Ocak 2015, Cilt 7, Sayı 1 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
Transkript
Ocak 2015, Cilt 7, Sayı 1 - Kanuni Sultan Süleyman EAH
ISSN 2148 - 273X . Istanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi (JOPP dergisinin devamıdır) Ocak 2015 Cilt: 7 Sayı: 1 SAHİBİ Doç. Dr. Ali GEDİKBAŞI (Hastane Yöneticisi) EDİTÖRLER Sultan KAVUNCUOĞLU, Yavuz DEMİRARAN, Teoman AKÇAY EDİTÖR YARDIMCISI Kamuran ZİYARETLİ ŞANLI YAYIN KURULU Hasan ÖNAL Nuray AKTAY AYAZ Gonca YILDIRIM Müge GÖKÇE Merih ÇETİNKAYA Melike KORKMAZ TOKER İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi Türkiye Atıf Dizini (Türkiye Citation Index) ve TÜBİTAK / ULAKBİM veri tabanlarında yer almaktadır. Murat Çelik’e katkılarından dolayı teşekkürler. www.kanunieah.gov.tr Sahibi: Ali Gedikbaşı Yayın Türü: Yerel Süreli Yazı İşleri Müdürü: Kamuran Ziyaretli Şanlı Yayın Evi ve Baskı Yeri: LOGOS YAYINCILIK TİC. A.Ş. Yönetim Yeri / Yayıncı: S. B. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Turgut Özal Cad. No. 1 Halkalı/Küçükçekmece/İSTANBUL Tel: 0212 404 15 00 Yıldız Posta Cad. Sinan Apt. No. 36 D. 66/67 34349 Gayrettepe-İstanbul Tel: (0212) 288 05 41 - (0212) 288 50 22 Faks: (0212) 211 61 85 E-mail: [email protected] www.logos.com.tr S. B. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Süreli Yayınıdır. Ocak, Mayıs ve Eylül aylarında olmak üzere yılda 3 sayı olarak yayınlanır. Bu dergi Acid Free (Alkali) kağıda basılmaktadır. / This journal is printed on Acid-Free paper Önsöz Değerli Meslektaşlarım, İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp (İKSST) Dergisi’nin 2015 yılı 1. sayısını, siz yayınları ile katkıda bulunan ve okuyarak bilgisini geliştirmek isteyen tüm hocalar ve arkadaşlarla paylaşmaktan dolayı mutluyum. Bu sayımız ile birlikte, dergi olarak 7. yılımıza ve İKSST olarak da 2. yılımıza girmiş bulunmaktayız. Kanuni Sultan Süleyman EAH’si, Bakırköy Yenimahalle Doğumevi’nden kaynaklanan ekol bir kuruluşun devamı olarak, multidisipliner bir kuruma geçişin sancılarını çekmekle birlikte, gelişimini devam ettirmektedir. Bundan dolayı herkese teşekkür ederim. Ülkemiz sağlık hizmetlerindeki yoğunluktan ve çalışma şartlarından kaynaklanan güçlüklere rağmen, kişisel ve kurumsal gayretlerle bilimsel veriler oluşturulmaktadır. Bunun keyifli değerlendirmelerini her Ocak, Mayıs ve Eylül ayında yaşarken, bu süreçte İKSST Dergisi’nin de bilimsel bir harç olarak hastanemizdeki tüm kliniklere etkisini görmekteyiz. Dergimizi “Tübitak Veri Tabanında” tutmak ve geliştirmek için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Bundan sonraki aşamamız uluslar arası bilimsel veri tabanlarında yer almak olacaktır. Biz hastane yöneticiliği olarak girişimlerimizi başlatmış bulunmaktayız. Şimdiden katkılarınız için teşekkür ederim. Diğer bilimsel çalışmalarımızdan olan Pediatri Kliniğinin “Kanuni Sultan Süleyman Çocuk Sağlığı Günleri” kapsamında “Teorikten Pratiğe Güncel Yaklaşımlar” isimli kongremizin, 20-21 Şubat 2015 tarihlerinde gerçekleştirileceği duyurusunu tekrarlayarak, bilimsel çalışmaların diğer kliniklere de örnek olmasını dilerim. Ben de yazar ve hakem olarak dergimize emek verdim. Her kişisel çalışma sonrası yayınlanan dergide, ne zaman adımı okusam, daima bunun gurur ve mutluluğunu yaşamışımdır. Bu bilimsel ortam ve avantajı, hastanemizde kariyer planları yapan tüm doktor arkadaşlar tarafından kullanılmasını dilerim. Doç. Dr. Ali Gedikbaşı Hastane Yöneticisi Editör’den 2015 yılının ilk sayısını çıkarmanın sevinci içindeyiz. Dergimizin her sayıda bilimsel açıdan biraz daha güçlü olduğunu görmek çalışma azmimizi artırmaktadır. Hastanemizin jinekoloji, pediatri ve çocuk cerrahisi ağırlıklı bir formattan genel hastane konseptine geçmesi ve birçok branşta da eğitim kliniğine sahip olmasına paralele olarak, dergimize gelen makalelerin içeriği ve kapsamında da değişikliklerin olduğunu görmekteyiz. Bu sayı ile birlikte dergimizinin kapağında da büyük bir değişikliğe gidildi ve Prof. Dr. Nurettin Heybeli ve Prof. Dr. Yavuz Demiraran tarafından dizaynı yapılan İstanbul’umuzun güzel bir silüetini yerleştirmeyi uygun bulduk ve beğeninize sunduk. Ulusal indekslerce taranan dergimizin SCI tarafından da indekslenmesini sağlamak amacıyla çalışmalarımız sürecektir. Bu sayının ve ileride çıkacak sayıların Türk Tıbbı’na faydalı olması dilerimle sağlıklı ve başarılı bir yıl geçirmenizi dilerim. Ocak 2015 Doç. Dr. Teoman Akçay DANIŞMA KURULU • ACİL TIP Arif Duman (Bolu) Mansur Kürşad Elkuran (Bolu) • ÇOCUK GASTROENTEROLOJİSİ VE METABOLİZMA Figen Çokuğraş (İstanbul) Tarık Ocak (İstanbul) Selim Gökçe (İstanbul) • AİLE HEKİMLİĞİ Tufan Kutlu (İstanbul) Dilek Toprak (İstanbul) • ANESTEZİ VE REANİMASYON ALGOLOJİ Mustafa Tayfun Aldemir (İstanbul) Pervin Bozkurt (İstanbul) Mesut Erbaş (Çanakkale) Ali Fuat Erdem (Sakarya) Volkan Hancı (İzmir) Tülay Erkan (İstanbul) Nafiye Urgancı (İstanbul) • ÇOCUK GÖĞÜS HASTALIKLARI Zeynep Seda Uyan (Kocaeli) • ÇOCUK HASTALIKLARI Murat Elevli (İstanbul) • ÇOCUK HEMATOLOJİ-ONKOLOJİ Leyla Saitoğlu (İstanbul) Arzu Akçay (İstanbul) Onur Özlü (Düzce) Gönül Aydoğan (İstanbul) Ziya Salihoğlu (İstanbul) • BEYİN CERRAHİSİ Sema Anak (İstanbul) Gülyüz Öztürk (İstanbul) Zafer Şalcıoğlu (İstanbul) Ali Osman Akdemir (İstanbul) Bahattin Tunç (Ankara) Akın Gökçedağ (İstanbul) Emine Türkkan (İstanbul) Erhan Emel (İstanbul) Feyza Karagöz Güzey (İstanbul) Bekir Tuğcu (İstanbul) Adem Yılmaz (İstanbul) Deniz Tuğcu (İstanbul) Şule Ünal (Ankara) • ÇOCUK İNFEKSİYON HASTALIKLARI • ÇOCUK ALLERJİ VE İMMÜNOLOJİ HASTALIKLARI Arzu Babayiğit Hocaoğlu (İstanbul) Haluk Çokuğraş (İstanbul) Ayça Vitrinel (İstanbul) • ÇOCUK CERRAHİSİ Emin Sami Arısoy (Kocaeli) Melike Keser Emiroğlu (Konya) Nevin Hatipoğlu (İstanbul) Selim Öncel (Kocaeli) Rengin Şiraneci (İstanbul) • ÇOCUK KARDİYOLOJİ Mehmet Eliçevik (İstanbul) Ayşe Güler Eroğlu (İstanbul) Gökhan Gündoğdu (İstanbul) Ender Ödemiş (İstanbul) Haluk Emir (İstanbul) Serdar Sander (İstanbul) Gülay Aydın Tireli (İstanbul) Abdullah Yıldız (İstanbul) Alper Güzeltaş (İstanbul) Funda Öztunç (İstanbul) Gül Sağın (İstanbul) • ÇOCUK KARDİYOVASKÜLER • ÇOCUK ENDOKRİNOLOJİ, BÜYÜME-GELİŞME Erdal Adal (İstanbul) Rüveyda Bundak (İstanbul) Feyza Darendeliler (İstanbul) CERRAHİ Sertaç Aydın (İstanbul) • ÇOCUK NEFROLOJİSİ İpek Akil (İstanbul) Ayşe Balat (Gaziantep) Neşe Bıyıklı (İstanbul) Salim Çalışkan (İstanbul) Alev Yılmaz (İstanbul) • ÇOCUK NÖROLOJİSİ Mine Çalışkan (İstanbul) Kürşat Bora Çarman (Eskişehir) Burak Tatlı (İstanbul) Coşkun Yarar (Eskişehir) • ÇOCUK ROMATOLOJİ Nuray Aktay Ayaz (İstanbul) Müferret Ergüven (Kocaeli) Özgür Kasapçopur (İstanbul) Betül Sözeri (İzmir) • ÇOCUK RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI Ebru Çengel Kültür (Ankara) • ÇOCUK VE ERGEN RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI Fuat Kırcelli (İstanbul) • ÇOCUK YOĞUN BAKIM Demet Demirkol (İstanbul) Metin Karaböcüoğlu (İstanbul) • NEONATOLOJİ Mete Akisu (İzmir) Saadet Arsan (Ankara) Melih Çetinkaya (İstanbul) Uğur Dilmen (Ankara) Ayla Günlemez (Kocaeli) Ayşe Engin Arısoy (Kocaeli) Nilgün Kültürsay (İstanbul) Yıldız Perk (İstanbul) Fahri Ovalı (İstanbul) Sibel Özbek (İstanbul) Münevver Türkmen (Aydın) Mehmet Vural (İstanbul) Mehmet Yalaz (İzmir) • ENDOKRİNOLOJİ Taner Bayraktaroğlu (Zonguldak) • FİZİKSEL TIP VE REHABİLİTASYON • KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM Selami Akkuş (Ankara) Aysu Akça (İstanbul) Nurdan Paker (İstanbul) Oğuz Arslan (İstanbul) Fatma Nur Kesiktaş (İstanbul) Murat Api (Adana) Figen Yılmaz (İstanbul) Osman Aşçıoğlu (İstanbul) • GENEL CERRAHİ Gürhan Baş (İstanbul) Bülent Kaya (İstanbul) Hamdi Bülent Uçan (İstanbul) Suat Can Ulukent (İstanbul) Abdussamet Yalçın (Ankara) Mehmet Yaşar (İstanbul) • GÖĞÜS CERRAHİSİ Murat Kara (İstanbul) • GÖZ HASTALIKLARI Ahmet Demirok (İstanbul) • HEMATOLOJİ İmdat Dilek (Ankara) Ali Kutlucan (Konya) • İÇ HASTALIKLARI Mehmet Ali Çıkrıkçıoğlu (İstanbul) Mehmet Hurşitoğlu (İstanbul) Ömür Tabak (İstanbul) Tufan Tükek (İstanbul) • İNFEKSİYON HASTALIKLARI VE MİKROBİYOLOJİ İsmail Yaşar Avcı (Ankara) Ayşe İnce (İstanbul) Melahat Dönmez (İstanbul) Haluk Erdal Malatyalıoğlu (Samsun) Şefik Eser Özyürek (Bursa) Mesut Abdulkerim Ünsal (Trabzon) Doğukan Yıldırım (İstanbul) • İNFERTİLİTE, ENDOKRİNOLOJİ Murat Berkanoğlu (Antalya) İsmail Çepni (İstanbul) Cem Demirel (İstanbul) Fatih Durmuşoğlu (İstanbul) • KARDİYOLOJİ Atilla Rasih Yener (İstanbul) • MİKROBİYOLOJİ VE KLİNİK MİKROBİYOLOJİ Tuncay Özekinci (Diyarbakır) • NEFROLOJİ Taner Baştürk (İstanbul) Rümeysa Kazancıoğlu (İstanbul) • NÖROLOJİ Orhan Deniz (İstanbul) • ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ Cem Fıçıcıoğlu (İstanbul) Tolga Atay (Isparta) Özay Oral (İstanbul) Kerem Birsel (İstanbul) Erdal Kaya (İstanbul) Cihat Ünlü (İstanbul) Gonca Yıldırım (İstanbul) • JİNEKOLOJİK ONKOLOJİ Ahmet Gülkılık (İstanbul) Kemal Güngördük (Mardin) Kadir Güzin (İstanbul) Sezai Şahmay (İstanbul) • PERİNATOLOJİ Alev Atış (İstanbul) Vedat Dayıcıoğlu (İstanbul) Halil İbrahim Balcı (İstanbul) Mehmet Erdil (İstanbul) Ali Erşen (İstanbul) Nuh Mehmet Elmadağ (İstanbul) Hasan Hilmi Muratlı (Edirne) Gazi Zorer (İstanbul) • PATOLOJİ Selver Özekinci (İstanbul) Fetin Rüştü Yıldız (İstanbul) • RADYOLOJİ Ali Gedikbaş (İstanbul) A.Tan Cimilli (İstanbul) İbrahim Polat (İstanbul) Mustafa Fatih İnecikli (İstanbul) Ahmet Gül (İstanbul Gökhan Yıldırım (İstanbul) Kadriye Kart (İstanbul) • ÜROJİNEKOLOJİ Fehmi Tabak (İstanbul) Cemal Ark (İstanbul) Emel Yılmaz (İstanbul) Ağahan Han (İstanbul) Alper Şener (Çanakkale) Alpaslan Akyol (Elazığ) Mehmet Akın Taşyaran (Ankara) İbrahim Çelebi (İstanbul) Ali Er (İstanbul) • TIBBİ GENETİK Ahmet Aydın (İzmir) Zehra Ocak (İstanbul) Beyhan Tüysüz (İstanbul) Adnan Yüksel (İstanbul) . Istanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi ISSN 2148 - 273X Ocak 2015 Cilt: 7 Sayı: 1 İçindekiler Klinik Araştırmalar / Clinical Investigations • Kontrollü Ovulasyon İndüksiyonu ve İntrauterin İnseminasyon Tedavisi Alan İnfertil Hastalarda Gebelik Oranlarını Etkileyen Faktörler Prognostic Factors on Pregnancy Rates in Infertile Patients Undergoing Controlled Ovarian Stimulation and Intrauterine Insemination S. Erdoğan, E. Çöğendez, M. Eken, B. Keyif, B. Erdoğan, E. Kaya ..................................... 1-7 • Genetik Amniyosentezde Saptanan Koyu Amniyon Sıvısının Perinatal Sonuçlarla İlişkisinin Değerlendirilmesi Evaluation of the Association Between the Dark Amniotik Fluid Detected in Genetic Amniocentesis and Related Perinatal Outcome İ. Polat, A. Ekiz, B. Kaya, D. K. Açar, M. Bestel, S. Sezer, S. Dikmen, G. Yıldırım ............... 8-12 • Kronik Ürtikerli Olgularda Hepatit B ve Hepatit C Sıklığının Değerlendirilmesi Evaluation of Hepatitis B and Hepatitis C Frequency in Patients with Chronic Urticaria A. İnci, A. Günaydın ............................................................................................................... 13-16 • Gebeliğin Erken Döneminde Ultrasonografi Bulgularının Gebelik Prognozunu Öngörmedeki Yeri ve Değeri The Effects of Early Gestational Transvaginal Ultrasonography Signs on the Prediction of Prognosis of Pregnancy M. Bayrak, C. Karadağ, S. Demircan, B. Yılmaz ................................................................... 17-21 • İstanbul’da Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Başvuran Hastalarda HBsAg, AntiHBs, Anti-HCV Seroprevalansı HBsAg, Anti-HBs and Anti-HCV Seroprevalence of the Patients Who Admitted To a Training and Research Hospital in Istanbul A. İnci, E. Çavuş, G. Altay, F. Dardeh, C. Kazezoğlu, K. Şanlı, Ö. Yanılmaz ......................... 22-25 İçindekiler (devam) • Robot Yardımlı Radikal Prostatektomi Alanındaki Bilimsel Üretkenliğin Değerlendirilmesi Evaluation of Scientific Productivity in Robot Assisted Radical Prostatectomy F. E. Su, E. Özdemir ............................................................................................................... Olgu Sunumları / Case Reports 26-30 • Çocuklarda Göğüs Ağrısının Nadir Bir Nedeni Spontan Pnömomediastinum Spontaneous Pneumomediastinum As a Rare Etiology of Chest Pain in Children G. Keskindemirci, N. Aktay Ayaz, A. Zopçuk, H. Bornaun, A. Er, G. Aydoğan, K. Öztarhan ............................................................................................................................ 31-33 • Astımlı Bir Hastada Geç Dönemde Ortaya Çıkan, Anca İlişkili Nekrotizan Vaskülitin Neden Olduğu Kresentik Glomerülonefritin Başarılı Tedavisi Successful Treatment of Rapidly Progressive Glomerulonephritis Associated with Anca Related Necrotizing Vasculitis Developed in a Patient With Asthma at Later Course M. Yalçın, C. Akgöl, T. Baştürk, M. Sevinç, Y. Koç, E. Ahbap, T. Sakacı, T. Şahutoğlu, M. Y. Gürler, A. Ünsal ............................................................................................................. 34-37 • Hiperhomosisteinemi Nedeniyle Gelişen Pulmoner Emboli: Olgu Sunumu Pulmoner Embolism Developed Due To Hyperhomocysteinemia: Case Report E. Çavdar, R. Coşkun, A. Fadıloğlu, Ö. Tabak, M. Hurşitoğlu, Z. S. Bes ............................... 38-40 • İleo-Çekal Valv Komşuluğuna Yapılan İleo-İleal Anastomozların Güvenilirliği: Bir Olgu Sunumu ve Literatür Taraması The Safety of Ileo-Ileal Anastomosis Performed Near Ileo-Cecal Valve: A Case Report and Review of the Literature B. Kaya, O. Bat, H. K. Çelik, A. Tunca, A. İ. Tekirdağ, A. Şener ............................................ 41-43 • Kell Alloimmunizasyonundan Etkilenmiş Gebeliğin Yönetimi: Olgu Sunumu Management of Pregnancy Affected by Kell Alloimmunization: Case Report A. Ekiz, D. K. Açar, H. Aslan, A. Gül, G. Yıldırım, M. Bestel .................................................. 44-46 Araştırma İKSST Derg 7(1):1-7, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.001 Kontrollü Ovulasyon İndüksiyonu ve İntrauterin İnseminasyon Tedavisi Alan İnfertil Hastalarda Gebelik Oranlarını Etkileyen Faktörler Prognostic Factors on Pregnancy Rates in Infertile Patients Undergoing Controlled Ovarian Stimulation and Intrauterine Insemination Sinan Erdoğan*, Ebru Çöğendez**, Meryem Eken**, Betül Keyif***, Burcu Erdoğan*, Erdal Kaya**** * Muş Devlet Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ** Zeynep Kamil Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği *** İstanbul Universitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı **** Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Çalışmamızda kontrollü ovaryen stimülasyon (KOH)intrauterin inseminasyon (IUI) uygulanan hastalarda başarıyı etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve böylece KOH-IUI için uygun hasta seçim kriterlerinin belirlenmesi amaçlandı. Objective: The aim of this study is to determine the factors affecting pregnancy rates in patients undergoing controlled ovarian hyperstimulation (COH)- intrauterine insemination (IUI) and criteria of patient selection for COH/IUI. Gereç ve Yöntem: Ocak 2011-Kasım 2011 tarihleri arasında Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi İnfertilite Polikliniği’ne başvuran; çalışmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan toplam 328 çifte uygulanan 596 siklus retrospektif olarak değerlendirildi. Klinik gebelik tanısı IUI sonrası 14. gün β hCG’si pozitif olan hastalarda transvajinal ultrasonografide gestasyonel kese izlendiğinde konuldu. Bulgular klinik gebelik (+) ve klinik gebelik (-) olan grupların verileri değerlendirilerek karşılaştırıldı Material and Method: 328 couples who underwent 596 IUI cycles and admitted to Zeynep Kamil Training and Research Hospital infertility clinic between January 2011 - November 2011 zwho had complied with inclusion criteria were evaluated retrospectively. Pregnancy diagnosis was made clinically on 14th day of IUI for patients with positive Β -HcG after observing gestational sac in the ultrasound scans. The results of clinical pregnancy (+) and clinical pregnancy (-) groups were compared. Bulgular: Tedavi sonrası toplam 65 gebelik elde edildi. Gebelik oranı siklus başına %10,9 çift başına ise %19,8 olarak izlendi. Kontrollü ovaryen stimülasyon ve intrauterin inseminasyon sikluslarında en yüksek gebelik oranları; 30 yaş altında, hCG günü endometriyal kalınlık >8 mm, infertilite süresi ≤3 yıl, antral folikül sayısı >4, 16 mm üzerinde preovulatuar folikül sayısı ≥2 total motil sperm sayısı >20 milyon/ml olan çiftlerde elde edildi Sonuç: KOH-IUI uygulanan hastalarda; infertilite süresi, antral folikül sayısı, 16 mm üzeri preovulatuar folikül sayısı, total motil sperm sayısı gebelik oranını etkileyen en önemli faktörlerdir. Anahtar kelimeler: kontrollü ovulasyon indüksiyonu, intrauterin inseminasyon, infertilite Results: After treatment sixty-five patients became pregnant. The pregnancy rates were 10.9% per cycle and 19.8% per couple. Compared with non-pregnant cycles, pregnant women were younger (<30 years). In patient with thicker endometrium (> 8 mm) on HCG day, infertility period of ≤3 years, antral follicule count of >4, preovulatory follicule count of ≥2 and number of follicles greater than 16 mm in diameter and male partners with total motile sperm count of >20 million/ml had significantly higher pregnancy rates. Duration of infertility was significantly shorter for pregnant cycles. The sperm concentration and number of motile spermatozoa were also significantly increased in pregnant cycles. Data were compared between pregnant, and nonpregnant groups Conclusion: Duration of infertility and number of follicles greater than 16 mm in diameter, total motile sperm count had the maximum power to predict pregnancy following ovarian stimulation and intrauterine insemination Key words: controlled ovarian stimulation, intrauterine insemination, infertility Alındığı tarih: 24.07.2014 Kabul tarihi: 11.11.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Meryem Eken, Zeynep Kamil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Op. Dr. Burhanettin Üstünel Cad. No: 10 Üsküdar İstanbul e-posta: [email protected] 1 İKSST Derg 7(1):1-7, 2015 GİRİŞ İnfertilite, düzenli cinsel ilişki (haftada ≥2) varlığına ve herhangi bir gebeliği koruyucu yöntem uygulanmamasına rağmen, 12 ay içinde gebelik elde edilememesi olarak tanımlanır (1). Üreme çağındaki çiftlerin yaklaşık %10-15’i infertilite sorunu yaşamaktadırlar. İnfertilite etiyolojisinde %30-40 erkek faktör, %40-50 kadın faktör, %20-25’inde her iki faktör birden rol oynamaktadır (2). Mevcut standart tanı metotları uygulanmasına rağmen, olguların %10-15’inde infertilite nedeni bulunamamaktadır ve açıklanamayan infertilite olarak kabul edilmektedir (2). Yardımcı üreme tekniklerinin (YÜT) gelişmesiyle beraber, infertilite tedavisinde başarı oranları artmaya başlamıştır. Tedavi yöntemleri arasında ovulasyon indüksiyonu ve intrauterin inseminasyon (IUI) infertilite tedavisinin temelini oluşturmaktır. IUI diğer yardımcı üreme tekniklerine göre ucuz, kolay uygulanabilir ve daha az invazif olması nedeniyle en sık kullanılan tedavi yöntemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. IUI başarısının arttırılması için tedavi öncesi çiftlerin detaylı bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. IUI başarısını etkileyen faktörler önceden bilinmeli ve tedavi planlamasında bu faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızın amacı; kontrollü ovulasyon indüksiyonu ve intrauterin inseminasyon uygulanan hastalarda gebelik oranlarını etkileyen faktörleri değerlendirmek ve bu değerlendirme sonucuna göre uygun hasta seçim kriterlerini düzenlemektir. GEREÇ ve YÖNTEM Ocak 2011 - Kasım 2011 tarihleri arasında Zeynep Kamil Eğitim ve Araştırma Hastanesi İnfertilite Polikliniğine başvuran çalışmaya dâhil edilme kriterlerini karşılayan toplam 328 çifte uygulanan 596 IUI siklusunun sonuçları retrospektif olarak analiz edildi. Çalışmamız hastanemiz Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı. İnfertilite polikliniğine başvuran her hastanın değerlendirilmesinde; ayrıntılı anamnez; yaş, infertilite süresi, ilave medikal faktörler, koitus alışkanlıkları, geçirilmiş hastalıklar ve operasyonlar, alkol sigara gibi alışkanlıklar sorgulandı. Tüm hastalardan servikal smear ve servikal kültür alındı, ayrıntılı fizik muayene ve jinekolojik muayene, bazal transvajinal ultrasonografi (TVUSG), histerosalpin2 gografi (HSG) yapıldı. En az 1 yıllık düzenli cinsel ilişkiye rağmen, gebe kalamayan ve çocuk istemi olan, HSG’de en az bir tuba vizualize edilen, nedeni açıklanamayan infertil, hafif-orta erkek faktörü (hafif-orta derece oligoastenoteratozoospermi) olan, sekonder infertil, ovulatuar disfonksiyon, bazal FSH < 15 ve E2 değeri ≤80 pg/ml ve vücut kitle indeksi < 30 olan hastalar çalışmaya dâhil edilirken, infertilite süresi <1 yıl HSG de bilateral tubal okluzyon, bazal FSH>15, E2 değeri > 80 pg/ml, ek endokrin hastalık (Cushing, diyabet, troid disfonksiyonu, hiperprolaktinemi, androjen sentezleyen tümör, 21-hidroksilaz enzim defekti gibi) şiddetli erkek faktörü, TVUSG’de ovaryan kitlesi olan hastalar (solidkistik), ek sistemik hastalık vücut kitle indeksi ≥ 30 olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Tüm erkekler üroloji muayenesinden geçirildi ve farklı zamanlarda en az 2 kez spermiogram bakıldı. IUI uygulanacak tüm hastalara menstruel siklusun 3. günü TVUSG yapılarak Klomifen sitrat (Clomen®; Koçak Farma / Türkiye, Serophene®; Merck Serono/ İtalya) veya rekombinant FSH (GonalF®; Merck Serono / İtalya, Puregon®; Merck-Sharp&Dohme/ Australia) ile ovulasyon indüksiyonu başlandı. Klomifen sitrat tedavisi başarısız olan veya başarısızlık öyküsü olan hastalara ve WHO Grup 1 hastalara gonadotropinler ile ovulasyon indüksiyonu başlandı. Tedavi dozları daha önce tedavi alan hastalarda önceki tedaviye yanıta göre başlandı. Bunun dışında klomifen sitrat 50 mg/gün, gonadotropinler 75 IU dozunda tedaviye başlandı. Yanıt yetersiz görüldüğünde gonadotropin dozları yine düzenlendi. Hastanın overleri ve endometriumu TVUSG ile değerlendirildi (Folikülometri). On sekiz mm üstü folikül oluştuğunda ovarian hiperstimulasyon ve çoğul gebelik riski yok ise 10.000 IU HCG (Pregnyl®; Organon/Hollanda) intramusküler veya 250μg rekombinant hCG (Ovitrelle®; Merck-Serono/İtalya) subkütan enjeksiyon yapıldı. HCG dozundan 36 saat sonra IUI işlemi gerçekleştirildi. IUI işleminde vulva vajen serum fizyolojik ile yıkandıktan sonra hazırlanmış sperm (ortalama 0,5 ml olacak şekilde) yumuşak inseminasyon kateteri (AINSEBLUE-R RI. MOS. ITALYA) kullanılarak yavaşça intrauterin kaviteye enjekte edildi. IUI sonrası hastalar 15 dk. sırtüstü pozisyonda dinlendirildi ve bütün hastalara luteal faz desteği olarak vajinal S. Erdoğan ve ark., Kontrollü Ovulasyon İndüksiyonu ve İntrauterin İnseminasyon Tedavisi Alan İnfertil Hastalarda Gebelik Oranlarını Etkileyen Faktörler progesteron (Crinone vag jel; Merck-Serono/ İtalya) verildi. IUI sonrası başarı kriteri klinik gebelik olarak alınmıştır. Klinik gebelik tanısı IUI sonrası 14. gün βhCG’si pozitif olan hastalarda intrauterin gestasyonel kesenin görülmesiyle konmuştur. Bulgular klinik gebelik elde edilen ve klinik gebelik elde edilemeyen grupların verileri değerlendirilerek karşılaştırılmıştır. İstatistiksel Yöntem: Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, frekans, oran değerleri kullanıldı. Verilerin dağılımı KolmogorovSmirnov ile test edildi. Değişkenlerin analizinde Mann-Whitney U test kullanılmıştır. Oransal verilerin analizinde ki-kare test, ki-kare koşulları sağlanmadığında Fischer test kullanıldı. Etki düzeylerinin araştırılmasında lojistik regresyon analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 20,0 programı kullanılmıştır. BULGULAR Olguların yaşları 19-47 arasında değişmekte yaş orta- laması 28.7±5.3’tür. Çift başına siklus 1 ile 5 arasında değişmekte olup, ortalama siklus sayısı 1.6±0.8’dir. Hasta başına başarı oranı %19,8 siklus başına başarı oranı %10,9 bulunmuştur. Hasta gruplarının demografik özellikleri Tablo 1’de özetlendi. İnfertilite süresi ≤3 yıl hastalarda gebelik oluşma oranı infertilite süresi 3 yıldan büyük hastalara göre anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Grup A (gebelik olan) ve Grup B’de (gebelik olmayan) bazal FSH ortalamaları anlamlı (p > 0.05) olarak farklı değildi. ≤ 10 IU/L FSH değeri olan hastalarda gebelik oluşma oranı bazal FSH değeri >10 IU/L olan hastalara göre anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti (Tablo 2). Ovulasyon indüksiyonu için kullanılan ajanlar açısından iki grup arasında anlamlı (p>0.05) farklılık yoktur (Tablo 2). Tablo 1. Hastaların demografik özellikleri. Gebelik(+) (Grup A) Ort. ± StDs / %(n) Gebelik(-) (Grup B) Ort. ± StDs / %(n) P değeri** 26.4±4.33 28.55±5.16 0.002 %14.2 (n=51) %5.9 (n=14) %85.7 (n=307) %94.1 (n=224) 0.001 31.00±6.58 31.77±5.40 0.293 Menstruasyon Düzensiz Düzenli %11.9 (n=26) %10.3 (n=39) %88.1 (n=221) %89.7 (n=339) 0.544 Sigara kullanımı Yok Var %10.8 (n=52) %11.3 (n=13) %89.2 (n=429) %88.7 (n=102) 0.879 Siklus sayısı 1. siklus 2. siklus 3. siklus 4. siklus 5. siklus %11.6 (n=38) %10.0 (n=19) %10.6 (n=7) %9.1 (n=1) %0.0 (n=0) %88.4 (n=290) %90.0 (n=171) %89.4 (n=59) %90.9 (n=10) %100.0 (n=1) 0.839 FSH ≤10 >10 %11.7 (n=64) %2.0 (n=1) %88,3 (n=482) %98.0 (n=49) 0.004 6.65±1.59 7.12±3.56 0.385 Yaş (Ortalama) Yaş ≤30 >30 Erkek yaşı (Ortalama) FSH (Ortalama) ki-kare test- Mann –Whitney U Test **p<0.05 3 İKSST Derg 7(1):1-7, 2015 Tablo 2. Klinik gebelik durumuna göre değerlendirmeler. Gebelik (+) Ort.±Sts-%(n) Gebelik (-) Ort.±Sts-%(n) Tablo 3. Sperm parametrelerine göre gebelik oranları. P değeri++ HCG günü end. kalınlık (mm) ≤8 >8 %3,7 (n=10) %16,7 (n=55) %96,3 (n=257) %83,3 (n=274) 0.000 Antral follikül sayısı 0-4 4-6 6-10 >10 %4,3 (n=11) %14,7 (n=21) %17,6 (n=9) %16,6 (n=24) %95,7 (n=246) %85,3 (n=122) %82,4 (n=42) %83,4 (n=121) 0.000 >16 mm follikül 1 2 3 %3,6 (n=13) %22,3 (n=44) %23,5 (n=8) %96,4 (n=352) %77,7 (n=153) %76,5 (n=26) 0.000 Kullanılan ajan Klomifen sitrat %13,7 (n=31) r- FSH %9,2 (n=34) %86,3 (n=196) %90,8 (n=335) 0.091 Gebelik (+) Ort..± Sts-%(n) Gebelik (-) Ort.± Sts/-%(n) P* TMSS (ortalama) 63.80±48.22 43.23±38.10 0.000 TMSS (milyon/ml) ≤10 10-20 >20 %4,6 (n=3) %4,0 (n=6) %14,7 (n=56) %95,4 (n=62) %96 (n=143) %85,3 (n=326) 0.000 Sperm morfoloji ≤4 5-13 ≥14 %0,0 (n=0) %8,1 (n=3) %11,1 (n=62) %100 (n=1) %91,9 (n=34) %88,9 (n=496) 0.801 69.58±41.63 56.92±41.95 0.007 Sperm konsantrasyonu (milyon/ml) ki-kare test, Mann-Whitney U Test, *p<0.05, TMSS: Total Motil Sperm Sayısı ki-kare test, Mann-Whitney U Test ++p<0.05 Endometriyal kalınlık değeri ≤8 olan hastalarda gebelik oluşma oranı endometriyal kalınlığı > 8 mm olan hastalara göre anlamlı (p<0.05) olarak daha düşüktü (Tablo 2). Antral folikül sayısı 6-10 ve üstü olanların gebelik oranı antral folikül sayısı 0-4 olanlarda daha yüksekti (p<0.05). Gebelik oluşup oluşmamasına göre 16 mm üzeri folikül sayı dağılımları anlamlı (p<0.05) olarak farklıydı. On altı mm üzeri folikül sayısı 2 ve üstü olanların gebelik oranı 16 mm üzeri folikül sayısı 1 olanlarda daha yüksekti (Tablo 2). Total motil sperm sayısı (TMSS) >20 milyon olan hastalarda gebelik oluşma oranı TMSS 20 milyon ve daha az olan hastalara göre anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti (Tablo 3). Grup A ve Grup B’nin sperm morfoloji (Kruger strict) değerleri ve dağılımları (≤ 4/5-13 / 14 ≤) anlamlı (p >0.05) olarak farklı değildi (Tablo 3). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; Hcg günü endometriyal kalınlığı ≥8 olanlarda gebelik oranının 3.4 kat arttığı izlendi. İnfertilite süresi ≤3 yıl olan hastaların gebe kalma olasılığı infertilite süresi 3 yıldan fazla olan hastalara göre 3.1 kat daha fazlaydı. Antral folikül sayısı ≥ 4 olan hastaların gebe kalma olasılığı antral folikül sayısı <4 olan hastalara göre 2,4 kat daha fazlaydı. 16 mm üzeri folikül sayısı ≥2 4 olan hastaların gebe kalma olasılığı 16 mm üzeri folikül sayısı = 1 olan hastalara göre 5,2 kat daha fazlaydı. TMSS > 20 milyon olan hastaların gebe kalma olasılığı TMSS ≤ 20 milyon hastalara göre 1,4 kat daha fazlaydı. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde yaş ≤ 30 olan hasta grubu > 30 olan grupa göre gebelik oranını arttırdığı izlenmesine rağmen, çok değişkenli regresyon analizine giremedi (Tablo 4). Çok değişkenli analizde modele βhCG günü endometriyal kalınlık, infertilite süresi, antral folikül sayısı, 16 mm üzeri folikül sayısı, total sperm sayısı ile anlamlı model kurulmuştur. Model ile tedavi sonrası gebe olma olasılığı %99,4 oranında gebe olmama oranı %21,5 oranında doğru tahmin edilmektedir. Tüm olguların %90,9’u doğru tahmin edilmiştir. Tablo 4. Gebelik oranlarını etkileyen faktörlerin lojistik regresyon analizi. Çok değişkenli regresyon analizi OR En Düşük En Yüksek HCG günü end. kalınlık İnfertilite süresi (yıl) Antral follikül sayısı 16 mm üzeri follikül sayısı TMSS Sabit 3,452 3,144 2,490 5,252 1,437 Logistik Regresyon Analizi *p<0.05 1,637 1,705 1,197 2,676 1,107 7,278 5,799 5,178 10,308 1,866 P* 0.001 0.000 0.015 0.000 0.006 0.000 TARTIŞMA Bu çalışmada KOH- İUİ uygulanan hastalarda gebe- S. Erdoğan ve ark., Kontrollü Ovulasyon İndüksiyonu ve İntrauterin İnseminasyon Tedavisi Alan İnfertil Hastalarda Gebelik Oranlarını Etkileyen Faktörler lik oranlarını etkileyen faktörleri değerlendirmek ve bu değerlendirme sonucuna göre uygun hasta seçimi kriterlerini düzenlemek amaçlanmıştır. Çalışmada 328 çift üzerine 596 siklus uygulanmış ve çift başına %19,8 siklus başına %10,9 başarı elde edilmiştir. Çalışmamızda hasta başına ortalama 1.6±0.8 siklus düşmüştür. Yalnızca 1 hastaya 5. siklus uygulanmış hastaların büyük kısmı 1. ve 2. siklustan sonra tedaviye devam etmemiş, ara vermiş veya IVF tedavisine yönlendirilmiştir. KOH-IUI tedavisinin kaç siklus ile sınırlandırılması ile ilgili yapılan çalışmalar incelendiğinde elde edilen sonuçlar ve genel kabul gören görüş 3-4 siklus sonrası hastaların IVF’e yönlendirilmesi lehinedir. Nuojua-Huttunen ve ark. (3) 811 sikluslu çalışmasında en yüksek gebelik oranı hastaların ilk sikluslarında %18 oranında ve tüm gebeliklerin %97’si de ilk dört siklusta elde edilmiştir. Aboulghar ve ark. (4) açıklanamayan infertilite nedeni ile IUI uygulanan 1112 siklusta, kümültatif gebelik oranını ilk üç siklus sonunda %39,2, altı siklus sonunda %48,5 olarak bulmuşlardır. Üçüncü IUI siklusu sonrasında siklus başına gebelik oranını %9,3 bulup, buna karşın IVF tercih edilirse bu oranın %36,6 olacağını, dolayısıyla maliyet ve etkinlik açısından IUI tedavisinin üç siklusla sınırlandırılmasının uygun olacağını belirtmişlerdir. Çalışmamızda sikluslar arasında gebelik başarı oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. Elde edilen gebeliklerin %58,4 gibi büyük bir kısmı ilk siklusta elde edilmiştir. Kadınlarda yaş ilerledikçe folikül sayısı azalmakta, oosit kalitesi düşmekte ve bu durum ovulasyon indüksiyonlarına zayıf yanıt verilmesine neden olmaktadır. Çalışmamızda gebelik oluşan hastaların yaşları gebelik oluşmayan hastalara göre anlamlı olarak düşük bulundu. ≤ 30 yaş hastalarda gebelik oluşma oranı 30 yaş üstü hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti, 30 yaş altı gebelik oranı %14,2 iken, 30 yaş üstü %5,9 bulunmuştur. Litaratüre baktığımızda Ghosh ve ark. (5) benzer çalışmalarında, kadın yaşı ve IUI başarısını vurgulamışlardır. Bunlara karşın literatürde yapılan çalışmalarda kadın yaşıyla gebelik oranları arasında anlamlı bir ilişki saptayamamışlardır (6-8). Birçok klinisyen; hastaların yaşı arttıkça hastalarını başarı şansının IUI’dan daha yüksek olduğunu düşündükleri IVF’e yönlendirmekte, ancak bunun için elde edilmiş kesin veriler yoktur. Çalışmamızda gebelik oluşan hastaların infertilite süresi gebelik olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha düşüktü. İnfertilite süresi ≤ 3 yıl hastalarda gebelik oluşma oranı infertilite süresi 3 yıldan fazla olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. İnfertilite süresi ≤ 3 yıl olan hastaların gebe kalma olasılığı bu süre > 3 yıl olan hastalara göre 3,6 kat daha fazlaydı. Merviel ve ark. (9) yaptıkları çalışmalarda infertilite süreleri ve IUI sikluslarında başarı oranı arasında bir ilişki saptamamışlardır. Literatüre bakıldığında genel kanı infertilite süresi ne kadar uzun ise hastalarda IUI başarı şansının azaldığı ve hastaların IVF’e yönlendirilmesi gerekliliğidir. Ancak bu süre ile ilgili bir uzlaşma yoktur. Literatüre baktığımızda endometriyal kalınlık ve IUI başarısı karşılaştıran birçok çalışma farklı sonuçlar ortaya koymaktadır. Esmailzadeh ve ark. (10) yaptığı çalışmada, gebelik elde edilenlerin hCG günü ölçülen ortalama endometriyal kalınlığı 10.1 mm bulunurken, gebelik elde edilemeyen olgularda ortalama endometriyal kalınlık 7.7 mm bulunmuştur. Benzer çalışmalarda, endometriyal kalınlık ile IUI başarısı arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ve endometriyal kalınlık arttıkça gebelik oranlarının arttığını bildirmişlerdir (11,12). Buna karşılık hCG günü endometriyal kalınlık ile gebelik başarısı arasında bir korelasyon olmadığını savunan çalışmalar mevcuttur (13,14). Çalışmamızda gebelik oluşan hastaların hCG günü endometriyal kalınlık değerleri gebelik olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. HCG günü endometriyal kalınlığı ≤8 mm olan hastalarda gebelik oluşma oranı anlamlı olarak daha düşüktü. Bir kadının fertilite potansiyelini değerlendirmede, overlerdeki mevcut folikül sayısının bilinmesi çok önemlidir. TVUSG ile izlenebilen antral foliküllerin sayısı ile histolojik kesitlerde izlenen foliküllerin sayısı arasında önemli korelasyon mevcuttur (15). Brancsi ve ark. (16) çalışmalarında antral folikül sayısının düşük over yanıtını öngörmede en iyi tek ölçüm olduğunu bildirmişlerdir. Aynı çalışmada antral folikül sayısı tek başına düşük yanıt verecek hastaları belirlemede en iyi parametre olarak bulunmuştur. Bundan sonra gelen en iyi parametre ise FSH olup, iki değer arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Frattarelli ve ark. (17) 278 infertil hasta5 İKSST Derg 7(1):1-7, 2015 nın verilerini retrospektif olarak olarak incelemiş ve ≤ 10 antral folikül sayısının artmış siklus iptal oranları ile birlikte olduğunu görmüşlerdir. Çalışmamızda antral folikül sayısına göre (0-4, 4-6, 6-10 ve 10 üzeri) hastaları gruplandırdık. Gebelik oluşup oluşmamasına göre antral folikül sayı dağılımları anlamlı olarak farklıydı. Antral folikül sayısı 6-10 ve üstü olanların gebelik oranı antral folikül sayısı 0-4 olanlara göre daha yüksekti. Birçok araştırmacı IUI sonrası gebelik oranları ile preovulatuar folikül sayısı arasında lineer bir ilişki olduğunu defalarca göstermiştir. Stone ve ark. (18) 9963 siklusta yaptıkları çalışmada, bir folikül için %7,6 iki folikül için %10,1 üç folikül için %8,6, dört folikül için %14 gebelik başarısı bulmuşlar ve sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olduğunu bildirmişlerdir. Aynı araştırmada çoğul gebelik ile preovulatuar folikül sayısı arasında da lineer bir ilişki olduğunu göstermişlerdir. Belaisch-Allart ve ark. (19) 880 siklus ile yaptıkları çalışmada, her siklus için klinik gebelik oranlarını hesaplamışlar, bir veya iki folikül ile %13,8, en az üç folikül ile %19,6 olarak bulmuşlardır. Çalışmamızda da, folikül sayısı arttıkça gebelik oranlarının arttığı görülmektedir. On altı mm üzeri folikül sayısı iki ve üstü olanların gebelik oranı 16 mm üzeri folikül sayısı bir olanlara göre 5,2 kat yüksekti. Folikül sayısı bir olanlarda gebelik başarısı %3,6 folikül sayısı iki olanlarda %22,3 ve folikül sayısı üç ve üzeri olanlarda %23,5 bulunmuştur. Ancak, folikül sayısı üç ve üzerinde olan hastalarda ovaryan hiperstimülasyon sendromu riskine dikkat etmek gerekmektedir. Çalışmamızda over rezervleri menstruel siklusun 3. günü bakılan TVUSG, FSH ve E2 değerleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, FSH değeri 10 IU/L, E2 değeri 80 pg/ml sınır değer olarak alınmıştır. Gebelik oluşan ve oluşmayan hastalarda bazal FSH ortalamaları anlamlı olarak farklı değildi. FSH değeri ≤ 10 IU/L olan hastalarda gebelik oluşma oranı FSH değeri >10 IU/L olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Gebelik oluşan hastaların bazal E2 ortalaması gebelik olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Gebelik oluşan ve oluşmayan hastalarda E2 değerinin 80 pg/dl’den büyük veya küçük olması anlamlı olarak farklı değildi. Literatüre baktığımızda Mullin ve ark. (20) FSH ve E2 için sırasıyla 15 IU/L ve 80 pg/ml’yi eşik değer olarak alıp 6 yaptıkları çalışmada, FSH eşik değer üzerindeki olgularda %15,4 FSH eşik değer altındaki olgularda ise %23 gebelik elde etmişlerdir. Yine aynı çalışmada E2 eşik değerinin üstündeki olgularda %14,6 ve eşik değer altındaki olgularda %21,7 gebelik elde etmişlerdir ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptayamamışlardır. Çalışmamızda, KOH tedavisinde kullanılan klomifen sitrat ile rekombinant FSH (r-FSH)’da karşılaştırılmıştır. Klomifen sitrat kullanılan hastalar ile r-FSH kullanan hastaların analizinde klinik gebelik elde etme başarısı açısından farklılık tespit edilmedi. Burada dikkati çeken bir diğer noktaysa toplam 596 siklusun 227’sinde klomifen sitrat, 379’unda r-FSH kullanılmıştır. Biz bu oranları hastanemizin tersiyer merkez olması ve hastaların büyük bir kısmının hastanemize dışarıdan başarısız klomifen sitrat siklusları sonrası refere edilmesine bağlı olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda gebelik oluşan hastaların total motil sperm sayısı gebelik olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Gebelik oluşan ve oluşmayan sperm morfoloji değerleri (Kruger strict) ve dağılımları ≤ %4 - %5-13 - %14 ≤ olarak sınıflandırıldığında anlamlı olarak farklılık saptanmadı. Gebelik oluşan hastaların sperm konsantrasyonu gebelik oluşmayan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti. Literatüre baktığımızda Sakhel ve ark. (21) 1662 IUI siklusunu içeren çalışmalarında insemine edilen motil spermatozoanın gebelik başarısını etkileyen en önemli parametre olduğunu bildirmişlerdir. Wainer ve ark. (22) analiz ettiği 5664 IUI siklusunda inseminasyon için 5 milyondan fazla motil sperm olduğu sürece, gebelik oranlarının teratospermi tarafından önemli derecede etkilenmeyeceğini bildirmişlerdir. Sperm parametreleri ile ilgili yapılan çalışmalarda klinisyenler arasında hala intrauterin inseminasyonda optimal gebelik oranlarının elde edilebileceği sperm parametrelerinin ne olduğu konusunda tam bir görüş birliği yoktur. SONUÇ İnfertilite tedavisinde KOH-IUI uygulanan hastalarda; infertilite süresi, antral folikül sayısı, 16 mm üzeri preovulatuar folikül sayısı, total motil sperm sayısı gebelik oranını etkileyen en önemli faktörlerdir. Yine hastanın yaşı, hCG günü endometriyal kalınlık, sperm konsantrasyonu, gebelik oranlarını yüksek derecede S. Erdoğan ve ark., Kontrollü Ovulasyon İndüksiyonu ve İntrauterin İnseminasyon Tedavisi Alan İnfertil Hastalarda Gebelik Oranlarını Etkileyen Faktörler değiştirmektedir. Elde ettiğimiz bu bilgiler ile KOHIUI uygulayacağımız hastaları daha iyi seçebilir tedavi başarısını öngörebilir ve tedavi rejimlerimizi ayarlayabiliriz. Yine gereksiz tedavilerden kaçınıp KOH-IUI siklusunda başarı şansının yüksek olabileceği hastaları önceden görüp daha yüksek maliyet ve morbiditeye neden olabilen IVF-ICSI rejimlerine yönlendirmeden tedavi edebiliriz. KAYNAKLAR 1. Moghissi KS, Wallach EE. Unexplained infertility. Fertil Steril 1983;39(1):5-21. 2. Guzick DS, Grefenstette I, Baffone K, Berga SL, Krasnow JS, et al. Infertility evaluation in fertile women: a model for assessing the efficacy of infertility testing. Hum Reprod 1994;9(12):2306-10 3.Nuojua-Huttunen S, Tomas C, Bloigu R, Tuomivaara L, Martikainen H. Intrauterine insemination treatment in subfertility: an analysis of factors affecting outcome. Hum Reprod 1999;14(3):698-703. http://dx.doi.org/10.1093/humrep/14.3.698 4. Aboulgar M, Mansour R, Serour G, Abdrazek A, Amin Y, Rhodes C. Controlled ovarian hyperstimulation and intrauterine insemination for treatment of unexplained infertility should be limited to a maximum of three trials. Fertil Steril 2001;75(1):88-891. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(00)01641-1 5. Ghosh C, Buck G, Priore R, Wacktawski-Wende J, Severino M. Follicular response and pregnancy among infertile women undergoing ovulation induction and intrauterine insemination. Fertil Steril 2003;80(2):328-35. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(03)00601-0 6. Ibérico G, Vioque J, Ariza N, Lozano JM, Roca M, et al. Analysis of factors influencing pregnancy rates in homologous intrauterine insemination. Fertil Steril 2004;81(5):1308-13. http://dx.doi.org/10.1016/j.fertnstert.2003.09.062 7. Van Voorhis BJ, Barnett M, Sparks AE, Syrop CH, Rosenthal G, et al. Effect of the total motile sperm count on the efficacy and cost-effectiveness of intrauterine insemination and in vitro fertilization. Fertil Steril 2001;75(4):661-8. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(00)01783-0 8. Haebe J, Martin J, Tekepety F, Tummon I, Shepherd K. Success of intrauterine insemination in women aged 40-42 years. Fertil Steril 2002 ;78(1):29-33. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(02)03168-0 9. Merviel P, Heraud MH, Grenier N, Lourdel E, Sanguinet P, et al. Predictive factors for pregnancy after intrauterine insemination (IUI): an analysis of 1038 cycles and a review of the literature. Fertil Steril 2010;93(1):79-88. http://dx.doi.org/10.1016/j.fertnstert.2008.09.058 10.Esmailzadeh S, Faramarzi M. Endometriyal thickness and pregnancy outcome after intrauterine insemination. Fertil Steril 2007;88(2):432-7. http://dx.doi.org/10.1016/j.fertnstert.2006.12.010 11.Noyes N, Liu HC, Sultan K, Schattman G, Rosenwaks Z. Endometriyal thickness appears to be a significant factor in embryo implantation in in-vitro fertilization. Hum Reprod 1995;10(4):919-22. 12.Weissman A, Gotlieb L, Casper RF. The detrimental effect of increased endometriyal thickness on implantation and pregnancy rates and outcome in an in vitro fertilization program. Fertil Steril 1999;71(1):147-9. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(98)00413-0 13.De Geyter C, Schmitter M, De Geyter M, Nieschlag E, Holzgreve W, et al. Prospective evaluation of the ultrasound appearance of the endometrium in a cohort of 1,186 infertile women. Fertil Steril 2000;73(1):106-13. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(99)00484-7 14.Kolibianakis EM, Zikopoulos KA, Fatemi HM, Osmanagaoglu K, Evenpoel J, et al. Endometriyal thickness cannot predict ongoing pregnancy achievement in cycles stimulated with clomiphene citrate for intrauterine insemination. Reprod Biomed Online 2004;8(1):115-8. http://dx.doi.org/10.1016/S1472-6483(10)60505-6 15.Pellicer A, Ardiles G, Neuspiller F, Remohi J, Simon C, Bonilla-Musoles F. Evaluation of the ovarian reserve in young low responders with normal basal levels of follicle-stimulating hormone using three-dimensional ultrasonography. Fertil Steril 1998;70:671-5. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(98)00268-4 16.Bancsi LF, Broekmans FJ, Eijkemans MJ, de Jong FH, Habbema JD, et al. Predictors of poor ovarian response in in vitro fertilization: aprospective study comparing basal markers of ovarian reserve. Fertil Steril 2002;77:328-36. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(01)02983-1 17.Frattarelli JL, Lauria-Costab DF, Miller BT, Bergh PA, Scott RT. Basal antral follicle number and mean ovarian diameter predict cycle cancellation and ovarian responsiveness in assisted reproductive technology cycles. Fertil Steril 2000;74(3):512-7. http://dx.doi.org/10.1016/S0015-0282(00)00708-1 18.Stone BA, Vargyas JM, Ringler GE, Stein AL, Marrs RP. Determinants of the outcome of intrauterine insemination: analysis of outcomes of 9963 consecutive cycles. Am J Obstet Gynecol 1999;180(6 Pt 1):152234. http://dx.doi.org/10.1016/S0002-9378(99)70048-7 19.Belaisch-Allart J, Mayenga JM, Plachot M. Intrauterine insemination. Contracept Fertil Sex 1999; 27(9):614-9. 20.Mullin CM, Trivax B, Baxter M, Virji N, Saketos M, et al. Day 3 folicles stimulating hormone (FSH) and estradiol (E2): Could these values be used as markers to predict pregnancy outcomes in women undergoing ovulation indiction (Oİ) therapy with intrauterin insemination (Oİ) Cycles? Fertility Sterility 2005;84:162. 21.Sakhel K, Schwark S, El-Mokadem, Baig S, Ashraf M, Abuzeid M. Pregnancy outcome after intrauterine insemination in patients with ovulatory disorder. Fertility and Sterility 2005;84(1):S67. http://dx.doi.org/10.1016/j.fertnstert.2005.07.160 22.Wainer R, Albert M, Dorion A, Bailly M, Bergere M, et al. Influence of the number of motil spermatozoa inseminated and of their morphology on the succe of intrauterine insemination. Hum Reprod 2004;19(9): 2060-5. http://dx.doi.org/10.1093/humrep/deh390 7 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):8-12, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.008 Genetik Amniyosentezde Saptanan Koyu Amniyon Sıvısının Perinatal Sonuçlarla İlişkisinin Değerlendirilmesi Evaluation of the Association Between the Dark Amniotik Fluid Detected in Genetic Amniocentesis and Related Perinatal Outcome İbrahim Polat*, Ali Ekiz*, Başak Kaya*, Deniz Kanber Açar*, Melih Bestel**, Salim Sezer*, Selin Dikmen**, Gökhan Yıldırım* * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Perinatoloji Bilim Dalı ** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ÖZET SUMMARY Amaç: Bu retrospektif çalışmada, genetik amniyosentezde saptanan koyu amniyotik sıvının karyotip sonuçlarıyla ve perinatal sonuçlarla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Objective: In this retrospective study, we aimed to evaluate the association between dark amniotic fluid detected in the genetic amniocenthesis and perinatal outcome and karyotype results. Gereç ve Yöntem: Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Perinatoloji Kliniğinde Temmuz 2012-Nisan 2014 tarihleri arasında yapılan genetik amniyosentezlerin verileri hastane kayıtlarından elde edildi. Toplamda 25 olgunun karyotip sonuçları ve perinatal sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Kliniğimizde 22 aylık dönemde 838 genetik amniyosentez girişimi yapıldı. Toplam 25 (%2,98) olguda koyu amniyotik sıvı saptandı. Bu hastaların 15’inde amniyosentez nedeni anöploidi taramasında risk artışı iken 10’unda ise ultrasonografide tespit edilen majör anomaliydi. Ultrasonografide majör anomali tespit edilen hastalardan 6’sında tıbbi terminasyon uygulandı, yalnızca bir hastada gebelik canlı doğum ile sonuçlandı. Tarama testinde risk artışı olan hastalardan birinde amniyosentez sonrası spontan abortus gerçekleşti ve birinde ise 30. gebelik haftasında preterm membran rüptürü gerçekleşti. Diğer hastalarda gebelik komplikasyonlarına rastlanmadı. Sonuç: Genetik amniyosentez esnasında saptanan koyu amniyon sıvısı etiyolojisinde ön planda gebeliğin erken dönemlerindeki kanama suçlanmaktadır, ancak gerçek etiyoloji hâlâ açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu duruma gebelik sonuçları ve karyotip sonuçları üzerine negatif etkisi de tartışmalıdır. Anahtar kelimeler: amniyosentez, koyu amniyotik sıvı, perinatal sonuç Material and Method: Data about genetic amniocentesis performed in Kanuni Sultan Suleyman Education and Research Hospital, Department of Maternal Fetal Medicine, between July 2012 and April 2014 were obtained from hospital medical records. Twenty-five cases were evaluated in terms of karyotype test results and perinatal outcomes. Results: 838 genetic amniocentesis procedures were performed during this 22 month period. In our clinic dark amniotic fluid was detected in 25 (2.98%) cases. The indication of amniocentesis for 15 patients was increased risk in the prenatal screening for aneuploidy whereas 10 of them had major fetal anomalies as detected in ultrasound evaluation. Medical termination of pregnancy was performed in 6 patients in whom major anomalies were detected during ultrasonographic examination and only one of them pregnancy was ended up with a birth of a live baby. One of the patients whose screening tests detected a risky pregnancy had an abortion following amniocentesis, and another patient had preterm membrane rupture at 30th week of gestation. None of the other patients had any other pregnancy-related complications. Conclusion: Bleeding at the early phase of pregnancy is thought to be the reason of dark amniotic fluid during amniocentesis but the actual etiology is still unknown and controversies exist about negative association on pregnancy outcomes and karyotype test results. Key words: amniocentesis, dark amniotic fluid, perinatal outcome Alındığı tarih: 20.11.2014 Kabul tarihi: 08.12.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ali Ekiz, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Turgut Özal Cad. No. 1 Küçükçekmece 34100 İstanbul e-posta: [email protected] 8 İ. Polat ve ark., Genetik Amniyosentezde Saptanan Koyu Amniyon Sıvısının Perinatal Sonuçlarla İlişkisinin Değerlendirilmesi GİRİŞ Amniyosentez ilk kez 1950’lerde fetal cinsiyet tayini amaçlı kullanıma girmiştir. 1966 yılında fetal karyotipleme amaçlı klinik kullanımının başlaması ile birlikte, günümüzde en sık kullanılan invaziv prenatal tanı testi haline gelmiştir (1). Amniyosentezin en sık endikasyonlarını prenatal genetik amaçlı çalışmalar ve fetal akciğer matüritesinin değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Fetal karyotiplemenin yanı sıra enzimatik analiz ve konjenital enfeksiyon tanısı amaçlarıyla da kullanılmaktadır. Amniyosentez fetal anöploidi, tek gen hastalıkları ve yapısal anomaliler açısından risk altında olan grupta standart tanı testi hâline gelmiştir (2). İşleme bağlı komplikasyonlar arasında amniyotik sıvı kaçağı, gebelik kaybı, enfeksiyon, örnekleme başarısızlığı ve fetal travma sıralanabilir (3,4). Ultrason eşliğinde yapılan işlemlerde girişim sayısının azaldığı, örnekleme başarısının arttığı, kanlı amniyon elde etme insidansının azaldığı ve işlem güvenliğinin arttığı belirtilmiştir (3,5). Biz bu retrospektif çalışmada, 22 aylık dönemde kliniğimizde yapılan genetik amniyosentezlerde koyu amniyotik sıvı saptanan olgularının karyotip sonuçları ve perinatal sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem Kliniğimizde Temmuz 2012-Nisan 2014 tarihleri arasında genetik analiz amaçlı yapılan toplam 838 amniyosentez girişimi içinde amniyon sıvısı koyu olarak saptanan olgular ve bu olguların gebelik sonuçları incelendi. Toplam 838 olgunun amniyon materyallerinin, işlemi takiben görsel incelemesi sonucunda 25 olgunun amnion materyali koyu olarak değerlendirildi. Görsel inceleme sırasında santrifüje edilmemiş 10 ml amniyon materyalinin arkasında yer alan yazının okunamayacak kadar opak olması materyalin koyu olarak değerlendirilmesinde kriter olarak kullanıldı. Travmatik ya da yineleyen girişimler nedenli kanlı örnekler çalışmaya dâhil edilmedi. Girişimler son adet tarihine göre 16-20. gebelik haftaları arasında uygulandı ve işlemden önce gebelik yaşı ultrason ile doğrulandı. Girişim öncesi tüm hastalardan aydınlatılmış onam alındı. Girişim ultrason ile fetus sayısının belirlenmesi, fetal kardiyak aktivite kontrolünü takiben, plasental yerleşim yeri ve kord insersiyon bölgesi değerlendirilerek girişim için fetal yapı ve kord içermeyen uygun amniyotik cep belirlendi. Povidon-iyodin ile cilt temizliğini takiben 20-Gauge(G), 90 mm spinal iğne ile ultrason eşliğinde hedeflenen amniyotik cebe giriş sağlanarak amniyotik sıvı aspire edildi. Maternal kontaminasyonu önlemek amacıyla ilk 2 cc amniyotik sıvı inceleme haricinde tutuldu ve 20 cc amniyotik sıvı aspire edildi. Karyotip analizi sonuçları ve perinatal sonuçlar hastane kayıtlarından elde edildi. Bulgular Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Perinatoloji Kliniğinde yaklaşık 2 yıl içerisinde yapılan toplam 838 genetik amniyosentez girişiminde 25 (%2,98) olguda koyu amniyotik sıvı saptanmıştır. Bu olguların demografik özelliklerinin incelenmesinde ortalama yaş 32,2 ve yaş aralığı 22-41 olarak saptandı. Olguların ortalama gebelik sayısının 2,7 (1-8 min-max) olduğu, ortalama doğum sayısının 1,1 (0-3 min-max) olduğu belirlendi. Tüm işlemler 16-20. gebelik haftaları arasında yapıldı ve işlem sırasındaki ortalama gebelik haftası 17,5 idi (Tablo 1). Tablo 1. Hastaların demografik özellikler. Parametre Yaş Gravide Parite Gebelik haftası Ortalama ve Standart Sapma 32.2±5.1 2.7±1.7 1.1±0.8 17.5±1.4 Tüm olgular işlem öncesinde plasental yerleşim bölgesi açısından değerlendirildi; 8 olguda uterus ön duvar yerleşimli, 12 olguda uterus arka duvar yerleşimli ve 5 olguda uterus yan duvar yerleşimli plasenta izlendi. Yirmi iki girişim transamniyotik, 3 girişim ise transplasental yapıldı. Amniyosentez endikasyonları incelendiğinde 15 (%60) girişimin tarama testindeki risk artışı nedeniyle yapıldığı görüldü. İki olguda akrania, 1 olguda kranioraşişizis, 3 olguda kistik higroma, 1 olguda nukal fold artışı, 2 olguda erken başlangıçlı intrauterin gelişme geriliği (IUGG) ve 1 olguda letal iskelet displazisine işaret eden tüm uzun kemiklerde kısalık ve belirgin dar toraks izlenmesi üzerine toplam 10 (%40) girişimin anormal ultrason bulgusu endikasyonu ile yapıldığı saptandı. 9 İKSST Derg 7(1):8-12, 2015 Ultrasonografik incelemede kranioraşişizis saptanan 1 olguda kültürde üreme olmaz iken, nukal fold artışı ve kistik higroma izlenmesi üzerine yapılan 2 (%8) girişimin kültür sonucunda Trizomi 21 saptandı. Akrania saptanması üzerine genetik amaçlı yapılan 2 girişimin sonucunda normal karyotip saptandı. Kistik higroma saptanan diğer 2 olgunun kültür sonuçlarında sayısal ve yapısal kromozomal anomali tespit edilmedi ve her iki gebelik sırasıyla 20 ve 22. gebelik haftalarında intrauterin ölümle sonuçlandı. Amniyosentez endikasyonları ve sonuçları Tablo 2’de gösterilmiştir. Erken başlangıçlı intrauterin gelişme geriliği saptanan 2 fetusun amniyosentez kültür sonuçları normal karyotip olarak gelirken, bu gebeliklerden biri 28. gebelik haftasında intrauterin ölümle sonuçlandı, diğeri ise 29. haftada fetal distres endikasyonu ile sezaryen ile sonlandırıldı. Tarama testinde risk artışı nedeniyle girişim yapılan 1 (%4) hastada işlem sonrası erken membran rüptürü ve gebelik kaybı izlendi. Tarama testinde risk artışı nedeniyle girişim yapılan 1 olguda ise 30. haftada erken membran rüptürü nedenli preterm doğum gerçekleşti. Tablo 2. Amniyosentez endikasyonları ve sonuçları. Endikasyonlar Tarama testi pozitifliği Patolojik sonografik bulgu Sonuçlar Trizomi 21 Kültürde üreme yok Normal karyotip % 15/25 (%60) 10/25 (%40) % 2/25 (%8) 1/25 (%4) 22/25 (%88) yapılan genetik amniyosentez yapılan 15 olgunun yalnızca ikisinde (%13,3) kötü perinatal sonuçla karşılaşıldı. Geriye kalan 13 hastada (%86,6) karyotip anomalisi saptanmadı ve miadında komplikasyonsuz doğum izlendi. Tartışma Genetik inceleme amaçlı yapılan amniyosentezde saptanan koyu amniyotik sıvının etiyolojisi ve gebelik sonuçları üzerine olan etkisi tartışmalıdır. İkinci trimesterde genetik amaçlı yapılan amniyosentezlerde koyu amniyotik sıvı saptanma insidansının %0,46,8 arasında olduğu bildirilmiştir (6-10). Çoğu çalışmada amniyotik sıvının opasitesinin kantitatif olarak belirlenmemiş olması ve bazı çalışmalarda ise işlem öncesi fetal kardiyak aktivitenin ultrason ile doğrulanmamış olması koyu amniyotik sıvı saptanma insidansındaki çalışmalar arası görülen farklılıkların nedenleri arasında sayılabilir. Kliniğimizin 838 olguluk deneyiminde koyu amniyotik sıvı saptanan 25 olgunun insidansı %2,97 olup, literatürle uyumlu gözükmektedir (6-10). İşlemin ultrason eşliğinde yapılıyor olması, işlemin tekniğindeki ilerlemeler, her girişimde uterusa olabiliyorsa tek giriş yapılması eski çalışmalara göre insidansımızdaki düşüklüğü açıklayabilir. Hankins ve ark. (8) 1227 ikinci trimester amniyosentezinde 83 yeşil veya kahverengi amniyotik sıvı saptayarak %6,76 ile literatürdeki en yüksek insidansa ulaşmışlardır. Tüm olgular incelendiğinde 13 (%52) gebeliğin miad doğum ile sonlandığı, fetal anomali ve anöploidi endikasyonları ile 6 (%24) gebeliğin termine edildiği, 3 (%12) intrauterin fetal ölüm olgusunun olduğu, 2 (%8) gebeliğin preterm doğum ile sonlandığı ve 1 (%4) gebeliğin işlem sonrası kayıp ile sonlandığı görüldü. İşlem sonrası gebelik kaybı izlenen olguda işlem öncesi vajinal kanama öyküsü yoktu. On iki (%48) olgunun anamnezinde amniyosentez öncesi vajinal kanama öyküsü mevcuttu. Kahverengi ve yeşil amniyotik sıvının her ikisinin de işlem öncesi meydana gelen fetal veya maternal kaynaklı kanama sonucu oluşabileceğinin belirtildiği çalışmada, amniyotik sıvının renginin işlem öncesinde amniyotik sıvıya karışan, hemolize uğrayan ve işlem sırasında geriye kalan serbest hemoglobin miktarına bağlı olabileceği belirtilmiştir (8). Daha eski çalışmalarda koyu amniyotik sıvı varlığı mekonyum pasajı ile ilişkilendirilirken (11,12), sonraki çalışmalarda Hankins ve ark. (8) benzer şekilde çözünebilir kan pigmentleri koyu amniyotik sıvı varlığından sorumlu tutulmuştur. Major ultrason anomalisi nedeniyle yapılan genetik amniyosentezde koyu amniyon sıvısı saptanan olgulardan yalnızca biri canlı doğum ile sonuçlandı. Antenatal anöploidi tarama testi pozitifliği nedeniyle İlk trimesterde meydana gelen vajinal kanamanın ve başarısız girişim öyküsünün koyu amniyotik sıvı etiyolojisinde yer alabileceği belirtilmiştir (7,13,14). Çeşitli çalışmalarda koyu amniyotik sıvı saptanan olgularda 10 İ. Polat ve ark., Genetik Amniyosentezde Saptanan Koyu Amniyon Sıvısının Perinatal Sonuçlarla İlişkisinin Değerlendirilmesi erken gebelikte vajinal kanama oranları %38-75 arasında değişmektedir (6-8,11). Olgularımızda da işlem öncesinde erken gebelikte bildirilen vajinal kanama oranı %48 olarak saptandı. Koyu amniyotik sıvı varlığının gebelik sonuçları üzerine olan etkisi de tartışmalıdır. Koyu amniyotik sıvı saptanan olgularda %30 kadar yüksek fetal kayıp oranları bildirilirken (12,13), fetal kayıp oranlarında küçük bir artış olduğunu ya da değişiklik olmadığını belirten çalışmalar da mevcuttur (6-8,11). Hankins ve ark. (8) çalışma ve kontrol grupları arasında gebelik kaybı açısından anlamlı fark saptamazken, iki grup arasındaki anlamlı olarak saptanan tek farkın işlem öncesi vajinal kanama oranları olduğunu belirtmişlerdir. Gebeliğin ikinci trimesterinde koyu amniyotik sıvı saptanan olgularda amniyotik sıvı alfafetoprotein (AFP) seviyelerinin yüksek saptanması durumunda bunun kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olabildiği ancak tek başına koyu amniyotik sıvı varlığının kötü gebelik sonuçlarını gösteren prognostik bir faktör olmadığı sonucuna varmışlardır. Benzer dönemde yapılan diğer çalışmalarda ise işlem öncesi vajinal kanama ve gebelik kayıp oranlarının her ikisinin de çalışma grubunda anlamlı şekilde artmış olduğu saptanmıştır (6,7). Kötü gebelik sonuçları açısından en riskli grubun da işlem öncesi vajinal kanama tarifleyen koyu amniyotik sıvı saptanan olgular olduğu belirtilmiştir (7). Koyu amnion tanısının görsel olarak konulması ve bunun da değerlendiren kişiye bağlı olarak değişiklik göstermesi nedeniyle literatürde çok farklı koyu amniyotik sıvı insidansı mevcuttur. Mevcut literatürde intrauterin fetal ölüm, fetal anomali, fetal anöploidi, preterm doğum, IUGG gibi diğer kötü gebelik sonuçları açısından anlamlı bir artış izlenmemiştir (6-8). Koyu amniyotik sıvı saptanan olgularda kültür başarısızlığı oranları %0 (6,13) ile %20 (12) arasında değişmektedir. Kültür başarısızlığı açısından da koyu amniyotik sıvılı olgularda anlamlı fark tespit edilmemiştir (6). Çalışmamızda koyu amniyotik sıvı tespit ettiğimiz amniyosentezlerde kütür başarısızlığı saptamadık. Serimizde kötü perinatal sonuçlarla daha çok ultrason anomalisi tespit edilen grupta karşılaşıldı. Ultrasonografik bulgu tespit edilmeyip yalnızca tarama testindeki risk artışına bağlı amniyosentez yapılan olgularda ise bir preterm membran rüptürü ve bir amniyosentez sonrası abortus saptandı. İşleme bağlı gebelik kaybı oranı eski çalışmalarda yaklaşık %1 olarak belirtilirken (15), daha güncel çalışmalarda kayıp oranının %0,6 olduğu bildirilmiştir (9). İkinci trimester amniyosentezinde işleme bağlı kayıp oranlarının irdelendiği çalışmalarda, işleme bağlı kayıp riskinin ileri maternal yaş, işlem öncesi vajinal kanama varlığı, birinci ve ikinci trimester yineleyen gebelik kaybı öyküsü ile arttığı, bu durumların dışında özellikle 35 yaş altı grupta gerçek risk artışının minimal olduğu belirtilmiştir (9,16). Sonuç olarak, genetik amniyosentez esnasında saptanan koyu amnion sıvısında etiyolojisinde ön planda gebeliğin erken dönemlerindeki kanama suçlanmaktadır. Literatürde koyu amniyotik sıvı ile spontan abortus arasında artmış ilişki bildiren çalışmalar olsa da bu durumun gebelik sonuçları ve karyotip sonuçları üzerine negatif etkisi tartışmalıdır. Kaynaklar 1. Steele MW, Breg WR. Chromosome analysis of human amniotic fluid cells. Lancet 1966;1(7434):383-5. http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(66)91387-0 2. Seeds JW. Diagnostic midtrimester amniocentesis: How safe? AJOG 2004;191:608-16. http://dx.doi.org/10.1016/j.ajog.2004.05.078 3. Romero R, Jeanty P, Reece EA, Grannum P, Bracken M, et al. Sonographically monitored amniocentesis to decrease intraoperative complications. Obstet Gynecol 1985;65(3):426-30. 4. Center for Disease Control and Prevention. Chorionic villus sampling and amniocentesis: recommendations for prenatal counseling. MMWR Recomm Rep 1995; 44(9):1-12. 5. Williamson RA, Varner MW, Grant SS. Reduction in amniocentesis risks using a real-time needle guide procedure. Obstet Gynecol 1985;65(5):751-5. 6. Hess LW, Anderson RL, Golbus MS. Significance of opaque discolored amniotic fluid at second-trimester amniocentesis. Obstet Gynecol 1986;67(1):44-6. 7.Zorn EM, Hanson FW, Greve LC, Phelps-Sandall B, Tennant FR. Analysis of the significance of discolored amniotic fluid detected at midtrimester amniocentesis. Am J Obstet Gynecol 1986;154(6):1234-40. http://dx.doi.org/10.1016/0002-9378(86)90705-2 8. Hankins GD, Rowe J, Quirk JG Jr, Trubey R, Strickland DM. Significance of brown and/or green amniotic fluid at the time of second trimester genetic amniocentesis. Obstet Gynecol 1984;64(3):353-8. 9. Antsaklis A, Papantoniou N, Xygakis A, Msogitis S, Tzortzis E, et al. Genetic amniocentesis in women 20-34 years old: associated risks. Prenat Diagn 2000; 20(3):247-50. http://dx.doi.org/10.1002/(SICI)1097-0223(200003) 20:3<247::AID-PD794>3.0.CO;2-O 10.Kong CW, Leung TN, Leung TY, Chan LW, Sahota DS, et al. Risk factors for procedure-related fetal losses 11 İKSST Derg 7(1):8-12, 2015 after mid-trimester genetic amniocentesis. Prenat Diagn 2006;26(10):925-30. 11.Karp LE, Schiller HS. Meconium staining of amniotic fluid at mid-trimester amniocentesis. Obstet Gynecol 1977;50(1 Suppl):47-9. 12.King CR, Prescott G, Pernoll M. Significance of meconium in mid-trimester diagnostic amniocentesis. Am J Obstet Gynecol 1978;132(6):667-9. 13. Golbus MS, Loughman WD, Epstein CJ, Halbasch G, Stephens JD, et al. Prenatal genetic diagnosis in 3000 amniocenteses. N Engl J Med 1979;300(4):157-63. http://dx.doi.org/10.1056/NEJM197901253000402 14.Cruikshank DP, Varner MW, Cruikshank JE, Grant 12 SS, Donnelly E. Midtrimester amniocentesis. An analysis of 923 cases with neonatal follow-up. Am J Obstet Gynecol 1983;146(2):204-11. 15.Tabor A, Philip J, Madsen M, Bang J, Obel EB, et al. Randomised controlled trial of genetic amniocentesis in 4606 low-risk women. Lancet 1986;1(8493):128793. http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(86)91218-3 16.Papantoniou NE, Daskalakis GJ, Tziotis JG, Kitmirides SJ, Mesogitis SA, et al. Risk factors predisposing to fetal loss following a second trimester amniocentesis. BJOG 2001;108(10):1053-6. http://dx.doi.org/10.1111/j.1471-0528.2001.00246.x Araştırma İKSST Derg 7(1):13-16, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.013 Kronik Ürtikerli Olgularda Hepatit B ve Hepatit C Sıklığının Değerlendirilmesi Evaluation of Hepatitis B and Hepatitis C Frequency in Patients with Chronic Urticaria Ayşe İnci*, Aslı Günaydın** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği ** Artvin Devlet Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Kronik ürtiker ve hepatit arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız hastanemize başvuran kronik ürtikerli hastalarda hepatit B ve hepatit C sıklığının değerlendirilmesidir. Objective: The relationship between chronic urticaria and hepatitis is known for many years. In this study our aim is to evaluate the prevalence of hepatitis B, and hepatitis C in patients admitted to our hospital with chronic urticaria. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Mayıs 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran 56 kronik ürtikerli hasta alındı. Hastaların HBsAg, anti-HBs, anti-HCV sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Material and Method: Fifty-six patients who were admitted to our dermatology polyclinic with chronic urticaria between May 2012 - May 2013 were enrolled in study. The outcomes of HBsAg, anti-HBs, and anti-HCV tests were evaluated retrospectively. Bulgular: Hastaların 34’ü kadın (%60,7), 22’si (%39,3) erkekti. Yaş ortalaması 39.62±15.12 idi. İki hastada (%3,6) HBsAg pozitifliği, 21 hastada (%37,5) Anti-HBs pozitifliği saptandı. Hastaların hiçbirinde Anti-HCV pozitifliği saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda hepatit B ve hepatit C sıklığı normal popülasyondaki oranlarla benzer bulunmuştur. Results: Thirty-four (60.7%) patients were women, twenty two (39.3 %) were men. The mean age of the patients was 39.62±15.12 years. Two patients (3.6%) were positive for HBsAg, and 21 patients (37,5%) for Anti-HBs. None of the patients were positive for Anti-HCV. Conclusion: In conclusion, in our study incidence of hepatitis B and hepatitis C with chronic urticaria were similar compared to normal population. Anahtar kelimeler: hepatit B, hepatit C, kronik ürtiker Key words: hepatitis B, hepatitis C, chronic urticaria Giriş otoimmun hastalıklar (otoimmun tiroidit, vitiligo), enfeksiyonlar (streptokoksik enfeksiyonlar, Helikobakter pilori, Hepatit B, Hepatit C gibi viral, bakteriyel etkenler vb.) sayılabilir. Olguların %40’ında ise etiyoloji saptanamakta ve bu grup kronik idiyopatik ürtiker olarak adlandırılmaktadır (1,2). Ürtiker, yaşam boyunca toplumun yaklaşık %20’sinde görülen, eritemli ödemli plaklarla seyreden, kutanöz vasküler bir reaksiyondur. Bu tablonun altı haftadan uzun sürmesi durumu kronik ürtiker olarak tanımlanmaktadır. Etiyolojide rol oynayan etmenler arasında ilaçlar (non steroid anti-inflamatuar ajanlar, penisilin grubu antibiyotikler, ACE inhibitörü antihipertansifler, radyoopak maddeler vb.), gıdalar (kabuklu deniz ürünleri, çilek, yumurta, fındık vb.), Hepatit ve kronik ürtiker arasındaki bağlantı uzun yıllardır bilinmekle birlikte patogenez hâlen net olarak aydınlatılamamıştır. Dolaşımdaki viral antijenlerin mast hücre degranülasyonuna yol açması veya Alındığı tarih: 11.09.2014 Kabul tarihi: 12.12.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ayşe İnci, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, İstanbul e-posta: [email protected] 13 İKSST Derg 7(1):13-16, 2015 immun kompleks oluşturarak kompleman aktivasyonuna yol açaması üzerinde durulan temel hipotezlerdir (3,4). Tüm dünyada ve ülkemizde viral hepatitler toplum sağlığı açısından önemini korumaktadır (5). Hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) ilerleyici karaciğer hastalığı ve hepatoselüler kansere yol açmaktadır (6). Ülkemiz önceden hepatit B açısından Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından orta endemik, hepatit C açısından düşük endemik bölge olarak sınıflandırılmaktayken, yeni düzenlemelerde HBV için düşükorta endemik bölge olarak sınıflandırılmaktadır (7,8). Yakın zamanda hastanemizine başvuran hastalarla yapılmış olan çalışmada HBsAg, anti-HBs ve antiHCV pozitifliğinin değerlendirildiği bir çalışmada, HBsAg pozitiflik oranı %3,96, anti-HBs pozitifk oranı %35,06, anti-HCV pozitiflik oranı %0,85 olarak belirlenmiştir (9). Kronik ürtiker etiyolojisinde birçok faktörün rol oynayabileceği ve etiyolojinin belirlenmesinin, hastalığın tedavisi ve prognozu açısından oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada amacımız hastanemize başvuran kronik ürtikerli hastalarda hepatit B, hepatit C sıklığının değerlendirilmesi ve bu sonuçların hastanemize başvuran hastalarla yapılmış olan çalışma sonuçlarındaki oranlarla karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem Bu çalışmaya Mayıs 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran ve yaş aralığı 18-74 olan 56 kronik ürtikerli hasta alındı. Hastalara cilt biyopsisi yapılamamıştır, ürtiker tanısı klinik bulgularla koyuldu. Ürtiker süresi 6 haftadan uzun olan hastalar kronik ürtiker olarak kabul edildi. Hastaların HBsAg, anti-HBs, anti-HCV sonuçları hasta kayıtları incelenerek retrospektif olarak değerlendirildi. HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV serum örnekleri Abbot Architect İ 1000 cihazı (Abbott laboratories, İllinois, USA) ile kemilüminesan yöntemiyle araştırıldı. 14 Bulgular Çalışmaya alınan toplam 56 hastanın 34’ü kadın (%60,7), 22’si erkek (%39,3) ve yaş ortalaması 39.62±15.12 olarak saptanmıştır. HBsAg pozitifliği 2 hastada (%3,6), anti-HBs pozitifliği 21 hastada (%37,5) bulunmuştur. Çalışmamız retrospektif olduğundan Anti HBs pozitifliği saptanan hastaların geçirilmiş enfeksiyon ya da aşıya bağlı pozitiflik olduğu ayrımı yapılamamıştır. Çalışmaya alınan hastalarda Anti HCV seropozitifliği ise saptanmamıştır. TARTIŞMA Kronik ürtiker etiyolojisinde pek çok faktör rol oynamakta ve etkenin saptanması tedavi başarısı açısından önem arz etmektedir. Hepatit B ve Hepatit C’de etiyolojide suçlanan enfeksiyonlardır, ancak ürtikere hangi mekanizma ile yol açtıkları netlik kazanmamıştır. Ancak, günümüzde en çok kabul gören 3 mekanizma mevcuttur: immun kompleks oluşumu yoluyla kompleman aktivasyonu, HBV’nin direkt yolla mast hücre degranülasyonuna yol açması, enfekte hepatositlerden antijen salınımı (1,4). Kronik ürtiker genellikle erişkin yaş grubunda ve kadınlarda daha sık görülmektedir (10). Kronik ürtiker ile ilgili bazı çalışmalara bakıldığında yaş ortalamalarının sırasıyla 34±4, 39.1±11.4, 35,09, 37.09±8.68, 34±12.5, 35,85, 41,6 olduğu, cinsiyet dağılımına bakıldığında ise kadın oranın sırasıyla %65, %74, %57, %70, %52, %56,2, %68 olduğu bildirilmiştir (11-17). Viral hepatitler uzun süredir bilinmesine karşın hâlen dünyada ve ülkemizde önemli halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. HBV kronik hepatit, siroz ve hepatoselüler kanserin en önemli nedenidir ve perkütan, cinsel temas, perinatal ve horizontal yol olmak üzere dört ana bulaşma yolu vardır (18). Özellikle kan yolu ile bulaşan ve kronikleşebilen bir diğer viral hepatit etkeni ise hepatit C virüsudur (19). Literatürde hepatit ve kronik ürtiker ilişkisini araştıran çalışmalar bulunmaktadır. Bu virüslerin neden A. İnci ve A. Günaydın, Kronik Ürtikerli Olgularda Hepatit B ve Hepatit C Sıklığının Değerlendirilmesi Tablo. Konuyla ilgili yapılmış bazı çalışmalardaki kronik ürtikerli hastalarda HBsAg anti-HBs ve anti-HCV oranları (%). Çalışma Tak H (3) Gül ve ark. (4) Köse ve ark. (16) Erel ve ark. (17) Köse ve ark. (21) Kulthanan ve ark. (22) Malik ve ark. (23) Cribier ve ark. (24) Mevcut çalışma Yıl Merkez HBsAg (+) Anti HBs (+) Anti HCV (+) 2013 1998 2010 2000 2010 2007 2008 1999 2013 Kütahya Ankara İzmir Ankara İzmir Tayland Pakistan Fransa Artvin 6 5,7 0 4,3 8,5 4,1 3,6 10 28,9 30 37,5 5 0 1,65 0 1,4 4,3 11 0,9 0 olduğu enfeksiyonlar sırasında çeşitli dermatolojik bulguların görülebildiği, HBV ve HCV’nin başlıca immünolojik mekanizma ve tam olarak aydınlatılamamış olan başka yollarla bu belirtilerden sorumlu olduğu bildirilmektedir (20). Konuyla ilgili yapılmış bazı çalışmalardaki sonuçlar Tablo’da görülmektedir. Gül ve ark.’nın (4) çalışmasında HBs Ag ve anti-HBs pozitifliğinin, hasta ile kontrol grubu arasında istatistiksel değerlendirmede farklı olmadığı görülürken, olguların hiçbirinde anti-HCV pozitif bulunmamıştır. Köse ve ark.’nın (15) yapmış olduğu çalışmada, ürtiker ve alerjik rinitli hastalarda hepatit B ve hepatit C seroprevalansı normal popülasyonla uyumlu bulunmuştur. Erel ve ark.’nın (16) toplam 50 hasta ile yapmış olduğu çalışmada da, kronik ürtikerli hastalarda HBV ve HCV görülme sıklığının normal populasyondan farklı olmadığı ve hiçbirinde hepatit C açısından pozitif seroloji saptanmadığı bildirilmiştir. Hastanemiz; il merkezindeki tek hastanedir. Hastanemizde tek bir dermatoloji uzmanı çalışmaktır. Çalışmaya alınmış olan hastalar tek bir hekim tarafından değerlendirilmiştir. Yakın zamanlı ilimizden yapılmış olan hastanemize başvuran hastaların HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV pozitifliğinin değerlendirildiği çalışmada HBsAg pozitiflik oranı %3,96, anti-HBs pozitifk oranı %35,06, anti-HCV pozitiflik oranı %0,85 olarak belirlenmiştir (8). Kronik ürtikerli hastalarda hepatit serolojilerini değerlendirdiğimiz bu çalışmadaki sonuçların hastanemizden yapılmış olan çalışma sonuçlarımızla benzer olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda hepatit B ve hepatit C sıklığı normal popülasyondan oluşmuş grubun sonuçlarıyla karşılaştırıldığında iki grup arasında bir farklılık olmadığı saptanmıştır. Konuyla ilgili daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çok merkezli çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz. KAYNAKLAR 1.Önder M, Taşkapan O. Ürtiker ve serum hastalığı. Dermatoloji. Ed. Tüzün Y, Gürer MA, Serdaroğlu S, Oğuz O, Aksungur VL. Üçüncü baskı, İstanbul, Nobel Tıp Kitabevleri, 2008;255-63. 2. Grattan CEH, Black AK. Urticaria and angioedema. Dermatology. Ed. Bolognia JL, Jorizzo JL, Rapini RP. Second edition, Spain, Mosby Elsevier, 2008;261-72. 3. Tak H. Kronik ürtiker ve hepatit C virüs infeksiyonu ilişkisi. S.D.Ü. Sağlık Bilimleri Dergisi 2013;4(1):23-5. 4. Gül Ü, Çevik MA. Kronik ürtikerde hepatit A, B, C virus seroprevalansı. İç Hastalıkları Dergisi 1998;5(6): 385-7. 5.Tosun S. Türkiye’de viral hepatit B epidemiyolojisi yayıların meta analizi. Ed. Tabak F, Tosun S. Viral Hepatit 2013. Birinci Baskı, İstanbul, Viral Hepatitle Savaşım Derneği 2013;27-80. 6. Arslan F. Kronik viral hepatitlerin karaciğer dışı belirti ve bulguları. Ed. Tabak F, Tosun S. Viral Hepatit 2013, Birinci Baskı, İstanbul, Viral Hepatitle Savaşım Derneği 2013;471-9. 7.Yurtsever SG, Güngör S, Afşar İ, Şener AG, Kurultay N, et al. Preoperetaif dönemdeki anti HBsAg, anti-HCV, anti-HIV pozitiflik oranları. Nobel Med 2009;5(1):33-5. 8. Ott JJ, Stevens GA, Groeger J, Wiersma ST. Global epidemiology of hepatitis B virus infection: New estimates of age-specific HBsAg seroprevalence and endemicity. Vaccine 2012;30(12):2212-9. doi: 10.1016. 9.İnci A, Güven D, Okay M. Artvin Devlet Hastanesi’ne başvuran hastalarda HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve 15 İKSST Derg 7(1):13-16, 2015 anti-HIV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2013; 19(1):41-4. 10. Greaves M. Chronic urticaria. N England J Medicine 1995;332(26):1767-71. http://dx.doi.org/10.1056/NEJM199506293322608 11. Engin B, Özdemir M, Mevlitoğlu İ. Kronik idiyopatik ürtikerli olgularda tüberkülin deri testi yanıtı ve T-lenfosit alt gruplar. Türkderm 2007;41(2):54-6. 12.Hapa A, Özdemir O, Ersoy Ewans S, Atakan N, et al. Kronik ürtikerli hastalarda fibromiyalji sendromu sıklığının değerlendirilmesi. Türkderm 2012; 46(4):202-5. 13. Çam Ö, Kıvanç Altunay İ, Köşlü A. Kronik ürtikerli hastalarda fiziksel ürtiker sıklığı. Türkderm 2002; 36(1):30-3. 14.Aydoğan K, Bülbül Başkan E, Tunalı Ş. Kronik İdiyopatik ürtikerli hastalarda sınıf I ve sınıf II HLA antijenlerinin incelenmesi. Türkderm 2002;36(1):34-9. 15.Canpolat F, Çevirgen Cemil B, Eskioğlu F. Kronik İdiyopatik ürtiker patogenezinde dehidroepiandrosteron sülfatın rolü. Türkderm 2009;3:5-8. 16.Köse Ş, Çavdar G, Türken M, Yavaş S. Alerji hastalarında hepatit B ve hepatit C prevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2010;16(3)102-5. 17.Erel A, Oruk Ş, Şenol E, Gürer MA. Kronik ürtikerde hepatit B ve hepatit C seroprevelansı. Türkiye Klin J Dermatol 2000;10(1):13-5. 18.Akçam Z, Akçam M, Coşkun M, Sünbül M. Hastane 16 personelinin viral hepatitler ve Hepatit B aşısı ile ilgili bilgi düzeyinin değerlendirilmesi. Viral Hepatit Derg 2003;8:32-5. 19. Keçik Boşnak V, Karaoğlan İ, Namuduru M, Şahin A. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi sağlık çalışanlarında hepatit B, hepatit C ve HIV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2013;19(1):11-4. 20.Erbağcı Z, Sırmatel F. HCV ve HBV enfeksiyonlu olgularda dermatolojik bulgular. T Klin J Gastroenterohepatol 2003;14:23-31. 21. Köse Ş, Serin Senger S, Çavdar G. Sık görülen bir deri hastalığı olan ürtikere eşlik eden fokal infeksiyonlar. Klimik Dergisi 2011;24(2):98-100. 22.Kulthanan K, Jiamton S, Thumpımukvatana N, Pinkaew S. Chronic idiopatic urticaria :prevalence and clinical course. J Dermatol 2007;34:294-301. http://dx.doi.org/10.1111/j.1346-8138.2007.00276.x 23.Malik LM, Mufti S, Saeed S, Ahmed S, Hussaın I. Hepatitis C seropositivity in patients with acute and chronic urticaria. J Pak Med Assoc 2008;18:144-8. 24.Cribier BJ, Santinelli F, Schmitt C, Stoll-Keller F, Grosshans E. Chronic urticaria is not significantly associated with hepatitis C or hepatitis G infection: a case-control study. Arch Dermatol 1999;135(11): 1335-9. http://dx.doi.org/10.1001/archderm.135.11.1335 Araştırma İKSST Derg 7(1):17-21, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.017 Gebeliğin Erken Döneminde Ultrasonografi Bulgularının Gebelik Prognozunu Öngörmedeki Yeri ve Değeri The Effects of Early Gestational Transvaginal Ultrasonography Signs on the Prediction of Prognosis of Pregnancy Mehmet Bayrak, Cihan Karadağ, Sinem Demircan, Burcu Yılmaz Sağlık Bakanlığı İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Erken gebelik döneminde transvajinal ultrasonografi ile gebelik ölçüm değerlerinin, gebelik prognozuna etkilerini saptamak için bu çalışma düzenlenmiştir. Objective: This study is conducted to assess the effects of early gestational transvaginal ultrasonography signs on prognosis of pregnancy. Gereç ve Yöntem: Tekil, kronik hastalığı olmayan, tekrarlayan abortus öyküsü olmayan, ultrasonografide gebelik kesesi normal olan 174 gebe prospektif çalışmaya alındı. Olgular, 5.-6. haftalar ile 7.-8. haftalarda değerlendirildiler. Transvaginal ultrasonografi ile gestasyonel kese çapı, yolk kesesi çapı ve morfolojisi ile kalsifikasyon varlığı araştırıldı, CRL en uzun eksende ölçüldü, fetal kalp hızı atım/dk. biriminden hesaplandı. Material and Method: This prospective study is planned with 174 patients who had not chronic disease, or history of habitual abortus and a sonographically normal gestational singleton sac. Patients were evaluated in the 5th-6th and 7th-8th weeks. The diameters of gestational sac, and yolc sac (mm), morphology and calcifications were scanned. CRL was measured by its longest axis. Fetal heart rate was also assessed. Bulgular: 5.-6. haftalarda ortalama gestasyonel kese çapı yaşayan olgularda 12.1±3.9 mm, abortus yapanlarda 14±5 mm olarak bulundu (p=0.827). Yedi-sekizinci haftalarda ise abortus yapmayan olgularda ortalama gestasyonel kese çapı 17.8±5.7, abortus yapanlarda 18±5.4 olarak bulundu (p=0.847). Birinci dönem abortus yapmayan olgularda yolk kesesi çapı 3.1±0.9 mm, abortus yapanlarda 4.1±1.0 mm ölçüldü (p=0.003). İkinci dönem abortus yapmayan olguların yolk kesesi çapı 4.3±1.0 mm, abortus yapan olguların çapı 4.6±1.3 mm olarak bulundu (p=0.763). Dört olguda yolk kesesi kalsifikasyonu mevcut idi. Bu olguların 3’ü abortusla sonuçlandı. İkinci dönem abortus yapmayan olgularda ortalama kalp atım hızı 114±22 atım/dk., abortus yapan olgularda 95±19 atım/dk. olarak bulundu (p=0.03). İkinci dönem abortus yapan iki olguda GK-CRL ≤5 mm olarak bulundu (p=0.02). Results: The mean gestational sac diameter in the 5th-6th weeks was found to be 12.1±3.9 mm in live fetuses and 14±5 mm in aborted cases (p=0.827). When it came to 7th8th weeks the mean diameter was 17.8±5.7 in non abortion cases and 18±5.4 in abortion cases (p=0.847). Mean yolc sac diameters of the first group of non-abortion, and abortion cases were 3.1±0.9 mm and 4.1±1.0 mm, respectively (p=0.003). The second group’s non abortion, and abortion cases had mean yolc sac diameters of 4.3±1.0 mm and 4.6±1.3 mm, respectively (p=0.763). Four cases had yolc sac calcifications. Three of these cases resulted in abortion. Mean fetal heart rates, abortion, and non abortion cases in the second group were 114±22 bpm and 95±19 bpm, respectively (p=0.03). Two cases in the second group had a GS-CRL of ≤5 mm (p=0.02). Sonuç: Gebeliğin 5.-6. haftalarında yolk kesesi çapı ve görünümü gebelik prognozu hakkında bilgi verebilirken, gestasyonel kese çapı prognozu belirlemede etkin bulunmamıştır. Gebeliğin 7.-8. haftalarında ise yalnızca kalp atım hızının (≤80) prognozu belirlemede etkili olabileceği, GK -CRL farkının da 5 mm’den az olmasının kötü prognozu öngörebileceği saptanmıştır. Anahtar kelimeler: gebelik, ultrasonografi, gestasyonel kese, yolk kesesi Conclusion: In our study yolc sac diameter and morphology gave an idea about the pregnancy prognosis in 5th-6th weeks while the gestational sac diameter did not have any impact on the prognosis of pregnancy Only fetal heart rate (<80) was found to affect the prognosis on the 7th-8th gestational weeks. GSD-CRL difference smaller than 5 mm is a predictor in poorly diagnosed gestations. Key words: pregnancy, ultrasonography, gestational sac, yolc sac Alındığı tarih: 30.05.2014 Kabul tarihi: 15.08.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Mehmet Bayrak, Bayar Cad. No:69 A Blok D:8, Kozyatağı, Kadıköy / İstanbul e-posta: [email protected] 17 İKSST Derg 7(1):17-21, 2015 GİRİŞ Gebeliğin normal limitlerini belirlemede tanısal amaçlı ultrasonografi önemli bir değer taşımaktadır. Örnek olarak, gebelik kesesinin ölçülmesi gebelik yaşını belirlemede ya da gebeliğin kötü prognozunu öngörmede önemlidir. Erken gebelikte TVUSG (Transvaginal ultrasonografi) ile ayrıca yolk kesesi, kardiyak aktivite, baş-popo mesafesi gibi oluşumlar da değerlendirilebilir. Gebelik süresi boyunca kanama yakınması ile hekime başvuran hasta oranı yüksektir. Ancak her kanamalı gebenin düşük yapacağı anlamına gelmemektedir, çünkü bu gebeliklerin çoğu doğumla sonuçlanmaktadır. Kanamalı gebenin abortus açısından değerlendirilmesi ve bu olasılığının dışlanması önemlidir. Abortus yapan ya da abortus tehdidi altında olan anne adayları, erken gebelik döneminde gebelik kaybı açısından kaygılıdır ve bilgi almak için hekimlerin aydınlatıcı bilgilerinden yararlanmak isterler. Günümüz bilimsel bulguları ışığında erken gebelik dönemi bulguları ve abortusu öngörme açısından, ortak ve üzerinde konsensüs sağlanmış yeterli bilgi bulunmamaktadır. Erken gebelik dönemi bulguları ile gebeliğin nasıl sonuçlanacağını kestirmek, ultrasonografik cihazların kendini yenileyen teknik gelişimi ile koşut olarak bilim çevrelerinin sürekli üzerine yoğunlaştığı bir konudur. Bu çalışmanın amacı; gestasyonel kese, yolk kesesi çapı, embriyo kalp atım hızı, ve CRL’nin (CrownRump-Length) TVUSG ile gebeliğin 5.-6. ve 7.-8. haftaları arasında değerlendirilmesi ile erken gebelikte abortus riski fazla olan olguları saptamaktır. GEREÇ ve YÖNTEM İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine Ağustos 2013-Ocak 2014 tarihleri arasında, âdet gecikmesi ve gebelik şüphesi olan, gebeliğin sonlanmasını istemeyen, daha önce yineleyen düşükleri olmayan olgular çalışmaya alındı. Diabetes mellitus, hipotiroidi, hipertansiyon, otoimmün patoloji gibi kronik hastalıklar ile çoğul gebelik gibi durumları olan hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Subkoryonik hematom, vajinal kanama, düzensiz gebelik kesesi olan olgular çalışmaya alınmadı. Üniversite Etik Kurulundan çalışma için onay alındı ayrıca çalışmaya katılmaya gönüllü olan bütün olgu18 lardan aydınlatılmış rıza belgesi ile onay alındı. Çalışma kriterlerini karşılayan 16-40 yaş arası, TVUSG ile yapılan incelemede gestasyonel kesesi düzgün olan olgular onayları alınarak izlendi. Gebeler ilk başvurduklarında son âdet tarihleri sorgulandı ve çalışma kriterlerine uygun olup olmadıkları belirlendi. Olguların yaş, gravida ve parite gibi bilgileri not edildi. Son âdet tarihine göre gebelerin bir grubu gebeliğin 5.-6. haftalarında, başka bir grubu da gebeliğin 7-8. haftaları arasında incelenmek üzere çalışma planlandı. Değerlendirme, muayene ve izleme her defasında aynı hekim tarafından Sono Scape ultrasonografi cihazı ile yapıldı. Beşinci-6. haftalarda yolk sak, 7.-8. haftalarda CRL ve FKA (Fetal kalp atımı) bakıldı. Gebelik kesesinin boyutunu belirleyebilmek için, sagital planda anterior-posterior ve longitudinal çapların ölçümleri alındı. Koronal planda da gebelik kesesinin transvers çapı ölçüldü. Bu üç değerin ortalaması alınarak kaydedildi. Yolk kesesi morfolojisi dikkatlice incelendi, düzenli olup olmadığı, kalsifikasyon olup olmadığına bakıldı. Yolk kesesi sagital planda en iyi görüntü alındığında transvers çapı dış kenardan dış kenara ölçüldü ve boyutu milimetre cinsinden not edildi. Baş popo mesafesi (CRL) en uzun boyu alınacak şekilde milimetre biriminden ölçüldü ve not edildi. Kardiyak aktivite var olan olgularda 15 saniye süresince sayıldı ve dk.’da kaç atım olduğu not edildi. Çalışmada elde edilen veriler Excel 2010 programında (Microsoft Corp, Redmond, IL, USA) toplandı, bu şekilde düzenlenen verileri istatistiksel analiz SPSS (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı, Mann-Whitney U, Student t ve ki kare testi kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri olarak p<0.05 kabul edildi. BULGULAR Çalışma ölçütlerine uyan 174 hasta değerlendirildi. Birinci dönem (5-6 hafta) 114 olgu, ikinci dönem (7-8 hafta) 60 olgu başvurdu, toplamda 38 olgu abort yaptı. Olguların özellikleri Tablo 1’de gösterilmiştir. Tablo 1. Yaşayan ve düşük yapan olguların özellikleri. Olgular Yaşayan (n:136) Abortus (n:38) Yaş (yıl) Gravida Parite Abortus 27.4±5 2,1±1.1 1.2±1.2 0.21±0.53 33.2±6.1 2.87±1.6 1.36±1.16 0.21±0.53 M. Bayrak ve ark., Gebeliğin Erken Döneminde Ultrasonografi Bulgularının Gebelik Prognozunu Öngörmedeki Yeri ve Değeri Ortalama GK (Gestasyonel kese) çapı değerlendirildiğinde, erken dönemde (5-6 haftalar arası) başvuran 114 olgunun ölçümlerinde, abortus yapmayan 78 olgunun ortalama GK çapı 12.1±3.9 mm olarak hesaplandı. Erken dönemde abortus ile sonuçlanan 36 olguda ortalama GK çapı 14±5 mm idi. Bu iki grup Student t testi ile karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p=0.827). Gebeliğin 7.-8. haftalarında TVUSG ile yapılan GK karşılaştırmasında abortus yapmayan 136 olgunun ortalama GK çapı 17.8±5.7 mm olarak hesaplandı. Düşük yapan 38 olguda ortalama GK çapı 18.0±5.41 mm olarak bulundu, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.847). Beşinci-altıncı haftalar arası ile 7.-8. haftalar arası abortus yapan ve yapmayan olgularda ortalama GK çapı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Birinci dönemde ölçülen ortalama yolk kesesi çapı abortus yapmayan gebelerde 3.1 m±0.9 mm, abortus yapan olgularda ise 4.1 m±1.0 mm ölçülmüş olup, aralarında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p=0.003). İkinci dönem (7.-8. hafta) yolk kesesi ölçümünde, abortus yapmayan olgularda ortalama yolk kesesi çapı 4.3±1.0 mm, abortus yapan olgularda ise 4.6±1.3 mm olarak bulundu. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.763). Morfolojisi net olarak değerlendirilebilen 174 olgunun dördünde yolk kesesi kalsifikasyonu vardı. Yaşayan 136 olgunun birinde kalsifikasyon mevcutken, abortus yapan 38 olgunun 3’ünde yolk kesesinde kalsifikasyon saptandı (p=0.001). Kalp atım hızı ikinci dönemde 98 olguda değerlendirildi. Yaşayan 68 olguda ortalama 114.9±22 atım/dk. olarak bulunmuştur. İkinci dönemde düşük yapan 28 olguda ortalama kalp atım hızı 95.4±19.0 atım/dk. bulundu, kalp atım hızı 80 atım/dk. altında olan tüm olgular abortusla sonuçlandı. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.03). Baş popo mesafesi en uzun eksende ölçüldü. Buna göre ikinci dönemde değerlendirilen toplam 124 olgunun 96’sında gebelik devam ederken, 28’i abortusla sonuçlandı. Yaşayan olgularda ortalama CRL değeri 4.8±2.5 mm olarak bulundu. Abortus yapan olgularda ise ortalama CRL değeri 5.9±2.3 olarak belirlendi, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.187). Gestasyonel kese ortalama çapından CRL değerini çıkarttığımızda, abortus yapmayan bütün olgularda bu değer hep 5 mm üzerinde iken, abortus yapan olguların ikisinde bu oran 5 mm altında idi. Ki-kare istatistiksel analizi ile abortus yapan ile yapmayan olguların karşılaştırması sonucu istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.002). Her iki dönemde TVUSG bulguları Tablo 2’de gösterildi. Tablo 2. Olguların TVUSG bulguları. 5.-6. hafta bulguları Gestasyonel Kese (mm) Yolk Sak (mm) Yaşayan (Ort.±SD) Abortus (Ort.±SD) p 12,1±3.9 3,1±0,9 14,0±5,0 4,1±1,0 0.827 0,003 17.8±5.7 4.3±1.0 4.8±2,5 114.9±22 0 18±5.4 4.6±1.3 5.9±2.3 95.4±19 2 0.847 0.763 0.178 0.03 0.02 7.-8. hafta bulguları Gestasyonel Kese (mm) Yolk Sak (mm) Baş-popo mesafesi (mm) Kalp atımı (atım/dk.) GK-CRL ≤5 mm TARTIŞMA Gebeliğin 5.-6. haftalar ile 7.-8. haftaları arasında gestasyonel kese çapını ölçerek elde ettiğimiz verileri değerlendirdiğimizde, gestasyonel kese çapını ölçerek, gebeliğin ilerleyen haftalarında abortus olasılığının öngörülemediğini saptadık. Literatürde ise tartışmalı sonuçlar mevcuttur. Acharya ve ark. (1) tarafından yapılan bir çalışmada 86 gebe izlenmiş, ultrasonografik olarak 4. haftada TVUSG ile üç boyutlu ölçüm yapılmış, bunlardan 46’sı abortus yapmış, abortus yapanlar ile yapmayanlar arası GK hacmi arasında fark bulunmamıştır. Buna benzer, gebelik kesesini ölçerek gebelik prognozunun öngörülemeyeceği sonucuna varan başka çalışmalar da mevcuttur (2,3). Oh ve ark. (4) yaptığı bir çalışmada ise, 67 gebenin son âdet tarihinin 28.-35. ve 36.-42. günlerde TVUSG ile ortalama GK çapları ölçülmüş, sonuçta 32 gebe doğum yapmış ve 35 gebe ise abortus ile sonuçlanmıştır. Yirmi sekizinci-35. günler arası abortus yapan ile abortus yapmayan olguların kese çapları arasında fark bulunmamıştır. Ancak 36.-42. günler arasındaki GK çapları arası fark saptanmıştır. Abortus yapan olguların GK çapları yapmayanlara göre daha küçük ölçülmüştür. Yine çalışmamızın aksine abortus yapan olgularda GK çaplarını küçük bildiren yayınlar da mevcuttur (5,6). Literatürdeki farklı sonuçların, çalışma hastası seçimi ve çalışılan ölçüm haftaların19 İKSST Derg 7(1):17-21, 2015 daki farklılıklardan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Yolk kesesi ölçümlerinde birinci dönemde (5.-6. haftalar) düşük yapan olguların, düşük yapmayanlara göre ortalama yolk kesesi çapı daha büyük saptandı ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. İkinci dönemde (7.-8. haftalar) ise yolk sak çapları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Çalışmamızda 4 olguda yolk kesesi kalsifikasyonu belirlendi, bu olguların üçü abortusla sonuçlandı. Literatürde Gersak ve ark. (7) yaptığı bir çalışmada, yolk kesesi büyümüş 42 olgu değerlendirilmiş, hastaların % 76’sında kromozomal anomali saptanmıştır. Yine 111 normal gebelik, 25 anembriyonik gebelik ve 18 missed abort olgusunun değerlendirildiği benzer bir çalışmada, 111 normal gebeliğin hepsinde yolk kesesi boyutları ve morfolojisi doğal izlenmişken, 18 missed abort olgusunun TVUSG bulgularında 11 olguda normalden büyük yolk kesesi izlenmiştir (8). Çalışmamız sonucunda, literatürle uyumlu olarak (9,10), gebeliğin 5.-6. haftasında yolk sak ölçümünün büyük olmasının ve yolk sac kalsifikasyonunun gözlenmesinin düşük yapmayı öngörmede yararlı olabileceği bulunmuştur. Çalışmamızda birinci dönemdeki olguların tamamında CRL ölçülemedi. İkinci dönem (7.-8. haftalar) CRL ölçümünde, abortus yapan olgular ile yapmayan olgular karşılaştırıldı ve ortalama CRL ölçümleri arasında fark bulunmadı. Ayrıca tüm olgularda yaptığımız ölçümlerde ortalama gestasyonel kese çapından CRL değerini çıkardık (GK-CRL). Sonuçta, yaşayan tüm olgularda bu değer 5 mm ve üzerindeydi, ancak abortus yapan olguların ikisinde ise bu fark 5 mm altındaydı. İstatiksel olarak anlamlı olan bu fark nedeniyle erken gebelikte “ortalama GK çapıCRL” değerinin hesaplanmasının gebelik prognozunu öngörmede yararlı olabileceğini saptadık. Çalışmamızla benzer olgular elde eden Bromley ve ark. (11) yaptığı bir çalışmada, 52 gebe 6. haftada TVUSG ile değerlendirilmiş ve bu olguların 16’sı abortusla sonuçlanmıştır. Abortusla sonuçlanan 16 olgunun kardiyak atımları normal olmasına rağmen, ortalama GK-CRL değerleri 5 mm ve altında bildirilmiştir. Çalışmamızda TVUSG ile yaptığımız kalp atımı sayımı değerlendirmesinde, ortalama değer ikinci dönemde abortus yapan olgularda, yapmayan olgulara göre daha azdı ve 95 atım/dk. olarak bulundu 20 (p=0.03). Kalp atım hızı 80 atım/dk. olan tüm olgular abortusla sonuçlandı. İstatistiksel olarak anlamlı olan bu bulgu ışığında 7.-8. haftalarda kardiyak atımın sayılmasını önermekteyiz. Çalışmamızla benzer sonuçlar elde eden yayınlar mevcuttur (12-14). Stefos ve ark. (14) yaptığı çalışmada, 2164 gebe, 6.-8. haftalarda TVUSG ile değerlendirilmiş ve abort yapmayan olgularda ortalama kalp atım hızı 125±15 atım/dk. iken, abortus yapan olgularda ortalama kalp atımı 85 atım/dk olarak bulunmuştur (14). Sonuç olarak, çalışmamızda, gebeliğin 5.-6. haftalarında yolk kesesi çapı ve görünümü gebelik prognozu hakkında bilgi verebilirken, kese çapı prognozu belirlemede etkin bulunmamıştır. Gebeliğin 7.-8. haftalarında ise yalnızca kalp atım hızını (≤80) prognozu öngörmede etkili olabileceği ve GK-CRL farkının da 5 mm’den az olmasının kötü prognoza katkıda bulunduğu saptanmıştır. KAYNAKLAR 1.Acharya G, Morgan H. Does gestational sac volume predict the outcome of missed miscarriage managed expectantly. Journal of Clinical Ultrasound 2002;30: 526-31. 2. Hains CH, Chung T, Leung DYL. Transvaginal sonography and the conservative management of spontaneous abortion. Gynecol Obstet Invest 1994;37:14-7. http://dx.doi.org/10.1159/000292512 3. Cooperberg PL, Bernard KG. Sonographic differentiaion between blighted ovum and early viable pregnancy. AJR 1985;144(3):597-602. 4. Oh J, Wright G, Coulam C. Gestational sac diameter in very early pregnancy as apredictor of fetal outcome. Obstet Gynecol Ultrasound 2002;20:267-9. http://dx.doi.org/10.1046/j.1469-0705.2002.00774.x 5. Cunningham DS, Bledsoe LD, Tichenor JR, Opshal MS. Ultrasonographic charactaristics of first trimester gestation in recurrent spontaneous aborters. J Reprod Med 1995;40:565. 6.Angıolucci M, Murru R, Melis G, Carcassi C, Mais V. Asociation between different morphological types and abnormal karyotypes in early pregnancy loss. Ultrasound Obstet Gynecol 2011;37:219-25. http://dx.doi.org/10.1002/uog.7681 7. Gersak K, Veble A, Mulla ZD, Plavsic SK. Association between increased yolc sac diameter and abnormal karyotypes. J Perinat Med 2012;40:251-4. http://dx.doi.org/10.1515/jpm.2011.140 8. Cho FN, Chen SN, Tai MH, Yang TL. The quality and size of yolc sac in early pregnancy loss. Aust N Z J Obstet Gynaecol 2006;46:413-8. http://dx.doi.org/10.1111/j.1479-828X.2006.00627.x 9. Stampone C, Nicotra M, Muttinelli C, Cosmi V. Transvaginal sonography of yolk sac in normal and abnormal pregnancy. J Clin Ultrasound 1996;24:3-9. M. Bayrak ve ark., Gebeliğin Erken Döneminde Ultrasonografi Bulgularının Gebelik Prognozunu Öngörmedeki Yeri ve Değeri http://dx.doi.org/10.1002/(SICI)1097-0096(199601) 24:1<3::AID-JCU1>3.0.CO;2-N 10.Salamanca A, Fernández-Salmerón P, Beltrán E, Mendoza N, Florido J, et al. Early embriyonic morphologysonographycally assesed and its correlation with yolc sac in missed abortion. Arch Gynecol Obstet 2013;287:139-42. http://dx.doi.org/10.1007/s00404-012-2499-8 11. Bromley B, Harlow BL, Laboda LA, Benacerraf BR. Small sac size in the first trimester: a predictor of poor fetal outcome. Radyology 1992;184:578. 12.Doubilet PM, Benson CB. Embryonic heart rate in the early first trimester: What rate is normal? Ultrasound Med 1995;14:431-4. 13.Schats R, Jansen JA, Wladimiroff JW. Embryonic heart activity; appearance and development in early human pregnancy. Br J Obstetrics Gynaecology 1990;97:989-94. http://dx.doi.org/10.1111/j.1471-0528.1990.tb02469.x 14.Stefos TI, Lolis DE, Sotiriadis AJ, Ziakas GV. Embryonic heart rate in early pregnancy. Journal Clin Ultrasound 1998;26:33-6. http://dx.doi.org/10.1002/(SICI)1097-0096(199801) 26:1<33::AID-JCU7>3.0.CO;2-K 21 Araştırma İKSST Derg 7(1):22-25, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.022 İstanbul’da Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Başvuran Hastalarda HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV Seroprevalansı HBsAg, Anti-HBs and Anti-HCV Seroprevalence of the Patients Who Admitted To a Training and Research Hospital in Istanbul Ayşe İnci*, Erdinç Çavuş*, Gülüstan ALTAY*, Feridun Dardeh**, Cemal Kazezoğlu***, Kamuran Şanlı**, Özgür Yanılmaz** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği ** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarı *** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Tıbbi Biyokimya Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Hepatit B ve C virus enfeksiyonları, siroz ve hepatoselluler karsinomanın en önemli nedenlerinden biridir ve tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada Eylül 2013 - Eylül 2014 tarihleri arasında Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran hastalarda HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HCV seropozitifliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Objective: Hepatitis B (HBV) and hepatitis C virus (HCV) infections are global health problems which may result in cirrhosis and hepatocellular carcinoma. The aim of this study was to investigate seropositivity of HBsAg, anti-HBs and anti-HCV in patients who were admitted to Kanuni Sultan Suleyman Education and Research Hospital between September 2013 and September 2014. Gereç ve Yöntem: Alınan örnekler mikro ELISA (Tecan) cihazında çalışılmıştır. Material and Method: Blood samples from the patients were analysed using micro ELISA method (Tecan). Bulgular: Toplam 22351 hastaya HBsAg, 21054 hastaya anti-HBs, 19070 hastaya ve anti-HCV ve bakılmıştır. Çalışmamızda HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV testlerinde sırasıyla %4,05, %38,42 ve %0,66 seropozitiflik saptanmıştır. Results: Serologically 22351 patients were tested for HBsAg, 21054 patients for anti-HBs, and 19070 patients for anti-HCV. In our study 4.05%, 38.42%, and 0.66% of the patients were found to be seropositive for HBsAg, antiHBs and anti-HCV respectively. Sonuç: Hastanemizde saptanan seropozitiflik sonuçları Türkiye’nin diğer bölgelerinde bulunan sonuçlarla benzerlik göstermektedir. Conclusion: The results detected for seropositivity in our hospital are similar to those found in other regions of Turkey. Anahtar kelimeler: HBsAg, anti-HBs, anti-HCV, seroprevalans Key words: HBsAg, anti-HBs, anti-HCV, seroprevalance GİRİŞ ve AMAÇ Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Hepatit B virus (HBV) ve Hepatit C virus (HCV) enfeksiyonları önemli bir sağlık sorunudur. Dünyada yaklaşık iki milyar kişinin HBV ile enfekte olduğu bildirilmektedir. Her yıl yaklaşık 600.000 kişi HBV’ye bağlı akut ya da kronik olaylar sonucunda hayatını kaybetmektedir. Konuyla ilgili yapılmış çalışmalar HBV’nin siroz olgularının %30’undan, hepatoselüler kanser (HCC) Günümüzde viral hepatitler halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Viral hepatite neden olan birçok etkenin tanımlanması ile birlikte, bu hastalıklara güvenilir bir şekilde tanı koyulabilmekte ve izlemeleri yapılabilmektedir. Ayrıca bu hastalıkların tedavisi ile ilgili büyük ilerlemeler sağlanmıştır (1). Alındığı tarih: 02.12.2014 Kabul tarihi: 11.12.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ayşe İnci, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, İstanbul e-posta: [email protected] 22 A. İnci ve ark., İstanbul’da Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Başvuran Hastalarda HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV Seroprevalansı olgularının %53’ünden sorumlu olduğunu göstermektedir. HCV açısından bu oranlar ise bakıldığında ise sırasıyla %27 ve %25 olarak bildirilmektedir (2,3). HBV tüm dünyada yaygın olarak görülmektedir ve siroz, hepatosellüler karsinom gibi komplikasyonlara neden olmaktadır (4). Ülkemiz hepatit B enfeksiyonu açısından orta endemik bölgede bulunmaktadır ve HBV seroprevalansı bölgeden bölgeye değişmektedir. Bununla birlikte, HBsAg pozitifliğinin %3,9-12,5, anti-HBs pozitifliğinin ise %20,6-52,3 arasında olduğu bildirilmiştir (5,6). HCV enfeksiyonu ile dünyada her yıl yaklaşık dört milyon kişi enfekte olmakta ve sonucunda HCV ile ilişkili olan karaciğer hastalıklarından dolayı yaşamını kaybetmektedir (7). Bu çalışmada amacımız Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesine çeşitli nedenlerle başvuran hastaların hepatit B yüzey antijeni (HBsAg), hepatit B yüzey antikoru (anti-HBs) ve hepatit C antikoru (anti-HCV) sonuçlarını inceleyerek hastanemize ait seroprevalansı araştırmak ve bu oranları ülke verileriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem Bu çalışmada, Eylül 2013 ve Eylül 2014 tarihleri arasında hastanemize başvuran hastalarda; HBsAg, anti-HCV ve anti-HBs test sonuçları retrospektif olarak bilgisayar kayıtları incelenerek araştırılmıştır. Tüm serolojik çalışmalar tam otomatik mikroELISA (Tecan) DiaSorin Murex (İsviçre) marka ticari kitlerle ile çalışılmıştır. Bulgular Bu çalışmada, hastanemize başvuran 22351 hastada HBsAg, 21054 hastada anti-HBs, 19070 hastada anti-HCV testi çalışılmıştır. Çalışmamızda HBsAg Tablo 1. Olguların HBsAg, anti-HBs, anti-HCV seropozitiflik oranları. Toplam (n) Seropozitif (n) Pozitiflik yüzdesi (%) HBsAg Anti-HBs Anti-HCV 22351 21054 19070 907 8090 126 4,05 38,42 0,66 %4,05, anti-HBs %38,42, anti-HCV %0,66, oranında pozitif olarak bulunmuştur. Test edilen örnek sayısı ve saptanan pozitifliklerin oranları Tablo 1’de gösterilmiştir. Tartışma Viral hepatitler uzun süreden beri bilinmesine rağmen, yüksek morbidite ve mortaliteye neden olması ve ciddi ekonomik kayıplara neden olmasından dolayı, dünyada ve ülkemizde önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Aşılama programlarının yaygınlaşması, toplumsal bilincin ve farkındalığın artmasına rağmen, hepatit enfeksiyonları hâlen önemini korumaktadır. Ülkemiz hepatit B enfeksiyonu açısından orta endemik bölgede bulunmaktadır. Hepatit B taşıyıcılık oranları dünyada değişik oranlarda bildirilmekte ve bu enfeksiyonun yaygınlığını belirlemek için son dönemlerde bölgesel olarak ayrım yapılmaktadır. Hepatit B aşıların 1982 yılından beri kullanılmasına rağmen, hepatit B enfeksiyonu yaygın görülmekte olup, hâlen tüm dünyada önemli sağlık sorunlarından biri olmaya devam etmektedir (1,8). HCV enfeksiyonun %60-80’e varan oranlarda kronikleşmesi, siroza yol açması hepatoselüler karsinomanın önemli bir nedeni olması ve sağlık çalışanlarının risk grubunda olması, etkin bir aşının henüz bulunamaması nedeni ile dünyada ve Türkiye’de giderek daha büyük bir toplum sağlığı sorunu hâline gelmektedir (9). Viral hepatitlerin laboratuvar tanısı karaciğerde meydana gelen hasarın düzeyini belirlemeye yönelik özgül olmayan laboratuvar testleri ve etkeni belirlemeye yönelik serolojik ve moleküler testlerden oluşmaktadır (10). Hastanemize başvuran hastalarda hepatit B ve hepatit C sıklığını araştırdığımız çalışmamızda HBsAg %4,1, anti-HBs %38,4, anti-HCV %0,7, oranında pozitif olarak tespit edilmiştir. Çalışmamız sonuçları ülkemizden yapılmış diğer çalışmalarla benzerlik göstermektedir. Konuyla ilgili yapılmış bazı çalışmaların sonuçları Tablo 2’de görülmektedir. 23 İKSST Derg 7(1):22-25, 2015 Tablo 2. Ülkemizden konuyla ilgili yapılmış bazı çalışmaların sonuçları. Çalışma Merkez Çoban ve ark. (11) Iraz ve ark. (12) Uzun ve ark. (13) Asan ve ark. (14) Tunç ve ark. (15) Demirpençe ve ark. (16) Kaygusuz ve ark. (17) Kurt ve ark. (18) Tekay ve ark. (19) Gürkan ve ark. (20) İnci ve ark. (21) Yeşilyurt ve ark. (22) Çetinkol ve ark. (23) Duman ve ark. (24) Mevcut çalışma Ankara İstanbul İzmir Tunceli Siirt Batman Kırıkkale Ankara Hakkari Ankara Artvin Yozgat Kars Malatya İstanbul HBsAg pozitif (%) 2,54 5,5 6,5 4,22 10 12,6 5,1 5,5 2,7 5,58 3,96 5,56 4,6 14 4,05 Sonuç olarak, yaptığımız bu çalışmadaki tespit ettiğimiz hepatit seroprevalans verileri ülke oranlarıyla uyumlu olduğu görülmüştür. Hepatit enfeksiyonlarından korunmada toplumun eğitimi ve HBV’ye karşı aşılama programlarının uygulanması ile bu enfeksiyonların görülme oranlarını azaltabileceğini ve hepatite bağlı komplikasyonların, toplumu ne düzeyde etkileyeceğinin belirlenebilmesi açısından hastalığının görülme sıklığındaki değişimlerin bilinmesi ve izlenmesinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Kaynaklar 1. Tosun S. Türkiye’de Viral Hepatit B Epidemiyolojisi Yayınların Metaanalizi: Tabak F, Tosun S,(ed). Viral Hepatit 2013. 1. baskı. İstanbul. Viral Hepatitle Savaşım Derneği 2013:25-81. 2. Kantarçeken B. Kronik Hepatit B-Doğal Seyir. Tabak F, Balık İ (eds). Viral Hepatit 2009. 1. Baskı, İstanbul: Viral Hepatitle Savaşım Derneği 2009:3-22.3 3. Hepatitis B. World Health Organization. http://www. who.int/mediacentre/factsheets(erişim tarihi 04.07.2014. 4. Biçeroğlu SU, Yazan Sertöz R, Zeytinoğlu A, Altuğlu İ. Hepatit B virus kantitasyonunda iki farklı gerçek zamanlı PCR testinin karşılaştırılması: COBAS AmpliPrep/COBAS TaqMan ve ARTHUS QS-RGQ KİT. Ege Tıp Dergisi 2012;51(4):233-7. 5. Taşyaran MA. HBV infeksiyonu epidemiyolojisi. Kılıçturgay K, Badur S. Viral Hepatit 2001, 1. baskı Kitabı, 121-8. Viral Hepatitle Savaşım Derneği, İstanbul. 6. Özsoy MF, Emekdaş G, Pasha A ve ark. Sağlık çalışanlarında hepatit B ve hepatit C se roprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2000;2:71-4. 7. Köse Ş, Ece G, Şamlıoğlu P, Topaloğlu S. Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde düşük düzeyde anti-hepatit C pozitifliği saptanan örneklerin HCV RNA düzeylerinin değerlendirilmesi. Turk Hij Den 24 Anti-HBs pozitif (%) 43,9 42,5 48 48,06 28,6 20,7 32 42,64 35,06 8,56 47 38,42 Anti-HCV pozitif (%) 0,55 1,3 1,3 0,95 0,62 1,9 0,9 0,5 1 1,5 0,85 0,28 1,5 0,66 Biyol Derg 2011;68:191-6. 8. Tosun S. Ulusal hepatit B aşılaması. Viral Hepatit Dergisi 2006;11(3):117-25. 9. Doldur Ç, Çöl C, Dağlı Z. Hepatit C virüsüne yenilmeyelim. Sted Derg 2000;9(1) 10.Altındiş M, Yoldaş Ö. Viral Hepatitlerin tanısında serolojik ve moleküler testler . Tabak F, Tosun S,(ed). Viral Hepatit 2013. 1. baskı. İstanbul, Viral Hepatitle Savaşım Derneği 2013:161-80. 11. Çoban M, Sertoğlu E. Beytepe Asker Hastanesine başvuran hastalarda HBs Ag, anti-HBs anti-HBc- total ve anti-HCV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2013;19(3):152-5. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.36844 12.Iraz M, Gültepe B, Doymaz MZ. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne Başvuran Hastalarda HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV Seroprevelansı, Viral Hepatit Dergisi 2013;19(3):106-9. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.28199 13.Uzun Karaayak B, Güngör S, Er H, Pektaş B, Demirci M. Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesine Başvuran Poliklinik hastalarında HBsAg, anti-HCV, anti-HIV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2013; 19(3):123-5. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.21939 14.Asan A, Akbulut A, Saçar S, Turgut H. Tunceli Devlet Hastanesine Başvuran kişilerde HBsAg ve antiHCV seroprevalansının değerlendirilmesi. Viral Hepatit Dergisi 2011;17:52-6. 15. Tunç N, Eraydın H, Çetinkaya E, Oduncu MK, Toy Ş. Siirt Devlet Hastanesi’ne başvuran hastalarda HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve anti-HIV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2011;17:7-11. 16.Demirpençe Ö, Tezcan SI, Değirmen E, Mert D, Gümüş A, et al. Batman Devlet Hastanesine başvuran kişilerde hepatit ve HIV serolojisinin sonuçları. Viral Hepatit Dergisi 2012;18 6-10. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.18.02 17.Kaygusuz S, Kılıç D, Ayaşlıoğlu E, Özlük Ö, Cerit L, et al. Kırıkkale’de yaşa ve cinsiyete göre HAV, HBV ve HCV seropozitiflik sonuçları. Viral Hepatit Dergisi 2003;8:160-5. 18.Kurt H, Battal İ, Memikoğlu O, Yeşilkaya A, Tekeli A. İnci ve ark., İstanbul’da Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne Başvuran Hastalarda HBsAg, Anti-HBs, Anti-HCV Seroprevalansı E. Ankara bölgesinde sağlıklı bireylerde HAV, HBV, HCV seropozitifliğinin yaş ve cinsiyete göre dağılımı. Viral Hepatit Dergisi 2003;8:88-96. 19. Tekay F. Hakkari ilinde HBV, HCV ve HIV seroprevalansı. Dicle Tıp Dergisi 2006;33:170-3. 20. Gürkan Y, Toyran A, Aksoy A, Coşkun Alaca F, Sezer A. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran hastaların ve kan donörlerinin Hepatit ve HIV seroprevalansının belirlenmesi ve antiHCV Pozitif hastaların HCV RNA seviyelerinin değerlendirilmesi. Viral Hepatit Dergisi 2013;19(3):131-5. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.20592 21.İnci A, Okay M, Güven D. Artvin Devlet Hastanesi’ne başvuran hastalarda HBsAg, anti-HBs, anti-HCV ve anti-HIV seroprevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2013; 19(1):41-4. 22.Yeşilyurt M, Öztürk B, Gül S, Kayhan CB, Çelik M, et al. Yozgat’ın Sorgun ve Yerköy ilçelerinde HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV Prevalansı. Viral Hepatit Dergisi 2010;15(1):31-4. 23.Çetinkol Y. Kars Devlet Hastanesi’ne başvuran hastalarda HBsAg, anti-HCV ve anti-HIV seroprevalansı Viral Hepatit Dergisi 2012;18(2):76-80. http://dx.doi.org/10.4274/Vhd.98608 24. Duman Y, Tekerekoğlu MS, Ay S. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, 2012 yılında, HBsAg, antiHBs, anti-HDV ve HDVAg seroprevalansı. MedScience 2014;3(1):982-90. 25 Araştırma İKSST Derg 7(1):26-30, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.026 Robot Yardımlı Radikal Prostatektomi Alanındaki Bilimsel Üretkenliğin Değerlendirilmesi Evaluation of Scientific Productivity in Robot Assisted Radical Prostatectomy Fuat Ernis Su, Enver Özdemir Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Üroloji Kliniği ÖZET SUMMARY Amaç: Bibliyometrik araştırmalar, ülkelerin uluslararası literatüre olan bilimsel katkılarının takip edilmesi amacıyla kullanılabilir. Bu çalışmadaki amacımız robot yardımlı prostektomi alanındaki bilimsel çalışmaları bibliyometrik analiz yöntemini kullanarak değerlendirmek ve ülkemizin bu alandaki yerini tartışmaktır. Çalışmamız yapıldığı tarih itibariyle, bu konuda yapılmış olan ilk bibliyometrik çalışma olma özelliği taşımaktadır. Objective: Bibliometric studies can be used for the scientific contribution of researchers of countries to the international literature. The aim of our present study is to evaluate scientific studies in the field of robot-assisted prostatectomy by using the bibliometric analysis method, and to discuss the place of our country in this area. Our study is the first bibliometric study carried out in this field up to now. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın analizleri Temmuz 2014’te WoS Core Collection® yazılımı kullanılarak yapıldı. Yazılımın anahtar kelimeler ile arama fonksiyonu kullanılarak ‘‘robot assisted prostatectomy’’, ‘‘robot assisted radical prostatectomy’’, ‘‘robotic prostatectomy’’, ‘‘robotic radical prostatectomy’’, ‘‘robotically assisted radical prostatectomy’’ alanlarında 2000 ve 2014 yılları arasında SCI-E TM tarafınca indekslenmiş dergilerde İngilizce yayınlanmış tüm yayınlar bulundu ve makale dışındaki diğer yayınlar çalışma dışında bırakıldı. Elde edilen makaleler üretildikleri ülkeler, yıllara göre sayıları, yazar ve yayınlandıkları dergilere göre yeniden analiz edildi. Material and Methods: The analysis of the present study was performed by using WoS Core Collection® software in July 2014. All papers published included in SCI-E TM in English literature between 2000 and 2014 were searched by using key words of ‘‘robot assisted prostatectomy’’, ‘‘robot assisted radical prostatectomy’’, ‘‘robotic prostatectomy’’, ‘‘robotic radical prostatectomy’’, ‘‘robotically assisted radical prostatectomy’’. All other papers out of research articles were excluded from the study. Furthermore these results were analyzed in terms of countries, numbers of publications in years, authors and journals. Bulgular: Araştırma kriterlerine uyan toplam makale sayısı 567 olarak bulundu. Amerika Birleşik Devletleri 408 makale ile ilk sırada yer alırken, Türkiye 6 makale ile sıralamada on altıncı sırada yer aldı. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, son yıllarda ülkemizdeki robotik cerrahi merkezi sayısındaki hızlı artışın bilimsel üretkenliğe yansımadığı görülmüştür. Bu konuyla ilgilenen araştırmacıların uluslararası literatüre daha fazla katkıda bulunmaları gerektiği düşüncesindeyiz. Result: A total of 567 articles were found matching the search criteria. While The United States ranked first with 408 articles, Turkey ranked sixteenth with 6 articles. Conclusion: Our results demonstrates that despite the rapidly increasing number of robotic surgery center in our country in recent years, the scientific productivity has not been increased. We believe that the researchers interested in this field in our country should have done more contribution to the international literature. Anahtar kelimeler: bibliyometrik analiz, robot yardımlı cerrahi, radikal prostatektomi, prostat kanseri Key words: bibliometric analysis, robot assisted surgery, radical prostatectomy, prostate cancer GİRİŞ Bibliyometrik analizler yayınların, dergilerin, yazarların, yayın gönderen kurumların araştırılmasında ve ülkelerin bilimsel etkinliğinin ortaya konmasında önem taşır (1). Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve Bibliyometri, matematik ve istatiksel yöntemler kullanılarak bilimsel materyallerin değerlendirilmesidir. Alındığı tarih: 01.11.2014 Kabul tarihi: 05.01.2015 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Fuat Ernis Su, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Üroloji Kliniği, Atakent Mah., Turgut Özal Cad. No: 1, 34303 Küçükçekmece / İstanbul e-posta: [email protected] 26 F. E. Su ve E. Özdemir, Robot Yardımlı Radikal Prostatektemi Alanındaki Bilimsel Üretkenliğin Değerlendirilmesi internet kullanımının yaygınlaşması sonucu son yıllarda Web of Science® (WoS) veri tabanı kullanılarak oluşturulan bilimsel üretkenliklerin değerlendirdiği çalışmalar yayınlanmıştır (2,3) . Bununla birlikte, literatür tarandığında üroloji alanında yapılan bibliyometrik araştırmaların sınırlı sayıda olduğu görülmektedir (4-6). Bu çalışmalar incelendiğinde, ürolojinin güncel konularından biri olan prostat kanserinin robotik cerrahi ile tedavisi üzerine bibliyometrik bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, Da Vincy® robotik sisteminin yaygınlığı ve robot yardımlı radikal prostatektomi konusunda ülkelerin literatüre olan katkılarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM Thomson-Reuters - Science Citation Index Expanded TM (SCI-E) listesinde yer alan dergiler çalışma grubu olarak belirlendi ve analizlerinde WoS Core Collection® veri tabanı kullanıldı. Temmuz 2014’te 2000 ile 2014 yılları arasında üroloji-nefroloji kategorisi altında bu sisteme kaydedilen İngilizce yayınlar makale başlığı sekmesine “robot assisted prostatectomy’’, “robot assisted radical prostatectomy’’, ‘‘robotic prostatectomy’’, “robotic radical prostatectomy’’, “robotically assisted radical prostatectomy’’ anahtar kelimeleri girilerek tarandı ve analiz edildi. Makale olmayan yayınlar arama kriterlerinin dışında bırakıldı. Bu konuda en fazla makalesi olan ilk 20 ülke, yayınların ve atıflarının yıllara göre dağılımı, makalelere en çok yer veren ilk on dergi, bu konuda en çok makalesi olan yazarlar, en fazla atıf alan yazılar ve yazarları belirlendi. Bulgular Metodolojiye uygun olarak yapılan aramada toplam 10583 atıf alan 567 makaleye ulaşıldı (Tablo 1, Şekil 1, 2). Ülkeler incelendiğinde bu konuda en fazla yayını olan ülke 408 makale (%71,95) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) oldu. Onu sırasıyla 47 makale (%8,28) ile İtalya, 37 makale (%6,52) ile Güney Kore, 26 makale (%4,58) ile Fransa, 24 makale (%4,23) ile Almanya takip etti. Türkiye, sıralamada 6 makale ile Venezuela ile birlikte 16. sırada yer aldı (Tablo 2, Şekil 3). Makalelerin en fazla yer bulduğu dergiler incelendiğinde ilk sırayı %24,5 ile “Journal of Endourology’’ nin (n:139) aldığı görüldü. Onu sırası ile ‘‘Urology’’ (n:100), “BJU International’’ (n:93), “European Urology’’ (n:51) ve “Journal of Urology’’ (n:48) takip etti (Tablo 3). Tablo 1. Yıllara göre makale ve atıf sayılarının dağılımı. Yıllar Makale Sayısı Yıllık Atıf Sayısı 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014* 2 3 7 10 17 30 34 53 56 80 83 79 82 31 2 19 53 167 184 401 499 775 1071 1483 1633 1875 1754 667 *: Temmuz 2014 ayına kadar olan veriler. Tablo 2. Makale sayılarının, toplamdaki yüzdelerinin ve robotik merkezlerin ülkelere göre dağılımı. Ülke ABD İtalya Güney Kore Fransa Almanya İngiltere Kanada Brezilya Japonya Belçika İsveç İsviçre Avusturalya Hollanda Avusturya Venezüella Türkiye Tayvan İspanya Yunanistan Makale Sayısı (n) Toplamdaki Yüzdesi (%) Robotik Merkez Sayısı* 408 47 37 26 24 20 20 20 15 13 12 11 11 9 8 6 6 6 5 4 71,95 8,28 6,52 4,58 4,23 3,52 3,52 3,52 2,64 2,29 2,11 1,94 1,94 1,58 1,41 1,05 1,05 1,05 0,88 0,70 2116 70 44 75 64 40 22 12 178 32 23 25 **35 19 5 4 22 20 29 10 *: ©2014 Intuitive Surgical, Inc. verilerine göre robotik merkez sayısı. **: Avusturalya / Yeni Zellanda’daki toplam sayı verilmiştir. Yazarları incelediğimizde, konu ile ilgili en çok makalesi olan yazarın 46 makale ile Tewari (ABD) olduğu görüldü. Onu 36 makale ile Menon (ABD), 32 makale ile Zorn (Kanada), 30 makale ile Shalhav (ABD) ve 29 makale ile Zagaja (ABD) izledi (Tablo 4). 27 İKSST Derg 7(1):26-30, 2015 100 2013 2011 2012 2010 2009 2008 2007 2006 Yıllar Şekil 1. Makale sayısının yıllara göre dağılımı. * 2014 Temmuz ayına kadar olan veriler. 2014* Yıllar 2005 2014* 2013 2011 2012 2010 2009 2008 2007 2006 2005 2004 2003 2002 0 2001 20 2004 40 2003 60 1800 1600 1400 1200 1000 800 600 400 200 0 2002 ATIF SAYISI MAKALE SAYISI 80 2001 2000 Şekil 2. Yıllara göre atıf dağılımı. *:2014 Temmuz ayına kadar olan veriler ABD İtalya 2004 Tayvan İspanya Yunanistan 1 10 100 1000 2013 Türkiye 2012 Avusturya Venezuela 2011 Makale Sayısı Hollanda 2010 Avusturalya 2009 Robotik Merkez Sayısı İsveç İsviçre 2008 Belçika 2007 Japonya 2006 Kanada Brezilya Türkiye’deki Robotik Merkez Sayısı İngiltere 24 23 22 21 20 19 18 17 16 15 14 13 12 11 10 9 8 7 6 5 4 3 2 1 0 2005 Fransa Almanya Yıllar 10000 2014* Güney Kore Şekil 4. Türkiye’deki robotik merkezlerin yıllara göre dağılımı. * 2014 Temmuz ayına kadar olan veriler. Şekil 3. Ülkelerin robotik merkez ve makale sayılarının logaritmik grafiği. Tablo 3. Makale sayısına göre ilk on dergi, toplamdaki oranları ve beş yıllık etki faktörleri. Dergi Makale Sayısı (n) Toplamdaki Oranı (%) Beş Yıllık Etki Faktörü* 139 100 93 51 48 25 23 13 12 11 24,51 17,63 16,40 8,99 8,46 4,40 4,05 2,29 2,11 1,94 1,893 2,391 2,907 8,083 3,914 2,827 -** 3,082 1,410 1,019 Journal of Endourology Urology BJU International European Urology Journal of Urology World Journal of Urology Canadian Journal of Urology Urologic Oncology Seminars and Orginal Investigations Internal Journal of Urology Urologia Internationalis * Journal Citation Reports, 2012’ye göre. ** Etki faktörü 0.740 En fazla atıf alan makaleler incelediğinde de ilk sırada yer alan makalenin; 316 toplam ve 26.3 yıllık ortalama atıf sayısı ile Ahlering ve ark.’nın (13) yazdığı “Successful transfer of open surgical skills 28 to a laparoscopic environment using a robotic interface: Initial experience with laparoscopic radical prostatectomy” isimli makale olduğu görüldü (Tablo 5). F. E. Su ve E. Özdemir, Robot Yardımlı Radikal Prostatektemi Alanındaki Bilimsel Üretkenliğin Değerlendirilmesi Tablo 4. En fazla makalesi olan ilk on yazar, makale sayıları ve toplamdaki oranları. Yazarlar *Tewari Menon M Zorn KC Shalhav AL Zagaja GP Ahlering TE Patel VR Hu JC Peabody JO Makale Sayısı Yıllık Atıf Sayısı 46 36 32 30 29 28 26 18 17 8,11 6,34 5,64 5,29 5,11 4,93 4,58 3,17 2,99 * Tewari A, Tewari AK Tartışma DaVinci® (Intuitive Surgical, Inc., Sunnyvale, Kaliforniya, ABD) 3 boyutlu görüntü olanağı, enstrüman hareketlerinde yüksek derece özgürlük, tremorun azaltılması, el-göz-hedef aksının korunması, cerraha ergonomik rahatlık sağlaması gibi avantajları ile açık ve laparoskopik teknikleri ileri bilgisayar teknolojisi ile birleştiren robotik bir sistemdir (7,8). İlk robot yardımlı radikal prostatektomi (RYRP) Mayıs 2000’de Binder ve Kramer (9) tarafından Frankfurt’ta yapılmıştır. Kan kaybı, transfüzyon gereksinimi, kateterizasyon ve hastanede kalış süresi dikkate alındığında RYRP’nin açık cerrahiye üstün bulunması, yüz güldürücü onkolojik sonuçlar, kontinans ve erektil fonksiyonların büyük ölçüde korunması, öğrenme eğrisinin laparoskopik radikal prostatektomiye göre üstün olması sonucunda sistem lokalize prostat kanserinin cerrahi tedavisinde güncel bir alternatif olmuştur (10-15). Sistemi beklenildiği üzere en yaygın olarak kullanan, bu teknolojinin üretildiği ABD olup, onu Avrupa ülkeleri ve diğer gelişmiş ülkeler takip etmektedir. Özellikle son on yıldaki yayınlar ve atıf sayıları incelendiğinde, RYRP olan ilginin tüm dünyada üroloji camiasında artarak devam ettiği izlenmektedir. Ülkelerdeki robotik merkez sayılarının yanında konuyla ilgili makale ve atıf sayıları incelendiğinde ABD lider durumdadır. Onu İtalya, Güney Kore, Fransa, Almanya, İngiltere gibi sanayileşmiş diğer ülkeler takip etmektedir. Dikkat çekici olarak, Japonya ABD’den sonra en fazla robot sayısına sahip ülke olmasına rağmen, bu konuda dünya ingilizce litaratürüne olan bilimsel katkısının diğer ülkelere oranla düşük seviyede olduğu izlenmiştir. Araştırmamız ürolojide robot kullanımı alanında uluslararası literatürde ilk olma özelliğindedir. Bununla birlikte kullanılan WoS Core Collection® yazılımının bazı sınırlamaları vardır. Yazılım kullanılırken aranacak anahtar kelimelerin çalışmanın amacına uygun olarak seçilmesi önemlidir. Sonuçların değerlendirmesi yapılırken birden çok isimli yazarların kullandıkları isim kısaltmaları ve çok merkezli Tablo 5. En fazla atıf alan ilk beş makale, toplam ve yıllık atıf sayıları. Makalenin Adı Toplam Atıf Sayısı Yıllık Ortalama Atıf Sayısı 1) Successful transfer of open surgical skills to a laparoscopic environment using a robotic interface: Initial experience with laparoscopic radical prostatectomy Ahlering, TE; Skarecky, D; Lee, D; ve ark. JOURNAL OF UROLOGY Sayı: 170 cilt: 5 sayfa: 1738-1741 316 26,33 2) A prospective comparison of radical retropubic and robot-assisted prostatectomy: experience in one institution Tewari, A; Srivasatava, A; Menon, M BJU INTERNATIONAL Sayı: 92 cilt: 3 sayfa: 205-210 254 21,17 3) Laparoscopic and robot assisted radical prostatectomy: Establishment of a structured program and preliminary analysis of outcomes Menon, M; Shrivastava, A; Tewari, A; ve ark. JOURNAL OF UROLOGY Sayı: 168 cilt: 3 sayfa: 945-949 250 19,23 4) Robotically-assisted laparoscopic radical prostatectomy Binder, J; Kramer, W BJU INTERNATIONAL Sayı: 87 cilt: 4 sayfa: 408-410 218 15,57 5) Prospective comparison of radical retropubic prostatectomy and robot-assisted anatomic prostatectomy: The Vattikuti Urology Institute experience Menon, M; Tewari, A; Baize, B; ve ark. UROLOGY Sayı: 60 cilt: 5 sayfa: 864-868 181 13,92 29 İKSST Derg 7(1):26-30, 2015 çalışmaların yayınlandığı ülkeler gibi konulara dikkat edildiği taktirde araştırmacılar bu yöntemle, konularıyla ilgili güncel ve güvenilir bilgilere hızlı bir şekilde ulaşabilirler. Çalışma tarihi itibarıyla literatüre katkı yönünden RYRP konusunda on altıncı sırada olan ülkemizde ilk robotik sistem 2004 yılında kurulmuş olup, 2008 yılından itibaren bu merkezlerin sayısında hızlı bir artış olmuştur (Şekil 4). Uygulamadaki bu artışa paralel olarak uluslararası literatüre olan bilimsel katkımızın da arttırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Makalemiz bibliyometrik bir araştırma olduğundan, Etik Kurul onayına başvurulmamıştır. (No ethical committee approval is obtained for this article since it is bibliometric resarch.). Çalışmamızda hiçbir firma ya da kuruluştan maddi yardım alınmamıştır. Kaynaklar 1. Petrak J. Bibliometric indicators in evaluation of research activity. 1. Publishing and evaluation of research. Lijec Vjesn 2001;123:77-81. 2. Bas K, Dayangac M, Yaprak O, Yuzer Y, Tokat Y. International collaboration of Turkey in liver transplantation research: a bibliometric analysis. Transplantation Proceedings 2011;43(10):3796-801. http://dx.doi.org/10.1016/j.transproceed.2011.09.081 3. Bas KK, Gunay LM, Besim H. Turkey’s evaluation in kidney transplantation research. Exp Clin Transplant 2011;9:319-22. 4. Dannaway J, Ng H, Deshpande AV. Adherence to ICCS nomenclature guidelines in subsequent literature: a bibliometric study. Neurourol Urodyn 2013;32:95256. http://dx.doi.org/10.1002/nau.22341 5. Weiss DA, Kovshilovskaya B, Breyer BN. Gender trends of urology manuscript authors in the United States: a 35-year progression. J Urol 2012;187:253-8. http://dx.doi.org/10.1016/j.juro.2011.09.029 6. Oelrich B, Peters R, Jung K. Eur Urol. A bibliometric evaluation of publications in urological journals 30 among European Union countries between 2000-2005. Eu Urol 2007;52:1238-48. http://dx.doi.org/10.1016/j.eururo.2007.06.050 7. Binder J, Jones J, Bentas W, Wolfram M, Bräutigam R, et al. Robot-assisted laparoscopy in urology. Radical prostatectomy and reconstructive retroperitoneal interventions. Urologe A 2002;41:144-49. http://dx.doi.org/10.1007/s00120-002-0178-2 8. Kural AR, Atuğ F. The applications of robotic surgery in urology. Türk Üroloji Dergisi 2010;36:248-57. http://dx.doi.org/10.5152/tud.2010.025 9. Binder J, Kramer W. Robotically assisted laparoscopic radical prostatectomy. BJU Int 2001;87:408-10. http://dx.doi.org/10.1046/j.1464-410x.2001.00115.x 10.Menon M, Tewari A, Baize B, Guillonneau B, Vallancien G. Prospective comparison of radical retropubic prostatectomy and robot-assisted anatomic prostatectomy: the Vattikuti Urology Institute experience. J Urol 2002;60:864-68. http://dx.doi.org/10.1016/S0090-4295(02)01881-2 11.Miller J, Smith A, Kouba E, Wallen E, Pruthi RS. Prospective evaluation of short-term impact and recovery of health related quality of life in men undergoing robotic assisted laparoscopic radical prostatectomy versus open radical prostatectomy. J Urol 2007;178: 854-8. http://dx.doi.org/10.1016/j.juro.2007.05.051 12.Rassweiler J, Stolzenburg J, Sulser T, Deger S, Zumbé J, Hofmockel G et al. Laparoscopic radical prostatectomy – the experience of the german laparoscopic working group. Eur Urol 2006;49:113-9. http://dx.doi.org/10.1016/j.eururo.2005.10.003 13.Ahlering TE, Skarecky A, Lee D, Clayman RV. Successful transfer of open surgical skills to a laparoscopic environment using a robotic interface: initial experience with laparoscopic radical prostatectomy. J Urol 2003;170:1738-41. http://dx.doi.org/10.1097/01.ju.0000092881.24608.5e 14.Patel VR, Tully AS, Holmes R, Lindsay J. Robotic radical prostatectomy in the community setting - the learning curve and beyond: initial 200 cases. J Urol 2005;174:269-72. http://dx.doi.org/10.1097/01.ju.0000162082.12962.40 15.Menon M, Shrivastava A, Kaul S, Badani KK, Fumo M, Bhandari M, et al. Vattikuti Institute prostatectomy: contemporary technique and analysis of results. Eur Urol 2007;51:648-58. http://dx.doi.org/10.1016/j.eururo.2006.10.055 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):31-33, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.031 Çocuklarda Göğüs Ağrısının Nadir Bir Nedeni Spontan Pnömomediastinum Spontaneous Pneumomediastinum As a Rare Etiology of Chest Pain in Children Gonca Keskindemirci*, Nuray Aktay Ayaz*, Ayşe Zopçuk*, Helen Bornaun**, Ali Er***, Gönül Aydoğan*, Kazım Öztarhan** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği ** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Kardiyolojisi Kliniği *** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Radyoloji Kliniği ÖZET SUMMARY Spontan pnömomediyastinum (SPM) daha çok genç erkeklerde görülen ve genellikle kendi kendine iyileşme eğilimi gösteren mediyasten içinde hava bulunması durumudur. En sık rastlanan belirti (%80-90) göğüs ağrıdır ve substernal bölgeye lokalize olur. SPM genellikle 24-36 saat sürüp en geç 48 saat içinde kendiliğinden gerilemektedir. Yinelenmesi çok nadirdir. Acil servisimize şiddetli öksürük sonrası ani başlayan göğüs ağrısı nedeniyle getirilen 15 yaşında erkek hastada akciğer grafisi ve bilgisayarlı toraks tomografisi ile pnömomediyastinum tespit edilen olgu sunulmuştur. Olgumuz, göğüs ağrısının ayırıcı tanısında SPM dikkat çekmek amacıyla sunulması amaçlanmıştır. Spontaneous pneumomediastinum (SPM) is defined as the presence of air within the mediastinum that is more common in young men, and mostly it is self limiting. The most common symptom (80-90 %) is chest pain, and it is localized in the substernal region. SPM usually resolves spontaneously within 24-36 hours and persists at least 48 hours. Recurrences are very rare. We presented the case of SPM diagnosed with radiologic evaluation. This case was reported to point out that SPM is important in the differential diagnosis of severe chest pain encountered in the emergency unit. Anahtar kelimeler: göğüs ağrısı, spontan pnömomediyastinum, radyolojik değerlendirme Key words: chest pain, spontaneous pneumomediastinum, radiologic evaluation GİRİŞ Olgu Spontan pnömomediyastinum (SPM) daha çok genç erkeklerde görülen ve genellikle kendi kendine iyileşme eğilimi gösteren mediyasten içinde hava bulunması durumudur (1). Özgül olmayan yakınmalardan, hayatı tehdit eden solunum yetmezliğine kadar ilerleyebilen klinik semptomlarla tanınabilir. En sık rastlanan yakınma (%80-90) göğüs ağrıdır ve substernal bölgeye lokalize olur (2) . Acil servise göğüs ağrısı ile başvurup, değerlendirme sonrası SPM saptanan olgumuzu, göğüs ağrısının ayırıcı tanısında SPM dikkat çekmek amacıyla sunmayı amaçladık. On beş yaşında erkek hasta, 1 hafta önce başlayan boğaz ağrısı ve 2 gün önce çok şiddetli öksürük sonrası başlayan göğüs ağrısı yakınmalarıyla acil servisimize başvurdu. Özgeçmiş ve soygeçmişinde herhangi bir özellik olmayan hastanın yapılan fizik muayenesinde kan basıncı: 110/70 mmHg, nabız: 100/dk., solunum: 20/dk., ateş: 37°C idi. Hastada siyanoz, cilt altı amfizem saptanmadı, ancak sol akciğer kalp komşuluğunda ve kalp üzerinde krepitasyon alındı. Laboratuvar incelemesinde: lökosit: 16900/uL dışında patolojik değer saptanmadı. Çekilen ön-arka akciğer grafisinde, mediyastende pnömomediyastinum Alındığı tarih: 05.05.2014 Kabul tarihi: 12.09.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Gonca Keskindemirci, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Turgut Özal Cad. No: 1 Küçükçekmece, İstanbul e-posta: [email protected] 31 İKSST Derg 7(1):31-33, 2015 Resim 1. Resim 2. imajı saptandı (Resim 1). Kan gazı normaldi. Şiddetli göğüs ağrısında kardiyak patolojiyi dışlamak amacıyla kardiyoloji konsultasyonu yapıldı. Renkli ekokardiyografi (rEKO)’de kardiyak bulgular normal olmakla beraber, kalbin etrafında havalanma artışı izlendi. Kreatinin kinaz MB (CK-MB), Troponin I değerleri normal sınırlarda bulundu. Kontrastlı toraks BT’de mediyastende tüm kadranlarda, servikal bölgeye bilateral karotid zincire doğru uzanan yaygın hava imajı (pnömomediyastinum) izlendi (Resim 2). Solunum fonksiyon testi normal olarak değerlendirildi. Pnömomediyastinum için predispozan faktör öyküsü olmayan hastaya SPM tanısı koyuldu. Hastada, sol akciğer kalp komşuluğunda ve kalp üzerinde duyulan krepitasyonun pnömomediyastinumda görülebilen Hamman bulgusu olduğu düşünüldü. Çocuk göğüs hastalıkları önerisi ile hasta yatırılarak klinik izleme alındı, beslenmesi kesildi ve parenteral destek tedavisi verildi. Hastanın izlenmesi sırasında solunum sıkıntısı gelişmedi ve herhangi bir komplikasyon görülmedi. İzleminde göğüs ağrısı yakınması de gerileyen hastanın, hastaneye başvurusundan üç gün sonra kontrol akciğer grafisi çekildi, pnömomediyastinumun tamamen gerilediği görüldü. Parenteral destek tedavisi kesilerek tam ağızdan beslenmeye geçildi. Spontan düzelme saptanan hastanın ayaktan yapılan takiplerinde ek yakınması olmadı ve benzer tabloya rastlanmadı. Tartışma Çocuklarda göğüs ağrısının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Okutan ve ark.’nın (3), çocuk yaş grubunda yaptıkları prospektif bir çalışmada, göğüs ağrısı ile 32 başvuran hastaların %64,9’unda organik bir neden bulunmayıp, bunların da %46,4’ünün idiyopatik, %18.5’inin psikojenik nedenli olduğu vurgulanmıştır. Organik nedenli göğüs ağrısında ise etiyolojide %12 kas-iskelet sistemi, %10.2 solunum sistemi, %5,6 kardiyak, %4,6 kostokondritik nedenler, %1,8 göğüs travması ve %0,9 sindirim sistemi ile ilgili nedenler olduğu saptanmıştır. Göğüs ağrısının nedenleri arasında olan pnömomediyastinum (PM) travmatik ve spontan olarak iki şekilde meydana gelebilir. Travmatik PM sıklıkla künt göğüs travması, kafa travması, trakeostomi, endoskopi-bronkoskopi sonrası ve mekanik ventilasyon sonucu ortaya çıkmaktadır. Spontan pnömomediastinum ise tanı konulmasının ardından semptomların kendiliğinden düzeldiği nadir bir klinik durumdur. İlk defa 1939 yılında Hamman tarafından tanımlanan SPM’li hastalarda etiyolojik bir travma anamnezi yoktur ve yinelemesi çok nadirdir (4). Predispozan faktörler arasında başta astım olmak üzere akciğer hastalıkları, inhaler ilaç kullanımı, aşırı öksürük, ıkınma, yoğun egzersiz, valsalva manevrası, özofagusun aşırı zorlanması sayılabilir (5-7). SPM‘li hastalarda klinik bulgular, ani başlayan göğüs ağrısı, nefes darlığı, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, boyun ve sırt ağrısı, ciltaltı amfizemi, ateş ve hipotansiyondur (8). Pnömomediyastinumda özgül bulgu olan Hamman belirtisi göğüs ön yüzünde kalp tepe atımı ile eşzamanlı duyulan çıtırtı sesidir ve olguların %10’unda görülür (4). PM tanısında ön-arka ve yan akciğer grafileri yararlıdır. En sık radyolojik bulgu özellikle arkus aorta ve kalbin sol kenarı boyunca G. Keskindemirci ve ark., Çocuklarda Göğüs Ağrısının Nadir Bir Nedeni Spontan Pnömomediastinum uzanan radyoopak çizgidir. En duyarlı tanı yöntemi ise toraks BT’dir (9). Mediastende genişleme ile beraber, serbest hava görülmesi tanıyı kesinleştirir. SPM, genellikle selim seyirlidir ve çoğu olguda konservatif yaklaşım gösterilir. Hastaneye başvuran hastalara genellikle istirahat ile birlikte oksijen tedavisi, analjezik, bronkodilatör ve bazen de antibiyotik ile tedavi edilir. Nadir fakat ciddi komplikasyonları nedeniyle hızla tanısı koyulmalıdır. Kalp ve büyük damarlara baskı, pnömoperikardiyum, retrofarengeal ve retroperitoneal alana hava kaçışı, pnömoraşi, pnömotoraks nadir ancak ciddi komplikasyonlardır ve acilen cerrahi müdahale gerekebilir (10,11). Takip süresi en az 24-36 saat olmalıdır (8). Genellikle 48 saat içinde kendiliğinden gerilemektedir. Acil servisimize özgeçmiş ve soygeçmişinde özellik olmayan, şiddetli öksürük sonrası ani başlayan göğüs ağrısı yakınması ile başvuran hastaya, radyolojik değerlendirilme sonrasında spontan pnömomedyastinum tanısını koyuldu. Hastanın özgeçmiş ve soygeçmişinde gastrointestinal sisteme ait yakınma olmadığından gastrointestinal sistem patolojisi dışlandı. Kardiyolojik muayene ve değerlendirmede sonucunda patoloji görülmemesi üzerine göğüs ağrısının nedenleri arasında olabilen kardiyak patolojileri dışlandı. Klinik izlemeye alınan hastanın takibinde herhangi bir komplikasyon ile karşılaşılmadı. Hastaneye yatışından kısa süre sonra hem klinik hem de radyolojik olarak tam düzelme olan olgumuzu, acil servise göğüs ağrısı yakınması ile gelen hastalarda SPM’un ayırıcı tanıda düşünülmesi gerektiğini vurgulamak amacıyla sunmaya değer bulundu. Kaynaklar 1. Cevik Y, Akman C, Şahin H, Altınbilek E, Balkan E. Spontan pnömomediastinum: İki olgu. Akademik Acil Tıp Derg 2009;8(1):60-2. http://dx.doi.org/10.4170/jaem.2009.01.0012 2. Akdemir HU, Türköz B, Katı C, Duran L, Kayhan S, et al. Spontam pnömomediastinum: Nefes darlığı ve ses kısıklılığı birlikteliği. J Clin Anal Med 2012;5:1-3. 3.Okutan V, Lenk MK, Akın R, Yozgat Y, Özcan O. Çocuklarda göğüs ağrısının nedenleri ve klinik özellikleri: Prospektif bir çalışma. Türkiye Klinikleri J Pediatr 1997;6:13-7. 4. Hamman L. Spontaneous mediastinal emphysema. Bull Johns Hopkins Hosp 1939;64:1-21. 5.Yellin A, Gapany-Gapanavicius M, Lieberman Y. Spontaneous pneumomediastinum: is it a rare cause of chest pain? Torax 1983;38:383-5. 6. Caceres M, Ali SZ, Braud R, Weirnan D, Edward H, et al. Spontaneous pneumomediastinum; A comparative study and review of the literature. Ann Thorac Surg 2008;86:962-6. http://dx.doi.org/10.1016/j.athoracsur.2008.04.067 7. Sahni S, Verma S, Grullon J, Esquire A, Patel P, et al. Spontaneous pneumomediastinum: Time for consessus. N Am J Med Sci 2013;5(8):460-4. http://dx.doi.org/10.4103/1947-2714.117296 8. Ralph-Edward AC, Pearson FG. Atypical presentation of spontaneous pneumomediastinum. Ann Thorac Surg 1994;58(6):1758-60. http://dx.doi.org/10.1016/0003-4975(94)91683-7 9.Okada M, Adachi H, Shibuya Y, Ishikawa S, Hamabe Y. Diagnosis and treatment of patients with spontaneous pneumomediastinum. Respir Investig 2014;52(1):36-40. http://dx.doi.org/10.1016/j.resinv.2013.06.001 10.Al-Mufarrej F, Gharagozloo F, Tempesta B, Margolis M. Spontaneous cervicothoracolumbar pneumorrhachis, pneumomediyastinum and pneumoperitoneum. Clin Respir J 2009;3:239-43. http://dx.doi.org/10.1111/j.1752-699X.2008.00116.x 11. Şahin S, Masoom MA, Eroğlu A, Taştan Y. Kendiliğinden gelişen pnömomediyastinum olgusu. Türk Ped Arş 2013;336-38. 33 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):34-37, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.034 Astımlı Bir Hastada Geç Dönemde Ortaya Çıkan, Anca İlişkili Nekrotizan Vaskülitin Neden Olduğu Kresentik Glomerülonefritin Başarılı Tedavisi Successful Treatment of Rapidly Progressive Glomerulonephritis Associated with Anca Related Necrotizing Vasculitis Developed in a Patient With Asthma at Later Course Melek Yalçın*, Cüneyt Akgöl**, Taner Baştürk**, Mustafa Sevinç**, Yener Koç**, Elbis Ahbap**, Tamer Sakacı**, Tuncay Şahutoğlu**, Mehmet Yavuz Gürler*, Abdulkadir Ünsal** * Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İç Hastalıkları Kliniği ** Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Nefroloji Kliniği ÖZET SUMMARY Churg-Strauss sendromu ANCA ilişkili vaskülitler arasında en seyrek görülen, sistemik, nekrotizan bir vaskülit türüdür. Churg-Strauss syndrome is a systemic, necrotizing vasculitis and it is the least common one among ANCA associated vasculitis. Amerikan Romatoloji Cemiyetinin sınıflandırma kriterlerine göre astım, eozinofili (>%10), pulmoner infiltratlar, mono-polinöropati, paranazal sinüs anormallikleri, biyopside ekstravasküler eozinofiller görülmesi kriterlerden en az dördünü karşılayan hastalara Churg-Strauss sendromu tanısı konmaktadır. The American Collage of Rheumatology classification criteria, patients having at least four of the following criteria including asthma, eosinophilia (>10%), pulmonary infiltrates, mono-polyneuropathy, paranasal sinus abnormalities, extravascular eosinophils in biopsy specimens can be diagnosed as Churg-Strauss syndrome. Akciğer tutulumunda klinik olarak astım, geçici pulmoner infiltratlar gözlenir. Vaskülit lökotrien antagonistlerine sekonder gelişebileceği için astım tanısı ile mevcut tedaviyi kullanan hastaların tanısında güçlük yaşanabilir. Asthma, and migrating pulmonary infiltrates are seen in pulmonary involvement. Leukotriene receptor antagonists may also induce secondary vasculitis. Therefore, diagnosis of Churg-Strauss syndrome in patients with asthma who are on treatment of such drugs is a challenge. Böbrek tutulumunda nadiren kresentik glomerulonefrit gelişir. Tedavisinde immunsupresif ajanlar kullanılır. Olgumuzda, montelukast kullanmaktayken gelişen, hızlı ilerleyen glomerulonefrit şeklinde ortaya çıkan ve başarılı bir şekilde tedavi edilen Churg-Strauss sendromlu hastadan bahsedilmektedir. Cresentic glomerulonephritis is seen rarely in cases with renal involvement, and it is treated with immunosupressive agents. In this case report, we presented a patient with Churg-Strauss syndrome developed concomitant to montelukast treatment for asthma, and presented as rapidly progressive glomerulonephritis which was treated successfully. Anahtar kelimeler: anti-nötrofil sitoplazmik antikor-ilişkili vaskülit, lökotrien antagonistleri, akut böbrek hasarı Key words: anti-neutrophil cytoplasmic antibody-associated vasculitis, leukotriene antagonists, acute kidney injury GİRİŞ karakterize sistemik bir hastalıktır (1). Eozinofilik vaskülit, akciğer, kalp, cilt, gastrointestinal sistem ve sinir sistemini de içeren birçok organı tutabilir (2). Patolojik tanısının 3 temel histolojik özelliği ekstra- Churg-Strauss sendromu (CSS), astım, geçici pulmoner infiltratlar, hipereozinofili ve sistemik vaskülitle Alındığı tarih: 14.07.2014 Kabul tarihi: 22.09.2014 Yazışma adresi: Doç. Dr. Yener Koç, Devlet Yolu, Ankara Cad. 102-104 34752 İstanbul e-posta: [email protected] 34 M. Yalçın ve ark., Astımlı Bir Hastada Geç Dönemde Ortaya Çıkan Anca İlişkili Nekrotizan Vaskülitin Neden Olduğu Kresentik Glomerülonefritin Başarılı Tedavisi vasküler granülom, doku eozinofilisi ve nekrotizan vaskülittir. Allerji ve anjitis hastalığın iki ana bileşenidir. American Romatoloji Cemiyeti 1990 yılında CSS için sınıflandırma kriterleri tanımlamıştır. Astım, eozinofili (>%10), pulmoner infiltratlar, monopolinöropati, paranazal sinüs anormallikleri, biyopside ekstravasküler eozinofiller kriterlerden en az dördünü karşılayan hastalara CSS tanısı konmaktadır (3). Kriterlerin hassasiyeti %85, özgüllüğü %99 olarak saptanmıştır (3). Astım tedavisi ile ilişkili CSS ilk olarak 1998 yılında zafirlukast kullanan bir hastada tanımlanmıştır (4). Daha sonraki yıllarda panlukast ve montelukast hatta çeşitli inhaler steroidler ile de ilişkili sendrom tanımlanmıştır (5-7). Biz burada montelukast kullanımı sırasında gelişmiş olan bir CSS olgu sunacağız. OLGU Altı yıldır göğüs hastalıkları polikliniğinde astım nedeniyle takipli, 56 yaşındaki kadın hasta salbutamol, flutikazon inhaler tedavisi almakta iken, mevcut tedavisine 2 yıl önce montelukast eklenmiş. Düzenli takip altında olmayan, uzun süredir tetkik yaptırmadığını belirten hasta yeni başlayan genel durum bozukluğu, idrar renginde koyulaşma yakınmai ile acil servise başvurduğunda üre, kreatinin yüksekliği saptanınca akut böbrek yetmezliği öntanısı ile hospitalize edildi. Fizik muayenede her iki hemitoraksta yaygın wheezing ve ral dışında özellik saptanmadı. Laboratuvar tetkiklerinde lökosit 17.8x109/L, eozinofil 8.6x109/L, periferik yaymada %44 eozinofil hakimiyeti, hemoglobin 8,9 g/dl, MCV 85 fl, sedimantasyon 103 mm/saat, üre 116 mg/dl, kreatinin 4.46 mg/dl, idrar sedimentinde eritrosit +++, protein +++; 24 saatlik idrar proteini 1128 mg/gün, hepatit serolojisi negatif saptandı. Fundoskopik incelemede vaskülitik patoloji izlenmedi. Solunum fonkiyon testinde FEV1/ FVC %78 saptanınca ağır obstrüksiyon lehine değerlendirildi. İnhaler ipratropium bromür ve budesonid tedavisi başlandı. Üriner ultrasonografide sağ böbrek 122x37 mm, sol böbrek 129x43 mm; parankim kalınlıkları tabii; parankim ekojenitesi evre 1 artmış idi. ANA negatif (1/100), C3:145 mg/dL (85-200 mg/dL), C4:16 mg/dL (15-50 mg/dL), PR3 ANCA: negatif, MPO ANCA: pozitif saptanan, akut böbrek yetmezliği ve aktif idrar sedimenti bulunan hastaya ANCA ilişkili vaskülite bağlı hızlı ilerleyen glomerülonefrit düşünülerek renal biyopsi yapıldı. Nekrotizan ve kresentik glomerulonefrit saptandı. İmmunfloresan boyanmasında immün birikim saptanmadı. Ig G/A/M /C1q/C3/ kappa/lambda negatifti. CSS akciğer tutulumu açısından çekilen yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografide her iki akciğer bazalde minimal sekel fibrotik değişikliklere eşlik eden, solda daha belirgin olmak üzere bilateral kistik bronşiektazi alanları; paranasal sinüs tomografisinde ise her iki ethmoid sinüste yaygın enflamatuvar opasifikasyonlar, frontal ve maksiller sinüslerde mukozal kalınlaşmalar izlendi. Sağ kolda uyuşma yakınmai olan hastanın servikal diskopati açısından servikal MR’ı çekildi. Osteofit formasyonları, C3-C4 ve C4-C5 vertebra seviyesinde C6 köküne basıda bulunan protrüzyon alanları görüldü. Polinoropati açısından yapılan elektromyelografi distal asimetrik polinöropati ile uyumluydu. Hastaya ACR kriterlerine göre astım, polinöropati, eozinofili ve paranasal sinüs anormallikleri olması nedeniyle p-ANCA pozitif vaskülit tanısı kondu. Montelukast tedavisi kesildi. 1 gr pulse steroid 3 gün ardından idame oral steroid ve immunsupresif (siklofosfamid 500 mg/ay) tedavi başlandı. Beşinci doz siklofosfamid sonrasında üre: 55 mg/dl, kreatinin:1.53 mg/dl, 24 saatlik idrarda protein 453 mg/gün idi. TARTIŞMA Olgumuzda astım tedavisi ile izlenen hastada, montelukast kullanımı sırasında gelişen ANCA pozitif vaskülitten söz edilmektedir. Akut böbrek yetmezliği saptandıktan sonra yapılan biyopside nekrotizan vaskülit saptanmış; immünsupresif tedavi ile yanıt alınmıştır. Hastamız CSS oldukça nadir görüldüğü, böbrek tutulumu olduğu, başarılı şekilde tedavi edildiği için ve etiyopatogenezde lökotrien reseptör antagonistlerinin (LRA) rolünün tartışılabilmesi için sunulmaya değer bulunmuştur. Churg-Strauss Sendromu sıklıkla akciğer, cilt ve sinirleri tutan küçük ve orta boy damarların vaskülitidir. Sıklıkla ANCA pozitifliği (%40-60) bildirilmiştir (2). Üç ANCA ilişkili vaskülit içerisinde (Churg Strauss sendromu, Wegener Granülomatozu, mikroskopik PAN) en az görülenidir. Genel populasyonda sıklığının milyonda 2.4-6.8 olduğu tahmin edilmektedir (8). Ortalama tanı yaşı 40 iken, herhangi bir cin35 İKSST Derg 7(1):34-37, 2015 siyet üstünlüğü bildirilmemiştir. CSS tanısı; hastalığın astım ve allerjik rinit ile birlikteliği nedeniyle sıklıkla zordur. Astımın kendisinin de sinüzit; mukus tıkacı, atelektazi, intermittan enfeksiyonlar nedeni ile pulmoner infiltratlar yapabilmesi ve steroid bağımlı olması nedeniyle abdominal iç organlar, kalp, sinir sistemi gibi respiratuar sistem dışı bulgular ortaya çıkana kadar tanı konamayabilir (1). Hastalığın başlangıcından aşı, desensitizasyon, makrolid, karbamazepin, kinin, LRA4-7, inhale korikosteroidler (9), omalizumab-monoklonal Ig E antikoru (10) gibi ilaçlar sorumlu tutulmuştur. CSS-LRA ilişkisi net olarak aydınlatılamamıştır. Lökotrien reseptör antagonistlerinin CSS’na yol açmasında başlıca dört mekanizma öne sürülmüştür (11) : steroid bağımlı astımı bulunan olgularda LRA tedaviye eklendikten sonra sağlanan iyilik hâli nedeni ile steroidin tedricen azaltılması sonucu subklinik formdaki CSS, açıkça olarak kendini gösterebilir. Diğer bir mekanizma ise tanı konul(a)mamış CSS’lu olgulara kötüleşen semptomlar nedeni ile tedaviye LRA eklenmesi; LRA iyileşmeyi sağlamayamadığında da CSS’unun akla gelmesidir. Üçüncü mekanizma, LRA grubuna karşı gelişen allerjik reaksiyon sonucu CSS gelişebileceğini öne sürmektedir. Son mekanizma ise LRA’ların lökotrien C4, D4, E4’e karşı etkili; eozinofiller ve nötrofiller için kemoatraktan olan lökotrien B4’e karşı etkisiz olması sonucunda CSS gelişebileceğini savunur. Ancak, bir lökotrien B4 inhibitörü olan zileuton kullanımı sonrası da ortaya çıkan CSS bildirildiği için son teori fazla kabul görmemektedir. CSS ile ilgili yapılan çalışmalarda, renal tutulum sıklığı %15-30 arasında saptanmıştır (12). Çoğu hastada izole proteinüri, mikroskopik hematüri olmasına rağmen, nadiren hızlı ilerleyen glomerülonefrite bağlı akut böbrek yetmezliği gelişebilir. Nefrotik sendrom nadiren bildirilmiştir (13,14). Ağır olgularda renal biyopsi nekrotizan glomerulonefriti göstermiştir. Glomerulonefriti olan tüm hastalarda anti nötrofil antikor pozitifliği mevcuttur (2,12). Sistemik hipertansiyon renal tutulumlu hastaların yaklaşık %10-30 unu etkilemekle birlikte bu durum merkezi sinir sistemi tutulumu ya da glukokortikoid tedavisinin bir komplikasyonu olabilir. 36 Olgumuz, CSS kriterlerini karşılamaktadır. Altı yıl astım tanısı ile izlenen, son 2 yılda tedavisine LRA eklenen hastamızın CSS ortaya çıkmadan önce inhaler steroid dozunda değişiklik yapılmamıştır. Bu yüzden CSS etiyopatogenezinde rol oynayan faktörü belirlemek güçtür. Yukarıda belirtilen olası nedenlerden montelukasta karşı allerjik reaksiyona bağlı CSS gelişmiş olabilir, ancak uzun süredir LRA kullanıyor olması ilaca bağlı allerjik reaksiyon ihtimalini azaltmaktadır. Literatürde ilaca bağlı geliştiği bilidirilen olgularda montelukast veya diğer LRA grubu ilaçlar tedaviye yakın zamanda eklenmiş; steroid dozu değiştirilmemiş ya da azaltılmıştır (15,16). Ancak, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) yan etki bildirim sisteminde (AERS) aracılığı ile yapılan, LRA ile CSS arasındaki nedenselliğin araştırıldığı çalışmada, LRA kullanırken CSS gelişen hastaların %44’ünü uzun süreli veya LRA başlanmadan 1 ay önce steroid kullanım öyküsü bulunmayan veya hiç steroid kullanmamış olan stabil astım grubu oluşturmaktadır (17). Aynı çalışmada LRA kullanımı sonrası CSS gelişim süresi 3-1340 gün arasında değişmiştir. Tüm veriler gözönünde bulundurulduğunda, olgumuzda CSS’nun kesin olarak montelukasta bağlı geliştiğini söylemek oldukça güçtür. Kanıtlanmamış olsa da, etiyolojik ajan olma ihtimaligözönünde bulundurularak montelukast, CSS tanısından hemen sonra kesilmiştir. Özetle, astım tanısı ile izlenen, böbrek fonksiyonlarında ani bozulma gelişen hastalarda CSS düşünülmelidir. Astıma yönelik, uzun süredir aynı tedaviyi kullanmakta olan hastalarda CSS geliştiğinde etiyolojide ilaçların rolü net olmasa da surgulanmalıdır. KAYNAKLAR 1. Gross WL. Churg-Strauss syndrome: update on recent developments. Curr Opin Rheumatol 2002;14(1):11-4. http://dx.doi.org/10.1097/00002281-200201000-00003 2. Sinico RA, Bottero P. Churg-Strauss angiitis. Best Pract Res Clin Rheumatol 2009;23(3):355-66. http://dx.doi.org/10.1016/j.berh.2009.02.004 3. Masi AT, Hunder GG, Lie JT, Michel BA, Bloch DA, et al. The American college of rheumatology 1990 criteria for the classification of Churg-Strauss syndrome (allergic granulomatosis and angiitis). Arthritis Rheum 1990;33(8):1094-100. http://dx.doi.org/10.1002/art.1780330806 4. Tuggey JM, Hosker HSR. Churg-Strauss syndrome associated with montelukast therapy. Thorax 2000; 55(9):805-6. http://dx.doi.org/10.1136/thorax.55.9.805 5. Wechsler ME, Finn D, Gunawardena D, Westlake M. Yalçın ve ark., Astımlı Bir Hastada Geç Dönemde Ortaya Çıkan Anca İlişkili Nekrotizan Vaskülitin Neden Olduğu Kresentik Glomerülonefritin Başarılı Tedavisi R, Barker A, et al. Churg-Strauss syndrome in patients receiving montelukast as treatment for asthma. Chest 2000;117(3):708-13. http://dx.doi.org/10.1378/chest.117.3.708 6. Vilena V, Hidalgo R, Sotelo MT, Martin-Escribano P. Montelukast and Churg-Strauss syndrome. Eur Respir J 2000;15(3):626. http://dx.doi.org/10.1034/j.1399-3003.2000.15.33.x 7. Honsinger RW. Zafirlukast and Churg-Strauss syndrome. J Am Med Assoc 1998;279(24):455-7. 8. Watts RA, Lane SE, Bentham G, Scott DG. Epidemiology of systemic vasculitis: a ten-year study in the United Kingdom. Arthritis Rheum 2000;43(2):414-9. http://dx.doi.org/10.1002/1529-0131(200002)43:2 <414::AID-ANR23>3.0.CO;2-0 9. Le Gall C, Pham S, Vignes S, Garcia G, Nunes H, et al. Inhaled corticosteroids and Churg-Strauss syndrome: a report of five cases. Eur Respir J 2000;15(5):978-81. http://dx.doi.org/10.1034/j.1399-3003.2000.15e29.x 10.Wechsler ME, Wong DA, Miller MK, LawrenceMiyasaki L. Churg-strauss syndrome in patients treated with omalizumab. Chest 2009;136(2):507-18. http://dx.doi.org/10.1378/chest.08-2990 11. Deanna L McDanel and Barbara A Muller. The linkage between Churg-Strauss syndrome and leukotriene receptor antagonists: fact or fiction? Ther Clin Risk Manag 2005;1(2):125-40. http://dx.doi.org/10.2147/tcrm.1.2.125.62913 12.Sinico RA, Di Toma L, Maggiore U, Tosoni C, Bottero P, et al. Renal involvement in Churg-Strauss syndrome. American J of Kidney Dis 2006;47(5): 770-9. http://dx.doi.org/10.1053/j.ajkd.2006.01.026 13.Guillevin L, Lhote F, Gayraud M, Cohen P, Jarrousse B, et al. Prognostic factors in polyarteritis nodosa and Churg-Strauss syndrome: A prospective study in 342 patients. Medicine (Baltimore) 1996; 75(1):17-28. http://dx.doi.org/10.1097/00005792-199601000-00003 14.Park SY, Chang JH, Kim HW, Kim DK, Kim EY, et al. A case of nephrotic syndrome in a patient with Churg-Strauss syndrome. Rheumatology Int 2010; 30(10):1385-8. http://dx.doi.org/10.1007/s00296-009-1081-6 15.Uyar M, Elbek O, Bakır K, Kibar Y, Bayram N, et al. Churg-Strauss syndrome related to montelukast. Tuberk Toraks 2012;60(1):56-8. http://dx.doi.org/10.5578/tt.2173 16.Nathani N, Little MA, Kunst H, Wilson D, Thickett DR. Churg-Strauss syndrome and leukotriene antagonist use: a respiratory perspective. Thorax 2008;63: 883-8. http://dx.doi.org/10.1136/thx.2007.093955 17.Bibby S, Healy B, Steele R, Kumareswaran K, Nelson H, et al. Association between leukotriene receptor antagonist therapy and Churg-Strauss syndrome: an analysis of the FDA AERS database. Thorax 2010; 65(2):132-8. http://dx.doi.org/10.1136/thx.2009.120972 37 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):38-40, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.038 Hiperhomosisteinemi Nedeniyle Gelişen Pulmoner Emboli: Olgu Sunumu Pulmoner Embolism Developed Due To Hyperhomocysteinemia: Case Report Eyyüp Çavdar*, Raif Coşkun*, Ayşe Fadıloğlu*, Ömür Tabak*, Mehmet Hurşitoğlu*, Zeliha Senem Bes** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İç Hastalıkları Kliniği ** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Kliniği ÖZET SUMMARY Bu çalışmada Sağlık Bakanlığı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye Kliniğine pulmoner emboli tanısıyla yatırılarak izlenen 24 yaşında bir erkek olgunun durumu incelendi. Üç gün önce başlayan nefes darlığı ve yan ağrısı yakınması ile tarafımıza başvurdu. Tetkiklerinde D-dimer değerinin yüksek saptanması üzerine çekilen toraks bilgisayarlı tomografi ile olgu pulmoner emboli tanısı konularak servisimize yatırıldı ve enoksaparin tedavisine başlandı. Etiyolojiye yönelik yapılan araştırmada homosistein düzeyi yüksek saptandı. Pulmoner emboli sık görülmesine karşın tanısında güçlükler yaşanabilen ve çok çeşitli klinik semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen ve mortalitesi oldukça yüksek olabilen bir durumdur. Pulmoner emboli çeşitli nedenlere bağlı olarak karşımıza gelebilmektedir. Hiperhomosisteinemi pulmoner emboli nedenleri arasında nadir olarak görülmekle birlikte neden olduğu tablonun önemi dikkate alındığında akılda bulundurulmalıdır. In this study we presented a 24- year- old -male with pulmoner embolism who was hospitalized and followed in Istanbul Kanuni Sultan Suleyman Training and Research Hospital. He was complaining of shortness of breath and chest pain that started 3 days ago. Because of high levels of D-dimer, thoracic computed tomography performed and pulmonary embolism was revealed. We hospitalized him and treated him with enoxaparine. Higher homocysteine levels were detected during etiologic researches. Although pulmonary embolism is a frequent emergency with variety of clinical symptomps and signs which can be quite mortal sometimes, it is difficult to diagnose it. There are various causes of pulmonary embolism. Hyperhomocysteinemia is a rare cause of pulmonary embolism but it should be kept in mind because of its clinical importance. Anahtar kelimeler: hiperhomosisteinemi, pulmoner emboli Key words: Pulmonary embolism, hyperhomocysteinemia GİRİŞ venöz tromboemboli sorumludur (1). Bu değer Avrupa’da ise her yıl ortalama yarım milyon olarak karşımıza çıkar. Yani rakamsal olarak meme kanseri, prostat kanseri, AIDS ve trafik kazası toplamından daha fazladır (2). Laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri klinik semptom ve bulgular ile birlikte değerlendirildiğinde tanı koyma sürecini kolaylaştırmaktadır. Başvuru anında en sık görülen yakınmalar nefes darlığı, plöretik göğüs ağrısı, öksürük ve hemoptizidir (3). Yol gösterici anamnez ile birlikte D-Dimer değerinin 500 ng/mL’nin üzerinde olması ve destekleyen görüntüleme bulguları tanıya götürür. Pulmoner emboli sık görülmesine karşın tanısında güçlükler yaşanabilen ve çok çeşitli klinik semptom ve bulgularla karşımıza çıkabilen ve mortalitesi oldukça yüksek olan bir durumdur. Derin ven trombozu, travma, cerrahi girişimi takip eden immobilizasyon, gebelik, doğum, östrojen içeren ilaçlar ve malignite önemli predispozan faktörlerdir. Pulmoner emboli göğüs ağrısının sık görülen nedenlerinden biridir. Derin ven trombozu ile birlikteliği sıktır. Amerika’da her yıl 300000 kadar ölümden Alındığı tarih: 10.06.2014 Kabul tarihi: 22.09.2014 Yazışma adresi: Ass. Eyyüp Çavdar, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Turgut Özal Cad. No:1, Küçükçekmece 34000 İstanbul e-posta: [email protected] 38 E. Çavdar ve ark., Hiperhomosisteinemi Nedeniyle Gelişen Pulmoner Emboli: Olgu Sunumu Venöz tromboembilinin kalıtsal nedenleri arasında aktive protein c rezistansı, hiperhomosistinemi, protrombin gen mutasyonu, antitrombin III eksikliği, protein c ve protein s eksikliği yer alır. Bunlar arasında hiperhomosisteineminin görülme sıklığı yaklaşık olarak %10-20’dir (4). Hiperhomosisteinemi konjenital veya edinsel nedenlere bağlı olarak görülebilir. Hiperhomosisteinemi varlığında hem venöz hem de arteryal tromboemboli riskinin yüksek olması klinik önemini artırmaktadır. Bu makalede göğüs ağrısı ve nefes darlığı yakınmaları ile İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştıma Hastanesine başvuran ve hiperhomositeinemi nedeniyle pulmoner emboli gelişen bir olgu sunulmuştur. OLGU Yirmi dört yaşında erkek üç gündür devam eden nefes darlığı, göğüs ağrısı, hâlsizlik ve yan ağrısı yakınmalarıyla hastanemiz acil birimine başvurdu. Sorgulamasında yakın zamanda yapılmış bir yolculuk öyküsü yoktu. Daha önce cerrahi bir müdahale geçirmemiş ve benzer yakınma olmamış. Soygeçmişinde özellik yoktu ve herhangi bir ilaç kullanmamaktaydı. Solunum sistemi muayenesinde bilateral alt zonlarda solunum sesleri azalmıştı. Solunum sayısı 20/dk. idi. Kardiyovasküler sistem muayenesinde mezokardiyak odakta 2/6 sistolik üfürüm saptandı. Nabız 110/dk. ve kan basıncı 130/85 mmHg saptandı. Batın muayenesinde özellik saptanmadı. Ateşi 36.8ºC saptandı. EKG’sinde sinüs taşikardisi mevcuttu. Posteroanterior akciğer grafisinde sağ akciğer alt zonda non-homojen opasite görüldü. Yapılan tetkiklerinde WBC: 12920/ mm3, Hb: 14.48 g/dL, HCT: %44,95 ng/mL ve PLT: 250000 mm3 saptandı. D-dimer: 1373 ng/mL, fibrinojen: 368 mg/dL, PT: 12,2 sn ve APTT: 33.2 sn bulundu. Arter kan gazında SaO2: %97, PCO2: %37,7 ve PO2: %92,3 görüldü. Toraks bilgisayarlı tomografi çekildi ve her iki alt lob subsegmenter dallarda emboli lehine fokal dolum defektleri izlendi. Emboliye kaynak teşkil edebilecek bilateral alt ekstremite derin venleri doppler ultrasonografi ile değerlendirildi, ancak tromboz saptanmadı. Ekokardiyografisi normal olarak değerlendirildi. Pulmoner emboli tanısı konularak enoksoparin tedavisi başlandı. Etiyolojik incelemelerinde Protein C: %108, Protein S: %103, ANA: Negatif, homosistein: 28,7 (N:0-15) umol/L saptandı. Tiroid fonksiyon testleri normal saptandı. Behçet hastalığına yönelik yapılan muayene ve tetkikler normal olarak görüldü. Göz muayenesinde özellik saptanmadı. Olgunun genetik analizinde ise protrombin gen mutasyonu ile faktör v leiden mutasyonu negatif iken, MTHFR C6771 mutasyonu heterozigot pozitif saptandı. Olgu warfarin tedavisi altında iken, antitrombin 3 düzeyi, lupus antikoagülan taraması, beta 2 glikoprotein1 IgG ve IgM, antikardiyolipin IgG ve IgM düzeyi yine ölçüldü. Ölçülen düzeyler normal ve negatif olarak görüldü. Tüm bu bulgularla hiperhomosisteinemiye bağlı pulmoner emboli tanısı konulan hasta heparinize edilip, oral antikoagülan tedavisi başlandı. Homosistein düzeyi yüksek saptanan olguya B12, B6 ve Folik asit tedavisi başlandı. Uygulanan tedavi ile yakınmaları kayboldu ve poliklinik takibine alınarak taburcu edildi. TARTIŞMA Herediter trombofili nedenleri pulmoner emboli predispozan faktörleri arasında azımsanamayacak derecede sık görülürler. Genç yaş, atipik yerleşimli, yineleyen venöz tromboemboli varlığında veya aile öyküsü mevcut olduğunda pulmoner emboli geçiren hastalarda kazanılmış bir risk faktörü bulunamamışsa genetik açıdan araştırılmalıdır (5). Homosistein yüksekliği folat ve B vitaminleri eksikliği nedeniyle olabilse de diğer nedenler de kesinlikle gözönünde bulundurulmalıdır. Bu nedenlerden en sık görülenler böbrek yetersizliği, MTHFR gen mutasyonu ve hipotiroididir. Homosistein yüksekliği klinik olarak koroner arter hastalığı, periferik arter hastalığı, inme, arteryel ve venöz trombozlar ile yakından ilişkilidir (6). MTHFR enzimi normal fonksiyonunu göstermek için kofaktör olarak B12 ve B6 vitaminlerine gereksinim duymaktadır. Bu enzim homosistein mekanizmasında rol oynayan ana enzimlerdendir (7). Bu enzim üzerinde C677T ve A1298C polimorfizmi homosistein düzeyini değiştirerek venöz tromboemboliye neden olmaktadır. 39 İKSST Derg 7(1):38-40, 2015 Olgumuzda homosistein düzeyi hafif yüksekti. Açlık homosistein düzeyi yanı sıra metiyonin ile yüklenme sonrası da homosistein düzeyinin ölçülmesi gerektiğini savunanan görüşler de bulunmaktadır. Olgumuzda olduğu gibi tromboemboli riski açısından iki değerin farklı olması çok da anlamlı olmamakla birlikte, diğer komplikasyonlar için riski değiştirmektedir. Teknik yetersizlik nedeniyle yükleme homosistein düzeyi görülemedi (8). Homosistein düzeyinin hafif derecede yüksek olması dahi yineleyen venöz tromboemboli nedeni olabilir (9) . Bu nedenle homosistein yüksekliği saptanan olgularda tedaviye vakit geçirilmeden başlanmalıdır. Homosistein yüksekliği özellikle bizim olgumuzda da olduğu gibi genç yaştaki hastalarda venöz tromboemboli için büyük risk oluşturmaktadır. Falcon ve ark. (10) yapmış olduğu bir çalışmada, venöz tromboembolide kırk yaş altı hastaların risk altında olduğu görülmüştür. Homosistein yüksekliği ve MTHFR gen mutasyonu ile kalıtsal trombofili arasında bir ilişki olmadığını yayınlayan kaynaklar da vardır (11). Sonuç olarak, Bezemer ve ark. (12) 4375 hasta ve 4856 kontrol grubu barındıran çalışmasında homosistein yüksekliği ile tromboemboli arasında bir ilişki bulunmadığını çalışmalarının sonunda belirtmişlerdir. Ülkemizde bizim olgumuza benzer olgular daha önce de bildirilmiştir. Tülek ve Süerdem’in (13) pulmoner embolizm tanılı biri 31 yaşında erkek ve diğeri 57 yaşında kadın 2 olgusunda etiyolojiye yönelik araştırmada hafif yüksek homosistein ve heterozigot MTHFR gen mutasyonu saptanmış ve embolizm bununla ilişkilendirilmiştir. Tedavisine folik asit, B12 ve B6 vitamin desteği ile başlandı. Bu tedavi klasik bir tedavi olmasına rağmen, birçok olguda uygun ve yeterli görülmüştür (14) . Sonuç olarak, her ne kadar risk faktörü olarak tartışmalı olsa da pulmoner emboli tanısı konulan hastalarda nadir de olsa ayırıcı tanıda hiperhomosisteinemi akılda tutulmalı ve araştırılmalıdır. Genç yaşta, atipik yerleşimli, aile öyküsü olan veya rekürren tromboemboli öyküsü mevcut bir olguda kesinlikle genetik 40 risk faktörleri araştırılmalıdır. KAYNAKLAR 1.Kasper FB, Longo H, Loscalzo J. Çev: Biberoğlu K. Harrison İç Hastalıkları. Nobel Tıp Kitabevi, 2013, 1651. 2. Cohen AT, Agnelli G, Anderson FA, Arcelus JI, Bergqvist D, et al. Venous thromboembolism (VTE) in Europe. The number of VTE events and associated morbidity and mortality. Thromb Haemoest 2007; 98(4):756-64. 3. Desai SP. Çev: Taşçıoğlu C. Klinisyenin İç Hastalıkları Rehberi. İstanbul Medikal Yayıncılık, 2005, 25. 4.Altıparmak MR, Hamurdayan V, Sonsuz A, Yazıcı H. Cerrahpaşa İç Hastalıkları (ikinci baskı, iki cilt), İstanbul Tıp Kitapevi, 2012, 316. 5. Greaves M, Baglin T. Laboratory testing for heritable thombophilia: Impact on clinical management of thrombotic disease annotation. Br J Haematol 2000; 109:699-703. http://dx.doi.org/10.1046/j.1365-2141.2000.02185.x 6.Vinar K, Abul KA, Nelson F, Richard NM. Çev: Çevikbaş U. Robbins Temel Patoloji. Nobel Tıp Kitabevi, 2008, 345. 7.Alioğlu B, Özyürek E, Tarcan A, Atac FB, Gürakan B, et al. Heterozygous methylenetetrahydrofolate reductase 677C-T gene mutation with mild hyperhomocysteinemia associated with intrauterina iliofemoral artery thrombosis. Blood Coagul Fibrinolysis 2006;17: 495-8. http://dx.doi.org/10.1097/01.mbc.0000240925.03425.c0 8. Heijer M, Rosendaal FR, Blom HJ, Gerrits WBJ, Boss GMJ. Hyperhomocysteinemia and venous thrombosis: a meta-analysis. Thrombosis and Haemostasis. Clin Lab Haem 1998;80:874-7. 9. Eichinger S, Stümpflen A, Hirschl M, et al. Hyperhomocysteinemia is a risk factor of recurrent venous thromboembolism. Thromb Haemost 1998;80: 566. 10.Falcon CR, Cattanetto M, Panzeri D, Martinelli I. High prevalence of hyperhomocysteinemia in patients with juvenile venous thrombosis. Arterioscler Thromb 1994;14:1080-30. http://dx.doi.org/10.1161/01.ATV.14.7.1080 11. Türk Hematoloji Derneği. Edinsel Kanama Bozuklukları ve Kalıtsal Trombofili Tanı ve Tedavi Kılavuzu 2011;5:82. 12.Bezemer ID, Doggen CJ, Vos HL, et al. No association between the common MTHFR 677C T polymorphism and venous thrombosis: results from the MEGA study. Arch Intern Med 2007;167:497-501. http://dx.doi.org/10.1001/archinte.167.5.497 13.Tülek B, Süerdem M. Hafif Hiperhomosisteinemi ve heterozigot metilentetrahidrofolat Redüktaz Mutasyonu ile ilişkili Pulmoner Tromboemboli. Solunum Dergisi 2010;12(1):52-5. 14.Homocysteine Lowering Trialists’ Collaboration. Loweringblood homocysteine with folic acid based supplements: Meta-Analysis of randomized trials. Br Med J 1998;316(7135):894-8. http://dx.doi.org/10.1136/bmj.316.7135.894 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):41-43, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.041 İleo-Çekal Valv Komşuluğuna Yapılan İleo-İleal Anastomozların Güvenilirliği: Bir Olgu Sunumu ve Literatür Taraması The Safety of Ileo-Ileal Anastomosis Performed Near Ileo-Cecal Valve: A Case Report and Review of the Literature Bülent Kaya*, Orhan Bat***, Hamit Kafkas Çelik***, Aysun Tunca**, Ali İsmet Tekirdağ**, Aziz Şener* * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Genel Cerrahi Kliniği ** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği *** Bahçelievler Devlet Hastanesi, Genel Cerrahi Kliniği ÖZET SUMMARY Terminal ileum rezeksiyonu gerektiren cerrahi patolojilerde kısmi ince bağırsak rezeksiyonu sonrası ileoçekal valve yakın anastomoz yapmak riskli bir işlem olarak kabul edilmiştir. On sekiz yaşında kadın hastaya terminal ileumdan kaynaklanan tümöral lezyon nedeni ile kısmi ince bağırsak rezeksiyonu uygulandı. İleo-çekal valve yaklaşık 1-2 cm’ye ileo-ileal anastomoz yapıldı. Operasyon sonrası sorun yaşanmadı. Literatür incelemesinde nispeten az ilgilenildiğini tespit ettiğimiz bu konuyu tartışmayı amaçladık. The ileo-ileal anastomosis near ileocecal valva after resection of ileum due to different surgical pathologies was considered to be a risky procedure. A 18- year- old female was operated due to a tumoral lesion originated from terminal ileum. Segmental small bowel resection and ileoileal anastomosis near 1-2 cm to ileocecal valve was performed. There was no problem after surgery. In this study we aimed to present this subject which has not been discussed so much in literature. Anahtar kelimeler: ileo-çekal valv, ileum rezeksiyonu, ileoileal anastomoz Key words: ileocecal valve, ileum resection, ileo-ileal anastomosis GİRİŞ rezeksiyon şekline karar vermek güç olabilir. Çalışmamızda kısmi terminal ileum rezeksiyonu sonrası ileo-çekal valve 1-2 cm mesafede ileo-ileal anastomoz yaptığımız olguyu sunmayı amaçladık. Literatür incelemesinde nispeten az ilgilenildiğini tespit ettiğimiz bu konuyu tartışmayı amaçladık. İleo-çekal valv bağırsak motilitesi ve geçişinde önemli bir rol oynar. Terminal ileum rezeksiyonu gerektiren cerrahi patolojilerde kısmi ince bağırsak rezeksiyonu sonrası ileo-çekal valve yakın anastomoz yapmak riskli bir işlem olarak görülmüştür. İleum bölgesinin arteryal beslenmesi ileokolik arter, süperior mezenterik arterden direkt ya da terminal dallar neticesinde olmaktadır (1). Nispeten zayıf görünen bu arterial beslenme anastomoz güvenirliği açısından sorgulanmıştır. İleo-çekal valve 10-15 cm mesafede ince bağırsak anastomozu yapmak yerine sağ hemikolektomi gibi daha agresif bir cerrahi tedavi biçimi önerilmiştir (2). Terminal ileumu tutan birçok patolojide yapılacak OLGU SUNUMU On sekiz yaşında kadın hasta Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği tarafından pelvik kitle (uterus myomu) öntanısı ile pfannenstiel insizyonu ile eksplore edilmişti. Hastanın preoperatif yapılan batın USG tetkikinde uterus kaynaklı olduğu düşünülen 10x10 cm tümöral lezyon mevcuttu. İntraoperatif eksplorasyon- Alındığı tarih: 03.04.2014 Kabul tarihi: 08.11.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Bülent Kaya, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Genel Cerrahi Kliniği, Küçükçekmece / İstanbul e-posta: [email protected] 41 İKSST Derg 7(1):41-43, 2015 da ileo-çekal valve yaklaşık 30-40 cm mesafede ileum duvarından kaynaklanan yaklaşık 15x12x14 cm ebadlarında, hipervasküler, düzgün yüzeyli tümöral lezyon tespit edildi (Resim 1). Bu lezyondan alınan insizyonel biyopsi frozen için patoloji laboratuvarına gönderildi. Lezyon tipi tam olarak belirtilmemekle birlikte benign, bağırsak duvarı kaynaklı bir tümör olarak raporlandı. Bu tümör ilgili ileum segmenti ile birlikte rezeke edildi. Rezeksiyon sonrası ileo-ileal anastomoz, ileo-çekal valve yaklaşık 1-2 cm mesafeye 3/0 vikril dikişler ile çift kat üzerinden yapıldı (Resim 2). Batına bir adet silikon dren konarak batın katları kapatıldı. Postoperatif 4. günde oral gıda başlanıp 6. günde dreni alınan hastada sorun yaşanmadı. Hasta postoperatif 7. günde şifa ile taburcu edilip, poliklinik kontrolüne çağrıldı. Resim 1. Terminal ileumdan kaynaklanan tümöral lezyon. Resim 2. İleum rezeksiyonu sonrası çekuma yaklaşık 1-2 cm mesafede yapılan ileo-ileal anastomozun görünümü. TARTIŞMA İleo-çekal valv, ince bağırsak içerisinde hareket eden içeriğin kolona geçişini yavaşlatarak özellikle B12 vitamini ve safra tuzlarının terminal ileumdan emilimini arttırır. Ayrıca kolonik içeriğin çekumdan terminal ileuma reflüsünü önler. İleo-çekal valv rezeksiyonları beraberinde bazı sorunları getirir. İleo-çekal 42 valv fonksiyonunun ortadan kalktığı rezeksiyonlar sonrası kolonik içerik ile ince bağırsak mukozası çok kolay karşılaşır. İnce bağırsak içeriği kolon mukozasında inflamasyona neden olurken, diare, malnütrüsyon, hipoalbuminemi gibi sorunlarla karşılaşılır (3). Terminal ileum birçok hastalık tarafından etkilenebilir. Özellikle çocuklarda invajinasyon, intestinal atrezi, nekrotizan enterokolit sık görülen patolojilerdir. Erişkin hastalarda mezenterik iskemi, crohn hastalığı, ince bağırsağın tümöral lezyonları gibi durumlarda bu bölgede rezeksiyon yapmak durumunda kalınabilir. Jiang WW ve ark. (4) ileoileostomi yapılmış 48 ve ileotransversostomi yapılmış 34 çocuk hastayı karşılaştırmışlardır. Serum total bilirubin ve vitamin B12 konsantrasyonları operasyondan 1 hafta sonra ileotransversostomi yapılan grupta daha düşük bulunmuştur. Her iki grupta mortalite ve anastomoz kaçağı görülmemiştir. Ancak postoperatif diare, sıvı elektrolit bozukluğu ileotransversostomi yapılan grupta daha fazla görülmüştür. Sonuç olarak, ileo-çekal valve çok yakın, 2-5 cm’de yapılan anastomozların güvenilir olduğu belirtilmiştir. Serova LS ve ark. (5) 39 hastalık serilerinde çekuma yakın yapılan anastomozların güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. Sever N ve ark. (6) 8 pediatrik hastada yaptıkları çalışmada, patolojiler ileo-çekal valve çok yakın ve çekumu içermesine karşın çekuma birincil tamir uygulamışlar veya valvi koruyarak prevalvuler ileo-ileal anastomoz gerçekleştirmişlerdir. Anastomozun çekuma uzaklığı 1-3 cm arasında değiştiğini bildirmişlerdir. Prevalvüler bölgede yapılan anastomozun güvenliğinin altta yatan birincil hastalığın ne olduğundan çok, olgunun preoperatif olarak iyi hazırlanmasına, uygun operatif teknik ve materyal kullanımına bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Bu olgu sunumunda ileum kaynaklı tümöral lezyon için ileum rezeksiyonu uygulandı. İleo-çekal valve yaklaşık 1-2 cm mesafeye yapılan anastomoz sonrası sorun yaşanmadı. Literatür taramasında ileo-çekal valv komşuluğuna yapılan anastomozların güvenilirliği ile ilgili yeterli çalışma olmadığı tespit edildi. Bu konuda geniş hasta sayılı çalışmaların yararlı olacağı belirtilebilir. KAYNAKLAR 1. Fernando ED, Deen KI. Consideration of the blood supply of the ileocecal segment in valve preserving right hemicolectomy. Clin Anat 2009;22:712-5. http://dx.doi.org/10.1002/ca.20838 B. Kaya ve ark., İleo-Çekal Valv Komşuluğuna Yapılan İleo-İleal Anastomozların Güvenilirliği: Bir Olgu Sunumu ve Literatür Taraması 2. Zhong SZ. Clinical anatomy. Beijing: People’s Medical Publishing House, 1998: 366-7. 3. Quigley EM, Thompson JS. Effects of artificial ileocolonic sphincter on motility in intestinal remnant following subtotal small intestinal resection in the dog. Dig Dis Sci 1994;39:1222-9. http://dx.doi.org/10.1007/BF02093787 4. Jiang WW, Xu XQ, Geng QM, Zhang J, Chen H, et al. Enteroenteroanastomosis near adjacent ileocecal valve in infants. World J Gastroenterol 2012;18: 7314-8. http://dx.doi.org/10.3748/wjg.v18.i48.7314 5. Serova LS. Possibilities of forming enteroenteroanastomosis near the cecum. Vestn Khir Im I I Grek 1988; 140:52-5. 6. Sever N, Cevizci MN, Karadağ ÇA, Dokucu Aİ. Distal ileum patolojilerinde prevalvuler anastomoz güvenli midir? Çocuk Cerrahisi Dergisi 2008;22:62-5. 43 Olgu Sunumu İKSST Derg 7(1):44-46, 2015 doi:10.5222/iksst.2015.046 Kell Alloimmunizasyonundan Etkilenmiş Gebeliğin Yönetimi: Olgu Sunumu Management of Pregnancy Affected by Kell Alloimmunization: Case Report Ali Ekiz*, Deniz Kanber Açar*, Halil Aslan*, Ahmet Gül**, Gökhan Yıldırım*, Melih Bestel*** * Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Perinatoloji Bilim Dalı ** İstanbul Prenatal Merkezi *** Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ÖZET SUMMARY Fetus ve yenidoğanın Hemolitik Hastalığı (FYHH), fetusun veya yenidoğanın eritrositlerinin maternal antikorlar aracılığı ile yıkılmasından kaynaklanır. En sık neden Rh (D) alloimmunizasyonudur. Kell alloimmunizasyonunun gebe kadınlardaki insidansı %0,1-0,3 arasındadır. En sık görülen minör kan grubu antikorları Kell’e karşı oluşmaktadır. Burada Kell alloimmunizasyonuna bağlı 3 kez hidrops fetalis ile gebelik kaybı olan hastada iki kez intrauterin transfüzyon sonrası 35. gebelik haftasında başarılı bir doğum sunulmaktadır. Hemolytic disease of the fetus and newborn (HDFN), is a condition in which newborn’s or fetus’ erythrocytes are destroyed by maternally derived antibodies. The most common type is the Rh (D) alloimmunization. The incidence of Kell alloimmunization during pregnancy is between 0.1%0.3%. The mostly encountered minor blood type antibodies are produced against Kell type. In this case report, a patient with a history of 3 pregnancy losses because of hydrops fetalis is being presented. This patient had received 2 intrauterine transfusions which ended with successful livebirths at 35th gestational week. Anahtar kelimeler: fetus ve yenidoğanın hemolitik hastalığı, Kell alloimmunizasyonu, intrauterin transfüzyon Key words: hemolytic disease of the fetus and newborn, Kell alloimmunization, intrauterine transfusion GİRİŞ daha hafif hastalığa neden olduğu için intrauterin hidropsa neden olması çok nadirdir. Ancak, ABO hemolitik hastalığında Rh’ın aksine ilk gebelikte de görülebilir. Eritrositlerin yüzeyinde 400’den fazla antijen vardır ve bunlardan 50’den fazla antijen için FYHH bildirilmiştir (3). En sık görülen minör kan grubu antikorları Kell’e karşı oluşmaktadır. Burada Kell alloimmunizasyonuna bağlı 3 kez hidrops fetalis ile gebelik kaybı olan hastada başarılı bir Kell alloimmunizasyonu yönetimi sunulmaktadır. Fetus ve Yenidoğanın Hemolitik Hastalığı (FYHH), fetusun veya yenidoğanın eritrositlerinin maternal IgG yapıdaki antikorları aracılığı ile yıkılmasından kaynaklanır. Bu antikorlar fetal eritrosit yüzey antijenlerine karşı oluşan ve maternal dolaşımda bulunan antikorlardır. Büyük bir prospektif çalışmada ilk trimesterde alloimmun antikorlar yaklaşık %1 sıklıkta saptanmıştır (1). Alloimmunizasyondan majör grup antijenleri (Rh, A, B, AB, O) ve minör grup antijenleri (Kell, Duffy, MNS ve P gibi) sorumludur. En sık neden Rh (D) alloimmunizasyonudur (2). 1960’larda Rh immun globulin proflaksisinin başlamasından sonra sıklığı giderek azalmıştır. ABO uyuşmazlığı OLGU SUNUMU Otuz iki yaşında, gravida 5, parite 4, yaşayan çocuk sayısı 1 olan hasta 30 haftalık gebe iken, perinatoloji Alındığı tarih: 08.07.2014 Kabul tarihi: 07.11.2014 Yazışma adresi: Uzm. Dr. Ali Ekiz, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Turgut Özal Cad. No:1, Küçükçekmece 34100 İstanbul e-posta: [email protected] 44 A. Ekiz ve ark., Kell Alloimmunizasyonundan Etkilenmiş Gebeliğin Yönetimi: Olgu Sunumu kliniğimize başvurdu. Hasta 13 yıl önce normal spontan vajinal doğumla sağlıklı bir erkek çocuğu doğurmuş. İkinci gebeliğinde 32. gebelik haftasında hidrops fetalis nedeniyle doğum yapmış ve yenidoğan iki gün sonra derin anemi nedeni ile tedavi alırken ex olmuş. Hasta üçüncü gebeliğinde 28. gebelik haftasında hidrops fetalis nedeniyle doğum yapmış, yenidoğan bir gün sonra önceki bebekle aynı bulgularla ex olmuş. Üçüncü gebeliğinden sonra kliniğimize başvuran hastada hidrops fetalis nedenleri araştırıldı. Ex olan fetusların yenidoğan döneminde anemik olması nedeniyle öncelikle eritrosit majör ve minör grup uyuşmazlıkları araştırıldı. Anne ve baba arasında ABO majör grup uyuşmazlığı Rh uyuşmazlığı tespit edilmedi. Yapılan eritrosit minör grup değerlendirmesinde anne Kell negatif, baba ve ilk çocuğunun ise Kell pozitif olduğu tespit edildi. Aileye yine gebelik tespitinde perinatoloji polikliniğine başvurmak üzere bilgilendirildi. Hasta dördüncü gebeliğinde yirmi dokuzuncu haftasında polikliniğimize başvurdu. Yapılan değerlendirmede ağır hidrops fetalis bulguları ile gelen hastanın MCA (Middle Cerebral Artery) doppler bulguları fetal anemi ile uyumlu saptanmış ve intrauterin transfüzyon yapılmıştır. İntrauterin transfüzyon sonrası fetüs ex olmuştur. Hasta beşinci gebeliğinde ilk kez 6. gebelik haftasında başvurdu. Yapılan rutin tetkiklerinde özellik izlenmedi. İndirekt coombs test yüksek titrede pozitif saptandı. İlk trimester değerlendirmesinde NT. 1.7 mm ve kombine riski 1/6748 olarak saptandı. Rutin antenatal izlemeye ek olarak hastamıza 18. gebelik haftasından başlayarak MCA doppler ile fetal anemi değerlendirmesi yapıldı. Antenatal takiplerinde 31. gebelik haftasına kadar özellik izlenmedi. 31. gebelik haftasında yapılan değerlendirmede, fetal biyometrik ölçümler 30 hafta 1 gün ile uyumlu tahmini fetal kilo 1606 g (50. persantil), MCA dopplerinde PSV (peak sistolik velosite) 75 cm/sn, 1.5 MoM üzerinde saptandı. Herhangi bir hidrops fetalis bulgusuna rastlanmadı. Bulguların fetal anemi ile uyumlu olması nedeniyle hastaya antenatal steroid uygulaması yapıldı ve intrauterin transfüzyon hazırlıklarına başlandı. Transfüzyon için, taze (son 5 gün içinde alınmış) eritrosit süspansiyonundan, O grubu Rh negatif, Kell negatif, CMV negatif, 25 Gy gamma radyasyonu ile ışınlanmış son hematokrit %77 olan eritrosit hazırlandı. Transfüze edilecek eritrosit miktarı (ml) = fetoplasental ünite hacmi (ml) X (hedef - başlangıç hematokrit). Fetoplasental ünite hacmi = 1.046 + tahmini fetal kilo (gr) X 0.14 formülüne göre hesaplandı (4). İntrauterin transfüzyon işlemine, cilde lokal anestezi uygulandıktan sonra 20 gauge spinal iğne ile transplasental olarak umbilikal kord insersiyonundan umbilikal vene girilerek başlandı. Fetal kan grubu, hematokriti ve retikülosit sayımı için kan örneği alındı. Fetusun kan grubu AB Rh +, Hct (hematokrit) %18 ve retikülorit sayımı ise %1 olarak rapor edildi. Yapılan hesaplamalar sonucunda 62 cc hazırlanmış eritrosit verildi. Kontrol hemogram alınarak işleme son verildi. Hct %43 saptandı. Hasta işlemden 1 gün sonra yapılan değerlendirmesi sonrası taburcu edildi. İlk transfüzyondan 14 gün sonra yapılan değerlendirmede, fetal biyometrik ölçümler 32 gebelik haftası ile uyumlu tahmini fetal kilo 2111 g (60. persantil) olarak saptandı. İkinci uygulamada Hct’i %82 olan eritrosit süspansiyonundan 50 cc transfüzyon yapıldı. Başlangıç Hct %23, kontrol Hct %38,5 olarak rapor edildi. Hasta 34 hafta 3 günlükken gebeliği sezaryen ile sonlandırıldı ve 2740 g, 50 cm boyunda, baş çevresi 34 cm olan kız bebek doğum yaptı. Yenidoğan Hb değeri 10.1 g/dl, Hct değeri %32 olarak saptandı. Bebeğe yenidoğan geçici takipnesi nedeniyle 8 gün yoğun bakım desteği verildi. Bu sürede hiperbilirubinemi nedeniyle aralıklı fototerapi tedavisi aldı. Postpartum 8. günde Hb 8.2 g/dl ve Hct %25,5 ile taburcu edildi. Ek transfüzyon gereksinimi olmadı. Bu olgu sunumunun hazırlanışı sırasında 8 aylık olan yenidoğanın nöromotor gelişimi normal olarak değerlendirildi. TARTIŞMA Fetus ve Yenidoğanın Hemolitik Hastalığı (FYHH), eritrosit yüzeyindeki antijenlere karşı oluşan antikorların plasentadan fetusa taşınması ile fetusta anemi, hiperbilirubinemi ve son olarak da hidrops fetalis gelişmesidir. Hastalığın şiddeti aneminin derinliğine bağlıdır. Rh immunglobulininin antenatal ve postnatal kullanımının yaygın hâle gelmesinden sonra, diğer eritrosit antijenleri ile oluşan maternal alloim45 İKSST Derg 7(1):44-46, 2015 munizasyon giderek artmaktadır. Kell alloimmunizasyonunun gebe kadınlardaki insidansı %0,1-0,3 arasındadır ve genellikle maternal transfüzyon sonrası ortaya çıkar. FYHH’nın içinde Anti Kell antikorları ile oluşan olguların sayısı tamamının yaklaşık %10’unu oluşturmaktadır (5). Kell antijen sistemi 23 farklı üyeden oluşur. Bunlardan en sık görülenleri Kell (K veya K1) ve Cellano (k veya K2)’dir. Popülasyonun yaklaşık %92’si Kell negatiftir. Kell pozitif olan bireylerinde çoğu heterozigottur. Kell alloimmunizasyonundaki aneminin nedeni; diğer antikorlarla oluşan aneminin aksine yalnızca hemoliz, değil aynı zamanda fetal eritropoezinde baskılanmasıdır. Eritropoez baskılanmasına bağlı olarak periferik kandaki retikulosit sayısı da azalır. Kell alloimmunizasyonu yönetimi Rh alloimmunizasyonunkine çok benzerdir. Daha öncesinde etkilenmiş bir gebelik varlığında hastanın gebe kalmasını takiben yakın izlemidir. Burada sunulan olguda da olduğu gibi hidrops fetalis ile gebelik kaybı olan, özelliklede yenidoğanda anemi tespit edilen durumlarda Kell alloimmunizasyonu ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Ebeveynlerin Kell antijenik durumu değerlendirildikten sonra tanıya gidilir. Rh alloimmunizasyonundaki İndirekt Coombs testi sınır değeri 1/32 ve üzeri olarak kabul edilmesine rağmen, Kell’de bu değer 1/8 olarak önerilmektedir (3). Annedeki antikor titreleri ile fetal alloimmun hastalığın şiddeti uyumlu değildir ve düşük titrelerde bile ağır hastalık meydana gelebilir. Sonraki gebeliğin izleminde 18. gebelik haftasından itibaren MCA doppler ile iki haftalık aralarla fetal aneminin izlemi yapılmalıdır. MCA dopplerinin anemiyi öngören en iyi noninvaziv metod olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir (6). Geçmişte anemiyi öngörmede amniotik sıvıda bilirubinin spektrofotometrik ölçümüne dayanan invaziv metod kullanılırdı. MCA ölçümünün daha duyarlı ve özgün olarak anemiyi tespit edebilmesi nedeniyle fetal aneminin tespitinde amniosentez artık rutin kullanımda olan bir yöntem olmaktan çıkmıştır. 46 Anemi tanısı konduktan sonra intrauterin transfüzyon ile tedavi edilir. İntrauterin transfüzyonun başarı şansı merkezin deneyimi ve hidrops fetalis bulgularının varlığına göre değişmekle birlikte ortalama %89 civarındadır. Eritrosit alloimmunizasyonunun prenatal tedavisi perinatal morbidite ve mortalitede önemli azalma sağlamıştır (7). Kell alloimmunizasyonu kadın doğum günlük pratiğinde nadiren rastlanan bir durumdur. Hidrops fetalis ile fetal kaybı olan veya öncesinde kan transfüzyonu alan gebeler Kell immunizasyonu için riskli grupları oluşturmaktadır. Bu hastalarda kesinlikle eritrosit minör grup uyuşmazlıkları araştırılmalıdır. KAYNAKLAR 1. Koelewijn JM, Vrijkotte TG, van der Schoot CE, Bonsel GJ, de Haas M. Effect of screening for red cell antibodies, other than anti-D, to detect hemolytic disease of the fetus and newborn: a population study in the Netherlands. Transfusion 2008;48:941. http://dx.doi.org/10.1111/j.1537-2995.2007.01625.x 2. Geifman-Holtzman O, Wojtowycz M, Kosmas E, Artal R. Female alloimmunization with antibodies known to cause hemolytic disease. Obstet Gynecol 1997;89(2):272-5. http://dx.doi.org/10.1016/S0029-7844(96)00434-6 3.Moise KJ. Fetal anemia due to to non-Rhesus-D redcell alloimmunization. Semin Fetal Neonatal Med 2008;13(4):207-14. http://dx.doi.org/10.1016/j.siny.2008.02.007 4. Mandelbrot L, Daffos F, Forestier F, MacAleese J, Descombey D. Assessment of fetal blood volume for computer-assisted management of in utero transfusion. Fetal Ther 1988;3(1-2):60-6. http://dx.doi.org/10.1159/000263335 5. Vaughan JI, Warwick R, Letsky E, Nicolini U, Rodeck CH et al. Erythropoietic supression in fetal anemia because of Kell alloimmunization. Am J Obstet Gnecol 1994;171:247. http://dx.doi.org/10.1016/0002-9378(94)90477-4 6. Schumacher B. Moise KJ Jr. Fetal transfusion for red blood cell alloimmunization in pregnancy. Obstet Gynecol 1996;88(1):137. http://dx.doi.org/10.1016/0029-7844(96)00113-5 7.Moise KJ Jr, Argoti PS. Management and prevention of red cell alloimmunization in pregnancy: a systematic review. Obstet Gynecol 2012;120(5):1132-9. YAZARLARA BİLGİ İKSST Dergi Kuralları: “İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi (İKSSTD)” Sağlık Bakanlığı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yılda 3 sayı yayınlanan süreli yayın organıdır. Dergide jinekoloji, obstetrik, pediatri, pediatrik cerrahi ve temel tıp bilimlerini içeren orijinal araştırma makaleleri, olgu sunumları, derlemeler ile panel ve kongre gibi etkinliklerin duyuruları da yayınlanır. Dergiye gönderilen yazıların başka bir dergide yayınlanmamış ve kabul edilmemiş olması gerekir. Daha önce kongre ve bilimsel toplantılarda bildirilmiş ve özet halinde yayımlanmış çalışmalar belirtilmesi kaydıyla kabul edilebilir. Gönderilen yazıların biçimsel uygunluğu sağlananlar, editör tarafından 2 hakemin değerlendirmesine gönderilir, gerek görüldüğü takdirde istenen değişiklikler yazarlarca yapıldıktan sonra yayınlanmak üzere sıraya alınır, yayınlanır. Yazarlar editöre hitaben yazdıkları kapak mektubunda tüm yazarların makaleye akademik-bilimsel olarak katkıda bulunduklarını, makalenin bilimsel ve etik sorumluluğunu paylaştıklarını belirtmelidirler. Sadece on-line olarak gönderilen yazılar değerlendirmeye alınır. www.journalagent. com/iksst sitesine kayıt olunarak yazı gönderilmesi ve takibi yapılabilir. Yayınlanmak üzere dergiye gönderildikten sonra yazarlardan hiçbiri, tüm yazarların yazılı izni olmadan yazar listesinden silinemez, ayrıca hiçbir yeni isim, yazar olarak eklenemez ve yazar sırası değiştirilemez. Bilimsel sorumluluk Makalede adı geçen tüm yazarların yazıya doğrudan katkısı olmalıdır. Bu yazarlar makaledeki çalışmayı planlamalı, yapmalı, makaleyi yazmalı, revize etmeli, istatistiksel değerlendirmesini yapmalı veya son halini kabul edip gönderilmesine onay vermelidir. Araştırma makalelerinde hipotezlerin incelenmesi, verilerin istatistiksel değerlendirmesi ile olur. İstatistiksel Değerlendirmede yapılabilirse, bulguların miktarı belirtilmeli ve ölçüm hataları veya güven aralıkları uygun değerlerle gösterilmelidir. İstatistik kavramlar, kısaltmalar ve semboller tanımlanmalıdır. Makalelerin bilimsel kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Etik sorumluluk Yayınlamadan önce yazarlar www.logosyayincilik.com adresinde bulunan dergimize ait “Olur Belgesi”ni doldurup imzalayarak 0212 571 47 90’a faks yoluyla göndermelidir. Kurumların etik veya denetim kurulu onay ve desteği alındığını veya 1975’de kabul edilen Helsinki Anlaşmasında (http://www.wma.net/e/policy/b3.htm) belirlenen insan deneylerine ait ilkelere uyulduğunu ya da uyulmadığını, çalışmanın yapıldığı insanlardan bilgilendirildikten sonra rıza alındığı makalenin GEREÇ VE YÖNTEMLER bölümünde belirtilmelidir. Eğer çalışmada hayvanlar kullanılmış ise yazarlar aynı bölümde çalışmalarında hayvan haklarını koruduklarını ve kurumlarının etik kurullarından onay aldıklarını belirtmek zorundadırlar. Eğer makalede dolaylı veya dolaysız ticari bağlantı veya çalışma için maddi destek veren kurum/firma bulunuyorsa yazarlar; ön sayfada kullanılan ticari ürün, ilaç, firma ile ticari nasıl bir ilişkisinin olduğunu (konsültan, diğer anlaşmalar) bildirmek zorundadır. Makalelerin etik kurallara uygunluğu yazarların sorumluluğundadır. Yazım Dili Yönünden Değerlendirme Derginin yayın dili Türkçedir. Gönderilecek yazılarda Türk Dil Kurumu’nun Türkçe sözlüğü ile tıbbi terimler sözlükleri esas alınmalıdır. Yazılan metin yayın için kabul edildikten sonra dergiye ait kabul edilir ve telif hakkı yayımcı üzerine geçer. Editör, yayımcı tarafından kişilere veya mala gelebilecek herhangi bir hasar ya da yaralanmanın sorumluluğu kabul etmez. Yazının Hazırlanması Yazılar “Times New Roman” fontu ile 12 punto ile çift satır aralıklı, en az 25 mm kenar boşluğu bırakılacak şekilde yazılmalıdır. Gönderilen yazılarda şu sıraya uyulmalı ve her biri ayrı sayfaya yazılmalıdır: Sayfa 1, Başlık, Tam başlığı, onaylanmış finansal destek (ödenek) Sayfa 2, Özet ve Anahtar Kelimeler: Özet çalışmanın amacını, planlanışını, kurulumunu, hastaları, sonuçları ve tartışmayı içeren Amaç (Objective) Yöntem (Method) Bulgular (Results) Yorum (Conclusions) ana başlıklar altında ve 250 sözcüğü geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Özetin altına 3-10 anahtar kelime tanımlanmalıdır. Bilimsel makalelerdeki anahtar kelimeler, Türkiye Bilim Terimleri arasından seçilmeli bu kurala titizlikle uyulmalıdır. Bu amaçla http://www.bilimterimleri.com adresi kullanılmalıdır. Sayfa 3, İngilizce başlık özet ve anahtar kelimeler hazırlanacaktır. Bu sayfa 3. sayfanın özelliklerini içerecektir. Bu sayfa yabancı indeksler tarafından kullanılacaktır. Sayfa 4, Özetin sonrasında aşağıdaki kısımlar makaleye her biri ayrı sayfada olacak şekilde dahil edilmelidir. · Giriş · Gereç ve Yöntemler · Sonuçlar · Tartışma · Teşekkür Kaynakça: Kaynaklar metinde belirtildiği sırada numaralandırılmalıdır. Tablo ve figürlerde ilk kez belirtilen referanslar tablonun veya figürün açıklandığı metin içinde mutlaka belirtilmelidir. Kaynaklar parantez içinde arabik harflerle yazılmalıdır. Sunu, yayımlanmamış gözlemler, kişisel değerlendirmeler kaynak olarak kullanılmamalıdır. Sözlü olmayan yazılı referanslar (parantez içinde) yazılabilir. Kaynak olarak kabul edilmiş ancak yayımlanmamış makaleler için dergi belirtilmeli ve “yayımlanmakta” ifadesi eklenmelidir. Kaynaklar yazarların orijinal dokümanlarından doğrulanmalıdır. Dergilerin başlıkları Index Medicus’da belirtilen kısaltmalara göre yapılmalıdır. Makaledeki tüm yazarlar yazılmalı fakat sayı beşi geçerse altıncı olarak “et al” yazılmalıdır. Tablolar ve açıklamaları a) Tablolar: Ayrı sayfalara çift boşluklu yazılmalı ve rakamlara konuda geçen sırasına göre başlık verilmeli ve numaralandırma yapılmalı. Tablolar fotoğraf gibi sunulmamalı. Her sütuna kısa başlık verilmeli. Açıklayıcı bilgileri başlıkta değil dipnotlarda verilmeli. Dipnotlar için şu sırada belirtilmiş sembolleri kullanılmalı; a, b, c, d, e, f. b) Resimler: Şekiller özenle profesyonelce çizilmiş ve fotoğraflanmış olmalı, elle çizim veya kitap harfiyle basım kabul edilemez. Harfler veya belirleyici işaretler anlaşılır ve yazı boyutu her figür için sabit olmalıdır. Bir figürdeki tanımlamalar için büyük harfler kullanılmalı. Semboller, yazılar ve numaralar basım için küçültüldüğü takdirde dahi okunabilir olabilmeleri için belirgin biçimde anlaşılır olmalıdırlar. Başlıklar ve detaylandırılmış açıklamalar çizimin kendisinde değil resme ait yazıda olmalıdır. Resimler sisteme word dokümandan ayrı bir dosya olarak (.jpg formatında) yüklenmelidir. c) Kısaltmalar: Metin içinde kelimenin ilk geçtiği yerde parantez içinde verilir ve tüm metin boyunca o kısaltma kullanılır. Cümle ve paragraf başları kısaltma ve rakamla başlamaz. d) Açıklayıcı bilgiler: Ayrı bir sayfaya ardışık düzende çift aralıklı yazılır. e) İzinler: Diğer kaynaklardan temin edilmiş materyaller, dergiye izin veren telif hakkı sahibi tarafından yazılı bir ifade ile desteklenmiş olmalıdır. Teşekkür. Çalışmaya entelektüel olarak katılmış fakat yazarlık açısından katılım göstermemiş kişiler ve fonksiyonları buraya yazılabilir. Örnek, “bilimsel danışman”, “bioistatistik uzmanı”, “veri toplayıcısı” veya “klinisyen”. Bu kişilerden isimleri yazılması için izin alınmalıdır. Yazılı izinlerin alınmasından yazarlar sorumludur. Kaynak Örnekleri 1. Takihara H, Sakatoku J, Cockett ATK. The pathophysiology of varicocele in male infertility. Fertil Steril 1991;55:861-8. Kitaplar 2. Colson JH, Armour WJ. Sports injuries and their treatment. 2nd rev. ed. London: S. Paul, 1986. 3. Diener HC, Wilkinson M, eds. Drug-induced headache. New York: Springer-Verlag, 1988. 4. Weinstein L, Swartz MN. Pathologic properties of invading microorganisms. In: Sodeman WA Jr, Sodeman WA, eds. Pathologic physiology: mechanisms of disease. Vol. 1. Philadelphia: WB Saunders, 1974:457-72. Abstract 5. O’Hanley P, Sukri N, Intan N. Morbidity and mortality trends of typhoid fever due to Salmonella typhi at the Infectious Disease Hospital (IDH) in North Jakarta from 1984 to 1991 [abstract no. 945]. In: Program and abstracts of the 32nd Interscience Conference on Antimicrobial Agents and Chemotherapy. Washington, DC: American Society for Microbiology, 1992:268. Mektup 6. Kremer J. Yardsticks for successful donor insemination [mektup]. Fertil Steril 1991;55:1023-4. Yayımlanmakta 7. Lillywhite HB, Donald JA. Pulmonary blood flow regulation in an aquatic snake. Science. Baskıda. Orijinal makaleler 10 A4 sayfasını aşmayacak şekilde (özet, tablo, şekiller, kaynaklar dahil) hazırlanmalıdır. Olgu sunumları Olgu sunumları kısa ve öz, bilgilendirici nitelikli 5 sayfayı aşmayacak şekilde, bir tablo veya figürden oluşmalı; giriş, olgu sunumu, tartışma ve kaynaklar bölümlerini içermelidir. Derlemeler Derginin içeriğine ait konularda güncel, en son yenilikleri kapsayacak şekilde, 10 A4 sayfasını aşmayacak şekilde editörlerin uygun gördüğü kişiler tarafından ve en fazla 50 kaynak kullanarak yazılmalıdır. Editöre mektup Bu kısım dergide son zamanlarda yayınlanan makaleye yönelik eleştirileri içerir. Mektup kısa, özet (400 kelimeyi aşmamalı), çift boşluklu ve en fazla 5 kaynaktan oluşmalı. Mektup ve yanıtlar dergi formatına uygun olmalıdır. Yazışma ile birlikte detaylı adres, telefon ve faks numarası ve e-mail adresi bildirilmelidir. Editör, mektupları kısaltma ve dergi formatına uyumlu olması için diğer değişiklikleri yapma hakkına sahiptir. Düzeltmeler Düzeltmeler başka bir açıklama yapılmadığı takdirde sorumlu olan yazara yollanacaktır. Danışmanlar tarafından gerekli görülen düzeltmeler yapıldıktan sonra yazar yeniden düzenlenmiş yazısını, önerilen düzeltmeleri nerelerde yaptığını, eğer düzenleme yapmadıysa da gerekçesini içeren maddeler halinde “editöre cevap” mektubuyla birlikte en kısa sürede yeniden dergiye gönderilecektir. Yayın için kesin kabul edilen makaleler için sorumlu yazara bir mektup yollanacaktır. Düzeltme sırasında yapılan değişiklikler, yazım hataları dışında, yazarların sorumluluğundadır.
Benzer belgeler
İntrauterin İnseminasyon Sikluslarında, Rekombinant FSH ve Üriner
zwho had complied with inclusion criteria were evaluated retrospectively. Pregnancy diagnosis was made clinically on 14th day
of IUI for patients with positive Β -HcG after observing gestational sa...