HDV - Viral Hepatitle Savaşım Derneği
Transkript
HDV - Viral Hepatitle Savaşım Derneği
B5-2 HEPATİT D İNFEKSİYONU: TANI Prof. Dr. Hakan Leblebicioğlu Hepatit D Virus (HDV) infeksiyonu koinfeksiyon veya süperinfeksiyon şeklinde ortaya çıkabilir. HDV Hepatit B Virus (HBV) ile birlikte koinfeksiyona veya HBs Ag taşıyıcı kişilerde sonradan eklenerek süperinfeksiyona neden olur. Koinfeksiyon ve süperinfeksiyonun klinik formları birbirinden farklılık göstermez, fakat uzak dönem etkileri açısından farklıdırlar. İnfeksiyonun inkübasyon süresi 2-7 hafta (ortalama 35 gün) arasında değişir. Akut HDV infeksiyonu diğer hepatit viruslarının yaptığı klinik tabloya benzer. Halsizlik, bitkinlik ve sarılık başlıca şikayetler oluşturur. Sıklıkla bifazik seyir görülebilr ve transaminazlar 2-5 hafta ara ile iki defa yükselme gösterir. Genel olarak birinci yükselme HBV, ikinci yükselme HDV infeksiyonuna bağlanmaktadır [1]. Hastalıkta akut infeksiyon tablosu 2-10 hafta içinde kendiliğinden kaybolur. Koinfeksiyonda fulminan hepatit gelişme riski tek başına HBV infeksiyonuna göre daha fazladır. Fulminan hepatit olgularının % 325’inden HDV sorumludur [2]. Koinfeksiyon sırasında HDV HBV’nin replikasyonunu baskılayabilir [3] ve serumdan HBs Ag kaybolabilir [4]. Akut HBV-HDV koinfeksiyonunda HBs Ag’nin kaybolması halinde tanı anti HBc IgM pozitifliği ile konur. Koinfeksiyonda kronikleşme riski % 2-7’dir. Süperinfeksiyon asemptomatik HBs Ag taşıyıcılarında veya kronik hepatitlilerde akut delta infeksiyonu görülmesidir. Kronik aktif hepatit ve sirozlu hastalarda asemptomatik taşıyıcılara göre süperinfeksiyon riski daha yüksektir. Süperinfeksiyonda inkübasyon süresi daha kısadır [5]. HBs Ag taşıyıcılarında gelişen süperinfeksiyonda % 50-70 klinik akut hepatit tablosu görülür [6]. Koinfeksiyonda görülen bifazik seyir süperinfeksiyonda görülmez [6]. Koinfeksiyonda olduğu gibi süperinfeksiyonda da akut HBV infeksiyonuna göre daha sık (% 14) fulminan hepatit gelişir [7]. Süperinfeksiyonun koinfeksiyondan en önemli farkı akut infeksiyon sonrası daha sık kronikleşme ve siroz görülmesidir [8]. Kronikleşen olgularda transaminazlarda persistan yükselme olur. % 20-60 olguda 6 yıl içinde siroz gelişir. 2 yıl gibi kısa süre içinde de siroz gelişebilir (Şekil 1). Koinfeksiyon Süperinfeksiyon Fulminan İyileşme Kroniklesme Kroniklesme İyileşme Fulminan % 2-20 % 90-95 % 2-7 % 70-95 % 5-10 % 10-20 Siroz % 70-80 Hepatosellüler Karsinom %? Şekil 1. HDV İnfeksiyonunda Gelişim Kronik delta hepatitine spesifik bulgu yoktur. Hastalarda sık görülen yakınmalar halsizlik, yorgunluk, eklem ağrısı ve sağ hipokondriumda ağrıdır. Fzik muayenede olguların çoğunda kronik hepatit veya siroza ait bulgular saptanabilir. Hepatosellüler karsinoma ile HDV infeksiyonu arasında ilişki gösterilememiştir. Karaciğer transplantasyonu yapılanlarda HBV rekürrensi olmadan HDV rekürrensi olabilir. Akut delta hepatitinde mortalite % 5-20 arasında değişmektedir [9]. HDV’nin Diğer Viruslarla İlişkisi HBV varyantları HDV infeksiyonunda sık görülmez [10]. Hepatit C virusu (HCV) seroprevalans çalışmalarında HDV infeksiyonu olanlarda anti-HCV pozitifliği % 10 oranında saptanmıştır. Akut HBV HCV ve HDV koinfeksiyonu, HBV-HCV taşıyıcılarında delta süperinfeksiyonu ve kronik hepatit C’li hastalarda HBV-HDV koinfeksiyonu görülebilir [11]. HDV infeksiyonunda Guillain Barre Sendromu, 7. sinir paralizisi bildirilmiştir [2]. HDV infeksiyonunda mikrozomal membranlar, timik epitel hücresine karşı otoantikorlar gelişebilir. Akut veya kronik hepatit B geçiren hastalarda ve özellikle klinik tablo şiddetli ise veya sık kan transfüzyonu, intravenöz ilaç alışkanlığı gibi durumlar söz konusu ise delta hepatiti düşünülmelidir. Laboratuvar Tanı HDV-HBV Koinfeksiyonu Geç inkübasyon döneminde ve hastalığın başlangıcında HDV Ag serumda saptanabilir. HDV RNA’sı viremi sırasında serumda Northern blot hibridizasyon veya polimeraz zincir reaksiyonu gibi moleküler hibridizasyon yöntemleri ile gösterilebilir [12]. Devam eden HDV infeksiyonunun en iyi göstergesidir. Konsantrasyonu HDV Ag ile paralellik gösterir. Bu dönemde karaciğerde Delta antijeni immunfloresan ve immunperoksidaz boyama yöntemleri ile saptanabilir. Anti HDV Ig M HDV’ye bağlı karaciğer hasarının göstergesidir. Anti HDV IgM etkenin alınmasından sonra 1 ay içinde serumda radioimmunassay (RIA) veya enzymelinked immunassay (ELISA) ile saptanabilir. Kısa sürelidir, 2-4 hafta içinde kaybolur ve Anti HDV IgG antikorları ortaya çıkar, Anti HDV IgG düşük titrede 6 ay süreyle pozitifliğini sürdürür. Ig M antikorlarının kaybolması rezolüsyonu gösterir, tersine persisansı ise kronikleşmeye gidişin göstergesidir. Standart testlerde anti HDV IgG ve IgM antikorları birlikte (anti delta) ölçülmektedir. İnfeksiyonun seyri sırasında HDV’nin HBV replikasyonunu baskılayabilmesi nedeniyle HBs Ag kaybolabilir. Akut HBV infeksiyonunun en önemli göstergesi anti HBc IgM pozitifliğidir. Delta koinfeksiyon tanısı anti HBc IgM pozitifliği ile birlikte anti delta antikor pozitifliğinin olması ile konur (Şekil 2). Koinfeksiyonda bifazik ALT yükselmesi olabilir. Karaciğer dokusunda immun peroksidaz boyama ile HDV Ag’nin gösterilmesi altın standart olarak düşünülebilir [10]. İkter Semptom Anti HBc IgM IgG ALT Anti Delta HBs Ag HDV RNA 1 2 3 4 5 6 12 Bulaşmadan sonra geçen süre (Ay) Şekil 2. Hepatit D Virus Serolojisi (Koinfeksiyon) HDV Süperinfeksiyonu Süperinfeksiyonda HDV Ag ve HDV RNA’sı serumda saptanabilir. Anti delta antikoru süperinfeksiyonda pozitiftir (Şekil 3). İkter Semptom ALT Anti Delta Anti HBc IgG HBs Ag HDV RNA 1 2 3 4 5 12 Bulaşmadan sonra geçen süre (Ay) Şekil 3. Hepatit D Virus Serolojisi (Süperinfeksiyon) Kronik HDV İnfeksiyonu Anti HDV IgM persistansı devam eden HDV sentezini düşündürür. Hastalık sırasında anti HDV IgM ve IgG antikorları pozitifdir. Total anti-HDV titresinin ELISA ve RIA ile 1/100 üzerinde pozitif olması kronik delta hepatitini düşündürür. HDVinfeksiyonunda serolojik profiller tablo 1’de gösterilmiştir. Tablo 1. HDV İnfeksiyonunda Serolojik Tanı Klinik HBs Anti-HBc HDVA HDV Ag IgM g RNA Akut hepatit +/+ +/+ + + + + + Kronik hepatit Anti-HD IgM + + Total HDV + + + - - - - - + - +/- + + + anti- Yorum Akut HBV Koinfeksiyon Süperinfeksiy on Kronik HBV Kronik HBVHDV Kaynaklar 1. Değertekin H: Delta Hepatiti. In: Kılıçturgay K (ed). Viral Hepatit '94. Istanbul, Viral Hepatitle Savaşım Derneği, 1994; 237-247. 2. Polish LB, Gallagher M, Fields HA, Hadler SC. Delta hepatitis: Molecular biology and clinical and epidemiological features. Clinical Microbiology Reviews 1993; 6: 211-229. 3. Morante AL, De La Cruz F, De Lope CR, Echavarria S, Rodriguez GM, Pons-Romero F. Hepatitis B virus replication in hepatitis B and D coinfection. Liver 1988; 9: 65-70. 4. Caredda F, Antinori S, Pastecchia C, et al:.Incidence of hepatitis delta virus infection in acute HBsAg-negative hepatitis. Journal of Infectious Diseases 1989; 159: 977-978. 5. Rizzetto M, Canesa MG, Cerin JL, London WT, Sly DL, Purcell DL. Transmission of the hepatitis B virus-associated delta antigen to chimpanzees. Journal of Infectious Diseases 1980; 141: 590-602. 6. Moestrup T, Hansson BG, Widell A, Nordenfelt E. Clinical aspects of delta infection. British Medical Journal 1983; 286: 87-90. 7. Saracco G, Rosina F, Brunetto MR, et al. Serologic markers with fulminant hepatitis in persons positive for hepatitis B surface antigen: a worldwide epidemiologic and clinical survey. Annals of Internal Medicine 1988; 108: 380-383. 8. De Cock KM, Govindarajan S, Chin KP, Redeker AG. Delta hepatitis in the Los Angeles area: a report of 126 cases. Annals of Internal Medicine 1986; 105: 108-114. 9. Hsu HH, Feinstone SM, Hoofnagle JH: Acute viral hepatitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R, (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. New York: Churchill Livingstone, 1995; 1136-1153. 10. Di Bisceglie AM: Hepatitis D Virus. In: Willson RA, (ed). Viral Hepatitis. New York, Marcel Dekker, Inc., 1997; 217-238. 11. Liaw Y. Role of hepatitis C virus in dual and triple hepatitis virus infection. Hepatology 1995; 22: 1101-1108. 12. Monjardino JP, Saldanha JA. Delta hepatitis. The disease and the virus. British Medical Bulletin 1990; 46: 399-407. B5-3 HEPATİT D EPİDEMİYOLOJİSİ Doç. Dr. Cafer Eroğlu Hepatit D virusu (HDV) kompleks bir epidemiyolojiye sahiptir. İnfeksiyon kaynakları ve geçiş şekli Hepatit B virusu (HBV) ile benzer olmasına rağmen dünyadaki dağılım ve bulaş oranları farklıdır. Dünyadaki yaklaşık 300 milyon HBsAg taşıyıcısının % 5'den azının HDV ile infekte olduğu tahmin edilmektedir (1). HDV seroprevalans çalışmalarının çoğu küçük veya seçilmiş gruplarda yapılmıştır. Bu nedenle sonuçlar dikkatle incelenmelidir. Toplumdaki HBV endemisine göre HDV infeksiyonu 4 geniş sınıfta tanımlanmıştır (1). 1Çok düşük endemisite; HDV seroprevalansı asemptomatik HBV taşıyıcılarında % 0-2 ve kronik HBV infeksiyonu olanlarda % 10'un altında. 2Düşük endemisite; HDV seroprevalansı asemptomatik HBV taşıyıcılarında % 3-9 ve kronik hepatit B veya sirozlularda % 10-25. 3Orta endemisite; HDV prevalansı asemptomatik HBV taşıyıcılarında % 10-19 ve kronik HBV infeksiyonlular da % 30-60. 4Yüksek endemisite; HDV prevalansı asemptomatik HBV taşıyıcılarında % 20 ve kronik HBV infeksiyonlular da % 60'ın üstünde. Yüksek endemisite İtalya'nın güney bölgesinde, Afrika da Kenya ve Nijer'de, Güney Amerikanın Amazon bölgesinde, Venezüella'nın bazı yerli gruplarında, Kolombiya'nın San Marta bölgesinde ve Doğu Avrupa da Romanya'da bildirilmiştir (1-3). Nijerya, Somali, Kuzey Uganda, Burundi, Irak ve Türkiye orta endemisite bölgelerini oluşturmaktadır (1,4) Düşük endemisiteli Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Afrika ve Etiyopya gibi bölgelerde bulaş sınırlıdır ve HDV sıklığı genel toplumda düşüktür (1). Güney Amerika kıtasının güneyinde Uruguay, Şili, Arjantin, Güney Brezilya ve kuzeyinde Peru, Kolombiya'nın Medelin bölgesi, Doğu Amazon ve Brezilya'nın Sao Paulo'sunda HDV sıklığı çok düşük olarak bulunmuştur (1,2,5). Ayrıca bu bölgede gelişen HDV infeksiyonlarının mortalitesi Güneydoğu Asya ülkelerinden yüksektir. İlginç olarak HDV seroprevalansı HBsAg taşıyıcılığı nispeten yüksek olan Güneydoğu Asya, Çin, Japonya, Afrika Sahrasının alt kısmı ve Alaska'da birkaç izole grup hariç oldukça düşüktür (1,6,7). HDV infeksiyonunun bu coğrafik dağılımı açıklanamamıştır (1). HDV infeksiyonu sıklığı ülkeler arasında farklı olduğu gibi, ülkenin bölgeleri arasında da sıklık değişebilmektedir. HDV sekans analizi ile üç genotipe ayrılmıştır. Genotip I bütün dünyada en yaygın olan tiptir (8). Özellikle Yunanistan, İtalya ve Afrika da genotip I yaygındır (8,9). Orijin olarak ilk defa Japonya’da izole edilen genotip II Tayvan’da yaygındır ve Tip I’e göre daha az agresif bir hastalığa yol açar (10). Venezuella ve Peru’da genotip III’ün neden olduğu ciddi hepatit salgınları bildirilmiştir (11). Peru’daki salgında saptanan HDV genotip III’ün c-terminal bölgesindeki varyasyonlar ile HBV genotiplerinin aynı bölgesindeki değişiklikler birbiriyle ilişkili bulunmuştur. Genotiplerin moleküler epidemiyolojik olarak izlenmesi viral geçişin ve kaynakların araştırılmasında faydalı olabilir (11). HDV infeksiyonu genellikle endemik bir hastalık olmasına rağmen salgınlarla da seyredebilir. Bu tür epidemiler çocuklar ve genç erişkinler de ani başlayan fulminan hepatit şeklinde görülmüş ve mortalitesi yüksek olarak saptanmıştır. İV ilaç kullananlar ve hemodiyaliz hastalarında HBV ve HDV koinfeksiyon salgınları bildirilmiştir (12-14). Ülkemizde yapılan çalışmalarda HDV prevalansı asemptomatik HBV taşıyıcılarında % 0.916.2, akut HBV infeksiyonlarında % 2.5-21.8, kronik karaciğer hastalarında % 9-51.7 ve sirozlularda % 23- 74 olarak bildirilmektedir. Güneydoğu Anadolu bölgesindeki oranlar İtalya ve Yunanistan'a benzer şekilde diğer bölgelerden yüksektir. Ayrıca ülkemizde HDV süperinfeksiyonu daha sık görülmektedir (15). Henüz ülkemizdeki durum bilinmemesine rağmen dünyada HDV sıklığının giderek azaldığı bildirilmektedir. Sıklıktaki bu azalma HBV'nin bulaşmasını önleyici genel korunma yöntemlerine (disposibl iğne ve enjektörlerin kullanılması), sosyo-ekonomik düzeyin yükselmesine ve HBV aşılama çalışmaları ile toplumdaki kronik HBsAg taşıyıcılarının azalmasına bağlı olabilir (16-18). Endemisite düzeylerine göre genel olarak dünyada iki farklı bulaş paterni gözlenmektedir. Yüksek endemisite bölgelerinde ana bulaş yolu tam olarak tanımlanmamışsa da göz yaşı ile temas, öpüşme, kanla kontamine diş fırçası ve tıraş bıçağı gibi aletlerin ortak kullanımının rolü olabileceği iddia edilmektedir (14). Hemodiyaliz hastalarında görülen nozokomiyal salgınlar çevresel kontaminasyonla bulaşmayı düşündürmektedir (1). Düşük endemisite bölgelerinde ise kan ve kan ürünleri ile bulaş en önemli geçiş yoludur. Kan transfüzyonundan sonra kısmen HDV az görülmesine rağmen özellikle çok sayıdaki transfüzyon bulaş riskini artırmaktadır. Yapılan çalışmalarda İV ilaç kullananlar, sık kan ve kan ürünü alan hemofili hastaları yüksek riskli grubu oluşturmaktadır (13,14). HDV infeksiyonunun niçin bu iki grupta yaygın fakat sağlık çalışanları, hemodiyaliz hastaları ve homoseksüel erkekler gibi HBV riski yüksek olan gruplarda düşük olduğu açık değildir. Bu durum HDV'nin perkütan veya mukozal bulaşmasının parenterale göre düşük olması ile açıklanabilir (19). HDV'nin seksüel geçişi nadirdir. Bununla birlikte seçilmiş vakalarda ve İV ilaç kullananların seksüel partnerlerinde cinsel bulaş gösterilmiştir (12). HDV infeksiyonu genelev kadınları gibi izole gruplar arasında yaygındır (6). Başka riski olmayan HDV pozitif erkeklerin % 90'ında son 3 ayda genelev kadınları ile seksüel ilişki öyküsü olması, bulaşmanın cinsel temasa bağlı olduğunu düşündürmektedir (20). Homoseksüel erkeklerin % 60-70'inde HBV infeksiyonu göstergelerinin bulunmasına rağmen HDV pozitifliğinin % 15'in altında olması HDV'nin seksüel geçişinin HBV'ye göre düşük olduğunu göstermektedir (21). HDV’nin perinatal bulaşı nadirdir ve toplum genelinde büyük öneme sahip değildir (21). Vertikal geçiş sıklığının ise annenin HBeAg pozitifliğine bağlı olduğu gösterilmiştir (1). KAYNAKLAR 1. Polish LB, Gallagher M, Fields HA, Hadler SC. Delta hepatitis: molecular biology and clinical and epidemiological features. Clin Microbiol Rev 1993;6:211-229. 2. Hadler SC, De Monzon M, Ponzetto A et al. Delta virus ınfection and severe hepatitis. Ann Intern Med 1984;100:339-344. 3. Tapalaga D, Forzani B, Hele C, Paravacini O, Ponzetto A, Theilmann L. Prevalence of the hepatitis delta virus in Rumania. Hepatogastroenterology 1986;33:238-239. 4. Balık İ, Onul M, Tekeli E, Caredda F. Epidemiology and clinical outcome of hepatitis D virus infection in Turkey. Eur J Epidemiol 1991;7:48-54. 5. Fay OH. Hepatitis B in Latin America: epidemiological patterns and eradication strategy. Vaccine 1990;8:S100-S139. 6. Dusheiko GM, Brink BA, Conradie JD, Marimuthu T, Sher R. Regional prevalence of hepatitis B, Delta, and human immunodeficiency virus Infection in Southern Africa: a large population survey. Am J Epidemiol 1989;129:138-145. 7. Rizzetto M, Purcell RH, Gerin JL. Epidemiology of HBV-associated Delta agent: geographical distribution of anti-Delta and prevalence in polytransfused HBsAg carriers. Lancet 1980;i:1215-1218. 8. Shakil AO, Hadziyannis S, Hoofnagle JH et al. Geographic distribution and genetic viariability of hepatitis delta virus genotype. Virology 1997;234:160. 9. Niro GA, Smedile A, Andriulli A et al. The predominance of hepatitis delta virus genotype I among chronically infected Italian patients. Hepatology 1997;25:728. 10. Wu H-L, Chen P-J, Mu J-J et al. Assembly of hepatitis delta virus-like empty particles in yeast. Virology 1997;236:374. 11. Casey JL, Niro GA, Engle RE et al. Hepatitis B virus (HBV)/hepatitis D virus (HDV) coinfection in outbreaks of acute hepatitis in the Peruvian Amazon Basin: The roles of HDV genotype III and HBV genotype F. J Infect Dis 1996;174:920. 12. Lettau LA, McCarthy JG, Smith MH et al. Outbreak of severe hepatitis due to Delta and hepatitis B viruses in parenteral drug abusers and theirs contacts. N Engl J Med 1987;317:1256-1262. 13. Rosina F, Saracco G, Rizzetto M. Risk of post-transfusion infection with the hepatitis Delta virus. N Engl J Med 1985;312:1488-1491. 14. Adrian MDB. Willson RA (ed). Viral Hepatitis, New York, Marcel Dekker Inc, 1997:217238. 15. Mıstık R, Balık İ. Türkiye’de Viral Hepatitlerin Epidemiyolojik Analizi. In: Kılıçturgay K, Badur S (eds), Viral Hepatit 2001. İstanbul, Viral Hepatitle Savaşım Derneği, 2001, 10-55. 16. Huo TI, Wu JC, Lin RY, Sheng WY, Chang FY, Lee SD. Decreasing hepatitis D virus infection in Taiwan: an analysis of contributory factors. J Gastroenterol Hepatol 1997;12:747751. 17. Hadziyannis SJ. Decreasing prevalence of hepatitis D virus infection. J Gastroenterol Hepatol 1997;12:745-746. 18. Navascues CA, Rodriguez M, Sotorrio NG, et al: Epidemiology of hepatitis D virus infection: Changes in the last 14 years. Am J Gastroenterol 1995;90:1981. 19. Weisfuse IB, Hadler SC, Fields HA et al. Delta hepatitis in homosexual men in the United States. Hepatology 1989;9:872-874. 20. Liaw YF, Chiu KW, Chu CM, Sheen IS, Huang MJ. Heterosexual transmission of hepatitis Delta virus in the general population of an area endemic for hepatitis B virus infection: a prospective study. J Infect Dis 1990;162:1170-1172. 21. Alter MJ. Mast EE. The Epidemiology of viral hepatitis in The United States. Gastroenterol Clin North Am 1994;23:437-455. B5-4 HEPATİT D TEDAVİSİ VE KORUNMA Doç. Dr. Mustafa Sünbül Akut hepatit D’nin spesifik bir tedavisi yoktur. Genel destek tedavisi ile hastalar yakından izlenir. Kronik hepatit D infeksiyonu tedavisinde ise günümüzde tek etkili ilaç interferon-α dır. İnterferon-α antiviral etkili ve biyolojik aktivite spektrumuna sahip bir proinflamatuvar sitokindir (1, 2). Kronik hepatit D tedavisinde interferon ilk defa 1980’lerin ortalarında kullanılmıştır. İlk üç klinik çalışma İngiltere, A.B.D ve İtalya’da yapılmıştır. Kronik hepatit D tanısı almış az sayıda hastada yapılan bu çalışmalarda interferon-α tedavisi ile serum aminotransferazlarında normale dönme, hepatit D virus (HDV) RNA’sının serumdan kaybolması ve karaciğer histolojisinde düzelme gözlenmiştir, fakat tedavi kesildikten bir süre sonra hemen tüm olgular nüksetmiştir. Kronik D hepatitinin tedavisi ile bazı hastalarda kronik hepatit B infeksiyonunun göstergeleri (HBV DNA veya HBeAg)’de serumdan kaybolmaktadır. Bununla birlikte kronik D hepatiti olan hastalarda karaciğer hasarının iyileşmesi hepatit B virus (HBV) göstergelerinin kaybından bağımsız olarak da meydana gelebilir (1). İnterferon tedavisi kesildikten sonra nüks önemli sorundur. Tedavi seyrinde serum aminotransferazlarında düşme, genellikle tedavinin 4-6. aylarından sonra gözlenir. Tedaviye yanıt veren hastalarda çoğu kez tedavi kesildikten sonra 4-6 ay içinde serum aminotransferazları tekrar yükselmektedir. Klinik etkinlikte artış sağlamak ve nüksleri önlemek amacıyla uzun süreli ve yüksek doz tedavi protokolleri uygulanmış, bu tedaviler ile sağlanan başarıların da tedaviden sonra uzun süre devam etmediği gözlenmiştir (1). Bazı klinik çalışmalarda kronik D hepatiti tedavisinde kullanılan interferon dozu ve tedavi süresi tablo 1’de verilmiştir. Tablo 1-Kronik hepatit D’de bazı çalışmalara göre interferon dozu ve tedavi süreleri Doz Süre Yanıt oranı Madejon et al.(2)* 18 MÜ/ h.ü.k** 6 ay 9 MÜ/ h.ü.k 1 ay 6 MÜ/ h.ü.k 1 ay 3 MÜ/ h.ü.k 4 ay % 69 Lau et al.(3)* 10 MÜ/ gün 5 gün 10 MÜ/ h.ü.k 1 ay 5 MÜ/ h.ü.k 2 ay 3 MÜ/ h.ü.k 9 ay % 66 Farci et al. (4) 9 MÜ/ h.ü.k 48 hafta % 71 Gaudin et al. (5)* 3 MÜ/ h.ü.k 5 MÜ/ m2 h.ü.k 3 MÜ/ m2 h.ü.k 48 hafta 4 ay 8 ay % 29 % 58 * ardışık tedavi, **h.ü.k: haftada üç kez Kronik hepatit D’de devamlı yanıta etkili en önemli faktörün erken tanı ve tedavi olduğu belirtilmektedir. İki yıldan daha kısa sürede kronik hepatit D tanısı konmuş hastalarda 9-10 MÜ/ haftada üç kez ve 4 ay süreyle, 5-6 MÜ/ haftada üç kez 8 ay süreyle verilen interferon tedavisi ile, tedaviden 12 ay sonra hastaların % 42’sinde biyokimyasal ve virolojik yanıtın devam ettiği bildirilmiştir (6). Bununla beraber interferonun genellikle günde 5-6 MÜ veya haftada üç kez 9-10 MÜ, 1-2 yıl süreyle kullanımı önerilmektedir. Literatürde 5 MÜ/ gün dozunda 12 yıl süreyle tedavi edildikten sonra HDV RNA ve HBsAg klirensi saptanan bir olgu bildirilmiştir (7). Yurdaydın ve ark (8) kronik hepatit D’li hastalarda famsiklovirin etkinliğini araştırdıkları çalışmalarında; bu antiviral ajanın HBV DNA miktarında istatistiksel olarak anlamlı miktarda düşmeye neden olduğunu, ancak karaciğer aktivitesi üzerine ve HDV RNA klirensine bir etkisinin olmadığını bildirmişlerdir. Kronik hepatit B ve C infeksiyonlarında interferon tedavisi başlandıktan 1-3 ay sonra yanıt yönünden değerlendirilirken, kronik hepatit D infeksiyonu olan hastalarda interferon tedavisine başlandıktan bir yıl sonra yanıt yoksa tedaviye son verilir. Tedaviye yanıt alınan hastalarda ise tedavi süresi tartışmalıdır. Serumdan HBsAg ve anti-HDIgM elimine edilen hastalarda interferon kesilebilir, çünkü bu olgularda nüks görülmez. Fakat HBsAg pozitif kalan hastalarda uzun süreli tedaviden sonra bile nüks meydana gelebilir. Kronik hepatit D hastalarında interferon-α ile ümit verici sonuçlara rağmen, özellikle düşük yanıt ve yüksek nüks oranı gibi problemler hala çözüm beklemektedir (9). Sonuç olarak kronik hepatit D infeksiyonunun tedavisinde erken tanı önemlidir. İnterferon haftada üç kez 9-10 MÜ veya her gün 5-6 MÜ dozunda kullanılmalıdır. Tedavi süresi bir yıldan az olmamalıdır. Buna rağmen tedavi sonrası nüks oldukça sık görülmektedir. Kronik hepatit D tedavisinde kortikosteroidler, levamisol, adenine arabinozid ve azothioprinin etkisiz olduğu retrospektif çalışmalarda gösterilmiştir. Son yıllarda interferonun kronik hepatit D tedavisinde etkinliğini artırmak için nükleozid analogları ile kombinasyonu denenmektedir. Yapılan çalışmalarda ribavirinin deneysel olarak hepatosit kültüründe HDV genomunun replikasyonunu inhibe ettiği bildirilmiştir (1,5). Kronik HDV infeksiyonunda interferon ve ribavirinin terapötik etkilerini değerlendirmek için yapılan bir pilot çalışmada, ribavirinin etkinliği gösterilememiştir (10). Başka bir nükleozid analogu olan lamivudinin (3thiacytidine) in vitro ve in vivo olarak HBV’ye karşı inhibitör etkili olduğu bildirilmektedir. Lamivudinle insanlarda yapılan çalışmalarda iyi tolere edildiği, HBV DNA düzeylerinde hızlı azalma sağladığı ve daha sonra serum aminotransferaz düzeylerinde düşme olduğu gösterilmiştir. Uzun süreli tedavi ile hastaların yarıdan fazlasında histolojik düzelme tabloya eşlik etmekte ve olguların % 20-30’unda HBeAg klirensi görülmektedir. Diğer yandan lamivudinin HBsAg titresi veya HDV RNA seviyeleri üzerine çok az etkili veya etkisiz olduğu bildirilmektedir. Lamivudin oral olarak günde 100 mg dozunda ve en az 12 ay süreyle kullanımı önerilmektedir (11). Dört ay süreyle interferon kullandıktan sonra iki hafta asiklovir verilerek yapılan bir diğer çalışmada ise sonuçlar aynı doz interferon ile tek başına alınan sonuçlardan farklı bulunmamıştır (12). HBV’ye karşı potent antiviral aktiviteye sahip famsiklovir gibi ikinci jenerasyon nükleozid analoglarının HDV’ye potansiyel antiviral etkileri incelenebilir (1). Kronik hepatit D infeksiyonunda daha etkili tedavilere gereksinim olduğu açıktır. Konak protein sentezini etkilemeksizin viral gen ekspresyon ve replikasyonunu inhibe eden antisens oligonükleotidler veya spesifik olarak RNA moleküllerine bağlanarak hedef RNA’nın bölünmesini sağlayan ribozimlerle yapılan gen tedavisi ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. Böyle bir tedavinin konakta neden olduğu istenmeyen yan etkilerle ilgili sorunlar henüz aşılabilmiş değildir (13,14). KORUNMA HDV infeksiyonu için etkili bir tedavi olmadığından korunmaya önem verilmelidir. Hepatit B aşısı kullanarak HBV infeksiyonunu önleme ile HDV infeksiyonundan da korunulabilir. Birçok ülkede hepatit B’ye karşı geniş çaplı aşılama kampanyaları başlatılmıştır. Bunun sonucu olarak HBV ve HDV infeksiyonu sıklığında azalma beklenmektedir. Deneysel çalışmalarda rekombinant HDAg aşıların koruyucu etkinliği gösterilememiştir. HDV’den korunmada temel prensip hepatit B hastalığı geçirmemiş veya bağışık olmayanların aşılanması, kronik hepatit B hastalarının ise cinsel temasla geçiş ve kontamine iğne kullanma gibi riskli davranışlar konusunda eğitilmeleridir. Bu hastaların cinsel partnerleri HBV infeksiyonu yönünden test edilmeli ve eğer negatif iseler HBV infeksiyonuna karşı aşılanmalıdır (1). Ayrıca HBV ve HDV gibi benzer yollarla bulaşan, başta human immunodeficiency virus (HIV) olmak üzere diğer seksüel yollarla bulaşan hastalıkların kontrolüne yönelik çabalarda hastalıktan korunmada önemlidir (15). KAYNAKLAR 1. Di Bisceglie A.M. Hepatitis D Virus. In: Willson RA (ed.) Viral Hepatitis. Marcel Dekker, Inc New York. 1997:217-38. 2. Madejon A, Cotonat T, Bartolome J, Castillo I, Carreno V. Treatment of chronic D virus infection with low and high doses of interferon-α2-a. utiliy of polymerase chain reaction in monitoring antiviral response. Hepatology 1994;19(6): 1331-6. 3. Lau JYN, King R, Tibbs CJ, et al. Loss of HBsAg with Interferon in Chronic Hepatitis D Virus Infection. J Med Virol 1993;39:292-6. 4. Farci P, Mandas A, Coiana A, et al. Treatment of Chronic hepatitis D with interferon alfa2a. N Engl J Med 1994; 330(2):88-94. 5. Gaudin JL, Faure P, Godinot H, Gerard F, Trepo C. The French experience of treatment of chronic type D hepatitis with a 12-month course of interferon alpha-2B. Results of a randomized controlled trial. Liver 1995;15:45-52. 6. Marzano A, Ottobrelli A, Spezia C, et al. Treatment of early chronic delta hepatitis with lymphoblastoid alpha interferon: A pilot study. Ital J Gastroenterol 1992;124:119-21. 7. Lau DTY, Kleiner DE, Park Y, Bisceglie D, Hoofnagle JH. Resolution of chronic delta hepatitis after 12 years of interferon alfa therapy. Gastroenterol 1999;117:1229-33. 8. Yurdaydın C, Bozkaya H, Gürel S, et al. Famciclovir treatment of chronic delta hepatitis. J Hepatol 2002;37:266-71. 9. Rizzetto M, Rosina F. Treatment, In: Zuckerman AJ, Thomas HC (eds). Viral Hepatitis: Scientific Basic and Clinical Management. New York, Churchill Livingstone, 1993:363-9. 10. Marco G, Cozzolongo R, Costa C, et al. Ribavirin treatment for chronic hepatitis D: a pilot study. Liver 1994;14:154-7. 11. Lau DTY, Doo E, Park Y, et al. Lamivudine for for chronic hepatitis. Hepatology 1999;30(2): 546-9. 12. Berk L, Man RA, Housset C, et al. Interferon combination therapy for chronic hepatitis D. Prog Clin Biol Res 1991;364:411-20. 13. Taylor JM. Hepatitis delta virus. Intervirology 1999;42:173-8. 14. Wu GY, Wu CH. Gene therapy for viral hepatitis. Hepatologyia Clinica. 1998;6(Suppl 1):29-31. 15. Rosina F, Conoscitore P, Cuppone R, et al. Changing pattern of chronic hepatitis D in Southern Europe. Gastroenterol 1999;117:161-6. HEV ENFEKSİYONU B6-1 VİROLOJİ Doç. Dr. Murat Ertürk Hepatitis E virüsü (HEV) ilk defa 1983 yılında ne A ne de B virüsü kaynaklı olmadığı bilinen hepatitli olguların dışkı örneği filtratlarının maymunlara deneysel olarak damar içi yolla verilmesi ile oluşturulan enfeksiyon modelinde tanımlanmıştır. Gerek deneysel gerekse doğal enfeksiyon olgularının dışkılarında saptanabilen 27-34 nm çapındaki virüs benzeri partiküler yapı ve daha sonra yapılan genomik analiz sonuçları ile değişik coğrafyalarda görülebilmektedir. İnsidansı oldukça değişken bir grup virüsün oluşturduğu Calicivirüs ailesi üyesidir. İnsan calicivirusları (Human caliciviruses=HuCVs) yanında hayvan kaynaklı calicivirusların da (Animal caliciviruses=AnCVs) bulunduğu bu virüsler değişik alt gruplar içermekle beraber genel olarak RNA polimeraz va kapsid hipervariable gen dizinleri ve proteinlerinin amino asit dizinleri itibari ile her biri farklı genomik organizasyona sahip 5 gruba ayrılırlar: a) küçük yuvarlak yapılı virüsler (small round-structured viruses=SRSV), b) pediatrik ishal vakası dışkı örneklerinde saptanan Sapporo benzeri virüsler (Sappo-like), c) hepatitis E virüs benzeri insan caliciviruslar, d) tavşan ve e) domuz veziküler ekzantem virüsü benzeri insan calicivirusları (1). HEV, morfolojik ve biyofiziksel özellikleri ile Caliciviridae içerisinde heparnavirus cins grubunun tek üyesi olarak önerilmiştir. Dışkı örneklerinde saptanan viral partiküler büyüklük itibarıyla farklıdır. Özellikle immunelekronmikroskopi çalışmaları ile gösterildiği kadar zarf içermemekte ancak yüzeyde çıkıntı ve çukurlar bulundurmaktadır. Virüs enfektivitesi dondurup çözülmeye çok duyarlı, +4 ile –20 derecelerde titresi hızla düşmekte; sıvı nitrojen şartlarında uzun süre saklanabilmektedir. (Şekil 1). Şekil 1. HEV (şematik) HEV genomu tek sarmallı, pozitif polariteli ve yaklaşık 7.5 kb büyüklüğünde RNA’dır; 3’ ucunda çok sayıda adenin (polyA) içerir. Değişik coğrafyalarda izole edilen suşlar arasında nükleotid dizini oldukça yüksek derecede (%89-85) homoloji gösterir. Ancak, kıtalar arası karşılaştırmalarda HEV suşlarının coğrafik varyasyonlar gösterdiği, neticede bazı suşların (örneğin Asya, Güney Amerika, Afrika suşları arasında) genomik dizin düzeyinde bir diğer suş grubundan oldukça farklı olduğu saptanmıştır (2). Deneysel hayvan enfeksiyon modellerinde ise aynı suşla enfekte edilen hayvanlarda virüsün pasajı neticesi yeni varyantlar oluşturabilmektedir. Diğer taraftan domuz hepatit E virüsü (SHEV) insan HEV’i ile kapsid geni ve amino asit dizini düzeyinde sırasıyla %79-80, %90-92 derecesinde benzerlik göstermektedir (3). Genom, fonksiyonları henüz belirlenmeye başlayan proteinler, immünoreaktif peptid ve polipeptidleri kodlayan 3 adet ORF içerir. 3’poly (A) ucundaki 60-70 nükleotidli NCR (tercüme edilemeyen kısım), 5’ uçta daha kısadır. ORF1 ve ORF3 bir nükleotidle örtüşmüş; ORF1 ve ORF2 yaklaşık 41 nükleotidle ayrışık; ORF2 ve ORF3 yaklaşık 28 nükleotidle örtüşüktür (Şekil 2). Şekil. 2 Virüsün Genomik Yapısı N-terminal (5’) ORF1 yaklaşık 5 kb büyüklüğündedir; yapısal olmayan proteinleri kodladığı düşünülmektedir, yedi domain içerir: bunlar arasında metiltransferaz, papain benzeri sistein proteinaz, helikaz ve RNA polimeraz saptanmıştır. Ayrıca, ORF1 üzerinde fonksiyonları henüz tanımlanmamış prolinden zengin Y bölgesi, alfaviruslarda da saptanmış X bölgeleri ve viral replikasyonda rol aldığı düşünülen RNA-dependent-RNA polimeraz bulunmaktadır (4). C-terminal (3’) bölgesindeki yaklaşık 2.4 kb’lik ünite (ORF2 ve ORF3), yapısal proteinleri kodlar. ORF2 yapısal protein gen dizinin en uzunudur; ürünü, yaklaşık 72-88 kDa büyüklüğünde olan kapsit proteinidir. PolyA ucunda 65-68 bp’lik NCR bölgesi, aminoterminal (3’) kısmında 5 ile 22 arasında değişen amino asit (sinyal peptid) zinciri içerir. İki uç arasını içeren HEV ORF2 gen dizinin tamamının aktarıldığı expresyon sistemlerinde 30 ile 100 kDa arasında değişen bir çok, ancak daha baskın oranda 72, 63, 56 ve 53 kDa ağırlığındaki immunoreaktif proteinlerin sentezlenmektedir (5). Özellikle memeli hücre kültürleri kullanılarak yapılan expresyon çalışmalarında bu proteinin prekürsör protein (ppORF2) olarak yaklaşık 88 kDa büyüklüğünde sentezlendiği, sinyal dizin ayrıştırması ile yaklaşık 72 kDa ağırlığında fonksiyonel protein şeklini kazandığı ve karbonhidrat rezidüleri içerdiği saptanmıştır. Expresyon sistemlerinde 72 kDa kapsid proteinin proteilitik parçalanması ile oluşan 62 kDa’lık protein arasında immunoreaktivite yönünden eşdeğerdir. Ancak soluble 62 kDa proteinin insan serumunda anti-HEV antikorlarının belirlenmesinde daha sensitif olduğu bildirilmiştir. ORF3 ise 123 amino asit içeren yaklaşık 13.5 kDa ağırlığındaki küçük proteini kodlar; fonksiyonu tam olarak belirlenmemiştir. Memeli hücre kültür expresyon çalışmaları ile bir fosfoprotein olduğu, proteini temsil eden küçük sentetik peptid kısımlarının anti-HEV pozitif serumlarla reaksiyon verdiği gösterilmiştir. HEV morfolojisi ve biyolojisi, elverişli hücre kültür sisteminin bulunması nedeniyle önceleri diğer primatlarda deneysel enfeksiyon oluşturarak; replikasyon ve protein oluşturma stratejileri in vitro şartlarda moleküler yöntemlerle belirlenmiştir. Son zamanlarda, maymunlardaki deneysel HEV enfeksiyonu sonrasında elde edilen enfekte karaciğerin primer hücre kültürlerinde veya A549 gibi epitelyal hücre kültürlerinde HEV üretilebilmiştir. Maymun kökenli primer karaciğer kültürleri virüsle enfekte edildiğinde titre edilebilir enfeksiyöz virüs üretilebilmiş, anti-HEV antikorlarının nötralizan özellikte olduğu gösterilmiştir (6). Ayrıca, enfekte insan dışkılarından elde edilen HEV’in damar içi yolla verildiği ratlarda, deneysel olarak enfeksiyon oluşturulduğu; karaciğer, lenf bezleri ve dalakta histopatolojik değişikliklerin saptandığı bildirilmiştir. KAYNAKLAR 1. Berke T, Golding B, Jinag X, Cubitt DW, Wolfaardt M, Smith AW, Matson DO. Phylogenetic analysis of the Caliciviruses. J Med Virol 1997; 52: 419-424. 2. Schlauder GG, Dawson GJ, Erker JC, et al. The sequence and phylogenetic analysis of a novel hepatitis E virus isolated from a patient with acute hepatitis reported in the United States. J Gen Virol 1998; 79: 447-456. 3. Meng XJ, Purcell RH, Halbur PG, et al. A novel virus in swine is closely related to human hepatitis E virus. Proc Natl Acad Sci USA. 1997; 94: 9860-9865. 4. Jameel S, Zafrullah M, Ozdener H, Panda SK. Expression in animal cells and characterization of the hepatitis E virus structural proteins. J Virol 1996; 70: 207-216. 5. Robinson RA, Burgess WH, Emerson SU, et al. Protein Expr Purif 1998; 12: 75-84. 6. Tam AW, White R, Yarbough PO, et al. In vitro infection and replication of hepatitis E virus in primary cynomolgus macaque hepatocyle. Virology 1997; 238: 94-102. B6-2 HEPATİT E, TARİHÇE VE EPİDEMİYOLOJİK ÖZELLİKLER Yard. Doç. Dr. Kemalettin Aydın Viral hepatitler tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmuş ve yıllar içerisinde yapılan çalışmalar ile viral hepatitlere neden olan virüsler tanımlanmaya çalışılmıştır. Hepatit A virus(HAV) ve hepatit B virus(HBV)’nin tanımlanmasından sonra izah edilemeyen hepatitler devam etmiştir. Akut hepatit kliniğinde olup serolojik olarak HAV ve HBV yönünden negatif olan vakalar ne A, ne B hepatiti anlamına gelen non-A, non-B hepatiti (NANBH) adı ile anılmaya başlanmıştır(1). Yirmi yıldan daha uzun bir süredir kullanılmakta olan non-A, non-B hepatiti ifadesi son yıllarda iki ayrı başlık altında tanımlanmaya başlanmıştır. Hepatit B’ ye benzer biçimde kan ve kan ürünleri ile parenteral yoldan bulaşan NANBH’lere post-transfuzyonel NANB hepatiti (PT-NANBH) denilmiş ve daha sonra yapılan çalışmalarla bunun HCV tarafından oluşturulan hepatit C olduğu anlaşılmıştır(2). Serolojik testlerdeki gelişmeler, dışkı ile kontamine olan sularla ilişkili epidemik hepatitlerde, serolojik olarak hepatit A virusünden farklı bir virüsün etken olduğunu ortaya koymuştur. Epidemiyolojik olarak hepatit A enfeksiyonuna benzeyen, fakat serolojik olarak farklı olan bu ajanın meydana getirdiği hepatite enterik olarak bulaşan non-A, non-B hepatiti (ET-NANBH), etken virusa ise hepatit E virüsü (HEV) adı verilmiştir(3-11). ET-NANBH’ nin insandan cynomolgus macaque’lara nakli ilk defa 1983 yılında Balayan ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilmiştir. Balayan ve arkadaşları, IEM ile 27-30 nm çapta virus benzeri partiküller (VBP) için (+) olan insan dışkısının %10 w/v suspansiyonu ile hem kendisini hem de cynomolgus macaque’ ları infekte ederek hepatit E oluşturmuştur(12). Daha sonra birçok çalışmada, Meksika, Tacikistan, Hindistan ve Burma’ lı hepatit E’ li hastaların dışkı süspansiyonları ile, Afrika yeşil maymunları, tamarinler, rhesus maymunları, baykuş maymunları ve şempanzeler enfekte edilmiştir(6,13). Hızla gelişen bu çalışmalar ile hastalığın epidemik ve sporadik formları gösterilmiş olup, esas olarak dışkı ile kontamine olmuş içme sularının önemli bir kaynak oluşturduğu, gebelerde yüksek mortalite oranına sahip olduğu ve özellikle hijyenik koşulları bozuk, gelişmekte olan ülkelerde salgınlara neden olduğu bildirilmiştir. HEV’in ana bulaş yolunun fekal-oral olduğunun bilinmesinin yanında transplasental (14,15) ve sık kan nakli yapılan veya hemodiyaliz hastalarında transfuzyonal bulaşın olabileceğine dair yayınların yanında az ve sınırlı sayıda hastane enfeksiyonuna neden olduğuna dair yayınlar da mevcuttur(16,17). Ayrıca HIV ile infekte kişilerde ve cinsel yolla bulaşan hastalığı olanlarda da HEV seropozitifliğinin yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur(18,19). Bu çalışmaların aksine hemodiyaliz hastaların dışındakilerin kontrol grubu ile istatistiksel farklılığının olmadığını ileri süren çalışmalarda mevcuttur(20). Hastalığın inkübasyon süresi 15-75 gün (ortalama 36 gün) olup, bir çok epidemide gebe kadınlarda özellikle üçüncü trimesterde ölüm oranı yaklaşık %20 bulunmuştur(4,11,21-24). Gebelerde ölüm oranının yüksek olmasının nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte DIC insidansının yüksek olduğu belirlenmiştir(11). İlk çalışmalarda gebe kadınların HEV enfeksiyonuna daha sık yakalandığını bildiren çalışmalar olmasına rağmen(23,25), daha sonra yapılan çalışmalarda gebe veya gebe olmayan kadınlarda HEV seropozitifliğinin aynı olduğu gösterilmiştir(26). Hastalık daha çok genç ve orta yaş grubunda görülmekte, çocuk ve yaşlılarda daha nadir rastlanmaktadır(11,21,23,27-30). Ülkemizde yapılan ilk çalışmalarda çocukluk yaş grubunda seropozitiflik tespit edilmezken(31,32), daha sonraki birçok çalışmada %1.1-26 arasında seropozitiflik bildiren çalışmalar yayınlanmıştır(30,31,33-35). Hepatit E’ nin çoğunluk olarak genç erişkinleri etkilemesinin yanında bir önemli özelliği, vakalarla yakın temasta olanlarda klinik hastalığın ortaya çıkma insidansının relatif olarak düşük bulunmasıdır(22,23). Örneğin1981-1982 Nepal Kathmandu vadisi epidemisinde hepatit E vakalarının birlikte yaşadığı ev halkından sadece %2.4’sinde klinik hastalık geliştiği kaydedilmiştir. Bu oran aynı bölgede gelişmiş HAV ile enfekte vakaların ev halkı temaslarında gözlenmiş olan %10-20’ lik sekonder atak hızına terstir(23). Hepatit E epidemileri, özellikle yağmur mevsimini takip eden Kasım, Aralık, Ocak aylarında daha yoğun olarak görülmektedir(28,30,36). Dışkıdan IEM ile belirlenen veya reverse transcriptase polimeraz zincir reaksiyon ile dışkı ve safrada gösterilen HEV atılımı, klinik olarak hepatitin başlamasından önce oluşu ile hepatit A virüsüne benzerlik göstermektedir (37,38) (Tablo 1). Hepatit E’ ye ait dünyadaki ilk yayınlar, özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük altyapı tesisleri yetersiz, şehir içme suyunun kanalizasyon şebekesiyle kontaminasyonu önlenemeyen Hindistan ve Hindistan yarımadası ülkelerinden bildirilmiştir. 1955-1956 kış mevsiminde Yeni Delhi’ de (Hindistan) şehrin içme suyunun dışkı ile kontaminasyonunu takiben gelişen 29 000 ikterik hepatit epidemisi ilk tanımlanan ET-NANBH epidemisidir(21,28,39). Benzer bir epidemi Aralık 1975-Ocak 1976 tarihleri arasında Ahmedabat’ ta (Hindistan) yine kontamine olmuş su kaynağı sebebiyle meydana gelmiştir. Her iki salgına HAV’ ın sebep olduğu düşünülmüş, fakat retrospektif serolojik analizler HAV’ dan farklı bir etyolojik ajanın varlığını desteklemiştir. Hepatit E’ nin epidemik ve sporadik vakaları Hindistan’ın çeşitli yerleşim yerlerinde de görülmüştür(10,37). Güneydoğu Asya’ dan, Burma(22) ve Nepal’ de (4,24), Orta Asya’ dan özellikle Kırgızistan’ da kontamine su kaynaklı epidemiler bildirilmiştir. Kırgızistan’ da görülen epideminin 19551956 Yeni Delhi salgını ile benzer özelliklere sahip olduğu ve özellikle genç ve orta yaş erişkinlerin etkilendiği, enfekte olan gebelerin %18’ inin öldüğü bildirilmiştir(40,41). Pakistan’ da hepatit E’ nin varlığı, ilk olarak; bu ülkeden Amerika Birleşik Devletleri’ ne dönenlerde hastalığın belirlenmesiyle ortaya çıkmıştır(42,43). Daha sonra 1987 yılında Pakistan Sargodha’ dan 133 vakalık hepatit E serisi yayınlanmıştır(44). Afrika kıtasının değişik bölgelerinden, özellikle Kuzey Afrika ülkelerinde ET-NANBH salgınları bildirilmiştir. Cezayir’ den Ekim 1980-Ocak 1981 yılları arasında dışkı ile kontamine olmuş içme suyunun kullanımına bağlı olarak gelişen 780’ den fazla ET-NANBH vakası bildirilmiştir(28). Benzer şekilde 1983-1984 yılları arasında Fildişi Sahili’nden 623 ET-NANBH vakası bildirilmiştir(45). Her iki bildirimde de enfekte gebelerde mortalitenin yüksek olduğu belirtilmiştir. Son zamanlarda ET-NANBH’ ne bağlı büyük salgınlardan biri Doğu Sudan’ da kamp kurmuş olan Etyopyalı mültecilerde meydana gelmiştir. Ağustos-Eylül 1985 tarihleri arasında 2 000’ den fazla mültecide görülen bu hepatitte, diğer salgınlarda olduğu gibi dışkı ile kontamine olmuş suyun kullanımının neden olduğu belirlenmiştir(46). Kuzeydoğu Somali’ deki ve Etyopya’ daki diğer mülteci kamplarında da 1985-1986 yıllarında bildirimler yapılmıştır(47). Bunların dışında Sudan, Somali ve Etyopya’ dan bildirilen başka hepatit E vakaları da vardır(48,49). Bu bölgelerden bildirilen hepatit E epidemilerinde de enfekte gebelerde ölüm oranının yaklaşık %17 olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, Libya(11), Ghana(50), Çad(51), Kenya(52), Katar(53), Dakar(54) ve Mısır’ dan(10,55,56) da ET-NANBH vakaları bildirilmiştir. ET-NANBH, Asya, Sovyetler Birliği ve Kuzey Afrika’ya sınırlı kalmayıp Borneo (Endonezya) (11) ve Meksika(Meksika)’dan da bildirilmiştir(36). Son yıllardaki en büyük hepatit E epidemisi, 1986-1988 yılları arasında Kuzeybatı Çin’ den bildirilen 119 280 vakalık epidemi olmuştur(57). Bu seride de kadınlarda, özellikle gebe kadınlarda mortalite hızı erkeklerden daha yüksekti. En son bildirilen salgın 1991 yılında Hindistan Kanpur’ da 79 000 vakalık hepatit E epidemisidir(58)(Tablo 2). Dünyada bildirilen bu ET-NANBH epidemilerinden elde edilen serumlarda daha sonraki yıllarda yapılan serolojik ve virolojik çalışmalarda hastalık tablosunun akut hepatit E, etkenin HEV olduğu gösterilmiştir. Ayrıca sosyoekonomik durumu bozuk, altyapı tesisleri yetersiz gelişmekte olan ülkelerde yapılan çalışmalarda akut hepatitlerin 1/3’ ünden fazlası ve akut NANB hepatitlerin ¾’ ünün HEV’e bağlı olduğu gösterilmiştir(10,21,22,48,49,56,59). Dünya literatürünü incelediğimizde Avrupa ve Asya’ nın gelişmiş ülkelerinin yanısıra, ABD ve Kanada’ da epidemiyolojik olarak hepatit E özelliğinde veya HEV enfeksiyonunu serolojik olarak doğrulayan herhangi bir hepatit E salgını bildirilmemiştir. Sporadik vakalar; İtalya(11), ABD (60,61), İngiltere(62,63), Güney Afrika Cumhuriyeti(64), Austuralya(65)’ da görülmüş, bunların az bir kısmının HEV enfeksiyonuna bağlı olduğu belirlenmiş ve bu hastaların endemik bölgelere giden veya gelen kişiler olduğu anlaşılmıştır. Hollanda’ da yapılan bir çalışmada serolojik olarak tespit edilen dört hepatit E vakasının üçünün endemik ülkelere seyahat öyküsü varken, birisinin Londra’ ya gidip gelme dışında bir seyahat öyküsü bulunamamıştır(66). 1997 yılında yayınlanan bir makalede ABD’ de de bu ülkeden kazanılmış hepatit E vakasından bahsedilmektedir(67). Sağlıklı insanlarda ve kan donörlerinde yapılan incelemelerde; Hollanda’ da %1.1(66), İtalya’da %1.7(68), Almanya’ da %7.3 ve %0, Meksika’ da %9.1, ABD Wisconsin’ de %2.3, ABD Alaska’ da %4.4 HEV seropozitifliği bulunmuştur(69,70). Yine Japonya’ da HTLV (+) donör serumlarında %8.0 HEV seropozitifliği tespit edilmiştir(70). Görüldüğü gibi Dünya’da 1950’ li yıllardan itibaren özellikle az gelişmiş sosyo ekonomik durumu kötü olan ülkelerde kontamine şehir suları aracılığı ile önemli salgınlar olagelmektedir. Bu dönem içerisinde ve halen ülkemizdeki durumu incelediğimizde önemli sonuçlar elde edilebilmektedir. Türkiye’ de ET-NANBH ile ilgili çalışmaların geçmişine baktığımızda, Doğancı ve arkadaşlarının Ankara Güvercinlik Garnizonundaki bir askeri okulda 1986 yılı son ayında saptanan hepatit epidemisinde, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ ne (GATA) yatırılarak takip edilen 29 AVH’ li hastadan bahsedildiği görülmektedir. Bu hastaların serolojik çalışmalarında tümünde HAV, HBV, EBV, CMV ve HSV’ lerinin akut serolojik göstergeleri negatif bulunmuş olup bu 29 vaka su kaynaklı ET-NANBH olarak yayınlanmıştır(71). Yine Demiröz ve arkadaşlarının 1988-1989 yıllarında Güneydoğu Anadolu bölgesinin Şırnak ve Eruh askeri yerleşim birimlerinde görülen su kaynaklı ET-NANBH epidemisi ile ilgili yayınları dikkat çekicidir(72). Bu yayında, bölgeden altı aylık dönemde GATA’ ya AVH tanısı ile gönderilip yatırılarak takip edilen 130 hastanın serumlarında yaptıkları serolojik incelemede 75 serumun HAV, HBV, CMV, HSV’ ye karşı akut serolojik göstergeleri negatif bulunup bu vakalar ET-NANBH olarak kabul edilmiştir. Bu iki çalışmanın haricinde mevcut viral (A, B, C, D ) ajanlara ait markırların negatif olduğu ve akut non-A, non-B hepatit olarak adlandırılan klinik tabloların Güneydoğu Anadolu bölgesi kaynaklı yayınlarda %25-37 olmakla birlikte ülke genelinde %0.2-43 arasında değişen oranlarda bildirilmekteydi(73-76). HEV antikorlarının tespit edilebilir olduğu 1990 ’lı yılların başlarında Thomas ve arkadaşları Türkiye’nin beş yöresinden (Güneydoğu Anadolu hariç) topladıkları serumlarda %5.9 anti HEV pozitifliği bildirmişlerdir(31). Aynı dönemde ünitemizde yaptığımız çalışmada Doğu Karadeniz bölgesinde sağlıklı insanlardan elde edilen serumlarda anti HEV pozitifliği %3 olarak tespit edilirken Güneydoğu Anadolu bölgesinden sağlıklı insanlardan elde edilen serumlarda anti HEV pozitifliği %29 olarak tespit edilmiştir(30). Bu iki çalışmayı takip eden yıllarda çalışmalar devam etmiş ve ülkemizdeki anti HEV seropozitifliği netlik kazanmaya başlamıştır. Badur ve arkadaşları(32) İstanbul’da çeşitli gruplardan elde ettikleri serumlarda %5.3, Çetin kaya ve arkadaşları(77) Ankara’da kan dönorlerinde %7.6, Gültekin ve arkadaşları(78) Antalya’da kan dönorü ve sağlık personelinde %11, Mıstık ve arkadaşları(79) Bursa’da kan dönorlerinde %9, Erdurak ve arkadaşları(80), Saltoğlu ve arkadaşları(81) Adana’da %7,%17, Özacar ve arkadaşları(82) İzmir’de sağlık çalışanlarında %3.5, Sönmez ve arkadaşları(83) Malatya’da %9.3, Taşyaran ve arkadaşları(33) Erzurum’da çocuklarda % 6.1, Yavuz ve arkadaşları(84) Van’da sağlık çalışanlarında %4.3, Aydın ve arkadaşları(30) Trabzon’da %3 anti HEV seropozitifliği bildirmişlerdir(Tablo 3). Durum böyle iken 1994 yılında Aydın ve arkadaşlarının Diyarbakır merkezli Güneydoğu Anadolu Bölgesinden elde ettikleri serumlarda %29 anti HEV seropozitifliği bildirmelerini aynı bölgeden daha sonraki yıllarda yapılan çalışmalar desteklemiştir(30). Ayaz ve arkadaşlarının(26) Diyarbakır Bağlar semtinde doğurganlık çağı kadınlarda %34, Yükselen ve arkadaşları(34) aynı bölgede erişkin grupta %23, Ayaz ve arkadaşları(35) çocukluk yaş grubunda %12, Hoşoğlu ve arkadaşları(85) laboratuar çalışanları ve sağlıklı kişilerde %20 anti HEV seropozitifliği bildirmiştir. Değertekin ve arkadaşlarının(86) Diyarbakır merkezindeki sağlıklı kişilerde %7.7 anti HEV pozitifliği bildirdikleri bir çalışma dışındaki tüm çalışmalar Güneydoğu Anadolu bölgesinde anti HEV pozitifliğinin ülkemizin diğer bölgelerinden oldukça yüksek olduğunu, ve bu sonucun hepatit E’nin epidemik olarak görüldüğü ülkelerin sonuçlarına yakın olduğunu ortaya koymaktadır(49,53,55). Ayrıca akut viral hepatitlerin 1/3’ünün non-A, non-B hepatit olduğu daha önceki çalışmalarda gösterilmiş olduğu Güneydoğu Anadolu bölgesinde daha sonra Değertekin ve arkadaşları(86) ve Köksal ve arkadaşlarının(87) yaptığı çalışmalarda akut NANBNC hepatitlerin önemli bir kısmının HEV’e bağlı olduğu ileri sürülmüştür. Köksal ve arkadaşları akut NANBNC hepatitlerin %73’ünde, Değertekin ve arkadaşları %57’sinde anti HEV IgG tespit etmişlerdir. Yine Güneydoğu Anadolu bölgesinde akut viral hepatit olarak takip edilen hastalar incelendiğinde; Aydın ve arkadaşları(88) bunların %26’sında Değertekin ve arkadaşları(86) %19’unda, Geyik ve arkadaşları(89) %14.5’inde HEV’ antikorlarının varlığını göstermişlerdir. Güneydoğu Anadolu bölgesi haricindeki diğer bölgelerde yapılan çalışmalarda akut NANBNC hepatitlerde anti HEV pozitifliği %0-9.4 olarak gösterilmiştir(32,79,90). Ülkemizde yapılmış olan tüm bu çalışmalar değerlendirildiğinde iki kıtanın birleştiği bir noktada bulunan ülkemizde anti HEV seropozitifliği farklılık göstermektedir. Güneydoğu Anadolu bölgesi kaynaklı çalışmaların sonuçları bu bölgemizin hepatit E epidemilerinin görüldüğü ülke sonuçlarına yakın olduğunu ortaya koyarken, diğer bölgelerde tespit edilen %3-17 anti HEV seropozitifliğinin sporadik hepatit E vakalarının görüldüğü gelişmiş ülkelerin sonuçları ile benzerlik gösterdiğini ortaya çıkarmaktadır. Son yıllarda dünya verilerinin topluca yayınlandığı çalışmalar incelendiğinde bu görüş net olarak ortaya çıkmaktadır(91,92). Ayrıca Güneydoğu Anadolu bölgesindeki akut viral hepatitlerin 1/3’ünün HEV’e bağlı olduğunun belirlenmesi nedeniyle özellikle bu bölgede gebelik dönemindeki akut hepatitli kadınların hassasiyetle izlenmesi gerekmektedir. HEV antikorlarının bu bölgede yüksek bulunması, HEV enfeksiyonlarının bölgede, sosyoekonomik düşüklük, altyapı yetersizliği ve hijyen bozukluğu gibi nedenlerle daha önceden beri var olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bölgeye 1990’lı yılların başlarında güney komşularımızdan gelerek yerleştirilen sığınmacılarında enfeksiyon etkeninini birlikte getirerek, altyapı yetersizliği nedeniyle fazla olan fekal oral bulaşın daha da belirginleşerek bu tür enfeksiyonların artmasına neden olmuş olabileceği akla gelmektedir. Ülkemizin özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bu yüksek seropozitifliğin devamlı mı yoksa belirli dönemlerde olan epidemilerle mi ilgili olduğu konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. HEV enfeksiyonunun teşhisi için ucuz, kolay elde edilebilir testlere ihtiyaç varken, suları fekal kontaminasyondan korumak, yeterli klorlama veya içme suyunun kaynatılması, kişi ve çevre hijyeni hakkında tekrarlayan sağlık eğitimi vermek enfeksiyonların oluşmasını önemli oranda azaltacaktır. Tüm bu sonuçlar; ülkemizde HEV seropozitifliği yönünden bölgesel farklılığın var olduğunu, hepatit E’ nin altyapı problemleri ve yoğun nüfus hareketliliğinin yanında, sosyoekonomik ve sosyokültürel sorunların olduğu bölgelerde var olduğunu ve akut viral hepatitler içinde önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Tablo 1: Hepatit E’ nin epidemiyolojik özellikleri 1 . Salgınlar dünyanın gelişmekte olan ülkelerinde, özellikle Hindistan ve Hindistan yarımadasında bulunan ülkelerde onbinlerce vakayı kapsamaktadır. 2 . Endemik bölgelerde sporadik veya yüzlerce vakayı kapsayan küçük salgınlar gelişebilir. 3 . Batı ülkelerinde bugüne kadar belirlenmiş olan vakaların çoğunluğu endemik bölgelere seyahat ile ilgilidir. 4 . Hastalık dışkı ile kontamine olmuş içme suyu veya dışkı ile kontamine olmuş çevre ile temas sonucu bulaşır. 5 . Salgınlar, ilk temastan yaklaşık altı hafta sonra pik yapar. 6 . Akut vakalar ile birlikte yaşayan ev halkında sekonder atak hızı düşüktür. 7 . Enfekte gebe kadınlarda ölümoranı yüksektir (ortalama %20). 8 . En yüksek atak oranı genç ve orta yaş erişkinlerde (15-40 yaş) görülmektedir. 9. Dışkı ve safradan HEV atılımı, klinik olarak hepatitin başlamasından önce oluşu ile HAV’ne benzerlik göstermektedir. Tablo 2 : Dünyadaki ET-NANB Hepatit (Hepatit E) Salgınları Bölge Tarih Vaka Sayısı Enfeksiyon Kaynağı Hindistan yarımadası Hindistan ( Yeni Delhi ) 1955 - 1956 29 000 Kontamine su Hindistan( Ahmedabad ) 1975 - 1976 2 572 Kontamine su 1991 79 000 Kontamine su Nepal ( Kathmandu Vad . ) 1973 - 1974 10 000 Belirlenemedi Nepal ( Kathmandu Vad . ) 1981 - 1982 6 000 Belirlenemedi Nepal ( Kathmandu Vad . ) 1987 587 Kontamine su 1985 - 1987 133 Belirlenemedi Burma ( Mandalay ) 1976 - 1977 20 000 Kontamine su Burma ( Rangoon ) 1982 - 1983 399 Kontamine su Endonezya ( Borneo ) 1987 - 1988 2 000 Kontamine su USSR ( Kırgız Cum. ) 1955 - 1956 10 810 Belirlenemedi USSR ( Orta Asya ) 1982 - 1983 ? Belirlenemedi Çin ( Kuzeybatı bölgesi) 1986 - 1988 119 280 Kontamine su 1989 600 Belirlenemedi Cezayir 1980 - 1981 788 Kontamine su Fildişi Sahili ( Tortiya ) 1983 - 1984 623 Belirlenemedi Çad 1983 - 1984 38 1985 2 012 Kontamine su Somali ( Mülteci Kamp . ) 1985 - 1986 2 000 Kontamine su Mısır ( Kahire , Benha ) 1983 , 1987 36 Kırsal kesim Etyopya 1988 - 1989 423 Kontamine su Meksika ( Huitzilla ) 1986 94 Kontamine su Meksika ( Telixtac ) 1986 129 Kontamine su Hindistan( Kanpur ) Pakistan (Karachi,Sargodha ) Güneydoğu Asya Orta Asya Uzakdoğu Yangon ( Myanmar ) Afrika Sudan ( Doğu ) Kontamine su ? Kuzey Amerika Tablo 3: Türkiye’ de sağlıklı gruplarda anti HEV seropozitifliği . Yöre Araştırıcı Örnek (sayı) anti HEV ( +) ( % ) Trabzon Aydın ve ark. 100 3.0 İstanbul Thomas ve ark. 1350 5.9 İstanbul Badur ve ark. 1580 5.3 Ankara Çetinkaya ve ark. 1351 7.6 Adana Erdurak ve ark. 100 7.0 İzmir Özacar ve ark. 112 3.5 Bursa Mıstık ve ark. 66 9.0 Antalya Gültekin ve ark. 167 11.1 Malatya Sönmez ve ark. 150 9.3 Erzurum(Çocuk) Taşyaran ve ark. 180 6.1 Ayaz ve ark. 382 12.8 Saltoğlu ve ark. 95 17.8 Diyarbakır Aydın ve ark. 100 29 Diyarbakır Ayaz ve ark. 157 34 Diyarbakır Yükselen ve ark. 34 23.5 Diyarbakır Hoşoğlu ve ark. 156 20 Diyarbakır Değertekin ve ark 220 7.7 Yavuz ve ark 91 4.3 Diyarbakır(Çocuk) Adana Van KAYNAKLAR 1. Norkans G. Clinical, epidemiological and prognostic aspects of hepatitis A or B and non-A, non-B Scand J Infect Dis: Suppl 1978:17;1-44 2. Choo QL, Weiner AJ, Overby LR, Kyo G, Houghton M, Bradley DW. Hepatitis C virus: The major cousative agent of viral non-A, non-B hepatitis. Br. Med Bull 1990: 46; 423-441 3. Balayan MS. Epidemiology of hepatitis E virus infection. J Viral Hepat 1997: 4(3); 155165 4. Asher LVS, Innis BL, Shrestha MP, Ticehurst J, Baze WB. Virus-like particles in the of a patient with fulminant hepatitis and antibody to hepatitis E virus. J Med Virol 1990:31:229233. 5. Humphrey CD, Cook Jr EH, Bradley DW: Identificiation of enterically transmitted hepatitis virus particles by solid phase immune electron microscopy. J Virological Methods 1990: 29;177-188. 6. Balayan MS, Usmanav RK, Zamyatina NA, Djumalieva DI, Karas FR. Brief Report: Experimental hepatitis E infection in domestic pigs. J Med Virol 1990:32;58-59. 7. Yarbough PO, Tam AW, Fry KE, et al. Hepatitis E virus: Identification of type-common epitopes. J Virology 1991:65(11);5790-5797. 8. Reyes GR, Purdy MA, Kim JP, et al. The moleculer cloning hepatitis E virus. Gastroenterology 1990: 99(2);560-561. 9. Huang CC, Nguyen D, Fernandez J, et al. Moleculer cloning and sequencing of the Mexico isolate of hepatitis E virus(HEV). Virology 1992:191;550-558. 10. Skidmore SJ, Yarbough PO, Gabor KA, Reyes GR. Hepatitis E virus: The cause of a waterbourne hepatitis outbreak. J Med Virol 1992:37: 58-60. 11. Krawczynski K: Hepatitis E. Hepatology 1992:17;932-941. 12. Balayan MS, Andzhaparidze AG, Savinskaya SS, et al. Evidence for a virus non-A, non-B hepatitis transmitted via the fecal oral route. Intervirology 1983:20;23-31. 13. Ticehurst J, Rhodes LL, Krawczynski K, et al. Infection of owl monkeys(Aotus trivirgatus) and cynomolgus monkeys(Macaca fascicularis) with hepatitis E virus from Mexico. J Infec Dis1992: 165;835-845. 14. Khuroo MS, Kamili S, Jameel S. Vertical transmission of hepatitis E virus. Lancet 1995:345;1025. 15. Arankalle VA, Chadha MS, Banarjee K, Srinivosan MA, Chobe LP. Hepatitis E virus infection in pregnant rhesus monkeys. Indian J Med Res1993: 97; 4-8. 16. Poovorawan Y, Tieamboonlers A, Chumdermpadetsuk S, Glück R, Cryz SJ. Hepatitis E Virus and Posttransfusion Hepatitis. J Infec Dis 1994:169;229-230. 17. Mannucci PM, Gringei A, Santogostina E, Romano L, Zanetti A. Low risk of transmission hepatitis E virus by large-pool coagulation factor concentrates. Lancet 1994: 343; 597-598. 18. Balayan MS, Fedorova OE, Mikhailov MI, et al. Antibody to hepatitis E virus in HIVinfected individuals and AIDS patients. J Viral Hepat 1997 :4(4);279-283. 19. Psichogiou M, Tzala E, Boletis J, et al. Hepatitis E Virus Infection in Individuals at High Risk of Transmission of Non-A, Non-B Hepatitis and Sexually Transmitted Diseases. Scand J Infect Dis 1996:28;443-445. 20. Psichogiou M, Tzala E, Boletis J, zakopoulou N, Loutradi A, Maliori M, Kourea KJ, Stratigos J, Hatzakis A. Hepatitis E virus infection in individuals at high risk of transmission of non-A, non- B hepatitis and sexually transmitled diseases. Scand J Infect Dis 1996 : 28 ( 5 ) : 443-5 21. Khuroo MS, Duermeyer W, Zargar SA, Ahanger AA , Shah MA. Acute sporadic non A, non B hepatitis in India. Am J Epi 1983:118(3);360-364. 22. Myınt H, Soe MM, Khın T, Myınt TM, Tın KM. A clinical and epidemiological study of an epidemic of non A non B hepatitis in Rangoon. Am Soc Trop Med Hyg 1985:34(6);11831189. 23. Bradley DW: Enterically-transmitted non A, non B hepatitis. Brit Med Büll 1990:46(2);442-461. 24. Kane MA, Bradley DW, Shrestha SM, et al. Epidemic non-A, non-B hepatitis in Nepal. JAMA 1984: 252(22);3140-3145. 25. Ramalingasuvami V, Purcell RH. Waterborne non-A, non-B hepatitis. Lancet 1978:1;571573. 26. Ayaz C, Çümen B, Merdan S, Arıtürk S. Diyarbakır ili Bağlar semti 5 Nisan mahallesindeki 15-44 yaş doğurganlık çağındaki kadınlarda anti-HEV pozitifliği. Viral Hepatit Derg 1996:2;127-130. 27. Sönmez E, Kutlu O, Bayındır Y, Örnek A, Bulut Y, Tevfik M, Durmaz R, Yakıncı C. 0-6 yaş grubunda hepatit A,B,C,D,E virüs infeksiyonlarının prevalansının saptanması. Viral Hepatit Derg 2000;1:12-17. 28. Belabbes EH, Bourguermouh A, Benatallah A, Illoul G. Epidemic non A, non B viral hepatitis in Algeria: Strong evidence for its spreading by water. J Med Virol 1985:16;257263. 29. Arankalle VA, Tsarev SA, Chadha MS, et al. Age-Specific Prevalance of Antibodies to Hepatitis A and E viruses in Pune, India, 1982 and 1992. J Infec Dis 1995: 171;447-50. 30. Aydın K, Köksal İ, Çaylan R, Ayaz C, Usta T, Günel A. Doğu Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çeşitli gruplarda hepatit E seropozitifliğinin karşılaştırılması. Viral Hepatit Derg 1999 ;2 :79-83. 31. Thomas DL, Mahley RW, Badur S, Palaoğlu KE, Quinn TC. Epidemiology of hepatitis E virus infection in Turkey. Lancet 1993:341;1561-1562. 32. Badur S, Yenen OŞ, Yüksel D, Işık NH. Çeşitli gruplarda ve normal popülasyonda E hepatiti seroprevalansı. Klimik Dergisi 1995:8(1);10-12. 33. Taşyaran ME, Akdağ R, Akyüz M, Parlak M, Ceviz N, Yılmaz Ş. Erzurum bölgesi çocuklarında fekal oral bulaşan hepatit viruslarının seroprevalansı. Klimik Dergisi 1994:7(2);74-75. 34. Yükselen AV, Değertekin H, Badur S: Diyarbakır il merkezinde hepatit E. Viral Hepatit Derg 1997:1; 76-78. 35. Ayaz C, Merdan S, Çümen B, Arıtürk S. Diyarbakır ili iki ayrı semtinde 7-17 yaş grubu çocuklarda anti-HEV seropozitifliğinin karşılaştırılması. Viral Hepatit Derg 1996:1;35-37. 36. Velazquez O, Stetler HC, Avila C, et al. Epidemic transmission of enterically transmitted non A, non B hepatitis in Mexico, 1986-1987. JAMA 1990: 263( 24 );3281-3285. 37.Arankalle VA, Chobe LP, Jha J, et al. Aetiology of sporadic non- A, non- B viral hepatitis in İndia. J Med Virol 1993:40;121-125. 38. McCaustland KA, Bi S, Purdy MA, Bradley DW. Application of two RNA extraction methods prior to amplification of hepatitis E virus nucleic acid by the polymerase chain reaction. J Virol Meth 1991: 35;331-342. 39. Viswanathan R. Ifectious hepatitis in Delhi (1955-56) A critical study. Indian Journal of Medical Research 1957:45;1-3. 40. Favorov MO, Fields HA, Purdy MA, et al. Serologic identification of hepatitis E virus infections in epidemic and endemic settings. J Medl Virol 1992:36;246-250. 41. Sergeev NW, Paktoris EA, Ananev VA, Sinajko GA, Antinova AI, Semenov EP. General characteristics of Botkin’s disease occurring in Kirgiz Republic of USSR in 1955-1956. Soviet Healthcare Kirgizii 1957:5;16-23. 42. Ticehurst J, Popkin TJ, Bryan JP, et al. Association of hepatitis E virus with an outbreak of hepatitis in Pakistan: Serologic responses and pattern of virus excretion.J Med Virol1992:36;84-92. 43. De Cock KM, Bradley DW, Sandford NL, Govindarajan S, Maynard JE, Redeker AG. Epidemic non-A, non-B hepatitis in patients from Pakistan. Ann Intern Med 1987:106;227230. 44. Iqbal M, Ahmed A, Qamar A, et al. An outbreak of enterically transmitted non-A, non-B hepatitis in Pakistan. Am J Trop Med Hyg 1989: 40(4); 438-443. 45. Sarthou JL, Budkowska A, Sharma MD, Lhuillier M, Pillot J. Characterization of an antigen-antibody system associated with epidemic non-A, non-B hepatitis in West Africa and experimental transmission of an infectious agent to primates. An Instit Pasteur/Virol. 1976:137;225-232. 46. Al-Arabi MA, Hyams KC, Mahgoub M, Al-Hag AA, El-Ghorab N. Non-A, non-B hepatitis in Omdurman, Sudan. J Med Virol 1987:21;217-222. 47. Tsega E, Krawczynski K, Hansson BG, Nordenfelt E, Negusse Y, Alemu W. Outbreak of acute hepatitis E virus infection among military personel in northern Ethiopia. J Med Virol 1991:34;232-236. 48. Mushahwar IK, Dawson GJ, Bile KM, Magnius LO. Serological studies of an enterically transmitted non A, non B hepatitis in Somalia. J Med Virol 1993:40;218-221. 49. Hyams KC, Purdy MA, Kaur M, et al. Acute sporadic hepatitis E in Sudanese children: Analysis Based on a new western blot assay. J Infec Dis 1992:165;1001-1005. 50. Martinson FE, Marfo VY, Degraaf J. Hepatitis E virus seroprevalence in children living in rural Ghana. West Afr J Med 1999:18(2);76-79. 51. Coursaget P, Krawczynski K, Buisson Y, Nizou C. Hepatitis E and hepatitis C virus infections among French soldiers with non-A, non- B hepatitis. J Med Virol 1993:39;163-166. 52. Khudyakov YE, Khudyakova NS, Fields HA, et al. Epitope mapping in hepatitis E virus. Virology 1993:194;89-96. 53. Glynn MJ, Rashid A, Antao AJO, et al. Imported epidemic non-A, non-B hepatitis in Qatar. J Med Virol 1985:17;371-375. 54. Centers for Disease Control. Enteriacally transmitted non-A, non-B hepatitis East Afrika 1987:36;241-244. 55. Bassily S, Hyams KC, El Ghorab NM, Ansari AA, Fanous AS. Acute sporadic hepatitis in adults living in Cairo, Egypt. Am Trop Med Hyg 1986:35(5);1040-1044. 56. EL-Zimaity DMT, Hyams KC, Imam IZE, et al. Acute sporadic hepatitis E in an Egyptian pediatric population. Am J Trop Med Hyg 1993:48(3);372-376. 57. Huang RT, Li DR, Wei J, Huang XR, Yuan XT, Tian X. Isolation and identification of hepatitis E virus in Xinjiang, China. J Gen Virol 1992:73;1143-1148. 58. Ray R, Aggarwal R, Salunke PN, Mehrotra NN, Talwar GP, Naik SR. Hepatitis E virus genome in stools of hepatitis patients during large epidemic in north India. Lancet 1991:338;783-784. 59. Chobe LP, Chadha MS, Banerjee K, Arankalle VA. Detection of HEV RNA in faeces, by RT-PCR during the epidemics of hepatitis E in India (1976-1995). J Viral Hepat 1997:4(2);129-133. 60. Dawson GJ, Mushahwar IK, Chau KH, Gitnick GL. Detection of long-lasting antibody to hepatitis E virus in a US traveller to Pakistan. Lancet 1992:340;426-427. 61. Epidemiologic notes and reports. Hepatitis E among U.S. Travelers, 1989-1992: MMWR 1993:42(1);1-4. 62. Skidmore SJ, Yarbough Po, Gabar Ka, Tam AW, Reyes G, Flower AJE. Imported hepatitis E in UK. Lancet 1991:337;1541. 63. Skidmore SJ, Sherratt LM. Hepatitis E infection in the U.K. J Viral Hep 1996:3(2),103-5. 64. Robson SC, Adams S, Brink N, Woodruff B, Bradley DW: Hospital outbreak of hepatitis E. Lancet, 339:1424-1425, 1992. 65. Moaven LD, Fuller AJ, Doultree JC, et al. A case of acute hepatitis E in Victoria. Med J Autralia 1993:159(19);124-125. 66. Zaaijer HL, Kok M, Lelie PN, Timmerman RJ, Chau K, Van der pal HJH. Hepatitis E in Netherlands: imported and endemic. Lancet 1993:341;826. 67. Kwo PY, Schlauder GG, Carpenter HA, et al. Acute hepatitis E by a new isolate acquired in the United States. Mayo Clin Proc 1997:72(12);1133-1136. 68. Pavia M, Liritano E, Veratti MA, Angelillo IF. Prevalence of hepatitis E antibodies in healty persons in southern Italy Infection 1998:26(1);32-35. 69. Wang CH, Flehmig B, Moeckli R. Transmission of hepatitis E virus by transfusion?. Lancet 1993:341;825-826. 70. Dawson GJ, Chau KH, Cabal CM, Yarbough PO, Reyes GR, Mushahwar IK. Solid-phase enzyme immunosorbent assay for hepatitis E virus IgG and IgM antibodies utilizing recombinant antigens and synthetic peptides. J Viro Met 1992:38;175-186. 71. Doğancı L, Hacıbektaşoğlu A, et al. Ankara Güvercinlik bölgesinde saptanan su kaynaklı bir non-A, non-B hepatitis epidemisi. GATA Bülteni 1989:31;141-149. 72. Demiröz P, Hacıbektaşoğlu A, Şengül A, Irmak H , Serbes S, Kocabalkan F. Su kaynaklı bir non-A, non-B hepatit epidemisi. İnfeksiyon Dergisi 1990:4(4); 621-626. 73. Turgut H, Turhanoğlu M, Aydın K, Usta T, Çümen B, Merdan S, Arıtürk S. Akut viral hepatit olgularının etiyolojik ve epidemiyolojik özellikleri. İnfeksiyon Dergisi 1992:6(4);243245. 74. Yenice N, Canoruç F, Değertekin HB, Arıkan E, Muftuoğlu E. Akut hepatitli 70 olguda, hepatitis A, hepatitis B, non-A, non-B insidansı VII. Turk Gastroenteroloji Kongresi, Kongre Kitabı s.111, Diyarbakır 1987. 75. Mıstık R, Balık İ. Türkiye’de viral hepatitlerin epidemiyolojisi. Viral Hepatit 98 Kitabı, Kılıçturgay K(ed), Ankara, Viral Hepatitle Savaşım Derneği, 1998:10-39. 76. Değertekin H, Yenice N, Kankılıç H ve ark. Akut Viral Hepatitis vakalarında etyolojik ayırım. Gastroenteroloji, 1991, 2 : 5-8. 77. Çetinkaya H, Uzunalimoğlu Ö, Soylu K, Anter U, Bozkaya H. Kan donörlerinde hepatit E virusu (HEV) prevalansı. Viral Hepatit Derg 1996:1;32-34. 78.Gültekin M, Öğünç D, Çolak D, Ündar L. Sağlık personelinde HEV seroprevalansı. Mikrobiyoloji Bülteni 1996:30(1);73-77. 79.Mıstık R, Kentsü H, Çönal G, Töre O. NANBNC akut viral hepatit şüpheli olgularda ve kan donörlerinde Anti HEV prevalansı, II. Ulusal Hepatit Simpoyumu kongre kitabı: s 149. 34 Kasım 1994, Ankara. 80. Erdurak FÖ, Dündar İH, Saltoğlu N, Yaman A, Çetiner S: Subtropik bir bölge olan Adana yöresindeki anti-HEV sıklığı. II. Ulusal Viral Hepatit Simpozyumu, s.146, 3-4 Kasım 1994, Ankara. 81. Saltoğlu N, Karayaylalı İ, İnal S, et al. Hepatit E virüsünün fekal oral ve olası parenteral geçişi. Viral Hepatit Derg 1995:2;76-80. 82. Özacar T, Zeytinoğlu A, Yetişin A, Bilgiç A. Sağlık çalışanlarında anti-HEV araştırılması. II. Ulusal Viral Hepatit Simpozyumu Kongre kitabı,s.150,3-4 Kasım 1994, Ankara. 83. Sönmez E, Kaya A, Yılmaz Ş, Aladağ M, Yoloğlu S, Çetin C: Malatya bölgesinde hepatit E virusu seroprevalansı. Viral Hepatit Derg 1995:2; 81-83. 84. Yavuz MT, Andiç Ş, Bozkurt H, Berktaş M, Dalkılıç AE. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Çalışan Sağlık personelinde Hepatitis E Virus Seroprevalansının Araştırılması. Viral hepatit Dergisi 1999 ( 1 ): 59-61 85. Hoşoğlu S, Ayaz C, Özen A, Çümen B, Geyik MF, Demirel M, Kökoğlu ÖF. Endemik bölgede laboratuar çalışanlarında anti-HEV prevalansı. Viral Hepatit Derg 1999:2;72-75. 86. Değertekin H, Yükselen V, Dalgıç G, Badur S. Güneydoğu Anadolu’ da anti-HEV seropozitiflliği. Viral Hepatit Derg 1995:1;42-45. 87. Köksal İ, Aydın K, Kardeş B, Turgut H, Murt F. The role of hepatitis E in acute sporadic Non-A, Non-B hepatitis. Infection 1994:22;407-409. 88. Aydın K, Köksal İ, Çaylan R, Volkan S, Turgut H, Usta T. Akut viral hepatitlerin etyolojik dağılımı ve hepatit E virüsünün rolü. 5. Ulusal İnfeksiyon Hastalıkları Kongre Kitabı, s:105, 4-6 Eylül 1995,İstanbul. 89. Geyik MF, Demirel M, Kökoğlu ÖF, Ayaz C, Hasoğlu S. Akut viral hepatit olgularında etyoloji ve klinik : Prospektif bir çalışma. Viral Hepatit Dergisi 2000 ( 1 ) : 39-42. 90. Kılıç H, Arınç H, Şahin İ, Yıldırım MS, AL M. Viral Hepatit ön tanılı hasta serumlarında HAV, HCV, HDV, HEV seroprevalansı. Viral Hep Dergisi. 1999 (1): 62-65. 91. Worm HC, Poel WHM, Brandstatter G. Hepatitis E: an overview. Microbes and Infection 2002;4:657-666. 92. http://www.cdc.gov/ B6-3 KLİNİK BULGULAR,TANI, TEDAVİ, KORUNMA Prof. Dr. İftihar Köksal Hepatit E enterik olarak buluşan üç etkenden (diğerleri hepatit A ve muhtemelen hepatit F virusları) biri olup klinik bulguları viral hepatitlerin diğer tipleri gibidir (1,2). Genellikle su kaynaklı epidemiler şeklinde seyreder. Kişiler arası bulaş nadirdir. İNKÜBASYON SÜRESİ HEV partiküllerinin fekal atılımı hastalığın başlangıcından bir hafta önce başlar ve iki hafta devam eder (3). İnkübasyon süresi 2-9 hafta arasında değişmekte olup ortalama 45 gündür (1,4,5). İnsanlarda deneysel HEV transmisyon çalışmalarında karaciğer enzimlerinin, virus alındıktan sonra 42-46 gün sonra pik yaptığı gösterilmiştir (6). Gebe rhesus maymunlarında yapılan deneysel bir çalışmada inkübasyon süresi 1-2 hafta kadar kısa bulunmuştur, ancak diğer çalışmalarda 5-6 haftadan daha kısa süreli inkübasyon süresine rastlanmamıştır. Gönüllülerde ilk vireminin virus aldıktan 3 hafta sonra geliştiği reverse transcriptionpolymerase chain reaction (RT- PCR) ile ortaya konulmuştur. Primatlarda virusun intravenöz yoldan verilmesinden 9 gün kadar kısa bir süre sonra viremi geliştiği gösterilmiştir (4). PATOGENEZ VE PATOLOJİK BULGULAR Maymun ve makaklarda oluşturulan deneysel infeksiyonlarda, infeksiyon oluşturulduktan 3-4 hafta sonra karaciğerde histopatolojik değişikliklerle birlikte alanin aminotransferaz ( ALT ) sevilerinde yükselme olduğu gösterilmiştir. Virus, ALT artışından önce ve yükselme döneminde kanda mevcuttur. Vireminin sona ermesinden sonra serokonversiyon meydana gelmektedir. Virusun safra ve dışkı ile atıldığı gösterilmiştir (7, 8). HEV, hepatositlerin sitoplazmasında çoğalır (3). Bütün viral hepatitler histolojik olarak benzer olmakla birlikte, karaciğerin histopatolojik incelenmesinde, nonspesifik inflamatuar değişiklikler veya genişlemiş portal alanlarda mononükleer hiperplazi, safra kanaliküllerinin proliferasyonu, parankimde yer yer nekroz alanları ve çevresinde psödoglandüler biçimde dizilmesi ile karakterize kolestatik hepatit görünümü tanımlanmıştır (9, 10). Fulminan hepatitli hastalarda akut hepatit E’nin kronik hepatit B’nin üzerine ilave olduğu bildirilmiştir (4). KLİNİK BULGULAR Hastalık semptomatik veya asemptomatik seyredebilir. Akut ve semptomatik hastalık daha çok gençlerde ve orta yaş grubunda görülmekte, çocuk ve yaşlılarda daha nadir rastlanmaktadır. Çocuklarda genellikle asemptomatik seyretmektedir. Beş çocuk hastadan 4’ünün ikter olmadan hastalığı geçirdiği tespit edilmiştir (11,12). Gebe kadınlarda sarılık görülme sıklığı, gebe olmayan kadınlara göre dokuz kat fazladır. Semptomatik olgularda en sık rapor edilen semptom ve bulgular; halsizlik, sarılık, idrar renginde koyulaşma, bulantı, karın ağrısı, ateş, hepatomegali ve kusmadır (13, 14). Halsizlik, bulantı ve ateş, sarılık gelişmeden 10 gün öncesinde, prodromal fazdaki ilk semptomlardır. Sarılık genellikle 2 hafta içinde geriler ve bir ay içinde tamamen düzelir. Klinik semptom ve belirtiler nonspesifiktir. Serum alkalen fosfataz değerlerinde önemli derecede yükselme kolestatik form lehinedir. Epidemiolojide bahsedildiği gibi, hastalık endemik bölgelerde büyük salgınlara sebep olabildiği gibi, sporadik vakalar dünyanın bir çok ülkesinde rapor edilmiştir. Maternal neonatal transmisyon olduğu bildirilmiştir (8,15, 16). Erişkin hastalarda hastalık, hepatit A’da olduğu gibi kendisini sınırlamaktadır. Hepatit E’ de mortalite hızı hepatit A’dan yüksek olup, erkeklerde ve gebe olmayan kadınlarda mortalite oranı %1-3’tür. Gebe kadınlarda ise %12 ila %42 arasında değişmektedir. Özellikle üçüncü trimesterde fulminan hepatit ve koagülopati sonucu ölüme neden olmaktadır (17). Hepatit E infeksiyonu yüksek oranda perinatal ölümlere de yol açmaktadır ( 18 ). Transaminazlar, bilirubin ve alkalen fosfataz dahil, laboratuvar testleri 1-6 hafta içinde normale döner (3). Akut hepatit E infeksiyonundan sonra kronik karaciğer hastalığı veya kalıcı viremi yoktur ( 11, 19 ). TANI Hepatit E, hepatit A infeksiyonlarının da hala yüksek endemik olduğu gelişmekte olan ülkelerde su kaynaklı epidemilere neden olmaktadır. Bu salgınlarda hepatit E özelikle gebe kadınları etkilemektedir. Endüstrileşmiş ülkelerde hepatit E son derece nadir olup, görülen vakalar hepatit E’nin endemik olduğu yerlere seyahatten sonra hastalık gelişen vakalardır. Serolojik testler Hastalığın kesin tanısı serolojik testlerle konulmaktadır. Günümüzde hepatit E’nin serolojik tanısında önemli gelişmeler olmuştur. Hepatit E’de hastalığın akut fazında tanı için anti-HEV Ig M antikorları araştırılmalıdır. Anti-HEV IgM, infekte olmuş hastaların serumunda semptomların başlangıcından itibaren belirlenebilir ve 2-3 ay devam eder. Bu dönemde Ig G antikorları da mevcuttur (20). Ancak akut dönemin başında yalancı negatif sonuçlar alınabilir. Yalancı pozitif sonuçlar ise otoimmün hepatit ve romatolojik hastalıklarda görülebilir. Akut fazda yükselen IgG titresi konvalesan fazda düşer. Anti-HEV IgG antikorları genellikle yıllarca kalır. Bir çalışmada hastalığı 14 yıl önce geçiren kişilerin %47’sinde antikorlar tesbit edilebilmiştir (3). Antikorları kaybolan hastaların HEV’e karşı bağışık kalıp kalmadıkları bilinmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri hariç dünyanın hemen hemen her yerinde Ig M ve Ig G için ticari kitler mevcuttur. Bu ticari kitler, ELISA, Western Blot teknolojisi, viral genomun ORF2, ORF3 veya her ikisinden ekspresse edilen rekombinant antijenlerin veya sentetik peptidlerin kullanıldığı kitlerdir. İmmünoasseyler (EIA) pratikte uygulanması kolay olan tanı yöntemleridir ( 16, 21 ) ELISA yöntemi Western Blot assay’den biraz daha iyidir. EIA yönteminde Burma suşunun ORF2 ve ORF3’den devire edilmiş rekombinant HEV proteinleri kullanılmaktadır. Anti-HEV IgM, akut infeksiyonun başlangıcından 1-4 hafta sonra infeksiyonun %96’sından çoğunu tespit edebilir. İlk 4 hafta IgM titresi pik yapmaktadır. Akut infeksiyonun başlangıcından 3 ay sonra ise bu oran %50’ye düşer. IgM antikorları ilk 6 ay içinde kaybolmakla birlikte, bir hastada anti-HEV IgM pozitifliğinin 21 ay devam ettiği bildirilmektedir (22). Anti HEV IgG akut hastalığın başlangıcından 2-4 hafta sonra pik seviyeye ulaşır ve sonra hızla azalır. Yüksek titrede anti-HEV IgG yeni geçirilmiş infeksiyonu gösterir. IgG antikorları 20 aydan daha uzun bir süre devam edebilmektedir. Anti-HEV’in akut infeksiyondan 13-14 yıl sonra tespit edildiği bildirilmiştir ( 23,24,25). Bazı akut olgularda serolojik cevapsızlık olabilir. BU vakalarda fekal antijenik inceleme yardımcı olabilir. Doğal olarak infekte olmuş bireylerin serumunda Anti-HEV IgA antikorlarıda gösterilmiştir. Hastalıkta IgA antikorlarının önemi bilinmemektedir. Moleküler testler ve diğer yöntemler Doğrulama testi olarak RT-PCR ile HEV RNA testi kullanılabilir. İmmün floresan mikroskopla (IFM) HEV antikorları semi kantitatif olarak belirlenebilir. Dışkı ve safrada virus benzeri partikülleri ve hepatositlerde viral antijeni göstermek mümkündür. Akut fazda HEV RNA serum ve dışkıda serolojik olarak gösterilebilir. Western Blot ve RT-PCR kullanılabilecek diğer tanı yöntemleridir. Henüz lisans almamış olan HEV mozaik protein enzim immunoassey (MPr-EIA) ve rekombinant protein immunoassey (RPr-EIA) deneme aşamasında olan testlerdir (16,21,23 ). KOMPLİKASYONLAR Hepatit E’nin komplikasyonları sadece gebelerde görülen ciddi hepatitlerle ilişkilidir. Yukarıda da bahsedildiği gibi, hepatit E ile infekte olmuş gebelerde mortalite hızı yüksektir. Gebelerde fulminan hepatit sık gelişir (15). Hepatit E’li gebe kadınlarda intrauterin infeksiyon gelişebilmekte ve perinatal morbidite ve mortalite ye sebep olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda yeni doğanlarda karaciğer enzim yüksekliği, ağır hepatik nekroz, kord kanında ve postnatal serum örneklerinde HEV viremisi saptanmıştır ( 4 ). İMMÜNİTE Hepatit E’nin immünopatogenezi çok iyi anlaşılamadığından reinfekiyondan korumada immünitenin rolü tam olarak bilinmemektedir. Çocukluk yaş grubunda geçirilen infeksiyonda anti-HEV’in hızla kaybolduğu ve bunların ilerki yaşlarda reinfeksiyona duyarlı oldukları bildirilmektedir. Anti-HEV’in IgG pozitif olduğu sürece su kaynaklı epidemilerde klinik hepatite direnç olduğu gösterilmiştir. Fakat, anti-HEV IgG antikorları kaybolmuş olan vakalardaki durum bilinmemektedir. Pasif ve aktif proflaksi çalışmaları henüz araştırma aşamasındadır ( 26,27 ). TEDAVİ Hepatit E’nin diğer akut hepatitlerde olduğu gibi spesifik bir tedavisi yoktur. Enzimlerin yüksek olduğu dönemde aktivite kısıtlanabilir. Gebe hastalar mortalite riski bakımından yakından takip edilmelidir (11 ). Hindistan’da Tandon ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada Akut hepatit E’de glycyrrhizin tedavisi kullanılmış ve orta ve ciddi seyirli akut hepatit E vakalarında yararlı olabileceği öne sürülmüştür. Glycyrrhizin anti viral, immünmodülatuar, anti inflamatuar, hepatoprotektif ve interferon stimüle edici bir ajandır. HEV, karaciğerdeki hasarını sitopatik değil, immünolojik olarak yaptığı için bu ilacın immünmodülatör etkisinden yararlanmak hedeflenmiştir(28). KORUNMA İnfeksiyon kontrol ve korunma stratejileri, HEV endemisitesinin olduğu alanlarda hijyenik durumun sağlanması ve aşı geliştirme çalışmaları olmalıdır. Esas olarak su kaynaklı salgınlara neden olmakla birlikte, Çin başta olmak üzere bazı ülkelerden besin kaynaklı epidemiler de bildirilmiştir. Besin kaynaklı epidemilerde çiğ veya iyi pişmemiş balıklar önemli yer tutmaktadır. Fekal-oral yolla bulaşan bir hastalık olması sebebi ile başta su kaynakları olmak üzere tüm besin kaynaklarının dışkı ile kontaminasyonu önlenmelidir(3). Gamaglobilin ile yapılan pasif immünizasyonun koruyucu etkisi yoktur (9,10). Anti-HEV pozitif kişilerden elde edilen plazma havuzlarından hazırlanan immünglobülinlerin bile koruyuculuk değeri düşüktür. Ancak salgınlar sırasında, pasif immünoproflaksi gebe kadınlar için yararlı olabilir. Hepatit E’in ticari olarak satılan aşısı yoktur. Hayvan modellerde rekombinant HEV proteinleri kullanarak yapılan aşı çalışmaları ümit verici gözükmektedir. Farelerde HEV DNA aşısı 3 eşit dozda enjekte edilerek immünolojik bellek gelişmesi sağlanmıştır (3). Diğer bir çalışmada farelere oral yoldan verilen rekombinant HEV benzeri partiküller sistemik ve mukozal cevap oluşturmuştur. Ancak bu aşıların insanlara uygulanabilmesi için zamana ihtiyaç vardır (26,29 ). KAYNAKLAR 1. Aggarwal R, Krawczynski K, Hepatitis E an overview and recentadvances in clinical and laboratory research. J Gastroenterol Hepatol 2000;15:9-20 2. Kawai H, Feinstone SM. Acute viral hepatitis, Mandell, Bennett, Dolin (eds): Principles and practice infectious Diseases. Churchill Livingtone Inc. 2000, s 1279-1297. 3. Worm HC, Poel WHM, Brandstatter G. Hepatitis E: an overview. Microb Infect 2002; 4:657-66. 4. Purcell RH Emerson SU. Hepatitis E virus .Mandell, Bennett, Dolin (eds): Principles and Practice Inceftious Diseases. Churchill Livingtone Inc. 2000, s. 1958-70. 5. Clayson ET, Myint KSA, Snibthan R, et al. Viremia, fecal shedding, and IgM and IgG responses in patients with Hepatitis E. J Infect Dis 1995; 927-33. 6. Balayan MS, Andjaparidze AG, Savinskaya SS, et al. Evidence for a virusin non-A non B hepatitis transmitted via the fecal oral route. Intervirology 1983; 20: 23-31. 7. Tsarev SA, Emerson SV, Tsareva TS, et al. Variation in cource of Hepatitis E in experimentally infected Cynomolgus monkeys. J Infect Dis 1993; 167: 1302-6. 8. Mast EE, Alter MJ. Epidemiology viral hepatitis: an overview. Semin Virol 1993; 4: 273-83. 9. Chauan A, Dilawari JB, Sharma R, et al. Role of long-persisting human hepatitis E virus antibodies in protection. Vaccine 1998; 16: 755-56. 10. Anderson D. Hepatitis E virus & Life 1995; 13: 7-9. 11. Clayson ET. Shrestha MP , Vaughn DW et al. Rates of Hepatitis E virus infection and diseases among adolescents and adults in Kathmandu , Nepal . J Infect Dis 1997; 176763-66. 12. Köksal İ. Aydın K, Kardeş B, Turgut H, Murat F. The role of hepatitis E virus in acute sporadic non-A, non-B hepatitis Infection 1994; 22: 407-10. 13. Aydın K. Doğu Karadeniz ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinde çeşitli gruplarda hepatit E seropozitifliği. Uzmanlık tezi, 1994. 14. Mast EE, Kuramoto IK, Favorov MO, et al. Prevalance of risk factors for antibody to hepatitis E virus seroactivity among blood donors in Northern California. J Infect Dis 1997; 176: 34-40. 15. Khuroo MS, Kamili S, Vertical transmission of hepatitis E virus. Lancet 1995; 345: 1025-26. 16. GoldsmitsR, Yarbough PO, Reyes GR, et al. Enzyme-linked immunosorbent assay for diagnosis of sporadic hepatitis E in Egyptian children. Lancet 1992: 339: 328-31. 17. Arankalle VA, Chaldha MS, Mhendale SM, Banerje K, Outbreak of enterically transmitted non-A, non-B hepatitis among school –children. Lancet 1988; 2. 1199-1200. 18. Lok AS, Kwan WK, Moecklii R, Seroepidemiologic survey of hepatitis E in Hong Kong by recombinant-based enzyme immunoassay. Lancet 1992; 340: 1205-8. 19. Chauhan A, Jameel S, Dilawary JB, et al . Hepatitis E virus transmission to a voluenteer. Lancet 19993; 341: 149-150. 20. Köksal İ. Viral hepatitlerde serolojik tanı. Köksal İ ed. Viral hepatitlerde yenilikler, simpozyum notları kitabında. KTÜ yayınları, 1998; 29-32 21. Favorov MO, Khudyakov YE, Mast EE. Ig M and Ig G antibodies to hepatitis E virus detected by an enzyme immunoassay based on an HEV-specific artificial recombinant mosaic protein. J Med Virol 1996; 50: 50-58. 22. Rogers M, Yehiely F, Scott M. Conversion of truncated and elongated prion proteins into the scrapie isoform in cultured cells. Proc Natl Acad Sci USA 1993; 90. 3182-86. 23. Chadha MS, Walimbe AM, Arankalle VA. Retrospective serological analysis of hepatitis E patients: a long-term follow-up study. J Viral Hep 1999; 6: 457-61. 24. Mast EE, Alter MJ, Holland PV et al. Evaluation of assays for antibody to hepatitis E virus by a serum panel. Hepatology 1998; 27: 857- 61 25. Khuroo MS, Kamili S, Dar MY. Hepatitis E and long term antibody status. Lancet 1993; 341: 1355. 26. Tsarev SA, Tsareva TS, Emerson SU, et al. Recombinant vaccine against hepatitis E: doseresponse and protection against heterologuus challenge. Vaccine 1997; 11115: 1834-38. 27. Brayn PJ, Tsarev SA, Iqbal M, et al. Epidemic hepatitis E in Pakistan: Patterns or serologicresponse and evidence that antibody to hepatitis E virus protects against disease. J Infect Dis 1994; 170: 517-21. 28. Tandon A, Tandon BN, Bhujwala RA. Clinical spectrum of acute sporadic hepatitis E and possible benefit of glycyrrhizin therapy. Hepatol Res 2002; 23:55-61. 29. Li F, Riddell MA, Seow H-F, et al. Recombinant subunit ORF2.1 antigen and induction of antibody against immunodominant epitopes in the hepatitis E virus capsid protein . J Med Virol 2000; 60: 379-86. HEPATİT ETYOLOJİSİNDE SORGULANAN YENİ VİRÜSLER B7-1 HEPATİT ETYOLOJİSİNDE SORGULANAN YENİ VİRUSLAR Doç. Dr. Selda Erensoy Viral hepatitler, tüm dünyada önemli toplum sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Duyarlı ve özgül immunolojik ve nükleik asit testlerinin bulunmasına karşın, parenteral yolla bulaşmış veya toplum kaynaklı non-A-E hepatitlerin (akut, fulminan, kronik) %10-20’sinin etyolojisi halen tanımlanamamaktadır. Son yıllarda, özellikle “representative differential amplification” (RDA) gibi güçlü moleküler biyolojik yöntemler kullanılarak, hepatitten sorumlu olabilecek yeni viruslar üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Hepatit G virusu (HGV) ve GB viruslar bu çalışmalarla tanımlanmış; HGV’nin aslında GB virus tip C (GBV-C)’nin bir genotipi olduğu belirlenmiştir. GBV-C’nin non-A-E hepatitlerinin etyolojisini tanımlamada yetersiz kalması, başka virusların araştırılmasını yoğunlaştırmıştır. 1997’den beri non-A-E virusları olabilecek; TT virus (TTV), SANBAN virus, YONBAN virus, TT-benzeri mini virus (“TTV like mini virus” = TLMV), SEN virus (SENV), “Sentinel virus” (SNTV) gibi izolatlar tanımlanmıştır. Bunlar, aralarında en çok çalışılan ve üzerinde daha çok veri biriken TTV ile ilişkilendirilerek ve birçok yayında “TTV ile ilişkili viruslar” olarak adlandırılmaktadırlar. Filogenetik analizler sonunda aynı aile içinde gruplar/türler oldukları öne sürülmüştür. TTV’den sonra üzerinde yoğun çalışmaların devam ettiği grup SENV’dir. Ancak çalışmalar çoğaldıkça, tanımlanan yeni virusların hepatit etyolojisindeki rolleri, hatta hepatotrop özellikleri daha çok tartışılır, sorgulanır olmuştur. GBV-C/HGV’nin ve TTV’nin hepatit virusu olmadıkları yönündeki düşünce daha ağır basmaktadır. Bu bölümde GBV-C/HGV, TTV ve SEN-V hakkındaki veriler gözden geçirilecek, virolojik özellikleri, araştırıldıkları klinik tablolar ve epidemiyolojik özellikleri tartışılacaktır. Sürekli çalışma sonuçları, veriler ve yorumlar biriktiği için bu yazı yazılırken en çok kabul edilen özellikler üzerinde durulacaktır. GBV-C/HGV: Birbirinden bağımsız iki farklı çalışma grubu 1995’de yeni insan hepatit virusları bulduklarını bildirdiler. Bir grup hepatit G virusu (HGV) adını kullanırken, diğer grup da hepatit GB virusu C (GBV-C) adını kullandı (1-3). GBV-C ve HGV’nin moleküler özellikleri karşılaştırıldığında, bu iki ajanın aslında aynı virusun farklı izolatları olduğu anlaşıldı (1). GBV-C’nin tanımlanması 1967’de akut hepatit geçiren, isminin baş harfleri G.B. olan bir cerraha dayanmaktadır. G.B.’nin akut hepatiti sırasında alınıp saklanmış plazma örneği küçük primatlara (tamarin) inoküle edilmiş ve tamarinlerde hepatit gelişmiştir. Tamarinlerde 11. pasaj serumundan iki GBV genomik RNA partikülü klonlanmıştır (GBV-A ve GBV-B). GBV-A ve B rekombinan proteinleriyle yapılan sero-immunolojik tarama çalışmalarında reaksiyon veren Batı Afrika’dan bir örnekten GBV-A, GBV-B ve HCV-1 dejenere helikaz primerleriyle yapılan PCR ile başka bir virusa ait olabilecek bir nükleotid dizisi elde edilmiştir. Helikaza ilişkin dizi analizinde, GBV-A, HCV-1 ve GBV-B dizileri ile sırasıyla %59, %53, ve %48 benzerlik bulunmuş ve ayrı bir virus olarak GBV-C adı verilmiştir. Bugün GBV-A ve GBV-B’nin aslında tamarin virusları oldukları, GBV-C’nin ise insan virusu olduğuna inanılmaktadır (4). Aynı dönemde başka bir grup; HCV ile de infekte olan bir hasta ve HBV veya HCV ile infekte olmayan asemptomatik kişilerin plazma örneklerinden kendi aralarında %90.5 nükleotid dizi benzerliği olan viral genomik diziler elde ettiğini açıklamış; tanımladığı virusu HGV olarak isimlendirilmiştir (1). HGV’nin poliprotein analizinde GBV-A ile %43.8, GBVB ve HCV-1 izolatı ile %28.4 ve %26.8 homoloji bulunmuştur. RNA’ya bağımlı RNA polimeraz bölgesinde ve helikaz domenlerinde ise GBV-A ile %60, GBV-B veya HCV ile de %40-50 homoloji bulunmuştur (2,4). HGV ile GBV-C genomlarının analizinde %86 nükleotid; %96 amino asit homolojisi bulunmuş ve aynı virus oldukları belirlenmiştir (1,4). Viroloji: GBV-C ve HGV’nin genomları HCV genomuyla %25 benzerlik gösteren, yaklaşık 9400 nükleotidli, tek sarmallı pozitif RNA’dır. Bu viruslar Flaviviridae ailesinde, HCV’den farklı bir virusun izolatları olarak yer alırlar (1-4). Günümüzde, bu virus için GBV-C/HGV tanımlaması tercih edilmektedir. GBV-C/HGV’nin genomik organizasyonu HCV’ye benzer. Büyük bir poliproteini kodlayan bir açık okuma çerçevesi ile 5’- ve 3’- uçlarında yer alan kodlanmayan bölgeler (5’NCR ve 3’NCR) bulunur. Genomda yüksek düzeyde korunan üç motif bulunur; helikaz, iki proteaz ve RNA’ya bağımlı RNA polimeraz motifleri. HCV’den farklı olarak tam bir çekirdek proteinini kodlayan dizi bulunamamıştır (1,2,4,5). Ancak Xiang ve ark. (6) plazmada dansite analizlerinde HCV’ye benzer şekilde, çok düşük dansiteli viriyon partikülleri (1.07-1.09g/ml) ve 1.18g/ml’lik nükleokapsit bulunduğunu bildirmişlerdir. Genetik heterojenite ve genotipler: GBV-C/HGV’nin yapısal genleri ile GBV-A’nınkiler arasında sınırlı düzeyde ortaklık bulunurken, HCV ve HGBV-B’ninkiler ile ortaklık yoktur (1,2,4). GBV-C/HGV genomu, HCV kadar heterojen olmasa da, farklı izolatların dizilerinde değişkenlik görülür. Aslında, GBV-C/HGV’nin de persistan bir infeksiyon sırasında nükleotid değişiklik hızı benzerdir (0.4 – 2.4 x 10-3), fakat sinonimlerin nonsinonimlere oranı daha yüksektir (30:1) (7-9). GBV-C/HGV’nin zarf glikoproteinlerinde çok değişken bölgeler gösterilememiştir (10). Buna göre, vireminin devamını, immun yanıttan kaçış dışında başka bir mekanizma sağlamalıdır. GBV-C/HGV sınıflandırması üzerinde henüz tam bir anlaşma yoktur. Analizlerde kullanılan yöntemler ve bölge önemlidir; temsil edici özellikte olmalıdır. Önce, 5’NCR’nin en iyi bölge olduğu öne sürülmüşse de, son olarak E2 geninin analizi ile daha tutarlı filogenetik gruplama sonuçları elde edildiği belirtilmiştir (11). Genomik değişkenliğin virolojik veya klinik önemi üzerinde durulmakla birlikte, genotipik değişikliğin biyolojik veya klinik farklarla ilgisi yokmuş gibi durmaktadır. Bu nedenle, Smith ve ark. (8) tip yerine “grup” ve “alt grup” tanımlamalarını önermiştir. Önce üç genotip tanımlanmıştır (7,8,12-14). GBV-C/HGV genotiplerinin prevalansları coğrafi bölgelere göre farklılık gösterir; tip 1 en çok batı Afrika’da, tip 2 Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da, tip 3 ise Asya’da baskındır (7,8,12-14). Ardından Güneydoğu Asya ve Güney Afrika’dan farklı birer genotip olabileceği bildirilmiş ve sırasıyla genotip 4 ve 5 olarak isimlendirilmeleri önerilmiştir (15-17). Ancak, Güneydoğu Asya’dan bildirilen iki çalışmadaki izolatlar da farklı tipler gibi görünmektedir. Altıncı veya başka tiplerin ya da alt tiplerin olması mümkündür. Türkiye’de, Ege Tıp Fakültesi böbrek transplantasyon alıcıları arasında 2a daha baskın olmak üzere tip 2 bulunmuştur (18). Replikasyon bölgesi: HGV’nin hepatotropizmi ve karaciğerde replike olup olmadığı henüz kesinlik kazanmamıştır; veriler çelişkilidir (19-21). HGV’nin başlıca replikasyon bölgesinin karaciğer olmadığını gösteren iki çalışma vardır. Laskus ve ark. (22) GBV-C/HGV ve HCV ko-infeksiyonlu 10 hastanın karaciğer biyopsi örneklerinde GBV-C/HGV RNA negatif sarmalını saptayamamış, altısında GBV-C/HGV pozitif sarmalı düşük düzeyde bulmuşlardır. Serum GBV-C/HGV ve HCV pozitif RNA düzeyleri ise benzer düzeylerdedir. Aynı amaçla Pessoa ve ark. (23) karaciğer ile serum GBV-C/HGV RNA düzeylerini karşılaştırmışlar, HCV’ye göre karaciğer/serum oranının çok düşük olduğunu bulmuşlardır. GBV-C/HGV’nin lenfotropik bir virus olduğu, dalak, kemik iliği ve mononükleer hücrelerde replike olduğunu gösteren çalışmalar vardır (21). Fogeda ve ark. (24) da farklı GBV-C/HGV kökenlerinin farklı tropizmleri olduğunu bildirmişlerdir. Şempanzelerin GBV-C/HGV ile deneysel infeksiyonu: 108 GBV-C/HGV genom/ml ile kontamine insan plazması ile iki şempanze infekte edilmiştir (25). İnfeksiyondan 10 ve 11 hafta sonra viremi saptanmış ve 120 haftalık izlemde viremi devam etmiştir, 106-107 genom/ml düzeyinde plato yapmıştır, ancak hepatit gelişmemiştir. Iki şempanzeye daha birinci pasaj plazma havuzu inoküle edilmiş. 106.7 genom/ml inoküle edilende 1. haftada; 104.7 genom/ml inoküle edilende 7. haftada viremi saptanmıştır (25). Epidemiyoloji: GBV-C/HGV’nin kan yoluyla bulaştığı bilinmektedir. Önceden GBV-C/HGV RNA olumsuz olup, kan veya kan ürünlerinin transfüzyonundan sonra olumlulaşan alıcılar gösterilmiştir (1,3). Bu olgularla ilişkili GBV-C/HGV RNA olumlu vericiler de saptanmıştır. Moleküler yöntemlerle infeksiyon kaynağını kanıtlayan çalışmalar da vardır (26). Kan vericilerde yapılan taramalarda, A.B.D.’de %1.4-2; Almanya’da %1-2.5; İspanya ve Fransa’da ise %3 ve 4.2 oranlarında GBV-C/HGV viremisi bildirilmektedir (1,3,27-34). İstanbul ve Samsun’dan kan vericilerde bildirilen oran %2’dir (35-37). İzmir’de kan vericilerde %1 oranı saptanmıştır (yayınlanmamış veri). Tablo 1’de farklı gruplardaki GBVC/HGV RNA oranlarını bildiren çalışmaların sonuçları özetlenmiştir. ALT değerleri normal olanlar ile yüksek olanlarda viremi oranları benzerdir; karaciğer fonksiyon testleri GBVC/HGV infeksiyonu yönünden yardımcı bir gösterge değildir (1). Kan donörleri genellikle risk yönünden sorgulanarak seçildikleri için genel populasyonda bu oran daha yükselebilir; Yunanistan’da sağlıklı populasyonda %10 oranı bildirilmiştir (38). Wang (39) Çin’de gönüllü kan vericilerde GBV-C/HGV viremi oranını %0.7, profesyonel vericilerde ise %7.9 bildirmiştir. Çok sayıda kan transfüzyonu olan hastalarda GBV-C/HGV RNA oranı %35’e yükselmektedir (40,41). Uzunalimoğlu ve ark. (42) çok sayıda kan transfüzyonu uygulanan 48 talasemi hastasının yedisinde GBV-C/HGV RNA olumluluğu bildirmişlerdir. Kocabaş ve ark.’nın (43) çok sayıda tranfüzyon uygulanan çocuklardaki oranı da %3.1’dir. Diğer parenteral yollarla bulaşma riski olan gruplarda da infeksiyon oranı artmaktadır (3,44-52). GBV-C/HGV RNA olumlu hastaların %20-25’inde transfüzyon öyküsü yoktur (45,48). Damar içi uyuşturucu bağımlılarında A.B.D.’de %3.7 oranı verilirken Avrupa’da %29-38 arasında yüksek oranlar bildirilmiştir (1,29,40). Hatta %75 gibi yüksek oran da bildirilmiştir (67). Ege Tıp Fakültesi böbrek transplantasyon olgularında; HCV olumlularda %41, HCV olumsuzlarda ise %43 oranında GBV-C/HGV RNA olumluluğu saptanmıştır (53). Tablo 1. Kan vericiler ve parenteral bulaşma riski yüksek gruplar ve bazı hasta gruplarında GBV-C/HGV viremisi Kan vericiler ALT normal ALT yüksek Parenteral bulaşma riski Çoklu transfüzyon Damar içi uyuşturucu bağımlısı Renal diyaliz Renal transplantasyon Kemik iliği transplantasyonu Diabetes mellitus Lichen planus Kanser Bölge GBV-C/HGV RNA + (%) Kaynak ABD Avrupa Japonya Türkiye Çin Çin A.B.D. 1.4-1.7 1-4.2 0.9 2 0.7(gönüllü) 7.9(profesyonel) 1.5 1,3,33 22-32,34 49 yayınlanmamış, 35-37 39 39 1 Avrupa Japonya Türkiye ABD (hemofili) ABD Avrupa ABD Avrupa Japonya Türkiye Avrupa Türkiye Türkiye Türkiye Türkiye Türkiye 10.7-35.2 24 3.1,15 48 3.7 29-38 20 6-37.6 3-4.5 25-35 13-36 42 14.7 2.3 25 9.5 1,28,32,40,68 41 42,43 68 1 29,40,80 44 28,30,31,38,45-48 49,71 50,52 1,30,45,46,63 yayınlanmamış veri 35 37 36 37 GBV-C/HGV RNA olumluluk oranı akut veya kronik non-A-E hepatitlerinde sağlıklı populasyona göre yüksek oranlarda olmakla birlikte, etyolojisi bilinen viral hepatit hastalarında da benzer şekilde yüksektir (tablo 2). Bu da HBV veya HCV ile benzer bulaşma yollarını paylaştığını göstermektedir. Kriptojenik siroz nedeniyle karaciğer transplantasyonuna giden hastalarda %22-26 arasındaki oran operasyon sonrasında %67’ye yükselmektedir (57,58). Operasyon öncesinde de bu hastalar çok sayıda kan ürünü aldıklarından yüksek risk altındadırlar; operasyon da riski anlamlı derecede arttırmaktadır. Renal transplantasyon olgularında %13-36 oranında, kemik iliği transplantasyonunda da %25-61 oranında GBV-C/HGV infeksiyonu bildirilmektedir (1,30,32,45,46,63,64-67). Türkiye’de Ülgen ve ark. (35) 20 kemik iliği tranplantasyon olgusunun üçünde transplantasyon öncesinde ve sonrasında GBV-C/HGV RNA olumlu bulmuşlardır. Bu olgulardaki çok sayıdaki kan transfüzyonu, parenteral girişim ve immun supresyon infeksiyon nedenleri olabilir. HGV’nin cinsel yolla bulaşabildiğine işaret edilen çalışmada, Tayvan’da fahişelerde GBV-C/HGV viremisi %11 oranında bulunmuş, meslekte geçen sürenin uzunluğu, cinsel ilişki sayısı ve transfüzyon öyküsü ile GBV-C/HGV RNA olumluluğunun arttığı vurgulanmıştır (61). A.B.D.’de hemofilili erkeklerde %48 oranı ile birlikte eşlerinde %21 oranında HGV RNA olumluluğu bildirilmiş, düşük de olsa cinsel yolla geçiş üzerinde durulmuştur (68). Wang (39) Çin’de gönüllü kan vericilerde GBV-C/HGV viremi oranını %0.7, profesyonel vericilerde ise %7.9 bildirmiştir. GBV-C/HGV ile infekte annelerin bebeklerinde %56-89 oranında GBV-C/HGV infeksiyonu saptandığı, bebeklerin 12 aya kadar izlemlerinde HGV viremisi devam etse de, hepatit gelişmediği bildirilmiştir (62,69,70). Annelerden bebeklerine bulaşma nükleik asit dizi analizleriyle kanıtlanmıştır (62,63). Tablo 2. Karaciğer hastalıklarında GBV-C/HGV viremisi Bölge Post transfüzyon non-A-E hepatiti Kronik non-A-C hepatiti Kriptojenik karaciğer sirozu Kronik hepatit C Kronik hepatit B Kronik HBV+HCV enf. Akut non A-E hepatiti Akut hepatit C Akut hepatit A Akut Hepatit B Karaciğer transplantasyonu Pre-op. (kriptojenik siroz) Post.op. Hepatosellüler karsinoma Alkolik hepatit Otoimmun hepatit Primer bilyer siroz Kronik karaciğer hast. Kaynak ABD G.Amerika Avrupa Türkiye Türkiye A.B.D. Avrupa Japonya Çin Türkiye Avrupa Türkiye Ispanya ABD Avrupa Rusya Çin ABD Avrupa ABD Avrupa ABD Avrupa GBV-C/HGV RNA + (%) 12-27 13 8, 17 12.5 18.2 20 17-48.3 11 8.2 28 8.6-19 18 61 9, 13, 23 1.9, 13 4 16.7 10, 18, 20 28.6 25 2.9 32 32.1 Avrupa Çin Avrupa Avrupa Avrupa Türkiye 22, 26 33, 67 4.7, 6.6 6.1 10 9 1.9 7.6 56,57 56,57 1,58 39 1 1 1 37 1,67 1 1,31 55 55 44 1,38,40,80,82 59 39 55 1,38,82 55 31 1,3,54 1,38,40,82 53 39 1,3,54 38 54 82 54 38 İyileşmiş ve viremik olmayan GBV-C/HGV infeksiyonunu saptayabilmek için zarf proteinlerine karşı olan anti-E2 antikorları araştırılmıştır. Almanya’da hemodiyaliz olgularında anti-E2 olumluluğu %14.2; %17 GBV-C/HGV RNA olumluluğu ile birlikte toplam %28.6 oranında GBV-C/HGV infeksiyon (anti-E2 ve/veya GBV-C/HGV RNA) prevalansı bulunmaktadır (28). Böbrek transplantasyon hastalarında ise %40 oranında anti-E2 olumluluğu; %42 GBV-C/HGV RNA olumluluğu ile birlikte %53 HGV infeksiyon prevalansı bildirilmiştir (64). Kan ve böbrek donörlerinde %11, diyaliz hastalarında %8-20 anti-E2 olumluluğu bulunmuştur (46,71). Vericiler ile hastalar arasında antikor olumluluğunda anlamlı bir fark yoktur. Ancak GBV-C/HGV RNA olumluluğu yönünden aradaki farkın anlamlı olması, immun supresyonda virusun temizlenme oranının daha düşük olduğunu ve vireminin devam ettiğini göstermektedir. Japonya’da HCV infeksiyonunun endemik olduğu bir bölgede HGV anti-E2 olumluluğunu %31.5; endemik olmadığı bir bölgede ise %6 bulunmuştur (72). Dille (27) ve Tacke’nin (29) çalışmalarında da riskli gruplarda anti-E2 olumluluğu %40’a, hatta damar içi uyuşturucu bağımlılarında %85’e çıkmaktadır; sağlıklı kan donörlerinde ise %2.5-3’dür. Bu çalışmalarda antikorun oluşmasıyla GBV-C/HGV RNA’nın kaybolmaya başladığı, ve infeksiyonun iyileştiği gösterilmektedir. GBV-C/HGV RNA ve GBV-C/HGV anti-E2’nin birlikte olumluluğu %0-5 arasındadır. Klinik Bulgular: GBV-C/HGV’nin karaciğer hastalıklarındaki etyolojik rolü halen tartışmalıdır. Transfüzyon sonrası hepatitlerde GBV-C/HGV’nin akut hepatit yapabileceğini gösteren çalışmalarda infeksiyonlar hafif seyirli, ALT düzeyleri ortalama 200U/L, ender olarak sarılık gelişen, karaciğer dışı semptom veya bulguların saptanmadığı hepatit tabloları tanımlanmıştır (1,3,55). GBV-C/HGV’yi sorumlu tutabilmek için hepatit öncesi GBV-C/HGV RNA durumunun bilinmesi gerekir. Bildirilen diğer çalışmalarda da akut non-A-E hepatitlerindeki GBVC/HGV RNA olumluluğu ile diğer akut hepatitlerdeki GBV-C/HGV olumluluğu benzerdir (tablo 2). Transfüzyon alıcılarında hepatit gelişenlerle gelişmeyenler arasındaki GBV-C/HGV infeksiyon oranları benzerdir (3). GBV-C/HGV ile infekte kan alıcılarının %75’inde karaciğer hastalığına ilişkin biyokimyasal bulgu yoktur. Kronik HBV veya HCV infeksiyonlarında GBV-C/HGV ko-infeksiyonu %3-48 oranlarında bildirilmektedir (tablo 2). Kronik B ve C hepatitli hastalarda GBV-C/HGV enfeksiyonunun klinik bulgular, karaciğer fonksiyon testleri ve histopatolojisine bir etkisi olmadığı görülmektedir (1,3,56,60). Ege Üniversitesi Hastanesinde böbrek transplantasyonlu HCV veya HBV infeksiyonu bulunmayan GBV-C/HGV RNA olumlu altı hastanın karaciğer biyopsisinin histopatolojisi tamamen normal bulunmuştur (53). HCV infeksiyonlu GBVC/HGV RNA olumlu 13 olgu ile GBV-C/HGV RNA olumsuz 19 olgunun karaciğer histopatolojileri arasında da anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu çalışma da GBV-C/HGV’nin tek başına karaciğer patolojisine neden olmadığını desteklemektedir. HGV’nin kronik hepatit, siroz veya hepatoselüler karsinomaya neden olduğuna dair bir kanıt yoktur. Etyoloji tanımlanamayan kronik hepatit olgularındaki GBV-C/HGV infeksiyonu oranı (%8-27) ile kronik hepatit C (%11-28), kronik hepatit B (%10-18) olgularındaki oranlar benzerdir. Kriptojenik siroz nedeniyle karaciğer transplantasyonuna giden olguların çoğunluğu (%74-78) GBV-C/HGV ile infekte değildir (57,58). GBV-C/HGV infeksiyonunun transplantasyon sonrası hepatit sıklığı veya greft ömrü üzerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. GBV-C/HGV’nin fulminan hepatite neden olup olmadığı tartışmalıdır. GBV-C/HGV olumlu non-A-E fulminan hepatitli olgularda etkenin GBV-C/HGV olduğunu kanıtlamak güçtür (7476). Mutant GBV-C/HGV izolatlarının karaciğer hasarına yol açabileceği öne sürülmekle birlikte karşı görüşler de vardır (74-76). Yoğun transfüzyon uygulanan bu olguların daha önceki GBV-C/HGV durumlarını bilmek gerekir. Sonuç olarak; GBV-C/HGV, hepatite neden oluyorsa bile hafif, kendi kendi sınırlayan bir tablo olduğuna ilişkin görüş kabul edilmektedir. Hepatit dışı diğer hastalıklarda da GBVC/HGV araştırılmıştır; sorumluluğunu kanıtlayan çalışma henüz yoktur. Tanı: Aktif GBV-C/HGV enfeksiyonunun tanısı viral genomik RNA’nın saptanması ile konmaktadır. Bunun için en yaygın kullanılan yöntem revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonudur (RT-PCR). RT-PCR’da ya iki devreli amplifikasyon (“nested” veya “seminested”) ya da bir PCR sonrası özgül problarla hibridizasyon kullanılır. Çalışmalarda çoğunlukla laboratuvarların kendi geliştirdikleri PCR veya kısmen standardize edilmiş ticari kitler (HGV PCR ELISA digoksigenin saptama sistemi) kullanılmaktadır (77). Genomun en çok korunan kısmı olan 5’NCR araştırılmaktadır. NS5a bölgesinden veya helikaz (NS3) bölgesinden de primerler seçilmektedir. 5’NCR ile NS5a’ya ait primerlerin birlikte kullanıldığı çoklu PCR yapılarak duyarlılık arttırılmaktadır (77). RT-PCR’ın saptama duyarlılığı 8x102 genom ekivalan/ml olarak bildirilmiştir (77). GBV-C/HGV RNA düzeylerini kantitatif saptamak için, araştırmalarda dallı DNA testi de kullanılmaktadır (57,58). Bu sistemde de 5’NCR araştırılmaktadır, saptama duyarlılığı 30 000-50 000 genom ekivalan/ml’dir. Ayrıca ligaz zincir reaksiyonu ile de GBV-C/HGV testi geliştirilmiştir. PCR’a ilişkin kontaminasyon, amplikon taşınması, teknik sorunlar ve GBV-C/HGV’nin heterojenitesi nedeniyle standardizasyon sorun olabilir. Fransa’da yapılan çok merkezli kalite kontrol çalışmalarında hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, deneyimli laboratuvarların bile yalancı olumlu ve yalancı olumsuz sonuçlar verebileceği gösterilmiştir (78,79). Bu çalışmalardaki değişken sonuçlar kalite kontrol çalışmalarının gerekliliğini vurgulamaktadır. Çalışmalardan kliniğe veya patogeneze ilişkin sonuçlar çıkarılırken yöntemin önemi ortaya çıkmaktadır. HGV’nin NS5a ve 5’NCR’ye ait altı farklı primer setinin karşılaştırıldığı bir çalışmanın sonucunda da rutin testlerde 5’kodlanmayan bölgeden bir set ile NS5a bölgesinden bir setin paralel kullanılmasının testin güvenilirliğini arttırdığı gösterilmektedir (80). Bir devirli PCR yapılacaksa özgül problarla hibridizasyon gerekmektedir. GBV-C/HGV RNA olumluluğu süregiden infeksiyonu gösterir. Iyileşmiş GBV-C/HGV infeksiyonunu saptamak için GBV-C/HGV zarf proteini E2’ye karşı antikor araştıran (GBV-C/HGV-E2 antikoru) ELISA geliştirilmiştir (27,29). Bu testte ökaryotik hücre sisteminde eksprese edilen E2 proteini kullanılmaktadır. E2’ye karşı sıvısal bağışık yanıtın oluşmasıyla genellikle bir yıl içinde HGV viremisi kaybolmaktadır. Antikor oluşmayanlarda virusun temizlenmediği düşünülmektedir (27,29). Tedavi ve Korunma: GBV-C/HGV infeksiyonu hafif seyretmekte ve kendi kendine iyileşmektedir. Kronik hepatite veya karaciğer hasarına yol açtığına dair bir kanıt yoktur. Kronik C hepatitinde uygulanan interferon tedavisinin GBV-C/HGV replikasyonunu baskıladığı, ancak tedavinin kesilmesiyle tekrar aktive olabileceği gösterilmiştir. Ancak klinik ve biyokimyasal iyileşme GBV-C/HGV viremisi ile değil, HCV viremisi ile ilişkilidir (56,60,81). Bu nedenle salt GBV-C/HGV infeksiyonunda tedavi düşünmek bugün için yersizdir. Aynı şekilde donörlerin taranmasını düşünmek de anlamlı değildir. Ancak kan yoluyla bulaşan ve prevalansı HCV’den daha yüksek olan bu virusun transfüzyon dışı durumlarda saptanması, bu yolla bulaşan etkenlere karşı önlemlerde eksik olduğunun göstergesidir. Bu durumda kaynağın araştırılması ve genel önlemlerin gözden geçirilmesi önemlidir. TT virus TT virus (TTV) 1997’nin sonunda, Japonya’da etyolojisi bilinmeyen akut posttransfüzyon hepatitli bir hastanın serumundan izole edilmiştir. Hastanın isminin baş harflerinden (T.T.) TT virus ismi verilmiştir (83). Önceleri posttransfüzyon hepatitinden sorumlu olduğu düşünüldüğü için bu kısaltmayı transfüzyonla bulaşan (“transfusion transmitted”) virus anlamına kullananlar da olmuştur. Ancak, bu isim sadece bir bulaşma yolunu, hatta en sık olmayan bulaşma yolunu vurguladığından bu şekilde anılması uygun değildir. İlk tanımlanmasından bu yana moleküler özellikleri, karaciğer hastalığına neden olup olmadığı üzerinde çok yoğun çalışılmıştır. Sağlıklı kişilerde TTV prevalansının çok yüksek olması bilinen diğer viruslardan farklı olarak ilgi çekmektedir. Kommensal veya endosimbiyotik bir virus olup olmadığı tartışılmaktadır. Bu grubun büyük bir aile olduğu, ancak bazı genotiplerinin patojen olabileceği üzerinde de durulmaktadır. Viroloji: TTV’nin ilk tanımlandığı orijinal DNA klonu N22 olarak isimlendirilmiştir. Bu 500 baz uzunluğundaki N22 klonundan elde edilen primerler kullanılarak, alanin aminotransferaz (ALT) düzeyi yüksek bir kan donörünün plazmasından bir TTV izolatı (TA278) bulunmuştur. Virusun zarfsız, genomunun 3739 nükleotidli, tek sarmallı DNA olduğu tanımlanmıştır (84). Önce iki açık okuma çerçevesi (ORF1 ve ORF2) bulunduğu ve 770 ile 202 amino asitli iki proteini kodladıkları açıklanmış; ardından üç ORF olduğu gösterilmiştir. TTV’nin dansitesi sukrozda 1.26g/ml, sezyum kloridde 1.31 – 1.34g/ml olarak bildirilmiştir (84,85). Batı Afrika’dan başka bir grup nükleotid dizisini verdikleri bir TTV izolatının genomunun dairesel, negatif polariteli, 3852 nükleotidli olduğunu bildirmiştir (85) Bu çalışma, viral partikül büyüklüğünün 30-50nm olduğunu belirtmektedir. TTV en çok Circinoviridae /Circoviridae ailesi ile ilişkili görünmektedir. Ancak genomunun daha büyük olması nedeniyle TTV’nin bu aile içinde, insanları infekte eden yeni bir virus olduğu kabul edilmektedir (85). TTV’nin ilginç bir özelliği de genomunun çok değişken olmasıdır. Genetik heterojenite ve genotipler: Çeşitli TTV izolatlarının filogenetik analizleri, TTV genomunun heterojenitesini göstermekte ve çeşitli tipler ve alt tipler tanımlamaktadır. Virusun genomik büyüklüğünün de genotipe göre değiştiği (3818-3853) öne sürülmektedir (86).TTV genotiplerinin tanımlanması ve sayısı üzerinde tartışılmaktadır (87-89). Okamoto ve ark. (90) virusun kodlayan bölgesinde %30’dan fazla değişkenlik olduğunu ve en az 16 genotipin tanımlandığını bildirmişlerdir. 5’ NCR primerleri ile yapılan PCR’da 7-16 genotiplerinin de yakalanabildiği gösterilmiştir. Genotipler arasındaki homoloji %60-72; alt tipler arasındaki %85-89; aynı alt tipteki izolatlar arasındaki homoloji ise %93-100 olarak bildirilmiştir (84,90,91). Bir hastanın serumunda 3-5 TTV genotipinin olabileceği gösterilmiştir (85,90,92). Genetik değişkenliğin bu kadar yüksek olmasının homolog rekombinasyonla ilişkili olduğuna inanılmaktadır (88). İzmir ve İstanbul’dan toplam 39 izolatın ORF nükleik asit dizi analizine göre, %64’ü tip 2, %36’sı tip 1; tip 2’lerin %88’i ise 2c olarak belirlendi (93). Kan donörleri, hemodiyaliz hastaları, talasemi hastaları, fulminan hepatit ve diğer karaciğer hastalarını kapsayan bu çalışmada genotiplerin olgu gruplarına dağılımında anlamlı bir fark saptanmadı. Patoloji ve klinik ile ilişkisi: TTV DNA farklı non-A-G hepatit hasta populasyonlarında yüksek oranlarda bulunmaktadır. Transfüzyon öncesi TTV olumsuz olup, akut posttransfüzyon hepatit gelişen olgularda serumda TTV DNA’nın saptanması nedeniyle etken olabileceği öne sürülse de ispatlanamamıştır (94). TTV’nin akut ve persistan infeksiyonlarla ilişkisini gösteren çalışmalar olmakla birlikte klinik önemi açıklanamamıştır (94). Son çalışmalarda TTV olumlu kişilerin çoğunluğunda anlamlı bir karaciğer hasarını gösteren biyokimyasal veya histolojik bulgu yoktur. TTV DNA olumlu olgular ile olumsuz olgular arasında karaciğerdeki histolojik aktivite veya ALT düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunamamaktadır. Hepatit B ve HCV infeksiyonlarında da en az kriptojenik karaciğer hastalığı olanlar kadar yüksektir (84,95-103). Prospektif olarak izlenen hastalarda akut hepatit gelişenlerle gelişmeyenlerdeki yeni TTV infeksiyonlarının oranı da benzer bulunmuştur (104,105). Bu veriler TTV infeksiyonunun yalnız başına belirgin bir karaciğer hasarına neden olmadığı, başka bir hepatit etkeninin yanında olabileceği görüşünü desteklemektedir. HBV veya HCV infeksiyonlarında TTV olumlular ile olumsuzlar arasında hastalığın ağırlığı yönünden bir fark olmadığı için karaciğer hasarını arttırmada da bir etkisi olmadığına inanılmaktadır. İnfekte kişilerin karaciğer dokularında TTV DNA’sı (serum örneklerine gore 10-100 kat daha fazla) ve replikasyon göstergesi olabilecek çift sarmallı DNA saptanması nedeniyle virusun hepatotrop özelliği kabul edilmektedir (106,107). Ancak hepatositlerde morfolojik değişikliklerin olmaması TTV’nin karaciğer patogenezinde önemli bir rolü olmadığını göstermektedir. Ayrıca hepatitte veya karaciğer hasarını alevlendirmede rolü kanıtlanamamıştır (106). İki şempanzeye TTV olumlu serum inokülasyonundan sonra, akut TTV infeksiyonu saptanmış; inokülattaki TTV DNA nükleik asit dizileri ile şempanzelerdeki diziler aynı bulunmuştur. Ancak her iki şempanzede de histolojik veya biyokimyasal olarak hepatit kanıtına rastlanmamıştır (85). Çeşitli ülkelerden sağlıklı kan donörlerinde yüksek oranlarda TTV DNA olumluluğu bildirilmektedir (%1-93) (90,94,96-100,108). Bu veriler asemptomatik TTV taşıyıcılığı olabileceğini göstermektedir. Genotiplerin karaciğer hastalığı ile ilişkisi de araştırılmaktadır, ancak henüz anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Itoh ve ark. (89) N22 primerleriyle yapılan PCR’da saptanan TTV olumlu kişilerde, NCR primerleriyle saptananlara göre ALT düzeylerinin daha yüksek olduğunu bildirerek bu genotiplerin (1-6) karaciğer hasarı ile ilişkili olabileceğini öne sürmüştür. Tanı: Serum örneklerinde TTV DNA, nükleik asit amplifikasyon yöntemleri ile aranmaktadır. İlk çalışmaların çoğunluğu Okamoto ve ark.’nın (84) TTV genomunun protein kodlayan bölgelerinden biri olan ORF1’i hedefleyen primerlerin (NG059, NG061, NG063) kullanıldığı polimeraz zincir reaksiyonu (“semi-nested PCR”) ile yapılmıştır. Ancak Okamoto’nun daha sonraki çalışmasında 5’ veya 3’ NCR ucuna yakın bölgelerini hedefleyen primerlerin kullanıldığı sistemlerin (T801, T935; Takahashi K 1998, Hep Res 12:233-9; NG133/NG147, NG134/NG132; Okamoto H 1999, Virology 259:428-36) daha duyarlı olduğu bildirilmektedir (90). Bu çalışmalarda sağlıklı populasyonda TTV DNA olumluluğu ilk primerlerle %17 saptanırken, yeni primerlerle %93’e yükselmektedir. Başka bir çalışmada da kan donörlerindeki oran %12.8’den %39.6’ya yükselmektedir (109). ORF1’I hedefleyen N22 primerlerinin TTV genotip 1-6’yı saptayabildiği bildirilmektedir (90). TTV’nin yüksek düzeydeki değişkenliği ve konaktaki viral populasyonun karmaşıklığı nedeniyle seçilen primerlere bağlı olarak TTV DNA olumluluk oranları da değişebilir. Ayrıca tüm RNA PCR testlerinde olduğu gibi örneklerin işlenmesinden saptama sistemlerine kadar her basamak testlerin duyarlılığını etkiler. Sonuçlar değerlendirilirken bu faktörler dikkate alınmalıdır. Türkiye’den aynı primer sistemlerinin (ORF1’e ait) kullanıldığı iki çalışmada kan donörlerinde İzmir’den %51.6, İstanbul’dan %4.5 oranları bildirilmiştir (93,110). Bu iki çalışmada her PCR tepkimesine giren nükleik asit miktarı ve DNA ekstraksiyon yöntemleri farklıdır. İstanbul çalışmasında havuzlama sistemi kullanılmıştır. Havuzlama sistemlerinde duyarlılık ve etkinlik düşebilir; o test için etkinliği gösterilmelidir. Ancak iki basamaklı PCR sistemlerinde (“nested PCR”) kontaminasyon sorunu da dikkate alınmalıdır. İzmir çalışmasında yüksek oran sorgulanırken PCR kurallarına uyulduğu, her örneğin arasına negatif kontrol eklendiği ve DNA izolatlarının dizi analizlerinde aynı izolatlar olmadığının gösterildiği belirtilmektedir. Epidemiyoloji: TTV’nin sağlıklı kişilerde ve kan donörlerinde yüksek oranlarda bulunması asemptomatik virus taşıyıcılığına ve parenteral dışı başka yollarla da bulaşabildiğine işaret etmektedir. TTV’nin dışkı-ağız yoluyla bulaştığını destekleyen yayınlar vardır (111-113). Çocukların da katıldığı populasyonlara ait raporlarda TTV DNA seropozitivitesinin ALT yükselmesi görülmeden yaşla arttığı bildirilmektedir (97,114). Sağlıklı kan donörlerine ilişkin bildirilen TTV DNA seroprevalans oranları geniş bir aralıkta yer almaktadır; Fransa’dan %2, Almanya’dan %7, İspanya’dan %14, Amerika Birleşik Devletleri’nden %13 gibi oranlar bildirilmiştir (94,107,100,108). Kullanılan yöntem ve primerlerin duyarlılığı etkilediğini gösteren çalışmalardan Leary (109) oranın %12.8’dan %39.6’ya, Okamoto (90) ise Japon populasyonunda %17’den %93’e çıktığını bildirmektedir. Gambiya’da kırsal kesimde sağlıklı populasyonda %83 TTV DNA seroprevalansı bildirilmiştir (115). Türkiye’den bildirilen oranlar da farklıdır. İzmir’den %51.6, İstanbul’dan %4.4 ve %31, Bursa’dan %9.6, Ankara’dan %0.5 ve %7.1 oranları bildirilmiştir (93,110,116,117, 119-121). İstanbul’dan %4.4 oranının bildirildiği çalışma dışındaki çalışmalarda ORF bölgesine ait primerler kullanılmıştır. Oranların bu kadar değişken olması, yöntemin standardizasyon eksikliğini göstermektedir. Ülkemizde, çeşitli hastalıklarla ve bulaşma yolları ile TTV infeksiyonunun ilişkisini araştırmak amacıyla farklı gruplarda TTV DNA’sı araştırılmıştır: İzmir’de hemodiyaliz hastalarında %75, fulminan hepatit hastalarında %80; Antalya’dan talasemililerde %61, İstanbul’da kronik B hepatitli olgularda %13.6, kronik C hepatitlilerde %7.2, akut (7 olgu) ve fulminan (3 olgu) viral hepatitlilerde %0, kriptojenik kronik aktif hepatitlilerde %38.4, kriptojenik karaciğer sirozunda %20.5, multiple skleroz hastalarında %19.5, talasemililerde %79.6; İzmir ve İstanbul ‘da HIV olumlu olgularda %50; Ankara’da hemodiyaliz olgularında %8.4 ve %5, Bursa’da hemodiyaliz olgularında %40.7, glomerulopatili olgularda %14.8, renal transplantasyon olgularında %51.7, beş fulminan hepatitli çocukta %44, Ankara’da HBV olumlularda %23, HCV olumlularda %40 oranları bulunmuştur (93,116,117,118, 119,120). Kocazeybek (121) önceden TTV DNA’sı olumsuz olan ve açık kalp operasyonuna giren hastalar arasından hepatit düşünülenleri izlemiş ve %23.3’ünde TTV DNA olumluluğu bulmuştur. Bu çalışmada duyarlılığı daha yüksek olduğu kabul edilen NCR bölgesine ait Takahashi primerleri kullanılmıştır. Ancak aynı çalışmada sağlıklı kontrol grubunda %4.4 gibi düşük TTV DNA oranı dikkat çekicidir, bu primerlerle ülkemizde başka çalışmaların yapılması uygun olur. Farklı ülkelerden bildirilen verilerdeki ortak sonuç da etyolojisi belli olmayan karaciğer hastalığı olan hastalarla, etyolojisi tanımlanmış karaciğer hastalığı olanlardaki TTV DNA seroprevalansı arasında anlamlı fark olmadığıdır. Japonya’dan Kanda ve ark. (103) akut hepatitlerde TTV infeksiyonunun rolünü araştırdıkları çalışma sonuçlarında non A-E akut hepatitlerindeki oranla akut A, B, C hepatitlerindeki ve normal karaciğer fonksiyon testlerine sahip kontrol grubundaki oranın benzer olduğunu bildirmiştir. Fransa’dan da kriptojenik kronik karaciğer hastalığı olanlarda %11.8, kronik B hepatit olanlarda da %23.8 oranları bildirilmiştir (94). Parenteral bulaşma riski yüksek gruplarda TTV infeksiyon oranları yüksek bildirilmekle birlikte, riskli gruplarda olmayan populasyonlara ait oranların da yüksek olması, parenteral dışı bulaşma yollarının da olduğunu göstermektedir. Duyarlılığın daha yüksek olduğu gösterilen primerlerin kullanıldığı testlerle tavuklarda %19, domuzlarda %20, koyunlarda %30 oranları bildirilmiştir (109). İmmun yanıt: TTV infeksiyonuna ait veriler TTV DNA olumluluk oranlarıdır. Akut ve kronik infeksiyonlarda virusun kendiliğinden temizlenebileceği bilindiğine göre, TTV ile karşılaşma oranını verebilmek için antikor testlerine gerek vardır. Ancak henüz güvenilir TTV antikor testleri geliştirilmemiştir. Tsuda ve ark. (122) immunpresipitasyon yöntemiyle tanımladıkları anti-TTV antikorlarının TTV olumlu ve olumsuz olgularda bulunabildiğini bildirmiştir. Bazı olgularda antikor gelişmesiyle TTV DNA’nın kaybolduğu gösterilmiştir. Ancak bu antikorların anlamı, özellikleri hakkında henüz bilgi yoktur. Ayrıca TTV’deki genetik ve amino asit düzeyindeki yüksek değişkenlik immun yanıttan kaçma mekanizmalarını oluşturabilir; böylece tekrarlayan infeksiyonlardan korumayabilir. TTV infeksiyonunun patogenezinde immun komplekslerin, hücresel immun yanıtın rolü de bilinmemektedir. Sonuç olarak; önceleri nedeni bilinmeyen hepatit olgularının bazılarından sorumlu olduğu ve parenteral yolla bulaştığı düşünülen TTV’nin belli bir hastalıkla ilişkisi kanıtlanamamıştır; parenteral dışı yollarla da bulaşabileceği görüşü desteklenmiştir. TTV ile ilişkili diğer viruslar: Etyolojisi tanımlanamayan hepatitlerde başka ajanlar araştırılırken ve TTV çalışmaları devam ederken başka izolatlar tanımlanmaya başladı; SANBAN, YONBAN, PMV; TTV benzeri mini virus(TLMV), SENV ve “Sentinel” viruslardır. ORF dizilerinin analizi ile TLMV farklı tutularak, dört grup (tür) tanımlanması önerildi (123). Grup 1’de YONBAN, grup 2’de prototip TTV izolatları, grup 3’de PMV, grup 4’de SENV, yer aldığı grup 4’ün de en geç ayrılan grup olduğu öne sürüldü (123). SANBAN izolatlarının kümeleştiği bildirildi. Bu grupların ortak bir atadan geliştiği; YONBAN’ın en erken ayrılan, SENV’nin Okamoto ve ark.nın (90) tanımladığı 16 TTV genotipinden 1-8 genotiplerinin TTV grubunda yer alması gerektiği; 9-16 genotiplerinin ise aslında SENV izolatları olduğu bildirildi : (SENV-A; TTV9, SENV- B; TTV10, TUS01; TTV11, SENV- D; TTV12, SANBAN; TTV13, SENV-E; TTV14, SENV-C; TTV15, SENV-H; TTV16) (123). Bu genotipler içinde ORF1 dizilerinin %85’den fazla benzer olduğu gösterildi. Önerilen sınıflandırmalar üzerinde henüz bir uzlaşma yoktur; yeni izolatlar tanımlanmaya da devam etmektedir. Uluslararası Virus Taksonomi Komitesi gibi bir organizasyonun belirlemesi gerekir. TLMV; TTV ve tavuk anemi virusu (CAV) benzeri bir virus olarak tanımlanmıştır (124). TLMV, tek sarmallı, zarfsız, dairesel DNA’sı olan bir virusdur; ancak prototip TTV izolatlarından daha küçüktür (2860 nükleotid). TLMV’nin TTV, SANBAN ve SENV’ye benzerliği %50’den azdır. TTV ile infekte sağlıklı kan donörlerinden izole edilmiştir. CAV ile TTV arasında evrimsel bir bağ sağlayan ayrı bir virus olduğu düşünülmektedir (4 varyant izole edilmiştir). İnsanlardaki patojenitesi ve hepatotropizmi henüz gösterilememiştir. SEN-V HIV ile infekte damar içi uyuşturucu bağımlısı bir hastanın plazmasından DNA’sı izole edilen bu virusa hastanın baş harfleri SEN adı verilmiştir. SENV, tek sarmallı, yaklaşık 3600-3900 nükleotid uzunluğunda dairesel DNA’sı olan, en az üç ORF bulunan, küçük, zarfsız bir virus olarak tanımlanmıştır (124,125). Sekiz farklı SENV izolatı bildirilmiştir (A-H). Bu virusların farklı populasyonlardaki prevalansları da değişiktir. SENV-D ve SENV-H transfüzyon ile ilişkili non-A-E hepatitli hastaların serum örneklerinde daha fazla bulunmakta, sağlıklı kan donörlerinde ise daha az saptanmaktadır. SENV-D ve H’nin transfüzyonla bulaşan hepatitlerle yakın ilişkisi gösterilmiş olsa da, etken olduğuna dair gerekli kanıt yoktur; SENV ile infekte kişilerin çoğunda hepatit gelişmemektedir (126). SENV infeksiyonu ile karaciğer hasarı arasında ilişki şu anda çok belirsizdir; klinik anlamını belirleyebilmek için daha yaygın çalışmalara gerek vardır. Tanı: SEN virus infeksiyonlarının bazıları, TTV’nin NCR bölgesini hedefleyen primerlerin kullanıldığı PCR sistemleri ile saptanabilir. Ancak kesin tanı için özgül primerler kullanılmalıdır. En çok kullanılanlar; SENV-D için D10S, SENV-H için C5S (sens), ortak anti-sens LUCKY 2AS’dir. Saptama için spesifik problarla hibridizasyon önerilmektedir (123). Epidemiyoloji: SENV-D ve SENV-H İtalya ve A.B.D.’de kan donörlerinde %2, akut non-A-E hepatitlerinde %18, kronik non-A-E hepatitlerinde %45, kriptojenik hepatitlerde %35, transfüzyonla ilişkili non-A-E hepatitlerde %50’nin üzerinde; Japonya’da fulminan hepatitlerde %32, akut hepatitlerde %17, kronik hepatitte %27, sirozda %31, kan donörlerinde %10 SENV-D ve H oranları bildirilmiştir (125-127). Tayvan’dan sağlıklı kişilerde %15, parenteral ilaç kullananlarda %54, hemofili hastalarında %68, talasemi hastalarında %90, hemodiyaliz hastalarında %68 oranları bildirilmiştir (128). Bildirilen SENV-D ve H olumluluk sonuçlarından; şimdilik Uzak Doğu’da sağlıklı kişilerde Amerika ve Avrupa’ya göre daha yüksek görünmekle birlikte, bu populasyonlarda da riskli gruplarda ve karaciğer hastalarında sağlıklı kişilere göre anlamlı yüksektir. Ancak non-A-E hepatitlerdeki SENV-D ve H prevalansları ile bilinen diğer hepatotrop viruslarla ilişkili hepatitlerdeki oranlar karşılaştırıldığında anlamlı bir fark gösterilememektedir. Bu da SEN-V viruslarının etyolojik rolünü kanıtlayamamaktadır. Hepatit B ve C virusları ile SENV-D ve H’nin koinfeksiyonlarına sık rastlanmaktadır. Bu bulgu bulaşma yollarının benzer olduğunu göstermekle birlikte, parenteral dışı başka bulaşma yolları da olabilir. Ayrıca koinfeksiyonlarda karaciğer hasarını arttırdıklarına ilişkin kanıt da bulunamamıştır. Sonuç olarak; SENV-D ve H virus infeksiyonları, transfüzyonla ilişkili hepatitlerde daha sıktır. Ancak karaciğer hasarındaki rolleri henüz gösterilememiştir. SNTV; Birleşik Krallık’da Cambridge Üniversitesi’nden bir ekip, bazı hepatit olgularından izole ettikleri, etken olabileceğini düşündükleri yeni bir virusu tanımlamışlardır (“sentinel virus”). SNTV adını verdikleri bu virusun genomunun tek sarmallı, dairesel DNA olduğunu ve 3-4 varyantının olabileceğini bildirmişlerdir. Genom yapısı, büyüklüğü, üç ORF bulunması, dansitesi ve partikül büyüklüğü ile TTV’ye benzemektedir. ORF-1 bölgesinin analizine göre TTV ile %30-36 homoloji bulmuşlardır. Bu virusu ilk tanımladıkları klon 37’den elde ettikleri primerlerle kronik non-A-E hepatitlerinde, kronik B ve kronik C hepatitlerinde %25-40; talasemi olgularında %75, çoklu tranfüzyon olgularında %35-40; kan donörlerinde %4-15 olumluluk saptamışlardır. Aynı virusla ilişkili buldukları SenV-2 adını verdikleri viral DNA’yı kronik non-A-E hepatitlerde %46, kronik B hepatitlerde %1, kronik C hepatitlerde %29, sağlıklı donörlerde %2; aynı gruplarda SenV DNA’sını ise sırasıyla %69, %21, %11 ve %0 oranlarında bulmuşlardır (Lee H. RDA and virus discovery. European Virology 2000, 17-21 September 2000, Glasgow, konferans) (125). Şempanzelere kan yoluyla bulaştırabildikleri bu virusun(ların) patogenezi hakkında henüz bilgi yoktur. Nükleik asit tabanlı yöntemlerin hızla ilerlemesiyle yeni etkenlerin tanımlanabilmesi halen sorun olmaya devam eden non-A-E hepatitlerinde bir umut olmuştur. HCV örneği bu çalışmalarda cesaretlendirici bir destektir. Etyolojisi tanımlanamayan viral hepatitlerden sorumlu olabilecek virusu(ları) bulabilmek için merkezlerde çalışmalar devam etmektedir. Nükleik asit testlerinden temsil edici farklılık analizi (“representational difference analysis; RDA) kullanarak hastaların ve sağlıklı kişilerin/risk gruplarından olmayanların örnekleri taranarak yabancı nükleik asit dizilerinden yeni virus genomunun tanımlaması yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak GBV-C/HGV, TTV ve ilişkili diğer virus örneklerinde patojenik özellikleri kanıtlanamamıştır. Diğer virusların da hepatit virusları olduklarını kabul edebilmek için tek başlarına karaciğer hasarına neden olduklarının kanıtlanması gerekir. KAYNAKLAR 1. Linnen J, Wages J, Zhang-Keck Z-Y et al. Molecular cloning and disease association of hepatitis G virus: Transfusion-transmissible agent. Science 1996; 271:43-6. 2. Schlauder GG, Dawson GJ, Simons JN et al. Molecular and serological analysis in the transmission of the GB hepatitis agents. J Med Virol 1995; 46:81-90. 3. Alter HJ, Nakatsuji Y, Melpolder J, et al. The incidence of transfusion-associated hepatitis G virus infection and its relation to liver disease. N Engl J Med 1997; 336:747-54. 4. Leary TP, Muerhoff AS, Simons JN, et al. Sequence and genomic organization of GBV-C: A novel member of the Flaviviridae associated with human non-A-E hepatitis. J Med Virol 1996; 48:60-7. 5. Muerhoff AS, Leary TP, Simons JN, Pilot-Matias TJ, Dawson GJ, Erker JC, Chalmers ML, Schalauder GG, Desai SM, Mushahvar IK. Genomic organisation of GB viruses A and B; two new members of the Flaviviridea associated with GB agent hepatitis. J Virol 1995; 69:562130. 6. Xiang J, Klinzman D, McLinden J, et al. Characterization of hepatitis G virus (GB-C virus) particles: Evidence for a nucleocapsid and expression of sequences upstream of the E1 protein. J Virol 1998; 72:2738-44. 7. Muerhoff AS, Smith DB, Leary TP, Erker JC, Desai SM Mushahvar IK. Identification of GB virus C variants by phylogenetic analysis of 5’-untranslated and coding region sequences. J Virol 1997; 71:6501-8. 8. Smith DB, Cuceanu N, Davidson F, et al. Discrimination of hepatitis G virus/GBV-C geographical variants by analysis of the 5’non-coding region. J Gen Virol 1997; 78:1533-42. 9. Khudyakov YE, Cong ME, Bonafonte MT, et al. Sequence variation within a nonstructural region of the hepatitis G virus genome. J Virol 1997; 71:6875-80. 10. Nakao H, Okamoto H, Fukuda M, et al. Mutation rate of GB virus C/hepatitis G virus over the entire genome and in subgenomic regions. Virology 1997; 233:43-50. 11. Smith DB, Basaras M, Frost S, et al. Phylogenetic analysis of GBV-C/hepatitis G virus. J Gen Virol 2000; 81:769-80. 12. Konomi N, Miyoshi C, Zerain CF, Li T-C, Arakawa Y, Abe K. Epidemiology of hepatitis B, C, E, and G virus infections and molecular analysis of hepatitis G virus isolates in Bolivia. J Clin Microbiol 1999; 37:3291-5. 13. Muerhoff AS, Simons JN, Leary TP, et al. Sequence heterogeneity within the 5’ terminal region of the hepatitis GB virus C genome and evidence for genotypes. J Hepatol 1996; 25:379-84. 14. Saito T, Shiino T, Arakawa Y, Hayashi S, Abe K. Geographical characterisation of hepatitis G virus genome: evidence for HGV genotypes based on phylogenetic analysis. Hepatol Res 1998; 10:121-30. 15. Naito H, Win KM, Abe K. Identification of a novel genotype of hepatitis G virus in Southeast Asia. J Clin Microbiol 1999; 37:1217-20. 16. Tucker TJ, Smuts H, Eickhaus P, Robson SC, Kirsch RE. Molecular characterization of the 5’ non-coding region of South African GBV-C/HGV isolates: Major deletion and evidence for a fourth genotype. J Med Virol 1999; 59:52-9. 17. Tucker TJ, Smuts HE. GBV-C/HGV genotypes: Proposed nomenclature for genotypes 15. J Med Virol 2000; 62:82-3. 18. Erensoy S, Zeytinoğlu A, Göksel S, Özacar T, Özkahya M, Türkoğlu S, Bilgiç A. GB virus C/ hepatitis G virus infection among renal transplant recipients in İzmir, Turkey: Molecular analysis of phylogenetic groups. International Journal of Infect Diseases 2002; baskıda 19. Fan X, Xu Y, Solomon H, etal. Is hepatitis G/GB virus-C virus hepatotropic? Detection of hepatitis hepatitis G/GB virus-C viral RNA in liver and serum. J Med Virol 1999; 58:60-4. 20. Seipp S, Scheidel M, Hofmann WJ, et al. Hepatotropism of GB virus C (GBV-C): GBV-C replication in human hepatocytes and cells of human hepatoma cell lines. J Hepatol 1999; 30:570-9. 21. Tucker TJ, Smuts HE, Eedes C, Knobel GD, Eickhaus P, Robson SC, Kirsch RE. Evidence that the GBV-C/hepatitis G virus is primarily a lymphotropic virus. J Med Virol 2000;61:52-8. 22. Laskus T, Radrowski M, Wang L-F, Vargas H, Rakela J. Lack of evidence for hepatitis G virus replication in the livers of patients coinfected with hepatitis C and G viruses, J Virol 1997; 71:7804-6. 23. Pessoa MG, Terrault NA, Detmer J, et al. Quantitation of hepatitis G and C viruses in the liver: Evidence that hepatitis G virus is not hepatotropic. Hepatology 1998; 27:877-80. 24. Fogeda M, Lopez-Alcorocho JM, Bartolomé J, Arocena C, Martin MA, Carreno V. Existence of distinct GB virus-C/hepatitis G virus Variants with different tropism. J Virol 2000; 74:7936-42. 25. Bukh J, Kim JP, Govindarajan S, et al. Experimental infection of chimpanzees with hepatitis G virus and genetic analysis of the virus. J Infect Dis 1998; 177:855-62. 26. Schmidt B, Korn K, Fleckenstein B. Molecular evidence for transmission of hepatitis G virus by blood transfusion (letter). Lancet 1996; 347:909-10. 27. Dille BJ, Surowy TK, Gutierez RA, et al. An ELISA for detection of antibodies to the E2 protein of GB virus C. J Infect Dis 1997; 175:458-61. 28. Sheng L, Widyastati A, Kosala H, et al. High prevalence of a hepatitis virus infection compared with hepatitis C virus in patients undergoing chronic hemodialysis. Am J Kidney Dis 1998; 31:218-23. 29. Tacke M, Kiyosawa K, Stark K, et al. Detection of antibodies to putative hepatitis G virus envelope protein. Lancet 1997; 349:318-21. 30. Kallinowski B, Ahmedi R, Seipp S, Bommer J, Stremmel W. Clinical impact of GB-C virus in hemodialysis patients. Nephrol Dial Transplant 1998; 13:93-8. 31. Forns X, Ferrandez L-P, Costa J, et al. Hepatitis G virus infection in a haemodialysis unit: Prevalence and clinical implications. Nephrol Dial Transplant 1997; 12:956-60. 32. Loisseau P, Mariotti M, Corbi C, et al. Prevalence of hepatitis G virus RNA in French donors and recipients. Transfusion 1997; 37:645-50. 33. Handa A, Jubran RF, Dickstein B, et al. GB virus C/hepatitis G virus infection is frequent in American children and young adults. Clin Infect Dis 2000; 30:569-71. 34. Nordbo SA, Krokstad S, Winge P, Skjeldestad FE, Dalen AB. Prevalence of GB virus C (also called hepatitis G virus) markers in Norwegian blood donors. J Clin Microbiol 2000; 38:2584-90. 35. Ülgen Kip S, Avşar W, Ovalı E, et al. Kemik iliği transplantasyonu uygulanmış olgularda HGV seroprevalansı ve HGV enfeksiyonunun önemi. 14.UGK, 28 Eylül-3 Ekim 1997, Mersin, Türk Gastroenteroloji Derg 1997; 8 (suppl 1): A34. 36. Avşar E, Ülgen Kip S, Yücelten D, et al. Hepatitis G infection in patients with lichen planus. Abstracts. World Congresses of Gastroenterology September 6-11, 1998, Vienna, Austria. Digestion 1988;59:282. 37. Pekbay A, Günaydın M, Esen Ş, Eroğlu C, Çetin M, Leblebicioğlu H. Çeşitli risk grupları ve sağlıklı toplumda hepatit G cirusu prevalansının belirlenmesi. Viral Hepatit Derg 2000;1:58-61. 38. Anastassopoulou CG, Paraskevis D, Tassopoulos NC, Boletis J, Sypsa VA, Hess G, Hatzakis A. 2000. Molecular epidemiology of GB virus C/hepatitis G virus in Athens, Greece. J Med Virol 61:319-26. 39. Wang HL, Jin DY. Prevalence and genotype of hepatitis G virus in Chinese professional blood donors and hepatitis patients. J Infect Dis 1997; 175:1229-33. 40. Feucht HH, ZöllnerB, PolywkaS, et al. Prevalence of hepatitis G viremia among healthy subjects, individuals with liver disease,and persons at risk for parenteral transmission. J Clin Microbiol 1997; 35:767-8. 41. Kinoshita T, Miyake K, Nakao H, et al. Molecular investigation of GB virus C infection in hemophiliacs in Japan. J Infect Dis 1997; 175:454-7. 42. Uzunalimoğlu Ö, Bozdayı AM, Bozkaya H, Çağsın S, Özkan H. Multipl transfüzyon yapılan hastalarda HGV RNA prevalansı. 13. UGK, 8-13 Ekim 1996, Antalya, Türk Gastroenteroloji Derg 1996;7(suppl 1): A34. 43. Kocabaş E, Antmen B, Yarkın F, et al. Prevalence of GB virus C/hepatitis G virus infection in pediatric patients receiving multiple transfusions in Southern Turkey. Turk J Pediatr 1999;41:81-90. 44. Medina M, Ashby M, Schlüter V, et al. Prevalence of hepatitis C and G virus infection in chronic hemodialysis patients. Am J Kidney Dis 1998; 31:224-6. 45. Fabrizi F, Lunghi G, Bacchini G, et al. Hepatitis G virus infection in chronic dialysis patients and kidney transplant recipients. Nephrol Dial Transplant 1997; 12:1645-51. 46. Szabo A, Viazov S, Heemann U, Kribben A, Philipp T, Roggendorf M. GCV-C/HGV infection in renal dialysis and transplant patients. Nephrol Dial Transplant 1997; 12:2380-4. 47. Tribl B, Oesterreicher C, Pohanka E, Sunder-Plassmann G, Petermann D, Müller C. GBVC/HGV in hemodialysis patients: Anti-E2 antibodies and GBV-C/HGV-RNA in serum and peripheral blood mononuclear cells. Kidney International 1998; 53:212-6. 48. Cornu C, Jadoul M, Loute G, Goubau P. Hepatitis G virus infection in hemodialysed patients; epidemiology and clinical relevance. Nephrol Dial Transplant 1997; 12:1326-9. 49. Masuko K, Mitsui T, Iwano K, et al. Infection with hepatitis GB virus C in patients on maintenance hemodialysis. New Engl J Med 1996; 334:1485-90. 50. Hızel N, Boyacıoğlu S, Tunçbilek S, et al. Hemodiyaliz hastalarında hepatitis G virus prevalansı ve bunun HCV RNA ile ilişkisi. II Ulusal Hepatoloji Kong 5-7 Haziran 1997, Istanbul Özet Kitabı 1997, A22. 51. Günaydın M, Bedir A, Akpolat T, et al. Prevalence of serum HGV RNA among hemodialysis patients in Turkey. Infection 1997, 25:307-9. 52. Özener C, Geyik G, Bihorac A, et al. Hepatitis G virus infection in patients on continious ambulatory peritoneal dialysis. European Renal Association European Dialysis and Transplant Association Annual Congress, Madrid, Spain 5-8 September, 1999, Neprology Dialysis Transplantation 1999. 14:2188. 53. Özkahya M, Ok E, Ünsal A, et. al. Hepatitis G virus (HGV) does not cause liver disease in renal transplantation (RT). Abstracts. XXXVI Congress of the European Renal Association European Dialysis and Transplant Association September 5-8, 1999, Madrid, Spain: 387. 54. Yashina TL, Favorov MO, Khudyakov YE, et al. Detection of hepatitis G virus (HGV) RNA: Clinical characteristics of acute HGV infection. J Infect Dis 1997; 175:1302-7. 55. Alter MJ, Gallagher M, Morris TT, et al. Acute non-A-E hepatitis in the United States and role of hepatitis G virus infection. N Engl J Med 1997; 336:741-6. 56. Kaymakoğlu S, Türkoğlu S, Demir K, et al. kronik karaciğer hastalığı ve hepatit G virus infeksiyonu: Prevalansı, klinik bulgular ve interferon tedavisine etkisi. Viral Hepatit Derg 1997; 2:90-3. 57. Pessoa MG, Terrault A, Ferrell LD, et al. Hepatitis G virus in patients with cryptogenic liver disease undergoing liver transplantation. Hepatology 1997; 25:1266-70. 58. Charlton MR, Brandhagen D, Wiesner RH, et al. Hepatitis G virus infection in patients transplanted for cryptogenic cirrhosis. Transplantation 1998; 65:73-6. 59. Tagger A, Donato F, Ribero ML, et al. A case-control study on GB virus C/hepatitis G virus infection and hepatocellular carcinoma. Hepatology 1997; 26:1653-7. 60. Tanaka E, Alter HJ, Nakatsuji Y, et al. Effect of hepatitis G virus infection on chronic hepatitis C. Ann Intern Med 1996; 125:740-3. 61. Kao JH, Chen W, Chen PJ, Lai MY, Lin RY, Chen DS. GB virus-C/hepatitis G virus infection in prostitutes: Possiblie role of sexual transmission. J Med Virol 1997; 52:381-4. 62. Viazov S, Riffelmann M, Sarr S, Ballauff A, Meisel H, Roggendorf M. Transmission of GBV-C/HGV from drug-addicted mothers to their babies. J Hepatol 1997; 27:85-90. 63. Fischler B, Lara C, Chen M, Sonnerborg A, Nemeth A, Sallberg M. Genetic evidence for mother to infant transmission of hepatitis G virus. J Infect Dis 1997; 176:281-5. 64. Stark K, Meyer CG, Tacke M, et al. Hepatitis G virus RNA and hepatitis G virus antibodies in renal transplant recipients. Transplantation 1997; 64:608-12. 65. Kudo T, Morishima T, Tsuzuki K, Orito E, Mizokami M. Hepatitis G virus in immunosuppressed paediatric allograft recipients. Lancet 1996;348:751. 66. Skidmore SJ, Collingham KE, Harrison P, Neilso JR, Pillay D, Milligan DW. High prevalence of hepatitis G virus in bone marrow transplant recipients and patients treated for acute leukemia. Blood 1997;89:3853-6. 67. Robaczewska M, Cova L, Podhajska AJ, Falkiewicz B. Hepatitis G virus: molecular organisation, methods of detection, prevalance, and disease association. Int J Infect Dis 1999; 3:220-33. 68. Yeo AE, Matsumoto A, Shih JW, Alter HJ, Goedert JJ. Prevalence of hepatitis G virus in patients with hemophilia and their steady female sexual partners. Sex Transm Dis 2000;27:178-82. 69. Ohto H, Ujiie N, Sato A, Okamoto H, Mayumi M. Mother-to-infant transmission of GB virus type C/HGV. Transfusion 2000;40:725-30. 70. Wejstal R, Manson AS, Widell A, Norkrans G. Perinatal transmission of hepatitis G virus (GB virus type C) and hepatitis C virus infections-a comparison. Clin Infect Dis 1999;28:81621. 71. Okuda M, Hino K, Korenaga M, et al. GB virus C/hepatitis C viremia and antibody response to the E2 protein of hepatitis G virus in hemodialysis patients. J Clin Gastroenterol 2000;30:425-8. 72. Tanaka E, Tacke M, Kobayashi M, et al. Past and present hepatitis G virus infections in areas where hepatitis C is highly endemic and those where it is not endemic. J Clin Microbiol 1998;36:110-4. 73. Slimane SB, Albrecht JK, Fang JW, et al. Clinical, virological and histological implications of GB virus C/hepatitis G virus infection in patients with chronic hepatitis C virus infection: a multicentre study based on 671 patients. J Viral Hepat 2000;7:51-5. 74. Mishiro S, Yoshiba M, Okamoto H. GBV-C in the aetiology of fulminant hepatitis. Lancet 1996; 347:120-1. 75. Kuroki T, Nishigachi S, Tanaka M, Enomoto M, Kobayashi K. Does GBV-C cause fulminant hepatitis in Japan? (letter). Lancet 1996; 347:909. 76. Kanda T, Yokosuka O, Ehata T, et al. Detection of GBV-C RNA in patients with non-A-E fulminant hepatitis by reverse-transcription polymerase chain reaction. Hepatology 1997;25:1261-5. 77. Schlueter V, Schmolke S, Stark K, Hess G, Ofenloch-Haehnle B, Engel AM. Reverse transcription-PCR detection of hepatitis G virus. J Clin Microbiol 1996; 34:2660-4. 78. Bogard M, Buffet-Janvresse C, Cantaloube J-F, et al. GEMHEP multicenter quality control study of PCR detection of GB virus C/hepatitis G virus RNA in serum. J Clin Microbiol 1997; 35:3298-300. 79. Lefrere JJ, Lerable J, Mariotti M, et al. Lessons from a multicentr study of the detectability of viral genomes based on two-round quality control of GB virus C (GBVC)/hepatitis C virus (HGV) polymerase chain reaction assay. J Virol Methods 2000;85:11724. 80. Andonov A, Sauder C, Jacobsen H, Chaudhary R. Comparison of six sets of primers from two different genomic regions for amplification of GB virus C/hepatitis G virus RNA. J Clin Microbiol 1998; 36:286-9. 81. Martinot M, Marcellin P, Boyer N, et al. Influence of hepatitis G virus infection on the severity of liver disease and response to interferon-alfa in patients with chronic hepatitis C. Ann Intern Med 1997;126:874-81. 82. Romano l, Fabris P, Tanzi E, Tositti G, Mazzotta F, Zanetti AR. GBV-C/hepatitis G virus in acute hepatitis of defined aetiology in Italy. J Med Virol 2000; 61:59-64. 83. Nishizawa T, Okamoto H, Konishi K, Yoshizawa H, Miyakawa Y, Mayumi M. A novel DNA virus (TTV) associated with elevated transaminase levels in posttransfusion hepatitis of unknown etiology. Biochem Biophys Res Commun 1997;241:92-97. 84. Okamoto H, Nishizawa T, Kato N, et al. Molecular cloning and characterization of a novel DNA virus (TTV) associated with posttransfusion hepatitis of unknown etiology. Hepatol Res 1998; 10:1-16. 85. Mushahwar IK, Erker JC, Muerhoff AS, et al. Molecular and biophysical characterization of TT virus: Evidence for a new virus family infecting humans. Proc Natl Acad Sci USA 1999; 96:3177-3182. 86. Nishizawa T, Okamoto H, Tsuda F, et al. Quasispecies of TT virus (TTV) with sequence divergence in hypervariable regions of the capsid protein in chronic TTV infection. J Virol 1999;73:9604-9608. 87. Tanaka Y, Mizokami M, Orito E, et al. New genotypes of TT virus (TTV) and a genotyping assay based on restriction fragment length polymorphism. FEBS Letters 1998; 437:201-206. 88. Worobey M. Extensive homologous recombination among widely divergent TT viruses. J Virol 2000; 74:7666-70. 89. Itoh K, Takahashi M, Ukita M, Nishizawa T, Okamoto H. Influence of primers on detection of TT virus DNA by polymerase chain reaction. J Infect Dis 1999; 180:1750-1 90. Okamoto H, Takahashi M, Nishizawa T, et al. Marked genomic heterogeneity and frequent mixed infection of TT virus demonstrated by PCR with primers from coding and noncoding regions. Virology 1999; 259:428-36. 91. Okamoto H, Nishizawa T, Ukita M, et al. The entire nucleotide sequence of a TT virus isolate from the United States (TUSO1): comparison with reported isolates and phylogenetic analysis. Virology 1999; 259:437-48. 92. Ball JK, Curran R, Berridge S, et al. TT virus sequence heterogeneity in vivo: evidence for co-infection with multiple genetic types. J Gen Virol 1999; 80:1759-68. 93. Erensoy S, Sayıner AA, Türkoğlu S, Canatan D, Akarca US, Sertöz R, Özacar T, Batur Y, Badur S, Bilgiç A: TT virus infection and genotype distribution in blood donors and a group of patients from Turkey. Infection 2002 (baskıda). 94. Tuveri R, Jaffredo F, Lunel F. Impact of TT virus infection in acute and chronic, viraland non viral-related liver diseases. J Hepatol 2000; 33:121-7. 95. Hagiwara H, Hayashi N, Mita E, et al. Influence of transfusion-transmitted virus infection on the clinical features and response to interferon therapy in Japanese patients with chronic hepatitis C. J Viral Hep 1999;6:463-469. 96. Nakano T, Park Y-M, Mizokami M, et al. TT virus infection among blood donors and patients with non-B, non-C liver diseases in Korea. J Hepatol 1999; 30:389-393. 97. Hsieh S-Y, Wu Y-H, Ho Y-P, Tsao K-C, Yeh C-T, Liaw Y-F. High prevalence of TT virus infection in healthy children and adults and in patients with liver disease in Taiwan. J Clin Microbiol 1999;37:1829-1831. 98. Niel C, Oliveira JM, Ross RS, Gomes SA, Roggendorf M, Viazov S. High prevalence of TT virus infection in Brazilian blood donors. J Med Virol 1999; 57:259-263. 99. Charlton M, Adjel P, Poterucha J, Zein N, Moore B, Therneau T, Krom R, Weisner R: TT-virus infection in north American blood donors, patients with fulminant hepatic failure and cryptogenic cirrhosis. Hepatology 1998;28:839-842. 100. Gimenez-Barcons M, Forns X, Ampurdanes S, et al. Infection with a novel human DNA virus (TTV) has no pathogenic significance in patients with liver diseases. J Hepatol 1999; 30:1028-34. 101. Kato T, Mizokami M, Orito E, et al. High prevalence of TT virus infection in Japanese patients with liver diseases and in blood donors. J Hepatol 1999; 31:221-7. 102. Nakano T, Park YM, Mizokami M, et al. TT virus infection in blood donors and patients with non-B, non-C liver diseases in Korea. J Hepatol 1999; 30:389-93. 103. Kanda T, Yokosuka O, Ikeuchi T, et al. The role of TT virus infection in acute viral hepatitis. Hepatology 1999; 29:1905-8. 104. Matsumoto A, Yeo AE, Shih JW, Tanaka E, Kiyosawa K, Alter HJ. Transfusionassociated TT virus infection and its relationship to liver disease. Hepatology 1999; 30:283-8. 105. Jiang R-L, Lu Q, Luo K-X, Tan F-M. A prospective study of transfusion-transmitted virus transmission by blood transfusion. J Viral Hepatitis 1999; 6:49-51. 106. Jiang R-L, Luo K-X, He H-T. Intrahepatic transfusion-transmitted virus detected by in situ hybridization in patients with liver diseases. J Viral Hepatitis 2000; 7:292-6. 107. Okamoto H, Ukita M, Nishizawa T, et al. Circular double-stranded forms of TT virus DNA in the liver. J Virol 2000; 74:5161-7. 108. Desai SM, Muerhoff AS, Leary TP, et al. Prevalence of TT virus infection in US blood donors and populations at risk for acquiring parenterally transmitted viruses. J Infect Dis 1999; 179:1242-4. 109. Leary TP, Erker JC, Chalmers ML, Desai SM, Mushahwar IK. Improved detection systems for TT virus reveal high prevalence in humans, non-human primates and farm animals. J Gen Virol 1999; 80:2115-20. 110. Tunçbilek S, Coşkun D, Çetinkaya F, Hızel N, Tahtakılıç P. İstanbul’da kan donörlerinde TT virüsü (TTV) prevalansının araştırılması. Flora 1999; 4:273-7. 111. Okamoto H, Akahane Y, Ukita M, Fukuda M, Tsuda F, Miyakawa Y, Mayumi M: Fecal excretion of a nonenvoleped DNA virus (TTV) associated with posttransfusion non-A-G hepatitis. J Med Virol 1998;56:128-132. 112. Kangxian L, Weifang L, Lian Z, Zhiying C. Epidemiological survey and follow-up of transfusion-transmitted virus after an outbreak of enterically transmitted infection. J Viral Hepatitis 2000; 7:309-12. 113. Nakagawa N, Ikoma J, Ishihara T, et al. Biliary excretion of TT virus (TTV). J Med Virol 2000; 61:462-7. 114. Sugiyama K, Goto K, Ando T, Mizutani F, Terabe K, Kawabe Y, Wada Y: Route of TT virus infection in children. J Med Virol 1999; 59:204-207. 115. Prescott LE, Simmonds P. Global distribution of transfusion-transmitted virus. N Engl J Med 1998; 339:776-7. 116. Türkoğlu S. TTV’nin (Transfusion-transmitted virus) farklı hasta gruplarında araştırılması. Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Derg 2001;31:259-62. 117. Arslan H, Ergin F, Özdemir N, Arat Z, Tarakçı Ö. Hemodiyaliz hastalarında TT virus DNA sıklığının araştırılması. Birinci Ulusal Moleküler ve Tanısal Mikrobiyoloji Kongresi, 24-27 Nisan 2000, Kapadokya, A37. 118. Türkoğlu S, Yılmaz G, Altuğlu İ, et al. HIV seropozitif kişilerde TT-virüs infeksiyonu prevalansı. 4. Türkiye AIDS Kongresi, 8-10 Nisan 1999, Kuşadası, B-33. 119. Mıstık R, Usta M, Aydın Ö, et al. Hemodiyaliz, renal transplanti glomerulopatili olgularla sağlıklı kişilerde TTV DNA prevalansı. 5. Ulusal Viral Hepatit Simpozyumu (5-11 Kasım 2000, Ankara) Program ve kongre Kitabında. Ankara: Viral Hepatitle Savaşım Derneği, B14. 120. Gürbüz OA, Ülkar GB, Mert A: Kan vericilerinde ve hepatit B virus DNA, hepatit C virus RNA pozitif hastalarda TT virus prevalansı. İnfeks Derg 2002; 16:91-5. 121. Kocazeybek B. Etyolojisi saptanamayan ve klinik olarak post transfüzyon hepatit kuşkulu olgularda TT virusunun araştırılması. İnfeks Derg 2002; 16:151-7. 122. Tsuda F, Okamoto H, Ukita M. Determination of antibodies to TT virus (TTV) and application to blood donors and patients with post-transfusion non-A to G hepatitis in Japan. J Virol Methods 1999; 77:199-206. 123. Tanaka Y, Primi D, Wang RYH. Genomic and molecular evolutionary analysis of a newly identified infectious agent (SEN virus) and its relationship to the TT virus family. J Infect Dis 2001; 183:359-67. 124. Takahashi K, Iwasa Y, Hijikata M, Mishiro S. Identification of a new human DNA virus (TTV –like mini virus, TLMV) intermediately related to TT virus and chicken anemia virus. Arch Virol 2000; 145:979-93. 125. Mushahwar IK. Recently discovered blood-borne viruses: Are they hepatitis viruses or merely endosymbionts? J Med Virol 2000; 62:399-404. 126. Unemura T, Yeo AE, Sottini A, et al. SEN virus infection and its relationship to transfusion-associated hepatitis. Hepatology 2001; 33:1303-11. 127. Shibata M, Wang RY-H, Yoshiba M, Shih W-K, Alter HJ, Mitamura K. The presence of a newly identified infectious agent (SEN virus) in patients with liver diseases and in blood donors in Japan. J Infect Dis 2001; 184:400-4. 128. Kao JH, Chen W, Chen P-J, Lai M-Y, Chen D-S. Prevalence and implication of a newly identified infectious agent (SEN virus) in Taiwan. J Infect Dis 2002; 185:389-92. ÇOCUKLUK ÇAĞINDA A, B, C, HEPATİTLERİ B8-1 ÇOCUKLUK ÇAĞINDA A, B, C, HEPATİTLERİ Prof. Dr. Fügen Çullu A HEPATITI Çocuk yaş grubunda en sık rastlanan hepatit A hepatitidir. Sosyoekonomik düzeyi düşük olan ülkelerde 5 yaşına kadar olan çocukların % 90’ından fazlası, gelişmekte olan ülkelerde genç erişkinlerin % 90’I A hepatitini geçirmiştir, gelişmiş ülkelerde 15 yaşına kadar olan çocukların ancak % 10’u enfeksiyonu almıştır, bazı ülkelerde ise genç erişkinlerde seroprevalans 0’dır. On yaşına kadarki çocuklarda anti HAV prevalansı % 80’in üzerinde bulunan ülkeler yüksek endemi, 25 yaşına kadarki popülasyonda % 80’in üzerinde olanlar orta endemi ve 50 yaşın üzerindekilerde % 80’in üzerinde olan bölgeler düşük endemi kuşağını oluştururlar (1). ABD’de 5 yaşın altındaki nüfusun % 10’unda anti HAV IgG pozitif iken Yugoslavya, Israil gibi ülkelerde bu oran % 90 olarak tespit edilmiştir (2). Ülkemizde yaş gruplarına dilimlenmiş bir çalışma yoksa da 20 yaş altındaki şahısların % 80–90’ında anti HAV İgG pozitiftir. Ancak bu endemi kuşakları hijyen şartları düzeldikçe değişmekte, anti HAV pozitivitesi ileri yaşlara kaymaktadır. Italya’da yapılan bir çalışmada 6-10 yaşındaki çocuklarda anti HAV prevalansının % 61’den % 16’ya düştüğü gösterilmiştir (3). Latin Amerika, Çin, Orta Doğu ve Afrika gibi yüksek endemik bölgelerde yapılan çalışmalarda sosyoekonomik düzeyin artışı ile seropozitivitenin daha ileri yaşlara kaydığı gösterilmiştir (46). . Ülkemizde yapılan çalışmalarda da gerek İstanbul’da gerekse endemisitenin yüksek olduğu Güneydoğu illerimizde hijyen koşulları iyi, ve sosyoekonomik düzeyi iyi olan ailelerde seroprevalansın ileri yaşlara kaydığı gösterilmektedir . . Ülkemizde yapılan çalışmalarda da gerek İstanbul’da gerekse endemisitenin yüksek olduğu Güneydoğu illerimizde hijyen koşulları iyi, ve sosyoekonomik düzeyi iyi olan ailelerde seroprevalansın ileri yaşlara kaydığı gösterilmektedir . (7). A hepatitinin bulaşıcılığı başlıca fekal oral yol iledir. Fekal materyel ile kontamine olmuş su ve yiyecekler epidemilere yol açarlar (8, 9). Özellikle kuluçka döneminde virüsün dışkıda yoğun olması ( 10 8 infeksyöz partikül/ml) bulaşıcılığı arttırmaktadır. Okul, yuva ve kreşlerde bulaşıcılık çok fazladır. Deniz ürünleri, oral fekal bulaşıcılıkta önemli rol oynar. İyi dezenfekte edilmemiş havuzlar, kanalizasyon şebekelerinin sulara karışması epidemilere neden olabilmektedir. Parenteral bulaşıcılık nadir olmasına rağmen prodromal dönemdeki geçici viremi döneminde görülebilir, ancak bu dönem kısa sürelidir ve virüsün yoğunluğu düşüktür. Post transfüzyon A hepatiti olguları hemofililerde ve yeni doğan yoğun bakım ünitelerinde transfüzyon sonrası bildirilmiştir (10, 11). A hepatiti virüsünün (HAV) vertikal geçişi nadirdir ancak vertikal transmisyon ve sonrasında doğumevlerinde epidemiler bildirilmiştir bu bulaş genellikle A hepatiti geçiren annenin kanının veya dışkısının bebek tarafından doğum sırasında yutulması ile olmaktadır.(12-16). CDC’nin 1993’deki raporuna göre A hepatiti ile bulaşta olguların % 22’si hepatitli bir şahısla ev içi temas sonrası, % 15’i bakımevlerinden, % 6’sı seyahat sonrası, % 2’si de şüpheli yiyecek ve içecekler sonrasında ortaya çıkmış, % 55 A hepatitli olguda herhangi bir risk faktörü saptanmamış; bu şahısların asemptomatik enfekte şahıslarla teması sonrası hastalandıkları öne sürülmüştür (2 ). Çocuk yaş grubunda infeksiyonun asemptomatik olmasından dolayı bu yaş grubundaki hepatitlerin tam olarak ne kadarının HAV’na bağlı olduğu bilinmiyorsa da en büyük etkenin olduğu gösterilmiştir. Bizim ülkemizde çocuklarda hepatitlerin % 26-% 87.5’sinin A hepatitine bağlı olduğu belirtilmiştir. (17-20). HAV’nin enkübasyon süresi 15-45 gündür. Oral yol ile alınan virüs barsak epitel hücrelerinde ve hepatositlerde replike olur. Şahıs hastalığın prodromal döneminde, klinik bulguların ortaya çıkmasından 1- 2 hafta önce bulaştırıcıdır. Gaita ile atılan viral partiküller serum transaminazlarının yükseldiği döneme kadar devam eder, bu dönem de de çocukların çoğunun asemptomatik olduğu gözönüne alındığında toplum için ne denli bulaş kaynağı olabilecekleri anlaşılır. A hepatiti semptomatik veya asemptomatik seyreder, asemptomatik enfeksiyon subklinik veya inapparant olabilir. Pediatri yaş grubunda beş yaşın altındaki çocukların % 90’ı asemptomatiktir, erişkinlerin ise % 50-70’i hastalığı semptomatik olarak geçirirler (21, 22). Preikterik dönemde bulantı, kusma, karın ağrısı, diare, artralji, ateş, gibi nonspesifik semptomlar olabilir, bütün bunlar hastalığın yanlışlıkla gastroenterit veya gribal enfeksiyon gibi tanımlanmasına yol açabilir. Ikter ortaya çıktığında bazı çocuklarda semptomlar kaybolursa da bazılarında anoreksi, kusma, bulantı, karın ağrısı gibi bulgular devam edebilir. Gaita rengi açık, idrar rengi koyudur. Ikter ve gastroentestinal semptomlar 2-3 hafta içerisinde kaybolur, serum transaminazları normale döner. Erişkinlerde daha fazla görülen kolestatik tipte hepatit çocuklarda nadirdir ((23-24). Semptomların 2-3 ay sonra relapsı ile görülen relaps yapan hepatit çocuk yaş grubunda % 320 oranında bildirilmiştir (25, 26). Bu hastalarda serum transaminazları bifazik olarak yükselir, anti HAV IgM serolojik olarak pozitiftir, HAV antijeni gaitada ve serumda pozitiftir; bu da HAV’nün replikasyonunun devam ettiğini gösterir. Klinik olarak hastalık 40 hafta kadar devam edebilir. Pediatrik Gastroenteroloji servisimizde 100 hastanın 4’ünde fülminan hepatit gelişmiş bunların 2’si kaybedilmiştir. Fülminan seyir 14 yaşın altında % 0.1 olmasına karşın 40 yaşın üzerinde %1.1-%4.4 olarak belirtilmiştir (27). Fransa’da Bicetre Pediatrik transplantasyon merkezinde çocuklarda karaciğer yetersizliği olgularının % 23’ünün A hepatiti sonucu olduğu bildirilmiştir, bu merkezde karaciğer yetersizliğine bağlı transplantasyonların % 10’unu da A hepatitli çocuklar oluşturmuştur (28). Arjantinde bir pediatrik transplantasyon ünitesinde fülminan hepatit sonrası transplante edilen olguların % 20’sinin A hepatitine bağlı olduğu saptanmıştır (26). Tüm Arjantin’de çocuklarda A hepatitine bağlı mortalite % 60, fülminan hepatit oranı % 0.4 olarak tespit edilmiştir. Fülminan hepatitli 28 çocuktan % 71.4’ünde anti HAV IgM pozitif olarak bulunmuştur (29). Kronik karaciğer hastalığı olan şahıslarda A hepatitinin fülminan seyretme riski artmaktadır (30, 31) Pediatrik Gastroenteroloji servisimizde 100 hastanın 4’ünde fülminan hepatit gelişmiş bunların 2’si kaybedilmiştir. A hepatitinin aplastik anemi, hemoliz, trombopeni, akut böbrek yetersizliği, glomerülonefrit, ürtiker, vaskülit, artrit, akut pankreatit, meninjit, ansefalit, hipotiroidi, diabet, miyokardit, plörezi, bradikardi, meningoensefalit gibi ekstrahepatik manifestasyonları olabilir (32). A hepatiti otoimmün hepatiti tetikleyebilir (33). A hepatitinde herhangi bir tedaviye gerek yoktur. Serum tansaminaz düzeylerinin yüksek olması karaciğerde nekrozu gösterir, ancak bunlardaki yükseklik hospitalizasyonu gerektirmez, K vitaminin enjeksiyonuna rağmen protombin zamanı uzun olan olgular karaciğer yetersizliği açısından değerlendirilmelidir. Debray ve ark (28) izledikleri karaciğer yetersizlikli çocuklarda prognostik faktör açısından protrombin zamanının % 21’den daha uzun ve bilürübin düzeyinin 400 micromol/L’den yüksek olmasının önemli olduğunu göstermişlerdir. A hepatiti olan çocuklarda herhangi bir diyete gereksinim yoktur. İleri derecede kusması olan hastalar dehidratasyon açısından takipedilmeli ve gereğinde antiemetikler kullanılmalıdır. A hepatitinde tedavi tamamen semptomatiktir. Ribavirin, guanosin analogları, interferon gibi antiviral ilaçlar denenmişse de herhangi bir antiviral tedavi yapılmasına gerek yoktur (33-35). A hepatitinden korunmada ilk planda hijyen koşullarına dikkat etmek gelmektedir. Bunların en önemlisi el yıkamanın gereği gibi yapılmasıdır, özellikle besin endüstrisinde çalışan şahıslara bu öğretilmelidir. Çevre sularının temizliği, deniz ürünlerinin bulaşıcılıkta önemi gözönüne alınırsa bunların kültive edildiği havuzların bakımı da önemlidir. A hepatitinden korunmada uzun yıllar standart serum immünglobülini (SIG) ile passif immünizasyon uygulanmıştır. Hastalıktan koruma amacı ile verilen SIG bulaştan 10 gün sonraya kadar uygulanabilir, bu dönemden sonra etkisiz bulunmuştur. 0.02 ml/kg IM olarak uygulanan SIG’inin koruyuculuk süresi 3 aydır, 0.06 ml/kg daha kısa zamanda ve 6 ay süre ile korumaktadır (37). A hepatiti yaşam boyu koruyuculuk veren bir immün cevap oluşturur; HAV ‘nün bir çok genotipi olmasına karşın tek bir serotipi mevcuttur, bu da yapılacak aşının yaşam boyu koruyuculuk bırakacağını ve tüm dünyada kullanılabileceğini düşündürtmüştür. A hepatitinde kronikleşme olmasa dahi, hastalığın morbiditesi, sonuçlarında ortaya çıkan ekonomik kayıplar gözönüne alınarak aşı çalışmaları yapılmış ve HAV’ye karşı ilk aşı 1992’de lisans almıştır (Havrix- SmithKline Beecham). Aşı hücre kültüründe hazırlanmış ve formalinle inaktive edilmiş, alüminyuma adsorbe edilmiştir. Gönüllülerde yapılan ilk çalışmalar bu aşının koruyucu düzeyde antikor oluşturduğunu göstermiştir (38). Çocuklarda yapılan çalışmalarda 1. aşıdan 1 ay sonra immünitenin % 99, rapelden sonra da % 100 olduğu saptanmıştır (39-40). Çift kör plasebo kontrollü 260 çocukta yapılan aşı çalışmasında 1. enjeksiyondan sonra % 95, 2.de %99 ve 6. ayda % 100 oranında immünitenin geliştiği tespit edilmiştir. Tayland’da 40 000 çocukta plasebo kontrollü aşı çalışmasında 30 semptomatik HAV enfeksiyonunun 29’u kontrol grubunda tespit edilmiştir (41). Hepatit A aşısının enjeksiyon yerinde hafif ağrı, kızarıklık ateş dışında komplikasyonları yoktur (42, 43). Ülkemizde HAVRIX (SmithKline Beecham) 360, 720, 1440 ELU dozunda (ELISA U ), VAQTA 50 U, 25 U (Merck and Co., Inc), AVAXİM 160 U(Pasteur Mérieux) aşıları mevcuttur. Aşının koruyucu antikor düzeyi 20 mIU/ml dir. Aşı anneden geçen antikorlarla interaksiyon yapabileceği için 2 yaşın altındakilere yapılmamaktadır (44). Birinci dozdan sonra GMT 500 mIU/ml, 2. dozdan sonra 4 000 mU/ml olarak saptanmıştır. Erişkinlerde HAVRIX 1440 ELU 0, 6 veya 12. aylarda olmak üzere 2 kez uygulanmaktadı (45- 47) VAQTA ile 1037 seronegatif 2-16 yaş arsındaki çocuklarda yapılan çalışmada da aşılı grupta 16. günden sonra hiç bir semptomatik A hepatiti görülmemiş, buna karşın aşısız olan grupta 34 olgu tespit edilmiştir (48). 9 181 sağlıklı şahısta yapılan aşılamada, aşıdan 4 hafta sonra 1428 erişkinin % 95’I, 1 214 çocuğun da % 97’si serokonversiyon göstermiştir. Epidemi sırasında 2. aşı 15. günde tekrarlanabilinir (49). Aşının uygulama biçimi kas içidir, intradermal uygulanımda cevap daha düşük olarak bulunmuştur (50). Çocukluk çağının diğer aşıları ile birlikte yapılmasında herhangi bir mahsur yoktur, HBV aşısı ile yapıldığında antikor titrasyonunda artış tespit edilmiştir, kombine aşılar enjeksiyon sayısını azalttığı için kullanım açısından kolaylık sağlamaktadır (51). Canlı HAV aşıları yaşam boyu bağışıklık bırakırlarsa da, karaciğer enzimlerini yükseltmeleri, aşının sokak tipi virüse neden olabilmesi gibi riskleri mevcuttur. Aşı ile standart immünglobülin aynı zamanda ayrı bölgelere yapılabilirse de yapılan çalışmalar SIG’nin aşının titrasyonunu azalttığını göstermiştir (52). Inaktif aşıların koruyuculuğunun 20 yıl kadar olduğu sanılmaktadır, ancak B hepatiti aşısında olduğu gibi yaşam boyu olacağı düşünülmektedir. Bu aşıların günümüzde pahalı olması, yaşam boyu bağışıklık vermemesi rutin uygulanmasını önlemektedir. Aşı düşük endemik bölgelerden yüksek endemi bölgelerine seyahat edenler, çocuk bakımevi personeli, sağlık personeli, mahkumlar, askerler, IV ilaç bağımlıları, hematoloji hastaları, kronik karaciğer hastaları, besin endüstrisinde çalışanlar gibi risk grubunu oluşturanlara önerilmelidir (53). Kronik karaciğer hastalarında A superenfeksiyonunun fülminan seyri arttırması dolayısıyla bu hastalar mutlaka A hepatitine karşı aşılanmalıdır. ABD’de yapılan costefektivite çalışmaları rutin A hepatiti aşılamasının insidansın yüksek olduğu bölgelerde costefektif olduğunu göstermiştir . Kronik karaciğer hastalarında A superenfeksiyonunun fülminan seyri arttırması dolayısıyla bu hastalar mutlaka A hepatitine karşı aşılanmalıdır. ABD’de yapılan çalışmalar HA aşısının olguları % 3.3 den % 0.7 ye düşüreceğini ve aşılamanın insidansın yüksek olduğu bölgelerde costefektif olduğunu göstermiştir. CDC’de 100 000’de 20’den fazla insidansın olduğu bölgelerde en büyük bulaş kaynağının çocuklar olması dolayısıyla bu yörelerde rutin A Hepatiti aşılanmasını öngörmektedir . CDC 100 000’de 20’den fazla insidansın olduğu bölgelerde HA aşısını önermekte, 100 000’de 10’dan fazla olan bölgelerde de öngörmektedir. (54). Sonuç olarak inaktif hepatit A aşıları güvenli ve immünojendir, riskli gruplara önerilmelidir, aşıda çekince A hepatitini daha ileri yaşlara taşımak ve daha ağır seyrine neden olmaksa da, aşılanmış kişilerde enfeksiyonun B hepatitinde olduğu gibi, anamnestik reaksiyon yolu ile oluşmayacağı ve bu ggünkü bilgilerimize göre 20 yıl olan koruyuculuğun B hepatitiinde olduğu gibi yaşam boyu olabileceği düşünülmektedir. B HEPATİTİ Dünya Sağlık teşkilatı B hepatiti taşıyıcılığının 400 milyona ulaşacağını bildirmektedir. ABD’de yıllık yeni HBV enfeksiyonu 200 000 ila 300 000 civarındadır; yılda 5000 kişi bu enfeksiyondan dolayı kaybedilmektedir. Çocukluk çağında mortalite düşüktür, ancak epidemiyolojik açıdan ve progressif olan bu hastalığın tabii seyrinin anlaşılabilmesi açısından pediatrik yaş grubu önemlidir; ayrıca çocukluk döneminden itibaren önlemlerinin alınması hem kişinin sağlığını koruyacak, hem de ülke ekonomisine katkıda bulunacaktır. HBV enfeksiyonunun bulaşması horizontal veya vertikal olmaktadır. HBV’nin bulaşma tarzı ve epidemiyolojisi o ülkenin endemisite oranına ve bir oranda da yaşam kültürüne bağlıdır. Vertikal bulaşıcılık çocuk yaş grubunda özellikle endemik bölgelerde önemli bir bulaş mekanizmasını oluşturur. HBsAg dışkı, idrar, safra, göz yaşı, tükürük, semen, anne sütü, vajinal sekresyonda da bulunur (54-56). Endemisitesi düşük olan bölgelerde enfeksiyon horizontal bulaşmaktadır, yüksek endemik bölgelerde perinatal bulaşıcılık ön plandaysa da bu bölgelerde yapılan çalışmalar horizontal bulaşmanın da önemli olduğunu göstermektedir (57). Ülkemizde hem vertikal hem de horizontal bulaşma önemlidir. Horizontal bulaşmada pediatrik yaş grubunda aile içi sıkı temasla olmaktadır. Mental retarde hastaların devam ettiği okullarda da horizontal bulaşma önemilidir. HBV’nin bulaşması o ülkenin yaşam tarzına da bağlıdır, ülkemizde sünnet, kan kardeşliği önemli bulaş yollarını oluşturmaktadır. Seksüel yaşamın adolesan çağında başladığı ülkelerde cinsel yolla bulaş önem kazanmaktadır. Ülkelerin bulaş yollarının bilinmesi HBV’ye karşı aşılanma zamanını daha iyi ortaya koymaktadır. HBV parenteral, cinsel temas ve perinatal yol ile bulaşmaktadır Vertikal bulaşma in utero transplasental, perinatal veya postnatal olabilir, sıklıkla perinataldir, doğum sırasında enfekte kan, amnion sıvısının yutulmasına, materno fötal mikrotransfüzyona bağlıdır (59). Anne hamileliğinin 1.trimestrinde B hepatitini geçirirse ve antikor oluşturursa HBV'nün vertikal bulaşma riski yoktur, HBV fötopatiye neden olmaz. Üçüncü trimestrde ve erken postpartum devrede akut hepatit geçiren ve özellikle HBeAg'i pozitif aktif viral replikasyonu olan annelerin çocukları risk grubu teşkil etmektedir HBeAg pozitif olanlarda bulaşıcılık riski % 70-90 dır (60, 61). HBe Ag’ni pozitif olan annelerin çocuklarında bulaşma riski % 88, HBe Ag’ni negatif olanlarda % 13 oranında saptanmıştır (61). HBV perinatal bulaşıcılığında annenin viremi durumu da önemlidir, HBV DNA titrasyonu çok yüksek annelerin transplasental bulaştırdıkları gösterilmiştir (62). Passif ve aktif immünizasyona rağmen viremisi yüksek olan annelerden doğan yenidoğanlara enfeksiyonun transplasental bulaştığı gösterilmiştir. Seksiyo ile doğum anne sütünün verilmemesi enfeksiyon riskini azaltmamıştır. Bu çocuklar doğar doğmaz aşılanmalıdır. Çocukluk çağında da B hepatiti akut hepatit şeklinde gidebileceği gibi kronikleşebilir veya fülminan seyir gösterebilir . Akut Hepatit B enfeksiyonu semptomlu veya hiç semptomsuz gelişebilir. Çocuk yaş grubunda özellikle yenidoğan ve süt çocukluğunda HBV asemptomatik olarak seyreder. Yaş arttıkça, adolessan çağında ve erişkinlerde semptomatik hastalık görülür. Semptomatik hastalık süt çocukluğunda % 5, 1-5 yaş grubunda % 5-15 oranında görülür. Yorgunluk, zayıflama, anoreksi, kusma, ateş, başağrısı burun akıntısı , boğaz ağrısı, öksürük gibi nonspesifik semptomlar gözlenir. Miyalji, fotofobi, artralji hastaların 1/3' ünde görülür. Artrit, anjioödem, makülopapüler döküntü, ürtiker, böbrek tutulumunu belirten hematüri, proteinüri B hepatitinin prodromal döneminde immün sistem yoluyla ortaya çıkan başlıca bulgulardır (63). Glomerülonefrit genellikle endemik bölgelerde çocukluk çağında görülür. Membranöz veya membranoproliferatif glomerülonefrit tarzındadır, genellikle selim seyreder, çocukların % 85’I bir yılda spontan remisyona girer, kronik böbrek yetersizliği riski azdır. Çocukluk çağında yüzde, ekstremitelerde, kalçada kaşıntısız simetrik yassı papüllerle seyreden genellikle anikterik hepatitle giden Gianotti-Crosti sendromu görülebilir (64). Pediatrik gastroenteroloji servisimizde takip edilen 115 olgunun 3’ünde Gianotti Crosti sendromu, 2’sinde nefrotik sendrom, birinde hemolitik anemi ve immüntrombositopeni, birinde de PAN tespit edilmiştir. HBV’ye bağlı fülminan hepatit % 0.5-2 oranında bildirilmektedir. Mortalite % 75’e kadar ulaşmaktadır. Bizim olgularımızın 2/ 115’inde (% 1.7) fülminan hepatit görülmüştür. Bu olgular da medikal tedaviye yanıt vermişlerdir. Fülminan hepatitde serolojik göstergeler negatif olabilir, bu durum da HBV’ye bağlı fülminan hepatit oranlarının tam olarak tespit edilememesine yol açmaktadır. Neonatal dönemde fülminan hepatit son derece nadir bir tablodur. Anti HBe pozitif olan annelerin bebeklerinde fülminan hepatit gelişebildiği bildirilmektedir. (65). Fülminan hepatitli çocuklarda bazik kor promotor ve prekor bölgeleri incelenmiş ve mütasyonlar tespit edilmiştir (66, 67). Çocuklarda kolestatik tipler nadir olarak görülür. Çocuk yaş grubunda da HBsAg'nin serumda 6 aydan fazla kaldığı durumlarda kronikleşme söz konusudur. HBV'nün kronikleşmesi şahsın yanıtına ve immün sistemin durumuna bağlıdır. Erişkin dönemde bu kronikleşme %10 iken neonatal dönemde bu oran %90'lara ulaşmaktadır. HBV direkt olarak sitopatik değildir, karaciğerde oluşan harabiyet hepatositlerin immün yıkımına bağlıdır. Şayet şahsın immün sistemi virüsün temizlenmesi için yeterli immün cevabı vermezse o şahısta sitoliz ve karaciğer harabiyeti olmaz ve şahıs taşıyıcı kalır. HBV’nin immün patogenezinde T hücrelerinin ve sitokinlerin üzerinde durulmaktadır. Kronik HBV enfeksiyonunda TH2 cevabı baskındır. Kronik taşıyıcı annelerden doğan çocuklarda HBV'nün persistansı immünolojik toleransa bağlıdır. Yenidoğanlarda bu fenomene ‘immün escape’ denmektedir. HBeAg plasentadan geçer ve enfekte hepatositlerin yıkımında target olan nükleokapsid proteinlerine selüler immün cevabın oluşmasını engeller. HBe Ag self antijen olarak ortaya çıkar ve HBe Ag spesifik hücrelerin negatif seleksiyonuna neden olur. T hücre toleransı TH1/TH2 dengesini bozar. Ayrıca antiHBc IgG’nin target olan HBcAg'lerini bloke etmesi ve sitotoksik T hücrelerinin bu enfekte hepatositleri tanımasını engellemesi de mevcuttur (68). Kronik B hepatiti, çocukların bir kısmında akut B hepatiti sonrası gelişir, çoğunda ise başlangıç asemptomatiktir. Çocukluk çağında kronik hepatit olgularında genellikle kronik karaciğer hastalığı bulguları yoktur, büyüme ve gelişme normaldir. Klinimizde izlediğimiz çoukların % 45’inde B hepatitinin kronikleştiği tespit edilmiştir. Kronikleşen olguların % 37’sinin 5 yaşın altında oldukları saptanmıştır; bizim olgularımızın % 69’unda hepatomegali, % 24’ünde splenomegali, % 11’inde ikter mevcut idi (69). Moreno ve ark ( 70 ) da KBH’li olgularının % 83’ünde hepatomegali, % 10’unda da splenomegali saptamışlardır. B hepatiti çocukluk çağında minimal hepatit tablosundan hepatosellüler karsinomaya kadar geniş bir spektrumda seyredebilmektedir. HBV’ye bağlı kronik hepatitler çocukluk çağında sessizce siroza ilerleyebilir ve hepatosellüler karsinomaya yol açabilir. Pediatrik yaş grubunda da hepatosellüler karsinoma görülmektedir (71, 72). HBe Ag negatifleştikten ve karaciğer enzimleri normale döndükten sonra da hepatosellüler karsinoma gelişmektedir. Taiwanda çocukluk çağında görülen hepatosellüler karsinoma olgularının hepsinin B hepatitine bağlı olduğunu ve 1984 yılında başlayan aşılama programları sonucunda karaciğer kanseri insidansı 100 000’de 0.52’den 1994’de 0.13e düşmüştür (71-73). HBe Ag negatifleştikten ve karaciğer enzimleri normale döndükten sonra da hepatosellüler karsinoma gelişmektedir. Doğumda enfekte olanlarda hepatosellüler karsinoma riski erkeklerde % 50, kadınlarda % 20 oranında bulunmuştur. HBV enfeksiyonunun çocukluktaki tabii seyri erişkinlerden farklılık göstermektedir. Perinatal olarak enfeksiyonu alan çocuklarda zayıf bir sitolitik cevap ve yüksek düzeyde viremi vardır. Bu bebekler immüntoleran olarak tanımlanmaktadır ve bunların sadece 1/3’ünde ilk on yılda HBV DNA’larının titresi düşer ve daha sonra adolesan döneminde anti HBe serokonversiyonu oluşur (74). Bu çocuklarda hastalık, immüntoleran fazı, replikasyon fazı ve non replikatif faz olmak üzere 3 fazda gelişir. B hepatitini vertikal alarak alan bu çocuklarda immüntolerans fazı adolessan dönemine kadar sürebilir ve HBe Ag bu süre içinde pozitif olarak kalabilir. Hayatın ilk yılından sonraki 5 yılında hastalığı alan çocuklarda genellikle ALT düzeyleri yüksektir, hastalık minimal hepatitten siroza kadar farklı tablolarda seyredebilir, ancak mortalite çok düşüktür. Oyun çocukluğu döneminde B hepatiti geçiren çocukların % 85’inde erken dönemde biyokimyasal remisyon, HBV DNA’nın kaybı ve anti HBe serokonversiyonu görülür , % 5’inde de geç dönemde olur; % 3’ü remisyona girselerde ileri yıllarda reaktivasyon görülebilir, % 3 olguda da anti HBe positif hepatit ortaya çıkabilir (75). HBe Ag’nin yıllık spontan serokonversiyonu da enfeksiyonun alınma yaşına göre değişmektedir (76-82). HBe Ag’nin serokonversiyonu sırasında serum transaminazları akut hepatit gibi yükselme gösterir. Anti HBe oluştuktan sonra çocuk yaş grubunda Knodell indexinde belirgin bir düzelme saptanmıştır.Yeni doğan döneminde alındığında serokonversiyon ilk 3 yaşta % 2, 3 yaşın üzerinde % 4-5, olarak bulunmuştur. Uzak doğuda altı yaşın üzerindeki çocuklarda HBe Ag serokonversiyonu anneleri taşıyıcı olanlarda % 14 anneleri negatif olanlarda % 35 olarak saptanmıştır (79) Bu hastalarda HBs Ag’nin kaybolması da % 0.6-%2 / yıl olarak tespit edilmiştir(79) . Bartolotti ve ark (81,82 ) 1-12 yıl izledikleri olguların % 70’inde HBe Ag’nin spontan serokonversiyon gösterdiğinini saptamış, HBe Ag’nin serokonversiyonundan sonra histolojik aktivitenin düzeldiğini ve HBV DNA’nın kaybolduğunu göstermişlerdir; çocuklarda erişkinlerde saptanan reaktivasyon nadirdir (83). İnoui ve ark ( 84 ) 22 yıl izledikleri çocukların % 50 sinde spontan olarak serokonversiyon saptamışlardır. Alaskada 12 yıl takip edilen 1536 çocuk ve erişkinde HBe Ag’nin negatifleşmesi 5 yılda %45 olguda, 10 yılda da % 80 olguda saptanmıştır(85). Kliniğimizde 12 ay - 60 ay arasında izlediğimiz KBH’li çocukların 10/87’sinde ( % 11.4) HBe Ag spontan serokonversiyonu saptanmıştır. HBe Ag negatifleşmesi 13 ay-60 ay arasında tespit edilmiştir. Olgularımızın 6/80 inde (% 7.5) inde de HBV DNA negatifleşmiştir (69 ). Pediatri yaş grubunda HBe Ag’nin serokonversiyonundan sonra mütasyon olmaksızın HBV DNA PCR yöntemi ile uzun yıllar tespit edilebilir ve ALT düzeylerinde hafif dalgalanmar görülebilir. Moreno ve ark ( 86 ) takip ettikleri 103 çocukta HBe Ag serokonversiyonu sonrasında histolojik aktivitenin azaldığını, anti HBe serokonversiyonuna ve serum transaminazlarının normale dönmesine rağmen karaciğerde PCR ile HBV DNA’nın saptandığını göstermişlerdir. Pediatride anti HBe mütant suşlar erişkinlerden daha nadirdir. Ni ve ark (87 ) 10 yıl izledikleri 365 çocuğun % 4.9’unda kor delesyon mutantı tespit etmişler, bu mütasyonların horizontal bulaş sonucu daha fazla olduğunu göstermişlerdir. HBs Ag serokonversiyonu da farklılık göstermektedir. Italyan çocuklarda HBs Ag’nin serokonversiyonu akut hepatit sonrası kronikleşenlerde % 29, diğerlerinde % 7 olarak tespit edilmiştir (82). Değişik ülkelerde bu serokonversiyon oranındaki farklılık enfeksiyonun farklı yollardan alınması ve ve buna bağlı olarak da enfeksiyonun alımından sonra geçen sürelerin farklı olması ile açıklanmaktadır. Bizim 10/115 (% 9) olgumuzda HBs Ag negatifleşmiştir, AHB sonrası kronikleşen çocukların % 29’unda, asemptomatik olan çocukların ise % 2.5’inde HBs Ag negatifleţmiştir. Çocukluk yaş grubunda siroz 2-7 yıl içinde ve sessizce oluşabilmektedir, alınan biyopsi yöntemine göre çeşitli araştırmalarda farklı sonuçlar tespit edilmiştir (% 3-25) (69, 82, 84, 87 ). Moreno ve ark (84) karaciğer biyopsisi yaptıkları 68 hepatit B olgusunun 54’ünde KAH, 11’inde kronik persistan hepatit saptamışlardır, 3.8 yıllık izlem sonrasında HBe Ag pozitif kalan 17 olgunun 8’inde (% 47) karaciğer histolojisinde bozulma, HBe Ag serokonversiyon gösteren 7 olgunun 5’inde (% 71) histolojik düzelme saptamışlardır. Bizim deneyimimizde 5 yıl süre ile izlediğimiz kronik B hepatitli çocukların 78 / 96’ında ( % 81 ) kronik hepatit, 11/96’inde (% 12) siroz, 1/96 ‘sında (% 1) hepatosellüler karsinoma tespit edilmiştir ; 6/96’sında (% 6.2) histoloji normal bulunmuştur. Çocuklarda yıllardır tedavide alfa interferon tedavisi kullanılmaktadır. Tedaviyi, yaş, cins, etnik grup, virüsün replikasyonunun durumu, karaciğerdeki enflamasyonun derecesi etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda tedaviye yanıtın erişkinlerden farklı olmadığı görülmüştür. Serum transaminaz düzeyleri yüksek olanlarda, enfeksiyon yeni doğan döneminden sonraki dönemde alındığında, HBeAg ve HBV-DNA gibi viral replikasyon göstergelerinin pozitif olduğu, HBV DNA titrasyonun düşük olduğu ve karaciğerde aktif enflamasyonun tespit edildiği çocuklarda alfa interferona cevap daha iyi bulunmuştur (88-95). Pediatrik yaş grubunda yapılan interferon çalışmalarında da Uzak Doğu da cevap oranı düşük, batı ülkelerinde ise cevap % 30-50 oranında tespit edilmiştir. Alfa interferon dozu açısından 5 MU/m2 -10 MU/m2 arasında herhangi bir fark tespit edilmemiştir. Uzak Doğu’lu çocuklarda genetik olarak cevapsızlık düşünülmüşse de erişkinlerde serum transaminazları yüksek olan olgularda uzakdoğuda da, batıda olduğu gibi cevabın iyi olduğunu gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda 30/55 (% 54.5) çocukta HBV DNA , 30/55 (% 54.5) olguda HBe Ag negatifleşmiştir. Hastaların uzun dönemli takipleri sırasında 14/55 (% 25) hastada HBs Ag kaybolmuştur (94). Alfa interferon sonrasında relaps pediatrik grupta sık değildir. Pediatrik yaş grubunda da HBs Ag’nin negatifleşmesini saptamak için uzun dönemli takibin gerekli olduğu gösterilmiştir. Pediatri yaş grubunda da farklı grupların farklı sonuçları varsa da erişkinlerde olduğu gibi prednizolon ile interferon kombine tedavisinin tek başına interferon tedavisine üstün olmadığı gösterilmiştir (96, 97). Yapılan bir meta analizde pediatri yaş grubunda uygun hastalara alfa interferon tedavisi yapılmasının erişkinlerden daha cost effektif olduğu gösterilmiştir (98). Bir çok çalışma HBe prekor mütantlarının daha agressif gittiğini ve alfa interferon tedavisine bu tip olgularda yanıtın düşük olduğunu göstermiştir. Alfa interferon tedavisinden sonra da prekor mütantlarının gelişimi tespit edilmiştir. Son yapılan çalışmalar ise şahsın immün sistemine ve HLA alleline göre aynı tip virüsün farklı şahıslarda farklı harabiyet yaptığını, prekor mütantlarının da bazı şahıslarda selim seyredebileceği belirtilmiştir. Çocuk yaş grubunda prekor mütantları çok sık değildir, bunların alfa interferona yanıtında da farklı sonuçlar mevcuttur. Prekor mutasyonu olan çocukların interferon tedavisinde cevapsızlığın prekor mütantlarından ziyade virüsün titrasyonunun yüksek olmasına bağlanmıştır (99,100). Tedaviye cevap ve HBV genotipleri ile ilişki henüz kanıtlanmamıştır.. Ilacın ekonomik yükü ve cevap oranları gözönüne alındığında çocuk yaş grubunda da interferon tedavisi transaminazları yüksek, karaciğer histolojisi aktif, viral replikasyon göstergeleri pozitif olan, HBV DNA titrasyonu düşük, diğer kronik hepatit nedenlerinin (Wilson, alfa 1 antitripsin, ilaç, otoimmün, viral) bertaraf edilen hastalara uygulanmalıdır. Avrupada tedavi edilen 1122 KBH’li hastanın % 40’ı cevaplı bulunmuş ve yukarıdaki kriterler bir konsensüs kararı olarak alınmıştır ( 101 ). Çocuklarda en fazla görülen ve immün toleran olarak tanımlanan enzimleri normal viral yükü yüksek olan hastaların tedaviye cevapları yoktur, bu hastalar biyokimyasal olarak ve alfa fetoprotein, USG ile HCC açısından izlenmelidir. HBV’na bağlı karaciğer transplantasyonu pediatrik yaş grubunda nadirdir. Fransa’da yapılan bir çalışmada 6/215 çocuğun HBV nedeni ile transplante edildiği bildirilmiştir (102). Erişkinlerde son zamanlarda nükleosid analogları yalnız veya alfa interferonla kombine tedaviler umut vadetmektedir (103-105). Pediatrik yaş grubunda nükleosid analogları ile çalışmalar mevcuttur. Erişkin çalışmalarında nükleosid anologlarından reverse transkriptaz inhibitörü olan lamıvüdinin (3-thiacydine) HBV DNA’yı % 98 lara varan oranda negatifleştirdiği ancak relapsın söz konusu olduğu görülmektedir. Lamivüdin HBV genomunun replikasyonunu bozmakta ancak ccc- HBV-DNA yı etkilememektedir, bu da HBV-DNA’nın serumda negatifleşmesine rağmen karaciğerde virüsün genomu devam etmekte ve ilaç kesildiği zaman relaps oluşmaktadır.195 çocukta 3 mg/kg 52 hafta süre ile yapılan tedavide HBe Ag serokonversiyonu tedavi alanlarda % 23 tedavi almayanlarda % 13 olarak saptanmıştır(103). Lamivüdin oral alındığında iyi absorbe olur, çocuklarda biyoyararlılığı % 68 olarak bulunmuştur. Çocuklarda önerilen doz 3mg/kg dır (106 ,107). Çocuklarda da HBV DNA’da % 99 oranında bir düşme saptanmıştır, ilacın kesilmesi çocuklarda da relapsa neden olmaktadır. Transplantasyon yapılacak veya immünsüpressör kullanacak çocuklarda HBV DNA’nın düşürülmesi açısından lamivüdin etkilidir. Nükleosid analogları mutant suşlara da neden olabilmektedirler bundan dolayı kombine tedaviler gereklidir. Bu kombinasyonun ne türlü yapılması gerektiği hakkında da herhangi bir fikir birliği yoktur, alfa interferon başlangıçtan itibaren birlikte başlanabilir veya lamivüdin tedavisi ile HBV DNA alfa interferona cevap verebilecek düzeylere düşürüldükten sonra interferon ile kombine edilebilir. Lamivüdine uzun dönemli cevap pediatri yaş grubunda henüz belli değildir. Ülkemizde de pediatrik hastalarda nükleosid analogları ile pilot çalışmalar başlatılmıştır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji Bölümünde Nisan 1998 yılından itibaren başlatılan çalışmada 113 hastaya İFN ( 5 MU/m2 SC/haftada 3 kez) + lamivüdin (4 mg/kg/gün PO max 100 mg) ve tek başına lamivüdin (4 mg/kg/gün PO max 100 mg) tedavisi verilmiştir, bir yılın sonunda HBe Ag serokonversiyonu kombine tedavide % 30 olarak tespit edilmiştir. Kombine tedavinin tek başına llamivüdin tedavisine daha üstün olduğu saptanmıştır. Çocuk yaş grubunda immünoterapinin alfa interferona üstünlüğü gösterilmemiştir. Pediatrik yaş grubunda famciclovir, lobucavir, adepovir gibi nukleozit analogları ile yapılan çalışma yoktur. Erişkinlerde olduğu gibi pegylated interferon, DNA aşıları, antisense oligonükleotidler, gen tedavisi umut verici tedaviler olarak gözükmektedir (109). HBV 'den KORUNMA Kişinin ve toplumun sağlığını bu denli tehdit eden kronik HBV enfeksiyonunun tedavisinde yukarıda da belirtildiği gibi anti viral ajanlarla başarı oranı, tedaviye cevap verme kriterlerindeki hastalarda dahi % 40-50 oranındadır, aynı zamanda bu tedavi ajanları hem kişiye hem de ülke ekonomisine yük getirmektedir. Tüm gelişmiş ülkelerin birleştiği nokta HBV'nin önlenmesi için kitlesel korunma yapılmasıdır. HBV'den korunma ilk olarak risk grubuna ait olan şahısların ve taşıyıcı annelerin çocuklarının korunması ile başlamıştır. Ancak bazı endemik bölgelerde virüsün geçişinin vertikal olması ve süt çocukluğu döneminde de kronikleşmenin yüksek oranda olmasından dolayı aşılamanın yenidoğan döneminde başlatılması önerilmiştir. Dünya Sağlık Teşkilatı da 1997 yılından itibaren HBV aşısının tüm dünyada yeni doğanlara yapılmasını şart koşmaktadır. Bugün bir çok ülkede HBV aşısı aşı takvimine girmiştir. ABD’de yapılan bir çalışmada gebelerin taranması, risk gruplarının aşılanması, adolesanların aşılanması, yenidoğanların aşılanması durumunda ancak 2015 yılında HBV’nin eradike edilebileceği belirtilmiştir (110). Orta endemisite kuşağında bulunan ülkemizde hem horizontal hem de vertikal geçişin bulunması, tüm hamile kadınların taranamaması dolayısı ile HB aşılamasına yenidoğan döneminden itibaren başlanmalıdır. HB aşısı ilk antikanser aşısıdır ve HB aşılamasına 1981’de plazma kökenli aşılarla başlanmıştır, daha sonradan bunların yerini Gen mühendisliği aracılığı ile bir maya mantarı olan Saccharomyces cerevisea içine HBs Ag geni yerleştirilerek elde edilen rekombinan aşılar almıştır (111-113). Ülkemizde kullanılan aşılarla (Tablo 3) 3 doz aşılamadan sonra % 90’ın üzerinde immünite sağlanmaktadır. Bizim yenidoğanlarda yaptığımız çalışmada da 3 aşıdan sonra % 90 immünite elde edilmiştir (114). Üç ay - 10 yaş arasındaki çocuklarda aşı sonrasında cevap % 95-100 arasında tespit edilmiştir Aşının uygulanması 1.ve 2. aşı arasında bir ay bırakılarak ülkelerin epidemiyolojik verilerine göre farklı takvimlerle yapılabilir. Aşı sonrası koruyucu anti HBs düzeyi 10 mU/ml dir. 0,1,2 ve 0,1,6 aylık aşı takvimleri karşılaştırıldığı zaman birincisinde antikor titrasyonunun daha erken dönemde başladığı ancak 2. takvime göre GMT’sinin düşük olarak tespit edilmiştir (115-116). Çocukluk aşı takvimine göre bazı ülkelerde 2, 4,6 veya 2, 4,12. aylarda da aşı uygulanmış ve antikor titrasyonunda herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak vertikal bulaşmanın önemli olduğu bölgelerde aşı mutlaka yenidoğan döneminden itibaren başlatılmalıdır. Aşı DPT, MMR, Act HIB, BCG gibi diğer aşılarla birlikte yapılabilir ve herhangi bir enterferans göstermez (117-119). Hepatit A ile birlikte bivalan ve difteri, tetanoz, asellüler boğmaca, inaktif polio, hemofilüz inflüenza tip b ile kombine polivalan aşılar da mevcuttur, bu aşılar sayesinde de enjeksiyon sayısı azaltılabilmektedir. HBV aşısı yeni doğan döneminde hiperimmün gammaglobülin (HBIG) ile birlikte ayrı bölgelere yapılabilir, taşıyıcı olan annelerin çocuklarına doğum sonrası aşı ve HBIG (glüteal bölgeye İM 0.5 ml) yapılmalıdır. HBe Ag ve HBV DNA’nın negatif olduğu bilinen şahısların yenidoğanlarına ekonomik nedenlerden dolayı tek başına aşı yapılabilirse de en güvenlisi her ikisinin de uygulanmasıdır. PreS2 içeren aşılar hayvan deneylerinde daha kısa sürede bağışıklık sağlamışlarsa da insanlarda bu fark tespit edilmemiştir (120). Aşı kolda deltoit kasa veya bebeklerde uyluğa IM olarak yapılmalıdır, ID aşılanmalarda antikor titrasyonu daha düşük olarak tespit edilmiştir (121). Bazı şahıslarda aşı cevabı alınamamaktadır (122) Kırk yaşın üzerindekilerde, kadınlarda, şişmanlarda, malnütrisyonu olanlarda, sigara kullananlarda aşıya cevap daha azdır; genetik olarak bazı doku gruplarında da aşıya cevap az olarak alınmıştır (HLA-DR3, DR 7, Taiwan’da HLA DR14 DR 52, Japonya’ da HLA BW 54, DR4, DR W 53) (123-126). Preterm bebeklerde termindekilere göre aşı cevabı düşüktür. Yenidoğan döneminde anneleri taşıyıcı olan, aşıya cevap vermeyen bebeklerin lenfositlerinde HBV genomu tespit edilmiştir (127). Kronik böbrek hastaları, hemodializ, Down sendromlu çocuklar, onkoloji hastaları, homoseksüeller, HIV enfeksiyonu olanlar, alkolikler, immünosüpressif alanlarda da aşıya cevap düşüktür. Bu gibi durumlarda aşı dozu arttırılabilir, takvim tekrarlanır, interleukin 2, g IFN (özellikle hemodializ hastalarında) ile birlikte yapılabilir. İmmünkompetan olup cevap vermeyen olguların % 40’ının 4. dozdan sonra, % 70’inin de aşı takviminin tekrarlanmasından sonra cevap verdiği görülmüştür. Kronik böbrek hastalıklı çocuklarda aşıya cevap % 40-80 arasında bulunmuş, bu çocuklarda aşının dialize başlanmadan önce yapılması, nütrisyonel durumun, üre, kreatinin düzeyinin antikor titrasyonunu etkilediği gösterilmiştir (128, 129). Aşıya cevapsız şahıslarda PKM hücrelerinin HBs Ag stimülasyonu sonrası sitokin salgılamasının az olduğu ve T hücrelerinin defektif olduğu saptanmıştır. Aşıya cevabın olmamasında soğuk zincirde defekt, inokülasyonun yeri, adjuvan gibi aşıya ait faktörler de etkili olabilir Aşının koruyuculuk süresi uzundur, Taiwan, Senegal, Gambia gibi ülkelerde yapılan çalışmalar birinci aşı takviminden yıllarca sonra koruyuculuğun devam ettiğini, anti HBs düzeyi düştüğü zaman yapılan rapelin anamnestik reaksiyon verdiğini göstermiştir (130-133). Bu da şahıs aşılandıktan sonra anti HBs düzeyi düşse dahi enfeksiyonun anamnestik cevap uyandırarak koruyuculuk yaratacağını düşündürtmektedir. Hepatit B aşılaması öncesinde serolojik testlerin yapılmamasında şahsın o anki durumunun bilinmemesinden başka bir zararı yoktur. Anti HBs oranı % 40’ın üzerinde olan ülkelerde aşı öncesi tarama yapılması cost effektif bulunmuştur. HBs Ag ve anti HBs negatif, anti HBc IgG pozitif olan çocuklara bir doz aşı yapılmalı ve sonra göstrgeler tekrar değerlendirilmelidir. Lokal ağrı, ateş, irritabilite, baş ağrısı, halsizlik gibi minor komplikasyonlar bildirilmiştir. Ciddi yan etkiler çocuk yaş grubunda belirtilmemiştir (134, 135). Nadir olarak trombositopeni, glomerülonefriit, artrit gibi immünkompleks reaksiyonları bildirilmiştir. Fransa’da erişkinlerde aşı sonrası geliştiği bildirilen Multiple skleroz olgularınnın aşıya bağlı olup olmadıkları ortaya konmamıştır, bu hastalığın insidansının da aşılılarda normal popülasyondaki iinsidansdan daha fazla olmadığı gösterilmiştir (136). Son yıllarda Italya’da % 2.8 oranında mütant suşların ortaya çıktığı bildirilmiştir (137, 138). B hepatitinin neden olduğu kronik karaciğer hastalıkları ve HCC gözönüne alındığında tüm yenidoğanlar aşılanmalıdır. Sonuç olarak koruyuculuğu ve güvenliliği kanıtlanmış olan HBV aşısı ile aşılanma kronik B hepatitini ve bunun sonucu olarak gelişebilen siroz ve hepatosellüler karsinoma gibi riskleri önlemekte ve global olarak düşünüldüğünde bu komplikasyonların tedavisi için gerekecek sağlık harcamalarından daha az bir bütçeyi gereksindirmektedir. Taşıyıcılık oranına göre orta endemi olarak tespit edilen ülkemizde de HBV aşısının aşı takvimine konulmuştur, ancak aşılamanın yenidoğan döneminde başlaması gereklidir. C HEPATITI Çocuk yaş grubunda C hepatiti genellikle asemptomatiktir, bundan dolayı pediatrik grupta sağlıklı çocuklarda HCV epidemiyolojisi çok iyi bilinmemektedir, genellikle HCV enfeksiyonu kan ürünleri almış olan gruplarda tespit edilmiştir. Japonya’da sağlıklı çocuklarda Tanaka ve ark (139) 6-15 yaş grubundaki çocuklarda % 0 bulurken aynı araştırmacı 50-65 yaş grubunda anti HCV oranını % 1.4 olarak tespit etmiştir. Pediatrik yaş grubunda anti HCV İtalya’da % 0.4, Suudi Arabistanda % 0.9, Kamerunda % 14.5, Amerika’da %0.1-% 0.4 olarak saptanmıştır (140). Çocukluk çağında da HCV için risk faktörü mültiple kan transfüzyonudur. Çocuk yaş grubunda HCV enfeksiyonu erişkinlerde olduğu gibi yüksek risk grubunda daha sıktır.1990 yılından önce kan transfüzyonlarında bu grupta HCV bulaşma oranı fazla olmuştur. Resti ve ark (141) 13 yıl takip ettikleri Non A Non B hepatitli beta talasemili hastaların % 80’inde anti HCV pozitifliği tespit etmişlerdir. Lai ve ark (142) 8 yıl takip edilen talassemi hastalarında HCV enfeksiyonunu % 60 olarak bulmuşlardır.Transfüzyon sayısının artması ile enfeksiyonu alma riski artmaktadır Hemofilililerde yapılan çalışmalarda anti HCV hastaların % 40-98’inde pozitif olarak saptanmıştır, malignite olgularının % 20-30’unda C hepatiti biildirilmiştir (143-145). Locasciulli ve ark (146, 147) kemoterapi sonrasında 1-12 yıl takip ettikleri 50 hastanın % 22’sinde anti HVC tespit etmiş ve bu hastaların % 20’sini viremik olarak bulmuşlardır. Fink ve ark (148) izledikleri 203 kanserli çocuğun % 20’sinin C hepatiti olduğunu saptamışlar, kronik karaciğer hastalığı olan kanserli olguların % 50’sinin HCV’ye bağlı olduğunu göstermişlerdir. Solid tümörlerde C hepatiti sıklığı lösemilere nazaran daha fazla olarak bulunmuştur. C hepatiti çocukluk çağında da orggan transplantasyonları sonrasında da görülmektedir. Doussaix ve ark (149 ) posttransplant döneminde 9 ay - 5 yıl süre ile izledikleri 149 çocuğun 14’ünde (% 9) anti HCV pozitif olarak tespit etmişlerdir. Pediatri yaş grubunda kriptojenik sirozlarda % 30-50 oranında anti HCV pozitif olarak tespit edilmiştir (150- 152). Hemodializ hastalarında dializ süresi ile doğru orantılı olarak bulaş riski de artmaktadır (153, 154). Ülkemizde de pediatrik hemodializ merkezlerinde % 30 lara varan HCV pozitifliği tespit edilmiştir (155). Günümüzde kanların HCV açısından taranması, faktör konsantrelerinin, immünglobülinlerin viral inaktive edici fizikokimyasal proçeslere tabii tutulması ile parenteral bulaş riski azalmaktadır. Pediatrik yaş grubunda bir diğer bulaş yolu perinatal bulaşmadır. HCV’nin direkt kontak ile bulaşabilirliği ortaya atılmışsa da henüz kanıtlanmış değildir. HIV ile enfekte olmayan annelerde perinatal bulaşma %5-6 oranında tespit edilmiştir; HCV’nin bulaşması annenin viremisi ile ilşkili bulunmuş,106 ‘dan daha fazla infeksiyöz partikülü olan annelerin bebeklerine enfeksiyonu geçirme riskinin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Perinatal bulaş annenin HCV RNA titresi arttıkça % 10-11’e ulaşmaktadır. Italya’da yapılan bir çalışmada perinatal geçiş % 33, olarak tespit edilmişse de diğer çalışmalarda daha düşük bulunmuştur. (156-165). Annenin HIV ile koenfeksiyonu durumunda vertikal transmission riski 3 kez artmaktadır, Annede transfüzyon, toksikomani veya bir toksikoman ile birliktelik hikayesi varsa hamilelik döneminde seroloji yapılmalıdır (166-168). Anneden bebeğe geçen anti HCV antikorları passif olarak geçmiş olabilir ve yenidoğan döneminde bu antikorların pozitif bulunması HCV enfeksiyonunu kanıtlamaz. Tersine yeni doğan bebekte anti HCV’nin negatif olması da enfeksiyonun olmadığını göstermez. Iki aydan büyük bebeklerde HCV RNA’nın pozitif kalması veya 15-18.aydan sonra anti HCV’nin pozitifliği, anne genotipinin aynı olması vertikal bulaşmayı gösterir. HCV’nin vertikal geçişi HBV kadar değildir ancak riskli olan bebeklerin 2 yaşına kadar takipleri gereklidir. Doğumun seksiyo veya normal doğum olması ile bulaşıcılık arasında herhangi bir farklılık tespit etmeyen çalışmalar varsa da vajinal doğumda % 4, seksiyo ile % 6 0ranında bulaş tespit edilmiştir Ancak vajinal doğumun riski arttırdığı tam olarak kanıtlanmamıştır. Anne sütünde HCV RNA % 15 oranında saptanmıştır. Ancak yapılan çalışmalarda anne sütü alan ve formüla ile beslenenler arasında HCV bulaşması açısında anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (169-171). HCV’nin horizontal geçişi mümkündür ancak çok nadirdir. Okul içinde diğer çocuklar açıcından bir önlem alınmasını gerektirmez. HCV’nin immün patogenezi de tam olarak bilinmemektedir. Virüsün moleküler biyoloji ile klonlanması sonucunda farklı genotiplerinin bunların da çeşitli subtiplerinin olduğu tespit edilmiştir. Multipl genotiplerle hastalık tekrarlayabilmekte ve aynı hastada birden fazla genotiple koenfeksiyon olabilmektedir. Epidemiyolojik olarak önem taşıyan genotipler arasında biyolojik özellikler ve klinik seyir açısından da farklılıklar tespit edilmiştir. HCV’unun persistansının immün baskı altında çabuk bir şekilde mütasyon göstermesine bu şekilde aynı şahısta birbirinden farklı immünolojik özellikleri olan suşların bulunmasına bağlı olabilir. Farklı mütant suşların olması nötralizan tipteki antikorların etkin olamamasına yol açmakta ve immün sistemden kaçış fenomeni ortaya çıkmaktadır. Mütasyonların çoğu zarf proteinlerinin kodlandığı E2NS1 bölümünde oluşmaktadır, zarf proteinlerinin bu denli hızlı değişim göstermesi nötralizan antikorlarının cevabını önlemektedir (172-174). Virüsün quasi spesi heterojenite göstermesi ve bu heterojenitenin yaşla ilerleyerek ciddi karaciğer hastalığına neden olması çocukluk yaş grubunda hastalığın neden daha selim seyrettiğini açıklamaktadır. Çocukluk döneminde C hepatitinin seyri ve prognozu tam olarak bilinmemektedir Akut C hepatiti çocukluk döneminde % 80-85 oranında asemptomatik seyretmekte, pediatrik grupta fülminan HCV enfeksiyonu fevkalade nadir görülmektedir. C hepatitini perinatal alan çocuklarda yapılan çalışmalarda HCV RNA’nın spontan kaybolmasının yaşamın ilk 2 yılında yüksek olduğu saptanmıştır, doğumdan sonra enfeksiyonun alınması durumunda ise kronikleşmenin erişkinlerde olduğu gibi % 85’lerde olduğu belirtilmektedir (175). Pediatrik yaş grubunda hastalık genellikle asemptomatik seyretmektedir (176). Garcia ve ark (177 ) çocuk ve erişkinlerde yaptıkları mukayeseli çalışmada çocuklarda viral yükün daha az ve histolojik bulguların daha hafif olduğunu göstermişlerdir. Buna karşın Badizagan ve ark (178 ) nekroenflamatuar aktivitenin orta derecede olmasına rağmen çocuklarda da kısa sürede ciddi fibrozisin oluşabildiğini göstermişler % 78 çocukta fibrozis, %8‘inde de siroz tespit etmişlerdir. Sekiz yıl izlenen talasemili çocukların (%61) 84’ünde postransfüzyon hepatiti oluşmuş, bu olguların % 90’ı anti HCV pozitif olarak tespit edilmiştir. Hastaların 3.8 yıllık ortalama takip süreleri içinde % 20 olguda düzelme takip edilmiş, % 11 olguda rekürrans, % 69 olguda da kronik hepatit tespit edilmiştir. Bu hastaların % 35’inde kronik persistan hepatit, diğerlerinde de KAH (% 11 siroz ile beraber) bulguları saptanmıştır. Lai ve ark ‘nın(142) yaptığı bu çalışma çocukluk yaş grubunda da C hepatitinin ciddi boyutlarda seyredebileceğini göstermektedir. Bartolotti ve ark (179)da 6 yıl izledikleri C hepatitli çocukların % 27’sinde KAH, % 5 olguda da siroz saptamışlardır. ALT değerleri dalgalanmalar gösterir normalin 1 veya 10 katı kadar olabilir, normal ALT değeri enfeksiyonun olmadığını göstermez. HCV enfeksiyonlu kişilerin % 80 inden fazlasında anti HCV antikorları bulunmaktadır, bu antikorların pozitifleşme süresi 2-4 haftadan 6 aya kadar uzayabilir; iyileşme fazında da, kronikleşme durumunda da pozitif olabilir. Anti HCV immün sistemi depresse şahıslarda hiç pozitifleşmeyebilir. HCV RNA’ nın negatif, anti HCV nin pozitif olması düzelen olgularda olabileceği gibi HCV RNA’nın dalgalanma göstermesi dolayısı ile kronikleşmede de görülebilir (180). İmmünsüpressif altındaki hastalarda anti HCV negatif olabileceğinden tanı için mutlaka HCV RNA bakılmalıdır. C hepatitinin seyri sırasında porphyria cutanea, aplastik anemi, mikst cryoglobülinemi, membranoproliferatif glomerülonefrit, periarteritis nodosa, pulmoner fibrozis, lichen planus ve otoimmün kronik aktif (OKAH) hepatitler görülebilmektedir (181-184). Bartolotti ve ark (184) LKM1 pozitif tip 2 OKAH’in pediatri yaş grubunda daha sık olarak görüldüğünü belirtmişlerdir; bu da tedavi seçiminde önemli bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. . C hepatitlerinde interferon tedavisine baþlamadan önce özellikle tip 2 otoimmün hepatiti berteraf temek gereklidir. Otoimmün hepatitlerle C hepatiti arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir; LKM1 antikorları erişkin hastaların % 5’inde çocukların ise % 10’unda tespit edilmiþtir. C hepatitine bağlı olan tip 2 b de anti GOR antikorları pozitiftir. HCV negatif otoimmün hepatitlerde LKM1 antikorları sitokrom P450 2D6 (CYP 2 D6) epitoplarını tanýmaktadır; anti LKM1 pozitif, anti HCV pozitif olgularda bu epitopun tanınması daha nadirdir. Otoimmün hepatitin ve HCV hepatitinin birlikte olduðu olgularda mevcuttur. Otoimmün hepatitlerde immünosüpressif tedavi hayat kurtarıcıdır, bu bakımdan HCV RNA’sı pozitif olan olgularda anti LKM1 pozitifliği ve hipergamaglobülinemi varsa immünosüpressif tedavi öncelikli olmalı cevap alınmayan olgularda alfa interferon tedavisi uygulanmalıdır(184). Alfa interferona cevap gençlerde, HCV RNA ve ALT düzeyi düşük olanlarda, karaciğer biyopsisinde sirozu olmayanlarda ve bazı genotiplerde (tip 2 ve 3) daha iyi bulunmuştur (185, 186). HIV pozitif hastalarda ve posttransplant hastalarında interferona cevap daha düşük olarak tespit edilmiştir.Karaciğerdeki demir miktarının fazla olması da interferona cevabı azaltmaktadır. Son yapılan çalışmalar virüsün quasi spesinin genetik heterojenitesinin tedaviye cevabı etkilediğini göstermiştir. Çocuk yaş grubunda yaşın genç olmasından dolayı cevabın daha iyi olması beklenilerek alfa interferon tedavisine başlanmıştır. Moreno ve ark (187) kronik C hepatiti histolojik olarak tanımlanmış, HCV RNA pozitif 12 çocuğa 6 ay süre ile alfa interferon tedavisi uygulamışlar ve 18 aylığa kadar takip etmişlerdir. Tedavinin sonunda % 36 hastada ALT düzeyinin normale geldiğini, cevaplı hastaların % 91’inde 15. ayda cevabın sürdüğünü, 24. ayda ise ancak % 45’inde ALT cevabının olduğunu göstermişlerdir. Bu çalışmada tüm hastalarda histolojik düzelme tespit edilmiştir. Tedavi sonunda 3/11 hastada HCV RNA pozitif olarak kalmıştır. Moreno ve ark ( 187, 188) bir başka çalışmada 19 kronik C hepatitli çocuğu 3 MU/m2 alfa interferon ile 6-12 ay süresince tedavi etmişler, tedavi sonunda HCV 1 a genotipinde olan 5 hastada, 1a+1b olan 7 çocukta ve genotiplendirilememiş bir olguda cevap almışlar, HCV 1 b genotipli 5 hastada tedaviye yanıt almamışlardır. Genotipi 1a+1b olan 7 olgunun 2’sinde relaps gözlenmiştir (189). Fujisawa ve ark (190)12 kronik C hepatitli hastaya başlangıçta 0.1 MU/kg/gün 2 hafta daha sonra aynı dozu haftada 3 kez 22 hafta süresince uygulamışlar ve 24 haftanın sonunda 11/12 hastada ALT normale dönmüş, tüm hastalarda HCV RNA kaybolmuş; 33 ay sonunda 4/12 hastada relaps görülmüş. Bir diğer çalşmada 21 çocuk randomize edilmiş 11 hasta tedavi almış, 10 hastaya her hangi bir ilaç verilmemiş, Hastaların % 25’inde minimal hepatit, % 25’inde kronik persistan hepatit, % 50’sinde kronik aktif hepatit bulguları tespit edilmiş. 3/11 hasta tedaviyi bırakmış; tedavi sonunda 5/8 hastada tam cevap elde edilmiş, kontrol grubundan ise sadece bir çocukta ALT normale dönmüştür (191). Clemente ve ark (192) beta talassemili ve kronik C hepatitli 65 çocuğun 51’ine 3MU/m2 15 ay süresince alfa interferon uygulamışlar, 21/51 tam cevap almışlar, bu hastaların 3 yıllık takiplerinde 2 çocukta relaps saptamışlardır. Kontrol grubunda hiç bir hastada cevap gözlenmemiş. Araştırıcılar tedaviye yanıt ile karaciğer demir skoru arasında ters korelasyon tespit etmişler. Bartolotti ve ark (193) 14 C hepatitli çocuğu 5 MU/ m2 alfa interferon ile 12 ay süresince tedavi etmiş, 13 çocuğa ise herhangi bir tedavi vermemişler.Dört hasta ALT’nin yükselmesinden dolayı tedaviden çıkarılmış. Onikinci ayda tedavi görenlerden % 78’inde ALT nomale dönmüş, % 71’inde de HCV RNA negatifleşmiş. Kontrol grubunda ALT ve HCV RNA’nın negatifleşmesi % 8 olguda saptanmış.Onsekizinci ayda tedavi görenlerin % 54’ünde ALT normal bulunmuş, % 62’sinde HCV RNA negatif imiş, kontrol grubunda ise cevap % 15 olarak tespit edilmiş. Yapılan bir metaanalizde alfa interferon tedavisi gören 366 çocuktan % 56’sında ( % 0-91) tedavi sonrası cevap, % 36’sında da (% 0-73) kalıcı yanıt saptanmıştır. Kalıcı yanıt genotip 1 olanlarda % 27, diğerlerinde % 70 olarak bulunmuştur. Tedavi görmemiş 105 kontrol çocuğun da % 5’inde virüsün kaybolduğu saptanmıştır (194). Bu çalışmalar C Hepatitinde tedaviye yanıtda çocuklarda da erişkinlerde olduğu gibi hastalığın kısa süreli olması, kronik hepatit bulgularının bulunması, sirozun olmaması, HCV RNA titrasyonu, genotip gibi cevabı etkileyen faktörlerin bulunduğunu göstermektedir(195). Alfa interferon tedavisine başlarken batı ülkelerinde dahi tedavinin maaliyeti gözönüne alınmaktadır; ülkemiz koşullarında da tedavinin bu yönü düşünülmelidir. Semptomatik olan, yukarıda belirtilen tedaviye yanıt verebilecek olgulara uygulanmalı, tedavinin 3. ayında ALT düzeylerinde düşme saptanmıyorsa tedavi bırakılmalıdır, relapsların sık olmasından dolayı tedavi süresi en az 12 ay olmalıdır. Pediatri yaş grubunda yapılan costefektivite çalışmalarında uygun hastalarda interferon costefektif bulunmuş, kombine tedavilerle bunun artacağı belirtilmiştir (196). Tedavi sonrası izlem, relapsların değerlendirilmesinde önemlidir. Son olarak erişkinlerde ribavirin ile kombine tedavilerde kalıcı yanıt oranı artmıştır. Pediatrik yaş grubunda nükleosit analogları ve kombine tedaviler kısıtlı sayıdadır.(197,198) C hepatitinin tedavisinde kombine tedaviler, pegylated İFN umut vericidir. . KAYNAKLAR 1-Gust ID. Epidemiological patterns of hepatitis A in differents parts of of the world. Vaccine 1992;10 S1:56-8. 2-Shapiro C Coloman PJ, McQuillan GM et al. Epidemiology of hepatitis A: Seroepidemiology and risk groups in the USA. Vaccine 1992; 10 :S59-62. 3-De Mattia D, Stroffolini T, Rapicetta M et al. Decline in the exposure to hepatitis A virus infection among children in Bari. Rev Ital Pediatr 1991; 17:213-5. 4-Tanaka J. Hepatitis A shifting epidemiology in Latin America. Vaccine 2000;18: S 57-60. 5-Barzaga N.G. Hepatitis A shifting epidemiology in South-East Asia and China. Vaccine 2000;18: S 61-4. 6-Tufenkeji H. Hepatitis A shifting epidemiology in Middle East and Africa. Vaccine 2000;18: S 65-7. 7-Aldeniz C, Çavuşlu Ş, Altunay H et al. İstanbulda A ve E hepatitlerinin seroprevalansı Viral Hepatit Derg 1998;4:31-6. 8-Romero R, Lavine JE. Viral Hepatitis in children. Sem Liver Dis 1994;14:289-302. 9-Xu ZY, Li ZH, Wang JX et al. Ecology and prevention of a shellfish associated hepatitis A epidemic in Shanghai, China. Vaccine 1992;10 S1: 67-8. 10-Mannucci P, Gdovin S, Gringeri A et al. Transmission of hepatitis A to patients with hemophilia by factor VII concentrate treated with organic solvent and detergent to inactivate vıruses. Ann Int Med 1994; 120:1-7 11-Nobble RC, Kane MA, Reeves SA et al. Posttransfusion hepatitis A in a neonatal intensive care unit. JAMA 1984; 252:2711-15. 12- Hadler SC, Mc Farland L. Hepatitis in day care centers: epidemiology and prevention. Rev Infec Dis 1986; 8:548-577. 13- Watson J, Fleming D, Borella A et al. Vertical transmission of hepatitis A resulting in an outbreak in a neonatal intensive care unit. J Infect Dis 1993;167: 567-71. 14-Erkan T, Kutlu T, Çullu F, Tümay TG. A case of vertical transmission of hepatitis A virus infection. Acta Paediatr 1998; 87:1008-9. 15- Fagan EA, Hadzic D, Saxena R et al. Vertical transmission from early pregnancy of a naturally occurring hepatitis A virus (HAV) variant: evidence for persistent infection in a man. IX Triennial International Symposium on Viral Hepatitis and Liver Disease Italy, Rome 21-25 1996;66 16-Rosenblum LS, Villarino ME, Nainan OV et al. Hepatitis A outbreak in a neonatal intensive care care unit: Risk factors for tansmission and evidence of prolonged viral excretion among preterm infants. J Infect Dis 1991;164:476-82. 17-G.T. Tümay, A. Kazemi, F.Çullu. Çocuklarda akut viral hepatit etkenlerinin bizdeki insidansı. Pediatrik Hepatoloji XXVII. Türk Pediatri Kongresi Istanbul 27-29 Haziran 1988:160-3. 18-Özdemir A, Özbal Y, Hasanoğlu E. Çocukluk çağı hepatitlerinde etiyolojiye yönelik bir çalışma. Erciyes Üniv Tıp Fak Derg 1986;179:8. 19-Badur S, Çetin ET, Töreci K. Relative occurrence of hepatitis A, B, NANB infections among viral hepatitis cases in Istanbul, International Congress for Infectious Disease, Kahire, 20-25 Nisan 1985, Abstract Book 1985;S5. 20-Sıdal M, Oğuz F, Okan F et al. Akut viral hepatitli olguların analizi. Klimik Dergisi 1990;87:3. 21-Fishman LN,Jonas MM, Lavine JE. Update on viral hepatitis in children Ped Clin Noth Am 1996;43:57-74. 22-Koff RS. Clinical manifestations and diagnosis of hepatitis A virus infection. Vaccine 1992; 10: S 15-20. 23-Schiff ER. Atypical clinical manifestations of hepatitis A. Vaccine 1992;10:18-20. 24-Corpechot C, Cadranel JF, Hoang G et al. Hépatite virale A cholestatique de l’adulte. Gastroenterol Clin Biol 1994;18:743-50. 25-Glikson M, Galun E, Oren R et al. Relapsing hepatitis A: review of 14 cases and litterature survey. Medecine 1992;71:14-23. 26-Ciocca M. Clinical course and and consequences of hepatitis A infection. Vaccine 2000;18: S 71-74. 27-Bal V, Amin SN, Rath S et al. Virological markers and antibody responses in fulminant hepatitis. J Med Virol 1987;23:75-82. 28-Debray D, Cullufi P, Deevictor T et al. Liver failure in children with hepatitis A. Hepatology 1997; 26:1018-22. 29-Zacarias J. Etiologies of fulminant hepatitis in pediatric patients in Santiago, Chile. Pediatr Infect Dis 1987;6: 686-7. 30-O’Grady JG. Fulminant hepatitis in patients with chronic liver disease. J Viral Hepat 2000; 7 Suppl 1:9-10. 31-Vento S. Fulminant hepatitis associated with hepatitis A virus superinfection in patients with chronic hepatitis C. J Virall Hepat 2000; 7 Suppl 1:9-10. 32-Maiga MY, Oberti F, Cales P et al. Manifestations extrahépatiques de l’infection par le virus de l’hépatite A. Gastroenterol Clin Biol 1996;20:346-52. 33-Vento S, Garafano T, DiPerri G et al. Identification of hepatitis A virus as a trigger of autoimmune chronic hepatitis type I. Lancet 1991;33:1183-7. 34-O’Grady J. Management of acute and fulminant hepatitis A. Vaccine 1992;10:S21-3. 35-Passagot J, Biziagos E, Crance JM, Deloince R. Effect of antiviral substances on hepatitis A virus replication.In Zuckerman A (ed)Viral Hepatitis and Liver Disease New York Academic Press Inc 1984;193-201. 36-Yoshiba M, Inoue K, Sekiyama K et al. Interferon for hepatitis A. Lancet 1994;343:288-9. 37-Stapleton JT. Passive immunisation against hepatitis A. Vaccine 1992;10 S45-7. 38-Peetermans J. Production quality control and charecterisation of an inactivated hepatitis A vaccine. Vaccine 1992;10:S99-101. 39-André FE, D’Hondt E, Delem A et al. Clinical assessment of the safety and efficacy of an inactivated hepatitis A vaccine: Rationale and summary of findings. Vaccine 1992;!0:S160-8. 40-Clemens R, Safary A, Hepburn A et al. Clinical experience with an inactivated hepatitis A vaccine. J Infect Dis 1995;171:S44-9. 41-Innis BL, Snitbhan R, Kunasol P et al. Protection against hepatitis A by an inactivated vaccine. JAMA 1994; 271:1328-34. 42-Werzberger A, Mensch B, Kuter B et al. A controlled trial of formalin inactivated hepatitis A vaccine in healthy children N Eng J Med 1992; 3277:453-7. 43-Westblom TU, Gudipati S, DeRousse C et al. Safety and immunogenicity of an inactivated hepatitis A vaccine : Effect of dose and vaccination schedule. J Infect Dis 1994;169:9961001. 44-Kanra G, Yalçın SS, Ceyyhan M et al. Clinical trial to evaluate immunogenicity and safety of inactivated hepatitis A vaccination starting at 2 monh old children. Tutr J Pediatr 2000;42:105-8. 45-Horng YC, Chang MH, Lee CY et al. Safety and immunogeniciy of hepatitis A vaccine iin healty children. Pediatr Infect Dis J 1993;12:359-62. 46-Lee SD, Lo KJ, Chan CY et al. Immunogenicity of inactivated hepatitis A vaccine in children. Gastroenterology 1993;104:1129-32 47-Newcomer W, Rivin B, Reid R et al. Immunogenicity, safety and tolerability of varying doses and regimens of inactivated hepatitis A virus vaccine in Navajo children. Pediatr Infect Dis J 1994; 13:640-2. 48-Werzberger A A controlled trial of a formalin-inactivated hepatitis A vaccine in healty children. N Engl J Med 1992;327:453-7. 49- Müller R, Chriske H, Deinhardt F et al. Hepatitis A vaccination: scedule for accelerated immunisation. 50-Brindle RJ, Morris CA, Berger R et al. Inadequate response to intradermal hepatitis A vaccine. Vaccine 1994;12:483-4. 51-Leentvaar A, André F E, Delem A et al. Simultaneous vaccination against hepatitis A and B: results of a controlled study Vaccine 1992; 10: S142-5. 52-Green MS, Cohen D, Lerman Y et al. Depression of the immune response to inactivated hepatitis A vaccine administered concomittantly with immunoglobulin. J Infect Dis 1993; 168:740-3. 53-Margolis HS, Shapiro CN. Who shoul receive hepatitis A vaccine? Considerations for the devoloppement of an immunisation srategy. Vaccine 1992; 19: S85-7. 54-Jenison SA, Lemon SM, Baker LN et al. Quantitative analysis of hepatitis B virus infection DNA in saliva and semen of chronically infected homosexuel men. J Infect Dis 1987;156: 299-307. 55-Lin HH, Hsu HY, Chang MH et al. Hepatitis B virus in the colostra of HBe Ag positive carrier mothers. J Ped Gastro Nutr 1993;17:207-10. 56-Davison F, Alexandre GJM, Trowbridge R et al. Detection of hepatitis B virus DNA in spermatozo urine, saliva and leucoytes of chronic HBs Ag carriers: lack of relationship with serum markers of replication. J Hepatol 1987;4:37-44. 57-Hsu SC, Chang MH, Ni YS et al. Horizontal transmission of hepatitis B in children. J Ped Gastroenterol Nutr 1993;16:66-9. 58-Messer J. Hépatite B et grossesse. Nouv Dermatol 1990;9:500-1. 59-Wong VCW, Ip HMH, Reesink HW et al. Prevention of perinatally transmitted hepatitis B virus infections with hepatitis B immunglobulin and hepatitis B vaccine. Lancet 1984;1:9216. 60-Stevens CE, Toy PT, Tong MJ et al. Perinatal hepatitis B virus transmission in the United States: Prevention by passive-active immunisation. J Am Med Assoc 1985;253:1740-5. 61- Stevens CE, Neurath RA, Beasley RP et al. HBe Ag and anti HBe detection by radioimmunassay correction with vertical transmission of hepatitis B in Taiwan. J Med Virol 1979;3:237-41 62-Ip H MH, Lelie PN, Wong VCW et al. Prevention of hepatitis B virus carrier state according to maternel serum levels of HBV DNA Lancet 1989;1:406-10. 63-Wilson RA. Extrahepatic immunological manifestations of chronic hepatitis. Am J Gastroenterol 1996; 94:2-16. 64- Gianotti F. Papular acrodermatitis of childhood:an Australia antigen disease. Arch Dis Child 1973;48:794. 65-Vanclair J, Cornu CH, Sokal EM et al. Fulminant hepatitis B in an infant born to a hepatitis Be antibody positive DNA negative carrier. Arch Dis Child 1991;8: 983-5. 66-Von Weizsacker F, Pult I, Geiss K et al. Selective transmission of variant genomes from mother to infant in neonatal fulminant hepatitis B. Hepatology 1995; 21: 8-13. 67-Friedt M, Gerner P Lausch E et al. Mutations in the basic core promoter and the precore region of hepatitis B virus and their selection in children with fulminant and chronic hepatitis B. Hepatology 1999; 29:1252-8. 68-Hsu HY, Chang MH, Hsieh KH et al.Cellular immune response to HBc Ag in mother-toinfant transmission of hepatitis B virus. Hepatology 1992;15:770-6. 69-Çullu F, Kutlu T, Demirel N, Erkan T, Tümay G T et al. L’histoire naturelle de l’hépatite a virus B chez les enfants Turcs. Congres Annuel du Groupe Francophone de l’Hépatologie, Gastroentérologie et Nutrition Pédiatrique 20-22 Mars 1997 Pisa 70- Ruiz-Moreno RM, Camps T, Aguado JG, Porres JC, Olivia H, Bartolomé J. Serological and histological follow up of chronic hepatitis B infection. Arch Dis Child 1989; 64: 1165-9. 71-Wu TJ, Tong MJ, Hwang B et al. Primary hepatoselluler carsinoma and hepatitis B infection during childhood. Hepatology 1987;7:46-8. 72-Mahoney FJ. Update on diagnosis, management and prevention of hepatitis B virus infection. Clin Microbiol Rev 1999;12:351-66. 73-Huang K, Lin S. Nationwide vaccination: a success story in Taiwan. Vaccine 2000; 18 S 35-8. 74-Bortolotti F, Jara P, Crivellaro C et al. Outcome of chronic hepatitis B in Caucasian children during a 20 year observation period. J Hepatol1998;29:184-190. 75-Bortolotti F, De Moliner L, Faggion S. Natural History of childhood chronic HBV and HDV infection. International Meeting on Paediatric Hepatology 28-30 August 1997 Sorrento, Italy 76-Maggiore G, Giacomo CA, Marzani, Sessa F, Scotta MS. Chronic viral hepatitis B in infancy. J Pediatr 1983; 103: 749-52. 77- Ruiz-Moreno RM. Chronic hepatitis B in children. Natural history and treatment. J Hepatol 1993; 17: ( suppl 3 ) : S 64-6. 78-Lok ASF, Lai CL. A longitudinal follow upof asymptomatic hepatitis B surface antigen positive Chinese children. Hepatology 1988;8:1130-3. 79- Bartolotti F, Cadrobbi P, Crivellaro C et al. Changes in hepatitis Be antigen/antibody system in children with chronic hepatitis B virus infection. J Pediatr 198;10:718-22. 80- Chang MH, Sung JL, Lee CY, Chen CJ. Factors affecting clearence of hepatitis B e antigen in hepatitis B surface antigen carrier children. J Pediatr 1989; 115: 385-90. 81-Bartolotti F, Faggion S, Con P. Natural history of chronic viral hepatitis in childhood. Acta Gastroenterol Belg 1998 ;61:198-201. 82- Bartolotti F, Cadrobbi P, Crivellaro C et al. Long-term outcome of chronic type B hepatitis in patients who acquire hepatitis B virus infection in childhood. Gastroenterology 1990; 99: 805-10. 83-Chang MH. Natural history of hepatitis B virus infection in children. J Gastroenterol Hepatol 2000; 15:S 16-9. 84-Inui A, Fujisawa T, Komatsu H et al. Long-term outcome of chronic hepatitis B in children. J Ped Gastroenterol and Nutri 2000;31:S270. 85-Mc Mahon BJ, Holck P, Bulkow L et al. Serological and clinical outcomes of 1536 Alaska Natives chronically infected with hepatitis B virus. Ann Int Med 2001; 135:208-14. 86- Ruiz-Moreno M, Otero M, Millan A et al. Clinical and histological outcome after hepatitis B e antigen to antibody serokonversion in children with chronic hepatitis B. Hepatology 1999; 29: 572-5. 87- Ni YH, Chang MH, Hsu HY et al. Long term follow-up study of core gene deletion mutants in children with chronic hepatitis B virus infection. Hepatology 2000; 32:124-8. 88-Dupuy JM, Kostewitz E, Alagille E et al. Hepatitis B in children. J Pediatr 1978;98:17-20. 89- Moreno RM, Jose Rua M, Molina Jet al. Prospective randomised controlled trial of interferon alpha in children with chronic hepatitis B. Hepatology 1991; 13: 103590- Sokal EM, Wirth S, Goyens Pet al. Pediatric use of interferon alpha 2 b in hepatitis B infection. Gut 1993; 34: S87-90. 91-Utili R, Sagnelli E, Galanti B et al. Prolonged treatment of children with chronic hepatitis B with recombinant alpha 2 a interferon: a controlled, randomised study. Am J Gastroenterol 1991; 86: 327-30. 92-Çullu F, Tümay GT, Kutlu T et al.Traitement de l'hépatite chronique a virus B de l'enfant par des doses faibles d'interféron alpha: résultats a long terme. Gastroentérol Clin Biol 1995;19:53-7 93-Barbera C, Bartolotti F, Crivellaro C et al. Recombinant interferon alpha 2a hastens the rate of HBe Ag clearance in children with chonic hepatitis B. Hepatology 1994;20:287-90 94-Çullu F, Kutlu T, Demirel N et al. Long-term follow up of interferon treatment in children with chronic hepatitis B. International Meeting on Paediatric Hepatology 28-30 August 1997 Sorrento, Italy 95-Selimoğlu MA, Aydoğdu S, Yüce G et al. Alfa interferon treatment in children with chronic hepatitis B virus infection. J Pediatr Gastroenterol Nutr 1998;27:117. 96-Utili R, Sagnelli E, Baeta GB et al. Treatment of chronic hepatitis B in children with prednisone followed by alfa interferon: A controlled randomised study. J Hepatol 1994;20:163-7. 97-Lai CL, Lin HJ, Lau JN et al. Effect of recombinant alfa 2 interferon with or without prednisone in Chinese HBs Ag carrier children. Quarterly J Med 1991;78:155-63. 98- Otto LJ, Olson AD. Cost-benefit analysis of interferon therapy in children with chronic active hepatitis B. J Pediatr Gastroenterol Nutr. 1997;24: 25-32. 99-Cabrerizio M, Bartolomé J, Ruiz-Moreno M et al. Distribution of the predominant hepatitis B virus precore variants in hepatitis B e antigen positive children and their effect on treatment response. Pediatrc Research 1996;39: 980-4. 100-Cabrerizio M, Bartolomé J, Ruiz-Moreno M et al. Sequence variation of hepatitis B virus precore-core open reading frame isolated from serum and liver of children with chronic hepatitis B before and after interferon treatment. J Med Virol 1999; 58: 208-14. 101-Jara P, Bartolotti F. Interferon alpha treatment of chronic hepatitis B in childhood: a concensus advice based on experience in European children. J Pediatr Gastroenterol Nutr. 1999;29: 163-70. 102- Panoyotis L, Fabre M, Yvart J, Alvarez F. HBV Infection in pediatric liver transplantation. J Ped Gastroenterol Nutr 1993;16:321-7. 103-Sokal EM, Kelly D, Mizerski J et al. An İnternational double-blind placebo-controlled trial of lamivudine in 286 chidren with chronic hepatitis B. EASL Meeting 2001. 104-Shapira R, MorE, Bar-Nathan N et al. Efficacy of lamiivudine for the treatment of hepatitis B virus infection after liver transplantation in children. Transplantation 2001 ;72 : 333-6. 105-Sokal EM, Roberts EA, Mieli-Verggani G et al. A dose ranging study of pharmacokinetics, safety, and preliminary efficacy of lamivudine in children and adolescents with chroniic hepatitis B. Antimicrob Agents Chemother 2000;44:590-7. 106- Sokal E, Roberts EA, Mieli-Vergani G et al. Dose finding and safety off lamivudine in children and adolescents with chronic hepatitis B. Hepatology 1998;28:489. 107-Conjeevaram H. S. Therapy for chronic hepatitis B: nucleoside analogues in adult and pediatric patients. Acta Gastroenterol Belg 1998 ;61:224-27. 108- Kutlu T, Çullu F, Erkan T, Tümay G. Lamivudine and alpha interferon combination therapy for chronic hepatitis B infection in children: a preliminary trial. J Ped Gastroenterol and Nutri 2000;31:S114. 109-Horsman Y. New therapeutic possibilities in the treatment of hepatitis B. Arch Pediatr 1999;6 : 180-2. 110-Hallauer J. VHPB: summary of strategies and recommandations. Vaccine 1995;13:S6163. 111-André FE, Path FRC. Summary of safety and efficacy on a yeast derived hepatitis B vaccine. Am J Med 1989;17:172-80. 112-Zajac BA, West DJ, Mc Alerr WJ et al. Overview of clinical studies with hepatitis B vaccine made by recombinant DNA. J Infect 1986;13:S39-45. 113-Greenberg DP. Pediatric experience with recombinant hepatitis B vaccines and relevant safety and immunogenicity studies. Pediatr Infect Dis J 1993;12:438-45. 114- Alikaşifoğlu M, Çullu f, Kutlu T el al. Comparison study of the immunogenicity of the different types and dosages of recombinant hepatitis B vaccine in healty neonates. J Tropical Pediatrics 115-Jilg WJ, Schmidt M, Deinhardt F. Vaccination against hepatitis B: Comparison of three different vaccination schedules. J Infect Dis 1989;7:106-10. 116-Hadler SC, Alcala de Monson M, Lugo DR et al. Effect of timing of hepatitis B vaccine in Yuopa Indians. Vaccine 1989;7:106-110. 117-Chiron JP, Coursaget P, Yvonnet B et al. Simultaneous administration of hepatitis B and diphteria/tetanus/polio vaccines. Lancet 1984;1:623-4. 118-Huang LM, Lee CY, Hsu CY et al. Effect of monovalent measles and trivalent measlesmumps-rubella vaccines at various ages and concurrent administration with hepatitis B vaccine. Pediatr Infect Dis J 1990;9:461-5. 119-Giammanco G, Li Volti S, Mauro L et al. Immune response to simultaneous administration of recombinant DNA hepatitis B vaccine and multiple compulsory vaccines in infancy. Vaccine 1991;9:747-50 120- Pillot J, Poynard T, Alias A et al. Weak immunogenicity of the preS2 sequence and lack of circumventing effect on the unresponsiveness to the hepatitis B virus vaccine. Vaccine 1995; 13:889-93. 121-Coberly JS, Townsend T, Repke J et al. Suboptimal response following intradermal hepatitis B vaccine in infants. Vaccine 1994;12:984-7. 122-Craven De, Awdeh ZL, Kunches LM et al. Non responsiveness to hepatitis B vaccine iin health care workers: Results of revaccination and genetic typings. Ann Intern Med 1986;105:356-60. 123-Vingerhoest J, Vandam G, Kestens L et al. Deficient T cell responses in non responders to hepatitis B vaccination: absence of Th! Cytokine production.İmmunol Lett 1994;39:163-9. 124-Hsu HY, Chang MH, Ho HN et al. Association of HLA –DR-14-DR52 with low responsiveness to hepatitis B vaccine in Chinese residents in Taiwan. Vaccine 1993;11:143740. 125-Chedid MG, Deulofeult H, Yunis DE et al. Defect in Th1-like cells of nonresponders to hepatitis B vaccine. Hum Immnol 1997;58:422-51. 126- Alper CA, Kruskall MS, Marcus Bagley D et al. Genetic prediction of non response to hepatitis B vaccine. New England J Med 1989 14;7708-12. 127-Lazizi Y, Badur S, Perk Y et al. Selective unresponsiveness to HBs Ag vaccine in newborn related with an utero passage of hepatitis B virus DNA. Vaccine 1997;15:10951100. 128-Dumann H, Meuer SC, Kohler H. Uremic serum inhibits monocyte dependent, but not interleukin 2 dependent steps off T cell proliferation. Nephron 1990; 56:162-5. 129-Wallz G, Kunzendorf U, Haller H et al. Factors influencing the response to hepatitis B vaccination of hemodialysis patients. Nephron 1989;51: 474-7. 130-Coursaget P, Yvonnet B, Chotard J et al. Seven year study of hepatitis B vaccine efficacy in infants from an endemic area(Senegal) Lancet 1986;2:1143-45. 131-Chotard J, Inskip HM, Hall AJ et al. The Gambia intervention study: Follow up of a cohort of children vaccinated against hepatitis B. J Infect Dis 1992;166:764-8. 132-West DJ, Watson B, Lichtman J et al. Persistence of immunologic memory for twelve years in children given hepatitis B vaccines in infancy. Pedatr Infect Dis 1994;13:745-7. 133-Huang LM, Chiang MH, Hsu HY et al. Long-term immune response to hepatitis B vaccination and response to booster in children born to mothers with hepatitis B e antigen. Hepatology 1999; 29:954-9. 134-McMahon BJ, Helminiak C, Wainwright RB et al. Frequency of adverse reactions to hepatitis B vaccine in 43 618 persons. Am J Med 1992;92:254-6. 135-Grotto I, Mandel Y, Ephros M et al. Major adverse reactions to yeast derived hepatitis B vaccines. Vaccine 1998; 16:329-44. 136-Soubeyrand B, Boisnard F, Bruel M et al. Central neervous system demyelinating disease following hepatitis B vaccination with Gen Hevac B. Review of ten years of spontaneous notifications. 1989-1998. Presse Med 2000;15:775-80. 137-Carman WF, Zanetti AR, Karayayiannis P et al. Vaccine induced escape mutant of hepatitis B virus. Lancet 1990;336:325-9. 138-Hsu HY, Chang MH, Liaw SH et al. Changes of hepatitis B surface antigen variants in carrier children before and after universal vaccination in Taiwan. Hepatology 1999;30: 13127. 139- Tanaka E, Kiyosawa K, Soeyama T et al: Prevalence of antibody to hepatitis C virus in Japanese schoolchildren: comparison with adult blood donors. Am J Trop Med Hyg 1992;46:460-4. 140-Jonas M. Screening for viral hepatitis-Pediatric Epidemiology. World Congress of Pediatric Gastoenterology, Hepatology & Nutrition Boston August 5-6, 2000. 141-Resti M, Azzari C, Rossi M E et al. Hepatitis C virus antibodies in a longterm follow-up of beta thalasemic children with acute and chronic non A non B hepatitis. Eur J Pediatr 1992; 151:573-6. 142-Lai ME, De Virgilis S, Argiolu F et al. Evaluation of antibodies to hepatitis C virus in a long term prospective study of post transfusion hepatitis among thalassemic children comparison between first and second generation assay. J Pediatr Gastroenterol Nutr 1993; 16;458-64. 143-Troisi CL, Hollinger B, Hoots WK et al. A multicenter study of viral hepatitis in a United States hemophilic population.Blood 1993;81:412-13. . 144-Zwiener J, Fielman B, Cochran C et al. Interferon alpha 2b treatment of chronic hepatitis C in children with hemophilia. Pediatr Infect Dis J 1996;15:906-7. 145-Inui A, Fujisawa T, Miyagawa Y et al. Histological activity of the liver in children with transfusion associated chronic hepatitis C. J Hepatol 1994;21:748-53. 146-Locasciulli A, Gornati G, Tagger A et al. Hepatitis C virus infection and chronic liver disease in children with leukemia in long term remission.Blood 1991;78:1619-22. 147-Locasciulli A, Cavaletto D, Pontisso P et al. Hepatitis C virus serum markers and liver disease in children with leukemia during and after chemotherapy. Blood 1993:82:2564-7. 148-Fink FM, Hocker Schulz S, Mor W et al. Association of hepatitis C virus infection with chronic liver disease in paediatric cancer patients. Eur J Pediatr 1993; 152:490-2. 149-Doussaix E, dePaillette L, Laurent-Puig P et al. Hepatitis C virus infection in liver transplant recipients. Transplantation 1993; 55: 795-8. 150-Hsu SC, Chang MH, Chen DS et al. Non A non B hepatitis in children: a cliinical, histologic and serologic study. J Med Virol 1991; 35:1-6. 151-Iorio R, Guida S, Porzio S et al. Chronic non A non B hepatitis : role of hepatitis C virus. Arch Dis Child 1993; 68:219-22. 152-Bartolotti F, Vajro P, Cadrobbi P et al. Cryptogenic chronic liver disease and hepatitis C virus infection in children. J Hepatol 1992;15:73-6. 153-Lever AML, Webster ADB, Brown D et al. Non A Non B hepatitis occurring in agammagloblunemia patients after intravenous immunoglobulin. Lancet 1984; 2;1062-64. 154-Jonas MM, Zilleruelo G, Larue SI et al. Hepatitis C infection in pediatric dialysis population. Pediatrics 1993;89:707-9. 155-Bak M, Aksu N, Kabasakal C, Cura A. Hemodializ hastalarında hepatit B ve hepatit C enfeksiyonu ve hepatit aşı uygulaması. Istanbul Çocuk Kliniği Dergisi 1993; 4:229-32. 156-Couzigu P. Sexe, famille et virus de l’hépatite C. Gastrentérol Clin Biol 1995;19:147-9. 157- Perez Romero M, Sanchez Quijano A, Lissen E. Transmission of hepatitis C virus. Ann Intern Med 1990; 113:411. 158-Riestra S, Suarez A, Rodrigo L. Transmission of hepatitis C virus Ann Intern Med 1990; 113:411-2. 159-Kamitsukasa H, Harada H, Yakuda M et al. Intra familial transmission of hepatitis C virus. Lancet 1989;2:987. 160- Degos F, Maisonnneuve P, Thiers V et al. Neonatal transmission of HCV from mother with chronic hepatitis. Lancet 1991;338:758. 161-Lacaille F. Conduite a tenir chez un enfant dont la mere a une hépatite chronique C.Arch Pédiatr 1996;3:951-3. 162-Ohto H, Terazawa S, Sassaki N et al. Transmission of hepatitis C virus from mothers to infants. N Engl J Med 1994; 330:744-50. 163-Tahara T, Toyoda S, Mukaide M et al. Vertical transmission of hepatitis C throuh three generations. Lancet 1996;347:409. 164-Lin HH, Kao JH, Hsu HY et al. Possible role of high titer maternel viremia in perinatal transmission of hepatitis C virus. J Infect Dis 1994;169:638-41. 165-Giovannini M, Tagger A, Ribero ML et al. Maternal infant transmission of hepatitis C virus and HIV infections: a possible interaction. Lancet 1990;335:1116. 166- Thaler MM, Park CK, Landers DV. Vertical transmission of hepatitis C virus. Lancet 1991;338:17-8. 167-Weintrub PS, Veerman-Wauters G, Cowan MJ et al. Hepatitis C virus infection in infants whose mothers took street drugs intravenously. J Pediatr 1991;119:869-74. 168-Paccagnini S, Principi N, Massironi E et al. Perinatal transmission and manifestation of hepatitis C virus infection in a high risk population. Pediatr Infect Dis J 1995; 14: 195-9. 169-Hsu HH, Wright TL, Luba D et al. Failure to detect hepatitis C virus genome in human secretions with the polymerase chain reaction. Hepatology 1991;14:763-7. 170-Ogasawara S, Kage M, Kosai K et al. Hepatitis C virus RNA in saliva and breast milk of hepatitis C carrier mothers. Lancet 1993;341:561. 171-Srauss RM, Nolte FS, Boyer TD et al. Is human breast milk a source of hepatitis C virus? Hepatology 1993;18:257 172-Gonzalez Peralta RP, Davis GL, JYN. Pathogenetic mechanisms on hepatocellular damage in chronic hepatitis C virus infection. J Hepatology 1994; 98:1029-35. 173-Garcia-Monzon C, Moreno Otero R, Pajares JM et al. Expression of a novel activation antigen on intrahepatic CD 8 T lymphocytes in viral chronic active hepatitis. Gastroenterology 1990;98:1029-35. 174-Nelson DR, Marousis CG, Davis GL, Lau JYN. Defining the role of intrahepatic HCV specific cytotoxic T lymphocytes in chronic hepatitis C. Hepatology 1995;22:287. 175-Ceci O, Margiotta M, Marello F et al. High rate of spontaneous viral clearance in a cohort of vertically infected hepatitis C virus infants: what lies behind? J Hepatol 2001; 35:687-8. 176-Broue P. Natural history of hepatitis C in children. Arch Pediatr 1999;6:176-7. 177-Garcia Monzon C, Jara P, Fernandez-Bernejo M et al. Chronic hepatitis C in children: a clinnical and immunohistochemical comparative study with adult patient. Hepatology 1998;37:800-1. 178-Badizadegan K, Jonas MM, Ott MJ et al. Histopathology of the liver in children with chronic hepatitis C viral infection. Hepatology 1998;28:1416-23. 179-Bartolotti F, Vajro P, Diaz C et al. Post transfusion and community acquired hepatitis C in childhood. J Pediatr Gastroenterol Nutr 1994; 18;279-83. 180-Chang MH, Ni Y H, Hwang Llh et al. Long term clinical and virologic outcome of primary hepatitis C virus infection in children: a propective study. Ped Infect Dis J 1994;13:769-73. 181-Koff R, Dienstag LJ. Extrahepatic manifestations of hepatitis C and the association with alcoholic liver disease. Sem Liver Dis 1995;15:101-109 182-Clifford BD, Donahue D, Smith L et al. High prevalence of serological markers of otoimmünity in patients with chronic hepatitis C. Hepatology 1995;21:613-9. 183-Mackie FD, Peakman M, Yun M et al. Primary and secondary liver/kidney microsomal autoantibody response fallowing infection with hepatitis C virus. Gastroenterology 1994;106:1672-5. . 184-Bartolotti F, Vajro P, Balli F et al. Non organ specific autoantibodies in children with chronic hepatitis C. J Hepatol 1995; 23:107. 185-Bartolotti F. Treatment of chronic hepatitis C.in children. J Hepatol 1999; 31:201-4. 186-Ruiz-Moreno M, Leal Orozco A, Millan A. Hepatitis C virus infection in children. J Hepatol 1999; 31:124-9.. 187-Ruiz-Moreno M, Rua MJ, Castillo I et al. Treatment of children with chronic hepatitis C with recombinant interferon alpha: a pilot study Hepatology 1992; 16:882-5. 188- Ruiz-Moreno M, Castillo I, Bartolome J et al. HCV genotype in children and response to interferon therapy. Hepatology 1994;20:392A. 189- Ruiz-Moreno M, Castillo I, Bartolome J et al. Serum and liver hepatitis C virus genotypingin children with chronic hepatitis C. J Pediatr Gastroenterol Nutr 1995;20:472. 190-Fujisawa T, Ohkawa T, Inui A, Yokota S. Effect of interferon therapyon serum hepatitis C virus RNA levels in children with chroniic hepatitis C . Int Hepat Comm 1994;2:316-20. 191- Vegnente A, Iorio R, Guida S et al. Preliminary results of a trial with alpha lymphoblastoid interferon in 21 children with chronic hepatitis C. J Pediatr Gastroenterol Nutr 1994;19: 365. 192-Clemente MG, Congia M, Lai M E et al. Effect of iron overload on the response to recombinant interferon alfa treatment in transfusion dependent patients with thalassemia majorand chronic hepatitis. J Pediatr 125:123-8. 193- Bartolotti F, Vajro P, Giaccino R et al. IFN treatment of chronic hepatitis C in childhood. J Hepatol 1994; 21 S: 68. 194-Jacobson KR, Murray K, Zellos A, Schwarz KB. An anaysis of published trials of interferon monotherapy iin children with chronic hepatitis C. J Pediatr Gastroenterol Nutr 2002; 34:52-8. 195-Iorio R, Fariello I, Guida S et al. Alpha lymphoblastoid interferon therapy in 12 children with chronic hepatitis C. Hepatology 1993; 18: 237A 196-Sinha M, Das A. Cost effectivenes analysis of different strategies of management of chronic hepatitis C infection in children. Pediatr İnfect Dis J 2000; 19:23-30. 197-Lackner H, Moser A, Deutsch Jet al. Interferon alfa and ribavirin in treating children and young adults with chronic hepatitis C after malignancy. Pediatrics 2000:106:E53. VİRAL HEPATİTLERDE EKSTRAHEPATİK MANİFESTASYONLAR B9-1 VİRAL HEPATİTLERDE EKSTRAHEPATİK MANİFESTASYONLAR Prof. Dr. Özden Uzunalimoğlu Değişik tipte çeşitli virüsler karaciğerde nekroinflamasyonla karakterize “hepatit” yaparlar. Bu virüsleri klasik olarak hepatotropik ve non-hepatotropik olarak ikiye ayırırız. Nonhepatotropik virüsler, örnek olarak Epstein-Barr Virüsü (EBV), cytomegalovirüs (CMV) genellikle diğer organları da tutarak çeşitli hastalıklar yapar. Viral hepatit virüsleri diye adlandırılan A, B, C, D, E, ....... G gibi hepatotropik virüslerin de farklı mekanizmalar ile ekstrahepatik semptom ve lezyonlara sebep olduğu son 3yıldan beri bildirilmektedir. Bu virüslerin ekstra hepatik lezyonlarının patogenezi, immunolojik mekanizmalar aracılığı ile indirekt veya sitopatik etkisi ile direkt kabul edilir. Genel olarak virüslerin bazı sebebi bilinmeyen hastalıklara ve tümörlere immonolojik mekanizmaları bozarak sebep olabildiği moleküler düzeyde yapılan çalışmalarda bildirilmektedir. Hepatit virüslerinin de hepatitle birlikte çeşitli hastalıklarla beraber olabileceği gösterilmiştir. Bu hastalıkların etkenleri çoğu zaman birden fazla olduğu için kavram olarak hepatit virüslerinin sebep olduğu karaciğer dışı lezyonları “viral hepatitlerde ekstrahepatik sendromlar” başlığı altında toplamayı uygun görmekteyiz. Bu virüslerin akut dönemde ortaya çıkan ekstrahepatik değişiklikler genellikle kronikleşmez ve kendi kendini sınırlar. Halbuki B, B+D ve C virüslerinin kronik infeksiyonlarında oluşan ekstrahepatik sendromlar kronik, devamlı ve kalıcıdır. A Hepatitinde Ekstrahepatik Sendromlar Uzayan HAV infeksiyonlarında daha çok görülür. En sık görünen ekstrahepatik bulgu kemik iliği hipoplazisi, bazen de aplazisidir. Bu durumda pansitopeni olabileceği gibi bir veya iki hücre serisi tutulabilir. Mekanizması immunolojiktir. Trombositopenide antitrombosit antikorlar gösterimiştir. Deri tutulumu: Eritamatöz, ürtikere benzer deri lezyonları olabilir. Histopatolojik olarak lökositoklastik vaskülittir. Ayrıca damar duvarında anti HAV lg M antikoru bulunan immun kompleksler gösterilmiştir. HAV infeksiyonunda ince barsak mukozasında tunika propriada lenfosit artımı ile karakterize değişiklikler görülür. Asemptomatiktir. Safra kesesi duvarı kalındır, ödemlidir. Kolesistit bildirilmiştir. Bu kolesistitte histopatolojik olarak yoğun lenfosit infiltrasyonu mevcuttur. Çok nadir olarak nörolojik tutulum olabilir (1). Özetle HAV infeksiyonunda muhtemelen immunolojik mekanizma ile, kendi kendini sınırlayan ekstrahepatik sendromlar görülebilir. B Hepatitinde Ekstrahepatik Sendromlar Hepatit B’ye bağlı konik karaciğer hastalığı Türkiye’de bölgelere göre değişmek üzere ortalama %40-60 arasındadır. HBV genellikle sitopatik değildir. Hepatositlerde replikasyonu olduğu halde karaciğer lezyonlarını immun sistem aracılığı ile yapar. 1. Akut B Hepatitinde Eksrahepatik Sendromlar: a. Serum Hastalığına Benzer Prodrom: Ateş, deri döküntüsü ve/veya ürtiker, artrit, artralji ile karakterizedir. Preikterik dönemde çoğu kez 2-7 gün sürer, kronikleşmez. b. Papüller Akrodermatitis (Gianotti-Crosti Sendromu): Akut B enfeksiyonunda çocuklarda görülür. Cilt lezyonları liken planus ve Henoch-Schönlein ile karışabilir. 2-3 ay sürersede kronikleşme nadirdir. c. Akut B hepatitinde böbreklerde immun komplekslere bağlı lezyonlar olabilir ve geçicidir. 2. Kronik B Hepatitinde HBV İle İlişkili Sendromlar a. Polyarteritis Nodosa (PAN): Çeşitli sistemleri tutan nekrotizan bir vaskülit olan PAN’da enfeksiyon oranı %30-70’dir (2,3). HBV’ye bağlı PAN’da karaciğer lezyonları genellikle siliktir. Ayrıca PAN’ın şiddeti ile karaciğer lezyonlarının şiddeti orantılı değildir. PAN’da hastalığın ciddiyeti genellikle hastada nekrotizan vaskülütin tutulma yerlerine bağlıdır. Santral sinir sistemi, böbrek ve gastrointestinal sistem tutulumunda mortalite yüksektir (4). HVB ile oluşan PAN patogenezisi, HBs Ag içeren immun komplekslere bağlanmaktadır. Vaskülitli damarlardan biyopside HBs Ag Ig M, Ig G ve C3 depolanması varlığı gösterilmiştir. Geniş serilerde HBV pozitif PAN ile HBV işaretleri negatif PAN’ın prognozunda fark görülmemiştir. HBV’ye bağlı PAN görülme oranı ülkeden ülkeye değişiktir. Avrupa’da ve Amerika’da daha yüksek iken, HBV enfeksiyonunun epidemik olduğu Uzak Doğu’da çok düşüktür. Türkiye’de PAN’da HBV enfeksiyon markerlarının %40-60 olduğu bildirilmektedir. b. HBV’ye Bağlı Glomerülonefrit: HBV’ye bağlı membranöz glomerülonefrit (MGN) ve membranoproliferatif glomerülonefrit (MPGN) görülebilir. MGN HBV’nin renal tutulumunda en sık görülen tiptir. Özellikle erkek çocuklarda ve gençlerde görülür. Glomerül kapillerlerinde HBV antijenlerinden en çok HBe Ag depolanması ile birliktedir. Bu olgularda karaciğer lezyonları ikinci plandadır. Hastaların serumlarında HBs Ag, HBe Ag pozitiftir. C3, C4 düzeyleri düşüktür. Çocuklarda MGN hemen daima 6 ay ile 2 yıl arasında düzelir. Erişkinlerde çocuklarda olduğu kadar benign değildir. Geniş serilerde MGN 5 yıl içinde %95 spontan remisyona girer. Düzelme HBe Ag serokonversiyonu ile birliktedir. MPGN daha çok erişkinlerde olur. HBs Ag kapiller duvarlarında ve mezengiumda depolanır. Daha uzun sürer. Tedaviye dirençlidir. c. HBV’ye Bağlı Esansiyel Mikst Kriyoglobülinemi (EMK): HCV’ye bağlı olanlara göre nadirdir. HBV’de EMK, immun kompleks vasküliti yada membrano proliferatif glomerülonefrit ile birlikte görünen nadir bir komplikasyondur. Levo ve arkadaşları EMK ve HBV’li hastalarda serum ve kriyopresipitatlarında HBs Ag ve anti HBc antikorlarını tespit ederek raporlamışlardır (5). HCV’ye Bağlı Ekstrahepatik Sendromlar Kronik HCV enfeksiyonu, kronik karaciğer hastalığının %18-22’sinin sebebidir. Bu oran Türkiye’de yapılan invaziv girişimlerle, ameliyatlarla, kan ve kan ürünlerinin verilmesine bağlı olarak daha da artmaktadır. HCV enfeksiyonu %70 oranında kronikleşir. Karaciğer lezyonunda, HCV’nin sitopatik etkisi, HCV’nin genotipleri ve heterojinitesi, ayrıca hostun immun sistemi etkili görülmektedir. Kronik HCV enfeksiyonu çeşitli eksrahepatik durumlarla beraberdir. Esansiyel mikst kriyoglobülinemi, membranoz ve membranoproliferatif glomerülonefritte vakaların bir çoğumda etken olduğu düşünülmektedir. Ayrıca sebebi belli olmayan hastalıklardan PAN, porphyria cutanea tarda, Sjögren sendromu, lichen planus, idiopatik pulmoner fibrosis, Mooren tip corneal ülser, otoimmun tiroidit, tip II diabetes mellitus ve Behçet hastalığında olası bir bağlantı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. a. HCV’ye Bağlı Esansiyel Mikst Kriyoglobüliemia (EMK) Kriyoglobülinler soğukta presipite olan immun globulinler olup klonal yapılara göre 3 gruba ayrılırlar: Tip 1 kriyoglobulinler: monoklonal 1g M tipi soğuk protein aglutinasyonu olup neoplastik hastalıklarda görülür. Tip II kriyoglobulinler mikst tip homojen immunglobulinler ile heterojen poliklonal 1g G tipi serum protein aglutinasyonudur. Tip III kriyoglobulinler ise poliklonal 1g G ve RF tipi kriyoglobulinler esansiyel aglutinasyonudur. Tip II ve III kriyoglobulinler esansiyel olabileceği gibi, sekonder olarak enfeksiyon hastalıkları, otoimmun hastalıklar ve lenfoproliferatif hastalıklarda görünebilir. Esansiyel mikst kriyoglobulinemi antijenik stimulus ile immun olayın tetiklenmesi sonucunda, dolaşımda immun komplekslerin artması ve bu immun komplekslerin küçük ve orta çaplı damar duvarlarında depolanması ile karakterizedir. Halsizlik-güçsüzlük, artralji, purpura, sistemik vaskülit, periferik nöropati, Raynaud sendromu, glomerulonefrit ve karaciğer hasarı gibi semptom ve klinik durumlara sebep olan bir hastalıktır (6,7). Hepatotropik virüslerin, özellikle HCV’nin hastalığın patogenezinden sorumlu olabileceğinden bahsedilmektedir. EMK’lı hastalarda HCV enfeksiyon prevalansı %71-86 olarak bulunmuştur. HCV enfeksiyonunda kriyoglobulinemi prevalansı ise %13-54’tür (8). HCV enfeksiyonunda bu yüksek kriyoglobulinemi prevalansına rağmen hastaların ancak %10’u semptomatiktir. İdilman ve arkadaşları Türk ve Amerikan hastalarda HCV ve kriyoglobulinemi birlikteliğini araştırmışlar. Türkiye’de %23 iken Amerika’da bu oranı %34.2 bulmuşlardır. İki toplum arasında istatistiki farklılık saptamamışlardır (9). b. Membranöz ve membranoproliferatif glomerülonefrit: Dolaşan otoantikorlar HCV enfeksiyonlu hastalarda HBV enfeksiyonlulardan daha sıktır. Glomerülonefrit HCV enfeksiyonunun ilk belirtisi olabilir. Glomerüler lezyonlar HCV enfeksiyonunda EMK ile birlikte olabilir ya da olmayabilir. HCV ile birlikte olan renal lezyonlar 3 tiptir: Kriyoglobulinemik MPGN, non kriyoglobulinemik MPGN ve MGN. c. Polyarteritis Nodosa (PAN): PAN HCV enfeksiyonunda HBV’ye oranla daha az sıklıkta ortaya çıkar. PAN’lı hastaların yalnızca %20’si HCV için seropositif bulunmuştur ve bunların %5’inde HCV RNA PCR ile pozitiftir (10). d. Porphyria Cutanea Tarda (PCT): PCT uroporfirinojen dekarboksilazın azalmış aktivitesi ile karakterizedir. Porfirianın en sık görülen formudur. Deri bulguları ve hepatik fonksiyon bozukluğu mevcuttur. Karaciğerde histolojik değişiklikler kronik persistant hepatit, kronik aktif hepatit, siroz ve siderozis gibi çeşitlilik gösterir. PCR ile HBV ve HCV prevalansı %40 ve %91’dir (11). e. Sjögren Sendromu: Sjögren sendromu tükrük ve göz yaşı bezlerinin kronik lenfositik infiltrasyonu ve serumda otoantikorların varlığı ile karakterize, klinik olarak kserostomi ve kseroftalmi ile kendini gösteren otoimmun bir hastalıktır. HCV’de Sjögren sendromu prevalansı %14 olarak bildirilmiştir. f. Lichen Planus: Hercai menekşe renginde tepesi düz, kaşıntılı papüllerle karakterli bir hastalıktır. Lichen planuslu hastalarda %35 oranında kronik karaciğer hastalığına rastlandığı bildirilmektedir. HCV’nin bundan sorumlu olabileceği düşünülmektedir. g. İdiyopatik Pulmoner Fibroz: HCV’nin immunolojik yolla akciğerde interstisyel dokuda, lenfosit subpopülasyonunu etkileyerek fibroza yol açtığı iddia edilmektedir. h. Mooren Tip Korneal Ülser: Periferik korneayı tutarak görme kaybına yol açan kronik ve ağrılı bir hastalıktır. HCV ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. i. Otoimmun Tiroidit: Kronik HCV enfeksiyonunda tiroid antikorları sıklığı relatif olarak artmıştır. j. Tip II Diabetes Mellitus: HCV’nin ekstrahepatik menifestasyonları arasında Tip II diabetes mellitusun da yer aldığı bildirilmiştir (12). k. Behçet Hastalığı: Behçet hastalığında HCV sıklığı (%8.4-12.6), normal popülasyondan (%1) daha yüksek bulunmuştur (13,14). Behçet hastalarında anti HCV prevalansının yüksek bulunması HCV virüs enfeksiyonu ile Behçet hastalığının ilişkili olduğunu düşündürmektedir. İdiopatik trombositopenili hastalarda da anti HCV prevalansı yüksek olarak tespit edilmiştir ve aralarında bir ilişki olması muhtemeldir. Hepatotropik Virüsler ve Otoümmunite Hepatit C ve hepatit D virüsleri gibi hepatoropik virüsler idiopatik otoimmun hepatitlere benzer otoimmun fenomenlere sebep olabilir. Hepatit C de LKM-1, hepatit D de LKM-3 antikorları tanısal problemlere neden olabilir. Hepatit C de LKM-1 antikorları ya sitokrom P450 proteinlerine yada henüz identifiye edilmemiş mikrozamal antijenlere yönelmiştir. Hepatit D’deki LKM-3 antikorları ise UDP glukoronil transferaza karşıdır. Hepatit D virüs enfeksiyonunda başka otoantikorlar da görülebilir (15). KAYNAKLAR 1. Babacan F, Över U, Ahepatit. In: Kılıçtırgay K (Ed). Viral Hepatit 94. Nobel Tıp Kitabevleri, İstanbul. 1994; 39-63. 2. Heyward WL, Templin DW, et al. Hepatitis B associated polyarteritis nodosa in Alaska eskimos: Clinical and epidemilogic features and long-term follow-up. Hepatology 1989, 9: 97-101. 3. Mc Mahon BJ, Alberts SR, Wainwright RB, et al. Hepatitis B-related Sequalae: Prospective study in 1400 hepatitis B surface antigen positive Alaska native carriers. Arch Intern Med 1990; 150: 1052-1054. 4. Fuillevin L, Jarrousse B, Lok C, et al. Long-term follow-up after treatment of polyarteritis nodosa an Churg Strauss angitis with comparison of steroids, plasma exchange and cyclophosphamide to steroid and plasma exchange. J Rheumatol 1991; 18: 5677-5684. 5. Levo Y, Gorevic PD, Kassab HJ, et al. Association between hepatitis B virus and essential mixed cryoglobulinemia. N Engl J Med 1977; 296: 1501-1504. 6. Wilson RA, Extraheoatic manifestations of Chronic hepatitis. Am J. Gastroenterol 1996; 94: 2-16. 7. Pawlotsky JM, Thoraval FR, Simmonds P, Mellor J, et al. Extrahepatic immunological manifestations in chronic hepatitis C and HCV serotypes. Ann Intern Med 1995; 122:169173. 8. Cacoub P, Lunel F, Musset L, et al. Hepatitis C virus and cryoglobulinemia. N Engl J Med 1993; 2: 1121. 9. İdilman R, Uzunalimoğlu Ö, ve ark. İki toplum arasında kriyoglobulin sıklığının karşılaştırılması. XIII. Ulusal Gastroenteroloji Kongresi Özet Kitabı. 10. Cansas CW, Conn DR, Cjaza AJ, et al. Frequency and significance of antibodies to HCV in polyarteritis nodosa. J Rheumatol 1993; 20: 304-309. 11. Navas S, Bosch O, Castillo I, et al. Porphyria cutenea tarda and hepatitis C and hepatitis B viruses infection: A retrospective study. Hepatology 1995; 21: 279-282. 12. Uzunalimoğlu Ö, Çetinkaya H, Dökmeci A, Bozkaya H, Bozdayı AM, Karayalçın S, Yurdaydın C. Diabetes Mellitus: Another extra-hepatic manifestation of hepatitis C infection. XIII. Ulusal Gastroenteroloji Kongresi Özet Kitabı. 13. Uzunalimoğlu Ö, Bozkaya H, Çetinkaya H, Bozdayı AM, Yurdaydın C, Erdi H, Gürler A, Çağsın S, Karayalçın S. Behçet hastalığı ve hepatit C virüsü arasında bir ilişki var mı? Turkish J Gastroenterology 1998; 9: 10-13. 14. Karabulut Y, Dolar E, Sarıcaoğlu H ve ark. Behçet hastalarında HCV sıklığı ve hastalığın seyrine etkileri. II. Ulusal Hepatoloji Kongresi Özet Kitabı, 1997: 16. 15. Manns MP. Hepatotropic viruses and autoimmunity. J Viral Hepatitis 1997; 4 (Suppl. 1): 7-10. VİRAL HEPATİTTE İMMÜNOPATOGENEZ B10-1 VİRAL HEPATİT’TE İMMÜNOPATOGENEZ Prof. Dr. Kaya Kılıçturgay Hepatit B virusu (HBV) ve hepatit C virusu (HCV) enfeksiyonlarında immünopatogenez oldukça geniş biçimde incelenmiştir. Ancak, immünopatogenez ile ilgili birçok noktanın henüz yeterince aydınlatılamadığını öncelikle belirtmek gerekiyor. Burada, günümüze kadar uzanan çizgideki gelişmeler özetle sunulmaktadır. Hepatik İmmün Sisteme Kısa Bir Bakış Karaciğerin fizyolojik dinamiklerinin oldukça iyi biçimde incelenmiş olmasına rağmen, hepatik immün sistemin yapısı ve bu sistemin fonksiyonel dinamiklerinin tabiatı hakkında henüz az bilinen birçok husus bulunmaktadır. Örnekleme ile, insan karaciğerinde kalıcı T hücre sayısının 1010 kadar olduğu hesaplanmıştır. Bu hücrelerin %85 kadarını TCR αβ taşıyan T hücreleri oluştururlar. Bunların % 60 kadarı CD4+ veya CD8+ T hücresi olup, %40 kadarı da CD4 ve CD8’i birlikte (çift pozitif) veya CD56’yı veya CD8 αα’yı tek başına eksprese eden hücrelerdir. Bu ikinci grupta yeralan hücrelerin büyük çoğunluğunu (%22-40), CD56’yı da eksprese eden NK-benzeri hücreler oluştururlar. Geri kalan %15 kadar T hücresi ise TCR γδ+ hücreleridir. Hem NK-benzeri, hem de sitotoksik T lenfositleri (CTL)-benzeri öldürücü aktiviteye sahip CD56+ T hücreleri (NKT hücreleri) antijeni tanımada CD-1 kısıtlaması gösterirler ve bu hücrelerin, CD-1 ile sunulan non-peptid antijenleri tanıdıkları anlaşılmıştır. NKT hücrelerinin artık doğal (innate) ve kazanılmış (adaptive) immünite arasında bir köprü oluşturdukları bilinmektedir. NKT hücreleri ayni zamanda, enflamasyonun erken evresinde proliferasyon ve farklılaşma göstermeye gereksinim olmaksızın IL-4 dahil, çeşitli sitokinleri süratle sekrete ederler. Bunu, kısa süre sonra IFN-γ ve IL-2 yapımının endüksiyonu izler. Bu nedenle, NKT hücrelerinin “erken uyarı” hücreleri olduklarına inanılmaktadır. Karaciğer enflamasyona, birçok akut faz proteinini, kompleman komponentlerini ve IL-1, IL6, TNF-α gibi birçok enflamatuvar sitokini sentezleyerek katılır. TNF-α stimülasyonuna yanıt olarak Kupffer hücreleri tarafından sentezlenen IL-6’nın, hepatositlerden akut faz proteinlerinin sentezini endüklediği bilinir. Bu sitokinlerin asıl görevlerinin, karaciğer rejenerasyonunu ve fibrogenezisi başlatmak ve regüle etmek olduğu düşünülür (1). Karaciğer rejenerasyonu, ekstrasellüler matriks proteinleri (EMP) ve bunların inhibitörlerinin mobilizasyonu ile birlikte gider. Fibrogenezis, karaciğer rejenerasyonunda anahtar role sahiptir ama devamı, bilindiği gibi, fibrozis’e yolaçar ve lobüler yapının parçalanması ile asosye olur. Karaciğerin sinüzoidal endotel hücreleri (LSEC) altında yeralan ve uzantıları ile hepatositleri çevreleyen yıldız–biçimli hücreler (Ito hücreleri) enflamasyona yanıt olarak, büyüme faktörleri ve çeşitli sitokinlerin yanısıra, tip I ve IV kollajen, laminin, heparan sülfat gibi EMP’leri de sekrete ederler. LSEC’lerde EMP inhibitörleri, plasminojen aktivasyon inhibitör, nitrik oksid ve TGF-β yapısal olarak sentezlenir ve fibrogenezis sırasında ise Ito hücrelerinde aşırı düzeyde endüklenirler. TGF-β bilinen immünosüpresif etkisinin yanısıra, EMP’in yapımını endükleyen önemli sitokindir ve aşırı yapımının, hayvan deneylerinde fibrozis ile sonuçlandığı gösterilmiştir (2). Karaciğer hücrelerinde rejenerasyon sinyalinin, başlıca TNF-α ve onun stimüle ettiği IL-6 ile alındığı sanılır. Çünkü bu sitokinler için reseptör defekti oluşturulmuş farelerde rejenerasyon başlamaz. TNF-α’nın ayni zamanda hepatositlerde apoptozu da tetikleyebildiği bilinir (asidofilik Councilman cisimciklerinin oluşumu). Bu apoptoz, endotel hücrelerinde yapılan nitrik oksid ile bloke edilebilir. Böylece, TNF-α’nın, rejenerasyon ve doku hasarı arasındaki nazik dengede etkili olduğu düşünülür(1). Doku makrofajları olarak sinüzoid duvarında yeralan Kupffer hücrelerinin doğal immünitenin temel hücreleri oldukları bilinir. Karaciğer immün toleransı endükleyebilir. Karaciğerin yabancı antijene karşı immün yanıt geliştirmekten çok tolerans oluşturduğu ve karaciğer transplantasyonunun minimum rejeksiyon riski taşıdığı bilinir. LSEC’lerin bu toleransın oluşmasında etkin rol oynadığı gösterilmiştir.(3). Bu hücreler CD54, CD80, CD86, CD40, MHC klas-I ve klas-II stimülasyon – kostimülasyon moleküllerini eksprese ettikleri için CD4+ T ve CD8+ T hücrelerine antijen sunabilirler; adaptif immün yanıtların oluşmasında rol alabilirler. Öte yandan, genellikle kabul edildiği gibi, kan ve lenf içinde sirküle eden naif (virjin) T hücreleri, önceden aktive olmadıkça non-lenfoid dokulara giremedikleri halde karaciğer burada bir ayrıcalık taşır ve LSEC’ler karaciğerde naif T hücrelerini antijen-spesifik olarak aktive ederler; ama bu aktivasyon T regülatör hücrelerinin doğuşuna yol açarak immünite değil tolerans oluşturur. Bu toleransa, hepatositlerin ve Kupffer hücrelerinin de katılması muhtemel. Bu durumun viral hepatitte kronisiteyi kolaylaştıran major mekanizma olduğu düşünülüyor (4). Ayrıca, deneysel olarak gösterilmiştir ki, hepatositler tarafından eksprese edilen bir antijene spesifik CD8+ T hücreleri karaciğere çok süratli bçimde enfiltre olmalarını takiben geçici bir aktivasyon gösterirler ve sonra apoptozla silinirler. İntrahepatik CD8+ T hücrelerinin apoptozu, genel olarak, spesifik tolerans ile sonuçlanır. HBV Enfeksiyonunda İmmünopatogenez HBV enfeksiyonunun çok değişken bir klinik spektruma sahip olduğu bilinir. Virus akut (beniyn), fülminan veya kronikleşerek siroza ve hepatosellüler karsinoma’ya gidebilen formada hepatit tabloları yapabildiği gibi, persistan viremiye rağmen aminotransferazların ve karaciğer histolojisinin normal olabildiği “sağlam taşıyıcılık” diyebileceğimiz, görünürde masum bir tablo içinde de kalabilir. Enfeksiyonun bu değişken tabiatının patogenetik mekanizmalarını açıklamakta kuşkusuz zorluklar vardır. Bununla beraber, son zamanlarda HBV transgenik fare modellerinin geliştirilmesi, patogenezle ilgili problemlerin çözümüne yönelik başarılı adımların atılmasına olanak sağlamıştır. HBV’na karşı konağın immün yanıtının, hem ortaya çıkan klinik patolojinin, hem de virustan kurtulmanın temel nedeni olduğu kabul edilir (5). O halde konak yönünden strateji, bu yanıtın, tolere edilebilir karaciğer parankim hasarı karşılığında enfeksiyonun şifa (viral klirens) ile bitmesini sağlamak olmalıdır. Bunun, viral klirens için gerekli immün yanıtı doğuran hücrelerle bu yanıtı frenleyen hücreler arasında, enfeksiyon süresince korunması gereken ve birçok yönü henüz iyi bilinmeyen karmaşık yapıdaki duyarlı bir dengeye dayandığı açıktır. HBV’nun hepatositlere nasıl girdiği tam anlaşılmamıştır. Değişik çalışma sonuçlarına göre, virusun pre-S2 domeni ile polimerize insan serum albümini’ne ve pre-S1 domeni ile bir transmembran enzimine (gliseraldehid-3- fosfat dehidrojenaz) veya IgA reseptörüne veya IL6 reseptörüne veya asialoglikoprotein reseptörüne bağlanarak hücreye girdiği ileri sürülmüştür (6). Daha yeni olarak, virusun pre-S1 aracılığı ile, karaciğer hücresi membranında fosfolipid bağlayan türe-spesifik bir protein olarak yeralan anneksin V aracılığı ile membrana bağlandığı ve anti-anneksin V antikorlarının HBsAg’nin intakt hepatositlere bağlanmasını inhibe ettiği gösterilmiştir (6). Bir model çalışmada, LSEC’lerin ördek HBV’nu internalize ettiği ve bunu takiben virusun hepatositlere aktarıldığı gösterilmiştir (7). Ancak bu yolun insan HBV için işleyip işlemediği belli değildir. Özetle, virusun hepatositlere nasıl girdiği henüz açıklık kazanmamıştır. Virusun hepatosite girmesinden sonra normalde, HBV enfeksiyonu, bazı immünolojik markerlerin belirlediği, birbirini izleyen 4 evrede gelişir ve sonlanır (8). Evre 1. İmmün tolerans ile karakterize olup HBsAg (+), anti-HBs(-), HBV- DNA (güçlü +), anti-HBc (+), HBeAg (+), anti-HBe (-), AST ve ALT normal veya normale çok yakındır. Evre 2. Aktif, semptomatik hepatit ile karakterize olup, HBsAg (+), anti-HBs (-), HBV- DNA (azalmış +), anti-HBc (+), HBeAg (+), anti-HBe (-), AST ve ALT belirgin yükselmiştir. Evre 3. Virusla enfekte hücrelerin klirensi (konak immün yanıtının gelişmesi) ile karakterize olup, HBsAg (+), anti-HBs (-), HBV-DNA (+/-), anti-HBc (+), HBeAg (-), anti-HBe (+), AST ve ALT normal veya normale çok yakındır. Evre 4. Virusun klirensi ve immünitenin tam oluşması ile karakterize olup, HBsAg (-), antiHBs (+), HBV-DNA (-), anti-HBc (+), HBeAg (-), anti-HBe (+), AST ve ALT normaldir. 1. ve 2. evre replikatif; 3. ve 4. evre integratif karakter taşır. Yetişkinde enfeksiyonun 1.evresi semptomsuz enkübasyon dönemine uyar ve birkaç hafta kadar sürer. Bu evrede hızlı bir virus replikasyonu vardır; ama oluşan immün tolerans nedenile karaciğer hasarı ortaya çıkmaz. İmmün tolerans evresi neonatal enfeksiyonda yıllarca uzayabilir. 2.evrede immün sistemin aktive olmasıyla viral klirens tetiklenir ve karaciğerde gelişen nekroenflamatuar hasara bağlı olarak hastalığın klinik tablosu ortaya çıkar. Akut hastalıkta tanı konduğu sırada HBV markerleri (HBsAg, HBeAg, anti-HBc IgM ve IgG) pozitif ve aminotransferazlar yükselmiş bulunur. Bu evrede virus yükü azalmaya başlar. Kronik hastalarda 2.evre yıllarca sürer; hastalık siroz ve hepatosellüler karsinoma ile sonuçlanabilir. 3.evrede virusla enfekte karaciğer hücreleri giderek temizlenir; viral replikasyon durdurulur. Ancak S geni konak hepatosit genomuna entegre olmuşsa HBsAg pozitif olmakta devam eder. 4.evrede tam şifa oluşmuştur. HBV direkt sitopatik etki göstermez. HBV transgenik farelerde, HBV gen ürünlerinin ve replikasyon proçesinin, normal koşullarda hepatositler için direkt sitopatik olmaması da bu görüşü destekler (9). Gerek hastalık tablosunun oluşması, gerekse konağın virustan temizlenmesi (şifa), esas itibarile hücresel immün yanıtlara bağlı olarak gelişir (10). Akut olgularda, viral protein epitoplara karşı CD4+ T hücre proliferasyonu, IL-2, IFN-γ ve TNF-α yapımı ile karakterize, Th1 tipinde güçlü bir T hücre yanıtı vardır. Nükleokapsid antijenleri, viral klirens için immün tepkinin özellikle yöneldiği hedef moleküllerdir (11). HBcAg/HBeAg-spesifik Th hücre yanıtı birçok epitopun tanınmasını sağlayan bir heterojenisiteye sahiptir. Ne enfeksiyon, ne de replikasyon için gerekli olmadığı bilinen HBeAg’nin fonksiyonu belli değildir; antijenisitesi düşüktür ve HBV transgenik fare, HBeAg’ye karşı antikor oluşturmaz. Buna karşılık, HBcAg’nin immünojenisitesi çok yüksektir (12). HBeAg’den farklı olarak, HBcAg hem T hücrelerine bağımlı, hem de T hücrelerine bağımsız yoldan, yani doğrudan virus-spesifik B hücrelerini endükleyerek anti-HBc antikorları oluşturabilir (13). Yüksek titrede anti-HBc yanıtı, HBV ile enfekte kişilerin hepsinde erkenden ortaya çıkar ve çok uzun sürede yavaş azalır. Buna karşılık, anti-HBe serokonversiyonu geç olarak gerçekleşir ve HBeAg’nin kaybolmasından sonraya kalır. Rekombinan proteinlerle immünizasyondan sonra HBcAg, tercihen Th1 benzeri bir immün yanıt endüklediği halde, HBeAg’ye karşı tercihen, anti-viral temizleme mekanizmalarını zayıflatan Th0 veya Th2 tipi bir immün yanıt gelişir (9). Th1 fonksiyonel fenotipi ile CD4+ T hücrelerinin, HBV enfeksiyonunda antiviral etkinlik gösterdikleri düşünülür (14). HBeAg ise, neonatal enfeksiyondaki toleranstan sorumlu olduğu (15) gibi, yetişkinde enfeksiyon sırasındaki immün yanıtı da modüle etmektedir (10,16). FasL’nin ağırlıklı olarak, Th1 hücrelerinde eksprese ettiği bilinmektedir. Th2 hücreleri ise, yüksek düzeyde Fas sinyalizasyonunu inhibe eden Fas-asosye fosfataz 1 eksprese ederler. Dolayısıyla, Th1 hücreleri, aktivasyonla endüklenen apoptoza, Th2 hücrelerinden daha duyarlıdırlar. HBeAg-spesifik Th1 hücrelerinin periferde Fas yolundan apoptozla telef oldukları ve profilin, IL-10 sentezleyen ve HBeAg/HBcAg-spesifik CTL klonlarının büyümesini inhibe eden Th2 fenotipine kaydığı düşünülmüştür (17). Nitekim, kronik enfeksiyonun “tolerans fazı” sırasında bazı hastalarda karaciğerde hasarlayıcı bir alevlenme olur ve serum aminotransferaz düzeyleri yükselir. Bu olay, HBeAg’nin anti-HBe’ye serokonversiyonu ile birliktedir ve viral klirens ile sonuçlanır (18). Bu alevlenme sırasında HBeAg-spesifik toleransın kırılmasıyla birlikte, virus-spesifik Th aktivitesinin şiddetlendiği ve Th2 fenotipindeki immün yanıtın Th1 tipine döndüğü görülmüştür (17,19). Bu modüle edici etkiyi düşündürebilen başka gözlemler de vardır. HBeAg-negatif prekor mütant suşlarla oluşan akut enfeksiyonların seyrek olmayarak fülminan seyrettiği veya HBeAg’nin kaybolduğu kronik olguların hızla kötüleştiği bildirilmiştir (20, 21). HBeAg-spesifik Th2 hücreleri, HBcAg-spesifik Th1 hücre yanıtlarını aşağı regüle edebilir. Böylece, HBeAg sekresyonunun, ne virusun eliminasyonuna, ne de konağın ölümüne neden olabilecek bir immünolojik hasara izin vermeksizin (küratif veya destrüktif olmaksızın) enfeksiyonun uzun devamına yolaçan bir davranış ortaya koyduğu söylenebilir (16). Asemptomatik HBV taşıyıcılarında Th2 profili gözlenir (18). HBV enfeksiyonunda HBsAg spesifik Th2 hücrelerin dominansı ile kronisite arasında bir ilişki bulunabileceği düşünülmektedir (22). Bu nedenle HBcAg/HBeAg- spesifik Th1/Th2 hücrelerinin dengesi, karaciğer hasarını ve viral klirensi regüle etmede önemli görünüyor (10). Öte yandan, erken (preklinik) dönemde envelop antijenlerine karşı da spesifik CD4+ T hücre yanıtı muhtemelen vardır ve düşük titrede anti-HBs antikorların sentezlendiği gösterilmiştir (23). Bu antikorlar HBsAg ile kompleks yapmış durumda bulunurlar. Nitekim, prodromal dönemde, ateş yükselmesi, döküntü ve artrit ile seyredebilen ekstra hepatik sendromun bu immün komplekslerle oluştuğu bildirilmiştir (5). Ancak, erken oluşan bu antikorlar hızla tükenirler. Anti-HBs antikorların aktif dönemde ölçülebilir düzeyde gözükmeyişi, HBsspesifik B hücrelerinin, membrana bağlı reseptör immünglobülinleri aracılığı ile HBsAg partiküllerini bağladıklarında, HBs-spesifik, HLA klas-I (ve belki ayni zamanda klas-II ) ile kısıtlı CTL’lerin saldırısıyla spesifik B hücrelerin büyük ölçüde eliminasyonu sonucu olabilir (24). Böylece anti-envelop (nötralizan) antikorların yapımı gecikir ve genellikle, ticari kitlerle gösterilebilir düzeyde ortaya çıkışları, HBsAg’nin kaybolmasını (spesifik CTL etkisinin kalkmasını) gerektiren bir pencere dönemini izler. HBcAg-spesifik Th hücrelerinin aktivasyonu, HBV envelop-spesifik B hücrelerinin nötralizan (anti-HBs) antikor yapımına da yardım edebilir (İntermoleküler / intrastrüktürel T hücre yardımı) (25). Nadiren, şifa oluştuğu halde HBsAg pozitif kalabilir. Bunun, S geninin konak hepatosit genomuna entegrasyonundan ileri geldiği düşünülür (8). Bu takdirde anti-HBs antikorlar HBV klirensinden sonra bile detekte edilmeyebilirler (10). Viral klirenste CTL’lerin kritik rol oynadıkları kesindir (10). HBV enfeksiyonunun, virusun klirensi ile mi, yoksa persistansı ile mi sonlanacağını, büyük ölçüde CTL yanıtının gücü belirler (10,26). HBV-spesifik CTL yanıtlarının poliklonalitesi ve mültispesifitesi antiviral aktivitede büyük önem taşır (27). Akut HBV enfeksiyonunda CD8+ T hücre proliferasyonu ve aktivasyonu artmış bulunur. Bu durum kronik enfeksiyonda görülmez. Akut HBV enfeksiyonu sırasında HBsAg, etkin bir CTL yanıtını endükler; kronik enfeksiyonda bu yanıt sınırda kalır. Kronik enfeksiyonda nükleokapsid antijenlere spesifik T hücre yanıtlarının viral klirens için daha uygun olduğu sanılmaktadır (10). Virusta, envelop, kor ve polimeraz genlerinin kodladığı ve belirli HLA molekülleri ile kısıtlı immünodominan bazı aminoasid sekansları idantifiye edilmiştir. Örneğin, birçok envelop ve polimeraz proteini ile bir nükleokapsid antijeninin 18-27 sekansı, HLA-A2 pozitif, kendini sınırlayan (şifa ile biten) akut olgularda büyük sıklıkla gösterilmiştir. Ayrıca, HBV’nun bir bölgesi, HLA klas-II ile kısıtlı T hücre yanıtlarını da stimüle etmektedir. Bu güçlü sekansın (epitopun) kronik hastalarda peptid bazlı terapötik aşıların başlıca komponenti olabileceği düşünülmüştür (26). Periferik kandaki HLA-A2 ile kısıtlı CTL’lerin HBV ile kodlanan antijenlere yanıtı poliklonal ve mültispesifiktir (28). Hepatit B olgularında (özellikle fülminan olgularda) apoptozun olaylandığı kesindir (29). Bu mekanizma ile enfekte hücreler CTL aracılığı ile sitolitik yoldan ortadan kaldırılırlar. Fülminan hepatitin, Fas (hepatositte)-FasL (CTLde) karşılıklı ilişkisi sonucu, apoptozun da katıldığı nekroenflamatuvar yaygın hepatosit hasarına bağlı olabileceği düşünülmüştür (30). Fülminan gidişte, prekor proteini (HBeAg)-negatif suşların provoke edici rolü üzerinde de durulmuştur (20). Ancak, bu yaygın ve kontrolsuz karaciğer hasarının patogenezi çok açık değildir. Apoptozda daha çok Fas - FasL sistemi çalışır. CD8+ T hücrelerinin karaciğer patojenlerine karşı dirençte önemli hücreler oldukları bilinir. Bu direncin, enfekte hepatositlerin apoptozu ile oluşabileceği gibi, belki daha çok, erken dönemde bu lenfositlerden salınan sitokinlerle viral replikasyonun aşağıya çekilmesi suretile, hücreleri hasarlamadan da oluşabileceği kuvvetle düşünülmektedir. Uzun yıllar, viral klirensin, virus-spesifik CTL’ler tarafından sitolitik yoldan sağlandığına inanılmıştır. Transgenik farelerde gösterilmiştir ki, HBV gen ekspresyonu ve replikasyonu, karaciğerdeki bütün hepatositlerde non-sitopatik antiviral proçeslerle, neredeyse tamamen durdurulabilir (31,32,33). Bu olaylar sırasında hepatositlerin sadece %1 kadarı harabolur (31). Virus-spesifik CTL’ler karaciğerde HBV gen ekspresyonunu ve replikasyonunu, hücreyi öldürmeden sona erdirebilirler. Bu etki, antijenin tanınmasını takiben CTL’den salınan IFN-γ ve TNF-α gibi potent sitokinler aracılığı ile sağlanır (31). IL-2 ve tip-I interferonlar viral replikasyonun kontrolunda daha az etkili bulunmuşlardır (10). Bu HBVspesifik süpresyonun, HCV veya HAV süperenfeksiyonu ile de ortaya çıkabileceği düşünülür (31). Öyle görünüyor ki, antiviral (non-sitolitik) immün mekanizmalar, akut gidişli tipik HBV enfeksiyonu süresince, destrüktif (sitolitik) mekanizmalardan daha önce ve daha etkin biçimde rol alırlar. Böylece, viral DNA’nın enaz % 90’ı bu yolla elimine edilir (33). Ancak bu organ koruyucu non-sitolitik viral klirens mekanizmasının virusun konakta kalmasına yolaçabileceği de düşünülmüştür (33). Viral hepatit patogenezinde sitokinlerin rolü de araştırılmıştır.Ancak yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar hayli karışıktır; intrahepatik profili yansıtmayabilirler ve bunlardan belli sonuçlar çıkarmakta güçlük vardır. Bir çalışmada, fülminan hepatitli hastalarda yüksek IL-10 ve TNF-α düzeylerinin fatal sonuçla asosye olabileceği (34); bir diğer çalışmada, kronik hepatit B olgularında serumda sIL-2R ve IL-10 düzeyi belirgin olarak yüksek bulunduğu (35) bildirilmiştir . Son zamanlarda, Th1 fenotipinin potent endüktörü olarak IL-12’nin HBV patogenezindeki konak yararına olumlu rolü üzerinde durulmaktadır (36). Karaciğer içindeki monosit ve makrofajlarda IL-12 yapımı IFN-γ endüksiyonuna, NK hücre aktivasyonuna ve CTL proliferasyonuna neden olur. IL-12, Th2 yanıtını Th1 dominansına kaydırır. Kronik HBV enfeksiyonunda IL-12 yapımı bozulmamış gibi görünmekle beraber, Th1 sitokin yanıtını ve sonuçta HBe serokonversiyonunu endüklemesi için, bunun belirgin biçimde arttırılması gerektiği ileri sürülmüştür (18). Prensip olarak, akut enfeksiyondan iyileşmede sellüler ve hümoral immün yanıtlar bir bütün olarak önem taşırlar. T hücre yanıtları enfekte hücreleri temizler; hümoral yanıtlar ise dolaşımdaki viryonları bloke eder ve hepatositlerin enfeksiyona karşı korunmasını sağlar. HBV persistansı, enfeksiyonun alındığı yaşa yüksek düzeyde bağımlı görünmektedir. Bebeklik ve erken çocukluk çağında alınan enfeksiyon çoğunlukla persiste ettiği halde, erişkin yaş enfeksiyonunun % 95 kadarı kendiliğinden iyileşmektedir (5,31). Bizim izlediğimiz erişkin 250 akut B hepatiti olgusunda bu oran % 1 civarında bulunmuştur (yayımlanmamış bulgu). Biz, ülkemizdeki erişkin akut olgulardan gelişen kronisitenin hayli düşük olduğunu sanıyoruz. Siroz ve hepatosellüler karsinoma yönünden büyük risk getirdiği için HBV enfeksiyonunda kronisitenin nasıl oluştuğu yoğun biçimde araştırılmaktadır. HBV persistansındaki mekanizmanın iyi aydınlatıldığı söylenemez. Ancak biliyoruz ki, virusun klirensten kurtulması için başlıca iki yol vardır: 1. Virusun T hücreleri tarafından tanınmaktan kurtulması (zayıf peptid sunumu, antijenik değişim, virusun immün sistemden korunmuş yerlerde saklanması); 2. Konak immün yanıtının baskılanması (Th1 sitokin fonksiyonunun azalması, virus-spesifik T hücrelerinin tolerize olması veya tükenmesi). Viral persistansın, konağın immünogenetik yapısı ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Kaliteli immün yanıtın ve nötralizan antikor yapımının başlaması, herşeyden önce, antijenik epitopların, T hücre reseptörüne (TCR) üstün bağlanma yeteneğine sahip HLA klas-II allelleri ile CD4+ T hücrelerine sunulmasını gerektirmektedir. Spesifik antijenle aktive olmuş CD4+ T hücrelerinin, uygun CD8+ CTL yanıtı için de gerekli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, klasII allelleri üzerinde israrlı biçimde durulmaktadır. Gerçekten bazı klas-II allellerinin HBV persistansında önemli olabileceği anlaşılmıştır. Örneğin, zayıf peptid sunumu yapabilen klasII moleküllerini kodlayan HLA-DR2 ve HLA-DR7’nin persistan HBV enfeksiyonu ile asosye olduğu (37); buna karşılık, HLA-DRB*1302 ve onun bir süpertipi olan HLA-DR6 allelinin persistansa karşı koruduğu gösterilmiştir (38). Oldukça büyük sayılara dayanan son çalışmalar, HBV persistansının DQA1*0501, DQB1*0301 ve özellikle DRB1*1102 alleli ile sıklıkla asosye olduğunu göstermiştir (39). Konakta opsonik indeksin düşmesine yolaçan mannoz bağlayan lektin kodonlarındaki mütasyonun da HBV persistansı ile asosye olabileceği ileri sürülmüştür (40). Ayrıca, adezyon moleküllerindeki alterasyonların, efektör hücreler ile hedef hücreler arasındaki bağlayıcı temasın (etkileşimin) azalmasına yolaçabileceği de bilinmektedir. HBV enfeksiyonunun kontrolunda CTL’lerin çok önemli oldukları ve kronik enfeksiyonlu hastalarda CD8+ T hücre yanıtlarının hiç veya zayıf düzeyde olduğu gösterilmiştir (5). Çalışmalar, CTL’lere antijen sunumundaki defektlerin kronisite oluşumundaki önemini vurgular yöndedir. Bu defektler değişik yerlerde ortaya çıkabilirler. Burada, viral antijenlerin CTL’ler tarafından tanınması için hücre içindeki gerekli işlemlerin anahtar komponenti olan katalitik proteazomların HBV’nun X proteini ile bağlanarak bloke olması (32,41); antijenik peptid transportundaki ve MHC moleküllerinin ekspresyonundaki diğer alterasyonlar; HLAA2 ile kısıtlanmış CTL’ler tarafından tanınan epitoplarla gösterildiği gibi, orijinal immünodominan peptidler içindeki mütasyonlar, peptidin spesifik TCR ile ilişkisini önleyerek virusun immün yanıtlardan sıyrılmasına yolaçabilirler. Bazı mütant peptidler ise, TCR ile ilişkiye girdikleri halde tam bir stimülatör sinyal oluşturmayarak ve anerjiyi endükleyerek antagonist etki gösterirler (42). HBV’nun konakta immün sistemden saklanmasının mümkün olduğu da ileri sürülmüştür. Klinik ve serolojik tam rezolüsyondan sonra, uzun yıllar boyunca (belki yaşam boyu) HBV DNA’nın serumda ve özellikle periferik mononükleer hücrelerde detekte edilebileceği; hatta HBV DNA gösterilmese bile, çok az sayıda virusun yıllarca organizmada kalabileceği bildirilmiştir (33,43). Bilindiği gibi, yaşamın erken döneminde, muhtemelen yoğun prekor antijeninin endüklediği apoptoza bağlı olarak, virus-spesifik T hücrelerinin tükenmesi veya toleransı “neonatal tolerans”a yolaçar. Benzer biçimde, yetişkinde T hücrelerinin spesifik antijene yoğun biçimde maruz kalmalarının, T hücre apoptozuna yolaçarak virusun persistansına neden olabilmesi mümkündür. Genelde, kronisitenin patogenezinde birden fazla tetikleyici nedenin birlikte yeralmış olabileceği de düşünülür. HCV Enfeksiyonunda İmmünopatogenez HCV’nun, E2 envelop proteini ile, hepatositler ve B lenfositleri dahil bazı hücrelerde eksprese eden bir tetraspanin olan CD81 moleküllerine bağlanarak hücreye girdiği ileri sürülmüştür (44). HCV alındıktan bir hafta sonra viremi başlar. İmmünokompetan kişide bunu, birkaç hafta içinde aminotransferazlardaki yükselme izler ve bundan haftalar veya aylar sonra ölçülebilir (gecikmiş) antikor yanıtları ortaya çıkar. Hücre kültürü modelinin bulunmayışından dolayı virusun direkt sitopatojenitesi güvenilir biçimde test edilememekle beraber, HCV çok muhtemelen sitopatik etki göstermez (45). HCV yapısal proteinlerini eksprese eden transgenik fare karaciğerinde belirgin hasar saptanmamıştır. (46). Yine, insanda HCV uzun süre karaciğerde hasar yapmaksızın persiste edebilir. Öte yandan, karaciğerde lobüler CD8+ T hücre sayısı ile ALT düzeyleri arasında belirgin korelasyon vardır. (46); fakat viremi düzeyleri ile karaciğer hasarının derecesi arasında anlamlı bir ilişki gösterilmemiştir (47). Ciddi hepatik enflamasyonda β-2 mikroglobülin ve adezyon moleküllerini eksprese eden hepatositler boyunca çok sayıda CTL’lerin yeraldığı gözlenir. Bunlar, histopatolojik hasarın temelde virusun direkt etkisinden çok immün mekanizmalarla oluştuğunu işaret eder. Bununla beraber, HCV, immünglobülin defektli veya transplantlı hastalarda veya ilerlemiş HIV enfeksiyonu gibi immün yetmezliği olan hastalarda, beklenenden daha agresif gidiş gösterebilir. Bu durum, bazı koşullarda konak immün yanıtından çok, virusun direkt sitopatik etkisinin söz konusu olabileceğini düşündürür. Akut olgularda, strüktürel birçok viral antijene karşı belirgin CD4+ T hücre proliferasyonu gelişir. Bu hücreler IL-2 ve IFN-γ sekrete ederler, fakat IL-4 ve IL-10 sekrete etmezler. Böylece tipik Th1 yanıtı ortaya çıkar (48). Kronik hepatit C olgularında karaciğer biyopsileri ile gösterildiği gibi, serumda TNF-α düzeyleri enflamasyonun gelişimini; TGF-β ise fibrozisin derecesini yansıtabilir.(49). HCV’na karşı oluşan hümoral ve sellüler immün yanıtlar poliklonal ve mültispesifiktir (39). Sitokin yapan CD4+ T ve CD8+ T hücreleri muhtemelen hem virus replikasyonunun baskılanmasında, hem de karaciğer hasarının oluşmasında önemli rol oynarlar (46,48). HCV enfeksiyonunda, karaciğer hücre hasarından sorumlu mekanizmalar aslında iyi anlaşılmamıştır. Burada hem nekrozun, hem de apoptozun operatif olabileceği düşünülür. Bilindiği gibi, karaciğeri enfiltre etmiş FasL-pozitif CD8+ T hücreleri, artmış Fas molekülü eksprese eden hepatositleri sitolize uğratırlar (50,51). Apoptozun HCV enfeksiyonunda arttığı ve bunun, histolojik aktivite indeksi ve karaciğeri enfiltre etmiş CD8+ T hücre miktarı ile pozitif korelasyon gösterdiği, fakat aminotransferaz düzeyleri, HCV yükü veya genotip ile korelasyon göstermediği bildirilmiştir (52). Bu, biyokimyasal aktivite ile karaciğerin histolojik hasarı arasında korelasyon olmayabileceğini de kısmen açıklar. Temelde, HCV kor proteini Fas ve TNF-α aracılığı ile tetiklenen apoptozu, NF-κB aktivasyonuna bağımlı olarak inhibe eder (53,54,55). Bu durum HCV replikasyonu için selektif bir avantaj yaratır ve virusun antiviral savunma mekanizmalarından sıyrılmasına yardımcı olabilir. HCV enfeksiyonunun nasıl kontrol edildiği; şifa ya da kronikleşmeyi belirleyen mekanizmanın ne olduğu iyi anlaşılmamıştır. Anti-viral antikorlar virusla birlikte bulunurlar ama onu nötralize etmezler. HBV enfeksiyonundan farklı olarak, HCV enfeksiyonunda şifayı işaret eden spesifik bir antikor paterni de yoktur. Gösterilmiştir ki, şifa ile iyileşen hastalarda, HCV genomunun, envelop 2/non-strüktürel 1 gen segmentinin başlatıcı (upstream) ucunda yeralan HVR1’e karşı, kronikleşen olgularda görülenden daha hızlı bir antikor yanıtı oluşur ve bu, enfeksiyonun klirensini işaret edebilir (56). HVR1’e karşı oluşan antikor havuzundaki bazı antikorların nötralize edici kapasite taşıdıkları düşünülüyor (46). Böyle olsa bile, koruyucu anti-HVR1 immün yanıt doğal enfeksiyondan sonra hızla düşer. Bu düşme, kor ve non-strüktürel virus proteinlerine karşı oluşmuş antikor titrelerinin düşmesinden daha hızlıdır ve bu durum, iyileşmiş HCV enfeksiyonunun neden iyi bağışıklık bırakmadığını açıklayabilir (56). Keza, şempanzeler de reenfeksiyona duyarlı bulunmuşlardır (57,58). Erken anti-HVR1 yanıtı ile HCV enfeksiyonunun rezolüsyonu arasında anlamlı bir ilişki vardır (56). Genel bir ifade ile, akut HCV enfeksiyonunda erken ortaya çıkan antiviral T hücre yanıtının gücünün enfeksiyonun rezolüsyonunda önemli rol oynadığı söylenebilir. CD8+ T hücrelerinin, virusun strüktürel ve non-strüktürel proteinlerindeki birçok epitopu tanıdığı gösterilmiştir (46). HCV-spesifik CTL aktivitesi periferik dolaşımdan çok karaciğerde bulunur. Kronik hastaların periferik kan lenfositlerinde belirgin CTL aktivitesi saptanmamıştır. Karaciğer içindeki HCV-spesifik CD8+T hücre sayısının, periferdekinin 190 katına kadar artabileceği gösterilmiştir (59). Bu durum, spesifik CTL’lerin enfeksiyon sırasında belirgin bir kompartmanlaşma gösterdiğini ortaya koyar (46,60). CTL yanıtı, çoğunlukla daha düşük viremi düzeyi ve daha aktif karaciğer hastalığı ile paralellik gösterir (60). Ortaya çıkan bu sellüler ve hümoral yanıtlara rağmen, HBV enfeksiyonundan farklı olarak, HCV enfeksiyonunun, olguların % 50-80 kadarına varan yüksek oranda kronikleşme gösterdiği bilinir. Burada başarılı immün yanıtların mülti-spesifik ve CD4+ T hücreleri için major rolün sürekli olması gerekir ( 61). Aslında CTL’ler karaciğer hasarının bir nedeni olsalar da viral replikasyonu sınırlamada belli bir role sahiptirler (46). Kronik viral enfeksiyonda CD8+ T hücre yanıtlarının sürekliliği için CD4+ T hücrelerinin de gerekli olduğu bilinmektedir (62).Öte yandan, olarak, kronik HCV enfeksiyonunda CTL yanıtının kronik HBV enfeksiyonundaki spesifik CTL yanıtından daha güçlü olabildiği ortaya konmuştur. Kronik hepatit C’de karaciğeri enfiltre eden T hücrelerinin çoğu IFN-γ sekrete edebilen Th1 hücreleridir ve intrahepatik IFN-γ ve IL-2 düzeyleri kronik hepatit B’dekinden daha yüksek bulunmuştur (63). Fakat ilginç olarak, HCV ile enfekte kişilerde IL-10 sekrete eden regülatör T hücrelerinin, IFN-γ sekrete eden Th1 hücreleri ile birlikte sirküle ettikleri ve bu iki zıt etkili CD4+ subtip hücresinin HCV kor proteininin ayni epoitopunu tanıdıkları gösterilmiştir. HBV ve HCV enfeksiyonlarının karaciğerdeki sitokin profillerinin ve muhtemelen persistans mekanizmalarının farklı olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber yeni çalışmalar, akut HCV rezolüsyonu için CTL yanıtının önemini doğrulamaktadır. Bu yanıtın birden fazla HCV epitopuna karşı oluşmasının ve bu farklı epitoplara karşı tepki koyan CD8+ T hücrelerinin, enfeksiyonun erken döneminde birlikte operasyonel olmalarının gerektiği gösterilmiştir (64). Çünkü, akut HCV hastalarında ilk 6 ay süresince klas-I kısıtlı çeşitli HCV epitoplarına karşı etkin bir CD8+ T hücre yanıtı oluşmakta, ancak ilk 6 aydan sonra (kronik karakter kazanmış hastalarda) bu yanıt belirgin biçimde düşmektedir (65). Buna göre, IFN-γ sentezleyen HCVspesifik CD8+ T hücre etkinliği ile akut HCV eradikasyonu (viral klirens) arasında oldukça keskin bir ilişki var gibi görünmektedir. Ancak bu etkinin 6 aydan sonra neden tükendiği açıklanmaya muhtaçtır. Nötralizan epitopları taşıdığı düşünülen HVR1 bölgesi kronisitenin oluşması yönünden yoğun biçimde araştırılmıştır. Bu bölgeye karşı oluşturulmuş hiperimmün serumun şempanzeleri HCV enfeksiyonundan koruduğu gösterilmiştir (66). HVR1’deki yüksek mütasyon oranının, konağın immün gözetiminden kaçabilen türümsü varyantların (quasispecies) oluşmasına ve böylece enfeksiyonun persistansına yolaçabileceği ileri sürülmesi mantıklı görünmektedir (48,67,68). İmmün seleksiyon, bu çok sayıdaki türümsü varyantların oluşumunda önemli role sahip görünmektedir. Çünkü agamaglobülinemi’li bir hastada uzun yıllar boyunca HVR1 bölgesinde bir varyasyon gözlenmemiştir. (69). Enfeksiyon süresince oluşan sekansiyel değişimler, önceden oluşmuş antikorlar tarafından tanınmazlar. Kronik HCV enfeksiyonunda kaçak mütantların sıklıkla ortaya çıkması CTL yanıtının en güçlü olduğu erken dönemde olur. Enfeksiyonun geç döneminde kaçak mütant oranı son derece düşük bulunmuştur (70). Şempanze modelinde persistan HCV enfeksiyonunun, CTL epitopunda mütasyonun ortaya çıkması ve bunu takiben HCV-spesifik CTL yanıtının kaybolması ile birlikte olduğu gösterilmiştir (46). HCV immün yantı da baskılayabilir.Gerçekten, HCV kor proteini vaksinya virusuna karşı konak immün yanıtını, virus-spesifik CTL yanıtını ve sitokin yapımını aşağı çekerek, inhibe etmişitir (71). Yeni olarak, RF sentezleyebilen intrahepatik B hücre klonlarının ve HCV reseptörü taşıyan B lenfositlerinin gösterilmesi ve bu hücrelerin virus ile selektif olarak enfekte olabilmeleri, B hücrelerinin, HCV enfeksiyonuna immün yanıtta önemli rol oynayabileceğini düşündürmüştür. Naturel antikor sentezleyen ve otoimmüniteye yatkın CD5+ B hücrelerinin kronik HCV enfeksiyonunda periferik kanda belirgin artış gösterdiği bildirilmiştir (60). Periferik kandaki CD5+ B hücre sayısı ile histolojik aktivite indeksi arasında negatif korelasyon bulunmuştur (Progressif hastalığa karşı koruyucu etki). Bu hücreler, HCV ile asosye otoimmün ve lenfoproliferatif patolojilerin örtaya çıkmasında önemlidir (72). Ancak, CD5+ B hücreleri ile HCV arasındaki ilişkilerin daha fazla aydınlatılmasına gerek vardır. Öte yandan, konağın immünogenetik faktörleri ile HCV genotip yapısının, HCV enfeksiyonunun gidişini birbirinden bağımsız olarak etkileyebilecekleri de düşünülmüştür. HCV-spesifik CD4+ T hücre yanıtının güçlü ve sürekli olması HCV enfeksiyonunun eliminasyonunda çok önemli görünüyor (61). Şifa için, klas-II allel molekülün, antijenik epitopu, güçlü ve sürekli biçimde TCR’ne sunması gerekir. Çünkü temelde, kişinin HCV taşıyıcısı olma veya spontan şifaya kavuşma olasılığını etkileyebilen genetik faktörler yeralırlar ve bu faktörler kromozomal düzeyde HLA klas-II moleküllerine yakın bir yerde lokalize olmuşlardır (73). Gerçekten, hastalığın persiste etmesi ile klas-I allelleri arasında bir ilişki gösterilememiş olduğu halde, klas-II allel’leri ile belirgin bir ilişkinin varlığı ortaya konmuştur. DQB1*0301 (DRB1*1101 ile bağlantılı) allelleri ile spontan HCV klirensi arasında böyle anlamlı bir ilişki bulunduğu bildirilmiştir (74,75). DRB1*1101 alleli tarafından sunulan NS3 bölgesine ait bir immünodominan epitop 12 spesifik CD4+ T hücresinden 8’i tarafından tanınmıştır. HLA-DR5 alleli de kronik HCV enfeksiyonuna karşı koruyucu bulunmuştur. Bu alleli taşıyanlarda enfeksiyon asemptomatik gidiş gösterir (76). Buna karşılık, HLA-DRB1*O3011-DQB1*0201, DRB1*0701, DRB1*1001 ve DRB4*0101 allelleri HCV persistansı ile ilişkili bulunmuşlardır (74). Öte yandan, otoimmün olaylar HLADR4 allelini ve HLA-A1B8DR3 haplotipini taşıyanlarda anlamlı olarak daha sık saptanmıştır (77). Ayrıca virus yönünden, genotip 1b’nin daha ciddi ve IFN tedavisine dirençli HCV enfeksiyonuna yolaçtığı bilinmektedir. HCV kor proteininin memeli hücrelerinde β-lenfotoksin reseptörüne bağlandığının gösterilmesi ve bu reseptörün lenfoid organ hücrelerindeki sinyalizasyonda önemli rolü bulunması, bu viral proteinin immünomodülatör bir fonksiyona sahip olabileceğini düşündürmüştür (78). Viral persistansın analiz edilmesindeki güçlük, esas itibarile, gerekli hücre kültür sisteminin ve sorulara yanıt aranabilecek bir hayvan modelinin henüz mevcut olmayışından kaynaklanmaktadır. Özetle, viral persistans için başlıca şu olasılıklar dikkate alınabilir: HBV’dan farklı olarak, HCV’nun enflamatuvar sitokinlere duyarsız olması veya bu sitokinlerin yetersiz düzeyde kalmaları; antijen sunumu işlemlerinin inhibisyonu; sitotoksik mediyatörlere immün yanıtın modülasyonu; CTL epitoplarının mütasyonel inaktivasyonu; CTL epitoplarının CTL antagonistlerine mütasyonel dönüşümü ve enfeksiyonun immünolojik sistemden korunmuş dokulara yerleşmesi (79). Burada en önemli komponent konağın MHC tarafından yazdırılan epitop seleksiyonunun durumudur. O halde, HCV’na karşı oluşan konak immünitesini kavramak için T lenfosit yanıtlarında rol alan peptidlerin ayrıntılı biçimde anlaşılmasına gereksinim vardır (80). HCV’nun, HIV-1 ile koenfeksiyon durumunda lenfotropik karakter taşıdığı ve monosit/makrofajlar,T lenfositleri ve CD19+ hücrelerde (B lenfositleri) replike olabileceği bildirilmiştir (68). Öte yandan bazı çalışmalar, HCV kor proteininin hücresel proto-onkogenlerle, transkripsiyon düzeyinde ilişkiye girdiğini ve böylece hücre proliferasyonunu hızlandırarak hücre büyümesini etkileyebileceğini gösteriyor. Kor proteini c-myc promoterini aktive eder; p53 promoterinin transkripsiyonel aktivitesini baskılar; HER-2 (neu-onkogen) ekspresyonunu amplifiye eder (81). Dolayısıyla, HCV kor proteininin onkojenik bir potense sahip olduğu anlaşılmaktadır. Yeni olarak, kronik HCV viremisi gösteren ve uzun yıllar izlenmiş hastalarda, persistan karaciğer hasarının (persistan ALT yüksekliğinin) hepatosellüler karsinoma gelişmesinde önemli rol oynadığı bildirilmiştir (82). Grubun Diğer Virusları ile Oluşan Hepatitlerde İmmünopatogenez Hepatit A virusu (HAV) antijenik varyasyon göstermez. Virusun direkt sitopatik etkisi bilinmiyor (83). Hem viral klirensten, hem de histopatolojiden HAV-spesifik CTL’lerin sorumlu olduğu kabul edilir. Hastalığın akut evresinde HAV’nun major kapsid polipeptidi VP1’e karşı dominan IgM ve IgG antikor yanıtları ortaya çıkar. Bizim de gösterdiğimiz gibi, hastalığın erken dönemi içinde, anormal düzeyde total IgM artışı ve subklinik dolaşan immün komplekslerin oluştuğu görülebilir (84). Nekahatte anti-VP3 ve anti-VP0 (VP4 ve VP2’nin prokürsörü) antikorlar da oluşur. Dolaşımdaki antikorlar intakt hücrelere bulaşmayı ve yayılmayı önlerler. Non-sekretuvar spesifik IgG izotip antikorlar süresiz olarak serumda bulunurlar ve yaşam boyu bağışıklık bu tip antikorlarla sürdürülür (83). Virus persistans göstermez ve bağışıklık tamdır. Ancak, immün süpresif etki (örneğin karaciğer transplantasyonu) reenfeksiyona yolaçabilir. Hepatit D virusunun, kendine özgü bir envelop’a sahip bulunmayan inkomplet bir virus olduğu bilinir. Virusa karşı, HBV’den bağımsız oluşan immün yanıtların nitelikleri iyi bilinmemekle beraber, histopatolojinin immün mekanizmalarla oluştuğu sanılmaktadır (85). Hepatit E virusuna (HEV) karşı konak immün yanıtları henüz yeterince açıklık kazanmamıştır. Virusun immünodominan epitoplara sahip olduğu gösterilmiştir. HEV geniş sekans varyasyonları göstermez. Akut enfeksiyondan sonra kronikleşme olmamakla beraber, oluşan koruyucu immünitenin birkaç yılda azalarak kaybolduğu sanılıyor. Hepatit G virusu (HGV) hakkındaki bilgilerimiz de henüz çok noksandır. Virusun karaciğerde replike olduğu gösterilmemiştir ve hepatit oluşturduğu hususunda büyük kuşkular vardır. Virus sitopatik etki göstermez ve replikasyon ekstrahepatik olabilir. Araştırmalar, GB viruslarının karaciğerde hastalık yapmaksızın hepatositlerde replike olduğunu göstermektedir (86). HGV enfeksiyonunda önemli oranda kronisite söz konusu olmakla beraber, akut enfeksiyonların büyük çoğunluğunun HGV’den temizlendikleri bildirilmiştir (87). HCV ve HBV ile koenfeksiyon seyrek değildir. HGV’nun envelop 2 (E2) bölgesine karşı oluşan antikorlar enfeksiyonun sonlandığının bir göstergesi sayılır. Çünkü HGV-RNA’nın klirensi, genellikle HGV-E2 antikorlarının ortaya çıkışı ile birlikte olur. (88). Anti-E2 antikorlarının virusun klirensini sağladığına inanılmaktadır. Virusun persistans mekanizması bilinmemekle beraber, antijenik değişkenliğe bağlı olmadığı açıktır. Çünkü HGV’nun E2 bölgesinde hipervaryabl alanlar idantifiye edilmemiştir ve E2 proteininde önemli aminoasid değişmeleri olmaz ve bu persistans kaçak mütantların oluşumuna bağlanamaz (89). Dolayısıyla, HCV ve HGV’nun persistans meknizmalarının farklı olduğu anlaşılmaktadır. TTV ve SEN-V enfeksiyonları üzerindeki bilgilerimiz henüz çok yetersizdir. Doğal olarak,viral hepatitlerin immünopatogenezi üzerindeki bilgilerimizde zaman içinde değişmeler beklenebilir. KAYNAKLAR 1. O’Farrelly C, Nicholas C. Prometheus through the looking glass: reflections on the hepatic immune system. Immunol Today 1999,20:394-398. 2. Blobe GC, Schiemann WP,Lodish HF. Role of transforming growth factor β in human disease. N Engl J Med 2000,342:1350-1358. 3. Knolle PA, Gerken G. Local control of immune response in the liver. Immunol Rev 2000,174:21-34. 4. Bertolino O, Bowen DG, McCaughan GW et al. Antigen-specific primary activation of CD8+T cells within the liver.J Immunol 2001,166:5430-5438. 5. Chisari FV, Ferari C. Hepatitis B virus immunopathogenesis .Annu Rev Immunol 1995,13:29-60. 6. De Meyer S, Gong ZJ, Suwandhi W, J et al.. Organ and species specifity of hepatitis B virus (HB) infection: a review of litterature with a special reference to preferential attachment of HBV to human hepatocytes. J Viral Hepat 1997,4:145-153. 7. Breiner KM, Schaller H, Knolle P. Endothelial cell-mediated uptake of a hepatitis B virus: a new concept of liver targeting of hepatotropic microorganisms.Hepatology 2001;34:803-808. 8. Lee WM. Hepatitis B infection. N Engl J Med 1997,37:1733-1745. 9. Guidotti LG, Matzke B, Shaller H et al. High level hepatitis B virus replication in transgenic mice. J Virol 1995,69:6158-6169. 10. Milich DR. Pathobiology of acute and chronic hepatitis B virus infection: an introduction. J viral hepat 1997,4(suppl 2):25-30. 11. Bertoletti A, Ferrari C, Fiaccadori F et al. HLA class I restricted human cytotoxic T cells recognize endogenously synthesized B virus nucleocapsid antigen. Proc Natl Acad Sci USA 1991,88:10445-10449. 12. Milich DR, Chen M, Schodel F et al. Role of B cells in antigen presentation of the hepatitis B core. Proc Natl Acad Sci USA 1997,94:14648-14653. 13. Milich DR, McLachlan A. The nucleocapsid of hepatitis B virus both a T cellindependent and T cell-dependent antigen.Science 1986,234:1398-1401. 14. Franco A, Guidotti LG, Hobbs MV, Chisari FV. Pathogenetic effector function of CD4-positive T helper cells in hepatitis B virus transgenic mice. J Immunol 1997,159:20012001-2008. 15. Milich DR,Jones JE, Hughes JL et al. Is a function of secreted hepatitis Be antigen to induce immunologic tolerance in utero? Proc Natl Acad Sci USA 1990;87:6599-6603. 16. Milich DR. Influence of T-helper cell subsets and cross-regulation in hepatitis B infection. J Viral Hepat 1997,4 (suppl 2):48-59. 17. Milich DR, Chen MK, Hughes JL, Jones JE. The secreted hepatitis B precore antigen can modulate the immune response to the nucleocapsid: a mechanism for persistence. J Immunol 1998,160:2013-2021. 18. Rossol S, Marinos G, Carucci P et al. Interleukin-12 induction of Th1 cytokines is important for viral clearance in chronic hepatitis B. J Clin Invest 1997;99:3025-3033. 19. Tsai SL,Chen PJ,Lai MY et al. Acute exacerbations of chronic type B hepatitis are accompanied by increased T cell responses to hepatitis B core and e antigens.J Clin Invest 1992;89:87-96. 20. Sterneck M, Kalinina T, Otto S et al. Neonatal fulminant hepatitis B structural and functional analysis of complete hepatitis B virus genomes from mother and infant. J Infect Dis 1998,177:1378-1381. 21. Carman WF, Fagan EA, Hadziyannis S et al. Association of precore variant of hepatitis B virus with fulminant hepatitis. Hepatology 1991,14:219-222. 22. Maruyama T, McLachlan A, Lino S, Koike K, Kurokawa K, Milich DR. The serology of chronic hepatitis B infection revisited.J Clin Invest 1993,91:2586-2595. 23. Vento S, Rondanelli EG, Ranieri S, O’Brian CJ, Williams R, Eddleston AL. Prospective study of cellular immunity to hepatitis B virus antigens from the early incubation phase of acute hepatitis B. Lancet 1987,ii:119-122. 24. Planz O, Seiler P, Hengartner H, Zinkernagel RM. Specific cytotoxic T cells eliminate cells producing neutralizing antibodies. Nature 1996,382:726-729. 25. Jung MC, Diepolder HM, Spengler U et al. Activation of heterogenous hepatitis B (HB) core and e antigen-specific CD4+T cell population during seroconvertion to anti-HBe and anti-HBs in hepatitis virus infection. J Virol 1995,69:3358-3368. 26. Bertoletti A, Southwood S, Chesnut R et al. Molecular features of the hepatitis B virus nucleocapsid T cell epitope 18-27.Interaction with HLA and T-cell receptor. Hepatolgy 1997,26:1328-1337. 27. Maini,MK, Bertoletti A. How can the cellular immune response control hepatitis B virus replication?J Viral Hepat 2000;7:321-326. 28. Nayersina R, Fowler P, Guillot S et al. HLA-A2 restricted cytotoxic T lymphocyte responses to multiple hepatitis B surface antigen epitopes during hepatitis B virus infection. J Immunol 1993,150:4659-4671. 29. Rivero M, Crespo J, Fabrega E et al. Apoptosis mediated by Fas system in the fulminant hepatitis by hepatitis B virus. J Viral Hepat 2002,9:107-113. 30. Nagata S, Suda T. Fas and Fas ligand:lpr and gld mutations. Immunol Today 1995,16:39-42. 31. Guidotti LG, Chisari FV. To kill or to cure: options in host defense against viral infection. Current Opin Immunol 1996,8:478-483. 32. Chisari FV.Cytotoxic T cells and viral hepatitis. J Clin Invest 1997;99:1472-1477. 33. Guidotti LG, Rochford R, Chung J et al.. Viral clearance without destruction of infected cell during acute HBV infection. Science 1999,284:825-829. 34. Nagaki M, Iwai H, Naiki T et al. High levels of serum interleukin-10 and tumor necrosis factor-α are associated with fatalyity in fulminanr hepatitis. J Infect Dis 2000,182:1103-1108. 35. Tulek N, Sağlam SK, Sağlam M et al. Soluble interleukin-2 receptor and interleukin10 levels in patients with chronic hepatitis B infection. Hepatogastroenterology 2000,47:828831. 36. Carreno V, Quiroga JA. Biological properties of interleukin-12 and its therapeutic use in persistent hepatitis B virus and hepatitis C virus infection. J Viral Hepat 1997,4(suppl 2):83-86. 37. .Almari A, Batchelor JR. HLA and hepatitis B infection. Lancet 1994,344:1194. 38. Thursz MR, Kwiatkowski D, Allsop CEM et al. Association between an MHC class II allele and clearance of B virus in the Gambia. N Engl J Med 1995,332:1065-1093. 39. Thio CL, Carrington M, Marti D et al. Class II HLA alleles and hepatitis B virus persistence in African Americans. J Infect Dis 1999,179:1004-1006. 40. Thomas HC, Foster GR, Samiya M et al. Mutation of gene for mannose-binding protein associated with chronic hepatitis B viral infection. Lancet 1996,348:1417-1419. 41. Feitelson MA, Duan LX. Hepatitis B virus X antigen in the pathogenesis of chronic infections and the development of hepatocellular carcinoma. Am J Pathol 1997,150:11411157. 42. Bertoletti A, Sette A, Chisari FV et al. Natural variants of cytotoxic epitopes are T cell receptor antagonists for antiviral cytotoxic T cells. Nature 1994,369:407-410. 43. Rehermann B, Ferrari C, Pasquinelli C,Chisari FV. The hepatitis B virus persist for decades after recovery from acute viral hepatitis despite active maintenance of a cytotoxic T lymphocyte response. Nature Med 1996,2:1104-1108. 44. Pileri P, Uematsu Y, Campagnoli S et al. Binding of hepatitis C virus to CD81. Science 1998,282:938-941. 45. Pawlotsky JM. Hepatitis C virus infection: virus/host interactions. J Viral Hepatitis 1998,Suppl 5:3-8. 46. Koziel MJ. The role of immune responses in the pathogenesis of hepatitis C infection.J Viral Hepat 1997,4(suppl 2):31-41. 47. Asanza CG, Garcia-Monzon C, Clemente G et al. Immunohistochemical evidence of immunopathogenic mechanisms in chronic hepatitis C recurrence after liver transplantation. Hepatology 1997,26:755-763. 48. Tsai S-L, Liaw Y-F, Chen M-H et al. Detection of type 2-like T helper cells in hepatitis C virus infection: Implications for hepatitis C virus chronicity. Hepatolgy 1997,25:449-458. 49. Neuman MG, Benhamon JP, Malkiewicz et al. Kinetics of serum cytokines reflect changes in the severity of chronic hepatitis presenting minimal fibrosis. J Viral Hepat 2002,9:134-140. 50. Hayashi N, Mita E. Involvement of Fas system-mediated apoptosis in pathogenesis of viral hepatitis. J Viral Hepat 1999,6:357-365. 51. Rust Ch, Gores GJ. Apoptosis and liver disease. Am J Med 2000,108:567-574. 52. Calabrese F, Pontisso P, Pettenazzo E et al. Liver cell apoptosis in chronic hepatitis C correlates with histological but not biochemical activity or serum HCV-RNA levels. Hepatology 2000,31:1153-1159. 53. Marusawa H, Hijikata M, Chiba T, Shimotohno K. Hepatitis C virus core protein inhibits Fas-and tumor necrosis factor alpha-mediated apoptosis via NF-kappa B activation. J Virol 1999,73:4713-4720. 54. Nasir A, Arore HS, Kaiser HE. Apoptosis and pathogenesis of viral hepatitis C-An update. In vivo 2000,14:297-300 55. Ray RB, Meyer K, Steele R, Shrivastava, Aggrawal BB,Ray R. Inhibition of tumor necrosis factor (TNF-alpha)-mediated apoptosis by hepatitis C virus core protein. J Biol Chem 1998,273:2256-2259. 56. Allander T, Beyne A, Jacobson SH et al. Patients infected with the same hepatitis C virus strain display different kinetics of isolate-specific antibody response. J Infect Dis 1997,175:26-31. 57. Farci P, Alter HJ, Govindarajan S et al Lack of protective immunity against reinfection with hepatitis C virus. Science 1991,258:135-140. 58. DeMitri MS, Cassini R, Morsica G et al. New infection with heterotypic hepatitis C virus in a patients with long-term hepatitis C virus eradication. Dig Liver Dis 2001,33:591594. 59. He X-S, Rehermann B, Lopez-Labrador FX et al. Quantitative analysis of hepatitis C virus-specific CD8+ T cells in peripheral blood and liver using peptide-MHC tetramers. Proc Natl Acad Sci USA 1999,96:5692-5697. 60. Nelson DR, Marousis CG, Davis GL et al.The role of hepatitis C virus chronic hepatitis C. J Immunol 1997,158:1473-1481. 61. Klenerman P, Lucas M, Barnes E, Harcourt G. Immunity to hepatitis C virus: stunned but not defeated. Microbes Infect 2002,4:57-65. 62. Matloubian M, Conception RJ, Ahmed R. CD4+ T cells are required to sustain CD8+ cytotoxic T-cell responses during chronic viral infection. J Virol 1994,68:8056-8063. 63. Bertoletti A, D’Elios MM, Boni C et al. Different cytokine profiles of intrahepatic T cell in chronic hepatitis B and hepatitis C infection. Gastroenterology 1997,112:193-199. 64. Cooper S, Erickson AL, Adams EJ et al. Analysis of a successful immune response against hepatitis C virus. Immunity 1999,10:439-449. 65. Grüner NH, Gerlach TJ, Jung M-C et al. Association of hepatitis C virus-specific CD8+ T cells with viral clearance in acute hepatitis C. J Infect Dis 2000,181:1528-1536. 66. Farci P, Shimoda A, Wong D et al. Prevention hepatitis C virus infection in Chimpanzees by hyperimmune serum against the hypervariable region I of the envelope 2 protein. Proc Natl Acad Sci USA 1996,93:15394-15399. 67. Major ME, Feinstone SM. The molecular virology of hepatitis C. Hepatology 1997,25:1527-1538. 68. Laskus T, Radkowski M, Piasek A et al. Hepatitis C virus in lymphoid cells of patients coinfected with human immunodeficiency virus type 1: evidence of active replication in monocyte/macrophages and lymphocytes. J Infect Dis 2000,181:442-448. 69. Kumar U, Monjardino J, Thomas HC. Hypervariable region of hepatitis C virus envelope glycoprotein (E2/NS1) in an agammaglobulinemic patient. Gastroenterology 1994,106:1072-1075. 70. Chang K-M, Reherman B, McHutchison JG et al. Immunological significance of cytotoxic T lymphocyte epitope variants in patients chronically infected by hepatitis C virus. J Clin Invest 1997,100:2376-2385. 71. Moorman JP, Joo M, Hahn YS. Evasion of host immune surveillance by hepatitis C virus: potential roles in viral persistance. Arch Immunol Ther Exp 2001,49:189-194. 72. Curry MP, Golden-Mason L, Nolan N et al. Expansion of periferal blood CD5+B cells is associated with mild disease in chronic C virus infection. J Hepatol 2000,32:121-125. 73. Diepolder HM, Scholz S, Pape GR. Influence of HLA alleles on outcome of hepatitis C virus infection. Lancet 1999, 354:2094-2095. 74. Thursz M, Yallop R, Goldin R et al. Influence of MHC class II genotype on outcome of infection with hepatitis C virus. Lancet 1999,354:2119-2124. 75. Harcourt G, Hellier S, Bunce M et al. Effect of HLA classe II genotype on T helper lymphocyte responses and viral control in hepatitis C virus infection. J Viral Hepat 2001,8:174-179. 76. Peano G, Menardi G, Ponzetto A, Fenoglio LM. HLA-DR5 antigen. A genetic factor the outcome of hepatitis C virus infection? Arch Intern Med 1994,154:2733-2736. 77. Zein NN, Persing DH, Czaja AJ. Viral and genetic factors as determinants of autoimmune expression in chronic hepatitis C. Gastroenterology 1996,110(suppl 1):A1367. 78. Matsumoto M, Hsieh TY,Zhu N et al. Hepatitis C virus core protein interacts with the cytoplasmic tail of lymphotoxin-beta receptor. J Virol 1997,71:1301-1309. 79. Cerny A, Chisari FV. Pathogenesis of chronic hepatitis C: Immonological features of hepatic injury and viral persistance. Hepatology 1999,30:595-601. 80. Ward S, Lauer G, Isba R et al. Cellular immune responses against hepatitis C virus:the evidence base 2002. Clin Exp Immunol 2002,128:195-203. 81. Zekri AN, Bahnassy AA, Sharawy SM et al. Hepatitis C genotyping in relation to neuoncoprotein overexpression and the development of hepatocellular carcinoma. J Virol 2000,49:89-95. 82. Hayashi J, Furusyo N, Ariyama I et al. A relationship between the evolution of hepatitis C virus variants, liver damage and hepatocellular carcinoma in patients with hepatitis C viremia. J Infect Dis 2000,181:1523-1527. 83. Koff RS. Hepatitis A. Lancet 1998,351:1643-1649. 84. Akdiş C, Göral G, Kılıçturgay K. Immunologic studies in acute B and A viral hepatitis. T J Med Sci 1992,16:547-555. 85. Lai MMC. Molecular, biologic and pathogenic analysis of hepatitis delta virus. J Hepatol 1995,22(suppl 1):127-131. 86. Halasz R, Sallberg M, Lundholm S et al. The GB virus C/hepatitis G virus replicates in hepatocytes without causing liver disease in healthy blood donors. J Infect Dis. 2000,182:1756-1760. 87. Thomas DL, Nakatsuji Y, Shih JW et al. Persistence and clinical significance of hepatitis G virus infections in infecting drog users. J Infect Dis 1997,176:586-592. 88. Tacke M, Kiyosawa K, Stark W et al. Detection of antibodies to a putative hepatitis G virus envelope protein. Lancet 1997,349:318-320. 89. Bukh J, Kim JP, Govindarajan S et al. Experimental infection of chimpanzees with hepatitis G virus and genetic analysis of the virus. J Infect Dis 1998,177:855-862. KRONİK VİRAL HEPATİT PATOLOJİSİ B11-1 KRONİK VİRAL HEPATİT PATOLOJİSİ Prof. Dr. Özden Tulunay İnsanda karaciğeri (KC) iki grup virüs enfekte eder. Bu gruplardan biri, başlıca KC'i seçen viruslardan oluşur. Burada üzerinde durulmayacak olan diğer grup ise, KC ile birlikte diğer organları da tutan virüs grubudur. Dünyanın en kronik enfeksiyöz hastalığına yol açan klasik viral hepatitis, primer olarak KC'i ilgilendiren (hepatotrop) viruslarla gelişen hepatitisdir. Bu, çeşitli klinik tablolarla seyreden bir enfeksiyöz hastalıklar spektrumudur. Hastalığın en sık akut ve okkült formda geliştiği izlenir. Bu özellik, birçok hastalığın yıllar sonra geç kronisite evresinde veya komplikasyonlarla tespit edilmesinden sorumludur. Bu grup viruslar strüktür, antijenik yapı, geçiş yolu, replikasyon ve enfektivite yönünden farklar gösterirken, benzer klinik sendromlar geliştirirler. Bu nedenle viruslar, tek başına klinik veya histopatolojik temelde teşhis edilemez. Oysa hasta ile temastakilerin profilaksisi bakımından tanılarının, en erken sürede yerilmesi gerekmektedir. Bu hastalık grubu benzer morfolojide meydana getirilir. Virusların inkübasyon periodunu takiben maksimum replikasyona ulaşması sonucunda, vücut sıvıları ve sekresyonlarında ortaya çıkışları ile devam eden hastalıkta, KCde hepatosit hasarı, nekroz ve dejenerasyonu ile reaktif iltihap cevabının gelişmesi söz konusudur. Bu da KC fonksiyonlarında bozulma, KC hastalığı semptom ve bulgularının ortaya çıkışı ile sonlanır. Her vakanın nihai değerlendirilmesi, histolojik değişiklikler dışında tüm laboratuvar, klinik semptomlar ve viral durumun göz önüne alınmasıyla yapılır. Bu hepatotrop virusların A, B, C, D, E, F(?), G viruslar olduğu görülmekte (16) bunlardan B, C ve D Viruslar, kronik hastalık ve komplikasyonlarından sorumlu görünmektedir. Kronik viral hepatitisde (KVH) ortaya çıkan klinik, serolojik ve morfolojik tablonun anlaşılmasında, KC arkitektür ve morfolojisi ile bunlara ilişkin fonksiyonel durumunun bilinmesinin önemi vardır. KC, "lobül" veya "asinüs" demlen arkitektür ünitelerinden oluşur. Lobül, köşelerinde portal mesafelerin (trakt), santralde santral venin yer aldığı poligonal ünitelerdir. Her portal mesafe, hepatik ven ve arter ile safra duktusu ve lenfatik içerir. Lobül dokusu, santral venden itibaren perifere devam etmek üzere eşit kalınlıkta 3 zona ayrılır. Portal mesafeye en yakın kısmı oluşturan zon 3, nütrisyondan en zengin kanı alan bölgedir. Parankim asinüs olarak ele alındığında, bir portal mesafe ile komşu iki santral ven arasında kalan üçgen dokudan oluşan doku birimi ifade edilir. KC parankimini oluşturan hepatositler, biri diğerinin üzerinde olacak şekilde yerleşen ve "plate kordon'' denilen duvarlar yaparak portal mesafeden santral vene uzanır. Bu yapı, briket duvar gibidir, bu kordonlar, bir briket kalınlıkta, yakın ve ilişkili dar mesafelerle birbirinden ayrılmış bir duvarlar sistemidir (muralium=sistem, murum=duvar). Hepatosit kordonlarını ayıran basık anastomozlaşan kanallar (sinüzoid), içinde portal mesafeden santral vene kanın aktığı alanlardır. Safra, kanın aksine, hücre duvarında santral venden portal mesafeye hepatositler arasından akmaktadır. Sinüzoidal mesafelerin endotelyal yüzeyi ve hepatositler arasında, ancak ultrastrüktürel düzeyde görülebilen, ab sorptif kapasiteyi altı kat arttıran Disse mesafesi bulunur. Birçok hepatosit vurusunun yüzdüğü bu mesafe, sadece endotelin filtre ettiği plasmaya sahiptir, kan hücreleri içermez. Başlıca tip I ve IV olmak üzere değişik kollajenler, fibronektin olarak proteoglikanlar içerir. Disse mesafesinin kollajen fibrilleri hepatositlere destek çatı durumundadır. Bunların korunmaları KC'in komple rejenerasyonu ve bütünlüğü için gereklidir. KC de tek veya küçük hepatosit gruplarının ölümü retikulumu intakt bırakabilir, hücre rejenerasyonu boşluları doldurarak hasar tümüyle tamir edilir. Ancak, retikulum kaşarlandığında, bu alanların iyileşmesi sadece skarla olur ve bu fibrozise yol açar. KC boyunca birçok skar geliştiğinde, kan dolaşımı etkilenerek yemden düzenlenmesine neden olur, bu da siroza yol açacaktır. KC'de portal mesafeler matür bağ dokusunun en bol kollajeni olan çaprazlaşan fibriller halinde tip I kollajen içerir. Burada ayrıca yaşla artan elastik fibriller vardır, tip II kollajen de bol bulunurken, sinüzoidler, damar ve safra duktusları basal membranlarını tip IV kolajen yapar. Büyük fibrillerin merkezini yapan tip V kollajen, hepatositleri sarar ve siroz durumunda artmıştır. Bağ dokusu boyunca tip VI kollajen bulunurken, basal membranlan alttaki dokulara tutturan tip VII kollajen de vardır. KC'de tip II, VIII, IX, XII ve XIII kollajen yoktur. Laminin, kollajen IV ile dağılım gösteren bir glikoproteindir. Perisinüzoidal fibrozisde artar. Serumda ölçülebilir ve fibrozis derecesiyle korelasyon gösterir. Fibronektin, kollajen, fibrin ve heparinin hücrelere adezyonunu sağlar. Elastin kan daman duvarlarında ve kapsülde bulunur ve fibrozisde artar. Proteoglikanlar, kondroitin sülfat, dermatan sülfat, keratan sülfat, heparan sülfat ve heparinden meydana gelir. Bunlar, hücre yüzey reseptörleri ile büyüme faktörleri, kollajenler, fibronektin, laminin gibi makromoleküller arasında etkilidir. KC matriksinin tümü hepatosit, Disse mesafesindeki lipositler, fibroblastlar ve myofibroblastlar tarafından meydana getirilir. Ito hücreleri (lipositler) Daha sık olarak zon 3de olmak üzere yağ vakuolleri içeren perisinüzoidal hücrelerdir. Bilhassa frozen kesitlerde desmin pozitiftirler. A vitamini depolar ve perisinüzoidal retikülin meydana getirirler. A hipervitaminozunda hiperplazisi görülür. Nekrotik hücreler, iltihabi hücre reaksiyonu uyandırır, bu da matriks oluşturan hücreleri stimüle eden mediatörler (sitokinler gibi) salgılar. Tekrarlayan ve kalıcı hasarlardan sonra KC'in o kısmında fibroblast, nötrofil ve makrofajların yaptığı degradasyon enzimleriyle matriks degradasyonu aşılarak, fibrozis gelişir. Hepatik fibrozis Masson trikrom boyası ile gösterilir. Portal bağ dokusunu hemen çevreleyen hepatosit sırası safra duktus gelişmesi ve safra duktus neogenezinden sorumlu "duktal plate"dir. Portal mesafe çevresindeki bu küçük hepatosit sırası periportal "limiting plate" olarak bilinir. Limiting plate ile portal mesafe arasındaki alan “Mall mesafesi”dir, villuslar içerir. Intrahepatik safra duktusları periportal sınırlayıcı membrandaki bu primitif hepatositlerden gelişir görünmektedir. Bu küçük hepatositler matür hepatositlerde kaybolan keratin 19'u muhafaza eder. Keratin 7 ve 19 safra duktuslarının fenotipik marker'larıdır. Sinüzoidal mesafeler, endotelle döşeli olup, ayrıca retikuloendotelyal sistem üyesi olan Kupffer hücrelerini içerir. VİRAL HEPATİTTE HASAR, DEJENERASYON ve İLTİHAP KC'de hücre hasar ve nekrozu, morfolojik olarak parankim hücreleri etrafında ödem ve konjesyonla birlikte iltihap cevabı gelişmesi demektir. KC'de iltihap, klasik makroskobik iltihap belirtilerinden (tümör, rubor, dolor, color) yoksundur. Hücre ve doku hasarı ancak iltihabi eksuda varlığının klasik mikroskobik dökümantasyonuyla ortaya konur, iltihabı eksudanın tip ve dağılımı etiolojik ajana göre ancak bazen değişir. Bazen de KC'de iltihabi reaksiyonun kimyasal bir ajan veya mesela virüs gibi bir enfeksiyöz ajanla gelişmesi, diğer bir deyişle toksik ve viral hepatitis tipleri mikroskobik temelde ayırt edilemez. Viral hepatitis (VH), KC'de hücreyi ölüme götürme potensi taşıyan hepatosit hasarı, hepatosit rejenerasyonu, kolestaz ve iltihabı hücre infiltrasyonunun bulunduğu panlobüler bir hastalıktır (7). Sonuçta, KC dokusunda nekroz ve hasar ile buna karşı gelişen reaktif bir iltihap vardır. Hastalık tablosu ve hasar şiddetini virüs tipi kadar, konak cevabı oluşturur. Bu durumda, bir taraftan nekrozla ölen KC hücrelerinin yerini alacak hepatositler, diğer taraftan Kupffer hücreleri, endotel, safra duktusları ve ayrıca damarlar prolifere olur. Bunların sonucu, hepatosit şişmesi sonucu hepatositlerde boyut, şekil ve boyanma karakterlerinde değişimin yarattığı irregülarite, sinüzoidal, retiküloendotelyal ve iltihabı hücrelerin mobilizasyon, belirginleşme ve katılımının yarattığı lobüler arkitektür karışıklığı ve KC kordon yapısının bozulması ortak, tipik bulgudur. Bu değişiklikler lobül boyunca bulunabilirse de, gelişmelerin şiddet ve yaygınlığı çok değişir. Gelişen iltihabı infiltrasyon portal mesafeleri genişletir, lobulleri atake eder. Nötrofil ve eosinofil lökosit görülebilirse de, mononukleer hücreler predominanttır. Polimorfların zenginliği, patologu ilaç hepatitisi yönünden alarme etmelidir. Portal iltihap, kut VH'de (AVH) çoğu portal mesafede az veya çok daima vardır. Asinüslerde olduğu gibi, lenfoid hücreler predominanttır, germinal merkez içeren veya içermeyen lenfoid folliküller oluşturur. IgG tipi gamma globulin içeren plasma hücreleri (8), demir içeren makrofajlar da bulunur, iltihap portal mesafede sınırlı olabilir, fakat zamanla komşu parankime saçılır ve trakt sınırlarını belirsizleştirir. Hücrelerin bu saçılması kronik aktif hepatitisin (KAH) piecemeal nekrozu ile karıştırılır. Akut tabloya ait bulgularla ayırt edilir. Ancak bazen gerçek piecemeal nekroz da gelişebilir (9,10). Bazı vakalarda interlobüler safra duktusları nükleer boyut ve şekil irregülaritesi, sitoplazmik vakuolizasyon, intraepitelyal iltihap hücresi göstermek dahil olmak üzere hasar bulguları içerir. Düktüler proliferasyon varsa, hafiftir ve seyrek nötrifille beraberdir. Lobüler iltihap cevabı, başlıca lenfosit ve makrofajlardır, bazen plasmosit, nötrofil ve eosinofille de karışmıştır. Hücreler lobülü fokal nekroz ve hepatosit hasar alanlarında birikmek üzere diffüz tutabilir, yaygınlık ve şiddeti oldukça değişir. Ayrıca Kupffer hücreleri hipertrofik ve hiperplaziktir, mitoz da tesbit edilebilir. Ekseri, safra fagositozu veya lipidden zengin ceroid pigmentinin birikmesine bağlı kahverengi pigmantasyon, lipofussin, hücre artıkları ve safra içerirler. Endoteller de şişkin ve granülerdir. Bilhassa erkeklerde olmak üzere, demir de abondandır. Demir fagositleri karakteristik bir görünüm olarak, ekseri birçok hücrelik küçük topluluklar halinde bulunur. Pigmentin tipine bakmaksızın diastaza resistan PAS ekseri kuvvetle pozitiftir. Hücresel infiltrasyon hepatosit hasarının en yoğun olduğu yerlerde en abondandır ki, bu da ekseri perivenüler lokalizasyonludur. Lezyonlar terminal hepatik venül yanında en şiddetlidir. Ayrıca tek hücre nekrozu alanlarında, büyük irregüler hücreler halinde bulunurlar. Lezyonların yerleşimi, kanın oksijen konsantrasyonuna ve farklı zonlardaki hepatositlerin metabolik ve fonksiyonel farklılıklarına bağlanır. Bu gelişmeyi hepatositlerin şişme, büzüşme, parçalanma ve ölmesi takip eder. Hepatosit şişmesi, başlıca endoplasmik retikulum dilatasyonundan ortaya çıkan sık bir akut hepatit bulgusudur. Bazen "balon dejenerasyonu" olarak tanımlanan "şişme" gösteren hücreler, hücre ödemi nedeniyle soluk boyanır. Sitoplazma bilhassa hücre perilerinde gevşek, membran belirsizdir, sitoplazma kalıntıları nükleus çevresinde kondanse olmuştur. Protein birikimi ile hücrelerin nükleusları da şişkindir (10), nadiren mitoz da görülmek üzere nükleer membranlar ve nükleoller belirgindir. Hücrelerin bu şekilde şişme ve yuvarlak sınırlar göstermesi olan balon dejenerasyonu, klasik olarak en şiddetli santrlobüler alanda beklenirse de, şiddeti lobül boyunca değişkendir. Alkolik hepatit ve ilaç hepatitlerinde de bulunabilen diagnostik olmayan gelişmelerdir. Balon dejenerasyonu gösteren hücreler litik nekroz geliştirir. Bu nekroz, kordon yapısı içinde hücrenin kaybına, yerine lenfosit ve Kupffer hücre topluluklarının yer aldığı benek tarzında küçük stromal kollaps foküslerinin geçmesine yol açar. Gerçek sitolitik hepatosit ekseri görülmez, ancak gelişmeleri, yerlerindeki bu iltihabi topluluklardan anlaşılır. Nekroz gelişmesi karaciğer kordon yapısını bozarken, özellikle konfluent nekrozda destek retikülin çatıda bozulma ve kondansasyon ortaya çıkar. Hepatositlerin rejenerasyonu kordon yapısındaki bozulmayı daha da belirginleştirir. Rejenerasyon, normalde KC'de pek olmayan mitozu ortaya çıkartırken, KC kordonlarının kalınlaşması veya "rozet" denilen yapılar oluşması ile sonlanır. Hasarlı hücrelerde safra birikebilir. HCV hariç, büyük vakuollü yağlanma, tam gelişmiş bir hepatitte nispeten mutad dışıdır. Balon dejenerasyonu yanında, diğer bir tip hepatosit ölümü de vardır. Asidofil dejenerasyon denilen bir tablo ile ölen hücrelerde, piknotik veya fragmantasyonlu nükleus ve şiddetli asidofilik sitoplazma ortaya çıkar. Komşu şişkin hücrelerin baskıları, asidofilik hücreleri zaman zaman romboid , köşeli hücreler haline getirebilir. Bu fazın sonunda asidofil cisimcikler (Councilman body-cisimciği) oluşur. Atake hücreler sonunda parçalanmaya gider, bazıları kalın, kırılmalı veya oval ve irregüler formlar olabilirse de, çoğu yuvarlaktır. Bu hücreler karaciğer kordonlarında bulunur veya Kupffer hücreleri tarafından fagosite edilmelerini beklemek üzere, sinüzoidlere saçılmış şekilde yer alır. Apoptozu temsil eden viral hepatite spesifik olmayan bu hücreler, balonlaşma gösteren hücrelere göre küçük, ancak normal hepatositlerden büyüktür. Tek hücre veya küçük hücre gruplarım atake eden bu iki nekroz tipi, kordon yapısında mültipl, dağınık kesintilere neden olur. Hücrelerin bu fokal ortadan kalkışı benekli "spotty" nekroz olarak adlandırılmıştır. Hepatosellüler hasarla birlikte rejenerasyon da Akut hepatitis (AH) tablosunda yer alır. Rejenerasyon, mitoz, mültinükleasyon, periportal hücre alanında küçük, üniform, saydam veya bazofilik hepatosit artışının yol açtığı kalabalık görünümle karakterlidir. Kordonlarda genellikle irregüler kalınlaşmalar ve seyrek rozetler görülebilir. Mültinükleer hücrelerin artması ve hatta birçok dev hepatositler görülebilir. HCV'de olduğu gibi bu tablo çok belirgin olduğunda, neonatal dev hücreli hepatitise benzer. Tüm bu özelliklerin ortaya konması tanıda önemli yer tutar. Lobüler değişiklikler içinde bir diğeri yağlanma ve kanaliküler kolestazdır. Mikro ve makro veziküler olabilen yağlanma, en sık hepatitis C ile birliktedir. AH'de kolestaz mutaddır. Kanaliküler kolestaz, seyrek kanaliküler safra tıkacı şeklinde gelişen minör bir komponenttir. Hafif bir safra duktus hasarı mutad olup, perivenüler kanaliküllerde az miktarda safra tıkacından, kanaliküler dilatasyonla birlikte olan şiddetli safra tıkaçlarına kadar değişen şiddette gelişme görülebilir. Lipofussin pigmenti ile kolayca karıştığından, intrasellüler safranın tanınması daha güçtür. Bu nedenle de tıkaçların olmadığı durumlarda kolestaz, rutin boyalarla seyrek olarak tanınacaktır. Değişiklikler, minör düzeyde şekil ve boyut irregülaritesi, küçük interlobüler duktuslarda epitelyal nükleer düzensizleşme şeklinde gözlenebilir veya duktal epitel, vakuollü ve parçalanmış hale gelebilir (11). Bu tip lezyonlar en sık, lenfoid folliküller veya çevresinde izlenir. Safra duktus hasan, ekseri kolestatik bir klinik seyir yaratmaz ve progressif, yaygın bir safra sistemi hasarı yoktur. Granulom yokluğu, asiner değişikliklerin varlığı primer bilier sirozdan ayırmada yardımcıdır. Ancak kolestatik VH gibi seyrek bazı vakalarda, gerek patolojisi, gerek kliniği ile bilyer obstrüksiyonu taklit edecek şekilde yanlışlığa yol açabilen dominant bir görünüm olabilir. Bunlarda ekseri kolestatik rozetlerle birlikte, belirgin safra tıkaçları, belirgin düktüler proliferasyon, nötrofilden zengin portal iltihap ve klinikte sekiz aya kadar devam eden kolestaz tipiktir. VİRAL HEPATİTTE NEKROZ KC'de gelişen nekroz, çeşitli tip ve lokalizasyonlarda tespit edilir. AH seyrinde ve prognozunda en önemli yere sahiptir. Farklı birçok tip gösterdiği ve bu tiplerin ayni KC in farklı kısımlarında ve hatta tek bir biopsi örneğinin farklı alanlarında bulunabildiği gözlenebilir. Buna göre hepatik nekroz, fokal, multifokal, zonal, konfluent olabilecektir. Seyrek iltihap alanlarında, tek hücre kaybı (dropout), az hepatosit grubunda gelişen fokal (Spotty) nekroz, AVH'lerin temel lezyonunu oluşturur. Fokal nekroz litik tiptedir veya büzüşme ve fragmantasyon ile karakterlidir. Atake hücrelerin kalıntıları kan akımı veya fagositozla sürade kaldırılır. Mültipl alanda ve mültipl hepatosit grubunda, komşu hepatositlerin konfluent alanlar oluşturacak şekilde şiddetli litik hasara uğramasıyla, ekseri perivenüler olarak gelişen nekroz, multifokal (konfluent) Nekrozdur. Lobülün belirli bölümlerini (3 lobuler zon) ilgilendirecek şekilde (zonal) veya portal ve santral lobül bölümleriyle ilişkili olarak gelişen bu birleşmiş geniş nekrozlar (konfluent), portal ve santral yapılar arasında birleşmeler yaparak, vasküler yapıları bağlayan köprüleşme (bridging) nekrozları geliştirir. AH %10 kadar bu tip periportal nekroz geliştirebilir. Bilhassa yaşlı hastalarda şiddetli veya ilerleyici klinik seyirle birlikte olabileceğinden ve kronisiteyi işaret edebileceği düşünüldüğünden, önemli bir lezyondur(12,13). Köprüleşme nekrozu ekseri doğru olarak idantifiye edilirse de, bilhassa nekrozun karaciğerde irregüler dağılması halinde, net dağılımının tayini güç olabilir. Bu nedenle örnekleme hataları, biopsilerin yorumunda kayda değer bir problem oluşturur. Biopsi tanılarında köprüleşme nekrozu kararına varılabilmesi için, biopsilerin en az 20 mm uzunlukta olması ve en az iki nekrotik köprünün net görülebilmesi gerektiği düşünülür. Köprüleşme nekrozlu akut hepatitisde şiddetli hepatosit tahribi, portal iltihabın az çok daha silik olmasına yol açabilir. Polimorf lökositler daha bol olabilir ve safra duktus proliferasyonu bulunabilir. Bu da büyük safra duktus obstrüksiyonu bulgularına benzeyebilir (14). Köprüleşme nekrozu ve diğer özellikler, tanıyı kolaylaştırır. Değişik derecede iltihap ve fibrozis ile birliktedir. Detaylı bilgilerimizin bulunduğu bu nekroz tipinde, portal mesafeyi portal mesafeye (portoportal), portal mesafeyi santral mesafeye (portosantral), santral mesafeyi santral mesafeye (santrosantral) birleştiren köprüleşmeler gelişebilir. Ciddi ve önemli olan ve bazen köprüleşme teriminin tek örneği kabul edilen köprüleşme nekrozu ise, hepatik venüllerle portal mesafeleri birleştiren portosantral nekrozdur. Köprüleşme, hastalık fazına göre değişir. Erken fazda hepatositte şiddetli litik nekroz vardır. Bunu hepatositin ortadan kalktığı, lenfoid hücreler ve fagositlerle infiltre, gevşek bağ dokusu stromanın kaldığı tablo takip eder. Zamanla, bu stroma "pasif septum" denilen KC dokusunu bölen, az veya çok kondanse yapı oluşturmak üzere kollabe olur. Nekroz, kollaps ve rejenerasyon, KAH veya sirozla kolayca karıştırılabilen arkitektür bozulmasına neden olur. Ayırımda, AH' in diğer bulgularının bulunması ve boyanma özelliklerinden yararlanılır. Yeni oluşan septum elastik fibril içermezken, kronik hepatit ve siroz septumları artan miktarda elastik fibril içerir (15). Köprüleşme nekrozu konusunda tartışmalı fikirler bulunmakla birlikte, genellikle kronikleşme için iyi bir gösterge, ciddi bir prognostik faktör kabul edilir (16). Bazı hastalarda niye geliştiği meçhul olan bu lezyonun, iyi bir kronisite belirtisi olmadığı düşüncesinde olanlar varsa da (17), ciddi bir histopatolojik bulgu olduğu kabul edilmelidir. Bu tablo AH'in ilk haftalarında gelişebilir, ancak başlarda olmaması, sonradan gelişme ihtimalini ekarte etmez. KH gelişmeyen hastalarda, köprüleşme, sonunda akut ataktan aylar sonra alınmış biopsilerde görülebildiği gibi, belli bir distorsiyona, nedbeleşmeye de yol açar. Nekrozun yaygınlığı hepatit seyrine ait en önemli parametredir. Nekroz bazı lobüler dokuların tüm zon 3'lerinde gelişirse, panasiner submassif, zon 3'e ilave olarak 2 ve l asiner zonları da tutacak olursa, diğer bir deyişle tüm asinüsü tahrip edecek olursa, panasiner massif nekrozdan söz edilir. Bu, tüm asinüslerin, tama yakın hepatositin tahrip edildiği en şiddetli nekroz şeklidir ve daha çok otopsi bulgusudur. Komşu birçok asinûs tutulduğunda, "mültiasiner" olarak ifade edilebilir. Submassif nekroz iyi prognoz gösterirken, massif hepatik nekroz, parankimin kayda değer tüm bölümlerinde mültiasiner nekroz olmasını ifade eder. Submassif nekrozda nedeni belli olmaksızın, hepatik parankimin geniş alanları korunabilir. Bu alanlar köprüleşme nekrozu dahil olmak üzere, daha düşük şiddette hasar gösterir. Panasiner nekroz gelişmesindeki mekanizma, şiddetli virüs enfeksiyonu veya ikinci bir virüs, veya mikrosirkulatuvar yetmezlik olarak ileri sürülmüşür (18). Küçük ölçekli bir panasiner nekroz, şiddetli klinikle birlikte olmak durumunda değildir ve bilhassa subkapsüler lokalizasyonda gelişir. Bazen de panasiner nekroz olmaksızın şiddetli klinik hepatit bulunabilir. Bu da hepatositlerin büyük kısmında subletal hasara bağlanır. Panasiner nekroz varlığı, şiddetli hepatosit kaybı, portal traktların çevrelerinde duktus benzeri yapıların proliferasyonu, iltihabi infiltrasyon ve kollaps ile karakterlidir. Arta kalan parankimde bazen iltihabi infiltrasyon AH' le karşılaştırılırsa da, sürpriz olacak kadar hafiftir. Kollaps derecesi komşu portal traktların arasındaki mesafe ile ve kollabe retikülin ağı dansitesi ile anlaşılabilir. Köprüleşme nekrozundaki gibi, yeni kollaps ancak birkaç elastik fibril içerirken, eskiler elastik boya pozitifliği gösterir (15). iltihabi infiltrasyon miksttir ve değişik derecededir. Hafif olduğunda, ana hücreler makrofajlardır. Bunlar sarı-kahverengi ceroid pigmenti içerirler. Duktus benzeri yapılar kısmen safra duktusu, kısmen hepatosellüler orijinlidir, neokolanjiol de denmiş bulunan mikst tubuler yapılardır.Fatal vakalarda dikkate değer oranda rejeneratif aktivite tesbit edilir. Nekroz lobülde (intralobüler) gelişebildiği gibi periportal de gelişebilir. Klasik AHlerde, periportal nekroz az veya çok görülür. Ancak, daha çok portal, periportal iltihapla birlikte olan periportal nekroz tablosu da vardır. Bu, "kronik agressif hepatitise geçişi muhtemel AH" olarak tanımlanmıştır. Ancak bugün bildiğimize göre, periportal nekroz ve iltihabın prognostik anlamı daha çok virüs tipine bağlıdır. Portal, periportal iltihap lenfosit, plasmosit predominanslıdır. Düktüler proliferasyon bulunabilir. KAH'in, hapsedilmiş hepatositlerinin olduğu piecemeal nekroz yoktur veya seyrektir. Bu görünüm, hasta hikayesi olmaması, akut hepatit bulgularının gözden kaçırılması halinde, kolayca KAH hatasına yol açar. Parankim ve bağ dokusu komşuluğunda, lobül sınırında gelişen diğer bir nekroz, periportal (piecemeal) nekrozdur. Bu nekroz KAH' i tanımlayan bir nekroz olup (19), portal iltihapla birliktedir ve portal mesafelerin bağ dokusunun sınırındadır, ilk başlarda hepatositin immünolojik tipte nekrozu olarak tanımlanmıştır (20). Parankim-mezanşim sınırında tek veya grup halindeki hepatositin kronik, tedrici bir tahribi, beraberinde lenfohistiositik iltihabi infiltrasyon olarak tanılanabilir (21). Bu iltihap tek veya küçük bir grup hepatositin tahribi, santral asiner bölgeye, komşu portal alana uzanma geliştirebilir. Lenfositlerin herhangi bir hücreye (burada hepatosit) penetre olması durumu "emperipolezis" dir. "periholezis" olarak bilinen, bir araya gelmiş lenfosit ve histiosit membranlarının hepatosit membranlarıyla yakın temasa geçmesi "limiting plate" (sınırlayıcı membran) tahribi piecemeal nekrozun tanıtıcısıdır (22). Peripolesis olmaksızın periportal ve periseptal hepatosit nekrozu, piecemeal nekroz tanısı almamalıdır. Piecemeal nekrozda hepatositler şişme, büzüşme veya sitoplazmik parçalanmayla ortaya çıkan bütünlük kaybı (apoptosis) gibi gelişmelerin söz konusu olduğu dejeneratif değişiklikler gösterir. Diğer hepatositler, yaşamlarına devam eder, hiperplazik hale gelir ve tubuler tipte gelişerek, tubuler transformasyon (rozetleşme) gösterir. Portal alan fibröz ekspansiyon gösterir, yeni gelişmiş fibrillerle sarılır, periportal parankim progressif olarak tahrip edilir, yeni gelişen ve aktif septum tipinde bağ dokusu ile işgal edilir. Bu yeni gelişen bağ dokusu tabakaları aktif fibroplazinin sonucudur. Kollabe olan bu stroma zaman içinde yerini, karaciğer dokusunu bölen, az veya çok dens (kondanse) bir "pasif septum" gelişmesine bırakır. Mevcut nekroz, kollaps, rejenerason ve distorsiyon, KAH veya sirozla kolayca kansan bir tablo oluşturur. Diğer AH bulguları, septum boyanma özelliği ayırımda yardımcıdır. VİRAL HEPATİTTE DEĞERLENDİRME Lezyonların evolüsyonu Her hepatit vakasında nekroz, dejenerasyon ve iltihap tablosunun hangisinin, hangi kombinasyonlar ve şiddette bulunduğu, bir taraftan KC'in göstereceği fonksiyonel tabloyu sağlarken, ayrıca hastanın kliniği ve geleceğini tayin edecektir. Virüsün tipi, viral yük ve kişinin immun sistemi, hastalığın klinik seyrini tayin eden faktörlerdir. Viral hepatitler, morfolojilerinin de özellikler içereceği çeşitli klinik fromlarda gelişir. Asemptomatik hastalık, anikterik hepatitis, ikterik hepatitis, rezolüsyonlu hepatitis, fulminan hepatitis, uzamış hepatitis, kolestatik hepatitis, subakut hepatik nekroz, konvelesan dönem, nüksler, kronik hepatitis gibi klinik durumlar ve bunlara ait morfolojik tablolar söz konusu olabilecektir. Ara formlar ve özellikler bir tarafa bırakılırsa, klinik tabloyu: 1. asemptomatik, 2. akut semptomatik ve 3. kronik hastalık olarak özetlemek mümkündür. Bu tablolar, virüs tipleri için yer yer farklar içerebilmekle birlikte, genellikle oldukça ortak seyreden morfolojik bulgular oluştururlar. Hastalığın seyrinde rol alan etkenler, bir kısım KH hastasının hayatını tehdit eden durumlar olan siroz ve hepatosellüler karsinoma gibi komplikasyonlar geliştirmesini de tayin edecek etkenlerdir. KC'in değerlendirilmesinde, hepatitis komplikasyonları içinde rekürren alevlenmelerin yer aldığının bilinmesi de yanlış değerlendirmeleri önleyecektir ki, bu durum kronik hepatitte sık komplikasyonlardandır ve her seferinde daha fazla skarlaşma yapacaktır. Siroz komplikasyonu yavaş ilerler, hastaların az bir kısmında gelişmekle birlikte erkenden, hastalığın ilk birkaç yılında gelişir. Küçük miktarlarda bile olsa alkol kullanımı, sirozun geleceğini negatif etkileyecektir. Diğer komplikasyonu oluşturan hepatosellüler karsinom ise, sirozun varlığı veya yokluğunda ortaya çıkabilen, Uzak Doğuda insidansı erkekte kadına göre % 15 fazla olan fatal bir komplikasyondur. Akut ve kronik hastalıkta bazı çakışmalar (overlap) olabildiği de bilinmektedir. Akut hastalığın altı aydan uzun sürebildiği, kronik hastalığın ise, ilk haftalar veya aylardan başlayabildiği gözlemlenebilmektedir. Akut lezyonların seyri hastadan hastaya çok değişir. Bazılarında lezyonda birkaç hafta sonra regresyon gelişmeğe başlarken, diğerlerinde bu bir aydan, birçok aya kadar uzanır. Tam gelişmiş olan hepatitisde regresyon ve rezidüel hepatitis evreleri de vardır. Regresyon sırasında nekroz azalır veya durur, fagositik aktivite predominans kazanır. Retikülin çatının kondansasyonu, nekrotik köprüleşmelerin pasif bölmeler oluşturması, kronik hastalıkla karıştırma riski yaratır. Bu regresyon fazında, hepatosellüler hasar ve asiner iltihapla, fagositik aktivite AHe ait görünümleri oluşturur. Regresyonu, daha az karakteristik olan ve viral etioloji ile ilişkisiz nonspesifik reaksiyonla kolayca karıştırılan rezidüel evre takip eder. Rezidüel evrede, asiner arkitektürde hafif değişiklikler, minör düzeyde septum gelişimi, hepatosit boyutlarında değişiklikle karakterli rejenerasyon ve iltihabi infiltrasyon ile Kupffer hücre aktivasyonunu vardır. Seroid içeren Kupffer hücre kitleleri, halen demir içerebilir. Eğer kolestaz varsa, hafiftir. Bu rezidüel değişiklikler de temizlenerek, KC sonunda normale döner. Minör derecede iltihap ve fagositik aktivite çıkıştan sonra bir yıl ve hatta daha uzun kalabilir. KH tanısı için, hepatitisin düzelme olmaksızın 6 ay veya daha uzun devam etmesinin şart olduğu konusunda Enternasyonal bir fikir birliği mevcuttur. Gerçek "KH" tespit edilen hastalarda "bilier" ve "nonbilier" KH tablolarının ayırt edilmesi gerekecektir. Nonbilier tipler içinde, klasik VH tipleri ile birlikte, "otoimmun hepatitis", "kronik ilaç hepatitisi" ile "Wilson hastalığı", "A1AT Yetmezliği", "kronik safra hastalıkları" ve "tanımlanamayan KH" gibi antitelerin ayırıcı tanısı gerekir. VH tanış:, kandaki nekroz ürünlerinin (ALT, AST) gösterilmesi, virüsün tanımlanması (seroloji, DNA, RNA, EM, 1HK) gibi işlemlerle birlikte KC biopsisi ile (kronik vaka) konur. Akut hepatit vakalarında KC biopsisi gerekmezken, KH tanısı için biopsi büyük öneme sahiptir. KH! de KC incelemesi, KH varlığı, aktivitesi, KC hasarının yaygınlığı, farklı virüs özelliklerini tespit, tedavi için kriterlerin tespiti, tedavi kriterleri, sonuçlarının değerlendirilmesi ve komplikasyonların tespiti için gereklidir. KH komplikasyonu olarak siroz gösteren hastalarda Sirozun varlığı, nedeni, tipi, aktivitesi, evolüsyonu, tedavi etkisi ve malign komplikasyonu gibi noktaların aydınlatılması için de biopsi gereklidir. KVH B, C ve D viruslarıyla gelişmektedir. KH tanısında, hastalığın üzerinden 6 ay geçmiş olmasına rağmen, AYH tablosunda gelişen nekroinflamatuvar değişikliklerin devamının tespiti ve aynca gelişen nekrozların fibrozisle tamiri bulgularının değerlendirilmesi esastır. Bu esasların doğru ve üniform şekilde KH raporlarına yansıması ve raporların standardizasyonu için 9 patologdan oluşan bir grup 1968 yılında aşağıdaki format içinde bir değerlendirmeyi önermiştir (23): Tablo 1. Histolojik Aktivite İndeksi KRONİK PERS1STAN HEPATİT (KPH) (sağlıklı taşıyıcılar) KRONİK AKTİF HEPATİT (KAH) (hasta taşıyıcılar) KRONİK LOBÜLER HEPATİT (KLH) (iyi prognozlu hasta taşıyıcılar "akut uzamış"grup) Knodell ve arkadaşları 1981 yılında nekroinflamatuvar ve fibrotik değişiklikleri içine alan bir skorlama tablosu (Tablo I) geliştirmiştir (24). Ancak zaman içinde viral hepatitislerdeki gelişmeye, lezyonları KPH, KAH ve KLH olarak sınırlamanın cevap veremediği ve bu sınıflamadaki tanımlamaların bir hasarın derecelendirilmesi olduğu göz ardı edilerek, temelinde yatan etiolojinin unutulur hale geldiği görülmüştür. Sonradan HCV ile ilişkili marker'ların gelişmesi ile sağlanan gözlemler, interferon tedavi gelişmelerinin ortaya çıkması ile tedavi sonuçlarının daha doğru hesaplanabilmesinin gereği ortaya çıkmıştır. Dünya Gastroenteroloji Kongresinde, 1994'de bu konudaki fikir birliği sağlanan sonuçlar yayınlanmış, 1995 yılında 16 patolog grubu, KH tablosunu grade ve evre içeren nümerik değerlendirmeler şeklinde değişikliğe uğratmıştır (19,24) (Tablo 2). Burada grade, iltihap ve nekrozun şiddetidir. Evre, hastalığın strüktürel progresyonudur. Kimyasal ve immünolojik etiolojiler gibi diğer nedenlere bağlı KH' ler için de aynı grade ve evreleme sistemi kullanılır. Batts ve Ludwig (25) (Tablo 3), Scheuer'in (26) (Tablo IV) geliştirdiği skorlama tabloları KVH morfolojik değerlendirilmelerinde uniformiteyi sağlamada katkı sağlarlar. Ancak her vakanın nihai ele almışında histolojik değişiklikler dışında tüm laboratuvar, klinik semptomlar ve viral durum göz önüne alınmalıdır. KRONİK HEPATİTİS TİPLERİNE AİT ÖZELLİKLER; AYIRICI TANI AVH histopatolojisi benzer olabilir ve tek başına histopatolojik görünümle etken virüs tiplerini ayırmak güçtür. Rutin doku incelemelerinde bu virusların ayırımlarına destek olabilecek, daha baskın karaciğer değişiklikleri bilinmekle birlikte, viral marker'lar inkübasyon periodu ve erken semptomatik dönemde sadece geçici olarak ekspresse edilip, süratle elimine edildiklerinden doku viral marker araştırmaları AH'de genellikle yararlı değildir. Kronik vakalarda ise her üç KVH etkeninin (B, C, D) immünhistokimyasal incelemeyle spesifik teyidi mümkündür. Morfolojik özelliklere örnek olarak, akut HBV ile akut HCV enfeksiyonu arasında tanıyı telkin edebilecek karakteristik yönler vardır. HBV enfeksiyonunun karakteristiği lenfoplasmositik infiltrasyonla, sekonder hepatosit hasarı oluşturan immun hasardır. Buna karşılık HCV, safra duktus epitelinde immün görünümlü hasar yaparken, hepatosellüler hasar daha çok primer görünümlüdür. Akut HBV enfeksiyonu karakteristiği üniform lobüler yayılmadır, fakat morfolojik düzeyde B ve C viruslarına ait hepatitisden güvenilir ayırımı yapılamaz. HDV hepatitisi diğer tiplere benzer. Ancak daha şiddetli olma meylindedir, Ayrıca, HDV hepatitis hastalarının daha şiddetli semptomlar, daha belirgin iltihabi gelişme gösterdiği, ayrıca daha genç oldukları da bildirilmiştir. Virüs tiplerine ait temel özellikler aşağıdaki şekilde gelişir. HBV: Diğer VH'lerden kesin farklılık içermemekle birlikte, hepatosit hasarı bunda genellikle diğerlerinden daha şiddetli tespit edilir. Portal iltihabın azlığına karşılık, daha fazla perivenüler iltihap ve hepatosit hasarı, daha aktif sinüzoidal hücre görülebilir. Hasarda santrlobüler belirginlik yanında, lobüler lenfositlerin hasarlı veya hasarsız hepatositlerle komşuluğu, hatta bazen hepatosit sitoplazmasında yer alışı ekseri gözlenir. Ne köprüleşme nekrozu, ne de piecemeal nekrozun kronikleşme için iyi bir prediktör olmadığı tespit edilirken (27), akut hastalıkta piecemeal nekrozun komplikasyonsuz örneklere göre daha muhtemel kronikliği işaret edebileceği görülmüştür (9). Bu da kronikleşmede morfolojinin güvenilir bir kriter olarak kullanılmamasının uygun olacağını işaret eder. Tablo 2. Modifiye HAI Grade'lemesi Tablo 3. Kronik Hepatit Evrelemesi Tablo 4. Kronik Hepatitte Nekroenflamatuvar Aktivite Skorlaması Nümerik skorla ayırt edilebilen sınıflar: 1 Asemptomatik taşıyıcılık 2 Minimal kronik hepatitis 3 Hafif 4 Orta 5 Şiddetli kronik hepatitis sirozlu/sirozsuz Tek başına histoloji enfeksiyonun evolüsyonunu tayin ettiremez. Aşağıdaki kombinasyonlarla hastalık evolüsyonu gruplandırılabilir: KESİN PROGRESS1F HASTALIK: Köprüleşme nekrozlu şiddetli kronik değişiklikler ve HBVDNA, pozitif HBeAg. MUHTEMEL PROGRESSİF HASTALIK: Hafiften daha ileri kronik aktif değişiklikler ve HBVDNA+ve/veya HBeAg+. NONPROGRESSİF HASTALIK: HBVDNA veya HBeAg olmaksızın, KPH değişikliklerinden daha az KAH. Işık mikroskobik düzeyde "Buzlu cam" (ground glass) olarak ortaya çıkan yüzey antijeninin (HBsAg), özel boyalarla gösterilmesi kolayca yapılabileceği gibi, sitoplazmada elektron mikroskobik olarak endoplazmik retikulumun dilate sisternalarım doldurmuş olarak tespiti de çok kolaydır. Gerek ışık mikroskobu, gerek elektron mikroskobu ile incelemeler, sentezlenmiş yüzey antijen materyalinin sitoplazmada çok irregüler bir yerleşim halinde bulunduğunu gösterecektir. Yüzey antijeni bazen sisternaları şişirecek şekilde, bir "antijen denizi" görünümü halinde yoğun olarak, birbirini yer yer kesen, genellikle de demetler yapan tubüler yapılar şeklinde bulunacaktır. Nükleusun gevşek nükleoplasmalı, boş görünümlü alanlarında yer alan kor antijeni ışık mikroskobunda nükleer vakuol içinde, ince soluk eosinofilik flokkulan tanecikler olarak gözlenir. Kumlu-nükleus (sanded-nuclei) olarak tanımlanan bu bulgunun elektron mikroskobik görünümü, vakuole benzer gevşek nükleer zemin içinde küçük yuvarlak kor partiküllerinin varlığı şeklinde olacaktır. Dane partikülü ancak elektron mikroskobik incelemelerde ve oldukça seyrek bulgu olarak gelişecektir (28). HCV: Nekroinflamasyon ve fibrozis gibi genel hepatit bulguları geliştirir. Bu iki parametre skorlama sistemi ile değerlendirilir. Hepatit B de olduğu gibi, hasarlı hepatositlerin, her ne kadar direkt viral sitopatojenlik de muhtemelse de, immun yolla olduğu kabul edilir. Bir kısım kantitatif patolojik değişiklik, bir ipucu oluşturacak şekilde, hepatit C ile daha fazla bulunur görünmektedir. Bunlar içinde, parankimin hafif fakat sabit bir nekroinflamasyonu bulunur. Sinüzoidlerde daha sık lenfositozis, aynca Mallory-benzeri materyel bulunması, bazı vakalarda birçok irregüler şekilli asidofilik cisimcik söz konusudur. Makro ve mikroveziküler steatoz önemli bulgularındandır. Rastlanma sıklığı değişken olmakla birlikte, ekseri hafif derecelerdedir. Portal alanlarda eksen çok bol ve germinal merkezli lenfoid birikimler görünümünde lenfositik infiltrasyon tipiktir. Bazen primer bilier sirozdakine benzer, ancak duktusun kaybı ile sonlanmayan bir safra duktus hasarı gözlenir (29,30). Portal ve septal venül endotelinde hemosiderin granülleri, alkol patogenezindekine benzer perivenüler fibrozis diğer viral hepatitlere göre belirgin özellikleri içindedir. Hepatit C ile, otoimmun KH ve alkolik KC hastalığı karışabilir. Alkol, C hepatiti agrave eder görünmektedir. Alkol alan 50 yaş altındaki hepatit C hastalarında siroz gelişmektedir. Alkolik KC hastalıklılar, bilhassa alkolik sirozun süratli kötüleşmesi halinde HCV yönünden araştırılmalıdır. HDV: HDV hepatitisi çoğu vakada spesifik histolojik bir ipucu vermez. HBV ve HDV viruslannın ikisini de taşıyan hastalar klinik ve patolojik olarak, tek başına HBV içerenlere göre daha şiddetli karaciğer hastalığına sahiptir (31). HDV hastaları ekseri KAH veya aktif siroza sahiptir. Buna karşılık KPH ve inaktif siroz nadiren vardır. HDV hastalan, HBV ile simültane (koenfeksiyon) veya HBV den sonra (superenfeksiyon) gelişme formlarına bağlı olarak, iki transaminaz piki gösterirler. Piklerden ilki hepatit B, haftalar sonra olan ikincisi ise hepatit D enfeksiyonunundur. Akut enfeksiyon bifaziktir. Koenfeksiyon, %2.44 oranında kronikleşir. Bu, HDV nin HBV replikasyonunu süpresse etmesi, kendi replikasyonu için de optimal şartların bulunmaması neticesidir. Super enfeksiyonun ise çoğu (%90) kronik taşıyıcılık geliştirir. Bu durum, B virusla yoğun işgaldeki D virüsün kendilerine replikasyon için mükemmel yardımda bulunan hepatositleri enfekte etmesidir. Her iki enfeksiyonla, HBV'nin tek başına olanına göre (%1) daha yüksek fulminan hepatit ve ölüm (%5) vardır. Hepatit D, hepatit B'ye göre ekstrahepatik bilyer veya hepatosellüler kanser insidansını arttırmaz. Delta hepatitisi en şiddetli VH kabul edilir. Akut formlarında ölümler yapar. Kronik formlarında hatta çocuklarda bile siroz oluşturur. Aktivite bilhassa fokal nekroz ve lobüler aktiviteli iltihap ile karakterlidir. Şiddetli akut hastalıkta, erken fazlar, yağlanmaya bağlanan ince vakuoler hepatositler ve belirgin asidofil dejenerasyonla karakterlidir (32). Birçok hepatosit nükleusu HDV içerir. Bunlar sonra kaybolur ve siroz geliştiğinde bir kısmı tekrar ortaya çıkar. Popper ve ark, sitoplazmik vakuolizasyon, bazı eosinofilik toplantılar, çok bol makrofaj ile lenfosit azlığım, HDV'nin hepatosite sitopatik etkisinin delili olarak yorumlar (33). Amazonlarda çok sık ve belirgin mikroveziküler yağlanmayla letal, Yunanistan ve Güney Pasifik’te belirgin benign seyir gibi, coğrafi varyasyon gösterir (34,35). SİROZ Siroz, KH histolojik değerlendirme tablolarının hepsinde yer alır. Geliştiği vakalarda, KH'. in erken bir komplikasyonudur. Siroz gelişiminin özellikle erken bulgularının net hatlarla bilinmesi, bir kısım yanlış tanılardan korunmak için önemlidir. Sirozun patogenezinde ortaya çıkan gelişmeler sıralanacak olursa, parankim hasarı ilk basamaktır. Bunun yarattığı dejenerasyon sonunda fibrozis oluşacaktır. Gelişen fibrozis fibrovasküler membranların gelişmesine, bu da parankimi ayıran, bölen nodüllerin gelişmesine yol açacaktır. Bu gelişmelerin sonucu olarak kan dolaşımının yeniden düzenlenmesi, yapılanması gelişecek, sonuçta kendi seyrinde devam eden irreversibl bir tablo olarak siroz gelişecektir. Rejeneratif nodüller fibröz septumlarda ortaya çıkabilir fakat histolojik siroz tanısı için gerekli değildirler. Fibrozis içermeyen nodüller, tek başına siroz değildir. Siroz tablosunda, KC nodülaritesi, daha çok parankimi küçük uniform asiner veya subasiner nodüllere (mikronodüler tip) veya büyük nonüniform lobüler plürilobuler nodüllere (makronodüler tip) bölen fibrozisin sonucudur. Skarlarm ortasında rejenerasyon nodülleri gelişir, fakat bu geç fenomendir. Ancak bunlar, sirozun ilerlemesi ve neoplastik transformasyonu için önemlidir. KC biopsisi, siroz düşünülen vakalarda gerekli ve yerini bir başka incelemenin alamayacağı kadar değerli bir işlemdir. Biopsi, sirozun varlığını kesinleştirmek, etiolojisini, tipini, aktivite ve evolüsyonunu tesbit etmek yanında, varsa malign komplikasyonunu da teyit için gereklidir. Rejeneratif nodüllerin sıklıkla yokluğu, sirozun gözden kaçırılmasına yol açmaktadır. Morfolojik tablonun temelinde yer alan önemli üç komponent fibröz septum, bölen ve rejeneratif nodüllerdir. Fibröz septum, sirozun karakteristik bir komponentidir, çıplak gözle bile görünebilir. Bunlar, kan akımının yolunu asiner sinüzoidler yerine, bu alternatif fibröz septum yoluyla akıma çevirdiğinden, hepatosit fizyolojisini de etkileyen "fibrovasküler membranlar" olarak isimlendirilir. Bu fibröz septumlar, ödem, kapillarizasyon, iltihabi hücre ve fibrozis derecesine göre temelde az veya çok aktiftir. Sirotik proçesin aktivitesini yansıtırlar. Bölen nodüller, portal trakt ve santral ven kalıntılarım içeren, geniş skarlarla ayrılan ince fibröz septumlar içeren doku alanlarıdır. Bilhassa periferde mültipl santral ven gibi görünen ve aşikar şekilde, çevredeki geniş skarlardan gelen arteryel kan akımıyla oluşan dilate sinüzoidler içerir. Büyük nodüller portal traktlar, kayıp safra duktus bozukluğu izlenimi verecek şekilde, portal venül ve arteriol içerip, safra duktusu içermeyen hipoplastik nodüller olabilir. Rejeneratif nodüller, skar dokusunun zengin arteryel kanının etkisiyle skarların ortalarında olur. Safra akımının obstrüksiyonu nedeniyle, safra duktulleri bulunan fibröz psödokapsüllü yuvarlak nodüllerdir. Ekseri fokal kolestaz gösterirler. Displastik ve malign değişikliklere gidebilirler. Sirozun gelişmesine katkı yapacak şekilde kapsül damarlarım komprese ederler Bu komponentlerin kronolojisi ve kombinasyonları siroz gelişme ve aktivitesinde fazlar oluşturur. Siroz aktivitesi, aktivite, hücre hasan, skar dokusundaki iltihap cevabı, fibröz septum boyunca piecemeal nekroz, septum ödemi ve nekroz, kolestaz gibi parankimal nodüllerdeki değişikliklerin yaygınlığı ile değerlendirilir. Aktivite, siroz proçesinin progresyonunun endikasyonudur ve aşağıdaki şekilde grade'lenir: İNAKTİF: iltihap yok, fibrotik olan septum çevresinde limiting plate intakt HAFİF: Hafif iltihap, limiting plate'lerin segmental erozyonu ORTA: Orta derece iltihap ve limiting plate hasarı ŞİDDETLİ: Şiddetli iltihap, yaygın limiting plate hasan, piecemeal nekroz ve parankimal hasar (nekroz, kolestaz, displazi, malign transformasyon gibi..) SİROZ GELİŞMESİ: Gelişme, fibrozis ve nodul formasyonu derecesi ile değerlendirilir, iğne biopsilerinde bile aşağıdaki evreler tesbit edilebilir: 1NKOMPLET SEPTAL: Nodülsüz, inkomplet köprüleşme fibrozisi. ERKEN: İnce köprüleşme fibrozisi, bölen nodüller. ORTA DERECEDE İLERLEMİŞ: Kalın köprüleşme fibrozisi, bölen nodüller. İLERİ: Rejeneratif hiperplastik nodüllerle birlikte geniş septumlar. KAYNAKLAR 1. Feinstone SM, Kapikian AZ, Purcell RH. Hepatitis A: detection by immune electronmicroscopy ör a viruslike antigen associated with acute illness. Science 1973; 182: 10261028. 2. Blumberg JL, Alter HJ, Visnich S: A "new" antigen in leukemia sera. JAMA 1965; 191:541546. 3. Choo QL, Kuo G, Weiner AJ ve ark.: Isolation of cDNA clone derived from a bloodborne nonA, nonB viral hepatiüs genome. Science 1989; 244: 359362. 4. Rizzetto M, Canese MG, Arico S ve ark.: Immunofluorescence detection of new antigen antibody system (delta/anti delta) associated to hepatitis B virus in liver and in serum HBsAg carriers. Gut 1977; 18: 9971003. 5. Bradley DW, Karawczynski K, Cook EH Jr et al.: Enterically transmitted nonA, nonB hepatitis: Serial passage of disease in cynomolgus macaques and tamarins and recovery of disease associated 27 to 34nm viruslike particles. Proc Natl Acad Sci USA 1987; 84: 62776281. 6. Simons JN, PilotMatias TJ, Leary TP ve ark.: Identification of two flavi virus like genoms in the GB hepatitis agents. Proc Natl Acad Sci USA 1995; 92: 34013405. 7. Bianchi L: Liver biopsy interpretation in hepatitis. Part 1. Presentation of critical morphological features used in diagnosis. Pathol ResPrac 1983; 178:219. 8. Mietkiewski JM,Scheuer PJ:. Immunoglobulin containing plasma cells in acute hepatitis. Liver 1985; 5: 8488. 9. Vanstapel MJ, ven Steenbergen W, De WolfPeeters C ve ark.: Prognostic significance of piecemeal necrosis in acute viral hepatitis. Liver 1983; 3: 4657. 10. Baptista A, Bianchi L, De Groote J ve ark.: The diagnostic significance of periportal hepatic necrosis and inflammation. Histopatology 1988; 12: 569579. 11. Poulsen H, Christoffersen P: Abnormal bile düet epithelium in liver biopsies with histological signs of viral hepatitis. Açta Pathol Microbiol Scand 1969; 76: 383390. 12. Gimson AES, O'Grady J, Ede RJ ve ark.: Late onset hepatic failure: clinical, serological and histological features. Hepatology 1986; 6: 288294. 13. Peters R, Omata M, Aschavai M ve ark.: Protracted viral hepatitis with impaired regeneration, Viral hepatitis: a contemporary asseement of etiology, epidemiology, pathogenesis and prevention, Vyas G, Cohen S, Schmid R (eds), The Eranklin Inst Press, 1978, Philadelphia. 14. Schmid M, Cueni B: Portal lesions in viral hepatitis with submassive hepatic necrosis. Hum Pathol 1972; 3: 20921.6. 15. Thung SN, Gerber MA: The Formation of elastic fibres in livers with massive hepatic necrosis. Arch Pathol Lab Med 1982; 106: 468469. 16. Ware AJ, Eigenbrodt EH, Combes B: Prognostic significance of subacute hepatic necrosis in acute hepatitis. Gastroenterology 1975; 68: 519524. 17. Nisman RM, Ganderson AP, Vlahcevic R ve ark.: Gregory DH. Acute viral hepatitis with bridging necrosis. An overview. Arch Intern Med 1979; 139: 12891291. 18. HorneyJT, Galambos JT: The liver during and after fulminant hepatitis. Gastroenterology 1980; 15: 329335. 19. Ishak K, Baptista A, Bianchi L ve ark.: Histological grading and staging of chronic hepatitis.J Hepatol 1995; 22:696699. 20. Popper H, ParoneLLo F, Scaffner P: Immune processes in the pathogenesis of liver disease. Ann NY Acad Sci 1965; 124: 781799. 21. Bianchi L, De Grooie J, Desmel VJ ve ark.: Acute and chronic hepatitis revisited. Lancet 1977; ü: 914919. 22. KerrJFR, Cooksley WGE, Searle J ve ark.: The nature of piecemeal necrosis in chronic actîve hepatitis. Lancei 1977; ü: 827828. 23. Geail MG, Schoenfield LJ, Summerskill WHJ: Classification and treatment of chronic active liver disease. Gastroemerology 1968; 55: 724729. 24. Knodell RG, Ishak KG, Black WC ve ark.: Formulation and application of a numerical scoring system for accessing histological activity in asymptornatic chronic active hepatitis. Hepatology 1981; 1: 431435. 25. Batts KP, LudwigJ: Chronic hepatitis. An update on terminology and reporting. AmJ Clin Paıhoi 1995; 19: 14091417. 26. Scheuer Pj: Classification of chronic viral hepatitis: a need for reassesment Hepatol 1991; 13: 372374. 27. Schmid M, Pirovino M, Akorfer J ve ark. Acute viral hepatitis B with bridging necrosis, a follow up study. Live 1981; l: 222229. 28. Tulunay O, Kam W, Smuckler HA. Morphology of HBs antigenic patients. Fed Proc 1982; 41: 445 (AbsO. 29. Bamber M, Murray AK, Weller IV ve ark.: Clinical and histological features of a group of patients with sporadic nonA, nonB, hepatitis.J ClinPathol 1981; 34: l î 751] 80. 30. Dienes HP, Popper H, Arnold W ve ark.: Histologic observations in human hepatitis nonA, nonB. Hepatology 1982; 2: 562571. 31. Rizzeuo M: The delta agent. Hepatology 1983; 3: 729737.32.Verme G, Amoroso P, Lcttieri G ve ark.: A histologic study of hepatitis delta virüs liver disease. Hepatology 1986; 6: 13031307. 33. Lefkowitch JH, Goldstein H, Yatto R ve ark.: Cylopathic liver injury in acute delta virüs hepatitis. Gastroenterology 1987; 92: 12621266. 34. Popper H. Thung SN, Gerber MA ve ark. Histologic studies of severe delta agent infection in Venezuelan Indians, Hepatology 1983; 3: 906912. 35. Bukrago B, Popper H, Hadler SC: Specific histologic features of Anta Marta hepatitis: a severe form of hepatitis delta virus infection İn Northern South America. Hepatology 1986; 6: 12851291. FULMİNAN KARACİĞER YETMEZLİĞİ B12-1 AKUT KARACİĞER YETMEZLİĞİ Prof. Dr. Yücel Batur Akut karaciğer yetmezliği (AKY), daha önce karaciğer hastalığı olmayan bir kişide, ciddi karaciğer hasarı sonucu süratle gelişen, karaciğerin sentez fonksiyonunda bozukluk ve hepatik ensefalopati (HE) ile ortaya çıkan ciddi bir klinik tablo olarak tarif edilebilir (1). AKY nadir görülen fakat oldukça dramatik bir tablo ile seyreden mortalitesi yüksek bir sendromdur. Son yıllarda tıpta, özellikle moleküler biyoloji ve immünoloji alanında dev adımlar ile katedilen büyük ilerlemeler sayesinde çeşitli tipte karaciğer hastalıklarının oluş mekanizmaları, klinik gidişleri hakkında büyük bir bilgi birikimi olmuş ve bu bilgilerin ışığında yeni tedavi modelleri geliştirilmiştir. Bütün bunlara rağmen AKY'nin halen etkili bir tedavi şekli yoktur ve mortalitesi de yüksektir. Geçmiş yıllarda %5-10 arasında yaşam şansına sahip olan bu vakalarda en kısa sürede etiyolojik tanı konulup uygulanan etkili ve yoğun destek tedavisi yanısıra zamanında yapılabilen karaciğer transplantasyonu ile 5 yıllık yaşam oranı giderek artma göstermiş ve %70-90’a ulaşmıştır. Tıpta fulminan hepatitlerle ilgili ilk bilgi 1946 yılında Lucke ve Mallory tarafından verilmiştir. Bu araştırıcılar izleme aldıkları akut viral hepatit vak'aları arasında ölümle sonuçlanan 196 vak'anın 94'ünün, semptomların belirlenmesinden sonra ilk dokuz gün içinde öldüklerini ve ölen bu vak'aların da savaş esnasında ciddi şekilde yaralanmış ve muhtemelen önceden kan ve kan ürünleri almış askerler olduklarını bildirmişlerdir (2). O günden bu yana tıpta fulminan hepatit tabiri akut hepatitlerin ciddi seyreden ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan tipi için kullanılmaya başlanmıştır. Yayınlanan vak’alar da daha ziyade klinik gözlemlerin değerlendirilmesi şeklinde olmuştur. Laboratuar imkanlarının artması ile FKY'ne neden olan vak'aların yalnızca viral kökenli olmadığı, etiyolojide çeşitli diğer faktörlerin de rol oynadığı bildirilmeye başlanmıştır. 1966' da Davidson ve Eastham aşırı dozda "acetaminophen" (AS) alımından sonra AKY'den ölen iki vak'ayı yayınlamışlardır (3). Günümüzde İngiltere'de akut karaciğer yetmezlikli vak'aların en önemli bölümünün bu ilacı intihar amacı ile yüksek dozda alan olgular olduğu anlaşılmıştır ( 4-6). Literatürde AKY için kabul gören ve günümüzde de kullanılan tarif Trey ve Davidson tarafından 1970 yılında yapılmıştır. Bu tarife göre AKY, daha önce karaciğer hastalığı olmayan bir kişide ilk semptomların belirlenmesinden sonra sekiz hafta içinde HE'nin ortaya çıkmasıdır. Diğer bir deyişle komplike akut karaciğer hastalığının başlamasından sonra 8 hafta içinde ortaya çıkan HE olayıdır (1). Bu tarif geniş bir kabul görüp uygulanmasına rağmen eksik yönleri de olduğu belirtilmektedir. Tarifin eksik yönü klinik heterojeniteyi tam aksettirmemiş olmasıdır. Hastalığın başlangıcından 8-24 hafta sonra hepatik ensefalopatinin ortaya çıktığı geç başlangıçlı bir hasta grubu tarife uymamaktadır(9). Bernuau ve arkadaşları ise yeni bir görüş ortaya atarak ,hastadaki semptomlardan sarılığı ön plana çıkarmışlar, sarılığın başlangıcından sonra iki hafta içinde HE'nin ortaya çıkmasına fulminan karaciğer yetmezliği, bu süre 2-12 hafta ise subfulminan karaciğer yetmezliği deyimlerinin kullanılmasının daha doğru olacağı fikrini savunmuşlardır (9). Avrupa'da bu konuda çok büyük deneyime sahip olan iki grup bu iki ayrı terimden birini diğerine tercih edip kullanmaya başlamışlardır. Londra'dan "King's College Hospital" grubu Trey ve Davidson'un tarif ettikleri orijinal tarifi kullanmayı tercih edip, semptomların başlamasından 8-26 hafta sonra HE başlayan grubu AKY olarak kabul etmişlerdir. Bunun aksine Paris'den "Hopital Beaujon" grubu ise sarılığın başlangıcından sonra iki hafta içinde HE ile ortaya çıkan klinik tabloyu AKY olarak isimlendirmişlerdir (10). Literatürdeki bu kargaşayı gidermek için O'Grandy ve arkadaşları 1993 yılında 539 hastanın retrospektif analizine dayanarak hastalığın prognozu ve etiyolojisi de göz önüne alınarak yeni bir sınıflandırma teklif etmişlerdir(11). Bu sınıflandırma hemen hemen bütün merkezler tarafından kabul görmüş ve kullanılmaya başlanmıştır. Sınıflandırmada akut karaciğer yetmezliği çekirdek terim olarak, hiperakut ve subakut formlar da birbirinin aksi uçlar olarak kabul edilmiştir. Karaciğer hastalığına ait semptomatoloji belirdikten sonra ensefalopati 7gün içinde başlamış ise olay hiperakut, 8-28 gün içinde başlamış ise akut, 29-72 gün arasında başlamış ise subakut karaciğer yetmezliği olarak tarif edilmiştir (11). AKY içine alınan vak’a gruplarının değerlendirilmesinde belirtilmesi gereken bir husus da tarifteki daha önceden karaciğer hastalığının olmayışı koşuludur. Wilson hastalığı, Hepatitis B virus (HBV) enfeksiyonunun reaktivasyonu gibi vak’aların AKY olarak değerlendirilmeleri için önceden var olan karaciğer hastalığının asemptomatik olması tarifte şart olarak kabul edilmiştir. Bu tipler arasında serebral ödem en fazla hiperakut formda olmasına rağmen prognozu en ciddi olan subakut formudur. Tablo 1. Akut Karaciğer Yetmezliğinin Sınıflanlandırılması (11) Hiperakut Akut Subakut Hepatik ensefalopati Evet Evet Evet Sarılığınsüresi (gün) 0-7 8-28 29-72 Serebral ödem Genel Genel Sık değil Protrombin zamanı Uzun Uzun Uzunluk en az Bilirubin En az yüksek Yüksek Yüksek Prognoz Orta Zayıf Zayıf ETİYOLOJİ AKY'ne neden olan faktörler dört başlık altında toplanabilir. Bu faktörler (Tablo 2) de özetlendirmiştir. AKY’nin etiyolojisini aydınlatmak tedaviye yön vermesi ve prognozu etkilemesi açısından önemlidir. Viral hastalıklar, idiosenkrazik ilaç reaksiyonları, toksinler, metabolik bozukluklar, kardiovasküler hastalıklar en önemli etiyolojık ajanlardır. Tablo 2: Akut Hepatik Yetmezliğin Etiyolojisi (5) İnfeksiyonlar İlaçlar/Toksinler/Kimyasal maddeler Kardiyovasküler Metabolik Viral Hepatitler Asetaminofen Portal ven trombozu Gebelikte akut yağlı kc Tip A Halothane Budd-Chiari Sendromu Wilson hastalığı Tip B Isoniazide Sağ kalp yetmezliği Reye sendromu Tip C Sodium valproate Kalp tamponadı Galaktozemi Tip D Tetracycline Şok Herediter intoleransı Tip E NSAİ ilaçlar Metastatik tümör Herediter tirozinemi Pirprofen Sıcak çarpması NANE Diğer viruslar Ketoconazole Yellow fever Amanita phalloides Q fever Yellow phosphorus fruktoz Etiyolojik faktörler ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiği gibi, yayın yıllarına bağlı olarak değişiklikler gösterebilir. Londra "King's College Liver Failure" ünitesinde AKY vak'alarının %50' den fazlasını (%58. 2) asetaminofen toksisitesi teşkil etmektedir (6). Bunun dışında tüm Dünya'da en önemli etiyolojik faktör viral hepatitlerdir (12-16). Bazı serilerde viral orijinli AKY'inin oranı %70' in üzerine çıkmaktadır. Çeşitli viral hepatit vakaların fulminan hepatite yol açma oranı ise %1'den azdır. Öte yandan viral hepatitlerin tüm Dünya'da görülme sıklıkları göz önüne alınırsa, viral hepatitlerin AKY açısından önemli potansiyel patoloji oldukları aşikar olarak ortaya çıkar (Tablo 3). Tablo 3. Çeşitli Sebeplere Bağlı Fulminan Karaciğer Yetmezliği Prevelansı (5) Etiyoloji (%) Merkez no) (Vaka Hepatitis A Hepatitis B Asetaminofe İlaç/toks Diğer n in Kriptojeni k Londra (941) 9 9 53 7 5 17 Clichy (330) 4 47 2 15 10 22 Birmingham (73) 0 3 45 5 14 33 Barcelona (62) 2 40 0 8 6 44 SanFransisko (60) 8 15 18 15 5 39 Camperdown (22) 0 36 9 14 14 27 Toplam (1488) 7 19 37 9 7 21 Son yıllarda kan ve kan ürünlerinin son derece sıkı bir şekilde taranması, toplumların bu konuda bilinçlenmesi, yüksek risk gruplarının, bazı ülkelerde tüm vatandaşların aşılanması viral hepatitlerin görülme oranında kısmi bir azalmaya neden olmuştur. Buna rağmen yine AKY’nin etiyolojisinde rol oynayan en önemli faktörün viral enfeksiyonlar olduğu kabul edilmektedir. %30-40 olguda ise etiyoloji tanımlanamamıştır (17). Bu grup vakaların önemli bir kısmında ise başlangıçta viral sebebi anımsatan prodromal semptomları vardır. İleri yıllarda yeni geliştirilen tanı yöntemleri ile kriptojenik AKY olarak kabul edilen olguların büyük bir çoğunluğunun kısa sürede isimlendirilecekleri ümit edilmektedir. Ülkemizde yapılan çalışmalatda da akut karaciğer yetmezliğine neden olan en önemli etiyolojik faktörün HBV virus enfeksiyonu olduğunu göstermiştir (18,19). Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen 85 vakalık bir seride ise 36 vakanın viral hepatite bağlı olduğu tespit edilmiştir. VİRAL FAKTÖRLER: Hepatitis A Virus Enfeksiyonu: Hepatitis A virusu (HAV) Dünya’da en sık raslanılan viral hepatit formudur, vak’aların %0. 35’ i fülminan seyreder altta yatan bir karaciğer hastalığı yok ise nadiren fülminan hepatite yol açar (20). Direk hepatotoksiktir. Çok fazla virus bulaşı olduğunda veya konakçı defansının bozuk olduğu durumlarda daha ciddi seyretmektedir. Fulminan seyredenlerde akut ve hiperakut seyir fazladır (5). Diğer virusların yaptığı fulminan hepatitler ile karşılaştırıldığında yaşam oranı daha yüksek olup %60’lara yaklaştığı saptanmıştır (4). Çocuklarda HAV enfeksiyonu asemptomatiktir. Semptomatik olgular yaş ile artar (21). Mortalite 50 yaş üzerinde ve 5 yaşın altında fazladır (17). Amerika Birleşik Devletlerinde (ABD) çocuk yaşta yapılan karaciğer transplantasyonlarının %11-13’ü FKY'ne bağlıdır. Bunların %10’unu HAV enfeksiyonu nedeni ile FKY gelişen vakalar oluşturmaktadır (21). Fransa’da da saptanan oranlar buna yakındır. Bu ülkede de ço cuk transplantasyonlarının %10’u fulminan karaciğer yetmezliği nedeni ile yapılmakta olup olguların %26’sı HAV enfeksiyonuna bağlıdır (22,23). Hindistan’da FKY ile hastaneye yatan 1. 5 – 9 yaş arasında 36 çocuk olguda HAV enfeksiyonu ya tek başına veya diğer viruslar ile beraber olaydan % 50 cıvarında sorumlu tutulmuştur (24). Daha önceden karaciğer hastalığı var olanlarda fetal sonuç daha fazladır. Son yıllarda İtalya’da yapılan prospektif bir çalışmada HAV seronegatif, 163 HBV, 432 HCV toplam 595 vakada 4 ay ara ile anti-HAV IgM testi ile HAV enfeksiyonu geçirme oranı araştırılmış, 10 HBV ve 17 HCV enfeksiyonu olan vakada süperenfeksiyon olarak HAV enfeksiyonu geliştiği görülmüştür. 1 HBV, 7 HCV olgusunda fulminan seyreden enfeksiyon HBV’li vakada ölüme neden olmaz iken HCV’li olan ve FKY gelişen vakaların hepsi ölmüştür (25). Yazarlar bu sonuçlara göre, HCV üzerine eklenmiş HAV enfeksiyonunun fulminan seyre neden olduğunu, bu nedenle de HCV enfeksiyonlu vakaları HAV enfeksiyonundan korumak için aşılamanın gerektiğini vurgulamışlardır. Fakat daha sonra bu sonuçlar çeşitli yazarlar tarafından teyid edilmemiş ve sonuçlar tartışmaya açılmıştır (26). Hepatitis E Virusu Enfeksiyonu: Enterik yolla geçen bir RNA virusu olan hepatitis E virusu (HEV) Hindistan, Pakistan ve Çin’de epidemik formdadır (27). Tüm vakalar göz önüne alındığında mortalite oranı %1 civarındadır. Enfeksiyon sporadik ve asemptomatik de seyredebilir. Epidemiler esnasında hamile olanlarda daha ciddi seyrettiği ve fulminan vakaların fazla olduğu, Batı ülkelerinde AKY’ne pek neden olmadığı bildirilmiştir (27-29). Bu ülkelerde görülen vakaların daha ziyade HEV enfeksiyonunun endemik olduğu bölgelere seyahat eden olgular olduğunu destekleyen çalışmalar vardır (30). Kaşmir’de çıkan büyük bir salgında NANB hepatiti geçiren hamile kadınların % 22’inde AKY gelişmiştir (35). HEV enfeksiyonuna bağlı AKY gelişen gebelerde mortalite oranı %15-20 cıvarındadır (36). İntrauterin geçiş görülen bu durumda çocuklarda ciddi karaciğer nekrozu görülmesi geneldir. Liang ve arkadaşları ise önceden ABD’de yaptıkları bir çalışmada 17 NANB fulminan ve subfulminan seyreden hiçbir olguda HEV enfeksiyonu tespit etmemişler buna dayanarak HEV’in Batı ülkelerinde FKY’ne neden olmadığını ileri sürmüşlerdir (31). ‘’King’s Collage’’ dan yayınlanan bir araştırmada çalışmacılar 42 non A non B (NANB) fulminan hepatit vakasında, serumda ve karaciğer transplantasyonu yapılan taze karaciğer dokusunda HCV RNA, HEV RNA ve anti HEV IgM tetkikleri yapmışlardır. Hiçbir vakada HCV enfeksiyonu saptanmazken 8 vakada HEV enfeksiyonunu destekleyen sonuçlar elde etmişler ve Sporadik olarak endemik vakalar dışında görülen HEV enfeksiyonunun Batı ülkelerinde de fulminan seyredebileceğini bildirmişlerdir (32,33). Hindistan’da 50 NANB vakasının incelendiği bir seride HEV %62 gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır. ( ). Yine Çad’da yapılan diğer bir çalışmada, 41 sporadik AKY’li ve 86 kontrol grubu hastada %22 akut B hepatiti, %66 akut E hepatiti, %10 hastada ise HCV serolojisinin pozitif olduğu görülmüştür. HBV+HEV birlikteliği %10, kronik B üzerine akut HEV enfeksiyonu %39 civarında saptanmıştır. Kontrol grubundaki olguların %22'sinde HEV enfeksiyona neden olurken fulminan grupta oranın yüksek olması özellikle HBV’ye HEV eklenmesi ile kronik asemptomatik HBV enfeksiyonunun akut ve ciddi bir forma dönebileceğini göstermektedir (29). Hepatitis B Virusu Enfeksiyonu: Hepatitis B virusu (HBV) oldukça geniş bir spektrum içinde karaciğer patolojisi meydana getirir. Minimal lezyonlu veya normal HBV taşıyıcılığından, kronik hepatit, siroz ve hepatosellüler kansere kadar değişen bu klinik tablolar içinde belki de en ciddi olanı fulminan hepatittir. Hem viral faktörler hem de kişinin immün cevabı değişik klinik tablonun gelişmesine neden olur (37). HBV fulminan hepatite yol açan en önemli etyolojik ajan olarak kabul edilmektedir. Birçok seride FKY’nin %15-20’si HBV enfeksiyonu ile açıklanmaktdır. Burada üzerinde en çok durulması gereken konu HBV enfeksiyonu tanısı koymada hangi serolojik ve virolojik testlerin değerlendirilmeye alındığıdır. 1990 yılından önce yapılan çalışmaların bazılarında yalnızca hepatitis B yüzey antijeni (HBsAg) pozitifliği, bazılarında ise HBsAg+, IgG vasfında hepatitis B kor antikoru (anti-HBc) ve bazılarında IgM vasfında hepatitis B kor antikoru (antiHBc) pozitifliği göz önüne alınmıştır. Olgular yalnızca HBsAg pozitifliği ile değerlendirilmeye alındığında, HBsAg taşıyıcısı olan bir kişide HBV dışında FKY’ne yol açan esas lezyonun diğer viral faktörler, metabolik, toksik, immünolojik nedenlere bağlı olabileceği hatırlanmalıdır (38). Bunun yanısıra HBsAg’nin negatif bulunduğu durumlarda bu olayın HBV enfeksiyonuna bağlanamayacağı da söylenemez. Çünkü fulminan hepatit, virusa karşı kişideki aşırı immün yanıt sonucu gelişebilir ve bu arada kişide virus klirensi teşekkül etmiş olabilir, HBsAg serumda saptanamayabilir (39). Konuya bu açıdan bakan ve HBsAg pozitif 377 akut hepatit serisini analiz eden Saracco ve arkadaşları olguların yalnızca %52’sinde fulminan karaciğer yetmezliği nedeninin HBV olduğunu destekleyen anti HBc IgM pozitifliği saptamışlardır (40). Ayrıca bu konuda Wright ve arkadaşlarının duyarlı teknikler kullanarak yaptıkları diğer bir çalışma HBV enfeksiyonu için serolojik testlerin yetersiz olduğunu ortaya çıkarma açısından önemlidir. Çalışmacılar NANB hepatitinin neden olduğu AKY nedeni ile karaciğer transplantasyonu yapılan 17 olgunun 6’sında karaciğer biopsi örneklerinde PCR ile HBV DNA saptamışardır. Bu olguların hepsinde transplantasyondan önce serumda HBV’ye ait serolojik testler ve HBV DNA negatif bulunmasına rağmen, altı olgunun dördünde posttransplant dönemde serumda HBV DNA, iki olguda da HBsAg pozitif saptanmış ve transplantasyondan önce fulminan karaciğer yetmezliğine yol açan olayın HBV enfeksiyonu olduğu anlaşılmıştır (41). HBsAg’nin tanı için güvenilir bir test olmadığı diğer çalışmacılar tarafından da teyid edilmiştir. HBV enfeksiyonunda hastalığın farklı klinik şekillerde görülmesinin nedeni bilinmemektedir. Konakçıya veya virusa ait nedenler, farklı klinik tablolardan sorumlu olabilir. Hastanın HLA antijenlerinin farklılığı, immün sistemin olgunluğu, immün yetmezlik durumları gibi konakçıya ait sebepler dışında son yıllarda virusa ait bazı nedenlerin de B hepatitinin farklı görünümlerinden sorumlu olabileceği üzerinde durulmaktadır (42). Özellikle bazı fulminan hepatitli veya ağır akut alevlenme gösteren kronik B hepatitli hastalarda prekor bölgesinde HBeAg sentezini önleyen mutantların saptanması B hepatiti seyrinde viral faktörlerin üzerine ilgiyi çekmiştir. HBV kısmen çift sarmallı bir DNA genomuna sahiptir, aracı bir RNA dönemine bağlı olarak replike olur. Bunu revers transkriptaz aracılığı ile gerçekleştirir. Bu revers transkriptazın ilk okuma yeteneğinin zayıf olması, transkripsiyon esnasında nükleotidlerin yüksek oranda yanlış yerleşimine neden olur. HBV ile enfekte bir bireyde, HBV’nin tek bir nükleotid pozisyonunda her yıl 1-3x10-5 mutasyon olur. Bazen nükleotid sekanslarında ufak değişiklikler bile virusun hem yapısını, hem de fonksiyonlarını etkileyebilir (43). HBV enfeksiyonu mutasyona uğramış virus populasyonu ile meydana gelmiş ise mutant tip HBV enfeksiyonu, mutasyona uğramamış virus populasyonu ile gelişmiş ise ‘’wild’’ tip HBV enfeksiyonu diye adlandırılır. Çoğu vakada bu iki virus populasyonu bir arada bulunur. Bu da miks tip HBV enfeksiyonudur. HBV enfeksiyonu olan bireylerde elde edilen suşlarda her gen bölgesi ile ilgili mutantlar saptanmıştır. Bunların arasında ilk dikkati çeken prekor bölgesi mutasyonlarıdır. HBV'nin dört geninden biri olan ''C'' geni virusun iki proteinini katlamaktadır. Bunlardan biri nükleokapsid proteini olan HBcAg, diğeri de nonstrüktürel sekretuar protein olan HBeAg'dir. ''C'' geninde iki ayrı translasyon başlangıcı vardır. İlk başlangıç kodonundan başlayan translasyon 29 aminoasitlik kısmı kotlar, HBeAg'nin prekürsör proteinini sentez ettirir. Bu kısma pre-c denir. İkinci başlangıç kodonundan başlayan translasyon ise HBcAg'yi sentez ettirir (39,42-45). Prekor ve kor ''open reading frame'' in translasyon ürünleri sirkülasyona HBeAg olarak sekrete edilir. Sirkülasyonda HBeAg'nin varlığı prodüktif virüs enfeksiyonunu gösterir (45). Bununla birlikte HBV ile enfekte bazı kişilerin kanında HBeAg negatif olmasına karşın serum ve karaciğerlerinde PCR ile HBV DNA saptanır (46-48). Bu grupta pre-c sekans analizlerinde 1896'ıncı nükleotidde guaninin adenozine yer değiştirmesi (G®A mutasyonu) 28. kodonun TGG'den TAG'ye dönüşmesi ile stop kodon teşekkülüne neden olur. Bu mutasyon pre-C sekansının ekspresyonunu engeller, HBeAg sekrete edilemez (43,44). Pre-C kısmında görülen mutasyonların en büyük kısmı bu şekilde oluşur. Prekor mutant tipleri ile enfekte hepatit virusları, Akdeniz ülkeleri (46,48,49), Japonya'da (50-53), İsrail'de (54) sık; Fransa (55) ve ABD'de (56) daha seyrek görülmektedir. Bu tür virus ile enfekte kişilerde kronik enfeksiyon gelişme oranı daha fazladır (46,49). Anti-HBe pozitif olgularda HBV-DNA titrasyonu daha düşük, viral replikasyon ve bulaşıcılık daha az olmasına rağmen bu tip kan örneklerinin bazı vakalarda fulminan hepatite neden olduğu gösterilmiştir (57,58). Bunu takiben 90'lı yılların başlarından itibaren taşıyıcı anneden doğan anti HBe (+) bebeklerde (53,58), anti HBe (+) eş ile temas edenlerde (51,60) ve nazokomiyal olarak enfeksiyonu alanlarda (61-63) HBeAg defektif mutant virus enfeksiyonuna bağlı akut olarak gelişen fulminan hepatit vakaları yayınlanmaya başlanmış ve konu çok popüler hale gelmiştir. Bu hastalarda infeksiyon kaynağının da aynı virusa sahip olduğu halde, genellikle asemptomatik olması izah edilemezken, HBeAg sentez etmeyen bu virusların fulminan hepatite neden olmaları şu şekilde açıklanmıştır. HBeAg bir immün tolerojendir ve varlığında virusa karşı immün yanıt zayıflamaktadır. Böylesi bir tolerojenin yokluğunda immün atak doğrudan doğruya hepatositlerin yüzeyindeki core antijeninin epitoplarına yönelmekte ve şiddetli bir hepatosit harabiyeti meydana gelmektedir. Ancak pek çok asemptomatik taşıyıcı ve aktif olmayan kronik hepatitli hastanın da aynı mutantlara sahip olduğunun gözlenmesi üzerine bu fulminan hepatit hipotezi yetersiz kalmıştır. Bazı otorler HBV genomundaki tek mutasyonun precore bölgesindeki mutasyon olamıyacağını, belki fulminan seyirden genellikle precore mutasyonu ile beraber bulunan başka mutasyonların sorumlu olabileceğini belirtmiştir. Ancak daha gerçekçi bir izah şudur. HBV'nin core ve HBeAg'leri (aa dizileri büyük oranda benzerlik göstermektedir) sitotoksik T hücreleri için en önemli hedef antijenlerdir. Hasta "wild" tiple veya "wild tip + precore" mutant ile infekte olduğu zaman herhangi bir şekilde HBV hedef antijenlerine şiddetli yanıt veren hastalarda çok süratli bir hepatosit harabiyeti olmakta, önemli hedef antijenlerden biri olan HBeAg sekrete etmeyen viruslarla infekte hepatositlerde ise yıkım az olduğu için fulminan seyir esnasında bu viruslar seçilmektedir. Bu açıklama da fulminan seyri açıklamaya yetmediği için araştırıcılar fulminan seyirli hastalarda viral genomun başka bölgelerini de araştırmaya yönelmişlerdir. Bu durumda ilk akla gelen bölge CTL için hedef teşkil eden en önemli antijenik bölge olan core antijenini kodlayan kor ORF'dir. Özellikle Japon araştırıcılar Ehata ve Omata core bölgesini araştırdıkları çalışmalarında fulminan hepatitili veya ağır seyirli akut alevlenme gösteren kronik B hepatitli hastalarda core geninin bazı bölgelerinde mutasyonların yoğunlaştıklarını tesbit etmişlerdir (mutation clustering regions). Asemptomatik ve hafif seyirli hastalardan izole edilen HBV'unda core geninde hemen hemen hiç aminoasit değişikliği yapan mutasyon gözlenmezken, fulminan hepatitli hastalarda 84-101 [84-99] kodonlar arasında yoğunlaşan mutasyonlarla karşılaşılmıştır (64,65). Mutasyonların yoğunlaştığı diğer bir bölge 48-60 kodonlar arasıdır. Diğer bazı çalışmalar da hastalarda akut alevlenme veya HBeAg serokonversiyonu olduktan sonra da benzer bölgelerde mutasyonların yoğunlaştığı dikkati çekmiştir (66). Bu çalışmalarda mutasyonların yoğunlaştığı bölgelerin toplumda sık bulunan HLA tiplerinde CTL'nin tanıdıkları epitoplarla uyumlu oldukları gösterilmiştir. CTL kendilerine class-I HLA antijenleri ile birlikte sunulan 8-20 aminoasitlik peptid dizilerini tanıyıp aktive olabilirler. Her insanda farklı HLA tipleri olduğu için her insanda CTL aktive eden peptid dizileri de birbirinden farklıdır. Fulminan hepatitli hastalarda mutasyonların yoğunlaştığı bölgeler toplumda sık bulunan HLA-A2 gibi antijenlerin sunabildiği peptid dizilerine benzerlik göstermektedir. Bu durumda fulminan seyirli hastalarda yoğun immün baskı altında CTL epitoplarında mutasyona sahip viruslar immün baskıdan kaçabilmekte ve seçilmektedirler. Aynı seçici süreç precore mutantlar için de geçerli olduğu için precore mutant bulunan viruslarda core mutantlarına da sık rastlanmaktadır. Fulminan seyirli hastalarda core mutasyonlarının daha fazla görülmesinin nedeni de yoğun immün baskıdan kaçış olmaktadır. Fulminan hepatite yol açan diğer bir mutasyon da HBV genomunun kor promoter bölgesindeki mutasyonlardır. Kor promoter mutasyonlarının prekor mRNA'ların transkripsiyonu ve HBeAg'nin imalını azaltarak fulminan hepatite yol açtığı ileri sürülmektedir (67) . Japonya'da yapılan çalışmalarda kor promoter mutasyonlarının prekor mutasyonlarla beraber veya bağımsız olabileceği veya her iki durumun aynı vakada birlikte olabileceği gösterilmiştir. Sato ve grubu 43 fulminan hepatitli vakanın 38'inde 1896. Nükleotidde G®A'ya point mutasyon, diğer böyle bir mutasyonu olmayan 5 vakada ise kor promoterinde 1762. nükleotidde A®T'ye, 1764. Nükleotidde G®A'ya 2 mutasyon saptamışlardır. Çalışmada dikkati çeken bir diğer husus da prekor bölgesinde mutasyon saptanan olguların %26'sında kor promoter bölgesinde mutasyon saptanmasıdır. Böylece HBeAg translasyonunu engelleyen prekor mutasyon yanısıra HBeAg'nin transkripsiyonu da engellenmiş olur (68). HBV mutant formları ile olan enfeksiyonlarda artmış virus replikasyonu vardır. HBV’nin endemik olmadığı bölgelerde birçok fulminan hepatit olgusunda bahsedilen mutasyonlar saptanamamıştır. Bu olgularda HBV genomunun tüm nukleotidlerinin sekans analizi araştırılmış spesifik bir mutasyondan ziyade kor promoter bölgesinde yoğunlaşan yüksek sayıda nukleotid değişimi olduğu görülmüş ve fulminan hepatit gelişmesinde “host”a ait faktörlerin de rolu olduğu belirtilmiştir (69) . Kor ve prekor bölgesi dışında fulminan hepatit ile HBV genomunun zarf geni mutasyonlarının da ilişkisi olduğunu bildiren yayınlar vardır. HBV'nin S geni zarf proteinlerini kotlamaktadır. HBV'nin zarf bölgesinde üç ayrı protein vardır. Bu proteinler S geni ürünüdürler. Başlangıç kodonları farklıdır. Okuma işlemi birinci kodondan başlar ise S geninin ön kısmındaki ''pre-S1 +preS2 + S'' bölgesi okunur, büyük protein sentezlenir. Okuma ikinci kodondan başlıyorsa ''pre S2+S'' bölgeler okunur, orta protein sentezlenir, üçüncü kodondan başlar ise ''S'' bölgesi okunacağından bu bölgenin ürünü olan küçük protein (HBsAg) sentezlenir. HBsAg'nin antijen bazına dayanan, coğrafik bir dağılım gösteren subtipleri arasında aminoasid bakımından büyük farklar yoktur. Subtipler arasında ortak olan 124-147 aminoasidler arası ''a'' determinantı vardır. Bu determinanta karşı gelişen antikorlar farklı subtipler arasında koruyuculuğu sağlar, virusun hepatosite bağlanmasını engeller. ''a'' bölgesindeki mutasyonlara bağlı fulminan vakalar geliştiği izole vakalar halinde gösterilmiştir (70). Fulminan hepatitler ile Pre-S2 defektif B virus enfeksiyonu arasındaki ilişki, üzerinde durulan diğer önemli bir konudur. İtalya'dan yayınlanan bu çalışmada fulminan hepatitten ölen bir cerrah ile enfeksiyonu bir iğne batması sonucu oğlundan alan ve o da fulminan hepatitten ölen annesinin serumlarında HBV genomunun tüm nükleotid sekans analizi yapılmış, alınan sonuçlar bildirilmiştir. Cerrahın hastalığın başlangıç ve son dönemlerinde alınan kan örneklerinde ve annenin kanında Pre-S2 bölgesinin başlangıç kodonunda çift mutasyon saptanmış ve indeks vaka olan cerrahın viremi düzeyi yüksek serumunda yalnızca wild tip prekor sekansı tespit edilmiştir. Viremi dönemi geçtikten sonra ise serumda HBeAg defektif türler daha hakim hale gelmişlerdir (71). Bu iki vakaya ilaveten fulminan seyirli 5 akut hepatit vakasının 3'ünde pre-S2 start kodon mutasyonları saptamışlardır. Araştırıcılar sonuçlarını göz önüne alarak pre-S2 proteini meydana getiremeyen mutantların bir kişiden diğerine geçebileceğini ve bu proteinin değişikliğinin viral replikasyon ve infektiviteyi etkilemediğini, fakat AKY'ne yol açabileceğini ileri sürmüşlerdir. AKY ile HBV enfeksiyonu arasında dikkati çeken bu ilişkide immunosupressif veya sitotoksik tedavi gören vakalarda gelişir. Bu tür vakalarda HBV enfeksiyonunun reaktivasyonu açıkça gösterilmiştir. Ayrıca böyle bir tedaviyi görenlerde ilacın kesilmesinden sonra AKY geliştiği rapor edilmiştir. Bu vakalarda olay ya immunosupressif dönemde kontrol altına alınamayan enfeksiyonun reaktivasyonu neticesinde gelişmekte veya immunosupresyonun kesilmesinden sonra immun cevabın eski haline gelmesi ile geniş karaciğer hücre kitlesi harabiyeti ile oluşmaktadır. Son zamanlarda kalp transplantlı immunosüprese 46 olgu içinden subfulminan hepatitten ölen 3 vakanın virus genomunda dizi analizi yapılmış,mutasyonların virusun replikasyonunun olduğu bazik kor promoter kısmında yoğunlaştığı fakat X proteini, kor proteini, pre S1 bölgesi ve “HBV polymerase open frame” de de mutasyonların varolduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu varyasyonların bazılarının “ HLA class II” lerin bağlandığı epitop bölgesinde lokalize olduğunu tespit etmelerine dayanarak mutasyonların immun sistem aracılığı ile cevabı etkileyip olayın fulminan şekilde seyretmesine neden olabileceğini belirtmişlerdir (72). Hepatitis D Virus Enfeksiyonu : Defektif bir RNA virusu olan hepatitis D virusu (HDV) HBsAg pozitif olan kişilerde enfektiviteye yol açar. Enfeksiyon ya ko-enfeksiyon şeklinde veya superenfeksiyon şeklinde gelişir. Ko-enfeksiyon şeklinde gelişirse olay akut veya fulminan hepatit ile sonuçlanabilir. HBV ile HDV arasındaki ilişki çeşitli çalışmalar ile gösterilmiştir. HBsAg pozitif FKY olan 71 olguluk bir seride %33. 8 oranında oranında akut D hepatiti serolojisi saptanmıştır (73). Bu gruptaki vakaların çoğunda hem akut B virusu, hem de hepatitis D virusu enfeksiyonunun serolojik delillerinin olması olayın ko-enfeksiyon olduğunu ve bu şekilde gelişen enfeksiyonun fulminan seyre yol açtığı fikrini desteklemiştir. Hindistandan 204 HbsAg pozitif vakada yapılan bir diğer çalışmada, kronik karaciğer hastalığı olanlarda HDV enfeksiyonun %21. 4 oranında, akut hepatitlerde %10. 7 oranında olaya iştirak ettiği saptanmıştır. FKY olanda ise %16. 6 oranında tespit edilmiştir. Kronik karaciğer hastalığı olanlarda oranın yüksek olması yanısıra fulminan hepatitlerde akutlardan daha yüksek olması göz önüne alınarak HDV’nin fulminan gidişe yol açabileceği bildirilmiştir (74). ABD'de İV ilaç bağımlıları arasında çıkan bir epidemide akut D hepatitinin, akut B hepatitinden daha ciddi seyrettiği ve fulminan gidişe sahip olguların %91'inde serumda HDV enfeksiyonu saptanırken fulminan olmayan grupta ise oranın %45 civarında bulunduğu bildirilmiştir (42). (HDV+HBV) enfeksiyonlarında ALT düzeylerinde bifazik bir örnek saptanması bu iki virustan her birinin ayrı ayrı yaptığı karaciğer hasarını düşündürür. İkinci enzim yükselişi hastalığın başlangıcından 2-4 hafta sonra gelişir. Bu şekilde seyreden olgularda karaciğer yetmezliğine daha sık rastlanmakta ve %20'sinde fulminan gidiş gelişebilmektedir (75). Kronik B hepatitli kompanse vakalarda HDV enfeksiyonu akut karaciğer yetmezliğini presipite edip kısa sürede ölüme götürebilir (76). HDV süperenfeksiyonu sonu gelişen FKY ‘de mortalite oranının HDV ko-enfeksiyonu sonu gelişen FKY’ndeki mortalite oranınıdan daha fazla olduğunu bildiren çalışmalar mevcuttur. Fulminan D hepatitli hastalarda HDV ko-enfeksiyonun insidensinde yirminci yüzyılda en azından Batı Avrupa Ülkelerinde azalma olduğu gözlenmiştir . Bu grup hastayı HBV enfeksiyonuna bağlı akut karaciğer yetmezliğinden klinik bulgular ve basit serolojik testler ile ayırmak zordur. Karaciğerde HDV'nun çoğalması ile karaciğer hasarının birlikte gitmesi virusun patolojiyi direkt sitotoksik etki ile yaptığını düşündürmektedir. Fakat immün mekanizmaların da patolojinin gelişmesinde rol oynadığını destekleyen deneysel ve histolojik bulgular vardır. Hepatitis C Virus Enfeksiyonu: Fulminan karaciğer yetmezliğine yol açan viral hepatitlerin %20-30'unu non-A, non-B (NANB) hepatitleri teşkil eder (5,14,20). Son yıllarda duyarlı teknikler geliştirilerek yapılan çalışmalarda bu oranda pek değişiklik saptanmamıştır. HCV ‘nun klonlanmasından ve NANB hepatitleri ile ilişkisinin saptanmasından sonra FKY'ne neden olan viral faktörlerin başında hepatitis C virusu (HCV) suçlanmıştır (77). Bu sonuç HCV'ye karşı gelişen antikorların saptanması ile yapılan çalışmalarda tespit edilmiştir. Fakat kan yolu ile geçen NANB hepatitlerinin etiyolojik ajanı olarak tanımlanan HCV’nin fulminan seyirli NANB hepatitleri ile ilişkisi tam açıklığa kavuşmamıştır. Batı ülkelerinde NANB fulminan hepatit (FH) lerin görülme sıklığıseyrektir (78). ABD’de Wright ve arkadaşlaı 15 vakalık srilerinin hiçbirinde HCV RNA pozitif serum saptamamışlardır(79). Liang ise 17 vakanını yalnızca ikisinde (%12) olayın HCV ile ilişkisi olduğunu bildirmiştir(31). Fransa ve İngiltere’e yapılan 23 ve30 fulminan NANB hepatitli vakalık duyarlı testler kullanılarak yapılan çalışmalarda olayın HCV enfeksiyonu ile ilişkisi tespit edilememiştir (32). Öte yandan Doğu ülkelerinde yapılan çalışmalarda NANB fulminan olgularında HCV’nin serolojik prevelansı yüksektir. Japonya’da yapılan ilk çalışmalarda Muto ve arkadaşları 12 vakalık serilerinde 7 vakada (%58) anti-HCV (anti-C100-3) pozitif olarak bulmuşlardır (80). Bunu takiben hemen ayni coğrafık bölgeden olan Çin ve Taiwan’dan gelen çılışmalar da HCV enfeksiyonu ile FH’ler arasında ilişki olduğu doğrulanmıştır (77). Doğu ve Batı arasında FH’ler ile HCV enfeksiyonu arasındaki farkın nedeni pek belli değildir. İlk yapılan çalışmalar serumda anti-HCV’nin varlığına dayanılarak yapılmıştır. Anti-HCV varlığı ekseriya enfeksiyonun başlangıcından 2-3 ay sonra saptanabilir. Seyri kısa bir hastalık olan FH de patoloji aşırı bir immun cevap sonu gelişen massif hepatoselluler nekroza bağlıdır. Bu immun temizlenme sonu viral yük geçerli testler ile saptanabilen düzeyin altına inmiş olabilir. Seri halinde HCV RNA tetkikleri yapılan vaka sayısı olmadan bu hususda kesin konuşmak doğru değildir (81). Doğu ve Batı ülkelerinde saptanan bu farklı oranlar HCV genotipi ile de ilgili olabilir. Doğu ülkelerinde genotip-1b , ABD’de genotip-1a daha sık oranda görülür. Genotipe karşı farklı cevap olayın gelişme nedeni olarak düşünülebilir. Taiwan’dan Chu ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışma bu görüşü desteklememiştir. 109 HVC RNA pozitif akut hepatitli vakada 11 olguda FH geliştiğini saptamışlar, olayın genotip, viral yük ve HGV enfeksionu ile ilişkili olmadığını vurgulamışlardır (82). Ayni grup fulminan akut HCV hepatitli olguların %82’inde birlikte HBV enfeksiyonunun bulunduğunu ,nonfulminan akut HCV hepatitinde ise HBV birlikteliğinin %31 olduğunu belirterek , bu konuya dikkatleri çekmişlerdir. Bu ilişki diğer çalışmacılar tarafından da teyid edilmiştir (83). Kronik HBV enfeksiyonu olan kişide, akut HVC enfeksiyonunun HBV göstergelerini suprese edebileceği , bu nedenle ciddi karaciğer lezyonunun yalnızca HCV’e bağlanabileceği , Doğu Ülkelerinde sık görülen HBV taşıyıcılarında HCV’nin “super” veya “dual” enfeksiyon olabileceği düşünülmüştür (84). HBV enfeksiyonunun bir kofaktör olarak da rol oynaması mümkündür. Kemoterapi gören vakalarda , kemoterapinin kesilmesinden sonra HCV enfeksiyonunun reaktivasyonu sonu ciddi seyiril ve AKY’e götüren vakalar da literatürde birikmeye başlamıştır (85). Bu bulgular da HCV enfeksiyonunun gelişmesinde kişinin immün cevabının da rolü olduğunu desteklemektedir. Hepatitis G Virus Enfeksiyonu: HAV’ dan başlayarak HEV’a kadar olan hepototrop viruslar akut ve kronik karaciğer hastalıklarının çoğunu izah eder. Fakat FH vakalarının büyük bir kısmında etiyolojide viral olayı düşündüren bulgular saptanmasına rağmen ,viral faktörü teyid edecek objektif bir delil bulunamaz. Bu nedenle enfeksiyöz tipte olan FKY li vakalarda halen keşfedilmemiş viral ajanların keşfi için büyük çabalar sürdürülmektedir. Bu çabalar sonu son yıllarda birbirinden bağımsız iki grup tarafından viral genomu A,B,C,D,E viruslarından farklı viruslar tarif edilmiştir. Bu viruslardan biri Batı Afrikalı bir hastadan izole edilmiş, hastanın adından esinlenerek GBV-C virusu diye isimlendirilmiştir (86). Diğeri C hepatitli bir hastadan izole edilmiştir ve hepatitis G virusu (HGV) diye isimlendirilmiştir (87). HGV ve GBV-C virusları RNA virusları olup ''flaviviridae'' ailesinin benzer özelliklerine sahiptirler. Sonradan yapılan çalışmalar ile genomik uzunluklarının biraz farklı olduğu bildirilmesine rağmen aynı virusun farklı izolatları olduğu kabul edilmiştir (88). Bu yeni virusun AKY ile ilişkisini araştırmak amacı ile çeşitli araştırıcılar tarafından çalışmalar başlatılmıştır. Yoshiba 1995 yılında 6 subakut fulminan karaciğer yetmezliği olgusunun 3 'ünde serumda HGV RNA pozitif olarak saptadığını bildirmiştir (89). Bunu takiben ayni araştırıcı grubu serilerini genişletmişler ve 63 fulminan hepatitli vakanın 15’inde GBV- RNA ‘nın pozitif olarak saptandığını bildirmişlerdir. Ayni yılda Heringlake ve arkadaşları etiyolojisi saptanamayan fulminan hepatitli (FH) %50’inde HGV RNA’nın pozitifliğini bildirmeleri konuyu güncel hale getirmiştir (90). Konu AKY sebebiyle karaciğer transplantasyonu yapılan vakalarda dahil olmak üzere çeşitli gruplarda incelenilmiştir. FH ile HGV arasında direkt bir ilişki bulunamamıştır(91-93) . GBV-C ‘nin kan ve kan ürünleri ile geçtiği göz önüne alınarak tedavi esnasında hastaya bulaştığı üzerinde durulmaya başlanılmiştır. Hadziyannis 1998 yılında yazdığı bir makalede 364 FKY’li olguyu içeren 22 çalışmanın değerlendirilmesini yapmış,% 20 olguda G/GBV-C enfeksiyonunun tespit edildiğini bildirmiştir. Fakat ayni çalışmada fulminan B, C, D hepatitlerinde de ayni oranda G/GBV-C prevelansının saptandığına dikkatleri çekerek ,GBV/C’nin AKY de etiyolojik bir faktor olarak düşünülemeyeceğini vurgulamıştır (94). FKY de G/GBV-C nin kan ve kan ürünleri ile geçen sekonder veya koenfeksiyona bağlı olabileceği kabul bir görüş olarak kalmıştır. Yine bu konuda Inoue ve arkadaşlarının etiyolojisi bilinemeyen 3 FH’li vakada serumda GBV- C RNA düzeyini yeni geliştirilen “ real time detection polymerase chain reaction” (RTD-PCR) ile tayin ederek yaptıkları bir çalışmada , viremi düzeyinin ALT düzeyi ile ilişkili seyrettiğini tespit etmişler ve HGV-C virusunun olaya inaktif olarak eşlik eden bir faktör olmaktan ziyade FKY’nin etiyolojisi ile ilişkisi olabileceğini belirtmişlerdir(95). Çalışmalar ilerledikçe konunun her yönü ile açığa çikacağına inanmatayız. geçebileceğini bildirmişlerdir. Ayrıca fulminan viral hepatitlerde multipl viral ajanların birlikte olabileceğini göz önüne alarak HGV'nin bir kofaktör olarak olayın ciddiyetini artırabileceği akla gelmelidir. TTV VİRUS ENFEKSİONU: “Transfusion transmitted virus” (TTV) ilk defa 1997 de Japonya’a etiyolojisi bilinmeyen posttransfüzyon hepatitli 5 hastanın serumundan izole edilmiştir (96). TTV ile enfekte kişilerin karaciğer dokusunda viral DNA’nın saptanmasıvirusunhepatotropik bir virus olduğunu telkin etmiştir. Bu nedenle Doğu’da ve Batı’da çeşitli karaciğer hastalıklarında ve donör kanlarında varlığı araştırılmıştır. Okomato ve arkadaşları Japonya’da kan donörlerlerinde % 12, etiyolojisi saptanamayan kronik hepatitli olgularda % 46, fulminan hepatitli olgularda % 47 oranında serumda TTV DNA tespit etmişler ve karaciğer hastalıklarında patojenik etkisinin yapılacak çalışmalarla değerlendirilmesinin uygun olduğunu vurgulamışlardır(97). Ayni yıllarda ABD’de yayınlanan diğer bir çalışmada TTV enfeksiyonunun varlığı kan donörlerinde %1, Kriptojenik sirozlu olgularda %15, idiopatik fulminan hepatik yetmezlikte %27 oranında varlığı gösterilmiş ve karaciğer hastalıklarında rolünün araştırılmaya değer olduğu bildirilmiştir(98). Bu arada İngiltere(99), Çin(100), İspanya(101), Taiwan(102)’dan yayınlanan çalışmalar sonu akut fulminan ve non-fulminan hepatitlerde TTV’nin varlığının istatiksel olarak anlamlı oranda fark göstermediği tespit edilmiştir. Ege Tıp Fakültesi Gastroenteroloji BD ve Klinik Mikrobiyoloji ABD tarafından yapılan bir çalışmada fulminan hepatitli olgularda %80 , Hemodiyaliz hastalarında %75, kan donörlerinde %51 oranında pozitif olarak saptanmıştır. Bu veriler TTV enfeksiyonunun FH olgularında patogenezde rol oynamaktan ziyade diğer etiyolojik faktörlere eşlik eden kronik bir enfektiviteye rol açtığını düşündürmektedir. Yeni geliştirilen duyarlı testler kullanılarak değişik gruplar ve sağlıklı kan dönerlerinde TTV varlığı %1-83 gibi oldukça farklı oranlarda pozitif olarak bulunmuştur. Duyarlılığı fazla testler ile TTV’nin genel populasyonda yüksek prevelansı bulaşıcılığı fazla olan bir virus olmasına bağlanabilir. AKY nonhepatotrop viruslar ile de meydana gelebilir. Herpes simpleks virusu, sitomegalovirus, Ebstein-Barr virusları, parvovirus P19 , adenovirusların (16,17) neden olduğu FKY sık değildir. Paramyxoviruslar ile meydana gelen, dev hücre teşekkülü ile birlikte olan vakalar bildirilmiştir. Fakat bu husustaki bilgiler tam teyid edilmemiştir. “Syncytial giant cell hepatitis”’in viruslar dışında otoimmunite ve ilaçlar ile de görülebileceği bildirilmiştir. Etiyolojisi bilinmeyen dev hücreli subfülminan hepatitli bir vakada transplantasyondan sonra benzer karaciğer lezyonları gelişmiş ve erken dönemde yapılan ribavirin tedavisi ile başarılı sonuç alındığı bildirilmiştir(76). Herpes simpleks 1 ve 2 oldukça sitopatik viruslardır. Multifokal ekseriya hemorajik hücre nekrozu görülür. Genellikle immünosupresif tedavi görenlerde, immün yetmezliği olan kişilerde gelşirler. Antipretik ilaçlara rezistan yüksek ateş, bariz halsizlik, lökopeni, transaminaz değerleri normalin 30 katına kadar yükselebilir, cilt ve mukozalarda herpetik lezyonlar sıklıkla yoktur,koagulasyon bozuklukları ve trombositopeni sıktır, koma gelişir. Genel önlemlere ilaveten tedavide asiklovir kullanılması tavsiye edimektedir. Diğer nonspesifik vıruslar ile enfeksiyon sonu gelişen AKY’nin kendilerine özgü klinik tabloları vardır Fulminan karaciğer yetmezliği olan bir kısım vakada etyolojik neden, çok hassas tanı yöntemleri kullanılmasına rağmen saptanamaz. Bu grup vakalarda hastalığın, viral enfeksiyonu düşündüren prodrom belirtileri ile başlaması karaciğer transplantasyonundan sonra enzim testlerinde izah edilemeyen yükselme biyopside lobüler hepatit bulgularının görülmesi olayın gelişmesinde seronegatif viral hepatitlerin sorumlu olduğunu düşündürmüştür (103). Bu vakalarda etyolojik ajanın saptanamaması, kişide gelişen aşırı bir immün yanıt sonucu virusun vücuttan süratle temizlenmesine bağlanabilir. Bunun dışında etyolojik ajanı aydınlanamayan bazı vakalarda bilinen hepatotrop viruslar dışında bir virus veya ajanın potansiyel olarak varlığını akla getirmek gerekir (38). Değişik araştırcılar tarafından fulminan karaciğer yetmezliğine tek bir etyolojik faktörden çok virus kombinasyonlarının yol açabileceği de gösterilmiştir(41). Viral faktörlerin üzerine eklenmiş toksik bir madde veya ilacın da klinik tablodan sorumlu olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. İLAÇLAR VE TOKSİNLER: Birçok ilaç karaciğerde hasar meydana getirerek AKY yol açar. AKY'ne yol açan ilaçların başında aşırı dozda alınan "acetaminophen” (AS) gelmektedir. İlk defa 1893 de sentez edilen bu ilaç 1950’lerden sonra dikkati çekmeye başlamış ve 1960’dansonra da emin, etkili bir aneljezik ve antipiretik ilaç olması, gastrointestinal sisteme yan etkisinin olmaması nedeniyle tıpta popularite kazanmış, piyasaya sürülen yüzlerce preparatı geniş halk kitleleri tarafından kullanılmaya başlanmıştır(104). Terapatik dozlarda pek bir yan etkisi yoktur. Fakat yüksek dozda kullanıldığında kuvvetli hepatotoksiktir. İntihar amacı ile yüksek dozda kullanıldığında karaciğer nekrozu yapar. Asetaminofen ile biri ölümle neticelenen 2 intihar girişimi 1966 yılında yayınlanmıştır. Bu yıldan sonra özellikle İngiltere’de bu ilacı intihar amacı ile kullanan vaka sayısı artmış ve İngilterede AKY ‘nin en sık raslanan sebebi olmuştur(4). ABD ‘de de AKY’nin en önemli nedenlerinde biridir(105). İntihar amacı ile kullanılandoz 7-75 gr arasında olup , umumiyetle 15 gr’ın üstündedir. Asetaminofene hassasiyet, alkol kullanımı, isoniazid, pheytoin, fenobarbital, kabozamin, zidovudin gibi ilaçlarla beraber kullanıldığında, açlıkta ve Gilbert sendromunda ve obesitede ilaca hassasiyet artar. Asetaminofen ile meydana gelen en karekteristik lezyon zon 3 nekrozudur. Normal dozlarda alınan parasetemol glukuronil ve sulfat konjugatlarına çevrilerilerek itrah edilir. Çok az bir kısmı, yaklaşık %5 kadarı, P4502E1 ile aktif metaboliti olan “N-acetyl-p-benzoquinoneimine (NAPQI) ‘ e çevrilir. Az miktarlardaki metabolit intrselluler “glutation” (GSA) ile detoksifiye edilir,merkapturik asid veya sistein konjugatları olarak itrah edilir ( Şekil 1 ) . Şekil 1: Parasetamolün Yaptığı Karaciğer Harabiyeti Parasetamol Glutatyon ile inaktive edilir N-asetil sistein Toksik metabolit Hepatik mikrozomal p450 Hücre moleküllerine bağlanma NEKROZ Metabolit, glutatyonun bağlama kapasitesinin üzerinde teşekkül eder ise hepatik nekroz gelişir. Glutatyona bağlanamayan fazla miktardaki metabolit kovalan bağlar ile hepatosit membran proteinlerine bağlanır. Hepatosit nekrozu oluşur. Oluşan karaciğer harabiyeti alınan parasetemol dozuna, ilacın biotransormasyonunda rol oynayan P450 enzim sistemine, glutatyon depolarına bağlı olarak değişir (76). Sitokrom P-450 özellikle CYP2E1 daha az oranda CYP3A4 induksiyonu lezyonu artırır . Kuvvetli sitokrom induksiyonu yapan ilaçlar ve alkol ile alındığında hepatoyoksisite artar ve 4 gr gibi küçük dozlarda bile meydana gelir. Ayrıca glukojen deplesyonuna yol açan açlıkta alındığında glukuronidasyon azalır ve toksisitesi görülür. Ayni mekanizma ile glukuronil transferaz enzimi eksikliğinde toksisite artar. İlaç toksisitesinde 3 faz vardır. 1-12 saat arasında değişen 1’nci fazda bulantı, kusma ve ciddi durumlamlarda kollaps gelişebilir. 2’nci fazda semptomlar azalır ve hatta kaybolabilir. 12-48 kadar sürebilir. 3’üncü fazın süresi 2-10 gündür. Bu dönemde akut karaciğer yetmezliği, akut böbrek yetmezliği, hiperlaktezemi, metabolik asidoz, hipoglisemi, hipofosfotemi gelişebilecek önemli patolojilerdir. ALT düzeyi 1. 000-10. 000gibi değerlere ulaşabilir. Parasetemolun neden olduğu FKY de prognozu tayin zordur fetal vaka sayısı diğer AKY’ne sebep olan olaylarda görülen fetal vakalardan daha azdır. Transplantasyon yapılmayan grupta ölüm oranı % 6-25 arasında değişir. Günlük protrombin zamanı tayinleri fetal risk altında olan vakaların ayırımında % 90 oranında güvenilirdir. Protrombin zamanının uzaması ve düzelmemesi olayın ciddiyeti ile pareleldir. Akut böbrek yetmezliğinin gelişmesi hepatik ensefelopatiyi agreve eder. Serum kreatin düzeyinde yükselme prognozun kötü olduğunu gösterir. Böbrek komplikasyonu gelişebilir. Olay parasetamolün böbrekler üzerine toksik etkisindendir. Bu etkinin görülme oranı %1-2'i geçmez. Aşırı dozda parasetamol alınımından sonra en erken dönemde özellikle, ilk 36 saat içinde N-asetil-sistein verilmesi tedavide kullanılan yöntemdir. Akut karaciğer yetmezliğine nadiren olarak sebep olan ilaçların başında izoniazid gelir. İzoniazid rifampisin ile birlikte kullanıldığında patoloji yapma oranı artar. Halothane, phenytoin, daha nadir olarak sodium valproat, tetrasiklin, nikotinik asid de akut karaciğer yetmezliğine sebep olabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar, monoaminooksidaz inhibitörleri ve trisiklik antidepresanlar ile oluşan bireysel akut karaciğer yetmezliği vakaları bildirilmiştir(76) .Karaciğerde patoloji yapan çeşitli ilaçlar ( Tablo4 ) de gösterilmiştir. Tablo 4: Karaciğerde patoloji yapan ilaçlar Seyrek sebepler Nadir sebepler Sinerjitik sebepler İsoniazid Carbamazepine Alkol ve acetaminophen Valproate Ofloxacin Barbituratlar ve acetaminophen Halothane Ketoconazole Trimethoprim ve sulfamethoxazole Phenytoin Lisinopril Rifampin ve isoniazid Sulfonamidler Niacin Acetaminophen ve isoniazid Propylthiouracil Labetalol Amoxicillin ve clavulanic acid Amiodarone Etoposide (VP-16) Disulfram İmipramine Dapsone İnterferon Flutamide İlaç reaksiyonları genellikle idiosenkrazik olup en önemli patoloji yaygın nekroz ve hepatosit vezikülasyonudur. İlaçlar karaciğerde patolojiyi ya direkt toksik etkileri veya metabolitleri aracılığı ile yaparlar. Birçok ilacın hepatoksisite mekanizması pek bilinmemektedir. Bazı ilaçlar bazıları allerjik yolla karaciğer patolojisi meydana getirirler. Toksik hepatit daha ziyade yüksek doz alınmak ile oluşur. İmmunoallerjik hepatitte ise ilacın karaciğere yönelmiş immunolojik cevabı tetiklemesi söz konusudur. Bu durumda ilaç önce metabolitine dönüşür. Neoantijen olarak immun sisteme sunulur ve immun cevabı tetikler. Klinik tablo bu durumda doza bağımlı değidir. Ateş, titreme, deri döküntüsü, hipereozinofili, immunoallerjik trombositopeni, hipersensivite reaksiyonlarıvardır Kanda otoantikorlar saptanabilir. Halothane, tienilik asid, dihidralazin, antikonvulsif ilaçlar bu grupta sayılabılir. Halothane 1956 yılında anestetik madde olarak kullanılmaya başlanılmıştır.İki yıl içinde de izole ciddi hepatit vakaları yayınlanmaya başlamıştır. 1969 ABD’de “National Instutes of Health” (NIH) halothane toksisitesini saptamak amacı ile 250.000 vakayı gözden geçirmiş ve ölümcül hepatik nekroz olayının 35.000 vakada1 olduğunun ortaya koymuştur (200). İngilterede yapılandiğer bir çalışma aynı sonuçları vermiştir. Fetal vaka sayısının az olması venoldukça kuvvetliayni zamanda tolerabl bir anestetik olması nedeniyle tüm Dünya’da halen kullanılmaktadır. Halothane hepatotoksisitesinin iki klinik örneğ vardır.Bir tipinde hasta asemptomatik olabilir. Bulantı kusma , ateş olabilir. Serum transaminazlarındaki yükselme bir iki hafta sürer, tedavisiz düzelir. İkinci tip daha ziyade halothane ile defalarca karşılaşmalarda daha sık görülür. Semptomlar halothane ile temas ettikten iki gün ile üç hafta sonra gelişir. Bulantı, kusma, miyalji, artralji ve döküntü şikayetleri ile ortaya çıkabilir. %40 vakada eozinofili vardır. Sarılık, protrombin zamanında uzama ve flminan hepatit semptomları görülebilir. Şişman ve 50 yaş altında kadınlarda görülme oranı fazladır. Postoperatif dönemde ortaya çıkan böyle bir tablo halothane hepatitini akla getirmelidir. İlaçlarla gelişen hepatik zedelenme hepatosellüler hasar ( sitotoksik zedelenme ), steatoz kolestaz, sitotoksik veya kolestatik birarada görünmesi ile birlikte olabilir. Sitotoksik zedelenme daha çok fulminan hepatite götüren patolojidir. İlaç etkisi ile gelişen AKY’de bir grupta masif hücre nekrozu görüldüğü halde, bazılarında fazla nekroz olmadan kolestatik tablo oluşabilir. Kolestatik karaciğer hasarına yol açan ilaçlar ekseriyetle geniş hücre nekrozu yapmazlar. Son yıllarda tıpta kullanım alanı genişleyen nukleozid analoglarının mikroveziküler yağ infiltrasyonu yaparak AKY’e sebep oldukları da bildirilmektedir. Son yıllarda Batı ülkelerinde “ herbal” ilaçlara bağlı AKY vakaları bildirilmeye başlanmıştır. Çin’de bu tür ilaç kullanımına bağlı toksik hepatit görülmesi de sıktır. Etki mekanizması bilinmeyen ve yüksek dozda kullanılan , daha ziyade halk arasında distile edilmeden yapılan bu tür maddelerin toksik hepatit ile fulminan hepatite yol açmaları mümkündür . "AMANİTA MUSHROOM" ZEHİRLENMESİ : Avrupa'da sık görülmekle birlikte ABD'de görülmesi de giderek artmaktadır. Ülkemizde de sık görülmektedir. Ilıman ormanlarda yaz ve sonbaharda rastlanır. Orta büyüklükte 3 mantar lethal dozdur. Toksin ısıya stabil olduğu için pişirmekle etkisini kaybetmez. Bu tür mantarlar 2 toksin içerir. Bunlar amatotoksinler ve fallotoksinlerdir. ''Phalloidin'' hepatotoksiktir, fakat sindirim kanalından absorbe olmaz. Mantarın etkisi amanato toksinlerin etkisi ile oluşur (3). Karaciğer hasarı amatotoksin entoksikasyonunun geç belirtisidir. Amanitin alındıktan 6-24 saat sonra karın ağrısı ve diyare başlar, şikayetler en geç 1-4 gün içinde ortaya çıkar, diyare azalırken transaminazlar yükselir. AKY zehirlenmenin geç komplikasyonu olarak belirir. Mantar alındıktan 4-8 gün sonra gelişir. Transaminazlar normalin 100 katına kadar yükselebilir. Hepatik ensefalopati hepatitin başlamasından 2-4 gün sora gelişir. Ölüm 6-16 gün içerisinde olur. KARDİOVASKÜLER HASTALIKLAR : Karaciğer kan akımının ani kesilmesi hepatik iskemiye , iltihabi hücre infiltrasyonu olmadan gelişen sentrolobuler karaciğer hücre nekrozuna, neticede akut karaciğer yetmezliğinin gelişmesine neden olabilir. Hipoksik karaciğer hücre nekrozu hastaların ufak bir bölümünde AKY’ı ile sonuçlanır. AKY gelişen olgularda mortalite oranı yüksektir . Umumiyetle hipoksik orijinli böbrek yetmezliği tabloya eşlik eder. Iskemik hepatit karaciğer kan akımının akut olarak azalması sonucu oluşur. Kronik konjestif kalp yetmezliği olan olgularda kalp debisinde akut ve geçici azalma en önemli sebebidir. Ayrıca pulmoner emboliler, akut kalp tamponatı, myokard infarktüsü ,kalp aritmilerinin sebep olduğu akut kalp yetmezliği iskemik hepatite neden olan önemli patojilerdir. Hepatik arter trombozu, sepsis sonu gelişen ciddi şok da nadir de olsa iskemik hepatite yol açabilir . Karaciğer patolojisi şok süresi ile ilgilidir. . "Budd-Chiari" sendromu, venooklüziv hastalık, primer ve sekonder malign hastalıklarda venöz "outflow"un kesilmesi sonucu da aynı tablo ortaya çıkabilir. Az sayıda vakada hipoksik karaciğer nekrozu iskemi olmadan kronik repiratuar yetmezliği olanlarda ciddi hipoksemi episodundan sonra da gelişebilir (113) . İskemi; dokuya oksijen taşınmasının yetersiz olduğu ve mitokondrial oksidasyonun, oksijen gereksinimini karşılayamadığı bir durumdur. Şok ve iskemi sırasında oksijensiz kalan doku fonksiyonlarını irreversibl olarak yitirir. Reperfüzyon esnasında hasar daha da artar. Bu olayda reaktif oksijen metabolitleri ( H2O2, O2, OH-) rol oynar. Reaktif oksijen metabolitleri hücre homeostazı için gerekli ve önemli olan hücre içi yapıları ve lipid membranları perokside eder. Hücre bütünlüğünün korunması endojen antioksidanlar ve enzimler (glutatyon peroksidaz, süperoksid dizmutaz, katalaz) ile kompanze edilmeye çalışılır. Şok kısa sürer ise transaminazların ani yükselmesi ile şok karaciğeri denen bir durum gelişir. İskemiye neden olan olay düzelmez ise zon 3 de lokal hemoraji ile birlikte konjesyon, fokal nekroz, sentrozonal nekroz ile birlikte polimorfnüveli lökosit infiltrasyonu gelişir . Patolojiyi meydana getiren esas olayın süratle tedavisi olayın geri dönmesini sağlar. METABOLİK HASTALIKLAR : Reye's Sendromu : Karaciğerin yağ infiltrasyonu ve ensefalopatinin beraberce bulunduğu bir sendromdur. Mikroveziküler steatozis ile karekterizedir. Hepatositlerin nukleosu sentral lokalizasyonludur. Sitoplazmada yağ damlacıkları vardır. Karaciğerde inflamatuar hücre olmadan yağ infiltrasyonu mevcuttur. Çocuklarda nadiren de yetişkinlerde görülür. Transaminaz orta derecede yüksektir. Sarılık pek yoktur. Çocuklarda aspirin kullanma ile birliktedir. Salisilatların uzun zincirli yağ asitlerinin oksidasyonunu inhibe etmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Böbrek yetmezliği de tabloya eşlik eder. Beyin ödemi nörolojik bozukluklardan sorumludur. Gebeliğin Akut Yağlı Karaciğeri : Gebeliğin üçüncü trimestrinde ortaya çıkar. Ani başlangıç vardır. Hepatositlerde mikroveziküler yağ infiltrasyonu vardır. Asemptomatik olabilir. Sarılık, ensefalopati, hipoglisemi, preeklampsi sıktır. Serum transaminazları 1000 U'nin altındadır. İnsidensin 1/13000 olduğu bildirilmektedir. Mortalite nadirdir. Postpartum iyileşme 3 gün içinde olur. Ciddi vakalarda gebelik sonlandırılsa bile olay ilerler ve ölüm ile sonuçlanır. HELLP Sendromu: Hemoliz, karaciğer enzim testlerinde yükselme ve trombositlerde düşme ile karekterize olan gebelikte görülen bir sendromdur. Akut karaciğer yağlanmasına göre daha erken gebelik döneminde ortaya çıkar (27 haftadan önce). Maternal mortalite oranı fazladır. Dissemine intravasküler koagülasyon ve böbrek yetmezliği sıktır. Wilson Hastalığı : Ciddi karaciğer yetmezliği ile beraber olan intravasküler hemoliz ve birkaç gün veya hafta içinde gelişen ensefalopati Wilson hastalığının ilk belirtisi olabilir. Bu klinik tablo uzun yıllar D –penisilamin tedavisi gören bazı hastalarda tedavinin kesilmesinden sonra da gelişebilir. Kendini AKY ile gösteren Wilson hastalarında siroz hemen hemen her vakada mevcuttur. Tanı çabuk konmalıdır. Vakalar çoğunlukla 30 yaşın altındadır. Klinik seyir ekseriya subfulminandır. “Kayser-Fleisher” halkası olmayabilir. Transaminazlar normalin 10 katını pek geçmez. Hemoliz AKY gelişen hemen hemen her vakada vardır. Seruloplazmin %15 akut Wilson vakasında normaldir. Serum bilirübin düzeyi çok yüksektir, %30 mg'ın üstüne çıkabilir. Bilirübin yükselmesinin bir nedeni de hemolizdir. Alkalen fosfatazın bilirübine oranının 2'den az olmasının tanı koymada değerli olduğu bildirilmesine rağmen son zamanlarda bu görüş değişmiştir. 24 saatlik idrarda bakır itrahının yüksekliği tanıda değerlidir. Mortalite oranı çok yüksektir. Yüsek doz D-Penicillamine cevap vereyenlerde acil karaciğer transplantasyonu endikasyonu vardır (76). Bunların dışında daha nadir olarak karaciğer amip absesi, dissemine tüberküloz, lenfoprodüktif hastalıklar, karaciğerin malign hücrelerle infiltrasyonu, otoimmün hepatitler akut karaciğer yetmezliği tablosu ile ortaya çıkabilir. Karaciğerde infiltrasyon yapıp akut karaciğer yetmezliğine neden olan malignitelerin başında Hodgkin Hastalığı, Non Hodgkin lenfoma, malign histiositozis, akut ve kronik lösemiler gelir. Diğer infiltratif metastatik maligniteler nadir olarak akut karaciğer yetmezliğine neden olurlar. Kanser kemoterapisinin kesilmesinden ve kemik iliği transplantasyonundan sonra HBV enfeksiyonunun alevlenmesi ile de çok nadir olarak bu ciddi klinik tablo ortaya çıkabilir. Karbontetraklorur,fosfor gibi doza bağımlı hepatotoksik ajanlarla meslek icabı karşılaşma, ektazik madde alımı, bozulmuş gıdalar ile alınan “Bacillus cereus” ‘un emetik toksini ve “Cyanobacter” toksinleri ile akut karaciğer yetmezliği gelişen vakalar da yayınlanmaktadır. Çeşitli faktörler ile meydana gelen AKY'e yol açan olay süratli bir hepatosit yıkımı ve/veya karaciğer regenerasyon eksikliğidir. Hepatositlerin yıkılmasından sorumlu olan faktör etyolojiye göre değişmektedir. Karaciğer hastalığında normal sütriktürün geri gelmesi için karaciğer hücre büyümesi ve tamiri en önemli olaydır. Hepatosit harabiyetinden sonra karaciğer regenerasyonu iyileşmeyi çabuklaştırır. Yoğun destek tedavisi ile hastanın yaşam süresi uzatılırsa fonksiyone karaciğer kitlesinin regenerasyonu sağlanır. Bunun aksine karaciğerde hepatosit hasarı devam eder ise ve bu olay tamir procesini geçer ise hücre kaybına cevap olarak stimülatör faktörler harekete geçer. Bu arada nekrotik dokudan serbest hale geçen toksik substanslar, çeşitli iltihabi faktörler ve sitokinler ile ilişkisi olması muhtemel inhibitör substanslar DNA sentezini inhibe eder. Büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörüne yetersiz cevap sonucu regenerasyon gecikir ve AKY gelişir . Akut karaciğer yetmezliği multifaktöriel bir olaydır. Hızla ilerleyen ve potansiyel olarak kötü sonuçlu olan bu sendromun komponentleri; hemodinamik dengesizlik, serebral ödem, enfeksiyonara hassasiyet, böbrek yetmezliği ve ciddi metabolik bozukluktur. Fonksiyon gören hepatosit ve “Kupffer” hücre kaybı sonu sentez, biotrasformasyon, endotoksin temizleme aktivitesinin kaybı ve hasar gören karaciğerden salınan mediatörlerin sistemik etkisi AKY’nin ciddiyetini ve süresini etkiler. Ayrıca bu olayların karaciğer regenerasyonun derecesi ve sürati ile ters ilişkisi de olayın prognozunu tayin eder . Multiorgan yetmezliği kabul edilen AKY’de , gelişen olaylar karaciğer hasarını başlatan ilaç, toksin, viral faktörler ve diğer sebeplerin hepatositlerdeki patoloji dışında aktive olmuş, sinuzoidleri örten non-pareşimal hücrelerden ( kupffer hücreleri, stellate hücreler, endothelial hücreler) serbest hale gelen sitokinleri tetikleyerek başlattıkları kabul edilmektedir(106). Aktive olmuş hücreler intrahepatik sirkülasyonu da etkiler, lokal iskeminin artmasına neden olur. AKY’de karaciğerde bariz hücre kaybı yanı sıra regeneratif aktivitede önemli eksiklik vardır. AKY’de regeneratif aktivite örneği altta yatan karaciğer hastalığı ile ilgilidir. Zonal nekroz veya multi asiner kollaps ile birlikte olan büyük proliferatif hepatositler yaşayan parenşim delilidir. Bunun aksine portal sahalarda nekrotik parenşime penetre kanala benzeyen proliferasyon subtotal nekroz olunca gelişir. Bu “ neoduktüler transtional “ hücreler ile kaplıdır. Hem hepatosit, hem de bilier “marker” eksprese eden bu hücreler morfolojik olarak “stem cell”’e benzerler ve hepatosite dönüşürler. Plazmada stimulatuar HGF ve inhibitor TGF-beta’nın herikisi de yükselir. HGF düzeyi prognoz ile ters orantılıdır. TNF-alfa, IL-1,IL-6 periferik kanda artar. Nitrik oksit (NO)’nun intrhepatik düzeyi hepatositleri sitokin aracılığı ile oluşan hücre ölümünden koruyup korumadığı tam bilinmemektedir. HGF reseptör mRNA’nın hepatik ekspresyonunda gecikme karaciğerdeki regenerasyonu geciktirir(154). Deney hayvanlarında anti-TGF-beta antikoru ile regenerasyonun arttığı gösterilmiştir. Ayrıca karaciğer regenerasyonunda inhibitor rolu olan gaba-amino-butrik asid’in hepatosit membran reseptörlerini bloke eden “cirofloxacin”’in “rat”’larda karaciğerde regenerasyonu arttırdığı gösterilmiştir . Selluler ve moleküler mekanizmalar anlaşılamamasına rağmen multiorgan yetmezliğinden sirküler kollaps, mikrosirkulatuar bozukluklar ve sepsis sorumludur. Bu olaylar AKY’nin seyrini komplike ederler (107). PATOLOJİ: Hastalarda koagülopati var olduğu için perkütan teknik ile karaciğer biopsisi yapılamaz. Transjuguler yolla yapılan biyopside kanama riski azdır, fakat bu yöntem rutin olarak kullanılmamaktadır. Bu türlü vakalarda karaciğer biopsisinin yapılmasını tavsiye etmeyenler vardır. Koagülopati trombosit süspansiyonu ve pıhtılaşma faktörleri verilerek yapılırsa prognoz hakkında bilgi verir. Nekroz %50'yi geçiyorsa transplantasyon endikasyonu olduğu bildirilmiştir. Biyopsiye karşı olan gruplar, biopsi bulguları ile yaşam arasında korelasyon olmadığı için biyopsi yapmanın şart olmadığını bildirmektedirler. Biyopside ışık mikroskopisi ile iki türlü histolojik örnek görülür. Birinci tip lezyon olan hepatosellüler nekroz hemen hemen her vakada görülür, tüm hepatositlerin kaybına kadar ilerleyebilir. Retikülin ağının kaybı ile birlikte olabilir. Kalan hepatositler de morfolojik olarak bozulur ( Şekil2 ). Şekil 2 . Masif nekroz . Yaygın hepatosit kaybı Bu bulgular viral faktörler,toksik maddeler, ilaca bağlı olan vakalarda görülür. İkinci lezyon tipi mikroveziküler steatosistir. Genellikle Reye's Sendromu, akut alkolik hepatit, tetrasiklin ve valproik asidin neden olduğu AKY'de görülür. Diğer tip lezyon iltihabi hücre infiltrasyonunun tüm lobulü tutmasıdır. Periportal plazma hücre infiltrasyonu kollaps eşliğinde ise viral ve otoimmün olaylar akla gelir. Histolojide nekroz yok ise organel disfonksiyonu düşünülür. Subtotal nekroz olunca portal sahalarda nekrotik parenşime penetre olan ve safra kanalına benzeyen proliferasyon gelişir (miks tubüller veya neokolanjitler). Bu yapılardaki hücreler hem hepatosit, hem de bilier “marker” eksprese ederler , morfolojik olarak “stem cell”’e benzerler ve hepatosite dönüşürler ( Şekil 3 ). Şekil 3 . Safra kanalına benzer stürüktür proliferasyonu KLİNİK TABLO: AKY’ de klinik tablo karaciğerin sentez ve detoksifakasyon fonksiyonlarını yitirmesi ve bunun neticesinde gelişen olayların uzak organlara etkisi ile meydana çıkar. Başlangıç belirtileri bulantı, kusma, halsizlik gibi nonspesifik semptomlardır. Bunu izleyen günlerde sarılık ortaya çıkar. Nonspesifik semptomları takiben hızla gelişen ensefelopati ve/veya koma takip eder. Bazı vakalarda hepatik ensefelopati (HE) sarılık ortaya çıkmadan gelişebilir. HE kronik karaciğer hastalığında görülen ensefelopatiden (E) den biraz farklıdır. Serebral fonksiyon bozuklukları hemen hemen her vakada vardır. Şuur kaybı, ajıtasyon, hiperkinezi kısa ömürlüdür. Koma süratle gelişir. Hepatosellüler hasar bilirubinin eliminasyonunu bozar, koagulasyon faktörlerinin I, II, V, VII, IX, X sentezini deprese eder. Glikoz sentezi kısıtlanır. Laktat tutulumu ve/veya aneorobik glukoliz neticesi laktat teşekkülü artar. Bu bozukluklar klinik olarak sarılık, koagulopati, hipoglisemi, metobolik asidoz şeklinde kendini gösterir. FKY seyrinde çok ciddi ekstrahepatik komplikasyonlar gelişir. Bu komplikasyonlar klinik tablonun seyrini etkiler. Aşağıda AKY’de görülen en önemli komplikasyonlara kısaca değinilecektir. Hepatik Ensefalopati AKY olan vakalarda gelişen nöröpsikiyatrik bir klinik tablodur. Hepatik fonksiyonun kritik bir düzeyin altına düşmesi neticesi gelişir, reversibldir. Serebral ödemden ayrı bir olaydır. Serebral ödem eşliğinde veya o gelişmeden olabilir. Personalite değişikliği, hafif konfüzyondan derin komaya kadar uzanan değişik bulgularla ortaya çıkar. Hepatik ensefalopatinin (HE) evreleri (Tablo 5) da özetlenmiştir. Bu sınıflandırmaya göre Evre I’de klinik tablo çok hafiftir. Ekseriyetle hekimin dikkatini çekmez. Bu dönemde kliniğe hakim olan tablo kişide gelişen şahsiyet değişikliğidir, konuşmada yavaşlama, peltekleşme, uyku ritminde bozukluklar olabilir. Bu dönemi çoğu kez hekim farketmez. Hekimin bu gibi hastalarda çok biliçli olması ve hastasını dikkatle izlemesi gerekir. Evre II’de hasta daha uykuludur. Fakat sorunlara cevap verir. Bu dönemin en önemli özelliği uygunsuz davranıştır. İdrar kaçırması da sık görülmektedir. Evre III’de uyuklama devamlıdır. Hafif uyaranlara cevap verebilir, fakat cevaplar yetersizdir. Konuşması tam anlaşılamaz. Evre IV’de başlangıçta ağrılı uyaranlara çok az cevap olabilir. Fakat daha sonra ağrılı uyaranlara yanıt yoktur. Tablo 5. Akut Hepatik Ensefalopatide Klinik Evreler Evre Mental durum I. Evre Öfori, nadiren depresyon, hafif Hafif konfüzyon, konuşmada peltekleşme, uyku ritminde bozukluk, dağınıklık Genellikle yok I. evre bulgularında artma, uykulu Mevcut fakat konuşabilir, uygunsuz davranış, inkontinans Anormal Her zaman anormal (Stupor) Çoğu zaman uyur, fakat Genellikle uyandırılabilir, konuşmalar net mevcut anlaşılamaz, sözlerin ağızda gevelenmesi IV Evre Ağrılı uyaranlara yanıt alınamaz Her zaman anormal (Prodrom) II. Evre Beklenen koma III. Evre (Koma) Tremor Genellikle yok EEG değişiklikleri Generalize yavaşlama Mental değişiklikler, ekseriyetle adale tonusu tendon refleksleri ve pupillerdeki değişiklikler ile birliktedir. Adale tonusunda artma komanın ilerlemesi ile artar. Evre II komadan itibaren canlı tendon refleksleri, durum ciddileştikçe klonus, deserebre postur, opistotonus, en sonunda beyin ölümünden hemen önce fleksisidite gelişir. Fokal nörolojik bulgular nadirdir. Var olduklarında intrakranial kanama tanısı konabilir. Hiperventilasyon geneldir. Respiratuar alkaloz tipik bir klinik tablodur. Evre III ensefalopatide hava yolunu açık tutmak ve serebral ödem riskini azaltmak amacı ile yapılacak entubasyon için sedasyon gereklidir. Bu dönemde şuur açık olmadığı için beyin kökü fonksiyonlarını tayin önemlidir. Bu dönemde pupil reflekslerinde değişiklikler ve hipertansiyonun başlaması değerlidir. Fiks ve dilate pupiller gelip geçici olabilir. Devamlı gevşek ve dilate hale gelince beyin ölümünü gösterir. EEG ile beyin ölümü tayin edilemez (108). Hepatik ensefalopatinin etiyopatogenezi tam aydınlığa kavuşmamıştır. HE stürüktürel olmaktan ziyade nörofizyolojik bozukluklara bağlıdır ve multifaktöriyeldir. Barsak kaynaklı toksik substansların karaciğerde metobolize olamayıp, kan-beyin bariyerini geçerek santral sinir sisteminde nörol inhibasyona yol açmaları sonucunda gelişir. Kan-beyin bariyerinde permiabilite değişiklikleri, nörol transmisyonda denge anormalliği, değişmiş serebral metabolizma, nöral membranın Na+K+ATPaz aktivitesi ve endojen benzodiazepinlerde artma HE patogenezinde üzerinde durulan konulardır. Amonyak, HE patogenezinde en çok suçlanan faktördür. Post-sinaptik inhibisyona direkt etkisi kadar eksitatör ve inhibitör nörötransmisyona da etkisi vardır. . Beyin üre siklusundan yoksun olup, amonyak klirensi glutamin sentezine bağımlıdır. FKY’de beyinde glutamin sentezi normalin beş katı kadar yükselebilir. Ayrıca serebrospinal sıvı glutamin düzeyi koma derecesi ile ilgilidir. Glutamin sentezi beyin glutamat deplesyonu eşliğindedir. Glutamat ise beyindeki en büyük eksitatuar nörötransmitördür. Bu da amonyak aracılığı ile beyin fonksiyonu bozukluğunun esasını teşkil eder. Koma derecesi ile kan amonyak düzeyi arasında ilişki olmadığı kabul edilmektedir (108). Fakat son yıllarda yapılan bir çalışmada AKY’de arteriel amonyak konsantrasyonunun evre III ve IV HE’de beyin ödemi ve herniasyonu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir Fakat konu tartışmalıdır (109). HE patogenezinde tek bir madde yerinde pütatif etkiye sahip değişik faktörlerin rolü vardır. Bunların en önemlileri merkaptanlar, orta zincirli yağ asidleri, hipoglisemi, hipoksi, asid baz değişiklikleri, dallı zincirli aminoasidlerin azalması, aromatik aminoasitlerin artması, yalancı nörotransmitterlerde artmadır. Son zamanlarda HE patogenezinde gamma aminobutirik asit (GABA) reseptörleri, benzodiazepinler (BD), barbituratlar ve g-aminobutirik asid ( AB)üzerinde durulmaktadır (108). GABA memeli beyninin inhibitör nörotransmitörüdür. GABA aracılığı ile olan nörotransmisyon GABA’nın “GABA reseptör kompleksi” ’e bağlanmasından sonra olur . Bu bağlanma iyon kanallarını açar nörona klor akımını artırır. GABA aracılığı ile olan nörotransmisyon motor fonksiyon bozukluğu ve şuur kaybı ile beraberdir. Bu iki hal de HE’nin ana komponentleridir. Diazepam gibi agonistler hücre içine klor iyonunun akımını artırarak sedatif etki gösterirler. Hiperpolarizasyon beynin stimulasyonlara sensivitesini azaltır. Bu durum GABA-erjik ton olarak bilinmektedir. HE’de görsel “evoke” potansiyel traseleri benzodiazepin entoksikasyonunda görülen örneğe benzer. Ayrıca "benzodiazepinelike” substanslar hayvan beyninde ve insanda vücut sıvılarında saptanmıştır. Benzodiazepinreseptör ligantları olarak ölçülen bu maddelerin düzeyleri HE derecesi ile kabaca koreledir FKY’ de beyinde benzodiazepin reseptör agonistlerinde artma olduğu saptanmıştır. Bu maddelerin orijini tartışmalıdır. Gıdalar ve barsak florası potansiyel kaynakları olarak kabul edilmektedir. Bu bilgilerden tedaviye geçildiğinde benzodiazepin reseptör antogonisti olan flumazenil ile farklı cevaplar alınmıştır. Flumazanilin AKY’de tedavide yeri olduğu pek kabul edilmemektedir. Konu her yönü ile yeterli bir şekilde açıklığa kavuşmamıştır. Kuvvetli GABA A reseptör agonistleri olan nörosteroidler GABAerjik nörotransmisyonu arttırırlar Deney hayvanlarına amonyak düzeyinde artma glial hücrelerde nörosteroid sentezini artırarak HE gelişmesini sağlamıştır. Amonyak GABAerjik yolla da nörotransmisyonu etkileyerek akut karaciğer yetmezliğinde HE gelişmesinde önemli rol oynayabilir. Konuya bu açıdan bakarak yeni tedavi modelleri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Serebral Ödem AKY’de ölüme götüren en önemli neden olan serebral ödem beyin dokusunun su içeriğinin artması şeklinde tarif edilebilir ve grade IV ansefalopatili vak’alarda % 75-80 oranında gelişir. Serebral ödem tedavi edilmez ise intrakranial hipertansiyon ve beyin herniasyonu sonunda ölüm ile sonuçlanır(110). Kan-beyin bariyerinin permiabilitesinde değişiklik ve hücre membran bütünlüğünün kaybı beynin su muhtevasında süratle artmaya neden olur. Bunun sonunda intrakranial basınç artar,serebral perfüzyon basıncı düşer. Serebral iskemi ve beyin sapı herniasyonundan kaçınmak için serebral perfüzyon basıncının 40-50 mm Hg’nın üstünde tutulması gereklidir. Bu düzeyin altına düştüğü zaman serebral iskemi ve sonunda beyinde irrevesibl hasar gelişir. Serebral ödemin klasik klinik tablosu intrakranial hipertansiyon, sistemik hipertansiyon,adele tonusunda artmadır. Ayrıca pupil büyüklüğünde ve pupillerin ışık cevabında değişikliklerde tabloya eşlik eder. Kardiak ritm değişiklikleri bazen bradikardi, çoğunlukla taşikardi gözlenir. Papillada ödem sıklıkla yoktur. Desebre rijidite gelişmesi olayın ciddiyetini gösterir. Serebral ödem bulguları başlangıc döneminde paroksimaldir. Erken dönemde tedaviye başlamak için güvenilir yöntemlerle izlenmesi gereklidir. Komputarize tomografi (CT) serebral ödemin izlenmesinde hassas bir yöntem değildir. AKY de intrakranial (İK) basıncın sürekli takip edilmesi için çok dikkatli nörolojik muayene yanında hastayı direkt moniterize etme görüşü popularite kazanmış ve invaziv yöntem olarak epidural, subdural, intraparankimal elektrotların yerleştirilmesi ile basınç takipleri yapılmaya başlanılmıştır (110). Burada en önemli konu monitörün takılma zamanıdır. Bazı mekezler IV. derece komaya kadar beklemeyi uygun görmelerine rağmen çoğu III veya III evreden IV evreye geçerken takmaktadırlar. Subaraknoid monitor fetal intrakranial hemorajiye neden olabilir. Epidural “transducer” daha çok tercih edilir. Komplikasyon oranı %3. 8 cıvarındadır. Serebral perfüzyon basıncının ortalama kan basıncı ile ilgisi vardır (111). Transplantasyon için seçilecek vak’alarda serebral perfüzyon basıncının ölçülmesi çok değerlidir. Beyin hasarı saptanan olgularda transplantasyon kontrendikedir. AKY de beyin ödemine yolaçan faktörler halen bilinmemektedir. Bu konuda en çok suçlanan faktör amonyaktır. Amonyağın astrositlerde detoksifikasyonu organik bir osmolit olan glutaminin ortaya çıkmasına neden olur. Glutamin hücrenin alkalizazyonuna ve şişmesine yol açar. Bu olay glutamin sentetaz ile önlenir. İrrevesibl glutamin sentetaz inhibitörü olan “methionine-sulfoximine” (MSO) ile amonyağın yaptığı glutamin depolanması engellenerek beyin ödemine mani olunduğu deney hayvanlarında gösterilmiştir. Arteriel amonyak miktarı >200 mgr/dl ise evre III ve IV ensefelopatinin başlangıcından 24saat sonra beyin herniasyonunun geliştiği bildirilmiştir. Bu bulgular beyin ödeminde amonyağın etkisini desteklemektedir. Glutaminin beyinde ozmotik aktif etkisi ile beyin ödemine yol açtığı teorisi ise yeniden gözden geçirilmektedir. AKY’de serebral kan akımında (SKA) artma ve bunun da kötü prognoz ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bu olaydan mesul olan mekanizma tam olarak bilinmemektedir. Arteriel kan basıncının SKA’I direk olarak etkilediği görüşü özelliğini de yitirmektedir. Arteriel tonusun kaybı sonu hidrostatik ve onkotik basınçlar arasında dengesizlik ekstraselluler mesafede su akumülasyonuna sebep olabilir. Serebral vasodilatasyon periferik sirkülasyon değişikliklerinden kaynaklanacağı gibi astrosit ve/veya nöronlardaki metobolik değişikliklerden de husule gelebilir. AKY’de plazma endotoksin konsantrasyonu artar. Bu da TNF alfa, IL1, IL6 gibi sitokinlerin artmasına neden olur. Nitrik oksit sentaz’ın kuvvetli bir stimulanı kabul edilen sitokinlerin tetikleyici faktör olarak endotelden nitrik oksit (NO) yapımını artırarak hiperdinamik sistemik sirkülasyon, periferik vasküler rezistansta azalma ve kalp debisinde artmaya neden olarak hayatı tehdit eden bu ciddi sorunu yaratabilmeleri muhtemeldir. Bunun dışında sistemik bir hemodinamik değişiklik olmadan da serebral kan akımında artma , olaylar zinciriden sorumlu olabilir . Hipoksik olaylar sonu beyinden laktat gibi vazoaktif substansların salınışı vasodilatasyon ve beyin ödemine yol açabilir. Son yıllarda beyinde prostoglandin imalinde artmanın serebral hiperemi ve beyin ödemine yol açabileceği de belirtilmektedir. Endotelial hücrelerde siklooksijenaz enzim aktivitesini inhibe eden indometasinin selektif serebral vasokostriksiyon yapabileceği düşünülmüş hayvan deneylerinde iyi sonuç alınmıştır. Literatürde klinik olarak düzelme sağlanan bir vak’a bildirilmiştir. Fakat konu tartışmaya açıktır. Son yıllarda beyin ödeminin azaltılmasında etkili 3 faktor üzerinde durulmaktadır. Bunlar hafif hipotermi, “methionine-sulfoximine” ve” memantine” ‘dir. Bu faktörlerin etkisi , AKY’de serebral sirkülasyon değişikliklerinin gelişebilmesi için gerekli olan glutaminin kritik bir basamağın üzerinde teşekkülünü engellemektir (110). AKY’nin tedavisinde beyin ödeminin gelişmesinden sorumlu faktörlerin de göz önüne alınması gerektiği belirtilmektedir. Bu amaçla ornitin-aspartat ile adelede amonyak metobolizmasının stimülasyonu , glutamat-NMDA reseptörlerinin memantin ile olduğu gibi antogonizmi ve selektif nNOS inhibitörlerinin kullanımı üzerinde durulmaktadır. Fakat bu amaçla kullanılacak bir terapatik bileşik halen piyasada yoktur. Glutamin sentetaz inhibitörleri toksik olup, beyin için non-selektiftirler. Enfeksiyonlar Son yılarda AKY de enfeksiyonun rolü daha iyi anlaşılmaya başlanmıştır. Subakut karaciğer yetmezliğinde yoğun bakımda kalma süresi daha fazla olduğu için enfeksiyon riski de buna bağlı olarak yükselmektedir. Sepsis geç ölümlerin en önemli sebeblerinden biridir. Enfeksiyona yol açan ateş ve lökositoz gibi bulgular AKY’de de görüldüğünden, enfeksiyon çoğunlukla gözden kaçabilir (107). Sepsise yol açan olaylardan biri de immunolojik bozukluklardır ( komplaman eksikliği, azalmış opsonizasyon, beyaz kan hücrelerinin disfonksiyonu, değişmiş “killer” hücre fonksiyonu). En önemli enfeksiyon yerleri uriner sistem ,solunum yolu ve kandır. AKY olan vakada hastanın izlenmesi ve tedavisinde kullanılan damar yolu katateri, idrar yolu ve mideye takılan sondalar, endotrakeal tüpler, mide asiditesini azaltan ilaçlar gibi nedenlere bağlı olarak enfeksiyon riski artmaktadır. Endotoksemi ile giden gram negatif sepsis mikrosirkülasyonda yetmezliğe ve doku hipoksemisine yol açar. Bu da AKY’ de son dönemde ortaya çıkan multiorgan yetmezliği ile sonuçlanır. Kupffer hücreleri barsak bakterilerine bağlı olarak intestinal kanalda oluşan ve portal dolaşım ile karaciğere ulaşan endotoksinlerin klirensinde önemli rolü olan doku makrofajlarıdır. AKY’de kupffer hücre fonksiyonu bozulur. Ayrıca nötrofil fonksiyon bozukluğu da vardır. Fagasitoz, opsonizasyon ve mobilite bozulmuştur. Serum kompleman düzeyi düşüktür. Lenfosit fonksiyonlarında bozukluk nedeni ile hücresel immünitede de defektler vardır. Bütün bu faktörler sepsisin gelişmesine ve onun etkisiyle karaciğer patolojisinin artmasına neden olur. %80 olguda kültür pozitif bakteriel enfeksiyon, % 30 olguda fungal enfeksiyon vardır. Fungal enfeksiyon ilerlemiş olgularda daha sıktır ve çoğunlukla bakteriel enfeksiyon ile beraberdir. AKY’de sepsis ve sirkülasyon yetmezliği çoğu vakada ölüm nedenidir. AKY’de çoğunlukla splaknik ve sistemik arteriel vasodilatasyon vardır. Arterio-venöz oksijen farkının düşük olması sellüler düzeyde oksijen ekstraksiyonunun bozukluğunu yansıtır. Yeterli arteriel oksijen ve kalp debisi olmasına rağmen doku hipoksisi vardır . Doku iskemisinden kaynaklanan laktik asidoz mevcuttur. Mikrosirkülasyon bozukluğu nekrotik karaciğerden vasoaktif substansların serbest hale geçişi, sistemik endotoksemiye cevap olarak makrofajlardan sitokin yapımı, serbest oksijen radikallerinin etkisi ile gelişen endotelial hasardan olabilir. Trombosit aktivasyonu ve tüketimi neticesi oluşan mikro trombüslerin mikro sirkülasyonda oluşturduğu tıkaçlar, endotele lökosit adezyonunun artması kanın “non-nutrutif”arteriovenöz kanallara doğru shuntını artırır. Ayrıca vasodilatatör nitrik oksid-siklik 3’,5’ guanosine monofosfat aktivitesinde artma da mevcuttur. Bu olayın doku hipoksisi yaratıp yaratmadığı tam aydınlatılamamıştır. Koakülopati Karaciğer koagülasyon faktörlerinin çoğunun ve birçok antikoagülan substansın sentez edildiği organdır. Bu nedenle AKY’de koagülopati barizdir. Prokoagülanlar ile antikoagülanlar arasında var olan hassas denge, geniş hepatosellüler nekroz sebebi ile bozulur. Ayrıca AKY de görülen fibrinolizis de mukozal kanamalara neden olmaktadır. Koagülopati klinik olarak sessiz ve aşikar olabilir. Aşikar kanama kendini gastrointestinal kanal, nazofarinks, retroperitonal bölge, trakeobronşial saha, genitoüriner ve subkutan dokularda gösterebilir. Bu hastalık seyrinde görülen kanama devamlı veya epizotlar halinde olabilir. Yaklaşık 1/3 vakada koagülopatinin neden olduğu kanamaya bağlı ölüm görülmektedir. Hafif dereceli koagülopati asemptomatiktir. Protrombin zamanı ile izlenebilir. Protrombin zamanı fonksiyonel karaciğer hücre kitlesini gösteren önemli bir göstergedir. AKY de görülen koagülopati pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde azalma, pıhtılaşma faktörlerinin tüketimi, fibrinolitik yolun aktivasyonu ve trombosit anomalilerinden kaynaklanır. Pıhtılaşma faktörlerinden faktör I, II, V, VII, IX, X karaciğerde sentezlenir. Karaciğer yetmezliğinde bu faktörlerin sentezi bozulur. Bu faktörlerden yarı ömrü en kısa olanı faktör V’dir ve rezidüel karaciğer fonksiyonunu tayinde kullanılan en hasas testlerden biridir. Pratikte genel sentezi aksettirdiği için protrombin zamanı tayini koagülopatinin izlenmesinde kullanılır. Asetaminofen toksitesi en ciddi koagülopati yapan AKY şeklidir. AKY de antitrombin-III gibi koagülasyon inhibitörleri de azalmaktadır. AKY de hafif veya ciddi intravasküler koagulasyon gelişebilir . Trombosit sayısı süratle düşer. Bunun nedeni trombosit destrüksiyonunda artma veya trombopoietin gibi trombosit maturasyonu için gerekli faktörlerin defektif sentezidir . Trombin, antitrombin-III düzeyinin yükselmesi ile tanı konulabilir. Sepsis eşliğinde dissemine intravasküler koagülopati gelişmesine neden olur. Prokoagülan durum, artmış fibrinoliz ile ölçülür. Disfibrinojemi de kanama diatezini artırır. AKY de trombosit sayısı,morfolojisi ve fonksiyonlarında değişiklikler de gelişir. Trombosit sayısı ekseriyetle düşer %70 vakada 100. 000 nin altındadır. Morfolojik olarak normalden küçük trombositler görülür. Ultrastruktürel çalışmalar mikrotubuler disoryantasyon ve memran anomalileri geliştiğini göstermiştir. Faktör VIII dışında tüm pıhtılaşma faktörleri azalmıştır. Faktör VIII / Faktör V oranının 30 dan büyük olması prognozun kötülüğüne işaret eder. Böbrek Yetmezliği AKY’de böbrek yetmezliği multisistem bozukluğunun bir parçası olarak gelişir. Oliguri sodyum ve su tutulması ile kendini gösterir. Vakaların % 55-84’ünde geliştiğibildirimiştir. Umumiyetle kötü prognoz ile birliktedir. Asetaminofen toksitesi sonucunda gelişen AKY de daha sık görülür çünkü asetaminofen hepatotoksik olduğu kadar nefrotoksiktir. Birçok vakada böbrek yetmezliği fonksiyoneldir (hepatorenal sendrom). Hepatorenal sendromlu (HR) vakalarda son dönemde akut tübüler nekroz da gelişebilir. Karaciğer fonksiyonunun tayininde üre bir gösterge olarak kullanılamaz, çünkü karaciğer fonsiyon yetersizliği olduğundan üre sentezi bozulur. Hepatorenal sendrom çok ciddi bir komplikasyondur. Sistemik vazodilatasyona cevap olarak endojen vasoaktif sistemde aktivite sonucu gelişen renal fonksiyon bozukluğu ile karakterizedir. Bu komplikasyon fonksiyoneldir ve teorik olarak reversibldir. Patogenezi tam anlaşılamamıştır. Splaknik vasküler yatakta lokalize vasküler dilatasyona sekonder olarak sistemik ve renal sirkulasyona giden kan akımında azalma olmaktadır. Bunun sonucu olarak sistemik ve özellikle renal arterlerde vasokonstrüksiyon gelişmektedir. Serum renin aktivitesinde artma, prostoglandin ekskresyonunda azalma vardır. Plazma endotelin düzeyi düşüktür. Hipotansiyon yerleştiği zaman akut tubuler nekroz gelişebilir. Hepatorenal senrom ile akut tubuler nekroz ayrı antitelerdir. Fakat AKY de bu iki olay birbirinin üstüne binebilir. Akut tubuler nekroz ile hepatorenal sendrom arasındaki farklar (Tablo 6)' da özetlenmiştir. Tablo 6 . Hepatorenal sendrom (HRS) ile akut tubuler nekroz arasında fark HRS Akut tubuler nekroz Fizyopatoloji Renal vazokonstriksiyon İskemik tubuler hasar İdrar Na+ konsantrasyonu <10 mmol/L 50-70 mmol/L İdrar/plazma kreatinin >10 <10 İdrar dansitesi >1010 Yaklaşık 1010 İdrarda silendir Nadir Genel Pulmoner komplikasyonlar Aspirasyon,atelaktazi,infeksiyon ve hipoventilasyon gibi pulmoner komplikasyonlar AKY olgularda görülen hipoksiyi artırabilmektedir. Ayrıca intrapulmoner vasküler dilatasyona sekonder olarak gelişen pulmoner ödem de hipoksi patogenezinde önemli rol oynar. Sol ventrikül fonksiyonlarının normal olmasına rağmen vakaların yaklaşık 1/3 de pulmoner ödem gelişmektedir. Bu olay kapiller dilatasyon ve permiabilitenin artmasından kaynaklanmaktadır. Nonspesifik akciğer hasarı mental durumu bozuk hastalarda sık görülür, aspirasyon pnömonileri gelişebilir. Yüksek basınçlı ventilasyon uygulanırsa akciğer içi kanamalar olabilir. Sepsis ve “ adult tip respiratuvar distres senromu” (ARDS) için predispozan faktördür. Kardiovasküler Komplikasyonlar AKY’de hemen hemen her kalp ritim bozukluğu tipi görülebilir. Elektrolit dengesizliği, asidoz, hipoksi, pulmoner ve arteriyel katater yerleştirilmesi gibi nedenler ritm bozukluğunu presipite eden başlıca nedenlerdir. Hipotansiyon genellikle mevcuttur. Nonspesifik ST,T değişiklikleri gözlenebilir. Kalp debisi yüksek olmasına rağmen periferik vasküler resistan düşer. Hemodinamik değişiklikler septik şoktaki gibidir. Bu olay endotoksemiden veya normalde sirkulasyondan karaciğerin temizlediği vazodilatatör faktörlerin karaciğer parankimal yetmezliğine bağlı olarak kanda birikmeleri ile meydana gelmektedir. Bilinen potansiyel vazodilatatörler prostaglandinler,nitrik oksit, substans P, VIP, ANF, glukagon,bradikinin, ve GABA gibi maddelerdir. Metabolik Komplikasyonlar Hipoglisemi, hastalığın seyrinde herhangi bir dönemde vakaların yarısında gelişir. İnsülinin karaciğerde yıkımında azalma, glikojen depolarının mobilizasyonu ve glıkoneogeneziste bozukluk hipogliseminin en önemli nedenleridir. Elektrolit dengesizlikleri, hiponatremi, hipokalemi, hipofosfatemi, sık görülen metabolik bozukluklardır. Asit baz metabolizmasındaki değişiklikler diklatlice degerlendirilmelidir. Primer respiratuvar alkaloz vakaların %25-50 sinde gelişir. Metabılik asidoz genellikle AKY’ ne eşlik eder. Multiorgan Yetmezliği Yeterli volum replasmanı ve pozitif inotropik ajanlara rağmen devam eden sistemik hipotansiyon, belirgin laktik asidoz ile karakterize hemodinamik bir instabilitedir. Herhangi bir zedelenmeye karşı stress cevabı oluşur, bunu takiben otodestrüktif inflamasyon gelişir ve olay geriye döndürülemez ise önce multiorgan disfonksiyonu ve onu takiben multiorgan yetmezliği gelişir. Bu olay AKY olan vakada geliştiği zaman umumiyetle irrevesibldir. Karaciğer dışında beyin, myokard, böbrekler, akciger ve barsak tutuluşuda vardır. Doku hipoksisi kötü pronoza neden olan en önemli patolojidir. Prognoz AKY klinik olarak iki şekilde seyreder. Hasta ya iyileşir ve karaciğerde bir sekel kalmadan normale döner veya kısa sürede ölür. Vakaların çoğu yaklaşık olarak %75’i hastalığın başlangıcından birkaç gün sonra AKY’nin hayatı tehdit eden komplikasyonları nedeniyle ölürler. Yoğun bir destek tedavisi ve zamanında uygulanan "orthotopıc" karaciğer transplantasyonu (OLT) ile yaşam oranında artma olmuş ve oran %70'lerin üzerine çıkmıştır. Son yıllarda yayınlanan serilerde acil transplantasyon yapılan vakalarda 5 yıllık yaşam oranı %90’a ulaşmıştır. Bu nedenle AKY’li vakalarda hayat kurtarıcı olarak kabul edilmektedir. Buna karşın ABD gibi OLT’nın büyük bir zorlukla karşılaşmadan yapılabildiği bir ülkede bile AKY’li vakaların yalnızca %20’ine transplantasyon yapılabilmekte, % 80 olgu ise listede beklerken ölmekte veya transplantasyon için kontraendikasyonlar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle hastalığın tedavisinde yeni çözüm çareleri aranmaya başlanmıştır. Karaciğerlerinde irreversibl karaciğer hasarı olan vakalarda uygun bir karaciğer bulunup transplantasyon yapılıncaya kadar köprü dönemini büyük bir komplikasyon gelişmeden sağlama ve hasarlı karaciğerin regenerasyonu için zaman kazanma aranan çözüm çarelerinin başında gelmektedir. AKY olan vakalarda çok kısa sürede transplantasyon için seçim kriterlerini standardize etmek gerekir. Transplantasyona karar vermeden üç konu göz önüne alınmalıdır : 1. Hastanın spontan iyileşmesi mümkün mü? 2. Transplantasyon yapma imkanı var mı? 3. Geriye dönüşü olmayan komplikasyonlar gelişmiş mi ? Spontan iyileşme şüphesiz ki tercih edilen sonuçtur. Çünkü tıbbi destek tedavisine cevap veren vakalarda sekel kalmadan iyileşme vardır. Bu sağlanacak olursa ekonomik açıdan büyük bir külfet olan, ayrıca ömür boyu immünosupresif tedavi gerektiren OLT'den kaçınılmış olur. Fakat bazı hastalar için zamanında yapılan OLT yegane tedavi seçeneğidir. Uygulamada gecikme hayatı tehdit eden enfeksiyonların veya beyinde kalıcı sekellerin gelişmesi ile sonlanır. Bu nedenle prognozu önceden saptamak gereklidir. Prognozu tayin için Boston , Los Angelos, Paris, Londra'dan geniş serilerin analizleri yapılmıştır. Bu tip çalışmalar sonucu fulminan karaciğer yetmezliğinde prognozu etkileyen iki tip değişkenin varlığı dikkati çekmiştir. Bunlar statik ve dinamik değişkenlerdir. Statik değişkenler kişi hastaneye müracaat ettiğinde var olan yaş, ırk, cins ve hastalığın sebebi gibi faktörlerdir. Dinamik değişkenler koma derecesi, serum bilirübin düzeyi, protrombin zamanı gibi hastalığın seyri esnasında değişen bulgulardır. Genellikle 40 yaşın üstü ve 10 yaşın altında olanlarda prognoz daha kötüdür. Asetaminofen toksisitesine bağlı olanlarda ve A hepatiti olanlarda yaşam şansı fazladır. En ciddi seyir kriptojenik fulminan karaciğer yetmezliğinde gelişir. Dinamik değişkenlerden olan hepatik ensefalopati (HE) de prognozda etkilidir. Evre II HE'de spontan iyileşme %65-70, evre III'de %40-50, evre IV'de %20 ve daha düşüktür. Faktör V ve alfa fetoprotein düzeyi düşük, HBsAg (+) olan olgularda prognoz daha kötüdür(105,106). AKY prognozunu tayinde tek bir spesifik ve sensitif gösterge yoktur 108). Değişik gruplar tarafından yapılan multivaryant analizler sonucu birçok değişkenin prognozu tayinde kullanılması tavsiye edilmiştir. Bunların arasında Londra'dan ''King's Collage" grubunun kriterleri en çok kabul gören kriterlerdir ( Tablo 7 ). İlk serilerinde 1973-1985 arasında takip ve tibbi olarak tedavi ettikleri 588 analizini yapmışlardır. Bunu takiben 1986-1987 yılları arası 54 ü asetaminofen toksisitesine bağlı 121 olgunun değerlendirmesi ile ölüm için “pozitif prediktif değerlerin” asetaminofen grubunda %84, diğer grupta %98 olduğunu bildirmişlerdir. Negatif prediktif değerler ayni grup vakalarda %86-%82 olarak saptanmıştır. Aynı grup, sonuçlarına dayanarak AKY olan hastalarda transplantasyon için gerekli olan kriterleri de bildirmiştir. Asetaminophen dışında fulminan karaciğer yetmezliği gelişen vakalarda, hastalığın etyolojisi, hastanın yaşı, HE evresi, sarılığın süresi, bilirübin düzeyi, protrombin zamanı önemlidir (109). Tablo 7. Fulminan karaciğer yetmezliğinde karaciğer transplantasyonunda King's College kriterleri. Acetaminophen • pH< 7. 3 (ensefalopatinin derecesine bakılmaksızın) Ya da aşağıdakilerden üçü • Grade III- IV ensefalopati • P. Z. >100 saniye (INR>7. 7) • Serum kreatinin >300? mol /L (3. 4 mg/dl) Non/ Acetaminophen • P. Z. >100 saniye (INR>7. 7) (ensefalopatinin derecesine bakılmaksızın) Ya da aşağıdakilerden herhangi üçü • Yaş <10 ya da >40 • Kötü etiyoloji (NANB, halothane, idiyosenkrazik ilaç reaksiyonu, Wilson hastalığı) • Ensefalopati gelişinceye kadar süren sarılık periyodu >7 gün • P. Z. >50 saniye (INR>3. 85) • Serum bilirubin >300? mol /L (17 mg/dl) Rezidüel karaciğer fonksiyon kapasitesini gösteren arteriyel kanda asetoasetat/b hidroksi bütirat (arteriel ketone body) oranı, galaktoz eleminasyon, lidokain metabolizmasına dayanan Meg-X testi, asiyaloglikoprotein reseptör sintigrafisinin de fulminan karaciğer yetmezlikli vakaların takibinde değerli testler olduğu bildirilmiştir. Halen klinik özelliklerine dayanarak her yönü ile prognozu gösterecek kabul gören bir kriter yoktur. Konuya bu açıdan bakınca Ülkemizde AKY gelişmesi muhtemel hastaların mümkün olan en kısa dönemde merkezlere sevk edilerek takip ve transplantasyon açısından değerlendirilmelerinin yapılması gereklidir. Tedavi Son yıllarda yapılan büyük çabalara rağmen FKY'li olgularda uygulanacak etkili ve spesifik tedavi modeli bulunamamıştır. Karaciğer transplantasyonunun bir tedavi modeli olduğu kabul edilmesinden sonra en iyi sonuçlar klinikler FKY tablosu ile gelen her vakanın ileride transplantasyon adayı olabileceği göz önüne alınarak yoğun bakım ünitesinde yapılan dikkatli ve bilinçli destek tedavisi ile sağlanmıştır. Transplantasyonun çeşitli sorunlarının yaşandığı ülkemizde ise tedavideki amaç yetmezlik gösteren organlara ve sistemlere yapılacak tıbbi tedavi ile karaciğer rejenere oluncaya kadar ömrü uzatmaktır. Spesifik Tedavi: AKY olan bazı hastalar için spesifik tedavi modelleri vardır. Bunlar gebelik yağlı karaciğerinde gebeliği sonlandırma, sok karaciğerinde kardiyovasküler dengeyi sağlama gibi yöntemler yanı sıra en başarılı spesifik tedavi şekli "Amanita" mantar zehirlenmesi ve aşırı dozda alınan asetaminofen toksisitesinde yapılan girişimlerdir. Ülkemizde pek rastlanmayan asetaminofen toksisitesinde karaciğer hasarı N-asetil sistein (NAS) gibi glutatyon prekürsörünün verilmesi ile önlenebilir. İlk 24 saat içinde verilirse ölüme neden olan komplikasyonlara mani olunur. IV yolla veya nazogastrik sonda ile verilebilir. Mantar zehirlenmeleri ülkemizde sık görülür. Hastalar umumiyetle hastahanelere geç müracat ederler. Diyare varsa IV mayi verilmeli. Total a-amanitin'in %60-80'i ilk 2 saat içinde itrah edilir. Bu nedenle diürez forse edilmelidir. Spesifik tedavi silibinin ve penicillin G ile yapılır. Silibinin antioksidandır ve ayrıca a-amanitin'in hepatositler tarafından tutulmasını engeller. Genel Önlemler :Hastalar derhal yoğun bakım ünitesine yatırılıp bu konuda spesialize olmuş bir ekip tarafından izlenmelidir. Hastalara tanıyı koymak, prognozu ve uygulanacak tedavi şeklini tayin etmek amacı ile dikkatli bir ilk değerlendirme yapılmalıdır. Hastaya yapılacak her müdahale dikkatli, aseptik şartlarda yapılmalıdır. En az gün aşırı idrar ve kan kültürleri alınmalıdır. Çoğu merkez profilaktik antibiyotik kullanılmasını tavsiye etmektedirler. Ampirikolarak geniş sektrumlu antibiyotikler başlanabir. Nefrotoksik antibiyotiklerden özellikle aminoglikozidlerden kaçınılmalıdır. Bu dönemde intestinal translokasyonu engellemek amacı ile barsak bakterilerini suprese eden norfloxasin ağız yolu ile verilebilir. Bir enfeksiyon geliştiğini gösteren bulgular ortaya çıkınca üçüncü kuşak sefalosporinler ve vancomycin kullanılmalıdır (114,115). Takılacak bir nazogastrik sonda ile hem ilaçlar verilebilir hemde mümkün olduğunca erken enteral beslenmeye geçilmiş olur. Mide asiditesini azaltıcı ilaçlar kullanılabilir. Gastrointestinal kanamalar sık görülen komplikasyon olduğu için H2 reseptör antagonistleri veya omeprazol türü mide asiditesini azaltan ilaçlar kullanılmalıdır. Son zamanlarda mide asiditesini azaltacak ilaçlar yerine "sukralfat" gibi mukoza koruyucuların kullanımının daha doğru olacağı fikri savunulmaktadır. Kan şekeri 1-2 saat en az 2-4 saat aralarla takip edilmeli. Damar yolu ile %10 Dextroz saatte 80-100 ml şeklinde verilerek kalori dengesi sağlanmalıdır. Kan şekeri çok düşecek olursa bolus şeklinde glukoz kullanılabilir. Fakat bununda arkasından hiperinsulinemiyi artıracağını da göz önüne almak gerekir. Genelde 300gr glukoz protein katabolizmasını önlemek için ağız yolu ile verilmelidir. AKY'de protein-kalori malnütrisyonu sıktır. Hiperkatabolizma nedeni ile idrar yolu ile masif bir amimoasid kaybı vardır. Enerji ihtiyacı 35-50 kcal/kg/günde olacak şekilde parenteral olarak dextroz ve lipid solüsyonları ile sağlanır. Günde en az 40 gr protein verilmelidir. Lehlerinde çok destekleyici bulgular olmasa da proteinler dallı zincirli aminoasid solüsyonları ile sağlanmalıdır. Enteral proteinler toksik olabilir. Ayrıca enterik beslenmenin solunum yoluna aspirasyonlara ve gelişmesi muhtemel ileusa neden olabileceği gözden çıkarılmamalıdır. Bazı çalışmacılar ise enteral beslenmenin faydası üzerinde durmaktadırlar. Serum elektrolitleri her gün tayin edilmeli, uygun elektrolit solüsyonları ile sıvı elektrolit dengesi sağlanmalıdır. Başlangıçta respiratuar ve metabolik bir alkaloz, geç dönemde ise böbrek yetmezliği, sepsis, laktik asid birikmesi sonucu asidoz gelişir. Metabolik asidoz asetaminofen toksisitesinde en barizdir. Hiponatremi aşırı yüklenmeden kaynaklanabilir. Na verilerek düzeltilmeye çalışılmamalıdır. Böbrekler sodyum yüklenmesine cevap vermez. Taze donmuş plazma verilerek olayla mücadele etmeye çalışılmalıdır. Prerenal azotemi, hepatorenal sendrom, akut tubuler nekroz ve ilaçların etkisi ile gelişen nefrotoksisite FKY'de gelişebilecek komplikasyonlardır. Böbrek fonksiyon bozukluğu için tedavi, bozukluğun nedeni araştırılarak yapılmalıdır. Derhal intravasküler yatak , tercihan kolloidlerle doldurulmalıdır. Buna cevap vermeyen olgularda renal perfüzyonu devam ettirmek amacı ile düşük dozlarda (2-4 mgr/kg/saat) dopamin infüzyonu yapılabilir. Hepatorenal sendrom gelişen olgularda ciddi hiperpotasemi ve asidoz varlığında hemodiyaliz faydalıdır. Ayrıca son yıllarda böbrek fonksiyonlarını düzeltmek amacı ile vazopressin-1 reseptör antagonisti ornipressin infüzyonu ile başarılı sonuçlar alınabilir. Gelişebilecek kardiyovasküler komplikasyonların başında aritmiler gelir. Elektrolit değişikliklerinden kaynaklanabilecekleri için bu konuda dikkatli olunmalıdır. Uygun bir şekilde tedavi edilmelidirler. Hipotansiyon sık görülen bir komplikasyondur. Serebral perfüzyon basıncını (SPB) 50mmHg üzerinde tutmak amaçtır. Hipotansiyon verilen kristaloidler ile düzeltilemezse dopamin infüzyonuna başlanır. Hipotansiyon devam ederse norepinefrin gibi daha kuvvetli inotrop ajanlar kullanılabilir. Hipotansiyon düzeltilemezse doku hipoksisi ve multi organ yetmezliği gelişir. AKY'li hastada aspirasyon pnömonileri, atelektazi, enfeksiyon, hipoventilasyon sonucu gelişen hipokseminin tedavisinde başlangıçta maske ile verilen oksijen yeterli olabilir. Yetersiz kalınırsa endotrakeal entübasyon ve mekanik ventilasyon endikedir. Nonhipoksik vakalarda İK hipertansiyon ve ajitasyon olduğu için elektif entübasyon gerekebilir. İK basınçta artma hiperventilasyona o da hipokapni ve respiratuar alkaloza yol açabilir. Sonunda solunum depresyonu gelişir, elektif entübasyon bunlara mani olamayabilir. Ayrıca hastalarda uzamış spontan hiperventilasyon solunum adaleleri vasıtası ile laktat artımına, hepatik kan akımında bozulmaya neden olur. ARDS gelişen vakalarda prostaglandinlerin etkili olduğu bildirilmiştir(129). Bu tür vakaları %100 oksijen ile bile tedavi etmek güçtür. " Positive-end-expiratory-pressure" (PEEP)'e ihtiyaç duyulabilir. Fakat bu yöntemin de hepatik arteriyel kan akımını azaltabileceği, hemodinamik dengeyi bozabileceği ve serebral ödemi artırabileceğini de unutmamak gerekebilir. Son zamanlarda bu amaçla "high-frequency jel ventilation" (HFJV) gibi ventilatörler kullanılmaya başlamıştır. Koagülasyon bozuklukları taze donmuş plazma ve taze kan transfüzyonları ile düzeltilmeye çalışılmalıdır. Taze donmuş plazma 4-6 saatlik aralarla tekrarlanabilir. K vitamini enjeksiyonlarının subcutan olması hematom olmasını engellemek amacı ile tercih edilir. Serebral Komplikasyonların Tedavisi:HE'nin erken dönemde saptanması önemlidir. Bu sayede en kısa zamanda uygulanacak tedavi ile olguların geri döndürülmesine yardımcı olunabilir. Kronik HE'ye benzemez, progressifdir. " Lactulose" kullanılması tavsiye edilmemektedir. Mental durumu düzeltmediği gibi hipernatremiyi artırabilir. İleusa kadar giden bağırsak atonisine neden olabilir. HE'de görülen ajitasyonlar için sedatif kullanılmamalıdır. Evre III ansefalopatide intrakraniyal basınç yükselmesine neden olan ajitasyonların küçük dozda ve kısa etkili benzodiazepinler (midazolam, lorazepam) ile engellemeye çalışılmasını tavsiye edenler olduğu gibi buna karşı olanlarda vardır. "Thiopental" veya "pentobarbital" önce bolus sonra infüzyon şeklinde verilebilir. Hipotansiyon yapıcı etkileri olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bazı araştırıcılar ise küçük dozlarda morfini tercih etmektedirler. Bu vakalar özellikle başlangıç döneminde çok ajitedirler. Serum setlerini, sondalarını çıkarmaya, yataktan kalkmaya, hatta sağlık personeline saldırmaya çalışırlar. Bu dönemde sedasyon yapılmalıdır. AKY'de sedasyon yaparken hekim çok dikkatli davranmalıdır. Çünkü hastalığın iyileşmesi veya progresyonu nörolojik bulgularla değerlendirilmektedir. Sedasyon ve paralizi ilaçlardan veya hastalığın progresyonundan olabilir (126). AKY'de ölümün en önemli nedeni beyin ödemidir. Otopside %80 vakada tespit edilmiştir. Evre III, IV HE'li hastalarda intrakraniyal (İK) basıncın ani yükselmesi beyin herniasyonu ile ölüme neden olur. İK basınç ateş, ajitasyon arteriyel hipertansiyon, öksürme, aksırma, öğürme, kusma, solunum yollarına aspirasyon, ani baş hareketleri ile artabilir. Onun için bu gibi olaylarda kaçınılmalı hastanın bakımı sessiz sakin bir odada eğitimli sağlık mensupları tarafından yapılmalıdır. İK basıncın artmasını engellemek amacı ile alınacak önlemler arasında tartışılan bir konu başın yükseltilip yükseltilmeyeceğidir. Prospektif çalışmalarda 20 derece üzerinde yükseltmenin İK basınçta yükselme, serebral perfüzyon basıncında düşmeye sebep olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle 20 derecenin üzerinde yükseltme tavsiye edilmemektedir (114). Son zamanlarda hipotermi beyin ödemi için tavsiye edilen bir diğer tedavi şeklidir ((127). Orta derecede hiperventilasyon (pCO2 25-35 mmHg arasında tutulacak şekilde) İK basınçta geçici düşmeye sebep olur. AKY'de spontan hiperventilasyon vardır. Ayrıca forse edilen hiperventilasyonun serebral kan akımını azaltabileceği de akıldan çıkarılmamalıdır. pCO2 24 mmHg'nın altına düşmemelidir. İntrakranial hipertansiyonun tedavisinde ozmotik ajan olarak mannitol ve "loop" diüretikler kullanılır. Mannitol 0,5-1 gr/kg dozda 5 dk içinde verilir. Doz gerekli olduğu zaman tekrarlanabilir. Serum ozmolaritesinin 310 mOsm/L'de tutulması gereklidir. Diüretik tedavinin pek faydası yoktur (115). Serebral kan akımı ve oksijen tüketimini düzenleme amacı ile prostaglandin I2 (prostosiklin), IV N-asetil sistein kullanılabilir (129). Kortikosteroid tedavinin faydası yoktur. İK basınç monitörizasyonu İK hipertansiyonu saptamada direk yol olup tedaviye yön vermesi açısından önemlidir. İK basınç < 20mmHg, SPB>50mmHg 'da tutulmalıdır. SPB<40mmHg olunca ölüm ve ciddi komplikasyonlar gelişir. Monitorizasyon, komplikasyonu olabilen invaziv bir metoddur. Bu nedenle her vakada yapılamaz. İntrakranial basıncın arttığını gösteren pupil refleksleri, hiperventilasyon, sistemik kan basıncında artma, İK basınç artması ile birlikte olan ilk belirtilerdir. Myoklonus, adale tonusunda artma, dekortike postür daha sonra ortaya çıkar. İK basınç 30mmHg'ın üzerine çıkınca klinik bulgular genellikle görülür. Fakat klinik bulgular ile İK basınç arasında bir paralellik yoktur. Kompüterize Tomografi beyin ödemini göstermede yetersizdir. Ayırıcı tanıda kullanılır. ABD'de karaciğer transplantasyonunun (OLT) uygulandığı merkezlerin yarısında intrakranial monitorizasyon uygulanmaktadır. Üç tip monitor vardır. Bunlar epidural, subdural ve parankimaldir. Epidural olanlar duranın dışındadır, daha az invazivdir ve daha az komplikasyona neden olurlar. Her üç monitorizasyonda da enfeksiyon ve kanama ile ölüm olabilir. Bu komplikasyonlar epiduralde yaklaşık %1, diğerlerinde %4-5 civarındadır. Tablo 8'de AKY'de yapılacak tedavi özetlenmiştir. Tablo 8 . Akut karaciğer yetmezliğinde terapötik girişimler Toksin antidotları − Acetaminophen (N-acetylcysteine) − Amanita zehirlenmesi (silymarin, penicillin G) − Hydrocarbonlar (N-acetylcysteine ?) Ensefalopati /Serebral ödem − Ensefalopati için (laktoloz, neomisin, flumazenil- hepsinin değeri şüpheli ) − Mannitol (Serebral ödemli olanlarda standart tedavi) − Kortikosteriodler (etkili değil) − Thiopental (serebral ödem için ikinci seçenek tedavi ancak tartışmalı) − Diüretikler( ikinci seçenek, muhtemelen çok az etkili ) − Hiperventilasyon (nadiren kullanılır - çünkü hastalar zaten hipervantiledir) − Hava yolunu açık tutmak için endotrakeal entubasyon- erken Grade III Böbrek yetmmeliği /hypotansiyon − Volüm replasmanı (genel olarak gereklidir, en yaygın olarak kolloid kullanılır) − Diüretikler (furosemid yararlı olabilir) − N-acetylcysteine (doku oksijenlenmesini düzeltebilir) − Prostasiklin (hemodinamiği düzeltmek için kullanılabilir, fakat tartışmalıdır) − Dopamin ( böbrek dozu, tartışmalı ) − Norepinefrin, diğer pressörler (eğer sıvı replasmanı etkisizse hipotansiyon için kullanılır ) − Diyaliz (hipotansiyon nedeniyle zor, asidoz, hiperkalemi ya da mannitolün osmotik yükünü azaltmak için kullanılabilir. ) Koagülopati − Taze donmuş plazma (yalnız aktif kanama için ) − Trombositler ( trombosit sayısı <20. 000/ml ise kullanılabilir ) − Heparin, DDAVP (değeri kanıtlanmamış) − H2 reseoptör blokerleri (kanama profilaksisi için verilir ) Metabolik replasman − Glikoz ( kan şekeri ≤60mg/dl de rutin) − Potasyum (tipk olarak bol miktarda gereklidir) − Fosfat (gerçekte bütün hastalarda tükenmiştir) − Mağnezyum (sıklıkla tükenmiştir Karaciğer Transplantasyonu: Ülkemiz için halen bir sorun olan karaciğer transplantasyonu dünyada birçok merkezde AKY için standart tedavi şekli olmuştur. 1987-1993 yılları arasında 14 merkezden yayınlanan vaka serilerinin sonuçları değerlendirilmeye alındığında postoperatif yaşam ortalama %65 olarak saptanmıştır (112-114). Ölümlerin çoğu transplantasyon sonrası ilk aylarda meydana gelmiştir. Daha sonraki serilerde daha seçici davranarak ve transplantasyona gidecek vakalardaki kriterleri uygulayarak yapılan serilerde postoperatif yaşam %90'lara çıkmıştır. Karaciğer transplantasyonu kontrol edilemeyen intrakranyal hipertansiyon, kontrol edilemeyen sistemik hipertansiyon, sepsis, ARDS olgularında düşünülerek yapılmalı veya yapılmamalıdır. Ayrıca psikolojik ve sosyal problemler de göz ardı edilmemelidir. AKY hızla ilerleyen , geriye dönüşü olmayan bir patolojidir. Transplantasyon için sıra beklerken vakaların çoğu ölmektedir. Bu nedenle AKY’li olgularda canlı karaciğer transplantasyonu bir seçenek olarak sunulmuştur. Öncelleri pediatrik vakalara uygulanan canlı karaciğer transplantasyonu (CKT) AKY için ilk defa başarılı olarak 1992 de Japonya’da yapılmıştır. Değişik nedenlere bağlı patolojiler için Japonya’da 800 üzerinde vakaya yapıldığı bildirilmiştir. AKY için yapılan vaka sayısı azdır. Miwa ve grubu 14 vakalık serilerinde13 vakanın hayatta olduğunu bunlar arasında da 6 aylık yaşamın % 100, 1 yıllık yaşamın %90, 5 yıllık yaşamın % 90 olduğunu bildirmişlerdir (112-114,136,141). FKY de CKT’nın ülkemiz için bir seçenek olduğunu da belirtmemiz gereklidir . Ege Tıp Fakültesi Transplantasyon Cerrahi Bölümünde bu yöntem yetişkinlerde ve çocuklarda kronik karaciğer hastalarında başarı ile uygulanmaktadır. Son 2 yılda FKY nedeniyle gastroenteroloji kliniğine yatırılan 12 vakaya tıbbi tedavi ile kontrol altına alınamadığı transplantasyon endikasyonu konmuştur. Bu vakalardan ancak 4 vakaya transplantasyon yapılmıştır. 2 vaka akut Wilson hastalığına bağlı olduğu , bir vakanın kullandığı ilaca bağlı toksik hepatit olduğu, bir vakanın da HBV enfeksiyonuna bağlıbyapılan tetkikler sonu ortaya konmuştur. Wilson’lu bir vakaya, toksik hepatitli vakaya kadavra karaciğeri transplantasyonu, diğer iki vakaya da kadavra karaciğeri temin edilemediği için canlı vericiden alınan karaciğer transplantasyonu yapılmıştır. Toksik hepatitli vaka transplantasyondan 1,5 ay sonra enfeksiyona bağlı multi organ yetmezliği ile vefat etmiştir. Diğer vakaların sağlık durumları iyi olup takip altındadırlar. Fulminan seyirli vakalara OLT ve kadavra bulunamadığı zamanlarda canlı vericisi olan var ise canlı karaciğer transplantasyonu ortaya atıldıktan ve başarı ile kullanılmaya başlandıktan sonra çoğu vakalara çözüm bulunacağı düşünülmüştür. Fakat organ bulmada karşılaşılan problemler karşısında tekrar karaciğere yardımcı destek tedaviler üzerinde durulmaya başlanmıştır. Karaciğer birçok işlevi olan bir organdır. Karaciğer endojen birçok toksik maddenin klirensi görevini üstlenmeltedir . Ayrıca makromoleküllerin sentezi ve orana spesifik biyotrasformasyonu da karaciğerde yapılmaktadır. FKY gibi karaciğerin bütün bu fonksiyonlarını hemen hemen yitirdiği ciddi bir klinik tabloda bütün bu görevleri düzeltebilecek bir cıhaz yapılamamıştır.Transplantasyon için köprü döneminde hastanın toksik ve metabolik bozukluklarını düzeltmek amacı ile kullanılan çeşitli karaciğer destek sistemleri geliştirilmiştir. Yapay Karaciğer Desteği: Son yıllarda bu konu üzerine ilgi artmıştır. Hasta karaciğer spontan olarak iyileşinceye veya uygun bir donör bulununcaya kadar hepatik desteğin sağlanması esasına dayanır (142). Yeni bir fikir değildir. İlk teşebbüsler cartridges veya membranlar kullanarak yapılan çeşitli diyaliz veya hemoperfüzyon formları düşünülmüştür. Bu şekilde düşük moleküllü toksinler vücuttan atılırlar. 1970 sonu 1980 başında kömür hemoperfüzyonu dikkati çekmiştir. Fakat daha sonra yapılan dikkatli değerlendirmeler faydası üzerine gölge düşürmüştür(135,137). Karaciğer destek sistemleri üç ana gruba ayrılabilir. 1. “Artificial(biyolojik olmayan) destek sistemleri, 2.Biyolojik destek sistemleri, 3. “Hybrid” sistemler. Biyolojik olmayan Karaciğer Desteği : Hasta karaciğer spontan olarak iyileşinceye veya uygun bir donör bulununcaya kadar hepatik desteğin sağlanması esasına dayanır. Yeni bir fikir değildir. AKY’de multiorgan yetmezliğine götüren ,hepatik ensefelopatiye yol açan,hepatik rejenerasyonu engelleyen muhtemel sinerjik etkili kandaki toksik ürünleri ortadan kaldırmak amacı güdülerek yapılmış ve kullanıma girmiş sistemlerdir (135). İlk teşebbüsler 1950 lerde semipermiabl membranlar kullanarak yapılan hayvanlarda kısmen başarıya ulaşan çeşitli diyaliz formlardır. Bu şekilde düşük moleküllü suda solubl toksinler vücuttan atılırlar. Amonyak düzeyi düşer. Kandaki toksik maddelerin çoğu proteinlere bağlı olarak bulunur (139). Geleneksel hemodiyaliz cıhazlarında kullanılan büyük moleküllere geçirgenliği olmayan sellüloz membranlardır. Daha sonraları karaciğere yönelik dializ sistemleri için molekül ağırlığı 15kDa’dan küçük moleküllerin geçişine izin veren “polyacrylonitrile” membranlar kullanılmaya başlanmıştır. Bu tür tedavi ile hastaların mental durumunda kısmi düzelme ve yaşam süresinde uzama olması, AKY de kanda biriken nörotoksik maddelerin kandan uzaklaştırılmasının faydaları olabileceğini akla getirmiştir. Pıhtılaşma sisteminde problemleri olan olgularda trombositopeni gibi bir komplikasyona yol açtıkları için zararlı etkileri de olabilir. Çünkü AKY'li vakanın daha uzun yaşaması için yalnız detoksifikasyon yetmemekte, hepatik sentez fonksiyonu da gerekektedir. Kan ve plazma “Exchange” i : AKY bağlı hepatik komalı 11 vakada 1960 ortalarında denemişir. Vakaların %50 ‘nin tedavi edildiği bildirilmiştir. Daha sonraki çalışmalar bunu tyid etmemiş ,uygulanışının ölüm oranları üzerine pek faydası olmadığı bidirilmiştir. Daha az zahmetli olan plazma “exchange” veya plazmaferez yöntemleri nörolojik durumda ve biyokimyasal profilde belirgin iyileşme ve kanama epizotlarında azalmayı sağlamış, pıhtılaşma faktörlerinin de eklenmesi ile hemorajik diyatezi kontrol altına almış ve yaşamı uzatmada etkili olduğu saptanmıştır (143). Vakanın transplantasyona hazırlanması için de zaman kazandırmaktadır. Son zamanlarda yüksek volum plazmaferez Danimardada denemekte ve ümit verici sonuçlar alındığı bildirilmektedir. “Hemoperfusion” : “Charcoal hemoperfusion” : Kan adsorban sistem içinden sirküle edillerek toksinlerden arındırılabilir. “Charcoal” hemoperfüzyonu 1970-1980 arasında çok kullanılmıştır (123). Eksojen entoksikasyonlada absorptif özelliği nedeniyle faydalıdır. Hematolojik yan etkileri vardır (130). Lokopeni ve trombositopeniye neden olur. Bunu engellemek amacı ile kömür mikrokapsüller haline getirilmiş trombosit aktivasyonunu egellemek amacı ile prostosiklin ilave edilmiştir.Kontrolu olmayan çalışmalarda başarı oranı % 65 olarak verşlmiştir. Stage III komada yaşam %20 cıvarındadır. Kan ve emici uyumsuzluğu sonu ortaya çıkan problemlerden kaçınmak için hemodiabsorpsiyon kullanımı ile yeni sistemler yapılmıştır.Bu sistemde kan sellülöz membranı geçerek dialize edilir. Dializat kömür tozu ve katyon iyon değiştirici rezin ihtiva eder. Değişim yüzeyi artar kan elemanları emici ile temas etmez. Hayvanlarda “Cation – exchange” hemoperfüzyonu amonyağı ortadan temizlemede etkili bulunmuştur(116). İnsanda mental durumun düzelmesine yardım etmiştir. Konjuge ve ankonjuge bilirubin,TNF, safra asidlerinin kandan temizlenmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Resindeki erken saturasyon veya katyonların selektif olmayan bağlanması yüzünden resin sisteminden pek fayda sağlanamamıştır. Katyon değişimi yapan resin teknolojisi ile hemodiabsorpsiyon kombine edilerek geliştirilen yeni sistemlerlerden biri “Biologic-DT” dir (124). Randominize edilen 10 FKY IV dönem komada olan vakanın 5’ninde kullanılmıştır 1 vaka yaşamıştır. Kronik karaciğer hastalığında görülen hepatik ensefelopatide daha etkilidir. “ Molecular Absorbent Recycling System” ( MARS ): MARS en çok kullanılan karaciğer destek sistemidir.Bu sistemde albumin içeren diazilat charcoal ve anyon değişimi yapan kolondan resirküle edilmektedir. Kan albumin ile kaplanmış ancak albumine permiabl olmayan dializ membranından (MarsFlux) dan geçirilir. Bu membran kapalı devre % 20 albumin solusyonu ile çevrelenmiştir. Burada oluşan diazilat standart dializ makinasından geçirilerek rejenere edilir. AKY de toksik maddelerin temizlenmesi kadar karaciğerin biyolojik diğer fonksiyonlarının da yerine konması tedavide önemli bir husustur. Mekanik ve biyolojik kısımlar birleştirilerek yeni sistemler yapılmaya çalışılmaktadır. Biyolojik Sistemler: “Extracorporeal Liver Perfusion” : En iyi karaciğer desteği karaciğerin kendisidir. Hasta kanının vücut dışındaki bir karaciğerden perfüze edilmesi 1960 ortalarından itibaren denenektedir. İnek, maymun, köpek, baboon, domuz karaciğerleri bu amaçla kullanılmıştır.Bu teknikte optimal perfüzyon sürati ( yaklaşık 1mL/g doku) in vivo kan akımı kadar olmalıdır. Bunu sağlamak amacı ile teknik değişiklikler yapılmıştır. Diğer bir önemli problem, daha önce var olan antiorlarvücut dışındaki karaciğerin endotelial hücrelerinde komplamanı aktive eder. Bunun sonu vasküler yatakta tromboz ve organ malfoksiyonu gelişir (121,122). İnsan karaciğeri ekstrakorporel perfüzyonda kullanılabir. Transplantas için bekleyen üç hastada denenmiş ,perfüzyon 40 saat kadar devam ettirilmiştir. İntrakranial basınç düşmüş, protrombin zamanı düzelmiştir. İki vakada yaşam sağlanmıştır. Hepatosit Transplantasyonu : Son yıllarda AKY tedavisinde hepatosit transplantasyonu alternatif bir görüş olarak ortaya atılmıştır. Faydası bütün organın takılması yerine hepatositlerin kullanılmasıdır. Ayrıca ameliyattan kaçınılmış olur. Teknik basittir. Analbüminemik "rat" lara intraportal yolla hepatosit verilmesinden 14-28 gün sonra albümin düzeyi artmıştır, serum bilirübin düzeyi düşmüştür. İnfüzyon intraportal, intrasplenik, intraperitoneal yapılabilir. Karaciğer kitlesinin % 3 eşdeğeri yaşayan karaciğer hücre kitlesi rat’larda hepatik ensefelopatiyi düzeltmiştir. Portal yolla fazla hepatosit verme portal hipertansiyona yol açabilir. Ayrıca "allogeneic" hepatositler kullanılmaz ise immünosupresyona ihtiyaç vardır. Hayvan denemeleri ümit vericidir. Metodun geliştirilmesi gereklidir. İnsanlarda izole vakalarda denenmiştir. Sonuçlar umut vericidir. Son yılarda ABD’de bir Türk araştırıcısı ve grubu 5 AKY olan vakaya yalnızca 5-80 gr arasında karaciğer hücre kitlesi enjekte etmişler, 2 hasta büyük bir ihtimalle akciğer infiltrasyonu sonu gelişen hipoksi ve gelişen tablo ile erken dönemde kaybedilmiştir. Geri kalan 3 vakada yaşam 14, 20, 52 gün devam etmiş. İlk 3 gün içinde klinik düzelme sağlanamayan vakalarda sonra HE ve protrombin zamanında düzelmeler olmuş. Sonunda hastalar kaybedilmiştir. Fakat insan çalışmaları için destekleyici ve yön verici bir çalışma olduğu vurgulanmaktadır. ”Hybrid” Sistemler : Yapay ve biyolojik sistemlerin kombine edilmesi ile yapılan istemlerdir.Bu hususda birçok çalıma yapılmıştır. İki hibrid sistemin faz I kliik değerlendirmesi yapılmıştır. Bunlardan biri ELAD (extracorporeal liver assist device), diğeri de BAL (bioartificial liver) dır. ): Yüksek derecede diferansiye karaciğer fonksiyonlarını yerine getirebilen izole hepatositlerin elde edilmesinden sonra “ hybrid “veya” bioartificial liver” (BAL) teknikleri geliştirilmiştir. Bu sistemler sentetik bir çatı içinde taze izole edilmiş domuz hepatositleri veya insan hepatoblastoma hücre serileri gibi biyolojik komponentler içerirler. İzole hepatositler iki yolla kullanılabilir. 1.ekstrakorporel hepatosit bioreaktörleri 2.implante edilebilen hepatosit sistemleri. Heriki durumda da hastanın kanı veya plazması kültürü yapılmış hepatositler ile bir perfüzyon sistemi içinde temas ettirilir. Canlı hepatositleri içeren yapay bir sistemi oluşturabilmek ve kültürü yapılan bu hücrelerin karaciğere özgün fonksiyonlarını yitirmeden devamlılığını sağlamak aşılması gereken güçlüklerdir. Hepatositlerin süspansiyonu plastik doku kültürü kaplarında 24 saat içinde fonksiyonlarını kaybetmekte tümü birkaç gün içinde ölmektedir. Bu problemi çözmek için transforme edilmiş hücrelerin kullanımı tavsiye edilmektedir. Diğer önemli bir problem de hepatosit hücre kültürlerinin bir insan karaciğerinin tüm fonksiyonunu yerine getirecek şekilde nasıl çoğaltılabileceğidir. “Extracorporeal Liver Assist Device” ELAD : Ekstrakorporel perfüzyon sisteminde kan hepatosit ihtiva eden sistem içinden direkt perfüze edilir. Perfüzyon süresi 72 saattir. C3A hücre serisi iyi diferansiye, stabil ve virussuz bir hücre serisidir. Bu hücre serisinin metabolic fonksiyonları karaciğer hücresi fonksiyonları ile kıyas edilebilir. Bu hücreler tüp içinde çoğaltılır. 3-4 hafta içinde 200 gr ağırlığa ulaşabilirler . Köpeklerde başarı ile kullanılmıştır. İnsan çalışmalarının umut verici olduğu bildirilmiştir. “Bioartificial Liver” (BAL) : Primer domuz hepatositleri izole edildikten sonra , kollojen kaplı dekstran mikro taşıyıcılar ile inkübe edilmiştir. Mikro taşıyıcılara bağlanan hepatositler BAL içindeki ekstraluminal boşluğa inokule edilmiştir. İnvitro ve farelerde yapılan invivo şartlarda 6 gün boyunca canlılıklarını ve fonksiyonlarını korudukları tespit edilmiştir. Bilirubin konjugasyonu ve albumin sentezledikleri ve eksi 80 derecede saklandıkları zaman da iki hafta sonra ayni fonksiyonu gösterebildikleri de saptanmıştır Bu system önceden hazırlanıp kullanıma hazır tutulabilir. BAL sistemi içindeki hepatositlerin tüplere bağlanmadığı da belirlenerek, plazma/perfüzyon medyumunun serbest akımı için optimal şartların şağlandığı belirlenmiştir. Sisteme sonra hasta plazmasındaki toksik maddeleri azaltmak için cıhaza bir de kömür kolonu ilave edilmiştir. Bu sistemdeki dondurularak saklanmış domuz hepatositleri plazmaferez ile kombine edilere 1993 yılında insanlara denenmiştir. İnsan plazmasının domuz hepatositleri içeren ortamdan perfüze edilmesinin ilerde immunolojık sorunlar yaratabileceği düşünülmüştür. İnsan hepatositlerinin kültürlerinin yapılması için çalışmalar sürdürülmektedir. Bunun dışında insan blastositlerindenköken alan pluripotent embriyonik “stem cell” lerin kültür ortamında normal prolirerasyonlarını gerçekleştirebildiği de gösterilmiştir. Bu hücre dizilerinin karsinojenik olmayan insan hepatositleri olarak geliştirilmesi için çabalar harcanmaktadır. Bu gerçekleştirilecek olur ise BAL sisteminde kullanılarak immunolojik sınırlamaları ve karsinojenik potansiyeli olmayan bir system elde etmek mümkün olacaktır. “Multiple hepatocytes monolayer”: 1988 yılında dizayn edilmiştir. Köpek karaciğerinden izole edilen hepatositlerin borosilikatlanmış cam tabakalar üstünde tek katlı yapı şeklinde kültürleri yapılmıştır . Transparan bir akril resin modulu içinde 200 tabağın üst üste dizilmesiyle yaklaşık 80 gr’lık bir hepatosit kitlesi elde edilmiştir. Bu hepatosit kitlesinin 14 gün boyunca stabil bir şekilde fonksiyon gördüğü bildirilmiştir. Hayvanlarda denenmiştir Klinik çalışma raporu yoktur. “Hollow Fiber( boş lifler/boş tüpler / tüp demeti)”: Selülöz asetattan imal edilen çok küçük çaplı ve çok sayıda tüplerin rijit bir polikarbon modüle kaplanması oluşturulan sistemdir. Tüp içinde ve dışında iki boşluk vardır. İki boşluk arasında tüp duvarındaki porlar vasıtasıyla iletişim sağlanır. Porların çapı 100kDa moleküllerin geçmesine gore ayarlanır. Büyük moleküllü yapılar tutulmuş olur. (“Intraluminale Gel Entrapment of Porcine Hepatocytes”) : Domuz hepatositlerinin intraluminal jel içinde tutulması Hepatsitlerin yaşamlarını sürdürüp fonksiyonlarını sağlayabilmeri için yapılan bir sistemdir. Bu sistemde (bioreaktörde) primer olarak izole edilmiş hepatositler tüp içindeki kolajen süspansiyonların içine yerleştirilir. Solusyon hızla jel haline gelir. Mikro tüpler içindeki hepatositler 3 boyutlu matriks içinde tutulmuş olur. Hepatositi içeren kontrakte jel, mikrotüp içinde kalan boşluk ve mikro tüp dışında kalan rijit boşluktan ibaret bir system oluşur. Hepatositin yaşamını sağlamak için intraluminal boşluktan perfüzyon yapılır (121,122). Kullanıldığında hasta kanı ekstraluminal boşluktan perfüze edilir. Beden ağırlıkları 30 kg’dan az köpeklerde HE’nin ortadan kaldırıması ve yaşamın uzatılmasında fayda sağlamıştır. Bu bioreaktörlerin herbiri ancak 0. 5-1 gr hepatosit içermektedir. Bu miktar insane için yetersiz kalmaktadır. İmmunolojı ve trasplantasyon alanında sağlanan bu gelişmelere rağmen AKY olan vakaların çok büyük bir kısmı hayatlarını kaybetmektedirler. Bu nedenle yeni tedavi seçenekleri aranmakta ve denenmektedir. Destek Karaciğer Transplantasyonu (“Auxiliary liver transplantation”) : Karaciğer transplantasyonunun değişik bir uygulama şeklidir. Amaç kişiyi ömür boyu immünosupresif tedaviye maruz bırakmamaktır. İki şekilde yapılır. "Heterotopik" ve "Ortotopik". Heterotopik olanda "graft" karaciğer kişinin karaciğeri çıkarılmadan sağ üst kadrana yerleştirilir. Ortotopik olanda bir kısım hasta karaciğer çıkartılır, onun yanına hacmi küçültülmüş graft yerleştirilir. En önemli sakıncası graft ve kişinin karaciğeri arasında portal kandan kan çekmede bir yarışma olması ve bunun sonucunda gelişen venöz konjesyondur. Aylar geçtikçe, hasta karaciğer fonksiyonunu kazanınca immünosupresif tedavi bırakılır ve graft çıkarılır. Bu şekilde yapılan vakalar vardır. Sonuçlar oldukça iyidir. Son olarak Nebraska'dan yayınlanan bir seride son 5 yılda 7 vakaya uygulanmıştır. 6 hastada karaciğer normale dönmüş, 1 vakada graft fonksiyone olmadığı için transplantasyon yapılmıştır. İki vaka aplastik anemiden ölmüş, 4 vakada yaşam ortalaması 3. 5 yıl olarak bildirilmiştir (120). Vücut Dışı Karaciğer Desteği (Extracorporeal Liver Support) : Bu yöntemle hasta sirkülasyonu vücut dışındaki bir karaciğer ile ilişkilidir. Çapraz sirülasyonda kullanılan organ insan veya başka türden olabilir. Donörün insan olduğu vaka azdır. "Ptrimate" lar, dana ve domuz donör olarak kullanılmıştır. Akut yaşam %35 dir. Son zamanlarda OLT yapılıncaya kadar geçiş döneminde başka türler kullanılarak izole vakalarda kullanılmıştır. Yaşam az olup dünyada geniş bir uygulama alanı bulmamıştır. Son yıllarda karaciğer desteğinin bioartificiel liver assist ile yapılması bir sanayı kolu gibi ortaya atılmıştır. Halen 6 firmanın “extracorpereal liver assist device” geliştirdiği bilinmektedir (124). Ancak bunlardan 3’üne ait kinik çalışma sonuçları bildirilmiştir. Bu 3 sistem arasında bioreactor, hepatosit kaynakları, kullanılan perfüzyon özellikleri ve hepatosit kitlesi bakımından farklılıklar vardır. Faz I klinik çalışmalar HeptaAssist 2000 ile etkili bir kökrü dönemi sağladığını ortaya koymuştur. Transplantasyonun yerine geçecek bir yöntem değildir. Yaşamı devam ettirebilmek için normal hepatosit kitlesinin yaklaşık %20-40 ‘ına ihtiyaç vardır. Buna karşın regenerasyonu inhibe ettiği bilinen bir sitokin olan TGF ‘ün plazmadan temizlenmesi için gerekli olan hepatosit miktarı %2 dir. Son gelişmelere rağmen pekçok temel sorun çözümlenmemiştir. Bunun dışında BAL sistemleri içinde hiçbiri endojen matriksi oluşturabilecek non-parenşımal hücreleri içermemektedir. Değişik Tür Transplantasyonu (Xenotransplantation) : Yeni bir yöntemdir. 1992'den önce daha çok diğer organlar için denenmiştir. İmmünosupresif tedavideki gelişmeler, FK 506'nın geliştirilmesi, bu yöntemin düşünülmesine neden olmuştur. Donör olarak domuz ve "baboon"lar xenograft donörü olarak düşünülmüştür. Halen baboon kullanılan son dönem kronik karaciğer hastası 2 vaka vardır. Her iki vaka da ölmüştür. Akut rejeksiyon ve immünosupresif tedaviye bağlı olarak gelişen sepsis en önemli komplikasyondur. Umut verici bir tedavi yöntemi olup halen yetersizdir. Ayrıca bu yöntem etik açıdan yapılması sakıncalı bulunmuş bir yöntem olarak kabul edilmektedir (144,145) . AKY'li vakanın daha uzun yaşaması için yalnız detoksifikasyon yetmemekte, hepatik sentez fonksiyonu da gerekmektedir. Bu amaçla değişik tip kaynaklı hepatositlerin bir yerde çoğaltılıp bu işi yapabileceği görüşünden kalkarak "extracorporeal liver assist device" (ELAD) ortaya çıkmıştır. İdeal hepatosit nsan orjinli olmalı, her zaman elde bulunmalı, kültürde süratle gelişerek kısa sürede yüksek dansiteye ulaşmalı, iyi diferansiye durumda günler ve haftalar boyu stabil kalmalıdır. Halen olgun hepatositlerin sentetik ve detoksifiye edici özelliklerine sahip hepatosit yapılamamıştır. Primer hücre kültüründe yavaşça büyümektedir. Nadiren birkaç hafta yaşarlar. Diferansiye durumunu ve metabolik fonksiyonlarını çabuk kaybederler. İnsan hepatositlerine değişik alternatifler sunulmuştur. Son zamanlarda insan hepatoblastoma hücre kültürlerinden (C3A hücreleri) elde edilen hücreleri kullanarak bir ELAD sistemi geliştirilmiştir. ELAD içi boş fiber kapiller bioreactor üzerinde bulunan hepatosit kitlesinden ibarettir. Hayvan denemeleri yapılmıştır. Son zamanlarda insanlarda denenmeye başlanmıştır. Sonuçlar cesaret vericidir . ABD'de yayınlanan bir seride 18 FKY'li vakada köprü döneminde uygulanmış. 16 vakada sonra başarı ile OLT yapılmış, 1 vaka transplantasyona gitmeden iyileşmiş, 1 vaka ölmüştür. AKY olan vakalarda kişinin kendi karaciğeri restore olup kendi görevini üstleninceye kadar uygulanması tavsiye edilen tedavi seceneklerinden biri de karaciğer hücre transplantasyonudur. Etkili hücre kitlesi sağandıktan sonra bu hücrelerin infüzyonu ile karaciğer fonksiyonları restore edilebilir. İnsan çalışmalarında trasplante edilen edilen kaksimum hücre miktarı total karaciğer kitlesinin % 5’I kadar olmuştur. Karaciğerin stürüktürel bir patolojisi olmayan spesifik gen defektleri için en az %10-30 hepatosit replasmanı gerekir. Hayatın devamı için 300 gr hepatosit kitlesinin gerekli olduğu bildirilmiştir. Bunu temin etmek zordur. AKY tedavisi için daha yüksektir. Dalak ve karaciğere anjiografik yolla transplante edilebilir. Kaynaklar 1. Trey C, Davidson CS: 1970 The management of fulminant hepatic failure. In: Popper H, Shaffner F (Eds), Progress in liver disease, Vol:3. Grune Stratto, New York. pp: 282-98. 2. Lucke B, Mallory T. The fulminant form of epidemic hepatitis. Am J Pathol 1984;279:789801. 3. Davidson DGD, Eastham WN. Acute liver necrosis following overdose of paracetamol. Brit Med J. 1966; 2: 497-499. 4. Sussman NL. Fulminant hepatic failure. In: Hepatology, a textbook of liver disease. Vol: 1. Eds: Zakim D, Boyer TD. Wb Saunders Company, pp:618-650. 5. Tibbs C, Williams R. Viral causes and management of acute liver failure. J Hepatol. 1995; 22 (suppl 1): 68-73. 6. O'Grandy JG, Alexander GJM, Hayllar KM, Williams R. Early indicators of prognosis in fulminant hepatic failure. Gastroenterology, 1989; 97: 439-445. . Trey C, Davidson CS: 1970 The management of fulminant hepatic failure. In: Popper H, Shaffner F (Eds), Progress in liver disease, Vol:3. Grune Stratto, New York. pp: 282-98. 7. Lucke B, Mallory T. The fulminant form of epidemic hepatitis. Am J Pathol 1984;279:789801. 9. Duccý H, Katz R. Cortisone, ACTH and antibiotics in fulminant hepatitis. Gastroenterology 1952; 21: 357-374. 10.Rakela J. A double-blinded, randomized trial ofhydrocortisone in acute hepatic failure. Acute hepatic failure study group. Gastroenterology 1975; 76: 1297 . Gimson AES, O’Grady J, Ede RJ et al. Late onset hepatic failure:Clinical,serological and histological features. Hepatology 1986: 6;288-94 10. Bernuau J, Rueff B, Benhamou JP. Fulminant and subfulminant liver failure: definitions and causes. Semin Liver Dis 1986; 6:97-106. 11. O'Grandy JG, Schalm SW, Williams R. Acute liver failure: redefining the syndromes. Lancet, 1993; 342: 252-253 12. Fingerote RJ, Bain VG. Fulminant hepatic failure. Am J Gastroenterol 1993; 88:10001010. 13. Hughens RD, Wendon J, Gimson AES. Acute liver failure. Gut (suppl) 1991;s86-s91. 14. Lee WM. Acute Liver failure. New Eng J Med 1993; 329:1862-72. 15. Mc Neill M, Hoy JF, Richards MJ. Etiology of fatal hepatitis in Melbourne. Med J Aust 1984; 141:637-40. 16. Yee HF, Lidofsky SD :1998. Fulminant hepatic failure in Feldman M, Scharschmidt BF, Sleisenger MH(Eds) gastrointestinal and liver disease WB Saunders Company London pp 1355-1364. 17. Mungan Z, Ökten A, Yalçın S, Badur S. Fulminan ve subfulminan karaciğer yetmezliğinde viral faktörler. İnfeksiyon Derg 1990; 4:159-65. 18. Göktaş P, Coşkun D, Ertem S, Özyürek S, Karagül E, Selçuk S. Fulminan ve subfulminan seyir gösteren 34 viral hepatit olgusunun deðerlendirilmesi. Viral Hepatit Dergisi 1995; 1: 4651. 19. Mathieson LR, Shivoj P, Nielsen J et al. Hepatitis type A, B and non-A, non-B in fulminant hepatitis. Gut 1980; 21:72-77. 20. Alter MJ, Margolis HS, Krawczynski K et al. The natural history of community-acquired hepatitis in the United States. N Eng J Med. 1992; 327: 1899-1905. 21. Hoofnagle JH, Carithers RL, Shapiro C, Ascher N. Fulminant hepatic failure: summary of a workshop. Hepatology, 1995; 21: 240-252. 22. Debray D, Cullufi P, Devixtor D, Fabre M, Bernard O. Liver failurein children with hepatitis A. Hepatology, 1997; 26: 1018-1022. 23. Devictor D, Desplanques L, Debray D et al. Emergency liver transplantation for fulminant liver failure in infants and children. Hepatology, 1992; 16: 1156-1162. 24. Hytiroglou P, Dash S, Haruna Y, Yazak T, Kondo K, et al. Detection of hepatitis B and hepatitis C viral sequences in fulminant hepatic failure of unknown etiology. Am J Clin Pathol. 1995; 104: 588-593. 25.Alter MJ, Margolis HS, Krawczynski K et al. The natural history of community-acquired hepatitis in the United States. N Eng J Med. 1992; 327: 1899-1905. 26. Shrestha SM, Kane MA. Preliminary report of an outbreak of non-A non-B viral hepatitis in Kathmandu Valley. J Inst Med (Nepal), 1983; 5: 1-10. 27. Aziz AB, Hamid S, Iqbal S, Islam W, Karim SA. Prevalence and severity of viral hepatitis in Pakistani pregnant women: a five year hospital based study. J Pak Med Assoc. 1997; 47: 198-201. 28. Kuwada SK, Patel VM, Hollinger FB et al. Non A, non B fulminant hepatitis is also non E and non C. Am J Gastroenterol. 1994; 89: 57. 29. Coursaget P, Buisson Y, N'gawara MN, Van Cuyck-Gandre H, Roue R. Role of hepatitis E virus in sporadic cases of acute and fulminant hepatitis in endemic area. Am J Trop Med Hyg. 1998; 58: 330-334. 30. Sallie R, Tibbs C, Silva AE et al. Detection of hepatitis E but not C in sera of patients with fulminant non-A, non-B hepatitis. Hepatology 1991; 20:580-85. 31. Liang TJ, Jeffers L, Reddy K et al. Fulminant or subfulminant non-A, non-B hepatitis: The role of hepatitis C and E viruses. Gastroenterology 1993; 104:556-62. 32. Sallie R, Silva AE, Purdy M, Smith H, Karen M et al. Hepatitis C and E in non-A non-B fulminant failure: ap polymerase chain reaction and serological study. J Hepatol. 1994; 20: 580-588. 33. Asher LVS, Innis BL, Shrestha MP et al.Virus-like particles in the liver of a patient with fulminant hepatitis and antibody to hepatitis E virus. J Med Virol 1990; 31:229-33. 34. Acharya SK, Dasarathy S, Kumer TL, Sushma S, Parasavna U, Tandan A et al. Fulminant hepatitis in a tropical population. Clinical course, cause and early predictors of outcome. Hepatology, 1996; 23: 1448-1455. 35. Hoofnagle JH, Shafritz DA, Popper H. Chronic type B hepatitis and the "Healthy" HbsAg carriers state. Hepatology 1987; 7:758-63. 36. Fagan EA. Acute liver failure of unknown pathogenesis. The hidden agenda.Hepatology 1994; 19:1307-12. 37. Jacyna MR, Thomas HC. 1993, Pathogenesis and treatment of chronic infection. In: Zukerman AJ, Thomas HC (Eds). Viral hepatitis, scientific basis and clinical management. Churchill Livingstone Edinburgh. pp:185-205. 38. Saracco G Macogna S, Rosina F et al. Serological markers with fulminant hepatic failure in persons positive for hepatitis B surface antigen: A world epidemiologic and clinical survey. Ann Intern Med 1988; 108:380-83. 39. Wright TL, Mamish D, Combs C et al. Hepatitis B virus and apperant fulminant non-A, non-B hepatitis. Lancet 1992; 339: 952. 40. Cojecvaran HS, Dy Bisceglie AM, 1993 Natural History. In:Zuckerman AJ, Thomas HC (Eds).Viral hepatitis,scientific basis and clinical management .Churchill Livingstone. Edinburgh.pp:185-205. 41. Carman WF, Thomas HC. Genetic variation in hepatitis B virus. Gastroenterology 1992; 102:711-719. 42. Carman WF, Jacyna MR, Hadziyannis S, Karayiannis P, Mc Garvey MJ, Makris A, et al. Mutation preventing formation of hepatitis B e antigen in patients with chronic hepatitis B infection. Lancet, 1989; 2: 588-590. 43. Thomas H. Pathogenesis of chronic active hepatitis B. J Gastrohepatol 1991 (suppl 1); 6:4-6. 44. Sherloc S: 1993 clinical features of hepatits. In. Zuckerman AJ, Thomas HC (Eds). Viral hepatitis, scientific basis and clinical management. Churchill Livingstone, Edinburgh. Pp:117. 45. Bonino F, Hoyer B, Nelson J et al. Hepatitis B virus DNA in the sera of Hbs Ag carries: A maker of active hepatitis B virus replication in the liver.Hepatology 1981; 1:386-91. 46. Brunetto MR, Stemler M, Bonino F et al. A new hepatitis B virus strain in patients with severe anti-Hbe positive chronic hepatitis B. J Hepatol 1990; 10:258-61. 47. Bonino F, Rizzetto M, Rizzi R et al. Chronic hepatitis in Hbs Ag carriers with serum HBV-dna and anti HBe.Gastroenterology 1986; 90:1268-73. 48. Bonino F, Brunetto MR, Rizzetto M et al. Hepatitis B virus unable to secrete e antigen. Gastroenterology 1991; 100:1138-46. 49. Torazowa S, Kojima M, Yamana KT, Yotsumato S, Okamoto H, Tsudo F, et al. Hepatitis B virus mutants with precore-region defects in twin babies with fulminant hepatitis and their mothers positive to antibody to hepatitis B e antigen. Pediatr Res. 1991; 29: 5-9. 50. Kosaka Y, Takase K, Kojima M et al. Fulminant hepatitis B: Induction by hepatitis B virus mutants defective in the precore region and incapable of encoding e antigen. Gastroenterology 1991;100:1087-94. 51. Yotsumoto S, Kojima M, Shoji I et al. Fulminant hepatitis related to transmission of hepatitis B variants with precore mutations between spouses. Hepatology 1992; 16:31-35. 52. Hasegawa K, Huang J, Wands JR et al. Association of hepatitis B viral precore mutations with fulminant hepatitis B in Japan. Virology 1991; 185: 460-63. 53. Okuda K. Is fulminant hepatitis more common among infants born to e-antigen negative carrier mothers? (Editorial) Hepatology 1987; 7:974-76. 54. Omato M, Ehata T, Yokosuka O et al. Mutations in precore region of hepatitis B virus DNA in patients with fulminant and severe hepatitis. New Eng J Med 1991; 324:1699-1704. 55. Feray C, Gigon M, Samuel D, Bernuak J, Bismuth H, Brechot C. Low prevalence of precore mutations in hepatitis B virus DNA in fulminant hepatitis type B in France. J Hepatol. 1993; 18: 119-122. 56. Laskus T, Persing DH, Nowicki MJ, Mosley JW, Rakela J. Nucleotide sequence analysis of the precore region in patients with fulminan hepatitis B in the United States. Gastroenterology, 1993; 105: 1173-1178. 57. Carman WF, Fagan EA, Hadziyannis S. Association of precore genomic variant of hepatitis B virus with fulminant hepatitis. Hepatology 1991; 14:219-22. 58. Krogsgaard K, Wantzin P, Aldershivile J et al. Hepatitis B virus DNA in hepatitis B surface antigen positive blood donors: Relation to the hepatitis B e system and outcome in recipients. J Infect Dis 1986; 153:298-303. 59. Fagan EA, Smith PM, Davidson F et al. Fulminant hepatitis B in successive female sexual partners of two anti-HBe positive males. Lancet 1986; 2:538-40. 60. Oren I, Hershow D, Harled SC. A common source outbreak of fulminant hepatitis B in a hospital. Ann Int Med 1987; 10:691-98. 61. Liang TJ, Hasegawa K, Rimon N et al. A hepatitis B virus mutant associated with an epidemic of fulminant hepatitis. New Eng J Med 1991; 323:1705-9. 62. Ehata T, Omata M, Yokosuka O, Hosoda K, Ohto M. Variation in codons 84*101 in core nucleotide sequence correlate with hepatocellular injury in chronic hepatitis B infection. J Clin İnvest 1992; 89: 332-338. 63. Ehata T, Omata M, Chuang WL et al. Mutations in core nucleotide seguence of hepatitis B virus correlate with fulminant and severe hepatitis. J Clin Invest 1993; 91:1206-13. 64. Akarca US, Lok AS. Naturally occuring hepatitis B virus core gene mutations. Hepatology 1995 Jul; 22(1): 50-60. 65. Will H, Reiser W, Weimer T et al. Replication strategy of human hepatitis B virus. J Virol 1987; 61:904-911. 66. Sato S, Suzuk K, Akahane Y, Akamatsu M et al. Hepatitis B virus strains with mutations in core promoter in patients with fulminant hepatitis. Ann Intern Med. 1995; 122: 241-248. 67. Carman WF, Korula JK, Wallace L, Mac Phee R, Mimms L, Decker R. Fulminant reactivation of hepatitis B due to envelope protein mutant that escaped detection by monoclonal HbsAg ELISA. Lancet, 1995: 345: 1406-1407. 68. Pollicino T, Zanetti AR, Cacciola I et al. Pre-S2 defective hepatitis B virus infection in patients with fulminan hepatitis. Hepatology, 1997; 26: 495-499. 69. Yoshiba M, Dekiyama K, Sugato F et al. Reactivation of precore mutant hepatitis B virus leading to fulminant hepatic failure following cytotoxic treatment Dig Dis Sci 1992; 37:12531259 70. Govindarajon S, Chin KP, Redeker AG et al. Fulminant B viral hepatitis:The role of delta agent. Gastroenterology 1984; 86:1417. 71. Singh V, Goecka MK, Bhasin OK, Kochhar R, Singh K. A study of hepatitis D virus infection in patients with acute and chronic liver dısease form northern India. J Viral Hepatol 1995; 2:151-154. 72. Rizzetto M, Durazzo M. Hepatitis delta virus (HDV) infections. J Hepatol 1991 (soppl 4); 13:s116-s118. 73. Sallie R, Silva AE, Purdy M. Hepatitis C and E in non-A, non-B hepatic failure a polymerase chain reaction and serological study. Hepatology 1991; 20:580-85. 74. Muto Y, Sugihara J, Ohnishi H. Anti hepatitis C virus antibody prevails in fulminant hepatic failura. Gastroenterol Jpn 1990; 25:32-6. 75. Wright TL, Hsu H, Donegan E et al. Hepatitis C virus not found in fulminant non -A, nonB hepatitis. Ann Int Med 1991; 115:113-15. 76. Munoz SJ. Protrombin time in fulminant hepatitis. Gastroenterology 1991; 100:1480-1. 77. Yanagi M, Kaneco S, Unoura M. Hepatitis C in hepatic failure (letter). New Eng J Med 1991; 224:1895-96. 78. Vento S, Garofano T, Renzini C, Francesca C, Casalý F, Ghironzi G et al. Fulminant hepatitis associated with hepatitis A virus superinfection in patients with chronic hepatitis C. N Eng J Med. 1998; 29: 286-290. 79. Kar P, Budhiraja S, Narang A, Chakravarthy A. Etiology of sporadic acute and fulminant non-A non-B viral hepatitis in north india. Indian J Gastroenterol. 1997; 16: 43-45. 80. Simmons JN, Leary TP, Dawson GJ, et al. Isolation of a novel virus-like sequences asociated with human hepatitis. Nat Med 1995; 1: 564-569. 81. Linnen J, Wages J, Zhong- Keck ZY, et al. Molecular cloning and disease association of hepatitis G virus: a transfusion-transmissible agent. Science 1996; 271: 505-508. 82. Zuckerman AJ. Alphabet of hepatitis virus. Lancet 1996; 347: 558-559. 83. Yoshiba M, Okamoto H, Mishiro S. Detection of GBV-C hepatitis virus genom in serum from patients with fulminant hepatitis of unknown etiology. Lancet, 1995; 346: 1131-1132. 84. Kanda T, Yokosuko O, Ehata T et al. Detection of GBV-C RNA in patients with non-A non-E fulminant hepatitis by reverse transcription PCR. Hepatology, 1997; 25: 1261-1265. 85. Haydon GH, Jarvis LM, Simpson KJ, Hayes PC, Simmonds P. The clinical significance of the detection of hepatitis GBV-C RNA in serum of patients with fulminant, presumed viral Hepatitis. J Viral Hepatol. 1997; 4: 45-49. 86. Ferraz ML, Silva AE, Macdonald GA, Tsarev SA, Di Biscelgie AM, Lucey MR. Fulminant Hepatitis in patients undergoing liver transplantio: evidence for a non-A non-B non-C non-D, and non-E syndrome. Liver Transplant Surg. 1996; 2: 60-66. 87. Moaven LD, Locarnini SA, Bowden DS et al. Hepatitis G virus and fulminant Hepatic failure: evidence for transfusion-related infection. J Hepatol. 1997; 27: 613-619. 88. Saiz JC, Sans M,Mas A et al. Hepatitis G virus infection in fulminant hepatic failure. Gut 1997; 41: 696-699. 89. Gruson D, Hilbert G, Le Bail B et al. Fulminant hepatitis due to herpes simplex virus type-2 in early phase of bone morrow transplantation. Hematol Cell Ther. 1998; 40: 41-44. 90. Wu JC, Chen CL, Hou MC et al. Multiple viral infections as the most common cause of fulminant and subfulminant viral hepatitis in an endemic area for hepatitis B application and limitations of the polymerase chain reaction. Hepatology 1994; 19:236-40. 91. Wright TL. Etiology of hepatic failure: Is another virus involved? Gastroenterology 1993; 104:640-53. 92. Feray C, Gigon M, Samuel D. Hepatitis C virus RNA and hepatitis B virus DNA in serum and liver of patients with fulminant hepatitis. Gastroenterology 1993, 104:549-55. 93. Whitcomb DC, Block GD. Association of acetaminophen hepatotoxicity with fasting and ethanol use. JAMA 1994; 272: 1845. 94. Sherlock S, Dooley J, Drugs and the liver in : Disease of the Liver and biliary system London, Blackwell Scientific publications 1993; 322-356. 95. Chung CC, Wu TC, Sun CH, Chung W. Fulminant Hepatic failure as the first manifestation of wilson disease: a report of two cases. Chung Hua J Hsueh Tsa Chih. 1997; 59: 315-319. 96. Gove CD, Hughes RD. Liver regeneration in relationship to acute liver failure. Gut 1991; (supp 1) 592-596. 97. Boyer J, Klatskin G. Pattern of necrosis in acute viral hepatitis. Prognostic value of bridging subacute hepatic necrosis. New Eng J Med. 1970; 283: 1063-1071. 98. Ede R, Williams R. Hepatic ancephalopathy and cerebral edema. Semin Liver Dis1986; 6:107-8 99. Basile As, Hughes RD, Harrison PM et al. Elevated brain concantrations of 1,4benzodiazepines in fulminant hepatic failure. New Eng J Med 1991; 325:473-78. 100. Mullen KD, Basile AS. Benzodiazepine receptor antagonists and hepatic ancephalopathy: Where do we stand? Gastroenterology 1993; 105:937-40. 101. Butterworth RF. Hepatıc encephalopathy and brain edema in acute Hepatıc failure : Does glutamate play a role. Hepatology 1997; 25: 1032-1033. 102. Donovan JP,Shaw BW, Langnas AN et al. Brain water and acute liver failure:The emerging role of intracranial pressure monitoring. Hepatology 1992; 16:267-68 103. Rolando N, Harvey F, Philpott-Howard J et al. Prospective study of bacterial infection in acute liver failure: An analysis of 50 patients. Hepatology 1990; 11: 49-53. 104. Trey C. Fulminant hepatıc failure surveillance study: Brief review of the effects of presumed etiology and age on survival. CMAJ 1972; 106: 525,526. 105 Bernuau J, Goudeau A, Poynard T et al. Multivariete analysis of prognostic factors in fulminant hepatitis B. Hepatology 1986; 6:648-51 106. Arroya V, Gines P, Gerbes A et al. Definition and diagnostic criteria of refracter ascites and hepatorenal syndrome in cirrhosis. Hepatology 1996; 23: 164-176. 107. Weston MJ, Talbot IC et al. Frequency of arrhytmias and other cardiac abnormalities in fulminant hepatic failure. Br Heart J. 1976; 38: 1179 108. Karvountzis GG, Redeker AG. Relation on alpha-fetoprotein in acute hepatitis to severity and prognosis. Ann İntern Med 1974; 80: 156-160. 109. O'Grandy JG, Alexander GJM, Hayllar KM, Williams R. Early indicators of prognosis in fulminant hepatic failure. Gastroenterology, 1989; 97: 439-445. 110. O'Grandy JG, Schalm SW, Williams R. Acute liver failure: redefining the syndromes. Lancet, 1993; 342: 252-253. 111. Bernuau J, Benhamou JP. Classifying acute liver failure. Lancet, 1993; 342: 252-253. 112. Brems J, Hiatt J, Ramming K et al. Fulminant hepatic failure.The role of liver transplantation as primary therapy. Am J Surg 1987; 154:137-41. 113. Edmont JC, Aran PP, Whitington PF et al. Liver transplantation in the management of hepatic fulminant failure.Gastroenterology 1985; 96:1583-88 114. Riegler JL, Lake JR. Fulminant hepatic failure. Med Clin North Am 1993; 77:1057-83. 115. Munoz SJ, Difficult management problems in fulminant hepatic failure. Semin Liver Dis 1993; 13:395-413. 116. Gulberg V, Pauletzki J, Kramling HJ, Paumgatner G, Gerbes AL. Successful theraphy of hepatorenal syndrome (HSR) type 1 long term infusion of ornipressin on neurohumoral mediators of renal function. Hepatology 1997; 26 (Suppl): 519A. 117. Moritz MJ, Jarrell BE, Munoz SL, Maddrey WC. Regeneration of native liver after heterotopic liver transplantation for fulminant hepatic failure. Transplantation 1993;55:952954. 118. Sudan DL, Shaw BW, Fox IJ, Langnas AN. Long-term follow up auxillary orthotopic liver transplantation for treatment of fulminant hepatic failure. Surgery 120. Fox IJ, Langnas AN, Ozaki CF et al. Successful application of axtracorporeal liver perfusion for the treatment of fulminant hepatic failure: a technology Whose time has come. Am J Gastroenterol 1993;88:1876-1881. 121 .Chari RS, Colling BH, Magee JC et al. Brief report treatment of hepatic failure with ex vivo pig-liver perfusion followed by liver transplantation. New Eng J Med 1994;331:234-237. 122. Starzl TE, Fung J, Tzakis A et al. Baboon to human to human liver transplantation. Lancet 1993;341:65-71. 123. Gazzard BG, Weston MJ, Murray-Lyon IM et al. Earlier chorcoal haemoperfusion in treatment of fulminant hepatic failure Lancet 1974;i:1301-1307. 124. Watanabe FD, Mullon CJ, Hewitt WR et al. Clinical experience with bioartificial liver in treatment of severe liver failure. Ann Surg 1997;225:484-491. 125. Sorinano HE, Wood RP, Kang DC et al. Hepatosellular transplantation (HCT) in chıldren with fulminant liver failure (FLF). Hepatology 1997;26:(Supp):239 A. 126. Blei AT. Cerebral edema and intracranial hypertension in acute liver failure: Distinct aspects of the same problem. Hepatology 1991; 13:376. 127. Jalan R, Damink, SW, Deutz, NE, et al. Moderate hypothermia for uncontrolled intracranial hypertension in acute liver failure. Lancet 1999; 354:1164. 128. Ash SR, Kuczek, T, Blake, DE, Gingrich, CH. Liver dialysis in treatment of hepatorenal failure: Randomized clinical trials and clinical experience. ASAIO J 2000; 46:223. 129. Sinclair SB, Levy, GA. Treatment of fulminant viral hepatic failure with prostaglandin E. A preliminary report. Dig Dis Sci 1991; 36:791. 130.Kramer L, Gendo, A, Madl, C, et al. Biocompatibility of a cuprophane charcoal-based detoxification device in cirrhotic patients with hepatic encephalopathy. Am J Kidney Dis 2000; 36:1193. 131. Ash SR, Caldwell, CA, Singer, GG, et al. Treatment of acetaminophen-induced hepatitis and fulminant hepatic failure by the BioLogic-DT system. Hepatology 1999; 30:552A. 132. Kramer, L, Gendo, A, Madl, C, et al. A controlled study of the BioLogic-DT System in chronic hepatic encephalopathy Hepatology 1998; 28:410A. 134. Kuczek, T, Blake, DE, Gingrich, CH. Liver dialysis in treatment of hepatorenal failure: randomized clinical trials and clinical experience ASAIO J 2000; 46:223. 135. Arkadopolous N, Detry O, Rozga J, et al: Liver assist systems: State of the art. Int J Artif Organs 21:781, 1998 . 136. Ascher NL, Lake JR, Emond JC, et al: Liver transplantation in fulminant hepatic failure. Arch Surg 128:677, 1993 . 137. Bismuth H, Figueiro J, Samuel D: What should we expect from a bioartificial liver in fulminant hepatic failure? Artif Organs 22:26, 1998 138. Cai Zh, Shi ZQ, O'Shea GM, et al: Microencapsulated hepatocytes for bioartificial liver support. Artif Organs 12:388, 1988 139. Chang TMS: Haemoperfusion over microencapsulated absorbent in a patient with hepatic coma. Lancet 2:1371, 1972 . 140. Corno V, Donini A, Vianello V, et al: Bioartificial liver based on porcine hepatocyte: In vitro functional assessment. Transplant Proc 30:2469, 1998. 141. Dodson SF, Dehara K, Iwatsuki S: Liver transplantation for fulminant hepatic failure. ASAIO J 40:86, 1994 142. Kasai S, Sawa M, Mito M: Is the biological artificial liver clinically applicable? A historic review of biological artificial liver support systems. Artif Organs 18:348, 1994 143 . O'Grady JG, Gimson AE, O'Brien CJ, et al: Controlled trials of charcoal hemoperfusion and prognostic factors in fulminant hepatic failure. Gastroenterology 94:1186, 1998 144. Roger V, Balladur P, Honiger J, et al: Internal bioartificial liver with xenogeneic hepatocytes prevents death from acute liver failure: An experimental study. Ann Surg 228:1, 1998 145. Rozga J, Podesta L, Lepage E, et al: A bioartificial liver to treat severe acute liver failure. Ann Surg 219:538, 1994 146. Blei, AT. Cerebral edema and intracranial hypertension in acute liver failure: Distinct aspects of the same problem. Hepatology 1991; 13:376. 147. Jalan, R, Damink, SW, Deutz, NE, et al. Moderate hypothermia for uncontrolled intracranial hypertension in acute liver failure. Lancet 1999; 354:1164. 148. Ash, SR, Kuczek, T, Blake, DE, Gingrich, CH. Liver dialysis in treatment of hepatorenal failure: Randomized clinical trials and clinical experience. ASAIO J 2000; 46:223. 149. Sinclair, SB, Levy, GA. Treatment of fulminant viral hepatic failure with prostaglandin E. A preliminary report. Dig Dis Sci 1991; 36:791.
Benzer belgeler
spesifik enfeksiyonlar ve yenidoğan hastalıkları
Hepatit D Virus (HDV) infeksiyonu koinfeksiyon veya süperinfeksiyon şeklinde ortaya
çıkabilir. HDV Hepatit B Virus (HBV) ile birlikte koinfeksiyona veya HBs Ag taşıyıcı
kişilerde sonradan eklenerek...