bıldungsroman olarak f. scott fıtzgerald`ın thıs sıde of paradıse adlı
Transkript
bıldungsroman olarak f. scott fıtzgerald`ın thıs sıde of paradıse adlı
T.C YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ İNGİLİZ DİLİ VE EDEBİYATI ANA BİLİM DALI BILDUNGSROMAN OLARAK F. SCOTT FITZGERALD’IN THIS SIDE OF PARADISE ADLI YAPITI YÜKSEK LİSANS TEZİ Akın ELEMAN Van–2005 T.C YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ İNGİLİZ DİLİ VE EDEBİYATI ANA BİLİM DALI BILDUNGSROMAN OLARAK F. SCOTT FITZGERALD’IN THIS SIDE OF PARADISE ADLI YAPITI YÜKSEK LİSANS TEZİ Hazırlayan Akın ELEMAN Danışman Yrd. Doç. Dr. Bülent C.TANRITANIR Van–2005 SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜ’NE Bu çalışma, jürimiz tarafından İngiliz Dili ve Edebiyatı ANABİLİM DALI’nda YÜKSEK LİSANS Tezi olarak kabul edilmiştir. İmza Başkan: Üye (Danışman): Üye: Üye: Üye: ONAY: Yukarıdaki imzaların, adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. .../.../2005 .............................................. Enstitü Müdürü V ÖNSÖZ Olgunlaşmak; genel anlamda büyümek ve zamanın kazandırdığı tecrübe ile kişinin her konuya bakış açısının değişmesine paralel, önem verdiği şeyler listesinin yerle bir olmasıdır. Farkında olan için büyüleyici bir değişim, gençler için anlaşılması zor bir olay... Olgunlaşmak; hoşgörülü olmaya başlamak, karşındaki kişinin de duyguları, üzüntüleri olduğunu fark edip, kızmadan önce bir kez daha düşünmeyi başarabilmek... Kimi yazarlarca törpülenmek olarak da adlandırılan süreç... Doğuştan gelen özelliklerin yavaş yavaş sindirilmesi, kaybedilmesi ve toplum tarafından biçilen rollere tam uyumluluk sağlanması olarak tanımlanan dönem... Çeşitli acılı süreçleri de yaşamayı içinde barındıran kavram... Hamlığını kabul etmek, hep ham olacağını bilmek... İnsanları değiştiremeyeceğini anlamak, onları olduğu gibi kabul etmek... Olaylara tarafsız ve soğukkanlılıkla yaklaşmak, duygusal fırtınaların artık yaşanmayacağı güvenli benliğe sığınmak... Olgunlaşmak geçmişin çocukları bugünün yetişkinlerinin hemen hemen hepsinin geçirdiği süreçtir. Olgunlaşmak; Goethe, Joyce, Dickens, Fitzgerald ve daha nice roman yazarlarının yapıtlarında göstermek istedikleri şey; yani yaşamın insana kazandırdıklarını göstermeye çalışan Bildungsroman’dır. Bu çalışmanın ortaya çıkmasında emeği geçen ve her fırsatta sorularıma büyük titizlikle cevap verme inceliğini gösteren sayın hocam Doç. Dr. Hasan Boynukara’ya ve değerli danışmanım Yrd. Doç. Dr. Bülent Cercis Tanrıtanır’a, çalıştığım süre boyunca bana tahammül eden ve Bilkent Üniversitesindeki kaynak araştırmalarımda büyük bir fedakârlıkla bana yardımcı olan sevgili eşime ve araştırmalarımda bana katlanan ve büyük özveride bulunan Bilkent Üniversitesi Merkez Kütüphanesi çalışanlarına sonsuz teşekkürler. Van, 2005 Akın ELEMAN IV İÇİNDEKİLER İÇİNDEKİLER.............................................................................................................................. IV ÖNSÖZ.......................................................................................................................................... V GİRİŞ........................................................................................................................................... 1 BİRİNCİ BÖLÜM...................................................................................................................... 3 1. BILDUNGSROMAN’A GENEL BİR BAKIŞ..................................................................... 3 1.1 Bildungsroman Ana Karakterlerinin Özellikleri.................................................................. 7 2. ONDOKUZUNCU VE YİRMİNCİ YÜZYILDA BILDUNGSROMAN........................... 17 2.1 İngiliz Bildungsromanı........................................................................................................ 19 2.2 Black Bildungsroman........................................................................................................... 21 2.3 Female Bildungsroman........................................................................................................ 24 İKİNCİ BÖLÜM......................................................................................................................... 28 3. F. SCOTT FITZGERALD HAKKINDA.............................................................................. 28 3.1 ‘Caz Çağı’ Ve Fitzgerald..................................................................................................... 32 4. BILDUNGSROMAN OLARAK THIS SIDE OF PARADISE............................................ 35 5. SONUÇ..................................................................................................................................... 61 KAYNAKLAR............................................................................................................................. 65 ÖZET............................................................................................................................................. 67 ABSTRACT.................................................................................................................................. 68 1 GİRİŞ Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe tarafından 1794 yılında yazılmış Wilhelm Meister’s Lehrjahre adlı romanla ortaya çıkan Bildungsroman türü, genç bir ‘erkek’ kahramanın ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişiminden ibarettir. Bildungsroman kahramanının sorgulamaları ahlaki ve entelektüel büyümeyi; ıstıraplı bir içsel arayışı; özgüveni ve topluma intibak gibi aşamaları içeren psikolojik ve sosyal sıkıntılar üzerine odaklanır. Geleneksel romandan keskin bir şekilde ayrılan Bildungsroman, ‘Çıraklık Modeli’ adı verilen bir model sayesinde henüz olgunlaşmamış kahramanının içsel gelişimini aşama aşama gözler önüne sermeyi amaçlar. I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu Anti-Alman akımlarıyla birlikte etkisini kaybeden Bildungsroman, James Joyce’un 1916 yılında The Portrait of an Artist as a Young Man adlı Bildungsroman yapıtını yazması ile birçok ulustan yazar tarafından değişik tarzlarda uyarlanmaya başlanmış ve daha karmaşık bir hal almaya başlamıştır. Örneğin, 20. yüzyıldan itibaren kadın kahramanlar üzerine dayalı Female Bildungsroman ve Amerikan zenci halkının beyaz yönetimi altındaki içsel arayışlarını yansıtmayı amaçlayan Black Bildungsroman türleri birer Bildungsroman çeşiti olarak edebiyattaki yerlerini almışlardır. Ayrıca Bildungsroman’dan çok farklı olmamakla birlikte farklı ulusların tarihsel ve kültürel yapıları Bildungsroman türü üzerinde etkili olmuş ve Avrupa ve Amerikan tarzında Bildungsroman örneklerinin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. F. Scott Fitzgerald ise I. Dünya Savaşı sonrası başıboş Amerikan Gençliğinin içsel çalkantılarını ve arayışlarını gerçekçi bir dille anlatmayı başarabilen birkaç Amerikan yazarından biridir. Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan This Side of Paradise ‘Caz Çağı’nın etkisi altında yazılmış bir roman olup 1920’li yıllarda yer alan değişimler karşısında sergileyeceği tutumu kestiremeyen, toplum kurallarına uyup uymamakta tereddüt eden Amory’nin başından geçenleri geçekçi bir dille anlatır. 2 Fitzgerald, Bildungsroman türünde yazmış olduğu bu romanla Amory’nin yaşamakta olduğu çıkmazı kendi kuşağının çıkmazlarıyla birleştirerek Amory’nin içsel sorgulamalarını ve kişiliğindeki olumlu yöndeki değişimi ve olgunlaşmayı aşama aşama okuyucusuna sunar. This Side of Paradise eleştirmenler tarafından ‘Caz Çağı’nın tarihsel bir kaydı olarak görülmüş ve bugüne kadar bu yapıt üzeride yapılan çalışmalar çoğunlukla tematik ve dışsal olay örgüsü bakımından incelenmiştir. Bu nedenle This Side of Paradise’ bu çalışmada ‘Bildungsroman kapsamında değerlendirilecek olup, Bildungsroman türünün öncüsü Goethe’nin Wilhelm Meister’s Lehrjahre, İngiliz edebiyatı’nın en önemli roman yazarlarından biri olan James Joyce’un The Portrait of the Artist as a Young Man ve Compton Mackenzie’nin Sinister Street adlı romanları This Side of Paradise ile karşılaştırılmalı bir biçimde incelenecektir. Bununla amaçlanan şey okuyucuya iyi yazılmış Bildungsroman örnekleriyle kötü yazılmış Bildungsroman örnekleri arasında bir karşılaştırma olanağı vererek, This Side of Paradise’ın Bildungsroman yapıtları içindeki yerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Bu bağlamda Jack Hendriksen’in This Side of Paradise as a Bildungsroman adlı kitabından büyük ölçüde faydalanılacak olup zaman zaman farklı yazarların benzer ve aksi görüşlerine de yer verilecektir. 3 1. BÖLÜM 1. BILDUNGSROMAN’A GENEL BİR BAKIŞ Kelimenin yalın anlamıyla Bildungsroman, genç bir erkeğin, bazen de genç bir kızın, çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar geçirdiği gelişim evrelerini inceleyen bir çeşit ‘gelişim romanı’dır. Webster’s College Sözlüğü ise Bildungsroman’ı, roman başkişisinin (Protagonist) eğitimi ve gelişimi ile ilgilenen bir roman türü olarak tarif eder. Edebi bir tür olan Bildungsroman’ın kökeni Alman edebiyatına dayanır. Jerome Buckley’e göre Bildung Almanca’da; “portre, resim, şekil ve biçim, anlamlarına gelmektedir” (Buckley 13–14). Bütün bu kelimeler aslında bir gelişimi; gelişim de insanın yaratılışı olarak değerlendirilebileceği için bir ‘yaratılışı’ ifade etmektedir. ‘Roman’ ise yalın anlamıyla Türkçe’deki ‘roman’ anlamına gelir. Bildungsroman terimi Goethe’nin Wilhelm Meisters Lehrjahre adlı romanının bir tarifi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapıt, 1794 ve 1796 yılları arasında basılmış olan ilk Bildungsroman örneğidir. Bundan sonra Elizabeth Bennet, Julien Sorel, Rastignac, Frédéric Moreau, Bel-Ami, Waverley, David Copperfield, Renzo Tramaglino, Eugene Onegine, Bazarov, Dorothea Brooke adlı yapıtlar da birer Bildungsroman örneği olarak Dünya edebiyat tarihinde yerlerini almışlardır. ‘Lehrjahre’ kelimesi Almanca’dan dilimize ‘çıraklık yılları’ olarak çevrilebilir. ‘Çıraklık’ birçok bakımdan eğitim ve iş manası ile eş anlamlıdır. Tıpkı bir çırak gibi Bildungsroman başkarakteri de, hem dış dünyada hem de kendi içinde bir öğrenme ve gelişim evresi geçirir. Bildungsroman sadece ‘eğitim’ kavramının teknik yönlerine odaklanmaktan çok kültürel ve psikolojik bakımdan kişilik gelişiminin öykülenmesidir (Barney 27). Bildungsroman üç alt guruba ayrılır: 1. Entwicklungsroman: Bu roman türü, genç adamın kendi kültürünü tanımaya yönelik sorgulamalarından ziyade büyüme aşamalarının kronolojik bir anlatımı 4 olarak tanımlanabilir. Diğer bir deyişle Entwicklungsroman, genç adamın olgunlaşmasını sağlayan içsel değişimlerin üzerine odaklanmak yerine, o kişinin yaşamının ta kendisini anlatan bir öykü türüdür. Entwicklungsroman hemen her türden gelişimi anlatırken, Bildungsroman hedeflenen ahenkli bir kişiliğe doğru gelişimi anlatır. 2. Erziehungsroman: Bu ikinci tür, öncelikli olarak roman başkişisinin eğitim süreci ile ilgilenir. Tıpkı Entwicklungsroman’da olduğu gibi, Erziehungsroman’da da ana karakterin gelişim aşamaları kapsamlı bir şekilde değil de sadece yaşamına dair yönleri ile anlatılır. 3. Künstlerroman: Kelimenin kökü olan Künstler’in Türkçe’deki karşılığı ‘sanatçı’dır. Bu nedenle, Künstlerroman kişiye herhangi bir insan olarak yaklaşmaktan ziyade bir sanatçı olarak yaklaşır ve kişiyi çocukluğundan başlayarak sanatındaki olgunluk devresine kadar ele alır. Dickens’ın David Copperfield ve James Joyce’un The Portrait of the Artist as a Young Man adlı romanları karakterlerinin birer yazar olması münasebetiyle İngiliz Künstlerroman’ına verilebilecek güzel örneklerdendir. Peki, niçin Bildung terimi bu özel roman türü için kullanılmıştır? Berta Berger Der moderne Deutsche Bildungsroman adlı kitabında Bild’in geçmişi hakkında bize bir ipucu verir. Bergere göre ‘‘Bild’ terimi, ortaçağ din adamları, kilise babaları ve papazlar tarafından ‘Tanrı’nın görünüşünün’ yenilenmesine gönderide bulunmak için kullanılırdı” (Gohlman 17). Bu dönemdeki inanışa göre, insanoğlu Tanrı’nın görüntüsü (Vorbild) altında yaratılmıştır. Fakat “yeryüzüne inişiyle birlikte insanoğlunun görüntüsü bozulmuştur ve bu durumdan kurtulmak için kendisini yeniden yapılandırması (re-build) gerekmektedir” (17). Yani, insanoğlu kendi kendini incelemeli ve düşünmelidir. Aydınlanma Çağı süresince dini bir kavram olan Bildung derece derece değişmiş ve laikleşmiştir. “18. yüzyılın sonlarına doğru bu kavram artık herkesin ideali olan ‘Kusursuz insan’ betimlemesi için kullanılmaya başlanmıştır”(17). 5 Şayet ilk dönem Bildung dini bir amacı olan bir terimdiyse, niçin derece derece laik bir anlam almaya başlamıştır? Kim ya da ne, bu yeni Vorbild idealine hizmet ediyordu? Kusursuz olan Rönesans insanı mı? Bir dereceye kadar belki, ama şurası akılda tutulmalıdır ki Rönesans kahramanı Tanrı’nın görüntüsü ile tamamıyla aynı bir Vorbild olarak düşünülemez. Gohlman bunu şu şekilde açıklar: Bir model ya da bir ideal olarak Tanrı, tanımlanabilir ve örnek alınabilir belirli nesnel özelliklere sahiptir. Ama Rönesans kahramanının bu denli açık ve tanımlanabilir özellikleri yoktur. Soyuttur ve hiçbir şekilde elle tutulup gözle görülemez ve tek bir varlığın görüntüsü olarak somutlaştırılamaz. Aksi takdirde “Wilhelm Meister’i özdeşleştirebileceğimiz model ya da Vorbild kimdir?” sorusuna yanıt vermemiz mümkün değildir (17). Meister’in ne bir modeli vardı, ne de bir Vorbild’i temsil ediyordu. Ve Bildung’da kademeli bir ihtilali meydana getiren neden de, işte bu dini modelden seküler ideale doğru değişimdir. Wilhelm Dilthey, Bildungsroman’ı daha kolay anlayabilmemiz için bize iyi bir çıkış noktası sunar ve şöyle der: Bildungsroman, bireyin yaşamında düzenli bir gelişmenin gözlemlendiği, her bir aşamasında kendine özgü değerlerin bulunduğu ve bu aşamaların bir sonraki aşamaya temel oluşturduğu bir süreci inceler. Yaşamın içinde gördüğümüz ahenksizlikler ve çatışmalar birey için olgunluğa ve ahenge doğru giden yolda üstesinden noktalarıdır (Hendriksen 24). gelinmesi gereken geçiş 6 ‘Düzenli bir gelişimden’ kastedilen, bireyin yaşamında meydana gelen sürecin türüdür. Diğer bir deyişle, Bildungsroman, roman başkişisinin dış dünyasında meydana gelen dışsal olaylardan değil, yaşadığı içsel değişimlerden oluşur. Dilthey, bireyin başa çıkması gereken ‘geçiş noktaları’ndan bahsederken, gerçekleşen eylemin içsel olduğunu vurgular. Zamanın geçmesine bağlı olarak ana karakter (birey) de gelişiyor gibi görünebilir, ancak içsel bir gelişme meydana gelmezse ulaşılması gereken son aşama boş kalacaktır. Hendriksen’e göre “Gelişigüzel bir biçimde birbirine bağlanmış dışsal olaylar yerine içsel bir eyleme odaklanan Bildungsroman, geleneksel kurgular kullanan diğer roman türlerinden keskin bir biçimde ayrılır”(24). Dilthey, Bildungsroman’da birbirinden farklı aşamalar bulur: Bu aşamaların her birinde kendine özgü değerler vardır ve bir sonraki aşamaya basamak oluştururlar. Romanın kahramanı ancak bir aşamayı tamamladıktan sonra bir sonraki aşamaya geçebilecektir. Bildungsroman üzerinde çalışan otoriteler arasında Bildungsroman’ın ne anlama geldiğine dair tam bir fikir birliği oluşmamıştır. Çoğunun hemfikir olduğu nokta kahramanın doğrudan deneyim yoluyla kendisini ve yaşadığı dünyayı keşfettiğine dair görüştür. Bildungsroman’ı tanımlamaya çalışanları iki grupta toplamak mümkündür: 1. Bildungsroman kahramanının kabul edebileceği türden ve tanımı yapılmış değerlere sahip olması gerektiğini savunanlar. 2. Kahramanın keşfetmesi gereken davranış ve tutumlara Bildungsroman’ın önceden sahip olamayacağını savunanlar. Bazı eleştirmenler her iki tanımı da kabul ederler ancak kahramanın doğrudan, yaşamla karşı karşıya kalarak yaşamı keşfetmesinin gerekliliğini savunurlar (Gohlman X). Wilhelm Meister adlı yapıtı Bildungsroman türünün prototipi olarak kabul edilen Goethe, ‘Bildung’ (şekillenme) için bir tarif geliştirir. Goethe’ye göre “kişisel 7 gelişim sabit davranış kuralları ile keyfi bir biçimde kısıtlanmamalıdır” (X). Bu düşünce, bireyin ve yaşadığı çevrenin karşılıklı bir değişim süreci içerisinde olduğu müşterek bir gelişim ve öğrenme düşüncesidir. Birey, kendisini çevresi ile uyum içerisinde hissedene dek bu karşılıklı etkileşim devam eder. Çünkü “Goethe Bildungprocess’in (şekillenme süreci) merkezine toplumu değil insanı yerleştirir. Bu tanım, günümüzde Bildungsroman’ı değerlendirirken rahat bir biçimde kullanabileceğimiz evrensel bir değere sahip ve uygulanabilir bir tanımdır”(X). 1.1 Bildungsroman Ana Karakterlerinin Özellikleri Karl Mannheim, “istikrarlı toplumlarda ‘genç olmak’ bir biyolojik farklılaşma meselesidir” (Moretti 4) der. Burada genç olmak, henüz biyolojik olarak bir yetişkin olmamak anlamına gelmektedir. Her bireyin gençliği, istisnasız atalarının gençlik dönemlerinin bir tekrarı şeklindedir. Bu, dikte edilmiş bir gençliktir. Bu gençlik kendisini diğerlerinden ayıracak ne bir kültüre sahiptir ne de bir değere vurgu yapar. Yani göze çarpmayan ve önemsiz bir gençliktir. Fakat istikrarlı toplumların çökmeye başlamasıyla birlikte kırsal kesimden şehre doğru büyük bir göç yaşanmış ve dünya inanılmaz ve durmak bilmeyen bir şekilde değişmeye başlamıştır. Yaşamı kendinden öncekileri taklit etmekten ibaret olan renksiz ve sakin ‘gençlik’, hızla farklılaşmaya ve bir problem unsuru haline gelmeye başlamıştır. Meister’in durumunda olduğu gibi, ‘çıraklık’ artık kişinin baba mesleğine doğru yavaş ve önceden kestirilebilir bir şekilde yönelmesi değil, daha ziyade 19. yüzyılın yolculuklar ve macera arayışlarının sayısız kez doğruladığı ‘sosyal arayışın’ keşfidir. Bu, gerekli bir keşiftir. Bunu Moretti şu şekilde ifade eder: Bu sosyal arayış sayesinde nesiller arasındaki süreklilik bozulur ve kapitalizmin yeni ve istikrarı bozucu güçleri şimdiye dek bilinmeyen bir ‘hareketliliği’ empoze etmeye başlar. Fakat 8 bu aynı zamanda özlem duyulan bir keşiftir. Bu keşif durmak bilmeyen ve yıllarca süren bir ‘içselliği’ de beraberinde getirir (4). Modern gençliğe ait başka özelliklerde vardır tabi; eğitimin gittikçe artan etkisi, nesiller arasındaki bağların güçlenmesi, doğaya olan ilginin farklılaşması, gençliğin ruhanileşmesi gibi özellikler gelişim için gereklidir. Ama Bildungsroman bu özellikleri kendisiyle ilgisiz sayar ve kabul etmez. Gerçek gençlikten, sembolik bir gençlik ortaya çıkarır. Yani, hareketlilik ve içsellikte toplanmış bir gençlik. Bildungsroman başkahramanları, farklı güçler tarafından harekete geçirilmiş farklı kişilik türleri sergilerler. Amerikan şair Susan Howe, yaşamın sadece bir hayatta kalma mücadelesinden ibaret olmadığını söyler ve şöyle devam eder: Goethe’nin kahramanına bu adı (Wilhelm Meister) vermesine neden olan şey, yaşamın öğrenilebilecek bir sanat olduğu ve genç adamın bir usta (Meister) olana dek, bir takım çıraklık aşamalarından geçerek yaşamın kurallarını öğrendiği fikridir (Hendriksen 26). Bildungsroman’da kahramanı cezbeden ve ona yaşama şevki veren, bir iş ya da bir meşguliyet değil, yaşamın ta kendisidir. Birey, kendisini daha iyi yetiştirip yaşamın zorluklarına daha iyi karşı koyabilmek için bilinçli bir uğraş içindedir. Bireyin, böylesine bilinçli ve anlamlı bir uğraş içinde olması da Bildungsroman’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Kahramanın romanın sonunda keşfettiği şeyler, bir emek harcanmadan kazanılmış edinimler değil; aksine uzun bir süreç içinde, bilinçli bir arayışın sonunda kazanılmış şeylerdir (27). Kahramanın kazanacak ya da kaybedecek birçok şeyi vardır ve bu anlam arayışında başarılı olabilmesi için bazı özelliklere sahip olması gerekmektedir. Susan Howe bu özellikleri şu şekilde ifade eder: 9 Bu kahramanlar, aşırı duyarlı, kararsız, biraz da zayıf olarak seçilmiş karakterlerdir. Ama kendilerine öyle bir istisnai akıl ve ruh gücü bahşedilmiştir ki aynı yaşlardaki sıradan bir insana oranla daha hassas ve daha yeteneklidirler; gözlemleri daha keskin, başarısızlıkları daha üzüntü verici, dış dünyaya uyum sağlamadaki mücadeleleri arkadaşlarına oranla daha ümitsizdir, fakat ulaşılacak nihai zafer kesindir (27). Kendini daha iyi tanıma adına atıldığı maceranın farkında olan kahraman, her türden tecrübeyi gözlemler ve yaşamına dahil eder. Kişiliği henüz tam olarak şekillenmemiş olduğundan bu tecrübeler onda bazen bir durgunluğa ve bazen de bir sessizliğe neden olur. Fakat atılmış olduğu maceranın önemini fark etmiş olması, onu aynı zamanda daha mağrur ve daha küstah yapar (27). Joyce’un The Portrait of the Artist as a Young Man adlı yapıtındaki başkarakteri Stephen Dedalus buna iyi bir örnektir. Bütün bu unsurlar Bildungsroman kahramanını bir bakıma çift kişilikli yapar ve kahramanın edilgenliği fikri, eylemin sunumunda bir takım problemlere neden olur. Kahramanın gelişimini edilgenlikten eyleme doğru bir yolculuk olarak düşünmek mümkündür; çünkü kahraman tecrübelerini sadece içselleştirmemeli, aynı zamanda bu içselleşmiş yanıtların dış dünya ile bağlantısını kurabilmelidir (27). Bu, kahramanın öğrendiği en büyük derslerden biridir. Mesela, “Meister’de karakterler dış dünya ile kurdukları bağlantılarına göre ele alınırlar. ‘Old Harper’ iç dünyasını dışa vuramazken Wilhelm’in nişanlısı Natelie, romanın sonunda kendi kişiliğini dış dünya ile birleştirmeyi başarır” (27). Kuşkusuz tecrübeler vasıtasıyla iç dünya ile dış dünya arasında böyle bir sentezi sağlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Kahramanın, öncelikle birdenbire ortaya çıkıveren geçmiş yıllarına ait kargaşalı ve düzensiz içsel çalkantılarını kabullenmesi gerekir. Onun bu içsel çatışmalara olan tepkisi kimlik arayışındaki 10 arzularını daha da şiddetlendirecek ve ancak içsel bir ahenge ulaştığı vakit, dışarıda ki gerçek dünya ile bağlantı kurabilecektir. Bu içsel arayışta, kahraman aynı zamanda bir bireyselliğe doğru yol alır. Ama işin ters tarafı, bireysellik kahramanın toplum içinde yaşayabilmesi için ulaşması gereken vazgeçilmez tutarlılıkla birbirine taban tabana zıttır. Franco Moretti bu çelişkiyi şöyle açıklar: Bildungsroman kavramı her zamankinden daha karmaşık ve takribi olsa da şurası açıktır ki, Bildungsroman sayesinde modern burjuva uygarlığıyla özdeş bir ikileme karşın, şimdiye kadar önerilmiş en ahenkli çözüm yollarını ortaya koymaya çalışıyoruz: Yani, hür irade ideali ve toplumsallaşmanın eşit derecedeki baskıcı istekleri arasında ki çatışma (Moretti 15). Moretti devam eder ve bunun nasıl gerçekleştiğini şöyle açıklar: Kişi, bastırılmış bir birey olarak değil, özgür ve kendinden emin bir birey olarak, toplumdaki sosyal normları kendisinin kabul etmelidir. Sonra bu normları içselleştirmeli ve dışsal baskılar ile içsel dürtüleri birbirinden ayırt edilemez hale gelinceye dek, ahenkli bir bütünlük üzerinde kaynaştırmalıdır. 'Kaynaştırma’dan kastımız, adını sıkça andığımız ‘razı olma’ ve ‘meşru kılma’dır. Eğer Bildungsroman, bugün bize halen geçmişimizin temel ve son derece önemli bir noktası olarak görünüyorsa bunun nedeni bu kaynaşmayı emsalsiz derecede iyimser bir berraklık ve ikna gücü ile temsil etmedeki başarısıdır. Aslında hepimiz bireyselleşme ile sosyalleşme, özerklik ile tabiilik, içsellik ile nesnellik arasında hiçbir çatışmanın olmadığını göreceğiz. Bir bütünün sıradan bir parçası olarak, kişinin kendi içinde ve kendi için şekillenmesi, toplumsal entegrasyonu ile tam bir uyum içindedir (16). 11 Meister’de kahraman ilk önce kendisini keşfeder, daha sonra gerçek mutluluğu bulur ve ancak bir bütünün aktif bir parçası olduğunda daha büyük bir ahengi yakalayacağını anlar. Klasik Bildungsroman’da kahraman, toplumdaki ya da toplumun dışındaki yetişkin rolünü bilinçli bir şekilde kabul edebilecek güçtedir. Kahramanın yaşamındaki her bir deneyim, onu romanın sonunda keşfedeceği anlama doğru yönlendirir. Kahramanın öğrendiği bu gizli anlamlardan bir tanesi de, ‘öğrenme işine’ devam etmek zorunda olduğudur; yani sonun sadece bir başlangıç olduğu (Hendriksen 30). ‘Bildung’un karmaşık sürecini açıkladıktan sonra, sırada işin daha zor kısmı var: Öykünün sunumu. ‘Çıraklık Modeli’ bize kahramanın gelişmesini sağlayan özel olaylar serisi sağlar. Bu model, kahramanın deneyimlerinin tarihsel temelini oluşturması ve kahramanın kişiliğinin bu sayede ortaya koyulması bakımından biçimsel bir unsurdur (31). Hendriksen, Buckley’in bunu şu şekilde açıkladığını söyler; Baskılarla dolu bir kır yaşamında yetişmiş ve oldukça hassas bir çocuk olan kahramanın yaratıcı içgüdülerine, arzularına ve kendi isteği ile yaptığı okumalarına karşı ailesi, özellikle de babası, düşmanca bir tavır içindedir. Okuldaki ilk günü oldukça moral bozucu geçer. Bu yüzden evinin baskıcı atmosferinden, bağımsız bir şekilde dolaşabileceği şehir sokaklarına kaçar. İşte tam bu noktada, kahramanın gerçek eğitim süreci, yani şehir hayatıyla doğrudan alakadar olacağı deneyim süreci başlar. Bu deneyimlerin içinde en az iki tane aşk ya da seks ilişkisi vardır. Acılarla dolu bir içsel sorgulamanın ardından kahraman, tam dürüst bir şekilde 12 modern dünyaya nasıl adapte olacağına karar verdiği anda gençliğini arkada bırakır ve yetişkinliğe adım atar (31). Howe ve Buckley Bildungsroman’ın çeşitlerini tartışırken, öncelikli olarak ‘Çıraklık Modeli’nin temasında karışıklıklara yol açabilecek noktalar üzerinde yoğunlaşırlar. Modelin kendisi, öyküde eylemin sunumu için son derece gerekli olan, eylemi organize edici ilkeleri oluşturur. Bu ilkeler şunlardır: 1. Ölmüş ya da güçsüz bir babanın ve baskıcı bir annenin varlığı kahramanın eylemlerinin psikolojik nedenlerini oluşturur. 2. Kahramanın, kendi kuşağının bir temsilcisi olarak sunulması onun bir önceki kuşağa karşı çıkma nedenini ya da ona nasıl uyacağının kurallarını belirler. 3. Kahramanın okul yaşamına olumsuz tepkisi, bireyselliğini ön plana çıkarır ve onun topluma tam olarak uyum sağlamasında bazı problemlere neden olur. 4. Şehir yaşamına yaptığı ilk yolculuk kahramanı ‘gerçek yaşam’ ile tanıştırır ve şehir hayatında şu problemlerle karşılaşmasına neden olur: 5. İleride kendisinin ahlak değerlerini belirleyecek olan iyi ve kötü kavramı ile tanışır. 6. Olgunluğa doğru ilerleyişinin yansımasını oluşturacak en az iki seks ya da aşk ilişkisi ile karşılaşır. 7. Kahramanın orta ya da üst orta sınıf kökenli olması, deneyimlerinin birçoğunun temelini oluşturur. 8. Kahramana rehberlik edebilecek bir karakterin kullanımı kahramanın rehberliği ne kadar iyi kabul edebileceğini ve kahramanın hür iradesinin düzeyini ortaya koyar. 13 9. Romanın bitiş noktasında gelen bir ilham sayesinde artık kahraman yetişkinliğin eşiğindedir (32). ‘Çıraklık Modeli’ her yazar tarafından farklı bir tarzda kullanılmış olsa da, kullanıldığı romanlar arasında bir tutarsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Bu model Dilthey’in bahsetmiş olduğu ‘düzenli gelişme’yi ve kahramanın gelişiminin temel unsurları organize etmedeki önemini ortaya koyar. Kahramanın anne ve babası kahraman için son derece motive edici bir güçtür. Buckley’in işaret ettiği gibi: Kahramanın babasını sembolik olarak ya da gerçekten kaybedişi, kahramanın ahlak değerlerine olan inancını da kaybetmesi ile paraleldir ve bu unsur onu kaçınılmaz olarak yeni bir ebeveyn ya da yeni bir inanç arayışına iter (32). Hem Meister hem de Paradise’da, öykünün yarısına doğru kahramanın babası ölür ve kahraman bu olaydan hiçbir şekilde etkilenmez; ama her iki romanda da açık bir biçimde görülen kişilik arayışı devam eder. Anne ise, baba ve kahraman arasında arabuluculuk yapan ya da kendi çıkarları söz konusu olduğunda kartal kesilen bir kadındır. Bu her iki tutum da babanın eksikliğinin sebep olduğu olumsuz etkilere vurgu yapmaktadır. Yetersiz ve çocuklarına karşı mesafeli babalar ve çocuklarına çok fazla düşkün ya da umursamaz anneler Bildungsroman kahramanının davranışlarının arka planını oluştururlar ve kahramanın çekingen olmasının asıl sebebinin bu türden ebeveynler olup olmadığı sorusunu akla getirirler (33). Yukarıda bahsettiğimiz ‘Çıraklık Modeli’ne ait ikinci, üçüncü ve dördüncü özellikler, doğrudan olmasa da dolaylı olarak, birinci özellikten büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Yeni bir baba arayışı içinde olan kahraman, ailesinin değer yargılarını reddeder ve kendisinden önceki kuşağa karşı çıkar, fakat aynı zamanda ‘isyankarlık’ kavramı gençlik dönemine ait normal bir davranış olduğundan kendisini isyankar olarak görmez (33). 14 Kendini güvende hissetmeyen ve sürekli bir arayış içinde bulunan kahramanın kişiliği, doğal olarak kısıtlamalar ve yasaklarla dolu olan okul yaşamıyla tam bir çatışma içindedir. Bu, onun öğretmenleri ve akranları tarafından sürekli olarak korkutulan, aşırı hassas ve utangaç bir çocuk olduğu anlamına gelmekle beraber, babasının aşırı otoritesi veya annesinin aşırı korumacılığı sebebiyle kahramanın ‘otorite’ fikrine verdiği temel bir yanıt niteliği de taşır. Evde ve okulda başarılı olamayan kahraman deneyimlerini artırmak için evden ayrılır ve Buckley’in deyimiyle “özgürlüğün simgesi, bozulmanın kaynağı olan şehre doğru yolculuğuna başlar” (33). Beşinci ve altıncı özellikler ise gençliğin temel arzularını konu edinmektedir; yani iyiyi ve kötüyü tanıyarak ve kendine bir arkadaş bularak yaşamın anlamını keşfetmek düşüncesi... Şüphesiz ki bu unsurlar yaşamın gayesini bulmaya yönelik sonsuz bir merak içinde olan kahraman için vazgeçilmez deneyimler zincirini oluşturmaktadır. Klasik Bildungsroman kahramanı kadınları çok kolay baştan çıkarabilir fakat girdiği hiçbir ilişkiyi sürdüremez. Kahraman ancak olgun bir kişiliğe eriştiğinde ve toplumdaki yerinin farkına vardığında kendisine uygun bir eş bulabilir (34). Sekizinci özellik olan ‘rehber’ rolü ise net bir biçimde babanın yerini doldurur. Meister’de rehber kullanımı diğer Bildungsroman yapıtlarına göre farklılık teşkil eder. “Meister’de ‘Kule Toplumu’ diye adlandırılan topululuğun üyeleri Wilhelm’e gizlice yardım etmeye çalışırlar” (35). Bu insanlar en sonunda daha yüce bir güç tarafından bir hedefe yönlendirilirler. “Can alıcı anlarda, çeşitli rehberler ortaya çıkarlar ve kahramanı belirli bir istikamete doğru yönlendirirler. Halbuki bazı Bildungsroman yapıtlarında tek bir rehber çıkar kahramanın önüne. Mesela “Sinister Street’de ‘Viner Baba’ ve Paradise’da ‘Monsignor Darcy’” (35). Bu unsur, kahramanın kendisi için neyin ‘iyi’ ya da neyin ‘kötü’ olduğuna daha bilinçli bir şekilde karar vermesini ve kitabın kapanış bölümünde sarf edeceği sözlerin daha 15 kararlı olmasını sağlar. “Goethe’nin bahsettiği bu ‘daha yüce güç’ 20. yüzyılın bu iki Bildungsroman yapıtında papazları temsil eder” (35). Kahramanın son sözleri ile gerçekleşen kapanış bölümü, bizi yukarıdaki üç romanla örtüşen son özelliğe götürür. Buckley dört tip kapanıştan bahseder: Stendahl’in The Red and the Black ve Eliot’un The Mill on the Floss’unda kahramanın ölümü Bildung’a yönelik olumsuz bir tutumu yansıtır. Wells’in Tono-Bungay ve Meridith’in The Ordeal of Richard Feveral’ı ise insandaki bütün olumlu duyguları yok eder. Bunların aksine Dickens’ın David Copperfield ve Moughams’ın Of Human Bondage’ı mutlu bir şekilde son bulur. Great Expectations, Free Fall, Sinister Street ve This Side of Paradise ise açık uçlu sorularla kahramanın bir seçim yapmasının gerektiği en yaygın bitiş tarzıdır” (36) . Bu tip son buluşlarda kahraman, kendisinin ve içinde yaşayıp hiçbir şekilde yer bulamadığı toplumun dikkate değer bir yönünü keşfeder: Yaşam devam etmektedir ve bu yorucu yaşam yolculuğunda mücadele etmek ve olgunlaşmak zorundadır. Bütün bu Bildungsroman yapıtlarının kapanış kısmı kahramanın son sözlerine dayalıdır. Bu son sözlerin içerdikleri anlam, ifade edildikleri tarzla olduğu kadar, kahramanın romanda sunulan kişiliğiyle de tutarlı olmalıdır. Aksi takdirde bu sözler sanki bir montaj ya da bir uydurma halini alır ki bu da Bildungsroman’ın gerçekçiliğini tehlikeye atar. Fakat bu sözler mantıksal bir sıralama içinde ve doğaçlama bir biçimde olurlarsa, kahramanı erginliğin eşiğine getirirler ve kahramanın hem geçmişini hem de geleceğini yansıtırlar. Kısacası zamanlama, romanın finalinde son derece can alıcı ve olmazsa olmaz denebilecek bir unsurdur. Yani, kahraman doğru yerde ve doğru zamanda olmalıdır. Durum böyle olmadığı 16 takdirde görkemli bir kapanıştan söz edilemez. Şayet kapanış başarılı ise, okuyucu farkında olmadan kahramanın son sözlerinin uzun zamandır kendisinin de beklediği sözlerle aynı olduğunun farkına varır. ‘Çıraklık Modeli’, bize kahramanın gelişimi için gerekli zemini sağlar. Diğer bir deyişle ‘Bildung’ı üzerine oturttuğumuz iskeleti ifade eder. Romanın içinde, eylemi de Bildung’ı da oluşturan şey daha öncede bahsedilen özel olaylar zinciridir ve bu “özel olaylar zinciri kahramanın kişilik gelişimini oluşturan süreci açığa vurur bir tarzda olmalıdır. Diğer bir deyişle, kahramanın hareketleri karakterindeki gelişmeyi gözler önüne sermek amaçlı planlanmalıdır” (36). Bu planlamanın nasıl gerçekleşeceği, biçimin ve bakış açısının nasıl kullanılacağı ile yakından ilgilidir. Oldukça basit olan ‘kronoloji’ unsuru ise ne Bildung’ı, ne de birbirine tesadüfi olarak bağlanmış dışsal olaylara odaklı olay örgüsünü etkiler. Bildungsroman’daki eylemler birbirine tesadüfen değil mantıklı bir sıra içinde bağlanmış olmalıdır (36). Bu bağ Bildungsroman ve geleneksel romanlar arasında başlı başına bir fark oluşturur. Romanın konusunu oluşturan olay örgüsü, romana eylem katarak olayları birbirine tesadüfi olarak bağlar, ancak diğer yandan belirli olayları belirli şekillerde kısıtlar. Olay örgüsü, şekillenmiş bir kişiliği göstermede etkili olabilir, halbuki Bildungsroman, karakterin kendi şekillenme sürecinin tamamını göstermek durumundadır (37). Gohlman’a göre Bildungsroman eleştirmenleri Susan Howe ve Berta Berger, Bildungsroman’ın sürekli bir biçimde değişen Bildungprocess’e (şekillenme süreci) uyum sağlamadaki kapasitesini kabul etmekle kalmaz aynı zamanda Bildungsroman’ın gelecekte, geçmişte olduğundan daha fazla dikkate değer bir edebi tür olacağını önceden bildirirler. Howe’a göre “modern yaşamın içerisinde hiçbir şey kalıcı değildir” (Gohlman 8). Bildungsroman’ı bir gelişim romanı (Entwicklungsroman) olarak değil, kahramanın hem içeriden hem dışarıdan kendisini aktif olarak şekillendirdiği ve bu 17 sayede kendisi ile dünya arasında uyum ve denge sağlamayı başardığı bir roman türü olarak görmek gerekir (13). Bildungsroman’ı meydana getiren manevi koşullar birçok yönden bugünün koşulları ile aynıydı. Şurası açıkça bilinmelidir ki dikkate değer Bildungsroman yapıtları, entelektüel bir istikrarsızlığın, varlıktan ziyade bir yokluğun, yaşanılan kimlik bunalımının ve bu türden yapıtların oluşmasında büyük bir uyarıcı olan ve nesnel olarak tanımlanması mümkün olmayan bir evrenin sonuçlarıydı (19). Wilhelm Meister, bugünün okuyucularına biraz romantik, biraz da eskimiş gelebilir. Bir yana öyledir de. Gohlman bunu şu şekilde açıklar; Eskimiş olmak Bildungsroman’ın bir özelliğidir. Çünkü Bildungsroman dış dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığı sürekli bir biçimde eskidiği fikri üzerine oturur. Wilhelm için doğal olan Bildungsprocess yirmi, elli ya da yüz yıl sonra yaşamış bireyler için doğal olamaz, olmamalıdır da. Bildungsroman kahramanı bütün zamanlar için bir örnektir ve asla evrensel olamaz. Eğer bu Bildungsroman’ın bir zayıflığı ise, aynı zamanda kuvvetidir de. Her şey değişse bile Wilhelm Meister tarafından oluşturulan Bildung evrensel olarak her zaman uygulanabilir kalacaktır (Gohlman 20). 2. ONDOKUZUNCU VE YİRMİNCİ YÜZYILDA BILDUNGSROMAN Bildungsroman, orta sınıfın hem ekonomik hem de toplumsal açıdan yükselişe geçtiği ve daha büyük beklentiler içinde hareketlendiği bir dönem olan 18. yy Almanya’sında ortaya çıkmıştır. Böylelikle 18. yüzyıl yazarları, bireyin yaşamın içinde yolunu bulmasını sağlayacak olan ‘özgürlükler’ ve ‘yeni seçimler’ konularını dramatize eden romanlar yazmaya başlamışlardır. 20. yüzyıldan önce yazılmış olan 18 bu romanların kahramanları tipik olarak kendilerinde var olan özel bir yeteneği keşfederler, sonra evlenirler, topluma ayak uydurmayı başarırlar ve bundan sonra hep mutlu bir şekilde yaşarlar. Fakat 1860 yılına kadar oldukça popüler bir tür olan Bildungsroman, I. Dünya Savaşının sebep olduğu anti-Alman akımları ve roman türündeki diğer bazı modern denemelerin de etkisiyle gitgide etkisini kaybetmeye başlamıştır. Buna rağmen James Joyce The Portrait of an Artist as a Young Man adlı Bildungsroman yapıtını 1916 yılında yazmış ve bu roman türü birçok ulustan yazar tarafından değişik tarzlarda uyarlanmaya başlanmıştır. 20. yüzyıldan itibarense bu yazın türü eskisine oranla daha karmaşık bir hal almaya başlamıştır. 19 ve 20. yüzyıl Bildungsroman’ına baktığımızda her iki yüzyıla damgasını vurmuş bazı yapıtların Bildungsroman türünde yazılmış olduklarını görürüz. Marcel Proust’un In Search of Lost Time, Herman Hesse’nin Sidhartha ve Steppenwolf’, James Joyce’un The Portrait of an Artist as a Young Man, Henry Fielding’in Tom Jones, Charles Dickens’ın Great Expectations ve David Copperfield, Mark Twain’in Adwantures of Huckleberry Finn, Virginia Woolf’un The Voyage Out, F.Scott Fitgerald’ın This Side of Paradise, Jeanette Winterson’un Oranges Are Not the Only Fruit, Julian Barnes’in Metroland, Elizabeth Bowen’ın Death of the Heart, Kazuo Ishiguro’nun When We Were Orphans, Sara Hall’un The Electric Michelangelo verebileceğimiz örnekler arasındadır. Daha modern Bildungsroman yapıtlarının adını anmak gerekirse: Ian Banks’in The Crow Road, Cormac Mc Carthy’nin All the Pretty Horses ve The Crossing, Ursula Le Guin’in A Wizard of Earthsea, Bryce Courtenay’ın The Power of One, John Ringo ve David Weber’in Empire of Man ve J.D Salinger’in The Cather in the Eye (Black Bildungsroman) çağdaş Bildungsroman örneklerindendir. 19 2.1 İngiliz Bildungsromanı Daha önce de bahsettiğimiz ve Bildungsroman’ın alt gruplarını oluşturan ‘Entwicklungsroman’, ‘Erziehungsroman’ ve ‘Künstlerroman’ Alman Edebiyatı’na kıyasla İngiliz Bildungsroman’ında daha serbest bir şekilde kullanılmaya başlamıştır. İngiliz Bildungsroman’ı romandan romana farklılıklar göstermekle beraber, bu romanların hepsi de kendi içlerinde tutarlı ve roman başkişisinin gelişimine önemli katkılar sağlayan birçok ortak yana sahiptirler. Her şeyden önce, İngiliz Bildungsromanı otobiyografi tarzındadır. Buckley, Somerset Mougham’ın Of Human Bondage adlı romanı üzerine konuşurken “Bu roman bir otobiyografi değil, otobiyografik romandır; gerçek ve düş birbirinden ayrılamaz bir şekilde karışmıştır” der (Buckley 24). Bazı yazarlar, özellikle çocukluk anılarının roman başkişisinin gelişimi ve romanın akışı açısından gerekli olduğu durumlarda doğal olarak kendi yaşamlarına dair bazı olayları romanlarına yansıtırlar. Fakat Buckley’in de söylediği gibi romanın akışı içinde gerçekler hayal mahsulü şeylerle karışmaktadır. ‘Great Expectations’ Charles Dickens’ın öyküsü değil, Pip’in öyküsüdür; ‘The Portrait of an Artist as a Young Man’ James Joyce’un değil, Stephen Dedalus’un öyküsüdür ve otobiyografi olarak anılan Jane Eyre bile o halde Charlotte Bronté’nin değil Jayne Eyre’ın otobiyografisi olması gerekir. Yani otobiyografik unsurlar Bildungsroman’a gerçeklik duygusu katarlar (Birk 2004). Daha öncede bahsedildiği gibi, bireyin gelişimin önemli bir parçası ‘evi terk etme’ ve tek başına bir ‘adam’ olma arzusudur. Hem kimlik arayışı hem de küçük şehrin baskısı, bireyi evi terk etmeye zorlar ve gideceği büyük şehir İngiliz Bildungsroman’ında genellikle Londra’dır. Çünkü Londra İngiltere’deki en büyük ve en kozmopolit şehirdir ve henüz olgunlaşmamış bireyin gelişimi ve toplumdaki yerini bulabilmesi için fırsatlarla dolu bir yerdir. Fakat bu şehir deneyimi her zaman için güzel geçmez. Başkahraman kır yaşamında ne kadar fakir olursa olsun, onu Londra’ya özgü ve dayanılması zor bir sefillik ve fakirlik beklemektedir. Fırsatlarla 20 dolu ve mükemmel bir yer gibi gözükse de, Londra kır hayatının tekdüzeliğinin verdiği rahatsızlıktan çok daha fazla bir düş kırıklığının merkezidir. Bu yüzden kahramanın büyük şehre dair umutları ve hayallerine rağmen, şehir yaşamı çoğunlukla düş kırıklığına uğratıcıdır ve kır yaşamından daha iyi değildir. (2004) Daha önce belirtildiği gibi Bildungsroman kahramanının başından biri ‘alçaltıcı’ diğeri ‘yüceltici’ en az iki aşk macerası geçer. Genellikle alçaltıcı aşk ilişkisiyle şehir yaşamındaki düş kırıklığı arasında genç adam psikolojik gelişimine yönelik ilk adımı atmış olur. Istıraplı bir içsel arayıştan sonra toplumla barışık hale gelir. Diğer bir deyişle kahramanın içsel gelişimi ve olgunlaşması ancak şehir yaşamında geçireceği eğitim sürecinden sonra belli bir noktaya ulaşır. Elde edeceği bu olgunluğun ardından ‘başarı’ gelir ve kahraman tam bir kabul edilme ve olgunluk duygusu içinde, yaşamı başkasıyla paylaşabileceği aşama olan evlilik yaşamına adım atmış olur. Kahraman evlenmese bile edinmiş olduğu deneyimleri ailesi veya akranları ile paylaşmak üzere kır yaşamına geri döner. Bu başarılarından ve başkaları tarafından takdir edilme arayışından kaynaklanan bir gururdur. Eğer evlenemezse, ne kadar komik olursa olsun kahraman başkaları tarafından takdir edilmek için ümitsizce kaçış yollarını aradığı evine geri dönmelidir. Kahramanın başlangıçla şimdiki hali arasındaki büyük farkı okuyucunun anlayabilmesi için bu geri dönüş gereklidir (2004). Yukarıda anlatılanlar şüphesiz İngiliz Bildungsroman’ının temel tanımlamalarıdır ve elbette ki Bildung türünün farklı çeşitleri vardır. Ancak eğitim ve olgunlaşmanın temel prensipleri, çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar süren yolculuk, ‘çocuk ve yetişkin’ kavramları her İngiliz Bildungsroman’ında vardır. İngiliz Bildungsroman’ları arasındaki küçük farklar ise her bir romanı bir diğerinin kopyası olmak tehlikesinden alıkoyar. Ayrıca, her yazarın öyküsü birbirinden farklı olsa da, hepsi olgunluğa erişip koca dünyadaki yerlerini bulabilmek için bu aşamalardan geçmelidirler. 21 20.yüzyılda artık kolayca tanımlanabilen Bildungsroman ırk, kültür ve cinsiyet farklılıklarını yansıtan yeni çeşitlerle karşımıza çıkmaktadır. Bunlar ‘Klasik Bildungsroman’, ‘Black Bildungsroman’ ve ‘Female Bildungsroman’ olarak üç’e ayrılır. 2.2 Black Bildungsroman 20. Yüzyıl Amerika’sında sıkça karşımıza çıkan, kan ve protestolarla dolu ‘kölelik’ ve ‘ırkçılık’ olguları hemen hemen her sanat alanına yansımış ve Bildungsroman türü de doğal olarak bu etkileşimden payına düşeni almıştır. Çocukluk dönemine ait romanlar hiçbir kültüre, ulusa ya da etnik gruba yabancı değildirler. Ancak her çocuğun deneyimleri, yetiştiği kültürün içindeki faktörlerden dolayı kendi içinde eşsiz sayılır. Geta Lesseur şöyle bir soru yöneltir: “ Afro-Amerikan bir çocukla Batı Hindistan’lı bir çocuk aynı geçmişi paylaşabilir mi, yoksa paylaştıkları şey kültür etkileşiminin olduğu bir çevrede sadece bir büyüme deneyiminden mi ibarettir? (Lesseur 1). Lesseur’un bu soruya verdiği yanıt, Batı Hindistan’a götürülen köleler ve Birleşik Devletler’in güney bölgelerine götürülen kölelerin hepsinin Batı Afrika’dan geldiği ve dolayısıyla bir Harlem zencisi olan James Baldwin ile etnik bakımdan karışmış olan Batı Hindistan’lı George Lamming’in Batı Afrika’lı Camara Laye ile aynı geçmişi paylaştıklarıdır (1). Afro-Amerikan romancılar ‘ırk’, ‘kölelik tarihi’ ve ‘beyaz egemenliği’ konularında varlığını sürdürebilir bir protestoyu gerçekleştirebilmek için kişisel tecrübeleri kullanmak, çocukluk döneminin köklerine inmek ve kendisi ve memleketi hakkındaki gerçekleri keşfetmek için yazmaktadırlar (1). Yani, bu yazarların amacı izole edilmiş bir toplumda doğan ve kendilerinden olmayanlar tarafından yönetilen 22 bir dünyada büyüyen bir çocuğun gelişimini gözler önüne sermektir. Bu yazarlar romanlarındaki çocuk kahramanların başından geçen olayları kurnaz bir protesto ile yansıtmayı tasarlamaktadırlar. Tıpkı klasik Bildungsroman gibi Afro-Amerikan Bildungroman da birey ve onun dünyası arasındaki ilişkiyi açıklar. Afro-Amerikan Bildungsroman’da bu ilişki ‘çift’tir. Bu ‘çift’lik unsurunu yazar William Edward Burghardt Du Bois şöyle açıklar: Bu ‘çift’lik duygusu, kişinin kendisine her zaman başkalarının gözüyle bakması, aşağılama ve acımayla bakan bir dünya ile kendi ruhunu değerlendirme duygusu çok özel bir duygudur. Amerikan zenci tarihi bu çekişmelerle, kendi şuurlu kişiliğine ulaşmaya dönük, kendi ‘çift’ kimliğini daha iyi ve daha gerçek bir kimlikle birleştirme özlemiyle dolu bir tarihtir. Bu birleştirme sürecinde eski kimliğinin de kaybolmasını istemez (Kester 2). Du Bois burada kişinin yarı Afrikalı ve yarı Amerikalı kimliğini tek bir kimlikte toplamaya çalışırken, eski kimliğini de korumak için duyduğu özlemi açıklar. Bu kimlik, “Afrika ve Amerika kültürleri arasında ‘zor’ ve ‘şiddetin’ karşılaşmasıyla ortaya çıkan kanla yazılmış ve aynı zamanda da suni bir kimliktir. (Kester 2) Almanca bir terim olan Bildungsroman ise pozitivizm, beyaz erkek üstünlüğü ve ahenkli bir varlık duygusu ile dolu tarihsel ilişkilerden ibarettir. Bu özellikler Afro-Amerikan geleneği ile çakışır. Wilhelm Dilthey’in daha önce de belirtilen ünlü Bildungsroman tanımı Afro-Amerikan tarzına göre bu terimin ne kadar çirkin ve uygunsuz olduğunu kanıtlar. Aynı şekilde, eleştirmen Eric Blackall, bireysel varlığının daha anlamlı ve üretken olacağı bir bütünlüğü arayan Wilhelm Meister’i Klasik Bildungsroman’ın ilk model kahramanı olarak adlandırır (7). Marianne Hirsh ise Bildungsroman’ı ‘Picaresque Novel’ ve ‘Confessional Novel’ ile karşılaştırır ve 23 “bu iki yazım biçimin aksine, Bildungsroman’ın kişinin kendi içindeki ‘gelişme’ ve ‘uyum’a olan inanç üzerine kurulu olduğu sonucunu çıkarır” (Kester 7). Eleştirmen Michael Beddow ise “Bildungsroman’ın içinde geçen olayların ‘Kule Toplumu’ tarafından yönetildiğini söyler” (7). Yani, Afro-Amerikan Bildungsroman, klasik Bildungsroman’ın tıpkısı olarak düşünülemez. Çünkü klasik Bildungsroman bütünleşmiş ve tek bir kimliği ifade eder. Halbuki Afro-Amerikan Bildungsroman’ın temelini oluşturan ‘çift’ kimlik her zaman problem oluşturur. Kester klasik Bildungsroman’ın “Afro-Amerikan ideolojisi ve yaşam tarzı ile çatıştığını ve AfroAmerikan öykünün Avrupa’daki karşılıklarından ayrılması gerektiğini” söyler (8). Afro-Amerikan Bildungsroman, düzenli toplumun karşısına özel bir Amerikan şüpheciliği ile çıkan ‘Amerikan ‘Bildung’u gibi düşünülebilir. Amerikan ve Avrupa ‘Bildung’u arasındaki en çarpıcı fark Amerikan gelişim romanlarının aksine Avrupa Bildungsroman’ında toplumun betimlenmesidir. Goethe’nin Wilhelm Meister’inde ve diğer Avrupa Bildungsroman’larında toplum kendisi için değerli olan bireyi şefkatle bağrına basan iyi niyetli bir güç olarak betimlenir. Avrupa Bildungsroman’ının aksine Afro-Amerikan ve Avrupa-Amerikan Bildungsroman Edebiyatı, toplumu genellikle olumsuz bir şekilde okuyucuya sunar. Huckleberry Finn, Moby Dick, The Sound and The Fury, A Farewell to Arms, The Catcher in the Eye, In Country ve Housekeeping gibi Avrupa-Amerikan Bildungsroman örnekleri Amerikan toplumunu keyfi uygulamaları olan, birey karşıtı, adaletsiz ve zalim olarak betimlerler. Ex-Coloured Man, Their Eyes were Watching God, Black Boy, The Colour Purple Native Son ve Go Tell It In the Mountain gibi Afro-Amerikan Bildung örneklerinde toplumun güçleri daha az keyfi ama Avrupa-Amerikan örneklerindeki kadar zalim ve adaletsiz bir şekilde betimlenir (9). Klasik Bildungsroman’da var olan içsel çatışmanın romanın bitiş kısmında çözülmesi, Afro-Amerikan Bildungsroman’daki kahramanın ‘çift’ kimliğinin farkına varması ve bölünmüş bir kimliğin gerçek bir kimlik olamayacağını anlaması ile taban tabana ters düşer. Böylesi bir ‘çift’ kimlik klasik Bildungsroman kahramanı gibi 24 Afro-Amerikan Bildung kahramanının hem ifade ettiği dünyanın kaynağı hem de ulaşmaya çalıştığı hedefin bitişi olamaz. Yani Afro-Amerikan romandaki ‘çift’ kimlikli kahraman ve onun dünyası romanın sonunda ahenkli bir sonuca ulaşmaz. Dahası, Afro-Amerikan Bildung romandaki kapanış bölümünün tümünü sorgular niteliktedir (10–11). Modern Afro-Amerikan Bildung romanları kölelik roman geleneğinin bir mirası ve mecazi bir anlatımıdır, ve Bildung’ın Avrupa-Amerikan geleneğinin yeniden ifade edilmesidir (8). Klasik Bildungsroman’daki istikrarlı ve bütünleşmiş kişiliğin aksine Afro-Amerikan Bildung ‘çift’ kimliği yansıtır. Her iki Bildung’ın sunumunda hem olay örgüsünün ilerleyişinde hem de genel düzende farklılıklar vardır. 2.3 Female Bildungsroman Bildungsroman başkişisinin cinsiyeti erkektir ve erkek yazarların bakış açısından sunulur. Bu unsur Bildungsroman’ın ve dolayısıyla da ‘Çıraklık Modeli’nin en önemli parçalarından biridir. Bildungsroman genç bir ‘erkek’ kahramanın ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişiminden ibaretse ve sorgulamaları ahlaki ve/veya entelektüel büyümeyi; ıstıraplı bir içsel arayışı; özgüveni ve topluma intibak gibi dört aşamayı içeren erkek bir başkahramanın psikolojik ve sosyal sıkıntıları üzerine odaklanıyorsa, başkahramanı kadın olan bir Bildungsroman olabilir mi? Sanatın her alanında olduğu gibi, Bildungsroman’da feminist akımlardan doğal olarak etkilenmiştir. Susan Fraiman’ın Unbecoming Women adlı eleştirel yapıtı 19. yüzyıl kadın romanlarındaki yapısal bozukluk ve istikrarsızlık olgularını araştırırken “‘Female Bildungsroman’ diye bir şey var mı?” sorusuna yanıt bulmaya çalışır (Fraiman 1). Fraiman’ın bu soruya verdiği yanıt, kadın romanlarının tutarsız alternatifleriyle olduğu kadar tutarlı öykü türündeki geleneksel gelişim romanları ile de ilişkili olduğudur. Fraiman, böylelikle ‘tür ve cinsiyet’ arasındaki basit denklemle 25 ilişkili olan kritik mesafenin yok oluşunu gösterir ve aynı zamanda Bildungsroman ile Kadın Gelişim Romanları arasındaki ilişkilere dair sorular sorar ve bu sorulara yanıtlar bulmaya çalışır. 19. yüzyıl romanlarında kadın kahramanların sayısı arttıkça bazı eleştirmenler buna ‘Bildungsromane’ adını vermişlerdir. Halbuki gelişim romanı denilen tür 19. yüzyıl Almanya’sından İngiltere’ye ve azda olsa Fransa’ya yayılmıştır ve kadın kahramanlara işaret eden hiçbir yapıt bunlar arasında yoktur. Şunu belirtelim ki 20. yüzyıla kadar bu edebi tür sadece erkek gelişimi olarak görülmüştür (Labovitz 3). Bildungsroman modeli tarihsel olaylarla, sosyal yapılarla ve diğer insanlarla kısıtlanmamış bir topluma doğru özgürce yönelen erkek bir kahramanı ele aldığı için bazı eleştirmenler Bildungsroman’ın kadın gelişimini yeteri kadar açıklayamayacağını ve kadın gelişimi için tutarlı bir türün olmadığını ileri sürmüşlerdir (Fraiman 13). 20. yüzyıla doğru kadınların özgürlük mücadelelerini, dış dünyaya açılıp kariyer yapma ve kendilerini keşfetme düşüncelerini destekleyebilecek türden kültürel ve toplumsal yapılar ortaya çıktıkça, romanlardaki kadın kahramanlar da bu değişiklikleri, karakter özellikleri ve davranışlarıyla yansıtmaya başlamışlardır. Dahası kadınların ilgileri ve deneyimlerine yönelik yeni çalışma alanları kadının gençliği ve yetişkinlik dönemiyle ilgili yoksunluğunu gidermek üzere ortaya çıkmıştır (Labovitz 7). Bildungsroman’ın alternatif modelleri kadınların 19. ve 20. yüzyıl boyunca karşılaşmış oldukları karmaşık sınıf, cinsiyet, tarihsel olaylar, ırk ve kültür ilişkilerini yansıtmaktadırlar. Erkek Bildungsroman’la karşılaştırıldığında, kadın sorgulayışının tanımlanabilmiş özellikleri dışa dönüklükten ziyade içe dönüklüğü, özgüvene doğru bir ilerlemeyi; ileriye doğru bir büyümeden ziyade geriye doğru bir büyümeyi (karşılıklı vazgeçme ve düş kırıklığı); toplumla kendisi arasında bir izolasyonu ve nihayetinde evliliği kapsar. 26 Bildungsroman erkek kahramanlarının başlarından en az bir alçaltıcı birde yüceltici cinsel maceranın geçtiğini daha önce belirtmiştik. Howe’a göre, erkek kahramanlar kadınlar için karşı koyulamaz denli çekicidirler. Kadın kahramanlarda ise bunun tam aksine cinsellik daha az pozitif rol oynamaktadır. Gerçek şu ki, 20. yüzyıla kadar kadın protogonist’in gelişimi evlilik dışı cinselliğin uçurumundan dönme üzerine ya da kendisine kötü şeyler yapılmasını engellemeye dayalıdır. Onun çelişkili vazifesi, dünyanın bakışlarından kaçarken dünyaya bakmaktır (Fraiman 7). 20. yüzyılda kadın gelişimini yakından ilgilendiren gelişmeler olmuştur. Aynı zamanda, kadın gelişimini konu alan çağdaş romanlar üzerine yapılmış mükemmel çalışmalarda aynı yüzyıl içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat kadın gelişimine yönelik önceki dönemlere ait romanları yok saymak da mümkün değildir. Labovitz’e göre “18. ve 19. yüzyıl kadın gelişim romanları ‘Bildung’un taşıması gereken nitelikleri taşımaktan çok uzaktadır” (Ellis 17). Böyle bir iddia, kadın kahramanların klasik Bildungsroman erkek kahramanın geçirmesi gereken evreleri yaşayamayacağını ifade eder. Fakat Ellis’e göre “kadın kahramanların çıraklık dönemleri sıklıkla ‘şaheserlerini bitirmeleriyle’, yani iyi bir evlilikle son bulsa da bütün bu unsurların hepsini kadın kahramanlar yaşayabilirler” (17). Labovitz daha ileriye giderek bunun aksine kadın kahramanların romanın sonunda iyi bir evlilik yapmalarını kendine özgü yeni bir Bildungsroman türünün ortaya çıkışı olarak yorumlar (Labovitz 3). “Freudcu düşünce, Marksizm, özgürlükçü hareketler ve feminist dalgaları, hiç keşfedilmemiş olan insan yaşamının zengin kaynağının ortaya çıkarılmasına katkıda bulunan düşünce akımlarıdır” (7). Bu dönem, kadın romanlarında kadınların oy kullanma mücadelesinden, bugün bile mücadelesi verilen eşit haklar mücadelesine kadar kadın kimliğini ilgilendiren şaşırtıcı soruları da beraberinde getirmiştir. Kadınların evlenecekleri kişiyi tanımadan önce bir kimlik sahibi olup olamayacakları sorusunun odak noktası olan genç kadının ‘gelişim evresi’ Female Bildungsroman’ların kurgusunu sorgulayan bir varsayımdır. Kadın yazarlar için, 27 kişilik gelişim sürecinden geçen bir kadın kahramanı tam anlamıyla ortaya koyabilmek için hayali kurguların zorunlu kıldığı ‘özgürlük’ ‘baskınlık’ ve kadınlık görevlerine yönelik ‘kültürel baskılar’ arasında bir kararlılık olmalıydı (7). Erkek kahramanın çağdaş toplumdan kaybolmaya başladığı, çoğulcu ve parçalara ayrılmış bir toplumun artık geçerli olmadığı, ‘Bildung’ kavramının yavaş yavaş zayıflamaya başladığı ve önceki kültürel bağlamına geri döndürülemediği bir ortamda, Female Bildungsroman’ın gecikmiş gelişi bizi bir karşılaştırma yapmaya ve zıtlıkları tartışmaya davet eder. Dahası, kadın kahramanı Female Bildungsromanın içerisine yerleştirdiğimizde bu edebi türe ve edebiyata bütün olarak bir katkıda bulunup bulunmadığımız sorusu sorulabilir. Elizabeth Abel’a göre “Kendini tanımış ve bireyselleşmiş Bildungsroman kahramanı, kadınların ya da kadın kahramanların gelişimine yönelik hedeflerini temsil etmeyebilir” (8). Ama Bildungsroman, kadınların farklı gelişim aşamalarını yansıtmak bakımından kadın kahramanlar için daha az kullanışlı değildir. “Aksine, kadınların hedeflerine tam olarak ulaşmalarını ve beklentilerini tam anlamıyla keşfetmelerini savunan bir araç olarak bu edebi türün yeniden tanımlanmasına da izin verir” (8). Başlangıç noktası ve gelişimi itibariyle erkek kahraman üzerine odaklı Bildungsroman türüne farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak, kadın kahramanlarında Bildungsroman kahramanı olabileceklerini ispat eden başarılı Female Bildungsroman yapıtları vardır. Margaret Drabble’ın A Summer Bird Cage, Dorothy Richardson’ın Pilgrimage, Simon De Beauvoir’in Memoirs of a Dutiful Daughter, Doris Lessing’in Children of Violence, Christa Wolf’un The Quest for Crista T başarılı Female Bildungsroman yapıtlarına verilebilecek örneklerdendir (Andrews 7). 28 2. BÖLÜM 3. F. SCOTT FITZGERALD HAKKINDA F. Scott Fitzgerald’ın yaşamını bilmek Amerikan toplum tarihinde bir dönemi tanımamıza yaradığı gibi aynı zamanda romanlarının zeminini oluşturan psikolojik etkenleri de açıklar. Francis Scott Key Fitzgerald 24 Eylül 1896 yılında St. Paul Minnesota’da doğdu. Fitzgerald’ın babası Edward Marylandliydi ve annesi toptancılık yaparak zengin olmuş bir İrlanda göçmeninin kızı Marry McQuillan’dı. Edward Fitzgerald, St. Paul’de yapmakta olduğu mobilya üretimi işinde başarısız olunca New York’ta Procter&Gamble adlı bir firmada satıcılık yapmaya başlar. 1908 yılında, Scott henüz 12 yaşındayken baba Edward işten çıkarılınca Fitzgerald ailesi St. Paul’a geri döner ve Mary’nin babasından kalan mirasla rahat bir yaşam sürmeye başlarlar. Scott burada St. Paul Akademisine kaydolur ve henüz 13 yaşındayken yazmış olduğu bir dedektiflik öyküsü okul gazetesinde yayınlanır. 1911 ve 1913 yılları arasında New Jersey’deki Katolik bir yaz okuluna kaydolur ve burada kendisini çeşitli konularda cesaretlendiren Sigourney Fay ile tanışır. 1917 yılında ‘Princeton Koleji’ne kaydolur ve Princeton ‘Triangle Club’a yazılar yazar ve burada ‘Princeton Tiger’ adlı mizah dergisine katkılarda bulunur. Derslerinde başarısız olan Scott, mezun olamayacağını anlayınca kolejden ayrılır ve orduya yazılır. Savaşta öleceğine o kadar inanır ki The Romantic Egotist adlı romanını burada yazar. Fitzgerald, Charles Scribner’ın oğulları tarafından romanın orijinalliğine dair övgü dolu bir mektup alır, ama romanın gözden geçirildikten sonra basılabileceği gerekçesiyle romanın basılması reddedilir. 1918 Temmuzunda Fitzgerald, Alabama yakınlarında Sheridan Kampı’nda görevlendirilir ve burada Alabama Yüksek Mahkemesi’nde bir yargıcın kızı ve 29 oldukça güzel bir kadın olan 18 yaşındaki Zelda Sayre’ aşık olur. Zelda’nın aşkı, Fizgerald’ın romanının başarılı olabilmesine dair ümitlerini daha şiddetlendirir ve Fitzgerald romanı tekrar gözden geçirmeye karar verir. Ancak romanın basımı Scribner’s Yayınevi tarafından ikinci kez reddedilir. Savaş sona erdikten sonra zengin olmak ve Zelda ile evlenebilmek için New York’a döner. New York’ta bir reklamcılık işi bulur ve çalışmaya başlar. Fitzgerald’ın başarılı olmasını bekleyemeyen ve küçük bir maaşla geçinemeyeceklerini düşünen Zelda, Fitzgerald’la olan nişanlarını bozar. Fitzgerald 1919 Temmuzunda reklamcılık işinden ayrılır ve ilk romanını This Side of Paradise adıyla yeniden yazmak için ailesinin yanına, St. Paul’e geri döner. Maxwell Perkins adında bir editör Fitzgerald’ın This Side of Paradise adıyla yeniden düzenlediği romanı basmayı kabul eder. Princeton’da geçen ve Bildungsroman tekniği ile yazılan This Side of Paradise Amory Blaine’in kariyer yapma arzularını ve aşk yaşamında yaşadığı düş kırıklıklarını etkileyici bir üslupla anlatır. 1919 yılının sonbaharında Fitzgerald yazarlık kariyerine ulusal dergilerde öyküler yazarak başlar. Daha sonra Fitzgerald hayatının geri kalanını para kazandıran öyküler yazmak üzere roman yazmaya ara verir. The Saturday Evening Post’Fitzgerald’ın en iyi öykülerinden bir tanesi olur ve bundan sonra Fitzgerald yavaş yavaş tanınmaya başlar. This Side of Paradise adlı romanının 26 Mart 1920’de basılmasıyla, henüz 24 yaşında olan Fitzgerald neredeyse bir gecede üne kavuşur ve biricik aşkı Zelda ile New York’ta evlenir. Ancak Zelda lüks bir yaşama çok düşkündür ve oldukça savurgandır. Fitzgerald, Zelda’nın lüks ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sağlam bir edebi şöhrete kavuşmaya çalışmaktadır ancak sahip olduğu ‘playboy’ * imajı yapıtlarının tam olarak değerlendirilmesini engeller. Connecticut, Westport’ta geçen gürültülü bir yazdan sonra Fitzgerald’lar New York’ta bir apartman dairesi tutarlar ve Scott burada Anthony ve Gloria Patch’in * Playboy: Zevk peşinde koşan erkek 30 israf dolu yaşamlarını anlatan ikinci romanı The Beautiful and Damned’ i kaleme alır. 1921’de Zelda hamile kaldığında, Fitzgerald çifti Avrupa’ya ilk yolculuklarını yaparlar ve biricik çocukları, Frances Scottie Fitzgerald’ın doğumu için St. Paul’a yerleşirler. Fitzgerald yazmış olduğu The Vegetable adlı oyunuyla zengin olmayı amaçlıyordur. 1922 yılının sonbaharında Broadway’e yakın olmak için Great Neck’e taşınırlar. 1923 yılında yazmış olduğu From President to Postman adlı hiciv çalışması başarısızlıkla sonuçlanır ve Fitzgerald borçlarından kurtulmak için tekrar kısa öyküler yazmaya başlar. Great Neck ve New York Fitzgerald’ın sürekli olarak ilgisini dağıtır ve üçüncü romanını bitirmesini engeller. Bu esnada içkiyi daha da artırmış ve alkole bağımlı hale gelmiştir. Dinlenmek ve üçüncü romanını sakin bir kafayla yazmak için 1924 yılının baharında Fitzgerald karısı Zelda ile Fransa’ya gider. Bütün bir yaz ve sonbahar boyunca St. Rapel yakınlarındaki Valescure’da çalışarak The Great Gatsby adlı başyapıtını yazmayı bitirir ancak Zelda’yla olan evlilikleri Zelda’nın onu bir havacıyla aldatmasıyla zedelenir. Fitzgerald’lar 1924–1925 kışını Roma’da geçirirler ve Scott The Great Gatsby’i burada gözden geçirme fırsatı bulur. Roman nisan ayında yayınlandığı zaman onlar Paris’e doğru gitmektedirler. The Great Gatsby Fitzgerald’ın karmaşık bir yapı ve kontrollü bir bakış açısıyla sunduğu yazım tekniğinde çarpıcı bir ilerleme sağlar. Fitzgerald’ın bu başarısı büyük bir eleştirel övgü alır ancak romanın satışları düş kırıklığına uğratıcıdır. Fitzgerald, Paris’te kişiliğine ve dehasına hayranlık duyduğu ve o dönem Amerika’da pek tanınmayan bir gurbetçi yazar olan Earnest Hemingway’le tanışır ve arkadaşlıkları ilerler. Fitzgerald’lar 1926 yılının sonuna dek Paris’te kalırlar Fitzgerald gurbetçilerin The Boy Who Killed His Mother, Our Type, The World’s Fair diye adlandırdıkları son romanını bitirmek için pek gayret göstermez. Bu yıllarda Zelda Fitzgerald’ın alışılmadık davranışları şaşırtıcı olmaya başlar. 31 Fitzgerald’lar Paris’in ilgi dağıtıcı atmosferinde kaçmak için Amerika’ya geri dönerler. Kısa bir süre Hollywood’da kısa film senaryoları yazar ama başarısız olur. Daha sonra Delaware yakınlarında bir mansiyon kiralar ve 1928 yılına kadar burada kalır ancak Fitzgerald romanını yazmayı bir türlü bitiremez. Bu esnada Zelda profesyonel bir dansçı olmak için bale dersleri almaya başlamıştır. Fitzgerald’lar 1929’da Fransa’ya geri dönerler ve Zelda’nın yoğun bale çalışmaları sağlığını bozar ve çiftin arasının açılmasına neden olur. Nisan 1930’da Zelda ilk sinir zafiyetini geçirir. Fitzgerald Zelda’yı tedavi ettirmek için 1931 Eylülünde İsviçre’deki bir kliniğe götürür ve kendisi de bir müddet İsviçre’deki otellerde kalır. Fitzgerald Zelda’nın doktor masraflarını karşılayabilmek için kısa öyküler yazmaktadır ve romanı üzerindeki çalışmaları yine askıda kalır. Fitzgerald’ın 1929 yılında ‘Saturday Evening Post’ta en fazla satan öyküsünden aldığı para yaklaşık 4 bin dolardır ve bugünün 40 bin dolarlık alım gücüne eşittir. Ama Fitzgerald’ın romanları zamanının en fazla kazanan yazarlarına kıyasla az kazandırıyordu ve elde ettiği gelirin büyük bir kısmı yazmış olduğu 160’tan fazla magazin öykülerinden geliyordu. 1920’ler de elde ettiği yıllık gelir, bir okul öğretmeninin yıllık gelirinin 1299 dolar olduğu bir dönemde yıllık yaklaşık 25 bin dolardı. Ancak ne yazık ki Scott ve Zelda parayı kazandıklarından daha hızlı harcıyorlardı. Paranın insan kişiliği üzerindeki etkilerini büyük bir ustalıkla yazan Fitzgerald kendi parasını akıllıca kullanmayı bir türlü başaramıyordu. Fitzgerald’lar 1931 yılının sonbaharında Amerika’ya geri dönerler ve Montgomery’de bir ev kiralarlar. Ancak 1932’da Zelda tekrar fenalaşır ve Baltimore’daki John Hopkins Hastane’sine yatırılır ve ömrünün geri kalanını hastane köşelerinde geçirir. Fitzgerald Baltimore dışında bir ev kiralar ve dördüncü romanı olan Tender is the Night’ı bitirmeyi başarır ve roman 1934 yılında basılır. Ama bu en tutkulu ve en ihtiras dolu romanının satışları oldukça başarısızdır. 1920’lerde Fransa’da geçen roman Amerikalı genç ve yetenekli bir ruh doktoru olan Dick Divers’ın Avrupa’da 32 tanışıp tedavi ettiği ve sonra evlendiği milyoner karısı Nicole’ün çevresinde günden güne mesleğini ve kişiliğini yitirmesini ve sonunda yılgın bir şekilde Amerika’ya bir kasaba doktoru olarak çalışmaya gitmesini anlatır. Hasta, alkolik ve borç batağı içinde olan Fitzgerald’ın para kazandıracak öyküler yazmaya gücü yoktur ve Zelda’nın yattığı hastanenin yakınlarında ki bir otel’de yaşamaktadır. Fitzgerald artık çocuğu Scottie’nin masraflarını karşılayamaz ve onu yatılı bir okula verir. Fitzgerald 1937 yılında elindeki yıllık bin dolarlık bir senaryo sözleşmesiyle tek başına Holywood’a gider. Chevrolet marka bir arabanın 619 dolar olduğu ‘Büyük Bunalım Yılları’nın sonlarında senaristlikten kazandığı 91 bin dolar çok büyük bir paradır ve bu parayla borçlarının tamamını öder. Zelda’yı ziyaretleri genellikle kötü geçer ve Californiya’da köşe yazarı bir kadın olan Sheilah Graham’a aşık olur. Fitzgerald’ın aşırı içmesine rağmen ilişkileri devam eder. Senaristlik yaptığı şirket sözleşmesini yenilemeyince 1939 yılında The Love of the Last Tycoon adlı son romanına başlar ancak yarısını bile bitiremeden 21 Aralık 1940’da Graham’ların apartmanında kalp krizi geçirerek ölür. Zelda Fitzgerald ise yatmakta olduğu Highland Hastanesi’nde ateşe düşerek feci şekilde can verir. F. Scott Fitzgerald yaşamda başarılı olamadığına inanarak ölen bir yazardır. 1950’lere kadar değeri pek anlaşılamayan yazar 1960’lı yıllardan itibaren Amerikanın önde gelen yazarları arasında anılmaya başlanmıştır. ‘Amerikan Rüyası’nı ve ‘Caz Dönemi’ni ustalıkla anlatmayı başaran The Great Gatsby günümüzde klasik Amerikan romanı’nın da bir tanımlaması olmuştur. 3.1 Caz Çağı Ve Fitzgerald ‘Caz Çağı’ müzikal bir değişimden çok daha fazlasını ifade eden bir çağdır. Bu dönem telefon hizmetlerinin yaygınlaşması, radyonun ve elektriğin icadı gibi büyük teknolojik gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu teknolojik gelişmeler 33 Amerikan kültüründe derin bir etki yapmış ve kitlesel bir eğlence akımını doğurmuştur. Otomobiller, sinema filmleri ve radyo gibi araçlar Amerikan toplumunu her alanda kuşatmış ve halkın olmazsa olmaz ihtiyaçları arasına girmiştir. Bu dönem aynı zamanda sesli filmlerinin ve ses araçlarının yaygınlaştığı ve müzik severlerin sayısının arttığı bir dönemdir. ‘Caz Çağı’ Amerikan toplumunun kültürel yapısına ve davranışlarına şekil verirken bugün tüm dünyanın takip ettiği model bir toplum da yaratmıştır (Lescroart ve Gavian 2004). ‘Caz Çağı’ aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’na da bir tepki niteliğindedir. Genç kuşağın, insanlık tarihinin belki de en korkunç savaşına sebebiyet veren I. Dünya Savaşı’nın öncülerine olan güvenlerini yitirmeleri de yine bu dönemde olmuştur. Bu düşünce tarzı, aklın önde tutulduğu, Viktorya dönemi ahlak anlayışının reddedildiği ve ekonomik ve siyasi liderlerin süslü sözlerine karşı güvensizliğin geliştiği yeni bir ruh halini beraberinde getirmiştir. Bu yüzden 1920’lerin genç kuşağı partiler ve eğlenceler düzenleyerek ve eski Viktorya dönemi geleneklerine karşı durarak önceki kuşakların öncülerine başkaldırıda bulunmuşlardır (2004). Genç kuşağın önceki kuşağa başkaldırışının bir başka şekli de ‘flapper’ * kültürüdür. ‘Flapper’lar ‘Caz Çağı’nın kahramanları olarak tanınırlar ve kadınların davranışlarını kısıtlayan önceki kuşaklara karşı çıkmışlardır. ‘Flapper’lar sadece moda alanında bir değişimi gerçekleştirmemiş, aynı zamanda geçmişi unutup geleceği göz ardı ederek ‘Caz Çağı’nın modern ruhunu da temsil etmişlerdir. Bir sessiz film yıldızı olan Lousie Brooks, önceki nesillere karşı çıkması ve kadın özgürlüklerinin sınırlarını genişleten imajı bakımından ‘flapper’lar için iyi bir örnekti. Brooks coşkulu bir yaşamın simgesi olurken “George Gershwin, F. Scott Fitzgerald, Benclhley, Menclen ve Anita Loos gibi yazarları da bu coşku dolu sosyal yaşamın içine çekmiştir” (2004). * Flapper: 1920’lerde modaya ayak uyduran, saçlarını kısa kestiren, mini etek giyip modern müziğe ve yeni fikirlere ilgi duyan kadınlar topluluğuna verilen genel ad. 34 Konuşma özgürlüğünün 1917 yılında yasaklanması da ‘Caz Çağı’nın ayrılmaz bir parçası olarak rol oynamıştır. Konuşma özgürlüğünün yasaklanması dönemin asi gençliğinin önceki kuşak hakkında olumsuz konuşma özgürlüğünü elinden almıştır. 1929 yılında borsanın çökmesi ve ‘Büyük Bunalım Yılları’nı getirmesine kadar, konuşamayan gençlik kendini daha fazla eğlenceye vermiş ve bir bakıma önceki kuşağa konuşmaksızın mesajını göndermeye devam etmiştir (2004). F.Scott Fitzgerald sadece sınırsız eğlence ve içkiyle dolu, varlığı inkar edilemez ‘Caz Çağı’nın meydana getirdiği bir yazar değil, aynı zamanda ‘Caz Çağı’nı her yönüyle ve ustalıkla betimlemeyi başarabilmiş bir yazardır (Kyriakidou 2005). Ergin’e göre: “F.Scott Fitzgerald ‘Caz Çağı’nın köksüz, başıboş ve umutsuz gençliğinin romancısı olarak, çizdiği çağdaş tablonun ardında Amerikan tarihini ve toplum yapısını irdeleyen bir yazardır” (Ergin 109). Fitzgerald ‘Yitik Kuşağın’ ** bir temsilcisi olarak görülür ve romanlarının çoğunda yaşadığı dönemin insanlarındaki kafa karışıklıklarını ve materyalist bir yaklaşımla elde edilmeye çalışılan ‘başarı’ kavramını betimleyen otobiyografik unsurlar görülür. Hatta yazarın kendisi, her yazarın kendi kuşağının gençliğini yazması gerektiğini söyler (Kyriakidou 2005). Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan This Side of Paradise ‘Caz Çağı’nın etkisi altında yazılmış bir roman olup 1920’li yıllarda yer alan değişimler karşısında sergileyeceği tutumu kestiremeyen, toplum kurallarına uyup uymamakta tereddüt eden Amory’nin başından geçenleri geçekçi bir dille anlatır. Fitzgerald bu romanda Amory’nin yaşamakta olduğu çıkmazı kendi kuşağının çıkmazlarıyla birleştirerek Amory’nin içsel sorgulamalarını somutlaştırır. Romanın sonunda Amory Blaine’in romantik nitelikleri ve içsel sorgulamaları ‘varoluşçu’ bir sonuçla açığa çıkar: “Kollarını parlak ve berrak gökyüzüne doğru açar ve ‘Artık kendimi tanıyorum’ diye bağırır” (Fitzgerald 254). Engin gökyüzünün genç Amory’nin kafasında betimlenmesi, Fitzgerald’ın estetik anlayışının bir simgesidir. Amory’nin kollarını ** Yitik Kuşak: I. Dünya Savaşı ve hemen sonrasındaki kuşak, 1920’lerde Amerika’dan Avrupa’ya göç eden yazarlar topluluğuna verilen ad. 35 parlak ve berrak gökyüzüne doğru uzatması kendisini bekleyen ‘Caz Çağı’nın güzelliklerini istekle kucaklamasını simgeler. Gelenekleri, aşkı ve parayı bir tarafa iten Amory kendi bencilliğini görmeye başlar. Bakışlarını kendi içine yöneltir ve kendisinin ve kuşağının hangi noktaya geldiğini anlar. Romanın son cümlesi Fitzgerald’ın ve Amory’in ‘Caz Çağı’nın içsel çalkantılarına yönelik sorgulamalarını tamamlar (Kyriakidou 2005). 4. BILDUNGSROMAN OLARAK THIS SIDE OF PARADISE F. Scott Fitzgerald, 1917’de henüz 20 yaşındayken savaş ortamında yazdığı The Romantic Egotist adlı romanını yeniden yazmak için 1919 yılının bir yaz ayında Minesota yakınlarındaki St. Paul’de inzivaya çekilir. Çünkü Scribner’s Yayınevi romanı gözden geçirilmesi gerekçesiyle geri çevirmiştir. Aslında Fitzgerald’ın yapmak istediği şey zengin olmak ve nişanı bozan Zelda’yı geri kazanmaktır. Fakat Fitzgerald’ın oldukça toy olması romanda ciddi bir hataya sebep olur. Scribner’s romanın kesin bir sonla bitmesi, kahramanın belirli bir hedefe ulaşması gerektiğini söylemişlerdir. Fitzgerald istemeyerek de olsa romanın sonunu ilginç bir şekilde bitirir ve kitabın yayınlanmasını engelleyecek kadar ciddi olan problemi çözer. Bu, sadece kitabın yayınlanmasını ve Fitzgerald’ın ünlü olmasını sağlamaz, aynı zaman’da Amerikan tarzında yeni bir Bildungsroman türünün de ortaya çıkmasına neden olur. Romanın kahramanı Amory, ekonomik durumu değişken olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Kibirli, küstah ve aşırı korumacı bir anne tarafından Orta Batıda büyütülen Amory, genellikle kendisiyle ve karşı cinsle meşgul olur. Doğuya bir yaz okuluna gider ama bir türlü buraya uyum sağlayamaz. Bunun üzerine eğitimini tamamlamak üzere Princeton Koleji’ne kaydolur. Burada kendisini tanımasına yardımcı olacak Monsignor Darcy ile tanışır. Princeton’dayken babası ölür ve daha sonra başlayan I. Dünya Savaşı onu Princeton’dan uzaklaştırır. Sonra 36 Princeton’a geri döner ve yaşamın anlamını keşfetmeye başlar. Ancak, geçekten aşık olduğunu sandığı bir kızla yaşadığı aşkın sonu kötü bitince yaşamın kendisine sunduğu başarısızlıkların sebebini gözden geçirir ve kendi kişiliğini ve toplumdaki yerini araştırmaya başlar. Pelzer “Paradise’ın Sinister Street’ten büyük ölçüde etkilenilerek yazıldığını” söyler (Pelzer 36) Ancak Hendriksen buna karşı çıkar ve “bir Bildungsroman kahramanı olarak Amory Blaine, Compton Mackenzie’nin Sinister Street’indeki Michael Fane’i andırsa da, Joyce’un Stephen Dedalus’una ve Goethe’nin Wilhelm Meister’ine daha yakın bir kişiliktir” der (Hendriksen 101). 17 yaşındaki Amory, tıpkı Michael gibi edindiği bilgileri biriktirmeye meyillidir. Ama Fane nesneleri biriktirirken, Amory tıpkı Stephen gibi fikir ve düşünceleri toplar. “Amory’nin bu davranışı ‘Aristokrat’ bencilliğinden kaynaklanır” (101). Wilhelm gibi Amory’de tam bir hayalperesttir. Wilhelm büyük bir aktör olmayı düşlerken, Amory büyük bir savunma oyuncusu ve sonrada dünya tarihindeki en genç general olmayı düşler. Bu düş kurma kapasitesi Amory’i Michael’dan ayıran önemli bir özelliktir. Aynı zamanda Amory’nin düş kurma tarzı, onun bir Bildungsroman kahramanı olduğuna işaret eder. Çünkü o sonuçtan çok süreçle ilgilenmektedir. Bu, Bildungsroman kahramanının tipik bir özelliğidir (101). Diğer Bildungsroman’larda olduğu gibi Paradise’da da dışsal öykü basittir. Çünkü gerçek macera kahramanın içsel gelişiminde meydana gelmektedir. Bu gelişim, başlangıçta küstah ve kendini beğenmiş Amory’nin, diğer Bildungsroman kahramanlarında da olduğu gibi insan kişiliğinde denge arayışıyla ilgilidir. İnsanlığın iyiliği için bir üst sınıfa yükselmek istese de, Wilhelm’de küstahtır. Stephen ise sanattaki yüksek hedeflerine ulaşabilmek için arkadaşlarıyla bağlarını koparan bir karakter olarak karşımıza çıkar. Bu bencillik, henüz 13 yaşında ‘Aristokrat’ bencilliğini keşfeden Amory için gerekli bir özelliktir. Olumlu bir şekilde bakılan bu özellik ‘hür irade’ diye de adlandırılabilir ve romanın ana konusunu oluşturur. Amory'nin 'Egotist'den (bencillik) ‘Personage’a (olgun kişilik) 37 dönüşmesi, Wilhelm'in karanlıktan aydınlığa ve Stephen'ın dinden sanata doğru olan yolculuklarını anımsatır. Ama bu, Michael Fane’de eksik bir unsurdur. Amory’nin bencilliğine yapılan vurgu, topluma uyum sağlamak için kendini sorgulayan dik kafalı Amerikan insanını temsil eder ve Paradise’ın Amerikan’lığını vurgu yapar (101–102). Paradise’ın ilk versiyonuna Fitzgerald’ın, hem The Romantic Egoist hem de The Romatic Egotist dediği hatırlanmalıdır. “O dönemde ‘egotist’ kelimesi bencil ve kendisiyle övünen anlamına gelirken ‘egoist’ kelimesi kendine güvenen ve kendinden emin kişiler için kullanılmaktaydı” (102). Fitzgerald romanının adının This Side of Paradise olmasına karar verdikten sonra, iki kitaptan oluşan romanın birinci kitabını ‘The Romantic Egotist’ diye adlandırır. Bu daha çok küstah ve kendini beğenmiş bir bireyi ifade eder. Romanın ikinci kitabını ise ‘The Education of a Personage’ diye adlandırır. İkinci kitaba verilen bu ad bireydeki değişimi ifade eder. Bu değişiklik, Amory’i, kişiliğinde gelişim arayan, kendinden emin Bildungsroman kahramanı olarak nitelendirir. Fitzgerald, tıpkı Goethe ve Joyce’un yaptığı gibi, kahramanının ‘bilinçli arayışını’ bilinçli bir şekilde sunar. Wilhelm bir roman kahramanının romanda yazar tarafından sunulma tarzını tartışırken, Joyce Stephen’a roman türünde bazı estetik teorileri kabul ettirir. Paradise’da Amory ‘arayış kitapları’ dediği bazı biyografik romanları keşfeder. Arayış kitapları’nda kahramanlar yaşam yolculuğuna en iyi silahlarla donanmış şekilde çıkarlar. Bu silahları bencil ve kör bir şekilde yine bu silahların sahiplerini uzaklaştırmak için gerçek silahlar gibi kullanırlar. Ancak ‘arayış’ kitaplarının kahramanları bu silahların daha muhteşem kullanılmaları gerektiğini keşfederler. None Other Gods, Sinister Street ve The Research Magnificient bu kitaplara verilecek birkaç örnektendir. Paradise’da Amory, muhteşem bir şekilde kullanmayı başardığı belirli silahlarla yaşam yolculuğuna başlar. Bu silahlar ‘küstahlık’, ‘kibir’, yakışıklılık’, ‘büyüleyicilik’, ‘zeka’, ‘şüphecilik’, ‘insanları kendi isteklerini yapmaya hazır olarak görme’dir. Bu 38 üstünkörü silahlar bir dizi düş kırıklığı sayesinde kendi kişiliğini açığa çıkarmak için biçim değiştirirler. Fitzgerald 1917’nin sonbaharında Edward Wilson’a gönderdiği bir mektupta Wells’in Boon adlı romanında geçen ‘yaşama doyma’ kelimesine göndermede bulunur. Bu, Fitzgerald’ın Wells’in teorilerini kabul ettiği ve Wells’ten etkilendiği anlamına gelir. Ancak Fitzgerald daha sonra kahramanını yaşama aç bırakır ve gelişimine katkıda bulunur. Yani Amory okurken olgunlaştığı gibi, Fitzgerald da Sinister Street’in roman’daki donuk etkisinden uzaklaşarak, yazarken olgunlaşmaktadır (103). Fitzgerald’ın ‘Çıraklık Modeli’ni kullanış tarzı da dikkate değer bir unsurdur. “Sinister Street’de ‘Çıraklık Modeli’ sadedir ve Fane’in hareketleriyle neredeyse hiçbir bağlantısı yoktur” (104). Halbuki Paradise’da ‘Çıraklık Modeli’ Amory’nin hareketleriyle yakından bağlantılıdır. Bildungsroman için önemli olan ‘ebeveyn’ unsuru tıpkı Wilhelm’in babasının iş ahlakına karşı tepkilerini şiddetlendirip onun tiyatroya katılma kararını etkilediği gibi, Amory’i de ‘denge arayışına’ sevk eder. Ancak anne rolü Paradise’da Meister’e oranla daha fazla rol oynar. Amory’nin annesi romanın ilk sayfalarında oldukça sık ortaya çıkan ve neredeyse Amory’nin sonraki davranışlarını tümüyle değiştiren aşırı korumacı bir tiptir (103). Halbuki babası yetersiz, kendini ifade edemeyen ve gün boyu Britannica Ansiklopedi’sinin üstünde uyuklayan bir kişiliktir. Bu ‘baskın anne’ ve ‘zayıf baba’ özellikleri tipik Bildungsroman ebeveynlerine verilecek aşırı örneklerdir. Fitzgerald, Beatrice O’Hara Blaine’i çarpıcı ve fazlasıyla ölçüyü aşan bir Bildungsroman annesi olarak sunar. Beatrice’in alaycı bir mizahla sunulan hastalık hastalığı, sinirliliği, alkolikliği ve aşırı korumacılığı romanın ilerleyen bölümlerinde Amory’nin gelişimi için fazlasıyla yıkıcı olacak bir hayal dünyası yaratır. Örneğin romanın başlarında Amory annesiyle Avrupa’ya gemiyle gitmek için dört saatliğine New York’tan ayrıldığında apandisiti patlar ve gemi yolcuların şaşkınlığı içinde sadece Amory’i iskeleye indirmek için New York’a döner. Yani ayrıntıların ve olayların seçimi, “yüzlerce sayfalık Sinister 39 Street’te Mackenzie’nin gösteremediği karmaşık anne-oğul ilişkisini ustalıkla gösterebilen Joyce’u anımsatır. Bunu Hendriksen şöyle dile getirir: Beatrice, Amory’nin davranışlarında itici gücü sağlar. Onun aşırı korumacılığı Oedipal * problemlere sebep olup Amory’yi kimlik arayışına iter. Baba ise tıpkı Wilhelm’in babası gibi romanın sonuna doğru ölen bir gölge gibidir. Bu, onun roman’da teknik bakımdan hiçbir işe yaramadığı anlamına gelmez. Çünkü baba karakteri, eksikliği ile kahramanı durmak bilmeyen bir şekilde babasının yerini dolduracak başka birini aramaya itmektedir (104). İki şey Amory’nin kişiliğini şekillendirir ve hayallerine ulaşması için onu cesaretlendirir: bütün özelliklerini kalıtsal yolla aldığı annesi ve manevi babası Monsignor Darcy. “Her ikisi de kendi bencillikleri nedeniyle Amory’nin gelişmekte olan bencilliğini beslemişlerdir. Diğer bir deyişle Amory üzerinde kendi egolarını tatmin etmişlerdir” (Pelzer 43). Bu yüzden, bütün Bildungsroman’larda olduğu gibi Paradise’daki ebeveyn unsuru kahramanın bir sonraki aşamada göstereceği davranışlarını harekete geçiren güçlü bir motivasyon sağlar. Paradise bazı çevrelerce ‘isyanın çığlığı’ diye görülse de Amory Blaine bir başkaldırış değildir. Paradise’daki kuşaklararası çatışma Fitzgerald’ın seks partilerinden kolej eğlencelerine kadar kaydettiği ayrıntılar sayesinde ortaya çıkar. Ancak Amory’nin kendisi ‘Püriten’ ahlakıyla kuşanmıştır ve oldukça muhafazakardır. Myra St. Claire’i öptüğü zaman ilk seks ilişkisini reddeder. Gerçektende Amory’nin püriten inancı, kişiliğinin en dikkate değer yönleri ve davranışlarını toplu şekilde etkileyecek unsurlar olan ‘cinsellik-güzellik-kötülükölüm’ kavramları üzerinde anlaşmasına yardımcı olur. Fitzgerald’ın muhafazakar ve sadece etrafında ne olup bittiğini anlamaya çalışan genç bir kahramanı, önceki * Oedipal/Oedipus: Erkek bir çocuğun annesine duyduğu cinsel duygu ve bunun neden olduğu babaya karşı duyulan kıskançlık 40 kuşağa karşı mücadelede kendi kuşağına önderlik eden bir kahraman olarak sunması etkili bir ‘dualite’(çiftlik) yarattığına işaret eder (Hendriksen 104–105). Paradise’da sosyal konum para kadar hayati bir role sahiptir ve bu unsur Paradise’ı tipik Bildungsroman’la ayırır. Amory kafasında popüler olmak düşüncesi ile okulda ‘büyük bir adam’ olmak için arayışlarına başlar. Elit kesimin bir parçası olabilmesi için Amory’nin zengin olması gerekmektedir. Çünkü aile servetleri tükendikten sonra ilk aşkı Rosalind’i kaybetmiştir. “The Great Gatsby’de de olduğu gibi ‘Amerikan Rüyası’ kahramanın başarıyı para ve popülerlikte aramasıyla yok olur” (105). Yani Fitzgerald ‘sınıf’ ve ‘para’ kavramlarını Avrupalı yazarlardan daha farklı bir şekilde kullanır. Örneğin Sinister Street’de kahraman, gayrimeşru olmasına karşın bir üst sınıfta kendini güvende hisseder. Bu yüzden bir üst sınıfa yükselerek durumunu iyileştirmeyi isteyen Wilhelm ve Amory’den farklı bir şekilde, Fane’in hareketlerinde bir durgunluk vardır. Fakat paranın yoksunluğu Amory kadar Wilhelm’in hayatına girmez. Bu unsur Paradise’ın Amerikan yönünü yansıtır ve kahramanın tematik ‘Bildung’ına doğrudan yardım eder (105). Fitzgerald ‘okul eğitimi’ kavramını, eğitimin kişilik üzerindeki zayıflatıcı etkilerini göstermek isteyen Mackenzie’den daha farklı ele alır. Tıpkı Stephen gibi, Amory’nin eğitimi de Fane’in kurumsal eğitiminden daha kişiseldir. Bir genç olarak bazen eğitim alır. Fakat Princeton’a gittikten sonra şöyle bir sonuca varır: “Koleje gitmeme rağmen, iyi bir eğitim aldım” (Paradise 249). Bu ifade Amory’nin normal eğitime bakış açısını ifade eder. 1920’li yıllarda ‘kolej’ kavramı bir eğitim kurumu olmaktan çok sosyal bir kulüp niteliğindedir. O dönemde arkadaş baskısı altında kalan gençler en gözde kulüplere katılırlardı. Bu okullarda derslere devam ve ders geçme mecburi olsa da sınavlar daha çok düşünmeye dair soruları içerirdi. Amory parasal açıdan ‘Amerikan Rüyası’na kendini kaptırdığı gibi, koleje gitme hatasına da düşer. Amory parlak renkleri ve Amerika genelinde sahip olduğu şöhret nedeniyle Princeton’ı seçer. Ders dışındaki okumalarından dolayı Amory okulda başarısız olur ama aynı zamanda bu 41 okumaları kendisini keşfetmesi için en iyi ‘eğitim’i sağlar. Stephen gibi Amory’de kendi içsel gelişimini sağlayacak edebiyata döner ve inanılması güç sayıdaki edebiyat kitabını sindirerek okur. “Bu aşırılık ‘okul’un kurumsal geleneklerini reddeden ‘Amerikalılık’a işaret eder. Yani Bildungsroman’ın güçlü bir özelliği olan ‘bireysellik’ ön plana çıkar” (Hendriksen 106). Paradise’da adı geçen edebiyat kaynaklarının sayısı, kendini işine adamış araştırmacıları bile korkutacak denlidir ve bu kaynakların bir abartma unsuru mu yoksa gerçekten tematik bir amaca mı hizmet ettikleri sorusunu akla getirirler. Bu edebiyat kaynaklarının tanımlamalarını yapan çalışmaları okumak I. Dünya Savaşı öncesindeki okuyucuların edebi kapasitelerini ölçebilmek için önemlidir, ancak asıl önemli konu bu edebiyat kaynaklarının romanın tematik işlevine hizmet edip etmediği sorusudur. Amory’nin gittikçe olgunlaşan okuduğunu kavrama yeteneği, entelektüel ve ahlaki gelişimi rasgele seçilmiş kitaplar ve beş geniş kapsamlı okuma cetveli sayesinde keskin bir şekilde yansıtılır. Bu gelişim, romanda adı geçen ve birer yetişkin kitabı olan Horatio Alger’in Do and Dare ve Charles Austin Fosdick’in Frank on the Missisipi ve daha fazla yetişkinlik unsurları içeren Goethe’nin Faust ve Joseph Conrad’ın Almayer’s Folly adlı romanlarından yapılan alıntılardan açıkça anlaşılır. “Amory’nin okuduğu bu kitaplar onun eğitimindeki ilerlemeyi gösterir ve kahramanın Bildung’undaki ilerleyişini güçlendiren küçük ama etkili araçlardır”(107). Amory aynı zamanda farklı bir şekilde de eğitilir. Sayısız kadınla ilişki kurarken ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konularının hepsinin romanda önemli olduklarını ispatlar. “Sadece Wilhelm Amory kadar çok sayıda kadınla karşılaşır, ama Wilhelm dört kadına aşık olup, bir de çocuk sahibi olmasına rağmen Amory’den daha pasiftir” (107). ‘Şans’ faktörü Meister’de önemli bir rol oynar çünkü Wilhelm her zaman ya doğru zamanda doğru yerde ya da yanlış zamanda yanlış yerdedir. Amory ise daha saldırgandır ve kendi kuşağının karakteristik bir özelliği olan ‘karşı cinsle çıkma oyunu’nun yüzeysel yönleriyle daha fazla ilgilenir. Aşk oyunlarını 42 sonunda kaybeden Amory olur ancak önemli olan bir kızla başarılı bir ilişki yaşamak değildir. “Önemli olan Amory’inin, yaşamakta olduğu üstünkörü ve bencil aşk oyunlarının altındaki gerçekle yüz yüze gelerek kendisini gösterişçilikten uzaklaştıran süreci yaşamasıdır” (107). Tıpkı Wilhelm’in kadınlarla olan sözlü ilişkisi kendini daha iyi tanımasına yaradığı gibi, Amory’nin kadınlar aracılığıyla edindiği tecrübeler ‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru giden ilerlemeyi gösterir. Hendriksen’e göre: “Fitzgerald ‘Çıraklık Modeli’nin bu yönünü kullanarak kahramanının gelişimini doğrudan yansıtır. Halbuki Mackenzie’nin kahramanının başından bir aşk macerası geçer ve kahramanın gelişimini sağlayacak kadar yeterli değildir (107). Amory’nin hayatındaki kadınlar onun kılavuzuymuş gibi görünseler de, Amory’nin asıl kılavuzu Monsignor Thayer Darcy’dir. Katolik bir papaz olan Monsignor Darcy Amory’nin babasının yerini tutar ve ona ihtiyacı olan ahlak kurallarını öğreterek onun ‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru ilerlemesini sağlar. “Beatrice Amory’nin çocukluğunu şekillendirirken, Monsignor Darcy yetişkinliğini şekillendirir. Amory Darcy’i kendisinin idealist inançlarını paylaşan ve bu inançların peşinden gitmesini destekleyen manevi babası olarak görür” (Pelzer 43). Meister’in ilk beş bölümünde ‘kılavuzlar’ tematik bir tutarlılık sağlarlarken, yedinci bölümde Wilhelm’e yaşamın anlamını öğretirler. Sinister Street’de Fane daha modern ve daha kendine güvenen tipte bir kahramandır. ‘Portrait’de ise Stephen bütün Bildungsroman kahramanları arasında herkesten daha fazla özgüven sahibidir ve sadece içsel duygularıyla hareket eden ve en yalnız olan kahramandır. Ölümünden ders çıkarttığı akıl hocasından ders almasına rağmen Amory’ de kendine güvenir (Hendriksen108). 43 Annesi Amory’nin hayatında öylesine kontrol edici bir faktördür ki kılavuzlarını bile o seçer. Amory ve Darcy hemen birbirlerine ısınırlar ve Darcy, Amory’nin babasının yokluğuyla ortaya çıkan boşluğu doldurur ve aralarında Amory’nin ‘Bildung’ına yardım edecek yakın bir ilişki başlar. Ama Darcy romanın sonuna doğru ölür. Bu, tipik Bildungsroman’da kullanılan kılavuz unsurunda şaşırtıcı bir yeniliktir. Normalde Meister ve Sinister Street’de sadece kahramanın babası ölür. Ancak Fitzgerald kahramanını babasının yerini tutan kişiden de mahrum bırakır. “Bu, sadece Amory’nin romanın sonunda kendine güvenen bir kimlik kazandığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda Amory’nin Bildung’ı için de gerekli bir unsurdur (108). Monsignor Darcy’nin ruhu Amory’e otel odası sahnesinde görünür ve ona doğru kararı vermesinde yardımcı olur. Darcy’nin cenaze töreninde Amory kendi kişiliğinin mahiyetini daha iyi kavrar ve bu kavrayış daha sonra kendisini keşfetmesine yardımcı olur. Bu yüzden Darcy Amory’nin hareketleri üzerinde Sinister Street’deki Viner Baba’dan daha fazla doğrudan etkiye sahiptir. “Fane’in Viner Baba’yla konuşmaları ile kendisini kiliseye adama kararı arasında o kadar çok ilgisiz unsur vardır ki, Viner’ın Fane üzerindeki etkileri romanın ilerleyen kısımlarında unutulur” (108). Paradise’ın bitiş kısmı Meister ve Portrait’i anımsatır. Amory’nin son sözleri muhteşem bir zamanda gerçekleştiği gibi nitelik bakımından da dikkate değerdir. Wilhelm’in son sözleri net olmayan bir biçimdedir ve başından geçenleri şu ya da bu şekilde edilgen olarak kabul eder. Stephen’ın günlüğü ise, onun sanata din gibi yaklaşan küstah ve iddialı çabasını gösterir. Amory’nin “Kendimi artık tanıyorum... Hepsi bu” sözü kişiliğini keşfetmesinin yanında onun coşku dolu kişiliğini yansıtır. Daha önce de belirtildiği gibi, Fitzgerald ‘The Romantic Egotist’in sonunu iyi bitirememiş ve romanın basımı bu yüzden Scribbner’lar tarafından reddedilmişti (109). Paradise’ın son bölümü ‘The Egotist Becomes a Personage’ diye adlandırılmıştır ve romanın konusunu özlü ve etkili bir biçimde tamamlar ve ilk 44 bölümle bakışık bir denge kurarak kahramanın ‘Bildung’ını Meister ve Portrait’ten daha düzenli bir şekilde bitirir. Darcy okuyucuya ilk bölümde sunulur ve son bölümdeki ölümü Amory’ye ‘bencillikten’ (Egotist) ‘şahsiyete’ (Personage) doğru ilerleyişinde yardımcı olan bir içsel kavrayış sağlar. Birinci bölümde başlayan ‘tiyatro’ betimlemesi, yağmurlu bir günde Amory’nin matinenin dışarısında dikilmiş bir şekilde yaşamındaki düş kırıklıklarını düşündüğü son bölümünün ilk sahnesinde doruk noktasına çıkar. Romanın birinci bölümünde Myra St. Claire ve Beatrice O’Hara Blaine ile başlayan ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konuları son bölümde Amory’nin yaşamın anlamını tam olarak keşfetmesiyle son noktasına varır. ‘Code of The Young Egotist’ bölümü dengelidir ve ‘In the Dropping Hours’ bölümüyle tamamlanır. “Son bölüm ne Meister’de ve ne de Portrait’de bu romanların önceki bölümleriyle biçimsel ve tematik olarak uyum içerisinde değildir” (110). Fitzgerald romanı uygun bir sonuca bağlaması gerektiğini bildiği için, romanı birinci bölümünden son bölümüne kadar gözden geçirmiş ve tıpkı bir makale yazar gibi romandan bir sonuç çıkarmıştır. Romanın son bölümündeki Amory’nin son sınavı okuyucuyu onun son sözlerine götürür: “Kollarını parlak ve berrak gökyüzüne doğru açar ve ‘Artık kendimi tanıyorum’ diye bağırır, ‘ama hepsi bu’” (Paradise 254). Hendriksen, Sinister Street’le Paradise arasında bir karşılaştırma yapar ve her iki romanın bitiş kısımlarının ne anlama geldiğini şöyle açıklar: ‘Sinister Street’in sonunda Michael Fane’in keşfettiği şey yapmacık ve boştur. Michael’in “Şayet kendimi şimdi mütevazı bir şekilde Tanrı’ya adasam, kendimi insanlığın hizmetine adamış olurum.” sözü ne kendi kişiliği ile tutarlıdır ne de yaşamış olduğu Bildung’a yönelik doğal bir sonuçtur. Amory ise gerçek bir sanatçı olabilecekken böyle bir fırsatı arkasında 45 bırakır ve gerçek bir ‘adam’ olmak ister. Amory’nin bu keşfettiği şey tipik bir Bildungsroman’dır (Hendriksen 111). Amory, içsel gelişimini yansıtan ‘Çıraklık Modeli’ ile dramatik bir şekilde doruk noktasına ulaşır. Paradise’ın iki parçalı yapısı aşamalı bir gelişime katkıda bulunur ve Meister’le çarpıcı benzerliklere sahiptir. Paradise’da ilk dört bölüm (I. Kitap) Meister’in ilk beş bölümü ile paralel bir görünüm sunar. Amory toplumsal baskıların ve kendi bencilliğinin üstünkörü yönlerini düşünmekten kör olmuşken, Wilhelm kadere ve şansa çok fazla güvenir ve ikisi de gelecekte ne olacağını bilmeden arayışlarına devam ederler. Paradise’daki ‘Interlude’ bölümü Amory’nin yaşamın anlamını keşfederek ‘şahsiyet’ (personage) olduğu, gelişiminin ikinci aşamasına geçiştir. Aynı şekilde Meister’in altıncı kitabı Wilhelm’e tüm bilgilerin verildiği ‘Kule Toplumu’na giden geçiştir. Wilhelm ile Amory arasındaki en büyük fark ise, Amory diğer Bildungsroman kahramanları gibi yaşamın anlamını kendisi keşfetmeye çalışırken, Wilhelm yaşamın anlamını başkalarından öğrenir (111–112). Paradise’da ilk bölüm romanın ‘uygulamalı’ bölümüdür. Tıpkı Meister’in tiyatro oyunculuğu yapması ve Hamlet’i oynaması gibi, Amory’de ‘Triangle Club’ın yıllık müzikal turlarına katılır. “Birinci kitaptaki bu tiyatro betimlemeleri Amory’nin ‘bencil’ (egotist) yönüne vurgu yapar” (112). Romanın ikinci kısmı ise beşinci bölümde Amory’nin içsel sorgulamalarıyla ‘kuramsal’ bir hal alır. Paradise’daki tiyatro betimlemesinin birinci kitapta sona ermesi beklenebilir ama ikinci kitabın ilk bölümüne kadar bu betimleme devam eder. Henüz kişiliğinde fazla yol kat etmemiş, üstünkörü davranışları ve popüler olma takıntısı içindeki Amory için birinci kitabın betimlemelerle dolu olması en uygun olanıdır (112). ‘Interlude’ bölümünden sonraki ilk sahne savaştan dolayı yaşamın ne kadar saçma, gerçek dışı, temsili olduğunu anlatan bir bölümdür. Eleştirmenlerin birçoğu bu noktayı dikkate almazlar ancak ‘Interlude’ bölümünde Darcy’nin mektubuna bakıldığı takdirde bunun ne kadar açık olduğu görülür. 46 Ancak insanlar çene çalacaklar, sen ve ben son aptal perde başımızın üstünden kapanıncaya dek, sahnede ümitsizliğimizi birbirimize haykıracağız... Amory, sonra ben Aeschylus’u tekrar okudum ve orada, Agememnon’un kutsal ironisinde bütün dünyanın kulaklarımızı örselediği bu acı dolu çağın aradığı cevabı buldum... (Paradise 145) ‘The Egotist Becomes Personage’ adlı beşinci bölümde Amory ve Dick Humbird’ün babası birbirlerini tanımadan yolculukları boyunca siyaset, ekonomi ve ahlak konularında tartışırlar. “Önceki kuşakla yapmakta olduğu bu konuşmada, Amory kendi kuşağının yaşadığı düş kırıklığını dile getirir” (Pelzer 39). “Savaş Amory’nin düşüncelerinde bir değişim meydana getirir ve gençliğin kalıcı ve yıkılmaz olduğuna dair hayallerini yıkar” (Kahn 54). Amory’nin savaşta gördükleri yaşamın yalandan başka bir şey olmadığı düşüncesini şiddetlendirir ve bu üstünkörülük ikinci kitapta Fitzgerald tarafından tiyatro tarzında sunulur. Romanın geri kalanında Amory ve Rosalind’in bir süre tiyatro tarzı konuşmalara takılmaları gibi, Amory’de temelsiz bir şekilde ‘bencillikten’ (egotist) şahsiyete’ (personage) doğru gider gelir. Amory’nin aşk yaşamındaki başarısızlıklar ve düş kırıklıkları onun olgunlaşma yolundaki adımlarıdır (Pelzer 44). Bu sahnelerden sonra Amory’nin edindiği deneyimlerin oluşturduğu ‘Experiments in Convalescence’, ‘The Supercilious Sacrifice’ gibi bölümler kitaptaki diğer deneyimlerden daha gerçekçidir. “Amory’nin Rosalind ile olan ilişkisinin bir tiyatro oyunu şeklinde sunulması tiyatro betimlemesinin doğru zamanlı ve etkili kullanımına işaret eder” (Hendriksen 113). Bazı eleştirmenler annesi Beatrice’i Amory’nin problemlerinin kaynağı olarak görürler. Onlara göre, aşırı korumacı olan anne Amory’nin kişiliğinde bir zayıflığa neden olur ve bu unsur yerini utangaçlık ve şüpheye bırakır. Amory erken yaşlarda annesiyle ilgili hayal kırıklığı yaşamasa da, ilerleyen yaşlarda kendisini kontrol ettiğini anladığında annesine olan saygısını kaybeder ve bu durum bazı 47 problemler yaratır. Birincisi, başkalarının standartlarını kölelik sayılabilecek derecede, başarı ve mutluluğa götüren kılavuzlar olarak görmesi ve boyun eğmesi. İkincisi, ‘özerk olma’ mücadelesini kaybetmesi. Çünkü Amory sürekli olarak tembelliğini ve çalışmadan başarma arzusunu ön plana çıkarır. Amory’deki inisiyatif eksikliği ve bir yetişkin olarak üretken hale gelemeyişinin sebebi annesiyle engellenemeyen bir Oedipal ilişki içine düşmüş olmasıyla tutarlıdır. Üçüncü problem ise Amory’nin ‘narsisizm’ * idir. Bunu yazar Thomas Stavola şöyle dile getirir: Sinirli bir annenin şiddetli sevgisi ve pasif bir babanın sevimsizliği sebebiyle, çocuk olarak Amory kimliğini kadınlıktan erkekliğe doğru değiştiremez. Bu yüzden şiddetli bir narsisizme dönüşen eksik bir karakterin etkileriyle yaşamak zorundadır (115). Beatrice’in güzelliği Amory’nin üzerinde oldukça etkilidir ve Amory kadınlarla sayısız kez karşılaştıktan sonra ‘güzelliğin’ ‘kötülükle’ ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğunu anlar. Kadınlardaki güzellik düşüncesinin kökeni Beatrice’de bulunabilir ve onun zarafet dolu özellikleri, sanat anlayışı ve giyim tarzı ‘güzellik’ kavramının adeta bir özeti gibidir. Amory sadece en güzel kadına ilgi duyar ve onun püriten inancı roman boyunca ‘güzelliği’ ‘kötülük’ kavramı ile ilişkilendirir (115). Diğer kadınlar gibi, Beatrice’in olduğu sahnelerde de Fitzgerald, Amory’nin duygularını tam olarak yansıtabilmek için renkleri ve tiyatro betimlemelerini kullanır. Betrice’le birlikte beyazlık baskın basar. Örneğin Geneva Gölü’nün etrafında beyaz banklar ve beyaz kediler vardır. “Bu sahnede Fitzgerald, bir kedi gibi Amory’nin üstüne saldıran Beatrice’in saf beyazlığında yatan güzelliği bir anda kötülük kokan gölge imajlarına döndürmeyi başarır” (115). Romanın beşinci bölümünde ortaya çıkan Myra St. Claire ile Beatrice’in ilk karşılaştıkları ‘A Kiss for Amory’ sahnesine bakıldığında, Fitzgerald’ın Amory’nin * Narsisizm: Özseverlik, kendi görünüşünü veya yeteneklerini sevme. 48 hem kişiliğini yansıtmak hem de gelişimine vurgu yapmak için farklı karakterler kullandığını görürüz. Myra’nın partisine geç kalması üzerine Amory’nin takındığı kibir annesi Beatrice’ten kaynaklanır: “Düşünceli bir şekilde kaygan ve kürekle temizlenmiş kaldırım boyunca yürüdü ve annesinin hoş göreceği bir gecikmişlik edasıyla beş buçukta Myra’nın evinin önüne geldi” (Paradise 17). Ancak Amory’nin Myra’nın partisini bu kadar ağırdan alması fecidir. Çünkü Myra hariç herkes partiyi terk etmiştir. Amory bir an panikler ve ortaya şöyle bir sonuç çıkar: “Amory’nin ümitsizliği Myra’yı karşısında görünce billurlaşır” (16). ‘Billurlaşmak’ sözcüğünün kullanılması roman boyunca çeşitli stratejik yerlerde tekrar edilen bir motifi başlatır. “Buradaki ilk kullanım Amory’nin umudunun ‘billurlaşması’ bakımından olumsuzdur” (Hendriksen 116). Birkaç sayfa sonra bir partinin yapılacağı Minnehaha Klubü’nün yakınında Myra ile Amory arabadayken “gökyüzü yarı billur, yarı sisli, hava soğuk ve gerilim fazladır” (Paradise 20) “‘Yarı billur’ sözcüğü romanın birinci kitabında henüz şahsiyet sahibi olamamış Amory’nin yarım kişiliği için uygun bir semboldür” (Hendriksen116). Myra’yı öptüğünde “Ani bir tiksinti ve nefret duygusu Amory’i öpüşmeye devam etmekten alıkoyar ve bütün bu yaşananlardan ötürü midesi bulanır” (Paradise 21). Kahn’a göre “Amory’nin Myra’yı öptüğünde tiksinti duymasının sebebi Fitzgerald’ın ona yüklemiş olduğu püriten inancıdır” (Kahn 53). Thomas Stavola ise Amory’nin bu hareketinden şöyle bir sonuç çıkarır: Bu tepki Amory’nin kadınlara karşı sürekli duyduğu başarısızlık duygusudur. Özellikle herhangi bir çeşit cinsel ilişki içine girdiğinde ya da böyle bir ilişki ima edildiğinde bu durum ortaya çıkar. Amory’nin Myra’yı öptükten sonra duyduğu tiksintinin psikoanalitik * kaynağı Oedipal bir başarısızlıktır (Hendriksen 117). * Psikoanalitik: Ruhsal bozukluk yaşayan hastaların geçmişlerine yönelik sorular sorarak problemin kaynağını bulma yöntemi 49 ‘A Kiss for Amory’ adlı bölümde yine tiyatro tarzındaki betimlemeler başlar. Amory Myra’ya yaptığı cüretkar şeyleri anlatır. Bu şeylerden bir tanesi sigara içmesi, diğeri ise ‘burlesque’ * gösterisine gitmesidir. Myra ile paylaştığı oda Amory için çok iyi bir sahnedir ve bütün sahne Amory’nin savaştan sonra Rosalind’le yaşayacağı feci sahnelerin habercisidir. Stavola’ya göre “bu unsur yaptığı işi ve maksadını bilen bir yazara işaret eder” (117). Amory’in ilk kez ‘ölüm’ kavramıyla tanışmasının yanında başkalarının standartlarını kölelik sayılabilecek derecede, başarı ve mutluluğa götüren kılavuzlar olarak görmesi ve boyun eğmesi ‘Carnival’ bölümünde ortaya çıkar. Bu bölümde Dick Humbird adında birisi romana dahil olur. Dick Humbird Amory’nin yaşamında yer tutan üç önemli erkekten birincisidir. Amory’e göre Humbird tam bir aristokrattır ve “Amory’nin ‘aristokrat bencilliğini’ anımsatır” (Hendriksen 117). Ancak Amory Humbird’ün babasının geçmişte bakkal tezgâhtarı iken Tacoma’da zengin olup on yıl önce New York’a geldiğini öğrenince hayal kırıklığına uğrar. Humbird’ün bir trafik kazasında ani bir şekilde ölmesiyle Amory’nin hayal kırıklığı daha da artar. Humbird bu ölüm sahnesinde Beatrice’in temsil ettiği özellikleri kuvvetlendirir. Hendriksen bu renk betimlemelerinin ne anlama geldiğini şöyle açıklar: Fitzgerald’ın bu sahnede kullandığı unsurlar ‘ölüm’ temasıyla değil daha çok Humbird’ün ölü bedeninin ‘beyazlığına’ odaklanmıştır. “‘Renk betimlemesi’ ve ‘hayal kırıklığı’ Amory’nin ‘aristokratik’ bencilliğine ait düşüncelerinden ve annesinin kendisi üzerindeki etkisinden uzaklaşarak olgunlaşmaya başladığının göstergesidir (117). Bu arada Humbird’ün ölümü esnasında Beatrice’in kedilerinden bir tanesi tekrar ortaya çıkar. “Amory çocukluğunun çıkmaz sokaklarında korkunç bir şekilde * Burlesque: ABD’de bir zamanlar komikliklerin yapıldığı, şarkıların söylendiği ve striptiz gösterilerinin yapıldığı yerler. 50 ezilerek can vermiş bir kedinin cansız uzanan bedenini hatırlar” (Paradise 85). “Bu cümle açık bir şekilde Beatrice ve beyaz kedilerini ‘ölüm’ ve ‘ölümcül’ kavramlarına dönüştürür” (Hendriksen 118). Humbird’ün ölümünden sonra, Amory yavaş yavaş gerçek başarının kendini tanımakta ve sağlam bir kişilik oluşturmakta saklı olduğunu anlar. Ve bunu anlaması kendisine sürekli olarak yeni bir ahlak kavramı ve duyguların ön planda olduğu bir entelektüelliği telkin eden Burne Holiday sayesinde somutlaştırılır. I. Dünya Savaşı başladığında Princeton’daki birçok öğrenci savaşa katılmak üzere askere gider. Ancak Burne Holiday savaşa katılmayı kabul etmez. Burne’ün aldığı bu karar yaşadığı dönem için oldukça radikal bir karardır ve Amory, Burne’ün böyle bir karar almasını anlamakta güçlük çeker. Çünkü Amerikalıların gözünde Almanlar dünya için açık bir düşmandırlar. Amory’e göre Burne değerli olan her şeyi arkasında bırakmaktadır. Ancak Amory Burne’ün Princeton’dan ayrılışını seyrederken, “kendisinin kişisel bir karar alamayan bir insan olduğunu düşünür” (Arsdale 47). Burne ‘kişilikten’ (Personality) çok bir ‘şahsiyettir’ (Personage) ve Amory yine birisini tanrılaştırmasına rağmen, bu kez daha ihtiyatlıdır. Bu yüzden, Amory’nin kabul etmediği savaş karşıtı düşünceye sahip Burne’ün Amory üzerinde yarattığı düş kırıklığı Humbird’ün ki kadar büyük değildir (Hendriksen 118). Burne’ün savaş karşıtı olmasından önce, Amory’nin kendisine Myra ile ilişkisini anımsatan Isabelle adındaki bir kızla bir deneyimi olur. “Amory Isabelle ile tıpkı Joyce’un Stephen’ı gibi inisiyatif almaya başlar ancak Amory’nin eylemlerine Wilhelm’de de olduğu gibi kader karar verir” (118). İlk önce Amory, Isabelle ile odada yalnızken birisinin aniden odaya girmesiyle Isabelle’i öpemez. Sonra öpmeyi başarır ama o kadar kibirlidir ve bencildir ki Isabelle’i öperken gömleğinin düğmesi Isabelle’in çenesini sıkıştırır ve Isabelle’in çenesinde küçük, mavi bir leke yapar. Amory bu durumu komik bulurken, Isabelle bu duruma çok üzülür ve aralarında geçen münakaşa ile ilişkileri son bulur. Bütün bu yaşananlardan sonra Amory’nin bencilliği bir parça yok olur. 51 Amory, Isabelle’den sonra ‘The Devil’ bölümünde Axia Marlowe diye bir kızla ilişkiye girer. Bu bölüm romandaki hem yapısal hem tematik bakımdan en çarpıcı bölümlerden biridir. Amory, Axia ile arkadaşlık kurar ve sınıf arkadaşı Fred Sloane ve onun kız arkadaşı Phoebe Column ile New York’taki bir kulüpte sabaha kadar parti yaparlar. Amory kahve renk elbiseli orta yaşlarda bir adamın dikkatle onları seyrettiğini fark eder. Daha sonra Phoebe’nin apartmanında bu karakter ona bir ‘hayalet’ olarak görünür. Amory fırlayarak odadan dışarıya kaçar. İlk önce bu hayalet tarafından kovalanırken sonra hayaleti o kovalamaya başlar ve bir çıkmaz sokağa gelirler. Burada hayaletin yüzünü daha yakından görür ve donuk ve eğri büğrü bu yüzün Dick Humbird’e ait olduğunu fark eder. Princeton’a dönerken trende yüzü makyajlı bir kadın görür ve bu görüntü onu çok korkutur ve Princeton’a başka bir araçla döner. Okula geri döndüğünde hayalet sınıfın camında yeniden görünür. “‘The Devil’ bölümünde Amory’nin başının bir hayaletle sıkıntıya girmesi ve kullanılan karakterlerin işlevleri, Fane’in Lily Haden’ı ararken Londra gecekondularında başının derde girdiği sahneden daha etkilidir” (120). Bu bölüm roman için yapısal ve tematik olarak gerekli olmakla beraber iyi düşünülmüş ve icra edilmiş bir bölümdür. Yapısal olarak bu bölüm yeteri kadar ayrıntılıdır ve “cinsellik konusunun işlenmesi bakımından ‘A Kiss for Amory’ bölümüyle mantıksal bir ilişki içindedir” (120). Bu bölüm Amory’nin daha sonra Elenor Savage ile ve aynı zamanda hayaletin tekrar göründüğü ‘The Supercilious Sacrifice’ bölümünde Alec ve Jill ile yaşayacağı ilişkiyle de bağlantılıdır. Tematik olarak bu sahne Amory’nin gelişen kişiliğinde ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ kavramlarını somutlaştırabilmek bakımından önemlidir. Oldukça güzel bir kız olan Isabelle’den sonra Amory’nin ilgisi cinselliğe kayar. Ancak bu aşamadan sonra kadınlara karşı duyduğu ‘şehvet’ duygusu sahip olduğu püriten inancıyla çelişir ve daha önce gördüğü hayaletin tekrar ortaya çıkmasına neden olur. Bu bölümde kullanılan dil, tiyatro ve renk betimlemeleri bakımından zengindir. Fitzgerald’ın kullandığı renkler arasında daha çok ölümün sebep olduğu 52 ‘beyazlık’ ve gökyüzündeki ayın görüntüsünü örten ‘siyah’ bulutlar ağır basar. ‘Ateş’ sözcüğü de aynı zamanda birkaç kez kullanılır ve “Amory’nin ruh halini ve kötülerin gittiği cehennemi temsil eder” (120). Bu noktada Fitzgerald yine, ‘biçim’, ‘yapı’ ve tema sözcüklerinin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanıldığını bilen bir yazar olarak okuyucunun karşısına çıkar. Eleştirmen Clinton Burhans, Amory’nin romanın bu bölümünde karşılaştığı dört kişi arasındaki ‘tematik’ ve ‘yapısal’ bağlantıları şöyle ortaya çıkarır: Humbird’den sonra Amory’nin arzuları ve hedefleri değişmeye başlar ve Burne Holiday Amory’nin yaşamına girer. Bu yeni hedeflere bir model teşkil eden Burne’ün tıpkı Humbird’ün yerini alması gibi, Fitzgerald Amory’e Burne’ün temsil ettiği değerlerle paralel olan yeni bir sevgili verir (121). Bu sevgili Clara Page’dir. Amory’nin bencilliğinin baskın olduğu Humbird ve Isabelle, Amory’nin gelişimini ve kat ettiği mesafeyi yansıtan Burne ve Clara ile paraleldir. Fakat Amory, Burne ve Clara’dan önce gelen Axia ve hayaleti dikkate almaz. Axia Isabelle’in kaybedilişine bir yanıt olduğu gibi, Eleanor’ da Rosalind’in kaybedilişine bir yanıttır ve bu dört kadın arasındaki kişi Clara’dır (121). Tam bir iyilik abidesi olan Clara, yetenekli ve erdemli bir kızdır. Amory’e göre, eğer Clara ile iyi bir ilişki yürütebilir ve Clara’yı kazanabilirse, Clara’nın kutsallığı ve iyi kalpliliği Amory’i kötülüklerden ve korkularından kurtarabilecektir. Ancak Amory gerçekleştirmeye çalıştığı bu içsel gelişiminde ne, ‘seks vampirleri’ dediği, Myra, Isabelle ve Rosalind ile ne de dindar Clara ile başarılı olabilir. Çünkü “bu karakterler Amory için aşırı tiplerdir ve bir Bildungsroman kahramanı olarak Amory doğru kadını bulmadan önce kendi içinde bir denge ve uyum sağlamalıdır” (121). Mangum’a göre “Amory’nin kendini tanıma çabası net bir amacı olan sistematik bir yolculuktan çok, deneme yanılma yoluyla ilerleyen dolambaçlı bir süreçtir” (Mangum 2005). 53 Rosalind ile Amory hemen hemen aynı gelişim aşamasındadırlar ve sonuç tam bir felakettir. Burhan’a göre “Isabelle romantik aşkı, Clara ideal aşkı temsil ederken, Rosalind Amory’nin ilk kez derinden sevgi duyduğu kızdır” (Hendriksen 122). Ancak Amory, daha önce Isabelle ve Myra’da aradığı ‘güzellik’, popülerlik ve başarı kavramlarını Rosalind’de de arar. Rosalind’in bulunduğu ‘The Dibutante’ bölümünde parasızlık yüzünden Amory’nin tutkuları zarar görür. Haftada sadece 35 dolar kazanan Amory için Rosalind zengin bir kızdır. Tıpkı Fitzgerald’ın bir reklam firmasından kazandığı geliri beğenmeyip nişanı bozan Zelda gibi, Rosalind de Amory’den ayrılır ve Dowson Ryder ile evlenir. Yani Amory’nin Rosalind ile yaşadığı rüya para yüzünden biter. Amory’nin Rosalind ile yaşadığı kısa süreli aşk ilişkisi Amory’nin ikinci kitaptaki ilk düş kırklığıdır. Crain’e göre “Amory bu sayede paranın insanları bozduğu gerçeğini öğrenir (Crain 2005). Bu, Amory’nin romanda yaşadığı en şiddetli ve en gerekli düş kırıklığıdır. Bunu Burhan şu şekilde ifade eder: Rosalind ve beraberinde temsil ettiği hedeflerin kaybedilişiyle, Amory için her şey ters gitmeye başlar. Katıldığı içkili, büyük bir eğlenceden sonra, içine kapanır ve bu dünyada kim olduğu ve kendisi için neyin iyi olduğu sorularıyla boğuşur. Yavaş yavaş sahip olduğu hayallerinden ve davranışlarından vazgeçmeye başlar ve bu yeni istikamet Eleanor Savage ile yaşadığı ilişkiyle dramatize edilir (123). Amory’nin kolejden uzaklaştırılması ve sevdiği kadın tarafından reddedilmesi, onun ‘hayallerinin’ arzularına ulaşabilmesi için yeterli olmadığını anlamasına ve yaşamdan beklentilerinde bir düş kırklığına sebep olur. Ancak bu düş kırıklığı Amory’nin kendine olan güvenini kaybettirmez aksine yaşamın anlamına ve var oluş nedenine dair sorularını daha da şiddetlendirir (Pelzer 35). Eleanor Savage ‘kötülük’ kavramının romandaki en dikkate değer kişileştirmesini temsil eder. Darcy ve Clara Amory’nin içgüdülerini temsil 54 ederlerken, Hayalet ve Eleanor onun kişiliğinin karanlık yönlerini yansıtırlar. Eleştirmen James Tuttleton, Eleanor’un Edgar Allan Poe’nun * Ligea karakterine benzetir ve şöyle der: Amory Blaine’in uğradığı düş kırıklığında dikkati çeken en önemli nokta, Fitzgerald’ın Amory’nin aklına gelen kötü düşüncelerle ‘güzellik’ kavramının nasıl ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu anlatabilmek için Edgar Alan Poe ve yapıtına göndermeler yapmasıdır (Hendriksen 123). Eleanor, Amory ile ciddi bir ilişkiye giren son kadındır ve ‘cinsellik-güzellik- kötülük-ölüm’ temalarının karanlık yönlerini uyandırdığı için bu bölümde de renk betimlemeleri ‘siyah’ ve ‘beyaz’ renklere odaklanmıştır. Kahn’a göre “New York’un beyaz binaları ‘kötülük’ kavramını çağrıştırırken, Princeton’un gotik kuleleri güveni çağrıştırır” (Kahn 56). “Amory’nin bir yarısı Eleanor gibi yaşamak istese de, onun gibi olamayacağını anlar. Amory’nin fark ettiği bu nokta, onun muhafazakar yönünü vurgular” (Hendriksen 123). Çünkü Eleanor dininden dönmüştür ve Amory günah sınırlarını aşmaya zorlayan seks ve kontrol edilemeyen materyalizmi temsil eden Eleanor’u bir türlü benimseyemez. Aslında Eleanor’la Amory’nin ilişkilerini bitiren şey, Amory’nin Eleanor’un davranışlarının farkına varmasıdır. Çünkü “Isabelle, Rosalind ve Eleanor ile Amory hüznü yaşar. İlişkiye girdiği bu kızların hepside şaşırtıcı bir şekilde güzel ve çekicidirler, ama yaşadığı her bir ilişkide Amory onların kendisinden daha kibirli ve bencil olduklarını fark eder” (Hook 24). Bir gün Eleanor atını öldürürcesine kayalıklara doğru sürer ve atı öldürür. Sonra Amory’e, çılgın bir yapıya sahip olduğunu ve daha önce de iki kez buna benzer şeyler yaptığını söyler. Bunun üzerine Amory’nin karşısında kekeme bir şekilde yaptığı çirkin işleri anlatan Eleanor’a karşı tüm hisleri biter. Sonra Eleanor’un evinde birbirlerinden nefret * Edgar Allan Poe: Amerikan şair, kısa öykü yazarı ve eleştirmen. (1809–1849). 55 ederek bir süre otururlar. Hendriksen, Amory’nin Elenor’a karşı olan hislerinin gerçekte ne anlama geldiğini değerlendirirken şöyle der: Aslında Amory Eleanor’da kendisini sevmiştir ve nefret ettiği de yine aynadaki görüntüsüdür. Eleanor sayesinde, Amory güzelliğin kendisi için kötülük anlamına geldiğini anlamaya başlar. Buna sebep annesinin cinsel ve ensest * tekliflerine karşı kendisini korumak için savunduğu püriten inancıdır (Hendriksen 123). Ancak “Amory’nin peşinden koştuğu idealin kiliseyle hiçbir ilgisi yoktur. Dahası onun aradığı kendine özgü bir dindir” (Pelzer 42). “Amory her ne zaman güzellik’ kavramıyla karşılaşsa ‘kötülük’ kavramı da hemen peşinden gelir. Ona göre ‘güzellik’ zayıflığı çağrıştırmaktadır ve ‘zayıf’ şeylerde iyi değildir” (Kahn 62). İkinci kitabın beşinci bölümünde Amory, Eleanor’u annesi Beatrice ile ilişkilendirir. Eleanor’un tıpkı annesi gibi olduğunu, aralarındaki tek farkın ise Eleanor’un daha vahşi ve zeki olduğunu söyler. Amory’nin söylediği bu söz “Eleanor’un Amory’nin kişilik gelişimini tamamladığı ve Eleanor’dan ayrılırken annesinden de ayrılarak özerklik kazandığı anlamına gelir” (Hendriksen 124). “Amory tayin edilmiş kaderine doğru ilerlerken, kendisini düş kırklığına uğratan güzel bir kadına aşık olur, ümitsizliğe düşer ancak kendisini tamamıyla toparlayarak onu altın geleceğine götürecek ‘bir sonraki şeyi’ yapmaya hazırlanır” (Pelzer 37). Beatrice’in etkisinden kurtulan Amory artık Darcy’nin daha önce ona öğütlediği ‘bir sonraki şeyi’ yapmaya hazırdır. Arkadaşlıklarını beyninde bitirmiş olan Amory insanların arasına dönüp sosyal bir yaşantı içine girmek istemez ancak, Alec Connage ve Jill adında aşırı süslü, dudakları kıpkırmızı boyanmış bir kadınla Alec’in oteline gitmeye razı olur. Gençliğini ve Rosalind’i kaybetmenin verdiği acı * Ensest: Yakın akraba ile cinsel ilişki 56 ile odasına gider ve uykuya dalar. Gece yarısı Alec ve onun kız arkadaşı Jill’in gürültüsü ile uyanır. Oteli polisler basmıştır ve zina yapan kişileri aramaktadırlar. Amory, Princeton Koleji’nde bir kişinin kopya çeken bir başka kişinin suçunu üstlenmesini ve arkasından kendi hayatını mahvettiği için bunalıma girip intihar etmesini hatırlar. Ancak, şayet Alec’e yardım etmezse evli olan Alec’in muhtemel bir skandalla bu durumdan bir hayli zarar göreceğini de bilmektedir. ‘Fedakârlık’ ve ‘bencillik’ arasında gidip gelen Amory, sonunda Alec’e yardım etmeğe karar verir ve suçu üzerine alır. Amory bu kararı verince odada iki hayalet görünür. Bu hayaletlerden bir tanesi Humbird diğeri ise Darcy’dir. Amory daha önce Axia ile günah dolu bir ilişkiye girmek üzereyken görünen hayalet, Amory’nin fedakarlık (bir sonraki şey) dolu böylesine bir kararı almasıyla bu kez birden bire yok olur. Alec’e yardım etmekle etmemek arasında kalan Amory aslında Humbird ile Darcy arasında kalmıştır. Hendriksen bunu şu şekilde ifade eder: Çünkü Humbird kötülüğün ve bencilliğin sembolüdür ve ‘personality’dir. Halbuki Darcy iyiliği temsil eder ve ‘personage’dır. Amory verdiği karar ile ‘bir sonraki şeyi’, Darcy’i ve ‘personage’ı seçmiştir. Tıpkı Eleanor’la olan ilişkilerinin son bulmasıyla Annesinin etkisinden kurtulması gibi, bu hareket sayesinde Amory, geçmişindeki hayaletlerden ve ‘kötü ruhtan’ kurtulup kendi başına hareket edeceği gerçek dünyaya adım atmıştır (Hendriksen 124). ‘Paradise’, tematik ve yapısal bakımdan gelişigüzel bir şekilde yazılmamıştır. Amory’nin yaşamındaki ana karakterler karmaşık ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ kavramlarının geliştirilmesine katkıda bulunurlar. Bu karakterler Amory’nin, bir dizi hayal kırıklığı ile bencilliğinden vazgeçmesi ve doğru yola girmesi için bilinçli bir şekilde planlanmışlardır ve eşzamanlı ve karmaşık bir biçimde Amory’nin kişiliğini geliştirerek Amory’nin olgunluğa ve özerkliğe doğru olan yolculuğunu adım adım 57 dramatize ederler. Zaten Kahn Paradise için “‘iyi’ ve ‘kötü kavramları arasında kalan Amerikan Gençliğinin alegorik * bir anlatımıdır” der (Kahn 53). Bildungsroman’lardaki kahramanların tipik kılavuzlarından olan ve Amory’nin babasının yerini dolduran Monsignor Darcy, Amory’e duymak istediği şeyleri söyler. Fitzgerald Amory’e Darcy’i verirken ona manevi bir kılavuz verir ve Amory’nin ‘egotist’ten ‘personage’a doğru ilerleyebilmesi için ikisi arasındaki bu ilişkiyi etkili bir biçimde kullanır. “Darcy Amory’e ‘personality’ ile ‘Personage’ arasındaki farkı anlatarak Amory’nin kendini anlamasına yardım eder” (Pelzer 43). Ancak Darcy’nin romanda üstlendiği rol bunun da ötesindedir. Birincisi Darcy’nin Beatrice aracılığıyla Amory’le bağlantı kurmasıdır. Darcy ve Beatrice yıllar öncesinden tanışmaktadırlar ve hatta aralarında çok sıkı bir ilişki yaşanmıştır. Aralarındaki ilişki bitince Darcy Katolik Kilisesine katılır ve bir papaz olur. Bildungsroman annesi için kahramanın kılavuzunu seçmek dikkate değer bir unsurdur. Bu sayede, annesi kahraman üzerindeki etkisini daha da artırır ve kahramanın üstesinden gelmesi gereken engelleri zorlaştırır (Hendriksen 126). Darcy’nin romanda oynadığı ikinci önemli rol ise Amory üzerinde yarattığı son etkidir. Bu etki Darcy ölene dek ortaya çıkmaz. Çünkü Amory’nin uzaklaşması gereken Beatrice’le Darcy’nin yakın bir bağlantıları vardır ve Amory’nin Beatrice’den tam olarak uzaklaşabilmesi için Darcy’nin ölmesi gerekmektedir. Darcy’nin cenaze töreninde Amory, herkesin Darcy’e bağımlı olduğu gerçeğinin farkına varır. Darcy insanların yanındayken insanlar kendilerini güvende hissetmektedirler. Bu bakış açısından yola çıkan Amory, aradığı şeyin insanların hayranlığını kazanmak ve sevilmek değil, insanlar için gerekli ve yeri doldurulamaz olmak olduğunu anlar. Bu anladığı gerçek tabiî ki otel odasında Alec ve Jill olayında yapmış olduğu şeydir. Bu sayede ‘egotist’den ‘personage’a doğru gelişimini tamamlanmış ve sahip olduğu kibir kendine güven noktasına gelmiştir (126). * Alegorik: Bir edebiyat yapıtında, her bir karakterin temsil ettiği ‘gerçek’, ‘kötülük’, ölüm gibi kavramların sembolik kullanımı 58 Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, Fitzgerald romanını canlı tutabilmek için klasik Bildungsroman araçlarının hepsini kullanmaktadır. Amory gelişimi için uygun bir zemin sağlayan ‘Çıraklık Modeli’ sayesinde hayat bulur. İki parçalı yapı ise Goethe’nin Bildungsroman prototipine büyük ölçüde uyar. Daha da önemlisi, Amory’nin ‘Bildung’ını dramatize etmek için karmaşık karakterler kullanması bakımından Fitzgerald’ın Paradise’ı bilinçli bir şekilde yazdığı açıktır. Bu arada, biçim bakımından romandaki uyumu tamamlamak için kullanılan küçük araçları da unutmamak gerekir. İlk ve son bölümler arasındaki denge, Amory’nin okuma listeleri, renk ve tiyatro betimlemeleri bunlardan en önemlileridir. Ancak tiyatro betimlemeleri hakkında daha fazla şey söylemek gerekir. Çünkü bu betimlemeler Paradise’da oldukça fazladır ve Amory’nin kişiliğindeki ilerlemeyi etkili bir biçimde gözler önüne sererler. Romanın son bölümünde Amory Darcy’nin ölümünü öğrendikten sonra bir tiyatronun giriş kapısında beklerken yağmur yağmaktadır ve sokaklar karanlıktır. İçerideki matine bitmiştir. Amory artık sahnede değildir ve kimse tarafından fark edilmemektedir. O coşkulu kalabalık artık Amory’i unutmuştur. Amory için gösteri bitmiştir. Matineden boşalan kalabalığı seyrederken, önemli olduğunu düşündüğü şeylerde ruhunu boşaltmaktadır. Böylece Amory’nin yaşamdaki hedeflerinin farkına varmasını ve insanlar için gerekli bir ‘personage’ olmasını sağlayacak içsel bir arayış başlar (127). Tiyatro betimlemelerinin yanında, düzensiz gibi görünen ancak romanın uyumuna katkıda bulunan bir başka araç da alt başlıkların kullanılmasıdır. Bu alt başlıklar üstünkörü bakıldığında, bölümleri birbiriyle bağlantısı olmayan parçalara ayırıyormuş gibi görünseler de, romanın biçiminde ince bir rol üstlenirler. Örneğin birinci bölümdeki başlıklar; ‘A Kiss for Amory’, Snapshots of the Young Egotist’, Code of the Young Egotist’, Preperatory to the Great Adventure’ ‘The Egotist Down’, Incident of the Well-Meaning Professor’, Incident of the Wonderful Girl’, ‘Heroic In General Tone’ ve ‘The Philosophy of the Slicker’ başlıkları hem okuyucuyu 59 kahramanın dengesiz gençliğinden uzaklaştırmakta, hem de 19. yüzyıl geleneği olan bu yöntemle alay etmektir (Hendriksen 128). Romanda kullanılan ironi dikkati çeken bir başka unsurdur. Birinci bölümde kullanılan ironi Amory’le okuyucu arasına, çocuklarla yetişkinler arasındaki mesafeye benzer bir mesafe koyar. Hendriksen romandaki alt başlıklarla Amory’nin gelişimi arasında bir ilişki kurar ve şöyle der: Amory bir çocuktur ve çocukça ilgileri ve düşünceleri vardır ve okuyucu da anlatıcıyla birlikte onu bir çocuk olarak görür. Ancak romanın ikinci bölümündeki başlıklarda kullanılan ironi azalır ve ‘kolej ciddiyeti’ne dönüşür. Yetişkin bir insanla kolejde okuyan bir öğrencinin arasında davranış bakımından daha az bir uçurum vardır ve bu unsur kahramanın olgunlaştığına işaret eder. Roman ilerledikçe okuyucu kendisini Amory’e daha yakın hisseder ve Amory’i bir yetişkin gibi ele almaya başlar (128). Diğer Bildungsroman kahramanlarından farklı olarak Amory’nin davranışları mizahidir. Örneğin Wilhelm veya Stephen’a annelerinin pembe iç çamaşırı giyip giymediklerini sormalarını hayal etmek oldukça zordur. Bu romanlar arasında sadece Amory kız arkadaşını çok sıkı kucaklayıp çenesinde iz bıraktığı için ilişkisinin bitmesine neden olur (129). Son olarak, bazı eleştirmenler Paradise’ın, yaşamı gerçekçi bir perspektiften sunması bakımından, sahip olduğu problemleri telafi ettiği görüşündedirler. Hook’a göre “This Side of Paradise kısa bir romandır ve olay örgüsü bakımından yetersiz kalmaktadır” (Hook 24). Wilson’a göre “This Side of Paradise sağlam bir olay örgüsüne ve yapıya sahip olmadığından, bir romanın sahip olabileceği her türlü kusur ve eksikliğe sahip bir yapıttır” (Wilson 8). Bryer ise roman hakkındaki görüşleri 60 sorulduğunda Fitzgerald’ın bütün romanlarının The Great Gatsby ile karşılaştırıldığı için yeteri kadar değerlendirilemediğini söyler ve şöyle devam eder: Her zaman This Side of Paradise’ın adil olarak değerlendirilemediği hissini taşımışımdır. Fitzgerald’ın bütün romanları Amerikan Edebiyatının en iyi üç romanından biri olan ‘Gatsby’ ile karşılaştırılmaktan mustariptir (Bryer 2005). Daniel’e göre “This Side of Paradise biraz roman, biraz kısa öykü, biraz şiir ve biraz da tiyatrodur. Ama en önemlisi, her bir cümlesinde gençlik duygularının hissedildiği ve Joyce’un Portrait’ini model alan bir Bildungsromandır” (Daniel 2005). Bildungsroman olarak bakıldığında ise romanın biçimi açıktır. Kahramanın ‘Bildung’ını geleneksel bir olay örgüsü kullanmadan, Meister ve Portrait’le aynı kalitede sunabilmesi eleştirmenlerin iddia ettikleri problemleri çözmektedir. Yaşamı gerçekçi bir pencereden sunabilmesi ise Fitzgerald’ın gençliği ve yaşadığı dönemin kendisine sağladığı coşkudan kaynaklanmaktadır. Fitzgerald Paradise’da daha önce bahsedilen araçları kullanarak ‘cinsellik-güzellik-kötülük-ölüm’ konularına püriten bakış açısının nasıl olduğunu göstermiş ve kahramanın ‘egotist’ten ‘personage’ a doğru ilerleyişini gözler önüne sermiştir. Ancak eleştirmenlerin aradığı şey Goethe’nin on yıl üzerinde çalışarak olgunlaştırdığı tematik yapıdır. Eleştirmenler aynı zamanda ‘aşamalı yapı’ (progressive structure) yerine ‘olay örgüsü’ ararlar. Ancak Fitzgerald, Goethe’nin ‘iki parçalı’ Bildungsroman yapısına sıkı sıkıya bağlanır ve Amory’nin Bildung’ını yansıtabilmek için kendi içinde tutarlı betimlemeler kullanır; karakterlerini ve olayları Amory’nin içsel gelişimini gösterebilmek için aşamalı ve alaycı bir bakış açısı ile sunar. Ortaya çıkan sonuç ise bir Bildungsroman klasiğidir. 61 SONUÇ Bildungsroman, genç bir erkeğin, bazen de genç bir kızın, çocukluktan yetişkinlik dönemine kadar geçirdiği gelişim evrelerini inceleyen bir çeşit ‘gelişim romanı’dır. Bu gelişimi gösterebilmek için zeki ve bir o kadar da bencil, ama yaşamın farkında olan bir kahramanın seçilmesi gerekir. Bildungsroman’ın konusu oldukça basittir. Ailesinin baskısından bunalan kahraman ailesiyle olan ilişkisini koparır, evi terk eder ve edindiği bazı deneyimler sayesinde, toplumdaki yerinin farkına varır. Ancak oldukça toy olan bireyin içsel gelişiminin nasıl gösterileceği sorusu apayrı bir konudur. ‘Kronoloji unsuru’ kahramanın gelişimi için gerekli olan içsel bağlantıları sağlayamayacağı için bu soruya bir yanıt olamaz. Alışılageldik ‘dışsal olay örgüsü’ de kısıtlayıcı olacağı için kahramanın ‘Bildung’ını göstermede yeterli olamaz. Bildungsroman, kahramanının gelişimini gösterebilmek için, daha çok karakterleri ön plana çıkarır. Olay örgüsü ve eylem ise ikinci planda kalır. Bildungsroman’da dışsal olay örgüsünün olmayışı ilginç bir sorundur. Bu noktada kişiliği henüz tam olarak oturmamış olan Bildungsroman kahramanının gelişiminin geleneksel olay örgüsüyle gösterilip gösterilemeyeceği sorusu akla gelmektedir. Bu denenmiştir, ancak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Örneğin Richard Wright’ın Native Son adlı yapıtında genç kahraman Bigger Thomas bir şoför olarak edindiği deneyimler sayesinde yaşamın anlamını keşfetmeye çalışır. Ancak Bigger’ın beyaz bir kızı istemeden öldürmesi gibi tek bir eylem, Bigger’ın sonraki davranışlarının belirleyicisi olur. Bigger’ın bu olayla öğrendiği şey sadece işlediği cinayetin sonuçları ve kendisi üzerindeki etkileridir. Yani Bigger’ın davranışlarının belirleyicisi sadece tek bir olaydır ve Native Son bir Bildungsroman değildir. Bildungsroman, kahramanını adım adım geliştirirken, geleneksel olay örgüsü kahramanının zaten tamamlanmış olan gelişimi ortaya koyar. Klasik romanda geleneksel olay örgüsü ile kahramanın zaten var olan kişiliği okuyucuya sunulur; 62 kahraman her hangi bir olaya tepki gösterir ve roman zirveye ulaşıncaya dek bir takım karışık olaylar ortaya çıkar. Kahramanın olaylara verdiği tepkiler sayesinde zaten tamamlanmış olan kişilik gelişimi okuyucuya sunulur. Bildungsroman’da da kahraman olaylara tepki verir, ancak tepki verdiği bu olaylar bir birine gelişigüzel bir şekilde bağlanmış değildir. Bildungsroman’da olayların birbirine bağlanış biçimi kahramanın kişiliğinin gelişimini gösterebilmek bakımından kahramanın bu olaylara vereceği tepkiyle orantılı ve tutarlı olmalıdır. Çünkü Bildungsroman’ın amacı kahramanın gelişim sürecinin okuyucuya sunulmasıdır. Geleneksel olay örgüsü bu gelişimi göstermeyi başaramaz. Geleneksel olay örgüsüne sahip The Great Gatsby’de tüm odak noktası Gatsby’dir. Gatsby’nin kişiliği tam olarak gelişmiştir ve bir yetişkin olarak hareket etmektedir. Gatsby’nin Daisy’i geri kazanabilmek için verdiği uğraşlar acı bir sonla biten karışık olaylara yol açar. Gatsby’nin kişiliğinin belirli yönleri sadece birbirine gelişigüzel bağlanmış olaylarla ortaya koyulur. Meister’de Wilhelm bazı yanlış nedenlerden dolayı yanlış kararlar alır. Neden-sonuç ilişkisiyle birbirine tutarlı bir şekilde bağlanmış olan olaylar sayesinde Wilhelm’in gelişimi okuyucuya aşama aşama sunulur. Stephen da aldığı çeşitli kararlarla dışsal olaylara henüz gelişmemiş olan kişiliği ile yanıt verir. Gerçeği kendi değerlerine dönüştürür ve sonunda yetişkin dünyayla yüzleşmesini sağlayacak temel kişiliğini şekillendirmek için estetik fikirlerini kendi kişilik gelişimiyle kaynaştırır. Amory Blaine de başlangıçtan itibaren önce kendi aristokrat bencilliğini ve daha sonra da ‘Personage’ olarak toplumdaki yerini incelemeye başlar. Bunu karşılaştığı bir dizi karakter aracılığıyla yapar ve Amory’nin kişiliğindeki gelişim aşama aşama gözlemlenebilir. Çünkü Amory insanlarla veya olaylarla kişilik gelişimini tamamlamamış bir şekilde karşılaşır. Yaşadığı her bir olaydan bir sonuç çıkarır ve karşılaştığı her bir insandan bir şeyler öğrenir ve sürekli değişir. Açıkça anlaşılacağı üzere geleneksel olay örgüsü Bildung’ın sunumu için uygun bir yapı değildir. Bu noktada kahramanın ‘Bildung’ının dışsal bir olay örgüsü 63 kullanılmadan nasıl sunulacağı sorusu akla gelmektedir. Goethe, kahramanın romandaki olay örgüsünün gelişimi yerine, kendi içsel gelişimine odaklanması gerektiğine inanır, ancak romanında şans faktörünün de rol oynadığını itiraf eder. Sonuç olarak, Goethe kahramanını yöneten büyük bir kalem olmasına rağmen romanın kaderini biraz da olsa şans faktörüne bırakmıştır. Bunu yaparken iki parçalı (progressive structure) çerçevesinde tipik ‘Çıraklık Modelini’ kullanmıştır. Kahramanın Bildung’ını göstermenin yanında iki parçalı yapıyla bütünleşmiş beş katlı tematik bir plan kullanarak romana tutarlılık kazandırmıştır. Bütün bir roman hem kahramanı hem de okuyucuyu önceden tahmin edilen son noktaya taşıyan alaycı bir anlatıcı tarafından incelikle anlatılır. Mackenzie romanında genç bir kahramanın kişilik gelişiminin okul eğitimiyle nasıl engellendiğini anlatmaya çalışır. Ancak dışsal olayları oluşturmada oldukça aşırıya kaçar. Çünkü Sinister Street’de ‘Çıraklık Modeli’, kahramanda tatmin edici bir içsel gelişim oluşturabilecek derecede dışsal olaylarla bağlantılı değildir. Mackenzie kahramanının Bildung’ını gösterebilmek veya romana tutarlılık katabilmek için ne bir olay örgüsü ne de bir yapıyı etkili bir şekilde kullanabilir. Yani kahramanın ‘Bildung’ını dışsal olay örgüsüne feda etmesine rağmen dışsal olay örgüsünde de başarılı olamaz. Böylece roman Michael Fane’ın başından geçenleri kronolojik bir anlatımla sunmanın ötesine gidemez. Joyce’un Portrait’i ise tamamıyla kahramanın içsel gelişimi üzerine odaklanmıştır. Portrait’de kullanılan ‘Çıraklık Modeli’ ile dışsal olaylar arasında yakın bir ilişki vardır ve bu ilişki gelişigüzel bir şekilde oluşturulmamıştır. Joyce aynı zamanda okuyucunun dikkatini kahramanın kişiliğindeki gelişime çekebilmek için semboller ve motifler kullanır ve romanın sonunda okuyucuyu hür irade sahibi sanatçı bir kahramanla, Stephen Dedalus’la baş başa bırakır. Tipik Bildungsroman’ın kaynağından gücünü alan Fitzgerald ise Mackenzie’nin ‘yaşama doyma’ unsurunu reddederek kahramanını yaşama aç bırakır ve gelişimini devam ettirir. Goethe’nin iki parçalı yapısına sıkı sıkıya bağlanır ve 64 okuyucuya kendi içsel gelişiminin farkında olan bir kahraman sunar. Fitzgerald’ın kahramanı dikkatli ve bilinçli bir şeklide tasarlanmıştır ve kendi içsel gelişimini aşamalı bir şekilde dramatize eden ve yansıtan karakterlerle karşı karşıya gelir. Fitzgerald, renk ve tiyatro betimlemelerinin yanı sıra, kahramanının ‘Bildung’ıyla yakından bağlantılı ‘Çıraklık Modeli’ni dikkatli bir şekilde kullanılır. Bildungsroman’a ait ‘hayal kırıklığı’ ve ‘gelişim’ unsurlarının etkili bir biçimde kullanıldığı roman, kahramanını klasik Bildungsroman anlayışına doğru yönlendiren bir anlatıcı tarafından anlatılır. 65 KAYNAKLAR 1. Andrews, Ian Wojcik. Margeret Drabble’s Female Bildungsroman: Theory, Genre and Gender. New York: P.Lang, 1995. 2. Barney, Richard A. Plots of Enlightenment: Education and the Novel In Eighteenth Century England. California: Stanford University Pres, 1999. 3. “Bildungsroman”. Webster’s Collage Dictionary. New York: Random House, 1996. 4. “Birk Rachel.” The English Bildungsroman. 19 Haz. 2004. < http://www.umd.umich.edu/casl/hum/eng/classes/434/geweb/ENGLBILD. htm> 5. Wilson Edmund. “F. Scott Fitzgerald”. Modern Critical Views: F. Scott Fitzgerald, Ed. Bloom, Harold. New York: Chelsea House, 1985 6. Arsdale Nancy P. Van. “Princeton as Modern Hermeneutics: Rereading”. F.Scott Fitzgerald: New Perspectives, Eds. Bryer Jackson, Margolies Alan, Prigozy Ruth. Georgia: University of Georgia Pres, 2000. 7. Jackson, Bryer. The Fiction of F. Scott Fitzgerald: A Conference With Professor Jackson Bryer. 04 Ağus.2005. < http://www.cas.usf.edu/~spiora/hem_fit/hem1.html> 8. Buckley, Jerome Hamilton. Season of Youth: The Bildungsroman from Dickens to Golding. Cambridge: Harvard University Press, 1974. 9. Kahn Sy. “This Side of Paradise: A Pageantry of Disillusion”, F.Scott Fitzgerald: Critical Assessments, Volume II. Ed. Claridge, Henry. Mountfield: Helm Information Ltd, 1991. 10. “Crain Calep”. Scott Fitzgerald Was Different. 04 Ağus. 2005. <http://www.nytimes.com/books/00/12/24/reviews/001224.24craint.html> 11. “Daniel, Anne M.” Fitzgerald, F. Scott. 04 Ağus. http://www.litencyc.com/php/speople.php?rec=true&UID=4922 2005. 66 12. Ergin, Seçkin. Amerikan Romanı 1900–1950. İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi, 1993. 13. Fitzgerald, F. Scott. This Side of Paradise. New York: Penguin Books, 1963 14. Fraiman, Susan. UnBecoming Women: British Women Writers and the Novel of Development. New York: Colombia University Pres, 1993. 15. Gohlman, Susan Ashley. Starting Over: The Task of the Protagonist in the Contemporary Bildungsroman. New York: Garland Publications, 1990 16. Hendriksen, Jack. This Side of Paradise as a Bildungsroman. New York: P.Lang, 1993. 17. Hook, Andrew. F.Scott Fitzgerald. New York: Biddles Ltd, 1992. 18. Kester, Gunilla Theander. Writing the Subject: Bildung and the African American Text. New York: P.Lang, 1995. 19. Labovitz, Esther Kleinbor. The Myth of the Heroine: The Female Bildungsroman in the Twentieth Century. New York: P.Lang, 1986. 20. Leseur, Geta. Ten is the Age of Darkness: The Black Bildungsroman. Colombia: University of Missouri Press, 1995. 21. Lorna, Ellis. Appearing to Diminish: Female Development and the British Bildungsroman. Lewisburg: Bucknell University Press, 1999. 22. “Mangum Bryan.” Introduction to the Novels of F. Scott Fitzgerald. 04 Ağus. 2005. < http://www.people.vcu.edu/~bmangum/fitznovels.html> 23. Moretti, Franco. The Way of the World: The Bildungsroman in European Culture. London: Verso, 1978. 24. Pelzer, Linda C. Student Companion to F. Scott Fitzgerald. London: Greenwood Press, 2000. 67 ÖZET İlk defa Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe tarafından 1794 yılında yazılan ‘Wilhelm Meister’s Lehrjahre’ adlı romanla ortaya çıkan Bildungsroman türü, genç bir ‘erkek’ kahramanın ahlaki, psikolojik ve entelektüel gelişiminden ibarettir. Geleneksel romandan keskin bir şekilde ayrılan Bildungsroman, ‘Çıraklık Modeli’ adı verilen bir model sayesinde henüz olgunlaşmamış kahramanının içsel gelişimini aşama aşama gözler önüne sermeyi amaçlar. Bu tezde yapılmaya çalışılan şey Fitzgerald’ın ilk roman’ı olan ve çoğunlukla tematik açıdan incelenen This Side of Paradise’ın Bildungsroman tekniği bakımından incelenmesidir. Bunu yaparken Wilhelm Meister’s Lehrjahre, İngiliz edebiyatı’nın en önemli roman yazarlarından biri olan James Joyce’un The Portrait of the Artist as a Young Man ve Compton Mackenzie’nin Sinister Street adlı romanları karşılaştırmalı bir biçimde incelenmiştir. Fitzgerald, Bildungsroman türünde yazmış olduğu bu romanda Goethe’nin iki parçalı yapısına ve ‘Çıraklık Modeli’ne sıkı sıkıya bağlanarak Amory’nin içsel sorgulamalarını ve kişiliğindeki olumlu yöndeki değişimi ve olgunlaşmayı aşama aşama okuyucusuna sunar. Ortaya çıkan sonuç ise bir Bildungsroman klasiğidir. 68 ABSTRACT Bildungsroman first emerged from German writer Johann Wolfgang von Goethe’s Wilhelm Meister’s Lehrjahre in 1794 and it focuses on a young male’s moral, psychological and intellectual growing. Bildungsroman sharply diverges from traditional novel and aims to show an immature hero’s progressive inner development through a model called ‘Apprenticeship Pattern’. The aim of this thesis is to analyze F. Scott Fitzgerald’s first novel, This Side of Paradise, which was mostly examined thematically, as a Bildungsroman genre. While doing this, This Side of Paradise was studied comparatively with Wilhelm Meister’s Lehrjahre, James Joyce’s The Portrait of the Artist as a Young Man and Compton Mackenzie’s Sinister Street. In this novel, adhering to Goethe’s two-part Bildungsroman structure and the ‘Apprenticeship Pattern’, Fitzgerald attempts to show Amory’s positive progressive development in his character and his inner quests to his reader. What emerges is a classical Bildungsroman.
Benzer belgeler
t. c yüzüncü yıl üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü ingiliz dili ve
KISALTMALAR……………………………………………………………………III
GİRİŞ………………………………………………………………………………... 1
1. BÖLÜM…………………………………………………………………………...3
1.1. 1920’LERİN AMERİKA’SINA GENEL BİR BAKIŞ………………………….3
1.2. DÖNEMİN EDEB...
türkđye cumhurđyetđ ankara ünđversđtesđ sosyal bđlđmler
Zur Geschichte des Wortes und der Theorie” adlı makalesinden yaptığı başka bir
alıntıda Martini’nin Borcherdt’ın hatalı olduğu, “bildungsroman” teriminin ilk defa
Karl Morgenstern tarafından 1817 ...