satılmıyor ama kokusundan ötürü çiftleri birbirinden uzaklaştırması ona en ilginç özelliğini katıyor. Neredeyse doğum kontrolü hapı yerine geçiyor! 119 keyfi yerinde “Şeytan patlatan” M. Melih Karaer Kralların içeceği veya içeceklerin kralı… Yılbaşlarının ve kutlamaların vazgeçilmezi… Bir tesadüf sonucu bulunmuş bu enfes içki, rahat içimi ve ağzınızda bıraktığı tat sayesinde herkesin gönlünde farklı bir yere sahiptir. Şampanya sadece şişenin içinde sakindir. CHAMPAGNE; Paris’in kuzeyinde, soğuk iklimi nedeniyle bağcılığın zor yapıldığı bir bölge… Burada asırlardır beyaz şarap üretimi yapılırmış. Ancak yoğun kireçli bu topraklar ve soğuk havada yetişen üzümler, çok asitli beyaz şaraplar verir, bu şaraplar da sonbahardaki ilk fermantasyonlarının ardından ilkbaharda havaların ısınıp fermantasyonun gerçekleşebileceği seviyeye ulaştığında ikinci bir mayalanma geçirirmiş… Böylece şişenin içinde karbondioksit gazı oluşur, bu gazın basıncı da o çağlarda şişelerin ağızlarını kapatan yağlı keçeleri attırırmış. Bu yüzden bu şaraba “Şeytan Patlatan” denirmiş. Derken, 1600’lerin sonlarında, Hautvillers manastırında baş keşiş olan papaz Dom Pierre Perignon, İspanya’dan gelip giden tüccarlardan oralarda şarapların “mantar” denilen bir meşe ağacı kabuğu ile kapatıldığını öğrenmiş ve bu mantarlardan getirtmiş, zamansız patlamaların önüne geçmek için de şişelerin ağızlarını tellerle bağlatmış. Birçok kişiye göre şampanyayı bulan adam olarak bilinen bu keşiş, şampanyayı bulan değil, onu disipline 120 sokan ve güzelleştiren kişi olmuştur. Yani aslında şampanya, şarap üretim hatası olarak doğan bir ürün… Fransızların ince zekâları sayesinde bir avantaja dönüştürülmüş ve dünyanın en lüks içkisi haline gelmiş… Dom Perignon da o tarihlerde becerisiyle, üç üzümden yapılan şampanyanın bugünkü ideal harmanını o yıllarda bulmuş ve yaptığı şampanyalar, yüksek fiyatlarla kraliyet sarayları tarafından talep edilmiş. Bugün Fransa’nın en büyük şampanya evi olan Moet Chandon da bu keşişin adını “prestij küvü” koymuş ve “Don Perignon” şampanyasının bilinen en şöhretli şampanya olmasını sağlamıştır. Dünyada sadece bu bölgede yapılan ve uydularla denetlenen bağların üç üzümünün kupajı yani harmanıyla üretilen köpüklü şaraplara Champagne - Şampanya deniliyor. Öte yandan üretim tekniğinin adı da Championese olarak biliniyor. Benzeri köpüren şarapları üretildikleri İtalya’da “Prosecco”, Almanyada “Brut” adıyla bulmak mümkün… Champagne bölgesindeki şampanya üretiminde üç üzüm kullanılıyor. Bunlar, beyaz Chardonnay ve kırmızı Pinot Noir ile Pinot Meunier üzümleridir. Dikkat ederseniz, beyaz bir şarapta, kırmızı üzümler de kullanılıyor. Çok soğuk iklimde ve bol kireçli topraklarda yetiştirilen bu üzümden çok ince ve zarif, asidi yüksek bir beyaz şarap çıkıyor. Şampanya harmanında bu üzüm çiçeksilik ve zerafet, Pinot Noir gövde ve dolgunluk, Pinot Meunier ise denge ve meyvemsilik katıyor. Sonuç olarak ortaya çok dengeli ve hoş içimli bir şarap çıkıyor. Üretiminde, üzümler önce salkımlar halinde dev tahta preslerde hafif bir prese alınıyor ve sıkılıyor. Bu sıkımdan alınan ilk şıraya “cuvee” deniliyor ve en iyi şampanyalar bu şıradan yapılıyor. Diğer sıkımlardan elde edilen şıralarla ise daha sıradan şampanyalar üretiliyor. Meşe fıçılarda gerçekleşen ilk mayalanmanın ardından şişeleniyor ve içlerine “dosage” denilen ve ikinci fermantasyonunu yaptıracak maya ve şeker ekleniyor. Gazoz kapakları şeklindeki geçici kapaklarla kapatılan ve baş aşağı tutulan şişeler günler boyu saat yönünde azar azar çevrilerek maya ve tortuların şişenin ağız kısmında toplanması sağlanıyor. Daha sonra içinde fermantasyon geçirerek karbonik gaz oluşmuş ham şampanyanın ağız kısmı donduruluyor ve ardından patlatılarak açılıp, tortular alınıyor ve azalan şampanya takviye edilerek, bu kez mantarla kapatılıyor. En sonunda da Epernay ilçesinin on binlerce metrekarelik mahzenlerinde dinlenmeye alınıyor. En iyileri hangileri sorusunun cevabı ise şöyle olabilir. Başta Krug, Bollinger, Dom Perignon, Moet & Chandon, Louis Roederer, Charles Heidsieck… Ülkemizde de pek çok üretici tarafından köpüklü şarap üretiliyor. Bunlardan Kavaklıdere firması Altın Köpük isimli köpüren şarabını, Champinese usulü ile üretiyor. Mahzenimde sakladığım özel bir Bollinger Grande Annee 1999‘u yılbaşında kızımın şerefine siyah havyar ile yapacağım kanepeler eşliğinde içeceğimi düşündükçe şimdiden heyecanlanıyorum. Peki, kaliteli bir Şampanyayı nasıl anlayabiliriz? Dünyada köpüren şaraplar birkaç türlüdür. Fazla patlayan, aşırı gazlı olanlar çoğu “Turistik” şampanyalardır. Oysa değerli ve özenle yapılmış bir “cuvee” şampanya çok gazlı olmayabilir, fazla patlamayabilir, rastlarsanız yadırgamayınız. Ancak gerçek ve güzel bir şampanya, kadehinize konulup yıldızlar saçmaya başladıktan sonra köpüğü dağılsa da, kabarcıklarını saçmayı sürdürür. Siz keyifle yudumladıkça devam eden bu kabarcıklar kadehin alt kısmından yukarı doğru zarifçe süzülür ve size doyumsuz keyifler ve mutluluklar sunar. Özellikle doğru yapılmış özenli bir şampanya kadehinin alt ortasındaki keskin köşeye sıkışmış sonsuz kabarcık kaynağından yukarı doğru durmaksızın yüzmeyi sürdürürler. Oysa özensiz ve gaz ilavesiyle yapılmış “turistik köpüren şaraplar”, fazlaca patlarlar ve en önemlisi konuldukları kadehte bir kez köpürür ve hava kabarcıkları kısa bir süre sonra yok olurlar. Bunların değersiz köpüren şaraplar olduğu da böylece kolaylıkla anlaşılmış olur. Birkaç tüyo vermek icap ederse, şampanyalar diğer şaraplar gibi yatık saklanmazlar, mantarları tipi gereği dik durmalıdırlar. Şampanyaların servis kadehleri ince uzun ve uzun ayaklı olmalı, servis ısıları 6 derece olmalıdır. Çok yaşlı bir şampanya 8-10 derecelerde servis edilebilir. Kadehinize azar azar servis etmeli ve minik yudumlarla keyfini çıkarmalısınız. Son olarak servis ve yemek eşleşmesinden söz edeceğim. İçkilerin en soylusu olan şampanya aynı zamanda kahvaltıda bile içilebilen tek içki. Sek olan şampanyaları, aperatif olarak, dömisekleri kaz ciğeri gibi gastronomik yiyeceklerle, tatlı olanları ise yemeklerin finalinde tatlılarla önerebilirim. Sizlere ve sevdiklerinize, çok keyifli bir yılbaşı dilerim. Yeni yılın afiyet ve sağlık getirmesi temennisiyle... 121 detay Yaşam için “küçük” ışıklar Umudu kaybedenlere umudun varlığını hissettiren bir ayrıntıdır mumlar yaşamın içinde. Özel günlerinde romantizmi tercih edenlerin vazgeçemediğidir onlar. Bize ışık saçan öğretmenlerimizi simgelerler. Lüks dekorasyonlarla süslenen kutlama salonları bile, mum ışığı olmadan çok da anlamlı değildir. Işıkların en melankoliği mumlarsız aslında hiçbir şey tam değildir. 122 KUTLAMA ANLARINI bir düşünün. Başrolde hep onlar vardır. Bir köşede tek başına bile dursa odanın anlamını baştan sona değiştirebilir bir mum… Parlaklığı, fitili, ışığın içinde bulunan koyu gölgesi ve çevresine verdiği haleyle; romantik bir dokunun vazgeçilmezidir. Eğer ki daha da ötesini görmek isterseniz onunla; içinde saklı umutları, hayalleri, sıcaklığı ve enerjiyi hissedebilirsiniz. köşelerinde artık… Dokunduğu her yeri farklı bir kimliğe büründüren mumlarla binbir çeşit dekorasyon mümkün. * Kristal ya da boncuklu mumluklar * Vitraydan yapılmış rengârenk * Küçük mumları cam fanuslar içinde Mumun dekorasyondaki varlığı, hayatımız içindeki işlevini de değiştirdi. Eskiden sadece elektrikler kesildiğinde başvurduğumuz mumlar bugün evlerdeki çiçekler kadar ev halkından… Hayal gücünüz kadar geniş çeşit, renk, form ve kokuya sahip olan mumlar, salonların, sofraların, yatak odalarının, banyoların ve bahçelerin en süslü * Mumları farklı renklerdeki mozaiklerden tasarlanmış mumlukları kullanarak evinize loş bir aydınlatma sağlayabilirsiniz. * Mumları, mumlukların içine koyarak perde kornişine asabilirsiniz. cam bardaklar içinde merdiven basamaklarına dizerek evinizin içerisinde gökkuşağını andıran bir görünüm yaratabilirsiniz. * Duvarınızı mumlarla süsleyip duvarınızı ışık ağacı yapabilirsiniz. içinde yakarak tıpkı bir yıldız gibi parlamalarını izleyebilirsiniz. suda yüzdürebilirsiniz. * Fenerlerin ve kandillerin içine koyarak onların oryantal etkisinden faydalanabilirsiniz. * Aynanın önüne dizerek gölge ve ışık oyunları oluşturabilir; etkisinin ikiye katlanmasını seyredebilirsiniz. * Cam sürahilerin ağzına kâğıttan kâseler yaparak içlerine koyabilir ve farklı bir dekorasyon sağlayabilirsiniz. 123 dekorasyon Deco Center’dan hediye önerileri Yeni yıl için birbirinden farklı hediye seçenekleri sunan Deco Center’dan, karar vermekte zorlananlar için farklı fiyatlarda ve özelliklerde hediye önerileri çıkarttık. Rose Mix Wreath (Kapı süsü) 175,00 TL Mürdüm Cam Dilimli Vazo 52,50 TL 124 Mor Kelebek Mum küçük - 16,00 TL orta - 27,00 TL büyük - 40,00 TL yuvarlak - 19,50 TL uzun - 24,50 TL Pinecone Witrim Pearl (Çam Kozalağı) Open Pomegranate Wilea (Nar) 24,50 TL 19,50 TL İncili Taşlı Çerçeve Oval İncili Tepsi Kristal Şamdan 79,50 TL 124,00 TL 26,50 TL / 35,50 / 44,50 Golal Mum - 12,50 TL Kek Metal Stand + Fanus T.Kahvesi Fincanı Neskafe Fincanı 125,00 TL Takımı - 185,00 TL Takımı - 135,00 TL Art Model Su Bardağı Art Model Fincan (Gümüş) 1 adet - 39,50 TL 1 adet - 59,50 TL * Bu bir reklam haber çalışmasıdır. 125 guidebursa RESTORAN / RESTAURANT Bakus İtalyan Restraunt & Winehouse Çekirge Meydanı T. 234 38 88 Beceren Botanik Parkı T. 211 52 60 CP Steak House Çelik Palas Hotel Çekirge Cad. No:79 T. 233 38 00 “Life guide of Bursa” Çağrışan Et Mangal Y.Mudanya Yolu Çağrışan Köyü T. 244 91 00 Çiçek Izgara Belediye Cad. No:15 T. 221 65 26 Korupark AVM T. 241 29 88 İzmir Yolu Orhaneli Kavşağı No:1 T. 452 01 00 Park Izgara Mudanya Yolu No: 754 T. 244 94 01 HAZIR YEMEK / FAST FOOD Big Mammas FSM Bulvarı T. 247 44 55 Kükürtlü T. 236 89 91 Korupark AVM T. 241 27 50 Ertuğrulkent T. 413 38 93 Burger King T. 444 54 64 Büfemtrak FSM Bulvarı T. 245 87 25 Dababa Esentepe Mah. Gürler Cad. No:87 / 12 Nilüfer T. 247 92 00 Gurme / Bademiçi Bademli Mah.No.79 Mudanya T. 549 01 09 İona Cafe Restoran FSM Bulvarı No.48 T.249 90 02 Kadife A la Carte Almira Hotel U.Hasan Bul. No:5 T. 250 20 20 Kahve Beyaz Mudanya Yolu Göynüklü Köyü Girişi T. 566 34 47 Kaju Eat & Drink FSM Bulvarı No.46 / A T.249 80 09 Kaşıkara Mudanya Yolu Göynüklü Köyü Girişi T. 566 35 66 Kavis Marigold Otel - 1.Murat Cad No: 47 T. 444 40 00 Keyf-i Ala Restoran FSM Bulvarı Tuna Cad.No.112 T.249 04 02 Placia Restaurant Holiday Inn Hotel Görükle T. 442 85 40 Otantik Gemi Güzelyalı Yat Limanı İçi T. 554 43 00 Panaroma Çelik Palas Hotel T. 233 38 00 Tike Mudanya Cad. Bademli Kavşağı T. 549 20 75 Hayat Lokantası Merinos Parkı T. 272 27 77 DENİZ ÜRÜNLERİ & MEYHANE / SEA FOOD & BAR Arap Şükrü Çetin Arap Şükrü Sokağı T. 221 14 53 Cafeman Balıkçısı Agora İş Merk. Kulealtı Bademli T. 549 10 14 Deniz Tabağı Arap Şükrü Sk. T. 222 19 19 Saki Rum Meyhanesi E.Mudanya Yolu No.25 Bademli T. 549 02 89 KEBAP & PİDE / KEBAB & PITA Atmosfer Pide / Metin Durmaz FSM Bulvarı No: 92 T. 240 10 00 Dürümcü Bekir Usta Setbaşı T. 220 11 01 Çekirge T. 233 88 18 FSM Bulvarı T. 243 75 75 Bademli T. 549 28 28 Kebapçı Yavuz İskender Y.Yalova Yolu Ovaakça T. 267 27 20 As Merkez Outlet Yanı T. 261 60 30 Köy Tesisleri Mudanya Yolu T. 244 99 01 İ.Efendi Konağı Botanik Park T. 211 26 90 Ünlü Cad. No: 7 T. 221 46 15 Zafer Plaza AVM T. 221 15 33 Tavacı Recep Usta Odunluk Mah.Erdoğan Biyücel Cad.No.5 / 1 T.452 40 04 IZGARA & MANGAL & LOKANTA / GRILLS Anadolu Lezzet Dünyası E.Mudanya Yolu Bademli T. 549 23 03 Bademli Et Mangal Mudanya Cad. Shell B.İstasyonu No: 307 T. 244 84 60 126 Hobi Paket Büfe Altıparmak T. 221 11 63 Beşevler T. 451 11 00 İhsaniye T. 246 00 55 Özlüce T. 413 73 13 Kentucky Fried Chicken 444 35 55 La Piatto Cafe- Pizza & Macaroni FSM Bulvarı No.90 / A Nilüfer- BURSA T. 444 21 58 Mariza Altıparmak T. 225 12 25 FSM Bulvarı T. 451 44 44 Mc Donald’s T. 444 62 62 PASTANE / PATISSERIE İskender Kebap Tayyare KM Yanı No:60 T. 221 10 76 Carrefour AVM T. 452 10 62 Korupark AVM T. 241 21 10 Şampiyon Kokoreç Altıparmak T. 223 23 20 Yazı E.Mudanya Yolu Emek Yağı Fabrikası Yanı T. 548 00 28 Dominos Pizza Altıparmak T. 222 90 40 Bademli T. 241 58 00 Beşevler T. 453 46 04 FSM Bulvarı T. 453 00 76 Özlüce T. 413 15 00 Çekirge T. 234 99 22 Yıldırım T. 362 60 60 Uludağ Kebapçısı Uluyol Şirin Sok. T. 251 45 51 Kent Meydanı AVM T. 255 55 56 Zeugma Restoran Azerbaycan Dostluk Parkı Nilüfer T.452 00 27 Aslı Börek Carrefour T. 452 66 86 Kent Meydanı AVM T. 251 40 02 Metro Market T. 441 37 20 Geçit Evke Plaza T. 241 80 88 Osmangazi Metro T. 272 03 03 Zafer Plaza T. 223 79 79 Uludağ Ünv.T. 442 88 26 Bread House Anatolium AVM T. 261 30 27 Carrefour AVM Zemin Kat No:7 T. 451 70 07 FSM Bulvarı No:54/ 3 T. 246 87 27 Kent Meydanı AVM 2. Çarşı Katı T. 255 04 05 Korupark AVM Zemin Kat T. 0543 646 87 87 Çınar Pastanesi Kükürtlü Cad. No:28 T. 235 54 49 FSM Bulvarı No:68 T. 451 58 98 Setbaşı Meydanı No:8 T. 327 55 76 Durak Muhallebicisi Çekirge Meydanı T. 235 08 08 İzmir Yolu Cad. No:66 T. 240 08 09 Altıparmak Cad. No: 74 T. 223 27 19 Ünlü Cad. No:4 T. 220 40 80 “Bursa’nın yaşam rehberi” rehberbursa Kafkas Atatürk Cad. Heykel T. 225 25 99 Carrefour AVM T. 452 49 99 Arena AVM Ertuğrulkent T. 413 78 10 FSM Bulvarı No:42 T. 245 59 00 İzmir Yolu T. 413 22 20 Kent Meydanı AVM T. 255 67 00 Kristal Park Çarşısı İhsaniye T. 246 50 51 As Merkez Karşısı T. 261 52 61 Davutdede- Conk Sok. Yıldırım T. 360 03 30 Korupark AVM T. 241 49 29 Hürriyet Soğukkuyu No:10 T. 247 25 25 Terminal T. 261 58 02 Soğukkuyu No:2 Nilüfer T. 245 01 70 Kahve Dünyası Korupark AVM T. 241 23 45 Zafer Plaza AVM T. 225 29 29 Hayal Kahvesi FSM Bul. No:59 T. 451 50 80 Kahve Mania FSM Bul. No:116 T. 245 02 22 Ivory Kükürtlü Cad. No:56 T. 234 91 90 Lusso FSM Bulvarı No: 139 / 7 T. 241 45 30 Jazz Bar Uludağ Yolu No:45 T. 239 62 54 Neşve FSM Bulvarı No: 139/ 8 T. 243 06 63 K Bar Çekirge Cad. T. 233 44 22 Pascal Nilpark AVM T. 240 02 04 Kat 3 Magazin Outlet Ataevler T. 443 22 72 Kent Meydanı AVM T. 255 55 22 Rıhtım FSM Bulvarı Kamuran Sitesi T. 451 24 77 Altıparmak Cad. No:33 T. 222 31 77 Konak Mah. Beşevler Cad. T. 452 66 28 Eğitimciler Cad. No:139 T. 453 36 00 Çekirge Meydanı T. 236 83 58 Siesta Pembe Çarşı No:4 T. 232 35 05 Nalbantoğlu Heykel T. 221 53 01 Saklıbahçe 1.Murat Cad. Çekirge T. 236 99 59 Highout Oulu Cad.Oylum Carşısı T. 233 00 60 Keyifli Bar FSM Bulvarı No:96 T. 245 80 86 Un-Pa Çekirge Meydanı T. 236 73 65 Bilginler Cad. Mehtap Sitesi T. 452 26 72 Bilginler Cad. Tunca Apt. No:32 T. 443 26 17 Starbucks Carrefour AVM T. 453 20 76 Kent Meydanı T. 255 37 39 Korupark AVM T. 241 27 60 Kükürtlü T. 233 39 55 Zafer Plaza AVM T. 220 00 46 Şale Karagöz Cad. Kükürtlü T. 233 18 27 Waffle Evi Kükürtlü Cad. No:28 T. 236 36 90 Waffle Abbas FSM Bulvarı Aksel 104 Sitesi T. 245 77 78 Uzay Pastanesi Altıparmak Cad. No:19 T. 225 12 55 Çekirge Cad. No:124 T. 236 42 04 Saygınkent AVM T. 413 43 06 FSM Bulvarı No:12 T. 249 13 44 Geçit Mah. Mudanya Yolu No:77 T. 244 63 97 KAFETERYA / CAFE Cafe Crown Carrefour AVM T. 451 21 45 Kent Meydanı T. 255 30 00 Korupark AVM T. 242 06 24 Cafe Çizmeli Kedi Gazi Cad.Sadıkoğlu Sit. T.451 53 34 Kırmızı Cumhuriyet Mah. Gazi Cad. No:53 T. 452 97 07 Kios Bar Holiday Inn Görükle T. 442 85 40 Klan FSM Bulvarı / Bademli T. 247 63 23 Konak 18 Çekirge Cad. No:18 T. 235 37 07 Krema Jazz Club Bademli Kavşağı Tike Restoran T. 549 20 75 Tesadüf FSM Bulvarı T. 241 58 58 Time FSM Bulvarı No:151 T. 242 41 40 Kulüp Kültürpark içi Altın Ceylan T. 0530 242 68 78 BAR – BİSTRO / BAR BISTRO La Luz Korupark AVM T. 243 93 98 Address Nilpark AVM T. 247 01 50 Locco Gedik Plaza Bademli T. 549 07 77 Angaje Lounge & Brasserie Nilpark AVM T. 246 77 44 Mox Lounge FSM Bulvarı T. 240 22 42 Bigo FSM Bulvarı No.48/C T. 240 04 04 Boo Live Geçit No:639 T. 244 88 78 Mualla FSM Bulvarı No: 94 T. 240 10 16 Leman Kültür FSM Bulvarı T. 240 20 00 Malt Magazin Outlet Ataevler T. 443 22 72 Bongo Bar Kültürpark içi Altın Ceylan T. 234 34 34 People Agora İş Merk. Bademli T. 549 04 43 Benzin FSM Bulvarı No:147 / A T. 243 47 43 Picante Gazi Cad. No.51 / A T. 451 36 34 Cadde Üstü FSM Bulvarı T. 246 66 74 Pronto Sport Cafe & Bistro Saygınkent AVM Ertuğrulkent T.413 70 80 Coffe and Beyond FSM Bulvarı T. 247 22 37 Cadde Üstü Üni. Görükle T.483 67 77 Fink FSM Bulvarı T. 243 09 99 Cha Cha Mihraplı Mevkii Carrefour Arkası T. 452 13 50 Şey Pub Oulu Cad. No:9 T. 233 07 25 Caka Teras Kumova Plaza Nilüfer T. 453 09 09 Shakespeare Bistro Korupark AVM T. 241 29 59 Demo FSM Bulvarı No:59 T. 452 26 96 Suare Magazin Outlet Ataevler T. 443 10 01 Gönül Kahvesi As Merkez Outlet T. 261 58 78 Nostaljik Tren İst.Beşevler T. 452 82 16 FSM Bulvarı No:11 T. 247 66 06 Gren Arap Şükrü Sokağı No: 46 T. 223 60 64 Gloria Jean’s Coffee’s Korupark AVM T. 241 37 26 İncir Cafe Kordon Boyu Mudanya T. 544 06 05 Duetto FSM Bulvarı No: 94 T. 240 10 16 Exit Oulu Cad. No:13 T. 234 50 70 Festina FSM Bulvarı T. 249 19 49 Resimli Holiday Inn Görükle T. 442 88 15 Veni Vidi Kükürtlü Oulu Cad. No:6 T. 233 99 99 Wamtes Çekirge Cad. No:40 T. 233 66 22 The Winston Brasserie Dr.Rüştü Burlu Cad.No.11 T.233 13 48 127 mekan Samimiyete “ayak alışkanlığı” Şey Pub gibi bir mekanı anlatırken söze ilk olarak orayı var eden kişiden bahsederek başlanmalı. Şey Pub’ın sahibi ve aynı zamanda tüm müşterilerinin yakın arkadaşı Engin Yürük tam yirmi beş yıldır sektörünün öncüsü olmayı başaran bir isim. Bursa’daki içkili ve yemekli eğlence kültürünün bu anlamdaki belki de en zirvede ve en bilinen simalarından bir tanesi. Şey Pub Engin Yürük 1987 yılında açılan ve Bursa’da dilden dile anlatılan bir mekan olan Krokodil, Engin Yürük tarafından açıldığı günlerde kimse o denli popüler olacağını bilemezdi. Fakat aradan geçen yıllar gösterdi ki Bursa’nın en nitelikli mekanlarının başında, sıcak sohbetlere ev sahipliği yapması ile meşhur Krokodil yer aldı. Popülerliğini hiç yetirmemiş bir mekan olan Krokodil, yıllarca sürecek arkadaşlıklara vesile oldu. Dünya mutfağıyla da adından sıkça bahsettirdi. Ardından 1990’da Shang Hai ile Bursalılara Çin Mutfağı’nın kapıları açıldı. Her zaman eğlence dünyasındaki yenilikleri en doğru biçimde hayata geçiren Engin Yürük, “Le Tire Bouchon” ile bunu bir kez daha kanıtladı. Krokodil Bar ve Şey Pub’un işletmeciliğini yaparken, üçüncü mekanı olan Le Tire Bouchon, “modern meyhane” tarzıyla yine Bursalıların beğenisini kazandı. 2005’te The Kebap ile Antep Mutfağı, 2007’de Pizza Kasrı Krokodil İtalyan Mutfağı ile yine karşımızdaydı. Şey Pub Oulu Caddesi’ndeki yeri ile (Pembe Çarşı yanı - Kükürtlü) dünya mutfağı, daimi personeli ve sıcak ortamı ile aynı popülerliğini koruyor. Krokodil zamanlarında mekanın sıcaklığında kurulan dostluk ve arkadaşlıklar şimdilerde Şey Pub masalarında devam ediyor… Engin Yürük’ün eskimeyen tarzı ve eskimeyen dostları ile… * Bu bir reklam haber çalışmasıdır. 128 Et Fajita’s Tortilla ekmeği 3 çeşit dip sos Renkli biberler Dana eti Hellim Peynirli Yeşil Salata Karışık Akdeniz yeşillikleri Kızarmış Hellim peyniri Cheri domates Pekmezli balsamic sos Ocean Blue Malibu Rom Blue Curacao Sufle Eritilmiş bitter çikolata Vanilyalı dondurma Tereyağ Un - Şeker - Yumurta Şef İsmet Çobanoğlu 129 guidebursa “Life guide of Bursa” OTEL / HOTEL ALIŞVERİŞ MERKEZİ / SHOPPING CENTER Adapalas *** 1.Murat Cad. No:21 Çekirge T. 233 39 90 Artıç *** Atatürk Cad. Ulucami Karşısı T.224 55 05 Almira ***** Uluabatlı Hasan Bulvarı No:5 T.250 20 20 Anatolia **** Çekirge Meydanı T. 233 94 00 Baia **** Y.Yalova Yolu As Merkez Outlet Yanı T. 275 45 00 Beceren (Butik) Botanik Parkı T. 211 52 60 Boyugüzel (Butik) Askeri Hastane Karşısı Çekirge T. 239 99 99 Büyükyıldız **** Uludağ Cad. No:16 T. 239 69 90 Anatolium Y. Yalova Yolu No.487 T. 261 12 22 As Merkez Outlet Y. Yalova Yolu T. 261 51 51 Carrefour İzmir Yolu T. 219 73 00 Kent Meydanı S.Garaj Mah. T. 255 43 63 Korupark Mudanya Yolu 9.Km T. 242 35 35 Özdilek Y. Yalova Yolu 4.Km T. 219 60 00 Zafer Plaza Cemal Nadir Cad. T.225 39 00 SAĞLIK / HEALTH Acıbadem FSM Bulvarı Sümer Sok. No.1 T. 444 55 44 Beyge Club Beşevler Kültür Mah. Gümüşdere Cad. No.4 Nilüfer T.453 55 00 B-Fit Spor Kulübü Ahmet Yesevi Mah. No.28 Balat / Nilüfer T.244 64 68 Hat Cad. No.10 Osmangazi T.235 35 15 Beşevler Mah. Bilginler Cad. No.18 Nilüfer T.452 60 52 Siteler Kanuni Cad. No.25 / A Yıldırım T.369 08 31 Çok Yaşa Clup Nilpark 5.Kat T.245 68 00 Biyofiz Tıp Merkezi Karaman Mah.Kültür Cad.Biçen Sok.No.10 Nilüfer T.246 66 66 Bursa Anadolu İzmir Yolu Cad. No.105 T. 451 09 09 Bursa Göz Merkezi Fomara Meydanı Osmangazi T.444 04 69 Central **** U.Hasan Bul. No:55 T. 273 55 00 Bursa Vatan Fevzi Çakmak Cad. No.55 T. 220 10 40 Çelik Palas ***** Çekirge Cad. No:79 T. 233 38 00 Çekirge Kalp ve Aritmi Kükürtlü Mah. Konca Sok. No.2 T. 275 75 00 Divan **** Dr. Rüştü Burlu Cad. No:11 T. 233 00 07 Dentatürk Diş FSM Bulvarı No.167 T. 270 09 00 Gönlüferah **** 1.Murat Cad. No:22 Çekirge T. 233 92 10 Doruk Tıp Zübeyde Hanım Cad. No.5 T. 444 04 53 Holiday Inn **** Uludağ Üni. Görükle Kampüsü T. 442 85 40 Esentepe Tıp Merkezi Mudanya Yolu Cad. No.169 T. 444 02 46 İbis Hotel *** Altınova Mah. Fuar Cad. No: 67 T. 275 85 00 Jimer Orhaneli Yolu Beşevler Kavşağı T. 444 45 67 Kervansaray *** Fomara Meydanı T. 220 00 00 Konur Zübeyde Hanım Cad. No.12-2 T. 233 93 40 Kervansaray Termal ***** Çekirge Meydanı T. 233 93 00 Medical Park Bursa Fomara Meydanı T. 444 44 84 Kırcı **** Çekirge Cad. No:21 T. 220 20 00 Kitapevi (Butik) Kavaklı Mah. Burçüstü No:21 T. 225 41 60 Medicabil Mudanya Yolu Küre Sok. Fethiye T. 444 81 12 Osmangazi Tıp Merkezi Ulubatlı Hasan Bul. No:46 T. 270 05 05 Kent **** Atatürk Cad. No: 69 T. 253 54 20 Rentıp FSM Bulvarı T. 249 77 00 Marigold ***** 1.Murat Cad. No:47 Çekirge T. 444 40 00 Retina Göz Merkezi Mudanya Yolu Cad. No.171 / 1 T. 240 24 01 Montania **** İstasyon Cad. Mudanya T. 211 32 80 Turkuaz Diş Beşevler Cad. No.76 T. 451 32 22 Otantik Club (Butik) Botanik Parkı T. 211 32 80 SPOR SALONLARI / SPORTS HALLS Gym Sport Agora İş Merk. Bademli T.549 25 00 Maya Spor Salonu Konak Mah. Lefkoşe Cad. Gizemler Plaza No.12 Nilüfer T.453 02 50 Score Fitness Spa Korupark AVM İçi T.242 68 00 Studio Pilates Cumhuriyet Mah. Yağmur Sok. Elmas Evler Sit. C / Blok K.4 Nilüfer T.451 32 41 Tango Evita Dans ve Sanat Merkezi Konak Mah.Yaz Sok. T.451 44 15 KUAFÖR / COIFFEUR Otantik Gemi (Butik) Güzelyalı Yat Limanı İçi Mudanya T. 554 43 34 130 Asya Spor Merkezi İhsaniye Mah. İkizevler Sok. No.7 Nilüfer T.249 64 55 Ahmet Albayrak Korupark AVM T.241 31 12 Atölye Kuaför E.Mudanya Yolu No.35 Bademli T. 548 00 80 Emma Nilüfer Hatun Cad. T. 452 67 50 Enis Aslan Kükürtlü Cad. T. 233 00 51 Mss Salon Kükürtlü Cad. No.58 T. 232 30 90 Roma Kuaför Korupark AVM T. 243 06 60 Sacha Kükürtlü Mah. Manolya Sk. No.67 T.233 59 79 Kent Meydanı AVM T. 255 63 64 FSM Bulvarı T. 453 38 55 Bademli T.549 11 42 - 43 Stüdio Tim Carrefour AVM T. 452 66 98 TAKSİ / TAXI Altıparmak T. 222 16 44 Almira T. 252 86 38 Ataevler T. 441 88 00 Bademli T. 549 24 90 Beşevler T. 451 28 28 Çekirge T. 236 71 04 Çelik Palas T. 233 27 79 Dallas T. 233 81 22 Doğumevi T. 236 67 06 İhsaniye T. 247 47 33 Kükürtlü T. 235 12 96 Nilüfer T. 245 05 98 Setbaşı T. 328 90 91 Uludağ T. 222 35 14 “Bursa’nın yaşam rehberi” MÜZE / MUSEUM Bursa müzeleri pazartesi hariç her gün mesai saatleri arasında hizmet veriyor. Arkeoloji Müzesi Reşat Oyal Kültürparkı T. 234 49 18 Bitinya ve Misya bölgelerinde bulunmuş M.Ö. 3000’den Bizans Devri sonlarına kadar olan devirlere ait eserler sergileniyor. Müzede 25 bin eser yer alıyor. 2 bin kadarı sergide. Atatürk Evi Müzesi Çelik Palas Hotel Yanı T. 234 77 16 19. yüzyıl sonlarında yapılmış olan köşk, Bursa Belediyesi tarafından sahibinden satın alınarak Atatürk’e hediye edildi. 1968’de Kültür Bakanlığı’na devredilen bu köşk, 29 Ekim 1973’te, Cumhuriyet´in 50. yılında müzeye dönüştürülerek ziyarete açıldı. Bursa Kent Müzesi Atarük Cad. No:8 Heykel T. 220 26 26 Müzede Bursa’da yaşamış 6 Osmanlı padişahının balmumu heykelleri, geleneksel ticaret hayatını canlandıran dekorlar, kentin topografik maketi gibi objelerle bilgiler sunuluyor. Celal Bayar Müze ve Kütüphanesi Umurbey / Gemlik T. 525 00 98 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın çalışma yıllarına ait fotoğraflar, anı eşyalar ve hediyeler, tablolar, çeşitli belgeler, nişanlar, madalyalar, şilt ve plaketler yer alıyor. Hünkâr Köşkü Temenyeri Mah.Vakıf Sok. T. 327 91 90 Sultan Abdülmecid tarafından 1859 yılında av köşkü olarak yaptırılmış olan köşk, Sultan Abdülmecid dışında, Sultan Abdülaziz ve Sultan 5. Mehmet Reşad tarafından da kullanılmış. Atatürk’ü de ağırlamış olan köşke günümüzde Atatürk Köşkü ve Cumhuriyet Köşkü de deniliyor. Hüsnü Züber Evi Uzun Yol Sok.3 Muradiye T. 221 35 42 1836 yılında devlet misafirhanesi olarak yapılmış, daha sonra Rus konsolosluğu olarak kullanılmış olan ev, tipik bir Osmanlı evi. Karagöz Evi Müzesi ve Anıtı Çekirge Cad. T. 232 25 90 Bursa ile özdeşleşmiş Karagöz oyunu hakkında bilinen tüm kültürel motifleri barındıran müzede Ramazan aylarında günümüz hayalileri tarafından Karagöz gösterimleri yapılıyor. Ormancılık Müzesi Çekirge Cad. / Osmangazi T. 234 77 18 Türkiye’nin ilk ve tek ormancılık müzesidir. Bursa’da, Çekirge caddesi üzerinde Saatçi Köşkü olarak bilinen yapıda yer alır. rehberbursa Türk İslam Eserleri Müzesi Yeşil Mah. Yeşil Külliyesi T. 327 76 79 Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1414 – 1424 yılları arasında Mimar Hacı İvaz Paşa’ya yaptırılmış ilk Osmanlı medreseleri arasındadır. “Sultaniye Medresesi” adıyla da bilinir. Anadolu Selçuklu mimarisinde açık avlulu medreselerin en iyi örneklerindendir. Çağdaş Eğitim Kooperatifi Kültür Salonu Atatürk Cad. No:93 / Görükle T. 483 21 83 Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi Umurbey Mah. Kapıcı Sok. T. 329 39 41 Tekerleğin at arabasından otomobile gelişimini sergileyen müzede Tofaş’ın 0001 seri nolu araçlarından örnekler izlemek de mümkün. Şehir Kütüphanesi Setbaşı Köprüsü Yanı T. 326 56 49 Uluumay Osmanlı Halk Kıyafetleri ve Takıları II. Murat Cad.Şair Ahmetpaşa Med.Muradiye T. 222 75 75 Müzede, Anadolu Folklor Vakfı kurucu üyelerinden Esat Uluumay’ın 45 yılda topladığı 18 değişik koleksiyon sergileniyor. Mudanya Mütareke Evi Müzesi Sahil Yolu / Mudanya T. 544 10 68 Türk Kurtuluş Savaşı’nı sonlandıran Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı tarihi evdir. Mütarekeye ait eşyaların korunduğu evde, döneme ait fotoğraflar ve belgeler de sergileniyor. Merinos Tekstil ve Sanayi Müzesi Atatürk Kongre Kültür Merkezi T. 272 16 00 Bursa´nın tekstil kenti kimliğinin yaşatılması ve Cumhuriyet döneminin ilk sanayi yapılarından Merinos Fabrikası’nın tarihinin gelecek nesillere aktarılması amacıyla kurulan Türkiye’nin ilk tekstil sanayi müzesi. KÜLTÜR MERKEZİ / CULTURAL CENTER Açık Hava Tiyatrosu Reşat Oyal Kültür Parkı T. 234 49 12 Adile Naşit Kültür Merkezi Ertuğrulgazi Mah. Kaplıkaya T. 368 51 20 Akpınar Kültür Merkezi Akpınar Mh. 1050 Konutlar Havuz Sk. T. 243 73 43 Atatürk Kongre Kültür Merkezi Merinos Parkı T. 272 16 00 A.V.P.Devlet Tiyatrosu Atatürk Cad. Heykel T. 222 89 10 Barış Manço Kültür Merkezi Mimar Sinan Cad. No.79 / Yıldırım T. 366 02 02 Bufsad(Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği Gurabahane-i Laklakan Kültür Merkezi Selçuk Hatun Sok. No:9 Setbaşı / Osmangazi T. 225 51 50 Fethiye Kültür Merkezi Fethiye Mah. Huzur Cad. Fileci Sok. T. 243 36 63 Konak Kültür Merkezi Konak Mah. Yakut Sok. No:2 T. 452 45 00 Tayyare Kültür Merkezi Atatürk Cad. / Heykel T. 220 88 47–48 Uğur Mumcu Kültür Merkezi Basın Kültür Sarayı K.2 Ataevler T. 441 01 42 Uludağ Üniversitesi Kırmızı Salon Görükle Kampüsü T. 294 00 00 16 mm Sinema Atölyesi F. Çakmak Katlı Otoparkı Zemin Kat T. 222 11 12 ÇİÇEKÇİ / FLORIST Aşşk Çiçek Çelik Palas Otel Altı T. 235 16 00 Bursa Çiçekçilik FSM Bulvarı T. 452 47 32 Lis Çiçek Çekirge Cad. No.139/B T. 236 81 96 Koru Çiçek Korupark AVM T.241 54 74 Pelit Çiçekçilik & Peyzaj Saygınkent AVM Ertuğrulkent T. 413 02 62 TURİZM & ULAŞIM / TOURİSM & TRANSPORTATION Kamil Koç T. 444 05 62 Nilüfer Turizm T. 444 00 99 U. Teleferik İşletmesi T. 327 74 00 Burkon Turizm Çekirge Cad. T. 233 40 00 Plaza Turizm Oulu Cad. No.33 T. 234 58 58 Şentürkler Turizm Çekirge Cad. No.51 T. 235 66 66 İDO Bursa Satış Noktaları Kent Meydanı AVM T. 255 44 60 Korupark AVM T. 242 19 49 Mamis Restaurant T. 211 23 81 Park Plaza T. 244 94 01 Plaza Tur T. 234 58 58 Görükle Kampüsü T. 442 91 25 Zafer Plaza AVM T. 225 39 08 SİNEMA / CINEMA Korupark Cinetech T. 242 93 83 Zafer Plaza Cinetech T. 225 48 88 Setbaşı Prestige T. 221 48 06 Kent Meydanı T. 255 30 84 As Merkez Avşar T. 261 57 67 Akpınar K. M. T. 243 73 43 Altıparmak Burç T. 221 23 50 AFM Carrefour T. 452 83 00 B. Manço K.M. T. 366 08 36 Bursa Senfoni Orkestrası A. V.P. Devlet Tiyatrosu Binası T. 225 59 70 131 guidebursa Baia Bursa Y.Yalova Yolu 9. Km As Merkez Otutlet Yanı T. 224 275 45 00 Öne çıkanlar / Highlights www.baiahotels.com Burtom Sağlık Grubu Çekirge Caddesi Hamzabey Girişi No:108-1 T. 444 42 24 www.burtom.com.tr 132 “Life guide of Bursa” rehberbursa Hayal Kahvesi FSM Bulvarı No:59 T. 451 50 80 www.hayalkahvesibursa.com Bakus İtalyan Restraunt & Winehouse Çekirge Meydanı T. 234 38 88 Öne çıkanlar / Highlights “Bursa’nın yaşam rehberi” www.bakusrestaurant.com 133 proje 15300 Misia “harikalar diyarı” Fideltus, Kalyoncu ve Göler inşaat şirketlerinin ortaklık çatısı altındaki proje 15300 Misia’da yaşam için geri sayım başladı. Uludağ’a ovadan bakan Bursa manzarası, proje içerisinde kullanılan malzemelerin kalitesi ve sosyal alanlarının zenginliğiyle dikkat çeken proje, Haziran 2012’de “yaşıyor” olacak. “Bursa’ya kaliteli bir rezidans” fikriyle yola çıkan Fideltus - Kalyoncu - Göler şirketleri; 15300 Misia’nın Bursa’da yapmak istedikleri için iyi bir “vitrin” projesi olduğunu belirtiyor. Kısaca 15300 Misia onlar için bir başlangıç… “Herkes için” seçenekler Mimari tasarım ise Emre Arolat’a ait.1+1, 2+1, 3+1 ve 4+1’lik konutların yanı sıra, dubleks ve bahçeli dublekslerden oluşan 90 m2 ile 330m2 arasında değişiklik gösteren, toplam 160 konuttan oluşuyor. Konsept olarak da tamamıyla bir akıllı ev ve beş yıldızlı otel konforu sunuyor. Bursalılara sunulan “ilk”ler Dış cephe kaplamasının tamamı doğal taş. İç duvarlar - rezidans koridorları da dâhil- sadece İngiliz ve Amerikan duvar kâğıdı kullanılmış. (boya yok) Teras bahçeleri Türkiye’deki sayılı projelerden. Kat holleri 45–50, resepsiyonlar ise 200 metrekare. 134 Projenin tamamında kalitesi kanıtlanmış, dünyaca ünlü üstün malzemeler ve markalar kullanılmış. Bu özellikleriyle “gerçek” bir rezidans kalitesi sunuyor. Otopark tavan yüksekliği 5 metre. Mutfaklarda dahi klima alt yapısı var. Sosyal tesis baş döndürücü nitelikte 15300 m2’nin 8000 m2’si yeşil alan ve sosyal alanlardan oluşuyor. Projede birleşik olarak 190 m2 açık yüzme havuzu ve çocuk havuzu ile 120 m2 kapalı yüzme havuzu bulunuyor. Isıtmalı kapalı havuzun yanındaki jakuzi keyfi de sunulanlar arasında. Lounge alanına bağlantılı, içecek ve hafif yiyeceklerin sunulacağı Snack Bar ve son teknoloji Technogym marka aletler, pilates aletlerinin konduğu ve aerobik odasının yer aldığı fitness salonu, squash ve kapalı basketbol sahası da sosyal alanda öne çıkıyor. Türk hamamları, saunalar, buhar odaları, kar çeşmesi, şok duşlar, dinlenme ve masaj odalarının yer aldığı SPA projeyi farklı kılan bir diğer detay. Büyük ekran TV, oturma grupları ve şöminenin yer aldığı özel tasarımlı Lounge da projenin ihtişamını gözler önüne seriyor. Oyun istasyonları, boyama odaları, lego odalarının bulunduğu çocuk oyun alanları ile bilardo, masa tenisi, langırt ve dart oyun salonları aileler için ideal bir şekilde hazırlanmış. Çocuk oyun alanları, mini futbol-basketbol sahası, çim zeminli açık hava sineması, koşu parkuru ve davet alanları ile açık alanlar da yaşamın ne kadar renkli geçeceğini daha şimdiden hissettiriyor. Dikkat çeken diğer hususlar ise şöyle; projenin açık alanı araç trafiğine kapalı, sadece itfaiye ve ambulans için kullanılabilir durumda. Kapalı ve açık kafesi oldukça kullanışlı. Kapalı otopark, kapalı ve açık cep sineması, küçük amfi tiyatro, çocuk oyun parkı ve mini futbol sahası... 15300 Misia’daki evlerin tamamı birer akıllı ev. Bir kumanda ile evinizin hemen hemen bütün anahtar prizlerini kontrol edebiliyorsunuz. Prize bağlı olan elektronik cihazlar, TV, klima, müzik sistemi, ısıtma ve aydınlatma ve perdeler de dâhil… Bu özellikler projede anahtar teslim olarak sunuluyor. Evinizi cep telefonunuzdan bile kontrol edebiliyorsunuz. Bu da Bursa’da bir ilk olarak öne çıkıyor. Rezidans keyfi ile lüks bir yaşam Yüksek bloklar tamamıyla bir rezidans şeklinde tasarlanmış. Beş yıldızlı otel lüksü sunuyor. Blokların her birinin altında lobi ve resepsiyon hizmetleri var. Resepsiyonun dışında rezidans sakinlerinin yararlanabilecekleri temizlik ve bakım hizmetleri de sunulacak. Rezidans sistemi, güvenlik dâhil bir elektronik ortamda çözülecek. Kat hollerinden tutun sosyal alanlara kadar tüm alanlar, bir evin metrekaresinden daha fazla yer tutuyor. Yani bir eve düşen metrekare birebirden daha fazla. Her daireye kapalı otopark ve otoparkına en yakın yerde bir depo sunuluyor. Bunların hiçbiri dairelerin metrekarelerine dâhil değil. Isınma doğalgaz ile yerden ısıtmalı, kurulan sistem ise pay ölçerli merkezi sistem... Her evin ayrı bir kontrol paneli var. 45–50 metrekareye varan kat holleri bulunuyor. Her kata ulaşmak için 2 tanesi panoramik olmak üzere 3 Otis marka asansör var. Bunun dışında kullanılan malzemeler %100 ithal ve birinci sınıf malzemelerden oluşuyor. Mutfak ve kapılar İtalya’dan gelmiş. Seramikler İtalya ve ispanya’dan. Armatürler Hansgrohe ve PVC doğramalar Alman Thyssen marka. ile elde dilen doğal bir taş. Bu taşın altına da taş yünle yalıtım yapılıyor. Yani sıcaktan ve soğuktan koruyan bir yöntem uygulanıyor. Bu ne sağlıyor derseniz? Ömür boyu bu binaları aynı renkte göreceğiz. Binaların içi iklim değişimlerinden (sıcak- soğuk-nem gibi) en az düzeyde etkilenecek. Bu uygulama Bursa’da bir ilk. İstanbul’da ise sadece birkaç projede bulunuyor. Projenin peyzaj mimarisini Prof. Dr Selami Sözer üstlenmiş. Peyzaj için çok özel palmiyeler ithal edilmiş. Bahçe teras evleri Bursa’da olmayan bir şekilde, şehrin merkezinde bahçeli ev lüksü sunuyor. Dış cephe ve peyzaj farkı… 15300 Misia’nın en büyük artılarından biri de tüm binaların dış cephe kaplaması... Balkonlar dahil, tüm dış yapı doğal taş kaplı Sinterflex ile döşeniyor. 50–60 yıllık ömrü olan bu taş Çanakkale’de 2000 santigrat derecede doğal bir taşın preslenmesi 15300 Misia’da olmak isteyenler… “Projenin sadece % 30’u satış bekliyor. Şu andaki liste satış fiyatları da tamamıyla projenin maliyetlerine çıkmış fiyatlar. İstanbul’da metrekaresi 8.000–20.000 dolar arasında satılan rezidanslar, 1800 dolara satılıyor.” * Bu bir reklam haber çalışmasıdır. 135 136
Benzer belgeler
05 - Dergi Bursa
Engin Çakır (Sorumlu)
[email protected]
Yazarlar
A.Kadir Kılınç, Celil Sezer, Dilek Şen,
Emine Civanoğlu, Erdinç Tuğcu, Gözde Aral,
Hakan Akdoğan, Melih Karaer, M.Ömür Akkor,
Nazan Aş...