Kütüphane Bülteni - Balıkesir Üniversitesi
Transkript
Kütüphane Bülteni - Balıkesir Üniversitesi
Balıkesir Üniversitesi Merkez Kütüphane Kütüphane Bülteni Cilt Sayı Temmuz KREMSMUENSTER ABBEY KÜTÜPHANESİ- AVUSTURYA :7 :3 :2010 HERZOGIN ANNA AMELIA KÜTÜPHANESİ -ALMANYA STRAHOV FELSEFE KÜTÜPHANESİ- ÇEK CUMHURİYETİ İÇİNDEKİLER Dünyanın En Güzel Kütüphaneleri 04 Köylere Kütüphaneler Zinciri 06 Makale: Kitapların Savaşı 08 Makale: Kişisel Dijital Kütüphane 17 Kitap Kapağı Devri Bitiyor mu? 21 Kitap Makinesi! 23 Kütüphaneler Dijital Ortama Geçiriliyor 24 Eşekli Kütüphaneci: Mustafa Güzelgöz 25 78 Yaşında Bir Kitap Kurdu 29 Hatırlatma: İstek Formları 30 Kitap Tanıtımı: Beni Hatırladın mı? 31 Bizden Haberler 32 Sayfa Kütüphane Bülteni 4 Temmuz 2010 DÜNYANIN EN GÜZEL KÜTÜPHANELERİ 46. Kütüphane Haftası etkinlikleri çerçevesinde hazırlanan slayt gösterisinde yer alan kütüphane resimlerinde; Tarihi geçmişi olan binalarda süslemeler göze çarparken, yeni kütüphane binaları ilginç mimarileriyle dikkati çekiyor…. GEORGE PEABODY KÜTÜPHANESİ-BALTIMORE,ABD MİLLİ KÜTÜPHANE - FRANSA Sayfa Kütüphane Bülteni 5 Temmuz 2010 MİLLİ KÜTÜPHANE – PRAG PECKHAM KÜTÜPHANESİ- LONDRA KANSAS KÜTÜPHANESİ - ABD Sayfa Kütüphane Bülteni 6 Temmuz 2010 KÖYLERE KÜTÜPHANELER ZİNCİRİ Rasime Şeyhoğlu kütüphaneler zinciriyle ve oğlu Recai Türkiye`nin Şeyhoğlu, yanı sıra köylerde dünyada kurdukları da bir ilki gerçekleştirdi. Rasime Şeyhoğlu ve oğlu Recai Şeyhoğlu, köylerde kurdukları kütüphaneler zinciriyle Türkiye`nin yanı sıra dünyada da bir ilki gerçekleştirdi. Rasime-Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri ile toplam 27 köyü kütüphaneye kavuşturan ana oğulun çalışmaları, gittikleri köylerde büyük ilgi görüyor. Kitaptan uzak kalan köy çocukları ve gençlerine bilim, sanat ve edebiyatı sevdirmeyi amaçlayan ana oğul, faaliyetlerini ülke geneline yaymak için bir de dernek kurmuş: Rasime-Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri Geliştirme, Kültür ve Dayanışma Derneği. Bergama ve Manisa`nın köylerinden başladıkları `aydınlanma` hareketini Balıkesir, Aydın ve Muğla`nın köylerine kadar yaygınlaştıran Şeyhoğluların çalışması, Kültür Bakanlığı`nın da dikkatinden kaçmadı. Annesinin dilkökü kanserine yakalanmasıyla kütüphaneler zinciri kurmaya karar verdiklerini anlatan Recai Şeyhoğlu, `Anneme moral vermek, onun adını yaşatmak düşüncesiyle böyle bir çalışmaya imza attık.` diyor. Ülkenin her bölgesinde kütüphane kuracaklarını söyleyen Şeyhoğlu, yaptıkları çalışmayı `Kitabın kırsala yolculuğu` ve `Köylerde Rönesans` şeklinde tanımlıyor. Şeyhoğlu, “Köy muhtarları bize köy tüzel kişiliğine ait bir oda göstersinler ve içerisine de kütüphane için raflar yaptırsınlar. Gerisini biz kitaplarla doldurmaktayız. Tırazlar köyünde 27. kütüphanemizi açmanın gururunu taşımaktayız. Rasime-Der olarak Bergama'da 10, Manisa'da 6, Dikili'de 2, Kemalpaşa'da, Balıkesir'de, Tire'de, Bolu'da, Buca'da birer, ayrıca İzmir-Bozyaka'da 3 kahvede kütüphane kurduk” diyor. Sayfa Kütüphane Bülteni 7 Temmuz 2010 Haziran ayı içerisinde Bolu, Aydın ve Tokat illerinde de kütüphane zincirine devam edileceğini söyleyen Recai Şeyhoğlu, Bugüne kadar 27 kütüphaneye 100 bin kitap ulaştırdıklarını belirtti. Özellikle dünya ve Türk klasikleri, TÜBİTAK yayınları, çocuk kitapları, edebiyat-sanat dergileri, ÖYS ve OKS kitapları, ansiklopedi, felsefe ve Türkçe ile ilgili kitaplara yer verdiklerini belirten Şeyhoğlu, kütüphanelerinde bilgisayar bulunduğunu aktararak şöyle devam ediyor: `Çünkü köy çocukları ve gençlerinin bilgisayar da kullanmasını istiyoruz. Köy çocuklarının ileride yeni bir Fazıl Say, Orhan Kemal, Gazi Yaşargil, Cahit Arf olmalarını arzu ediyoruz. Onların sadece türkü değil, aynı zamanda Vivaldi`yi, Beethoven`ı da dinleyen bireyler olmalarını istiyoruz.` Recai Şeyhoğlu, 19 Ekim 2002`de Kozak Yaylası`nın Hacıhamzalar köyünde 3 bin 600 kitapla açtıkları ilk kütüphaneden kütüphaneden yararlanan bu yana öğrenci ve toplam 11 gençlerin sayısının azımsanamayacak kadar çok olduğunu ifade ediyor. `Halkımız olmadığına kurma getiriyor. da yargısının inanan Şeyhoğlu, köylerde düşüncesine bundan okumuyor` büyük hayatlarını mutluluk doğru kütüphane adadıklarını duyduklarını ve dile Kütüphane Bülteni Sayfa 8 Temmuz 2010 KĠTAPLARIN SAVAġI Kitap Zamanı Dergi‟sinden YELDA EROĞLU‟ nun kitap ve kütüphanelerle ilgili harika makalesi…. Bir kütüphanedeki kitaplar çoğaldıkça aralarındaki bağlantı giriftleşir. İlk elden tematik bir ayrıma gittiğimizi varsayalım. Kuramsal kitaplar bir rafa, romanlar bir diğerine, şiirler şuraya biyografiler buraya derken… Stefan Zweig'ın Satranç adlı hikâyesiyle Balzac biyografisi, Kemalettin Tuğcu'nun yetimleri gibi birbirinden ayrılıverir. O halde iyi bir kütüphane nasıl kurulmalı? Bunun belli bir ölçütü var mı? İşte „kitapların savaşı'na alternatif çözüm yolları… Üniversiteye başlayıp da ailemden ayrı, bağımsız bir ev tutana kadar kitaplar benim için sadece okunacak nesnelerdi; biriktirilecek değil. Kitaplar arkadaşlardan ya da kütüphanelerden alınıp okunur ve iade edilirdi. Babam da kitap okumaya meraklıydı ama bir kitaplık, ortalama memur evleri için hiç de alışıldık ya da elzem bir şey değildi. Vitrinin kapaklı alt gözüne tıkardık bütün kitapları. Oradan taşıp ortalığa döküldüklerinde annem basardı çığlığı: “Toz topluyor bunlar!”. 17. yüzyılın başlarında şair Quevedo da İskenderiye Kütüphanesi için “Düpedüz toz” demişti, “ama sevdalı bir toz”. Kendi evime taşınır taşınmaz bende de arkadaşlarım gibi bir kitap biriktirme saplantısı başladı. Ucuza düşürdüğümüz ya da inşaatlardan aldığımız tuğlaları tahtaların arasına dizerek yaptığımız kitaplıklar bize yetmiyordu; yatakların altına, bavula, boş sebze kolilerine istiflediğimiz kitapları gururla birbirimize gösteriyorduk. Borges'in cenneti bir kütüphane olarak düşlemesi gibi bizim de büyük hayalimiz tabandan tavana uzanan kitaplıklarla dolu bir evdi. Okumakla yetinememek Bütçemiz kısıtlıydı. Alınan her kitap, içilmemiş çayların, simide talim etmelerin, beğenilip de vazgeçilen yeni bir giysinin anısını taşıyordu. Kitabı okumakla yetinemiyor, ona ille de sahip olmak istiyorduk. Bu gözüdönmüşlük içinde kurum kütüphanesi yağmalamak gibi pis huylar geliştirenler de oldu, arkadaşlarından aldığı kitapların üstüne sinsice yatanlar da. Bir arkadaşımın üşenmeyip kendi adına mühür bastırdığını ve tüm kitaplarını tek tek damgaladığını görmüşlüğüm vardır. Daha büyük bir şey yaptırsa muhtemelen San Pedro Manastırı'nın kütüphanesindeki şu bedduayı kazıtırdı mührüne: “Kim ki bir kitabı sahibinden çalar, ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acılar içinde kıvransın. Merhamet dilenmek için yalvarır Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 9 olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşın, kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken, cehennemin alevleri yutsun onu”. Hangi kitaplar bulunmalı? Flaubert, “orta sınıftan insanlar ne dediğinde nasıl cevap vermeli” diye özetlenebilecek bayağılıklar ansiklopedisi Yerleşik Düşünceler Sözlüğü'nde, kütüphane maddesinin karşısına “İnsanın evinde her zaman için bir kütüphane bulunmalı, özellikle de sayfiyedeyken” açıklamasını düşer. Kütüphane bulunmayan bir ev, kitaba, yani okumaya, bilmeye, düşünceye önem verilmeyen bir evdir. Takdir edersiniz ki, hiç kimse kendi elleriyle böyle sevimsiz bir duruma düşmek istemez. Hele de sayfiyedeyken! Ancak o kütüphanede hangi kitapların bulunmasının uygun düştüğü konusu bu kadar basit değildir. Kesin olan tek şey, kadınlara yakışanın bilhassa aşktan bahseden romanlar olduğudur. Alberto Manguel, Okumanın Tarihi adlı araştırmasında, antik Yunan'da köle kadınların sahibelerine roman okuduğunu anlatır. Hıristiyan çağın başlangıcında yazılmış ilk Yunan romanı, “Size Syracuse'da geçen bir aşk öyküsü anlatacağım” diye başlar. Kadınların kitap okumaktan muratlarının bilgiye ulaşmak değil oyalanmak olduğu varsayılır. Jane Eyre'de zengin ve bilgili beyefendi, konağa gelen mürebbiyeye “Hafif edebi yapıtlar, şiir kitapları, biyografiler, yolculuk kitapları, birkaç roman falan”dan müteşekkil bir kitaplık ayırmayı yeterli bulur. Northanger Manastırı'nda Jane Austen, romanın kadınlara has hoş ve boş bir tür olduğunu söyleyenlere sitem etmekle beraber, o dönemin çok-satarları olan gotik korku romanlarına kadınca düşkünlükle alay etmeden de duramaz. Bir başka romanı Emma'da ise başkarakter, asla tamamlayamadığı okuma listeleri çıkarır kendine ama yazar bunları bizlerden ustalıkla saklar. Küçük Kadınlar'da kitapkurdu Jo'muz, Noel'de popüler bir romanla ödüllendirmek ister kendisini. Ancak payına düşen, annesinin hediye ettiği bir erdem ve ahlak kitabı olacaktır. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ında feminist bilmiş kadın, o dönemin romantik yazarı George Sand'ı yerin dibine batırarak erkeksi bir entelektüellik takınmaya çalışır: “Oysa geri kafalı bir karıdan başka bir şey değil o! Nasıl Emerson'la kıyaslayabilirsin onu!” Güzeli faydalıyla takas etmek isteyen Bazarov, kadınlara acımadan biyoloji ve kimya biliminin başyapıtlarını okumalarını önerir. Frances Hodgson Burnett'in Küçük Prenses Sara'sıysa yaşına başına, cinsiyetine bakmadan Carlyle'ın Fransız Devrimi'ni başucuna koyar. “Ahlaksızlığı ve bilgisizliği Büyük Britanya'dan kovmak” amacıyla yola çıkan Addison ve yoldaşı Steele ise gazetelerinde âdet olduğu üzere kadınlar için okuma listeleri yayımlıyorlardı. Ancak Addison'a göre İngilizlerin sadece kadınları değil erkekleri de doğru bir okuma rotasına sahip değildi. “Oburcasına” okumakla beraber “beğeniden yoksundular”. Addison'ın önerisi, eski Yunan ve Roma eserleriydi. Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 10 „Kitapların SavaĢı' T. S. Eliot'ın modern yazarlarla dolu kitaplığı müstesna, klasikler bir kütüphanenin olmazsa olmazıdır. Başköşede durur ve kendilerinden sonra yazılmış eserlere ebeveynce kol kanat gererler. Acaba gerçekten öyle mi? Jonathan Swift, The Battle of the Books (Kitapların Savaşı) adlı eserinde bir kütüphanenin hiç de öyle barışçıl bir yer olmadığını anlatır. Bir tarafta duran klasikler, diğer taraftaki modern eserlerin hararetle ağ örerek her yanı kaplama girişimine karşı ayaklanırlar. Eleştiri adlı cadının gözetiminde korkunç bir savaş başlar. Aristoteles, Bacon'ı nişan alır ama ok hedefinden sapar ve Descartes'a saplanır. Serbest bir çağrışım ve fütursuzlukla, bu hikâyenin, her kitapseverin kitaplarıyla birlikte artan “Rafları nasıl düzenlemeliyim?” korkusunu sembolize ettiğini ileri sürebiliriz. Kitaplar çoğaldıkça aralarındaki bağlantı giriftleşir. İlk elden tematik bir ayrıma gittiğimizi varsayalım. Kuramsal kitaplar bir rafa, romanlar bir diğerine, şiirler şuraya biyografiler buraya derken… Stefan Zweig'ın Satranç adlı hikâyesiyle Balzac biyografisi, Kemalettin Tuğcu'nun yetimleri gibi birbirinden ayrılıverir. Diyelim ki onun için bir istisna yaptık, Virginia Woolf'un romanlarıyla günlüğünü hangi vicdansız ayrı raflara koyacaktır? Kitapları nasıl sınıflamalı? Kitapları yazarlarının milliyetine göre ayırmak pek politik doğrucu bir yöntem olmasa da beni yıllarca mis gibi idare etmiştir. Hatta af buyurun, Türk edebiyatı rafında yer kalmadığında Nâzım Hikmet'i sinsice Rus edebiyatı rafına sıkıştırarak kendi çapımda Mehmet Kaplan'lığa soyunmuşluğum bile vardır. Yıllar içinde yazarların uyruğu, etnik kökeni ve yazınsal dilleriyle beraber bu ayrım da içinden çıkılmaz bir hal aldı. İngilizce yazan bir Hintli yazarla Fransızcayı tercih eden bir Afrikalıyı istiflemek takdir edersiniz ki hiç kolay olmuyordu. Valéry Larbaud gibi köktenci bir tutum takınıp kitapları yazıldıkları dile göre ciltletip tasnif etmek de mümkün elbette. Tabii Nabokov'un romanlarını Rusça ve İngilizce raflara paylaştırmayı içiniz kaldırıyorsa… Bunalıp kestirmeden alfabetik yönteme girişecek kitap meraklıları ise Balzac'la Barbara Cartland'ı yan yana koyma utancına katlanmak zorunda kalacaklardır. Arsızlığa vurup bunu dert edinmezlerse Julian Barnes'ın kendi adıyla yazdığı romanlarıyla Dan Kavanagh adıyla yazdığı polisiyelerinin arasına yabancıları sokmak zorundalar. Ya da Ruth Rendell'la takma ismi Barbara Vine'ın arasına… Bu somut sorunların dışında, Alberto Manguel gibi hassas insanlar, Goethe ve kadim dostu Schiller arasına mesafe koymanın acısını da yükleneceklerdir. Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 11 Yelkencilik rafında Rimbaud Marangoza siparişle kitaplık yaptıramayan pratik insanlar, “Madem ben rafların ölçüsüne hükmedemiyorum onlar bana hükmetsin” deyip kitapları cüsselerine göre yerleştirmeyi deneyebilirler. Fakat maalesef sanat kitapları ve ansiklopediler dışında kalan asıl yekun, yani “okumalık” kitaplar genel olarak aynı boydadır ve yine bir biçimde tasnif edilmeleri gerekir. Manguel, Geceleyin Kütüphane'de tasnif sorununa getirilen tuhaf çözümlerden bahseder. Rimbaud'nun “Le Bateau” şiirini yelkencilik rafına koyan mı istersiniz, Claude Lévi-Strauss'un The Raw and the Cooked adlı mitoloji çalışmasını aşçılık rafına süren mi… Müsaadenizle kitapları yayınevlerine, yani kapak tasarımlarının benzerliğine göre sınıflandıranları da bu tuhaflıklara dahil edeyim. Öte yandan düzenli bir kitaplığın, inceleyene düzenleyicisinin metin algısını dayatan despot bir yanı da vardır. Agatha Christie'nin yanına konulan her kitap, onu yeni okuyacak insanda bir gizem ve cinayet beklentisi oluşturacaktır. Umberto Eco, Gülün Adı adlı romanında, “Bir kütüphanenin ideal işlevi birazcık sahaf tezgahına benzemektir, orada keşif yapılır” notunu düşer. Bir sahaf tezgahının kaosu, belirli bir kitabı ararken, çevrilmiş hatta yazılmış olduğundan bile haberdar olmadığınız bir başka kitapla çarpıştığınız mutlu tesadüflere yataklık eder. Ancak hafızası zayıf olmayan ya da gözleri kapalı kitap almayan hiç kimse, istediği kadar dağınık bıraksın, kendi kitaplığında böyle tesadüflerle karşılaşma lüksüne sahip değildir. Bir kitaplık kazası Büyük kütüphaneler büyük saygı uyandırır. Austen'ın Aşk ve Gurur adlı romanında Bingley, kütüphanesinin küçüklüğünden utanır: “Keşke kitap koleksiyonum daha geniş olsaydı, hem siz yararlanırdınız hem de benim yüzüm ağarırdı”. 2003 yılında gazetelerde yer alan elim kitaplık kazasını hatırlamayanlar Manguel'in Geceleyin Kütüphane'sine bakabilirler. Partice Moore adlı bir adamcağız, New York'taki evinde, yıllardır biriktirdiği kitap ve dergi yığınlarının altında kalır. Ancak iki gün sonra, komşularının haber verdiği itfaiye ekiplerinin bir saati bulan çabalarıyla kurtulur. Kitap toplumsal olarak öylesine dokunulmaz bir nesnedir ki, neredeyse bir tek onun bağımlılığı göze hoş görünür. Erol Üyepazarcı'nın evinin üç odası yetmezmiş gibi banyosunu da kitaplığa dönüştürmesi, Gülçin Çandarlıoğlu'nun kitaplardan kendisine yer kalmadığı için ayrı bir daireye taşınmak zorunda kalması ve İlber Ortaylı'nın kitaplarına bir değil üç ev tahsis etmesi en fazla, alkışlanası tuhaflıklar olarak kabul edilir. Doğan Hızlan'da tuhaflık tuhaflık üstüne biner, yekun dolayısıyla aradığını bulamayan Hızlan, aynı kitabı tekrar tekrar almak zorunda kalır kimi zaman. Kitap okumakla kitap sahibi olmak insanların kafasında öylesine bütünleşmiştir - Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 12 ki, bilgisine, kültürüne saygı duyduğunuz birinin cılız bir kitaplığa sahip olduğunu görmek tüm beklentilerinizi yerle bir edebilir. Genç bir yazarken Borges'i evinde ziyaret eden Mario Vargas Llosa da aynı hayal kırıklığını yaşar. Borges'in evi hiç de umduğu gibi kitaptan yıkılan bir mekân değildir. Llosa ev sahibine neden daha fazla kitabı olan bir evde yaşamadığını sorar. Borges'in cevabı serttir: “Lima'da böyle yapıyor olabilirler, ama biz Buenos Aires'te hava atmaktan hoşlanmayız”. Seneca da evi kitapla donatmanın, duvardan duvara kitaplıkların önünde poz vermelerin aydın saygınlığı kazanmak isteyen “gösteriş budalaları”nın işi olduğunu savunur. Ona göre “yemek odalarını süslemek için raflar dolusu” kitap yerine az ama öz kitaba sahip olmak daha hayırlıdır. Çağrılmadan gelen kitaplar Oysa bazı insanlara göre kitaplar, davetsiz misafirlerdir, çağrılmadan gelirler. Tabii misafir misafiri, ev sahibi hiçbirini çekemez. Alice'in çılgın şapkacının çılgın çay partisine katılması gibi. Alice çay masasını görünce hemen o tarafa yönelir. Çılgın şapkacı ve konukları, “Yer yok! Yer yok!” diye bağırmaya başlarlar. Alice içerler: “Dolu yer var!” Ve uçtaki bir sandalyeye sıkışıp oturur. Zavallı kitap biriktirici ise Partice Moore'un akıbetine uğramamak için umutsuzca rafları çift sıra yapar ya da yüreğini kanatarak bazı eski dostlarını gözden çıkarıp yenilere yer açar. Manguel'in aktardığına göre 1. yüzyılda Lyon kenti, kitapların korkunç bir şekilde çoğalmasının önüne geçmek için bir yasa çıkarır. Yasaya göre her edebiyat yarışmasından sonra kaybedenler bizzat kendi eserlerini silecek, böylece hiç olmazsa ikinci sınıf edebiyat eserleri fazlalık yapmayacaktır. Düşüncesi bile hoş! Yine Alice Harikalar Diyarında'nın yazarı Lewis Carroll, kitap enflasyonunun sadece yarınına değil dününe de çözüm getirmeye çalışır. Sylvie and Bruno adlı eserde, her düşüncenin en yoğun dile getirildiği cümle hariç kalan kısımların silinmesini önerir. Arkadaşı, “Bazı kitaplar boş bir sayfaya indirgenecek” diye korkusunu ifade edince kalender bir havayla, “İndirgenecek. Çoğu kütüphane korkunç bir şekilde toptan küçülecek.” der. Edinmek mi, biriktirmek mi? Flaubert, Bouvard ile Pécuchet adlı ve Türkçeye çok isabetli bir şekilde Bilirbilmezler diye çevrilen romanında, bilgi biriktirmekle bilgi edinmek arasındaki farkı anlatır. Bouvard ve Pécuchet, Flaubert'in nefret ettiği orta sınıf iki dilettante'dır (özenti, amatör). Tarıma merak sararlar ve ellerindekini avuçlarındaki tarım aletlerine, tohumlara ve tarım kitaplarına yatırırlar. Gerçek bilgiye ulaşmanın vasıflarına yani sabıra ve Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 13 çalışkanlığa sahip olmadıkları için ilk yenilgide pes edip bu defa kimyaya kırarlar dümeni. Bu defa da gelsin laboratuvar aletleri ve kimya kitapları… Tüm roman, bu iki dilettante'ın bilginin aksesuarlarını bilgi sanmaktaki yüzeyselliğini konu edinir. Elias Canetti'nin Körleşme romanının kahramanı Profesör Kien, bir zamanlar öğrenmek için aldığı ve okuduğu kitapları şimdi sadece kitap oldukları için alıp saklayacak kadar sınırı aşar. Kien'in kitap tutkusu öyle patolojik bir hal alır ki, sırf eski ve yıpranmış bir kitabı şefkatle kaplarken gördüğü hizmetçisine âşık olur. Bir tek kitabını bile almasına müsaade edilmeden evinden atıldığında ise “bir kitap olmamasına karşın, yine de içinde yazılar bulunduğundan” banka cüzdanını sevgiyle bağrına basar. Ġtinayla kitap eskitilir Büyük kitaplık sahiplerinin en sinir olduğu şey, kendilerine “Bunların hepsini okudunuz mu?” diye sorulmasıdır. Ki sorunun cevabı aslında son derece muğlaktır. Kimileri “Daha bu, okuduklarımın bir kısmı” diye şişinirken kimileri “Hayır ama kitaplar sabırlıdır” diyerek daha realist ve mütevazı cevaplar verir. Büyük İngiliz yazar Samuel Johnson, bir kitabı baştan sona okumak yerine şöyle bir karıştırmayı yeğlermiş. Bir arkadaşı tepki gösterince hayretle kalakalmış: “Efendim, yoksa siz kitapları başından sonuna kadar mı okursunuz?”. Johnson'a göre nasıl tanıştığımız her insanla ömrümüzün sonuna kadar görüşmüyorsak kitapların da sonuna kadar gitmek zorunda değilizdir. Büyük kitaplıkların arasına sıkışmış ve okunmadığı gün gibi aşikar kitaplar, daha az sayıda kitap sahibi olanların başlıca avuntusudur. O koca kitaplıkta birbirine yapışık veyahut kesilmemiş sayfalarla dolu bir kitap bulmak, az kitap sahibini taşkın bir zafer mutluluğuyla donatır: “Benimkiler az ama hepsini okudum”. Bazıları hırpalanmışlığı, okunmuşluğun kanıtı addedip alabildiğine hoyrat davranır kitaplarına. Sayfa kenarlarına alınmış notlar, kıvrılmış köşeler, çay kahve lekeleri ve sayfaların arasından çıkan bilet ya da fiş parçaları kitabın okunmuş olduğunun mührüdür. İrlandalı yazar Flann O'Brien, bir hikâyesinde kitaplara okunmuşluk hissi veren işçilerden bahseder. Bu işçiler kendilerine verilen kitapları para karşılığı düzmece notlar ve eski tiyatro biletleriyle bezeyerek işverenlerinin toplumsal itibarlarına katkıda bulunurlar. Kütüphanedeki yazılmamıĢ kitaplar Ne yer yokluğunun ne de ölüm tehlikesinin yollarından saptırabildiği kitapseverler için bir kitabın yazılmamış olması bile kitaplığa dahil edilmesinin önünde engel değildir. Dickens evindeki kapıları bile sahte kitapların ciltleriyle bezeli birer kitaplığa dönüştürür. Bu uydurma kitaplar, Hansard'dan Zinde Uyku Rehberi IXIX, Shelley'den İstiridyeler ve Wellington Dükü İçin Yapılmış Sayfa 14 Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 heykellerin Kataloğu gibi hakikaten yazılsa da okusak dedirten eserlerdir. Kitap meraklısı bir eski yargıç olan Paul Masson ise Bibliothéque Nationale'in 15. yüzyıldan kalma Latince ve İtalyanca kitaplar açısından kısır olduğunu düşünüp bu eksikliği tamamlamaya soyunur. “Eksiklikler ve şans eseri ve bilgiyle doldurulana kadar yazılmış olması gereken çok ilginç eserlerin başlıklarını sıralamaya” koyulur. Arkadaşı Colette dehşet içinde “Peki ya o kitaplar yazılmazsa?..” diye sorunca çok makul bir yanıt verir: “Ne yapalım. Her şeyi yapmamı bekleyemezler ya!” Tuhaf kütüphaneler Herkes kütüphanesine Dostoyevski ve Shakespeare koymayı bilir. Ama pek az insan, Hemingway gibi dünya uçak motorları listesi biriktirir. Bir giysiyi butiğin vitrininde takdim edildiği şekilde giyip çıkmak ne kadar nahoş bir durumsa, bir kütüphanenin de 100 temel eserden oluşması o kadar nahoştur. Kişiye özel bir kütüphane, adı üstünde kişiye özel parçalar taşımalıdır. Klasiklerin klasik ve amorf çizgisi, üzerinde uzlaşılmamış hatta kitsch bulunabilecek kitaplarla harmanlanmadığı sürece kütüphane, sahibinin ya su katılmamış bir genelgeçer zevke ya da silik bir kişiliğe sahip olduğundan başka bir şeye delalet etmez. Marquez, Muhammed Ali'nin anıları, Bram Stoker'ın Dracula'sı gibi yüksek edebî zevke uymayan kitapların yanı sıra çoklarının zaman israfı saydıkları moda ve dedikodu dergilerini bile kitaplığına almakta beis görmez. Özel merakı ise salgın hastalıklar hakkındaki kitapları biriktirmektir. Laurence Sterne'nin Tristram Shandy'de ayrıntılı olarak anlattığı tuhaf tıp kitaplarıyla kilisenin aforoz metinlerinin ise Toby Amca‟nın savaş kitapları koleksiyonu gibi uydurma mı yoksa gerçek mi olduğu bilinmiyorsa da son derece çekici bir kütüphane olduğu kuşku götürmez. Onlar kadar olmasa da şöhreti İstanbul sahafları arasında bir efsane olarak dolaşan, sadece imzalı kitapların bulunduğu kitaplık da enteresan kütüphanelere örnek verilebilir. Rivayet odur ki, bu kütüphanede yazarı tarafından imzalanmış tamı tamına 32 adet Ömer Seyfettin kitabı bulunmaktadır. Yıllarımı bu lanetlere verdim, yaşlılığımda da onlar bana versin diyorsanız (çok haklısınız) kitap hırsınızın bir kısmını değerli kitap aramaya hasredebilirsiniz. Yazarı tarafından imzalanmış kitaplar geleceğe yatırım yapmanın en kestirme yoludur. Aklınızdan çıkarmamanız gereken şey, Can Yücel gibi imza günlerini de imza vermeyi de pek seven sanatçıların imzalı eserlerinin neredeyse hiçbir maddi kıymet arz etmediğidir. Ama bir Sevgi Soysal'ın imzası size yaşlılığınızda mütevazı bir tatil hediye edebilir. Ucuza değerli kitap düşürmek ciddi mesai isteyen bir iştir. Sahafları gezmek yetmez, sokak aralarında el arabasına hurdalarla beraber birkaç da kitap koymuş satıcıları bile didik didik etmeniz gerekir. Ama sabrın sonu selamettir. Manguel bit pazarlarına yaptığı bitmek bilmez seferlerin sonucunda imzalı bir Colette'le mükâfatlandırılmıştır. Stephen King ise çabalarının karşılığını bir düzine imzalı Faulkner kitabıyla alır. Sayfa Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 15 ġiĢmanlar ve zayıflar Bir kitap doğal yaşam süresi olarak onlarca nesil insanı devirebilir. Ve her ebeveyn gibi kitapseverler de bu sevgili çocuklarının başına kendileri öldükten sonra neler neler gelebileceği konusunda kaygılanmakta haklıdır. Yıllar önce sahafta Herman Melville'in Billy Budd'ını bulmuştum. Kitap, bir erkeğin âşık olduğu kadına hediyesiydi ve boş kapak sayfasına uzunca bir mektup yazılmıştı “X, canım fena halde sana mektup yazmak istiyor. Yazacak boş bir kâğıt bulamadığım için buraya yazıyorum. Bir trendeyim şimdi…” Mektubun sahibini üzmemek için kalpsiz X'in adını vermiyorum. Bu mektup, değerbilmez ellere geçen kitapların başıboş yolculuğunun kanıtı olsun. Gogol, Ölü Canlar'da Rusya'da nesillerin döngüsünü şişmanlar ve zayıflar olarak formüle eder. Şişman adamlar iyi, sorumlu aile babalarıdır. Gık demeden çalışır, kazandıklarını balolarda çapkınlıkta pul etmektense saksağan gibi biriktirir ve oğullarına miras bırakırlar. Zayıf oğullar ise babalarının yapmadıklarını da telafi etmek istercesine vur patlasın çal oynasın yer bitirirler bu mirası. Onların oğulları tekrar şişman adamlar olur ve hayat böyle sürer gider… Şişman adamların çalışa didine biriktirdiği şeylerden biri de kitaplardır. Öldüklerinde hepsi zayıf oğullarının eliyle sahafa yollanıverir. Gayretli bir kitapsever merhumun kitapları dükkâna düştüğünde sahaf müşterileri birer akbabaya dönüşüverir. İçten içe duyulan “Ya ben öldüğümde…” sorusu bu ganimet avı sırasında zihnin en arkalarına itilivermiştir. Edebiyat tarihinin bu açıdan en değerbilmez zayıf oğlu, Dostoyevski'nin üvey oğlu Pavel Aleksandroviç'tir. Hain Pavel, yurtdışında oluşunu fırsat bildiği üvey babasının bütün kitaplığını satar. Anna Dostoyevski'nin dediğine göre bu yağma sırasında yığınla tarihi incelemenin yanı sıra Dostoyevski'nin çağdaşı yazarların ona hediye ettiği imzalı kitaplar ve Ortodoks dinî törenlerine ilişkin sayısız eser de kaybolup gitmiştir. BaĢucundakiler Bir kitaplık ne denli büyük olursa olsun, sadece birkaç tane kitap, sahibinin yatak ya da çalışma odasına, başucuna kadar sokulabilecektir. Faulkner İncil'i ve Don Kişot'u aksatmadan her yıl yeniden okur. Yine Dostoyevski İncil'ini hiç yanından ayırmaz. Sonsuz kitap raflarıyla dolu bir cennet düşleyen Borges, gözleri görmemesine rağmen Webster İngilizce Ansiklopedik Sözlüğü'nü ve Pelican İngiliz Edebiyatı Rehberi'ni elini uzattığında alabilecek şekilde yerleştirir. Roald Dahl'ın efsanevi çalışma odasında, topu topu beş kitap vardır. Kalanı sosyal çevremizdir. Başucumuzda bulunanlar ise en yakın dostlarımız. Kaynak: Zaman Gazetesi Sayfa 16 Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 Yelda Eroğlu‟nun makalesi bu kadar. Konuyla ilgili Pauolo Coelho, “Portebello Cadısı” romanında aĢağıdakileri yazıyor: Evin içine göz gezdirirken, “Söyle” dedi.”Öğrenmek bir yığın kitabı raflara dizmek midir, yoksa artık iĢe yaramayan ne varsa hepsini bir yana bırakıp hafifleyerek yoluna devam etmek mi?” Raflarda onca paraya satın aldığım, okumak, notlar almak için onca zaman harcadığım kitaplarım duruyordu. KiĢiliğim, eğitimim, gerçek öğretmenlerim. “Kaç kitabın var? Diyelim binden fazla. Büyük olasılıkla çoğunu bir daha eline bile almayacaksın. Onları inanmadığın için bırakmıyorsun. “Ġnanmadığım için mi ?” “Evet, inanmıyorsun. Kim bilir bu kitapları okumak için can atan, ama parası olmadığı için alamayan kaç kiĢi vardır. Oysa sen sırf evine gelen arkadaĢlarının hayranlığını kazanmak için bu koskoca durağan enerjinin ortasında oturuyorsun. Yoksa onlardan hiçbir Ģey öğrenmediğini düĢünüyor, onlara yeniden baĢvurma gereğini mi duyuyorsun?” Bir de Mevlana ve ġems‟in kitaplar üzerine aralarında geçenler vardır: ġems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıĢtı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun baĢına oturmuĢ, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya baĢlamıĢtı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermiĢti. Baktı ki yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmıĢ, havuz mürekkep deryası haline gelmiĢti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. NiĢapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. ġöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaĢında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken NiĢapur'da konaklamıĢlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüĢmüĢlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuĢ. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmiĢti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuĢtu. ġems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. ġems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmıĢ: — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıĢtı. Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıĢtı. ġems: — AĢk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu….. Sayfa Kütüphane Bülteni 17 Temmuz 2010 KİŞİSEL DİJİTAL KÜTÜPHANE Tanol Türkoğlu’nun Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknoloji Eki, Ooof Off Line Kösesi’nde yayınlanan makaleleri... Ülkemiz kütüphaneciliğinde dijitalleşme nasıl bir yer tutuyor sorusu, sanayi devriminde taşeron olarak figüran durumunda bırakılmış ülkemizin sanayi sonrası bilgi toplumunda da benzer bir rolle ödüllendirilmekte olduğundan, sanırım cevap aranması elzem bir soru olarak nitelendirilmediği için kimse suçlanamaz! Kendi kişisel dijital kütüphanemi nasıl kurabilirim? Son bir kaç gündür bu soruyu kafamda evirip çevirirken, yakın zaman içinde bir kütüphane ya da kütüphanecilik haftası olduğuna dair haber okuduğumu anımsayarak internette araştırma yaptım ve 29 Mart – 04 Nisan haftasının (hem de) 46. Kütüphane Haftası olduğunu öğrendim. Ancak eğer Ankara’da yaşamıyorsanız bu “hafta” pek size göre değil. Çünkü gördüğüm kadarıyla etkinliklerin hepsi Ankara’da (Milli Kütüphane’de) gerçekleştiriliyor. İstisnai bir durum olarak bu hafta boyunca Türkiye’deki tüm kütüphanelerde “kitap sergileri”nin düzenlenmekte olduğunu da belirteyim. Türk Kütüphaneciler Derneği’nin web sitesinde haftayla ilgili bir sayfa var. Ancak bu sayfa anladığım kadarıyla web sitesine pek “bulaştırılmak” istenmemiş. Birkaç tane döküman link olarak ilgili sayfaya eklenmiş. Yani haftayla ilgili bilgi mi almak istiyorsun, o halde indir bu dosyaları öğren. Görünen o ki bu haliyle site web 1.0 zamanının ilk üç evresinden birincisi ile ikincisi arasında sıkışıp kalmış. Yani enformasyon olan birinci evre ile etkileşim odaklı ikincisi arasında. Bu açıdan değerlendirildiğinde kendi içinde bir tür kapalı kutu olma “talihsizliğini” aşamamış olan ülkemiz kütüphanelerinin hali buraya da yansımış durumda ki sanırım aksine bir durum olsaydı anormal olarak karşılanmalıydı. Sayfa Kütüphane 18 Bülteni Temmuz 2010 Ülkemiz kütüphaneciliğinde dijitalleşme nasıl bir yer tutuyor sorusu, sanayi devriminde taşeron olarak figüran durumunda bırakılmış ülkemizin sanayi sonrası bilgi toplumunda da benzer bir rolle ödüllendirilmekte olduğundan, sanırım cevap aranması elzem bir soru olarak nitelendirilmediği için kimse suçlanamaz! 46. hafta ile ilgili programda da, hakkını vermek lazım, Google’dan e-kitap platformlarına kadar dijital kültür okyanusunun kıyılarında dolaşan etkinlikler var. Ancak bu “dijitalleşme” olgusunun vatandaşın gündelik yaşamına nasıl entegre edilebileceği konusunda bir çalışma, vizyon ya da amaç tespit edemedim; varsa benim cahilliğime verin lütfen. Bu haliyle “Bilgi Mabedi” olan kütüphanelerimiz için de (siyasi olmasa da kültürel) bir “açılım” yapılmasında fayda var. Öyle ki kütüphanelerimizden sadece kütüphane dünyasının “Beyaz Türkleri” istifade etmesin. Mağdur bırakılmış halk kitleleri de kütüphanelere rahatça girebilsinler, diledikleri şekilde istifade edebilsinler. Kişisel bir dijital kütüphaneye sahip olmayı bir kişi neden isteyebilir? Faydaları nelerdir? Başına “dijital” ibaresi gelen her olgunun derhal prim yaptığı günümüzde dijital kütüphane bir kişinin hayatını nasıl daha kaliteli hale getirebilir? Altı kişinin yılda bir kitap okuduğu ülkemizde bu durum belki de halk kitlelerinin yukarıda belirtilen mağduriyeti ortadan kalksa çok daha ciddi değerlendirilmesi gereken bir olgu olarak yorumlanabilir. Yine de böyle bir gizilgücün varlığı yüzü suyu hürmetine konuyu derinleştirmekte fayda var. Kitapların dijital versiyonlarına sahip olmanın en temel iki avantajından bahsedilebilir. Birincisi metin üzerinde yapılacak araştırmaların çok daha hızlı yapılabilmesi (örneğin bir kitapta belli bir kavrama değiniliyor mu diye kelime bazında arama yapabilmek) ise ikincisi de bu içeriğin lojistik anlamda bir yerden başka bir yere nakledilmesinin getireceği kolaylık. Örneğin tatile giderken yanınıza on tane kitap yüklenmekte zorlanabilirsiniz ama bilgisayarınızın ya da son dönemde ortaya çıkan kitap okuma cihazlarının yüzlerce binlerce kitap alacak saklama kapasiteleri size çok geniş bir okuma imkânı sunar. Konu derinleşiyor. Anlaşılan bir sonraki yazıda bireysel dijital kütüphane kurmaya nereden başlamalı sorusuna cevap aramak gerekecek. Sayfa Kütüphane Bülteni 19 Temmuz 2010 DİJİTAL KÜTÜPHANE: NEREDEN BAŞLAMALI Ümit edelim de e-kitap fiyatları kâğıda basılmış versiyonlarına göre çok daha ucuz olur ve kitapçokseverlerin e-kitap okuryazarlıkları yaygınlık kazanır. Bir önceki yazıda kişisel bir dijital kütüphane kurmanın en önemli avantajlarının metin üzerinde arama yapma imkanları ile okunacak metinleri taşımanın kolaylığı olduğunu belirtmiş ve şu soruyu ortaya atmıştık: Kişisel dijital kütüphane kurmaya nereden başlamalı? Başlangıç olarak iki nokta seçilebilir. Bunlar eş zamanlı olabileceği gibi ardışık da gelebilir. Birincisi eldeki metinleri dijitalleştirmek, ikincisi de yeni temin edilecek kitapları dijital ortamda tedarik etmek. (Konvansiyonel) Kütüphanenizde bugüne dek toplamış olduğunuz kitapların dijitalleştirilmesi iki yolla olabilir. Birincisi bu metinleri bir kelime işlemci vasıtasıyla yazarak (ya da yazdırarak) ikincisi ise tarayıcı cihazlar vasıtasıyla tarayarak (ya da taratarak). Doğal olarak bu yolların ikisi de hem zaman hem de para gerektirecek çözümlerdir. Kendiniz yazmaya ya da taramaya kalksanız kütüphanenizdeki kitap sayısına göre bu işi çok uzun bir zaman sonucunda tamamlayabilirsiniz. (Öte yandan bu işleri -özellikle de tarama- profesyonel olarak yapan firmalar var). Üçüncü bir yol olarak arzu ederim ki sahip olduğum kitapların yayınevlerine başvurabilsem ve onlar da o kitapların dijital versiyonlarını bana ücretsiz olarak verebilseler. Ne yazık görünmemekte. başkalarına da ki böyle Yayınevinin bir ilk çözüm, tepkisi ulaştırılmayacağının güven o dijital garantisinin unsurundan metni dolayı, internet olmaması. Yani pratik üzerinden hepimiz potansiyel suçlu durumundayız; elimize böyle bir imkan geçerse derhal virüs gibi bunu tüm dünyaya yayabiliriz. Zaten tüm dünya o kitapları okumak için bu anı beklemekte. Sayfa Kütüphane 20 Bülteni Temmuz 2010 Öte yandan internette biraz araştırma yaptığınızda e-kitap metinlerinin sizden önce çoktan birileri tarafından dijitalleştirilmiş (yazarak ya da tarayarak) ve dijital ortama yüklenmiş olduğunu tespit edebilirsiniz. Dolayısıyla sahip olunan kitapların dijital versiyonlarını hazır olarak internetten temin etme yolu çoktan açılmış durumda. Telif haklarına saygı göstererek bunlar içinden sadece parasını vererek satın almış olduğunuz kitapların dijital versiyonları temin edebilir ve böylece hâlihazırda elinizin altında bulunan kitapları en kolay yoldan dijitalleştirmiş olabilirsiniz. Tabii bu yazıyı okuyanların büyük bir kısmı dijital göçmen olduğundan (yani yaşı yirminin üstünde olanlar) derhal şu soruyu soracaklardır: Parasını vererek satın almış olmadığım bir kitabın da dijtial versiyonunu internette bulursam ne olacak? Bu kitapları indirmem konusunda beni engelleyen ne var? Cevap net; hiçbir engel yok. Sadece kendinizle başbaşasınız. İsterseniz onları da indirebilirsiniz. Buradan ikinci noktaya da geçiş yapabiliriz. Yani yeni temin etmek isteyeceğiniz kitapları dijital formatta (da) edinmek ve dijital kütüphanenize dahil etmek. E-Kitap dünyası, e-müzik sektörü kadar gelişmemiş durumda. O nedenle dün çıkmış yeni bir kitabın e-kitap versiyonunu ertesi gün internette bulmanız o kadar yaygın değil (özellikle Türkçe kitaplar ve popüler olmayan yazarlar söz konusuysa). Öte yandan e-kitap okuyucu cihazların yaygınlaşmasıyla ülkemizde de yasal e-kitap satışları yakın gelecekte popülerlik kazanacak. (Hatta bu yazı kaleme alınırken internet üzerinden kitap satan bir web sitesinin e-kitap satışlarının da başladığı epostası geldi). Bu çerçevede yeni çıkacak kitapları bu yolla temin etmek en pratik çözüm olarak görünmekte. Ümit edelim de e-kitap fiyatları kağıda basılmış versiyonlarına göre çok daha ucuz olur ve kitapçokseverlerin ekitap okur yazarlıkları yaygınlık kazanır. Sayfa Kütüphane Bülteni 21 Temmuz 2010 KİTAP KAPAĞI DEVRİ BİTİYOR MU? E-kitaplar yaygınlaşıyor, kitap kapaklarındaki edebi reklam ve yorumlar artık gözden kayboluyor. Bindu Wiles Mart ayında Brooklyn metrosunda giderken kitap okuyan bir kadın görür. Kitabın kapağında parlak turuncu bir zemine karşı bir kızın başının akıl çelici siyah gölgesi vardır. 45 yaşındaki Wiles kadının aşağı yukarı kendi yaşlarında olduğunu ve bir yoga matı taşıdığını fark edince aynı kafada olduklarını düşünür, eğilip kitabın başlığını okur: bir Chris Cleave romanı olan "Küçük Arı" (Little Bee). Yakındaki Bronxvillle'de, Sa ra h Lawrence Üniversitesi'nin kurgusal olmayan metin yazarlığı bölümünden mezun olan Wiles, iPhone'una bir not düşer ve aynı hafta kitabı satın alır. Artık böyle durumlara giderek daha az rastlanıyor. İnsanlar elektronik ortamlarda okumaya başladılar ve Apple iPad gibi cihazlar çıkıyor. Bu şartlarda başkalarının okuduklarını görmek veya kendi edebi zevklerinizi dışa vurmak her zaman mümkün olmayabiliyor. Bir kitabın kapağı yoksa onun nasıl bir şey olduğunu nereden anlayacaksınız? Wiles, geçenlerde tekrar okuduğu "Anna Karenina"yı hatırlayarak, "Entelektüel bir ağırlığa ve bir lezzete sahip görünen güzel bir kitabı yanında taşımanın farklı bir yanı var" diyor ve metrodaki insanların o kapağı görmelerinin hoşuna gittiğini söylüyor. "Öyle bir şeyi okuduğunuz için gururlanıyorsunuz. Oysa elektronik kitaplarda insanların bunu görmesine imkân yok." Yani e-kitap devrinin haber verdiği değişimlerden biri de bu: dijital kitaplar artık kapakların pabucunu dama atıyor. Bu, basılı kitapların bedava reklamını yapabilen yayımcılar kadar yazarlar için de bir kayıp anlamına geliyor: yoksa insanların uçakta veya parkta okuduğu kitapların İnternetteki kapağını siz de fark edip, günün birinde "Ejderha Dövmeli Kız" (The Girl with the Dragon Tattoo) veya "Yardım"i (The Help) okumaya karar verebilirdiniz. Yale Üniversitesi Kültür Sosyolojisi Profesörü Jeffrey C. Alexander, "Bir kitabı düşünürken çoğu zaman onun kapağını da hatırlarsınız" diyor. "İnsanları görsellik aracılığıyla okumaya çekmenin başka bir yoludur bu." Hâlâ satışların büyük bir bölümünün gerçekleştiği kitapçı dükkânlarında da kapaklar önemli bir rol oynuyor. Barnes & Noble kitapçısının pazarlamadan sorumlu Başkan Yardımcısı Patricia Bostelman, "Müşteriyi kapağa çekmenin engelini aştıysanız ve müşteri o kitabı eline aldıysa" diyor, "büyük bir savaşı kazandınız demektir." Bir kitabın oluşum sürecinde en fazla sayıda insanın fikrinin girdiği bölüm kapağıdır. Önce yaratıcı direktör bir görüşle ortaya çıkar. (Şöyle bir elmaya ne dersiniz?) Sayfa 22 Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 Sonra editör, yazar ve menajer bir göz atarlar. (Yazar adının puntosunu büyütebilir miyiz? Hem elma imgesi filanca vampir kitabı için kullanılmamış mıydı? Bu kitap vampirler hakkında değil ki.) Yayıncı devreye girer. (Vampirler iyi satıyor. Ben elmayı sevdim.) Satış bölümü yorum yapar. (Bunun bir de ekonomik boyutu yok mu? Elmanın içini turuncu yapmaya ne dersiniz? Bu daha önce düşünüldü.) Kitapçıların bile bir fikri vardır. (Bir kapakta en sevdiğim şey, yüksek topuklardır.) Tabii iyi bir kapak genelde kötü bir kitabı kurtarmaya yetmez. Fakat bu piyasada ne kadar çok ürün olduğu düşünülürse, hiçbir yazar ve yayımcı, çarpıcı bir kapağın sağlayacağı avantajlara hayır demek istemez. Bunun ihtimaller hesabı üstüne bir örnek verelim. Yayıncılık danışmanı Codex Grubu'nun geçen yıl çıkan bin iş kitabı arasından rastgele seçimle yaptığı bir analizde, kitaplardan yalnızca 62'sinin 5 binden fazla sattığı ortaya çıktı. Google ve öbür arama motorlarında veya arkadaşlık sitelerinde hedef kitlelere reklam yapmanın imkânlarını araştıran yayıncılar, bir kitabı tanıtmanın en iyi yolunun yine de dijital bir kapak olduğu sonucuna ulaşıyorlar. Kimi okuyucular da, elektronik cihaz üreticilerinden, okudukları şeyi belli etmeye yarayan işlevler eklemelerini bekliyorlar. Popüler kitap blogcusu Maud Newton, "İnsanlar yaptıkları ve sevdikleri şeyleri reklam etmeyi seviyorlar" diyor. "Dolayısıyla e-okuyucuları için de mutlaka bir çare bulunacaktır." Birçok yayımcı şimdilik Facebook'a güveniyor. Penguin Grubu'nun ABD koluna bağlı yayınevlerinden Viking and Plume'un Başkanı Clare Ferraro, "Eskiden metroda üç insanın 'Ye, Dua Et, Sev' (Eat, Pray, Love) kitabını okuduğunuz görürdünüz" diyor. "Şimdi Facebook'a giriyor ve üç arkadaşınızın aynı kitabı okuduğunu görüyorsunuz." Bazı dijital yayıncılar, elektronik kitaplarda romantik ve erotik eserlerin daha çok tercih edilmesini e-okuyucuların gizli kalmak istemelerine bağlıyor. Fakat kitap kapakları önemini hâlâ yitirmiş değil. Romantik ve erotik e-kitap yayımcısı Ravenous Romance'in Başkanı Holly Schmidt, bir yayınevinin yaşlı kadınlarla genç erkekler hakkındaki öyküleri toplayan bir antoloji çıkardığını anlatıyor. Antolojinin dijital kapağında alımlı bir kadın bulunuyormuş, ama neredeyse hiç satış olmamış. Derken yayıncı kapağı değiştirmiş ve oraya üç genç adamın çıplak, kaslı gövdesini koymuş. Satışlar patlamış. Schmidt yeni kapağın "kaybetmeye mahkûm bir kitabı alıp satış listelerinde epey üst sıralara çıkardığını" söylüyor. Kaynak:Sabah Gazetesi Sayfa Kütüphane Bülteni 23 Temmuz 2010 KİTAP MAKİNESİ !! Espresso` Kitap Makinesi ile kitabınız 5 dakikada hazır İtalyancada `hızlı` anlamına gelen `espresso` kelimesiyle anılan makine, bir dakikada 105 sayfa, 5 dakikada bir kitap basıyor ! İngiltere`deki Blackwell kitabevi, birkaç dakika içinde istenilen kitabı basan bir `Espresso Kitap Makinesi` kullanmaya başladı. `On Demand Books` şirketi tarafından geliştirilen makine, hafızasındaki kitaplardan veya bir harici kaynaktan seçilen kitabı birkaç dakika içinde basıyor. İçindeki A4 kâğıdı kitabın gerçek boyutunda kesen ve bir dakikada 105 sayfa basan makine, sayfaları kapaklayarak çıkarıyor. İçindeki A4 kâğıdı kitabın gerçek boyutunda kesen ve bir dakikada 105 sayfa basan makine, sayfaları kapaklayarak çıkarıyor. Kitap makinesinin, özellikle piyasada bulunması zor olan kitapları basmak için kullanılacağı ve makinede basılan kitapların, gerçek satış fiyatıyla satılacağı belirtiliyor. İntikam için... Kitap makinesinin hafızasında şu anda 400 bin kitap bulunurken, Blackwell kitabevi bu sayıyı yaza kadar 1 milyona çıkarmayı hedefliyor. Blackwell, makine sayesinde, kitabevleriyle rekabet eden `süpermarket ve internetteki kitap satış sitelerinden intikam alacaklarını` belirtti. Blackwell yetkilileri, makineyi şimdilik yalnızca Londra`daki bir şubelerinde kullanacaklarını, ancak yeterli talep olması halinde diğer şubeler için de alabileceklerini söyledi. EN İYİ İCAT `Espresso Kitap Makinesi` Time dergisi tarafından 2007`nin en iyi icatları listesine dahil edilmişti. Makineyi daha önce de New York Halk Kütüphanesi kullanmaya başlamıştı. Kaynak: Milliyet Gazetesi Sayfa Kütüphane Bülteni 24 Temmuz 2010 KÜTÜPHANELER DİJİTAL ORTAMA GEÇİRİLİYOR Hacettepe Üniversitesi görsel-işitsel koleksiyon ve hizmetlerin geliştirilmesi projesiyle kütüphaneleri dijital ortama taşıdı. Hacettepe bünyesinde dijital görüntü kaynaklarının telif hakları korunarak bir sistem geliştirildi. Bu sistemle kampus kütüphane içinde özellikle hukuk, iletişim ve dil eğitimi alan öğrenciler dijital medyaya rahatça ulaşabiliyorlar. Program oluşturulurken görme engellilerde unutulmamış. Projenin amacı kütüphanelerde eğitim ve öğretimi görsel işitsel geliştirecek kaynaklar oluşturmak. Şimdilik 120 yerli ve yabancı filmin yüklendiği program ilerleyen günlerde genişletilecek. Sistem öğrenciye hem keyif aldırıyor, hem de zaman kazandırıyor. Öğrenciler tarafından çok beğenilen programda, telif haklarıyla ilgilide gerekli önlemler alınmış. Sistem öğrenciye istenilen dil seçimi imkânını da sunuyor. Sayfa Kütüphane Bülteni 25 Temmuz 2010 EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ: MUSTAFA GÜZELGÖZ 1943 yılında 23 yaşındayken Ürgüp’e tayini çıkan bir kütüphaneci; Mustafa Güzelgöz’ ün müthiş hikayesi…. Yıl 1943. Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Önce binanın rutubetli odasına atılan 2300 adet yazmayı çıkarır. Cüzleri tek tek güneşe çıkartarak kurutur, tek odalı bir kütüphaneye bunları yerleştirir Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Kitap sayısını arttırması gerekmekte ve de özellikle çocuk kitaplarına ihtiyacı bulunmaktadır. Ürgüp dışında çalışmakta olan hemşerilerin adresini toplayabildiklerine, el yazısı ile tek tek mektup yazarak kitap göndermeleri isteğinde bulunur. Bir ay sonra mektuba cevap olarak paketlerle kitaplar gönderilmeye başlar. Bazı Ürgüplüler gazete ve dergilere abone olmuşlardır. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: "Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun." Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir. - Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu? - Alıyorum. - Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten. 23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce "Deli misin bey?"der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir. O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti aynen var. Bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne "Kitap İare* Sandığı" yazar. *İare: 1.emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemeyerek başkasına vermek. Sayfa Kütüphane 26 Bülteni Temmuz 2010 Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: "Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz. "Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da. "Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der. Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde sevinç içinde alkışlarla karşılarlar. Güzelgöz, bu işi daha da ileri götürür kitap dağıtımını 5 merkep ve 2 katır ile yapmaya, ulaşılması çok zor ve engebeli yolları geçerek Ürgüp civarı ile Kayseri'nin Yeşilhisar ve İncesu ilçelerine bağlı köylere ulaşmaya başlar. Zamanla Mustafa Amca'nın ünü etrafa iyice yayılır. İnsanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Ardından kadınların daha çok sayıda gelmelerini sağlamak amacıyla gurbetteki hemşerilerinden bağış toplayarak dikiş makineleri satın alır. Zenith ve Singer'e mektup yazar: "Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım" der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar. Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. Dikiş makinesi yetmediği için sıralar oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Bölgede Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye başlar. Ayrıca Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. 1963 yılında Amerika’da dünya çapında bir yarışma açılmıştır. Amerikan devletinden bağımsız olarak düzenlenen bu yarışma, halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanlar arasında düzenlenmektedir. Yarışma ile ilgili çağrının Devlet Planlama Teşkilatına ulaşması üzerine adayın kim olabileceği düşünülür. Teşkilatta memur olarak çalışmakta olan bir Ürgüplünün önermesiyle Güzelgöz, DPT‘ye çağrılır. Hazırlanan evraklarla beraber gönderilen çalışmaların yerinde incelenmesi isteği üzerine Amerika’dan üç kişi gelerek incelemelerde bulunur. Bölgedeki yüksek okuma yazma oranı ve kütüphanecilik sisteminden çok etkilenirler. Çektikleri fotoğrafları ekledikleri olumlu görüşlerinin yer aldığı rapor yarışma jürisine sunulur. Jüri üyelerinin yarısı ödülü İtalyan adaya verme yanlısıdır. Türkiye’den yana olan Jüri başkanı Dwight Cook yaptığı konuşmada Güzelgöz’ün Sayfa 27 Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 yaptığı hizmeti toplumsal bir önlem olarak gördüğünü çocukların köprü altına düşmemesi için bu çalışmaların yapıldığını söyler. Eşit olan oylamada başkanın oyu ile Türkiye kazanır. Dünya’da ve Türkiye’de sonuç büyük yankılar uyandırır. Amerikan Elçisinin Ziyareti ve Kütüphane için iki kez Cip Hediye Edilmesi 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri kuruluş tarafından; Yaptığı çalışmaları ile ulusal ve uluslararası pek çok yayında yer alan Güzelgöz’e Tahsin Ağa Halk Kütüphanesi kitap dağıtımında kullanılmak üzere 1960 model bir cip hediye edilir. 1967 yılında Amerikan büyükelçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide büyükelçi ile tanışır. Yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyükelçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, "kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye.. Müfettiş yaptığı incelemeler sonucunda kütüphane çalışmalarını aksattığı ve görev aldığı diğer kurumların ödeneklerini çıkarı için kullandığı sonucuna varır. Teftiş sonucunda üç maaş indirilmesine karar verilir. Görüşmek amacıyla gittiği Nevşehir valisi Güzelgöz’e onun adına emekliliğini istediğini söyler. 50 yaşına gelen Mustafa Güzelgöz baskıyla emekli edilir. Bir İstanbul ziyaretinde kendisi hakkında bu olumsuz raporu yazan müfettiş Şemim Bey'le karşılaşır. Aralarında geçen konuşmada Şemim Bey olayın, kıskançlık, fesat ve politikadan doğduğunu raporu olumsuz yazması için kendisine baskı yapıldığını söyler. Yaptığı bunca hizmet sonunda Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e "Eşekli Kütüphaneci" Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykelini dikerler. Sayfa 28 Kütüphane Bülteni Temmuz 2010 İlk baskısı 2006 yılında yapılan Aydın İleri ve Tayfun Talipoğlu’nun ortak çalışması Eşekle Gelen Aydınlık adlı kitap. Güzelgöz’le ilgili makalelere, basında çıkan haberlere, köşe yazılarına, karikatür ve zengin bir fotoğraf içeriğine yer vermektedir.Kitap ile beraber Talipoğlu’nun Güzelgöz'le yapmış olduğu ropörtajın yer aldığı bir CD ek olarak verilmektedir. Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa GÜZELGÖZ ve eşeğinin heykeli var. Fakir Baykurt, Eşekli Kütüphaneci isimli romanını onun hikâyesinden esinlenerek kaleme almıştır. Mekânı cennet olsun… Yolunuz Ürgüp'e düşerse onun hatırları ile dolu 'le bazard d'orient' dükkanına uğramanızı ve de onun eşi benzeri bulunmaz hikayelerini oğulları ve de torunlarından dinlemenizi tavsiye ederiz. Bu Yazıda: Mustafa Güzelgöz'ün hayat hikâyesi anlatılırken, Ahmet Şerif İzgören'in kaleme aldığı Süpermen Türk Olsaydı isimli eserden yararlanılmıştır. Sayfa Kütüphane Bülteni 29 Temmuz 2010 AMASYA’DA BİR KİTAP KURDU Amasya'nın Suluova İlçesine bağlı Kapancıağlı Köyü'nde yaşayan 78 yaşındaki Abdullah Kuzucu'nun okuma sevgisi tüm Türkiye'ye örnek olacak nitelikte… Çiftçilikle geçimini sağlayan Kuzucu, günde 10 kilometre yolu çoğu zaman yaya olarak katederek günlük gazetelerini alıyor. 4 gazete takip eden Kuzucu, okumayı da kendi çabalarıyla öğrendiğini ifade etti. Suluovalı Abdullah Kuzucu 1932 doğumlu. 1950`li yıllarda okuma yazmayı kendi çabasıyla öğrenen Kuzucu, şöyle konuştu: `O yıllardan beri tarihi, dini, Arapça kitaplar okuyorum. İlim çok önemlidir. Basın bir güçtür, gazeteler süper bilgidir. Gazeteler insana iyiyi kötüyü öğretir. Günümüz insanı ilmin kıymetini bilmiyor, okumuyor. Dünyada en çok okuyanlar Japonlar, bizim ülkemizde maalesef kitap ve gazete okuyan çok az. Bazen insanlar bana gazete okuyacağına Kur`an-ı. Kerim oku diyorlar. Ben de Allah`ın `Oku` emrinden yola çıkarak hem gazetemi okuyorum, hem de Kur`anı Kerim okuyorum. Gazetelerde önemli bulduğum yazıları keserek arşivliyorum. İnsan araştırmalı öğrenmeli. Gazeteler olmazsa insanı gaflet basar, gazeteler insanı aydınlatıyor.` İnsanın yemeye-içmeye para ayırdığı gibi kitap almaya da ayırması gerektiğini ifade eden Kuzucu, `Ben aç gezerim ama gazetesiz gezmem, her gün ortalama dört gazete okurum, kendim köyden gelemediğim zamanlarda gazetelerimi mutlaka birine bayiden aldırtırım. Bazen sabah namazından sonra yola çıkıyorum 10 kilometre yolu yayan geldiğim oluyor, bazen de alan olursa arabaya biniyorum, gazetelerimi alıp geri dönüyorum. Okuma yazmayı kendim öğrendim, köyümüzde okul yoktu.` Kapancıağlı köyünde oğlu ile birlikle yaşayan Abdullah Kuzucu, `İnsan var bir mangır etmez, insan var cevherle satın alınmaz` sözünü çok sevdiğini ve cahil insanla uğraşmanın zor olduğunu belirterek şunları aktarıyor; `Nöron Avrupa`yı yaktı, Edison da ışığı yaktı` bunların ikisi de insandı. Ben geceleri fazla uyumam, kitap, gazete okurum, çünkü Peygamber Efendimiz uyumazdı. Evimde kütüphanem var, çok sayıda kitabım var, 100 bin lira verseler kitaplarımı vermem. Nasip olursa köyüme kütüphane kuracağım. Kitaplarımı oraya bağışlayacağım.` Kuzucu, insanların televizyonların karşısından uzaklaşıp kitaplarla ve gazetelerle haşır neşir olmalarını tavsiye ediyor. Kaynak:İnternet Sayfa Kütüphane Bülteni 30 Temmuz 2010 ĠSTEK FORMLARI HATIRLATMA.. http://kutuphane.balikesir.edu.tr/htm/formlar/index.php adresinden ulaĢabileceğiniz çeĢitli formlarla Merkez Kütüphaneye görüĢ, öneri ve isteklerinizi daha hızlı olarak iletebileceğinizi biliyor musunuz? BĠLGĠ ĠSTEK FORMU: Ġstek ve önerilerde bulunmak istediğinizde, KĠTAP/KĠTAP DIġI MATERYAL ĠSTEK FORMU: Koleksiyona katılmasını istediğiniz kitap/cd vb materyal isteklerinizde, DERGĠ/VERĠ TABANI ĠSTEK FORMU: Basılı (Türkçe) dergi istekleri ve elektronik dergi/veri tabanı isteklerinizde, RESERV YAYIN KOLEKSĠYONUNA MATERYAL EKLEME/ÇIKARMA FORMU: Rezerv yayınlar koleksiyonuna eklenmesi/çıkarılmasını istediğiniz yayınlarda, KÜTÜPHANELER ARASI ÖDÜNÇ KĠTAP/MAKALE ĠSTEK FORMU: Koleksiyonumuzda yer almayıp baĢka bir kütüphaneden getirilmesini istediğiniz yayınlarda, KÜTÜPHANE ORYANTASYONU ĠSTEK FORMU: Kütüphane tanıtımı ve eğitimi taleplerinizde, DENEME VERĠ TABANI DEĞERLENDĠRME FORMU: Denemeye açılan veri tabanlarını ile ilgili görüĢ ve önerilerinizi bildirmek istediğinizde, ÜYELĠK FORMU: Kütüphaneye üye olmak istediğinizde, kullanabileceğiniz formlardır. Sayfa Kütüphane Bülteni 31 Temmuz 2010 KİTAP TANITIMI KİTAP ADI: BENİ HATIRLADIN MI ? YER NUMARASI: PR 6073 Kin 2008 Yazar : Sophie KINSELL Yayınevi : Artemis Konusu : Bir sabah uyansanız ve hayatınız kusursuz olsa...? Lexi, berbat bir trafik kazasının ardından hastanede gözlerini açıyor. Ona göre sene 2004. Kendisi yirmi beş yaşında ve çarpık dişli biri. Felaket bir aşk hayatına sahip. Ancak, her ne kadar inanamasa da, öğreniyor ki, sene aslında 2007 -Lexi artık yirmi sekiz yaşında, dişleri inci gibi ve çalıştığı departmanın da patronu olmuş; üstelik de evli Hem de yakışıklı mı yakışıklı bir milyonerle Rüyalarındaki hayata aniden nasıl iniş yapıverdi böyle acaba? Lexi şansına inanamıyor -özellikle de nefes kesen yeni evini gördüğü zaman Kocasını yeniden tanımaya başlayınca muhteşem bir evlilik hayatı olduğunu da öğrenecek, çok iyi biliyor. Üstelik sevgili kocası bir de 'Evlilik Kitapçığı' hazırlamış onun için. Fakat Lexi yeni kimliği hakkında daha çok bilgi edindikçe, kusursuz hayatının yüzeyinde çatlaklar oluşmaya başlıyor. Eski dostlarının hepsi ondan nefret ediyor. İşine göz dikmiş, dişli bir rakibi var. Bir de üstüne üstlük dağınık saçlı, seksi bir erkek çıkıp..yeni bir bomba patlatıyor Yani, ne olmuş olabilir ki? Lexi bir gün her şeyi hatırlayacak mı? Ve hatırlarsa ne olacak? Sayfa Kütüphane Bülteni 32 Temmuz 2010 BĠZDEN HABERLER Daire BaĢkanımız Sema AYHAN, Uzman Ġdris KARAASLAN, Uzman Süleyman ERDOĞMUġ ve Kütüphaneci Gülcan KÜÇÜKGÜREġGEN meslek alanlarıyla ilgili çeĢitli toplantılara katılmıĢlardır… 15 Nisan 2010: Devlet ArĢivleri Genel Müdürlüğü’nde yapılan “Elektronik Belge Yönetim Sistemi Eğitim Semineri” ne Uzman Süleyman ErdoğmuĢ katılmıĢtır. 16 Nisan 2010: Kadir Has Üniversitesi’nde yapılan “Ulusal Akademik Kaynak PaylaĢımı” çalıĢtayına Uzman Ġdris Karaaslan katılmıĢtır. KĠTS (Kütüphaneler arası ĠĢbirliği Takip Sistemi) ile ilgili taleplerin - önerilerin görüĢülmesi ve toplu bilgilendirme yapılması amacıyla ANKOS BaĢkanlığı tarafından düzenlenen "Ulusal Akademik Kaynak PaylaĢımı ÇalıĢtayı’nda sorunlar görüĢülmüĢ, çözüm önerileri tartıĢılmıĢtır 22 Nisan 2010: Ġzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde yapılan Serial Solutions Kullanıcı Eğitimi Semineri’ne Kütüphaneci Gülcan KüçükgüreĢgen katılmıĢtır. Toplantıda 360 Search veri tabanının kullanımının öğretilmesinin yanı sıra yeni çıkacak ürünlerin de tanıtımı yapılmıĢtır. 05 Mayıs 2010: Sabancı Üniversitesi’nde yapılan OCLC ürün tanıtım toplantısına Kütüphaneci Gülcan KüçükgüreĢgen katılmıĢtır. Toplantıda yeni çıkan ürünlerin tanıtımı yapılmıĢtır. Aynı zamanda Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi gezilerek çalıĢmaları hakkında bilgi alınmıĢtır. Sayfa Kütüphane Bülteni 33 Temmuz 2010 06-09 Mayıs 2010: Ġstanbul Teknik Üniversitesi ev sahipliğinde yapılan 10. ANKOS Yıllık Toplantısı’na Kütüphaneci Gülcan KüçükgüreĢgen katılmıĢtır. Firmaların ürün ve hizmetleri hakkında sunumları ve ANKOS çalıĢmalarının anlatıldığı workshoplar ile kütüphanecilik ve elektronik yayıncılık alanında son derece önemli bilgiler paylaĢılmıĢtır. Bilgi kaynakları & teknolojileri ve bilgi eriĢim sistemleri alanlarında faaliyet gösteren dünya çapında toplantıda; 70 kütüphane firmanın stand temsilcileri, açtığı seçkin yayınevlerinden ve aracı firmalardan yetkililer ile bir araya gelerek, ürünler hakkında ayrıntılı fikir alıĢ veriĢinde bulunulmuĢtur. 16-18 Mayıs 2010: VI. TÜBĠTAK EKUAL yıllık toplantısına Daire BaĢkanı Sema Ayhan katılmıĢtır. TÜBĠTAK EKUAL (Elektronik Kaynaklar Ulusal Akademik Lisansı) kapsamında aboneliği yapılan veri tabanlarının, Türkiye ve Dünya bilim hayatına yaptığı katkı, bilimsel araĢtırma ve çalıĢmalar için sağladığı kolaylıklar, bu ürünlerin ülkemizin gerek sağlık gerekse akademik çevrelere yararları vb. noktalara değinilen toplantılar ile, bilgi paylaĢımı ve iĢbirliğinin geliĢtirilmesi amaçlanmaktadır. KÜTÜPHANE BÜLTENİ Cilt 7, Sayı 3 Temmuz 2010 Hazırlayan Gülcan Küçükgüresgen [email protected] Balıkesir Üniversitesi Merkez Kütüphane Tel: +90 (0266) 612 14 34 [email protected] 2004 Yılında yayımlanmaya başlanan “Kütüphane Bülteni”, 2009 yılından beri 3 ayda bir yayımlanmaktadır.
Benzer belgeler
KÜTÜPHANE BÜLTENİ
dayatan despot bir yanı da vardır. Agatha Christie'nin yanına konulan her kitap, onu yeni
okuyacak insanda bir gizem ve cinayet beklentisi oluşturacaktır. Umberto Eco, Gülün Adı
adlı romanında, “Bi...